<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - Dört Halifenin Kıssaları]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Mon, 25 May 2026 22:14:15 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Resûlullahın Ehl-i Beytinin Menkıbeleri  “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem”]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1343</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:31:26 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1343</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûlullahın Ehl-i Beytinin Menkıbeleri  “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem”</span><br />
<br />
Birinci Menâkıb: Muhyissünne [Imâm-ı Begavî] “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Mesâbîh-i serîf)inde, bu bâbın evvelinde, Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet etmislerdir.<br />
Sa’d “radıyallahü anh” dedi ki, meâl-i serîfi, (Geliniz!<br />
Biz ve siz ogullarımızı, kadınlarımızı ve nefslerimizi çagıralım!)<br />
olan, Âl-i Imrân sûresi 61.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldugu vaktde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Alîyi, Fâtımayı,<br />
Haseni ve Hüseyni “radıyallahü anhüm” çagırdı. Buyurdular ki,<br />
(Yâ Rabbî! Bunlar benim ehl-i beytimdir.) Âise “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazretleri buyurdular ki: Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” üzerinde bir bürd-i yemânî [Yemen kumasından<br />
bir cübbe] vardı. Kara yünden idi. O sırada Hasen bin<br />
Alî geldi. Onu kisvesinin [cübbesinin] altına aldı. Sonra Hüseyn<br />
geldi. Onu da dâhil etdiler. Sonra Alî geldi. Onu da dâhil etdiler.<br />
Sonra Fâtımayı çagırdılar. Hazret-i Fâtıma mestûre olarak geldi.<br />
Onu da cübbesinin altına aldılar. Sonra meâl-i serîfi, (... Allahü<br />
teâlâ sizlerden ricsi, ya’nî her kusûr ve kirleri gidermek istiyor.<br />
Ve sizi tam bir tahâret ile temizlemek istiyor...) olan, Ahzâb sûresinin<br />
33.cü âyet-i kerîmesini okudular.<br />
Yine Muhyissünne Imâm-ı Begavî “rahimehullah”, (Meâlimüt-<br />
tenzîl)de bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde nakl etmisdir. Ebû<br />
Sa’îd Ahmed bin Muhammed el Hamîdî haber verdi. Ona Ibni<br />
Abdüllah bin Dinâr haber verdi. O Serîk bin Ebîden, o Atâdan,<br />
o Yesârdan, o Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
haber verdi. Ümm-ü Seleme “radıyallahü anhâ” buyurdu<br />
ki: Bu âyet-i kerîme benim evimde nâzil oldu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Fâtıma, Alî, Hasen<br />
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri<br />
için buyurdular ki: (Bunlar benim ehl-i beytimdir!) Ümm-ü Seleme<br />
dedi ki: (Yâ Resûlallah! Ben senin ehl-i beytinden degil<br />
miyim, dedim.) Buyurdu ki, (Evet, insâallahü teâlâ!) buyurdu.<br />
Zeyd bin Erkâm dedi ki: Ehl-i beyt o kimsedir ki, ona zekât al-<br />
– 539 –<br />
mak harâmdır. Bunlar, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden sonra, Alînin, Ukaylın, Ca’ferin ve Abbâsın<br />
yakınlarıdır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Muhyissünnenin<br />
kelâmı temâm oldu. Serh-i Mesâbîhden ba’zısında söyle bildirilmisdir<br />
ki, ehl-i Resûl; kendilerinin zekât alması harâm olan<br />
kimseler diye bahs olunmusdur. (Müslim)in ba’zı rivâyetlerinde<br />
de söyle bildirilmisdir: Onlar Hâsimîdirler, Muttalibîdirler,<br />
onların mevâlîleri de böyledir.<br />
Ikinci Menâkıb: Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Ezvâc-ı tâhirâtın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” hepsi, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûr-u serîflerinde idik. Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ”<br />
geldi. Yürümesi Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yürümesinden hafî degildir. Fâtımayı gördügü vakt, (Merhabâ<br />
yâ kızım,) buyurdu. Sonra oturdu. Sonra gizli konusdular.<br />
Fâtıma yüksek sesle agladı. O vakt, Fâtımanın hüznünü gördü.<br />
Ikinci kerre gizli konusdular. O zemân Fâtıma güldü. Sonra Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” se’âdetle kalkıp gitdi.<br />
Ben Fâtımadan “radıyallahü anhâ” sana gizli ne söyledi diye sordum.<br />
Fâtıma “radıyallahü anhâ” dedi ki, ben Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sırrını açıklıyamam.<br />
Resûlullah hazretleri âhırete intikâl buyurdukları zemân, Âise<br />
“radıyallahü anhâ” buyurdular ki: Ben Fâtımaya dedim ki, sana<br />
yemîn veririm ki, benim senin üzerinde hakkım olsun ki, onu haber<br />
veresin. Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi: Bana gizli<br />
söyledigi vakt, haber verdi ki, (Cebrâîl aleyhisselâm, Kur’ân-ı<br />
azîm-üs-sânı her sene benimle bir kerre mukâbele ederdi [okurdu].<br />
Bu sene benimle iki kerre mukâbele etdi [okudu]. Bundan<br />
ecelimin yaklasdıgı anlasılır. Allahü teâlâ hazretlerine ittikâ eyle<br />
ve sabr eyle. Zîrâ muhakkak ben senin için ne güzel selefim.<br />
[Senden önce ölürüm.]) Ben agladım. Üzüldügümü görünce,<br />
ikinci kerre yine gizli olarak söyledi. Buyurdu ki, (Yâ Fâtıma!<br />
Cennet ehli kadınların, mü’minlerin hanımlarının, seyyidesi<br />
olursun. Râzı olmaz mısın.) Bir rivâyetde, bana gizli olarak o<br />
hastalıgında, vefâtının yaklasdıgını haber verdiginde, ben agladım.<br />
Sonra gizli olarak, (Ehl-i beytimden bana evvel kavusan sen<br />
olursun) buyurdukda, ben güldüm, seklinde bildirilmisdir. (Mesâbîh)<br />
den alınmısdır. Müsevvir bin Mahremeden rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
– 540 –<br />
buyurdular ki: (Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu gadaba<br />
getirir ise, beni gadaba getirir.) Baska bir rivâyetde, (Ona<br />
eziyyet eden, bana eziyyet etmis olur) buyuruldu.<br />
Üçüncü Menâkıb: Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan<br />
Gadırhum denilen mevzi’de hutbe okudu. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ etdi. Va’z ve nasîhat etdi.<br />
Sonra buyurdu ki: (Ey insanlar! Ben insanım. Rabbimin huzûruna<br />
da’vet olundum. Benden sonra size iki sey bırakıyorum.<br />
Bunlara yapısırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birincisi ikincisinden<br />
dahâ büyükdür. Biri Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmdir<br />
ki, gökden yere kadar uzanmıs saglam bir ipdir. Ikincisi<br />
ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir. Bunların ikisi<br />
birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymıyan benim yolumdan ayrılır.)<br />
Bir rivâyetde, Allahü teâlânın kitâbı, Allahın ipidir. Ona<br />
tutunan hidâyete kavusur. Onu terk eden dalâletde olur, buyuruldu.<br />
(Serh-i sünne)de dedi ki, bunlara sekaleyn tesmiye etdi.<br />
Onun için ki bunlar ile ahz, bunlar ile amel etmek agırdır. Ve<br />
yine böylece muhâfaza ve onlara ihtirâm ve halîfe oldukları zemân<br />
emrlerine uymak agırdır.<br />
Dördüncü Menâkıb: Berâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Dedi ki: Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Hasen bin Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” omuzu üzerinde idi. Buyurdu ki,<br />
(Allahım! Muhakkak, ben bunu severim. Sen de sev! Bunu sevenleri<br />
de sev!) Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
olunur. Ben Resûlullah hazretleri ile gündüz vakti bir sâatde,<br />
dısarı çıkdık. Fâtıma-tüz-Zehrânın “radıyallahü anhâ” evine<br />
geldik. Buyurdu ki: (Küçük çocuk, küçük çocuk.) Küçük çocuk<br />
diye hazret-i Haseni irâde ederler idi. Gecikmeden hemen hazret-<br />
i Hasen sür’atle geldi. Hattâ birbiri ile kucaklasdılar. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Yâ Rabbî! Ben onu severim. Sen de sev! Onu sevenleri de<br />
sev!) Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler. Dedi<br />
ki: Ben, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizi<br />
minber üzerinde gördüm. Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” da yanında idi. Resûl aleyhisselâm bir kerre cemâ’ate bakardı.<br />
Bir kerre torunu Hasene bakardı. Buyurdu ki: (Bu benim<br />
– 541 –<br />
oglum seyyiddir. Ümmîd edilir ki, Allahü teâlâ müslimânlardan<br />
iki büyük fırkayı bu oglum sebebi ile barısdırır.)<br />
Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” buyurmus ki: (Iki büyük cemâ’at<br />
diye vasf etdiler. Zîrâ müslimânlar o günde iki fırka oldular.<br />
Bir fırka hazret-i Hasen tarafında, bir fırka hazret-i Mu’âviye<br />
tarafında idi. Hazret-i Hasen “radıyallahü anh” o gün bütün<br />
müslimânlar üzerine halîfe olmaya en ziyâde hakkı olan idi. Lâkin<br />
vera’ı, bütün insanlara sefkati, onu mülkü ve dünyâyı terk<br />
etmege sevk etdi. Hâsâ ki hilâfeti bırakmak istegi, illetden ve<br />
zilletden dolayı degildi. Zîrâ o günde hazret-i Hasene kırk bin<br />
kimse, ugrunda cân ve bas fedâ etmek üzerine bî’at etdi. Hazret-<br />
i Hasen buyurdu ki, fâide ve zararı bileliden beri, Muhammed<br />
aleyhisselâmın halîfesi olmak için olsa bile, bir hacamât<br />
dolusu kanın dökülmesini bile arzû etmedim.<br />
Hazret-i Hasenin bu isi ba’zı tâifesine güç geldi. Hattâ asabiyyetle<br />
ve câhiliyyet gayreti ile bu ise kızanlar oldu. Hasen “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin yanına geldiklerinde, esselâmü<br />
aleyke yâ Ar-el mü’minîn [Ey mü’minlerin ar etdigi kimse] diye<br />
söylemege basladılar. Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular ki, (El-ar hayr minennâr) (Ar [utanmak], nârdan<br />
hayrlıdır.) Bu hadîs-i serîfi Sahâbe-i güzîn hazretlerinden<br />
bir cemâ’at rivâyet etmisdir. Seref ve fazîlet cihetinden bu kâfîdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ona<br />
seyyid diye ad koymusdur. O kimsede bundan ziyâde seref olamaz.)<br />
Türpüstînin kelâmı sona erdi.<br />
(Serh-i Sünne)de buyurmus ki, bu hadîs-i serîfde, bunun<br />
üzerine delîl vardır ki, bu iki fırkadan hiçbiri islâm milletinden<br />
çıkmamısdır. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hepsine müslimân buyurdu. Hâlbuki birisi ictihâdında<br />
hatâ etmis, birisi dogruyu bulmusdur. Her yerdeki rey’ ve<br />
mezhebde ihtilâf vâki’ olur. Onda te’vîlinin yolu budur ki, eger<br />
te’vîl etdiginde bir sübhesi olursa, o te’vîlde hatâ dahî etmis ise,<br />
bundan dolayıdır ki, ehl-i bâgînin sehâdeti kabûl olmak üzerine<br />
ve kâdîlarının hükmi nâfiz olmak üzerine ve selef ihtilâf etdiler<br />
ki, bu sekldeki fitnelerde konusmamak iyidir. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ, o islere ellerimizi bulasdırmadı, biz de dillerimizi bulasdırmamalıyız.<br />
(Serh-i Sünne)nin kelâmı sona erdi.<br />
Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
– 542 –<br />
olunmusdur. Hazret-i Hasen ve Hüseyn hakkında Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ikisi<br />
dünyâdan iki reyhândır.) (Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmis<br />
ki, burada reyhân, rızkla tefsîr olunmusdur. Zimâhserî dedi<br />
ki, ya’nî o ikisi Allahü teâlâ hazretlerinin o rızkındandır ki,<br />
beni bunlarla rızklandırdı. Nitekim, söyle de denir; (Sübhânellahi<br />
reyhânehü). Bu kelimeler masdariyye olarak mensûb,<br />
mef’ûldürler. Ya’nî (Esbehallahe sübhâna ve istezekahü istirzâkan)<br />
(Sübhânımız, Rabbimiz) olan Allahü teâlâyı noksan sıfatlardan<br />
tenzîh eder, ondan rızklandırması için rızk isterim demekdir.<br />
Denildi ki, hadîs-i serîfde geçen reyhân ile güzel koku<br />
murâd edilmisdir. Zîrâ evlâdı reyhân gibi koklarlar. Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ediliyor. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Haseni ziyâde<br />
oksardı. Hazret-i Hüseyn, Resûlullah hazretlerine en çok<br />
benziyen kimse idi.<br />
Besinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün beni mubârek sînelerine<br />
basdı. Buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Buna hikmeti ögret!) ve<br />
bir rivâyetde (Kitâbı ögret!) buyurdu. Tayyibî “rahimehullah”<br />
buyurmus ki, bunun ma’nâsı budur ki, hikmetden sünnet murâd<br />
olunur. Zîrâ hikmet kitâb ile söylenince, sünnet irâde olunur.<br />
[Ya’nî sünnet ma’nâsına gelir.] Hikmet, esyânın aslını efdal<br />
ilmler ile bilmek demekdir.<br />
Buhârî serhinde beyân olunmus ki, kitâbdan murâd ile<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın lafzları kasd edilmekdedir. Allahü teâlâ<br />
hazretleri, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Abdüllah<br />
ibni Abbâs hakkındaki düâsını kabûl etmisdir. Yine Abdüllah<br />
ibni Abbâsdan rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” halâya gitmisdi. Ben abdest suyunu hâzırladım.<br />
Buyurdular ki, bu suyu kim hâzır etdi. Cevâb verdiler<br />
ki, Abdüllah ibni Abbâs hâzırladı. Buyurdular ki: (Yâ Rabbî!<br />
Onu dinde fakîh yap!)<br />
Altıncı Menâkıb: Üsâme bin Zeyd “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri beni kucagına alırdı ve Haseni “radıyallahü<br />
anh” da kucagına alırdı. Buyururdu ki: (Yâ Rabbî! Bu ikisini<br />
– 543 –<br />
sev, ben bunları seviyorum.) Yine Üsâmeden “radıyallahü anh”<br />
rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri beni bir dizi üzerine oturtdu. Haseni de diger dizi üzerine<br />
oturtdu. Sonra ikimizi bir yere getirdi ve buyurdu ki: (Yâ<br />
Rabbî, bu ikisine merhamet et! Ben bunlara merhamet ediyorum!)<br />
Ma’lûm olsun ki, bu bâbın evvelinden buraya kadar nakl<br />
olunan hadîs-i serîfler, (Mesâbîh-i serîf)in sahîhinden [sahîh hadîslerinden]<br />
nakl olunmusdur. Bundan böyle, insâallahü teâlâ<br />
haseninden nakl olunur [hasen hadîsler bildirilir].<br />
Yedinci Menâkıb: Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerini arafe günü hacda gördüm. Kusvâ adlı devesi<br />
üzerinde hutbe okudu. (Ey insanlar! Size, onlara yapısıp, dalâlete<br />
düsmemeniz için, Allahü teâlânın kitâbını ve ıtrem ehl-i<br />
beytimi bırakdım) buyurdugunu isitdim. Türpüstî “rahimehullahü<br />
teâlâ” buyurmusdur ki, ıtre için ba’zıları dediler ki, kisinin<br />
ıtresi, yakınları demekdir. Ba’zıları dedi ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ıtresi, Abdülmuttalib<br />
ogullarıdır. Ba’zısı dedi, kisinin ıtresi, ehl-i beytidir. Yakın olsun,<br />
uzak olsun ev halkıdır. Lügat ma’nâsı i’tibâriyle de, kisinin<br />
ehl-i beyti ve kavminin yakınlarıdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri ıtreyi beyân buyurdular. Ehl-i<br />
beyt ile berâber ifâde olundugunda, ıtreden murâd-ı serîfleri,<br />
asabeleri ve ezvâc-ı tâhirâtıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.<br />
Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:<br />
(Muhakkak ben size, eger benden sonra onlara tutunursanız,<br />
iki sey bırakıyorum. Birisi, digerine nazaran dahâ büyükdür. Bu<br />
Kitâbullahdır ki, gökden yere kadar uzanan ipdir. Ikincisi, ıtrem<br />
olan ehl-i beytimdir. Aslâ birbirlerinden ayrılmazlar. Tâ ki<br />
benim havzıma ulasırlar. Siz de, o ikisinden yana ne yol ile halef<br />
olursunuz nazar ediniz.) Tayyibî “rahmetullahi aleyh” hazretleri<br />
beyân buyurmuslar ki, bir seye imsâk etmek, tutunmak,<br />
ona baglanmak, onu hıfz etmekle [korumak ile] olur. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri [Hac sûresi 65.ci âyetinde meâlen]<br />
buyurur: (Elbette Allahü teâlâ semâyı, yere düsmemesi için tutar.<br />
Ancak [kıyâmet günü] kendi izni ile tutar.) Ancak lâyık<br />
olan seye tutunulur. Temessük geçen yerlerde temessük olunan<br />
– 544 –<br />
sey de bildirilmisdir ki, ipdir. (Kitâbullah, gökden yere kadar<br />
uzanan ipdir) sözünde sanki insanlar, tabî’atlerinin, sehvetlerinin<br />
istedigi seylerin bulundugu bir yerde durmuslar, nefslerinin<br />
çirkin arzûlarını yerine getirmek isterken, Allahü teâlâ lutf<br />
edip, insanların yükselmesini irâde ederek, Kur’ân-ı kerîm ipini<br />
onlara yaklasdırır. O ipe tutunanlar kurtulur. Orada kalanlar<br />
helâk olur. Kur’ân-ı azîm-üs-sâna temessük, onda bildirilen ile<br />
amel etmek, yasak edilenden kaçmakdır.Itrete temessük<br />
ma’nâsı, onlara muhabbetdir. Ya’nî ehl-i beyti sevmek, onların<br />
dogru yolunda, izinde yürümekdir.<br />
Yine Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Alî,<br />
Fâtıma, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm” için buyurdular<br />
ki: (Onlarla muhârebe edenler ile ben harbdeyim. Onları selâmetde<br />
bırakana, ben de selâmetdeyim!) Burada harb adâlet<br />
ma’nâsınadır. Selâmet de sulh ma’nâsınadır. Burada mübâlagalı<br />
ma’nâda kullanılmakdadır.<br />
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, insanların en<br />
sevgilisi kim idi diye süâl olundu. Buyurdular ki: (Fâtıma-tüzzehrâ.)<br />
Erkeklerden sevgili olan hangisidir, diye süâl olundu.<br />
Buyurdular ki: (Fâtımanın zevci “radıyallahü anhüm”.) Ebû<br />
Sa’îd “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Hasen<br />
ve Hüseyn, Cennet ehlinin gençlerinin seyyididir.)<br />
Imâm-ı Nevevî “rahimehullah” hazretleri fetvâsında buyurmuslardır<br />
ki, bu hadîsde bir mes’ele vardır. Bu hadîs-i serîf sahîh<br />
midir, degil midir. Ma’nâsı ne demekdir. Onlar genç iken<br />
mi, yaslandıkda mı vefât etdiler. Ebû Sa’îd-i Hudrîden “radıyallahü<br />
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Hasen ve Hüseyn, Cennet ehlinin<br />
gençleridir.) (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki, bu hadîs-i serîf<br />
hasen ve sahîhdir. Enes “radıyallahü anh” hazretlerinden bildirilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine;<br />
(Peygamberlerden sonra, önce ve sonra gelenlerden Cennet<br />
ehlinin yaslılarının seyyidi bu ikisidir.) buyurdu. Tirmizî rivâyet<br />
etdi ve dedi ki, bu hadîs hasendir. Ebû Bekr ve Ömer; Ha-<br />
– 545 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:35<br />
sen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri<br />
yaslı olarak vefât etdiler. Hadîs-i serîfin ma’nâsı budur ki, muhakkak<br />
Hasen ve Hüseyn genç olarak Cennete girenlerin seyyidleridir.<br />
Ebû Bekr ve Ömer yaslı olarak Cennete girenlerin<br />
seyyididirler. Cennet ehlinin hepsi, otuzüç yasında kimseler olacaklardır.<br />
Seyyid olan o kimselerin ömrleri, digerlerinden az veyâ<br />
çok olabilir. [Seyyid olanlar, digerlerinden dahâ üstün ve kemâl<br />
sâhibidirler.] (Nevevî)nin fetvâsı burada sona erdi.<br />
Üsâme bin Zeyd “radıyallahü anh” hazretleri, rivâyet eder.<br />
Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûruna bir gece, ba’zı hâcetimden dolayı varmısdım. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” birsey ile örtünmüs olarak<br />
çıkdı. Bu seklde neden çıkdıgını bilemedim. Hâcetimi [isimi]<br />
bitirdikden sonra dedim ki, (Yâ Resûlallah, örtündügün seyin<br />
altında ne vardır.) Örtüyü açdı. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri mubârek kucaklarında idi. Buyurdular<br />
ki: (Bu ikisi ogullarımdır. Kızımın ogullarıdır. Yâ Rabbî! Bu<br />
ikisini seviyorum. Bunları sevenleri de seviyorum!) Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden süâl olundu ki,<br />
ehl-i beytinizden hangisini dahâ çok seviyorsunuz. Buyurdu:<br />
(Hasen ve Hüseyn ve Fâtımayı “radıyallahü teâlâ anhüm” seviyorum.<br />
Iki oglumu çagırın. Koklıyayım ve bagrıma basayım!)<br />
Gayb yolu ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o<br />
ikisini koklar ve bagrına basar. Büreyde “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hutbe okuyordu. O sırada Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” geldiler. Üzerlerinde kırmızı gömlek vardı.<br />
Yürürken düserlerdi. Zîrâ yasları küçük idi. Hemen Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” minberden inip, ikisini de yanına<br />
alıp, minbere çıkardı. Karsısına oturtdu. Sonra; meâl-i serîfi,<br />
(Mallarınız ve evlâdlarınız ancak fitnedir) âyet-i kerîmesini<br />
okudu. Sonra, (Bu iki sabinin yüzlerine bakdım. Düserler ve<br />
yürürler idi. Sabr edemedim. Sözlerimi kesip, bu ikisini yukarı<br />
götürdüm) buyurdular.<br />
Ya’lâ bin Mürre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Hüseyn benden, ben de Hüseyndenim. Hüseyni seveni Allahü<br />
teâlâ da sever. Hüseyn, torunlardan bir torundur.) Sârih<br />
– 546 –<br />
Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân eylemislerdir ki; Kâdî<br />
“rahimehullah” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, hazret-i imâm-ı Hüseyn ile kavmi arasında<br />
meydâna gelecek hâdiseleri bilip, o sebebden hazret-i Hüseyni<br />
husûsî olarak zikr edip, beyân buyurdular ki, kendi zât-ı<br />
serîfleri ile hazret-i imâm-ı Hüseyn muhabbetde, hurmetde ve<br />
ta’rizde ve muhârebede ve onu te’kidde bir oldugu anlasılsın.<br />
(Hüseyni seveni, Allahü teâlâ sever) buyurdular. Zîrâ, muhakkak,<br />
hazret-i Hüseyne muhabbet, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine muhabbetdir. Resûlullaha muhabbet<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine muhabbetdir.<br />
Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular ki: (Sibt: Torun),<br />
sebâtdandır. Sebât o secereye derler ki, çok dalları vardır.<br />
Bir gövdeye baglıdır. Veled [ogul] secere [agaç] menzilesinde<br />
[yerinde] olur. Bunun tefsîrinde denildi ki, (Elbette o, hayrda,<br />
ümmetlerden bir ümmetdir.) Yine hadîs-i serîfde buyrulmusdur<br />
ki: (Hasen ve Hüseyn, Resûlullahın iki torunudur.) Sunu da<br />
derim ki, (Sibt)den murâd kabîledir. Ya’nî o ikisinden iki kabîle<br />
hâsıl olur [dal, budak salar, çogalır]. O ikisine (sibt) tesmiye<br />
etdiler. [Torun dediler.] O ikisi asl olur [gövde olur]. Evlâdı, torunları<br />
da tâife olur. Türpüstînin kelâmı temâm oldu.<br />
Buyurulmusdur ki, avâm arasında Hasen “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin nesilleri bitmisdir diye yanlıs bir inanıs vardır.<br />
Böyle inanmak dogru degildir. Türpüstînin rivâyet buyurdugu<br />
hadîs-i serîf, böyle düsünenlerin i’tikâdını tekzîb eder.<br />
Hem menâkıb-ı serîflerini beyân etdiler. Açıklamıslardır ki, vefât<br />
etdiklerinde ondört ogulları kaldı. Birçok kızları kaldı. Mahdûmlarının<br />
ismleri, Abdüllah, Kâsım, Hüseyn-el Ebrim ve<br />
Ukayl, Hasen-el Müsennâ ve Zeyd, Abdürrahmân ve Ahmed,<br />
Ömer ve Ismâ’îl ve Fadl ve Ebû Bekr ve Talha. Bu kadar evlâddan<br />
nesîlleri kalmamak mümkün degildir.<br />
Nakl olunmusdur ki, Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruhül’azîz”<br />
hazretleri kendi tasnîf etdigi (Gunyet-üt-tâlibîn) adı<br />
verilen risâlede, kendi dedelerinin silsilesini Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine ulasdırır. Bu yol ile beyân buyurmusdur:<br />
Muhyiddîn Ebû Muhammed Abdülkâdîr ibni Ebî Sâlih<br />
Cengi Dost bin Abdüllah bin Yahyâ bin Dâvüd bin Mûsâ bin<br />
Abdüllah bin Hasen-el Müsennâ ibni Hasen bin Alî bin Ebî Tâ-<br />
– 547 –<br />
lib “radıyallahü teâlâ anhümâ ve rahmetullahi aleyhim ecma’în”.<br />
Bu fakîr ve pürtaksîr-ül âciz, Seyyid Eyyûb der ki, biz<br />
de böyle tesbît etdik. Seyyid Mahmûd el-mülekkab bil azîz<br />
[Azîz lakabı ile lakablanmıs] “kuddise sirruh” hazretlerinin<br />
meclis-i serîflerinde hâzır olan ba’zı ehibba ve arkadasları buyururlardı,<br />
biz Hasenîyiz. Siyâdetimiz silsilesi Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine erisir. Hem ekserî i’timâd edilir kisilerden<br />
isitdigimiz budur ki, Mekke-i mükerreme serrefehallahü<br />
teâlâ bi serefihâ [orasını seref ile sereflendirdi], serîflerin silsileleri<br />
hazret-i Hasene ulasır. Bu tafsîlatlı bilgiden gâye odur ki,<br />
bunların hepsini bos sayıp, temâmını inkâr gerekmez. Neseb-i<br />
serîfleri, ihtimâl ki kalmısdır.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Hasen, Resûl-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin gögüsden basa kadar olan kısmına, Hüseyn;<br />
Resûlullahın gögüsden asagıya kadar kısmına, insanların en çok<br />
benziyenidir. Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Huzeyfe der ki, vâlideme dedim ki: Bana izn<br />
ver, varayım, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleriyle aksam nemâzı kılayım. Söyliyeyim de, bana<br />
ve sana istigfâr etsin [ya’nî düâ buyursun]. Geldim. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile aksam nemâzını kıldım.<br />
Sonra yine nemâz ile mesgûl oldu. Yatsı nemâzını da kıldı.<br />
Sonra geri döndü. Ben de tâbi’ oldum. Benim sesimi [gelisimi]<br />
isitdi. (Kimdir, Huzeyfe midir) buyurdu. Evet yâ Resûlallah! dedim.<br />
Buyurdular ki: (Nedir hâcetin [istegin]. Allahü teâlâ hazretleri<br />
seni ve anneni afv etsin.) Sonra buyurdular ki: (Simdiye<br />
kadar hiç bir yere gelmemis melek bu gece geldi. Rabbinden izn<br />
istemis ki, benim üzerime selâm versin ve Bana müjde versin ki,<br />
muhakkak Fâtıma, Cennet ehli kadınların seyyidesidir. Hasen<br />
ve Hüseyn, Cennet ehli gençlerin seyyididirler.)<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
rivâyet etmisdir. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, Hasen bin Alîyi omuzuna almısdı. Bir kisi<br />
dedi ki; Yâ ogul; ne güzel zâtın omuzundasın. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Omuzumdaki de<br />
güzeldir.) Bu menkıbenin evvelinden buraya kadar temâmı,<br />
(Mesâbîh)in hasen hadîslerinden bildirilmisdir.<br />
– 548 –<br />
Sekizinci Menâkıb: Imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah<br />
bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anhüm” Medîne-i münevvereye<br />
giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları<br />
için, yiyecek birsey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan<br />
gâyet muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip,<br />
yoldan sapdılar. Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı<br />
gördüler. Ona dogru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara<br />
çadır içinde, bir kadıncıkdan baska kimse yok. Kadıncagıza selâm<br />
verdiler. O kadıncagız da, letâfet ile selâmlarını alıp ve<br />
bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına bu geldi ki, bu üç sultânın<br />
dünyâda benzerleri az bulunur. Kadına dediler ki, bir yiyecegin<br />
var mıdır. O dedi ki, bir keçim vardır. Kendiniz sagınız, südünü<br />
içiniz. Imâmlardan birisi sagdı, bir çanak südü bir imâma verdi.<br />
Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan<br />
sonra kadına dediler ki, baska yiyecegin yok mudur. Kadıncagız<br />
dedi ki, bu keçimi bogazlayıp, yiyin. O kadın, bunu böyle<br />
söyleyince, Abdüllah hazretleri o keçiyi kesip, pisirip, yidiler.<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd edip, atlarına<br />
bindiler. Sonra kadıncagıza dediler ki, Medîne-i münevvereye<br />
vardıgın zemân, mutlaka bize ugrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz<br />
ve Hâsimîlerdeniz. Se’âdetle dönüp, gitdiler. Bir zemân sonra o<br />
kadıncagızın kocası geldi. Gördü ki, ortada keçi yok. Keçi ne<br />
oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı.<br />
Kocası da huzûrsuz olup, ey aklsız hanım! Niçin böyle yapdın.<br />
Bizim ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi. Hanımcagız dedi ki,<br />
Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel<br />
yigitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir etmeden göndermek<br />
insâf degildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan esirgerim.<br />
Ammâ kadıncagız, imâmları bilmez idi. Güzel yigitleri<br />
gördügünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliginden ve sözlerinin<br />
tatlılıgından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır.<br />
Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi. Bu dünyâda bütün<br />
malı bir keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncagızın<br />
kemâl derecede cömerdligini gösterir.<br />
Artık, kadıncagız, kocası ile birseyler alıp-satmak için, Medîne-<br />
i münevvereye gitdiler. Sehr içinde gezerken, hikmet-i ilâhî,<br />
imâm-ı Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Bâb-ı<br />
selâm önünden geçerken rast geldiler. Imâm hazretleri, kadıncagızı<br />
gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip, huzûr-ı serîflerine<br />
– 549 –<br />
getirdiler. Kadıncagıza hitâb edip, buyurdular ki, benim kim oldugumu<br />
bilir misin? Bilmem, deyip, cevâb verdi. Imâm hazretleri<br />
buyurdu ki, o üç yigit, bir zemân senin çadırına ugradılar.<br />
Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim. Emr<br />
etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular. Hikmet-i Rabbânî<br />
imâm hazretlerinin yanında fazla bir sey bulunmadıgından,<br />
beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler. Bize bin dirhem gümüs<br />
ve yüz koyun versin. Insâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül<br />
mâl emîni verdi. Huzûr-ı serîflerine getirdiler. Temâmını kadıncagıza<br />
verip, bizi ma’zûr tut, dedi. Yanlarına adam verip,<br />
imâm-ı Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi.<br />
Imâm-ı Hasen de bunları iyi karsılayıp, yanında bulundugu kadar<br />
ikrâm etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadıgı<br />
için, beyt-ül mâl emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz<br />
koyun karz [ödünç, borç] aldılar. Hepsini o kadıncagıza verip,<br />
özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip, Abdüllah bin<br />
Ca’fer hazretlerine gönderdiler. Abdüllah hazretleri, imâmlar<br />
ile bulusdunuz mu diye süâl etdi. Evet, onlardan geliriz, dediler.<br />
Abdüllah hazretleri buyurdu: Ne olaydı, önce bizim yanımıza<br />
gelseydiniz! Zîrâ onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez<br />
[bulunmaz]. Hâzır nesneleri bulunmadıgı için, belki ızdırâb<br />
çekmislerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner dirhem ve<br />
yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok<br />
ni’metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi.<br />
Hazret-i Abdüllah bin Ca’fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncagız<br />
kocası ile dörtbin dirhem gümüs ve bu kadar [yediyüz]<br />
koyunu alıp, sevinerek evlerine döndüler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin evlâdının sehâveti [cömerdligi,<br />
ikrâmları] bu mertebede olunca, lâyık olan odur ki,<br />
ümmeti olan kisi dünyâya ragbet etmeyip, eline geçeni infâk<br />
edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda müslimânlıkları<br />
ma’mûr, âhıretde de günâhları afv edilmis olur.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerinden nakl edilmisdir: Ben Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrunda<br />
idim. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” aglıyarak gelip,<br />
dedi ki, yâ babacagım! Hasen ve Hüseyn evden çıkıp, gitdiler.<br />
Uzun müddet geçdi. Alî de evde yok ki, gidip, onları çagırsın.<br />
Ne yapacagız? Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 550 –<br />
hazretleri buyurdu ki: Yâ Fâtıma! Gam yime. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri onları hıfz eder. Düâ buyurdu ki: (Yâ Rabbî!<br />
O ikisini, eger denizde iseler de, inâyet kayıgın ile, kenâra getir.<br />
Eger sahrâda iseler de, hidâyet rehberin ile menzile getir [evine<br />
getir].) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Onlar dünyâdakilerin fâdılları, âhıretdekilerin büyüklerindendir.<br />
Vâlideleri onlardan a’lâdır. Hiç elem çekme ki, o iki<br />
seyhzâdeleriniz Neccâr ogullarının bagçesinde emniyyetdedirler.<br />
Allahü teâlâ hazretleri onların muhâfazasına iki melek müvekkîl<br />
etmisdir. Kanatlarını onlara gerip, hizmetleri ile mesgûldürler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
o bagçeye dogru yola koyuldu. Imâm-ı Hüseyni melek getirip,<br />
eve dönerken, Ebû Eyyûb-i Ensârî “radıyallahü teâlâ anh” melegi<br />
his etmeyip, zan etdi ki, ikisini de hazret-i Resûl-i ekrem götürmekdedir.<br />
Dedi ki, yâ Resûlallah! Seyhzâdelerin birini bana<br />
verin, götüreyim. Cenâbınızın yükünü hafîfleteyim. Hazret-i<br />
Resûl-i ekrem buyurdu ki, (Yâ Ebâ Eyyûb! Bunlar dünyâda<br />
mükerrem, ukbâda [âhıretde] muhteremdir. Vâlideleri kendilerinden<br />
esref ve efdaldir.) Sahâbe-i güzîn hazretlerine teveccüh<br />
edip, buyurdular ki, (Ey kavmim! Size haber vereyim mi, ced ve<br />
cedde [dede ve nine] cihetinden [yönünden] insanların en sereflisi<br />
kimdir.) Dediler, siz buyurun. Buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn<br />
ki, cedleri [dedeleri] Resûlullah, ceddeleri [nineleri] Hadîce<br />
binti Huveyliddir. Arab kabîlelerinin sereflisindendir. Haber<br />
vereyim mi, baba ve anne cihetinden esref kimdir.) Dediler, yâ<br />
Resûlallah, siz buyurun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, babaları Alî bin<br />
Ebî Tâlib, anneleri Fâtıma binti Resûlullahdır “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem”. Ve size dayı ve teyze cihetinden efdal kimdir,<br />
haber vereyim mi!) Dediler, kimdir siz söyleyin yâ Resûlallah!<br />
Buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, dayıları Kâsım bin Resûlullahdır.<br />
Teyzeleri Zeyneb binti Resûlullahdır. Ve haber vereyim<br />
mi size, amca ve hala cihetinden esref kimdir.) Dediler,<br />
kimdir, yâ Resûlallah! Buyurdular, (Hasen ve Hüseyn ki, amcaları<br />
Ca’fer Tayyâr, halaları Ümmihâni binti Ebû Tâlibdir “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”.)<br />
Onuncu Menâkıb: Abdüllah ibni Zübeyr “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” hazretleri rivâyet etmisdir. Imâm-ı Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri ile bir sefere çıkmısdık. Bir hurmalıga<br />
– 551 –<br />
ugradık. Hurma agaçlarında hurma kalmamıs, kurumusdu.<br />
Orada konakladık. Abdüllah ibni Zübeyr der ki, ben arzû etdim<br />
ki, ne olaydı, bu agaçlarda hurma olsaydı. Imâm-ı Hasene<br />
dedim. Imâm arzûmu kabûl edip, düâ ile mesgûl olmaga basladı.<br />
Düâsı çabuk kabûl olup, hemen bir agaç yeserip, hurma<br />
meydâna geldi. [Orada bulunanlar bu sihrdir, dedi. Hâyır, Resûlullahın<br />
torununun düâsı ile Allahü teâlâ yaratdı, buyurdu.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)de böyle yazılıdır.]<br />
Onbirinci Menâkıb: (Kenz-ül Gârâib) kitâbında yazılıdır.<br />
Bir gün bir a’râbî Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine, bir ceylân yavrusunu hediyye getirdi. Hazret-i<br />
Fahr-i kevneyn onu imâm-ı Hasene lutf etdi [hediyye buyurdu].<br />
Hazret-i imâm-ı Hüseyn bunu isitince, Muhammed Mustafâ<br />
hazretlerinin huzûr-ı serîflerine gelip, dedi ki, yâ dedecegim.<br />
Ben de ceylân yavrusu isterim. Hiçbir behâne ile tesellî bulmayıp,<br />
aglamaga basladı. Hazret-i Resûl-i ekrem düsünceli otururken<br />
gördü ki, sahrâdan bir ceylân, yavrusunu alıp, acele ile gelir.<br />
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı serîfine geldikde, fasîh bir lisân ile; yâ Resûlallah!<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ben fakîre iki yavru<br />
ihsân etmisdi. Birini bir avcı tutup, size getirdi. Biri benim ile<br />
kaldı. Onu emzirmege mesgûl iken, nidâ geldi ki, ey azîz, bir<br />
yavrun Hasene vâsıl oldu. Hazret-i Hüseyn de ceylân yavrusu<br />
istiyor. Aglamaga basladı. Durmayıp, bir yavrunu da çabuk huzûra<br />
götür. Onun sıkıntısını kalbinden gider. Yoksa bir damla<br />
göz yası çıkarsa ars titrer. Melekler onun üzüntüsüne tâkat getiremezler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
bu haberden mesrûr olup, o ceylân yavrusunu da Hüseyne<br />
verip, hâtır-ı serîfini tesellî etdi. Ey azîzler! Gökdeki melekler<br />
ve yeryüzündeki vahsî hayvânlar, bir damla göz yasının o<br />
mubârek torunun gözünden damlamasını revâ görmediler. Onların<br />
gönüllerini incitenler ne cevâb verir.<br />
Onikinci Menâkıb: Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” hazretlerinden Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” dâimâ ticâret<br />
için, sefere gidip-gelirdi. Allahü teâlâ hazretleri bir güzellik<br />
vermis idi ki, seferden geldikde, sehre girdigi vakt, Medîne ehlinin<br />
hâtunları varıp, Dıhye hazretlerinin hüsn ve cemâlini seyr<br />
ederlerdi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîfleri-<br />
– 552 –<br />
ne geldikde, ekserî Dıhye hazretlerinin sûretinde gelirdi. Birgün<br />
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Fahr-i âlem hazretlerinin huzûr-ı<br />
serîflerinde oturdu. Hazret-i Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” o zemân henüz çocuk idiler. O sırada biri Dıhyeyi<br />
görüp, geriye dönüp, kardesine haber verdi ki, büyük babamızın<br />
yanında Dıhye oturur. Gel yanına varalım dedi. Ikisi de acele ile<br />
mescide girdiler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın mubârek dizleri<br />
üzerine oturdular. Mubârek ellerini hazret-i Cebrâîlin mubârek<br />
koynuna uzatdılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bu seyhzâdelerin böyle yapdıklarını görünce, hicâb<br />
edip, bunları men’ etmek istedi. Hazret-i Cebrâîl, Resûlullah<br />
hazretlerinin mahcûb oldugunu görünce buyurdu ki, yâ Resûlallah!<br />
Niçin elem çekersin. Bunlar küçük iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” teheccüd nemâzını kılarken, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni gönderdi. Hazret-i Fâtıma<br />
nemâzda iken elem çekmeyip, râhatca teheccüd kılsın diye, bunların<br />
besiklerini sallardım. Ammâ yâ Resûlallah! Bu tecessüsden<br />
murâd-ı serîfiniz nedir, ben onun için hayretdeyim. Yoksa bu hareketlerini<br />
bana karsı bir edebsizlik mi saydınız; böyle saymayınız.<br />
Hazret-i Fâtıma teheccüd nemâzından sonra uyurken, bunlar<br />
aglardı. Allahü teâlâdan bana, var bunların besiklerini salla,<br />
Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” uykusundan uyanmasın diye<br />
fermân gelirdi. (Cennetde, Alî, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
anhüm” için bir nehr vardır). Sadâsını bunların mubârek kulaklarına<br />
ben getirmisdim. Onların üzerine çıkıp, ellerini koynuma<br />
sokmaları acâib olmaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki: (Yâ kardesim! Ma’sûmlardır. Simdi<br />
birsey yapmadılar. Bir küstâhlık ederler diye mâni’ oldum. Zîrâ<br />
Dıhye derler eshâbımdan birisi vardır ki, dısarıya gider, her<br />
geldiginde bize gelse, bunlara bir hediyye ile gelirdi. Sizi Dıhye<br />
zan edip, ellerini koynunuza uzatdılar.) Cebrâîl aleyhisselâm, Allahü<br />
teâlâ hazretlerine teveccüh edip, buyurdu ki, yâ Rabbî! Habîbin<br />
yanında beni utandırma. Niyâz etdigi gibi, güzel hitâb erisdi<br />
ki, (oturdugun yerden gözlerini yum. Iki elini Cennet içine<br />
uzat. Her ne eline gelirse, al.) Hazret-i Cebrâîl ellerini Cennete<br />
uzatdıgı gibi, bir yesil salkım üzüm ve bir kırmızı nâr eline gelip,<br />
büyük seyhzâde ki, hazret-i Hasendir, üzümü aldı. Küçük seyhzâde<br />
ki hazret-i Hüseyndir, nârı aldı. Seyhzâdeler bunları yerken,<br />
bir dilenci seslendi ki, yâ ehl-i beyt. O üzüm ve nârdan bana<br />
da verin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-<br />
– 553 –<br />
leri fıtratları îcâbı vermek istedikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm<br />
mâni’ oldu. Yâ Resûlallah! Bu dilenci iblîsdir. Cennet meyvesi<br />
ona harâm iken, hîle ile almak ister. Iblîs oradan kayb olup,<br />
seyhzâdeler meyveleri yirken, hazret-i Cebrâîl aglamaga baslayıp,<br />
buyurdu ki, yâ Resûlallah! Bu iki seyhzâdelerin birini cam<br />
zehri ile ve birini kılınç ile sehîd etseler gerekdir. Bu musîbetler<br />
ile Senin derecen yükselecekdir.<br />
Onüçüncü Menâkıb: (Hadîka-i Fudûli) kitâbından nakl edilmisdir.<br />
Bir bayram günü halk toplanmıs, nes’eli idiler. Seyhzâdeler<br />
[hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn] de geldiler. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetine<br />
müserref olup [huzûr-ı serîflerine varıp], tazarru’ ile arz etdiler<br />
ki, ey Seyyidi Kâinât! Kureys ileri gelenlerinin çocukları, giydikleri<br />
yeni ve renkli elbise ile övünürler. Bizim de yeni ve<br />
renkli elbisemiz olsa idi, giyerdik. Habîbullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bu endîse ile, Allahü teâlânın dergâhına<br />
niyâz ederken, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Cennetden<br />
kâfurlu iki elbise getirdi. Birini hazret-i Hasene, birini<br />
hazret-i Hüseyne verdi. O seyhzâdeler elbiseleri renksiz görüp,<br />
tazarru’ etdiler ki, bizim elbiselerimiz de renkli olsa idi dediler.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm bu kolaydır; yâ Resûlallah. Emr buyur, su<br />
getirsinler. Ben elbiselerin üzerine dökeyim. Siz de ayı ikiye bölen<br />
eliniz ile ovalayın. Seyhzâdeler renk begensinler, dedi. O<br />
emr söylendikde, hazret-i Hasen, buyurdu, bana, zümrüt renkli<br />
elbise sevimlidir. Hazret-i Hüseyn buyurdu, bana lâle renkli<br />
elbise sevimlidir. Hemen istedikleri gibi mesrûr olup, elbiseleri<br />
giyip, sevindiklerinde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm agladı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Yâ kardesim Cebrâîl! Herkesin sevindigi bir zemânda senin<br />
aglamanın hikmeti nedir!) Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu ki: Ey<br />
seyyid-i mükerrem! Cennetde gördügün kasrları unutdun mu<br />
ki, hazret-i Hasenin kasrı yesil, hazret-i Hüseynin kasrı kırmızıdır.<br />
Bu elbiselerin rengi de onlara isâretdir ki, hazret-i Hasen<br />
zehr içip, vefât edecegi sırada, mubârek rengi zümrüt gibi olur.<br />
Hazret-i Hüseynin mubârek yüzü kana boyandıgı zemân, rengi<br />
kırmızı olur. Kıt’a:<br />
Zemânın sâkisinin iltifâtı budur ki, Hasenin bardagına zehr dökmekdir,<br />
Felek cellâdının ahdi de, sehîd Hüseyne kılıç çekmekdir.<br />
– 554 –<br />
Ondördüncü Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve) kitâbında yazılıdır.<br />
Bir gün Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-<br />
ı serîflerinde güres tutarlardı. Resûlullah hazretleri; yâ Hasen<br />
tut Hüseyni, buyururdu. Fâtıma “radıyallahü anhâ” orada<br />
hâzır idi. Dedi, yâ Resûlallah! Hasen, kardesinden büyükdür.<br />
Acabâ, küçük olana yardımcı olmak dahâ uygun iken, niçin Hasen<br />
tarafını tutarsınız! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki: (Yâ Fâtıma! Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm<br />
Hüseyne yardım ediyor.)<br />
Onbesinci Menâkıb: (Uyûn-ür-rızâ) kitâbında, Hüseyn bin<br />
Alîden “radıyallahü teâlâ anhümâ” nakl edilmisdir. Bir gün büyük<br />
Ceddimin hizmetinde Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hâzır idi. Ben vardım. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular<br />
ki, (Merhabâ! Yâ Ebâ Abdüllah! Yâ zeynes-semâvat-i velard!).<br />
Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü anh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Âsûmânın ve yerin senden baska zîneti var mıdır. Resûl-i ekrem<br />
hazretleri buyurdu: (Ey Ubeyy bin Kâ’b! O ma’bûd hakkı<br />
için ki, beni insanlara resûl olarak gönderdi, Hüseyn bin Alî<br />
yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyâde zînet, göklerin<br />
tabakalarıdır.)<br />
Onaltıncı Menâkıb: Ibni Ishâk Isbâdâti nakl etmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki, (Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arsın iki süsüdürler!)<br />
O zemân, Allahü teâlâya Cennet, lisân-ı hâl ile dedi<br />
ki, (Yâ Rabbî! Sebebi nedir ki, beni miskînlere ve dervîslere<br />
mesken edersin.) Nidâ geldi ki, ey Cennet! Bu se’âdete râzı olmaz<br />
mısın ki, erkânını [köselerini] Hasen ve Hüseyn ile süslerim!<br />
Cennet o müjdeye övünüp, râzıyım, râzıyım, dedi. Ne<br />
mutlu se’âdete kavusmus olanlara ki, arsın ve Cennetin köselerinin<br />
zînetleri olan bunların yakınlık derecelerini düsünmelidir.<br />
Onyedinci Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
menkıbeleri bâbında beyân olunmus idi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ziyâfet vermisdi. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o ziyâfetden çıkıp, eve geldi. Hazret-i<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, hazret-i Alîde<br />
hüzün görüp, sordu: Yâ Alî! Bu ne hüzündür ki, sende müsâhe-<br />
– 555 –<br />
de ederim. Hazret-i Alî buyurdu ki, yâ Fâtıma! Eger bizim de<br />
dünyâlıgımız olsa idi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini evimize da’vet ederdik. Nitekim bugün hazret-<br />
i Osmân da’vet etdi. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: Biz de<br />
da’vet edelim. Hazret-i Alî dedi: Yâ Resûlullahın kızı. Yâ Habîbullahın<br />
kerîmesi. Ne ile ikrâm edersin. Hangi ta’âmı yidirirsin.<br />
Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: O Habîbullahdır. Ona Allahü<br />
teâlâ ikrâm eder ve ta’âm verir. Hazret-i Alî, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına varıp, dedi<br />
ki: Yâ Resûlallah! Kerîmeniz Fâtıma-tüz-zehrâ sizi evine<br />
da’vet eder. Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:<br />
(Yâ Alî! Yalnız beni mi, eshâbımla berâber mi?) Alî “radıyallahü<br />
anh” dedi ki: Eshâb-ı kirâm da berâber buyursunlar.<br />
Eshâb-ı kirâm ile berâber kalkıp, devletli ve se’âdetli hazret-i<br />
Fâtımanın, mubârek evlerine geldiler. Hazret-i Fâtıma, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin dergâhına teveccüh edip, dedi<br />
ki, yâ Rabbî! Muhakkak senin Habîbin bugün miskîn kulunun<br />
evine geldi. Sen onlara ikrâm eyle, ni’metler ver. Ben fakîr, onlara<br />
ikrâm etmege ve ni’met vermege kâdir degilim [gücüm yetmez].<br />
Bir çömlegi vardı. Ates üzerine [ocaga] koydu. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kendi lutf ve keremi ile o çömlegi<br />
ta’âm ile doldurdu. Hazret-i Fâtıma o ta’âmı Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine getirdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Eshâb-<br />
ı güzîn o ta’âmdan yidiler. Resûlullah hazretleri buyurdular<br />
ki, (Is bu ta’âm Cennet ta’âmlarındandır.) Ondan sonra hazret-<br />
i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” evine girip, secde eyledi<br />
ve dedi ki, (Yâ Rabbî! Benim kölem yokdur ki âzâd edeyim.<br />
Velâkin dilerim ki, ümmet-i Muhammedin günâhkârlarından<br />
bir mikdârını, Cehennem atesinden âzâd eyleyesin!) Derhâl<br />
Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Resûlallah! Senin kızın<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ günâhkâr ümmet için, münâcât etdi. Allahü<br />
teâlâ buyurdu ki: (Habîbime selâm eyle ve de ki, Fâtımanın evine<br />
gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem<br />
azâbından âzâd eyledim.) Bizi müslimân olmakla ve Muhammed<br />
aleyhisselâmın ümmeti olmakla sereflendiren Allahü teâlâya<br />
hamd olsun. Resûlüne, âline, ezvâcına ve eshâbına ve evlâdına<br />
ve uyanlara selâm olsun.<br />
– 556 –<br />
ONBIRINCI BÂB<br />
Eshâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Menâkıbı:<br />
Yûsüf-i Erdebîli “rahimehullahü teâlâ” (Envâr) adlı kitâbında<br />
Seyh Ebû Amr bin Salâhdan nakl etmisdir. O dedi ki,<br />
(Ma’rife-tül hadîs) adlı kitâbda, Imâm-ı Nevevînin “rahimehullah”<br />
(Irsâd) adlı kitâbından alarak dedi ki: Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin hepsi âdildirler.<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âhırete intikâlleri<br />
sırasında yüzondörtbin Sahâbe mevcûd idiler. Kur’ân-ı<br />
azîm-üs-sân ve sahîh hadîs-i serîflerde, hepsinin adâletleri ve<br />
büyüklükleri bildirilmekdedir “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’in”.<br />
Birinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf) kitâbının, bu bâbının sahîh<br />
hadîs-i serîfler kısmının evvelinde, Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Eshâbımı<br />
kötülemeyiniz! Sizlerden biri Uhud dagı kadar altın sadaka<br />
verse, Eshâbımdan birinin bir müd arpa sadakasının veyâ<br />
yarısının sevâbına kavusamaz.) Kevrânî “rahimehullahü teâlâ”<br />
buyurmus ki, muhakkak sizin biriniz, Uhud dagı kadar altın sadaka<br />
vermekle, Sahâbe-i güzînin bir müd veyâ onun yarısı mikdârı<br />
sadakasında nâil oldugu ecr ve sevâba kavusamaz. Sahâbî;<br />
o kimsedir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini, mü’min oldugu hâlde bir kerre gören kimse demekdir.<br />
Denildi ki, hadîs-i serîfin ma’nâsı sudur: Sahâbe-i güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden fakîr olan<br />
birinin Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda, az bir<br />
mal vermesi, onlardan sonra gelenlerin vermelerinden efdaldir.<br />
Sahâbe-i güzînin fazîleti, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” huzûrlarına ve sohbet-i serîflerine erismek ile oldu.<br />
Baska birsey ile olmadı. Zîrâ onlar vahy zemânına yetisdiler.<br />
Bizden birimizin bin sene ömrü olsa, bütün ömrümüzce, Alla-<br />
– 557 –<br />
hü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin emrlerine imtisâl etsek ve yasaklarından<br />
kaçınsak, belki kendi zemânımızın cümle insanlarının<br />
âbidi olsak, bütün ibâdetlerimiz, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin bir sâat sohbetinde olmaga<br />
mukâbil olmaz. Bundan dolayıdır ki, onların fazîletine hiçbir<br />
sey esid olmaz. Kevrânînin kelâmı temâm oldu.<br />
(Müslim) sârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki, Sahâbe-<br />
i güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin seb’i [onları<br />
kötülemek] harâmdır. Harâm olan fuhs ile aynıdır. Onlardan<br />
fitnelere karısmıs olsun veyâ olmasın aynıdır. Zîrâ onlar müctehiddir.<br />
Onların sânlarına yakısmıyan ma’nâlar söylemek büyük<br />
günâhlardandır. Bütün âlimlerin mezhebi odur ki, onları kötüliyen<br />
ta’zîr olunur. Katl olunmaz. Ba’zı mâlikî mezhebi âlimleri<br />
katl olunur, dedi.<br />
Tayyibî hazretleri demisdir ki, Sahâbe-i kirâmın hepsi, mutlaka<br />
âdildirler. Kur’ân-ı azîm-üs-sân ve hadîs-i serîflerin ve i’timâd<br />
olunur kimselerin icmâ’ları ile anlasılmakdadır. Yine (Envâr)<br />
kitâbında Yûsüf-i Erdebîli “rahimehullahü teâlâ” demisdir<br />
ki, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine ta’n etmek<br />
câiz degildir. O Sahâbe-i kirâmın büyüklerindendir. Yezîdden<br />
baskasına la’net etmek ve kötülemek câiz degildir. [Hattâ onu<br />
bile kötülemek lüzûmsuzdur.] Zîrâ hepsi mü’min ve müslimândırlar.<br />
Allahü teâlânın irâdesine kalmısdır. Isterse azâb eder, isterse<br />
rahmet eder. Imâm-ı Gazâlî ve Nevevî ve gayrileri böyle<br />
dediler. Hüccet-ül islâm imâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”<br />
buyurmusdur ki: Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin “radıyallahü<br />
anhümâ” sehîd edilmelerini ve Sahâbe-i kirâmın arasında<br />
meydâna gelen çekisme ve çarpısmaları hikâye etmek, anlatmak<br />
harâmdır. Çünki, Eshâb-ı kirâmın ba’zısına bugz etmege<br />
sebeb olur. Hâlbuki onlar dinde âlimdirler. Din imâmları bilgilerini<br />
rivâyet yolu ile onlardan almısdır. Bu dogru yol ile dogru<br />
din bilgilerini ögrendik. Onları kötüleyen kimse kendi mel’ûndur.<br />
Kendi nefsine ve dînine ta’n etmis olur. Imâm-ı Gazâlînin<br />
kelâmı temâm oldu.<br />
Ikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de, yukarıda bildirilen<br />
hadîs-i serîfin devâmında bildirilmisdir. Ebû Bürdeden ve<br />
onun da babasından nakl olunan hadîs-i serîfde, Resûlullah<br />
– 558 –<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek basını semâdan yana<br />
kaldırarak, (Yıldızlar gökde emene’dir [rahmet veyâ emînin<br />
çogulu]. Yıldızlar gitdigi zemân, gökde va’d olunan seyler olur.<br />
Ben de Eshâbım üzerine emînim. Gitdigim zemân, Eshâbıma<br />
va’d olunan seyler gelir. Eshâbım da ümmetim üzerine emenedir.<br />
Eshâbım gidince, ümmetime va’d olunan seyler gelir) buyurdular.<br />
(Müslim) hadîs kitâbını serh eden “rahimehullahü teâlâ” beyân<br />
etmisler ki; hadîs-i serîfde geçen emenetün kelimesi, emân,<br />
rahmet demekdir ve emînin çoguludur. Emîn ise hâfız, koruyucu<br />
ya’nî sebebdir. Gökler için va’d olunan seyler, kıyâmet günündeki<br />
yarılması, dagılmasıdır. Yıldızların gitmesinden maksad,<br />
karârması ve dökülmesidir. (Ben Eshâbıma emeneyim ve<br />
ben ki gitdim; Eshâbıma, fitneden, harbden ve ba’zı arabların<br />
irtidâdından, kalblerde meydâna gelen ihtilâflardan va’d olunan<br />
seyler gelir, demekdir.) Bunlarla alâkalı olan seyleri açıkca<br />
bildirdiler. Buyurdukları hersey vâki’ oldu. Ümmetine va’d olunan<br />
seyler, zuhûra geldi. Bid’at fırkalarının zuhûru, dinde olan<br />
çesidli reformist hareketler, seytânın arkadaslarının meydâna<br />
çıkması, [Deccâl] rûmun zuhûru, Mekke ve Medînenin harâb<br />
olması, hayrât ehlinin gitmesi, ser ehlinin gelmesi ve kıyâmetin<br />
bunlar üzerine kopması bunlardandır.<br />
Üçüncü Menâkıb: Yine o hadîs-i serîfin devâmında, Ebû<br />
Sa’îd-i Hudrîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Insanlar üzerine bir zemân gelir. Bir kısm kimseler<br />
gazâ ederler. Içinizde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin Eshâbından kimse var mıdır, derler. Evet<br />
derler. Sonra harb kazanılır. Ondan sonra nâs [insanlar] üzerine<br />
bir zemân gelir ki, harb ederler. Içlerinden bir cemâ’at derler<br />
ki, içinizde Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
eshâbı ile görüsmüs [tâbi’înden] kimse var mıdır. Derler ki,<br />
evet. Sonra harb kazanılır. Yine insanlar üzerine bir zemân gelir<br />
ki, harb ederler. Bir cemâ’at der ki, içinizde Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâbını görmüs olanları gören<br />
[tebe-i tâbi’înden] kimse var mıdır. Derler ki, evet. Sonra<br />
harb kazanılır. [Ya’nî feth müyesser olur.]) Bu hadîs-i serîfde<br />
– 559 –<br />
(Buhârî) ve (Müslim) müttefiklerdir. [Ya’nî her ikisinde de vardır.]<br />
(Müslim) rivâyetinde ziyâde etmisdir ki, dördüncü ordu da<br />
vardır. Ya’nî denilir ki, (Bakınız! Içinizde, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâbını göreni görenini göreni<br />
görmüs kimse var mıdır!) Bir kisi bulunur. Harb kazanılır. Tayyibî<br />
“rahimehullahü teâlâ” buyurmus ki, bu hadîs-i serîfde, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri için mu’cize,<br />
Eshâb-ı kirâm, tâbi’în ve tebe-i tâbi’în “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” için fazîlet vardır.<br />
Dördüncü Menâkıb: Yine o hadîs-i serîfin devâmında, Imrân<br />
bin Husayndan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Ümmetimin üstünleri benim zemânımda bulunanlardır.<br />
Ya’nî Eshâbımdır. Sonra o kimselerdir ki, Eshâbımı ta’kîb<br />
eder. Sonra o kimselerdir ki, onları ta’kîb edeni ta’kîb eder.<br />
Muhakkak onlardan sonra bir kavm gelir ki, onlardan sâhidlik<br />
istenmeden sâhidlik ederler ve hıyânet ederler. Onların yapdıkları<br />
o hıyânet ile onlarda emânet kalmaz. O kimsenin hilâfınca<br />
ki, tahkîr olundugunda, bir kerre hıyânet eder. O hıyânet<br />
etmis olur. Ammâ onunla emânetden çıkmaz. Ba’zı hâllerde<br />
sözünde durmazlar. Onlarda semizlik zâhir olur [sismân olurlar].)<br />
Bir rivâyetde (Istenmeden yemîn edenler...) buyurulmusdur.<br />
Türpüstî “rahimehullah” demisdir ki: Bir kerre gaflet ile hıyânet<br />
edenden güven kalkmaz. Devâmlı hıyânet yapanda emniyyet<br />
kalmaz. Ona güvenilmez. Sismânlık ile de din islerinde<br />
fazla dikkat etmemek ve gafletde olmak anlasılır. Çünki, umûmiyyetle<br />
sismân kimseler, din islerine az ehemmiyyet verir.<br />
Nefslerine riyâzet çekdirmeyip, arzû ve isteklerinin çogu, lezîz<br />
yemekler ve uyku olur. Bu hadîs-i serîfler sahîh hadîslerdendir.<br />
Bundan sonra nakl olunanlar da öyledir.<br />
Besinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de, Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Eshâbıma ikrâm<br />
[hurmet] ediniz. Sübhesiz, Eshâbım sizin üstünlerinizdir [hayrlılarınızdır].<br />
Sonra onları ta’kîb edenler, sonra da onları ta’kîb<br />
edenler üstündürler. Sonra yalan yayılır. Hattâ istenmedigi hâl-<br />
– 560 –<br />
de yemîn eder, istenmeden sâhidlik ederler. Dikkat ediniz.<br />
Cennetin ortasına girerek se’âdete kavusmak isteyen, cemâ’atden<br />
ayrılmasın. Çünki, seytân kendi görüsüne uyarak cemâ’atden<br />
ayrılan ile birlikdedir. Iki kisi bir araya gelse seytân onlardan<br />
çok uzak olur. Ancak yabancı bir kadın ile bir erkek bir<br />
araya gelirse seytân onların üçüncüsü olur. Kim iyiliklerinden<br />
dolayı sevinir, kötülüklerine üzülürse, mü’mindir.) Yine (Mesâbîh-<br />
i serîf)in hasen hadîslerinde, Câbir “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Beni gören ve beni<br />
göreni gören müslimânı Cehennem atesi yakmaz.)<br />
Altıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîsler<br />
kısmında, Abdüllah bin Magfel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
korkunuz! Allahü teâlâ hazretlerinden Eshâbım hakkında<br />
korkun. Onları kötü sözlerinize hedef ittihâz etmeyiniz. Her<br />
kim ki onlara bugz eyler, bana bugz etdigi için bugz eder. Her<br />
kim ki onlara ezâ eder, bana ezâ [eziyyet) eder. Her kim ki bana<br />
ezâ eder, Allahü teâlâ hazretlerine ezâ [eziyyet] eder. Her<br />
kim ki Allahü teâlâ hazretlerine ezâ ederse, ona azâb yapması<br />
yakındır.)<br />
Yedinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in haseninde [hasen<br />
hadîslerinde], Enes “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Ümmetimde Eshâbım tuz gibidir. Yemek ancak tuz ile lezzetli<br />
olur.) Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü anh” babasından<br />
nakl etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki: (Kıyâmet günü, eshâbımdan herbiri,<br />
kabrlerinden kalkarken, vefât etdigi memleketin bütün<br />
mü’minlerinin önlerine düserek ve onlara nûr ve ısık saçarak,<br />
arasat meydânına götürürler.) Ibni Mes’ûd “radıyallahü anh”<br />
hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdular ki: (Eshâbımdan bana, beni rencîde edecek<br />
birsey söylemeyiniz. Ben onların yanına kalbim selîm olarak<br />
çıkmak isterim!) Ya’nî Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri arzû eder ki, dünyâdan o hâlde çıkmak is-<br />
– 561 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:36<br />
ter ki, kalb-i serîfleri Eshâbından râzı olsun. Onlardan birisine<br />
hıkd [kin] baglamıs olmasın. Onun için onlarla alâkalı iyi olmıyan<br />
seyleri bildirmeyin demekdir.<br />
Sekizinci Menâkıb: (Ravda-tül ulemâ) kitâbı yirmiyedinci<br />
bâbda, Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
üstünlükleri beyân olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin hadîs-i serîflerine uymak ve taklîd<br />
etmek câizdir. Bunda ihtilâf yokdur. Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân”<br />
kavl-i serîflerini taklîd câiz midir, degil midir, ihtilâf<br />
etdiler. Âlimlerimiz, zâhir usûlde dediler ki, câizdir. Bütün<br />
Sahâbenin kavlleri huccetdir. Ma’nâlarını bilmeden, onu tasdîk<br />
ederiz ve amel ederiz. Hattâ Imâm-ı a’zam “rahimehullah” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmus ki, kendisine soruldu: Sizin sözleriniz,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kitâbı Kur’ân-ı kerîme<br />
muhâlif olursa, ne yapmak gerekdir. Buyurdu ki: Benim<br />
kavlimi terk edip, Kitâbullaha uyunuz [onun bildirdigi gibi yapınız!].<br />
Yine soruldu: Sizin kavliniz Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” kavline muhâlif olursa, ne yapmak gerekdir.<br />
Buyurdu ki: Benim kavlimi terk edip, Resûlullahın kavli<br />
ile amel ediniz. Sonra yine soruldu: Sahâbe-i güzîn hazretlerinin<br />
kavlleri, senin kavline muhâlif olursa, ne yapmak lâzımdır.<br />
Buyurdu ki: Benim kavlimi terk edip, Sahâbe-i kirâmın kavlini<br />
tutunuz. Denildi ki, tâbi’înin kavli senin kavline muhâlif olursa,<br />
ne yapmak lâzımdır. Buyurdu ki: Biz de onlar gibiyiz. Avâmın<br />
kavlini taklîd câiz degildir. Zâhir olan âlimlerimizden rivâyet<br />
olunur ki, Sahâbe-i güzînin kavlleri, sözleri hüccetdir. Kavlleri<br />
taklîd olunur.<br />
Imâm-ı Sâfi’î “rahimehullahü teâlâ” zâhir usûlünde dedi ki,<br />
Sahâbe-i güzîn hazretlerinden her bir kimsenin kavli taklîd<br />
olunmaz. Imâm-ı Sâfi’î mezhebi âlimlerinden ba’zıları dediler<br />
ki, dört kimsenin kavli taklîd olunur. Onlar (Halîfe-i râsid)dir.<br />
Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.<br />
Biz deriz ki, bütün Eshâb-ı kirâmın kavlleri taklîd olunur.<br />
Ondan dolayı Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Bir hadîs-i serîfde buyurdular<br />
ki: (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız<br />
dogru yolu bulursunuz!) Ondan dolayı ki, ümmeti bunun<br />
– 562 –<br />
üzerine icmâ’ etmisdir ki, insanların en üstünleri, en efdalleri<br />
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
Eshâbıdır. Eger kavlleri taklîd olunmasa, diger ümmetler<br />
üzerine üstünlükleri açık olmazdı. Allahü teâlâ hazretleri<br />
onların fazîletlerini, üstünlüklerini bildirmek için Âl-i Imrân sûresi<br />
159.cu âyet-i kerîmesini gönderdi. Meâl-i serîfi, (Allahü teâlânın<br />
rahmeti ile sen onlara suhûlet gösterirsin. Eger sen, kötü<br />
yaratılıslı, katı kalbli olsa idin, onlar yanından dagılırlar idi.<br />
Onları afv et. Onların magfiretini iste ve islerinde onlar ile müsâvere<br />
et!) olan bu âyet-i kerîme, Eshâb-ı güzînin fazîletleri<br />
üzerine ve onların kavllerine ittibâ’ üzerine delîldir. Aslında<br />
Resûl-i ekrem hazretleri onlar ile müsâvereye muhtâc degildi.<br />
Bununla berâber emr olundu. (Ravda-tül ülemâ) kitâbının sözü<br />
temâm oldu.<br />
(Mîzân-i Sa’rânî) kitâbında, Imâm-ı Sâfi’î hazretlerinin<br />
(Rey’ sâhibleri ve onlardan sakınmak) ile alâkalı sözünün nakl<br />
edildigi faslda, Ibni Salâhdan “rahimehullah” söyle rivâyet etmisdir.<br />
Hadîs ilminde nakl etmis ki, Imâm-ı Sâfi’î hazretleri<br />
(Risâle-i kadîme)sinde, Sahâbe-i güzîn hazretleri üzerine senâdan<br />
sonra dedi ki, onlar o senâya ehldir. (Sahâbe, ilm, ictihâd,<br />
vera’ ve akl bakımından bizden üstündür. Onların rey’lerini çok<br />
begeniriz. Bize göre, bizim rey’lerimizden evlâdır!) buyurmusdur.<br />
Beyhekî de rivâyet etmisdir ki, Imâm-ı Sâfi’î hazretlerine<br />
soruldu; (yaya olarak hacca gidecegim diye nezr eden bir kimse,<br />
sözünde durmasa ne yapması lâzım gelir.) Yemîn keffâreti<br />
verir diye cevâb vermisdir. Süâl eden kimse bu fetvâ karsısında<br />
duraklayınca, Imâm-ı Sâfi’î buyurmus ki, (Benden çok üstün<br />
olan Ibni Ebî Ribâh “radıyallahü teâlâ anh” da böyle fetvâ verdi.<br />
[Bu zât sahâbeden idi.]) Yine (Mîzân)da bundan evvel beyân<br />
buyurmuslardır ki, Imâm-ı Sâfi’î; Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hadîs-i serîflerinden baska, Eshâb-ı kirâmın<br />
ve tâbi’înin sözlerinden de ictihâd ederken fâidelenmislerdir.<br />
Yine (Mîzân)da, Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin,<br />
fazîleti, makâmı ve ilmi beyânında nakl olunmus ki, Imâm-ı Sâfi’î<br />
hazretleri; Imâm-ı a’zamın kabrini ziyâret sırasında, ictihâdını<br />
terk etdi. Sabâh nemâzı vaktinde, sabâh nemâzını kıldı.<br />
Sonra buyurdu: (Ben nasıl okuyayım, Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin<br />
huzûrunda ki, o sabâh nemâzı kılarken kunût okumamıs-<br />
– 563 –<br />
dır.) Imâm-ı Sâfi’î de, edebini gözetmekden dolayı okumadı.<br />
Böylece edeb kapısını açdı. Bütün müctehidlere ve kavllerine,<br />
iyi düsünülmesini, ictihâdlarından dolayı kötülenemiyeceginin<br />
bilinmesinin lâzım oldugunu ve bunların Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” sözlerinden delîller çıkararak ictihâd<br />
etdiklerini bildirmek istedi. Yine (Mîzân)da nakl etmisdir ki,<br />
Imâm-ı Sâfi’î hazretleri buyurdu ki, her zemânda hadîs âlimleri<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gibidir.<br />
Zemân-ı serîflerinde buyururlardı ki, (Ben hadîs âlimlerinden<br />
birisini görsem, güyâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin Eshâb-ı güzîninden birisini görmüs gibi olurum!)<br />
(Mîzân)ın sözü temâm oldu. Ma’lûmdur ki, (Mîzân)dan<br />
nakl olan (Ravda)dan nakl olunanı nakz eder. Imâm-ı Sâfi’î<br />
hakkında ve onların yüksek sânlarına lâyık olan da budur.<br />
Evliyânın efdali, Sıddîk-ı ekber, ba’dehu Fârûk,<br />
ve Zinnûreynden sonra, Alîdir ol Velîyullah.<br />
Kalan Eshâbı hem ki, cümlesinin zikri hayrolsun,<br />
cemî’i Âl-ü Eshâb-ı kirâmı severim fillah.<br />
Asere-i mübessere ve Fâtıma, Hasen ve Hüseyn,<br />
bu ümmetden bunlara Cennet ile neshedü billah.<br />
Ve gayri kimseye aynîle Cennetlik denilmez ki,<br />
o gaybe hükm olur, gaybi ne bilsin kimse gayrillah.<br />
Ve Eshâb-ı kirâmın cümlesinden sonra ümmeümmetden,<br />
cemî’i Tâbi’în olmusdur, efdalü Evliyaillah.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Resûlullahın Ehl-i Beytinin Menkıbeleri  “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem”</span><br />
<br />
Birinci Menâkıb: Muhyissünne [Imâm-ı Begavî] “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Mesâbîh-i serîf)inde, bu bâbın evvelinde, Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet etmislerdir.<br />
Sa’d “radıyallahü anh” dedi ki, meâl-i serîfi, (Geliniz!<br />
Biz ve siz ogullarımızı, kadınlarımızı ve nefslerimizi çagıralım!)<br />
olan, Âl-i Imrân sûresi 61.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldugu vaktde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Alîyi, Fâtımayı,<br />
Haseni ve Hüseyni “radıyallahü anhüm” çagırdı. Buyurdular ki,<br />
(Yâ Rabbî! Bunlar benim ehl-i beytimdir.) Âise “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazretleri buyurdular ki: Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” üzerinde bir bürd-i yemânî [Yemen kumasından<br />
bir cübbe] vardı. Kara yünden idi. O sırada Hasen bin<br />
Alî geldi. Onu kisvesinin [cübbesinin] altına aldı. Sonra Hüseyn<br />
geldi. Onu da dâhil etdiler. Sonra Alî geldi. Onu da dâhil etdiler.<br />
Sonra Fâtımayı çagırdılar. Hazret-i Fâtıma mestûre olarak geldi.<br />
Onu da cübbesinin altına aldılar. Sonra meâl-i serîfi, (... Allahü<br />
teâlâ sizlerden ricsi, ya’nî her kusûr ve kirleri gidermek istiyor.<br />
Ve sizi tam bir tahâret ile temizlemek istiyor...) olan, Ahzâb sûresinin<br />
33.cü âyet-i kerîmesini okudular.<br />
Yine Muhyissünne Imâm-ı Begavî “rahimehullah”, (Meâlimüt-<br />
tenzîl)de bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde nakl etmisdir. Ebû<br />
Sa’îd Ahmed bin Muhammed el Hamîdî haber verdi. Ona Ibni<br />
Abdüllah bin Dinâr haber verdi. O Serîk bin Ebîden, o Atâdan,<br />
o Yesârdan, o Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
haber verdi. Ümm-ü Seleme “radıyallahü anhâ” buyurdu<br />
ki: Bu âyet-i kerîme benim evimde nâzil oldu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Fâtıma, Alî, Hasen<br />
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri<br />
için buyurdular ki: (Bunlar benim ehl-i beytimdir!) Ümm-ü Seleme<br />
dedi ki: (Yâ Resûlallah! Ben senin ehl-i beytinden degil<br />
miyim, dedim.) Buyurdu ki, (Evet, insâallahü teâlâ!) buyurdu.<br />
Zeyd bin Erkâm dedi ki: Ehl-i beyt o kimsedir ki, ona zekât al-<br />
– 539 –<br />
mak harâmdır. Bunlar, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden sonra, Alînin, Ukaylın, Ca’ferin ve Abbâsın<br />
yakınlarıdır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Muhyissünnenin<br />
kelâmı temâm oldu. Serh-i Mesâbîhden ba’zısında söyle bildirilmisdir<br />
ki, ehl-i Resûl; kendilerinin zekât alması harâm olan<br />
kimseler diye bahs olunmusdur. (Müslim)in ba’zı rivâyetlerinde<br />
de söyle bildirilmisdir: Onlar Hâsimîdirler, Muttalibîdirler,<br />
onların mevâlîleri de böyledir.<br />
Ikinci Menâkıb: Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Ezvâc-ı tâhirâtın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” hepsi, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûr-u serîflerinde idik. Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ”<br />
geldi. Yürümesi Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yürümesinden hafî degildir. Fâtımayı gördügü vakt, (Merhabâ<br />
yâ kızım,) buyurdu. Sonra oturdu. Sonra gizli konusdular.<br />
Fâtıma yüksek sesle agladı. O vakt, Fâtımanın hüznünü gördü.<br />
Ikinci kerre gizli konusdular. O zemân Fâtıma güldü. Sonra Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” se’âdetle kalkıp gitdi.<br />
Ben Fâtımadan “radıyallahü anhâ” sana gizli ne söyledi diye sordum.<br />
Fâtıma “radıyallahü anhâ” dedi ki, ben Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sırrını açıklıyamam.<br />
Resûlullah hazretleri âhırete intikâl buyurdukları zemân, Âise<br />
“radıyallahü anhâ” buyurdular ki: Ben Fâtımaya dedim ki, sana<br />
yemîn veririm ki, benim senin üzerinde hakkım olsun ki, onu haber<br />
veresin. Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi: Bana gizli<br />
söyledigi vakt, haber verdi ki, (Cebrâîl aleyhisselâm, Kur’ân-ı<br />
azîm-üs-sânı her sene benimle bir kerre mukâbele ederdi [okurdu].<br />
Bu sene benimle iki kerre mukâbele etdi [okudu]. Bundan<br />
ecelimin yaklasdıgı anlasılır. Allahü teâlâ hazretlerine ittikâ eyle<br />
ve sabr eyle. Zîrâ muhakkak ben senin için ne güzel selefim.<br />
[Senden önce ölürüm.]) Ben agladım. Üzüldügümü görünce,<br />
ikinci kerre yine gizli olarak söyledi. Buyurdu ki, (Yâ Fâtıma!<br />
Cennet ehli kadınların, mü’minlerin hanımlarının, seyyidesi<br />
olursun. Râzı olmaz mısın.) Bir rivâyetde, bana gizli olarak o<br />
hastalıgında, vefâtının yaklasdıgını haber verdiginde, ben agladım.<br />
Sonra gizli olarak, (Ehl-i beytimden bana evvel kavusan sen<br />
olursun) buyurdukda, ben güldüm, seklinde bildirilmisdir. (Mesâbîh)<br />
den alınmısdır. Müsevvir bin Mahremeden rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
– 540 –<br />
buyurdular ki: (Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu gadaba<br />
getirir ise, beni gadaba getirir.) Baska bir rivâyetde, (Ona<br />
eziyyet eden, bana eziyyet etmis olur) buyuruldu.<br />
Üçüncü Menâkıb: Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan<br />
Gadırhum denilen mevzi’de hutbe okudu. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ etdi. Va’z ve nasîhat etdi.<br />
Sonra buyurdu ki: (Ey insanlar! Ben insanım. Rabbimin huzûruna<br />
da’vet olundum. Benden sonra size iki sey bırakıyorum.<br />
Bunlara yapısırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birincisi ikincisinden<br />
dahâ büyükdür. Biri Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmdir<br />
ki, gökden yere kadar uzanmıs saglam bir ipdir. Ikincisi<br />
ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir. Bunların ikisi<br />
birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymıyan benim yolumdan ayrılır.)<br />
Bir rivâyetde, Allahü teâlânın kitâbı, Allahın ipidir. Ona<br />
tutunan hidâyete kavusur. Onu terk eden dalâletde olur, buyuruldu.<br />
(Serh-i sünne)de dedi ki, bunlara sekaleyn tesmiye etdi.<br />
Onun için ki bunlar ile ahz, bunlar ile amel etmek agırdır. Ve<br />
yine böylece muhâfaza ve onlara ihtirâm ve halîfe oldukları zemân<br />
emrlerine uymak agırdır.<br />
Dördüncü Menâkıb: Berâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Dedi ki: Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Hasen bin Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” omuzu üzerinde idi. Buyurdu ki,<br />
(Allahım! Muhakkak, ben bunu severim. Sen de sev! Bunu sevenleri<br />
de sev!) Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
olunur. Ben Resûlullah hazretleri ile gündüz vakti bir sâatde,<br />
dısarı çıkdık. Fâtıma-tüz-Zehrânın “radıyallahü anhâ” evine<br />
geldik. Buyurdu ki: (Küçük çocuk, küçük çocuk.) Küçük çocuk<br />
diye hazret-i Haseni irâde ederler idi. Gecikmeden hemen hazret-<br />
i Hasen sür’atle geldi. Hattâ birbiri ile kucaklasdılar. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Yâ Rabbî! Ben onu severim. Sen de sev! Onu sevenleri de<br />
sev!) Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler. Dedi<br />
ki: Ben, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizi<br />
minber üzerinde gördüm. Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” da yanında idi. Resûl aleyhisselâm bir kerre cemâ’ate bakardı.<br />
Bir kerre torunu Hasene bakardı. Buyurdu ki: (Bu benim<br />
– 541 –<br />
oglum seyyiddir. Ümmîd edilir ki, Allahü teâlâ müslimânlardan<br />
iki büyük fırkayı bu oglum sebebi ile barısdırır.)<br />
Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” buyurmus ki: (Iki büyük cemâ’at<br />
diye vasf etdiler. Zîrâ müslimânlar o günde iki fırka oldular.<br />
Bir fırka hazret-i Hasen tarafında, bir fırka hazret-i Mu’âviye<br />
tarafında idi. Hazret-i Hasen “radıyallahü anh” o gün bütün<br />
müslimânlar üzerine halîfe olmaya en ziyâde hakkı olan idi. Lâkin<br />
vera’ı, bütün insanlara sefkati, onu mülkü ve dünyâyı terk<br />
etmege sevk etdi. Hâsâ ki hilâfeti bırakmak istegi, illetden ve<br />
zilletden dolayı degildi. Zîrâ o günde hazret-i Hasene kırk bin<br />
kimse, ugrunda cân ve bas fedâ etmek üzerine bî’at etdi. Hazret-<br />
i Hasen buyurdu ki, fâide ve zararı bileliden beri, Muhammed<br />
aleyhisselâmın halîfesi olmak için olsa bile, bir hacamât<br />
dolusu kanın dökülmesini bile arzû etmedim.<br />
Hazret-i Hasenin bu isi ba’zı tâifesine güç geldi. Hattâ asabiyyetle<br />
ve câhiliyyet gayreti ile bu ise kızanlar oldu. Hasen “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin yanına geldiklerinde, esselâmü<br />
aleyke yâ Ar-el mü’minîn [Ey mü’minlerin ar etdigi kimse] diye<br />
söylemege basladılar. Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular ki, (El-ar hayr minennâr) (Ar [utanmak], nârdan<br />
hayrlıdır.) Bu hadîs-i serîfi Sahâbe-i güzîn hazretlerinden<br />
bir cemâ’at rivâyet etmisdir. Seref ve fazîlet cihetinden bu kâfîdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ona<br />
seyyid diye ad koymusdur. O kimsede bundan ziyâde seref olamaz.)<br />
Türpüstînin kelâmı sona erdi.<br />
(Serh-i Sünne)de buyurmus ki, bu hadîs-i serîfde, bunun<br />
üzerine delîl vardır ki, bu iki fırkadan hiçbiri islâm milletinden<br />
çıkmamısdır. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hepsine müslimân buyurdu. Hâlbuki birisi ictihâdında<br />
hatâ etmis, birisi dogruyu bulmusdur. Her yerdeki rey’ ve<br />
mezhebde ihtilâf vâki’ olur. Onda te’vîlinin yolu budur ki, eger<br />
te’vîl etdiginde bir sübhesi olursa, o te’vîlde hatâ dahî etmis ise,<br />
bundan dolayıdır ki, ehl-i bâgînin sehâdeti kabûl olmak üzerine<br />
ve kâdîlarının hükmi nâfiz olmak üzerine ve selef ihtilâf etdiler<br />
ki, bu sekldeki fitnelerde konusmamak iyidir. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ, o islere ellerimizi bulasdırmadı, biz de dillerimizi bulasdırmamalıyız.<br />
(Serh-i Sünne)nin kelâmı sona erdi.<br />
Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
– 542 –<br />
olunmusdur. Hazret-i Hasen ve Hüseyn hakkında Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ikisi<br />
dünyâdan iki reyhândır.) (Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmis<br />
ki, burada reyhân, rızkla tefsîr olunmusdur. Zimâhserî dedi<br />
ki, ya’nî o ikisi Allahü teâlâ hazretlerinin o rızkındandır ki,<br />
beni bunlarla rızklandırdı. Nitekim, söyle de denir; (Sübhânellahi<br />
reyhânehü). Bu kelimeler masdariyye olarak mensûb,<br />
mef’ûldürler. Ya’nî (Esbehallahe sübhâna ve istezekahü istirzâkan)<br />
(Sübhânımız, Rabbimiz) olan Allahü teâlâyı noksan sıfatlardan<br />
tenzîh eder, ondan rızklandırması için rızk isterim demekdir.<br />
Denildi ki, hadîs-i serîfde geçen reyhân ile güzel koku<br />
murâd edilmisdir. Zîrâ evlâdı reyhân gibi koklarlar. Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ediliyor. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Haseni ziyâde<br />
oksardı. Hazret-i Hüseyn, Resûlullah hazretlerine en çok<br />
benziyen kimse idi.<br />
Besinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün beni mubârek sînelerine<br />
basdı. Buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Buna hikmeti ögret!) ve<br />
bir rivâyetde (Kitâbı ögret!) buyurdu. Tayyibî “rahimehullah”<br />
buyurmus ki, bunun ma’nâsı budur ki, hikmetden sünnet murâd<br />
olunur. Zîrâ hikmet kitâb ile söylenince, sünnet irâde olunur.<br />
[Ya’nî sünnet ma’nâsına gelir.] Hikmet, esyânın aslını efdal<br />
ilmler ile bilmek demekdir.<br />
Buhârî serhinde beyân olunmus ki, kitâbdan murâd ile<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın lafzları kasd edilmekdedir. Allahü teâlâ<br />
hazretleri, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Abdüllah<br />
ibni Abbâs hakkındaki düâsını kabûl etmisdir. Yine Abdüllah<br />
ibni Abbâsdan rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” halâya gitmisdi. Ben abdest suyunu hâzırladım.<br />
Buyurdular ki, bu suyu kim hâzır etdi. Cevâb verdiler<br />
ki, Abdüllah ibni Abbâs hâzırladı. Buyurdular ki: (Yâ Rabbî!<br />
Onu dinde fakîh yap!)<br />
Altıncı Menâkıb: Üsâme bin Zeyd “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri beni kucagına alırdı ve Haseni “radıyallahü<br />
anh” da kucagına alırdı. Buyururdu ki: (Yâ Rabbî! Bu ikisini<br />
– 543 –<br />
sev, ben bunları seviyorum.) Yine Üsâmeden “radıyallahü anh”<br />
rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri beni bir dizi üzerine oturtdu. Haseni de diger dizi üzerine<br />
oturtdu. Sonra ikimizi bir yere getirdi ve buyurdu ki: (Yâ<br />
Rabbî, bu ikisine merhamet et! Ben bunlara merhamet ediyorum!)<br />
Ma’lûm olsun ki, bu bâbın evvelinden buraya kadar nakl<br />
olunan hadîs-i serîfler, (Mesâbîh-i serîf)in sahîhinden [sahîh hadîslerinden]<br />
nakl olunmusdur. Bundan böyle, insâallahü teâlâ<br />
haseninden nakl olunur [hasen hadîsler bildirilir].<br />
Yedinci Menâkıb: Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerini arafe günü hacda gördüm. Kusvâ adlı devesi<br />
üzerinde hutbe okudu. (Ey insanlar! Size, onlara yapısıp, dalâlete<br />
düsmemeniz için, Allahü teâlânın kitâbını ve ıtrem ehl-i<br />
beytimi bırakdım) buyurdugunu isitdim. Türpüstî “rahimehullahü<br />
teâlâ” buyurmusdur ki, ıtre için ba’zıları dediler ki, kisinin<br />
ıtresi, yakınları demekdir. Ba’zıları dedi ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ıtresi, Abdülmuttalib<br />
ogullarıdır. Ba’zısı dedi, kisinin ıtresi, ehl-i beytidir. Yakın olsun,<br />
uzak olsun ev halkıdır. Lügat ma’nâsı i’tibâriyle de, kisinin<br />
ehl-i beyti ve kavminin yakınlarıdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri ıtreyi beyân buyurdular. Ehl-i<br />
beyt ile berâber ifâde olundugunda, ıtreden murâd-ı serîfleri,<br />
asabeleri ve ezvâc-ı tâhirâtıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.<br />
Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:<br />
(Muhakkak ben size, eger benden sonra onlara tutunursanız,<br />
iki sey bırakıyorum. Birisi, digerine nazaran dahâ büyükdür. Bu<br />
Kitâbullahdır ki, gökden yere kadar uzanan ipdir. Ikincisi, ıtrem<br />
olan ehl-i beytimdir. Aslâ birbirlerinden ayrılmazlar. Tâ ki<br />
benim havzıma ulasırlar. Siz de, o ikisinden yana ne yol ile halef<br />
olursunuz nazar ediniz.) Tayyibî “rahmetullahi aleyh” hazretleri<br />
beyân buyurmuslar ki, bir seye imsâk etmek, tutunmak,<br />
ona baglanmak, onu hıfz etmekle [korumak ile] olur. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri [Hac sûresi 65.ci âyetinde meâlen]<br />
buyurur: (Elbette Allahü teâlâ semâyı, yere düsmemesi için tutar.<br />
Ancak [kıyâmet günü] kendi izni ile tutar.) Ancak lâyık<br />
olan seye tutunulur. Temessük geçen yerlerde temessük olunan<br />
– 544 –<br />
sey de bildirilmisdir ki, ipdir. (Kitâbullah, gökden yere kadar<br />
uzanan ipdir) sözünde sanki insanlar, tabî’atlerinin, sehvetlerinin<br />
istedigi seylerin bulundugu bir yerde durmuslar, nefslerinin<br />
çirkin arzûlarını yerine getirmek isterken, Allahü teâlâ lutf<br />
edip, insanların yükselmesini irâde ederek, Kur’ân-ı kerîm ipini<br />
onlara yaklasdırır. O ipe tutunanlar kurtulur. Orada kalanlar<br />
helâk olur. Kur’ân-ı azîm-üs-sâna temessük, onda bildirilen ile<br />
amel etmek, yasak edilenden kaçmakdır.Itrete temessük<br />
ma’nâsı, onlara muhabbetdir. Ya’nî ehl-i beyti sevmek, onların<br />
dogru yolunda, izinde yürümekdir.<br />
Yine Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Alî,<br />
Fâtıma, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm” için buyurdular<br />
ki: (Onlarla muhârebe edenler ile ben harbdeyim. Onları selâmetde<br />
bırakana, ben de selâmetdeyim!) Burada harb adâlet<br />
ma’nâsınadır. Selâmet de sulh ma’nâsınadır. Burada mübâlagalı<br />
ma’nâda kullanılmakdadır.<br />
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, insanların en<br />
sevgilisi kim idi diye süâl olundu. Buyurdular ki: (Fâtıma-tüzzehrâ.)<br />
Erkeklerden sevgili olan hangisidir, diye süâl olundu.<br />
Buyurdular ki: (Fâtımanın zevci “radıyallahü anhüm”.) Ebû<br />
Sa’îd “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Hasen<br />
ve Hüseyn, Cennet ehlinin gençlerinin seyyididir.)<br />
Imâm-ı Nevevî “rahimehullah” hazretleri fetvâsında buyurmuslardır<br />
ki, bu hadîsde bir mes’ele vardır. Bu hadîs-i serîf sahîh<br />
midir, degil midir. Ma’nâsı ne demekdir. Onlar genç iken<br />
mi, yaslandıkda mı vefât etdiler. Ebû Sa’îd-i Hudrîden “radıyallahü<br />
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Hasen ve Hüseyn, Cennet ehlinin<br />
gençleridir.) (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki, bu hadîs-i serîf<br />
hasen ve sahîhdir. Enes “radıyallahü anh” hazretlerinden bildirilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine;<br />
(Peygamberlerden sonra, önce ve sonra gelenlerden Cennet<br />
ehlinin yaslılarının seyyidi bu ikisidir.) buyurdu. Tirmizî rivâyet<br />
etdi ve dedi ki, bu hadîs hasendir. Ebû Bekr ve Ömer; Ha-<br />
– 545 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:35<br />
sen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri<br />
yaslı olarak vefât etdiler. Hadîs-i serîfin ma’nâsı budur ki, muhakkak<br />
Hasen ve Hüseyn genç olarak Cennete girenlerin seyyidleridir.<br />
Ebû Bekr ve Ömer yaslı olarak Cennete girenlerin<br />
seyyididirler. Cennet ehlinin hepsi, otuzüç yasında kimseler olacaklardır.<br />
Seyyid olan o kimselerin ömrleri, digerlerinden az veyâ<br />
çok olabilir. [Seyyid olanlar, digerlerinden dahâ üstün ve kemâl<br />
sâhibidirler.] (Nevevî)nin fetvâsı burada sona erdi.<br />
Üsâme bin Zeyd “radıyallahü anh” hazretleri, rivâyet eder.<br />
Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûruna bir gece, ba’zı hâcetimden dolayı varmısdım. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” birsey ile örtünmüs olarak<br />
çıkdı. Bu seklde neden çıkdıgını bilemedim. Hâcetimi [isimi]<br />
bitirdikden sonra dedim ki, (Yâ Resûlallah, örtündügün seyin<br />
altında ne vardır.) Örtüyü açdı. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri mubârek kucaklarında idi. Buyurdular<br />
ki: (Bu ikisi ogullarımdır. Kızımın ogullarıdır. Yâ Rabbî! Bu<br />
ikisini seviyorum. Bunları sevenleri de seviyorum!) Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden süâl olundu ki,<br />
ehl-i beytinizden hangisini dahâ çok seviyorsunuz. Buyurdu:<br />
(Hasen ve Hüseyn ve Fâtımayı “radıyallahü teâlâ anhüm” seviyorum.<br />
Iki oglumu çagırın. Koklıyayım ve bagrıma basayım!)<br />
Gayb yolu ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o<br />
ikisini koklar ve bagrına basar. Büreyde “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hutbe okuyordu. O sırada Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” geldiler. Üzerlerinde kırmızı gömlek vardı.<br />
Yürürken düserlerdi. Zîrâ yasları küçük idi. Hemen Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” minberden inip, ikisini de yanına<br />
alıp, minbere çıkardı. Karsısına oturtdu. Sonra; meâl-i serîfi,<br />
(Mallarınız ve evlâdlarınız ancak fitnedir) âyet-i kerîmesini<br />
okudu. Sonra, (Bu iki sabinin yüzlerine bakdım. Düserler ve<br />
yürürler idi. Sabr edemedim. Sözlerimi kesip, bu ikisini yukarı<br />
götürdüm) buyurdular.<br />
Ya’lâ bin Mürre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Hüseyn benden, ben de Hüseyndenim. Hüseyni seveni Allahü<br />
teâlâ da sever. Hüseyn, torunlardan bir torundur.) Sârih<br />
– 546 –<br />
Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân eylemislerdir ki; Kâdî<br />
“rahimehullah” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, hazret-i imâm-ı Hüseyn ile kavmi arasında<br />
meydâna gelecek hâdiseleri bilip, o sebebden hazret-i Hüseyni<br />
husûsî olarak zikr edip, beyân buyurdular ki, kendi zât-ı<br />
serîfleri ile hazret-i imâm-ı Hüseyn muhabbetde, hurmetde ve<br />
ta’rizde ve muhârebede ve onu te’kidde bir oldugu anlasılsın.<br />
(Hüseyni seveni, Allahü teâlâ sever) buyurdular. Zîrâ, muhakkak,<br />
hazret-i Hüseyne muhabbet, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine muhabbetdir. Resûlullaha muhabbet<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine muhabbetdir.<br />
Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular ki: (Sibt: Torun),<br />
sebâtdandır. Sebât o secereye derler ki, çok dalları vardır.<br />
Bir gövdeye baglıdır. Veled [ogul] secere [agaç] menzilesinde<br />
[yerinde] olur. Bunun tefsîrinde denildi ki, (Elbette o, hayrda,<br />
ümmetlerden bir ümmetdir.) Yine hadîs-i serîfde buyrulmusdur<br />
ki: (Hasen ve Hüseyn, Resûlullahın iki torunudur.) Sunu da<br />
derim ki, (Sibt)den murâd kabîledir. Ya’nî o ikisinden iki kabîle<br />
hâsıl olur [dal, budak salar, çogalır]. O ikisine (sibt) tesmiye<br />
etdiler. [Torun dediler.] O ikisi asl olur [gövde olur]. Evlâdı, torunları<br />
da tâife olur. Türpüstînin kelâmı temâm oldu.<br />
Buyurulmusdur ki, avâm arasında Hasen “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin nesilleri bitmisdir diye yanlıs bir inanıs vardır.<br />
Böyle inanmak dogru degildir. Türpüstînin rivâyet buyurdugu<br />
hadîs-i serîf, böyle düsünenlerin i’tikâdını tekzîb eder.<br />
Hem menâkıb-ı serîflerini beyân etdiler. Açıklamıslardır ki, vefât<br />
etdiklerinde ondört ogulları kaldı. Birçok kızları kaldı. Mahdûmlarının<br />
ismleri, Abdüllah, Kâsım, Hüseyn-el Ebrim ve<br />
Ukayl, Hasen-el Müsennâ ve Zeyd, Abdürrahmân ve Ahmed,<br />
Ömer ve Ismâ’îl ve Fadl ve Ebû Bekr ve Talha. Bu kadar evlâddan<br />
nesîlleri kalmamak mümkün degildir.<br />
Nakl olunmusdur ki, Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruhül’azîz”<br />
hazretleri kendi tasnîf etdigi (Gunyet-üt-tâlibîn) adı<br />
verilen risâlede, kendi dedelerinin silsilesini Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine ulasdırır. Bu yol ile beyân buyurmusdur:<br />
Muhyiddîn Ebû Muhammed Abdülkâdîr ibni Ebî Sâlih<br />
Cengi Dost bin Abdüllah bin Yahyâ bin Dâvüd bin Mûsâ bin<br />
Abdüllah bin Hasen-el Müsennâ ibni Hasen bin Alî bin Ebî Tâ-<br />
– 547 –<br />
lib “radıyallahü teâlâ anhümâ ve rahmetullahi aleyhim ecma’în”.<br />
Bu fakîr ve pürtaksîr-ül âciz, Seyyid Eyyûb der ki, biz<br />
de böyle tesbît etdik. Seyyid Mahmûd el-mülekkab bil azîz<br />
[Azîz lakabı ile lakablanmıs] “kuddise sirruh” hazretlerinin<br />
meclis-i serîflerinde hâzır olan ba’zı ehibba ve arkadasları buyururlardı,<br />
biz Hasenîyiz. Siyâdetimiz silsilesi Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine erisir. Hem ekserî i’timâd edilir kisilerden<br />
isitdigimiz budur ki, Mekke-i mükerreme serrefehallahü<br />
teâlâ bi serefihâ [orasını seref ile sereflendirdi], serîflerin silsileleri<br />
hazret-i Hasene ulasır. Bu tafsîlatlı bilgiden gâye odur ki,<br />
bunların hepsini bos sayıp, temâmını inkâr gerekmez. Neseb-i<br />
serîfleri, ihtimâl ki kalmısdır.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Hasen, Resûl-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin gögüsden basa kadar olan kısmına, Hüseyn;<br />
Resûlullahın gögüsden asagıya kadar kısmına, insanların en çok<br />
benziyenidir. Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Huzeyfe der ki, vâlideme dedim ki: Bana izn<br />
ver, varayım, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleriyle aksam nemâzı kılayım. Söyliyeyim de, bana<br />
ve sana istigfâr etsin [ya’nî düâ buyursun]. Geldim. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile aksam nemâzını kıldım.<br />
Sonra yine nemâz ile mesgûl oldu. Yatsı nemâzını da kıldı.<br />
Sonra geri döndü. Ben de tâbi’ oldum. Benim sesimi [gelisimi]<br />
isitdi. (Kimdir, Huzeyfe midir) buyurdu. Evet yâ Resûlallah! dedim.<br />
Buyurdular ki: (Nedir hâcetin [istegin]. Allahü teâlâ hazretleri<br />
seni ve anneni afv etsin.) Sonra buyurdular ki: (Simdiye<br />
kadar hiç bir yere gelmemis melek bu gece geldi. Rabbinden izn<br />
istemis ki, benim üzerime selâm versin ve Bana müjde versin ki,<br />
muhakkak Fâtıma, Cennet ehli kadınların seyyidesidir. Hasen<br />
ve Hüseyn, Cennet ehli gençlerin seyyididirler.)<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
rivâyet etmisdir. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, Hasen bin Alîyi omuzuna almısdı. Bir kisi<br />
dedi ki; Yâ ogul; ne güzel zâtın omuzundasın. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Omuzumdaki de<br />
güzeldir.) Bu menkıbenin evvelinden buraya kadar temâmı,<br />
(Mesâbîh)in hasen hadîslerinden bildirilmisdir.<br />
– 548 –<br />
Sekizinci Menâkıb: Imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah<br />
bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anhüm” Medîne-i münevvereye<br />
giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları<br />
için, yiyecek birsey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan<br />
gâyet muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip,<br />
yoldan sapdılar. Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı<br />
gördüler. Ona dogru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara<br />
çadır içinde, bir kadıncıkdan baska kimse yok. Kadıncagıza selâm<br />
verdiler. O kadıncagız da, letâfet ile selâmlarını alıp ve<br />
bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına bu geldi ki, bu üç sultânın<br />
dünyâda benzerleri az bulunur. Kadına dediler ki, bir yiyecegin<br />
var mıdır. O dedi ki, bir keçim vardır. Kendiniz sagınız, südünü<br />
içiniz. Imâmlardan birisi sagdı, bir çanak südü bir imâma verdi.<br />
Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan<br />
sonra kadına dediler ki, baska yiyecegin yok mudur. Kadıncagız<br />
dedi ki, bu keçimi bogazlayıp, yiyin. O kadın, bunu böyle<br />
söyleyince, Abdüllah hazretleri o keçiyi kesip, pisirip, yidiler.<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd edip, atlarına<br />
bindiler. Sonra kadıncagıza dediler ki, Medîne-i münevvereye<br />
vardıgın zemân, mutlaka bize ugrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz<br />
ve Hâsimîlerdeniz. Se’âdetle dönüp, gitdiler. Bir zemân sonra o<br />
kadıncagızın kocası geldi. Gördü ki, ortada keçi yok. Keçi ne<br />
oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı.<br />
Kocası da huzûrsuz olup, ey aklsız hanım! Niçin böyle yapdın.<br />
Bizim ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi. Hanımcagız dedi ki,<br />
Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel<br />
yigitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir etmeden göndermek<br />
insâf degildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan esirgerim.<br />
Ammâ kadıncagız, imâmları bilmez idi. Güzel yigitleri<br />
gördügünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliginden ve sözlerinin<br />
tatlılıgından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır.<br />
Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi. Bu dünyâda bütün<br />
malı bir keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncagızın<br />
kemâl derecede cömerdligini gösterir.<br />
Artık, kadıncagız, kocası ile birseyler alıp-satmak için, Medîne-<br />
i münevvereye gitdiler. Sehr içinde gezerken, hikmet-i ilâhî,<br />
imâm-ı Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Bâb-ı<br />
selâm önünden geçerken rast geldiler. Imâm hazretleri, kadıncagızı<br />
gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip, huzûr-ı serîflerine<br />
– 549 –<br />
getirdiler. Kadıncagıza hitâb edip, buyurdular ki, benim kim oldugumu<br />
bilir misin? Bilmem, deyip, cevâb verdi. Imâm hazretleri<br />
buyurdu ki, o üç yigit, bir zemân senin çadırına ugradılar.<br />
Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim. Emr<br />
etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular. Hikmet-i Rabbânî<br />
imâm hazretlerinin yanında fazla bir sey bulunmadıgından,<br />
beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler. Bize bin dirhem gümüs<br />
ve yüz koyun versin. Insâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül<br />
mâl emîni verdi. Huzûr-ı serîflerine getirdiler. Temâmını kadıncagıza<br />
verip, bizi ma’zûr tut, dedi. Yanlarına adam verip,<br />
imâm-ı Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi.<br />
Imâm-ı Hasen de bunları iyi karsılayıp, yanında bulundugu kadar<br />
ikrâm etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadıgı<br />
için, beyt-ül mâl emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz<br />
koyun karz [ödünç, borç] aldılar. Hepsini o kadıncagıza verip,<br />
özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip, Abdüllah bin<br />
Ca’fer hazretlerine gönderdiler. Abdüllah hazretleri, imâmlar<br />
ile bulusdunuz mu diye süâl etdi. Evet, onlardan geliriz, dediler.<br />
Abdüllah hazretleri buyurdu: Ne olaydı, önce bizim yanımıza<br />
gelseydiniz! Zîrâ onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez<br />
[bulunmaz]. Hâzır nesneleri bulunmadıgı için, belki ızdırâb<br />
çekmislerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner dirhem ve<br />
yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok<br />
ni’metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi.<br />
Hazret-i Abdüllah bin Ca’fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncagız<br />
kocası ile dörtbin dirhem gümüs ve bu kadar [yediyüz]<br />
koyunu alıp, sevinerek evlerine döndüler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin evlâdının sehâveti [cömerdligi,<br />
ikrâmları] bu mertebede olunca, lâyık olan odur ki,<br />
ümmeti olan kisi dünyâya ragbet etmeyip, eline geçeni infâk<br />
edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda müslimânlıkları<br />
ma’mûr, âhıretde de günâhları afv edilmis olur.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerinden nakl edilmisdir: Ben Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrunda<br />
idim. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” aglıyarak gelip,<br />
dedi ki, yâ babacagım! Hasen ve Hüseyn evden çıkıp, gitdiler.<br />
Uzun müddet geçdi. Alî de evde yok ki, gidip, onları çagırsın.<br />
Ne yapacagız? Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 550 –<br />
hazretleri buyurdu ki: Yâ Fâtıma! Gam yime. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri onları hıfz eder. Düâ buyurdu ki: (Yâ Rabbî!<br />
O ikisini, eger denizde iseler de, inâyet kayıgın ile, kenâra getir.<br />
Eger sahrâda iseler de, hidâyet rehberin ile menzile getir [evine<br />
getir].) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Onlar dünyâdakilerin fâdılları, âhıretdekilerin büyüklerindendir.<br />
Vâlideleri onlardan a’lâdır. Hiç elem çekme ki, o iki<br />
seyhzâdeleriniz Neccâr ogullarının bagçesinde emniyyetdedirler.<br />
Allahü teâlâ hazretleri onların muhâfazasına iki melek müvekkîl<br />
etmisdir. Kanatlarını onlara gerip, hizmetleri ile mesgûldürler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
o bagçeye dogru yola koyuldu. Imâm-ı Hüseyni melek getirip,<br />
eve dönerken, Ebû Eyyûb-i Ensârî “radıyallahü teâlâ anh” melegi<br />
his etmeyip, zan etdi ki, ikisini de hazret-i Resûl-i ekrem götürmekdedir.<br />
Dedi ki, yâ Resûlallah! Seyhzâdelerin birini bana<br />
verin, götüreyim. Cenâbınızın yükünü hafîfleteyim. Hazret-i<br />
Resûl-i ekrem buyurdu ki, (Yâ Ebâ Eyyûb! Bunlar dünyâda<br />
mükerrem, ukbâda [âhıretde] muhteremdir. Vâlideleri kendilerinden<br />
esref ve efdaldir.) Sahâbe-i güzîn hazretlerine teveccüh<br />
edip, buyurdular ki, (Ey kavmim! Size haber vereyim mi, ced ve<br />
cedde [dede ve nine] cihetinden [yönünden] insanların en sereflisi<br />
kimdir.) Dediler, siz buyurun. Buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn<br />
ki, cedleri [dedeleri] Resûlullah, ceddeleri [nineleri] Hadîce<br />
binti Huveyliddir. Arab kabîlelerinin sereflisindendir. Haber<br />
vereyim mi, baba ve anne cihetinden esref kimdir.) Dediler, yâ<br />
Resûlallah, siz buyurun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, babaları Alî bin<br />
Ebî Tâlib, anneleri Fâtıma binti Resûlullahdır “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem”. Ve size dayı ve teyze cihetinden efdal kimdir,<br />
haber vereyim mi!) Dediler, kimdir siz söyleyin yâ Resûlallah!<br />
Buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, dayıları Kâsım bin Resûlullahdır.<br />
Teyzeleri Zeyneb binti Resûlullahdır. Ve haber vereyim<br />
mi size, amca ve hala cihetinden esref kimdir.) Dediler,<br />
kimdir, yâ Resûlallah! Buyurdular, (Hasen ve Hüseyn ki, amcaları<br />
Ca’fer Tayyâr, halaları Ümmihâni binti Ebû Tâlibdir “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”.)<br />
Onuncu Menâkıb: Abdüllah ibni Zübeyr “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” hazretleri rivâyet etmisdir. Imâm-ı Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri ile bir sefere çıkmısdık. Bir hurmalıga<br />
– 551 –<br />
ugradık. Hurma agaçlarında hurma kalmamıs, kurumusdu.<br />
Orada konakladık. Abdüllah ibni Zübeyr der ki, ben arzû etdim<br />
ki, ne olaydı, bu agaçlarda hurma olsaydı. Imâm-ı Hasene<br />
dedim. Imâm arzûmu kabûl edip, düâ ile mesgûl olmaga basladı.<br />
Düâsı çabuk kabûl olup, hemen bir agaç yeserip, hurma<br />
meydâna geldi. [Orada bulunanlar bu sihrdir, dedi. Hâyır, Resûlullahın<br />
torununun düâsı ile Allahü teâlâ yaratdı, buyurdu.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)de böyle yazılıdır.]<br />
Onbirinci Menâkıb: (Kenz-ül Gârâib) kitâbında yazılıdır.<br />
Bir gün bir a’râbî Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine, bir ceylân yavrusunu hediyye getirdi. Hazret-i<br />
Fahr-i kevneyn onu imâm-ı Hasene lutf etdi [hediyye buyurdu].<br />
Hazret-i imâm-ı Hüseyn bunu isitince, Muhammed Mustafâ<br />
hazretlerinin huzûr-ı serîflerine gelip, dedi ki, yâ dedecegim.<br />
Ben de ceylân yavrusu isterim. Hiçbir behâne ile tesellî bulmayıp,<br />
aglamaga basladı. Hazret-i Resûl-i ekrem düsünceli otururken<br />
gördü ki, sahrâdan bir ceylân, yavrusunu alıp, acele ile gelir.<br />
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı serîfine geldikde, fasîh bir lisân ile; yâ Resûlallah!<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ben fakîre iki yavru<br />
ihsân etmisdi. Birini bir avcı tutup, size getirdi. Biri benim ile<br />
kaldı. Onu emzirmege mesgûl iken, nidâ geldi ki, ey azîz, bir<br />
yavrun Hasene vâsıl oldu. Hazret-i Hüseyn de ceylân yavrusu<br />
istiyor. Aglamaga basladı. Durmayıp, bir yavrunu da çabuk huzûra<br />
götür. Onun sıkıntısını kalbinden gider. Yoksa bir damla<br />
göz yası çıkarsa ars titrer. Melekler onun üzüntüsüne tâkat getiremezler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
bu haberden mesrûr olup, o ceylân yavrusunu da Hüseyne<br />
verip, hâtır-ı serîfini tesellî etdi. Ey azîzler! Gökdeki melekler<br />
ve yeryüzündeki vahsî hayvânlar, bir damla göz yasının o<br />
mubârek torunun gözünden damlamasını revâ görmediler. Onların<br />
gönüllerini incitenler ne cevâb verir.<br />
Onikinci Menâkıb: Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” hazretlerinden Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” dâimâ ticâret<br />
için, sefere gidip-gelirdi. Allahü teâlâ hazretleri bir güzellik<br />
vermis idi ki, seferden geldikde, sehre girdigi vakt, Medîne ehlinin<br />
hâtunları varıp, Dıhye hazretlerinin hüsn ve cemâlini seyr<br />
ederlerdi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîfleri-<br />
– 552 –<br />
ne geldikde, ekserî Dıhye hazretlerinin sûretinde gelirdi. Birgün<br />
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Fahr-i âlem hazretlerinin huzûr-ı<br />
serîflerinde oturdu. Hazret-i Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” o zemân henüz çocuk idiler. O sırada biri Dıhyeyi<br />
görüp, geriye dönüp, kardesine haber verdi ki, büyük babamızın<br />
yanında Dıhye oturur. Gel yanına varalım dedi. Ikisi de acele ile<br />
mescide girdiler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın mubârek dizleri<br />
üzerine oturdular. Mubârek ellerini hazret-i Cebrâîlin mubârek<br />
koynuna uzatdılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bu seyhzâdelerin böyle yapdıklarını görünce, hicâb<br />
edip, bunları men’ etmek istedi. Hazret-i Cebrâîl, Resûlullah<br />
hazretlerinin mahcûb oldugunu görünce buyurdu ki, yâ Resûlallah!<br />
Niçin elem çekersin. Bunlar küçük iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” teheccüd nemâzını kılarken, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni gönderdi. Hazret-i Fâtıma<br />
nemâzda iken elem çekmeyip, râhatca teheccüd kılsın diye, bunların<br />
besiklerini sallardım. Ammâ yâ Resûlallah! Bu tecessüsden<br />
murâd-ı serîfiniz nedir, ben onun için hayretdeyim. Yoksa bu hareketlerini<br />
bana karsı bir edebsizlik mi saydınız; böyle saymayınız.<br />
Hazret-i Fâtıma teheccüd nemâzından sonra uyurken, bunlar<br />
aglardı. Allahü teâlâdan bana, var bunların besiklerini salla,<br />
Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” uykusundan uyanmasın diye<br />
fermân gelirdi. (Cennetde, Alî, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
anhüm” için bir nehr vardır). Sadâsını bunların mubârek kulaklarına<br />
ben getirmisdim. Onların üzerine çıkıp, ellerini koynuma<br />
sokmaları acâib olmaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki: (Yâ kardesim! Ma’sûmlardır. Simdi<br />
birsey yapmadılar. Bir küstâhlık ederler diye mâni’ oldum. Zîrâ<br />
Dıhye derler eshâbımdan birisi vardır ki, dısarıya gider, her<br />
geldiginde bize gelse, bunlara bir hediyye ile gelirdi. Sizi Dıhye<br />
zan edip, ellerini koynunuza uzatdılar.) Cebrâîl aleyhisselâm, Allahü<br />
teâlâ hazretlerine teveccüh edip, buyurdu ki, yâ Rabbî! Habîbin<br />
yanında beni utandırma. Niyâz etdigi gibi, güzel hitâb erisdi<br />
ki, (oturdugun yerden gözlerini yum. Iki elini Cennet içine<br />
uzat. Her ne eline gelirse, al.) Hazret-i Cebrâîl ellerini Cennete<br />
uzatdıgı gibi, bir yesil salkım üzüm ve bir kırmızı nâr eline gelip,<br />
büyük seyhzâde ki, hazret-i Hasendir, üzümü aldı. Küçük seyhzâde<br />
ki hazret-i Hüseyndir, nârı aldı. Seyhzâdeler bunları yerken,<br />
bir dilenci seslendi ki, yâ ehl-i beyt. O üzüm ve nârdan bana<br />
da verin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-<br />
– 553 –<br />
leri fıtratları îcâbı vermek istedikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm<br />
mâni’ oldu. Yâ Resûlallah! Bu dilenci iblîsdir. Cennet meyvesi<br />
ona harâm iken, hîle ile almak ister. Iblîs oradan kayb olup,<br />
seyhzâdeler meyveleri yirken, hazret-i Cebrâîl aglamaga baslayıp,<br />
buyurdu ki, yâ Resûlallah! Bu iki seyhzâdelerin birini cam<br />
zehri ile ve birini kılınç ile sehîd etseler gerekdir. Bu musîbetler<br />
ile Senin derecen yükselecekdir.<br />
Onüçüncü Menâkıb: (Hadîka-i Fudûli) kitâbından nakl edilmisdir.<br />
Bir bayram günü halk toplanmıs, nes’eli idiler. Seyhzâdeler<br />
[hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn] de geldiler. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetine<br />
müserref olup [huzûr-ı serîflerine varıp], tazarru’ ile arz etdiler<br />
ki, ey Seyyidi Kâinât! Kureys ileri gelenlerinin çocukları, giydikleri<br />
yeni ve renkli elbise ile övünürler. Bizim de yeni ve<br />
renkli elbisemiz olsa idi, giyerdik. Habîbullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bu endîse ile, Allahü teâlânın dergâhına<br />
niyâz ederken, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Cennetden<br />
kâfurlu iki elbise getirdi. Birini hazret-i Hasene, birini<br />
hazret-i Hüseyne verdi. O seyhzâdeler elbiseleri renksiz görüp,<br />
tazarru’ etdiler ki, bizim elbiselerimiz de renkli olsa idi dediler.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm bu kolaydır; yâ Resûlallah. Emr buyur, su<br />
getirsinler. Ben elbiselerin üzerine dökeyim. Siz de ayı ikiye bölen<br />
eliniz ile ovalayın. Seyhzâdeler renk begensinler, dedi. O<br />
emr söylendikde, hazret-i Hasen, buyurdu, bana, zümrüt renkli<br />
elbise sevimlidir. Hazret-i Hüseyn buyurdu, bana lâle renkli<br />
elbise sevimlidir. Hemen istedikleri gibi mesrûr olup, elbiseleri<br />
giyip, sevindiklerinde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm agladı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Yâ kardesim Cebrâîl! Herkesin sevindigi bir zemânda senin<br />
aglamanın hikmeti nedir!) Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu ki: Ey<br />
seyyid-i mükerrem! Cennetde gördügün kasrları unutdun mu<br />
ki, hazret-i Hasenin kasrı yesil, hazret-i Hüseynin kasrı kırmızıdır.<br />
Bu elbiselerin rengi de onlara isâretdir ki, hazret-i Hasen<br />
zehr içip, vefât edecegi sırada, mubârek rengi zümrüt gibi olur.<br />
Hazret-i Hüseynin mubârek yüzü kana boyandıgı zemân, rengi<br />
kırmızı olur. Kıt’a:<br />
Zemânın sâkisinin iltifâtı budur ki, Hasenin bardagına zehr dökmekdir,<br />
Felek cellâdının ahdi de, sehîd Hüseyne kılıç çekmekdir.<br />
– 554 –<br />
Ondördüncü Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve) kitâbında yazılıdır.<br />
Bir gün Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-<br />
ı serîflerinde güres tutarlardı. Resûlullah hazretleri; yâ Hasen<br />
tut Hüseyni, buyururdu. Fâtıma “radıyallahü anhâ” orada<br />
hâzır idi. Dedi, yâ Resûlallah! Hasen, kardesinden büyükdür.<br />
Acabâ, küçük olana yardımcı olmak dahâ uygun iken, niçin Hasen<br />
tarafını tutarsınız! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki: (Yâ Fâtıma! Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm<br />
Hüseyne yardım ediyor.)<br />
Onbesinci Menâkıb: (Uyûn-ür-rızâ) kitâbında, Hüseyn bin<br />
Alîden “radıyallahü teâlâ anhümâ” nakl edilmisdir. Bir gün büyük<br />
Ceddimin hizmetinde Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hâzır idi. Ben vardım. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular<br />
ki, (Merhabâ! Yâ Ebâ Abdüllah! Yâ zeynes-semâvat-i velard!).<br />
Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü anh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Âsûmânın ve yerin senden baska zîneti var mıdır. Resûl-i ekrem<br />
hazretleri buyurdu: (Ey Ubeyy bin Kâ’b! O ma’bûd hakkı<br />
için ki, beni insanlara resûl olarak gönderdi, Hüseyn bin Alî<br />
yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyâde zînet, göklerin<br />
tabakalarıdır.)<br />
Onaltıncı Menâkıb: Ibni Ishâk Isbâdâti nakl etmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki, (Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arsın iki süsüdürler!)<br />
O zemân, Allahü teâlâya Cennet, lisân-ı hâl ile dedi<br />
ki, (Yâ Rabbî! Sebebi nedir ki, beni miskînlere ve dervîslere<br />
mesken edersin.) Nidâ geldi ki, ey Cennet! Bu se’âdete râzı olmaz<br />
mısın ki, erkânını [köselerini] Hasen ve Hüseyn ile süslerim!<br />
Cennet o müjdeye övünüp, râzıyım, râzıyım, dedi. Ne<br />
mutlu se’âdete kavusmus olanlara ki, arsın ve Cennetin köselerinin<br />
zînetleri olan bunların yakınlık derecelerini düsünmelidir.<br />
Onyedinci Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
menkıbeleri bâbında beyân olunmus idi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ziyâfet vermisdi. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o ziyâfetden çıkıp, eve geldi. Hazret-i<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, hazret-i Alîde<br />
hüzün görüp, sordu: Yâ Alî! Bu ne hüzündür ki, sende müsâhe-<br />
– 555 –<br />
de ederim. Hazret-i Alî buyurdu ki, yâ Fâtıma! Eger bizim de<br />
dünyâlıgımız olsa idi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini evimize da’vet ederdik. Nitekim bugün hazret-<br />
i Osmân da’vet etdi. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: Biz de<br />
da’vet edelim. Hazret-i Alî dedi: Yâ Resûlullahın kızı. Yâ Habîbullahın<br />
kerîmesi. Ne ile ikrâm edersin. Hangi ta’âmı yidirirsin.<br />
Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: O Habîbullahdır. Ona Allahü<br />
teâlâ ikrâm eder ve ta’âm verir. Hazret-i Alî, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına varıp, dedi<br />
ki: Yâ Resûlallah! Kerîmeniz Fâtıma-tüz-zehrâ sizi evine<br />
da’vet eder. Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:<br />
(Yâ Alî! Yalnız beni mi, eshâbımla berâber mi?) Alî “radıyallahü<br />
anh” dedi ki: Eshâb-ı kirâm da berâber buyursunlar.<br />
Eshâb-ı kirâm ile berâber kalkıp, devletli ve se’âdetli hazret-i<br />
Fâtımanın, mubârek evlerine geldiler. Hazret-i Fâtıma, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin dergâhına teveccüh edip, dedi<br />
ki, yâ Rabbî! Muhakkak senin Habîbin bugün miskîn kulunun<br />
evine geldi. Sen onlara ikrâm eyle, ni’metler ver. Ben fakîr, onlara<br />
ikrâm etmege ve ni’met vermege kâdir degilim [gücüm yetmez].<br />
Bir çömlegi vardı. Ates üzerine [ocaga] koydu. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kendi lutf ve keremi ile o çömlegi<br />
ta’âm ile doldurdu. Hazret-i Fâtıma o ta’âmı Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine getirdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Eshâb-<br />
ı güzîn o ta’âmdan yidiler. Resûlullah hazretleri buyurdular<br />
ki, (Is bu ta’âm Cennet ta’âmlarındandır.) Ondan sonra hazret-<br />
i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” evine girip, secde eyledi<br />
ve dedi ki, (Yâ Rabbî! Benim kölem yokdur ki âzâd edeyim.<br />
Velâkin dilerim ki, ümmet-i Muhammedin günâhkârlarından<br />
bir mikdârını, Cehennem atesinden âzâd eyleyesin!) Derhâl<br />
Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Resûlallah! Senin kızın<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ günâhkâr ümmet için, münâcât etdi. Allahü<br />
teâlâ buyurdu ki: (Habîbime selâm eyle ve de ki, Fâtımanın evine<br />
gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem<br />
azâbından âzâd eyledim.) Bizi müslimân olmakla ve Muhammed<br />
aleyhisselâmın ümmeti olmakla sereflendiren Allahü teâlâya<br />
hamd olsun. Resûlüne, âline, ezvâcına ve eshâbına ve evlâdına<br />
ve uyanlara selâm olsun.<br />
– 556 –<br />
ONBIRINCI BÂB<br />
Eshâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Menâkıbı:<br />
Yûsüf-i Erdebîli “rahimehullahü teâlâ” (Envâr) adlı kitâbında<br />
Seyh Ebû Amr bin Salâhdan nakl etmisdir. O dedi ki,<br />
(Ma’rife-tül hadîs) adlı kitâbda, Imâm-ı Nevevînin “rahimehullah”<br />
(Irsâd) adlı kitâbından alarak dedi ki: Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin hepsi âdildirler.<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âhırete intikâlleri<br />
sırasında yüzondörtbin Sahâbe mevcûd idiler. Kur’ân-ı<br />
azîm-üs-sân ve sahîh hadîs-i serîflerde, hepsinin adâletleri ve<br />
büyüklükleri bildirilmekdedir “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’in”.<br />
Birinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf) kitâbının, bu bâbının sahîh<br />
hadîs-i serîfler kısmının evvelinde, Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Eshâbımı<br />
kötülemeyiniz! Sizlerden biri Uhud dagı kadar altın sadaka<br />
verse, Eshâbımdan birinin bir müd arpa sadakasının veyâ<br />
yarısının sevâbına kavusamaz.) Kevrânî “rahimehullahü teâlâ”<br />
buyurmus ki, muhakkak sizin biriniz, Uhud dagı kadar altın sadaka<br />
vermekle, Sahâbe-i güzînin bir müd veyâ onun yarısı mikdârı<br />
sadakasında nâil oldugu ecr ve sevâba kavusamaz. Sahâbî;<br />
o kimsedir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini, mü’min oldugu hâlde bir kerre gören kimse demekdir.<br />
Denildi ki, hadîs-i serîfin ma’nâsı sudur: Sahâbe-i güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden fakîr olan<br />
birinin Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda, az bir<br />
mal vermesi, onlardan sonra gelenlerin vermelerinden efdaldir.<br />
Sahâbe-i güzînin fazîleti, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” huzûrlarına ve sohbet-i serîflerine erismek ile oldu.<br />
Baska birsey ile olmadı. Zîrâ onlar vahy zemânına yetisdiler.<br />
Bizden birimizin bin sene ömrü olsa, bütün ömrümüzce, Alla-<br />
– 557 –<br />
hü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin emrlerine imtisâl etsek ve yasaklarından<br />
kaçınsak, belki kendi zemânımızın cümle insanlarının<br />
âbidi olsak, bütün ibâdetlerimiz, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin bir sâat sohbetinde olmaga<br />
mukâbil olmaz. Bundan dolayıdır ki, onların fazîletine hiçbir<br />
sey esid olmaz. Kevrânînin kelâmı temâm oldu.<br />
(Müslim) sârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki, Sahâbe-<br />
i güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin seb’i [onları<br />
kötülemek] harâmdır. Harâm olan fuhs ile aynıdır. Onlardan<br />
fitnelere karısmıs olsun veyâ olmasın aynıdır. Zîrâ onlar müctehiddir.<br />
Onların sânlarına yakısmıyan ma’nâlar söylemek büyük<br />
günâhlardandır. Bütün âlimlerin mezhebi odur ki, onları kötüliyen<br />
ta’zîr olunur. Katl olunmaz. Ba’zı mâlikî mezhebi âlimleri<br />
katl olunur, dedi.<br />
Tayyibî hazretleri demisdir ki, Sahâbe-i kirâmın hepsi, mutlaka<br />
âdildirler. Kur’ân-ı azîm-üs-sân ve hadîs-i serîflerin ve i’timâd<br />
olunur kimselerin icmâ’ları ile anlasılmakdadır. Yine (Envâr)<br />
kitâbında Yûsüf-i Erdebîli “rahimehullahü teâlâ” demisdir<br />
ki, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine ta’n etmek<br />
câiz degildir. O Sahâbe-i kirâmın büyüklerindendir. Yezîdden<br />
baskasına la’net etmek ve kötülemek câiz degildir. [Hattâ onu<br />
bile kötülemek lüzûmsuzdur.] Zîrâ hepsi mü’min ve müslimândırlar.<br />
Allahü teâlânın irâdesine kalmısdır. Isterse azâb eder, isterse<br />
rahmet eder. Imâm-ı Gazâlî ve Nevevî ve gayrileri böyle<br />
dediler. Hüccet-ül islâm imâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”<br />
buyurmusdur ki: Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin “radıyallahü<br />
anhümâ” sehîd edilmelerini ve Sahâbe-i kirâmın arasında<br />
meydâna gelen çekisme ve çarpısmaları hikâye etmek, anlatmak<br />
harâmdır. Çünki, Eshâb-ı kirâmın ba’zısına bugz etmege<br />
sebeb olur. Hâlbuki onlar dinde âlimdirler. Din imâmları bilgilerini<br />
rivâyet yolu ile onlardan almısdır. Bu dogru yol ile dogru<br />
din bilgilerini ögrendik. Onları kötüleyen kimse kendi mel’ûndur.<br />
Kendi nefsine ve dînine ta’n etmis olur. Imâm-ı Gazâlînin<br />
kelâmı temâm oldu.<br />
Ikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de, yukarıda bildirilen<br />
hadîs-i serîfin devâmında bildirilmisdir. Ebû Bürdeden ve<br />
onun da babasından nakl olunan hadîs-i serîfde, Resûlullah<br />
– 558 –<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek basını semâdan yana<br />
kaldırarak, (Yıldızlar gökde emene’dir [rahmet veyâ emînin<br />
çogulu]. Yıldızlar gitdigi zemân, gökde va’d olunan seyler olur.<br />
Ben de Eshâbım üzerine emînim. Gitdigim zemân, Eshâbıma<br />
va’d olunan seyler gelir. Eshâbım da ümmetim üzerine emenedir.<br />
Eshâbım gidince, ümmetime va’d olunan seyler gelir) buyurdular.<br />
(Müslim) hadîs kitâbını serh eden “rahimehullahü teâlâ” beyân<br />
etmisler ki; hadîs-i serîfde geçen emenetün kelimesi, emân,<br />
rahmet demekdir ve emînin çoguludur. Emîn ise hâfız, koruyucu<br />
ya’nî sebebdir. Gökler için va’d olunan seyler, kıyâmet günündeki<br />
yarılması, dagılmasıdır. Yıldızların gitmesinden maksad,<br />
karârması ve dökülmesidir. (Ben Eshâbıma emeneyim ve<br />
ben ki gitdim; Eshâbıma, fitneden, harbden ve ba’zı arabların<br />
irtidâdından, kalblerde meydâna gelen ihtilâflardan va’d olunan<br />
seyler gelir, demekdir.) Bunlarla alâkalı olan seyleri açıkca<br />
bildirdiler. Buyurdukları hersey vâki’ oldu. Ümmetine va’d olunan<br />
seyler, zuhûra geldi. Bid’at fırkalarının zuhûru, dinde olan<br />
çesidli reformist hareketler, seytânın arkadaslarının meydâna<br />
çıkması, [Deccâl] rûmun zuhûru, Mekke ve Medînenin harâb<br />
olması, hayrât ehlinin gitmesi, ser ehlinin gelmesi ve kıyâmetin<br />
bunlar üzerine kopması bunlardandır.<br />
Üçüncü Menâkıb: Yine o hadîs-i serîfin devâmında, Ebû<br />
Sa’îd-i Hudrîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Insanlar üzerine bir zemân gelir. Bir kısm kimseler<br />
gazâ ederler. Içinizde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin Eshâbından kimse var mıdır, derler. Evet<br />
derler. Sonra harb kazanılır. Ondan sonra nâs [insanlar] üzerine<br />
bir zemân gelir ki, harb ederler. Içlerinden bir cemâ’at derler<br />
ki, içinizde Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
eshâbı ile görüsmüs [tâbi’înden] kimse var mıdır. Derler ki,<br />
evet. Sonra harb kazanılır. Yine insanlar üzerine bir zemân gelir<br />
ki, harb ederler. Bir cemâ’at der ki, içinizde Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâbını görmüs olanları gören<br />
[tebe-i tâbi’înden] kimse var mıdır. Derler ki, evet. Sonra<br />
harb kazanılır. [Ya’nî feth müyesser olur.]) Bu hadîs-i serîfde<br />
– 559 –<br />
(Buhârî) ve (Müslim) müttefiklerdir. [Ya’nî her ikisinde de vardır.]<br />
(Müslim) rivâyetinde ziyâde etmisdir ki, dördüncü ordu da<br />
vardır. Ya’nî denilir ki, (Bakınız! Içinizde, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâbını göreni görenini göreni<br />
görmüs kimse var mıdır!) Bir kisi bulunur. Harb kazanılır. Tayyibî<br />
“rahimehullahü teâlâ” buyurmus ki, bu hadîs-i serîfde, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri için mu’cize,<br />
Eshâb-ı kirâm, tâbi’în ve tebe-i tâbi’în “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” için fazîlet vardır.<br />
Dördüncü Menâkıb: Yine o hadîs-i serîfin devâmında, Imrân<br />
bin Husayndan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Ümmetimin üstünleri benim zemânımda bulunanlardır.<br />
Ya’nî Eshâbımdır. Sonra o kimselerdir ki, Eshâbımı ta’kîb<br />
eder. Sonra o kimselerdir ki, onları ta’kîb edeni ta’kîb eder.<br />
Muhakkak onlardan sonra bir kavm gelir ki, onlardan sâhidlik<br />
istenmeden sâhidlik ederler ve hıyânet ederler. Onların yapdıkları<br />
o hıyânet ile onlarda emânet kalmaz. O kimsenin hilâfınca<br />
ki, tahkîr olundugunda, bir kerre hıyânet eder. O hıyânet<br />
etmis olur. Ammâ onunla emânetden çıkmaz. Ba’zı hâllerde<br />
sözünde durmazlar. Onlarda semizlik zâhir olur [sismân olurlar].)<br />
Bir rivâyetde (Istenmeden yemîn edenler...) buyurulmusdur.<br />
Türpüstî “rahimehullah” demisdir ki: Bir kerre gaflet ile hıyânet<br />
edenden güven kalkmaz. Devâmlı hıyânet yapanda emniyyet<br />
kalmaz. Ona güvenilmez. Sismânlık ile de din islerinde<br />
fazla dikkat etmemek ve gafletde olmak anlasılır. Çünki, umûmiyyetle<br />
sismân kimseler, din islerine az ehemmiyyet verir.<br />
Nefslerine riyâzet çekdirmeyip, arzû ve isteklerinin çogu, lezîz<br />
yemekler ve uyku olur. Bu hadîs-i serîfler sahîh hadîslerdendir.<br />
Bundan sonra nakl olunanlar da öyledir.<br />
Besinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de, Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Eshâbıma ikrâm<br />
[hurmet] ediniz. Sübhesiz, Eshâbım sizin üstünlerinizdir [hayrlılarınızdır].<br />
Sonra onları ta’kîb edenler, sonra da onları ta’kîb<br />
edenler üstündürler. Sonra yalan yayılır. Hattâ istenmedigi hâl-<br />
– 560 –<br />
de yemîn eder, istenmeden sâhidlik ederler. Dikkat ediniz.<br />
Cennetin ortasına girerek se’âdete kavusmak isteyen, cemâ’atden<br />
ayrılmasın. Çünki, seytân kendi görüsüne uyarak cemâ’atden<br />
ayrılan ile birlikdedir. Iki kisi bir araya gelse seytân onlardan<br />
çok uzak olur. Ancak yabancı bir kadın ile bir erkek bir<br />
araya gelirse seytân onların üçüncüsü olur. Kim iyiliklerinden<br />
dolayı sevinir, kötülüklerine üzülürse, mü’mindir.) Yine (Mesâbîh-<br />
i serîf)in hasen hadîslerinde, Câbir “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Beni gören ve beni<br />
göreni gören müslimânı Cehennem atesi yakmaz.)<br />
Altıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîsler<br />
kısmında, Abdüllah bin Magfel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
korkunuz! Allahü teâlâ hazretlerinden Eshâbım hakkında<br />
korkun. Onları kötü sözlerinize hedef ittihâz etmeyiniz. Her<br />
kim ki onlara bugz eyler, bana bugz etdigi için bugz eder. Her<br />
kim ki onlara ezâ eder, bana ezâ [eziyyet) eder. Her kim ki bana<br />
ezâ eder, Allahü teâlâ hazretlerine ezâ [eziyyet] eder. Her<br />
kim ki Allahü teâlâ hazretlerine ezâ ederse, ona azâb yapması<br />
yakındır.)<br />
Yedinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in haseninde [hasen<br />
hadîslerinde], Enes “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Ümmetimde Eshâbım tuz gibidir. Yemek ancak tuz ile lezzetli<br />
olur.) Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü anh” babasından<br />
nakl etdigi hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki: (Kıyâmet günü, eshâbımdan herbiri,<br />
kabrlerinden kalkarken, vefât etdigi memleketin bütün<br />
mü’minlerinin önlerine düserek ve onlara nûr ve ısık saçarak,<br />
arasat meydânına götürürler.) Ibni Mes’ûd “radıyallahü anh”<br />
hazretleri rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdular ki: (Eshâbımdan bana, beni rencîde edecek<br />
birsey söylemeyiniz. Ben onların yanına kalbim selîm olarak<br />
çıkmak isterim!) Ya’nî Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri arzû eder ki, dünyâdan o hâlde çıkmak is-<br />
– 561 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:36<br />
ter ki, kalb-i serîfleri Eshâbından râzı olsun. Onlardan birisine<br />
hıkd [kin] baglamıs olmasın. Onun için onlarla alâkalı iyi olmıyan<br />
seyleri bildirmeyin demekdir.<br />
Sekizinci Menâkıb: (Ravda-tül ulemâ) kitâbı yirmiyedinci<br />
bâbda, Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
üstünlükleri beyân olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin hadîs-i serîflerine uymak ve taklîd<br />
etmek câizdir. Bunda ihtilâf yokdur. Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân”<br />
kavl-i serîflerini taklîd câiz midir, degil midir, ihtilâf<br />
etdiler. Âlimlerimiz, zâhir usûlde dediler ki, câizdir. Bütün<br />
Sahâbenin kavlleri huccetdir. Ma’nâlarını bilmeden, onu tasdîk<br />
ederiz ve amel ederiz. Hattâ Imâm-ı a’zam “rahimehullah” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmus ki, kendisine soruldu: Sizin sözleriniz,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kitâbı Kur’ân-ı kerîme<br />
muhâlif olursa, ne yapmak gerekdir. Buyurdu ki: Benim<br />
kavlimi terk edip, Kitâbullaha uyunuz [onun bildirdigi gibi yapınız!].<br />
Yine soruldu: Sizin kavliniz Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” kavline muhâlif olursa, ne yapmak gerekdir.<br />
Buyurdu ki: Benim kavlimi terk edip, Resûlullahın kavli<br />
ile amel ediniz. Sonra yine soruldu: Sahâbe-i güzîn hazretlerinin<br />
kavlleri, senin kavline muhâlif olursa, ne yapmak lâzımdır.<br />
Buyurdu ki: Benim kavlimi terk edip, Sahâbe-i kirâmın kavlini<br />
tutunuz. Denildi ki, tâbi’înin kavli senin kavline muhâlif olursa,<br />
ne yapmak lâzımdır. Buyurdu ki: Biz de onlar gibiyiz. Avâmın<br />
kavlini taklîd câiz degildir. Zâhir olan âlimlerimizden rivâyet<br />
olunur ki, Sahâbe-i güzînin kavlleri, sözleri hüccetdir. Kavlleri<br />
taklîd olunur.<br />
Imâm-ı Sâfi’î “rahimehullahü teâlâ” zâhir usûlünde dedi ki,<br />
Sahâbe-i güzîn hazretlerinden her bir kimsenin kavli taklîd<br />
olunmaz. Imâm-ı Sâfi’î mezhebi âlimlerinden ba’zıları dediler<br />
ki, dört kimsenin kavli taklîd olunur. Onlar (Halîfe-i râsid)dir.<br />
Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.<br />
Biz deriz ki, bütün Eshâb-ı kirâmın kavlleri taklîd olunur.<br />
Ondan dolayı Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Bir hadîs-i serîfde buyurdular<br />
ki: (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız<br />
dogru yolu bulursunuz!) Ondan dolayı ki, ümmeti bunun<br />
– 562 –<br />
üzerine icmâ’ etmisdir ki, insanların en üstünleri, en efdalleri<br />
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
Eshâbıdır. Eger kavlleri taklîd olunmasa, diger ümmetler<br />
üzerine üstünlükleri açık olmazdı. Allahü teâlâ hazretleri<br />
onların fazîletlerini, üstünlüklerini bildirmek için Âl-i Imrân sûresi<br />
159.cu âyet-i kerîmesini gönderdi. Meâl-i serîfi, (Allahü teâlânın<br />
rahmeti ile sen onlara suhûlet gösterirsin. Eger sen, kötü<br />
yaratılıslı, katı kalbli olsa idin, onlar yanından dagılırlar idi.<br />
Onları afv et. Onların magfiretini iste ve islerinde onlar ile müsâvere<br />
et!) olan bu âyet-i kerîme, Eshâb-ı güzînin fazîletleri<br />
üzerine ve onların kavllerine ittibâ’ üzerine delîldir. Aslında<br />
Resûl-i ekrem hazretleri onlar ile müsâvereye muhtâc degildi.<br />
Bununla berâber emr olundu. (Ravda-tül ülemâ) kitâbının sözü<br />
temâm oldu.<br />
(Mîzân-i Sa’rânî) kitâbında, Imâm-ı Sâfi’î hazretlerinin<br />
(Rey’ sâhibleri ve onlardan sakınmak) ile alâkalı sözünün nakl<br />
edildigi faslda, Ibni Salâhdan “rahimehullah” söyle rivâyet etmisdir.<br />
Hadîs ilminde nakl etmis ki, Imâm-ı Sâfi’î hazretleri<br />
(Risâle-i kadîme)sinde, Sahâbe-i güzîn hazretleri üzerine senâdan<br />
sonra dedi ki, onlar o senâya ehldir. (Sahâbe, ilm, ictihâd,<br />
vera’ ve akl bakımından bizden üstündür. Onların rey’lerini çok<br />
begeniriz. Bize göre, bizim rey’lerimizden evlâdır!) buyurmusdur.<br />
Beyhekî de rivâyet etmisdir ki, Imâm-ı Sâfi’î hazretlerine<br />
soruldu; (yaya olarak hacca gidecegim diye nezr eden bir kimse,<br />
sözünde durmasa ne yapması lâzım gelir.) Yemîn keffâreti<br />
verir diye cevâb vermisdir. Süâl eden kimse bu fetvâ karsısında<br />
duraklayınca, Imâm-ı Sâfi’î buyurmus ki, (Benden çok üstün<br />
olan Ibni Ebî Ribâh “radıyallahü teâlâ anh” da böyle fetvâ verdi.<br />
[Bu zât sahâbeden idi.]) Yine (Mîzân)da bundan evvel beyân<br />
buyurmuslardır ki, Imâm-ı Sâfi’î; Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hadîs-i serîflerinden baska, Eshâb-ı kirâmın<br />
ve tâbi’înin sözlerinden de ictihâd ederken fâidelenmislerdir.<br />
Yine (Mîzân)da, Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin,<br />
fazîleti, makâmı ve ilmi beyânında nakl olunmus ki, Imâm-ı Sâfi’î<br />
hazretleri; Imâm-ı a’zamın kabrini ziyâret sırasında, ictihâdını<br />
terk etdi. Sabâh nemâzı vaktinde, sabâh nemâzını kıldı.<br />
Sonra buyurdu: (Ben nasıl okuyayım, Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin<br />
huzûrunda ki, o sabâh nemâzı kılarken kunût okumamıs-<br />
– 563 –<br />
dır.) Imâm-ı Sâfi’î de, edebini gözetmekden dolayı okumadı.<br />
Böylece edeb kapısını açdı. Bütün müctehidlere ve kavllerine,<br />
iyi düsünülmesini, ictihâdlarından dolayı kötülenemiyeceginin<br />
bilinmesinin lâzım oldugunu ve bunların Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” sözlerinden delîller çıkararak ictihâd<br />
etdiklerini bildirmek istedi. Yine (Mîzân)da nakl etmisdir ki,<br />
Imâm-ı Sâfi’î hazretleri buyurdu ki, her zemânda hadîs âlimleri<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gibidir.<br />
Zemân-ı serîflerinde buyururlardı ki, (Ben hadîs âlimlerinden<br />
birisini görsem, güyâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin Eshâb-ı güzîninden birisini görmüs gibi olurum!)<br />
(Mîzân)ın sözü temâm oldu. Ma’lûmdur ki, (Mîzân)dan<br />
nakl olan (Ravda)dan nakl olunanı nakz eder. Imâm-ı Sâfi’î<br />
hakkında ve onların yüksek sânlarına lâyık olan da budur.<br />
Evliyânın efdali, Sıddîk-ı ekber, ba’dehu Fârûk,<br />
ve Zinnûreynden sonra, Alîdir ol Velîyullah.<br />
Kalan Eshâbı hem ki, cümlesinin zikri hayrolsun,<br />
cemî’i Âl-ü Eshâb-ı kirâmı severim fillah.<br />
Asere-i mübessere ve Fâtıma, Hasen ve Hüseyn,<br />
bu ümmetden bunlara Cennet ile neshedü billah.<br />
Ve gayri kimseye aynîle Cennetlik denilmez ki,<br />
o gaybe hükm olur, gaybi ne bilsin kimse gayrillah.<br />
Ve Eshâb-ı kirâmın cümlesinden sonra ümmeümmetden,<br />
cemî’i Tâbi’în olmusdur, efdalü Evliyaillah.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Aşere-i Mübeşşere nin Menkıbeleri]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1342</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:29:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1342</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Aşere-i Mübeşşere nin Menkıbeleri</span><br />
<br />
Cennetle müjdelenen on büyük sahâbî: Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyyül Mürtedâ, Ebû<br />
Ubeyde bin Cerrâh, Talha, Zübeyr, Sa’îd bin Zeyd, Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs, Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anhüm<br />
ecma’în”.<br />
1– (Mesâbîh) kitâbının sâhibi [Muhyissünne imâm-ı Begavî<br />
“rahimehullah”], bu bâbın hasen hadîsler bâbında, Abdürrahmân<br />
bin Avfdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i serîfde<br />
buyurdular ki: (Muhakkak, Ebû Bekr Cennetdedir. Ömer<br />
Cennetdedir. Osmân Cennetdedir. Alî Cennetdedir. Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs Cennetdedir. Sa’îd bin Zeyd Cennetdedir. Ebû<br />
Ubeyde bin Cerrâh Cennetdedir.)<br />
(Mesâbîh) sâhibi bu bâbın sahîh hadîsler kısmının evvelinde,<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl etmisdir.<br />
Ömer “radıyallahü anh” buyurdular ki: (Bu ise onlardan dahâ<br />
lâyık kimse yokdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
vefâtı zemânında onlardan râzı idi. Onlar: Osmân, Alî,<br />
Zübeyr, Talha, Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin Avfdır.)<br />
Bu emrden ve lâyık olmakdan murâd hilâfet emridir. Tayyibî<br />
“rahimehullahü teâlâ” buyurmuslar ki, bu halîfelik isine en<br />
çok liyâkatli olanı bildirdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” bunlardan râzı oldukları hâlde vefât etmislerdir.<br />
Hâlbuki, bütün Eshâb-ı kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” râzı idiler. Bunlardan [altı sahâbîden] râzı olmalarının<br />
bildirilmesi, bunlardan çok râzı oldukları, âsere-i mübessereden<br />
oldukları için ve hepsi Kureysden oldukları içindir. (Imâmlar<br />
[halîfeler] Kureysden olur) buyurulmusdur.<br />
2– Câbir “radıyallahü anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Ahzâb) harbinde, o gün<br />
– 533 –<br />
buyurdular ki, (Kim bana bu kavmden haber getirebilir.) Zübeyr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, ben getiririm. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
(Her Peygamberin havârîsi vardır. Benim havârim Zübeyrdir.)<br />
[Her nebî için nusret vericiler vardır. Benim nâsırım Zübeyrdir.]<br />
Îsâ aleyhissalâtü vesselâm hazretlerine eshâbından nusret<br />
edenler Havârîyyûn idiler. Kelime ma’nâsı elbise [esvâb] agartıcı<br />
[beyâzlatıcı] demekdir. (Mesâbîh)de nakl edilmisdir.<br />
3– Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Benî Kureyzâ<br />
kabîlesine gidip, onlardan bana kim haber getirir.) Ben<br />
gitdim. Geri döndügümde hazret-i Resûl-i ekrem bana ebeveynini<br />
cem’ etdi. Ya’nî (Babam anam sana fedâ olsun) buyurdular.<br />
(Mesâbîh)den nakl edilmisdir.<br />
4– (Mesâbîh) kitâbında bildiriliyor. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri bildirmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin, ebeveynini cem’ etdigi bir kisiden baskasını<br />
görmedim. O da Sa’d bin Ebî Vakkâsdır. Ben isitdim<br />
Uhud günü; buyurdular ki, (Yâ Sa’d! Anam, babam sana fedâ<br />
olsun!)<br />
5– Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: (Ehl-i islâmın fîsebîlillah<br />
evvel ok atanı benim.) Müslim sârihi “rahimehullah” beyân<br />
buyurmuslardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Ebû Ubeyde bin Hâris bin Abdülmuttalib “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerini muhâcirînden altmıs atlı bölük<br />
ile Ebû Süfyânın üzerine gönderdi. Sa’d da onlar ile berâber idi.<br />
Ebû Süfyân o vakt müsriklerin serdârı idi. Islâmda ilk harb bu<br />
idi. Önce müsriklere ok atan Sa’d hazretleri oldu. (Mesâbîh)<br />
den nakl olunmusdur.<br />
6– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
nakl edilmisdir. Buyurdular ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bir gazâdan Medîne-i münevvereye<br />
geri döndüklerinde, bir gece uykuları gelmedi. Buyurdular ki:<br />
(Ne olaydı, sâlih bir zât bizi beklese idi.) O sırada bir silâh sesi<br />
isitdik. Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
(Kimdir o) buyurdu. Dısarıdaki kisi, (Sa’ddır) dedi. Resû-<br />
– 534 –<br />
lullah, (Ne sebebden buraya geldin!) buyurdu. O Sa’d dedi ki,<br />
(Kalbime bir korku geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin yanına geldim ki, koruyayım.) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sa’da düâ etdi, sonra uyudu.<br />
(Mesâbîh)den alınmısdır.<br />
7– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni<br />
Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır.) (Mesâbîh)de yazılıdır. (Müslim)<br />
kitâbını serh eden buyurmusdur ki, (Emîn, güvenilen ve kendisinden<br />
râzı olunan kimse demekdir.) Âlimler buyurmuslardır<br />
ki, emânet, Ebû Ubeyde ile bütün Eshâb-ı güzînde “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” müsterekdir. Lâkin, hazret-i Resûlullah,<br />
Eshâbdan ba’zısını ba’zı sıfatla üstün kıldı.<br />
8– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl<br />
edilmisdir. Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri Sebir dagına vardılar. Ebû Bekr, Ömer, Osmân,<br />
Alî, Talha ve Zübeyr “radıyallahü anhüm” hazretleri de<br />
berâber idiler. Sebir dagı hareket etdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Sâkin ol! Senin üzerinde, Peygamber,<br />
Sıddîk ve sehîdler var!) (Mesâbîh)de yazılıdır. Tayyibî<br />
“rahimehulah” buyurmuslar ki, burada sehîd buyurulmasından<br />
maksad, ismi cins kasd edilmisdir ki, sehîdler demekdir. Zîrâ<br />
adı geçen hadîs-i serîfde hazret-i Sıddîk da sühedâdandır [sehîdlerdendir].<br />
Önce nakl olan hadîs-i serîfden baska, buraya<br />
kadar nakl olan hadîslerin hepsi Eshâbdan nakl olunmusdur.<br />
Bundan böyle hasen hadîsdirler.<br />
9– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Ümmetimin ümmetime en merhametlisi Ebû Bekrdir.<br />
Allahü teâlânın emrlerinde ümmetimin en siddetlisi Ömerdir.<br />
Hayâ yönünden en sâdıkı Osmândır. En güzel mîzaclısı,<br />
Zeyd bin Sâbitdir. En iyi okuyan Ebû Zerdir. Halâli harâmı en<br />
iyi bilen Mu’âz bin Cebeldir. Her ümmet içinde bir emîn vardır.<br />
Bu ümmetin emîni Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır.) (Mesâbîh) kitâbında<br />
hasen hadîs olarak bildirilmisdir. Lâkin (Tirmizî) rivâyeti<br />
ile bu hadîs-i serîf hasendir, sahîhdir. Ba’zıları Katâdeden<br />
– 535 –<br />
“radıyallahü anh” mürsel olarak rivâyet etmisler. O rivâyetde<br />
ziyâde [ilâve] etmislerdir ki, bu ümmetde dînî hükmlere en çok<br />
vâkıf olan Alî bin Ebî Tâlibdir.<br />
10– Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
olunmusdur. Uhud günü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin üzerinde iki zırh var idi. Kaya üzerine çıkmak<br />
istedi, çıkamadı. Talha “radıyallahü anh” sırtına alıp, kayaya<br />
çıkardı. Râvî [nakl eden] der ki, ben isitdim, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Talha<br />
vâcib kıldı). Kâdî der ki: Bu hadîs-i serîfin ma’nâsı, (Talha yapdıgı<br />
is sebebi ile Cenneti kendine vâcib kıldı) demekdir. Veyâ<br />
(Nefsini tehlükeye atdı. Kendini Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerini korumak ugruna fedâ etdi) demekdir.<br />
Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” rivâyet etmisdir.<br />
11– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Talha bin Ubeydullah<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine nazar etdi ve buyurdular<br />
ki: (Yeryüzünde yürüyenlerden nezrini yerine getiren bir kimseye<br />
bakmagı seven, buna baksın!) Baska bir rivâyetde buyurdular<br />
ki: (Yeryüzünde yürüyen bir sehîde bakmakla mesrûr olmak<br />
istiyen, Talha bin Ubeydullaha baksın!) Türpüstî “rahimehullah”<br />
beyân etmislerdir ki, hadîs-i serîfdeki Nahb kelimesi,<br />
nezr ve mevt demekdir. Bundan dolayı arablar arasında, falan<br />
kimse nezrini yerine getirmisdir, denir. Bu kelime iki ma’nâ<br />
üzerinde de kullanılır. Allahü teâlâ hazretlerinin, meâl-i serîfi<br />
(... Mü’minlerden nezrini yerine getirenler...) olan Ahzâb sûresi<br />
23.cü âyetinde buyurdugu da nezr ma’nâsınadır. Ya’nî o sehîdler<br />
ki, savas meydânlarında sadâkat ile savasmaga ve Muhammed<br />
Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yardım<br />
etmek üzere Allahü teâlâya söz verdiler. Mevt ma’nâsı da, Allahü<br />
teâlâ yolunda cânını fedâ etmekdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdi ki,<br />
muhakkak hazret-i Talha o kimselerdendir. Ya’nî nezrine vefâ<br />
gösterdi. Ve o kimselerdendir ki, Allahü teâlâ yolunda ölümü<br />
zevk yapdı. Hazret-i Talha “radıyallahü teâlâ anh” Uhud günü<br />
nefsini Resûlullah hazretlerine siper etdi. Anlatıldı ki, hazret-i<br />
Talha Uhud gününde ok, mızrak ve kılınç ile seksen yerinden<br />
– 536 –<br />
yaralandı. Her kim ki, Uhud muhârebesini anlatsalar, derler ki,<br />
o gün Talha için idi. (Türpüstî)nin kelâmı böyledir.<br />
12– Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Benim kulagım, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek agzından isitdi,<br />
buyurdular ki: (Talha ve Zübeyr Cennetde dolasırlar!)<br />
13– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri Uhud günü buyurdular ki: (Yâ Rabbî! Atdıgını<br />
isâbet etdir, düâsını kabûl et!) Yine Sa’d hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Yâ Rabbî! Sa’d sana düâ etdigi zemân kabûl<br />
et!) Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyetdir<br />
ki, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” ile karsılasdı. Buyurdu ki, (Bu benim dayımdır!)<br />
Sa’d, benî Zühreden idi. Ömer ibni Hattâbın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbında da anlatıldıgı üzere, altı kimsenin arasında<br />
hilâfet emrini sûrâya bırakmıslar idi. Sa’d bin Ebî Vakkâs<br />
“radıyallahü teâlâ anh” da orada zikr olunmusdur.<br />
Her Muvahhid Mü’min tarafından hıfzı gereken güzel bir<br />
menkıbe: Abdürrahmân Hamîd el Câmî “kuddise sirruhüssâmî”<br />
hazretleri, (Nefehât-ül-Üns) adlı kitâb-ı serîfinin evvelinde,<br />
vilâyet erbâbının “kaddesallahü teâlâ ervâhahüm” sınıflandırılmasında,<br />
(Kitâb-ı Kesf-ül Mahcûb)dan nakl buyurmuslardır.<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâ, Burhân-ı Nebevîyi bâkî kılmısdır.<br />
Evliyâyı o burhânın açıga çıkmasına sebeb kılmısdır. Tâ ki, dâimâ,<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin âyetleri ve Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin muhabbetinin<br />
sıdkı açıga çıksın. Onları âlemlerin vâlîleri yapdı. Hazret-i Muhammedin<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hadîsini yenilediler.<br />
Nefse uyma yolunu terk etdiler. Gökden yagmur onların<br />
varlıgı sebebi ile iner. Yerden ot, onların ahvâli ve safâsı bereketi<br />
ile yetisir. Müslimânlar, kâfirler üzerine gâlibiyyetleri onların<br />
himmetleri ile buldular. Onlar dört bin kimsedir. Birbirini<br />
dahî bilmezler. Kendi kemâllerini dahî bilmezler. Hepsinin hâlleri<br />
kendilerinden ve halkdan örtülüdür. Bunlar hakkında haberler<br />
vardır. Bu husûsda Elhamdülillah ki, haber ulasmısdır.<br />
– 537 –<br />
Ammâ o kimseler akl ve hâl ehlidir. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri dergâhının kumandânı olanların sayıları üçyüzdür.<br />
Onlara (Ahyâr) derler. Onlardan kırklar vardır ki, onlara (Ebrâr)<br />
derler. Dört dânesine de (Evtâd) derler. Üç dânesine de<br />
(Nükebâ) derler. Bir dânesine [en büyüklerine] (Kutb) ve<br />
(Gavs) derler. Bunların hepsi birbirini tanırlar. Islerinde birbirinin<br />
iznine muhtâcdırlar. Bununla alâkalı olarak haberler vardır<br />
ve büyüklerin sözleri mevcûddur. Hakîkat ehli bunun sıhhati<br />
üzerine ittifâk etmisdir.<br />
(Fütûhât-ı Mekkiyye) kitâbının sâhibi “kuddise sirruh”, o<br />
kitâbda, otuzuncu faslda; yüzdoksansekizinci bâbda, yedi aded<br />
olan ricâle (Ebdâl) denilmisdir demekdedir. Ve o yerde zikr etmisdir<br />
ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri yeri yedi iklim<br />
kılmısdır. Kendi bendelerinden yedi kimseyi güzîde etmisdir.<br />
Onlara (Ebdâl) demislerdir. Her iklimin vücûdunu o yedi kimseden<br />
birisinin varlıgına baglamısdır. (Mevlânâ Câmînin sözü<br />
burada temâm oldu.)<br />
Hâce Behâül Hak Veddîn “kuddise sirruh” hazretlerinin,<br />
kendi sâdık talebelerinden olan Muhammed bin Muhammed<br />
el-Hâfız Buhârî “rahimehullah” risâlesinde nakl etmisdir. Hâce<br />
hazretleri buyurdular ki, Ebû Tâlib-i Mekki “kuddîse sirrühül’azîz”<br />
kendi (Kût-ül kulûb) adlı kitâbda nakl etmisdir ki,<br />
(Kutb-ı zemân) olan kimse, her asrda, kıyâmete kadar, emîr-ül<br />
mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
nâib-i menâbi [vekîli] makâmındadır. (Evtâd)dan üçü de<br />
kutbdan asagıdırlar. Her zemânda o üçü de üç halîfenin, ya’nî<br />
Emîr-ül mü’minîn Ömer, emîr-ül mü’minîn Osmân, emîr-ül<br />
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm” vekîlleridirler. Onların<br />
sıfatları, hâlleri, yakînleri bu [üç büyük halîfenin] hâllerine<br />
benzer. Bu sâdıklardan altı kimsenin, sıfatı da budur: (Yeryüzü<br />
ehâlisinden belâ onlar vâsıtası ile def’ edilir. Onlar vâsıtası<br />
ile rızk gönderilir. Onlar vâsıtası ile yagmur yagdırılır. Yeryüzü<br />
onlar vâsıtası ile ayakda durur. Her zemânda, âsere-i mübessereden<br />
diger altısının da, bunlar vekîlleridir “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm”.) Bu büyük Velîlerin herbiri, âsere-i mübessereden birinin<br />
vekîli olarak bulunur. Onlara lâyık n</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Aşere-i Mübeşşere nin Menkıbeleri</span><br />
<br />
Cennetle müjdelenen on büyük sahâbî: Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
Ömer-ül Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyyül Mürtedâ, Ebû<br />
Ubeyde bin Cerrâh, Talha, Zübeyr, Sa’îd bin Zeyd, Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs, Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anhüm<br />
ecma’în”.<br />
1– (Mesâbîh) kitâbının sâhibi [Muhyissünne imâm-ı Begavî<br />
“rahimehullah”], bu bâbın hasen hadîsler bâbında, Abdürrahmân<br />
bin Avfdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i serîfde<br />
buyurdular ki: (Muhakkak, Ebû Bekr Cennetdedir. Ömer<br />
Cennetdedir. Osmân Cennetdedir. Alî Cennetdedir. Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs Cennetdedir. Sa’îd bin Zeyd Cennetdedir. Ebû<br />
