<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - islami&Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2026 21:22:39 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=3087</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:47:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=3087</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?</span></span><br />
<br />
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.<br />
<br />
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?</span></span><br />
<br />
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.<br />
<br />
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.<br />
<br />
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği</span></span><br />
<br />
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir. <br />
<br />
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU</span></span><br />
<br />
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.<br />
<br />
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.<br />
<br />
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?</span></span><br />
<br />
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir. <br />
<br />
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?</span></span><br />
<br />
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.<br />
<br />
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ</span></span><br />
<br />
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.<br />
<br />
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları</span></span><br />
<br />
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.<br />
<br />
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK</span></span><br />
<br />
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.<br />
<br />
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.<br />
<br />
[2] Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (İstanbul: İz Yayıncılık, 1992), 114.<br />
<br />
[3] Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (İstanbul: Diriliş Yayınları, 1987), 8.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?</span></span><br />
<br />
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.<br />
<br />
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?</span></span><br />
<br />
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.<br />
<br />
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.<br />
<br />
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği</span></span><br />
<br />
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir. <br />
<br />
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU</span></span><br />
<br />
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.<br />
<br />
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.<br />
<br />
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?</span></span><br />
<br />
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir. <br />
<br />
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?</span></span><br />
<br />
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.<br />
<br />
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ</span></span><br />
<br />
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.<br />
<br />
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları</span></span><br />
<br />
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.<br />
<br />
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK</span></span><br />
<br />
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.<br />
<br />
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.<br />
<br />
[2] Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (İstanbul: İz Yayıncılık, 1992), 114.<br />
<br />
[3] Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (İstanbul: Diriliş Yayınları, 1987), 8.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sabr-ı Cemil Ne Demektir?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=3086</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:39:41 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=3086</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.<br />
<br />
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetsizlik:</span></span> Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İsyansızlık:</span></span> Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şükür Hali:</span></span> Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an-ı Kerim'deki Yeri</span></span><br />
<br />
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günlük Hayatta Kullanımı</span></span><br />
<br />
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufi Yönü</span></span><br />
<br />
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rıza Makamı:</span></span> Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetin Terki:</span></span> Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gönül Huzuru:</span></span> Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.<br />
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer Sabır Türleri</span></span><br />
<br />
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İtaat ve İbadette Sabır:</span></span> Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günahlara Karşı Sabır:</span></span> Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Musibet ve Belalara Karşı Sabır:</span></span> Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.<br />
<br />
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABR-I CEMİL NEDİR?</span></span><br />
<br />
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.<br />
<br />
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetsizlik:</span></span> Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İsyansızlık:</span></span> Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şükür Hali:</span></span> Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an-ı Kerim'deki Yeri</span></span><br />
<br />
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günlük Hayatta Kullanımı</span></span><br />
<br />
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufi Yönü</span></span><br />
<br />
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rıza Makamı:</span></span> Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetin Terki:</span></span> Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gönül Huzuru:</span></span> Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.<br />
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer Sabır Türleri</span></span><br />
<br />
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İtaat ve İbadette Sabır:</span></span> Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günahlara Karşı Sabır:</span></span> Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Musibet ve Belalara Karşı Sabır:</span></span> Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.<br />
<br />
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABR-I CEMİL NEDİR?</span></span><br />
<br />
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müezzinlik nasıl yapılır?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2973</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:41:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2973</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müezzinlik nasıl yapılır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin, </span>camilerde ezan okuyan, sala getiren, namazlarda selam ve tesbih dualarını okuyan kişidir. Müezzinlik makamı, Hz. Peygamber (asm) Efendimiz zamanından beri vardır. İlk müezzin Bilal-i Habeşi'dir. Cemaatten herkes müezzin olabilir. Müezzin olacak kişinin Kuran-ı Kerim okuyabilmesi ve güzel sesli olması genel olarak kabul edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezan okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Dârimî, Salât, 7)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Kıyamet günü boyunları en uzun olanlar müezzinlerdir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbni Mâce, Ezân 5)</span><br />
Müezzin, ezan okurken kıbleye döner. İbadet sırasında, müezzin bazı camilerde bulunan, müezzin mahfili denilen özel bir platform üzerinde bulunur. Müezzin, namaz aralarındaki duaları buradan sesli bir şekilde okur. Güzel sesin önemli olduğu müezzinlik, zamanla bir sanat haline gelmiştir. Ezanın belli bir makamla okunması, müezzinlerin güzel sesli olmaları gerektiği düşünülmesi, müezzinliği sanat haline getirmiştir.<br />
Öyleki her bir vaktin ezanı kendine has bir makamla okunur. Osmanlı Camilerinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah Ezanı:</span> Sabâ makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğle Ezanı:</span> Rast makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkindi Ezanı:</span> Hicaz makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akşam Ezanı:</span> Segâh makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yatsı Ezanı:</span> Uşşak makamında okunurmuş.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah namazından önce verilen salâ da Hüseyni makamından okunurmuş.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzinlik nasıl yapılır?</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Müezzin Ezan Okur.</span></span><br />
Öncelikle müezzin, namaz vaktinin girdiği belirtmek için ve Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur;<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ – اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ – اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ – حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ – حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahu Ekber, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedu en Lailahe illallah, Eşhedu en Lailahe illallah Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah Eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala's-salâh, Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span><br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ibadete lâyık olan bulunmadığına şehadet ederim.<br />
Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ederim.<br />
Haydi namaza geliniz.<br />
Haydi kurtuluşa geliniz.<br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ilah yoktur<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Ezandan sonra müezzin ezan duası okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd."</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah'ım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Müezzin farz namazdan önce kamet getirir.</span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">La ilahe illallah.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Müezzin, namazın farzından sonra “Selam Duası” Okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللّهمَّ اَ نْتَ السّلاَ مُ و مِنْكَ السّلامُ ﴿﴾ تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَلاِكْراَمِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm."</span><br />
"Allah'ım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!"<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Müezzin namaz tesbihatına devam eder.</span></span><br />
Müezzin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamberimiz üzerine salavat"</span> (getirin) anlamına gelen;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">عَلي رَسؤُ لِناَ صَلَواَتٌ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Alâ Rasulina salavat"</span> der. Bunun üzerine cemaat salavat getirir. Sonra müezzin:<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim."</span> <br />
"Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır." duasını okur.<br />
Dua bitince bütün cemaat sessizce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayete’l-Kürsi</span>'yi okur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاو ;َاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardı men zellezî yeşfe’u ‘ındehû illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ‘ılmihî illâ bimâ şâe vesi’a kursiyyuhu’s-semâvâti ve’larda ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huve’l-‘aliyyu’l-‘azîm."</span><br />
"O'ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ezel ve ebedidir).</span> O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (istikbal ve maziyi)</span> bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O'nu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cenab-ı Ecelli Ala'yı) </span>yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür."<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Herkes Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir</span></span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ هُوَ الْعَلىُّ الْعَظِيمُ ذولْجَلاَلِ سُبْحاَنَ اللهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ve huvel aliyyil azimi zul celali Subhanallah"</span> der. Herkes 33 kez; <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah noksan sıfatlardan uzaktır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ الْكَريمِ دآَءِمَنِ الْحَمْدُ لِلهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">اَلْحَمْدُ لِلهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hamd Allah'adır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَبِّ الْعاَلَمِينَ تَعاَلَى شاَنُهُ اللَهُ اَكْبَرْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلّلَهُ اَكْبَرْ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah en büyüktür."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve ala kulli şey’in gadir."</span><br />
“Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir."<br />
Müezzin şu duayı okur;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">َسُبْحاَنَ ربِّىَ الْعلِىِّ ااَعْلَ لْوَهاَّبْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhane Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhab"</span> Anlamı: "Yüce, ulu ve lütufkâr olan Rabbimi tesbih ederim."<br />
Bu duadan sonra cemaat hep birlikte ellerini açıp dua eder. Dua bitince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">آمين, </span>Amin</span> denilir. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Duamı kabul et."</span><br />
Bu şekilde müezzinin görevi tamamlanmış olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müezzinlik nasıl yapılır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin, </span>camilerde ezan okuyan, sala getiren, namazlarda selam ve tesbih dualarını okuyan kişidir. Müezzinlik makamı, Hz. Peygamber (asm) Efendimiz zamanından beri vardır. İlk müezzin Bilal-i Habeşi'dir. Cemaatten herkes müezzin olabilir. Müezzin olacak kişinin Kuran-ı Kerim okuyabilmesi ve güzel sesli olması genel olarak kabul edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezan okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Dârimî, Salât, 7)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Kıyamet günü boyunları en uzun olanlar müezzinlerdir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbni Mâce, Ezân 5)</span><br />
Müezzin, ezan okurken kıbleye döner. İbadet sırasında, müezzin bazı camilerde bulunan, müezzin mahfili denilen özel bir platform üzerinde bulunur. Müezzin, namaz aralarındaki duaları buradan sesli bir şekilde okur. Güzel sesin önemli olduğu müezzinlik, zamanla bir sanat haline gelmiştir. Ezanın belli bir makamla okunması, müezzinlerin güzel sesli olmaları gerektiği düşünülmesi, müezzinliği sanat haline getirmiştir.<br />
Öyleki her bir vaktin ezanı kendine has bir makamla okunur. Osmanlı Camilerinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah Ezanı:</span> Sabâ makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğle Ezanı:</span> Rast makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkindi Ezanı:</span> Hicaz makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akşam Ezanı:</span> Segâh makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yatsı Ezanı:</span> Uşşak makamında okunurmuş.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah namazından önce verilen salâ da Hüseyni makamından okunurmuş.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzinlik nasıl yapılır?</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Müezzin Ezan Okur.</span></span><br />
Öncelikle müezzin, namaz vaktinin girdiği belirtmek için ve Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur;<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ – اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ – اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ – حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ – حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahu Ekber, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedu en Lailahe illallah, Eşhedu en Lailahe illallah Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah Eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala's-salâh, Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span><br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ibadete lâyık olan bulunmadığına şehadet ederim.<br />
Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ederim.<br />
Haydi namaza geliniz.<br />
Haydi kurtuluşa geliniz.<br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ilah yoktur<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Ezandan sonra müezzin ezan duası okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd."</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah'ım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Müezzin farz namazdan önce kamet getirir.</span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">La ilahe illallah.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Müezzin, namazın farzından sonra “Selam Duası” Okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللّهمَّ اَ نْتَ السّلاَ مُ و مِنْكَ السّلامُ ﴿﴾ تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَلاِكْراَمِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm."</span><br />
"Allah'ım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!"<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Müezzin namaz tesbihatına devam eder.</span></span><br />
Müezzin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamberimiz üzerine salavat"</span> (getirin) anlamına gelen;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">عَلي رَسؤُ لِناَ صَلَواَتٌ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Alâ Rasulina salavat"</span> der. Bunun üzerine cemaat salavat getirir. Sonra müezzin:<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim."</span> <br />
"Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır." duasını okur.<br />
Dua bitince bütün cemaat sessizce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayete’l-Kürsi</span>'yi okur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاو ;َاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardı men zellezî yeşfe’u ‘ındehû illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ‘ılmihî illâ bimâ şâe vesi’a kursiyyuhu’s-semâvâti ve’larda ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huve’l-‘aliyyu’l-‘azîm."</span><br />
"O'ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ezel ve ebedidir).</span> O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (istikbal ve maziyi)</span> bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O'nu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cenab-ı Ecelli Ala'yı) </span>yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür."<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Herkes Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir</span></span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ هُوَ الْعَلىُّ الْعَظِيمُ ذولْجَلاَلِ سُبْحاَنَ اللهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ve huvel aliyyil azimi zul celali Subhanallah"</span> der. Herkes 33 kez; <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah noksan sıfatlardan uzaktır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ الْكَريمِ دآَءِمَنِ الْحَمْدُ لِلهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">اَلْحَمْدُ لِلهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hamd Allah'adır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَبِّ الْعاَلَمِينَ تَعاَلَى شاَنُهُ اللَهُ اَكْبَرْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلّلَهُ اَكْبَرْ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah en büyüktür."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve ala kulli şey’in gadir."</span><br />
“Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir."<br />
Müezzin şu duayı okur;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">َسُبْحاَنَ ربِّىَ الْعلِىِّ ااَعْلَ لْوَهاَّبْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhane Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhab"</span> Anlamı: "Yüce, ulu ve lütufkâr olan Rabbimi tesbih ederim."<br />
Bu duadan sonra cemaat hep birlikte ellerini açıp dua eder. Dua bitince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">آمين, </span>Amin</span> denilir. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Duamı kabul et."</span><br />
Bu şekilde müezzinin görevi tamamlanmış olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2969</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:23:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2969</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayet'</span></span>in manası; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur'an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli cümlelerdir. Kur'an</span>'ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden peygamberlerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle de birer<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "emr-i acîb"</span>dir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis;</span> </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlaki ve beşerî vasıflarındarı oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli.</span> Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.<br />
Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber (sas)'den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Rasûlullah (s.a.s), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yaşayan Kur'ân"</span> da denilmiştir.<br />
İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"O </span>(Peygamber)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kendiliğinden konuşmaz; onun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 54/3-4)</span><br />
âyetini ileri sürerler. Ayrıca,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Andolsun ki; Allah, müminlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i lmrân, 3/164)</span><br />
âyetinde sözü edilen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "hikmet" </span>kelimesinin, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"sünnet"</span> anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) ve O'nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah (s.a.s)'tan şöyle rivayet edilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bana kitap</span> (Kur'ân)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ve bir de onunla birlikte, onun gibisi </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> verildi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505).</span><br />
Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).</span><br />
Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur'ân, </span>hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs ise,</span> lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Bazı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder.</span> Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. </span>Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek... emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.</span> Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler... örnek olarak verilebilir.<br />
Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur'ân'dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O'nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur'ân'da şu âyetlere yer verilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/31);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/32)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah'a ve peygamberlere itaat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/132);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Haşr, 59/7).</span><br />
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)'e itâat, Allah'a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)'e itâatin Allah'a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.<br />
Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onunla beraber onun bir benzeri </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> 'Şu Kur'an'a sarılın; onda neyi helal görürseniz onu helal, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz.' </span>diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah'ın haram kıldığı gibidir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 131)</span><br />
buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayet'</span></span>in manası; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur'an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli cümlelerdir. Kur'an</span>'ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden peygamberlerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle de birer<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "emr-i acîb"</span>dir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis;</span> </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlaki ve beşerî vasıflarındarı oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli.</span> Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.<br />
Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber (sas)'den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Rasûlullah (s.a.s), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yaşayan Kur'ân"</span> da denilmiştir.<br />
İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"O </span>(Peygamber)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kendiliğinden konuşmaz; onun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 54/3-4)</span><br />
âyetini ileri sürerler. Ayrıca,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Andolsun ki; Allah, müminlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i lmrân, 3/164)</span><br />
âyetinde sözü edilen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "hikmet" </span>kelimesinin, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"sünnet"</span> anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) ve O'nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah (s.a.s)'tan şöyle rivayet edilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bana kitap</span> (Kur'ân)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ve bir de onunla birlikte, onun gibisi </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> verildi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505).</span><br />
Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).</span><br />
Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur'ân, </span>hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs ise,</span> lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Bazı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder.</span> Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. </span>Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek... emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.</span> Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler... örnek olarak verilebilir.<br />
Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur'ân'dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O'nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur'ân'da şu âyetlere yer verilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/31);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/32)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah'a ve peygamberlere itaat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/132);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Haşr, 59/7).</span><br />
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)'e itâat, Allah'a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)'e itâatin Allah'a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.<br />
Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onunla beraber onun bir benzeri </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> 'Şu Kur'an'a sarılın; onda neyi helal görürseniz onu helal, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz.' </span>diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah'ın haram kıldığı gibidir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 131)</span><br />
buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2947</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 16:11:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2947</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...<br />
<br />
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.<br />
<br />
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:<br />
<br />
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)<br />
<br />
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.<br />
<br />
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:<br />
<br />
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.<br />
<br />
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:<br />
<br />
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)<br />
<br />
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)<br />
<br />
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...<br />
<br />
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.<br />
<br />
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:<br />
<br />
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)<br />
<br />
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.<br />
<br />
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:<br />
<br />
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.<br />
<br />
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:<br />
<br />
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)<br />
<br />
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)<br />
<br />
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2946</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 16:08:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2946</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim ile iletişimimizi neden artırmalıyız? Hz. Peygamber (sav.) ve ashabının Kur’an-ı Kerim ile münasebeti nasıldı? Kur’ân ile hemhal olmak ile ilgili örnekler...<br />
<br />
İki cihan saâdetimiz için, Kur’ân-ı Kerîm ile kalbî irtibâtımızı artırmalıyız. Onu okuyup anlamalı, kalbimizde hissetmeli ve hükümlerini ihlâs ile tatbîke gayret etmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN İLE HEMHAL OLMAK İLE İLGİLİ ÖRNEKLER</span></span><br />
<br />
Peygamberimiz Her Gün Kur’an Okur muydu?<br />
<br />
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.[1]<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[2] Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.<br />
<br />
«–Yâ Rasûlâllah! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.<br />
<br />
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:<br />
<br />
«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)<br />
Peygamber Efendimiz’i Ağlatan Ayet<br />
<br />
Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.<br />
<br />
Ben de Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki;<br />
<br />
“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Kâfî!” buyurdular.<br />
<br />
O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)<br />
<br />
Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…<br />
Hz. Aişe’nin (r.anha) Geç Kalma Sebebi<br />
<br />
Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:<br />
<br />
“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)<br />
Allah Katında En Sevimli Amel<br />
<br />
Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:<br />
<br />
“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:<br />
<br />
“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.<br />
“Kur’ân’ı Öğrenin, Okuyun, Okutun ve Onunla Amel Edin!”<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.<br />
<br />
Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:<br />
<br />
“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:<br />
<br />
“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:<br />
<br />
“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:<br />
<br />
“–Evet!” cevâbını alınca:<br />
<br />
“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.<br />
<br />
Cemaatin ileri gelenlerinden biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)<br />
<br />
Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.<br />
“Bakara Sûresini On İki Senede Tamamladım”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Bakara sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.[3]<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da Bakara sûresini sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)<br />
<br />
Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.<br />
Sakîf Kabîlesine İmam Tayin Edilen Genç<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.<br />
<br />
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip Müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebûbekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.<br />
<br />
Onun bu hâli, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.<br />
<br />
O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)<br />
Peygamber ve Ashabını Kederlendiren Şey<br />
<br />
Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allah Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:<br />
<br />
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.<br />
<br />
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:<br />
<br />
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:<br />
<br />
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.<br />
<br />
Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)<br />
“Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)<br />
<br />
Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.[4]<br />
Kur’ân Tilâvetini Dinlemeye Gelen Melekler<br />
<br />
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Bir gece Bakara sûresini okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.<br />
<br />
Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:<br />
<br />
“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu... Sonra da:<br />
<br />
“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.<br />
<br />
“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü:<br />
<br />
“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)<br />
Sahabiyi Duygulandıran İltifat<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Evet!” buyurdu.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.[5] İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lûtfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..<br />
“Kur’ân’a Tabi Olunuz”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allah Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:<br />
<br />
“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara[6] hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. Ona tâbî olunuz. Onu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)<br />
Enes b. Malik (ra.) Hatim Duası Yapardı<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.[7]<br />
“Haydi Bize Rabbimiz’i Hatırlat!”<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:<br />
<br />
“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimiz’i hatırlat!” derdi.<br />
<br />
O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[8]<br />
<br />
Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:<br />
<br />
“–Kardeşim! Rabbimiz’e olan şevkimizi artır!” demişti.<br />
<br />
O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:<br />
<br />
“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)<br />
“Sürekli Kur’ân Okurdu”<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:<br />
<br />
“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:<br />
<br />
“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile Hemhâl Olmanın Fazileti<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.<br />
Abdestsiz Kur’an Okunur mu?<br />
<br />
Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)<br />
<br />
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.[9]<br />
<br />
Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)<br />
<br />
“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)<br />
<br />
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de emredilmektedir.[10]<br />
<br />
İmâm Mâlik şöyle der:<br />
<br />
“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)<br />
<br />
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:<br />
<br />
“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) buyrulmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.<br />
<br />
Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:<br />
<br />
“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)<br />
<br />
Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lûtuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1]. Bkz. Müslim, Müsâfirîn, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 25. [2]. Müslim, Müsâfirîn, 142; Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178. [3]. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, I, 40. [4]. Kettânî, Nizâmü’l-Hukûmeti’n-Nebeviyye (et-Terâtibü’l-İdâriyye), Beyrut 1996, II, 197. [5]. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8. [6]. O devirlerde “Hamele-i Kur’ân: Kur’ân Hâfızları” tâbiri, Kur’ân’ın hem lafzına hem de muhtevâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. [7]. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), Riyad 1409, VI, 128. [8]. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34; İbn-i Sa’d, IV, 109; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 258. [9]. el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322. [10]. Muvatta, Kur’ân, 1; Kettânî, I, 216.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim ile iletişimimizi neden artırmalıyız? Hz. Peygamber (sav.) ve ashabının Kur’an-ı Kerim ile münasebeti nasıldı? Kur’ân ile hemhal olmak ile ilgili örnekler...<br />
<br />
İki cihan saâdetimiz için, Kur’ân-ı Kerîm ile kalbî irtibâtımızı artırmalıyız. Onu okuyup anlamalı, kalbimizde hissetmeli ve hükümlerini ihlâs ile tatbîke gayret etmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN İLE HEMHAL OLMAK İLE İLGİLİ ÖRNEKLER</span></span><br />
<br />
Peygamberimiz Her Gün Kur’an Okur muydu?<br />
<br />
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.[1]<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[2] Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.<br />
<br />
«–Yâ Rasûlâllah! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.<br />
<br />
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:<br />
<br />
«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)<br />
Peygamber Efendimiz’i Ağlatan Ayet<br />
<br />
Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.<br />
<br />
Ben de Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki;<br />
<br />
“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Kâfî!” buyurdular.<br />
<br />
O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)<br />
<br />
Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…<br />
Hz. Aişe’nin (r.anha) Geç Kalma Sebebi<br />
<br />
Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:<br />
<br />
“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)<br />
Allah Katında En Sevimli Amel<br />
<br />
Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:<br />
<br />
“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:<br />
<br />
“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.<br />
“Kur’ân’ı Öğrenin, Okuyun, Okutun ve Onunla Amel Edin!”<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.<br />
<br />
Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:<br />
<br />
“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:<br />
<br />
“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:<br />
<br />
“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:<br />
<br />
“–Evet!” cevâbını alınca:<br />
<br />
“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.<br />
<br />
Cemaatin ileri gelenlerinden biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)<br />
<br />
Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.<br />
“Bakara Sûresini On İki Senede Tamamladım”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Bakara sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.[3]<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da Bakara sûresini sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)<br />
<br />
Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.<br />
Sakîf Kabîlesine İmam Tayin Edilen Genç<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.<br />
<br />
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip Müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebûbekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.<br />
<br />
Onun bu hâli, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.<br />
<br />
O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)<br />
Peygamber ve Ashabını Kederlendiren Şey<br />
<br />
Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allah Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:<br />
<br />
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.<br />
<br />
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:<br />
<br />
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:<br />
<br />
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.<br />
<br />
Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)<br />
“Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)<br />
<br />
Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.[4]<br />
Kur’ân Tilâvetini Dinlemeye Gelen Melekler<br />
<br />
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Bir gece Bakara sûresini okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.<br />
<br />
Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:<br />
<br />
“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu... Sonra da:<br />
<br />
“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.<br />
<br />
“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü:<br />
<br />
“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)<br />
Sahabiyi Duygulandıran İltifat<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Evet!” buyurdu.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.[5] İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lûtfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..<br />
