![]() |
|
İNNALLAHE MAASSABİRİYN - Printable Version +- Dini Forum (https://dini-forum.com) +-- Forum: TASAVVUFi VAAZ&SOHBET&HUTBELER (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=129) +--- Forum: Haftanın Vaazı Sohbeti (https://dini-forum.com/forumdisplay.php?fid=130) +--- Thread: İNNALLAHE MAASSABİRİYN (/showthread.php?tid=2802) |
İNNALLAHE MAASSABİRİYN - Selim46 - 01-03-2026 İNNALLAHE MAASSABİRİYN 22.08.2012 Çarşamba Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm "Ve tevâ savbil hakkı ve tevâ savbissabr." (Sâdakallâhül azîm) – Asr Suresi'nden ayet. Allahümme salli alâ sâbirîn. "Leyse le mislihi şey'ün fil ardı ve lâ fissemâi ve hüves semîul alîm." Yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuz sondan bir önce ile başlayacak. Sondan bir önce ne vardır? Mehdî vardır. Ve Allahü Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır ve sondan bir önceki ismi Er-Raşîd ismidir. Yani Mehdî sondan önceki Raşîd demektir. Ondan sonra sadece es-Sabûr ismi kalır ki, sabırdan da sonra başka bir şey kalmaz. Er-Raşîd ismi 98. isimdir. Yani Er-Raşîd 98 senesinde meydana çıkmıştır. Yani Mehdî 98 senesinde göreve atanacak olandır. 98'den bu yana 14 sene geçti ve Mehdî de 14 yaş yaşlandı. Mehdî'yi göreve hazırlayanlar bir bir dünyayı terk etmekteler. Mehdî de sabrı bulup onu göreve hazırlamakla görevlidir. Herkes gidince sabır yalnız kalacak olandır. Asr Suresi'nde buyrulduğu gibi "Ve tevâ savbil hakkı", yani Mehdî hakkı tavsiye edendir. Ve ondan sonra da "Ve tevâ savbissabr" gelecek, yani sabrı tavsiye eden gelecek olandır. Kim derse ki "Mehdî gelmedi daha", küfre girer. Dünyanın her tarafını Mehdî bereketi sardı mı, sardı. Nasıl derseniz; eskiden analarımız ayağına çarık bulmazken, bu gün insanlar evinde on tane ayakkabı sahibi. Dün katık bulmaz iken, bugün sütünden peynirinden, tuttu balından pekmezine, tahinine kadar her eve giriyor. Fakirin diyenlerde en azından Ramazan vesilesiyle yine evlere paketler ile bu bereket girmekte. İkinci alamet: Her şey bol olmasına rağmen "Yetiremedim, bitiremedim" denecek deniyor mu? Deniyor. Adam zengin ama borcu var, kıt kanaat geçinir gibi geçiniyor. Hem zengin hem fakir durumda insanlar. Yani kredi kartı ile her şey alıyorlar ama borçtan yiyip "Yetiremedim, bitiremedim" diyorlar. Üçüncü alamet: Mehdî bio (doğal) dedi ve domuz ve genine savaş açtı. Herkes doğal olanın, bio'nun farkına vardı. Bio'ya da temiz beslenmenin önemini anlattı ve domuz ve nevisinin pis olduğunu anlattı. Ama insanlar her ne kadar domuzu bizzat kaldırmasalar da DMZ'yi kaldırdılar. Yani DM (Alman Markı), Z (zar, yani sur); yani Almanya'daki sınırları kaldırdılar. Önce Berlin Duvarı, sonra Schengen duvarı, sonra Avrupa Birliği duvarı; yani bütün zarları kaldırdılar. Yani peygamberin hadisinde geçen "Mehdî domuzu kaldıracak" diye geçmiyor. Hangi akıllı bu hadise "Mehdî domuzu kaldıracak" diye okumuş? Yani Mehdî 98'de geldi ve 98'den sonra sınırlar kalkmaya başladı. Yani işte sonrasında DM kalktı ve sonra Avrupa Birliği ve sınırların kalkması. Berlin Duvarı delinince işte ilk klonlama oldu. Yani sur yıkıldı