![]() |
|
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı - Yazdırılabilir Versiyon +- Dini Forum (https://dini-forum.com) +-- Forum: iSLAM DiNi (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=213) +--- Forum: DiNi KISSALAR (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=69) +---- Forum: Dört Halifenin Kıssaları (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=71) +---- Konu: Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı (/showthread.php?tid=1341) |
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı - Selim46 - 10-11-2020 Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı: Birinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de Seyhaynın [Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûk] radıyallahü anhümâ” menâkıbları bâbında, sahîh hadîslerde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Fahr-i âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Bir adam öküzünü sürüp giderdi. Adam yoruldu. Öküze bindi. Allahü teâlâ öküze nutk verip, fasîh lisân ile söyledi ki, biz binilmek için halk olunmamısız. Biz ancak çift sürmek için halk olunmusuz. Insanlar bunu isitip, dediler ki, Sübhânallah! Öküz konusdu.) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Muhakkak ben öküzün konusmasına inandım. Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler.) Hâlbuki bu iki server, o mekânda hâzır degil idiler. Onların orada olmadıkları hâlde, gıyâblarında onlar için sehâdet etdiler. Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Bir çoban kendi koyunları içinde dururdu. O sırada bir kurt kosarak bir koyunu aldı, gitdi. Sâhibi yetisip, koyunu kurtardı. Allahü teâlâ hazretlerinin kudreti ile kurt konusmaya baslayıp, seb’ günü koyunu kim güdecek. O bir gündür ki, benden gayri koyuna çoban olmaz. Insanlar isitip, dediler ki, Sübhânallah! Kurt konusuyor. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Muhakkak ben kurdun konusmasına îmân getirdim. Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler. Hâlbuki onlar o mekânda hâzır degil idiler. Seb’ gününde ihtilâf etdiler. Lâkin sıhhatli olan ma’nâ budur ki, seb’ günü o gündür ki, fitne ve fesâd çok olur. Insanlar koyunları sâhibsiz bırakıp, kurtların eline fırsat düser. Ikinci Menâkıb: (Mesâbîh)de yine aynı bâbda hasen hadîs-i serîflerde, Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi – 185 – ve sellem” hazretleri buyurmusdur ki: (Sizin gök yüzündeki ısıklı yıldızlara bakıp, gördügünüz gibi, Cennet ehli de Illiyyîn ehline bakar. Muhakkak ki, Ebû Bekr ve Ömer onlardandır. Lâkin onlar bu mertebeden de yüksekdirler. Na’îm Cennetine dâhil oldular.) Yine hasen hadîs-i serîf olarak, Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu ma’nâ ile alâkalı hadîs-i serîfde buyurdular ki, (Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” Cennet erkeklerinin, enbiyâ ve mürselînden gayri seyyididir. “Alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Yine hasen hadîs-i serîf olarak, Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. Bu mefhûm üzerine ki, iktidâ edin [uyun] o iki kimseye ki, benden sonra halîfedirler. Onlar Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü anhümâ”.) Yine Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescide dâhil oldukları zemân, Ebû Bekr ve Ömerden baska kimse basını yukarı kaldırmazdı. O ikisi hazret-i Resûle bakıp, tebessüm ederler idi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de onlara bakıp, tebessüm ederdi. Yine hasen hadîsde, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmisdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün çıkdılar ve mescide geldiler. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” biri sagında ve biri solunda idi. Hazret-i Resûlullah ara yerde, ikisinin elini tutdugu hâlde, buyurdular ki, (Kıyâmet gününde böylece ba’s olunuruz.) [Kıyâmet gününde böyle kalkarız.] Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de o bâbın hasen hadîs- i serîflerinde, Abdüllah bin Hatıyyeden rivâyet edilmisdir. Abdüllah bin Hatıyye tâbi’îndendir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”; hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri “radıyallahü anhümâ” gördükde, buyurdu ki, (Bunlar gözdür ve kulakdır). Ya’nî bu ikisi, Serverin menzil-i dinde, göz ve kulak menzilesindedir. Ba’zı ehl-i dirâyet; hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu kavl-i serîfinin te’vîlinde, – 186 – (Allahım! Bizi gözlerimiz ve kulaklarımızdan fâidelendir!) hadîs- i serîfindeki göz ve kulakdan murâd, Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ anhümâ”, demislerdir. Yine o bâbda hasen hadîs-i serîfde, Ebû Sa’îd hazretlerinden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular: (Her Peygamberin yer ehlinden iki, gök ehlinden iki vezîri olur. Benim gök ehlinden vezîrlerim Cebrâîl ve Mikâîldir “aleyhimesselâm”. Yer ehlinden vezîrlerim Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ anhümâ”.) Yine o bâbın hasen hadîsler kısmında, hazret-i Ebû Bekrden rivâyet olunmusdur. Bir adam, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine dedi ki, rü’yâda gördüm. Gökden bir mîzân nâzil oldu. Hazretiniz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr hazretleri vezn olundunuz, ya’nî tartıldınız! Siz üstün geldiniz. Ebû Bekr ve Ömer hazretleri vezn olundular. Ebû Bekr üstün geldi. Ömer ve Osmân hazretleri vezn olundular. Ömer üstün geldi. Sonra mîzân kalkdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bu rü’yâdan bir büyük üzüntü hâsıl oldu. Buyurdular ki; (Nübüvvete âid olan hilâfetden sonra, Allahü teâlâ mülkü diledigine verir.) Tayyibî beyân etmis ki, bu rü’yâ suna isâret eder. Hak üzere olan hilâfetde kesinti olur ve sonra yok olur. Hadîs-i serîfde bildirildigi gibi, hazret-i Ömerin hilâfeti de nübüvvete baglı olarak devâm eder. Seyhaynın [hazret-i Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü anhümâ”] derecesine hiç kimse çıkamadı. Bunların yapdıgı hizmet, baskalarına nasîb olmadı. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” ve hazret-i Alî de “radıyallahü teâlâ anh” hak üzere halîfe idiler. Bunların zemânında fitne ve karısıklıklar çogaldı. Kalblerde üzüntüler artdı. [Ehl-i sünnete göre, her ikisini de üstün bilmek ve sevmek sart oldu.] Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinden sonra melik-i adûd oldu. Dördüncü Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) kitâbının sâhibi, yazmıs ki, fakîh Ebû Nasr fârisî dil ile hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna bir kisi geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah! Filân yehûdînin bir ısırıcı köpegi – 187 – vardır. Her ne zemân cemâ’ate gelmek için oradan geçerim, beni disler [ısırır], elbisemi yırtar. O yehûdîye emr edin ki, o kelbi [köpegi] habs etsin. Resûlullah hazretleri kalkıp, o yehûdînin evine gitdi. Yehûdî karsıladı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Yâ Ehal Yehûd! Senin köpegin bu kimseyi dislemis ve elbisesini yırtmıs) buyurdu. Yehûdî dedi ki: Benim köpegim kendine eziyyet etmiyene eziyyet etmez. Eger sen Allahü teâlâ hazretlerinin Resûlü isen, öyle zan edersin [ki öyledir], gel köpekden sor ki, niçin eziyyet eder. Rivâyet eden diyor ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, yehûdînin köpegini gördü. Köpek kalkdı. Ondan yana kosup, kuyrugunu oynatmaga basladı. O sırada o sahsı da gördü. Osahsın üzerine saldırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; nedir senin hâlin yâ kelb. Niçin bu kimseye sebebsiz eziyyet edersin. Hak Sübhânehü ve teâlâ kelbe konusmak için izn verdi. Hattâ fasîh bir