“Kur’ân’a Tabi Olunuz”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allah Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:<br />
<br />
“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara[6] hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. Ona tâbî olunuz. Onu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)<br />
Enes b. Malik (ra.) Hatim Duası Yapardı<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.[7]<br />
“Haydi Bize Rabbimiz’i Hatırlat!”<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:<br />
<br />
“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimiz’i hatırlat!” derdi.<br />
<br />
O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[8]<br />
<br />
Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:<br />
<br />
“–Kardeşim! Rabbimiz’e olan şevkimizi artır!” demişti.<br />
<br />
O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:<br />
<br />
“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)<br />
“Sürekli Kur’ân Okurdu”<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:<br />
<br />
“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:<br />
<br />
“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile Hemhâl Olmanın Fazileti<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.<br />
Abdestsiz Kur’an Okunur mu?<br />
<br />
Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)<br />
<br />
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.[9]<br />
<br />
Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)<br />
<br />
“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)<br />
<br />
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de emredilmektedir.[10]<br />
<br />
İmâm Mâlik şöyle der:<br />
<br />
“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)<br />
<br />
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:<br />
<br />
“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) buyrulmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.<br />
<br />
Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:<br />
<br />
“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)<br />
<br />
Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lûtuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1]. Bkz. Müslim, Müsâfirîn, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 25. [2]. Müslim, Müsâfirîn, 142; Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178. [3]. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, I, 40. [4]. Kettânî, Nizâmü’l-Hukûmeti’n-Nebeviyye (et-Terâtibü’l-İdâriyye), Beyrut 1996, II, 197. [5]. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8. [6]. O devirlerde “Hamele-i Kur’ân: Kur’ân Hâfızları” tâbiri, Kur’ân’ın hem lafzına hem de muhtevâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. [7]. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), Riyad 1409, VI, 128. [8]. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34; İbn-i Sa’d, IV, 109; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 258. [9]. el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322. [10]. Muvatta, Kur’ân, 1; Kettânî, I, 216.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2941</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:20:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2941</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?</span></span><br />
<br />
Hafızlık ilk ne zaman başladı ve ilk hafız kimdir? Kurra hafız kime denir?<br />
<br />
"Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin." <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(En’âm, 6/155)</span></span><br />
<br />
Asr-ı saadetten itibaren Kur’an’ın muhafazasında büyük bir yere sahip olan hafızlık, Peygamberimizin eğitim metodunun da merkezinde yer almış ve güncelliğini her daim korumuştur. Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (sas) aynı zamanda ilk hafızdır. Hz. Peygamber’in teşvikiyle sahabenin inen ayetleri ezberleme gayreti de hafızlığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Mekke’de Erkam’ın (ra) evinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yer alan suffede hafızlık eğitimleri gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Kurra" Kime Denir?</span></span><br />
<br />
İslam’ın yayılmasına bağlı olarak Kur’an talimi ve hıfzı ile eğitimlerdeki yöntem çeşitliliğinde artış olmuştur. Beşinci asra kadar diğer İslami ilimlerle birlikte camilerde yapılan Kur’an talimi ve hıfzı, beşinci asırdan itibaren medreselerde gerçekleştirilmeye başlanmış ve bu ilimleri tahsil edenlere “Kurra” denilmiştir. Kur’an öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler Dâru’l-Kur’an’lar olup 1924’ten itibaren Kur’an eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an kurslarında devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?</span></span><br />
<br />
Hafızlık ilk ne zaman başladı ve ilk hafız kimdir? Kurra hafız kime denir?<br />
<br />
"Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin." <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(En’âm, 6/155)</span></span><br />
<br />
Asr-ı saadetten itibaren Kur’an’ın muhafazasında büyük bir yere sahip olan hafızlık, Peygamberimizin eğitim metodunun da merkezinde yer almış ve güncelliğini her daim korumuştur. Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (sas) aynı zamanda ilk hafızdır. Hz. Peygamber’in teşvikiyle sahabenin inen ayetleri ezberleme gayreti de hafızlığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Mekke’de Erkam’ın (ra) evinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yer alan suffede hafızlık eğitimleri gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Kurra" Kime Denir?</span></span><br />
<br />
İslam’ın yayılmasına bağlı olarak Kur’an talimi ve hıfzı ile eğitimlerdeki yöntem çeşitliliğinde artış olmuştur. Beşinci asra kadar diğer İslami ilimlerle birlikte camilerde yapılan Kur’an talimi ve hıfzı, beşinci asırdan itibaren medreselerde gerçekleştirilmeye başlanmış ve bu ilimleri tahsil edenlere “Kurra” denilmiştir. Kur’an öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler Dâru’l-Kur’an’lar olup 1924’ten itibaren Kur’an eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an kurslarında devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2940</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:16:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2940</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?</span></span><br />
<br />
Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın hükmü nedir? Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın fazileti nedir?<br />
<br />
Hac ve umre ziyareti için Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde beş vakit namazın Mescid-i Nebevî’de kılınmasına özen gösterilir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’de kılınacak bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Fazlü’s-salât, 1). Halk arasında Medine’de sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılmanın gerekli olduğu kanaati yaygın hâle gelmiştir. Bu kanaatin dayanağı, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet edilen şu hadistir: “Kim benim şu mescidimde, bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XX, 40; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22)</span></span><br />
<br />
Hadis âlimleri, gerek senet gerekse metin açısından bu rivayetin sıhhatinin tartışmalı olduğunu ifade etmişlerdir (Bkz. Elbânî, ed-Da‘îfe, I, 540; Rufâî, el-Ehâdîs, s. 435-436). Fıkıh eserlerinde de hacı adaylarının Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namazı ihmal etmemeleriyle ilgili vurgulu hükümler yer almamıştır. Bu bağlamda kırk vakit namaz konusuyla ilgili şu hadisin metin itibarıyla daha sahih olduğu bilinmektedir: “Kim ilk tekbire yetişmek kaydıyla kırk gün cemaatle namaz kılarsa o kimse için iki şeyden beraat gerçekleşir: Cehennem ateşinden ve nifaktan.”<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> (Tirmizî, Salât, 66)</span></span><br />
<br />
Buna göre Medine’de kalış zamanı yeterli olan kişilerin, sayı hesabı yapmaksızın Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidinde, onun Ravza’sının yanında cemaatle namaz kılmaya devam etmeleri yerinde bir davranış olacaktır. Fakat organizasyon açısından daha kısa sürelerde kalmak zorunluluğu doğarsa, bu da anlayışla karşılanmalı ve kırk vakit kılamamanın bir eksiklik olacağı zannedilmemelidir. Zira Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmak, haccın ne farzı ne vacibi ne de sünnetidir. Dolayısıyla haccın tamamlanmasının bu namazlara bağlanmaması gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?</span></span><br />
<br />
Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın hükmü nedir? Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın fazileti nedir?<br />
<br />
Hac ve umre ziyareti için Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde beş vakit namazın Mescid-i Nebevî’de kılınmasına özen gösterilir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’de kılınacak bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Fazlü’s-salât, 1). Halk arasında Medine’de sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılmanın gerekli olduğu kanaati yaygın hâle gelmiştir. Bu kanaatin dayanağı, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet edilen şu hadistir: “Kim benim şu mescidimde, bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XX, 40; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22)</span></span><br />
<br />
Hadis âlimleri, gerek senet gerekse metin açısından bu rivayetin sıhhatinin tartışmalı olduğunu ifade etmişlerdir (Bkz. Elbânî, ed-Da‘îfe, I, 540; Rufâî, el-Ehâdîs, s. 435-436). Fıkıh eserlerinde de hacı adaylarının Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namazı ihmal etmemeleriyle ilgili vurgulu hükümler yer almamıştır. Bu bağlamda kırk vakit namaz konusuyla ilgili şu hadisin metin itibarıyla daha sahih olduğu bilinmektedir: “Kim ilk tekbire yetişmek kaydıyla kırk gün cemaatle namaz kılarsa o kimse için iki şeyden beraat gerçekleşir: Cehennem ateşinden ve nifaktan.”<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> (Tirmizî, Salât, 66)</span></span><br />
<br />
Buna göre Medine’de kalış zamanı yeterli olan kişilerin, sayı hesabı yapmaksızın Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidinde, onun Ravza’sının yanında cemaatle namaz kılmaya devam etmeleri yerinde bir davranış olacaktır. Fakat organizasyon açısından daha kısa sürelerde kalmak zorunluluğu doğarsa, bu da anlayışla karşılanmalı ve kırk vakit kılamamanın bir eksiklik olacağı zannedilmemelidir. Zira Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmak, haccın ne farzı ne vacibi ne de sünnetidir. Dolayısıyla haccın tamamlanmasının bu namazlara bağlanmaması gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2779</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:15:43 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2779</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler</span></span><br />
<br />
Cennete giden yollar nelerdir?<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”<br />
<br />
(M4879 Müslim, İmâre, 116)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”<br />
<br />
(M194 Müslim, Îmân, 93)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”<br />
<br />
(M7162 Müslim, Cennet, 27)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.<br />
<br />
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”<br />
<br />
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”<br />
<br />
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)<br />
<br />
***<br />
<br />
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.<br />
<br />
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.<br />
<br />
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?<br />
<br />
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.<br />
<br />
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."<br />
<br />
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.<br />
<br />
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."<br />
<br />
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.<br />
<br />
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."<br />
<br />
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.<br />
<br />
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.<br />
<br />
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.<br />
<br />
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."<br />
<br />
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."<br />
<br />
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.<br />
<br />
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:<br />
<br />
"Gelin ey kardeşler gelin,<br />
<br />
Bu menzil uzağa benzer.<br />
<br />
Nazar kıldım şu dünyaya,<br />
<br />
Kurulmuş tuzağa benzer."<br />
<br />
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.<br />
<br />
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.<br />
<br />
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler</span></span><br />
<br />
Cennete giden yollar nelerdir?<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”<br />
<br />
(M4879 Müslim, İmâre, 116)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”<br />
<br />
(M194 Müslim, Îmân, 93)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”<br />
<br />
(M7162 Müslim, Cennet, 27)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.<br />
<br />
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”<br />
<br />
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”<br />
<br />
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)<br />
<br />
***<br />
<br />
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.<br />
<br />
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.<br />
<br />
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?<br />
<br />
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.<br />
<br />
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."<br />
<br />
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.<br />
<br />
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."<br />
<br />
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.<br />
<br />
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."<br />
<br />
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.<br />
<br />
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.<br />
<br />
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.<br />
<br />
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."<br />
<br />
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."<br />
<br />
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.<br />
<br />
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:<br />
<br />
"Gelin ey kardeşler gelin,<br />
<br />
Bu menzil uzağa benzer.<br />
<br />
Nazar kıldım şu dünyaya,<br />
<br />
Kurulmuş tuzağa benzer."<br />
<br />
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.<br />
<br />
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.<br />
<br />
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2778</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:12:56 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2778</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu</span></span><br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yüce Allah (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “قَالَ اللَّهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِى الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ…”<br />
<br />
(B3244 Buhârî, Bed'ü'l-halk, 8)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ قَالَ: هَذَا مَا حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَذَكَرَ أَحَادِيثَ مِنْهَا وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ أَدْنَى مَقْعَدِ أَحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولَ لَهُ: تَمَنَّ فَيَتَمَنَّى وَيَتَمَنَّى فَيَقُولُ لَهُ: هَلْ تَمَنَّيْتَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَقُولُ لَهُ: فَإِنَّ لَكَ مَا تَمَنَّيْتَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ.”<br />
<br />
Hemmâm b. Münebbih (ra), “Bu, bize Ebû Hüreyre'nin (ra) Resûlullah'tan (sas) naklettiği hadislerdir.” diyerek birtakım hadisler zikretti. Onlardan birisi de şu idi: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah'ın, "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır.”<br />
<br />
(M453Müslim, Îmân, 301)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ أَنْفَقَ زَوْجَيْنِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نُودِيَ فِى الْجَنَّةِ: يَا عَبْدَ اللَّهِ! هَذَا خَيْرٌ. فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّلاَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّلاَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجِهَادِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الْجِهَادِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّدَقَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّدَقَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصِّيَامِ دُعِيَ مِنْ بَابِ الرَّيَّانِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah'ın (cc) kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır.”<br />
<br />
(N2240 Nesâî, Sıyâm, 43)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûlullah (sas) ashâbıyla birlikte oturuyordu. Onlara cennetteki güzellikleri anlatıyor, ashâb da can kulağı ile Kutlu Elçi’yi (sas) dinliyorlardı. Bu arada bir ses duyuldu. Bir adam Resûlullah’a (sas), "Ey Allah’ın Resûlü! Ben atları severim. Cennette at var mıdır?" diye sordu. Şöyle cevap verdi Sevgili Resûl (sas): "Cennete girersen sana kırmızı yakuttan iki kanatlı bir at getirilecek. Sen de o ata binecek ve dilediğin yere onunla uçup gideceksin." Bir başkası gönlünden geçeni şöyle sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Cennette deve de var mıdır?" Allah Resûlü (sas), dinleyenlerden her birinin zihinlerinden geçeni sormak istediğini fark etmiş olmalı ki bu soruya herkes için cevap mahiyetinde olan şu sözlerle karşılık verdi: "Allah (cc) seni cennete koyarsa canının çektiği ve gözüne hoş görünen her şey senin olacaktır."<br />
<br />
Resûlullah (sas) böylece, kendisini dinleyenlerle beraber geçmişten günümüze bütün inananlara cennette tüm isteklerinin gerçekleşeceği müjdesini vermiştir. Zira Allah Teâlâ (cc), "Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey var..." âyetiyle cennet ehlinin istediği her şeye sahip olacağını ve görmek istediği her şeyi de görebileceğini bildirmiştir.<br />
<br />
Allah Teâlâ (cc) iman edip de kendisinin razı olduğu işleri yapan kullarını bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetleriyle mükâfatlandıracaktır. "İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." buyruğu doğrultusunda Hz. Peygamber (sas), kimi zaman Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle kimi zaman da kendi ifadeleriyle insanlara cennet hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Buna göre;<br />
<br />
Müminler âhiret yurtları olan cennete varınca sekiz kapıyla karşılaşırlar. Cennetin bekçileri tarafından ilk olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’e (sas) açılan bu kapılardan onlar, pazartesi ve perşembe günleri içeri alınırlar. Dünyada işledikleri amellere göre farklı bölümlerden girerler ebedî yurtlarına. Allah Resûlü (sas), kişilere özel olan bu cennet kapılarını şöyle anlatmıştır: "Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah’ın kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır."<br />
<br />
Cennette müminleri bekleyen nimetler çok çeşitlidir. Bunlar arasında çeşitli özelliklerdeki denizlerden, ’bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan nehirler’ kollar hâlinde ayrılır. Bunların dışında cennette, insana ferahlık veren ve devamlı akan pınarlar ile Allah Teâlâ’nın (cc) Resûlullah’a (sas) vaad ettiği, "Kevser ırmağı" vardır. İki kenarı altından olan bu nehrin toprağı miskten daha güzel kokar. Yakutlar ve inciler üzerinde akıp giden suyu, baldan daha tatlı, kardan daha beyazdır. Nehrin üzerinde, boyunları deve boynu gibi (besili) birtakım kuşlar vardır ki bu kuşların tadı, görünüşlerinden de güzeldir.<br />
<br />
Cennetin toprağı tıpkı halis buğday unu gibi yumuşak, beyaz ve misk kokuludur. Yakıcı sıcaktan ve dondurucu soğuktan korunmuş mümin topluluğu gövdesi altından olan iri yapılı ağaçlar altında gölgelenir. Göz alabildiğine yeşilliklerle dolu bu mekânda dikensiz sidr (Arabistan kirazı) ağaçları, meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları ve hurma ve nar gibi daha pek çok ağaç sıralanmıştır. Nimetlerle dopdolu olan bu ağaçların meyveleri, dileyenin rahatça toplayabilmesi için yakınlaştırılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler nehirlerin yanı başında, rüzgâr esintisiyle sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşilliklerle çevrili, yüksek ve güvenli yerlerdeki köşklerde, saraylarda, ’güzel meskenlerde’, ’üst üste kurulmuş konaklarda’ ve ’evlerde’ bulunurlar. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüşten olan bu binaların harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı ise za’ferândır. Değerli taşlarla süslenmiş bu ihtişamlı konaklar kişiyi rahat ettirecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca müminler için her biri tek bir inciden yapılmış, olağanüstü güzellikte çadırlar kurulmuştur. Çok yüksek olan bu çadırlar, içinde yaşayan müminlerin dolaşırken birbirlerini göremeyecekleri kadar da geniştir.<br />
