<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - Örgütler Tarikatlar]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 14:33:32 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Tarikat ve tarikatçılık]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1444</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:14:40 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1444</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarikat ve tarikatçılık</span><br />
<br />
Sual: Din kitaplarından, din öğrenilemez mi? Bir tarikata bağlanarak mı din öğrenilir?<br />
CEVAP<br />
Eskiden hak tarikatlar vardı. Oralarda dinimizin emir ve yasakları anlatılır, dine uymanın yolları ve tasavvuf ilmi öğretilirdi. Zamanla, bunlar çok azaldı, belki de hiç kalmadı. Aslı olmayınca da taklitleri çoğaldı. Her köşe başında bir şeyh türedi. Şu anda hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez. Sapık tarikatçiler çok olup hak olanını ayırmak zordur, çünkü hak zannederek bâtıl yola girilirse bundan kurtulmak çok zor olur. Yoksa hak tarikat, adından da anlaşıldığı gibi haktır. En sağlam yol ise, evliya zatların kitaplarından öğrenmektir.<br />
<br />
Şimdi yapılacak iş, dinimizi o büyüklerin kitaplarından, yetkili âlimlerce doğru tercüme edilen kitaplardan öğrenmek ve bunlara uygun yaşamaya çalışmaktır. Bu kitapları okuyan, hem bilmediklerini öğrenmiş olur, hem de kitapta ismi geçen evliya zatları tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder. Millete faydalı olur. Ebedî saadete kavuşur ve başkalarını da kavuşturur.<br />
<br />
Hak tarikat<br />
Sual: Bir tarikata girmek farz, vacib veya sünnet midir? Bir yazıda, (Hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez) deniyor. Gerekmez demek, lüzum yok mu demek, yoksa farz değil mi demektir?<br />
CEVAP<br />
Farz veya vacib değildir demektir. Öyle olsaydı âyet veya hadisle bildirilirdi. Tasavvuf büyükleri, evliya zatlar, bir tarikata girmenin müstehab olduğunu söylüyorlar. Dini, kendi başımıza öğrenmek zordur. Peygamber efendimiz, (İlim üstaddan [âlimden, hocadan] öğrenilir) buyuruyor. Onun için, bir tarikata girilerek, mürşid-i kâmilden din öğrenilirdi. Günümüzde ise, birçok bozuk tarikat da vardır. Herkes hak diye bir tarikata giriyor. Her şeyhin birçok müridi var. Şeyhim diyenlerin, kimi mehdiyim, kimi halifeyim diyor, hattâ peygamberim diyenler de var. Hepsi de kendi tarikatının doğru olduğunu söylüyor. Zaten doğru diye bilmese, o tarikatta işi ne? Bu feci durumdan dolayı, akıntıya kapılmamak ve çok dikkatli olmak gerekiyor. Nakli esas alan kitapları okuyan, hakkı bâtıldan ayırır. Böyle söylemek tarikata karşı olmak değildir. Bir şeyin sahtesinden kaçın demek, iyisinden de kaçın demek değildir. Genelde her şeyin sahtesi çok olur. (Hakiki tereyağı alın, hileli, karışık olanını almayın) veya (Piyasada hakiki tereyağı bulmak çok zor) demek, tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur.<br />
<br />
Mürşide ihtiyaç var mı?<br />
Sual: Eskiden, insanlar neden bir mürşid-i kâmil aramışlardır? Mürşid-i kâmilsiz Allah'ın rızasına kavuşmak mümkün değil miydi?<br />
CEVAP<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulmak çok lüzumludur. İnsan, her bakımdan çok aşağıdır. Allahü teâlâ ise, her bakımdan yüksek ve kusursuzdur. Ondan gelen feyzlerin alınması için vericiyle alıcı arasında bir bağlantı, bir yakınlık olması gerekir. İnsanlarda bu yakınlık yoktur. Bunun için, bu yolu bilen bir kılavuza ihtiyaç şarttır. (1/169)<br />
<br />
Böyle bir zatı seven kimse, kitaplarını severek okur, onu edeple, sevgiyle düşünürse, bunun da kalbi, temizlenmeye ve feyz almaya başlar. Allahü teâlâ bedenimizi, maddemizi, yetiştirmek için güneş enerjisini sebep kıldığı gibi, ruh ve kalblerimizi olgunlaştırmak için de, Muhammed aleyhisselamın kalbini, oradan yayılan nurları sebep kılmıştır. Kalbe, ruha gıda olan, evliyanın sohbetleri ve yazıları da, hep Resulullahın mübarek kalbinden yayılan nurlarla hâsıl olmuştur. (S. Ebediyye)<br />
<br />
Sapık tarikatçılar<br />
Sual: Şeyh-ül-İslam Ebussüud Efendi, tasavvuf ehline sert davranıp, idamlarına fetva vermiş mi?<br />
CEVAP<br />
Büyük din âlimi Ebussüud Efendi hazretlerinin tasavvuf ehline sert davrandığı iddiası doğru değildir. Ancak tasavvuf ehlinin içine karışan sapık tarikatçılar için ve (Tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur) diyenler için sert davranmış ve bunların, fitne çıkarma, İslamiyet’i yıkma faaliyetlerinden dolayı, idam edilmelerine fetva vermiştir.<br />
<br />
İslamiyet’ten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur.<br />
<br />
Keramet ve hokkabazlık<br />
Sual: Iraktan gelip, Avrupa’da ağızlarına ateş alan, avurtlarına şiş sokup çıkartan ve bu yaptıklarına keramet diyen kimselerin halleri İslamiyet’e uygun mudur?<br />
CEVAP<br />
Allahü teâlâ, böyle kimselerin Musa aleyhisselam zamanında da bulunduğunu haber veriyor. Bunlara keramet değil, sihir diyor. Böyle göz boyamanın haram olduğu (Fetava-yı hadisiyye)de yazılıdır. Bunlar, müslümanları aldatmaktadır. Bu hareketleri din değil, dinsizliktir. Japonya’daki gayrı müslimler de, sirklerde bunlarınkinden daha acayip şeyler gösteriyor. İslamiyet, hokkabazlık, cambazlık, sihirbazlık dini değildir. İslamiyet, inanması, yapması, sakınması gereken şeyleri, güzel ve çirkin huyları öğrenmek, herkese iyilik yapmak dinidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:<br />
(Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat dine uymayan bir iş yapsa, keramet ehliyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!) [El-Münire]<br />
<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:<br />
Nefsi cilalanan bazı kimseler, harikulade haller gösterip sapıklık uçurumuna sürüklenmektedir. Evliyayı böyle yalancılardan ayıran en bariz fark, her sözünün, her hareketinin dine uygun olması, yanında bulunanların kalblerinde Allah korkusu ve sevgisi hasıl olmasıdır ve başka şeylerden soğumalarıdır. (2/92)<br />
<br />
Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:<br />
Ahirette, Cehennemdeki ebedi, sonsuz azaptan kurtulmak için, İslam âlimlerinin bildirdiklerine inanmak gerekir. Evliyanın, bu bildirilenlere uymayan keşfleri kıymetsizdir. Tasavvuftan maksat, nefsin gizli ayıplarını anlamaktır ve dine uymanın kolay olmasıdır ve ihlasa kavuşmaktır. (1/182)<br />
<br />
Fıkıh ve Tasavvuf<br />
Sual: Fıkıh yerine tasavvuf kitabı okumak uygun mu ve zikir nedir?<br />
CEVAP<br />
Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(İbadetlerin en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.) [İ.Abdilberr]<br />
<br />
(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki]<br />
<br />
(Fıkıh öğrenmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]<br />
<br />
İmam-ı Malik hazretleri buyuruyor ki:<br />
Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-bahreyn)<br />
<br />
İbrahim Edhem hazretlerine, gece gündüz ibadet eden, vecde gelip kendinden geçen bir gençten bahsettiler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Çok acayip haller gördü. Gencin bu halinin şeytandan olup olmadığını öğrenmek istedi. Yediğine baktı. Helalden değildi. Bu hallerin şeytandan olduğunu anladı. Genci evine davet etti. Gence helal yemek verdi. Gençteki eski aşk ve gayret kalmadı. Bana ne yaptın diye sordu. İbrahim Edhem hazretleri, gence, (Sendeki haller şeytandandı. Helal yiyince şeytan giremedi. Esas halin meydana çıktı) buyurdu. (Tezkiretül-evliya)<br />
<br />
Kerameti inkâr, büyük sapıklıktır. Çünkü keramet, Peygamberin mucizesinin devamıdır. Ancak, istidracı keramet sanmamalıdır! Mucizeden başka harikulade haller, keramet, firaset, istidraç ve sihir adını alır. Velinin su üstünde yürümesi keramet, papazın su üstünde yürümesi sihir, fâsıkınki ise istidraçtır.<br />
<br />
Zikrin fazileti<br />
Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Bu da, kalb ile olur. Zikredince, kalb temizlenir, yani kalbden dünya sevgisi çıkıp Allah sevgisi yerleşir. Bazı kimselerin, bir araya toplanıp hay huy etmesi, oynaması, dönmesi, zikir değildir. Yüz yıldır, tarikat diyerek, birçok şey uyduruldu. Eshab-ı kiramın yolu unutuldu. Cahiller, fâsıklar şeyh olarak zikir ve ibadet ismi altında, günah işledi. Bugün hiçbir İslam ülkesinde, tasavvuf âlimi yok gibidir. Fakat sahte mürşitler, müslümanları sömüren tarikatçılar çoktur. Din büyüklerinin, eskiden kalma, halis kitaplarını okuyup, zikri, fikri bunlara göre doğrultmalıdır. Tarikatçılık, şeyhlik, müridlik gibi isimlerin perdesi altında iş gören, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı, bunlardan kaçınmalıdır.<br />
<br />
Bir şeyin sahtesinden kaçın demek iyisinden de kaçın demek değildir. (Hakiki tereyağı alın, hilelisini, karışık olanını almayın) demek tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur. Her şeyin sahtesi de hakikisi de vardır. (Tasavvuf perdesi altında iş gören, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı) dedik. Tasavvuf âliminin yok gibi olduğunu, yani çok az olduğunu bildirdik. Zaten kıymetli şeyler az, taklitleri çok olur. Bütün yayınlarımızda tasavvuf büyüklerinin, hayatlarını, menkıbelerini anlatıyoruz. Tasavvuf, evliyalık demektir. Tasavvufa hiç kimse karşı çıkamaz. Hakiki tasavvufa karşı çıkmak Müslümanlığa karşı çıkmak demektir. Fakat sahte tasavvufa karşı çıkmak her müslümana gerekir.<br />
<br />
Tarikat ve ilim<br />
Tasavvufu, yani tarikatı öğrenmeden önce, ilim öğrenmek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
Bedreddin-i Serhendi hazretleri buyuruyor ki:<br />
İmam-ı Rabbani hazretlerinden Buhari, Mişkat, Hidaye, Şerh-i Mevakıf kitaplarını okudum. Gençleri ilim öğrenmeye teşvik eder, Önce ilim, sonra tasavvuf buyururdu. Benim ilimden kaçındığımı, tasavvuftan zevk aldığımı görünce, hâlime merhamet ederek, (Kitap oku, ilim öğren, cahil sofu, şeytanın maskarası olur, rütbetül-ilmi aler rüteb yani, rütbelerin en üstünü, ilim rütbesidir) buyurdu. (Hadarat-ül-kuds)<br />
<br />
Tarikat maskesi<br />
Bir okuyucumuz, uzun mektubunda özetle diyor ki: (17 yaşında genç bir kızım. Okulda bir arkadaşım bana bir tarikata girmemi tavsiye etti. Onun tavsiyesine uyarak bir tarikata girdim. Hoca dediğimiz bu şahıs, belli tesbihler söylememi söyledi. "Sen kaza namazı kılma. Bunun sorumluluğunu da ben üstleniyorum" dedi. Sonradan hoca değil, bir büyücü olduğunu öğrendiğim bu adam, bana şeker vesaire yedirdi. Büyü yapmış. Bana yakın olmaya çalışıyor, beni kucaklıyordu. Zamanla iyi arkadaşlardan ve dinimden soğumaya başladım. Artık namazı falan bıraktım. Müziğe çok tutkun oldum. Kötü biri olmama sebep olan bu büyüden nasıl kurtulabilirim?)<br />
CEVAP<br />
Buna benzer mailler çok alıyoruz. Nakşi, Kadiri, Rufai gibi isimlere sığınarak, tarikat adı altında insanları kötü yola sürükleyenler gün geçtikçe çoğalmaktadır. "Sizden namazı kaldırdım, günahınız benim boynuma" diyen sapıkların tuzağına düşmemek için, önce dinimizi iyi bilmemiz gerekir.<br />
<br />
Eğer gülü solan bu kız, yabancı bir erkekle, yalnız bir odada kalmanın, onunla konuşmanın, elini öpmenin haram olduğunu, Peygamber efendimizin hiçbir kadına mübarek elini öptürmediğini, hiç kimsede günah affetme yetkisinin olmadığını bilseydi, başına bu felaketler gelmezdi.<br />
<br />
Müzik, her çeşit çalgı, insanı alkolik ve morfinman gibi gaflet içinde, uyuşuk yapar. Böylece, nefsleri azdırarak, ebedi saadetten mahrum kalmasına sebep olur. İslam dini, insanları bu afetten, bu sonsuz felaketten korumak için, müziğin zararlı olanlarını haram kılmış, yasak etmiştir.<br />
<br />
Müzikten uzak durmaya çalışın. Her sıkıntının çaresi namaz kılmaktır. Namazı doğru kılarsanız, her kötülükten uzaklaşmış olursunuz. Haramların her çeşidinden kaçmanız, kötü arkadaşlardan uzaklaşmanız gerekir.<br />
<br />
Bakü’de bir sapık<br />
Azerbaycan-Bakü’den bir okuyucumuz, uzun bir mektup yazmış. Bakü’deki sapık bir tarikat şeyhi varmış. Bu şeyhin bir çok sapık görüşlerini bildirmiş. Temiz kimselerin de bu şeyhin kurbanı olmasından korkuyor. (Birkaçına olsun cevap yazın da, şeyhin sapık olduğu meydana çıksın) diyor.<br />
<br />
1- Sapık şeyh, (Her şey gibi günahı işleten de Allah’tır. Bunun için günah işleyenleri hoş görmelidir) diyormuş.<br />
<br />
Allahü teâlâ, (Kötülük yapmayın, günah işlemeyin) buyuruyor. Hâşâ kendisi günah işletiyorsa, ne diye günah işlemeyin diye emretsin?<br />
<br />
2- Sapık şeyh, (Her şey, Allah’ın bir parçasıdır) diyormuş. Böyle söylemek de küfür olur.<br />
<br />
3- Sapık şeyh, (Çoğunluğun ayıp saymadığı şey, günah olmaktan çıkar) diyormuş.<br />
<br />
Bu da zındıkların sözüdür. Bugün dünyanın çoğu içkiyi günah saymıyor diye, içki günah olmaktan çıkar mı? Bütün insanlar ne derse desin, Allahü teâlâ haram etmişse haramdır. Peygamber efendimiz haram olduğunu bildirmişse haramdır.<br />
<br />
4- Sapık, (Kâfir hor görülmemeli) diyormuş. Kur'an-ı kerimde kâfirler aleyhine birçok âyet-i kerime vardır. Peygamber efendimiz, kâfirleri niçin hor görüp onlarla savaştı?<br />
<br />
5- Sapık, (Kurban kesmek nefsi kurban etmektir) diyerek kurban emrini inkâr ediyormuş. Müslümanlıkta kurban kesmek yoksa, Peygamber efendimiz niçin kurban kesmiş ve kurban kesmeyi emretmiştir?<br />
<br />
6- Sapık, reenkarnasyona inanıyor. Halbuki bu inancın küfür olduğunu daha önce bildirmiştik.<br />
<br />
7- Sapık, (Cennet ve Cehennem bu dünyadadır) diyormuş. Bu görüş de Kur'an-ı kerimi inkâr etmek olur.<br />
<br />
Birçoğu hurufilik inancına benzeyen sapık görüşlerden birkaçı bunlardır. Demek ki sadece Türkiye’de değil, her yerde insanları doğru yoldan sapıtan şeytanın adamları varmış. Dinimizi iyice öğrenmeden merak için de olsa, herhangi bir şeyh ile görüşmek doğru değildir.<br />
<br />
Tarikat, dine aykırı olmaz. Her şeyin sahtesi çıktığı gibi, günümüzde sahte tarikatlar çoktur. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.<br />
<br />
Tarikat kardeşliği<br />
Sual: Yabancı bir erkek ile yabancı bir kadın ahiret kardeşi olur mu? Komşumuz bir kadın, bir erkek ile ahiret kardeşi olmuş. Beraber bir odada kalıp, yiyip içiyorlar. "Namahremlik şartları aradan kalktığı için bize günah olmaz" ve "Biz aynı zamanda tarikat kardeşiyiz" diyorlar. Bu hususun dinimizdeki yeri nedir?<br />
CEVAP<br />
Bir erkek, yabancı bir kadına "Seninle ahiret kardeşi olalım" dese veya bir erkek diğer erkeğe, "Ahiret kardeşi olalım" dese, kardeş gibi yaşasalar, biri imanlı, diğeri imansız ölse, biri Cennete öteki Cehenneme gider. İmanlının imansıza hiç faydası olmaz.<br />
<br />
Rasgele iki kişi arkadaş olsa, biri salih, diğeri fâsık müslüman olsa, salih kimse, ahirette fâsık arkadaşına şefaat eder. Onun için salihlerle, haramdan kaçan kimselerle arkadaşlık etmelidir!<br />
<br />
Bir erkek, yabancı bir kadınla "Ahiret kardeşi" olup onunla yalnız kalamaz. O kadın ona yine yabancıdır. Onunla evlenebilir. "Aradan namahremlik şartları kalkar" demek, dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların uydurdukları şeylerdir. Nikah olmadan hiçbir yabancı kadın, bir erkeğe helal olmaz. Beraber bir odada bulunmaları haram olur.<br />
<br />
Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rufai, imam-ı Rabbani hazretleri gibi tasavvuf büyükleri zamanında, onların yolundan giden tarikat ehli var idi. Şimdi bunların ismini kullanan, tarikat adı altında çeşitli rezaletler işleyen kimseler çoğaldı. Böyle kimseler, dinimizi bozmaya, yıkmaya çalışan sapıklardır. İslam âlimlerinin bildirdiği yoldan ayrılan dalalete düşer. Dinimizin hükümleri ortadadır. Haram belli, helal bellidir. Hiç kimse, haramı helal, helali haram yapamaz. Harama helal diyen kâfir olur. İslamiyet’te din kardeşliği vardır. Din kardeşiyle de evlenebilir. Ahiret kardeşi olmak da, din kardeşi olmak demektir. Bir kimse, ahiret kardeşiyle de evlenebilir. (Hadika)<br />
<br />
Sahteleri çoktur<br />
Sual: Tarikat dine aykırı olur mu? Bir yere gitmem gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Tarikat, dine aykırı olmaz. Her şeyin sahtesi çıktığı gibi, günümüzde sahte tarikatlar çoktur. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır. Önce dinimizin emirlerini iyi öğrenmek gerekir. Bid’atleri ve haramları dinin emri gibi işleriz de haberimiz olmaz. İslam âlimlerinin kitaplarını okumaya devam etmeniz kâfidir. Bir yere gitmeniz gerekmez.<br />
<br />
Evliyalık taslayan<br />
Sual: Evliya ile evliyalık taslayanı birbirinden ayırmak mümkün müdür?<br />
CEVAP<br />
Evliyayı, evliyalık taslayan yalancılardan ayıran farkların en açığı, bütün söz ve hareketlerinin dine uygun olmasıdır. Evliyanın yanında bulunanlarda Allah sevgisi kuvvetlenir, haramlardan soğur. Fakat bugün dünyada böyle salih kimseleri bulmak zordur. Hakiki parayı bilmeyenin, kalbını, yani sahtesini ele geçirince, hakikisinden ayırması kolay olmaz. Bundan istifade eden yalancılar, sağda solda atını rahatça oynatabilmektedir. Bunları iyi tanıyabilmek için, dinimizi iyi bilmek gerekir. Sözü ve hareketi dine uygun olmayan, bırakın evliya olmayı, salih müslüman bile olamaz.<br />
<br />
Keramet ehli mi?<br />
Sual: Dine uymakta gevşek davranan, hatta bid'at ehli olan kimselerden keramete benzer harikulade haller zuhur ediyor. Böyle kimseler keramet ehli sayılır mı?<br />
CEVAP<br />
M.Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:<br />
Resulullaha uymakta gevşek olanları, Onun ışıklı yolundan ayrılanları din adamı sanmayınız! Onların yaldızlı sözlerine ve ateşli yazılarına aldanmayınız! Yahudiler, Hristiyanlar ve Budistler de, tatlı ve yanık sözlerle, hileli mantıklarla, kendilerinin doğru yolda olduklarını, insanları iyiliğe, saadete çağırdıklarını bildiriyorlar.<br />
<br />
Ebu Ömer bin Necib hazretleri buyurdu ki:<br />
(Kendisi ile amel olunmayan ilmin, sahibine zararı, faydasından daha çoktur.)<br />
<br />
Bütün saadetlerin yolu İslamiyet’tir. Kurtuluş yolu, Resulullahın izinde olmaktır. Hak ile bâtılı ayıran alamet, Resulullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" uymaktır. Onun dinine uymayan her söz, her yazı ve her iş kıymetsizdir. Harika, açlıkla ve riyazet çekmekle hasıl olur. Yalnız Müslümanlara mahsus değildir.<br />
<br />
İbni Mübarek hazretleri, (Müstehapları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, marifete, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyurdu. Bunun içindir ki, hadis-i şerifte, (Günah işlemek, insanı küfre sürükler) buyurulmuştur.<br />
<br />
Evliyanın büyüklerinden Ebu Said Ebülhayra sordular; Filan su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz? (Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer) dedi. Filan havada uçuyor dediler. (Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var) dedi. Filan, bir anda şehirden şehre gidiyor dediler. (Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde kıymeti yoktur. Mert olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir, ama bir an Rabbini unutmaz) buyurdu. (2/110)<br />
<br />
En iyi insan, dinimize en iyi uyan kimsedir. Bazı iyi huylara sahip kimse de iyi insandır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Tevazu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak davranan ve kimseye kötülük etmeyen iyi bir insandır.) [Berika]<br />
<br />
Bundan bana zarar gelmez denilen, çekinmeden yanına gidilen kimse iyi insandır. Sert davranır, kalb kırar korkusu ile yanına yaklaşılmayan kimse de kötü insandır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kişidir.) [Buhari]<br />
<br />
Marifet sahibi olmak<br />
Sual: Yeterli ilim ve amel sahibi olan birinden, keramet görülebilir mi?<br />
CEVAP<br />
İhlâs sahibi olmak da şarttır. İlmiyle ve ameliyle gururlanırsa felakete maruz kalır. İhlâssız veya bid’at ehli birinde olağanüstü hâller meydana geliyorsa, bunlar keramet değil istidraçtır, çok tehlikelidir. Onun için şeyh taslağı hocalardan görülen olağanüstü halleri keramet sanmamalıdır.<br />
<br />
İlminin fazla, amelinin çok olmasıyla gurura kapılan bir kimse, marifet sahibi değildir. Mesela cin taifesinden olan İblis, meleklerden üstün bilgiye sahipti, onlara hocalık yapıyordu. Yanlış kıyas yaptı. Ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu söyledi. Allahü teâlânın yanlış emir verdiğini söyleyerek Ona isyan etti. Kibirlenen İblis, böylece Allahü teâlânın gazabına uğrayıp lanete müstahak oldu. Ebedî olarak rahmet dergâhından kovuldu. (İslam Âlimleri Ansiklopedisi)<br />
<br />
Eski devirde tarikatlar<br />
Sual: Gerçek tarikatların ve mürşid-i kâmillerin çok olduğu devirlerde, tarikata girmek farz mıydı? Farz idiyse, bugün o boşluğu nasıl doldurmalıyız?<br />
CEVAP<br />
Tarikata girmek farz değil, müstehabdır. Ahlâk bilgilerini öğrenip kalbi temizlemeye çalışmalı. Bu bilgileri öğrenip onları yapmaya çalışmakla kalb temizlenir. Kalbin temizlenmesi, yalnız tarikatla olsaydı, tarikata girmek de vacib olurdu. Kalbi temizlemenin yolları çoktur. Kalbin temizlenmesi vacib, İslâm Ahlâkı kitabındaki bilgileri öğrenmek farzdır. Müstehabı yapmakla vacib yapılır, ama zordur. Farz yapılınca, vacib kendiliğinden yapılmış olur. Bunun için günümüzde, doğru kitapları okumalı, okuyanlarla beraber olmalı ve varsa emîre de itaat etmelidir. Piyasadaki sapık tarikatlardan birine giren kimse, dinini bozmuş ve kendini tehlikeye atmış olur. Bu tarikatların sapık olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uygun olup olmamasıyla anlaşılır. Mesela tarikat şeyhi, mehdi olduğunu söylüyorsa, dört mezhepten birine uymuyorsa, Eshab-ı kiramdan bazılarını kötülüyorsa, haram olan müziği mubah sayıyorsa, o kimsenin doğru yolda olmadığı anlaşılır.<br />
<br />
Melamilik<br />
Sual: Melamilik nedir?<br />
CEVAP<br />
Eskiden uygun tarikatlar olduğu gibi Melamilik de uygundu. Eski Melamiler, ibadetlerinin görünmesine önem vermezlerdi. Herkese tatlı söyleyerek, gülerek kalb kazanmaya uğraşırlardı. Nafile ibadet yapmazlar, farzlara dikkat ederlerdi. Dünyaya düşkün değillerdi. Bunlara, Kalender de denirdi.<br />
<br />
Melamilerin bugünkü yalancı taklitçileri, her türlü günah işler. (Kalblerimiz temizdir, her işi Allah rızası için yapıyoruz. Riyadan, gösterişten kurtulup, halis Allah adamı olmak için günah işliyoruz. Allahü teâlânın ibadete ihtiyacı yoktur. Kulların günah işlemesi, Ona zarar, ziyan vermez. Asıl günah, mahlûkları incitmek, can yakmaktır. İbadet de, insanlara iyilik, ihsan etmektir) derler. Bunlar, dinsiz zındıklardır. Bugün, Melamilerin bir şeyhleri vardır. Onun yanında bir iki dakika oturanın kalbi Allah dermiş. Gönülde içilen şarapla hemen sarhoş gibi olurmuş. Şah damarından daha yakın olan Allah'ın varlığını duyup, Onunla bir arada yaşarmış. Kendi özünden üstün bir etki ve yetki tanımazmış. Kendinde görüp duyduklarına inanılıp, başka bir şeye inanılmazmış. Özünden ve kendi tekliğinden başka varlık yokmuş. Bu sözler, Allahü teâlâyı inkâr etmek olup, küfürdür, zındıklıktır. (S. Ebediyye)<br />
<br />
Sözünde durmamak<br />
Sual: Abdullah-i Dehlevi hazretleri, (Tarikata giren kimse, vazifelerine devam etmezse tarikattan çıkmış olur) buyuruyor. Niye tarikattan çıkmış oluyor?<br />
CEVAP<br />
O büyük zatın zamanında hak tarikatlar vardı. Tarikata girmek müstehabdı. İnsan, tarikat vasıtasıyla dinini öğrenmeye çalışırdı. Mürşid-i kâmil olan şeyhler, belli bir zikir ve vazife verirdi. (Şunları ye, şunları yeme, şu kadar zikir çek!) denirdi. Mürit de, bunu kabul ederdi. Sonra bunu yapmazsa verdiği sözde durmamış sayılırdı. Büyüklerin sözünü tutmayan da, onların yolundan çıkmış olurdu.<br />
<br />
Müslüman bir kimse de, Müslüman gibi inanmazsa ve imanının gereğini yapmazsa, o da Müslümanlıktan çıkar. Hak bir mezhebe mensup olan kimse de, mezhebinin bildirdiği hükümlere uymazsa, mezhebinden çıkmış, mezhepsiz olmuş olur.<br />
<br />
Sual: Önceden Müslümanlar dinlerini, vatan sevgisini, medreselerde, dergahlarda öğrenirlerdi. Peki sonra bunlar ne oldu?<br />
Cevap: Osmanlılar zamanında gençler, dinlerini ve vatan sevgisini öğrenmek için, bir âlimin, bir velinin etrafına toplanırlardı. Büyük âlimlerin gösterdiği yola Tarikat denildi. Tarikatlar her tarafa yayıldı. Müslümanlar ve vatan sevgisini öğrenen gençler, çoğaldı. Devletleri ele geçiren masonlar, bu hali görünce, tarikatlara dinsiz kimseleri karıştırdılar. Hakiki Müslümanlar azalıp, kalmayınca, tarikatlar, dinsizlerin, ahlaksızların elinde kaldı.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tarikat ve tarikatçılık</span><br />
<br />
Sual: Din kitaplarından, din öğrenilemez mi? Bir tarikata bağlanarak mı din öğrenilir?<br />
CEVAP<br />
Eskiden hak tarikatlar vardı. Oralarda dinimizin emir ve yasakları anlatılır, dine uymanın yolları ve tasavvuf ilmi öğretilirdi. Zamanla, bunlar çok azaldı, belki de hiç kalmadı. Aslı olmayınca da taklitleri çoğaldı. Her köşe başında bir şeyh türedi. Şu anda hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez. Sapık tarikatçiler çok olup hak olanını ayırmak zordur, çünkü hak zannederek bâtıl yola girilirse bundan kurtulmak çok zor olur. Yoksa hak tarikat, adından da anlaşıldığı gibi haktır. En sağlam yol ise, evliya zatların kitaplarından öğrenmektir.<br />
<br />
Şimdi yapılacak iş, dinimizi o büyüklerin kitaplarından, yetkili âlimlerce doğru tercüme edilen kitaplardan öğrenmek ve bunlara uygun yaşamaya çalışmaktır. Bu kitapları okuyan, hem bilmediklerini öğrenmiş olur, hem de kitapta ismi geçen evliya zatları tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder. Millete faydalı olur. Ebedî saadete kavuşur ve başkalarını da kavuşturur.<br />
<br />
Hak tarikat<br />
Sual: Bir tarikata girmek farz, vacib veya sünnet midir? Bir yazıda, (Hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez) deniyor. Gerekmez demek, lüzum yok mu demek, yoksa farz değil mi demektir?<br />
CEVAP<br />
Farz veya vacib değildir demektir. Öyle olsaydı âyet veya hadisle bildirilirdi. Tasavvuf büyükleri, evliya zatlar, bir tarikata girmenin müstehab olduğunu söylüyorlar. Dini, kendi başımıza öğrenmek zordur. Peygamber efendimiz, (İlim üstaddan [âlimden, hocadan] öğrenilir) buyuruyor. Onun için, bir tarikata girilerek, mürşid-i kâmilden din öğrenilirdi. Günümüzde ise, birçok bozuk tarikat da vardır. Herkes hak diye bir tarikata giriyor. Her şeyhin birçok müridi var. Şeyhim diyenlerin, kimi mehdiyim, kimi halifeyim diyor, hattâ peygamberim diyenler de var. Hepsi de kendi tarikatının doğru olduğunu söylüyor. Zaten doğru diye bilmese, o tarikatta işi ne? Bu feci durumdan dolayı, akıntıya kapılmamak ve çok dikkatli olmak gerekiyor. Nakli esas alan kitapları okuyan, hakkı bâtıldan ayırır. Böyle söylemek tarikata karşı olmak değildir. Bir şeyin sahtesinden kaçın demek, iyisinden de kaçın demek değildir. Genelde her şeyin sahtesi çok olur. (Hakiki tereyağı alın, hileli, karışık olanını almayın) veya (Piyasada hakiki tereyağı bulmak çok zor) demek, tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur.<br />
<br />
Mürşide ihtiyaç var mı?<br />
Sual: Eskiden, insanlar neden bir mürşid-i kâmil aramışlardır? Mürşid-i kâmilsiz Allah'ın rızasına kavuşmak mümkün değil miydi?<br />
CEVAP<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulmak çok lüzumludur. İnsan, her bakımdan çok aşağıdır. Allahü teâlâ ise, her bakımdan yüksek ve kusursuzdur. Ondan gelen feyzlerin alınması için vericiyle alıcı arasında bir bağlantı, bir yakınlık olması gerekir. İnsanlarda bu yakınlık yoktur. Bunun için, bu yolu bilen bir kılavuza ihtiyaç şarttır. (1/169)<br />
<br />
Böyle bir zatı seven kimse, kitaplarını severek okur, onu edeple, sevgiyle düşünürse, bunun da kalbi, temizlenmeye ve feyz almaya başlar. Allahü teâlâ bedenimizi, maddemizi, yetiştirmek için güneş enerjisini sebep kıldığı gibi, ruh ve kalblerimizi olgunlaştırmak için de, Muhammed aleyhisselamın kalbini, oradan yayılan nurları sebep kılmıştır. Kalbe, ruha gıda olan, evliyanın sohbetleri ve yazıları da, hep Resulullahın mübarek kalbinden yayılan nurlarla hâsıl olmuştur. (S. Ebediyye)<br />
<br />
Sapık tarikatçılar<br />
Sual: Şeyh-ül-İslam Ebussüud Efendi, tasavvuf ehline sert davranıp, idamlarına fetva vermiş mi?<br />
CEVAP<br />
Büyük din âlimi Ebussüud Efendi hazretlerinin tasavvuf ehline sert davrandığı iddiası doğru değildir. Ancak tasavvuf ehlinin içine karışan sapık tarikatçılar için ve (Tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur) diyenler için sert davranmış ve bunların, fitne çıkarma, İslamiyet’i yıkma faaliyetlerinden dolayı, idam edilmelerine fetva vermiştir.<br />
<br />
İslamiyet’ten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur.<br />
<br />
Keramet ve hokkabazlık<br />
Sual: Iraktan gelip, Avrupa’da ağızlarına ateş alan, avurtlarına şiş sokup çıkartan ve bu yaptıklarına keramet diyen kimselerin halleri İslamiyet’e uygun mudur?<br />
CEVAP<br />
Allahü teâlâ, böyle kimselerin Musa aleyhisselam zamanında da bulunduğunu haber veriyor. Bunlara keramet değil, sihir diyor. Böyle göz boyamanın haram olduğu (Fetava-yı hadisiyye)de yazılıdır. Bunlar, müslümanları aldatmaktadır. Bu hareketleri din değil, dinsizliktir. Japonya’daki gayrı müslimler de, sirklerde bunlarınkinden daha acayip şeyler gösteriyor. İslamiyet, hokkabazlık, cambazlık, sihirbazlık dini değildir. İslamiyet, inanması, yapması, sakınması gereken şeyleri, güzel ve çirkin huyları öğrenmek, herkese iyilik yapmak dinidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:<br />
(Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat dine uymayan bir iş yapsa, keramet ehliyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!) [El-Münire]<br />
<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:<br />