ve yani Z yıkıldı ve hücre zarı delinerek klonlama ve döllenme, çocuk yapıldı, tüp bebek icat oldu. Dördüncü alamet: O söyledikçe herkesin bildikleri yalan oldu ve yeni bir bilinç kazandı insanlık. Ama insanlar her söylediğine itiraz ettiler ve etmekteler. Çünkü herkesin bildiğinin tersini söyler oldu Mehdî. O, yani Mehdî sünnet-i seniyyeyi ihya edecek. Bir başka alamet: İnsanlar her gün yeni sünnetler öğreniyorlar. Ama Süleymaniye'de hoca her gün hadis okuyor; amma onun okuduğu hadisle amel eden belki birkaç tane. Mehdî'nin yazdığı, söylediği sünnetlerle amel eden insan sayısı gün gün artmakta. Çünkü ona merdivenin basamakları gibi sünnetlerin sırası öğretilmekte ve o da insanlığın cennete giden merdivenini gün gün insanların önüne koymakta. Her hafta yeni sünnet ile insanlık bir basamak daha yükselmekte. Fakat bazıları bu sünnetlerde tembellik edip geride kalmaktalar. Bir başka Mehdî alameti: Zaman kısalacak, mesafeler kısalacak. Yani günümüzde zaman üçe bölündü: 8 saat iş, 8 saat uyku ve 8 saat de insana kaldı. Yani insana kalan zaman 8 saat. Yani zaman üçte bir kısaldı. Yine haftanın Cuma öğleden sonrası ve Cumartesi-Pazar tatil; yine haftanın üçte biri tatil, insana bırakıldı. Haftanın üçte ikisi patronlara ait, üçte biri insana ait. Yani yine üçte birlik kısalma. İnsan işteki zamanını ancak iş sahibinin düzenlediği program dahilinde kullanabilir, yani kendine ait değil. Yine mesafeler kısaldı. İnternet ile bütün dünya bir tıklama kadar yakınında. Bu Mehdî bereketi değil de daha ne? Amerika'daki bir eşyayı almak için Amerika'ya gitmene gerek yok; aç interneti, bir tıkla, online banking ile öde, iki ya da üç günde Amerika'dan satın aldığın eşya evinde. Yani mesafeler Mehdî bereketiyle bir tıklama kadar yakın; sen ona değil, artık o sana gelmekte. Daha kaçını sayalım? Bu alametler olup dururken, daha sizler Mehdî'yi arayıp bulamıyorsanız, yazık sizlere; varın gidin o zaman kumlar saçın başınıza. Mehdî'nin bereketini görmeyen, Mehdî'yi hiç görüp tanıyamaz. İşte sabır, Mehdî'den sonrasıdır. Tekâsür Suresi'nde geçen: "Kellâ lev ta'lemûne ilmel yakîn. Le teravunnel cahîm." Yani, Mehdî her şeyin iç yüzünü ilmen öğretip dururken, daha cahiller gibi, körler gibi olmayın, cehennemlikler gibi olmayın. Sonra devamında: "Sümme le terevunnehâ aynel yakîn." Biz aynel yakîn sayfamızı açtık ve o zamanın tamam etmiş olacak ki sayfa haklandı ve yeniledik. Fakat iki ya da üç haftası kaldı, ondan sonra kapanacak. Yani aynel yakinde bitti. Her şeyi gözünüzle de görüp duruyorsunuz. Aynel yakîn vaazımızdan sonra herkes Mehdî'yi gözleriyle görür oldular; ama ona tabi olmaktan kaçtılar ve bu bereket da onlardan artık alınmak üzere. Yine surenin devamında: "Sümme le tüselünne yevmeizin anin naîm." Yani sonra onlar senden son günden ve cennet nimetlerinden sormaya başlayacaklar. "Naîm" cennet midir, cehennem midir? Yani meallerde "sonunda cehenneme sürüklenecek" diye meal ediliyor bu ayeti. Oysaki "seele" demek sormak demek. "Letüselünne" onlar soracaklar. Kimden? Mehdî'den. Neyi soracaklar? "Yevme izin" takip eden günü soracaklar. Yani Mehdî her