Ubeyde bin Cerrâh Cennetdedir.)<br />
(Mesâbîh) sâhibi bu bâbın sahîh hadîsler kısmının evvelinde,<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl etmisdir.<br />
Ömer “radıyallahü anh” buyurdular ki: (Bu ise onlardan dahâ<br />
lâyık kimse yokdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
vefâtı zemânında onlardan râzı idi. Onlar: Osmân, Alî,<br />
Zübeyr, Talha, Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin Avfdır.)<br />
Bu emrden ve lâyık olmakdan murâd hilâfet emridir. Tayyibî<br />
“rahimehullahü teâlâ” buyurmuslar ki, bu halîfelik isine en<br />
çok liyâkatli olanı bildirdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” bunlardan râzı oldukları hâlde vefât etmislerdir.<br />
Hâlbuki, bütün Eshâb-ı kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” râzı idiler. Bunlardan [altı sahâbîden] râzı olmalarının<br />
bildirilmesi, bunlardan çok râzı oldukları, âsere-i mübessereden<br />
oldukları için ve hepsi Kureysden oldukları içindir. (Imâmlar<br />
[halîfeler] Kureysden olur) buyurulmusdur.<br />
2– Câbir “radıyallahü anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Ahzâb) harbinde, o gün<br />
– 533 –<br />
buyurdular ki, (Kim bana bu kavmden haber getirebilir.) Zübeyr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, ben getiririm. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
(Her Peygamberin havârîsi vardır. Benim havârim Zübeyrdir.)<br />
[Her nebî için nusret vericiler vardır. Benim nâsırım Zübeyrdir.]<br />
Îsâ aleyhissalâtü vesselâm hazretlerine eshâbından nusret<br />
edenler Havârîyyûn idiler. Kelime ma’nâsı elbise [esvâb] agartıcı<br />
[beyâzlatıcı] demekdir. (Mesâbîh)de nakl edilmisdir.<br />
3– Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Benî Kureyzâ<br />
kabîlesine gidip, onlardan bana kim haber getirir.) Ben<br />
gitdim. Geri döndügümde hazret-i Resûl-i ekrem bana ebeveynini<br />
cem’ etdi. Ya’nî (Babam anam sana fedâ olsun) buyurdular.<br />
(Mesâbîh)den nakl edilmisdir.<br />
4– (Mesâbîh) kitâbında bildiriliyor. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri bildirmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin, ebeveynini cem’ etdigi bir kisiden baskasını<br />
görmedim. O da Sa’d bin Ebî Vakkâsdır. Ben isitdim<br />
Uhud günü; buyurdular ki, (Yâ Sa’d! Anam, babam sana fedâ<br />
olsun!)<br />
5– Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: (Ehl-i islâmın fîsebîlillah<br />
evvel ok atanı benim.) Müslim sârihi “rahimehullah” beyân<br />
buyurmuslardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Ebû Ubeyde bin Hâris bin Abdülmuttalib “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerini muhâcirînden altmıs atlı bölük<br />
ile Ebû Süfyânın üzerine gönderdi. Sa’d da onlar ile berâber idi.<br />
Ebû Süfyân o vakt müsriklerin serdârı idi. Islâmda ilk harb bu<br />
idi. Önce müsriklere ok atan Sa’d hazretleri oldu. (Mesâbîh)<br />
den nakl olunmusdur.<br />
6– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
nakl edilmisdir. Buyurdular ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bir gazâdan Medîne-i münevvereye<br />
geri döndüklerinde, bir gece uykuları gelmedi. Buyurdular ki:<br />
(Ne olaydı, sâlih bir zât bizi beklese idi.) O sırada bir silâh sesi<br />
isitdik. Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
(Kimdir o) buyurdu. Dısarıdaki kisi, (Sa’ddır) dedi. Resû-<br />
– 534 –<br />
lullah, (Ne sebebden buraya geldin!) buyurdu. O Sa’d dedi ki,<br />
(Kalbime bir korku geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin yanına geldim ki, koruyayım.) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sa’da düâ etdi, sonra uyudu.<br />
(Mesâbîh)den alınmısdır.<br />
7– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni<br />
Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır.) (Mesâbîh)de yazılıdır. (Müslim)<br />
kitâbını serh eden buyurmusdur ki, (Emîn, güvenilen ve kendisinden<br />
râzı olunan kimse demekdir.) Âlimler buyurmuslardır<br />
ki, emânet, Ebû Ubeyde ile bütün Eshâb-ı güzînde “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” müsterekdir. Lâkin, hazret-i Resûlullah,<br />
Eshâbdan ba’zısını ba’zı sıfatla üstün kıldı.<br />
8– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl<br />
edilmisdir. Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri Sebir dagına vardılar. Ebû Bekr, Ömer, Osmân,<br />
Alî, Talha ve Zübeyr “radıyallahü anhüm” hazretleri de<br />
berâber idiler. Sebir dagı hareket etdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Sâkin ol! Senin üzerinde, Peygamber,<br />
Sıddîk ve sehîdler var!) (Mesâbîh)de yazılıdır. Tayyibî<br />
“rahimehulah” buyurmuslar ki, burada sehîd buyurulmasından<br />
maksad, ismi cins kasd edilmisdir ki, sehîdler demekdir. Zîrâ<br />
adı geçen hadîs-i serîfde hazret-i Sıddîk da sühedâdandır [sehîdlerdendir].<br />
Önce nakl olan hadîs-i serîfden baska, buraya<br />
kadar nakl olan hadîslerin hepsi Eshâbdan nakl olunmusdur.<br />
Bundan böyle hasen hadîsdirler.<br />
9– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Ümmetimin ümmetime en merhametlisi Ebû Bekrdir.<br />
Allahü teâlânın emrlerinde ümmetimin en siddetlisi Ömerdir.<br />
Hayâ yönünden en sâdıkı Osmândır. En güzel mîzaclısı,<br />
Zeyd bin Sâbitdir. En iyi okuyan Ebû Zerdir. Halâli harâmı en<br />
iyi bilen Mu’âz bin Cebeldir. Her ümmet içinde bir emîn vardır.<br />
Bu ümmetin emîni Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır.) (Mesâbîh) kitâbında<br />
hasen hadîs olarak bildirilmisdir. Lâkin (Tirmizî) rivâyeti<br />
ile bu hadîs-i serîf hasendir, sahîhdir. Ba’zıları Katâdeden<br />
– 535 –<br />
“radıyallahü anh” mürsel olarak rivâyet etmisler. O rivâyetde<br />
ziyâde [ilâve] etmislerdir ki, bu ümmetde dînî hükmlere en çok<br />
vâkıf olan Alî bin Ebî Tâlibdir.<br />
10– Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
olunmusdur. Uhud günü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin üzerinde iki zırh var idi. Kaya üzerine çıkmak<br />
istedi, çıkamadı. Talha “radıyallahü anh” sırtına alıp, kayaya<br />
çıkardı. Râvî [nakl eden] der ki, ben isitdim, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Talha<br />
vâcib kıldı). Kâdî der ki: Bu hadîs-i serîfin ma’nâsı, (Talha yapdıgı<br />
is sebebi ile Cenneti kendine vâcib kıldı) demekdir. Veyâ<br />
(Nefsini tehlükeye atdı. Kendini Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerini korumak ugruna fedâ etdi) demekdir.<br />
Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” rivâyet etmisdir.<br />
11– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Talha bin Ubeydullah<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine nazar etdi ve buyurdular<br />
ki: (Yeryüzünde yürüyenlerden nezrini yerine getiren bir kimseye<br />
bakmagı seven, buna baksın!) Baska bir rivâyetde buyurdular<br />
ki: (Yeryüzünde yürüyen bir sehîde bakmakla mesrûr olmak<br />
istiyen, Talha bin Ubeydullaha baksın!) Türpüstî “rahimehullah”<br />
beyân etmislerdir ki, hadîs-i serîfdeki Nahb kelimesi,<br />
nezr ve mevt demekdir. Bundan dolayı arablar arasında, falan<br />
kimse nezrini yerine getirmisdir, denir. Bu kelime iki ma’nâ<br />
üzerinde de kullanılır. Allahü teâlâ hazretlerinin, meâl-i serîfi<br />
(... Mü’minlerden nezrini yerine getirenler...) olan Ahzâb sûresi<br />
23.cü âyetinde buyurdugu da nezr ma’nâsınadır. Ya’nî o sehîdler<br />
ki, savas meydânlarında sadâkat ile savasmaga ve Muhammed<br />
Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yardım<br />
etmek üzere Allahü teâlâya söz verdiler. Mevt ma’nâsı da, Allahü<br />
teâlâ yolunda cânını fedâ etmekdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdi ki,<br />
muhakkak hazret-i Talha o kimselerdendir. Ya’nî nezrine vefâ<br />
gösterdi. Ve o kimselerdendir ki, Allahü teâlâ yolunda ölümü<br />
zevk yapdı. Hazret-i Talha “radıyallahü teâlâ anh” Uhud günü<br />
nefsini Resûlullah hazretlerine siper etdi. Anlatıldı ki, hazret-i<br />
Talha Uhud gününde ok, mızrak ve kılınç ile seksen yerinden<br />
– 536 –<br />
yaralandı. Her kim ki, Uhud muhârebesini anlatsalar, derler ki,<br />
o gün Talha için idi. (Türpüstî)nin kelâmı böyledir.<br />
12– Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Benim kulagım, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek agzından isitdi,<br />
buyurdular ki: (Talha ve Zübeyr Cennetde dolasırlar!)<br />
13– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri Uhud günü buyurdular ki: (Yâ Rabbî! Atdıgını<br />
isâbet etdir, düâsını kabûl et!) Yine Sa’d hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Yâ Rabbî! Sa’d sana düâ etdigi zemân kabûl<br />
et!) Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyetdir<br />
ki, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” ile karsılasdı. Buyurdu ki, (Bu benim dayımdır!)<br />
Sa’d, benî Zühreden idi. Ömer ibni Hattâbın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbında da anlatıldıgı üzere, altı kimsenin arasında<br />
hilâfet emrini sûrâya bırakmıslar idi. Sa’d bin Ebî Vakkâs<br />
“radıyallahü teâlâ anh” da orada zikr olunmusdur.<br />
Her Muvahhid Mü’min tarafından hıfzı gereken güzel bir<br />
menkıbe: Abdürrahmân Hamîd el Câmî “kuddise sirruhüssâmî”<br />
hazretleri, (Nefehât-ül-Üns) adlı kitâb-ı serîfinin evvelinde,<br />
vilâyet erbâbının “kaddesallahü teâlâ ervâhahüm” sınıflandırılmasında,<br />
(Kitâb-ı Kesf-ül Mahcûb)dan nakl buyurmuslardır.<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâ, Burhân-ı Nebevîyi bâkî kılmısdır.<br />
Evliyâyı o burhânın açıga çıkmasına sebeb kılmısdır. Tâ ki, dâimâ,<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin âyetleri ve Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin muhabbetinin<br />
sıdkı açıga çıksın. Onları âlemlerin vâlîleri yapdı. Hazret-i Muhammedin<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hadîsini yenilediler.<br />
Nefse uyma yolunu terk etdiler. Gökden yagmur onların<br />
varlıgı sebebi ile iner. Yerden ot, onların ahvâli ve safâsı bereketi<br />
ile yetisir. Müslimânlar, kâfirler üzerine gâlibiyyetleri onların<br />
himmetleri ile buldular. Onlar dört bin kimsedir. Birbirini<br />
dahî bilmezler. Kendi kemâllerini dahî bilmezler. Hepsinin hâlleri<br />
kendilerinden ve halkdan örtülüdür. Bunlar hakkında haberler<br />
vardır. Bu husûsda Elhamdülillah ki, haber ulasmısdır.<br />
– 537 –<br />
Ammâ o kimseler akl ve hâl ehlidir. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri dergâhının kumandânı olanların sayıları üçyüzdür.<br />
Onlara (Ahyâr) derler. Onlardan kırklar vardır ki, onlara (Ebrâr)<br />
derler. Dört dânesine de (Evtâd) derler. Üç dânesine de<br />
(Nükebâ) derler. Bir dânesine [en büyüklerine] (Kutb) ve<br />
(Gavs) derler. Bunların hepsi birbirini tanırlar. Islerinde birbirinin<br />
iznine muhtâcdırlar. Bununla alâkalı olarak haberler vardır<br />
ve büyüklerin sözleri mevcûddur. Hakîkat ehli bunun sıhhati<br />
üzerine ittifâk etmisdir.<br />
(Fütûhât-ı Mekkiyye) kitâbının sâhibi “kuddise sirruh”, o<br />
kitâbda, otuzuncu faslda; yüzdoksansekizinci bâbda, yedi aded<br />
olan ricâle (Ebdâl) denilmisdir demekdedir. Ve o yerde zikr etmisdir<br />
ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri yeri yedi iklim<br />
kılmısdır. Kendi bendelerinden yedi kimseyi güzîde etmisdir.<br />
Onlara (Ebdâl) demislerdir. Her iklimin vücûdunu o yedi kimseden<br />
birisinin varlıgına baglamısdır. (Mevlânâ Câmînin sözü<br />
burada temâm oldu.)<br />
Hâce Behâül Hak Veddîn “kuddise sirruh” hazretlerinin,<br />
kendi sâdık talebelerinden olan Muhammed bin Muhammed<br />
el-Hâfız Buhârî “rahimehullah” risâlesinde nakl etmisdir. Hâce<br />
hazretleri buyurdular ki, Ebû Tâlib-i Mekki “kuddîse sirrühül’azîz”<br />
kendi (Kût-ül kulûb) adlı kitâbda nakl etmisdir ki,<br />
(Kutb-ı zemân) olan kimse, her asrda, kıyâmete kadar, emîr-ül<br />
mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
nâib-i menâbi [vekîli] makâmındadır. (Evtâd)dan üçü de<br />
kutbdan asagıdırlar. Her zemânda o üçü de üç halîfenin, ya’nî<br />
Emîr-ül mü’minîn Ömer, emîr-ül mü’minîn Osmân, emîr-ül<br />
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm” vekîlleridirler. Onların<br />
sıfatları, hâlleri, yakînleri bu [üç büyük halîfenin] hâllerine<br />
benzer. Bu sâdıklardan altı kimsenin, sıfatı da budur: (Yeryüzü<br />
ehâlisinden belâ onlar vâsıtası ile def’ edilir. Onlar vâsıtası<br />
ile rızk gönderilir. Onlar vâsıtası ile yagmur yagdırılır. Yeryüzü<br />
onlar vâsıtası ile ayakda durur. Her zemânda, âsere-i mübessereden<br />
diger altısının da, bunlar vekîlleridir “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm”.) Bu büyük Velîlerin herbiri, âsere-i mübessereden birinin<br />
vekîli olarak bulunur. Onlara lâyık n</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1341</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:26:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1341</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı</span><br />
<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” menâkıbı:<br />
Birinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de Seyhaynın [Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk ve Ömer-ül Fârûk] radıyallahü anhümâ” menâkıbları bâbında,<br />
sahîh hadîslerde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Fahr-i âlem ve Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
(Bir adam öküzünü sürüp giderdi. Adam yoruldu. Öküze bindi.<br />
Allahü teâlâ öküze nutk verip, fasîh lisân ile söyledi ki, biz binilmek<br />
için halk olunmamısız. Biz ancak çift sürmek için halk<br />
olunmusuz. Insanlar bunu isitip, dediler ki, Sübhânallah! Öküz<br />
konusdu.) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Muhakkak ben öküzün konusmasına<br />
inandım. Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler.) Hâlbuki bu iki<br />
server, o mekânda hâzır degil idiler. Onların orada olmadıkları<br />
hâlde, gıyâblarında onlar için sehâdet etdiler. Yine Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Bir çoban<br />
kendi koyunları içinde dururdu. O sırada bir kurt kosarak bir<br />
koyunu aldı, gitdi. Sâhibi yetisip, koyunu kurtardı. Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin kudreti ile kurt konusmaya baslayıp, seb’ günü<br />
koyunu kim güdecek. O bir gündür ki, benden gayri koyuna çoban<br />
olmaz. Insanlar isitip, dediler ki, Sübhânallah! Kurt konusuyor.<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: Muhakkak ben kurdun konusmasına îmân getirdim.<br />
Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler. Hâlbuki onlar o<br />
mekânda hâzır degil idiler. Seb’ gününde ihtilâf etdiler. Lâkin<br />
sıhhatli olan ma’nâ budur ki, seb’ günü o gündür ki, fitne ve fesâd<br />
çok olur. Insanlar koyunları sâhibsiz bırakıp, kurtların eline<br />
fırsat düser.<br />
Ikinci Menâkıb: (Mesâbîh)de yine aynı bâbda hasen hadîs-i<br />
serîflerde, Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
– 185 –<br />
ve sellem” hazretleri buyurmusdur ki: (Sizin gök yüzündeki<br />
ısıklı yıldızlara bakıp, gördügünüz gibi, Cennet ehli de Illiyyîn<br />
ehline bakar. Muhakkak ki, Ebû Bekr ve Ömer onlardandır.<br />
Lâkin onlar bu mertebeden de yüksekdirler. Na’îm Cennetine<br />
dâhil oldular.)<br />
Yine hasen hadîs-i serîf olarak, Enes “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu ma’nâ ile alâkalı hadîs-i serîfde<br />
buyurdular ki, (Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
Cennet erkeklerinin, enbiyâ ve mürselînden gayri seyyididir.<br />
“Alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Yine hasen<br />
hadîs-i serîf olarak, Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular. Bu mefhûm üzerine ki, iktidâ<br />
edin [uyun] o iki kimseye ki, benden sonra halîfedirler. Onlar<br />
Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü anhümâ”.) Yine Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescide dâhil oldukları<br />
zemân, Ebû Bekr ve Ömerden baska kimse basını yukarı kaldırmazdı.<br />
O ikisi hazret-i Resûle bakıp, tebessüm ederler idi.<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de onlara<br />
bakıp, tebessüm ederdi. Yine hasen hadîsde, Abdüllah ibni<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmisdir:<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün<br />
çıkdılar ve mescide geldiler. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” biri sagında ve biri solunda idi. Hazret-i Resûlullah<br />
ara yerde, ikisinin elini tutdugu hâlde, buyurdular ki,<br />
(Kıyâmet gününde böylece ba’s olunuruz.) [Kıyâmet gününde<br />
böyle kalkarız.]<br />
Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de o bâbın hasen hadîs-<br />
i serîflerinde, Abdüllah bin Hatıyyeden rivâyet edilmisdir.<br />
Abdüllah bin Hatıyye tâbi’îndendir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”; hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri<br />
“radıyallahü anhümâ” gördükde, buyurdu ki, (Bunlar gözdür<br />
ve kulakdır). Ya’nî bu ikisi, Serverin menzil-i dinde, göz ve kulak<br />
menzilesindedir. Ba’zı ehl-i dirâyet; hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu kavl-i serîfinin te’vîlinde,<br />
– 186 –<br />
(Allahım! Bizi gözlerimiz ve kulaklarımızdan fâidelendir!) hadîs-<br />
i serîfindeki göz ve kulakdan murâd, Ebû Bekr ve Ömerdir<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ”, demislerdir.<br />
Yine o bâbda hasen hadîs-i serîfde, Ebû Sa’îd hazretlerinden<br />
“radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmusdur. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular: (Her Peygamberin<br />
yer ehlinden iki, gök ehlinden iki vezîri olur. Benim gök ehlinden<br />
vezîrlerim Cebrâîl ve Mikâîldir “aleyhimesselâm”. Yer<br />
ehlinden vezîrlerim Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”.) Yine o bâbın hasen hadîsler kısmında, hazret-i Ebû<br />
Bekrden rivâyet olunmusdur. Bir adam, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine dedi ki, rü’yâda gördüm.<br />
Gökden bir mîzân nâzil oldu. Hazretiniz “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” ve Ebû Bekr hazretleri vezn olundunuz, ya’nî tartıldınız!<br />
Siz üstün geldiniz. Ebû Bekr ve Ömer hazretleri vezn<br />
olundular. Ebû Bekr üstün geldi. Ömer ve Osmân hazretleri<br />
vezn olundular. Ömer üstün geldi. Sonra mîzân kalkdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bu rü’yâdan<br />
bir büyük üzüntü hâsıl oldu. Buyurdular ki; (Nübüvvete âid<br />
olan hilâfetden sonra, Allahü teâlâ mülkü diledigine verir.)<br />
Tayyibî beyân etmis ki, bu rü’yâ suna isâret eder. Hak üzere<br />
olan hilâfetde kesinti olur ve sonra yok olur. Hadîs-i serîfde bildirildigi<br />
gibi, hazret-i Ömerin hilâfeti de nübüvvete baglı olarak<br />
devâm eder. Seyhaynın [hazret-i Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü<br />
anhümâ”] derecesine hiç kimse çıkamadı. Bunların yapdıgı<br />
hizmet, baskalarına nasîb olmadı. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ve hazret-i Alî de “radıyallahü teâlâ anh” hak üzere<br />
halîfe idiler. Bunların zemânında fitne ve karısıklıklar çogaldı.<br />
Kalblerde üzüntüler artdı. [Ehl-i sünnete göre, her ikisini de üstün<br />
bilmek ve sevmek sart oldu.] Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” hazretlerinden sonra melik-i adûd oldu.<br />
Dördüncü Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) kitâbının sâhibi,<br />
yazmıs ki, fakîh Ebû Nasr fârisî dil ile hazret-i Alîden “radıyallahü<br />
teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna bir kisi geldi<br />
ve dedi ki, yâ Resûlallah! Filân yehûdînin bir ısırıcı köpegi<br />
– 187 –<br />
vardır. Her ne zemân cemâ’ate gelmek için oradan geçerim,<br />
beni disler [ısırır], elbisemi yırtar. O yehûdîye emr edin ki, o<br />
kelbi [köpegi] habs etsin. Resûlullah hazretleri kalkıp, o yehûdînin<br />
evine gitdi. Yehûdî karsıladı. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” (Yâ Ehal Yehûd! Senin köpegin bu kimseyi<br />
dislemis ve elbisesini yırtmıs) buyurdu. Yehûdî dedi ki:<br />
Benim köpegim kendine eziyyet etmiyene eziyyet etmez. Eger<br />
sen Allahü teâlâ hazretlerinin Resûlü isen, öyle zan edersin [ki<br />
öyledir], gel köpekden sor ki, niçin eziyyet eder. Rivâyet eden<br />
diyor ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
yehûdînin köpegini gördü. Köpek kalkdı. Ondan yana kosup,<br />
kuyrugunu oynatmaga basladı. O sırada o sahsı da gördü.<br />
Osahsın üzerine saldırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdu ki; nedir senin hâlin yâ kelb. Niçin bu kimseye<br />
sebebsiz eziyyet edersin. Hak Sübhânehü ve teâlâ kelbe konusmak<br />
için izn verdi. Hattâ fasîh bir lisân ve güzel bir ibâre ile<br />
konusup, dedi ki, yâ Nebiyyallah! Muhakkak, benim yanımdan<br />
hergün bin adam geçer. Hiçbirine zarar vermem. Bu adama<br />
o sebebden eziyyet ederim ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerine bugz eder ve o iki serverin güzel<br />
sûretlerini kapısının dehlîzinde tasvîr etmisdir. Evine girerken<br />
ve evinden çıkarken o sûret-i serîflere tükürür. Yâ Resûlallah!<br />
Benim ile berâber buyurun, onun evine gidelim. Eger<br />
ben yalancı isem, nefsim sana fedâ olsun. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri o sahsın evine gitdiler.<br />
Bakdılar ki, kelbin [köpegin] anlatdıgı minvâl üzere dehlîzin<br />
kapısı üzerinde, mubârek resmlerin üzerinde tükrük izleri görünür.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri o sahsa dönüp, buyurdular ki,<br />
(Tevbe eyle, müslimân ol. Allahü teâlâ hazretleri tevbeni kabûl<br />
eyleye.) O sahs da tevbe edip, müslimân oldu. Sonra kelbin<br />
sâhibi de müslimân oldu. Sonra kelb dedi ki: Selâm Senin<br />
üzerine olsun yâ Resûlallah! Sen Hak teâlânın gönderilmis hakîkî<br />
Peygamberisin. Sonra gözden kayboldu.<br />
Besinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demisdir<br />
ki, Sâlih bin Muhammed bin Sâlih el Sehâvîden isitdim. Isnâd<br />
ile Ebûl Cerrâhdan, o da Ebûl Alkamadan hikâye eder. Ebûl<br />
Alkama dedi: Bir büyük kâfile içinde bulundum. Emîrimiz bir<br />
– 188 –<br />
sahs idi ki, onun emri ile göçüp, onun emri ile konardık. Bir<br />
menzile vardık. O sahs, Seyhaynı “radıyallahü anhümâ” setm<br />
etdi [kötüledi, yakısmıyan seyler söyledi]. Biz nehy etdikçe kesmedi,<br />
vaz geçmedi. O gece rü’yâmda gördüm. Sabâh olup, yüklerimizi<br />
yükledik. Bendlerimizi ıslâh eyledik. Emîrimiz tarafından<br />
emr bekledik. Kimse ses vermedi. Emîrin yanına vardık ki,<br />
görelim, hâli nedir ve ne yapar. Gördük ki, bagdas kurmus,<br />
oturmus. Ayaklarını bir örtü ile örtmüs. Ayaklarını açdık. Gördük<br />
ki, neûzübillah, ayakları, hınzır ayaklarına dönmüs. Hayvanı<br />
egerleyip, hayvanına bindirdik. Bir kilisenin yanına geldik ki,<br />
orada domuzlar otlar. Hemen hayvanından asagı sıçrayıp, iki<br />
ayagı üzerine durdu. Üç kerre domuz gibi bagırdı, domuzlara<br />
karısdı. Onlar gibi domuz oldu. Hattâ onlardan ayırmak mümkin<br />
olmadı. Neûzübillah. Kötü islerimizden, nefslerimizin serrinden<br />
Allahü teâlâya sıgınırız.<br />
Altıncı Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demis ki, Fakîh<br />
Ebülleys Nasr Ahmed bin Muhammed Hayr dedi ki: Ben Buhâra<br />
pazarından Tûs pazarına gitmek üzere yola çıkdım. Yolda<br />
Fergâna köylerinden Iskenderiyyeli bir sahs ile arkadas oldum.<br />
Ben o sahsa dedim. Nereden gelirsin, nereye gidersin. O sahs<br />
dedi ki, Fergâneden gelirim, hacca giderim. Bir hanım için üçyüz<br />
dirheme hacca giderim. Ben ona bu zemân hac vakti degil,<br />
zîrâ hâcılar çıkmıslardır, sen onlara erisemezsin. Fergâneden<br />
Mekke-i Mükerremeye üçyüz dirheme nasıl hacca gidersin dedim.<br />
O sahs dedi ki, bizim için Tûsda bir yer vardır. Ona meshed<br />
denilir. Biz o beka’ayı [o yeri] hac ederiz. O yerde hazret-i<br />
Alînin “kerremallahü vecheh” sülâle-i serîflerinden Alî bin<br />
Mûsâ el Rızânın kabri vardır. O kabri hac ederiz. Ona karsılık<br />
cevâb verdim. Delîl ve senedli cevâb verdigim hâlde, konusmamız<br />
münâkasa seklini alınca, onu Meshedde terk etdim ve Tûsa<br />
gitdim. Kıssayı hâkime söyledim. O sırada Ebûl Fadl el ednî<br />
hâkim idi. Tûsda hâkim bana dedi ki, niçin arkadaslıgını devâm<br />
etdirmedin. Böylece, onların küfrü açıga çıksa idi. Biz de o sebeble<br />
onları bu sehrden ihrâç ederdik [sürerdik]. Hâkimden izn<br />
taleb etdim, dönüp Meshede gitdim. Birçok geceler onunla oldum.<br />
O kadar onunla düsüp-kalkdım ki, kendilerinden zan etdi.<br />
Ben de onlardan oldum. Bana dedi ki, yâ falan, artık bizden<br />
oldun, artık bizim seyyidimizi ve imâmımızı ziyâret etmez mi-<br />
– 189 –<br />
sin! Olur, dedim. Imâmları bir sahs idi ki, tanısdık. Onlar ile nemâz<br />
kılardı. Kur’ân-ı azîmüssânı, neûzübillâhi teâlâ, hakîkî kırâetinden<br />
baska bir seklde okurdu. Hattâ Kıyâmet sûresini<br />
okudu. Meâl-i serîfi (Ey Resûlüm! Kur’ân-ı kerîmi kalbinde<br />
toplayıp, dilinde sâbit kılmak bizim üzerimizdedir) olan 17.ci<br />
âyet-i kerîmeyi okurken, degisdirip okudu. Ben kalbimden ona<br />
yalan söyliyorsun, dedim. O nemâzı yeniden kıldım. Sonra o<br />
sahs beni büyüklerinden birinin yanına gizlice götürdü. Orada<br />
bir sahs gördüm ki, iki ayagı kelb ayagı gibi ve agzı kelb agzı gibi,<br />
kelb sûretinde idi. Onlar derler ki, o sahs Allahü teâlâ hazretlerini<br />
zikr eder. Sonra o Fergâneli bana dedi ki, bu seyyidimiz<br />
hergün Seyhayn hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
neûzübillah, bin kerre la’net eder. Emr geldi, bu mertebeye geldi.<br />
Ben de çıkdım Tûs sehrine geldim. Hâkime hepsini haber<br />
verdim. Kalkıp Meshede geldi. O tâifeyi oradan çıkarmak için<br />
ugrasdı. Mümkin olmadı.<br />
Yedinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi “rahimehullahü<br />
teâlâ” diyor ki: Edîb Zâhid-el Yûsüf Ya’kûb bin Yûsüfden<br />
“rahimehullah” isitdim. Der ki, ben Mekke-i mükerreme<br />
yolunda Dâmigâna vardım. Nisâpûrlu bir sahsa rast geldim. Bu<br />
sahs, Dâmigânlı bir sahs ile; Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerinin fazîletleri konusunda münâkasa<br />
ediyorlardı. Dâmigânlıya Seyhayn hazretlerinin fazîletleri konusunda<br />
yardım etmek için, ben de onlara dâhil oldum. Edîb<br />
Zâhid söyle nakl etmisdir. Dâmigânlı, Nisâpûrluya dedi ki, bu<br />
konuda benim sana söyledigim sözleri kimse söylememisdir.<br />
Lâkin sana bu dalâletden dönmen için hiçbir sey fâide vermedi.<br />
Gel seninle fi’li tecrîbe edelim. Nisâpûrî dedi ki, nasıl? Dâmigânî<br />
dedi ki; Dâmigânda bir hamâm vardır. Emîr hamâmı denmekle<br />
meshûrdur. Dâmigân hamâmlarında o hamâm külhânından<br />
büyük atesli bir külhân [ocak] yokdur. Varalım, külhâncıya<br />
külhân kapısını açdıralım. Sen ve ben külhâna girelim ve<br />
onun içinde zuhr [ögle] vaktine kadar eglenelim. Eger sen hak<br />
üzerine isen necât bulursun [kurtulursun], ben helâk olurum.<br />
Eger ben hak üzere isem, ben necât bulurum [kurtulurum], sen<br />
helâk olursun. Kalkdık, o hamâma vardık. Külhâncı bizim için<br />
külhân kapısını açmakdan imtinâ etdi [çekindi]. Tâ ki, birkaç<br />
müslimânı bu kadiyye üzerine sâhid tutdu. Sonra, Dâmigânî,<br />
– 190 –<br />
Nisâpûrînin sag elinin küçük parmagından tutup, kendi önce<br />
külhâna [ocaga] girip, Nisâpûrîyi de çekdi. Ikisi berâber külhâna<br />
girip, eglendiler [beklediler]. Hamâm yakınında olan câmi’in<br />
müezzini zuhr [ögle vaktinin] ezânı okuyunca, ben külhâncıyı<br />
[ocakcıyı] çagırdım. Külhâncı da o ikisine nidâ etdikde [seslenip,<br />
çagırdıkda], Dâmigânlı çıkdı. Elbiselerinden bir parça bile<br />
yanmamıs. Ates aslâ te’sîr etmemis. Nisâpûrlu ise, yanmıs, kömür<br />
gibi olmus. Ey mü’mîn kardesler. Seyhaynın “radıyallahü<br />
anhümâ” fazîleti hakkında, baska kıssa olmasa, bu acâib kıssa<br />
kifâyet eder.<br />
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömer bin Hattâbın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” âdet-i serîfleri su idi ki, herkesden önce mescide<br />
giderlerdi. Bir gün mescide giderken gördü ki, bir çocuk, acele<br />
ile önünden gider. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dedi ki, yâ sabî [çocuk], niçin bu kadar acele mescide gidersin.<br />
Sana henüz nemâz dahî farz olmamıs. Çocuk dedi ki, yâ<br />
Ömer, ben niçin acele etmiyeyim ki, dünkü gün, benden küçük<br />
bir çocuk vefât etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” çocukdan bu sözü isitince, o seklde agladı ki, gözünden<br />
yas yerine kan geldi.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Bostân sâhibi “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Kitâb-ül Bostân)da, ba’zı selefden nakl etmisdir. Benim bir<br />
komsum vardı. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretlerini setm ederdi [kötülerdi]. Bir gece asırı kötüledi. Tehammül<br />
edemeyip, dögüsdüm. Sonra döndüm, hüzn ve üzüntü<br />
ile evime geldim. Yatsı nemâzını te’hîr edip, uyudum. Uykum<br />
içinde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini<br />
gördüm. Dedim ki; yâ Habîballah! Falan kisi senin eshâbını<br />
seb’ eder [kötüler]. Buyurdu ki; kimi kötülüyor. Dedim, Ebû<br />
Bekr ve Ömer hazretlerini. Buyurdu ki; bu bıçagı al, bununla<br />
var onu bogazla. Ben de o bıçagı aldım. Onu yıkıp, bogazladım.<br />
Gördüm ki, kanından elime bulasdı. Elimi yere sürdüm. Bu esnâda<br />
uyandım. O sahsın evinden bagırmalar [figânlar] geldigini<br />
isitdim. Dedim ki, bu figân nedir. Dediler, bu gece filan füc’eten<br />
ölmüs. Sabâh oldu. Vardım, ona bakdım. Bogazından bir hat<br />
çekilmis, gördüm. Bu kıssa (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
– 191 –<br />
Onuncu Menâkıb: Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mescid-i serîfi<br />
binâ etmege basladı. Kendi mubârek eli ile bir tas koydu.<br />
Sonra, Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Sen de<br />
tasını benim tasımın yanına koy. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerine de buyurdu ki, yâ Ömer! Sen de tasını Ebû<br />
Bekrin tası yanına koy. Buyurdu ki; Bunlar benden sonra halîfelerdir.<br />
Bu da (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Onbirinci Menâkıb: Rivâyet olunmus ki, Sahâbe-i güzînin<br />
“rıdvânullahi aleyhim ecma’în” çocukları oynasırken, hazret-i<br />
Ebû Bekrin oglu, hazret-i Ömerin ogluna, uzun fikrlinin oglu,<br />
dedi. Hazret-i Ömerin oglu aglıyarak babasına varıp, Ebû Bekrin<br />
oglu bana böyle dedi, diye sikâyet eyledi. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri de bu sözden üzüldü. Dedi ki, mutlaka<br />
büyüklerinden isitip, öyle demisdir. Zîrâ çocuk kendisi böyle<br />
söylemez, deyip, kalkıp, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” huzûr-ı serîflerine vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i Habîbullah,<br />
hazret-i Ebû Bekri da’vet etdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da huzûr-ı serîflerine geldi. Ebû Bekre hitâb<br />
edip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Sen yataga girdigin vakt,<br />
ne düsünerek yatarsın. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, bir nefesi<br />
veririm, geri almak müyesser olur mu, olmaz mı. Bir nefesi ki<br />
alırım geri vermek, mümkin olur mu, yâ olmaz mı, onu düsünürüm,<br />
dedi. Sonra hazret-i Ömere dönüp, buyurdu ki, sen ne düsünerek<br />
yatagına girersin. Ömer “radıyallahü anh” dedi ki, sabâha<br />
çıkar mıyım, çıkmaz mıyım, onu düsünürüm. Sonra, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere buyurdu;<br />
yâ Ömer! Sen söyle; Ebû Bekrin fikrine nisbetle senin fikrin<br />
ne mikdâr uzun olur. Hazret-i Ömer o karsılıgı teslîm edip,<br />
râzı oldu “radıyallahü anhümâ”. Nasıl ki, hazret-i Ömerin bir<br />
gece sabâha kadar fikri, bir nefese nisbetle uzundur. Lâkin bizim<br />
gibilerin fikrine göre gâyet kısadır. Yasımız ilerledikçe<br />
emellerimiz uzar, amelimiz kısalır. Uzun emellerimizden [tûl-i<br />
emelden] Allahü teâlâya sıgınırız.<br />
Onikinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahi teâlâ”,<br />
[(Meâlim üttenzîl) adlı tefsîrinde;] meâl-i serîfi, (Nemâzda kırâetini<br />
cehr ve ihfâ etme. Bu ikisi arasında bir yol tut!) olan Is-<br />
– 192 –<br />
râ sûresinin 110.cu âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân buyurmuslardır.<br />
Ebû Osmân Sa’îd bin Ismâ’îl, zikr olunan râvîlerin<br />
rivâyeti ile Ebû Katâdeden “radıyallahü teâlâ anh” bize haber<br />
verdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine dedi: (Senin<br />
yanından geçdim. Hâlbuki sen Kur’ân-ı azîmüssân okurdun.<br />
Sesini çok azaltırdın). Hazret-i Ebû Bekr dedi ki, ben isitdiririm<br />
o zâta ki, ona münâcat ederim. [Ya’nî sesimi Allahü teâlâ<br />
isitir.] Hazret-i Resûlullah buyurdu ki, (Sesini birazcık yükselt.)<br />
Ömer “radıyallahü anh” hazretlerine dedi ki, (Senin yanından<br />
geçdim. Sen Kur’ân-ı azîmüssân okurdun. Sesini yükseltirdin.)<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Uykuda<br />
olanları uyardım ve seytânı tard etdim.) Server-i âlem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; (Birazcık sesini<br />
alçalt!)<br />
Onüçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullah” (Mesâbîh)<br />
de Seyhaynın menâkıbı bâbında, Ibni Abbâs “radıyallahü<br />
anhümâ” hazretlerinden sahîh hadîs olarak nakl etmisdir.<br />
Buyurmus ki; Ben bir kavmin içinde durmusdum. O kavm;<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine düâ ederlerdi. Hâlbuki<br />
hazret-i Ömerin mubârek cismi, vefâtını müteâkib gasl<br />
olunmak için, tenesir üzerine konulmusdu. Nâgah bir sahs arkamda<br />
dirsegini benim omuzum üzerine koyup, der idi: Allahü<br />
teâlâ sana rahmet etsin yâ Ömer. Ben ricâ ederim ki, Allahü<br />
teâlâ seni iki sâhibin ile berâber kılsın. Zîrâ çok kerre olurdu,<br />
isitirim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu; (Ben me’mûr oldum. Ebû Bekr ve Ömer de me’mûr<br />
oldu. Ben isledim. Ebû Bekr ve Ömer de islediler. Ben ihrâc<br />
olundum (çıkarıldım). Ebû Bekr ve Ömer de ihrâc olundu.)<br />
Arkama bakdım ki, o Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm”.<br />
Ondördüncü Menâkıb: Süfyân-ı Sevrî “rahimehullah” buyurdu<br />
ki, Kûfede bizim yakınımızda ısırıcı bir köpek vardı. Birgün,<br />
bir is için geçerken o köpegi gördüm. Korkup, gitmeyip,<br />
durdum. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri o kelbe [köpege]<br />
nutk verip [konusma hâssası verip], fasîh lisân ile söyledi ki, yâ<br />
Süfyân! Ne oldu sana ki, durdun. Ben dedim ki, senden kork-<br />
– 193 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:13<br />
dum. Kelb, cevâb verdi ki, yâ Süfyân! Benden korkma ki, ben<br />
seni ısırmam. Beni senin üzerine musallat etmemislerdir. Beni<br />
musallat etmislerdir o münâfık ve dinsiz üzerine ki; Ebû Bekre<br />
ve Ömere “radıyallahü teâlâ anhümâ” seb’ eder [kötüler] ve<br />
onlara yaramaz sözler söyler.<br />
Onbesinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” ile Alî “kerremallahü vechehü ve radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri gidiyorlardı. Buyurdular ki, (Yâ Alî! Hiçbir<br />
kavm arasında [devâmlı] sevinçlilik ve sürûr olmadı. Illâ ki, o<br />
sevinçli hâlden sonra, onlara bir gam ve sıkıntı erisdi. Yâ Alî!<br />
Bütün dünyâ ni’metleri kesilir. Illâ Cennet ni’metleri devâmlı<br />
olur, kesilmez. Yâ Alî! Sen istikâmet üzere olasın. Ilk ânda zarar<br />
görünse bile, sonunda sevinç olur.) Bu sözleri söyler iken,<br />
hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” karsıdan<br />
geldiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular,<br />
(Bu ikisi ümmetin müjdecileridir. Bunları sevmek,<br />
îmândandır. Bunlara bugz etmek, nifâkdandır.) Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah! Ben onları<br />
severim. Onların sevgisi benim kalbimde, sizin bu sözünüzden<br />
sonra çogaldı.)<br />
Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki, (Gökde iki melek vardır. Birisi<br />
dâimâ siddet ve gadab ile buyurur. Birisi sühûlet ile ve hilm<br />
ile buyurur. Her ikisi de hak üzerinedirler. Onların birisi Cebrâîldir<br />
ve birisi Mikâîldir. Resûllerde iki kimse vardır. Birisi<br />
lutf ile ve iyilik ile buyurur ve birisi katılık ile ve siddet ile buyurur.<br />
Ikisi de hak üzeredirler. Birisi hazret-i Ibrâhîm ve birisi<br />
hazret-i Nûh aleyhimesselâmdır. Benim eshâbımdan da iki<br />
kimse vardır. Birisi rıfk ile ve merhamet ile emr eder. Birisi<br />
sertlik ile ve siddet ile emr eder. Ikisi de hak üzeredirler. Biri<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk ve biri Ömer-ül Fârûkdur “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”.)<br />
Onyedinci Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anh”<br />
nakl etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûr-ı serîflerine, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretleri geldiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Sükr ve hamd ol-<br />
– 194 –<br />
sun Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ki, beni sizinle kuvvetlendirdi.)<br />
Onsekizinci Menâkıb: Suayb bin Harb diyor ki; Mâlik bin<br />
Mu’avvelden sordum ve dedim ki, bana bir vasıyyet et. Dedi ki,<br />
Seyhaynı sevmek senin üzerine olsun. Ben dedim, bana bir vasıyyet<br />
et! Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Mürâdım odur ki, bu<br />
haberin isnâdını beyân etsin. Mâlik, bize Rekkâsi Enes bin Mâlikden<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, o da Enesden haber verdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdular<br />
ki, (Ben ümmetimden, Ebû Bekrin ve Ömerin muhabbetini,<br />
Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kavli serîfini istedigim<br />
gibi isterim!)<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bana Hamza ile Ca’fer<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” gösterildi. Gördüm, önlerinde zebercedden<br />
bir tabak. O tabakdan incir yirler. Sonra üzüm oldu.<br />
Üzümden yidiler. Sonra tâze hurma oldu. Hurmadan yidiler.<br />
Onlardan süâl etdim. Ne amel ile buldunuz, bu mertebeyi. (Lâ<br />
ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah!) kavli ile bulduk, dediler.<br />
Dedim, ondan sonra ne amel ile. Dediler, sana salavât vermek<br />
ile. Dedim, ondan sonra ne amel ile buldunuz. Dediler,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûku sevmek ile “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”.)<br />
Yirminci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 251.ci sahîfesinde<br />
buyuruluyor ki: Imâm-ı Süyûtî hazretleri (Târîh-ul-Hulefâ)<br />
kitâbında diyor ki: Hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi<br />
Ebû Bekrdir. Allahü teâlânın emrlerini yapmakda en<br />
siddetlisi Ömerdir. Hayâsı en çok olanı Osmândır. Islâmiyyetdeki<br />
zorlukları en çok çözen Alîdir. Ümmetimin en emîni Ebû<br />
Ubeyde bin Cerrâhdır. Ümmetimin en zâhidi Ebû Zerdir. Ibâdeti<br />
en çok olan Ebüdderdâdır. Ümmetimin en halîmi ve cömerdi<br />
Mu’âviye bin Ebî Süfyândır) buyuruldu.]<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka, ondan sonra<br />
Ömer-ül Fârûka “radıyallahü teâlâ anhüm”, mutî’ olunuz,<br />
– 195 –<br />
dogru yolu bulursunuz. Onların izince giderseniz, olgun olursunuz!)<br />
Yirmiikinci Menâkıb: (Lübâb-ül-elbâb)da, Enes bin Mâlik<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ensârdan<br />
bir kimseyi, mektûb ile Yemen cânibine [tarafına] Mu’âz<br />
bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi. Bu<br />
sahsın adı Sefîne idi. Sefîne yolda giderken, bir aslan onun karsısına<br />
çıkdı. Güyâ onunla söylesir gibi, sesler çıkarıyordu. Sefîne<br />
“radıyallahü anh” ona dedi: Ey aslan, benim yanımda Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mektûbu<br />
var. Bunu isitip, uzaklasdı. Sefîne Yemene vardı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cevâbını Mu’âz<br />
bin Cebel hazretlerinden aldı. Dönüp, o mevzi’e gelince, yine<br />
o aslan onun önüne geldi. Yine yüzüne karsı gelip, güyâ konusurdu.<br />
Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” yolu tutup, Medîne-i Münevvereye<br />
geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûruna vardı. Henüz hiçbir kelâm etmezden<br />
evvel, Server-i âlem buyurdu ki: Yâ Sefîne, hâdiseyi sen mi anlatırsın,<br />
ben mi anlatayım. Sefîne dedi ki; yâ Resûlallah! Hâdiseyi<br />
sizden isitmek güzeldir. Senin mubârek agzından, dinlemek<br />
dahâ hos, dahâ güzeldir. Buyurdu ki: O aslan gidisinde ve<br />
gelisinde senin önüne çıkdı. Sana ne dedigini anladın mı. Allahü<br />
teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Sana gidisinde, “Resûlullahı<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” ne hâl üzere bırakdınız” dedi. Abdüllah<br />
bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Yırtıcı hayvanlar [aslan] Ebû Bekrin ve Ömerin fazîletlerini<br />
bilirler mi? Buyurdu ki: Evet! Beni hak Peygamber gönderen<br />
Allahü teâlâya yemîn ederim ki, semâvatı, yedi kat yeri,<br />
Cenneti ve Cehennemi, ars ve kürsî, melekleri ve cinnîleri,<br />
dagları ve deryâları, hayvanları ve yırtıcı hayvanları ve agaçları<br />
ve bunun gibi esyâyı halk etdi. Ya’nî yaratdı. Bunların hepsi<br />
hazret-i Ebû Bekr ile Ömerin fazîletini “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
bilirler.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Yine (Lübâb-ül-elbâb)da nakl olunmusdur.<br />
Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
– 196 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Elbette<br />
Allahü teâlâ beni kendi nûrundan yaratdı. Benim nûrumdan<br />
Ebû Bekri, Ebû Bekrin nûrundan Ömeri ve Âiseyi yaratdı.<br />
Ömerin nûrundan, ümmetimin mü’min erkeklerini, Âisenin<br />
nûrundan da, mü’min kadınlarını yaratdı.) Sonra meâl-i serîfi<br />
(Allahü teâlâ bir kimseye nûr vermez ise, o münevver olamaz!)<br />
olan, Nûr sûresinin kırkıncı âyet-i kerîmesini okudu. Yukarıdaki<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri mutlaka<br />
dogrudur. Bütün insanlar islerindeki dürüstlügü ondan almısdır.<br />
Mubârek vücûdları devâmlı ibâdet ile mesgûl olduklarından,<br />
dâimâ temiz kalmısdır. Mubârek kalbleri, ismet [günâhsızlık]<br />
ve hidâyet üzere halk olunmusdur. Delîlleri açıklamaları<br />
kuvvetli, mu’cizeleri müstekîmdir. (Elbette sen dogru yolu göstericisin!)<br />
[Sûrâ sûresi 52.ci âyet-i kerîme meâli.] buyurulmusdur.<br />
Hadîs-i serîfde buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlâ beni<br />
kendi nûrundan yaratdı. Bu mutlak ve mücmel kelâmdır. Tafsîle<br />
[açıklamaga] muhtâcdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” her ne buyurmus ise, ekserî rümûz yolu ile buyurmusdur.<br />
Kâide ve aslını beyân etmisdir. Serhini, açıklamasını<br />
kendi ilmî vârislerine bırakmıs, havâle etmisdir. Tefsîr ve te’vîlini,<br />
istinbât ve ictihâd ehllerine bırakmısdır. Eger bütün söylediklerini<br />
açıklayarak buyursa idi, yüzbin kitâb onun serh ve beyânına<br />
kifâyet etmezdi. Buyurduklarını yanlıs anlamamalıdır.<br />
Sûrâ sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona benzer bir<br />
sey yokdur. O isitici ve görücüdür) buyuruldu. Hüdâ-i azze ve<br />
celle kadîmdir ve sıfatları da kadîmdir. Halk [yaratılanlar] ve<br />
yaratılanların sıfatları sonradan çıkmısdır, ya’nî yaratılmısdır.<br />
Ne kadîm muhdes olur. Ve ne muhdes kadîm olur. Hadîs-i serîfin<br />
ma’nâsı söyledir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ âlemi halk etmezden<br />
evvel, azîz ve latîf ve has bir nûr halk etdi. O nûrdan<br />
beni halk etdi. Toprakdan ve sudan Âdem alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhisselâm hazretlerini halk etdi. Ve atesi halk etdi. Ve atesden<br />
seytânı yaratdı. Âdemden evvel rüzgârı (yeli) yaratdı. O<br />
yelden onu yaratdı. Ve o nûru yaratdı. O nûrdan melek yaratdı.<br />
Ondan Allahü teâlâ tekaddes hazretleri o nûru kendi zât-ı<br />
pâkine mudâf etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini de, o nûra mudâf etdi. Tesrîfen ve tahsîsan, nice<br />
ki, Kâ’be-i mükerremeyi kendi zât-ı serîfine mudâf etdi. Bu<br />
– 197 –<br />
bâbda vârid olan âsârın zâhiri ki, Âdem ve Îsâ alâ nebiyyinâ<br />
aleyhimesselâm hazretlerinin hâdiseleridir [yaratılmalarıdır].<br />
Allahü teâlâ hazretleri bir rûh yaratdı. Yaratılmıs rûhu Âdem<br />
aleyhisselâmın mubârek bedenine üfürdü. Hicr sûresi 29.cu<br />
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona kendi rûhumdan üfürdügüm<br />
zemân, secdeye varınız!) buyuruldu ki, Âdem aleyhisselâm<br />
içindir. Bir baska rûh da yaratdı. O rûhu mahlûku hazret-i Meryemin<br />
gömleginin yakasına üfürdü. Tahrîm sûresi 12.ci âyet-i<br />
kerîmesinde meâlen, (Biz ona rûhumuzdan üfürdük. O Rabbinin<br />
suhuflarına veyâ nâzil olan kitâblarına veyâ Peygamberlerine<br />
vahy etdiklerine veyâ levh-i mahfûzda yazılı olanlara inanıp,<br />
tasdîk etdi. Devâmlı itâ’at eden kimselerden oldu) buyuruldu<br />
ki, hazret-i Meryem hakkındadır. Bunlar gibi, Allahü teâlâ hazretleri<br />
bir nûr yaratdı. O nûrdan Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek cesedini yaratdı.<br />
Bu kelâmı bu makâmda bu vech üzerine takdîr ve tafsîl etmek<br />
rûmun kostantiniyyesini feth etmekden mühim ve evlâdır.<br />
Fârûk zehî adâlet âver,<br />
adlîle cihâna verdi zîver.<br />
Sıddîkdan sonra, efdal odur,<br />
her müslim eder, bu kavli ezber.<br />
Kisrâyı unutdu gitdi âlem,<br />
ol mertebe oldu adle mazher.<br />
Fethetdi cihânı, kıldı tathîr,<br />
vaz’ etdi o seh, hezâr menber.<br />
Hursîd-i hidâyet ile âlem,<br />
vaktinde serâser oldu enver.<br />
Tevhîd-i cenâb-ı Kirdigâre,<br />
(Tâhâ)dan alıp haber o Dâver.<br />
Bâtıldan edince, hakkı tefrîk,<br />
Fârûk dedi, o sâha Server.<br />
Fahrolsa sezâdır ehl-i dîne,<br />
ol zât gibi güzîde gevher.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı</span><br />
<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” menâkıbı:<br />
Birinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de Seyhaynın [Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk ve Ömer-ül Fârûk] radıyallahü anhümâ” menâkıbları bâbında,<br />
sahîh hadîslerde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Fahr-i âlem ve Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
(Bir adam öküzünü sürüp giderdi. Adam yoruldu. Öküze bindi.<br />
Allahü teâlâ öküze nutk verip, fasîh lisân ile söyledi ki, biz binilmek<br />
için halk olunmamısız. Biz ancak çift sürmek için halk<br />
olunmusuz. Insanlar bunu isitip, dediler ki, Sübhânallah! Öküz<br />
konusdu.) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Muhakkak ben öküzün konusmasına<br />
inandım. Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler.) Hâlbuki bu iki<br />
server, o mekânda hâzır degil idiler. Onların orada olmadıkları<br />
hâlde, gıyâblarında onlar için sehâdet etdiler. Yine Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Bir çoban<br />
kendi koyunları içinde dururdu. O sırada bir kurt kosarak bir<br />
koyunu aldı, gitdi. Sâhibi yetisip, koyunu kurtardı. Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin kudreti ile kurt konusmaya baslayıp, seb’ günü<br />
koyunu kim güdecek. O bir gündür ki, benden gayri koyuna çoban<br />
olmaz. Insanlar isitip, dediler ki, Sübhânallah! Kurt konusuyor.<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: Muhakkak ben kurdun konusmasına îmân getirdim.<br />
Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler. Hâlbuki onlar o<br />
mekânda hâzır degil idiler. Seb’ gününde ihtilâf etdiler. Lâkin<br />
sıhhatli olan ma’nâ budur ki, seb’ günü o gündür ki, fitne ve fesâd<br />
çok olur. Insanlar koyunları sâhibsiz bırakıp, kurtların eline<br />
fırsat düser.<br />
Ikinci Menâkıb: (Mesâbîh)de yine aynı bâbda hasen hadîs-i<br />
serîflerde, Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
– 185 –<br />
ve sellem” hazretleri buyurmusdur ki: (Sizin gök yüzündeki<br />
ısıklı yıldızlara bakıp, gördügünüz gibi, Cennet ehli de Illiyyîn<br />
ehline bakar. Muhakkak ki, Ebû Bekr ve Ömer onlardandır.<br />
Lâkin onlar bu mertebeden de yüksekdirler. Na’îm Cennetine<br />
dâhil oldular.)<br />
Yine hasen hadîs-i serîf olarak, Enes “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu ma’nâ ile alâkalı hadîs-i serîfde<br />
buyurdular ki, (Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
Cennet erkeklerinin, enbiyâ ve mürselînden gayri seyyididir.<br />
“Alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Yine hasen<br />
hadîs-i serîf olarak, Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular. Bu mefhûm üzerine ki, iktidâ<br />
edin [uyun] o iki kimseye ki, benden sonra halîfedirler. Onlar<br />
Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü anhümâ”.) Yine Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescide dâhil oldukları<br />
zemân, Ebû Bekr ve Ömerden baska kimse basını yukarı kaldırmazdı.<br />
O ikisi hazret-i Resûle bakıp, tebessüm ederler idi.<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de onlara<br />
bakıp, tebessüm ederdi. Yine hasen hadîsde, Abdüllah ibni<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmisdir:<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün<br />
çıkdılar ve mescide geldiler. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” biri sagında ve biri solunda idi. Hazret-i Resûlullah<br />
ara yerde, ikisinin elini tutdugu hâlde, buyurdular ki,<br />
(Kıyâmet gününde böylece ba’s olunuruz.) [Kıyâmet gününde<br />
böyle kalkarız.]<br />
Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de o bâbın hasen hadîs-<br />
i serîflerinde, Abdüllah bin Hatıyyeden rivâyet edilmisdir.<br />
Abdüllah bin Hatıyye tâbi’îndendir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”; hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri<br />
“radıyallahü anhümâ” gördükde, buyurdu ki, (Bunlar gözdür<br />
ve kulakdır). Ya’nî bu ikisi, Serverin menzil-i dinde, göz ve kulak<br />
menzilesindedir. Ba’zı ehl-i dirâyet; hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu kavl-i serîfinin te’vîlinde,<br />
– 186 –<br />
(Allahım! Bizi gözlerimiz ve kulaklarımızdan fâidelendir!) hadîs-<br />
i serîfindeki göz ve kulakdan murâd, Ebû Bekr ve Ömerdir<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ”, demislerdir.<br />
Yine o bâbda hasen hadîs-i serîfde, Ebû Sa’îd hazretlerinden<br />
“radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmusdur. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular: (Her Peygamberin<br />
yer ehlinden iki, gök ehlinden iki vezîri olur. Benim gök ehlinden<br />
vezîrlerim Cebrâîl ve Mikâîldir “aleyhimesselâm”. Yer<br />
ehlinden vezîrlerim Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”.) Yine o bâbın hasen hadîsler kısmında, hazret-i Ebû<br />
Bekrden rivâyet olunmusdur. Bir adam, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine dedi ki, rü’yâda gördüm.<br />
Gökden bir mîzân nâzil oldu. Hazretiniz “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” ve Ebû Bekr hazretleri vezn olundunuz, ya’nî tartıldınız!<br />
Siz üstün geldiniz. Ebû Bekr ve Ömer hazretleri vezn<br />
olundular. Ebû Bekr üstün geldi. Ömer ve Osmân hazretleri<br />
vezn olundular. Ömer üstün geldi. Sonra mîzân kalkdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bu rü’yâdan<br />
bir büyük üzüntü hâsıl oldu. Buyurdular ki; (Nübüvvete âid<br />
olan hilâfetden sonra, Allahü teâlâ mülkü diledigine verir.)<br />
Tayyibî beyân etmis ki, bu rü’yâ suna isâret eder. Hak üzere<br />
olan hilâfetde kesinti olur ve sonra yok olur. Hadîs-i serîfde bildirildigi<br />
gibi, hazret-i Ömerin hilâfeti de nübüvvete baglı olarak<br />
devâm eder. Seyhaynın [hazret-i Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü<br />
anhümâ”] derecesine hiç kimse çıkamadı. Bunların yapdıgı<br />
hizmet, baskalarına nasîb olmadı. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ve hazret-i Alî de “radıyallahü teâlâ anh” hak üzere<br />
halîfe idiler. Bunların zemânında fitne ve karısıklıklar çogaldı.<br />
Kalblerde üzüntüler artdı. [Ehl-i sünnete göre, her ikisini de üstün<br />
bilmek ve sevmek sart oldu.] Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” hazretlerinden sonra melik-i adûd oldu.<br />
Dördüncü Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) kitâbının sâhibi,<br />
yazmıs ki, fakîh Ebû Nasr fârisî dil ile hazret-i Alîden “radıyallahü<br />
teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna bir kisi geldi<br />
ve dedi ki, yâ Resûlallah! Filân yehûdînin bir ısırıcı köpegi<br />
– 187 –<br />
vardır. Her ne zemân cemâ’ate gelmek için oradan geçerim,<br />
beni disler [ısırır], elbisemi yırtar. O yehûdîye emr edin ki, o<br />
kelbi [köpegi] habs etsin. Resûlullah hazretleri kalkıp, o yehûdînin<br />
evine gitdi. Yehûdî karsıladı. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” (Yâ Ehal Yehûd! Senin köpegin bu kimseyi<br />
dislemis ve elbisesini yırtmıs) buyurdu. Yehûdî dedi ki:<br />
Benim köpegim kendine eziyyet etmiyene eziyyet etmez. Eger<br />
sen Allahü teâlâ hazretlerinin Resûlü isen, öyle zan edersin [ki<br />
öyledir], gel köpekden sor ki, niçin eziyyet eder. Rivâyet eden<br />
diyor ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
yehûdînin köpegini gördü. Köpek kalkdı. Ondan yana kosup,<br />
kuyrugunu oynatmaga basladı. O sırada o sahsı da gördü.<br />
Osahsın üzerine saldırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdu ki; nedir senin hâlin yâ kelb. Niçin bu kimseye<br />
sebebsiz eziyyet edersin. Hak Sübhânehü ve teâlâ kelbe konusmak<br />
için izn verdi. Hattâ fasîh bir lisân ve güzel bir ibâre ile<br />
konusup, dedi ki, yâ Nebiyyallah! Muhakkak, benim yanımdan<br />
hergün bin adam geçer. Hiçbirine zarar vermem. Bu adama<br />
o sebebden eziyyet ederim ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerine bugz eder ve o iki serverin güzel<br />
sûretlerini kapısının dehlîzinde tasvîr etmisdir. Evine girerken<br />
ve evinden çıkarken o sûret-i serîflere tükürür. Yâ Resûlallah!<br />
Benim ile berâber buyurun, onun evine gidelim. Eger<br />
ben yalancı isem, nefsim sana fedâ olsun. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri o sahsın evine gitdiler.<br />
Bakdılar ki, kelbin [köpegin] anlatdıgı minvâl üzere dehlîzin<br />
kapısı üzerinde, mubârek resmlerin üzerinde tükrük izleri görünür.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri o sahsa dönüp, buyurdular ki,<br />
(Tevbe eyle, müslimân ol. Allahü teâlâ hazretleri tevbeni kabûl<br />
eyleye.) O sahs da tevbe edip, müslimân oldu. Sonra kelbin<br />
sâhibi de müslimân oldu. Sonra kelb dedi ki: Selâm Senin<br />
üzerine olsun yâ Resûlallah! Sen Hak teâlânın gönderilmis hakîkî<br />
Peygamberisin. Sonra gözden kayboldu.<br />
Besinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demisdir<br />
ki, Sâlih bin Muhammed bin Sâlih el Sehâvîden isitdim. Isnâd<br />
ile Ebûl Cerrâhdan, o da Ebûl Alkamadan hikâye eder. Ebûl<br />
Alkama dedi: Bir büyük kâfile içinde bulundum. Emîrimiz bir<br />
– 188 –<br />
sahs idi ki, onun emri ile göçüp, onun emri ile konardık. Bir<br />
menzile vardık. O sahs, Seyhaynı “radıyallahü anhümâ” setm<br />
etdi [kötüledi, yakısmıyan seyler söyledi]. Biz nehy etdikçe kesmedi,<br />
vaz geçmedi. O gece rü’yâmda gördüm. Sabâh olup, yüklerimizi<br />
yükledik. Bendlerimizi ıslâh eyledik. Emîrimiz tarafından<br />
emr bekledik. Kimse ses vermedi. Emîrin yanına vardık ki,<br />
görelim, hâli nedir ve ne yapar. Gördük ki, bagdas kurmus,<br />
oturmus. Ayaklarını bir örtü ile örtmüs. Ayaklarını açdık. Gördük<br />
ki, neûzübillah, ayakları, hınzır ayaklarına dönmüs. Hayvanı<br />
egerleyip, hayvanına bindirdik. Bir kilisenin yanına geldik ki,<br />
orada domuzlar otlar. Hemen hayvanından asagı sıçrayıp, iki<br />
ayagı üzerine durdu. Üç kerre domuz gibi bagırdı, domuzlara<br />
karısdı. Onlar gibi domuz oldu. Hattâ onlardan ayırmak mümkin<br />
olmadı. Neûzübillah. Kötü islerimizden, nefslerimizin serrinden<br />
Allahü teâlâya sıgınırız.<br />
Altıncı Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demis ki, Fakîh<br />
Ebülleys Nasr Ahmed bin Muhammed Hayr dedi ki: Ben Buhâra<br />
pazarından Tûs pazarına gitmek üzere yola çıkdım. Yolda<br />
Fergâna köylerinden Iskenderiyyeli bir sahs ile arkadas oldum.<br />
Ben o sahsa dedim. Nereden gelirsin, nereye gidersin. O sahs<br />
dedi ki, Fergâneden gelirim, hacca giderim. Bir hanım için üçyüz<br />
dirheme hacca giderim. Ben ona bu zemân hac vakti degil,<br />
zîrâ hâcılar çıkmıslardır, sen onlara erisemezsin. Fergâneden<br />
Mekke-i Mükerremeye üçyüz dirheme nasıl hacca gidersin dedim.<br />
O sahs dedi ki, bizim için Tûsda bir yer vardır. Ona meshed<br />
denilir. Biz o beka’ayı [o yeri] hac ederiz. O yerde hazret-i<br />
Alînin “kerremallahü vecheh” sülâle-i serîflerinden Alî bin<br />
Mûsâ el Rızânın kabri vardır. O kabri hac ederiz. Ona karsılık<br />
cevâb verdim. Delîl ve senedli cevâb verdigim hâlde, konusmamız<br />
münâkasa seklini alınca, onu Meshedde terk etdim ve Tûsa<br />
gitdim. Kıssayı hâkime söyledim. O sırada Ebûl Fadl el ednî<br />
hâkim idi. Tûsda hâkim bana dedi ki, niçin arkadaslıgını devâm<br />
etdirmedin. Böylece, onların küfrü açıga çıksa idi. Biz de o sebeble<br />
onları bu sehrden ihrâç ederdik [sürerdik]. Hâkimden izn<br />
taleb etdim, dönüp Meshede gitdim. Birçok geceler onunla oldum.<br />
O kadar onunla düsüp-kalkdım ki, kendilerinden zan etdi.<br />
Ben de onlardan oldum. Bana dedi ki, yâ falan, artık bizden<br />
oldun, artık bizim seyyidimizi ve imâmımızı ziyâret etmez mi-<br />
– 189 –<br />
sin! Olur, dedim. Imâmları bir sahs idi ki, tanısdık. Onlar ile nemâz<br />
kılardı. Kur’ân-ı azîmüssânı, neûzübillâhi teâlâ, hakîkî kırâetinden<br />
baska bir seklde okurdu. Hattâ Kıyâmet sûresini<br />
okudu. Meâl-i serîfi (Ey Resûlüm! Kur’ân-ı kerîmi kalbinde<br />
toplayıp, dilinde sâbit kılmak bizim üzerimizdedir) olan 17.ci<br />
âyet-i kerîmeyi okurken, degisdirip okudu. Ben kalbimden ona<br />
yalan söyliyorsun, dedim. O nemâzı yeniden kıldım. Sonra o<br />
sahs beni büyüklerinden birinin yanına gizlice götürdü. Orada<br />
bir sahs gördüm ki, iki ayagı kelb ayagı gibi ve agzı kelb agzı gibi,<br />
kelb sûretinde idi. Onlar derler ki, o sahs Allahü teâlâ hazretlerini<br />
zikr eder. Sonra o Fergâneli bana dedi ki, bu seyyidimiz<br />
hergün Seyhayn hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
neûzübillah, bin kerre la’net eder. Emr geldi, bu mertebeye geldi.<br />
Ben de çıkdım Tûs sehrine geldim. Hâkime hepsini haber<br />
verdim. Kalkıp Meshede geldi. O tâifeyi oradan çıkarmak için<br />
ugrasdı. Mümkin olmadı.<br />
Yedinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi “rahimehullahü<br />
teâlâ” diyor ki: Edîb Zâhid-el Yûsüf Ya’kûb bin Yûsüfden<br />
“rahimehullah” isitdim. Der ki, ben Mekke-i mükerreme<br />
yolunda Dâmigâna vardım. Nisâpûrlu bir sahsa rast geldim. Bu<br />
sahs, Dâmigânlı bir sahs ile; Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerinin fazîletleri konusunda münâkasa<br />
ediyorlardı. Dâmigânlıya Seyhayn hazretlerinin fazîletleri konusunda<br />
yardım etmek için, ben de onlara dâhil oldum. Edîb<br />
Zâhid söyle nakl etmisdir. Dâmigânlı, Nisâpûrluya dedi ki, bu<br />
konuda benim sana söyledigim sözleri kimse söylememisdir.<br />
Lâkin sana bu dalâletden dönmen için hiçbir sey fâide vermedi.<br />
Gel seninle fi’li tecrîbe edelim. Nisâpûrî dedi ki, nasıl? Dâmigânî<br />
dedi ki; Dâmigânda bir hamâm vardır. Emîr hamâmı denmekle<br />
meshûrdur. Dâmigân hamâmlarında o hamâm külhânından<br />
büyük atesli bir külhân [ocak] yokdur. Varalım, külhâncıya<br />
külhân kapısını açdıralım. Sen ve ben külhâna girelim ve<br />
onun içinde zuhr [ögle] vaktine kadar eglenelim. Eger sen hak<br />
üzerine isen necât bulursun [kurtulursun], ben helâk olurum.<br />
Eger ben hak üzere isem, ben necât bulurum [kurtulurum], sen<br />
helâk olursun. Kalkdık, o hamâma vardık. Külhâncı bizim için<br />
külhân kapısını açmakdan imtinâ etdi [çekindi]. Tâ ki, birkaç<br />
müslimânı bu kadiyye üzerine sâhid tutdu. Sonra, Dâmigânî,<br />
– 190 –<br />
Nisâpûrînin sag elinin küçük parmagından tutup, kendi önce<br />
külhâna [ocaga] girip, Nisâpûrîyi de çekdi. Ikisi berâber külhâna<br />
girip, eglendiler [beklediler]. Hamâm yakınında olan câmi’in<br />
müezzini zuhr [ögle vaktinin] ezânı okuyunca, ben külhâncıyı<br />
[ocakcıyı] çagırdım. Külhâncı da o ikisine nidâ etdikde [seslenip,<br />
çagırdıkda], Dâmigânlı çıkdı. Elbiselerinden bir parça bile<br />
yanmamıs. Ates aslâ te’sîr etmemis. Nisâpûrlu ise, yanmıs, kömür<br />
gibi olmus. Ey mü’mîn kardesler. Seyhaynın “radıyallahü<br />
anhümâ” fazîleti hakkında, baska kıssa olmasa, bu acâib kıssa<br />
kifâyet eder.<br />
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömer bin Hattâbın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” âdet-i serîfleri su idi ki, herkesden önce mescide<br />
giderlerdi. Bir gün mescide giderken gördü ki, bir çocuk, acele<br />
ile önünden gider. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dedi ki, yâ sabî [çocuk], niçin bu kadar acele mescide gidersin.<br />
Sana henüz nemâz dahî farz olmamıs. Çocuk dedi ki, yâ<br />
Ömer, ben niçin acele etmiyeyim ki, dünkü gün, benden küçük<br />
bir çocuk vefât etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” çocukdan bu sözü isitince, o seklde agladı ki, gözünden<br />
yas yerine kan geldi.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Bostân sâhibi “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Kitâb-ül Bostân)da, ba’zı selefden nakl etmisdir. Benim bir<br />
komsum vardı. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretlerini setm ederdi [kötülerdi]. Bir gece asırı kötüledi. Tehammül<br />
edemeyip, dögüsdüm. Sonra döndüm, hüzn ve üzüntü<br />
ile evime geldim. Yatsı nemâzını te’hîr edip, uyudum. Uykum<br />
içinde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini<br />
gördüm. Dedim ki; yâ Habîballah! Falan kisi senin eshâbını<br />
seb’ eder [kötüler]. Buyurdu ki; kimi kötülüyor. Dedim, Ebû<br />
Bekr ve Ömer hazretlerini. Buyurdu ki; bu bıçagı al, bununla<br />
var onu bogazla. Ben de o bıçagı aldım. Onu yıkıp, bogazladım.<br />
Gördüm ki, kanından elime bulasdı. Elimi yere sürdüm. Bu esnâda<br />
uyandım. O sahsın evinden bagırmalar [figânlar] geldigini<br />
isitdim. Dedim ki, bu figân nedir. Dediler, bu gece filan füc’eten<br />
ölmüs. Sabâh oldu. Vardım, ona bakdım. Bogazından bir hat<br />
çekilmis, gördüm. Bu kıssa (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
– 191 –<br />
Onuncu Menâkıb: Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mescid-i serîfi<br />
binâ etmege basladı. Kendi mubârek eli ile bir tas koydu.<br />
Sonra, Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Sen de<br />
tasını benim tasımın yanına koy. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerine de buyurdu ki, yâ Ömer! Sen de tasını Ebû<br />
Bekrin tası yanına koy. Buyurdu ki; Bunlar benden sonra halîfelerdir.<br />
Bu da (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Onbirinci Menâkıb: Rivâyet olunmus ki, Sahâbe-i güzînin<br />
“rıdvânullahi aleyhim ecma’în” çocukları oynasırken, hazret-i<br />
Ebû Bekrin oglu, hazret-i Ömerin ogluna, uzun fikrlinin oglu,<br />
dedi. Hazret-i Ömerin oglu aglıyarak babasına varıp, Ebû Bekrin<br />
oglu bana böyle dedi, diye sikâyet eyledi. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri de bu sözden üzüldü. Dedi ki, mutlaka<br />
büyüklerinden isitip, öyle demisdir. Zîrâ çocuk kendisi böyle<br />
söylemez, deyip, kalkıp, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” huzûr-ı serîflerine vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i Habîbullah,<br />
hazret-i Ebû Bekri da’vet etdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da huzûr-ı serîflerine geldi. Ebû Bekre hitâb<br />
edip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Sen yataga girdigin vakt,<br />
ne düsünerek yatarsın. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, bir nefesi<br />
veririm, geri almak müyesser olur mu, olmaz mı. Bir nefesi ki<br />
alırım geri vermek, mümkin olur mu, yâ olmaz mı, onu düsünürüm,<br />
dedi. Sonra hazret-i Ömere dönüp, buyurdu ki, sen ne düsünerek<br />
yatagına girersin. Ömer “radıyallahü anh” dedi ki, sabâha<br />
çıkar mıyım, çıkmaz mıyım, onu düsünürüm. Sonra, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere buyurdu;<br />
yâ Ömer! Sen söyle; Ebû Bekrin fikrine nisbetle senin fikrin<br />
ne mikdâr uzun olur. Hazret-i Ömer o karsılıgı teslîm edip,<br />
râzı oldu “radıyallahü anhümâ”. Nasıl ki, hazret-i Ömerin bir<br />
gece sabâha kadar fikri, bir nefese nisbetle uzundur. Lâkin bizim<br />
gibilerin fikrine göre gâyet kısadır. Yasımız ilerledikçe<br />
emellerimiz uzar, amelimiz kısalır. Uzun emellerimizden [tûl-i<br />
emelden] Allahü teâlâya sıgınırız.<br />
Onikinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahi teâlâ”,<br />
[(Meâlim üttenzîl) adlı tefsîrinde;] meâl-i serîfi, (Nemâzda kırâetini<br />
cehr ve ihfâ etme. Bu ikisi arasında bir yol tut!) olan Is-<br />
– 192 –<br />
râ sûresinin 110.cu âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân buyurmuslardır.<br />
Ebû Osmân Sa’îd bin Ismâ’îl, zikr olunan râvîlerin<br />
rivâyeti ile Ebû Katâdeden “radıyallahü teâlâ anh” bize haber<br />
verdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine dedi: (Senin<br />
yanından geçdim. Hâlbuki sen Kur’ân-ı azîmüssân okurdun.<br />
Sesini çok azaltırdın). Hazret-i Ebû Bekr dedi ki, ben isitdiririm<br />
o zâta ki, ona münâcat ederim. [Ya’nî sesimi Allahü teâlâ<br />
isitir.] Hazret-i Resûlullah buyurdu ki, (Sesini birazcık yükselt.)<br />
Ömer “radıyallahü anh” hazretlerine dedi ki, (Senin yanından<br />
geçdim. Sen Kur’ân-ı azîmüssân okurdun. Sesini yükseltirdin.)<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Uykuda<br />
olanları uyardım ve seytânı tard etdim.) Server-i âlem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; (Birazcık sesini<br />
alçalt!)<br />
Onüçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullah” (Mesâbîh)<br />
de Seyhaynın menâkıbı bâbında, Ibni Abbâs “radıyallahü<br />
anhümâ” hazretlerinden sahîh hadîs olarak nakl etmisdir.<br />
Buyurmus ki; Ben bir kavmin içinde durmusdum. O kavm;<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine düâ ederlerdi. Hâlbuki<br />
hazret-i Ömerin mubârek cismi, vefâtını müteâkib gasl<br />
olunmak için, tenesir üzerine konulmusdu. Nâgah bir sahs arkamda<br />
dirsegini benim omuzum üzerine koyup, der idi: Allahü<br />
teâlâ sana rahmet etsin yâ Ömer. Ben ricâ ederim ki, Allahü<br />
teâlâ seni iki sâhibin ile berâber kılsın. Zîrâ çok kerre olurdu,<br />
isitirim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu; (Ben me’mûr oldum. Ebû Bekr ve Ömer de me’mûr<br />
oldu. Ben isledim. Ebû Bekr ve Ömer de islediler. Ben ihrâc<br />
olundum (çıkarıldım). Ebû Bekr ve Ömer de ihrâc olundu.)<br />
Arkama bakdım ki, o Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm”.<br />
Ondördüncü Menâkıb: Süfyân-ı Sevrî “rahimehullah” buyurdu<br />
ki, Kûfede bizim yakınımızda ısırıcı bir köpek vardı. Birgün,<br />
bir is için geçerken o köpegi gördüm. Korkup, gitmeyip,<br />
durdum. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri o kelbe [köpege]<br />
nutk verip [konusma hâssası verip], fasîh lisân ile söyledi ki, yâ<br />
Süfyân! Ne oldu sana ki, durdun. Ben dedim ki, senden kork-<br />
– 193 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:13<br />
dum. Kelb, cevâb verdi ki, yâ Süfyân! Benden korkma ki, ben<br />
seni ısırmam. Beni senin üzerine musallat etmemislerdir. Beni<br />
musallat etmislerdir o münâfık ve dinsiz üzerine ki; Ebû Bekre<br />
ve Ömere “radıyallahü teâlâ anhümâ” seb’ eder [kötüler] ve<br />
onlara yaramaz sözler söyler.<br />
Onbesinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” ile Alî “kerremallahü vechehü ve radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri gidiyorlardı. Buyurdular ki, (Yâ Alî! Hiçbir<br />
kavm arasında [devâmlı] sevinçlilik ve sürûr olmadı. Illâ ki, o<br />
sevinçli hâlden sonra, onlara bir gam ve sıkıntı erisdi. Yâ Alî!<br />
Bütün dünyâ ni’metleri kesilir. Illâ Cennet ni’metleri devâmlı<br />
olur, kesilmez. Yâ Alî! Sen istikâmet üzere olasın. Ilk ânda zarar<br />
görünse bile, sonunda sevinç olur.) Bu sözleri söyler iken,<br />
hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” karsıdan<br />
geldiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular,<br />
(Bu ikisi ümmetin müjdecileridir. Bunları sevmek,<br />
îmândandır. Bunlara bugz etmek, nifâkdandır.) Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah! Ben onları<br />
severim. Onların sevgisi benim kalbimde, sizin bu sözünüzden<br />
sonra çogaldı.)<br />
Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki, (Gökde iki melek vardır. Birisi<br />
dâimâ siddet ve gadab ile buyurur. Birisi sühûlet ile ve hilm<br />
ile buyurur. Her ikisi de hak üzerinedirler. Onların birisi Cebrâîldir<br />
ve birisi Mikâîldir. Resûllerde iki kimse vardır. Birisi<br />
lutf ile ve iyilik ile buyurur ve birisi katılık ile ve siddet ile buyurur.<br />
Ikisi de hak üzeredirler. Birisi hazret-i Ibrâhîm ve birisi<br />
hazret-i Nûh aleyhimesselâmdır. Benim eshâbımdan da iki<br />
kimse vardır. Birisi rıfk ile ve merhamet ile emr eder. Birisi<br />
sertlik ile ve siddet ile emr eder. Ikisi de hak üzeredirler. Biri<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk ve biri Ömer-ül Fârûkdur “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”.)<br />
Onyedinci Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anh”<br />
nakl etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûr-ı serîflerine, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretleri geldiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Sükr ve hamd ol-<br />
– 194 –<br />
sun Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ki, beni sizinle kuvvetlendirdi.)<br />
Onsekizinci Menâkıb: Suayb bin Harb diyor ki; Mâlik bin<br />
Mu’avvelden sordum ve dedim ki, bana bir vasıyyet et. Dedi ki,<br />
Seyhaynı sevmek senin üzerine olsun. Ben dedim, bana bir vasıyyet<br />
et! Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Mürâdım odur ki, bu<br />
haberin isnâdını beyân etsin. Mâlik, bize Rekkâsi Enes bin Mâlikden<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, o da Enesden haber verdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdular<br />
ki, (Ben ümmetimden, Ebû Bekrin ve Ömerin muhabbetini,<br />
Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kavli serîfini istedigim<br />
gibi isterim!)<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bana Hamza ile Ca’fer<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” gösterildi. Gördüm, önlerinde zebercedden<br />
bir tabak. O tabakdan incir yirler. Sonra üzüm oldu.<br />
Üzümden yidiler. Sonra tâze hurma oldu. Hurmadan yidiler.<br />
Onlardan süâl etdim. Ne amel ile buldunuz, bu mertebeyi. (Lâ<br />
ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah!) kavli ile bulduk, dediler.<br />
Dedim, ondan sonra ne amel ile. Dediler, sana salavât vermek<br />
ile. Dedim, ondan sonra ne amel ile buldunuz. Dediler,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûku sevmek ile “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”.)<br />
Yirminci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 251.ci sahîfesinde<br />
buyuruluyor ki: Imâm-ı Süyûtî hazretleri (Târîh-ul-Hulefâ)<br />
kitâbında diyor ki: Hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi<br />
Ebû Bekrdir. Allahü teâlânın emrlerini yapmakda en<br />
siddetlisi Ömerdir. Hayâsı en çok olanı Osmândır. Islâmiyyetdeki<br />
zorlukları en çok çözen Alîdir. Ümmetimin en emîni Ebû<br />
Ubeyde bin Cerrâhdır. Ümmetimin en zâhidi Ebû Zerdir. Ibâdeti<br />
en çok olan Ebüdderdâdır. Ümmetimin en halîmi ve cömerdi<br />
Mu’âviye bin Ebî Süfyândır) buyuruldu.]<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka, ondan sonra<br />
Ömer-ül Fârûka “radıyallahü teâlâ anhüm”, mutî’ olunuz,<br />
– 195 –<br />
dogru yolu bulursunuz. Onların izince giderseniz, olgun olursunuz!)<br />
Yirmiikinci Menâkıb: (Lübâb-ül-elbâb)da, Enes bin Mâlik<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ensârdan<br />
bir kimseyi, mektûb ile Yemen cânibine [tarafına] Mu’âz<br />
bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi. Bu<br />
sahsın adı Sefîne idi. Sefîne yolda giderken, bir aslan onun karsısına<br />
çıkdı. Güyâ onunla söylesir gibi, sesler çıkarıyordu. Sefîne<br />
“radıyallahü anh” ona dedi: Ey aslan, benim yanımda Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mektûbu<br />
var. Bunu isitip, uzaklasdı. Sefîne Yemene vardı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cevâbını Mu’âz<br />
bin Cebel hazretlerinden aldı. Dönüp, o mevzi’e gelince, yine<br />
o aslan onun önüne geldi. Yine yüzüne karsı gelip, güyâ konusurdu.<br />
Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” yolu tutup, Medîne-i Münevvereye<br />
geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûruna vardı. Henüz hiçbir kelâm etmezden<br />
evvel, Server-i âlem buyurdu ki: Yâ Sefîne, hâdiseyi sen mi anlatırsın,<br />
ben mi anlatayım. Sefîne dedi ki; yâ Resûlallah! Hâdiseyi<br />
sizden isitmek güzeldir. Senin mubârek agzından, dinlemek<br />
dahâ hos, dahâ güzeldir. Buyurdu ki: O aslan gidisinde ve<br />
gelisinde senin önüne çıkdı. Sana ne dedigini anladın mı. Allahü<br />
teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Sana gidisinde, “Resûlullahı<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” ne hâl üzere bırakdınız” dedi. Abdüllah<br />
bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Yırtıcı hayvanlar [aslan] Ebû Bekrin ve Ömerin fazîletlerini<br />
bilirler mi? Buyurdu ki: Evet! Beni hak Peygamber gönderen<br />
Allahü teâlâya yemîn ederim ki, semâvatı, yedi kat yeri,<br />
Cenneti ve Cehennemi, ars ve kürsî, melekleri ve cinnîleri,<br />
dagları ve deryâları, hayvanları ve yırtıcı hayvanları ve agaçları<br />
ve bunun gibi esyâyı halk etdi. Ya’nî yaratdı. Bunların hepsi<br />
hazret-i Ebû Bekr ile Ömerin fazîletini “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
bilirler.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Yine (Lübâb-ül-elbâb)da nakl olunmusdur.<br />
Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
– 196 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Elbette<br />
Allahü teâlâ beni kendi nûrundan yaratdı. Benim nûrumdan<br />
Ebû Bekri, Ebû Bekrin nûrundan Ömeri ve Âiseyi yaratdı.<br />
Ömerin nûrundan, ümmetimin mü’min erkeklerini, Âisenin<br />
nûrundan da, mü’min kadınlarını yaratdı.) Sonra meâl-i serîfi<br />
(Allahü teâlâ bir kimseye nûr vermez ise, o münevver olamaz!)<br />
olan, Nûr sûresinin kırkıncı âyet-i kerîmesini okudu. Yukarıdaki<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri mutlaka<br />
dogrudur. Bütün insanlar islerindeki dürüstlügü ondan almısdır.<br />
Mubârek vücûdları devâmlı ibâdet ile mesgûl olduklarından,<br />
dâimâ temiz kalmısdır. Mubârek kalbleri, ismet [günâhsızlık]<br />
ve hidâyet üzere halk olunmusdur. Delîlleri açıklamaları<br />
kuvvetli, mu’cizeleri müstekîmdir. (Elbette sen dogru yolu göstericisin!)<br />
[Sûrâ sûresi 52.ci âyet-i kerîme meâli.] buyurulmusdur.<br />
Hadîs-i serîfde buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlâ beni<br />
kendi nûrundan yaratdı. Bu mutlak ve mücmel kelâmdır. Tafsîle<br />
[açıklamaga] muhtâcdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” her ne buyurmus ise, ekserî rümûz yolu ile buyurmusdur.<br />
Kâide ve aslını beyân etmisdir. Serhini, açıklamasını<br />
kendi ilmî vârislerine bırakmıs, havâle etmisdir. Tefsîr ve te’vîlini,<br />
istinbât ve ictihâd ehllerine bırakmısdır. Eger bütün söylediklerini<br />
açıklayarak buyursa idi, yüzbin kitâb onun serh ve beyânına<br />
kifâyet etmezdi. Buyurduklarını yanlıs anlamamalıdır.<br />
Sûrâ sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona benzer bir<br />
sey yokdur. O isitici ve görücüdür) buyuruldu. Hüdâ-i azze ve<br />
celle kadîmdir ve sıfatları da kadîmdir. Halk [yaratılanlar] ve<br />
yaratılanların sıfatları sonradan çıkmısdır, ya’nî yaratılmısdır.<br />
Ne kadîm muhdes olur. Ve ne muhdes kadîm olur. Hadîs-i serîfin<br />
ma’nâsı söyledir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ âlemi halk etmezden<br />
evvel, azîz ve latîf ve has bir nûr halk etdi. O nûrdan<br />
beni halk etdi. Toprakdan ve sudan Âdem alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhisselâm hazretlerini halk etdi. Ve atesi halk etdi. Ve atesden<br />
seytânı yaratdı. Âdemden evvel rüzgârı (yeli) yaratdı. O<br />
yelden onu yaratdı. Ve o nûru yaratdı. O nûrdan melek yaratdı.<br />
Ondan Allahü teâlâ tekaddes hazretleri o nûru kendi zât-ı<br />
pâkine mudâf etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini de, o nûra mudâf etdi. Tesrîfen ve tahsîsan, nice<br />
ki, Kâ’be-i mükerremeyi kendi zât-ı serîfine mudâf etdi. Bu<br />
– 197 –<br />
bâbda vârid olan âsârın zâhiri ki, Âdem ve Îsâ alâ nebiyyinâ<br />
aleyhimesselâm hazretlerinin hâdiseleridir [yaratılmalarıdır].<br />
Allahü teâlâ hazretleri bir rûh yaratdı. Yaratılmıs rûhu Âdem<br />
aleyhisselâmın mubârek bedenine üfürdü. Hicr sûresi 29.cu<br />
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona kendi rûhumdan üfürdügüm<br />
zemân, secdeye varınız!) buyuruldu ki, Âdem aleyhisselâm<br />
içindir. Bir baska rûh da yaratdı. O rûhu mahlûku hazret-i Meryemin<br />
gömleginin yakasına üfürdü. Tahrîm sûresi 12.ci âyet-i<br />
kerîmesinde meâlen, (Biz ona rûhumuzdan üfürdük. O Rabbinin<br />
suhuflarına veyâ nâzil olan kitâblarına veyâ Peygamberlerine<br />
vahy etdiklerine veyâ levh-i mahfûzda yazılı olanlara inanıp,<br />
tasdîk etdi. Devâmlı itâ’at eden kimselerden oldu) buyuruldu<br />
ki, hazret-i Meryem hakkındadır. Bunlar gibi, Allahü teâlâ hazretleri<br />
bir nûr yaratdı. O nûrdan Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek cesedini yaratdı.<br />
Bu kelâmı bu makâmda bu vech üzerine takdîr ve tafsîl etmek<br />
rûmun kostantiniyyesini feth etmekden mühim ve evlâdır.<br />
Fârûk zehî adâlet âver,<br />
adlîle cihâna verdi zîver.<br />
Sıddîkdan sonra, efdal odur,<br />
her müslim eder, bu kavli ezber.<br />
Kisrâyı unutdu gitdi âlem,<br />
ol mertebe oldu adle mazher.<br />
Fethetdi cihânı, kıldı tathîr,<br />
vaz’ etdi o seh, hezâr menber.<br />
Hursîd-i hidâyet ile âlem,<br />
vaktinde serâser oldu enver.<br />
Tevhîd-i cenâb-ı Kirdigâre,<br />
(Tâhâ)dan alıp haber o Dâver.<br />
Bâtıldan edince, hakkı tefrîk,<br />
Fârûk dedi, o sâha Server.<br />
Fahrolsa sezâdır ehl-i dîne,<br />
ol zât gibi güzîde gevher.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1340</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:25:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1340</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri</span><br />
<br />
Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menâkıbı:<br />
Birinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Mesâbîh-i serîf) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Uhud dagına çıkdılar. Ebû Bekr,<br />
Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” da Uhud dagına<br />
çıkdılar. Dag sallandı, ya’nî zelzele oldu. Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ayagı serîfleri<br />
ile daga vurdu ve buyurdu ki, (Sâbit ol yâ Uhud! Senin üzerinde<br />
bir Peygamber, bir Sıddîk, iki sehîd vardır.)<br />
Ikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de Ebû Mûsâ el<br />
Es’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur.<br />
Ebû Mûsâ el-Es’arî buyurdu ki, ben Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerinde idim. Medîne-<br />
i münevvere baglarından bir bagda idik. Bir sahs geldi.<br />
Kapıyı açmak taleb etdi. Hazret-i Resûl-i ekrem bana buyurdu:<br />
(Var, kapıyı aç. Cennet ile onu müjdele!) Ben de varıp, kapıyı<br />
açdım. Bakdım ki, hazret-i Ebû Bekrdir. Resûlullahın buyurdugu<br />
sey ile müjde verdim. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ geldi. Kapıyı açmak taleb<br />
etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:<br />
(Var kapıyı aç ve Cennet ile ona müjde ver.) Ben de varıp, kapıyı<br />
açdım. Bakdım ki, hazret-i Ömerdir. Ona, Resûlullah hazretlerinin<br />
buyurdukları seyi haber verdim. Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerine hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ kapının<br />
açılmasını taleb etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdu: (Var kapıyı aç ve Ona Cennet ile<br />
müjde ver ve o belâlar onun üzerine erisir.) Ben de varıp, kapıyı<br />
açdım. Bakdım ki, hazret-i Osmândır. Ona, Resûlullah hazretlerinin<br />
buyurduklarını haber verdim. Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd edip,<br />
– 253 –<br />
sonra dedi ki, (Allahül müste’ân) [Yardım ancak Allahü teâlâdan<br />
istenir.]<br />
Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf) kitâbında hasen<br />
olarak bildirilen hadîs-i serîfde, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Ibni<br />
Ömer dedi ki, biz bu üç serveri, Ebû Bekr, Ömer ve Osmânı<br />
“radıyallahü anhüm”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
zemân-ı serîflerinde andıgımızda terdiye ederdik. Ya’nî<br />
“radıyallahü anh” der idik.<br />
Dördüncü Menâkıb: (Lübâb-ül elbâb) kitâbında, Ömer<br />
Dehlekî “rahimehullahü teâlâ” rivâyet eylemisdir. Sihrîn-i<br />
Hôseb din büyüklerindendir. Âhıret yolunun sâliklerindendir<br />
ve âriflerdendir. Tabakât-ı mesâyıhdendir. Basîret ve derece<br />
sâhiblerindendir. Demislerdir ki, Bir gün ögle nemâzını kılıp,<br />
menzile dönerken [ikâmetgâhına giderken] iki merdi [kisiyi]<br />
gördüm. Birbiri ile husûmet [münâkasa] ederler. Birbirine hos<br />
olmıyan sözler söylerler. Ben dedim ki, Sübhânallah! Sizin elbiseniz<br />
mü’min libâsı, ammâ sözleriniz câhillerin sözleridir. O<br />
iki kisinin birisi dedi: Sen isitmez misin ki, bu mübtedi’ [i’tikâdı<br />
bozuk] kötü sözler söyler. Ben dedim, ne söyler. Dedi ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
sonra hilâfet, hazret-i Alînin idi. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân<br />
galebe edip, cebren hilâfete geçdiler, diye söyler. O mübtedi’a<br />
dedim, böyle söyleme. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden sonra mü’minlerin büyügü Ebû Bekrdir.<br />
Sonra Ömer, ondan sonra Osmândır. Ondan sonra Alîdir<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Diger sünnî merde [sahsa]<br />
dedim ki, bununla münâkasayı bırak. Allahü teâlâ onun cezâsını<br />
verir. O sünnî, Vallahi ben onu tâ benimle onun arasında<br />
hükm etmeyince elden bırakmam, dedi. Ben, Sübhânallah!<br />
Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âhırete<br />
intikâl buyurmusdur. Ve gökden vahy gelmesi de kesilmisdir.<br />
Sizin aranızda ben nasıl hükm edeyim, dedim. Sünnî olan<br />
genç bakdı gördü ki bir hamâm külhânı, ates vurup, iyice kızmıs.<br />
O râfizîye dedi ki, insâf et ve söyledigin sözden pismân ol<br />
ve rücû’ et. Yoksa, gel ikimiz bu atese girelim. Hak üzere olan<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile halâs olur [kur-<br />
– 254 –<br />
tulur]. O mübtedi’ râfizî dedi ki, insâf veremem, ben hak üzereyim.<br />
Ammâ gel atese girelim. Ben [Sihrîn-i Hôseb] dedim,<br />
etmeyiniz ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bundan nehy etmisdir.<br />
O sünnî ve dîni pâk merd dedi ki, çâresiz atese girmeli. Sonra<br />
sünnî ve mübtedi’ her ikisi ates yanına vardılar. Sünnî, basını<br />
yukarı kaldırıp, dedi, yâ Rabbel âlemîn! Sükr ve hamd, fadl ve<br />
minnet Senin içindir. Seni ve melekleri sâhid etdim. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra halkın<br />
en iyisi Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâr-i gâr<br />
[magara arkadası] ve mûnis-i Resûlullah idi. Dahâ bir çok fazîletlerini<br />
de saydı. Ondan sonra Ömer-ül Fârûkdur. Ondan<br />
sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra Aliyyül mürtedâdır<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm”. Sonra, (Benim dînim ve mezhebim<br />
budur. Eger Hak üzere isem, bu atesi benim üzerimden<br />
halâs eyle ki, Ibrâhîm Halîl “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”<br />
hazretlerini yakmadıgın gibi, beni de yakma) dedi ve atese girdi.<br />
Sonra râfizî bas kaldırıp, dedi ki, ey Bârî [ey Allahım!] Bütün<br />
hamd ve sükrler senin içindir. Benim mezhebim ve i’tikâdım<br />
budur ki, Resûlullah hazretlerinden sonra halkın en yüksegi<br />
Alî bin Ebî Tâlibdir. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân zulm etdiler.<br />
Hilâfeti ondan aldılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan bîzârım.<br />
Eger benim sözüm dogru ise, bu atesi benim üzerime<br />
soguk eyle, dedi ve o da atese girdi. O külhâncı, o fırının kapısını<br />
kapadı. Sihrin-i Hôseb “rahimehullah” der ki, benim karârım<br />
kalmadı. Hâlim mütegayyir oldu [degisdi]. Ondan buna,<br />
bundan ona kosdum ve dolandım ve fikr ederdim ki, onların<br />
hâli ates içinde ne oluyordu. Ikindi vakti oldu. Bakdım, o külhânın<br />
kapagı düsdü. Düsündüm ki, simdi bu atesden selâmet<br />
ile kim çıkar. Aglardım ve gözüm ona bakıp dururdum. Hemen<br />
gördüm o sünnî terlemis olarak atesden dısarı geldi. Hemen<br />
kalkdım. Onu kucakladım. Iki gözünün arasından öpdüm.<br />
Dedim ki, Allahü tebâreke ve teâlâ seni atesde ne yapdı. Dedi<br />
ki, beni bir bostâna iletdiler ve bir dösek üzerinde uyutdular.<br />
Dediler, gelinlerin yatdıgı gibi yat. Ben de bu âna dek yatdım.<br />
Tâ simdi kalkıp, uyardılar ve dediler, kalk nemâz vakti geldi.<br />
Ikindi nemâzını cemâ’at ile kılasın. Ben de dısarı geldim. Sihrîn-<br />
i Hôseb der ki, o sünnînin elini tutup, hemen o mekâna<br />
oturtup, külhâncıları çagırdım. Kürek getirip, o atesi dısarı çı-<br />
– 255 –<br />
karıp, râfizîyi kürek ile çekdiler. Temâm vücûdu yanmıs, kömür<br />
gibi olmus. Ancak alnı üzeri açık kalmıs, yanmamıs. Alnının<br />
üzerinde üç satır yazılmıs. (Birinci satırda, (Bu tugyân ve<br />
isyân eden bir kuldur.) Ikinci satırda, (Ebû Bekr, Ömer ve Osmâna<br />
hurmet etmedi.) Üçüncü satırda, (Bu kul bâgî oldu [ısyân<br />
etdi]. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmâna kâfir oldu dedi ve Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmetinden ümîd kesdi.)<br />
yazılmısdı. Sihrîn-i Hôseb der ki, o gün dörtbin râfizî tevbe<br />
edip, sünnî müslimân oldular. Üç gün boyunca etrâfdan halk<br />
gelip, o mübtedi’ râfizîye bakdılar. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin yapdıgını ve kahrını müsâhede edip, ibret aldılar.<br />
Uzak sehrlere nâmeler [mektûblar] yazıp, gönderdiler ki, zinhâr<br />
ve zinhâr [kat’iyyetle], hiç kimse, Ebû Bekr ve Ömer ve<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine kötü sözler<br />
söyleyip, seb’ etmeye ki, böyle ahvâl vâki’ oldu. (Ibret alınız,<br />
ey akl sâhibleri.)<br />
Besinci Menâkıb: Istanbulda Mustafâ Pâsa Câmi’inde halka<br />
nasîhat eden, Sünbül efendi seccâdesinde halîfe olan Hasen<br />
efendi “rahimehullah” rivâyet eder. Arabistânda seyâhat<br />
ederken, Hasen-i Basrî “kuddise sirruh” hazretlerinin mezârını<br />
ziyâret etmek niyyeti ile Basraya vardım. Hâcı Ahmed<br />
derler bir mü’min muvahhid kimsenin odasına müsâfir oldum.<br />
Birkaç gün orada müsâfir kaldım. Konusma esnâsında,<br />
hâcı Ahmed hikâye eyledi ki, sehrimizde Yahyâ adlı bir imâm<br />
var idi. Gâyet ilm ve söz sâhibi bir kimse idi. Lâkin râfizîlerden<br />
idi. Def’alarca, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer-ül<br />
Fârûk ve hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
haklarında nice uygunsuz sözler isitdik. Ammâ gelen<br />
pâsaların koltuguna girmekle [onlar ile iyi geçinmek ile] kimse<br />
ona bir sey yapmaga cür’et edemezdi. Onların ona zararı<br />
olmazdı. Hattâ bir gün pâsaya benden sikâyet eder. Benim<br />
onun ardında nemâz kılmadıgımı, müslimânları onun arkasında<br />
nemâz kılmakdan, ona uymakdan men’ etdigimi söyler. O<br />
da beni çagırıp, niçin imâma uyarak nemâz kılmazsın, dedi.<br />
Ben de dedim ki, sultânım, ahvâline vâkıf oldugum için uymuyorum.<br />
Pâsa ıtâb tarîkiyle [azarlama yolu ile] dedi ki, elbette<br />
uyup nemâz kılmalısın, yoksa sen bilirsin, hâlini perîsân<br />
– 256 –<br />
ederim. Ben dedim ki; sultânım! Göz göre göre kisi kendini<br />
atese bırakır mı? Bir kimsenin ahvâlini bildikden sonra, o ânda<br />
basımı dahî kessen ona uyup [iktidâ’ edip] nemâz kılmam,<br />
dedim, dısarı çıkdım. Birkaç günden sonra, bir gün çarsıda<br />
otururken, o râfizî imâm Yahyâyı gördüm. Imâm durmayıp,<br />
yüksek sesle çagırıp, yanıma gelin müslimânlar diye seslenir.<br />
Acele ile, acaba ne haber var diye yanına vardık. Gördük ki,<br />
avucu içine dislerini doldurmus. Ne oldu diye süâl etdik. Cevâb<br />
verdi ki, bunlar, agzımda olan dislerimdir. Bu gece<br />
rü’yâmda gördüm. Kıyâmet kopmus. Bana da susuzluk ârız<br />
olmus ki, helâk olmak üzereyim [ölmek üzereyim]. Mahser<br />
yerine giderken bir büyük havuz gördüm. Kenârında yaslı,<br />
nûr yüzlü biri durur. Gelip-geçenlere su ulasdırır. Yanına vardım.<br />
Süâl etdim ki, sen kimsin. Ebû Bekr-i Sıddîkım “radıyallahü<br />
anh”, dedi. Ben dedim ki, dünyâda iken ben seni sevmezdim.<br />
Suyundan da içmem. Sonra havuzun bir tarafını dolasdım.<br />
Uzun boylu, salâbetli [saglam] ve mehâbetli [heybetli]<br />
sultân durur. Gelenlere su ulasdırır. Yanına varıp, dedim<br />
ki, sen kimsin. Dedi ki, Ömer-ül Fârûkum “radıyallahü anh”.<br />
Ne dünyâda iken severdim, ne simdi. Suyundan içmem deyip,<br />
havuzun bir tarafını dolasdım. Gördüm ki bir alîm ve selîm<br />
bir pîr-i mubârek durur. Gelene ve gidene su ulasdırır. Nûr<br />
yüzünden ısık vurur. Yanına varıp, dedim, sen kimsin! Ben<br />
Osmân-ı Zinnûreynim “radıyallahü anh”. Ben dedim. Seni<br />
dünyâda sevmezdim. Suyundan da içmem. Havuzun o kösesini<br />
de dolasdım. Iri yapılı, orta boylu, uzun sakallı ve secâ’at ve<br />
mehâbetli [heybetli] ve cesâretli bir sâhib-i se’âdet su ulasdırır.<br />
Havuz kenârına, yanına vardım. Dedim ki, sen kimsin.<br />
Dedi ki, Aliyyül mürtedâyım “radıyallahü anh”. Ben hemen<br />
mubârek ayaklarına düsüp, yüzümü ve gözümü sürdüm. Dedim<br />
ki, sultânım, meded bana. Bir içim su ihsân et ki, gâyet<br />
susamısım. Buyurdu ki, yukarıda benim kardeslerime rast<br />
gelmedin mi. Ben dedim, evet rast geldim. Lâkin ben onları<br />
sevmiyorum. Sularını da içmedim. Seni severim. Suyundan içmek<br />
isterim, deyince, Imâm hazretleri “radıyallahü teâlâ<br />
anh” benim sûratıma bir tokat vurdu ki, o ızdırâb ile uyandım.<br />
Bütün dislerim avucumun içine düsdü. Ey müslimânlar,<br />
bu âna kadar dalâlet yolunda idim. Allahü teâlâya hamd ol-<br />
– 257 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:17<br />
sun ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ simdi hidâyet edip, dogru<br />
yola kavusdum, deyip, çihâr yâr-i güzînin muhabbetini kalbinde<br />
ihlâs ile yerlesdirdi. Rübâi:<br />
Gördügü rü’yâda ki, döküldü bütün disleri,<br />
Se’âdet yolunu buldurdu, dökülen bu disleri.<br />
Zebânîler ona atesi hâzırlamıslar iken,<br />
Böylece kurtuldu o elîm atesden!<br />
Altıncı Menâkıb: Bir râfizî, ayakkabısının ökçesine, Ebû<br />
Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin<br />
ismlerini kazdırmısdı. Bir yola giderken basdıgı yerde bu serverlerin<br />
ism-i serîfleri okunurdu. Bir mü’min muvahhid kimse,<br />
onun ardında gelirdi. O serverlerin ismlerini görünce izin tutup<br />
gitdi [ya’nî o izi ta’kîb etdi]. Mel’ûn râfizî ana yoldan çıkıp, bir<br />
ormana sapmıs. Bir agaç gölgesinde uyumus. O mü’min sofî de<br />
izleyip giderken, yoldan sapdıgını görünce, o da ormana teveccüh<br />
edip [girip], o râfizîye erisip, gördü ki, yüzü üzerine yatmıs.<br />
Ayakkabılarının altında o üç din büyügünün ism-i serîflerini<br />
kazımıs gördü. Diledi ki o râfizîyi öldürsün. Yine düsündü ki,<br />
belki, bu ismlerin yazıldıgından haberi yokdur, sorayım, dedi.<br />
Sî’î gözlerini açdı. Gördü ki, bası üzerinde bir sofî durur. Sofî<br />
sordu ki, ayaklarının altında olan ism-i serîflerden haberin var<br />
mıdır. Mel’ûn râfizî, kötü sözler söylemege baslar. Sofînin yanında<br />
da bir gizli kılıncı var imis. Çıkarıp (Bismillâhirrahmânirrahîm)<br />
deyip, râfizîyi öldürür. Kılıncı kınına koyup, râfizînin<br />
murdar lesini sürüyüp, bir çukura koyar. Üzerine biraz çör-çöp<br />
bırakır. Sonra yoluna revân olur. Biraz yol gider. Karsıdan çok<br />
heybetli dört atlı görünür. Sofîyi görürler. Üzerine at salıp, derler<br />
ki, sen adam öldürmüssün, kanlısın. Çabuk lesini bize göster.<br />
Sofî feryâd eyledi. Ben fakîrim, kâtil degilim, nice-nice özr<br />
ve behâne ederse de, gördü ki ellerinden kurtulamadı. O dört<br />
atlının arasından birisi gögsüne harbesini dayayıp dedi ki, dön<br />
geri, yoksa sen bilirsin. Sofî de çâresiz önlerine düsüp, o<br />
mel’ûnun murdar lesini gömdügü çukura gelir. Üzerinde olan<br />
çalıyı kaldırdıgı gibi, bakdı ki, râfizînin yerinde bir büyük domuz<br />
lesi yatar. Sofî onu gördügü gibi, hayret edip, tefekküre<br />
vardı. Ondan sonra bu dört atlı sofîye dediler ki, sana müjde olsun<br />
ki, Allahü teâlâ senin cümle günâhlarını afv etdi ve Cehen-<br />
– 258 –<br />
nem atesinden âzâd etdi. Cenneti nasîb kıldı. Sofî de sâd ve<br />
mesrûr olup, onlara sordu ki, siz kimlersiniz. Onlar buyurdular<br />
ki, birimiz Ebû Bekr ve birimiz Ömer ve birimiz Osmân, evvelce<br />
gögsüne harbeyi koyan da hazret-i Alîdir “radıyallahü anhüm”.<br />
Sofî de Allahü tebâreke ve teâlânın bu ihsânına sükr<br />
edip, sâd ve handân olarak yoluna gitdi.<br />
Yedinci Menâkıb: Bir zemânlar bir tâcir var idi. Ismine Eyyûb<br />
bin Hasen derler idi. Pâdisâhlardan birine ba’zı kumas ve<br />
meta’ satmak için huzûruna varır. Tesâdüfen o sırada pâdisâh;<br />
emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” hakkında uygun olmıyan kötü sözler söyler. Tâcirin<br />
gönlüne bu sözler hos gelmez! Pâdisâha nasîhat etmek ister.<br />
Sonra, o sultânlara [üç halîfeye] dil uzatan zâlimlerden hayr<br />
gelmez, belki söylersem beni öldürür; deyip, isini görüp, gider.<br />
O gece Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini<br />
rü’yâsında görür. O pâdisâhı da orada, huzûrlarında durmus<br />
görür. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
tâcire iltifât edip, buyurur ki: (Benim Eshâbıma uygunsuz<br />
sözler [kelimeler] söyliyen bu mudur.) Evet yâ Resûlallah<br />
diye cevâb verdikde, bunu katl eyle diye öldürülmesini emr buyurur.<br />
Ben dedim, (Yâ Resûlallah! Bir nesne yokdur ki onu<br />
katl edeyim.) Resûl-i ekrem hazretleri tâcirin eline bir bıçak<br />
verir. Tâcir de emr-i serîfine itâ’at edip, sahsı bogazlar. Rü’yâdan<br />
uyanıp, bu rü’yâyı varıp, sâha anlatmak ister. Serâyının kapısına<br />
varır ki, aglamak ve feryâd sesleri isitir. Bu hâl nedir diye<br />
sorar. Cevâb verirler ki: Bu gece pâdisâhı yatagında katl etmisler.<br />
Sekizinci Menâkıb: Tebriz sehrinde bir râfizî vardı. Dâimâ<br />
isi-gücü bu üç serveri seb’ etmek [kötülemek] idi ve bunlara<br />
bugz ve adâvet etmek idi. Bir gece rü’yâsında gördü ki, kıyâmet<br />
kopmus. Bütün mahlûklar ayak üzere durur. Herkes hayret<br />
içinde gezerken, buna gâyet susuzluk ârız olmus. Mahser yerinde<br />
gezip, su ararken gördü ki, bir alay adam geçer. Aralarında<br />
bir mubârek âdem vardır. Elinde bir masrapa tutar. Durmayıp,<br />
su dagıtır. O râfizî derhâl o ihtiyâr kisinin önüne vardı. Bana da<br />
su ver, dedi. O nûr yüzlü kisi su verdi. Içecegi sırada o pîrin<br />
ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adına Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
– 259 –<br />
“radıyallahü teâlâ anh” derler. Ne zemân ki o mubârek ismi<br />
isitdi. Suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay dahâ geldi.<br />
Onların aralarında bir nûrânî ve vakâr sâhibi adam var.<br />
Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp mahser yerinde istiyene<br />
su verir. O râfizî onun yanına varıp, su istedi. O da masrapayı<br />
sundu. Içecegi zemân onun da, ism-i serîfini sordu. Dediler, bunun<br />
adına Ömer-ül Fârûk derler. Ne zemân Ömer-ül Fârûkun<br />
ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir<br />
alay dahâ adam geldi. Onların aralarında bir nûr yüzlü adam<br />
var. Elinde bir masrapa ile su tutup, durmayıp ulasdırır. O râfizî<br />
onun yanına varıp, su istedi. O da eline su verdi. Içecegi zemân<br />
ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun ismine Osmân-ı zinnûreyn<br />
“radıyallahü teâlâ anh” derler. Osmân-ı zinnûreynin<br />
ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir<br />
alay dahâ adam geldi. Onların aralarında, büyük, heybetli,<br />
se’âdet sâhibi bir zât var. Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp,<br />
dagıtır. O râfizî derhâl yanına varıp su istedi. O zemân<br />
onun da ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adı Aliyyül mürtedâdır<br />
“radıyallahü teâlâ anh”. Aliyyül mürtedânın ism-i serîfini<br />
isitdi. Mubârek ayaklarına düsüp, meded yâ Alî, bana da su<br />
ver diye feryâd etdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
teâlâ anh” ona, önce geçen büyüklerden niçin su taleb<br />
edip, içmedin diye sordu. O râfizî dedi ki, ben dünyâda iken<br />
onları sevmezdim. Dâimâ bugz ve adâvet ederdim. Onların sularından<br />
da içmem. Ben seni severdim. Senin âsıklarındanım,<br />
dedi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” iki mubârek parmaklarını<br />
o râfizînin gözlerine sokup, iki gözünü de çıkardı. O<br />
acı ile uykudan uyanıp, kendini kör buldu. Hattâ ba’zı kimselerden<br />
mervîdir ki, merhûm Sultân Süleymân “aleyhirrahmetü<br />
rabbihül gufrân” acem [Îrân] seferinde o köre Tebrîz sokaklarında<br />
rast gelmisdir ki, süâl edip, bu vak’âyı bizzat kendinden,<br />
oldugu gibi isitmisdir. Yapdıgı ise pismân olup, dâimâ tevbe ve<br />
istigfâr ederdi. Ve halka nasîhat ederdi.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Bir mü’min muvahhid ile bir râfizî,<br />
Mekke-i Mükerremeye giderken yol arkadası oldular. O<br />
mü’min, râfizîye herhâlde nasîhat eder ve derdi ki: (Gel bu râfizîlikden<br />
ferâgat eyle, bunun sonu nedâmetdir [pismânlıkdır].<br />
– 260 –<br />
Dünyâda yüz karalıgıdır ve âhıretde hasretdir. Göz göre göre<br />
niçin kendine kıyarsın. Ve cânını Cehennem atesine atarsın.<br />
Molla Câmî “kuddise sirruhüssâmî” hazretlerinin kıt’asını râfizîler<br />
hakkında isitmemismisin. Bu kötü fi’lden vazgeç. Yoksa<br />
son pismânlık fâide vermez. Isitmedim ki, bir kimse Çihâr<br />
yâr-i güzîn “rıdvânullahü teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini<br />
sevmese; Allahü tebâreke ve teâlâ saklasın; o kimse nasîhat almayıp,<br />
aslâ ona tenbîh te’sîr etmez.) Gördü ki, insâfa gelmedi.<br />
Hem meshûrdur: Cühûd îmâna gelmez! Mülhid kisi tevbekâr<br />
olmaz! O mü’mine nisbet için, râfizî i’tikâdından vazgeçmedi.<br />
Nasîhatlarını maskaralıga aldı. Hikmet-i Rabbânî, Kâ’be-i serîfeye<br />
yaklasdıklarında, bir hınzır göründü. Hemen o mel’ûn<br />
râfizî deve üzerinde iken, Allahü teâlânın emri ile hınzır seklinde<br />
olup, deve üzerinden yere atlayıp, hınzırlara karısıp, onlar<br />
ile gitdi. Bütün hâcılar bu ahvâli görüp, ibret aldılar. Aklı<br />
olan kimse bu kıssadan hisse alıp, çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine karsı, zerre mikdârı<br />
bugz ve adâvetden kalbini pâk edip, hem çihâr yâr-i güzîn sevgisi<br />
ile kalbini doldurur.<br />
Onuncu Menâkıb: Bir zemânda bir yehûdî bir râfizî ile çekisip,<br />
dövüsürler. Allahü teâlâ kelbi [köpegi] hınzır [domuz] üzerine<br />
musallat eder. Yehûdî râfizînin gözünü çıkarır. Râfizî yehûdînin<br />
etegine yapısıp, mahkemeye götürüp, kâdî huzûruna<br />
varırlar. Râfizî der ki, bu yehûdî benim gözümü çıkardı. Efendi<br />
hazretleri, hakkımı bu yehûdîden alıver. Kâdî efendi, yehûdîye<br />
ıtâb edip, bre mel’ûn, bu kisinin gözünü niçin çıkardın, dedi.<br />
Yehûdî dedi, sultânım isitdim ki, rûz-i mahserde râfizîler yehûdîlerin<br />
merkebi olup, yehûdîler üzerine binip, Cehennem atesine<br />
varırlar. Benim o gün binegim bu olsun diye gözünün birini<br />
çıkardım. Zîrâ hâfızam za’îf ve görüsüm azdır. Sâyed o günde<br />
teshîs etmem güç olup ve yaya olarak Cehenneme varmakdan<br />
ise, bir gözlü merkebe binmek iyidir, dedi. Kâdî efendi ve meclisde<br />
hâzır olanlar yehûdînin bu ilzâmından hoslandılar ve râfizîye<br />
ta’zîr eylediler [azarladılar]. Muhakkak râfizîlerin Allahü<br />
teâlâ katında ve insanlar yanında bütün milletden kötü olduklarında<br />
sübhe yokdur. Zîrâ kâfirlerin inâdları bâtıl da olsa birer<br />
cevâbları vardır. Ammâ bu mel’ûnların aslâ bir delîlleri yokdur.<br />
Ondan dolayıdır ki, hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhüssâ-<br />
– 261 –<br />
mî” râfizîler hakkında söyle buyurmusdur: Kıt’a:<br />
Râfizî olur kıyâmetde yehûdî esegi,<br />
Yeder onu mülhid câhil, tutup elinde yularını.<br />
Nasrânî elinde bir demir çomak ile,<br />
Sürer onu tâ o menzile dâr-el bevâr.<br />
Nice yüzbin la’net o Hakdan, Resûlden de,<br />
Esege binene yedene sürene ki var.<br />
Râfizîler kıyâmet gününde baska bir bölük olup, süâlsiz ve<br />
azâbsız Cennete dâhil olalım diye ümîd edip, dogru Cennetin<br />
yolunu tutup, giderler. Cennet kapılarından bir kapıya varırlar.<br />
Görürler ki, kapıda Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
durur. Durmadan kevser serâbını ehl-i islâma içirir. Râfizîler<br />
hazret-i Ebû Bekri görünce derler ki, dünyâda iken biz<br />
bunu sevmezdik. Simdi de bunun oldugu kapıdan Cennete<br />
girmeyiz. Ve bunun elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan<br />
dönüp Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görürler ki, o kapıda<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” durur. Durmadan<br />
mü’minlere kevser serâbı içirir. Tekrâr o hınzırlar derler ki,<br />
dünyâda iken biz bunu sevmezdik. Simdi bunun oldugu kapıdan<br />
Cennete girmeyiz. Ve kevser serâbını da içmeyiz. Oradan<br />
dönüp, bir baska kapısına varırlar. O kapıda Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri durur. Müslimânlara kevser serâbı<br />
içirir. Tekrâr o murdârlar derler ki, dünyâda iken biz bunu da<br />
sevmezdik. Onun oldugu kapıdan da Cennete girmeyiz. Bunun<br />
da elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan da dönüp,<br />
Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görseler ki, o kapıda duran<br />
Imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Bunlara<br />
sorar ki, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osmânın<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm” kapılarına ugramadınız mı?<br />
Onlardan kevser serâbını içmediniz mi? Onlar derler ki, Onları<br />
biz dünyâda iken sevmezdik. Onun için biz bugün de onların<br />
serâblarından da içmedik. Onların kapılarından Cennete<br />
girmedik. Dünyâda iken biz seni severdik. Senin elinden kevser<br />
serâbını içmek isteriz. Senin kapından Cennete girmek isteriz.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bunları red eyleyip,<br />
bre mel’ûnlar! Bilmez misiniz ki onlardan tezkire alma-<br />
– 262 –<br />
yınca kimseyi Cennete koymam ve kevser serâbını içirmem.<br />
Yıkılın buradan, buyurur. Hazret-i Alîden yüz bulamayınca,<br />
can baslarına sıçrar. Bilirler ki, yanlıs yola gitdiklerinden belâya<br />
ugradılar. Yapdıkları ise pismân olup, nedâmetler çekerler.<br />
Velâkin bu pismânlıklarının fâidesini görmezler. Bu felâketde<br />
iken her râfizîye birer yehûdî havâle olunur. Simdiye dek sizleri<br />
ararız, nerede gezersiniz, derler. Yine o hâlde birer nasrânî<br />
de gelerek, birer râfizînin sakalını tutup, çeke-çeke mahser<br />
yerinin temâmını gezdirirler. Bütün mahser halkı arasında<br />
rüsvay olurlar. Ondan sonra Allahü teâlâ korusun, azâb için<br />
zebânîler gelir. Temâmını bu hâl ile Cehenneme götürürler.<br />
Beyt:<br />
Ni’metleri fânî olan bu denî dünyâyı asagı tut,<br />
Sonu pismânlık olan isi yapma.<br />
Mahser ehli bunlardan yüz dönüp, nefret ederler.<br />
Onbirinci Menâkıb: Din büyüklerinden biri rivâyet eder.<br />
Medâyinde bulunuyordum. Her nerede bir kimse vefât etse,<br />
varıp ona kefen sarardım. Bir kimse gelip dedi ki, Kûfe ehlinden<br />
bir kervân geldi. Aralarında biri vefât etdi. Gelip kefen sarasın.<br />
Hizmetçimi kefen almaga gönderdim. Ben o kimsenin<br />
meyyitini görmege vardım. Yanına vardım. Gördüm ki, vefât<br />
eylemis. Karnı üzerine bir kerpiç koymuslar. Âniden o meyyit<br />
kalkıp oturdu. Feryâd edip, dedi ki, yazıklar olsun bana, vay<br />
bana. Ben dedim ki, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah)<br />
söyle. Bana dedi ki, bu kelime-i serîfeyi demenin fâidesi<br />
yokdur. Zîrâ ben kavmim ile olurken, Ebû Bekr ve Ömer ve<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine dil uzatıp, uygunsuz<br />
sözler söylerlerdi. Ben de onlara uyar, söylerdim. Sonunda<br />
helâk oldum. Beni Cehenneme iletip yerimi gösterdiler.<br />
Benim rûhumu geri verdiler ki, halka haber vereyim. Sakın, sakın,<br />
o serverlere dil uzatmayın. Bu sözleri temâm etdikden<br />
sonra, tekrâr öldü. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Onikinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet<br />
buyurmuslardır. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerine uygun olmıyan sözler söyleyen bir<br />
– 263 –<br />
kimse vardı. Bir gün yüzünde bir yara peydâh oldu. O yara giderek<br />
yüzünü tutup, yüzünün temâmı kara oldu. Her dürlü ilâcı<br />
denediler, sifâ bulmadı. Bütün insanların yanında rüsvay oldu.<br />
Sonra bu seklde öldü. Hem dünyâda ve hem âhıretde melâmet<br />
oldu [yüzü kara olmak bedbahtlıgına kavusdu]. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Onüçüncü Menâkıb: Büyüklerden biri rivâyet eder. Çocuklugumda<br />
râfizî bir hocam var idi. Beni de râfizî yapmısdı. Bir<br />
gece rü’yâmda kıyâmet kopmus. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri huzûrlarına ve mubârek hâk-i pâyelerine<br />
bütün halk toplanmıs, sefâ’at ricâ ederler. Ben de huzûrlarına<br />
vardım ki, sefâ’at isteyeyim. Gördüm, sag yanında<br />
nûr yüzlü, selîm ve hilm sâhibi ihtiyâr durur. Sol yanında bir<br />
mubârek kimse durur. O da secâ’atlı ve bahâdır ve mubârek<br />
yüzü nûrlu bir kimsedir. Hemen beni gördüler. Dediler ki; yâ<br />
Resûlallah! Bu adam bizden ne ister ki, her gün bize dil uzatıyor,<br />
biz bu adama ne yapdık. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri mubârek elini uzatıp, beni tutmak istedi.<br />
Ben kaçdım. Bu ızdırâb ile ve bu korku ile uykudan uyandım.<br />
Gördüm ki, bütün saçım ve sakalım ve kasım ve kirpigim<br />
dökülmüs. Dört ay dısarı çıkamadım. Dünyânın ilâcını kullandım.<br />
Aslâ fâide vermedi. Bir gün dostlarımdan biri beni görmege<br />
geldi. Benim hâlimi sordukda, ben de ahvâlimi oldugu gibi<br />
anlatdım. O da dedi ki, sen meger Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine salevât getirmekden habersizsin.<br />
Birkaç gün salevât-i serîfe getirmege devâm eyle ve Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi aleyhim ecma’în” hazretlerine, derûn-i dilden<br />
[kalbden] muhabbet eyle. Yapdıgın kabâhatlere tevbe ve istigfâr<br />
eyle. Ümîd edilir ki, kısa zemânda bu belâdan kurtulup, halâs<br />
olursun. Hemen ibrik getirtip, abdest alıp, sonra iki rek’at<br />
nemâz kılıp, hâlis niyyet ile etdigim islere nâdim olup, tevbe ve<br />
istigfâra mesgûl oldum. Bir hafta temâm olmadan saçım ve sakalım,<br />
kasım ve kirpigim çıkıp, evvelkinden de çok oldu. Onun<br />
için, bu sultânlara ihânet üzere olanlar, dünyâda ve âhıretde sıkıntıdan<br />
kurtulamazlar. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme<br />
olunmusdur.<br />
Ondördüncü Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî (Delâil-i Nübüv-<br />
– 264 –<br />
ve) adlı kitâbında yazmısdır. Büyüklerden birisi rivâyet eder.<br />
Üç nefer kimse Yemen diyârına dogru yola çıkdılar. Bu müslimânlara<br />
bir de râfizî katılmıs idi. Râfizî, O serverler [Eshâb-ı<br />
kirâm] hakkında uygunsuz kelimeler söylerdi. Bu müslimânlar<br />
ona her ne kadar nasîhatlar etdiler ise de aslâ te’sîr etmeyip, râfizî<br />
devâm ederdi. Berâberce birgün bir menzile kondular. Bir<br />
mikdâr istirâhat etdiler. Bir zemândan sonra uykudan uyanıp,<br />
abdest almaga kalkdılar. O bedbaht maymûn gibi yatarken,<br />
onu da uyardılar. Hemen uykudan uyandı. Âh, âh, herhâlde<br />
ben bu menzilde kalsam gerekdir, dedi. Müslimânlar dediler ki,<br />
bu menzilde niçin kalacaksın, aslâ olmaz. O bedbaht dedi ki,<br />
Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” rü’yâda gördüm<br />
ki, basımın ucuna geldi. Bana dedi ki, bre bedbaht, bu menzilde<br />
senin sûretin degisse gerek. Bu müslimânlar dediler ki, ne<br />
durursun, kalkıp, abdest alıp, tevbe ve istigfâra mesgûl olup, niyâzda<br />
bulun. O da ayaklarını toplayıp, kalkmak istedikde, o ân<br />
Allahü teâlânın emri ile iki ayak parmakları degisiklige ugrayıp,<br />
maymun parmakları gibi oldu. Ondan sonra topuklarına<br />
kadar degisdi. Ondan sonra dizine kadar, ondan sonra kusagına<br />
kadar, ondan sonra gögsüne kadar çıkdı. Sonra, temâm vücûdu<br />
maymûn oldu. Müslimânlar bu hâli görünce, tutup sıkıca<br />
devenin üzerine bagladılar. Yemene yakın vardıkda, aksama<br />
yakın bir meselik yere ugradılar. Orada çok maymûn vardı. Hemen<br />
maymûnları gördü. Deve üzerinden zorlayıp, baglarını kırıp,<br />
yere indi. Varıp o maymûnlara ulasdı. Biz de maymûnlardan<br />
korkduk ki, bize hücûm edecekler diye. Sonra gördük ki,<br />
bütün maymûnlar yakın yere gelip, durdular. Degisiklige ugrayan<br />
aralarından ayrılıp, bize karsı gelip, durdu. Gözlerinden o<br />
kadar yas akdı ki, vasfa gelmez [anlatılamaz]. Sonra diger maymûnlara<br />
karsı gitdi. Simdi aklı olan kimselere hemen bu ibret<br />
yeter. Nerede kaldı ki, o büyükler hakkında nice âyet-i kerîme<br />
ve hadîs-i serîf vardır.<br />
Yâ Rab, lutfün ile dâimâ bize dogru yolu göster,<br />
Sapık yolları degil, sana varan yolu göster.<br />
Onbesinci Menâkıb: Büyüklerden biri Sâm sehrine ugrar.<br />
Bir mescidde sabâh nemâzını kılar. Imâm nemâzı kıldıkdan<br />
sonra, arkasını mihrâba dönüp, Ebû Bekr, Ömer ve Osmân<br />
– 265 –<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin haklarında uygunsuz<br />
sözler söylemege baslar. O büyük zât, imâmdan bu sözleri isitince<br />
çok üzülüp ve mahzûn olarak kalkıp, yoluna gider. Bir seneden<br />
sonra yine yolu Sâm sehrine ugrar. Tekrâr o mescide varıp,<br />
sabâh nemâzını kılar. Nemâzı kıldıkdan sonra, imâm olan<br />
kimse, arkasını mihrâba dönüp, O serverlerin [Ebû Bekr,<br />
Ömer, Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin] büyüklüklerinden<br />
bahs etmege, onları medh etmege baslar. O<br />
büyük zât, cemâ’atden birine süâl eyler ki, bu imâm geçen sene<br />
o serverlerin sânlarına uygunsuz sözler söyledi. Simdi de<br />
medh ve senâ eyledi. Sebebi nedir. O müslimân dedi ki, evvelki<br />
imâmı görmek ister misin. O büyük zât dedi, görmek isterim.<br />
O da önüne düsüp, bir odaya girdiler. Gördü ki, bir siyâh<br />
köpek, boynundan zincir ile baglı, yatar. O büyük dedi ki, bu<br />
kelb [köpek] nedir. O müslimân dedi ki, geçen seneki imâm<br />
budur. O din büyüklerine hâsâ, uygunsuz sözler söylerdi. Bir<br />
gün arkasını mihrâba dönüp, kötü âdeti üzere kötü sözler söylerken,<br />
degisip, bu sûrete girdi. O büyük yanına varıp, sen geçen<br />
seneki imâm mısın. O da eli ile basına isâret edip ve gözlerinden<br />
yas akıtdı. Bu büyük de, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine<br />
sükr edip, iste cezânı buldun, dedi. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den terceme olunmusdur.<br />
Onaltıncı Menâkıb: Gâzîlerden biri rivâyet eder. Bir gazâda,<br />
cemâ’at ile gazâya giderken, aramızda Benî Temîmden Ebû<br />
Hayyân nâmında bir kimse vardı. O serverlerin haklarında uygun<br />
olmıyan çirkin sözler söylerdi. Hepimiz o mel’ûna nasîhat<br />
ederdik. Fâide etmeyip, uslanmazdı. Yolda bir hâkim var idi.<br />
Yolumuz ona ugradı. Hâdiseyi hâkime açıkladık. Hâkim bize<br />
dedi ki, o kimseyi benim yanımda bırakın. Mümkindir, onu ıslâh<br />
edeyim. Bir zemândan sonra yola müteveccih olup, giderken,<br />
o bedbahtı gördük ki, arkamızdan yetisdi. O mel’ûn kisiye<br />
hâkim hil’at giydirip, bir at bagıslamıs. Ardımızdan yetisdi. Bize<br />
eziyyet vermek maksadı ile yine o serverlere uygunsuz sözler<br />
söylemege basladı. Bize karsı, ey Allahın düsmanları, beni<br />
nasıl buldunuz, dedi. Biz de dedik ki, ey bedbaht ve nasîbsiz<br />
kimse, bizden uzak ol. Yanımızda yürüme. Tâ ki senin nasîbsizligin<br />
bize de bulasmasın. Hepimiz üzerine yürüdük. Kovduk.<br />
Bizden uzak yürüdü. Mel’ûn, kazâ-i hâcet sebebi ile, yoldan sa-<br />
– 266 –<br />
pıp, bir yerde otururken, kızıl arılar üzerine hücûm etmisler.<br />
Mel’ûn feryâda baslayıp, bizden yardım istedikde, biz de sâyed<br />
bundan kurtulursa, insâfa gelir diye, bu niyyet ile yardıma vardık.<br />
Yanına vardıgımızda, o arılar bize hücûm edip, az kaldı ki,<br />
hepimizi helâk edecekler. Biz de sokmalarına tâkat getiremeyip,<br />
çâresiz geriye kaçdık. O arılar da bize saldırmayı bırakıp,<br />
yine o bedbaht kisinin [râfizînin] üzerine saldırıp, bir sâatde<br />
gövdesinin etini delik-delik edip, bagıra-bagıra ölüp, cânı Cehenneme<br />
gitdi. Biz de bir yerde durup, bunun ahvâlini seyr<br />
ederken ve birbirimiz ile söylesirken, gaybdan bir ses isitdik ki,<br />
çihâr yâr-i güzîni sevmiyen kisinin dünyâda cezâsı budur. Âhıretde<br />
yakalanacagı azâbların siddeti ve nihâyeti yokdur, diyordu.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olundu.<br />
Onyedinci Menâkıb: Seyh-i Ekber [Muhyiddîn-i Arabî]<br />
“kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fütühât-ı Mekkiyye) adlı kitâbında<br />
zikr etmisdir. Evliyâullahdan bir tâife vardır ki, Recebîler<br />
derler. Onlar kırk kisi olup, fazla ve eksik olmazlar. Onların<br />
hâli Receb ayının ilk gününde öyle olur ki, sanki gökler üzerine<br />
konulmusdur. Harekete mecalleri olmaz. Ne ayak üzerine<br />
durabilirler ve ne oturabilirler. Ellerini ve ayaklarını degil, gözlerini<br />
harekete kâdir olamazlar. Recebin ilk gününde öyle olurlar.<br />
Ammâ günden güne o hâlet bunlardan kalkar. Sa’bân ayı<br />
girince, temâmen o hâlden kurtulurlar. Onlara Recebde Allahü<br />
teâlânın izni ile çok kesf ve nihâyetsiz tecellîler olur. Sa’bân ayı<br />
girince bu hâller onlardan kalkar. Ba’zan o hâllerin ba’zısı o tâifenin<br />
ba’zısında sene temâm oluncaya kadar bâkî kalır. Hazret-<br />
i Seyh “rahmetullahi teâlâ” der ki, o tâifeden birini gördüm<br />
ki, onda râfizînin kesfi bâkî kalmısdı. O Recebî, râfizîleri hınzır<br />
seklinde görürdü. Ba’zan olurdu ki, hâli örtülü bir kisiye, hiç<br />
kimsenin mezhebini bilmedigi kimseye ugrardı. Eger o kisi râfizî<br />
i’tikâdında ise, hınzır sûretinde görürdü. O sahsı taleb ederdi.<br />
Ona nasîhat ederdi. Tevbe etmesini ve Allahü teâlâ hazretlerine<br />
rücû’ etmesini ve râfizî oldugunu söylerdi. O sahs teaccüb<br />
ederdi. Eger tevbe ederse ve tevbesinde sâdık olursa, onu<br />
insan sûretinde görürdü. Derdi ki, dogru söylersin. Eger yalan<br />
söylüyorsa, o sahsı yine hınzır sûretinde görürdü. Tevbe etmedin.<br />
Yalan söylüyorsun, derdi. Bir gün, sâfi’î mezhebinde olan<br />
ve iyi olarak bilinen iki kimse ona geldiler. Hiç kimse onların<br />
– 267 –<br />
râfizî i’tikâdında oldugunu zan etmezdi. Si’â cemâ’atinden de<br />
degiller idi. Lâkin o mezhebi seçmisler idi. O iki mu’temed kimse,<br />
o azîze [büyük zâta] vardılar. Bunları dısarı çıkarın, buyurdu.<br />
Sebebini sordular. Buyurdu ki, ben sizi hınzır sûretinde görürüm.<br />
Bu benimle Hak Sübhânehü ve teâlâ arasında bir alâmetdir<br />
ki, râfizîleri bana bu sûretde gösterir. Bu ma’nâdan<br />
te’accüb edip [sasırıp], hemen o bâtıl mezhebden ve fâsid i’tikâddan<br />
temâmen dönüp, kurtuldular.<br />
Onsekizinci Menâkıb: O sultânın haklarında edebsizlik etmis<br />
ve uygunsuz sözler söylemis olan râfizî tâifesinin cezâları.<br />
Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri<br />
(Fasl-ül-hitâb) adlı kitâbda buyurmusdur. Hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh” buyurmuslardır ki: (Bir tâife beni Ebû Bekr,<br />
Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin üzerlerine<br />
tafdîl ederler [üstün tutarlar]. Gönüllerinde nifâk vardır.<br />
Bununla ehl-i islâm arasına ihtilâf ve fitne salarlar. Bana Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri haber verdi.<br />
Bunların katli ile bana emr eyledi. Zâhiren ehl-i islâma kardes<br />
olduklarını söylerler. Bâtınlarında din düsmanıdırlar. Yalanı<br />
güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı serîfi iptâl ederler.<br />
[Kur’ân-ı kerîmin hükmünü kaldırırlar.] Fücûr [kötülük] üzerine<br />
birbirleri ile yarısırlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı kirâm hazretlerinin büyüklerine<br />
seb’ ederler. [Dil uzatırlar.] Eshâb-ı kirâm arasında olan vâkı’aları<br />
anlatıp, anladıklarına tâbi’ olurlar. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri onları afv etmez. Küçükleri büyüklerinden bozuk<br />
fikrleri ögrenip, o seklde terbiye olunurlar. Sünnet-i islâmı<br />
harâb ederler. Bid’at-ı seyyieleri ihyâ ederler [yayarlar]. O zemânda<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetine<br />
yapısan kimse sehîdlerin ve âbidlerin efdalidir. Se’âdet onlarındır.<br />
Yeryüzünde râfizîden dahâ hoslanılmıyan kimse yokdur.<br />
Yerin gadabı onlaradır. Gök istemiyerek onların üzerine gölge<br />
verir. O tâifenin âlimleri o günde gök altında olan kimselerin<br />
serlisidir. Fitne onlardan çıkar ve onlarda olur. Allahü teâlâ korusun.<br />
Onlar su kimselerdir ki, gökdeki melekler arasında pislikler<br />
diye adlandırılırlar. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretlerini meclislerinde ve mahfellerinde ve<br />
mescidlerinde seb’ ederler [kötülerler]. Bu habîs isi kendilerine<br />
– 268 –<br />
si’âr ederler. Hikmet kalblerinden gider. Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri râfizî, bid’at ve dalâlet ehlinin sekllerini degisdirir.)<br />
Eshâb-ı güzîn bu sözleri isitdiler. Dediler ki, (Yâ Emîr-el<br />
mü’minîn. Eger biz o zemâna erisirsek ne yapalım.) Hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Îsâ “alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin havârîleri gibi olunuz. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri, Nebîsine itâ’atden ve Eshâbına<br />
muhabbetden ve o tâifeden [râfizîlerden] uzak olmakdan<br />
baska size bir sey emr etmemisdir. Ben size derim, Hak ve sünnet<br />
üzerine olmak, bid’at ve dalâlet üzerine olmakdan hayrlıdır.)<br />
Rivâyet olundu ki, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine bu haber erisdi ki; Abdüllah<br />
bin Sebe’ seni Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” üzerine tafdîl eder [üstün tutar]. Alî “kerremallahü<br />
vecheh” yemîn ederek (Vallahi onu öldürürüm) buyurdu. Dediler<br />
ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Sana muhabbet edeni katl eder<br />
misin! Elbette. Benim oldugum sehrde olmasın. Hemen bulundugu<br />
sehrden sürdü. (Sevâhid-ün nübüvve)den nakl olundu.<br />
Velhâsıl Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
aralarında bu dördü [dört büyük halîfe], mezîd-i fazîlet ve kemâl-<br />
i mekremet ve vüfûr-i ihtirâm ve ikrâm-i tâm ve hülefâ-i<br />
nübüvvet ve uyûn-ı ehl-i hicret ve büyüklerin büyügü ve seçilmislerin<br />
seçilmisi olmakla en öndedirler. Bu bâbda kıyâs yapmaga<br />
ve düsünmege hâcet yokdur. Nitekim, onları üstün bilmek,<br />
büyüklerin sözü ve icmâ’ ile sâbitdir. Büyüklerin sözlerine<br />
ve icmâ’a uymak lâzımdır. Bos sözlere ve bid’atlere uymamalıdır.<br />
Allahü teâlâ bizi bunlardan korusun. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den alınmısdır.<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri, Süveyde bin Akîkden rivâyet eder. Süveyde<br />
der ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine söyledim. Ben<br />
si’âdan bir kavm üzerine ugradım ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerini naks ile zikr ederler [kötülerler].<br />
Eger onlar senin kalbinde olanı bilseler idi, bu sözü<br />
söylemege cür’et edemezlerdi. Hemen Aliyyül mürtedâ “ker-<br />
– 269 –<br />
remallahü vecheh” buyurdu ki: (Onlar hakkında kalbimde iyilik<br />
ve güzellikden baska birsey bulundurmakdan Allahü teâlâya<br />
sıgınırım). Sonra kalkdı. Mubârek gözleri yas ile doldu. Elimi<br />
tutdu. Agladıgı hâlde gelip, minbere çıkdı. Elinde beyâz ve<br />
güzel bir nesne tutdugu hâlde, bir belig ve muhtasâr hutbe<br />
okudu. Buyurdu ki: Nedir o kavmlerin hâli ki, Kureysin iki seyyidini<br />
kötü zikr ederler. Ve bana zan ederler o sey ile ki, ben o<br />
seyden pâkım. Ve onların dediklerinden berîyim. Ve onların<br />
dedikleri üzerine, onları Allah hakkı için cezâlandırırım. Onları<br />
mü’min olanlar sevmez. Onlara ancak fâcirler bugz etmez.<br />
Her kim ki o ikisini sever. Muhakkak beni sever. Her kim o ikisine<br />
bugz eder; bana bugz eder. Ben ondan berîyim. Bilmis<br />
olunuz ki, muhakkak cümle nâsın hayrlısı bu ümmetde, Peygamberlerden<br />
sonra Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ<br />
anh”. En önce müslimân olan odur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine ondan sevgili yokdur. [En sevdigi<br />
odur.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri indinde bu ümmetin<br />
en mükerremi odur. Bu ümmetde Peygamberlerden<br />
sonra ondan efdal ve ondan hayrlı kimse olmadı. Dünyâda ve<br />
âhıretde ondan sonra bütün insanların hayrlısı Ömer-ül Fârûkdur.<br />
Ondan sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra benim<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Allahü teâlâya benim için<br />
ve bütün müslimânlar için istigfâr ederim. [Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri<br />
sânlarına yakısır seklde; (Eshâb-ı kirâm), (Hak Sözün<br />
Vesîkaları), (Mektûbât Tercemesi) ve (Se’âdet-i Ebediyye)<br />
kitâblarında anlatılmısdır. Lütfen bu kitâblardan okuyunuz!]<br />
Zâhidâ! Aç gözün, sahraya bak da, ibret al!<br />
Su direksiz kubbe-i semâya bak da, ibret al!<br />
Görmek istersen, Cenâb-ı kibriyânın kudretin,<br />
her sabâh, seher vakti, dünyâya bak da ibret al!<br />
Pâdisâh olsan da, derler “er kisi niyyetine”,<br />
Var, musallada yatan mevtâya bak da, ibret al!<br />
Bir kefendir âkıbet, sermâye-i beg ve fakîr,<br />
varlıga magrur olan, mecnûn degil de, yâ nedir?</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri</span><br />
<br />
Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menâkıbı:<br />
Birinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Mesâbîh-i serîf) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Uhud dagına çıkdılar. Ebû Bekr,<br />
Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” da Uhud dagına<br />
çıkdılar. Dag sallandı, ya’nî zelzele oldu. Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ayagı serîfleri<br />
ile daga vurdu ve buyurdu ki, (Sâbit ol yâ Uhud! Senin üzerinde<br />
bir Peygamber, bir Sıddîk, iki sehîd vardır.)<br />
Ikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de Ebû Mûsâ el<br />
Es’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur.<br />
Ebû Mûsâ el-Es’arî buyurdu ki, ben Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerinde idim. Medîne-<br />
i münevvere baglarından bir bagda idik. Bir sahs geldi.<br />
Kapıyı açmak taleb etdi. Hazret-i Resûl-i ekrem bana buyurdu:<br />
(Var, kapıyı aç. Cennet ile onu müjdele!) Ben de varıp, kapıyı<br />
açdım. Bakdım ki, hazret-i Ebû Bekrdir. Resûlullahın buyurdugu<br />
sey ile müjde verdim. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ geldi. Kapıyı açmak taleb<br />
etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:<br />
(Var kapıyı aç ve Cennet ile ona müjde ver.) Ben de varıp, kapıyı<br />
açdım. Bakdım ki, hazret-i Ömerdir. Ona, Resûlullah hazretlerinin<br />
buyurdukları seyi haber verdim. Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerine hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ kapının<br />
açılmasını taleb etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdu: (Var kapıyı aç ve Ona Cennet ile<br />
müjde ver ve o belâlar onun üzerine erisir.) Ben de varıp, kapıyı<br />
açdım. Bakdım ki, hazret-i Osmândır. Ona, Resûlullah hazretlerinin<br />
buyurduklarını haber verdim. Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd edip,<br />
– 253 –<br />
sonra dedi ki, (Allahül müste’ân) [Yardım ancak Allahü teâlâdan<br />
istenir.]<br />
Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf) kitâbında hasen<br />
olarak bildirilen hadîs-i serîfde, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Ibni<br />
Ömer dedi ki, biz bu üç serveri, Ebû Bekr, Ömer ve Osmânı<br />
“radıyallahü anhüm”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
zemân-ı serîflerinde andıgımızda terdiye ederdik. Ya’nî<br />
“radıyallahü anh” der idik.<br />
Dördüncü Menâkıb: (Lübâb-ül elbâb) kitâbında, Ömer<br />
Dehlekî “rahimehullahü teâlâ” rivâyet eylemisdir. Sihrîn-i<br />
Hôseb din büyüklerindendir. Âhıret yolunun sâliklerindendir<br />
ve âriflerdendir. Tabakât-ı mesâyıhdendir. Basîret ve derece<br />
sâhiblerindendir. Demislerdir ki, Bir gün ögle nemâzını kılıp,<br />
menzile dönerken [ikâmetgâhına giderken] iki merdi [kisiyi]<br />
gördüm. Birbiri ile husûmet [münâkasa] ederler. Birbirine hos<br />
olmıyan sözler söylerler. Ben dedim ki, Sübhânallah! Sizin elbiseniz<br />
mü’min libâsı, ammâ sözleriniz câhillerin sözleridir. O<br />
iki kisinin birisi dedi: Sen isitmez misin ki, bu mübtedi’ [i’tikâdı<br />
bozuk] kötü sözler söyler. Ben dedim, ne söyler. Dedi ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
sonra hilâfet, hazret-i Alînin idi. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân<br />
galebe edip, cebren hilâfete geçdiler, diye söyler. O mübtedi’a<br />
dedim, böyle söyleme. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden sonra mü’minlerin büyügü Ebû Bekrdir.<br />
Sonra Ömer, ondan sonra Osmândır. Ondan sonra Alîdir<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Diger sünnî merde [sahsa]<br />
dedim ki, bununla münâkasayı bırak. Allahü teâlâ onun cezâsını<br />
verir. O sünnî, Vallahi ben onu tâ benimle onun arasında<br />
hükm etmeyince elden bırakmam, dedi. Ben, Sübhânallah!<br />
Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âhırete<br />
intikâl buyurmusdur. Ve gökden vahy gelmesi de kesilmisdir.<br />
Sizin aranızda ben nasıl hükm edeyim, dedim. Sünnî olan<br />
genç bakdı gördü ki bir hamâm külhânı, ates vurup, iyice kızmıs.<br />
O râfizîye dedi ki, insâf et ve söyledigin sözden pismân ol<br />
ve rücû’ et. Yoksa, gel ikimiz bu atese girelim. Hak üzere olan<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile halâs olur [kur-<br />
– 254 –<br />
tulur]. O mübtedi’ râfizî dedi ki, insâf veremem, ben hak üzereyim.<br />
Ammâ gel atese girelim. Ben [Sihrîn-i Hôseb] dedim,<br />
etmeyiniz ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bundan nehy etmisdir.<br />
O sünnî ve dîni pâk merd dedi ki, çâresiz atese girmeli. Sonra<br />
sünnî ve mübtedi’ her ikisi ates yanına vardılar. Sünnî, basını<br />
yukarı kaldırıp, dedi, yâ Rabbel âlemîn! Sükr ve hamd, fadl ve<br />
minnet Senin içindir. Seni ve melekleri sâhid etdim. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra halkın<br />
en iyisi Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâr-i gâr<br />
[magara arkadası] ve mûnis-i Resûlullah idi. Dahâ bir çok fazîletlerini<br />
de saydı. Ondan sonra Ömer-ül Fârûkdur. Ondan<br />
sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra Aliyyül mürtedâdır<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm”. Sonra, (Benim dînim ve mezhebim<br />
budur. Eger Hak üzere isem, bu atesi benim üzerimden<br />
halâs eyle ki, Ibrâhîm Halîl “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”<br />
hazretlerini yakmadıgın gibi, beni de yakma) dedi ve atese girdi.<br />
Sonra râfizî bas kaldırıp, dedi ki, ey Bârî [ey Allahım!] Bütün<br />
hamd ve sükrler senin içindir. Benim mezhebim ve i’tikâdım<br />
budur ki, Resûlullah hazretlerinden sonra halkın en yüksegi<br />
Alî bin Ebî Tâlibdir. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân zulm etdiler.<br />
Hilâfeti ondan aldılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan bîzârım.<br />
Eger benim sözüm dogru ise, bu atesi benim üzerime<br />
soguk eyle, dedi ve o da atese girdi. O külhâncı, o fırının kapısını<br />
kapadı. Sihrin-i Hôseb “rahimehullah” der ki, benim karârım<br />
kalmadı. Hâlim mütegayyir oldu [degisdi]. Ondan buna,<br />
bundan ona kosdum ve dolandım ve fikr ederdim ki, onların<br />
hâli ates içinde ne oluyordu. Ikindi vakti oldu. Bakdım, o külhânın<br />
kapagı düsdü. Düsündüm ki, simdi bu atesden selâmet<br />
ile kim çıkar. Aglardım ve gözüm ona bakıp dururdum. Hemen<br />
gördüm o sünnî terlemis olarak atesden dısarı geldi. Hemen<br />
kalkdım. Onu kucakladım. Iki gözünün arasından öpdüm.<br />
Dedim ki, Allahü tebâreke ve teâlâ seni atesde ne yapdı. Dedi<br />
ki, beni bir bostâna iletdiler ve bir dösek üzerinde uyutdular.<br />
Dediler, gelinlerin yatdıgı gibi yat. Ben de bu âna dek yatdım.<br />
Tâ simdi kalkıp, uyardılar ve dediler, kalk nemâz vakti geldi.<br />
Ikindi nemâzını cemâ’at ile kılasın. Ben de dısarı geldim. Sihrîn-<br />
i Hôseb der ki, o sünnînin elini tutup, hemen o mekâna<br />
oturtup, külhâncıları çagırdım. Kürek getirip, o atesi dısarı çı-<br />
– 255 –<br />
karıp, râfizîyi kürek ile çekdiler. Temâm vücûdu yanmıs, kömür<br />
gibi olmus. Ancak alnı üzeri açık kalmıs, yanmamıs. Alnının<br />
üzerinde üç satır yazılmıs. (Birinci satırda, (Bu tugyân ve<br />
isyân eden bir kuldur.) Ikinci satırda, (Ebû Bekr, Ömer ve Osmâna<br />
hurmet etmedi.) Üçüncü satırda, (Bu kul bâgî oldu [ısyân<br />
etdi]. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmâna kâfir oldu dedi ve Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmetinden ümîd kesdi.)<br />
yazılmısdı. Sihrîn-i Hôseb der ki, o gün dörtbin râfizî tevbe<br />
edip, sünnî müslimân oldular. Üç gün boyunca etrâfdan halk<br />
gelip, o mübtedi’ râfizîye bakdılar. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin yapdıgını ve kahrını müsâhede edip, ibret aldılar.<br />
Uzak sehrlere nâmeler [mektûblar] yazıp, gönderdiler ki, zinhâr<br />
ve zinhâr [kat’iyyetle], hiç kimse, Ebû Bekr ve Ömer ve<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine kötü sözler<br />
söyleyip, seb’ etmeye ki, böyle ahvâl vâki’ oldu. (Ibret alınız,<br />
ey akl sâhibleri.)<br />
Besinci Menâkıb: Istanbulda Mustafâ Pâsa Câmi’inde halka<br />
nasîhat eden, Sünbül efendi seccâdesinde halîfe olan Hasen<br />
efendi “rahimehullah” rivâyet eder. Arabistânda seyâhat<br />
ederken, Hasen-i Basrî “kuddise sirruh” hazretlerinin mezârını<br />
ziyâret etmek niyyeti ile Basraya vardım. Hâcı Ahmed<br />
derler bir mü’min muvahhid kimsenin odasına müsâfir oldum.<br />
Birkaç gün orada müsâfir kaldım. Konusma esnâsında,<br />
hâcı Ahmed hikâye eyledi ki, sehrimizde Yahyâ adlı bir imâm<br />
var idi. Gâyet ilm ve söz sâhibi bir kimse idi. Lâkin râfizîlerden<br />
idi. Def’alarca, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer-ül<br />
Fârûk ve hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
haklarında nice uygunsuz sözler isitdik. Ammâ gelen<br />
pâsaların koltuguna girmekle [onlar ile iyi geçinmek ile] kimse<br />
ona bir sey yapmaga cür’et edemezdi. Onların ona zararı<br />
olmazdı. Hattâ bir gün pâsaya benden sikâyet eder. Benim<br />
onun ardında nemâz kılmadıgımı, müslimânları onun arkasında<br />
nemâz kılmakdan, ona uymakdan men’ etdigimi söyler. O<br />
da beni çagırıp, niçin imâma uyarak nemâz kılmazsın, dedi.<br />
Ben de dedim ki, sultânım, ahvâline vâkıf oldugum için uymuyorum.<br />
Pâsa ıtâb tarîkiyle [azarlama yolu ile] dedi ki, elbette<br />
uyup nemâz kılmalısın, yoksa sen bilirsin, hâlini perîsân<br />
– 256 –<br />
ederim. Ben dedim ki; sultânım! Göz göre göre kisi kendini<br />
atese bırakır mı? Bir kimsenin ahvâlini bildikden sonra, o ânda<br />
basımı dahî kessen ona uyup [iktidâ’ edip] nemâz kılmam,<br />
dedim, dısarı çıkdım. Birkaç günden sonra, bir gün çarsıda<br />
otururken, o râfizî imâm Yahyâyı gördüm. Imâm durmayıp,<br />
yüksek sesle çagırıp, yanıma gelin müslimânlar diye seslenir.<br />
Acele ile, acaba ne haber var diye yanına vardık. Gördük ki,<br />
avucu içine dislerini doldurmus. Ne oldu diye süâl etdik. Cevâb<br />
verdi ki, bunlar, agzımda olan dislerimdir. Bu gece<br />
rü’yâmda gördüm. Kıyâmet kopmus. Bana da susuzluk ârız<br />
olmus ki, helâk olmak üzereyim [ölmek üzereyim]. Mahser<br />
yerine giderken bir büyük havuz gördüm. Kenârında yaslı,<br />
nûr yüzlü biri durur. Gelip-geçenlere su ulasdırır. Yanına vardım.<br />
Süâl etdim ki, sen kimsin. Ebû Bekr-i Sıddîkım “radıyallahü<br />
anh”, dedi. Ben dedim ki, dünyâda iken ben seni sevmezdim.<br />
Suyundan da içmem. Sonra havuzun bir tarafını dolasdım.<br />
Uzun boylu, salâbetli [saglam] ve mehâbetli [heybetli]<br />
sultân durur. Gelenlere su ulasdırır. Yanına varıp, dedim<br />
ki, sen kimsin. Dedi ki, Ömer-ül Fârûkum “radıyallahü anh”.<br />
Ne dünyâda iken severdim, ne simdi. Suyundan içmem deyip,<br />
havuzun bir tarafını dolasdım. Gördüm ki bir alîm ve selîm<br />
bir pîr-i mubârek durur. Gelene ve gidene su ulasdırır. Nûr<br />
yüzünden ısık vurur. Yanına varıp, dedim, sen kimsin! Ben<br />
Osmân-ı Zinnûreynim “radıyallahü anh”. Ben dedim. Seni<br />
dünyâda sevmezdim. Suyundan da içmem. Havuzun o kösesini<br />
de dolasdım. Iri yapılı, orta boylu, uzun sakallı ve secâ’at ve<br />
mehâbetli [heybetli] ve cesâretli bir sâhib-i se’âdet su ulasdırır.<br />
Havuz kenârına, yanına vardım. Dedim ki, sen kimsin.<br />
Dedi ki, Aliyyül mürtedâyım “radıyallahü anh”. Ben hemen<br />
mubârek ayaklarına düsüp, yüzümü ve gözümü sürdüm. Dedim<br />
ki, sultânım, meded bana. Bir içim su ihsân et ki, gâyet<br />
susamısım. Buyurdu ki, yukarıda benim kardeslerime rast<br />
gelmedin mi. Ben dedim, evet rast geldim. Lâkin ben onları<br />
sevmiyorum. Sularını da içmedim. Seni severim. Suyundan içmek<br />
isterim, deyince, Imâm hazretleri “radıyallahü teâlâ<br />
anh” benim sûratıma bir tokat vurdu ki, o ızdırâb ile uyandım.<br />
Bütün dislerim avucumun içine düsdü. Ey müslimânlar,<br />
bu âna kadar dalâlet yolunda idim. Allahü teâlâya hamd ol-<br />
– 257 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:17<br />
sun ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ simdi hidâyet edip, dogru<br />
yola kavusdum, deyip, çihâr yâr-i güzînin muhabbetini kalbinde<br />
ihlâs ile yerlesdirdi. Rübâi:<br />
Gördügü rü’yâda ki, döküldü bütün disleri,<br />
Se’âdet yolunu buldurdu, dökülen bu disleri.<br />
Zebânîler ona atesi hâzırlamıslar iken,<br />
Böylece kurtuldu o elîm atesden!<br />
Altıncı Menâkıb: Bir râfizî, ayakkabısının ökçesine, Ebû<br />
Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin<br />
ismlerini kazdırmısdı. Bir yola giderken basdıgı yerde bu serverlerin<br />
ism-i serîfleri okunurdu. Bir mü’min muvahhid kimse,<br />
onun ardında gelirdi. O serverlerin ismlerini görünce izin tutup<br />
gitdi [ya’nî o izi ta’kîb etdi]. Mel’ûn râfizî ana yoldan çıkıp, bir<br />
ormana sapmıs. Bir agaç gölgesinde uyumus. O mü’min sofî de<br />
izleyip giderken, yoldan sapdıgını görünce, o da ormana teveccüh<br />
edip [girip], o râfizîye erisip, gördü ki, yüzü üzerine yatmıs.<br />
Ayakkabılarının altında o üç din büyügünün ism-i serîflerini<br />
kazımıs gördü. Diledi ki o râfizîyi öldürsün. Yine düsündü ki,<br />
belki, bu ismlerin yazıldıgından haberi yokdur, sorayım, dedi.<br />
Sî’î gözlerini açdı. Gördü ki, bası üzerinde bir sofî durur. Sofî<br />
sordu ki, ayaklarının altında olan ism-i serîflerden haberin var<br />
mıdır. Mel’ûn râfizî, kötü sözler söylemege baslar. Sofînin yanında<br />
da bir gizli kılıncı var imis. Çıkarıp (Bismillâhirrahmânirrahîm)<br />
deyip, râfizîyi öldürür. Kılıncı kınına koyup, râfizînin<br />
murdar lesini sürüyüp, bir çukura koyar. Üzerine biraz çör-çöp<br />
bırakır. Sonra yoluna revân olur. Biraz yol gider. Karsıdan çok<br />
heybetli dört atlı görünür. Sofîyi görürler. Üzerine at salıp, derler<br />
ki, sen adam öldürmüssün, kanlısın. Çabuk lesini bize göster.<br />
Sofî feryâd eyledi. Ben fakîrim, kâtil degilim, nice-nice özr<br />
ve behâne ederse de, gördü ki ellerinden kurtulamadı. O dört<br />
atlının arasından birisi gögsüne harbesini dayayıp dedi ki, dön<br />
geri, yoksa sen bilirsin. Sofî de çâresiz önlerine düsüp, o<br />
mel’ûnun murdar lesini gömdügü çukura gelir. Üzerinde olan<br />
çalıyı kaldırdıgı gibi, bakdı ki, râfizînin yerinde bir büyük domuz<br />
lesi yatar. Sofî onu gördügü gibi, hayret edip, tefekküre<br />
vardı. Ondan sonra bu dört atlı sofîye dediler ki, sana müjde olsun<br />
ki, Allahü teâlâ senin cümle günâhlarını afv etdi ve Cehen-<br />
– 258 –<br />
nem atesinden âzâd etdi. Cenneti nasîb kıldı. Sofî de sâd ve<br />
mesrûr olup, onlara sordu ki, siz kimlersiniz. Onlar buyurdular<br />
ki, birimiz Ebû Bekr ve birimiz Ömer ve birimiz Osmân, evvelce<br />
gögsüne harbeyi koyan da hazret-i Alîdir “radıyallahü anhüm”.<br />
Sofî de Allahü tebâreke ve teâlânın bu ihsânına sükr<br />
edip, sâd ve handân olarak yoluna gitdi.<br />
Yedinci Menâkıb: Bir zemânlar bir tâcir var idi. Ismine Eyyûb<br />
bin Hasen derler idi. Pâdisâhlardan birine ba’zı kumas ve<br />
meta’ satmak için huzûruna varır. Tesâdüfen o sırada pâdisâh;<br />
emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” hakkında uygun olmıyan kötü sözler söyler. Tâcirin<br />
gönlüne bu sözler hos gelmez! Pâdisâha nasîhat etmek ister.<br />
Sonra, o sultânlara [üç halîfeye] dil uzatan zâlimlerden hayr<br />
gelmez, belki söylersem beni öldürür; deyip, isini görüp, gider.<br />
O gece Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini<br />
rü’yâsında görür. O pâdisâhı da orada, huzûrlarında durmus<br />
görür. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
tâcire iltifât edip, buyurur ki: (Benim Eshâbıma uygunsuz<br />
sözler [kelimeler] söyliyen bu mudur.) Evet yâ Resûlallah<br />
diye cevâb verdikde, bunu katl eyle diye öldürülmesini emr buyurur.<br />
Ben dedim, (Yâ Resûlallah! Bir nesne yokdur ki onu<br />
katl edeyim.) Resûl-i ekrem hazretleri tâcirin eline bir bıçak<br />
verir. Tâcir de emr-i serîfine itâ’at edip, sahsı bogazlar. Rü’yâdan<br />
uyanıp, bu rü’yâyı varıp, sâha anlatmak ister. Serâyının kapısına<br />
varır ki, aglamak ve feryâd sesleri isitir. Bu hâl nedir diye<br />
sorar. Cevâb verirler ki: Bu gece pâdisâhı yatagında katl etmisler.<br />
Sekizinci Menâkıb: Tebriz sehrinde bir râfizî vardı. Dâimâ<br />
isi-gücü bu üç serveri seb’ etmek [kötülemek] idi ve bunlara<br />
bugz ve adâvet etmek idi. Bir gece rü’yâsında gördü ki, kıyâmet<br />
kopmus. Bütün mahlûklar ayak üzere durur. Herkes hayret<br />
içinde gezerken, buna gâyet susuzluk ârız olmus. Mahser yerinde<br />
gezip, su ararken gördü ki, bir alay adam geçer. Aralarında<br />
bir mubârek âdem vardır. Elinde bir masrapa tutar. Durmayıp,<br />
su dagıtır. O râfizî derhâl o ihtiyâr kisinin önüne vardı. Bana da<br />
su ver, dedi. O nûr yüzlü kisi su verdi. Içecegi sırada o pîrin<br />
ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adına Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
– 259 –<br />
“radıyallahü teâlâ anh” derler. Ne zemân ki o mubârek ismi<br />
isitdi. Suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay dahâ geldi.<br />
Onların aralarında bir nûrânî ve vakâr sâhibi adam var.<br />
Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp mahser yerinde istiyene<br />
su verir. O râfizî onun yanına varıp, su istedi. O da masrapayı<br />
sundu. Içecegi zemân onun da, ism-i serîfini sordu. Dediler, bunun<br />
adına Ömer-ül Fârûk derler. Ne zemân Ömer-ül Fârûkun<br />
ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir<br />
alay dahâ adam geldi. Onların aralarında bir nûr yüzlü adam<br />
var. Elinde bir masrapa ile su tutup, durmayıp ulasdırır. O râfizî<br />
onun yanına varıp, su istedi. O da eline su verdi. Içecegi zemân<br />
ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun ismine Osmân-ı zinnûreyn<br />
“radıyallahü teâlâ anh” derler. Osmân-ı zinnûreynin<br />
ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir<br />
alay dahâ adam geldi. Onların aralarında, büyük, heybetli,<br />
se’âdet sâhibi bir zât var. Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp,<br />
dagıtır. O râfizî derhâl yanına varıp su istedi. O zemân<br />
onun da ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adı Aliyyül mürtedâdır<br />
“radıyallahü teâlâ anh”. Aliyyül mürtedânın ism-i serîfini<br />
isitdi. Mubârek ayaklarına düsüp, meded yâ Alî, bana da su<br />
ver diye feryâd etdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
teâlâ anh” ona, önce geçen büyüklerden niçin su taleb<br />
edip, içmedin diye sordu. O râfizî dedi ki, ben dünyâda iken<br />
onları sevmezdim. Dâimâ bugz ve adâvet ederdim. Onların sularından<br />
da içmem. Ben seni severdim. Senin âsıklarındanım,<br />
dedi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” iki mubârek parmaklarını<br />
o râfizînin gözlerine sokup, iki gözünü de çıkardı. O<br />
acı ile uykudan uyanıp, kendini kör buldu. Hattâ ba’zı kimselerden<br />
mervîdir ki, merhûm Sultân Süleymân “aleyhirrahmetü<br />
rabbihül gufrân” acem [Îrân] seferinde o köre Tebrîz sokaklarında<br />
rast gelmisdir ki, süâl edip, bu vak’âyı bizzat kendinden,<br />
oldugu gibi isitmisdir. Yapdıgı ise pismân olup, dâimâ tevbe ve<br />
istigfâr ederdi. Ve halka nasîhat ederdi.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Bir mü’min muvahhid ile bir râfizî,<br />
Mekke-i Mükerremeye giderken yol arkadası oldular. O<br />
mü’min, râfizîye herhâlde nasîhat eder ve derdi ki: (Gel bu râfizîlikden<br />
ferâgat eyle, bunun sonu nedâmetdir [pismânlıkdır].<br />
– 260 –<br />
Dünyâda yüz karalıgıdır ve âhıretde hasretdir. Göz göre göre<br />
niçin kendine kıyarsın. Ve cânını Cehennem atesine atarsın.<br />
Molla Câmî “kuddise sirruhüssâmî” hazretlerinin kıt’asını râfizîler<br />
hakkında isitmemismisin. Bu kötü fi’lden vazgeç. Yoksa<br />
son pismânlık fâide vermez. Isitmedim ki, bir kimse Çihâr<br />
yâr-i güzîn “rıdvânullahü teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini<br />
sevmese; Allahü tebâreke ve teâlâ saklasın; o kimse nasîhat almayıp,<br />
aslâ ona tenbîh te’sîr etmez.) Gördü ki, insâfa gelmedi.<br />