Nefsi cilalanan bazı kimseler, harikulade haller gösterip sapıklık uçurumuna sürüklenmektedir. Evliyayı böyle yalancılardan ayıran en bariz fark, her sözünün, her hareketinin dine uygun olması, yanında bulunanların kalblerinde Allah korkusu ve sevgisi hasıl olmasıdır ve başka şeylerden soğumalarıdır. (2/92)<br />
<br />
Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:<br />
Ahirette, Cehennemdeki ebedi, sonsuz azaptan kurtulmak için, İslam âlimlerinin bildirdiklerine inanmak gerekir. Evliyanın, bu bildirilenlere uymayan keşfleri kıymetsizdir. Tasavvuftan maksat, nefsin gizli ayıplarını anlamaktır ve dine uymanın kolay olmasıdır ve ihlasa kavuşmaktır. (1/182)<br />
<br />
Fıkıh ve Tasavvuf<br />
Sual: Fıkıh yerine tasavvuf kitabı okumak uygun mu ve zikir nedir?<br />
CEVAP<br />
Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(İbadetlerin en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.) [İ.Abdilberr]<br />
<br />
(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki]<br />
<br />
(Fıkıh öğrenmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]<br />
<br />
İmam-ı Malik hazretleri buyuruyor ki:<br />
Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-bahreyn)<br />
<br />
İbrahim Edhem hazretlerine, gece gündüz ibadet eden, vecde gelip kendinden geçen bir gençten bahsettiler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Çok acayip haller gördü. Gencin bu halinin şeytandan olup olmadığını öğrenmek istedi. Yediğine baktı. Helalden değildi. Bu hallerin şeytandan olduğunu anladı. Genci evine davet etti. Gence helal yemek verdi. Gençteki eski aşk ve gayret kalmadı. Bana ne yaptın diye sordu. İbrahim Edhem hazretleri, gence, (Sendeki haller şeytandandı. Helal yiyince şeytan giremedi. Esas halin meydana çıktı) buyurdu. (Tezkiretül-evliya)<br />
<br />
Kerameti inkâr, büyük sapıklıktır. Çünkü keramet, Peygamberin mucizesinin devamıdır. Ancak, istidracı keramet sanmamalıdır! Mucizeden başka harikulade haller, keramet, firaset, istidraç ve sihir adını alır. Velinin su üstünde yürümesi keramet, papazın su üstünde yürümesi sihir, fâsıkınki ise istidraçtır.<br />
<br />
Zikrin fazileti<br />
Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Bu da, kalb ile olur. Zikredince, kalb temizlenir, yani kalbden dünya sevgisi çıkıp Allah sevgisi yerleşir. Bazı kimselerin, bir araya toplanıp hay huy etmesi, oynaması, dönmesi, zikir değildir. Yüz yıldır, tarikat diyerek, birçok şey uyduruldu. Eshab-ı kiramın yolu unutuldu. Cahiller, fâsıklar şeyh olarak zikir ve ibadet ismi altında, günah işledi. Bugün hiçbir İslam ülkesinde, tasavvuf âlimi yok gibidir. Fakat sahte mürşitler, müslümanları sömüren tarikatçılar çoktur. Din büyüklerinin, eskiden kalma, halis kitaplarını okuyup, zikri, fikri bunlara göre doğrultmalıdır. Tarikatçılık, şeyhlik, müridlik gibi isimlerin perdesi altında iş gören, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı, bunlardan kaçınmalıdır.<br />
<br />
Bir şeyin sahtesinden kaçın demek iyisinden de kaçın demek değildir. (Hakiki tereyağı alın, hilelisini, karışık olanını almayın) demek tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur. Her şeyin sahtesi de hakikisi de vardır. (Tasavvuf perdesi altında iş gören, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı) dedik. Tasavvuf âliminin yok gibi olduğunu, yani çok az olduğunu bildirdik. Zaten kıymetli şeyler az, taklitleri çok olur. Bütün yayınlarımızda tasavvuf büyüklerinin, hayatlarını, menkıbelerini anlatıyoruz. Tasavvuf, evliyalık demektir. Tasavvufa hiç kimse karşı çıkamaz. Hakiki tasavvufa karşı çıkmak Müslümanlığa karşı çıkmak demektir. Fakat sahte tasavvufa karşı çıkmak her müslümana gerekir.<br />
<br />
Tarikat ve ilim<br />
Tasavvufu, yani tarikatı öğrenmeden önce, ilim öğrenmek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
Bedreddin-i Serhendi hazretleri buyuruyor ki:<br />
İmam-ı Rabbani hazretlerinden Buhari, Mişkat, Hidaye, Şerh-i Mevakıf kitaplarını okudum. Gençleri ilim öğrenmeye teşvik eder, Önce ilim, sonra tasavvuf buyururdu. Benim ilimden kaçındığımı, tasavvuftan zevk aldığımı görünce, hâlime merhamet ederek, (Kitap oku, ilim öğren, cahil sofu, şeytanın maskarası olur, rütbetül-ilmi aler rüteb yani, rütbelerin en üstünü, ilim rütbesidir) buyurdu. (Hadarat-ül-kuds)<br />
<br />
Tarikat maskesi<br />
Bir okuyucumuz, uzun mektubunda özetle diyor ki: (17 yaşında genç bir kızım. Okulda bir arkadaşım bana bir tarikata girmemi tavsiye etti. Onun tavsiyesine uyarak bir tarikata girdim. Hoca dediğimiz bu şahıs, belli tesbihler söylememi söyledi. "Sen kaza namazı kılma. Bunun sorumluluğunu da ben üstleniyorum" dedi. Sonradan hoca değil, bir büyücü olduğunu öğrendiğim bu adam, bana şeker vesaire yedirdi. Büyü yapmış. Bana yakın olmaya çalışıyor, beni kucaklıyordu. Zamanla iyi arkadaşlardan ve dinimden soğumaya başladım. Artık namazı falan bıraktım. Müziğe çok tutkun oldum. Kötü biri olmama sebep olan bu büyüden nasıl kurtulabilirim?)<br />
CEVAP<br />
Buna benzer mailler çok alıyoruz. Nakşi, Kadiri, Rufai gibi isimlere sığınarak, tarikat adı altında insanları kötü yola sürükleyenler gün geçtikçe çoğalmaktadır. "Sizden namazı kaldırdım, günahınız benim boynuma" diyen sapıkların tuzağına düşmemek için, önce dinimizi iyi bilmemiz gerekir.<br />
<br />
Eğer gülü solan bu kız, yabancı bir erkekle, yalnız bir odada kalmanın, onunla konuşmanın, elini öpmenin haram olduğunu, Peygamber efendimizin hiçbir kadına mübarek elini öptürmediğini, hiç kimsede günah affetme yetkisinin olmadığını bilseydi, başına bu felaketler gelmezdi.<br />
<br />
Müzik, her çeşit çalgı, insanı alkolik ve morfinman gibi gaflet içinde, uyuşuk yapar. Böylece, nefsleri azdırarak, ebedi saadetten mahrum kalmasına sebep olur. İslam dini, insanları bu afetten, bu sonsuz felaketten korumak için, müziğin zararlı olanlarını haram kılmış, yasak etmiştir.<br />
<br />
Müzikten uzak durmaya çalışın. Her sıkıntının çaresi namaz kılmaktır. Namazı doğru kılarsanız, her kötülükten uzaklaşmış olursunuz. Haramların her çeşidinden kaçmanız, kötü arkadaşlardan uzaklaşmanız gerekir.<br />
<br />
Bakü’de bir sapık<br />
Azerbaycan-Bakü’den bir okuyucumuz, uzun bir mektup yazmış. Bakü’deki sapık bir tarikat şeyhi varmış. Bu şeyhin bir çok sapık görüşlerini bildirmiş. Temiz kimselerin de bu şeyhin kurbanı olmasından korkuyor. (Birkaçına olsun cevap yazın da, şeyhin sapık olduğu meydana çıksın) diyor.<br />
<br />
1- Sapık şeyh, (Her şey gibi günahı işleten de Allah’tır. Bunun için günah işleyenleri hoş görmelidir) diyormuş.<br />
<br />
Allahü teâlâ, (Kötülük yapmayın, günah işlemeyin) buyuruyor. Hâşâ kendisi günah işletiyorsa, ne diye günah işlemeyin diye emretsin?<br />
<br />
2- Sapık şeyh, (Her şey, Allah’ın bir parçasıdır) diyormuş. Böyle söylemek de küfür olur.<br />
<br />
3- Sapık şeyh, (Çoğunluğun ayıp saymadığı şey, günah olmaktan çıkar) diyormuş.<br />
<br />
Bu da zındıkların sözüdür. Bugün dünyanın çoğu içkiyi günah saymıyor diye, içki günah olmaktan çıkar mı? Bütün insanlar ne derse desin, Allahü teâlâ haram etmişse haramdır. Peygamber efendimiz haram olduğunu bildirmişse haramdır.<br />
<br />
4- Sapık, (Kâfir hor görülmemeli) diyormuş. Kur'an-ı kerimde kâfirler aleyhine birçok âyet-i kerime vardır. Peygamber efendimiz, kâfirleri niçin hor görüp onlarla savaştı?<br />
<br />
5- Sapık, (Kurban kesmek nefsi kurban etmektir) diyerek kurban emrini inkâr ediyormuş. Müslümanlıkta kurban kesmek yoksa, Peygamber efendimiz niçin kurban kesmiş ve kurban kesmeyi emretmiştir?<br />
<br />
6- Sapık, reenkarnasyona inanıyor. Halbuki bu inancın küfür olduğunu daha önce bildirmiştik.<br />
<br />
7- Sapık, (Cennet ve Cehennem bu dünyadadır) diyormuş. Bu görüş de Kur'an-ı kerimi inkâr etmek olur.<br />
<br />
Birçoğu hurufilik inancına benzeyen sapık görüşlerden birkaçı bunlardır. Demek ki sadece Türkiye’de değil, her yerde insanları doğru yoldan sapıtan şeytanın adamları varmış. Dinimizi iyice öğrenmeden merak için de olsa, herhangi bir şeyh ile görüşmek doğru değildir.<br />
<br />
Tarikat, dine aykırı olmaz. Her şeyin sahtesi çıktığı gibi, günümüzde sahte tarikatlar çoktur. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.<br />
<br />
Tarikat kardeşliği<br />
Sual: Yabancı bir erkek ile yabancı bir kadın ahiret kardeşi olur mu? Komşumuz bir kadın, bir erkek ile ahiret kardeşi olmuş. Beraber bir odada kalıp, yiyip içiyorlar. "Namahremlik şartları aradan kalktığı için bize günah olmaz" ve "Biz aynı zamanda tarikat kardeşiyiz" diyorlar. Bu hususun dinimizdeki yeri nedir?<br />
CEVAP<br />
Bir erkek, yabancı bir kadına "Seninle ahiret kardeşi olalım" dese veya bir erkek diğer erkeğe, "Ahiret kardeşi olalım" dese, kardeş gibi yaşasalar, biri imanlı, diğeri imansız ölse, biri Cennete öteki Cehenneme gider. İmanlının imansıza hiç faydası olmaz.<br />
<br />
Rasgele iki kişi arkadaş olsa, biri salih, diğeri fâsık müslüman olsa, salih kimse, ahirette fâsık arkadaşına şefaat eder. Onun için salihlerle, haramdan kaçan kimselerle arkadaşlık etmelidir!<br />
<br />
Bir erkek, yabancı bir kadınla "Ahiret kardeşi" olup onunla yalnız kalamaz. O kadın ona yine yabancıdır. Onunla evlenebilir. "Aradan namahremlik şartları kalkar" demek, dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların uydurdukları şeylerdir. Nikah olmadan hiçbir yabancı kadın, bir erkeğe helal olmaz. Beraber bir odada bulunmaları haram olur.<br />
<br />
Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rufai, imam-ı Rabbani hazretleri gibi tasavvuf büyükleri zamanında, onların yolundan giden tarikat ehli var idi. Şimdi bunların ismini kullanan, tarikat adı altında çeşitli rezaletler işleyen kimseler çoğaldı. Böyle kimseler, dinimizi bozmaya, yıkmaya çalışan sapıklardır. İslam âlimlerinin bildirdiği yoldan ayrılan dalalete düşer. Dinimizin hükümleri ortadadır. Haram belli, helal bellidir. Hiç kimse, haramı helal, helali haram yapamaz. Harama helal diyen kâfir olur. İslamiyet’te din kardeşliği vardır. Din kardeşiyle de evlenebilir. Ahiret kardeşi olmak da, din kardeşi olmak demektir. Bir kimse, ahiret kardeşiyle de evlenebilir. (Hadika)<br />
<br />
Sahteleri çoktur<br />
Sual: Tarikat dine aykırı olur mu? Bir yere gitmem gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Tarikat, dine aykırı olmaz. Her şeyin sahtesi çıktığı gibi, günümüzde sahte tarikatlar çoktur. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır. Önce dinimizin emirlerini iyi öğrenmek gerekir. Bid’atleri ve haramları dinin emri gibi işleriz de haberimiz olmaz. İslam âlimlerinin kitaplarını okumaya devam etmeniz kâfidir. Bir yere gitmeniz gerekmez.<br />
<br />
Evliyalık taslayan<br />
Sual: Evliya ile evliyalık taslayanı birbirinden ayırmak mümkün müdür?<br />
CEVAP<br />
Evliyayı, evliyalık taslayan yalancılardan ayıran farkların en açığı, bütün söz ve hareketlerinin dine uygun olmasıdır. Evliyanın yanında bulunanlarda Allah sevgisi kuvvetlenir, haramlardan soğur. Fakat bugün dünyada böyle salih kimseleri bulmak zordur. Hakiki parayı bilmeyenin, kalbını, yani sahtesini ele geçirince, hakikisinden ayırması kolay olmaz. Bundan istifade eden yalancılar, sağda solda atını rahatça oynatabilmektedir. Bunları iyi tanıyabilmek için, dinimizi iyi bilmek gerekir. Sözü ve hareketi dine uygun olmayan, bırakın evliya olmayı, salih müslüman bile olamaz.<br />
<br />
Keramet ehli mi?<br />
Sual: Dine uymakta gevşek davranan, hatta bid'at ehli olan kimselerden keramete benzer harikulade haller zuhur ediyor. Böyle kimseler keramet ehli sayılır mı?<br />
CEVAP<br />
M.Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:<br />
Resulullaha uymakta gevşek olanları, Onun ışıklı yolundan ayrılanları din adamı sanmayınız! Onların yaldızlı sözlerine ve ateşli yazılarına aldanmayınız! Yahudiler, Hristiyanlar ve Budistler de, tatlı ve yanık sözlerle, hileli mantıklarla, kendilerinin doğru yolda olduklarını, insanları iyiliğe, saadete çağırdıklarını bildiriyorlar.<br />
<br />
Ebu Ömer bin Necib hazretleri buyurdu ki:<br />
(Kendisi ile amel olunmayan ilmin, sahibine zararı, faydasından daha çoktur.)<br />
<br />
Bütün saadetlerin yolu İslamiyet’tir. Kurtuluş yolu, Resulullahın izinde olmaktır. Hak ile bâtılı ayıran alamet, Resulullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" uymaktır. Onun dinine uymayan her söz, her yazı ve her iş kıymetsizdir. Harika, açlıkla ve riyazet çekmekle hasıl olur. Yalnız Müslümanlara mahsus değildir.<br />
<br />
İbni Mübarek hazretleri, (Müstehapları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, marifete, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyurdu. Bunun içindir ki, hadis-i şerifte, (Günah işlemek, insanı küfre sürükler) buyurulmuştur.<br />
<br />
Evliyanın büyüklerinden Ebu Said Ebülhayra sordular; Filan su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz? (Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer) dedi. Filan havada uçuyor dediler. (Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var) dedi. Filan, bir anda şehirden şehre gidiyor dediler. (Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde kıymeti yoktur. Mert olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir, ama bir an Rabbini unutmaz) buyurdu. (2/110)<br />
<br />
En iyi insan, dinimize en iyi uyan kimsedir. Bazı iyi huylara sahip kimse de iyi insandır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Tevazu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak davranan ve kimseye kötülük etmeyen iyi bir insandır.) [Berika]<br />
<br />
Bundan bana zarar gelmez denilen, çekinmeden yanına gidilen kimse iyi insandır. Sert davranır, kalb kırar korkusu ile yanına yaklaşılmayan kimse de kötü insandır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kişidir.) [Buhari]<br />
<br />
Marifet sahibi olmak<br />
Sual: Yeterli ilim ve amel sahibi olan birinden, keramet görülebilir mi?<br />
CEVAP<br />
İhlâs sahibi olmak da şarttır. İlmiyle ve ameliyle gururlanırsa felakete maruz kalır. İhlâssız veya bid’at ehli birinde olağanüstü hâller meydana geliyorsa, bunlar keramet değil istidraçtır, çok tehlikelidir. Onun için şeyh taslağı hocalardan görülen olağanüstü halleri keramet sanmamalıdır.<br />
<br />
İlminin fazla, amelinin çok olmasıyla gurura kapılan bir kimse, marifet sahibi değildir. Mesela cin taifesinden olan İblis, meleklerden üstün bilgiye sahipti, onlara hocalık yapıyordu. Yanlış kıyas yaptı. Ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu söyledi. Allahü teâlânın yanlış emir verdiğini söyleyerek Ona isyan etti. Kibirlenen İblis, böylece Allahü teâlânın gazabına uğrayıp lanete müstahak oldu. Ebedî olarak rahmet dergâhından kovuldu. (İslam Âlimleri Ansiklopedisi)<br />
<br />
Eski devirde tarikatlar<br />
Sual: Gerçek tarikatların ve mürşid-i kâmillerin çok olduğu devirlerde, tarikata girmek farz mıydı? Farz idiyse, bugün o boşluğu nasıl doldurmalıyız?<br />
CEVAP<br />
Tarikata girmek farz değil, müstehabdır. Ahlâk bilgilerini öğrenip kalbi temizlemeye çalışmalı. Bu bilgileri öğrenip onları yapmaya çalışmakla kalb temizlenir. Kalbin temizlenmesi, yalnız tarikatla olsaydı, tarikata girmek de vacib olurdu. Kalbi temizlemenin yolları çoktur. Kalbin temizlenmesi vacib, İslâm Ahlâkı kitabındaki bilgileri öğrenmek farzdır. Müstehabı yapmakla vacib yapılır, ama zordur. Farz yapılınca, vacib kendiliğinden yapılmış olur. Bunun için günümüzde, doğru kitapları okumalı, okuyanlarla beraber olmalı ve varsa emîre de itaat etmelidir. Piyasadaki sapık tarikatlardan birine giren kimse, dinini bozmuş ve kendini tehlikeye atmış olur. Bu tarikatların sapık olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uygun olup olmamasıyla anlaşılır. Mesela tarikat şeyhi, mehdi olduğunu söylüyorsa, dört mezhepten birine uymuyorsa, Eshab-ı kiramdan bazılarını kötülüyorsa, haram olan müziği mubah sayıyorsa, o kimsenin doğru yolda olmadığı anlaşılır.<br />
<br />
Melamilik<br />
Sual: Melamilik nedir?<br />
CEVAP<br />
Eskiden uygun tarikatlar olduğu gibi Melamilik de uygundu. Eski Melamiler, ibadetlerinin görünmesine önem vermezlerdi. Herkese tatlı söyleyerek, gülerek kalb kazanmaya uğraşırlardı. Nafile ibadet yapmazlar, farzlara dikkat ederlerdi. Dünyaya düşkün değillerdi. Bunlara, Kalender de denirdi.<br />
<br />
Melamilerin bugünkü yalancı taklitçileri, her türlü günah işler. (Kalblerimiz temizdir, her işi Allah rızası için yapıyoruz. Riyadan, gösterişten kurtulup, halis Allah adamı olmak için günah işliyoruz. Allahü teâlânın ibadete ihtiyacı yoktur. Kulların günah işlemesi, Ona zarar, ziyan vermez. Asıl günah, mahlûkları incitmek, can yakmaktır. İbadet de, insanlara iyilik, ihsan etmektir) derler. Bunlar, dinsiz zındıklardır. Bugün, Melamilerin bir şeyhleri vardır. Onun yanında bir iki dakika oturanın kalbi Allah dermiş. Gönülde içilen şarapla hemen sarhoş gibi olurmuş. Şah damarından daha yakın olan Allah'ın varlığını duyup, Onunla bir arada yaşarmış. Kendi özünden üstün bir etki ve yetki tanımazmış. Kendinde görüp duyduklarına inanılıp, başka bir şeye inanılmazmış. Özünden ve kendi tekliğinden başka varlık yokmuş. Bu sözler, Allahü teâlâyı inkâr etmek olup, küfürdür, zındıklıktır. (S. Ebediyye)<br />
<br />
Sözünde durmamak<br />
Sual: Abdullah-i Dehlevi hazretleri, (Tarikata giren kimse, vazifelerine devam etmezse tarikattan çıkmış olur) buyuruyor. Niye tarikattan çıkmış oluyor?<br />
CEVAP<br />
O büyük zatın zamanında hak tarikatlar vardı. Tarikata girmek müstehabdı. İnsan, tarikat vasıtasıyla dinini öğrenmeye çalışırdı. Mürşid-i kâmil olan şeyhler, belli bir zikir ve vazife verirdi. (Şunları ye, şunları yeme, şu kadar zikir çek!) denirdi. Mürit de, bunu kabul ederdi. Sonra bunu yapmazsa verdiği sözde durmamış sayılırdı. Büyüklerin sözünü tutmayan da, onların yolundan çıkmış olurdu.<br />
<br />
Müslüman bir kimse de, Müslüman gibi inanmazsa ve imanının gereğini yapmazsa, o da Müslümanlıktan çıkar. Hak bir mezhebe mensup olan kimse de, mezhebinin bildirdiği hükümlere uymazsa, mezhebinden çıkmış, mezhepsiz olmuş olur.<br />
<br />
Sual: Önceden Müslümanlar dinlerini, vatan sevgisini, medreselerde, dergahlarda öğrenirlerdi. Peki sonra bunlar ne oldu?<br />
Cevap: Osmanlılar zamanında gençler, dinlerini ve vatan sevgisini öğrenmek için, bir âlimin, bir velinin etrafına toplanırlardı. Büyük âlimlerin gösterdiği yola Tarikat denildi. Tarikatlar her tarafa yayıldı. Müslümanlar ve vatan sevgisini öğrenen gençler, çoğaldı. Devletleri ele geçiren masonlar, bu hali görünce, tarikatlara dinsiz kimseleri karıştırdılar. Hakiki Müslümanlar azalıp, kalmayınca, tarikatlar, dinsizlerin, ahlaksızların elinde kaldı.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evliyanın vasıfları]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1443</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:14:07 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1443</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Evliyanın vasıfları</span><br />
<br />
Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir?<br />
CEVAP<br />
Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.<br />
<br />
Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:<br />
1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.<br />
<br />
2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi hâsıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu yok olmaya başlar.<br />
<br />
3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez.<br />
<br />
4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir. Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlâsla amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez. Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara, sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istigfar eder.<br />
<br />
Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.<br />
<br />
Eskiden evliya çok idi<br />
Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkâmına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım) buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar görülünce Allah hatırlanır) buyurdu. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.<br />
<br />
Mürşidin vasıfları<br />
Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:<br />
1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya olamaz.<br />
<br />
2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.<br />
<br />
3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası, cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.<br />
<br />
4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri sırların mezarıdır) denirdi.<br />
<br />
5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve tevazu sahibi idiler.<br />
<br />
6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.<br />
<br />
İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.<br />
<br />
7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.<br />
Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde, (Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim) buyurmuştur. Hazret-i İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.<br />
<br />
8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.<br />
<br />
9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi olduğunu söylerdi.<br />
<br />
10- İlmiyle amildiler. Yani bildikleriyle amel ederlerdi. Bildiği ile amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe) benzetilmiştir. (Cuma 5)<br />
<br />
Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:<br />
Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.<br />
<br />
İkinci alameti sohbetten anlaşılır,<br />
Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.<br />
<br />
Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,<br />
Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.<br />
<br />
Evliyayı sevenler ona gönül verenler,<br />
Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.<br />
Basireti açılır, gafleti zail olur.<br />
<br />
Üveysilik nedir?<br />
Sual: Üveysilik nedir?<br />
CEVAP<br />
Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:<br />
Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)<br />
<br />
Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)<br />
<br />
Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.<br />
<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur.<br />
<br />
Evliyanın farkı<br />
Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?<br />
CEVAP<br />
Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]<br />
<br />
Kur'an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:<br />
(Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]<br />
<br />
Evliya ve mürşid-i kâmil<br />
Sual: Her evliya aynı zamanda mürşid-i kâmil midir?<br />
CEVAP<br />
Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir. Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez. Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.<br />
<br />
İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.<br />
<br />
Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
(Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)<br />
<br />
Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:<br />
(Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)<br />
<br />
Ulema ve evliya<br />
Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen evliya mı?<br />
CEVAP<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, İslamiyet'i bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48)<br />
<br />
Eski mürşidler<br />
Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?<br />
CEVAP<br />
Bazıları, Hazret-i Ömer’in gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.<br />
<br />
Bid'at ehli evliya olamaz<br />
Sual: Evliya zatların hepsi Ehl-i sünnet miydi? Bid’at ehlinden evliya olamaz mı?<br />
CEVAP<br />
Bid’at ehli, hakiki Müslüman değil ki, evliya olabilsin. Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Evliyalık nurları, bunların kalblerine girmemiştir. Amelde ve itikatta olan bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb, yakîn nuruyla aydınlanamaz. (Merec-ül-bahreyn)<br />
<br />
Allah’ı hatırlatan zat<br />
Sual: (Bir kimse, görülünce veya sohbetine gidilince, eğer dünya sevgisi unutuluyor, âhirete rağbet artıyorsa, o kimse Allah adamıdır) deniyor. Bu söz doğru mudur?<br />
CEVAP<br />
Evet, doğrudur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace]<br />
<br />
(Evliya o kimselerdir ki, onlar görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Ebi Şeybe, Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Hak teâlâ, “Ben anılınca evliyam hatırlanır, onlar anılınca, ben hatırlanırım” buyurdu.) [İ. Begavi - Mesabih]<br />
<br />
(Öyle zatlar var ki, Allah’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberanî]<br />
<br />
(Her âlimin sohbetine gitmeyin! Ancak şu beş şeyden sakındırıp, diğer beş şeye davet eden âlimin sohbetine gidin!<br />
1- Şekten, yakîne sevk eden, [Şüpheli inanıştan sakındırıp kesin imana yönlendiren]<br />
2- Kibirden uzaklaştırıp, tevazua yönelten,<br />
3- Nefreti, düşmanlığı bıraktırıp, hayra sevk eden,<br />
4- Riyadan uzaklaştırıp, ihlâsa çeviren,<br />
5- Dünyadan, zühde [tamahtan, tok gözlü olmaya] çağıran.) [Asakir]<br />
<br />
Görülünce Allah’ı hatırlatan zatların sohbetine gitmeli, böyle zatları sevenlerle beraber olmaya çalışmalı. Böyle büyük zatlar bulunmazsa, onların kitaplarını okumalı, çünkü (Kitap okumak, sohbetin yarısıdır) buyurulmuştur.<br />
<br />
Evliyayı hatırlamak<br />
Sual: Hadis düşmanı biri, (Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben zikrolununca Evliyam hatırlanır. Onlar zikrolununca da ben hatırlanırım) mealindeki hadis için, (Bu hadis, Kur'anın tevhid inancına aykırıdır) diyor. Bir hadis, tevhid inancına aykırı olur mu?<br />
CEVAP<br />
Sanki hadis-i şerifin tevhid inancı ile Kur'an-ı kerimin tevhid inancı farklı gibi ayrım yapılıyor. Kimi mezhepsizler de, (Bu hadis, Kur'an-ı kerimin ruhuna aykırıdır) diyorlar. Kur'anın ruhu, hadisin ruhundan farklı gibi, ayrı bir yol çıkarıyorlar. Kur'an-ı kerimde, Peygamberlerin yoluyla Allahü teâlânın yolunu ayıranların kötü hâli bildiriliyor:<br />
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirdir.) [Nisa 150,151]<br />
<br />
Hiçbir hadis-i şerif, elbette tevhid inancına aykırı olamaz. Bu hadis-i şerifi, Ebu Nuaym ve İmam-ı Begavi gibi büyük hadis âlimleri bildiriyor. Yine, bu konudaki iki hadis-i şerif meali de şöyledir:<br />
(Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace, Hakim-i Tirmizi]<br />
<br />
(Gördüğünüzde sizlere Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya'la]<br />
<br />
Mürşid-i kâmil yok mu?<br />
Sual: (Bugün evliya, mürşid, dergâh, tarikat yoktur. Bunun için dînî anlamda emîr yoktur) deniyor. Bunlar doğru mu?<br />
CEVAP<br />
(Evliya, mürşid-i kâmil yok) demek, hattâ mürşid olarak bilinen zatlara, mürşid değil demek çok yanlıştır. Dünya evliya zatlardan boş değildir. Belki azdır, ama mutlaka vardır. Yok demek, akıldan veya ilimden noksanlık alametidir. Din kitaplarında birler, üçler, yediler, kırklar, beş yüzler gibi adlandırılan Evliya zatlardan bahsedilir. Ebdal denilen evliya her zaman bulunur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(40 kişi olan ebdallerin bereketiyle düşmana galip gelir, beladan kurtulursunuz.) [İ. Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman [ebdallerden] kırk kişi bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketiyle yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
Peygamber efendimiz böyle buyururken hâşâ o nasıl yalanlanabilir?<br />
<br />
Evliya zatları herkesin tanıması elbette zordur. Âlimlerimiz, (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyor. Zaten ben evliyayım diyen, veli değildir. Evliya zatlar, kendilerini gizler. Bunun için evliyayı tanımak zordur. Piyasada, (Ben evliyayım, ben mürşidim) diyen çok olsa da, bunlara itibar etmemeli.<br />
<br />
Üçler, yediler, kırklar gibi adlandırılan Evliya zatlar nasıl inkâr edilir? Bir hadis-i şerif:<br />
(Her asırda salih zatlar vardır. Bunlar 500 kişi olup kırkı ebdaldir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
Ayrıca her asırda gelen, müceddid olan büyük âlim ve evliya zatlar da vardır. Bir hadis-i şerif:<br />
(Allahü teâlâ, her asırda dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.) [Ebu Davud]<br />
<br />
Dini bid’atlerden temizleyen müceddid zatları inkâr etmek daha kötüdür. Müceddidlerin çoğu mürşid-i kâmildir. Her zaman Ehl-i sünnet olan, doğru bir taife de [bir grup] bulunur. Bunların başında bir emîr, bir mürşid-i kâmil vardır. Bu taife Kıyamete kadar devam eder. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Ümmetimden bir taife [grup], Allah’ın emriyle hak üzere hareket etmekte devam eder.) [Buhari]<br />
<br />
Hak üzere olup da mürşidsiz bir taife, bir grup düşünülemez.<br />
<br />
Mişkat’taki, (Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunur. Onlara karşı çıkanlar, doğru yolda olan bu kimselere zarar veremez.) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, (Evliya yok, mürşid-i kâmil yok, emîr yok) diyenler, Kıyamete kadar devam edecek olan doğru gruba asla zarar veremez.<br />
<br />
Dinimizin yayılması, eskiden tekkeyle, dergâhla olurdu. Tekke, dergâh yok diye, mürşid yok demek ahmaklıktır. Mürşid, bir tekkede, dergâhta oturan zat değildir.<br />
<br />
Mürşid-i kâmil, bütün sözleri, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, İslâmiyet'i iyi bilen Ehl-i sünnet âlimidir. İnsanların Allahü teâlânın rızasını kazanmalarına vasıta olan zattır. (İ. Ahlakı)<br />
<br />
Mürşid-i kâmile kavuşmak, en büyük saadettir. Onu aramak birinci vazifedir. Hakiki Mürşid, kıyamete kadar mevcuddur. Halis olan taliblere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır. (H.S.Vesikaları)<br />