<br />
Her biri kendisine ait özel konaklarda ikamet eden cennet ehli haftada bir gün Rableriyle (cc) görüşme şerefine ererler. Allah (cc) onlar için arşını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede kendilerine görünür. Burada cennetlikler için nurdan, inciden, yakuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar kurulmuştur. Cennet halkının makam bakımından en aşağı olanı da misk ve kâfur tepecikleri üzerine yerleştirilir. Allah Teâlâ (cc), her biriyle ayrı ayrı ilgilendikten sonra onları, canlarının istediği her şeyi almaları için cennet çarşılarına yönlendirir. Herkesin göz kamaştıran giysilerle dolaştığı bu çarşılarda almak ya da satmak diye bir şey yoktur, isteyenin her istediği yanı başına getiriliverir. Müminler, bu buluşmadan güzelliklerine güzellik katan tatlı bir meltem ve üzerlerine serpilen güzel kokularla ayrılırlar.<br />
<br />
Cennetlikler kılsız, tüysüz, sürmeli, otuz veya otuz üç yaşlarında ve benzersiz güzellikte yaratılır. Gençlikleri ve güzellikleri ebedî olan bu ay yüzlü müminler için ne hastalık, ne fakirlik ne de başka bir sıkıntı vardır burada. Dünyadaki sakatlık ve kusurlarından ise hiç eser kalmamıştır. Eşsiz güzellikte yaratılan cennetlikler, arzu ettiklerinde farklı görünümlere bürünebilir, istedikleri her surete girebilirler. Onlar için yorulmak ve sıkılmak da söz konusu değildir. Yalandan, kendilerini günaha sevk edecek diğer sözlerden ve faydasız işlerden uzakta, huzur ve esenlik içerisinde güven dolu bir yaşantı sürerler.<br />
<br />
Her türlü nimetin kendisini çevrelediği âhiret yurdunda hiçbir mümin yalnız değildir. Herkes eşiyle birlikte zevk ve eğlence içerisinde yaşar, gölgeler altındaki koltuklara yaslanır. ’Yüksek tahtları, sıra sıra yastıkları ve serilmiş gösterişli yaygıları’ vardır. Dört bir yanlarında isteklerini yerine getirmek üzere görevlendirilmiş, saçılmış incileri andıran hizmetçiler yer alır. Ayrıca eşlerine çok düşkün ve kendilerine denk yaşta, el değmemiş, güzel ve iri gözlü, son derece zarif huriler vardır.<br />
<br />
Cennetlikler, ince ipekten ve parlak atlastan yapılmış yeşil renkte, hiç eskimeyen elbiseler giyerler. Altın ve gümüş bileziklerle, incilerle süslenirler. Son derece parlak incilerle bezenmiş taçlar takan cennetliklerin tarakları altın, buhurdanlıklarının yakacağı da güzel kokulu çubuktur.<br />
<br />
Kendilerine balık ciğeri ve Selsebîl adlı bir pınarın suyu ikram edilen cennet ehli hiçbir sınırlama olmadan canlarının çektiği her türlü yiyecek ve içecekten tadarlar. Her türlü meyve ve et çeşidi, bitmek tükenmek bilmeyen yemişler ve içenlere keyif veren berrak cennet şarabıyla ağırlanırlar. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklar, gümüşten billur kaplar, ’içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları cennet pınarından doldurulmuş sürahiler, ibrikler ve kadehler, beğendikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri’ dolaştırılır.<br />
<br />
Müminler âhirette hak ettikleri mükâfatlara uygun olarak nitelik bakımından farklı cennetlerde bulunurlar. Bu cennetlerin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, Hz. Peygamber (sas) aralarında yer ile gök arası kadar mesafe bulunan yüz farklı derece bulunduğunu söylemiş, özellikle dört cennete dikkat çekmiştir. Bu cennetlerden ikisinin kap kacakları ve içindeki diğer eşyaları gümüşten, diğer ikisininkiler ise altındandır.<br />
<br />
Cennetler içinde Firdevs ve Adn cennetlerinin özel bir yeri vardır. Nitekim Rahmân’ın (cc) arşı, cennetlerin tam ortasında yer alan Firdevs’in üzerindedir. Kurtuluşa eren müminlerin ebedî mekânı olan Firdevs, nehirlerin çıktığı yer olup cennetlerin en üstünüdür. Bir şehir gibi olan Adn cenneti ise peygamberlerin de barınacağı yerdir. Binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış olan bu şehirde Hz. Peygamber’in (sas) bir konağı vardır. Burada yaşayanlar ile Rablerinin arasında sadece, O’nun yüzündeki sonsuz azamet perdesi vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de iman edip salih ameller işleyenlere Me’vâ ve Naîm cennetleri vaad edilmiştir. Her biri birbirinden değerli olan bu cennetler, dünyadayken Rablerinin rızasına erişen kullar için türlü güzelliklerle donatılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah’ın (cc) izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah’ın (cc), "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır." Üstelik bu nimetler cennetliklerin bir ihtiyacını karşılamak, bir eksiğini gidermek veya bir kusurunu örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah’ın (cc) bir ikramı olarak cennet ehlinin zevk almaları için verilecektir. Cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı hâlde zevk için tarımla uğraşması bile mümkündür.<br />
<br />
Kur’an âyetlerinin ve bunlara ek olarak Hz. Peygamber’in (sas) verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı üzere Allah’ın (cc) cennette yarattığı nimetler tüm duyulara hitap edecek ve böylece her şekilde insanı tatmin edecek niteliktedir. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas) bize naklettiğine göre Allah Teâlâ (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım." buyurmuştur. Allah Resûlü (sas), kişinin dünyadaki hâliyle idrakinin çok uzağında olan olağanüstü güzelliklerle ve nimetlerle dolu olan cenneti, anlaşılır örneklerden hareketle, muhataplarının zihinlerinde canlanacak şekilde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere şekil olarak dünyadakilere çok benzeyen cennet nimetleri, insanların hayalini kuramayacağı kadar güzel ve üstün niteliktedir. Ancak bu nimetlerin gerçek renk, lezzet veya şekilleri insanların tasavvurlarını da aşan güzelliktedir. Cennetin bu eşsiz güzelliğini vurgulamak isteyen Resûlullah (sas), "Cennetteki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü." buyurmuştur.<br />
<br />
"Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır." âyetinde veciz bir şekilde ifade edildiği üzere cennette arzu edilen her şey fazlasıyla mevcuttur. Mümin kişi cenneti ve nimetlerini kazanmaya çaba sarf ederek yaşar. Ancak asıl olan kişinin Rabbi kendisinden, kendisi de Rabbinden (cc) razı olarak cennete girmeye lâyık olmasıdır. Zira cennet, Allah Teâlâ’nın (cc) salih kullarına âhirette vereceği mükâfattır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu</span></span><br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yüce Allah (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “قَالَ اللَّهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِى الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ…”<br />
<br />
(B3244 Buhârî, Bed'ü'l-halk, 8)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ قَالَ: هَذَا مَا حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَذَكَرَ أَحَادِيثَ مِنْهَا وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ أَدْنَى مَقْعَدِ أَحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولَ لَهُ: تَمَنَّ فَيَتَمَنَّى وَيَتَمَنَّى فَيَقُولُ لَهُ: هَلْ تَمَنَّيْتَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَقُولُ لَهُ: فَإِنَّ لَكَ مَا تَمَنَّيْتَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ.”<br />
<br />
Hemmâm b. Münebbih (ra), “Bu, bize Ebû Hüreyre'nin (ra) Resûlullah'tan (sas) naklettiği hadislerdir.” diyerek birtakım hadisler zikretti. Onlardan birisi de şu idi: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah'ın, "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır.”<br />
<br />
(M453Müslim, Îmân, 301)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ أَنْفَقَ زَوْجَيْنِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نُودِيَ فِى الْجَنَّةِ: يَا عَبْدَ اللَّهِ! هَذَا خَيْرٌ. فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّلاَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّلاَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجِهَادِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الْجِهَادِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّدَقَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّدَقَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصِّيَامِ دُعِيَ مِنْ بَابِ الرَّيَّانِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah'ın (cc) kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır.”<br />
<br />
(N2240 Nesâî, Sıyâm, 43)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûlullah (sas) ashâbıyla birlikte oturuyordu. Onlara cennetteki güzellikleri anlatıyor, ashâb da can kulağı ile Kutlu Elçi’yi (sas) dinliyorlardı. Bu arada bir ses duyuldu. Bir adam Resûlullah’a (sas), "Ey Allah’ın Resûlü! Ben atları severim. Cennette at var mıdır?" diye sordu. Şöyle cevap verdi Sevgili Resûl (sas): "Cennete girersen sana kırmızı yakuttan iki kanatlı bir at getirilecek. Sen de o ata binecek ve dilediğin yere onunla uçup gideceksin." Bir başkası gönlünden geçeni şöyle sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Cennette deve de var mıdır?" Allah Resûlü (sas), dinleyenlerden her birinin zihinlerinden geçeni sormak istediğini fark etmiş olmalı ki bu soruya herkes için cevap mahiyetinde olan şu sözlerle karşılık verdi: "Allah (cc) seni cennete koyarsa canının çektiği ve gözüne hoş görünen her şey senin olacaktır."<br />
<br />
Resûlullah (sas) böylece, kendisini dinleyenlerle beraber geçmişten günümüze bütün inananlara cennette tüm isteklerinin gerçekleşeceği müjdesini vermiştir. Zira Allah Teâlâ (cc), "Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey var..." âyetiyle cennet ehlinin istediği her şeye sahip olacağını ve görmek istediği her şeyi de görebileceğini bildirmiştir.<br />
<br />
Allah Teâlâ (cc) iman edip de kendisinin razı olduğu işleri yapan kullarını bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetleriyle mükâfatlandıracaktır. "İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." buyruğu doğrultusunda Hz. Peygamber (sas), kimi zaman Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle kimi zaman da kendi ifadeleriyle insanlara cennet hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Buna göre;<br />
<br />
Müminler âhiret yurtları olan cennete varınca sekiz kapıyla karşılaşırlar. Cennetin bekçileri tarafından ilk olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’e (sas) açılan bu kapılardan onlar, pazartesi ve perşembe günleri içeri alınırlar. Dünyada işledikleri amellere göre farklı bölümlerden girerler ebedî yurtlarına. Allah Resûlü (sas), kişilere özel olan bu cennet kapılarını şöyle anlatmıştır: "Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah’ın kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır."<br />
<br />
Cennette müminleri bekleyen nimetler çok çeşitlidir. Bunlar arasında çeşitli özelliklerdeki denizlerden, ’bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan nehirler’ kollar hâlinde ayrılır. Bunların dışında cennette, insana ferahlık veren ve devamlı akan pınarlar ile Allah Teâlâ’nın (cc) Resûlullah’a (sas) vaad ettiği, "Kevser ırmağı" vardır. İki kenarı altından olan bu nehrin toprağı miskten daha güzel kokar. Yakutlar ve inciler üzerinde akıp giden suyu, baldan daha tatlı, kardan daha beyazdır. Nehrin üzerinde, boyunları deve boynu gibi (besili) birtakım kuşlar vardır ki bu kuşların tadı, görünüşlerinden de güzeldir.<br />
<br />
Cennetin toprağı tıpkı halis buğday unu gibi yumuşak, beyaz ve misk kokuludur. Yakıcı sıcaktan ve dondurucu soğuktan korunmuş mümin topluluğu gövdesi altından olan iri yapılı ağaçlar altında gölgelenir. Göz alabildiğine yeşilliklerle dolu bu mekânda dikensiz sidr (Arabistan kirazı) ağaçları, meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları ve hurma ve nar gibi daha pek çok ağaç sıralanmıştır. Nimetlerle dopdolu olan bu ağaçların meyveleri, dileyenin rahatça toplayabilmesi için yakınlaştırılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler nehirlerin yanı başında, rüzgâr esintisiyle sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşilliklerle çevrili, yüksek ve güvenli yerlerdeki köşklerde, saraylarda, ’güzel meskenlerde’, ’üst üste kurulmuş konaklarda’ ve ’evlerde’ bulunurlar. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüşten olan bu binaların harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı ise za’ferândır. Değerli taşlarla süslenmiş bu ihtişamlı konaklar kişiyi rahat ettirecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca müminler için her biri tek bir inciden yapılmış, olağanüstü güzellikte çadırlar kurulmuştur. Çok yüksek olan bu çadırlar, içinde yaşayan müminlerin dolaşırken birbirlerini göremeyecekleri kadar da geniştir.<br />
<br />
Her biri kendisine ait özel konaklarda ikamet eden cennet ehli haftada bir gün Rableriyle (cc) görüşme şerefine ererler. Allah (cc) onlar için arşını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede kendilerine görünür. Burada cennetlikler için nurdan, inciden, yakuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar kurulmuştur. Cennet halkının makam bakımından en aşağı olanı da misk ve kâfur tepecikleri üzerine yerleştirilir. Allah Teâlâ (cc), her biriyle ayrı ayrı ilgilendikten sonra onları, canlarının istediği her şeyi almaları için cennet çarşılarına yönlendirir. Herkesin göz kamaştıran giysilerle dolaştığı bu çarşılarda almak ya da satmak diye bir şey yoktur, isteyenin her istediği yanı başına getiriliverir. Müminler, bu buluşmadan güzelliklerine güzellik katan tatlı bir meltem ve üzerlerine serpilen güzel kokularla ayrılırlar.<br />
<br />
Cennetlikler kılsız, tüysüz, sürmeli, otuz veya otuz üç yaşlarında ve benzersiz güzellikte yaratılır. Gençlikleri ve güzellikleri ebedî olan bu ay yüzlü müminler için ne hastalık, ne fakirlik ne de başka bir sıkıntı vardır burada. Dünyadaki sakatlık ve kusurlarından ise hiç eser kalmamıştır. Eşsiz güzellikte yaratılan cennetlikler, arzu ettiklerinde farklı görünümlere bürünebilir, istedikleri her surete girebilirler. Onlar için yorulmak ve sıkılmak da söz konusu değildir. Yalandan, kendilerini günaha sevk edecek diğer sözlerden ve faydasız işlerden uzakta, huzur ve esenlik içerisinde güven dolu bir yaşantı sürerler.<br />
<br />
Her türlü nimetin kendisini çevrelediği âhiret yurdunda hiçbir mümin yalnız değildir. Herkes eşiyle birlikte zevk ve eğlence içerisinde yaşar, gölgeler altındaki koltuklara yaslanır. ’Yüksek tahtları, sıra sıra yastıkları ve serilmiş gösterişli yaygıları’ vardır. Dört bir yanlarında isteklerini yerine getirmek üzere görevlendirilmiş, saçılmış incileri andıran hizmetçiler yer alır. Ayrıca eşlerine çok düşkün ve kendilerine denk yaşta, el değmemiş, güzel ve iri gözlü, son derece zarif huriler vardır.<br />
<br />
Cennetlikler, ince ipekten ve parlak atlastan yapılmış yeşil renkte, hiç eskimeyen elbiseler giyerler. Altın ve gümüş bileziklerle, incilerle süslenirler. Son derece parlak incilerle bezenmiş taçlar takan cennetliklerin tarakları altın, buhurdanlıklarının yakacağı da güzel kokulu çubuktur.<br />
<br />
Kendilerine balık ciğeri ve Selsebîl adlı bir pınarın suyu ikram edilen cennet ehli hiçbir sınırlama olmadan canlarının çektiği her türlü yiyecek ve içecekten tadarlar. Her türlü meyve ve et çeşidi, bitmek tükenmek bilmeyen yemişler ve içenlere keyif veren berrak cennet şarabıyla ağırlanırlar. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklar, gümüşten billur kaplar, ’içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları cennet pınarından doldurulmuş sürahiler, ibrikler ve kadehler, beğendikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri’ dolaştırılır.<br />
<br />
Müminler âhirette hak ettikleri mükâfatlara uygun olarak nitelik bakımından farklı cennetlerde bulunurlar. Bu cennetlerin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, Hz. Peygamber (sas) aralarında yer ile gök arası kadar mesafe bulunan yüz farklı derece bulunduğunu söylemiş, özellikle dört cennete dikkat çekmiştir. Bu cennetlerden ikisinin kap kacakları ve içindeki diğer eşyaları gümüşten, diğer ikisininkiler ise altındandır.<br />
<br />
Cennetler içinde Firdevs ve Adn cennetlerinin özel bir yeri vardır. Nitekim Rahmân’ın (cc) arşı, cennetlerin tam ortasında yer alan Firdevs’in üzerindedir. Kurtuluşa eren müminlerin ebedî mekânı olan Firdevs, nehirlerin çıktığı yer olup cennetlerin en üstünüdür. Bir şehir gibi olan Adn cenneti ise peygamberlerin de barınacağı yerdir. Binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış olan bu şehirde Hz. Peygamber’in (sas) bir konağı vardır. Burada yaşayanlar ile Rablerinin arasında sadece, O’nun yüzündeki sonsuz azamet perdesi vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de iman edip salih ameller işleyenlere Me’vâ ve Naîm cennetleri vaad edilmiştir. Her biri birbirinden değerli olan bu cennetler, dünyadayken Rablerinin rızasına erişen kullar için türlü güzelliklerle donatılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah’ın (cc) izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah’ın (cc), "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır." Üstelik bu nimetler cennetliklerin bir ihtiyacını karşılamak, bir eksiğini gidermek veya bir kusurunu örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah’ın (cc) bir ikramı olarak cennet ehlinin zevk almaları için verilecektir. Cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı hâlde zevk için tarımla uğraşması bile mümkündür.<br />
<br />
Kur’an âyetlerinin ve bunlara ek olarak Hz. Peygamber’in (sas) verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı üzere Allah’ın (cc) cennette yarattığı nimetler tüm duyulara hitap edecek ve böylece her şekilde insanı tatmin edecek niteliktedir. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas) bize naklettiğine göre Allah Teâlâ (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım." buyurmuştur. Allah Resûlü (sas), kişinin dünyadaki hâliyle idrakinin çok uzağında olan olağanüstü güzelliklerle ve nimetlerle dolu olan cenneti, anlaşılır örneklerden hareketle, muhataplarının zihinlerinde canlanacak şekilde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere şekil olarak dünyadakilere çok benzeyen cennet nimetleri, insanların hayalini kuramayacağı kadar güzel ve üstün niteliktedir. Ancak bu nimetlerin gerçek renk, lezzet veya şekilleri insanların tasavvurlarını da aşan güzelliktedir. Cennetin bu eşsiz güzelliğini vurgulamak isteyen Resûlullah (sas), "Cennetteki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü." buyurmuştur.<br />
<br />
"Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır." âyetinde veciz bir şekilde ifade edildiği üzere cennette arzu edilen her şey fazlasıyla mevcuttur. Mümin kişi cenneti ve nimetlerini kazanmaya çaba sarf ederek yaşar. Ancak asıl olan kişinin Rabbi kendisinden, kendisi de Rabbinden (cc) razı olarak cennete girmeye lâyık olmasıdır. Zira cennet, Allah Teâlâ’nın (cc) salih kullarına âhirette vereceği mükâfattır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2777</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:10:44 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2777</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular</span></span><br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren sebepler nelerdir? Cehennemden kurtulmanın yolları nelerdir?<br />
<br />
Câbir (b. Abdullah) (ra) anlatıyor:<br />
<br />
“Bir adam Hz. Peygamber'e (sas) gelerek, "Ey Allah'ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas), "Allah'a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer." buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ:أَتَى النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُوجِبَتَانِ؟ قَالَ: “مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”<br />
<br />
(M269 Müslim, Îmân, 151)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ وَلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرِيَاءَ.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez.”<br />
<br />
(M266 Müslim, Îmân, 148; T1998 Tirmizî, Birr, 61)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ قَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ.” وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ قَالَ: “الْفَمُ وَالْفَرْجُ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah'a (sas), "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Allah'tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurdu. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." diye cevap verdi.<br />
<br />
(T2004 Tirmizî, Birr, 62; İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında "doğru/sıddîk" olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında "yalancı/kezzâb" olarak tescillenir.”<br />
<br />
(B6094 Buhârî, Edeb, 69)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır.”<br />
<br />
(B6487 Buhârî, Rikâk, 28; M7130 Müslim, Cennet, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûl-i Ekrem’e (sas) sahâbî olma şerefine erenlerden biriydi. Her mümin gibi o da dünyada neler yapabileceğini, âhiretteki durumunun ne olacağını merak etmekteydi. Çoktandır zihninde oluşan soruları sormak üzere gelmişti. Bulduğu ilk fırsatta sırasıyla namaz, cihad, hicret ve faziletli Müslüman’ın özellikleri hakkında Allah Resûlü’ne (sas) sorular sordu. Her birine tek tek aldığı cevaplardan sonra belki de asıl sorusuna gelmişti sıra. "Ey Allah’ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas) bu soruya kısa ve net bir cevap verdi: "Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah’a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer."<br />
<br />