Hem meshûrdur: Cühûd îmâna gelmez! Mülhid kisi tevbekâr<br />
olmaz! O mü’mine nisbet için, râfizî i’tikâdından vazgeçmedi.<br />
Nasîhatlarını maskaralıga aldı. Hikmet-i Rabbânî, Kâ’be-i serîfeye<br />
yaklasdıklarında, bir hınzır göründü. Hemen o mel’ûn<br />
râfizî deve üzerinde iken, Allahü teâlânın emri ile hınzır seklinde<br />
olup, deve üzerinden yere atlayıp, hınzırlara karısıp, onlar<br />
ile gitdi. Bütün hâcılar bu ahvâli görüp, ibret aldılar. Aklı<br />
olan kimse bu kıssadan hisse alıp, çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine karsı, zerre mikdârı<br />
bugz ve adâvetden kalbini pâk edip, hem çihâr yâr-i güzîn sevgisi<br />
ile kalbini doldurur.<br />
Onuncu Menâkıb: Bir zemânda bir yehûdî bir râfizî ile çekisip,<br />
dövüsürler. Allahü teâlâ kelbi [köpegi] hınzır [domuz] üzerine<br />
musallat eder. Yehûdî râfizînin gözünü çıkarır. Râfizî yehûdînin<br />
etegine yapısıp, mahkemeye götürüp, kâdî huzûruna<br />
varırlar. Râfizî der ki, bu yehûdî benim gözümü çıkardı. Efendi<br />
hazretleri, hakkımı bu yehûdîden alıver. Kâdî efendi, yehûdîye<br />
ıtâb edip, bre mel’ûn, bu kisinin gözünü niçin çıkardın, dedi.<br />
Yehûdî dedi, sultânım isitdim ki, rûz-i mahserde râfizîler yehûdîlerin<br />
merkebi olup, yehûdîler üzerine binip, Cehennem atesine<br />
varırlar. Benim o gün binegim bu olsun diye gözünün birini<br />
çıkardım. Zîrâ hâfızam za’îf ve görüsüm azdır. Sâyed o günde<br />
teshîs etmem güç olup ve yaya olarak Cehenneme varmakdan<br />
ise, bir gözlü merkebe binmek iyidir, dedi. Kâdî efendi ve meclisde<br />
hâzır olanlar yehûdînin bu ilzâmından hoslandılar ve râfizîye<br />
ta’zîr eylediler [azarladılar]. Muhakkak râfizîlerin Allahü<br />
teâlâ katında ve insanlar yanında bütün milletden kötü olduklarında<br />
sübhe yokdur. Zîrâ kâfirlerin inâdları bâtıl da olsa birer<br />
cevâbları vardır. Ammâ bu mel’ûnların aslâ bir delîlleri yokdur.<br />
Ondan dolayıdır ki, hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhüssâ-<br />
– 261 –<br />
mî” râfizîler hakkında söyle buyurmusdur: Kıt’a:<br />
Râfizî olur kıyâmetde yehûdî esegi,<br />
Yeder onu mülhid câhil, tutup elinde yularını.<br />
Nasrânî elinde bir demir çomak ile,<br />
Sürer onu tâ o menzile dâr-el bevâr.<br />
Nice yüzbin la’net o Hakdan, Resûlden de,<br />
Esege binene yedene sürene ki var.<br />
Râfizîler kıyâmet gününde baska bir bölük olup, süâlsiz ve<br />
azâbsız Cennete dâhil olalım diye ümîd edip, dogru Cennetin<br />
yolunu tutup, giderler. Cennet kapılarından bir kapıya varırlar.<br />
Görürler ki, kapıda Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
durur. Durmadan kevser serâbını ehl-i islâma içirir. Râfizîler<br />
hazret-i Ebû Bekri görünce derler ki, dünyâda iken biz<br />
bunu sevmezdik. Simdi de bunun oldugu kapıdan Cennete<br />
girmeyiz. Ve bunun elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan<br />
dönüp Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görürler ki, o kapıda<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” durur. Durmadan<br />
mü’minlere kevser serâbı içirir. Tekrâr o hınzırlar derler ki,<br />
dünyâda iken biz bunu sevmezdik. Simdi bunun oldugu kapıdan<br />
Cennete girmeyiz. Ve kevser serâbını da içmeyiz. Oradan<br />
dönüp, bir baska kapısına varırlar. O kapıda Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri durur. Müslimânlara kevser serâbı<br />
içirir. Tekrâr o murdârlar derler ki, dünyâda iken biz bunu da<br />
sevmezdik. Onun oldugu kapıdan da Cennete girmeyiz. Bunun<br />
da elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan da dönüp,<br />
Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görseler ki, o kapıda duran<br />
Imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Bunlara<br />
sorar ki, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osmânın<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm” kapılarına ugramadınız mı?<br />
Onlardan kevser serâbını içmediniz mi? Onlar derler ki, Onları<br />
biz dünyâda iken sevmezdik. Onun için biz bugün de onların<br />
serâblarından da içmedik. Onların kapılarından Cennete<br />
girmedik. Dünyâda iken biz seni severdik. Senin elinden kevser<br />
serâbını içmek isteriz. Senin kapından Cennete girmek isteriz.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bunları red eyleyip,<br />
bre mel’ûnlar! Bilmez misiniz ki onlardan tezkire alma-<br />
– 262 –<br />
yınca kimseyi Cennete koymam ve kevser serâbını içirmem.<br />
Yıkılın buradan, buyurur. Hazret-i Alîden yüz bulamayınca,<br />
can baslarına sıçrar. Bilirler ki, yanlıs yola gitdiklerinden belâya<br />
ugradılar. Yapdıkları ise pismân olup, nedâmetler çekerler.<br />
Velâkin bu pismânlıklarının fâidesini görmezler. Bu felâketde<br />
iken her râfizîye birer yehûdî havâle olunur. Simdiye dek sizleri<br />
ararız, nerede gezersiniz, derler. Yine o hâlde birer nasrânî<br />
de gelerek, birer râfizînin sakalını tutup, çeke-çeke mahser<br />
yerinin temâmını gezdirirler. Bütün mahser halkı arasında<br />
rüsvay olurlar. Ondan sonra Allahü teâlâ korusun, azâb için<br />
zebânîler gelir. Temâmını bu hâl ile Cehenneme götürürler.<br />
Beyt:<br />
Ni’metleri fânî olan bu denî dünyâyı asagı tut,<br />
Sonu pismânlık olan isi yapma.<br />
Mahser ehli bunlardan yüz dönüp, nefret ederler.<br />
Onbirinci Menâkıb: Din büyüklerinden biri rivâyet eder.<br />
Medâyinde bulunuyordum. Her nerede bir kimse vefât etse,<br />
varıp ona kefen sarardım. Bir kimse gelip dedi ki, Kûfe ehlinden<br />
bir kervân geldi. Aralarında biri vefât etdi. Gelip kefen sarasın.<br />
Hizmetçimi kefen almaga gönderdim. Ben o kimsenin<br />
meyyitini görmege vardım. Yanına vardım. Gördüm ki, vefât<br />
eylemis. Karnı üzerine bir kerpiç koymuslar. Âniden o meyyit<br />
kalkıp oturdu. Feryâd edip, dedi ki, yazıklar olsun bana, vay<br />
bana. Ben dedim ki, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah)<br />
söyle. Bana dedi ki, bu kelime-i serîfeyi demenin fâidesi<br />
yokdur. Zîrâ ben kavmim ile olurken, Ebû Bekr ve Ömer ve<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine dil uzatıp, uygunsuz<br />
sözler söylerlerdi. Ben de onlara uyar, söylerdim. Sonunda<br />
helâk oldum. Beni Cehenneme iletip yerimi gösterdiler.<br />
Benim rûhumu geri verdiler ki, halka haber vereyim. Sakın, sakın,<br />
o serverlere dil uzatmayın. Bu sözleri temâm etdikden<br />
sonra, tekrâr öldü. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Onikinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet<br />
buyurmuslardır. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerine uygun olmıyan sözler söyleyen bir<br />
– 263 –<br />
kimse vardı. Bir gün yüzünde bir yara peydâh oldu. O yara giderek<br />
yüzünü tutup, yüzünün temâmı kara oldu. Her dürlü ilâcı<br />
denediler, sifâ bulmadı. Bütün insanların yanında rüsvay oldu.<br />
Sonra bu seklde öldü. Hem dünyâda ve hem âhıretde melâmet<br />
oldu [yüzü kara olmak bedbahtlıgına kavusdu]. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Onüçüncü Menâkıb: Büyüklerden biri rivâyet eder. Çocuklugumda<br />
râfizî bir hocam var idi. Beni de râfizî yapmısdı. Bir<br />
gece rü’yâmda kıyâmet kopmus. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri huzûrlarına ve mubârek hâk-i pâyelerine<br />
bütün halk toplanmıs, sefâ’at ricâ ederler. Ben de huzûrlarına<br />
vardım ki, sefâ’at isteyeyim. Gördüm, sag yanında<br />
nûr yüzlü, selîm ve hilm sâhibi ihtiyâr durur. Sol yanında bir<br />
mubârek kimse durur. O da secâ’atlı ve bahâdır ve mubârek<br />
yüzü nûrlu bir kimsedir. Hemen beni gördüler. Dediler ki; yâ<br />
Resûlallah! Bu adam bizden ne ister ki, her gün bize dil uzatıyor,<br />
biz bu adama ne yapdık. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri mubârek elini uzatıp, beni tutmak istedi.<br />
Ben kaçdım. Bu ızdırâb ile ve bu korku ile uykudan uyandım.<br />
Gördüm ki, bütün saçım ve sakalım ve kasım ve kirpigim<br />
dökülmüs. Dört ay dısarı çıkamadım. Dünyânın ilâcını kullandım.<br />
Aslâ fâide vermedi. Bir gün dostlarımdan biri beni görmege<br />
geldi. Benim hâlimi sordukda, ben de ahvâlimi oldugu gibi<br />
anlatdım. O da dedi ki, sen meger Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine salevât getirmekden habersizsin.<br />
Birkaç gün salevât-i serîfe getirmege devâm eyle ve Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi aleyhim ecma’în” hazretlerine, derûn-i dilden<br />
[kalbden] muhabbet eyle. Yapdıgın kabâhatlere tevbe ve istigfâr<br />
eyle. Ümîd edilir ki, kısa zemânda bu belâdan kurtulup, halâs<br />
olursun. Hemen ibrik getirtip, abdest alıp, sonra iki rek’at<br />
nemâz kılıp, hâlis niyyet ile etdigim islere nâdim olup, tevbe ve<br />
istigfâra mesgûl oldum. Bir hafta temâm olmadan saçım ve sakalım,<br />
kasım ve kirpigim çıkıp, evvelkinden de çok oldu. Onun<br />
için, bu sultânlara ihânet üzere olanlar, dünyâda ve âhıretde sıkıntıdan<br />
kurtulamazlar. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme<br />
olunmusdur.<br />
Ondördüncü Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî (Delâil-i Nübüv-<br />
– 264 –<br />
ve) adlı kitâbında yazmısdır. Büyüklerden birisi rivâyet eder.<br />
Üç nefer kimse Yemen diyârına dogru yola çıkdılar. Bu müslimânlara<br />
bir de râfizî katılmıs idi. Râfizî, O serverler [Eshâb-ı<br />
kirâm] hakkında uygunsuz kelimeler söylerdi. Bu müslimânlar<br />
ona her ne kadar nasîhatlar etdiler ise de aslâ te’sîr etmeyip, râfizî<br />
devâm ederdi. Berâberce birgün bir menzile kondular. Bir<br />
mikdâr istirâhat etdiler. Bir zemândan sonra uykudan uyanıp,<br />
abdest almaga kalkdılar. O bedbaht maymûn gibi yatarken,<br />
onu da uyardılar. Hemen uykudan uyandı. Âh, âh, herhâlde<br />
ben bu menzilde kalsam gerekdir, dedi. Müslimânlar dediler ki,<br />
bu menzilde niçin kalacaksın, aslâ olmaz. O bedbaht dedi ki,<br />
Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” rü’yâda gördüm<br />
ki, basımın ucuna geldi. Bana dedi ki, bre bedbaht, bu menzilde<br />
senin sûretin degisse gerek. Bu müslimânlar dediler ki, ne<br />
durursun, kalkıp, abdest alıp, tevbe ve istigfâra mesgûl olup, niyâzda<br />
bulun. O da ayaklarını toplayıp, kalkmak istedikde, o ân<br />
Allahü teâlânın emri ile iki ayak parmakları degisiklige ugrayıp,<br />
maymun parmakları gibi oldu. Ondan sonra topuklarına<br />
kadar degisdi. Ondan sonra dizine kadar, ondan sonra kusagına<br />
kadar, ondan sonra gögsüne kadar çıkdı. Sonra, temâm vücûdu<br />
maymûn oldu. Müslimânlar bu hâli görünce, tutup sıkıca<br />
devenin üzerine bagladılar. Yemene yakın vardıkda, aksama<br />
yakın bir meselik yere ugradılar. Orada çok maymûn vardı. Hemen<br />
maymûnları gördü. Deve üzerinden zorlayıp, baglarını kırıp,<br />
yere indi. Varıp o maymûnlara ulasdı. Biz de maymûnlardan<br />
korkduk ki, bize hücûm edecekler diye. Sonra gördük ki,<br />
bütün maymûnlar yakın yere gelip, durdular. Degisiklige ugrayan<br />
aralarından ayrılıp, bize karsı gelip, durdu. Gözlerinden o<br />
kadar yas akdı ki, vasfa gelmez [anlatılamaz]. Sonra diger maymûnlara<br />
karsı gitdi. Simdi aklı olan kimselere hemen bu ibret<br />
yeter. Nerede kaldı ki, o büyükler hakkında nice âyet-i kerîme<br />
ve hadîs-i serîf vardır.<br />
Yâ Rab, lutfün ile dâimâ bize dogru yolu göster,<br />
Sapık yolları degil, sana varan yolu göster.<br />
Onbesinci Menâkıb: Büyüklerden biri Sâm sehrine ugrar.<br />
Bir mescidde sabâh nemâzını kılar. Imâm nemâzı kıldıkdan<br />
sonra, arkasını mihrâba dönüp, Ebû Bekr, Ömer ve Osmân<br />
– 265 –<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin haklarında uygunsuz<br />
sözler söylemege baslar. O büyük zât, imâmdan bu sözleri isitince<br />
çok üzülüp ve mahzûn olarak kalkıp, yoluna gider. Bir seneden<br />
sonra yine yolu Sâm sehrine ugrar. Tekrâr o mescide varıp,<br />
sabâh nemâzını kılar. Nemâzı kıldıkdan sonra, imâm olan<br />
kimse, arkasını mihrâba dönüp, O serverlerin [Ebû Bekr,<br />
Ömer, Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin] büyüklüklerinden<br />
bahs etmege, onları medh etmege baslar. O<br />
büyük zât, cemâ’atden birine süâl eyler ki, bu imâm geçen sene<br />
o serverlerin sânlarına uygunsuz sözler söyledi. Simdi de<br />
medh ve senâ eyledi. Sebebi nedir. O müslimân dedi ki, evvelki<br />
imâmı görmek ister misin. O büyük zât dedi, görmek isterim.<br />
O da önüne düsüp, bir odaya girdiler. Gördü ki, bir siyâh<br />
köpek, boynundan zincir ile baglı, yatar. O büyük dedi ki, bu<br />
kelb [köpek] nedir. O müslimân dedi ki, geçen seneki imâm<br />
budur. O din büyüklerine hâsâ, uygunsuz sözler söylerdi. Bir<br />
gün arkasını mihrâba dönüp, kötü âdeti üzere kötü sözler söylerken,<br />
degisip, bu sûrete girdi. O büyük yanına varıp, sen geçen<br />
seneki imâm mısın. O da eli ile basına isâret edip ve gözlerinden<br />
yas akıtdı. Bu büyük de, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine<br />
sükr edip, iste cezânı buldun, dedi. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den terceme olunmusdur.<br />
Onaltıncı Menâkıb: Gâzîlerden biri rivâyet eder. Bir gazâda,<br />
cemâ’at ile gazâya giderken, aramızda Benî Temîmden Ebû<br />
Hayyân nâmında bir kimse vardı. O serverlerin haklarında uygun<br />
olmıyan çirkin sözler söylerdi. Hepimiz o mel’ûna nasîhat<br />
ederdik. Fâide etmeyip, uslanmazdı. Yolda bir hâkim var idi.<br />
Yolumuz ona ugradı. Hâdiseyi hâkime açıkladık. Hâkim bize<br />
dedi ki, o kimseyi benim yanımda bırakın. Mümkindir, onu ıslâh<br />
edeyim. Bir zemândan sonra yola müteveccih olup, giderken,<br />
o bedbahtı gördük ki, arkamızdan yetisdi. O mel’ûn kisiye<br />
hâkim hil’at giydirip, bir at bagıslamıs. Ardımızdan yetisdi. Bize<br />
eziyyet vermek maksadı ile yine o serverlere uygunsuz sözler<br />
söylemege basladı. Bize karsı, ey Allahın düsmanları, beni<br />
nasıl buldunuz, dedi. Biz de dedik ki, ey bedbaht ve nasîbsiz<br />
kimse, bizden uzak ol. Yanımızda yürüme. Tâ ki senin nasîbsizligin<br />
bize de bulasmasın. Hepimiz üzerine yürüdük. Kovduk.<br />
Bizden uzak yürüdü. Mel’ûn, kazâ-i hâcet sebebi ile, yoldan sa-<br />
– 266 –<br />
pıp, bir yerde otururken, kızıl arılar üzerine hücûm etmisler.<br />
Mel’ûn feryâda baslayıp, bizden yardım istedikde, biz de sâyed<br />
bundan kurtulursa, insâfa gelir diye, bu niyyet ile yardıma vardık.<br />
Yanına vardıgımızda, o arılar bize hücûm edip, az kaldı ki,<br />
hepimizi helâk edecekler. Biz de sokmalarına tâkat getiremeyip,<br />
çâresiz geriye kaçdık. O arılar da bize saldırmayı bırakıp,<br />
yine o bedbaht kisinin [râfizînin] üzerine saldırıp, bir sâatde<br />
gövdesinin etini delik-delik edip, bagıra-bagıra ölüp, cânı Cehenneme<br />
gitdi. Biz de bir yerde durup, bunun ahvâlini seyr<br />
ederken ve birbirimiz ile söylesirken, gaybdan bir ses isitdik ki,<br />
çihâr yâr-i güzîni sevmiyen kisinin dünyâda cezâsı budur. Âhıretde<br />
yakalanacagı azâbların siddeti ve nihâyeti yokdur, diyordu.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olundu.<br />
Onyedinci Menâkıb: Seyh-i Ekber [Muhyiddîn-i Arabî]<br />
“kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fütühât-ı Mekkiyye) adlı kitâbında<br />
zikr etmisdir. Evliyâullahdan bir tâife vardır ki, Recebîler<br />
derler. Onlar kırk kisi olup, fazla ve eksik olmazlar. Onların<br />
hâli Receb ayının ilk gününde öyle olur ki, sanki gökler üzerine<br />
konulmusdur. Harekete mecalleri olmaz. Ne ayak üzerine<br />
durabilirler ve ne oturabilirler. Ellerini ve ayaklarını degil, gözlerini<br />
harekete kâdir olamazlar. Recebin ilk gününde öyle olurlar.<br />
Ammâ günden güne o hâlet bunlardan kalkar. Sa’bân ayı<br />
girince, temâmen o hâlden kurtulurlar. Onlara Recebde Allahü<br />
teâlânın izni ile çok kesf ve nihâyetsiz tecellîler olur. Sa’bân ayı<br />
girince bu hâller onlardan kalkar. Ba’zan o hâllerin ba’zısı o tâifenin<br />
ba’zısında sene temâm oluncaya kadar bâkî kalır. Hazret-<br />
i Seyh “rahmetullahi teâlâ” der ki, o tâifeden birini gördüm<br />
ki, onda râfizînin kesfi bâkî kalmısdı. O Recebî, râfizîleri hınzır<br />
seklinde görürdü. Ba’zan olurdu ki, hâli örtülü bir kisiye, hiç<br />
kimsenin mezhebini bilmedigi kimseye ugrardı. Eger o kisi râfizî<br />
i’tikâdında ise, hınzır sûretinde görürdü. O sahsı taleb ederdi.<br />
Ona nasîhat ederdi. Tevbe etmesini ve Allahü teâlâ hazretlerine<br />
rücû’ etmesini ve râfizî oldugunu söylerdi. O sahs teaccüb<br />
ederdi. Eger tevbe ederse ve tevbesinde sâdık olursa, onu<br />
insan sûretinde görürdü. Derdi ki, dogru söylersin. Eger yalan<br />
söylüyorsa, o sahsı yine hınzır sûretinde görürdü. Tevbe etmedin.<br />
Yalan söylüyorsun, derdi. Bir gün, sâfi’î mezhebinde olan<br />
ve iyi olarak bilinen iki kimse ona geldiler. Hiç kimse onların<br />
– 267 –<br />
râfizî i’tikâdında oldugunu zan etmezdi. Si’â cemâ’atinden de<br />
degiller idi. Lâkin o mezhebi seçmisler idi. O iki mu’temed kimse,<br />
o azîze [büyük zâta] vardılar. Bunları dısarı çıkarın, buyurdu.<br />
Sebebini sordular. Buyurdu ki, ben sizi hınzır sûretinde görürüm.<br />
Bu benimle Hak Sübhânehü ve teâlâ arasında bir alâmetdir<br />
ki, râfizîleri bana bu sûretde gösterir. Bu ma’nâdan<br />
te’accüb edip [sasırıp], hemen o bâtıl mezhebden ve fâsid i’tikâddan<br />
temâmen dönüp, kurtuldular.<br />
Onsekizinci Menâkıb: O sultânın haklarında edebsizlik etmis<br />
ve uygunsuz sözler söylemis olan râfizî tâifesinin cezâları.<br />
Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri<br />
(Fasl-ül-hitâb) adlı kitâbda buyurmusdur. Hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh” buyurmuslardır ki: (Bir tâife beni Ebû Bekr,<br />
Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin üzerlerine<br />
tafdîl ederler [üstün tutarlar]. Gönüllerinde nifâk vardır.<br />
Bununla ehl-i islâm arasına ihtilâf ve fitne salarlar. Bana Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri haber verdi.<br />
Bunların katli ile bana emr eyledi. Zâhiren ehl-i islâma kardes<br />
olduklarını söylerler. Bâtınlarında din düsmanıdırlar. Yalanı<br />
güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı serîfi iptâl ederler.<br />
[Kur’ân-ı kerîmin hükmünü kaldırırlar.] Fücûr [kötülük] üzerine<br />
birbirleri ile yarısırlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı kirâm hazretlerinin büyüklerine<br />
seb’ ederler. [Dil uzatırlar.] Eshâb-ı kirâm arasında olan vâkı’aları<br />
anlatıp, anladıklarına tâbi’ olurlar. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri onları afv etmez. Küçükleri büyüklerinden bozuk<br />
fikrleri ögrenip, o seklde terbiye olunurlar. Sünnet-i islâmı<br />
harâb ederler. Bid’at-ı seyyieleri ihyâ ederler [yayarlar]. O zemânda<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetine<br />
yapısan kimse sehîdlerin ve âbidlerin efdalidir. Se’âdet onlarındır.<br />
Yeryüzünde râfizîden dahâ hoslanılmıyan kimse yokdur.<br />
Yerin gadabı onlaradır. Gök istemiyerek onların üzerine gölge<br />
verir. O tâifenin âlimleri o günde gök altında olan kimselerin<br />
serlisidir. Fitne onlardan çıkar ve onlarda olur. Allahü teâlâ korusun.<br />
Onlar su kimselerdir ki, gökdeki melekler arasında pislikler<br />
diye adlandırılırlar. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretlerini meclislerinde ve mahfellerinde ve<br />
mescidlerinde seb’ ederler [kötülerler]. Bu habîs isi kendilerine<br />
– 268 –<br />
si’âr ederler. Hikmet kalblerinden gider. Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri râfizî, bid’at ve dalâlet ehlinin sekllerini degisdirir.)<br />
Eshâb-ı güzîn bu sözleri isitdiler. Dediler ki, (Yâ Emîr-el<br />
mü’minîn. Eger biz o zemâna erisirsek ne yapalım.) Hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Îsâ “alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin havârîleri gibi olunuz. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri, Nebîsine itâ’atden ve Eshâbına<br />
muhabbetden ve o tâifeden [râfizîlerden] uzak olmakdan<br />
baska size bir sey emr etmemisdir. Ben size derim, Hak ve sünnet<br />
üzerine olmak, bid’at ve dalâlet üzerine olmakdan hayrlıdır.)<br />
Rivâyet olundu ki, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine bu haber erisdi ki; Abdüllah<br />
bin Sebe’ seni Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” üzerine tafdîl eder [üstün tutar]. Alî “kerremallahü<br />
vecheh” yemîn ederek (Vallahi onu öldürürüm) buyurdu. Dediler<br />
ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Sana muhabbet edeni katl eder<br />
misin! Elbette. Benim oldugum sehrde olmasın. Hemen bulundugu<br />
sehrden sürdü. (Sevâhid-ün nübüvve)den nakl olundu.<br />
Velhâsıl Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
aralarında bu dördü [dört büyük halîfe], mezîd-i fazîlet ve kemâl-<br />
i mekremet ve vüfûr-i ihtirâm ve ikrâm-i tâm ve hülefâ-i<br />
nübüvvet ve uyûn-ı ehl-i hicret ve büyüklerin büyügü ve seçilmislerin<br />
seçilmisi olmakla en öndedirler. Bu bâbda kıyâs yapmaga<br />
ve düsünmege hâcet yokdur. Nitekim, onları üstün bilmek,<br />
büyüklerin sözü ve icmâ’ ile sâbitdir. Büyüklerin sözlerine<br />
ve icmâ’a uymak lâzımdır. Bos sözlere ve bid’atlere uymamalıdır.<br />
Allahü teâlâ bizi bunlardan korusun. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den alınmısdır.<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri, Süveyde bin Akîkden rivâyet eder. Süveyde<br />
der ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine söyledim. Ben<br />
si’âdan bir kavm üzerine ugradım ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerini naks ile zikr ederler [kötülerler].<br />
Eger onlar senin kalbinde olanı bilseler idi, bu sözü<br />
söylemege cür’et edemezlerdi. Hemen Aliyyül mürtedâ “ker-<br />
– 269 –<br />
remallahü vecheh” buyurdu ki: (Onlar hakkında kalbimde iyilik<br />
ve güzellikden baska birsey bulundurmakdan Allahü teâlâya<br />
sıgınırım). Sonra kalkdı. Mubârek gözleri yas ile doldu. Elimi<br />
tutdu. Agladıgı hâlde gelip, minbere çıkdı. Elinde beyâz ve<br />
güzel bir nesne tutdugu hâlde, bir belig ve muhtasâr hutbe<br />
okudu. Buyurdu ki: Nedir o kavmlerin hâli ki, Kureysin iki seyyidini<br />
kötü zikr ederler. Ve bana zan ederler o sey ile ki, ben o<br />
seyden pâkım. Ve onların dediklerinden berîyim. Ve onların<br />
dedikleri üzerine, onları Allah hakkı için cezâlandırırım. Onları<br />
mü’min olanlar sevmez. Onlara ancak fâcirler bugz etmez.<br />
Her kim ki o ikisini sever. Muhakkak beni sever. Her kim o ikisine<br />
bugz eder; bana bugz eder. Ben ondan berîyim. Bilmis<br />
olunuz ki, muhakkak cümle nâsın hayrlısı bu ümmetde, Peygamberlerden<br />
sonra Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ<br />
anh”. En önce müslimân olan odur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine ondan sevgili yokdur. [En sevdigi<br />
odur.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri indinde bu ümmetin<br />
en mükerremi odur. Bu ümmetde Peygamberlerden<br />
sonra ondan efdal ve ondan hayrlı kimse olmadı. Dünyâda ve<br />
âhıretde ondan sonra bütün insanların hayrlısı Ömer-ül Fârûkdur.<br />
Ondan sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra benim<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Allahü teâlâya benim için<br />
ve bütün müslimânlar için istigfâr ederim. [Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri<br />
sânlarına yakısır seklde; (Eshâb-ı kirâm), (Hak Sözün<br />
Vesîkaları), (Mektûbât Tercemesi) ve (Se’âdet-i Ebediyye)<br />
kitâblarında anlatılmısdır. Lütfen bu kitâblardan okuyunuz!]<br />
Zâhidâ! Aç gözün, sahraya bak da, ibret al!<br />
Su direksiz kubbe-i semâya bak da, ibret al!<br />
Görmek istersen, Cenâb-ı kibriyânın kudretin,<br />
her sabâh, seher vakti, dünyâya bak da ibret al!<br />
Pâdisâh olsan da, derler “er kisi niyyetine”,<br />
Var, musallada yatan mevtâya bak da, ibret al!<br />
Bir kefendir âkıbet, sermâye-i beg ve fakîr,<br />
varlıga magrur olan, mecnûn degil de, yâ nedir?</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1339</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:23:23 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1339</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
Birinci halîfe emîr-ül mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır.<br />
<br />
İslâm dîninin birinci göz bebeğidir. Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” refîkidir [arkadaşıdır]. Bu ikisinden, ikincisidir. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” ism-i şerîfleri Abdüllahdır. Künyesi Ebû Bekrdir. Babasının adı, Osmândır. Babasının künyesi, Ebû Kuhâfedir. Arablar arasında künye ma’rûf ve meşhûr olduğundan, künye ile meşhûr olup, nesebi, Ebû Bekr Abdüllah bin Ebî Kuhâfe ibni Âmir bin Amr ibni Ka’b bin Sa’d bin Temîm bin Mürredir. Mürre, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinin yedinci babasıdır. Şübhesiz o temîz neseb, yedinci atada cem’ olur (birleşir).<br />
<br />
Ebû Bekrin “radıyallahü anh” ism-i şerîfleri, önceden Abdülka’be idi. Fahr-i âlem efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Abdüllah koydular. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ilk değişdirdiği ism, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” ismidir.<br />
<br />
Birinci Menâkıb: Lakab-ı şerîflerinden biri, (Atîk)dir. Bunun sebebi şu idi. Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek yüzlerine nazar edip, (Bu, Cehennem ateşinden atîkdir) buyurdular. Ya’nî, Allahü teâlânın nârından [ateşinden] azadlı kuludur, demek olur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerîfleri de (Sıddîk)dır. Ziyâde [çok fazla] inançlı demekdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini tasdîk etdiği için, bu ism verilmişdir.<br />
<br />
İkinci Menâkıb: Sıddîk kelimesi, lügatda üç ma’nâya gelir. Birinci ma’nâsı, gâyet doğru söyleyici demekdir. Bu ma’nâ, (Tâcül-islâm)da açıklanmışdır. Sûre-i Yûsüfde Sıddîk lafzı, bu ma’nâ ile tefsîr edilmişdir. İkinci ma’nâsı, kendi kavlini ameli ile [ya’nî yapdığı işi, sözü ile] doğrulamak demekdir. Üçüncü ma’nâsı, dâimî tasdîk demekdir. Bu iki ma’nâ (Sahîh-i Cevherîye) kitâbında açıklanmışdır. Emîr-ül-mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Sıddîk söylenmesinde, birinci ma’nâ düşünülse, o cihetle adlandırılır ki, gâyet doğru söyliyen idi. Demişlerdir ki, hazret-i emîr-ül-mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hadîs rivâyetini kimseden yemîn etmeksizin kabûl etmezdi. Ancak hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” kabûl ederdi. Eğer ikinci ma’nâ ile düşünülse, yine o cihetle adlandırılır ki, açıkdır. Eğer üçüncü ma’nâ düşünülse, o şeklde adlandırılır ki, O sultânı tasdîki devâmlı olup, yok olması, şübheye düşme ihtimâli yok idi.<br />
<br />
Nitekim, bildirilmişdir ki, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine mi’râc müyesser oldu. O gecenin sabâhında, mi’râc kıssasını anlatıp, buyurdu ki, (Bu gece, Mekkeden Beyt-i Mukaddese gitdim. Orada, Enbiyânın rûhlarına imâm olup, iki rek’at nemâz kıldım. Oradan Arşın üzerine yükseldim. Allahü teâlâ ile konuşdum. Allahü teâlâ, ümmetime, bir gün bir gecede elli vakt nemâz farz etdi. Geri döndüm. Âsûmânda, hazret-i Mûsâ “aleyhisselâtü vesselâm” ile karşılaşdım. Beni geri gönderdi ki, elli vakt nemâza ümmetin tâkat getiremez. Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt nemâz bağışladı. Geri Mûsâ aleyhisselâmın yanına geldim. Henüz çokdur, diye beni geri döndürdü. Tekrâr Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt dahâ bağışladı. Velhâsıl, beş nöbetde, kırkbeş vakt nemâz bağışladı. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm yine dön, dedikde, dedim ki, Rabbimden hayâ ederim. Ben bu beş vaktden râzıyım, dedim. Allahü teâlâdan nidâ geldi ki, bu beş vakt, elli vakte bedeldir. Sonra, Beyt-ül-mukaddese gelip, gece içinde, Mekkeye geri döndüm.) Hâl budur ki, bu gidip-gelmek, gâyet kısa zemânda oldu. Rivâyet edilir ki, geldikde, mubârek yatakları henüz sıcak idi. Kâfirler bu kıssayı işitince, inkâr edip, akla uygun değildir, dediler. İnkâr eden o gurub, şimdi bununla Ebû Bekri susdurmak iyi olur, diyerek, yanına geldiler. Dediler; yâ Ebâ Bekr! Efendinin, nasıl bir konuyu da’vâ edindiğini işitdin mi? Efendin der ki, bu gece arşa gitdim, geldim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” o durumda, duraklama ve tereddüd etmeksizin, tasdîk ve kabûl edip, böyle söyledi ise, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz, buyurdular. Ondan dolayı Ona, (Sıddîk) denildi. Hazret-i imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh”, Ebû Bekr-i Sıddîk adı gökden inmişdir, diye yemîn etmişlerdir. Gâliba sebebi; meâl-i şerîfi (Doğru haberde gelen ve Onu tasdîk eden...) olan âyet-i kerîmede, tefsîr erbâbı, doğru haberde gelenin Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Onu tasdîk edenin de Ebû Bekr-i Sıddîk olduğunu söylemiş olmalarıdır. İbrâhîm bin Hasen el-cevherî el Hirevî rivâyet eder ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki; (Ebû Bekr, anasından dünyâya geldi. Hak sübhânehü ve teâlâ, Cennete dedi ki, izzim celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri koyacağım!)<br />
<br />
Üçüncü Menâkıb: Rivâyet edilir ki, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” annesi Ümmül hayr hâtunun doğan her oğlu, vefât ederdi. Ebû Bekr hazretlerini doğurdu. Kucağına alıp, Beyt-i şerîfe getirdi. Orada dedi ki, “Ey, Beyt-i harâmın Rabbi! Ey makâmı Mültezemin sâhibi. Senden ricâ ederim ki, yeni doğmuş bu çocuğu bana bağışlayasın. Ma’mûr edesin. Birdenbire makâmdan [Beyt-i şerîfden] bir beyâz el çıkıp, Ebû Bekrin eline yapışdı. Bir ses işitildi ki, (Ey Allahın kulu olan kadın. Kucağındaki çocuk kurtulacak. Allahü teâlânın Resûlünün dostu olacak. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra halîfesi olacakdır) diyordu. Ümmül hayr, bunu işitip, şükr secdesi yapdı.<br />
<br />
Dördüncü Menâkıb: (Meâliyil ferş-ilâ avâliyil arş) ismli kitâbda anlatılır. Kâdî Ebül Hasen, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile oturmuşlardı. Konuşma esnâsında, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç saneme [puta] secde etmiş değilim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, niçin Resûlullah hakkına yemîn edersin. Bu kadar câhiliyye zemânımız geçdi, dedi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, babam Ebû Kuhâfe, bir gün beni alıp, puthâneye götürdü. Bunlar senin ilâhındır, bunlara secde eyle, dedi. Beni oraya koyup, gitdi. Ben ileri vardım. Saneme [puta], karnım açdır, bana yiyecek ver, dedim. Cevâb vermedi. Su istedim. Cevâb vermedi. Elbisem yok, bana elbise ver, dedim. Cevâb vermedi. Elime bir taş alıp, bu taşı senin üzerine atarım, eğer ilâh isen mâni’ ol, dedim. Cevâb vermedi. Taşı atıp, saneme [puta] vurdum. Yüzü üzeri düşdü. Babam gelip, gördü. Bana dedi: Ey oğul. Niçin böyle edersin. Elimden tutup, eve götürdü. Anneme durumu anlatdı. Annem dedi ki, bunu kendi hâline koyalım. Bunun hakkında, Allahü teâlâ tarafından bana hitâb gelmişdir. Eseri zuhûr edecekdir. Sonra ben anneme sordum. Benim için sana gelen hitâb ne idi. Annem dedi ki: Seni doğurmam yakın olduğu gece, ağrı tutup, ızdırâba düşdüm. Hâtıfdan bir ses geldi ki, Ey hâtun! Müjdeler olsun sana ki, senden bir vücûd zuhûra gelecekdir. Yerde adı (Atîk) ve semâda (Sıddîk) ve hazret-i Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” yâr ve refîk olacakdır, dedi. Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sözünü temâmladı. Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, hazret-i Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sâdık Ebû Bekr, dedi. Ya’nî Ebû Bekr gerçek söyler, diye üç kerre tekrâr etdi.<br />
<br />
Beşinci Menâkıb: Ehl-i sünnet vel-cemâ’at müttefiklerdir ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbının en üstünü Ebû Bekr “radıyallahü anh”, ondan sonra hazret-i Ömerdir “radıyallahü anh”. Ammâ, hazret-i Osmân ile hazret-i Alînin efdaliyyetlerinde ihtilâf etmişlerdir. Ehl-i sünnet vel-cemâ’atden bir tâife, hazret-i Alînin üstün olduğunu söylediler. (Buhârî) “rahmetullahi aleyh” nakl edip, Abdüllah bin Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder ki, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı şerîflerinde eshâb birbirinden tercîh olunurlardı. Evvelâ Ebû Bekri, sonra Ömeri, ondan sonra Osmânı, sonra Alîyi üstün tutarlardı “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. İbni Münzir rivâyet eder ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Bu ümmetin Nebîsinden sonra hayrlısı, Ebû Bekr, sonra Ömer, ondan sonra Osmândır.)<br />
<br />
Altıncı Menâkıb: Hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilir. Evvelâ islâma gelen, Ebû Bekrdir “radıyallahü anh”. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” ile ilk önce kıbleye durup, nemâz kılan Ebû Bekrdir. Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” islâma geliş sebebi şöyle idi. Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü’yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü’yâsını ta’bîr etdirdi. Râhib dedi ki, sen nerelisin? Ebû Bekr dedi; Arz-ı Hicâzdanım. Tekrâr sordu: Ne iş yaparsın. Ebû Bekr, tüccârım, dedi. Râhib dedi ki, yâ Arabistanlı kişi. Bu rü’yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta’bîrini ister isen, ücretini ver, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” oniki dînâr çıkarıp, verdi. Râhib dedi ki: O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde şefâ’atinden unutmasın. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bana bir mektûb ver, dedi. Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre “radıyallahü anh” verdi. O mektûbun mevzû’u şu idi. (Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sana gönderdim. Ma’lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü’yâsını ta’bîr etdirdi. O rü’yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ’atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm etmişdir.<br />
<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”; ey rü’yâyı ta’bîr eden kişi. Eğer ta’bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin olsun, dedi. Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” vahy eyledi. Bir gece o büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki: Allahü teâlâya da’vet edenin da’vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah, deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Birkaç gün sonra, Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile buluşdu. Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki: Ne olaydı, islâma geleydin. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Peygamber isen mu’cize gösteresin. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dıvâra yaslayıp, dedi ki, sana o mu’cize yetmez mi ki, o rü’yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta’bîr etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta’bîr edene on iki dînâr verdin ve yüz dînâr dahâ va’d etdin. Rü’yâyı ta’bîr eden, on iki satır bir mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup, mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” işitip, parmak kaldırıp, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya’nî sen, o Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.<br />
<br />
Yedinci Menâkıb: Huzeyfe ibni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder. Bir gün hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sabâh nemâzını kılıp, dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîkı “radıyallahü anh” süâl etdi. Kimse cevâb vermedi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ayağa kalkıp, Ebû Bekr nerede, buyurdu. Ebû Bekr arka safdan, Lebbeyk (buradayım) yâ Resûlallah, dedi. Resûlullah emr buyurdu. Ebû Bekre yol açdılar. Yanına gelip, hazret-i Fahr-i kâinât buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr nerede idin. Birinci rek’atde bana yetişdin mi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Yâ Resûlallah! Birinci safda sizinle tekbîr alıp, Fâtiha sûresini okumağa başlamışdım. Sonra, abdestimde vesvese oldu. Abdest için dönüp, mescid kapısına geldim. Birdenbire bir ses işitdim. Ardıma bakdım, gördüm ki, altundan bir kab asılmış ve içi dolu su idi. O su, kardan beyâz ve baldan tatlı idi. Üstünde bir mendil örtülmüşdü. Üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah Ebû Bekr-i Sıddîk) diye yazılmış idi. Mendili alıp, önüme koydum. Abdest alıp, mendili geri kabın üzerine koydum. Sonra gördüm, kaybolmuş. Sonra gelip, evvel rek’atde size yetişdim, dedi. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr “radıyallahü anh”. Ben nemâzda kırâ’eti temâmladım ki, rükû’a gideyim. Dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince, rükû edemedim. Sana abdest suyu veren Cebrâîl idi. Mendili tutan Mikâîl idi. Benim dizlerimi tutan İsrâfîl idi “aleyhissalâtü vesselâm”.<br />
<br />
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın emri ile Mekke-i mükerremeden hicret etmek dilediği zemân, benim ile bu yolda kim hemrâh [yol arkadaşı] olur. Cânına ve başına kim kıyar, dediği zemân, herkesden önce hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” ileri atılıp, anam ve babam, mal ve cânım, cümlesi yoluna fedâ olsun; yâ Resûlallah. Bu şerefli hizmete ben kulunu kabûl eyle diye ilticâ ve tazarru’ edince, hazret-i Fahr-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kabûl buyurdu. Gece ile berâber, mah [ay] ve keyvan [zuhâl yıldızı] gibi yola çıkdılar. Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” o Resûl-i Rabbil âlemîn hazretlerini sakınıp, kâh ardına, kâh önüne, kâh sağına ve kâh soluna geçer ve kâh, mubârek ayağı parmakları üzerine basardı. Düşmânlar izlemesin diye. Bu esnâda Habîb-i Hudâ hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, “Yâ Ebâ Bekr, ne ızdırâb çekersin. Kendi nefsin için mi korkarsın.” Cevâb buyurdular ki, (hâşâ, sümme hâşâ ki, Ebû Bekr bu yolda kendi cânını sakınıp, kayırsın.) Ve lâkin, yâ Resûlallah! Mubârek cesedinin bir kılına halel gelir diye, korkarım ki, benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir. Sen din serâyının mi’mârısın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, “Üzülme, Allahü teâlâ bizimledir!” buyurdu. Mağaraya geldiler. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Bir mikdâr sabr edin. O mağaraya ben kulun gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Ebû Bekre olsun! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” izin verdi. Mağara içine girince, ne kadar mahlûkat var ise, târûmâr olup, herbiri deliğine girdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sırtından mübârek gömleğini çıkarıp, parça-parça edip, parçalar ile, o deliklerin temâmını tıkadı. O deliklerden biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O deliğe de, ayağının tabanını iyice tıkadı. O büyük sultâna, şimdi se’âdet ile, içeri buyurun diye hitâb eyledi. İki cihân serveri de, Besmele söyliyerek, mağara içine girdi. Sabâha kadar orada kaldılar. Sabâh oldu. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâ Resûlallah! Yolunda, gömleğimi yırtıp, akrep ve yılan deliklerini tıkayıp, şerlerini def’ eyledim; dedikde, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahım! Ebû Bekri, kıyâmet günü, benim derecemde, benimle berâber bulundur!) buyurdu.<br />
<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Nakl edilmişdir ki, bu esnâda Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” mubârek yüzlerinde değişiklik görüp, süâl etdikde, meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Mağarada olan delikleri birbir tıkayıp, lâkin, cübbe parçası bir deliğe yetmedi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamışdım. Bir yılan, birkaç def’a tabanımı sokdu. Ayağımı delikden çekmeğe korkdum ki, o yılan delikden dışarı çıkıp, zât-ı şerîfine bir elem verip, ızdırâb eder, diye cevâb verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onunla benim aramı aç, bırak çıksın buyurdu. O an Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” mubârek ayağını delikden çekdi. İçeriden görünüşü hüzn ve gam veren zehirli bir yılan çıkdı. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”: Ey utanmaz yılan! Benim mağara arkadaşımı ve esrârıma vâkıf olanı, Allahü teâlâdan korkup, benden hayâ etmedin mi, ayağını sokarak eziyyet etdin, diyerek hitâb edip, azarlayınca, yılan cevâba kâdir olup, dedi ki, yâ Habîbi rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki hayvân zümresinden kuşlar, yılanlar, karıncalar, cemâline âşıkdır. Hattâ ben kulun, birçok yaşlı, gözü nemli, kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasflarınızı dinleyip, ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayrân ve kendinden geçmiş, şaşkın şeklde ağlıyarak, mâl ve mülkünü terk edip, âşık divânen olmuşdum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmişdim. Onun için nice zemândan berî, bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip, yolunuzu bekliyordum. Böylece, sizin buraya teşrîfiniz ile, ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim. Çünki, en mes’ûd bir zemânda, bu karanlık mağarada, arkadaşın [mağaraya girince], sabâh güneşi gibi zâhir olup, devlet güneşim doğdu. Ammâ ne var ki, arkadaşın yine perde oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, zarûrî olarak, bu küstahlık benden vâkı’ oldu; diye özr dileyince, Seyyid-üs-sekaleyn, dünyâ ve âhıretde bulunanların şefâ’atcisi, yılanın küstâhâne özrünü kabûl etdi. Hazret-i Ebû Bekrin yarasına, mübârek ağızlarının suyundan sürdü. O ânda acısı şifâ buldu.<br />
<br />
Onuncu Menâkıb: O mağarada bir müddet kaldılar. Orada Ebû Bekr “radıyallahü anh” hazretleri aşırı derecede susadı. Harâreti had safhâya gelince, Sultân-ı Enbiyâya arz etdi. Buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Dışarıya çık. Mağaranın önünden akan nehrden murâdınca [doyasıya] iç. Yüksek emrleri üzerine dışarı çıkıp, gördü ki, bir ırmak akar. Kardan soğuk ve hem beyâz. Baldan tatlı ve kokusu miskden güzel. Arzû etdiği kadar içip, geri geldikde, dedi ki: Yâ Resûlallah! Bu ne hayât suyudur ki, bu dağın başında hâsıl olmuş ve yaratılanlardan bir fert görmüş değildir. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu: Allahü teâlâ hazretleri Cennet ırmağı ile vazîfeli olan meleğe, tâ Cennet-i firdevsden; akarsuyu getirip, bu mağara önünde akıtsın ve Ebû Bekr-i Sıddîk kulu, ondan murâdınca içsin diye emr etdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” bu sözleri işitdiği zemân çok neşelenip, dedi ki, babam ve anam sana fedâ olsun. Ebû Bekrin Hak sübhânehü ve teâlâ katında bu kadar mertebesi var mıdır ki, onun için, Mekke dağında, Cennetden ırmak akıtır. Hazret-i şefî’ül müznibîn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Evet, yâ Ebâ Bekr, Allahü teâlâ hazretleri katında dahâ ziyâde kadrin vardır. Beni hak Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sana buğz eden kimseler Cennete giremezler. Onların yetmiş yıl kadar ameli olsa da!) buyurdular.<br />
<br />
Onbirinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde [Kur’ân-ı kerîminde], (Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur. Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki, yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin; dedi. Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr “radıyallahü anh” sevinip, ileri vardı. Dedi ki, Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir. O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me’mûr oldun ise, söyle. Kuş dedi. Ma’lûmun olsun ki, hazret-i Âdem aleyhisselâm yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni halk etdi [yaratdı]. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la’net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba’zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.<br />
<br />
Onikinci Menâkıb: Rivâyet olunur ki, hazret-i Resûl-i ekremin amcası Ebû Tâlib hakkında bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (Şübhesiz ki sen istediğin kimseyi hidâyete kavuşduramazsın. Ve lâkin, Allahü teâlâ dilediğini hidâyete kavuşdurur.) Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” o mahalde hâzır idi. Cebrâîlden o da işitip, o bir zemân, kendinden geçdi. Sâlibî şöyle demişdir: Hazret-i Cebrâîlden vahyi, Ebû Bekr-i Sıddîkdan “radıyallahü anh” gayri kimse işitmemişdir.<br />
<br />
Onüçüncü Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurmuşlardır ki, mi’râc gecesi, kardeşim Cebrâîle süâl etdim ki, kıyâmet gününde, ümmetimin cümlesine süâl olunur mu. Cevâb verdi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem! Ümmetinin cümlesine hesâb vardır. Lâkin, Ebû Bekre yokdur. Ona kıyâmet gününde yürü sen hesâbsız Cennete var; denilir. O ise, dünyâda beni sevenler, benimle berâber Cennete girmeyince, ben Cennete girmem, der.<br />
<br />
Ondördüncü Menâkıb: İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahmetullahi aleyh” yazmışdır. Birgün sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sekaleyn ve habîb-i Rabbilâlemîn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bir gümüş yüzük hediyye getirdiler. Hazret-i Ebû Bekre verdi. Yâ Atîk. Var, bunu bir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilâhe illallah), kazısın [ya’nî yazsın], buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr yüzüğü alıp, kuyumcuya götürdü. Dedi ki, bu yüzüğün üzerine (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah) nakş eyle. Bunu Sultân-ı Enbiyâ emr etmemişdi. Lâkin, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Allahü teâlânın ism-i şerîfinden, hazret-i Habîbi ekremin ism-i şerîfi ayrı olmasını lâyık görmedi. Onun için, kuyumcuya böyle ısmarladı. Kuyumcu da, emr-i şerîfleri mûcibince yüzüğün kaşı üzerine kazıyıp, tekrâr, Ebû Bekre teslîm eyledi. Onlar da mubârek yüzüğü eline alıp, Fahr-i kâinâta getirirken, Allahü teâlâ hazretleri, azamet ve kibriyâsı ile, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki, yâ Cebrâîl! Acele yetiş. Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekrin adını yaz. Çünki, Ebû Bekr, benim ism-i şerîfimden Habîbimin isminin ayrı olmasını lâyık görmedi. Ben de lâyık görmedim ki, Habîbimin isminden, Ebû Bekrin ismi ayrı olsun. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm derhâl yetişip, mubârek yüzük Ebû Bekrin elinde iken ve haberi yok iken, yüzüğün üzerine, hazret-i Ebû Bekrin ism-i şerîfini kazıdı. Sonra Ebû Bekr hazretleri o mubârek yüzüğü, sultân-ı Enbiyâya teslîm eyledi. Fahr-i kâinât hazretleri, yüzüğün kaşına nazar edip [bakıp], gördü ki, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekr-i Sıddîk) kazılmış. Fahr-i kâinât, bunun hikmeti nedir, diye tefekküre vardı. Ondan sonra Ebû Bekre süâl etdi ki, yâ Sıddîk. Bu yüzüğün kaşına yalnız Lâ ilâhe illallah kazdır, diye sipâriş olunmuş idi. Sen ziyâde kazdırmışsın. Sebebi nedir. Hazret-i Sıddîk hicâbından [utancından] mubârek başından ayağına varıncaya kadar terledi. Dahâ cevâb vermeden hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin kendi adının yüzüğün kaşında yazıldığından haberi yokdur. Ben kazdırdım. Habîbim bundan dolayı huzûrsuz olmasın. Zîrâ Ebû Bekrin eline yüzüğü verdiğin vakt, yalnız Lâ ilâhe illallah kazdır, demişdin. Ebû Bekr benim ism-i şerîfimden, Habîbimin ismi ayrı olmağı lâyık görmeyip, kendisi kuyumcuya kazdırdı. Ya’nî, Ebû Bekr senin adını, benim adımdan ayırmadı. Ben de senin adından Ebû Bekrin adının ayrı olmasını revâ görmedim. Onun için, Cebrâîle emr edip, gönderdim. Senin adının yanına Ebû Bekrin adını yazdı. Şimdi, eğer âkıl-u dânâ (akllı ve ilm sâhibi) isen, hazret-i Ebû Bekrin, dergâh-ı izzetde ne denli mertebesi olduğunu bundan fehm eyle. Ayrıca, hakkında bu kadar âyet-i kerîme nâzil olmuş ve hadîs-i şerîfler rivâyet olunmuşdur.<br />
<br />
Onbeşinci Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, arasat meydânında, Hak sübhânehü ve teâlâ emr eyler ki, Cennetden mahşer yerine sarı yâkutdan bir taht getirirler. Eni ve uzunluğu yirmi mil mikdârı olur. Ondan sonra, o tahtın sağ tarafına bir taht dahâ koyarlar. Eni ve uzunluğu bunun misâli olur. Ondan sonra sol tarafına ak gümüşden bir taht dahâ koyarlar. Eni ve uzunluğu bunlar gibidir. Ondan sonra, sarı yâkutdan taht üzerine Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” oturur. Sağ tarafında olan altından taht üzerine bir güzel melek oturur. Sol tarafında olan gümüş taht üzerine de bir melek oturur. Sonra, sağ tarafında oturan melek, ayak üzere durup, yüksek ses ile seslenir ki, yâ mahşer meydânındaki müslimânlar. Agâh olun ki, Cennet hazînedârı Rıdvân benim. Allahü teâlâ bana emr eyler ki, yâ Rıdvân! Cennet kapılarının anahtârlarını al. Habîbim Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine götür ve benim selâmımı söyle. Habîbim kimden râzı ise, hesâbsız ve azâbsız Cennete alıp git. Ben de Cennetin anahtârlarını alıp, Habîbi Ekreme “sallallahü aleyhi ve sellem” götürürüm. Allahü teâlânın emr-i şerîfi mûcibince ahvâli arz ederim. Server-i Enbiyâ buyurdu ki; yâ Rıdvân! Anahtârları Ebû Bekre götür. Zîrâ, ben ümmetimin günâhkârlarının şefâ’atiyle vazîfeliyim. Bu hizmeti Ebû Bekr görsün. Bilmiş olunuz ki, hazret-i Ebû Bekre Cennetin anahtârlarını teslîm ederim ve de emrine mutî’ olurum. Her kimden ki, Ebû Bekr râzıdır, Cennete alıp, giderim. Kimden hoşnûd değildir, Cennete koymam; der. Ondan sonra sol tarafda gümüş taht üzerine oturan Melek ayak üzerine durup, seslenir ki, Cehennem hazînedârı Mâlik benim. Allahü teâlâ hazretleri bana hitâb eyler ki, yâ Mâlik! Cehennem kapılarının anahtârlarını habîbim Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine götür ve benden selâm söyle. Her kimden ki, Habîbim hoşnûd değildir; Cehenneme alıp, götüresin. Ben de Cehennem kapılarının anahtârlarını alıp, Sultân-ı Enbiyâya götürürüm. Allahü teâlâ hazretlerinin emr-i şerîfi üzere ahvâli açıklarım. Hazret-i Fahr-i kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, “Yâ Mâlik! Âsî ümmetin ahvâli ile meşgûlüm. Hemen anahtârları Ebû Bekre teslîm eyle. Bu hizmeti onlar görsünler. Şimdi uyanık olun ki, Cehennemin anahtârlarını hazret-i Ebû Bekre teslîm ederim. Ben de emr-i şerîflerine mutî’ olurum. Her kimden ki Ebû Bekr-i Sıddîk memnûn ve râzı değildir. Süâlsiz ve hesâbsız, Allahü teâlânın emri ile Cehenneme alıp-götürürüm.<br />
Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”, hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerinde, se’âdetle otururlarken; bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba’zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se’âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, sükût buyurup [susup], birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la’înin olduğu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat’î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.<br />
<br />
Onyedinci Menâkıb: Birgün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn, habîb-i Rabbilâlemîn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Âişe-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ” evlerine teşrîf buyurdu. Buyurdu ki, yâ Âişe-i Sıddîka. Hiç yiyecekden bir nesnen var mıdır. Hazret-i Âişe latîfe ile dedi ki, Sultânım, bu gece yatdığınız yerde, niçin tedârik etmediniz. [Oradan almadınız.] Fahr-i kâinâtın mubârek gönüllerine bu hoş gelmedi. Huzûrsuz olup, odadan çıkdılar. Hazret-i Âişe, koşdu. Mubârek eteğine yapışdı; alakoyup, yapdığı latîfeden afv dilemek istedi. Sultân-ı Enbiyâ mubârek eteğini çekip, dışarı çıkdı. Hazret-i Âişe anladı ki, Fahr-i âlem hazretleri incindi. Hemen başını secdeye koyup, Allahü teâlâ hazretlerine yalvarmağa başladı. Dedi ki: Yâ Rabbî! Benim şefî’im [hâlime acıyıp afv edecek] sensin. Senden başka benim hâlime acıyıp, yardım edecek yokdur. Allahü teâlâ hazretlerine hem yalvarır ve hem mubârek gözlerinin yaşı ırmak gibi akar idi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri kemâl-i lütfundan, nihâyetsiz ihsânından, hazret-i Âişenin düâsını kabûl edip, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı, Habîb-i Mükerrem hazretlerine gönderdi. Sultân-ı Enbiyâ bir ayağını mescidin içine koyup ve diğer ayağını da koymadan, hazret-i Cebrâîl yetişip, dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Mescide girme ki, izn yokdur. Fahr-i kâinât hazretleri dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Sebebi nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi: Hazret-i Âişenin gözü ırmak gibi akar. Hak Sübhânehü ve teâlâ der ki, varıp, Âişenin hâtırını tesellî edesin. Sultân-ı kevneyn, se’âdetle, hazret-i Âişenin evine geldi. Hazret-i Âişe karşılayıp, Sultân-ı kâinâtın mubârek ayağının tozuna yüzünü sürüp, afv diledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” afv buyurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ, hazret-i Cebrâîle emr etdi ki, Habîbim ile Âişeyi ben araya girip, barışdırdım. İkrâm da bizden olsun. Var Cennet ni’metlerinin çeşidlerinden getirip, hazret-i Fahr-i âlem ile, hazret-i Âişenin önlerine koy. Sonra, Cebrâîl aleyhisselâm Cennetden ni’met getirip, önlerine koydu. Hazret-i Âişe, bir lokma hazret-i Sultân-ı Enbiyânın mubârek ağzına koyardı ve bir lokma kendi yir idi. İki lokma kalınca, Fahr-i âlem buyurdu ki, yâ Âişe! Bu iki lokmayı baban Ebû Bekr için alıkoy. Zîrâ Sultân-ı kâinâtın Ebû Bekre o mertebe muhabbeti vardı ki, bir lokmayı onsuz yimezdi. Bir an dahî onsuz olmazdı. Ebû Bekr-i Sıddîkın bu ni’metlerden hisse almamış olmasını revâ görmedi. Onun için hazret-i Âişeye buyurdu ki, iki lokmayı alakoysun. Bu esnâda kapı çalındı. Server-i Enbiyâ dedi ki, yâ Âişe! kapıya gelen Ebû Bekrdir. İçeri gelsin. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Habîb-i mükerrem hazretlerinin, huzûr-ı âlîlerine yüz sürdükde, buyurdular ki, yâ Sıddîk! Bu iki lokma Cennet ta’âmlarındandır. Size hisse ayırdık. Hazret-i Ebû Bekr bu iki lokmayı eline alıp, birini Fahr-i kâinâta ve birini hazret-i Âişeye verdi. Sultân-ı kevnevn buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Niçin bu iki lokmayı kendin yimedin, bize verdin. Cevâb buyurdular ki, yâ Habîballah! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Sizin yidiğiniz bana kendim yimemden bin kat dahâ hayrlı gelir. Hazret-i Ebû Bekrin Fahr-i âlem hazretlerine bu kadar kuvvetli muhabbeti vardı. Fahr-i âlem hazretleri de ne mertebe riâyet edip, severlerdi ki, Cennet ni’metini Ebû Bekr-i Sıddîka hisse alıkoymayınca yalnız yimedi. Fahr-i âlem hazretleri bir ân Ebû Bekrsiz olmazdı ve her ne vakt Sultân-ı kâinât hazretlerine buluşmak murâd-ı şerîfleri olsa, mülâkat ederler idi [görüşürlerdi]. Server-i Enbiyâ, her ne müşâvere etmek isteseler, hazret-i Ebû Bekr ile ederdi. Hiçbir zemân Ebû Bekrden huzûrsuz olup, incinmedi. O dâimâ Sultân-ı kâinâtın emrine mutî’ ve itâ’at ederdi. Aksine bir şey olmamışdır. Belki, mubârek hâtırlarına bile gelmemişdir.<br />
<br />
Onsekizinci Menâkıb: Hazret-i Fahr-i Enbiyâ Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, Allahü teâlâ, yerleri ve gökleri, ve arş-ı azîm ile kürsîyi ve levh ve kalemi ve Cennet ve Cehennemi ve insanları ve cinleri halk etmezden evvel, benim rûhum ile Ebû Bekrin rûhunu güvercin sûretinde halk edip, aşk meydânında uçun diye emr eyledi. İleri uçup gideniniz Muhammed olsun, geride kalanınız Ebû Bekr olsun, buyurdu. Böylece ikimiz uçduk. Ben Ebû Bekrden, şehâdet parmak ile yanında olan orta parmak arasındaki fark kadar ileri geçdim. Hazret-i Ebû Bekr, bu izzet ve bu şerefi, hep Habîbullah hurmetine bulmuşdur. Zîrâ hâlis ve muhlis dostu ve yâr-i gârı idi. [Mağara arkadaşı idi.]<br />
<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: (İrşâd-üs-sıddîk) kitâbının sâhibi zikr etmişdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ebû Bekrin îmânı diğer mü’minlerin îmânı ile ölçülse, Ebû Bekrin îmânı ağır gelir.) Bir rivâyetde buyurmuşdur ki, (Rü’yâmda gördüm ki, kıyâmet kopmuş. Mahşerde terâzî kurulmuş. Bütün mü’minlerin îmânı tartıldı. Ebû Bekrin îmânı cümle ümmetin îmânından ağır geldi.)<br />
<br />
Yirminci Menâkıb: Yine aynı kitâbda, ya’nî (İrşâd-üs-sıddîk) kitâbında bildirilmişdir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Birgün gördüm ki Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ile müsâfehâ edip, buyurdu ki, müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr. Hak Sübhânehü ve teâlâ, bütün mahlûklara, umûmî olarak, tecellî eder. Ammâ, sana husûsî olarak tecellî eder. Nakl edilmişdir ki, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir: Câhiliyye zemânında bir gün, bir büyük ağacın altında otururken, bir dal başıma eğildi. Bir ses geldi ki, yakın zemânda, Kâ’be-i şerîfede, Benî Hâşîmden, Abdülmuttalib oğullarından Muhammed adlı bir Peygamber zuhûr etse gerek. Böyle büyük ve şanlı Peygamber dahâ gelmemişdir ve de gelmiyecekdir. Hâtem-ül-enbiyâdır. Sen herkesden evvel Onun dînine gireceksin. Ona senden yakın kimse olmıyacakdır. Ben de ağaca dedim ki, o Peygamber meydâna çıkdığı vakt bana haber ver. O ağaç ile anlaşdık. Ne zemân ki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine Peygamber olduğu bildirildi, o ağaçdan ses geldi ki, ey Ebû Kuhâfe oğlu. Müjdeler olsun sana, o Peygamber zuhûr etdi. O vakt, hâzır ol, gayret eyle ki, onunla karşılaşıp dînine giresin ki, senden evvel onun dînine kimse girmez. Sabâhleyin sevinç ile kalkıp, Fahr-i âlem hazretlerinin basdığı toprağa yüz sürmek niyyeti ile giderken, Sultân-ı Enbiyâya rastgeldim. Bundan sonrası anlatılmış idi.<br />
<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Birgün Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescidde oturmuş idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ, hazret-i Cebrâîl ile söyleşirdi. Eshâb-ı kirâm mescide gelip, Seyyid-i kâinâtı meşgûl görüp, bildiler ki, hazret-i Cebrâîl ile söyleşir. Sükût edip, oturdular. O sırada hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” içeri girip, selâm verip, yerine oturdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” gelip, selâm verip, yerine oturdu. Sonra Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” gelip selâm verdikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm ayak üzerine kalkdı. Sultân-ı Enbiyâ hazretleri de ayak üzerine kalkdı. Eshâb-ı kirâm, Server-i kâinâtı ayak üzere kalkdığını görüp, hepsi ayağa kalkıp, hayret etdiler. Zîrâ Fahr-i âlem, Eshâb-ı güzînden kimseye ayak üzerine kalkmamışdır. Sonra bu husûsu, hazret-i Resûl-i ekremden sordular. Buyurdular ki: Ebû Bekr-i Sıddîk mescide girip, selâm verdiği zemân, Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîka ta’zîm için ayak üzerine kalkdı. Ben de ayak üzerine kalkdım. Sonra, yâ kardeşim Cebrâîl, Ebû Bekre ne için ta’zîm etdiniz, diye sordum. Dedi ki: Yâ Resûlallah! Ebû Bekre ta’zîm bana vâcibdir. Zîrâ Ebû Bekr benim hocamdır. Ben sordum, neden dolayı hocandır. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hak Sübhânehü ve teâlâ, Âdem aleyhisselâtü vesselâmı yaratdığı zemân, meleklere, hazret-i Âdeme secde ediniz, diye emr etdi. Benim hâtırıma geldi ki, secde etmiyeyim. Ben ondan efdalim. Zîrâ ki, o balçıkdan yaratılmışdır, dedim. Bunun üzerine olmağa niyyet eyledim. O zemân ki, Ebû Bekrin rûhu arş altında nûrdan bir kubbe [köşk] içinde idi. Köşkün kapısı açıldı, Ebû Bekrin rûhu çıkdı. Bana dedi ki, yâ Cebrâîl secde eyle. Sakın muhâlefet etme. Bunu üç kerre tekrârladı. Arkama üç kerre eliyle vurdu. O sırada kalbimden kibr ve enâniyyet ve inâd gitdi. Âdeme secde eyledim. Benden kibr ve enâniyyet, iblîse intikâl edip, Âdeme secde etmedi. Ebedî tard edilip, mel’ûn oldu ve ben de ebedî se’âdete kavuşdum. Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ebû Bekr bu şeklde bana hoca olmuşdur, dedi.<br />
<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Birgün, hazret-i Fahr-i kâinâtın huzûr-u şerîflerinde, Cebrâîl aleyhisselâm bir tarafda oturur idi. Hazret-i Sultân-ı Enbiyâya, Cebrâîl aleyhisselâm geldiği zemân eshâb-ı güzînin hepsi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ayak üzere dururlar idi. Fekat, hazret-i Ebû Bekr oturur idi. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” istigrakda iken [ma’nevî dalmış hâlde iken] hazret-i Cebrâîl ile, hazret-i Ebû Bekr işâretleşip, birbirlerine bakışıp, tebessüm etdiler. Fahr-i âlem hazretleri, hazret-i Cebrâîlin hazret-i Ebû Bekr ile işâretleşdiğini görüp, hazret-i Cebrâîle dedi ki: yâ kardeşim Cebrâîl. Ebû Bekr ile olan mu’âmelenize sebeb nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi ki: yâ Resûlallah! Birşey yokdur. Fahr-i âlem hazretleri tekrâr sordular. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ, yeri ve göğü, arşı, kürsî, Cennet ve Cehennemi yaratmazdan evvel, Cebrâîl nâmında yetmişbin melek yaratmış idi. Allahü teâlâ bunlara süâl ederdi ki, siz kimsiniz? Ben kimim? Bunlar cevâb vermemekle cümlesini helâk etdi. Sonra beni yaratıp, bana da süâl edince, ben de cevâb vermeyip, ben kulunu helâk etmek üzere iken, hazret-i Ebû Bekrin rûhu yanıma gelip, sen Hâlıksın, ben senin bir za’îf mahlûkunum, diye cevâb vermem için bana ta’lîm eyledi. Yâ Resûlallah! O Allah hakkı için ki, Ondan gayri Allah yokdur. Ben hazret-i Ebû Bekrin azâdlısıyım, dedi.<br />
<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” islâma geldiği vaktde, Hak Sübhânehü ve teâlâ aşkına ve Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” aşkına, seksenbin altın fakîrlere sadaka eyledi. Kırkbin altın gizli, kırkbin altın açıkdan vermişdi. O hâle geldi ki, giyecek elbisesi kalmamış idi. Sonra eski bir mutâf [keçi kılından dokunmuş elbise] eline geçdi. Mubârek arkasına aldı. Sonra nemâz vakti gelince, o mutâfı arkasına alıp, nemâz kılardı. Nemâz vakti hâricinde mubârek göğsüne kadar tennûr [tandır] içine girer. Arkasına mutâfı alırdı. Bu hâl üzere üçgün se’âdethânesinde [evinde] oturup, Habîbullah hazretlerinin huzûr-u se’âdetlerine gidemedi. Dördüncü gün oldukda, hazret-i Fahr-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, sabâh nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek arkasını mihrâba verip, sahâbe-i kirâm hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki: Üç gündür, Ebû Bekr-i Sıddîk mescide gelmedi. Acabâ mubârek hâtır-ı şerîfi nasıldır. Varalım, mubârek hâtırını soralım; diye söylerken, mubârek arkasına bir siyâh mutâf giymiş olarak Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Hazret-i Resûlullah, Cebrâîl aleyhisselâmı bu hâlde görünce, mubârek şekli değişdi. Yâ kardeşim Cebrâîl; bu ne hâldir, diye sordu. Hazret-i Cebrâîl, dedi ki, yâ Resûlallah! Ma’lûmunuz olsun ki, yedi kat gökde, arş ve kürsîde olan bütün melekler, bütün Kerûbîyûn böyle mutâf giydiler. Hazret-i Resûl-i ekrem, bu işin aslı nedir, yâ kardeşim, bana açıkla, dedi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Ebû Bekr, Allahü teâlânın aşkına ve senin dînin uğruna seksenbin altın sadaka verdi. Kırk bini gizli ve kırkbini açıkdan. Şimdi giyecek elbisesi kalmadığı için, üç günden beri mescide onun için gelemedi. Nemâzı evinde kıldı. Yâ Resûlallah! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm edip ve buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekre esvâb [elbise] göndersin. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ, Eshâb-ı güzîne bakıp, dedi ki, her kimin, bir fazla kaftanı varsa, Ebû Bekre versin ki, ben sevineyim. Hak Sübhânehü ve teâlâ karşılığında nice nice sevâblar ve dereceler versin. Benimle firdevs-i a’lâda komşu olsun. Eshâb-ı kirâmın hepsi, aradılar. Hiçbirisinde bulunmadı. Bulunamayınca; bir sahâbî varıp, bir başka kimsede bir hırka buldu. Hazret-i Ebû Bekre gönderdi. Hazret-i Ebû Bekr o sahâbîye düâlar edip, o kaftanı giydi. Hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek ayaklarının tozuna yüz sürmeden, ya’nî yanına gelmeden hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm yetişdi. Dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurdu ki, bütün sahâbîler ile Ebû Bekri ta’zîm ve tekrîm ile karşılayasın. Ondan sonra, server-i Enbiyâ, hazret-i Ebû Bekre karşı çıkıp, müsâfehâ etdi. Cenâb-ı Hakka müteveccih olup, düâlar etdi. Sonra bütün sahâbîler Ebû Bekr ile müsâfehâ etdiler. Gönülden Ebû Bekre düâlar eylediler “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Bundan sonra, yukarıdakilere ilâve olarak, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Buyurur ki, Ebû Bekr kuluma benden selâm söyle! Bu fakîr hâliyle benden râzımıdır; sor? Hazret-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr hazretlerine haber gönderip, beyân buyurduklarında; hazret-i Ebû Bekr, inleyip, bağırarak, feryâd ederek, dedi ki: “Ebû Bekr kimdir ki, kim oluyor ki, Rabbimden râzı olmıyayım. Ben herşeyi yaratan Rabbimden râzıyım, râzıyım”.<br />
<br />
Yirmibeşinci Menâkıb: (Misbâh) kitâbında anlatılmakdadır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki; bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize, askeri donatmak için, sadaka getirin diye, emr etdiler. Benim malımın çok olduğu bir zemân idi. Gönlümden geçdi ki, her zemânda, kardeşim Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sadaka husûsunda hepimizden fazla sadaka verirdi. Ammâ bu def’a ben ondan fazla vereyim diye, malımın yarısını götürdüm. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, yâ Ömer! Ehl-i beytine [ev halkına] ne alıkoydun. Dedim ki, yâ Resûlallah! Bu kadarını [ya’nî yarısını] alıkoydum. Bu sırada Ebû Bekr “radıyallahü anh” cümle malını getirip, koydu. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Ehl-i beytine [ev halkına] ne alıkoydun? Ebû Bekr, yâ Resûlallah! Ehlime Allahü teâlâyı ve Resûlünü alıkoydum, deyince, (ikinizin arasındaki fark, cevâbınız arasında olan fark gibidir) buyurdular. Ondan sonra, Ebû Bekr-i Sıddîkın her bir işde, önüne geçme ümmidimi kesdim. Rivâyet edilir ki, o zemân, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sadaka getirin diye emr edince, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” cümle malını ve giyeceklerini, sadaka verip, bir hırka giydi. O zemân Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gördü ki, Cebrâîl aleyhisselâm hırka giymiş. Ba’zı rivâyetde gelmişdir ki, bir gün hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine bir dilenci gelip, Allah için birşey verin dedikde, vermeye birşeyi bulunmayıp, sırtındaki gömleği, kapı arkasından dilenciye verdi. Kendisi bir eski şal örtündü. İbâdetle meşgûl oldu. Allahü teâlânın emri ile Cebrâîl aleyhisselâm üzerine bir şal bürünüp, hazret-i Habîbullahın huzûruna geldi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Bu ne hâldir. Seni bu hâl üzere hiç görmemişdim. Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Benim bu şekle girdiğimi acâib karşılama, ki Hak Sübhânehü ve teâlâ bütün gök meleklerine bu sûrete girmeğe emr eylemişdir. Çünki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” şimdi bu şekldedir.<br />
<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr ile Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, ikisi berâber giderken, bir dar yola geldiler. Ebüdderdâ önde, Ebû Bekr arkada, o darlıkda yürürken, o sırada, Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” karşıdan, parlak bir ay gibi, göründü. Hazret-i Ebüdderdâ, hazret-i Ebû Bekrin önüne geçmiş görünce hazret-i Fahr-i kâinât huzûrsuz olup, Ebüdderdâya hitâb eylediler ki, yâ Ebüdderdâ! Niçin Ebû Bekrin önünce yürürsün. Bilmez misin ki, Ebû Bekr senden evveldir. Senden büyük olan kimsenin önünde gitmek edebi terk değil midir. Hazret-i Ebüdderdâ hatâsını anlayıp, tevbe ve istigfâr eyledi. Şimdi ey mü’minler! Hazret-i Ebüdderdâ gibi bir zât, bir ân hazret-i Ebû Bekrin önüne geçince, hazret-i Resûl-i ekrem huzûrsuz oldu. Fikr edin, ya’nî düşünün. Ayrı i’tikâd üzere olanlardan Allahü teâlâ korusun!<br />
<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: Birgün sahâbe-i güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ba’zıları Fahr-i kâinâtın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yüksek huzûrlarına varıp, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü anh” şikâyet eylediler. Dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Ebû Bekr bir oda içine girip, ciğer kebabını yalnız yir. Kokusunu duyarız. Lâkin bizi da’vet eylemez. Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Bir dahâ böyle yapdığı vakt, bana haber veriniz; evine varalım.” Birgün yine hazret-i Ebû Bekr, bir odaya girdiğinde, ciğer kebabının kokusunu duyan Sahâbîler, ciğer kebabı yir diyerek, varıp, haber verdiklerinde, Server-i Enbiyâ hazretleri, derhâl kalkıp, hazret-i Ebû Bekrin olduğu odaya gitdi. İçeri girdikde, gördü ki, ne ateş var; ne kebab. Sonra süâl etdi ki, yâ Ebâ Bekr! Ciğer kebabını yalnız yir imişsin; revâ mıdır. Ebû Bekr dedi ki, yâ Resûlallah! Hâşâ ki ben ciğer kebabını yalnız yiyeyim. Pişen kendi ciğerimdir. Hayr-ül-beşer “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, sebebini sordular. Ebû Bekr “radıyallahü anh” cevâb verdi ki, yâ Habîballah! Dâimâ hâtırıma gelir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ bana islâm dînini müyesser eyledi. Ve Habîbinin dostlarından eyledi. Husûsî olarak bütün sahâbe-i kirâm içinde bu şeklde şöhret buldum. Kıyâmet gününde; acabâ ahvâlim ne olur. Allahü teâlânın huzûrunda bu iltifâtı ve bu riâyeti [bu ni’metlerin şükrünü yerine getirir miyim] tekmîl eder miyim diye korkudan ciğerim kebab gibi pişdiğinin sebebi budur. Hemen o sâat Cebrâîl aleyhisselâm gelip; hazret-i Ebû Bekrin hakkında nice müjdeler getirdi. Ondan sonra Eshâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetleri bir iken bin kat fazla oldu.<br />
<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün mescid-i şerîfinde, Eshâb-ı güzîn arasında, oturuyordu. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ hazretlerine buyurdular ki, Ebû Bekrin bir sâat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara cevâb vermeyip, hazret-i Bilâle emr etdi ki var, Ebû Bekri da’vet eyle. Hazret-i Bilâl, emri tâat kabûl edip, Ebû Bekrin kapısını çaldı. Dedi ki, Ebû Bekr hazretlerini Sultân-ı kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çağırır. Hemen o sâat hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” yerinden kalkıp, Server-i kâinâtın bulunduğu yere gitdi. Sultân-ı kâinât karşılayıp, Ebû Bekr hazretlerini yanına aldı. Sonra süâl eyledi ki, yâ Sıddîk, hâlâ ne amel üzerinde idin. Cevâb verdiler ki, yâ Habîballah! Hâtırıma şöyle geldi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ iki ev halk etdi. Birinin adı Cennet ve birinin adı Cehennem. Elbette takdîr yerini bulup, ikisini de dolduracakdır. Birini yaramaz kulları ile, birini sâlih kulları ile. Yâ Resûlallah! Dedim ki, yâ Rabbî! Bu za’îf kulunun bedenini büyültüp, Cehenneme koy ki, benim bedenim ile Cehennem dolsun. Senin emrin yerini bulsun. Bütün âlem, Cehennem korkusundan halâs olsun. Ondan sonra Eshâb-ı güzîn hazret-i Ebû Bekrin böyle düâsına ve yüksek himmetlerine hayrân olup, cümlesi hayr düâ etdiler “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” bir husûs için, birbiriyle münâzea etdiler [çekişdiler]. Hattâ, hazret-i Ebû Bekr hazret-i Ömere bir mikdâr sert olarak söyledi. Biraz durdukdan sonra, hazret-i Ebû Bekr pişmân olup, hazret-i Ömerden özrler diledi. Hazret-i Ömer iltifât etmedi. Se’âdethânelerine [evine] gitdi. Hazret-i Ebû Bekr gördü ki, hazret-i Ömer afv etmedi. Bu üzüntü ile, hazret-i Habîbullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrlarına vardı. Habîb-i ekrem gördü ki, hazret-i Ebû Bekrin şekli değişmiş. Mubârek derisinde değişiklik var. Süâl buyurdular ki, yâ Sıddîk sana ne oldu ki, böyle üzüntülüsün. Hazret-i Ebû Bekrin gözlerinden yaş akıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Bir husûs için hazret-i Ömer ile münâzea edip, bir mikdâr gadab ile, söylemişdim. Onun için hâtırı kırılmış [gücenmiş]. Sonra hatâmı bilip, afv diledim. Kabûl eylemedi. Yâ Resûlallah, huzûrunuza geldim. Benim hâlim nice olur. Kıyâmet gününde eğer Ömer yakama yapışırsa, bana inâyet, hâlime rahm eyle; deyip ağladı. Hazret-i Fahri âlem üç kerre düâ eyledi ki, yâ Rabbî! Ebû Bekrin bütün günâhlarını afv eyle; Ömerin bile. [ya’nî hazret-i Ömerin günâhını da afv eyle!] Meğer hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de hazret-i Ebû Bekrin ricâsını kabûl etmediğine pişmân olmuşdu. Hazret-i Ebû Bekrin evleri tarafına gitdi. Kapının önüne gelip, hazret-i Ebû Bekri sordu. Habîb-i ekrem hazretlerine gitdi diye cevâb verdiler. Hazret-i Ömer de varıp, Server-i kâinâtın huzûr-ı şerîflerine yüz sürdükde, gördü ki, bir tarafda hazret-i Ebû Bekr oturur. Bir tarafında hazret-i Ebüdderdâ oturur. Ondan sonra Habîb-i ekrem hazretleri buyurdular ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizlere Peygamber gönderdi. Cümleniz tekzîb etdiniz [inanmadınız]. Ammâ Ebû Bekr-i Sıddîk tasdîk eyledi. Cân ve baş ve bütün mal ve menâl ile, ehliyle ve iyâliyle benim uğrumda kalben kıyâm gösterip, bir ân ayrılmadı. Neden Ebû Bekrin kıymetini bilmeyip, rencîde edersiniz. İnsâf mıdır. Bilmez misiniz ki, Ebû Bekre olan riâyet ve hurmet bizedir. Onun hâtırını gözetmek, bizim hâtırımızı gözetmek gibidir. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” bu [azarlama şeklindeki] kelâmı işitdikden sonra, kalkıp, Ebû Bekr tarafına gidip, hazret-i Ebû Bekr de karşılayıp, birbiriyle müsâfeha edip, özr dilediler.<br />
<br />
Otuzuncu Menâkıb: Ebûl Ferec el Cevherî, Hasen Basrîden rivâyet eder. O da îmâm-ı Hasen bin Alîden “radıyallahü anhümâ” rivâyet eder. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” bir gün hutbe okuyup, halkı gazâ ve cihâda teşvîk etdi. Bir şahs ayak üzere kalkıp, dedi ki, yâ imâm! Bana fî sebîlillah cihâdın ve gazâların sevâbından haber ver. Hazret-i Alî buyurdular ki, bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile gazâya gidiyorduk. Senin benden süâl etdiğin gibi, ben de hazret-i Resûl-i ekremden süâl etdim; dedim ki, yâ Resûlallah! Bize gazâ ve cihâdın sevâbından haber ver. Hazret-i Server-i kâinât buyurdular ki: Bir kavm gazâya niyyet eylese, Hak Sübhânehü ve teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat yazar. Kaç kişi sefer için hâzırlansa, Allahü teâlâ onlar ile meleklere öğünüp, buyurur ki, görün, benim kullarımı, benim yolumda gazâya hâzırlanırlar. Ehline ve evlâdına vedâ’ eylerken, evi ve dıvârları onlar için ağlar. Ve günâhlarından temizlenip, anadan doğmuş gibi olurlar. Yılanın, derisinden çıkdığı gibi olurlar. Hak Sübhânehü ve teâlâ her adıma kırk bin melek verir. Dört tarafından hıfz ederler. İşledikleri her hasene ve her sevâb iki kat yazılır. Ona bin âbid ibâdeti sevâbı yazılır. Öyle âbid ki, bin yıl ibâdet etmiş olur. Harbe gitmek üzere yola girdiği zemân, Hak Sübhânehü ve teâlâ o kadar sevâb verir ki, dünyâdaki bütün insanlar kâtib olsalar, onun hesâbında âciz olurlar. Düşmâna karşı olup da, harbe başlasalar, melekler onları çevirip, üzerlerine durup, nusret ve zafer için, düâ ederler. Arşın altından bir melek, (El-cennetü tahte zılâl-issuyuf) ya’nî Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çağırır. Kılınç dokunup, her şehîd olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. Her kılınç darbesi yiyip, atından yere düşmezden evvel, Hak teâlâ hûrî gönderir. Sağından ve solundan yetişip, müjde verirler. Hak Sübhânehü ve teâlânın onun için, Cennetde hâzır eylediği kerâmâtı (ikrâmları) ve sevâbı haber verirler ve müjdelerler. Ondan sonra yere düşse, bir ses gelip, der ki, “Merhâbâ ey temiz rûh! Temiz bedeninden çıkdın. Müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâ senin için Cennetinde o kadar sevâb ve ecrler ve mülk ve ni’metler hâzırlamışdır ki, ne gözler görmüşdür, ne kulaklar işitmişdir. Ne de kimsenin hâtırına gelmişdir. Hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, Allahü teâlâ o şehîd hakkında buyurdu ki, onun ehline ve evlâdına halîfeyim. Her kim onu râzı eder, beni râzı eder. Her kim onu incitir, beni incitir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, şehîdlerin rûhlarını yeşil kuşların kursağına koymuşdur. Cennete girip, yemişlerinden yirler. Şehîde Cennet-ül firdevsde yetmiş kasr verirler. Her iki kasrın arası San’a ile Tehâme arası mesâfe kadardır. O kasrların nûru şark ve garb [doğu-batı] arasını doldurur. Her kasrın yetmiş kapısı vardır. Altındandır. Her kapıda perde asılmışdır. Kapının üstünde bir köşk vardır. Her bir köşkün içinde yetmiş çadır vardır. Her çadırda yetmiş kanepe [serîr] vardır. Her serîrin ayakları inciden ve yâkutdan ve zeberceddendir. Her serîr üzerinde kırk döşek vardır. Her döşeğin yüksekliği kırk arşındır. Her döşekde bir hûrî ayn ve her hûrî aynın kırk câriyesi vardır. Başlarında inciden tâclar ve boyunlarında mendiller ve ellerinde murassa leğen ve ibrik tutarlar. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yemîn edip, buyurdu ki, kıyâmet gününde, şehîdler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirken, yollarında Enbiyâ aleyhimüsselâm olur. Onlar geldikde, ayak üzerine kalkarlar. Şehîdler gelip, mücevherlerle süslü kürsîler üzerine otururlar. Her şehîd evlâdından ve ehlinden ve akrabâsından ve ahvâl ve ahbâbından yetmişbin kişiye şefâ’at edecekdir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” der ki; hazret-i Server-i Enbiyâ bunu böyle buyurdular.<br />
<br />
Nevfel “radıyallahü anh” derler bir yiğit, iki oğlunu ve hâtununu yanında getirip dedi ki, Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ben düâ edeyim, Siz âmîn deyiniz. Böylece düâm kabûl olsun. Hazret-i Server-i âlem, buyurdular ki, Sen söyle, ben âmîn diyeyim. Nevfel “radıyallahü anh” el kaldırıp, dedi ki: Yâ Rabbel âlemîn! Nevfel kuluna şehâdet müyesser eyle. Bu iki oğlunu yetîm eyle. Vâlidelerini dul eyle. Ondan sonra varıp, silâhını kuşanıp, atına binip, düşmâna karşı çıkdı. Birçok kimseyi öldürüp, sonunda atını düşürdüler. Sonra kendini şehîd etdiler. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki, ben gelip Fahr-i kâinât hazretlerine Nevfelin şehâdetini bildirdim. Dedim ki, Allahü teâlâ gazânı Nevfel ile mubârek etsin. Nevfel şehîd olup, kana bulanıp, yatar. Hazret-i Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhteremin mubârek gözleri yaş ile doldu. Sonra oradaki Eshâb-ı kirâm ile berâber geldiler. Sa’d bin Ebî Vakkas ok atıp, müşrikleri Nevfelin yanından dağıtdı. Resûlullah hazretleri gelip, başını dizi üzerine alıp, buyurdu ki: Allahü teâlâ sana rahmet etsin; yâ Nevfel! Şübhe yokdur ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ yarın kıyâmet gününde, nidâ edip, buyurur. Sen Arşın altından çıkarsın. Başın sağ elinde olur. Damarlarından kan akar. Kokusu miskden güzel kokar. Süâlsiz, hesâbsız Cennete gidersin. Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerine buyurdular. Örtü getirdiler. Sarıp, defn etdiler. Sonra Resûlullah hazretleri, kalkıp parmaklarının üzerinde yürür idi. Sonra süâl etdiler. O Resûl-i Hüdâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki; Beni Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Nevfel üzerine o kadar melek nâzil oldu ki, meleklerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamazdım. Bir melek gelip, kanadını ayağım altına döşedi. Ona basdım. Gazâ temâm olunca; hazret-i Resûl-i müctebâ “sallallahü aleyhi ve sellem”, hergün varıp, Nevfelin kabrini ziyâret ederdi.<br />
<br />
Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder ki, sayısız ganîmetler ile; gazâdan döndük. Mensûr, muzaffer olarak, Medîne-i münevvereye yöneldik. Medîneye yaklaşdıkda; Medîne halkı hazret-i Resûl-i Ekremi karşılamaya çıkıp, hâtunlar ve kızlar, def çalar, şi’r okur, hazret-i Serveri medh ve senâ ederler idi. Tebessüm edip; Ensârın hâtunları ne iyidir, derler idi. Ansızın Nevfelin hâtunu iki oğlu ile gelip, Server-i kâinât hazretlerine selâm verip, üzengilerine yüz sürüp, gazânız mubârek olsun, dedikden sonra, dedi ki, yâ Resûlallah, Nevfelin hâli ne oldu. Hazret-i Fahr-i âlemin mubârek gözlerinden yaş revân olup, yanında olanlar da ağladılar. Zübeyr bin Avvâm, Server-i kâinâtın “sallallahü aleyhi ve sellem” üzengisi yakınında yürürdü. Ona buyurdu ki, yâ Zübeyr! Yürü. Nevfelin haberini hâtununa söylemeye kim dayanabilir ki, ben söyliyeyim. Mubârek eli ile ardına işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ona da hâtun varıp dedi. Yâ Betûlün [hazret-i Fâtımânın] zevci. Nevfel ne oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ağlayıp, yanındakiler de ağladılar. Ammâr bin Yâser yanında yürür idi. Ona dedi ki; Nevfelin haberini hâtununa nasıl söyliyebilirim. Eli ile ardına işâret etdi; geçdi. Ondan sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun Ona varıp, sordu. Hazret-i Osmân ağlayıp, yanında olanlar da ağladılar. O da eliyle işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun ona da varıp sordu. Hazret-i Ömer de cevâb vermeyip, geriye işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Mû’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Ben hazret-i Ebû Bekrin, rikâbında [üzengisi karşısında] yürürdüm. Bana bakıp, tebessüm ederdi. Zübeyrden gayri geride kimse de kalmamışdı. Çünki, hâtun onlara da sordu. O yâr-i gârı Mustafâ [ya’nî Resûlün mağara arkadaşı], yüksek sırların kaynağı olan Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” mubârek sakalını avucuna alıp, gönlü perîşân olarak, parmağını dişine dokundurup, Hak sübhânehü ve teâlâ dergâhına teveccüh edip, dedi ki; yâ Rabbî! Bir gönül ki, yıkmakdan Habîbi ekremîn sakındı. Hazret-i Alî, hazret-i Osmân, hazret-i Ömer kaçındılar. Ben müşkil durumda kaldım. Eğer ifşâ edersem, ya’nî Nevfelin şehâdet haberini verirsem, Habîbine muhâlefet etmiş olurum. Eğer geri kaldı, geliyor desem, yalan söylerim. Doğru söylesem hâtırı [gönlü] yıkılır. Doğru söylemesem din yıkılır. Gönülden dedi ki, yâ Rabbî! Bana da bir söz ilhâm eyle; yâ müşkilimi sen çöz ki, miskînenin gönlü tesellî olsun deyip, Hakka bağlanıp, dergâha yüz tutup, (Yâ ALLAH) deyince, o ânda yaydan ok çıkar gibi, kılıncı elinde Nevfel sür’atle gelip, hazret-i Ebû Bekre selâm verdi. (Buyur) yâ Sıddîk, beni mi istersin, dedi. Mubârek elini açıp, Alîye “radıyallahü anh”, sonra Sahâbe-i güzîne yetişdi ve selâm verdi. Bunlar bu hâli görüp, dehşet içinde kalıp, atlarından düşeyazdılar.<br />
<br />
Zübeyr bin Avvâm hazretleri der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âdet-i şerîfleri idi ki, seferden geldikde, mescide varıp, iki rek’at nemâz kılardı. Sefere gitmiyenler gelip, selâm verip, tebrîk ederlerdi. Yine mescide vardı. Otururken kapıda kalabalık oldu. Kalabalığı gördüler. Nevfel içeri girip, selâm verdi. Resûl-i ekrem hazretleri Nevfeli karşılayıp, selâmını alıp, yerine oturtdukdan sonra, kendileri de oturdu. Buyurdu ki, sübhânallah! Bu bir âyetdir ki, Hak teâlâ açıkladı. Acabâ kimin eliyle zâhir oldu; derken, o ânda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Gözüm ile gördüm ve kulağım ile işitdim. Başında Cebrâîlin imâmesi vardı. Yâ Muhammed! Şükr secdesi eyle ki, ümmetinde Allahü teâlâ, hazret-i Îsâ aleyhissalâtü vesselâm gibi, ölüyü dirilten kimse yaratdı. Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurur ki, benim Habîbim, eğer senin mağara arkadaşın Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sakalı avucunda iken, bir kerre dahâ (Yâ ALLAH) demiş olaydı, izzim-celâlim hakkı için, bütün şehîdleri, diriltirdim. Yâ Muhammed! Ebû Bekr kuluma söyle ki, ben ondan râzıyım. O da benden râzımıdır. Onun sözünü doğru çıkarmak için, Nevfeli diriltdim. Zîrâ o câhiliyye döneminde yalan söylememişdir. Bunun üzerine, Server-i Âlem, Ebû Bekrin sakalını öpüp, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâmın verdiği müjde haberini söyleyip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Hakdır ve lâyıkdır ki, Allahü teâlâ sana ikrâm etmişdir. Şükrler olsun o Allahü teâlâ hazretlerine ki, ben dünyâdan ayrılmadan evvel, ümmetimde hazret-i Îsâ aleyhisselâm gibi, Allahü teâlânın izniyle ölüyü dirilten kimse yaratdı. Ondan sonra Ebû Bekr hazretleri imâmesini çıkarıp, başını açıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hazretinden utanırım. Yoksa imâmemi [sarığımı] Cehennem ateşinin üzerine koyardım. Cehennemin ateşini ümmetinin büyük günâh işleyenlerinden men’ ederdim. Ondan sonra Nevfel nice yıllar ömr sürdü. Evvelki oğullarından gayri iki oğlu dahâ oldu. Sonra Yemâme cenginde şehîd oldu.<br />
<br />
Ba’zı rivâyetde hanımı söylenmeyip, fakîr bir annesi olduğu söylenmişdir. Nevfel, silâhını kuşanıp, atına binip, muhârebeye katılmak üzere geldi. Annesi, ağlıya ağlıya feryâd ederek, Fahr-i kâinâta gelip, dedi ki: Yâ Habîballah! Benim gözümün yaşına merhamet eyle. Hayâtımda, görür gözüm ve tutan elim budur. Bundan gayri sığınacağım yokdur. Gâyet garîb ve fakîrim. Benim oğlum gençdir. Harb ahvâlinden haberi yokdur. Naz ile büyümüşdür. Soğuğa ve sıcağa dayanamaz. Ben zelîl kalırım. Kimse benim hâlimi bilmez. Hazret-i Resûl-i ekrem o fakîrin göz yaşına acıdı. O civâna dedi ki, oğlum ben sana kefîl olayım ki, gazâ sevâbını kazanasın. Şehîdlik mertebesine erişesin. Dertli annenin rızâsını gözet. Bunun yaşlılığı vaktinde, göz yaşını akıtdırma. Bu garîb bize şefâ’ate gelmiş iken, ayrılık ateşiyle yakma. İbâdet meydânının pîri, ağlıyarak; Yâ Resûlallah! Beni men’ etme. İhtiyârım elde değildir. Hak yoluna gönlüm cân ve baş oynamak [koymak] diler. Nihâyet anneme bir düâ edin ki, düânız sâyesinde, önce ona Allahü teâlâ sabr ihsân etsin. Bunun üzerine Resûl-i ekrem Nevfelin vâlidesine dedi ki, gel bu yiğidi hayrlı yolundan men’ etme. Çileli annesi, Sultân-ı kâinâtın emrine muhâlefet etmedi. Dedi ki, Yâ Resûlallah! Oğlum, nev resîddir, Sefer ahvâlini bilmez ammâ, sana ısmarladım. Her hâlini gözetesin. Fahr-i âlem hazretleri, Allahü teâlânın izni ile olur, buyurdu. Bir rivâyetde sâlim ve ganîmetlerle dönünce, annesi Resûl-i ekremin huzûruna varıp, o hidâyet şemsi nûr-i nübüvvet ile etrâfı aydınlatıp, sürûr ile geldiler. Fakîr kadın rikâb-ı hümâyûna yüz sürüp, iştiyakla, oğlunu sordu. O şefkat deryâsı, musîbet [kötü] haberi vermekle gönlü kırılır endîşesi ile çekinip, hüsn-i edeble cevâb verip, dedi ki, geride kaldı. Gelenlerden süâl edesin. O derd sâhibi [Nevfelin annesi] bekledi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” se’âdetle geldikde, süâl etdi. Buyurdular ki, Habîbullahdan süâl etmedin mi? Miskîne [fakîr kadın] dedi ki, süâl etdim. Böyle cevâb buyurdular. Hazret-i Mürtedâ bildi ki, hazret-i Risâlet penâh, bunun gönlünü kırmamak için, musîbet haberini vermemişler. Sultân-ı kevneyne muhâlif söylemeyip, aynı şeklde cevâb verdiler. Sonra da hazret-i Osmân, hazret-i Ömer, böylece hazret-i Ebû Bekre erişdi “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Bilâl-i Habeşî “radıyallahü teâlâ anh” bir kâfirin kölesi idi. Lâkin hazret-i Fahr-i âlemin mubârek ayağının toprağına yüz sürüp; kalbden müslimân olmuşdu. Bir büyük kilise vardı. İçindeki putlara hizmet için, kâfirler bir köylü ta’yin etmişlerdi. Birgün hazret-i Bilâl, o kiliseyi tenhâ buldu. İçeri girip, putların yüzlerini kirletdi. Acele ile dışarı çıkarken o hizmetci köylü, hazret-i Bilâl ile karşılaşıp, içeri girdi. Putları bu hâlde görünce, feryâd ederek, kâfirlerin oturdukları yere doğru varıp, hazret-i Bilâlden şikâyet etdi. Putlarına yapılan durumu bunlara bildirince, kâfirler Bilâlin efendisi üzerine gitdiler. Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihânet etmesi uygun mudur. Elbetde bu kulun [kölenin] hakkından gelmek gerekdir; dediler. Efendisi de bunlara dedi ki; mâdem ki benim kölem böyle küstâhlık yapdı. Size verdim. Ne yapmak isterseniz, öyle yapın. Onlar da Bilâli aldılar. Sıcak kum üzerine çıplak olarak koyup, mubârek karnı üzerine taş koydular. Sonra iki ellerini ve iki ayağını bağladılar. Dediler ki, tâ ki hazret-i Muhammedin dîninden dönmeyince seni bundan kurtarmayız. Bunun altında kalırsın. Hazret-i Bilâl bu taşın altında (Yâ Ehad) ismi şerîfini söylerdi. Allahü teâlânın hikmeti, Server-i Enbiyâ yoldan geçerken, hazret-i Bilâli bu azâbda yatar gördü. Hem de dili ile (Yâ Ehad) ismi şerîfini söyler. Hazret-i Fahr-i Kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, buyurdu ki: (Yâ Ehad) ismi şerîfi seni kurtarır. Ondan sonra, se’âdetle devlethânelerine gitdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Habîb-i Ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, ayağının tozuna yüz sürdü [ya’nî yanlarına vardı]. Hazret-i Bilâlin ahvâlini Ebû Bekr hazretlerine anlatıp, buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Bilâli kâfir elinden, sen kurtarırsın. Yoksa bir başka kimse kurtaramaz. Zîrâ Ebû Bekr hazretlerinin dâimâ âdet-i şerîfleri bu idi ki, kâfirlerin arasında yürürdü. Bir müslimân esîr görse, hesâbsız para verip, satın alırdı. Aldığı gibi, Hak Sübhânehü ve teâlâ yoluna ve Habîb-i Ekrem aşkına azâd ederdi. Yine âdet-i şerîflerine binâen kâfirler arasına gitdi. Konuşma esnâsında, onlara dedi ki, Bilâle böyle azâb etmekden size ne fâide vardır. Gelin bana satın. Onlar dediler ki, biz Bilâli dünyâ ağırlığı akça da versen satmayız. Eğer Âmir adındaki kölen ile değişdirirsen olur. O Âmir Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sebebiyle, kıyâssız mal edinmişdi. Meta’ından, yâdigârından, davarından gayri nakid onbin filori vardı. Hazret-i Ebû Bekr derdi ki, yâ Âmir! Müslimân ol, bütün mâl ile azâd ol. Yanımda, kardeşim olasın. Mel’ûn râzı olmayıp, islâm dînini kabûl etmez idi. Müslimân olmadığı için, hazret-i Ebû Bekr de, huzûrsuz olup, azâd etmezdi. Ondan sonra kâfirler dediler ki, kölen Âmir ile Bilâli değişiriz. Ebû Bekr hazretlerine gâyet hoş gelip, sevindiğinden, Âmiri, bütün malı ve davarı ile, hazret-i Bilâl için size verdim, deyince, kâfirler de, hazret-i Ebû Bekri aldatdık. Bu kadar mal ve Âmir gibi köle aldık diye sevindiler. Bilâl için olanlardan mel’ûnların haberleri yok idi. Yoksa hazret-i Ebû Bekrin bütün malını isterlerdi. O da Allah hakkı için acımayıp, sâdece sultân-ı Kâinâtın emr-i şerîfleri yerine gelsin diye, verirdi. Ondan sonra hazret-i Ebû Bekr, Bilâl hazretlerini, evvelâ taşın altından kurtarıp, elini eline alıp, hazret-i Habîb-i Ekremin huzûr-ı âlilerine getirip, ayak üzerine durup, buyurdular ki, yâ Resûlallah! Bilâli Allahü teâlâ aşkına bugün azâd eyledim. Fahr-i âlem hazretleri çok sevinip, hazret-i Ebû Bekre düâlar etdi. O anda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, hazret-i Ebû Bekr hakkında, meâl-i şerîfi, (O ateşden Ebû Bekr “radıyallahü anh” gibi, ziyâde müttekî olan sakınıp, kurtulur ki, Allahü teâlâ yanında temiz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta sarf eder.) olan, Leyl sûresi 17 ve 18.ci âyet-i kerîmelerini getirdi.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
Birinci halîfe emîr-ül mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır.<br />
<br />
İslâm dîninin birinci göz bebeğidir. Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” refîkidir [arkadaşıdır]. Bu ikisinden, ikincisidir. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” ism-i şerîfleri Abdüllahdır. Künyesi Ebû Bekrdir. Babasının adı, Osmândır. Babasının künyesi, Ebû Kuhâfedir. Arablar arasında künye ma’rûf ve meşhûr olduğundan, künye ile meşhûr olup, nesebi, Ebû Bekr Abdüllah bin Ebî Kuhâfe ibni Âmir bin Amr ibni Ka’b bin Sa’d bin Temîm bin Mürredir. Mürre, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinin yedinci babasıdır. Şübhesiz o temîz neseb, yedinci atada cem’ olur (birleşir).<br />
<br />
Ebû Bekrin “radıyallahü anh” ism-i şerîfleri, önceden Abdülka’be idi. Fahr-i âlem efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Abdüllah koydular. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ilk değişdirdiği ism, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” ismidir.<br />
<br />
Birinci Menâkıb: Lakab-ı şerîflerinden biri, (Atîk)dir. Bunun sebebi şu idi. Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek yüzlerine nazar edip, (Bu, Cehennem ateşinden atîkdir) buyurdular. Ya’nî, Allahü teâlânın nârından [ateşinden] azadlı kuludur, demek olur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerîfleri de (Sıddîk)dır. Ziyâde [çok fazla] inançlı demekdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini tasdîk etdiği için, bu ism verilmişdir.<br />
<br />
İkinci Menâkıb: Sıddîk kelimesi, lügatda üç ma’nâya gelir. Birinci ma’nâsı, gâyet doğru söyleyici demekdir. Bu ma’nâ, (Tâcül-islâm)da açıklanmışdır. Sûre-i Yûsüfde Sıddîk lafzı, bu ma’nâ ile tefsîr edilmişdir. İkinci ma’nâsı, kendi kavlini ameli ile [ya’nî yapdığı işi, sözü ile] doğrulamak demekdir. Üçüncü ma’nâsı, dâimî tasdîk demekdir. Bu iki ma’nâ (Sahîh-i Cevherîye) kitâbında açıklanmışdır. Emîr-ül-mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Sıddîk söylenmesinde, birinci ma’nâ düşünülse, o cihetle adlandırılır ki, gâyet doğru söyliyen idi. Demişlerdir ki, hazret-i emîr-ül-mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hadîs rivâyetini kimseden yemîn etmeksizin kabûl etmezdi. Ancak hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” kabûl ederdi. Eğer ikinci ma’nâ ile düşünülse, yine o cihetle adlandırılır ki, açıkdır. Eğer üçüncü ma’nâ düşünülse, o şeklde adlandırılır ki, O sultânı tasdîki devâmlı olup, yok olması, şübheye düşme ihtimâli yok idi.<br />
<br />
Nitekim, bildirilmişdir ki, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine mi’râc müyesser oldu. O gecenin sabâhında, mi’râc kıssasını anlatıp, buyurdu ki, (Bu gece, Mekkeden Beyt-i Mukaddese gitdim. Orada, Enbiyânın rûhlarına imâm olup, iki rek’at nemâz kıldım. Oradan Arşın üzerine yükseldim. Allahü teâlâ ile konuşdum. Allahü teâlâ, ümmetime, bir gün bir gecede elli vakt nemâz farz etdi. Geri döndüm. Âsûmânda, hazret-i Mûsâ “aleyhisselâtü vesselâm” ile karşılaşdım. Beni geri gönderdi ki, elli vakt nemâza ümmetin tâkat getiremez. Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt nemâz bağışladı. Geri Mûsâ aleyhisselâmın yanına geldim. Henüz çokdur, diye beni geri döndürdü. Tekrâr Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt dahâ bağışladı. Velhâsıl, beş nöbetde, kırkbeş vakt nemâz bağışladı. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm yine dön, dedikde, dedim ki, Rabbimden hayâ ederim. Ben bu beş vaktden râzıyım, dedim. Allahü teâlâdan nidâ geldi ki, bu beş vakt, elli vakte bedeldir. Sonra, Beyt-ül-mukaddese gelip, gece içinde, Mekkeye geri döndüm.) Hâl budur ki, bu gidip-gelmek, gâyet kısa zemânda oldu. Rivâyet edilir ki, geldikde, mubârek yatakları henüz sıcak idi. Kâfirler bu kıssayı işitince, inkâr edip, akla uygun değildir, dediler. İnkâr eden o gurub, şimdi bununla Ebû Bekri susdurmak iyi olur, diyerek, yanına geldiler. Dediler; yâ Ebâ Bekr! Efendinin, nasıl bir konuyu da’vâ edindiğini işitdin mi? Efendin der ki, bu gece arşa gitdim, geldim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” o durumda, duraklama ve tereddüd etmeksizin, tasdîk ve kabûl edip, böyle söyledi ise, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz, buyurdular. Ondan dolayı Ona, (Sıddîk) denildi. Hazret-i imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh”, Ebû Bekr-i Sıddîk adı gökden inmişdir, diye yemîn etmişlerdir. Gâliba sebebi; meâl-i şerîfi (Doğru haberde gelen ve Onu tasdîk eden...) olan âyet-i kerîmede, tefsîr erbâbı, doğru haberde gelenin Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Onu tasdîk edenin de Ebû Bekr-i Sıddîk olduğunu söylemiş olmalarıdır. İbrâhîm bin Hasen el-cevherî el Hirevî rivâyet eder ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki; (Ebû Bekr, anasından dünyâya geldi. Hak sübhânehü ve teâlâ, Cennete dedi ki, izzim celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri koyacağım!)<br />
<br />
Üçüncü Menâkıb: Rivâyet edilir ki, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” annesi Ümmül hayr hâtunun doğan her oğlu, vefât ederdi. Ebû Bekr hazretlerini doğurdu. Kucağına alıp, Beyt-i şerîfe getirdi. Orada dedi ki, “Ey, Beyt-i harâmın Rabbi! Ey makâmı Mültezemin sâhibi. Senden ricâ ederim ki, yeni doğmuş bu çocuğu bana bağışlayasın. Ma’mûr edesin. Birdenbire makâmdan [Beyt-i şerîfden] bir beyâz el çıkıp, Ebû Bekrin eline yapışdı. Bir ses işitildi ki, (Ey Allahın kulu olan kadın. Kucağındaki çocuk kurtulacak. Allahü teâlânın Resûlünün dostu olacak. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra halîfesi olacakdır) diyordu. Ümmül hayr, bunu işitip, şükr secdesi yapdı.<br />
<br />
Dördüncü Menâkıb: (Meâliyil ferş-ilâ avâliyil arş) ismli kitâbda anlatılır. Kâdî Ebül Hasen, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile oturmuşlardı. Konuşma esnâsında, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç saneme [puta] secde etmiş değilim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, niçin Resûlullah hakkına yemîn edersin. Bu kadar câhiliyye zemânımız geçdi, dedi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, babam Ebû Kuhâfe, bir gün beni alıp, puthâneye götürdü. Bunlar senin ilâhındır, bunlara secde eyle, dedi. Beni oraya koyup, gitdi. Ben ileri vardım. Saneme [puta], karnım açdır, bana yiyecek ver, dedim. Cevâb vermedi. Su istedim. Cevâb vermedi. Elbisem yok, bana elbise ver, dedim. Cevâb vermedi. Elime bir taş alıp, bu taşı senin üzerine atarım, eğer ilâh isen mâni’ ol, dedim. Cevâb vermedi. Taşı atıp, saneme [puta] vurdum. Yüzü üzeri düşdü. Babam gelip, gördü. Bana dedi: Ey oğul. Niçin böyle edersin. Elimden tutup, eve götürdü. Anneme durumu anlatdı. Annem dedi ki, bunu kendi hâline koyalım. Bunun hakkında, Allahü teâlâ tarafından bana hitâb gelmişdir. Eseri zuhûr edecekdir. Sonra ben anneme sordum. Benim için sana gelen hitâb ne idi. Annem dedi ki: Seni doğurmam yakın olduğu gece, ağrı tutup, ızdırâba düşdüm. Hâtıfdan bir ses geldi ki, Ey hâtun! Müjdeler olsun sana ki, senden bir vücûd zuhûra gelecekdir. Yerde adı (Atîk) ve semâda (Sıddîk) ve hazret-i Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” yâr ve refîk olacakdır, dedi. Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sözünü temâmladı. Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, hazret-i Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sâdık Ebû Bekr, dedi. Ya’nî Ebû Bekr gerçek söyler, diye üç kerre tekrâr etdi.<br />
<br />
Beşinci Menâkıb: Ehl-i sünnet vel-cemâ’at müttefiklerdir ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbının en üstünü Ebû Bekr “radıyallahü anh”, ondan sonra hazret-i Ömerdir “radıyallahü anh”. Ammâ, hazret-i Osmân ile hazret-i Alînin efdaliyyetlerinde ihtilâf etmişlerdir. Ehl-i sünnet vel-cemâ’atden bir tâife, hazret-i Alînin üstün olduğunu söylediler. (Buhârî) “rahmetullahi aleyh” nakl edip, Abdüllah bin Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder ki, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı şerîflerinde eshâb birbirinden tercîh olunurlardı. Evvelâ Ebû Bekri, sonra Ömeri, ondan sonra Osmânı, sonra Alîyi üstün tutarlardı “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. İbni Münzir rivâyet eder ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Bu ümmetin Nebîsinden sonra hayrlısı, Ebû Bekr, sonra Ömer, ondan sonra Osmândır.)<br />
<br />
Altıncı Menâkıb: Hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilir. Evvelâ islâma gelen, Ebû Bekrdir “radıyallahü anh”. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” ile ilk önce kıbleye durup, nemâz kılan Ebû Bekrdir. Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” islâma geliş sebebi şöyle idi. Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü’yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona varıp, rü’yâsını ta’bîr etdirdi. Râhib dedi ki, sen nerelisin? Ebû Bekr dedi; Arz-ı Hicâzdanım. Tekrâr sordu: Ne iş yaparsın. Ebû Bekr, tüccârım, dedi. Râhib dedi ki, yâ Arabistanlı kişi. Bu rü’yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta’bîrini ister isen, ücretini ver, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” oniki dînâr çıkarıp, verdi. Râhib dedi ki: O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Peygamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona ulaşdırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde şefâ’atinden unutmasın. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bana bir mektûb ver, dedi. Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre “radıyallahü anh” verdi. O mektûbun mevzû’u şu idi. (Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ aleyke ve selleme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve Rabbilâlemînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sana gönderdim. Ma’lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü’yâsını ta’bîr etdirdi. O rü’yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ’atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm etmişdir.<br />
<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”; ey rü’yâyı ta’bîr eden kişi. Eğer ta’bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahi bende senin emânetin olsun, dedi. Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” vahy eyledi. Bir gece o büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısında dedi ki: Allahü teâlâya da’vet edenin da’vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah, deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Birkaç gün sonra, Mekke sokaklarında, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile buluşdu. Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki: Ne olaydı, islâma geleydin. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Peygamber isen mu’cize gösteresin. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dıvâra yaslayıp, dedi ki, sana o mu’cize yetmez mi ki, o rü’yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta’bîr etdirdin. O zemândan on iki yıl geçdi. Ta’bîr edene on iki dînâr verdin ve yüz dînâr dahâ va’d etdin. Rü’yâyı ta’bîr eden, on iki satır bir mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup, mektûbda yazılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” işitip, parmak kaldırıp, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya’nî sen, o Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.<br />
<br />
Yedinci Menâkıb: Huzeyfe ibni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder. Bir gün hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sabâh nemâzını kılıp, dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîkı “radıyallahü anh” süâl etdi. Kimse cevâb vermedi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ayağa kalkıp, Ebû Bekr nerede, buyurdu. Ebû Bekr arka safdan, Lebbeyk (buradayım) yâ Resûlallah, dedi. Resûlullah emr buyurdu. Ebû Bekre yol açdılar. Yanına gelip, hazret-i Fahr-i kâinât buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr nerede idin. Birinci rek’atde bana yetişdin mi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Yâ Resûlallah! Birinci safda sizinle tekbîr alıp, Fâtiha sûresini okumağa başlamışdım. Sonra, abdestimde vesvese oldu. Abdest için dönüp, mescid kapısına geldim. Birdenbire bir ses işitdim. Ardıma bakdım, gördüm ki, altundan bir kab asılmış ve içi dolu su idi. O su, kardan beyâz ve baldan tatlı idi. Üstünde bir mendil örtülmüşdü. Üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah Ebû Bekr-i Sıddîk) diye yazılmış idi. Mendili alıp, önüme koydum. Abdest alıp, mendili geri kabın üzerine koydum. Sonra gördüm, kaybolmuş. Sonra gelip, evvel rek’atde size yetişdim, dedi. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr “radıyallahü anh”. Ben nemâzda kırâ’eti temâmladım ki, rükû’a gideyim. Dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince, rükû edemedim. Sana abdest suyu veren Cebrâîl idi. Mendili tutan Mikâîl idi. Benim dizlerimi tutan İsrâfîl idi “aleyhissalâtü vesselâm”.<br />
<br />
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın emri ile Mekke-i mükerremeden hicret etmek dilediği zemân, benim ile bu yolda kim hemrâh [yol arkadaşı] olur. Cânına ve başına kim kıyar, dediği zemân, herkesden önce hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” ileri atılıp, anam ve babam, mal ve cânım, cümlesi yoluna fedâ olsun; yâ Resûlallah. Bu şerefli hizmete ben kulunu kabûl eyle diye ilticâ ve tazarru’ edince, hazret-i Fahr-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kabûl buyurdu. Gece ile berâber, mah [ay] ve keyvan [zuhâl yıldızı] gibi yola çıkdılar. Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” o Resûl-i Rabbil âlemîn hazretlerini sakınıp, kâh ardına, kâh önüne, kâh sağına ve kâh soluna geçer ve kâh, mubârek ayağı parmakları üzerine basardı. Düşmânlar izlemesin diye. Bu esnâda Habîb-i Hudâ hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, “Yâ Ebâ Bekr, ne ızdırâb çekersin. Kendi nefsin için mi korkarsın.” Cevâb buyurdular ki, (hâşâ, sümme hâşâ ki, Ebû Bekr bu yolda kendi cânını sakınıp, kayırsın.) Ve lâkin, yâ Resûlallah! Mubârek cesedinin bir kılına halel gelir diye, korkarım ki, benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir. Sen din serâyının mi’mârısın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, “Üzülme, Allahü teâlâ bizimledir!” buyurdu. Mağaraya geldiler. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Bir mikdâr sabr edin. O mağaraya ben kulun gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Ebû Bekre olsun! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” izin verdi. Mağara içine girince, ne kadar mahlûkat var ise, târûmâr olup, herbiri deliğine girdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sırtından mübârek gömleğini çıkarıp, parça-parça edip, parçalar ile, o deliklerin temâmını tıkadı. O deliklerden biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O deliğe de, ayağının tabanını iyice tıkadı. O büyük sultâna, şimdi se’âdet ile, içeri buyurun diye hitâb eyledi. İki cihân serveri de, Besmele söyliyerek, mağara içine girdi. Sabâha kadar orada kaldılar. Sabâh oldu. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâ Resûlallah! Yolunda, gömleğimi yırtıp, akrep ve yılan deliklerini tıkayıp, şerlerini def’ eyledim; dedikde, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahım! Ebû Bekri, kıyâmet günü, benim derecemde, benimle berâber bulundur!) buyurdu.<br />
<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Nakl edilmişdir ki, bu esnâda Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” mubârek yüzlerinde değişiklik görüp, süâl etdikde, meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Mağarada olan delikleri birbir tıkayıp, lâkin, cübbe parçası bir deliğe yetmedi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamışdım. Bir yılan, birkaç def’a tabanımı sokdu. Ayağımı delikden çekmeğe korkdum ki, o yılan delikden dışarı çıkıp, zât-ı şerîfine bir elem verip, ızdırâb eder, diye cevâb verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onunla benim aramı aç, bırak çıksın buyurdu. O an Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” mubârek ayağını delikden çekdi. İçeriden görünüşü hüzn ve gam veren zehirli bir yılan çıkdı. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”: Ey utanmaz yılan! Benim mağara arkadaşımı ve esrârıma vâkıf olanı, Allahü teâlâdan korkup, benden hayâ etmedin mi, ayağını sokarak eziyyet etdin, diyerek hitâb edip, azarlayınca, yılan cevâba kâdir olup, dedi ki, yâ Habîbi rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki hayvân zümresinden kuşlar, yılanlar, karıncalar, cemâline âşıkdır. Hattâ ben kulun, birçok yaşlı, gözü nemli, kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasflarınızı dinleyip, ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayrân ve kendinden geçmiş, şaşkın şeklde ağlıyarak, mâl ve mülkünü terk edip, âşık divânen olmuşdum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmişdim. Onun için nice zemândan berî, bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip, yolunuzu bekliyordum. Böylece, sizin buraya teşrîfiniz ile, ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim. Çünki, en mes’ûd bir zemânda, bu karanlık mağarada, arkadaşın [mağaraya girince], sabâh güneşi gibi zâhir olup, devlet güneşim doğdu. Ammâ ne var ki, arkadaşın yine perde oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, zarûrî olarak, bu küstahlık benden vâkı’ oldu; diye özr dileyince, Seyyid-üs-sekaleyn, dünyâ ve âhıretde bulunanların şefâ’atcisi, yılanın küstâhâne özrünü kabûl etdi. Hazret-i Ebû Bekrin yarasına, mübârek ağızlarının suyundan sürdü. O ânda acısı şifâ buldu.<br />
<br />
Onuncu Menâkıb: O mağarada bir müddet kaldılar. Orada Ebû Bekr “radıyallahü anh” hazretleri aşırı derecede susadı. Harâreti had safhâya gelince, Sultân-ı Enbiyâya arz etdi. Buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Dışarıya çık. Mağaranın önünden akan nehrden murâdınca [doyasıya] iç. Yüksek emrleri üzerine dışarı çıkıp, gördü ki, bir ırmak akar. Kardan soğuk ve hem beyâz. Baldan tatlı ve kokusu miskden güzel. Arzû etdiği kadar içip, geri geldikde, dedi ki: Yâ Resûlallah! Bu ne hayât suyudur ki, bu dağın başında hâsıl olmuş ve yaratılanlardan bir fert görmüş değildir. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu: Allahü teâlâ hazretleri Cennet ırmağı ile vazîfeli olan meleğe, tâ Cennet-i firdevsden; akarsuyu getirip, bu mağara önünde akıtsın ve Ebû Bekr-i Sıddîk kulu, ondan murâdınca içsin diye emr etdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” bu sözleri işitdiği zemân çok neşelenip, dedi ki, babam ve anam sana fedâ olsun. Ebû Bekrin Hak sübhânehü ve teâlâ katında bu kadar mertebesi var mıdır ki, onun için, Mekke dağında, Cennetden ırmak akıtır. Hazret-i şefî’ül müznibîn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Evet, yâ Ebâ Bekr, Allahü teâlâ hazretleri katında dahâ ziyâde kadrin vardır. Beni hak Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sana buğz eden kimseler Cennete giremezler. Onların yetmiş yıl kadar ameli olsa da!) buyurdular.<br />
<br />
Onbirinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde [Kur’ân-ı kerîminde], (Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur. Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki, yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin; dedi. Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr “radıyallahü anh” sevinip, ileri vardı. Dedi ki, Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir. O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me’mûr oldun ise, söyle. Kuş dedi. Ma’lûmun olsun ki, hazret-i Âdem aleyhisselâm yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni halk etdi [yaratdı]. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la’net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba’zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.<br />
<br />
Onikinci Menâkıb: Rivâyet olunur ki, hazret-i Resûl-i ekremin amcası Ebû Tâlib hakkında bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (Şübhesiz ki sen istediğin kimseyi hidâyete kavuşduramazsın. Ve lâkin, Allahü teâlâ dilediğini hidâyete kavuşdurur.) Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” o mahalde hâzır idi. Cebrâîlden o da işitip, o bir zemân, kendinden geçdi. Sâlibî şöyle demişdir: Hazret-i Cebrâîlden vahyi, Ebû Bekr-i Sıddîkdan “radıyallahü anh” gayri kimse işitmemişdir.<br />
<br />
Onüçüncü Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurmuşlardır ki, mi’râc gecesi, kardeşim Cebrâîle süâl etdim ki, kıyâmet gününde, ümmetimin cümlesine süâl olunur mu. Cevâb verdi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem! Ümmetinin cümlesine hesâb vardır. Lâkin, Ebû Bekre yokdur. Ona kıyâmet gününde yürü sen hesâbsız Cennete var; denilir. O ise, dünyâda beni sevenler, benimle berâber Cennete girmeyince, ben Cennete girmem, der.<br />
<br />
Ondördüncü Menâkıb: İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahmetullahi aleyh” yazmışdır. Birgün sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sekaleyn ve habîb-i Rabbilâlemîn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bir gümüş yüzük hediyye getirdiler. Hazret-i Ebû Bekre verdi. Yâ Atîk. Var, bunu bir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilâhe illallah), kazısın [ya’nî yazsın], buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr yüzüğü alıp, kuyumcuya götürdü. Dedi ki, bu yüzüğün üzerine (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah) nakş eyle. Bunu Sultân-ı Enbiyâ emr etmemişdi. Lâkin, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Allahü teâlânın ism-i şerîfinden, hazret-i Habîbi ekremin ism-i şerîfi ayrı olmasını lâyık görmedi. Onun için, kuyumcuya böyle ısmarladı. Kuyumcu da, emr-i şerîfleri mûcibince yüzüğün kaşı üzerine kazıyıp, tekrâr, Ebû Bekre teslîm eyledi. Onlar da mubârek yüzüğü eline alıp, Fahr-i kâinâta getirirken, Allahü teâlâ hazretleri, azamet ve kibriyâsı ile, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki, yâ Cebrâîl! Acele yetiş. Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekrin adını yaz. Çünki, Ebû Bekr, benim ism-i şerîfimden Habîbimin isminin ayrı olmasını lâyık görmedi. Ben de lâyık görmedim ki, Habîbimin isminden, Ebû Bekrin ismi ayrı olsun. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm derhâl yetişip, mubârek yüzük Ebû Bekrin elinde iken ve haberi yok iken, yüzüğün üzerine, hazret-i Ebû Bekrin ism-i şerîfini kazıdı. Sonra Ebû Bekr hazretleri o mubârek yüzüğü, sultân-ı Enbiyâya teslîm eyledi. Fahr-i kâinât hazretleri, yüzüğün kaşına nazar edip [bakıp], gördü ki, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekr-i Sıddîk) kazılmış. Fahr-i kâinât, bunun hikmeti nedir, diye tefekküre vardı. Ondan sonra Ebû Bekre süâl etdi ki, yâ Sıddîk. Bu yüzüğün kaşına yalnız Lâ ilâhe illallah kazdır, diye sipâriş olunmuş idi. Sen ziyâde kazdırmışsın. Sebebi nedir. Hazret-i Sıddîk hicâbından [utancından] mubârek başından ayağına varıncaya kadar terledi. Dahâ cevâb vermeden hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin kendi adının yüzüğün kaşında yazıldığından haberi yokdur. Ben kazdırdım. Habîbim bundan dolayı huzûrsuz olmasın. Zîrâ Ebû Bekrin eline yüzüğü verdiğin vakt, yalnız Lâ ilâhe illallah kazdır, demişdin. Ebû Bekr benim ism-i şerîfimden, Habîbimin ismi ayrı olmağı lâyık görmeyip, kendisi kuyumcuya kazdırdı. Ya’nî, Ebû Bekr senin adını, benim adımdan ayırmadı. Ben de senin adından Ebû Bekrin adının ayrı olmasını revâ görmedim. Onun için, Cebrâîle emr edip, gönderdim. Senin adının yanına Ebû Bekrin adını yazdı. Şimdi, eğer âkıl-u dânâ (akllı ve ilm sâhibi) isen, hazret-i Ebû Bekrin, dergâh-ı izzetde ne denli mertebesi olduğunu bundan fehm eyle. Ayrıca, hakkında bu kadar âyet-i kerîme nâzil olmuş ve hadîs-i şerîfler rivâyet olunmuşdur.<br />
<br />
Onbeşinci Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, arasat meydânında, Hak sübhânehü ve teâlâ emr eyler ki, Cennetden mahşer yerine sarı yâkutdan bir taht getirirler. Eni ve uzunluğu yirmi mil mikdârı olur. Ondan sonra, o tahtın sağ tarafına bir taht dahâ koyarlar. Eni ve uzunluğu bunun misâli olur. Ondan sonra sol tarafına ak gümüşden bir taht dahâ koyarlar. Eni ve uzunluğu bunlar gibidir. Ondan sonra, sarı yâkutdan taht üzerine Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” oturur. Sağ tarafında olan altından taht üzerine bir güzel melek oturur. Sol tarafında olan gümüş taht üzerine de bir melek oturur. Sonra, sağ tarafında oturan melek, ayak üzere durup, yüksek ses ile seslenir ki, yâ mahşer meydânındaki müslimânlar. Agâh olun ki, Cennet hazînedârı Rıdvân benim. Allahü teâlâ bana emr eyler ki, yâ Rıdvân! Cennet kapılarının anahtârlarını al. Habîbim Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine götür ve benim selâmımı söyle. Habîbim kimden râzı ise, hesâbsız ve azâbsız Cennete alıp git. Ben de Cennetin anahtârlarını alıp, Habîbi Ekreme “sallallahü aleyhi ve sellem” götürürüm. Allahü teâlânın emr-i şerîfi mûcibince ahvâli arz ederim. Server-i Enbiyâ buyurdu ki; yâ Rıdvân! Anahtârları Ebû Bekre götür. Zîrâ, ben ümmetimin günâhkârlarının şefâ’atiyle vazîfeliyim. Bu hizmeti Ebû Bekr görsün. Bilmiş olunuz ki, hazret-i Ebû Bekre Cennetin anahtârlarını teslîm ederim ve de emrine mutî’ olurum. Her kimden ki, Ebû Bekr râzıdır, Cennete alıp, giderim. Kimden hoşnûd değildir, Cennete koymam; der. Ondan sonra sol tarafda gümüş taht üzerine oturan Melek ayak üzerine durup, seslenir ki, Cehennem hazînedârı Mâlik benim. Allahü teâlâ hazretleri bana hitâb eyler ki, yâ Mâlik! Cehennem kapılarının anahtârlarını habîbim Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine götür ve benden selâm söyle. Her kimden ki, Habîbim hoşnûd değildir; Cehenneme alıp, götüresin. Ben de Cehennem kapılarının anahtârlarını alıp, Sultân-ı Enbiyâya götürürüm. Allahü teâlâ hazretlerinin emr-i şerîfi üzere ahvâli açıklarım. Hazret-i Fahr-i kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, “Yâ Mâlik! Âsî ümmetin ahvâli ile meşgûlüm. Hemen anahtârları Ebû Bekre teslîm eyle. Bu hizmeti onlar görsünler. Şimdi uyanık olun ki, Cehennemin anahtârlarını hazret-i Ebû Bekre teslîm ederim. Ben de emr-i şerîflerine mutî’ olurum. Her kimden ki Ebû Bekr-i Sıddîk memnûn ve râzı değildir. Süâlsiz ve hesâbsız, Allahü teâlânın emri ile Cehenneme alıp-götürürüm.<br />
Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”, hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerinde, se’âdetle otururlarken; bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba’zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se’âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, sükût buyurup [susup], birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la’înin olduğu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat’î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.<br />
<br />
Onyedinci Menâkıb: Birgün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn, habîb-i Rabbilâlemîn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Âişe-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ” evlerine teşrîf buyurdu. Buyurdu ki, yâ Âişe-i Sıddîka. Hiç yiyecekden bir nesnen var mıdır. Hazret-i Âişe latîfe ile dedi ki, Sultânım, bu gece yatdığınız yerde, niçin tedârik etmediniz. [Oradan almadınız.] Fahr-i kâinâtın mubârek gönüllerine bu hoş gelmedi. Huzûrsuz olup, odadan çıkdılar. Hazret-i Âişe, koşdu. Mubârek eteğine yapışdı; alakoyup, yapdığı latîfeden afv dilemek istedi. Sultân-ı Enbiyâ mubârek eteğini çekip, dışarı çıkdı. Hazret-i Âişe anladı ki, Fahr-i âlem hazretleri incindi. Hemen başını secdeye koyup, Allahü teâlâ hazretlerine yalvarmağa başladı. Dedi ki: Yâ Rabbî! Benim şefî’im [hâlime acıyıp afv edecek] sensin. Senden başka benim hâlime acıyıp, yardım edecek yokdur. Allahü teâlâ hazretlerine hem yalvarır ve hem mubârek gözlerinin yaşı ırmak gibi akar idi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri kemâl-i lütfundan, nihâyetsiz ihsânından, hazret-i Âişenin düâsını kabûl edip, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı, Habîb-i Mükerrem hazretlerine gönderdi. Sultân-ı Enbiyâ bir ayağını mescidin içine koyup ve diğer ayağını da koymadan, hazret-i Cebrâîl yetişip, dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Mescide girme ki, izn yokdur. Fahr-i kâinât hazretleri dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Sebebi nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi: Hazret-i Âişenin gözü ırmak gibi akar. Hak Sübhânehü ve teâlâ der ki, varıp, Âişenin hâtırını tesellî edesin. Sultân-ı kevneyn, se’âdetle, hazret-i Âişenin evine geldi. Hazret-i Âişe karşılayıp, Sultân-ı kâinâtın mubârek ayağının tozuna yüzünü sürüp, afv diledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” afv buyurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ, hazret-i Cebrâîle emr etdi ki, Habîbim ile Âişeyi ben araya girip, barışdırdım. İkrâm da bizden olsun. Var Cennet ni’metlerinin çeşidlerinden getirip, hazret-i Fahr-i âlem ile, hazret-i Âişenin önlerine koy. Sonra, Cebrâîl aleyhisselâm Cennetden ni’met getirip, önlerine koydu. Hazret-i Âişe, bir lokma hazret-i Sultân-ı Enbiyânın mubârek ağzına koyardı ve bir lokma kendi yir idi. İki lokma kalınca, Fahr-i âlem buyurdu ki, yâ Âişe! Bu iki lokmayı baban Ebû Bekr için alıkoy. Zîrâ Sultân-ı kâinâtın Ebû Bekre o mertebe muhabbeti vardı ki, bir lokmayı onsuz yimezdi. Bir an dahî onsuz olmazdı. Ebû Bekr-i Sıddîkın bu ni’metlerden hisse almamış olmasını revâ görmedi. Onun için hazret-i Âişeye buyurdu ki, iki lokmayı alakoysun. Bu esnâda kapı çalındı. Server-i Enbiyâ dedi ki, yâ Âişe! kapıya gelen Ebû Bekrdir. İçeri gelsin. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Habîb-i mükerrem hazretlerinin, huzûr-ı âlîlerine yüz sürdükde, buyurdular ki, yâ Sıddîk! Bu iki lokma Cennet ta’âmlarındandır. Size hisse ayırdık. Hazret-i Ebû Bekr bu iki lokmayı eline alıp, birini Fahr-i kâinâta ve birini hazret-i Âişeye verdi. Sultân-ı kevnevn buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Niçin bu iki lokmayı kendin yimedin, bize verdin. Cevâb buyurdular ki, yâ Habîballah! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Sizin yidiğiniz bana kendim yimemden bin kat dahâ hayrlı gelir. Hazret-i Ebû Bekrin Fahr-i âlem hazretlerine bu kadar kuvvetli muhabbeti vardı. Fahr-i âlem hazretleri de ne mertebe riâyet edip, severlerdi ki, Cennet ni’metini Ebû Bekr-i Sıddîka hisse alıkoymayınca yalnız yimedi. Fahr-i âlem hazretleri bir ân Ebû Bekrsiz olmazdı ve her ne vakt Sultân-ı kâinât hazretlerine buluşmak murâd-ı şerîfleri olsa, mülâkat ederler idi [görüşürlerdi]. Server-i Enbiyâ, her ne müşâvere etmek isteseler, hazret-i Ebû Bekr ile ederdi. Hiçbir zemân Ebû Bekrden huzûrsuz olup, incinmedi. O dâimâ Sultân-ı kâinâtın emrine mutî’ ve itâ’at ederdi. Aksine bir şey olmamışdır. Belki, mubârek hâtırlarına bile gelmemişdir.<br />
<br />
Onsekizinci Menâkıb: Hazret-i Fahr-i Enbiyâ Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, Allahü teâlâ, yerleri ve gökleri, ve arş-ı azîm ile kürsîyi ve levh ve kalemi ve Cennet ve Cehennemi ve insanları ve cinleri halk etmezden evvel, benim rûhum ile Ebû Bekrin rûhunu güvercin sûretinde halk edip, aşk meydânında uçun diye emr eyledi. İleri uçup gideniniz Muhammed olsun, geride kalanınız Ebû Bekr olsun, buyurdu. Böylece ikimiz uçduk. Ben Ebû Bekrden, şehâdet parmak ile yanında olan orta parmak arasındaki fark kadar ileri geçdim. Hazret-i Ebû Bekr, bu izzet ve bu şerefi, hep Habîbullah hurmetine bulmuşdur. Zîrâ hâlis ve muhlis dostu ve yâr-i gârı idi. [Mağara arkadaşı idi.]<br />
<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: (İrşâd-üs-sıddîk) kitâbının sâhibi zikr etmişdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ebû Bekrin îmânı diğer mü’minlerin îmânı ile ölçülse, Ebû Bekrin îmânı ağır gelir.) Bir rivâyetde buyurmuşdur ki, (Rü’yâmda gördüm ki, kıyâmet kopmuş. Mahşerde terâzî kurulmuş. Bütün mü’minlerin îmânı tartıldı. Ebû Bekrin îmânı cümle ümmetin îmânından ağır geldi.)<br />
<br />
Yirminci Menâkıb: Yine aynı kitâbda, ya’nî (İrşâd-üs-sıddîk) kitâbında bildirilmişdir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Birgün gördüm ki Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ile müsâfehâ edip, buyurdu ki, müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr. Hak Sübhânehü ve teâlâ, bütün mahlûklara, umûmî olarak, tecellî eder. Ammâ, sana husûsî olarak tecellî eder. Nakl edilmişdir ki, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir: Câhiliyye zemânında bir gün, bir büyük ağacın altında otururken, bir dal başıma eğildi. Bir ses geldi ki, yakın zemânda, Kâ’be-i şerîfede, Benî Hâşîmden, Abdülmuttalib oğullarından Muhammed adlı bir Peygamber zuhûr etse gerek. Böyle büyük ve şanlı Peygamber dahâ gelmemişdir ve de gelmiyecekdir. Hâtem-ül-enbiyâdır. Sen herkesden evvel Onun dînine gireceksin. Ona senden yakın kimse olmıyacakdır. Ben de ağaca dedim ki, o Peygamber meydâna çıkdığı vakt bana haber ver. O ağaç ile anlaşdık. Ne zemân ki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine Peygamber olduğu bildirildi, o ağaçdan ses geldi ki, ey Ebû Kuhâfe oğlu. Müjdeler olsun sana, o Peygamber zuhûr etdi. O vakt, hâzır ol, gayret eyle ki, onunla karşılaşıp dînine giresin ki, senden evvel onun dînine kimse girmez. Sabâhleyin sevinç ile kalkıp, Fahr-i âlem hazretlerinin basdığı toprağa yüz sürmek niyyeti ile giderken, Sultân-ı Enbiyâya rastgeldim. Bundan sonrası anlatılmış idi.<br />
<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Birgün Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescidde oturmuş idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ, hazret-i Cebrâîl ile söyleşirdi. Eshâb-ı kirâm mescide gelip, Seyyid-i kâinâtı meşgûl görüp, bildiler ki, hazret-i Cebrâîl ile söyleşir. Sükût edip, oturdular. O sırada hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” içeri girip, selâm verip, yerine oturdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” gelip, selâm verip, yerine oturdu. Sonra Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” gelip selâm verdikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm ayak üzerine kalkdı. Sultân-ı Enbiyâ hazretleri de ayak üzerine kalkdı. Eshâb-ı kirâm, Server-i kâinâtı ayak üzere kalkdığını görüp, hepsi ayağa kalkıp, hayret etdiler. Zîrâ Fahr-i âlem, Eshâb-ı güzînden kimseye ayak üzerine kalkmamışdır. Sonra bu husûsu, hazret-i Resûl-i ekremden sordular. Buyurdular ki: Ebû Bekr-i Sıddîk mescide girip, selâm verdiği zemân, Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîka ta’zîm için ayak üzerine kalkdı. Ben de ayak üzerine kalkdım. Sonra, yâ kardeşim Cebrâîl, Ebû Bekre ne için ta’zîm etdiniz, diye sordum. Dedi ki: Yâ Resûlallah! Ebû Bekre ta’zîm bana vâcibdir. Zîrâ Ebû Bekr benim hocamdır. Ben sordum, neden dolayı hocandır. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hak Sübhânehü ve teâlâ, Âdem aleyhisselâtü vesselâmı yaratdığı zemân, meleklere, hazret-i Âdeme secde ediniz, diye emr etdi. Benim hâtırıma geldi ki, secde etmiyeyim. Ben ondan efdalim. Zîrâ ki, o balçıkdan yaratılmışdır, dedim. Bunun üzerine olmağa niyyet eyledim. O zemân ki, Ebû Bekrin rûhu arş altında nûrdan bir kubbe [köşk] içinde idi. Köşkün kapısı açıldı, Ebû Bekrin rûhu çıkdı. Bana dedi ki, yâ Cebrâîl secde eyle. Sakın muhâlefet etme. Bunu üç kerre tekrârladı. Arkama üç kerre eliyle vurdu. O sırada kalbimden kibr ve enâniyyet ve inâd gitdi. Âdeme secde eyledim. Benden kibr ve enâniyyet, iblîse intikâl edip, Âdeme secde etmedi. Ebedî tard edilip, mel’ûn oldu ve ben de ebedî se’âdete kavuşdum. Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ebû Bekr bu şeklde bana hoca olmuşdur, dedi.<br />
<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Birgün, hazret-i Fahr-i kâinâtın huzûr-u şerîflerinde, Cebrâîl aleyhisselâm bir tarafda oturur idi. Hazret-i Sultân-ı Enbiyâya, Cebrâîl aleyhisselâm geldiği zemân eshâb-ı güzînin hepsi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ayak üzere dururlar idi. Fekat, hazret-i Ebû Bekr oturur idi. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” istigrakda iken [ma’nevî dalmış hâlde iken] hazret-i Cebrâîl ile, hazret-i Ebû Bekr işâretleşip, birbirlerine bakışıp, tebessüm etdiler. Fahr-i âlem hazretleri, hazret-i Cebrâîlin hazret-i Ebû Bekr ile işâretleşdiğini görüp, hazret-i Cebrâîle dedi ki: yâ kardeşim Cebrâîl. Ebû Bekr ile olan mu’âmelenize sebeb nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi ki: yâ Resûlallah! Birşey yokdur. Fahr-i âlem hazretleri tekrâr sordular. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ, yeri ve göğü, arşı, kürsî, Cennet ve Cehennemi yaratmazdan evvel, Cebrâîl nâmında yetmişbin melek yaratmış idi. Allahü teâlâ bunlara süâl ederdi ki, siz kimsiniz? Ben kimim? Bunlar cevâb vermemekle cümlesini helâk etdi. Sonra beni yaratıp, bana da süâl edince, ben de cevâb vermeyip, ben kulunu helâk etmek üzere iken, hazret-i Ebû Bekrin rûhu yanıma gelip, sen Hâlıksın, ben senin bir za’îf mahlûkunum, diye cevâb vermem için bana ta’lîm eyledi. Yâ Resûlallah! O Allah hakkı için ki, Ondan gayri Allah yokdur. Ben hazret-i Ebû Bekrin azâdlısıyım, dedi.<br />
<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” islâma geldiği vaktde, Hak Sübhânehü ve teâlâ aşkına ve Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” aşkına, seksenbin altın fakîrlere sadaka eyledi. Kırkbin altın gizli, kırkbin altın açıkdan vermişdi. O hâle geldi ki, giyecek elbisesi kalmamış idi. Sonra eski bir mutâf [keçi kılından dokunmuş elbise] eline geçdi. Mubârek arkasına aldı. Sonra nemâz vakti gelince, o mutâfı arkasına alıp, nemâz kılardı. Nemâz vakti hâricinde mubârek göğsüne kadar tennûr [tandır] içine girer. Arkasına mutâfı alırdı. Bu hâl üzere üçgün se’âdethânesinde [evinde] oturup, Habîbullah hazretlerinin huzûr-u se’âdetlerine gidemedi. Dördüncü gün oldukda, hazret-i Fahr-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, sabâh nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek arkasını mihrâba verip, sahâbe-i kirâm hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki: Üç gündür, Ebû Bekr-i Sıddîk mescide gelmedi. Acabâ mubârek hâtır-ı şerîfi nasıldır. Varalım, mubârek hâtırını soralım; diye söylerken, mubârek arkasına bir siyâh mutâf giymiş olarak Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Hazret-i Resûlullah, Cebrâîl aleyhisselâmı bu hâlde görünce, mubârek şekli değişdi. Yâ kardeşim Cebrâîl; bu ne hâldir, diye sordu. Hazret-i Cebrâîl, dedi ki, yâ Resûlallah! Ma’lûmunuz olsun ki, yedi kat gökde, arş ve kürsîde olan bütün melekler, bütün Kerûbîyûn böyle mutâf giydiler. Hazret-i Resûl-i ekrem, bu işin aslı nedir, yâ kardeşim, bana açıkla, dedi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Ebû Bekr, Allahü teâlânın aşkına ve senin dînin uğruna seksenbin altın sadaka verdi. Kırk bini gizli ve kırkbini açıkdan. Şimdi giyecek elbisesi kalmadığı için, üç günden beri mescide onun için gelemedi. Nemâzı evinde kıldı. Yâ Resûlallah! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm edip ve buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekre esvâb [elbise] göndersin. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ, Eshâb-ı güzîne bakıp, dedi ki, her kimin, bir fazla kaftanı varsa, Ebû Bekre versin ki, ben sevineyim. Hak Sübhânehü ve teâlâ karşılığında nice nice sevâblar ve dereceler versin. Benimle firdevs-i a’lâda komşu olsun. Eshâb-ı kirâmın hepsi, aradılar. Hiçbirisinde bulunmadı. Bulunamayınca; bir sahâbî varıp, bir başka kimsede bir hırka buldu. Hazret-i Ebû Bekre gönderdi. Hazret-i Ebû Bekr o sahâbîye düâlar edip, o kaftanı giydi. Hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek ayaklarının tozuna yüz sürmeden, ya’nî yanına gelmeden hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm yetişdi. Dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurdu ki, bütün sahâbîler ile Ebû Bekri ta’zîm ve tekrîm ile karşılayasın. Ondan sonra, server-i Enbiyâ, hazret-i Ebû Bekre karşı çıkıp, müsâfehâ etdi. Cenâb-ı Hakka müteveccih olup, düâlar etdi. Sonra bütün sahâbîler Ebû Bekr ile müsâfehâ etdiler. Gönülden Ebû Bekre düâlar eylediler “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Bundan sonra, yukarıdakilere ilâve olarak, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Buyurur ki, Ebû Bekr kuluma benden selâm söyle! Bu fakîr hâliyle benden râzımıdır; sor? Hazret-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr hazretlerine haber gönderip, beyân buyurduklarında; hazret-i Ebû Bekr, inleyip, bağırarak, feryâd ederek, dedi ki: “Ebû Bekr kimdir ki, kim oluyor ki, Rabbimden râzı olmıyayım. Ben herşeyi yaratan Rabbimden râzıyım, râzıyım”.<br />
<br />
Yirmibeşinci Menâkıb: (Misbâh) kitâbında anlatılmakdadır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki; bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize, askeri donatmak için, sadaka getirin diye, emr etdiler. Benim malımın çok olduğu bir zemân idi. Gönlümden geçdi ki, her zemânda, kardeşim Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sadaka husûsunda hepimizden fazla sadaka verirdi. Ammâ bu def’a ben ondan fazla vereyim diye, malımın yarısını götürdüm. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, yâ Ömer! Ehl-i beytine [ev halkına] ne alıkoydun. Dedim ki, yâ Resûlallah! Bu kadarını [ya’nî yarısını] alıkoydum. Bu sırada Ebû Bekr “radıyallahü anh” cümle malını getirip, koydu. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Ehl-i beytine [ev halkına] ne alıkoydun? Ebû Bekr, yâ Resûlallah! Ehlime Allahü teâlâyı ve Resûlünü alıkoydum, deyince, (ikinizin arasındaki fark, cevâbınız arasında olan fark gibidir) buyurdular. Ondan sonra, Ebû Bekr-i Sıddîkın her bir işde, önüne geçme ümmidimi kesdim. Rivâyet edilir ki, o zemân, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sadaka getirin diye emr edince, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” cümle malını ve giyeceklerini, sadaka verip, bir hırka giydi. O zemân Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gördü ki, Cebrâîl aleyhisselâm hırka giymiş. Ba’zı rivâyetde gelmişdir ki, bir gün hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine bir dilenci gelip, Allah için birşey verin dedikde, vermeye birşeyi bulunmayıp, sırtındaki gömleği, kapı arkasından dilenciye verdi. Kendisi bir eski şal örtündü. İbâdetle meşgûl oldu. Allahü teâlânın emri ile Cebrâîl aleyhisselâm üzerine bir şal bürünüp, hazret-i Habîbullahın huzûruna geldi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Bu ne hâldir. Seni bu hâl üzere hiç görmemişdim. Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Benim bu şekle girdiğimi acâib karşılama, ki Hak Sübhânehü ve teâlâ bütün gök meleklerine bu sûrete girmeğe emr eylemişdir. Çünki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” şimdi bu şekldedir.<br />
<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr ile Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, ikisi berâber giderken, bir dar yola geldiler. Ebüdderdâ önde, Ebû Bekr arkada, o darlıkda yürürken, o sırada, Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” karşıdan, parlak bir ay gibi, göründü. Hazret-i Ebüdderdâ, hazret-i Ebû Bekrin önüne geçmiş görünce hazret-i Fahr-i kâinât huzûrsuz olup, Ebüdderdâya hitâb eylediler ki, yâ Ebüdderdâ! Niçin Ebû Bekrin önünce yürürsün. Bilmez misin ki, Ebû Bekr senden evveldir. Senden büyük olan kimsenin önünde gitmek edebi terk değil midir. Hazret-i Ebüdderdâ hatâsını anlayıp, tevbe ve istigfâr eyledi. Şimdi ey mü’minler! Hazret-i Ebüdderdâ gibi bir zât, bir ân hazret-i Ebû Bekrin önüne geçince, hazret-i Resûl-i ekrem huzûrsuz oldu. Fikr edin, ya’nî düşünün. Ayrı i’tikâd üzere olanlardan Allahü teâlâ korusun!<br />
<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: Birgün sahâbe-i güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ba’zıları Fahr-i kâinâtın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yüksek huzûrlarına varıp, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü anh” şikâyet eylediler. Dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Ebû Bekr bir oda içine girip, ciğer kebabını yalnız yir. Kokusunu duyarız. Lâkin bizi da’vet eylemez. Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Bir dahâ böyle yapdığı vakt, bana haber veriniz; evine varalım.” Birgün yine hazret-i Ebû Bekr, bir odaya girdiğinde, ciğer kebabının kokusunu duyan Sahâbîler, ciğer kebabı yir diyerek, varıp, haber verdiklerinde, Server-i Enbiyâ hazretleri, derhâl kalkıp, hazret-i Ebû Bekrin olduğu odaya gitdi. İçeri girdikde, gördü ki, ne ateş var; ne kebab. Sonra süâl etdi ki, yâ Ebâ Bekr! Ciğer kebabını yalnız yir imişsin; revâ mıdır. Ebû Bekr dedi ki, yâ Resûlallah! Hâşâ ki ben ciğer kebabını yalnız yiyeyim. Pişen kendi ciğerimdir. Hayr-ül-beşer “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, sebebini sordular. Ebû Bekr “radıyallahü anh” cevâb verdi ki, yâ Habîballah! Dâimâ hâtırıma gelir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ bana islâm dînini müyesser eyledi. Ve Habîbinin dostlarından eyledi. Husûsî olarak bütün sahâbe-i kirâm içinde bu şeklde şöhret buldum. Kıyâmet gününde; acabâ ahvâlim ne olur. Allahü teâlânın huzûrunda bu iltifâtı ve bu riâyeti [bu ni’metlerin şükrünü yerine getirir miyim] tekmîl eder miyim diye korkudan ciğerim kebab gibi pişdiğinin sebebi budur. Hemen o sâat Cebrâîl aleyhisselâm gelip; hazret-i Ebû Bekrin hakkında nice müjdeler getirdi. Ondan sonra Eshâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetleri bir iken bin kat fazla oldu.<br />
<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün mescid-i şerîfinde, Eshâb-ı güzîn arasında, oturuyordu. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ hazretlerine buyurdular ki, Ebû Bekrin bir sâat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara cevâb vermeyip, hazret-i Bilâle emr etdi ki var, Ebû Bekri da’vet eyle. Hazret-i Bilâl, emri tâat kabûl edip, Ebû Bekrin kapısını çaldı. Dedi ki, Ebû Bekr hazretlerini Sultân-ı kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çağırır. Hemen o sâat hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” yerinden kalkıp, Server-i kâinâtın bulunduğu yere gitdi. Sultân-ı kâinât karşılayıp, Ebû Bekr hazretlerini yanına aldı. Sonra süâl eyledi ki, yâ Sıddîk, hâlâ ne amel üzerinde idin. Cevâb verdiler ki, yâ Habîballah! Hâtırıma şöyle geldi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ iki ev halk etdi. Birinin adı Cennet ve birinin adı Cehennem. Elbette takdîr yerini bulup, ikisini de dolduracakdır. Birini yaramaz kulları ile, birini sâlih kulları ile. Yâ Resûlallah! Dedim ki, yâ Rabbî! Bu za’îf kulunun bedenini büyültüp, Cehenneme koy ki, benim bedenim ile Cehennem dolsun. Senin emrin yerini bulsun. Bütün âlem, Cehennem korkusundan halâs olsun. Ondan sonra Eshâb-ı güzîn hazret-i Ebû Bekrin böyle düâsına ve yüksek himmetlerine hayrân olup, cümlesi hayr düâ etdiler “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” bir husûs için, birbiriyle münâzea etdiler [çekişdiler]. Hattâ, hazret-i Ebû Bekr hazret-i Ömere bir mikdâr sert olarak söyledi. Biraz durdukdan sonra, hazret-i Ebû Bekr pişmân olup, hazret-i Ömerden özrler diledi. Hazret-i Ömer iltifât etmedi. Se’âdethânelerine [evine] gitdi. Hazret-i Ebû Bekr gördü ki, hazret-i Ömer afv etmedi. Bu üzüntü ile, hazret-i Habîbullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrlarına vardı. Habîb-i ekrem gördü ki, hazret-i Ebû Bekrin şekli değişmiş. Mubârek derisinde değişiklik var. Süâl buyurdular ki, yâ Sıddîk sana ne oldu ki, böyle üzüntülüsün. Hazret-i Ebû Bekrin gözlerinden yaş akıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Bir husûs için hazret-i Ömer ile münâzea edip, bir mikdâr gadab ile, söylemişdim. Onun için hâtırı kırılmış [gücenmiş]. Sonra hatâmı bilip, afv diledim. Kabûl eylemedi. Yâ Resûlallah, huzûrunuza geldim. Benim hâlim nice olur. Kıyâmet gününde eğer Ömer yakama yapışırsa, bana inâyet, hâlime rahm eyle; deyip ağladı. Hazret-i Fahri âlem üç kerre düâ eyledi ki, yâ Rabbî! Ebû Bekrin bütün günâhlarını afv eyle; Ömerin bile. [ya’nî hazret-i Ömerin günâhını da afv eyle!] Meğer hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de hazret-i Ebû Bekrin ricâsını kabûl etmediğine pişmân olmuşdu. Hazret-i Ebû Bekrin evleri tarafına gitdi. Kapının önüne gelip, hazret-i Ebû Bekri sordu. Habîb-i ekrem hazretlerine gitdi diye cevâb verdiler. Hazret-i Ömer de varıp, Server-i kâinâtın huzûr-ı şerîflerine yüz sürdükde, gördü ki, bir tarafda hazret-i Ebû Bekr oturur. Bir tarafında hazret-i Ebüdderdâ oturur. Ondan sonra Habîb-i ekrem hazretleri buyurdular ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizlere Peygamber gönderdi. Cümleniz tekzîb etdiniz [inanmadınız]. Ammâ Ebû Bekr-i Sıddîk tasdîk eyledi. Cân ve baş ve bütün mal ve menâl ile, ehliyle ve iyâliyle benim uğrumda kalben kıyâm gösterip, bir ân ayrılmadı. Neden Ebû Bekrin kıymetini bilmeyip, rencîde edersiniz. İnsâf mıdır. Bilmez misiniz ki, Ebû Bekre olan riâyet ve hurmet bizedir. Onun hâtırını gözetmek, bizim hâtırımızı gözetmek gibidir. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” bu [azarlama şeklindeki] kelâmı işitdikden sonra, kalkıp, Ebû Bekr tarafına gidip, hazret-i Ebû Bekr de karşılayıp, birbiriyle müsâfeha edip, özr dilediler.<br />
<br />
Otuzuncu Menâkıb: Ebûl Ferec el Cevherî, Hasen Basrîden rivâyet eder. O da îmâm-ı Hasen bin Alîden “radıyallahü anhümâ” rivâyet eder. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” bir gün hutbe okuyup, halkı gazâ ve cihâda teşvîk etdi. Bir şahs ayak üzere kalkıp, dedi ki, yâ imâm! Bana fî sebîlillah cihâdın ve gazâların sevâbından haber ver. Hazret-i Alî buyurdular ki, bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile gazâya gidiyorduk. Senin benden süâl etdiğin gibi, ben de hazret-i Resûl-i ekremden süâl etdim; dedim ki, yâ Resûlallah! Bize gazâ ve cihâdın sevâbından haber ver. Hazret-i Server-i kâinât buyurdular ki: Bir kavm gazâya niyyet eylese, Hak Sübhânehü ve teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat yazar. Kaç kişi sefer için hâzırlansa, Allahü teâlâ onlar ile meleklere öğünüp, buyurur ki, görün, benim kullarımı, benim yolumda gazâya hâzırlanırlar. Ehline ve evlâdına vedâ’ eylerken, evi ve dıvârları onlar için ağlar. Ve günâhlarından temizlenip, anadan doğmuş gibi olurlar. Yılanın, derisinden çıkdığı gibi olurlar. Hak Sübhânehü ve teâlâ her adıma kırk bin melek verir. Dört tarafından hıfz ederler. İşledikleri her hasene ve her sevâb iki kat yazılır. Ona bin âbid ibâdeti sevâbı yazılır. Öyle âbid ki, bin yıl ibâdet etmiş olur. Harbe gitmek üzere yola girdiği zemân, Hak Sübhânehü ve teâlâ o kadar sevâb verir ki, dünyâdaki bütün insanlar kâtib olsalar, onun hesâbında âciz olurlar. Düşmâna karşı olup da, harbe başlasalar, melekler onları çevirip, üzerlerine durup, nusret ve zafer için, düâ ederler. Arşın altından bir melek, (El-cennetü tahte zılâl-issuyuf) ya’nî Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çağırır. Kılınç dokunup, her şehîd olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. Her kılınç darbesi yiyip, atından yere düşmezden evvel, Hak teâlâ hûrî gönderir. Sağından ve solundan yetişip, müjde verirler. Hak Sübhânehü ve teâlânın onun için, Cennetde hâzır eylediği kerâmâtı (ikrâmları) ve sevâbı haber verirler ve müjdelerler. Ondan sonra yere düşse, bir ses gelip, der ki, “Merhâbâ ey temiz rûh! Temiz bedeninden çıkdın. Müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâ senin için Cennetinde o kadar sevâb ve ecrler ve mülk ve ni’metler hâzırlamışdır ki, ne gözler görmüşdür, ne kulaklar işitmişdir. Ne de kimsenin hâtırına gelmişdir. Hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, Allahü teâlâ o şehîd hakkında buyurdu ki, onun ehline ve evlâdına halîfeyim. Her kim onu râzı eder, beni râzı eder. Her kim onu incitir, beni incitir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, şehîdlerin rûhlarını yeşil kuşların kursağına koymuşdur. Cennete girip, yemişlerinden yirler. Şehîde Cennet-ül firdevsde yetmiş kasr verirler. Her iki kasrın arası San’a ile Tehâme arası mesâfe kadardır. O kasrların nûru şark ve garb [doğu-batı] arasını doldurur. Her kasrın yetmiş kapısı vardır. Altındandır. Her kapıda perde asılmışdır. Kapının üstünde bir köşk vardır. Her bir köşkün içinde yetmiş çadır vardır. Her çadırda yetmiş kanepe [serîr] vardır. Her serîrin ayakları inciden ve yâkutdan ve zeberceddendir. Her serîr üzerinde kırk döşek vardır. Her döşeğin yüksekliği kırk arşındır. Her döşekde bir hûrî ayn ve her hûrî aynın kırk câriyesi vardır. Başlarında inciden tâclar ve boyunlarında mendiller ve ellerinde murassa leğen ve ibrik tutarlar. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yemîn edip, buyurdu ki, kıyâmet gününde, şehîdler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirken, yollarında Enbiyâ aleyhimüsselâm olur. Onlar geldikde, ayak üzerine kalkarlar. Şehîdler gelip, mücevherlerle süslü kürsîler üzerine otururlar. Her şehîd evlâdından ve ehlinden ve akrabâsından ve ahvâl ve ahbâbından yetmişbin kişiye şefâ’at edecekdir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” der ki; hazret-i Server-i Enbiyâ bunu böyle buyurdular.<br />
