Dini Forum
İNSAN HAYATI, ADALET, İBRET VE NEFS MUHASEBESİ - Yazdırılabilir Versiyon

+- Dini Forum (https://dini-forum.com)
+-- Forum: RAŞiT TUNCA (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=214)
+--- Forum: RAŞiT TUNCA'NIN VAAZLARI (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=227)
+---- Forum: 2020 VAAZLARI ARŞİVİ (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=254)
+---- Konu: İNSAN HAYATI, ADALET, İBRET VE NEFS MUHASEBESİ (/showthread.php?tid=3471)



İNSAN HAYATI, ADALET, İBRET VE NEFS MUHASEBESİ - Selim46 - 10-17-2026

İNSAN HAYATI, ADALET, İBRET VE NEFS MUHASEBESİ


Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdülillahi Rabbil âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Aziz Müslüman kardeşlerim!

Bugün 2020 yılının Ocak ayının ikinci haftasında dünyanın, Türkiye'nin ve İslam coğrafyasının gündemini Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ve Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisleri ışığında değerlendireceğiz.

Yeni bir yıla gireli henüz birkaç gün olmuştu. İnsanlık, yeni yılın kendisine huzur, sağlık ve mutluluk getirmesini ümit ediyordu. Fakat dünya gündemine baktığımızda savaş ihtimallerinin, siyasi gerilimlerin, devletler arasındaki güç mücadelelerinin ve masum insanların hayatlarını etkileyen hadiselerin devam ettiğini görüyoruz.

Bir önceki haftada Bağdat'ta yaşanan saldırının ardından Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim daha da yükselmişti. 8 Ocak 2020 tarihinde İran, Irak'ta Amerikan askerlerinin bulunduğu üslere füze saldırıları düzenledi. Aynı gün Ukrayna Havayollarına ait bir yolcu uçağı Tahran'dan kalkışından kısa süre sonra düştü ve uçaktaki 176 kişinin tamamı hayatını kaybetti. İran, 11 Ocak'ta uçağın kendi silahlı kuvvetleri tarafından yanlışlıkla vurulduğunu kabul etti. Bu açıklamanın ardından ülkede protestolar başladı.

Aynı günlerde Türkiye, Libya ve Suriye'deki gelişmeleri yakından takip ediyor; İdlib'de çatışmaların azaltılması ve ateşkes sağlanması için diplomatik temaslar yürütüyordu.

İşte kardeşlerim, bütün bu olaylar bize bir kez daha şunu gösteriyor: İnsanlık teknoloji bakımından ilerleyebilir, devletler güçlü ordular kurabilir, ülkeler büyük ekonomik imkânlara sahip olabilir. Fakat insan hayatına gereken değer verilmez, adalet korunmaz ve sorumluluk bilinci kaybolursa güç, insanlığın huzurunu sağlamaya yetmez.

Biz bugün bu hadiseleri yalnızca tarihî olaylar olarak anlatmayacağız. Bu olayların bize öğrettiği ahlaki dersleri de anlamaya çalışacağız. Çünkü Kur'an-ı Kerim, insanın yalnızca ibadet hayatına değil, insanlarla ilişkilerine, adalet anlayışına, sözlerine ve davranışlarına da yön verir.

BİRİNCİ BÖLÜM: BİR HAFTADA DEĞİŞEN DÜNYA VE DEĞİŞMEYEN İNSANLIK DERSİ

Kardeşlerim!

Takvimler değişir, yıllar geçer, devletlerin yöneticileri değişir, siyasi dengeler değişir. Fakat insanın nefsinde bulunan öfke, hırs, kibir, intikam arzusu ve üstünlük tutkusu terbiye edilmediği müddetçe benzer sıkıntılar farklı şekillerde yeniden karşımıza çıkar.

İnsan, elindeki gücü bazen bir emanetten ziyade sınırsız bir yetki gibi görür. Makam sahibi olduğunda kendisini başkalarından üstün zanneder. Bir devletin imkânları arttığında başka devletlerin haklarını dikkate almamaya başlayabilir. Bir insan kendisini haklı gördüğünde, yaptığı her davranışı doğru kabul edebilir.

Hâlbuki müminin ölçüsü, yalnızca kendi kanaati değildir. Mümin, kendi düşüncesini de hakikat ve adalet karşısında sınamak zorundadır.

Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْأَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا

Mealen: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.”

(İsrâ Suresi, 37. ayet)

Bu ayet, insanın haddini bilmesi gerektiğini hatırlatır. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, Allah'ın yarattığı bir kuldur. Kendisine verilen güç, onu sorumluluktan kurtarmaz; aksine sorumluluğunu artırır.