<br />
(Dünyada böyle insan yok) demek ilmî değil, indîdir. Nefis, kimseye tâbi olmak, itaat etmek istemez. Emîrsiz yaşamak ister. (Ben kitaplara uyarak dinimi yaşarım) der. Hâlbuki dinimizde emîrlik çok önemlidir. 2-3 kişi bile bir araya gelse, biri emîr tayin edilir ve o emîre uyulur. Emîrsiz, başıboş dine hizmet olmaz. Bunun için Hazret-i Ali de, (Mutlaka bir emîr tayin edin! Emîrsiz olmak şeytanla beraber olmaktır) buyuruyor.<br />
<br />
Evliya, işlerinde hiç hata yapmaz<br />
Sual: İnsanları, Peygamber Efendimizin bildirdiği yola davet eden ve kendilerine "Mürşid-i kâmil" denilen zatlar, yaptıkları işlerde hata yapmaz mı?<br />
Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:<br />
“Müslüman olmak için, dünyaya yani haramlara kıymet vermemek lazımdır. Dünyayı hatırlamayı da kalbinden çıkarana salih Müslüman denir. Helal olsun, mubah olsun, mâ-sivâyı, yani Allahü teâlâdan başka her şeyi hatırlamayı kalbinden çıkarmaya fenâ-fillah denir. Buna kavuşan Müslümana velî, evliyâ denir. İnsanları Müslüman ve salih yapmak için uğraşan veliye mürşid denir. Evliya, her şeyi öğrenir, bilir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye, dinin hükümlerine uymakta, dünya işlerinde aklını kullanır. Hesabını yapmakta, sanatında, ticaretinde hiç hata yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirayet etmez, bulaşmaz. Dünyayı seven, hatırlayan kalp, hastadır. Kalbin temiz olması, dünya dediğimiz şeyleri sevmekten, hatırlamaktan kurtulması demektir.”<br />
<br />
Himmet etmek ne demektir?<br />
Sual: Bazı kitaplarda din büyükleri için himmet etti tabiri geçiyor, böyle bir şey var mıdır varsa himmet etmek ne demektir?<br />
Cevap: Bu konuda Reşehât kitabında, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmektedir:<br />
“Himmet etmek, Allahü teâlânın isimleri ile münasebeti olan bir zatın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez, yalnız, o işin yapılmasını ister. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hasıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana da bu kuvveti ihsan etmiştir. Fakat, bu makamda edeb lazımdır. Edeb de, kulun kendisini Hak teâlânın iradesine tabi etmesidir. Hakkı kendi iradesine tabi etmemektir. Hak teâlânın fermanına muntazır, hazır olmaktır.” Hâce Muhammed Yahyâ hazretleri de buyurdu ki:<br />
“Tasarruf sahipleri üç nevdir: Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimselerin kalbinde tasarruf ederek, onu yüksek makamlara eriştirirler. Bazısı, Allahü teâlânın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat, bir hâl geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.”<br />
<br />
İslâm alimlerinin yazdıkları nasihattir<br />
Sual: İslâm alimleri, din büyükleri, dinin emir ve yasaklarını, sözle ve yazı ile bildirerek, talebelerine ve sevenlerine hep nasihat etmişler midir?<br />
Cevap: Evet hep nasihat etmişlerdir. Mesela Muhammed Ma’sûm hazretleri Mektûbât kitabında, sevenlerine hitaben, nasihat olarak buyuruyor ki:<br />
“Yazıklar olsun, ömür geçti, gitti. Bir hayırlı iş yapmadım. Dünyanın vefasız, yalancı olduğu, şimdi daha iyi anlaşıldı. Hayatı, hayal oldu. Fitneleri, dertleri bitmedi. Ahbap, arkadaşlar, öldüler, gittiler. Bu halleri görüp de, gafletten uyanmıyor, ibret almıyoruz. Pişman olmuyoruz. Tevbe etmiyoruz. Gaflet devam ediyor, günahlarımız artıyor. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 127.ci âyetinde meâlen; (Görmüyorlar mı ki, her sene, bir iki kere, dertlere, belalara yakalanıyorlar. Yine tevbe etmiyor, pişman olmuyorlar) buyurdu. Bu nasıl imandır? Nasıl Müslümanlıktır? Ne kitaptan, ne sünnetten nasihat alınıyor. Ne de, başa gelen dertlerden, hadiselerden ibret alınıyor. Uzun seneler, beraber yaşadıkları, birlikte gezip dolaştıkları, yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları ahbaplarını, arkadaşlarını düşünsünler. Sevdiklerinin, birlikte eğlendiklerinin, yardımcılarının ne olduklarını görmüyorlar mı? Hiçbirinden bir şey kaldı mı? Onlardan haber verenler var mı? Ömürlerinin harmanını rüzgar götürdü.<br />
<br />
Ya Rabbi! Onların ecrinden, feyzinden bizi mahrum eyleme! Onlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! Biz garipler, birkaç günlük ömrümüzü gaflet ile geçirmemeye gayret edelim. Tavşan uykusu ile yaşamayalım! Kalplerimizi geçici, yaldızlı, sahte lezzetlere kaptırmayalım! Bu zehirli tatlılıklara aldanmayalım! Allahü teâlânın emir ettiği ibadetleri, razı olduğu iyi işleri yapalım! Nefis ve şeytanın ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım! Kabir ve kıyamet azaplarını düşünerek, kendimizi şimdiden koruyalım! Bu kısa hayat ve aslı olmayan görünüşü bırakıp, ölmeden ölmekle şereflenelim! Aslımızın hiç olduğunu düşünelim! Emanet edilen ziynetleri takarak övünen ahmak kimse ile herkes alay eder. Bozuk, hileli mal satanı kimse sevmez. Varlık ve var olana yakışan her şey, hakiki var olanındır. Önü ve sonu yokluk olanın, kemali, kendi yo</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Evliyanın vasıfları</span><br />
<br />
Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir?<br />
CEVAP<br />
Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.<br />
<br />
Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:<br />
1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.<br />
<br />
2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi hâsıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu yok olmaya başlar.<br />
<br />
3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez.<br />
<br />
4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir. Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlâsla amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez. Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara, sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istigfar eder.<br />
<br />
Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.<br />
<br />
Eskiden evliya çok idi<br />
Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkâmına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım) buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar görülünce Allah hatırlanır) buyurdu. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.<br />
<br />
Mürşidin vasıfları<br />
Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:<br />
1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya olamaz.<br />
<br />
2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.<br />
<br />
3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası, cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.<br />
<br />
4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri sırların mezarıdır) denirdi.<br />
<br />
5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve tevazu sahibi idiler.<br />
<br />
6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.<br />
<br />
İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.<br />
<br />
7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.<br />
Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde, (Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim) buyurmuştur. Hazret-i İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.<br />
<br />
8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.<br />
<br />
9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi olduğunu söylerdi.<br />
<br />
10- İlmiyle amildiler. Yani bildikleriyle amel ederlerdi. Bildiği ile amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe) benzetilmiştir. (Cuma 5)<br />
<br />
Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:<br />
Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.<br />
<br />
İkinci alameti sohbetten anlaşılır,<br />
Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.<br />
<br />
Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,<br />
Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.<br />
<br />
Evliyayı sevenler ona gönül verenler,<br />
Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.<br />
Basireti açılır, gafleti zail olur.<br />
<br />
Üveysilik nedir?<br />
Sual: Üveysilik nedir?<br />
CEVAP<br />
Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:<br />
Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)<br />
<br />
Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)<br />
<br />
Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.<br />
<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur.<br />
<br />
Evliyanın farkı<br />
Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?<br />
CEVAP<br />
Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]<br />
<br />
Kur'an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:<br />
(Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]<br />
<br />
Evliya ve mürşid-i kâmil<br />
Sual: Her evliya aynı zamanda mürşid-i kâmil midir?<br />
CEVAP<br />
Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir. Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez. Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.<br />
<br />
İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.<br />
<br />
Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
(Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)<br />
<br />
Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:<br />
(Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)<br />
<br />
Ulema ve evliya<br />
Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen evliya mı?<br />
CEVAP<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, İslamiyet'i bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48)<br />
<br />
Eski mürşidler<br />
Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?<br />
CEVAP<br />
Bazıları, Hazret-i Ömer’in gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.<br />
<br />
Bid'at ehli evliya olamaz<br />
Sual: Evliya zatların hepsi Ehl-i sünnet miydi? Bid’at ehlinden evliya olamaz mı?<br />
CEVAP<br />
Bid’at ehli, hakiki Müslüman değil ki, evliya olabilsin. Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Evliyalık nurları, bunların kalblerine girmemiştir. Amelde ve itikatta olan bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb, yakîn nuruyla aydınlanamaz. (Merec-ül-bahreyn)<br />
<br />
Allah’ı hatırlatan zat<br />
Sual: (Bir kimse, görülünce veya sohbetine gidilince, eğer dünya sevgisi unutuluyor, âhirete rağbet artıyorsa, o kimse Allah adamıdır) deniyor. Bu söz doğru mudur?<br />
CEVAP<br />
Evet, doğrudur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace]<br />
<br />
(Evliya o kimselerdir ki, onlar görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Ebi Şeybe, Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Hak teâlâ, “Ben anılınca evliyam hatırlanır, onlar anılınca, ben hatırlanırım” buyurdu.) [İ. Begavi - Mesabih]<br />
<br />
(Öyle zatlar var ki, Allah’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberanî]<br />
<br />
(Her âlimin sohbetine gitmeyin! Ancak şu beş şeyden sakındırıp, diğer beş şeye davet eden âlimin sohbetine gidin!<br />
1- Şekten, yakîne sevk eden, [Şüpheli inanıştan sakındırıp kesin imana yönlendiren]<br />
2- Kibirden uzaklaştırıp, tevazua yönelten,<br />
3- Nefreti, düşmanlığı bıraktırıp, hayra sevk eden,<br />
4- Riyadan uzaklaştırıp, ihlâsa çeviren,<br />
5- Dünyadan, zühde [tamahtan, tok gözlü olmaya] çağıran.) [Asakir]<br />
<br />
Görülünce Allah’ı hatırlatan zatların sohbetine gitmeli, böyle zatları sevenlerle beraber olmaya çalışmalı. Böyle büyük zatlar bulunmazsa, onların kitaplarını okumalı, çünkü (Kitap okumak, sohbetin yarısıdır) buyurulmuştur.<br />
<br />
Evliyayı hatırlamak<br />
Sual: Hadis düşmanı biri, (Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben zikrolununca Evliyam hatırlanır. Onlar zikrolununca da ben hatırlanırım) mealindeki hadis için, (Bu hadis, Kur'anın tevhid inancına aykırıdır) diyor. Bir hadis, tevhid inancına aykırı olur mu?<br />
CEVAP<br />
Sanki hadis-i şerifin tevhid inancı ile Kur'an-ı kerimin tevhid inancı farklı gibi ayrım yapılıyor. Kimi mezhepsizler de, (Bu hadis, Kur'an-ı kerimin ruhuna aykırıdır) diyorlar. Kur'anın ruhu, hadisin ruhundan farklı gibi, ayrı bir yol çıkarıyorlar. Kur'an-ı kerimde, Peygamberlerin yoluyla Allahü teâlânın yolunu ayıranların kötü hâli bildiriliyor:<br />
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirdir.) [Nisa 150,151]<br />
<br />
Hiçbir hadis-i şerif, elbette tevhid inancına aykırı olamaz. Bu hadis-i şerifi, Ebu Nuaym ve İmam-ı Begavi gibi büyük hadis âlimleri bildiriyor. Yine, bu konudaki iki hadis-i şerif meali de şöyledir:<br />
(Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace, Hakim-i Tirmizi]<br />
<br />
(Gördüğünüzde sizlere Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya'la]<br />
<br />
Mürşid-i kâmil yok mu?<br />
Sual: (Bugün evliya, mürşid, dergâh, tarikat yoktur. Bunun için dînî anlamda emîr yoktur) deniyor. Bunlar doğru mu?<br />
CEVAP<br />
(Evliya, mürşid-i kâmil yok) demek, hattâ mürşid olarak bilinen zatlara, mürşid değil demek çok yanlıştır. Dünya evliya zatlardan boş değildir. Belki azdır, ama mutlaka vardır. Yok demek, akıldan veya ilimden noksanlık alametidir. Din kitaplarında birler, üçler, yediler, kırklar, beş yüzler gibi adlandırılan Evliya zatlardan bahsedilir. Ebdal denilen evliya her zaman bulunur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(40 kişi olan ebdallerin bereketiyle düşmana galip gelir, beladan kurtulursunuz.) [İ. Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman [ebdallerden] kırk kişi bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketiyle yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
Peygamber efendimiz böyle buyururken hâşâ o nasıl yalanlanabilir?<br />
<br />
Evliya zatları herkesin tanıması elbette zordur. Âlimlerimiz, (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyor. Zaten ben evliyayım diyen, veli değildir. Evliya zatlar, kendilerini gizler. Bunun için evliyayı tanımak zordur. Piyasada, (Ben evliyayım, ben mürşidim) diyen çok olsa da, bunlara itibar etmemeli.<br />
<br />
Üçler, yediler, kırklar gibi adlandırılan Evliya zatlar nasıl inkâr edilir? Bir hadis-i şerif:<br />
(Her asırda salih zatlar vardır. Bunlar 500 kişi olup kırkı ebdaldir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
Ayrıca her asırda gelen, müceddid olan büyük âlim ve evliya zatlar da vardır. Bir hadis-i şerif:<br />
(Allahü teâlâ, her asırda dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.) [Ebu Davud]<br />
<br />
Dini bid’atlerden temizleyen müceddid zatları inkâr etmek daha kötüdür. Müceddidlerin çoğu mürşid-i kâmildir. Her zaman Ehl-i sünnet olan, doğru bir taife de [bir grup] bulunur. Bunların başında bir emîr, bir mürşid-i kâmil vardır. Bu taife Kıyamete kadar devam eder. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Ümmetimden bir taife [grup], Allah’ın emriyle hak üzere hareket etmekte devam eder.) [Buhari]<br />
<br />
Hak üzere olup da mürşidsiz bir taife, bir grup düşünülemez.<br />
<br />
Mişkat’taki, (Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunur. Onlara karşı çıkanlar, doğru yolda olan bu kimselere zarar veremez.) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, (Evliya yok, mürşid-i kâmil yok, emîr yok) diyenler, Kıyamete kadar devam edecek olan doğru gruba asla zarar veremez.<br />
<br />
Dinimizin yayılması, eskiden tekkeyle, dergâhla olurdu. Tekke, dergâh yok diye, mürşid yok demek ahmaklıktır. Mürşid, bir tekkede, dergâhta oturan zat değildir.<br />
<br />
Mürşid-i kâmil, bütün sözleri, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, İslâmiyet'i iyi bilen Ehl-i sünnet âlimidir. İnsanların Allahü teâlânın rızasını kazanmalarına vasıta olan zattır. (İ. Ahlakı)<br />
<br />
Mürşid-i kâmile kavuşmak, en büyük saadettir. Onu aramak birinci vazifedir. Hakiki Mürşid, kıyamete kadar mevcuddur. Halis olan taliblere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır. (H.S.Vesikaları)<br />
<br />
(Dünyada böyle insan yok) demek ilmî değil, indîdir. Nefis, kimseye tâbi olmak, itaat etmek istemez. Emîrsiz yaşamak ister. (Ben kitaplara uyarak dinimi yaşarım) der. Hâlbuki dinimizde emîrlik çok önemlidir. 2-3 kişi bile bir araya gelse, biri emîr tayin edilir ve o emîre uyulur. Emîrsiz, başıboş dine hizmet olmaz. Bunun için Hazret-i Ali de, (Mutlaka bir emîr tayin edin! Emîrsiz olmak şeytanla beraber olmaktır) buyuruyor.<br />
<br />
Evliya, işlerinde hiç hata yapmaz<br />
Sual: İnsanları, Peygamber Efendimizin bildirdiği yola davet eden ve kendilerine "Mürşid-i kâmil" denilen zatlar, yaptıkları işlerde hata yapmaz mı?<br />
Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:<br />
“Müslüman olmak için, dünyaya yani haramlara kıymet vermemek lazımdır. Dünyayı hatırlamayı da kalbinden çıkarana salih Müslüman denir. Helal olsun, mubah olsun, mâ-sivâyı, yani Allahü teâlâdan başka her şeyi hatırlamayı kalbinden çıkarmaya fenâ-fillah denir. Buna kavuşan Müslümana velî, evliyâ denir. İnsanları Müslüman ve salih yapmak için uğraşan veliye mürşid denir. Evliya, her şeyi öğrenir, bilir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye, dinin hükümlerine uymakta, dünya işlerinde aklını kullanır. Hesabını yapmakta, sanatında, ticaretinde hiç hata yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirayet etmez, bulaşmaz. Dünyayı seven, hatırlayan kalp, hastadır. Kalbin temiz olması, dünya dediğimiz şeyleri sevmekten, hatırlamaktan kurtulması demektir.”<br />
<br />
Himmet etmek ne demektir?<br />
Sual: Bazı kitaplarda din büyükleri için himmet etti tabiri geçiyor, böyle bir şey var mıdır varsa himmet etmek ne demektir?<br />
Cevap: Bu konuda Reşehât kitabında, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmektedir:<br />
“Himmet etmek, Allahü teâlânın isimleri ile münasebeti olan bir zatın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez, yalnız, o işin yapılmasını ister. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hasıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana da bu kuvveti ihsan etmiştir. Fakat, bu makamda edeb lazımdır. Edeb de, kulun kendisini Hak teâlânın iradesine tabi etmesidir. Hakkı kendi iradesine tabi etmemektir. Hak teâlânın fermanına muntazır, hazır olmaktır.” Hâce Muhammed Yahyâ hazretleri de buyurdu ki:<br />
“Tasarruf sahipleri üç nevdir: Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimselerin kalbinde tasarruf ederek, onu yüksek makamlara eriştirirler. Bazısı, Allahü teâlânın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat, bir hâl geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.”<br />
<br />
İslâm alimlerinin yazdıkları nasihattir<br />
Sual: İslâm alimleri, din büyükleri, dinin emir ve yasaklarını, sözle ve yazı ile bildirerek, talebelerine ve sevenlerine hep nasihat etmişler midir?<br />
Cevap: Evet hep nasihat etmişlerdir. Mesela Muhammed Ma’sûm hazretleri Mektûbât kitabında, sevenlerine hitaben, nasihat olarak buyuruyor ki:<br />
“Yazıklar olsun, ömür geçti, gitti. Bir hayırlı iş yapmadım. Dünyanın vefasız, yalancı olduğu, şimdi daha iyi anlaşıldı. Hayatı, hayal oldu. Fitneleri, dertleri bitmedi. Ahbap, arkadaşlar, öldüler, gittiler. Bu halleri görüp de, gafletten uyanmıyor, ibret almıyoruz. Pişman olmuyoruz. Tevbe etmiyoruz. Gaflet devam ediyor, günahlarımız artıyor. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 127.ci âyetinde meâlen; (Görmüyorlar mı ki, her sene, bir iki kere, dertlere, belalara yakalanıyorlar. Yine tevbe etmiyor, pişman olmuyorlar) buyurdu. Bu nasıl imandır? Nasıl Müslümanlıktır? Ne kitaptan, ne sünnetten nasihat alınıyor. Ne de, başa gelen dertlerden, hadiselerden ibret alınıyor. Uzun seneler, beraber yaşadıkları, birlikte gezip dolaştıkları, yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları ahbaplarını, arkadaşlarını düşünsünler. Sevdiklerinin, birlikte eğlendiklerinin, yardımcılarının ne olduklarını görmüyorlar mı? Hiçbirinden bir şey kaldı mı? Onlardan haber verenler var mı? Ömürlerinin harmanını rüzgar götürdü.<br />
<br />
Ya Rabbi! Onların ecrinden, feyzinden bizi mahrum eyleme! Onlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! Biz garipler, birkaç günlük ömrümüzü gaflet ile geçirmemeye gayret edelim. Tavşan uykusu ile yaşamayalım! Kalplerimizi geçici, yaldızlı, sahte lezzetlere kaptırmayalım! Bu zehirli tatlılıklara aldanmayalım! Allahü teâlânın emir ettiği ibadetleri, razı olduğu iyi işleri yapalım! Nefis ve şeytanın ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım! Kabir ve kıyamet azaplarını düşünerek, kendimizi şimdiden koruyalım! Bu kısa hayat ve aslı olmayan görünüşü bırakıp, ölmeden ölmekle şereflenelim! Aslımızın hiç olduğunu düşünelim! Emanet edilen ziynetleri takarak övünen ahmak kimse ile herkes alay eder. Bozuk, hileli mal satanı kimse sevmez. Varlık ve var olana yakışan her şey, hakiki var olanındır. Önü ve sonu yokluk olanın, kemali, kendi yo</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tasavvuf nedir?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1442</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:13:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1442</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #C10300;" class="mycode_color">Tasavvuf nedir?</span><br />
<br />
Sual: Tasavvuf nedir?<br />
CEVAP<br />
Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.<br />
<br />
Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.<br />
<br />
Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:<br />
<br />
Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.<br />
<br />
Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.<br />
<br />
Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.<br />
<br />
Tasavvuf, kadere rızadır.<br />
<br />
Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.<br />
<br />
Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.<br />
<br />
Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.<br />
<br />
Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.<br />
<br />
Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.<br />
<br />
Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i şerifde buyuruldu ki:<br />
(Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]<br />
<br />
Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?<br />
<br />
Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir. Yani çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır.<br />
<br />
Ağlayan bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona verdiği ızdırabı anlayamayız. Bir delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hadise deliye tesir ettiği gibi bize tesir etmez. Aşığın hâli bir başkadır. Tasavvuf da böyle bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.<br />
<br />
Tasavvufta makamlar<br />
Tasavvuf erbabından Mevlana Abdurrahman Cami hazretleri buyuruyor ki:<br />
Tasavvufta, makamların sonuna varan mutasavvıflar iki çeşittir:<br />
<br />
Birincisi, Peygamber efendimiz aleyhisselamın izinden giderek, kemale erdikten sonra, insanları irşad için halk derecesine indirilmiş irşad ehli olanlardır.<br />
<br />
İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayanlardır. Bunlara evliya denir.<br />
<br />
Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır:<br />
<br />
Birincisi, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız Onu ister. [Yunus Emre’nin, "Bana seni gerek seni" demesi böyledir.]<br />
<br />
İkincisi de Cenneti isteyen taliblerdir.<br />
<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:<br />
(Tasavvuf ehlindeki haller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hasıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğu ile, üzerlerini bu halin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. [Hallac-ı Mansur’un "Enel-hak" demesi gibi.] Bu hallerin ve marifetlerin ötesinde başka kemaller ve üstünlükler vardır ki, o, kemalatın yanında bu haller ve marifetler, okyanus yanında bir damla gibidir.)<br />
<br />
Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resulullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği muteber eserlerde yazılıdır.<br />
<br />
Zikir ve nefs muhasebesi, Resulullah ve Eshab-ı kiram zamanında da vardı. Hicri 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefslerini Allah’a itaate kavuşturanların bu hallerine Tasavvuf ve kendilerine Sofi ismi verildi. Kendine ilk defa sofi denilen zat, Ebu Haşim Sofidir.<br />
<br />
Tasavvuf, İslam ahlakı ile ahlaklanmak için gereken bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, ruhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibadetin Allah rızası için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlastan ibarettir.<br />
<br />
İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:<br />
Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur. (Merec-ül bahreyn)<br />
<br />
Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlakındandır.<br />
<br />
Kötü sıfatlar, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplanmaktan korkmak, suizan, övünmek gibi şeylerdir.<br />
<br />
Güzel huylar, ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir. Kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmekle kalb temizlenmiş olur.<br />
<br />
Huzura kavuşmak için<br />
Dünya ve ahiret iyiliklerine, rahat ve huzura kavuşmak için birinci olarak doğru bir iman sahibi olmak gerekir. Doğru bir imana kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve inanmak gerekir.<br />
<br />
İkincisi, insanların saadeti için gereken şey, dinin emir ve yasaklarını öğrenmektir. Dinimizde bildirilen helali, haramı ve diğer hususları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.<br />
<br />
Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek gerekir.<br />
<br />
Bir kimse doğru imana kavuşur, dinin emirlerini seve seve yerine getirirse enbiyaya, evliyaya ve melaikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.<br />
<br />
Manen yükselmek dünya ve ahiret saadetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzinidir. Tasavvufun iki gayesi vardır: Birincisi, imanın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:<br />
(Kalblere imanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Rad 28]<br />
<br />
Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun rızasına uygun iş yapmak demektir. İkinci gayesi, ibadetlerde kolaylık, lezzet hasıl olması için, nefsten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbadetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günah olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.<br />
<br />
Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
İslam dininin bir sureti, bir de hakikati, özü vardır. Sureti, önce iman etmek, sonra, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. İslam dininin suretine kavuşanların nefsi emmareleri inkârda ve isyan etmektedir. Bunların imanı, imanın suretidir. Kıldıkları namaz, namazın suretidir. Oruç ve başka ibadetleri de böyledir. Çünkü, nefs-i emmare, insan varlığının temelidir. Herkes (Ben) deyince, nefsini göstermektedir. İşte, bunların nefsleri iman etmemiş, inanmamıştır. Böyle kimselerin imanları ve ibadetleri hakiki, doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, yalnız surete kavuşmayı kabul buyurmuştur. Bunları, razı olduğu Cennetine sokacağını müjdelemiştir. Yalnız kalbin inanmasını kabul buyurması, nefsin inanmasını da şart koşmaması, Onun büyük ihsanıdır.<br />
<br />
Evet, Cennet nimetlerinin de, hem suretleri, hem hakikatleri vardır. İslam dininin suretine kavuşanlar, Cennetin suretinden pay alacaklardır. Dünyada, İslam dininin hakikatine kavuşanlar, Cennetin hakikatine kavuşacaklardır. Surete kavuşmuş olanlarla hakikate kavuşmuş olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini yiyecek. Fakat, herbiri başka tat alacaktır. Resulullah efendimizin mübarek zevceleri Cennette, Resulullahın yanında olacak, fakat duydukları lezzet başka olacaktır. Eğer, başka olmasaydı, bu mübarek zevcelerin, bütün insanlardan [peygamberlerden] daha üstün olmaları lazım gelirdi. Her üstün olan kimsenin zevcesinin de, bunun gibi üstün olması gerekirdi. Çünkü zevceler, Cennette zevclerinin yanında olacaktır. İslam dininin suretine kavuşanlar, buna uydukları zaman, ahirette kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umumi evliyalığa, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine ermiş demektir. Bununla şereflenen, tasavvuf yoluna girebilecek, (Vilayet-i hassa) denilen özel evliyalığa kavuşabilecek kimse demektir. Bunlar, nefs-i emmarelerini itminana ulaştırabilirler. Şunu iyi bilmelidir ki, bu vilayette, yani İslam dininin hakikatinde ilerleyebilmek için, İslam dininin suretini elden bırakmamak lazımdır.<br />
<br />
Tasavvuf yolunda ilerlemek, Allahü teâlânın ismini çok zikretmekle olur. Bu zikir de, İslam dininin emrettiği bir ibadettir. Zikretmek, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve emredilmiştir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, İslam dininin yasakladığı şeylerden sakınmak şarttır. Farzları yapmak, insanı bu yolda ilerletir. Tasavvuf yolunu bilen ve yolculara önderlik edebilen bir Rehber [Mürşid] aramak da, İslam dininin emrettiği bir şeydir. Maide suresinin 35. âyetinde, (Ona kavuşmak için vesile arayınız) buyuruldu. (Vesile, insan-ı kâmil demektir). Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, İslam dininin sureti de, hakikati de lazımdır. Çünkü, evliyalık üstünlüklerinin hepsi, İslam dininin suretine uymakla ele geçer. Peygamberlik üstünlükleri de, İslam dininin hakikatinin meyveleridir. Her üstünlükte Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymak lazımdır.<br />