<br />
Nevfel “radıyallahü anh” derler bir yiğit, iki oğlunu ve hâtununu yanında getirip dedi ki, Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ben düâ edeyim, Siz âmîn deyiniz. Böylece düâm kabûl olsun. Hazret-i Server-i âlem, buyurdular ki, Sen söyle, ben âmîn diyeyim. Nevfel “radıyallahü anh” el kaldırıp, dedi ki: Yâ Rabbel âlemîn! Nevfel kuluna şehâdet müyesser eyle. Bu iki oğlunu yetîm eyle. Vâlidelerini dul eyle. Ondan sonra varıp, silâhını kuşanıp, atına binip, düşmâna karşı çıkdı. Birçok kimseyi öldürüp, sonunda atını düşürdüler. Sonra kendini şehîd etdiler. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki, ben gelip Fahr-i kâinât hazretlerine Nevfelin şehâdetini bildirdim. Dedim ki, Allahü teâlâ gazânı Nevfel ile mubârek etsin. Nevfel şehîd olup, kana bulanıp, yatar. Hazret-i Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhteremin mubârek gözleri yaş ile doldu. Sonra oradaki Eshâb-ı kirâm ile berâber geldiler. Sa’d bin Ebî Vakkas ok atıp, müşrikleri Nevfelin yanından dağıtdı. Resûlullah hazretleri gelip, başını dizi üzerine alıp, buyurdu ki: Allahü teâlâ sana rahmet etsin; yâ Nevfel! Şübhe yokdur ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ yarın kıyâmet gününde, nidâ edip, buyurur. Sen Arşın altından çıkarsın. Başın sağ elinde olur. Damarlarından kan akar. Kokusu miskden güzel kokar. Süâlsiz, hesâbsız Cennete gidersin. Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerine buyurdular. Örtü getirdiler. Sarıp, defn etdiler. Sonra Resûlullah hazretleri, kalkıp parmaklarının üzerinde yürür idi. Sonra süâl etdiler. O Resûl-i Hüdâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki; Beni Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Nevfel üzerine o kadar melek nâzil oldu ki, meleklerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamazdım. Bir melek gelip, kanadını ayağım altına döşedi. Ona basdım. Gazâ temâm olunca; hazret-i Resûl-i müctebâ “sallallahü aleyhi ve sellem”, hergün varıp, Nevfelin kabrini ziyâret ederdi.<br />
<br />
Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder ki, sayısız ganîmetler ile; gazâdan döndük. Mensûr, muzaffer olarak, Medîne-i münevvereye yöneldik. Medîneye yaklaşdıkda; Medîne halkı hazret-i Resûl-i Ekremi karşılamaya çıkıp, hâtunlar ve kızlar, def çalar, şi’r okur, hazret-i Serveri medh ve senâ ederler idi. Tebessüm edip; Ensârın hâtunları ne iyidir, derler idi. Ansızın Nevfelin hâtunu iki oğlu ile gelip, Server-i kâinât hazretlerine selâm verip, üzengilerine yüz sürüp, gazânız mubârek olsun, dedikden sonra, dedi ki, yâ Resûlallah, Nevfelin hâli ne oldu. Hazret-i Fahr-i âlemin mubârek gözlerinden yaş revân olup, yanında olanlar da ağladılar. Zübeyr bin Avvâm, Server-i kâinâtın “sallallahü aleyhi ve sellem” üzengisi yakınında yürürdü. Ona buyurdu ki, yâ Zübeyr! Yürü. Nevfelin haberini hâtununa söylemeye kim dayanabilir ki, ben söyliyeyim. Mubârek eli ile ardına işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ona da hâtun varıp dedi. Yâ Betûlün [hazret-i Fâtımânın] zevci. Nevfel ne oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ağlayıp, yanındakiler de ağladılar. Ammâr bin Yâser yanında yürür idi. Ona dedi ki; Nevfelin haberini hâtununa nasıl söyliyebilirim. Eli ile ardına işâret etdi; geçdi. Ondan sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun Ona varıp, sordu. Hazret-i Osmân ağlayıp, yanında olanlar da ağladılar. O da eliyle işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun ona da varıp sordu. Hazret-i Ömer de cevâb vermeyip, geriye işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Mû’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Ben hazret-i Ebû Bekrin, rikâbında [üzengisi karşısında] yürürdüm. Bana bakıp, tebessüm ederdi. Zübeyrden gayri geride kimse de kalmamışdı. Çünki, hâtun onlara da sordu. O yâr-i gârı Mustafâ [ya’nî Resûlün mağara arkadaşı], yüksek sırların kaynağı olan Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” mubârek sakalını avucuna alıp, gönlü perîşân olarak, parmağını dişine dokundurup, Hak sübhânehü ve teâlâ dergâhına teveccüh edip, dedi ki; yâ Rabbî! Bir gönül ki, yıkmakdan Habîbi ekremîn sakındı. Hazret-i Alî, hazret-i Osmân, hazret-i Ömer kaçındılar. Ben müşkil durumda kaldım. Eğer ifşâ edersem, ya’nî Nevfelin şehâdet haberini verirsem, Habîbine muhâlefet etmiş olurum. Eğer geri kaldı, geliyor desem, yalan söylerim. Doğru söylesem hâtırı [gönlü] yıkılır. Doğru söylemesem din yıkılır. Gönülden dedi ki, yâ Rabbî! Bana da bir söz ilhâm eyle; yâ müşkilimi sen çöz ki, miskînenin gönlü tesellî olsun deyip, Hakka bağlanıp, dergâha yüz tutup, (Yâ ALLAH) deyince, o ânda yaydan ok çıkar gibi, kılıncı elinde Nevfel sür’atle gelip, hazret-i Ebû Bekre selâm verdi. (Buyur) yâ Sıddîk, beni mi istersin, dedi. Mubârek elini açıp, Alîye “radıyallahü anh”, sonra Sahâbe-i güzîne yetişdi ve selâm verdi. Bunlar bu hâli görüp, dehşet içinde kalıp, atlarından düşeyazdılar.<br />
<br />
Zübeyr bin Avvâm hazretleri der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âdet-i şerîfleri idi ki, seferden geldikde, mescide varıp, iki rek’at nemâz kılardı. Sefere gitmiyenler gelip, selâm verip, tebrîk ederlerdi. Yine mescide vardı. Otururken kapıda kalabalık oldu. Kalabalığı gördüler. Nevfel içeri girip, selâm verdi. Resûl-i ekrem hazretleri Nevfeli karşılayıp, selâmını alıp, yerine oturtdukdan sonra, kendileri de oturdu. Buyurdu ki, sübhânallah! Bu bir âyetdir ki, Hak teâlâ açıkladı. Acabâ kimin eliyle zâhir oldu; derken, o ânda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Gözüm ile gördüm ve kulağım ile işitdim. Başında Cebrâîlin imâmesi vardı. Yâ Muhammed! Şükr secdesi eyle ki, ümmetinde Allahü teâlâ, hazret-i Îsâ aleyhissalâtü vesselâm gibi, ölüyü dirilten kimse yaratdı. Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurur ki, benim Habîbim, eğer senin mağara arkadaşın Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sakalı avucunda iken, bir kerre dahâ (Yâ ALLAH) demiş olaydı, izzim-celâlim hakkı için, bütün şehîdleri, diriltirdim. Yâ Muhammed! Ebû Bekr kuluma söyle ki, ben ondan râzıyım. O da benden râzımıdır. Onun sözünü doğru çıkarmak için, Nevfeli diriltdim. Zîrâ o câhiliyye döneminde yalan söylememişdir. Bunun üzerine, Server-i Âlem, Ebû Bekrin sakalını öpüp, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâmın verdiği müjde haberini söyleyip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Hakdır ve lâyıkdır ki, Allahü teâlâ sana ikrâm etmişdir. Şükrler olsun o Allahü teâlâ hazretlerine ki, ben dünyâdan ayrılmadan evvel, ümmetimde hazret-i Îsâ aleyhisselâm gibi, Allahü teâlânın izniyle ölüyü dirilten kimse yaratdı. Ondan sonra Ebû Bekr hazretleri imâmesini çıkarıp, başını açıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hazretinden utanırım. Yoksa imâmemi [sarığımı] Cehennem ateşinin üzerine koyardım. Cehennemin ateşini ümmetinin büyük günâh işleyenlerinden men’ ederdim. Ondan sonra Nevfel nice yıllar ömr sürdü. Evvelki oğullarından gayri iki oğlu dahâ oldu. Sonra Yemâme cenginde şehîd oldu.<br />
<br />
Ba’zı rivâyetde hanımı söylenmeyip, fakîr bir annesi olduğu söylenmişdir. Nevfel, silâhını kuşanıp, atına binip, muhârebeye katılmak üzere geldi. Annesi, ağlıya ağlıya feryâd ederek, Fahr-i kâinâta gelip, dedi ki: Yâ Habîballah! Benim gözümün yaşına merhamet eyle. Hayâtımda, görür gözüm ve tutan elim budur. Bundan gayri sığınacağım yokdur. Gâyet garîb ve fakîrim. Benim oğlum gençdir. Harb ahvâlinden haberi yokdur. Naz ile büyümüşdür. Soğuğa ve sıcağa dayanamaz. Ben zelîl kalırım. Kimse benim hâlimi bilmez. Hazret-i Resûl-i ekrem o fakîrin göz yaşına acıdı. O civâna dedi ki, oğlum ben sana kefîl olayım ki, gazâ sevâbını kazanasın. Şehîdlik mertebesine erişesin. Dertli annenin rızâsını gözet. Bunun yaşlılığı vaktinde, göz yaşını akıtdırma. Bu garîb bize şefâ’ate gelmiş iken, ayrılık ateşiyle yakma. İbâdet meydânının pîri, ağlıyarak; Yâ Resûlallah! Beni men’ etme. İhtiyârım elde değildir. Hak yoluna gönlüm cân ve baş oynamak [koymak] diler. Nihâyet anneme bir düâ edin ki, düânız sâyesinde, önce ona Allahü teâlâ sabr ihsân etsin. Bunun üzerine Resûl-i ekrem Nevfelin vâlidesine dedi ki, gel bu yiğidi hayrlı yolundan men’ etme. Çileli annesi, Sultân-ı kâinâtın emrine muhâlefet etmedi. Dedi ki, Yâ Resûlallah! Oğlum, nev resîddir, Sefer ahvâlini bilmez ammâ, sana ısmarladım. Her hâlini gözetesin. Fahr-i âlem hazretleri, Allahü teâlânın izni ile olur, buyurdu. Bir rivâyetde sâlim ve ganîmetlerle dönünce, annesi Resûl-i ekremin huzûruna varıp, o hidâyet şemsi nûr-i nübüvvet ile etrâfı aydınlatıp, sürûr ile geldiler. Fakîr kadın rikâb-ı hümâyûna yüz sürüp, iştiyakla, oğlunu sordu. O şefkat deryâsı, musîbet [kötü] haberi vermekle gönlü kırılır endîşesi ile çekinip, hüsn-i edeble cevâb verip, dedi ki, geride kaldı. Gelenlerden süâl edesin. O derd sâhibi [Nevfelin annesi] bekledi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” se’âdetle geldikde, süâl etdi. Buyurdular ki, Habîbullahdan süâl etmedin mi? Miskîne [fakîr kadın] dedi ki, süâl etdim. Böyle cevâb buyurdular. Hazret-i Mürtedâ bildi ki, hazret-i Risâlet penâh, bunun gönlünü kırmamak için, musîbet haberini vermemişler. Sultân-ı kevneyne muhâlif söylemeyip, aynı şeklde cevâb verdiler. Sonra da hazret-i Osmân, hazret-i Ömer, böylece hazret-i Ebû Bekre erişdi “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Bilâl-i Habeşî “radıyallahü teâlâ anh” bir kâfirin kölesi idi. Lâkin hazret-i Fahr-i âlemin mubârek ayağının toprağına yüz sürüp; kalbden müslimân olmuşdu. Bir büyük kilise vardı. İçindeki putlara hizmet için, kâfirler bir köylü ta’yin etmişlerdi. Birgün hazret-i Bilâl, o kiliseyi tenhâ buldu. İçeri girip, putların yüzlerini kirletdi. Acele ile dışarı çıkarken o hizmetci köylü, hazret-i Bilâl ile karşılaşıp, içeri girdi. Putları bu hâlde görünce, feryâd ederek, kâfirlerin oturdukları yere doğru varıp, hazret-i Bilâlden şikâyet etdi. Putlarına yapılan durumu bunlara bildirince, kâfirler Bilâlin efendisi üzerine gitdiler. Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihânet etmesi uygun mudur. Elbetde bu kulun [kölenin] hakkından gelmek gerekdir; dediler. Efendisi de bunlara dedi ki; mâdem ki benim kölem böyle küstâhlık yapdı. Size verdim. Ne yapmak isterseniz, öyle yapın. Onlar da Bilâli aldılar. Sıcak kum üzerine çıplak olarak koyup, mubârek karnı üzerine taş koydular. Sonra iki ellerini ve iki ayağını bağladılar. Dediler ki, tâ ki hazret-i Muhammedin dîninden dönmeyince seni bundan kurtarmayız. Bunun altında kalırsın. Hazret-i Bilâl bu taşın altında (Yâ Ehad) ismi şerîfini söylerdi. Allahü teâlânın hikmeti, Server-i Enbiyâ yoldan geçerken, hazret-i Bilâli bu azâbda yatar gördü. Hem de dili ile (Yâ Ehad) ismi şerîfini söyler. Hazret-i Fahr-i Kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, buyurdu ki: (Yâ Ehad) ismi şerîfi seni kurtarır. Ondan sonra, se’âdetle devlethânelerine gitdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Habîb-i Ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, ayağının tozuna yüz sürdü [ya’nî yanlarına vardı]. Hazret-i Bilâlin ahvâlini Ebû Bekr hazretlerine anlatıp, buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Bilâli kâfir elinden, sen kurtarırsın. Yoksa bir başka kimse kurtaramaz. Zîrâ Ebû Bekr hazretlerinin dâimâ âdet-i şerîfleri bu idi ki, kâfirlerin arasında yürürdü. Bir müslimân esîr görse, hesâbsız para verip, satın alırdı. Aldığı gibi, Hak Sübhânehü ve teâlâ yoluna ve Habîb-i Ekrem aşkına azâd ederdi. Yine âdet-i şerîflerine binâen kâfirler arasına gitdi. Konuşma esnâsında, onlara dedi ki, Bilâle böyle azâb etmekden size ne fâide vardır. Gelin bana satın. Onlar dediler ki, biz Bilâli dünyâ ağırlığı akça da versen satmayız. Eğer Âmir adındaki kölen ile değişdirirsen olur. O Âmir Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sebebiyle, kıyâssız mal edinmişdi. Meta’ından, yâdigârından, davarından gayri nakid onbin filori vardı. Hazret-i Ebû Bekr derdi ki, yâ Âmir! Müslimân ol, bütün mâl ile azâd ol. Yanımda, kardeşim olasın. Mel’ûn râzı olmayıp, islâm dînini kabûl etmez idi. Müslimân olmadığı için, hazret-i Ebû Bekr de, huzûrsuz olup, azâd etmezdi. Ondan sonra kâfirler dediler ki, kölen Âmir ile Bilâli değişiriz. Ebû Bekr hazretlerine gâyet hoş gelip, sevindiğinden, Âmiri, bütün malı ve davarı ile, hazret-i Bilâl için size verdim, deyince, kâfirler de, hazret-i Ebû Bekri aldatdık. Bu kadar mal ve Âmir gibi köle aldık diye sevindiler. Bilâl için olanlardan mel’ûnların haberleri yok idi. Yoksa hazret-i Ebû Bekrin bütün malını isterlerdi. O da Allah hakkı için acımayıp, sâdece sultân-ı Kâinâtın emr-i şerîfleri yerine gelsin diye, verirdi. Ondan sonra hazret-i Ebû Bekr, Bilâl hazretlerini, evvelâ taşın altından kurtarıp, elini eline alıp, hazret-i Habîb-i Ekremin huzûr-ı âlilerine getirip, ayak üzerine durup, buyurdular ki, yâ Resûlallah! Bilâli Allahü teâlâ aşkına bugün azâd eyledim. Fahr-i âlem hazretleri çok sevinip, hazret-i Ebû Bekre düâlar etdi. O anda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, hazret-i Ebû Bekr hakkında, meâl-i şerîfi, (O ateşden Ebû Bekr “radıyallahü anh” gibi, ziyâde müttekî olan sakınıp, kurtulur ki, Allahü teâlâ yanında temiz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta sarf eder.) olan, Leyl sûresi 17 ve 18.ci âyet-i kerîmelerini getirdi.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1338</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:22:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1338</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
Otuzikinci Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” mescidde oturuyorlardı. Bir<br />
kimse mescide girip, Server-i kâinât hazretleri ile, hazret-i Ebû<br />
Bekre selâm verdi. Sonra hazret-i Alîyi görünce, gâyet mahzûn<br />
olup, yüzü sarardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” o kimsenin<br />
bu hâline bakıp, te’accüb eyledi [hayret etdi]. Nemâz kıldıkdan<br />
sonra, hazret-i Alîye süâl eyledi ki, yâ Alî, bu kimse<br />
mescide girip, seni gördükde, gâyet elem çekip, mahzûn oldu.<br />
Benzi sarardı gitdi, hikmeti nedir? Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, bu kimse bana yirmibin akçe borçludur.<br />
Onun için elem çekdi. Hazret-i Ebû Bekr o kimseyi çagırıp, dedi<br />
ki, hazret-i Alîye borcun olan yirmi bin akçeyi niçin vermezsin.<br />
Dedi ki; yâ Sıddîk! Allah hakkı için kudretim yokdur, ki vereyim.<br />
Yoksa bir gün te’hîr etmezdim. Hazret-i Ebû Bekr,<br />
Kur’ân-ı azîme riâyetinden ve kemâli sehâvetinden [ya’nî kemâl<br />
derecede cömertliginden] o kimseye dedi ki, eger sûre-i Fâtihayı<br />
yarısına kadar okuyup, sevâbını bana bagıslar isen, borcunu<br />
ben öderim. O kimse de kabûl edip, güzel ses ile Fâtihayı<br />
yarısına kadar okudu. Yine hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, eger<br />
temâmını okursan, yirmibin akça dahâ vereyim. O kimse Fâtiha<br />
sûresinin temâmını okuyup, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da kırkbin akçeyi temâm verdi. Hem de az verdim<br />
diye özrler diledi. Iste Kur’ân-ı azîme ve Furkân-ı kerîme o server<br />
ve bütün Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
böyle ta’zîm ve tekrîm ederlerdi. Simdiki zemâne adamları<br />
ise, Kur’ân-ı kerîmin bir cüz’ine bir akçe veyâ iki akçe ta’yîn<br />
ederler. Bu is ile güzel derdlenirler. Hak Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretlerinden ve Habîbullah hazretlerinden utanmadan, bu<br />
vakfı edersin ve eger hayr ederim diye kasd edersen, belki hayrından<br />
zararı fazla olur. Akllı olan kimse, buna râzı olmaz. Sultân<br />
Süleymân zemânında, Pervîz efendi derler bir kâdîasker<br />
vardı. Sâlih ve mütedeyyin ve müstekîm kimse idi. Birgün Bur-<br />
– 36 –<br />
sa kâdîsı bir arz gönderir. Mevzû’u bu ki, bir müslimân bir güne<br />
dört akçe ayırmıs. Günde bir kerre Innâ a’tayna sûresini<br />
okuyup, sevâbını rûhuna bagıslıyalar. Pervîz efendi merhûm,<br />
bu arzı eline alıp, yanında bulunan müslimânlara gösterip, dedi<br />
ki, iste sahîh vakf. Bu vakf sâhibi, Kur’ân-ı azîmüssânın bir mikdâr<br />
kadrini bilmis. Allahü teâlâ rahmet eylesin! Kur’ân-ı kerîmin<br />
tam kadrini bilmek, nerede müyesser olur. Ammâ hele hâline<br />
göre riâyet etmesine gayret eylemis.<br />
Otuzüçüncü Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, sadaka bâbı faslında,<br />
hazret-i Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” nakl<br />
olunmusdur. Server-i kâinât aleyhi efdalissalevât hazretleri buyurmuslardır<br />
ki, bir kimse esyâdan bir çift seyi sadaka etse, fîsebîlillah<br />
Cennet kapılarından da’vet olunur. Cennet için kapılar<br />
vardır. Her kim ki nemâz ehlindendir, nemâz kapısından<br />
da’vet olunur. Her kim ki cihâd ehlindendir, cihâd kapısından<br />
da’vet olunur. Her kimse ki sadaka ehlindendir, sadaka kapısından<br />
da’vet olunur. Her kimse ki oruc ehlindendir, reyyân kapısından<br />
da’vet olunur. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular ki, yâ Resûlallah! Bu kapıların herbirinden<br />
çagrılanlara bir müskilât yokdur. Lâkin, bu kapıların hepsinden<br />
çagrılan kimse var mıdır. Hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Evet ümîd ederim ki, sen<br />
o kimselerden olursun.) Bu hadîs-i serîf, sahîh hadîs-i serîflerdendir.<br />
(Buhârî) ve (Müslim)de vardır. Müslim serhinde beyân<br />
olunmusdur ki, hadîs-i serîfde bir çift sadaka etse, buyurdular.<br />
Bir çiftden murâd nedir. Ba’zıları iki at, iki köle, iki devedir dedi.<br />
Ba’zıları dedi ki, altın ile gümüs, yâ dirhem ile elbise, herhangi<br />
iki sey olarak açıklanmısdır. Müslim serhinde beyân<br />
olunmus ki, hadîs-i serîfde Cennet kapılarının, dörtden fazlasını<br />
beyân buyurmadılar. Hem nasıl oldugunu da açıklamadılar.<br />
Lâkin ma’lûmdur ki, Cennetin sekiz kapısı vardır. Dört kapısının<br />
biri Tevbe kapısıdır. Biri gadabına hâkim olanlar ve insanları<br />
afv edenler kapısıdır. Biri rızâ gösterenler kapısıdır. Biri<br />
Eymen kapısıdır. Buhârî sârihi beyân etmis ki, bir kimse bu<br />
hasletlerden bir haslet sâhibi olsa, o haslet kapısından çagrılsa,<br />
o kimseye bir müskilât olmaz. Zîrâ, murâd Cennete girmekdir.<br />
Lâkin cümle kapılardan çagrılmak, ikrâmdır. Istediginden girmege<br />
serbestdir. Hangisinden istersen oradan gir, demekdir.<br />
– 37 –<br />
Zîrâ cümlesinden girmek muhâldir. Lâkin, adı geçen serhde demisdir<br />
ki, ben derim, ihtimâl var ki, Cennet bir kal’a gibidir ki,<br />
onu sekiz sur ihâta eder [çevirir]. Ba’zısı ba’zısından içeri, her<br />
bir surun kapısı vardır. O kapıdan çagrılan o iki sûrun arasında<br />
kalır. Ikinci kapıdan çagrılan, ikinci ile üçüncü arasında kalır.<br />
Tâ sekizinci kapıdan çagrılan Cennetin ortasına dâhil olmus<br />
olur.<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Yine adı geçen kitâbda [Mesâbîhde]<br />
o bâbda, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden,<br />
o hadîs-i serîfin akabinde rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bugün sizin<br />
içinizde oruclu olan var mıdır?) Hazret-i Ebû Bekr cevâb verdiler<br />
ki, Ben orucluyum. Server-i âlem yine buyurdular ki, (Sizden<br />
bugün kim cenâze hizmetinde bulundu.) Hazret-i Ebû<br />
Bekr cevâb verdiler ki, Ben bulundum. Mefhar-ı mevcûdât yine<br />
süâl buyurdular ki, (Sizden bugün, bir fakîre kim yiyecek<br />
verdi.) Hazret-i Ebû Bekr, cevâb verdiler ki, Ben verdim. Yine<br />
Seyyid-i veled-i âdem süâl etdiler ki, (Sizden bugün, kim hasta<br />
ziyâretine gitdi.) Hazret-i Ebû Bekr cevâb verip, Ben gitdim,<br />
dedi. Bunun üzerine Resûl-i rabbil âlemin, buyurdular ki, (Bu<br />
hasletler bir kimsede bir arada olunca, o kimse Cennete girer.)<br />
Müslim serhinde açıklanmısdır ki, Cennete girmekden murâd,<br />
hesâbsız ve kötü ameller üzerine olan cezâları görmeden Cennete<br />
dâhil olmakdır. Aslında sâdece îmân, Allahü teâlânın merhameti<br />
ile Cennete girmege sebebdir.<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de, kerâmetin<br />
sahîh olması bâbında beyân olunmusdur. Abdürrahmân bin<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anhümâ” haber vermisler. Eshâb-<br />
ı Soffa, fukarâ kimseler idi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi<br />
ve sellem” buyurdular ki, her kimin yanında iki kimseye yetecek<br />
kadar yiyecegi var ise, Eshâb-ı Soffadan aç olan bir kimse<br />
götürsün. Hazret-i Ebû Bekr üç kimseyi da’vet etdi. Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” on kimse aldı. Hazret-i Ebû<br />
Bekrin âdet-i serîfleri o idi ki, hazret-i Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda beklerdi. Berâber yatsıyı kılarlar<br />
idi. Sonra se’âdethânelerine [evlerine] giderlerdi. O âdetlerine<br />
binâen o üç kimseyi se’âdethânelerine gönderip, kendileri<br />
beklediler. Geceden bir mikdâr geçdikden sonra, se’âdethâ-<br />
– 38 –<br />
nelerine tesrîf buyurdular. Temîz hanımları, hazret-i Ebû Bekre<br />
söyledi ki, müsâfirlerinizin yanına gelmekden ne sey size mâni’<br />
oldu. Hazret-i Ebû Bekr buyurdular ki, dahâ yemek vermediniz<br />
mi. Muhterem haremleri, cevâb verdiler ki, yemek verdik. Lâkin,<br />
kendileri Ebû Bekr gelmeyince yimeyiz, sabr ederiz, deyip,<br />
yimediler. Ebû Bekr, gadaba gelip, yemîn etdi ki, o yiyecekden<br />
ebedî yimem. Hâtunları da yimemege yemîn etdiler. Müsâfirler<br />
de yemîn etdiler ki, yimeyeler. Hemen Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, bu birbirine uymamak bize seytândandır.<br />
Sonra yiyecegi götürüp, ortaya koyup, kendileri yimege basladılar.<br />
Misâfirler de yimege basladılar. Bir lokma alırlardı.<br />
Onun yerine bir lokma meydâna gelirdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” yiyecegin bu fazlalasmasını görüp muhterem<br />
zevceleri Ümm-i Reyhâneye süâl buyurdular ki, bu yiyecegin<br />
hâli nedir. Onlar da buyurdular ki, gözümün nûru hakkı için,<br />
(Murâd-ı serîfleri hazret-i Resûl-i ekrem hakkı için demek idi)<br />
bu yiyecek, evvelki hâlinin üç katı olmusdur. Aslını bilemem dedi.<br />
Müsâfirler de doyuncaya kadar yiyip, hazret-i Resûl-i ekremin<br />
huzûrlarına da gönderdiler. Böyle rivâyet olunmus ki, Resûl-<br />
i ekrem hazretleri de, o yiyecekden yidiler.<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Yine Muhyissünne imâm-ı Begavî<br />
“rahimehullahü teâlâ” (Mesâbîh-i serîf)inde nakl etmisdir.<br />
Hazret-i Ebû Hüreyrenin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdigi<br />
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular: (Bize her ni’meti veren ve iyilik eden<br />
kimseye karsılıgını verdik. Ebû Bekrin iyilik ve ikrâmının karsılıgını<br />
veremedik. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kıyâmetde<br />
ona karsılıgını verir. Ebû Bekrin malının fâide verdigi<br />
gibi, bir kimsenin malı bana fâide vermedi. Eger ben halîl<br />
[dost] ittihâz edici olsa idim [edinse idim], Ebû Bekri dost edinirdim.<br />
Lâkin bilmis olun, sizin sâhibiniz, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
dostudur.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular<br />
ki, Ebû Bekr bizim seyyidimiz, hayrlımızdır ki, Habîb-<br />
i Ekrem hazretlerine cümlemizden sevgilidir.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Rivâyet olundu ki, hazret-i Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sadaka<br />
verip, bir hırka ile evinde otururken, bir kimse gelip, kapıyı<br />
çaldı. Hazret-i Ebû Bekr dısarı çıkıp, kapıda duran kimdir diye<br />
– 39 –<br />
bakdı. Ne istersin, dedi. O kimse, yâ Ebâ Bekr! Onikibin akça<br />
borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak vermem lâzım.<br />
Simdi, lutf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni<br />
kurtar, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ miskin,<br />
görmez misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâlâ<br />
yoluna verdim. Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim.<br />
Simdi bir hırka giyip, oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı.<br />
Senin borcunu nereden ödeyeyim, dedi. O kisi dedi ki, biliyorum<br />
ve isitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim<br />
ki, benim bu borcumu ödeyesin. Hazret-i Ebû Bekrin yapacak<br />
bir seyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe istedi.<br />
Dedi ki, insâallahü teâlâ yarın ögleden sonra malını vereyim. O<br />
yehûdî dedi: Yâ Ebâ Bekr, yarınki gün malımı bulup vermez<br />
isen, ne olur. Ebû Bekr hazretleri, eger yarın ögleden sonra senin<br />
malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle eyledim. Dilersen<br />
satıp, parasını al, istersen beni köle gibi kullanırsın, dedi. Bu<br />
sözlesme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekre onikibin<br />
akçe verdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” da o akçeyi o<br />
borçlu fakîre verip, borcunu ver, dedi. Kendisi, oturup, Allahü<br />
teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde ödemegi va’d<br />
etdigim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyecegim, diye düsündü.<br />
Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kalbinden<br />
geçdi. Bu seklde düsünürken, hazret-i Âisenin evine vardı.<br />
Selâm verip, dedi ki, yâ kızım Âise. Bilmis ol ki, dün bir yehûdîden<br />
onikibin akçe alıp, bir fakîrin borcunu ödedim. Bugün<br />
ögleden sonra, akçeleri ödemem lâzım. Akçeleri bulup, ödemezsem,<br />
kendi nefsimi o yehûdîye verdim [kendimi ona köle eyledim].<br />
Simdi vâcib oldu ki, kendimi o yehûdîye köle eyliyeyim.<br />
Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sag ve âsân ol. Ben gidiyorum.<br />
Hazret-i Âisenin “radıyallahü teâlâ anhâ” kalbi mahzûn<br />
olup, agladı. Ikisi berâber agladılar. Hazret-i Ebû Bekr kızının<br />
yanından aglıya aglıya çıkdı, gitdi.<br />
Hazret-i Âise annemiz aglarken, mubârek gözünden bir<br />
damla yas indi. Yere düsdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin<br />
kudretinden bir nûrânî cevher halk oldu. Hazret-i Âise bu<br />
cevheri görüp, sevindi. Babasını çagırdı. Hazret-i Ebû Bekr dönüp<br />
geldi. Dedi ki, ne dersin yâ kızım! Hazret-i Âise dedi ki, Allahü<br />
teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yasından bir cevher<br />
– 40 –<br />
yaratdı. Simdi var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu<br />
edâ eyle. Ebû Bekr-i Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki, yâ<br />
Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi<br />
Âisenin göz yasından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum<br />
Ebû Bekr o cevheri, pazara satmaga gidiyor. Simdi çabuk<br />
var. Cennetde, kudret hazînemden yirmibin altın al. Bir nûrdan<br />
tabak içine koyup, Ebû Bekrin önüne var. O cevheri satın al.<br />
Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arsıma o cevheri koyayım<br />
ki, onun nûru arsımda ısık saçsın. Ve de mü’min kullarımın<br />
kabri o cevher ile münevver olsun [aydınlansın]. Cebrâîl aleyhisselâm<br />
da yetisip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir nûrdan<br />
tabak içine koydu. Insan sûretinde, hazret-i Ebû Bekrin pazar<br />
içinde önüne geldi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Elindeki nedir, satar<br />
mısın. Ebû Bekr dedi ki, satarım. Cebrâîl dedi, kaça verirsin.<br />
Ebû Bekr hazretleri dedi ki, onikibin akçaya veririm. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm dedi ki, bunun degeri onikibin akça degildir. Yirmibin<br />
altın vereyim, dedi. Ebû Bekr hazretleri dedi, eger o fiyâta<br />
alır isen sen bilirsin. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, simdi aç etegini.<br />
Ebû Bekr hazretleri etegini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm etegine<br />
altınları dökdü. Hazret-i Ebû Bekr alıp, se’âdethânelerine<br />
[evlerine] geldi. Gördü ki, akça aldıgı yehûdî kapı önüne gelmis.<br />
Çagırıp der ki, yâ Ebâ Bekr, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni<br />
hizmetde kullanırım. Ebû Bekr hazretleri, ardından varınca;<br />
o yehûdî ayak sesini duyup, arkasına bakdı. Gördü ki, gelen Ebû<br />
Bekrdir. Yehûdîye dedi ki, aç etegini. Açdı. O yirmibin altını yehûdînin<br />
etegine dökdü. Yehûdî dedi ki, bu altın nedir. Hazret-i<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki, yirmibin altındır. Borcuna tut.<br />
Yehûdî dedi ki, senin bana borcun onikibin akçadır. Hazret-i<br />
Ebû Bekr dedi ki, bu altın senin akçenin berekâtıdır. Sonra o yehûdî<br />
altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe illallah,<br />
Muhammedün resûlullah) yazılmıs. Diger tarafında (Kulhüvallahü<br />
ehad sûresi.) yazılmıs. Kudret kalemi ile yazı yazılmıs.<br />
Yehûdînin kalbine bir hâl gelip, hidâyet-i rabbânî yetisdi. Dedi<br />
ki, yâ Ebâ Bekr! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın.<br />
Muhammed aleyhisselâm da hak Peygamberdir. Sehâdet kelimesi<br />
söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din askına<br />
cümle fakîrlere dagıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu “radıyallahü<br />
anh”. Ma’lûmdur ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” haz-<br />
– 41 –<br />
retlerinin menâkıbı ve kesfi ve kerâmetleri nihâyetsizdir. Had<br />
ve hudûdu mümkin degildir.<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Ebû Bekr Havrânîden rivâyet olunur.<br />
Bir gece Server-i âlem Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâmda gördüm. Dedim<br />
ki, yâ Resûlallah! Evliyânın yoluna yapısmak istiyorum. Elhamdülillah!<br />
Size yetisdim. Size bî’at edeyim. Bana tevbe etdirin.<br />
[Yol gösterin, mürsidim olun!] dedim. Resûl-i ekrem hazretleri<br />
buyurdular ki, Ben senin Peygamberinim! Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk senin gerçek mürsidindir. Var, Ebû Bekri mürsid edin,<br />
ona bî’at eyle. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri de orada hâzırlar<br />
imis. Fahr-i âlem hazretleri, Ebû Bekr hazretlerine isâret etdiler<br />
ki, yâ Ebâ Bekr, buna büyüklerin yolunu göster. Dogru yola<br />
irsâd eyle. Ben de Habîb-i ekremin isâretiyle, hazret-i Ebû<br />
Bekrin önüne vardım. Mesâyih âdeti üzerine, bana tevbe verip,<br />
düâ eyledi. Basıma külah ve arkama bir hırka giydirdi. Belime<br />
bir kusak bagladı. Gövdemde çıbanlar ve sivilceler vardı. Mubârek<br />
eli ile arkamı sıgadı. Düâ eyledi. Gövdemden sivilceler ve<br />
çıbanlar temâmen gitdi. Hazret-i Ebû Bekrin düâsı ve kerâmeti<br />
bereketi ile uykudan uyandım. Gördüm, bedenim sıhhat bulmus.<br />
O hırka ve kusagı ve külahı önümde buldum. Bildim ve<br />
i’tikâd eyledim ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleri<br />
gerçek evliyâdır ve dogru mürsiddir.<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Fahr-i enâm “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” Arafat dagında, Kusvâ adlı devesine binmis<br />
hâlde dururken, meâl-i serîfi (Bugün dîninizi ikmâl etdim. Size<br />
verdigim ni’metleri temâmladım. Din olarak size islâm dînini<br />
begendim) olan, Mâide sûresi, 3. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Sahâbe-<br />
i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sevindiler.<br />
Fekat, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk agladı. Dediler ki, yâ Ebâ<br />
Bekr! Bugün sevinmek günüdür. Bu sevinmek îcâb eden hâle<br />
niçin aglarsın ki, islâm dîni kemâl buldu. Allahü teâlâ mü’minler<br />
üzerine ni’metini temâmladı; sevinmek yeridir, aglamak yeri<br />
degildir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ârif ve gâyet akllı bir sultân<br />
idi. Fahr-i âlem hazretlerine çok fazla muhabbeti oldugundan,<br />
dâimâ ahvâl-i serîflerine dikkatli idi. Ne zemân ki, bu âyet-i kerîme<br />
okundu. Bildi ki, her kemâlin zevâli var oldugu, dünyâda<br />
muhakkakdır. Onun için agladı. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, ar-<br />
– 42 –<br />
kadaslar! Her kemâlin zevâli vardır. Her temâmın noksanı vardır.<br />
Zîrâ, bir is temâm oldugu zemân noksanı vardır. Temâm oldu<br />
denildiginde zevâli vardır buyuruldu ki, bu âyet-i kerîmede<br />
size dînin kemâli göründü. Ve lâkin bana Muhammed Mustafânın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zevâli [sonu] göründü. Bir<br />
yapıcı, bir pâdisâh için, serây yapıp, dört duvârını temâm eylese<br />
ve üstünü örtse, kapılarını assa, o yapıcıya destûr verirler. Ya’nî<br />
artık isin bitdi, derler. Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yapıcı idi. Din serâyını yapmaga gelmis<br />
idi. O serây din serâyıdır ki, besdir. Birinci dıvârı nemâzdır.<br />
Ikinci dıvârı zekâtdır. Üçüncü dıvârı orucdur. Dördüncü dıvârı<br />
hacdır. Kapısı gusldür. Aslı îmândır. Tavanı ihlâsdır. Asagı esigi<br />
tevâzu’dur. Üst esigi yavaslıkdır. Sag kanadı tevekküldür. Sol<br />
kanadı temellukdur. Kilidi küfrdür. Anahtârı sehâdetdir. Derecesi<br />
rif’atdır. Içi se’âdetdir. Dısarısı sekâvetdir. Her kim ki sehâdet<br />
miftâhı [anahtârı] ile islâm serâyı kapısından küfr kilidini kırarak,<br />
içeri girdi ise, se’âdet onundur. Her kim, Allahü teâlâ korusun,<br />
küfr kilidini bu serây kapısına vurup, dısarıda kaldı ise,<br />
sekâvet onundur. Hazret-i Resûl-i ekrem ne zemân ki bu islâm<br />
serâyını yapıp, kemâline yetisdirdi. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Bu âyet-i kerîmenin agırlıgından, Server-i âlemin devesi çöküp,<br />
dizine kadar kuma batdı. O Server-i kâinât hazretleri vedâ haccı<br />
yapıp, Medîne-i Münevvereye se’âdetle geldikden sonra, seksenüçgün<br />
dünyâda kaldı. Rivâyet ederler ki, evvel nâzil olan<br />
âyet-i kerîme Ikra’ sûresidir. Ve son olarak yukarıda bildirilen<br />
âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Kırkıncı Menâkıb: (Tefsîr-i Beydâvî)de, Beydâvî hazretleri<br />
“rahimehullah” buyurmusdur ki, bu âyet-i kerîme ki, meâlen<br />
(Biz insana, babasına ve anasına ihsân etmegi emr etdik ki,<br />
onun annesi, onu karnında zorluklara katlanarak tasımıs, güçlükle<br />
dogurmusdur. Tasınması ve sütden kesilmesi otuz ay sürer.<br />
Sonunda erginlik çagına erince ve kırk yasına varınca; Rabbim!<br />
Bana ve anne ve babama verdigin ni’mete sükr etmemi ve<br />
benim hosnud olacagım fâideli bir amel yapmamı nasîb eyle.<br />
Bana verdigin gibi soyuma da salâh ver. Sana döndüm, ben<br />
kendimi Senin yoluna adayanlardanım; demesi îcâb eder. Iste,<br />
islediklerini en güzel seklde kabûl etdigimiz ve kötülüklerini<br />
magfiret etdigimiz bu kimseler, Cennetlik olanlar ile berâber-<br />
– 43 –<br />
dir. Bu, verilen dogru bir sözdür) buyuruldu. Rivâyet olunmusdur<br />
ki, bu âyet-i kerîme Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
nâzil olmusdur. Zîrâ Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ<br />
anh” baska, muhâcirden ve ensârdan kendisi ve babası ve anası<br />
ve zevcesi ve evlâdı islâm nûru ile nûrlanan yokdur.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbı bâbında, sahîh hadîs-i serîflerde,<br />
hazret-i Âiseden “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet olunmusdur.<br />
Hazret-i Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem”, son hastalıgında<br />
bana hitâben buyurdular ki, yâ Âise, benim yanıma, baban<br />
Ebû Bekri ve kardesin Abdürrahmânı da’vet eyle. Tâ ki, ben bir<br />
vasıyyet yazdırayım. Zîrâ, benden sonra, bir kimse çıkıp, söylemeye<br />
ki, ben halîfe olayım. Hâlbuki, Hak Sübhânehü ve teâlâ ve<br />
mü’minler, Ebû Bekrden gayrisinin hilâfetini istemezler.<br />
Kırkikinci Menâkıb: Ebûl’muîn el-Nesefî “rahimehullahü<br />
teâlâ”, (Temhîd-i akâid) adlı risâlesinde imâmet bahsinde beyân<br />
etmisdir ki, imâmet, nass ile sâbit olunmamısdır. [Ya’nî âyet-i<br />
kerîme ve hadîs-i serîf ile bildirilmemisdir.] Hazret-i Alîye “kerremallahü<br />
vecheh” ve evlâdı kirâmlarına, râfizîlerin söylediklerinin<br />
aksine, nas olmadıgına delîl sudur ki, eger açıkca delîl olsa,<br />
sahâbe-i güzîn hazretleri, ona ittifâk ederlerdi. Onların ittifâkları<br />
tâbi’îne, tâbi’înden de, tebe-i tâbi’îne, onlardan da sâlihine<br />
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, dahâ sonrakilere hattâ bize<br />
ulasırdı. Alîyül mürtedâ hazretlerine ve evlâd-ı kirâmına imâmetin<br />
geçisi ile alâkalı bir haber yokdur ki, Onlar o haberin naklini<br />
gizli tutmus olsunlar ve eksik bildirmis olsunlar. Görülmezmi<br />
ki, Eshâb-ı kirâm bize, naslardan ahkâm istinbâtı ve ahkâm-ı<br />
islâmiyyeden bir cüz’ü naklde eksik bildirmeyip, aynen nakl etmislerdir.<br />
Bu imâmlıgı gizledikleri düsünülemez. Bunun üzerine<br />
o eserde bildirilir ki, hazret-i Server-i Enbiyâ “sallallahü aleyhi<br />
ve sellem” fânî dünyâdan ayrıldıkları zemân, sahâbe-i kirâm<br />
hazretleri Benî Sâidenin sofasında toplanıp, buyurdular ki, (biz<br />
isitdik ki, Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki, (Bir kimse ölse, hâlbuki zemânının imâmını bilmese,<br />
onun ölümü câhiliyye devrindeki ölüm gibidir.) O hâlde, bizim<br />
üzerimizden bir gün imâmsız geçmesi câiz olmaz. Imâmdan<br />
murâd halîfedir. Onun için, kendi zemânında mevcûd olan imâmı<br />
bilmemek büyük günâhdır. Zîrâ, dînin ahkâmından ba’zı sey-<br />
– 44 –<br />
lerin câiz olması imâm ile [halîfe ile] olur. Cum’a ve bayram nemâzları<br />
ve yetîmlerin nikâhı gibi. Imâmın lâzım oldugunu ve<br />
mevcûd olan Halîfeyi inkâr eden bir farzı inkâr etmis gibidir.<br />
Farzı inkâr etmek küfrdür.) Ensârdan bir kimse kalkıp, muhâcirine<br />
dedi ki, bizden bir emîr olsun ve sizden bir emîr olsun. Hazret-<br />
i Ebû Bekr “radıyallahü anh” ayak üzerine kalkıp, dedi ki,<br />
Muhakkak ben öyle zân ederim ki, hazret-i Alî “radıyallahü<br />
anh” buna lâyıkdır. Ben isterim ki ona bî’at edeyim. Hazret-i Alî<br />
ayaga kalkıp, buyurdu ki, kalk yâ Ebâ Bekr! Allahü teâlânın ve<br />
Resûlünün halîfesisin. Seni hazret-i Resûl-i ekrem takdîm etmisdir.<br />
Kim seni geride bırakabilir. Ben Resûlullah hazretlerinin<br />
huzûrunda idim. Bana emr edip, buyurdular ki, var Ebû Bekre<br />
söyle, nâsa imâm olup, nemâz kıldırsın! Resûl-i ekrem hazretlerinin<br />
râzı oldugu bir kimseden, biz elbette râzı olduk. Resûlullahın<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” dînimizdeki bir isde râzı oldugu<br />
kimseden dünyâlık bir is için râzı olmaz mıyız, dedi. Resûlullahın<br />
halîfesi diye tesmiye etdiklerine sebeb odur ki, hazret-i Resûl-<br />
i mükerrem, Ebû Bekr hazretlerini kendi makâm-ı serîflerine<br />
ki, imâmet makâmı idi, halîfe nasb etdiler. Ömrlerinin sonunda<br />
nâsa [müslimânlara] imâmet edip [imâmlık yapıp], nemâz kıldırdı.<br />
Bir rivâyetde yedi gün ve bir rivâyetde üç gün imâmlık<br />
yapdı. Sahâbe-i kirâm hazretlerinin cümlesi Alîye “radıyallahü<br />
anh” muvafakat edip, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka bî’at etdiler.<br />
Bî’at oldukdan sonra, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin defnine mesgûl oldular. Sonra va’z edip,<br />
buyurdu ki, ben sizin üzerinize vâlî kılındım. Hâlbuki, hayrlınız<br />
degil idim. Beni kabûl edin. Hemen yine hazret-i Alî kalkıp, buyurdular<br />
ki, biz seni ne kabûl ediciyiz ve ne kabûllük taleb ediciyiz.<br />
Hazret-i Resûl-i Muhterem seni takdîm etmisdir. Kim ola ki,<br />
te’hîr etsin [Ya’nî Resûlullahın geçirdigi makâmdan kim seni geride<br />
bırakabilir.].<br />
Bir gün gördüler ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk çarsıda bir kadına<br />
gömlegini satıp, ücreti ile yiyecek alır. Dediler ki, sana beytülmâldan<br />
nafaka ta’yîn edelim. Sen müslimânların islerini gör.<br />
Hergünde veyâ ikigünde iki dirhem ta’yîn etdiler. Yine kendi buyurdular<br />
ki, ben za’îf bir kulum. Yevmiye iki dirhemlik amele<br />
kudretim yokdur. Öyle olunca, iki dirhem bana harâm olur. Ondan<br />
sonra bir dirhem ve iki dank, ta’yîn etdiler. Hazret-i Ebû<br />
– 45 –<br />
Bekr “radıyallahü anh” o bir dirhem ile iki dankı alıp, bir testiye<br />
koyardı. Yine gizliden mal satar kendisine harcardı. Vefâtları<br />
yaklasdıgı zemân, o testiyi istedi ve onda olan akçeyi dökdü. Kerîmeleri<br />
Âise-i Sıddîka hazretlerine buyurdular ki, bu akçeyi<br />
Ömer bin Hattâb hazretlerine götür. De ki, bu mal müslimânlarındır.<br />
Bunu müslimânlardan ihtiyâcı olanlarına versin. Âise-i<br />
Sıddîka da o meblâgı hazret-i Ömer hilâfet makâmına geçdikde,<br />
huzûruna götürüp ve babasının vasiyyetlerini beyân etdiklerinde,<br />
hazret-i Ömer, aglayıp, (Ey Sıddîk! Bizi büyük zahmete bırakdın.<br />
Ne garîb Ebû Bekr ki, öldükden sonra yine adâlet etdin.<br />
Kim senin yolundan yürüyebilir,) deyip, mubârek gözlerinden<br />
yas revân oldu. Rivâyet olunmusdur ki, Resûl-i ekrem hazretlerinin<br />
intikâlinden sonra [âhıreti sereflendirdikden sonra], Ebû<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, hilâfet müddetlerinde,<br />
günden güne za’îflediler. Za’îflikleri gün geçdikce artdı. Bir gün<br />
Âise-i Sıddîka ona sordular ki, ey benim babam, sana ne oldu ki<br />
gün be gün za’îflersin. Cevâbında buyurdular ki, ey kızım, bilmis<br />
ol ki, Muhammed Mustafâ hazretlerinin ayrılıgı beni za’îf eyledi.<br />
Ey azîzler, bunu fikr edip, kıyâs edin ki, ne seklde muhabbeti olmak<br />
gerek ki, bu seklde za’îf olmaga sebeb olsun. Kalbinde böyle<br />
bir Hakkın serverine, (Allahü teâlâ muhâfaza etsin) sûi’zannı<br />
olan kimseye yazıklar olsun! Allahü teâlâ hazretlerinden nasıl<br />
rahmet umarlar. Habîbullah hazretlerinden ne yüz ile sefâ’at<br />
ümîd ederler.<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Âise-i Sıddîka “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” der ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan âhırete<br />
göç etdiler. Eshâb-ı kirâm hazretlerinin hepsi bu serveri nereye<br />
defn edelim, diye tereddüd etdiler. Hazret-i Âise buyurdu<br />
ki, bu tereddüdün asırı ızdırâbından uyumusum. Kulagıma bir<br />
ses geldi. (Dostu dosta kavusdurun!) diyordu. Uykudan uyanıp,<br />
bu hâdiseyi Eshâb-ı kirâma anlatdım. Onlar da biz de bu sesi<br />
isitdik; dediler. Mescid içinde nemâz kılanlar bile isitdik dediler.<br />
Bundan sonra, müsâvereye ihtiyâc kalmayıp, sübheleri gitdi.<br />
Sonra götürüp, Habîb-i Ekrem hazretlerinin yanına defn etdiler.<br />
(Sevâhid-ün-nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Sahîh hadîs-i serîf isnâdıyle, Câbir<br />
bin Abdüllah “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet eylediler.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” vefâtına yakın<br />
– 46 –<br />
vasıyyet etdi. (Ben vefât etdikden sonra, beni su Beyt-i serîfin<br />
kapısına götürün. Resûl-i ekrem hazretlerinin kabr-i serîfleri<br />
oradadır. O kapıyı çalınız. Eger o kapı size açılırsa, beni oraya<br />
defn ediniz.) Câbir “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz onu alıp,<br />
gitdik. O kapıyı çaldık, dedik ki, iste Ebû Bekr. Ister ki, sizin yanınıza<br />
defn olunsun. O kapı açıldı. Biz o kapıyı kimin açdıgını<br />
duymadık. Içeri giriniz, onu defn ediniz, sesini duyduk. Hâlbuki<br />
ne bir sahs, ne bir sey gördük.<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Fahr-il kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, âhırete sefer etdikden sonra, münâfıklar<br />
bas kaldırıp, arabların ekserîsi mürted oldular. Iki vilâyetin<br />
ehâlisi islâmiyyetden ayrılmadılar. Mekke ve Medîne ehl-i islâmı<br />
sakladılar. Mürtedler ittifâk edip, zekât toplıyanları öldürdüler.<br />
Itâ’atden çıkdılar. Kadınlarının ellerine kına yakdılar. Resûl-<br />
i ekrem hazretleri âhırete sefer etdigi için, defler çaldılar.<br />
Nagme ile si’rler okudular. Bu haber Eshâb-ı Güzîne geldi. Çok<br />
üzüldüler ve mahzûn oldular. Mescîde toplanıp, mesveret etdiler.<br />
Ondan sonra kalkıp, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın evinin kapısına<br />
geldiler. Dediler ki, yâ Ebâ Bekr! Hazret-i Resûl, sizi yerine<br />
halîfe ta’yîn etdi ki, cümle müslimânların hâline mukayyed<br />
olasınız [hâllerini gözetesiniz]. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” âhırete sefer edeliden beri, dısarı çıkmadınız ve<br />
kimseye karısmadınız. Gece gündüz agladınız. Lütf edip, simdiden<br />
sonra dısarı çıkıp, müslimânların islerini görüp, mürtedlerin<br />
üzerine varmak için lâzım olan tedârîki bir gün evvel görmek lâzımdır.<br />
Hazret-i Ebû Bekr, Habîbullah hazretlerinin ayrılıgından<br />
o dereceye varmıs idi ki, yürüyen meyyit olmus idi. Lâkin ne<br />
çâre ki, din gayreti Onu yerinde koymadı. Bir münâdi ile seslendirdi<br />
ki, nemâza hâzır olun! Muhâcirin ve Ensârın temâmı bir<br />
araya geldiler. Emîr-ül-mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
minber üzerine çıkıp, hutbe okudu. Buyurdu ki, Ey mü’minler!<br />
Biliniz ki, her kim Muhammed aleyhisselâma taparsa, Muhammed<br />
aleyhisselâm âhıret âlemine göç etdi. Her kim Muhammed<br />
aleyhisselâmın Allahına taparsa, o Allah diridir, serîki yokdur.<br />
Yine dedi ki, Ey müslimânlar! Biliniz ki, münâfıklar, açıkdan fitne<br />
çıkardılar. Allahü teâlâ ve Resûlünün zekât toplayıcılarını öldürdüler.<br />
Eger biz bu isi basit tutarsak, onlar kuvvet bulur. Islâmiyyet<br />
za’îf olur. Yemîn etdim ki, vallâhi, bugünden sonra onlar<br />
ile harb ederim. Onlar ile benim aramda kılınç vardır. Sonra<br />
– 47 –<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, ayak üzerine kalkıp,<br />
dedi ki, Ey Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi. Cümlemiz emrine<br />
mutîyiz. Lâkin Üsâmeye de haber gönderin. Cümle asker ile<br />
gelsin. Bu az is degildir. Hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, Üsâmeye<br />
ihtiyâcımız yokdur. Burada hâzır olan asker kâfî gelir. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin fadlı ile ve Habîbullah hazretlerinin<br />
mu’cizeleri ile mürtedlerin hakkından gelirler. Büyükler demislerdir<br />
ki, sultân gönüllü olsa, hiç düsmân onun üzerine zafer bulamaz.<br />
Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, nice<br />
büyük sahâbîler ile minber dibinde oturmusduk. Ceng niyyetine<br />
durduk. Herbirimiz Ebû Bekrin “radıyallahü anh” emri ile, yüreklenip<br />
ve kuvvetlenip, arslan gibi sâhlandık. O sâat, gazâ davulları<br />
çalındı. Onbin asker silâhlanıp, hâzır oldular. Hazret-i<br />
Ebû Bekr “radıyallahü anh” Hâlid ibni Velîdi, hâzır edip, onbin<br />
askere kumandan ta’yîn edip, cümlesini Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ısmarladı. Mürtedler üzerine gönderdi. Hâlid bin Velîd askeri<br />
ile varıp, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile,<br />
Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zekât toplıyan<br />
me’mûrlarını sehîd eden tâifeyi, katl eyledi. Ondan sonra<br />
Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefâtında ellerine<br />
kına yakan, defler çalan kadınları getirtdi. Ellerini kestirdi.<br />
Baslarını atese bırakdılar. Bunları siyâset için yapdılar. Ondan<br />
sonra bütün mürtedler gelip, pismân olup, emân dilediler. Ebû<br />
Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna nâme yazdılar. Yanıldık,<br />
hatâ isledik. Nemâz kılalım, zekât verelim. Her ne buyurur<br />
isen yerine getirelim. Hemen Hâlid bin Velîdi üstümüzden kaldır.<br />
Zîrâ, damarımızı kurutdu, kökümüzü kesdi, dediler. Ebû<br />
Bekr hazretleri “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ben Peygamberimizin<br />
huzûrunda isitdim ki, (Hâlid, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
kılıcıdır. Aslâ bos yere kan dökmez.) Mâdem ki emân dilediler<br />
ve itâ’at gösterdiler, geri döndüler, îmâna geldiler, Hâlid<br />
bin Velîd onlara zarar vermez. Sonra onu geri çagırdı. Çok ikrâmlarda<br />
ve ihsânlarda bulundu. Bu haber, tevârihden (târîh kitâblarından)<br />
alınmısdır.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahı teâlâ anh”<br />
buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” bir gecelik<br />
ameline veyâhud bir sâatlik ameline, bütün ömrümce isledigim<br />
amelleri mümkün olsa degisirim. Sordular ki, yâ Emîr-el<br />
– 48 –<br />
mü’minîn! Ebû Bekrin o günde bir gecelik ameli ne idi. Buyurdular<br />
ki, o gece ki, Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine hicret etmek emr oldu. Birçok Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” arasında Ebû Bekr, Fahr-i<br />
âlem hazretlerine yol arkadası ta’yîn olundu. Hak sübhânehü ve<br />
teâlâ huzûrunda ve Habîbullah katında mukarreb olup, mertebesi<br />
yüksek olmasa, bu se’âdete ve bu izzete vâsıl olmaz idi. Resûl-<br />
i ekrem hazretleri ile Mekke-i Mükerremeden, Medîne-i<br />
münevvereye tesrîf buyurdular. Bundan büyük devlet-i ebedî ve<br />
se’âdet-i sermedî bir kimseye müyesser olmamısdır. Bundan<br />
sonra da müyesser olmaz. Yine o günde bir sâatlik amel odur ki,<br />
Fahr-i âlem hazretleri âhırete sefer etdikde, arabların çogu,<br />
mürted oldular. Ben vardım. Hazret-i Ebû Bekre dedim: Yâ Resûlallahın<br />
halîfesi. Mel’ûnlara bir kaçgün müddet verseniz câiz<br />
degil midir. Buyurdular ki, yâ Ömer! Muhakkak ki bu islâm dîni<br />
kemâl mertebe temâmlanıp, kuvvetlenmisdir. Simdi geri dönüs<br />
yokdur. Nitekim Allahü teâlâ azze sânehü kelâm-ı kadîminde,<br />
Mâide sûresi, 3.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bugün dîninizi<br />
sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan ni’metimi temâmladım<br />
ve size din olarak islâmiyyeti vermekle râzı oldum) buyurmusdur.<br />
Simdi, o Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri ilâh<br />
yokdur. Bir an emân vermeyip, ben onlara kılıç çekip, mürtedler<br />
ile kılıçdan gayri nesne ile söylesmem, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
anh”, halîm, selîm tabî’atli, sefkat ve merhamet üzere<br />
iken, bunların hakkında böyle buyurdukları, îmânının kuvvetindendir<br />
ve yakîninin ziyâdeligindendir. Bundan sonra dîn-i islâma<br />
zevâl gelmiyecegini, kuvvetinin azalmıyacagını bildigi için,<br />
böyle kat’î cevâb verdi. Kalb-i serîfleri, Resûlullah hazretlerinin<br />
kalb-i serîflerine uygun olup, îmânının kuvveti ve sıdkı, bu mertebe<br />
kemâl bulmus idi ki, bir kimse bunun derecesine yetismemisdir.<br />
Simdi, hazret-i Ömer gibi bir sultân-ı zîsân, hazret-i Ebû<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hakkında böyle sehâdet edince, kıyâs<br />
eyle ki, hazret-i Ebû Bekrin derecesi, ne yüksek ve âlî,<br />
se’âdetli derecedir. Bunlara muhabbet edip, hâlis sevenler dünyâda<br />
ve âhıretde insâallah mahrûm kalmazlar.<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” son hastalıgında buyurdu ki; hilâfeti kime bırakacagım<br />
konusunda, tekrâr istihâre eyledim. Allahü teâlâdan dile-<br />
– 49 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:4<br />
dim ki, bana rızâsına uygun olanı versin. Bilirsiniz yalan söylemem.<br />
Hiçbir akllı kimse Allahü teâlâya kavusma vaktinde [ya’nî<br />
ölüm ânında] kendine iftirâ yapılmasını arzû etmez ve müslimânları<br />
aldatmagı uygun bulmaz. Dediler ki, ey Resûlullahın halîfesi.<br />
Hiç kimsenin dogrulugunuza sübhesi yokdur. Ne söyliyecek<br />
isen, söyle. Buyurdu ki, gecenin sonunda, uykum bana gâlib geldi,<br />
uyudum. Resûl-i ekrem hazretlerini gördüm. Iki beyâz kaftan<br />
giymis. O kaftanların etrâfını [eteklerini] ben tutuyordum. Ne<br />
zemân ki o iki kaftan yesil olmaga ve parlamaga basladı. Söyle<br />
ki, bakanların gözlerini alırdı. Resûlullah hazretlerinin iki tarafında,<br />
iki uzun boylu kimse vardı. Gâyet güzel yüzlü idiler. Elbiseleri<br />
nûr gibi ve bakanlara sürûr verirdi. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
bana selâm verip, benimle müsâfehâ ederek, sereflendirdi. Mubârek<br />
elini benim gögsüme koydu. Bende olan ızdırâb geçdi. Dedi<br />
ki, ey Ebû Bekr! Sana kavusma arzûmuz artmısdır. Vakti geldi<br />
ki, bizden yana gelesin. Ben uyku içinde o kadar aglamısım ki,<br />
ehlim haberdâr olmuslar. Bana sonra haber verdiler. Ben de dedim,<br />
(Ben de sizi özledim, yâ Resûlallah!). Buyurdular ki, yerine,<br />
bu ümmet için ümmetin âdil ve sâdıkı, yerde ve gökde herkesin<br />
rızâsını kazanmıs, zemânının temizi olan Ömer bin Hattâbı geçir.<br />
Bu iki kisi senin vezîrlerindir, dünyâda yardımcılarındır, vefâtın<br />
zemânında yardımcılarındır. Cennetde komsularındır. Ondan<br />
sonra bana haber verdiler ve dediler ki, fikr ve vehmden kurtuldun<br />
ve sen Sıddîksın. Gökde melekler içinde Sıddîksın. Yerde<br />
halk içinde Sıddîksın. Dedim ki, yâ Resûlallah! Anam-babam sana<br />
fedâ olsun. Bu iki kisi kimlerdir ki, bunların benzerini görmedim.<br />
Buyurdu ki, bu iki kisi Cebrâîl ve Mikâîldir. Sonra gitdiler.<br />
Ben uyandım. Yüzüm göz yasından ıslanmıs. Âile efrâdım basımın<br />
ucunda aglasırlardı.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” son hastalıgında, kendisinin evlâdını, hazret-i Âise-i<br />
Sıddîkaya ısmarladı. Iki oglan iki kız vasıyyet eyledi. Hazret-i<br />
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” der ki, hâlbuki, bir kız kardesim<br />
var idi. Diger kız kardesim hangisidir, dedim. Hanımım hâmiledir.<br />
Öyle zân ederim ki, dogurdugu kız olsa gerekdir. Sonra, dogum<br />
oldu. Kız evlâdı oldu.<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Zemânının kutbu ve bir dânesi,<br />
seyyid Mahmûd naksibendi el-umverî elmulakkab bi el’azîz<br />
– 50 –<br />
“kuddise sirruh” ilmi tecridde, kendi te’lîf etdigi (Güzîde) adlı<br />
nefîs risâlesinin yirmidokuzuncu bâbında, beyân buyurmusdur.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe oldular.<br />
Yemâme vilâyetinde Müseyleme adında bir kezzab [yalancı]<br />
peygamberlik da’vâsında bulundu. Hazret-i Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” sahâbe-i kirâmı Yemâme vilâyetine gazâya<br />
gönderdi. Büyük savas olup, Müseyleme-i kezzâbı öldürdüler.<br />
Târîhde söyle beyân olunmusdur: Müseyleme cenginde;<br />
Eshâb-ı kirâmın mubârek hâtırlarına korku geldi. Kur’ân-ı kerîm<br />
hâfızları katl olundugu için, Kur’ân-ı kerîm yeryüzünden<br />
kalkacak diye korkdular. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin<br />
mubârek kalbine ilhâm eyledi ki, Kur’ân-ı azîmi bir araya<br />
toplayıp, bir mıshaf yazılsın. Hemen kalkıp, Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” huzûruna vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i<br />
Sıddîk buyurdular ki, Ben bu iste fikr ve teemmüle [ya’nî etrâflıca<br />
düsünmege] muhtâcım. Zîrâ Habîb-i ekrem hazretleri,<br />
cem’ etmediler. Cem’ edin diye emr de buyurmadılar. O zemân<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin de mubârek<br />
kalbine Allahü teâlâ ilhâm buyurdu ki, hayr, Kur’ân-ı azîmi<br />
toplayıp, bir mushaf yazmakdadır. Zeyd bin Sâbit hazretleri buyurdular<br />
ki, bir gün hazret-i Ebû Bekr beni istemis. Ben de huzûruna<br />
vardım. Gördüm ki, hazret-i Ömer de, hazret-i Ebû<br />
Bekr de, durumu açıklayıp, Kur’ân-ı azîmi cem’ etmegi bana<br />
teklîf etdiler. Bu is daglardan agır geldi. Bir nice gün sonra, Allahü<br />
teâlâ hazretleri benim kalbime de ilhâm eyledi ki, hayr,<br />
Kur’ân-ı kerîmi cem’ etmekde, bir araya toplamakdadır. Ben<br />
ise hazret-i Peygamberin zemân-ı serîflerinde vahy kâtibi idim.<br />
Cebrâîl-i emîn hazret-i Peygambere kırâet etdiklerinde, son kırâetlerinde<br />
bile hâzır idim. Sonra Kur’ân-ı azîmi o tertîb üzere<br />
toplamaga teveccüh edip, tahtalarda ve kâgıdlarda, taslarda ve<br />
agaçlarda yazılanları ve Eshâb-ı kirâmın hâtırlarında mahfûz<br />
olanları toplayıp, Resûl-i ekrem hazretlerinden son zemânında<br />
dinledigim tertîb üzere yazdım. Sûre-i Berâenin sonuna varınca;<br />
127.ci âyet-i kerîmesinden sonra, sûre sonuna kadar hâtırımdan<br />
gitdi. [Son iki âyet.] Ba’zı kimselere sordum. Sonra Huzeymetebni<br />
Sâbit el ensârî hazretlerinin yanında buldum. Yerine<br />
yazdım. Sonra Sûre-i Ahzâba kadar yazdım. Ahzâb sûresinin<br />
23.cü âyetini hazret-i Resûl-i Ekremden isitmis idim. Kaybetdim.<br />
Onu taleb eyledim. Yine Huzeyme-i Ensârî hazretlerinin<br />
– 51 –<br />
yanında buldum. Yerine yazdım. Nihâyet Mushafı temâmladım.<br />
Halîfeye götürdüm. Ona (ilk Mushaf) diye ad koydular.<br />
Hazret-i Alî, hazret-i Ebû Bekr hakkında buyurdular ki, Hazret-<br />
i Ebû Bekr, insanlar arasında en büyük sevâba kavusmusdur.<br />
Kur’ân-ı kerîmi, levhalardan toplu hâle ilk getiren odur.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın hilâfeti zemânında bu Mushaf,<br />
onun yanında kaldı. Hazret-i Sıddîk-ı ekber, âhırete göçdükden<br />
sonra, hazret-i Ömerin yanında durdu. Hazret-i Ömer âhırete<br />
göçdükden sonra, Resûlullah hazretlerinin muhterem zevceleri,<br />
hazret-i Ömerin kızı Hafsanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanında<br />
durdu. Hazret-i Ebû Bekrin hilâfet müddeti iki sene oldu.<br />
Eksik ve fazla rivâyet de vardır. Ömrleri altmısüç senedir.<br />
Hicretin onüçünde, mubârek cemâzil evvelin yirmiikisinde aksam<br />
ile yatsı arasında vefât etdiler.<br />
Ellinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî, (Meâlimüttenzîl) adlı tefsîrinde,<br />
Lokmân sûresinde, meâl-i serîfi (Tevhîd ve tâ’atim yoluna<br />
gidenlere tâbi’ ol ki, onlar Peygamber aleyhisselâm ve Eshâbıdır)<br />
olan, onbesinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde, Atâdan nakl<br />
buyurmuslardır ve o ibni Abbâs hazretlerinden nakl etmisdir.<br />
Buyurdular ki, âyet-i kerîmedeki kimseden murâd Ebû Bekr-i<br />
Sıddîkdır “radıyallahü anh”. Bunun açıklaması odur ki, Ebû<br />
Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” islâma geldigi vakt, hazret-i Osmân,<br />
Talha ve Zübeyr ve Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân<br />
bin Avf “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” yanına geldiler.<br />
Dediler ki, Sen bu seklde tasdîk edip, îmân getirdin mi. Evet. O<br />
dogru sözlüdür. Siz de îmân getirin, dedi. Sonra hepsini alıp,<br />
hazret-i Habîb-i ekremin huzûr-u serîflerine götürdü. Müslimân<br />
oldular. Bunların müslimân olmaları hazret-i Ebû Bekrin irsâdı<br />
ile oldu. Allahü teâlâ onun medhinde buyurdu: (Bana dönen<br />
kimsenin yoluna tâbi’ ol.) Ya’nî Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” yoluna tâbi’ ol, demekdir.<br />
Ellibirinci Menâkıb: (Ravda-tüs-sekâyık) kitâbında, Ömer<br />
bin Hattâbdan “radıyallahü anh” rivâyet olunmusdur. Buyurdular<br />
ki, hazret-i Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
âhıreti sereflendirdikleri zemân, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
anh”, bir acâib rü’yâ gördü. Uykusunda öyle siddet ile<br />
agladı ki, kapısı önünden geçerken aglamasını isitdim. Merâk<br />
edip, kapısını çaldım. Hazret-i Sıddîk uyandı. Kapıyı çalmam se-<br />
– 52 –<br />
bebi ile kalkıp, benim için kapıyı açdı. Gözlerinin yası, sakaklarının<br />
üzerinden akardı. Sordum. Yâ Ebâ Bekr, niçin bu kadar<br />
agladınız. Benim için Eshâb-ı Güzîni topla. Gördügüm rü’yâyı<br />
onlara haber vereyim, dedi. Ben de Sahâbe-i kirâmı topladım.<br />
Cümlesi huzûrlarında hâzır oldular. Hazret-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, Gördüm ki, kıyâmet kopmus. Insanlar<br />
hesâb yerine sevk olunur. Bir bölük mevki’ sâhibleri gördüm.<br />
Minber üzerinde, yüzleri parlak, yaldız gibi parlar. Bir melege<br />
sordum. Bunlar kimlerdir. Dedi ki, bunlar Peygamberlerdir.<br />
Muhammed aleyhissalâtü vesselâm hazretlerine muntazırlardır<br />
[onu beklerler]. Zîrâ sefâ’at dizgini Muhammedin “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yedindedir. Hazret-i Muhammed aleyhisselâm<br />
nerededir, diye sordum. Dedi ki, Arsın kenârındadır.<br />
Dedim ki, beni hazret-i Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı serîflerine<br />
götür. Ben Onun hizmetcisi ve arkadasıyım. Ben Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkım. Melek beni Resûlullahın huzûruna götürdü.<br />
Gördüm ki, mubârek bası açık. Imâmesini [sarıgını] arsın önüne<br />
koymus. Rıdâsı ile belini baglamıs. Sag eli arsın kenârında. Sol<br />
eli Cehennemin kapısının halkasında. Istigâse edip, derdi ki, yâ<br />
Rabbî! Ümmetime merhamet buyur. Ümmetim içinde ülemâ<br />
var, Evliyâ var. Sülehâ var. Mücâhidler var. Hâcılar var. Allahü<br />
teâlâdan nidâ geldi ki, yâ Muhammed! Itâ’at edenleri söylersin.<br />
Âsileri zikr etmezsin. Fâsıkları, serâb içenleri ve zâlimleri, fâiz<br />
yiyenleri, zîna yapanları, kan dökücüleri zikr etmezsin. Muhammed<br />
aleyhisselâm, yâ Rabbî! Onlar Senin buyurdugun gibidir.<br />
Lâkin onlarda müsrik ve sana ogul isnad edici ve saneme ibâdet<br />
edici [puta tapan] ve tevhîdden dönücü yokdur. Ümmetim üzerine<br />
sefâ’atimi kabûl et. Gözlerimden akan yaslara acı, deyip,<br />
yalvarmaga basladı. Ben Habîbullah hazretlerine asırı muhabbetimden<br />
ve acıdıgımdan, dedim ki, yâ Resûlallah! Niçin bu kadar<br />
aglıyor ve yalvarıyorsunuz, kendinizi çok yoruyorsunuz. Mubârek<br />
basını kaldırdı. Sol eli, Cehennemin kapısının halkasında idi.<br />
Cehennem kapısını baglayıp, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Rabbimden<br />
ümmetimi sordum. Yalvarmam asırı oldugu için, Rabbim<br />
teâlâ sânına uygun olarak, ümmetimi bana bagısladı. Benim ümmetim<br />
üzerine üzüntümü kaldırdı. Ben irâde etdim ki, yâ Resûlallah!<br />
Hak sübhânehü ve teâlâ sana ba’zısını mı, bagısladı, yoksa<br />
hepsini mi diye söyliyecekdim. Sormadan önce sen kapıyı çal-<br />
– 53 –<br />
dın yâ Ömer. Uyandım. Hazret-i Ebû Bekr bu sözü söyledigi ânda,<br />
evin içinden, bir ses isitdik: (Hepsini, hepsini bagısladı yâ Ebâ<br />
Bekr. Yalnız bir mü’mini kasd ile öldürenleri bagıslamadı. Onlar<br />
Cehennemde sonsuz kalacaklardır,) buyurdu. Hepimiz kalkıp,<br />
Allahü teâlâ hazretlerine hamd etdik ki, böyle bir Peygamberin<br />
ümmetinden eyledi. Raûfdur, rahîmdir, sefâ’ati bizim hakkımızda<br />
kabûl olundu. Böylece maksadına vâsıl oldu, kavusdu.<br />
Elliikinci Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i Münevverede gezerken,<br />
bir evin kapısı önüne geldi. O evin içerisinden aglama sesi isitdi.<br />
Bir kadın si’r okuyup, gözünden yas akıtır. O si’rin ma’nâsı<br />
budur:<br />
Ey ay yüzlüm, Sen aydan dahâ fazla güzelsin.<br />
Parlak ay yüzün ile, günesi alt edersin.<br />
Dâyem (Dadım) henüz agzıma südü koymadan önce.<br />
Senin yâkut dudaklarını, hâtırlayıp, kan içdim.<br />
Bu si’rin okunusu, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın mubârek kulaklarına<br />
te’sîr etdi. Kapıyı çaldı. Ev sâhibi dısarı çıkdı. Ondan<br />
süâl buyurdular ki, hür müsün, rakîkmisin [köle misin]. Bu beyti<br />
kimin için okursun. Kimin için aglıyorsun. Kadın dedi ki, yâ Resûlullahın<br />
halîfesi. O ravda-i münevvere hakkı için, bunu benden<br />
sorma. Buyurdular ki, gönlün sırrını duymayınca bu makâmdan<br />
adımımı atmam. Câriye, içden bir âh çekerek, Benî Hâsim gençlerinden<br />
birisini söyledi. Sıddîk hazretleri mescide vardı. O câriyenin<br />
sâhibini bulup, parasını ödeyip aldı ve âzâd etdi. Sevdigi<br />
gence nikâh etdi veyâ bagısladı. Hazret-i Molla Câmî (Bahâristân)<br />
kitâbında, bu hikâyeyi rivâyet buyurmuslar ve bu si’ri söylemislerdir:<br />
(Ey gönül! Cihânın bütün maksadlarını bir tarafa bırakmıs<br />
olan kimseden baskası, seni sevdigin ile birlesdiremez. Is,<br />
maksad [arzû] derdi ile hâsıl olur. Eger derdin yoksa, inle ki, bir<br />
gönül ehli sana acısın da murâdına kavusdursun!)<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” için bildirilen âyet-i kerîmeler hakkındadır. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra, hak<br />
üzere halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
oldugu icmâ’ ile sâbit olmusdur.<br />
1– Yukarıda zikr olundugu minvâl üzere, Hak sübhânehü ve<br />
– 54 –<br />
teâlâ hazretleri Kur’ân-ı azîmde haber vermisdir ve buyurmusdur:<br />
(Sizden îmân edip de, sâlih amel isleyenlere, Allahü teâlâ<br />
söyle va’d buyurdu: Yemîn olsun ki, kendilerinden evvel gelen<br />
Isrâil ogullarını nasıl kâfirlerin yerine getirdi ise, onları da kâfirlerin<br />
arâzîsine getirecek (hâkim kılacak), onlara kendileri<br />
için seçdigi islâmı kuvvetlendirip, icrâ imkânı verecek, onları<br />
korkularının arkasından muhakkak emniyyete kavusduracakdır.<br />
Allah, müslimânların düsmanlarını helâk edecekdir. Böylece<br />
bana hiçbir seyi ortak kosmıyarak, hep bana ibâdet edeceklerdir.<br />
Kim bundan sonra nankörlük ederse, iste onlar asıl fâsıklardır.)<br />
[Nûr sûresi ellibesinci âyet-i kerîme meâli.]<br />
Âlimler buyurdular ki: Allahü teâlâ, îmân getirip, iyi ameller<br />
isleyen kimselere va’d etmisdir ki, onlardan elbette yeryüzünde<br />
halîfeler yapar. Nitekim o kimseler ki, onlardan evvel de halîfe<br />
oldular. Ya’nî benî Isrâilin dinleri ki, begenilmisdir. Onlara elbette<br />
bedel verir. Onlara korkudan sonra emînligi verir. Tâ ki ibâdet<br />
ederler, Allahü teâlâya hiç birseyi serîk eylemezler. Her kim ki<br />
bir ni’mete ondan sonra küfrân getirirse, onlar fâsıklardır.<br />
Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve<br />
Eshâb-ı kirâm Mekke-i mükerremede müsriklerden korkuda<br />
idiler. Medîne-i münevvereye gitdikden sonra, yine korku fazla<br />
idi. O vakt emîn oldular ki, Allahü teâlâ dînini her yere yaydı<br />
ve onları düsmân üzerine gâlib getirdi. Bu âyet-i kerîmede; Ebû<br />
Bekr “radıyallahü anh” hazretlerinin ve diger halîfelerin hilâfetlerinin<br />
dogruluguna delîl vardır. “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în”. Ondan dolayı ki, Allahü teâlâ hazretlerinin, va’dinden<br />
dönmek ihtimâli yokdur.<br />
2– (Dîni kuvvetli, malı çok olanlar, fakîr akrabâsına, Allah<br />
yolunda hicret edenlere mal vermemege yemîn etmesin. Onların<br />
kusûrlarını afv edip, bagıslasınlar. Böylece, Allahü teâlânın<br />
sizi afv etmesini istemez misiniz. Allahü teâlâ gafûrürrahîmdir.)<br />
[Nûr sûresi yirmiikinci âyet-i kerîmesinin meâli.] Bu âyet-i kerîmenin<br />
nüzûl sebebi su idi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”,<br />
Mıstaha nafaka vermemege yemîn etdi. Çünki o, hazret-i Âise<br />
hakkında yakısıksız sözler söylemis idi. Bu Mıstah fakîr bir kimse<br />
idi. Muhâcir idi. Ehl-i Bedr cümlesinden idi. Ebû Bekr-i Sıddîkin<br />
teyzesi oglu idi. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Hazret-i Habîb-<br />
i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerîme-<br />
– 55 –<br />
yi okuyunca, hazret-i Sıddîk “radıyallahü anh” (Allahü teâlâ bu<br />
âyet-i kerîme ile nafaka vermedigim için beni bildiriyor. Bundan<br />
sonra kimsenin nafakasını kesmiyecegim,) buyurdu.<br />
3– (Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, Allahü<br />
teâlâ, baska bir kavm getirir. Allahü teâlâ onları sever. Onlar da<br />
Allahü teâlâyı severler. Mü’minlere tevâzû’ ederler. Kâfirlere<br />
karsı siddetlidirler. Allah yolunda cihâd ederler. Ayblanmakdan<br />
çekinmezler. Bu Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Diledigi kullarına<br />
verir. Allahü teâlânın fadlı çok genisdir, bu fadla lâyık<br />
olanları bilir.) [Mâide sûresi ellidördüncü âyet-i kerîmesinin<br />
meâli.] Bu âyet-i kerîme de Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü<br />
anh” sânı hakkındadır.<br />
4– (Emr ve yasaklarda Allahü teâlâya ve Resûline itâ’at<br />
edenler, Allahü teâlânın kendilerine ni’met verdigi Peygamberler,<br />
Sıddîkler, sehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel<br />
arkadasdır. Bu üstünlük Allahü teâlâ tarafından verilir. Allahü<br />
teâlâ üstün kullarına mükafât verilmesini bilir.) [Nisâ sûresi 69<br />
ve 70.ci âyet-i kerîmelerin meâli.] Bu âyet-i kerîmelerde delîl<br />
vardır ki, hazret-i Habîbullah ile hazret-i Ebû Bekrin arasında<br />
vâsıta yokdur. Bütün müslimânlar Ebû Bekr hazretlerine Sıddîk<br />
derler. Bir sehâdetde, yarısı ile âdil, yarısı ile zâlim olmak lâyık<br />
olmaz. Vâcib odur ki, Resûlullah hazretlerinin derecesi ile hazret-<br />
i Ebû Bekrin derecesi arasında baska bir derece yokdur. Râfizîlerin<br />
söyledikleri yanlısdır. Hem bu âyet-i kerîmelerde delîl<br />
vardır ki, Allahü teâlâ hazretlerinin ni’meti bu tâife üzerine kendi<br />
fadlındandır. Yoksa onlar bu ni’mete, ibâdetleri ile kavusmus<br />
degillerdir. Kaderiyye fırkasının kavlinin aksine, Allahü teâlâ<br />
(Bu Allahü teâlânın fadlındandır) buyurdugunu görmez misiniz.<br />
Bu âyet-i kerîmelerde açıklandı ki, Râfizîlerin bâtıllıgı imâmet<br />
bâbında, Kaderiyyenin bâtıllıgı inâyet bâbındadır.<br />
5– (Ey îmân edenler! Allahü teâlâya ve Resûlüne ve Sizden<br />
olan emîrlere itâ’at ediniz!) [Nisâ sûresi ellidokuzuncu âyet-i<br />
kerîmesinin meâli.] Ikrime “radıyallahü anh” hazretleri der ki,<br />
Ülül-emrden murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül-Fârûk hazretleridir.<br />
Ondan dolayıdır ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu; (Benden sonra, Ebû Bekr ve Ömere tâbi’<br />
olunuz. Onlar benim yanımda, vücûdda bas gibidir.)<br />
– 56 –<br />
6– (Eger siz harbe gitmiyerek Resûlüme yardım etmezseniz,<br />
Allahü teâlâ ona yardım eder. Allahın Resûlünü kâfirler Mekkeden<br />
çıkardıkları zemân, onun yanında Ebû Bekrden baska kimse<br />
yokdu. Ikisi magarada berâberdiler. Resûl-i ekrem, arkadası<br />
Ebû Bekre, mahzûn olma, Allahü teâlânın yardımı bizim ile berâberdir,<br />
derdi. Allahü teâlâ ona [hazret-i Ebû Bekre] kalblere<br />
rahâtlık veren sekînesini indirdi. Sizin görmediginiz ordu ile onu<br />
kuvvetlendirdi. [Ya’nî melekler ile onu korudu.] Kâfirlerin küfre<br />
da’vetini veyâ sirki alçak kıldı. Tevhîdi veyâ dînine da’veti<br />
yüksek oldu. Allahü teâlâ Azîz ve Hakîmdir.) [Tevbe sûresi kırkıncı<br />
âyet-i kerîme meâli.] Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”<br />
hazretlerinin o magarada endîsesi, kendi üzerine korkusundan<br />
degildi. Lâkin ümmet üzerine sefkatinden idi. Zîrâ, hazret-i Peygamber-<br />
i zîsâna dedi ki, eger beni öldürürlerse, ne olur. Bir<br />
adam öldürmüs olurlar. Ammâ, eger mubârek cism-i latîfinize<br />
bir elem erisir ise, ümmet helâk olur. Hazret-i Resûlullah buyurdular<br />
ki, (Niçin düsünürsün o iki kimsenin hâlini ki, onların<br />
üçüncüleri, Allahü teâlâ hazretleridir.) Üç gün magarada durdular.<br />
Hazret-i Ebû Bekrin birkaç koyunu vardı. Âmir bin Füheyre<br />
güderdi. Hergün o koyunları, o magara yanına götürürdü. Onlardan<br />
süt içerlerdi. Resûlullah hazretleri magaradan çıkmak<br />
niyyet etdi. Abdürrahmân bin Ebû Bekr-i Sıddîk, iki deve getirdi.<br />
Binip gitdiler. Dört kisi oldular. Hazret-i Resûl-i ekrem, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk, Âmir bin Füheyre, Abdüllah bin Âmir bin Abdülleys.<br />
Sonraki ahvâlleri dahâ önce anlatılmısdır.<br />
7– (... Allahü teâlâdan ancak âlim kulları korkar. Sübhesiz<br />
ki, Allahü teâlâ azîzdir ve gafûrdur.) [Fâtır sûresi yirmisekizinci<br />
âyet-i kerîmesinin meâli.] Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi<br />
aleyh”, Allah lafzının (h)sini ötüre ile, ulemâ kelimesinin<br />
hemzesini üstün ile okudu. Allahü teâlâ hazretlerinin hasyeti,<br />
burada ilm ma’nâsına olur. Ma’nâsı böyle olur ki, ilm ehlinin<br />
hâtırını ancak Allahü teâlâ bilir. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlü<br />
o oldu ki, Ebû Bekr hazretlerinde bir korku hâsıl olmus idi.<br />
Mubârek yüzünde belirtisi anlasılırdı. Hazret-i Server-i kâinât,<br />
hazret-i Ebû Bekr ile bu konuda konusurdu. Allahü teâlâ hazretleri<br />
bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.<br />
8– (Muhâcirin ve ensârdan, en önce îmân edenlerden ve onlara<br />
iyilikde tâbi’ olanlardan Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Al-<br />
– 57 –<br />
lahü teâlâdan râzıdır. Onlar için Allahü teâlâ Cennetler hâzırlamısdır.<br />
Altından ırmaklar akar. Orada ebedî kalırlar. Bu çok<br />
büyük bir kurtulusdur.) [Tevbe sûresi 100.cü âyet-i kerîmesinin<br />
meâli.] Resûlullah hazretlerine önce îmân getiren kimse hakkında<br />
müfessîrin ihtilâf etmisdir. Bir kısmı dediler ki, en önce<br />
îmân getiren Hadîce-i kübrâdır “radıyallahü teâlâ anhâ”. Bir<br />
kısmı dediler ki, hazret-i Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Bu kavl dahâ kuvvetlidir. Zîrâ hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Eger Ebû Bekrin îmânı, bütün<br />
mü’minlerin îmânları toplamı ile tartılsa, Ebû Bekrin îmânı agır<br />
gelir.) Ondan dolayıdır ki, bir kimse, iyi bir is islese, bir baska<br />
kimse de, o isledikden sonra o isi islese, bu ikincinin ecri evvelki<br />
kisinin terâzîsine konur. Ikinci kisinin ecrinden bir nesne eksilmez.<br />
Yine Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Ebû Bekrin sizin üzerinize üstünlügü, nemâz ve<br />
orucunun çoklugu ile degildir. Onun sizin üzerinize üstünlügü,<br />
onun gönlünde olan sey iledir.) Devâmlı üstünlük, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin ma’rifetinden dolayıdır. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ma’rifetullah ciheti ile hepsinden üstündür. Bir baskası,<br />
ma’rifetullahda Ebû Bekr-i Sıddîkdan üstün olsa idi, üstünlük<br />
onun hakkı olurdu.<br />
9– (Ey îmân edenler! Allahü teâlânın râzı olmadıgı islerden<br />
sakınınız ve sâdıklar ile berâber bulununuz!) [Tevbe sûresi<br />
119.cu âyet-i kerîmesinin meâli.] Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, bu âyet-i kerîmedeki sâdıklardan<br />
murâd Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleridir.<br />
Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü anh” Ensâr üzerine<br />
fazîletini bu âyet-i kerîme ile istidlâl etdiler. Ensâr muhâcirine<br />
dediler ki, bizden bir imâm olsun, sizden bir imâm olsun. Hazret-<br />
i Ebû Bekr “radıyallahü anh” minbere çıkdı. Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerine senâ etdi. Buyurdu ki, ey Ensâr!<br />
Mü’minlersiniz. Allahü teâlâ hazretleri bize sıdk vermisdir o<br />
yerde ki, diyerek, meâl-i serîfi (... onlar [muhâcirler], Allahü teâlâdan<br />
fadl ve rızâ talebi ile ve Allahü teâlânın dînine ve Resûline<br />
nusret ile mülklerinden ve memleketlerinden ihrâc olundular.<br />
O muhâcirler kavl ve fi’l ile dîni islâmda sâdıkdırlar) olan,<br />
Hasr sûresi 8.ci âyet-i kerîmesini okudu. Ensârın temâmı kabûl<br />
edip, kendilerinden bir halîfe olması da’vâsından vazgeçdiler.<br />
– 58 –<br />
10– (Dogruyu (Kur’ânı) getiren (Peygamber aleyhisselâm)<br />
ve onu tasdîk eden (mü’minler) ise, iste bunlar takvâ sâhibi kimselerdir.)<br />
[Zümer sûresi, 33. âyet-i kerîmesi meâli.] Alî bin Ebî<br />
Tâlib hazretleri buyurdu ki, Sıdk ile gelen kimse hazret-i Muhammed<br />
aleyhisselâtü vesselâm ve onu tasdîk eden, hazret-i<br />
Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
11– (Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve<br />
cihâd eden kimseye, fethden sonra malını dagıtan ve cihâd<br />
edenden dahâ büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti<br />
va’d etdi.) [Hadîd sûresi 10.cu âyet-i kerîmesi meâli.] Kelebî,<br />
bu âyet-i kerîmenin Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh”<br />
hakkında indigini ve onun üstün oldugunu açıkca bildirdigini<br />
söylemisdir. Hazret-i Sıddîkın fazîleti gayrilerden üstündür. En<br />
önce o müslimân oldu. Haberde gelmisdir ki, Ebû Emâme,<br />
Amr bin Enis hazretlerine dedi ki, niçin kuvvetli müslimân oldugunu<br />
iddia edersin. Amr dedi ki, bunun sebebi sudur: Ben<br />
halkı dalâletde gördüm. Bunlarda hak üzere hiç kimse görmedim.<br />
Isitdim ki, Mekke-i mükerremede bir zât Peygamberlik<br />
da’vâsı eder. Vardım, gördüm ki, kavmi Onun üzerine gâlib,<br />
kendi maglûb, O mert kimseye dedim ki, sen nesin. Dedi ki,<br />
Nebîyim. Dedim, Nebî nedir. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
Resûlüdür. Seni niye göndermis, dedim. Dedi ki, Onun birligini<br />
bilmek, serîk getirmemek, putlara tapınmamak, sıla-ı<br />
rahm etmek için gönderdi. Dedim ki, senin ile kim var. Bunun<br />
üzerine dedi ki, bir hür, bir köle. Bakdım, Ebû Bekr ile Bilâl idi.<br />
Ben de müslimân oldum. Onun için ki, üçüncü müslimân oldum.<br />
Abdüllah bin Mes’ûd hazretleri buyurur ki, kılıcı ile müslimânlıgı<br />
ilk açıga çıkaran, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”. Hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurur, Islâmda herkesden<br />
evvel olan Resûlullahdır “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”,<br />
ikinci Ebû Bekrdir “radıyallahü anh”, üçüncü Ömerdir “radıyallahü<br />
anh”. Yine buyurdu; bir kimse ki, beni Ebû Bekr ve<br />
Ömerden “radıyallahü anhüm” üstün gösterir ise, ona had cezâsı<br />
vururum. Ve sâhidligini kabûl etmem.<br />
12– (Onlar için nedir ki, Rablerine da’vet olundukda, icâbet<br />
edip, emr ve nehyinde itâ’at ederler. Nemâzı sartları ve erkânı ile<br />
devâmlı kılarlar. Emrlerinde mesveret ederler. Verdigimiz rızk-<br />
– 59 –<br />
dan fakîrlere ve hayra verirler.) [Sûrâ sûresi 38.ci âyet-i kerîme<br />
meâli.] Bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin sânını bildirmek için nâzil olmusdur. Zîrâ bütün<br />
malını fakîrlere dagıtdı. Ne kadar, kötülediler. Kötüliyenlere<br />
iltifât etmedi. Bu hükm bütün mü’minler hakkında müsterekdir.<br />
13– (Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hudeybiyeden<br />
geri dönenlere de ki, siz, siddetli cengci bir kavm ile<br />
harbe da’vet olunursunuz ki, tâ, onlar islâma gelinceye kadar<br />
veyâ onlardan cizye kabûl olununcaya kadar muharebe olunur.<br />
Onlar müsrikler veyâ Peygamber aleyhisselâmdan sonra mürted<br />
olanlardır. Eger siz o cengde hulûs ile harb ederseniz, Allahü<br />
teâlâ size dünyâda ganîmet ve âhıretde Cennet verir. Eger<br />
bundan önce Hudeybiyede i’râz etdiginiz gibi, o muhârabede<br />
de i’râz ederseniz, Allahü teâlâ sizi siddetli azâb ile azâblandırır.<br />
Is bu i’râz hakkında olan va’d ve azâbı müslimânların za’îf<br />
ve âcizleri isitdikde, bizim hâlimiz nice olur derler.) [Feth sûresi<br />
16. cı âyet-i kerîme meâli.] Râfi’ bin Hadic “radıyallahü teâlâ<br />
anh” der ki: Biz bu âyet-i kerîmeyi dâimâ okurduk. Fekat bu<br />
vak’anın ne zemân olacagını bilmezdik. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri müslimânları; Yemâmede Müseylemetülkezzâbın<br />
eshâbı, benî hanîfe üzerine harbe gönderdi.<br />
Anladık ki, kasd edilen onlardır. Bu âyet-i kerîmede mülhidler<br />
ve mübtedi’ler üzerine iki hüccet meydâna çıkmısdır. Birincisi,<br />
mülhidler üzerinedir. Bu âyet-i kerîmede gaybdan haber vardır.<br />
Bir zemân sonra bu haber meydâna gelmisdir. Mülhidlerin kavlinin<br />
hilâfına, bu mu’cize meydâna çıkmısdır. Bu âyet-i kerîmede<br />
mübtedi’ler için de tenbîh vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin halîfeliginin dogruluguna delîl<br />
vardır. Bundan dolayıdır ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri<br />
buyurdu ki, (Da’vet olunursunuz!) ya’nî yakın zemânda, siz<br />
da’vet olunursunuz bir gürûha ki, be’s-i sedîd sâhibidir. Eger o<br />
da’vet ediciye itâ’at ederseniz, size ecr verilir. O da’vet ediciye<br />
itâ’ati vâcib kıldı. Onları, siddetli zarar sâhibi olan kavm üzerine<br />
da’vet eden Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Onları acem ve rûm harbine o koydu. Bütün müfessirlerin kavlleri<br />
üzerine, bu kavm, bu iki gürûhdan hâli degildir. Eger Benî<br />
hanîfe olursa, O da’vet eden Ebû Bekr hazretleri olur. Ebû<br />
Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” imâmeti [halîfeligi] dogrulukda,<br />
– 60 –<br />
hazret-i Ömerin de “radıyallahü teâlâ anh” imâmetinin [halîfeliginin]<br />
dogrulugu olur. Eger maksad pers [Irân] ve rûm [Bizans]<br />
olur ise, hazret-i Ömer olur. Imâmlıgın hak olduguna delîl olur.<br />
Onun imâmeti dogrulukda hazret-i Ebû Bekrin de imâmeti sâbit<br />
olur. Bu iki seklden baska dürlü söyliyen azdır. Gaybdan haber<br />
veren açık bir delîlin dogrulugu bu âyet-i kerîme ile açıga<br />
çıkdı. Orada buyurdu ki, (Da’vet olunursunuz!). Her iki halîfe<br />
için buyrulan öyle vâki’ oldu. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüssânın îcâzı<br />
vechlerindendir ki, gaybdan haber verir. Tafsîli ile habere mutâbık<br />
ve muvâfık vâkı’ olur. Allahü teâlâ hazretleri o kimseye basîret<br />
verir ise, bunu bilmege muktedîr olur.<br />
14– (O kimse ki, malından Allah için harcar, sirk ve isyândan<br />
sakınıp ve ihsân olan kelîme-i sehâdeti, yâhud infâk etdigi<br />
malın mukâbili va’d-i ilâhiyi tasdîk ede. Biz ona âsân ve râhata<br />
sebeb olucu ve Cennete girmege sebeb olan yolunu kolaylasdırırız.)<br />
[Leyl sûresi 5, 6, 7.ci âyet-i kerîme meâli.] Demislerdir ki,<br />
bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sânı<br />
hakkında nâzil olmusdur. Her ne eline geçse halka dagıtırdı.<br />
Bunda da Allahü teâlânın buyurdugu üzere is yapmasından dolayı<br />
onu medh buyurdular. Demislerdir ki, Hüsnâ, Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerinin sevâb vermegi va’d etmesidir.<br />
15– (O atesden [Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” gibi] ziyâde<br />
müttekî olan ictinâb edip, kurtulur ki, Allahü teâlâ yanında<br />
temîz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta<br />
sarf eder.) [Leyl sûresi 17., 18.ci âyet-i kerîme meâli.] Hisâm;<br />
babası Urveden rivâyet eder: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” yedi köle satın alıp, azâd etdi. Müsrikler onlara müslimân<br />
oldukları için azâb ederler idi. Birisi Bilâl “radıyallahü<br />
anh” hazretleridir. Dahâ önce anlatılmısdır. Biri Âmir bin Füheyre<br />
ve onun kızı Hindiyye idi. Müslimân oldu ve a’mâ oldu.<br />
Müsrikler dedi ki, lât ve uzza, görmesini ondan geri aldı. O dedi<br />
ki, ben lât ve uzzaya inanmam. Allahü teâlâ tekrâr görmesini<br />
nasîb etdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” oradan<br />
geçerken, o degirmen çekerdi. O evin hanımı olan kisi, ona dedi<br />
ki, “ben seni, senin bu sâhiblerin azâd etmeyince azâd etmem.”<br />
Hazret-i Ebû Bekr bunu isitip, buyurdular ki, bu câriyeyi<br />
kaça satarsın. O dedi, bu kadar gümüs. Hazret-i Sıddîk, dedigin<br />
akçaya aldım, buyurdu. Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü<br />
– 61 –<br />
teâlâ anh” minber üzerinde dedi ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri, za’îf kulları [köleleri] satın alıp, azâd ederdi.<br />
Babası ona dedi ki, niçin kuvvetli köle satın almazsın. Hazret-i<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, za’îf köleleri<br />
satın alıp, azâd ederim ki, Allahü teâlâ bu za’îf kulunu Cehennemden<br />
azâd etsin. Hak sübhânehü ve teâlâ; meâl-i serîfi,<br />
(Sirk ve günâhlardan sakınan kimseler, Cehennemden uzaklasmıs<br />
olurlar) olan [Leyl sûresi 17.ci] âyet-i kerîmeyi gönderdi.<br />
Sûrenin sonuna kadar hep, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” hazretlerine isâretdir. Mü’minler, Ebû Bekre “radıyallahü<br />
anh” halîfe dedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
halîfe dedi ve buyurdu ki, (Ebû Bekr, Allahın dîni üzerine benim<br />
halîfemdir). Allahü teâlâ ona halîfe dedi. (... onları yer yüzüne<br />
halef kılacagına....) buyurdu. Râfizîler la’net etdiler. Kendileri<br />
la’nete müstehâk oldular. Allahü teâlâ ve Resûlü ve<br />
mü’minler ona halîfe diyorlar. Râfizîler muhâlefet etmis oluyorlar.<br />
Allahü teâlâ hazretleri; Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinde<br />
meâlen, (Kendisine tevhîd ve dogru yol bildirildikden<br />
sonra, Resûlullahın dogru yolundan sapan ve i’tikâd ve amelde<br />
mü’minlerden ayrılan kimseyi, âhıretde kâfirler ile birlikde Cehenneme<br />
sokarız.) buyurdu. Allahü teâlâ hazretlerine ve Resûlüne,<br />
râfizîler gibi muhâlefet eden yokdur. Allahü teâlâ buyurur;<br />
Ebû Bekr dînin büyügüdür. Râfizîler, hâsâ münkir idi, diyor.<br />
Allahü teâlâ; fâdıl idi, buyuruyor. Râfizîler bâtıl idi diyor.<br />
Allahü teâlâ münfık [malını dagıtan] idi buyuruyor. Râfizîler,<br />
Allahü teâlâ muhâfaza etsin, münâfık idi, diyor. Haberde gelmisdir<br />
ki, bir gün hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında oturmus<br />
idi. Ebû Bekr-i Sıddîk için Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bizim<br />
yanımızda Ebû Bekr, yerdekiler yanından dahâ meshûrdur. O<br />
senin hayâtda vezîrin, vefâtından sonra halîfendir.<br />
Nükte: Eshâb-ı Kehfin köpegi, o civânmert olan Eshâb-ı<br />
Kehf ile dünyâda birkaç adım yürüdügü için, magarada onlar<br />
ile berâber oldu. Yatmakda onlar ile oldu. Kıyâmetde ve Cennetde<br />
onlar ile olur. Acâib olan odur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh”hazretleri, Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, sohbetinde bulundu. Mihnetde<br />
Onun ile oldu. Da’vetde Onun ile oldu. Seferde Onun ile<br />
– 62 –<br />
oldu. Hazarda Onun ile oldu. Magarada Onun ile oldu. Yolda<br />
ve hicretde, cân ve mal vermekde Onunla oldu. Kabrde, sefâ’atde,<br />
Onunla olur. Makâm-ı Mahmûdda, Cennetde, Allahü<br />
teâlâyı görmekde, Onunla olur. Zikr olunan âyet-i kerîme ki,<br />
hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın sânı ile alâkalı oldugunu tefsîrde<br />
gördük, isitdik ve yazdık. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hakkında nasıl kötü düsünülebilir? [Eshâb-ı Kehfin köpegi, o<br />
mertler ile birkaç adım gitmekle kıymetleniyor da; Ömrü Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanında geçenler<br />
kıymetlenmez mi?]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
Otuzikinci Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” mescidde oturuyorlardı. Bir<br />
kimse mescide girip, Server-i kâinât hazretleri ile, hazret-i Ebû<br />
Bekre selâm verdi. Sonra hazret-i Alîyi görünce, gâyet mahzûn<br />
olup, yüzü sarardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” o kimsenin<br />
bu hâline bakıp, te’accüb eyledi [hayret etdi]. Nemâz kıldıkdan<br />
sonra, hazret-i Alîye süâl eyledi ki, yâ Alî, bu kimse<br />
mescide girip, seni gördükde, gâyet elem çekip, mahzûn oldu.<br />
Benzi sarardı gitdi, hikmeti nedir? Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, bu kimse bana yirmibin akçe borçludur.<br />
Onun için elem çekdi. Hazret-i Ebû Bekr o kimseyi çagırıp, dedi<br />
ki, hazret-i Alîye borcun olan yirmi bin akçeyi niçin vermezsin.<br />
Dedi ki; yâ Sıddîk! Allah hakkı için kudretim yokdur, ki vereyim.<br />
Yoksa bir gün te’hîr etmezdim. Hazret-i Ebû Bekr,<br />
Kur’ân-ı azîme riâyetinden ve kemâli sehâvetinden [ya’nî kemâl<br />
derecede cömertliginden] o kimseye dedi ki, eger sûre-i Fâtihayı<br />
yarısına kadar okuyup, sevâbını bana bagıslar isen, borcunu<br />
ben öderim. O kimse de kabûl edip, güzel ses ile Fâtihayı<br />
yarısına kadar okudu. Yine hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, eger<br />
temâmını okursan, yirmibin akça dahâ vereyim. O kimse Fâtiha<br />
sûresinin temâmını okuyup, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da kırkbin akçeyi temâm verdi. Hem de az verdim<br />
diye özrler diledi. Iste Kur’ân-ı azîme ve Furkân-ı kerîme o server<br />
ve bütün Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
böyle ta’zîm ve tekrîm ederlerdi. Simdiki zemâne adamları<br />
ise, Kur’ân-ı kerîmin bir cüz’ine bir akçe veyâ iki akçe ta’yîn<br />
ederler. Bu is ile güzel derdlenirler. Hak Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretlerinden ve Habîbullah hazretlerinden utanmadan, bu<br />
vakfı edersin ve eger hayr ederim diye kasd edersen, belki hayrından<br />
zararı fazla olur. Akllı olan kimse, buna râzı olmaz. Sultân<br />
Süleymân zemânında, Pervîz efendi derler bir kâdîasker<br />
vardı. Sâlih ve mütedeyyin ve müstekîm kimse idi. Birgün Bur-<br />
– 36 –<br />
sa kâdîsı bir arz gönderir. Mevzû’u bu ki, bir müslimân bir güne<br />
dört akçe ayırmıs. Günde bir kerre Innâ a’tayna sûresini<br />
okuyup, sevâbını rûhuna bagıslıyalar. Pervîz efendi merhûm,<br />
bu arzı eline alıp, yanında bulunan müslimânlara gösterip, dedi<br />
ki, iste sahîh vakf. Bu vakf sâhibi, Kur’ân-ı azîmüssânın bir mikdâr<br />
kadrini bilmis. Allahü teâlâ rahmet eylesin! Kur’ân-ı kerîmin<br />
tam kadrini bilmek, nerede müyesser olur. Ammâ hele hâline<br />
göre riâyet etmesine gayret eylemis.<br />
Otuzüçüncü Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, sadaka bâbı faslında,<br />
hazret-i Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” nakl<br />
olunmusdur. Server-i kâinât aleyhi efdalissalevât hazretleri buyurmuslardır<br />
ki, bir kimse esyâdan bir çift seyi sadaka etse, fîsebîlillah<br />
Cennet kapılarından da’vet olunur. Cennet için kapılar<br />
vardır. Her kim ki nemâz ehlindendir, nemâz kapısından<br />
da’vet olunur. Her kim ki cihâd ehlindendir, cihâd kapısından<br />
da’vet olunur. Her kimse ki sadaka ehlindendir, sadaka kapısından<br />
da’vet olunur. Her kimse ki oruc ehlindendir, reyyân kapısından<br />
da’vet olunur. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular ki, yâ Resûlallah! Bu kapıların herbirinden<br />
çagrılanlara bir müskilât yokdur. Lâkin, bu kapıların hepsinden<br />
çagrılan kimse var mıdır. Hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Evet ümîd ederim ki, sen<br />
o kimselerden olursun.) Bu hadîs-i serîf, sahîh hadîs-i serîflerdendir.<br />
(Buhârî) ve (Müslim)de vardır. Müslim serhinde beyân<br />
olunmusdur ki, hadîs-i serîfde bir çift sadaka etse, buyurdular.<br />
Bir çiftden murâd nedir. Ba’zıları iki at, iki köle, iki devedir dedi.<br />
Ba’zıları dedi ki, altın ile gümüs, yâ dirhem ile elbise, herhangi<br />
iki sey olarak açıklanmısdır. Müslim serhinde beyân<br />
olunmus ki, hadîs-i serîfde Cennet kapılarının, dörtden fazlasını<br />
beyân buyurmadılar. Hem nasıl oldugunu da açıklamadılar.<br />
Lâkin ma’lûmdur ki, Cennetin sekiz kapısı vardır. Dört kapısının<br />
biri Tevbe kapısıdır. Biri gadabına hâkim olanlar ve insanları<br />
afv edenler kapısıdır. Biri rızâ gösterenler kapısıdır. Biri<br />
Eymen kapısıdır. Buhârî sârihi beyân etmis ki, bir kimse bu<br />
hasletlerden bir haslet sâhibi olsa, o haslet kapısından çagrılsa,<br />
o kimseye bir müskilât olmaz. Zîrâ, murâd Cennete girmekdir.<br />
Lâkin cümle kapılardan çagrılmak, ikrâmdır. Istediginden girmege<br />
serbestdir. Hangisinden istersen oradan gir, demekdir.<br />
– 37 –<br />
Zîrâ cümlesinden girmek muhâldir. Lâkin, adı geçen serhde demisdir<br />
ki, ben derim, ihtimâl var ki, Cennet bir kal’a gibidir ki,<br />
onu sekiz sur ihâta eder [çevirir]. Ba’zısı ba’zısından içeri, her<br />
bir surun kapısı vardır. O kapıdan çagrılan o iki sûrun arasında<br />
kalır. Ikinci kapıdan çagrılan, ikinci ile üçüncü arasında kalır.<br />
Tâ sekizinci kapıdan çagrılan Cennetin ortasına dâhil olmus<br />
olur.<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Yine adı geçen kitâbda [Mesâbîhde]<br />
o bâbda, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden,<br />
o hadîs-i serîfin akabinde rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bugün sizin<br />
içinizde oruclu olan var mıdır?) Hazret-i Ebû Bekr cevâb verdiler<br />
ki, Ben orucluyum. Server-i âlem yine buyurdular ki, (Sizden<br />
bugün kim cenâze hizmetinde bulundu.) Hazret-i Ebû<br />
Bekr cevâb verdiler ki, Ben bulundum. Mefhar-ı mevcûdât yine<br />
süâl buyurdular ki, (Sizden bugün, bir fakîre kim yiyecek<br />
verdi.) Hazret-i Ebû Bekr, cevâb verdiler ki, Ben verdim. Yine<br />
Seyyid-i veled-i âdem süâl etdiler ki, (Sizden bugün, kim hasta<br />
ziyâretine gitdi.) Hazret-i Ebû Bekr cevâb verip, Ben gitdim,<br />
dedi. Bunun üzerine Resûl-i rabbil âlemin, buyurdular ki, (Bu<br />
hasletler bir kimsede bir arada olunca, o kimse Cennete girer.)<br />
Müslim serhinde açıklanmısdır ki, Cennete girmekden murâd,<br />
hesâbsız ve kötü ameller üzerine olan cezâları görmeden Cennete<br />
dâhil olmakdır. Aslında sâdece îmân, Allahü teâlânın merhameti<br />
ile Cennete girmege sebebdir.<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de, kerâmetin<br />
sahîh olması bâbında beyân olunmusdur. Abdürrahmân bin<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anhümâ” haber vermisler. Eshâb-<br />
ı Soffa, fukarâ kimseler idi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi<br />
ve sellem” buyurdular ki, her kimin yanında iki kimseye yetecek<br />
kadar yiyecegi var ise, Eshâb-ı Soffadan aç olan bir kimse<br />
götürsün. Hazret-i Ebû Bekr üç kimseyi da’vet etdi. Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” on kimse aldı. Hazret-i Ebû<br />
Bekrin âdet-i serîfleri o idi ki, hazret-i Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda beklerdi. Berâber yatsıyı kılarlar<br />
idi. Sonra se’âdethânelerine [evlerine] giderlerdi. O âdetlerine<br />
binâen o üç kimseyi se’âdethânelerine gönderip, kendileri<br />
beklediler. Geceden bir mikdâr geçdikden sonra, se’âdethâ-<br />
– 38 –<br />
nelerine tesrîf buyurdular. Temîz hanımları, hazret-i Ebû Bekre<br />
söyledi ki, müsâfirlerinizin yanına gelmekden ne sey size mâni’<br />
oldu. Hazret-i Ebû Bekr buyurdular ki, dahâ yemek vermediniz<br />
mi. Muhterem haremleri, cevâb verdiler ki, yemek verdik. Lâkin,<br />
kendileri Ebû Bekr gelmeyince yimeyiz, sabr ederiz, deyip,<br />
yimediler. Ebû Bekr, gadaba gelip, yemîn etdi ki, o yiyecekden<br />
ebedî yimem. Hâtunları da yimemege yemîn etdiler. Müsâfirler<br />
de yemîn etdiler ki, yimeyeler. Hemen Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, bu birbirine uymamak bize seytândandır.<br />
Sonra yiyecegi götürüp, ortaya koyup, kendileri yimege basladılar.<br />
Misâfirler de yimege basladılar. Bir lokma alırlardı.<br />
Onun yerine bir lokma meydâna gelirdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” yiyecegin bu fazlalasmasını görüp muhterem<br />
zevceleri Ümm-i Reyhâneye süâl buyurdular ki, bu yiyecegin<br />
hâli nedir. Onlar da buyurdular ki, gözümün nûru hakkı için,<br />
(Murâd-ı serîfleri hazret-i Resûl-i ekrem hakkı için demek idi)<br />
bu yiyecek, evvelki hâlinin üç katı olmusdur. Aslını bilemem dedi.<br />
Müsâfirler de doyuncaya kadar yiyip, hazret-i Resûl-i ekremin<br />
huzûrlarına da gönderdiler. Böyle rivâyet olunmus ki, Resûl-<br />
i ekrem hazretleri de, o yiyecekden yidiler.<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Yine Muhyissünne imâm-ı Begavî<br />
“rahimehullahü teâlâ” (Mesâbîh-i serîf)inde nakl etmisdir.<br />
Hazret-i Ebû Hüreyrenin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdigi<br />
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular: (Bize her ni’meti veren ve iyilik eden<br />
kimseye karsılıgını verdik. Ebû Bekrin iyilik ve ikrâmının karsılıgını<br />
veremedik. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kıyâmetde<br />
ona karsılıgını verir. Ebû Bekrin malının fâide verdigi<br />
gibi, bir kimsenin malı bana fâide vermedi. Eger ben halîl<br />
[dost] ittihâz edici olsa idim [edinse idim], Ebû Bekri dost edinirdim.<br />
Lâkin bilmis olun, sizin sâhibiniz, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
dostudur.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular<br />
ki, Ebû Bekr bizim seyyidimiz, hayrlımızdır ki, Habîb-<br />
i Ekrem hazretlerine cümlemizden sevgilidir.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Rivâyet olundu ki, hazret-i Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sadaka<br />
verip, bir hırka ile evinde otururken, bir kimse gelip, kapıyı<br />
çaldı. Hazret-i Ebû Bekr dısarı çıkıp, kapıda duran kimdir diye<br />
– 39 –<br />
bakdı. Ne istersin, dedi. O kimse, yâ Ebâ Bekr! Onikibin akça<br />
borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak vermem lâzım.<br />
Simdi, lutf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni<br />
kurtar, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ miskin,<br />
görmez misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâlâ<br />
yoluna verdim. Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim.<br />
Simdi bir hırka giyip, oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı.<br />
Senin borcunu nereden ödeyeyim, dedi. O kisi dedi ki, biliyorum<br />
ve isitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim<br />
ki, benim bu borcumu ödeyesin. Hazret-i Ebû Bekrin yapacak<br />
bir seyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe istedi.<br />
Dedi ki, insâallahü teâlâ yarın ögleden sonra malını vereyim. O<br />
yehûdî dedi: Yâ Ebâ Bekr, yarınki gün malımı bulup vermez<br />
isen, ne olur. Ebû Bekr hazretleri, eger yarın ögleden sonra senin<br />
malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle eyledim. Dilersen<br />
satıp, parasını al, istersen beni köle gibi kullanırsın, dedi. Bu<br />
sözlesme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekre onikibin<br />
akçe verdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” da o akçeyi o<br />
borçlu fakîre verip, borcunu ver, dedi. Kendisi, oturup, Allahü<br />
teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde ödemegi va’d<br />
etdigim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyecegim, diye düsündü.<br />
Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kalbinden<br />
geçdi. Bu seklde düsünürken, hazret-i Âisenin evine vardı.<br />
Selâm verip, dedi ki, yâ kızım Âise. Bilmis ol ki, dün bir yehûdîden<br />
onikibin akçe alıp, bir fakîrin borcunu ödedim. Bugün<br />
ögleden sonra, akçeleri ödemem lâzım. Akçeleri bulup, ödemezsem,<br />
kendi nefsimi o yehûdîye verdim [kendimi ona köle eyledim].<br />
Simdi vâcib oldu ki, kendimi o yehûdîye köle eyliyeyim.<br />
Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sag ve âsân ol. Ben gidiyorum.<br />
Hazret-i Âisenin “radıyallahü teâlâ anhâ” kalbi mahzûn<br />
olup, agladı. Ikisi berâber agladılar. Hazret-i Ebû Bekr kızının<br />
yanından aglıya aglıya çıkdı, gitdi.<br />
Hazret-i Âise annemiz aglarken, mubârek gözünden bir<br />
damla yas indi. Yere düsdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin<br />
kudretinden bir nûrânî cevher halk oldu. Hazret-i Âise bu<br />
cevheri görüp, sevindi. Babasını çagırdı. Hazret-i Ebû Bekr dönüp<br />
geldi. Dedi ki, ne dersin yâ kızım! Hazret-i Âise dedi ki, Allahü<br />
teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yasından bir cevher<br />
– 40 –<br />
yaratdı. Simdi var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu<br />
edâ eyle. Ebû Bekr-i Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki, yâ<br />
Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi<br />
Âisenin göz yasından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum<br />
Ebû Bekr o cevheri, pazara satmaga gidiyor. Simdi çabuk<br />
var. Cennetde, kudret hazînemden yirmibin altın al. Bir nûrdan<br />
tabak içine koyup, Ebû Bekrin önüne var. O cevheri satın al.<br />
Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arsıma o cevheri koyayım<br />
ki, onun nûru arsımda ısık saçsın. Ve de mü’min kullarımın<br />
kabri o cevher ile münevver olsun [aydınlansın]. Cebrâîl aleyhisselâm<br />
da yetisip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir nûrdan<br />
tabak içine koydu. Insan sûretinde, hazret-i Ebû Bekrin pazar<br />
içinde önüne geldi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Elindeki nedir, satar<br />
mısın. Ebû Bekr dedi ki, satarım. Cebrâîl dedi, kaça verirsin.<br />
Ebû Bekr hazretleri dedi ki, onikibin akçaya veririm. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm dedi ki, bunun degeri onikibin akça degildir. Yirmibin<br />
altın vereyim, dedi. Ebû Bekr hazretleri dedi, eger o fiyâta<br />
alır isen sen bilirsin. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, simdi aç etegini.<br />
Ebû Bekr hazretleri etegini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm etegine<br />
altınları dökdü. Hazret-i Ebû Bekr alıp, se’âdethânelerine<br />
[evlerine] geldi. Gördü ki, akça aldıgı yehûdî kapı önüne gelmis.<br />
Çagırıp der ki, yâ Ebâ Bekr, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni<br />
hizmetde kullanırım. Ebû Bekr hazretleri, ardından varınca;<br />
o yehûdî ayak sesini duyup, arkasına bakdı. Gördü ki, gelen Ebû<br />
Bekrdir. Yehûdîye dedi ki, aç etegini. Açdı. O yirmibin altını yehûdînin<br />
etegine dökdü. Yehûdî dedi ki, bu altın nedir. Hazret-i<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki, yirmibin altındır. Borcuna tut.<br />
Yehûdî dedi ki, senin bana borcun onikibin akçadır. Hazret-i<br />
Ebû Bekr dedi ki, bu altın senin akçenin berekâtıdır. Sonra o yehûdî<br />
altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe illallah,<br />
Muhammedün resûlullah) yazılmıs. Diger tarafında (Kulhüvallahü<br />
ehad sûresi.) yazılmıs. Kudret kalemi ile yazı yazılmıs.<br />
Yehûdînin kalbine bir hâl gelip, hidâyet-i rabbânî yetisdi. Dedi<br />
ki, yâ Ebâ Bekr! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın.<br />
Muhammed aleyhisselâm da hak Peygamberdir. Sehâdet kelimesi<br />
söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din askına<br />
cümle fakîrlere dagıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu “radıyallahü<br />
anh”. Ma’lûmdur ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” haz-<br />
– 41 –<br />
retlerinin menâkıbı ve kesfi ve kerâmetleri nihâyetsizdir. Had<br />
ve hudûdu mümkin degildir.<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Ebû Bekr Havrânîden rivâyet olunur.<br />
Bir gece Server-i âlem Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâmda gördüm. Dedim<br />
ki, yâ Resûlallah! Evliyânın yoluna yapısmak istiyorum. Elhamdülillah!<br />
Size yetisdim. Size bî’at edeyim. Bana tevbe etdirin.<br />
[Yol gösterin, mürsidim olun!] dedim. Resûl-i ekrem hazretleri<br />
buyurdular ki, Ben senin Peygamberinim! Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk senin gerçek mürsidindir. Var, Ebû Bekri mürsid edin,<br />
ona bî’at eyle. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri de orada hâzırlar<br />
imis. Fahr-i âlem hazretleri, Ebû Bekr hazretlerine isâret etdiler<br />
ki, yâ Ebâ Bekr, buna büyüklerin yolunu göster. Dogru yola<br />
irsâd eyle. Ben de Habîb-i ekremin isâretiyle, hazret-i Ebû<br />
Bekrin önüne vardım. Mesâyih âdeti üzerine, bana tevbe verip,<br />
düâ eyledi. Basıma külah ve arkama bir hırka giydirdi. Belime<br />
bir kusak bagladı. Gövdemde çıbanlar ve sivilceler vardı. Mubârek<br />
eli ile arkamı sıgadı. Düâ eyledi. Gövdemden sivilceler ve<br />
çıbanlar temâmen gitdi. Hazret-i Ebû Bekrin düâsı ve kerâmeti<br />
bereketi ile uykudan uyandım. Gördüm, bedenim sıhhat bulmus.<br />
O hırka ve kusagı ve külahı önümde buldum. Bildim ve<br />
i’tikâd eyledim ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleri<br />
gerçek evliyâdır ve dogru mürsiddir.<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Fahr-i enâm “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” Arafat dagında, Kusvâ adlı devesine binmis<br />
hâlde dururken, meâl-i serîfi (Bugün dîninizi ikmâl etdim. Size<br />
verdigim ni’metleri temâmladım. Din olarak size islâm dînini<br />
begendim) olan, Mâide sûresi, 3. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Sahâbe-<br />
i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sevindiler.<br />
Fekat, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk agladı. Dediler ki, yâ Ebâ<br />
Bekr! Bugün sevinmek günüdür. Bu sevinmek îcâb eden hâle<br />
niçin aglarsın ki, islâm dîni kemâl buldu. Allahü teâlâ mü’minler<br />
üzerine ni’metini temâmladı; sevinmek yeridir, aglamak yeri<br />
degildir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ârif ve gâyet akllı bir sultân<br />
idi. Fahr-i âlem hazretlerine çok fazla muhabbeti oldugundan,<br />
dâimâ ahvâl-i serîflerine dikkatli idi. Ne zemân ki, bu âyet-i kerîme<br />
okundu. Bildi ki, her kemâlin zevâli var oldugu, dünyâda<br />
muhakkakdır. Onun için agladı. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, ar-<br />
– 42 –<br />
kadaslar! Her kemâlin zevâli vardır. Her temâmın noksanı vardır.<br />
Zîrâ, bir is temâm oldugu zemân noksanı vardır. Temâm oldu<br />
denildiginde zevâli vardır buyuruldu ki, bu âyet-i kerîmede<br />
size dînin kemâli göründü. Ve lâkin bana Muhammed Mustafânın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zevâli [sonu] göründü. Bir<br />
yapıcı, bir pâdisâh için, serây yapıp, dört duvârını temâm eylese<br />
ve üstünü örtse, kapılarını assa, o yapıcıya destûr verirler. Ya’nî<br />
artık isin bitdi, derler. Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yapıcı idi. Din serâyını yapmaga gelmis<br />
idi. O serây din serâyıdır ki, besdir. Birinci dıvârı nemâzdır.<br />
Ikinci dıvârı zekâtdır. Üçüncü dıvârı orucdur. Dördüncü dıvârı<br />
hacdır. Kapısı gusldür. Aslı îmândır. Tavanı ihlâsdır. Asagı esigi<br />
tevâzu’dur. Üst esigi yavaslıkdır. Sag kanadı tevekküldür. Sol<br />
kanadı temellukdur. Kilidi küfrdür. Anahtârı sehâdetdir. Derecesi<br />
rif’atdır. Içi se’âdetdir. Dısarısı sekâvetdir. Her kim ki sehâdet<br />
miftâhı [anahtârı] ile islâm serâyı kapısından küfr kilidini kırarak,<br />
içeri girdi ise, se’âdet onundur. Her kim, Allahü teâlâ korusun,<br />
küfr kilidini bu serây kapısına vurup, dısarıda kaldı ise,<br />
sekâvet onundur. Hazret-i Resûl-i ekrem ne zemân ki bu islâm<br />
serâyını yapıp, kemâline yetisdirdi. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Bu âyet-i kerîmenin agırlıgından, Server-i âlemin devesi çöküp,<br />
dizine kadar kuma batdı. O Server-i kâinât hazretleri vedâ haccı<br />
yapıp, Medîne-i Münevvereye se’âdetle geldikden sonra, seksenüçgün<br />
dünyâda kaldı. Rivâyet ederler ki, evvel nâzil olan<br />
âyet-i kerîme Ikra’ sûresidir. Ve son olarak yukarıda bildirilen<br />
âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Kırkıncı Menâkıb: (Tefsîr-i Beydâvî)de, Beydâvî hazretleri<br />
“rahimehullah” buyurmusdur ki, bu âyet-i kerîme ki, meâlen<br />
(Biz insana, babasına ve anasına ihsân etmegi emr etdik ki,<br />
onun annesi, onu karnında zorluklara katlanarak tasımıs, güçlükle<br />
dogurmusdur. Tasınması ve sütden kesilmesi otuz ay sürer.<br />
Sonunda erginlik çagına erince ve kırk yasına varınca; Rabbim!<br />
Bana ve anne ve babama verdigin ni’mete sükr etmemi ve<br />
benim hosnud olacagım fâideli bir amel yapmamı nasîb eyle.<br />
Bana verdigin gibi soyuma da salâh ver. Sana döndüm, ben<br />
kendimi Senin yoluna adayanlardanım; demesi îcâb eder. Iste,<br />
islediklerini en güzel seklde kabûl etdigimiz ve kötülüklerini<br />
magfiret etdigimiz bu kimseler, Cennetlik olanlar ile berâber-<br />
– 43 –<br />
dir. Bu, verilen dogru bir sözdür) buyuruldu. Rivâyet olunmusdur<br />
ki, bu âyet-i kerîme Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
nâzil olmusdur. Zîrâ Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ<br />
anh” baska, muhâcirden ve ensârdan kendisi ve babası ve anası<br />
ve zevcesi ve evlâdı islâm nûru ile nûrlanan yokdur.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbı bâbında, sahîh hadîs-i serîflerde,<br />
hazret-i Âiseden “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet olunmusdur.<br />
Hazret-i Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem”, son hastalıgında<br />
bana hitâben buyurdular ki, yâ Âise, benim yanıma, baban<br />
Ebû Bekri ve kardesin Abdürrahmânı da’vet eyle. Tâ ki, ben bir<br />
vasıyyet yazdırayım. Zîrâ, benden sonra, bir kimse çıkıp, söylemeye<br />
ki, ben halîfe olayım. Hâlbuki, Hak Sübhânehü ve teâlâ ve<br />
mü’minler, Ebû Bekrden gayrisinin hilâfetini istemezler.<br />
Kırkikinci Menâkıb: Ebûl’muîn el-Nesefî “rahimehullahü<br />
teâlâ”, (Temhîd-i akâid) adlı risâlesinde imâmet bahsinde beyân<br />
etmisdir ki, imâmet, nass ile sâbit olunmamısdır. [Ya’nî âyet-i<br />
kerîme ve hadîs-i serîf ile bildirilmemisdir.] Hazret-i Alîye “kerremallahü<br />
vecheh” ve evlâdı kirâmlarına, râfizîlerin söylediklerinin<br />
aksine, nas olmadıgına delîl sudur ki, eger açıkca delîl olsa,<br />
sahâbe-i güzîn hazretleri, ona ittifâk ederlerdi. Onların ittifâkları<br />
tâbi’îne, tâbi’înden de, tebe-i tâbi’îne, onlardan da sâlihine<br />
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, dahâ sonrakilere hattâ bize<br />
ulasırdı. Alîyül mürtedâ hazretlerine ve evlâd-ı kirâmına imâmetin<br />
geçisi ile alâkalı bir haber yokdur ki, Onlar o haberin naklini<br />
gizli tutmus olsunlar ve eksik bildirmis olsunlar. Görülmezmi<br />
ki, Eshâb-ı kirâm bize, naslardan ahkâm istinbâtı ve ahkâm-ı<br />
islâmiyyeden bir cüz’ü naklde eksik bildirmeyip, aynen nakl etmislerdir.<br />
Bu imâmlıgı gizledikleri düsünülemez. Bunun üzerine<br />
o eserde bildirilir ki, hazret-i Server-i Enbiyâ “sallallahü aleyhi<br />
ve sellem” fânî dünyâdan ayrıldıkları zemân, sahâbe-i kirâm<br />
hazretleri Benî Sâidenin sofasında toplanıp, buyurdular ki, (biz<br />
isitdik ki, Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki, (Bir kimse ölse, hâlbuki zemânının imâmını bilmese,<br />
onun ölümü câhiliyye devrindeki ölüm gibidir.) O hâlde, bizim<br />
üzerimizden bir gün imâmsız geçmesi câiz olmaz. Imâmdan<br />
murâd halîfedir. Onun için, kendi zemânında mevcûd olan imâmı<br />
bilmemek büyük günâhdır. Zîrâ, dînin ahkâmından ba’zı sey-<br />
– 44 –<br />
lerin câiz olması imâm ile [halîfe ile] olur. Cum’a ve bayram nemâzları<br />
ve yetîmlerin nikâhı gibi. Imâmın lâzım oldugunu ve<br />
mevcûd olan Halîfeyi inkâr eden bir farzı inkâr etmis gibidir.<br />
Farzı inkâr etmek küfrdür.) Ensârdan bir kimse kalkıp, muhâcirine<br />
dedi ki, bizden bir emîr olsun ve sizden bir emîr olsun. Hazret-<br />
i Ebû Bekr “radıyallahü anh” ayak üzerine kalkıp, dedi ki,<br />
Muhakkak ben öyle zân ederim ki, hazret-i Alî “radıyallahü<br />
anh” buna lâyıkdır. Ben isterim ki ona bî’at edeyim. Hazret-i Alî<br />
ayaga kalkıp, buyurdu ki, kalk yâ Ebâ Bekr! Allahü teâlânın ve<br />
Resûlünün halîfesisin. Seni hazret-i Resûl-i ekrem takdîm etmisdir.<br />
Kim seni geride bırakabilir. Ben Resûlullah hazretlerinin<br />
huzûrunda idim. Bana emr edip, buyurdular ki, var Ebû Bekre<br />
söyle, nâsa imâm olup, nemâz kıldırsın! Resûl-i ekrem hazretlerinin<br />
râzı oldugu bir kimseden, biz elbette râzı olduk. Resûlullahın<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” dînimizdeki bir isde râzı oldugu<br />
kimseden dünyâlık bir is için râzı olmaz mıyız, dedi. Resûlullahın<br />
halîfesi diye tesmiye etdiklerine sebeb odur ki, hazret-i Resûl-<br />
i mükerrem, Ebû Bekr hazretlerini kendi makâm-ı serîflerine<br />
ki, imâmet makâmı idi, halîfe nasb etdiler. Ömrlerinin sonunda<br />
nâsa [müslimânlara] imâmet edip [imâmlık yapıp], nemâz kıldırdı.<br />
Bir rivâyetde yedi gün ve bir rivâyetde üç gün imâmlık<br />
yapdı. Sahâbe-i kirâm hazretlerinin cümlesi Alîye “radıyallahü<br />
anh” muvafakat edip, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka bî’at etdiler.<br />
Bî’at oldukdan sonra, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin defnine mesgûl oldular. Sonra va’z edip,<br />
buyurdu ki, ben sizin üzerinize vâlî kılındım. Hâlbuki, hayrlınız<br />
degil idim. Beni kabûl edin. Hemen yine hazret-i Alî kalkıp, buyurdular<br />
ki, biz seni ne kabûl ediciyiz ve ne kabûllük taleb ediciyiz.<br />
Hazret-i Resûl-i Muhterem seni takdîm etmisdir. Kim ola ki,<br />
te’hîr etsin [Ya’nî Resûlullahın geçirdigi makâmdan kim seni geride<br />
bırakabilir.].<br />
Bir gün gördüler ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk çarsıda bir kadına<br />
gömlegini satıp, ücreti ile yiyecek alır. Dediler ki, sana beytülmâldan<br />
nafaka ta’yîn edelim. Sen müslimânların islerini gör.<br />
Hergünde veyâ ikigünde iki dirhem ta’yîn etdiler. Yine kendi buyurdular<br />
ki, ben za’îf bir kulum. Yevmiye iki dirhemlik amele<br />
kudretim yokdur. Öyle olunca, iki dirhem bana harâm olur. Ondan<br />
sonra bir dirhem ve iki dank, ta’yîn etdiler. Hazret-i Ebû<br />
– 45 –<br />
Bekr “radıyallahü anh” o bir dirhem ile iki dankı alıp, bir testiye<br />
koyardı. Yine gizliden mal satar kendisine harcardı. Vefâtları<br />
yaklasdıgı zemân, o testiyi istedi ve onda olan akçeyi dökdü. Kerîmeleri<br />
Âise-i Sıddîka hazretlerine buyurdular ki, bu akçeyi<br />
Ömer bin Hattâb hazretlerine götür. De ki, bu mal müslimânlarındır.<br />
Bunu müslimânlardan ihtiyâcı olanlarına versin. Âise-i<br />
Sıddîka da o meblâgı hazret-i Ömer hilâfet makâmına geçdikde,<br />
huzûruna götürüp ve babasının vasiyyetlerini beyân etdiklerinde,<br />
hazret-i Ömer, aglayıp, (Ey Sıddîk! Bizi büyük zahmete bırakdın.<br />
Ne garîb Ebû Bekr ki, öldükden sonra yine adâlet etdin.<br />
Kim senin yolundan yürüyebilir,) deyip, mubârek gözlerinden<br />
yas revân oldu. Rivâyet olunmusdur ki, Resûl-i ekrem hazretlerinin<br />
intikâlinden sonra [âhıreti sereflendirdikden sonra], Ebû<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, hilâfet müddetlerinde,<br />
günden güne za’îflediler. Za’îflikleri gün geçdikce artdı. Bir gün<br />
Âise-i Sıddîka ona sordular ki, ey benim babam, sana ne oldu ki<br />
gün be gün za’îflersin. Cevâbında buyurdular ki, ey kızım, bilmis<br />
ol ki, Muhammed Mustafâ hazretlerinin ayrılıgı beni za’îf eyledi.<br />
Ey azîzler, bunu fikr edip, kıyâs edin ki, ne seklde muhabbeti olmak<br />
gerek ki, bu seklde za’îf olmaga sebeb olsun. Kalbinde böyle<br />
bir Hakkın serverine, (Allahü teâlâ muhâfaza etsin) sûi’zannı<br />
olan kimseye yazıklar olsun! Allahü teâlâ hazretlerinden nasıl<br />
rahmet umarlar. Habîbullah hazretlerinden ne yüz ile sefâ’at<br />
ümîd ederler.<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Âise-i Sıddîka “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” der ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan âhırete<br />
göç etdiler. Eshâb-ı kirâm hazretlerinin hepsi bu serveri nereye<br />
defn edelim, diye tereddüd etdiler. Hazret-i Âise buyurdu<br />
ki, bu tereddüdün asırı ızdırâbından uyumusum. Kulagıma bir<br />
ses geldi. (Dostu dosta kavusdurun!) diyordu. Uykudan uyanıp,<br />
bu hâdiseyi Eshâb-ı kirâma anlatdım. Onlar da biz de bu sesi<br />
isitdik; dediler. Mescid içinde nemâz kılanlar bile isitdik dediler.<br />
Bundan sonra, müsâvereye ihtiyâc kalmayıp, sübheleri gitdi.<br />
Sonra götürüp, Habîb-i Ekrem hazretlerinin yanına defn etdiler.<br />
(Sevâhid-ün-nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Sahîh hadîs-i serîf isnâdıyle, Câbir<br />
bin Abdüllah “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet eylediler.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” vefâtına yakın<br />
– 46 –<br />
vasıyyet etdi. (Ben vefât etdikden sonra, beni su Beyt-i serîfin<br />
kapısına götürün. Resûl-i ekrem hazretlerinin kabr-i serîfleri<br />
oradadır. O kapıyı çalınız. Eger o kapı size açılırsa, beni oraya<br />
defn ediniz.) Câbir “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz onu alıp,<br />
gitdik. O kapıyı çaldık, dedik ki, iste Ebû Bekr. Ister ki, sizin yanınıza<br />
defn olunsun. O kapı açıldı. Biz o kapıyı kimin açdıgını<br />
duymadık. Içeri giriniz, onu defn ediniz, sesini duyduk. Hâlbuki<br />
ne bir sahs, ne bir sey gördük.<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Fahr-il kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, âhırete sefer etdikden sonra, münâfıklar<br />
bas kaldırıp, arabların ekserîsi mürted oldular. Iki vilâyetin<br />
ehâlisi islâmiyyetden ayrılmadılar. Mekke ve Medîne ehl-i islâmı<br />
sakladılar. Mürtedler ittifâk edip, zekât toplıyanları öldürdüler.<br />
Itâ’atden çıkdılar. Kadınlarının ellerine kına yakdılar. Resûl-<br />
i ekrem hazretleri âhırete sefer etdigi için, defler çaldılar.<br />
Nagme ile si’rler okudular. Bu haber Eshâb-ı Güzîne geldi. Çok<br />
üzüldüler ve mahzûn oldular. Mescîde toplanıp, mesveret etdiler.<br />
Ondan sonra kalkıp, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın evinin kapısına<br />
geldiler. Dediler ki, yâ Ebâ Bekr! Hazret-i Resûl, sizi yerine<br />
halîfe ta’yîn etdi ki, cümle müslimânların hâline mukayyed<br />
olasınız [hâllerini gözetesiniz]. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” âhırete sefer edeliden beri, dısarı çıkmadınız ve<br />
kimseye karısmadınız. Gece gündüz agladınız. Lütf edip, simdiden<br />
sonra dısarı çıkıp, müslimânların islerini görüp, mürtedlerin<br />
üzerine varmak için lâzım olan tedârîki bir gün evvel görmek lâzımdır.<br />
Hazret-i Ebû Bekr, Habîbullah hazretlerinin ayrılıgından<br />
o dereceye varmıs idi ki, yürüyen meyyit olmus idi. Lâkin ne<br />
çâre ki, din gayreti Onu yerinde koymadı. Bir münâdi ile seslendirdi<br />
ki, nemâza hâzır olun! Muhâcirin ve Ensârın temâmı bir<br />
araya geldiler. Emîr-ül-mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
minber üzerine çıkıp, hutbe okudu. Buyurdu ki, Ey mü’minler!<br />
Biliniz ki, her kim Muhammed aleyhisselâma taparsa, Muhammed<br />
aleyhisselâm âhıret âlemine göç etdi. Her kim Muhammed<br />
aleyhisselâmın Allahına taparsa, o Allah diridir, serîki yokdur.<br />
Yine dedi ki, Ey müslimânlar! Biliniz ki, münâfıklar, açıkdan fitne<br />
çıkardılar. Allahü teâlâ ve Resûlünün zekât toplayıcılarını öldürdüler.<br />
Eger biz bu isi basit tutarsak, onlar kuvvet bulur. Islâmiyyet<br />
za’îf olur. Yemîn etdim ki, vallâhi, bugünden sonra onlar<br />
ile harb ederim. Onlar ile benim aramda kılınç vardır. Sonra<br />
– 47 –<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, ayak üzerine kalkıp,<br />
dedi ki, Ey Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi. Cümlemiz emrine<br />
mutîyiz. Lâkin Üsâmeye de haber gönderin. Cümle asker ile<br />
gelsin. Bu az is degildir. Hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, Üsâmeye<br />
ihtiyâcımız yokdur. Burada hâzır olan asker kâfî gelir. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin fadlı ile ve Habîbullah hazretlerinin<br />
mu’cizeleri ile mürtedlerin hakkından gelirler. Büyükler demislerdir<br />
ki, sultân gönüllü olsa, hiç düsmân onun üzerine zafer bulamaz.<br />
Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, nice<br />
büyük sahâbîler ile minber dibinde oturmusduk. Ceng niyyetine<br />
durduk. Herbirimiz Ebû Bekrin “radıyallahü anh” emri ile, yüreklenip<br />
ve kuvvetlenip, arslan gibi sâhlandık. O sâat, gazâ davulları<br />
çalındı. Onbin asker silâhlanıp, hâzır oldular. Hazret-i<br />
Ebû Bekr “radıyallahü anh” Hâlid ibni Velîdi, hâzır edip, onbin<br />
askere kumandan ta’yîn edip, cümlesini Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ısmarladı. Mürtedler üzerine gönderdi. Hâlid bin Velîd askeri<br />
ile varıp, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile,<br />
Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zekât toplıyan<br />
me’mûrlarını sehîd eden tâifeyi, katl eyledi. Ondan sonra<br />
Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefâtında ellerine<br />
kına yakan, defler çalan kadınları getirtdi. Ellerini kestirdi.<br />
Baslarını atese bırakdılar. Bunları siyâset için yapdılar. Ondan<br />
sonra bütün mürtedler gelip, pismân olup, emân dilediler. Ebû<br />
Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna nâme yazdılar. Yanıldık,<br />
hatâ isledik. Nemâz kılalım, zekât verelim. Her ne buyurur<br />
isen yerine getirelim. Hemen Hâlid bin Velîdi üstümüzden kaldır.<br />
Zîrâ, damarımızı kurutdu, kökümüzü kesdi, dediler. Ebû<br />
Bekr hazretleri “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ben Peygamberimizin<br />
huzûrunda isitdim ki, (Hâlid, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
kılıcıdır. Aslâ bos yere kan dökmez.) Mâdem ki emân dilediler<br />
ve itâ’at gösterdiler, geri döndüler, îmâna geldiler, Hâlid<br />
bin Velîd onlara zarar vermez. Sonra onu geri çagırdı. Çok ikrâmlarda<br />
ve ihsânlarda bulundu. Bu haber, tevârihden (târîh kitâblarından)<br />
alınmısdır.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahı teâlâ anh”<br />
buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” bir gecelik<br />
ameline veyâhud bir sâatlik ameline, bütün ömrümce isledigim<br />
amelleri mümkün olsa degisirim. Sordular ki, yâ Emîr-el<br />
– 48 –<br />
mü’minîn! Ebû Bekrin o günde bir gecelik ameli ne idi. Buyurdular<br />
ki, o gece ki, Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine hicret etmek emr oldu. Birçok Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” arasında Ebû Bekr, Fahr-i<br />
âlem hazretlerine yol arkadası ta’yîn olundu. Hak sübhânehü ve<br />
teâlâ huzûrunda ve Habîbullah katında mukarreb olup, mertebesi<br />
yüksek olmasa, bu se’âdete ve bu izzete vâsıl olmaz idi. Resûl-<br />
i ekrem hazretleri ile Mekke-i Mükerremeden, Medîne-i<br />
münevvereye tesrîf buyurdular. Bundan büyük devlet-i ebedî ve<br />
se’âdet-i sermedî bir kimseye müyesser olmamısdır. Bundan<br />
sonra da müyesser olmaz. Yine o günde bir sâatlik amel odur ki,<br />
Fahr-i âlem hazretleri âhırete sefer etdikde, arabların çogu,<br />
mürted oldular. Ben vardım. Hazret-i Ebû Bekre dedim: Yâ Resûlallahın<br />
halîfesi. Mel’ûnlara bir kaçgün müddet verseniz câiz<br />
degil midir. Buyurdular ki, yâ Ömer! Muhakkak ki bu islâm dîni<br />
kemâl mertebe temâmlanıp, kuvvetlenmisdir. Simdi geri dönüs<br />
yokdur. Nitekim Allahü teâlâ azze sânehü kelâm-ı kadîminde,<br />
Mâide sûresi, 3.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bugün dîninizi<br />
sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan ni’metimi temâmladım<br />
ve size din olarak islâmiyyeti vermekle râzı oldum) buyurmusdur.<br />
Simdi, o Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri ilâh<br />
yokdur. Bir an emân vermeyip, ben onlara kılıç çekip, mürtedler<br />
ile kılıçdan gayri nesne ile söylesmem, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
anh”, halîm, selîm tabî’atli, sefkat ve merhamet üzere<br />
iken, bunların hakkında böyle buyurdukları, îmânının kuvvetindendir<br />
ve yakîninin ziyâdeligindendir. Bundan sonra dîn-i islâma<br />
zevâl gelmiyecegini, kuvvetinin azalmıyacagını bildigi için,<br />
böyle kat’î cevâb verdi. Kalb-i serîfleri, Resûlullah hazretlerinin<br />
kalb-i serîflerine uygun olup, îmânının kuvveti ve sıdkı, bu mertebe<br />
kemâl bulmus idi ki, bir kimse bunun derecesine yetismemisdir.<br />
Simdi, hazret-i Ömer gibi bir sultân-ı zîsân, hazret-i Ebû<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hakkında böyle sehâdet edince, kıyâs<br />
eyle ki, hazret-i Ebû Bekrin derecesi, ne yüksek ve âlî,<br />
se’âdetli derecedir. Bunlara muhabbet edip, hâlis sevenler dünyâda<br />
ve âhıretde insâallah mahrûm kalmazlar.<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” son hastalıgında buyurdu ki; hilâfeti kime bırakacagım<br />
konusunda, tekrâr istihâre eyledim. Allahü teâlâdan dile-<br />
– 49 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:4<br />
dim ki, bana rızâsına uygun olanı versin. Bilirsiniz yalan söylemem.<br />
Hiçbir akllı kimse Allahü teâlâya kavusma vaktinde [ya’nî<br />
ölüm ânında] kendine iftirâ yapılmasını arzû etmez ve müslimânları<br />
aldatmagı uygun bulmaz. Dediler ki, ey Resûlullahın halîfesi.<br />
Hiç kimsenin dogrulugunuza sübhesi yokdur. Ne söyliyecek<br />
isen, söyle. Buyurdu ki, gecenin sonunda, uykum bana gâlib geldi,<br />
uyudum. Resûl-i ekrem hazretlerini gördüm. Iki beyâz kaftan<br />
giymis. O kaftanların etrâfını [eteklerini] ben tutuyordum. Ne<br />
zemân ki o iki kaftan yesil olmaga ve parlamaga basladı. Söyle<br />
ki, bakanların gözlerini alırdı. Resûlullah hazretlerinin iki tarafında,<br />
iki uzun boylu kimse vardı. Gâyet güzel yüzlü idiler. Elbiseleri<br />
nûr gibi ve bakanlara sürûr verirdi. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
bana selâm verip, benimle müsâfehâ ederek, sereflendirdi. Mubârek<br />
elini benim gögsüme koydu. Bende olan ızdırâb geçdi. Dedi<br />
ki, ey Ebû Bekr! Sana kavusma arzûmuz artmısdır. Vakti geldi<br />
ki, bizden yana gelesin. Ben uyku içinde o kadar aglamısım ki,<br />
ehlim haberdâr olmuslar. Bana sonra haber verdiler. Ben de dedim,<br />
(Ben de sizi özledim, yâ Resûlallah!). Buyurdular ki, yerine,<br />
bu ümmet için ümmetin âdil ve sâdıkı, yerde ve gökde herkesin<br />
rızâsını kazanmıs, zemânının temizi olan Ömer bin Hattâbı geçir.<br />
Bu iki kisi senin vezîrlerindir, dünyâda yardımcılarındır, vefâtın<br />
zemânında yardımcılarındır. Cennetde komsularındır. Ondan<br />
sonra bana haber verdiler ve dediler ki, fikr ve vehmden kurtuldun<br />
ve sen Sıddîksın. Gökde melekler içinde Sıddîksın. Yerde<br />
halk içinde Sıddîksın. Dedim ki, yâ Resûlallah! Anam-babam sana<br />
fedâ olsun. Bu iki kisi kimlerdir ki, bunların benzerini görmedim.<br />
Buyurdu ki, bu iki kisi Cebrâîl ve Mikâîldir. Sonra gitdiler.<br />
Ben uyandım. Yüzüm göz yasından ıslanmıs. Âile efrâdım basımın<br />
ucunda aglasırlardı.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” son hastalıgında, kendisinin evlâdını, hazret-i Âise-i<br />
Sıddîkaya ısmarladı. Iki oglan iki kız vasıyyet eyledi. Hazret-i<br />
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” der ki, hâlbuki, bir kız kardesim<br />
var idi. Diger kız kardesim hangisidir, dedim. Hanımım hâmiledir.<br />
Öyle zân ederim ki, dogurdugu kız olsa gerekdir. Sonra, dogum<br />
oldu. Kız evlâdı oldu.<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Zemânının kutbu ve bir dânesi,<br />
seyyid Mahmûd naksibendi el-umverî elmulakkab bi el’azîz<br />
– 50 –<br />
“kuddise sirruh” ilmi tecridde, kendi te’lîf etdigi (Güzîde) adlı<br />
nefîs risâlesinin yirmidokuzuncu bâbında, beyân buyurmusdur.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe oldular.<br />
Yemâme vilâyetinde Müseyleme adında bir kezzab [yalancı]<br />
peygamberlik da’vâsında bulundu. Hazret-i Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” sahâbe-i kirâmı Yemâme vilâyetine gazâya<br />
gönderdi. Büyük savas olup, Müseyleme-i kezzâbı öldürdüler.<br />
Târîhde söyle beyân olunmusdur: Müseyleme cenginde;<br />
Eshâb-ı kirâmın mubârek hâtırlarına korku geldi. Kur’ân-ı kerîm<br />
hâfızları katl olundugu için, Kur’ân-ı kerîm yeryüzünden<br />
kalkacak diye korkdular. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin<br />
mubârek kalbine ilhâm eyledi ki, Kur’ân-ı azîmi bir araya<br />
toplayıp, bir mıshaf yazılsın. Hemen kalkıp, Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” huzûruna vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i<br />
Sıddîk buyurdular ki, Ben bu iste fikr ve teemmüle [ya’nî etrâflıca<br />
düsünmege] muhtâcım. Zîrâ Habîb-i ekrem hazretleri,<br />
cem’ etmediler. Cem’ edin diye emr de buyurmadılar. O zemân<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin de mubârek<br />
kalbine Allahü teâlâ ilhâm buyurdu ki, hayr, Kur’ân-ı azîmi<br />
toplayıp, bir mushaf yazmakdadır. Zeyd bin Sâbit hazretleri buyurdular<br />
ki, bir gün hazret-i Ebû Bekr beni istemis. Ben de huzûruna<br />
vardım. Gördüm ki, hazret-i Ömer de, hazret-i Ebû<br />
Bekr de, durumu açıklayıp, Kur’ân-ı azîmi cem’ etmegi bana<br />
teklîf etdiler. Bu is daglardan agır geldi. Bir nice gün sonra, Allahü<br />
teâlâ hazretleri benim kalbime de ilhâm eyledi ki, hayr,<br />
Kur’ân-ı kerîmi cem’ etmekde, bir araya toplamakdadır. Ben<br />
ise hazret-i Peygamberin zemân-ı serîflerinde vahy kâtibi idim.<br />
Cebrâîl-i emîn hazret-i Peygambere kırâet etdiklerinde, son kırâetlerinde<br />
bile hâzır idim. Sonra Kur’ân-ı azîmi o tertîb üzere<br />
toplamaga teveccüh edip, tahtalarda ve kâgıdlarda, taslarda ve<br />
agaçlarda yazılanları ve Eshâb-ı kirâmın hâtırlarında mahfûz<br />
olanları toplayıp, Resûl-i ekrem hazretlerinden son zemânında<br />
dinledigim tertîb üzere yazdım. Sûre-i Berâenin sonuna varınca;<br />
127.ci âyet-i kerîmesinden sonra, sûre sonuna kadar hâtırımdan<br />
gitdi. [Son iki âyet.] Ba’zı kimselere sordum. Sonra Huzeymetebni<br />
Sâbit el ensârî hazretlerinin yanında buldum. Yerine<br />
yazdım. Sonra Sûre-i Ahzâba kadar yazdım. Ahzâb sûresinin<br />
23.cü âyetini hazret-i Resûl-i Ekremden isitmis idim. Kaybetdim.<br />
Onu taleb eyledim. Yine Huzeyme-i Ensârî hazretlerinin<br />
– 51 –<br />
yanında buldum. Yerine yazdım. Nihâyet Mushafı temâmladım.<br />
Halîfeye götürdüm. Ona (ilk Mushaf) diye ad koydular.<br />
Hazret-i Alî, hazret-i Ebû Bekr hakkında buyurdular ki, Hazret-<br />
i Ebû Bekr, insanlar arasında en büyük sevâba kavusmusdur.<br />
Kur’ân-ı kerîmi, levhalardan toplu hâle ilk getiren odur.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın hilâfeti zemânında bu Mushaf,<br />
onun yanında kaldı. Hazret-i Sıddîk-ı ekber, âhırete göçdükden<br />
sonra, hazret-i Ömerin yanında durdu. Hazret-i Ömer âhırete<br />
göçdükden sonra, Resûlullah hazretlerinin muhterem zevceleri,<br />
hazret-i Ömerin kızı Hafsanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanında<br />
durdu. Hazret-i Ebû Bekrin hilâfet müddeti iki sene oldu.<br />
Eksik ve fazla rivâyet de vardır. Ömrleri altmısüç senedir.<br />
Hicretin onüçünde, mubârek cemâzil evvelin yirmiikisinde aksam<br />
ile yatsı arasında vefât etdiler.<br />
Ellinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî, (Meâlimüttenzîl) adlı tefsîrinde,<br />
Lokmân sûresinde, meâl-i serîfi (Tevhîd ve tâ’atim yoluna<br />
gidenlere tâbi’ ol ki, onlar Peygamber aleyhisselâm ve Eshâbıdır)<br />
olan, onbesinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde, Atâdan nakl<br />
buyurmuslardır ve o ibni Abbâs hazretlerinden nakl etmisdir.<br />
Buyurdular ki, âyet-i kerîmedeki kimseden murâd Ebû Bekr-i<br />
Sıddîkdır “radıyallahü anh”. Bunun açıklaması odur ki, Ebû<br />
Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” islâma geldigi vakt, hazret-i Osmân,<br />
Talha ve Zübeyr ve Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân<br />
bin Avf “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” yanına geldiler.<br />
Dediler ki, Sen bu seklde tasdîk edip, îmân getirdin mi. Evet. O<br />
dogru sözlüdür. Siz de îmân getirin, dedi. Sonra hepsini alıp,<br />
hazret-i Habîb-i ekremin huzûr-u serîflerine götürdü. Müslimân<br />
oldular. Bunların müslimân olmaları hazret-i Ebû Bekrin irsâdı<br />
ile oldu. Allahü teâlâ onun medhinde buyurdu: (Bana dönen<br />
kimsenin yoluna tâbi’ ol.) Ya’nî Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” yoluna tâbi’ ol, demekdir.<br />
Ellibirinci Menâkıb: (Ravda-tüs-sekâyık) kitâbında, Ömer<br />
bin Hattâbdan “radıyallahü anh” rivâyet olunmusdur. Buyurdular<br />
ki, hazret-i Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
âhıreti sereflendirdikleri zemân, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
anh”, bir acâib rü’yâ gördü. Uykusunda öyle siddet ile<br />
agladı ki, kapısı önünden geçerken aglamasını isitdim. Merâk<br />
edip, kapısını çaldım. Hazret-i Sıddîk uyandı. Kapıyı çalmam se-<br />
– 52 –<br />
bebi ile kalkıp, benim için kapıyı açdı. Gözlerinin yası, sakaklarının<br />
üzerinden akardı. Sordum. Yâ Ebâ Bekr, niçin bu kadar<br />
agladınız. Benim için Eshâb-ı Güzîni topla. Gördügüm rü’yâyı<br />
onlara haber vereyim, dedi. Ben de Sahâbe-i kirâmı topladım.<br />
Cümlesi huzûrlarında hâzır oldular. Hazret-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, Gördüm ki, kıyâmet kopmus. Insanlar<br />
hesâb yerine sevk olunur. Bir bölük mevki’ sâhibleri gördüm.<br />
Minber üzerinde, yüzleri parlak, yaldız gibi parlar. Bir melege<br />
sordum. Bunlar kimlerdir. Dedi ki, bunlar Peygamberlerdir.<br />
Muhammed aleyhissalâtü vesselâm hazretlerine muntazırlardır<br />
[onu beklerler]. Zîrâ sefâ’at dizgini Muhammedin “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yedindedir. Hazret-i Muhammed aleyhisselâm<br />
nerededir, diye sordum. Dedi ki, Arsın kenârındadır.<br />
Dedim ki, beni hazret-i Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı serîflerine<br />
götür. Ben Onun hizmetcisi ve arkadasıyım. Ben Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkım. Melek beni Resûlullahın huzûruna götürdü.<br />
Gördüm ki, mubârek bası açık. Imâmesini [sarıgını] arsın önüne<br />
koymus. Rıdâsı ile belini baglamıs. Sag eli arsın kenârında. Sol<br />
eli Cehennemin kapısının halkasında. Istigâse edip, derdi ki, yâ<br />
Rabbî! Ümmetime merhamet buyur. Ümmetim içinde ülemâ<br />
var, Evliyâ var. Sülehâ var. Mücâhidler var. Hâcılar var. Allahü<br />
teâlâdan nidâ geldi ki, yâ Muhammed! Itâ’at edenleri söylersin.<br />
Âsileri zikr etmezsin. Fâsıkları, serâb içenleri ve zâlimleri, fâiz<br />
yiyenleri, zîna yapanları, kan dökücüleri zikr etmezsin. Muhammed<br />
aleyhisselâm, yâ Rabbî! Onlar Senin buyurdugun gibidir.<br />
Lâkin onlarda müsrik ve sana ogul isnad edici ve saneme ibâdet<br />
edici [puta tapan] ve tevhîdden dönücü yokdur. Ümmetim üzerine<br />
sefâ’atimi kabûl et. Gözlerimden akan yaslara acı, deyip,<br />
yalvarmaga basladı. Ben Habîbullah hazretlerine asırı muhabbetimden<br />
ve acıdıgımdan, dedim ki, yâ Resûlallah! Niçin bu kadar<br />
aglıyor ve yalvarıyorsunuz, kendinizi çok yoruyorsunuz. Mubârek<br />
basını kaldırdı. Sol eli, Cehennemin kapısının halkasında idi.<br />
Cehennem kapısını baglayıp, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Rabbimden<br />
ümmetimi sordum. Yalvarmam asırı oldugu için, Rabbim<br />
teâlâ sânına uygun olarak, ümmetimi bana bagısladı. Benim ümmetim<br />
üzerine üzüntümü kaldırdı. Ben irâde etdim ki, yâ Resûlallah!<br />
Hak sübhânehü ve teâlâ sana ba’zısını mı, bagısladı, yoksa<br />
hepsini mi diye söyliyecekdim. Sormadan önce sen kapıyı çal-<br />
– 53 –<br />
dın yâ Ömer. Uyandım. Hazret-i Ebû Bekr bu sözü söyledigi ânda,<br />
evin içinden, bir ses isitdik: (Hepsini, hepsini bagısladı yâ Ebâ<br />
Bekr. Yalnız bir mü’mini kasd ile öldürenleri bagıslamadı. Onlar<br />
Cehennemde sonsuz kalacaklardır,) buyurdu. Hepimiz kalkıp,<br />
Allahü teâlâ hazretlerine hamd etdik ki, böyle bir Peygamberin<br />
ümmetinden eyledi. Raûfdur, rahîmdir, sefâ’ati bizim hakkımızda<br />
kabûl olundu. Böylece maksadına vâsıl oldu, kavusdu.<br />
Elliikinci Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i Münevverede gezerken,<br />
bir evin kapısı önüne geldi. O evin içerisinden aglama sesi isitdi.<br />
Bir kadın si’r okuyup, gözünden yas akıtır. O si’rin ma’nâsı<br />
budur:<br />
Ey ay yüzlüm, Sen aydan dahâ fazla güzelsin.<br />
Parlak ay yüzün ile, günesi alt edersin.<br />
Dâyem (Dadım) henüz agzıma südü koymadan önce.<br />
Senin yâkut dudaklarını, hâtırlayıp, kan içdim.<br />
Bu si’rin okunusu, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın mubârek kulaklarına<br />
te’sîr etdi. Kapıyı çaldı. Ev sâhibi dısarı çıkdı. Ondan<br />
süâl buyurdular ki, hür müsün, rakîkmisin [köle misin]. Bu beyti<br />
kimin için okursun. Kimin için aglıyorsun. Kadın dedi ki, yâ Resûlullahın<br />
halîfesi. O ravda-i münevvere hakkı için, bunu benden<br />
sorma. Buyurdular ki, gönlün sırrını duymayınca bu makâmdan<br />
adımımı atmam. Câriye, içden bir âh çekerek, Benî Hâsim gençlerinden<br />
birisini söyledi. Sıddîk hazretleri mescide vardı. O câriyenin<br />
sâhibini bulup, parasını ödeyip aldı ve âzâd etdi. Sevdigi<br />
gence nikâh etdi veyâ bagısladı. Hazret-i Molla Câmî (Bahâristân)<br />
kitâbında, bu hikâyeyi rivâyet buyurmuslar ve bu si’ri söylemislerdir:<br />
(Ey gönül! Cihânın bütün maksadlarını bir tarafa bırakmıs<br />
olan kimseden baskası, seni sevdigin ile birlesdiremez. Is,<br />
maksad [arzû] derdi ile hâsıl olur. Eger derdin yoksa, inle ki, bir<br />
gönül ehli sana acısın da murâdına kavusdursun!)<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” için bildirilen âyet-i kerîmeler hakkındadır. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra, hak<br />
üzere halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
oldugu icmâ’ ile sâbit olmusdur.<br />
1– Yukarıda zikr olundugu minvâl üzere, Hak sübhânehü ve<br />
– 54 –<br />
teâlâ hazretleri Kur’ân-ı azîmde haber vermisdir ve buyurmusdur:<br />
(Sizden îmân edip de, sâlih amel isleyenlere, Allahü teâlâ<br />
söyle va’d buyurdu: Yemîn olsun ki, kendilerinden evvel gelen<br />
Isrâil ogullarını nasıl kâfirlerin yerine getirdi ise, onları da kâfirlerin<br />
arâzîsine getirecek (hâkim kılacak), onlara kendileri<br />
için seçdigi islâmı kuvvetlendirip, icrâ imkânı verecek, onları<br />
korkularının arkasından muhakkak emniyyete kavusduracakdır.<br />
Allah, müslimânların düsmanlarını helâk edecekdir. Böylece<br />
bana hiçbir seyi ortak kosmıyarak, hep bana ibâdet edeceklerdir.<br />
Kim bundan sonra nankörlük ederse, iste onlar asıl fâsıklardır.)<br />
[Nûr sûresi ellibesinci âyet-i kerîme meâli.]<br />
Âlimler buyurdular ki: Allahü teâlâ, îmân getirip, iyi ameller<br />
isleyen kimselere va’d etmisdir ki, onlardan elbette yeryüzünde<br />
halîfeler yapar. Nitekim o kimseler ki, onlardan evvel de halîfe<br />
oldular. Ya’nî benî Isrâilin dinleri ki, begenilmisdir. Onlara elbette<br />
bedel verir. Onlara korkudan sonra emînligi verir. Tâ ki ibâdet<br />
ederler, Allahü teâlâya hiç birseyi serîk eylemezler. Her kim ki<br />
bir ni’mete ondan sonra küfrân getirirse, onlar fâsıklardır.<br />
Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve<br />
Eshâb-ı kirâm Mekke-i mükerremede müsriklerden korkuda<br />
idiler. Medîne-i münevvereye gitdikden sonra, yine korku fazla<br />
idi. O vakt emîn oldular ki, Allahü teâlâ dînini her yere yaydı<br />
ve onları düsmân üzerine gâlib getirdi. Bu âyet-i kerîmede; Ebû<br />
Bekr “radıyallahü anh” hazretlerinin ve diger halîfelerin hilâfetlerinin<br />
dogruluguna delîl vardır. “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în”. Ondan dolayı ki, Allahü teâlâ hazretlerinin, va’dinden<br />
dönmek ihtimâli yokdur.<br />
2– (Dîni kuvvetli, malı çok olanlar, fakîr akrabâsına, Allah<br />
yolunda hicret edenlere mal vermemege yemîn etmesin. Onların<br />
kusûrlarını afv edip, bagıslasınlar. Böylece, Allahü teâlânın<br />
sizi afv etmesini istemez misiniz. Allahü teâlâ gafûrürrahîmdir.)<br />
[Nûr sûresi yirmiikinci âyet-i kerîmesinin meâli.] Bu âyet-i kerîmenin<br />
nüzûl sebebi su idi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”,<br />
Mıstaha nafaka vermemege yemîn etdi. Çünki o, hazret-i Âise<br />
hakkında yakısıksız sözler söylemis idi. Bu Mıstah fakîr bir kimse<br />
idi. Muhâcir idi. Ehl-i Bedr cümlesinden idi. Ebû Bekr-i Sıddîkin<br />
teyzesi oglu idi. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Hazret-i Habîb-<br />
i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerîme-<br />
– 55 –<br />
yi okuyunca, hazret-i Sıddîk “radıyallahü anh” (Allahü teâlâ bu<br />
âyet-i kerîme ile nafaka vermedigim için beni bildiriyor. Bundan<br />
sonra kimsenin nafakasını kesmiyecegim,) buyurdu.<br />
3– (Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, Allahü<br />
teâlâ, baska bir kavm getirir. Allahü teâlâ onları sever. Onlar da<br />
Allahü teâlâyı severler. Mü’minlere tevâzû’ ederler. Kâfirlere<br />
karsı siddetlidirler. Allah yolunda cihâd ederler. Ayblanmakdan<br />
çekinmezler. Bu Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Diledigi kullarına<br />
verir. Allahü teâlânın fadlı çok genisdir, bu fadla lâyık<br />
olanları bilir.) [Mâide sûresi ellidördüncü âyet-i kerîmesinin<br />
meâli.] Bu âyet-i kerîme de Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü<br />
anh” sânı hakkındadır.<br />
4– (Emr ve yasaklarda Allahü teâlâya ve Resûline itâ’at<br />
edenler, Allahü teâlânın kendilerine ni’met verdigi Peygamberler,<br />
Sıddîkler, sehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel<br />
arkadasdır. Bu üstünlük Allahü teâlâ tarafından verilir. Allahü<br />
teâlâ üstün kullarına mükafât verilmesini bilir.) [Nisâ sûresi 69<br />
ve 70.ci âyet-i kerîmelerin meâli.] Bu âyet-i kerîmelerde delîl<br />
vardır ki, hazret-i Habîbullah ile hazret-i Ebû Bekrin arasında<br />
vâsıta yokdur. Bütün müslimânlar Ebû Bekr hazretlerine Sıddîk<br />
derler. Bir sehâdetde, yarısı ile âdil, yarısı ile zâlim olmak lâyık<br />
olmaz. Vâcib odur ki, Resûlullah hazretlerinin derecesi ile hazret-<br />
i Ebû Bekrin derecesi arasında baska bir derece yokdur. Râfizîlerin<br />
söyledikleri yanlısdır. Hem bu âyet-i kerîmelerde delîl<br />
vardır ki, Allahü teâlâ hazretlerinin ni’meti bu tâife üzerine kendi<br />
fadlındandır. Yoksa onlar bu ni’mete, ibâdetleri ile kavusmus<br />
degillerdir. Kaderiyye fırkasının kavlinin aksine, Allahü teâlâ<br />
(Bu Allahü teâlânın fadlındandır) buyurdugunu görmez misiniz.<br />
Bu âyet-i kerîmelerde açıklandı ki, Râfizîlerin bâtıllıgı imâmet<br />
bâbında, Kaderiyyenin bâtıllıgı inâyet bâbındadır.<br />
5– (Ey îmân edenler! Allahü teâlâya ve Resûlüne ve Sizden<br />
olan emîrlere itâ’at ediniz!) [Nisâ sûresi ellidokuzuncu âyet-i<br />
kerîmesinin meâli.] Ikrime “radıyallahü anh” hazretleri der ki,<br />
Ülül-emrden murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül-Fârûk hazretleridir.<br />
Ondan dolayıdır ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu; (Benden sonra, Ebû Bekr ve Ömere tâbi’<br />
olunuz. Onlar benim yanımda, vücûdda bas gibidir.)<br />
– 56 –<br />
6– (Eger siz harbe gitmiyerek Resûlüme yardım etmezseniz,<br />
Allahü teâlâ ona yardım eder. Allahın Resûlünü kâfirler Mekkeden<br />
çıkardıkları zemân, onun yanında Ebû Bekrden baska kimse<br />
yokdu. Ikisi magarada berâberdiler. Resûl-i ekrem, arkadası<br />
Ebû Bekre, mahzûn olma, Allahü teâlânın yardımı bizim ile berâberdir,<br />
derdi. Allahü teâlâ ona [hazret-i Ebû Bekre] kalblere<br />
rahâtlık veren sekînesini indirdi. Sizin görmediginiz ordu ile onu<br />
kuvvetlendirdi. [Ya’nî melekler ile onu korudu.] Kâfirlerin küfre<br />
da’vetini veyâ sirki alçak kıldı. Tevhîdi veyâ dînine da’veti<br />
yüksek oldu. Allahü teâlâ Azîz ve Hakîmdir.) [Tevbe sûresi kırkıncı<br />
âyet-i kerîme meâli.] Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”<br />
hazretlerinin o magarada endîsesi, kendi üzerine korkusundan<br />
degildi. Lâkin ümmet üzerine sefkatinden idi. Zîrâ, hazret-i Peygamber-<br />
i zîsâna dedi ki, eger beni öldürürlerse, ne olur. Bir<br />
adam öldürmüs olurlar. Ammâ, eger mubârek cism-i latîfinize<br />
bir elem erisir ise, ümmet helâk olur. Hazret-i Resûlullah buyurdular<br />
ki, (Niçin düsünürsün o iki kimsenin hâlini ki, onların<br />
üçüncüleri, Allahü teâlâ hazretleridir.) Üç gün magarada durdular.<br />
Hazret-i Ebû Bekrin birkaç koyunu vardı. Âmir bin Füheyre<br />
güderdi. Hergün o koyunları, o magara yanına götürürdü. Onlardan<br />
süt içerlerdi. Resûlullah hazretleri magaradan çıkmak<br />
niyyet etdi. Abdürrahmân bin Ebû Bekr-i Sıddîk, iki deve getirdi.<br />
Binip gitdiler. Dört kisi oldular. Hazret-i Resûl-i ekrem, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk, Âmir bin Füheyre, Abdüllah bin Âmir bin Abdülleys.<br />
Sonraki ahvâlleri dahâ önce anlatılmısdır.<br />
7– (... Allahü teâlâdan ancak âlim kulları korkar. Sübhesiz<br />
ki, Allahü teâlâ azîzdir ve gafûrdur.) [Fâtır sûresi yirmisekizinci<br />
âyet-i kerîmesinin meâli.] Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi<br />
aleyh”, Allah lafzının (h)sini ötüre ile, ulemâ kelimesinin<br />
hemzesini üstün ile okudu. Allahü teâlâ hazretlerinin hasyeti,<br />
burada ilm ma’nâsına olur. Ma’nâsı böyle olur ki, ilm ehlinin<br />
hâtırını ancak Allahü teâlâ bilir. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlü<br />
o oldu ki, Ebû Bekr hazretlerinde bir korku hâsıl olmus idi.<br />
Mubârek yüzünde belirtisi anlasılırdı. Hazret-i Server-i kâinât,<br />
hazret-i Ebû Bekr ile bu konuda konusurdu. Allahü teâlâ hazretleri<br />
bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.<br />
8– (Muhâcirin ve ensârdan, en önce îmân edenlerden ve onlara<br />
iyilikde tâbi’ olanlardan Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Al-<br />
– 57 –<br />
lahü teâlâdan râzıdır. Onlar için Allahü teâlâ Cennetler hâzırlamısdır.<br />
Altından ırmaklar akar. Orada ebedî kalırlar. Bu çok<br />
büyük bir kurtulusdur.) [Tevbe sûresi 100.cü âyet-i kerîmesinin<br />
meâli.] Resûlullah hazretlerine önce îmân getiren kimse hakkında<br />
müfessîrin ihtilâf etmisdir. Bir kısmı dediler ki, en önce<br />
îmân getiren Hadîce-i kübrâdır “radıyallahü teâlâ anhâ”. Bir<br />
kısmı dediler ki, hazret-i Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Bu kavl dahâ kuvvetlidir. Zîrâ hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Eger Ebû Bekrin îmânı, bütün<br />
mü’minlerin îmânları toplamı ile tartılsa, Ebû Bekrin îmânı agır<br />
gelir.) Ondan dolayıdır ki, bir kimse, iyi bir is islese, bir baska<br />
kimse de, o isledikden sonra o isi islese, bu ikincinin ecri evvelki<br />
kisinin terâzîsine konur. Ikinci kisinin ecrinden bir nesne eksilmez.<br />
Yine Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Ebû Bekrin sizin üzerinize üstünlügü, nemâz ve<br />
orucunun çoklugu ile degildir. Onun sizin üzerinize üstünlügü,<br />
onun gönlünde olan sey iledir.) Devâmlı üstünlük, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin ma’rifetinden dolayıdır. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ma’rifetullah ciheti ile hepsinden üstündür. Bir baskası,<br />
ma’rifetullahda Ebû Bekr-i Sıddîkdan üstün olsa idi, üstünlük<br />
onun hakkı olurdu.<br />
9– (Ey îmân edenler! Allahü teâlânın râzı olmadıgı islerden<br />
sakınınız ve sâdıklar ile berâber bulununuz!) [Tevbe sûresi<br />
119.cu âyet-i kerîmesinin meâli.] Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, bu âyet-i kerîmedeki sâdıklardan<br />
murâd Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleridir.<br />
Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü anh” Ensâr üzerine<br />
fazîletini bu âyet-i kerîme ile istidlâl etdiler. Ensâr muhâcirine<br />
dediler ki, bizden bir imâm olsun, sizden bir imâm olsun. Hazret-<br />
i Ebû Bekr “radıyallahü anh” minbere çıkdı. Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerine senâ etdi. Buyurdu ki, ey Ensâr!<br />
Mü’minlersiniz. Allahü teâlâ hazretleri bize sıdk vermisdir o<br />
yerde ki, diyerek, meâl-i serîfi (... onlar [muhâcirler], Allahü teâlâdan<br />
fadl ve rızâ talebi ile ve Allahü teâlânın dînine ve Resûline<br />
nusret ile mülklerinden ve memleketlerinden ihrâc olundular.<br />
O muhâcirler kavl ve fi’l ile dîni islâmda sâdıkdırlar) olan,<br />
Hasr sûresi 8.ci âyet-i kerîmesini okudu. Ensârın temâmı kabûl<br />
edip, kendilerinden bir halîfe olması da’vâsından vazgeçdiler.<br />
– 58 –<br />
10– (Dogruyu (Kur’ânı) getiren (Peygamber aleyhisselâm)<br />
ve onu tasdîk eden (mü’minler) ise, iste bunlar takvâ sâhibi kimselerdir.)<br />
[Zümer sûresi, 33. âyet-i kerîmesi meâli.] Alî bin Ebî<br />
Tâlib hazretleri buyurdu ki, Sıdk ile gelen kimse hazret-i Muhammed<br />
aleyhisselâtü vesselâm ve onu tasdîk eden, hazret-i<br />
Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
11– (Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve<br />
cihâd eden kimseye, fethden sonra malını dagıtan ve cihâd<br />
edenden dahâ büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti<br />
va’d etdi.) [Hadîd sûresi 10.cu âyet-i kerîmesi meâli.] Kelebî,<br />
bu âyet-i kerîmenin Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh”<br />
hakkında indigini ve onun üstün oldugunu açıkca bildirdigini<br />
söylemisdir. Hazret-i Sıddîkın fazîleti gayrilerden üstündür. En<br />
önce o müslimân oldu. Haberde gelmisdir ki, Ebû Emâme,<br />
Amr bin Enis hazretlerine dedi ki, niçin kuvvetli müslimân oldugunu<br />
iddia edersin. Amr dedi ki, bunun sebebi sudur: Ben<br />
halkı dalâletde gördüm. Bunlarda hak üzere hiç kimse görmedim.<br />
Isitdim ki, Mekke-i mükerremede bir zât Peygamberlik<br />
da’vâsı eder. Vardım, gördüm ki, kavmi Onun üzerine gâlib,<br />
kendi maglûb, O mert kimseye dedim ki, sen nesin. Dedi ki,<br />
Nebîyim. Dedim, Nebî nedir. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
Resûlüdür. Seni niye göndermis, dedim. Dedi ki, Onun birligini<br />
bilmek, serîk getirmemek, putlara tapınmamak, sıla-ı<br />
rahm etmek için gönderdi. Dedim ki, senin ile kim var. Bunun<br />
üzerine dedi ki, bir hür, bir köle. Bakdım, Ebû Bekr ile Bilâl idi.<br />
Ben de müslimân oldum. Onun için ki, üçüncü müslimân oldum.<br />
Abdüllah bin Mes’ûd hazretleri buyurur ki, kılıcı ile müslimânlıgı<br />
ilk açıga çıkaran, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”. Hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurur, Islâmda herkesden<br />
evvel olan Resûlullahdır “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”,<br />
ikinci Ebû Bekrdir “radıyallahü anh”, üçüncü Ömerdir “radıyallahü<br />
anh”. Yine buyurdu; bir kimse ki, beni Ebû Bekr ve<br />
Ömerden “radıyallahü anhüm” üstün gösterir ise, ona had cezâsı<br />
vururum. Ve sâhidligini kabûl etmem.<br />
12– (Onlar için nedir ki, Rablerine da’vet olundukda, icâbet<br />
edip, emr ve nehyinde itâ’at ederler. Nemâzı sartları ve erkânı ile<br />
devâmlı kılarlar. Emrlerinde mesveret ederler. Verdigimiz rızk-<br />
– 59 –<br />
dan fakîrlere ve hayra verirler.) [Sûrâ sûresi 38.ci âyet-i kerîme<br />
meâli.] Bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin sânını bildirmek için nâzil olmusdur. Zîrâ bütün<br />
malını fakîrlere dagıtdı. Ne kadar, kötülediler. Kötüliyenlere<br />
iltifât etmedi. Bu hükm bütün mü’minler hakkında müsterekdir.<br />
13– (Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hudeybiyeden<br />
geri dönenlere de ki, siz, siddetli cengci bir kavm ile<br />
harbe da’vet olunursunuz ki, tâ, onlar islâma gelinceye kadar<br />
veyâ onlardan cizye kabûl olununcaya kadar muharebe olunur.<br />
Onlar müsrikler veyâ Peygamber aleyhisselâmdan sonra mürted<br />
olanlardır. Eger siz o cengde hulûs ile harb ederseniz, Allahü<br />
teâlâ size dünyâda ganîmet ve âhıretde Cennet verir. Eger<br />
bundan önce Hudeybiyede i’râz etdiginiz gibi, o muhârabede<br />
de i’râz ederseniz, Allahü teâlâ sizi siddetli azâb ile azâblandırır.<br />
Is bu i’râz hakkında olan va’d ve azâbı müslimânların za’îf<br />
ve âcizleri isitdikde, bizim hâlimiz nice olur derler.) [Feth sûresi<br />
16. cı âyet-i kerîme meâli.] Râfi’ bin Hadic “radıyallahü teâlâ<br />
anh” der ki: Biz bu âyet-i kerîmeyi dâimâ okurduk. Fekat bu<br />
vak’anın ne zemân olacagını bilmezdik. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri müslimânları; Yemâmede Müseylemetülkezzâbın<br />
eshâbı, benî hanîfe üzerine harbe gönderdi.<br />
Anladık ki, kasd edilen onlardır. Bu âyet-i kerîmede mülhidler<br />
ve mübtedi’ler üzerine iki hüccet meydâna çıkmısdır. Birincisi,<br />
mülhidler üzerinedir. Bu âyet-i kerîmede gaybdan haber vardır.<br />
Bir zemân sonra bu haber meydâna gelmisdir. Mülhidlerin kavlinin<br />
hilâfına, bu mu’cize meydâna çıkmısdır. Bu âyet-i kerîmede<br />
mübtedi’ler için de tenbîh vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin halîfeliginin dogruluguna delîl<br />
vardır. Bundan dolayıdır ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri<br />
buyurdu ki, (Da’vet olunursunuz!) ya’nî yakın zemânda, siz<br />
da’vet olunursunuz bir gürûha ki, be’s-i sedîd sâhibidir. Eger o<br />
da’vet ediciye itâ’at ederseniz, size ecr verilir. O da’vet ediciye<br />
itâ’ati vâcib kıldı. Onları, siddetli zarar sâhibi olan kavm üzerine<br />
da’vet eden Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Onları acem ve rûm harbine o koydu. Bütün müfessirlerin kavlleri<br />
üzerine, bu kavm, bu iki gürûhdan hâli degildir. Eger Benî<br />
hanîfe olursa, O da’vet eden Ebû Bekr hazretleri olur. Ebû<br />
Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” imâmeti [halîfeligi] dogrulukda,<br />
– 60 –<br />
hazret-i Ömerin de “radıyallahü teâlâ anh” imâmetinin [halîfeliginin]<br />
dogrulugu olur. Eger maksad pers [Irân] ve rûm [Bizans]<br />
olur ise, hazret-i Ömer olur. Imâmlıgın hak olduguna delîl olur.<br />
Onun imâmeti dogrulukda hazret-i Ebû Bekrin de imâmeti sâbit<br />
olur. Bu iki seklden baska dürlü söyliyen azdır. Gaybdan haber<br />
veren açık bir delîlin dogrulugu bu âyet-i kerîme ile açıga<br />
çıkdı. Orada buyurdu ki, (Da’vet olunursunuz!). Her iki halîfe<br />
için buyrulan öyle vâki’ oldu. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüssânın îcâzı<br />
vechlerindendir ki, gaybdan haber verir. Tafsîli ile habere mutâbık<br />
ve muvâfık vâkı’ olur. Allahü teâlâ hazretleri o kimseye basîret<br />
verir ise, bunu bilmege muktedîr olur.<br />
14– (O kimse ki, malından Allah için harcar, sirk ve isyândan<br />
sakınıp ve ihsân olan kelîme-i sehâdeti, yâhud infâk etdigi<br />
malın mukâbili va’d-i ilâhiyi tasdîk ede. Biz ona âsân ve râhata<br />
sebeb olucu ve Cennete girmege sebeb olan yolunu kolaylasdırırız.)<br />
[Leyl sûresi 5, 6, 7.ci âyet-i kerîme meâli.] Demislerdir ki,<br />
bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sânı<br />
hakkında nâzil olmusdur. Her ne eline geçse halka dagıtırdı.<br />
Bunda da Allahü teâlânın buyurdugu üzere is yapmasından dolayı<br />
onu medh buyurdular. Demislerdir ki, Hüsnâ, Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerinin sevâb vermegi va’d etmesidir.<br />
15– (O atesden [Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” gibi] ziyâde<br />
müttekî olan ictinâb edip, kurtulur ki, Allahü teâlâ yanında<br />
temîz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta<br />
sarf eder.) [Leyl sûresi 17., 18.ci âyet-i kerîme meâli.] Hisâm;<br />
babası Urveden rivâyet eder: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” yedi köle satın alıp, azâd etdi. Müsrikler onlara müslimân<br />
oldukları için azâb ederler idi. Birisi Bilâl “radıyallahü<br />
anh” hazretleridir. Dahâ önce anlatılmısdır. Biri Âmir bin Füheyre<br />
ve onun kızı Hindiyye idi. Müslimân oldu ve a’mâ oldu.<br />
Müsrikler dedi ki, lât ve uzza, görmesini ondan geri aldı. O dedi<br />
ki, ben lât ve uzzaya inanmam. Allahü teâlâ tekrâr görmesini<br />
nasîb etdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” oradan<br />
geçerken, o degirmen çekerdi. O evin hanımı olan kisi, ona dedi<br />
ki, “ben seni, senin bu sâhiblerin azâd etmeyince azâd etmem.”<br />
Hazret-i Ebû Bekr bunu isitip, buyurdular ki, bu câriyeyi<br />
kaça satarsın. O dedi, bu kadar gümüs. Hazret-i Sıddîk, dedigin<br />
akçaya aldım, buyurdu. Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü<br />
– 61 –<br />
teâlâ anh” minber üzerinde dedi ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri, za’îf kulları [köleleri] satın alıp, azâd ederdi.<br />
Babası ona dedi ki, niçin kuvvetli köle satın almazsın. Hazret-i<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, za’îf köleleri<br />
satın alıp, azâd ederim ki, Allahü teâlâ bu za’îf kulunu Cehennemden<br />
azâd etsin. Hak sübhânehü ve teâlâ; meâl-i serîfi,<br />
(Sirk ve günâhlardan sakınan kimseler, Cehennemden uzaklasmıs<br />
olurlar) olan [Leyl sûresi 17.ci] âyet-i kerîmeyi gönderdi.<br />
Sûrenin sonuna kadar hep, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” hazretlerine isâretdir. Mü’minler, Ebû Bekre “radıyallahü<br />
anh” halîfe dedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
halîfe dedi ve buyurdu ki, (Ebû Bekr, Allahın dîni üzerine benim<br />
halîfemdir). Allahü teâlâ ona halîfe dedi. (... onları yer yüzüne<br />
halef kılacagına....) buyurdu. Râfizîler la’net etdiler. Kendileri<br />
la’nete müstehâk oldular. Allahü teâlâ ve Resûlü ve<br />
mü’minler ona halîfe diyorlar. Râfizîler muhâlefet etmis oluyorlar.<br />
Allahü teâlâ hazretleri; Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinde<br />
meâlen, (Kendisine tevhîd ve dogru yol bildirildikden<br />
sonra, Resûlullahın dogru yolundan sapan ve i’tikâd ve amelde<br />
mü’minlerden ayrılan kimseyi, âhıretde kâfirler ile birlikde Cehenneme<br />
sokarız.) buyurdu. Allahü teâlâ hazretlerine ve Resûlüne,<br />
râfizîler gibi muhâlefet eden yokdur. Allahü teâlâ buyurur;<br />
Ebû Bekr dînin büyügüdür. Râfizîler, hâsâ münkir idi, diyor.<br />
Allahü teâlâ; fâdıl idi, buyuruyor. Râfizîler bâtıl idi diyor.<br />
Allahü teâlâ münfık [malını dagıtan] idi buyuruyor. Râfizîler,<br />
Allahü teâlâ muhâfaza etsin, münâfık idi, diyor. Haberde gelmisdir<br />
ki, bir gün hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında oturmus<br />
idi. Ebû Bekr-i Sıddîk için Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bizim<br />
yanımızda Ebû Bekr, yerdekiler yanından dahâ meshûrdur. O<br />
senin hayâtda vezîrin, vefâtından sonra halîfendir.<br />
Nükte: Eshâb-ı Kehfin köpegi, o civânmert olan Eshâb-ı<br />
Kehf ile dünyâda birkaç adım yürüdügü için, magarada onlar<br />
ile berâber oldu. Yatmakda onlar ile oldu. Kıyâmetde ve Cennetde<br />
onlar ile olur. Acâib olan odur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh”hazretleri, Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, sohbetinde bulundu. Mihnetde<br />
Onun ile oldu. Da’vetde Onun ile oldu. Seferde Onun ile<br />
– 62 –<br />
oldu. Hazarda Onun ile oldu. Magarada Onun ile oldu. Yolda<br />
ve hicretde, cân ve mal vermekde Onunla oldu. Kabrde, sefâ’atde,<br />
Onunla olur. Makâm-ı Mahmûdda, Cennetde, Allahü<br />
teâlâyı görmekde, Onunla olur. Zikr olunan âyet-i kerîme ki,<br />
hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın sânı ile alâkalı oldugunu tefsîrde<br />
gördük, isitdik ve yazdık. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hakkında nasıl kötü düsünülebilir? [Eshâb-ı Kehfin köpegi, o<br />
mertler ile birkaç adım gitmekle kıymetleniyor da; Ömrü Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanında geçenler<br />
kıymetlenmez mi?]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1337</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:21:28 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1337</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm</span><br />
<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” için haber verilen hadîs-i serîfler hakkındadır:<br />
1– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ ve an ebîhâ” buyurdular<br />
ki; Bir gece benim nöbetim idi. Seyyid-i âlem hazretleri<br />
benim hücreme [odama] geldi. Ben dedim: Bana, babam<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında birsey söyle. Buyurdular ki: Yâ Âise.<br />
Bana Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlâdan haber verdi ki;<br />
Allahü teâlâ rûhları yaratdı. Cümle rûhlar arasından Ebû Bekrin<br />
rûhunu, Peygamberler ve mürsellerden sonra seçdi. Topragı<br />
Cennetdendir. Suyu âb-ı hayâtdandır. Allahü teâlâ Cennetde,<br />
Ebû Bekr “radıyallahü anh” için, yâkutdan bir kösk halk eyledi.<br />
O kösk (kasr) içinde, inciden çok serâylar halk etdi. Allahü<br />
teâlâ onun hakkındaki düâlarımı kabûl etmisdir. Ondan<br />
ma’siyyet [kötülük] meydâna getirmez. Tâatlar kapısını üzerine<br />
baglamaz. Kabrde komsum ve benden sonra halîfem Ebû<br />
Bekrdir. Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâm Ebû Bekrin hilâfetine<br />
berâberce bî’at ederler. Gökler ehli ve yerler ehli, seytânlardan<br />
ba’zısı, bir mikdâr cinnîler onu bilirler. Bu kadar meshûr<br />
Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” bilmeyen ve hurmet etmiyen<br />
benden degildir. Ben de ondan degilim.<br />
2– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu. Bir kimse vardır ki, Cennete girdigi zemân, kösklerde,<br />
serâylarda, odalarda bulunan herkes ona merhabâ, merhabâ<br />
derler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” dedi ki, biz o<br />
kimseyi, o kasrlarda görür müyüz! Resûlullah aleyhisselâm buyurdu<br />
ki, Evet, yâ Ebâ Bekr, o mert sensin.<br />
– 63 –<br />
3– Esâd bin Zürâh “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini hutbe okurken<br />
gördüm. Ebû Bekre iltifât edici seyler söyledi. Nerede Ebû<br />
Bekr, buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâm bana simdi haber verdi ki,<br />
Ümmetin hayrlısı, Senden sonra Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
4– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk zikr olundu. Hazret-i Server-i âlem buyurdular<br />
ki, Ebû Bekrin misli gibi kimse olamaz. Insanlar beni tekzîb<br />
ederken, ya’nî yalanlarken o beni tasdîk etdi ve bana îmân getirdi.<br />
Herkes benden kaçarken, o bana kızını tezvîc etdi. Malını bana<br />
fedâ etdi. Benimle zor kaldıgımız sâatde ve gecede berâber<br />
mücâhede etdi. Âgâh olun ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kıyâmet gününde Cennet develerinden bir deveye<br />
binmis olarak gelir. Egeri yesil zebercedden, yuları inciden, kendisi<br />
de sündüs ve istebrakdan yesil iki elbise giymis oldugu hâlde,<br />
bana anlatır, ben de ona anlatırım. Kıyâmet ehli derler ki, bunlar<br />
kimlerdir. Allahü teâlânın Resûlü Muhammed aleyhisselâm ve<br />
Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”, diyeler.<br />
5– Hazret-i Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
son hastalıgında agrısı artdı. Buyurdular ki: Ebû Bekre emr<br />
edin, nâsa imâm olup, nemâz kıldırsın. Ben dedim ki, yâ Resûlallah!<br />
Ebû Bekr sizin makâmınıza geçince, aglamasından sesini<br />
kimse isitmez. Ömer bin Hattâbı emr edin, kavme imâmet eylesin.<br />
Resûlullah hazretleri yine buyurdu ki, Ebû Bekre söyleyin,<br />
kavme imâmet eylesin. Yine ben dedim, yâ Resûlullah! Ebû<br />
Bekr, sizin makâmınızda durmaga tâkat getiremez. Yine buyurdu<br />
ki, Ebû Bekre söyleyin. Kavme imâmet eylesin. Âise hazretleri<br />
yine buyurdu ki, Hafsaya varıp, dedim ki, sen Resûlullah<br />
hazretlerine söyle ki, babam Ebû Bekr imâmet makâmında durursa,<br />
aglamakdan kimse sesini isitmez. Hafsa “radıyallahü teâlâ<br />
anhâ” da söyledi. Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki; Ebû Bekre söyleyin, kavme imâmet eylesin.<br />
Siz kardesim Yûsüf aleyhisselâmı sıkıntıya düsüren kimseler<br />
degil misiniz. Ben Ebû Bekr diyorum. Siz Ömer diyorsunuz.<br />
Hafsa “radıyallahü teâlâ anhâ” üzülüp, Âiseye “radıyallahü teâ-<br />
– 64 –<br />
lâ anhâ”, beni mahzûn etdin diyerek gitdi.<br />
6– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu:<br />
(Izâcâ’e) sûresi nâzil oldugu vaktde, hazret-i Abbâs, hazret-i Alînin<br />
yanına geldi. Dedi ki, yâ Alî! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefâtlarını haber veren âyet gelmisdir.<br />
Bizler bilmeyiz, kendilerinden sonra kim halîfe olur, hangi<br />
kimsede karâr verir? Varalım Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” huzûruna süâl edelim. Eger bu isi bize tevdî buyurursa,<br />
Kureysin bizim ile düsmânlıgı olmaz. Eger bizden gayriye<br />
buyurur ise, ricâ ederiz ki, o kimseye, bizim hakkımıza riâyet<br />
etmesi için vasiyyet buyursun. Abbâs “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı serîflerine vardı. Süâl etdi; yâ Resûlallah! Sizden<br />
sonra kim halîfe olur. Cevâb buyurdular ki, yâ Abbâs! Yâ Resûlallahın<br />
amcası. Allahü teâlâ, benim halîfeligimi Ebû Bekre vermisdir.<br />
Din üzerine kendi vahy eyledi. Benden sonra halîfe Ebû<br />
Bekr olur. Ebû Bekrin her söyledigini kabûl edin, necât ve felâh<br />
bulursunuz. Ona mutî’ olun, dogru yolu bulursunuz. Abdüllah<br />
ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” dedi ki, Onlar Ebû Bekr<br />
hazretlerine mutî’ oldular; dogru yolu buldular. Her kim ki, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” hilâfetini hak bilip, bütün sahâbe-<br />
i kirâmı dost tutar, dogru yolu bulur ve emîn olur.<br />
7– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdular<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı serîflerinde idik. Kays kabîlesinden bir gürûh<br />
geldi. Ileri-geri ba’zı sözler söyleyip, sorular sordular. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müteveccih olup,<br />
buyurdular ki, söylediklerini, duydun mu? Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” duydum, yâ Resûlallah! dedi. Simdi, o<br />
hâlde onlara cevâb ver, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr onlara gâyet<br />
güzel cevâblar verdi. Resûlullah hazretleri buyurdular ki,<br />
“Yâ Ebâ Bekr, Allahü tebâreke ve teâlâ sana Rıdvân-ı Ekber<br />
versin.” Sahâbe-i güzînden birisi dedi ki, Yâ Resûlallah! Rıdvân-<br />
ı Ekber nedir? Buyurdular ki; Allahü teâlâ âhıretde cümle<br />
kullarına umûmî tecellî eder. Ebû Bekre “radıyallahü anh” husûsî<br />
tecellî eder.<br />
8– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; Ceb-<br />
– 65 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:5<br />
râîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine geldi. Çok zemân yanında kaldı. Vahy söyledi. O<br />
esnâda Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” geldi, geçdi.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâma buyurdu ki, yâ<br />
Cebrâîl, siz semâda Ebû Bekri bilir misiniz? Cebrâîl aleyhisselâm<br />
dedi ki, evet. Seni halka Peygamber gönderen Allahü teâlâya<br />
yemîn ederim ki, Ebû Bekr gökde yerdekinden dahâ çok<br />
meshûrdur. Göklerdeki adı Halîmdir.<br />
9– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet eder.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular: Beni mi’râca götürdükleri<br />
gece, Allahü teâlânın huzûrunda durdum. Bana buyurdu. Yâ<br />
Ahmed! Ehlini kime ısmarladın. Dedim, Ebû Bekr-i Sıddîka.<br />
Allahü teâlâ buyurdu: O benim kullarımın, senden sonra, en<br />
sevgilisidir. Benden ona selâm götür.<br />
10– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: Ben, mi’râca<br />
çıkdıgımda, Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra halîfe,<br />
Alî ibni Ebî Tâlib olsun. Melekler muzdarib olup, dediler: Allahü<br />
teâlâ diledigini yapar. Halîfe senden sonra Ebû Bekr-i Sıddîkdır<br />
“radıyallahü teâlâ anh”.<br />
11– Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: Her<br />
kim rü’yâda beni görmüsdür. Muhakkak beni görmüsdür. Zîrâ<br />
seytân benim sûretimde görünmez. Her kim, Ebû Bekri uykuda<br />
görür. Ebû Bekri görmüsdür. Zîrâ seytân Ebû Bekrin sûretinde<br />
de görünmez.<br />
12– Alî ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” dedi. Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim, buyurdu: Semâya<br />
yükseldigim gece [Mi’râc gecesi], Rabbim azze ve celle<br />
bana Ebû Bekrin sesi ile hitâb buyurdu. Benim gönlümden geçdi<br />
ki, bu ses Ebû Bekrindir. Hak sübhânehü ve teâlâ kalbimden<br />
geçen endîseyi bilip, buyurdu: “Yâ Ahmed! Mûsâ bin Imrân ile<br />
konusurken, onun gönlünü gördüm ki, kavminin hepsinden<br />
Hârûnu dahâ çok sever. Ona Hârûnun sesi ile hitâb etdim. Senin<br />
gönlünü gördüm ki, Ebû Bekri çok seversin. Sana Ebû Bekrin<br />
sesi ile hitâb etdim.”<br />
– 66 –<br />
13– Rivâyet edilmisdir ki, bir gün ögle nemâzından sonra,<br />
Cebrâîl aleyhisselâm yetmisbin melek ile gelerek, En’âm sûresini<br />
getirdi. Resûlullah hazretleri o gece bütün Eshâb-ı kirâmı Âise<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin evinde topladı. Çırag<br />
yakıp, Sûre-i En’âmı okudular. Çırag ısıksız oldu. Resûlullah<br />
hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr, çıragı<br />
ısıklandır. Bir sâat sonra yine karardı. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
yine buyurdu. Yâ Ebâ Bekr, çıragı rûsen et. Hazret-i Ebû<br />
Bekr, çıragı [kandili] rûsen etmek [ısıgını çogaltmak] için kalkdı.<br />
Bakdı ki kandilin yagı tükenmis. Dedi ki, yâ Resûlallah! Kandilde<br />
yag kalmamıs. Bu gece yag almak imkânımız da yokdur. Kandil<br />
bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım. Hazret-i Resûlullah<br />
buyurdular ki, bir mikdâr kendi agzının tükrügünden<br />
kandile damlat. Âise-i Sıddika hazretleri buyurur ki, babam bir<br />
mikdâr agzının suyunu, Resûlullah hazretlerinin emr-i serîfi ile<br />
kandile damlatdı. Kandilin ısıgı çogaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin emr ve fermânı ile siddetli bir ısık oldu ki, Eshâb-<br />
ı kirâmın gözlerini kamasdırdı. Server-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Bu kandili söndürmeyiniz!<br />
Kırk gün kırk gece o kandil, Âise-i Sıddîka hazretlerinin<br />
evinde yandı. Bir münâfık hazret-i Âisenin evine geldi. O<br />
kandili gördü. Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, dedi.<br />
O sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi:<br />
Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur:<br />
Ben çesm-i bed [fenâ bakıslı] kullar da yaratdım. Eger o münâfıkın<br />
gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” agzının suyunun bereketi ile sönmez idi.<br />
14– Nakl eylemislerdir ki, bir gün Cebrâîl aleyhisselâm geldi<br />
ve dedi: Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm söyler. Yâ<br />
Resûlallah! Allahü teâlâ yetmis dünyâ büyüklügünde bir âlem<br />
halk etmisdir. Onun zemîni beyâz misk ile döselidir. Orası, arsdan<br />
bir igne atsan, zemîne düsmiyecek seklde melekler ile doludur.<br />
Allahü teâlâ o melekleri yaratdıgı günden beri, tesbîh ve<br />
tehlîl ederler. Sevâbını Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin muhiblerine (sevenlerine) bagıslarlar.<br />
15– Dogru rivâyet ile rivâyet olunmusdur: Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdu: Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk hazretleri annesinden dogdugu gün, göklere bir senlik<br />
– 67 –<br />
geldi. Allahü tebâreke ve teâlâ, Adn Cennetine nidâ buyurdu<br />
ki, izzim ve celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri<br />
koyarım. Cehenneme nidâ buyurdu ki, izzim ve celâlim hakkı<br />
için, sende Ebû Bekrin düsmânlarından ziyâde kimseye azâb<br />
etmem. Kıyâmet kopup, nidâ gelir ki, Yâ Ebâ Bekr! Ben ki<br />
Cebbâr-ı âlemim. Senin dostlarını, senin istedigin yere koyacagım.<br />
Bu rivâyet onun üzerine delîl olur. Her kim ki, Ebû Bekr<br />
hazretlerini düsmân bilirse, onun îmânı onun ile pâyidâr olmaz<br />
[devâm etmez]. Her kim ki, hazret-i Ebû Bekri dost tutar.<br />
Onun küfrü onunla pâyidâr olmaz [devâm etmez].<br />
16– Enes bin Mâlik ve Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anhümâ”,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
rivâyet ederler. Buyurdular ki: Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
dünyâya veyâ âhırete âid bir istegi olan kimse, gece kalkıp,<br />
gusl edip veyâ abdest alıp, iki rek’at nemâz kılsa, her rek’atinde<br />
bir Fâtiha ve üç kerre sûre-i Ihlâs okusa, selâmdan sonra basını<br />
secdeye koyup, Yâ Rabbî, benim istegimi Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” hurmetine yerine getir, diye düâ etse; Allahü teâlâ,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hurmetine istegini verir.<br />
17– Dogru rivâyet ile, Fahr-i âlem hazretlerinden gelmisdir.<br />
Buyurdular ki: Beni Mi’râca götürdükleri gece, Cennet-i a’lâda<br />
karsıma gelen bir hûrî gördüm. Cebrâîl aleyhisselâm da yanımda<br />
idi. Cebrâîl elini gözü üzerine koydu. Yâ Cebrâîl, niçin elini<br />
gözünün üzerine koydun ve yüzünü bu hûrîden döndün, dedim.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Resûlallah! Bana destûr [izn]<br />
yokdur, o hûrîye bakayım. Hûrî benim yanıma geldi ve bana selâm<br />
verdi. Cevâb verdim. Bana dedi ki, yâ Resûlallah! Benim<br />
hâcem [efendim] nasıldır. Ben dedim ki, senin efendin kimdir.<br />
Dedi ki: Benim efendim o kimsedir ki, sana evvel îmân getiren<br />
o oldu. Sonra malını ve cânını sana fedâ etdi. O Ebû Bekr-i Sıddîkdır.<br />
Ben dedim ki, yâ hûrî, sen Ebû Bekr-i Sıddîk için misin.<br />
Evet yâ Resûlallah, dedi. Sen Ebû Bekr-i gördün mü? Evet gördüm,<br />
eger istersen simdi de onu sana göstereyim, dedi. Göster,<br />
dedim. O sâat elinin ayâsını açdı. Ayâsında hazret-i Ebû Bekrin<br />
sûretini gördüm “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
18– Ömer-ibnül-Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu: (Bes kimseden baskası için ayaga kalkmayınız. Anne-<br />
– 68 –<br />
ye, babaya, size Kur’ân-ı azîmüssân ta’lîm eden hocaya, âlime,<br />
ki ilme hürmet için. Serefleri dolayısı ile seyyidlere ve adlinden<br />
dolayı âdil sultâna.) Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” der ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu hadîs-i serîfi<br />
buyurdugu zemân, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” meclis-<br />
i se’âdete geldi. Peygamber hazretleri onun için ayaga kalkdı.<br />
Hazret-i Ebû Bekr oturmayınca, kendileri de oturmadılar.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki,<br />
yâ Resûlallah! Bize buyurdunuz ki, bu bes kimseden baskası<br />
için ayaga kalkmayınız. Siz Ebû Bekr için ayaga kalkdınız. Buyurdular<br />
ki, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, önümde oturmus idi. O<br />
sırada Ebû Bekr mescide girdi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, Yâ<br />
Muhammed! Ebû Bekr geldi. Ben dedim, yâ Cebrâîl! Ebû Bekri<br />
tanır mısın. Dedi ki, yâ Muhammed! Ebû Bekr, melekler yanında<br />
meshûrdur ki, senin yeryüzünde tanıdıgın gibi, onu tanırlar.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîk önünde ayaga kalkdı.<br />
Ben de kalkdım. Yâ Ömer, bir yerde ki, Cebrâîl aleyhisselâm<br />
ayaga kalkar, ben kalkmaz mıyım! Ebû Bekre hürmetinden<br />
ötürü, hazret-i Ebû Bekr oturmayınca, hazret-i Cebrâîl<br />
aleyhisselâm oturmadı. Ben de oturmadım.<br />
19– Dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu: Allahü teâlâ hazretleri, beni kendi<br />
nûrundan halk etdi. Ebû Bekri benim nûrumdan halk etdi.<br />
Âiseyi Ebû Bekrin nûrundan halk etdi. Mü’mine hâtunları, Âisenin<br />
nûrundan yaratdı. Her kim ki, bu büyükleri sever. Allahü<br />
teâlâ o kimsede bir nûr halk eder ki, onun ısıgında, kabrin<br />
ve kıyâmetin karanlıgından o kimseye necât verir. O ısık ile,<br />
Cennât-i Adna gider. Her kim ki, onları sevmez. Allahü teâlâ<br />
hazretleri o kimsede asla nûr halk etmez. [Allahü teâlâ bir kimseye<br />
nûr vermezse, o münevver olamaz.]<br />
20– Hazret-i Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir vakt<br />
hastalandı. Hastalıgı uzadı. Bir sabâh hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
ziyâretine gitmis idi. Zîrâ, her isi herkesden evvel yapmagı severdi.<br />
Bu âdet-i serîfesi idi. Varıp gördü ki, Resûlullah hazretleri<br />
evinde yatmıs, mubârek basını Dıhye-i Kelbînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dizine koymusdu. Hazret-i Ebû Bekr, Dıhye-i Kelbî-<br />
– 69 –<br />
ye selâm verip, Resûl-i ekremin hâli nasıldır, dedi. Dedi ki,<br />
hayrdır ey halîfe-i Resûlillah! Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki; Allahü<br />
teâlâ sana hayr versin. Iyi karsılıklar versin. Bu müjdeyi bana<br />
verdin. Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Ebâ Bekr! O<br />
Allahü teâlâ hakkı için ki, Ondan gayri Allah yokdur, ben seni<br />
gayrilerden, herkesin sevdiginden çok severim. Senin benim yanımda<br />
hediyyelerin vardır, Sana ulasdırayım. Sen Allahü teâlânın<br />
Resûlünün halîfesisin. Enbiyâ ve Mürsellerden sonra, Âdemogullarının<br />
seyyidisin “aleyhissalâtü vesselâm”. Sana tâbi’<br />
olan ve seni seven felâh bulur. Arâbî lugatında, bütün hayrlar,<br />
iyilikler, felâh kelimesinde toplanmısdır. Felâh; dünyâ ve âhırete<br />
âid isteklerin yerine gelmesine derler. Denilmisdir ki, felâh<br />
dört seydir: Bir bekâ ki, fenâsı olmıya. Bir gınâ [zenginlik] ki, fakîrligi<br />
olmıya. Bir izzet ki, zelîlligi olmıya. Bir ilm ki, cehli olmıya.<br />
Seni sevmiyen ve sana uymayan ziyân etdi. Her kim ki seni<br />
dost tutar, Resûlullah hazretlerinin dostlugu ile dost tutar. Her<br />
kim sana bugz eder. Resûlullah hazretlerine bugzu olmak sebebi<br />
ile sana bugz eder. Senin dostun hakîkatde Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
ve Resûlünün dostudur. Senin düsmânın, hakîkatde<br />
Allahü teâlâ ve Resûlünün düsmânıdır. Her kim ki, seni düsmân<br />
tutar. Muhammed Mustafânın sefâ’ati o kimseye vâsıl olmaz.<br />
Her kim ki, Muhammed Mustafânın sefâ’atinden mahrûm<br />
olur. O kimse Allahü teâlânın rahmetinden de mahrûm kalır.<br />
Yâ Ebâ Bekr, sen bunun için iyi ve azîzsin; yakın gel. Yakın geldigi<br />
ânda, Dıhye gayboldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” de uykudan uyandı. Buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Bu süâl-<br />
cevâb seklindeki konusma nedir? Ebû Bekr hazretleri de<br />
Dıhye ile yapdıgı musâhabatı haber verdi. Resûlullah aleyhissalâtü<br />
vesselâm, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! O Dıhye degil idi. O<br />
Cebrâîl-i emîn idi. Sana haber verdi o ismlerden ki, Allahü teâlâ<br />
ve tekaddes hazretleri onları sana tesmiye etdi [sana verdi].<br />
Cebrâîl, senin muhabbetini mü’minlerin kalbine saldı. Bugzu<br />
da, kâfirlerin kalbine saldı.<br />
21– Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular: Kıyâmet günü olunca, Allahü tebâreke ve<br />
teâlânın emri ile ars önünde kırmızı altından üç kürsî konulur.<br />
Mahser meydânı onların nûru ile nûrlanır, aydınlanır. Biri bir<br />
– 70 –<br />
kenârda, biri öbür kenârda, biri ortada kurulur. Ibrâhîm aleyhisselâm<br />
gelip, Allahü teâlânın emri ile bir kenârdaki minber<br />
üzerine oturur. Ben de (Muhammed aleyhisselâmım); öbür kenârdaki<br />
minber üzerine otururum. Orta yerde olan minber bos<br />
kalır. Bir münâdî, seslenir ki, Ebû Bekr-i Sıddîk nerededir. Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkı durdugu yerden ta’zîm ile getirirler. Ortadaki<br />
minber üzerine oturturlar. Sonra bir münâdî seslenir ve der ki,<br />
Halîl ve Habîb arasında Sıddîkın bulunması ne hosdur, ne güzeldir.<br />
Sonra Allahü teâlâ hazretleri üçünden hicâbı kaldırıp,<br />
tecellî eder, dîdârını gösterir. Ben, bas gözü ile, Allahü teâlâyı<br />
müsâhede ederim. Ibrâhîm de müsâhede eder, Ebû Bekr de<br />
müsâhede eder.<br />
22– Ebû Ubeyde bin Cerrâh “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: Mi’râc gecesi, Arsa vardıgım zemân, bir nidâ edici,<br />
Ars-ı a’lâdan, yâ Muhammed, yâ Muhammed, diye nidâ etdi.<br />
Ben dedim ki, buyur, buyur yâ Rabbî. Ikinci kerre, yâ Muhammed,<br />
yâ Muhammed, Ebû Bekre muhabbet eyle ki, Ebû Bekr-i<br />
Sıddîkı ben severim, diye seslendi. Sonra Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek elini Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin omuzuna koyarak, buyurdu ki:<br />
Yâ Ebâ Bekr! Kullar, Allahü teâlâ hazretlerinin huzûruna daglar<br />
misilli günâh ile çıksalar, kalblerinde senin muhabbetin olsa,<br />
Allahü teâlâ onların günâhlarını afv eder.<br />
23– Haberde gelmisdir ki, Bedr gazâsında, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” çadır gibi bir arsın altında gölgelenip, oturmuslardı.<br />
Müslimânlar kâfirler ile mukâtele [muhârebe] ederlerdi. Bir<br />
arab, muharebe meydânından arsın (çadırın) kapısına geldi.<br />
Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Kalk dısarı gel, muhârebe eyle ki, eshâbın<br />
bir bölügü sehîd oldular. Resûlullah hazretleri o araba mâni’<br />
olup, buyurdu ki, (Allahü teâlâ, Ebû Bekri, Resûli için enîs,<br />
dost, vezîr, arkadas eylemisdir.) Arab, döndü ve (Hâlin ne hosdur,<br />
ey Ebû Bekr) dedi.<br />
24– Diger bir haberde gelmisdir. Islâm askeri Tebük gazâsında<br />
idiler. Siddetli gazâ oluyordu. Iki tarafın da askerleri kuvvetli<br />
idi. Temmuzun sıcagında ögle vakti, toz cihânı kaplamıs<br />
idi. Islâm askeri ile, küffâr birbirine girmisdi. Siddetli muhâre-<br />
– 71 –<br />
be ile mesgûl idiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yedi yâri ile ki, Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ebû Zer, Talha,<br />
Sa’d, Sa’îd “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleridir,<br />
berâber kumanda mevki’inde oturmuslar idi. Muhârebe siddetlendi.<br />
Islâm askeri bir mikdâr za’îf oldular. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Sa’d ve Sa’îde buyurdular ki, imdâda<br />
varınız. Ikisi de kalkıp, muhârebeye gitdiler. Sonra, Ebû Zer ile<br />
Talhaya buyurdular ki, siz de varınız. Onlar da vardılar. Sonra,<br />
Ömer ve Osmân hazretlerine buyurdular ki, siz de imdâda varınız.<br />
Onlar da vardılar. Bir sâat geçdi. Hazret-i Ebû Bekre de<br />
muhârebeye gitmek sevki gâlib oldu. Kılınç çekip, atının dizginini<br />
çekdigi gibi, Resûlullah ”sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, hazret-i Sıddîkin bileginden tutdu. Buyurdu ki; (Sen<br />
savasa gitme yâ Ebâ Bekr), ya’nî, yâ Ebâ Bekr, senin isin muhârebe<br />
etmekde degil, buradadır. Sen burada, gönlümüzü ve<br />
gözümüzü cemâlin müsâhedesi ile sâdümân [ziyâde sevinçli]<br />
tut. Yâ Ebâ Bekr, dünyâda her eziyyet ve derd ki, bedenime ve<br />
kalbime erisiyor. O eziyyet ve derd, senin cemâlinin müsâhedesi<br />
ile, benim üzerimden kalkıyor.<br />
Bu habere benzeyen baska da bir haber gelmisdir. Bedr gazâsında,<br />
Ramezân-ı mubârekin onyedinci Cum’a günü idi. Bu haberin<br />
râvisi, Abdüllah bin Mes’ûddur “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Der ki, o gazâda ben de hâzır idim. Benden âciz kimse yokdu.<br />
Lâkin Ebû Cehlin basını ben kesdim, getirdim. Iki asker birbirine<br />
erisdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,<br />
Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-<br />
u serîfinde gördük. Hazret-i Sıddîk kendi oglunu kâfirler safında<br />
gördü. Gayret ve hamiyyet-i dîniyyesi galebe gelip, din gayreti<br />
ile ortaya çıkıp, yâ Resûlallah bana izn ver, tâ kâfirler ile muhârebe<br />
edeyim. Onların kalblerine vurayım. Oglumun basını<br />
kendi elim ile keseyim, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,<br />
yâ Ebâ Bekr! Harbe katılma. Benim yanımda, gözüm ve<br />
kulagım gibi oldugunu bilmiyor musun, buyurup, hazret-i Ebû<br />
Bekri; Allahü teâlânın selâmını ve kelâmını isiten mubârek kulaklarına<br />
ve Allahü teâlâyı bilmedigimiz seklde gören mubârek<br />
gözlerine benzetdiler. Server-i âlem Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek baslarından kadem-<br />
i serîflerine kadar herbir a’zâsı güzel idi. Velâkin mubârek<br />
– 72 –<br />
gözleri ve kulakları cümle a’zâlarından dahâ güzel idi. Dogudanbatıya<br />
bütün müslimânlar, muvâfık ve muhâlif hepsi bilirler ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çok kerre, kulagından<br />
ve gözünden dolayı düâ buyurmusdur. (Ey benim Allahım!<br />
Beni kulagım ve gözüm ile fâidelendir. Benim gözümü ve kulagımı<br />
benden sonra ümmetime mîrâs bırak.) Allahü teâlâ bu iki<br />
düâya icâbet etmisdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerini hayâtda Ebû Bekr ile fâidelendirmisdir. Vefâtlarından<br />
sonra, Ebû Bekri mîrâs tutucu halîfe etmisdir. Bu iki<br />
düâ, o iki düâya benzer ki, Ebû Bekr hazretlerine buyurmuslar<br />
idi: (Allahü teâlâ, sana, hayâtımda ve vefâtımdan sonra, benim<br />
tarafımdan en iyi karsılıklar versin!) Bu düâların temâmını Allahü<br />
teâlâ kabûl buyurmusdur. Zîrâ, islâm dîni önce ve sonra, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile karâr tutdu.<br />
Mâlik bin Enes, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur:<br />
(Eger Ebû Bekr olmasa idi, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ibâdet olunmaz idi.) Önce kimse müslimânlıga gelmezdi. Sonra<br />
da kimse müslimânlık üzere kalmaz idi. Her kim ki, o islâm dînine<br />
geldi; ki Allahü teâlânın tevfîki ile geliyordu. Lâkin Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin islâma gelmesi bunlara sebeb<br />
idi. Iyi düsünürsen, istersen, bu sözlerin dogru oldugunu anlarsın,<br />
bilirsin.<br />
25– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
son hastalıgında, vefâtları yaklasdı. Cümle halk [ya’nî Eshâb-ı<br />
kirâm] hüzünlü ve telâslı idiler ve muzdarib oldular. Lâkin Ebû<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, temâm ilmi, sekînesi ve<br />
hilmi ve fadlı, aklı ve tedbîri sebebi ile, o fitnelerde ve âfatlarda,<br />
hilâf ve ihtilâflarda, halka dermân olurdu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etdiler. Ihtilâf oldu. Hazret-i<br />
Server-i âlem, dâr-ı bekâya [âhırete] irtihâl etdikde [göçdükde],<br />
bir kısm dedi ki, vefât etdi, bir kısm dedi ki vefât etmedi. Her<br />
iki kısm toplanıp, kılınçlar çekildi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri, hücre-i se’âdete girdi. Rıfk ve karârlılık ile, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, yasdıgı<br />
yanına geldi. Mubârek yüzünü kıble tarafına yöneltip, üzerine<br />
bir çarsaf örtmüsler idi. Mubârek yüzünden örtüyü açıp,<br />
bakdı ki, dünyâ âleminden, âhırete göçüp, yok olmıyan mukad-<br />
– 73 –<br />
des rûhlarının Allahü teâlâ katına ulasdıgını anladı. Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” böyle gördükde, durdugu yerden dizleri<br />
üzerine düsdü. Bir sâat mikdârı, yüzünü, gözünü Resûlullah<br />
hazretlerinin mubârek eline ve ayagına, yüzüne sürdü. Nûrlu<br />
yüzüne bakarak, gözyaslarını nisân yagmuru gibi dökdü. Buyurdu<br />
ki, anam-babam sana fedâ olsun. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretlerinin sana yazdıgı ölümden acı çekdin ve siddeti tatdın.<br />
Bundan sonra acı çekmezsin. Hiç mihnet dahî bulmazsın.<br />
Kalkıp evden dısarı geldi. Minbere çıkdı. Elhamdülillah, Vessalâtü...<br />
okudukdan sonra, Yâ kavm! Her kim, sizden hazret-i<br />
Muhammede “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” taparsa, hazret-<br />
i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etmisdir.<br />
Her kim sizden Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine taparsa,<br />
Allahü sübhânehü ve teâlâ ölmez, dedi. Eshâb-ı kirâm arasındaki<br />
ihtilâf kalkdı. Sâkin ve râhat oldular. Sonra da, hangi<br />
mekâna defn edelim diye ihtilâf etdiler. Muhâcirler dediler ki,<br />
Mekke-i Mükerremeye götürelim. Ensâr dediler, Medîne-i münevverede<br />
defn edelim. Bir kısmı dedi, Sâma götürelim. Bir<br />
kavm dedi ki, Yemene götürelim. Söz uzadı. Husûmet zuhûra<br />
gelecek idi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdular<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitdim. Buyurdular ki: (Peygamberler, rûhları kabz<br />
olundukları mekâna defn olunurlar!) Bütün sahâbîler, bu kavle<br />
râzı olup, sâkin oldular.<br />
Bir kerre de, hilâfet ahvâli için ihtilâf etdiler. Muhâcirler dediler,<br />
halîfe bizden olsun. Ensâr dediler, halîfe bizden olsun. Bir<br />
kısm da dedi, halîfe iki olsun. Biri Ensârdan olsun, biri muhâcirden<br />
olsun. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp,<br />
minbere çıkdı. Hamd, senâ ve salât ve selâm etdikden sonra,<br />
buyurdu ki, (imâmet ve hilâfet isi sirketle olmaz. Zîrâ iki kılınç<br />
bir kında olmaz. Bir evde iki sâhib olmaz. Bir mescidde iki<br />
muhtelif kıble dogru olmaz. Imâm Kureysden olur. Her kim<br />
Kureysden degildir, imâmlıgı [halîfeligi] olmaz. Bunları Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim.) Muhâcir<br />
ve Ensâr, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
sözünü isitdiler ve hepsi kabûl etdiler. Ihtilâf kalkdı “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
Bir de Üsâme “radıyallahü teâlâ anh” hakkında ihtilâf etdi-<br />
– 74 –<br />
ler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında,<br />
sekizbin yigit kimseyi, Sâm tarafına gönderip, Üsâmeyi<br />
“radıyallahü teâlâ anh” onların üzerine emîr ta’yîn buyurmusdu.<br />
Kendi mubârek eli ile Üsâmeye bir alem [bayrak] vermislerdi.<br />
Onlar ile mesgûl olmakdan kurtulmuslar idi. Lâkin,<br />
Üsâme hazretleri Medîneden çıkmadan, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” âhıret âlemine göçdüler. Muhâcir<br />
ve Ensâr ittifâk etdiler ki; o askeri Sâm tarafına göndermiyeler.<br />
Böyle bir zemânda yehûdîler ve hıristiyanlar bir yandan,<br />
mürtedler ve münâfıklar bir yandan rencîde ederlerdi. Eger<br />
bu zemânda, bu kadar askeri kendimizden uzak tutarsak, sonra<br />
bizim hâlimiz nice olur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri buyurdular ki, o Allahü teâlâ hakkı için ki,<br />
ondan baska Allah yokdur, eger kırlardaki kurtlar gelseler,<br />
ortalık bos oldugu için, evlâd ve ıyâllerimizi evlerimizden dısarı<br />
çekseler de, o alemi [bayragı] ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek eli ile baglamısdır,<br />
geri döndürmem. O sâatde Üsâmeyi askeri ile Sâm tarafına<br />
gönderdi. Yehûdîler ve digerleri bunu gördüler. Kalblerine<br />
korku düsdü. Düsündüler ki, eger islâm dîni dogru olmasa idi,<br />
böyle zemânda, bu kadar askeri kendilerinden uzaga göndermezlerdi.<br />
Bundan dolayı, Ebû Zer ve Ebû Hüreyre “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Mâlik,<br />
imâm-ı Sâfi’î gibi imâmlar dediler ki: Eger Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri olmasa idi, kimse önce<br />
îmâna gelmezdi. Eger Ebû Bekr hazretleri olmasa idi, sonunda<br />
kimse islâm dîni üzere kalmazdı.<br />
Dogru rivâyet ile gelmisdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, ikisi<br />
Mekke-i Mükerremeden hicret buyurdular. Her ikisi birbirine<br />
refîk, sefîk, musâhib oldular. Medîne-i münevvereye yaklasdılar.<br />
Yolun sag tarafına dogru bir mikdâr döndüler. Tâ Benî<br />
Âmir ve Benî Avf hurmalıgı yanına geldiler. Develerden indiler.<br />
Develerin dizlerini bagladılar, oturdular. Haber Medîneye<br />
erisdi. Halk sürûr ve ferâhla ziyârete geldiler. Hizmet-i serîflerine<br />
erisdiler. Gördüler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîk, iki ay ve günes gibi, hilye-i serîfleri<br />
[görünüsleri] birbirine benziyen iki zât gibi gördüler.<br />
– 75 –<br />
Hangisinin Resûlullah oldugunu bilemediler. Ebû Bekre selâm<br />
verdiler. Medh ve senâ etdiler. Hizmetinde ayak üzere durdular.<br />
Süâl sormagı edebsizlik kabûl etdiler. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” nas [insanlar] ile söylesmekde, nasihât vermekde,<br />
hizmet etmekde iken, Resûlullah hazretleri, vekâr ile sessiz<br />
oturuyordu. Lâkin kimse ikisini birbirinden fark edemezlerdi.<br />
Tâ ki, günesin harâreti hazret-i Resûlullahın üzerine geldi.<br />
Hazret-i Ebû Bekr kalkıp, ridâsını çıkarıp, eli ile Resûlullah<br />
hazretleri üzerine gölgelik etdi. O zemân Medîne ehli, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bildiler.<br />
Ellibesinci Menâkıb: Ey azîzler. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hidâyet ve riâyeti, evvelki menâkıblarda anlatıldı,<br />
isitdiniz. Sonra da kifâyet ve inâyeti, sonraki menkıbelerde<br />
anlatıldı, isitdiniz. Ebû Bekr-i Sıddîkın fadl ve kadrinden, seref<br />
ve fahrinden ve cemâl ve câhinden önce ve sonra söylenenleri<br />
isitmissinizdir. Tatlı ve sirin ibâre ile bir de benden isitiniz.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
Cebrâîl aleyhisselâmı ilk gördügü esnâda, ondan birsey isitmedi.<br />
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm kırmızı yâkutdan bir taht üzerinde<br />
Hirâ dagında göründü. Hazret-i Habîbullah onu görünce<br />
korkdu. Hemen oradan acele ile geri dönüp, hazret-i Hadîcenin<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” se’âdethânesine geldi. Buyurdu ki: Yâ<br />
Hadîce! Ben bilmem ki bana ne oldu. Çabuk Ebû Bekri bulup,<br />
yanıma getirin. Gördügüm nesneyi Ebû Bekre söyliyeyim. Biraz<br />
sükûnet ve râhatlık bulayım. Hazret-i Hadîce varıp, hazret-i<br />
Ebû Bekri çagırdı. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr, Muhammed, seni ister.<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, geldi. Yâ<br />
Muhammed “aleyhisselâm”! Sana ne oldu ki, sen kendi hâlinde<br />
degilsin, sende degisiklik olmus, dedi. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Ben Hirâ dagının basında idim. Havada<br />
yâkut kürsî üzerinde oturan bir sahs gördüm. Melek mi,<br />
cinnî mi, insanoglu mu bilmedim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bir müddet düsündü. Sonra dedi ki, yâ Muhammed<br />
“aleyhisselâm”, ben eve gidiyorum. Sen Hadîceyi yanına<br />
çagır. Yanında otursun. O görünen her kim ise, yine evvelki gibi<br />
gelip, görünür. Siz onu gördügünüzde, o vakt, Hadîceye buyur,<br />
basını açsın. Eger o kimse, Hadîcenin basının saçına bakarsa,<br />
bil ki, Iblîsdir. Eger bakmaz ise, bil ki, Cebrâîldir.<br />
– 76 –<br />
Ey müslimânlar isidin ve fikr edin. O vakt ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de, kendi isinde sâkin<br />
olmamıs idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Server-i kâinâta sükûnet<br />
verdi. La’net ve toprak o la’înlerin basına olsun ki, hazret-<br />
i Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anh” çirkin seyler<br />
söylerler. Bunun benzeri o haber, Emîr-ül mü’minin Ömer bin<br />
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rivâyeti ile oldu.<br />
Bedir günü idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri kendi eshâbının azlıgını gördü ki, üçyüzonüç kimse<br />
idiler. Küffârın çoklugunu gördüler, bin kisiye yakın idi. Mubârek<br />
yüzünü kıble tarafına dönüp ve iki ellerini yukarı kaldırıp,<br />
(Ilâhî! Bize va’d etdigin zaferi nasîb et. Yâ ilâhî! Eger, küffâr<br />
bugün müslimânlar üzerine gâlip olsalar ve bu kavmimi burada<br />
helâk etseler, bir dahâ kıyâmete dek, dünyâda kimse Seni bir<br />
bilip, birligini zikr etmez) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” öteden gelip, Resûlullah hazretlerine mülâzemet<br />
edip, dedi ki, yâ Resûlallah! Bundan sonra, Allahü teâlâ<br />
hazretlerine, bu derece korkarak, kendinizi üzerek düâ etmeyiniz.<br />
Zîrâ, Allahü tebâreke ve teâlâ va’dinde durup, Size zafer<br />
nasîb eder, küffârın serrini Sizden uzaklasdırır. Hemen Cebrâîl<br />
aleyhisselâm nâzil olup, besbin melek, kendisi ile berâber kâfirler<br />
ile harb etmek üzere geldi. Dedi ki, yâ Muhammed! Ebû<br />
Bekrin bu sözleri söylemesi üzerine, biz silâhlarımız ile geldik<br />
ki, senden bu serri def’ edelim, buna kâfiyiz.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Hadîcenin<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin se’âdethânesinde<br />
üzüntülü iken, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
Cebrâîl aleyhisselâmın yol göstermesi ile müjde verdi. Resûlullah<br />
aleyhisselâtü vesselâm Bedr gazâsında aglardı. Ebû Bekr<br />
hazretleri ona, Hak Sübhânehü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
yardımı ile zafer bulacagı müjdesini verdi. Bu cümleyi onun için<br />
söylerim ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretlerine,<br />
kulak ve göz menzilesinde olmusdur. Zîrâ, bedenin bütün<br />
organlarından önce, bir sesi kulak isitir. Görülecek bir seyi, bedenin<br />
bütün organlarından evvel göz görür. Cebrâîl aleyhisselâm,<br />
Hadîce “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin se’âdethânesine<br />
bir dahâ gelince, hazret-i Hadîce mubârek basını açdı.<br />
Hazret-i Cebrâîl yüzünü döndürdü. Ebû Bekr “radıyallahü teâ-<br />
– 77 –<br />
lâ anh” dedi ki, Yâ Muhammed! Bu o nâmûsu ekberdir. Ya’nî<br />
Cebrâîl aleyhisselâmdır. Hazret-i Âdem aleyhissalâtü vesselâm<br />
vaktinde hazret-i Âdeme, hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm<br />
vaktinde, hazret-i Mûsâya geldi.<br />
(Isâret): O Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ki, Hadîcenin<br />
basının saçını, hazret-i Cebrâîlin mubârek gözünden korudu.<br />
Çirkin iftirâya tutulan Âiseyi, kullarından muhâfaza edemez mi<br />
idi ki, muhâfaza etdi.<br />
(Nükte): Insan vücûdunda basdan ayaga dek, hiçbir uzv, kulakdan<br />
ve gözden fazîletli degildir. Bütün Peygamberlerin<br />
“aleyhimüsselâm” ümmeti arasında da Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden üstün ve fazîletli kimse yokdur.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri pazara vardı. Dükkânını açdı.<br />
Sasırmıs olarak, âsık ve bası dönük, saskın beklerdi. Resûlullah<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” Hirâ dagına gitdi. Cebrâîl aleyhisselâmı<br />
bekliyor idi. Cebrâîl aleyhisselâm IKRA’ sûresini getirdi.<br />
Dedi ki, hemen simdi, geri dön ve halkı dîne da’vet eyle! Yâ Muhammed!<br />
Eger bu sâatde bir kimse müslimân olursa, kıyâmete<br />
kadar dünyâ selâmetde kalır. Eger bu sâat, insanların ileri gelenlerinden<br />
bir kimse müslimân olmaz ise, geri gel, seni kanadım<br />
üzerine alıp, Kabe kavseyne götüreyim. Tekrâr gelip, yer ehlini<br />
helâk edip, intikâm alayım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, Hirâ dagından geri, Mekke-i Mükerremeye<br />
geldi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” da<br />
Mekke-i Mükerremeden çıkıp, Hirâ dagına dogru gitmege basladı.<br />
Yolda birbiri ile karsılasdılar. Muhabbet ile sarıldılar. Server-<br />
i âlem buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr, nereye gidiyorsun. Ebû<br />
Bekr “radıyallahü anh”, Sizin huzûr-ı serîfinize geliyordum, yâ<br />
Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, Siz nereye gidiyorsunuz,<br />
dedi. Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
Senin yanına geliyordum. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki:<br />
Hangi maksad için geliyordunuz. Resûlullah, buyurdular ki: Ben<br />
Allahü tebâreke ve teâlânın Resûlüyüm. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
anh” dedi ki: Delîlin nedir. Resûlullah buyurdu: O vâkı’a [rü’yâ]<br />
ile ki, sen onu Sâmda gördün. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki; Dogru<br />
söyledin, simdi ne buyurursun. Resûlullah buyurdu: Onu derim<br />
ki, müslimân olmalısın. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, müslimân oldum.<br />
Ne buyurursun. Resûlullah oradan hemen Hirâ dagına var-<br />
– 78 –<br />
dı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı gördü. Dedi ki; Yâ Cebrâîl!<br />
Müjdeler olsun sana ki, Ebû Bekr müslimân oldu. Hazret-i Cebrâîl<br />
aleyhisselâm da dedi: Yâ Muhammed! Sana da müjdeler olsun<br />
ki, dünyâ; kıyâmete kadar helâk olmakdan ve zevâlden emîn<br />
oldu [kurtuldu.]. Yâ Muhammed! Kıyâmete kadar her kim dirlik<br />
bulur, o Ebû Bekrin dirligi bereketi iledir. Kıyâmete kadar her<br />
kim müslimân olursa, o da Ebû Bekrin islâmı bereketi iledir. Yâ<br />
Resûlallah! Hak sübhânehü tebâreke ve teâlâ hazretleri kıyâmet<br />
gününde emr eder, mahlûkların evvelinden sonuna kadar hepsini<br />
Arasat meydânına toplarlar. Iyi olanları Arsın sag tarafında<br />
dururlar. Bedbaht olanları sol tarafında dururlar. Ondan sonra,<br />
Allahü teâlâ hazretleri, bana, buyurur, senin elini tutup, Arsın<br />
üstüne götürürüm. Sonra Ebû Bekr-i Sıddîkın da elini tutup, Arsın<br />
üstüne götürürüm. Sonra, onsekiz bin âlemin halkı ve yüzyirmidört<br />
binden ziyâde olan ümmet arasında, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
gibi kimse yokdur diye, seslenirim.<br />
Ellialtıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu: Allahü tebâreke ve teâlâ o günde, Isrâfîl aleyhisselâm<br />
hazretlerine, sûra üflemesi için emr eder. Isrâfîl aleyhisselâm,<br />
ayakları yerde, bası Ars-ı a’lâda bir melekdir. Allahü teâlânın<br />
onu yaratdıgı günden beri, sûru agzına almıs, bir ayagı ileri,<br />
bir ayagı geri, gözlerini Ars tarafına dikip, emre hâzır beklemekdedir.<br />
Ne zemân sûra üfürmek için emr olunur ise, o zemân sûra<br />
üfürür. Isrâfîl aleyhisselâm sûra üflemeye baslayıp, nefesi sûru<br />
dolduruncaya kadar kırk yıl geçer. O sûr bir borudur. Hak<br />
sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin yaratdıgı canlıların adedince, o<br />
sûrda delik vardır. Her canlının rûhu, kendine mahsûs deliklerden<br />
dısarı gelip, kendi kalıbına [bedenine] girer. Hiç yanlıs yola<br />
gitmez. Eger bir bedenin bası doguda ve ayagı batıda olsa, Allahü<br />
tebâreke ve teâlânın emri ile, hâzır olup, toplanırlar. Rûhların<br />
temâmı yanılmadan sûrdan çıkıp, kendi bedenine girer. Fekat,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mukaddes<br />
rûhu sûrdan dısarı gelmez. Isrâfîl aleyhisselâm içeride<br />
rûh var diye bir kerre dahâ üfürür. Yine Ebû Bekr-i Sıddîkın rûhu<br />
sûrdan çıkmaz. Allahü teâlâdan hitâb gelir: Yâ Isrâfîl, sen sâkin<br />
ol. Ben onun ile konusayım. Hüdâ-i azze ve celle nidâ buyurur<br />
ki, (Ey, mutma’inne olan nefs! Sen Rabbinden râzı oldugun<br />
hâlde, Rabbin de senden râzı oldugu hâlde, Rabbine dön. Benim<br />
– 79 –<br />
sâlih kullarımın yanına ve Cennete gir.) [Fecr sûresi 27, 28, 29,<br />
30. âyet-i kerîmelerinin meâli.] Hemen Ebû Bekr hazretlerinin<br />
nefs-i mutma’innesi [rûhu] dısarı gelir. Görür ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” merkad-ı mubârekelerinden<br />
[asl yerlerinden] gelip, hâzır durur.<br />
Nükte: Eger, kıyâmet günü mevtâların kabrlerinden nasıl<br />
çıkdıklarını bilmek istersen, behâr mevsiminde kırlara git. Bitkiler<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emr-i serîfi ile, nice<br />
yerleri yarıp, toprakdan dısarı çıkdıklarını gör. Bir mikdâr toprak<br />
da bası üzerinde kalmısdır. Böylece, kıyâmet günü mevtâlar<br />
da kabrden dısarı gelirler. Herkes, bası üzerindeki topragını silkerek<br />
kalkar. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kabrden<br />
dısarı geldigi gibi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini kabr üzerinde durmus görür. Der ki, yâ Resûlallah,<br />
bugün ne gündür. Resûlullah hazretleri buyurur: Yâ Ebâ<br />
Bekr! Bugün Arz günüdür. Ebû Bekrin elini tutup, Ars önüne<br />
kadar, berâber giderler. O vakt, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
nidâ eder. Nûrdan üç kürsî getirirler. Birisini arsın<br />
sagına koyarlar. Birisini arsın önüne koyarlar. Birisini arsın soluna<br />
koyarlar. Nidâ eder ki, Ibrâhîm Halîli, Muhammed Habîbi,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîkı getirin. Melekler, Ibrâhîm aleyhisselâm hazretlerini,<br />
elbise giymis, basına tâc konmus olarak getirirler. Ars<br />
karsısında durdururlar. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerini de elbise giymis ve tâc basında<br />
olarak getirirler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini<br />
getirirler. Basında örülü tâc vardır. Hitâb-ı izzet gelir:<br />
Ibrâhîm Halîli arsın sagında oturtun. Cenneti de arsın sagında<br />
tutun. Yine hitâb-ı izzet gelir: Mustafâ Habîbi arsın solunda<br />
oturtun. Cehennemi de arsın solunda tutun. Ebû Bekri arsın<br />
önünde oturtun. Melekler hayret ederler. Yâ ilâhel âlemin. Biz<br />
böyle bilirdik ki, hazret-i Muhammed Mustafâ senin katında Ibrâhîm<br />
Halîlden azîzdir, üstündür. Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” seyyid-i Enbiyâdır. Ibrâhîm aleyhisselâmı,<br />
arsın sagına Cennet tarafında buyurdun, Muhammed Mustafâ<br />
hazretlerini arsın soluna Cehennem tarafına buyurdun. Nidâ<br />
gelir ki, Ibrâhîm benim Halîlimdir. Muhammed Mustafâ benim<br />
Habîbimdir, seyyidil evvelin vel âhırîndir. Bugün onun her<br />
dilegini ben de dilerim. Bugün o gündür ki, Ibrâhîmin sefâ’ati ol-<br />
– 80 –<br />
maz. Ibrâhîmi arsın sagında tutun. Ümmet-i Muhammedden afv<br />
etdiklerimi, Cennete gönderirim. Cennete giderken onu görsün.<br />
Muhammed arabîyi arsın sol tarafında tutun ki, onun ümmetinden,<br />
Cehenneme gönderdiklerime, o sefâ’at eder. Onun ümmetinin<br />
ba’zısını rahmetimle afv ederim. Ba’zısını Onun sefâ’ati ile<br />
afv ederim. Sonra: (Merhabâ Halîl, Habîb, Sıddîk) diye nidâ-i<br />
izzet gelir. Ibrâhîm aleyhisselâm, (Gökleri ve yeri; aydınlık ve<br />
karanlıgı yaratan Allahü teâlâya hamd olsun!) buyurur. Muhammed<br />
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurur: (Bizden üzüntüyü gideren Allahü teâlâya hamd olsun.<br />
Rabbimiz elbette sükr edilen ve afv edicidir.) Hazret-i Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurur: (Bize, va’dinde<br />
sâdık olan Allahü teâlâya hamd olsun!)<br />
Halîl ve Habîb “aleyhimessalâtü vesselâm” ve Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hamd etmeleri ile halk birbirine girerler. Nitekim<br />
dünyâda koyun kuzudan ayrılıp, geri karısır. Feryâd ve figân<br />
halkdan kalkar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
halkın ürkmesini ve feryâdını görüp, minber üzerine çıkar.<br />
Mahser tarafına bakar. Bir melek görür. Yediyüzbin bası<br />
vardır. Her basında yediyüzbin dili vardır. Her dil bir lügat ile<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini tesbîh eder. Hiç bir lügât<br />
birbirine benzemez. Allahü teâlâ hazretlerinin kudreti ile onun<br />
burnundan bir duman çıkar. Mahser halkının etrâfını çevirir.<br />
Mahser halkı ondan korkarlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli görüp, mûbarek basını secdeye<br />
koyup, der ki (Yâ Rabbî, selâmet ver!). O melek, o heybetiyle,<br />
Resûlullahın huzûruna gelir. Selâm verir ve der ki, yâ<br />
Muhammed, beni tanır mısın. Sultân-ı Enbiyâ buyurur ki, bilmiyorum.<br />
Der ki, Cehennem melegiyim. (Mâlikim.) Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ bana emr etdi ki, Cehennemi azâblar ile Arasat<br />
meydânına koy. Ben de koydum. Buyurdu ki, Cehennemin yedi<br />
kapısını bagla. Ben de bagladım. Buyurdu ki, Cehennemin<br />
anahtârlarını Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” önüne götür. O da Ebû Bekr-i Sıddîka versin. Sen<br />
Cehennem kapısında otur. Ebû Bekr-i Sıddîk kimi gönderir ise,<br />
onu Cehenneme al. Ondan sonra Resûlullah buyurur: Yâ Ebâ<br />
Bekr-i Sıddîk! Cehennemin anahtârlarını al. O da alır. Mâlik,<br />
Cehenneme geri döner. Bir melek de sag tarafından gelir. O<br />
– 81 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:6<br />
melekden [Mâlikden] bin kat büyük, aydan ve günesden nûrlu,<br />
misk ve kâfûrdan ziyâde kokulu, tesbîh ederek; Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine<br />
gelir. Der ki, Esselâmü aleyke yâ Muhammed! Beni tanır<br />
mısın. Habîbullah hazretleri buyurur: Hâyır tanımıyorum! O<br />
der ki, ben Cennet Rıdvânıyım. Allahü teâlâ bana emr etdi ki,<br />
Cenneti Arasata getir. Bütün ni’metleri ile berâber, ben de arasata<br />
getiririm. Emr eder ki, Cennetin anahtârlarını Muhammed<br />
Mustafânın huzûruna getir. Tâ ki, Ebû Bekr-i Sıddîka versin.<br />
Sen Cennetde yerine otur, buyurur. Ebû Bekr-i Sıddîk kimi diler<br />
ise, Cennete göndersin. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bana buyurur. Al, Cennetin anahtârlarını<br />
Ebû Bekre ver. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
de, anahtârları alır. Cennet Rıdvânı geri döner.<br />
Bir melek dahâ zuhûra gelir. Resûlullah hazretlerine selâm<br />
verir. Otuz basamaklı kürsî üzerine çıkar. Yüzünü mahser halkına<br />
döndürür. Der ki; yâ mahser ehli. Ben sizin Rabbinizin elçisiyim.<br />
Hak sübhânehü ve teâlâ buyurur: Biliniz yâ dostlar ve<br />
düsmânlar ki, bu günde ev ikidir. Biri Cennet, ve biri Cehennem.<br />
Benim de hükmüm ikidir. Biri adl, biri fadl. Adl düsmânlara<br />
ve fadl dostlaradır. Fadl evi, ebedî Cennetdir. Adl evi, ebedî<br />
Cehennemdir. Biliniz yâ dostlar ve düsmânlar ki, Cennetin ve<br />
Cehennemin anahtârlarını Ebû Bekr-i Sıddîka verdim. Sizden<br />
bir kimse, yerden göge kadar günâh islemis olsa [îmânı ehl-i<br />
sünnet i’tikâdına uygun ise] ve o kimse Ebû Bekri severse, Allahü<br />
teâlâ onun cümle günâhlarını Ebû Bekr-i Sıddîk için afv<br />
eder. Onun huzûruna varın ve onun ile Cennete dâhil olun. Hudâ-<br />
i azze sânehü Cehennemi Ebû Bekr-i Sıddîkın dostlarına harâm<br />
etmisdir. Her kim ki sizden çok ibâdet etmis olsa, o kimse<br />
Ebû Bekr-i Sıddîka bugz ederse [îmânı ehl-i sünnet i’tikâdına<br />
uygun degilse], Allahü teâlâ o kimseden bîzârdır. Onun makâmı<br />
Cehennemdir ve nârdır. Allahü teâlâ hazretleri Cenneti ona<br />
harâm etmisdir. Bir nidâ gelir ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkı<br />
götürün. Yediyüzbin saf melek Ars önünde durmus olurlar.<br />
Her safın uzunlugu mesrıkdan magribe kadar, genisligi de o kadardır.<br />
Cümlesi Ebû Bekr-i Sıddîkın huzûruna gelirler. Minberden<br />
alıp, burak üzerine bindirirler, götürürler ve derler ki (Ebû<br />
Bekri karsılayın!) Ars altına kadar varır. Allahü teâlâ hazretle-<br />
– 82 –<br />
rinden nidâ gelir ki, (Yâ Ebâ Bekr! Bana yaklas.) Ya’nî bana<br />
yakın ol. Bir kerre dahâ nidâ gelir ve üçüncü kerre de (Ileri gel,<br />
ileri gel) diye, nidâ gelir.<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu<br />
ki, o kadar yaklasdırırlar ki, Arsa yakın olur. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinden nidâ gelir ki, yâ Ebâ Bekr-i Sıddîk! Elini<br />
arsın üzerine uzat. Kendi defterini al. Istersen oku. Istersen<br />
okuma. Bugün evvelîn ve âhırîn halkı [bütün insanlar] onu taleb<br />
ederler ki, bugün senin sevdiklerin için ne istersen yaparım.<br />
Sonra emr eder ki, Ebû Bekr-i Sıddîkı Cennet tarafına götürürler.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” nidâyı isitir. Burakdan<br />
asagı iner. Basını secdeye koyar. Der ki: Yâ Rabbî! Izzetin<br />
ve celâlin hakkı için, bugün, tâ ki, mahser yerinde bulunan<br />
bütün beni sevenleri, bu kuluna bagıslayıncaya kadar ayagımı<br />
Cennete koymam. Nidâ gelir ki, Ebû Bekri, dostları ile ve muhibleri<br />
ile Cennete iletiniz. Emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
ve emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk ve emîr-ül-mü’minîn<br />
Osmân-i zinnûreyn ve emîr-ül-mü’minîn Alî-yül Mürtedâ “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” Cennete girerler. Dostları ve<br />
muhibleri, onların ardınca Cennete girerler. Beyâz incîden bir<br />
kösk getirirler. Ebû Bekr-i Sıddîk, bu beyâz incîden köskde<br />
oturur. O köskün yetmis kapısı vardır. Istedigi her kapıdan Allahü<br />
teâlâyı bilinmeyen bir seklde müsâhede eder.<br />
Elliyedinci Menâkıb: Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hazretleri rivâyet eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, bir gece mubârek basını, benim yanıma<br />
koymusdu. Mubârek gözlerini yıldızlara dikmisdi. Ben aya bakdım<br />
ki, Resûlullah hazretlerinin mubârek yüzü aydan güzel idi.<br />
Bir damla su [gözyası] benim gözümden mubârek yüzü üzerine<br />
düsdü. Benden tarafa bakıp, buyurdu ki: Yâ Âise, ne oldu sana.<br />
Dedim: Ben senin yüzüne ve aya bakdım. Senin yüzün aydan<br />
dahâ nûrlu oldugunu gördüm. Vay o kimseye ki [ya’nî o kimseye<br />
acınır ki], kıyâmet günü senin yüzünü görmesin ve senin sefâ’atinden<br />
mahrûm kalsın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu ki, yâ Âise! Hüdâ-i azze ve celle günesin ve<br />
ayın nûrunu benim nûrumdan yaratdı. Niçin teaccüb edersin<br />
[hayret edersin], benim yüzümün nûruna ki, yıldızları ve levhi<br />
ve kalemi ve onsekizbin âlemi benim nûrumdan yaratdı. Ben<br />
– 83 –<br />
dedim; Yâ Resûlallah! Sen yıldızlara niçin bakardın. Buyurdu<br />
ki, yâ Âise! Benim Eshâbım arasında, bir recül [mevki’ sâhibi]<br />
vardır ki, hergün yıldızlar adedince, onun tâ’atini göge götürürler.<br />
Ben yıldızlara bakdım ki, adedini Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
baska bir ferd bilmek ihtimâli yokdur. Âise “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” zan etdi ki, benim babamı murâd ederler. Dedi ki,<br />
yâ Resûlallah! O recül [mevki’ sâhibi] kimdir. Buyurdular: O<br />
Ömer bin Hattâbdır “radıyallahü teâlâ anh”. Ömer bin Hattâbın<br />
“radıyallahü teâlâ anh” tâ’ati ise babanın tâ’ati yanında,<br />
deryâdan bir damla gibidir.<br />
Haberde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerine buyurdular<br />
ki: Bana Ömer bin Hattâbın fazîletlerinden haber ver. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Muhammed! Nûh aleyhisselâmın<br />
Peygamberligi müddeti olan dokuzyüzelli sene seninle<br />
otursam, Ömer bin Hattâbın fazîletlerini beyân etsem, bir<br />
cüz’ünü beyâna kâdir olamam. Ömerin fazîleti [üstünlügü],<br />
Ebû Bekrin fazîleti yanında, yıldızlar arasında bir yıldız gibidir.<br />
Âlimlerden ba’zısı derler, her kim ki, hazret-i Bilâlin fazîletlerini<br />
anlatırım der ise, anlatamaz. Hâlbuki Bilâl-i Habesî, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın azâdlısı idi. Bendenin [kölenin] fazîleti bu kadar<br />
olur ise, hâcenin [efendinin] fazîleti ne kadar olur, düsünmek gerek.<br />
Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki, Mi’râca vardıgım gece, Cebrâîl<br />
aleyhisselâm ile ars altında, bir na’lın sesi isitdik. Cebrâîl aleyhisselâm<br />
dedi ki, bu Bilâl-i Habesînin “radıyallahü teâlâ anh” na’lını<br />
sesidir ki, seher vaktinde onun ile mescide gider.<br />
Ellisekizinci Menâkıb: (Allahü tebâreke ve teâlâ sânühû hazretlerinin<br />
üstün kulları ol kimselerdir ki, yer yüzünde tevâzu’ ile<br />
yürürler. Tâ ki, canlı karıncayı incitmeyeler.) [Furkân sûresi 63.<br />
âyet-i kerîmesinin meâli.] Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” yolda yürür iken bir canlıyı ezmemek için, ayagı önüne bakardı.<br />
Bir vakt yolda yürürken, yol üzerinde karınca gördü. Ayagı<br />
ile üzerine basmamak istedi. Bir mert (genç) geldi. Hazret-i<br />
Sıddîkı söz ile mesgûl etdi. Unutup, ayagını o karınca üzerine basıp<br />
öldürdü. Sonra, hazret-i Sıddîk bakıp, onu gördü. Üzüldü. Ne<br />
yapacagını düsünmeye basladı. Tam o sâat, Allahü teâlâ o karıncaya<br />
hayât verdi ve konusmaga basladı: Esselâmü aleyke yâ ha-<br />
– 84 –<br />
lîfe-i Resûlillah! O sâat beni öldürüp, üzüldünüz. Sizin üzülme<br />
sebebinizden dolayı, Allahü teâlâ ben za’îf kulunu diriltdi. Konusdurdu.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, yâ Ebâ Bekr, sana halîfe diyen kimse karıncadır. Sana<br />
bugz eden ve düsmân olan kimseler karıncadan âdi olur.<br />
Ellidokuzuncu Menâkıb: Dogru haberlerde gelmisdir. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm dedi: Yâ Rabbel âlemîn! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin dostlugu Ebû Bekrin gönlünde<br />
ne mikdâr ve ne kadar oldugunu bilmek isterim. Bayram günü idi.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kıymetli ve gösterisli<br />
elbise giymis ve otuz altınlık bir sal omuzuna almıs idi. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm a’mâ sûretinde gelip, yol üzerinde oturdu. Oraya<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk geldi. Ona yaklasdı. Cebrâîl aleyhisselâm dedi<br />
ki, Allahü tebâreke ve teâlâ afv etsin o kimseyi ki, Muhammed<br />
Mustafâ dostluguna [onun hâtırına] bana birsey versin. Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o sözü isitdi. Mubârek omuzundan ridâsını<br />
[salını] çıkarıp, ona verdi. Buyurdu ki, bir def’a dahâ söyle. Bir<br />
def’a dahâ söyledi. Ebû Bekr-i Sıddîk kaftanını çıkarıp, ona verdi.<br />
Dördüncüde, setr-i avretini örten elbiseden baska, bütün elbiselerini<br />
ona verdi. Besincide na’lınını çıkarıp ona verdi. Sonunda artık<br />
elbisesi kalmadı. Bilâli “radıyallahü anh” çagırdı ve Ona buyurdu:<br />
Yâ Bilâl. Âisenin evine var. Birsey getir. Bilâl “radıyallahü<br />
teâlâ anh” giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine rast gelip, buyurdular ki, nereye gidersin, yâ Bilâl!<br />
Sen mi söylersin, ben mi söyliyeyim. Bilâl “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi ki, yâ Resûlallah, siz buyurun. Buyurdular ki: Yâ Bilâl!<br />
Bil ki, o a’mâ Cebrâîl-i emîndir. Allahü tebâreke ve teâlâ onu bu<br />
seklde gönderdi ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın bana muhabbeti ne kadardır<br />
anlasın. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Bilâli<br />
bekler idi. Hazret-i Bilâl elbise getirdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
o elbiseyi giydi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullahın<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine gelip, dedi ki, yâ<br />
Muhammed! Ebû Bekr-i Sıddîkı tecrübe ederdim. Elbiseler benim<br />
isime yaramaz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Cebrâîl<br />
aleyhisselâmın getirdigi elbiseleri Ebû Bekr-i Sıddîka getirdi.<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”: Bir nesneyi ki senin dostlugun<br />
ugruna vermis olayım, artık o bana gerekmez. Nereye uygun bulursanız,<br />
oraya tasarruf ediniz, dedi.<br />
– 85 –<br />
Altmısıncı Menâkıb: Hadîce-i Kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hazretlerini, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine verecekleri zemân [evlenecekleri zemân], hazret-i<br />
Hadîce, bir sahsı gizlice Server-i kâinâtın huzûruna gönderdi. O<br />
kisi gelip, dedi: Müsrikler bize ta’n ederler ki, kendi söhretli hâlinle,<br />
bir fakîre varıp, zevceligi kabûl etdin. Simdi bir mikdâr çeyiz<br />
gönderin, az da olsa, ben onu çogaltıp, halka gösteririm.<br />
Ayblıyanların ayblaması, kötüliyenlerin kötülemesi def’ olur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mütefekkir<br />
ve mütereddid kalkıp, gitdi. Ben kimden borç isteyeyim<br />
ki, bana borç verir, diyordu. Yine kendi kendine, bâri vefâkâr<br />
Ebû Bekrin dükkânına varayım deyip, pazara geldi. Hulle-i serîfi<br />
omuzunda çekerek ve göklerin melekleri nazar ederek giderken,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” uzakdan gördü<br />
ki, Sultân-ı kâinât hazretleri, se’âdet ve izzetle tesrîf buyurur. Sevincinden<br />
sasırmıs olarak kendi kendine dedi ki, eger benim<br />
dükkânıma tesrîf ederse, her ne ister ise vereyim. Hazret-i risâletpenâh<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dogru Ebû Bekr-i<br />
Sıddîkın dükkânına geldi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” da karsılayıp, dedi ki, yâ Muhammedül-emîn! Babam<br />
ve anam sana fedâ olsun. Niçin üzüntülüsün. Fahr-i âlem buyurdular<br />
ki, yâ Atîk, yâ hakîm-i Kureys. Bana bir mikdâr sey gerek<br />
ki, Hadîceye ceyiz götüreyim. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, yâ Muhammedül-emîn! Yetmis devem, Sâma<br />
ticârete gitmisdi. Bugün müjde getirdiler ki, sâlim ve ganîmet ile<br />
geldiler. Kerem edip, karsılayın. Kervân bası olan sahsa durumu<br />
bildirin. O kervânın basındaki sahsa sag ve sâlim geldiginde,<br />
azâd edecegimi, yüz altın verecegimi, Ebû Bekrin bunu va’d etmis<br />
oldugunu söyleyin. Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”, çok sevinip, kervânın önüne geldi. O<br />
kervân bası sahsa [kula] dedi ki: Efendin Ebû Bekr-i Sıddîk bu<br />
develeri yükleri ile, esyâları ile bana hibe etdi. Sana nisân vereyim<br />
dedikde, kervanbası kul, ben senden nisân istemem. Ben ve<br />
develer, sana fedâdır deyip, develeri Hadîce-i kübrâ hazretlerinin<br />
serâyı tarafına sürdüler. Pazar ortasına vardılar. Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bir kimse gönderdi ki,<br />
Muhammedül-emîn hazretlerine söyle, develeri getirip, bu aradan<br />
geçirsinler. Getirdiler. Dedi ki, yâ Muhammedül-emîn, bir<br />
mikdâr durun. Hizmetci gönderip, kendi se’âdethânesinden<br />
– 86 –<br />
renkli-ipekli kaftanlar getirtip, herbirini bir devenin yükü üzerine<br />
çekdiler. Renkli ipekli kumaslar ile çeyizleri iletirler. Tâ ki,<br />
Muhammedül-emîn hazretlerini kötüleyenler, zemmedenler,<br />
hased edenler; üzüntülü, gamlı olsunlar. Bütün Mekke-i mükerreme<br />
ehline ma’lûmdur ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin malı yokdur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” malını ve mülkünü hazret-i Muhammede<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” fedâ etmisdir. O develeri,<br />
üzerlerinde ipekli-renkli kumaslar ile örtülü olarak, sesli olarak<br />
Mekke-i mükerremeyi dolasdırarak, Hadîcenin “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” se’âdethânesine iletdiler. Cümleye ma’lûm oldu ki,<br />
bu hazret-i Hadîcenin çeyizidir. Muhammedül-emîn getirmisdir.<br />
Sıddîk-ı Ekberin bunun gibi, hizmet-i serîfleri ve i’âne-i haseneleri,<br />
sayısızdır “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Altmısbirinci Menâkıb: Enes bin Mâlik “radıyallahü anh”<br />
rivâyet edip, buyurdular ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
o kadar üstünlügünü isitdim ki, hayretde kaldım. Server-i âlem<br />
hazretleri, bu dünyâdan, öbür âleme göç etdiler. Bir gece Sultân-<br />
ı Enbiyâyı rü’yâda gördüm. Önüne bir tabak hurma koymuslar.<br />
(Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlânın sana verdigi<br />
o nesneden bana da ver!) dedim. Bana bir hurma verdi. Dedim,<br />
(Yâ Resûlallah! Ihsânınızı artdırınız). Böyle böyle dokuz<br />
hurma verdi. Yine yâ Resûlallah, tekrar ver dedim. Uykudan<br />
uyandım. Bakdım, dokuz hurmayı elimde buldum. Bilâlin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ezân sesini isitdim. Abdest alıp, mescide<br />
geldim. Sabâh nemâzını Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
arkasında kıldım. Nemâzdan sonra bir sâat basımı<br />
önüme salıp, tesbîh çekdim. Basımı kaldırdım. Hazret-i Sıddîkı<br />
gördüm. Mubârek arkasını mihrâba vermis. O rü’yâmda, Resûlullah<br />
hazretlerinin önünde gördügüm hurma tabagını simdi,<br />
hazret-i Sıddîkın önünde konulmus gördüm. Dedim ki: Yâ halîfe-<br />
i Resûlillah! Allahü teâlânın sana verdigi ni’metlerden bana<br />
da ver. Bana bir hurma verdi. Dedim, artdır. Bir hurma dahâ<br />
verdi. Dokuz hurmaya dek bana verdi. Ben dedim: Yâ halîfe-<br />
i Resûlillah, artdır. Buyurdu ki: Yâ Enes! Eger gece Resûlullah<br />
hazretleri ziyâde verse idi, ben de ziyâde verirdim.<br />
Altmısikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ<br />
– 87 –<br />
anh” buyurur ki; Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerini gördüm. Dilini parmagı ile tutup ovar idi. Dedim:<br />
Yâ halîfe-i Resûlillah, ne yapıyorsun! Buyurdu ki; bu beni çok<br />
islere ugratmısdır. Hem bir büyük kimseden isitdim ki, Ebû<br />
Bekr hazretleri yedi dirhem agırlıgındaki bir tası, yedi sene agzında<br />
tutdu. Bir söz söyliyecegi zemân, eger o söz, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin zikrinden gayri olsa idi, sol eli ile dilini<br />
tutup, sag eli ile o tası dili üzerine sürerdi. Der idi ki: Ey dil.<br />
Bir dahâ söylemiyesin o sözü ki, Allahü teâlâ hazretlerinin mardîsi<br />
olmıya [sevdigi sey olmıya].<br />
Hüccet-ül-islâm Imâm-ı Gazâlî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Kimyâ-i se’âdet) adlı kitâbında bildirmisdir: Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” yedi lokma ta’am yir idi. Fazla arzû<br />
eder ise, dokuz lokma yir idi. Simdi, yüzbin rahmet olsun, hazret-<br />
i Sıddîk üzerine ki, bütün isleri bu yol üzerine idi. O pâk din<br />
ve dogru i’tikâd senin üzerine olsun ki [ya’nî dogru i’tikâdlı olasın<br />
ki], Ebû Bekr hazretlerini, Ömer ve Osmân ve Alî hazretleri<br />
ile “radıyallahü teâlâ anhüm” berâber sevesin. La’net ve gadab<br />
o mübtedi’ ve râfizî üzerine olsun ki, bu din büyüklerine ve<br />
bu yer ve gök ehlinin güzîdelerine çirkin söz söylerler.<br />
Nükte: Hudâ-i azze ve celle kâfiri düsmân tutdu. [Kâfirler<br />
Allahü teâlânın düsmânıdır.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
dostlugunu da’vâ etdiler. [Ya’nî biz Allahü teâlânın dostuyuz<br />
dediler.] O kimse, Allahü teâlânın dostunu düsmân tutdu.<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin dostlugu o kimsenin küfr içinde olmasına<br />
fâide vermedi. Belki, içinde bulundukları durumu haber<br />
verdi. Allahü teâlâ buyurdu, Ben Ebû Bekri severim. (O onları<br />
sever, onlar da onu severler). Râfizî, Allahü tebâreke ve teâlânın<br />
ve Resûlünün, dostlugunu da’vâ etdi ve Ebû Bekr-i Sıddîkı<br />
düsmân tutdu. Hak sübhânehü ve teâlânın dostunu düsmân tutdu.<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin dostlugu fâide vermedi. Belki, râfizînin<br />
kötü hâlini haber verdi.<br />
Altmısüçüncü Menâkıb: Haberde gelmisdir ki, Kûfede bir<br />
râfizî var idi. Adı Abdülmecîd bin Abdülgaffâr idi. Ca’fer-i Sâdık<br />
“kuddise sirruh” hazretlerinin huzûruna vardı. Dedi ki, Esselâmü<br />
aleyke yâ Resûlullahın torunu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra en üstün olan kimdir.<br />
Ca’fer-i Sâdık buyurdu ki: Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyalla-<br />
– 88 –<br />
hü teâlâ anh”.<br />
Râfizî: Böyle oldugunu nereden biliyorsun.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, Resûlullahdan<br />
sonra, ikinci buyurdu. Üçüncüleri Allahü teâlâ olan<br />
iki kisiden, ikincisi olmak kadar seref olamaz (Bundan üstün<br />
seref olmaz).<br />
Râfizî: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin döseginde, kâfirlerden<br />
korkmadan yatmadı mı?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri ile<br />
magaraya girmedi mi?<br />
Râfizî: Eger korkmasa idi, girmezdi. Allahü teâlâ Resûlullaha<br />
haber verdi ki, Ebû Bekre korkma, dedi.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Onun korkusu, ondan idi ki, kâfirler onların<br />
nerede oldugu hakkında bir haber duyup, gelirler. Resûl-i ekremi<br />
üzerler. Görmezmisiniz Ebû Bekr-i Sıddîk, kendi ayagını,<br />
magarada bir delige koydu. Hattâ yılan onu kaç def’a ısırdı. O<br />
acıya katlandı. Ayagını kaldırmadı. Resûlullahı uyandırmamak<br />
için, hiç ses de çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehrlenerek,<br />
cânını Resûle fedâ etmezdi.<br />
Râfizî: Mâide sûresinde, (Rükû’da iken sadaka verirler)<br />
meâlindeki ellisekizinci âyet-i kerîme ile medh olunan Alîdir.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Bu âyetden önce, bir âyet-i kerîme vardır ki<br />
tahsîs rakamı ondan ziyâdedir. O Sıddîk sânındadır. (Allahü<br />
teâlâ, mürtedler ile cihâd eden bir kavm getirir. Allahü teâlâ<br />
bunları sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
içindir ve dahâ çok yükseltmekdedir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, öbür âleme göçmelerinden<br />
sonra, arablar, dedi ki, biz nemâz kılarız. Ammâ zekât vermeyiz.<br />
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu ki, Resûlullah hazretlerine<br />
edâ etdikleri zekât malından bir deve dizinin bagını<br />
vermeseler ve ondan eksik verseler, ben onlar ile toprak ve<br />
kum sayısınca olsalar da muhârebe ederim.<br />
Râfizî: Yâ Ca’fer. Hazret-i Alînin sânı için, meâl-i serîfi,<br />
(Mallarını, gece-gündüz, gizli ve gözönünde verenler) olan Bekara<br />
sûresinin ikiyüzyetmisdördüncü âyeti gelmemis mi?<br />
– 89 –<br />
Ca’fer-i Sâdık: (Sûre-i Velleyl), Ebû Bekr-i Sıddîkın sânında<br />
nâzil olmusdur. Sânını çok yükseltmekdedir. Zîrâ Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk kırkbin altın verdi. Kendisine bırakmadı. Bir kilime sarındı.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki, Allahü teâlâ buyurdu<br />
ki, ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden râzı mıdır? Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk, ben Allahü teâlâdan râzıyım, râzıyım, râzıyım,<br />
dedi.<br />
Râfizî: Meâli serîfi (Hâcılara su vermegi ve Mescid-i Harâmı<br />
binâ etmegi, îmân etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle<br />
bir mi tutuyorsunuz. Hâyır, böyle degildir) olan Tevbe sûresinin<br />
yirminci âyet-i kerîmesi hazret-i Alînin sânını bildirmek için<br />
nâzil olmadı mı?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Meâl-i serîfi (Mekkenin fethinden önce, sadaka<br />
verip, cihâd eden ile, fethden sonra veren ve cihâd eden<br />
bir degildir. Önce olanın derecesi dahâ yüksekdir) olan Hadîd<br />
sûresinin onuncu âyet-i kerîmesi ile Ebû Bekr-i Sıddîk medh<br />
olunuyor. Ebû Bekrin muhârebe etmesi önce idi ki, Ebû Cehl,<br />
Resûlullah hazretlerine vurmak istedi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ebû<br />
Cehle mâni’ oldu.<br />
Râfizî: Alî, hiç kâfir olmadı.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Öyledir, lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hiç<br />
kimsenin, îmânını, Ebû Bekrin îmânı gibi medh etmedi. Meâl-i<br />
serîfi (Muhâcir ve Ensârın önce gelenlerinden Allahü teâlâ râzıdır.<br />
Onlara Cennetde sonsuz ni’metler vardır) olan Tevbe<br />
sûresi yüzbirinci âyetinde ve meâl-i serîfi (Dogru haber ile gelen<br />
ve Ona inanan için Cennetde istedikleri hersey vardır)<br />
olan Zümer sûresi otuzüçüncü âyetinde, Allahü teâlâ, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” îmânını medh etmekdedir.<br />
Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” vahy ile bir haber verse idi, kureys, yalan söylüyorsun<br />
derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk hemen yetisip, dogru söylüyorsun yâ<br />
Resûlallah, derdi.<br />
Râfizî: Meâl-i serîfi (Uhud gazâsında, seytâna uyup, dagılanlar)<br />
olan Âl-i Imrân sûresi yüzellibesinci âyetinde, Allahü teâlâ<br />
sikâyet etmiyor mu?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Âyet-i kerîmenin sonunu oku. Meâlen (Onların<br />
bu kusûrlarını afv etdim) buyuruyor.<br />
– 90 –<br />
Râfizî: Hazret-i Alînin dostlugu farzdır. [Hazret-i Alîyi sevmek<br />
farzdır.] Kur’ân-ı azîmüssânda, Sûrâ sûresinde, yirmiüçüncü<br />
âyetinde meâlen (Size islâmiyyeti bildirdigim ve Cenneti<br />
müjdeledigim için, bir karsılık beklemiyorum. Yalnız yakınım<br />
olanları seviniz) buyuruldu ki, bunlar, Alî, Fâtıma, Hasen ve<br />
Hüseyndir.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” düâ etmek<br />
ve Onun dostlugu [Onu sevmek] farzdır. Allahü teâlâ,<br />
Hasr sûresinde onuncu âyetinde meâlen (Muhâcirlerden ve Ensârdan<br />
sonra, kıyâmete kadar gelen mü’minler, yâ Rabbî! Bizi<br />
afv et ve bizden önce gelen din kardeslerimizi [ya’nî Eshâb-ı kirâmı]<br />
afv et derler) buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyor ki;<br />
(Âlimler buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm<br />
ecma’în” birini sevmiyen kimse, bu âyetde bildirilen<br />
mü’minlerden olmaz. Bu düâdan mahrûm olur).<br />
Râfizî: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Hasen<br />
ve Hüseyn, Cennet gençlerinin üstünüdür. Babaları dahâ üstündür)<br />
buyurmadı mı?<br />
Ca’fer-i Sâdık “radıyallahü teâlâ anh”: Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
hakkında bundan iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bâkırdan<br />
isitdim. Ceddim Imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda<br />
idim. Baska kimse yok idi. Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm ecma’în” geldi. Server-i âlem ve Seyyid-i veledi<br />
âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”: (Yâ Alî! Bu ikisi, Peygamberlerden<br />
baska, Cennet erkeklerinin en üstünüdür.)<br />
Râfizî dedi: Yâ Ca’fer! Âise mi üstündür. Fâtıma mı üstündür?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Âise “radıyallahü anhâ” Resûlullah hazretlerinin<br />
zevcesi idi. Onunla berâber olur. Fâtıma “radıyallahü teâlâ<br />
anhâ” hazret-i Alînin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin gadabı ve la’neti o râfizî ve mübtedi’ üzerine<br />
olsun ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin,<br />
mü’minlerin annesi olan ezvâc-ı tâhirâtına “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhinnâ ecma’în” ta’n eyler.<br />
Râfizî: Âise Alî ile muhârebe etdi. Cennete girer mi?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Allahü teâlâ Ahzâb sûresi, elliüçüncü âyetin-<br />
– 91 –<br />
de meâlen; (Resûlullahı incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini<br />
nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi de büyük günâhdır.) buyuruyor.<br />
Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyor ki, bu âyet-i<br />
kerîme gösteriyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
vefât etdikden sonra da, ona saygı göstermek için, zevcelerine<br />
saygı lâzımdır.<br />
Râfizî: Ebû Bekrin hilâfetini, Kur’ân-ı azîmüssânda bana<br />
göstermege kâdir misin?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Gösteririm. Hem Kur’ân-ı kerîmde, hem<br />
Tevrâtda ve hem de Incîlde gösterebilirim. Kur’ân-ı kerîmde<br />
olan sudur: En’âm sûresi yüzaltmısbesinci âyetinde meâlen;<br />
(Allahü teâlâ sizi yeryüzünde halîfe yapdı) buyuruldu. Nûr sûresi<br />
ellibesinci âyetinde meâlen; (Îmân eden ve emrlerimi yapanlarınızı,<br />
yeryüzüne hâkim kılacagımı söz veriyorum. Isrâîlogullarını<br />
halîfe yapdıgım gibi, sizi de birbiriniz ardı-sıra halîfe<br />
yapacagım) buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i<br />
kerîme gaybdan haber verip, Kur’ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın<br />
kelâmı oldugunu ve dört halîfesinin “radıyallahü teâlâ anhüm<br />
ecma’în” mesrû; haklı oldugunu göstermekdedir. Tevrâtda ve<br />
Incîlde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve<br />
onunla birlikde olanlar, birbirlerini her zemân ve çok severler<br />
ve her zemân kâfirlere düsmân olurlar!) bütün Eshâb bildirilmekde<br />
ve Ebû Bekrin serefine isâret edilmekdedir. Bu âyetin<br />
sonunda meâlen, (Eshâbının misâlleri Tevrâtda ve Incîlde bildirildi)<br />
buyuruyor. Babam, ceddim Alî bin Ebî Tâlibden “radıyallahü<br />
anh” ve onun da Resûlullah hazretlerinden bildirdigi hadîs-<br />
i serîfde, (Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermedigi kerâmetleri<br />
bana verir. Kıyâmetde mezârdan önce kalkarım. Allahü<br />
teâlâ dört halîfeni çagır, buyurur. Onlar kimdir, yâ Rabbî,<br />
derim. Ebû Bekrdir, buyurur. Yer yarılıp, herkesden önce Ebû<br />
Bekr mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kalkar)<br />
buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu: Ben yer sak olup, dısarı gelenlerin evveli olurum.<br />
Allahü teâlâ bana kerâmetlerden verir. O nesne ki benden önce<br />
Nebîlerin bir ferdine vermemisdir. Sonra Allahü teâlâ buyurur.<br />
Yâ Muhammed, yakın getir o halîfeleri ki, senden sonra<br />
geldiler. Ben dedim, onlar kimlerdir. Buyurur, Ebû Bekr-i Sıddîk.<br />
Benden sonra yer sak olup, Ebû Bekr kabrden dısarı gelen-<br />
– 92 –<br />
lerin evveli olur. Iki hulle giydirirler. Tâ gelip, Ars önünde durur.<br />
Ve hesâbın az görürler. Ve ars önünde ayak üzerine dururlar.<br />
Ondan bir münâdî seslenir; Ömer bin Hattâb ”radıyallahü<br />
teâlâ anh” nerededir. Onu getirirler. Cerâhetden kan revân oldugu<br />
hâlde gelir. Diye ki, yâ Ömer, bunu sana kim etmisdir. Mugîre<br />
bin Sûbenin kölesi yapmısdır, der. Ona da buyururlar. Ars<br />
önünde durur. Hesâbını görürler. Iki yesil hulle giydirirler. Sonra<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini getirirler. Damarlarından<br />
kan revân oldugu hâlde gelir. Derler ki, bunu sana kim<br />
yapdı. Der ki, filân yapdı. Ars önünde durmasını buyururlar.<br />
Hesâbı da kolay olur. Iki yesil hulle giydirirler.<br />
Râfizî bunları isitince, yâ Ca’fer, bunlar Kur’ân-ı azîmde var<br />
mıdır. Ca’fer-i Sâdık, buyurur, evet, okumadın mı, Allahü teâlâ<br />
onlardan haber verdi. (Peygamberler ve bunların sâhidleri, hesâb<br />
için getirilir!) buyuruldu. [Zümer sûresi 69.cu âyet-i kerîmesi<br />
meâli]. Yâhud sehîdleri getirilir, denildi. Ya’nî Ebû Bekr ve<br />
Ömer ve Osmân ve Alîyi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
getirirler.<br />
Râfizî dedi ki, yâ Ca’fer! Bu zemâna kadar ben onları sevmiyor<br />
idim. Simdi pismân oldum. Eger tevbe edersem, Allahü<br />
teâlâ kabûl eder mi?<br />
Ca’fer-i Sâdık “kuddise sirrehül’azîz” buyurdu ki, çabuk tevbe<br />
et ki, se’âdetin alâmeti olsun. Eger, Allahü teâlâ korusun, o<br />
i’tikâd üzere dünyâdan gitmis olsaydın, senin dînin bosa giderdi.<br />
Altmısdördüncü Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilin) kitâbında<br />
Ebülleys “rahimehullahü teâlâ”, Zeyd bin Erkamdan “radıyallahü<br />
anh” haber vermisdir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında<br />
her aksam iftâr vaktinde yemek getirirdi. Âdet-i serîfleri öyle<br />
idi ki, nereden ve nasıl aldıgını, kimden satın aldıgını, onun<br />
san’atı ve meslegi ne oldugunu o köleden sormayınca o yemekden<br />
bir lokma agzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek<br />
getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” süâl etmeden,<br />
mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar. Köle<br />
dedi ki: Ey Efendi. Ne oldu ki, bu aksam sormadan yemege el<br />
uzatdınız. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerinin<br />
mubârek gözleri yas ile dolup, buyurdu: Yâ Gulâm. Açlık bana<br />
– 93 –<br />
sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl basıma geldi. Simdi<br />
bana haber ver ki, bu aksam yemegi nereden getirdin. Köle<br />
dedi ki: Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba<br />
raks etdim. Onlara hos geldi. Bana dediler ki, simdi bir nesnemiz<br />
yokdur. Va’d etmislerdi ki, elimize birsey geçdikde sana iyilik<br />
ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri doludur. Ben<br />
va’dlerini hâtırlatdım. Yiyecegi bana verdiler. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bunu isitdi. Çok üzüldü. Agladı.<br />
Yemegi önünden atdı. Parmagını bogazına o kadar sokdu ki,<br />
kay’ etdi. O lokma karnından dısarı geldi. Kendine eziyyet verdi.<br />
Mubârek yüzü gögerdi ve karardı. Mubârek yüzünün seklinin<br />
degisikligini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden<br />
halâs olacagını söylediler. Sıcak su getirdiler. Içdi, bir kerre<br />
dahâ kay’ etdi. Rahâtsız oldu. Inceledi ki, karnında bir sey<br />
kalmadı. Dediler ki, yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve<br />
zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır. Buyurdu ki, evet. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim.<br />
Buyurdular ki, (Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidigi harâm<br />
olan kimselere Cenneti harâm etmisdir.) Sonra basını yukarı<br />
kaldırıp, Yâ ilâhel âlemîn! Yidigim lokma için elimden geleni<br />
yapdım. O lokmaları kay’ etdim. O lokmadan damarlarımda<br />
birsey kaldı ise afv et. Bu za’îf kulun, Cehennem azâbına dayanamam<br />
diye, düâ buyurdu. Bu o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ebû Bekr benim<br />
gözüm ve kulagım gibidir) buyurdu.<br />
Süâl: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleri, niçin<br />
fîsebîlillah malının temâmını verdi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” niçin malının yarısını verdi.<br />
Cevâb: Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” adâleti temsîl<br />
ediyordu. Adâlet esitligi muhâfaza etmekdir. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” sıdkı temsîl ediyordu. Sıdk odur ki, elinde<br />
ne var ise hepsini vermelisin. Eger, hazret-i Ömer, malının temâmını<br />
verip, çoluk-çocuguna bırakmasa idi, âdil olamazdı. Hazret-<br />
i Ebû Bekr malının yarısını verip, yarısını bıraksa idi, sâdık<br />
olamazdı. Hazret-i Ebû Bekr için adl, hazret-i Ömer için de sıdk<br />
var idi. Lâkin birisinde sıdk cibillidir. Ve birisinde adl hâldir.<br />
Adl, hazret-i Ömerin hâlidir. Bir sıfat kisinin cibillisinde var ise,<br />
hâlinde de vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki: Cümle malını ver.<br />
– 94 –<br />
Hiç bir seyi koyma. Eger halâl ise onun hesâbından kurtulursun.<br />
Eger harâm ise azâbından kurtulursun. Hazret-i Ömerin adli dedi<br />
ki, malının yarısını dagıt. Yarısını ehl-i ıyâline bırak. Hazret-i<br />
Ebû Bekr bütün malını verdigi için, hazret-i Ömer ne kadar mal<br />
verirse de, hazret-i Ebû Bekre uymus olur.<br />
Altmısbesinci Menâkıb: Câbir bin Abdüllah “radıyallahü<br />
teâlâ anh” anlatır: Bir bedevî a’râbî, bir kırmızı deve üzerinde,<br />
hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh”<br />
huzûruna gelip, deveden inip, dedi ki: Esselâmü aleyke, yâ emîrel<br />
mü’minîn! Çabuk bana haber ver, Ebû Bekrden ki, o Cennetde<br />
midir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bundan dolayı<br />
üzülüp, buyurdu ki, yâ a’râbî, keski, anan seni dogurmamıs olsa<br />
idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
hayâtında ve vefâtlarından sonra, bu sözü hiç kimse söylemedi.<br />
Sen söyledin. Muhâcirîn ve Ensâr “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” arasında, sübhe yokdur ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin hayâtında vezîri idi. Vefâtından sonra halîfesi<br />
idi. Ondan sonra her kimin i’tikâdı bunun üzerine olmaz<br />
ise, o dalâletdedir. Ey a’râbî! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri Ebû Bekr-i Sıddîkı babası yerinde tutardı.<br />
Hazret-i Ebû Bekr Cennet ehlini, tıpkı, gökyüzündeki bir yıldızın,<br />
yeryüzünün ehlini aydınlatdıgı gibi aydınlatır. Ebû Bekr<br />
Cennetde, bir köskden bir köske, bir kasrdan bir kasra gider.<br />
Cennetde hiçbir kasr ve bir serây, bir oda, bir bagçe, bostân olmaz<br />
ki, illâ hazret-i Ebû Bekrin nûrundan aydınlanmasın. Cennet<br />
ehli kösklerden baslarını çıkarıp, derler ki, yâ Rıdvân! Bu<br />
nûr nedir? Rıdvân der ki; Bu Ebû Bekrin yüzünün nûrudur ki,<br />
kasrdan kasra ve odadan odaya gider.<br />
Alî “radıyallahü anh” sözüne devâmla dedi ki: Yâ a’râbî!<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefâtı ânında bana dedi ki, benim<br />
cânım, benim gözümün nûru ve benim dostum ve benim azîzim.<br />
Benim vefâtım yakınlasdı. Ömrüm sonuna yaklasdı. Beni o,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini yıkadıgın<br />
mubârek ellerin ile yıka. Kefene sar ve tabut üzerine koy.<br />
Cenâzemi Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
Ravda-i mukaddeselerinin kapısına koy. Ve de ki, yâ<br />
Resûlallah! Ebû Bekr kapıdadır. Içeri girmek için izn ister.<br />
– 95 –<br />
Eger kilit anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i âlemin mubârek arkası<br />
yanına defn edin. Eger kilit açılmaz ise, beni Bakî’ kabristanına<br />
götürüp, garîbler kabristanına defn edin. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ a’râbî, o halîfe-i Resûlullah<br />
olan Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan göçdü. Vasiyyetini yerine<br />
getirip, techîz eyledim. Ravda-i mukaddese kapısına götürdüm.<br />
Izn istedim. O sâat kilit kendiliginden açılıp, bir ses<br />
isitdim ki, (Habîbi habîbe kavusdurun. Habîbini çok özlemisdir)<br />
diyordu.<br />
Altmısaltıncı Menâkıb: Emîr-ül-mü’minîn Alî bin Ebî Tâlibin<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” vefâtı sırasında söyledigi sözler söyle rivâyet olunmusdur.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” bu fânî âlemden,<br />
bâki âleme göç etdiler. Mubârek yüzünü ve bedenini bir çarsaf<br />
ile örtdüler. Medîne-i Münevvere; Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin, öbür âleme göç etdikleri gibi,<br />
inleme ve aglama sesleri ile dolmus idi. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” isitip, aglıyarak, (Innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn)<br />
diyerek geldi. Söyledigi sözlerin ma’nâsı budur: Nübüvvet hilâfeti<br />
bugün bitdi. Geldi, o evin kapısında durdu. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
hazretleri odada idi. Buyurdu: Yâ Ebâ Bekr. Sen Resûlullahın<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” dostu ve musâhibi ve mûnisi<br />
ve sırdası ve müsâviri idin. En evvel islâmı sen kabûl etdin.<br />
Senin îmânın cümle kavmin îmânından kuvvetli ve güzel oldu.<br />
Senin yakînin dahâ kuvvetli, Allahü azîmüssân hazretlerinden<br />
korkun büyük oldu. Herkesden zengin, herkesden dahâ cömerd,<br />
sen idin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
üzerine en sefkatli, en yardımcı sen idin. Senin Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile sohbetin, hepimizin sohbetinden<br />
dahâ iyi idi. Hayr sâhiblerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin,<br />
hepimizinkinden çokdur. Her iyilikde ileridesin. Hazret-i<br />
Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-<br />
ı serîflerinde, senin derecen en yüksek oldu. Ona en yakın<br />
sen oldun. Ikrâmda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yasda,<br />
basda, ona en çok benziyen sen oldun. Allahü teâlâ sana, çok<br />
mükâfât versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken, sen, dogru<br />
söylüyorsun, inandım, dedin. Sen onun kulagı ve gözü gibi<br />
– 96 –<br />
idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ile sereflendirdi.<br />
Resûlullaha en sıkıntılı zemânlarında yardımcı oldun. Herkes<br />
Ondan kaçarken, sen Onun ile sohbet etdin. Seferlerde ve<br />
sıkıntılı yerlerde halîfesi idin. Onun ümmetinin halîfesi ve dîninin<br />
koruyucusu oldun. Câhiller dinden çıkarken, sen dîn-i islâma<br />
kuvvet verdin. Herkes sasırdıgı zemân sen kükremis arslan<br />
gibi ortaya çıkdın. Herkes dagılırken, sen Muhammed Mustafânın<br />
yolunu tutdun. Eshâbın az konusanı ve en belîgi, edîbi<br />
sen idin. Her sözün, her bulusun dogru, her isin temiz idi. Gönlün<br />
herkesden kuvvetli, yakînin hepimizden saglam idi. Her<br />
isin sonunu önceden görür, geri kalmısları islâma sokarak aydınlatırdın.<br />
Mü’minlere sefkatli, afv edici baba idin. Islâmın<br />
agır yükünü tasıdın. Islâmın hakkını herkes elden kaçırırken,<br />
sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacagı bir dag gibi<br />
idin. Isin dogruluk idi, ilm idi. Sözün mertçe dogruyu bildirmek<br />
idi. Gerici düsüncelerin ve bozuk inançların kökünü kazıdın.<br />
Hak dînin agacını dikdin. Müskilleri, müslimânlara kolaylasdırdın.<br />
Küfr ve mürtedlik atesini söndürdün. Rahmânın dînini<br />
sen dogrultdun. Islâma, îmâna sen kuvvet oldun. Göklerde,<br />
melekler arasında senin derecen çok büyükdür. Senin ölüm<br />
musîbetin ve yeryüzünde, muhâcirîn ve ensâr arasında, senden<br />
ayrılık yarası çok derindir, dedi. “Innâ lillah...” okuyarak çok<br />
agladı. Mubârek gözlerinden kanlı yas akdı. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretlerinin her kazâsına râzı olduk. Verdigi elemleri kabûl<br />
etdik. Yâ Ebâ Bekr! Müslimânlara, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ayrılık acısından sonra, hiç senin ayrılık<br />
acın gibi bir acı vâki’ olmadı. Sen mü’minlere sıgınak ve<br />
dayanak ve gölge idin. Münâfıklar üzerine çok sert ve atesli<br />
idin. Allahü teâlâ hazretleri, seni Muhammed Mustafânın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna kavusdursun. Bizi senin<br />
ecrinden ve bereketinden mahrûm eylemesin. Senden sonra<br />
bizi azgın hâle koymasın. Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hepsi sessizce dinlemisler idi. Hazret-i Alînin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kelâmı bitdi. Cümle yer ehli ve gök<br />
ehli aglamaga basladılar. Dogru söyledin yâ Resûlallahın damâdı,<br />
dediler.<br />
Muhammed bin Cerîr-i Taberî, Tefsîrinin, Ankebût sûresini<br />
tefsîrinde buyurmusdur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâ-<br />
– 97 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:7<br />
lâ anh” hazretlerine zehr verdiler. O zehr sebebi ile vefât etmisdir.<br />
Açıklaması budur ki, hazret-i Sıddîk-ı ekberin hilâfeti günlerinde,<br />
Hayber yehûdîlerinden bir yehûdî, Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerini, kendi evine da’vet etmisdi. Hâris<br />
bin Kelde adlı arab tabîb de hazret-i Sıddîk ile berâber idi. Bir<br />
tabak pismis pirinci sofra üzerine koydular. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Hârise buyurdu ki, ileri gel. Kendileri el<br />
uzatıp, bir lokma alıp, mubârek agızlarına koyup, yidiler. Sonra<br />
Hâris de el uzatıp, bir lokma alıp, agzına koydugu gibi lokmayı<br />
dısarı atdı ve dedi ki, bu yiyecek zehrlidir. Bu zehr bir yıldan<br />
sonra insanı öldürür. Te’sîrini bir yılda gösteren zehr katılmısdır.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” isitip,<br />
üzüldü. Kendi kendi ile, bundan böyle âhıret azıgını gördü.<br />
Hilâfetde ayık ve uyanık olup, nefsini ölmüs bilip, göz açıp kapayıncaya<br />
kadar Allahü teâlâ hazretlerinin tâ’atından ve zikrinden<br />
hâli olmadı [ihmâl etmedi]. Dâimâ aglar idi. Ve der idi: Allahümme<br />
ente veli fiddünyâ vel âhıreti teveffenî müslimen ve<br />
elhıknî bissâlihîn. [Yâ Rabbî! Sen benim, dünyâda ve âhıretde<br />
velîmsin, sâhibimsin. Bana müslimân olarak ölmegi nasîb et ve<br />
sâlih kullarının arasında bulundur.] Bir sene temâm oldu. Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” o bir lokma zehrli yemekden<br />
hasta olup, onbesgün yatdı. Dünyâdan âhırete göç etdi. Cemâziyilâhirin<br />
yedinci pazartesi günü idi. O gün Abbab bin<br />
Es’ed de Mekke-i Mükerremede vefât etdi. Mekke-i mükerremenin<br />
emîri idi. Hazret-i Resûl-i ekrem onu emîr dikmis idi.<br />
Ona da zehr vermislerdi.<br />
Ülemâdan ba’zıları derler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” vasıyyet etdi ki, beni, benim ehlim Esmâ binti<br />
Amr yıkasın. Oglum su döksün. Bana eski bir pestemâl ve eski<br />
(köhne) bir kefen sarın. Zinhâr (sakın) bana yeni kefen sarmayın.<br />
Yeni elbise diriye lâyıkdır ki, onun ile ibâdet etsin. Âise-i<br />
Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki: Eger ben bilseydim<br />
ki, hâtunlar erlerini yıkaması revâdır [câizdir], Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bir gayri kimseye<br />
vermeyip, gasl ederdim. [65.ci menâkıbda; Alî “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin yıkadıgı yazılıdır. Burada hanımına vasıyyeti<br />
yazılıdır. Bu vasıyyetini degisdirmis veyâ ictihâdı degismis<br />
oldugu anlasılmakdadır.]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Birinci Halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm</span><br />
<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” için haber verilen hadîs-i serîfler hakkındadır:<br />
1– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ ve an ebîhâ” buyurdular<br />
ki; Bir gece benim nöbetim idi. Seyyid-i âlem hazretleri<br />
benim hücreme [odama] geldi. Ben dedim: Bana, babam<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında birsey söyle. Buyurdular ki: Yâ Âise.<br />
Bana Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlâdan haber verdi ki;<br />
Allahü teâlâ rûhları yaratdı. Cümle rûhlar arasından Ebû Bekrin<br />
rûhunu, Peygamberler ve mürsellerden sonra seçdi. Topragı<br />
Cennetdendir. Suyu âb-ı hayâtdandır. Allahü teâlâ Cennetde,<br />
Ebû Bekr “radıyallahü anh” için, yâkutdan bir kösk halk eyledi.<br />
O kösk (kasr) içinde, inciden çok serâylar halk etdi. Allahü<br />
teâlâ onun hakkındaki düâlarımı kabûl etmisdir. Ondan<br />
ma’siyyet [kötülük] meydâna getirmez. Tâatlar kapısını üzerine<br />
baglamaz. Kabrde komsum ve benden sonra halîfem Ebû<br />
Bekrdir. Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâm Ebû Bekrin hilâfetine<br />
berâberce bî’at ederler. Gökler ehli ve yerler ehli, seytânlardan<br />
ba’zısı, bir mikdâr cinnîler onu bilirler. Bu kadar meshûr<br />
Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” bilmeyen ve hurmet etmiyen<br />
benden degildir. Ben de ondan degilim.<br />
2– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu. Bir kimse vardır ki, Cennete girdigi zemân, kösklerde,<br />
serâylarda, odalarda bulunan herkes ona merhabâ, merhabâ<br />
derler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” dedi ki, biz o<br />
kimseyi, o kasrlarda görür müyüz! Resûlullah aleyhisselâm buyurdu<br />
ki, Evet, yâ Ebâ Bekr, o mert sensin.<br />
– 63 –<br />
3– Esâd bin Zürâh “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini hutbe okurken<br />
gördüm. Ebû Bekre iltifât edici seyler söyledi. Nerede Ebû<br />
Bekr, buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâm bana simdi haber verdi ki,<br />
Ümmetin hayrlısı, Senden sonra Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
4– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk zikr olundu. Hazret-i Server-i âlem buyurdular<br />
ki, Ebû Bekrin misli gibi kimse olamaz. Insanlar beni tekzîb<br />
ederken, ya’nî yalanlarken o beni tasdîk etdi ve bana îmân getirdi.<br />
Herkes benden kaçarken, o bana kızını tezvîc etdi. Malını bana<br />
fedâ etdi. Benimle zor kaldıgımız sâatde ve gecede berâber<br />
mücâhede etdi. Âgâh olun ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kıyâmet gününde Cennet develerinden bir deveye<br />
binmis olarak gelir. Egeri yesil zebercedden, yuları inciden, kendisi<br />
de sündüs ve istebrakdan yesil iki elbise giymis oldugu hâlde,<br />
bana anlatır, ben de ona anlatırım. Kıyâmet ehli derler ki, bunlar<br />
kimlerdir. Allahü teâlânın Resûlü Muhammed aleyhisselâm ve<br />
Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”, diyeler.<br />
5– Hazret-i Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
son hastalıgında agrısı artdı. Buyurdular ki: Ebû Bekre emr<br />
edin, nâsa imâm olup, nemâz kıldırsın. Ben dedim ki, yâ Resûlallah!<br />
Ebû Bekr sizin makâmınıza geçince, aglamasından sesini<br />
kimse isitmez. Ömer bin Hattâbı emr edin, kavme imâmet eylesin.<br />
Resûlullah hazretleri yine buyurdu ki, Ebû Bekre söyleyin,<br />
kavme imâmet eylesin. Yine ben dedim, yâ Resûlullah! Ebû<br />
Bekr, sizin makâmınızda durmaga tâkat getiremez. Yine buyurdu<br />
ki, Ebû Bekre söyleyin. Kavme imâmet eylesin. Âise hazretleri<br />
yine buyurdu ki, Hafsaya varıp, dedim ki, sen Resûlullah<br />
hazretlerine söyle ki, babam Ebû Bekr imâmet makâmında durursa,<br />
aglamakdan kimse sesini isitmez. Hafsa “radıyallahü teâlâ<br />
anhâ” da söyledi. Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki; Ebû Bekre söyleyin, kavme imâmet eylesin.<br />
Siz kardesim Yûsüf aleyhisselâmı sıkıntıya düsüren kimseler<br />
degil misiniz. Ben Ebû Bekr diyorum. Siz Ömer diyorsunuz.<br />
Hafsa “radıyallahü teâlâ anhâ” üzülüp, Âiseye “radıyallahü teâ-<br />
– 64 –<br />
lâ anhâ”, beni mahzûn etdin diyerek gitdi.<br />
6– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu:<br />
(Izâcâ’e) sûresi nâzil oldugu vaktde, hazret-i Abbâs, hazret-i Alînin<br />
yanına geldi. Dedi ki, yâ Alî! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefâtlarını haber veren âyet gelmisdir.<br />
Bizler bilmeyiz, kendilerinden sonra kim halîfe olur, hangi<br />
kimsede karâr verir? Varalım Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” huzûruna süâl edelim. Eger bu isi bize tevdî buyurursa,<br />
Kureysin bizim ile düsmânlıgı olmaz. Eger bizden gayriye<br />
buyurur ise, ricâ ederiz ki, o kimseye, bizim hakkımıza riâyet<br />
etmesi için vasiyyet buyursun. Abbâs “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı serîflerine vardı. Süâl etdi; yâ Resûlallah! Sizden<br />
sonra kim halîfe olur. Cevâb buyurdular ki, yâ Abbâs! Yâ Resûlallahın<br />
amcası. Allahü teâlâ, benim halîfeligimi Ebû Bekre vermisdir.<br />
Din üzerine kendi vahy eyledi. Benden sonra halîfe Ebû<br />
Bekr olur. Ebû Bekrin her söyledigini kabûl edin, necât ve felâh<br />
bulursunuz. Ona mutî’ olun, dogru yolu bulursunuz. Abdüllah<br />
ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” dedi ki, Onlar Ebû Bekr<br />
hazretlerine mutî’ oldular; dogru yolu buldular. Her kim ki, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” hilâfetini hak bilip, bütün sahâbe-<br />
i kirâmı dost tutar, dogru yolu bulur ve emîn olur.<br />
7– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdular<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı serîflerinde idik. Kays kabîlesinden bir gürûh<br />
geldi. Ileri-geri ba’zı sözler söyleyip, sorular sordular. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müteveccih olup,<br />
buyurdular ki, söylediklerini, duydun mu? Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” duydum, yâ Resûlallah! dedi. Simdi, o<br />
hâlde onlara cevâb ver, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr onlara gâyet<br />
güzel cevâblar verdi. Resûlullah hazretleri buyurdular ki,<br />
“Yâ Ebâ Bekr, Allahü tebâreke ve teâlâ sana Rıdvân-ı Ekber<br />
versin.” Sahâbe-i güzînden birisi dedi ki, Yâ Resûlallah! Rıdvân-<br />
ı Ekber nedir? Buyurdular ki; Allahü teâlâ âhıretde cümle<br />
kullarına umûmî tecellî eder. Ebû Bekre “radıyallahü anh” husûsî<br />
tecellî eder.<br />
8– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; Ceb-<br />
– 65 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:5<br />
râîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine geldi. Çok zemân yanında kaldı. Vahy söyledi. O<br />
esnâda Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” geldi, geçdi.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâma buyurdu ki, yâ<br />
Cebrâîl, siz semâda Ebû Bekri bilir misiniz? Cebrâîl aleyhisselâm<br />
dedi ki, evet. Seni halka Peygamber gönderen Allahü teâlâya<br />
yemîn ederim ki, Ebû Bekr gökde yerdekinden dahâ çok<br />
meshûrdur. Göklerdeki adı Halîmdir.<br />
9– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet eder.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular: Beni mi’râca götürdükleri<br />
gece, Allahü teâlânın huzûrunda durdum. Bana buyurdu. Yâ<br />
Ahmed! Ehlini kime ısmarladın. Dedim, Ebû Bekr-i Sıddîka.<br />
Allahü teâlâ buyurdu: O benim kullarımın, senden sonra, en<br />
sevgilisidir. Benden ona selâm götür.<br />
10– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: Ben, mi’râca<br />
çıkdıgımda, Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra halîfe,<br />
Alî ibni Ebî Tâlib olsun. Melekler muzdarib olup, dediler: Allahü<br />
teâlâ diledigini yapar. Halîfe senden sonra Ebû Bekr-i Sıddîkdır<br />
“radıyallahü teâlâ anh”.<br />
11– Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: Her<br />
kim rü’yâda beni görmüsdür. Muhakkak beni görmüsdür. Zîrâ<br />
seytân benim sûretimde görünmez. Her kim, Ebû Bekri uykuda<br />
görür. Ebû Bekri görmüsdür. Zîrâ seytân Ebû Bekrin sûretinde<br />
de görünmez.<br />
12– Alî ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” dedi. Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim, buyurdu: Semâya<br />
yükseldigim gece [Mi’râc gecesi], Rabbim azze ve celle<br />
bana Ebû Bekrin sesi ile hitâb buyurdu. Benim gönlümden geçdi<br />
ki, bu ses Ebû Bekrindir. Hak sübhânehü ve teâlâ kalbimden<br />
geçen endîseyi bilip, buyurdu: “Yâ Ahmed! Mûsâ bin Imrân ile<br />
konusurken, onun gönlünü gördüm ki, kavminin hepsinden<br />
Hârûnu dahâ çok sever. Ona Hârûnun sesi ile hitâb etdim. Senin<br />
gönlünü gördüm ki, Ebû Bekri çok seversin. Sana Ebû Bekrin<br />
sesi ile hitâb etdim.”<br />
– 66 –<br />
13– Rivâyet edilmisdir ki, bir gün ögle nemâzından sonra,<br />
Cebrâîl aleyhisselâm yetmisbin melek ile gelerek, En’âm sûresini<br />
getirdi. Resûlullah hazretleri o gece bütün Eshâb-ı kirâmı Âise<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin evinde topladı. Çırag<br />
yakıp, Sûre-i En’âmı okudular. Çırag ısıksız oldu. Resûlullah<br />
hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr, çıragı<br />
ısıklandır. Bir sâat sonra yine karardı. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
yine buyurdu. Yâ Ebâ Bekr, çıragı rûsen et. Hazret-i Ebû<br />
Bekr, çıragı [kandili] rûsen etmek [ısıgını çogaltmak] için kalkdı.<br />
Bakdı ki kandilin yagı tükenmis. Dedi ki, yâ Resûlallah! Kandilde<br />
yag kalmamıs. Bu gece yag almak imkânımız da yokdur. Kandil<br />
bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım. Hazret-i Resûlullah<br />
buyurdular ki, bir mikdâr kendi agzının tükrügünden<br />
kandile damlat. Âise-i Sıddika hazretleri buyurur ki, babam bir<br />
mikdâr agzının suyunu, Resûlullah hazretlerinin emr-i serîfi ile<br />
kandile damlatdı. Kandilin ısıgı çogaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin emr ve fermânı ile siddetli bir ısık oldu ki, Eshâb-<br />
ı kirâmın gözlerini kamasdırdı. Server-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Bu kandili söndürmeyiniz!<br />
Kırk gün kırk gece o kandil, Âise-i Sıddîka hazretlerinin<br />
evinde yandı. Bir münâfık hazret-i Âisenin evine geldi. O<br />
kandili gördü. Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, dedi.<br />
O sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi:<br />
Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur:<br />
Ben çesm-i bed [fenâ bakıslı] kullar da yaratdım. Eger o münâfıkın<br />
gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” agzının suyunun bereketi ile sönmez idi.<br />
14– Nakl eylemislerdir ki, bir gün Cebrâîl aleyhisselâm geldi<br />
ve dedi: Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm söyler. Yâ<br />
Resûlallah! Allahü teâlâ yetmis dünyâ büyüklügünde bir âlem<br />
halk etmisdir. Onun zemîni beyâz misk ile döselidir. Orası, arsdan<br />
bir igne atsan, zemîne düsmiyecek seklde melekler ile doludur.<br />
Allahü teâlâ o melekleri yaratdıgı günden beri, tesbîh ve<br />
tehlîl ederler. Sevâbını Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin muhiblerine (sevenlerine) bagıslarlar.<br />
15– Dogru rivâyet ile rivâyet olunmusdur: Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdu: Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk hazretleri annesinden dogdugu gün, göklere bir senlik<br />
– 67 –<br />
geldi. Allahü tebâreke ve teâlâ, Adn Cennetine nidâ buyurdu<br />
ki, izzim ve celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri<br />
koyarım. Cehenneme nidâ buyurdu ki, izzim ve celâlim hakkı<br />
için, sende Ebû Bekrin düsmânlarından ziyâde kimseye azâb<br />
etmem. Kıyâmet kopup, nidâ gelir ki, Yâ Ebâ Bekr! Ben ki<br />
Cebbâr-ı âlemim. Senin dostlarını, senin istedigin yere koyacagım.<br />
Bu rivâyet onun üzerine delîl olur. Her kim ki, Ebû Bekr<br />
hazretlerini düsmân bilirse, onun îmânı onun ile pâyidâr olmaz<br />
[devâm etmez]. Her kim ki, hazret-i Ebû Bekri dost tutar.<br />
Onun küfrü onunla pâyidâr olmaz [devâm etmez].<br />
16– Enes bin Mâlik ve Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anhümâ”,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
rivâyet ederler. Buyurdular ki: Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
dünyâya veyâ âhırete âid bir istegi olan kimse, gece kalkıp,<br />
gusl edip veyâ abdest alıp, iki rek’at nemâz kılsa, her rek’atinde<br />
bir Fâtiha ve üç kerre sûre-i Ihlâs okusa, selâmdan sonra basını<br />
secdeye koyup, Yâ Rabbî, benim istegimi Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” hurmetine yerine getir, diye düâ etse; Allahü teâlâ,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hurmetine istegini verir.<br />
17– Dogru rivâyet ile, Fahr-i âlem hazretlerinden gelmisdir.<br />
Buyurdular ki: Beni Mi’râca götürdükleri gece, Cennet-i a’lâda<br />
karsıma gelen bir hûrî gördüm. Cebrâîl aleyhisselâm da yanımda<br />
idi. Cebrâîl elini gözü üzerine koydu. Yâ Cebrâîl, niçin elini<br />
gözünün üzerine koydun ve yüzünü bu hûrîden döndün, dedim.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Resûlallah! Bana destûr [izn]<br />
yokdur, o hûrîye bakayım. Hûrî benim yanıma geldi ve bana selâm<br />
verdi. Cevâb verdim. Bana dedi ki, yâ Resûlallah! Benim<br />
hâcem [efendim] nasıldır. Ben dedim ki, senin efendin kimdir.<br />
Dedi ki: Benim efendim o kimsedir ki, sana evvel îmân getiren<br />
o oldu. Sonra malını ve cânını sana fedâ etdi. O Ebû Bekr-i Sıddîkdır.<br />
Ben dedim ki, yâ hûrî, sen Ebû Bekr-i Sıddîk için misin.<br />
Evet yâ Resûlallah, dedi. Sen Ebû Bekr-i gördün mü? Evet gördüm,<br />
eger istersen simdi de onu sana göstereyim, dedi. Göster,<br />
dedim. O sâat elinin ayâsını açdı. Ayâsında hazret-i Ebû Bekrin<br />
sûretini gördüm “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
18– Ömer-ibnül-Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu: (Bes kimseden baskası için ayaga kalkmayınız. Anne-<br />
– 68 –<br />
ye, babaya, size Kur’ân-ı azîmüssân ta’lîm eden hocaya, âlime,<br />
ki ilme hürmet için. Serefleri dolayısı ile seyyidlere ve adlinden<br />
dolayı âdil sultâna.) Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” der ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu hadîs-i serîfi<br />
buyurdugu zemân, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” meclis-<br />
i se’âdete geldi. Peygamber hazretleri onun için ayaga kalkdı.<br />
Hazret-i Ebû Bekr oturmayınca, kendileri de oturmadılar.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki,<br />
yâ Resûlallah! Bize buyurdunuz ki, bu bes kimseden baskası<br />
için ayaga kalkmayınız. Siz Ebû Bekr için ayaga kalkdınız. Buyurdular<br />
ki, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, önümde oturmus idi. O<br />
sırada Ebû Bekr mescide girdi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, Yâ<br />
Muhammed! Ebû Bekr geldi. Ben dedim, yâ Cebrâîl! Ebû Bekri<br />
tanır mısın. Dedi ki, yâ Muhammed! Ebû Bekr, melekler yanında<br />
meshûrdur ki, senin yeryüzünde tanıdıgın gibi, onu tanırlar.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîk önünde ayaga kalkdı.<br />
Ben de kalkdım. Yâ Ömer, bir yerde ki, Cebrâîl aleyhisselâm<br />
ayaga kalkar, ben kalkmaz mıyım! Ebû Bekre hürmetinden<br />
ötürü, hazret-i Ebû Bekr oturmayınca, hazret-i Cebrâîl<br />
aleyhisselâm oturmadı. Ben de oturmadım.<br />
19– Dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu: Allahü teâlâ hazretleri, beni kendi<br />
nûrundan halk etdi. Ebû Bekri benim nûrumdan halk etdi.<br />
Âiseyi Ebû Bekrin nûrundan halk etdi. Mü’mine hâtunları, Âisenin<br />
nûrundan yaratdı. Her kim ki, bu büyükleri sever. Allahü<br />
teâlâ o kimsede bir nûr halk eder ki, onun ısıgında, kabrin<br />
ve kıyâmetin karanlıgından o kimseye necât verir. O ısık ile,<br />
Cennât-i Adna gider. Her kim ki, onları sevmez. Allahü teâlâ<br />
hazretleri o kimsede asla nûr halk etmez. [Allahü teâlâ bir kimseye<br />
nûr vermezse, o münevver olamaz.]<br />
20– Hazret-i Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir vakt<br />
hastalandı. Hastalıgı uzadı. Bir sabâh hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
ziyâretine gitmis idi. Zîrâ, her isi herkesden evvel yapmagı severdi.<br />
Bu âdet-i serîfesi idi. Varıp gördü ki, Resûlullah hazretleri<br />
evinde yatmıs, mubârek basını Dıhye-i Kelbînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dizine koymusdu. Hazret-i Ebû Bekr, Dıhye-i Kelbî-<br />
– 69 –<br />
ye selâm verip, Resûl-i ekremin hâli nasıldır, dedi. Dedi ki,<br />
hayrdır ey halîfe-i Resûlillah! Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki; Allahü<br />
teâlâ sana hayr versin. Iyi karsılıklar versin. Bu müjdeyi bana<br />
verdin. Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Ebâ Bekr! O<br />
Allahü teâlâ hakkı için ki, Ondan gayri Allah yokdur, ben seni<br />
gayrilerden, herkesin sevdiginden çok severim. Senin benim yanımda<br />
hediyyelerin vardır, Sana ulasdırayım. Sen Allahü teâlânın<br />
Resûlünün halîfesisin. Enbiyâ ve Mürsellerden sonra, Âdemogullarının<br />
seyyidisin “aleyhissalâtü vesselâm”. Sana tâbi’<br />
olan ve seni seven felâh bulur. Arâbî lugatında, bütün hayrlar,<br />
iyilikler, felâh kelimesinde toplanmısdır. Felâh; dünyâ ve âhırete<br />
âid isteklerin yerine gelmesine derler. Denilmisdir ki, felâh<br />
dört seydir: Bir bekâ ki, fenâsı olmıya. Bir gınâ [zenginlik] ki, fakîrligi<br />
olmıya. Bir izzet ki, zelîlligi olmıya. Bir ilm ki, cehli olmıya.<br />
Seni sevmiyen ve sana uymayan ziyân etdi. Her kim ki seni<br />
dost tutar, Resûlullah hazretlerinin dostlugu ile dost tutar. Her<br />
kim sana bugz eder. Resûlullah hazretlerine bugzu olmak sebebi<br />
ile sana bugz eder. Senin dostun hakîkatde Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
ve Resûlünün dostudur. Senin düsmânın, hakîkatde<br />
Allahü teâlâ ve Resûlünün düsmânıdır. Her kim ki, seni düsmân<br />
tutar. Muhammed Mustafânın sefâ’ati o kimseye vâsıl olmaz.<br />
Her kim ki, Muhammed Mustafânın sefâ’atinden mahrûm<br />
olur. O kimse Allahü teâlânın rahmetinden de mahrûm kalır.<br />
Yâ Ebâ Bekr, sen bunun için iyi ve azîzsin; yakın gel. Yakın geldigi<br />
ânda, Dıhye gayboldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” de uykudan uyandı. Buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Bu süâl-<br />
cevâb seklindeki konusma nedir? Ebû Bekr hazretleri de<br />
Dıhye ile yapdıgı musâhabatı haber verdi. Resûlullah aleyhissalâtü<br />
vesselâm, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! O Dıhye degil idi. O<br />
Cebrâîl-i emîn idi. Sana haber verdi o ismlerden ki, Allahü teâlâ<br />
ve tekaddes hazretleri onları sana tesmiye etdi [sana verdi].<br />
Cebrâîl, senin muhabbetini mü’minlerin kalbine saldı. Bugzu<br />
da, kâfirlerin kalbine saldı.<br />
21– Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular: Kıyâmet günü olunca, Allahü tebâreke ve<br />
teâlânın emri ile ars önünde kırmızı altından üç kürsî konulur.<br />
Mahser meydânı onların nûru ile nûrlanır, aydınlanır. Biri bir<br />
– 70 –<br />
kenârda, biri öbür kenârda, biri ortada kurulur. Ibrâhîm aleyhisselâm<br />
gelip, Allahü teâlânın emri ile bir kenârdaki minber<br />
üzerine oturur. Ben de (Muhammed aleyhisselâmım); öbür kenârdaki<br />
minber üzerine otururum. Orta yerde olan minber bos<br />
kalır. Bir münâdî, seslenir ki, Ebû Bekr-i Sıddîk nerededir. Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkı durdugu yerden ta’zîm ile getirirler. Ortadaki<br />
minber üzerine oturturlar. Sonra bir münâdî seslenir ve der ki,<br />
Halîl ve Habîb arasında Sıddîkın bulunması ne hosdur, ne güzeldir.<br />
Sonra Allahü teâlâ hazretleri üçünden hicâbı kaldırıp,<br />
tecellî eder, dîdârını gösterir. Ben, bas gözü ile, Allahü teâlâyı<br />
müsâhede ederim. Ibrâhîm de müsâhede eder, Ebû Bekr de<br />
müsâhede eder.<br />
22– Ebû Ubeyde bin Cerrâh “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: Mi’râc gecesi, Arsa vardıgım zemân, bir nidâ edici,<br />
Ars-ı a’lâdan, yâ Muhammed, yâ Muhammed, diye nidâ etdi.<br />
Ben dedim ki, buyur, buyur yâ Rabbî. Ikinci kerre, yâ Muhammed,<br />
yâ Muhammed, Ebû Bekre muhabbet eyle ki, Ebû Bekr-i<br />
Sıddîkı ben severim, diye seslendi. Sonra Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek elini Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin omuzuna koyarak, buyurdu ki:<br />
Yâ Ebâ Bekr! Kullar, Allahü teâlâ hazretlerinin huzûruna daglar<br />
misilli günâh ile çıksalar, kalblerinde senin muhabbetin olsa,<br />
Allahü teâlâ onların günâhlarını afv eder.<br />
23– Haberde gelmisdir ki, Bedr gazâsında, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” çadır gibi bir arsın altında gölgelenip, oturmuslardı.<br />
Müslimânlar kâfirler ile mukâtele [muhârebe] ederlerdi. Bir<br />
arab, muharebe meydânından arsın (çadırın) kapısına geldi.<br />
Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Kalk dısarı gel, muhârebe eyle ki, eshâbın<br />
bir bölügü sehîd oldular. Resûlullah hazretleri o araba mâni’<br />
olup, buyurdu ki, (Allahü teâlâ, Ebû Bekri, Resûli için enîs,<br />
dost, vezîr, arkadas eylemisdir.) Arab, döndü ve (Hâlin ne hosdur,<br />
ey Ebû Bekr) dedi.<br />
24– Diger bir haberde gelmisdir. Islâm askeri Tebük gazâsında<br />
idiler. Siddetli gazâ oluyordu. Iki tarafın da askerleri kuvvetli<br />
idi. Temmuzun sıcagında ögle vakti, toz cihânı kaplamıs<br />
idi. Islâm askeri ile, küffâr birbirine girmisdi. Siddetli muhâre-<br />
– 71 –<br />
be ile mesgûl idiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yedi yâri ile ki, Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ebû Zer, Talha,<br />
Sa’d, Sa’îd “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleridir,<br />
berâber kumanda mevki’inde oturmuslar idi. Muhârebe siddetlendi.<br />
Islâm askeri bir mikdâr za’îf oldular. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Sa’d ve Sa’îde buyurdular ki, imdâda<br />
varınız. Ikisi de kalkıp, muhârebeye gitdiler. Sonra, Ebû Zer ile<br />
Talhaya buyurdular ki, siz de varınız. Onlar da vardılar. Sonra,<br />
Ömer ve Osmân hazretlerine buyurdular ki, siz de imdâda varınız.<br />
Onlar da vardılar. Bir sâat geçdi. Hazret-i Ebû Bekre de<br />
muhârebeye gitmek sevki gâlib oldu. Kılınç çekip, atının dizginini<br />
çekdigi gibi, Resûlullah ”sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, hazret-i Sıddîkin bileginden tutdu. Buyurdu ki; (Sen<br />
savasa gitme yâ Ebâ Bekr), ya’nî, yâ Ebâ Bekr, senin isin muhârebe<br />
etmekde degil, buradadır. Sen burada, gönlümüzü ve<br />
gözümüzü cemâlin müsâhedesi ile sâdümân [ziyâde sevinçli]<br />
tut. Yâ Ebâ Bekr, dünyâda her eziyyet ve derd ki, bedenime ve<br />
kalbime erisiyor. O eziyyet ve derd, senin cemâlinin müsâhedesi<br />
ile, benim üzerimden kalkıyor.<br />
Bu habere benzeyen baska da bir haber gelmisdir. Bedr gazâsında,<br />
Ramezân-ı mubârekin onyedinci Cum’a günü idi. Bu haberin<br />
râvisi, Abdüllah bin Mes’ûddur “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Der ki, o gazâda ben de hâzır idim. Benden âciz kimse yokdu.<br />
Lâkin Ebû Cehlin basını ben kesdim, getirdim. Iki asker birbirine<br />
erisdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,<br />
Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-<br />
u serîfinde gördük. Hazret-i Sıddîk kendi oglunu kâfirler safında<br />
gördü. Gayret ve hamiyyet-i dîniyyesi galebe gelip, din gayreti<br />
ile ortaya çıkıp, yâ Resûlallah bana izn ver, tâ kâfirler ile muhârebe<br />
edeyim. Onların kalblerine vurayım. Oglumun basını<br />
kendi elim ile keseyim, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,<br />
yâ Ebâ Bekr! Harbe katılma. Benim yanımda, gözüm ve<br />
kulagım gibi oldugunu bilmiyor musun, buyurup, hazret-i Ebû<br />
Bekri; Allahü teâlânın selâmını ve kelâmını isiten mubârek kulaklarına<br />
ve Allahü teâlâyı bilmedigimiz seklde gören mubârek<br />
gözlerine benzetdiler. Server-i âlem Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek baslarından kadem-<br />
i serîflerine kadar herbir a’zâsı güzel idi. Velâkin mubârek<br />
– 72 –<br />
gözleri ve kulakları cümle a’zâlarından dahâ güzel idi. Dogudanbatıya<br />
bütün müslimânlar, muvâfık ve muhâlif hepsi bilirler ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çok kerre, kulagından<br />
ve gözünden dolayı düâ buyurmusdur. (Ey benim Allahım!<br />
Beni kulagım ve gözüm ile fâidelendir. Benim gözümü ve kulagımı<br />
benden sonra ümmetime mîrâs bırak.) Allahü teâlâ bu iki<br />
düâya icâbet etmisdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerini hayâtda Ebû Bekr ile fâidelendirmisdir. Vefâtlarından<br />
sonra, Ebû Bekri mîrâs tutucu halîfe etmisdir. Bu iki<br />
düâ, o iki düâya benzer ki, Ebû Bekr hazretlerine buyurmuslar<br />
idi: (Allahü teâlâ, sana, hayâtımda ve vefâtımdan sonra, benim<br />
tarafımdan en iyi karsılıklar versin!) Bu düâların temâmını Allahü<br />
teâlâ kabûl buyurmusdur. Zîrâ, islâm dîni önce ve sonra, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile karâr tutdu.<br />
Mâlik bin Enes, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur:<br />
(Eger Ebû Bekr olmasa idi, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ibâdet olunmaz idi.) Önce kimse müslimânlıga gelmezdi. Sonra<br />
da kimse müslimânlık üzere kalmaz idi. Her kim ki, o islâm dînine<br />
geldi; ki Allahü teâlânın tevfîki ile geliyordu. Lâkin Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin islâma gelmesi bunlara sebeb<br />
idi. Iyi düsünürsen, istersen, bu sözlerin dogru oldugunu anlarsın,<br />
bilirsin.<br />
25– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
son hastalıgında, vefâtları yaklasdı. Cümle halk [ya’nî Eshâb-ı<br />
kirâm] hüzünlü ve telâslı idiler ve muzdarib oldular. Lâkin Ebû<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, temâm ilmi, sekînesi ve<br />
hilmi ve fadlı, aklı ve tedbîri sebebi ile, o fitnelerde ve âfatlarda,<br />
hilâf ve ihtilâflarda, halka dermân olurdu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etdiler. Ihtilâf oldu. Hazret-i<br />
Server-i âlem, dâr-ı bekâya [âhırete] irtihâl etdikde [göçdükde],<br />
bir kısm dedi ki, vefât etdi, bir kısm dedi ki vefât etmedi. Her<br />
iki kısm toplanıp, kılınçlar çekildi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri, hücre-i se’âdete girdi. Rıfk ve karârlılık ile, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, yasdıgı<br />
yanına geldi. Mubârek yüzünü kıble tarafına yöneltip, üzerine<br />
bir çarsaf örtmüsler idi. Mubârek yüzünden örtüyü açıp,<br />
bakdı ki, dünyâ âleminden, âhırete göçüp, yok olmıyan mukad-<br />
– 73 –<br />
des rûhlarının Allahü teâlâ katına ulasdıgını anladı. Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” böyle gördükde, durdugu yerden dizleri<br />
üzerine düsdü. Bir sâat mikdârı, yüzünü, gözünü Resûlullah<br />
hazretlerinin mubârek eline ve ayagına, yüzüne sürdü. Nûrlu<br />
yüzüne bakarak, gözyaslarını nisân yagmuru gibi dökdü. Buyurdu<br />
ki, anam-babam sana fedâ olsun. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretlerinin sana yazdıgı ölümden acı çekdin ve siddeti tatdın.<br />
Bundan sonra acı çekmezsin. Hiç mihnet dahî bulmazsın.<br />
Kalkıp evden dısarı geldi. Minbere çıkdı. Elhamdülillah, Vessalâtü...<br />
okudukdan sonra, Yâ kavm! Her kim, sizden hazret-i<br />
Muhammede “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” taparsa, hazret-<br />
i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etmisdir.<br />
Her kim sizden Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine taparsa,<br />
Allahü sübhânehü ve teâlâ ölmez, dedi. Eshâb-ı kirâm arasındaki<br />
ihtilâf kalkdı. Sâkin ve râhat oldular. Sonra da, hangi<br />
mekâna defn edelim diye ihtilâf etdiler. Muhâcirler dediler ki,<br />
Mekke-i Mükerremeye götürelim. Ensâr dediler, Medîne-i münevverede<br />
defn edelim. Bir kısmı dedi, Sâma götürelim. Bir<br />
kavm dedi ki, Yemene götürelim. Söz uzadı. Husûmet zuhûra<br />
gelecek idi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdular<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitdim. Buyurdular ki: (Peygamberler, rûhları kabz<br />
olundukları mekâna defn olunurlar!) Bütün sahâbîler, bu kavle<br />
râzı olup, sâkin oldular.<br />
Bir kerre de, hilâfet ahvâli için ihtilâf etdiler. Muhâcirler dediler,<br />
halîfe bizden olsun. Ensâr dediler, halîfe bizden olsun. Bir<br />
kısm da dedi, halîfe iki olsun. Biri Ensârdan olsun, biri muhâcirden<br />
olsun. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp,<br />
minbere çıkdı. Hamd, senâ ve salât ve selâm etdikden sonra,<br />
buyurdu ki, (imâmet ve hilâfet isi sirketle olmaz. Zîrâ iki kılınç<br />
bir kında olmaz. Bir evde iki sâhib olmaz. Bir mescidde iki<br />
muhtelif kıble dogru olmaz. Imâm Kureysden olur. Her kim<br />
Kureysden degildir, imâmlıgı [halîfeligi] olmaz. Bunları Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim.) Muhâcir<br />
ve Ensâr, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
sözünü isitdiler ve hepsi kabûl etdiler. Ihtilâf kalkdı “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
Bir de Üsâme “radıyallahü teâlâ anh” hakkında ihtilâf etdi-<br />
– 74 –<br />
ler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında,<br />
sekizbin yigit kimseyi, Sâm tarafına gönderip, Üsâmeyi<br />
“radıyallahü teâlâ anh” onların üzerine emîr ta’yîn buyurmusdu.<br />
Kendi mubârek eli ile Üsâmeye bir alem [bayrak] vermislerdi.<br />
Onlar ile mesgûl olmakdan kurtulmuslar idi. Lâkin,<br />
Üsâme hazretleri Medîneden çıkmadan, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” âhıret âlemine göçdüler. Muhâcir<br />
ve Ensâr ittifâk etdiler ki; o askeri Sâm tarafına göndermiyeler.<br />
Böyle bir zemânda yehûdîler ve hıristiyanlar bir yandan,<br />
mürtedler ve münâfıklar bir yandan rencîde ederlerdi. Eger<br />
bu zemânda, bu kadar askeri kendimizden uzak tutarsak, sonra<br />
bizim hâlimiz nice olur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri buyurdular ki, o Allahü teâlâ hakkı için ki,<br />
ondan baska Allah yokdur, eger kırlardaki kurtlar gelseler,<br />
ortalık bos oldugu için, evlâd ve ıyâllerimizi evlerimizden dısarı<br />
çekseler de, o alemi [bayragı] ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek eli ile baglamısdır,<br />
geri döndürmem. O sâatde Üsâmeyi askeri ile Sâm tarafına<br />
gönderdi. Yehûdîler ve digerleri bunu gördüler. Kalblerine<br />
korku düsdü. Düsündüler ki, eger islâm dîni dogru olmasa idi,<br />
böyle zemânda, bu kadar askeri kendilerinden uzaga göndermezlerdi.<br />
Bundan dolayı, Ebû Zer ve Ebû Hüreyre “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Mâlik,<br />
imâm-ı Sâfi’î gibi imâmlar dediler ki: Eger Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri olmasa idi, kimse önce<br />
îmâna gelmezdi. Eger Ebû Bekr hazretleri olmasa idi, sonunda<br />
kimse islâm dîni üzere kalmazdı.<br />
Dogru rivâyet ile gelmisdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, ikisi<br />
Mekke-i Mükerremeden hicret buyurdular. Her ikisi birbirine<br />
refîk, sefîk, musâhib oldular. Medîne-i münevvereye yaklasdılar.<br />
Yolun sag tarafına dogru bir mikdâr döndüler. Tâ Benî<br />
Âmir ve Benî Avf hurmalıgı yanına geldiler. Develerden indiler.<br />
Develerin dizlerini bagladılar, oturdular. Haber Medîneye<br />
erisdi. Halk sürûr ve ferâhla ziyârete geldiler. Hizmet-i serîflerine<br />
erisdiler. Gördüler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîk, iki ay ve günes gibi, hilye-i serîfleri<br />
[görünüsleri] birbirine benziyen iki zât gibi gördüler.<br />
– 75 –<br />
Hangisinin Resûlullah oldugunu bilemediler. Ebû Bekre selâm<br />
verdiler. Medh ve senâ etdiler. Hizmetinde ayak üzere durdular.<br />
Süâl sormagı edebsizlik kabûl etdiler. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” nas [insanlar] ile söylesmekde, nasihât vermekde,<br />
hizmet etmekde iken, Resûlullah hazretleri, vekâr ile sessiz<br />
oturuyordu. Lâkin kimse ikisini birbirinden fark edemezlerdi.<br />
Tâ ki, günesin harâreti hazret-i Resûlullahın üzerine geldi.<br />
Hazret-i Ebû Bekr kalkıp, ridâsını çıkarıp, eli ile Resûlullah<br />
hazretleri üzerine gölgelik etdi. O zemân Medîne ehli, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bildiler.<br />
Ellibesinci Menâkıb: Ey azîzler. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hidâyet ve riâyeti, evvelki menâkıblarda anlatıldı,<br />
isitdiniz. Sonra da kifâyet ve inâyeti, sonraki menkıbelerde<br />
anlatıldı, isitdiniz. Ebû Bekr-i Sıddîkın fadl ve kadrinden, seref<br />
ve fahrinden ve cemâl ve câhinden önce ve sonra söylenenleri<br />
isitmissinizdir. Tatlı ve sirin ibâre ile bir de benden isitiniz.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
Cebrâîl aleyhisselâmı ilk gördügü esnâda, ondan birsey isitmedi.<br />
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm kırmızı yâkutdan bir taht üzerinde<br />
Hirâ dagında göründü. Hazret-i Habîbullah onu görünce<br />
korkdu. Hemen oradan acele ile geri dönüp, hazret-i Hadîcenin<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” se’âdethânesine geldi. Buyurdu ki: Yâ<br />
Hadîce! Ben bilmem ki bana ne oldu. Çabuk Ebû Bekri bulup,<br />
yanıma getirin. Gördügüm nesneyi Ebû Bekre söyliyeyim. Biraz<br />
sükûnet ve râhatlık bulayım. Hazret-i Hadîce varıp, hazret-i<br />
Ebû Bekri çagırdı. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr, Muhammed, seni ister.<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, geldi. Yâ<br />
Muhammed “aleyhisselâm”! Sana ne oldu ki, sen kendi hâlinde<br />
degilsin, sende degisiklik olmus, dedi. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Ben Hirâ dagının basında idim. Havada<br />
yâkut kürsî üzerinde oturan bir sahs gördüm. Melek mi,<br />
cinnî mi, insanoglu mu bilmedim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bir müddet düsündü. Sonra dedi ki, yâ Muhammed<br />
“aleyhisselâm”, ben eve gidiyorum. Sen Hadîceyi yanına<br />
çagır. Yanında otursun. O görünen her kim ise, yine evvelki gibi<br />
gelip, görünür. Siz onu gördügünüzde, o vakt, Hadîceye buyur,<br />
basını açsın. Eger o kimse, Hadîcenin basının saçına bakarsa,<br />
bil ki, Iblîsdir. Eger bakmaz ise, bil ki, Cebrâîldir.<br />
– 76 –<br />
Ey müslimânlar isidin ve fikr edin. O vakt ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de, kendi isinde sâkin<br />
olmamıs idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Server-i kâinâta sükûnet<br />
verdi. La’net ve toprak o la’înlerin basına olsun ki, hazret-<br />
i Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anh” çirkin seyler<br />
söylerler. Bunun benzeri o haber, Emîr-ül mü’minin Ömer bin<br />
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rivâyeti ile oldu.<br />
Bedir günü idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri kendi eshâbının azlıgını gördü ki, üçyüzonüç kimse<br />
idiler. Küffârın çoklugunu gördüler, bin kisiye yakın idi. Mubârek<br />
yüzünü kıble tarafına dönüp ve iki ellerini yukarı kaldırıp,<br />
(Ilâhî! Bize va’d etdigin zaferi nasîb et. Yâ ilâhî! Eger, küffâr<br />
bugün müslimânlar üzerine gâlip olsalar ve bu kavmimi burada<br />
helâk etseler, bir dahâ kıyâmete dek, dünyâda kimse Seni bir<br />
bilip, birligini zikr etmez) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” öteden gelip, Resûlullah hazretlerine mülâzemet<br />
edip, dedi ki, yâ Resûlallah! Bundan sonra, Allahü teâlâ<br />
hazretlerine, bu derece korkarak, kendinizi üzerek düâ etmeyiniz.<br />
Zîrâ, Allahü tebâreke ve teâlâ va’dinde durup, Size zafer<br />
nasîb eder, küffârın serrini Sizden uzaklasdırır. Hemen Cebrâîl<br />
aleyhisselâm nâzil olup, besbin melek, kendisi ile berâber kâfirler<br />
ile harb etmek üzere geldi. Dedi ki, yâ Muhammed! Ebû<br />
Bekrin bu sözleri söylemesi üzerine, biz silâhlarımız ile geldik<br />
ki, senden bu serri def’ edelim, buna kâfiyiz.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Hadîcenin<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin se’âdethânesinde<br />
üzüntülü iken, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
Cebrâîl aleyhisselâmın yol göstermesi ile müjde verdi. Resûlullah<br />
aleyhisselâtü vesselâm Bedr gazâsında aglardı. Ebû Bekr<br />
hazretleri ona, Hak Sübhânehü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
yardımı ile zafer bulacagı müjdesini verdi. Bu cümleyi onun için<br />
söylerim ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretlerine,<br />
kulak ve göz menzilesinde olmusdur. Zîrâ, bedenin bütün<br />
organlarından önce, bir sesi kulak isitir. Görülecek bir seyi, bedenin<br />
bütün organlarından evvel göz görür. Cebrâîl aleyhisselâm,<br />
Hadîce “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin se’âdethânesine<br />
bir dahâ gelince, hazret-i Hadîce mubârek basını açdı.<br />
Hazret-i Cebrâîl yüzünü döndürdü. Ebû Bekr “radıyallahü teâ-<br />
– 77 –<br />
lâ anh” dedi ki, Yâ Muhammed! Bu o nâmûsu ekberdir. Ya’nî<br />
Cebrâîl aleyhisselâmdır. Hazret-i Âdem aleyhissalâtü vesselâm<br />
vaktinde hazret-i Âdeme, hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm<br />
vaktinde, hazret-i Mûsâya geldi.<br />
(Isâret): O Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ki, Hadîcenin<br />
basının saçını, hazret-i Cebrâîlin mubârek gözünden korudu.<br />
Çirkin iftirâya tutulan Âiseyi, kullarından muhâfaza edemez mi<br />
idi ki, muhâfaza etdi.<br />
(Nükte): Insan vücûdunda basdan ayaga dek, hiçbir uzv, kulakdan<br />
ve gözden fazîletli degildir. Bütün Peygamberlerin<br />