gün ne yapıyor, adım adım takip edip onun bir sonraki izini soracaklar. Yani "yevme izin", yani onun izi; izini takip edecekler, bir sonraki izi, hareketi ne olacak diye. Ve yine sonra "aninnaîm", "an" Almancada mektubun gideceği adresin başına yazılır. Yani öyle Arapça'daki "an Ebî Hureyre"deki gibi "Ebu Hureyre'den nakledilen" manasında değil. Yani geldiği yer değil, Almancada gideceği yer için "an" kelimesi kullanılır. İşte bu ayette de aynı mana ile kullanılmış ve "aninnaîm" demek ile, ona verilen nimetlerin hesabı ve gözetimi yapılacak demektir bu. Yani ne demek olur bu ayet o zaman? İşte onu insanlık, o Mehdî'nin bereketini unutup, onun getirdiği bereketi unutup da bu bolluk içinde ona verilen nimetleri bir bir sayıp sual edip, izini, gittiği geldiği, aldığı verdiği yeri takip edip onun nimetlerinin hesabını tutmaya kalkacaklar. Oysaki onun bereketine dünyada her şey bir tıklama kadar yakın oldu. Her şey, ne kadar fakiriz deseler de alınacak gibi bol oldu. Bunları unutup Mehdî'den hesap soranlara yazıklar olsun. Bu mertlik değil, nâmerliktir. Geçelim başka bir meseleye: Tarikat, yol demektir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlar: "Bana gelen yollar dörttür. Bunlardan ilim kapısı Ali'nin, haya kapısı Osman'ın, adalet kapısı Ömer'in ve sadakat kapısı Ebu Bekir'indir." Yani bir kimse Muhammed'e ulaşmayı dilerse bu dört kapıdan başka kapı aramasın. Yani ya Ali gibi ilim ile ilmel yakîn olarak Muhammed'e ulaşır; yahut Osman Efendimiz gibi "Zinnureyn" (iki nur sahibi) yani iki nur; iki nur nerededir? İki gözde. Yani aynel yakîn olarak Muhammed'e ulaşır. Veya hakkalyakîn olarak bizzat olayın içine dalarak Muhammed'e ulaşır. Buna misal: Üçüne misal: İlmel yakîn, kâinatın haritası; insan bedenine giden yollar bellidir. Onlardan birincisi ilmel yakîn, yani bilerek, öğrenerek yakınlaşmak. İnsan bedenine alacağı yiyecek olsun, giyecek olsun, önce ellerinden geçirir; yani el ile yakınlık. Sonra insan iki gözü ile bakarak öğrenir. Yani çocuk yemesini, içmesini, yürümesini yahut bir meslek icra etmeyi hep bakarak öğrenir. Yani Osman Efendimiz'in yolu ile aynel yakîn olarak vücuda dahil olanlar; yani insana gözden girenler. Ve yine sonra hakkalyakîn olan Ömer Efendimiz'in yöntemi ile, yani kişi olayın içine dahil olarak. İnsan bir olaya ne ile dahil olur? Ayakları ile giderse, o zaman olay mahalline varır ve dahil olur. Yani Tekâsür Suresi "yevme izin" kısmı, iz takip ederek yürümek. Ve sonra "aninnaîm" ile, yani Ebu Bekir yöntemi; nimetler ile vücuda dahil olanlar. Onlar nereden dahil olurlar? Ağızdan. Yani "Gir cennetime bak" ile, yani "Vedhulil cennete" ile. Bunun misali: Biri meyveyi sebzeyi toprağa diken, diğeri onu gözetleyen, diğeri gidip gelip onu sulayan ve bir diğeri meyvesini koparıp yiyen gibidir. Yani hepsi birbirini tamamlayandır. İlmen bilmek insanı kurtarmaz. Olayın sonunu görüp ondan ders almak bir nevi kendine tedbir almak olur. Ve yine sonra olay başına gelince bildiğini tatbik etmek, Ömer gibi adalet ister. Ve en sonunda da sabır ve olayın sonunu beklemek. İşte Ebu Bekir'de olayın sonunu bekleyen. Burundan