Bir yöneticinin kararı milyonlarca insanın hayatını etkileyebilir. Bir komutanın emri birçok insanın hayatını değiştirebilir. Bir insanın düşünmeden söylediği söz, toplumlar arasında düşmanlık meydana getirebilir.

Bu nedenle güç sahibi olan herkes, gücünün sonuçlarını düşünmek zorundadır.

Biz de kendi hayatımızda bu ölçüyü uygulamalıyız. Evimizde, işimizde, ailemizde veya içinde bulunduğumuz toplulukta sözümüzün geçtiği bir alan varsa, orada adaletli davranmalıyız.

Bir insanın bize bağlı olması, onun hakkını görmezden gelmemize izin vermez. Bir konuda yetkili olmamız, yanılmaz olduğumuz anlamına gelmez. Bir topluluğun bizi desteklemesi, her davranışımızın doğru olduğunu göstermez.

İşte nefs terbiyesinin başlangıcı budur: İnsan, kendi gücünü görürken kendi sınırlarını da görebilmelidir.

İKİNCİ BÖLÜM: İRAN, AMERİKA VE IRAK'TA YAŞANAN GERİLİMİN İNSANLIĞA VERDİĞİ DERS

Aziz kardeşlerim!

Ocak ayının ikinci haftasında dünya gündeminin önemli bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim oluşturdu.

3 Ocak'ta Bağdat'ta gerçekleştirilen saldırıda İranlı General Kasım Süleymani ile Iraklı komutan Ebu Mehdi el-Mühendis hayatını kaybetmişti. 8 Ocak'ta İran'ın Irak'taki Amerikan askerlerinin bulunduğu üslere füze saldırısı düzenlemesiyle bölgedeki savaş endişesi daha da arttı.

İnsanlar yeni bir savaşın başlayıp başlamayacağını, bu gerilimin başka ülkelere yayılıp yayılmayacağını ve bölgede daha kaç insanın hayatını kaybedebileceğini merak ediyordu.

Kardeşlerim, böyle bir dönemde Müslümanın ilk görevi öfkesini büyütmek değil, adalet ölçüsünü korumaktır.

Bir hadiseyi değerlendirirken yalnızca tarafların açıklamalarına bakarak kesin hükümlere varmak doğru değildir. Olayların sebeplerini, sonuçlarını ve masum insanlar üzerindeki etkilerini düşünmek gerekir.

Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyurur:

وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ

Mealen: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur.”

(Mâide Suresi, 8. ayet)

Bu ayet, dünya siyasetini değerlendirirken de insan ilişkilerinde de temel bir ölçüdür.

Bir topluluğa kızabiliriz. Bir devletin kararını yanlış bulabiliriz. Bir yöneticinin davranışını eleştirebiliriz. Ancak öfkemiz, bizi masum insanları da suçlamaya götürmemelidir.

Bir devletin yönetimiyle o ülkede yaşayan bütün insanları aynı kefeye koyamayız. Bir komutanın kararından dolayı o toplumdaki her aileyi suçlu ilan edemeyiz. Bir siyasi anlaşmazlığı, insanların birbirine karşı sınırsız bir düşmanlık beslemesine gerekçe yapamayız.

Çünkü Allah'ın huzurunda adalet, bizim sevdiğimiz insanlara gösterdiğimiz bir ayrıcalık değildir. Adalet, herkes için gözetilmesi gereken bir sorumluluktur.

İnsanlık tarihine baktığımızda intikam duygusunun yeni intikamları, öfkenin yeni öfkeleri ve savaşların başka savaşları doğurabildiğini görüyoruz. Bir saldırıya karşılık verildiğinde, bu karşılığın sonuçları düşünülmezse çatışma büyüyebilir. Çatışma büyüdükçe de karar verenlerin dışında kalan masum insanlar ağır bedeller ödeyebilir.

Bu nedenle barış çağrısı yapmak, güçsüzlük değildir. Diplomasi yolunu açık tutmak, korkaklık değildir. İnsan hayatını korumaya çalışmak, bir tarafı kayıtsız şartsız desteklemek anlamına gelmez.

Gerçek hikmet, hem hakları korumaya hem de gereksiz kan dökülmesini önlemeye çalışmaktır.

Mümin, adaleti savunurken merhametini kaybetmez. Merhametli olurken de haksızlığı görmezden gelmez.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: 8 OCAK'TA DÜŞEN YOLCU UÇAĞI VE İNSAN HAYATININ DEĞERİ

Kardeşlerim!

