<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - Biyografiler]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 10:08:48 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Birgivi Kimdir]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2407</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:32:18 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2407</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmam Birgivi Kimdir</span></span></span><br />
<br />
İmam Birgivî, 16.asırda, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını en geniş hale getirdiği ilim, kültür ve sanatta zirveye ulaştığı bir dönemde yaşamış âlimlerimizdendir.<br />
<br />
İmam Birgivî’nin asıl adı Mehmet olup 27 Mart 1523’te Balıkesir’de doğdu. Babası Ali Efendi, âlim ve Fâzıl bir müderris, sahib-i irşâd bir şeyh idi. Balıkesir’in Çay mahallesinde olan kabri, “Zihin Dede” adıyla bugün bile büyük bir hürmetle ziyaret edilir. Kabrinin başucundaki taş çanakta biriken yağmur suları, Kur’an okumaya başlayacak çocuklara zihinleri açılsın diye içirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL’DA EĞİTİM ALDI</span></span><br />
<br />
İmam Birgivî, ilk öğrenimini babasının yanında yaptı. Ondan Arapça, mantık ve diğer bazı ilimleri okudu, bu arada Kur’an’ı ezberledi. Daha sonra İstanbul’a giderek Haseki medresesine devam etti. Dönemin tanınmış âlimlerinden “Kızıl Molla” diye bilinen Abdurrahman Efendi’den ders alarak icâzet (diploma) aldı ve medreselerde müderrisliğe başladı.<br />
<br />
Kanunî döneminde, hocası Abdurrahman Efendi’nin aracılığıyla Edirne Kassâm-ı askerîsi(Kassâm-ı askerî: Yeniçeri Ocağı efradı ve subaylarından olup ölenlerin mirasına dair işlemlerle ilgilenen komisyondaki, devletin tayin ettiği  “şer’i memur” demektir.) olan İmam Birgivî, görevi sırasında medresede ders okutmayı da sürdürdü. Ayrıca camilerde vaaz ediyor, halkı Kur’an ve sünnete uymaya dâvet ediyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEYH ABDULLAH KARAMANİ’YE İNTİSAP ETTİ</span></span><br />
<br />
Daha sonra Kassâm-ı askerîlik görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Ve Bayramiye tarikatı şeyhlerinden Abdullah Karamanî’ye intisap etti. Şeyhinin tavsiyesine uyan İmam Birgivî, kassâm-ı askerî iken kazandığı 4 bin dirhemi sahiplerine geri vermek için, Edirne’ye gitti. Oradaki Eski Camiî’de bekleyerek, kendilerinden kassamlık ücreti almış olduğu kimselerin gelmesi için dellâl bağırttı. Gelenlere, kassam defterindeki kayıtlara göre, paralarını geri ödedi. Bulamadığı kimselerin paralarını ise şehrin fakirlerine dağıttı. Böylece onlarla helallaştı.<br />
<br />
İstanbul’da bir süre daha müderrislik yapan İmam Birgivî’yle Sultan II. Selim’in hocası Ataullah Efendi arasında kuvvetli bir dostluk kurulmuştu. Ataullah Efendi de Birgili idi ve kasabasına büyük bir medrese inşa etmişti. Mehmet Efendi’den Birgi’ye yerleşerek hizmetine orada devam etmesini istedi. Bu düşünceyi, şeyhi Karamanî de uygun gördü ve müridinin irşad faaliyetlerine Birgi’de devam edebilmesi için ona izin verdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİRGİVİ ADI NEREDEN GELİYOR?</span></span><br />
<br />
İlmî ehliyetiyle kısa zamanda meşhur olan İmam Birgivî’den ders almak isteyen pek çok talebe, ülkenin her tarafından buraya akın etmeye başladı.<br />
<br />
Ömrünün geri kalan kısmını Birgî’de talebe yetiştirme, halkı irşad ve eser yazmakla geçirmesi sebebiyle “Birgivî“ lakabıyla tanındı.<br />
<br />
60’dan fazla eserin sahibi olan İmam Birgivî’nin, Osmanlı müellifleri içinde en dikkat çekici özelliği, yaşadığı devrin güncel meseleleri hakkında kalem oynatmış olmasıdır. Bu sebeple onun eserleri, çağının sosyal hayatını yansıtması bakımından da büyük önem taşır. Eserlerinde insanların ihtiyaç duyduğu konuları işlemeye özen göstermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM BİRGİVİ’NİN SORDUĞU FETVA</span></span><br />
<br />
Ayrıca şiirin câiz olduğunu kabul etmesine rağmen onunla ilgilenmedi. Ona göre şiir yazmak, belâgat ve fesahat göstermek gibi şeyler, dünya ehlinin riyasıydı. Bununla beraber İmam Birgivî’ye ait olduğu söylenen aşağıdaki manzumede, Ebussuud Efendi’ye sorduğu bir fetva yer almaktadır:<br />
<br />
“Var mı desturun ey müfti-i enâm!<br />
<br />
Müşkilim var disem hata ola mı?<br />
<br />
Ücreti bir imamın olsa ribâ,<br />
<br />
Ana hiç iktidâ revâ ola mı?<br />
<br />
Akça assını halal deyu yise,<br />
<br />
Beş vakte ol muktedâ ola mı?<br />
<br />
Minbere çıksa halka va’z itse,<br />
<br />
Halkı hak yola pîşvâ ola mı?<br />
<br />
Va’zı tesir ider mi, yise haram?<br />
<br />
Yoldan azmışa rehnüma ola mı?<br />
<br />
Acaba çalgû-yı düğün mü haram?<br />
<br />
Yohsa dahî eşeddür ribâ ola mı?”<br />
<br />
Yerimizin sınırlı oluşu sebebiyle, bu suallere Ebussuud Efendi tarafından verilen cevabın sadece bir beytini alıyorum:<br />
<br />
“Her kime rehber olur ise ol dahi bulur azâb,<br />
<br />
Yoldan azmışa uralar köteği bi gayri hisab.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM BİRGİVİ’NİN KARŞI ÇIKTIĞI HUSUSLAR</span></span><br />
<br />
İmam Birgivî, son derece dürüst ve tavizsiz bir ilim adamıydı. Döneminde çok yaygın olan, eserini bir devlet büyüğüne ithaf etme anlayışına rağmen, o hiçbir eserini bir devlet büyüğüne ithaf etmedi.<br />
<br />
Özellikle, memuriyetlerin rüşvetle satılması, kadılar, muhtesipler ve diğer görevlilerin rüşvet alması, ehil olmayanlara ilmî ve idarî rütbeler verilmesi, bu yüzden bilgisizliğin yaygınlaşması ile ortaya çıkan her türlü bid’at ve hurafe İmam Birgivî’nin şiddetle karşı çıktığı hususlardı. Devlet adamlarından cami görevlilerine varıncaya kadar, cemiyetteki her zümrenin davranışlarında gördüğü aksaklıklara karşı çıkıyor, va’z ve kitaplarında onları eleştiriyordu. Bu tenkitleri yaparken, hatır gönül dinlemiyor, kimseden çekinmiyordu. Tanınmış âlim, Sultan’ın hocası ve kendisinden Birgi’ye gitmesini rica eden hemşehrisi Ataullah Efendi’yi bile, yetkililer üzerinde nüfuz sağlayarak devlet işlerine karıştığı gerekçesiyle ikaz etmesi, onun dürüstlük ve cesaretinin dikkat çekici bir örneğidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖYLE ZAMANDA BULUNUYORUZ Kİ!</span></span><br />
<br />
Onun düşüncelerini daha yakından anlayabilmek için, kendisinin 1560’dan önce telif ettiği, “Şerhu’l ehadisi’l erbein” in önsözüne bakalım:<br />
<br />
“...Öyle bir zamanda bulunuyoruz ki; cehalet meşhur, ilim ise sözü edilmeye değmez olmuştur. Bazı kimseler, hurafeleri ve dinin yasakladığı şeyleri, Allah’a yaklaşmanın en yüce yollarından sayıyorlar. İlmi zayıf bazı kimseler, insanları ibadet kılığına büründürülmüş yaygın bid’atlere teşvik ediyorlar. Hatta bunların bir kısmı iyiyi kötüden ayırmadan, zayıf ve uydurulmuş sözlerden meydana gelen kitaplar bile yazmaktadır. İşin aslını bilme imkanı olmayan halk ise ya menfaati, ya da işlerine öyle geldiği için bu eserlere iltifat etmektedir. Bu durum, insanların kendisinden gafil bulunduğu büyük bir musibettir!”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM BİRGİVİ HAZRETLERİNİN 24 SAATİ</span></span><br />
<br />
“Önce Yâsin-i Şerif ve iki hizb Kur’an okuyup, iki rek’at kuşluk namazı kılar, sonra da eğer ders günü ise, altı kitaptan nakil ve tedris ettikten (anlatıp okuttuktan) sonra yine dört rek’at namaz kılıp kuşluk namazını altıya çıkarırlardı. Bilahare evinin yolunu tutardı.<br />
<br />
Fakat ders günü değilse, bu defa da ders yerine altı kitabı ayrı ayrı mütalaa eder, ayrıca, İmam Gazalî’nin İhya-i Ulum’undan okurdu. Sonra da kayluleye yatardı. Öğle namazı sonrasından ta ikindiye kadar kitap ve risale telif ve tasnifiyle meşgul olur, eğer oruçlu değilse ikindiden önce yemeğini yiyip, ta akşama kadar yine dersine devam ederlerdi.”<br />
<br />
Talebesi Hocazâde Abdünnâsır Efendi, İmam Birgivî’nin bir seher vaktinden diğerine, 24 saat içinde devam ettiği ibadetleri ve okuduğu evrâd ve ezkârı böyle özetliyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MEZARINA TÜRBE İSTEMEDİ</span></span><br />
<br />
Son zamanlarında bir aydın olarak İstanbul’a geldi. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın huzuruna çıkarak ülkede gördüğü bid’atlar ve şer’i yasakları çiğneme konusundaki endişelerini dile getirdi, tedbir alınmasını istedi ve devleti uyarmayı ihmal etmedi. Birgivî, yine bir İstanbul seyahati sırasında yolda veba hastalığına yakalandı ve 52 yaşında olduğu halde 1573 Ağustos’unda vefat etti. Cenazesi İzmir’e bağlı Birgi’de defnedildi.<br />
<br />
Üzerine kesinlikle türbe yapılmamasını vasiyet eden İmam Birgivî’nin kabri, üstü açık, çevresi kısa demir parmaklıklarla çevrilidir; dikili bir sac levhada doğum ve vefat tarihleri yazılıdır. Cenazesi, kabrin baş tarafında bulunan ve bizzat imam tarafından dikildiği söylenen servi ağacının dibine gömülüdür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İKİNCİ GAZALİ</span></span><br />
<br />
Birgivî’nin, et-Tarikatü’l Muhammediye adlı eserinin, tamamen yırtılıp baştan sadece bir forması kalmış olan bir nüshasında, ( ki bu forma da hem yırtık, hem de ıslanarak birbirlerine yapışmıştır) Mısır, Mekke ve Medine gibi İslam âleminin en büyük dini ve ilmi merkezlerinde yetişen âlimlerin onun hakkındaki takrizleri görülmekteydi.<br />
<br />
İşte onların ifadelerinden birkaçı:<br />
<br />
1614’te vefat eden, Mısırlı âlimlerden Şeyh el-Meymunî; “ O gerçek bir dolunay, insanlar ise yıldızlardır. Onun nuru doğduğunda kâinatı aydınlatan güneş gibi insanları aydınlatır. “<br />
<br />
Şafiî fıkıhçılarından, Şeyh Alî el Kudsî: “ Ey günümüzün Gazalî’si! Birgi’nin şerefi sendedir, sana sahip olduğu için orası ne şanslı bir yerdir.“<br />
<br />
Kahire âlimlerinden Abdurrauf el-Minavî: “O, asrın ve bütün şehirlerin tek âlimidir. Acem ve Araplar içinde Şeyhu’l İslâm odur.“<br />
<br />
1606’da vefat eden, Mekke âlimlerinden Muhammed el Karî: “Birgivî bizim önderimizdir, imamımızdır. O, diyanet ve takva şeyhidir. Onun sözünü, ahmak ve cahilden başka kimse inkâr edemez. “ demektedirler.<br />
<br />
Birgivî, Arap dili grameri, ahlak-tasavvuf, fıkıh, akaid, tefsir-kıraat, hadis gibi alanlarda çoğu Arapça, birkaçı da Türkçe olmak üzere tesbit edilebilen 60 civarında eserin sahibidir. Allah rahmet eyleye...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> <br />
<br />
Can Alpgüvenç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 222<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmam Birgivi Kimdir</span></span></span><br />
<br />
İmam Birgivî, 16.asırda, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını en geniş hale getirdiği ilim, kültür ve sanatta zirveye ulaştığı bir dönemde yaşamış âlimlerimizdendir.<br />
<br />
İmam Birgivî’nin asıl adı Mehmet olup 27 Mart 1523’te Balıkesir’de doğdu. Babası Ali Efendi, âlim ve Fâzıl bir müderris, sahib-i irşâd bir şeyh idi. Balıkesir’in Çay mahallesinde olan kabri, “Zihin Dede” adıyla bugün bile büyük bir hürmetle ziyaret edilir. Kabrinin başucundaki taş çanakta biriken yağmur suları, Kur’an okumaya başlayacak çocuklara zihinleri açılsın diye içirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSTANBUL’DA EĞİTİM ALDI</span></span><br />
<br />
İmam Birgivî, ilk öğrenimini babasının yanında yaptı. Ondan Arapça, mantık ve diğer bazı ilimleri okudu, bu arada Kur’an’ı ezberledi. Daha sonra İstanbul’a giderek Haseki medresesine devam etti. Dönemin tanınmış âlimlerinden “Kızıl Molla” diye bilinen Abdurrahman Efendi’den ders alarak icâzet (diploma) aldı ve medreselerde müderrisliğe başladı.<br />
<br />
Kanunî döneminde, hocası Abdurrahman Efendi’nin aracılığıyla Edirne Kassâm-ı askerîsi(Kassâm-ı askerî: Yeniçeri Ocağı efradı ve subaylarından olup ölenlerin mirasına dair işlemlerle ilgilenen komisyondaki, devletin tayin ettiği  “şer’i memur” demektir.) olan İmam Birgivî, görevi sırasında medresede ders okutmayı da sürdürdü. Ayrıca camilerde vaaz ediyor, halkı Kur’an ve sünnete uymaya dâvet ediyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞEYH ABDULLAH KARAMANİ’YE İNTİSAP ETTİ</span></span><br />
<br />