O kadar önemli bir soruydu ki bu, muhtemelen sorulan sorunun içeriği, soruyu soran bu şahsın kim olduğunu gölgelemişti. Öyle ki hadis kaynakları ve şerhleri, soranın kim olduğuna değil soruya ve verilen cevaba yoğunlaştıkları için bu iman erinin kim olduğu tespit edilememişti.<br />
<br />
Evet, cehenneme götüren belki de yüzlerce sebep vardı ve bu sebeplerin en başında şirk yer alıyordu. Nitekim Kur’an’daki pek çok âyet, Allah’a (cc) şirk koşanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirmişti.<br />
<br />
Küfür ve inkâr, kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeptir. İnsan, Allah’a (cc) iman etmedikçe, inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur ve "Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın (cc) rahmetinden uzak olsun!" hitabını hak eder. Kur’ân-ı Kerîm pek çok âyetinde inkâr edip hükümlerini yalanlayanların, Allah’a (cc) karşı yalan uydurup kendilerine gelen gerçeği yalan sayanların cehennemlik olduklarını bildirir. Kur’an’ın ‘inatçı kâfir’ olarak nitelediği böyle kimselere malları ve evlâtları da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’ı (cc) inkâr edenlerin son durağı cehennemdir. Doğru yola ulaşmamış, hakkı görememiş olanlar kör, dilsiz ve sağır bir şekilde haşredildikten sonra cehenneme sürükleneceklerdir.<br />
<br />
Kur’an, son ilâhî davetin tebliğcisi ve son peygamber olan Hz. Muhammed’e (sas) uymayı da cehennemden kurtulmak için şart koşmuştur. Bu bağlamda, "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir." buyurmuştur. Bir başka âyette ise bu husus, "Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e (sas) karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." şeklinde ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) de "Muhammed’in (sas) varlığını elinde tutana yemin olsun ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve kendisiyle gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse kesinlikle cehennemlik olur." buyurmuştur. Kur’an, bu durumu, "Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır." şeklinde ifade buyurmuştur. Önceki ümmetler de peygamberlerine samimiyetle uymuşlarsa cehennemden kurtulmuşlardır. Gönderilen uyarıcılara uymayanlar ise cehennemdedirler. Ayrıca irtidat etmek yani Müslüman olduktan sonra dinden dönüp kâfir olmak da kişiyi cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren bir başka sebep ise münafıklıktır. Münafık, iman etmiş görünse de aslında içinden dini yalanlayan ikiyüzlü kimsedir. Allah (cc), münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecek ve münafıkları cehennemin en alt katında cezalandıracaktır. Onlar ebediyen orada kalacaklardır. Münafıklarla müminler arasında gerçekleşecek olan bir konuşma Kur’an’da şöyle nakledilir: "Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım." diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık (nur) arayın." denilecektir..." Burada nurun, geride kalan dünya hayatında aranması gerektiğine işaret edilmesinin nedeni, müminlerdeki nurun dünyada işledikleri salih amellerden kaynaklanıyor olmasıdır. "Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.(Münafıklar) müminlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Müminler) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah (cc) hakkında da sizi aldattı." İkiyüzlü insanlar olan münafıklar, gösterişe düşkün, riyakâr kimselerdir. Hz. Peygamber (sas), dünyada ikiyüzlü olan kimsenin âhirette de ateşten iki dili olacağını haber vermiştir.<br />
<br />
Günaha aldırmamak, açıkça günah işlemekten çekinmemek, günah işledikten sonra pişmanlık duymaksızın günahında ısrar etmek, kısacası günah karşısında tavizkâr ve umursamaz olmak kişiyi cehenneme sürükler. Nitekim hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), tevhid inancına sahip fakat günahkâr olan kimselerin cehennemde azap göreceklerini bildirmişlerdir. Allah’a (cc) şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, haram aylarda savaşmak, bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak onun rızası olmaksızın yemek, fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek, insanlar arasında fitne çıkarmak, faiz yemek, anne babaya isyan etmek, akrabaya miras hakkını vermemek, malı gereksiz yere israf etmek, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, kibirlenmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, kötülük yapmak ve Allah’ın huzuruna kötülükle gelmek, savaş esnasında savaştan kaçmak, azgınlık yapmak ve insanlara işkence edip tevbe etmemek Kur’an’da belirtildiği üzere insanı cehenneme götüren günahlardandır.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), İslâm ümmetine kılıç çekmeyi, Müslüman kardeşine karşı küs iken ölmeyi ve komşulara eziyet etmeyi de cehenneme götüren kötü davranışlar arasında zikretmiştir. Aynı şekilde anne babaya saygısız ve kötü davranmak, onların hakları konusunda duyarsız olmak kişiyi âhiret hayatında mutsuzluğa sürükleyen önemli sebeplerdendir. Basit bir küslük gibi görünse de aslında akrabalık ilişkilerini kesmek de kişiyi cehenneme götürür. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanların, Allah’ın (cc) korunmasını emrettiği akrabalık bağlarını koparanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cehennemlik olduğu haber verilir.<br />
<br />
Haksız yere bir cana kıymak ve hukukî bir gerekçesi olmaksızın Allah’ın (cc) dokunulmaz kıldığı insan hayatına kastetmek cehennemi gerektiren suçlardan bir diğeridir. Kur’an’da, "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir." buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (sas) de bu konuda, "İki Müslüman birbirine kılıç çekerse öldüren de ölen de cehennemdedir." buyurmuştur.<br />
<br />
İnsanın kendisine Allah (cc) tarafından emanet edilen bedenine ihanet etmesi ve kendi canına kıyması da cehennemle sonuçlanacak bir yolculuğun ilk adımıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "Her kim kendini bir demir parçası ile öldürürse demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak kalacaktır. Her kim zehir içerek kendini öldürürse o kimse de zehrini cehennem ateşinde ebedî ve daimî kalarak içecektir. Her kim kendini yüksekten atarak öldürürse o da ebedî ve daimî olarak cehennem ateşine düşecektir." buyurmuştur.<br />
<br />
Riyakârlık ve gösteriş merakı, kişiyi cehenneme sürükleyen bir diğer sebeptir. Bu iki özellik Yüce Yaratıcı’nın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya değil de insanların gözünde değer kazanmaya odaklanmış bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), ibadetleri ve salih amelleri sadece O’nun (cc) rızası için yapıldığında kabul eder. Riyakârlık aynı zamanda gizli şirktir. Hz. Peygamber’in (sas) bazı hadislerinde cihad edip şehit düşmek, Kur’an okuyup okutmak ve Allah (cc) yolunda harcamada bulunmak gibi görünürde en faziletli işlerde bile Allah (cc) rızası değil de gösteriş amaçlandığında bunları yapan riyakârların nasıl yüzüstü cehenneme atıldığı çok acıklı bir biçimde anlatılır.<br />
<br />
Gösteriş merakının yakın dostu olan kibir de cehenneme götüren sebeplerden birisidir. Kur’an’da Allah’a (cc) boyun eğip sadece O’na (cc) kulluk etmeyi kendilerine yediremeyen kibir sahiplerinin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceği bildirilir. En kısa ifadesiyle, kibirlenenlerin yeri cehennemdir. Çünkü kibirlenenler, Allah (cc) karşısındaki konumlarını unutarak tevazu göstermeleri gerektiği hâlde büyüklenmekte ve bu davranışlarıyla kibirli şeytana benzemektedirler. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez." buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte cehennemliklerin, kalpleri merhametten yoksun, kaba saba ve kendilerini diğer insanlardan büyük gören kibirli insanlar oldukları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Cehenneme giden yollardan bir diğeri de halkı irşad edenlerin kendi söyledikleriyle amel etmemeleridir. Resûl-i Ekrem (sas), bunun ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü bir kişi getirilir ve cehenneme atılır, (sıcaktan) karnındaki bağırsaklar dışarı çıkar (patlar) ve ateşte tıpkı bir merkebin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler o kişinin etrafında toplanır ve "Ey filân, sana ne oldu? Bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan sen değil miydin?" derler. O da, "Evet, ben size iyiliği emrederdim ama onu kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, fakat onu kendim yapardım." der."<br />
<br />
Yöneticilik ve hâkimlik gibi üst düzey sorumluluk gerektiren görevleri üstlenenler de hak ve adaletten sapmaları hâlinde, Hz. Peygamber’in (sas) ifade ettiği üzere, cehennemlik olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Resûlullah (sas), "Müslümanlardan bir topluluğun başına yönetici olup da onlar arasında adaletli davranmayarak ihanet üzere ölen hiç kimse yoktur ki Allah (cc) ona cenneti haram kılmasın." buyururken, Kur’ân-ı Kerîm, zalimlere meyletmeyi dahi cehenneme götüren bir davranış olarak addetmiştir. Yine bu bağlamda Hz. Peygamber (sas), insanlar hakkında hüküm verme konumunda olanların üç kısma ayrıldığını; biri hariç ikisinin cehennemde olduğunu, hakikati bilip ona göre hüküm verenin cennette, hakikati öğrendiği hâlde hükmünde zulmeden ile hakikati bilmeden insanlar hakkında hüküm verenin ise cehennemde olduğunu haber vermiştir.<br />
<br />
İnsanlara zorbalık etmek, şiddet uygulamak, merhametten ve şefkatten uzak ezici bir ilişki tarzı geliştirmek cehennemi kaçınılmaz kılmaktadır. Diğer yandan haram bir ilişkiye sebep olacak şekilde duygu istismarı yapmak kastıyla tahrik edici tarzda giyinmek ve davranışlarda bulunmak da cennetten mahrumiyete sebep olacaktır. Zira Hz. Peygamber’in (sas) ifadesiyle, "Hayâ imandandır, imanın yeri ise cennettir. Kötü söz insanlara sıkıntı verir, sıkıntının yeri de cehennemdir."<br />
<br />
İnsanları cehenneme sürükleyen sebeplerden birisi de dilleriyle söyledikleridir. Peygamberimizin (sas) yakın dostlarından Muâz b. Cebel (ra) şöyle anlatır: "Bir gün, "Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ’nın (cc) kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a (cc) ibadet eder, O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe’yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine (cc) dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah’ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem (sas), "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu."<br />
<br />
Dil ile cehennem arasındaki bağlantı konusunda Hz. Peygamber (sas), "Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler. Bu yüzden cehennemde, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer." buyurmuş, ayrıca kötü sözün sıkıntı verip insanları incittiğini, kötü konuşan kimselerin de yerinin cehennem olduğunu bildirmiştir. Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sas), dedikodu yapanların cennete giremeyeceğini de belirtmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) dil ile işlenen günahlarla ilgili uyarıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Bir keresinde ona, "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulmuş, "Allah’tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurmuştur. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulduğunda ise Hz. Peygamber (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." cevabını vermiştir. Allah (cc) tarafından insanlara emanet edilen bu iki organ, Allah’ın (cc) emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürür.<br />
<br />
Özü sözü bir, dürüst ve güvenilir bir insan olmamak da cehenneme aday olmak anlamına gelmektedir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir." Şayet yalan söyleme işi, Hz. Peygamber (sas) adına hadis uydurma şeklinde olursa bunun cezası çok daha ağır olacaktır. Nitekim hadis kaynaklarımızda yer alan, "Her kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyruğu bunu göstermektedir.<br />
<br />
Allah’ın (cc) verdiği nimetleri gereğince değerlendirmemek, insanı cehenneme sürükleyen sebeplerden bir başkasıdır. Resûl-i Ekrem (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü âdemoğlu bir kuzu gibi getirilerek Allah’ın (cc) huzurunda durdurulur ve Allah (cc) ona şöyle der: "Sana dünyada mal, mülk ve hizmetçi verdim. Sana nimet ihsan ettim. Sen ne yaptın?" O kişi şöyle cevap verir: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Allah (cc) şöyle buyurur: "Âhiret için hazırlayıp önden gönderdiklerini bana göster." O kişi ikinci kez şöyle der: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Böylece bu kulun âhireti için hiçbir hayır hazırlamadığı anlaşılır ve cehenneme götürülür." Nitekim Kur’an’da da servet biriktirip gereğini yapmayanlara bu servetlerle cehennemde azap edileceği bildirilmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) zekât görevini yerine getirmeyenlerin cehennemde göreceği azabı ise şöyle tasvir etmiştir: "Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını vermeyen hiç kimse yoktur ki kıyamet gününde bu altın ve gümüş, ateşten levhalar hâline dönüştürülüp, cehennem ateşinde kızdırılmak suretiyle yanakları, alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça süresi elli bin seneye tekabül eden bir gün boyunca bu azap tekrarlanır. Nihayet kullar arasında hüküm verilir ve kişiye yolunun cennete mi yoksa cehenneme mi çıktığı gösterilir."<br />
<br />
Kişiyi cehenneme mecbur eden bir sebep de kul ve kamu hakkına riayet etmemektir. Bir keresinde Hz. Peygamber (sas), "Biliyor musunuz müflis kimdir?" diye sorar. Yanında bulunanlar, "Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." diye cevap verirler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şu şekilde açıklamada bulunur: "Asıl müflis, kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır." Bu bağlamda Kur’an’da da âhirette ameller tartıldığında tartıları hafif gelen kimselerin cehenneme atılacağı bildirilmektedir.<br />
<br />
Aynı şekilde başkasının hakkını gasp ederek haksız kazanç sağlamak da cehennemlik bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), "Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın hakkını elinden alırsa Allah (cc) o kimseye cehennemi kaçınılmaz, cenneti ise haram kılar." buyurmuş, bunun üzerine bir adam, "Eğer o hak, küçük/basit bir şey ise!" deyince Peygamber (sas), "İsterse erak ağacından (misvak için) bir dal parçası olsun." buyurmuştur. Başka bir hadiste de Allah Resûlü (sas), "Kim hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Yine Allah Resûlü (sas), zorla başkasının malını almak için mücadele ederken ölen kimsenin cehennemlik olduğunu bildirmiş, "Birtakım adamlar Allah’ın (cc) malında haksız olarak tasarruf ederler. İşte onlar için kıyamet gününde ateş vardır." buyurmuştur. Yine bu çerçevede yetim malı yemek de cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Gasp gibi hırsızlık da cehennemle sonuçlanan bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), ganimetten bir giysi çalan Kerkere adlı kişinin ve Hayber Gazvesi’nde ölen bir adamın ganimetten çaldıkları eşyalar sebebiyle cehennemlik olduklarını haber vermiştir.<br />
<br />
Diğer taraftan ilmi kötü amaçlar için öğrenmek, kişiyi cehenneme sürükler. Hz. Peygamber (sas), "Kim âlimlere karşı övünmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse Allah (cc) o kimseyi cehenneme sokar." buyurmuştur. Benzer şekilde Kur’an âyetleri hakkında bilgisizce konuşan ve hüküm veren kimse için de Hz. Peygamber (sas), "Cehennemdeki yerine hazır olsun." buyurmuştur. Âyetleri etkisiz hâle getirmek için çabalayanların cehennemlik olduğunu Kur’an da haber vermiştir.<br />
<br />
Durumu iyi olduğu hâlde dilencilik yapmak da hadislerde kişiyi cehenneme götüren sebepler arasında sıralanmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Zengin, güçlü, kuvvetli kimseye dilenmek helâl değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya aşırı borçlu olana caizdir. Kim malını artırmak için insanlardan dilenirse kıyamet günü dilenmesinin bir işareti olarak yüzünde tırnak izi yara ve bere olacak ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Dileyen bu işaretlerini ve yiyeceğini azaltsın, dileyen de çoğaltsın."<br />
<br />
Kişiyi cehennemlik kılan bir diğer sebep de diğer canlıların yaşama hakkına tecavüzdür. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Bir kadın, hapsederek ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu yüzden cehenneme girdi. Hapsettiğinde kediye bir şeyler yedirip içirmediği gibi, yeryüzündeki haşereleri yemesi için de onu salmamıştı." buyurmuştur.<br />
<br />
Kur’an’da cennetlikler ile cehennemlikler arasında yaşanacak olan ilginç bir söyleşi anlatılır. Cennetlikler cehennemliklere ‘Sekar’ adlı cehenneme neden atıldıklarını sorarlar. Onlar, "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık. Ve sonunda (bu hâldeyken) bize ölüm gelip çattı." şeklinde cevap verirler.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) ise uzunca bir konuşmasının sonunda cehennemlikleri şöyle taksim eder: "Cehennemlikler beş kısımdır: (Birincisi) Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tâbi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez. (İkincisi) Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder. (Üçüncüsü) Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir. (Dördüncüsü) Cimri veya yalancı kişidir. (Beşincisi ise) Açıkça ahlâksızlık yapan kimsedir."<br />
<br />
Sonuç olarak cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, Allah’ın (cc) haklarına ve kulların haklarına tecavüz edenler şeklinde ikili bir tasnife tâbi tutulabilir. Allah’ın (cc) hakkına saygı göstermeyerek haddi aşmak, kısaca iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Kul hakkına riayet etmemek de kişinin gerek kendi varlığına gerekse toplumsal hayatı paylaştığı diğer bütün insanların haklarına hürmet göstermeyerek sınırları ihlâl etmesidir. Kalpleri olup bunlarla doğruyu anlayamayan, gözleri olup bunlarla gerçeği göremeyen, kulakları olup bunlarla hakikati işitemeyen, sonuçta cehennemi hak eden böyle kişiler hakkında Yüce Allah (cc), "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri! Allah (cc) ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" buyuracaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vaad edildiği gibi, kâfir ve günahkâr kimselere de cehennem vaad edilmiştir. Kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalacaklardır; orada ölmezler ve azapları hafifletilmez. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen müminler ise cehennemde hataları miktarınca cezalandırılacak ve sonra oradan kurtulup cennete gireceklerdir. İşlenilen çeşitli günahlar sebebiyle Müslümanların cehenneme gireceklerini bildiren hadisler, ‘terhîb’ yani müminleri bu günahlardan sakındırma amacı taşımakta olup, ebediyen sürecek bir cezalandırma anlamı taşımamaktadır.<br />
<br />
Nefsin arzu ve isteklerine kendini kaptırıp gününü gün ederek geçici dünya hayatını tercih etmek, insanı, son durağı cehennem olan bir yolun yolcusu olma talihsizliğine sürükler. Zira Peygamber Efendimiz (sas), "Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır." buyurmuştur. O hâlde inanan insan için sabır ve sebat göstererek cennete uzanan zorlu yolda yürümekten ve nefsine hoş gelse de cehenneme sürükleyen adımlardan ısrarla kaçınmaktan başka çıkar yol yoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> <br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular</span></span><br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren sebepler nelerdir? Cehennemden kurtulmanın yolları nelerdir?<br />
<br />
Câbir (b. Abdullah) (ra) anlatıyor:<br />
<br />
“Bir adam Hz. Peygamber'e (sas) gelerek, "Ey Allah'ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas), "Allah'a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer." buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ:أَتَى النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُوجِبَتَانِ؟ قَالَ: “مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”<br />
<br />
(M269 Müslim, Îmân, 151)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ وَلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرِيَاءَ.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez.”<br />
<br />
(M266 Müslim, Îmân, 148; T1998 Tirmizî, Birr, 61)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ قَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ.” وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ قَالَ: “الْفَمُ وَالْفَرْجُ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah'a (sas), "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Allah'tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurdu. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." diye cevap verdi.<br />
<br />
(T2004 Tirmizî, Birr, 62; İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında "doğru/sıddîk" olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında "yalancı/kezzâb" olarak tescillenir.”<br />
<br />
(B6094 Buhârî, Edeb, 69)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır.”<br />
<br />
(B6487 Buhârî, Rikâk, 28; M7130 Müslim, Cennet, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûl-i Ekrem’e (sas) sahâbî olma şerefine erenlerden biriydi. Her mümin gibi o da dünyada neler yapabileceğini, âhiretteki durumunun ne olacağını merak etmekteydi. Çoktandır zihninde oluşan soruları sormak üzere gelmişti. Bulduğu ilk fırsatta sırasıyla namaz, cihad, hicret ve faziletli Müslüman’ın özellikleri hakkında Allah Resûlü’ne (sas) sorular sordu. Her birine tek tek aldığı cevaplardan sonra belki de asıl sorusuna gelmişti sıra. "Ey Allah’ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas) bu soruya kısa ve net bir cevap verdi: "Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah’a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer."<br />