lisân ve güzel bir ibâre ile konusup, dedi ki, yâ Nebiyyallah! Muhakkak, benim yanımdan hergün bin adam geçer. Hiçbirine zarar vermem. Bu adama o sebebden eziyyet ederim ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine bugz eder ve o iki serverin güzel sûretlerini kapısının dehlîzinde tasvîr etmisdir. Evine girerken ve evinden çıkarken o sûret-i serîflere tükürür. Yâ Resûlallah! Benim ile berâber buyurun, onun evine gidelim. Eger ben yalancı isem, nefsim sana fedâ olsun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri o sahsın evine gitdiler. Bakdılar ki, kelbin [köpegin] anlatdıgı minvâl üzere dehlîzin kapısı üzerinde, mubârek resmlerin üzerinde tükrük izleri görünür. Resûl-i ekrem hazretleri o sahsa dönüp, buyurdular ki, (Tevbe eyle, müslimân ol. Allahü teâlâ hazretleri tevbeni kabûl eyleye.) O sahs da tevbe edip, müslimân oldu. Sonra kelbin sâhibi de müslimân oldu. Sonra kelb dedi ki: Selâm Senin üzerine olsun yâ Resûlallah! Sen Hak teâlânın gönderilmis hakîkî Peygamberisin. Sonra gözden kayboldu. Besinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demisdir ki, Sâlih bin Muhammed bin Sâlih el Sehâvîden isitdim. Isnâd ile Ebûl Cerrâhdan, o da Ebûl Alkamadan hikâye eder. Ebûl Alkama dedi: Bir büyük kâfile içinde bulundum. Emîrimiz bir – 188 – sahs idi ki, onun emri ile göçüp, onun emri ile konardık. Bir menzile vardık. O sahs, Seyhaynı “radıyallahü anhümâ” setm etdi [kötüledi, yakısmıyan seyler söyledi]. Biz nehy etdikçe kesmedi, vaz geçmedi. O gece rü’yâmda gördüm. Sabâh olup, yüklerimizi yükledik. Bendlerimizi ıslâh eyledik. Emîrimiz tarafından emr bekledik. Kimse ses vermedi. Emîrin yanına vardık ki, görelim, hâli nedir ve ne yapar. Gördük ki, bagdas kurmus, oturmus. Ayaklarını bir örtü ile örtmüs. Ayaklarını açdık. Gördük ki, neûzübillah, ayakları, hınzır ayaklarına dönmüs. Hayvanı egerleyip, hayvanına bindirdik. Bir kilisenin yanına geldik ki, orada domuzlar otlar. Hemen hayvanından asagı sıçrayıp, iki ayagı üzerine durdu. Üç kerre domuz gibi bagırdı, domuzlara karısdı. Onlar gibi domuz oldu. Hattâ onlardan ayırmak mümkin olmadı. Neûzübillah. Kötü islerimizden, nefslerimizin serrinden Allahü teâlâya sıgınırız. Altıncı Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demis ki, Fakîh Ebülleys Nasr Ahmed bin Muhammed Hayr dedi ki: Ben Buhâra pazarından Tûs pazarına gitmek üzere yola çıkdım. Yolda Fergâna köylerinden Iskenderiyyeli bir sahs ile arkadas oldum. Ben o sahsa dedim. Nereden gelirsin, nereye gidersin. O sahs dedi ki, Fergâneden gelirim, hacca giderim. Bir hanım için üçyüz dirheme hacca giderim. Ben ona bu zemân hac vakti degil, zîrâ hâcılar çıkmıslardır, sen onlara erisemezsin. Fergâneden Mekke-i Mükerremeye üçyüz dirheme nasıl hacca gidersin dedim. O sahs dedi ki, bizim için Tûsda bir yer vardır. Ona meshed denilir. Biz o beka’ayı [o yeri] hac ederiz. O yerde hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” sülâle-i serîflerinden Alî bin Mûsâ el Rızânın kabri vardır. O kabri hac ederiz. Ona karsılık cevâb verdim. Delîl ve senedli cevâb verdigim hâlde, konusmamız münâkasa seklini alınca, onu Meshedde terk etdim ve Tûsa gitdim. Kıssayı hâkime söyledim. O sırada Ebûl Fadl el ednî hâkim idi. Tûsda hâkim bana dedi ki, niçin arkadaslıgını devâm etdirmedin. Böylece, onların küfrü açıga çıksa idi. Biz de o sebeble onları bu sehrden ihrâç ederdik [sürerdik]. Hâkimden izn taleb etdim, dönüp Meshede gitdim. Birçok geceler onunla oldum. O kadar onunla düsüp-kalkdım ki, kendilerinden zan etdi. Ben de onlardan oldum. Bana dedi ki, yâ falan, artık bizden oldun, artık bizim seyyidimizi ve imâmımızı ziyâret etmez mi- – 189 – sin! Olur, dedim. Imâmları bir sahs idi ki, tanısdık. Onlar ile nemâz kılardı. Kur’ân-ı azîmüssânı, neûzübillâhi teâlâ, hakîkî kırâetinden baska