Daha sonra Kassâm-ı askerîlik görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Ve Bayramiye tarikatı şeyhlerinden Abdullah Karamanî’ye intisap etti. Şeyhinin tavsiyesine uyan İmam Birgivî, kassâm-ı askerî iken kazandığı 4 bin dirhemi sahiplerine geri vermek için, Edirne’ye gitti. Oradaki Eski Camiî’de bekleyerek, kendilerinden kassamlık ücreti almış olduğu kimselerin gelmesi için dellâl bağırttı. Gelenlere, kassam defterindeki kayıtlara göre, paralarını geri ödedi. Bulamadığı kimselerin paralarını ise şehrin fakirlerine dağıttı. Böylece onlarla helallaştı.<br />
<br />
İstanbul’da bir süre daha müderrislik yapan İmam Birgivî’yle Sultan II. Selim’in hocası Ataullah Efendi arasında kuvvetli bir dostluk kurulmuştu. Ataullah Efendi de Birgili idi ve kasabasına büyük bir medrese inşa etmişti. Mehmet Efendi’den Birgi’ye yerleşerek hizmetine orada devam etmesini istedi. Bu düşünceyi, şeyhi Karamanî de uygun gördü ve müridinin irşad faaliyetlerine Birgi’de devam edebilmesi için ona izin verdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİRGİVİ ADI NEREDEN GELİYOR?</span></span><br />
<br />
İlmî ehliyetiyle kısa zamanda meşhur olan İmam Birgivî’den ders almak isteyen pek çok talebe, ülkenin her tarafından buraya akın etmeye başladı.<br />
<br />
Ömrünün geri kalan kısmını Birgî’de talebe yetiştirme, halkı irşad ve eser yazmakla geçirmesi sebebiyle “Birgivî“ lakabıyla tanındı.<br />
<br />
60’dan fazla eserin sahibi olan İmam Birgivî’nin, Osmanlı müellifleri içinde en dikkat çekici özelliği, yaşadığı devrin güncel meseleleri hakkında kalem oynatmış olmasıdır. Bu sebeple onun eserleri, çağının sosyal hayatını yansıtması bakımından da büyük önem taşır. Eserlerinde insanların ihtiyaç duyduğu konuları işlemeye özen göstermiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM BİRGİVİ’NİN SORDUĞU FETVA</span></span><br />
<br />
Ayrıca şiirin câiz olduğunu kabul etmesine rağmen onunla ilgilenmedi. Ona göre şiir yazmak, belâgat ve fesahat göstermek gibi şeyler, dünya ehlinin riyasıydı. Bununla beraber İmam Birgivî’ye ait olduğu söylenen aşağıdaki manzumede, Ebussuud Efendi’ye sorduğu bir fetva yer almaktadır:<br />
<br />
“Var mı desturun ey müfti-i enâm!<br />
<br />
Müşkilim var disem hata ola mı?<br />
<br />
Ücreti bir imamın olsa ribâ,<br />
<br />
Ana hiç iktidâ revâ ola mı?<br />
<br />
Akça assını halal deyu yise,<br />
<br />
Beş vakte ol muktedâ ola mı?<br />
<br />
Minbere çıksa halka va’z itse,<br />
<br />
Halkı hak yola pîşvâ ola mı?<br />
<br />
Va’zı tesir ider mi, yise haram?<br />
<br />
Yoldan azmışa rehnüma ola mı?<br />
<br />
Acaba çalgû-yı düğün mü haram?<br />
<br />
Yohsa dahî eşeddür ribâ ola mı?”<br />
<br />
Yerimizin sınırlı oluşu sebebiyle, bu suallere Ebussuud Efendi tarafından verilen cevabın sadece bir beytini alıyorum:<br />
<br />
“Her kime rehber olur ise ol dahi bulur azâb,<br />
<br />
Yoldan azmışa uralar köteği bi gayri hisab.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM BİRGİVİ’NİN KARŞI ÇIKTIĞI HUSUSLAR</span></span><br />
<br />
İmam Birgivî, son derece dürüst ve tavizsiz bir ilim adamıydı. Döneminde çok yaygın olan, eserini bir devlet büyüğüne ithaf etme anlayışına rağmen, o hiçbir eserini bir devlet büyüğüne ithaf etmedi.<br />
<br />
Özellikle, memuriyetlerin rüşvetle satılması, kadılar, muhtesipler ve diğer görevlilerin rüşvet alması, ehil olmayanlara ilmî ve idarî rütbeler verilmesi, bu yüzden bilgisizliğin yaygınlaşması ile ortaya çıkan her türlü bid’at ve hurafe İmam Birgivî’nin şiddetle karşı çıktığı hususlardı. Devlet adamlarından cami görevlilerine varıncaya kadar, cemiyetteki her zümrenin davranışlarında gördüğü aksaklıklara karşı çıkıyor, va’z ve kitaplarında onları eleştiriyordu. Bu tenkitleri yaparken, hatır gönül dinlemiyor, kimseden çekinmiyordu. Tanınmış âlim, Sultan’ın hocası ve kendisinden Birgi’ye gitmesini rica eden hemşehrisi Ataullah Efendi’yi bile, yetkililer üzerinde nüfuz sağlayarak devlet işlerine karıştığı gerekçesiyle ikaz etmesi, onun dürüstlük ve cesaretinin dikkat çekici bir örneğidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖYLE ZAMANDA BULUNUYORUZ Kİ!</span></span><br />
<br />
Onun düşüncelerini daha yakından anlayabilmek için, kendisinin 1560’dan önce telif ettiği, “Şerhu’l ehadisi’l erbein” in önsözüne bakalım:<br />
<br />
“...Öyle bir zamanda bulunuyoruz ki; cehalet meşhur, ilim ise sözü edilmeye değmez olmuştur. Bazı kimseler, hurafeleri ve dinin yasakladığı şeyleri, Allah’a yaklaşmanın en yüce yollarından sayıyorlar. İlmi zayıf bazı kimseler, insanları ibadet kılığına büründürülmüş yaygın bid’atlere teşvik ediyorlar. Hatta bunların bir kısmı iyiyi kötüden ayırmadan, zayıf ve uydurulmuş sözlerden meydana gelen kitaplar bile yazmaktadır. İşin aslını bilme imkanı olmayan halk ise ya menfaati, ya da işlerine öyle geldiği için bu eserlere iltifat etmektedir. Bu durum, insanların kendisinden gafil bulunduğu büyük bir musibettir!”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İMAM BİRGİVİ HAZRETLERİNİN 24 SAATİ</span></span><br />
<br />
“Önce Yâsin-i Şerif ve iki hizb Kur’an okuyup, iki rek’at kuşluk namazı kılar, sonra da eğer ders günü ise, altı kitaptan nakil ve tedris ettikten (anlatıp okuttuktan) sonra yine dört rek’at namaz kılıp kuşluk namazını altıya çıkarırlardı. Bilahare evinin yolunu tutardı.<br />
<br />
Fakat ders günü değilse, bu defa da ders yerine altı kitabı ayrı ayrı mütalaa eder, ayrıca, İmam Gazalî’nin İhya-i Ulum’undan okurdu. Sonra da kayluleye yatardı. Öğle namazı sonrasından ta ikindiye kadar kitap ve risale telif ve tasnifiyle meşgul olur, eğer oruçlu değilse ikindiden önce yemeğini yiyip, ta akşama kadar yine dersine devam ederlerdi.”<br />
<br />
Talebesi Hocazâde Abdünnâsır Efendi, İmam Birgivî’nin bir seher vaktinden diğerine, 24 saat içinde devam ettiği ibadetleri ve okuduğu evrâd ve ezkârı böyle özetliyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MEZARINA TÜRBE İSTEMEDİ</span></span><br />
<br />
Son zamanlarında bir aydın olarak İstanbul’a geldi. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın huzuruna çıkarak ülkede gördüğü bid’atlar ve şer’i yasakları çiğneme konusundaki endişelerini dile getirdi, tedbir alınmasını istedi ve devleti uyarmayı ihmal etmedi. Birgivî, yine bir İstanbul seyahati sırasında yolda veba hastalığına yakalandı ve 52 yaşında olduğu halde 1573 Ağustos’unda vefat etti. Cenazesi İzmir’e bağlı Birgi’de defnedildi.<br />
<br />
Üzerine kesinlikle türbe yapılmamasını vasiyet eden İmam Birgivî’nin kabri, üstü açık, çevresi kısa demir parmaklıklarla çevrilidir; dikili bir sac levhada doğum ve vefat tarihleri yazılıdır. Cenazesi, kabrin baş tarafında bulunan ve bizzat imam tarafından dikildiği söylenen servi ağacının dibine gömülüdür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İKİNCİ GAZALİ</span></span><br />
<br />
Birgivî’nin, et-Tarikatü’l Muhammediye adlı eserinin, tamamen yırtılıp baştan sadece bir forması kalmış olan bir nüshasında, ( ki bu forma da hem yırtık, hem de ıslanarak birbirlerine yapışmıştır) Mısır, Mekke ve Medine gibi İslam âleminin en büyük dini ve ilmi merkezlerinde yetişen âlimlerin onun hakkındaki takrizleri görülmekteydi.<br />
<br />
İşte onların ifadelerinden birkaçı:<br />
<br />
1614’te vefat eden, Mısırlı âlimlerden Şeyh el-Meymunî; “ O gerçek bir dolunay, insanlar ise yıldızlardır. Onun nuru doğduğunda kâinatı aydınlatan güneş gibi insanları aydınlatır. “<br />
<br />
Şafiî fıkıhçılarından, Şeyh Alî el Kudsî: “ Ey günümüzün Gazalî’si! Birgi’nin şerefi sendedir, sana sahip olduğu için orası ne şanslı bir yerdir.“<br />
<br />
Kahire âlimlerinden Abdurrauf el-Minavî: “O, asrın ve bütün şehirlerin tek âlimidir. Acem ve Araplar içinde Şeyhu’l İslâm odur.“<br />
<br />
1606’da vefat eden, Mekke âlimlerinden Muhammed el Karî: “Birgivî bizim önderimizdir, imamımızdır. O, diyanet ve takva şeyhidir. Onun sözünü, ahmak ve cahilden başka kimse inkâr edemez. “ demektedirler.<br />
<br />
Birgivî, Arap dili grameri, ahlak-tasavvuf, fıkıh, akaid, tefsir-kıraat, hadis gibi alanlarda çoğu Arapça, birkaçı da Türkçe olmak üzere tesbit edilebilen 60 civarında eserin sahibidir. Allah rahmet eyleye...<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> <br />
<br />
Can Alpgüvenç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 222<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atâullah el-İskenderî kimdir ?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2406</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:31:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2406</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Atâullah el-İskenderî kimdir?</span></span><br />
<br />
İskenderiye'de doğdu. Mısır'ın fethinden sonra buraya yerleşen Benî Cüzâm kabilesine mensuptur. Dedesi Abdülkerîm İskenderiye'de tanınmış bir Mâlikî fakihi olup İbn Atâullah'ın Leṭâʾifü'l-minen'deki ifadelerinden anlaşıldığına göre şiddetli bir tasavvuf muhalifi idi. İbn Ferhûn, onun Zemahşerî'nin el-Mufaṣṣal ve et-Tehẕîb adlı eserlerini ihtisar ettiğini, ikinci esere yedi ciltlik bir şerh yazdığını söyler. İbn Atâullah, Nâsırüddin İbnü'l-Müneyyir'den fıkıh, Muhyiddin el-Mâzûnî'den nahiv, Şerefeddin Abdülmü'min ed-Dimyâtî'den hadis ve Muhammed b. Mahmûd el-İsfahânî'den felsefe, mantık, kelâm tahsil etti. Fıkıh âlimi olarak tanındığı bu yıllarda tasavvufa karşı iken Şâzeliyye tarikatının pîri Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ile tanıştı ve onun sohbetlerine devam etmeye başladı. Muhtemelen şeyhinin izniyle vaaz ve irşad için gittiği Kahire'ye yerleşti. Burada çevresinde, Ṭabaḳātü'ş-Şâfiʿiyye müellifi Sübkî'nin babasının da katıldığı geniş bir cemaat oluştu. Aynı yıllarda Mısır'da bulunan İbn Teymiyye ile İbn Atâullah ve müridleri arasında çıkan yoğun tartışmalar İbn Teymiyye'nin hapse atılmasına yol açtı. İbn Atâullah, mürşidi Ebü'l-Abbas el-Mürsî vefat ettiği zaman (686/1287) Kahire'de bulunuyordu. Hayatının bundan sonraki dönemini Kahire'de geçiren İbn Atâullah 13 Cemâziyelevvel 709'da (19 Ekim 1309) Medrese-i Mansûriyye'de vefat etti ve Karâfe Mezarlığı'na defnedildi.<br />
<br />
İbn Atâullah el-İskenderî, Şâzeliyye tarikatının Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî ve halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî'den sonra üçüncü büyük şahsiyetidir. Leṭâʾifü'l-minen adlı eserindeki ifadelerden babasının Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî ile görüştüğü anlaşılmaktadır. Kendisinin Şâzelî ile görüşmüş olması tarihen mümkünse de bu konuda kaynaklarda bilgi yoktur.<br />
<br />
Daha çok kitleleri derinden etkileyen hitabet tarzı, vaaz ve sohbetleriyle tanınan İbn Atâullah'ın bu özellikleri başta el-Ḥikemü'l-ʿAṭâʾiyye olmak üzere eserlerine de yansımıştır. Eserlerinde ayrıca tasavvufun en derin konularına dair bilgiler bulmak mümkündür. Ancak İbn Atâullah, düşüncelerini ifade ederken vahdet-i vücûdcu sûfîlerin tartışmalara yol açan tesbitlerine temas etmemiş, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki dengeyi çok dikkatli bir şekilde korumuştur. Riya ve şöhretten uzak ibadet ve taat, tevekkül, teslimiyet, recâ ve ümit onun tasavvufî düşüncesinin temel kavramlarıdır. Sözleri aşk ve cezbenin coşkunluğuyla değil tefekkürün incelikleriyle yoğrulmuştur. İbn Atâullah'a göre amel ve ibadetler birtakım şekil ve sûretlerden ibaret olup bunların ruhu âbidin kalbinde bulunması gereken ihlâs sırrıdır. Fakr veya iftikar denilen Allah'a muhtaç olma hali üzerinde ısrarla duran İbn Atâullah haşyetle beraber olan ilmi en hayırlı ilim olarak görür. Onun düşüncelerinde Hakîm et-Tirmizî, Sülemî, Hâris el-Muhâsibî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Gazzâlî'nin tesirini görmek mümkündür.<br />
<br />
Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi İbn Atâullah'ın düşünceleri de tasavvufî çevreleri etkilemiştir. Eserleri Kuzey Afrika başta olmak üzere bütün İslâm ülkelerinde bilinmektedir. Elliden fazla sûfînin tercüme ve şerhettiği el-Ḥikemü'l-ʿAṭâʾiyye'nin şârihleri arasında hemen her tarikattan sûfî vardır. Çağdaş Mısırlı âlim Ebü'l-Vefâ et-Teftâzânî, onu bütün yönleri ile ele alan bir eser hazırlamıştır (bk. bibl.).<br />
<br />