<br />
Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Allah’tan başka her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın ihsanı ile, kalb hiçbir şeyi görmez olursa, (Fena) denilen şey hasıl olur. (Seyr-i ilallah) tamam olur. Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk başlar. Böylece, (Beka) denilen şey hasıl olur ki, aranılan da budur. İslam dininin hakikati buradadır. Buna kavuşan zata (Veli) denir ki, Allahü teâlânın razı olduğu, sevdiği kimse demektir. Burada (Nefs-i emmare) mutmainne olur. Nefs, küfürden kurtulup, Allahü teâlânın kaza ve kaderinden razı olur. Allahü teâlâ da, ondan razı olur. Kendini anlar. Büyüklük, kendini beğenmek hastalığından kurtulur.<br />
(2/50)<br />
<br />
Fena-fillah, beka-billah<br />
Sual: Evliyalığa, (Fena-fillah ve beka-billah) deniyor. Bunlar ne demektir?<br />
CEVAP<br />
Fena-fillah, kalbi Allahü teâlânın beğenmediği şeylerden temizlemek, boşaltmaktır.<br />
Beka-billah, Allahü teâlânın sevdiği şeylerle kalbi doldurmaktır.<br />
<br />
Fakir, muhtaç demektir<br />
Sual: Peygamber efendimizin övündüğü fakirlik, bizim bildiğimiz fakirlik midir?<br />
Cevap: Fakir, muhtaç demektir. İslâmiyette, asli, temel ihtiyacından fazla ve kurban nisabı miktarı malı olmayana Fakir denir. Resûlullah efendimizin Allahü teâlâdan istediği ve övündüğü fakirlik, her zaman, her işte, Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Abdüllah Dehlevî hazretleri, Dürr-ül-me'ârif kitabında buyuruyor ki:<br />
“Tasavvufta fakir, muradı olmayan, yani Allahü teâlânın rızasından başka dileği olmayan demektir.” Böyle olan kimse nafaka olmayınca, sabır ve kanaat eder. Allahü teâlânın iradesinden razı olur. Allahü teâlâ emrettiği için rızık kazanmaya çalışır. Çalışırken, ibadetlerini terk etmez ve haram işlemez. Kazanırken de, kazandığını sarf ederken de, İslâmiyete uyar. Böyle kimseye zenginlik de, fakirlik de faydalı olur. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmasına sebep olur. Fakat, nefsine uyarak, sabır ve kanaat etmeyen kimse, Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin diye, itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur.<br />
<br />
İcazet ve hilâfet ne demektir?<br />
Sual: Bazı kimseler, kendini tasavvuf ehli gibi göstererek, "ben icazet, hilafet aldım" diyor. Bu icazet, hilafet ne demektir ve zamanımızda bunları yapacak veya verecek kimse var mıdır?<br />
Cevap: Konu ile alakalı olarak Abdullah-ı Dehlevî hazretleri Mekâtib-i şerîfe kitabında buyuruyor ki:<br />
“İcazet ve hilafet, taliplerin kalplerine ihlası yerleştirmesi için, olgun birisine izin verilmesi demektir. İzin verilene Halife veya Vesile denir. Kendisine izin verilecek olanın kalbi ve diğer latifeleri, çeşitli hâllere kavuşmuş, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanaat, rıza sahibi olması, dünyaya düşkün olmaması lazımdır. Bu yüksek mertebe, ancak Selef-i sâlihîne uymakla ele geçebilir. Eshâb-ı kiram ile Tâbiine Selef-i sâlihîn denir. Bu hâller kalpte hasıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek haramdır, tasavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisinin kendini beğenmesine sebep olmak, bir talibi, bir âşığı acemi ellere düşürerek mahrum etmek, akla da, İslâmiyete de uygun değildir.”<br />
<br />
Zamanımızda hakiki tarikat, mürşid, mürid, şeyh yok gibidir. Vardır diyenlere, şeyh olduğunu söyleyenlere inanmamalıdır. Sahte şeyhlerin, cahil tarikatçıların tuzaklarına düşmemek için uyanık olmalıdır.<br />
<br />
Sual: Tasavvufu en iyi anlatan bir kitap var mıdır, varsa hangisidir?<br />
Cevap: Tasavvufu anlatan kitap çoktur fakat en kıymetlisi Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hazretlerinin Mesnevîsidir. Tasavvufu ve İslâmiyeti birlikte anlatan kitapların en kıymetlisi ise, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbâtıdır.<br />
<br />
İcâzet ve hilâfet ne demektir?<br />
Sual: Tasavvuf kitaplarında, icazet aldı, halifesi oldu gibi tabirler geçiyor, ne demektir bunlar?<br />
Cevap: İcâzet ve Hilâfet, taliplerin kalplerine ihlas yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir. Kendisine izin verilen zata Halife veya Vesile denir. Kendisine izin verilecek zatın batınının yani kalbi ve diğer dört latifesinin nisbete ve hâllere kavuşmuş olması, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanaat, rıza, teslim sahibi olması, dünyaya düşkün olmaması lazımdır. Bu yüksek mertebe, ancak Selef-i sâlihîne uymakla ele geçebilir. Eshab-ı kiram ile Tabiin-i ızama Selef-i sâlihîn denir. Üçüncü ve dördüncü asırlarda gelen İslâm âlimlerine, Halef-i sâdıkîn denir. Bu hâller ve keyfiyyetler kalbde hasıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek haramdır. Tasavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisini mağrur yapmak, kendini beğenmesine sebep olmak, bir talibi acemi ellere düşürerek mahrum etmek, akla da, İslâmiyete de uygun değildir. Zamanımızda hakiki tarikat, mürşid, mürid, şeyh yok gibidir. Vardır diyenlere, şeyh olduğunu söyleyenlere inanmamalıdır. Sahte şeyhlerin, cahil tarikatçıların tuzaklarına düşmemek için uyanık olmalıdır.<br />
<br />
Seyr, sülûk, cezbe ne demektir?<br />
Sual: Bazı din kitaplarında, seyr, sülûk, cezbe gibi kelimeler geçiyor. Bunlar ne anlama gelmekte ve bunlardan maksat nedir?<br />
Cevap: Seyr; tasavvuf yolunda ilerlemek demektir. Sülûk de; uğraşarak tasavvuf yolunda ilerlemek anlamına gelmektedir. Cezbe; çekme, çekilme demektir. Allahü teâlânın sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturmasıdır. Bu da nefsi terbiye ederek, Allahü teâlâyı çok anmakla olmaktadır. Bunlardan maksadın ne olduğunu da, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
“Seyr ve sülûkden maksat ve cezbe ve tasfiyeden beklenilen şey, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir. Bu çirkin sıfatların başı, nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmaktır. İnsan, her şeyi, kendini sevdiği için sever. Çocuğunu, malını sevmek, onlardan istifade edeceği içindir. Seyr-i enfüsîde, insanı, Allahü teâlânın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için evlat ve mal sevgisi de, bununla beraber yok olur.”<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #C10300;" class="mycode_color">Tasavvuf nedir?</span><br />
<br />
Sual: Tasavvuf nedir?<br />
CEVAP<br />
Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.<br />
<br />
Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.<br />
<br />
Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:<br />
<br />
Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.<br />
<br />
Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.<br />
<br />
Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.<br />
<br />
Tasavvuf, kadere rızadır.<br />
<br />
Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.<br />
<br />
Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.<br />
<br />
Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.<br />
<br />
Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.<br />
<br />
Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.<br />
<br />
Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.<br />
<br />
Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.<br />
<br />
Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i şerifde buyuruldu ki:<br />
(Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]<br />
<br />
Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?<br />
<br />
Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir. Yani çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır.<br />
<br />
Ağlayan bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona verdiği ızdırabı anlayamayız. Bir delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hadise deliye tesir ettiği gibi bize tesir etmez. Aşığın hâli bir başkadır. Tasavvuf da böyle bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.<br />
<br />
Tasavvufta makamlar<br />
Tasavvuf erbabından Mevlana Abdurrahman Cami hazretleri buyuruyor ki:<br />
Tasavvufta, makamların sonuna varan mutasavvıflar iki çeşittir:<br />
<br />
Birincisi, Peygamber efendimiz aleyhisselamın izinden giderek, kemale erdikten sonra, insanları irşad için halk derecesine indirilmiş irşad ehli olanlardır.<br />
<br />
İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayanlardır. Bunlara evliya denir.<br />
<br />
Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır:<br />
<br />
Birincisi, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız Onu ister. [Yunus Emre’nin, "Bana seni gerek seni" demesi böyledir.]<br />
<br />
İkincisi de Cenneti isteyen taliblerdir.<br />
<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:<br />
(Tasavvuf ehlindeki haller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hasıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğu ile, üzerlerini bu halin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. [Hallac-ı Mansur’un "Enel-hak" demesi gibi.] Bu hallerin ve marifetlerin ötesinde başka kemaller ve üstünlükler vardır ki, o, kemalatın yanında bu haller ve marifetler, okyanus yanında bir damla gibidir.)<br />
<br />
Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resulullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği muteber eserlerde yazılıdır.<br />
<br />
Zikir ve nefs muhasebesi, Resulullah ve Eshab-ı kiram zamanında da vardı. Hicri 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefslerini Allah’a itaate kavuşturanların bu hallerine Tasavvuf ve kendilerine Sofi ismi verildi. Kendine ilk defa sofi denilen zat, Ebu Haşim Sofidir.<br />
<br />
Tasavvuf, İslam ahlakı ile ahlaklanmak için gereken bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, ruhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibadetin Allah rızası için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlastan ibarettir.<br />
<br />
İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:<br />
Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur. (Merec-ül bahreyn)<br />
<br />
Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlakındandır.<br />
<br />
Kötü sıfatlar, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplanmaktan korkmak, suizan, övünmek gibi şeylerdir.<br />
<br />
Güzel huylar, ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir. Kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmekle kalb temizlenmiş olur.<br />
<br />
Huzura kavuşmak için<br />
Dünya ve ahiret iyiliklerine, rahat ve huzura kavuşmak için birinci olarak doğru bir iman sahibi olmak gerekir. Doğru bir imana kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve inanmak gerekir.<br />
<br />
İkincisi, insanların saadeti için gereken şey, dinin emir ve yasaklarını öğrenmektir. Dinimizde bildirilen helali, haramı ve diğer hususları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.<br />
<br />
Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek gerekir.<br />
<br />
Bir kimse doğru imana kavuşur, dinin emirlerini seve seve yerine getirirse enbiyaya, evliyaya ve melaikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.<br />
<br />
Manen yükselmek dünya ve ahiret saadetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzinidir. Tasavvufun iki gayesi vardır: Birincisi, imanın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:<br />
(Kalblere imanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Rad 28]<br />
<br />
Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun rızasına uygun iş yapmak demektir. İkinci gayesi, ibadetlerde kolaylık, lezzet hasıl olması için, nefsten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbadetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günah olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.<br />
<br />
Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur<br />
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
İslam dininin bir sureti, bir de hakikati, özü vardır. Sureti, önce iman etmek, sonra, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. İslam dininin suretine kavuşanların nefsi emmareleri inkârda ve isyan etmektedir. Bunların imanı, imanın suretidir. Kıldıkları namaz, namazın suretidir. Oruç ve başka ibadetleri de böyledir. Çünkü, nefs-i emmare, insan varlığının temelidir. Herkes (Ben) deyince, nefsini göstermektedir. İşte, bunların nefsleri iman etmemiş, inanmamıştır. Böyle kimselerin imanları ve ibadetleri hakiki, doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, yalnız surete kavuşmayı kabul buyurmuştur. Bunları, razı olduğu Cennetine sokacağını müjdelemiştir. Yalnız kalbin inanmasını kabul buyurması, nefsin inanmasını da şart koşmaması, Onun büyük ihsanıdır.<br />
<br />
Evet, Cennet nimetlerinin de, hem suretleri, hem hakikatleri vardır. İslam dininin suretine kavuşanlar, Cennetin suretinden pay alacaklardır. Dünyada, İslam dininin hakikatine kavuşanlar, Cennetin hakikatine kavuşacaklardır. Surete kavuşmuş olanlarla hakikate kavuşmuş olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini yiyecek. Fakat, herbiri başka tat alacaktır. Resulullah efendimizin mübarek zevceleri Cennette, Resulullahın yanında olacak, fakat duydukları lezzet başka olacaktır. Eğer, başka olmasaydı, bu mübarek zevcelerin, bütün insanlardan [peygamberlerden] daha üstün olmaları lazım gelirdi. Her üstün olan kimsenin zevcesinin de, bunun gibi üstün olması gerekirdi. Çünkü zevceler, Cennette zevclerinin yanında olacaktır. İslam dininin suretine kavuşanlar, buna uydukları zaman, ahirette kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umumi evliyalığa, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine ermiş demektir. Bununla şereflenen, tasavvuf yoluna girebilecek, (Vilayet-i hassa) denilen özel evliyalığa kavuşabilecek kimse demektir. Bunlar, nefs-i emmarelerini itminana ulaştırabilirler. Şunu iyi bilmelidir ki, bu vilayette, yani İslam dininin hakikatinde ilerleyebilmek için, İslam dininin suretini elden bırakmamak lazımdır.<br />
<br />
Tasavvuf yolunda ilerlemek, Allahü teâlânın ismini çok zikretmekle olur. Bu zikir de, İslam dininin emrettiği bir ibadettir. Zikretmek, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve emredilmiştir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, İslam dininin yasakladığı şeylerden sakınmak şarttır. Farzları yapmak, insanı bu yolda ilerletir. Tasavvuf yolunu bilen ve yolculara önderlik edebilen bir Rehber [Mürşid] aramak da, İslam dininin emrettiği bir şeydir. Maide suresinin 35. âyetinde, (Ona kavuşmak için vesile arayınız) buyuruldu. (Vesile, insan-ı kâmil demektir). Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, İslam dininin sureti de, hakikati de lazımdır. Çünkü, evliyalık üstünlüklerinin hepsi, İslam dininin suretine uymakla ele geçer. Peygamberlik üstünlükleri de, İslam dininin hakikatinin meyveleridir. Her üstünlükte Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymak lazımdır.<br />
<br />
Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Allah’tan başka her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın ihsanı ile, kalb hiçbir şeyi görmez olursa, (Fena) denilen şey hasıl olur. (Seyr-i ilallah) tamam olur. Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk başlar. Böylece, (Beka) denilen şey hasıl olur ki, aranılan da budur. İslam dininin hakikati buradadır. Buna kavuşan zata (Veli) denir ki, Allahü teâlânın razı olduğu, sevdiği kimse demektir. Burada (Nefs-i emmare) mutmainne olur. Nefs, küfürden kurtulup, Allahü teâlânın kaza ve kaderinden razı olur. Allahü teâlâ da, ondan razı olur. Kendini anlar. Büyüklük, kendini beğenmek hastalığından kurtulur.<br />
(2/50)<br />
<br />
Fena-fillah, beka-billah<br />
Sual: Evliyalığa, (Fena-fillah ve beka-billah) deniyor. Bunlar ne demektir?<br />
CEVAP<br />
Fena-fillah, kalbi Allahü teâlânın beğenmediği şeylerden temizlemek, boşaltmaktır.<br />
Beka-billah, Allahü teâlânın sevdiği şeylerle kalbi doldurmaktır.<br />
<br />
Fakir, muhtaç demektir<br />
Sual: Peygamber efendimizin övündüğü fakirlik, bizim bildiğimiz fakirlik midir?<br />
Cevap: Fakir, muhtaç demektir. İslâmiyette, asli, temel ihtiyacından fazla ve kurban nisabı miktarı malı olmayana Fakir denir. Resûlullah efendimizin Allahü teâlâdan istediği ve övündüğü fakirlik, her zaman, her işte, Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Abdüllah Dehlevî hazretleri, Dürr-ül-me'ârif kitabında buyuruyor ki:<br />
“Tasavvufta fakir, muradı olmayan, yani Allahü teâlânın rızasından başka dileği olmayan demektir.” Böyle olan kimse nafaka olmayınca, sabır ve kanaat eder. Allahü teâlânın iradesinden razı olur. Allahü teâlâ emrettiği için rızık kazanmaya çalışır. Çalışırken, ibadetlerini terk etmez ve haram işlemez. Kazanırken de, kazandığını sarf ederken de, İslâmiyete uyar. Böyle kimseye zenginlik de, fakirlik de faydalı olur. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmasına sebep olur. Fakat, nefsine uyarak, sabır ve kanaat etmeyen kimse, Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin diye, itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur.<br />
<br />
İcazet ve hilâfet ne demektir?<br />
Sual: Bazı kimseler, kendini tasavvuf ehli gibi göstererek, "ben icazet, hilafet aldım" diyor. Bu icazet, hilafet ne demektir ve zamanımızda bunları yapacak veya verecek kimse var mıdır?<br />
Cevap: Konu ile alakalı olarak Abdullah-ı Dehlevî hazretleri Mekâtib-i şerîfe kitabında buyuruyor ki:<br />
“İcazet ve hilafet, taliplerin kalplerine ihlası yerleştirmesi için, olgun birisine izin verilmesi demektir. İzin verilene Halife veya Vesile denir. Kendisine izin verilecek olanın kalbi ve diğer latifeleri, çeşitli hâllere kavuşmuş, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanaat, rıza sahibi olması, dünyaya düşkün olmaması lazımdır. Bu yüksek mertebe, ancak Selef-i sâlihîne uymakla ele geçebilir. Eshâb-ı kiram ile Tâbiine Selef-i sâlihîn denir. Bu hâller kalpte hasıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek haramdır, tasavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisinin kendini beğenmesine sebep olmak, bir talibi, bir âşığı acemi ellere düşürerek mahrum etmek, akla da, İslâmiyete de uygun değildir.”<br />
<br />
Zamanımızda hakiki tarikat, mürşid, mürid, şeyh yok gibidir. Vardır diyenlere, şeyh olduğunu söyleyenlere inanmamalıdır. Sahte şeyhlerin, cahil tarikatçıların tuzaklarına düşmemek için uyanık olmalıdır.<br />
<br />
Sual: Tasavvufu en iyi anlatan bir kitap var mıdır, varsa hangisidir?<br />
Cevap: Tasavvufu anlatan kitap çoktur fakat en kıymetlisi Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hazretlerinin Mesnevîsidir. Tasavvufu ve İslâmiyeti birlikte anlatan kitapların en kıymetlisi ise, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbâtıdır.<br />
<br />
İcâzet ve hilâfet ne demektir?<br />
Sual: Tasavvuf kitaplarında, icazet aldı, halifesi oldu gibi tabirler geçiyor, ne demektir bunlar?<br />
Cevap: İcâzet ve Hilâfet, taliplerin kalplerine ihlas yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir. Kendisine izin verilen zata Halife veya Vesile denir. Kendisine izin verilecek zatın batınının yani kalbi ve diğer dört latifesinin nisbete ve hâllere kavuşmuş olması, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanaat, rıza, teslim sahibi olması, dünyaya düşkün olmaması lazımdır. Bu yüksek mertebe, ancak Selef-i sâlihîne uymakla ele geçebilir. Eshab-ı kiram ile Tabiin-i ızama Selef-i sâlihîn denir. Üçüncü ve dördüncü asırlarda gelen İslâm âlimlerine, Halef-i sâdıkîn denir. Bu hâller ve keyfiyyetler kalbde hasıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek haramdır. Tasavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisini mağrur yapmak, kendini beğenmesine sebep olmak, bir talibi acemi ellere düşürerek mahrum etmek, akla da, İslâmiyete de uygun değildir. Zamanımızda hakiki tarikat, mürşid, mürid, şeyh yok gibidir. Vardır diyenlere, şeyh olduğunu söyleyenlere inanmamalıdır. Sahte şeyhlerin, cahil tarikatçıların tuzaklarına düşmemek için uyanık olmalıdır.<br />
<br />
Seyr, sülûk, cezbe ne demektir?<br />
Sual: Bazı din kitaplarında, seyr, sülûk, cezbe gibi kelimeler geçiyor. Bunlar ne anlama gelmekte ve bunlardan maksat nedir?<br />
Cevap: Seyr; tasavvuf yolunda ilerlemek demektir. Sülûk de; uğraşarak tasavvuf yolunda ilerlemek anlamına gelmektedir. Cezbe; çekme, çekilme demektir. Allahü teâlânın sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturmasıdır. Bu da nefsi terbiye ederek, Allahü teâlâyı çok anmakla olmaktadır. Bunlardan maksadın ne olduğunu da, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
“Seyr ve sülûkden maksat ve cezbe ve tasfiyeden beklenilen şey, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir. Bu çirkin sıfatların başı, nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmaktır. İnsan, her şeyi, kendini sevdiği için sever. Çocuğunu, malını sevmek, onlardan istifade edeceği içindir. Seyr-i enfüsîde, insanı, Allahü teâlânın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için evlat ve mal sevgisi de, bununla beraber yok olur.”<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vehhabilik nedir]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1441</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:12:56 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1441</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vehhabilik nedir</span><br />
<br />
Vehhabiliği kuran, Mehmed bin Abdülvehhabdır. İngiliz casuslarından, Hempher’in tuzağına düşerek, ingilizlerin (İslamiyet’i imha) etmek çalışmalarına alet oldu.<br />
<br />
[İngiliz Casusunun İtirafları kitabında, Vehhabiliğin kuruluşu uzun anlatılmaktadır. Bu kitabı, <a href="http://www.hakikatkitabevi.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">www.hakikatkitabevi.com</a> adresinden okuyabilir ve temin edebilirsiniz.]<br />
<br />
Eline geçirdiği, ibni Teymiye’nin Ehl-i sünnete uymayan kitaplarını okumuş, (Şeyh-i necdi) diye meşhur olmuştu. Düşünceleri, ingiliz paraları ve ingiliz silahları karşılığında, köylüler ve Deriyye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Süud tarafından desteklendi. Sapık din adamı ibni Teymiye’nin fikirleri ile Hempher’in yalanlarının karışımına Vehhabilik denir.<br />
<br />
Mirat-ül-Haremeyn kitabının basıldığı 1888 senesinde Necd emiri, Abdullah bin Faysal idi. Aşağıdaki bilgilerin çoğu Mirat-ül-Haremeyn’den alınmıştır:<br />
<br />
Mehmed’in babası Abdülvehhab, iyi bir müslüman idi. Bu ve Medine’deki âlimler, Abdülvehhab oğlunun sözlerinden, yeni bir yol tutacağını anlamış, herkese, bununla konuşmamasını nasihat etmişlerdi. Fakat, Abdülvehhab oğlu, 1738 senesinde Vehhabiliği ilan etti. İngilizlerin siyasi ve askeri yardımları ile, Arabistan’a yayıldı.<br />
<br />
Vehhabilere inanan Deriyye hakimi Abdülaziz bin Muhammed bin Süud ilk olarak 1791 senesinde, Mekke emiri şerif Galib efendi ile harp etti. Daha önce, vehhabiliği gizlice yaymışlardı. Sayısız müslümanları öldürüp, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını almışlar ve işkence etmişlerdi.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlu, Beni Temim kabilesindendir. 1699 senesinde Necd çölündeki Hureymile kasabasında, Uyeyne köyünde doğmuş, 1791’de Deriyye’de ölmüştü. Önceleri ticaret için Basra, Bağdat, İran, Şam ve Hind taraflarına gitmiş, çok zeki ve bozguncu sözleri ile (Şeyh-i Necdi) adını almıştı. Dolaştığı yerlerde çok şeyler görmüş, şef olmak düşüncesine kapılmıştı. 1713 senesinde, Basra’da tanıştığı ingiliz casusu Hempher, Abdülvehhab oğlunun devrim yapmak arzusunda olduğunu anladı. Bununla uzun zaman arkadaşlık yaptı. İngiliz Sömürgeler Bakanlığından aldığı hile ve yalanları buna telkin etti. Abdülvehhab oğlunun bu telkinlerden zevk aldığını görünce, yeni bir din kurmasını teklif etti. Bu yeni dinin esaslarını ona bildirdi. Casus da, Abdülvehhab oğlu da aradıklarına kavuşmuş oldular.<br />
<br />
Yeni bir din kurmak için, önce Medine’de, sonra Şam’da, Hanbeli âlimlerinden okudu. Necde dönünce köylüler için küçük din kitapları yazdı. Bu kitaplara, ingiliz casusundan öğrendiklerini ve Mutezile ve başka bid’at fırkalarından aldığı bozuk düşünceleri de karıştırdı. Köylülerin çoğu buna tâbi oldular. İslamiyet’i içerden yıkmak için, İngiltere’de kurulmuş olan (Sömürgeler Bakanlığı), bu hâli, Necd şeyhi olan (Muhammed bin Süud)a bildirdi. Çok para vererek ve siyasi, askeri yardımlar vaat ederek, Abdülvehhab oğlu ile işbirliği yapmasını temin etti. Arabistan’da hasebe ve nesebe çok ehemmiyet verirlerdi. Kendisi ise, cahil olduğundan, Abdülvehhab oğlu Vehhabilik adını verdiği bu sapık inancı yaymak için, Muhammed bin Süudu maşa olarak kullandı. Kendisine (Kadı), Muhammed bin Süuda (Hakim) ismini taktı. Kendilerinden sonra da, çocuklarının bu makama geçmelerini temin eden bir anayasa yaptırdı.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlu, önceleri Medine’de okurken, Medine’nin salih, temiz âlimlerinden olan babası Abdülvehhab ve kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab ve kendisine ders okutan hocaları, bunun sözlerinden ve davranışlarından ve sık sık söylediği düşüncelerinden bunun ileride İslam dinini içeriden yıkacak bir sapık olacağını anlamışlardı. Kendisine nasihat verirler ve müslümanlara, bundan sakınmalarını söylerlerdi. Fakat, korktukları çabuk meydana geldi. Düşüncelerini Vehhabilik adı ile açıkça yaymaya başladı. Cahilleri, ahmakları aldatmak için İslam âlimlerinin kitaplarına uymayan yeniliklerle, dinde reformculukla ortaya çıktı. (Ehl-i sünnet vel-cemaat) mezhebinde olan doğru müslümanlara kâfir diyecek kadar taşkınlık yaptı. Peygamberimizi ve başka Peygamberleri ve Evliyayı vesile ederek, Allahü teâlâdan bir şey istemeye ve bunların kabirlerini ziyaret etmeye şirk dedi.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun, ingiliz casusundan öğrendiğine göre, bir kabir başında dua ederken, meyyite karşı söyleyen, müşrik olurmuş. Allah’tan başka bir kimse veya bir şey için, yaptı demek, mesela, Falanca ilaçtan fayda oldu veya Peygamber efendimizi veya bir Veliyi vasıta yaparak istediğim oldu diyen müslümanlar müşrik olurmuş. Abdülvehhab oğlunun, bu sözlerine vesika olarak ortaya attığı şeyler, hep yalan ve iftira ise de, cahil halk, doğruyu eğriden ayıramadıkları için sözleri, işsizlerin, çapulcuların, bilhassa Deriyye hakimi Muhammed bin Süud’un hoşuna gitti. Cahiller ve vurguncular, taş yürekliler, Abdülvehhab oğlunun sözlerine hemen yanaştılar. Doğru yolda olan halis müslümanlara kâfir dediler.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlu, düşüncelerini kolayca yayabilmek için, Deriyye hakimine başvurunca, o da topraklarını genişletmek ve kuvvetlerini arttırmak için ve Londra’dan aldığı emirleri yaymak için, Abdülvehhab oğlu ile seve seve işbirliği yaptı. Onun fikirlerini her tarafa yaymakta bütün gücü ile uğraştı. İnanmayıp karşı duranlarla harp etti. Müslümanların mallarını yağma etmek, canlarına kıymak helal denilince, çöldeki vahşiler, soyguncular, Muhammed bin Süud’a asker olmak için yarış ettiler. Süud oğlu ile Abdülvehhab oğlu el ele vererek, vehhabiliği kabul etmeyenlerin kâfir ve müşrik olduklarına, kanlarını dökmek ve mallarını almak helal olduğuna 1730 senesinde karar verip, 1738 yılında vehhabiliği ilan ettiler. Buna göre, Abdülvehhab oğlu, otuziki yaşında bozuk fikirleri yaymaya başlamış, kırk yaşında ilan etmiştir.<br />
<br />
Mekke-i mükerreme şafii müftüsü Esseyyid Ahmed bin Zeyni Dahlan, El-Fütuhat-ül-islamiyye kitabının 2.cüz 228.sayfasından başlayarak, Fitnet-ül-vehhabiyye başlığı altında bunların bozuk inançlarını ve müslümanlara yaptıkları işkenceleri anlatmaktadır. Bunun 234.sayfasında diyor ki:<br />
(Mekke’deki ve Medine’deki Ehl-i sünnet âlimlerini aldatmak için, buralara kendi adamlarını gönderdiler. Bu adamlar, İslam âlimlerine cevap veremediler. Cahil ve sapık oldukları anlaşıldı. Kâfir olduklarını ispat eden bir karar yazılıp her tarafa gönderildi.)<br />
<br />
Hicaz’da bulunan dört mezhep âlimleri ve bunların arasında Abdülvehhab oğlunun kardeşi Süleyman efendi ve kendisine ders okutmuş olan hocaları, Abdülvehhab oğlunun kitaplarını inceleyerek, İslam dinini yıkıcı, bozguncu yazılarına cevaplar hazırladılar, sapık yazılarını çürüten kuvvetli vesikalarla kitaplar yazarak, müslümanları uyandırmaya çalıştılar. Süleyman bin Abdülvehhab’ın, kardeşine karşı yazdığı kitabın ismi, Savaık-ul ilahiyye firreddi alel-vehhabiyye’dir.<br />
<br />
Bu kitaplar onları gafletten uyandıramadı. Müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını arttırdı ve Muhammed bin Süud’un müslümanlar üzerine saldırmasına, akıtılan kanların çoğalmasına sebep oldu. Bu adam, (Beni Hanife) kabilesinden olup, Müseyleme-tül Kezzabın peygamberliğine inanmış olan ahmakların soyundan idi. Muhammed bin Süud, 1765 senesinde ölünce, oğlu Abdülaziz yerine geçti. Abdülaziz bin Muhammed bin Süud, 1803 senesinde, Deriyye camiinde, bir Şii tarafından, karnına hançer sokularak öldürüldü. Bundan sonra, oğlu Süud bin Abdülaziz vehhabilerin şefi oldu. Arabları aldatmak, sapık inançlarını yaymak için müslümanların kanını dökmekte, üçü de, birbiri ile yarışırcasına çalıştılar.<br />
<br />