“aleyhimüsselâm” ümmeti arasında da Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden üstün ve fazîletli kimse yokdur.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri pazara vardı. Dükkânını açdı.<br />
Sasırmıs olarak, âsık ve bası dönük, saskın beklerdi. Resûlullah<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” Hirâ dagına gitdi. Cebrâîl aleyhisselâmı<br />
bekliyor idi. Cebrâîl aleyhisselâm IKRA’ sûresini getirdi.<br />
Dedi ki, hemen simdi, geri dön ve halkı dîne da’vet eyle! Yâ Muhammed!<br />
Eger bu sâatde bir kimse müslimân olursa, kıyâmete<br />
kadar dünyâ selâmetde kalır. Eger bu sâat, insanların ileri gelenlerinden<br />
bir kimse müslimân olmaz ise, geri gel, seni kanadım<br />
üzerine alıp, Kabe kavseyne götüreyim. Tekrâr gelip, yer ehlini<br />
helâk edip, intikâm alayım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, Hirâ dagından geri, Mekke-i Mükerremeye<br />
geldi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” da<br />
Mekke-i Mükerremeden çıkıp, Hirâ dagına dogru gitmege basladı.<br />
Yolda birbiri ile karsılasdılar. Muhabbet ile sarıldılar. Server-<br />
i âlem buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr, nereye gidiyorsun. Ebû<br />
Bekr “radıyallahü anh”, Sizin huzûr-ı serîfinize geliyordum, yâ<br />
Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, Siz nereye gidiyorsunuz,<br />
dedi. Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
Senin yanına geliyordum. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki:<br />
Hangi maksad için geliyordunuz. Resûlullah, buyurdular ki: Ben<br />
Allahü tebâreke ve teâlânın Resûlüyüm. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
anh” dedi ki: Delîlin nedir. Resûlullah buyurdu: O vâkı’a [rü’yâ]<br />
ile ki, sen onu Sâmda gördün. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki; Dogru<br />
söyledin, simdi ne buyurursun. Resûlullah buyurdu: Onu derim<br />
ki, müslimân olmalısın. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, müslimân oldum.<br />
Ne buyurursun. Resûlullah oradan hemen Hirâ dagına var-<br />
– 78 –<br />
dı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı gördü. Dedi ki; Yâ Cebrâîl!<br />
Müjdeler olsun sana ki, Ebû Bekr müslimân oldu. Hazret-i Cebrâîl<br />
aleyhisselâm da dedi: Yâ Muhammed! Sana da müjdeler olsun<br />
ki, dünyâ; kıyâmete kadar helâk olmakdan ve zevâlden emîn<br />
oldu [kurtuldu.]. Yâ Muhammed! Kıyâmete kadar her kim dirlik<br />
bulur, o Ebû Bekrin dirligi bereketi iledir. Kıyâmete kadar her<br />
kim müslimân olursa, o da Ebû Bekrin islâmı bereketi iledir. Yâ<br />
Resûlallah! Hak sübhânehü tebâreke ve teâlâ hazretleri kıyâmet<br />
gününde emr eder, mahlûkların evvelinden sonuna kadar hepsini<br />
Arasat meydânına toplarlar. Iyi olanları Arsın sag tarafında<br />
dururlar. Bedbaht olanları sol tarafında dururlar. Ondan sonra,<br />
Allahü teâlâ hazretleri, bana, buyurur, senin elini tutup, Arsın<br />
üstüne götürürüm. Sonra Ebû Bekr-i Sıddîkın da elini tutup, Arsın<br />
üstüne götürürüm. Sonra, onsekiz bin âlemin halkı ve yüzyirmidört<br />
binden ziyâde olan ümmet arasında, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
gibi kimse yokdur diye, seslenirim.<br />
Ellialtıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu: Allahü tebâreke ve teâlâ o günde, Isrâfîl aleyhisselâm<br />
hazretlerine, sûra üflemesi için emr eder. Isrâfîl aleyhisselâm,<br />
ayakları yerde, bası Ars-ı a’lâda bir melekdir. Allahü teâlânın<br />
onu yaratdıgı günden beri, sûru agzına almıs, bir ayagı ileri,<br />
bir ayagı geri, gözlerini Ars tarafına dikip, emre hâzır beklemekdedir.<br />
Ne zemân sûra üfürmek için emr olunur ise, o zemân sûra<br />
üfürür. Isrâfîl aleyhisselâm sûra üflemeye baslayıp, nefesi sûru<br />
dolduruncaya kadar kırk yıl geçer. O sûr bir borudur. Hak<br />
sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin yaratdıgı canlıların adedince, o<br />
sûrda delik vardır. Her canlının rûhu, kendine mahsûs deliklerden<br />
dısarı gelip, kendi kalıbına [bedenine] girer. Hiç yanlıs yola<br />
gitmez. Eger bir bedenin bası doguda ve ayagı batıda olsa, Allahü<br />
tebâreke ve teâlânın emri ile, hâzır olup, toplanırlar. Rûhların<br />
temâmı yanılmadan sûrdan çıkıp, kendi bedenine girer. Fekat,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mukaddes<br />
rûhu sûrdan dısarı gelmez. Isrâfîl aleyhisselâm içeride<br />
rûh var diye bir kerre dahâ üfürür. Yine Ebû Bekr-i Sıddîkın rûhu<br />
sûrdan çıkmaz. Allahü teâlâdan hitâb gelir: Yâ Isrâfîl, sen sâkin<br />
ol. Ben onun ile konusayım. Hüdâ-i azze ve celle nidâ buyurur<br />
ki, (Ey, mutma’inne olan nefs! Sen Rabbinden râzı oldugun<br />
hâlde, Rabbin de senden râzı oldugu hâlde, Rabbine dön. Benim<br />
– 79 –<br />
sâlih kullarımın yanına ve Cennete gir.) [Fecr sûresi 27, 28, 29,<br />
30. âyet-i kerîmelerinin meâli.] Hemen Ebû Bekr hazretlerinin<br />
nefs-i mutma’innesi [rûhu] dısarı gelir. Görür ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” merkad-ı mubârekelerinden<br />
[asl yerlerinden] gelip, hâzır durur.<br />
Nükte: Eger, kıyâmet günü mevtâların kabrlerinden nasıl<br />
çıkdıklarını bilmek istersen, behâr mevsiminde kırlara git. Bitkiler<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emr-i serîfi ile, nice<br />
yerleri yarıp, toprakdan dısarı çıkdıklarını gör. Bir mikdâr toprak<br />
da bası üzerinde kalmısdır. Böylece, kıyâmet günü mevtâlar<br />
da kabrden dısarı gelirler. Herkes, bası üzerindeki topragını silkerek<br />
kalkar. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kabrden<br />
dısarı geldigi gibi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini kabr üzerinde durmus görür. Der ki, yâ Resûlallah,<br />
bugün ne gündür. Resûlullah hazretleri buyurur: Yâ Ebâ<br />
Bekr! Bugün Arz günüdür. Ebû Bekrin elini tutup, Ars önüne<br />
kadar, berâber giderler. O vakt, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
nidâ eder. Nûrdan üç kürsî getirirler. Birisini arsın<br />
sagına koyarlar. Birisini arsın önüne koyarlar. Birisini arsın soluna<br />
koyarlar. Nidâ eder ki, Ibrâhîm Halîli, Muhammed Habîbi,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîkı getirin. Melekler, Ibrâhîm aleyhisselâm hazretlerini,<br />
elbise giymis, basına tâc konmus olarak getirirler. Ars<br />
karsısında durdururlar. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerini de elbise giymis ve tâc basında<br />
olarak getirirler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini<br />
getirirler. Basında örülü tâc vardır. Hitâb-ı izzet gelir:<br />
Ibrâhîm Halîli arsın sagında oturtun. Cenneti de arsın sagında<br />
tutun. Yine hitâb-ı izzet gelir: Mustafâ Habîbi arsın solunda<br />
oturtun. Cehennemi de arsın solunda tutun. Ebû Bekri arsın<br />
önünde oturtun. Melekler hayret ederler. Yâ ilâhel âlemin. Biz<br />
böyle bilirdik ki, hazret-i Muhammed Mustafâ senin katında Ibrâhîm<br />
Halîlden azîzdir, üstündür. Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” seyyid-i Enbiyâdır. Ibrâhîm aleyhisselâmı,<br />
arsın sagına Cennet tarafında buyurdun, Muhammed Mustafâ<br />
hazretlerini arsın soluna Cehennem tarafına buyurdun. Nidâ<br />
gelir ki, Ibrâhîm benim Halîlimdir. Muhammed Mustafâ benim<br />
Habîbimdir, seyyidil evvelin vel âhırîndir. Bugün onun her<br />
dilegini ben de dilerim. Bugün o gündür ki, Ibrâhîmin sefâ’ati ol-<br />
– 80 –<br />
maz. Ibrâhîmi arsın sagında tutun. Ümmet-i Muhammedden afv<br />
etdiklerimi, Cennete gönderirim. Cennete giderken onu görsün.<br />
Muhammed arabîyi arsın sol tarafında tutun ki, onun ümmetinden,<br />
Cehenneme gönderdiklerime, o sefâ’at eder. Onun ümmetinin<br />
ba’zısını rahmetimle afv ederim. Ba’zısını Onun sefâ’ati ile<br />
afv ederim. Sonra: (Merhabâ Halîl, Habîb, Sıddîk) diye nidâ-i<br />
izzet gelir. Ibrâhîm aleyhisselâm, (Gökleri ve yeri; aydınlık ve<br />
karanlıgı yaratan Allahü teâlâya hamd olsun!) buyurur. Muhammed<br />
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurur: (Bizden üzüntüyü gideren Allahü teâlâya hamd olsun.<br />
Rabbimiz elbette sükr edilen ve afv edicidir.) Hazret-i Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurur: (Bize, va’dinde<br />
sâdık olan Allahü teâlâya hamd olsun!)<br />
Halîl ve Habîb “aleyhimessalâtü vesselâm” ve Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hamd etmeleri ile halk birbirine girerler. Nitekim<br />
dünyâda koyun kuzudan ayrılıp, geri karısır. Feryâd ve figân<br />
halkdan kalkar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
halkın ürkmesini ve feryâdını görüp, minber üzerine çıkar.<br />
Mahser tarafına bakar. Bir melek görür. Yediyüzbin bası<br />
vardır. Her basında yediyüzbin dili vardır. Her dil bir lügat ile<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini tesbîh eder. Hiç bir lügât<br />
birbirine benzemez. Allahü teâlâ hazretlerinin kudreti ile onun<br />
burnundan bir duman çıkar. Mahser halkının etrâfını çevirir.<br />
Mahser halkı ondan korkarlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli görüp, mûbarek basını secdeye<br />
koyup, der ki (Yâ Rabbî, selâmet ver!). O melek, o heybetiyle,<br />
Resûlullahın huzûruna gelir. Selâm verir ve der ki, yâ<br />
Muhammed, beni tanır mısın. Sultân-ı Enbiyâ buyurur ki, bilmiyorum.<br />
Der ki, Cehennem melegiyim. (Mâlikim.) Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ bana emr etdi ki, Cehennemi azâblar ile Arasat<br />
meydânına koy. Ben de koydum. Buyurdu ki, Cehennemin yedi<br />
kapısını bagla. Ben de bagladım. Buyurdu ki, Cehennemin<br />
anahtârlarını Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” önüne götür. O da Ebû Bekr-i Sıddîka versin. Sen<br />
Cehennem kapısında otur. Ebû Bekr-i Sıddîk kimi gönderir ise,<br />
onu Cehenneme al. Ondan sonra Resûlullah buyurur: Yâ Ebâ<br />
Bekr-i Sıddîk! Cehennemin anahtârlarını al. O da alır. Mâlik,<br />
Cehenneme geri döner. Bir melek de sag tarafından gelir. O<br />
– 81 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:6<br />
melekden [Mâlikden] bin kat büyük, aydan ve günesden nûrlu,<br />
misk ve kâfûrdan ziyâde kokulu, tesbîh ederek; Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine<br />
gelir. Der ki, Esselâmü aleyke yâ Muhammed! Beni tanır<br />
mısın. Habîbullah hazretleri buyurur: Hâyır tanımıyorum! O<br />
der ki, ben Cennet Rıdvânıyım. Allahü teâlâ bana emr etdi ki,<br />
Cenneti Arasata getir. Bütün ni’metleri ile berâber, ben de arasata<br />
getiririm. Emr eder ki, Cennetin anahtârlarını Muhammed<br />
Mustafânın huzûruna getir. Tâ ki, Ebû Bekr-i Sıddîka versin.<br />
Sen Cennetde yerine otur, buyurur. Ebû Bekr-i Sıddîk kimi diler<br />
ise, Cennete göndersin. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bana buyurur. Al, Cennetin anahtârlarını<br />
Ebû Bekre ver. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
de, anahtârları alır. Cennet Rıdvânı geri döner.<br />
Bir melek dahâ zuhûra gelir. Resûlullah hazretlerine selâm<br />
verir. Otuz basamaklı kürsî üzerine çıkar. Yüzünü mahser halkına<br />
döndürür. Der ki; yâ mahser ehli. Ben sizin Rabbinizin elçisiyim.<br />
Hak sübhânehü ve teâlâ buyurur: Biliniz yâ dostlar ve<br />
düsmânlar ki, bu günde ev ikidir. Biri Cennet, ve biri Cehennem.<br />
Benim de hükmüm ikidir. Biri adl, biri fadl. Adl düsmânlara<br />
ve fadl dostlaradır. Fadl evi, ebedî Cennetdir. Adl evi, ebedî<br />
Cehennemdir. Biliniz yâ dostlar ve düsmânlar ki, Cennetin ve<br />
Cehennemin anahtârlarını Ebû Bekr-i Sıddîka verdim. Sizden<br />
bir kimse, yerden göge kadar günâh islemis olsa [îmânı ehl-i<br />
sünnet i’tikâdına uygun ise] ve o kimse Ebû Bekri severse, Allahü<br />
teâlâ onun cümle günâhlarını Ebû Bekr-i Sıddîk için afv<br />
eder. Onun huzûruna varın ve onun ile Cennete dâhil olun. Hudâ-<br />
i azze sânehü Cehennemi Ebû Bekr-i Sıddîkın dostlarına harâm<br />
etmisdir. Her kim ki sizden çok ibâdet etmis olsa, o kimse<br />
Ebû Bekr-i Sıddîka bugz ederse [îmânı ehl-i sünnet i’tikâdına<br />
uygun degilse], Allahü teâlâ o kimseden bîzârdır. Onun makâmı<br />
Cehennemdir ve nârdır. Allahü teâlâ hazretleri Cenneti ona<br />
harâm etmisdir. Bir nidâ gelir ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkı<br />
götürün. Yediyüzbin saf melek Ars önünde durmus olurlar.<br />
Her safın uzunlugu mesrıkdan magribe kadar, genisligi de o kadardır.<br />
Cümlesi Ebû Bekr-i Sıddîkın huzûruna gelirler. Minberden<br />
alıp, burak üzerine bindirirler, götürürler ve derler ki (Ebû<br />
Bekri karsılayın!) Ars altına kadar varır. Allahü teâlâ hazretle-<br />
– 82 –<br />
rinden nidâ gelir ki, (Yâ Ebâ Bekr! Bana yaklas.) Ya’nî bana<br />
yakın ol. Bir kerre dahâ nidâ gelir ve üçüncü kerre de (Ileri gel,<br />
ileri gel) diye, nidâ gelir.<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu<br />
ki, o kadar yaklasdırırlar ki, Arsa yakın olur. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinden nidâ gelir ki, yâ Ebâ Bekr-i Sıddîk! Elini<br />
arsın üzerine uzat. Kendi defterini al. Istersen oku. Istersen<br />
okuma. Bugün evvelîn ve âhırîn halkı [bütün insanlar] onu taleb<br />
ederler ki, bugün senin sevdiklerin için ne istersen yaparım.<br />
Sonra emr eder ki, Ebû Bekr-i Sıddîkı Cennet tarafına götürürler.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” nidâyı isitir. Burakdan<br />
asagı iner. Basını secdeye koyar. Der ki: Yâ Rabbî! Izzetin<br />
ve celâlin hakkı için, bugün, tâ ki, mahser yerinde bulunan<br />
bütün beni sevenleri, bu kuluna bagıslayıncaya kadar ayagımı<br />
Cennete koymam. Nidâ gelir ki, Ebû Bekri, dostları ile ve muhibleri<br />
ile Cennete iletiniz. Emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
ve emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk ve emîr-ül-mü’minîn<br />
Osmân-i zinnûreyn ve emîr-ül-mü’minîn Alî-yül Mürtedâ “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” Cennete girerler. Dostları ve<br />
muhibleri, onların ardınca Cennete girerler. Beyâz incîden bir<br />
kösk getirirler. Ebû Bekr-i Sıddîk, bu beyâz incîden köskde<br />
oturur. O köskün yetmis kapısı vardır. Istedigi her kapıdan Allahü<br />
teâlâyı bilinmeyen bir seklde müsâhede eder.<br />
Elliyedinci Menâkıb: Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hazretleri rivâyet eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, bir gece mubârek basını, benim yanıma<br />
koymusdu. Mubârek gözlerini yıldızlara dikmisdi. Ben aya bakdım<br />
ki, Resûlullah hazretlerinin mubârek yüzü aydan güzel idi.<br />
Bir damla su [gözyası] benim gözümden mubârek yüzü üzerine<br />
düsdü. Benden tarafa bakıp, buyurdu ki: Yâ Âise, ne oldu sana.<br />
Dedim: Ben senin yüzüne ve aya bakdım. Senin yüzün aydan<br />
dahâ nûrlu oldugunu gördüm. Vay o kimseye ki [ya’nî o kimseye<br />
acınır ki], kıyâmet günü senin yüzünü görmesin ve senin sefâ’atinden<br />
mahrûm kalsın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu ki, yâ Âise! Hüdâ-i azze ve celle günesin ve<br />
ayın nûrunu benim nûrumdan yaratdı. Niçin teaccüb edersin<br />
[hayret edersin], benim yüzümün nûruna ki, yıldızları ve levhi<br />
ve kalemi ve onsekizbin âlemi benim nûrumdan yaratdı. Ben<br />
– 83 –<br />
dedim; Yâ Resûlallah! Sen yıldızlara niçin bakardın. Buyurdu<br />
ki, yâ Âise! Benim Eshâbım arasında, bir recül [mevki’ sâhibi]<br />
vardır ki, hergün yıldızlar adedince, onun tâ’atini göge götürürler.<br />
Ben yıldızlara bakdım ki, adedini Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
baska bir ferd bilmek ihtimâli yokdur. Âise “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” zan etdi ki, benim babamı murâd ederler. Dedi ki,<br />
yâ Resûlallah! O recül [mevki’ sâhibi] kimdir. Buyurdular: O<br />
Ömer bin Hattâbdır “radıyallahü teâlâ anh”. Ömer bin Hattâbın<br />
“radıyallahü teâlâ anh” tâ’ati ise babanın tâ’ati yanında,<br />
deryâdan bir damla gibidir.<br />
Haberde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerine buyurdular<br />
ki: Bana Ömer bin Hattâbın fazîletlerinden haber ver. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Muhammed! Nûh aleyhisselâmın<br />
Peygamberligi müddeti olan dokuzyüzelli sene seninle<br />
otursam, Ömer bin Hattâbın fazîletlerini beyân etsem, bir<br />
cüz’ünü beyâna kâdir olamam. Ömerin fazîleti [üstünlügü],<br />
Ebû Bekrin fazîleti yanında, yıldızlar arasında bir yıldız gibidir.<br />
Âlimlerden ba’zısı derler, her kim ki, hazret-i Bilâlin fazîletlerini<br />
anlatırım der ise, anlatamaz. Hâlbuki Bilâl-i Habesî, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın azâdlısı idi. Bendenin [kölenin] fazîleti bu kadar<br />
olur ise, hâcenin [efendinin] fazîleti ne kadar olur, düsünmek gerek.<br />
Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki, Mi’râca vardıgım gece, Cebrâîl<br />
aleyhisselâm ile ars altında, bir na’lın sesi isitdik. Cebrâîl aleyhisselâm<br />
dedi ki, bu Bilâl-i Habesînin “radıyallahü teâlâ anh” na’lını<br />
sesidir ki, seher vaktinde onun ile mescide gider.<br />
Ellisekizinci Menâkıb: (Allahü tebâreke ve teâlâ sânühû hazretlerinin<br />
üstün kulları ol kimselerdir ki, yer yüzünde tevâzu’ ile<br />
yürürler. Tâ ki, canlı karıncayı incitmeyeler.) [Furkân sûresi 63.<br />
âyet-i kerîmesinin meâli.] Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” yolda yürür iken bir canlıyı ezmemek için, ayagı önüne bakardı.<br />
Bir vakt yolda yürürken, yol üzerinde karınca gördü. Ayagı<br />
ile üzerine basmamak istedi. Bir mert (genç) geldi. Hazret-i<br />
Sıddîkı söz ile mesgûl etdi. Unutup, ayagını o karınca üzerine basıp<br />
öldürdü. Sonra, hazret-i Sıddîk bakıp, onu gördü. Üzüldü. Ne<br />
yapacagını düsünmeye basladı. Tam o sâat, Allahü teâlâ o karıncaya<br />
hayât verdi ve konusmaga basladı: Esselâmü aleyke yâ ha-<br />
– 84 –<br />
lîfe-i Resûlillah! O sâat beni öldürüp, üzüldünüz. Sizin üzülme<br />
sebebinizden dolayı, Allahü teâlâ ben za’îf kulunu diriltdi. Konusdurdu.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, yâ Ebâ Bekr, sana halîfe diyen kimse karıncadır. Sana<br />
bugz eden ve düsmân olan kimseler karıncadan âdi olur.<br />
Ellidokuzuncu Menâkıb: Dogru haberlerde gelmisdir. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm dedi: Yâ Rabbel âlemîn! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin dostlugu Ebû Bekrin gönlünde<br />
ne mikdâr ve ne kadar oldugunu bilmek isterim. Bayram günü idi.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kıymetli ve gösterisli<br />
elbise giymis ve otuz altınlık bir sal omuzuna almıs idi. Cebrâîl<br />
aleyhisselâm a’mâ sûretinde gelip, yol üzerinde oturdu. Oraya<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk geldi. Ona yaklasdı. Cebrâîl aleyhisselâm dedi<br />
ki, Allahü tebâreke ve teâlâ afv etsin o kimseyi ki, Muhammed<br />
Mustafâ dostluguna [onun hâtırına] bana birsey versin. Ebû Bekr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o sözü isitdi. Mubârek omuzundan ridâsını<br />
[salını] çıkarıp, ona verdi. Buyurdu ki, bir def’a dahâ söyle. Bir<br />
def’a dahâ söyledi. Ebû Bekr-i Sıddîk kaftanını çıkarıp, ona verdi.<br />
Dördüncüde, setr-i avretini örten elbiseden baska, bütün elbiselerini<br />
ona verdi. Besincide na’lınını çıkarıp ona verdi. Sonunda artık<br />
elbisesi kalmadı. Bilâli “radıyallahü anh” çagırdı ve Ona buyurdu:<br />
Yâ Bilâl. Âisenin evine var. Birsey getir. Bilâl “radıyallahü<br />
teâlâ anh” giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine rast gelip, buyurdular ki, nereye gidersin, yâ Bilâl!<br />
Sen mi söylersin, ben mi söyliyeyim. Bilâl “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi ki, yâ Resûlallah, siz buyurun. Buyurdular ki: Yâ Bilâl!<br />
Bil ki, o a’mâ Cebrâîl-i emîndir. Allahü tebâreke ve teâlâ onu bu<br />
seklde gönderdi ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın bana muhabbeti ne kadardır<br />
anlasın. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Bilâli<br />
bekler idi. Hazret-i Bilâl elbise getirdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
o elbiseyi giydi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullahın<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine gelip, dedi ki, yâ<br />
Muhammed! Ebû Bekr-i Sıddîkı tecrübe ederdim. Elbiseler benim<br />
isime yaramaz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Cebrâîl<br />
aleyhisselâmın getirdigi elbiseleri Ebû Bekr-i Sıddîka getirdi.<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”: Bir nesneyi ki senin dostlugun<br />
ugruna vermis olayım, artık o bana gerekmez. Nereye uygun bulursanız,<br />
oraya tasarruf ediniz, dedi.<br />
– 85 –<br />
Altmısıncı Menâkıb: Hadîce-i Kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hazretlerini, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine verecekleri zemân [evlenecekleri zemân], hazret-i<br />
Hadîce, bir sahsı gizlice Server-i kâinâtın huzûruna gönderdi. O<br />
kisi gelip, dedi: Müsrikler bize ta’n ederler ki, kendi söhretli hâlinle,<br />
bir fakîre varıp, zevceligi kabûl etdin. Simdi bir mikdâr çeyiz<br />
gönderin, az da olsa, ben onu çogaltıp, halka gösteririm.<br />
Ayblıyanların ayblaması, kötüliyenlerin kötülemesi def’ olur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mütefekkir<br />
ve mütereddid kalkıp, gitdi. Ben kimden borç isteyeyim<br />
ki, bana borç verir, diyordu. Yine kendi kendine, bâri vefâkâr<br />
Ebû Bekrin dükkânına varayım deyip, pazara geldi. Hulle-i serîfi<br />
omuzunda çekerek ve göklerin melekleri nazar ederek giderken,<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” uzakdan gördü<br />
ki, Sultân-ı kâinât hazretleri, se’âdet ve izzetle tesrîf buyurur. Sevincinden<br />
sasırmıs olarak kendi kendine dedi ki, eger benim<br />
dükkânıma tesrîf ederse, her ne ister ise vereyim. Hazret-i risâletpenâh<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dogru Ebû Bekr-i<br />
Sıddîkın dükkânına geldi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” da karsılayıp, dedi ki, yâ Muhammedül-emîn! Babam<br />
ve anam sana fedâ olsun. Niçin üzüntülüsün. Fahr-i âlem buyurdular<br />
ki, yâ Atîk, yâ hakîm-i Kureys. Bana bir mikdâr sey gerek<br />
ki, Hadîceye ceyiz götüreyim. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, yâ Muhammedül-emîn! Yetmis devem, Sâma<br />
ticârete gitmisdi. Bugün müjde getirdiler ki, sâlim ve ganîmet ile<br />
geldiler. Kerem edip, karsılayın. Kervân bası olan sahsa durumu<br />
bildirin. O kervânın basındaki sahsa sag ve sâlim geldiginde,<br />
azâd edecegimi, yüz altın verecegimi, Ebû Bekrin bunu va’d etmis<br />
oldugunu söyleyin. Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”, çok sevinip, kervânın önüne geldi. O<br />
kervân bası sahsa [kula] dedi ki: Efendin Ebû Bekr-i Sıddîk bu<br />
develeri yükleri ile, esyâları ile bana hibe etdi. Sana nisân vereyim<br />
dedikde, kervanbası kul, ben senden nisân istemem. Ben ve<br />
develer, sana fedâdır deyip, develeri Hadîce-i kübrâ hazretlerinin<br />
serâyı tarafına sürdüler. Pazar ortasına vardılar. Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bir kimse gönderdi ki,<br />
Muhammedül-emîn hazretlerine söyle, develeri getirip, bu aradan<br />
geçirsinler. Getirdiler. Dedi ki, yâ Muhammedül-emîn, bir<br />
mikdâr durun. Hizmetci gönderip, kendi se’âdethânesinden<br />
– 86 –<br />
renkli-ipekli kaftanlar getirtip, herbirini bir devenin yükü üzerine<br />
çekdiler. Renkli ipekli kumaslar ile çeyizleri iletirler. Tâ ki,<br />
Muhammedül-emîn hazretlerini kötüleyenler, zemmedenler,<br />
hased edenler; üzüntülü, gamlı olsunlar. Bütün Mekke-i mükerreme<br />
ehline ma’lûmdur ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin malı yokdur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” malını ve mülkünü hazret-i Muhammede<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” fedâ etmisdir. O develeri,<br />
üzerlerinde ipekli-renkli kumaslar ile örtülü olarak, sesli olarak<br />
Mekke-i mükerremeyi dolasdırarak, Hadîcenin “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” se’âdethânesine iletdiler. Cümleye ma’lûm oldu ki,<br />
bu hazret-i Hadîcenin çeyizidir. Muhammedül-emîn getirmisdir.<br />
Sıddîk-ı Ekberin bunun gibi, hizmet-i serîfleri ve i’âne-i haseneleri,<br />
sayısızdır “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Altmısbirinci Menâkıb: Enes bin Mâlik “radıyallahü anh”<br />
rivâyet edip, buyurdular ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
o kadar üstünlügünü isitdim ki, hayretde kaldım. Server-i âlem<br />
hazretleri, bu dünyâdan, öbür âleme göç etdiler. Bir gece Sultân-<br />
ı Enbiyâyı rü’yâda gördüm. Önüne bir tabak hurma koymuslar.<br />
(Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlânın sana verdigi<br />
o nesneden bana da ver!) dedim. Bana bir hurma verdi. Dedim,<br />
(Yâ Resûlallah! Ihsânınızı artdırınız). Böyle böyle dokuz<br />
hurma verdi. Yine yâ Resûlallah, tekrar ver dedim. Uykudan<br />
uyandım. Bakdım, dokuz hurmayı elimde buldum. Bilâlin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ezân sesini isitdim. Abdest alıp, mescide<br />
geldim. Sabâh nemâzını Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
arkasında kıldım. Nemâzdan sonra bir sâat basımı<br />
önüme salıp, tesbîh çekdim. Basımı kaldırdım. Hazret-i Sıddîkı<br />
gördüm. Mubârek arkasını mihrâba vermis. O rü’yâmda, Resûlullah<br />
hazretlerinin önünde gördügüm hurma tabagını simdi,<br />
hazret-i Sıddîkın önünde konulmus gördüm. Dedim ki: Yâ halîfe-<br />
i Resûlillah! Allahü teâlânın sana verdigi ni’metlerden bana<br />
da ver. Bana bir hurma verdi. Dedim, artdır. Bir hurma dahâ<br />
verdi. Dokuz hurmaya dek bana verdi. Ben dedim: Yâ halîfe-<br />
i Resûlillah, artdır. Buyurdu ki: Yâ Enes! Eger gece Resûlullah<br />
hazretleri ziyâde verse idi, ben de ziyâde verirdim.<br />
Altmısikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ<br />
– 87 –<br />
anh” buyurur ki; Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerini gördüm. Dilini parmagı ile tutup ovar idi. Dedim:<br />
Yâ halîfe-i Resûlillah, ne yapıyorsun! Buyurdu ki; bu beni çok<br />
islere ugratmısdır. Hem bir büyük kimseden isitdim ki, Ebû<br />
Bekr hazretleri yedi dirhem agırlıgındaki bir tası, yedi sene agzında<br />
tutdu. Bir söz söyliyecegi zemân, eger o söz, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin zikrinden gayri olsa idi, sol eli ile dilini<br />
tutup, sag eli ile o tası dili üzerine sürerdi. Der idi ki: Ey dil.<br />
Bir dahâ söylemiyesin o sözü ki, Allahü teâlâ hazretlerinin mardîsi<br />
olmıya [sevdigi sey olmıya].<br />
Hüccet-ül-islâm Imâm-ı Gazâlî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Kimyâ-i se’âdet) adlı kitâbında bildirmisdir: Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” yedi lokma ta’am yir idi. Fazla arzû<br />
eder ise, dokuz lokma yir idi. Simdi, yüzbin rahmet olsun, hazret-<br />
i Sıddîk üzerine ki, bütün isleri bu yol üzerine idi. O pâk din<br />
ve dogru i’tikâd senin üzerine olsun ki [ya’nî dogru i’tikâdlı olasın<br />
ki], Ebû Bekr hazretlerini, Ömer ve Osmân ve Alî hazretleri<br />
ile “radıyallahü teâlâ anhüm” berâber sevesin. La’net ve gadab<br />
o mübtedi’ ve râfizî üzerine olsun ki, bu din büyüklerine ve<br />
bu yer ve gök ehlinin güzîdelerine çirkin söz söylerler.<br />
Nükte: Hudâ-i azze ve celle kâfiri düsmân tutdu. [Kâfirler<br />
Allahü teâlânın düsmânıdır.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
dostlugunu da’vâ etdiler. [Ya’nî biz Allahü teâlânın dostuyuz<br />
dediler.] O kimse, Allahü teâlânın dostunu düsmân tutdu.<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin dostlugu o kimsenin küfr içinde olmasına<br />
fâide vermedi. Belki, içinde bulundukları durumu haber<br />
verdi. Allahü teâlâ buyurdu, Ben Ebû Bekri severim. (O onları<br />
sever, onlar da onu severler). Râfizî, Allahü tebâreke ve teâlânın<br />
ve Resûlünün, dostlugunu da’vâ etdi ve Ebû Bekr-i Sıddîkı<br />
düsmân tutdu. Hak sübhânehü ve teâlânın dostunu düsmân tutdu.<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin dostlugu fâide vermedi. Belki, râfizînin<br />
kötü hâlini haber verdi.<br />
Altmısüçüncü Menâkıb: Haberde gelmisdir ki, Kûfede bir<br />
râfizî var idi. Adı Abdülmecîd bin Abdülgaffâr idi. Ca’fer-i Sâdık<br />
“kuddise sirruh” hazretlerinin huzûruna vardı. Dedi ki, Esselâmü<br />
aleyke yâ Resûlullahın torunu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra en üstün olan kimdir.<br />
Ca’fer-i Sâdık buyurdu ki: Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyalla-<br />
– 88 –<br />
hü teâlâ anh”.<br />
Râfizî: Böyle oldugunu nereden biliyorsun.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, Resûlullahdan<br />
sonra, ikinci buyurdu. Üçüncüleri Allahü teâlâ olan<br />
iki kisiden, ikincisi olmak kadar seref olamaz (Bundan üstün<br />
seref olmaz).<br />
Râfizî: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin döseginde, kâfirlerden<br />
korkmadan yatmadı mı?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri ile<br />
magaraya girmedi mi?<br />
Râfizî: Eger korkmasa idi, girmezdi. Allahü teâlâ Resûlullaha<br />
haber verdi ki, Ebû Bekre korkma, dedi.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Onun korkusu, ondan idi ki, kâfirler onların<br />
nerede oldugu hakkında bir haber duyup, gelirler. Resûl-i ekremi<br />
üzerler. Görmezmisiniz Ebû Bekr-i Sıddîk, kendi ayagını,<br />
magarada bir delige koydu. Hattâ yılan onu kaç def’a ısırdı. O<br />
acıya katlandı. Ayagını kaldırmadı. Resûlullahı uyandırmamak<br />
için, hiç ses de çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehrlenerek,<br />
cânını Resûle fedâ etmezdi.<br />
Râfizî: Mâide sûresinde, (Rükû’da iken sadaka verirler)<br />
meâlindeki ellisekizinci âyet-i kerîme ile medh olunan Alîdir.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Bu âyetden önce, bir âyet-i kerîme vardır ki<br />
tahsîs rakamı ondan ziyâdedir. O Sıddîk sânındadır. (Allahü<br />
teâlâ, mürtedler ile cihâd eden bir kavm getirir. Allahü teâlâ<br />
bunları sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
içindir ve dahâ çok yükseltmekdedir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, öbür âleme göçmelerinden<br />
sonra, arablar, dedi ki, biz nemâz kılarız. Ammâ zekât vermeyiz.<br />
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu ki, Resûlullah hazretlerine<br />
edâ etdikleri zekât malından bir deve dizinin bagını<br />
vermeseler ve ondan eksik verseler, ben onlar ile toprak ve<br />
kum sayısınca olsalar da muhârebe ederim.<br />
Râfizî: Yâ Ca’fer. Hazret-i Alînin sânı için, meâl-i serîfi,<br />
(Mallarını, gece-gündüz, gizli ve gözönünde verenler) olan Bekara<br />
sûresinin ikiyüzyetmisdördüncü âyeti gelmemis mi?<br />
– 89 –<br />
Ca’fer-i Sâdık: (Sûre-i Velleyl), Ebû Bekr-i Sıddîkın sânında<br />
nâzil olmusdur. Sânını çok yükseltmekdedir. Zîrâ Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk kırkbin altın verdi. Kendisine bırakmadı. Bir kilime sarındı.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki, Allahü teâlâ buyurdu<br />
ki, ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden râzı mıdır? Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk, ben Allahü teâlâdan râzıyım, râzıyım, râzıyım,<br />
dedi.<br />
Râfizî: Meâli serîfi (Hâcılara su vermegi ve Mescid-i Harâmı<br />
binâ etmegi, îmân etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle<br />
bir mi tutuyorsunuz. Hâyır, böyle degildir) olan Tevbe sûresinin<br />
yirminci âyet-i kerîmesi hazret-i Alînin sânını bildirmek için<br />
nâzil olmadı mı?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Meâl-i serîfi (Mekkenin fethinden önce, sadaka<br />
verip, cihâd eden ile, fethden sonra veren ve cihâd eden<br />
bir degildir. Önce olanın derecesi dahâ yüksekdir) olan Hadîd<br />
sûresinin onuncu âyet-i kerîmesi ile Ebû Bekr-i Sıddîk medh<br />
olunuyor. Ebû Bekrin muhârebe etmesi önce idi ki, Ebû Cehl,<br />
Resûlullah hazretlerine vurmak istedi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ebû<br />
Cehle mâni’ oldu.<br />
Râfizî: Alî, hiç kâfir olmadı.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Öyledir, lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hiç<br />
kimsenin, îmânını, Ebû Bekrin îmânı gibi medh etmedi. Meâl-i<br />
serîfi (Muhâcir ve Ensârın önce gelenlerinden Allahü teâlâ râzıdır.<br />
Onlara Cennetde sonsuz ni’metler vardır) olan Tevbe<br />
sûresi yüzbirinci âyetinde ve meâl-i serîfi (Dogru haber ile gelen<br />
ve Ona inanan için Cennetde istedikleri hersey vardır)<br />
olan Zümer sûresi otuzüçüncü âyetinde, Allahü teâlâ, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” îmânını medh etmekdedir.<br />
Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” vahy ile bir haber verse idi, kureys, yalan söylüyorsun<br />
derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk hemen yetisip, dogru söylüyorsun yâ<br />
Resûlallah, derdi.<br />
Râfizî: Meâl-i serîfi (Uhud gazâsında, seytâna uyup, dagılanlar)<br />
olan Âl-i Imrân sûresi yüzellibesinci âyetinde, Allahü teâlâ<br />
sikâyet etmiyor mu?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Âyet-i kerîmenin sonunu oku. Meâlen (Onların<br />
bu kusûrlarını afv etdim) buyuruyor.<br />
– 90 –<br />
Râfizî: Hazret-i Alînin dostlugu farzdır. [Hazret-i Alîyi sevmek<br />
farzdır.] Kur’ân-ı azîmüssânda, Sûrâ sûresinde, yirmiüçüncü<br />
âyetinde meâlen (Size islâmiyyeti bildirdigim ve Cenneti<br />
müjdeledigim için, bir karsılık beklemiyorum. Yalnız yakınım<br />
olanları seviniz) buyuruldu ki, bunlar, Alî, Fâtıma, Hasen ve<br />
Hüseyndir.<br />
Ca’fer-i Sâdık: Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” düâ etmek<br />
ve Onun dostlugu [Onu sevmek] farzdır. Allahü teâlâ,<br />
Hasr sûresinde onuncu âyetinde meâlen (Muhâcirlerden ve Ensârdan<br />
sonra, kıyâmete kadar gelen mü’minler, yâ Rabbî! Bizi<br />
afv et ve bizden önce gelen din kardeslerimizi [ya’nî Eshâb-ı kirâmı]<br />
afv et derler) buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyor ki;<br />
(Âlimler buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm<br />
ecma’în” birini sevmiyen kimse, bu âyetde bildirilen<br />
mü’minlerden olmaz. Bu düâdan mahrûm olur).<br />
Râfizî: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Hasen<br />
ve Hüseyn, Cennet gençlerinin üstünüdür. Babaları dahâ üstündür)<br />
buyurmadı mı?<br />
Ca’fer-i Sâdık “radıyallahü teâlâ anh”: Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
hakkında bundan iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bâkırdan<br />
isitdim. Ceddim Imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda<br />
idim. Baska kimse yok idi. Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm ecma’în” geldi. Server-i âlem ve Seyyid-i veledi<br />
âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”: (Yâ Alî! Bu ikisi, Peygamberlerden<br />
baska, Cennet erkeklerinin en üstünüdür.)<br />
Râfizî dedi: Yâ Ca’fer! Âise mi üstündür. Fâtıma mı üstündür?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Âise “radıyallahü anhâ” Resûlullah hazretlerinin<br />
zevcesi idi. Onunla berâber olur. Fâtıma “radıyallahü teâlâ<br />
anhâ” hazret-i Alînin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin gadabı ve la’neti o râfizî ve mübtedi’ üzerine<br />
olsun ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin,<br />
mü’minlerin annesi olan ezvâc-ı tâhirâtına “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhinnâ ecma’în” ta’n eyler.<br />
Râfizî: Âise Alî ile muhârebe etdi. Cennete girer mi?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Allahü teâlâ Ahzâb sûresi, elliüçüncü âyetin-<br />
– 91 –<br />
de meâlen; (Resûlullahı incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini<br />
nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi de büyük günâhdır.) buyuruyor.<br />
Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyor ki, bu âyet-i<br />
kerîme gösteriyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
vefât etdikden sonra da, ona saygı göstermek için, zevcelerine<br />
saygı lâzımdır.<br />
Râfizî: Ebû Bekrin hilâfetini, Kur’ân-ı azîmüssânda bana<br />
göstermege kâdir misin?<br />
Ca’fer-i Sâdık: Gösteririm. Hem Kur’ân-ı kerîmde, hem<br />
Tevrâtda ve hem de Incîlde gösterebilirim. Kur’ân-ı kerîmde<br />
olan sudur: En’âm sûresi yüzaltmısbesinci âyetinde meâlen;<br />
(Allahü teâlâ sizi yeryüzünde halîfe yapdı) buyuruldu. Nûr sûresi<br />
ellibesinci âyetinde meâlen; (Îmân eden ve emrlerimi yapanlarınızı,<br />
yeryüzüne hâkim kılacagımı söz veriyorum. Isrâîlogullarını<br />
halîfe yapdıgım gibi, sizi de birbiriniz ardı-sıra halîfe<br />
yapacagım) buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i<br />
kerîme gaybdan haber verip, Kur’ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın<br />
kelâmı oldugunu ve dört halîfesinin “radıyallahü teâlâ anhüm<br />
ecma’în” mesrû; haklı oldugunu göstermekdedir. Tevrâtda ve<br />
Incîlde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve<br />
onunla birlikde olanlar, birbirlerini her zemân ve çok severler<br />
ve her zemân kâfirlere düsmân olurlar!) bütün Eshâb bildirilmekde<br />
ve Ebû Bekrin serefine isâret edilmekdedir. Bu âyetin<br />
sonunda meâlen, (Eshâbının misâlleri Tevrâtda ve Incîlde bildirildi)<br />
buyuruyor. Babam, ceddim Alî bin Ebî Tâlibden “radıyallahü<br />
anh” ve onun da Resûlullah hazretlerinden bildirdigi hadîs-<br />
i serîfde, (Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermedigi kerâmetleri<br />
bana verir. Kıyâmetde mezârdan önce kalkarım. Allahü<br />
teâlâ dört halîfeni çagır, buyurur. Onlar kimdir, yâ Rabbî,<br />
derim. Ebû Bekrdir, buyurur. Yer yarılıp, herkesden önce Ebû<br />
Bekr mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kalkar)<br />
buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu: Ben yer sak olup, dısarı gelenlerin evveli olurum.<br />
Allahü teâlâ bana kerâmetlerden verir. O nesne ki benden önce<br />
Nebîlerin bir ferdine vermemisdir. Sonra Allahü teâlâ buyurur.<br />
Yâ Muhammed, yakın getir o halîfeleri ki, senden sonra<br />
geldiler. Ben dedim, onlar kimlerdir. Buyurur, Ebû Bekr-i Sıddîk.<br />
Benden sonra yer sak olup, Ebû Bekr kabrden dısarı gelen-<br />
– 92 –<br />
lerin evveli olur. Iki hulle giydirirler. Tâ gelip, Ars önünde durur.<br />
Ve hesâbın az görürler. Ve ars önünde ayak üzerine dururlar.<br />
Ondan bir münâdî seslenir; Ömer bin Hattâb ”radıyallahü<br />
teâlâ anh” nerededir. Onu getirirler. Cerâhetden kan revân oldugu<br />
hâlde gelir. Diye ki, yâ Ömer, bunu sana kim etmisdir. Mugîre<br />
bin Sûbenin kölesi yapmısdır, der. Ona da buyururlar. Ars<br />
önünde durur. Hesâbını görürler. Iki yesil hulle giydirirler. Sonra<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini getirirler. Damarlarından<br />
kan revân oldugu hâlde gelir. Derler ki, bunu sana kim<br />
yapdı. Der ki, filân yapdı. Ars önünde durmasını buyururlar.<br />
Hesâbı da kolay olur. Iki yesil hulle giydirirler.<br />
Râfizî bunları isitince, yâ Ca’fer, bunlar Kur’ân-ı azîmde var<br />
mıdır. Ca’fer-i Sâdık, buyurur, evet, okumadın mı, Allahü teâlâ<br />
onlardan haber verdi. (Peygamberler ve bunların sâhidleri, hesâb<br />
için getirilir!) buyuruldu. [Zümer sûresi 69.cu âyet-i kerîmesi<br />
meâli]. Yâhud sehîdleri getirilir, denildi. Ya’nî Ebû Bekr ve<br />
Ömer ve Osmân ve Alîyi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
getirirler.<br />
Râfizî dedi ki, yâ Ca’fer! Bu zemâna kadar ben onları sevmiyor<br />
idim. Simdi pismân oldum. Eger tevbe edersem, Allahü<br />
teâlâ kabûl eder mi?<br />
Ca’fer-i Sâdık “kuddise sirrehül’azîz” buyurdu ki, çabuk tevbe<br />
et ki, se’âdetin alâmeti olsun. Eger, Allahü teâlâ korusun, o<br />
i’tikâd üzere dünyâdan gitmis olsaydın, senin dînin bosa giderdi.<br />
Altmısdördüncü Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilin) kitâbında<br />
Ebülleys “rahimehullahü teâlâ”, Zeyd bin Erkamdan “radıyallahü<br />
anh” haber vermisdir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında<br />
her aksam iftâr vaktinde yemek getirirdi. Âdet-i serîfleri öyle<br />
idi ki, nereden ve nasıl aldıgını, kimden satın aldıgını, onun<br />
san’atı ve meslegi ne oldugunu o köleden sormayınca o yemekden<br />
bir lokma agzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek<br />
getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” süâl etmeden,<br />
mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar. Köle<br />
dedi ki: Ey Efendi. Ne oldu ki, bu aksam sormadan yemege el<br />
uzatdınız. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerinin<br />
mubârek gözleri yas ile dolup, buyurdu: Yâ Gulâm. Açlık bana<br />
– 93 –<br />
sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl basıma geldi. Simdi<br />
bana haber ver ki, bu aksam yemegi nereden getirdin. Köle<br />
dedi ki: Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba<br />
raks etdim. Onlara hos geldi. Bana dediler ki, simdi bir nesnemiz<br />
yokdur. Va’d etmislerdi ki, elimize birsey geçdikde sana iyilik<br />
ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri doludur. Ben<br />
va’dlerini hâtırlatdım. Yiyecegi bana verdiler. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bunu isitdi. Çok üzüldü. Agladı.<br />
Yemegi önünden atdı. Parmagını bogazına o kadar sokdu ki,<br />
kay’ etdi. O lokma karnından dısarı geldi. Kendine eziyyet verdi.<br />
Mubârek yüzü gögerdi ve karardı. Mubârek yüzünün seklinin<br />
degisikligini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden<br />
halâs olacagını söylediler. Sıcak su getirdiler. Içdi, bir kerre<br />
dahâ kay’ etdi. Rahâtsız oldu. Inceledi ki, karnında bir sey<br />
kalmadı. Dediler ki, yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve<br />
zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır. Buyurdu ki, evet. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim.<br />
Buyurdular ki, (Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidigi harâm<br />
olan kimselere Cenneti harâm etmisdir.) Sonra basını yukarı<br />
kaldırıp, Yâ ilâhel âlemîn! Yidigim lokma için elimden geleni<br />
yapdım. O lokmaları kay’ etdim. O lokmadan damarlarımda<br />
birsey kaldı ise afv et. Bu za’îf kulun, Cehennem azâbına dayanamam<br />
diye, düâ buyurdu. Bu o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ebû Bekr benim<br />
gözüm ve kulagım gibidir) buyurdu.<br />
Süâl: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleri, niçin<br />
fîsebîlillah malının temâmını verdi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” niçin malının yarısını verdi.<br />
Cevâb: Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” adâleti temsîl<br />
ediyordu. Adâlet esitligi muhâfaza etmekdir. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” sıdkı temsîl ediyordu. Sıdk odur ki, elinde<br />
ne var ise hepsini vermelisin. Eger, hazret-i Ömer, malının temâmını<br />
verip, çoluk-çocuguna bırakmasa idi, âdil olamazdı. Hazret-<br />
i Ebû Bekr malının yarısını verip, yarısını bıraksa idi, sâdık<br />
olamazdı. Hazret-i Ebû Bekr için adl, hazret-i Ömer için de sıdk<br />
var idi. Lâkin birisinde sıdk cibillidir. Ve birisinde adl hâldir.<br />
Adl, hazret-i Ömerin hâlidir. Bir sıfat kisinin cibillisinde var ise,<br />
hâlinde de vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki: Cümle malını ver.<br />
– 94 –<br />
Hiç bir seyi koyma. Eger halâl ise onun hesâbından kurtulursun.<br />
Eger harâm ise azâbından kurtulursun. Hazret-i Ömerin adli dedi<br />
ki, malının yarısını dagıt. Yarısını ehl-i ıyâline bırak. Hazret-i<br />
Ebû Bekr bütün malını verdigi için, hazret-i Ömer ne kadar mal<br />
verirse de, hazret-i Ebû Bekre uymus olur.<br />
Altmısbesinci Menâkıb: Câbir bin Abdüllah “radıyallahü<br />
teâlâ anh” anlatır: Bir bedevî a’râbî, bir kırmızı deve üzerinde,<br />
hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh”<br />
huzûruna gelip, deveden inip, dedi ki: Esselâmü aleyke, yâ emîrel<br />
mü’minîn! Çabuk bana haber ver, Ebû Bekrden ki, o Cennetde<br />
midir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bundan dolayı<br />
üzülüp, buyurdu ki, yâ a’râbî, keski, anan seni dogurmamıs olsa<br />
idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
hayâtında ve vefâtlarından sonra, bu sözü hiç kimse söylemedi.<br />
Sen söyledin. Muhâcirîn ve Ensâr “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” arasında, sübhe yokdur ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,<br />
Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin hayâtında vezîri idi. Vefâtından sonra halîfesi<br />
idi. Ondan sonra her kimin i’tikâdı bunun üzerine olmaz<br />
ise, o dalâletdedir. Ey a’râbî! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri Ebû Bekr-i Sıddîkı babası yerinde tutardı.<br />
Hazret-i Ebû Bekr Cennet ehlini, tıpkı, gökyüzündeki bir yıldızın,<br />
yeryüzünün ehlini aydınlatdıgı gibi aydınlatır. Ebû Bekr<br />
Cennetde, bir köskden bir köske, bir kasrdan bir kasra gider.<br />
Cennetde hiçbir kasr ve bir serây, bir oda, bir bagçe, bostân olmaz<br />
ki, illâ hazret-i Ebû Bekrin nûrundan aydınlanmasın. Cennet<br />
ehli kösklerden baslarını çıkarıp, derler ki, yâ Rıdvân! Bu<br />
nûr nedir? Rıdvân der ki; Bu Ebû Bekrin yüzünün nûrudur ki,<br />
kasrdan kasra ve odadan odaya gider.<br />
Alî “radıyallahü anh” sözüne devâmla dedi ki: Yâ a’râbî!<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefâtı ânında bana dedi ki, benim<br />
cânım, benim gözümün nûru ve benim dostum ve benim azîzim.<br />
Benim vefâtım yakınlasdı. Ömrüm sonuna yaklasdı. Beni o,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini yıkadıgın<br />
mubârek ellerin ile yıka. Kefene sar ve tabut üzerine koy.<br />
Cenâzemi Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
Ravda-i mukaddeselerinin kapısına koy. Ve de ki, yâ<br />
Resûlallah! Ebû Bekr kapıdadır. Içeri girmek için izn ister.<br />
– 95 –<br />
Eger kilit anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i âlemin mubârek arkası<br />
yanına defn edin. Eger kilit açılmaz ise, beni Bakî’ kabristanına<br />
götürüp, garîbler kabristanına defn edin. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ a’râbî, o halîfe-i Resûlullah<br />
olan Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan göçdü. Vasiyyetini yerine<br />
getirip, techîz eyledim. Ravda-i mukaddese kapısına götürdüm.<br />
Izn istedim. O sâat kilit kendiliginden açılıp, bir ses<br />
isitdim ki, (Habîbi habîbe kavusdurun. Habîbini çok özlemisdir)<br />
diyordu.<br />
Altmısaltıncı Menâkıb: Emîr-ül-mü’minîn Alî bin Ebî Tâlibin<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” vefâtı sırasında söyledigi sözler söyle rivâyet olunmusdur.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” bu fânî âlemden,<br />
bâki âleme göç etdiler. Mubârek yüzünü ve bedenini bir çarsaf<br />
ile örtdüler. Medîne-i Münevvere; Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin, öbür âleme göç etdikleri gibi,<br />
inleme ve aglama sesleri ile dolmus idi. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” isitip, aglıyarak, (Innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn)<br />
diyerek geldi. Söyledigi sözlerin ma’nâsı budur: Nübüvvet hilâfeti<br />
bugün bitdi. Geldi, o evin kapısında durdu. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
hazretleri odada idi. Buyurdu: Yâ Ebâ Bekr. Sen Resûlullahın<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” dostu ve musâhibi ve mûnisi<br />
ve sırdası ve müsâviri idin. En evvel islâmı sen kabûl etdin.<br />
Senin îmânın cümle kavmin îmânından kuvvetli ve güzel oldu.<br />
Senin yakînin dahâ kuvvetli, Allahü azîmüssân hazretlerinden<br />
korkun büyük oldu. Herkesden zengin, herkesden dahâ cömerd,<br />
sen idin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
üzerine en sefkatli, en yardımcı sen idin. Senin Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile sohbetin, hepimizin sohbetinden<br />
dahâ iyi idi. Hayr sâhiblerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin,<br />
hepimizinkinden çokdur. Her iyilikde ileridesin. Hazret-i<br />
Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-<br />
ı serîflerinde, senin derecen en yüksek oldu. Ona en yakın<br />
sen oldun. Ikrâmda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yasda,<br />
basda, ona en çok benziyen sen oldun. Allahü teâlâ sana, çok<br />
mükâfât versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken, sen, dogru<br />
söylüyorsun, inandım, dedin. Sen onun kulagı ve gözü gibi<br />
– 96 –<br />
idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ile sereflendirdi.<br />
Resûlullaha en sıkıntılı zemânlarında yardımcı oldun. Herkes<br />
Ondan kaçarken, sen Onun ile sohbet etdin. Seferlerde ve<br />
sıkıntılı yerlerde halîfesi idin. Onun ümmetinin halîfesi ve dîninin<br />
koruyucusu oldun. Câhiller dinden çıkarken, sen dîn-i islâma<br />
kuvvet verdin. Herkes sasırdıgı zemân sen kükremis arslan<br />
gibi ortaya çıkdın. Herkes dagılırken, sen Muhammed Mustafânın<br />
yolunu tutdun. Eshâbın az konusanı ve en belîgi, edîbi<br />
sen idin. Her sözün, her bulusun dogru, her isin temiz idi. Gönlün<br />
herkesden kuvvetli, yakînin hepimizden saglam idi. Her<br />
isin sonunu önceden görür, geri kalmısları islâma sokarak aydınlatırdın.<br />
Mü’minlere sefkatli, afv edici baba idin. Islâmın<br />
agır yükünü tasıdın. Islâmın hakkını herkes elden kaçırırken,<br />
sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacagı bir dag gibi<br />
idin. Isin dogruluk idi, ilm idi. Sözün mertçe dogruyu bildirmek<br />
idi. Gerici düsüncelerin ve bozuk inançların kökünü kazıdın.<br />
Hak dînin agacını dikdin. Müskilleri, müslimânlara kolaylasdırdın.<br />
Küfr ve mürtedlik atesini söndürdün. Rahmânın dînini<br />
sen dogrultdun. Islâma, îmâna sen kuvvet oldun. Göklerde,<br />
melekler arasında senin derecen çok büyükdür. Senin ölüm<br />
musîbetin ve yeryüzünde, muhâcirîn ve ensâr arasında, senden<br />
ayrılık yarası çok derindir, dedi. “Innâ lillah...” okuyarak çok<br />
agladı. Mubârek gözlerinden kanlı yas akdı. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretlerinin her kazâsına râzı olduk. Verdigi elemleri kabûl<br />
etdik. Yâ Ebâ Bekr! Müslimânlara, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ayrılık acısından sonra, hiç senin ayrılık<br />
acın gibi bir acı vâki’ olmadı. Sen mü’minlere sıgınak ve<br />
dayanak ve gölge idin. Münâfıklar üzerine çok sert ve atesli<br />
idin. Allahü teâlâ hazretleri, seni Muhammed Mustafânın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna kavusdursun. Bizi senin<br />
ecrinden ve bereketinden mahrûm eylemesin. Senden sonra<br />
bizi azgın hâle koymasın. Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hepsi sessizce dinlemisler idi. Hazret-i Alînin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kelâmı bitdi. Cümle yer ehli ve gök<br />
ehli aglamaga basladılar. Dogru söyledin yâ Resûlallahın damâdı,<br />
dediler.<br />
Muhammed bin Cerîr-i Taberî, Tefsîrinin, Ankebût sûresini<br />
tefsîrinde buyurmusdur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâ-<br />
– 97 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:7<br />
lâ anh” hazretlerine zehr verdiler. O zehr sebebi ile vefât etmisdir.<br />
Açıklaması budur ki, hazret-i Sıddîk-ı ekberin hilâfeti günlerinde,<br />
Hayber yehûdîlerinden bir yehûdî, Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerini, kendi evine da’vet etmisdi. Hâris<br />
bin Kelde adlı arab tabîb de hazret-i Sıddîk ile berâber idi. Bir<br />
tabak pismis pirinci sofra üzerine koydular. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Hârise buyurdu ki, ileri gel. Kendileri el<br />
uzatıp, bir lokma alıp, mubârek agızlarına koyup, yidiler. Sonra<br />
Hâris de el uzatıp, bir lokma alıp, agzına koydugu gibi lokmayı<br />
dısarı atdı ve dedi ki, bu yiyecek zehrlidir. Bu zehr bir yıldan<br />
sonra insanı öldürür. Te’sîrini bir yılda gösteren zehr katılmısdır.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” isitip,<br />
üzüldü. Kendi kendi ile, bundan böyle âhıret azıgını gördü.<br />
Hilâfetde ayık ve uyanık olup, nefsini ölmüs bilip, göz açıp kapayıncaya<br />
kadar Allahü teâlâ hazretlerinin tâ’atından ve zikrinden<br />
hâli olmadı [ihmâl etmedi]. Dâimâ aglar idi. Ve der idi: Allahümme<br />
ente veli fiddünyâ vel âhıreti teveffenî müslimen ve<br />
elhıknî bissâlihîn. [Yâ Rabbî! Sen benim, dünyâda ve âhıretde<br />
velîmsin, sâhibimsin. Bana müslimân olarak ölmegi nasîb et ve<br />
sâlih kullarının arasında bulundur.] Bir sene temâm oldu. Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” o bir lokma zehrli yemekden<br />
hasta olup, onbesgün yatdı. Dünyâdan âhırete göç etdi. Cemâziyilâhirin<br />
yedinci pazartesi günü idi. O gün Abbab bin<br />
Es’ed de Mekke-i Mükerremede vefât etdi. Mekke-i mükerremenin<br />
emîri idi. Hazret-i Resûl-i ekrem onu emîr dikmis idi.<br />
Ona da zehr vermislerdi.<br />
Ülemâdan ba’zıları derler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” vasıyyet etdi ki, beni, benim ehlim Esmâ binti<br />
Amr yıkasın. Oglum su döksün. Bana eski bir pestemâl ve eski<br />
(köhne) bir kefen sarın. Zinhâr (sakın) bana yeni kefen sarmayın.<br />
Yeni elbise diriye lâyıkdır ki, onun ile ibâdet etsin. Âise-i<br />
Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki: Eger ben bilseydim<br />
ki, hâtunlar erlerini yıkaması revâdır [câizdir], Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bir gayri kimseye<br />
vermeyip, gasl ederdim. [65.ci menâkıbda; Alî “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin yıkadıgı yazılıdır. Burada hanımına vasıyyeti<br />
yazılıdır. Bu vasıyyetini degisdirmis veyâ ictihâdı degismis<br />
oldugu anlasılmakdadır.]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Üçüncü Halîfe Osmân Zinnûreyn “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1336</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:09:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1336</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Üçüncü Halîfe Osmân Zinnûreyn “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır:<br />
Hayâ sâhibi olan hazret-i Osmân, ikrâm ve iyilik menba’ı,<br />
Kur’ân-ı kerîmin toplayıcısıdır. Neseb-i serîfleri, Osmân bin<br />
Affân bin Ebîl’as bin Ümeyye bin Abdil’sems bin Abd-i Menâfdır.<br />
Neseb-i serîfleri Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin neseb-i serîfleri ile dördüncü atada birlesir<br />
ki, Abd-i Menâfdır. Neseb cihetinden hazret-i Osmân, hazret-<br />
i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden evvel Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile birlesir “radıyallahü anhüm”.<br />
Künye-i serîfleri, islâmdan evvel Ebû Abdüllahdır. Lakab-ı serîfleri,<br />
zinnûreyndir. Iki nûr sâhibi demekdir. Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki muhterem<br />
kerîmelerini [kızlarını] aldıgı için iki nûr sâhibi denilmisdir. Birinin<br />
ism-i serîfi Rukayye, birinin Ümm-ü Gülsümdür “radıyallahü<br />
anhünne”. Önce hazret-i Rukayyeyi tezvîc etdiler. O vefât<br />
etdikden sonra, hazret-i Ümm-ü Gülsümü tezvîc etdiler. O da<br />
vefât etdikde, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki; (Yâ Osmân! Eger yanımda üçüncü kızım<br />
olsaydı, onu da sana verirdim.) Nûr sâhibi, ilm ve hilmin birlesdigi<br />
zâtdır.<br />
Birinci Menâkıb: (Bu menâkıbı islâma gelme sebebidir.)<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Islâma<br />
gelmezden evvel bir gün, Kureysin ileri gelenleri ile oturmusdum.<br />
Bir kimse haber verdi ki, hazret-i Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kerîmesi Rukayyeyi Utbeye<br />
vermis. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi. Ben niçin istemedim,<br />
diye perîsân hâlde, sıkıntı ve endîse ile eve geldim. Gördüm<br />
ki, annem, teyzem ve akrabâdan nice hâtunlar bir kimseyi<br />
medh ederler. Dedim ki, yâ teyzecigim, bu medh etdiginiz kimdir?<br />
Dediler ki, O güzel yüzlü, konusması tatlı bir kimsedir.<br />
Rahmân onu bize hak dîni bildirmek ve ona çagırmak için gön-<br />
– 199 –<br />
dermisdir. Gökden inen Furkân ile gelmisdir. Ona tâbi’ ol, putlara<br />
tapma! Bu garîb kelimeleri dinleyip, merâk edip, dedim ki,<br />
bu kimdir, bana beyân eyle! Dedi ki, Muhammed bin Abdüllahdır.<br />
Allahü teâlâ tarafından Resûl olarak gelmisdir. Allahü<br />
teâlânın emrlerini bize bildirir. Bizi hak dîne çagırır. Yüzü ısık<br />
verir. Dînine giren kurtulur. Istedigi seyler kolaydır. Ona yakın<br />
olan iyilik bulur. Bu medh sözleri kalbime çok te’sîr etdi. Tenhâ<br />
bir yerde Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini buldum.<br />
Hâlime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zîrâ, firâset ehli bir büyük<br />
zât idi. Vâki olan kıssayı beyân etdigimde, dedi ki, yazık sana<br />
yâ Osmân! Hak din günes gibi açıkda iken, sen kavminin kuruyacak<br />
elleri ile yapdıkları tasdan putlara ma’bûd demekden<br />
utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulagı isitmeyip, zarar ve kâra<br />
kâdir olmıyan ilâh olur mu. Dedim ki, olmaz. Dedi, teyzen sana<br />
dogru söz söylemis. Iste Resûlullah, hazret-i Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Gel, seninle huzûr-ı serîfine<br />
varalım. Îmân getir, dedikde; o sırada Habîbullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve yanında hazret-i Alî<br />
“kerremallahü vecheh” oraya çıka geldiler. Hemen hazret-i<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ayaga kalkıp, onlara karsı<br />
vardı. Mubârek kulaklarına bir söz söyledi. Sultân-ı enbiyâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yanıma gelip, buyurdu<br />
ki, (Yâ Osmân! Seni Allaha ve Cennete çagırıyorum. Ben, Allahü<br />
teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdigi Peygamberinizim!)<br />
Mubârek sözlerini isitdim. Kalbim îmân nûru ile doldu.<br />
Ihtiyârsız olup [düsünmeden], (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü<br />
enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) dedim. Aradan<br />
çok zemân geçmedi, Rukayyeyi bana nikâh edip, verdi. Teyzem,<br />
islâma geldigimi isitip, sâd ve handân olup, çok sevinip, bu<br />
si’ri okuyarak geldi:<br />
Sözlerim sebebi ile Allahü teâlâ Osmâna,<br />
Hidâyet verip, dogru yolu gösterdi ona.<br />
Kendi fikrini bırak, uy Muhammed aleyhisselâmın sözüne,<br />
Her sözü dogru olan, Allahın Resûlüne.<br />
Iki kızını sana verecekdir, ileride,<br />
Dolunayın günese karısacak elbette.<br />
– 200 –<br />
Ba’zı rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki: Bir teyzem vardı. Iyiyi kötüden ayırabilen,<br />
kehânet ilmini bilen, baska ilmlerden de haberi olan birisi<br />
idi. Bir gün o teyzemi görmege gitdim. Meger bir kasîde söylemis.<br />
O kasîde içinde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini medh ve senâ eylemis. Hem Peygamberligini<br />
açıklamıs. Hem ben onun kerîmesini [kızını] alıp, dâmâdı oldugumu<br />
ve hem vezîri oldugumu açıklamıs. O kasîdeyi bana verdi<br />
ve bana dedi ki, durmayıp ve te’hîr etmeyip, var Muhammed<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna.<br />
Da’vetini kabûl edip, emrine mutî’ olup, dînine gir. O dogru<br />
sözlüdür. Getirdigi din hakdır. Günden güne isi yüce olur [sânı<br />
yüksek olur]. Bu sözü benden isit. Senin merteben de çok yüksek<br />
olacakdır. Bütün dünyâda [dünyânın her tarafında] adın<br />
söylenip, hutbelerde okunur. Bu söz gönlüme [kalbime] kâr<br />
edip [te’sîr edip], hemen putperestlik dîninden dönüp, putları<br />
inkâr eyledim. Gönlümde hiç sâibe [sübhe] kalmadı. Oradan<br />
dönüp, yola revân oldum. Giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine ugradım ki, Sıddîk-ı ekber “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ile gelirler. Meger murâd-ı serîfleri yanıma<br />
gelmek imis. Server-i Enbiyâya selâm verdim. Selâmdan sonra<br />
buyurdular ki, yâ Osmân, isitdim ki, teyzenin sana etdigi nasîhatları<br />
ve cümle sözleri yakîn üzere ve dogrudur. Sakın, muhâlefet<br />
etme. Allahü teâlâ hazretlerine ve bana muhâlefet etmis<br />
olmayasın. O sana dedigi sözler, hep olsa gerekdir. Hemen gel,<br />
islâm dînini kabûl eyle. Hazret-i Ebû Bekr de dedi ki, yâ Osmân,<br />
sana bir süâlim var. Cevâb ver. Bu dîni, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri getirdi. O dîne bizi<br />
da’vet etdi. Ben onu kabûl eyledim. Bu dinde sek [sübhe] var<br />
mı, fikr eyle [düsün]. Yalanlamak mümkün müdür. Su tutageldiginiz,<br />
ata ve dede dîniniz ki, bir parça tasdan kendilerinin<br />
yontdugu, ne görür ve ne isitir, ilâh olmaga lâyık mıdır? Ben dedim,<br />
dogru söylersin, yâ Ebâ Bekr! Hemen Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ellerini<br />
öpüp, bî’at edip, müslimân oldum. Demislerdir ki, hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” islâma geldikde, müslimânların<br />
besincisi oldu.<br />
Ikinci Menâkıb: Muhyissünne imâm-ı Begavî hazretleri<br />
– 201 –<br />
(Meâlim üt-tenzîl) kitâbında, sûre-i Bekaranın sonunda meâl-i<br />
serîfi (Mallarını Allah yolunda infâk edenler, dagıtanlar..) olan<br />
262.ci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Kelebîden nakl buyurmuslar<br />
ki, bu âyet-i kerîme, hazret-i Osmân bin Affân ve hazret-i Abdürrahmân<br />
bin Avf “radıyallahü anhümâ” hakkında nâzil olmusdur.<br />
Abdürrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” huzûruna dört bin dirhem getirdi, koydu. Dedi<br />
ki, yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendime<br />
ve âileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünc verdim.<br />
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdu<br />
ki, (Evinde bırakdıgına ve borç verdigine, Allahü teâlâ<br />
bereket versin!) Ammâ Osmân “radıyallahü teâlâ anh” müslimânları<br />
Tebûk gazâsında techîz etdi. Ticâret develerini, hevedleri<br />
ve çulları ile berâber verdi. O iki serverin hakkında bu<br />
âyet-i kerîme nâzil oldu. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, Ceys-i Usretde hazret-i Osmân, bin dinâr ile<br />
geldi. Ceys-i Usretden murâd, Tebük gazâsıdır. Hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kucagına altınları<br />
dökdü. Ben gördüm. Resûlullah mubârek elini altınlar arasına<br />
dâhil kılıp, karısdırdı. Buyurdu ki, (Osmâna bundan sonra yapdıkları<br />
zarar vermez.) Allahü teâlâ hazretleri meâl-i serîfi, (Allah<br />
yolunda mallarını sarf eden kimseler, dagıtdıkları seyler ile<br />
karsısındakileri ezâda ve minnetde bırakmazlar. Onların ecrini<br />
onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yokdur.) olan<br />
âyet-i kerîmeyi gönderdi. Minnet, ihsânda ve ikrâmda bulundugu<br />
kimsenin, ben sana sunları verdim, bu kadar sey verdim, diye<br />
verdigi ni’meti onun basına kakmak, onu üzmekdir. Ezâ,<br />
ni’met verdigi, ihsânda bulundugu kimseyi mahcûb etmek,<br />
utandırmakdır. Veyâ ikrâmda bulundugu kimseyi, hiç bilmesi<br />
îcâb etmiyen birisi yanında ikrâm etdigini söyliyerek utandırmakdır.<br />
Süfyân demisdir ki, minnet ve ezâ demek, sana verdim,<br />
sen sükr etmedin, demekdir. Abdürrahmân bin Zeyd bin Eslem<br />
dedi ki, benim babam der ki, bir sahs bir seyi, bir kimseye bagıslasın.<br />
Sonra baksın ki, senin selâmın onun üzerine agır gelir.<br />
Selâmını o kimseden önce verme. Allahü teâlâ kullarına ihsân<br />
ve iyilik etdikden sonra, basa kakmagı harâm kılmısdır. Kullarına<br />
her çesid ni’meti verip, onların basına kakmamayı kendi<br />
zât-i pâkine mahsûs sıfat kılmısdır. Zîrâ kuldan minnet, kulun<br />
– 202 –<br />
iyilik etmesi, sonra basa kakması ve üzmesidir. Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerinin minneti, kullarına ni’met vererek, kullarını<br />
memnûn etmesi, hattâ ihsânını artdırması, bunları hâtırlatmasıdır.<br />
Imâm-ı Begavî (Mesâbîh-i serîf)de hasen hadîslerin birinde,<br />
Abdürrahmân bin Habbâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet etdi ki, hadîs-i serîfin mazmûn-ı serîfi böyle<br />
beyân olunmus ki, Abdürrahmân dedi, ben hâzır oldum. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri nasîhat edip,<br />
Eshâb-ı kirâmı Tebük gazvesine tesvîk ederlerdi. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Yüz<br />
deve, çulları ile [palanları ile] ve hevedler ile, fîsebîlillah benim<br />
üzerime olsun! Sonra Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yine tergîb etdiler [tesvîk etdiler]. Yine hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp dedi ki, yâ Resûlallah! Üçyüz<br />
deve, çulları ile ve hevedleri ile, fîsebîlillah benim üzerime olsun!<br />
Ben gördüm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
minberden iner. Sonra buyurur: (Osmân bundan sonra, nâfilelerden<br />
bir amel etmez ise de, bir be’is yokdur. Zîrâ o yapdıgı<br />
hasene ona bütün nâfileler yerine kifâyet eder.) Mutarrîzi böyle<br />
demisdir.<br />
Üçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Mesâbîh-i serîf)de, Menâkıb-ı Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
bâbında sahîh hadîs olarak, hazret-i Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” nakl etmislerdir. Hazret-i Âise buyurdular ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek baldırları<br />
[topuk ile dizi arası] açık oldugu hâlde evimde yatıyordu.<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kapıya gelip, izn istediler.<br />
Hazret-i Habîbullah izn verdiler. Kendileri o hâllerini<br />
degisdirmediler. Sohbete basladıkdan sonra, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” gelip, izn istediler. Hazret-i Fahr-i âlem<br />
ona da izn verdiler, mubârek baldırları açık oldugu hâlde, sohbete<br />
basladılar. Sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
gelip, izn istediler. Hemen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri oturup, örtüsünü üzerine aldı. Izn verdi. Sonra<br />
cümlesi kalkıp, gitdikden sonra, hazret-i Âise “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” dedi ki, yâ Resûlallah! Pederim [babam] Ebû Bekr<br />
geldi. Hiç hareket etmediniz. Ömer geldi. Ona da aynı seklde<br />
oldunuz. Sonra Osmân geldi. Kalkıp, esvâbınızı [elbisenizi] ört-<br />
– 203 –<br />
dünüz. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
(Meleklerin hayâ etdigi kimseden ben hayâ etmez miyim.) Bir<br />
rivâyetde buyurdular ki, (Muhakkak ki, Osmân çok hayâlı bir<br />
kimsedir. Ben ondan hayâ etdim. Eger ona o hâl üzere iken izn<br />
versem, içeri girip, hâcetini [arzûsunu, istegini] bana söylemezdi.)<br />
Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, menâkıbın hasen<br />
hadîslerinde, Talha bin Ubeydullah “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Her nebî için bir refîk<br />
vardır. Benim refîkim Cennetde Osmândır “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.) Yine aynı bâbda hasen hadîs olarak, Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Enes hazretleri<br />
dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize<br />
bî’at-ı rıdvân ile emr etdikleri vaktde, hazret-i Osmânı Mekke-<br />
i mükerremede, Kureyse resûl (haberci) göndermis idi.<br />
Nâs (insanlar) ile bî’at etdikde, (Muhakkak ki Osmân, Allahü<br />
teâlânın ve Resûlünün hâcetini [isini] görmekdedir!) buyurup,<br />
mubârek ellerinin birini kendisi için, birini Osmân için kıldı.<br />
Kendileri için kıldıgı eli, hazret-i Osmân için kıldıgı el üzerine<br />
koyup, hazret-i Osmân yerine bî’at etdiler. Nakl eden der ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
kendi mubârek elleri hazret-i Osmân bin Affân için, sâir insanların<br />
kendi ellerinden hayrlı oldu.<br />
Besinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, [hazret-i Osmânın menâkıbı<br />
bâbında] hasen hadîslerde Mürre bin Ka’b “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Ben Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Meydâna<br />
gelecek fitneleri zikr etdi. O hâlde [sırada] kendini örtmüs<br />
biri geçiyordu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (O fitne günü bu kisi hidâyet üzerinde sâbitdir.)<br />
Ben kalkdım, o sahsdan tarafa bakdım. O sahs Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” idi. Nakl eden der ki, o sahsın yüzünü<br />
Habîbullah hazretlerine göstererek, dedim ki, bu mudur, yâ<br />
Resûlallah! Evet, buyurdu.<br />
Yine o menâkıb bâbında, hasen hadîs olarak (Mesâbîh) sâhibi<br />
beyân etmisdir. Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
– 204 –<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular: (Yâ Osmân! Allahü teâlâ seni yakında halîfe<br />
yapacakdır. Seni halîfelikden indirmek istiyen insanlar için,<br />
kendini halîfelikden azl etme!) Bu hadîs-i serîfden dolayı hazret-<br />
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”; muhâsara olundugu günü<br />
hilâfetden çekilmedi. Yine o bâbda, menâkıb-ı hasende [hasen<br />
olarak] Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
fitneyi zikr etdi. Buyurdu ki, (O fitnede Osmân mazlûm<br />
olarak katl olunur.)<br />
Altıncı Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” îmâna geldikden sonra, amcası, hazret-i Osmâna<br />
adâvet ve husûmet edip, eli ile ve dili ile çok eziyyet yapdı. Sen<br />
Muhammedin dîninden dön diye o kadar eziyyet yapdı ki, anlatmak<br />
ve söylemek mümkin degildir. Günlerden bir gün hazret-<br />
i Osmânın yanına varıp, dedi ki, insâfa geldin mi. Hemen<br />
yâ dîninden dön, atan ve dedenin dînine gir. Veyâ sana eziyyetden<br />
geri durmam. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki; yâ amca! Bu kadar cefânın, yüz mislini de yapsan bana,<br />
hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
dogru dîninden, dönmek ihtimâlim yokdur. Bos yere zahmet<br />
çekersin, dedi. Sonra, amcası hazret-i Osmâna eziyyet etmekden<br />
vazgeçdi. O sadâkat sâhibi, cefâdan kurtuldu. Dogru,<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
se’âdethânelerine vardı. Diger Eshâb “rıdvânullahi aleyhim<br />
ecma’în” ile Habesistâna hicret etdiler. Hazret-i Osmân iki<br />
def’a hicret eyledi. Evvelki hicreti, Habesistânadır. Ikinci hicreti,<br />
Medîne-i münevvereyedir. Cümle malı ile ve menâliyle ve<br />
azîz cânı ile Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
ugruna [yoluna] fedâ olmusdur. Hiçbir zemân da,<br />
yüz çevirmemisdir. Din yolunda büyük hizmetler etmisdir “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.<br />
Yedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” malı<br />
gâyet çokdu. Hattâ, se’âdethânelerinde üçyüz câriyeleri var<br />
idi ki, hizmet ederlerdi. Birgün Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
insanlık îcâbı câriyelerden birine ulasdı. Meger Habîb-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Ru-<br />
– 205 –<br />
kayye “radıyallahü teâlâ anhâ” bu durumu anlamısdı. Kadınlık<br />
gayreti zuhûra gelip, gönülleri huzûrsuz olmus. Lâkin hazret-i<br />
Osmânın yüzüne vurmayıp, hemen zerâfet ile izn isteyip, babamın<br />
se’âdethânelerine gidecegim, dedi. Hazret-i Osmân izn<br />
verdi. Ammâ içine te’sîr edip, kalbine ates düsdü. Kendi kendine<br />
dedi ki, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
varıp, benden sikâyet ederse, benim hâlim nice olur.<br />
Ne dünyâda ve ne âhıretde yerim kalır, deyip, derhâl abdest<br />
alıp, mubârek yüzünü ve sakalını kara topraga sürüp, feryâd ve<br />
figân ile Hak Sübhânehü ve teâlânın dergâh-ı âlisine tedarrû ve<br />
niyâz eyledi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü anhâ” da Sultân-ı<br />
kâinâtın se’âdethânelerine vardıkda, Server-i Enbiyâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Rukayye hazretlerinin yüzünde sıkıntı<br />
eseri görüp, süâl buyurdular ki, ey benim cigergûsem. Nedir<br />
hâlin, niçin sıkıntıdasın. Hazret-i Rukayye elinde olmıyarak<br />
aglayıp, dedi ki, benim devletli babam, sultânım. Senin sân-ı serefine<br />
lâyık olan bu mudur ki, hazret-i Osmân benim üzerime<br />
câriyeye baksın. Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem”; (ey benim kızım! Eger Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
rızâsını ve benim rızâmı istersen, bir ân durma, var<br />
evine ki, Osmân hazretlerinin ayaklarına yüzünü sürüp, özr dile.<br />
Yoksa ne Hakkın huzûrunda, ne de benim huzûrumda yerin<br />
kalır.) deyip ve bir ân durdurmayıp, hazret-i Osmânın huzûruna<br />
gönderdi. Rukayye da emr-i serîfine imtisâl edip [uyup], acele<br />
ile geri evine geldi. Kapıya el vurdu. Bakdı ki, kapı kapanmıs.<br />
Kapıya vurdu. Hazret-i Osmân içeriden seslendi ki, kimdir.<br />
Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, bu za’îfe<br />
hanımındır. Gelip, hazret-i Osmân acele ile kapıyı açdı. Özr dilemek<br />
istedi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” râzı<br />
olmayıp, mubârek ayaklarına kapanmak istedi. Hazret-i Osmân<br />
mâni’ olmak istedi. Hazret-i Rukayye râzı olmadı. Elbette<br />
babam hazretlerinin emrini yerine getirmeyince içeri girmem,<br />
deyip, mubârek yüzünü hazret-i Osmânın ayaklarına sürüp ve<br />
özr diledi. Ondan sonra hazret-i Osmân secde-i sükr edip, dedi<br />
ki, yâ Resûlullahın kızı! Mâdem ki baban sana böyle vasıyyet<br />
eyledi. Ben de Allahü teâlânın askına ve babanın hurmetine haremimde<br />
olan üçyüz câriyenin temâmını âzâd etdim. Hür olsunlar,<br />
dedi. Hemen o sâat, haber getiren melek Cebrâîl aleyhisse-<br />
– 206 –<br />
lâm, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı se’âdetlerine geldi. Hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” câriyelerini âzâd etdigi haberini getirdi. Dedi ki, yâ<br />
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurdu<br />
ki, Osmânın yanında olan hafaza meleklerini kaldırdım.<br />
Bundan böyle hayrı ve serri yazılmıyacak. Ondan hesâb sorulmıyacakdır.<br />
Hesâbsız Cennete dâhil olacakdır. Aslâ ondan birsey<br />
sorulmıyacak ve amelleri vezn olunmıyacakdır! Ey mü’min<br />
kardesim. Var fikr eyle, hazret-i Osmân ne mertebe sâhib-i sultân<br />
imis “radıyallahü anh”.<br />
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
harem-i serîfinde [evinde] Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Rukayye “radıyallahü teâlâ<br />
anhâ” hazretleri ile oturmusdu. Câriyelerden birisi, yiyecek getirdi.<br />
Hazret-i Osmân ta’âm getiren câriyenin yüzüne bakdı.<br />
Hazret-i Rukayye farkına vardı. Hanımlık [kadınlık] gayreti galebe<br />
edip, huzûrsuz oldu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Rukayye hazretlerinin huzûrsuzlugunu görünce, yâ Rukayye,<br />
ben o câriyenin yüzüne tama’ ile bakmadım, dedi ve yemîn<br />
etdi. Bakmamız istiyerek olmadı. Yoksa Allahü teâlâ bilir<br />
ki, kasd ile degildir. Hazret-i Rukayye inandı, tesellî buldu, râhatladı.<br />
Zîrâ muhakkak ki, hazret-i Osmân câriyenin yüzüne tama’<br />
ile bakmamıs idi. Hazret-i Osmân Rukayye ile barısdıkdan<br />
sonra, hâtır-ı serîfine geldi ki, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin kerîmesinin her ne kadar onu incitmege<br />
kasdım yok ise de kalbi incindi. Bunun için keffâret vermem<br />
gerek. Fahr-i âlem seyyid-i veledi âdem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri oldugu için, bu kadarcık<br />
nesneden dolayı yüz köle âzâd eyledi. Bu mertebe Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini severdi. O<br />
hazretin hâtır-ı serîfini gözetip, ri’âyet ederdi “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir melek durdu.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geçdi. Resûlullaha<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki, bu geçen kimdir. Dediler,<br />
hazret-i Osmândır. Hemen ki, Osmân adını isitdi. Ayak<br />
– 207 –<br />
üzerine durdu ve dedi ki, yâ Resûlallah! Bu serverden cümle<br />
melekler hayâ eder. Ve muhabbet edip, ri’âyet ederler ve bunun<br />
mertebesi Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dergâh-ı<br />
âlisinde yücedir. Bunun gibi sânı yüksek sultânı kavmi ne behâne<br />
ile cesâret edip, katl ederler, dedi. Var kıyâs eyle ki, melekler,<br />
hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” medh edip, ri’âyet<br />
ederler. Bu sevmiyenler nasıl müslimânım derler veyâ Cennet<br />
yüzünü görmege ümîd ederler. Hâsâ ki, bunu sevmiyen müslimân<br />
kâmil olamaz. Îmân-ı kâmil ile âhırete gidemez. Hazret-i<br />
Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfleri sayısızdır.<br />
Bizim gibi bîçârelerin bunun gibi ulu sultânın medhini etmege<br />
ve menâkıb-ı serîflerini yazmaga ve anlatmaga ne kudreti vardır.<br />
Lâkin menâkıb-ı serîflerini yazmakdan murâdımız, muhabbetleri<br />
kalbimizde yerlessin, onu sevenler zümresinden olmak<br />
serefine kavusalım “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Onuncu Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, (Yâ Osmân! Hak Sübhânehü ve teâlâ senin<br />
evvel ve âhır günâhını afv etsin!) diye düâ etdi. Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ Habîbullah hazretlerinin düâsını kabûl edip, hazret-<br />
i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” afv etdi. Nice âyet-i kerîme<br />
hakkında nâzil olmusdur. Hazret-i Habîbullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” (Cennet ehli, Cennetde bir burak gördüler.<br />
Bu burak nedir, diye sordular. Hak Sübhânehü ve teâlâ<br />
azamet ve kibriyâsı ile buyurdu ki, bu bir nûrdur. Burak degildir.<br />
Hazret-i Osmân bir hücreden [odadan] bir hücresine giderdi.<br />
Gördügünüz o nûr, na’lınının nûrudur) buyurdu. Yerde yürürken<br />
Cennetde nûr verirdi. Meshûrdur ki, hazret-i Osmân,<br />
her gecede iki rek’at nemâzda Kur’ân-ı azîmüssânı hatm ederdi.<br />
Onbirinci Menâkıb: Bir gün Server-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken, haber getiren melek,<br />
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Muhammed!<br />
Hazret-i Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak<br />
ister isen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Hazret-<br />
i Ibrâhîm Halîlullah aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak<br />
istersen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Her ki-<br />
– 208 –<br />
min bir Peygambere benzerligi varsa, o kimse muhakkak ehl-i<br />
Cennetdir. Bu da Târîh kitâblarından alınmısdır.<br />
Onikinci Menâkıb: Bir gün Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine gelip, dedi ki, yâ Resûlallah! Kemâl-i lütfundan<br />
bu âciz bendenizi toprakdan kaldırıp, evimizi sereflendiriniz,<br />
tesrîf buyurunuz. Sultân-ı kâinât ve mefhar-i mevcûdât buyurdular<br />
ki, yalnız beni mi da’vet ediyorsun, yoksa Eshâb-ı kirâmı<br />
da mı? Hazret-i Osmân dedi ki, Eshâb-ı kirâm da gelsinler.<br />
Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Bilâl<br />
hazretlerini çagırıp, buyurdu ki: Yâ Bilâl! Bütün Sahâbeye haber<br />
ver. Osmânın da’vetine gelsinler. Kendileri kalkıp, hazret-i<br />
Alî “kerremallahü vecheh” ile hazret-i Osmânın se’âdethânelerine<br />
dogru gitmege basladılar. Yolda giderken, hazret-i Osmân,<br />
Resûl-i ekremin ardınca gidip, adımlarını sayardı. Resûlullah<br />
hazretleri buyurdu: Yâ Osmân! Niçin sayıyorsun. Hazret-<br />
i Osmân dedi ki: Yâ Resûlallah, her mubârek adımınız için,<br />
bir köle âzâd olsun. Da’vetden sonra bütün köleleri âzâd oldu.<br />
Kölelerin âhidnâmelerini verdi. Simdi ey mü’min kardeslerim.<br />
Hazret-i Osmânın menâkıb-ı serîflerini düsünerek, kendi kendinize<br />
insâf ediniz ki, ne mertebede yâr [sevgili] ve sâdık dost<br />
imis.<br />
Onüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdu ki, (Bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”<br />
hayâtlarında iken birer kimse ile fahr eylemisler [ögünmüsler]<br />
idi. Ben de Osmân bin Affân ile fahr eylerim [ögünürüm]).<br />
Bir yerde de buyurdu ki, (Bütün melekler benimle iftihâr<br />
ederler. Ben Osmân ile iftihâr ederim.) Bir yerde de buyurdu<br />
ki, (Mahser gününde bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”<br />
eshâblarından birisini refîk edip, onunla gezerler. Bir ân<br />
yanlarından ayrılmazlar. Ben de Osmânı refîk edinirim. Bir ân<br />
onsuz olmam. Cennetde benim refîkim Osmân olacakdır.)<br />
Hakkında nice senâlar edip, nice hadîs-i serîf buyurmuslardır.<br />
Simdi ey gâfil, gözünü aç! Cân-ı dilden hazret-i Osmâna “radıyallahü<br />
teâlâ anh” muhabbet eyle. Dostuna dost, düsmanına<br />
düsman ol ki, arasat meydânında [o gün] büyük tehlükelerden<br />
kurtulup, Cennet-i alâya vâsıl olasın. Insâallahü teâlâ.<br />
– 209 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:14<br />
Ondördüncü Menâkıb: Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
nakl buyurmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ Âise! Dilerim ki,<br />
eshâbımdan ba’zısı buraya [yanıma] gelsinler. Onlara ba’zı söyliyeceklerim<br />
vardır. Söyliyeyim.) Dedim yâ Resûlallah! Ebû<br />
Bekri çagırayım mı? Birsey söylemedi. Bildim ki, onu dilemez.<br />
Dedim, Ömeri çagırayım mı? Onun için de birsey demedi. Bildim<br />
ki, onu dahî dilemez. Dedim, amcan oglu Alîyi çagırayım<br />
mı? Ona da birsey söylemedi. Dedim, Osmânı çagırayım mı?<br />
Buyurdular; (Çagır gelsin!) Çagırdım, geldi. Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfinde durdu. Resûlullah<br />
hazretleri ona ba’zı seyler söyledi. Onun rengi degisdi. Ba’zı<br />
seyler de söyledi. Rengi eski hâlini aldı. Hazret-i Osmânın evini<br />
muhâsara etdikleri günde, ona dediler, niçin karsılık vermezsin.<br />
Dedi ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
benim ile sözlesmisdir. Bana çok söz söylemisdir. Ben bu<br />
belâya sabr ederim. Hazret-i Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” demisdir<br />
ki, benim zannım öyledir ki, hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” o vakt ona bu kıssayı haber vermisdir.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Onbesinci Menâkıb: Câbir-i ensârîden “radıyallahü anh” rivâyet<br />
olundu. Bir gün bir cenâze götürdüler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” çekinip, nemâzını kılmadı. Süâl etdiler<br />
ki, yâ Resûlallah! Simdiye kadar, hiçbir cenâzeden çekinmeyip,<br />
gördügünüz gibi nemâzını kılardınız. Hikmeti ne oldu<br />
ki, bu meyyitin nemâzını kılmadınız. Cevâbında buyurdular ki,<br />
(Bu sahs, benim yârim Osmâna bugz ederdi. Osmâna bugz<br />
eden kimseye Allahü tebâreke ve teâlâ bugz eder. Bir kimseye<br />
ki, Allahü teâlâ bugz eder. Benim onun nemâzını kılmam uygun<br />
mudur?)<br />
Onaltıncı Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” rivâyet etmisdir. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurmuslardır: (Osmânın sefâ’ati ile,<br />
hepsi nâra müstehâk olan kimselerden elbette yetmisbin kisi<br />
Cennete girse gerekdir.) Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” rivâyet olunur ki, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki, (Mi’râc gecesi<br />
– 210 –<br />
dördüncü göke ayak basdıkda, önüme bir elma düsdü. Alıp, ikiye<br />
böldüm. Içinden bir hûrî çıkdı. Kahkaha ile gülerdi. Süâl eyledim<br />
ki, sen kimin için yaratıldın. Dedi ki, (Zulm ile sehîd edilen<br />
Osmân bin Affân için yaratıldım) dedi.) “Radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
Onyedinci Menâkıb: Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü<br />
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Bir gazâda Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile hâzır idim. Zahîre bitdi. Askerde<br />
hayli üzüntü ve sıkıntı hâsıl oldu. Server-i âlem hazretleri bu<br />
duruma vâkıf olup, buyurdular ki, (Vallahi günes batmadan Allahü<br />
teâlâ hazretleri size rızk gönderir.) Bu ma’nâyı hazret-i<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hemen anlayıp, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin Resûlü mutlaka dogru söyler diye düsünüp, bir<br />
yerde ondört yük zahîre buldu. Agır behâ [yüksek fiyat] ile alıp,<br />
günes batmadan dokuz yükünü Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine getirdi. (Bu nedir, yâ Osmân) diye<br />
buyurdukda, dedi ki, Osmânın Allah ve Resûlüne hediyyesidir.<br />
Seyyid-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
mu’cizâtı te’hîrsiz meydâna gelince, mü’minler sevinip,<br />
münâfıklar mahzûn ve giryân oldular. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ellerini dergâha kaldırıp,<br />
(Yâ Rabbî, Osmâna çok ecr ver, iyiliklerine bol karsılık<br />
ver) diye hayr düâ buyurdular.<br />
Onsekizinci Menâkıb: (Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfeti.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âhırete<br />
sefer etdikleri vaktde, hilâfeti altı serverin arasında müsâvere<br />
etdiler. Yukarıda beyân olundugu gibi, o altı kisiden Sa’d<br />
hazretleri orada yokdu. Talha ve Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
i’tizâr etdiler. Bizim hilâfet ile isimiz yokdur. Istemeyiz<br />
dediler. Üç kisi kaldı. Osmân ve Alî ve Abdürrahmân “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”. Abdürrahmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki: “Ben isi ikinize bırakdım.” Onlar dediler, öyle olsun. Üç gün<br />
mühlet istediler. Abdürrahmân hazretleri o üç günde, halk arasında<br />
gizli-âsikâr kimin halîfe olması gerekdigini arasdırdı.<br />
Cümle halkın hazret-i Osmân tarafına meyilli olduklarını ögrendi,<br />
tesbît etdi. (Ben Osmân bin Affânı “radıyallahü teâlâ<br />
anh seçdim) buyurdu. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ve<br />
– 211 –<br />
diger Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-<br />
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” ile bî’at edip, fitne ve kavgayı<br />
ref’ etdiler. Ebûl Mû’în Nesefînin (Temhîd) kitâbından<br />
alınmısdır.<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Kur’ân-ı azîmüssânın toplanması,<br />
hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” tarafından yapıldıgı<br />
halk arasında meshûr oldugu ma’lûmdur. Hazret-i Azîzin<br />
“kuddise sirruh” (Güzîde) adlı risâlelerinde yazılı açıklamasından<br />
anlasılan odur ki, Kur’ân-ı kerîmi, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Ömer ve diger Sahâbe-i güzînin<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ittifâkları ile toplamısdır.<br />
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri<br />
zemânında, Irâk ve Sâm feth oldugu zemân, halk arasında hiçbir<br />
kâmil ve temâm mushaf yok idi. Kur’ân-ı azîmüssânın kırâ’etinde<br />
ihtilâflar vâki’ oldu. Halkın birbirini tekfîr edip, inkâr<br />
etmege baslamalarından endîse edildi. Huzeyfe bin el-Yemânî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Irâkı feth edip, Sâm tarafına gazâya<br />
gitdi. Halkın bu ihtilâflarını görüp, dedi ki: Yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Kitâbullahda yehûdîler ve nasrânîler gibi, ihtilâf etmezden<br />
evvel ümmet-i Muhammede meded eyle! Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bunu isitince, bütün Eshâb-ı kirâmı<br />
toplayıp, Kur’ân-ı kerîmin kırâ’etinde ihtilâf oldugunu anlatıp,<br />
buyurdular ki: Hâtırıma böyle gelir ki, esâs mushaf, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” topladıgı Kur’ân-ı kerîmdir.<br />
Ondan bes aded mushaf yazıp, herbirini bir vilâyete<br />
gönderelim. Halk ona tâbi’ olsunlar. Sahâbe-i kirâm, isâbetli<br />
olacagını söylediler. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular<br />
ki: Eger ben de halîfe olsa idim, böyle yapardım.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, ilk mushafı, hazret-i<br />
Hafsadan “radıyallahü anhâ” getirtip, Sa’îd bin Âs hazretlerine<br />
yazması için emr eyledi. Zeyd bin Sâbit hazretlerine emr<br />
eyledi ki, kitâb hâline getirsinler. Bir rivâyetde Abdüllah bin<br />
Zübeyr ve Sa’îd bin Âs ve Abdürrahmân bin Hârise yazsınlar,<br />
diye emr eyledi. Zeyd bin Sâbit kitâb hâline getirdi. Bunlara<br />
buyurdular ki, eger sizin bir müskiliniz olursa, Kureys lügatine<br />
mürâce’at ediniz. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüssân Kureys lügati üzerine<br />
nâzil olmusdur. Bunlar sûre-i Bekarada bir müskilât ile karsılasdılar.<br />
Biri tâbut okudu. Birisi tâbuh okudu. Hazret-i Os-<br />
– 212 –<br />
mâna “radıyallahü teâlâ anh” arz etdiler. Hazret-i Osmân, tâbutdur<br />
buyurdular. Zeyd bin Sâbit hazretleri bes mushaf yazdılar.<br />
Bu mushafların adlarına mushaf-ı imâm koyup, herbirini<br />
bir sehre gönderdiler. Ihtilâf olundugu vakt bu mushaflara<br />
mürâce’at olunsun. Birisini Mekke-i Mükerremeye, birisini<br />
Basraya, birisini Sâm-ı serîfe, birisini Kûfeye gönderip, birisini<br />
de Medîne-i Münevverede alıkoydular. Bir rivâyetde de yedi<br />
mushaf idi. Birisini Yemen tarafına, birisini de Bahreyne<br />
gönderdiler. Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” rey’i ve tedbîri<br />
ve tasarrûfları bu sekldedir. Baslangıçdan buraya kadar,<br />
(Aynî) ve (Güzîde) kitâblarından nakl olunmusdur.<br />
Yine Güzîdede beyân buyurmuslar ki, evvelâ Kur’ânın tertîbini<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
beyân buyurmuslardır. Cem’ olmasını [toplanmasını] hazret-i<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” yapmısdır. Nitekim anlatıldı.<br />
Zeyd bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” her mushafı bir kırâ’et<br />
üzerine yazmısdır. Onun için her vilâyetin ehli, bir kırâ’ete tâbi’<br />
olmuslardır. Hâlâ o ihtilâflar ile, o beldelerin kârileri okurlar.<br />
Müskili olan ona mürâce’at eylesin diye o mushaflarda nokta<br />
ve i’râb yokdur. Ancak imâleler gelen yerlerde kelimelerin altına<br />
sarîhle isâret koymuslardır. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı birinci<br />
kısm, 25.ci maddeye bakınız!]<br />
Yirminci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Kur’ân-ı azîmüssânın yazılma isi ile ugrasırken, bir<br />
Cum’a günü, Cum’a nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek ellerini<br />
kaldırıp, düâ ederken, bir kisi geldi. Acâib sözler söyleyip,<br />
dedi ki; Ey Vahy kâtibi! Sûre-i Tebbeti fazîleti bakımından sûre-<br />
i Ihlâsdan önce yazmak lâyık degildir. Akla da hos gelmez<br />
deyip, bu seklde bunun hikmetini ögrenmek istedi. Hazret-i<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, o kisinin tereddüdünü kaldırmak<br />
için, hemen kisinin gözlerini silip, (Bak, levh-i mahfûzu görürsün)<br />
dedi. O kisi de bakıp, o ân levh-i mahfûzu gördü.<br />
Kur’ân-ı azîmüssân levh üzerinde, bu tertîb üzerinde yazılmısdır.<br />
Her bir harfi ve sûreler yerli yerindedir. Arab bu kerâmeti<br />
görünce, hazret-i Osmânın hizmetinden ayrı kalmayıp, tâat ve<br />
ibâdeti ile mesgûl oldu. Gel insâf eyle. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” büyük sultân degil midir. Aslında büyük bir<br />
– 213 –<br />
sultâna hizmet etmek, ugruna mal ve menâlini fedâ etmek gerekir.<br />
(Gülsen-i Envâr) kitâbından alınmısdır.<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfetleri zemânında bir gulâmın kulagını çekdi. Kulagını<br />
acıtmısdı. O gulâm mahzûn oldu. Hazret-i Osmâna dedi ki, yâ<br />
efendi! Kıyâmet gününü düsün ki, her kisi Hakkın huzûruna<br />
vardıgı zemân hakkını alsa gerekdir. Hazret-i Osmân bu sözden<br />
pismânlık duydu. Gulâma buyurdu ki, yâ gulâm! Sen de benim<br />
kulagımı çek, berâber olalım. Gulâm da hazret-i Osmânın kulagını<br />
çekdi. Hazret-i Osmân buyurdu ki: Yâ gulâm, çok çek. Gulâm<br />
dedi ki, yâ efendi, hazretiniz kıyâmet gününü düsünüp,<br />
korkdunuz. Ben köleniz de kıyâmet günü kısâs yapılmasından<br />
korkarım.<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri vefât etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü anh”<br />
yerine halîfe oldu. Hazret-i Ömerin vefât haberi rûm diyârına<br />
erisdi. Rûm kayseri, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” üzerine<br />
hücûm etdi. Hazret-i Osmân onu isitip, Abdüllah bin Ebî Serh<br />
ve Abdüllah bin Zübeyri imdâda gönderdi. Iki fırka birbiri ile<br />
karsılasdılar. Ceng günü de belli oldu. Abdüllah bin Zübeyr,<br />
Abdüllah bin Ebî Serhe dedi ki, rûm ve frenk askeri çokdur.<br />
Müslimânların askeri azdır. Onlara hîle yaparak muzaffer olmalıdır.<br />
Henüz harb baslamamısdır. Sen asker ile durup, hâzır<br />
ol. Benim tarafımdan tekbîr seslerini isitince, hemen rûm ve<br />
frenk askerine varıp, vurusmaga basla. Zîrâ haber almısım ki,<br />
rûm pâdisâhları askerden ayrı yerde olup, tavus kanadından yapılmıs<br />
gölgeliginde birkaç sarkıcı ile oturur. Abdüllah bin Ebî<br />
Serh hâzır vaziyyetde dururken, Abdüllah bin Zübeyr otuz er<br />
alıp, resmî elçiler gibi gitdi. Rûm ve frengin askerine haber verdiler.<br />
Kaysere yakın vardı. O otuz askere dedi ki, siz rûm ve<br />
frengin askeri ile benim aramda durun ki, benim hâlime vâkıf<br />
olmıyalar. Eger benim hâlime kasd etmek isterler ise, onları bir<br />
müddet mesgûl ediniz. Bu arada ben de isimi yapayım. Hemen<br />
atını salıp, hücûm etdi. Câriyeler kendilerini kayserin üzerine<br />
atdılar. Üçünü de kılınç ile helâk edip, tekbîr getirdi. O otuz er<br />
de yüksek ses ile tekbîr aldılar. Abdüllah bin Ebî Serh hâzır vaziyyetde<br />
dururken, tekbîr sesini isitdigi gibi, islâm askeri ile bir<br />
– 214 –<br />
yerden tekbîr alıp, rûm ve frenk askerine hamle edip, birbirlerine<br />
vurdular. Onbin kâfiri kırıp, kılınçdan geçirdiler. Bu zafere<br />
Abdüllah bin Zübeyr hazretlerinin dilâverligi sebeb oldu.<br />
Meshûr rûm sehrlerinden birkaç sehr müslimânların tasarrûfuna<br />
dâhil oldu. Abdüllah bin Ebî Serh Medâyine vardı. O vilâyeti<br />
ele geçirip, harac aldı. Yirmialtıncı senesinde Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Harem-i serîf etrâfında birçok evleri satın aldı.<br />
Bu seklde Mescid-i Harâmı genisletdi. Yirmisekizinci senesinde<br />
haber geldi ki, Horasan kavmi emre mutî’ olmuyorlar.<br />
Sa’d bin Âs hazretlerini gönderdi. Onları, itâ’ate getirdi. Hem<br />
bu sene de müslimânlar arasında Kur’ân-ı azîmüssân kırâetinden<br />
ihtilâf vâki’ oldu. Yukarıda zikr olundu.<br />
Otuzuncu senede, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin yüzügü, hazret-i Osmânın elinden Erîs kuyusuna<br />
düsdü. Ne kadar istediler ise de bulamadılar. Bu sene<br />
Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” kostantiniyyeye [Istanbula]<br />
varıp, gazâ etdi. Otuzikinci senede rûmdan bir asker gelip, müslimânlar<br />
ile ceng edip, muzaffer oldular. Abdüllah bin Sebe’ adlı<br />
yehûdî, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zemânında<br />
müslimân olmusdu. Fekat, yehûdîlik kîni gönlünde bâkî kalmısdı.<br />
Islâm dîninde, çok kötü bir fitne çıkarmak istedi. Hazret-i<br />
Ömerin siddeti ve tedbîrli hareketi onun fitnesine mâni’ olurdu.<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” zemânında fırsat bulup, fitne çıkardı.<br />
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” gidisi, Seyhayn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” gidislerine muhâlif idi diyerek,<br />
müslimânları hazret-i Osmân üzerine ayaklandırdı. Hattâ<br />
insanlara öyle i’tikâd etdirdi ki, hazret-i Osmânın üzerine yürümek,<br />
ayaklanmak ibâdetdir, fikrini asıladı. Mısrlılardan bir gurub,<br />
hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” huzûruna geldiler,<br />
gitdiler. Basrâlılar Zübeyr bin Avvâmın huzûruna, Kûfeliler,<br />
Talhanın “radıyallahü teâlâ anhüm” huzûruna geldiler. Bu din<br />
büyüklerinin nasîhatları bunlara fâide verip, nasîhatları kabûl<br />
etdiler. Sonra, bunlar yine fitne çıkarmak için toplandılar. Hazret-<br />
i Osmânı ilzâm [susdurmak], yâhûd hilâfetden hal’ etmek<br />
[çekilmesini saglamak], eger öyle olmaz ise, katl etmege karâr<br />
verdiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
üzerine yürüdüler. Dediler ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aley-<br />
– 215 –<br />
hi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arafatda<br />
nemâzı kasr etdiler [kısaltdılar]. Osmân niçin temâm kıldı. Cevâb<br />
verdi ki; islâmın isi büyüdü. Sark ve garbın halkı islâma gelip,<br />
Arafatda toplandılar. Eger nemâzı temâm kılmasaydım, vilâyetlerin<br />
halkı kusûr ederler ve böyle kılmak gerekli zan ederlerdi.<br />
Kasr sünnetini bilmezlerdi. Ikinci süâlde dediler ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” Ebû Zer Gıfârîyi mükerrem tutarlar idi. Ebû<br />
Zer hazretleri, Sâmda Mu’âviye “radıyallahü anh” yanında bulunuyordu.<br />
Mu’âviye “radıyallahü anh” ile Beyt-ül mâldaki malların<br />
kullanımı konusunda uyusmazlık hâsıl oldu. Ebû Zer-i Gıfârî<br />
Sâmdan Medîne-i Münevvereye geldi. Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” onu Medîneden dısarı çıkardı. O da, bir harâbe köyde<br />
mekân tutdu [yerlesdi]. Osmân “radıyallahü anh” cevâbında<br />
dedi ki, Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” ve Mu’âviyenin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” uygulamaları ve sözleri onların ictihâdı ile<br />
alâkalıdır. Onların birbirlerini sevmeleri âyet-i kerîme ile sâbitdir.<br />
Medîneden uzakda ikâmet etmesi câhillere birsey ulasıp, islâma<br />
bir zarar gelmesin diyedir. Üçüncü süâlde dediler ki, önceden<br />
zekâtı âmiller toplardı. Mal sâhiblerinin istegine [gönlüne]<br />
bırakdın. Tâ ki gönlünün istedigine versinler. Cevâb verdi<br />
ki: Âmiller telef eder. Aldıkları vakt cebr ile alırlar. Ben mal sâhibleri<br />
elinde koydum. Kendileri götürüp, Beyt-ül mâla teslîm<br />
etsinler. Dördüncü süâlde dediler ki: Hakem bin Âs ile, Mervân<br />
bin Hakemi, Resûlullah hazretleri, nifâk sebebi ile Medîne-i<br />
münevvereden dısarıya sürdü. Hazret-i Osmân yine Medîneye<br />
getirdi, dediler. Cevâb verdi ki: Resûlullah hazretlerinin son<br />
hastalıklarında onları getirmege izn istedim. Izn verdiler. Bu sözü<br />
Ebû Bekr ve Ömer hazretlerine söyledim. Bir baska sâhid istediler.<br />
Bulunmadı. Sonra hilâfet bize erisdi. Ilmimiz o izn ile<br />
aynı oldu. Resûlullah hazretlerinin izni serîfleri ile onları geri<br />
getirdim. Besinci süâl olarak dediler ki, Benî Ümeyyenin ihsânını<br />
artdırıyorsun. Onların ma’îseti fazlalasıyor. Cevâb verdi ki,<br />
Herkes bilir ki, Allahü teâlâ hazretleri, ben kuluna servet vermisdir.<br />
Ben dâimâ sıla-i rahmi muhâfaza etmisimdir. Su ânda<br />
ömrümün sonuna geldim. Bu hâlde begenilmis durumun niçin<br />
aksini yapayım. Fekat vallahi beyt-ül mâldan hiçbir sey onlara<br />
vermedim. Kendi malımdan verdim. Altıncı süâl olarak dediler<br />
– 216 –<br />
ki, Kur’ân-ı kerîmin birkaç nüshası hâriç, digerlerini niçin atesde<br />
yakdın. Cevâb verdi ki, etrâfdan haber yazdılar ki, Kur’ân-ı<br />
azîmüssân rivâyetlerinde ihtilâf vâki’ olmusdur. Diledim ki, bu<br />
vâsıta ile dîn-i islâmda bir fitne çıkmasın. Aynı nüshayı bırakıp,<br />
degisik nüshaları yakdırdım. Kötüleyenlerin dilleri dîn-i islâm<br />
üzere olmasın. Yedinci süâl olarak dediler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine hürmeten minberden bir derece asagı<br />
durdu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” Ebû Bekre<br />
hurmeten ondan asagı durdu. Osmân, Resûlullah hazretlerinin<br />
yerinde durdu. Cevâb verdi ki: Eger bu kâideyi devâm etdirse<br />
idim, tedrîcen lâzım gelir idi ki, hutbeyi, bir kuyu kazıp, kuyu<br />
içine girip, okumak îcâb ederdi. Sekizinci süâl olarak dediler ki,<br />
kapına kapıcılar ta’yîn etdin. Cevâb verdi ki: Devletin din islerini<br />
görürken, din ile alâkası olmıyanların zararını def’ etmek<br />
için kendi etrâfımı muhâfaza etdim. Dokuzuncu süâl olarak dediler<br />
ki, hayvanları Bakî’ otunu yimekden men’ etdin [orada otlamalarını<br />
yasakladın]. Cevâb verdi ki, Beyt-ül mâl hayvanlarından<br />
dolayı onu korudum. Böylece, onu koruyup, telef etmesinler.<br />
Onuncu süâl olarak dediler ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”hazretlerinin yüzügünü kaybetdin. Cevâb<br />
verdi ki, Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
gözleri önünde yüzük Erîs kuyusuna düsdü. Ne kadar<br />
aradıksa, bulamadık. O serefden mahrûm kaldık. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” her bir süâle lâyık oldugu üzere cevâb<br />
verdi. Alîyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh” gayreti<br />
ile fitne sâkin oldu [fitne çıkmadı]. Kavga def’ oldu.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 118.ci sahîfesinde<br />
diyor ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” halîfe<br />
iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe’ isminde bir yehûdî, eski kitâbları<br />
çok okumusdu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslimân<br />
olup, halîfenin gözüne girmek istedi. Bu fikrle müslimân<br />
oldu. Fekat, halîfe buna hiç yüz vermedi. Bu her yerde hazret-i<br />
Osmânı kötüledi. Halîfeye, bu yehûdî dönmesi, her zemân seni<br />
kötülüyor, dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da Mısra<br />
gidip, halîfeye karsı propagandaya basladı. Çok bilgili oldugundan,<br />
câhilleri etrâfına topladı. En çok söyledigi sey, (Her<br />
– 217 –<br />
Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de<br />
Alîdir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân onun elinden aldı.) sözleri<br />
idi. Fellahları kandırıp, Osmân “radıyallahü anh” kâfirdir,<br />
dediler. Mısr vâlîsi Abdüllah bin Sa’ddan, halîfeye sikâyetler<br />
yazdılar. Mısrdan dört bin kisi Medîneye geldi. Halîfenin begenmedikleri<br />
hareketlerini kendisine bildirdiler. Halîfe her süâle<br />
cevâb verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i serîfler ile haklı oldugunu<br />
isbât etdi. Bir sene sonra, Mısrdan dört bin ve Irâkdan dört<br />
bin kisi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz dediklerinde,<br />
hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bırakdı. Gelenlerin<br />
maksadları hazret-i Osmânı hâl’ etmek idi. Mısrlılar hazret-<br />
i Alîyi, Irâklılar hazret-i Talhayı halîfe yapmak istiyordu.<br />
Mısrlılar hazret-i Alîye gelip, (Seni halîfe yapacagız) dediler.<br />
Hazret-i Alî bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin<br />
yerlesdiginiz yere gelip konacak askerin mel’ûn oldugunu<br />
haber verdi) buyurdu. O gece halîfe, hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür, dedi. Hazret-i<br />
Alî de pekî deyip, sabâhleyin askere nasîhat verdi. Asker geri<br />
dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısr vâlîsini degisdir,<br />
onların istedigini ta’yîn eyle, dedi. Halîfe, Muhammed bin<br />
Ebî Bekri vâlî yapdı. Mısrlılar vâlî ile Mısra gitdi. Fekat yolda<br />
bir haberci üzerinde halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâliye<br />
emr olup, gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zemân yazılar<br />
noktasız oldugundan, noktanın yerine göre, katl ediniz ma’nâsı<br />
da okunur. Mısrlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler.<br />
Irâklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar.]<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mevcûd dörtyüz<br />
kölesi [kulu] var idi ki, akçe ile almıs idi. Hepsi harb âletleri<br />
ile kusanıp, hazret-i Osmânın serâyını kusatmıslardı. Hazret-<br />
i Osmân bütün kölelerini huzûruna çagırıp, buyurdu ki, her<br />
kim odasına varıp, silâhını bırakıp, kendi hâlinde oturursa,<br />
âzâd olsun. Benim hayr düâm onun ile olsun. Onlar da emre<br />
uyup, dagıldılar. Ondan sonra hazret-i Alîye “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” haber verdiler. Onbin kadar<br />
kimse hazret-i Osmânın katli için toplanıp gelmislerdir, dediler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
ayrılıgı, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin cân-ı<br />
azîzlerine bir mertebe kâr eylemis idi ki, ne günleri gün yerine<br />
– 218 –<br />
ve ne geceleri gece yerine geçer idi. Geceleri aglar idi. Mubârek<br />
cigerini daglardı. Hattâ Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden sonra, Zülfikâr adlı kılıcını mubârek<br />
beline kusanmadı. Ve Düldül adlı atına binmedi. Gecegündüz<br />
Ravda-i Mutahharasında olurdu. Onun için kendileri<br />
gitmeyip, imâm-ı Haseni ve imâm-ı Hüseyni “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” gönderdiler. Tenbîh eylediler ki, her kim ki hazret-<br />
i Osmânı kasd için gelir ise kılıcı vurun. Her kim olursa olsun,<br />
aman vermeyin. Bu iki seyhzâde, bellerine kılıçlarını kusanıp,<br />
hazret-i Osmânın kapısına vardılar. Bu seyhzâdeleri<br />
gördükleri gibi, hiçbir fert kapıya gelmege cesâret edemedi.<br />
Kapıyı bırakıp, serây dıvârını deldiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Kur’ân-ı azîm ve Fürkân-ı kerîm okurlar<br />
idi. Okurken sehîd eylediler (El hükmülil vâhidil Kahhâr). (Innâ<br />
lillah ve innâ ileyhi râciûn). Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” vefât etmeden evvel hazret-i imâm-ı Alîye haber<br />
verdiler. Acele ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına gitdi.<br />
Imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyni görüp, onları tekdîr edip,<br />
içeri hazret-i Osmânın yanına vardı. Mubârek hâtırını sordu.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hâline sükr edip, dedi<br />
ki, yâ Alî! Bu benim basıma gelecegini beni bilmez mi zan<br />
edersin! Yoksa, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bana bildirmedi mi zan edersin. Yâ Alî! Lutf edip,<br />
benden ötürü bir kimseye zarar etmiyesin. Bu gece Peygamberimiz<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda<br />
gördüm. Bana buyurdu ki; (Yâ Osmân! Bu gece bizim yanımızda<br />
iftâr edersin!) Yâ Alî, on nesneyi sakladım. Mahrem hazîne<br />
gibi kimseye açmadım. O on nesneyi bu üslûb üzere takrîr<br />
buyurdular: Ben islâmın üçüncü halîfesi oldum. Fahr-il kevneyn<br />
ve Resûl-i sekâleyn Peygamberimiz “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki kerîme-i muhteremelerini<br />
almak, hiç kimseye müyesser olmamısdır. Bana müyesser oldu.<br />
Tegannî etmedim. Bütün ömrümde tegannî etmek istemedim.<br />
Tegannî edilen yere bile ugramadım. Îmâna geldikden<br />
sonra zinâ etmedim. Evvelden de zinâ etmemisdim. Îmâna geldikden<br />
sonra, hırsızlık etmedim. Evvelden de etmemisdim.<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile<br />
bî’at edip, mubârek eline elim yapısdıkdan sonra, sag elimi av-<br />
– 219 –<br />
ret yerime uzatmadım. Bir Cum’a günü geçmedi ki, ben bir köle<br />
âzâd etmis olmıyayım. Eger hâzır köle bulunmaz ise, sonra<br />
bir köle alıp, getirip, âzâd ederdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden beri<br />
benim basıma gelecegi bilirdim. Lâkin kimseye açmazdım. Bu<br />
üslûb ve bu tertîb üzerine yedi mushaf-ı serîf yazdırıp, bütün<br />
mu’minleri ihtilâf etmekden kurtarıp, herbirini bir iklîme<br />
[memlekete] göndermek bana müyesser oldu.<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Emîr efendi buyurdular ki, hazret-<br />
i Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hattı<br />
serîfleri ile yazdıgı mushaflardan üç dânesini gördüm. Birini<br />
Sâmda, birini Yemende ve birini Mısr Iskenderiyyesinde. Ammâ,<br />
ba’zılarından nakl olunur ki, bu mushafların üçünde de meâl-<br />
i serîfi (... Onlara karsı sana Allahü teâlâ kâfidir, yeter..) olan<br />
Bekara sûresi 137.ci âyet-i kerîmesinde sehîd etdikleri vakt,<br />
mubârek kanı damlamıs. Lâkin ba’zılarından da rivâyet olunur<br />
ki, su ânda kelâm-ı serîflerin birisinde adı geçen âyet-i kerîmede<br />
mubârek kanı tâze, sanki henüz damlamısdır. Allahü teâlânın<br />
hikmeti, Emîr efendi huzûruna bir kaç def’a varıldı. Ammâ<br />
bu haberin sıhhatini sormak müyesser olmadı. Lâkin bu kadar<br />
kerâmeti, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
yüce sânı için acâib degildir.<br />
Yirmibesinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, menâkıb-ı hazret-<br />
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bâbının haseninde rivâyet<br />
olunmusdur. Semâme tebni Cezemîl Kuseyrî dedi ki: Ben Yevmüddâra<br />
hâzır oldum. Yevmüddâr, hazret-i Osmânın katl olundugu<br />
güne derler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, serâyını<br />
muhâsara edenlerin hâlini anladı. Onlara hitâb edip, buyurdular<br />
ki: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve de islâma<br />
yemîn ederim ki, siz bilmez misiniz, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Medîneye geldi. Medîne-i Münevverede<br />
Rûme kuyusundan baska tatlı su yokdu. Buyurdular<br />
ki, (Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile müslimânların<br />
kovasını bir tutarsa, onun Rûme kuyusundaki kovasından<br />
Cennetdeki kovası hayrlı olur.) Kendi hâlis malımdan o kuyuyu<br />
satın aldım. Siz bugün o kuyunun suyunu içmekden beni men’<br />
edersiniz. Hattâ deryâ (deniz) suyu gibi tuzlu su içerim. Hep-<br />
– 220 –<br />
si dediler ki: (Evet öyledir). Rûme, bir kuyunun adıdır. Medîne-<br />
i Münevverenin altı mil mikdârı uzagında bir kuyudur. O<br />
kuyu küçük vâdi’dedir. Zîrâ, Medîne-i Münevverede iki vâdi’<br />
vardır. Büyük vâdi’de olan Azîze kuyusudur.<br />
Sârih Gürânî “rahimehullah” Ibni Abdülberden nakl etmisdir<br />
ki: Medîne-i Münevverede bir yehûdînin agzı örülü bir kuyusu<br />
var idi. Suyu gâyet tatlı idi. Suyunu satardı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:<br />
(Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını müslimânların kovası<br />
ile berâber tutarsa, Cennetdeki kovası bundan hayrlı olur.)<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” varıp, kuyuyu yehûdî<br />
ile pazarlık etdi. Yehûdî kuyunun temâmını satmakdan imtinâ<br />
etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” da, yarısını aldı.<br />
Nöbet yolu ile, bir gün Osmânın “radıyallahü anh” olacak, bir<br />
gün yehûdînin olacakdı. Hazret-i Osmân nöbetini sebîl ve sadaka<br />
etdi. Yehûdî ücret ile satardı. Müslimânlar da hazret-i Osmânın<br />
nöbeti geldikde, iki günlük su alırlardı. Yehûdînin nöbetinde<br />
aslâ ugramazlar idi. Yehûdînin pazarı kesâda ugrayınca,<br />
diger yarısını da satmak istedi. Diger yarısını da Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri ondan satın aldı. Evvelki yarısını<br />
yehûdîden oniki bin dirheme almısdı. Diger yarısını da sekiz<br />
bin dirheme aldı. Temâmını sebîl etdi.<br />
Yine hazret-i Osmân muhâsara edenlere hitâb edip, buyurdu<br />
ki, Allahü teâlâ hazretlerine ve islâma yemîn ederim ki, siz<br />
bilmez misiniz. Mescid dar geliyordu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Falanın yerini kim satın<br />
alıp, Mescide katarsa, o yerden dahâ iyisine Cennetde kavusur.)<br />
O yeri has malım ile satın aldım ve Mescide ilhâk etdim<br />
[katdım]. Siz bu gün beni o mescidde iki rek’at nemâz kılmakdan<br />
men’ ediyorsunuz. Dediler, evet öyledir. O yine buyurdu<br />
ki, yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâya ve islâma ki, Tebûk<br />
gazâsında, islâm askerini kendi malımdan techîz etdigimi<br />
bilmiyor musunuz? Dediler; evet, biliyoruz! Yine buyurdu ki,<br />
yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve islâma<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mekke-i Mükerremeden<br />
Sebîr adlı daga çıkdılar. Ebû Bekr ve Ömer ve ben<br />
de berâber çıkdım. Dag harekete geldi. Hattâ tasları döküldü.<br />
– 221 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek ayagı ile<br />
daga vurup, buyurdular ki, (Sâkin ol yâ Sebîr! Senin üzerinde<br />
bir Nebî ve bir Sıddîk ve iki sehîd vardır.) Bunu bilmez misiniz.<br />
Dediler, evet, biliyoruz! Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dediler ki, (Allahü ekber! Kâ’benin Rabbine yemîn ederim<br />
ki, ben sehîdim.) Allahü ekber sözünü, hayretde olan kimse<br />
hasmını ilzâm ve ona tepki seklinde söyler. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o vakt, hasmlarını izhâr edip, kendisinin<br />
hak üzere olup, hasmlarının bâtıl üzerine oldugunu, onlar<br />
kendi dilleri ile ikrâr etdiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Sebîr dagı üzerinde iki sehîd buyurduklarının<br />
birisi hazret-i Ömer, birisi hazret-i Osmândır “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ”. Yine hasmlara hitâb edip, dedi, Kâ’benin<br />
Rabbi hakkı için siz sâhid olunuz ki, muhakkak ben sehîdim.<br />
Üç def’a böyle buyurdular:<br />
(Mesâbîh-i serîf)den yine o bâbda nakl olunmusdur: Süheyl<br />
der ki, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dâr gününde bana<br />
dedi ki, muhakkak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri benden ahd aldı. Ben o ahd üzerine sabr ediciyim.<br />
Ya’nî bana vasıyyet buyurdular ki, sabr edeyim. Mukâtele<br />
etmiyeyim.<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Adî bin Hâtem “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet etmisdir: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” hazretlerinin<br />
sehîd oldugu gün bir nidâ isitdim. (Yâ Osmân bin Affân!<br />
Râhatlık ve se’âdet ile, Rabbini gadabsız bulman ile, gufrân<br />
ve rıdvân ile müjdeliyorum.) Etrâfıma bakdım. Bir kimse<br />
görmedim. (Sevâhid-ün nübüvveden) alınmısdır.<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: Yine adı geçen kitâbdan terceme<br />
olundu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini<br />
içdi. Üç gün mubârek cenâzesi durup, defn olunmadı. Üç<br />
günden sonra, hâtıfdan (gaybdan) bir ses geldi ki, (Osmânın cenâzesini<br />
defn edin. Nemâzını kılınız ki, muhakkak Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ ve tekaddes hazretleri ona salevât eyledi, ya’nî<br />
rahmet eyledi,) diyordu.<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” üç günden sonra, Bakî’ tarafına defn olun-<br />
– 222 –<br />
maga giderken, arkalarından bir büyük bulut hâsıl oldu. Cenâze-<br />
i serîf ile gidenlerin yüreklerine korku düsüp, az kaldı ki, cenâzeyi<br />
bırakıp, gideceklerdi. O bulutun içinden bir ses, (korkmayınız,<br />
meyyiti bırakıp gitmeyiniz ki, biz de bu mubârek meyyitin<br />
nemâzını kılmaga geldik,) diyordu. Meger onlar melekler<br />
imis. Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” nemâzını kılıp,<br />
vücûd-ı serîflerini ziyâret etmek için gelmisler. Bu da (Sevâhidün<br />
nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sehîdlik rütbesine nâil oldukdan sonra, Fahr-ül kevneyn<br />
ve Resûl-üs sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin Mescid-i serîflerinin üzerinde, üç gün üç gece cinnîler<br />
gelip, aglayıp, feryâd ve figân eylediler. Cümle halk bunların<br />
feryâd ve figânlarını isitdiler. Bu da hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” büyüklügüne isâretdir. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den terceme olundu.<br />
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sehâdet mertebesine kavusup, âhırete sefer etdikden sonra,<br />
Medîne-i münevverede halîfelerin oturması vâki’ olmamısdır.<br />
Allahü teâlânın rızâ-ı serîfleri olmamısdır. Zîrâ hazret-i<br />
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” halîfe olunca, rey’i serîfleri<br />
öyle oldu ki, Kûfe sehrine yerlesdiler. Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Medîne-i münevvereden Kûfe sehrine varıp,<br />
orada yerlesmeleri, onun, Resûlullahın huzûrunda izzeti ve<br />
kadri olmadıgı sekliyle kıyâs etmemelidir. Hâsâ öyle degildir.<br />
Nihâyet ezelde böyle mukadder olmus ki, hazret-i imâm-ı Alî<br />
“kerremallahü vecheh” Hak sübhânehü ve teâlânın nusret ve<br />
inâyeti ile, Kûfe sehrine varıp, etrâfındaki memleketleri feth<br />
edip, oraları koruması ezelde takdîr olunmusdur.<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir büyük kerâmeti de sudur. Hazret-i Osmânın sehâdetine<br />
gelinceye kadar bu ümmet arasında fitne yok idi. Hazret-i<br />
Osmân sehîd oldu. Dünyâ fitne ile doldu. Fitnenin sonu Deccâl<br />
ile hitâm [son] bulsa gerekdir. Hazret-i Osmânın sehâdetinden<br />
bir kimsenin gönlüne bir zerre kadar sürûr gelse, eger o kimse<br />
Deccâla yetisirse, ona tâbi’ olup, kâfir olmasından korkulur.<br />
Eger Deccâla yetismezse, kıyâmet günü hasr oldukda, Deccâl<br />
– 223 –<br />
ile hasr olmakdan korkulur. Neûzü billâhi teâlâ. Allahü teâlâ<br />
hazretleri, müslimânları, Sahâbe-i kirâma zerre mikdârı kalblerinde<br />
kin ve düsmanlık olmakdan ve husûsî ile hulefâ-i râsidîn<br />
hazretleri hakkındaki düsmanlıkdan hıfz eylesin “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”!<br />
Otuzikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de diyor ki: Ibni<br />
Sa’îd-ül Gaffârî derler bir kimse var idi. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini içdikden sonra,<br />
se’âdethânelerine girdi. Orada Sultân-ı kâinâtdan “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” kalmıs bir asâ var idi. Onu alıp, dizine<br />
dayayıp, kırmak istedi. Orada hâzır olanlar, çagırısıp, sakın<br />
ola ki, bu mubârek asâyı kırma, zîrâ, Fahr-i âlem hazretlerinden<br />
kalmısdır, dediler. O da asâyı kırmadı. Lâkin küstâhlık<br />
edip, hazret-i Osmânın harem-i hâslarına [evine] girip, o mubârek<br />
asâyı kırmak kasd etdigi için, o kimsenin ayagına bir<br />
hastalık zuhûr edip, günden güne artdı. Senesine varmadı, öldü.<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ gayûrdur [gayretlidir]. Dostlarına<br />
ihânet edenlerin dünyâda olsun, âhıretde olsun, haklarından<br />
gelir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Üçüncü Halîfe Osmân Zinnûreyn “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır:<br />
Hayâ sâhibi olan hazret-i Osmân, ikrâm ve iyilik menba’ı,<br />
Kur’ân-ı kerîmin toplayıcısıdır. Neseb-i serîfleri, Osmân bin<br />
Affân bin Ebîl’as bin Ümeyye bin Abdil’sems bin Abd-i Menâfdır.<br />
Neseb-i serîfleri Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin neseb-i serîfleri ile dördüncü atada birlesir<br />
ki, Abd-i Menâfdır. Neseb cihetinden hazret-i Osmân, hazret-<br />
i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden evvel Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile birlesir “radıyallahü anhüm”.<br />
Künye-i serîfleri, islâmdan evvel Ebû Abdüllahdır. Lakab-ı serîfleri,<br />
zinnûreyndir. Iki nûr sâhibi demekdir. Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki muhterem<br />
kerîmelerini [kızlarını] aldıgı için iki nûr sâhibi denilmisdir. Birinin<br />
ism-i serîfi Rukayye, birinin Ümm-ü Gülsümdür “radıyallahü<br />
anhünne”. Önce hazret-i Rukayyeyi tezvîc etdiler. O vefât<br />
etdikden sonra, hazret-i Ümm-ü Gülsümü tezvîc etdiler. O da<br />
vefât etdikde, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki; (Yâ Osmân! Eger yanımda üçüncü kızım<br />
olsaydı, onu da sana verirdim.) Nûr sâhibi, ilm ve hilmin birlesdigi<br />
zâtdır.<br />
Birinci Menâkıb: (Bu menâkıbı islâma gelme sebebidir.)<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Islâma<br />
gelmezden evvel bir gün, Kureysin ileri gelenleri ile oturmusdum.<br />
Bir kimse haber verdi ki, hazret-i Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kerîmesi Rukayyeyi Utbeye<br />
vermis. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi. Ben niçin istemedim,<br />
diye perîsân hâlde, sıkıntı ve endîse ile eve geldim. Gördüm<br />
ki, annem, teyzem ve akrabâdan nice hâtunlar bir kimseyi<br />
medh ederler. Dedim ki, yâ teyzecigim, bu medh etdiginiz kimdir?<br />
Dediler ki, O güzel yüzlü, konusması tatlı bir kimsedir.<br />
Rahmân onu bize hak dîni bildirmek ve ona çagırmak için gön-<br />
– 199 –<br />
dermisdir. Gökden inen Furkân ile gelmisdir. Ona tâbi’ ol, putlara<br />
tapma! Bu garîb kelimeleri dinleyip, merâk edip, dedim ki,<br />
bu kimdir, bana beyân eyle! Dedi ki, Muhammed bin Abdüllahdır.<br />
Allahü teâlâ tarafından Resûl olarak gelmisdir. Allahü<br />
teâlânın emrlerini bize bildirir. Bizi hak dîne çagırır. Yüzü ısık<br />
verir. Dînine giren kurtulur. Istedigi seyler kolaydır. Ona yakın<br />
olan iyilik bulur. Bu medh sözleri kalbime çok te’sîr etdi. Tenhâ<br />
bir yerde Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini buldum.<br />
Hâlime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zîrâ, firâset ehli bir büyük<br />
zât idi. Vâki olan kıssayı beyân etdigimde, dedi ki, yazık sana<br />
yâ Osmân! Hak din günes gibi açıkda iken, sen kavminin kuruyacak<br />
elleri ile yapdıkları tasdan putlara ma’bûd demekden<br />
utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulagı isitmeyip, zarar ve kâra<br />
kâdir olmıyan ilâh olur mu. Dedim ki, olmaz. Dedi, teyzen sana<br />
dogru söz söylemis. Iste Resûlullah, hazret-i Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Gel, seninle huzûr-ı serîfine<br />
varalım. Îmân getir, dedikde; o sırada Habîbullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve yanında hazret-i Alî<br />
“kerremallahü vecheh” oraya çıka geldiler. Hemen hazret-i<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ayaga kalkıp, onlara karsı<br />
vardı. Mubârek kulaklarına bir söz söyledi. Sultân-ı enbiyâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yanıma gelip, buyurdu<br />
ki, (Yâ Osmân! Seni Allaha ve Cennete çagırıyorum. Ben, Allahü<br />
teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdigi Peygamberinizim!)<br />
Mubârek sözlerini isitdim. Kalbim îmân nûru ile doldu.<br />
Ihtiyârsız olup [düsünmeden], (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü<br />
enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) dedim. Aradan<br />
çok zemân geçmedi, Rukayyeyi bana nikâh edip, verdi. Teyzem,<br />
islâma geldigimi isitip, sâd ve handân olup, çok sevinip, bu<br />
si’ri okuyarak geldi:<br />
Sözlerim sebebi ile Allahü teâlâ Osmâna,<br />
Hidâyet verip, dogru yolu gösterdi ona.<br />
Kendi fikrini bırak, uy Muhammed aleyhisselâmın sözüne,<br />
Her sözü dogru olan, Allahın Resûlüne.<br />
Iki kızını sana verecekdir, ileride,<br />
Dolunayın günese karısacak elbette.<br />
– 200 –<br />
Ba’zı rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki: Bir teyzem vardı. Iyiyi kötüden ayırabilen,<br />
kehânet ilmini bilen, baska ilmlerden de haberi olan birisi<br />
idi. Bir gün o teyzemi görmege gitdim. Meger bir kasîde söylemis.<br />
O kasîde içinde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini medh ve senâ eylemis. Hem Peygamberligini<br />
açıklamıs. Hem ben onun kerîmesini [kızını] alıp, dâmâdı oldugumu<br />
ve hem vezîri oldugumu açıklamıs. O kasîdeyi bana verdi<br />
ve bana dedi ki, durmayıp ve te’hîr etmeyip, var Muhammed<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna.<br />
Da’vetini kabûl edip, emrine mutî’ olup, dînine gir. O dogru<br />
sözlüdür. Getirdigi din hakdır. Günden güne isi yüce olur [sânı<br />
yüksek olur]. Bu sözü benden isit. Senin merteben de çok yüksek<br />
olacakdır. Bütün dünyâda [dünyânın her tarafında] adın<br />
söylenip, hutbelerde okunur. Bu söz gönlüme [kalbime] kâr<br />
edip [te’sîr edip], hemen putperestlik dîninden dönüp, putları<br />
inkâr eyledim. Gönlümde hiç sâibe [sübhe] kalmadı. Oradan<br />
dönüp, yola revân oldum. Giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine ugradım ki, Sıddîk-ı ekber “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ile gelirler. Meger murâd-ı serîfleri yanıma<br />
gelmek imis. Server-i Enbiyâya selâm verdim. Selâmdan sonra<br />
buyurdular ki, yâ Osmân, isitdim ki, teyzenin sana etdigi nasîhatları<br />
ve cümle sözleri yakîn üzere ve dogrudur. Sakın, muhâlefet<br />
etme. Allahü teâlâ hazretlerine ve bana muhâlefet etmis<br />
olmayasın. O sana dedigi sözler, hep olsa gerekdir. Hemen gel,<br />
islâm dînini kabûl eyle. Hazret-i Ebû Bekr de dedi ki, yâ Osmân,<br />
sana bir süâlim var. Cevâb ver. Bu dîni, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri getirdi. O dîne bizi<br />
da’vet etdi. Ben onu kabûl eyledim. Bu dinde sek [sübhe] var<br />
mı, fikr eyle [düsün]. Yalanlamak mümkün müdür. Su tutageldiginiz,<br />
ata ve dede dîniniz ki, bir parça tasdan kendilerinin<br />
yontdugu, ne görür ve ne isitir, ilâh olmaga lâyık mıdır? Ben dedim,<br />
dogru söylersin, yâ Ebâ Bekr! Hemen Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ellerini<br />
öpüp, bî’at edip, müslimân oldum. Demislerdir ki, hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” islâma geldikde, müslimânların<br />
besincisi oldu.<br />
Ikinci Menâkıb: Muhyissünne imâm-ı Begavî hazretleri<br />
– 201 –<br />
(Meâlim üt-tenzîl) kitâbında, sûre-i Bekaranın sonunda meâl-i<br />
serîfi (Mallarını Allah yolunda infâk edenler, dagıtanlar..) olan<br />
262.ci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Kelebîden nakl buyurmuslar<br />
ki, bu âyet-i kerîme, hazret-i Osmân bin Affân ve hazret-i Abdürrahmân<br />
bin Avf “radıyallahü anhümâ” hakkında nâzil olmusdur.<br />
Abdürrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” huzûruna dört bin dirhem getirdi, koydu. Dedi<br />
ki, yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendime<br />
ve âileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünc verdim.<br />
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdu<br />
ki, (Evinde bırakdıgına ve borç verdigine, Allahü teâlâ<br />
bereket versin!) Ammâ Osmân “radıyallahü teâlâ anh” müslimânları<br />
Tebûk gazâsında techîz etdi. Ticâret develerini, hevedleri<br />
ve çulları ile berâber verdi. O iki serverin hakkında bu<br />
âyet-i kerîme nâzil oldu. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, Ceys-i Usretde hazret-i Osmân, bin dinâr ile<br />
geldi. Ceys-i Usretden murâd, Tebük gazâsıdır. Hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kucagına altınları<br />
dökdü. Ben gördüm. Resûlullah mubârek elini altınlar arasına<br />
dâhil kılıp, karısdırdı. Buyurdu ki, (Osmâna bundan sonra yapdıkları<br />
zarar vermez.) Allahü teâlâ hazretleri meâl-i serîfi, (Allah<br />
yolunda mallarını sarf eden kimseler, dagıtdıkları seyler ile<br />
karsısındakileri ezâda ve minnetde bırakmazlar. Onların ecrini<br />
onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yokdur.) olan<br />
âyet-i kerîmeyi gönderdi. Minnet, ihsânda ve ikrâmda bulundugu<br />
kimsenin, ben sana sunları verdim, bu kadar sey verdim, diye<br />
verdigi ni’meti onun basına kakmak, onu üzmekdir. Ezâ,<br />
ni’met verdigi, ihsânda bulundugu kimseyi mahcûb etmek,<br />
utandırmakdır. Veyâ ikrâmda bulundugu kimseyi, hiç bilmesi<br />
îcâb etmiyen birisi yanında ikrâm etdigini söyliyerek utandırmakdır.<br />
Süfyân demisdir ki, minnet ve ezâ demek, sana verdim,<br />
sen sükr etmedin, demekdir. Abdürrahmân bin Zeyd bin Eslem<br />
dedi ki, benim babam der ki, bir sahs bir seyi, bir kimseye bagıslasın.<br />
Sonra baksın ki, senin selâmın onun üzerine agır gelir.<br />
Selâmını o kimseden önce verme. Allahü teâlâ kullarına ihsân<br />
ve iyilik etdikden sonra, basa kakmagı harâm kılmısdır. Kullarına<br />
her çesid ni’meti verip, onların basına kakmamayı kendi<br />
zât-i pâkine mahsûs sıfat kılmısdır. Zîrâ kuldan minnet, kulun<br />
– 202 –<br />
iyilik etmesi, sonra basa kakması ve üzmesidir. Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerinin minneti, kullarına ni’met vererek, kullarını<br />
memnûn etmesi, hattâ ihsânını artdırması, bunları hâtırlatmasıdır.<br />
Imâm-ı Begavî (Mesâbîh-i serîf)de hasen hadîslerin birinde,<br />
Abdürrahmân bin Habbâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet etdi ki, hadîs-i serîfin mazmûn-ı serîfi böyle<br />
beyân olunmus ki, Abdürrahmân dedi, ben hâzır oldum. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri nasîhat edip,<br />
Eshâb-ı kirâmı Tebük gazvesine tesvîk ederlerdi. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Yüz<br />
deve, çulları ile [palanları ile] ve hevedler ile, fîsebîlillah benim<br />
üzerime olsun! Sonra Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yine tergîb etdiler [tesvîk etdiler]. Yine hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp dedi ki, yâ Resûlallah! Üçyüz<br />
deve, çulları ile ve hevedleri ile, fîsebîlillah benim üzerime olsun!<br />
Ben gördüm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
minberden iner. Sonra buyurur: (Osmân bundan sonra, nâfilelerden<br />
bir amel etmez ise de, bir be’is yokdur. Zîrâ o yapdıgı<br />
hasene ona bütün nâfileler yerine kifâyet eder.) Mutarrîzi böyle<br />
demisdir.<br />
Üçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Mesâbîh-i serîf)de, Menâkıb-ı Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
bâbında sahîh hadîs olarak, hazret-i Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” nakl etmislerdir. Hazret-i Âise buyurdular ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek baldırları<br />
[topuk ile dizi arası] açık oldugu hâlde evimde yatıyordu.<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kapıya gelip, izn istediler.<br />
Hazret-i Habîbullah izn verdiler. Kendileri o hâllerini<br />
degisdirmediler. Sohbete basladıkdan sonra, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” gelip, izn istediler. Hazret-i Fahr-i âlem<br />
ona da izn verdiler, mubârek baldırları açık oldugu hâlde, sohbete<br />
basladılar. Sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
gelip, izn istediler. Hemen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri oturup, örtüsünü üzerine aldı. Izn verdi. Sonra<br />
cümlesi kalkıp, gitdikden sonra, hazret-i Âise “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” dedi ki, yâ Resûlallah! Pederim [babam] Ebû Bekr<br />
geldi. Hiç hareket etmediniz. Ömer geldi. Ona da aynı seklde<br />
oldunuz. Sonra Osmân geldi. Kalkıp, esvâbınızı [elbisenizi] ört-<br />
– 203 –<br />
dünüz. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
(Meleklerin hayâ etdigi kimseden ben hayâ etmez miyim.) Bir<br />
rivâyetde buyurdular ki, (Muhakkak ki, Osmân çok hayâlı bir<br />
kimsedir. Ben ondan hayâ etdim. Eger ona o hâl üzere iken izn<br />
versem, içeri girip, hâcetini [arzûsunu, istegini] bana söylemezdi.)<br />
Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, menâkıbın hasen<br />
hadîslerinde, Talha bin Ubeydullah “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Her nebî için bir refîk<br />
vardır. Benim refîkim Cennetde Osmândır “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.) Yine aynı bâbda hasen hadîs olarak, Enes “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Enes hazretleri<br />
dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize<br />
bî’at-ı rıdvân ile emr etdikleri vaktde, hazret-i Osmânı Mekke-<br />
i mükerremede, Kureyse resûl (haberci) göndermis idi.<br />
Nâs (insanlar) ile bî’at etdikde, (Muhakkak ki Osmân, Allahü<br />
teâlânın ve Resûlünün hâcetini [isini] görmekdedir!) buyurup,<br />
mubârek ellerinin birini kendisi için, birini Osmân için kıldı.<br />
Kendileri için kıldıgı eli, hazret-i Osmân için kıldıgı el üzerine<br />
koyup, hazret-i Osmân yerine bî’at etdiler. Nakl eden der ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
kendi mubârek elleri hazret-i Osmân bin Affân için, sâir insanların<br />
kendi ellerinden hayrlı oldu.<br />
Besinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, [hazret-i Osmânın menâkıbı<br />
bâbında] hasen hadîslerde Mürre bin Ka’b “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Ben Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Meydâna<br />
gelecek fitneleri zikr etdi. O hâlde [sırada] kendini örtmüs<br />
biri geçiyordu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (O fitne günü bu kisi hidâyet üzerinde sâbitdir.)<br />
Ben kalkdım, o sahsdan tarafa bakdım. O sahs Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” idi. Nakl eden der ki, o sahsın yüzünü<br />
Habîbullah hazretlerine göstererek, dedim ki, bu mudur, yâ<br />
Resûlallah! Evet, buyurdu.<br />
Yine o menâkıb bâbında, hasen hadîs olarak (Mesâbîh) sâhibi<br />
beyân etmisdir. Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
– 204 –<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular: (Yâ Osmân! Allahü teâlâ seni yakında halîfe<br />
yapacakdır. Seni halîfelikden indirmek istiyen insanlar için,<br />
kendini halîfelikden azl etme!) Bu hadîs-i serîfden dolayı hazret-<br />
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”; muhâsara olundugu günü<br />
hilâfetden çekilmedi. Yine o bâbda, menâkıb-ı hasende [hasen<br />
olarak] Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
fitneyi zikr etdi. Buyurdu ki, (O fitnede Osmân mazlûm<br />
olarak katl olunur.)<br />
Altıncı Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” îmâna geldikden sonra, amcası, hazret-i Osmâna<br />
adâvet ve husûmet edip, eli ile ve dili ile çok eziyyet yapdı. Sen<br />
Muhammedin dîninden dön diye o kadar eziyyet yapdı ki, anlatmak<br />
ve söylemek mümkin degildir. Günlerden bir gün hazret-<br />
i Osmânın yanına varıp, dedi ki, insâfa geldin mi. Hemen<br />
yâ dîninden dön, atan ve dedenin dînine gir. Veyâ sana eziyyetden<br />
geri durmam. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki; yâ amca! Bu kadar cefânın, yüz mislini de yapsan bana,<br />
hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
dogru dîninden, dönmek ihtimâlim yokdur. Bos yere zahmet<br />
çekersin, dedi. Sonra, amcası hazret-i Osmâna eziyyet etmekden<br />
vazgeçdi. O sadâkat sâhibi, cefâdan kurtuldu. Dogru,<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
se’âdethânelerine vardı. Diger Eshâb “rıdvânullahi aleyhim<br />
ecma’în” ile Habesistâna hicret etdiler. Hazret-i Osmân iki<br />
def’a hicret eyledi. Evvelki hicreti, Habesistânadır. Ikinci hicreti,<br />
Medîne-i münevvereyedir. Cümle malı ile ve menâliyle ve<br />
azîz cânı ile Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
ugruna [yoluna] fedâ olmusdur. Hiçbir zemân da,<br />
yüz çevirmemisdir. Din yolunda büyük hizmetler etmisdir “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.<br />
Yedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” malı<br />
gâyet çokdu. Hattâ, se’âdethânelerinde üçyüz câriyeleri var<br />
idi ki, hizmet ederlerdi. Birgün Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
insanlık îcâbı câriyelerden birine ulasdı. Meger Habîb-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Ru-<br />
– 205 –<br />
kayye “radıyallahü teâlâ anhâ” bu durumu anlamısdı. Kadınlık<br />
gayreti zuhûra gelip, gönülleri huzûrsuz olmus. Lâkin hazret-i<br />
Osmânın yüzüne vurmayıp, hemen zerâfet ile izn isteyip, babamın<br />
se’âdethânelerine gidecegim, dedi. Hazret-i Osmân izn<br />
verdi. Ammâ içine te’sîr edip, kalbine ates düsdü. Kendi kendine<br />
dedi ki, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
varıp, benden sikâyet ederse, benim hâlim nice olur.<br />
Ne dünyâda ve ne âhıretde yerim kalır, deyip, derhâl abdest<br />
alıp, mubârek yüzünü ve sakalını kara topraga sürüp, feryâd ve<br />
figân ile Hak Sübhânehü ve teâlânın dergâh-ı âlisine tedarrû ve<br />
niyâz eyledi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü anhâ” da Sultân-ı<br />
kâinâtın se’âdethânelerine vardıkda, Server-i Enbiyâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Rukayye hazretlerinin yüzünde sıkıntı<br />
eseri görüp, süâl buyurdular ki, ey benim cigergûsem. Nedir<br />
hâlin, niçin sıkıntıdasın. Hazret-i Rukayye elinde olmıyarak<br />
aglayıp, dedi ki, benim devletli babam, sultânım. Senin sân-ı serefine<br />
lâyık olan bu mudur ki, hazret-i Osmân benim üzerime<br />
câriyeye baksın. Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem”; (ey benim kızım! Eger Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
rızâsını ve benim rızâmı istersen, bir ân durma, var<br />
evine ki, Osmân hazretlerinin ayaklarına yüzünü sürüp, özr dile.<br />
Yoksa ne Hakkın huzûrunda, ne de benim huzûrumda yerin<br />
kalır.) deyip ve bir ân durdurmayıp, hazret-i Osmânın huzûruna<br />
gönderdi. Rukayye da emr-i serîfine imtisâl edip [uyup], acele<br />
ile geri evine geldi. Kapıya el vurdu. Bakdı ki, kapı kapanmıs.<br />
Kapıya vurdu. Hazret-i Osmân içeriden seslendi ki, kimdir.<br />
Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, bu za’îfe<br />
hanımındır. Gelip, hazret-i Osmân acele ile kapıyı açdı. Özr dilemek<br />
istedi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” râzı<br />
olmayıp, mubârek ayaklarına kapanmak istedi. Hazret-i Osmân<br />
mâni’ olmak istedi. Hazret-i Rukayye râzı olmadı. Elbette<br />
babam hazretlerinin emrini yerine getirmeyince içeri girmem,<br />
deyip, mubârek yüzünü hazret-i Osmânın ayaklarına sürüp ve<br />
özr diledi. Ondan sonra hazret-i Osmân secde-i sükr edip, dedi<br />
ki, yâ Resûlullahın kızı! Mâdem ki baban sana böyle vasıyyet<br />
eyledi. Ben de Allahü teâlânın askına ve babanın hurmetine haremimde<br />
olan üçyüz câriyenin temâmını âzâd etdim. Hür olsunlar,<br />
dedi. Hemen o sâat, haber getiren melek Cebrâîl aleyhisse-<br />
– 206 –<br />
lâm, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-ı se’âdetlerine geldi. Hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” câriyelerini âzâd etdigi haberini getirdi. Dedi ki, yâ<br />
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurdu<br />
ki, Osmânın yanında olan hafaza meleklerini kaldırdım.<br />
Bundan böyle hayrı ve serri yazılmıyacak. Ondan hesâb sorulmıyacakdır.<br />
Hesâbsız Cennete dâhil olacakdır. Aslâ ondan birsey<br />
sorulmıyacak ve amelleri vezn olunmıyacakdır! Ey mü’min<br />
kardesim. Var fikr eyle, hazret-i Osmân ne mertebe sâhib-i sultân<br />
imis “radıyallahü anh”.<br />
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
harem-i serîfinde [evinde] Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Rukayye “radıyallahü teâlâ<br />
anhâ” hazretleri ile oturmusdu. Câriyelerden birisi, yiyecek getirdi.<br />
Hazret-i Osmân ta’âm getiren câriyenin yüzüne bakdı.<br />
Hazret-i Rukayye farkına vardı. Hanımlık [kadınlık] gayreti galebe<br />
edip, huzûrsuz oldu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Rukayye hazretlerinin huzûrsuzlugunu görünce, yâ Rukayye,<br />
ben o câriyenin yüzüne tama’ ile bakmadım, dedi ve yemîn<br />
etdi. Bakmamız istiyerek olmadı. Yoksa Allahü teâlâ bilir<br />
ki, kasd ile degildir. Hazret-i Rukayye inandı, tesellî buldu, râhatladı.<br />
Zîrâ muhakkak ki, hazret-i Osmân câriyenin yüzüne tama’<br />
ile bakmamıs idi. Hazret-i Osmân Rukayye ile barısdıkdan<br />
sonra, hâtır-ı serîfine geldi ki, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin kerîmesinin her ne kadar onu incitmege<br />
kasdım yok ise de kalbi incindi. Bunun için keffâret vermem<br />
gerek. Fahr-i âlem seyyid-i veledi âdem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri oldugu için, bu kadarcık<br />
nesneden dolayı yüz köle âzâd eyledi. Bu mertebe Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini severdi. O<br />
hazretin hâtır-ı serîfini gözetip, ri’âyet ederdi “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir melek durdu.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geçdi. Resûlullaha<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki, bu geçen kimdir. Dediler,<br />
hazret-i Osmândır. Hemen ki, Osmân adını isitdi. Ayak<br />
– 207 –<br />
üzerine durdu ve dedi ki, yâ Resûlallah! Bu serverden cümle<br />
melekler hayâ eder. Ve muhabbet edip, ri’âyet ederler ve bunun<br />
mertebesi Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dergâh-ı<br />
âlisinde yücedir. Bunun gibi sânı yüksek sultânı kavmi ne behâne<br />
ile cesâret edip, katl ederler, dedi. Var kıyâs eyle ki, melekler,<br />
hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” medh edip, ri’âyet<br />
ederler. Bu sevmiyenler nasıl müslimânım derler veyâ Cennet<br />
yüzünü görmege ümîd ederler. Hâsâ ki, bunu sevmiyen müslimân<br />
kâmil olamaz. Îmân-ı kâmil ile âhırete gidemez. Hazret-i<br />
Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfleri sayısızdır.<br />
Bizim gibi bîçârelerin bunun gibi ulu sultânın medhini etmege<br />
ve menâkıb-ı serîflerini yazmaga ve anlatmaga ne kudreti vardır.<br />
Lâkin menâkıb-ı serîflerini yazmakdan murâdımız, muhabbetleri<br />
kalbimizde yerlessin, onu sevenler zümresinden olmak<br />
serefine kavusalım “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Onuncu Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, (Yâ Osmân! Hak Sübhânehü ve teâlâ senin<br />
evvel ve âhır günâhını afv etsin!) diye düâ etdi. Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ Habîbullah hazretlerinin düâsını kabûl edip, hazret-<br />
i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” afv etdi. Nice âyet-i kerîme<br />
hakkında nâzil olmusdur. Hazret-i Habîbullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” (Cennet ehli, Cennetde bir burak gördüler.<br />
Bu burak nedir, diye sordular. Hak Sübhânehü ve teâlâ<br />
azamet ve kibriyâsı ile buyurdu ki, bu bir nûrdur. Burak degildir.<br />
Hazret-i Osmân bir hücreden [odadan] bir hücresine giderdi.<br />
Gördügünüz o nûr, na’lınının nûrudur) buyurdu. Yerde yürürken<br />
Cennetde nûr verirdi. Meshûrdur ki, hazret-i Osmân,<br />
her gecede iki rek’at nemâzda Kur’ân-ı azîmüssânı hatm ederdi.<br />
Onbirinci Menâkıb: Bir gün Server-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken, haber getiren melek,<br />
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Muhammed!<br />
Hazret-i Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak<br />
ister isen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Hazret-<br />
i Ibrâhîm Halîlullah aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak<br />
istersen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Her ki-<br />
– 208 –<br />
min bir Peygambere benzerligi varsa, o kimse muhakkak ehl-i<br />
Cennetdir. Bu da Târîh kitâblarından alınmısdır.<br />
Onikinci Menâkıb: Bir gün Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine gelip, dedi ki, yâ Resûlallah! Kemâl-i lütfundan<br />
bu âciz bendenizi toprakdan kaldırıp, evimizi sereflendiriniz,<br />
tesrîf buyurunuz. Sultân-ı kâinât ve mefhar-i mevcûdât buyurdular<br />
ki, yalnız beni mi da’vet ediyorsun, yoksa Eshâb-ı kirâmı<br />
da mı? Hazret-i Osmân dedi ki, Eshâb-ı kirâm da gelsinler.<br />
Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Bilâl<br />
hazretlerini çagırıp, buyurdu ki: Yâ Bilâl! Bütün Sahâbeye haber<br />
ver. Osmânın da’vetine gelsinler. Kendileri kalkıp, hazret-i<br />
Alî “kerremallahü vecheh” ile hazret-i Osmânın se’âdethânelerine<br />
dogru gitmege basladılar. Yolda giderken, hazret-i Osmân,<br />
Resûl-i ekremin ardınca gidip, adımlarını sayardı. Resûlullah<br />
hazretleri buyurdu: Yâ Osmân! Niçin sayıyorsun. Hazret-<br />
i Osmân dedi ki: Yâ Resûlallah, her mubârek adımınız için,<br />
bir köle âzâd olsun. Da’vetden sonra bütün köleleri âzâd oldu.<br />
Kölelerin âhidnâmelerini verdi. Simdi ey mü’min kardeslerim.<br />
Hazret-i Osmânın menâkıb-ı serîflerini düsünerek, kendi kendinize<br />
insâf ediniz ki, ne mertebede yâr [sevgili] ve sâdık dost<br />
imis.<br />
Onüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdu ki, (Bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”<br />
hayâtlarında iken birer kimse ile fahr eylemisler [ögünmüsler]<br />
idi. Ben de Osmân bin Affân ile fahr eylerim [ögünürüm]).<br />
Bir yerde de buyurdu ki, (Bütün melekler benimle iftihâr<br />
ederler. Ben Osmân ile iftihâr ederim.) Bir yerde de buyurdu<br />
ki, (Mahser gününde bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”<br />