2020 yılının 8 Ocak günü, Ukrayna Havayollarına ait bir yolcu uçağı Tahran'dan kalkışından kısa süre sonra düştü. Uçakta bulunan 176 insanın tamamı hayatını kaybetti.

Bu insanlar farklı ülkelerden geliyordu. Kimi ailesine kavuşmak için yolculuk ediyordu. Kimi eğitimine devam etmek, kimi çalışmak, kimi de hayatını sürdürmek için bir yere gidiyordu. Her birinin kendisine ait hayalleri, sevdikleri ve geleceğe dair beklentileri vardı.

Fakat o yolculuk, bir daha tamamlanamadı.

İran, 11 Ocak'ta yaptığı açıklamayla uçağın kendi silahlı kuvvetleri tarafından yanlışlıkla vurulduğunu kabul etti. Bu açıklama, yaşanan trajedinin ardından büyük bir üzüntü ve öfke meydana getirdi.

Aziz kardeşlerim!

Bu hadiseyi değerlendirirken yalnızca devletler arasındaki siyasi gerilimi düşünmek yeterli değildir. Önce kaybedilen insan hayatlarını hatırlamalıyız.

Çünkü bir insanın hayatı, uluslararası ilişkilerdeki hesapların arasında unutulacak kadar değersiz değildir.

Rabbimiz Mâide Suresi'nin 32. ayetinde, haksız yere bir cana kıymanın ağırlığını ve insan hayatının korunmasının önemini bildiren büyük bir ölçü ortaya koymaktadır.

Bir insanın canı, yalnızca bizimle aynı düşünceyi taşıdığı için değerli değildir. Bir insanın hayatı, bizimle aynı millete, aynı dile veya aynı inanca mensup olduğu için korunmaya layık değildir. İnsan hayatının değerini kendi öfkemize ve siyasi tercihlerimize göre belirleyemeyiz.

Mümin, masum bir insanın ölümüne sevinemez. Bir ailenin yaşadığı acıyı küçümseyemez. Bir felaketi yalnızca kendi tarafının haklı çıkması için kullanamaz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de rivayet edilen bir hadisinde şöyle buyurur:

“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”

Bu hadis, insanlara güven vermenin ne kadar önemli olduğunu öğretir. Müminin eliyle de diliyle de başkalarına zarar vermemesi gerekir.

Bu ilkeyi hayatımızın her alanında düşünmeliyiz. İnsanların can güvenliğini gözetmek, işimizi dikkatle yapmak, sorumluluklarımızı ihmal etmemek, bir kararın doğurabileceği tehlikeleri hesaba katmak da ahlaki sorumluluğun bir parçasıdır.

Bir hata meydana geldiğinde ise yapılması gereken, gerçeği örtmek değil, gerçeği ortaya çıkarmak ve sorumluluğu adaletle belirlemektir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: HATAYI KABUL ETMEK, GERÇEĞİ SÖYLEMEK VE HESAP VEREBİLMEK

Kardeşlerim!

Uçak faciasının ardından yaşanan bir başka önemli mesele de gerçeğin açıklanması ve sorumluluğun kabul edilmesi konusuydu.

Bir insan hata yapabilir. Bir yönetici yanlış karar verebilir. Bir kurum görevini yerine getirirken ciddi bir kusur işleyebilir. Fakat hatanın meydana gelmesi kadar, hata karşısında nasıl davranıldığı da önemlidir.

İnsan bazen hatasını kabul etmekten korkar. Çünkü itibarının zedeleneceğini, insanların kendisini eleştireceğini veya sahip olduğu makamı kaybedebileceğini düşünür. Bu nedenle hatasını örtmeye, sorumluluğu başkasına yüklemeye veya gerçeği geciktirmeye çalışabilir.

Oysa gerçeğin gizlenmesi, çoğu zaman insanların acısını artırır ve güven duygusunu zayıflatır.

Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyurur:

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Mealen: “Bile bile hakkı batılla karıştırmayın ve gerçeği gizlemeyin.”

(Bakara Suresi, 42. ayet)

Bu ayet bize, doğruyu bilirken onu gizlemenin ne kadar ciddi bir mesele olduğunu hatırlatır.

Kardeşlerim, insanın gerçek ahlakı yalnızca doğru yaptığı zamanlarda ortaya çıkmaz. Yanlış yaptığında nasıl davrandığı da onun ahlakını gösterir.

Yanlışını kabul edebilen insan, kendisini düzeltme imkânı bulur. Hatasını inkâr eden insan ise hatasının üzerine yeni yanlışlar ekleyebilir.