[Vehhabilerin ve mal, mevki ele geçirmek için bunların arasına karışan cahil, vahşi kimselerin, Taif’de, Mekke ve Medine’de ve diğer yerlerdeki müslümanlara yaptıkları işkenceler ve kadınların, çocukların barbarca öldürülmeleri, Ahmed bin Zeyni Dahlan’ın Hulasat-ül-kelam kitabında ve Eyyub Sabri Paşanın 1879 senesinde basılmış olan Tarih-i Vehhabiyan ve Mirat-ül-Haremeyn kitaplarında uzun yazılıdır. Yüreği dayanabilenler oradan okuyabilirler. Bunların, Osmanlı devleti tarafından nasıl cezalandırıldıkları ve birinci cihan harbinden sonra, ingilizlerin bol para ve silah yardımı ile tekrar nasıl devlet kurdukları da yazılıdır.]<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun bu düşüncelerini yayması, Allah’ı tevhidde halis olmak için ve müslümanları şirkten kurtarmak için imiş. Müslümanlar şirk üzere imişler. Yani müşriklermiş, yani puta tapan kâfirlermiş. Müslümanların dinini tazelemek için, dinde reform yapmak için, ortaya çıkmış. Diğer maddelerde bu sapık fikirlerini ve cevaplarını yazacağız. Burada önsöz mahiyetinde yazıyoruz.<br />
<br />
Bu düşüncelerine herkesi inandırmak için, Ahkaf suresinin 5.âyet-i kerimesini, Yunus suresinin 106.âyet-i kerimesini ve Rad suresinin 14.âyet-i kerimesini vesika olarak ileri sürmüştür. Halbuki bunlara benzeyen, daha birçok âyet-i kerimeler vardır. Bu âyet-i kerimelerin hepsi, puta tapan kâfirleri, müşrikleri bildirmek için gönderildiğini, tefsir âlimleri sözbirliği ile beyan buyurmuşlardır.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun düşüncelerine göre, bir müslüman, Peygamber efendimizden veya başka Peygamberlerden yahut Velilerden, Salihlerden birinin kabrinin yanında veya uzakta iken bundan (istigase) etse, yani sıkıntıdan, dertten kurtulması için yardım istese, yahut o zatın ismini söyleyerek şefaat etmesini dilese, yahut kabrini ziyaret etmek için gitmek istese, o müslüman müşrik olurmuş. Allahü teâlâ, Zümer suresinin üçüncü âyetinde, puta tapan kâfirleri bildirmektedir. Peygamberleri ve Evliyayı vesile ederek dua eden müslümanlara müşrik diyebilmek için, bu âyet-i kerimeyi ileri sürüyorlar. Müşrikler de putların yaratıcı olmadığına, her şeyi Allahü teâlânın yarattığına inanıyorlardı diyorlar. Hatta Ankebut suresinin 61. ve Zuhruf suresinin 87. âyet-i kerimesinde mealen, (Bunları kimin yarattığını, onlara sorarsan, elbette Allah yarattı derler) buyuruldu. Allahü teâlânın da böyle buyurduğunu söylüyorlar. Kâfirler böyle inandıkları için değil, Zümer suresinin 3.âyetinde bildirilen, (Allah’tan başkalarını dost edinenler, onlar Allahü teâlâya şefaat ederek bizi yaklaştırırlar derler) meali şerifini söyledikleri için kâfir ve müşrik oluyorlar, diyorlar. Peygamberlerin, Evliyanın kabirlerinden şefaat, yardım isteyen müslümanlar da, böyle söyleyerek müşrik oluyorlarmış.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun, bu âyet-i kerimeyi ileri sürerek, müslümanları kâfirlere, müşriklere benzetmesi, çok çürük, ahmakça ve gülünç bir şeydir. Çünkü, kâfirler, şefaat etmeleri için putlara tapınıyorlar. Allahü teâlâyı bırakıp, dileklerini yalnız putlardan istiyorlar. Allahü teâlânın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Muhammed aleyhisselama ve getirdiği İslam dinine inanmıyorlar. Biz Müslümanlar ise, Allah’a ve Resulüne iman ediyor, getirdiği İslam dinine inanıyoruz. Zaten buna iman ettiğimiz için müslüman oluyoruz. İman edenler ile putlara tapan müşrikler hiç mukayese edilebilir mi? Hiç birbirine benzetilebilir mi? Üstelik bu müşrikler, Peygamber efendimize iman etmemekle kalmayıp, Ona ve iman eden müslümanlara her türlü eziyeti yapmış, sayısız harpler etmişlerdi. Biz, Peygamberlere, Evliyaya tapınmıyor, her şeyi yalnız Allah’tan bekliyoruz. Evliyanın vasıta, vesile olmasını istiyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen en sevgili kul, en büyük Peygamber Muhammed aleyhisselamın şefaat etmesini istiyoruz.<br />
<br />
Kâfirler, putlarının diledikleri gibi şefaat edeceklerine, her dilediklerini Allah’a mutlaka yaptıracaklarına inanıyorlar. Biz Müslümanlar ise, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına şefaat için izin vereceğini, sevdiklerinin şefaatlerini ve dualarını kabul edeceğini, Kur’an-ı kerimde bildirdiği için, Kur’an-ı kerimde bildirilen bu müjdeye inandığımız, iman ettiğimiz için, Allahü teâlânın sevgilisi olan yüce Peygamberimizden, sevgili kulları Evliyadan şefaat ve yardım istemekteyiz.<br />
<br />
Kâfirlerin putlara tapınması ile, müslümanların Evliyadan yardım istemeleri birbirine benzetilemez. Bir müslüman ile bir kâfir, görünüşte hep insandır. İnsanlıkları birbirlerine benzemektedir. Fakat, müslüman, Allahü teâlânın dostudur. Sonsuz Cennette kalacaktır. Kâfir olan ise, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz Cehennemde kalacaktır. Görünüşte birbirlerine benzemeleri, hep aynı olacaklarına senet olamaz. Allahü teâlânın düşmanı olan putlara, heykellere yalvaran ile, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ve veli kullarına yalvaranlar, görünüşte benzeyebilirler. Fakat, putlara yalvarmak, Cehenneme götürür. Peygambere ve Evliyaya yalvarmak ise, Allahü teâlânın af etmesine, merhamet etmesine sebep olur. (Allahü teâlânın sevdiği kulları hatırlanırsa, Allahü teâlâ merhamet eder) hadis-i şerifi meşhurdur. Bu hadis-i şerifi, aşağıda diğer maddelerde tekrar bildireceğiz. Peygamberlere, Evliyaya yalvarınca, Allahü teâlânın merhamet edeceğini, af buyuracağını bu hadis-i şerif de göstermektedir.<br />
<br />
Müslümanlar, Peygamberlerin, Evliyanın ilah, mabud, Allahü teâlâya şerik, ortak olmadıklarına inanır. Bunların, Allahü teâlânın aciz kulları olduklarına, ibadete, tapınmaya, yalvarmaya hakları olmadığına inanır. Allahü teâlânın sevdiği, dualarını kabul eylediği kulları olduğuna inanır. Maide suresi, 35.âyetinde mealen, (Bana yaklaşmak için vesile arayınız) buyuruldu. Salih kullarımın dualarını kabul ederim, dileklerini veririm buyuruyor. Buhari’de ve Müslim’de ve Künuz-üd-dekaık’te bulunan hadis-i şerifte, (Elbet, Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, bir şey için yemin etse, Allahü teâlâ, o şeyi yaratır. Onu yalancı çıkarmaz) buyuruldu. Müslümanlar, bu âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere inandıkları için, Peygamberi ve Evliyayı vesile yapmakta, onlardan dua ve yardım beklemektedir.<br />
<br />
Evet, kâfirlerin bir kısmı, putlarının, heykellerinin yaratıcı olmadıklarını, her şeyi Allahü teâlânın yarattığını söylüyorlar ise de, putların tapınmaya hakları vardır, onlar dilediğini yaparlar ve Allah’a da yaptırırlar diyorlar. Putlarını Allah’a şerik, ortak yapıyorlar. Bir kimse, dünyada başkasından yardım istese, bana elbette yardım yapar, onun her istediği kesinlikle olur dese, bu kimse kâfir olur. Fakat, benim işim onun istemesi ile kesinlikle olmaz. O bir sebeptir. Allahü teâlâ sebebe yapışanları sever. Sebeple yaratmak Onun âdetidir. Sebebe yapışmış olmak için, bundan yardım istiyorum, dileğimi Allah’tan bekliyorum. Peygamber efendimiz de sebeplere yapışmıştır. Sebebe yapışmakla, o yüce Peygamberin sünnetine uymuş oluyorum diyerek birinden yardım isteyen kimse sevap kazanır. İşi olursa, Allahü teâlâya hamd eder. İşi olmazsa, Allahü teâlânın kazasına, kaderine razı olur.<br />
<br />
Kâfirlerin puta tapması, müslümanların Peygamberden, Evliyadan dua, şefaat, yardım istemelerine benzemez. Aklı olan, doğru düşünebilen, bu ikisini birbirine benzetmez. Birbirinden başka olduklarını iyi anlar. Zararı ve faydayı yaratan, ancak Allahü teâlâdır. Ondan başkasının tapınmaya hakkı yoktur. Hiçbir Peygamber, hiçbir Veli ve hiçbir mahluk, hiçbir şey yaratamaz. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Yalnız Allahü teâlâ, Peygamberlerinin, Velilerinin, salih kullarının, yani sevdiği kullarının isimlerini söyleyenlere, onları vesile edenlere merhamet eder. Dilediklerini verir. Böyle olduğunu, kendisi ve sevgili Peygamberi haber vermiştir. Bu haberlere uyarak müslümanlar da böyle inanmaktadır.<br />
<br />
Müşrikler, kâfirler ise, putların bir şey yaratmadığını bildikleri halde, putları ilah ve mabud biliyorlar. Putlara tapınıyorlar. Kimisi üluhiyyette müşrik oluyor. Kimisi de, ibadette müşrik oluyorlar. (Putlarımız bize şefaat edecektir. Allah’a yaklaştıracaktır) dedikleri için, müşrik olmuyorlar. Putları mabud bildikleri için, putlara tapındıkları için müşrik oluyorlar.<br />
<br />
Peygamber efendimiz, (Bir zaman gelecek, kâfirler için gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanları kötülemek için vesika olarak kullanacaklardır) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (En çok korktuğum şey, âyet-i kerimeleri Allahü teâlânın dilemediği yerlerde kullanacak kimselerin ortaya çıkmasıdır) buyurdu. Bu hadis-i şeriflerin ikisini de Abdullah bin Ömer “radıyallahü anhüma” bildirdi. Bu iki hadis-i şerif, mezhepsizlerin, zındıkların türeyeceklerini ve kâfirleri bildiren âyet-i kerimelerin müslümanlar için geldiğini söyleyeceklerini, Kur’an-ı kerime iftira edeceklerini bildirmektedir.<br />
<br />
Müminler, Allahü teâlânın sevdiğine inandıkları kimselerin mezarlarını ziyarete gidiyorlar. Allahü teâlânın sevdiği kullarını vasıta, vesile ederek, Allahü teâlâya yalvarıyorlar. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram da böyle yaparlardı. Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, istediklerini vermiş olduğun kullarının hakkı için, hürmeti için senden istiyorum) duasını okurdu. Bu duayı Eshabına öğretir ve okumalarını emrederdi. Müminler de, böyle dua etmektedir.<br />
<br />
Hazret-i Ali’nin validesi olan Fatıma binti Esed vefat edince, Resulullah kabre koydu ve (Ya Rabbi, bana annelik yapan Fatıma binti Esedi af eyle! Peygamberinin ve benden önce gelmiş olan Peygamberlerinin hakkı için, ona rahmetini bol eyle) diye dua eyledi. Gözlerinin açılması için dua isteyen birine, iki rekat namaz kılmasını, sonra (Ya Rabbi, kullarına merhamet ederek göndermiş olduğun Peygamberin Muhammed aleyhisselamın hürmeti için, Onu vesile ederek, senden istiyorum. Sana yalvarıyorum. Ya Muhammed “aleyhisselam”! Seni vesile ederek, duamı kabul edip, dileğimi ihsan etmesi için Rabbime yalvarıyorum. Ya Rabbi, duamın kabul olması için, o yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle) duasını okumasını emir buyurdu.<br />
<br />
Âdem aleyhisselam, yasak edilen ağaçtan yiyerek, (Seylan) yani Serendib adasına indirilince, (Ya Rabbi, oğlum Muhammed aleyhisselam hürmetine beni af et) duasını yaptı. Allahü teâlâ da, (Ey Âdem, Muhammed aleyhisselamı vesile ederek, yerdekiler ve göktekiler için şefaat isteseydin, şefaatini kabul ederdim) buyurdu.<br />
<br />
Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas’ı beraber götürüp, onu vesile ederek, yağmur duası yapmış, duası kabul olmuştur.<br />
<br />
Gözlerinin açılmasını isteyen birine, okuması emrolunan duada, (Ya Muhammed! Seni...) demek, Evliyayı vesile ederken ismini söyleyerek yalvarmanın caiz olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Eshab-ı kiramın ve Tabi’inin hayatını bildiren kitaplar, kabir ziyaretinin ve ismini söyleyerek şefaat istemenin ve meyyiti vesile kılmanın meşru ve caiz olduğunu gösteren vesikalarla doludur.<br />
<br />
İbni Hacer-i Hiytemi’nin Minhac şerhi olan Tuhfe kitabına haşiyeleri ile meşhur Muhammed bin Süleyman şafi’i, Abdülvehhab oğlunun bozuk ve sapık bir yolda olduğunu, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış manalar verdiğini, vesikalarla ispat etmiştir.<br />
Kitabında şöyle demektedir:<br />
(Ey Abdülvehhab oğlu! Müslümanlara dil uzatma, sana Allah rızası için nasihat ediyorum. Allah’tan başka yaratıcı olduğunu söyleyen varsa, ona doğruyu bildir! Vesikalar göstererek onu doğru yola çevir! Müslümanlara kâfir denilemez! Milyonlara kâfir dememek için, bir kişiye kâfir demek daha doğru olur. Sürüden ayrılan koyunun tehlikede olduğu muhakkaktır. Nisa suresinin (Doğru yol gösterildikten sonra, Peygambere uymayan, imanda ve amelde müminlerden ayrılan kimseyi, küfür ve irtidadda bırakır ve Cehenneme atarız) mealindeki 115. âyet-i kerime, Ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılmış olanların halini göstermektedir.)<br />
<br />
Kabir ziyaretinin caiz ve faydalı olduğunu bildiren hadis-i şerifler, pek çoktur. Eshab-ı kiram ve Tabi’in-i izam, Peygamber efendimizin mübarek türbesini ziyaret ederlerdi. Bu ziyaretin nasıl yapılacağını ve faydalarını bildirmek için kitaplar yazılmıştır.<br />
<br />
Bir Veliyi vesile ederek dua etmek, ismini söyleyerek ondan yardım istemek, hiç zararlı değildir. İsmi söylenen zatın, tesir edeceğine, istenileni elbet yapacağına, gaybları bileceğine inanmak küfür olur. Müslümanlar böyle inanmıyor ki, kötülenebilsin. Müslüman, Allahü teâlânın sevgili bir kulundan, yalnız vesile olmasını, şefaat etmesini, dua etmesini ister. İstenileni yaratan yalnız Allahü teâlâdır. Maide suresi, 27.âyetinde mealen, (Mütteki kullarımın duasını kabul ederim) buyuruldu. Bunun için, sevdiklerinden dua istenir. Meyyitten, istekleri vermesi değil, Allahü teâlânın vermesine vasıta olması istenir. Vermesini istemek caiz değildir. Müslümanlar bunu istemez. Verilmesi için vasıta olmasını istemek caizdir. İstigase ve İstişfa ve Tevessül kelimeleri de, hep vasıta, vesile olmayı istemek demektir.<br />
<br />
Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak için, başka bir mahlukunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın âdetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lazımdır. Peygamberler hep sebeplere yapışmışlardır.<br />
<br />
Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler sebeplere yapışmayı emir etmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna inanmak lazımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir. Mesela (İçtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine adak yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su, hararetimi giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta olduklarını göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanlar, yukarıda bildirdiğimiz gibi inanmaktadır. Böyle inanana kâfir denemez. Vehhabiler de, diri olandan, yanında bulunandan bir şey istemek caizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet memurlarından çok şey istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar. Uzakta olandan ve ölüden istemek şirktir, diriden istemek şirk olmaz diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise, biri şirk olmayınca, öteki de şirk olmaz diyor. Aralarında fark yoktur diyor.<br />
<br />
Her müslüman, imanın, İslam’ın şartlarına, farzların farz olduklarına ve haramların haram olduklarına inanmaktadır. Her müslümanın, yaratıcı, yapıcı yalnız Allah olduğuna, Allah’tan başkasının yaratmadığına inanmış oldukları da meydandadır. Namaz kılmayacağım diyen bir müslümanın, şimdi veya burada kılmayacağım veya kılmış olduğum için kılmayacağım demek istediği anlaşılır. Ben hiç namaz kılmak istemiyorum demek istiyor diye, kimse buna dil uzatamaz. Çünkü, söz sahibinin müslüman olması, ona küfür, şirk damgasını vuracak dilleri kesmektedir. Kabir ziyaret eden, meyyitten yardım, şefaat isteyen, şu işim olsun diyen bir müslümana, küfür, şirk damgasını basmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu sözleri söyleyenin veya kabir ziyaret edenin, ya Resulallah, bana şefaat et diyenin müslüman oluşu, bu sözlerinin ve işlerinin caiz ve meşru olan imanla ve düşünce ile olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Yukarıdaki bilgiler iyi anlaşılır ve iyi düşünülürse, Abdülvehhab oğlunun inançları ve yazıları temelinden yıkılmış ve çürütülmüş olur. Bununla beraber, bozuk yolda olduğunu, müslümanlara iftira ettiğini ve İslamiyet’i içten yıkmaya çalıştığını vesikalarla ispat eden çok sayıda kitap yazılmıştır.<br />
<br />
Zebid müftüsü Seyyid Abdurrahman, vehhabilerin bozuk yolda olduğunu göstermek için (Arabistan’ın doğu tarafından kimseler çıkar. Kur’an-ı kerim okurlar. Fakat, Kur’an-ı kerim boğazlarından aşağı inmez. Ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar. Yüzlerini kazırlar) hadis-i şerifi yetişir buyuruyor. Başı, yanakları tıraş etmeyi, Abdülvehhab oğlunun kitapları emir etmektedir. Diğer sapık fırkaların hiç birinde böyle bir emir yoktur.<br />
<br />
Vehhabilikten önceki müslümanlar kâfirmiş!<br />
Süud bin Abdülaziz, Mekke’ye ve Medine’ye hücum ettiği zaman Resulullah efendimizin türbesinden başka, Eshab-ı kiramın ve Ehl-i beytin ve Evliyanın ve Şehitlerin türbelerinin hepsini yıktılar. Kabirleri, belirsiz hâle getirdiler. Resulullah efendimizin mübarek türbesini de yıkmaya başladılar ise de, eline kazma alanın aklına veya bedenine sakatlık geldiğinden bu cinayeti işleyemediler. Medine’ye girdikleri zaman, Süud, müslümanları bir araya toplayıp, (Vehhabilik gelmesi ile, dininiz şimdi tamam oldu. Allah sizden razı oldu. Babalarınız kâfir idi, müşrik idi. Onların dinlerine uymayınız! Onların kâfir olduklarını herkese anlatınız! Resulullahın türbesi önünde durup, Ona yalvarmak yasaktır. Türbenin önünden geçerken, Esselamü âla Muhammed denir. Ondan şefaat istenmez) gibi, müslümanları kötüleyen şeyler söyledi.<br />
<br />
Süud, çarşılarda, pazarlarda, sokaklarda, adamlar bağırtıp, (Süud’un dinine giriniz! Onun geniş olan gölgesine sığınınız!) dedirtti. Müslümanları Abdülvehhab oğlu Mehmed’in dinine sokmaya zorladı.<br />
<br />
Süud bin Abdülaziz, her tarafa zulüm, işkence ateşlerini yağdırdığı sırada, Ehl-i sünnet âlimlerinden birini çağırıp, (Peygamber mezarında diri midir? Yoksa bizim inancımıza uygun olarak, herkes gibi ölü müdür?) deyince, (Resulullah bizim bilmediğimiz bir hayatla diridir) cevabını aldı. Süud’un bu suali sorması, onun cevap veremiyeceğini düşünerek, işkence ile öldürmek içindi. (Peygamberin, kabrinde diri olduğunu, bize göster de sana inanalım. Saçma sapan sözlerle cevap verirsen, benim hak dinimi kabul etmemekte inatçı olduğun anlaşılacağından, seni öldürürüm) dedi. Ehl-i sünnet âlimi, (Dışarıdan bir şey gösterip de seni inandırmaya çalışmayacağım. Geliniz, birlikte Medine-i münevvereye gidelim! (Muvacehe-i saadet) penceresi önünde duralım. Ben selam vereyim. Selamıma cevap verirse, inanırsın. Resulullah efendimizin, Kabri saadetinde diri olduğunu, selam verenleri işittiğini ve cevap verdiğini anlamış olursun. Selamıma cevap verilmezse, benim yalancı olduğum anlaşılır. Bana istediğin cezayı verebilirsin) dedi. Süud, bu sözleri işitince, Ehl-i sünnet âlimini salıverdi. Süud, bu cevaba çok kızmıştı. Çünkü, bu işi yapsaydı, kendi inancına göre, kendisi de kâfir, müşrik olurdu. Şaşırıp kaldı. Çünkü, buna karşılık verebilecek bir bilgisi yoktu. Rezil olmamak için, âlimi serbest bıraktı. Sonra, kendi adamlarından birine, bu hocayı bulup öldüreceksin ve ölüm haberini bana hemen bildireceksin dedi. Allahü teâlânın takdiri ile, bu vehhabi bir yoluna getirip de, o zatı öldüremedi. Bu korkunç haber, ağızdan ağza, o zata kadar ulaştı. Bu mücahid zat, artık Mekke’de bulunmanın doğru olmayacağını düşünerek, başka yere hicret etti.<br />
<br />
Süud, mücahid zatın Mekke’den çıktığını haber aldı. Arkasından kiralık katil gönderdi. Bu katil, (Bir Ehl-i sünneti öldüreceğim, çok sevap kazanacağım!) diyerek, gece gündüz durmadan gitti.<br />
<br />
Mücahid zata yetişti ise de, o zat, biraz önce kendi eceli ile vefat etmiş idi. O zatın devesini bir ağaca bağlayıp, su aramak için, bir kuyu başına gitti. Gelince, yalnız deveyi gördü. O zatı bulamadı. Süuda gidip olanları söyledi. Süud, (Evet, evet! Ben o zatın zikir ve tesbih ile göklere çıkarıldığını rüyada gördüm. Nur yüzlü kimseler, bu cenaze filan zattır. Ahir zaman Peygamberine dürüst inandığı için, cenazesi semaya kaldırıldı dediğini işittim) cevabını verince, (Beni böyle mübarek bir zatı öldürmek için, gönderirsin. Allahü teâlânın ona olan ihsanını gördüğün halde, bozuk inancını düzeltmezsin) diyerek sövüp saydı. Kendi tevbe etti. Süud, adamının bu sözlerine kulak bile vermedi.<br />
<br />
Süud, Medine ahalisini Mescid-i Nebiye toplayıp, Mescid kapılarını kapatıp, kürsüye çıktığı zamanda ise şöyle demişti:<br />
(Ey cemaat! Size nasihat vermek ve emirlerime uymanızı tembih etmek için buraya topladım. Ey Medine ahalisi! Bugün dininiz tamam oldu. Müslüman oldunuz. Allah’ı sevindirdiniz. Artık babalarınızın, dedelerinizin bozuk olan dinlerine özenmeyiniz! Allah’ın onlara rahmet etmesi için dua etmeyiniz! Onların hepsi şirk üzere öldüler. Müşrik idiler. Allah’a nasıl ibadet edeceğinizi, nasıl dua edeceğinizi, din adamlarımıza verdiğim kitaplarda bildirdim. Din adamlarımın bildirdiklerine uymayanlarınız olur ise, mallarınızın ve eşyanızın, çocuklarınızın ve kadınlarınızın, kanınızın, askerim için mubah olduğunu biliniz! Hepinizi zincire bağlayıp, işkence yapacaklar ve öldüreceklerdir. Peygamberin türbesi önünde, dedelerinizin yaptığı gibi salat ve selam söylemek için saygı ile durmak, vehhabilik dininde yasaktır. Türbe önünde durmayıp, geçip gitmeli. Giderken yalnız, (Esselamü ala Muhammed) demelidir. Peygambere saygı, imamımız Muhammed bin Abdülvehhab’ın ictihadına göre bu kadar yetişir.)<br />
<br />
Aslında birkaç satırını yazdığımız sözlerinde, bunların ne derece sapık oldukları açıkça görülmektedir. Vehhabiler, Âdem aleyhisselamın peygamber olduğuna inanmadıkları için ve bütün müslümanlara müşrik yani kâfir dedikleri için, kâfir olmaktadır. Türkiye’deki vehhabiler kendilerine selefiye demektedirler. Selefiye, vehhabiliğin kamufle adıdır. [Selefiyecilik nedir maddesine bakınız]<br />
Aşağıda yazacağımız inançlara sahip olanlar vehhabidir.<br />
<br />
Vehhabilerin üç temel inancı<br />
Abdülvehhab oğlunun Kitab-üt tevhid ve torununun buna yaptığı Feth-ül mecid adındaki şerhde, 250’den fazla bozuk inanışları vardır. Bunların temeli, üç meseledir.<br />
<br />
Diyorlar ki:<br />
<br />
1- Amel [ibadet], imanın parçasıdır, azalır çoğalır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, tembellikle namaz kılmayan kâfir olur. Bu öldürülür, malları vehhabilere taksim edilir.<br />
<br />
2- Peygamberlerin ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir olur. Kabirde olandan işitmeyenden dua istemek şirktir. Ölü ve uzakta olan diri, işitmez ve cevap vermez. Bunların fayda ve zararları olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.<br />
<br />
3- Mezarlar üzerine türbe yapmak ve türbelerde namaz kılmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, caiz değildir. Haremeyn halkı şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapındı. Sünniler ve Şiiler bunun için müşriktir. Bunları öldürmek, mallarını yağma etmek helaldir, kestikleri leş olur.<br />
<br />
Diğer yanlış inançlarından bazıları:<br />
<br />
1- Bir Mezhebe uymayı kabul etmezler.<br />
<br />
2- (Türbelerdeki Evliyaya tevessül etmek, şirktir. Peygamberlerin ve Evliyanın mezarlarına türbe yaptırmak, Allah’tan başka şeylere tapınmaktır. Her türbe puthanedir. Bunların çoğu Lat ve Uzza putları gibidir. Müslümanların çoğu müşrik oldu) derler.<br />
<br />
3- Şefaate inanmazlar.<br />
<br />
4- Keramete inanmazlar.<br />
<br />
5- Tasavvufa inanmazlar. Bu konuda şöyle diyorlar:<br />
(Tasavvufun başlangıcı, Hind yahudilerinin bir oyunudur. Eski yunanlılardan alınmıştır. Tasavvufcular, şirk ve küfür üzeredir. Bunların kitapları, Ebu Cehlin hatırlarına gelmeyen şirk ile doludur. Mürid şeyhine tapınıyor. Evliyanın mezarlarını putlaştırıyorlar. Onlara tapınıyorlar. Mısırlıların en büyük mabudları Ahmed Bedevidir. Muhyiddin-i Arabi, yeryüzünün en büyük kâfiridir.)<br />
<br />
6- Allahü teâlâ için adak yapmak ve hayvan kesmek ve bunların etlerini fakirlere dağıtıp, sevaplarını Peygamberlere ve Evliyaya hediye etmek şirk diyorlar.<br />
<br />
7- Resulullahı övmeye, Ondan şefaat istemeye şirk, böyle yapan müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basarlar. (Ölüler kendilerine söylenileni duymazlar. Ölüden dua, şefaat istemek, ona tapınmak olur. Mescid-i nebeviye namaz kılmak için girenin, selam vermek için, kabre gitmesi, Hücre-i saadeti ziyaret için, uzak yerlerden gelmek yasaktır) derler.<br />
<br />
Resulullahı metheden imam-ı Busayri’nin (Kaside-i bürde)sinden örnek vererek: (Bu sözler Allah’tan başkasına güvenmek, mahluku büyültmektir. Şirktir) derler.<br />
<br />
8- (Arş kadimdir), (Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır) derler.<br />
<br />
9- Sebeplere yapışmaya, vesileye, tevessüle şirk derler.<br />
<br />
Not: Bütün bu bozuk inanç ve iddialarına diğer maddelerde cevap verilmiştir.<br />
<br />
İbahilik nedir?<br />
Sual: Vehhabilik, selefilik adı altında sinsice hızla yayılıyor. Mezhep, âlim falan tanımıyorlar. Vehhabi olmayana kâfir diyorlar. Vehhabilikten önce ölenlerin de müşrik yani kâfir olarak öldüklerini söylüyorlar. İslam âlimleri Vehhabilerin kâfir olduklarını bildirmiş midir?<br />
CEVAP<br />
Vehhabiliği ingilizler kurdurmuştur. Vehhabilerin kâfir olduklarına dair bir çok kitap yazılmıştır.<br />
<br />
Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Mekke’nin müftisi ve reis-ül-uleması ve Şafii şeyhul-hutebası idi. Birçok eserleri olup, (Hülasat-ül-kelam fi beyani umerail beledil-haram), (Firreddi alel-vehhabiyyeti-etba-ı mezhebi İbni Teymiyye) ve (Ed-Dürer-üs-seniyye) kitaplarında Vehhabilerin içyüzlerini açıklamakta, yanlış yolda, sapık olduklarını âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle göstermektedir.<br />
<br />
Yusüf Nebhani’nin (Şevahid-ül-hak) kitabında, ikinci Abdülhamid hanın bahriye mirlivası [amirali] Eyyub Sabri Paşanın (Tarihi Vehhabiyan) ve (Mirat-ül-Haremeyn) kitaplarında da iç yüzleri yazılıdır.<br />
<br />
İbni Abidin’in üçüncü cildinde bagileri anlatırken ve (Nimet-i İslam) kitabının nikah bahsinde, Vehhabilerin ibahi yani dinsiz oldukları açıkça yazılıdır.<br />
<br />
İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:<br />
Vehhabiler, kendilerini Müslüman sayıp, vehhabilere muhalif olanların müşrik olduğuna inanırlar. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mubah görürler. (Redd-ül-muhtar)<br />
<br />
Nimet-i İslam kitabını her yerde bulmak mümkündür. Bu kitapta Hristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmek caiz olduğu bildirilirken Vehhabilerle evlenmenin caiz olmadığı bildiriliyor. Şirk sebebiyle muharremattan olanlar bahsinde bâtıniyye ile evlenmenin haram olduğu bildirildikten sonra, 1 numaralı dipnotta deniyor ki:<br />
(Bâtınıyye ki, onlara Talimiyye ve İsmailiyye ve İbahiyye dahi denir. Son asırlarda onlar vehhabiyye ismini almışlardır Ve din kisvesi içre, öteden beri dinsiz oldukları halde ehl-i dine ihanet ede gelmişlerdir.)<br />
<br />
Not: Nimet-i İslam kitabı, herkes tarafından en sahih ilmihal olarak kabul edilmektedir. Mezhepsizler bile bu kitabı övmektedir. Mezhepsizliği savunmak için (Mezhepsizlik Yaygarası) isimli kitap yazan müteveffa Ahmet Gürtaş bile, adı geçen yaygarasında Nimet-i İslam için "Şaheser" tabirini kullanmıştır. İbni Âbidin hazretlerinin Redd-ül-muhtar kitabı ise en sahih, en kıymetli fıkıh kitabıdır.<br />
<br />
Kâfir mi, bidat sahibi mi?<br />
Sual: Vehhabiler için, Herkese Lazım Olan İman kitabında, bidat sahibi denirken, İslam Ahlakı kitabında ise, kâfir deniyor. Bu fark nereden ileri geliyor?<br />
CEVAP<br />
Konular anlatılırken, bunların o hususlardaki bazı iddia ve inanışları küfür oluyor, bazıları bid’at oluyor. Küfür olan inanışları yüzünden kâfir, bid’at olan inanışları yüzünden bid’at ehli deniyor. Mesela, (Peygamberler, kabirlerinde, namaz kılarlar) gibi hadis-i şerifleri tevil ediyorlar, bu konularda bid’at ehli oluyorlar. (Herkese Lazım Olan İman)<br />
<br />
İdris, Şit ve Âdem aleyhimüsselamın peygamber olduklarını inkâr ettikleri için ve Müslümanlara müşrik dedikleri için kâfir olurlar. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Vehhabilerin kâfir oldukları, Nimet-i İslam kitabının nikah bahsinde de yazılıdır.<br />
<br />
İngilizlerin adamı<br />
Sual: (İngiliz Casusunun İtirafları) isimli kitabı eleştiren bir Vehhabi, (Vehhabiliği İngilizler kurmadı) diyor. Vehhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab için, (İngilizlerin adamı değildir) derken, İbni Suud için, (Modern Suudî Arabistan’ın kurucusu olan ve Muhammed bin Abdülvehhab’ın yolunu sahiplenen İbni Suud'un, İngilizlerin adamı olduğu bir gerçektir) ifadesini kullanıyor. Bu açık bir çelişki değil mi? Vehhabiliği İngilizler kurmamışsa, İngilizlerin adamı olduğunu Vehhabilerin bile kabul ettiği İbni Suud, nasıl olur da, Vehhabiliği sahiplenip onu devam ettiriyor?<br />
CEVAP<br />
Minareyi çalan kılıfını hazırlamaya çalışsa da, mızrağı çuvala sığdıramamışlar. Vehhabiliğin bid’at bir fırka olduğunu Ehl-i sünnet âlimleri çeşitli kitaplarında bildirmiştir. Bu kitapların isimleri sitemizde vardır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Vehhabilik nedir</span><br />
<br />
Vehhabiliği kuran, Mehmed bin Abdülvehhabdır. İngiliz casuslarından, Hempher’in tuzağına düşerek, ingilizlerin (İslamiyet’i imha) etmek çalışmalarına alet oldu.<br />
<br />
[İngiliz Casusunun İtirafları kitabında, Vehhabiliğin kuruluşu uzun anlatılmaktadır. Bu kitabı, <a href="http://www.hakikatkitabevi.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">www.hakikatkitabevi.com</a> adresinden okuyabilir ve temin edebilirsiniz.]<br />
<br />
Eline geçirdiği, ibni Teymiye’nin Ehl-i sünnete uymayan kitaplarını okumuş, (Şeyh-i necdi) diye meşhur olmuştu. Düşünceleri, ingiliz paraları ve ingiliz silahları karşılığında, köylüler ve Deriyye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Süud tarafından desteklendi. Sapık din adamı ibni Teymiye’nin fikirleri ile Hempher’in yalanlarının karışımına Vehhabilik denir.<br />
<br />
Mirat-ül-Haremeyn kitabının basıldığı 1888 senesinde Necd emiri, Abdullah bin Faysal idi. Aşağıdaki bilgilerin çoğu Mirat-ül-Haremeyn’den alınmıştır:<br />
<br />
Mehmed’in babası Abdülvehhab, iyi bir müslüman idi. Bu ve Medine’deki âlimler, Abdülvehhab oğlunun sözlerinden, yeni bir yol tutacağını anlamış, herkese, bununla konuşmamasını nasihat etmişlerdi. Fakat, Abdülvehhab oğlu, 1738 senesinde Vehhabiliği ilan etti. İngilizlerin siyasi ve askeri yardımları ile, Arabistan’a yayıldı.<br />