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Atâullah el-İskenderî kimdir?</span></span><br />
<br />
İskenderiye'de doğdu. Mısır'ın fethinden sonra buraya yerleşen Benî Cüzâm kabilesine mensuptur. Dedesi Abdülkerîm İskenderiye'de tanınmış bir Mâlikî fakihi olup İbn Atâullah'ın Leṭâʾifü'l-minen'deki ifadelerinden anlaşıldığına göre şiddetli bir tasavvuf muhalifi idi. İbn Ferhûn, onun Zemahşerî'nin el-Mufaṣṣal ve et-Tehẕîb adlı eserlerini ihtisar ettiğini, ikinci esere yedi ciltlik bir şerh yazdığını söyler. İbn Atâullah, Nâsırüddin İbnü'l-Müneyyir'den fıkıh, Muhyiddin el-Mâzûnî'den nahiv, Şerefeddin Abdülmü'min ed-Dimyâtî'den hadis ve Muhammed b. Mahmûd el-İsfahânî'den felsefe, mantık, kelâm tahsil etti. Fıkıh âlimi olarak tanındığı bu yıllarda tasavvufa karşı iken Şâzeliyye tarikatının pîri Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ile tanıştı ve onun sohbetlerine devam etmeye başladı. Muhtemelen şeyhinin izniyle vaaz ve irşad için gittiği Kahire'ye yerleşti. Burada çevresinde, Ṭabaḳātü'ş-Şâfiʿiyye müellifi Sübkî'nin babasının da katıldığı geniş bir cemaat oluştu. Aynı yıllarda Mısır'da bulunan İbn Teymiyye ile İbn Atâullah ve müridleri arasında çıkan yoğun tartışmalar İbn Teymiyye'nin hapse atılmasına yol açtı. İbn Atâullah, mürşidi Ebü'l-Abbas el-Mürsî vefat ettiği zaman (686/1287) Kahire'de bulunuyordu. Hayatının bundan sonraki dönemini Kahire'de geçiren İbn Atâullah 13 Cemâziyelevvel 709'da (19 Ekim 1309) Medrese-i Mansûriyye'de vefat etti ve Karâfe Mezarlığı'na defnedildi.<br />
<br />
İbn Atâullah el-İskenderî, Şâzeliyye tarikatının Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî ve halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî'den sonra üçüncü büyük şahsiyetidir. Leṭâʾifü'l-minen adlı eserindeki ifadelerden babasının Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî ile görüştüğü anlaşılmaktadır. Kendisinin Şâzelî ile görüşmüş olması tarihen mümkünse de bu konuda kaynaklarda bilgi yoktur.<br />
<br />
Daha çok kitleleri derinden etkileyen hitabet tarzı, vaaz ve sohbetleriyle tanınan İbn Atâullah'ın bu özellikleri başta el-Ḥikemü'l-ʿAṭâʾiyye olmak üzere eserlerine de yansımıştır. Eserlerinde ayrıca tasavvufun en derin konularına dair bilgiler bulmak mümkündür. Ancak İbn Atâullah, düşüncelerini ifade ederken vahdet-i vücûdcu sûfîlerin tartışmalara yol açan tesbitlerine temas etmemiş, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki dengeyi çok dikkatli bir şekilde korumuştur. Riya ve şöhretten uzak ibadet ve taat, tevekkül, teslimiyet, recâ ve ümit onun tasavvufî düşüncesinin temel kavramlarıdır. Sözleri aşk ve cezbenin coşkunluğuyla değil tefekkürün incelikleriyle yoğrulmuştur. İbn Atâullah'a göre amel ve ibadetler birtakım şekil ve sûretlerden ibaret olup bunların ruhu âbidin kalbinde bulunması gereken ihlâs sırrıdır. Fakr veya iftikar denilen Allah'a muhtaç olma hali üzerinde ısrarla duran İbn Atâullah haşyetle beraber olan ilmi en hayırlı ilim olarak görür. Onun düşüncelerinde Hakîm et-Tirmizî, Sülemî, Hâris el-Muhâsibî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî ve Gazzâlî'nin tesirini görmek mümkündür.<br />
<br />
Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi İbn Atâullah'ın düşünceleri de tasavvufî çevreleri etkilemiştir. Eserleri Kuzey Afrika başta olmak üzere bütün İslâm ülkelerinde bilinmektedir. Elliden fazla sûfînin tercüme ve şerhettiği el-Ḥikemü'l-ʿAṭâʾiyye'nin şârihleri arasında hemen her tarikattan sûfî vardır. Çağdaş Mısırlı âlim Ebü'l-Vefâ et-Teftâzânî, onu bütün yönleri ile ele alan bir eser hazırlamıştır (bk. bibl.).<br />
<br />
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Kimdir?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2405</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:30:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2405</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Kimdir?</span></span><br />
<br />
Hızır Reis veya bilinen adıyla Barbaros Hayreddin Paşa (d. y. 1478, Midilli – ö. 5 Temmuz 1546, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kaptan paşası ve 25. kaptan-ı deryâsı olan denizci ve askerdir.[1] 16. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirdiği askerî seferlerle Akdeniz'de Osmanlı egemenliğini pekiştirdi.[2] Ayrıca Osmanlı Devleti'nin deniz politikasına ve Tersane-i Amire'ye nizam verdi. <br />
<br />
1478 yılı civarında Osmanlı hâkimiyetindeki Midilli'de doğan Hızır Reis, denizcilik kariyerine ağabeyi Oruç'un yanında korsan olarak başladı. 1516'da kardeşler Cezayir'i İspanyollardan ele geçirdi ve Oruç Reis kendisini Cezayir'in sultanı ilan etti. Oruç'un 1518'deki ölümünün ardından Hızır, ağabeyinin "Barbaros" lakabını miras aldı ve Cezayir sultanı oldu. Hızır Reis'e "dinin hayırlısı" anlamına gelen Hayreddin adını, Osmanlı Devleti'ne yaptığı hizmetlerden dolayı dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim verdi.[3] Barbaros ismi ise aslında ağabeyi Oruç Reis'e aittir, ama onun ölümünden sonra Hızır Reis tarafından da kullanılmıştır. Bazı tarihçiler bu ismin Oruç Reis'e kızıla çalan sakalı yüzünden verildiğini (İtalyanca; barba: sakal, rossa: kızıl) söylerken, Halil İnalcık bu ismin "Baba Oruç" lakabının bozulmasından oluşmuş olabileceğini söylemektedir.<br />
Barbaros Hayreddin Paşa'nın kullandığı sancak nişanı.<br />
<br />
Üst kısımda "Ve uḣrâ tuhibbûnehâ(s) nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un)(k) ve beşşiri-lmu/minîn(e)" (Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih. Müminleri müjdele!) şeklindeki Saff Suresi'nin 13. ayeti ve "Ya Muhammed" ifadesi bulunmaktadır.<br />
<br />
Alt kısımda göbekte Zülfikar kılıcı ve bunun dört köşesinde ise, İslam'ın temsili olan hilal şekillerinin içerisinde sırasıyla sağ üst, sol üst, sağ alt ve sol altta Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali isimleri, yani Dört Halife'nin isimleri yazmaktadır.<br />
<br />
Kılıcın kabza kısmına yakın duran beyaz el ise "Pençe-i Ali Aba"dır. Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin'i temsil eder.<br />
<br />
Denizciler için hayati öneme sahip olan rüzgârın Birleşik İsrail Krallığı'nın kralı ve İslam'da peygamber kabul edilen Süleyman'ın emrine verildiğine inanıldığından, en aşağıda Davud'un Yıldızı bulunmaktadır.<br />
<br />
1533'te Barbaros Hızır Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı donanmasına kaptan-ı deryâ olarak atandı. Aynı yıl Fransa'da bir elçiliğe başkanlık etti, 1535'te ise Tunus'u fethetti. 1538'de Preveze'de Haçlı birliklerine karşı büyük ve kesin bir zafer elde etti ve 1540'larda Fransızlarla ortak seferler düzenledi. Barbaros Hayreddin, 1546'ta Osmanlı başkenti İstanbul'da öldü. Mezarı İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi'nde bulunmaktadır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Barbaros Hayreddin Paşa, Selanik'in Vardar Ağalarından ve Midilli fatihlerinden Türk[4][5][6][7] veya Arnavut[8][9][10] kökenli bir sipahi olan Vardarlı Yakup Ağa ile ada halkından Rum bir kadın olan Katerina'nın[11] dört oğlundan biri olarak 1470'li yıllarda Midilli Adası'nda doğdu. Kendisine verilen "Barbaros" lakabı, İtalyancadaki "kızıl sakal" anlamındaki "barba rossa"dan gelir.<br />
<br />
Oruç Reis, genç yaşta kardeşi İlyas ile birlikte deniz ticareti yaparken, Ege Denizi'nde Rodos Şövalyeleri'ne tutsak düştü. Serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Bir süre sonra kardeşi Hızır Reis de ticareti bırakıp ona katıldı. Akdeniz kıyılarına deniz akınları düzenleyip ganimetler elde ettiler. Tunus'taki Cerbe Adası'nı üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis’in ünü bütün Akdeniz’e yayıldı. İki kardeş, Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd (La Gaulette) liman kalesini kullanmaya başladı. Hızır ve Oruç, ele geçirdikleri ganimetin beşte birini Tunus sultanına veriyorlar, kalan malları da Tunus pazarında satıyorlardı.<br />
<br />
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdikleri desteğin bir ifadesi olarak çeşitli armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516'da İspanyol karşıtı bir grup tarafından Cezayir'e yerleştiler ve şehrin idarecilerini kanlı bir darbe ile elimine ettiler. Ancak İspanyollar ile olan savaşlarında Oruç Reis'in ölmesi, Hızır'ı da zor durumda bırakmıştı.[12][tam kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Gönüllü kuvvetleriyle merkezî bir devletin desteği olmadan tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, tekrar İstanbul'a elçiler yollayarak başkentin tâbiyetine girdi. Ancak, Cezayir halkının aleyhine dönmesi, Hayreddin'i şehri terk ettirip Jijel'e çekilmeye zorlayacaktı. Burada üslenerek korsanlığa devam edecek ve güçlendikten sonra 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirmeyi başaracaktı. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.<br />
<br />
1529 yılında gerçekleşen iki olay, Hızır ve arkadaşları için çok önemli sonuçlar doğuracaktı. Bunlardan biri Aydın Reis'in Habsburg Amirali Portuondo'yu mağlup etmesi, bir diğeri ise Cezayir'in karşısındaki Habsburg Hisarı'nın (Peñón de Argel) ele geçirilmesiydi ki; bu, hem şehri Habsburg toplarının hedefi olmaktan çıkarmış, hem de bir dalgakıran yapılarak kötü bir liman olan Cezayir'in geliştirilmesine olanak sağlamıştır.[13][14][tam kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Bu esnada Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman Seferi (1532) sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması, Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te kendisini Osmanlı donanmasının başına kaptan-ı derya (Osmanlıca: قپودان دریا, romanize: Kapudân-ı Deryâ) olarak atadı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yavuz Sultan Selim dönemi</span></span><br />
<br />
<br />
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517'de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes ve Tlemsen kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar. Oruç Reis, Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reis'in ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü.<br />
<br />
Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim de bunun üzerine Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tlemsen Beyleri birleşerek Cezayir'e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis, beyleri durdurdu.<br />
<br />
1519'da Cezayir'e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı reislerle Cezayir'i bırakıp Cezayir kentinin doğusunda bulunan, bir Akdeniz sahil kenti olan Cicel'e çekildi.[15] <br />
<br />
Barbaros'un Kaptan-ı Derya "Hayreddin" olması<br />
Barbaros Hayreddin Paşa'nın 16. yüzyıl'da Avrupa'da yapılmış, elinde tuttuğu üç uçlu mızrak “Trident” ile denizlerin hâkimi ve tanrısı Poseidon olarak betimlenmiş bir portresi.<br />
<br />
Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman seferi sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te Yavuz Sultan Selim'in "Hayreddin" adını verdiği Hızır Reis'i Osmanlı donanmasının başına (kaptan-ı derya) atadı.<br />
<br />
Hayreddin Paşa 1534'te Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus'u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında ertesi yıl Tunus'u bırakmak zorunda kaldı ve İstanbul'a döndü. 1536'da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz'e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Preveze Deniz Savaşı</span></span><br />
<br />
I. Süleyman'ın Hızır Hayreddin Paşa'yı kabulü(1533)<br />
<br />
Osmanlıların Akdeniz’deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir "Haçlı donanması" kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538'de Arta Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600'den fazla gemisi vardı. Bunun 308'i harp teknesi olup, 120'si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayreddin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin asker vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29'u da Osmanlı denizcileri tarafından ele geçirilmişti. Hayreddin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken 400 kadar leventi savaşta ölmüştü. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı Devleti'ne kazandıran Kaptan-ı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Akdeniz'deki egemenliğini pekiştirdi.<br />
Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1543'te Fransa, Toulon limanında. Matrakçı Nasuh'un eseri.<br />
<br />
Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze’nin öcünü almak için 1541'de Cezayir'e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken'e karşı Osmanlılardan yardım isteyince Kanuni, Barbaros’u Fransa’nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543'te Nice'i aldı (Nice Kuşatması). Ertesi yıl İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada öldü, Beşiktaş'taki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Etkileri</span></span><br />
<br />
Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi, Beşiktaş.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin kaptan paşaları, hil'atlerini Barbaros'un Beşiktaş'taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.<br />
<br />
Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk savaş gemileri -günümüzde dahi- bu türbenin önünden geçerken Barbaros'u top atışıyla selamlarlar.<br />
<br />
Barbaros Hayreddin Paşa’nın anısına 1941-1943’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dizeleri yazılıdır:<br />
<br />
    Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?<br />
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!<br />
    Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?<br />
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi<br />
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;<br />
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?<br />
<br />
Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı mimarisi tarzında yenilendi.<br />
<br />
Türk donanmasındaki muhtelif gemilere adı verildi.<br />
Muharebelerinin kronolojisi<br />
Barbaros Hayreddin Paşa’nın İstanbul Deniz Müzesi’ndeki büstü<br />
<br />
    Oruç Reis'in Ege Denizi'nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas Reis'in ölmesi.<br />
    1510: Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.<br />
    Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.<br />
    Hızır Reis ticareti bırakarak Cerbe Adası'na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reis ile beraber korsanlığa başladı.<br />
    1512: İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) limanını kullanmaya başladı.<br />
    1516-1517: İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar.<br />
    1517: Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi.<br />
    1518: İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis öldüler.<br />
    1518: Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis'i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı.<br />
    1519: Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı.<br />
    Cezayir'i bırakarak Şerşel Adaları'na çekildi.<br />
    1520-1525: arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti.<br />
    1530: Cezayir'i yeniden ele geçirdi.<br />
    1531: Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.<br />
    1534: Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi.<br />
    1534:Tunus'u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus'u bırakmak zorunda kaldı.<br />
    1536: Daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu.<br />
    1536: Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.<br />
    1536: Otranto’yu fethederek İtalya’ya ayak bastı.<br />
    1538: Preveze Deniz Savaşı'nda Haçlı donanmasını yendi.<br />
    1543: Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice'i aldı.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İçinde bulunduğu savaşlar listesi</span></span><br />
<br />
    1512: Bicâye Kuşatması<br />
    1513: Cicelli'nin Ele Geçirilmesi<br />
    1515: Bicâye'nin Ele Geçirilmesi<br />
    1516: Cezayir'in ele geçirilmesi<br />
    1516: Cezayir Saldırısı<br />
    1518: Tilimsan'ın Fethi<br />
    1519: Cezayir Saldırısı<br />
    1520: Şersel'in Fethi<br />
    1520: Collo Limanının Alınması<br />
    1520: Annaba ve Konstantin'in Fethi<br />
    1525: Cezayir'in Yeniden Fethi<br />
    1529: Cezayir Adası'nın Fethi<br />
    1534: İtalyan Kasabalarına Yapılan Saldırılar<br />
    1534: Tunus'un Fethi<br />
    1535: Maó'nun Yağmalanması<br />
    1537: Korfu Kuşatması<br />
    1537: Osmanlı-Venedik Savaşı<br />
    1538: Ege Adalarının Fethi<br />
    1538: Preveze Deniz Muharebesi<br />
    1543: Nice Kuşatması<br />
    1544: Lipari'nin Yağmalanması<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kitapları</span></span><br />
<br />
    Gazavat-ı Hayrettin Paşa'nın tam metni vikikaynakta yer almaktadır<br />
<br />
Gazavat-ı Hayrettin Paşa - Türk Edebiyat tarihinin ilk otobiyografi denemesidir. Eserin baş tarafında da belirtildiği gibi Barbaros Hayreddin Paşa biyografisini Seyyid Muradi'ye yazdırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman bir gün Barbaros Hayreddin'i huzuruna çağırmış ve ferman etmiş: "Bre Hayrettin bir kulun ömrüne bu kadar az zamanda bu kadar çok fütuhat düşmez. Bana ister manzum ister mensur bir eser yaz ben de hazine-i amiremde saklayayım ki bizden sonra gelecek nesillere ibret ve ders olsun." Bu ferman üzerine kendi söylemiş, Seyyid Muradi yazmıştır. Ayrıca Gaye-el Mûna diye bir kitap daha yazdı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakkında yayımlanan kitaplar</span></span><br />
<br />
    Efsane (Bir 'Barbaros' Romanı) - İskender Pala<br />
    Kaptan-ı Derya - Ebubekir Subaşı<br />
    "Barbaros! Sevgilim..." - Halil Bezmen<br />
    Sultanın Amirali Barbaros Hayrettin - Ernle Bradford<br />
    Denizler Sultanı Barbaros Hayrettin Paşa - Ali Rıza Seyfi<br />
    Barbaros Hayrettin Geliyor - Feridun Fazıl Tülbentçi<br />
    Barbaros Hayrettin Paşa - Aziz Erdoğan<br />
    Barbaros Hayrettin Paşa'nın Hatıraları- Ertuğrul Düzdağ<br />
    Hızır Barbaroso Hayreddin - Dursun Saral<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Popüler kültürdeki yeri</span></span><br />
<br />
    1951 yapımı Barbaros Hayreddin Paşa filminde Barbaros Hayreddin Paşa, Cüneyt Gökçer tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2003 yapımı Hürrem Sultan adlı dizide Halil Kumova tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2011-2014 yılları arasında yapılan Muhteşem Yüzyıl adlı dizide ise Tolga Tekin tarafından canlandırılmıştır.<br />
    Karayip Korsanları adlı Hollywood yapımı sinema filmi serisinde, "Captain Barbossa" karakteri de, Barbaros Hayreddin Paşa'dan esinlenilmiş ve Geoffrey Rush tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2021 yapımı Barbaroslar: Akdeniz'in Kılıcı adlı dizide Ulaş Tuna Astepe tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2022 yapımı Barbaros Hayreddin: Sultanın Fermanı adlı dizide Tolgahan Sayışman tarafından canlandırılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Kimdir?</span></span><br />
<br />
Hızır Reis veya bilinen adıyla Barbaros Hayreddin Paşa (d. y. 1478, Midilli – ö. 5 Temmuz 1546, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kaptan paşası ve 25. kaptan-ı deryâsı olan denizci ve askerdir.[1] 16. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirdiği askerî seferlerle Akdeniz'de Osmanlı egemenliğini pekiştirdi.[2] Ayrıca Osmanlı Devleti'nin deniz politikasına ve Tersane-i Amire'ye nizam verdi. <br />
<br />
1478 yılı civarında Osmanlı hâkimiyetindeki Midilli'de doğan Hızır Reis, denizcilik kariyerine ağabeyi Oruç'un yanında korsan olarak başladı. 1516'da kardeşler Cezayir'i İspanyollardan ele geçirdi ve Oruç Reis kendisini Cezayir'in sultanı ilan etti. Oruç'un 1518'deki ölümünün ardından Hızır, ağabeyinin "Barbaros" lakabını miras aldı ve Cezayir sultanı oldu. Hızır Reis'e "dinin hayırlısı" anlamına gelen Hayreddin adını, Osmanlı Devleti'ne yaptığı hizmetlerden dolayı dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim verdi.[3] Barbaros ismi ise aslında ağabeyi Oruç Reis'e aittir, ama onun ölümünden sonra Hızır Reis tarafından da kullanılmıştır. Bazı tarihçiler bu ismin Oruç Reis'e kızıla çalan sakalı yüzünden verildiğini (İtalyanca; barba: sakal, rossa: kızıl) söylerken, Halil İnalcık bu ismin "Baba Oruç" lakabının bozulmasından oluşmuş olabileceğini söylemektedir.<br />
Barbaros Hayreddin Paşa'nın kullandığı sancak nişanı.<br />
<br />
Üst kısımda "Ve uḣrâ tuhibbûnehâ(s) nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un)(k) ve beşşiri-lmu/minîn(e)" (Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih. Müminleri müjdele!) şeklindeki Saff Suresi'nin 13. ayeti ve "Ya Muhammed" ifadesi bulunmaktadır.<br />
<br />
Alt kısımda göbekte Zülfikar kılıcı ve bunun dört köşesinde ise, İslam'ın temsili olan hilal şekillerinin içerisinde sırasıyla sağ üst, sol üst, sağ alt ve sol altta Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali isimleri, yani Dört Halife'nin isimleri yazmaktadır.<br />
<br />
Kılıcın kabza kısmına yakın duran beyaz el ise "Pençe-i Ali Aba"dır. Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin'i temsil eder.<br />
<br />
Denizciler için hayati öneme sahip olan rüzgârın Birleşik İsrail Krallığı'nın kralı ve İslam'da peygamber kabul edilen Süleyman'ın emrine verildiğine inanıldığından, en aşağıda Davud'un Yıldızı bulunmaktadır.<br />
<br />
1533'te Barbaros Hızır Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı donanmasına kaptan-ı deryâ olarak atandı. Aynı yıl Fransa'da bir elçiliğe başkanlık etti, 1535'te ise Tunus'u fethetti. 1538'de Preveze'de Haçlı birliklerine karşı büyük ve kesin bir zafer elde etti ve 1540'larda Fransızlarla ortak seferler düzenledi. Barbaros Hayreddin, 1546'ta Osmanlı başkenti İstanbul'da öldü. Mezarı İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi'nde bulunmaktadır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Barbaros Hayreddin Paşa, Selanik'in Vardar Ağalarından ve Midilli fatihlerinden Türk[4][5][6][7] veya Arnavut[8][9][10] kökenli bir sipahi olan Vardarlı Yakup Ağa ile ada halkından Rum bir kadın olan Katerina'nın[11] dört oğlundan biri olarak 1470'li yıllarda Midilli Adası'nda doğdu. Kendisine verilen "Barbaros" lakabı, İtalyancadaki "kızıl sakal" anlamındaki "barba rossa"dan gelir.<br />
<br />
Oruç Reis, genç yaşta kardeşi İlyas ile birlikte deniz ticareti yaparken, Ege Denizi'nde Rodos Şövalyeleri'ne tutsak düştü. Serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Bir süre sonra kardeşi Hızır Reis de ticareti bırakıp ona katıldı. Akdeniz kıyılarına deniz akınları düzenleyip ganimetler elde ettiler. Tunus'taki Cerbe Adası'nı üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis’in ünü bütün Akdeniz’e yayıldı. İki kardeş, Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd (La Gaulette) liman kalesini kullanmaya başladı. Hızır ve Oruç, ele geçirdikleri ganimetin beşte birini Tunus sultanına veriyorlar, kalan malları da Tunus pazarında satıyorlardı.<br />
<br />
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdikleri desteğin bir ifadesi olarak çeşitli armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516'da İspanyol karşıtı bir grup tarafından Cezayir'e yerleştiler ve şehrin idarecilerini kanlı bir darbe ile elimine ettiler. Ancak İspanyollar ile olan savaşlarında Oruç Reis'in ölmesi, Hızır'ı da zor durumda bırakmıştı.[12][tam kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Gönüllü kuvvetleriyle merkezî bir devletin desteği olmadan tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, tekrar İstanbul'a elçiler yollayarak başkentin tâbiyetine girdi. Ancak, Cezayir halkının aleyhine dönmesi, Hayreddin'i şehri terk ettirip Jijel'e çekilmeye zorlayacaktı. Burada üslenerek korsanlığa devam edecek ve güçlendikten sonra 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirmeyi başaracaktı. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.<br />
<br />