ise koku girer; yani nimetlerin kokusunu almak burnun görevidir. Yani Ebu Bekir'den de önce Müslüman olan Hz. Hatice yolu, yani Kubreviye yolu. Çarşıda pazarda kavun karpuz satılıyor ama hiçbiri eski doğal kokusunu taşımıyor; yahut bizim burnumuz kokularını almıyor. Ey insanlık, aldığınız meyvelerin kokusunu alıyor musunuz? Yani işte bozulmuş meyve ve sebzeler kokusunu, özünü kaybetmiş; yani Hatice'sini kaybetmiş insanlık. İşte helyum denen madde; hidrojen 1 numaralı element, ama ona ilk tabi olan element helyum gazı. Yani gaz ve koku; yani insan kokuları helyum sayesinde alır. Ve helyum dünyada azaldı. Helyum tek başına olmaz; yani helyum hidrojen ile birlikte olunca koku alınır. Yani güneş ışığı helyumun üzerine doğunca, o zaman meyvenin sebzenin, kavunun karpuzun, pırasanın, domatesin kokusu oluşur. Yani sebze ve meyveler fotosentez ile birlikte helyum da almalı ki güzel güzel koksunlar. Ama işte onun hidrojeni ve helyumu almasını da ancak güneş sağlar; yani ışık sağlar. Ama seralarda üstü kapalı; güneş ışığı bu doğal, direkt güneş ışığı ile teması sağlamaz. Ve işte serada çuvallarla biber, domates olur ama işte bizim Başağaç'ta köyün üstünden çay akardı ve bu çayın hemen altına köylü göveri bahçeleri yapmıştı. Ve o göveri bahçesine dikilen biber fidanları bile türüm türüm kokardı ki insan daha yemeden domatesin kokusuyla doyardı. Ve yine pırasa türüm türüm kokardı; bir dilim ekmek, iki yaprak pırasa, bir dilim peynir, o göveride insana etten, baldan tatlı gelirdi. Ama köyün üstündeki çayın en yukarısına başına baraj yaptılar ve suyun önünü gerdiler. Ve herkesin göveri bahçesini istimlak ettiler ve böylece Başağaç'ın kokusu, göveri bahçelerinin kokusu gittiği gibi, artık dünyanın sebze ve meyvelerinin kokusu da kalmadı. Kırkta bir tanesi doğal yolla yetişiyor. Biz bio dedik ama maalesef biraz geç kaldık ki gerçek bio kalmadı. Gerçek bio denen yiyecekler türüm türüm kokar. Köyün bir ucunda pişen et ciğer, köyün diğer ucundan alınırmış. Hz. Ebu Bekir kalp zikri çekermiş ve kalpten "Allah, Allah" diye diye kalbi kebap olmuş ve pişmiş ciğer kokusu gibi koku salmaya başlamış. Ashab-ı kiram Ebu Bekir'in evinin yanından geçerken bu kokuyu alır olmuşlar. Bir gün gidip Peygamberimize şikayet etmişler ve demişler ki: "Ebu Bekir evinde ciğer yiyor da bize vermiyor." Peygamberimiz Ebu Bekir'i çağırıp ondan sormuş. Bunun üzerine Ebu Bekir: "Ya Rasulallah, benim evimde pişmiş ciğer yenmiyor. Ben zikir çektikçe kalbim, ciğerlerim kebap olmuş gibi tütüyor; bu koku kalbimle kendi ciğerimin kokusu. Vallahi" demiş. Yani işte eren kimsenin kalbi de ciğeri de böyle türüm türüm kokar. Eğer cibilliyeti koyun ise, o kimsenin cibilliyati olan koyun kurban edilince, pişince kokusu bir mahalleyi kaplar gider. Oysaki şimdi et pişmeyen ev yok ama öyle et kokusu daha iki adım öteden duyulmuyor. Mutfakta pişen etin kokusu daha oturma odasına ulaşmıyor. Yani ahir zamanda ermiş kimseler az, güneşten ve yani hidrojen ve helyumdan nasibini alanlar az; yani Muhammed ve onun soyu, Hatice soyundan nasibini alanlar az. Kim işte Muhammed'den nasibi az