<br />
Vehhabilere inanan Deriyye hakimi Abdülaziz bin Muhammed bin Süud ilk olarak 1791 senesinde, Mekke emiri şerif Galib efendi ile harp etti. Daha önce, vehhabiliği gizlice yaymışlardı. Sayısız müslümanları öldürüp, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını almışlar ve işkence etmişlerdi.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlu, Beni Temim kabilesindendir. 1699 senesinde Necd çölündeki Hureymile kasabasında, Uyeyne köyünde doğmuş, 1791’de Deriyye’de ölmüştü. Önceleri ticaret için Basra, Bağdat, İran, Şam ve Hind taraflarına gitmiş, çok zeki ve bozguncu sözleri ile (Şeyh-i Necdi) adını almıştı. Dolaştığı yerlerde çok şeyler görmüş, şef olmak düşüncesine kapılmıştı. 1713 senesinde, Basra’da tanıştığı ingiliz casusu Hempher, Abdülvehhab oğlunun devrim yapmak arzusunda olduğunu anladı. Bununla uzun zaman arkadaşlık yaptı. İngiliz Sömürgeler Bakanlığından aldığı hile ve yalanları buna telkin etti. Abdülvehhab oğlunun bu telkinlerden zevk aldığını görünce, yeni bir din kurmasını teklif etti. Bu yeni dinin esaslarını ona bildirdi. Casus da, Abdülvehhab oğlu da aradıklarına kavuşmuş oldular.<br />
<br />
Yeni bir din kurmak için, önce Medine’de, sonra Şam’da, Hanbeli âlimlerinden okudu. Necde dönünce köylüler için küçük din kitapları yazdı. Bu kitaplara, ingiliz casusundan öğrendiklerini ve Mutezile ve başka bid’at fırkalarından aldığı bozuk düşünceleri de karıştırdı. Köylülerin çoğu buna tâbi oldular. İslamiyet’i içerden yıkmak için, İngiltere’de kurulmuş olan (Sömürgeler Bakanlığı), bu hâli, Necd şeyhi olan (Muhammed bin Süud)a bildirdi. Çok para vererek ve siyasi, askeri yardımlar vaat ederek, Abdülvehhab oğlu ile işbirliği yapmasını temin etti. Arabistan’da hasebe ve nesebe çok ehemmiyet verirlerdi. Kendisi ise, cahil olduğundan, Abdülvehhab oğlu Vehhabilik adını verdiği bu sapık inancı yaymak için, Muhammed bin Süudu maşa olarak kullandı. Kendisine (Kadı), Muhammed bin Süuda (Hakim) ismini taktı. Kendilerinden sonra da, çocuklarının bu makama geçmelerini temin eden bir anayasa yaptırdı.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlu, önceleri Medine’de okurken, Medine’nin salih, temiz âlimlerinden olan babası Abdülvehhab ve kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab ve kendisine ders okutan hocaları, bunun sözlerinden ve davranışlarından ve sık sık söylediği düşüncelerinden bunun ileride İslam dinini içeriden yıkacak bir sapık olacağını anlamışlardı. Kendisine nasihat verirler ve müslümanlara, bundan sakınmalarını söylerlerdi. Fakat, korktukları çabuk meydana geldi. Düşüncelerini Vehhabilik adı ile açıkça yaymaya başladı. Cahilleri, ahmakları aldatmak için İslam âlimlerinin kitaplarına uymayan yeniliklerle, dinde reformculukla ortaya çıktı. (Ehl-i sünnet vel-cemaat) mezhebinde olan doğru müslümanlara kâfir diyecek kadar taşkınlık yaptı. Peygamberimizi ve başka Peygamberleri ve Evliyayı vesile ederek, Allahü teâlâdan bir şey istemeye ve bunların kabirlerini ziyaret etmeye şirk dedi.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun, ingiliz casusundan öğrendiğine göre, bir kabir başında dua ederken, meyyite karşı söyleyen, müşrik olurmuş. Allah’tan başka bir kimse veya bir şey için, yaptı demek, mesela, Falanca ilaçtan fayda oldu veya Peygamber efendimizi veya bir Veliyi vasıta yaparak istediğim oldu diyen müslümanlar müşrik olurmuş. Abdülvehhab oğlunun, bu sözlerine vesika olarak ortaya attığı şeyler, hep yalan ve iftira ise de, cahil halk, doğruyu eğriden ayıramadıkları için sözleri, işsizlerin, çapulcuların, bilhassa Deriyye hakimi Muhammed bin Süud’un hoşuna gitti. Cahiller ve vurguncular, taş yürekliler, Abdülvehhab oğlunun sözlerine hemen yanaştılar. Doğru yolda olan halis müslümanlara kâfir dediler.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlu, düşüncelerini kolayca yayabilmek için, Deriyye hakimine başvurunca, o da topraklarını genişletmek ve kuvvetlerini arttırmak için ve Londra’dan aldığı emirleri yaymak için, Abdülvehhab oğlu ile seve seve işbirliği yaptı. Onun fikirlerini her tarafa yaymakta bütün gücü ile uğraştı. İnanmayıp karşı duranlarla harp etti. Müslümanların mallarını yağma etmek, canlarına kıymak helal denilince, çöldeki vahşiler, soyguncular, Muhammed bin Süud’a asker olmak için yarış ettiler. Süud oğlu ile Abdülvehhab oğlu el ele vererek, vehhabiliği kabul etmeyenlerin kâfir ve müşrik olduklarına, kanlarını dökmek ve mallarını almak helal olduğuna 1730 senesinde karar verip, 1738 yılında vehhabiliği ilan ettiler. Buna göre, Abdülvehhab oğlu, otuziki yaşında bozuk fikirleri yaymaya başlamış, kırk yaşında ilan etmiştir.<br />
<br />
Mekke-i mükerreme şafii müftüsü Esseyyid Ahmed bin Zeyni Dahlan, El-Fütuhat-ül-islamiyye kitabının 2.cüz 228.sayfasından başlayarak, Fitnet-ül-vehhabiyye başlığı altında bunların bozuk inançlarını ve müslümanlara yaptıkları işkenceleri anlatmaktadır. Bunun 234.sayfasında diyor ki:<br />
(Mekke’deki ve Medine’deki Ehl-i sünnet âlimlerini aldatmak için, buralara kendi adamlarını gönderdiler. Bu adamlar, İslam âlimlerine cevap veremediler. Cahil ve sapık oldukları anlaşıldı. Kâfir olduklarını ispat eden bir karar yazılıp her tarafa gönderildi.)<br />
<br />
Hicaz’da bulunan dört mezhep âlimleri ve bunların arasında Abdülvehhab oğlunun kardeşi Süleyman efendi ve kendisine ders okutmuş olan hocaları, Abdülvehhab oğlunun kitaplarını inceleyerek, İslam dinini yıkıcı, bozguncu yazılarına cevaplar hazırladılar, sapık yazılarını çürüten kuvvetli vesikalarla kitaplar yazarak, müslümanları uyandırmaya çalıştılar. Süleyman bin Abdülvehhab’ın, kardeşine karşı yazdığı kitabın ismi, Savaık-ul ilahiyye firreddi alel-vehhabiyye’dir.<br />
<br />
Bu kitaplar onları gafletten uyandıramadı. Müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını arttırdı ve Muhammed bin Süud’un müslümanlar üzerine saldırmasına, akıtılan kanların çoğalmasına sebep oldu. Bu adam, (Beni Hanife) kabilesinden olup, Müseyleme-tül Kezzabın peygamberliğine inanmış olan ahmakların soyundan idi. Muhammed bin Süud, 1765 senesinde ölünce, oğlu Abdülaziz yerine geçti. Abdülaziz bin Muhammed bin Süud, 1803 senesinde, Deriyye camiinde, bir Şii tarafından, karnına hançer sokularak öldürüldü. Bundan sonra, oğlu Süud bin Abdülaziz vehhabilerin şefi oldu. Arabları aldatmak, sapık inançlarını yaymak için müslümanların kanını dökmekte, üçü de, birbiri ile yarışırcasına çalıştılar.<br />
<br />
[Vehhabilerin ve mal, mevki ele geçirmek için bunların arasına karışan cahil, vahşi kimselerin, Taif’de, Mekke ve Medine’de ve diğer yerlerdeki müslümanlara yaptıkları işkenceler ve kadınların, çocukların barbarca öldürülmeleri, Ahmed bin Zeyni Dahlan’ın Hulasat-ül-kelam kitabında ve Eyyub Sabri Paşanın 1879 senesinde basılmış olan Tarih-i Vehhabiyan ve Mirat-ül-Haremeyn kitaplarında uzun yazılıdır. Yüreği dayanabilenler oradan okuyabilirler. Bunların, Osmanlı devleti tarafından nasıl cezalandırıldıkları ve birinci cihan harbinden sonra, ingilizlerin bol para ve silah yardımı ile tekrar nasıl devlet kurdukları da yazılıdır.]<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun bu düşüncelerini yayması, Allah’ı tevhidde halis olmak için ve müslümanları şirkten kurtarmak için imiş. Müslümanlar şirk üzere imişler. Yani müşriklermiş, yani puta tapan kâfirlermiş. Müslümanların dinini tazelemek için, dinde reform yapmak için, ortaya çıkmış. Diğer maddelerde bu sapık fikirlerini ve cevaplarını yazacağız. Burada önsöz mahiyetinde yazıyoruz.<br />
<br />
Bu düşüncelerine herkesi inandırmak için, Ahkaf suresinin 5.âyet-i kerimesini, Yunus suresinin 106.âyet-i kerimesini ve Rad suresinin 14.âyet-i kerimesini vesika olarak ileri sürmüştür. Halbuki bunlara benzeyen, daha birçok âyet-i kerimeler vardır. Bu âyet-i kerimelerin hepsi, puta tapan kâfirleri, müşrikleri bildirmek için gönderildiğini, tefsir âlimleri sözbirliği ile beyan buyurmuşlardır.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun düşüncelerine göre, bir müslüman, Peygamber efendimizden veya başka Peygamberlerden yahut Velilerden, Salihlerden birinin kabrinin yanında veya uzakta iken bundan (istigase) etse, yani sıkıntıdan, dertten kurtulması için yardım istese, yahut o zatın ismini söyleyerek şefaat etmesini dilese, yahut kabrini ziyaret etmek için gitmek istese, o müslüman müşrik olurmuş. Allahü teâlâ, Zümer suresinin üçüncü âyetinde, puta tapan kâfirleri bildirmektedir. Peygamberleri ve Evliyayı vesile ederek dua eden müslümanlara müşrik diyebilmek için, bu âyet-i kerimeyi ileri sürüyorlar. Müşrikler de putların yaratıcı olmadığına, her şeyi Allahü teâlânın yarattığına inanıyorlardı diyorlar. Hatta Ankebut suresinin 61. ve Zuhruf suresinin 87. âyet-i kerimesinde mealen, (Bunları kimin yarattığını, onlara sorarsan, elbette Allah yarattı derler) buyuruldu. Allahü teâlânın da böyle buyurduğunu söylüyorlar. Kâfirler böyle inandıkları için değil, Zümer suresinin 3.âyetinde bildirilen, (Allah’tan başkalarını dost edinenler, onlar Allahü teâlâya şefaat ederek bizi yaklaştırırlar derler) meali şerifini söyledikleri için kâfir ve müşrik oluyorlar, diyorlar. Peygamberlerin, Evliyanın kabirlerinden şefaat, yardım isteyen müslümanlar da, böyle söyleyerek müşrik oluyorlarmış.<br />
<br />
Abdülvehhab oğlunun, bu âyet-i kerimeyi ileri sürerek, müslümanları kâfirlere, müşriklere benzetmesi, çok çürük, ahmakça ve gülünç bir şeydir. Çünkü, kâfirler, şefaat etmeleri için putlara tapınıyorlar. Allahü teâlâyı bırakıp, dileklerini yalnız putlardan istiyorlar. Allahü teâlânın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Muhammed aleyhisselama ve getirdiği İslam dinine inanmıyorlar. Biz Müslümanlar ise, Allah’a ve Resulüne iman ediyor, getirdiği İslam dinine inanıyoruz. Zaten buna iman ettiğimiz için müslüman oluyoruz. İman edenler ile putlara tapan müşrikler hiç mukayese edilebilir mi? Hiç birbirine benzetilebilir mi? Üstelik bu müşrikler, Peygamber efendimize iman etmemekle kalmayıp, Ona ve iman eden müslümanlara her türlü eziyeti yapmış, sayısız harpler etmişlerdi. Biz, Peygamberlere, Evliyaya tapınmıyor, her şeyi yalnız Allah’tan bekliyoruz. Evliyanın vasıta, vesile olmasını istiyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen en sevgili kul, en büyük Peygamber Muhammed aleyhisselamın şefaat etmesini istiyoruz.<br />
<br />
Kâfirler, putlarının diledikleri gibi şefaat edeceklerine, her dilediklerini Allah’a mutlaka yaptıracaklarına inanıyorlar. Biz Müslümanlar ise, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına şefaat için izin vereceğini, sevdiklerinin şefaatlerini ve dualarını kabul edeceğini, Kur’an-ı kerimde bildirdiği için, Kur’an-ı kerimde bildirilen bu müjdeye inandığımız, iman ettiğimiz için, Allahü teâlânın sevgilisi olan yüce Peygamberimizden, sevgili kulları Evliyadan şefaat ve yardım istemekteyiz.<br />
<br />
Kâfirlerin putlara tapınması ile, müslümanların Evliyadan yardım istemeleri birbirine benzetilemez. Bir müslüman ile bir kâfir, görünüşte hep insandır. İnsanlıkları birbirlerine benzemektedir. Fakat, müslüman, Allahü teâlânın dostudur. Sonsuz Cennette kalacaktır. Kâfir olan ise, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz Cehennemde kalacaktır. Görünüşte birbirlerine benzemeleri, hep aynı olacaklarına senet olamaz. Allahü teâlânın düşmanı olan putlara, heykellere yalvaran ile, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ve veli kullarına yalvaranlar, görünüşte benzeyebilirler. Fakat, putlara yalvarmak, Cehenneme götürür. Peygambere ve Evliyaya yalvarmak ise, Allahü teâlânın af etmesine, merhamet etmesine sebep olur. (Allahü teâlânın sevdiği kulları hatırlanırsa, Allahü teâlâ merhamet eder) hadis-i şerifi meşhurdur. Bu hadis-i şerifi, aşağıda diğer maddelerde tekrar bildireceğiz. Peygamberlere, Evliyaya yalvarınca, Allahü teâlânın merhamet edeceğini, af buyuracağını bu hadis-i şerif de göstermektedir.<br />
<br />
Müslümanlar, Peygamberlerin, Evliyanın ilah, mabud, Allahü teâlâya şerik, ortak olmadıklarına inanır. Bunların, Allahü teâlânın aciz kulları olduklarına, ibadete, tapınmaya, yalvarmaya hakları olmadığına inanır. Allahü teâlânın sevdiği, dualarını kabul eylediği kulları olduğuna inanır. Maide suresi, 35.âyetinde mealen, (Bana yaklaşmak için vesile arayınız) buyuruldu. Salih kullarımın dualarını kabul ederim, dileklerini veririm buyuruyor. Buhari’de ve Müslim’de ve Künuz-üd-dekaık’te bulunan hadis-i şerifte, (Elbet, Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, bir şey için yemin etse, Allahü teâlâ, o şeyi yaratır. Onu yalancı çıkarmaz) buyuruldu. Müslümanlar, bu âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere inandıkları için, Peygamberi ve Evliyayı vesile yapmakta, onlardan dua ve yardım beklemektedir.<br />
<br />
Evet, kâfirlerin bir kısmı, putlarının, heykellerinin yaratıcı olmadıklarını, her şeyi Allahü teâlânın yarattığını söylüyorlar ise de, putların tapınmaya hakları vardır, onlar dilediğini yaparlar ve Allah’a da yaptırırlar diyorlar. Putlarını Allah’a şerik, ortak yapıyorlar. Bir kimse, dünyada başkasından yardım istese, bana elbette yardım yapar, onun her istediği kesinlikle olur dese, bu kimse kâfir olur. Fakat, benim işim onun istemesi ile kesinlikle olmaz. O bir sebeptir. Allahü teâlâ sebebe yapışanları sever. Sebeple yaratmak Onun âdetidir. Sebebe yapışmış olmak için, bundan yardım istiyorum, dileğimi Allah’tan bekliyorum. Peygamber efendimiz de sebeplere yapışmıştır. Sebebe yapışmakla, o yüce Peygamberin sünnetine uymuş oluyorum diyerek birinden yardım isteyen kimse sevap kazanır. İşi olursa, Allahü teâlâya hamd eder. İşi olmazsa, Allahü teâlânın kazasına, kaderine razı olur.<br />
<br />
Kâfirlerin puta tapması, müslümanların Peygamberden, Evliyadan dua, şefaat, yardım istemelerine benzemez. Aklı olan, doğru düşünebilen, bu ikisini birbirine benzetmez. Birbirinden başka olduklarını iyi anlar. Zararı ve faydayı yaratan, ancak Allahü teâlâdır. Ondan başkasının tapınmaya hakkı yoktur. Hiçbir Peygamber, hiçbir Veli ve hiçbir mahluk, hiçbir şey yaratamaz. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Yalnız Allahü teâlâ, Peygamberlerinin, Velilerinin, salih kullarının, yani sevdiği kullarının isimlerini söyleyenlere, onları vesile edenlere merhamet eder. Dilediklerini verir. Böyle olduğunu, kendisi ve sevgili Peygamberi haber vermiştir. Bu haberlere uyarak müslümanlar da böyle inanmaktadır.<br />
<br />
Müşrikler, kâfirler ise, putların bir şey yaratmadığını bildikleri halde, putları ilah ve mabud biliyorlar. Putlara tapınıyorlar. Kimisi üluhiyyette müşrik oluyor. Kimisi de, ibadette müşrik oluyorlar. (Putlarımız bize şefaat edecektir. Allah’a yaklaştıracaktır) dedikleri için, müşrik olmuyorlar. Putları mabud bildikleri için, putlara tapındıkları için müşrik oluyorlar.<br />
<br />
Peygamber efendimiz, (Bir zaman gelecek, kâfirler için gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanları kötülemek için vesika olarak kullanacaklardır) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (En çok korktuğum şey, âyet-i kerimeleri Allahü teâlânın dilemediği yerlerde kullanacak kimselerin ortaya çıkmasıdır) buyurdu. Bu hadis-i şeriflerin ikisini de Abdullah bin Ömer “radıyallahü anhüma” bildirdi. Bu iki hadis-i şerif, mezhepsizlerin, zındıkların türeyeceklerini ve kâfirleri bildiren âyet-i kerimelerin müslümanlar için geldiğini söyleyeceklerini, Kur’an-ı kerime iftira edeceklerini bildirmektedir.<br />
<br />
Müminler, Allahü teâlânın sevdiğine inandıkları kimselerin mezarlarını ziyarete gidiyorlar. Allahü teâlânın sevdiği kullarını vasıta, vesile ederek, Allahü teâlâya yalvarıyorlar. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram da böyle yaparlardı. Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, istediklerini vermiş olduğun kullarının hakkı için, hürmeti için senden istiyorum) duasını okurdu. Bu duayı Eshabına öğretir ve okumalarını emrederdi. Müminler de, böyle dua etmektedir.<br />
<br />
Hazret-i Ali’nin validesi olan Fatıma binti Esed vefat edince, Resulullah kabre koydu ve (Ya Rabbi, bana annelik yapan Fatıma binti Esedi af eyle! Peygamberinin ve benden önce gelmiş olan Peygamberlerinin hakkı için, ona rahmetini bol eyle) diye dua eyledi. Gözlerinin açılması için dua isteyen birine, iki rekat namaz kılmasını, sonra (Ya Rabbi, kullarına merhamet ederek göndermiş olduğun Peygamberin Muhammed aleyhisselamın hürmeti için, Onu vesile ederek, senden istiyorum. Sana yalvarıyorum. Ya Muhammed “aleyhisselam”! Seni vesile ederek, duamı kabul edip, dileğimi ihsan etmesi için Rabbime yalvarıyorum. Ya Rabbi, duamın kabul olması için, o yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle) duasını okumasını emir buyurdu.<br />
<br />
Âdem aleyhisselam, yasak edilen ağaçtan yiyerek, (Seylan) yani Serendib adasına indirilince, (Ya Rabbi, oğlum Muhammed aleyhisselam hürmetine beni af et) duasını yaptı. Allahü teâlâ da, (Ey Âdem, Muhammed aleyhisselamı vesile ederek, yerdekiler ve göktekiler için şefaat isteseydin, şefaatini kabul ederdim) buyurdu.<br />
<br />
Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas’ı beraber götürüp, onu vesile ederek, yağmur duası yapmış, duası kabul olmuştur.<br />
<br />
Gözlerinin açılmasını isteyen birine, okuması emrolunan duada, (Ya Muhammed! Seni...) demek, Evliyayı vesile ederken ismini söyleyerek yalvarmanın caiz olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Eshab-ı kiramın ve Tabi’inin hayatını bildiren kitaplar, kabir ziyaretinin ve ismini söyleyerek şefaat istemenin ve meyyiti vesile kılmanın meşru ve caiz olduğunu gösteren vesikalarla doludur.<br />
<br />
İbni Hacer-i Hiytemi’nin Minhac şerhi olan Tuhfe kitabına haşiyeleri ile meşhur Muhammed bin Süleyman şafi’i, Abdülvehhab oğlunun bozuk ve sapık bir yolda olduğunu, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış manalar verdiğini, vesikalarla ispat etmiştir.<br />
Kitabında şöyle demektedir:<br />
(Ey Abdülvehhab oğlu! Müslümanlara dil uzatma, sana Allah rızası için nasihat ediyorum. Allah’tan başka yaratıcı olduğunu söyleyen varsa, ona doğruyu bildir! Vesikalar göstererek onu doğru yola çevir! Müslümanlara kâfir denilemez! Milyonlara kâfir dememek için, bir kişiye kâfir demek daha doğru olur. Sürüden ayrılan koyunun tehlikede olduğu muhakkaktır. Nisa suresinin (Doğru yol gösterildikten sonra, Peygambere uymayan, imanda ve amelde müminlerden ayrılan kimseyi, küfür ve irtidadda bırakır ve Cehenneme atarız) mealindeki 115. âyet-i kerime, Ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılmış olanların halini göstermektedir.)<br />
<br />
Kabir ziyaretinin caiz ve faydalı olduğunu bildiren hadis-i şerifler, pek çoktur. Eshab-ı kiram ve Tabi’in-i izam, Peygamber efendimizin mübarek türbesini ziyaret ederlerdi. Bu ziyaretin nasıl yapılacağını ve faydalarını bildirmek için kitaplar yazılmıştır.<br />
<br />
Bir Veliyi vesile ederek dua etmek, ismini söyleyerek ondan yardım istemek, hiç zararlı değildir. İsmi söylenen zatın, tesir edeceğine, istenileni elbet yapacağına, gaybları bileceğine inanmak küfür olur. Müslümanlar böyle inanmıyor ki, kötülenebilsin. Müslüman, Allahü teâlânın sevgili bir kulundan, yalnız vesile olmasını, şefaat etmesini, dua etmesini ister. İstenileni yaratan yalnız Allahü teâlâdır. Maide suresi, 27.âyetinde mealen, (Mütteki kullarımın duasını kabul ederim) buyuruldu. Bunun için, sevdiklerinden dua istenir. Meyyitten, istekleri vermesi değil, Allahü teâlânın vermesine vasıta olması istenir. Vermesini istemek caiz değildir. Müslümanlar bunu istemez. Verilmesi için vasıta olmasını istemek caizdir. İstigase ve İstişfa ve Tevessül kelimeleri de, hep vasıta, vesile olmayı istemek demektir.<br />
<br />
Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak için, başka bir mahlukunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın âdetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lazımdır. Peygamberler hep sebeplere yapışmışlardır.<br />
<br />
Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler sebeplere yapışmayı emir etmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna inanmak lazımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir. Mesela (İçtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine adak yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su, hararetimi giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta olduklarını göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanlar, yukarıda bildirdiğimiz gibi inanmaktadır. Böyle inanana kâfir denemez. Vehhabiler de, diri olandan, yanında bulunandan bir şey istemek caizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet memurlarından çok şey istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar. Uzakta olandan ve ölüden istemek şirktir, diriden istemek şirk olmaz diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise, biri şirk olmayınca, öteki de şirk olmaz diyor. Aralarında fark yoktur diyor.<br />
<br />
Her müslüman, imanın, İslam’ın şartlarına, farzların farz olduklarına ve haramların haram olduklarına inanmaktadır. Her müslümanın, yaratıcı, yapıcı yalnız Allah olduğuna, Allah’tan başkasının yaratmadığına inanmış oldukları da meydandadır. Namaz kılmayacağım diyen bir müslümanın, şimdi veya burada kılmayacağım veya kılmış olduğum için kılmayacağım demek istediği anlaşılır. Ben hiç namaz kılmak istemiyorum demek istiyor diye, kimse buna dil uzatamaz. Çünkü, söz sahibinin müslüman olması, ona küfür, şirk damgasını vuracak dilleri kesmektedir. Kabir ziyaret eden, meyyitten yardım, şefaat isteyen, şu işim olsun diyen bir müslümana, küfür, şirk damgasını basmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu sözleri söyleyenin veya kabir ziyaret edenin, ya Resulallah, bana şefaat et diyenin müslüman oluşu, bu sözlerinin ve işlerinin caiz ve meşru olan imanla ve düşünce ile olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Yukarıdaki bilgiler iyi anlaşılır ve iyi düşünülürse, Abdülvehhab oğlunun inançları ve yazıları temelinden yıkılmış ve çürütülmüş olur. Bununla beraber, bozuk yolda olduğunu, müslümanlara iftira ettiğini ve İslamiyet’i içten yıkmaya çalıştığını vesikalarla ispat eden çok sayıda kitap yazılmıştır.<br />
<br />
Zebid müftüsü Seyyid Abdurrahman, vehhabilerin bozuk yolda olduğunu göstermek için (Arabistan’ın doğu tarafından kimseler çıkar. Kur’an-ı kerim okurlar. Fakat, Kur’an-ı kerim boğazlarından aşağı inmez. Ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar. Yüzlerini kazırlar) hadis-i şerifi yetişir buyuruyor. Başı, yanakları tıraş etmeyi, Abdülvehhab oğlunun kitapları emir etmektedir. Diğer sapık fırkaların hiç birinde böyle bir emir yoktur.<br />
<br />
Vehhabilikten önceki müslümanlar kâfirmiş!<br />
Süud bin Abdülaziz, Mekke’ye ve Medine’ye hücum ettiği zaman Resulullah efendimizin türbesinden başka, Eshab-ı kiramın ve Ehl-i beytin ve Evliyanın ve Şehitlerin türbelerinin hepsini yıktılar. Kabirleri, belirsiz hâle getirdiler. Resulullah efendimizin mübarek türbesini de yıkmaya başladılar ise de, eline kazma alanın aklına veya bedenine sakatlık geldiğinden bu cinayeti işleyemediler. Medine’ye girdikleri zaman, Süud, müslümanları bir araya toplayıp, (Vehhabilik gelmesi ile, dininiz şimdi tamam oldu. Allah sizden razı oldu. Babalarınız kâfir idi, müşrik idi. Onların dinlerine uymayınız! Onların kâfir olduklarını herkese anlatınız! Resulullahın türbesi önünde durup, Ona yalvarmak yasaktır. Türbenin önünden geçerken, Esselamü âla Muhammed denir. Ondan şefaat istenmez) gibi, müslümanları kötüleyen şeyler söyledi.<br />
<br />
Süud, çarşılarda, pazarlarda, sokaklarda, adamlar bağırtıp, (Süud’un dinine giriniz! Onun geniş olan gölgesine sığınınız!) dedirtti. Müslümanları Abdülvehhab oğlu Mehmed’in dinine sokmaya zorladı.<br />
<br />
Süud bin Abdülaziz, her tarafa zulüm, işkence ateşlerini yağdırdığı sırada, Ehl-i sünnet âlimlerinden birini çağırıp, (Peygamber mezarında diri midir? Yoksa bizim inancımıza uygun olarak, herkes gibi ölü müdür?) deyince, (Resulullah bizim bilmediğimiz bir hayatla diridir) cevabını aldı. Süud’un bu suali sorması, onun cevap veremiyeceğini düşünerek, işkence ile öldürmek içindi. (Peygamberin, kabrinde diri olduğunu, bize göster de sana inanalım. Saçma sapan sözlerle cevap verirsen, benim hak dinimi kabul etmemekte inatçı olduğun anlaşılacağından, seni öldürürüm) dedi. Ehl-i sünnet âlimi, (Dışarıdan bir şey gösterip de seni inandırmaya çalışmayacağım. Geliniz, birlikte Medine-i münevvereye gidelim! (Muvacehe-i saadet) penceresi önünde duralım. Ben selam vereyim. Selamıma cevap verirse, inanırsın. Resulullah efendimizin, Kabri saadetinde diri olduğunu, selam verenleri işittiğini ve cevap verdiğini anlamış olursun. Selamıma cevap verilmezse, benim yalancı olduğum anlaşılır. Bana istediğin cezayı verebilirsin) dedi. Süud, bu sözleri işitince, Ehl-i sünnet âlimini salıverdi. Süud, bu cevaba çok kızmıştı. Çünkü, bu işi yapsaydı, kendi inancına göre, kendisi de kâfir, müşrik olurdu. Şaşırıp kaldı. Çünkü, buna karşılık verebilecek bir bilgisi yoktu. Rezil olmamak için, âlimi serbest bıraktı. Sonra, kendi adamlarından birine, bu hocayı bulup öldüreceksin ve ölüm haberini bana hemen bildireceksin dedi. Allahü teâlânın takdiri ile, bu vehhabi bir yoluna getirip de, o zatı öldüremedi. Bu korkunç haber, ağızdan ağza, o zata kadar ulaştı. Bu mücahid zat, artık Mekke’de bulunmanın doğru olmayacağını düşünerek, başka yere hicret etti.<br />
<br />
Süud, mücahid zatın Mekke’den çıktığını haber aldı. Arkasından kiralık katil gönderdi. Bu katil, (Bir Ehl-i sünneti öldüreceğim, çok sevap kazanacağım!) diyerek, gece gündüz durmadan gitti.<br />
<br />
Mücahid zata yetişti ise de, o zat, biraz önce kendi eceli ile vefat etmiş idi. O zatın devesini bir ağaca bağlayıp, su aramak için, bir kuyu başına gitti. Gelince, yalnız deveyi gördü. O zatı bulamadı. Süuda gidip olanları söyledi. Süud, (Evet, evet! Ben o zatın zikir ve tesbih ile göklere çıkarıldığını rüyada gördüm. Nur yüzlü kimseler, bu cenaze filan zattır. Ahir zaman Peygamberine dürüst inandığı için, cenazesi semaya kaldırıldı dediğini işittim) cevabını verince, (Beni böyle mübarek bir zatı öldürmek için, gönderirsin. Allahü teâlânın ona olan ihsanını gördüğün halde, bozuk inancını düzeltmezsin) diyerek sövüp saydı. Kendi tevbe etti. Süud, adamının bu sözlerine kulak bile vermedi.<br />
<br />
Süud, Medine ahalisini Mescid-i Nebiye toplayıp, Mescid kapılarını kapatıp, kürsüye çıktığı zamanda ise şöyle demişti:<br />
(Ey cemaat! Size nasihat vermek ve emirlerime uymanızı tembih etmek için buraya topladım. Ey Medine ahalisi! Bugün dininiz tamam oldu. Müslüman oldunuz. Allah’ı sevindirdiniz. Artık babalarınızın, dedelerinizin bozuk olan dinlerine özenmeyiniz! Allah’ın onlara rahmet etmesi için dua etmeyiniz! Onların hepsi şirk üzere öldüler. Müşrik idiler. Allah’a nasıl ibadet edeceğinizi, nasıl dua edeceğinizi, din adamlarımıza verdiğim kitaplarda bildirdim. Din adamlarımın bildirdiklerine uymayanlarınız olur ise, mallarınızın ve eşyanızın, çocuklarınızın ve kadınlarınızın, kanınızın, askerim için mubah olduğunu biliniz! Hepinizi zincire bağlayıp, işkence yapacaklar ve öldüreceklerdir. Peygamberin türbesi önünde, dedelerinizin yaptığı gibi salat ve selam söylemek için saygı ile durmak, vehhabilik dininde yasaktır. Türbe önünde durmayıp, geçip gitmeli. Giderken yalnız, (Esselamü ala Muhammed) demelidir. Peygambere saygı, imamımız Muhammed bin Abdülvehhab’ın ictihadına göre bu kadar yetişir.)<br />
<br />
Aslında birkaç satırını yazdığımız sözlerinde, bunların ne derece sapık oldukları açıkça görülmektedir. Vehhabiler, Âdem aleyhisselamın peygamber olduğuna inanmadıkları için ve bütün müslümanlara müşrik yani kâfir dedikleri için, kâfir olmaktadır. Türkiye’deki vehhabiler kendilerine selefiye demektedirler. Selefiye, vehhabiliğin kamufle adıdır. [Selefiyecilik nedir maddesine bakınız]<br />
Aşağıda yazacağımız inançlara sahip olanlar vehhabidir.<br />
<br />
Vehhabilerin üç temel inancı<br />
Abdülvehhab oğlunun Kitab-üt tevhid ve torununun buna yaptığı Feth-ül mecid adındaki şerhde, 250’den fazla bozuk inanışları vardır. Bunların temeli, üç meseledir.<br />
<br />
Diyorlar ki:<br />
<br />
1- Amel [ibadet], imanın parçasıdır, azalır çoğalır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, tembellikle namaz kılmayan kâfir olur. Bu öldürülür, malları vehhabilere taksim edilir.<br />
<br />
2- Peygamberlerin ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir olur. Kabirde olandan işitmeyenden dua istemek şirktir. Ölü ve uzakta olan diri, işitmez ve cevap vermez. Bunların fayda ve zararları olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.<br />
<br />
3- Mezarlar üzerine türbe yapmak ve türbelerde namaz kılmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, caiz değildir. Haremeyn halkı şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapındı. Sünniler ve Şiiler bunun için müşriktir. Bunları öldürmek, mallarını yağma etmek helaldir, kestikleri leş olur.<br />
<br />
Diğer yanlış inançlarından bazıları:<br />
<br />
1- Bir Mezhebe uymayı kabul etmezler.<br />
<br />
2- (Türbelerdeki Evliyaya tevessül etmek, şirktir. Peygamberlerin ve Evliyanın mezarlarına türbe yaptırmak, Allah’tan başka şeylere tapınmaktır. Her türbe puthanedir. Bunların çoğu Lat ve Uzza putları gibidir. Müslümanların çoğu müşrik oldu) derler.<br />
<br />
3- Şefaate inanmazlar.<br />
<br />
4- Keramete inanmazlar.<br />
<br />
5- Tasavvufa inanmazlar. Bu konuda şöyle diyorlar:<br />