1529 yılında gerçekleşen iki olay, Hızır ve arkadaşları için çok önemli sonuçlar doğuracaktı. Bunlardan biri Aydın Reis'in Habsburg Amirali Portuondo'yu mağlup etmesi, bir diğeri ise Cezayir'in karşısındaki Habsburg Hisarı'nın (Peñón de Argel) ele geçirilmesiydi ki; bu, hem şehri Habsburg toplarının hedefi olmaktan çıkarmış, hem de bir dalgakıran yapılarak kötü bir liman olan Cezayir'in geliştirilmesine olanak sağlamıştır.[13][14][tam kaynak belirtilmeli]<br />
<br />
Bu esnada Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman Seferi (1532) sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması, Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te kendisini Osmanlı donanmasının başına kaptan-ı derya (Osmanlıca: قپودان دریا, romanize: Kapudân-ı Deryâ) olarak atadı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yavuz Sultan Selim dönemi</span></span><br />
<br />
<br />
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517'de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes ve Tlemsen kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar. Oruç Reis, Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reis'in ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü.<br />
<br />
Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim de bunun üzerine Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tlemsen Beyleri birleşerek Cezayir'e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis, beyleri durdurdu.<br />
<br />
1519'da Cezayir'e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı reislerle Cezayir'i bırakıp Cezayir kentinin doğusunda bulunan, bir Akdeniz sahil kenti olan Cicel'e çekildi.[15] <br />
<br />
Barbaros'un Kaptan-ı Derya "Hayreddin" olması<br />
Barbaros Hayreddin Paşa'nın 16. yüzyıl'da Avrupa'da yapılmış, elinde tuttuğu üç uçlu mızrak “Trident” ile denizlerin hâkimi ve tanrısı Poseidon olarak betimlenmiş bir portresi.<br />
<br />
Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman seferi sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te Yavuz Sultan Selim'in "Hayreddin" adını verdiği Hızır Reis'i Osmanlı donanmasının başına (kaptan-ı derya) atadı.<br />
<br />
Hayreddin Paşa 1534'te Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus'u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında ertesi yıl Tunus'u bırakmak zorunda kaldı ve İstanbul'a döndü. 1536'da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz'e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Preveze Deniz Savaşı</span></span><br />
<br />
I. Süleyman'ın Hızır Hayreddin Paşa'yı kabulü(1533)<br />
<br />
Osmanlıların Akdeniz’deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir "Haçlı donanması" kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538'de Arta Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600'den fazla gemisi vardı. Bunun 308'i harp teknesi olup, 120'si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayreddin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin asker vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29'u da Osmanlı denizcileri tarafından ele geçirilmişti. Hayreddin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken 400 kadar leventi savaşta ölmüştü. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı Devleti'ne kazandıran Kaptan-ı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Akdeniz'deki egemenliğini pekiştirdi.<br />
Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1543'te Fransa, Toulon limanında. Matrakçı Nasuh'un eseri.<br />
<br />
Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze’nin öcünü almak için 1541'de Cezayir'e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken'e karşı Osmanlılardan yardım isteyince Kanuni, Barbaros’u Fransa’nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543'te Nice'i aldı (Nice Kuşatması). Ertesi yıl İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada öldü, Beşiktaş'taki türbesine defnedildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Etkileri</span></span><br />
<br />
Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi, Beşiktaş.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin kaptan paşaları, hil'atlerini Barbaros'un Beşiktaş'taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.<br />
<br />
Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk savaş gemileri -günümüzde dahi- bu türbenin önünden geçerken Barbaros'u top atışıyla selamlarlar.<br />
<br />
Barbaros Hayreddin Paşa’nın anısına 1941-1943’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dizeleri yazılıdır:<br />
<br />
    Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?<br />
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!<br />
    Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?<br />
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi<br />
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;<br />
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?<br />
<br />
Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı mimarisi tarzında yenilendi.<br />
<br />
Türk donanmasındaki muhtelif gemilere adı verildi.<br />
Muharebelerinin kronolojisi<br />
Barbaros Hayreddin Paşa’nın İstanbul Deniz Müzesi’ndeki büstü<br />
<br />
    Oruç Reis'in Ege Denizi'nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas Reis'in ölmesi.<br />
    1510: Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.<br />
    Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.<br />
    Hızır Reis ticareti bırakarak Cerbe Adası'na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reis ile beraber korsanlığa başladı.<br />
    1512: İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) limanını kullanmaya başladı.<br />
    1516-1517: İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar.<br />
    1517: Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi.<br />
    1518: İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis öldüler.<br />
    1518: Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis'i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı.<br />
    1519: Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı.<br />
    Cezayir'i bırakarak Şerşel Adaları'na çekildi.<br />
    1520-1525: arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti.<br />
    1530: Cezayir'i yeniden ele geçirdi.<br />
    1531: Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.<br />
    1534: Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi.<br />
    1534:Tunus'u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus'u bırakmak zorunda kaldı.<br />
    1536: Daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu.<br />
    1536: Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.<br />
    1536: Otranto’yu fethederek İtalya’ya ayak bastı.<br />
    1538: Preveze Deniz Savaşı'nda Haçlı donanmasını yendi.<br />
    1543: Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice'i aldı.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İçinde bulunduğu savaşlar listesi</span></span><br />
<br />
    1512: Bicâye Kuşatması<br />
    1513: Cicelli'nin Ele Geçirilmesi<br />
    1515: Bicâye'nin Ele Geçirilmesi<br />
    1516: Cezayir'in ele geçirilmesi<br />
    1516: Cezayir Saldırısı<br />
    1518: Tilimsan'ın Fethi<br />
    1519: Cezayir Saldırısı<br />
    1520: Şersel'in Fethi<br />
    1520: Collo Limanının Alınması<br />
    1520: Annaba ve Konstantin'in Fethi<br />
    1525: Cezayir'in Yeniden Fethi<br />
    1529: Cezayir Adası'nın Fethi<br />
    1534: İtalyan Kasabalarına Yapılan Saldırılar<br />
    1534: Tunus'un Fethi<br />
    1535: Maó'nun Yağmalanması<br />
    1537: Korfu Kuşatması<br />
    1537: Osmanlı-Venedik Savaşı<br />
    1538: Ege Adalarının Fethi<br />
    1538: Preveze Deniz Muharebesi<br />
    1543: Nice Kuşatması<br />
    1544: Lipari'nin Yağmalanması<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kitapları</span></span><br />
<br />
    Gazavat-ı Hayrettin Paşa'nın tam metni vikikaynakta yer almaktadır<br />
<br />
Gazavat-ı Hayrettin Paşa - Türk Edebiyat tarihinin ilk otobiyografi denemesidir. Eserin baş tarafında da belirtildiği gibi Barbaros Hayreddin Paşa biyografisini Seyyid Muradi'ye yazdırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman bir gün Barbaros Hayreddin'i huzuruna çağırmış ve ferman etmiş: "Bre Hayrettin bir kulun ömrüne bu kadar az zamanda bu kadar çok fütuhat düşmez. Bana ister manzum ister mensur bir eser yaz ben de hazine-i amiremde saklayayım ki bizden sonra gelecek nesillere ibret ve ders olsun." Bu ferman üzerine kendi söylemiş, Seyyid Muradi yazmıştır. Ayrıca Gaye-el Mûna diye bir kitap daha yazdı.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hakkında yayımlanan kitaplar</span></span><br />
<br />
    Efsane (Bir 'Barbaros' Romanı) - İskender Pala<br />
    Kaptan-ı Derya - Ebubekir Subaşı<br />
    "Barbaros! Sevgilim..." - Halil Bezmen<br />
    Sultanın Amirali Barbaros Hayrettin - Ernle Bradford<br />
    Denizler Sultanı Barbaros Hayrettin Paşa - Ali Rıza Seyfi<br />
    Barbaros Hayrettin Geliyor - Feridun Fazıl Tülbentçi<br />
    Barbaros Hayrettin Paşa - Aziz Erdoğan<br />
    Barbaros Hayrettin Paşa'nın Hatıraları- Ertuğrul Düzdağ<br />
    Hızır Barbaroso Hayreddin - Dursun Saral<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Popüler kültürdeki yeri</span></span><br />
<br />
    1951 yapımı Barbaros Hayreddin Paşa filminde Barbaros Hayreddin Paşa, Cüneyt Gökçer tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2003 yapımı Hürrem Sultan adlı dizide Halil Kumova tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2011-2014 yılları arasında yapılan Muhteşem Yüzyıl adlı dizide ise Tolga Tekin tarafından canlandırılmıştır.<br />
    Karayip Korsanları adlı Hollywood yapımı sinema filmi serisinde, "Captain Barbossa" karakteri de, Barbaros Hayreddin Paşa'dan esinlenilmiş ve Geoffrey Rush tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2021 yapımı Barbaroslar: Akdeniz'in Kılıcı adlı dizide Ulaş Tuna Astepe tarafından canlandırılmıştır.<br />
    2022 yapımı Barbaros Hayreddin: Sultanın Fermanı adlı dizide Tolgahan Sayışman tarafından canlandırılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İbrahim Müteferrika Kimdir? Biyografisi]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2404</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:29:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2404</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbrahim Müteferrika Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<br />
İbrahim Müteferrika (Osmanlıca: ابراهیم متفرقه; 1674, Kaloşvar, Erdel Prensliği - 1745, İstanbul), Macar asıllı Osmanlı müteferrika, matbaacı, yayımcı, yazar ve çevirmen. Osmanlı Devletinde basımevi kurup Türkçe kitap yayımlayan ilk kişidir. IV. Mehmed ve II. Mustafa dönemlerinde yaşamıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Matbaa denilince akla ilk gelenlerden biri olan İbrahim Müteferrika 1674 yılında, bugün Romanya sınırları içinde yer alan Kaloşvar şehrinde doğdu. Üniteryen bir Macar olan Müteferrika,[1][2] 1692 yılında İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonraki savaşlarda Osmanlılara esir düştü. Esir olarak İstanbul'a getirildi.[3] Burada Müslüman oldu ve müteferrikalık yaptı. "Müteferrika", sarayda padişah veya vezirlerin işlerine bakan görevlidir. Başka diller de bilmesinden dolayı yabancı devletlerle iletişim kuran heyetlerde bulundu. Geçici bir süre için Türkiye'ye davet edilmiş olan Macar Beyi Ferenc Rakoczi'nin hizmetine verildi. Macaristan'daki öğrenimi sırasında basım ve hat işlerini de öğrendiğinden matbaa kurmak istedi ve 1719-1720 yılları arasında matbaayı kurmayı başardı. 1719 yılında ilk kez Marmara Denizi haritasını basmayı başardı. 1745 yılında ölen İbrahim Müteferrika'nın cenazesi Aynalıkavak Kabristanı’na defnedilmiş, 1942 yılında Reşid Saffet Atabinen’in çabaları sonucunda buradan alınarak Galata Mevlevîhânesi hazîresine nakledilmiştir.[4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Matbaacılığı</span></span><br />
<br />