olanlar? Hatice-i Kübra'yı bilmeyenler işte türüm türüm kokmasını bilmiyorlar. İşte Kubreviye tarikatı, yani Hatice yolu, ana kokusunu almak demek. İşte anası karpuz olanın Hatice'yi bulup bilmesi demek; anasının kokusu, karpuzun kokusunu alması demek. Anasının kokusunu alan ana koku, yani kendi öz kokusunu bulur. Kokusunu bulan nefsini, özünü bulur. Ana nedir? Ana özdür. Hatice bütün insanlığın annesidir. Ve ana kokusu, yani işte helyum, koku partiküllerini yayan ve onları muhafaza eden gaz. İşte anasız döllenme, çocuklar; GDO'lu meyveler sebzeler, ana bilmeyen, ana kokusunu bilmeyen ahmaklar. Ve işte her gün çuvallarla, torbalarla evine getirdiğin meyveler sebzeler var ama onlar ana kokusu nedir bilmeyenler. Yani hem anne kokusu, hem de bir kokunun ilk aslı olan ana kokusunu bilmeyenler. Artık mısır şurubuna baldaki esansı katıp bal diye satıyorlar. Yani anası yok ama sahte anneler ve sahte çocuklar. İnsan yediğindendir. İşte böyle özü ve kokusu olmayan meyve, sebze, etleri yiyen insanlık da Muhammed ve iman kokusunu alamıyor. İmanın kokusunu, tadını almayan işte ilmen biliyorlar: Muhammed varmış, Adem varmış, İbrahim varmış; ama onların kokusunu almadığından, "İbrahim demek ne demek, Muhammed demek ne demek" anlamıyorlar; sadece ilmen biliyorlar. İşte Mehdî sizleri hakkalyakîn olarak Muhammed'e ulaştırmaya çalışıyor ki, işte Muhammed'e giden dört kapı, bir pencere; yani Ali, Osman, Ömer, Ebu Bekir ve Hatice yolu. Bu yoldan başka yol aramayın. İşte insan ya Ali gibi her şeyin iç yüzünü öğrenerek ilmel yakîn ile erer; yahut Osman gibi haya ve edep ile gözünü harama sakıyarak, hep hayırlara bakarak, göre göre seyr-ü sülûk edip Muhammed'e erer. Ve yine Ömer gibi adalet ile hükmedip, oğlu da olsa, karısı da olsa adaletten geçmeyerek, "Hakkın kestiği parmak acımaz" diyen, yani İsmail gibi "Allah öyle emrettiyse boynum kıldan ince" diyen, rıza makamına erer. Veyahut Ebu Bekir sadakati ile, yani işte bir kapının köpeği, sahibi yanlış bile yapsa onu teyit edip sahibini korumak için düşmana karşı sahibini teyit eder. Ve Ebu Bekir gibi sahibinden mucizeler, kerametler meydana çıkarsa, olmaz işler bile oluyorsa, o Kıtmîr'in diyeceği: "O söylediyse doğru söylemiştir" demektir. İşte Mehdî'nin askeri olacaklar, Mehdî'nin kıtmîrleridir. Ve Kıtmîr sahibini teyit eder, her ne kadar hocalara, hacılara Mehdî'nin söyledikleri ters düşse de. Kıtmîre düşen, Mehdî askerine düşen: "O söylediyse doğrudur" demek. Her kim böyle deyip ona itimat edemiyorsa, ondan Mehdî askeri ve kıtmîr olmaz. Yani Kıtmîr sadık asker. Muhammed'in kıtmîri tek idi, ama Mehdî'nin 312 tane kıtmîri olacaktır. Her kim Mehdî'nin sadık dostu olmak isterse, önce havariler gibi "Kim Allah'ın yardımcıları?" denince "Biziz" diyenler gibi; Mehdî "Kim benim dostlarım?" diyince "Biziz senin yardımcıların, dostların, kıtmîrlerin, sadık dostların" diyebilenlerdir. Her kim aslını unutup aslın yerine oturmaya kalkarsa, ahir zamanda Mehdî bereketi dünyamızı sarmış iken onu inkâr edip, bir de Mehdî'nin postuna oturmaya kalkarsa, onlar rezil ve rüsvay edilecek olanlardır. Hemen rezil olmasalar