(Tasavvufun başlangıcı, Hind yahudilerinin bir oyunudur. Eski yunanlılardan alınmıştır. Tasavvufcular, şirk ve küfür üzeredir. Bunların kitapları, Ebu Cehlin hatırlarına gelmeyen şirk ile doludur. Mürid şeyhine tapınıyor. Evliyanın mezarlarını putlaştırıyorlar. Onlara tapınıyorlar. Mısırlıların en büyük mabudları Ahmed Bedevidir. Muhyiddin-i Arabi, yeryüzünün en büyük kâfiridir.)<br />
<br />
6- Allahü teâlâ için adak yapmak ve hayvan kesmek ve bunların etlerini fakirlere dağıtıp, sevaplarını Peygamberlere ve Evliyaya hediye etmek şirk diyorlar.<br />
<br />
7- Resulullahı övmeye, Ondan şefaat istemeye şirk, böyle yapan müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basarlar. (Ölüler kendilerine söylenileni duymazlar. Ölüden dua, şefaat istemek, ona tapınmak olur. Mescid-i nebeviye namaz kılmak için girenin, selam vermek için, kabre gitmesi, Hücre-i saadeti ziyaret için, uzak yerlerden gelmek yasaktır) derler.<br />
<br />
Resulullahı metheden imam-ı Busayri’nin (Kaside-i bürde)sinden örnek vererek: (Bu sözler Allah’tan başkasına güvenmek, mahluku büyültmektir. Şirktir) derler.<br />
<br />
8- (Arş kadimdir), (Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır) derler.<br />
<br />
9- Sebeplere yapışmaya, vesileye, tevessüle şirk derler.<br />
<br />
Not: Bütün bu bozuk inanç ve iddialarına diğer maddelerde cevap verilmiştir.<br />
<br />
İbahilik nedir?<br />
Sual: Vehhabilik, selefilik adı altında sinsice hızla yayılıyor. Mezhep, âlim falan tanımıyorlar. Vehhabi olmayana kâfir diyorlar. Vehhabilikten önce ölenlerin de müşrik yani kâfir olarak öldüklerini söylüyorlar. İslam âlimleri Vehhabilerin kâfir olduklarını bildirmiş midir?<br />
CEVAP<br />
Vehhabiliği ingilizler kurdurmuştur. Vehhabilerin kâfir olduklarına dair bir çok kitap yazılmıştır.<br />
<br />
Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Mekke’nin müftisi ve reis-ül-uleması ve Şafii şeyhul-hutebası idi. Birçok eserleri olup, (Hülasat-ül-kelam fi beyani umerail beledil-haram), (Firreddi alel-vehhabiyyeti-etba-ı mezhebi İbni Teymiyye) ve (Ed-Dürer-üs-seniyye) kitaplarında Vehhabilerin içyüzlerini açıklamakta, yanlış yolda, sapık olduklarını âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle göstermektedir.<br />
<br />
Yusüf Nebhani’nin (Şevahid-ül-hak) kitabında, ikinci Abdülhamid hanın bahriye mirlivası [amirali] Eyyub Sabri Paşanın (Tarihi Vehhabiyan) ve (Mirat-ül-Haremeyn) kitaplarında da iç yüzleri yazılıdır.<br />
<br />
İbni Abidin’in üçüncü cildinde bagileri anlatırken ve (Nimet-i İslam) kitabının nikah bahsinde, Vehhabilerin ibahi yani dinsiz oldukları açıkça yazılıdır.<br />
<br />
İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:<br />
Vehhabiler, kendilerini Müslüman sayıp, vehhabilere muhalif olanların müşrik olduğuna inanırlar. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mubah görürler. (Redd-ül-muhtar)<br />
<br />
Nimet-i İslam kitabını her yerde bulmak mümkündür. Bu kitapta Hristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmek caiz olduğu bildirilirken Vehhabilerle evlenmenin caiz olmadığı bildiriliyor. Şirk sebebiyle muharremattan olanlar bahsinde bâtıniyye ile evlenmenin haram olduğu bildirildikten sonra, 1 numaralı dipnotta deniyor ki:<br />
(Bâtınıyye ki, onlara Talimiyye ve İsmailiyye ve İbahiyye dahi denir. Son asırlarda onlar vehhabiyye ismini almışlardır Ve din kisvesi içre, öteden beri dinsiz oldukları halde ehl-i dine ihanet ede gelmişlerdir.)<br />
<br />
Not: Nimet-i İslam kitabı, herkes tarafından en sahih ilmihal olarak kabul edilmektedir. Mezhepsizler bile bu kitabı övmektedir. Mezhepsizliği savunmak için (Mezhepsizlik Yaygarası) isimli kitap yazan müteveffa Ahmet Gürtaş bile, adı geçen yaygarasında Nimet-i İslam için "Şaheser" tabirini kullanmıştır. İbni Âbidin hazretlerinin Redd-ül-muhtar kitabı ise en sahih, en kıymetli fıkıh kitabıdır.<br />
<br />
Kâfir mi, bidat sahibi mi?<br />
Sual: Vehhabiler için, Herkese Lazım Olan İman kitabında, bidat sahibi denirken, İslam Ahlakı kitabında ise, kâfir deniyor. Bu fark nereden ileri geliyor?<br />
CEVAP<br />
Konular anlatılırken, bunların o hususlardaki bazı iddia ve inanışları küfür oluyor, bazıları bid’at oluyor. Küfür olan inanışları yüzünden kâfir, bid’at olan inanışları yüzünden bid’at ehli deniyor. Mesela, (Peygamberler, kabirlerinde, namaz kılarlar) gibi hadis-i şerifleri tevil ediyorlar, bu konularda bid’at ehli oluyorlar. (Herkese Lazım Olan İman)<br />
<br />
İdris, Şit ve Âdem aleyhimüsselamın peygamber olduklarını inkâr ettikleri için ve Müslümanlara müşrik dedikleri için kâfir olurlar. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Vehhabilerin kâfir oldukları, Nimet-i İslam kitabının nikah bahsinde de yazılıdır.<br />
<br />
İngilizlerin adamı<br />
Sual: (İngiliz Casusunun İtirafları) isimli kitabı eleştiren bir Vehhabi, (Vehhabiliği İngilizler kurmadı) diyor. Vehhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab için, (İngilizlerin adamı değildir) derken, İbni Suud için, (Modern Suudî Arabistan’ın kurucusu olan ve Muhammed bin Abdülvehhab’ın yolunu sahiplenen İbni Suud'un, İngilizlerin adamı olduğu bir gerçektir) ifadesini kullanıyor. Bu açık bir çelişki değil mi? Vehhabiliği İngilizler kurmamışsa, İngilizlerin adamı olduğunu Vehhabilerin bile kabul ettiği İbni Suud, nasıl olur da, Vehhabiliği sahiplenip onu devam ettiriyor?<br />
CEVAP<br />
Minareyi çalan kılıfını hazırlamaya çalışsa da, mızrağı çuvala sığdıramamışlar. Vehhabiliğin bid’at bir fırka olduğunu Ehl-i sünnet âlimleri çeşitli kitaplarında bildirmiştir. Bu kitapların isimleri sitemizde vardır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gerçek Tarikatlar ve Şeyhler]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1440</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:11:15 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1440</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gerçek Tarikatlar ve Şeyhler</span><br />
<br />
ŞERİAT Kur’an ve Sünnetten çıkartılmış islamî hükümlerin tamamına verilen isimdir.<br />
<br />
Şeriatsız İslam olmaz.<br />
<br />
Şeriatsız, fıkıhsızlight ve ılımlı bir İslam türetmek isteyenler, dinin içine boşaltmak gayesini güden münafık fesatçılardır.<br />
<br />
Osmanlı devleti, Hulefa-i Râşidîn’den sonra, Kur’ana ve Sünnete en fazla uyan ve yaklaşan İslam devletidir.<br />
<br />
Bu devlet-i aliyyeKitabullah’a ve Sünnet’e hizmet ve riayet ettiği için AllahüTeala tarafından te’yid edilmiş, bir cihan devleti ve barışı (PaxOttomana) haline gelmişti.<br />
<br />
Osmanlının birinci temeli Şeriat, ikinci temeli tarikat idi.<br />
<br />
Gerçek tarikatta, Şeriata aykırı hiçbir hal yoktur.<br />
<br />
Gerçek tarikatların şeyhlerinin hepsi icazetlidir ve Resulullaha (Salat ve selam olsun ona) uzanan kopuksuz silsileleri bulunmaktadır.<br />
<br />
Bir Osmanlı Hilafetine bakınız, bir de tarikatları inkar eden, Osmanlıya müşrik ve kafir diyen Vehhabîlere… Aradaki farkı görebilenler, Osmanlının büyüklüğünü, fazilet ve meziyetlerini, tarikatın lüzumunu anlar.<br />
<br />
Gerçek tarikatlarda olmayan, olmaması gereken hususlar şunlardır:<br />
<br />
1. Din ve dünya konusunda cahillikle tarikat bir arada yürümez. Şeyhler alim ve fakih olur; bağlılarına da, kadın erkek her Müslümanın bilmesi gereken zarurî ilmihal ve ahlak bilgilerini öğretirler.<br />
<br />
2. Ahlaksızlıkla tarikat ve tasavvuf bir arada olmaz. Gerçek tarikat baştan başa ahlak, edeb, mürüvvet, istikamet demektir. İçinde Kur’ana, Sünnete aykırı ahlaksızlar olan tarikat sahte tarikattır. Gerçek tarikatlar, içlerinde ahlaksızlık yapılmasına izin vermezler, ıslah olmayan ahlaksızları kusarlar.<br />
<br />
3. Gerçek tarikat ibadet, ihlas ve taqva üzerine kuruludur.<br />
<br />
4. Tarikat taassubu, holiganlığı, militanlığı tasavvufa aykırıdır. Bütün hak tarikatlar TARİKAT-I MUHAMMEDİYE’dir. Nakşî, Kadirî, Rufâî, Şâzelî gibi isimler şûbe ismidir. Tarikat taassubu güdenler hamdır, yobazdır.<br />
<br />
5. Hiçbir tarikatın İslam’ı zorlaştırmaya, Sünnetleri farz haline getirmeye, mekruhları haram yapmaya, Müslüman halkı, eşfak ve evfak olmayan fetvalarla sıkıntıya sokmaya ve dinden uzaklaştırmaya hakkı yoktur. Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimiz “Din kolaylıktır” buyurmuştur.<br />
<br />
6. Tarikatlar, Ümmet-i Muhammed birliği içindeki çeşitliliklerdir. Ümmet birliğini kabul etmeyen, bu birlik içinde yer almayan, mü’minlerinrâşid ve meşru İmam’ına biat ve itaat etmeyen, mü’minleri ötekileştiren ve dışlayan, fitne ve fesat çıkartan tarikat gerçek Muhammedî tarikat olamaz.<br />
<br />
7. Tarikatlar irşad eder. Doğrudan doğruya politika yapmazlar, siyasetin üstünde ve dışında kalırlar.<br />
<br />
8. Hiçbir gerçek tarikat banka, borsa, holding, ticarî şirket gibi çalışmaz.<br />
<br />
9. Gerçek tarikatlar kendilerine bağlanan Müslümanları kaz gibi yolmaz, inek gibi sağmaz.<br />
<br />
10. Hiçbir gerçek tarikat Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten kıl kadar ayrılmaz.<br />
<br />
11. Bütün gerçek tarikatların itikadı sahihtir.<br />
<br />
12. Namazsız tarikat, tasavvuf, şeyh, mürşid, derviş olmaz. Başlangıçta muhib namaz kılmasa bile, kısa zamanda namaza başlar.<br />
<br />
13. Bir tarikat ki, bizim şeyhimiz çok büyüktür, öteki şeyhler pek küçüktür edebiyatı yapıyor, o tarikat, yoldan çıkmış bir tarikattır.<br />
<br />
14. Ruhbanları, mürşidleri, şeyhleri, din büyüklerini erbab haline getirip putlaştıranlar azmış ve sapmış kimselerdir.<br />
<br />
15. Gerçek tarikat ıslah eder (Kur’ana, Sünnete, Şeriata göre iyileştirir); ifsat eden tarikat bozuktur.<br />
<br />
16.  Gerçek tarikatlar şekle dışa değil, içe bâtına bakar. Tarikatta elbette tac, hırka, usul, erkan vardır ama esas ve asıl olan ilimdir, irfandır, nefs derecesidir, kemaldir.<br />
<br />
17. Nefs-i emmâre derecesinde kalarak tarikat ve tasavvuf olmaz. Bir tarikata intisab eden kişi merhaleleri ve dereceleri kat’ ederek mânen yükselir, iyi insan iyi Müslüman, iyi kul olur.<br />
<br />
18. Gerçek tarikatlar, ehliyeti liyakati istidadı olmayanları kabul etmezler. Önüne gelen tarikata alınır ve doldurulursa tarikat bozulur, dejenere olur.<br />
<br />
19. Yaptıkları ibadetlerden, giydikleri tac ve hırkalardan dolayı ‘ucba düşen, kibre ve gurura kapılan, kendilerini dev aynasında gören, Müslüman kardeşlerini dışlayan ve aşağılayan, caka satan, hava atan, kendini beğenen kimseler gerçek sûfî değildir, sûfî karikatürüdür.<br />
<br />
20. Muhammedî ahlakla ahlaklanmamış, islamî fazilet ve meziyetlerle bezenmemiş sözde sûfîleri geçiverelim…<br />
<br />
21. Gerçek tarikat ve tasavvuf ile şöhret talebi, şöhret deliliği, şöhret elde etmek için her haltı yemek bir arada olmaz.<br />
<br />
22. Gerçek tarikatlar israftan, lüksten, saçıp savurmaktan, dünya şatafatlarından, debdebeden, gurur kibir gaflet veren her şeyden, haramlardan ve şüphelilerden, azgınlıklardan uzak dururlar.<br />
<br />
zzzzz<br />
<br />
Biz Müslümanlar, kendimiz ayakta durmak, kurtulmak ve yükselmek, ülkemize devletimize (düzene değil) halkımıza hizmet etmek, zilletten kurtulup izzet bulmak, esaretten hürriyete hicret etmek istiyorsak gerçek tarikatları ve şeyhleri desteklemeliyiz.<br />
<br />
Bozuk tarikatlardan ve sahte şeyhlerden uzak durmalı, onlardan şeytandan kaçar gibi kaçmalıyız..<br />
<br />
Şeriata bağlı gerçek tarikatların hepsini Tarikat-ı Muhammediye bilmeli ve onlar arasında ayırım yapmamalıyız.<br />
<br />
Sadece kendi şeyhimize değil, bütün icazetli şeyhlere hürmet etmeliyiz.<br />
<br />
İcazeti olmayan, lakin Şeriata aykırı bir iş yapmayan Sünnî şeyhlere de hürmet etmeliyiz.<br />
<br />
Tarikatlar hayırlı işlerde müsabaka eder, yarışır. Tarikat hizmetlerinde düşmanlık ve rekabet olmaz.<br />
<br />
Şeyh uçurma, önümüze her gelen muhteremi gavs ilân etme aşırılıklarından ve saçmalıklarından uzak durmalıyız.<br />
<br />
Hiçbir gerçek tarikat, yalana iftiraya gıybete tecessüse din sömürüsüne darbeye şarlatanlığa soytarılığa arivistliğe büyük günahları açıkta açıkça işlemeye ruhsat ve izin vermez.<br />
<br />
Gerçek şeyh ve derviş öyle bir kimsedir ki, onun yüksek ahlakını, faziletlerini, meziyetlerini, doğruluğunu, emîn olduğunu, vatanseverliğini düşmanları bile kabul, tasdik ve teslim eder.<br />
<br />
Kur’ana, Sünnete, Şeriata zıt ve aykırı bozuk şeytanî düzen ve sistemleri beğenen, onlardan razı olanlar gerçek tasavvuf ve tarikat mensubu değildir.<br />
<br />
Gerçek şeyhler firaset sahibidir. Onlar Deccallara ve Kezzablara karşıdır. Deccalperest kişi şeyh değildir, müteşeyyihtir, şeyh taslağıdır.<br />
<br />
Müslümanların paralarını ve mallarını toplayıp zimmetlerine geçirenler tarikatli değildir, tarikatçıdır.<br />
<br />
Gerçek bir şeyhe intisab etmek isteyenler istihare yapsınlar. Rüyada birini görürlerse araştırsınlar, Şeriata aykırı bir hali yoksa, sağlam bir silsileye ve icazete sahipse, muttaqi ise bağlansınlar.<br />
<br />
NETİCE: Kâmil mürşidler, geçek şeyhler yaşadıkları devirde Resulullah Efendimizin vekilleri, vârisleri, halifeleri durumundadır. Onlar, mü’minlerin kendilerine itaat etmesi gereken ülü’l-emrlerdir. Onlar Kur’anı, Sünneti, Şeriati, İslam ahlakını yaşayan kimselerdir. Onlar, râsih ve muttaqi ulema, âdil rüesa ile birlikte İslam’ın temsilcileridir.<br />
<br />
Ruhâniyetleri üzerimize sâyeban olsun. Âmin.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gerçek Tarikatlar ve Şeyhler</span><br />
<br />
ŞERİAT Kur’an ve Sünnetten çıkartılmış islamî hükümlerin tamamına verilen isimdir.<br />
<br />
Şeriatsız İslam olmaz.<br />
<br />
Şeriatsız, fıkıhsızlight ve ılımlı bir İslam türetmek isteyenler, dinin içine boşaltmak gayesini güden münafık fesatçılardır.<br />
<br />
Osmanlı devleti, Hulefa-i Râşidîn’den sonra, Kur’ana ve Sünnete en fazla uyan ve yaklaşan İslam devletidir.<br />
<br />
Bu devlet-i aliyyeKitabullah’a ve Sünnet’e hizmet ve riayet ettiği için AllahüTeala tarafından te’yid edilmiş, bir cihan devleti ve barışı (PaxOttomana) haline gelmişti.<br />
<br />
Osmanlının birinci temeli Şeriat, ikinci temeli tarikat idi.<br />
<br />
Gerçek tarikatta, Şeriata aykırı hiçbir hal yoktur.<br />
<br />
Gerçek tarikatların şeyhlerinin hepsi icazetlidir ve Resulullaha (Salat ve selam olsun ona) uzanan kopuksuz silsileleri bulunmaktadır.<br />
<br />
Bir Osmanlı Hilafetine bakınız, bir de tarikatları inkar eden, Osmanlıya müşrik ve kafir diyen Vehhabîlere… Aradaki farkı görebilenler, Osmanlının büyüklüğünü, fazilet ve meziyetlerini, tarikatın lüzumunu anlar.<br />
<br />
Gerçek tarikatlarda olmayan, olmaması gereken hususlar şunlardır:<br />
<br />
1. Din ve dünya konusunda cahillikle tarikat bir arada yürümez. Şeyhler alim ve fakih olur; bağlılarına da, kadın erkek her Müslümanın bilmesi gereken zarurî ilmihal ve ahlak bilgilerini öğretirler.<br />
<br />
2. Ahlaksızlıkla tarikat ve tasavvuf bir arada olmaz. Gerçek tarikat baştan başa ahlak, edeb, mürüvvet, istikamet demektir. İçinde Kur’ana, Sünnete aykırı ahlaksızlar olan tarikat sahte tarikattır. Gerçek tarikatlar, içlerinde ahlaksızlık yapılmasına izin vermezler, ıslah olmayan ahlaksızları kusarlar.<br />
<br />
3. Gerçek tarikat ibadet, ihlas ve taqva üzerine kuruludur.<br />
<br />
4. Tarikat taassubu, holiganlığı, militanlığı tasavvufa aykırıdır. Bütün hak tarikatlar TARİKAT-I MUHAMMEDİYE’dir. Nakşî, Kadirî, Rufâî, Şâzelî gibi isimler şûbe ismidir. Tarikat taassubu güdenler hamdır, yobazdır.<br />
<br />
5. Hiçbir tarikatın İslam’ı zorlaştırmaya, Sünnetleri farz haline getirmeye, mekruhları haram yapmaya, Müslüman halkı, eşfak ve evfak olmayan fetvalarla sıkıntıya sokmaya ve dinden uzaklaştırmaya hakkı yoktur. Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimiz “Din kolaylıktır” buyurmuştur.<br />
<br />
6. Tarikatlar, Ümmet-i Muhammed birliği içindeki çeşitliliklerdir. Ümmet birliğini kabul etmeyen, bu birlik içinde yer almayan, mü’minlerinrâşid ve meşru İmam’ına biat ve itaat etmeyen, mü’minleri ötekileştiren ve dışlayan, fitne ve fesat çıkartan tarikat gerçek Muhammedî tarikat olamaz.<br />
<br />
7. Tarikatlar irşad eder. Doğrudan doğruya politika yapmazlar, siyasetin üstünde ve dışında kalırlar.<br />
<br />
8. Hiçbir gerçek tarikat banka, borsa, holding, ticarî şirket gibi çalışmaz.<br />
<br />
9. Gerçek tarikatlar kendilerine bağlanan Müslümanları kaz gibi yolmaz, inek gibi sağmaz.<br />
<br />
10. Hiçbir gerçek tarikat Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten kıl kadar ayrılmaz.<br />
<br />
11. Bütün gerçek tarikatların itikadı sahihtir.<br />
<br />
12. Namazsız tarikat, tasavvuf, şeyh, mürşid, derviş olmaz. Başlangıçta muhib namaz kılmasa bile, kısa zamanda namaza başlar.<br />
<br />
13. Bir tarikat ki, bizim şeyhimiz çok büyüktür, öteki şeyhler pek küçüktür edebiyatı yapıyor, o tarikat, yoldan çıkmış bir tarikattır.<br />
<br />
14. Ruhbanları, mürşidleri, şeyhleri, din büyüklerini erbab haline getirip putlaştıranlar azmış ve sapmış kimselerdir.<br />
<br />
15. Gerçek tarikat ıslah eder (Kur’ana, Sünnete, Şeriata göre iyileştirir); ifsat eden tarikat bozuktur.<br />
<br />
16.  Gerçek tarikatlar şekle dışa değil, içe bâtına bakar. Tarikatta elbette tac, hırka, usul, erkan vardır ama esas ve asıl olan ilimdir, irfandır, nefs derecesidir, kemaldir.<br />
<br />
17. Nefs-i emmâre derecesinde kalarak tarikat ve tasavvuf olmaz. Bir tarikata intisab eden kişi merhaleleri ve dereceleri kat’ ederek mânen yükselir, iyi insan iyi Müslüman, iyi kul olur.<br />
<br />
18. Gerçek tarikatlar, ehliyeti liyakati istidadı olmayanları kabul etmezler. Önüne gelen tarikata alınır ve doldurulursa tarikat bozulur, dejenere olur.<br />
<br />
19. Yaptıkları ibadetlerden, giydikleri tac ve hırkalardan dolayı ‘ucba düşen, kibre ve gurura kapılan, kendilerini dev aynasında gören, Müslüman kardeşlerini dışlayan ve aşağılayan, caka satan, hava atan, kendini beğenen kimseler gerçek sûfî değildir, sûfî karikatürüdür.<br />
<br />
20. Muhammedî ahlakla ahlaklanmamış, islamî fazilet ve meziyetlerle bezenmemiş sözde sûfîleri geçiverelim…<br />
<br />
21. Gerçek tarikat ve tasavvuf ile şöhret talebi, şöhret deliliği, şöhret elde etmek için her haltı yemek bir arada olmaz.<br />
<br />
22. Gerçek tarikatlar israftan, lüksten, saçıp savurmaktan, dünya şatafatlarından, debdebeden, gurur kibir gaflet veren her şeyden, haramlardan ve şüphelilerden, azgınlıklardan uzak dururlar.<br />
<br />
zzzzz<br />
<br />
Biz Müslümanlar, kendimiz ayakta durmak, kurtulmak ve yükselmek, ülkemize devletimize (düzene değil) halkımıza hizmet etmek, zilletten kurtulup izzet bulmak, esaretten hürriyete hicret etmek istiyorsak gerçek tarikatları ve şeyhleri desteklemeliyiz.<br />
<br />
Bozuk tarikatlardan ve sahte şeyhlerden uzak durmalı, onlardan şeytandan kaçar gibi kaçmalıyız..<br />
<br />
Şeriata bağlı gerçek tarikatların hepsini Tarikat-ı Muhammediye bilmeli ve onlar arasında ayırım yapmamalıyız.<br />
<br />
Sadece kendi şeyhimize değil, bütün icazetli şeyhlere hürmet etmeliyiz.<br />
<br />
İcazeti olmayan, lakin Şeriata aykırı bir iş yapmayan Sünnî şeyhlere de hürmet etmeliyiz.<br />
<br />
Tarikatlar hayırlı işlerde müsabaka eder, yarışır. Tarikat hizmetlerinde düşmanlık ve rekabet olmaz.<br />
<br />
Şeyh uçurma, önümüze her gelen muhteremi gavs ilân etme aşırılıklarından ve saçmalıklarından uzak durmalıyız.<br />
<br />
Hiçbir gerçek tarikat, yalana iftiraya gıybete tecessüse din sömürüsüne darbeye şarlatanlığa soytarılığa arivistliğe büyük günahları açıkta açıkça işlemeye ruhsat ve izin vermez.<br />
<br />
Gerçek şeyh ve derviş öyle bir kimsedir ki, onun yüksek ahlakını, faziletlerini, meziyetlerini, doğruluğunu, emîn olduğunu, vatanseverliğini düşmanları bile kabul, tasdik ve teslim eder.<br />
<br />
Kur’ana, Sünnete, Şeriata zıt ve aykırı bozuk şeytanî düzen ve sistemleri beğenen, onlardan razı olanlar gerçek tasavvuf ve tarikat mensubu değildir.<br />
<br />
Gerçek şeyhler firaset sahibidir. Onlar Deccallara ve Kezzablara karşıdır. Deccalperest kişi şeyh değildir, müteşeyyihtir, şeyh taslağıdır.<br />
<br />
Müslümanların paralarını ve mallarını toplayıp zimmetlerine geçirenler tarikatli değildir, tarikatçıdır.<br />
<br />
Gerçek bir şeyhe intisab etmek isteyenler istihare yapsınlar. Rüyada birini görürlerse araştırsınlar, Şeriata aykırı bir hali yoksa, sağlam bir silsileye ve icazete sahipse, muttaqi ise bağlansınlar.<br />
<br />
NETİCE: Kâmil mürşidler, geçek şeyhler yaşadıkları devirde Resulullah Efendimizin vekilleri, vârisleri, halifeleri durumundadır. Onlar, mü’minlerin kendilerine itaat etmesi gereken ülü’l-emrlerdir. Onlar Kur’anı, Sünneti, Şeriati, İslam ahlakını yaşayan kimselerdir. Onlar, râsih ve muttaqi ulema, âdil rüesa ile birlikte İslam’ın temsilcileridir.<br />
<br />
Ruhâniyetleri üzerimize sâyeban olsun. Âmin.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TARİKATLAR VE KURUCULARI]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1439</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:10:11 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1439</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TARİKATLAR VE KURUCULARI</span><br />
<br />
Büyük mutasavvıflara göre tarikat tektir, o da “Tarikatı Muhammediyedir. Sünnî daire içerisinde gelişen çeşitli tarikatlar aslında bu tek olan Tarikatı Muhammediyenin şubeleridir. Esasta usulde ayrılık gayrlılık yoktur. Teferruata ait birtakım inceliklerde, meşrepte çeşitlilik vardır. Tarikatların sayısı konusunda da değişik görüşler vardır. Ne kadar insan varsa o kadar yol vardır düşüncesinden hareket edenler tarikat sayısını belli bir rakamda dondurmazlar, öte yönden 12 temel büyük tarikat vardır. Diğerleri bunlardan çıkmış kollarıdır görüşü yaygındır. Bunlara göre 12 temel tarikat ve kurucuları ise şunlardır: <br />
<br />
1. Kadiriyye Tarikatı, Abdül Kadir Geylâni (H.470-561/M.1077- 1161) <br />
<br />
2. Yeseviyye Tarikatı, Ahmet Yesevi<br />
( 562 H./ 1166 M.) <br />
<br />
3. Rifaiyye Tarikatı, Ahmet er–Rifaî (H 512-578/ 1036 M) <br />
<br />
4. Kubreviyye Tarikatı, Necmûddin el Kübra (H.540- 618/M.1145-1226) <br />
<br />
5. Medyeniyye Tarikatı, Ebu’l Medyen b. Huseyn (H.527-594/ M.1126-1197) <br />
<br />
6. Desükiyye Tarikatı, İbrahim ed Desûki (H.676/M.1288.) <br />
<br />
7. Bedeviyye Tarikatı, Şeyh Ahmet Bedevi (H.596-675/M.1200- 1276) <br />
<br />
8. Şazeliyye Tarikatı, Ebul Hasan Takuyiddin Ali b.Abdullah eş Şazeli (H.656/M.1258) <br />
<br />
9. Ekberiyye Tarikatı, Muhyiddin İbnül Arabi (H.560- 638/M.1165-1240 <br />
<br />
10. Mevleviyye Tarikatı, Mevlânâ Celalûddinî Rumi<br />
(H.604- 672/ M.1207-1273) <br />
<br />
11. Sa’diyye Tarikatı, Sa’duddin Muhammed el Cebbârî<br />
(H.792/M. 1387) <br />
<br />
12. Nakşibendiyye, Muhammed Bahauddin Nakşibendi<br />
(H.718–792/M.1318–1389)<br />
<br />
Dunya’daki Tasavvuf akımları ve kabul edilmiş büyük alimleri<br />
<br />
Abbâsiyye: Ebû’l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Abdirrahman b. <br />
Ebibekr el-Ensârî el-Belensî el-Endelüsî (633/1235-6). Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Âdiliyye: Bedreddin Muhammed b. Ömer b. Ahmed el-Âdilî el-Abbâsî (970/1562). <br />
<br />
Afîfiyye: Abdülvehhâb b. Abdissamed el-Afifi el-Merzûkî (1180/ <br />
1766-7). Şâzeliyye’nin koludur. <br />
<br />
Ahmediyye: Ebû’l-Ferhad Ahmed b. Ali b. İbrahim el- Hüseynî el-Bedevî (675/1276). Şâzeliyye’nin koludur. “Bedevlyye” de denir. <br />
<br />
Ahmediyye: Manisa civan Göl Marmarası nahiyesinden Ahmed Şemseddin Efendi (910/1504- <br />
5). Halvetiyye’nin koludur. Ahmediyye: Bkz. “Müceddidiyye”. <br />
<br />
Ahmediyye: Bkz. “Rıfâiyye”. <br />
<br />
Ahrâriyye: Ubeydullah b. Mahmud b. Şihâbiddin el-Hüseynî et-Taşkendî el-Ahrâr 895/1490). <br />
Nakşibendiyye’nin koludur. <br />
<br />
Amûdiyye: Ebû İsa Sa’id b. İsa el-Ammâlî el-Sıddîkî. Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Assâliyye: Ebu’l-Abbas b. Ali el-Harîrî el-Assâlî eş-Şâfiî (1048/ 1142). <br />
<br />
Assâliyye: Ahmed b. Ali el-Harîrî el-Assâlî eş-Şâfiî (1048/1639). Cemâliyye-i Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Aşûriyye: Seyyid Sâlih Aşûr el-Mağribî et-Tunusî (7./13. asır). Desûkiyye’nin koludur. <br />
<br />
Ayderûsiyye: Ebûbekr el-Ayderûs (909/1503). Kübreviyye’in koludur. <br />
<br />
Aziziyye: İzzeddin Abdülaziz b. Ahmed ed-Dirini ed-Demiri eş Şâfiî er-Rıfâî <br />
(694-1295). <br />
<br />
Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Bahâiyye: Bkz. “Nakşibendiyye”. <br />
<br />
Bahşiyye: Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Bahşi el Halebi, (1098/1687). Cemâliye’nin koludur. <br />
<br />
Batâ’ihiyye: Bkz, “Rıfâiye”.” <br />
<br />
Bayramiyye: Hacı Bayram Veli (833/1496), Ankara’da Safeviyye’nin koludur. <br />
<br />
Bedeviyye: Bkz. “Ahmediyye”. <br />
<br />
Bedriyye: Ebû Ömer Bedreddin Muhammed b. Mekkî (1044/1634). <br />
<br />
Bekriyye: Ebû’l-Mekârim Muhammed el-Bekrî (944/1586). Vefâiy-ye’nin koludur. <br />
<br />
Bekriyye: Şemseddin Mustafa el-Bekrî (1162/1749). Karabaşiyye’nin koludur. <br />
<br />
Bektaşiyye: Hacı Bektaş Velî (738/1337-8), Yeseviyye’nin koludur. <br />
<br />
Beyâniyye: Ebû’l-Beyan Muhamed b. Mahfûz ed-Dımeşkî (551/1156). <br />
<br />
Beyyûmiyye: Ali Nureddin b. Şeyhi’I-Hicaz el-Beyyûmî. (1182/1768-9). Halebiyye’nin koludur. <br />
<br />
Bistâmiyye: Bâyezid Bistâmi (261 /874). “Tayfûriyye” de denir. <br />
<br />
Buhûriyye: Muhammed el-Buhari er-Rûmî (1039/1629-30). Ramazâ-niyye’nin koludur. <br />
<br />
Burhâniyye: Bkz. “Desûkiyye”. <br />
Buzurgân: Bkz. “Nakşibendiyye”. <br />
<br />
Câhidiyye: Câhidî AhmedEfendi (1070/1659-60). Cemâliye’nin koludur. <br />
<br />
Cebertiyye: Şerefuddin Ebû’l-Ma’rûf İsmail b. İbrahim b. Abdisselam el-Cebertî el-Kureşî el- Haşimi el-Yemenî ez-Zebidî (806/1403). Ekberiyye’nin koludur. <br />
<br />
Cehriyye: Çin ve Türkistan’da Yeseviyye’den çıkan ve cehrî zikri tercih eden tarikatlere verilen isim. <br />
<br />
Celvetiyye: Aziz Mahmut Hüdâî (1038/1628), Üsküdar’da. Safeviyye’nin koludur. <br />
<br />
Cemâliyye: Muhammed Hamîdüddin el-Cemalî el-Bekrî, Çelebi Halife Aksarayî (899/1493) Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Cemâliyye: Cemaleddin Efendi (1164/1750-1), Edirneli. Uşşâkiyye’nin koludur. <br />
<br />
Cerrâhiyye: Nureddin Mehmed Cerrahi, b. Abdillah er-Rumî (1084/ 1672). İstanbul’da. Ramazâniyye’nin koludur. <br />
<br />
Cihangiriyye: Hasan Burhanedin Efendi (1074/1663-4), Cihangirli. Ramazâniyye’nin koludur. <br />
<br />
Cüneydiyye: Ebû’l-Kasım Cüneyd b. Muhammed el-Harrâz el-Bağdadî (298/910-11). <br />
<br />
Çerkeşiyye: Hacı Mustafa Efendi (1229/1813-4), Çankırı’nın Çerkeş kazasından, Nasûhiyye’nin koludur. <br />
<br />
Çeştiyye: Ebû Abdillah el-Çeştî (355/966). <br />
<br />
Çeştiyye: Muîneddin Muhammed Acmirî (633/1236). Hindistan’da. <br />
<br />
Derdiriyye: Ebû’l-Berakât Şihabeddin Ahmed b. Ahmed ed Derdîrî el-Adevî (1201/1786-7). Hefneviyye’nin koludur. <br />
<br />
Desûkiye: Burhaneddin İbrahim b. Ebi’1-Mecd ed, Desûkî (686/ 1287). Şâzeliye’nin koludur. Burhâniyye de denir. <br />
<br />
Derbiyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Hıdır ed-Deybi el-Hazrecî (719/1319). <br />
<br />
Dussukiyye: Bkz. (Desûkiyye:” <br />
<br />
Dücâniyye: Seyyid Ahmed ed-Dücânî (987/1579) Meymûniyye’nin koludur. <br />
<br />
Ebberiyye: Ebû Reşid Kutbuddin el-Behberî (573/1177). <br />
<br />
Edhemiyye: Ebû İshak İbrahim b. Edhem el-Belhî (161/778 veya 166/683). <br />
<br />
Ehdeliyye: Seyyid Ebû’l-Hasan Ali b. Ömer el-Ehdeli (1164/1750-1). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Ekberiyye: Muhyiddin İbnü’l-Arabi el-Endelüsî (638/1240). “Muhyi-viyye” de denir. <br />
<br />
Ensâriyye: bkz. “Hereviyye”. <br />
<br />
Erdebiliyye: Bkz. “Safeviyye”. <br />
<br />
Esediyye: Ebû Muhammed Abdullah b. Ali el-Esedi (7./13. asır). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Eşrefiyye: Abdullah b. Eşref b. Muhmmed er-Rûmî (874/1469). Eşre-foğlu. Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Fazliyye: Seyid Cemaleddin Muhammed b. Fazlilah el-Hindî el-Ber-hemburî (1029/1619-20). <br />
<br />
Feyziyye: Feyzüddin Hüseyin el-Semmânî (1309/1891-2). Semmâniy-ye’nin koludur. “Hülvetiyye”de <br />
denir. <br />
<br />
Firdevsiyye: Rükneddin el-Firdevsî (724/1323-4). Kübreviyye’nin Hindistan koludur. <br />
<br />
Garîbiyye: Muhammed Garîbullah el-Hindî (731/1331) Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Gavsiyye: Hamideddin Muhammed b. Hatirüddin el-Hüseynî, Gav-su’1-Hidi (932/1526).Şettariye’nin Hindistan kolu. <br />
<br />
Gavsiyye: Ebû’l- Gays Sa’id b. Süleyman b. Cemil (7./13. asır). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Gâziyye: Ebû’l-Kasım Ahmed el-Gilâlî (932/1526). Şâzeliyye’nin Faskoludur. <br />
<br />
Gazzâliyye: Ebû Hâmid Zeynüddin Muhammed b. Muhamed et-Tûsiel- <br />
Gazzâli (505/1111).Cüneydiyye’nin koludur. <br />
<br />
Gülşeniye: İbrahim Gülşeni (940/1533). Rûşeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Haccâciyye: Ebû’l-Haccâc Yusuf b. Abdirrahman el-Kureşi el-Mehdeviel-Mağribi (642/1244-5). <br />
<br />
Hâcegâniyye: Hâce Abdülhalik el-Gücdüvani (617/1220). <br />
<br />
Hafifiyye: Ebû Abdillah Muhammed b. Hafi f ez-Zebbî eş-Şirazi(371/982). <br />
<br />
Hafiyye: Nakşibendiyye’nin Çin ve Türkistan’daki adı. <br />
<br />
Halebiye: Ahmed b. İbrahim el-Ahmedi el-Halebi eş-Şâfii (10./16.asır). Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Hâlidiyye: Ebû’1-Baha Ziyâedin Hâlid b. Ahmed b. Hüseyin el-Osmani el-Şehrizori (124/1826-7). Nakşibendiyye’nin koludur. <br />
<br />