<br />
O kadar önemli bir soruydu ki bu, muhtemelen sorulan sorunun içeriği, soruyu soran bu şahsın kim olduğunu gölgelemişti. Öyle ki hadis kaynakları ve şerhleri, soranın kim olduğuna değil soruya ve verilen cevaba yoğunlaştıkları için bu iman erinin kim olduğu tespit edilememişti.<br />
<br />
Evet, cehenneme götüren belki de yüzlerce sebep vardı ve bu sebeplerin en başında şirk yer alıyordu. Nitekim Kur’an’daki pek çok âyet, Allah’a (cc) şirk koşanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirmişti.<br />
<br />
Küfür ve inkâr, kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeptir. İnsan, Allah’a (cc) iman etmedikçe, inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur ve "Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın (cc) rahmetinden uzak olsun!" hitabını hak eder. Kur’ân-ı Kerîm pek çok âyetinde inkâr edip hükümlerini yalanlayanların, Allah’a (cc) karşı yalan uydurup kendilerine gelen gerçeği yalan sayanların cehennemlik olduklarını bildirir. Kur’an’ın ‘inatçı kâfir’ olarak nitelediği böyle kimselere malları ve evlâtları da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’ı (cc) inkâr edenlerin son durağı cehennemdir. Doğru yola ulaşmamış, hakkı görememiş olanlar kör, dilsiz ve sağır bir şekilde haşredildikten sonra cehenneme sürükleneceklerdir.<br />
<br />
Kur’an, son ilâhî davetin tebliğcisi ve son peygamber olan Hz. Muhammed’e (sas) uymayı da cehennemden kurtulmak için şart koşmuştur. Bu bağlamda, "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir." buyurmuştur. Bir başka âyette ise bu husus, "Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e (sas) karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." şeklinde ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) de "Muhammed’in (sas) varlığını elinde tutana yemin olsun ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve kendisiyle gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse kesinlikle cehennemlik olur." buyurmuştur. Kur’an, bu durumu, "Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır." şeklinde ifade buyurmuştur. Önceki ümmetler de peygamberlerine samimiyetle uymuşlarsa cehennemden kurtulmuşlardır. Gönderilen uyarıcılara uymayanlar ise cehennemdedirler. Ayrıca irtidat etmek yani Müslüman olduktan sonra dinden dönüp kâfir olmak da kişiyi cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren bir başka sebep ise münafıklıktır. Münafık, iman etmiş görünse de aslında içinden dini yalanlayan ikiyüzlü kimsedir. Allah (cc), münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecek ve münafıkları cehennemin en alt katında cezalandıracaktır. Onlar ebediyen orada kalacaklardır. Münafıklarla müminler arasında gerçekleşecek olan bir konuşma Kur’an’da şöyle nakledilir: "Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım." diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık (nur) arayın." denilecektir..." Burada nurun, geride kalan dünya hayatında aranması gerektiğine işaret edilmesinin nedeni, müminlerdeki nurun dünyada işledikleri salih amellerden kaynaklanıyor olmasıdır. "Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.(Münafıklar) müminlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Müminler) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah (cc) hakkında da sizi aldattı." İkiyüzlü insanlar olan münafıklar, gösterişe düşkün, riyakâr kimselerdir. Hz. Peygamber (sas), dünyada ikiyüzlü olan kimsenin âhirette de ateşten iki dili olacağını haber vermiştir.<br />
<br />
Günaha aldırmamak, açıkça günah işlemekten çekinmemek, günah işledikten sonra pişmanlık duymaksızın günahında ısrar etmek, kısacası günah karşısında tavizkâr ve umursamaz olmak kişiyi cehenneme sürükler. Nitekim hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), tevhid inancına sahip fakat günahkâr olan kimselerin cehennemde azap göreceklerini bildirmişlerdir. Allah’a (cc) şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, haram aylarda savaşmak, bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak onun rızası olmaksızın yemek, fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek, insanlar arasında fitne çıkarmak, faiz yemek, anne babaya isyan etmek, akrabaya miras hakkını vermemek, malı gereksiz yere israf etmek, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, kibirlenmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, kötülük yapmak ve Allah’ın huzuruna kötülükle gelmek, savaş esnasında savaştan kaçmak, azgınlık yapmak ve insanlara işkence edip tevbe etmemek Kur’an’da belirtildiği üzere insanı cehenneme götüren günahlardandır.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), İslâm ümmetine kılıç çekmeyi, Müslüman kardeşine karşı küs iken ölmeyi ve komşulara eziyet etmeyi de cehenneme götüren kötü davranışlar arasında zikretmiştir. Aynı şekilde anne babaya saygısız ve kötü davranmak, onların hakları konusunda duyarsız olmak kişiyi âhiret hayatında mutsuzluğa sürükleyen önemli sebeplerdendir. Basit bir küslük gibi görünse de aslında akrabalık ilişkilerini kesmek de kişiyi cehenneme götürür. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanların, Allah’ın (cc) korunmasını emrettiği akrabalık bağlarını koparanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cehennemlik olduğu haber verilir.<br />
<br />
Haksız yere bir cana kıymak ve hukukî bir gerekçesi olmaksızın Allah’ın (cc) dokunulmaz kıldığı insan hayatına kastetmek cehennemi gerektiren suçlardan bir diğeridir. Kur’an’da, "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir." buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (sas) de bu konuda, "İki Müslüman birbirine kılıç çekerse öldüren de ölen de cehennemdedir." buyurmuştur.<br />
<br />
İnsanın kendisine Allah (cc) tarafından emanet edilen bedenine ihanet etmesi ve kendi canına kıyması da cehennemle sonuçlanacak bir yolculuğun ilk adımıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "Her kim kendini bir demir parçası ile öldürürse demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak kalacaktır. Her kim zehir içerek kendini öldürürse o kimse de zehrini cehennem ateşinde ebedî ve daimî kalarak içecektir. Her kim kendini yüksekten atarak öldürürse o da ebedî ve daimî olarak cehennem ateşine düşecektir." buyurmuştur.<br />
<br />
Riyakârlık ve gösteriş merakı, kişiyi cehenneme sürükleyen bir diğer sebeptir. Bu iki özellik Yüce Yaratıcı’nın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya değil de insanların gözünde değer kazanmaya odaklanmış bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), ibadetleri ve salih amelleri sadece O’nun (cc) rızası için yapıldığında kabul eder. Riyakârlık aynı zamanda gizli şirktir. Hz. Peygamber’in (sas) bazı hadislerinde cihad edip şehit düşmek, Kur’an okuyup okutmak ve Allah (cc) yolunda harcamada bulunmak gibi görünürde en faziletli işlerde bile Allah (cc) rızası değil de gösteriş amaçlandığında bunları yapan riyakârların nasıl yüzüstü cehenneme atıldığı çok acıklı bir biçimde anlatılır.<br />
<br />
Gösteriş merakının yakın dostu olan kibir de cehenneme götüren sebeplerden birisidir. Kur’an’da Allah’a (cc) boyun eğip sadece O’na (cc) kulluk etmeyi kendilerine yediremeyen kibir sahiplerinin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceği bildirilir. En kısa ifadesiyle, kibirlenenlerin yeri cehennemdir. Çünkü kibirlenenler, Allah (cc) karşısındaki konumlarını unutarak tevazu göstermeleri gerektiği hâlde büyüklenmekte ve bu davranışlarıyla kibirli şeytana benzemektedirler. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez." buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte cehennemliklerin, kalpleri merhametten yoksun, kaba saba ve kendilerini diğer insanlardan büyük gören kibirli insanlar oldukları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Cehenneme giden yollardan bir diğeri de halkı irşad edenlerin kendi söyledikleriyle amel etmemeleridir. Resûl-i Ekrem (sas), bunun ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü bir kişi getirilir ve cehenneme atılır, (sıcaktan) karnındaki bağırsaklar dışarı çıkar (patlar) ve ateşte tıpkı bir merkebin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler o kişinin etrafında toplanır ve "Ey filân, sana ne oldu? Bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan sen değil miydin?" derler. O da, "Evet, ben size iyiliği emrederdim ama onu kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, fakat onu kendim yapardım." der."<br />
<br />
Yöneticilik ve hâkimlik gibi üst düzey sorumluluk gerektiren görevleri üstlenenler de hak ve adaletten sapmaları hâlinde, Hz. Peygamber’in (sas) ifade ettiği üzere, cehennemlik olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Resûlullah (sas), "Müslümanlardan bir topluluğun başına yönetici olup da onlar arasında adaletli davranmayarak ihanet üzere ölen hiç kimse yoktur ki Allah (cc) ona cenneti haram kılmasın." buyururken, Kur’ân-ı Kerîm, zalimlere meyletmeyi dahi cehenneme götüren bir davranış olarak addetmiştir. Yine bu bağlamda Hz. Peygamber (sas), insanlar hakkında hüküm verme konumunda olanların üç kısma ayrıldığını; biri hariç ikisinin cehennemde olduğunu, hakikati bilip ona göre hüküm verenin cennette, hakikati öğrendiği hâlde hükmünde zulmeden ile hakikati bilmeden insanlar hakkında hüküm verenin ise cehennemde olduğunu haber vermiştir.<br />
<br />
İnsanlara zorbalık etmek, şiddet uygulamak, merhametten ve şefkatten uzak ezici bir ilişki tarzı geliştirmek cehennemi kaçınılmaz kılmaktadır. Diğer yandan haram bir ilişkiye sebep olacak şekilde duygu istismarı yapmak kastıyla tahrik edici tarzda giyinmek ve davranışlarda bulunmak da cennetten mahrumiyete sebep olacaktır. Zira Hz. Peygamber’in (sas) ifadesiyle, "Hayâ imandandır, imanın yeri ise cennettir. Kötü söz insanlara sıkıntı verir, sıkıntının yeri de cehennemdir."<br />
<br />
İnsanları cehenneme sürükleyen sebeplerden birisi de dilleriyle söyledikleridir. Peygamberimizin (sas) yakın dostlarından Muâz b. Cebel (ra) şöyle anlatır: "Bir gün, "Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ’nın (cc) kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a (cc) ibadet eder, O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe’yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine (cc) dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah’ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem (sas), "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu."<br />
<br />
Dil ile cehennem arasındaki bağlantı konusunda Hz. Peygamber (sas), "Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler. Bu yüzden cehennemde, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer." buyurmuş, ayrıca kötü sözün sıkıntı verip insanları incittiğini, kötü konuşan kimselerin de yerinin cehennem olduğunu bildirmiştir. Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sas), dedikodu yapanların cennete giremeyeceğini de belirtmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) dil ile işlenen günahlarla ilgili uyarıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Bir keresinde ona, "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulmuş, "Allah’tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurmuştur. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulduğunda ise Hz. Peygamber (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." cevabını vermiştir. Allah (cc) tarafından insanlara emanet edilen bu iki organ, Allah’ın (cc) emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürür.<br />
<br />
Özü sözü bir, dürüst ve güvenilir bir insan olmamak da cehenneme aday olmak anlamına gelmektedir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir." Şayet yalan söyleme işi, Hz. Peygamber (sas) adına hadis uydurma şeklinde olursa bunun cezası çok daha ağır olacaktır. Nitekim hadis kaynaklarımızda yer alan, "Her kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyruğu bunu göstermektedir.<br />
<br />
Allah’ın (cc) verdiği nimetleri gereğince değerlendirmemek, insanı cehenneme sürükleyen sebeplerden bir başkasıdır. Resûl-i Ekrem (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü âdemoğlu bir kuzu gibi getirilerek Allah’ın (cc) huzurunda durdurulur ve Allah (cc) ona şöyle der: "Sana dünyada mal, mülk ve hizmetçi verdim. Sana nimet ihsan ettim. Sen ne yaptın?" O kişi şöyle cevap verir: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Allah (cc) şöyle buyurur: "Âhiret için hazırlayıp önden gönderdiklerini bana göster." O kişi ikinci kez şöyle der: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Böylece bu kulun âhireti için hiçbir hayır hazırlamadığı anlaşılır ve cehenneme götürülür." Nitekim Kur’an’da da servet biriktirip gereğini yapmayanlara bu servetlerle cehennemde azap edileceği bildirilmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) zekât görevini yerine getirmeyenlerin cehennemde göreceği azabı ise şöyle tasvir etmiştir: "Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını vermeyen hiç kimse yoktur ki kıyamet gününde bu altın ve gümüş, ateşten levhalar hâline dönüştürülüp, cehennem ateşinde kızdırılmak suretiyle yanakları, alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça süresi elli bin seneye tekabül eden bir gün boyunca bu azap tekrarlanır. Nihayet kullar arasında hüküm verilir ve kişiye yolunun cennete mi yoksa cehenneme mi çıktığı gösterilir."<br />
<br />
Kişiyi cehenneme mecbur eden bir sebep de kul ve kamu hakkına riayet etmemektir. Bir keresinde Hz. Peygamber (sas), "Biliyor musunuz müflis kimdir?" diye sorar. Yanında bulunanlar, "Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." diye cevap verirler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şu şekilde açıklamada bulunur: "Asıl müflis, kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır." Bu bağlamda Kur’an’da da âhirette ameller tartıldığında tartıları hafif gelen kimselerin cehenneme atılacağı bildirilmektedir.<br />
<br />
Aynı şekilde başkasının hakkını gasp ederek haksız kazanç sağlamak da cehennemlik bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), "Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın hakkını elinden alırsa Allah (cc) o kimseye cehennemi kaçınılmaz, cenneti ise haram kılar." buyurmuş, bunun üzerine bir adam, "Eğer o hak, küçük/basit bir şey ise!" deyince Peygamber (sas), "İsterse erak ağacından (misvak için) bir dal parçası olsun." buyurmuştur. Başka bir hadiste de Allah Resûlü (sas), "Kim hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Yine Allah Resûlü (sas), zorla başkasının malını almak için mücadele ederken ölen kimsenin cehennemlik olduğunu bildirmiş, "Birtakım adamlar Allah’ın (cc) malında haksız olarak tasarruf ederler. İşte onlar için kıyamet gününde ateş vardır." buyurmuştur. Yine bu çerçevede yetim malı yemek de cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Gasp gibi hırsızlık da cehennemle sonuçlanan bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), ganimetten bir giysi çalan Kerkere adlı kişinin ve Hayber Gazvesi’nde ölen bir adamın ganimetten çaldıkları eşyalar sebebiyle cehennemlik olduklarını haber vermiştir.<br />
<br />
Diğer taraftan ilmi kötü amaçlar için öğrenmek, kişiyi cehenneme sürükler. Hz. Peygamber (sas), "Kim âlimlere karşı övünmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse Allah (cc) o kimseyi cehenneme sokar." buyurmuştur. Benzer şekilde Kur’an âyetleri hakkında bilgisizce konuşan ve hüküm veren kimse için de Hz. Peygamber (sas), "Cehennemdeki yerine hazır olsun." buyurmuştur. Âyetleri etkisiz hâle getirmek için çabalayanların cehennemlik olduğunu Kur’an da haber vermiştir.<br />
<br />
Durumu iyi olduğu hâlde dilencilik yapmak da hadislerde kişiyi cehenneme götüren sebepler arasında sıralanmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Zengin, güçlü, kuvvetli kimseye dilenmek helâl değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya aşırı borçlu olana caizdir. Kim malını artırmak için insanlardan dilenirse kıyamet günü dilenmesinin bir işareti olarak yüzünde tırnak izi yara ve bere olacak ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Dileyen bu işaretlerini ve yiyeceğini azaltsın, dileyen de çoğaltsın."<br />
<br />
Kişiyi cehennemlik kılan bir diğer sebep de diğer canlıların yaşama hakkına tecavüzdür. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Bir kadın, hapsederek ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu yüzden cehenneme girdi. Hapsettiğinde kediye bir şeyler yedirip içirmediği gibi, yeryüzündeki haşereleri yemesi için de onu salmamıştı." buyurmuştur.<br />
<br />
Kur’an’da cennetlikler ile cehennemlikler arasında yaşanacak olan ilginç bir söyleşi anlatılır. Cennetlikler cehennemliklere ‘Sekar’ adlı cehenneme neden atıldıklarını sorarlar. Onlar, "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık. Ve sonunda (bu hâldeyken) bize ölüm gelip çattı." şeklinde cevap verirler.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) ise uzunca bir konuşmasının sonunda cehennemlikleri şöyle taksim eder: "Cehennemlikler beş kısımdır: (Birincisi) Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tâbi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez. (İkincisi) Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder. (Üçüncüsü) Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir. (Dördüncüsü) Cimri veya yalancı kişidir. (Beşincisi ise) Açıkça ahlâksızlık yapan kimsedir."<br />
<br />
Sonuç olarak cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, Allah’ın (cc) haklarına ve kulların haklarına tecavüz edenler şeklinde ikili bir tasnife tâbi tutulabilir. Allah’ın (cc) hakkına saygı göstermeyerek haddi aşmak, kısaca iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Kul hakkına riayet etmemek de kişinin gerek kendi varlığına gerekse toplumsal hayatı paylaştığı diğer bütün insanların haklarına hürmet göstermeyerek sınırları ihlâl etmesidir. Kalpleri olup bunlarla doğruyu anlayamayan, gözleri olup bunlarla gerçeği göremeyen, kulakları olup bunlarla hakikati işitemeyen, sonuçta cehennemi hak eden böyle kişiler hakkında Yüce Allah (cc), "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri! Allah (cc) ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" buyuracaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vaad edildiği gibi, kâfir ve günahkâr kimselere de cehennem vaad edilmiştir. Kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalacaklardır; orada ölmezler ve azapları hafifletilmez. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen müminler ise cehennemde hataları miktarınca cezalandırılacak ve sonra oradan kurtulup cennete gireceklerdir. İşlenilen çeşitli günahlar sebebiyle Müslümanların cehenneme gireceklerini bildiren hadisler, ‘terhîb’ yani müminleri bu günahlardan sakındırma amacı taşımakta olup, ebediyen sürecek bir cezalandırma anlamı taşımamaktadır.<br />
<br />
Nefsin arzu ve isteklerine kendini kaptırıp gününü gün ederek geçici dünya hayatını tercih etmek, insanı, son durağı cehennem olan bir yolun yolcusu olma talihsizliğine sürükler. Zira Peygamber Efendimiz (sas), "Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır." buyurmuştur. O hâlde inanan insan için sabır ve sebat göstererek cennete uzanan zorlu yolda yürümekten ve nefsine hoş gelse de cehenneme sürükleyen adımlardan ısrarla kaçınmaktan başka çıkar yol yoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> <br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2776</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:08:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2776</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'lerde cehennem nasıl tasvir edilmiştir?<br />
<br />
Abdullah b. Abbâs (ra) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Güneş tutuldu. Resûlullah (sas) namaz kıldırdı. Sonra, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: انْخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ثُمَّ قَالَ: “أُرِيتُ النَّارَ، فَلَمْ أَرَ مَنْظَرًا كَالْيَوْمِ قَطُّ أَفْظَعَ.”<br />
<br />
(B431 Buhârî, Salât, 51)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… قَالَ: “لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِى دَارِ الدُّنْيَا لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ فَكَيْفَ بِمَنْ يَكُونُ طَعَامُهُ.”<br />
<br />
İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!”<br />
<br />
(T2585 Tirmizî, Sıfatü cehennem, 4)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ يَغْلِى دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ.”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak cehennemliklerin en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyecek, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynayacak.”<br />
<br />
(M514 Müslim, Îmân, 361)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قَالَ النَّبيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “…اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.”<br />
<br />
Adî b. Hâtim"in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)”<br />
<br />
(B6540 Buhârî, Rikâk, 49)<br />
<br />
***<br />
<br />