da kıyamet yakındır; eninde sonunda rezil ve rüsvay olacak olanlardır. İşte vaazın teması sabra gelince: "Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir." Bir ay sabrettik, oruç ile sabretmesini öğrendik ve bayrama ulaştık. Sayılı günler tükendi ve Ramazan gitti. Hedefde artık Şevval orucu ve ondan da sonra Zilhicce'nin on günü kalıyor. Yani bir sonraki ibadeti gözetirsek, işte bu haftaki sünnetimiz: Ramazan'dan sonra Şevval'den kim altı gün oruç tutarsa, seneyi oruçlu geçirmiş gibidir, buyurmuş Rasulullah Efendimiz Hazretleri. Rabbim bu sünnete ittibamızı ve ittibanızı artırsın inşallah. Ne büyük nimet! İnsan seneyi oruçlu geçirmek istese, bu ahir zaman ümmetine zor gelir, nefisler yemez. Ama işte Mehdî ve ahir zaman ve Muhammed ümmetine ikram: Bir sene oruç tutmak yerine Şevval'den altı gün oruç tut ve seneyi oruçlu geçirmiş sevabına nail ol. Yani devir Mehdî devri; bu devirde herkes bu sünnete ittiba etmelidir. Neden? Çünkü işte Almanya'dan oyuncak almak için illa Almanya'ya gitmek gerekmediği, internet ile bir dakikada Almanya'ya gidip Almanya'daki malı yanına getirtmek ne kadar kolay ve yakın ise, Şevval'den altı gün oruç tutmak da bir sene tutmak ile aynıdır. İşte nasıl Almanya'ya gidip alan adam zamandan kaybeder, bir de bilet parası verir; işte internetten alanın ayağına geldiği gibi; işte Şevval'den altı günde böyle kolaylıktır. Rabbim tutanlara ve tutacaklara rahmet etsin inşallah. İşte koku, daha nimeti yemeden insanları doyurur ve o meyvenin özüne vakıf ederdi. İşte Kâbe'de Muaviye bin Süfyan zamanından bu yana tütsülenip kokulanır ki Kâbe'ye gidenler Kâbe kokusunu alırlar. Yani ana kokuya vakıf olurlar. Mescid-i Haram'ın kokusu işte Hatîcetü'l-Kübrâ'nın kokusudur; ana kokusu, insanlığın annesinin kokusu. Kâbe kavseyn, Muhammed halk olmadan tâ kırk güneş yılı önce haklanlandır. Yani melekler Muhammed halk olmadan Kâbe kavseyn'e doğru dönüyorlardı. Yani Hatice annemiz Muhammed Mustafa'dan kırk yaş büyüktür. Ana Kâbe, Kâbe kavseyn; işte Kâbe'nin de özüdür, kokusudur. Kâbe'nin kokusunu almak demek, anasının kokusunu almak demektir. Rabbim inananları Kâbe'nin ve özünün kokusunu almayı nasip ve müyesser kılsın ve inananları anasına ve Kâbe'ye hasret koymasın inşallah. Hz. Osman Efendimiz beşinci Müslüman olandır. İnsan dünyaya gelince ilk önce nefes alır; ilk canlılık emaresi nefestir. Yani işte burun ilk göreve girendir. Sonra kıçına bir şaplak vururlar ve cilt hizmete girer. Bunun üzerine akıl hizmete girer ve düşünür. Ve sonra ağlar ve dil hizmete girer. Ve sonra gözlerini açar ve bakar ve annesini arar ve gözler hizmete girer. Hayvanlar ilk gördüğünü annesi sanırlar. İşte "göz gördü, gönül sevdi" olur. Ve sonra annesinin sesini duyar, kulak hizmete girer. Yani altıncı Müslüman olan ve kırkıncı Müslüman olan Hz. Ömer, yani vücutta yediklerinin gramını, neresi hesap eder de tartıp adalet ile 5 gr ciğere, 3 gr böbreğe (temsili misal) böbreğe su, ciğere şeker gidecek diye hesap edip tartan yer. Eğer Ömer böyle adalet ile hükmetmese ve ciğere fazla su yollasa, kan su olur ve vücut soğur. Yine böbreğe yağ yerine