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından 1720 yılında Paris'e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, yanında oğlu Mehmed Said Efendi'yi de götürmüştü. Yirmisekiz Mehmet Çelebi, sefaretnamesinde Fransa'ya yönelik çok önemli bilgileri verirken oğlu da boş durmamış ve birçok yeniliğin Osmanlı İmparatorluğu'na taşınmasını sağlamıştır. Mehmet Sait Efendi, Paris'te iken bir matbaayı da ziyaret etmiş ve İstanbul'a dönüşünde bu konuda çalışmaya da karar vermişti. İbrahim Müteferrika, İstanbul dönüşü Mehmet Sait Efendi ile tanıştıktan sonra beraberce bir matbaa kurmak için çalışmalara başladılar. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa onların düşüncelerini destekledi. Matbaanın açılmasına ancak dinî olmayan eserler basmak şartı ile izin verildi ve Şeyhülislâm Abdullah Efendi'den dinle ilgili olmayan eserlerin basılabileceği yönünde bir fetva, III. Ahmet'ten de uygunluk fermanı aldılar. 16 Aralık 1727 tarihinde Darü't-Tıbâati'l Amire adlı ilk matbaanın kurulmasına başlanıldı.[5] Makine ve Latin alfabesi kalıpları yurt dışından getirtildi (Arap alfabesi kalıplarının kaynağı ise açık değildir ve Müteferrika tarafından yapıldığına dair bulgular vardır.[6]). Yalova'da bir kâğıt fabrikası (Kağıthane-i Yalakabad) kuruldu.[7] 1729'da matbaanın ilk basılan kitabı Vankulu Lügatıi oldu. Ardından tarih ve coğrafyayla ilgili ve sözlük olan 16 eser daha yayımladı ve bastığı toplam eser sayısı 17'yi, cilt sayısı ise 22'yi buldu.[8]<br />
<br />
Müteferrika tarafından basılan özgün yapıtlar, Yalova'da bulunan İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi'nde sergilenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Matbaada basılan kitaplar</span></span><br />
<br />
Matbaada basılan ilk kitap Vankulu Lugati idi, 500 adet basılmıştı. Bu kitapların tamamı satıldı. Daha sonra Tuhfetü’l-Kibār, Tārīh-i Seyyāh, Hindi’l-Garbī, Tārīh-i Tīmūr, Tārīhü’l-Mısır, Gülşen-i Hulefā, Grammaire turque, Usūlü’l-Hikem gibi kitaplar basıldı. Bunlardan Grammaire turque, Usūlü’l-Hikem ve Tārīh-i Rāşid/Çelebizāde kitaplarının çoğu satıldı. Toplamda basılan 9700 kitaptan 6724'ü (%70) satılmıştı.[9]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbrahim Müteferrika kurduğu matbaasında ömrü boyunca toplam 17 ayrı kitap basmıştır:</span></span><br />
<br />
    Kitab-ı Lügat-ı Vankulu (Sihah El-Cevheri), 2 cilt hâlinde, 1729<br />
    Tuhfet-ül Kibar fi Esfar el-Bihar, 1729<br />
    Tarih-i Seyyah, 1729<br />
    Tarih-i Hind-i Garbi, 1730<br />
    Tarih-i Timur Gürgan, 1730<br />
    Tarih-I Mısr-i Kadim ve Mısr-i Cedid, 1730<br />
    Gülşen-i Hülefa, 1730<br />
    Grammaire Turque, 1730<br />
    Usul el-Hikem fi Nizam el-Ümem, 1732<br />
    Fiyuzat-ı Mıknatısiye, 1732<br />
    Cihan-nüma, 1732<br />
    Takvim el-Tevarih, 1733<br />
    Kitab-ı Tarih-i Naima, 2 cilt halinde, 1734<br />
    Tarih-i Raşid, 3 cilt halinde, 1735<br />
    Tarih-i Çelebizade, 1741<br />
    Ahval-i Gazavat der Diyar-ı Bosna, 1741<br />
    Kitab-ı Lisan el-Acem el Müsemma bi-Ferheng-i Şuuri, 2 cilt halinde, 1742<br />
<br />
Bu kitaplardan Tarih-i Çelebizade'nin pek çok nüshası Tarih-i Raşid'in üçüncü ve son cildinin arkasına eklenip ciltlenerek beraber satıldığı için, bazı kaynaklar hataya düşerek Müteferrika'nın bastığı kitap sayısını 16 olarak göstermektedirler. Basılan kitapları çoğunlukla Kethüda, Mektupçu, Çavuşbaşı gibi Osmanlı bürokrasisi ve şeyhülislam, kadı vb. satın almıştır. Özellikle ilmiye sınıfından kişilerin kitapları alması ulemanın matbaaya karşı olmadığını göstermektedir. Buna karşın satış adetleri çok düşük kaldığından İbrahim Müteferrika, Latince olarak bastırdığı kataloglarla Avrupa'nın değişik yerlerinde kitaplarını satmaya çalıştı. Örneğin Grammaire Turque'den 200 adedini Cizvit Mektebine, peşin fiyatı 3 kuruş iken toptan 2,5 kuruşa satmıştır.[10]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölümünden sonra matbaa</span></span><br />
<br />
Devlet görevi nedeniyle bir süre sonra Mehmet Said Efendi matbaadan ayrıldı ve İbrahim Müteferrika tek başına matbaayı idare etmeye başladı. Bu süre içinde en çok kalifiye eleman bulma sıkıntısı yaşanmaktaydı. 1747'de İbrahim Müteferrika'nın ölümünden sonra matbaanın işletme izni Rumeli kadılarından İbrahim Efendi ile Anadolu kadılarından Ahmed Efendi'ye verilmiştir. Bu ikili sadece 1757'de bir tek kitap basabildi, bu da Müteferrika tarafından basılan Vankulu Lügati'nin ikinci baskısıydı. Bu tarihten sonra matbaa 1784'e kadar hiçbir faaliyette bulunamadı.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbrahim Müteferrika Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<br />
İbrahim Müteferrika (Osmanlıca: ابراهیم متفرقه; 1674, Kaloşvar, Erdel Prensliği - 1745, İstanbul), Macar asıllı Osmanlı müteferrika, matbaacı, yayımcı, yazar ve çevirmen. Osmanlı Devletinde basımevi kurup Türkçe kitap yayımlayan ilk kişidir. IV. Mehmed ve II. Mustafa dönemlerinde yaşamıştır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatı</span></span><br />
<br />
Matbaa denilince akla ilk gelenlerden biri olan İbrahim Müteferrika 1674 yılında, bugün Romanya sınırları içinde yer alan Kaloşvar şehrinde doğdu. Üniteryen bir Macar olan Müteferrika,[1][2] 1692 yılında İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonraki savaşlarda Osmanlılara esir düştü. Esir olarak İstanbul'a getirildi.[3] Burada Müslüman oldu ve müteferrikalık yaptı. "Müteferrika", sarayda padişah veya vezirlerin işlerine bakan görevlidir. Başka diller de bilmesinden dolayı yabancı devletlerle iletişim kuran heyetlerde bulundu. Geçici bir süre için Türkiye'ye davet edilmiş olan Macar Beyi Ferenc Rakoczi'nin hizmetine verildi. Macaristan'daki öğrenimi sırasında basım ve hat işlerini de öğrendiğinden matbaa kurmak istedi ve 1719-1720 yılları arasında matbaayı kurmayı başardı. 1719 yılında ilk kez Marmara Denizi haritasını basmayı başardı. 1745 yılında ölen İbrahim Müteferrika'nın cenazesi Aynalıkavak Kabristanı’na defnedilmiş, 1942 yılında Reşid Saffet Atabinen’in çabaları sonucunda buradan alınarak Galata Mevlevîhânesi hazîresine nakledilmiştir.[4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Matbaacılığı</span></span><br />
<br />
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından 1720 yılında Paris'e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, yanında oğlu Mehmed Said Efendi'yi de götürmüştü. Yirmisekiz Mehmet Çelebi, sefaretnamesinde Fransa'ya yönelik çok önemli bilgileri verirken oğlu da boş durmamış ve birçok yeniliğin Osmanlı İmparatorluğu'na taşınmasını sağlamıştır. Mehmet Sait Efendi, Paris'te iken bir matbaayı da ziyaret etmiş ve İstanbul'a dönüşünde bu konuda çalışmaya da karar vermişti. İbrahim Müteferrika, İstanbul dönüşü Mehmet Sait Efendi ile tanıştıktan sonra beraberce bir matbaa kurmak için çalışmalara başladılar. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa onların düşüncelerini destekledi. Matbaanın açılmasına ancak dinî olmayan eserler basmak şartı ile izin verildi ve Şeyhülislâm Abdullah Efendi'den dinle ilgili olmayan eserlerin basılabileceği yönünde bir fetva, III. Ahmet'ten de uygunluk fermanı aldılar. 16 Aralık 1727 tarihinde Darü't-Tıbâati'l Amire adlı ilk matbaanın kurulmasına başlanıldı.[5] Makine ve Latin alfabesi kalıpları yurt dışından getirtildi (Arap alfabesi kalıplarının kaynağı ise açık değildir ve Müteferrika tarafından yapıldığına dair bulgular vardır.[6]). Yalova'da bir kâğıt fabrikası (Kağıthane-i Yalakabad) kuruldu.[7] 1729'da matbaanın ilk basılan kitabı Vankulu Lügatıi oldu. Ardından tarih ve coğrafyayla ilgili ve sözlük olan 16 eser daha yayımladı ve bastığı toplam eser sayısı 17'yi, cilt sayısı ise 22'yi buldu.[8]<br />
<br />
Müteferrika tarafından basılan özgün yapıtlar, Yalova'da bulunan İbrahim Müteferrika Kâğıt Müzesi'nde sergilenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Matbaada basılan kitaplar</span></span><br />
<br />
Matbaada basılan ilk kitap Vankulu Lugati idi, 500 adet basılmıştı. Bu kitapların tamamı satıldı. Daha sonra Tuhfetü’l-Kibār, Tārīh-i Seyyāh, Hindi’l-Garbī, Tārīh-i Tīmūr, Tārīhü’l-Mısır, Gülşen-i Hulefā, Grammaire turque, Usūlü’l-Hikem gibi kitaplar basıldı. Bunlardan Grammaire turque, Usūlü’l-Hikem ve Tārīh-i Rāşid/Çelebizāde kitaplarının çoğu satıldı. Toplamda basılan 9700 kitaptan 6724'ü (%70) satılmıştı.[9]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İbrahim Müteferrika kurduğu matbaasında ömrü boyunca toplam 17 ayrı kitap basmıştır:</span></span><br />
<br />
    Kitab-ı Lügat-ı Vankulu (Sihah El-Cevheri), 2 cilt hâlinde, 1729<br />
    Tuhfet-ül Kibar fi Esfar el-Bihar, 1729<br />
    Tarih-i Seyyah, 1729<br />
    Tarih-i Hind-i Garbi, 1730<br />
    Tarih-i Timur Gürgan, 1730<br />
    Tarih-I Mısr-i Kadim ve Mısr-i Cedid, 1730<br />
    Gülşen-i Hülefa, 1730<br />
    Grammaire Turque, 1730<br />
    Usul el-Hikem fi Nizam el-Ümem, 1732<br />
    Fiyuzat-ı Mıknatısiye, 1732<br />
    Cihan-nüma, 1732<br />
    Takvim el-Tevarih, 1733<br />
    Kitab-ı Tarih-i Naima, 2 cilt halinde, 1734<br />
    Tarih-i Raşid, 3 cilt halinde, 1735<br />
    Tarih-i Çelebizade, 1741<br />
    Ahval-i Gazavat der Diyar-ı Bosna, 1741<br />
    Kitab-ı Lisan el-Acem el Müsemma bi-Ferheng-i Şuuri, 2 cilt halinde, 1742<br />
<br />
Bu kitaplardan Tarih-i Çelebizade'nin pek çok nüshası Tarih-i Raşid'in üçüncü ve son cildinin arkasına eklenip ciltlenerek beraber satıldığı için, bazı kaynaklar hataya düşerek Müteferrika'nın bastığı kitap sayısını 16 olarak göstermektedirler. Basılan kitapları çoğunlukla Kethüda, Mektupçu, Çavuşbaşı gibi Osmanlı bürokrasisi ve şeyhülislam, kadı vb. satın almıştır. Özellikle ilmiye sınıfından kişilerin kitapları alması ulemanın matbaaya karşı olmadığını göstermektedir. Buna karşın satış adetleri çok düşük kaldığından İbrahim Müteferrika, Latince olarak bastırdığı kataloglarla Avrupa'nın değişik yerlerinde kitaplarını satmaya çalıştı. Örneğin Grammaire Turque'den 200 adedini Cizvit Mektebine, peşin fiyatı 3 kuruş iken toptan 2,5 kuruşa satmıştır.[10]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölümünden sonra matbaa</span></span><br />
<br />
Devlet görevi nedeniyle bir süre sonra Mehmet Said Efendi matbaadan ayrıldı ve İbrahim Müteferrika tek başına matbaayı idare etmeye başladı. Bu süre içinde en çok kalifiye eleman bulma sıkıntısı yaşanmaktaydı. 1747'de İbrahim Müteferrika'nın ölümünden sonra matbaanın işletme izni Rumeli kadılarından İbrahim Efendi ile Anadolu kadılarından Ahmed Efendi'ye verilmiştir. Bu ikili sadece 1757'de bir tek kitap basabildi, bu da Müteferrika tarafından basılan Vankulu Lügati'nin ikinci baskısıydı. Bu tarihten sonra matbaa 1784'e kadar hiçbir faaliyette bulunamadı.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Râgıb el-İsfehânî Kimdir? Biyografisi]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2403</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:29:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2403</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Râgıb el-İsfehânî Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂGIB İSFEHÂNÎ</span></span><br />
<br />
Meşhur tefsir ve nahiv (dilbilgisi) âlimi. İsmi; Hüseyin bin Muhammed bin Mufaddal er-Râgıb el-İsfehânî’dir. Râgıb-ı İsfehânî diye meşhûr olmuştur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Aslen İsfehanlı olup, Bağdât’ta oturdu. 1108 (H.502) senesinde vefât etti.<br />
<br />
İmâm-ı Gazâlî ile aynı asırda yaşayan, hayâtı ve hocaları hakkında fazla bilgi bulunmayan Râgıb-ı İsfehânî’nin Mûtezile fırkasına mensup olduğunu iddiâ edenler varsa da Fahreddîn-i Râzî Esâs-üt-Takdîs adlı eserinde onun Ehl-i sünnet îtikâdında olduğunu bildirmiştir. Fıkıhta Hanefî mezhebine tâbi olup, onun Mûtezilî olduğu rivâyeti yanlıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri:</span></span><br />
<br />
1) Tefsîr-ül-Kur’ân: Çok kıymetli bir tefsir kitabı olan bu eserini tamamlayamamıştır. 2) Müfredat-ül-Elfaz-il-Kur’ân: Bu eser, Kur’ân-ı kerîmin kelimelerinin lügat mânâlarını, iştikaklarını ve birbirine olan irtibatlarını anlatmaktadır. Birkaç defâ basılmıştır. 3) Muhâdarât-ül-Üdebâ, 4) Ahlâk-ı Râgıb, 5) Hallü Müteşâbihât-il-Kur’ân, 6) Tahkîk-ül-Beyân, 7) Kitâb fil-Îtikâd, 8) Efânîn-ül-Belâga, 9) Eş-Şuarâ vel-Büleğa, 10) Ez-Zerîa ilâ Mekarim-iş-Şerîa: Basılmış olan bu eseri, İmâm-ı Gazâlî’nin yanından hiç ayırmadığı rivâyet edilir.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Râgıb el-İsfehânî Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂGIB İSFEHÂNÎ</span></span><br />