Bir insan özür dilediğinde, sorumluluğunu yerine getirdiğinde ve zararı gidermek için çalıştığında doğru yola dönme imkânı bulur. Fakat özür dilemek tek başına yeterli değildir; mümkün olan yerde zararı gidermek ve benzer bir hatanın tekrar yaşanmaması için tedbir almak da gerekir.

Bu ölçü yalnızca devletler için değil, hepimiz için geçerlidir.

Bir aile büyüğü hata yaptığında bunu kabul edebilmelidir. Bir öğretmen yanlış bilgi verdiğinde doğrusunu açıklayabilmelidir. Bir yönetici yanlış karar aldığında sonuçlarını değerlendirebilmelidir. Bir dinî hizmet yürüten kişi de kendi sözlerinin ve davranışlarının sorumluluğunu taşımalıdır.

İnsan, makamını korumak için hakikati feda etmemelidir.

Tasavvuf yolunda nefsin terbiyesi, insanın kendisini kusursuz görmemesiyle başlar. Nefsine karşı dürüst olmayan bir insan, başkalarına karşı da adaleti korumakta zorlanabilir.

Bu nedenle kendimize şu soruyu soralım: Ben hata yaptığımda gerçeği kabul edebiliyor muyum, yoksa nefsimi korumak için mazeretler mi üretiyorum?

Bu soru, insanın kendi iç dünyasında yapacağı önemli bir muhasebedir.

BEŞİNCİ BÖLÜM: HABERLERİ ARAŞTIRMAK VE BİLMEDİĞİMİZ KONUDA HÜKÜM VERMEMEK

Aziz kardeşlerim!

Dünya gündeminde büyük olaylar yaşandığında insanlar haberlere yönelir. Herkes olayın nasıl gerçekleştiğini, kimlerin sorumlu olduğunu ve bundan sonra neler yaşanacağını öğrenmek ister.

Fakat haberlerin hızlı yayıldığı bir dünyada doğru bilgiyle yanlış bilgiyi birbirinden ayırmak da büyük bir sorumluluk hâline gelmiştir.

Bir haberin doğruluğu araştırılmadan paylaşılması, bir insanın suçlu ilan edilmesi veya bir toplum hakkında kesin hüküm verilmesi, yeni haksızlıkların ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Rabbimiz Hucurât Suresi'nin 6. ayetinde şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا

Mealen: “Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın.”

(Hucurât Suresi, 6. ayetin ilgili bölümü)

Bu ayetin bize öğrettiği önemli bir ilke vardır: Duyduğumuz her şeyi hemen doğru kabul etmemeliyiz.

Bir haberin kaynağını araştırmalıyız. Olayın hangi şartlarda gerçekleştiğini anlamaya çalışmalıyız. Bir iddiayla kesinleşmiş bir bilgiyi birbirinden ayırmalıyız.

Özellikle savaş dönemlerinde insanlar öfke ve korku içinde hareket edebilir. Böyle zamanlarda yanlış bilgiler, toplumlar arasındaki düşmanlığı daha da artırabilir.

Bazen bir fotoğraf yanlış bir olayla ilişkilendirilir. Bazen eski bir haber yeni yaşanmış gibi sunulur. Bazen bir insanın söylediği söz bağlamından koparılır. Bazen de bir iddia, delil bulunmadığı hâlde kesin gerçekmiş gibi aktarılır.

Mümin, böyle durumlarda dikkatli davranmalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Sahih-i Müslim'de rivayet edilen bir hadisinde şöyle buyurur:

“Kişiye, duyduğu her şeyi anlatması yalan olarak yeter.”

Bu hadisin anlamı üzerinde düşünelim.

Bir insan duyduğu her şeyi araştırmadan başkalarına aktardığında, doğru olmayan bilgilerin yayılmasına da aracılık edebilir. Kötü niyeti olmasa bile başkalarına zarar verebilir.

Öyleyse her haber karşısında kendimize üç soru soralım: Bu bilgi doğru mu? Bunu paylaşmam gerekli mi? Bu sözün bir insana veya topluma verebileceği zararı düşündüm mü?

Bilmiyorsak bilmiyorum diyebilmeliyiz. Kesin olarak bilmediğimiz bir konuda kesin hüküm vermemeliyiz.

Çünkü her konuda konuşmak bilgi sahibi olmak değildir. Bazen insanın ilmi, nerede konuşacağını bilmesinde; bazen de nerede susması gerektiğini anlamasında ortaya çıkar.