Fâni dünya hayatı sona erdiğinde, herkesin amellerinin karşılığını göreceği kıyamet günü, Allah Teâlâ (cc) cehenneme girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: "Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?" Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul, "Evet!" diye cevap verir. Bunun üzerine âlemlerin Rabbi (cc), "Halbuki ben, daha dünyaya gönderilmeden  bundan daha kolay olanını senden istemiştim: Bana ortak koşmamanı. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin." diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde cehennem son derece korkunç manzaralarla, insanın tüylerini ürperten, oldukça canlı tasvirlerle gözler önüne serilmiştir. Şüphesiz, insanın dünyadaki algısından çok uzak olan bu âhiret yurdu, onun anlayabileceği şekilde sunulmuş ve bunun için dünya hayatındaki tecrübeler esas alınmıştır. Resûlullah (sas) ashâbına, "Sizin ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından biridir." buyurmuş, ashâb "Yâ Resûlallah (dünyadaki) bu ateş (azap için) yeterli olurdu!" diye karşılık verince de Allah Resûlü (sas): "Cehennemde bu ateşin üzerine, her biri dünya ateşi sıcaklığında altmış dokuz kat daha ilâve edilmiştir." buyurmuştur. Böylece Efendimiz (sas), dünya ateşine bile dayanamayan insanın bundan daha şiddetli olan cehennem ateşine hiç tahammül edemeyeceğini ifade etmiştir. Bir defasında güneş tutulması sırasında namaz kıldırdıktan sonra ashâbına, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurmuştur. Kimi zaman bu tür anlatımlarla, cehennemin ne kadar kötü bir varış yeri olduğu zihinlere iyice yerleştirilmek istenmiş ve insanların atacakları her adımda bu kötü sonu hesaba katmaları hedeflenmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Resûlü’nün (sas) getirmiş olduğu hidayeti inkâr edenler ve onun gösterdiği dosdoğru yoldan sapan fâsık kimselerin âhiretteki mekânıdır. Bu azgın kimseler, kendilerine gelen apaçık âyetleri dinlemeye bile tahammül edemeyerek küfürde ısrarcı olmaları ve Allah’ın (cc) âyetlerini boşa çıkarmaya çalışmalarına karşılık böylesine kötü bir yerde kalmayı hak etmişlerdir. "Çürümüş hâldeki kemiklere kim hayat verecek!" diyerek kıyamet gününü yalanlamışlar ve alay edercesine, tehdit edildikleri azabın bir an önce gelmesini istemişlerdir. Fakat bu umursamaz ve inkârcı tavırlarının sonucunda, "Tadın azabınızı! İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!" sözünün muhatabı olarak yalanladıkları cehennem hayatına tüm gerçekliğiyle şahit olurlar.<br />
<br />
Cehennemi uzaktan gördüklerinde onun korkunç kaynamasını ve uğultusunu duyarlar. Dünyada yaptıklarını hatırlayarak bu azabın içine gireceklerini anlarlar ve kaçacak yer bulamazlar. İşte o zaman kendileri için yedi kapı vardır. Cezalarını çekmek üzere cehenneme bölük bölük sevk edilen inkârcılar kapılara vardıklarında, cehennemi bekleyen melekler onlara, "Size içinizden, Rabbinizin (cc) âyetlerini okuyan ve bugününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" diye sorar. "Evet." yanıtını alınca da Allah (cc) tarafından kendilerine verilen her görevi yerine getiren bu sert tabiatlı melekler, "Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a (cc) iman etmiyordu." emriyle cehennemlikleri içeri alırlar.<br />
<br />
Cehennem, üst üste katlar şeklinde birçok bölümden oluşmuş, oldukça derin, dipsiz bir çukur, etrafı kalın duvarlarla çevrili bir zindandır. Uzaktan bakıldığında kaynaması ve uğuldaması duyulan, yana yana renk değiştirmiş, sonunda siyah ve karanlık bir hâl almış, doymaz bir ateş kaplamıştır her yanını. Bu öylesine doymaz bir ateştir ki ceza görecek kimseler içine atıldığı zaman, "Doydun mu?" diye sorulur da o, "Daha yok mu!" diye cevap verir. Bu muazzam ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Kızıl develeri andıran, saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçan bu ateş, son derece kızgın ve yakıcıdır. Öyle ki Hz. Peygamber (sas) cehennem ateşinin bu kavurucu sıcaklığının dünyadakinden kat kat daha fazla olacağını bildirmiştir.<br />
<br />
Cehennem ehli için iliklere işleyen kavurucu rüzgârlar (semûm) ve kaynar sular (hamîm) vardır. Onların gölgeliği, ne serinlik ne de başka bir fayda veren, cehennem ateşinden alınmış, simsiyah bir dumandır. Onlar burada büyük bir azap içerisindedirler. Kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir, gömlekleri ise katrandandır. "Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?" şeklindeki inkârcı tutumlarına ve hakkı yalanlamalarına karşılık boyunlarına demir halkalar geçirilerek kaynar suda sürüklenir, sonra da ateşe atılırlar. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Haydi tadın yakıcı azabı! Bu, sizin daha önce yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah (cc) kullarına zulmedici değildir." diye haykırırlar.<br />
<br />
Cehennem ehline, azaplarına denk şekilde açlık sıkıntısı verilir. Bunun üzerine onlar yardım isterler. Kendilerine açlığı gidermeyen ve besleyici de olmayan dikenli, pis kokulu, acı bir bitki (darî’) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek ikram edilir. Sonra dünyada iken böyle boğaza takılan lokmaları su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve hemen su isterler. Kendilerine demir çengelli kaynar sular verilir. Erimiş maden kadar sıcak olan bu içecekler, yüzlerine yaklaştırılınca yüzlerini yakıp kavurur, midelerine inince de içlerinde olan her şeyi paramparça eder.<br />
<br />
Diğer bir yiyecekleri de cehennemin dibinden çıkan ve tomurcukları şeytanların başı gibi olan zakkum ağacıdır. Azabın bir parçası olan bu yiyeceğin tadı o kadar kötüdür ki Hz. Peygamber (sas), "(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!" buyurmuştur. Bu kötü yiyecekle karınlarını doyuran cehennem ehli, üzerine de kaynar sular içerler. Bu sulardan, kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içmelerine rağmen susuzlukları geçmez. "İşte bu, onların hesap ve ceza günündeki ziyafetleridir."<br />
<br />
Cehennemlikler, içinde bulundukları dehşetli durumdan kurtulmak ümidiyle cehennem bekçilerini çağırırlar. Fakat bekçiler, onların derdine derman olmak yerine, "Elçileriniz size açık delillerle gelmemiş miydi?" diye sorarlar. "Evet." cevabını verdiklerinde ise "Yalvarın! Allah’tan (cc) gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması boşunadır!" diyerek onların ümitlerini boşa çıkarırlar. Cehennem ehli bu defa cehennemden sorumlu olan Mâlik isimli meleği çağırarak Allah’tan (cc) kendileri için ölüm hükmünü vermesini ister. Fakat onlar için burada ölüm yoktur, azapları da bir an olsun hafifletilmez. Kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla dövülerek ateşin ta ortasına itilirler.<br />
<br />
Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. Kendilerine, "Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin." denir. Ateşten bir döşeğe yatırılır, yine ateşten örtülere büründürülürler. Kendileriyle birlikte ailelerinin de hüsranına neden olan bu suçluların altlarında ve üstlerinde ateşten katmanlar vardır, etraflarını alevden ve dumandan oluşan duvarlar kuşatmıştır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar ve ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak dişleriyle kalıverirler. Cezanın sona ermesi dileğiyle feryat ederler. Fakat yanıp dökülen derileri, azabı tekrar tatmaları için sürekli yenilenir. Cehennem ateşi ile kaynar sular arasında gider gelirler. Kimi zaman da ‘Zemherîr’ adı verilen şiddetli ve yakıcı soğuklara maruz kalırlar.<br />
<br />
İnkâr edenlere, "Allah’ı (cc) bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" diye sorulur. İlâh edindikleri putlarla kendilerini aynı ateşin içinde gören kâfirler, kendine bile fayda veremeyen bu âciz putlara dünyada taptıklarına yanıp hayıflanırlar. "Allah’a (cc) andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi (cc) ile bir tutuyorduk." derler. Sonra kendilerinin yolunu takip ettikleri önderlerini suçlamaya başlarlar. "Biz size tâbi olmuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" diye yakınırlar ve doğru yoldan sapmalarına neden olan bu öncüler için azabın iki kat olmasını isterler. Bu önderler ise onlara şöyle karşılık verirler: "Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah (cc), kulları arasında (böyle) hüküm vermiştir."<br />
<br />
Cehennemlikler büyük bir pişmanlık içinde yalvarmaya başlarlar. Dünyadayken Rablerine (cc) karşı nankörlük içerisinde ömür süren bu kullar, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim." diye yakarır. Fakat kendilerine düşünen kimsenin öğüt alabileceği kadar müddet verilen bu insanlar fırsatı iyi değerlendiremeyerek bu cezaya mahkûm olmuşlardır. Artık hiçbir yardımcıları yoktur.<br />
<br />
Şüphesiz bu azap yurdundaki herkes aynı cezayı görmeyecektir. Dünyada işledikleri suçlar nasıl farklı farklıysa, bu azap yurdunda görecekleri cezalar da işledikleri suçlara denk düşecek şekilde derece derece olacaktır. Onlardan kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimisi de beline, göğsüne ya da boynuna kadar ateşe gömülür. Peygamberimizin (sas) ifade buyurduğuna göre, azap itibariyle en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyer, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynar. Bu hâldeyken o, kendisinden daha ağır azabı olan kimsenin olmadığını zanneder.<br />
<br />
Öyle kimseler de vardır ki ateşe atılır atılmaz bağırsakları dökülür, değirmen döndüren merkep gibi kendi çevrelerinde dönüp dururlar. Cehennemlikler bunlardan birine, "Senin hâlin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emredip kötülükten alıkoymuyor muydun?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler. Bu kişi, "Ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, sizi kötülükten sakındırdığım hâlde ise onu kendim yapardım." diyerek suçunu itiraf eder.<br />
<br />
Topluma faydalı olmaya çalışmayan, altın ve gümüş gibi mallarını biriktiren ve yardımlaşmaya yanaşmayan kimselerin kendilerine sakladıkları malları da cehennem ateşinde kızdırılır. Daha sonra onlara, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilerek kızdırılan mallarıyla bu cimrilerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır.<br />
<br />
Dünya hayatında gösteriş niyetiyle Kur’an okuyan ve amellerinde riyakâr olanlar, ’üzüntü kuyusu’nda bulurlar kendilerini. Bu öyle korkunç bir çukurdur ki cehennemin kendisi dahiher gün yüz kere ondan Allah’a (cc) sığınır. Kendini beğenip büyüklük taslayanlar ise ‘Bûles’ denilen hapishanelere atılırlar. Üzerlerinden ateşler yükselir ve onlar cehennemliklerin kan, irin ve tortularını içerler. Kâfirler ‘Saûd’ isimli ateşten bir dağa tırmanır, ’Veyl’ adında derin bir vadiye bırakılırlar. Ve bütün zorbalar ‘Hebheb’ adındaki vadide birleşirler. Cehennemin en alt tabakasında da mümin göründükleri hâlde kalpleri küfürle dolu olan münafıklar yer alır. Dünyadayken inananlar için, "Bunları dinleri aldatmış" diyen bu kulların kendileri aldanmış ve hiç beklemedikleri o acıklı azabın en şiddetli yerine lâyık görülmüşlerdir.<br />
<br />
Cehenneme atılanların bir kısmı burada ebedî değildirler. Allah’ın (cc) birliğine inanan, O’na (cc) hiçbir ortak koşmayan, ama amelleri yüzünden cehenneme düşen bu kullar, alınlarındaki secde izinden tanınırlar. Zira Allah (cc), cehennem ateşine secde izini haram kılmıştır. Onlar, bir süre azap çektikten sonra bulundukları yerden kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine dökülen hayat suyuyla, âdeta sel birikintisinin içinde canlanıp filizlenen tohumlar gibi bedenlerine can gelen bu müminler, içinde ebedî kalmak üzere cennete konulurlar. Öyle ki kalbinde buğday tanesi kadar iman bulunan hiç kimse cehennemde kalmaz. Fakat cennete girdiklerinde de cehennemden geldikleri herkes tarafından bilinir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde cehennem azabının dünyadaki hâliyle insan aklını aşan o korkunç şiddeti ve dehşeti, insanın algı düzeyine indirgenerek ayrıntılı tasvirlerle anlatılmıştır. Böylece Allah Teâlâ (cc) kullarına, hak yoldan ayrılıp küfürde ısrar etmeleri hâlinde kendilerini nasıl acıklı bir sonun beklediğini henüz dünyadayken bildirmiştir. İman eden kullarına da bu korkunç azabı hatırlatarak kendilerini ve ailelerini günahlardan korumalarını istemiş, onlara dünyanın imtihan yeri olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de cehenneme götürecek fiillerden uzak durmalarını ashâbına her fırsatta söylemiştir. Onlara, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi cehennemden korunmaya dair dualar öğretmiş ve "Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)" tavsiyesinde bulunmuştur. Akrabaları olan Kureyş boylarını ve hatta kızı Hz. Fâtıma’yı (ra) da cehennem ateşinden korunmaya teşvik eden Peygamber Efendimiz (sas), bu ateşe girdikleri takdirde onlara bir faydasının olmayacağını hatırlatmıştır. Nitekim geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen çoğu zaman bizzat kendisi de cehennem azabından koruması için Allah’a (cc) dua etmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Teâlâ’nın (cc) doğru yoldan sapan kullarına hazırladığı azap yeridir. Her şeyi kuşatan rahmetiyle bilinen Yüce Allah’ın (cc) gazabı da bir o kadar şiddetlidir. Bu gazabını tüm dehşetiyle cehenneme giren kullarına gösterecek, onlara hayal bile edemeyecekleri acılar tattıracaktır. Dünyadayken durumu ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi aklından bile geçirmeyen insanoğlu, eziyetlerle dolu cehennem hayatından kurtulmak için ölümü tek çare olarak görecek ve ölümüne hükmedilmesi için yalvaracaktır. Fakat bu, beklenmeyen bir son değildir. İnsana düşünebilmesi ve doğru yolu bulması için akıl verilmiş, hidayet rehberi olan kitaplar ve elçiler gönderilmiştir. İnsan bütün bu yardımcıların önderliğinde Allah’ın (cc) ipine sımsıkı sarılmalı, O’na asla ortak koşmamalı, inandıktan sonra da kendisini bu tehlikeye düşmekten korumaya dikkat etmelidir. Zira bu korkunç sondan onu kurtaracak olan ne dünyada kazandığı malları, ne yakınları ne de çocuklarıdır. Yalnızca imanı ve salih amelleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'lerde cehennem nasıl tasvir edilmiştir?<br />
<br />
Abdullah b. Abbâs (ra) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Güneş tutuldu. Resûlullah (sas) namaz kıldırdı. Sonra, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: انْخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ثُمَّ قَالَ: “أُرِيتُ النَّارَ، فَلَمْ أَرَ مَنْظَرًا كَالْيَوْمِ قَطُّ أَفْظَعَ.”<br />
<br />
(B431 Buhârî, Salât, 51)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… قَالَ: “لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِى دَارِ الدُّنْيَا لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ فَكَيْفَ بِمَنْ يَكُونُ طَعَامُهُ.”<br />
<br />
İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!”<br />
<br />
(T2585 Tirmizî, Sıfatü cehennem, 4)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ يَغْلِى دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ.”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak cehennemliklerin en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyecek, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynayacak.”<br />
<br />
(M514 Müslim, Îmân, 361)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قَالَ النَّبيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “…اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.”<br />
<br />
Adî b. Hâtim"in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)”<br />
<br />
(B6540 Buhârî, Rikâk, 49)<br />
<br />
***<br />
<br />
Fâni dünya hayatı sona erdiğinde, herkesin amellerinin karşılığını göreceği kıyamet günü, Allah Teâlâ (cc) cehenneme girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: "Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?" Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul, "Evet!" diye cevap verir. Bunun üzerine âlemlerin Rabbi (cc), "Halbuki ben, daha dünyaya gönderilmeden  bundan daha kolay olanını senden istemiştim: Bana ortak koşmamanı. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin." diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde cehennem son derece korkunç manzaralarla, insanın tüylerini ürperten, oldukça canlı tasvirlerle gözler önüne serilmiştir. Şüphesiz, insanın dünyadaki algısından çok uzak olan bu âhiret yurdu, onun anlayabileceği şekilde sunulmuş ve bunun için dünya hayatındaki tecrübeler esas alınmıştır. Resûlullah (sas) ashâbına, "Sizin ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından biridir." buyurmuş, ashâb "Yâ Resûlallah (dünyadaki) bu ateş (azap için) yeterli olurdu!" diye karşılık verince de Allah Resûlü (sas): "Cehennemde bu ateşin üzerine, her biri dünya ateşi sıcaklığında altmış dokuz kat daha ilâve edilmiştir." buyurmuştur. Böylece Efendimiz (sas), dünya ateşine bile dayanamayan insanın bundan daha şiddetli olan cehennem ateşine hiç tahammül edemeyeceğini ifade etmiştir. Bir defasında güneş tutulması sırasında namaz kıldırdıktan sonra ashâbına, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurmuştur. Kimi zaman bu tür anlatımlarla, cehennemin ne kadar kötü bir varış yeri olduğu zihinlere iyice yerleştirilmek istenmiş ve insanların atacakları her adımda bu kötü sonu hesaba katmaları hedeflenmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Resûlü’nün (sas) getirmiş olduğu hidayeti inkâr edenler ve onun gösterdiği dosdoğru yoldan sapan fâsık kimselerin âhiretteki mekânıdır. Bu azgın kimseler, kendilerine gelen apaçık âyetleri dinlemeye bile tahammül edemeyerek küfürde ısrarcı olmaları ve Allah’ın (cc) âyetlerini boşa çıkarmaya çalışmalarına karşılık böylesine kötü bir yerde kalmayı hak etmişlerdir. "Çürümüş hâldeki kemiklere kim hayat verecek!" diyerek kıyamet gününü yalanlamışlar ve alay edercesine, tehdit edildikleri azabın bir an önce gelmesini istemişlerdir. Fakat bu umursamaz ve inkârcı tavırlarının sonucunda, "Tadın azabınızı! İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!" sözünün muhatabı olarak yalanladıkları cehennem hayatına tüm gerçekliğiyle şahit olurlar.<br />
<br />
Cehennemi uzaktan gördüklerinde onun korkunç kaynamasını ve uğultusunu duyarlar. Dünyada yaptıklarını hatırlayarak bu azabın içine gireceklerini anlarlar ve kaçacak yer bulamazlar. İşte o zaman kendileri için yedi kapı vardır. Cezalarını çekmek üzere cehenneme bölük bölük sevk edilen inkârcılar kapılara vardıklarında, cehennemi bekleyen melekler onlara, "Size içinizden, Rabbinizin (cc) âyetlerini okuyan ve bugününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" diye sorar. "Evet." yanıtını alınca da Allah (cc) tarafından kendilerine verilen her görevi yerine getiren bu sert tabiatlı melekler, "Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a (cc) iman etmiyordu." emriyle cehennemlikleri içeri alırlar.<br />
<br />
Cehennem, üst üste katlar şeklinde birçok bölümden oluşmuş, oldukça derin, dipsiz bir çukur, etrafı kalın duvarlarla çevrili bir zindandır. Uzaktan bakıldığında kaynaması ve uğuldaması duyulan, yana yana renk değiştirmiş, sonunda siyah ve karanlık bir hâl almış, doymaz bir ateş kaplamıştır her yanını. Bu öylesine doymaz bir ateştir ki ceza görecek kimseler içine atıldığı zaman, "Doydun mu?" diye sorulur da o, "Daha yok mu!" diye cevap verir. Bu muazzam ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Kızıl develeri andıran, saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçan bu ateş, son derece kızgın ve yakıcıdır. Öyle ki Hz. Peygamber (sas) cehennem ateşinin bu kavurucu sıcaklığının dünyadakinden kat kat daha fazla olacağını bildirmiştir.<br />
<br />
Cehennem ehli için iliklere işleyen kavurucu rüzgârlar (semûm) ve kaynar sular (hamîm) vardır. Onların gölgeliği, ne serinlik ne de başka bir fayda veren, cehennem ateşinden alınmış, simsiyah bir dumandır. Onlar burada büyük bir azap içerisindedirler. Kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir, gömlekleri ise katrandandır. "Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?" şeklindeki inkârcı tutumlarına ve hakkı yalanlamalarına karşılık boyunlarına demir halkalar geçirilerek kaynar suda sürüklenir, sonra da ateşe atılırlar. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Haydi tadın yakıcı azabı! Bu, sizin daha önce yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah (cc) kullarına zulmedici değildir." diye haykırırlar.<br />
<br />
Cehennem ehline, azaplarına denk şekilde açlık sıkıntısı verilir. Bunun üzerine onlar yardım isterler. Kendilerine açlığı gidermeyen ve besleyici de olmayan dikenli, pis kokulu, acı bir bitki (darî’) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek ikram edilir. Sonra dünyada iken böyle boğaza takılan lokmaları su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve hemen su isterler. Kendilerine demir çengelli kaynar sular verilir. Erimiş maden kadar sıcak olan bu içecekler, yüzlerine yaklaştırılınca yüzlerini yakıp kavurur, midelerine inince de içlerinde olan her şeyi paramparça eder.<br />
<br />
Diğer bir yiyecekleri de cehennemin dibinden çıkan ve tomurcukları şeytanların başı gibi olan zakkum ağacıdır. Azabın bir parçası olan bu yiyeceğin tadı o kadar kötüdür ki Hz. Peygamber (sas), "(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!" buyurmuştur. Bu kötü yiyecekle karınlarını doyuran cehennem ehli, üzerine de kaynar sular içerler. Bu sulardan, kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içmelerine rağmen susuzlukları geçmez. "İşte bu, onların hesap ve ceza günündeki ziyafetleridir."<br />
<br />
Cehennemlikler, içinde bulundukları dehşetli durumdan kurtulmak ümidiyle cehennem bekçilerini çağırırlar. Fakat bekçiler, onların derdine derman olmak yerine, "Elçileriniz size açık delillerle gelmemiş miydi?" diye sorarlar. "Evet." cevabını verdiklerinde ise "Yalvarın! Allah’tan (cc) gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması boşunadır!" diyerek onların ümitlerini boşa çıkarırlar. Cehennem ehli bu defa cehennemden sorumlu olan Mâlik isimli meleği çağırarak Allah’tan (cc) kendileri için ölüm hükmünü vermesini ister. Fakat onlar için burada ölüm yoktur, azapları da bir an olsun hafifletilmez. Kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla dövülerek ateşin ta ortasına itilirler.<br />