eshâblarından birisini refîk edip, onunla gezerler. Bir ân<br />
yanlarından ayrılmazlar. Ben de Osmânı refîk edinirim. Bir ân<br />
onsuz olmam. Cennetde benim refîkim Osmân olacakdır.)<br />
Hakkında nice senâlar edip, nice hadîs-i serîf buyurmuslardır.<br />
Simdi ey gâfil, gözünü aç! Cân-ı dilden hazret-i Osmâna “radıyallahü<br />
teâlâ anh” muhabbet eyle. Dostuna dost, düsmanına<br />
düsman ol ki, arasat meydânında [o gün] büyük tehlükelerden<br />
kurtulup, Cennet-i alâya vâsıl olasın. Insâallahü teâlâ.<br />
– 209 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:14<br />
Ondördüncü Menâkıb: Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
nakl buyurmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ Âise! Dilerim ki,<br />
eshâbımdan ba’zısı buraya [yanıma] gelsinler. Onlara ba’zı söyliyeceklerim<br />
vardır. Söyliyeyim.) Dedim yâ Resûlallah! Ebû<br />
Bekri çagırayım mı? Birsey söylemedi. Bildim ki, onu dilemez.<br />
Dedim, Ömeri çagırayım mı? Onun için de birsey demedi. Bildim<br />
ki, onu dahî dilemez. Dedim, amcan oglu Alîyi çagırayım<br />
mı? Ona da birsey söylemedi. Dedim, Osmânı çagırayım mı?<br />
Buyurdular; (Çagır gelsin!) Çagırdım, geldi. Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfinde durdu. Resûlullah<br />
hazretleri ona ba’zı seyler söyledi. Onun rengi degisdi. Ba’zı<br />
seyler de söyledi. Rengi eski hâlini aldı. Hazret-i Osmânın evini<br />
muhâsara etdikleri günde, ona dediler, niçin karsılık vermezsin.<br />
Dedi ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
benim ile sözlesmisdir. Bana çok söz söylemisdir. Ben bu<br />
belâya sabr ederim. Hazret-i Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” demisdir<br />
ki, benim zannım öyledir ki, hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” o vakt ona bu kıssayı haber vermisdir.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Onbesinci Menâkıb: Câbir-i ensârîden “radıyallahü anh” rivâyet<br />
olundu. Bir gün bir cenâze götürdüler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” çekinip, nemâzını kılmadı. Süâl etdiler<br />
ki, yâ Resûlallah! Simdiye kadar, hiçbir cenâzeden çekinmeyip,<br />
gördügünüz gibi nemâzını kılardınız. Hikmeti ne oldu<br />
ki, bu meyyitin nemâzını kılmadınız. Cevâbında buyurdular ki,<br />
(Bu sahs, benim yârim Osmâna bugz ederdi. Osmâna bugz<br />
eden kimseye Allahü tebâreke ve teâlâ bugz eder. Bir kimseye<br />
ki, Allahü teâlâ bugz eder. Benim onun nemâzını kılmam uygun<br />
mudur?)<br />
Onaltıncı Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” rivâyet etmisdir. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurmuslardır: (Osmânın sefâ’ati ile,<br />
hepsi nâra müstehâk olan kimselerden elbette yetmisbin kisi<br />
Cennete girse gerekdir.) Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” rivâyet olunur ki, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki, (Mi’râc gecesi<br />
– 210 –<br />
dördüncü göke ayak basdıkda, önüme bir elma düsdü. Alıp, ikiye<br />
böldüm. Içinden bir hûrî çıkdı. Kahkaha ile gülerdi. Süâl eyledim<br />
ki, sen kimin için yaratıldın. Dedi ki, (Zulm ile sehîd edilen<br />
Osmân bin Affân için yaratıldım) dedi.) “Radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
Onyedinci Menâkıb: Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü<br />
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Bir gazâda Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile hâzır idim. Zahîre bitdi. Askerde<br />
hayli üzüntü ve sıkıntı hâsıl oldu. Server-i âlem hazretleri bu<br />
duruma vâkıf olup, buyurdular ki, (Vallahi günes batmadan Allahü<br />
teâlâ hazretleri size rızk gönderir.) Bu ma’nâyı hazret-i<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hemen anlayıp, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin Resûlü mutlaka dogru söyler diye düsünüp, bir<br />
yerde ondört yük zahîre buldu. Agır behâ [yüksek fiyat] ile alıp,<br />
günes batmadan dokuz yükünü Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerine getirdi. (Bu nedir, yâ Osmân) diye<br />
buyurdukda, dedi ki, Osmânın Allah ve Resûlüne hediyyesidir.<br />
Seyyid-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
mu’cizâtı te’hîrsiz meydâna gelince, mü’minler sevinip,<br />
münâfıklar mahzûn ve giryân oldular. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ellerini dergâha kaldırıp,<br />
(Yâ Rabbî, Osmâna çok ecr ver, iyiliklerine bol karsılık<br />
ver) diye hayr düâ buyurdular.<br />
Onsekizinci Menâkıb: (Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfeti.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âhırete<br />
sefer etdikleri vaktde, hilâfeti altı serverin arasında müsâvere<br />
etdiler. Yukarıda beyân olundugu gibi, o altı kisiden Sa’d<br />
hazretleri orada yokdu. Talha ve Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
i’tizâr etdiler. Bizim hilâfet ile isimiz yokdur. Istemeyiz<br />
dediler. Üç kisi kaldı. Osmân ve Alî ve Abdürrahmân “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”. Abdürrahmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki: “Ben isi ikinize bırakdım.” Onlar dediler, öyle olsun. Üç gün<br />
mühlet istediler. Abdürrahmân hazretleri o üç günde, halk arasında<br />
gizli-âsikâr kimin halîfe olması gerekdigini arasdırdı.<br />
Cümle halkın hazret-i Osmân tarafına meyilli olduklarını ögrendi,<br />
tesbît etdi. (Ben Osmân bin Affânı “radıyallahü teâlâ<br />
anh seçdim) buyurdu. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ve<br />
– 211 –<br />
diger Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-<br />
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” ile bî’at edip, fitne ve kavgayı<br />
ref’ etdiler. Ebûl Mû’în Nesefînin (Temhîd) kitâbından<br />
alınmısdır.<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Kur’ân-ı azîmüssânın toplanması,<br />
hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” tarafından yapıldıgı<br />
halk arasında meshûr oldugu ma’lûmdur. Hazret-i Azîzin<br />
“kuddise sirruh” (Güzîde) adlı risâlelerinde yazılı açıklamasından<br />
anlasılan odur ki, Kur’ân-ı kerîmi, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Ömer ve diger Sahâbe-i güzînin<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ittifâkları ile toplamısdır.<br />
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri<br />
zemânında, Irâk ve Sâm feth oldugu zemân, halk arasında hiçbir<br />
kâmil ve temâm mushaf yok idi. Kur’ân-ı azîmüssânın kırâ’etinde<br />
ihtilâflar vâki’ oldu. Halkın birbirini tekfîr edip, inkâr<br />
etmege baslamalarından endîse edildi. Huzeyfe bin el-Yemânî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Irâkı feth edip, Sâm tarafına gazâya<br />
gitdi. Halkın bu ihtilâflarını görüp, dedi ki: Yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Kitâbullahda yehûdîler ve nasrânîler gibi, ihtilâf etmezden<br />
evvel ümmet-i Muhammede meded eyle! Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bunu isitince, bütün Eshâb-ı kirâmı<br />
toplayıp, Kur’ân-ı kerîmin kırâ’etinde ihtilâf oldugunu anlatıp,<br />
buyurdular ki: Hâtırıma böyle gelir ki, esâs mushaf, Ebû<br />
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” topladıgı Kur’ân-ı kerîmdir.<br />
Ondan bes aded mushaf yazıp, herbirini bir vilâyete<br />
gönderelim. Halk ona tâbi’ olsunlar. Sahâbe-i kirâm, isâbetli<br />
olacagını söylediler. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular<br />
ki: Eger ben de halîfe olsa idim, böyle yapardım.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, ilk mushafı, hazret-i<br />
Hafsadan “radıyallahü anhâ” getirtip, Sa’îd bin Âs hazretlerine<br />
yazması için emr eyledi. Zeyd bin Sâbit hazretlerine emr<br />
eyledi ki, kitâb hâline getirsinler. Bir rivâyetde Abdüllah bin<br />
Zübeyr ve Sa’îd bin Âs ve Abdürrahmân bin Hârise yazsınlar,<br />
diye emr eyledi. Zeyd bin Sâbit kitâb hâline getirdi. Bunlara<br />
buyurdular ki, eger sizin bir müskiliniz olursa, Kureys lügatine<br />
mürâce’at ediniz. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüssân Kureys lügati üzerine<br />
nâzil olmusdur. Bunlar sûre-i Bekarada bir müskilât ile karsılasdılar.<br />
Biri tâbut okudu. Birisi tâbuh okudu. Hazret-i Os-<br />
– 212 –<br />
mâna “radıyallahü teâlâ anh” arz etdiler. Hazret-i Osmân, tâbutdur<br />
buyurdular. Zeyd bin Sâbit hazretleri bes mushaf yazdılar.<br />
Bu mushafların adlarına mushaf-ı imâm koyup, herbirini<br />
bir sehre gönderdiler. Ihtilâf olundugu vakt bu mushaflara<br />
mürâce’at olunsun. Birisini Mekke-i Mükerremeye, birisini<br />
Basraya, birisini Sâm-ı serîfe, birisini Kûfeye gönderip, birisini<br />
de Medîne-i Münevverede alıkoydular. Bir rivâyetde de yedi<br />
mushaf idi. Birisini Yemen tarafına, birisini de Bahreyne<br />
gönderdiler. Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” rey’i ve tedbîri<br />
ve tasarrûfları bu sekldedir. Baslangıçdan buraya kadar,<br />
(Aynî) ve (Güzîde) kitâblarından nakl olunmusdur.<br />
Yine Güzîdede beyân buyurmuslar ki, evvelâ Kur’ânın tertîbini<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
beyân buyurmuslardır. Cem’ olmasını [toplanmasını] hazret-i<br />
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” yapmısdır. Nitekim anlatıldı.<br />
Zeyd bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” her mushafı bir kırâ’et<br />
üzerine yazmısdır. Onun için her vilâyetin ehli, bir kırâ’ete tâbi’<br />
olmuslardır. Hâlâ o ihtilâflar ile, o beldelerin kârileri okurlar.<br />
Müskili olan ona mürâce’at eylesin diye o mushaflarda nokta<br />
ve i’râb yokdur. Ancak imâleler gelen yerlerde kelimelerin altına<br />
sarîhle isâret koymuslardır. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı birinci<br />
kısm, 25.ci maddeye bakınız!]<br />
Yirminci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Kur’ân-ı azîmüssânın yazılma isi ile ugrasırken, bir<br />
Cum’a günü, Cum’a nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek ellerini<br />
kaldırıp, düâ ederken, bir kisi geldi. Acâib sözler söyleyip,<br />
dedi ki; Ey Vahy kâtibi! Sûre-i Tebbeti fazîleti bakımından sûre-<br />
i Ihlâsdan önce yazmak lâyık degildir. Akla da hos gelmez<br />
deyip, bu seklde bunun hikmetini ögrenmek istedi. Hazret-i<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, o kisinin tereddüdünü kaldırmak<br />
için, hemen kisinin gözlerini silip, (Bak, levh-i mahfûzu görürsün)<br />
dedi. O kisi de bakıp, o ân levh-i mahfûzu gördü.<br />
Kur’ân-ı azîmüssân levh üzerinde, bu tertîb üzerinde yazılmısdır.<br />
Her bir harfi ve sûreler yerli yerindedir. Arab bu kerâmeti<br />
görünce, hazret-i Osmânın hizmetinden ayrı kalmayıp, tâat ve<br />
ibâdeti ile mesgûl oldu. Gel insâf eyle. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” büyük sultân degil midir. Aslında büyük bir<br />
– 213 –<br />
sultâna hizmet etmek, ugruna mal ve menâlini fedâ etmek gerekir.<br />
(Gülsen-i Envâr) kitâbından alınmısdır.<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfetleri zemânında bir gulâmın kulagını çekdi. Kulagını<br />
acıtmısdı. O gulâm mahzûn oldu. Hazret-i Osmâna dedi ki, yâ<br />
efendi! Kıyâmet gününü düsün ki, her kisi Hakkın huzûruna<br />
vardıgı zemân hakkını alsa gerekdir. Hazret-i Osmân bu sözden<br />
pismânlık duydu. Gulâma buyurdu ki, yâ gulâm! Sen de benim<br />
kulagımı çek, berâber olalım. Gulâm da hazret-i Osmânın kulagını<br />
çekdi. Hazret-i Osmân buyurdu ki: Yâ gulâm, çok çek. Gulâm<br />
dedi ki, yâ efendi, hazretiniz kıyâmet gününü düsünüp,<br />
korkdunuz. Ben köleniz de kıyâmet günü kısâs yapılmasından<br />
korkarım.<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri vefât etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü anh”<br />
yerine halîfe oldu. Hazret-i Ömerin vefât haberi rûm diyârına<br />
erisdi. Rûm kayseri, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” üzerine<br />
hücûm etdi. Hazret-i Osmân onu isitip, Abdüllah bin Ebî Serh<br />
ve Abdüllah bin Zübeyri imdâda gönderdi. Iki fırka birbiri ile<br />
karsılasdılar. Ceng günü de belli oldu. Abdüllah bin Zübeyr,<br />
Abdüllah bin Ebî Serhe dedi ki, rûm ve frenk askeri çokdur.<br />
Müslimânların askeri azdır. Onlara hîle yaparak muzaffer olmalıdır.<br />
Henüz harb baslamamısdır. Sen asker ile durup, hâzır<br />
ol. Benim tarafımdan tekbîr seslerini isitince, hemen rûm ve<br />
frenk askerine varıp, vurusmaga basla. Zîrâ haber almısım ki,<br />
rûm pâdisâhları askerden ayrı yerde olup, tavus kanadından yapılmıs<br />
gölgeliginde birkaç sarkıcı ile oturur. Abdüllah bin Ebî<br />
Serh hâzır vaziyyetde dururken, Abdüllah bin Zübeyr otuz er<br />
alıp, resmî elçiler gibi gitdi. Rûm ve frengin askerine haber verdiler.<br />
Kaysere yakın vardı. O otuz askere dedi ki, siz rûm ve<br />
frengin askeri ile benim aramda durun ki, benim hâlime vâkıf<br />
olmıyalar. Eger benim hâlime kasd etmek isterler ise, onları bir<br />
müddet mesgûl ediniz. Bu arada ben de isimi yapayım. Hemen<br />
atını salıp, hücûm etdi. Câriyeler kendilerini kayserin üzerine<br />
atdılar. Üçünü de kılınç ile helâk edip, tekbîr getirdi. O otuz er<br />
de yüksek ses ile tekbîr aldılar. Abdüllah bin Ebî Serh hâzır vaziyyetde<br />
dururken, tekbîr sesini isitdigi gibi, islâm askeri ile bir<br />
– 214 –<br />
yerden tekbîr alıp, rûm ve frenk askerine hamle edip, birbirlerine<br />
vurdular. Onbin kâfiri kırıp, kılınçdan geçirdiler. Bu zafere<br />
Abdüllah bin Zübeyr hazretlerinin dilâverligi sebeb oldu.<br />
Meshûr rûm sehrlerinden birkaç sehr müslimânların tasarrûfuna<br />
dâhil oldu. Abdüllah bin Ebî Serh Medâyine vardı. O vilâyeti<br />
ele geçirip, harac aldı. Yirmialtıncı senesinde Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Harem-i serîf etrâfında birçok evleri satın aldı.<br />
Bu seklde Mescid-i Harâmı genisletdi. Yirmisekizinci senesinde<br />
haber geldi ki, Horasan kavmi emre mutî’ olmuyorlar.<br />
Sa’d bin Âs hazretlerini gönderdi. Onları, itâ’ate getirdi. Hem<br />
bu sene de müslimânlar arasında Kur’ân-ı azîmüssân kırâetinden<br />
ihtilâf vâki’ oldu. Yukarıda zikr olundu.<br />
Otuzuncu senede, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin yüzügü, hazret-i Osmânın elinden Erîs kuyusuna<br />
düsdü. Ne kadar istediler ise de bulamadılar. Bu sene<br />
Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” kostantiniyyeye [Istanbula]<br />
varıp, gazâ etdi. Otuzikinci senede rûmdan bir asker gelip, müslimânlar<br />
ile ceng edip, muzaffer oldular. Abdüllah bin Sebe’ adlı<br />
yehûdî, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zemânında<br />
müslimân olmusdu. Fekat, yehûdîlik kîni gönlünde bâkî kalmısdı.<br />
Islâm dîninde, çok kötü bir fitne çıkarmak istedi. Hazret-i<br />
Ömerin siddeti ve tedbîrli hareketi onun fitnesine mâni’ olurdu.<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” zemânında fırsat bulup, fitne çıkardı.<br />
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” gidisi, Seyhayn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” gidislerine muhâlif idi diyerek,<br />
müslimânları hazret-i Osmân üzerine ayaklandırdı. Hattâ<br />
insanlara öyle i’tikâd etdirdi ki, hazret-i Osmânın üzerine yürümek,<br />
ayaklanmak ibâdetdir, fikrini asıladı. Mısrlılardan bir gurub,<br />
hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” huzûruna geldiler,<br />
gitdiler. Basrâlılar Zübeyr bin Avvâmın huzûruna, Kûfeliler,<br />
Talhanın “radıyallahü teâlâ anhüm” huzûruna geldiler. Bu din<br />
büyüklerinin nasîhatları bunlara fâide verip, nasîhatları kabûl<br />
etdiler. Sonra, bunlar yine fitne çıkarmak için toplandılar. Hazret-<br />
i Osmânı ilzâm [susdurmak], yâhûd hilâfetden hal’ etmek<br />
[çekilmesini saglamak], eger öyle olmaz ise, katl etmege karâr<br />
verdiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
üzerine yürüdüler. Dediler ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aley-<br />
– 215 –<br />
hi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arafatda<br />
nemâzı kasr etdiler [kısaltdılar]. Osmân niçin temâm kıldı. Cevâb<br />
verdi ki; islâmın isi büyüdü. Sark ve garbın halkı islâma gelip,<br />
Arafatda toplandılar. Eger nemâzı temâm kılmasaydım, vilâyetlerin<br />
halkı kusûr ederler ve böyle kılmak gerekli zan ederlerdi.<br />
Kasr sünnetini bilmezlerdi. Ikinci süâlde dediler ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” Ebû Zer Gıfârîyi mükerrem tutarlar idi. Ebû<br />
Zer hazretleri, Sâmda Mu’âviye “radıyallahü anh” yanında bulunuyordu.<br />
Mu’âviye “radıyallahü anh” ile Beyt-ül mâldaki malların<br />
kullanımı konusunda uyusmazlık hâsıl oldu. Ebû Zer-i Gıfârî<br />
Sâmdan Medîne-i Münevvereye geldi. Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” onu Medîneden dısarı çıkardı. O da, bir harâbe köyde<br />
mekân tutdu [yerlesdi]. Osmân “radıyallahü anh” cevâbında<br />
dedi ki, Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” ve Mu’âviyenin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” uygulamaları ve sözleri onların ictihâdı ile<br />
alâkalıdır. Onların birbirlerini sevmeleri âyet-i kerîme ile sâbitdir.<br />
Medîneden uzakda ikâmet etmesi câhillere birsey ulasıp, islâma<br />
bir zarar gelmesin diyedir. Üçüncü süâlde dediler ki, önceden<br />
zekâtı âmiller toplardı. Mal sâhiblerinin istegine [gönlüne]<br />
bırakdın. Tâ ki gönlünün istedigine versinler. Cevâb verdi<br />
ki: Âmiller telef eder. Aldıkları vakt cebr ile alırlar. Ben mal sâhibleri<br />
elinde koydum. Kendileri götürüp, Beyt-ül mâla teslîm<br />
etsinler. Dördüncü süâlde dediler ki: Hakem bin Âs ile, Mervân<br />
bin Hakemi, Resûlullah hazretleri, nifâk sebebi ile Medîne-i<br />
münevvereden dısarıya sürdü. Hazret-i Osmân yine Medîneye<br />
getirdi, dediler. Cevâb verdi ki: Resûlullah hazretlerinin son<br />
hastalıklarında onları getirmege izn istedim. Izn verdiler. Bu sözü<br />
Ebû Bekr ve Ömer hazretlerine söyledim. Bir baska sâhid istediler.<br />
Bulunmadı. Sonra hilâfet bize erisdi. Ilmimiz o izn ile<br />
aynı oldu. Resûlullah hazretlerinin izni serîfleri ile onları geri<br />
getirdim. Besinci süâl olarak dediler ki, Benî Ümeyyenin ihsânını<br />
artdırıyorsun. Onların ma’îseti fazlalasıyor. Cevâb verdi ki,<br />
Herkes bilir ki, Allahü teâlâ hazretleri, ben kuluna servet vermisdir.<br />
Ben dâimâ sıla-i rahmi muhâfaza etmisimdir. Su ânda<br />
ömrümün sonuna geldim. Bu hâlde begenilmis durumun niçin<br />
aksini yapayım. Fekat vallahi beyt-ül mâldan hiçbir sey onlara<br />
vermedim. Kendi malımdan verdim. Altıncı süâl olarak dediler<br />
– 216 –<br />
ki, Kur’ân-ı kerîmin birkaç nüshası hâriç, digerlerini niçin atesde<br />
yakdın. Cevâb verdi ki, etrâfdan haber yazdılar ki, Kur’ân-ı<br />
azîmüssân rivâyetlerinde ihtilâf vâki’ olmusdur. Diledim ki, bu<br />
vâsıta ile dîn-i islâmda bir fitne çıkmasın. Aynı nüshayı bırakıp,<br />
degisik nüshaları yakdırdım. Kötüleyenlerin dilleri dîn-i islâm<br />
üzere olmasın. Yedinci süâl olarak dediler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine hürmeten minberden bir derece asagı<br />
durdu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” Ebû Bekre<br />
hurmeten ondan asagı durdu. Osmân, Resûlullah hazretlerinin<br />
yerinde durdu. Cevâb verdi ki: Eger bu kâideyi devâm etdirse<br />
idim, tedrîcen lâzım gelir idi ki, hutbeyi, bir kuyu kazıp, kuyu<br />
içine girip, okumak îcâb ederdi. Sekizinci süâl olarak dediler ki,<br />
kapına kapıcılar ta’yîn etdin. Cevâb verdi ki: Devletin din islerini<br />
görürken, din ile alâkası olmıyanların zararını def’ etmek<br />
için kendi etrâfımı muhâfaza etdim. Dokuzuncu süâl olarak dediler<br />
ki, hayvanları Bakî’ otunu yimekden men’ etdin [orada otlamalarını<br />
yasakladın]. Cevâb verdi ki, Beyt-ül mâl hayvanlarından<br />
dolayı onu korudum. Böylece, onu koruyup, telef etmesinler.<br />
Onuncu süâl olarak dediler ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”hazretlerinin yüzügünü kaybetdin. Cevâb<br />
verdi ki, Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
gözleri önünde yüzük Erîs kuyusuna düsdü. Ne kadar<br />
aradıksa, bulamadık. O serefden mahrûm kaldık. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” her bir süâle lâyık oldugu üzere cevâb<br />
verdi. Alîyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh” gayreti<br />
ile fitne sâkin oldu [fitne çıkmadı]. Kavga def’ oldu.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 118.ci sahîfesinde<br />
diyor ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” halîfe<br />
iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe’ isminde bir yehûdî, eski kitâbları<br />
çok okumusdu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslimân<br />
olup, halîfenin gözüne girmek istedi. Bu fikrle müslimân<br />
oldu. Fekat, halîfe buna hiç yüz vermedi. Bu her yerde hazret-i<br />
Osmânı kötüledi. Halîfeye, bu yehûdî dönmesi, her zemân seni<br />
kötülüyor, dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da Mısra<br />
gidip, halîfeye karsı propagandaya basladı. Çok bilgili oldugundan,<br />
câhilleri etrâfına topladı. En çok söyledigi sey, (Her<br />
– 217 –<br />
Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de<br />
Alîdir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân onun elinden aldı.) sözleri<br />
idi. Fellahları kandırıp, Osmân “radıyallahü anh” kâfirdir,<br />
dediler. Mısr vâlîsi Abdüllah bin Sa’ddan, halîfeye sikâyetler<br />
yazdılar. Mısrdan dört bin kisi Medîneye geldi. Halîfenin begenmedikleri<br />
hareketlerini kendisine bildirdiler. Halîfe her süâle<br />
cevâb verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i serîfler ile haklı oldugunu<br />
isbât etdi. Bir sene sonra, Mısrdan dört bin ve Irâkdan dört<br />
bin kisi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz dediklerinde,<br />
hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bırakdı. Gelenlerin<br />
maksadları hazret-i Osmânı hâl’ etmek idi. Mısrlılar hazret-<br />
i Alîyi, Irâklılar hazret-i Talhayı halîfe yapmak istiyordu.<br />
Mısrlılar hazret-i Alîye gelip, (Seni halîfe yapacagız) dediler.<br />
Hazret-i Alî bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin<br />
yerlesdiginiz yere gelip konacak askerin mel’ûn oldugunu<br />
haber verdi) buyurdu. O gece halîfe, hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür, dedi. Hazret-i<br />
Alî de pekî deyip, sabâhleyin askere nasîhat verdi. Asker geri<br />
dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısr vâlîsini degisdir,<br />
onların istedigini ta’yîn eyle, dedi. Halîfe, Muhammed bin<br />
Ebî Bekri vâlî yapdı. Mısrlılar vâlî ile Mısra gitdi. Fekat yolda<br />
bir haberci üzerinde halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâliye<br />
emr olup, gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zemân yazılar<br />
noktasız oldugundan, noktanın yerine göre, katl ediniz ma’nâsı<br />
da okunur. Mısrlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler.<br />
Irâklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar.]<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mevcûd dörtyüz<br />
kölesi [kulu] var idi ki, akçe ile almıs idi. Hepsi harb âletleri<br />
ile kusanıp, hazret-i Osmânın serâyını kusatmıslardı. Hazret-<br />
i Osmân bütün kölelerini huzûruna çagırıp, buyurdu ki, her<br />
kim odasına varıp, silâhını bırakıp, kendi hâlinde oturursa,<br />
âzâd olsun. Benim hayr düâm onun ile olsun. Onlar da emre<br />
uyup, dagıldılar. Ondan sonra hazret-i Alîye “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” haber verdiler. Onbin kadar<br />
kimse hazret-i Osmânın katli için toplanıp gelmislerdir, dediler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
ayrılıgı, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin cân-ı<br />
azîzlerine bir mertebe kâr eylemis idi ki, ne günleri gün yerine<br />
– 218 –<br />
ve ne geceleri gece yerine geçer idi. Geceleri aglar idi. Mubârek<br />
cigerini daglardı. Hattâ Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden sonra, Zülfikâr adlı kılıcını mubârek<br />
beline kusanmadı. Ve Düldül adlı atına binmedi. Gecegündüz<br />
Ravda-i Mutahharasında olurdu. Onun için kendileri<br />
gitmeyip, imâm-ı Haseni ve imâm-ı Hüseyni “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” gönderdiler. Tenbîh eylediler ki, her kim ki hazret-<br />
i Osmânı kasd için gelir ise kılıcı vurun. Her kim olursa olsun,<br />
aman vermeyin. Bu iki seyhzâde, bellerine kılıçlarını kusanıp,<br />
hazret-i Osmânın kapısına vardılar. Bu seyhzâdeleri<br />
gördükleri gibi, hiçbir fert kapıya gelmege cesâret edemedi.<br />
Kapıyı bırakıp, serây dıvârını deldiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Kur’ân-ı azîm ve Fürkân-ı kerîm okurlar<br />
idi. Okurken sehîd eylediler (El hükmülil vâhidil Kahhâr). (Innâ<br />
lillah ve innâ ileyhi râciûn). Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” vefât etmeden evvel hazret-i imâm-ı Alîye haber<br />
verdiler. Acele ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına gitdi.<br />
Imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyni görüp, onları tekdîr edip,<br />
içeri hazret-i Osmânın yanına vardı. Mubârek hâtırını sordu.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hâline sükr edip, dedi<br />
ki, yâ Alî! Bu benim basıma gelecegini beni bilmez mi zan<br />
edersin! Yoksa, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bana bildirmedi mi zan edersin. Yâ Alî! Lutf edip,<br />
benden ötürü bir kimseye zarar etmiyesin. Bu gece Peygamberimiz<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda<br />
gördüm. Bana buyurdu ki; (Yâ Osmân! Bu gece bizim yanımızda<br />
iftâr edersin!) Yâ Alî, on nesneyi sakladım. Mahrem hazîne<br />
gibi kimseye açmadım. O on nesneyi bu üslûb üzere takrîr<br />
buyurdular: Ben islâmın üçüncü halîfesi oldum. Fahr-il kevneyn<br />
ve Resûl-i sekâleyn Peygamberimiz “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki kerîme-i muhteremelerini<br />
almak, hiç kimseye müyesser olmamısdır. Bana müyesser oldu.<br />
Tegannî etmedim. Bütün ömrümde tegannî etmek istemedim.<br />
Tegannî edilen yere bile ugramadım. Îmâna geldikden<br />
sonra zinâ etmedim. Evvelden de zinâ etmemisdim. Îmâna geldikden<br />
sonra, hırsızlık etmedim. Evvelden de etmemisdim.<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile<br />
bî’at edip, mubârek eline elim yapısdıkdan sonra, sag elimi av-<br />
– 219 –<br />
ret yerime uzatmadım. Bir Cum’a günü geçmedi ki, ben bir köle<br />
âzâd etmis olmıyayım. Eger hâzır köle bulunmaz ise, sonra<br />
bir köle alıp, getirip, âzâd ederdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden beri<br />
benim basıma gelecegi bilirdim. Lâkin kimseye açmazdım. Bu<br />
üslûb ve bu tertîb üzerine yedi mushaf-ı serîf yazdırıp, bütün<br />
mu’minleri ihtilâf etmekden kurtarıp, herbirini bir iklîme<br />
[memlekete] göndermek bana müyesser oldu.<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Emîr efendi buyurdular ki, hazret-<br />
i Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hattı<br />
serîfleri ile yazdıgı mushaflardan üç dânesini gördüm. Birini<br />
Sâmda, birini Yemende ve birini Mısr Iskenderiyyesinde. Ammâ,<br />
ba’zılarından nakl olunur ki, bu mushafların üçünde de meâl-<br />
i serîfi (... Onlara karsı sana Allahü teâlâ kâfidir, yeter..) olan<br />
Bekara sûresi 137.ci âyet-i kerîmesinde sehîd etdikleri vakt,<br />
mubârek kanı damlamıs. Lâkin ba’zılarından da rivâyet olunur<br />
ki, su ânda kelâm-ı serîflerin birisinde adı geçen âyet-i kerîmede<br />
mubârek kanı tâze, sanki henüz damlamısdır. Allahü teâlânın<br />
hikmeti, Emîr efendi huzûruna bir kaç def’a varıldı. Ammâ<br />
bu haberin sıhhatini sormak müyesser olmadı. Lâkin bu kadar<br />
kerâmeti, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
yüce sânı için acâib degildir.<br />
Yirmibesinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, menâkıb-ı hazret-<br />
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bâbının haseninde rivâyet<br />
olunmusdur. Semâme tebni Cezemîl Kuseyrî dedi ki: Ben Yevmüddâra<br />
hâzır oldum. Yevmüddâr, hazret-i Osmânın katl olundugu<br />
güne derler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, serâyını<br />
muhâsara edenlerin hâlini anladı. Onlara hitâb edip, buyurdular<br />
ki: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve de islâma<br />
yemîn ederim ki, siz bilmez misiniz, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Medîneye geldi. Medîne-i Münevverede<br />
Rûme kuyusundan baska tatlı su yokdu. Buyurdular<br />
ki, (Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile müslimânların<br />
kovasını bir tutarsa, onun Rûme kuyusundaki kovasından<br />
Cennetdeki kovası hayrlı olur.) Kendi hâlis malımdan o kuyuyu<br />
satın aldım. Siz bugün o kuyunun suyunu içmekden beni men’<br />
edersiniz. Hattâ deryâ (deniz) suyu gibi tuzlu su içerim. Hep-<br />
– 220 –<br />
si dediler ki: (Evet öyledir). Rûme, bir kuyunun adıdır. Medîne-<br />
i Münevverenin altı mil mikdârı uzagında bir kuyudur. O<br />
kuyu küçük vâdi’dedir. Zîrâ, Medîne-i Münevverede iki vâdi’<br />
vardır. Büyük vâdi’de olan Azîze kuyusudur.<br />
Sârih Gürânî “rahimehullah” Ibni Abdülberden nakl etmisdir<br />
ki: Medîne-i Münevverede bir yehûdînin agzı örülü bir kuyusu<br />
var idi. Suyu gâyet tatlı idi. Suyunu satardı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:<br />
(Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını müslimânların kovası<br />
ile berâber tutarsa, Cennetdeki kovası bundan hayrlı olur.)<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” varıp, kuyuyu yehûdî<br />
ile pazarlık etdi. Yehûdî kuyunun temâmını satmakdan imtinâ<br />
etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” da, yarısını aldı.<br />
Nöbet yolu ile, bir gün Osmânın “radıyallahü anh” olacak, bir<br />
gün yehûdînin olacakdı. Hazret-i Osmân nöbetini sebîl ve sadaka<br />
etdi. Yehûdî ücret ile satardı. Müslimânlar da hazret-i Osmânın<br />
nöbeti geldikde, iki günlük su alırlardı. Yehûdînin nöbetinde<br />
aslâ ugramazlar idi. Yehûdînin pazarı kesâda ugrayınca,<br />
diger yarısını da satmak istedi. Diger yarısını da Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri ondan satın aldı. Evvelki yarısını<br />
yehûdîden oniki bin dirheme almısdı. Diger yarısını da sekiz<br />
bin dirheme aldı. Temâmını sebîl etdi.<br />
Yine hazret-i Osmân muhâsara edenlere hitâb edip, buyurdu<br />
ki, Allahü teâlâ hazretlerine ve islâma yemîn ederim ki, siz<br />
bilmez misiniz. Mescid dar geliyordu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Falanın yerini kim satın<br />
alıp, Mescide katarsa, o yerden dahâ iyisine Cennetde kavusur.)<br />
O yeri has malım ile satın aldım ve Mescide ilhâk etdim<br />
[katdım]. Siz bu gün beni o mescidde iki rek’at nemâz kılmakdan<br />
men’ ediyorsunuz. Dediler, evet öyledir. O yine buyurdu<br />
ki, yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâya ve islâma ki, Tebûk<br />
gazâsında, islâm askerini kendi malımdan techîz etdigimi<br />
bilmiyor musunuz? Dediler; evet, biliyoruz! Yine buyurdu ki,<br />
yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve islâma<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mekke-i Mükerremeden<br />
Sebîr adlı daga çıkdılar. Ebû Bekr ve Ömer ve ben<br />
de berâber çıkdım. Dag harekete geldi. Hattâ tasları döküldü.<br />
– 221 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek ayagı ile<br />
daga vurup, buyurdular ki, (Sâkin ol yâ Sebîr! Senin üzerinde<br />
bir Nebî ve bir Sıddîk ve iki sehîd vardır.) Bunu bilmez misiniz.<br />
Dediler, evet, biliyoruz! Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dediler ki, (Allahü ekber! Kâ’benin Rabbine yemîn ederim<br />
ki, ben sehîdim.) Allahü ekber sözünü, hayretde olan kimse<br />
hasmını ilzâm ve ona tepki seklinde söyler. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o vakt, hasmlarını izhâr edip, kendisinin<br />
hak üzere olup, hasmlarının bâtıl üzerine oldugunu, onlar<br />
kendi dilleri ile ikrâr etdiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Sebîr dagı üzerinde iki sehîd buyurduklarının<br />
birisi hazret-i Ömer, birisi hazret-i Osmândır “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ”. Yine hasmlara hitâb edip, dedi, Kâ’benin<br />
Rabbi hakkı için siz sâhid olunuz ki, muhakkak ben sehîdim.<br />
Üç def’a böyle buyurdular:<br />
(Mesâbîh-i serîf)den yine o bâbda nakl olunmusdur: Süheyl<br />
der ki, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dâr gününde bana<br />
dedi ki, muhakkak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri benden ahd aldı. Ben o ahd üzerine sabr ediciyim.<br />
Ya’nî bana vasıyyet buyurdular ki, sabr edeyim. Mukâtele<br />
etmiyeyim.<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Adî bin Hâtem “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet etmisdir: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” hazretlerinin<br />
sehîd oldugu gün bir nidâ isitdim. (Yâ Osmân bin Affân!<br />
Râhatlık ve se’âdet ile, Rabbini gadabsız bulman ile, gufrân<br />
ve rıdvân ile müjdeliyorum.) Etrâfıma bakdım. Bir kimse<br />
görmedim. (Sevâhid-ün nübüvveden) alınmısdır.<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: Yine adı geçen kitâbdan terceme<br />
olundu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini<br />
içdi. Üç gün mubârek cenâzesi durup, defn olunmadı. Üç<br />
günden sonra, hâtıfdan (gaybdan) bir ses geldi ki, (Osmânın cenâzesini<br />
defn edin. Nemâzını kılınız ki, muhakkak Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ ve tekaddes hazretleri ona salevât eyledi, ya’nî<br />
rahmet eyledi,) diyordu.<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” üç günden sonra, Bakî’ tarafına defn olun-<br />
– 222 –<br />
maga giderken, arkalarından bir büyük bulut hâsıl oldu. Cenâze-<br />
i serîf ile gidenlerin yüreklerine korku düsüp, az kaldı ki, cenâzeyi<br />
bırakıp, gideceklerdi. O bulutun içinden bir ses, (korkmayınız,<br />
meyyiti bırakıp gitmeyiniz ki, biz de bu mubârek meyyitin<br />
nemâzını kılmaga geldik,) diyordu. Meger onlar melekler<br />
imis. Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” nemâzını kılıp,<br />
vücûd-ı serîflerini ziyâret etmek için gelmisler. Bu da (Sevâhidün<br />
nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sehîdlik rütbesine nâil oldukdan sonra, Fahr-ül kevneyn<br />
ve Resûl-üs sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin Mescid-i serîflerinin üzerinde, üç gün üç gece cinnîler<br />
gelip, aglayıp, feryâd ve figân eylediler. Cümle halk bunların<br />
feryâd ve figânlarını isitdiler. Bu da hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” büyüklügüne isâretdir. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den terceme olundu.<br />
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sehâdet mertebesine kavusup, âhırete sefer etdikden sonra,<br />
Medîne-i münevverede halîfelerin oturması vâki’ olmamısdır.<br />
Allahü teâlânın rızâ-ı serîfleri olmamısdır. Zîrâ hazret-i<br />
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” halîfe olunca, rey’i serîfleri<br />
öyle oldu ki, Kûfe sehrine yerlesdiler. Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Medîne-i münevvereden Kûfe sehrine varıp,<br />
orada yerlesmeleri, onun, Resûlullahın huzûrunda izzeti ve<br />
kadri olmadıgı sekliyle kıyâs etmemelidir. Hâsâ öyle degildir.<br />
Nihâyet ezelde böyle mukadder olmus ki, hazret-i imâm-ı Alî<br />
“kerremallahü vecheh” Hak sübhânehü ve teâlânın nusret ve<br />
inâyeti ile, Kûfe sehrine varıp, etrâfındaki memleketleri feth<br />
edip, oraları koruması ezelde takdîr olunmusdur.<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir büyük kerâmeti de sudur. Hazret-i Osmânın sehâdetine<br />
gelinceye kadar bu ümmet arasında fitne yok idi. Hazret-i<br />
Osmân sehîd oldu. Dünyâ fitne ile doldu. Fitnenin sonu Deccâl<br />
ile hitâm [son] bulsa gerekdir. Hazret-i Osmânın sehâdetinden<br />
bir kimsenin gönlüne bir zerre kadar sürûr gelse, eger o kimse<br />
Deccâla yetisirse, ona tâbi’ olup, kâfir olmasından korkulur.<br />
Eger Deccâla yetismezse, kıyâmet günü hasr oldukda, Deccâl<br />
– 223 –<br />
ile hasr olmakdan korkulur. Neûzü billâhi teâlâ. Allahü teâlâ<br />
hazretleri, müslimânları, Sahâbe-i kirâma zerre mikdârı kalblerinde<br />
kin ve düsmanlık olmakdan ve husûsî ile hulefâ-i râsidîn<br />
hazretleri hakkındaki düsmanlıkdan hıfz eylesin “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”!<br />
Otuzikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de diyor ki: Ibni<br />
Sa’îd-ül Gaffârî derler bir kimse var idi. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini içdikden sonra,<br />
se’âdethânelerine girdi. Orada Sultân-ı kâinâtdan “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” kalmıs bir asâ var idi. Onu alıp, dizine<br />
dayayıp, kırmak istedi. Orada hâzır olanlar, çagırısıp, sakın<br />
ola ki, bu mubârek asâyı kırma, zîrâ, Fahr-i âlem hazretlerinden<br />
kalmısdır, dediler. O da asâyı kırmadı. Lâkin küstâhlık<br />
edip, hazret-i Osmânın harem-i hâslarına [evine] girip, o mubârek<br />
asâyı kırmak kasd etdigi için, o kimsenin ayagına bir<br />
hastalık zuhûr edip, günden güne artdı. Senesine varmadı, öldü.<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ gayûrdur [gayretlidir]. Dostlarına<br />
ihânet edenlerin dünyâda olsun, âhıretde olsun, haklarından<br />
gelir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Üçüncü Halîfe Osmân Zinnûreyn “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1335</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:06:36 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1335</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Üçüncü Halîfe Osmân Zinnûreyn “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
 Otuzüçüncü Menâkıb: Büyüklerden birisi rivâyet eder.<br />
Kâ’be-i serîfi tavâf ederken bir a’mâ gördüm. Hem tavâf ediyor<br />
ve hem de, (Yâ Rab! Bilirim ki, günâhım afv olunmaz!) diyordu.<br />
Ben de ona, böyle bir yerde, böyle söz söylenir mi, dedim.<br />
O da dedi ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehîd<br />
olunmazdan evvel bir arkadasım ile, hazret-i Osmân sehîd oldukdan<br />
sonra, yüzüne bir tokat vuralım diye yemîn etdik. Sehâdet<br />
serbetini içdi. Ben ve arkadasım hazret-i Osmânın yanına<br />
vardık. Gördük, mubârek bası hâtununun yanında, örtülmüs<br />
durur. Arkadasım hâtununa dedi ki, aç yüzünü, Onun yüzüne<br />
tokat vurmaga ahd eyledik. Hâtunu dedi ki, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinden korkmaz mısınız. Peygamber “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin sohbetini anmaz mısınız. Hazret-<br />
i Peygamberin iki muhterem kerîmesini aldıgını fikr etmez<br />
misiniz. Ben hicâb edip, geri döndüm. Arkadasım orada kalıp,<br />
vardı, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek basını<br />
açıp, nûra gark olmus yatarken, mubârek gül yanagına, kuruyacak<br />
bir eliyle tokat vurdu. Hazret-i Osmânın hâtunu, elle-<br />
– 224 –<br />
riniz kurusun ve gözleriniz kör olsun dedigi gibi, o ânda, kapıdan<br />
dısarı çıkamadan gözlerimiz kör oldu. Ve ellerimiz kurudu.<br />
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfine<br />
nihâyet yokdur. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Hazret-i Zeydden rivâyet olunur ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” katline kasd edenlerin temâmı az zemânda<br />
cünûna mübtelâ olup [aklını kaçırıp], helâk oldular. Abdüllah<br />
bin Mubârek “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu haberi isitdigi zemân<br />
(Delilik onlar için azdır) buyurmusdur.<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Bir gün bir kervân Mekke-i Mükerremeye<br />
ticârete giderken, Medîne-i Münevvereye ugradı.<br />
Allahü teâlânın hikmeti, kervân halkı hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kabrinin yanında mola verdiler. Kervân<br />
halkı birbiri ile, bu gece hazret-i Osmânı ziyâret etmek için<br />
müsâvere etdiler. Ertesi günü Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerini de ziyâret edeceklerdi. Bütün<br />
kervân halkı, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” kabrini<br />
ziyâret için abdest aldı. Meger içlerinde bir râfizî varmıs.<br />
Lâkin onu bilmezlerdi. Buna da teklîf eylediler. Bin dürlü behâne<br />
bulup, ziyârete gitmedi. Çadırlardan kervân halkı gitdikden<br />
sonra, bir büyük arslan geldi. O râfizîyi basından kavradı.<br />
Yir iken, kervân halkı ziyâretinden döndüler. Çadırlarına gelip,<br />
gördüler ki, bir büyük arslan, arkadaslarının basını kemirir.<br />
Aslan bunları görünce, râfizînin murdâr lesini çadırdan dısarı<br />
çıkarıp, fasîh lisân ile, kervân halkına dedi ki, hazret-i Osmânı<br />
sevmiyenin sonu budur. Murdâr lesi daga dogru sürüye<br />
sürüye alıp gitdi.<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet eder. Hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” katl<br />
edenler pismân olup, mescidde pismânlıklarını anlatırken, semâ<br />
[gök] yüzünden bir sahs zuhûr etdi. Elini uzatıp, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hücre-i serîfesinden<br />
bir mushaf çıkarıp, bu sözü söyledigini gördüm. (Muhammed<br />
aleyhisselâm, dîninde ayrılık çıkaran ve böylece fırkalara<br />
ayrılmaga sebeb olan kimselerden uzakdır. Böyle oldugunu<br />
bilmiyor musunuz.)<br />
– 225 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:15<br />
Sehîd olduklarında sekseniki yasında idi. Bakî’de defn olunup,<br />
rahmet-i rahmâna kavusdu “radıyallahü teâlâ anh”. Allahü<br />
teâlâ hasra ve kıyâmete kadar ondan râzı olsun! Ma’lûm ola<br />
ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” fazîletlerinden bu<br />
zikr olunan, deryâdan katre ve günesden zerre mesâbesindedir.<br />
Dahâ genis ma’lûmât edinmek isteyen dahâ önce zikr olunan o<br />
iki kitâba mürâce’at etsin. “Sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin<br />
ve âlihî ve sahbihî ecma’în.”<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
sânları ve serefleri için nâzil olan âyet-i kerîmeler:<br />
1– Islâm dîni yayılmaga baslayınca, her tarafdan arablar Medîne-<br />
i münevvereye gelmege basladılar. Mescid-i serîf dar oldugu<br />
için, gelenler yer bulamadıgından sahrâda çadır kurup, oturdular.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Her kim bu bizim mescidimizi, bir zrâ’ dahî büyültürse,<br />
Cennet onun içindir.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, yâ Resûlallah! Benim malım ve mülküm sana fedâdır.<br />
Ben kemter kulun [kölen] genisleteyim, dedi. Sonra kırk<br />
zrâ’ genisletdi. Allahü teâlâ hazretleri, meâl-i serîfi; (Allahü teâlânın<br />
mescidlerini, ancak Allaha ve âhıret gününe inanan, nemâz<br />
kılan, zekât veren ve yalnız Allahü teâlâdan korkan kimseler<br />
ta’mîr eder. Bu vasfdaki kimselere Cennete götürecek amelleri<br />
yapmak lâzım olur) olan Tevbe sûresi onsekizinci âyet-i kerîmesini<br />
gönderdi.<br />
2– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, müslimânlara, birbirinizle<br />
ittifâk edip, mallarınızın bir mikdârını vâcib ve bir mikdârını<br />
tetavvu’ olarak Allah yolunda harc edin, buyurmusdu.<br />
Onlara, ittifâklarının netîcesinin bereketinin nasıl olacagını ve<br />
onun sevâbının haddi [mikdârı] ne kadar olacagını beyân buyurmus,<br />
meâl-i serîfi, (Müslimânlardan mallarını cihâd veyâ dahâ<br />
baska hayrlı isler gibi, Allahü teâlânın gösterdigi yolda sarf<br />
etmeleri, bir dâneyi tarlaya ekip, bundan yedi basak ve her bir<br />
basakdan yüz dâne almaga benzer. Allahü teâlâ diledigi kimselere<br />
bu kat kat artdırmagı veyâ dahâ fazlasını kulun malını dagıtmasındaki<br />
ihlâsı nisbetinde, sevâbını on, yetmis, yediyüz veyâ<br />
dahâ fazla katları kadar artdırır. Allahü teâlâ vasi’dir. Alîmdir.<br />
Allah yolunda mal sarf edenler, sarf etdiklerinde men’ ve<br />
– 226 –<br />
ezâ etmiyenler, Rablarının yanında büyük sevâblara kavusurlar.<br />
Onlar için, âhıretde korku ve dünyâ islerinde üzüntü yokdur.)<br />
olan, Bekara sûresi 261, 262.ci âyet-i kerîmeleri ile bildirmisdir.<br />
Minnet, ni’meti yâd etmekdir. Söylemek ve saymak yolu ile<br />
basa kakmak, o ni’metin sevâbını kesmege sebeb olur. Bunun<br />
azı odur ki, bir kimseye in’âm ve ihsân eder. Sonra onu o kimsenin<br />
istemedigi yerde yâd eder. Veyâ onun akebinde bir söz<br />
söyler ki, o kimseye hos gelmez. Veyâ nice kerre sana in’âm etdim,<br />
hiç sükrünü etmedin diye söyler. Bir kimseye hiçbir seyi<br />
vermemek, ona birsey verip de, sonra minnet etmekle rencîde<br />
etmekden iyidir. Zeyd bin Islâm der ki: Babam bana dedi ki,<br />
(bir kimseye bir sey verdigin zemân, böyle bilesin ki, ona senin<br />
selâmından bir nesne gönlüne gelir. Selâmı ondan geri tut. Tâ<br />
ki, o ni’met halâs kalsın.) Ebû Esâmenin yanına bir kadın geldi<br />
ve dedi ki, hakîkat üzere gazâ eden bir mertden bana haber<br />
ver ki, bir okum vardı, ona vereyim. Ebû Esâme dedi: Allahü<br />
teâlâ bulundugun cem’iyyetde seni mubârek etsin ki, onları;<br />
dahâ vermezden evvel rencîde etdin. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri, kulları üzerine, iyilik edip, basa kakmayı, verdigi<br />
ni’meti verdigini söylemegi harâm etmisdir. Ni’meti yâd ederken<br />
basa kakmamalı, karsısındakine magrûr olmamalıdır. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kullara ni’met verir ve onlara<br />
minnet eder. Allahü tebâreke ve teâlânın minneti yâd etdirmek<br />
ni’meti olur. Böylece o kimse, birsey verince magrûr olmamalıdır.<br />
Meâl-i serîfi, (Mallarını cihâd ve hayr islerinde Allah için<br />
harcayanlar...) olan Bekara sûresinin 262.ci âyet-i kerîmesi Osmân<br />
bin Affân, Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretlerinin sân-ı serîfleri için nâzil olmusdur. Abdürrahmân<br />
bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûr-ı serîflerine, dört bin dirhem ile geldiler. Dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Yanımda sekiz bin dirhem var idi. Dört bin dirhemini<br />
ıyâlime nafaka için alıkoydum. Dört bin dirhemini getirdim.<br />
Allahü teâlâ hazretlerine karz-ı hasen [ödünç] verdim. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ verdigine ve hem de ıyâlin için alakoyduguna be-<br />
– 227 –<br />
reket versin. Fekat Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Tebûk gazâsında<br />
buyurdular ki, techîzatı olmıyan herkesin techîzatını almak<br />
benim üzerime olsun. Bin deve yükü ile gâzîlerin techîzâtına<br />
sarf etdi. Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmeyi onların sânları<br />
için gönderdi. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh”<br />
der ki: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bin kırmızı altın getirdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kucagına<br />
dökdü. Dahâ önce de beyân olunmusdur. Hazret-i Habîb-<br />
i ekrem mubârek eli ile o altınları döndürüp, buyurdular ki,<br />
(Affân ogluna, bugünden sonra her ne ederse, ziyân etmez!)<br />
Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Mubârek<br />
ellerini kaldırmıs, Osmâna söyle düâ buyururdu: (Yâ Rabbî!<br />
Ben Osmândan râzıyım. Sen de râzı ol!) Böylece, sabâh<br />
oluncaya kadar düâ buyurdular.<br />
3– Asagıdaki âyet-i kerîmenin inis sebebi sudur: Hazret-i<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” gündüz oruc tutardı. Gece nemâz<br />
kılardı. Her gece iki rek’at nemâz kılardı. Bir rek’atinde<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın temâmını okurdu. Bir rek’atinde bin<br />
(Kul hüvallahü ehad) sûre-i serîfesini okurdu. Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu. (Bütün gece secde<br />
edip ve ayakda durup, devâmlı ibâdet ve itâ’at eden ile isyân<br />
eden bir olur mu. O âhıret azâbından korkar. Rabbinin rahmetini<br />
ümîd eder. Ey Resûlüm, de ki, hiç bilen ile bilmiyen bir olur<br />
mu. Nitekim devâmlı itâ’at eden ile isyân eden de bir degildir.<br />
Bildirdiklerimize ancak akl sâhibleri kıymet verir.) [Zümer sûresi<br />
dokuzuncu âyet-i kerîmesi meâli.] Bu âyet-i kerîme, Ammâr<br />
bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” sânı ve Huzeyfe tebni<br />
Mugîre el Mahzûmî sânı içindir. Müfessîrlerin çogunun kavlince;<br />
Osmân ibni Affân “radıyallahü teâlâ anh” sânı için nâzil olmusdur.<br />
4– Bu âyet-i kerîmenin nâzil olmasına sebeb o idi ki, Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hayrât etmekde, nemâzda ve orucda ve<br />
mal vermekde devâmlı idi. Allahü teâlâ hazretleri, onun yüksek<br />
sânı için, meâl-i serîfi, (Sübhesiz ki, kendilerine bizden se’âdet<br />
îcâb etmis olanlar, iste bunlar Cehennemden uzaklasdırılmıslardır.<br />
Cehennemden uzaklasdırılan O Cennetlikler, Cehenne-<br />
– 228 –<br />
min hısıltısını bile duymazlar. Bunlar canlarının istedigi seyler<br />
içinde ebedî olarak kalıcıdırlar. O en büyük korku (sûra üfürülüs<br />
ânı) bunları mahzûn etmiyecek, kendilerini melekler söyle<br />
karsılayacaklar: Iste bu size dünyâda va’d edilen mutlu gündür!)<br />
olan Enbiyâ sûresi 101, 102 ve 103.cü âyet-i kerîmelerini<br />
gönderdi. Bir rivâyetde gelmisdir. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudular. Sonra buyurdular ki,<br />
ben onlardanım. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve Talha ve Zübeyr<br />
ve Sa’îd ve Abdürrahmân “radıyallahü anhüm” da onlardandır.<br />
Âlimlerin çogu, bu âyet-i kerîme, Osmân bin Affân<br />
hakkında nâzil olmusdur, dediler.<br />
5– Diger âyet-i kerîmede Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
buyurdu ki: (Sâlih mü’min olanlar, Allahü teâlânın harâm etmedigi<br />
seyleri yimelerinde zarar yokdur. Ancak harâmlardan<br />
sakınmaları, îmânlı olmaları ve amel-i sâlih islemeleri lâzımdır.<br />
Bundan sonra, kendilerine harâm olan seylerden sakınır, harâm<br />
olduklarına inanırlar. Ve dahâ sonra bütün günâhlardan<br />
devâmlı sûretle sakınır, güzel amelleri arasdırıp, onları yaparlarsa,<br />
muhsin olurlar. Allahü teâlâ, muhsinleri, ihsân edenleri<br />
sever.) [Mâide sûresi 93.cü âyet-i kerîme meâli.] Emîr-ül<br />
mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurur ki: Bu<br />
âyet-i kerîme, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında gelmisdir.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh”<br />
üstünlükleri hakkında bildirilen hadîs-i serîfler ve haberler hakkındadır:<br />
1– Isnâd ile Ebû Karfesadan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
olunmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” meclis-i serîflerinde bir cemâ’at oturmuslardı. Ben de<br />
onların içinde bir zemân oturdum. Sonra, Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” meclis-i serîflerine dâhil oldular. Bir kösede oturdular.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu<br />
ki: (Yâ Osmân! Bana yakın ol.) Biraz yaklasdılar. Yine buyurdu<br />
ki: (Bana yakın ol!). O mertebe yakın oldu ki, Osmân “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin dizi, Habîbullah hazretlerinin<br />
mubârek dizine ulasdı. Osmânın yakasının bagı açık göründü.<br />
Mubârek eli ile yakasını bagladı. Ve yüzüne bakdı. Mubârek<br />
– 229 –<br />
gözleri yas ile doldu. Sonra buyurdu, (Yâ Osmân! Önünde büyük<br />
is olacagını bil! Sen kıyâmet gününde benim havzıma erisenlerin<br />
evveli olursun! Senin damarlarından kan revân olur.<br />
Rengi kan rengi olur. Kokusu misk kokusu olur. Ben ki, Resûlüm!<br />
[Sana] Sübhânallah! Sana bunu kim etdi, derim. Sen, falan<br />
ve falan etdi, dersin. Orada bir nidâ edici, Arsdan nidâ<br />
eder ki, biliniz ki, Osmân bin Affân, pâdisâh ve emîr, dehr<br />
[dünyâ] sürülmüs üzerine. Sonra, senin ile Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
arasındaki perde kalkar. Sana Allahü teâlâ tecellî edip,<br />
buyurur! Yâ Osmân! Seni öldürenler hakkında ne düsünürsün.<br />
Sen dersin ki, yâ Rab! Eger Sen onları azarlar isen [cezâlandırır<br />
isen], ben de azarlarım. Eger Sen onları afv edersen,<br />
ben de afv ederim.)<br />
2– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, biz muhâcirlerden<br />
bir cemâ’at, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-<br />
ı serîflerinde oturmus idik. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve<br />
Alî ve Talha ve Zübeyr ve Abdürrahmân bin Avf ve Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anhüm” onların arasında idi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Sizden<br />
herkes, kendi dost ve yârinin yanına varsın!) Onlar da öyle yapdılar.<br />
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmânın<br />
yanına vardı ve onu kenârına aldı. Yüzünü öpdü ve buyurdu<br />
ki: (Yâ Osmân! Sen benim dünyâda ve âhıretde dostumsun!)<br />
3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmân bin<br />
Affâna “radıyallahü anh” buyurdular ki: (Ben Ümmü Gülsümü,<br />
Allahü teâlâ tarafından vahy gelerek sana verdim.)<br />
4– Ebû Imâmet-el Bahilî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular: (Ricâlin [bir kisinin] sefâ’ati ile benim ümmetimden<br />
Rebî’a ve Mudar kabîleleri mikdârı Cennete girer.) Rivâyet<br />
ederler ki, o mert hazret-i Osmân bin Affândır “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.<br />
5– Mugîre bin Sûbe’ rivâyeti ile gelmisdir. Mugîre tebni Sûbe<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Müsrikler Huneyn gazâsı<br />
günü hezîmete ugradılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
– 230 –<br />
sellem” bir adama buyurdugunu isitdim: (Ey Allahın düsmanı.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ sana bugz eder!) Mugîre der ki, yâ Resûlallah!<br />
Bu o kisidir ki, Kureyse bugz eder. Buyurdu ki, (Evet,<br />
Osmân bin Affâna bugz eder!)<br />
6– Seddâd bin Evs “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim, buyurdu<br />
ki: (Ben eshâbım arasında oturmusdum ki, Cebrâîl aleyhisselâm<br />
benim önüme geldi. Beni sag kanadı üzerine aldı. Cennet-<br />
i Adna iletdi. Cennet-i Adnda gezerken, bir elma elime<br />
geldi. Ben o elmaya bakıp, te’accüb ederken, nâgah, o elma<br />
sak olup, iki bölük oldu. Arasından bir hûrî dısarı geldi. Hak<br />
sübhânehü ve teâlâ hazretlerine tesbîh etdi. Öyle tesbîh etdi<br />
ki, evvelden âhıre kimse öyle tesbîh etmemisdir. Ben dedim;<br />
Sen kimsin. Dedi, ben hûrî’aynım. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
beni arsın nûrundan halk etmisdir. Ben dedim, kimin içinsin.<br />
Dedi, imâm-ı mazlûm Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” içinim.)<br />
7– Zehrî rivâyeti ile, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
bir gece kalkıp, gidiyordu. Hazret-i Osmân da ileride gidiyordu.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Bu<br />
kimdir ki, bu sâatde senin önünden gitdi. Buyurdular ki, (Osmân<br />
bin Affândır). Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bu Ebû Amrdır,<br />
ya’nî Osmândır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular, (Evet yâ Cebrâîl. Siz Osmânı gökde de tanır mısınız!)<br />
Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Resûlallah! O Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hakkı için ki, seni halka hak Nebî gönderdi.<br />
Günesin yer yüzünü aydınlatdıgı gibi, Osmân gökleri aydınlatır.<br />
8– Abdürrahmân bin Ebî Leylâ rivâyet eder. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Kanbere buyurdu ki, var mescidde yüksek<br />
ses ile seslen. Hazret-i Osmânı seven kimse var mıdır. Kanber<br />
varıp nidâ etdikde, bir kisi kalkıp dedi ki, ben hazret-i Osmânı<br />
severim. Kanber dedi ki, gel, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” seni çagırır. O kisi kalkıp, emîr-ül mü’minîn<br />
Alînin huzûruna geldi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki, Osmânı<br />
sever misin. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn, Allahü tebâreke ve<br />
– 231 –<br />
teâlâ hazretlerinin izzet ve azameti hakkı için, ben hazret-i Osmânı<br />
kendi cânımdan dahâ çok severim. Bir vakt Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna varmısdım. Dedim<br />
ki, yâ Resûlallah! Bana birsey ver ki, bir hanım almısım, hiçbir<br />
nesne yokdur ki, onun mehrini vereyim. Resûlullah hazretleri,<br />
bana bir vekiyye altın verdiler. Bir vekiyye kırk dirhem kıymetinde<br />
altın idi. Ebû Bekr de bir vekiyye verdi. Ömer de bir vekiyye<br />
verdi. Osman iki vekiyye verdi. Yâ Osmân, Resûlullah ve<br />
Ebû Bekr ve Ömer bir vekiyye verdiler. Sen niçin iki vekiyye<br />
verdin, dedim. Hazret-i Osmân dedi ki, bir vekiyye kendimden<br />
ötürü, bir vekiyye, Alî bin Ebû Tâlibden ötürü verdim ki, o vakt<br />
onun hâzır bir nesnesi yokdu ki, sana versin. Ondan sonra dedim<br />
ki, yâ Resûlallah! Bu malın bereketi olması için, bana düâ<br />
et. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Bu<br />
malın bereketi nasıl olmaz ki, bunu sana Peygamber ve Sıddîk<br />
ve iki sehîd verdi.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu<br />
isitdigi zemân çok sevindi ve buyurdu ki, (dogru söyledin) “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.<br />
9– Sa’d bin Ibrâhîm rivâyet eder. Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûrlarında oturmusdu. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ”<br />
hazretleri geldiler. Server-i âlem onları gördü. Buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Bu ikisi, ya’nî Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin<br />
büyükleridir [üstünleridir]. Onların babaları onlardan yüksekdir.<br />
Osmân bin Affân, Ibrâhîm Halîl-ür-rahmân aleyhisselâma<br />
benzer.)<br />
10– Dogru haber ile gelmisdir. Muhârık bin Semâme, kız<br />
kardesi Ümmü Gülsüme söyledi ki, mü’minlerin anası Âisenin<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” huzûr-ı serîflerine var. Benden selâm<br />
söyle. Ümmü Gülsüm der ki, hazret-i Âise-i Sıddîkanın huzûruna<br />
vardım. Dedim ki: Senin ogullarından birisi sana selâm<br />
eder. Buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlânın selâmı ve rahmeti<br />
onun üzerine olsun. Ben dedim: Cenâbınızdan ricâ ederim<br />
ki, hazret-i Osmân bin Affân hakkında, bir hadîs-i serîf<br />
nakl buyurunuz ki, onu sehîd etdikleri vakt, herkes bir söz söylediler.<br />
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: Ben sehâdet<br />
ederim ki, bir soguk gecede, Osmân bin Affânı, bu ev içinde,<br />
– 232 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile<br />
gördüm. Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm vahy getirdi. Vahy gelince,<br />
Resûlullah üzerine bir agırlık inerdi. Nitekim, Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ haber verir. (Biz senin üzerine vahy ederiz.<br />
Ya’nî Kur’ân ki o, her ne kadar dil üzerinde hafîf ise de azametde<br />
agırdır.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
mubârek elini Osmânın arkasına vurup, buyurdu ki, (Bu makâm<br />
kime müyesser olur. Allahü teâlâ hazretleri bu makâmı<br />
Peygamberlerinden baska hiç kimseye vermemisdir. Ancak, o<br />
kimseye vermisdir ki, fazlaca ikrâm edendir. Her kim ki, Osmâna<br />
yaramazlık söyler ise, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
la’neti onun üzerine olsun.)<br />
11– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: Hazret-i Lût aleyhisselâmdan sonra, hanımı ile, Allahü<br />
teâlâ yolunda ilk hicret eden Osmân bin Affândır “radıyallahü<br />
teâlâ anh”. Allahü teâlâ bilir ki, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, Mekkeden Medîneye, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna hicreti<br />
yalnız yapmıslardır. Hazret-i Osmân, ehli ve ıyâli ile berâber<br />
hicret etmisdir.<br />
12– Yûsüf bin Abdüllah bin Selâm rivâyet eder: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ben; Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ huzûrunda, Osmânın düsmânlarının hasmıyım) buyurmusdur.<br />
13– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hadîs-i<br />
serîflerinde buyurmuslardır ki, (Biz Osmân bin Affânı, Allahü<br />
teâlâ katında halîl ve kerîm olan babamız Ibrâhîm aleyhisselâma<br />
benzetiyoruz.)<br />
14– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osmân benim ümmetimin<br />
en hayâlısı ve en çok ikrâm edenidir.)<br />
15– Kelîb bin Velîd, Ibni Melbekeden rivâyet eder. Abdüllah<br />
ibni Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” huzûruna bir adam<br />
geldi ve sordu: Osmân ibni Affân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
– 233 –<br />
Bedr gazâsına hâzır oldu mu? Abdüllah hazretleri buyurdu ki,<br />
hâyır olmadı. Bî’at-ı Rıdvâna hâzır oldu mu. Buyurdu ki: Hâyır<br />
olmadı. Iki asker birbirine mülâki oldukları günde, yüz<br />
döndürdü mü? [Uhud günü, dagılanlar arasında degil mi idi.]<br />
Buyurdu ki, evet! O kisi kalkdı gitdi. Dediler, bu kisi sizden<br />
ba’zı seyler sordu. Cevâbınızdan anladı ki, siz Osmânı zem etdiniz<br />
[kötülediniz]. Buyurdular ki, acele o adamı geri döndürün.<br />
Çagırdılar, geri döndü. Buyurdular ki, benden süâl etdigin<br />
sözleri anladın mı. O sahs dedi ki, evet. Senden süâl etdim.<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Bedr gazâsına hâzır oldu mu.<br />
Sen dedin, yok. Süâl etdim ki, bî’at-ı rıdvâna hâzır oldu mu.<br />
Sen dedin, yok. Süâl etdim ki, Uhudda dagılanlar arasında mı<br />
idi. Sen dedin, evet. Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Bedr gazâsına hazret-i Osmân hâzır olmadı,<br />
ammâ, Allahü teâlânın ve Resûlünün hâcetinde [isinde] idi.<br />
Hazret-i Resûlullah Osmânın nasîbini o gazâda ayırdı. Ondan<br />
gayri hâzır olmıyanlara nasîb vermediler [hisse ayırmadılar].<br />
Bî’at-ı Rıdvânda da, Osmân ona hâzır olmadı. Resûlullah hazretleri<br />
Osmânı, Mekke-i Mükerremeye elçi göndermis idi. Eshâb-<br />
ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bî’at etdiler.<br />
Resûlullah hazretleri kendi mubârek elinin birisini digerine<br />
tutup, buyurdu ki, bu Osmânın eli olsun. Resûl-i ekremin mubârek<br />
eli, Osmânın elinden üstündür. Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ, kelâm-ı kadîminde haber vermisdir. (Uhud gazâsında<br />
iki asker karsılasdıgı zemân, arka çevirip dönenleri seytân igfâl<br />
etdi [yanıltdı]. Allahü teâlâ onları afv etdi. Allahü teâlâ<br />
günâhları afv edici ve cezâyı gecikdiricidir.) [Âl-i Imrân sûresi<br />
155.ci âyet-i kerîmesi meâli.] Abdüllah bin Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” o sahsa buyurdu ki: Sakın ola ki, Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hakkında kötü düsünmiyesin. Buna gayret<br />
et!<br />
16– Abdüllah bin Mubârek, Ebû Mus’abdan, o da Yezîd bin<br />
Ebî Lehebden rivâyet etmisdir. Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ile kavga edenlerin cümlesi dîvâne [deli] oldular.<br />
Abdüllah bin Mubârek der ki, onların Cehennemde tadacakları<br />
azâb yanında delilikleri azdır.<br />
17– Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder:<br />
– 234 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Ey Allahım! Muhakkak ki Osmân, rızânı taleb eder.<br />
Sen de fadl ve keremin ile Osmândan râzı ol!)<br />
18– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyeti<br />
ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular: (Ey Allahım! Osmâna, kıyâmet gününün siddetinden<br />
râhatlık ve kurtulus ver. Çünki, o bizi nice sıkıntılı günlerimizde<br />
râhata kavusdurdu.)<br />
19– Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
rivâyet olunur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Eger kırk kızım olsa idi, cümlesini birbiri<br />
ardınca, hiçbiri kalmayıncaya kadar Osmâna verirdim.)<br />
20– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Muhakkak istedim ki, Eshâbımdan dört kimseyi<br />
âleme göndereyim ki, halka Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm etsinler.<br />
Bizden önce de Îsâ bin Meryem aleyhimüsselâm havârîlerini<br />
halka göndermisdi.) Osmân bin Affânı, Abdüllah bin<br />
Mes’ûdu ve Mu’âz bin Cebeli ve Ubeyy bin Kâ’bı “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” gönderdiler.<br />
21– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
buyurdular ki: (Ümmetimden büyük günâh isleyip, Cehenneme<br />
gitmesi îcâb eden yetmis bin kimseye Osmân sefâ’at eder.<br />
Allahü teâlâ onları Cennete gönderir.)<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Kıymetli kitâblarda haber verilmisdir.<br />
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Birgün<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
kerîmeleri ve hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” zevcesi<br />
olan Rukayyenin “radıyallahü anhâ” huzûrlarına vardım.<br />
Elinde bir tarak tutuyordu. Buyurdu ki, kıymetli babam Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri simdi yanımdan<br />
gitdi. Bu tarak ile mubârek saçını ve sakalını taradım.<br />
Bana buyurdular ki, (Yâ Rukayye! Ebû Abdüllah Osmân bin<br />
Affânı nasıl buldun!). Ben dedim ki: (Hayr ile gördüm. Iyilik<br />
ile gördüm!) Babam buyurdu ki: (Cümle Eshâbım arasında ah-<br />
– 235 –<br />
lâkı bana en çok benziyen odur. Osmâna hurmetde kusûr etme!)<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Zübeyr bin Harrâs rivâyet eyler.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”; kızı Hafsayı “radıyallahü anhâ”<br />
hazret-i Osmâna “radıyallahü anh” nikâhlamak istedi. Hazret-<br />
i Osmân özr beyân eyledi. Hazret-i Ömer üzüldü. Bu haber<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine erisdi.<br />
Hazret-i Ömere buyurdular ki: (Yâ Ömer! Kızını Osmândan<br />
dahâ iyisi alacak. Ve Osmân Hafsadan iyisini zevce edinecek.<br />
Sen kızını bana nikâh et! Ben de kızımı Osmâna nikâh edeyim!)<br />
[Hafsa “radıyallahü teâlâ anhâ” hicretin üçüncü senesinde,<br />
genç yasında, Bedr gazâsında bulunan Huneysden dul kalmıs<br />
idi.]<br />
Kırkıncı Menâkıb: Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Üç nesne vardır ki, her kim onlardan kurtulursa<br />
muhakkak kurtulur. Benim vefâtım, Deccâlın ve hak üzere<br />
olan halîfenin katli.) Ebû Hüreyre buyurdu ki, hak üzere olan<br />
halîfenin kim oldugunu Leyse ve Ibni Lehî’aya sordum. Bu halîfe<br />
Osmân bin Affândır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: Ukbe bin Âmir el Cühenî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri birgün buyurdular ki: (Yâ Ebâ Bekr ve<br />
Ömer! Sizin ikiniz, dünyâda ve âhıretde kardeslersiniz. Simdi<br />
her ikiniz, birbirinize selâm veriniz ve müsâfeha ediniz.) Hazret-<br />
i Ebû Bekr, hazret-i Ömerin elini tutdu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu: (Yâ Ebâ<br />
Bekr! Sen Ömerin önünce olursun!) Ya’nî dahâ önce halîfe<br />
olursun. Sonra buyurdular. (Yâ Zübeyr ve Talha! Siz de geliniz.<br />
Sizin aranızda da kardeslik vereyim. Her ikiniz, dünyâda<br />
ve âhıretde kardeslersiniz. Simdi birbirinize selâm verip, müsâfeha<br />
ediniz.) Nasıl buyurdu ise öyle yapdılar. Sonra buyurdu.<br />
Ubeyy bin Kâ’b ve Abdüllah bin Mes’ûd da öyle yapdılar.<br />
Sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh ve Sâlimi, ki Sâlim Ebû Huzeyfenin<br />
kölesi idi, onlara da buyurdu. Onlar da öyle yapdılar.<br />
Sonra Üsâme tebni Zeyd ile Ebû Hind öyle yapdılar. Ebû<br />
Hind Haccâm ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-<br />
– 236 –<br />
lem” hazretlerinden hacâmat çekerdi. [Kanını alırdı.] Ve mubârek<br />
kanını içerdi. Hazret-i Resûlullaha ziyâde muhabbetden<br />
onların yanında kardeslik etdi. Onlar da öylece yapdılar.<br />
Sonra Abdürrahmân bin Avf yüzünü hazret-i Osmân bin Affân<br />
tarafına döndürüp dedi ki: (Innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!).<br />
Bize ne olmusdur ve ne islemisiz ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri benim ve senin tarafımıza<br />
iltifât etmedi. Allahü teâlâ hazretlerinin hısmından ve Resûlünün<br />
azarından; yine Allahü teâlâya sıgınırız, dedi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onlar tarafına<br />
bakıp, buyurdular ki: (Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin<br />
izzi ve celâli ve kudreti ve azameti hakkı için, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri sizin üzerinize hısmlı [gadablı] degildir.<br />
Ve Resûli de sizin üzerinize azarlı [sizi azarlamıs] degildir.<br />
Allahü teâlâ ve Resûlü ve melekleri yanında ikrâm görenlerdensiniz!<br />
Velâkin, ben sizi yâd etmek istedigim zemân, Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ bir melek göndermisdir. Beni men’ etdi ve<br />
dedi ki, onları sonra yâd et ki, onların ikisi de ganîdir [zengindir].<br />
Ben de ondan dolayı sizi sonra yâd etdim. Bunun gibi, kıyâmet<br />
gününde hesâb ederler. Fakîrlerin hesâbını evvel yaparlar.<br />
Zenginlerin hesâbını sonra yaparlar. Ve sonra siz, dünyâda<br />
ve âhıretde kardeslersiniz. Siz de birbirinize selâm verip,<br />
müsâfeha ediniz.) Onlar da öyle yapdılar. Sonra Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
(Râzı oldunuz mu!). Onlar dediler ki: (Evet, râzı olduk. Allahü<br />
teâlâ hazretlerine sükr ederiz ki, bizi rüsvâ etmedi.) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Sizin üzerinize dahâ ilâve edeyim mi!) Evet, dediler. Resûlullah<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu: (Siz ikiniz dünyâda<br />
ve âhıretde kardeslersiniz! Cennetde benim kardesim Ilyâs<br />
aleyhisselâmdır. Ilyâs aleyhisselâm, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
bütün halkın en sevgilisi idi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
Cebrâîl aleyhisselâmı Ilyâs hazretlerine gönderdi ki, Hak<br />
sübhânehü ve teâlâ hazretleri sana kardeslik verdi; bir kulun<br />
halâsıyle ki, onu zulm ile öldürürler. Ben ki, Resûlullah olarak<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini sizi sâhid tutarım ki, size<br />
dünyâda ve âhıretde kardeslik verdim. Siz bugün cümlenin iyisisiniz.)<br />
– 237 –<br />
Kırkikinci Menâkıb: Dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sordular.<br />
Cennetde berk [ısık, simsek] olur mu? Buyurdular ki, evet olur.<br />
Osmân bin Affân bir kasrdan bir kasra giderken yüzünün nûru<br />
ısık olur. Bundan dolayıdır ki, ona zinnûreyn derler. Ülemânın<br />
ba’zının kavliyle, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” uzun<br />
gecelerde tâ’at yapıp ve Kur’ân-ı azîm-üs-sân tilâvet etmekden<br />
geri kalmazdı [ya’nî tilâvet ederdi]. Mubârek pehlûsunu yere<br />
koymazdı. Mubârek gözü aglamakdan kuru olmazdı. Ahmed<br />
bin Attâr “rahimehullahü teâlâ” bu ma’nâda su si’ri söylemisdir:<br />
Yumuk durmakdan gözlerim kurudu,<br />
Sanki göz kapaklarım kısa imis gibi.<br />
Kapakları dikenle delik-desik olmus gibi,<br />
Gözlerimin uyuyacak hâli yok.<br />
Gece uzadıkça uzayınca derim ki,<br />
Ey gecem, gündüz dahâ çok uzakda!<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Nu’mân bin Besîrden “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Içinizde hayâ<br />
bakımından en sâdıkınız, Osmân bin Affândır.) Bu haber<br />
zâhir delîldir ki, hiç kimsenin hayâ ve hicâbı bu ümmetde Osmân<br />
bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” hayâ ve hicâbından<br />
dahâ çok ve üstün degildir. Hazret-i Âdem aleyhisselâmın zemânından<br />
bu zemâna gelene kadar, güzel ahlâkdan herkesde<br />
zuhûra gelmisdir. O güzel ahlâkdan hayâ, o ahlâkların esreflerindendir.<br />
Bu sözün ma’nâsı odur ki, hayrdan ve serden her<br />
nesne ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri halk etmisdir,<br />
onu çift halk etmisdir. Kur’ân-ı kerîm onunla nâtıkdır. (Her<br />
seyden çift yaratdık...) buyurulmakdadır. [Zâriyât sûresi 49.cu<br />
âyet-i kerîmesi meâli.] Açlıgı yaratdı. Toklugu onun çifti kıldı.<br />
Sıhhati yaratdı. Hastalıgı ona çift kıldı. Fakîrligi yaratdı. Zengin<br />
olmagı ona çift kıldı. Kimseye muhtâc olmamak ile, baskalarına<br />
yük olmagı çift kıldı. Gönlü [kalbi] yaratdı. Rûhu ona<br />
çift kıldı. Nefesi yaratdı. Râyihâyı ona çift kıldı. Dîni yaratdı.<br />
Kemâli ona çift kıldı. (Bugün dîninizi temâm etdim!) [Mâide<br />
– 238 –<br />
sûresi 3.cü âyet-i kerîme meâli]. Dünyâyı yaratdı. Zevâli [yok<br />
olmagı] ona çift kıldı. (Dünyâ malından yanınızda olanlar fânîdir.<br />
Allahın indinde, Cennetdeki sevâb, oradakilerle bâkîdir!)<br />
[Nahl sûresi 96.ci âyet-i kerîme meâli.] Topragı yaratdı.<br />
Sükûnu [ızdırâbsızlıgı] onun çifti eyledi. Atesi yaratdı. Hareketi<br />
onun çifti eyledi. Yer altını yaratdı. Darlıgı ve karanlıgı<br />
onun çifti eyledi. Yeri yaratdı. Açılmagı, yayılmagı onun çifti<br />
eyledi. (Allahü teâlâ sizin için arzı dösek yapmısdır. [Yeri genis<br />
eyledi ki, üzerinde genis yollar açasınız.]) [Nûh sûresi 19.cu<br />
âyet-i kerîme meâli.] Gökü yaratdı. Yüksekligi [mertebeyi]<br />
onun çifti eyledi. (Yedi kat gökleri çok kuvvetli saglam kıldık.<br />
Zemânla bozulmaz.) [Nebe’ sûresi 12.ci âyet-i kerîme meâli.]<br />
Cenneti yaratdı. Maddî ve ma’nevî sıkıntıları ona çift kıldı. Nitekim<br />
Seyyid-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Cennet, istenmiyen, sıkıntı veren seyler ile<br />
örtülüdür. Cehennem de, sehvetler, arzûlanan seyler ile örtülüdür.)<br />
Îmânı yaratdı. Hayâyı onun çifti eyledi. Çesidli haberlerde<br />
gelmisdir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur<br />
ki: (Hayâ ve îmân bir arada bulunur.) Ya’nî hayâ<br />
ve îmânı birbirinin çifti eyledi. Lâkin hayâyı gözde yaratdı. Ne<br />
kadar ki, hayâ gözdedir. Îmân da gönüldedir. Allahü teâlâ korusun,<br />
hayâ gözden zâil olunca [gidince], îmân da gönül [kalb]<br />
de za’îf olur. Bu ikisi de kat’î delîl ile sâbitdir. Sek ve sübhe<br />
yokdur.<br />
Osmân Zinnûreyn hazretlerinin zemânında, yeryüzünde ondan<br />
fazîletli ve azîz, yüksek hâlli kimse yok idi. Osmân “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin yüksek hâlleri ve hayâsı ve sehâveti ve<br />
sâir menâkıbları sayısızdır. Hayâ, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin<br />
sıfatlarındandır. Mahlûklara da bu sıfat gelmisdir.<br />
Halka gelen o hayâ sıfatı birkaç çesiddir.<br />
Birinci çesidi hayâ-i hacâletdir. Ya’nî utanmak seklindeki<br />
hayâdır. Âdem alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm hazretlerinin<br />
hayâsı gibi. Bugday dânesi yidi. Üzerinde elbise [Cennet<br />
elbisesi] kalmadı. Hacil oldu [utandı], yüzünü döndürdü. Allahü<br />
teâlâ hazretleri. (Bizden kaçıyor musun!), buyurdu. Hâyır,<br />
yâ Rabbî! Elbiselerim çıkarıldıgı için utanıyorum. O utanmadan<br />
dolayı yüzümü döndüm.<br />
– 239 –<br />
Ikinci nev’i, hayâ-i azametdir. Isrâfîl aleyhisselâmın hayâsı<br />
gibi. Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular: (Isrâfîl her gün yetmis kerre<br />
yüzünü kendi kanadı ile örter ve der ki, yâ ilâhel âlemîn! Ne yapabilirim<br />
ki, herkes gibi sana lâyık bir secde ve bir rükû’ etmege<br />
kâdir degilim.)<br />
Üçüncü nev’i, heybet hayâsıdır. Melekler ve Nebîler hayâsı<br />
gibi ki, (Yâ Rabbî! Seni tesbîh ve tenzîh ederiz. Sana hakkı ile<br />
ibâdet edemedik), derler.<br />
Dördüncü nev’i hayâ, hürmet ve hizmetdir. Mûsâ bin Imrân<br />
alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm hayâsı gibi. Mûsâ aleyhisselâm<br />
buyurdu ki: (Yâ Rabbel âlemîn. Bana Cennet gerekdir.<br />
Senden isterim. Senin dîdârın gerek. Onu da senden isterim.<br />
Lâkin her vakt ki, bana tuz, ekmek ve koyun için lâzım<br />
olan hakîr seyler gerekince, bunları ben senden nasıl isterim.)<br />
Allahü teâlâ hazretleri, (Yâ Mûsâ! Maksad budur. Ya’nî onları<br />
istemekdir. Kul, her vaktde bir sebeble, bir ihtiyâc ile huzûra<br />
gelsin. Münâcât etsin. O behâne ile [o sebeble] kullugunu<br />
yerine getirsin. Vefâsını tâze tutsun.) Bu kıssa uzundur. Bu<br />
makâmda bundan ziyâde mümkin degildir. Ammâ o hayâ ki,<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin ni’met ve sıfatıdır. Günâhları örter<br />
ve afv eder. Kullarının günâhlarını görür, örter, afv eder. Birçok<br />
haberde gelmisdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurmusdur ki: (Bir mü’min ve günâhkâr kul kabrden<br />
kalkar, Sırat heyecânı ve Cehennem korkusu ile mahsere<br />
gelirken, iki yol basına erisir. Korkarak ve aglıyarak, sükûnet<br />
ve karâr ile, yolun birisine girer. Kimse ondan bir söz süâl etmez.<br />
Dosdogru Cennet kapısına erisir. Sag ayagını kapıdan<br />
içeri koyup, sol ayagını yerinden kaldırmazdan evvel, Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes, bilâ-vâsıta [vâsıtasız] o kulun sag eline bir<br />
nâme verir. Kulum, sen al bu nâmeyi oku ve o nâme içindekileri<br />
ögren. Ondan sonra, hükm senin hükmündür. Cennet-i<br />
ebediyyeye gir ve ondaki senin himmetin ve murâdındır. Orada<br />
ebedî olarak kal, buyurur. O kul da nâmeye bakar görür ki,<br />
(ey benim kulum, her ne yapdın ise, gördüm ve bildim. Lâkin<br />
– 240 –<br />
yapdıgın islerini, tekrâr sana göstermege hayâ etdim,) yazılmıs,<br />
görür.) Bu haberin benzeri Ebû Süleymân-ı Dârânî rivâyeti ile<br />
baska bir vaktde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurmusdur ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ ve azze<br />
ve celle buyurmusdur. Gökden indirilen kitâbların ba’zısında,<br />
benim kulum, her ne kadar ki, sen günâhkârsın ve günâhından<br />
korkarsın ve hayâ edicisin. Izzim ve celâlim hakkı için ayblarını<br />
ve günâhlarını Âdemoglunun gözünden ve gönlünden gizli<br />
ederim. Ve gözünün hâinliklerini, bedeninin gizli günâhlarını<br />
meleklerin anlayısından saklarım. Ben yanılmalarını ve günâhlarını<br />
levh-i mahfûzda, kirâmen kâtibinden gizli tutarım. Ve kıyâmetde<br />
seni muhâsebe makâmına getirir ve hesâbını kolay<br />
eylerim!)<br />
Her kimse ki, günâhkâr olur. Günâhları sebebi ile utanır<br />
ve korkar. Onun hesâbı çetin olmaz. Hazret-i Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” her günâhdan kaçınır, her iyiligi<br />
yapar, hilm, vefâ ve hayâ sâhibi idi, utanır idi. Osmân bin Affân<br />
hazretlerine hesâb olmaz. Osmânın dostlarına da hesâb az<br />
olur. Birçok haberde gelmisdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Allahü teâlâ kıyâmet gününde<br />
yüzyirmidörtbinden ziyâde nebîyi “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü<br />
vesselâm” ümmetleri ile muhâsebe yerinde durdurur.<br />
Herkesi mesgûl oldugu sey mikdârı [ameline göre] çok<br />
müddet veyâ az müddet o yerde durdurur. Osmân bin Affân<br />
hazretlerini ve onu sevenleri hesâbsız mahserden geçirir.)<br />
Herkesi makâmı ne olursa olsun, sıdk [dogruyu söyleyecek]<br />
makâma getirir. Allahü teâlâ Resûllere ve Nebîlere çok fazîletler,<br />
menâkıbler vermisdir. O haslet ve fazîlet ve fahr-i sehâdet<br />
ki [sehîd olmak ki], Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
Zekeriyyâ ve Yahyâ “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm”<br />
hazretlerine vermisdir. [Hazret-i Osmâna da vermisdir.] Ikinci<br />
haslet, fadl-ı zühd ve fahr-i hicretdir ki, Allahü teâlâ Îsâ bin<br />
Meryeme “ala nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” vermisdir.<br />
Üçüncü haslet, mukâleme fazîleti ki, Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri onu Mûsâ kelîme “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü<br />
vesselâm” vermisdir. Dördüncü haslet, hüsn-i cemâl fazîleti<br />
ki, Rabbil âlemîn onu Yûsüfe “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü<br />
vesselâm” vermisdir. Besinci haslet, cömertlik [sehâ-<br />
– 241 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:16<br />
vet] fazîletidir. Allahü teâlâ onu Ibrâhîm halîl “alâ nebiyyinâ<br />
ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine vermisdir. Altıncı haslet,<br />
yaslılık, pîrlik [ihtiyârlık] üstünlügü ki, Allahü teâlâ onu<br />
Nûh “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine<br />
vermisdir. Yedinci haslet, hayâ ve hicâb fazîletidir ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ onu Âdem safiyyullaha ve Muhammed<br />
Mustafâ “aleyhi efdalüssalât ve ekmelüttehıyyât” hazretlerine<br />
vermisdir. Allahü teâlâ bu fazîletlerin temâmını ve bu menâkıbın<br />
mahsûlünü Osmân bin Affân hazretlerine vermisdir.<br />
Onun hayâsı fazîletlerine isâretdir.<br />
Simdi diger hasletlerinin fedâilinden de birer harf isit. Allahü<br />
teâlâ pîrlik [ihtiyârlık] hil’atini [elbisesini] Nûh aleyhisselâm<br />
hazretlerine vermisdir. Nûh aleyhisselâm o sebebdendir ki,<br />
Resûllerinin pîri olmusdur. Bunun gibi, Allahü teâlâ azze ve<br />
celle pîrlik hil’atini [elbisesini] Osmâna verdi. Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri de o sebeble kendi zemânında ümmetin<br />
pîri oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin ömr-i serîfleri altmısüç idi. Ebû Bekr-i Sıddîk ve<br />
Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anhümâ” da ömr-ü serîfleri altmısüç<br />
oldu. Lâkin Osmân-ı Zinnûreyn hazretlerinin ömrü onlara<br />
muvâfık olmadı. Sekseniki yasında vefât etdi. Onun ömrünün<br />
uzun olmasını, ömrünün sonunda, kahr ve zulm ve cevr<br />
görmesini Allahü teâlâ âlimdir, bilir. Yahyâ bin Zekeriyyâ “alâ<br />
nebiyyinâ ve aleyhimessalâtü vesselâm” gibi; mubârek basını<br />
keserler. Allahü tebâreke ve teâlâ, Osmân “radıyallahü anh”<br />
hazretlerinin ömrünü uzun irâde etmis ki, o sebeble cân teslîm<br />
etdigi vaktde râhat olsun. Ma’lûmdur ki, ham meyve tâze agaçdan<br />
zor ayrılır. Bunun gibi genç olan kisinin rûhu da bedeninden<br />
zor çıkar. Kemâl bulmus [olgunlasmıs] meyve agacından<br />
tez [kolay] ayrılır. Pîr [yaslı] olan kimsenin de rûhu bedeninden<br />
kolay çıkar [ayrılır].<br />
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Fütüvvet ve sehâveti<br />
Peygamberlerin önderi olması için, Ibrâhîm “alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine verdi. Bunu Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine de verdi ki, böylece zemân-ı serîfinde<br />
Evliyânın önderi olsun!<br />
(Isâret): Râhib Mugîrenin Tâifde bir bagı vardı. Kâfirler,<br />
– 242 –<br />
her hafta basında o bagda bir meyvenin turfandası yetisir, diye<br />
ögündüler. Mü’minler de, Medîne-i münevverede, hazret-i Osmânın<br />
“radıyallahü teâlâ anh” serâyı var. Bir yıl ki üçyüzaltmıs<br />
gündür. Hergün o serâyda, garîblere ve miskînlere bir yeni<br />
da’vet ve açıkdan [âsikâre] müsâfir kabûl olunur, diye ögündüler.<br />
Sâir onu nasıl övmüsdür. Si’r:<br />
Bu fânî dünyâda ümîd edilen ne varsa,<br />
Onun kapısında kavusulur!<br />
Çünki, Allahü teâlâ böyle yaratmısdır,<br />
Cennetde azâb bulunmadıgı gibi, onda cimriligin zerresi bile çok garîb düser.<br />
Cihânda vefâ olarak ne varsa,<br />
Onun adâletli kapısında temâm olur.<br />
Onun cömertlik anberi sarka ve miski Sâma ulasdı,<br />
Ona iftihâr elbisesi giydirilip, tekrâr selâm verildi.<br />
Nasıl ki Ibrâhîm aleyhisselâmın putlara tapması mümkin degilse,<br />
Onun için de cimrilik mümkin degildir.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Cebrâîl aleyhisselâm bana<br />
söyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ, Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâm<br />
hazretlerine vermis oldugu güzelligin benzerini Osmân bin<br />
Affâna da vermisdir. Her kim Yûsüf aleyhisselâmın cemâlini<br />
görmek isterse, Osmânın cemâlini görsün. Fekat, her kim Yûsüf<br />
aleyhisselâmın cemâlini gördü, fitneye düsdü. Her kim Osmânın<br />
cemâlini gördü, hürmet eder oldular. Bir haberde de gelmisdir<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur:<br />
Ben nice kerre istedim ki, Osmânın yüzünü kemâli<br />
üzere göreyim, kâdir olmadım. Bir gün Cebrâîl aleyhisselâma<br />
dedim, Yâ Cebrâîl! Ben ne kadar istedim, Osmânın cemâlini temâmen<br />
göreyim. Cebrâîl aleyhisselâm dedi. Ben de kâdir olamadım<br />
ki, Osmânın cemâlini göreyim. Yâ Resûlallah! O kadar<br />
hurmet ve büyüklük ve hasmeti, biz meleklerin kalbinde zuhûra<br />
gelmisdir ki, gözlerimiz Osmânın cemâlini müsâhede etmekden<br />
alıkoymusdur. Yâ Resûlallah! Her gece yarısı ki, Osmân<br />
evinden mescide gelir. Göklerin ve yedi yerin meleklerine, Osmânın<br />
hasmet ve hayâsından hacâlet gelir [utanırlar, mahcûb<br />
olurlar].<br />
– 243 –<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Câbir ve Enes “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretleri rivâyet etmislerdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben mi’râc<br />
gecesi dünyâ gökünde bir mihrâb gördüm. Dört mil uzunlugu,<br />
bir mil eni ve mercân dânesinden idi. O mihrâbın içinde Osmânın<br />
hüsn ve cemâlinin sûretini gördüm. Ikinci gökün üzerinde<br />
bir mihrâb gördüm. Kırk mil uzunlugu ve on mil eni ve<br />
bir dâne inciden idi. Onun da içinde Osmânın hüsn ve cemâlinin<br />
sûretini gördüm. Üçüncü gökün üzerinde bir mihrâb gördüm.<br />
Dörtyüz mil uzunlugu ve yüz mil eni ve bir firûzeden idi.<br />
O mihrâbın içinde Osmânın güzel sûretini gördüm. Dördüncü<br />
gök üzerinde bir mihrâb gördüm. Ikibin mil uzunlugu ve bin<br />
mil eni ve bir yâkut dânesinden idi. O mihrâbın içinde Osmânın<br />
güzel yüzünü gördüm. Besinci gök üzerinde bir mihrâb<br />
gördüm. Üç bin mil uzunlugu, ikibin mil eni, bir dâne kırmızı<br />
yâkutdan idi. O mihrâbın içinde Osmânın genç cemâlini gördüm.<br />
Altıncı gök üzerinde bir mihrâb gördüm. Dört bin mil<br />
uzunlugu ve bin mil eni ve bir dâne zebercedden idi. O mihrâbın<br />
içinde Osmânın hüsn-ü sûretini gördüm. Fevc fevc, tâife<br />
tâife, gürûh gürûh, her ân ve her sâat mukarreblerden ve rûhânîlerden<br />
ve kerûbîlerden [melekler] gelirler ve o mihrâbın<br />
berâberinde durup, Osmânın hüsn-i sûret ve cemâline karsı<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine senâ ederler. Ben dedim<br />
ki, yâ Cebrâîl! Mihrâbların sadrında [içinde] olan Osmânın bu<br />
sûret, hüsn ve cemâli ne zemândan beri zûhura gelmisdir.<br />
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi: O Allahü teâlâ hakkı için<br />
ki, Âdem safîyullah “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”<br />
halk olunmazdan dörtyüz bin sene önce, Osmânın bu sûret ve<br />
cemâli bu yedi gök üzerinde mihrâblarda zuhûr etmisdir.<br />
Amel-i sâlihînin bereketinden ve hayrâtından zuhûra gelmisdir.)<br />
Bu sâlih amellerin birincisi odur ki, Osmân “radıyallahü<br />
anh” dâimâ oruc tutardı. Ikincisi, gece yatmaz. Bütün gece nemâz<br />
kılardı. Üçüncüsü, elbisesi olmıyanlara elbise alarak giyindirir.<br />
Dördüncüsü, açların karnını doyurur. Besincisi, Sûre-i ihlâsı<br />
çok okur. Altıncısı, hazret-i Osmân gönlünde müslimânlara<br />
bir zerre gıl ve gıs, kin, hased, sû-i zân tutmaz. Yedincisi, her<br />
– 244 –<br />
acz, her belâ, her musîbet Osmânın önüne gelir. O hâlde hısmını<br />
yutup, sabr eder ve kimseye sikâyet etmezdi.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Ebû Osmân Hayrî “rahmetullahi<br />
aleyh” (Letâif) kitâbında yazmısdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Mi’râc gecesi beni göke götürdüler.<br />
Dünyâ göküne vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim,<br />
bu mertebeye ne ile erisdin. Dedi, gece nemâzı ile. Ikinci<br />
göke vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye<br />
ne ile erisdin. Dedi, Kur’ân-ı azîm-üs-sân okumak ile. Üçüncü<br />
göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye<br />
ne ile erdin. Dedi, sûre-i Ihlâs okumak ile. Dördüncü göke vardım.<br />
Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile<br />
erisdin. Dedi, Âl-i Resûle [Resûlün akrabâsına] nasîhat etmekle.<br />
Besinci göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu<br />
mertebeye ne ile erisdin. Dedi, Mescidde i’tikâf etmekle. Altıncı<br />
göke vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye<br />
ne ile erisdin. Dedi, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
hayâ etmek ile. Yedinci göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm.<br />
Dedim, bu mertebeye ne ile erisdin. Dedi, Musîbetler ve<br />
mihnetler çekmekle.)<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine<br />
Zinnûreyn denilmesinden bir mikdâr anlatılmısdı.<br />
Lâkin, dahâ da ziyâde [çok] beyan edelim. Ma’lûmdur ki, Allahü<br />
teâlâ hazretleri Mûsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”<br />
hazretlerine iki nûr vermisdi. Biri Tevrât nûru. Biri Yed-i Beydâ<br />
nûru. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine de iki nûr<br />
vermisdi. O sebeble Zinnûreyn derler. Bir kavl de sudur ki, iki<br />
nûr, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
iki kerîmelerini, biri Rukayye ve biri Ümmü Gülsümdür<br />
“radıyallahü teâlâ anhünne”; almısdır. Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin ögünmesi Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bir kerîmesiyle idi. Osmân<br />
“radıyallahü anh” hazretlerinin ögünmesi ondan ziyâde<br />
olur. O iki nûr iki hicretdir ki, Osmân bin Affâna nasîb olmusdur.<br />
Bir kavl de odur ki, o iki nûr iki gazâdır. Biri Bedr gazâsı,<br />
biri Hudeybiye gazâsıdır. Ammâ Bedr gazâsında Resûlullah<br />
– 245 –<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Osmân bin Affân<br />
hazretlerine buyurdular ki, (Yâ Osmân! Ben sendenim, sen<br />
bendensin!) Hem kendi nûrunu tutasın ve hem benim nûrumu<br />
tutasın. Hudeybiye gazâsında Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, iste bu iki elimin biri<br />
benim elimdir. Ve biri Osmânın elidir. Dogru Bî’at-ı Rıdvân<br />
etdim. O vaktde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin iki mubârek eli birbirine ulasdı. Bir elinden günes<br />
gibi bir nûr ve bir elinden ay gibi bir nûr parladı. Buyurdular<br />
ki, (Bu iki nûr Osmânın nûrudur. Osmân benim ile ebedî<br />
olarak Cennetde refîkdir.) Bir kavl de odur ki, iki nûrun biri,<br />
gündüz oruclu olmanın, biri gece nemâz kılmanın nûrudur. Bir<br />
kavlde odur ki, o iki nûrun biri îmân nûru ve biri Kur’ân nûrudur.<br />
Bir kavl de odur ki, iki nûrun biri zâhirinin nûru ve biri<br />
bâtınının nûrudur. Herkesin ittifâkıyla Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hem seyh-i ehl-i îmân idi ve hem seyh-i Kur’ân idi.<br />
Su sebebden Seyh-i ehl-i îmân idi ki, yetîmler babası idi. Dertliler<br />
yardımcısı idi. Ihtiyâr kadınların yardımcısı idi. A’mâlara<br />
yardım ederdi. Medîne-i münevvere beldesinde bir aç veyâ bir<br />
çıplak var ise, o aç kimseyi doyurmayınca kendi yimez, o çıplak<br />
kimseyi giyindirmeyince, kendi giyinmezdi. Seyh-i Kur’ân<br />
idi. Ya’nî Kur’ân-ı azîmüssânı kendi haddı ile dört mushaf-ı serîf<br />
yazdı. Âlemin dört tarafına gönderdi. Yirmi küsür sene aksam<br />
nemâzını kıldıkdan sonra, dört rek’at nemâz kıldı. Her<br />
rek’atde sûre-i Fâtihâdan sonra kırk kerre Kulhüvallahü ehad<br />
sûresini okurdu. Ondan sonra ihlâs ile dörtbin tesbîh, tehlîl ve<br />
düâ okurdu. Bunları yerine getirdikden sonra, bütün Kur’ân-ı<br />
azîmi ki, yüzondört sûre, altıbinaltıyüzaltmısaltı âyetdir, bir<br />
kavle göre; tertîb ve tertil ile her gece vitr nemâzında okurdu.<br />
Bu mertebelerden sonra, bir de sehâdet mertebesine kavusdu.<br />
Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdu ki, (Ben mi’râc gecesi dedim ki, yâ<br />
Rabbî! Osmân bin Affân senin hesâbın için hayâ eder. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu: Yâ Muhammed! Ben<br />
cümle mahlûku hesâba çeksem de Osmâna hesâb etmem, ben<br />
Osmândan hesâbı ref’ etmisim [kaldırdım].)<br />
Isâret: Her kim bes nesneyi yapar; ondan bes nesneyi men’<br />
– 246 –<br />
etmezler. Her kim hayâ eder. Ondan hayâ ederler. Her kim<br />
rahm eder [rahmet eder], ona rahmet ederler. Her kim malını<br />
Cennete bedel verir. Cenneti ona bedel verirler. Her kim afv<br />
eder. Onu afv ederler. Her kim Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerini<br />
tanıdı. Ya’nî bilip korkdu. Isleri temâm olur. Allahü teâlâ<br />
hazretlerini bulup, vâsıl olur. Bu bes nesneyi Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü anh” yapardı.<br />
Nükte: Büyüklük dünyâda dört sey ile olur. Âhıretde de<br />
dört sey ile olur. Dünyâda hüsn ve cemâl ile olur. Sehâvet ve<br />
mal ile olur. Asîret ve Âl [yakınlar] ile olur. Âhıretde iyi sünnet<br />
ve iyi ibâdet ile, iyi huy ile ve iyi sîret ile olur. Emîr-ül mü’minîn<br />
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde, bu<br />
sekizi de mevcûd idi. Mal ve cemâl sâhibi idi. Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yakın akrabâsından idi. Emîr-ül<br />
mü’minîn idi. Sünneti iyi bilirdi ki, Kur’ân-ı azîm-üs-sânı toplayıp,<br />
dört tarafa gönderdi. Kıyâmete kadar tilâvet edenlerin sevâbına<br />
ortak oldu. Ahlâkının güzel olmasından dolayı, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” muhterem kerîmeleri<br />
Ümmü Gülsümü “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Osmâna<br />
“radıyallahü teâlâ anh” tezvîc buyurduklarında söyledikleri dahâ<br />
önce beyân olunmusdur. Ibâdeti ve iyiligi de dahâ önce bildirildi.<br />
Sîreti, iyiligi odur ki, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kalkdı, Osmân bin Affân hazretlerinin huzûruna gitmek<br />
için çıkdı. Giderken yolda bir kadın gördü. Tekrâr ona bakdı.<br />
Sonra huzûrlarına vardı. Osmân “radıyallahü anh” buyurdular<br />
ki, (Yâ Ebâ Hüreyre! Gözlerinizde zinâ eseri görürüm!) Ebû<br />
Hüreyre dedi, yâ Emîr-el mü’minîn! Resûlullahdan “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” sonra vahy inmis midir? Buyurdular,<br />
vahy inmedi. Velâkin, mü’minin firâseti dogrudur. Nitekim,<br />
Seyyid-il âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Mü’minin firâsetinden kaçınınız. Çünki, mü’min,<br />
Allahü teâlânın nûru ile bakar.)<br />
(Isâret): Islâmın bekâsı dört nesne iledir. Kırâet ile, tahâret<br />
ile ve ibâdet ile ve mücâhede ile. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
bu dördünü de hazret-i Osmâna “radıyallahü teâlâ anh”<br />
müyesser eyledi. Bu dört dâimâ onun için olur: Kur’ân-ı azîmi<br />
kırâ’et için cem’ etdi. Rûme kuyusunu, mü’minlerin su içmesi<br />
– 247 –<br />
için satın aldı. Mescid-i serîfi ibâdet için genisletdi. Tebûk gazâsında<br />
askeri mücâhede için techîz etdi.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: Haberde gelmisdir. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bir gün, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin, kendi evlerine hiç yiyecek<br />
[ta’âm] göndermedigini isitmisdi. Evdekilerin rengi açlıkdan<br />
degismisdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
mescid-i serîfe tesrîf buyurmus ve nemâz kılıyorlar idi.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” bu hâli haber aldı. Hazret-i<br />
Selmâna ıtab eyledi ki, niçin acele haber vermedin. O sâat bir<br />
semîz koyun, bir mikdâr bal ve bir dank un getirdip, Âise-i Sıddîka<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin hücre-i serîfine<br />
[evine] gönderdi. Yâ Âise, yâ ümmül mü’minîn! Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bunu, hanımları<br />
[evleri] arasında taksim edecegini biliyorum! Sen söyle ki<br />
taksim etmesin. Ben her eve bu kadar gönderdim. Âise-i Sıddîka<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, ben emr etdim. Koyunu<br />
bogazladılar. Ekmegi pisirdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, devletle ve se’âdetle mescid-i serîfden<br />
geldiler. Bu unu, ekmegi ve balı gördüler. Bunlar nereden<br />
geldi diye sordular. Hâdiseyi söyledim. Istedi ki, diger evlere<br />
[hânelerine] de taksim etsin. Hazret-i Osmânın söyledigini<br />
haber verdim. Mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki: (Yâ Rabbî!<br />
Osmânın gelmis ve gelecek gizli ve âsikâr günâhlarını afv<br />
et!)<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden süâl etdiler. Yâ Emîr-el mü’minîn! Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri hakkı için söyle ki, bu makâma ne ile<br />
ulasdın. Cevâb verdi ki, Kitâbullahı sag tarafıma koydum. Sünnet-<br />
i Resûlullahı sol tarafıma koydum. Bilirdim ki, Allahü teâlâ<br />
hazretleri benim sırlarımı bilir.<br />
Haberde gelmisdir. Hazret-i Alî kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
anh”, Fâtimâ-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” üzerine<br />
bir baska hanım dahâ almak istedi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine kerîh gelip, hazret-i Alîye<br />
üzüldüler. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at etdi.<br />
Afv etmedi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at<br />
– 248 –<br />
etdi. Afv etmedi. Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at<br />
etdi. Afv buyurdular. Sonra sordular ki, yâ Fahr-i âlem ve<br />
yâ seyyid-i veledi benî âdem! Neden Ebû Bekr ve Ömerin sefâ’atini<br />
kabûl etmediniz de Osmânın sefâ’atini kabûl edip, afv<br />
etdiniz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki, (Bir kimsenin sefâ’atini kabûl etdim ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerine hitâb edip dese ki, yâ Rab! Bu<br />
yer ile gökü yer degisdir, yer degisdirir. Veyâ dese ki, yâ Rab!<br />
Ümmet-i Muhammedin cümle âsîlerine rahmet eyle! Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretleri sefâ’atini kabûl edip, cümlesini afv<br />
eder.)<br />
Ellinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hücresinde [evinde] otururdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
anh” dört deve yükü bugdayı Fahr-i kâinâta hediyye etdiler.<br />
Hizmetcileri geri gelip dediler ki, yâ efendi, bugdayı Habîb-i<br />
Rabbil âlemîn, muhâcirîne verdiler. Hazret-i Osmân dört deve<br />
yükü dahâ bugdayı gönderdi. Onu da Resûl-i ekrem hazretleri<br />
Ensâra dagıtdılar. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dört deve yükü bugdayı dahâ gönderdi. Fahr-i kâinât onu da<br />
ıyâli arasında taksîm edip, evlerine gönderdiler. Getiren hizmetcilere<br />
sordular ki, seyyidinize kaç deve yükü bugday getirmislerdi.<br />
Hizmetciler dediler, oniki yük. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. (Temâmını bize gönderdi.<br />
Kendi için bir mikdâr alıkoymadı.) Mubârek ellerini kaldırıp,<br />
buyurdu: (Yâ Rab! Ben Osmânın ihsânından âciz oldum. Her<br />
kim bana ihsân etdi, Ben ona mükâfatını verdim. Ammâ Osmânın<br />
mükâfâtından âcizim yâ Rab. Sen Osmâna karsılıgını<br />
ver.) Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Buyurdu, (Yâ Muhammed!<br />
Cebbâr-i âlem sana selâm eder. Buyurdu ki, Osmâna<br />
benden selâm söyle. Söyle ki, biz ondan râzı olduk. Onu<br />
Cennetde Muhammede refîk etdik. Arasat hesâbını ondan ref’<br />
etdik. Eger sen ona mükâfatdan âciz isen, biz ona mükâfatdan<br />
âciz degiliz.)<br />
Ellibirinci Menâkıb: Bir gün hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” yedi tabagı altın ile doldurup, yedi hizmetcinin eline<br />
verdi. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 249 –<br />
hazretlerine hediyye gönderdi. Hizmetciler, tabakları huzûruna<br />
koydular. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdular ki, geri gidin,<br />
efendinize selâm götürün. Hizmetciler [köleler] dediler ki: Yâ<br />
Resûlallah, efendimiz bizi de tabaklar ile size hibe etmisdir. Resûlullah<br />
hazretleri buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Osmânı sana havâle<br />
etdim.) Hemen Cebrâîl aleyhisselâm geldi ki, (Allahü teâlâ<br />
sana selâm eder ve buyurur ki, Osmâna benden selâm erisdir<br />
ve de ki, Huld ve Na’îm Cennetini bu hediyyesine karsılık olarak<br />
ona bagısladım.)<br />
Elliikinci Menâkıb: Aliyyül-Mürtedâ “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine<br />
dügün yapmak istedi. Dünyâlıkdan hiçbir nesnesi yok idi ki,<br />
harc etsin. Kendi zırhını pazara gönderdi. Satıp, dügününe harc<br />
edecekdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” pazarda gezerken,<br />
hazret-i Alînin zırhını tanıdı. Dellâlı çagırıp dedi ki, bu<br />
zırha, sâhibi ne behâ [fiyât] ister. Dellâl dedi, dörtyüz dirhem ister.<br />
Osmân “radıyallahü anh” buyurdu ki, gel akçasını al.<br />
Se’âdethânesine vardı. Zırhı dellâldan alıp, behâsını verdi. Bir<br />
dörtyüz dirhem de sayıp, zırhı da üzerine koyup, hazret-i Alîye<br />
gönderdi. Buyurdu ki, bu zırh senden gayriye lâyık degildir. Bu<br />
akçayı da dügüne harc et. Bizim özrümüzü de kabûl et.<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Sâmdan yüz deve yükü bugday getiren kervânı geldi. Medîne-<br />
i münevverede kaht [kıtlık] var idi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” isitdiler ki, hazret-i Osmânın<br />
kervânı gelmis, satlık bugdayı varmıs. Varıp müsterî oldular.<br />
Bir menn’ine yedi dirhem verdiler. Hazret-i Osmân satmam,<br />
dedi. Niçin dediler. Sizden dahâ fazla fiyât ile alıcı var. Her kim<br />
dahâ fazla verirse ona veririm, dedi. Sahâbe-i kirâm magmûm<br />
[gamlı] ve mahzûn dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin huzûruna varıp, söylediler. Dediler, yâ<br />
Sıddîk, yâ halîfe-i resûl-i muhtâr; bilmezsin ki, Osmân bu gün<br />
bize neyledi. Biz bugdayını almaga vardık. Her menn’ine yedi<br />
dirhem verdik. Vermedi. Bize, sizden dahâ fazla fiyât ile müsterî<br />
var. Ona verecegim diye de cevâb verdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin eshâbına böyle cevâb<br />
vermesi lâyık mıdır. Eshâbdan ve Muhâcir ve Ensârdan olarak<br />
– 250 –<br />
kim vardır ki, böyle ihtiyâc mahallinde malını satmayıp, ziyâde<br />
[çok] para ister. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular, sizin Osmân ile münâkasanız olmamısdır.<br />
Onun hakkında kötü düsünmeyiniz ki, o Cennet-i Me’vâda Resûlullahın<br />
refîkidir. Resûlullahın dâmâdıdır. Siz Osmânın sözünü<br />
düsünmemissinizdir. Sonra Sahâbe-i güzîne buyurdular ki,<br />
benim ile geliniz. Se’âdet ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına<br />
geldiler. Hazret-i Osmâna buyurdular ki: Yâ Osmân! Eshâb sizden<br />
sikâyet edip, sizin bir sözünüze üzülmüsler. Hazret-i Osmân<br />
dedi ki; yâ halîfe-i Resûlillah, söylediklerim hakkında ne<br />
söylerler. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki: Sen demissin ki,<br />
sizden dahâ fazla fiyât ile almak istiyen var. Hazret-i Osmân dedi<br />
ki: Evet yâ halîfe-i Resûlillah! O fazlaya alan, onun birini yediyüze<br />
alır. Bunlar biri yediye alır. Biz bu bugdayı ona verdik<br />
ki, biri yediyüze alır. O yüz deve yükü bugdayı Medîne fukarâsına<br />
tasadduk edip ve develeri de kurban etdi. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bunu görüp, sâd oldu. Kalkıp, Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin alnından öpdü. Buyurdu<br />
ki: Ben bilmisdim ki, Eshâb senin sözünü anlamamıslardır<br />
ve murâdının ne oldugunu bilmemislerdir. O gece emîr-ül<br />
mü’minîn Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördü. Hulleler<br />
giymis, mubârek basına sarıgını sarmıs; mubârek elinde bir<br />
demet menekse ile, nâzik civânlar gibi gülerek bagdan geliyordu.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki,<br />
(Yâ Resûlallah! Nereden tesrîf edersiniz.) Buyurdular: (Osmân<br />
bin Affânın ziyâfetinden geliyorum. Iyi sadaka verdi. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri dörtyüz yük misk ve anber hazret-i<br />
Osmâna verdi.)<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Haberde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osmân<br />
bin Affânın sehîd oldugu vaktde, kıyâmet gününe kadar her<br />
kim müslimânların erkeginden ve kadınından, Osmânın sehâdetini<br />
okuyunca; yâhud dinleyince, yâhud fikr edince [düsününce],<br />
onun sebebi ile mahzûn ve magmûm [gamlı] olup, gözünden<br />
yas gelirse, o kimsenin kulagı, ölüm zemânında Lâ büsrâ<br />
[müjde yok] nidâsını isitmez. Onun gözü kabrde ve kıyâmetde<br />
karanlık ve körlük görmez. Onun gönlü dünyâda ve âhıretde<br />
– 251 –<br />
ayrılık derdi ile dertlenmez.) [Ya’nî müjde var nidâsını isitir.<br />
Kabr ve karanlıkda görür. Gönlü açık olur.]<br />
Ellibesinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
sordu: (Yâ Resûlallah! Kıyâmet günü evvelâ kimin<br />
hesâbını görürler.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki, (Evvelâ hesâbı görülen benim.<br />
Sonra Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra sen yâ Alî!). Hazret-i Alî<br />
dedi ki, (Osmânın hesâbı nasıl olur?) Buyurdular ki, (Benim bir<br />
vakt Osmâna bir hâcetim düsdü [ihtiyâcım oldu]. O hâceti Osmândan<br />
gizli taleb etdim [Gizlice yapmasını istedim]. Osmân o<br />
hâcetimi [istegimi] gizlice yerine getirdi. Ben Hak sübhânehü<br />
ve teâlâdan ricâ etdim [istedim], Osmânın hesâbı gizli olsun.)<br />
(Düâ): Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dâimâ bu düâyı okurdu: (Allahım! Dînimi, islâmımı, emânetimi<br />
ve îmânımı, fercimi [hayâmı] muhâfaza eyle!)<br />
Osmân; üçüncü meh-i hilâfet,<br />
mazlûm-ü sehîd-ü zü se’âdet.<br />
Dâmâd-ı Nebî, kemâl pîse,<br />
ferhunde likâ, seh-i firâset.<br />
Ol himmet edip, becân ol dem,<br />
techîz olundu, ceys-i usret.<br />
Bu dîn-i mübîne, her cihetle,<br />
hizmetle buldu, fevz-u rif’at.<br />
Eylerdi hayâ, Melâik, ondan,<br />
tashîh olundu, bu rivâyet.<br />
Nûreyni sahâbet etdi; oldu,<br />
mahsûs ona, bu büyük devlet.<br />
Sevmek gerek, ol bihin kadrî,<br />
Islâma budur, büyük alâmet.<br />
Ayrılma! O sem’i râh-ı dinden,<br />
lâzımsa sana eger hidâyet.<br />
Etsin o sehin Hudây-ı mennân,<br />
rûhuna hezâr ravh-u ihsân.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Üçüncü Halîfe Osmân Zinnûreyn “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
 Otuzüçüncü Menâkıb: Büyüklerden birisi rivâyet eder.<br />
Kâ’be-i serîfi tavâf ederken bir a’mâ gördüm. Hem tavâf ediyor<br />
ve hem de, (Yâ Rab! Bilirim ki, günâhım afv olunmaz!) diyordu.<br />
Ben de ona, böyle bir yerde, böyle söz söylenir mi, dedim.<br />
O da dedi ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehîd<br />
olunmazdan evvel bir arkadasım ile, hazret-i Osmân sehîd oldukdan<br />
sonra, yüzüne bir tokat vuralım diye yemîn etdik. Sehâdet<br />
serbetini içdi. Ben ve arkadasım hazret-i Osmânın yanına<br />
vardık. Gördük, mubârek bası hâtununun yanında, örtülmüs<br />
durur. Arkadasım hâtununa dedi ki, aç yüzünü, Onun yüzüne<br />
tokat vurmaga ahd eyledik. Hâtunu dedi ki, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinden korkmaz mısınız. Peygamber “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin sohbetini anmaz mısınız. Hazret-<br />
i Peygamberin iki muhterem kerîmesini aldıgını fikr etmez<br />
misiniz. Ben hicâb edip, geri döndüm. Arkadasım orada kalıp,<br />
vardı, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek basını<br />
açıp, nûra gark olmus yatarken, mubârek gül yanagına, kuruyacak<br />
bir eliyle tokat vurdu. Hazret-i Osmânın hâtunu, elle-<br />
– 224 –<br />
riniz kurusun ve gözleriniz kör olsun dedigi gibi, o ânda, kapıdan<br />
dısarı çıkamadan gözlerimiz kör oldu. Ve ellerimiz kurudu.<br />
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfine<br />
nihâyet yokdur. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur.<br />
Hazret-i Zeydden rivâyet olunur ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” katline kasd edenlerin temâmı az zemânda<br />
cünûna mübtelâ olup [aklını kaçırıp], helâk oldular. Abdüllah<br />
bin Mubârek “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu haberi isitdigi zemân<br />
(Delilik onlar için azdır) buyurmusdur.<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Bir gün bir kervân Mekke-i Mükerremeye<br />
ticârete giderken, Medîne-i Münevvereye ugradı.<br />
Allahü teâlânın hikmeti, kervân halkı hazret-i Osmânın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kabrinin yanında mola verdiler. Kervân<br />
halkı birbiri ile, bu gece hazret-i Osmânı ziyâret etmek için<br />
müsâvere etdiler. Ertesi günü Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerini de ziyâret edeceklerdi. Bütün<br />
kervân halkı, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” kabrini<br />
ziyâret için abdest aldı. Meger içlerinde bir râfizî varmıs.<br />
Lâkin onu bilmezlerdi. Buna da teklîf eylediler. Bin dürlü behâne<br />
bulup, ziyârete gitmedi. Çadırlardan kervân halkı gitdikden<br />
sonra, bir büyük arslan geldi. O râfizîyi basından kavradı.<br />
Yir iken, kervân halkı ziyâretinden döndüler. Çadırlarına gelip,<br />
gördüler ki, bir büyük arslan, arkadaslarının basını kemirir.<br />
Aslan bunları görünce, râfizînin murdâr lesini çadırdan dısarı<br />
çıkarıp, fasîh lisân ile, kervân halkına dedi ki, hazret-i Osmânı<br />
sevmiyenin sonu budur. Murdâr lesi daga dogru sürüye<br />
sürüye alıp gitdi.<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet eder. Hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” katl<br />
edenler pismân olup, mescidde pismânlıklarını anlatırken, semâ<br />
[gök] yüzünden bir sahs zuhûr etdi. Elini uzatıp, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hücre-i serîfesinden<br />
bir mushaf çıkarıp, bu sözü söyledigini gördüm. (Muhammed<br />
aleyhisselâm, dîninde ayrılık çıkaran ve böylece fırkalara<br />
ayrılmaga sebeb olan kimselerden uzakdır. Böyle oldugunu<br />
bilmiyor musunuz.)<br />
– 225 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:15<br />
Sehîd olduklarında sekseniki yasında idi. Bakî’de defn olunup,<br />
rahmet-i rahmâna kavusdu “radıyallahü teâlâ anh”. Allahü<br />
teâlâ hasra ve kıyâmete kadar ondan râzı olsun! Ma’lûm ola<br />
ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” fazîletlerinden bu<br />
zikr olunan, deryâdan katre ve günesden zerre mesâbesindedir.<br />
Dahâ genis ma’lûmât edinmek isteyen dahâ önce zikr olunan o<br />
iki kitâba mürâce’at etsin. “Sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin<br />
ve âlihî ve sahbihî ecma’în.”<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
sânları ve serefleri için nâzil olan âyet-i kerîmeler:<br />
1– Islâm dîni yayılmaga baslayınca, her tarafdan arablar Medîne-<br />
i münevvereye gelmege basladılar. Mescid-i serîf dar oldugu<br />
için, gelenler yer bulamadıgından sahrâda çadır kurup, oturdular.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Her kim bu bizim mescidimizi, bir zrâ’ dahî büyültürse,<br />
Cennet onun içindir.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, yâ Resûlallah! Benim malım ve mülküm sana fedâdır.<br />
Ben kemter kulun [kölen] genisleteyim, dedi. Sonra kırk<br />
zrâ’ genisletdi. Allahü teâlâ hazretleri, meâl-i serîfi; (Allahü teâlânın<br />
mescidlerini, ancak Allaha ve âhıret gününe inanan, nemâz<br />
kılan, zekât veren ve yalnız Allahü teâlâdan korkan kimseler<br />
ta’mîr eder. Bu vasfdaki kimselere Cennete götürecek amelleri<br />
yapmak lâzım olur) olan Tevbe sûresi onsekizinci âyet-i kerîmesini<br />
gönderdi.<br />
2– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, müslimânlara, birbirinizle<br />
ittifâk edip, mallarınızın bir mikdârını vâcib ve bir mikdârını<br />
tetavvu’ olarak Allah yolunda harc edin, buyurmusdu.<br />
Onlara, ittifâklarının netîcesinin bereketinin nasıl olacagını ve<br />
onun sevâbının haddi [mikdârı] ne kadar olacagını beyân buyurmus,<br />
meâl-i serîfi, (Müslimânlardan mallarını cihâd veyâ dahâ<br />
baska hayrlı isler gibi, Allahü teâlânın gösterdigi yolda sarf<br />
etmeleri, bir dâneyi tarlaya ekip, bundan yedi basak ve her bir<br />
basakdan yüz dâne almaga benzer. Allahü teâlâ diledigi kimselere<br />
bu kat kat artdırmagı veyâ dahâ fazlasını kulun malını dagıtmasındaki<br />
ihlâsı nisbetinde, sevâbını on, yetmis, yediyüz veyâ<br />
dahâ fazla katları kadar artdırır. Allahü teâlâ vasi’dir. Alîmdir.<br />
Allah yolunda mal sarf edenler, sarf etdiklerinde men’ ve<br />
– 226 –<br />
ezâ etmiyenler, Rablarının yanında büyük sevâblara kavusurlar.<br />
Onlar için, âhıretde korku ve dünyâ islerinde üzüntü yokdur.)<br />
olan, Bekara sûresi 261, 262.ci âyet-i kerîmeleri ile bildirmisdir.<br />
Minnet, ni’meti yâd etmekdir. Söylemek ve saymak yolu ile<br />
basa kakmak, o ni’metin sevâbını kesmege sebeb olur. Bunun<br />
azı odur ki, bir kimseye in’âm ve ihsân eder. Sonra onu o kimsenin<br />
istemedigi yerde yâd eder. Veyâ onun akebinde bir söz<br />
söyler ki, o kimseye hos gelmez. Veyâ nice kerre sana in’âm etdim,<br />
hiç sükrünü etmedin diye söyler. Bir kimseye hiçbir seyi<br />
vermemek, ona birsey verip de, sonra minnet etmekle rencîde<br />
etmekden iyidir. Zeyd bin Islâm der ki: Babam bana dedi ki,<br />
(bir kimseye bir sey verdigin zemân, böyle bilesin ki, ona senin<br />
selâmından bir nesne gönlüne gelir. Selâmı ondan geri tut. Tâ<br />
ki, o ni’met halâs kalsın.) Ebû Esâmenin yanına bir kadın geldi<br />
ve dedi ki, hakîkat üzere gazâ eden bir mertden bana haber<br />
ver ki, bir okum vardı, ona vereyim. Ebû Esâme dedi: Allahü<br />
teâlâ bulundugun cem’iyyetde seni mubârek etsin ki, onları;<br />
dahâ vermezden evvel rencîde etdin. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri, kulları üzerine, iyilik edip, basa kakmayı, verdigi<br />
ni’meti verdigini söylemegi harâm etmisdir. Ni’meti yâd ederken<br />
basa kakmamalı, karsısındakine magrûr olmamalıdır. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kullara ni’met verir ve onlara<br />
minnet eder. Allahü tebâreke ve teâlânın minneti yâd etdirmek<br />
ni’meti olur. Böylece o kimse, birsey verince magrûr olmamalıdır.<br />
Meâl-i serîfi, (Mallarını cihâd ve hayr islerinde Allah için<br />
harcayanlar...) olan Bekara sûresinin 262.ci âyet-i kerîmesi Osmân<br />
bin Affân, Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretlerinin sân-ı serîfleri için nâzil olmusdur. Abdürrahmân<br />
bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûr-ı serîflerine, dört bin dirhem ile geldiler. Dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Yanımda sekiz bin dirhem var idi. Dört bin dirhemini<br />
ıyâlime nafaka için alıkoydum. Dört bin dirhemini getirdim.<br />
Allahü teâlâ hazretlerine karz-ı hasen [ödünç] verdim. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ verdigine ve hem de ıyâlin için alakoyduguna be-<br />
– 227 –<br />
reket versin. Fekat Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Tebûk gazâsında<br />
buyurdular ki, techîzatı olmıyan herkesin techîzatını almak<br />
benim üzerime olsun. Bin deve yükü ile gâzîlerin techîzâtına<br />
sarf etdi. Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmeyi onların sânları<br />
için gönderdi. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh”<br />
der ki: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bin kırmızı altın getirdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kucagına<br />
dökdü. Dahâ önce de beyân olunmusdur. Hazret-i Habîb-<br />
i ekrem mubârek eli ile o altınları döndürüp, buyurdular ki,<br />
(Affân ogluna, bugünden sonra her ne ederse, ziyân etmez!)<br />
Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Mubârek<br />
ellerini kaldırmıs, Osmâna söyle düâ buyururdu: (Yâ Rabbî!<br />
Ben Osmândan râzıyım. Sen de râzı ol!) Böylece, sabâh<br />
oluncaya kadar düâ buyurdular.<br />
3– Asagıdaki âyet-i kerîmenin inis sebebi sudur: Hazret-i<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” gündüz oruc tutardı. Gece nemâz<br />
kılardı. Her gece iki rek’at nemâz kılardı. Bir rek’atinde<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın temâmını okurdu. Bir rek’atinde bin<br />
(Kul hüvallahü ehad) sûre-i serîfesini okurdu. Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu. (Bütün gece secde<br />
edip ve ayakda durup, devâmlı ibâdet ve itâ’at eden ile isyân<br />
eden bir olur mu. O âhıret azâbından korkar. Rabbinin rahmetini<br />
ümîd eder. Ey Resûlüm, de ki, hiç bilen ile bilmiyen bir olur<br />
mu. Nitekim devâmlı itâ’at eden ile isyân eden de bir degildir.<br />
Bildirdiklerimize ancak akl sâhibleri kıymet verir.) [Zümer sûresi<br />
dokuzuncu âyet-i kerîmesi meâli.] Bu âyet-i kerîme, Ammâr<br />
bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” sânı ve Huzeyfe tebni<br />
Mugîre el Mahzûmî sânı içindir. Müfessîrlerin çogunun kavlince;<br />
Osmân ibni Affân “radıyallahü teâlâ anh” sânı için nâzil olmusdur.<br />
4– Bu âyet-i kerîmenin nâzil olmasına sebeb o idi ki, Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hayrât etmekde, nemâzda ve orucda ve<br />
mal vermekde devâmlı idi. Allahü teâlâ hazretleri, onun yüksek<br />
sânı için, meâl-i serîfi, (Sübhesiz ki, kendilerine bizden se’âdet<br />
îcâb etmis olanlar, iste bunlar Cehennemden uzaklasdırılmıslardır.<br />
Cehennemden uzaklasdırılan O Cennetlikler, Cehenne-<br />
– 228 –<br />
min hısıltısını bile duymazlar. Bunlar canlarının istedigi seyler<br />
içinde ebedî olarak kalıcıdırlar. O en büyük korku (sûra üfürülüs<br />
ânı) bunları mahzûn etmiyecek, kendilerini melekler söyle<br />
karsılayacaklar: Iste bu size dünyâda va’d edilen mutlu gündür!)<br />
olan Enbiyâ sûresi 101, 102 ve 103.cü âyet-i kerîmelerini<br />
gönderdi. Bir rivâyetde gelmisdir. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudular. Sonra buyurdular ki,<br />
ben onlardanım. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve Talha ve Zübeyr<br />
ve Sa’îd ve Abdürrahmân “radıyallahü anhüm” da onlardandır.<br />
Âlimlerin çogu, bu âyet-i kerîme, Osmân bin Affân<br />
hakkında nâzil olmusdur, dediler.<br />
5– Diger âyet-i kerîmede Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
buyurdu ki: (Sâlih mü’min olanlar, Allahü teâlânın harâm etmedigi<br />
seyleri yimelerinde zarar yokdur. Ancak harâmlardan<br />
sakınmaları, îmânlı olmaları ve amel-i sâlih islemeleri lâzımdır.<br />
Bundan sonra, kendilerine harâm olan seylerden sakınır, harâm<br />
olduklarına inanırlar. Ve dahâ sonra bütün günâhlardan<br />
devâmlı sûretle sakınır, güzel amelleri arasdırıp, onları yaparlarsa,<br />
muhsin olurlar. Allahü teâlâ, muhsinleri, ihsân edenleri<br />
sever.) [Mâide sûresi 93.cü âyet-i kerîme meâli.] Emîr-ül<br />
mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurur ki: Bu<br />
âyet-i kerîme, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında gelmisdir.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh”<br />
üstünlükleri hakkında bildirilen hadîs-i serîfler ve haberler hakkındadır:<br />
1– Isnâd ile Ebû Karfesadan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
olunmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” meclis-i serîflerinde bir cemâ’at oturmuslardı. Ben de<br />
onların içinde bir zemân oturdum. Sonra, Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” meclis-i serîflerine dâhil oldular. Bir kösede oturdular.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu<br />
ki: (Yâ Osmân! Bana yakın ol.) Biraz yaklasdılar. Yine buyurdu<br />
ki: (Bana yakın ol!). O mertebe yakın oldu ki, Osmân “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin dizi, Habîbullah hazretlerinin<br />
mubârek dizine ulasdı. Osmânın yakasının bagı açık göründü.<br />
Mubârek eli ile yakasını bagladı. Ve yüzüne bakdı. Mubârek<br />
– 229 –<br />
gözleri yas ile doldu. Sonra buyurdu, (Yâ Osmân! Önünde büyük<br />
is olacagını bil! Sen kıyâmet gününde benim havzıma erisenlerin<br />
evveli olursun! Senin damarlarından kan revân olur.<br />
Rengi kan rengi olur. Kokusu misk kokusu olur. Ben ki, Resûlüm!<br />
[Sana] Sübhânallah! Sana bunu kim etdi, derim. Sen, falan<br />
ve falan etdi, dersin. Orada bir nidâ edici, Arsdan nidâ<br />
eder ki, biliniz ki, Osmân bin Affân, pâdisâh ve emîr, dehr<br />
[dünyâ] sürülmüs üzerine. Sonra, senin ile Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
arasındaki perde kalkar. Sana Allahü teâlâ tecellî edip,<br />
buyurur! Yâ Osmân! Seni öldürenler hakkında ne düsünürsün.<br />
Sen dersin ki, yâ Rab! Eger Sen onları azarlar isen [cezâlandırır<br />
isen], ben de azarlarım. Eger Sen onları afv edersen,<br />
ben de afv ederim.)<br />
2– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, biz muhâcirlerden<br />
bir cemâ’at, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-<br />
ı serîflerinde oturmus idik. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve<br />
Alî ve Talha ve Zübeyr ve Abdürrahmân bin Avf ve Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anhüm” onların arasında idi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Sizden<br />
herkes, kendi dost ve yârinin yanına varsın!) Onlar da öyle yapdılar.<br />
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmânın<br />
yanına vardı ve onu kenârına aldı. Yüzünü öpdü ve buyurdu<br />
ki: (Yâ Osmân! Sen benim dünyâda ve âhıretde dostumsun!)<br />
3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmân bin<br />
Affâna “radıyallahü anh” buyurdular ki: (Ben Ümmü Gülsümü,<br />
Allahü teâlâ tarafından vahy gelerek sana verdim.)<br />
4– Ebû Imâmet-el Bahilî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular: (Ricâlin [bir kisinin] sefâ’ati ile benim ümmetimden<br />
Rebî’a ve Mudar kabîleleri mikdârı Cennete girer.) Rivâyet<br />
ederler ki, o mert hazret-i Osmân bin Affândır “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.<br />
5– Mugîre bin Sûbe’ rivâyeti ile gelmisdir. Mugîre tebni Sûbe<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Müsrikler Huneyn gazâsı<br />
günü hezîmete ugradılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
– 230 –<br />
sellem” bir adama buyurdugunu isitdim: (Ey Allahın düsmanı.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ sana bugz eder!) Mugîre der ki, yâ Resûlallah!<br />
Bu o kisidir ki, Kureyse bugz eder. Buyurdu ki, (Evet,<br />
Osmân bin Affâna bugz eder!)<br />
6– Seddâd bin Evs “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim, buyurdu<br />
ki: (Ben eshâbım arasında oturmusdum ki, Cebrâîl aleyhisselâm<br />
benim önüme geldi. Beni sag kanadı üzerine aldı. Cennet-<br />
i Adna iletdi. Cennet-i Adnda gezerken, bir elma elime<br />
geldi. Ben o elmaya bakıp, te’accüb ederken, nâgah, o elma<br />
sak olup, iki bölük oldu. Arasından bir hûrî dısarı geldi. Hak<br />
sübhânehü ve teâlâ hazretlerine tesbîh etdi. Öyle tesbîh etdi<br />
ki, evvelden âhıre kimse öyle tesbîh etmemisdir. Ben dedim;<br />
Sen kimsin. Dedi, ben hûrî’aynım. Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
beni arsın nûrundan halk etmisdir. Ben dedim, kimin içinsin.<br />
Dedi, imâm-ı mazlûm Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ<br />
anh” içinim.)<br />
7– Zehrî rivâyeti ile, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
bir gece kalkıp, gidiyordu. Hazret-i Osmân da ileride gidiyordu.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Bu<br />
kimdir ki, bu sâatde senin önünden gitdi. Buyurdular ki, (Osmân<br />
bin Affândır). Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bu Ebû Amrdır,<br />
ya’nî Osmândır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular, (Evet yâ Cebrâîl. Siz Osmânı gökde de tanır mısınız!)<br />
Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Resûlallah! O Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hakkı için ki, seni halka hak Nebî gönderdi.<br />
Günesin yer yüzünü aydınlatdıgı gibi, Osmân gökleri aydınlatır.<br />
8– Abdürrahmân bin Ebî Leylâ rivâyet eder. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Kanbere buyurdu ki, var mescidde yüksek<br />
ses ile seslen. Hazret-i Osmânı seven kimse var mıdır. Kanber<br />
varıp nidâ etdikde, bir kisi kalkıp dedi ki, ben hazret-i Osmânı<br />
severim. Kanber dedi ki, gel, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” seni çagırır. O kisi kalkıp, emîr-ül mü’minîn<br />
Alînin huzûruna geldi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki, Osmânı<br />
sever misin. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn, Allahü tebâreke ve<br />
– 231 –<br />
teâlâ hazretlerinin izzet ve azameti hakkı için, ben hazret-i Osmânı<br />
kendi cânımdan dahâ çok severim. Bir vakt Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna varmısdım. Dedim<br />
ki, yâ Resûlallah! Bana birsey ver ki, bir hanım almısım, hiçbir<br />
nesne yokdur ki, onun mehrini vereyim. Resûlullah hazretleri,<br />
bana bir vekiyye altın verdiler. Bir vekiyye kırk dirhem kıymetinde<br />
altın idi. Ebû Bekr de bir vekiyye verdi. Ömer de bir vekiyye<br />
verdi. Osman iki vekiyye verdi. Yâ Osmân, Resûlullah ve<br />
Ebû Bekr ve Ömer bir vekiyye verdiler. Sen niçin iki vekiyye<br />
verdin, dedim. Hazret-i Osmân dedi ki, bir vekiyye kendimden<br />
ötürü, bir vekiyye, Alî bin Ebû Tâlibden ötürü verdim ki, o vakt<br />
onun hâzır bir nesnesi yokdu ki, sana versin. Ondan sonra dedim<br />
ki, yâ Resûlallah! Bu malın bereketi olması için, bana düâ<br />
et. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Bu<br />
malın bereketi nasıl olmaz ki, bunu sana Peygamber ve Sıddîk<br />
ve iki sehîd verdi.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu<br />
isitdigi zemân çok sevindi ve buyurdu ki, (dogru söyledin) “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.<br />
9– Sa’d bin Ibrâhîm rivâyet eder. Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûrlarında oturmusdu. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ”<br />
hazretleri geldiler. Server-i âlem onları gördü. Buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Bu ikisi, ya’nî Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin<br />
büyükleridir [üstünleridir]. Onların babaları onlardan yüksekdir.<br />
Osmân bin Affân, Ibrâhîm Halîl-ür-rahmân aleyhisselâma<br />
benzer.)<br />
10– Dogru haber ile gelmisdir. Muhârık bin Semâme, kız<br />
kardesi Ümmü Gülsüme söyledi ki, mü’minlerin anası Âisenin<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” huzûr-ı serîflerine var. Benden selâm<br />
söyle. Ümmü Gülsüm der ki, hazret-i Âise-i Sıddîkanın huzûruna<br />
vardım. Dedim ki: Senin ogullarından birisi sana selâm<br />
eder. Buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlânın selâmı ve rahmeti<br />
onun üzerine olsun. Ben dedim: Cenâbınızdan ricâ ederim<br />
ki, hazret-i Osmân bin Affân hakkında, bir hadîs-i serîf<br />
nakl buyurunuz ki, onu sehîd etdikleri vakt, herkes bir söz söylediler.<br />
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: Ben sehâdet<br />
ederim ki, bir soguk gecede, Osmân bin Affânı, bu ev içinde,<br />
– 232 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile<br />
gördüm. Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm vahy getirdi. Vahy gelince,<br />
Resûlullah üzerine bir agırlık inerdi. Nitekim, Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ haber verir. (Biz senin üzerine vahy ederiz.<br />
Ya’nî Kur’ân ki o, her ne kadar dil üzerinde hafîf ise de azametde<br />
agırdır.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
mubârek elini Osmânın arkasına vurup, buyurdu ki, (Bu makâm<br />
kime müyesser olur. Allahü teâlâ hazretleri bu makâmı<br />
Peygamberlerinden baska hiç kimseye vermemisdir. Ancak, o<br />
kimseye vermisdir ki, fazlaca ikrâm edendir. Her kim ki, Osmâna<br />
yaramazlık söyler ise, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
la’neti onun üzerine olsun.)<br />
11– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: Hazret-i Lût aleyhisselâmdan sonra, hanımı ile, Allahü<br />
teâlâ yolunda ilk hicret eden Osmân bin Affândır “radıyallahü<br />
teâlâ anh”. Allahü teâlâ bilir ki, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, Mekkeden Medîneye, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna hicreti<br />
yalnız yapmıslardır. Hazret-i Osmân, ehli ve ıyâli ile berâber<br />
hicret etmisdir.<br />
12– Yûsüf bin Abdüllah bin Selâm rivâyet eder: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ben; Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ huzûrunda, Osmânın düsmânlarının hasmıyım) buyurmusdur.<br />
13– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hadîs-i<br />
serîflerinde buyurmuslardır ki, (Biz Osmân bin Affânı, Allahü<br />
teâlâ katında halîl ve kerîm olan babamız Ibrâhîm aleyhisselâma<br />
benzetiyoruz.)<br />
14– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osmân benim ümmetimin<br />
en hayâlısı ve en çok ikrâm edenidir.)<br />
15– Kelîb bin Velîd, Ibni Melbekeden rivâyet eder. Abdüllah<br />
ibni Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” huzûruna bir adam<br />
geldi ve sordu: Osmân ibni Affân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
– 233 –<br />
Bedr gazâsına hâzır oldu mu? Abdüllah hazretleri buyurdu ki,<br />
hâyır olmadı. Bî’at-ı Rıdvâna hâzır oldu mu. Buyurdu ki: Hâyır<br />
olmadı. Iki asker birbirine mülâki oldukları günde, yüz<br />
döndürdü mü? [Uhud günü, dagılanlar arasında degil mi idi.]<br />
Buyurdu ki, evet! O kisi kalkdı gitdi. Dediler, bu kisi sizden<br />
ba’zı seyler sordu. Cevâbınızdan anladı ki, siz Osmânı zem etdiniz<br />
[kötülediniz]. Buyurdular ki, acele o adamı geri döndürün.<br />
Çagırdılar, geri döndü. Buyurdular ki, benden süâl etdigin<br />
sözleri anladın mı. O sahs dedi ki, evet. Senden süâl etdim.<br />
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Bedr gazâsına hâzır oldu mu.<br />
Sen dedin, yok. Süâl etdim ki, bî’at-ı rıdvâna hâzır oldu mu.<br />
Sen dedin, yok. Süâl etdim ki, Uhudda dagılanlar arasında mı<br />
idi. Sen dedin, evet. Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Bedr gazâsına hazret-i Osmân hâzır olmadı,<br />
ammâ, Allahü teâlânın ve Resûlünün hâcetinde [isinde] idi.<br />
Hazret-i Resûlullah Osmânın nasîbini o gazâda ayırdı. Ondan<br />
gayri hâzır olmıyanlara nasîb vermediler [hisse ayırmadılar].<br />
Bî’at-ı Rıdvânda da, Osmân ona hâzır olmadı. Resûlullah hazretleri<br />
Osmânı, Mekke-i Mükerremeye elçi göndermis idi. Eshâb-<br />
ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bî’at etdiler.<br />
Resûlullah hazretleri kendi mubârek elinin birisini digerine<br />
tutup, buyurdu ki, bu Osmânın eli olsun. Resûl-i ekremin mubârek<br />
eli, Osmânın elinden üstündür. Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ, kelâm-ı kadîminde haber vermisdir. (Uhud gazâsında<br />
iki asker karsılasdıgı zemân, arka çevirip dönenleri seytân igfâl<br />
etdi [yanıltdı]. Allahü teâlâ onları afv etdi. Allahü teâlâ<br />
günâhları afv edici ve cezâyı gecikdiricidir.) [Âl-i Imrân sûresi<br />
155.ci âyet-i kerîmesi meâli.] Abdüllah bin Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” o sahsa buyurdu ki: Sakın ola ki, Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hakkında kötü düsünmiyesin. Buna gayret<br />
et!<br />
16– Abdüllah bin Mubârek, Ebû Mus’abdan, o da Yezîd bin<br />
Ebî Lehebden rivâyet etmisdir. Osmân bin Affân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ile kavga edenlerin cümlesi dîvâne [deli] oldular.<br />
Abdüllah bin Mubârek der ki, onların Cehennemde tadacakları<br />
azâb yanında delilikleri azdır.<br />
17– Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder:<br />
– 234 –<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Ey Allahım! Muhakkak ki Osmân, rızânı taleb eder.<br />
Sen de fadl ve keremin ile Osmândan râzı ol!)<br />
18– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyeti<br />
ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular: (Ey Allahım! Osmâna, kıyâmet gününün siddetinden<br />
râhatlık ve kurtulus ver. Çünki, o bizi nice sıkıntılı günlerimizde<br />
râhata kavusdurdu.)<br />
19– Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
rivâyet olunur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Eger kırk kızım olsa idi, cümlesini birbiri<br />
ardınca, hiçbiri kalmayıncaya kadar Osmâna verirdim.)<br />
20– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Muhakkak istedim ki, Eshâbımdan dört kimseyi<br />
âleme göndereyim ki, halka Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm etsinler.<br />
Bizden önce de Îsâ bin Meryem aleyhimüsselâm havârîlerini<br />
halka göndermisdi.) Osmân bin Affânı, Abdüllah bin<br />
Mes’ûdu ve Mu’âz bin Cebeli ve Ubeyy bin Kâ’bı “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” gönderdiler.<br />
21– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
buyurdular ki: (Ümmetimden büyük günâh isleyip, Cehenneme<br />
gitmesi îcâb eden yetmis bin kimseye Osmân sefâ’at eder.<br />
Allahü teâlâ onları Cennete gönderir.)<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Kıymetli kitâblarda haber verilmisdir.<br />
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Birgün<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
kerîmeleri ve hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” zevcesi<br />
olan Rukayyenin “radıyallahü anhâ” huzûrlarına vardım.<br />
Elinde bir tarak tutuyordu. Buyurdu ki, kıymetli babam Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri simdi yanımdan<br />
gitdi. Bu tarak ile mubârek saçını ve sakalını taradım.<br />
Bana buyurdular ki, (Yâ Rukayye! Ebû Abdüllah Osmân bin<br />
Affânı nasıl buldun!). Ben dedim ki: (Hayr ile gördüm. Iyilik<br />
ile gördüm!) Babam buyurdu ki: (Cümle Eshâbım arasında ah-<br />
– 235 –<br />
lâkı bana en çok benziyen odur. Osmâna hurmetde kusûr etme!)<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Zübeyr bin Harrâs rivâyet eyler.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”; kızı Hafsayı “radıyallahü anhâ”<br />
hazret-i Osmâna “radıyallahü anh” nikâhlamak istedi. Hazret-<br />
i Osmân özr beyân eyledi. Hazret-i Ömer üzüldü. Bu haber<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine erisdi.<br />
Hazret-i Ömere buyurdular ki: (Yâ Ömer! Kızını Osmândan<br />
dahâ iyisi alacak. Ve Osmân Hafsadan iyisini zevce edinecek.<br />
Sen kızını bana nikâh et! Ben de kızımı Osmâna nikâh edeyim!)<br />
[Hafsa “radıyallahü teâlâ anhâ” hicretin üçüncü senesinde,<br />
genç yasında, Bedr gazâsında bulunan Huneysden dul kalmıs<br />
idi.]<br />
Kırkıncı Menâkıb: Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Üç nesne vardır ki, her kim onlardan kurtulursa<br />
muhakkak kurtulur. Benim vefâtım, Deccâlın ve hak üzere<br />
olan halîfenin katli.) Ebû Hüreyre buyurdu ki, hak üzere olan<br />
halîfenin kim oldugunu Leyse ve Ibni Lehî’aya sordum. Bu halîfe<br />
Osmân bin Affândır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: Ukbe bin Âmir el Cühenî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri birgün buyurdular ki: (Yâ Ebâ Bekr ve<br />
Ömer! Sizin ikiniz, dünyâda ve âhıretde kardeslersiniz. Simdi<br />
her ikiniz, birbirinize selâm veriniz ve müsâfeha ediniz.) Hazret-<br />
i Ebû Bekr, hazret-i Ömerin elini tutdu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu: (Yâ Ebâ<br />
Bekr! Sen Ömerin önünce olursun!) Ya’nî dahâ önce halîfe<br />
olursun. Sonra buyurdular. (Yâ Zübeyr ve Talha! Siz de geliniz.<br />
Sizin aranızda da kardeslik vereyim. Her ikiniz, dünyâda<br />
ve âhıretde kardeslersiniz. Simdi birbirinize selâm verip, müsâfeha<br />
ediniz.) Nasıl buyurdu ise öyle yapdılar. Sonra buyurdu.<br />
Ubeyy bin Kâ’b ve Abdüllah bin Mes’ûd da öyle yapdılar.<br />
Sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh ve Sâlimi, ki Sâlim Ebû Huzeyfenin<br />
kölesi idi, onlara da buyurdu. Onlar da öyle yapdılar.<br />
Sonra Üsâme tebni Zeyd ile Ebû Hind öyle yapdılar. Ebû<br />
Hind Haccâm ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-<br />
– 236 –<br />
lem” hazretlerinden hacâmat çekerdi. [Kanını alırdı.] Ve mubârek<br />
kanını içerdi. Hazret-i Resûlullaha ziyâde muhabbetden<br />
onların yanında kardeslik etdi. Onlar da öylece yapdılar.<br />
Sonra Abdürrahmân bin Avf yüzünü hazret-i Osmân bin Affân<br />
tarafına döndürüp dedi ki: (Innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!).<br />
Bize ne olmusdur ve ne islemisiz ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri benim ve senin tarafımıza<br />
iltifât etmedi. Allahü teâlâ hazretlerinin hısmından ve Resûlünün<br />
azarından; yine Allahü teâlâya sıgınırız, dedi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onlar tarafına<br />
bakıp, buyurdular ki: (Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin<br />
izzi ve celâli ve kudreti ve azameti hakkı için, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri sizin üzerinize hısmlı [gadablı] degildir.<br />
Ve Resûli de sizin üzerinize azarlı [sizi azarlamıs] degildir.<br />
Allahü teâlâ ve Resûlü ve melekleri yanında ikrâm görenlerdensiniz!<br />
Velâkin, ben sizi yâd etmek istedigim zemân, Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ bir melek göndermisdir. Beni men’ etdi ve<br />
dedi ki, onları sonra yâd et ki, onların ikisi de ganîdir [zengindir].<br />
Ben de ondan dolayı sizi sonra yâd etdim. Bunun gibi, kıyâmet<br />
gününde hesâb ederler. Fakîrlerin hesâbını evvel yaparlar.<br />
Zenginlerin hesâbını sonra yaparlar. Ve sonra siz, dünyâda<br />
ve âhıretde kardeslersiniz. Siz de birbirinize selâm verip,<br />
müsâfeha ediniz.) Onlar da öyle yapdılar. Sonra Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
(Râzı oldunuz mu!). Onlar dediler ki: (Evet, râzı olduk. Allahü<br />
teâlâ hazretlerine sükr ederiz ki, bizi rüsvâ etmedi.) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Sizin üzerinize dahâ ilâve edeyim mi!) Evet, dediler. Resûlullah<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu: (Siz ikiniz dünyâda<br />
ve âhıretde kardeslersiniz! Cennetde benim kardesim Ilyâs<br />
aleyhisselâmdır. Ilyâs aleyhisselâm, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
bütün halkın en sevgilisi idi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
Cebrâîl aleyhisselâmı Ilyâs hazretlerine gönderdi ki, Hak<br />
sübhânehü ve teâlâ hazretleri sana kardeslik verdi; bir kulun<br />
halâsıyle ki, onu zulm ile öldürürler. Ben ki, Resûlullah olarak<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini sizi sâhid tutarım ki, size<br />
dünyâda ve âhıretde kardeslik verdim. Siz bugün cümlenin iyisisiniz.)<br />
– 237 –<br />
Kırkikinci Menâkıb: Dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sordular.<br />
Cennetde berk [ısık, simsek] olur mu? Buyurdular ki, evet olur.<br />
Osmân bin Affân bir kasrdan bir kasra giderken yüzünün nûru<br />
ısık olur. Bundan dolayıdır ki, ona zinnûreyn derler. Ülemânın<br />
ba’zının kavliyle, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” uzun<br />
gecelerde tâ’at yapıp ve Kur’ân-ı azîm-üs-sân tilâvet etmekden<br />
geri kalmazdı [ya’nî tilâvet ederdi]. Mubârek pehlûsunu yere<br />
koymazdı. Mubârek gözü aglamakdan kuru olmazdı. Ahmed<br />
bin Attâr “rahimehullahü teâlâ” bu ma’nâda su si’ri söylemisdir:<br />
Yumuk durmakdan gözlerim kurudu,<br />
Sanki göz kapaklarım kısa imis gibi.<br />
Kapakları dikenle delik-desik olmus gibi,<br />
Gözlerimin uyuyacak hâli yok.<br />
Gece uzadıkça uzayınca derim ki,<br />
Ey gecem, gündüz dahâ çok uzakda!<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Nu’mân bin Besîrden “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Içinizde hayâ<br />
bakımından en sâdıkınız, Osmân bin Affândır.) Bu haber<br />
zâhir delîldir ki, hiç kimsenin hayâ ve hicâbı bu ümmetde Osmân<br />
bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” hayâ ve hicâbından<br />
dahâ çok ve üstün degildir. Hazret-i Âdem aleyhisselâmın zemânından<br />
bu zemâna gelene kadar, güzel ahlâkdan herkesde<br />
zuhûra gelmisdir. O güzel ahlâkdan hayâ, o ahlâkların esreflerindendir.<br />
Bu sözün ma’nâsı odur ki, hayrdan ve serden her<br />
nesne ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri halk etmisdir,<br />
onu çift halk etmisdir. Kur’ân-ı kerîm onunla nâtıkdır. (Her<br />
seyden çift yaratdık...) buyurulmakdadır. [Zâriyât sûresi 49.cu<br />
âyet-i kerîmesi meâli.] Açlıgı yaratdı. Toklugu onun çifti kıldı.<br />
Sıhhati yaratdı. Hastalıgı ona çift kıldı. Fakîrligi yaratdı. Zengin<br />
olmagı ona çift kıldı. Kimseye muhtâc olmamak ile, baskalarına<br />
yük olmagı çift kıldı. Gönlü [kalbi] yaratdı. Rûhu ona<br />
çift kıldı. Nefesi yaratdı. Râyihâyı ona çift kıldı. Dîni yaratdı.<br />
Kemâli ona çift kıldı. (Bugün dîninizi temâm etdim!) [Mâide<br />
– 238 –<br />
sûresi 3.cü âyet-i kerîme meâli]. Dünyâyı yaratdı. Zevâli [yok<br />
olmagı] ona çift kıldı. (Dünyâ malından yanınızda olanlar fânîdir.<br />
Allahın indinde, Cennetdeki sevâb, oradakilerle bâkîdir!)<br />
[Nahl sûresi 96.ci âyet-i kerîme meâli.] Topragı yaratdı.<br />
Sükûnu [ızdırâbsızlıgı] onun çifti eyledi. Atesi yaratdı. Hareketi<br />
onun çifti eyledi. Yer altını yaratdı. Darlıgı ve karanlıgı<br />
onun çifti eyledi. Yeri yaratdı. Açılmagı, yayılmagı onun çifti<br />
eyledi. (Allahü teâlâ sizin için arzı dösek yapmısdır. [Yeri genis<br />
eyledi ki, üzerinde genis yollar açasınız.]) [Nûh sûresi 19.cu<br />
âyet-i kerîme meâli.] Gökü yaratdı. Yüksekligi [mertebeyi]<br />
onun çifti eyledi. (Yedi kat gökleri çok kuvvetli saglam kıldık.<br />
Zemânla bozulmaz.) [Nebe’ sûresi 12.ci âyet-i kerîme meâli.]<br />
Cenneti yaratdı. Maddî ve ma’nevî sıkıntıları ona çift kıldı. Nitekim<br />
Seyyid-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Cennet, istenmiyen, sıkıntı veren seyler ile<br />
örtülüdür. Cehennem de, sehvetler, arzûlanan seyler ile örtülüdür.)<br />
Îmânı yaratdı. Hayâyı onun çifti eyledi. Çesidli haberlerde<br />
gelmisdir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur<br />
ki: (Hayâ ve îmân bir arada bulunur.) Ya’nî hayâ<br />
ve îmânı birbirinin çifti eyledi. Lâkin hayâyı gözde yaratdı. Ne<br />
kadar ki, hayâ gözdedir. Îmân da gönüldedir. Allahü teâlâ korusun,<br />
hayâ gözden zâil olunca [gidince], îmân da gönül [kalb]<br />
de za’îf olur. Bu ikisi de kat’î delîl ile sâbitdir. Sek ve sübhe<br />
yokdur.<br />
Osmân Zinnûreyn hazretlerinin zemânında, yeryüzünde ondan<br />
fazîletli ve azîz, yüksek hâlli kimse yok idi. Osmân “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin yüksek hâlleri ve hayâsı ve sehâveti ve<br />
sâir menâkıbları sayısızdır. Hayâ, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin<br />
sıfatlarındandır. Mahlûklara da bu sıfat gelmisdir.<br />
Halka gelen o hayâ sıfatı birkaç çesiddir.<br />
Birinci çesidi hayâ-i hacâletdir. Ya’nî utanmak seklindeki<br />
hayâdır. Âdem alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm hazretlerinin<br />
hayâsı gibi. Bugday dânesi yidi. Üzerinde elbise [Cennet<br />
elbisesi] kalmadı. Hacil oldu [utandı], yüzünü döndürdü. Allahü<br />
teâlâ hazretleri. (Bizden kaçıyor musun!), buyurdu. Hâyır,<br />
yâ Rabbî! Elbiselerim çıkarıldıgı için utanıyorum. O utanmadan<br />
dolayı yüzümü döndüm.<br />
– 239 –<br />
Ikinci nev’i, hayâ-i azametdir. Isrâfîl aleyhisselâmın hayâsı<br />
gibi. Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular: (Isrâfîl her gün yetmis kerre<br />
yüzünü kendi kanadı ile örter ve der ki, yâ ilâhel âlemîn! Ne yapabilirim<br />
ki, herkes gibi sana lâyık bir secde ve bir rükû’ etmege<br />
kâdir degilim.)<br />
Üçüncü nev’i, heybet hayâsıdır. Melekler ve Nebîler hayâsı<br />
gibi ki, (Yâ Rabbî! Seni tesbîh ve tenzîh ederiz. Sana hakkı ile<br />
ibâdet edemedik), derler.<br />
Dördüncü nev’i hayâ, hürmet ve hizmetdir. Mûsâ bin Imrân<br />
alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm hayâsı gibi. Mûsâ aleyhisselâm<br />
buyurdu ki: (Yâ Rabbel âlemîn. Bana Cennet gerekdir.<br />
Senden isterim. Senin dîdârın gerek. Onu da senden isterim.<br />
Lâkin her vakt ki, bana tuz, ekmek ve koyun için lâzım<br />
olan hakîr seyler gerekince, bunları ben senden nasıl isterim.)<br />