ALTINCI BÖLÜM: TÜRKİYE, LİBYA VE SURİYE'DE BARIŞ ARAYIŞLARI

Kardeşlerim!

2020 yılının Ocak ayının ikinci haftasında Türkiye'nin gündeminde Libya ve Suriye'deki gelişmeler de önemli bir yer tutuyordu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2 Ocak'ta Libya'ya asker gönderilmesine imkân veren tezkereyi kabul etmişti. Bölgedeki gelişmeler, Türkiye'nin dış politikası ve güvenlik meseleleri bakımından tartışılmaya devam ediyordu.

Aynı günlerde Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri yetkilileri, Suriye'deki gelişmeleri, İdlib'deki durumu ve Libya konusunu görüşüyordu. Türkiye, Rusya ile birlikte yürütülen girişimler kapsamında İdlib'de yeni bir ateşkesin uygulanması için çaba gösteriyordu. Ateşkesin 12 Ocak'ta yürürlüğe girmesi öngörülüyordu.

Bütün bu gelişmeler bize şu soruyu sordurmalıdır: Bir ülkenin güvenliğini ve çıkarlarını düşünürken bölgede yaşayan insanların huzuru nasıl korunabilir?

Bu, kolay bir soru değildir. Uluslararası ilişkilerde güvenlik, hukuk, diplomasi, tarihî bağlar ve farklı tarafların talepleri bir arada değerlendirilir. Bu sebeple meseleleri yalnızca sloganlarla açıklamak yeterli değildir.

Ancak dinimizin bize öğrettiği ahlaki ilkeler açıktır: Adalet gözetilmeli, masum insanların hayatı korunmalı, zulüm önlenmeli ve mümkün olan durumlarda barışın kurulması için gayret edilmelidir.

Rabbimiz Enfâl Suresi'nde şöyle buyurur:

وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ

Mealen: “Eğer onlar barışa yönelirlerse sen de ona yönel ve Allah'a tevekkül et.”

(Enfâl Suresi, 61. ayet)

Bu ayet, barış imkânı ortaya çıktığında onu değerlendirmeye yönelik önemli bir ölçü sunar.

Barış, yalnızca silahların bir süre susması değildir. İnsanların güvenli bir hayat kurabilmesi, çocukların okula gidebilmesi, ailelerin evlerinde korkmadan yaşayabilmesi ve toplumların geleceğe umutla bakabilmesi de barışın bir parçasıdır.

Bir ateşkesin gerçek değeri, yalnızca açıklama yapılmasıyla değil, insanların hayatında güvenliğin artmasıyla anlaşılır.

Bu nedenle barış girişimlerini değerlendirirken, bunların masum insanların hayatlarını korumaya ve çatışmaları azaltmaya ne ölçüde katkı sağladığına da bakmalıyız.

Türkiye'nin ve diğer ülkelerin attığı adımları değerlendirirken de aynı ölçüleri esas almalıyız. Bir kararı sırf bizim ülkemiz tarafından alındığı için kusursuz kabul etmemeliyiz. Başka bir ülkenin girişimini de sırf başka bir ülkeye ait olduğu için peşinen reddetmemeliyiz.

Ölçümüz adalet ve insan hayatının korunması olmalıdır.

Allah ülkemize ve bütün insanlığa barışa hizmet eden kararlar almayı, adaletten ayrılmamayı ve masumların hayatını korumayı nasip eylesin.

YEDİNCİ BÖLÜM: İSLAM COĞRAFYASINDA KARDEŞLİK VE ÜMMET SORUMLULUĞU

Aziz Müslüman kardeşlerim!

İslam coğrafyasında meydana gelen hadiseler karşısında Müslümanların ortak sorumluluğu yalnızca kendi ülkelerinin durumunu düşünmekten ibaret değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğrayan insanlara karşı merhametli olmak, imkân ölçüsünde yardım etmek ve kardeşlik bağlarını korumak da dinimizin öğrettiği ahlaki sorumluluklardandır.

Fakat kardeşlik, bütün Müslümanların her siyasi konuda aynı düşünceye sahip olması demek değildir. İnsanlar farklı değerlendirmeler yapabilir, farklı görüşleri savunabilir ve bazı meselelerde anlaşamayabilirler.

Önemli olan, ihtilafların düşmanlığa dönüşmemesi ve adaletin terk edilmemesidir.

Rabbimiz Hucurât Suresi'nde şöyle buyurur:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ

Mealen: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”

(Hucurât Suresi, 10. ayet)

Bu ayet, Müslümanların arasındaki bağın önemini ortaya koymaktadır.