<br />
Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. Kendilerine, "Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin." denir. Ateşten bir döşeğe yatırılır, yine ateşten örtülere büründürülürler. Kendileriyle birlikte ailelerinin de hüsranına neden olan bu suçluların altlarında ve üstlerinde ateşten katmanlar vardır, etraflarını alevden ve dumandan oluşan duvarlar kuşatmıştır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar ve ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak dişleriyle kalıverirler. Cezanın sona ermesi dileğiyle feryat ederler. Fakat yanıp dökülen derileri, azabı tekrar tatmaları için sürekli yenilenir. Cehennem ateşi ile kaynar sular arasında gider gelirler. Kimi zaman da ‘Zemherîr’ adı verilen şiddetli ve yakıcı soğuklara maruz kalırlar.<br />
<br />
İnkâr edenlere, "Allah’ı (cc) bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" diye sorulur. İlâh edindikleri putlarla kendilerini aynı ateşin içinde gören kâfirler, kendine bile fayda veremeyen bu âciz putlara dünyada taptıklarına yanıp hayıflanırlar. "Allah’a (cc) andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi (cc) ile bir tutuyorduk." derler. Sonra kendilerinin yolunu takip ettikleri önderlerini suçlamaya başlarlar. "Biz size tâbi olmuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" diye yakınırlar ve doğru yoldan sapmalarına neden olan bu öncüler için azabın iki kat olmasını isterler. Bu önderler ise onlara şöyle karşılık verirler: "Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah (cc), kulları arasında (böyle) hüküm vermiştir."<br />
<br />
Cehennemlikler büyük bir pişmanlık içinde yalvarmaya başlarlar. Dünyadayken Rablerine (cc) karşı nankörlük içerisinde ömür süren bu kullar, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim." diye yakarır. Fakat kendilerine düşünen kimsenin öğüt alabileceği kadar müddet verilen bu insanlar fırsatı iyi değerlendiremeyerek bu cezaya mahkûm olmuşlardır. Artık hiçbir yardımcıları yoktur.<br />
<br />
Şüphesiz bu azap yurdundaki herkes aynı cezayı görmeyecektir. Dünyada işledikleri suçlar nasıl farklı farklıysa, bu azap yurdunda görecekleri cezalar da işledikleri suçlara denk düşecek şekilde derece derece olacaktır. Onlardan kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimisi de beline, göğsüne ya da boynuna kadar ateşe gömülür. Peygamberimizin (sas) ifade buyurduğuna göre, azap itibariyle en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyer, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynar. Bu hâldeyken o, kendisinden daha ağır azabı olan kimsenin olmadığını zanneder.<br />
<br />
Öyle kimseler de vardır ki ateşe atılır atılmaz bağırsakları dökülür, değirmen döndüren merkep gibi kendi çevrelerinde dönüp dururlar. Cehennemlikler bunlardan birine, "Senin hâlin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emredip kötülükten alıkoymuyor muydun?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler. Bu kişi, "Ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, sizi kötülükten sakındırdığım hâlde ise onu kendim yapardım." diyerek suçunu itiraf eder.<br />
<br />
Topluma faydalı olmaya çalışmayan, altın ve gümüş gibi mallarını biriktiren ve yardımlaşmaya yanaşmayan kimselerin kendilerine sakladıkları malları da cehennem ateşinde kızdırılır. Daha sonra onlara, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilerek kızdırılan mallarıyla bu cimrilerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır.<br />
<br />
Dünya hayatında gösteriş niyetiyle Kur’an okuyan ve amellerinde riyakâr olanlar, ’üzüntü kuyusu’nda bulurlar kendilerini. Bu öyle korkunç bir çukurdur ki cehennemin kendisi dahiher gün yüz kere ondan Allah’a (cc) sığınır. Kendini beğenip büyüklük taslayanlar ise ‘Bûles’ denilen hapishanelere atılırlar. Üzerlerinden ateşler yükselir ve onlar cehennemliklerin kan, irin ve tortularını içerler. Kâfirler ‘Saûd’ isimli ateşten bir dağa tırmanır, ’Veyl’ adında derin bir vadiye bırakılırlar. Ve bütün zorbalar ‘Hebheb’ adındaki vadide birleşirler. Cehennemin en alt tabakasında da mümin göründükleri hâlde kalpleri küfürle dolu olan münafıklar yer alır. Dünyadayken inananlar için, "Bunları dinleri aldatmış" diyen bu kulların kendileri aldanmış ve hiç beklemedikleri o acıklı azabın en şiddetli yerine lâyık görülmüşlerdir.<br />
<br />
Cehenneme atılanların bir kısmı burada ebedî değildirler. Allah’ın (cc) birliğine inanan, O’na (cc) hiçbir ortak koşmayan, ama amelleri yüzünden cehenneme düşen bu kullar, alınlarındaki secde izinden tanınırlar. Zira Allah (cc), cehennem ateşine secde izini haram kılmıştır. Onlar, bir süre azap çektikten sonra bulundukları yerden kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine dökülen hayat suyuyla, âdeta sel birikintisinin içinde canlanıp filizlenen tohumlar gibi bedenlerine can gelen bu müminler, içinde ebedî kalmak üzere cennete konulurlar. Öyle ki kalbinde buğday tanesi kadar iman bulunan hiç kimse cehennemde kalmaz. Fakat cennete girdiklerinde de cehennemden geldikleri herkes tarafından bilinir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde cehennem azabının dünyadaki hâliyle insan aklını aşan o korkunç şiddeti ve dehşeti, insanın algı düzeyine indirgenerek ayrıntılı tasvirlerle anlatılmıştır. Böylece Allah Teâlâ (cc) kullarına, hak yoldan ayrılıp küfürde ısrar etmeleri hâlinde kendilerini nasıl acıklı bir sonun beklediğini henüz dünyadayken bildirmiştir. İman eden kullarına da bu korkunç azabı hatırlatarak kendilerini ve ailelerini günahlardan korumalarını istemiş, onlara dünyanın imtihan yeri olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de cehenneme götürecek fiillerden uzak durmalarını ashâbına her fırsatta söylemiştir. Onlara, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi cehennemden korunmaya dair dualar öğretmiş ve "Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)" tavsiyesinde bulunmuştur. Akrabaları olan Kureyş boylarını ve hatta kızı Hz. Fâtıma’yı (ra) da cehennem ateşinden korunmaya teşvik eden Peygamber Efendimiz (sas), bu ateşe girdikleri takdirde onlara bir faydasının olmayacağını hatırlatmıştır. Nitekim geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen çoğu zaman bizzat kendisi de cehennem azabından koruması için Allah’a (cc) dua etmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Teâlâ’nın (cc) doğru yoldan sapan kullarına hazırladığı azap yeridir. Her şeyi kuşatan rahmetiyle bilinen Yüce Allah’ın (cc) gazabı da bir o kadar şiddetlidir. Bu gazabını tüm dehşetiyle cehenneme giren kullarına gösterecek, onlara hayal bile edemeyecekleri acılar tattıracaktır. Dünyadayken durumu ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi aklından bile geçirmeyen insanoğlu, eziyetlerle dolu cehennem hayatından kurtulmak için ölümü tek çare olarak görecek ve ölümüne hükmedilmesi için yalvaracaktır. Fakat bu, beklenmeyen bir son değildir. İnsana düşünebilmesi ve doğru yolu bulması için akıl verilmiş, hidayet rehberi olan kitaplar ve elçiler gönderilmiştir. İnsan bütün bu yardımcıların önderliğinde Allah’ın (cc) ipine sımsıkı sarılmalı, O’na asla ortak koşmamalı, inandıktan sonra da kendisini bu tehlikeye düşmekten korumaya dikkat etmelidir. Zira bu korkunç sondan onu kurtaracak olan ne dünyada kazandığı malları, ne yakınları ne de çocuklarıdır. Yalnızca imanı ve salih amelleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2775</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:05:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2775</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası</span></span><br />
<br />
Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:<br />
<br />
“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”<br />
<br />
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.<br />
<br />
(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”<br />
<br />
Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”<br />
<br />
(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”<br />
<br />
(M487 Müslim, Îmân, 334)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”<br />
<br />
(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”<br />
<br />
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”<br />
<br />
(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)<br />
<br />
***<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.<br />
<br />
"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.<br />
<br />
Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."<br />
<br />
Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.<br />
<br />
"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."<br />
<br />
"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"<br />
<br />
"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."<br />
<br />
"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."<br />
<br />
"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."<br />
<br />
Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."<br />
<br />
Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.<br />
<br />
Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.<br />
<br />
Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:<br />
<br />
"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."<br />
<br />
"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."<br />
<br />
Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.<br />
<br />
Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.<br />
<br />
Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.<br />
<br />
İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:<br />
<br />
"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."<br />
<br />
Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."<br />
<br />
Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.<br />
<br />
Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."<br />
<br />
Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."<br />
<br />
İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.<br />
<br />
Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.<br />
<br />
İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.<br />
<br />
Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.<br />
<br />
Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.<br />
<br />
Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.<br />
<br />
Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası</span></span><br />
<br />
Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:<br />
<br />
“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”<br />
<br />
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.<br />
<br />
(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”<br />
<br />
Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”<br />
<br />
(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”<br />
<br />
(M487 Müslim, Îmân, 334)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”<br />
<br />
(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”<br />
<br />
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”<br />
<br />
(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)<br />
<br />
***<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.<br />
<br />
"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.<br />
<br />
Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."<br />
<br />
Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.<br />
<br />
"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."<br />
<br />
"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"<br />
<br />
"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."<br />
<br />
"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."<br />
<br />
"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."<br />
<br />
Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."<br />
<br />
Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.<br />
<br />
Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.<br />
<br />
Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:<br />
<br />
"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."<br />
<br />
"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."<br />
<br />
Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.<br />
<br />
Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.<br />
<br />
Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.<br />
<br />
İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:<br />
<br />
"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."<br />
<br />
Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."<br />
<br />
Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.<br />
<br />
Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."<br />
<br />
Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."<br />
<br />
İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.<br />
<br />
Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.<br />
<br />
İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.<br />
<br />
Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.<br />
<br />
Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.<br />
<br />
Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.<br />
<br />
Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahiret: Beka Yurdumuz]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2774</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:02:48 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2774</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahiret: Beka Yurdumuz</span></span><br />
<br />
Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?<br />
<br />
Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”<br />
<br />
(M7232 Müslim, Cennet, 83)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”<br />
<br />
(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”<br />
<br />
İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”<br />
<br />
(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”<br />
<br />
Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”<br />
<br />
(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”<br />
<br />
(M454 Müslim, Îmân, 302)<br />
<br />
***<br />
<br />
Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.<br />
<br />
Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.<br />
<br />
Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.<br />
<br />
Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:<br />
<br />
Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."<br />
<br />
Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."<br />
<br />
Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.<br />
<br />
Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.<br />
<br />
Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.<br />
<br />
Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.<br />
<br />
Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.<br />
<br />
İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.<br />
<br />
O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.<br />
<br />
Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.<br />
<br />
Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.<br />
<br />
İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.<br />
<br />
Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.<br />
<br />
Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.<br />
<br />
Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.<br />
<br />
Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Diyanethaber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahiret: Beka Yurdumuz</span></span><br />
<br />
Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?<br />
<br />
Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”<br />
<br />
(M7232 Müslim, Cennet, 83)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”<br />
<br />
(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”<br />
<br />
İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”<br />
<br />
(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”<br />
<br />
Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”<br />
<br />
(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”<br />
<br />
(M454 Müslim, Îmân, 302)<br />
<br />
***<br />
<br />
Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.<br />
<br />
Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.<br />
<br />
Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.<br />
<br />
Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:<br />
<br />
Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."<br />
<br />
Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."<br />
<br />
Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.<br />
<br />
Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.<br />
<br />
Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.<br />
<br />
Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.<br />
<br />
Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.<br />
<br />
İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.<br />
<br />
O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.<br />
<br />
Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.<br />
<br />
Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.<br />
<br />
İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.<br />
<br />
Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.<br />
<br />
Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.<br />
<br />
Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.<br />
<br />
Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Diyanethaber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusu]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2773</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 11:57:39 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2773</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusunda neler söylemiştir?</span></span><br />
<br />
Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,<br />
<br />
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”<br />
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)<br />
<br />
Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”<br />
<br />
(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”<br />
<br />
(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”<br />
<br />
(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)<br />
<br />
---<br />
<br />
Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi. <br />
<br />
Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.<br />
<br />
Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.<br />
<br />
İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.<br />
<br />
Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” <br />
<br />
Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır. <br />
<br />
O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.<br />
<br />
Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu. <br />
<br />
Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir. <br />
<br />
Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”  âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.<br />
<br />
Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.<br />
<br />
Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.<br />
<br />
Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.”  âyeti ışığında hareket etmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> DİB Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusunda neler söylemiştir?</span></span><br />
<br />
Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,<br />
<br />
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”<br />
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)<br />
<br />
Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”<br />
<br />
(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”<br />
<br />
(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”<br />
<br />
(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)<br />
<br />
---<br />
<br />
Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi. <br />
<br />
Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.<br />
<br />
Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.<br />
<br />
İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.<br />
<br />
Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” <br />
<br />
Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır. <br />
<br />
O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.<br />
<br />
Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu. <br />
<br />
Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir. <br />
<br />
Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”  âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.<br />
<br />
Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.<br />
<br />
Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.<br />
<br />
Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.”  âyeti ışığında hareket etmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> DİB Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>