<br />
Meşhur tefsir ve nahiv (dilbilgisi) âlimi. İsmi; Hüseyin bin Muhammed bin Mufaddal er-Râgıb el-İsfehânî’dir. Râgıb-ı İsfehânî diye meşhûr olmuştur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Aslen İsfehanlı olup, Bağdât’ta oturdu. 1108 (H.502) senesinde vefât etti.<br />
<br />
İmâm-ı Gazâlî ile aynı asırda yaşayan, hayâtı ve hocaları hakkında fazla bilgi bulunmayan Râgıb-ı İsfehânî’nin Mûtezile fırkasına mensup olduğunu iddiâ edenler varsa da Fahreddîn-i Râzî Esâs-üt-Takdîs adlı eserinde onun Ehl-i sünnet îtikâdında olduğunu bildirmiştir. Fıkıhta Hanefî mezhebine tâbi olup, onun Mûtezilî olduğu rivâyeti yanlıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri:</span></span><br />
<br />
1) Tefsîr-ül-Kur’ân: Çok kıymetli bir tefsir kitabı olan bu eserini tamamlayamamıştır. 2) Müfredat-ül-Elfaz-il-Kur’ân: Bu eser, Kur’ân-ı kerîmin kelimelerinin lügat mânâlarını, iştikaklarını ve birbirine olan irtibatlarını anlatmaktadır. Birkaç defâ basılmıştır. 3) Muhâdarât-ül-Üdebâ, 4) Ahlâk-ı Râgıb, 5) Hallü Müteşâbihât-il-Kur’ân, 6) Tahkîk-ül-Beyân, 7) Kitâb fil-Îtikâd, 8) Efânîn-ül-Belâga, 9) Eş-Şuarâ vel-Büleğa, 10) Ez-Zerîa ilâ Mekarim-iş-Şerîa: Basılmış olan bu eseri, İmâm-ı Gazâlî’nin yanından hiç ayırmadığı rivâyet edilir.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mahmut Sami Ramazanoğlu Kimdir? Biyografisi]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2402</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:28:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2402</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mahmut Sami Ramazanoğlu Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<br />
Son devrin din adamlarından. 1892 yılında Adana’da doğdu. Ramazanoğulları olarak bilinen âiledendir. Babası Müctebâ Bey, annesi Ümmügülsüm Hanımdır. İlk, orta, lise tahsilini Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Darülfünûn Hukuk Mektebine girerek bitirdi. Zâhirî ilimlerin yanında, tasavvufu öğrenmek istemesi onu hoca aramaya sevk etti. Bunun netîcesinde Erbilli Esad Efendiye talebe oldu. Kısa zamanda hocalarının yakın alâkası ile yetişti. Bir müddet sonra hocası tarafından memleketi olan Adana’ya gönderildi.<br />
<br />
1951 yılında, İstanbul’a gelip, iki sene kadar kaldı. Hacca gidip dönüşte Şam’a yerleşti. Fakat burada fazla kalmayıp, dokuz ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. Erenköy’e yerleşip, Zihnipaşa Câmiinde halka devamlı vâz ve nasîhatlarda bulunup öğüt verdi. 1979 yılında Mekke’ye göç edip, oraya yerleşti. 12 Şubat 1984 günü vefât ederek, Medîne’deki Cennetül-Bakî Kabristanına defnedildi.<br />
<br />
Çok az konuşur, hiç kimseye “şunu yap, bunu yapma” demezdi. Peygamberin hayâtı, Eshâb-ı kirâmın önde gelenleri ve o devirdeki bâzı olaylar ile Kur’ân-ı kerîmden bâzı sûrelerin tefsîrine dâir çoğu sohbet şeklinde yazılmış dînî eserleri vardır.<br />
<br />
Mahmut Sami Ramazanoğlu (1892, Adana - 12 Şubat 1984, Medine), yazar, din adamı, hukukçu. Erenköy Cemaati (Altınoluk) lideri.<br />
Eğitim hayatı ve Ölümü<br />
<br />
İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamladı. İstanbul'da Darü'l-fünun Mektebi'ne girdi. Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirdi. Memleketi Adana'da Cami-i Kebir'de vaaz ve hususî sohbetler yaptı. Şahsi geçimi için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tuttu.[1]<br />
<br />
1979 yılında Medine'ye yerleşti. Medine'de 12 Şubat 1984 pazar günü öldü. Medine'deki Mescid-i nebevi yanındaki Cennet'ul Bâkîyye Mezarlığı'na defnedildi. Hakkında Mustafa Yürekli yönetmenliğinde "Sami Efendi: Mahmut Sami Ramazanoğlu" (2005) belgesel yapılmıştır.[2]<br />
<br />
İsmi Konya'da bir imam hatip lisesine verilmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
Hazreti İbrahim (AS)<br />
Hazreti Yusuf (AS)<br />
Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri<br />
Bedir Gazvesi ve Enfal S.<br />
Uhud Gazvesi<br />
Tebük Gazvesi<br />
Hazreti Ebu Bekir (RA)<br />
Hazreti Ömer (RA)<br />
Hazreti Osman (RA)<br />
Hazreti Ali (RA)<br />
Hazreti Halid İbni Velid (RA)<br />
Ashab-ı Kiram (RA) (1-2)<br />
Musâhabe (1-6)<br />
Mükerrem İnsan<br />
Fatiha Suresi Tefsiri<br />
Bakara Suresi Tefsiri<br />
Dualar ve Zikirler[</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mahmut Sami Ramazanoğlu Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<br />
Son devrin din adamlarından. 1892 yılında Adana’da doğdu. Ramazanoğulları olarak bilinen âiledendir. Babası Müctebâ Bey, annesi Ümmügülsüm Hanımdır. İlk, orta, lise tahsilini Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Darülfünûn Hukuk Mektebine girerek bitirdi. Zâhirî ilimlerin yanında, tasavvufu öğrenmek istemesi onu hoca aramaya sevk etti. Bunun netîcesinde Erbilli Esad Efendiye talebe oldu. Kısa zamanda hocalarının yakın alâkası ile yetişti. Bir müddet sonra hocası tarafından memleketi olan Adana’ya gönderildi.<br />
<br />
1951 yılında, İstanbul’a gelip, iki sene kadar kaldı. Hacca gidip dönüşte Şam’a yerleşti. Fakat burada fazla kalmayıp, dokuz ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. Erenköy’e yerleşip, Zihnipaşa Câmiinde halka devamlı vâz ve nasîhatlarda bulunup öğüt verdi. 1979 yılında Mekke’ye göç edip, oraya yerleşti. 12 Şubat 1984 günü vefât ederek, Medîne’deki Cennetül-Bakî Kabristanına defnedildi.<br />
<br />
Çok az konuşur, hiç kimseye “şunu yap, bunu yapma” demezdi. Peygamberin hayâtı, Eshâb-ı kirâmın önde gelenleri ve o devirdeki bâzı olaylar ile Kur’ân-ı kerîmden bâzı sûrelerin tefsîrine dâir çoğu sohbet şeklinde yazılmış dînî eserleri vardır.<br />
<br />
Mahmut Sami Ramazanoğlu (1892, Adana - 12 Şubat 1984, Medine), yazar, din adamı, hukukçu. Erenköy Cemaati (Altınoluk) lideri.<br />
Eğitim hayatı ve Ölümü<br />
<br />
İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamladı. İstanbul'da Darü'l-fünun Mektebi'ne girdi. Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirdi. Memleketi Adana'da Cami-i Kebir'de vaaz ve hususî sohbetler yaptı. Şahsi geçimi için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tuttu.[1]<br />
<br />
1979 yılında Medine'ye yerleşti. Medine'de 12 Şubat 1984 pazar günü öldü. Medine'deki Mescid-i nebevi yanındaki Cennet'ul Bâkîyye Mezarlığı'na defnedildi. Hakkında Mustafa Yürekli yönetmenliğinde "Sami Efendi: Mahmut Sami Ramazanoğlu" (2005) belgesel yapılmıştır.[2]<br />
<br />
İsmi Konya'da bir imam hatip lisesine verilmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Eserleri</span></span><br />
Hazreti İbrahim (AS)<br />
Hazreti Yusuf (AS)<br />
Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri<br />
Bedir Gazvesi ve Enfal S.<br />
Uhud Gazvesi<br />
Tebük Gazvesi<br />
Hazreti Ebu Bekir (RA)<br />
Hazreti Ömer (RA)<br />
Hazreti Osman (RA)<br />
Hazreti Ali (RA)<br />
Hazreti Halid İbni Velid (RA)<br />
Ashab-ı Kiram (RA) (1-2)<br />
Musâhabe (1-6)<br />
Mükerrem İnsan<br />
Fatiha Suresi Tefsiri<br />
Bakara Suresi Tefsiri<br />
Dualar ve Zikirler[</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ARİSTO (Aristoteles)]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2401</link>
			<pubDate>Wed, 05 Jun 2024 02:28:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2401</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ARİSTO (Aristoteles)</span></span><br />
Eski Yunan filozofu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı II. Amyntas’ın sarayında hekim idi. Aristo, 17 yaşından 37 yaşına kadar Eflatun (Platon)’un talebeliğini yaptı. Eflatun ruhların nakline inanırdı. Teslis inancını ilk olarak ortaya çıkaran budur. Eflatun’un yanında özellikle mantık ve metafizik alanlarında çalıştı. Ayrıca hukuk, matematik, astronomi ve tıb alanlarında çalışmalar yaptı. (Bkz. Eflatun)<br />
Hocası Eflatun’un ölümünden sonra gezgin bir hayat sürdü. Daha sonra Makedonya’ya döndü. Kral Filip’in oğlu İskender’in öğretmeni oldu. İskender tahta çıktığı zaman şöhreti daha da yayıldı. Atina’da Apollon Lykeion Tapınağı yanında bir okul yaptırdı. Ondan sonra bu seviyede açılan okullara lise adı verildi. İskender’in ölümü üzerine itibarını kaybetti. Dinsizlikle suçlandı. O da buna kızarak Ağrıboz Adasındaki Khlasis’e gitti ve ertesi yıl burada 62 yaşında öldü.<br />
Hellenistik devirde Aristo’nun düşünce ve okuluna önem verilmemiştir. Fakat daha sonra Skolastik devirde Aristo’nun eserleri önem kazanarak resmi metinler haline gelmiştir. Eserleri, Aristo'nun konuşmalarından notlar alınarak 4 grupta toplanmıştır:<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Felsefe yazıları: </span></span>Ruh, gökyüzü, fizik üzerine sekiz kitaptan meydana getirilmiştir. Tarih, hayat ve hayvanlarla ilgili düşünceleri de bu kitablarında toplanmıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Mantık yazıları:</span></span> Daha sonra buna Organon adı verilmiştir. Yorumla ilgili, Kategoriler, Topikler, Metafizik ve Sofut Helenler üzerine 14 kitaptan meydana gelmiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Pratik felsefe yazıları :</span></span> Atinalıların anayasası gibi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Şiirler.</span></span><br />
Aristo, Eflatun’un görüşlerinden pek ayrılmadı ama, yer yer onunkilerden farklı görüşler ortaya koydu. Derslerini yürüyerek anlattığı için kurduğu felsefe ekolüne de “Peripatos” (Meşşai : Yürüyen) adı verildi. Aristo’nun ilk çağda Eflatun kadar tesiri görülmez. Ancak 5 ila 15. yüzyıllarda Avrupa’da en fazla onun tesiri olmuştur. İlk yüzyıllarda batıda tek bilinen Aristo mantığı idi. On ikinci yüzyıla kadar Aristo’nun eserleri din dışı olarak okutulmuş; bu yüzyıldan sonra Aristo’nun mantığından istifadeye çalışılmıştır. Ancak Rönesans hareketleriyle ve Endülüs’ün tesiri ile ilimde yeni yeni buluşlar ve ilerlemeler kaydedilince, Aristo’nun fikirleri çürütülmüştür. Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve El-Kindi gibi kimseler İslam inancına, yani kelam bilgileri arasına Aristo’nun fikirlerini yerleştirmeye uğraştılar. Fakat İmam-ı Gazali gibi büyük İslam alimleri bunlara karşı çıkarak, gerekli cevabı verdiler. Nitekim Aristo, bütün felsefeciler ve tecrübeleri, hayalleri ile izaha kalkışan bütün maddeciler gibi, akıl ile izah edilemeyen konuların çoğunda yanılmıştır. Bir yandan bir çok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da ilmin gelişmesine mani olmuştur. Meşhur Alman kimyageri Prof. Fritz Arnd’ın İstanbul’da çıkan Türkçe <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tecribi Kimya</span></span> kitabında; “Fen ve ilim terakkisinin hemen hemen bin beş yüz sene içinde durmuş olması, kısmen Aristo felsefesinin kabahatidir.” yazısı bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aristo’nun felsefesi: </span></span>Aristo, diyaloga yer veren karşılıklı konuşma tipi yazılar yazmıştır. Ancak bu yazılar zamanla kaybolmuş ve geriye yalnızca ders ve araştırma notları kalmıştır. Aristo, hocası Eflatun’un idealar fikrinden hareket etmiştir. Eflatun ideaları bir gerçek kabul ederken, Aristo bunu kabul etmemiştir. Ona göre sadece elimizle tutup, gözümüzle gördüğümüz varlıklar gerçektir. Yine ona göre fikirlerimiz, bu fikirlerin ilgili olduğu şeylerden, duyulardan ayrılamaz. Eflatun’un idealar fikrine karşı çıkmakla beraber, o da idea kavramından hareket eder: Bütün varlıklar madde ile şekilden meydana gelmiştir. Şekil, aktif bir ideadır; maddeye niteliklerini veren odur. Bu sebeple gözle göremediği ideaları inkar yoluna gitmiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tanrı fikri :</span></span> Aristo bütün evrenin en alt maddesini teşkil eden dört unsura (hava, toprak, ateş, su) beşinci bir unsur ilave eder. Bu unsura Aithera = Ether ismini vermiştir. Ona göre dört unsur nesneleri meydana getirir. Ether ise gök tabakalarını meydana getirmektedir. Bu tek sınırlı ve sonsuz uzayın merkezinde yeryüzü bulunmaktadır. Gökler dünyayı sarmakta ve hepsinin durmadan hareketini ve düzenini sağlayan kendisi hareketsiz olan nihai kuvvet olan tanrı vardı. Avrupa’da bu görüşlerini astronomi sisteminin temeli kabul ettilerse de, Kopernik gibi bazıları, İslam kaynaklarından mesela Batruci, İbn-i Şatır gibi alimlerin kitaplarından aldıkları bilgilere dayanarak bunu reddettiler.<br />