Bir Müslüman başka bir Müslümanla anlaşmazlığa düştüğünde, onu bütünüyle düşman ilan etmek yerine anlaşmazlığın sebebini anlamaya çalışmalıdır. Haksızlık varsa adaletle düzeltilmeli, yanlış varsa hikmetle açıklanmalı ve mümkün olan yerde aradaki düşmanlık giderilmelidir.

Bir topluluk kendi görüşünü savunurken diğer insanların bütün haklarını yok saymaya başlarsa kardeşlik zedelenir. İnsanlar birbirlerini dinlemek yerine birbirlerini suçlamaya yönelirse ortak meselelerin çözülmesi zorlaşır.

Ümmetin birliği, bütün farklılıkları ortadan kaldırmakla değil; farklılıklar içinde adaleti, karşılıklı saygıyı ve ortak sorumluluk bilincini korumakla güçlenir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Sahih-i Müslim'de rivayet edilen bir hadisinde müminleri birbirlerine karşı merhamet ve dayanışma gösteren bir bedenin organlarına benzetmiştir. Bedenin bir organı rahatsız olduğunda diğer organlar da bundan etkilenir.

Bu benzetme bize, başkalarının acılarını tamamen görmezden gelmememiz gerektiğini hatırlatır.

Bir yerde insanlar savaş nedeniyle evlerini terk ediyorsa, orada yaşayanların acısını anlamaya çalışmalıyız. Bir aile geçim sıkıntısı çekiyorsa imkânımız ölçüsünde destek olmalıyız. Bir insan haksızlığa uğruyorsa onun hakkının korunmasını istemeliyiz.

Ancak yardım ve dayanışma duygumuzu da adaletle birleştirmeliyiz. Bir insanın acısına üzülmek, başka bir masum insanın acısını küçümsememize sebep olmamalıdır.

Gerçek kardeşlik, yalnızca kendi yakınımızın acısını hissetmek değil, insanlığın acısına karşı da duyarlı olabilmektir.

SEKİZİNCİ BÖLÜM: NEFS MUHASEBESİ VE İNSANIN KENDİNE DÖNMESİ

Kardeşlerim!

Dünya gündemini takip etmek, yaşanan olaylardan haberdar olmak ve toplumun meseleleri üzerine düşünmek elbette önemlidir. Fakat bütün bunları yaparken insan kendi nefsini unutursa önemli bir eksiklik içinde kalır.

Biz bazen dünyanın yanlışlarını uzun uzun konuşuruz. Devletlerin hatalarını, yöneticilerin kararlarını, toplumların kusurlarını tartışırız. Fakat aynı dikkati kendi davranışlarımıza göstermeyebiliriz.

Başkalarının adaletsizliğini eleştiririz; ancak kendi menfaatimiz söz konusu olduğunda adaleti unutabiliriz.

Başkalarının kibirli olduğunu söyleriz; fakat bir başarı elde ettiğimizde kendimizi üstün görebiliriz.

İnsanların birbirine hakaret etmesinden şikâyet ederiz; fakat öfkelendiğimizde biz de kırıcı sözler söyleyebiliriz.

İşte burada kendimize dönmemiz gerekir.

Rabbimiz Haşr Suresi'nde şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ

Mealen: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.”

(Haşr Suresi, 18. ayet)

Bu ayet, insanın kendi hayatını değerlendirmesi için önemli bir çağrıdır.

Yarın için ne hazırlıyoruz?

Sadece dünyadaki işlerimizi mi düşünüyoruz, yoksa ahiretimiz için de hazırlık yapıyor muyuz?

Başka insanların hatalarını takip ederken kendi hatalarımızı da gözden geçiriyor muyuz?

Barış istiyoruz; peki, ailemizde barışı korumak için ne yapıyoruz?

Adalet istiyoruz; peki, kendi kararlarımızda adaletli davranıyor muyuz?

Merhamet istiyoruz; peki, elimizde imkân varken ihtiyaç sahiplerine yardım ediyor muyuz?

İşte nefs muhasebesi, insanın kendisine bu soruları sormasıdır.

Tasavvuf yolunda insanın ilerlemesi, yalnızca güzel sözler söylemesiyle ölçülmez. Asıl mesele, bu sözlerin davranışlara dönüşmesidir.

Öfkemizi kontrol edebiliyor muyuz? Bir insan bizi eleştirdiğinde hemen düşmanlık mı besliyoruz? Hata yaptığımızda özür dileyebiliyor muyuz? Başkasının başarısını gördüğümüzde onun için hayır dileyebiliyor muyuz? Bir haksızlıkla karşılaştığımızda kendi menfaatimize göre değil, adalete göre hareket edebiliyor muyuz?