şeker yollasa, yine idrar kan olur, ve hakeza... Yani işte vücutta bir yer vardır ki, ne nereye gidecek hesap edip tartar ve yerine gerekli miktarca yollanmasını sağlar. Ve ihtiyacı olanı akla haber verip, akıl da tefekkür edip "Benim canım ayva çekti" der, ayva alır yer; yahut "Canım çikolata çekti" der, çikolata, tatlı yer. Yani işte dünyada da adaletli insanlar çoğaldıkça, yani Ömer'ler çoğaldıkça, işte taksim kolay olur ve ne Arakan'da insanlara zulmedilir, ne Amerika'da yemekler çöpe atılır. İşte Afyonlular karın ve bağırsakçıdır; yani karın ve işkembe yerler, bağırsaklardan bumbar yaparlar. Bazıları da "kökareç" yapıyorlar. Diyorlar ki, sofiler karın yenmez, caiz değil. Halbuki işte sığır işkembesinde "kırk kat" diye bir yer vardır. Yani işte taşaklı, erkek, cesaretli, erkek, dövüşken boğa, Hz. Ömer ve sığır ve dananın kırk kat işkembesi. İşte kırk kat işkembesi emmeyen, tatmayan, bilmeyen Ömer nedir, adalet nedir bilmez. Yakınları, eşi ve dostundan Ömer olmaz ve ona Ömer'in sesi uzaktan gelir. Fakat kırk kat işkembesi yiyenlerin yakınlarında Ömer olur ve ailesinden, yakınından birileri terazi burcu olur; yani Ömer burcu, taşaklı dana burcu. İşte gelelim bu haftaki ikinci sünnetimize; çünkü iki haftadır sünnet öğretmedik. İkinci sünnetimiz: Çocuk doğduktan yedi gün sonra saçları traş edilir ve tartılır ve saçların gramı kadar altın veya gümüş sadaka olarak dağıtılır. Ve bu sünnete ittiba edildikçe dünyada Ömer ve adalet sürecek ve Hz. Ömer gibi Müslüman ve adaletli hakimler ve savcılar ve yöneticiler bulunacaktır. Ve yine kılıcı kınına sığmayan cesur müminler bulunacaktır. Allah israfı sevmez. Sığırın karnını, işkembesini ve bağırsaklarını da temizleyip yiyelim ki, bilhassa kırk kat yerini yiyelim ki, Ömer nedir, kırkıncı Müslüman kimdir bilelim. Bir sofi arkadaşım vardı; diyordu ki: "Karına burun, ağız kıvırıp, karın yenmez, bilhassa kırk kat yeri yenmez" diyordu. Kulakların çınlasın sülüman sofi, senin dediğinin tam tersini söylüyoruz; bilhassa kırk kat yerini yiyin diyoruz bizde. Bu kırk kat yer sadece sığırlarda vardır, başka canlıda olmaz. Eşşek ne anlar hoşaflıktan; suyunu içer, üzümü sırtına yükler. Sen ne anlarsın işkembeden? Sığırın yediği ne ki pis olsun? Yediği ot, saman. Otun samanın neresini pis diye atfediyorsun? Arının sıçtığı da bal oluyor, ama kaşık kaşık yersin. Ama sana sığırınkini ye demiyoruz; ama hiç olmazsa işkembesini israf etme. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh. Rabbim, Muhammed Mustafa'ya, onun tâhir zevcelerine ve tâhir çocuklarına ve sadık dostlarına ve ashabına binlerce salât selam eyle. Ve Muhammed'in ve kâinatın son askeri Mehdî'ye ve onun sadık dostlarına binlerce salât selam eyle. Rabbim, Mehdî ve askerlerine sabır ihsan eyle. Nuh gibi bıkıp "Necîni" demeden, Yunus gibi bıkıp "İnnî küntü minezzâlimîn" demeden, yüce sabrı ile bu necât ümmetinin kurulmasını ve toplanmasını sabır ile takip edip, işin sonucunu sabır ile müşahede etmeyi nasip ve müyesser kılsın. El-Fâtiha maassalavât. Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca Schrems, 30 Aralık 2018 Salı |