Hâlisiyye: Ziyaeddin Abdurrahman et-Tabibani el-Kerkükî (1276/1858-9). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Halvetiyye: Ebû Abdillah Siracedin Ömer b. Ekmeliddin Gilani el-Halveti (750/ 1349-50). <br />
Horasan ve Türkiye’de. Sühreverdiyye’nin koludur. Rûşeniyye, Cemâliyye, Ahmediyye <br />
ve Şemsiyye diye dört ana kola ve otuz kadar kollara ayrılmıştır. <br />
<br />
Hamzaviyye: Bkz. “Melâmiyye”. <br />
<br />
Harfiyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Ahmed en-Necib el-Herefi el-Meresi (63/1239). <br />
<br />
Harîriyye: Ali b. Ebi’l-Hasan b. Mansur el-Basri el-Hariri (645/ 1247,8).Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Harrâziyye: Ebû Sa’id Ahmed b. İsa El-Harrazi el-Bağdadî (286/899). <br />
<br />
Hayâtiyye: Mehmed Hayâti Efendi. Ramazaniyye’nin koludur. <br />
<br />
Hefneviyye: Şemsedin Muhammed b. Salim b. Ahmed eş, Şafii el-Mısrî el-Hefni (1181/1767-8). Cemâliye’nin Mısır koludur. <br />
<br />
Hemedâniyye: Ali-i Hemedânî (787/1385). Kübreviyye’nin koludur. <br />
<br />
Hereviyye: Abdullah el-Ensari el-Hervi (481/1088). Ensariyye de denir. <br />
<br />
Hevvâriyye: Ebû Bekr b. Hevvâr el-Hevvârî el-Betâyihî (760/1358). <br />
<br />
Hilâliyye: Muhammed Hilal el-Hemedânî (1147)1734). Kadiriye’nin koludur. <br />
<br />
Hudâiyye: Bkz. “Celvetiyye”. <br />
<br />
Hulvetiyye: Bkz. “Feyziyye”. <br />
<br />
İbrâhimiyye: İbrahim Efendi, Kuşadalı (1264/1849).Çerkeşiyye’ninkoludur. <br />
<br />
İdrîsiyye: Ahmed b. İdris el-Fasi (125/ 1836-7). <br />
<br />
İkaaniyye: Kemal el-İkaani (974/1566-7). Yeseviyye’nin koludur. <br />
<br />
İlmiyye: Ebû Muhammed Mevlay Abdullah eş-Şerif b. İbrahim el-İlmî(12./18. asır). <br />
<br />
Şâzeliyye’nin koludur. <br />
<br />
İshâkiyye: Ebû İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni (426/1035). Hafiyye’nin koludur. <br />
<br />
Kadiriyye: Abdulkadir el-Gîlânî (561/1166). Cüneydiyye’nin koludur.Yemen, Somali, Irak, <br />
Hindistan, Anadollu, Mağrib ve Sudan’da yayılmıştır. <br />
<br />
Kalenderiyye: Cemâleddin Sâvî (630/1232). Daha önce var ise de bu <br />
zat tarafından bir tarik haline getirilmiştir. Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanmıştır. <br />
<br />
Karabişiyye: Ali Aladdin Karabaş Veli (1097/1686). Şa’baniyye’nin koludur. <br />
<br />
Kâsâniyye: Şemsedin Ahmed el-Kâsâni (949/1542-3). Ahrariyye’nin <br />
koludur. Kassâriyye: Bkz.: “Melâmetiyye”. <br />
<br />
Katnâniyye: Hasan el-Katnani (747/1346). Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Keyâliye: <br />
İsmail er-Rıfâi, el-Keyyâl (7./13. asır). Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Koneviyye: Sadreddin-i Konevi er-Rûmî (672/1273). <br />
<br />
Kuşeyriyye: Ebû’l-Kasım Abdülkerim Kuşeyri (465/1072). <br />
<br />
Kübreviyye: Necmedin Kübra (618/1221). Cüneydiyye’nin koludur.”Zehebiyye” de denir. <br />
<br />
Kümeyliyye: Kümeyi b. Ziyad (82/701). <br />
<br />
Mazhariyye: Şah Şemseddin Habibulah Cân-ı Cânân’-ı Mezherî ed-Dıhlevî (1195/1781). Müceddidiyye’nin koludur. <br />
<br />
Medâriyye: Bedîüddin Şah Medar (840/1438). Hindistan’da yayılmıştır. <br />
<br />
Medyeniyye: Ebû’l-Medyen Şuayb b. Hüseyin el-Mağribi el-Ensari(873/1468-9). <br />
<br />
Mehdeviyye: Ebû Muhammed b. Abdilaziz b. Ebibekr el-Kureşi el-Mehdevi (621/1224). <br />
<br />
Melâmetiye: Ebû Salih Hamdun Kassar (271/884-5). <br />
<br />
Melâmiyye: Bosnalı Şeyh Hamza Bâli (969/1561-2). Türkiye’de Bayramiyye’nin kolu olarak kurulmuştur. “Hamzaviyye” de denir <br />
<br />
Meşîşiyye: Meşiş el-Hasani el-İdrisi (624/(1226). Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Mevleviyye: Mevlânâ Celâleddin Rûmi (672/1273). Oğlu Sultan Veled(721/1312-3) tarafından <br />
kurulmuştur. <br />
<br />
Meymûniyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Meymun el-Mağribî el-Fâsî el-İdrisî(917/1511-2). <br />
Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Mısiryye: Bkz. “Niyaziyye”. <br />
<br />
Muhâsibiyye: Ebû Abdillah Hâris b. Esedi’l-Muhâsibi (243/857-8). <br />
<br />
Murâdiyye: Muhammed Murad b. Ali el-Hanefui el-Buhari el Keşmiri(1132/1719-20). <br />
<br />
Muslihiyye: Muslihiddin Mustafa, Tekirdağlı (1099/1688). <br />
Sinaniyye’nin koludur. <br />
<br />
Müceddidiyye: Bedreddin Ebû’l-Abbas Ahmed b. Abdilehad el-Faruki Kabuli-i Sirhindi, <br />
İmam Rabbani, Müceddid-i Elfi Sâni(1034/1624). Ahrâriyye’nin koludur. <br />
<br />
Nakşibendiye: Bahaeddin Nakşibend (791/1389), Türkistanda “Bahâiyye” de denir. <br />
<br />
Nasuhiyye: Nasûhi Muhammed el-Halveti (1130/1718) Karabaşiy-ye’nin koludur. <br />
<br />
Neveviyye: Muhyiddin Ebû Zekeriyya Yahya b. Şemseddin en Nevevi (670/1270-1). <br />
<br />
Şâzeliyye’nin koludur. <br />
<br />
Niyâziyye: Niyâzi Muhammed Mısrî (1105/1694). Ahmediyye’nin koludur, “Mısriyye’de denir. <br />
<br />
Nurbahşiyye: Muhammed Nurbahş el-Buhârî (869/1465). Kübreviy-ye’nin Horasan koludur. <br />
<br />
Nuriye: Ebû’l-Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nûrî (295/907-8). <br />
<br />
Nûriyye: Nuridin Abdurrahman el-İsferaini (639/1241-2). Kübreviy-ye’nin koludur. <br />
<br />
Nusîsiyye: Muhammed en-Nusûs (1058/1648). <br />
<br />
Ramazâniyye: Karahisarlı Şeyh Ramazan (1025/1616). Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Râşidiyye: Ahmed b. Yusuf er-Râşidi (927/1521). Zerrûkiyye’nin koludur. <br />
<br />
Reslâniyye: Reslan b. Ya’kub el-Ca’beri (695/1296). Ukeyliyye’nin koludur. <br />
<br />
Rıfâiyye: Seyyid Ahmed er-Rıfâi (578/1182). Merkezi olan Basra’dan Suriye ve İstanbul’a yayılmıştır. “Ahmediye” ve “Beta’ihiyye”de denir. <br />
<br />
Rûmiyye: İsmail Rûmi b. Ali et-Tusi (0153/1643). <br />
<br />
Rüşeniyye: Dede Ömer Rûşenî (892/1487). Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Rükniyye: Rükneddin Alâuddevle Ahmed b. Muhammed es-Simnânî(736/1336). <br />
Kübreviyye’nin koludur. <br />
<br />
Sâbiriyye: Alâaddin Ali Ahmed Sâbir el-Kelbîrî (609/1291). Çiştiyye’nin koludur. <br />
<br />
Sa’diyye: Sa’deddin Muhammed el-Cibâvî (736/1335). Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Safeviyye: Safiyyüdin el-Erdebili (735/1334). Sühreverdiyye’nin koludur. <br />
<br />
Sa’ûdiyye: Ebû Sa’üd b. Ebi’l-Aşâyir el-Vâsıti el-Bâirini (644/ 1246).Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Sâviyye: Ahmed b. Muhammedel-Maliki es-Savi (1241/1825-6). Derdiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Sayyadiyye: İzzeddin Ahmed es-Sayyad (670/1271-2). <br />
<br />
Sehliyye: Ebû Muhammed Sehl b. Abdilah et-Tüsteri (283/ 896). <br />
<br />
Selâhiyye: Abdullah Selâhaddin er-Rûmi Efendi, Balıkesirli <br />
(1196/1783). <br />
Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Semmâniyye: Ebû Abdülkerim Muhammed el-Medeni es-Semmani(1189/1775). Şâzeliyye’nin <br />
Mısır koludur. <br />
<br />
Senûniyye: Muhammed b. Ali el-Haseni el-İdrisi (1276/1859). Büyük Sahra’da mücâhidler <br />
tarikati. Kadriyye’nin koludur. <br />
<br />
Seyyâriyye: Ebû’l-Abbas Kasım el-Mehdi es-Seyyâr (342/953). <br />
<br />
Sezâiyye: Hasan Sezâi Efendi, Edirneli (1151/1738). Gülşeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Sinâniyye: İbrahim Ümmi Sinan el-Halveti (976/1568-9). <br />
Ahmediyye’nin koludur. Sûfiyye: Ebû Hâşim Sofi el-Kûfî (155/772). <br />
<br />
Suûdiyye: Ebû’s-Suûd b. Şa’ban et-Tayyib (644/1246). <br />
<br />
Suhreverdiyye: Abdülkâhir Es-Sühreverdi (563/1168) ve Ömer es-Sühreverdi (632/1234). <br />
Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Sünbüliyye: Zeyneddin Yusuf Sünbül Sinan Efendi (936/1529 30). <br />
Cemâliye’nin koludur. <br />
<br />
Şa’baniyye: Şeyh Şa’ban-ıVeli, Kastamonulu (976-1568). Cemaliyye’nin koludur. Şa’raniyye: Abdülvahhab eş-Şa’rani (973-1565). <br />
<br />
Şattariyye: Abdullah eş-Şattar (818/1415). Hindistan, Sumatra ve Cava’da. <br />
<br />
Şâzeliyye: Ali b. Abdillah Ebû’l-Hasan el-Mağribi eş-Şâzeli (564/1256).Medyeniyye’nin koludur. <br />
Mağrib, Mısır, İstanbul, Romanya, Nube ve Komor adalarında yayılmıştır. <br />
<br />
Şemsiyye: Şeyh Şemseddin-i Sivasi (1006/1597-8) Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Şernubiyye: Şihabeddin’Ebû’l-Abbas Ahmed eş-Şernubi el Maliki el-Burhani (994/1586). <br />
<br />
Burhaniyye: (Desûkiyye)nin koludur. <br />
<br />
Şeybâniyye: Ebû Muhammed Yunus b. Yusuf eş, Şeybani (619/1222). “Yunusiyye”de denir. <br />
<br />
Şinnâviyye: Ebû Abdillah Muhammed eş-Şinnâvi (1028/1619). Ahme-diyye’nin koludur. <br />
<br />
Tâciyye: Taceddin Zekeriyya el-Naşibendi el-Hindi (1050/1640). Ahrâriyye’nin koludur. Tayfûriyye: Bkz. “Bistâmiyye”. <br />
<br />
Tâziyye: Ebû Sâlim İbrahim et-Tâzi (1205/1709). Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Ticâniyye: Şihabedin Ahmed et-Ticani (1227/1812). Halvetiyye’nin Cezayir, Fas koludur. <br />
<br />
Uceliye: Ebû’l-Abbas Ahmed b. Musa b. Ucayl ez-Zuvali el-Yemeni <br />
(690/1291). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Ukaliyye: Ukayl el-Manici b. Şihabidin Ahmed el-Batayihi (540/1145).Harraziyye’in koludur. <br />
<br />
Uşşakiyye: Hasan Hüsameddin-i Uşşaki (1001/1592-3). Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Üveysiyye:Veysel Karani. <br />
<br />
Vefâiyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed Vefa el-Ensari el-Haseni el-Kureşi (807/1404-5). <br />
<br />
Şazeliyye’nin koludur. <br />
Vefâiyye: Ebû’1-Vefa Muhammed el-Mağribi el-İskenderi, Mısırlı(765/1364). Yâfi’iyye: Arifüddin Abdullah el-Yafii (768/1367). Kadiriyye’nin koludur. Yeseviyye: Ahmed Yesevi (562/1166). <br />
Yûnisiyye: Bkz. “Şeybâniyye”. <br />
Zahidiyye: Tâciddin İbrahim ez-Zâhid el-Gilânî (690/1291). Ekberiy-ye’nin koludur. Zeyniyye: Zeyneddin Hâfi (838/1434-5). Sühreverdiyye’nin Bursa’da-ki koludur. Zıl’iyye: Safiyüddin Ahmed b. Ömer Zıl’i (1071/1660). <br />
Zühriyye: Ahmed Zührî, Kayserili (1157/1744). Muslihiye’nin koludur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TARİKATLAR VE KURUCULARI</span><br />
<br />
Büyük mutasavvıflara göre tarikat tektir, o da “Tarikatı Muhammediyedir. Sünnî daire içerisinde gelişen çeşitli tarikatlar aslında bu tek olan Tarikatı Muhammediyenin şubeleridir. Esasta usulde ayrılık gayrlılık yoktur. Teferruata ait birtakım inceliklerde, meşrepte çeşitlilik vardır. Tarikatların sayısı konusunda da değişik görüşler vardır. Ne kadar insan varsa o kadar yol vardır düşüncesinden hareket edenler tarikat sayısını belli bir rakamda dondurmazlar, öte yönden 12 temel büyük tarikat vardır. Diğerleri bunlardan çıkmış kollarıdır görüşü yaygındır. Bunlara göre 12 temel tarikat ve kurucuları ise şunlardır: <br />
<br />
1. Kadiriyye Tarikatı, Abdül Kadir Geylâni (H.470-561/M.1077- 1161) <br />
<br />
2. Yeseviyye Tarikatı, Ahmet Yesevi<br />
( 562 H./ 1166 M.) <br />
<br />
3. Rifaiyye Tarikatı, Ahmet er–Rifaî (H 512-578/ 1036 M) <br />
<br />
4. Kubreviyye Tarikatı, Necmûddin el Kübra (H.540- 618/M.1145-1226) <br />
<br />
5. Medyeniyye Tarikatı, Ebu’l Medyen b. Huseyn (H.527-594/ M.1126-1197) <br />
<br />
6. Desükiyye Tarikatı, İbrahim ed Desûki (H.676/M.1288.) <br />
<br />
7. Bedeviyye Tarikatı, Şeyh Ahmet Bedevi (H.596-675/M.1200- 1276) <br />
<br />
8. Şazeliyye Tarikatı, Ebul Hasan Takuyiddin Ali b.Abdullah eş Şazeli (H.656/M.1258) <br />
<br />
9. Ekberiyye Tarikatı, Muhyiddin İbnül Arabi (H.560- 638/M.1165-1240 <br />
<br />
10. Mevleviyye Tarikatı, Mevlânâ Celalûddinî Rumi<br />
(H.604- 672/ M.1207-1273) <br />
<br />
11. Sa’diyye Tarikatı, Sa’duddin Muhammed el Cebbârî<br />
(H.792/M. 1387) <br />
<br />
12. Nakşibendiyye, Muhammed Bahauddin Nakşibendi<br />
(H.718–792/M.1318–1389)<br />
<br />
Dunya’daki Tasavvuf akımları ve kabul edilmiş büyük alimleri<br />
<br />
Abbâsiyye: Ebû’l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Abdirrahman b. <br />
Ebibekr el-Ensârî el-Belensî el-Endelüsî (633/1235-6). Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Âdiliyye: Bedreddin Muhammed b. Ömer b. Ahmed el-Âdilî el-Abbâsî (970/1562). <br />
<br />
Afîfiyye: Abdülvehhâb b. Abdissamed el-Afifi el-Merzûkî (1180/ <br />
1766-7). Şâzeliyye’nin koludur. <br />
<br />
Ahmediyye: Ebû’l-Ferhad Ahmed b. Ali b. İbrahim el- Hüseynî el-Bedevî (675/1276). Şâzeliyye’nin koludur. “Bedevlyye” de denir. <br />
<br />
Ahmediyye: Manisa civan Göl Marmarası nahiyesinden Ahmed Şemseddin Efendi (910/1504- <br />
5). Halvetiyye’nin koludur. Ahmediyye: Bkz. “Müceddidiyye”. <br />
<br />
Ahmediyye: Bkz. “Rıfâiyye”. <br />
<br />
Ahrâriyye: Ubeydullah b. Mahmud b. Şihâbiddin el-Hüseynî et-Taşkendî el-Ahrâr 895/1490). <br />
Nakşibendiyye’nin koludur. <br />
<br />
Amûdiyye: Ebû İsa Sa’id b. İsa el-Ammâlî el-Sıddîkî. Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Assâliyye: Ebu’l-Abbas b. Ali el-Harîrî el-Assâlî eş-Şâfiî (1048/ 1142). <br />
<br />
Assâliyye: Ahmed b. Ali el-Harîrî el-Assâlî eş-Şâfiî (1048/1639). Cemâliyye-i Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Aşûriyye: Seyyid Sâlih Aşûr el-Mağribî et-Tunusî (7./13. asır). Desûkiyye’nin koludur. <br />
<br />
Ayderûsiyye: Ebûbekr el-Ayderûs (909/1503). Kübreviyye’in koludur. <br />
<br />
Aziziyye: İzzeddin Abdülaziz b. Ahmed ed-Dirini ed-Demiri eş Şâfiî er-Rıfâî <br />
(694-1295). <br />
<br />
Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Bahâiyye: Bkz. “Nakşibendiyye”. <br />
<br />
Bahşiyye: Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Bahşi el Halebi, (1098/1687). Cemâliye’nin koludur. <br />
<br />
Batâ’ihiyye: Bkz, “Rıfâiye”.” <br />
<br />
Bayramiyye: Hacı Bayram Veli (833/1496), Ankara’da Safeviyye’nin koludur. <br />
<br />
Bedeviyye: Bkz. “Ahmediyye”. <br />
<br />
Bedriyye: Ebû Ömer Bedreddin Muhammed b. Mekkî (1044/1634). <br />
<br />
Bekriyye: Ebû’l-Mekârim Muhammed el-Bekrî (944/1586). Vefâiy-ye’nin koludur. <br />
<br />
Bekriyye: Şemseddin Mustafa el-Bekrî (1162/1749). Karabaşiyye’nin koludur. <br />
<br />
Bektaşiyye: Hacı Bektaş Velî (738/1337-8), Yeseviyye’nin koludur. <br />
<br />
Beyâniyye: Ebû’l-Beyan Muhamed b. Mahfûz ed-Dımeşkî (551/1156). <br />
<br />
Beyyûmiyye: Ali Nureddin b. Şeyhi’I-Hicaz el-Beyyûmî. (1182/1768-9). Halebiyye’nin koludur. <br />
<br />
Bistâmiyye: Bâyezid Bistâmi (261 /874). “Tayfûriyye” de denir. <br />
<br />
Buhûriyye: Muhammed el-Buhari er-Rûmî (1039/1629-30). Ramazâ-niyye’nin koludur. <br />
<br />
Burhâniyye: Bkz. “Desûkiyye”. <br />
Buzurgân: Bkz. “Nakşibendiyye”. <br />
<br />
Câhidiyye: Câhidî AhmedEfendi (1070/1659-60). Cemâliye’nin koludur. <br />
<br />
Cebertiyye: Şerefuddin Ebû’l-Ma’rûf İsmail b. İbrahim b. Abdisselam el-Cebertî el-Kureşî el- Haşimi el-Yemenî ez-Zebidî (806/1403). Ekberiyye’nin koludur. <br />
<br />
Cehriyye: Çin ve Türkistan’da Yeseviyye’den çıkan ve cehrî zikri tercih eden tarikatlere verilen isim. <br />
<br />
Celvetiyye: Aziz Mahmut Hüdâî (1038/1628), Üsküdar’da. Safeviyye’nin koludur. <br />
<br />
Cemâliyye: Muhammed Hamîdüddin el-Cemalî el-Bekrî, Çelebi Halife Aksarayî (899/1493) Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Cemâliyye: Cemaleddin Efendi (1164/1750-1), Edirneli. Uşşâkiyye’nin koludur. <br />
<br />
Cerrâhiyye: Nureddin Mehmed Cerrahi, b. Abdillah er-Rumî (1084/ 1672). İstanbul’da. Ramazâniyye’nin koludur. <br />
<br />
Cihangiriyye: Hasan Burhanedin Efendi (1074/1663-4), Cihangirli. Ramazâniyye’nin koludur. <br />
<br />
Cüneydiyye: Ebû’l-Kasım Cüneyd b. Muhammed el-Harrâz el-Bağdadî (298/910-11). <br />
<br />
Çerkeşiyye: Hacı Mustafa Efendi (1229/1813-4), Çankırı’nın Çerkeş kazasından, Nasûhiyye’nin koludur. <br />
<br />
Çeştiyye: Ebû Abdillah el-Çeştî (355/966). <br />
<br />
Çeştiyye: Muîneddin Muhammed Acmirî (633/1236). Hindistan’da. <br />
<br />
Derdiriyye: Ebû’l-Berakât Şihabeddin Ahmed b. Ahmed ed Derdîrî el-Adevî (1201/1786-7). Hefneviyye’nin koludur. <br />
<br />
Desûkiye: Burhaneddin İbrahim b. Ebi’1-Mecd ed, Desûkî (686/ 1287). Şâzeliye’nin koludur. Burhâniyye de denir. <br />
<br />
Derbiyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Hıdır ed-Deybi el-Hazrecî (719/1319). <br />
<br />
Dussukiyye: Bkz. (Desûkiyye:” <br />
<br />
Dücâniyye: Seyyid Ahmed ed-Dücânî (987/1579) Meymûniyye’nin koludur. <br />
<br />
Ebberiyye: Ebû Reşid Kutbuddin el-Behberî (573/1177). <br />
<br />
Edhemiyye: Ebû İshak İbrahim b. Edhem el-Belhî (161/778 veya 166/683). <br />
<br />
Ehdeliyye: Seyyid Ebû’l-Hasan Ali b. Ömer el-Ehdeli (1164/1750-1). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Ekberiyye: Muhyiddin İbnü’l-Arabi el-Endelüsî (638/1240). “Muhyi-viyye” de denir. <br />
<br />
Ensâriyye: bkz. “Hereviyye”. <br />
<br />
Erdebiliyye: Bkz. “Safeviyye”. <br />
<br />
Esediyye: Ebû Muhammed Abdullah b. Ali el-Esedi (7./13. asır). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Eşrefiyye: Abdullah b. Eşref b. Muhmmed er-Rûmî (874/1469). Eşre-foğlu. Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Fazliyye: Seyid Cemaleddin Muhammed b. Fazlilah el-Hindî el-Ber-hemburî (1029/1619-20). <br />
<br />
Feyziyye: Feyzüddin Hüseyin el-Semmânî (1309/1891-2). Semmâniy-ye’nin koludur. “Hülvetiyye”de <br />
denir. <br />
<br />
Firdevsiyye: Rükneddin el-Firdevsî (724/1323-4). Kübreviyye’nin Hindistan koludur. <br />
<br />
Garîbiyye: Muhammed Garîbullah el-Hindî (731/1331) Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Gavsiyye: Hamideddin Muhammed b. Hatirüddin el-Hüseynî, Gav-su’1-Hidi (932/1526).Şettariye’nin Hindistan kolu. <br />
<br />
Gavsiyye: Ebû’l- Gays Sa’id b. Süleyman b. Cemil (7./13. asır). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Gâziyye: Ebû’l-Kasım Ahmed el-Gilâlî (932/1526). Şâzeliyye’nin Faskoludur. <br />
<br />
Gazzâliyye: Ebû Hâmid Zeynüddin Muhammed b. Muhamed et-Tûsiel- <br />
Gazzâli (505/1111).Cüneydiyye’nin koludur. <br />
<br />
Gülşeniye: İbrahim Gülşeni (940/1533). Rûşeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Haccâciyye: Ebû’l-Haccâc Yusuf b. Abdirrahman el-Kureşi el-Mehdeviel-Mağribi (642/1244-5). <br />
<br />
Hâcegâniyye: Hâce Abdülhalik el-Gücdüvani (617/1220). <br />
<br />
Hafifiyye: Ebû Abdillah Muhammed b. Hafi f ez-Zebbî eş-Şirazi(371/982). <br />
<br />
Hafiyye: Nakşibendiyye’nin Çin ve Türkistan’daki adı. <br />
<br />
Halebiye: Ahmed b. İbrahim el-Ahmedi el-Halebi eş-Şâfii (10./16.asır). Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Hâlidiyye: Ebû’1-Baha Ziyâedin Hâlid b. Ahmed b. Hüseyin el-Osmani el-Şehrizori (124/1826-7). Nakşibendiyye’nin koludur. <br />
<br />
Hâlisiyye: Ziyaeddin Abdurrahman et-Tabibani el-Kerkükî (1276/1858-9). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Halvetiyye: Ebû Abdillah Siracedin Ömer b. Ekmeliddin Gilani el-Halveti (750/ 1349-50). <br />
Horasan ve Türkiye’de. Sühreverdiyye’nin koludur. Rûşeniyye, Cemâliyye, Ahmediyye <br />
ve Şemsiyye diye dört ana kola ve otuz kadar kollara ayrılmıştır. <br />
<br />
Hamzaviyye: Bkz. “Melâmiyye”. <br />
<br />
Harfiyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Ahmed en-Necib el-Herefi el-Meresi (63/1239). <br />
<br />
Harîriyye: Ali b. Ebi’l-Hasan b. Mansur el-Basri el-Hariri (645/ 1247,8).Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Harrâziyye: Ebû Sa’id Ahmed b. İsa El-Harrazi el-Bağdadî (286/899). <br />
<br />
Hayâtiyye: Mehmed Hayâti Efendi. Ramazaniyye’nin koludur. <br />
<br />
Hefneviyye: Şemsedin Muhammed b. Salim b. Ahmed eş, Şafii el-Mısrî el-Hefni (1181/1767-8). Cemâliye’nin Mısır koludur. <br />
<br />
Hemedâniyye: Ali-i Hemedânî (787/1385). Kübreviyye’nin koludur. <br />
<br />
Hereviyye: Abdullah el-Ensari el-Hervi (481/1088). Ensariyye de denir. <br />
<br />
Hevvâriyye: Ebû Bekr b. Hevvâr el-Hevvârî el-Betâyihî (760/1358). <br />
<br />
Hilâliyye: Muhammed Hilal el-Hemedânî (1147)1734). Kadiriye’nin koludur. <br />
<br />
Hudâiyye: Bkz. “Celvetiyye”. <br />
<br />
Hulvetiyye: Bkz. “Feyziyye”. <br />
<br />
İbrâhimiyye: İbrahim Efendi, Kuşadalı (1264/1849).Çerkeşiyye’ninkoludur. <br />
<br />
İdrîsiyye: Ahmed b. İdris el-Fasi (125/ 1836-7). <br />
<br />
İkaaniyye: Kemal el-İkaani (974/1566-7). Yeseviyye’nin koludur. <br />
<br />
İlmiyye: Ebû Muhammed Mevlay Abdullah eş-Şerif b. İbrahim el-İlmî(12./18. asır). <br />
<br />
Şâzeliyye’nin koludur. <br />
<br />
İshâkiyye: Ebû İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni (426/1035). Hafiyye’nin koludur. <br />
<br />
Kadiriyye: Abdulkadir el-Gîlânî (561/1166). Cüneydiyye’nin koludur.Yemen, Somali, Irak, <br />
Hindistan, Anadollu, Mağrib ve Sudan’da yayılmıştır. <br />
<br />
Kalenderiyye: Cemâleddin Sâvî (630/1232). Daha önce var ise de bu <br />
zat tarafından bir tarik haline getirilmiştir. Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanmıştır. <br />
<br />
Karabişiyye: Ali Aladdin Karabaş Veli (1097/1686). Şa’baniyye’nin koludur. <br />
<br />
Kâsâniyye: Şemsedin Ahmed el-Kâsâni (949/1542-3). Ahrariyye’nin <br />
koludur. Kassâriyye: Bkz.: “Melâmetiyye”. <br />
<br />
Katnâniyye: Hasan el-Katnani (747/1346). Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Keyâliye: <br />
İsmail er-Rıfâi, el-Keyyâl (7./13. asır). Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Koneviyye: Sadreddin-i Konevi er-Rûmî (672/1273). <br />
<br />
Kuşeyriyye: Ebû’l-Kasım Abdülkerim Kuşeyri (465/1072). <br />
<br />
Kübreviyye: Necmedin Kübra (618/1221). Cüneydiyye’nin koludur.”Zehebiyye” de denir. <br />
<br />
Kümeyliyye: Kümeyi b. Ziyad (82/701). <br />
<br />
Mazhariyye: Şah Şemseddin Habibulah Cân-ı Cânân’-ı Mezherî ed-Dıhlevî (1195/1781). Müceddidiyye’nin koludur. <br />
<br />
Medâriyye: Bedîüddin Şah Medar (840/1438). Hindistan’da yayılmıştır. <br />
<br />
Medyeniyye: Ebû’l-Medyen Şuayb b. Hüseyin el-Mağribi el-Ensari(873/1468-9). <br />
<br />
Mehdeviyye: Ebû Muhammed b. Abdilaziz b. Ebibekr el-Kureşi el-Mehdevi (621/1224). <br />
<br />
Melâmetiye: Ebû Salih Hamdun Kassar (271/884-5). <br />
<br />
Melâmiyye: Bosnalı Şeyh Hamza Bâli (969/1561-2). Türkiye’de Bayramiyye’nin kolu olarak kurulmuştur. “Hamzaviyye” de denir <br />
<br />
Meşîşiyye: Meşiş el-Hasani el-İdrisi (624/(1226). Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Mevleviyye: Mevlânâ Celâleddin Rûmi (672/1273). Oğlu Sultan Veled(721/1312-3) tarafından <br />
kurulmuştur. <br />
<br />
Meymûniyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Meymun el-Mağribî el-Fâsî el-İdrisî(917/1511-2). <br />
Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Mısiryye: Bkz. “Niyaziyye”. <br />
<br />
Muhâsibiyye: Ebû Abdillah Hâris b. Esedi’l-Muhâsibi (243/857-8). <br />
<br />
Murâdiyye: Muhammed Murad b. Ali el-Hanefui el-Buhari el Keşmiri(1132/1719-20). <br />
<br />
Muslihiyye: Muslihiddin Mustafa, Tekirdağlı (1099/1688). <br />
Sinaniyye’nin koludur. <br />
<br />
Müceddidiyye: Bedreddin Ebû’l-Abbas Ahmed b. Abdilehad el-Faruki Kabuli-i Sirhindi, <br />
İmam Rabbani, Müceddid-i Elfi Sâni(1034/1624). Ahrâriyye’nin koludur. <br />
<br />
Nakşibendiye: Bahaeddin Nakşibend (791/1389), Türkistanda “Bahâiyye” de denir. <br />
<br />
Nasuhiyye: Nasûhi Muhammed el-Halveti (1130/1718) Karabaşiy-ye’nin koludur. <br />
<br />
Neveviyye: Muhyiddin Ebû Zekeriyya Yahya b. Şemseddin en Nevevi (670/1270-1). <br />
<br />
Şâzeliyye’nin koludur. <br />
<br />
Niyâziyye: Niyâzi Muhammed Mısrî (1105/1694). Ahmediyye’nin koludur, “Mısriyye’de denir. <br />
<br />
Nurbahşiyye: Muhammed Nurbahş el-Buhârî (869/1465). Kübreviy-ye’nin Horasan koludur. <br />
<br />
Nuriye: Ebû’l-Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nûrî (295/907-8). <br />
<br />
Nûriyye: Nuridin Abdurrahman el-İsferaini (639/1241-2). Kübreviy-ye’nin koludur. <br />
<br />
Nusîsiyye: Muhammed en-Nusûs (1058/1648). <br />
<br />
Ramazâniyye: Karahisarlı Şeyh Ramazan (1025/1616). Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Râşidiyye: Ahmed b. Yusuf er-Râşidi (927/1521). Zerrûkiyye’nin koludur. <br />
<br />
Reslâniyye: Reslan b. Ya’kub el-Ca’beri (695/1296). Ukeyliyye’nin koludur. <br />
<br />
Rıfâiyye: Seyyid Ahmed er-Rıfâi (578/1182). Merkezi olan Basra’dan Suriye ve İstanbul’a yayılmıştır. “Ahmediye” ve “Beta’ihiyye”de denir. <br />
<br />
Rûmiyye: İsmail Rûmi b. Ali et-Tusi (0153/1643). <br />
<br />
Rüşeniyye: Dede Ömer Rûşenî (892/1487). Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Rükniyye: Rükneddin Alâuddevle Ahmed b. Muhammed es-Simnânî(736/1336). <br />
Kübreviyye’nin koludur. <br />
<br />
Sâbiriyye: Alâaddin Ali Ahmed Sâbir el-Kelbîrî (609/1291). Çiştiyye’nin koludur. <br />
<br />
Sa’diyye: Sa’deddin Muhammed el-Cibâvî (736/1335). Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Safeviyye: Safiyyüdin el-Erdebili (735/1334). Sühreverdiyye’nin koludur. <br />
<br />
Sa’ûdiyye: Ebû Sa’üd b. Ebi’l-Aşâyir el-Vâsıti el-Bâirini (644/ 1246).Rıfâiyye’nin koludur. <br />
<br />
Sâviyye: Ahmed b. Muhammedel-Maliki es-Savi (1241/1825-6). Derdiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Sayyadiyye: İzzeddin Ahmed es-Sayyad (670/1271-2). <br />
<br />
Sehliyye: Ebû Muhammed Sehl b. Abdilah et-Tüsteri (283/ 896). <br />
<br />
Selâhiyye: Abdullah Selâhaddin er-Rûmi Efendi, Balıkesirli <br />
(1196/1783). <br />
Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Semmâniyye: Ebû Abdülkerim Muhammed el-Medeni es-Semmani(1189/1775). Şâzeliyye’nin <br />
Mısır koludur. <br />
<br />
Senûniyye: Muhammed b. Ali el-Haseni el-İdrisi (1276/1859). Büyük Sahra’da mücâhidler <br />
tarikati. Kadriyye’nin koludur. <br />
<br />
Seyyâriyye: Ebû’l-Abbas Kasım el-Mehdi es-Seyyâr (342/953). <br />
<br />
Sezâiyye: Hasan Sezâi Efendi, Edirneli (1151/1738). Gülşeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Sinâniyye: İbrahim Ümmi Sinan el-Halveti (976/1568-9). <br />
Ahmediyye’nin koludur. Sûfiyye: Ebû Hâşim Sofi el-Kûfî (155/772). <br />
<br />
Suûdiyye: Ebû’s-Suûd b. Şa’ban et-Tayyib (644/1246). <br />
<br />
Suhreverdiyye: Abdülkâhir Es-Sühreverdi (563/1168) ve Ömer es-Sühreverdi (632/1234). <br />
Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Sünbüliyye: Zeyneddin Yusuf Sünbül Sinan Efendi (936/1529 30). <br />
Cemâliye’nin koludur. <br />
<br />
Şa’baniyye: Şeyh Şa’ban-ıVeli, Kastamonulu (976-1568). Cemaliyye’nin koludur. Şa’raniyye: Abdülvahhab eş-Şa’rani (973-1565). <br />
<br />
Şattariyye: Abdullah eş-Şattar (818/1415). Hindistan, Sumatra ve Cava’da. <br />
<br />
Şâzeliyye: Ali b. Abdillah Ebû’l-Hasan el-Mağribi eş-Şâzeli (564/1256).Medyeniyye’nin koludur. <br />
Mağrib, Mısır, İstanbul, Romanya, Nube ve Komor adalarında yayılmıştır. <br />
<br />
Şemsiyye: Şeyh Şemseddin-i Sivasi (1006/1597-8) Halvetiyye’nin koludur. <br />
<br />
Şernubiyye: Şihabeddin’Ebû’l-Abbas Ahmed eş-Şernubi el Maliki el-Burhani (994/1586). <br />
<br />
Burhaniyye: (Desûkiyye)nin koludur. <br />
<br />
Şeybâniyye: Ebû Muhammed Yunus b. Yusuf eş, Şeybani (619/1222). “Yunusiyye”de denir. <br />
<br />
Şinnâviyye: Ebû Abdillah Muhammed eş-Şinnâvi (1028/1619). Ahme-diyye’nin koludur. <br />
<br />
Tâciyye: Taceddin Zekeriyya el-Naşibendi el-Hindi (1050/1640). Ahrâriyye’nin koludur. Tayfûriyye: Bkz. “Bistâmiyye”. <br />
<br />
Tâziyye: Ebû Sâlim İbrahim et-Tâzi (1205/1709). Medyeniyye’nin koludur. <br />
<br />
Ticâniyye: Şihabedin Ahmed et-Ticani (1227/1812). Halvetiyye’nin Cezayir, Fas koludur. <br />
<br />
Uceliye: Ebû’l-Abbas Ahmed b. Musa b. Ucayl ez-Zuvali el-Yemeni <br />
(690/1291). Kadiriyye’nin koludur. <br />
<br />
Ukaliyye: Ukayl el-Manici b. Şihabidin Ahmed el-Batayihi (540/1145).Harraziyye’in koludur. <br />
<br />
Uşşakiyye: Hasan Hüsameddin-i Uşşaki (1001/1592-3). Ahmediyye’nin koludur. <br />
<br />
Üveysiyye:Veysel Karani. <br />
<br />
Vefâiyye: Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed Vefa el-Ensari el-Haseni el-Kureşi (807/1404-5). <br />
<br />
Şazeliyye’nin koludur. <br />
Vefâiyye: Ebû’1-Vefa Muhammed el-Mağribi el-İskenderi, Mısırlı(765/1364). Yâfi’iyye: Arifüddin Abdullah el-Yafii (768/1367). Kadiriyye’nin koludur. Yeseviyye: Ahmed Yesevi (562/1166). <br />
Yûnisiyye: Bkz. “Şeybâniyye”. <br />
Zahidiyye: Tâciddin İbrahim ez-Zâhid el-Gilânî (690/1291). Ekberiy-ye’nin koludur. Zeyniyye: Zeyneddin Hâfi (838/1434-5). Sühreverdiyye’nin Bursa’da-ki koludur. Zıl’iyye: Safiyüddin Ahmed b. Ömer Zıl’i (1071/1660). <br />
Zühriyye: Ahmed Zührî, Kayserili (1157/1744). Muslihiye’nin koludur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[On iki hak tarikat]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1438</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2020 10:09:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1438</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">On iki hak tarikat</span><br />
<br />
1. Adulkadir Geylani – Kadiriyye,<br />
2. Bahaüddin Nakşibent – Nakşiyye,<br />
3. Ahmed-i Rufai – Rufaiyye,<br />
4. Ahmed-i Bedevi – Bedeviye,<br />
5. İbrahim Dessuki – Dessukiyye,<br />
6. Necmüddin-i Kübra – Kübreviyye,<br />
7. Ömer Halveti – Halvetiyye,<br />
8. Şahabuddin Ömer Suhreverdi –Suhreviyye,<br />
9. Ahmed-i Yesevi – Yeseviyye,<br />
10. Seyyid Sadettin Cibavi – Sadiyye,<br />
11. Mevlana Celaleddin-i Rumi – Mevleviyye,<br />
12. Ebul Hasen-i Şazeli – Şazeliyye,</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">On iki hak tarikat</span><br />
<br />
1. Adulkadir Geylani – Kadiriyye,<br />
2. Bahaüddin Nakşibent – Nakşiyye,<br />
3. Ahmed-i Rufai – Rufaiyye,<br />
4. Ahmed-i Bedevi – Bedeviye,<br />
5. İbrahim Dessuki – Dessukiyye,<br />
6. Necmüddin-i Kübra – Kübreviyye,<br />
7. Ömer Halveti – Halvetiyye,<br />
8. Şahabuddin Ömer Suhreverdi –Suhreviyye,<br />
9. Ahmed-i Yesevi – Yeseviyye,<br />
10. Seyyid Sadettin Cibavi – Sadiyye,<br />
11. Mevlana Celaleddin-i Rumi – Mevleviyye,<br />
12. Ebul Hasen-i Şazeli – Şazeliyye,</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>