İşte bunlar, nefsin terbiyesinde üzerinde durulması gereken meselelerdir.

Bir insan bütün dünyanın meselelerini tek başına çözemeyebilir. Bütün savaşları durduramayabilir. Fakat kendi sözünü düzeltebilir, bir insanın gönlünü alabilir, bir ihtiyaç sahibine yardım edebilir ve kendi çevresinde adaletin güçlenmesine katkıda bulunabilir.

İnsan önce kendi davranışlarını düzeltmeye çalışmalı, sonra imkânı ölçüsünde çevresindeki iyiliğin çoğalmasına hizmet etmelidir.

Çünkü güzel ahlak, yalnızca insanın kendi iç dünyasında sakladığı bir duygu değildir. Güzel ahlak, başkalarının hayatında da iyilik meydana getiren davranışlarla ortaya çıkar.

DOKUZUNCU BÖLÜM: UMUT, TEVEKKÜL VE GÜZEL AMEL

Aziz kardeşlerim!

Dünyadaki olayları gördüğümüzde zaman zaman endişeye kapılabiliriz. Savaş haberleri, ekonomik sıkıntılar, siyasi gerilimler ve insanların birbirine karşı duyduğu güvensizlik, geleceğe ilişkin kaygılarımızı artırabilir.

Fakat mümin, yaşanan hadiseler karşısında umudunu kaybetmez.

Allah'a tevekkül eder. Ancak tevekkül, insanın hiçbir şey yapmadan beklemesi değildir. İnsan doğru olanı araştırır, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirir, imkânlarını iyilik için kullanır ve neticeyi Allah'a bırakır.

Rabbimiz İnşirah Suresi'nde şöyle buyurur:

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا ۝ إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

Mealen: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”

(İnşirah Suresi, 5–6. ayetler)

Bu ayetler, zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmamayı hatırlatır.

İnsan her zaman istediği sonucu hemen elde edemeyebilir. Bir sorun kısa zamanda çözülemeyebilir. Bir toplumun huzura kavuşması uzun sürebilir. Fakat bu durum, iyilik için çalışmaktan vazgeçmemizi gerektirmez.

Bizler elimizden geleni yapmalıyız.

Doğru bilgiye ulaşmaya çalışmalıyız. İnsanlara karşı adil davranmalıyız. İhtiyaç sahiplerine yardım etmeliyiz. Ailemizle ve çevremizle ilişkilerimizi güzelleştirmeliyiz. Bir yanlış gördüğümüzde onu düzeltmek için uygun bir yol aramalıyız.

Ve bütün bunları yaparken Allah'tan yardım istemeliyiz.

Dua, kulun Rabbine yönelmesidir. İnsan duasıyla Allah'tan hidayet, sabır, merhamet ve hayırlı sonuçlar ister. Ancak duasını güzel amellerle desteklemesi de gerekir.

Barış istiyorsak kendi çevremizde düşmanlığı azaltmaya çalışalım. Adalet istiyorsak kendi davranışlarımızda adaletli olalım. Merhamet istiyorsak merhameti yalnızca sözle anlatmayalım, yaşayalım.

Bir insanın yaptığı küçük bir iyilik, başka bir insanın hayatında büyük bir anlam taşıyabilir. Bir söz bir gönlü onarabilir. Bir yardım bir ailenin yükünü hafifletebilir. Bir özür, uzun süredir devam eden bir kırgınlığı sona erdirebilir.

Bunları küçümsemeyelim.

Çünkü insanın sorumluluğu, yalnızca dünyanın büyük meseleleri karşısında ne düşündüğüyle değil, elindeki imkânları nasıl kullandığıyla da ilgilidir.

SONUÇ: OCAK AYININ İKİNCİ HAFTASINDAN ALACAĞIMIZ İBRET

Aziz Müslüman kardeşlerim!

2020 yılının Ocak ayının ikinci haftasında yaşanan hadiseler, insanlığa birçok yönden ibret vermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim, savaşların ne kadar hızlı büyüyebileceğini göstermiştir. Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesi, siyasi ve askerî krizlerin ortasında masum insanların hayatlarının nasıl tehlikeye girebildiğini ortaya koymuştur. Gerçeğin açıklanması ve sorumluluğun kabul edilmesi meselesi, doğruluk ve hesap verebilirliğin önemini hatırlatmıştır.