bir seklde okurdu. Hattâ Kıyâmet sûresini okudu. Meâl-i serîfi (Ey Resûlüm! Kur’ân-ı kerîmi kalbinde toplayıp, dilinde sâbit kılmak bizim üzerimizdedir) olan 17.ci âyet-i kerîmeyi okurken, degisdirip okudu. Ben kalbimden ona yalan söyliyorsun, dedim. O nemâzı yeniden kıldım. Sonra o sahs beni büyüklerinden birinin yanına gizlice götürdü. Orada bir sahs gördüm ki, iki ayagı kelb ayagı gibi ve agzı kelb agzı gibi, kelb sûretinde idi. Onlar derler ki, o sahs Allahü teâlâ hazretlerini zikr eder. Sonra o Fergâneli bana dedi ki, bu seyyidimiz hergün Seyhayn hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ” neûzübillah, bin kerre la’net eder. Emr geldi, bu mertebeye geldi. Ben de çıkdım Tûs sehrine geldim. Hâkime hepsini haber verdim. Kalkıp Meshede geldi. O tâifeyi oradan çıkarmak için ugrasdı. Mümkin olmadı. Yedinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi “rahimehullahü teâlâ” diyor ki: Edîb Zâhid-el Yûsüf Ya’kûb bin Yûsüfden “rahimehullah” isitdim. Der ki, ben Mekke-i mükerreme yolunda Dâmigâna vardım. Nisâpûrlu bir sahsa rast geldim. Bu sahs, Dâmigânlı bir sahs ile; Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinin fazîletleri konusunda münâkasa ediyorlardı. Dâmigânlıya Seyhayn hazretlerinin fazîletleri konusunda yardım etmek için, ben de onlara dâhil oldum. Edîb Zâhid söyle nakl etmisdir. Dâmigânlı, Nisâpûrluya dedi ki, bu konuda benim sana söyledigim sözleri kimse söylememisdir. Lâkin sana bu dalâletden dönmen için hiçbir sey fâide vermedi. Gel seninle fi’li tecrîbe edelim. Nisâpûrî dedi ki, nasıl? Dâmigânî dedi ki; Dâmigânda bir hamâm vardır. Emîr hamâmı denmekle meshûrdur. Dâmigân hamâmlarında o hamâm külhânından büyük atesli bir külhân [ocak] yokdur. Varalım, külhâncıya külhân kapısını açdıralım. Sen ve ben külhâna girelim ve onun içinde zuhr [ögle] vaktine kadar eglenelim. Eger sen hak üzerine isen necât bulursun [kurtulursun], ben helâk olurum. Eger ben hak üzere isem, ben necât bulurum [kurtulurum], sen helâk olursun. Kalkdık, o hamâma vardık. Külhâncı bizim için külhân kapısını açmakdan imtinâ etdi [çekindi]. Tâ ki, birkaç müslimânı bu kadiyye üzerine sâhid tutdu. Sonra, Dâmigânî, – 190 – Nisâpûrînin sag elinin küçük parmagından tutup, kendi önce külhâna [ocaga] girip, Nisâpûrîyi de çekdi. Ikisi berâber külhâna girip, eglendiler [beklediler]. Hamâm yakınında olan câmi’in müezzini zuhr [ögle vaktinin] ezânı okuyunca, ben külhâncıyı [ocakcıyı] çagırdım. Külhâncı da o ikisine nidâ etdikde [seslenip, çagırdıkda], Dâmigânlı çıkdı. Elbiselerinden bir parça bile yanmamıs. Ates aslâ te’sîr etmemis. Nisâpûrlu ise, yanmıs, kömür gibi olmus. Ey mü’mîn kardesler. Seyhaynın “radıyallahü anhümâ” fazîleti hakkında, baska kıssa olmasa, bu acâib kıssa kifâyet eder. Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömer bin Hattâbın “radıyallahü teâlâ anh” âdet-i serîfleri su idi ki, herkesden önce mescide giderlerdi. Bir gün mescide giderken gördü ki, bir çocuk, acele ile önünden gider. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ sabî [çocuk], niçin bu kadar acele mescide gidersin. Sana henüz nemâz dahî farz olmamıs. Çocuk dedi ki, yâ Ömer, ben niçin acele etmiyeyim ki, dünkü gün, benden küçük bir çocuk vefât etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çocukdan bu sözü isitince, o seklde agladı ki, gözünden yas yerine kan geldi. Dokuzuncu Menâkıb: Bostân sâhibi “rahimehullahü teâlâ” (Kitâb-ül Bostân)da, ba’zı selefden nakl etmisdir. Benim bir komsum vardı. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini setm ederdi [kötülerdi]. Bir gece asırı kötüledi. Tehammül edemeyip, dögüsdüm. Sonra döndüm, hüzn ve üzüntü ile evime geldim. Yatsı nemâzını te’hîr edip, uyudum. Uykum içinde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Dedim ki; yâ Habîballah! Falan kisi senin eshâbını seb’ eder [kötüler]. Buyurdu ki; kimi kötülüyor. Dedim, Ebû Bekr ve Ömer hazretlerini. Buyurdu ki; bu bıçagı al, bununla var onu bogazla. Ben de o bıçagı aldım. Onu yıkıp, bogazladım. Gördüm ki, kanından elime bulasdı. Elimi yere sürdüm. Bu esnâda uyandım. O sahsın evinden bagırmalar [figânlar] geldigini isitdim. Dedim ki, bu figân nedir. Dediler, bu gece filan füc’eten ölmüs. Sabâh oldu. Vardım, ona bakdım. Bogazından bir hat çekilmis, gördüm. Bu kıssa (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır. – 191 – Onuncu Menâkıb: Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mescid-i serîfi binâ etmege basladı. Kendi mubârek eli ile bir tas koydu. Sonra, Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Sen de tasını benim tasımın yanına koy. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine de buyurdu ki, yâ Ömer! Sen de tasını Ebû Bekrin tası yanına koy. Buyurdu ki; Bunlar benden sonra halîfelerdir. Bu da (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır. Onbirinci Menâkıb: Rivâyet olunmus ki, Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” çocukları oynasırken, hazret-i Ebû Bekrin oglu, hazret-i Ömerin ogluna, uzun fikrlinin oglu, dedi. Hazret-i Ömerin oglu aglıyarak babasına varıp, Ebû Bekrin oglu bana böyle dedi, diye sikâyet eyledi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri de bu sözden üzüldü. Dedi ki, mutlaka büyüklerinden isitip, öyle demisdir. Zîrâ çocuk kendisi böyle söylemez, deyip, kalkıp, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i Habîbullah, hazret-i Ebû Bekri da’vet etdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” da huzûr-ı serîflerine geldi. Ebû Bekre hitâb edip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Sen yataga girdigin vakt, ne düsünerek yatarsın. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, bir nefesi veririm, geri almak müyesser olur mu, olmaz mı. Bir nefesi ki alırım geri vermek, mümkin olur mu, yâ olmaz mı, onu düsünürüm, dedi. Sonra hazret-i Ömere dönüp, buyurdu ki, sen ne düsünerek yatagına girersin. Ömer “radıyallahü anh” dedi ki, sabâha çıkar mıyım, çıkmaz mıyım, onu düsünürüm. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere buyurdu; yâ Ömer! Sen söyle; Ebû Bekrin fikrine nisbetle senin fikrin ne mikdâr uzun olur. Hazret-i Ömer o karsılıgı teslîm edip, râzı oldu “radıyallahü anhümâ”. Nasıl ki, hazret-i Ömerin bir gece sabâha kadar fikri, bir nefese nisbetle uzundur. Lâkin bizim gibilerin fikrine göre gâyet kısadır. Yasımız ilerledikçe emellerimiz uzar, amelimiz kısalır. Uzun emellerimizden [tûl-i emelden] Allahü teâlâya sıgınırız. Onikinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahi teâlâ”, [(Meâlim üttenzîl) adlı tefsîrinde;] meâl-i serîfi, (Nemâzda kırâetini cehr ve ihfâ etme. Bu ikisi arasında bir yol tut!) olan Is- – 192 – râ sûresinin 110.cu âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân buyurmuslardır. Ebû Osmân Sa’îd bin Ismâ’îl, zikr olunan râvîlerin rivâyeti ile Ebû Katâdeden “radıyallahü teâlâ anh” bize haber verdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine dedi: (Senin yanından geçdim. Hâlbuki sen Kur’ân-ı azîmüssân okurdun. Sesini çok azaltırdın). Hazret-i Ebû Bekr dedi ki, ben isitdiririm o zâta ki, ona münâcat ederim. [Ya’nî sesimi Allahü teâlâ isitir.] Hazret-i Resûlullah buyurdu ki, (Sesini birazcık yükselt.) Ömer “radıyallahü anh” hazretlerine dedi ki, (Senin yanından geçdim. Sen Kur’ân-ı azîmüssân okurdun. Sesini yükseltirdin.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Uykuda olanları uyardım ve seytânı tard etdim.) Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; (Birazcık sesini alçalt!) Onüçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullah” (Mesâbîh) de Seyhaynın menâkıbı bâbında, Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” hazretlerinden sahîh hadîs olarak nakl etmisdir. Buyurmus ki; Ben bir kavmin içinde durmusdum. O kavm; Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine düâ ederlerdi. Hâlbuki hazret-i Ömerin mubârek cismi, vefâtını müteâkib gasl olunmak için, tenesir üzerine konulmusdu. Nâgah bir sahs arkamda dirsegini benim omuzum üzerine koyup, der idi: Allahü teâlâ sana rahmet etsin yâ Ömer. Ben ricâ ederim ki, Allahü teâlâ seni iki sâhibin ile berâber kılsın. Zîrâ çok kerre olurdu, isitirim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu; (Ben me’mûr oldum. Ebû Bekr ve Ömer de me’mûr oldu. Ben isledim. Ebû Bekr ve Ömer de islediler. Ben ihrâc olundum (çıkarıldım). Ebû Bekr ve Ömer de ihrâc olundu.) Arkama bakdım ki, o Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü teâlâ anhüm”. Ondördüncü Menâkıb: Süfyân-ı Sevrî “rahimehullah” buyurdu ki, Kûfede bizim yakınımızda ısırıcı bir köpek vardı. Birgün, bir is için geçerken o köpegi gördüm. Korkup, gitmeyip, durdum. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri o kelbe [köpege] nutk verip [konusma hâssası verip], fasîh lisân ile söyledi ki, yâ Süfyân! Ne oldu sana ki, durdun. Ben dedim ki, senden kork- – 193 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:13 dum. Kelb, cevâb verdi ki, yâ Süfyân! Benden korkma ki, ben seni ısırmam. Beni senin üzerine musallat etmemislerdir. Beni musallat etmislerdir o münâfık ve dinsiz üzerine ki; Ebû Bekre ve Ömere “radıyallahü teâlâ anhümâ” seb’ eder [kötüler] ve onlara yaramaz sözler söyler. Onbesinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile Alî “kerremallahü vechehü ve radıyallahü teâlâ anh” hazretleri gidiyorlardı. Buyurdular ki, (Yâ Alî! Hiçbir kavm arasında [devâmlı] sevinçlilik ve sürûr olmadı. Illâ ki, o sevinçli hâlden sonra, onlara bir gam ve sıkıntı erisdi. Yâ Alî! Bütün dünyâ ni’metleri kesilir. Illâ Cennet ni’metleri devâmlı olur, kesilmez. Yâ Alî! Sen istikâmet üzere olasın. Ilk ânda zarar görünse bile, sonunda sevinç olur.) Bu sözleri söyler iken, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” karsıdan geldiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular, (Bu ikisi ümmetin müjdecileridir. Bunları sevmek, îmândandır. Bunlara bugz etmek, nifâkdandır.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah! Ben onları severim. Onların sevgisi benim kalbimde, sizin bu sözünüzden sonra çogaldı.) Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Gökde iki melek vardır. Birisi dâimâ siddet ve gadab ile buyurur. Birisi sühûlet ile ve hilm ile buyurur. Her ikisi de hak üzerinedirler. Onların birisi Cebrâîldir ve birisi Mikâîldir. Resûllerde iki kimse vardır. Birisi lutf ile ve iyilik ile buyurur ve birisi katılık ile ve siddet ile buyurur. Ikisi de hak üzeredirler. Birisi hazret-i Ibrâhîm ve birisi hazret-i Nûh aleyhimesselâmdır. Benim eshâbımdan da iki kimse vardır. Birisi rıfk ile ve merhamet ile emr eder. Birisi sertlik ile ve siddet ile emr eder. Ikisi de hak üzeredirler. Biri Ebû Bekr-i Sıddîk ve biri Ömer-ül Fârûkdur “radıyallahü teâlâ anhümâ”.) Onyedinci Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anh” nakl etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri geldiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Sükr ve hamd ol- – 194 – sun Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ki, beni sizinle kuvvetlendirdi.) Onsekizinci Menâkıb: Suayb bin Harb diyor ki; Mâlik bin Mu’avvelden sordum ve dedim ki, bana bir vasıyyet et. Dedi ki, Seyhaynı sevmek senin üzerine olsun. Ben dedim, bana bir vasıyyet et! Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Mürâdım odur ki, bu haberin isnâdını beyân etsin. Mâlik, bize Rekkâsi Enes bin Mâlikden “radıyallahü teâlâ anh”, o da Enesden haber verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdular ki, (Ben ümmetimden, Ebû Bekrin ve Ömerin muhabbetini, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kavli serîfini istedigim gibi isterim!) Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bana Hamza ile Ca’fer “radıyallahü teâlâ anhümâ” gösterildi. Gördüm, önlerinde zebercedden bir tabak. O tabakdan incir yirler. Sonra üzüm oldu. Üzümden yidiler. Sonra tâze hurma oldu. Hurmadan yidiler. Onlardan süâl etdim. Ne amel ile buldunuz, bu mertebeyi. (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah!) kavli ile bulduk, dediler. Dedim, ondan sonra ne amel ile. Dediler, sana salavât vermek ile. Dedim, ondan sonra ne amel ile buldunuz. Dediler, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûku sevmek ile “radıyallahü teâlâ anhüm”.) Yirminci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 251.ci sahîfesinde buyuruluyor ki: Imâm-ı Süyûtî hazretleri (Târîh-ul-Hulefâ) kitâbında diyor ki: Hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekrdir. Allahü teâlânın emrlerini yapmakda en siddetlisi Ömerdir. Hayâsı en çok olanı Osmândır. Islâmiyyetdeki zorlukları en çok çözen Alîdir. Ümmetimin en emîni Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır. Ümmetimin en zâhidi Ebû Zerdir. Ibâdeti en çok olan Ebüdderdâdır. Ümmetimin en halîmi ve cömerdi Mu’âviye bin Ebî Süfyândır) buyuruldu.] Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka, ondan sonra Ömer-ül Fârûka “radıyallahü teâlâ anhüm”, mutî’ olunuz, – 195 – dogru yolu bulursunuz. Onların izince giderseniz, olgun olursunuz!) Yirmiikinci Menâkıb: (Lübâb-ül-elbâb)da, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ensârdan bir kimseyi, mektûb ile Yemen cânibine [tarafına] Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi. Bu sahsın adı Sefîne idi. Sefîne yolda giderken, bir aslan onun karsısına çıkdı. Güyâ onunla söylesir gibi, sesler çıkarıyordu. Sefîne “radıyallahü anh” ona dedi: Ey aslan, benim yanımda Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mektûbu var. Bunu isitip, uzaklasdı. Sefîne Yemene vardı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cevâbını Mu’âz bin Cebel hazretlerinden aldı. Dönüp, o mevzi’e gelince, yine o aslan onun önüne geldi. Yine yüzüne karsı gelip, güyâ konusurdu. Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” yolu tutup, Medîne-i Münevvereye geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna vardı. Henüz hiçbir kelâm etmezden evvel, Server-i âlem buyurdu ki: Yâ Sefîne, hâdiseyi sen mi anlatırsın, ben mi anlatayım. Sefîne dedi ki; yâ Resûlallah! Hâdiseyi sizden isitmek güzeldir. Senin mubârek agzından, dinlemek dahâ hos, dahâ güzeldir. Buyurdu ki: O aslan gidisinde ve gelisinde senin önüne çıkdı. Sana ne dedigini anladın mı. Allahü teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Sana gidisinde, “Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü teâlâ anhüm” ne hâl üzere bırakdınız” dedi. Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Yırtıcı hayvanlar [aslan] Ebû Bekrin ve Ömerin fazîletlerini bilirler mi? Buyurdu ki: Evet! Beni hak Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, semâvatı, yedi kat yeri, Cenneti ve Cehennemi, ars ve kürsî, melekleri ve cinnîleri, dagları ve deryâları, hayvanları ve yırtıcı hayvanları ve agaçları ve bunun gibi esyâyı halk etdi. Ya’nî yaratdı. Bunların hepsi hazret-i Ebû Bekr ile Ömerin fazîletini “radıyallahü teâlâ anhüm” bilirler. Yirmiüçüncü Menâkıb: Yine (Lübâb-ül-elbâb)da nakl olunmusdur. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. – 196 – Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Elbette Allahü teâlâ beni kendi nûrundan yaratdı. Benim nûrumdan Ebû Bekri, Ebû Bekrin nûrundan Ömeri ve Âiseyi yaratdı. Ömerin nûrundan, ümmetimin mü’min erkeklerini, Âisenin nûrundan da, mü’min kadınlarını yaratdı.) Sonra meâl-i serîfi (Allahü teâlâ bir kimseye nûr vermez ise, o münevver olamaz!) olan, Nûr sûresinin kırkıncı âyet-i kerîmesini okudu. Yukarıdaki Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri mutlaka dogrudur. Bütün insanlar islerindeki dürüstlügü ondan almısdır. Mubârek vücûdları devâmlı ibâdet ile mesgûl olduklarından, dâimâ temiz kalmısdır. Mubârek kalbleri, ismet [günâhsızlık] ve hidâyet üzere halk olunmusdur. Delîlleri açıklamaları kuvvetli, mu’cizeleri müstekîmdir. (Elbette sen dogru yolu göstericisin!) [Sûrâ sûresi 52.ci âyet-i kerîme meâli.] buyurulmusdur. Hadîs-i serîfde buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlâ beni kendi nûrundan yaratdı. Bu mutlak ve mücmel kelâmdır. Tafsîle [açıklamaga] muhtâcdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” her ne buyurmus ise, ekserî rümûz yolu ile buyurmusdur. Kâide ve aslını beyân etmisdir. Serhini, açıklamasını kendi ilmî vârislerine bırakmıs, havâle etmisdir. Tefsîr ve te’vîlini, istinbât ve ictihâd ehllerine bırakmısdır. Eger bütün söylediklerini açıklayarak buyursa idi, yüzbin kitâb onun serh ve beyânına kifâyet etmezdi. Buyurduklarını yanlıs anlamamalıdır. Sûrâ sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona benzer bir sey yokdur. O isitici ve görücüdür) buyuruldu. Hüdâ-i azze ve celle kadîmdir ve sıfatları da kadîmdir. Halk [yaratılanlar] ve yaratılanların sıfatları sonradan çıkmısdır, ya’nî yaratılmısdır. Ne kadîm muhdes olur. Ve ne muhdes kadîm olur. Hadîs-i serîfin ma’nâsı söyledir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ âlemi halk etmezden evvel, azîz ve latîf ve has bir nûr halk etdi. O nûrdan beni halk etdi. Toprakdan ve sudan Âdem alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm hazretlerini halk etdi. Ve atesi halk etdi. Ve atesden seytânı yaratdı. Âdemden evvel rüzgârı (yeli) yaratdı. O yelden onu yaratdı. Ve o nûru yaratdı. O nûrdan melek yaratdı. Ondan Allahü teâlâ tekaddes hazretleri o nûru kendi zât-ı pâkine mudâf etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini de, o nûra mudâf etdi. Tesrîfen ve tahsîsan, nice ki, Kâ’be-i mükerremeyi kendi zât-ı serîfine mudâf etdi. Bu – 197 – bâbda vârid olan âsârın zâhiri ki, Âdem ve Îsâ alâ nebiyyinâ aleyhimesselâm hazretlerinin hâdiseleridir [yaratılmalarıdır]. Allahü teâlâ hazretleri bir rûh yaratdı. Yaratılmıs rûhu Âdem aleyhisselâmın mubârek bedenine üfürdü. Hicr sûresi 29.cu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona kendi rûhumdan üfürdügüm zemân, secdeye varınız!) buyuruldu ki, Âdem aleyhisselâm içindir. Bir baska rûh da yaratdı. O rûhu mahlûku hazret-i Meryemin gömleginin yakasına üfürdü. Tahrîm sûresi 12.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Biz ona rûhumuzdan üfürdük. O Rabbinin suhuflarına veyâ nâzil olan kitâblarına veyâ Peygamberlerine vahy etdiklerine veyâ levh-i mahfûzda yazılı olanlara inanıp, tasdîk etdi. Devâmlı itâ’at eden kimselerden oldu) buyuruldu ki, hazret-i Meryem hakkındadır. Bunlar gibi, Allahü teâlâ hazretleri bir nûr yaratdı. O nûrdan Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek cesedini yaratdı. Bu kelâmı bu makâmda bu vech üzerine takdîr ve tafsîl etmek rûmun kostantiniyyesini feth etmekden mühim ve evlâdır. Fârûk zehî adâlet âver, adlîle cihâna verdi zîver. Sıddîkdan sonra, efdal odur, her müslim eder, bu kavli ezber. Kisrâyı unutdu gitdi âlem, ol mertebe oldu adle mazher. Fethetdi cihânı, kıldı tathîr, vaz’ etdi o seh, hezâr menber. Hursîd-i hidâyet ile âlem, vaktinde serâser oldu enver. Tevhîd-i cenâb-ı Kirdigâre, (Tâhâ)dan alıp haber o Dâver. Bâtıldan edince, hakkı tefrîk, Fârûk dedi, o sâha Server. Fahrolsa sezâdır ehl-i dîne, ol zât gibi güzîde gevher. |