Aristo’ya göre dünya ve madde daimidir (kadimdir). Bugün fen adamları tecrübi esaslara dayanarak dünyanın ve maddenin daimi olmasının imkanı olmadığını ispat etmişler ve Aristo’nun bu düşüncesini çürütmüşlerdir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlak bilgisi: </span></span>Aristo, ahlak bilgisinde ilmi kesinliğin yeri olmadığını söylemiştir. Pratik olarak “faziletin ne olduğunu bilmek yerine, iyi bir insan olmanın önemi” üzerinde durmuştur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ruh:</span></span> Psikolojide Aristo, ruhu, vücudun şekli olarak, yani cisim olarak tarif etmektedir ve ruhun kadim olduğunu ve başkasına geçtiğini (tenasüh) iddia etmektedir. Bütün bu ruhun cisim olması ve kadim olduğu iddiası ve tenasüh nazariyeleri günümüzden önce İmam-ı Gazali tarafından, günümüzde de müsbet ilim  tarafından çürütülmüştür.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bilim:</span></span> Aristo, tabiat bilgilerinin tarifi ve sınıflandırılmasındaki çalışmaları ile bilinir. Bu konulardaki bilgisi ve metodu dikkati çekmektedir. Tabiattaki türlerin tanınması ve tarif edilmesi konusunda başarılı olmuştur. Kendisi ve okulu tabiat bilimlerinin ayrı bir ilim kolu olarak kurulmasını sağlamıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mantık:</span></span> Mantıkta Eflatun’un yolunda devam etmiştir. Aralarındaki fark, Eflatun gerçeği idealarda, Aristo ise nesnelerde aramıştır. O, gerçek düşüncenin formlarının (suretlerinin) aynı zamanda hakikatinin de formları olduğunu kabul etmiştir. Daha da ileri giderek formal mantığı kurmuştur. Kendisinin bu konuda yaptığı değişiklik her şeyi münakaşa alanına itmesidir. Bu, bazı sembol ve değişkenlerin kullanılması sonucunu doğurmuştur. Modern sembolik mantığın nüvesini teşkil eden değişkenlerin kullanılması, Aristo’dan alınmıştır.</span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ARİSTOKRASİ</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aristokratic,</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aristocratie,</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aristocracy.</span> Üstün soylular yönetimi, seçkinlerin veya en iyilerin egemenliği. Yunanca “aristo” en iyi; “Kratos” iktidar, manalarına geldiğinden en iyi iktidar demektir. Bugün aristokrasi bir devlet idare şekli değildir. Bu kelime şimdi siyasi olmaktan çok sosyal bir mana ifade etmekte ve soylu sülaleleri ve onların devamını ifade eden kont, baron, prens gibi manalarda kullanılmaktadır.<br />
Aristokrasi bir azınlık idaresidir. Aynı şekilde bir azınlık idaresi olan monarşi ile başlangıçtan itibaren eş anlamdadır; demokrasinin zıddıdır. Eski Yunan şehir idarelerinde zamanla aristokratik bir idareye geçiş olmuştur. Bu geçiş, asillerin etkisi ile olmuş ve krallık, dini - askeri - kazai, üç imtiyazı üç kişilik bir heyetin eline vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu üç kişi ya kral ailesinden, ya asil aileler arasından kendilerine eşit kimseler tarafından ölünceye kadar veya belli bir süre için seçilirlerdi.<br />
Bazı devirlerde devletlerin idare tarzı şeklinde hakim olmuş, uzun zaman devlet yönetiminde baş rolü oynamıştır. Roma Cumhuriyetinde, 18. yüzyıl İngiltere idaresinde olduğu gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ARİSTO (Aristoteles)</span></span><br />
Eski Yunan filozofu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı II. Amyntas’ın sarayında hekim idi. Aristo, 17 yaşından 37 yaşına kadar Eflatun (Platon)’un talebeliğini yaptı. Eflatun ruhların nakline inanırdı. Teslis inancını ilk olarak ortaya çıkaran budur. Eflatun’un yanında özellikle mantık ve metafizik alanlarında çalıştı. Ayrıca hukuk, matematik, astronomi ve tıb alanlarında çalışmalar yaptı. (Bkz. Eflatun)<br />
Hocası Eflatun’un ölümünden sonra gezgin bir hayat sürdü. Daha sonra Makedonya’ya döndü. Kral Filip’in oğlu İskender’in öğretmeni oldu. İskender tahta çıktığı zaman şöhreti daha da yayıldı. Atina’da Apollon Lykeion Tapınağı yanında bir okul yaptırdı. Ondan sonra bu seviyede açılan okullara lise adı verildi. İskender’in ölümü üzerine itibarını kaybetti. Dinsizlikle suçlandı. O da buna kızarak Ağrıboz Adasındaki Khlasis’e gitti ve ertesi yıl burada 62 yaşında öldü.<br />
Hellenistik devirde Aristo’nun düşünce ve okuluna önem verilmemiştir. Fakat daha sonra Skolastik devirde Aristo’nun eserleri önem kazanarak resmi metinler haline gelmiştir. Eserleri, Aristo'nun konuşmalarından notlar alınarak 4 grupta toplanmıştır:<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Felsefe yazıları: </span></span>Ruh, gökyüzü, fizik üzerine sekiz kitaptan meydana getirilmiştir. Tarih, hayat ve hayvanlarla ilgili düşünceleri de bu kitablarında toplanmıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Mantık yazıları:</span></span> Daha sonra buna Organon adı verilmiştir. Yorumla ilgili, Kategoriler, Topikler, Metafizik ve Sofut Helenler üzerine 14 kitaptan meydana gelmiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Pratik felsefe yazıları :</span></span> Atinalıların anayasası gibi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Şiirler.</span></span><br />
Aristo, Eflatun’un görüşlerinden pek ayrılmadı ama, yer yer onunkilerden farklı görüşler ortaya koydu. Derslerini yürüyerek anlattığı için kurduğu felsefe ekolüne de “Peripatos” (Meşşai : Yürüyen) adı verildi. Aristo’nun ilk çağda Eflatun kadar tesiri görülmez. Ancak 5 ila 15. yüzyıllarda Avrupa’da en fazla onun tesiri olmuştur. İlk yüzyıllarda batıda tek bilinen Aristo mantığı idi. On ikinci yüzyıla kadar Aristo’nun eserleri din dışı olarak okutulmuş; bu yüzyıldan sonra Aristo’nun mantığından istifadeye çalışılmıştır. Ancak Rönesans hareketleriyle ve Endülüs’ün tesiri ile ilimde yeni yeni buluşlar ve ilerlemeler kaydedilince, Aristo’nun fikirleri çürütülmüştür. Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve El-Kindi gibi kimseler İslam inancına, yani kelam bilgileri arasına Aristo’nun fikirlerini yerleştirmeye uğraştılar. Fakat İmam-ı Gazali gibi büyük İslam alimleri bunlara karşı çıkarak, gerekli cevabı verdiler. Nitekim Aristo, bütün felsefeciler ve tecrübeleri, hayalleri ile izaha kalkışan bütün maddeciler gibi, akıl ile izah edilemeyen konuların çoğunda yanılmıştır. Bir yandan bir çok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da ilmin gelişmesine mani olmuştur. Meşhur Alman kimyageri Prof. Fritz Arnd’ın İstanbul’da çıkan Türkçe <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tecribi Kimya</span></span> kitabında; “Fen ve ilim terakkisinin hemen hemen bin beş yüz sene içinde durmuş olması, kısmen Aristo felsefesinin kabahatidir.” yazısı bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aristo’nun felsefesi: </span></span>Aristo, diyaloga yer veren karşılıklı konuşma tipi yazılar yazmıştır. Ancak bu yazılar zamanla kaybolmuş ve geriye yalnızca ders ve araştırma notları kalmıştır. Aristo, hocası Eflatun’un idealar fikrinden hareket etmiştir. Eflatun ideaları bir gerçek kabul ederken, Aristo bunu kabul etmemiştir. Ona göre sadece elimizle tutup, gözümüzle gördüğümüz varlıklar gerçektir. Yine ona göre fikirlerimiz, bu fikirlerin ilgili olduğu şeylerden, duyulardan ayrılamaz. Eflatun’un idealar fikrine karşı çıkmakla beraber, o da idea kavramından hareket eder: Bütün varlıklar madde ile şekilden meydana gelmiştir. Şekil, aktif bir ideadır; maddeye niteliklerini veren odur. Bu sebeple gözle göremediği ideaları inkar yoluna gitmiştir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tanrı fikri :</span></span> Aristo bütün evrenin en alt maddesini teşkil eden dört unsura (hava, toprak, ateş, su) beşinci bir unsur ilave eder. Bu unsura Aithera = Ether ismini vermiştir. Ona göre dört unsur nesneleri meydana getirir. Ether ise gök tabakalarını meydana getirmektedir. Bu tek sınırlı ve sonsuz uzayın merkezinde yeryüzü bulunmaktadır. Gökler dünyayı sarmakta ve hepsinin durmadan hareketini ve düzenini sağlayan kendisi hareketsiz olan nihai kuvvet olan tanrı vardı. Avrupa’da bu görüşlerini astronomi sisteminin temeli kabul ettilerse de, Kopernik gibi bazıları, İslam kaynaklarından mesela Batruci, İbn-i Şatır gibi alimlerin kitaplarından aldıkları bilgilere dayanarak bunu reddettiler.<br />
Aristo’ya göre dünya ve madde daimidir (kadimdir). Bugün fen adamları tecrübi esaslara dayanarak dünyanın ve maddenin daimi olmasının imkanı olmadığını ispat etmişler ve Aristo’nun bu düşüncesini çürütmüşlerdir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlak bilgisi: </span></span>Aristo, ahlak bilgisinde ilmi kesinliğin yeri olmadığını söylemiştir. Pratik olarak “faziletin ne olduğunu bilmek yerine, iyi bir insan olmanın önemi” üzerinde durmuştur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ruh:</span></span> Psikolojide Aristo, ruhu, vücudun şekli olarak, yani cisim olarak tarif etmektedir ve ruhun kadim olduğunu ve başkasına geçtiğini (tenasüh) iddia etmektedir. Bütün bu ruhun cisim olması ve kadim olduğu iddiası ve tenasüh nazariyeleri günümüzden önce İmam-ı Gazali tarafından, günümüzde de müsbet ilim  tarafından çürütülmüştür.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bilim:</span></span> Aristo, tabiat bilgilerinin tarifi ve sınıflandırılmasındaki çalışmaları ile bilinir. Bu konulardaki bilgisi ve metodu dikkati çekmektedir. Tabiattaki türlerin tanınması ve tarif edilmesi konusunda başarılı olmuştur. Kendisi ve okulu tabiat bilimlerinin ayrı bir ilim kolu olarak kurulmasını sağlamıştır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mantık:</span></span> Mantıkta Eflatun’un yolunda devam etmiştir. Aralarındaki fark, Eflatun gerçeği idealarda, Aristo ise nesnelerde aramıştır. O, gerçek düşüncenin formlarının (suretlerinin) aynı zamanda hakikatinin de formları olduğunu kabul etmiştir. Daha da ileri giderek formal mantığı kurmuştur. Kendisinin bu konuda yaptığı değişiklik her şeyi münakaşa alanına itmesidir. Bu, bazı sembol ve değişkenlerin kullanılması sonucunu doğurmuştur. Modern sembolik mantığın nüvesini teşkil eden değişkenlerin kullanılması, Aristo’dan alınmıştır.</span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ARİSTOKRASİ</span></span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alm.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aristokratic,</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fr.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aristocratie,</span> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İng.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aristocracy.</span> Üstün soylular yönetimi, seçkinlerin veya en iyilerin egemenliği. Yunanca “aristo” en iyi; “Kratos” iktidar, manalarına geldiğinden en iyi iktidar demektir. Bugün aristokrasi bir devlet idare şekli değildir. Bu kelime şimdi siyasi olmaktan çok sosyal bir mana ifade etmekte ve soylu sülaleleri ve onların devamını ifade eden kont, baron, prens gibi manalarda kullanılmaktadır.<br />
Aristokrasi bir azınlık idaresidir. Aynı şekilde bir azınlık idaresi olan monarşi ile başlangıçtan itibaren eş anlamdadır; demokrasinin zıddıdır. Eski Yunan şehir idarelerinde zamanla aristokratik bir idareye geçiş olmuştur. Bu geçiş, asillerin etkisi ile olmuş ve krallık, dini - askeri - kazai, üç imtiyazı üç kişilik bir heyetin eline vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu üç kişi ya kral ailesinden, ya asil aileler arasından kendilerine eşit kimseler tarafından ölünceye kadar veya belli bir süre için seçilirlerdi.<br />
Bazı devirlerde devletlerin idare tarzı şeklinde hakim olmuş, uzun zaman devlet yönetiminde baş rolü oynamıştır. Roma Cumhuriyetinde, 18. yüzyıl İngiltere idaresinde olduğu gibi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Rehber Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>