Türkiye'nin Libya ve Suriye konularındaki girişimleri ile İdlib'de ateşkes sağlanmasına yönelik çabalar da bölgede güvenlik, diplomasi ve barış meselelerinin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir.

Biz bütün bu olaylardan şu dersleri çıkarmalıyız:

Güçlü olmak, adaletten muaf olmak değildir.

Bir topluluğa öfkelenmek, o topluluğun masumlarına haksızlık etme hakkı vermez.

Bir hata yapmak kadar, o hatayı gizlemeye çalışmak da ciddi sonuçlar doğurabilir.

Bir haber duymak, onun doğruluğunu araştırmadan başkalarına aktarmayı haklı çıkarmaz.

Barış istemek, zulmü görmezden gelmek değildir; barış, adaletin ve insan hayatının korunmasıyla birlikte düşünülmelidir.

Ve bütün bunların yanında, insan kendi nefsini de hesaba çekmelidir.

Kardeşlerim, dünyanın meselelerini konuşurken kendimizi unutmayalım. Başkalarının yanlışlarını değerlendirirken kendi yanlışlarımızı da görelim. Başkalarından beklediğimiz adaleti biz de gösterelim. İnsanların merhametli olmasını istiyorsak merhametli davranalım. Doğru sözlü olmalarını istiyorsak önce kendi sözlerimize dikkat edelim.

Müminin olgunluğu, her tartışmada üstün gelmesinde değil; hakikati gördüğünde onu kabul edebilmesinde, hata yaptığında sorumluluğunu üstlenebilmesinde ve eline güç geçtiğinde adaletten ayrılmamasındadır.

Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak görüp ona uyan, batılı batıl olarak görüp ondan sakınan kullarından eylesin.

Bizleri kendi nefsinin kusurlarını görebilen, hatalarını düzeltebilen ve başkalarına karşı adaleti koruyabilen kullarından eylesin.

Allah'ım! Dünyanın neresinde olursa olsun savaşlardan, zulümden ve felaketlerden etkilenen insanlara yardım eyle. Hayatını kaybedenlerin yakınlarına sabır ver. Masumların korunmasını, çatışmaların sona ermesini ve adaletli bir barışın kurulmasını nasip eyle.

Ülkemizi, milletimizi ve bütün insanlığı fitneden, düşmanlıktan ve haksızlıktan muhafaza eyle. İnsanlara hikmet, merhamet, sorumluluk ve adalet şuuru nasip eyle.

Âmin, yâ Rabbel âlemîn.

DUA VE HİTAM

Allah'ım! Sen her şeyi bilen, her şeyi gören ve kullarının kalplerinden geçenleri hakkıyla bilensin.

Bizlere doğruyu tanımayı, doğruya uymayı ve yanlışlarımızı düzeltebilmeyi nasip eyle.

Allah'ım! Kalplerimizi kibirden, kin ve nefretten, hasetten ve intikam arzusundan arındır. Bizlere öfkelendiğimizde adaleti korumayı, hata yaptığımızda gerçeği kabul etmeyi ve başkalarının acıları karşısında merhametli olmayı nasip eyle.

Allah'ım! Ülkemize huzur, milletimize birlik, insanlığa barış nasip eyle. Yöneticilere adaletli kararlar almayı, sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeyi ve insan hayatını korumayı nasip eyle.

Allah'ım! İslam âleminin arasındaki düşmanlıkları gider. Müslümanları adalet, merhamet ve kardeşlik etrafında birleştir. Mazlumlara yardım eyle, yetimleri koru, yoksullara rızık ver ve çaresizlere çıkış yolu aç.

Allah'ım! Bizi bilmediğimiz konularda hüküm vermekten, yanlış bilgileri yaymaktan ve dilimizle başkalarına zarar vermekten muhafaza eyle.

Bizleri yalnızca güzel sözler söyleyenlerden değil, güzel sözlerini güzel davranışlarla doğrulayanlardan eyle.

Allah'ım! Nefsimizi ıslah etmeyi, kalbimizi temizlemeyi, ahlakımızı güzelleştirmeyi ve sana layık bir kul olabilmek için gayret göstermeyi bizlere nasip eyle.

Dünya hayatımızı hayırla, ahiret hayatımızı rahmetinle güzelleştir. Bizlere dünyada iyilik, ahirette iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.

Âmin. Velhamdülillahi Rabbil âlemîn.

Ve âhiru da'vânâ enil hamdülillahi Rabbil âlemîn.

2020 YILININ OCAK AYININ İKİNCİ HAFTASINDA DÜNYA, TÜRKİYE VE İSLAM COĞRAFYASI:

Kar©glan Raşit Tunca