Allahü teâlâ hazretleri, (Yâ Mûsâ! Maksad budur. Ya’nî onları<br />
istemekdir. Kul, her vaktde bir sebeble, bir ihtiyâc ile huzûra<br />
gelsin. Münâcât etsin. O behâne ile [o sebeble] kullugunu<br />
yerine getirsin. Vefâsını tâze tutsun.) Bu kıssa uzundur. Bu<br />
makâmda bundan ziyâde mümkin degildir. Ammâ o hayâ ki,<br />
Allahü teâlâ hazretlerinin ni’met ve sıfatıdır. Günâhları örter<br />
ve afv eder. Kullarının günâhlarını görür, örter, afv eder. Birçok<br />
haberde gelmisdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurmusdur ki: (Bir mü’min ve günâhkâr kul kabrden<br />
kalkar, Sırat heyecânı ve Cehennem korkusu ile mahsere<br />
gelirken, iki yol basına erisir. Korkarak ve aglıyarak, sükûnet<br />
ve karâr ile, yolun birisine girer. Kimse ondan bir söz süâl etmez.<br />
Dosdogru Cennet kapısına erisir. Sag ayagını kapıdan<br />
içeri koyup, sol ayagını yerinden kaldırmazdan evvel, Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes, bilâ-vâsıta [vâsıtasız] o kulun sag eline bir<br />
nâme verir. Kulum, sen al bu nâmeyi oku ve o nâme içindekileri<br />
ögren. Ondan sonra, hükm senin hükmündür. Cennet-i<br />
ebediyyeye gir ve ondaki senin himmetin ve murâdındır. Orada<br />
ebedî olarak kal, buyurur. O kul da nâmeye bakar görür ki,<br />
(ey benim kulum, her ne yapdın ise, gördüm ve bildim. Lâkin<br />
– 240 –<br />
yapdıgın islerini, tekrâr sana göstermege hayâ etdim,) yazılmıs,<br />
görür.) Bu haberin benzeri Ebû Süleymân-ı Dârânî rivâyeti ile<br />
baska bir vaktde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurmusdur ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ ve azze<br />
ve celle buyurmusdur. Gökden indirilen kitâbların ba’zısında,<br />
benim kulum, her ne kadar ki, sen günâhkârsın ve günâhından<br />
korkarsın ve hayâ edicisin. Izzim ve celâlim hakkı için ayblarını<br />
ve günâhlarını Âdemoglunun gözünden ve gönlünden gizli<br />
ederim. Ve gözünün hâinliklerini, bedeninin gizli günâhlarını<br />
meleklerin anlayısından saklarım. Ben yanılmalarını ve günâhlarını<br />
levh-i mahfûzda, kirâmen kâtibinden gizli tutarım. Ve kıyâmetde<br />
seni muhâsebe makâmına getirir ve hesâbını kolay<br />
eylerim!)<br />
Her kimse ki, günâhkâr olur. Günâhları sebebi ile utanır<br />
ve korkar. Onun hesâbı çetin olmaz. Hazret-i Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” her günâhdan kaçınır, her iyiligi<br />
yapar, hilm, vefâ ve hayâ sâhibi idi, utanır idi. Osmân bin Affân<br />
hazretlerine hesâb olmaz. Osmânın dostlarına da hesâb az<br />
olur. Birçok haberde gelmisdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Allahü teâlâ kıyâmet gününde<br />
yüzyirmidörtbinden ziyâde nebîyi “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü<br />
vesselâm” ümmetleri ile muhâsebe yerinde durdurur.<br />
Herkesi mesgûl oldugu sey mikdârı [ameline göre] çok<br />
müddet veyâ az müddet o yerde durdurur. Osmân bin Affân<br />
hazretlerini ve onu sevenleri hesâbsız mahserden geçirir.)<br />
Herkesi makâmı ne olursa olsun, sıdk [dogruyu söyleyecek]<br />
makâma getirir. Allahü teâlâ Resûllere ve Nebîlere çok fazîletler,<br />
menâkıbler vermisdir. O haslet ve fazîlet ve fahr-i sehâdet<br />
ki [sehîd olmak ki], Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
Zekeriyyâ ve Yahyâ “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm”<br />
hazretlerine vermisdir. [Hazret-i Osmâna da vermisdir.] Ikinci<br />
haslet, fadl-ı zühd ve fahr-i hicretdir ki, Allahü teâlâ Îsâ bin<br />
Meryeme “ala nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” vermisdir.<br />
Üçüncü haslet, mukâleme fazîleti ki, Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri onu Mûsâ kelîme “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü<br />
vesselâm” vermisdir. Dördüncü haslet, hüsn-i cemâl fazîleti<br />
ki, Rabbil âlemîn onu Yûsüfe “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü<br />
vesselâm” vermisdir. Besinci haslet, cömertlik [sehâ-<br />
– 241 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:16<br />
vet] fazîletidir. Allahü teâlâ onu Ibrâhîm halîl “alâ nebiyyinâ<br />
ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine vermisdir. Altıncı haslet,<br />
yaslılık, pîrlik [ihtiyârlık] üstünlügü ki, Allahü teâlâ onu<br />
Nûh “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine<br />
vermisdir. Yedinci haslet, hayâ ve hicâb fazîletidir ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ onu Âdem safiyyullaha ve Muhammed<br />
Mustafâ “aleyhi efdalüssalât ve ekmelüttehıyyât” hazretlerine<br />
vermisdir. Allahü teâlâ bu fazîletlerin temâmını ve bu menâkıbın<br />
mahsûlünü Osmân bin Affân hazretlerine vermisdir.<br />
Onun hayâsı fazîletlerine isâretdir.<br />
Simdi diger hasletlerinin fedâilinden de birer harf isit. Allahü<br />
teâlâ pîrlik [ihtiyârlık] hil’atini [elbisesini] Nûh aleyhisselâm<br />
hazretlerine vermisdir. Nûh aleyhisselâm o sebebdendir ki,<br />
Resûllerinin pîri olmusdur. Bunun gibi, Allahü teâlâ azze ve<br />
celle pîrlik hil’atini [elbisesini] Osmâna verdi. Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri de o sebeble kendi zemânında ümmetin<br />
pîri oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin ömr-i serîfleri altmısüç idi. Ebû Bekr-i Sıddîk ve<br />
Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anhümâ” da ömr-ü serîfleri altmısüç<br />
oldu. Lâkin Osmân-ı Zinnûreyn hazretlerinin ömrü onlara<br />
muvâfık olmadı. Sekseniki yasında vefât etdi. Onun ömrünün<br />
uzun olmasını, ömrünün sonunda, kahr ve zulm ve cevr<br />
görmesini Allahü teâlâ âlimdir, bilir. Yahyâ bin Zekeriyyâ “alâ<br />
nebiyyinâ ve aleyhimessalâtü vesselâm” gibi; mubârek basını<br />
keserler. Allahü tebâreke ve teâlâ, Osmân “radıyallahü anh”<br />
hazretlerinin ömrünü uzun irâde etmis ki, o sebeble cân teslîm<br />
etdigi vaktde râhat olsun. Ma’lûmdur ki, ham meyve tâze agaçdan<br />
zor ayrılır. Bunun gibi genç olan kisinin rûhu da bedeninden<br />
zor çıkar. Kemâl bulmus [olgunlasmıs] meyve agacından<br />
tez [kolay] ayrılır. Pîr [yaslı] olan kimsenin de rûhu bedeninden<br />
kolay çıkar [ayrılır].<br />
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Fütüvvet ve sehâveti<br />
Peygamberlerin önderi olması için, Ibrâhîm “alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine verdi. Bunu Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine de verdi ki, böylece zemân-ı serîfinde<br />
Evliyânın önderi olsun!<br />
(Isâret): Râhib Mugîrenin Tâifde bir bagı vardı. Kâfirler,<br />
– 242 –<br />
her hafta basında o bagda bir meyvenin turfandası yetisir, diye<br />
ögündüler. Mü’minler de, Medîne-i münevverede, hazret-i Osmânın<br />
“radıyallahü teâlâ anh” serâyı var. Bir yıl ki üçyüzaltmıs<br />
gündür. Hergün o serâyda, garîblere ve miskînlere bir yeni<br />
da’vet ve açıkdan [âsikâre] müsâfir kabûl olunur, diye ögündüler.<br />
Sâir onu nasıl övmüsdür. Si’r:<br />
Bu fânî dünyâda ümîd edilen ne varsa,<br />
Onun kapısında kavusulur!<br />
Çünki, Allahü teâlâ böyle yaratmısdır,<br />
Cennetde azâb bulunmadıgı gibi, onda cimriligin zerresi bile çok garîb düser.<br />
Cihânda vefâ olarak ne varsa,<br />
Onun adâletli kapısında temâm olur.<br />
Onun cömertlik anberi sarka ve miski Sâma ulasdı,<br />
Ona iftihâr elbisesi giydirilip, tekrâr selâm verildi.<br />
Nasıl ki Ibrâhîm aleyhisselâmın putlara tapması mümkin degilse,<br />
Onun için de cimrilik mümkin degildir.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Cebrâîl aleyhisselâm bana<br />
söyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ, Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâm<br />
hazretlerine vermis oldugu güzelligin benzerini Osmân bin<br />
Affâna da vermisdir. Her kim Yûsüf aleyhisselâmın cemâlini<br />
görmek isterse, Osmânın cemâlini görsün. Fekat, her kim Yûsüf<br />
aleyhisselâmın cemâlini gördü, fitneye düsdü. Her kim Osmânın<br />
cemâlini gördü, hürmet eder oldular. Bir haberde de gelmisdir<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur:<br />
Ben nice kerre istedim ki, Osmânın yüzünü kemâli<br />
üzere göreyim, kâdir olmadım. Bir gün Cebrâîl aleyhisselâma<br />
dedim, Yâ Cebrâîl! Ben ne kadar istedim, Osmânın cemâlini temâmen<br />
göreyim. Cebrâîl aleyhisselâm dedi. Ben de kâdir olamadım<br />
ki, Osmânın cemâlini göreyim. Yâ Resûlallah! O kadar<br />
hurmet ve büyüklük ve hasmeti, biz meleklerin kalbinde zuhûra<br />
gelmisdir ki, gözlerimiz Osmânın cemâlini müsâhede etmekden<br />
alıkoymusdur. Yâ Resûlallah! Her gece yarısı ki, Osmân<br />
evinden mescide gelir. Göklerin ve yedi yerin meleklerine, Osmânın<br />
hasmet ve hayâsından hacâlet gelir [utanırlar, mahcûb<br />
olurlar].<br />
– 243 –<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Câbir ve Enes “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretleri rivâyet etmislerdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben mi’râc<br />
gecesi dünyâ gökünde bir mihrâb gördüm. Dört mil uzunlugu,<br />
bir mil eni ve mercân dânesinden idi. O mihrâbın içinde Osmânın<br />
hüsn ve cemâlinin sûretini gördüm. Ikinci gökün üzerinde<br />
bir mihrâb gördüm. Kırk mil uzunlugu ve on mil eni ve<br />
bir dâne inciden idi. Onun da içinde Osmânın hüsn ve cemâlinin<br />
sûretini gördüm. Üçüncü gökün üzerinde bir mihrâb gördüm.<br />
Dörtyüz mil uzunlugu ve yüz mil eni ve bir firûzeden idi.<br />
O mihrâbın içinde Osmânın güzel sûretini gördüm. Dördüncü<br />
gök üzerinde bir mihrâb gördüm. Ikibin mil uzunlugu ve bin<br />
mil eni ve bir yâkut dânesinden idi. O mihrâbın içinde Osmânın<br />
güzel yüzünü gördüm. Besinci gök üzerinde bir mihrâb<br />
gördüm. Üç bin mil uzunlugu, ikibin mil eni, bir dâne kırmızı<br />
yâkutdan idi. O mihrâbın içinde Osmânın genç cemâlini gördüm.<br />
Altıncı gök üzerinde bir mihrâb gördüm. Dört bin mil<br />
uzunlugu ve bin mil eni ve bir dâne zebercedden idi. O mihrâbın<br />
içinde Osmânın hüsn-ü sûretini gördüm. Fevc fevc, tâife<br />
tâife, gürûh gürûh, her ân ve her sâat mukarreblerden ve rûhânîlerden<br />
ve kerûbîlerden [melekler] gelirler ve o mihrâbın<br />
berâberinde durup, Osmânın hüsn-i sûret ve cemâline karsı<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine senâ ederler. Ben dedim<br />
ki, yâ Cebrâîl! Mihrâbların sadrında [içinde] olan Osmânın bu<br />
sûret, hüsn ve cemâli ne zemândan beri zûhura gelmisdir.<br />
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi: O Allahü teâlâ hakkı için<br />
ki, Âdem safîyullah “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”<br />
halk olunmazdan dörtyüz bin sene önce, Osmânın bu sûret ve<br />
cemâli bu yedi gök üzerinde mihrâblarda zuhûr etmisdir.<br />
Amel-i sâlihînin bereketinden ve hayrâtından zuhûra gelmisdir.)<br />
Bu sâlih amellerin birincisi odur ki, Osmân “radıyallahü<br />
anh” dâimâ oruc tutardı. Ikincisi, gece yatmaz. Bütün gece nemâz<br />
kılardı. Üçüncüsü, elbisesi olmıyanlara elbise alarak giyindirir.<br />
Dördüncüsü, açların karnını doyurur. Besincisi, Sûre-i ihlâsı<br />
çok okur. Altıncısı, hazret-i Osmân gönlünde müslimânlara<br />
bir zerre gıl ve gıs, kin, hased, sû-i zân tutmaz. Yedincisi, her<br />
– 244 –<br />
acz, her belâ, her musîbet Osmânın önüne gelir. O hâlde hısmını<br />
yutup, sabr eder ve kimseye sikâyet etmezdi.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Ebû Osmân Hayrî “rahmetullahi<br />
aleyh” (Letâif) kitâbında yazmısdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Mi’râc gecesi beni göke götürdüler.<br />
Dünyâ göküne vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim,<br />
bu mertebeye ne ile erisdin. Dedi, gece nemâzı ile. Ikinci<br />
göke vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye<br />
ne ile erisdin. Dedi, Kur’ân-ı azîm-üs-sân okumak ile. Üçüncü<br />
göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye<br />
ne ile erdin. Dedi, sûre-i Ihlâs okumak ile. Dördüncü göke vardım.<br />
Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile<br />
erisdin. Dedi, Âl-i Resûle [Resûlün akrabâsına] nasîhat etmekle.<br />
Besinci göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu<br />
mertebeye ne ile erisdin. Dedi, Mescidde i’tikâf etmekle. Altıncı<br />
göke vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye<br />
ne ile erisdin. Dedi, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
hayâ etmek ile. Yedinci göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm.<br />
Dedim, bu mertebeye ne ile erisdin. Dedi, Musîbetler ve<br />
mihnetler çekmekle.)<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine<br />
Zinnûreyn denilmesinden bir mikdâr anlatılmısdı.<br />
Lâkin, dahâ da ziyâde [çok] beyan edelim. Ma’lûmdur ki, Allahü<br />
teâlâ hazretleri Mûsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”<br />
hazretlerine iki nûr vermisdi. Biri Tevrât nûru. Biri Yed-i Beydâ<br />
nûru. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine de iki nûr<br />
vermisdi. O sebeble Zinnûreyn derler. Bir kavl de sudur ki, iki<br />
nûr, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
iki kerîmelerini, biri Rukayye ve biri Ümmü Gülsümdür<br />
“radıyallahü teâlâ anhünne”; almısdır. Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin ögünmesi Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bir kerîmesiyle idi. Osmân<br />
“radıyallahü anh” hazretlerinin ögünmesi ondan ziyâde<br />
olur. O iki nûr iki hicretdir ki, Osmân bin Affâna nasîb olmusdur.<br />
Bir kavl de odur ki, o iki nûr iki gazâdır. Biri Bedr gazâsı,<br />
biri Hudeybiye gazâsıdır. Ammâ Bedr gazâsında Resûlullah<br />
– 245 –<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Osmân bin Affân<br />
hazretlerine buyurdular ki, (Yâ Osmân! Ben sendenim, sen<br />
bendensin!) Hem kendi nûrunu tutasın ve hem benim nûrumu<br />
tutasın. Hudeybiye gazâsında Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, iste bu iki elimin biri<br />
benim elimdir. Ve biri Osmânın elidir. Dogru Bî’at-ı Rıdvân<br />
etdim. O vaktde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin iki mubârek eli birbirine ulasdı. Bir elinden günes<br />
gibi bir nûr ve bir elinden ay gibi bir nûr parladı. Buyurdular<br />
ki, (Bu iki nûr Osmânın nûrudur. Osmân benim ile ebedî<br />
olarak Cennetde refîkdir.) Bir kavl de odur ki, iki nûrun biri,<br />
gündüz oruclu olmanın, biri gece nemâz kılmanın nûrudur. Bir<br />
kavlde odur ki, o iki nûrun biri îmân nûru ve biri Kur’ân nûrudur.<br />
Bir kavl de odur ki, iki nûrun biri zâhirinin nûru ve biri<br />
bâtınının nûrudur. Herkesin ittifâkıyla Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hem seyh-i ehl-i îmân idi ve hem seyh-i Kur’ân idi.<br />
Su sebebden Seyh-i ehl-i îmân idi ki, yetîmler babası idi. Dertliler<br />
yardımcısı idi. Ihtiyâr kadınların yardımcısı idi. A’mâlara<br />
yardım ederdi. Medîne-i münevvere beldesinde bir aç veyâ bir<br />
çıplak var ise, o aç kimseyi doyurmayınca kendi yimez, o çıplak<br />
kimseyi giyindirmeyince, kendi giyinmezdi. Seyh-i Kur’ân<br />
idi. Ya’nî Kur’ân-ı azîmüssânı kendi haddı ile dört mushaf-ı serîf<br />
yazdı. Âlemin dört tarafına gönderdi. Yirmi küsür sene aksam<br />
nemâzını kıldıkdan sonra, dört rek’at nemâz kıldı. Her<br />
rek’atde sûre-i Fâtihâdan sonra kırk kerre Kulhüvallahü ehad<br />
sûresini okurdu. Ondan sonra ihlâs ile dörtbin tesbîh, tehlîl ve<br />
düâ okurdu. Bunları yerine getirdikden sonra, bütün Kur’ân-ı<br />
azîmi ki, yüzondört sûre, altıbinaltıyüzaltmısaltı âyetdir, bir<br />
kavle göre; tertîb ve tertil ile her gece vitr nemâzında okurdu.<br />
Bu mertebelerden sonra, bir de sehâdet mertebesine kavusdu.<br />
Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdu ki, (Ben mi’râc gecesi dedim ki, yâ<br />
Rabbî! Osmân bin Affân senin hesâbın için hayâ eder. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu: Yâ Muhammed! Ben<br />
cümle mahlûku hesâba çeksem de Osmâna hesâb etmem, ben<br />
Osmândan hesâbı ref’ etmisim [kaldırdım].)<br />
Isâret: Her kim bes nesneyi yapar; ondan bes nesneyi men’<br />
– 246 –<br />
etmezler. Her kim hayâ eder. Ondan hayâ ederler. Her kim<br />
rahm eder [rahmet eder], ona rahmet ederler. Her kim malını<br />
Cennete bedel verir. Cenneti ona bedel verirler. Her kim afv<br />
eder. Onu afv ederler. Her kim Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerini<br />
tanıdı. Ya’nî bilip korkdu. Isleri temâm olur. Allahü teâlâ<br />
hazretlerini bulup, vâsıl olur. Bu bes nesneyi Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü anh” yapardı.<br />
Nükte: Büyüklük dünyâda dört sey ile olur. Âhıretde de<br />
dört sey ile olur. Dünyâda hüsn ve cemâl ile olur. Sehâvet ve<br />
mal ile olur. Asîret ve Âl [yakınlar] ile olur. Âhıretde iyi sünnet<br />
ve iyi ibâdet ile, iyi huy ile ve iyi sîret ile olur. Emîr-ül mü’minîn<br />
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde, bu<br />
sekizi de mevcûd idi. Mal ve cemâl sâhibi idi. Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yakın akrabâsından idi. Emîr-ül<br />
mü’minîn idi. Sünneti iyi bilirdi ki, Kur’ân-ı azîm-üs-sânı toplayıp,<br />
dört tarafa gönderdi. Kıyâmete kadar tilâvet edenlerin sevâbına<br />
ortak oldu. Ahlâkının güzel olmasından dolayı, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” muhterem kerîmeleri<br />
Ümmü Gülsümü “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Osmâna<br />
“radıyallahü teâlâ anh” tezvîc buyurduklarında söyledikleri dahâ<br />
önce beyân olunmusdur. Ibâdeti ve iyiligi de dahâ önce bildirildi.<br />
Sîreti, iyiligi odur ki, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kalkdı, Osmân bin Affân hazretlerinin huzûruna gitmek<br />
için çıkdı. Giderken yolda bir kadın gördü. Tekrâr ona bakdı.<br />
Sonra huzûrlarına vardı. Osmân “radıyallahü anh” buyurdular<br />
ki, (Yâ Ebâ Hüreyre! Gözlerinizde zinâ eseri görürüm!) Ebû<br />
Hüreyre dedi, yâ Emîr-el mü’minîn! Resûlullahdan “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” sonra vahy inmis midir? Buyurdular,<br />
vahy inmedi. Velâkin, mü’minin firâseti dogrudur. Nitekim,<br />
Seyyid-il âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Mü’minin firâsetinden kaçınınız. Çünki, mü’min,<br />
Allahü teâlânın nûru ile bakar.)<br />
(Isâret): Islâmın bekâsı dört nesne iledir. Kırâet ile, tahâret<br />
ile ve ibâdet ile ve mücâhede ile. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
bu dördünü de hazret-i Osmâna “radıyallahü teâlâ anh”<br />
müyesser eyledi. Bu dört dâimâ onun için olur: Kur’ân-ı azîmi<br />
kırâ’et için cem’ etdi. Rûme kuyusunu, mü’minlerin su içmesi<br />
– 247 –<br />
için satın aldı. Mescid-i serîfi ibâdet için genisletdi. Tebûk gazâsında<br />
askeri mücâhede için techîz etdi.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: Haberde gelmisdir. Hazret-i Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bir gün, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin, kendi evlerine hiç yiyecek<br />
[ta’âm] göndermedigini isitmisdi. Evdekilerin rengi açlıkdan<br />
degismisdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
mescid-i serîfe tesrîf buyurmus ve nemâz kılıyorlar idi.<br />
Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” bu hâli haber aldı. Hazret-i<br />
Selmâna ıtab eyledi ki, niçin acele haber vermedin. O sâat bir<br />
semîz koyun, bir mikdâr bal ve bir dank un getirdip, Âise-i Sıddîka<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin hücre-i serîfine<br />
[evine] gönderdi. Yâ Âise, yâ ümmül mü’minîn! Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bunu, hanımları<br />
[evleri] arasında taksim edecegini biliyorum! Sen söyle ki<br />
taksim etmesin. Ben her eve bu kadar gönderdim. Âise-i Sıddîka<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, ben emr etdim. Koyunu<br />
bogazladılar. Ekmegi pisirdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, devletle ve se’âdetle mescid-i serîfden<br />
geldiler. Bu unu, ekmegi ve balı gördüler. Bunlar nereden<br />
geldi diye sordular. Hâdiseyi söyledim. Istedi ki, diger evlere<br />
[hânelerine] de taksim etsin. Hazret-i Osmânın söyledigini<br />
haber verdim. Mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki: (Yâ Rabbî!<br />
Osmânın gelmis ve gelecek gizli ve âsikâr günâhlarını afv<br />
et!)<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden süâl etdiler. Yâ Emîr-el mü’minîn! Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri hakkı için söyle ki, bu makâma ne ile<br />
ulasdın. Cevâb verdi ki, Kitâbullahı sag tarafıma koydum. Sünnet-<br />
i Resûlullahı sol tarafıma koydum. Bilirdim ki, Allahü teâlâ<br />
hazretleri benim sırlarımı bilir.<br />
Haberde gelmisdir. Hazret-i Alî kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
anh”, Fâtimâ-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” üzerine<br />
bir baska hanım dahâ almak istedi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine kerîh gelip, hazret-i Alîye<br />
üzüldüler. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at etdi.<br />
Afv etmedi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at<br />
– 248 –<br />
etdi. Afv etmedi. Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at<br />
etdi. Afv buyurdular. Sonra sordular ki, yâ Fahr-i âlem ve<br />
yâ seyyid-i veledi benî âdem! Neden Ebû Bekr ve Ömerin sefâ’atini<br />
kabûl etmediniz de Osmânın sefâ’atini kabûl edip, afv<br />
etdiniz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki, (Bir kimsenin sefâ’atini kabûl etdim ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerine hitâb edip dese ki, yâ Rab! Bu<br />
yer ile gökü yer degisdir, yer degisdirir. Veyâ dese ki, yâ Rab!<br />
Ümmet-i Muhammedin cümle âsîlerine rahmet eyle! Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretleri sefâ’atini kabûl edip, cümlesini afv<br />
eder.)<br />
Ellinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hücresinde [evinde] otururdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
anh” dört deve yükü bugdayı Fahr-i kâinâta hediyye etdiler.<br />
Hizmetcileri geri gelip dediler ki, yâ efendi, bugdayı Habîb-i<br />
Rabbil âlemîn, muhâcirîne verdiler. Hazret-i Osmân dört deve<br />
yükü dahâ bugdayı gönderdi. Onu da Resûl-i ekrem hazretleri<br />
Ensâra dagıtdılar. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dört deve yükü bugdayı dahâ gönderdi. Fahr-i kâinât onu da<br />
ıyâli arasında taksîm edip, evlerine gönderdiler. Getiren hizmetcilere<br />
sordular ki, seyyidinize kaç deve yükü bugday getirmislerdi.<br />
Hizmetciler dediler, oniki yük. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. (Temâmını bize gönderdi.<br />
Kendi için bir mikdâr alıkoymadı.) Mubârek ellerini kaldırıp,<br />
buyurdu: (Yâ Rab! Ben Osmânın ihsânından âciz oldum. Her<br />
kim bana ihsân etdi, Ben ona mükâfatını verdim. Ammâ Osmânın<br />
mükâfâtından âcizim yâ Rab. Sen Osmâna karsılıgını<br />
ver.) Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Buyurdu, (Yâ Muhammed!<br />
Cebbâr-i âlem sana selâm eder. Buyurdu ki, Osmâna<br />
benden selâm söyle. Söyle ki, biz ondan râzı olduk. Onu<br />
Cennetde Muhammede refîk etdik. Arasat hesâbını ondan ref’<br />
etdik. Eger sen ona mükâfatdan âciz isen, biz ona mükâfatdan<br />
âciz degiliz.)<br />
Ellibirinci Menâkıb: Bir gün hazret-i Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” yedi tabagı altın ile doldurup, yedi hizmetcinin eline<br />
verdi. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 249 –<br />
hazretlerine hediyye gönderdi. Hizmetciler, tabakları huzûruna<br />
koydular. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdular ki, geri gidin,<br />
efendinize selâm götürün. Hizmetciler [köleler] dediler ki: Yâ<br />
Resûlallah, efendimiz bizi de tabaklar ile size hibe etmisdir. Resûlullah<br />
hazretleri buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Osmânı sana havâle<br />
etdim.) Hemen Cebrâîl aleyhisselâm geldi ki, (Allahü teâlâ<br />
sana selâm eder ve buyurur ki, Osmâna benden selâm erisdir<br />
ve de ki, Huld ve Na’îm Cennetini bu hediyyesine karsılık olarak<br />
ona bagısladım.)<br />
Elliikinci Menâkıb: Aliyyül-Mürtedâ “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine<br />
dügün yapmak istedi. Dünyâlıkdan hiçbir nesnesi yok idi ki,<br />
harc etsin. Kendi zırhını pazara gönderdi. Satıp, dügününe harc<br />
edecekdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” pazarda gezerken,<br />
hazret-i Alînin zırhını tanıdı. Dellâlı çagırıp dedi ki, bu<br />
zırha, sâhibi ne behâ [fiyât] ister. Dellâl dedi, dörtyüz dirhem ister.<br />
Osmân “radıyallahü anh” buyurdu ki, gel akçasını al.<br />
Se’âdethânesine vardı. Zırhı dellâldan alıp, behâsını verdi. Bir<br />
dörtyüz dirhem de sayıp, zırhı da üzerine koyup, hazret-i Alîye<br />
gönderdi. Buyurdu ki, bu zırh senden gayriye lâyık degildir. Bu<br />
akçayı da dügüne harc et. Bizim özrümüzü de kabûl et.<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Sâmdan yüz deve yükü bugday getiren kervânı geldi. Medîne-<br />
i münevverede kaht [kıtlık] var idi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” isitdiler ki, hazret-i Osmânın<br />
kervânı gelmis, satlık bugdayı varmıs. Varıp müsterî oldular.<br />
Bir menn’ine yedi dirhem verdiler. Hazret-i Osmân satmam,<br />
dedi. Niçin dediler. Sizden dahâ fazla fiyât ile alıcı var. Her kim<br />
dahâ fazla verirse ona veririm, dedi. Sahâbe-i kirâm magmûm<br />
[gamlı] ve mahzûn dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin huzûruna varıp, söylediler. Dediler, yâ<br />
Sıddîk, yâ halîfe-i resûl-i muhtâr; bilmezsin ki, Osmân bu gün<br />
bize neyledi. Biz bugdayını almaga vardık. Her menn’ine yedi<br />
dirhem verdik. Vermedi. Bize, sizden dahâ fazla fiyât ile müsterî<br />
var. Ona verecegim diye de cevâb verdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin eshâbına böyle cevâb<br />
vermesi lâyık mıdır. Eshâbdan ve Muhâcir ve Ensârdan olarak<br />
– 250 –<br />
kim vardır ki, böyle ihtiyâc mahallinde malını satmayıp, ziyâde<br />
[çok] para ister. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular, sizin Osmân ile münâkasanız olmamısdır.<br />
Onun hakkında kötü düsünmeyiniz ki, o Cennet-i Me’vâda Resûlullahın<br />
refîkidir. Resûlullahın dâmâdıdır. Siz Osmânın sözünü<br />
düsünmemissinizdir. Sonra Sahâbe-i güzîne buyurdular ki,<br />
benim ile geliniz. Se’âdet ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına<br />
geldiler. Hazret-i Osmâna buyurdular ki: Yâ Osmân! Eshâb sizden<br />
sikâyet edip, sizin bir sözünüze üzülmüsler. Hazret-i Osmân<br />
dedi ki; yâ halîfe-i Resûlillah, söylediklerim hakkında ne<br />
söylerler. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki: Sen demissin ki,<br />
sizden dahâ fazla fiyât ile almak istiyen var. Hazret-i Osmân dedi<br />
ki: Evet yâ halîfe-i Resûlillah! O fazlaya alan, onun birini yediyüze<br />
alır. Bunlar biri yediye alır. Biz bu bugdayı ona verdik<br />
ki, biri yediyüze alır. O yüz deve yükü bugdayı Medîne fukarâsına<br />
tasadduk edip ve develeri de kurban etdi. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bunu görüp, sâd oldu. Kalkıp, Osmân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin alnından öpdü. Buyurdu<br />
ki: Ben bilmisdim ki, Eshâb senin sözünü anlamamıslardır<br />
ve murâdının ne oldugunu bilmemislerdir. O gece emîr-ül<br />
mü’minîn Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördü. Hulleler<br />
giymis, mubârek basına sarıgını sarmıs; mubârek elinde bir<br />
demet menekse ile, nâzik civânlar gibi gülerek bagdan geliyordu.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki,<br />
(Yâ Resûlallah! Nereden tesrîf edersiniz.) Buyurdular: (Osmân<br />
bin Affânın ziyâfetinden geliyorum. Iyi sadaka verdi. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri dörtyüz yük misk ve anber hazret-i<br />
Osmâna verdi.)<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Haberde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osmân<br />
bin Affânın sehîd oldugu vaktde, kıyâmet gününe kadar her<br />
kim müslimânların erkeginden ve kadınından, Osmânın sehâdetini<br />
okuyunca; yâhud dinleyince, yâhud fikr edince [düsününce],<br />
onun sebebi ile mahzûn ve magmûm [gamlı] olup, gözünden<br />
yas gelirse, o kimsenin kulagı, ölüm zemânında Lâ büsrâ<br />
[müjde yok] nidâsını isitmez. Onun gözü kabrde ve kıyâmetde<br />
karanlık ve körlük görmez. Onun gönlü dünyâda ve âhıretde<br />
– 251 –<br />
ayrılık derdi ile dertlenmez.) [Ya’nî müjde var nidâsını isitir.<br />
Kabr ve karanlıkda görür. Gönlü açık olur.]<br />
Ellibesinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
sordu: (Yâ Resûlallah! Kıyâmet günü evvelâ kimin<br />
hesâbını görürler.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki, (Evvelâ hesâbı görülen benim.<br />
Sonra Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra sen yâ Alî!). Hazret-i Alî<br />
dedi ki, (Osmânın hesâbı nasıl olur?) Buyurdular ki, (Benim bir<br />
vakt Osmâna bir hâcetim düsdü [ihtiyâcım oldu]. O hâceti Osmândan<br />
gizli taleb etdim [Gizlice yapmasını istedim]. Osmân o<br />
hâcetimi [istegimi] gizlice yerine getirdi. Ben Hak sübhânehü<br />
ve teâlâdan ricâ etdim [istedim], Osmânın hesâbı gizli olsun.)<br />
(Düâ): Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dâimâ bu düâyı okurdu: (Allahım! Dînimi, islâmımı, emânetimi<br />
ve îmânımı, fercimi [hayâmı] muhâfaza eyle!)<br />
Osmân; üçüncü meh-i hilâfet,<br />
mazlûm-ü sehîd-ü zü se’âdet.<br />
Dâmâd-ı Nebî, kemâl pîse,<br />
ferhunde likâ, seh-i firâset.<br />
Ol himmet edip, becân ol dem,<br />
techîz olundu, ceys-i usret.<br />
Bu dîn-i mübîne, her cihetle,<br />
hizmetle buldu, fevz-u rif’at.<br />
Eylerdi hayâ, Melâik, ondan,<br />
tashîh olundu, bu rivâyet.<br />
Nûreyni sahâbet etdi; oldu,<br />
mahsûs ona, bu büyük devlet.<br />
Sevmek gerek, ol bihin kadrî,<br />
Islâma budur, büyük alâmet.<br />
Ayrılma! O sem’i râh-ı dinden,<br />
lâzımsa sana eger hidâyet.<br />
Etsin o sehin Hudây-ı mennân,<br />
rûhuna hezâr ravh-u ihsân.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1334</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:02:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1334</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
ikinci Halîfe Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül-Fârûkun “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır.<br />
Künyesi Ebül Hafs, neseb-i serîfleri Ömer bin Hattâb bin<br />
Nüfeyl bin Abdül’uzza bin Rabah bin Abdüllah bin Revâh bin<br />
Adî bin Ka’bdır. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine dokuzuncu dedesinde birlesir ki, o da<br />
Ka’bdır. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü anhümâ”<br />
Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir derece<br />
yakındır. Zîrâ hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk Mürrede birlesir.<br />
Mürre Ka’bın ogludur. Hazret-i Resûl-i ekrem hazret-i Ömerden<br />
onüç yas büyükdür. Vâlideleri Halîmedir. Ebû Cehlin kız<br />
kardesidir ve Hîsamın kızıdır. Otuziki yasında islâma geldi.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” îmâna geldiginde, meshûr<br />
rivâyet üzere mü’minler, ricâlden [erkeklerden] otuzdokuz<br />
idi. Bunun ile kırk temâm oldu. O gün bu âyet-i kerîme nâzil oldu:<br />
(Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana yardımcı olarak<br />
Allahü teâlâ ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetisir.) [Enfâl<br />
sûresi altmısdördüncü âyet-i kerîme meâli.]<br />
Birinci Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere, Fârûk lakabını<br />
takmıslar idi. Sebebi o idi ki, hakkı bâtıldan fark etdi [ayırdı].<br />
Dîn-i islâmı kabûl etdi. Din onlar ile kuvvet buldu. Fârûk lakabı<br />
almasına bir baska sebeb de budur: Bir münâfık ile bir yehûdî,<br />
bir husûsda anlasamadı. Yehûdî da’vâyı hâlletmek için, Sultân-ı<br />
Enbiyâ hazretlerinin meclis-i serîflerine gelmek istedi. Münâfık<br />
da yehûdîlerin re’îsi Ka’b bin Esrefe gitmek istedi. Sonunda, Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” katına geldiler.<br />
Da’vâyı yehûdîye hükm buyurdular. Münâfık o hükme râzı olmayıp,<br />
hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna da’vâyı<br />
halletmesi için geldiler. Yehûdî, mâcerâ ve da’vâyı hazret-i<br />
Resûlullahın huzûruna varıp, Resûlullah hazretlerinin kendisine<br />
hükm eyledigini, münâfıkın ise buna râzı olmadıgını anlatdı.<br />
– 99 –<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o münâfıkdan, anlasmazlıgı<br />
süâl buyurdular ki, bu yehûdînin anlatdıgı gibi midir. Münâfık,<br />
evet, öyledir. Ammâ ben Peygamberin hükmüne râzı olmayıp,<br />
geldim ki, sen hükm edesin, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu: Siz yerinizde durunuz. Gelip, sizin için<br />
hükm edecegim. Varıp, evlerinden kılıncını aldı. Geldi ve münâfıkın<br />
boynunu vurdu. Buyurdu ki: Allahü teâlânın ve Resûlünün<br />
hükmüne râzı olmıyan kimseye ben böyle hükm eylerim. O<br />
vakt, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm âyet ile gelip, hazret-i Ömere<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hak ile bâtıl arasını ayırt etdi demek<br />
olan Fârûk tesmiye olundu. [Bu lakab verildi.] Âyet-i kerîme<br />
budur: (Su kimseleri görmezmisin, sana ve senden öncekilere<br />
indirilen kitâblara inandıklarını zan ederler. Muhâkeme olunmak<br />
için tâgûta [Ka’b bin Esrefe] gitmek isterler..) [Nisâ sûresi<br />
59.cu âyet-i kerîme meâli.] Tâgûtdan murâd Ka’b bin Esrefdir.<br />
Kezâ, Tefsîr-i Kâdî Beydâvîde su si’r yazılıdır.<br />
Ikinci sevgili Ömer-i âdil,<br />
Bâtılı mahv edici, dogrunun koruyucusu.<br />
Hakkı bâtıldan ayırmıs idi Fârûk,<br />
Sancagının ucu ermisdi ayyûka.<br />
Ikinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin islâma gelis sebebini anlatır:<br />
Rivâyet edilir ki, bir persembe gecesi, Habîb-i ekrem “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem”, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
düâ etdi. Düâsı kabûl oldu. Buyurdular ki, (Yâ Rabbî!<br />
Su iki kisiden hangisi sana sevgili ise dîn-i islâmı onun ile azîz<br />
eyle. Ömer bin Hattâb veyâ Amr bin Hisâm.) Ertesi gün, Kureysin<br />
büyükleri Haremde toplandılar. Isbu Ebû Tâlibin yetîmi<br />
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zuhûr<br />
edip, âbâ ve ecdâdımızın dînini ibtâl etdi. Putlarımız için, fâide<br />
ve zarar vermez diye kötüledi. Gayretine dokunmuyor mu ki,<br />
yâ Ömer, bu denli kudret ve heybetin, izzet ve satvetin var<br />
iken, putlara yardım etmeyi, onu öldürmegi düsünmüyor musun,<br />
diye tahrîk etdiler. Hazret-i Ömerin câhiliyye damarı<br />
kalkdı. Sonu kötü olan bir gayretle, kılıncını takındı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini öldürmege<br />
giderken, Benî Zühreden Nu’aym “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine<br />
rastladı. Yâ Ömer, nereye gidersin dedikde, cevâb ve-<br />
– 100 –<br />
rip, su Kureysin büyüklerine ahmak diyen ve putlarımıza bâtıl<br />
diyen, Muhammedi katl etmege gidiyorum, dedi. Nu’aym “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, yâ Ömer! Hayret edilecek bir ise<br />
yeltenirsin. Basa çıkamıyacagın sevdâya düsmüssün. Eger bu isi<br />
basarırsan, Benî Hâsim ve Benî Zühre seni sag koyacaklarını<br />
mı sanıyorsun. Yürü var, isine git, deyince, Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, yâ Nu’aym! Yoksa sende mi, Muhammedin<br />
dînine girdin. Eger öyle ise, evvelâ seni katl edeyim. Nu’aym<br />
hazretleri dedi: Muhammedin dînine sâdece ben mi girdim, sanırsın.<br />
Kız kardesin ve enisten de girmislerdir. Ömer, bu haberi<br />
isitince, gadabı dahâ fazla olup, nereden ma’lûm onların müslimân<br />
oldukları, dedi. Nu’aym dedi: Eger inanmaz isen, kız kardesinin<br />
evine var. Bir koyunu kendi elin ile bogazla, pisirsinler.<br />
Onlar senin bogazladıgın koyunu yimezler ise, o zemân bilmis<br />
olasın ki, onlar islâm dînine girmislerdir.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o tehevvür ile gidip,<br />
kapılarına vardı. Içeriden kulagına bir ses geldi. Dikkat ile dinledi.<br />
Anladı ki, okudukları kelâm, hiç insan sözüne benzemez.<br />
Meger o vakt Tâhâ sûresi nâzil olup; hazret-i Fahr-i kâinât aleyhi<br />
efdalüttehıyyât, muhâcirînden Habbâbı “radıyallahü anh”<br />
onlara göndermisdi. Onlara, o sûrenin âyetlerini ta’lîm ediyordu.<br />
O vakt, bunlar hazret-i Ömerin korkusundan, kapıyı baglamıslardı.<br />
Ta’lîm ile mesgûl iken, hazret-i Ömer kapı ardından<br />
dinledi. Dinledikçe, istidâdlı kalblerine, ezelî olan kelâmın rahmânî<br />
nûrları gelmege baslayıp, seytânî küfr zulmeti mahv olmaga<br />
basladı. Sabr etmege mecâli kalmayıp, kapıya eli ile vurdu.<br />
Kapı baglanmıs idi. Dikkat kesildikleri gibi, içeride olanlar,<br />
korkularından susdular. Habbâbı “radıyallahü anh” gizlediler.<br />
Sûre-i kerîmeyi saklayıp, kapıya bakdılar ki, gelen hazret-i<br />
Ömerdir “radıyallahü teâlâ anh”. Kılıncı yanında, heybetle ve<br />
satvetle gelmis ki, yüzlerine bakmaz. Kız kardesi, hos geldiniz<br />
deyip, içeri alıp, oturdular. Gelmelerinden dolayı, yiyecek tedârik<br />
edip, koyun getirdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kalkıp, kendi bogazladı. Pisirdiler. Hazret-i Ömer, ezelî<br />
kelâmın te’sîrinden mest olmus, ne konusmaga mecâli ve ne<br />
oturmaga sabrı ve karârı var idi. Ne hâl ise, taâmı pisirip, ortaya<br />
getirdiler. Hazret-i Ömer dedi, gelin berâber yiyelim. Her bi-<br />
– 101 –<br />
ri bir özr behâne edip, yimediler. Kendileri de birkaç lokma aldılar.<br />
Dîn-i islâma girdiklerini tahkîk edip, hayreti de çogaldı.<br />
Taâmı [yiyecegi] kaldırdıkdan sonra, süâl buyurdular ki; okudugunuz<br />
ne idi. Onlar okuduklarını inkâr eylediler. Korkularından<br />
konusmaga basladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular ki, bilmis olunuz ki, ben Kureys arasında kılınç<br />
baglayıp, o da’vâ ile geldim ki, varıp, Muhammedi katl edeyim.<br />
Yolda gelirken, sizin de Muhammedül-emînin dînine girdiginizi<br />
isitdim. Geldim ki, evvelâ sizi katl edeyim. Sonra Muhammedi<br />
katl edeyim. Lâkin, kapıya geldim. Kulagıma bir ses<br />
geldi. Dinledikce o kelâmın lezzeti bir hâl verdi ki, o kötü fikr<br />
benden gidip, kalbime sevk ve muhabbet dolup, beni tedirgin<br />
eyledi. Elbette inkâra mecâl vermeyip, getirin okudugunuzu,<br />
dinleyelim, dedi. Kız kardesi ve enistesi, bu sözü isitdiklerinde,<br />
sevindiler. Kalbi islâm tarafına meyl etmisdir diyerek, dediler<br />
ki, okudugumuz, Allahü teâlânın ezelî olan kelâmıdır. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile,<br />
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
inzâl eylemisdir [indirmisdir]. Isitmek murâdın ise [dinlemek istersen],<br />
evvelâ gusl eyle. Ondan sonra okuyalım, göresin. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, huzûr-ı kalb ile, gusl<br />
edip, gelip, kıbleye dönüp oturdu. Kız kardesi kalkıp, ta’zîm ve<br />
tekrîm ile, sûre-i serîfi eline alıp, (Bismillahirrahmânirrahîm).<br />
(Tâhâ ...) diye okumaga basladı. Nazm-ı serîfin fesâhat ve belâgatinden,<br />
kalbi çok yumusadı. (Ben o Allahım ki, benden baska<br />
ibâdete müstehak ilâh yokdur. O hâlde yalnız bana ibâdet et<br />
ve beni hâtırlaman için nemâz kıl) meâlindeki Tâhâ sûresinin<br />
14.cü âyetine gelince, Kur’ân-ı kerîmin nûru kalbine nûrâniyyet<br />
verip, Kur’ânın eseri açıga çıkıp, küfr ve sekâvet zulmeti gitmege<br />
basladı. Dedi ki, beni, iki cihânın fahri, Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna<br />
ulasdırın. O sırada Habbâb bin Erat, perde arasından dısarı çıkıp,<br />
dedi ki, yâ Ömer, müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâya,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin etdigi<br />
düâsı, senin hakkında, kabûl oldu. Allahü teâlâya hamd olsun.<br />
Sevinerek, önüne düsüp, hazret-i Sultân-ı Enbiyânın oldugu<br />
eve götürdü. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în”, hazret-i Ömerin geldigini görünce, hazret-i<br />
– 102 –<br />
Fahr-i kâinâta haber verdiler. Bırakın gelsin. Basında devlet<br />
var ise îmâna gelir, buyurdu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazret-i Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
mubârek nûr cemâlini müsâhede ile müserref oldu.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki, yâ Ömer, dahâ küfr<br />
ve sekâvetden vazgeçmek yok mu? Hazret-i Ömer, Peygamberin<br />
mubârek cemâline nazar edip, kelâmını duyup, nazarlarına<br />
kavusunca, hemen karârsız kalmayıp, yüksek dergâhlarına yüz<br />
sürüp, sonra, yâ Resûlallah, hiç sek ve sübhe kalmadı. Hak Peygambersin.<br />
Bana îmânı arz eyle, dedi. (Eshedü en lâ ilâhe illallah.<br />
Ve eshedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) deyip,<br />
secere-i îmânı [îmân agacını] temîz kalbine dikdi. Cümle Eshâb-<br />
ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” tekbîr getirip,<br />
sürûr-ı kalb ile, hazret-i Ömer ile müsâfeha ve muânaka [birbiri<br />
ile kucaklasma, boynuna sarılma] eylediler. Allahü teâlâ hazretlerine<br />
hamd ve senâ eylediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu; su getirdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” temizlenip, gusl eyledi. Ona Kur’ân ta’lîm<br />
buyurdular. Kalbini îmân nûru ile doldurdular. Nemâzı ve diger<br />
dîni erkânı ta’lîm eyledi. Hazret-i Ömer onları gördü ki, magara<br />
gibi gizli bir yerde dururlar. Dedi ki, yâ Resûlallah! Bu ne<br />
keyfiyetdir ki, bu magarada ihtifâ buyurdunuz. Se’âdet ile buyurdular<br />
ki, müsriklerin mü’minlere ezâ ve cefâsından dolayı<br />
burada dururuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki,<br />
onlar puta gündüz taparlar. Önünde âsikâre yer öperler. Niçin<br />
biz, Hâlıka gizli taparız, yâ Resûlallah. Buyurun billahi varalım,<br />
biz de Harem-i beyt-i serîfde nemâzı âsikâre kılalım. Görelim,<br />
bize kim mâni’ olur. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
kalkıp, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
ile berâber, hazret-i Ömer önlerinde, elinde yalın kılınç,<br />
Beyt-i serîfe dogru yürümege basladılar. Kureys müsrikleri önlerinde,<br />
hazret-i Ömeri böyle gördüklerinde, sevinip, dediler ki,<br />
meger Ömer bunların hepsini esîr etmisdir, ki getirip karsımızda<br />
kırmak ister. Yanlarına geldiklerinde, gördüler ki, hazret-i<br />
Ömer bunların herbirine güzel muâmele edip, bunlar ile karısmıs<br />
güle-güle söylesip gelirler. Ebû Cehl la’în bu hâli gördü.<br />
Müslimân oldugunu anladı. Âh! Gördünüz mü? Muhammed<br />
Ömeri de, kendi dînine döndürmüs. Ben size demedim mi ki,<br />
– 103 –<br />
sihrle Muhammed onu aldatır, kendine uydurur. Siz dediniz ki,<br />
böyle olmaz. Eyvâh, gelin görelim, simdi ne yapalım. Ve ona ne<br />
söyliyelim. Yakınına geldiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kılıncı kaldırıp dedi; (Nazm)<br />
Durun ben geliyorum, bize kıyâma durun,<br />
Genç, ihtiyâr, yaslı hepsi, efendi köle olsun.<br />
Dîn-i islâmı teblîg için, Allah gönderdi,<br />
Bize Peygamber olan Muhammedi “aleyhisselâm”.<br />
Açıga çıkardı, güzel islâm dînini,<br />
Putlar yıkıldı, kalmadı hükmleri.<br />
Döndüm Hakka, bunun dînine girdim,<br />
Ey Kureys! Hepiniz avam ve has böyle bilin!<br />
Kâfirler, bu hâli görüp, içlerinde telâslanıp, it gibi çagrısdılar.<br />
Ebû Cehl la’în, yüksek sesle dedi ki, görün Muhammedi ki,<br />
basladı ululardan azdırmaga. [Kureysin büyüklerini müslimân<br />
yapmaga basladı.] Bu isler bize azdır. Dedim, gelin onlar çogalmadan,<br />
öldürelim, aldırmadınız. Simdi ejderhâ oldu. Kâfirler,<br />
hazret-i Ömerden korkup, hiçbir mü’mine el uzatmaga kâdir<br />
olmadılar. Her birinin dudagı kuruyup, kaldı. Server-i âlem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ileri yürüyüp, Hacer-ül esved<br />
ile bâb-ı Kâ’be-i serîf arasında durup, nemâzı o gün âsikâre kıldılar.<br />
Gerçi kâfirler çok idi. Mü’minler az idi. Nemâz bitdikden<br />
sonra kalkıp, Kâ’beyi ta’vâf etdiler. Ibni Mes’ûd “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” müslimân olması, mü’minlere feth ve nusret ve rahmet oldu.<br />
O müslimân oluncaya kadar dîn-i islâm âsikâre olmadı.<br />
Kâ’be-i mu’azzamada, müslimânlardan hiç kimse nemâz kılmamıs<br />
idi. Nakl edilmisdir ki, hazret-i Ömer “radıyallahü anh”<br />
îmâna geldikde, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, mubârek elini Ömerin “radıyallahü anh” gögsüne<br />
koyup, üç kerre buyurdular ki, (Yâ Rab! Bunun sadrında olan<br />
gereksiz sıfatı [gögsünde bulunan kötü sıfatı] ve illeti [hastalıgı]<br />
çıkarıp, onun yerine îmân ve hikmeti ver.)<br />
Üçüncü Menâkıb: Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh”<br />
rivâyet olundu. Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 104 –<br />
buyurdular ki: Sizden evvel olan ümmetler içinde muhaddisler<br />
vardı. Eger içinizde de var ise, muhakkak o Ömerdir. Sârihlerden<br />
[hadîs-i serîfi serh edenlerden] Tayyibî “rahimehullah” serh<br />
etmisdir ki, muhaddisden murâd mübâlaga ile kalbine ilhâm<br />
olunan kimsedir ki, Hak sübhânehü ve teâlâ tarafından ilhâm<br />
olunursa, Enbiyâ derecesinde olur. Ya’nî sizden evvel olan ümmetler<br />
içinde Enbiyâ var idi. Mele-i âlâ tarafından ilhâm olunurlar<br />
idi. Benim ümmetimde eger böyle kimse olur ise, ki vardır,<br />
bu mertebe sâhibinin evveli Ömerdir. Ümmet-i Muhammed sâir<br />
ümmetlerden efdal oldugu sâbitdir. Diger ümmetlerde bu sıfat<br />
ile muttasıf olan kimseler olduguna göre, bu ümmetde bulunması<br />
muhakkakdır. Benim ümmetimde var ise buyurdukları<br />
terdîd için olmaz [sözü geri çevirmek için olmaz], belki te’kid<br />
için ve kat’î olarak bildirmek içindir. Meselâ, bir kimse, çok sevdigi<br />
dostu için der ki, eger benim, bir dostum var ise o da falan<br />
kimsedir. Murâdı o kimsenin ziyâde sadâkatini beyândır [açıklamakdır].<br />
Murâdı sadâkatı yok etmek degildir. Bu hadîs-i serîf<br />
(Mesâbîh-i serîf)in sahîhinden rivâyet edilmisdir.<br />
Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de o hadîs-i serîfin akabinde<br />
anlatılmısdır. Sa’d bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi ki: Hazret-i Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” huzûr-ı serîflerinde oturan, Kureys hâtunlarından<br />
birisi, yüksek ses ile konusurken, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gelip, içeri girmege izin taleb etdi. Hâtunlar kalkıp,<br />
sür’atle perde arkasına çekildiler. Hazret-i Ömere “radıyallahü<br />
teâlâ anh” izin verilip, içeri girdi. Bakdı ki, hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gülüyordu. Ömer “radıyallahü<br />
anh” dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri mubârek dislerini<br />
güldürsün, yâ Resûlallah! Neden dolayı gülersiniz. Server-i kâinât<br />
hazretleri buyurdular ki, bu hâtunlara hayret etdim ki, benim<br />
yanımda idiler. Ne vakt ki senin sesini isitdiler, kaçıp, perde<br />
arkasına girdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki: Yâ kadınlar! Beni görünce, Resûlullahın huzûrunda oldugunuz<br />
hâlde, niçin korkup, kaçdınız. Onun huzûrunda râhat<br />
oturup, korkmuyorsunuz! Hâtunlar, perde arkasından dediler<br />
ki, yâ Ömer! Sen yaratılısda siddetli ve gadablısın. Server-i kâinât<br />
buyurdular ki; (Ey Hattâb oglu! Sen sözünden ferâgat et!<br />
Varlıgım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki,<br />
– 105 –<br />
seytân yolda sana rastlasa, o yolu bırakıp, baska yola sapar, yolunu<br />
degisdirir.) [Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” kadınlar ile oturması hicâb âyeti gelmeden evvel idi.<br />
Hicâb âyeti gelince, kadınlar ile bir arada oturmadı.]<br />
Besinci Menâkıb: Hazret-i Fahrül kevneyn [iki cihânın efendisi]<br />
ve Resûlüssekaleyn [insanların ve cinnin Peygamberi] Muhammed<br />
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün, sabâh<br />
nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek arkasını mihrâba verip,<br />
Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine<br />
teveccüh edip, buyurdular ki: (Hiç sizden bir kimse rü’yâ<br />
gördü mü.) Eshâbın cümlesi baslarını asagı salıp, cevâb vermediler.<br />
Sonra kendileri buyurdular ki, (bu gece bir garîb rü’yâ<br />
gördüm.) Eshâb-ı güzîn, rü’yâyı anlatın, dinleyelim diye ricâ etdiler.<br />
Buyurdular ki, kendimi Cennetde gördüm. Cennetin etrâfını<br />
seyr ederken, bir büyük kasr gördüm. Yüksekligi yüz fersâh<br />
yol idi. [Bir fersâh 5760 metredir.] Buna göre her tarafı büyük<br />
idi. Hâtırıma bu düsünce geldi ki, bu âlî [yüksek] makâm, hangi<br />
Peygamberindir veyâ hangi Velînindir. Böyle düsünürken,<br />
bir kaç kimse gördüm. Yanlarına vardım, süâl eyledim ki, bu<br />
âlî [yüksek] makâm, acabâ Enbiyâdan, hangi Nebînindir. Onlar,<br />
dediler ki, hiçbir Peygamberin degildir. Belki arab evlâdından<br />
bir kimsenindir. Dedim, ben, arab evlâdındanım, benim<br />
olmasın. Dediler, Kureysdendir. Ben de Kureysdenim, dedim.<br />
Dediler, ümmet-i Muhammeddendir. Dedim, ben Muhammedim.<br />
Bana söyleyin ki, ümmetimin hangisinindir. Dediler, Çihâr<br />
yâr-i güzînden Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinindir. O kasrda olan hûrî ve gılmânın nihâyeti yokdu.<br />
Husûsî olarak içlerinde, yâ Ömer, sana mahsûs bir hûrî var<br />
idi, diller serh edemez ve vasf da edemez. Lâkin senin gayretinden,<br />
asla yüzüne bakmadım, deyince, hazret-i Ömerin gözünden<br />
yaslar akıp, yâ Resûlallah! Baksaydınız ve bana da vasflarını<br />
söyleseydiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”; dergâh-<br />
ı izzetde ve Resûlullahın huzûrunda ne büyük sultândır.<br />
Mertebesi ne yüksekdir.<br />
Altıncı Menâkıb: Birgün Server-i kâinât ve mefhar-i mevcûdât<br />
[mevcûdâtın övündügü] “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, rü’yâmda ümmetim bana arz olundu. Cümlesi<br />
– 106 –<br />
önümden geçip, birbir seyr eyledim. Kiminin gömlegi dizinde<br />
idi. Kiminin dizinden asagı idi. Kiminin dizinden yukarı idi. Lâkin<br />
Ömeri bir gömlek ile gördüm ki, yerde sürünürdü. Sahâbe-i<br />
güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler ki, yâ Resûlallah!<br />
Nasıl ta’bîr buyurdunuz. Buyurdular: Dîn-i mübîn ile<br />
ta’bîr etdim. Zîrâ hilâfetleri zemânı uzundur. Dîn-i islâm dünyâya<br />
yayılır.<br />
Yedinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de sahîh olarak, Abdüllah<br />
ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet<br />
ile söyle yazılıdır. Abdüllah ibni Ömer der ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Buyurdular<br />
ki, uyudugum hâlde, bir kadeh süt ile bana geldiler. Içdim.<br />
O kadar kandım ki, tokluk alâmeti tırnaklarımda görüldü.<br />
Sonra artıgımı Ömer bin Hattâba “radıyallahü teâlâ anh” verdim.<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler<br />
ki, yâ Resûlallah! Ne ile ta’bîr etdiniz. Buyurdular ki, ilm ile<br />
ta’bîr etdim.<br />
Sekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)in sahîh hadîslerinde,<br />
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilir. Dedi ki, Resûlullahdan isitdim: Hazret-i Peygamber “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. Rü’yâda, kendimi,<br />
etrâfı örülü kuyu yanında gördüm. Bir küçük kova var idi. O kuyudan<br />
o kova ile Allahü teâlânın diledigi kadar su çekdim. Sonra<br />
Ibni Kuhâfe [Ebû Bekr] aldı. O da o kova ile kuyudan su çekdi.<br />
Bir kova, ya iki kova çekmekde za’îflik var idi. Allahü teâlâ<br />
za’îfligini afv eder. Sonra o küçük kova, büyük kova oldu. Ona<br />
gırba derler. Sonra o kovayı bir kimse aldı. Gördüm ki, bu kuvvetli<br />
ve kudretli kimse, o kova ile su çekiyor. Bu su çeken Ömer<br />
“radıyallahü anh” idi. Ömer “radıyallahü anh” o kadar su çekdi<br />
ki, kimse o kadar su çekmedi. Insanlar o kuyu yanında bir yer<br />
yapdılar. Develer su içdikden sonra, orada çöküp, istirahât eder,<br />
sonra bir kerre dahâ su içerler idi. (Mesâbîh)i serh eden “rahimehullahü<br />
teâlâ” beyân etmisdir ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerine za’îf nisbet etmekden, hilâfetlerinde bir naks ve<br />
taksîr oldugundan dolayı degil idi. Zîrâ hilâfetlerinde o kadar<br />
cehd ve tehammül etdiler ki, diger ümmet onun tehammülün-<br />
– 107 –<br />
den âcizdirler. O sebebden ki, hazret-i Âise “radıyallahü anhâ”<br />
buyurdular ki; Resûlullah hazretleri, öbür âleme göç etdikden<br />
sonra, arablar mürted olup, nifâkı izhâr etdiler [fitne çıkardılar].<br />
Babam üzerine mesakkatden ve musîbetden öyle seyler indi<br />
ki, eger büyük daglar üzerine inse idi, dagı küçültüp, dagıtırdı.<br />
Belki, za’îf nisbet etmeleri, buna isâretdir ki, hazret-i Ömer<br />
zemân-ı serîfinde, memleket fethi fazla oldu. Islâm askeri kuvvetlendi.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”<br />
zemân-ı serîfinde olan fethden fazla idi. Çünki, Sıddîkın hilâfetleri<br />
zemânı az idi. Zîrâ iki seneden ziyâde halîfelik yapmısdır.<br />
Hazret-i Ömerin hilâfeti on sene oldu. Ba’zı sârihler [serh<br />
edenler] dediler ki, hazret-i Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” (iki büyük kova) buyurdukları iki sene ve birkaç gün<br />
hilâfet müddetine isâretdir. (Allahü teâlâ za’îfligini afv etsin)<br />
zâhiren isâretdir. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” tarafından<br />
kusûr meydâna gelmesin. Ammâ Elhamdülillah; vilâyetlerinde<br />
kusûr etmediler. Allahü teâlâ za’îfi afv eder; buyurduklarının<br />
vechî bu ola ki, kuyudan su çekmelerinde olan za’îflik,<br />
zemânı serîflerinde olan irtidâda (arabların mürted olmasına)<br />
ve münâfıkların çokluguna ve zekât inkâr edenlerin olmasından<br />
dolayıdır. Magfiret ile düâ eylediler, tâ isitenler yanında<br />
muhakkak ola ki, za’îflik, kendi kusûru ile olmayıp, zemânın<br />
degisikligi dolayısiyledir.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîslerinde<br />
Ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Dediler ki, hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdular ki, (Hak teâlâ, dogruyu, Ömerin dili ve<br />
kalbi üzerine koymusdur). Ya’nî hakkın açıga çıkması ve yayılması,<br />
onun mubârek lisânları ve kalbleri üzerinde sâbit ve orada<br />
yerlesmis ve ondan zuhûr eder. Yine o hadîs-i serîfin akabinde<br />
vârid olmus ki, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular<br />
ki, Biz Ömerin söylediginin hak oldugunu, kalblerin onun sözü<br />
ile sükûn buldugunu uzak görmezdik. Ya’nî biz uzak sanmazdık<br />
ki, hazret-i Ömer konusur, o seyle ki, müstehakdır. Nefsler onun<br />
üzerine sükûn eder. Kalbler onun üzerine mutmain olur. Hak<br />
olan, dogru olan söz, onun lisânı üzerine yerlesdirilmisdir.<br />
Onuncu Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîs-i se-<br />
– 108 –<br />
rîflerinde, Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Câbir “radıyallahü anh” dedi ki, hazret-i Ömer Ebû<br />
Bekr hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ” dedi ki, (Ey, Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sonra, insanların<br />
en hayrlısı.) Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular<br />
ki, âgâh ol yâ Ömer. Sen bana böyle söyledin ise, vallâhi<br />
gerçekdir ki, Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
isitdim. Buyurdular ki, (Ömerden hayrlı bir kimse üzerine gün<br />
dogmamısdır.) Yine onun devâmında Ukbe bin Âmirden nakl<br />
edilir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular; (Eger benden sonra Peygamber gelmek ihtimâli<br />
olsa idi, Ömer bin Hattâb Peygamber olurdu.)<br />
Onbirinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)in hasen hadîslerinde,<br />
Büreydeden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmisdir: Büreyde<br />
“radıyallahü teâlâ anh” haber verdi ki, hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gazâya çıkdılar. Gazâdan<br />
sâlim ve ganîmetler ile döndükleri vaktde, siyâh renkli bir<br />
câriye gelip dedi ki, yâ Resûlallah! Ben nezr etmisdim ki, Allahü<br />
teâlâ hazretleri, eger seni sâlim ve ganîmetler ile geri döndürürse,<br />
senin huzûrunda def’ çalayım ve tegannî edeyim. Habîbullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, eger<br />
nezr etmis isen def’ çal, eger nezr etmemis isen çalma. O câriye<br />
basladı def’ çalmaga. O sırada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri geldiler. O câriye def’ çalmayı kesmedi. Sonra<br />
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Yine câriye susmadı.<br />
Sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Câriye yine def’i<br />
kesmedi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
geldiler. Hemen câriye sükût edip, def’i yere koyup, üzerine<br />
oturdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
(Muhakkak seytân senden korkar, yâ Ömer. Ben otururken bu<br />
câriye def’ çaldı. Ebû Bekr geldi. Yine çaldı. O vakt ki sen geldin,<br />
def’i yere atıp, üzerine oturdu.)<br />
Onikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîslerinde,<br />
Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri oturmusdu. Bir gürültü ve çocukların<br />
seslerini isitdik. Hazret-i Resûl-i ekrem kalkdı. Bakdı ki, ha-<br />
– 109 –<br />
besîler raks ederler. Usaklar etrâfında seyr ederler. Bana dedi<br />
ki, yâ Âise! Gel seyr eyle. Ben de vardım. Çenemi hazret-i Peygamberin<br />
omuzu üzerine koyup, mubârek omuzu ile, mubârek<br />
basının arasından seyr etmege basladım. Bir müddet sonra, bana<br />
buyurdular ki, doymadın mı. Hâyır, doymadım, dedim. Murâdım<br />
bu idi ki, dahâ göreyim. Resûlün yanında ne mikdâr kıymetim<br />
vardır, bileyim. O sırada hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” çıka geldi. Hemen halk habesîlerin etrâfından dagıldılar.<br />
Hazret-i Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (Muhakkak görürüm ki, cinnin ve insanın seytânları<br />
Ömerden kaçarlar.) Âise-i Sıddîka buyurdular ki, ben de geri<br />
döndüm.<br />
Onüçüncü Menâkıb: (Me’âlimüttenzîl) kitâbının sâhibi,<br />
imâm-ı Begavî “rahmetullahi teâlâ aleyh” sûre-i Enfâlde, meâl-<br />
i serîfi (Hiçbir Peygamberini yer yüzünde .....) olan altmısyedinci<br />
âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, A’mesden, o da Amr bin<br />
Mürreden, o Ebû Ubeydeden, o Abdüllah bin Mes’ûddan bildirmislerdir.<br />
Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular<br />
ki, o vakt ki, Bedr günü oldu. Esîrler de berâberlerinde<br />
olarak geri dönüldü. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bu esîrler hakkında ne dersiniz!).<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ<br />
Resûlallah, bunlar kavmindir ve ehlindir. Bunları koruma altına<br />
alıp, temkinli davranalım. Ümîd ederim ki, Allahü teâlâ hazretleri,<br />
onlara tevbe nasîb eyler. Onlardan fidye al. Bize de,<br />
küffâr üzerine kuvvet olur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki, yâ Resûlallah! Bunlar seni tekzîb etdiler, yalanladılar.<br />
Seni ihrâc etdiler. Getir, bunların boyunlarını vuralım.<br />
Alîye buyur, kardesi Ukaylın boynunu vursun. Hazret-i<br />
Hamzaya buyur, kardesi Abbâsın boynunu vursun. Bana buyur,<br />
falan kimsenin boynunu vurayım, diye kendi soyundan bir<br />
kimseyi söyledi. Çünki, bunlar kâfirlerin reîsleridir, dedi. Abdüllah<br />
bin Ebî Revâha “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Odunu çok bir dere bulalım. Bunların temâmını o dereye<br />
koyup, sonra bir ates yakalım. Atesde yansınlar. Abbâs<br />
ona dedi ki, rahmetini iyice kesdin. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri sükût etdi. Onlara cevâb vermeyip,<br />
Hâne-i serîfe gitdiler. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
– 110 –<br />
aleyhim ecma’în” ayrı ayrı olup, bir fırka dediler ki, Ebû Bekr<br />
kavline uyarız. Sonra Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” Beyt-i serîfinden çıkıp, buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ ba’zı kisilerin kalbini yumusak kılar. Hattâ yagdan dahî<br />
yumusak olur. Ba’zı kisilerin kalbini katı eyler. Hattâ tasdan da<br />
katı olur. Muhakkak yâ Ebâ Bekr, senin mislin Ibrâhîm aleyhisselâm<br />
mislidir ki [benzeridir ki], onun hakkında Allahü teâlâ,<br />
Ibrâhîm sûresi 36.cı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bana tâbi’<br />
olan, benim dînimdendir, karsı gelen için, yâ Rabbî sen gafûrürrahîmsin!)<br />
buyurdu. Ve yâ Ebâ Bekr! Senin mislin hazret-i Îsâ<br />
aleyhisselâma benzer ki, [ya’nî sen ona benzersin ki], Allahü<br />
teâlâ, Mâide sûresi 120.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlara<br />
azâb edersen, senin kullarındır. Eger afv edersen, azîz ve hakîm<br />
olan sensin) buyurdu. Ömere “radıyallahü anh” buyurdu, yâ<br />
Ömer! Senin benzerin Mûsâ aleyhisselâmdır. [Ya’nî Ona benzersin].<br />
(Yâ Rabbî! Kâfirlerin mallarının seklini degisdir. Siddetli<br />
azâbı göremeden, îmâna gelmiyecek seklde, kalblerini<br />
bagla, katı et!) [Yünûs sûresi 88.ci âyet-i kerîme meâli.] ve hazret-<br />
i Nûh aleyhisselâma benzersin ki; (Yâ Rabbî! Yeryüzünde,<br />
kâfirlerden dolasan hiç kimseyi bırakma.) [Nûh sûresi yirmialtıncı<br />
âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Sonra, hazret-i Fahr-i<br />
âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Bugün<br />
bu esîrlerden yâ fidye alınacak, yâ öldürülecekler).<br />
Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,<br />
Süheyl bin Beydâ’ hâriç olsun. Zîrâ ben onu isitdim ki, islâmı<br />
zikr ederdi. Hazret-i Resûl-i ekrem susdular. Ben öyle korkdum<br />
ki, öyle hiç korkdugumu hâtırlamıyorum. Gökden basıma tas<br />
düsdü zan etdim. O gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” Süheyl bin Beydâ’ hâriç buyurdular, ferâhladım. Ibni<br />
Mes’ûd, Ibni Abbâsdan rivâyet eder. Ömer bin Hattâb dedi ki,<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû<br />
Bekrin söyledigine meyl etdi, benim söyledigime meyl etmedi.<br />
O gün geçdi. Ertesi gün oldu. Geldim, gördüm ki, Resûlullah ve<br />
Ebû Bekr, oturmuslar, aglasırlar. Dedim yâ Resûlallah, bana<br />
haber verin, Ebû Bekr ile berâber, niçin aglarsınız. Aglamak<br />
îcâb eden bir hâl var ise, ben de aglıyayım. Eger aglanacak bir<br />
durum yok ise, sizin aglamanız için aglıyayım. Resûlullah hazretleri<br />
buyurdular ki, (Eshâbım için aglıyorum. Mal karsılıgında<br />
– 111 –<br />
esîrleri bırakdıkları için, onlara gelen azâb bana gösterildi. Su<br />
agaçdan dahâ yakın oldu) buyurarak, kendilerine yakın bir agaca<br />
isâret etdiler. Allahü teâlâ hazretleri; meâl-i serîfi (Esîrleri<br />
öldürmekde acele etmek lâzım iken, siz dünyâ malı için fidye almagı<br />
tercîh etdiniz. Hâlbuki, Allahü teâlâ sizin, kâfirleri kahr<br />
etmenizi, islâm dînine yardım etmenizi istemekdedir. Allahü<br />
teâlâ azîz ve hakîmdir.) olan Enfâl sûresi 67. âyet-i kerîmesini<br />
gönderdi. Her bir esîre fidye olarak kırk vekiyye aldılar. Her bir<br />
vekiyye kırk dirhemdir. Ibni Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu:<br />
Müsrikleri katl etmekle ilgili emr Bedr gününde oldu. Müslimânlar<br />
o günde az idi. Vaktâ ki, müslimânlar çok oldu ve saltanatları<br />
siddetlendi [güçlendi]. Hak teâlâ meâl-i serîfi (.... muhârebe<br />
sona erince, yâ karsılıksız veyâ fidye ile salıverin....) olan,<br />
Muhammed sûresi 4.cü âyet-i kerîmesini inzâl buyurup, Allahü<br />
teâlâ Peygamberini ve mü’minleri esîr emrinde muhayyer bırakdı.<br />
Isterlerse katl ederler, isterlerse köle ve câriye ederler. Isterler<br />
ise azâd ederler. Isterler ise fidye alırlar.<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdular<br />
ki, önceki Peygamberlere ve ümmetleri üzerine ganîmet harâm<br />
idi. Ne zemân ki, ganîmetden birsey ellerine geçerse, kurban<br />
için toplarlardı. Semâdan bir ates inip, onu yutardı. Bedr<br />
günü oldukda, mü’minler, ganîmeti hemen aldıkları gibi fidyeyi<br />
de aldılar. Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyeti kerîmeyi inzâl<br />
buyurdu. (Ya’nî eger Allahü teâlâ hazretlerinden ganîmet mâlının<br />
halâl olacagı levh-i mahfûzda yazılmasa idi, emr olunmadan<br />
aldıgınız fidyeler için elbette büyük azâb size erisirdi.) [Enfâl<br />
sûresi 68.ci âyet-i kerîmesi meâli.]<br />
Hasen ve Mücâhid ve Sa’d bin Câbir demislerdir ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâdan hükm gelmeden kimseye azâb olmaz.<br />
Bedr muhârebesinde hâzır olanlar ve Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” onlardandır. Hüdâdan emr olunmazdan<br />
evvel, fidye aldıgınız için, size büyük azâb erisirdi, denilmisdir.<br />
Ibni Ishâk dedi ki, Bedr gazâsına hâzır olan mü’minlerin hepsi<br />
esîrlerden fidye almagı hos gördü. Sâdece Ömer bin Hattâb<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine esîrleri katl etmegi teklîf etdiler. Sa’d bin<br />
Mu’âz “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah, esîrleri<br />
– 112 –<br />
katl etmek bana katl etmemekden dahâ iyi geliyor. Onun için,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki, (Eger semâdan azâb nâzil olsaydı, Ömer bin Hattâb ve<br />
Sa’d bin Mu’âzdan baska kimse o belâdan necât bulmazdı “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ”).<br />
Ondördüncü Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de sûre-i Bekarada;<br />
meâl-i serîfi (Oruc gecesi, hanımlarınıza yaklasmanız size<br />
halâl kılındı) olan 185.ci âyet-i kerîmenin tefsîrinde nakl edilmisdir.<br />
Tefsîr âlimleri dediler ki, islâmın ilk devrinde, iftâr etdikden<br />
sonra, yimek ve içmek aksam ile yatsı arası veyâ uyuyana<br />
kadar halâl olurdu. Yatsı nemâzını kıldıkdan veyâ uyudukdan<br />
sonra yimek, içmek ve cimâ’, ertesi günü aksama kadar harâm<br />
olurdu. Bir gece hazret-i Ömer, yatsıyı kıldıkdan sonra, tahammül<br />
edemeyip, ehline muvakaa etdi [onun ile cimâ’ yapdı]. Gusl<br />
etdikden sonra, pismân olup agladı. Nefsini levm eyledi [payladı].<br />
Ertesi sabâh, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûruna gelip, dedi ki; Yâ Resûlallah! Ben<br />
bir hatâ için, nefsimden Hak Sübhânehü ve teâlâya i’tirâz etdim.<br />
Ben bu gece yatsıyı kıldıkdan sonra, hanımımın yanına geldigimde<br />
bir güzel koku hissetdim. Nefsim bunu güzel ve sevimli<br />
gösterdi. Ehlimle yakın oldum. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Ömer! Sen bu sekl<br />
amele lâyık degil idin.) Hemen sahâbe-i güzîn içinden birkaç kisi<br />
de kalkıp, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” i’tirâf etdigi gibi<br />
i’tirâf etdiler. Sonra, hazret-i Ömerin ve Sahâbe-i güzînin hakkında<br />
yukarıda zikr olunan âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Onbesinci Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de, Tahrîm sûresinde,<br />
meâl-i serîfleri (Eger ikiniz de Allaha tevbe ederseniz<br />
[Âise ve Hafsa], ne güzel...). (Olur ki, onun Rabbi, yerinize sizden<br />
dahâ hayrlı zevceler verir....) olan 4 ve 5.ci âyet-i kerîmelerinin<br />
inme sebebi beyânında haber verilmisdir. Ismâ’îl bin Abdülkâhir<br />
râvîler vâsıtası ile Abdüllah bin Abbâsdan “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, o da Ömer bin Hattâb hazretlerinden rivâyet etdiler.<br />
Bir vakt, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, ezvâc-ı tâhirâtdan ayrılmak istediler. Bu hadîs-i serîf<br />
te’vîlli zikr olundu. Sonunda hazret-i Ömer buyurdu ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı<br />
– 113 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:8<br />
serîflerine vardım. Dedim, yâ Resûlallah! Eger hanımlarınızı<br />
bosar iseniz, sizin için sıkıntı olmaz. Eger sen onlara talâk vermis<br />
isen, muhakkak Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seninledir.<br />
Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd ederim ki, onlarla<br />
öyle bir kelâm ile konusurum ki, Allahü teâlâ benim söyledigim<br />
kavli tasdîk eder. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Tahrîm<br />
sûresi 4 ve 5. âyet-i kerîmeler.]<br />
Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” biryerde oturup, mubârek hırka-i serîfini yamarken, arkası<br />
açık kaldı. Arkasına, Allahü teâlânın emri ile bir mikdâr<br />
günes te’sîr etdi. Bir mikdâr kalb-i serîfleri incindi. Günese dikkat<br />
ile bakdı. Allahü teâlânın emri ile günes kapkara oldu.<br />
Âlem karanlık oldu. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gelip, dedi ki:<br />
Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve<br />
buyurur ki, Ömere emr edesin ki, günese sefkat nazarı ile baksın.<br />
Yoksa günes, kıyâmete dek, bu hâl üzere kalır, dedi. Hazret-<br />
i Muhammed-il Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”,<br />
hazret-i Ömeri huzûr-ı serîflerine çagırdı. Buyurdu ki, yâ<br />
Ömer! Allahü teâlâ emr buyurdu ki, Ömer, günese sefkat nazarı<br />
ile nazar etsin. Yoksa, kıyâmete kadar günes böyle kalır.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” serefli emrlerine uyarak, günese<br />
sefkat nazarı ile bakdı. Allahü teâlânın izni ile günes evvelki<br />
gibi münevver oldu. Var bundan kıyâs et ki, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” ne büyük sultân imis.<br />
Onyedinci Menâkıb: Ebûl Mu’în Nesefî “rahmetullahi<br />
aleyh” (Temhîd) adındaki risâlesinde beyân etmisdir. Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vefâtı yaklasdı.<br />
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu<br />
ki; Söylediklerimi yaz. Osmân “radıyallahü anh” ne yazayım,<br />
dedi. Buyurdular ki; (Yazın, Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
Bu Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi Ebû Bekrin, dünyâdaki<br />
son günü, âhıretdeki ilk gününün vasıyyetidir. Ben Ömer bin<br />
Hattâbı halîfe seçdim. Ona itâ’at edin. Öyle zan ediyorum ki,<br />
adâlet eder. Yanılmıssam gaybı ancak Allahü teâlâ bilir.) Sahâbe-<br />
i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin<br />
hepsi hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine râzı ol-<br />
– 114 –<br />
dular. Husûsî olarak hazret-i Alî “radıyallahü anh” râzı oldu.<br />
Seve seve önce bi’ât etdi. Zîrâ Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitmis idi. Buyurdular ki:<br />
(Benden sonra iktida’ edin [tâbi’ olun] o kimselere ki, onlar<br />
Ebû Bekr ile Ömerdir “radıyallahü anhüm”).<br />
Onsekizinci Menâkıb: Âlimler ittifâk etmislerdir. Hazret-i<br />
Ömerden “radıyallahü anh” evvel ve sonra, dünyâda kimseye<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dirligi gibi [idâresi gibi]<br />
dirlik verilmedi. Kimse onun yoluna varamadı. Hilâfetde hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” söyle idi. Dicle nehri kenârında<br />
koyun güden çobanın, bir koyunu zâyi’ olsa, korkarım ki,<br />
onu Allahü teâlâ hazretleri niçin çobanın koyunlarını gözetmedin<br />
diye benden sorar, der idi. Rivâyet olunur ki, bir gün hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ögle sıcagında kendi soyunup,<br />
sadaka develerini baglıyordu. Dediler, yâ Emîr-el-mü’minîn!<br />
Niçin sen kendin zahmet çekersin. Bir kisiye buyurun, o<br />
baglasa, olmaz mı. Buyurdu ki, bunlar fakîrlerin hakkıdır. Çünki,<br />
Allahü teâlâ beni bunlara çoban etdi. Fakîrlerin islerini kendim<br />
görmem lâzımdır. Zîrâ âhıretde benden sorarlar. Bir kisi<br />
dedi, yâ Emîr-el-mü’minîn! Sana yakın olanların islerini sen<br />
kendin görürsün. Uzak olanların isini nasıl görürsün. Buyurdu<br />
ki, insâallahü teâlâ bir sene gezecegim. Nice gücü yetmez, fakîr<br />
ve hastalar vardır. Kendim onların kapılarına varıp, ihtiyâclarını<br />
görecegim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” her yere<br />
bir emîr veyâ âmir gönderirdi. Ona bir vasiyyetnâme verirdi.<br />
Ne yapmaları îcâb etdigini bildirirdi. Der idi ki, eger dedigimden<br />
dısarı çıkarsanız, ben senden bîzârım. Bir kâgıd da o tarafın<br />
reâyâsına [ehâlisine] gönderirdi. Eger bu kisi benim dedigim<br />
yerde emrlerime uyar ise, emrine mutî’ olunuz. Eger uymaz ise<br />
mutî’ olmayınız.<br />
Abdürrahmân bin Avf der ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” geceleri sehri gezer, kontrol ederdi. Bir gece benim<br />
evime geldi. Yâ Abdürrahmân, bu gece sehrin kenârına bir kervân<br />
geldi. Korkarım ki, esyâları kaybolur. Gel, gidip, bu gece<br />
onları bekleyelim, dedi. Vardık, sabâh oluncaya kadar onları<br />
bekledik. Ramezân-ı serîfde terâvîh nemâzını cemâ’at ile kılmak,<br />
hazret-i Ömerden kaldı. Eslemîyi beytül-mâla emîn ta’yîn<br />
etmisdi. Birgün Eslemîden sordular ki, hiç hazret-i Ömerin bey-<br />
– 115 –<br />
tül-mâldan herhangi birsey aldıgı oldu mu. Dedi ki, eger, ehl ve<br />
ıyâlinin nafakaya ihtiyâcı olursa, beytül-mâldan ödünc alırdı.<br />
Eline mal geçince, yine yerine koyardı. Hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
anh”, kuru arpa ekmegi yimek âdeti idi. Kalın kumasdan<br />
gömlek giyerdi. Birçok gazâlar yapdı. O kadar vilâyetler<br />
feth eyledi ki, o kadar mâl ve menâl onun katına geldi ki, kimseye<br />
o kadar gelmedi. Arab ve acem ve rûm begleri ikrâmlar<br />
edip, hükmüne bas egdiler. O kadar sehr imâret eyledi ki, had<br />
ve hesâbı yokdu. Mesrık ve magrib arası, tâ Ceyhûna ve Âzerbaycân,<br />
Horasan derbendine ve Umman, Kirmân, Mısr, Sâm ve<br />
Rûma varıncaya kadar; bütün beldeler onun hükmüne bas egdi.<br />
Hattâ, rivâyet olundu ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” zemân-<br />
ı serîflerinde, sekizbin câmi’i serîfde cum’a kılmak müyesser<br />
olmusdur. Büyük gazâlar yapmısdır. Bu kadar memleketleri<br />
feth eylemek, ezelde ona takdîr olmusdur. Her nereye asker<br />
gönderse, mensûr ve muzaffer olup, sâlimen, ganîmetler ile geriye<br />
dönmüslerdir. Ordusu hiç maglûb olmamısdır. Tedbîrli ve<br />
tedârikli ve adâletli idi. Hilâfeti zemânında yimesi ve içmesi hiç<br />
degismedi, fazlalasmadı. Hiçbir zemân hâtırlarına kibr gelmedi,<br />
büyüklenmedi. Sonu pismânlık, üzüntü olacak is yapmadı. Bunlar<br />
(Taberî târîhi)nden alınmısdır.<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”<br />
hilâfet makâmına geçdikden sonra, kızı hazret-i Hafsa “radıyallahü<br />
anhâ” ki Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ezvâc-<br />
ı mutahheralarındandır, muhterem babalarını görmege<br />
vardılar. Mubârek yüzlerini gördükde, üzerinde olan hırkanın<br />
oniki yerde yaması var. Hattâ yamanın ikisi deriden idi. Hafsa,<br />
babasını bu hırka ile görüp, hâtır-ı serîfleri mahzûn olup, dedi<br />
ki, ey devletlim ve gözüm nûru babam. Bu hırkayı bir fakîre<br />
verseniz. Kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, câiz olmaz<br />
mı? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, kızım,<br />
sen Fahr-i âlem hazretlerinin halâli idin. Sen ona bizden<br />
yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyâyı denîden<br />
[alçak dünyâdan] neler çekmisdir. Ne mertebe sakınmısdır.<br />
Dünyâyı hor ve zelîl edip, emri altına almısdır. Âhırete tesrîf<br />
etdikde, bana vasıyyet edip, (Yâ Ömer, kıyâmet gününde, benim<br />
ile ve Ebû Bekr ile bulusmak istersen, yolumuzdan ayrılma)<br />
diye buyurmadı mı?<br />
– 116 –<br />
Yirminci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
halîfe iken, hazret-i Nu’mânı “radıyallahü teâlâ anh” serdâr yapıp,<br />
acem diyârına gönderdi. Nihâvend ile Hemedânı feth etdiler.<br />
Bir mecûsî acem, Mugîrenin elinde esîr iken, koynundan bir<br />
kutu çıkarıp, dedi ki, babam bana bu kutuyu verdigi zemânda,<br />
vasıyyet etmisdir ki, pâdisâh oldugun vakt bunu açasın. Ben<br />
simdiden sonra pâdisâh olacak degilim, deyip, kutuyu Mugîre<br />
hazretlerine teslîm eyledi. Mugîre “radıyallahü teâlâ anh”da,<br />
kutuyu eline alıp, bütün islâm askeri içinde açıp, gördüler ki, içi<br />
çok kıymetli mücevher ile doludur. Hepsi dediler ki, bu kutu<br />
ceng ile alınmamısdır. Yine bunu aynı seklde, Emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderelim. O<br />
kutuyu bir kutu içine koyup ve mühürleyip, hazret-i Ömere<br />
gönderdiler. Hazret-i Ömer de kutuyu Eshâb-ı güzîn arasında<br />
açıp, gördükden sonra, götüren kimseye, bu da gâzîlerin hakkıdır.<br />
Satsınlar, akçesini, gâzîlere taksîm etsinler diye emr etdi.<br />
Sonra o kutuyu yine islâm askeri içine gönderip, etrâfdan gelen<br />
zenginler toplanıp, satın aldılar. Otuzbin kisinin her birine<br />
onarbin akçe düsdü. Husûsan, önce maglûb etdikleri askerin<br />
malından beytülmâl için besde bir ayrıldıkdan sonra, adam basına<br />
altmıs bin akçe hisse düsmüs idi. Altından ve gümüsden<br />
gayri çok mal ve ganîmet elegeçmis idi. Bu gazâlarda tahsîl olunan<br />
mal ve ganîmetlerden, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir habbesini kabûl etmezdi. Cümlesini fakîrlere ve gâzîlere<br />
sarf ederdi. (Taberî târîhi)nden alınmısdır.<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Yine Taberî târihînden alınmısdır.<br />
Hicretin yirmiüçüncü senesi idi. Birgün Ömer bin Hattâb “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine bir asîretin zulmünden sikâyet<br />
etdiler. Îrân tarafında bir asîret vardır. San’atları harâmîlikdir.<br />
Müslimânların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. Îmâna<br />
gelmezler. Müslimânlara karısmazlar. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
anh” Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesleme<br />
asker ile varıp, onları dîne da’vet etdi. Kabûl etmediler.<br />
Cizye verin dedi, kabûl etmediler. Ceng eylediler. Mesleme onların<br />
erkeklerini kırdı. Kadınlarını esîr aldı. Mesleme ganîmet<br />
malının besde birini beyt-ül-mâl için ayırdı. Bir kutu ile kıymetli<br />
taslar eline geçmisdi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine,<br />
besde bir mal ile o kutuyu, müslimânların rızâsı ile arma-<br />
– 117 –<br />
gan gönderdi. O gönderdigi kisi rivâyet eder ki, Medîne-i münevvereye<br />
geldim. Gördüm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” yemekler pisirip, mescidde fukarâya yidirirdi. Zîrâ âdet-i<br />
serîfesi bu idi ki, beyt-ül-mâldan fakîrler için günde bir deve<br />
kesip, pisirip, yidirirdi. Yemek yinirken, kendisi mubârek eline<br />
bir asâ alıp, ayagı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve<br />
as lâzım oldukça, götürüp verirdi. O kisi der ki, hazret-i Ömeri<br />
bu hizmeti yaparken gördüm. Sabr edip, bekledim. Hazret-i<br />
Ömer isini bitirip, evlerine geldiler. Ben de arkasından vardım.<br />
Bana, içeri girin dedi. Içeri girdim. Hazret-i Ömerin hâtunu ki,<br />
Ümmü Gülsümdür. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kızıdır.<br />
Hazret-i Fâtımadan olmusdur. Gördüm ki, üzerinde bir<br />
eskimis fistan giymis, oturur. Evinin içinde, bakdım, bir eskimis<br />
kilim, iki yasdıkdan gayri nesne görmedim. O yasdıklar da hurma<br />
lifinden idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kilim<br />
üzerine oturup, yasdıgı benim altıma verdi. Oturdum. Sonra,<br />
Ümmü Gülsüme, hiç bizim için yemek pisirdin mi, dedi. Dedi<br />
ki, yâ Emîr-el mü’minîn, yalnızlık sebebi ile bugün yemek pisiremedim.<br />
Kalkıp, bir çanaga bir mikdâr zeytinyagı koyup, içine<br />
biraz tuz koydu. Bir parça arpa ekmegini hazret-i Ömerin önüne<br />
getirdi. Ben de hazret-i Ömerin hâtırı için berâber yidim.<br />
Ondan sonra, o hediyye kutusunu çıkarıp, hazret-i Ömerin<br />
önüne koydum. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu nedir,<br />
dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Müslimânlar<br />
da hisselerinden geçdiler. Hepsinin rızâsı ile bunu sana armagan<br />
gönderdiler, dedim.. Hazret-i Ömer onu gördükde, mubârek<br />
iki ellerini dizi üzerine koyup, agladı ve dedi ki: Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri Ömere bu kadar nesneler verdi.<br />
Ömerin gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yürü<br />
bu kutuyu Meslemeye götür ve de ki, bir dahâ bunun gibi is<br />
yapmasın. Müslimânların nasîbini kimseye göndermesin. Bu<br />
cevâhirleri satsın, müslimânlara dagıtsın. Çabuk git. Eger dagılmıs<br />
iseler, Meslemeye bir is ederim ki, müslimânlara ibret olur.<br />
O kimse dedi, yâ Ömer te’cîl eyle. Emîr buyurursan, benim binecegim<br />
yok. Ben gidinceye kadar geç olur. Buyurdu, sadaka<br />
develerden iki deve getirdiler. Bana verdi. Buyurdu, bu develere<br />
nöbetle binip, oraya varınca, senden dahâ müstehak ve da-<br />
– 118 –<br />
hâ fakîr bir kisi bulup, bu develeri ona ver. O kisi dedi: Gecikmis<br />
olarak Medîneden çıkıp, o makâma erisdim. Kutuyu Meslemeye<br />
verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri<br />
otuz bin altına satıp, orada bulunan gâzîlere bölüsdürdü.<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” zemân-<br />
ı serîflerinde, Sâm sehri civârında, bir kal’ayı muhâsara etdiler.<br />
Allahü teâlânın hikmeti ögle vakti yaklasdı. Feth müyesser<br />
olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, islâm askerinin hepsini huzûruna<br />
çagırıp, bu âna kadar kal’anın feth olunamamasının sebebi<br />
nedir. Kâfirler kimlerdir ki, islâm askerine karsı koyarlar.<br />
Aranızda zâhiren bir hatâ sâdır olmus kimse olmasa, bu kadar<br />
dayanamazdı, diye siddetli azarladı. Eshâb-ı tâhire varıp, herbirisi<br />
tevbe ve istigfâr ile mesgûl oldular. O esnâda Eshâb-ı güzînden<br />
birisi aglıyarak, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına<br />
gelip, dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, bu gece teheccüde<br />
kalkdıgım vakt, karanlık oldugundan, misvâkımı arayıp, bulamadım.<br />
Misvâksız nemâz kıldım. Var ise benim hatâmdandır. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, tevbe ve istigfâra<br />
devâm eyle. Bir sâat geçmeden kal’a feth oldu.<br />
Simdi, ey mü’min kardeslerim. Islâm askerine lâzım olan budur<br />
ki, dogru yoldan dısarı bir adım atmazlar. Böylece, vardıkları<br />
yerlerde yüz aklıklar edip, fethler müyesser olur. Yoksa<br />
cevr ve zulm ne dünyâya ve ne âhırete yarar. Zâlimler dünyâda<br />
ve âhıretde perîsânlıkdan kurtulamazlar. Hattâ nice mu’teber<br />
kitâblarda mesâyıh-ı ızâm rivâyet buyurmuslardır: Bir asker<br />
zulm üzerine olsa, Allahü tebâreke ve teâlâ, muhârebe safında,<br />
düsmanla karsılasınca, o zâlim askerin kalbine vehm ve korku<br />
verip, düsmân üzerine galebe etmeden firâr eder. Ceng etmege<br />
aslâ iktidârı olmaz. Ba’zı mesâyıh rivâyet etmisdir ki, zulm muhârebe<br />
mahallinde, bir kerîh sekle girip, hemen muhârebeye<br />
baslanınca, zâlimlerin gözlerine korkulu görünüp, savasmaga<br />
mecâlleri kalmayıp, firâra baslarlar. Allahü teâlâ âlimdir. Böyle<br />
hâller çok olmus, tecrîbe olunmusdur. Allahü teâlâ nefslerimizin<br />
serrinden, çirkin isleri yapmakdan hepimizi muhâfaza buyursun.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh”, hilâfeti zemânında, rûm pâdisâhına adam gönderip, dîne<br />
– 119 –<br />
da’vet eyledi. Rûm pâdisâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gönderdi.<br />
Elçi Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile bulusuldugu mahalde,<br />
hazret-i Ömer, bir kadıncagızın dıvârını yapıyor idi. O hâlde<br />
iken, haber verdiler ki, rûm pâdisâhının elçisi geldi. Emriniz<br />
nedir. Buyurdular ki, söyleyin, gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir<br />
yerde otursanız, olmaz mı, dediler. Râzı olmadı. Ne yapsınlar.<br />
Elçiyi çagırıp, hazret-i Ömer ile bulusdurdular. Elçi, hazret-i<br />
Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki, arab pâdisâhı bu mudur. Eger<br />
böyle oldugunu bilseydim, gelmezdim. Rûm pâdisâhı da beni<br />
buraya göndermezdi. Hazret-i Ömer iki mubârek parmaklarıyla<br />
isâret edip, buyurdular ki, eger göndermeseydi, onun iki gözünü<br />
çıkarırdım. Târîh yazdılar ki, meger hazret-i Ömer böyle<br />
isâret etdigi gibi, rûm pâdisâhı oturdugu yerde iki balçıklı parmak<br />
gelip, iki gözünü çıkardı. Hattâ parmaklarının balçıgı iki<br />
gözünün üzerinde yapısıp kaldı. Her ne kadar ugrasdılar ise de,<br />
gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra elçi, izin alıp,<br />
rûm pâdisâhına geldiginde, gördü ki, iki gözü de a’mâ olmus.<br />
Sebebini süâl eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta’accüb edip, o da hazret-<br />
i Ömer ile geçen ahvâli bunlara bildirdi. Ba’zı rivâyetlerde,<br />
rûm pâdisâhının elçisi geldigi vakt, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” yanında<br />
otururlar idi. Hazret-i Ömer, hurma lifinden bir gömlek<br />
giymis, dokuz yerinden yamanmıs idi. Acabâ, sultânım, mubârek<br />
arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı, dediklerinde, hemen<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü anh” gadaba gelip, dedi ki:<br />
Dahâ bu i’tibâr görmek arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i islâmda<br />
kudreti böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın serefi<br />
yetmez mi. Dîn-i islâmdan efdal ve esref bir nesne varmıdır ki,<br />
ona i’tibâr edersiniz. Bu se’âdet ve bu devlet ki, Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemisdir. Kime müyesser olmusdur<br />
ki, dîn-i islâm tâcını basımıza koydu. Ser’ı serîfi Muhammedî<br />
elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i sehâdet<br />
ile münevver eyledi. Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bilmemissiniz.<br />
Ancak kendinizi halka libâs ile mi göstermek istersiniz.<br />
O seklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelmemisdir.<br />
Söyliyenler pismân olup, artık, cevâba kâdir olmayıp,<br />
baslarını asagıya egip, sükût eylediler. Simdi, bizim sultânları-<br />
– 120 –<br />
mız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla i’tibâr etmeyince, bize de lâyık<br />
olan budur ki, onların yolunu gözetip, kıyâmet gününde, Allahü<br />
teâlânın huzûruna ve Habîbullahın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” huzûruna vardıkda mahcûb olmayalım.<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” halîfe iken, bir gün mescidde oturuyordu. Rûm kayserinin<br />
elçisi geldi. Ba’zı hediyye ve bir dogan, bir tazı, bir sise zehr de<br />
getirdi. Dedi ki, yâ halîfe. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye<br />
salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu<br />
dogan da bir dogandır ki, hangi kusa salarsanız, hiç aman vermeyip,<br />
alır. Aslâ bir kus pençesinden halâs olmaz (kurtulamaz).<br />
Bu sise içinde olan zehr, öyle bir zehrdir ki, bir katresini insana<br />
içirseler, o ânda ölür, bunun ilâcı olmaz. [Ya’nî o kisi kurtulamaz].<br />
Tuhâf nesne olup, pâdisâhlar hazînesinde bulunması lâzımdır<br />
ve lâyıkdır diye, rûm sultânı kayser göndermisdir. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, kus nedir ki, insan<br />
onunla mesgûl olup, ondan ne fâide hâsıl eder. Ehl-i hâl<br />
olan onu eline alıp, amellerini bosa çıkarmaz, deyip, baglarını<br />
çıkarıp, sahrâya salıverdi. Kelb [köpek] nedir ki, insan ona tâlib<br />
ve râgıb olup, o mekrûhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün.<br />
Onun da zincirlerini alıp, azâd eyleyip, serbest bırakdı. Ondan<br />
sonra o içinde zehr olan siseyi mubârek eline alıp, dedi ki,<br />
benim dünyâda nefsimden büyük düsmânım yokdur. O zehri<br />
(Bismillahirrahmânirrahîm) deyip, temâmını içdi. Elçi bu hâli<br />
görünce, sasırıp, mescid kapısında durdu. Bir zemândan sonra<br />
gelip, hazret-i Ömere bakdı. Gördü ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” evvelki gibi devlet ve se’âdetle, sıhhat ve selâmetde<br />
oturur. Hemen yerinden kalkıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ayaklarına yüzünü ve gözünü sürüp dedi ki,<br />
yâ halîfe, bana îmânı anlat. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” elçiye kelime-i sehâdet telkîn etdi ve elçi, müslimân oldu.<br />
Ondan sonra elçi, rûm kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü<br />
Ömerin “radıyallahü anh” hizmetinde geçirdi.<br />
Yirmibesinci Menâkıb: Hazret-i Mevlânâ Abdürrahmân Câmînin<br />
”kuddise sirruh” (Sevâhid-ün Nübüvve) adlı kitâbından<br />
acemîlere kolaylık olmak için terceme olunmusdur. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, Eshâb-ı Güzîn “rıdvâ-<br />
– 121 –<br />
nullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden birisini serdâr<br />
(komutan) ta’yîn edip, islâm askeri ile gazâya göndermisdi. Askerler<br />
gitdikden sonra, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oturdugu yerde, üç kerre sesli olarak lebbeyk dedi. Hiçbir<br />
kimse bunun sırrına vâkıf olmayıp, sormaga da kimse cesâret<br />
edemedi. Zîrâ Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok fazla sanlı idi.<br />
Kimse teklîfsiz huzûrlarında söz söyleyemezdi. Bu hâlin oldugu<br />
günün târîhini yazdılar. Görelim bunun aslı nedir, dediler. Bir<br />
zemân sonra o serdâr ve askerleri, nice fethler yapıp, sâlimen ve<br />
ganîmetler ile geri geldiler. Serdâr, hazret-i Ömere “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sefer ahvâlini bir bir anlatdı. Hazret-i Ömer buyurdu<br />
ki; yâ o yigidin hâli ne oldu, dedi. O da, dedi ki, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ma’lûmdur, yâ Ömer! Kasd ile olmadı. Soyunup, suya<br />
girdi. Meger o su gâyet soguk olup, tâkat getiremeyip, üç kerre;<br />
yâ Ömer diye bagırdı ve rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, benden sonra âdet olmayacagını bilsem, seni<br />
katl ederdim. Ammâ var, o yigidin evlâdına akça borcunu ver,<br />
ya’nî diyetini öde, diye tenbîh eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu mertebe âdil idi. Askerin ahvâline çok fazla<br />
alâka gösterirdi. Hattâ o yigidin vefât etdigi yer bir aylık yol idi.<br />
Bu uzaklıkdaki yoldan çagırdıgı gibi, Medîne-i münevverede, izzet<br />
ve se’âdet ile oturdugu yerde, o yigidin bagırmasını isitip, üç<br />
kerre “lebbeyk” demesinin sebebi bu idi.<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Vettîn sûresinin tefsîrinde yazılmısdır<br />
ki, Mesrık tarafında bir yer var idi. Adına Bahreyn derlerdi.<br />
Orada yılda bir kerre ejderhâ çıkardı. Câbilkâ sehrine gelip, ona<br />
her sene bir oglan verirlerdi. Onu yiyip, ondan sonra geri döner<br />
giderdi. Bir sene bir fakîr kimseye nöbet geldi. O biçârenin de<br />
bir oglu var idi. Ejderhânın gelme vakti de yaklasmısdı. O fakîrin<br />
oglunu verecekler, ejderhâ yiyecekdi. O fakîr müthîs ızdırâbda<br />
iken, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hânelerine<br />
vardı. Cigerini daglayıp, gözyasları dökerek dedi ki, yâ<br />
emîr-el-mü’minîn, yâ halîfe-i rûy-i zemîn! Revâ mıdır [uygun<br />
mudur], senin se’âdetli zemânında, benim gibi bir miskin ızdırâbda<br />
olsun. Senin yanında iken, ben zahmet çekeyim, uygun<br />
mudur? Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” buyurdular ki, sebebi<br />
nedir, bize haber ver. O derdli adam dedi: Yâ Emîr-el-mü’minîn.<br />
Ben Câbilkâ sehrinden gelirim. Senede bir kerre Câbilkâ<br />
– 122 –<br />
sehrimize bir ejderhâ gelir. Bir evden bir oglan verirler. Ejderhâ<br />
o oglanı yutar. Ondan sonra geri dönüp, gider. Ertesi sene bir<br />
dahâ gelir. Bu sene nöbet ben fakîre geldi. Benim bir tek oglum<br />
var. Baska yokdur. Benim derdim budur deyip, feryâd, figân etdi.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mubârek eline kalem<br />
alıp, bir kâgıda yazdı. Dedi ki, ey ejderhâ! Simdiden sonra sen o<br />
sehre artık gelip, oglan almıyacaksın. Eger gelecek olur isen, Allahü<br />
teâlânın Habîbi ve Resûlü Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hakkı için, oraya gelip, seni atese atıp ve<br />
vücûdunu dünyâdan yok ederim. O yazdıgını, o fakîrin eline<br />
verdi. Fakîr, Câbilkâ sehrine gidip, sehrin ehâlisine haber verdi.<br />
Hepsi sevindiler. O kâgıdı alıp, ejderhânın yolu üzerine koyup,<br />
gözetdiler. O ejderhâ da gelip, o yol üzerinde o kâgıdı gördügü<br />
gibi, yüzüne ve gözüne sürüp, öpüp, bası üzerine koyup, o ân geri<br />
döndü. Artık o sehre gelip, oglan istemedi. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlânın kudreti ile ve Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn hazretlerinin<br />
mu’cizesi ve hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
kerâmeti ile, bu sehr halkı, bunun gibi ejderhânın serrinden halâs<br />
oldular [kurtuldular].<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de beyân<br />
olunmusdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı<br />
serîflerinde, Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,<br />
Mısr üzerine gönderdi. Mısrı feth etdi. Amr ibni Âsı Mısra hâkim<br />
(vâlî) ta’yîn eyledi. Bir kaç aydan sonra, Mısr ehâlisi Amr<br />
ibni Âs hazretlerinin huzûruna vardılar. Dediler, bu Nil ırmagının<br />
bir âdeti vardır ki, onsuz tasmaz ve suyu kesilir. Amr ibni<br />
Âs dedi ki, o âdet nedir. Dediler ki, âdeti odur ki, üzerimizde<br />
olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocugu buluruz. Anasını<br />
ve babasını mâl ile râzı ederiz. O kızı nefîs elbiseler ile süsleyip,<br />
Nil ırmagına bırakırız. Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” bunu<br />
isitip, bu bir yaramaz isdir. Islâmda böyle bir is olmaması lâzımdır.<br />
Muhakkak islâm, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmısdır.<br />
O târîhden üç ay geçdi. Nil nehrinin suyu artmadı. Ehâlîsi<br />
baska yerlere göç etmege basladılar. Hazret-i Amr, bu hâli<br />
gördü. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine<br />
mektûb yazıp, bildirdi. Hazret-i Ömer mektûbu okudu.<br />
Cevâbında yazdı ki, iyi etmissin. Savâb olmusdur. Mektû-<br />
– 123 –<br />
bumun içine bir parça kâgıd koydum. Onu Nil ırmagına bırak.<br />
Mektûb Amr’a geldi. O kâgıdda su satırlar yazılı idi. (Ömer-ibnül<br />
Hattâbdan Mısrın Nil nehrine. Önceden akıyor idin. Simdi<br />
akmıyorsun. Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâ seni akıtır. Senin<br />
akman için Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâya düâ ediyorum.)<br />
Amr bin Âs o kâgıd parçasını, Nil nehrine bırakdı. Ertesi<br />
gün, Nil nehri onaltı arsın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi.<br />
O vaktden sonra, o yaramaz âdetden Mısr ehâlisi kurtuldular.<br />
Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü teâlâ” haber verdi ki,<br />
hazret-i Mûsâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh” Âl-i Fir’avnın<br />
üzerine beddüâ eyledi. Hak Sübhânehü ve teâlâ Nil ırmagının<br />
suyunu kesdi. Halk etrâfa dagılmaga basladılar. Sonra toplanıp,<br />
hazret-i Mûsâ aleyhisselâma gelip, tedarrû’ kıldılar. Bizim<br />
için düâ eyle, ki Nil geri revân olsun [geri aksın]. Hazret-i<br />
Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm belki îmâna gelirler diye düâ eyledi.<br />
Sabâh oldu. Gördüler ki Nil onaltı zrâ’ yukarı kalkıp, akar.<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ o ihsânı, ümmet-i Muhammedden<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kerâmet olarak verdi.<br />
Var kıyâs eyle ki, ne mertebe sultân imis.<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kuvvet-i kudsiyeleri ve rûhâniyyetleri bu mertebe idi<br />
ki, her kim karsısına gelse, yalan söylemek kasd eylese, dili varmaz<br />
idi. Dogru söylerdi. Bir mü’min ile bir münâfık karsısına<br />
vardıkda da, söylemeden onları fark ederdi. Zîrâ sûretlerine<br />
bakmayıp, sîretlerine nazar ederdi. Onun için yüksek sânlarına<br />
uygun olarak Ömer-ül Fârûk denilmisdir. Dostlugu ve adâveti<br />
Allahü teâlâ için ederdi. Gayretli idi. Ileriyi görücü, tedbîr sâhibi<br />
idi. Nice kerre, görüslerine uygun âyet-i kerîme nâzil olmusdur.<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hilâfeti zemânında, Sâm sehrine gitmek îcâb etmisdi.<br />
Se’âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” bir cemâ’ati de yanlarına alıp, Medîne-i Münevvereden<br />
çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir deveden<br />
baska binecegi yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir<br />
sâat hazret-i Ömer “radıyallahü anh” o deveye binerdi. Mugîre<br />
– 124 –<br />
piyâde olunca [yaya kalınca], deveyi yederdi. Bir sâat Mugîre<br />
binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın<br />
hikmeti, Sâm sehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti<br />
Mugîreye gelmisdi. Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler<br />
ki, efendim, ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se’âdetle sizin<br />
binmenizi ricâ ederiz. Hazret-i Ömer buyurdu ki, önce nöbet<br />
benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim.<br />
Eshâb-ı güzîn dediler ki, bugün Sâm sehrine girilecekdir.<br />
Sâm sehrinin bütün ileri gelenleri, cenâbınıza karsı çıkarlar<br />
[sizi karsılamaga gelirler]. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek<br />
münâsib degildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı<br />
makbûl tutup, red etmeyiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” huzûrsuz olup, dedi ki, siz bu evhâmdan kurtulmadınız<br />
mı? Islâm dîninin kadrini böyle mi anladınız. Bize islâm serefi<br />
yetmez mi. Islâm dîninden ekrem ve esref bir nesne var mıdır.<br />
Bu se’âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize<br />
ihsân eylemisdir. Dîn-i islâm tâcını basına koymak, kime müyesser<br />
olmusdur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
getirdigi islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i sehâdeti<br />
dilimize çırag eyledi. Kur’ân-ı azîm ile kalbimizi münevver<br />
eyledi. Islâmiyyetin kadrini acaba niçin anlamamıssınız ki, kendinizi<br />
halka, at ile, don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i<br />
ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmeti olmak serefi<br />
size yetmez mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp,<br />
bir sey diyemediler.<br />
Mugîre, bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı serîflerine getirip, çökdürdü ve<br />
dedi ki, yâ halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah<br />
yokdur. Bu ahvâl gönlümden geçmisdir. Eshâbın rey’i ile<br />
degildir [ya’nî ben düsündüm]. Kalbimden halâl eyledim. Ihsân<br />
eyle ve benim istegimi kabûl eyle. Bugün deveye se’âdetle sizin<br />
binmenizi ricâ ederim, dedi. Emîr-ül mü’minîn önünde egilip,<br />
yâ halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs<br />
eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin<br />
cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o gün se’âdetle deveye<br />
bindiler. Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi<br />
ki, iste bugün Sâm sehrine girmek müyesser oldu. Buradan<br />
– 125 –<br />
sag ve selâmetle çıkacagımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde<br />
hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin. Bütün islâm askeri<br />
hazret-i Ömere hayr düâ eylediler. Dediler ki, yâ Allahü teâlânın<br />
halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz degildir.<br />
Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle<br />
çagırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi sükrân<br />
üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından<br />
kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugîre adlı kölesi<br />
ileri gelip, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Birgün, hiç suçum yok<br />
iken, kulagımı çekip, agrıtdın. Diyorsunuz ki, kimin hakkı var<br />
ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu hakkım sizin üzerinizdedir,<br />
bilmis olunuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki, yâ Mugîre gel, sen de benim kulagımı çek, berâber<br />
olalım. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep<br />
birden tekbîr getirdiler. Arablarda âdetdir ki, bunun gibi bir<br />
acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr getirirler. Dediler ki, yâ halîfe,<br />
senin gibi âdil pâdisâh gelmemisdir. I’tikâdımız budur ki,<br />
simdiden sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu seklde küstâhlıga<br />
cür’et etmesi uygun mudur. Husûsen [özellikle] kisi, kendi<br />
kölesini azârlamasına bir sey lâzım gelmez. Nerede kaldı ki, bir<br />
mikdâr kulagını çekmis olsun. Kölenin üzerine gidip, niçin<br />
edebsizlik eyledin diye azarladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin<br />
ki, âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak<br />
evlâdır. Sonra, yâ Mugîre, gel sen de benim kulagımı çek.<br />
Dünyâda senin ile halâllasalım, âhırete kalmasın, dedi. Mugîre<br />
de hazret-i Ömerin kulagına yapısıp, bir mikdâr çekdi. Hazret-i<br />
Ömer, buyurdu, yâ Mugîre, niçin ziyâde çekmedin. Mugîre dedi<br />
ki, âhıretde kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın<br />
benim üzerimde kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu kabûlden<br />
çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib degilmidir<br />
ki, efendisi hakkında bu seklde cezâ verdi. Efendisi Hak<br />
ehli oldugunu muhakkak bilip, degil huzûrsuz olmak, kalb-i serîflerine<br />
zerre kadar bir sübhe gelmedigine i’tikâdı temâm oldugundan,<br />
bu fi’le cesâret etmisdir. Belki hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti<br />
– 126 –<br />
serîfleri ona, evvelki durumundan dahâ çok artmısdır. Hazret-i<br />
Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîflerine nihâyet<br />
yokdur. Yalnız bu yetmez mi ki, rey’lerine uygun olarak onyedi<br />
yerde, Cebrâîl aleyhisselâm Resûlullah “sallallahü aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine âyet-i kerîme getirmisdir. Tefsîr ve târîh<br />
kitâblarında da vardır.<br />
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hilâfeti zemânında, bir kaç bin askeri gazâya gönderdi. Âdet-i<br />
serîfleri söyle idi ki, gazâya giden askerlerin evlerine adam gönderip,<br />
durumlarını sorardı. Her gece kendileri sehri gezerdi. Allahü<br />
teâlânın hikmeti, bir gece sehri dolasıyordu. Bir kapının<br />
yanından geçerken, içeriden bir hâtun bagırmasını isitdi. Kulak<br />
verdi. Gördü ki, o hâtun aglıyor ve devâmlı söyliyordu ki, benim<br />
kocamı halîfe gazâya gönderdi. Ben burada aç ve susuz kaldım.<br />
Yarın varayım, halîfenin kapısına çocuklarımı bırakayım. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitir isitmez, aglaya<br />
aglaya se’âdethânelerine gelip, bir dank un omuzuna aldı. O hâtunun<br />
evine geldi. Mubârek elleri ile odun parçalayıp ve ates<br />
yakdı. Sonra eline bir testi alıp, su getirdi. Ondan sonra bir tencereyi<br />
ocaga koyup, derhâl o ası pisirdi. Bir sahan içine koyup,<br />
o hâtunun çocuklarını kaldırıp, önüne götürdü ve yidirdi. Ondan<br />
sonra özrler dileyip, dedi ki, yâ hâtun! Suçumuzu afv eyle.<br />
Zîrâ habersizdik. Simdiden sonra ahvâlini her zemân bize bildir,<br />
deyip, yoluna gitdi. Hâtun da, hazret-i Ömerin tevâdu’ ve tenezzülünü<br />
görünce hayret edip, hazret-i Ömere hayr düâlar eyledi.<br />
Simdi ey mü’min. Insâf eyle ki, bir se’âdet sâhibi halîfe-i rûy-i<br />
zemîn iken, bu seklde tenezzül ve tevâdu’ göstermesini kıyâs eyle<br />
ki, ne büyük sultândır ve ona cân ve dilden muhabbet eylemeyenin<br />
hâli ne olacakdır. (Târîh-i taberî)den nakl olunmusdur.<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe iken, Irân memleketini<br />
feth etmek arzûsunda idi. O iklimde [o memleketde] islâmiyyet<br />
yayılsın istiyordu. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” ile müsâvere edip, asker topladı. Baslarına Sa’d<br />
bin Ebî Vakkâsı “radıyallahü anh” serdâr ta’yîn edip, fâris ikli-<br />
– 127 –<br />
mine [Îrân memleketine] gazâya gönderdi. Fâris vilâyetine vardılar.<br />
Haber verdiler ki, arab askeri geldi. Irânlılar asker tedârik<br />
edip, bunlara karsı durmak istediler. Kisrânın askeri sehrden<br />
dısarı çıkıp, islâm askerinin karsısına kondular. Islâm askeri<br />
yirmibin kisi idi. Sa’d bin Ebî Vakkâsın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” huzûruna elçi gönderdiler. Ne is için geldiler ve maksadları<br />
nedir, sordular. Hazret-i Sa’d buyurdular ki, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin askeri biziz. Sizi dîn-i islâma da’vet ederiz, onun<br />
için geldik. Eger sözümüzü kabûl etmezseniz, ceng ederiz. Kisrâya<br />
bu haber geldi. Kisra askerine dedi ki, yarın cenge hâzır<br />
olunuz. Acem pâdisâhlarına kisrâ derler idi. Bu pâdisâhın adı<br />
Yezdecerd idi. Dedi ki, bu gelen asker yirmibin kisidir. Siz yüzbinden<br />
çoksunuz. Onlardan niçin korkarsınız. Sabâh oldu. Iki<br />
tarafın askeri atlara binip, saflar baglayıp, davullar çalıp, alemler<br />
[bayraklar] dikdiler. Ceng yapmak için, bahâdırlar hâzırlandılar.<br />
Sonra iki asker birbirine girdi. Ikisinin arasında mücâdele<br />
ayyûka çıkdı. O gün geceye kadar bu seklde ceng etdiler.<br />
Gece olunca âsâyis davulu çaldılar. Herbirisi çadırlarına döndüler.<br />
Bir rivâyet de sudur ki, o gece sabâha kadar muhârebe<br />
etdiler. Hiç dinlenmediler. Yezdecerdin pehlivânlarından Rüstem<br />
bin Mihribân ki ermenîdendir. Uzun zemân, muhârebe<br />
meydânında bahâdırlık yapıp, arab yigitlerinin birinin elinde<br />
helâk oldu. Bunu helâk eden arab, serâb içdigi için, kumandanın<br />
çadırında mahbûs idi. Bu mahbûs, Rüstemin bir kılınç vurması<br />
ile müslimânların sehîd oldugunu gördükçe, o dinsize dis<br />
bilerdi. Hazret-i Sa’dın mak’adında bir agrı oldugundan o gün,<br />
muhârebedeki yerine tahteravân ile gitdi. Harb âletleri çadırda,<br />
câriyesinin yanında kalmısdı. O merd gâzî cârîyeye yalvarıp,<br />
mahbûs olmakdan kurtuldu. Hazret-i Sa’dın atını ve harb<br />
âletlerini de câriyeden ricâ ile alıp, hemen meydândaki Rüstemin<br />
yanına gitdi. Ilk hücûmunda nârâ atarak Rüstemi titretdi<br />
ve göz açdırmayıp, ilk hamlede Rüstemi atından düsürüp, basını<br />
gövdesinden ayırdıkdan sonra, sözünde durup, dogruca<br />
hazret-i Sa’dın çadırında mahbûs oldugu yere geldi. Câriyeye,<br />
zinciri boynuna takdırdı. Sa’d bin Ebî Vakkâs, o merd gâzîyi<br />
tanıdı. Harb âletlerini ve atını da tanıdı. Çadırına gelerek<br />
vak’ayı câriyeden tafsîlâtı ile ögrendikden sonra, bu hâdiseyi<br />
– 128 –<br />
Fârûku Ekreme [hazret-i Ömere] arz etdi. O da gâzî merdin<br />
cezâsını bagısladı. Ve sonra yapacagı hatâları da göz yumula,<br />
seklinde, Sa’d bin Ebî Vakkâsa mektûb yazdılar. O merd gâzî<br />
Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anh” bu afv mu’âmelesini ögrenince,<br />
hemen serâb içmekden vazgeçdi. Rüstem helâk oldugu<br />
zemân, kâfirler dagılıp, islâm askeri bunların ardına düsdü.<br />
Kâfirleri kıra kıra sehrlerine götürdüler. Kal’a kapısını yıkıp,<br />
içeri girdiler. Rivâyet ederler ki, yüzbin kâfirin ellibinini kırdılar.<br />
Dogru Kisrânın serâyına geldiler. Hazînesinin temâmını<br />
ele geçirdiler. O pâdisâhın bir oglu ve bir kızı var idi. Esîr aldılar.<br />
Çok mâl ve hazîne alıp, feth ve nusret ve sâd olarak dönüp,<br />
Emîr-ül mü’minîn Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-<br />
ı serîflerine geldiler. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, emîr-ül mü’minîn Ömer hazretlerinin<br />
bu gazâsını kutladılar, hayr düâlar etdiler. Rivâyet eylediler ki,<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kızı, ezvâc-ı tâhırât<br />
ümmihâtül mü’minînden [Peygamberimizin hanımlarından]<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Ümm-i Seleme hazretlerinin<br />
huzûruna gönderdiler. Zîrâ, Ümm-i Seleme hazretleri<br />
tatlı dilli ve sefkatli ve mihribân idi. O kız, islâma gelir diye,<br />
Onun yanına gönderdiler. Çeyizini de Sa’d bin Ebû Vakkâs<br />
“radıyallahü teâlâ anh” getirip, hazret-i Ömere teslîm etdi.<br />
Hazret-i Ömer de o çehizi aynı ile Beyt-ül-mâl emînine emânet<br />
verip, böylece hıfz eyle, buyurdu. Üç ay sonra o kız, müslimân<br />
oldu. Hazret-i Ömere müjdelediler. Sonra emr etdi. Çehizlerini<br />
geri verdiler. Hazîne kapısını açdılar. Onun dürlü çehizlerini<br />
ve altınlarını, inci ve cevâhîr ve atlas ve nice dürlü<br />
donlarının [elbiselerinin] hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslîm<br />
edin diye emr eyledi. Söyle ki, Medîne ehâlisi bu mâlı görüp,<br />
hayret etdiler. Bu kız bu çehizini görünce sevinip, hazret-i<br />
Ömere düâ eyledi. O kızın adı sehr-i Bânû idi. Hikmet-i Rabbânî<br />
hazret-i Hüseyne “radıyallahü teâlâ anh” müyesser oldu,<br />
ya’nî ona nikâh etdiler.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
ikinci Halîfe Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül-Fârûkun “radıyallahü<br />
teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır.<br />
Künyesi Ebül Hafs, neseb-i serîfleri Ömer bin Hattâb bin<br />
Nüfeyl bin Abdül’uzza bin Rabah bin Abdüllah bin Revâh bin<br />
Adî bin Ka’bdır. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine dokuzuncu dedesinde birlesir ki, o da<br />
Ka’bdır. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü anhümâ”<br />
Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir derece<br />
yakındır. Zîrâ hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk Mürrede birlesir.<br />
Mürre Ka’bın ogludur. Hazret-i Resûl-i ekrem hazret-i Ömerden<br />
onüç yas büyükdür. Vâlideleri Halîmedir. Ebû Cehlin kız<br />
kardesidir ve Hîsamın kızıdır. Otuziki yasında islâma geldi.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” îmâna geldiginde, meshûr<br />
rivâyet üzere mü’minler, ricâlden [erkeklerden] otuzdokuz<br />
idi. Bunun ile kırk temâm oldu. O gün bu âyet-i kerîme nâzil oldu:<br />
(Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana yardımcı olarak<br />
Allahü teâlâ ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetisir.) [Enfâl<br />
sûresi altmısdördüncü âyet-i kerîme meâli.]<br />
Birinci Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere, Fârûk lakabını<br />
takmıslar idi. Sebebi o idi ki, hakkı bâtıldan fark etdi [ayırdı].<br />
Dîn-i islâmı kabûl etdi. Din onlar ile kuvvet buldu. Fârûk lakabı<br />
almasına bir baska sebeb de budur: Bir münâfık ile bir yehûdî,<br />
bir husûsda anlasamadı. Yehûdî da’vâyı hâlletmek için, Sultân-ı<br />
Enbiyâ hazretlerinin meclis-i serîflerine gelmek istedi. Münâfık<br />
da yehûdîlerin re’îsi Ka’b bin Esrefe gitmek istedi. Sonunda, Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” katına geldiler.<br />
Da’vâyı yehûdîye hükm buyurdular. Münâfık o hükme râzı olmayıp,<br />
hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna da’vâyı<br />
halletmesi için geldiler. Yehûdî, mâcerâ ve da’vâyı hazret-i<br />
Resûlullahın huzûruna varıp, Resûlullah hazretlerinin kendisine<br />
hükm eyledigini, münâfıkın ise buna râzı olmadıgını anlatdı.<br />
– 99 –<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o münâfıkdan, anlasmazlıgı<br />
süâl buyurdular ki, bu yehûdînin anlatdıgı gibi midir. Münâfık,<br />
evet, öyledir. Ammâ ben Peygamberin hükmüne râzı olmayıp,<br />
geldim ki, sen hükm edesin, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu: Siz yerinizde durunuz. Gelip, sizin için<br />
hükm edecegim. Varıp, evlerinden kılıncını aldı. Geldi ve münâfıkın<br />
boynunu vurdu. Buyurdu ki: Allahü teâlânın ve Resûlünün<br />
hükmüne râzı olmıyan kimseye ben böyle hükm eylerim. O<br />
vakt, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm âyet ile gelip, hazret-i Ömere<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hak ile bâtıl arasını ayırt etdi demek<br />
olan Fârûk tesmiye olundu. [Bu lakab verildi.] Âyet-i kerîme<br />
budur: (Su kimseleri görmezmisin, sana ve senden öncekilere<br />
indirilen kitâblara inandıklarını zan ederler. Muhâkeme olunmak<br />
için tâgûta [Ka’b bin Esrefe] gitmek isterler..) [Nisâ sûresi<br />
59.cu âyet-i kerîme meâli.] Tâgûtdan murâd Ka’b bin Esrefdir.<br />
Kezâ, Tefsîr-i Kâdî Beydâvîde su si’r yazılıdır.<br />
Ikinci sevgili Ömer-i âdil,<br />
Bâtılı mahv edici, dogrunun koruyucusu.<br />
Hakkı bâtıldan ayırmıs idi Fârûk,<br />
Sancagının ucu ermisdi ayyûka.<br />
Ikinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin islâma gelis sebebini anlatır:<br />
Rivâyet edilir ki, bir persembe gecesi, Habîb-i ekrem “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem”, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
düâ etdi. Düâsı kabûl oldu. Buyurdular ki, (Yâ Rabbî!<br />
Su iki kisiden hangisi sana sevgili ise dîn-i islâmı onun ile azîz<br />
eyle. Ömer bin Hattâb veyâ Amr bin Hisâm.) Ertesi gün, Kureysin<br />
büyükleri Haremde toplandılar. Isbu Ebû Tâlibin yetîmi<br />
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zuhûr<br />
edip, âbâ ve ecdâdımızın dînini ibtâl etdi. Putlarımız için, fâide<br />
ve zarar vermez diye kötüledi. Gayretine dokunmuyor mu ki,<br />
yâ Ömer, bu denli kudret ve heybetin, izzet ve satvetin var<br />
iken, putlara yardım etmeyi, onu öldürmegi düsünmüyor musun,<br />
diye tahrîk etdiler. Hazret-i Ömerin câhiliyye damarı<br />
kalkdı. Sonu kötü olan bir gayretle, kılıncını takındı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini öldürmege<br />
giderken, Benî Zühreden Nu’aym “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine<br />
rastladı. Yâ Ömer, nereye gidersin dedikde, cevâb ve-<br />
– 100 –<br />
rip, su Kureysin büyüklerine ahmak diyen ve putlarımıza bâtıl<br />
diyen, Muhammedi katl etmege gidiyorum, dedi. Nu’aym “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, yâ Ömer! Hayret edilecek bir ise<br />
yeltenirsin. Basa çıkamıyacagın sevdâya düsmüssün. Eger bu isi<br />
basarırsan, Benî Hâsim ve Benî Zühre seni sag koyacaklarını<br />
mı sanıyorsun. Yürü var, isine git, deyince, Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dedi ki, yâ Nu’aym! Yoksa sende mi, Muhammedin<br />
dînine girdin. Eger öyle ise, evvelâ seni katl edeyim. Nu’aym<br />
hazretleri dedi: Muhammedin dînine sâdece ben mi girdim, sanırsın.<br />
Kız kardesin ve enisten de girmislerdir. Ömer, bu haberi<br />
isitince, gadabı dahâ fazla olup, nereden ma’lûm onların müslimân<br />
oldukları, dedi. Nu’aym dedi: Eger inanmaz isen, kız kardesinin<br />
evine var. Bir koyunu kendi elin ile bogazla, pisirsinler.<br />
Onlar senin bogazladıgın koyunu yimezler ise, o zemân bilmis<br />
olasın ki, onlar islâm dînine girmislerdir.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o tehevvür ile gidip,<br />
kapılarına vardı. Içeriden kulagına bir ses geldi. Dikkat ile dinledi.<br />
Anladı ki, okudukları kelâm, hiç insan sözüne benzemez.<br />
Meger o vakt Tâhâ sûresi nâzil olup; hazret-i Fahr-i kâinât aleyhi<br />
efdalüttehıyyât, muhâcirînden Habbâbı “radıyallahü anh”<br />
onlara göndermisdi. Onlara, o sûrenin âyetlerini ta’lîm ediyordu.<br />
O vakt, bunlar hazret-i Ömerin korkusundan, kapıyı baglamıslardı.<br />
Ta’lîm ile mesgûl iken, hazret-i Ömer kapı ardından<br />
dinledi. Dinledikçe, istidâdlı kalblerine, ezelî olan kelâmın rahmânî<br />
nûrları gelmege baslayıp, seytânî küfr zulmeti mahv olmaga<br />
basladı. Sabr etmege mecâli kalmayıp, kapıya eli ile vurdu.<br />
Kapı baglanmıs idi. Dikkat kesildikleri gibi, içeride olanlar,<br />
korkularından susdular. Habbâbı “radıyallahü anh” gizlediler.<br />
Sûre-i kerîmeyi saklayıp, kapıya bakdılar ki, gelen hazret-i<br />
Ömerdir “radıyallahü teâlâ anh”. Kılıncı yanında, heybetle ve<br />
satvetle gelmis ki, yüzlerine bakmaz. Kız kardesi, hos geldiniz<br />
deyip, içeri alıp, oturdular. Gelmelerinden dolayı, yiyecek tedârik<br />
edip, koyun getirdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kalkıp, kendi bogazladı. Pisirdiler. Hazret-i Ömer, ezelî<br />
kelâmın te’sîrinden mest olmus, ne konusmaga mecâli ve ne<br />
oturmaga sabrı ve karârı var idi. Ne hâl ise, taâmı pisirip, ortaya<br />
getirdiler. Hazret-i Ömer dedi, gelin berâber yiyelim. Her bi-<br />
– 101 –<br />
ri bir özr behâne edip, yimediler. Kendileri de birkaç lokma aldılar.<br />
Dîn-i islâma girdiklerini tahkîk edip, hayreti de çogaldı.<br />
Taâmı [yiyecegi] kaldırdıkdan sonra, süâl buyurdular ki; okudugunuz<br />
ne idi. Onlar okuduklarını inkâr eylediler. Korkularından<br />
konusmaga basladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdular ki, bilmis olunuz ki, ben Kureys arasında kılınç<br />
baglayıp, o da’vâ ile geldim ki, varıp, Muhammedi katl edeyim.<br />
Yolda gelirken, sizin de Muhammedül-emînin dînine girdiginizi<br />
isitdim. Geldim ki, evvelâ sizi katl edeyim. Sonra Muhammedi<br />
katl edeyim. Lâkin, kapıya geldim. Kulagıma bir ses<br />
geldi. Dinledikce o kelâmın lezzeti bir hâl verdi ki, o kötü fikr<br />
benden gidip, kalbime sevk ve muhabbet dolup, beni tedirgin<br />
eyledi. Elbette inkâra mecâl vermeyip, getirin okudugunuzu,<br />
dinleyelim, dedi. Kız kardesi ve enistesi, bu sözü isitdiklerinde,<br />
sevindiler. Kalbi islâm tarafına meyl etmisdir diyerek, dediler<br />
ki, okudugumuz, Allahü teâlânın ezelî olan kelâmıdır. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile,<br />
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
inzâl eylemisdir [indirmisdir]. Isitmek murâdın ise [dinlemek istersen],<br />
evvelâ gusl eyle. Ondan sonra okuyalım, göresin. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, huzûr-ı kalb ile, gusl<br />
edip, gelip, kıbleye dönüp oturdu. Kız kardesi kalkıp, ta’zîm ve<br />
tekrîm ile, sûre-i serîfi eline alıp, (Bismillahirrahmânirrahîm).<br />
(Tâhâ ...) diye okumaga basladı. Nazm-ı serîfin fesâhat ve belâgatinden,<br />
kalbi çok yumusadı. (Ben o Allahım ki, benden baska<br />
ibâdete müstehak ilâh yokdur. O hâlde yalnız bana ibâdet et<br />
ve beni hâtırlaman için nemâz kıl) meâlindeki Tâhâ sûresinin<br />
14.cü âyetine gelince, Kur’ân-ı kerîmin nûru kalbine nûrâniyyet<br />
verip, Kur’ânın eseri açıga çıkıp, küfr ve sekâvet zulmeti gitmege<br />
basladı. Dedi ki, beni, iki cihânın fahri, Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna<br />
ulasdırın. O sırada Habbâb bin Erat, perde arasından dısarı çıkıp,<br />
dedi ki, yâ Ömer, müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâya,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin etdigi<br />
düâsı, senin hakkında, kabûl oldu. Allahü teâlâya hamd olsun.<br />
Sevinerek, önüne düsüp, hazret-i Sultân-ı Enbiyânın oldugu<br />
eve götürdü. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în”, hazret-i Ömerin geldigini görünce, hazret-i<br />
– 102 –<br />
Fahr-i kâinâta haber verdiler. Bırakın gelsin. Basında devlet<br />
var ise îmâna gelir, buyurdu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazret-i Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
mubârek nûr cemâlini müsâhede ile müserref oldu.<br />
Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki, yâ Ömer, dahâ küfr<br />
ve sekâvetden vazgeçmek yok mu? Hazret-i Ömer, Peygamberin<br />
mubârek cemâline nazar edip, kelâmını duyup, nazarlarına<br />
kavusunca, hemen karârsız kalmayıp, yüksek dergâhlarına yüz<br />
sürüp, sonra, yâ Resûlallah, hiç sek ve sübhe kalmadı. Hak Peygambersin.<br />
Bana îmânı arz eyle, dedi. (Eshedü en lâ ilâhe illallah.<br />
Ve eshedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) deyip,<br />
secere-i îmânı [îmân agacını] temîz kalbine dikdi. Cümle Eshâb-<br />
ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” tekbîr getirip,<br />
sürûr-ı kalb ile, hazret-i Ömer ile müsâfeha ve muânaka [birbiri<br />
ile kucaklasma, boynuna sarılma] eylediler. Allahü teâlâ hazretlerine<br />
hamd ve senâ eylediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu; su getirdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” temizlenip, gusl eyledi. Ona Kur’ân ta’lîm<br />
buyurdular. Kalbini îmân nûru ile doldurdular. Nemâzı ve diger<br />
dîni erkânı ta’lîm eyledi. Hazret-i Ömer onları gördü ki, magara<br />
gibi gizli bir yerde dururlar. Dedi ki, yâ Resûlallah! Bu ne<br />
keyfiyetdir ki, bu magarada ihtifâ buyurdunuz. Se’âdet ile buyurdular<br />
ki, müsriklerin mü’minlere ezâ ve cefâsından dolayı<br />
burada dururuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki,<br />
onlar puta gündüz taparlar. Önünde âsikâre yer öperler. Niçin<br />
biz, Hâlıka gizli taparız, yâ Resûlallah. Buyurun billahi varalım,<br />
biz de Harem-i beyt-i serîfde nemâzı âsikâre kılalım. Görelim,<br />
bize kim mâni’ olur. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
kalkıp, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
ile berâber, hazret-i Ömer önlerinde, elinde yalın kılınç,<br />
Beyt-i serîfe dogru yürümege basladılar. Kureys müsrikleri önlerinde,<br />
hazret-i Ömeri böyle gördüklerinde, sevinip, dediler ki,<br />
meger Ömer bunların hepsini esîr etmisdir, ki getirip karsımızda<br />
kırmak ister. Yanlarına geldiklerinde, gördüler ki, hazret-i<br />
Ömer bunların herbirine güzel muâmele edip, bunlar ile karısmıs<br />
güle-güle söylesip gelirler. Ebû Cehl la’în bu hâli gördü.<br />
Müslimân oldugunu anladı. Âh! Gördünüz mü? Muhammed<br />
Ömeri de, kendi dînine döndürmüs. Ben size demedim mi ki,<br />
– 103 –<br />
sihrle Muhammed onu aldatır, kendine uydurur. Siz dediniz ki,<br />
böyle olmaz. Eyvâh, gelin görelim, simdi ne yapalım. Ve ona ne<br />
söyliyelim. Yakınına geldiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kılıncı kaldırıp dedi; (Nazm)<br />
Durun ben geliyorum, bize kıyâma durun,<br />
Genç, ihtiyâr, yaslı hepsi, efendi köle olsun.<br />
Dîn-i islâmı teblîg için, Allah gönderdi,<br />
Bize Peygamber olan Muhammedi “aleyhisselâm”.<br />
Açıga çıkardı, güzel islâm dînini,<br />
Putlar yıkıldı, kalmadı hükmleri.<br />
Döndüm Hakka, bunun dînine girdim,<br />
Ey Kureys! Hepiniz avam ve has böyle bilin!<br />
Kâfirler, bu hâli görüp, içlerinde telâslanıp, it gibi çagrısdılar.<br />
Ebû Cehl la’în, yüksek sesle dedi ki, görün Muhammedi ki,<br />
basladı ululardan azdırmaga. [Kureysin büyüklerini müslimân<br />
yapmaga basladı.] Bu isler bize azdır. Dedim, gelin onlar çogalmadan,<br />
öldürelim, aldırmadınız. Simdi ejderhâ oldu. Kâfirler,<br />
hazret-i Ömerden korkup, hiçbir mü’mine el uzatmaga kâdir<br />
olmadılar. Her birinin dudagı kuruyup, kaldı. Server-i âlem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ileri yürüyüp, Hacer-ül esved<br />
ile bâb-ı Kâ’be-i serîf arasında durup, nemâzı o gün âsikâre kıldılar.<br />
Gerçi kâfirler çok idi. Mü’minler az idi. Nemâz bitdikden<br />
sonra kalkıp, Kâ’beyi ta’vâf etdiler. Ibni Mes’ûd “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” müslimân olması, mü’minlere feth ve nusret ve rahmet oldu.<br />
O müslimân oluncaya kadar dîn-i islâm âsikâre olmadı.<br />
Kâ’be-i mu’azzamada, müslimânlardan hiç kimse nemâz kılmamıs<br />
idi. Nakl edilmisdir ki, hazret-i Ömer “radıyallahü anh”<br />
îmâna geldikde, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, mubârek elini Ömerin “radıyallahü anh” gögsüne<br />
koyup, üç kerre buyurdular ki, (Yâ Rab! Bunun sadrında olan<br />
gereksiz sıfatı [gögsünde bulunan kötü sıfatı] ve illeti [hastalıgı]<br />
çıkarıp, onun yerine îmân ve hikmeti ver.)<br />
Üçüncü Menâkıb: Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh”<br />
rivâyet olundu. Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 104 –<br />
buyurdular ki: Sizden evvel olan ümmetler içinde muhaddisler<br />
vardı. Eger içinizde de var ise, muhakkak o Ömerdir. Sârihlerden<br />
[hadîs-i serîfi serh edenlerden] Tayyibî “rahimehullah” serh<br />
etmisdir ki, muhaddisden murâd mübâlaga ile kalbine ilhâm<br />
olunan kimsedir ki, Hak sübhânehü ve teâlâ tarafından ilhâm<br />
olunursa, Enbiyâ derecesinde olur. Ya’nî sizden evvel olan ümmetler<br />
içinde Enbiyâ var idi. Mele-i âlâ tarafından ilhâm olunurlar<br />
idi. Benim ümmetimde eger böyle kimse olur ise, ki vardır,<br />
bu mertebe sâhibinin evveli Ömerdir. Ümmet-i Muhammed sâir<br />
ümmetlerden efdal oldugu sâbitdir. Diger ümmetlerde bu sıfat<br />
ile muttasıf olan kimseler olduguna göre, bu ümmetde bulunması<br />
muhakkakdır. Benim ümmetimde var ise buyurdukları<br />
terdîd için olmaz [sözü geri çevirmek için olmaz], belki te’kid<br />
için ve kat’î olarak bildirmek içindir. Meselâ, bir kimse, çok sevdigi<br />
dostu için der ki, eger benim, bir dostum var ise o da falan<br />
kimsedir. Murâdı o kimsenin ziyâde sadâkatini beyândır [açıklamakdır].<br />
Murâdı sadâkatı yok etmek degildir. Bu hadîs-i serîf<br />
(Mesâbîh-i serîf)in sahîhinden rivâyet edilmisdir.<br />
Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de o hadîs-i serîfin akabinde<br />
anlatılmısdır. Sa’d bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi ki: Hazret-i Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” huzûr-ı serîflerinde oturan, Kureys hâtunlarından<br />
birisi, yüksek ses ile konusurken, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gelip, içeri girmege izin taleb etdi. Hâtunlar kalkıp,<br />
sür’atle perde arkasına çekildiler. Hazret-i Ömere “radıyallahü<br />
teâlâ anh” izin verilip, içeri girdi. Bakdı ki, hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gülüyordu. Ömer “radıyallahü<br />
anh” dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri mubârek dislerini<br />
güldürsün, yâ Resûlallah! Neden dolayı gülersiniz. Server-i kâinât<br />
hazretleri buyurdular ki, bu hâtunlara hayret etdim ki, benim<br />
yanımda idiler. Ne vakt ki senin sesini isitdiler, kaçıp, perde<br />
arkasına girdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki: Yâ kadınlar! Beni görünce, Resûlullahın huzûrunda oldugunuz<br />
hâlde, niçin korkup, kaçdınız. Onun huzûrunda râhat<br />
oturup, korkmuyorsunuz! Hâtunlar, perde arkasından dediler<br />
ki, yâ Ömer! Sen yaratılısda siddetli ve gadablısın. Server-i kâinât<br />
buyurdular ki; (Ey Hattâb oglu! Sen sözünden ferâgat et!<br />
Varlıgım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki,<br />
– 105 –<br />
seytân yolda sana rastlasa, o yolu bırakıp, baska yola sapar, yolunu<br />
degisdirir.) [Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” kadınlar ile oturması hicâb âyeti gelmeden evvel idi.<br />
Hicâb âyeti gelince, kadınlar ile bir arada oturmadı.]<br />
Besinci Menâkıb: Hazret-i Fahrül kevneyn [iki cihânın efendisi]<br />
ve Resûlüssekaleyn [insanların ve cinnin Peygamberi] Muhammed<br />
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün, sabâh<br />
nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek arkasını mihrâba verip,<br />
Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine<br />
teveccüh edip, buyurdular ki: (Hiç sizden bir kimse rü’yâ<br />
gördü mü.) Eshâbın cümlesi baslarını asagı salıp, cevâb vermediler.<br />
Sonra kendileri buyurdular ki, (bu gece bir garîb rü’yâ<br />
gördüm.) Eshâb-ı güzîn, rü’yâyı anlatın, dinleyelim diye ricâ etdiler.<br />
Buyurdular ki, kendimi Cennetde gördüm. Cennetin etrâfını<br />
seyr ederken, bir büyük kasr gördüm. Yüksekligi yüz fersâh<br />
yol idi. [Bir fersâh 5760 metredir.] Buna göre her tarafı büyük<br />
idi. Hâtırıma bu düsünce geldi ki, bu âlî [yüksek] makâm, hangi<br />
Peygamberindir veyâ hangi Velînindir. Böyle düsünürken,<br />
bir kaç kimse gördüm. Yanlarına vardım, süâl eyledim ki, bu<br />
âlî [yüksek] makâm, acabâ Enbiyâdan, hangi Nebînindir. Onlar,<br />
dediler ki, hiçbir Peygamberin degildir. Belki arab evlâdından<br />
bir kimsenindir. Dedim, ben, arab evlâdındanım, benim<br />
olmasın. Dediler, Kureysdendir. Ben de Kureysdenim, dedim.<br />
Dediler, ümmet-i Muhammeddendir. Dedim, ben Muhammedim.<br />
Bana söyleyin ki, ümmetimin hangisinindir. Dediler, Çihâr<br />
yâr-i güzînden Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinindir. O kasrda olan hûrî ve gılmânın nihâyeti yokdu.<br />
Husûsî olarak içlerinde, yâ Ömer, sana mahsûs bir hûrî var<br />
idi, diller serh edemez ve vasf da edemez. Lâkin senin gayretinden,<br />
asla yüzüne bakmadım, deyince, hazret-i Ömerin gözünden<br />
yaslar akıp, yâ Resûlallah! Baksaydınız ve bana da vasflarını<br />
söyleseydiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”; dergâh-<br />
ı izzetde ve Resûlullahın huzûrunda ne büyük sultândır.<br />
Mertebesi ne yüksekdir.<br />
Altıncı Menâkıb: Birgün Server-i kâinât ve mefhar-i mevcûdât<br />
[mevcûdâtın övündügü] “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, rü’yâmda ümmetim bana arz olundu. Cümlesi<br />
– 106 –<br />
önümden geçip, birbir seyr eyledim. Kiminin gömlegi dizinde<br />
idi. Kiminin dizinden asagı idi. Kiminin dizinden yukarı idi. Lâkin<br />
Ömeri bir gömlek ile gördüm ki, yerde sürünürdü. Sahâbe-i<br />
güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler ki, yâ Resûlallah!<br />
Nasıl ta’bîr buyurdunuz. Buyurdular: Dîn-i mübîn ile<br />
ta’bîr etdim. Zîrâ hilâfetleri zemânı uzundur. Dîn-i islâm dünyâya<br />
yayılır.<br />
Yedinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de sahîh olarak, Abdüllah<br />
ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet<br />
ile söyle yazılıdır. Abdüllah ibni Ömer der ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Buyurdular<br />
ki, uyudugum hâlde, bir kadeh süt ile bana geldiler. Içdim.<br />
O kadar kandım ki, tokluk alâmeti tırnaklarımda görüldü.<br />
Sonra artıgımı Ömer bin Hattâba “radıyallahü teâlâ anh” verdim.<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler<br />
ki, yâ Resûlallah! Ne ile ta’bîr etdiniz. Buyurdular ki, ilm ile<br />
ta’bîr etdim.<br />
Sekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)in sahîh hadîslerinde,<br />
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilir. Dedi ki, Resûlullahdan isitdim: Hazret-i Peygamber “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. Rü’yâda, kendimi,<br />
etrâfı örülü kuyu yanında gördüm. Bir küçük kova var idi. O kuyudan<br />
o kova ile Allahü teâlânın diledigi kadar su çekdim. Sonra<br />
Ibni Kuhâfe [Ebû Bekr] aldı. O da o kova ile kuyudan su çekdi.<br />
Bir kova, ya iki kova çekmekde za’îflik var idi. Allahü teâlâ<br />
za’îfligini afv eder. Sonra o küçük kova, büyük kova oldu. Ona<br />
gırba derler. Sonra o kovayı bir kimse aldı. Gördüm ki, bu kuvvetli<br />
ve kudretli kimse, o kova ile su çekiyor. Bu su çeken Ömer<br />
“radıyallahü anh” idi. Ömer “radıyallahü anh” o kadar su çekdi<br />
ki, kimse o kadar su çekmedi. Insanlar o kuyu yanında bir yer<br />
yapdılar. Develer su içdikden sonra, orada çöküp, istirahât eder,<br />
sonra bir kerre dahâ su içerler idi. (Mesâbîh)i serh eden “rahimehullahü<br />
teâlâ” beyân etmisdir ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerine za’îf nisbet etmekden, hilâfetlerinde bir naks ve<br />
taksîr oldugundan dolayı degil idi. Zîrâ hilâfetlerinde o kadar<br />
cehd ve tehammül etdiler ki, diger ümmet onun tehammülün-<br />
– 107 –<br />
den âcizdirler. O sebebden ki, hazret-i Âise “radıyallahü anhâ”<br />
buyurdular ki; Resûlullah hazretleri, öbür âleme göç etdikden<br />
sonra, arablar mürted olup, nifâkı izhâr etdiler [fitne çıkardılar].<br />
Babam üzerine mesakkatden ve musîbetden öyle seyler indi<br />
ki, eger büyük daglar üzerine inse idi, dagı küçültüp, dagıtırdı.<br />
Belki, za’îf nisbet etmeleri, buna isâretdir ki, hazret-i Ömer<br />
zemân-ı serîfinde, memleket fethi fazla oldu. Islâm askeri kuvvetlendi.<br />
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”<br />
zemân-ı serîfinde olan fethden fazla idi. Çünki, Sıddîkın hilâfetleri<br />
zemânı az idi. Zîrâ iki seneden ziyâde halîfelik yapmısdır.<br />
Hazret-i Ömerin hilâfeti on sene oldu. Ba’zı sârihler [serh<br />
edenler] dediler ki, hazret-i Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” (iki büyük kova) buyurdukları iki sene ve birkaç gün<br />
hilâfet müddetine isâretdir. (Allahü teâlâ za’îfligini afv etsin)<br />
zâhiren isâretdir. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” tarafından<br />
kusûr meydâna gelmesin. Ammâ Elhamdülillah; vilâyetlerinde<br />
kusûr etmediler. Allahü teâlâ za’îfi afv eder; buyurduklarının<br />
vechî bu ola ki, kuyudan su çekmelerinde olan za’îflik,<br />
zemânı serîflerinde olan irtidâda (arabların mürted olmasına)<br />
ve münâfıkların çokluguna ve zekât inkâr edenlerin olmasından<br />
dolayıdır. Magfiret ile düâ eylediler, tâ isitenler yanında<br />
muhakkak ola ki, za’îflik, kendi kusûru ile olmayıp, zemânın<br />
degisikligi dolayısiyledir.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîslerinde<br />
Ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Dediler ki, hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdular ki, (Hak teâlâ, dogruyu, Ömerin dili ve<br />
kalbi üzerine koymusdur). Ya’nî hakkın açıga çıkması ve yayılması,<br />
onun mubârek lisânları ve kalbleri üzerinde sâbit ve orada<br />
yerlesmis ve ondan zuhûr eder. Yine o hadîs-i serîfin akabinde<br />
vârid olmus ki, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular<br />
ki, Biz Ömerin söylediginin hak oldugunu, kalblerin onun sözü<br />
ile sükûn buldugunu uzak görmezdik. Ya’nî biz uzak sanmazdık<br />
ki, hazret-i Ömer konusur, o seyle ki, müstehakdır. Nefsler onun<br />
üzerine sükûn eder. Kalbler onun üzerine mutmain olur. Hak<br />
olan, dogru olan söz, onun lisânı üzerine yerlesdirilmisdir.<br />
Onuncu Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîs-i se-<br />
– 108 –<br />
rîflerinde, Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Câbir “radıyallahü anh” dedi ki, hazret-i Ömer Ebû<br />
Bekr hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ” dedi ki, (Ey, Resûlullahdan<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sonra, insanların<br />
en hayrlısı.) Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular<br />
ki, âgâh ol yâ Ömer. Sen bana böyle söyledin ise, vallâhi<br />
gerçekdir ki, Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
isitdim. Buyurdular ki, (Ömerden hayrlı bir kimse üzerine gün<br />
dogmamısdır.) Yine onun devâmında Ukbe bin Âmirden nakl<br />
edilir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular; (Eger benden sonra Peygamber gelmek ihtimâli<br />
olsa idi, Ömer bin Hattâb Peygamber olurdu.)<br />
Onbirinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)in hasen hadîslerinde,<br />
Büreydeden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmisdir: Büreyde<br />
“radıyallahü teâlâ anh” haber verdi ki, hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gazâya çıkdılar. Gazâdan<br />
sâlim ve ganîmetler ile döndükleri vaktde, siyâh renkli bir<br />
câriye gelip dedi ki, yâ Resûlallah! Ben nezr etmisdim ki, Allahü<br />
teâlâ hazretleri, eger seni sâlim ve ganîmetler ile geri döndürürse,<br />
senin huzûrunda def’ çalayım ve tegannî edeyim. Habîbullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, eger<br />
nezr etmis isen def’ çal, eger nezr etmemis isen çalma. O câriye<br />
basladı def’ çalmaga. O sırada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri geldiler. O câriye def’ çalmayı kesmedi. Sonra<br />
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Yine câriye susmadı.<br />
Sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Câriye yine def’i<br />
kesmedi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
geldiler. Hemen câriye sükût edip, def’i yere koyup, üzerine<br />
oturdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
(Muhakkak seytân senden korkar, yâ Ömer. Ben otururken bu<br />
câriye def’ çaldı. Ebû Bekr geldi. Yine çaldı. O vakt ki sen geldin,<br />
def’i yere atıp, üzerine oturdu.)<br />
Onikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)in hasen hadîslerinde,<br />
Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri oturmusdu. Bir gürültü ve çocukların<br />
seslerini isitdik. Hazret-i Resûl-i ekrem kalkdı. Bakdı ki, ha-<br />
– 109 –<br />
besîler raks ederler. Usaklar etrâfında seyr ederler. Bana dedi<br />
ki, yâ Âise! Gel seyr eyle. Ben de vardım. Çenemi hazret-i Peygamberin<br />
omuzu üzerine koyup, mubârek omuzu ile, mubârek<br />
basının arasından seyr etmege basladım. Bir müddet sonra, bana<br />
buyurdular ki, doymadın mı. Hâyır, doymadım, dedim. Murâdım<br />
bu idi ki, dahâ göreyim. Resûlün yanında ne mikdâr kıymetim<br />
vardır, bileyim. O sırada hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” çıka geldi. Hemen halk habesîlerin etrâfından dagıldılar.<br />
Hazret-i Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (Muhakkak görürüm ki, cinnin ve insanın seytânları<br />
Ömerden kaçarlar.) Âise-i Sıddîka buyurdular ki, ben de geri<br />
döndüm.<br />
Onüçüncü Menâkıb: (Me’âlimüttenzîl) kitâbının sâhibi,<br />
imâm-ı Begavî “rahmetullahi teâlâ aleyh” sûre-i Enfâlde, meâl-<br />
i serîfi (Hiçbir Peygamberini yer yüzünde .....) olan altmısyedinci<br />
âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, A’mesden, o da Amr bin<br />
Mürreden, o Ebû Ubeydeden, o Abdüllah bin Mes’ûddan bildirmislerdir.<br />
Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular<br />
ki, o vakt ki, Bedr günü oldu. Esîrler de berâberlerinde<br />
olarak geri dönüldü. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bu esîrler hakkında ne dersiniz!).<br />
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ<br />
Resûlallah, bunlar kavmindir ve ehlindir. Bunları koruma altına<br />
alıp, temkinli davranalım. Ümîd ederim ki, Allahü teâlâ hazretleri,<br />
onlara tevbe nasîb eyler. Onlardan fidye al. Bize de,<br />
küffâr üzerine kuvvet olur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki, yâ Resûlallah! Bunlar seni tekzîb etdiler, yalanladılar.<br />
Seni ihrâc etdiler. Getir, bunların boyunlarını vuralım.<br />
Alîye buyur, kardesi Ukaylın boynunu vursun. Hazret-i<br />
Hamzaya buyur, kardesi Abbâsın boynunu vursun. Bana buyur,<br />
falan kimsenin boynunu vurayım, diye kendi soyundan bir<br />
kimseyi söyledi. Çünki, bunlar kâfirlerin reîsleridir, dedi. Abdüllah<br />
bin Ebî Revâha “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Odunu çok bir dere bulalım. Bunların temâmını o dereye<br />
koyup, sonra bir ates yakalım. Atesde yansınlar. Abbâs<br />
ona dedi ki, rahmetini iyice kesdin. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri sükût etdi. Onlara cevâb vermeyip,<br />
Hâne-i serîfe gitdiler. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
– 110 –<br />
aleyhim ecma’în” ayrı ayrı olup, bir fırka dediler ki, Ebû Bekr<br />
kavline uyarız. Sonra Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” Beyt-i serîfinden çıkıp, buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ ba’zı kisilerin kalbini yumusak kılar. Hattâ yagdan dahî<br />
yumusak olur. Ba’zı kisilerin kalbini katı eyler. Hattâ tasdan da<br />
katı olur. Muhakkak yâ Ebâ Bekr, senin mislin Ibrâhîm aleyhisselâm<br />
mislidir ki [benzeridir ki], onun hakkında Allahü teâlâ,<br />
Ibrâhîm sûresi 36.cı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bana tâbi’<br />
olan, benim dînimdendir, karsı gelen için, yâ Rabbî sen gafûrürrahîmsin!)<br />
buyurdu. Ve yâ Ebâ Bekr! Senin mislin hazret-i Îsâ<br />
aleyhisselâma benzer ki, [ya’nî sen ona benzersin ki], Allahü<br />
teâlâ, Mâide sûresi 120.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlara<br />
azâb edersen, senin kullarındır. Eger afv edersen, azîz ve hakîm<br />
olan sensin) buyurdu. Ömere “radıyallahü anh” buyurdu, yâ<br />
Ömer! Senin benzerin Mûsâ aleyhisselâmdır. [Ya’nî Ona benzersin].<br />
(Yâ Rabbî! Kâfirlerin mallarının seklini degisdir. Siddetli<br />
azâbı göremeden, îmâna gelmiyecek seklde, kalblerini<br />
bagla, katı et!) [Yünûs sûresi 88.ci âyet-i kerîme meâli.] ve hazret-<br />
i Nûh aleyhisselâma benzersin ki; (Yâ Rabbî! Yeryüzünde,<br />
kâfirlerden dolasan hiç kimseyi bırakma.) [Nûh sûresi yirmialtıncı<br />
âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Sonra, hazret-i Fahr-i<br />
âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Bugün<br />
bu esîrlerden yâ fidye alınacak, yâ öldürülecekler).<br />
Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,<br />
Süheyl bin Beydâ’ hâriç olsun. Zîrâ ben onu isitdim ki, islâmı<br />
zikr ederdi. Hazret-i Resûl-i ekrem susdular. Ben öyle korkdum<br />
ki, öyle hiç korkdugumu hâtırlamıyorum. Gökden basıma tas<br />
düsdü zan etdim. O gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” Süheyl bin Beydâ’ hâriç buyurdular, ferâhladım. Ibni<br />
Mes’ûd, Ibni Abbâsdan rivâyet eder. Ömer bin Hattâb dedi ki,<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû<br />
Bekrin söyledigine meyl etdi, benim söyledigime meyl etmedi.<br />
O gün geçdi. Ertesi gün oldu. Geldim, gördüm ki, Resûlullah ve<br />
Ebû Bekr, oturmuslar, aglasırlar. Dedim yâ Resûlallah, bana<br />
haber verin, Ebû Bekr ile berâber, niçin aglarsınız. Aglamak<br />
îcâb eden bir hâl var ise, ben de aglıyayım. Eger aglanacak bir<br />
durum yok ise, sizin aglamanız için aglıyayım. Resûlullah hazretleri<br />
buyurdular ki, (Eshâbım için aglıyorum. Mal karsılıgında<br />
– 111 –<br />
esîrleri bırakdıkları için, onlara gelen azâb bana gösterildi. Su<br />
agaçdan dahâ yakın oldu) buyurarak, kendilerine yakın bir agaca<br />
isâret etdiler. Allahü teâlâ hazretleri; meâl-i serîfi (Esîrleri<br />
öldürmekde acele etmek lâzım iken, siz dünyâ malı için fidye almagı<br />
tercîh etdiniz. Hâlbuki, Allahü teâlâ sizin, kâfirleri kahr<br />
etmenizi, islâm dînine yardım etmenizi istemekdedir. Allahü<br />
teâlâ azîz ve hakîmdir.) olan Enfâl sûresi 67. âyet-i kerîmesini<br />
gönderdi. Her bir esîre fidye olarak kırk vekiyye aldılar. Her bir<br />
vekiyye kırk dirhemdir. Ibni Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu:<br />
Müsrikleri katl etmekle ilgili emr Bedr gününde oldu. Müslimânlar<br />
o günde az idi. Vaktâ ki, müslimânlar çok oldu ve saltanatları<br />
siddetlendi [güçlendi]. Hak teâlâ meâl-i serîfi (.... muhârebe<br />
sona erince, yâ karsılıksız veyâ fidye ile salıverin....) olan,<br />
Muhammed sûresi 4.cü âyet-i kerîmesini inzâl buyurup, Allahü<br />
teâlâ Peygamberini ve mü’minleri esîr emrinde muhayyer bırakdı.<br />
Isterlerse katl ederler, isterlerse köle ve câriye ederler. Isterler<br />
ise azâd ederler. Isterler ise fidye alırlar.<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdular<br />
ki, önceki Peygamberlere ve ümmetleri üzerine ganîmet harâm<br />
idi. Ne zemân ki, ganîmetden birsey ellerine geçerse, kurban<br />
için toplarlardı. Semâdan bir ates inip, onu yutardı. Bedr<br />
günü oldukda, mü’minler, ganîmeti hemen aldıkları gibi fidyeyi<br />
de aldılar. Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyeti kerîmeyi inzâl<br />
buyurdu. (Ya’nî eger Allahü teâlâ hazretlerinden ganîmet mâlının<br />
halâl olacagı levh-i mahfûzda yazılmasa idi, emr olunmadan<br />
aldıgınız fidyeler için elbette büyük azâb size erisirdi.) [Enfâl<br />
sûresi 68.ci âyet-i kerîmesi meâli.]<br />
Hasen ve Mücâhid ve Sa’d bin Câbir demislerdir ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâdan hükm gelmeden kimseye azâb olmaz.<br />
Bedr muhârebesinde hâzır olanlar ve Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” onlardandır. Hüdâdan emr olunmazdan<br />
evvel, fidye aldıgınız için, size büyük azâb erisirdi, denilmisdir.<br />
Ibni Ishâk dedi ki, Bedr gazâsına hâzır olan mü’minlerin hepsi<br />
esîrlerden fidye almagı hos gördü. Sâdece Ömer bin Hattâb<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine esîrleri katl etmegi teklîf etdiler. Sa’d bin<br />
Mu’âz “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah, esîrleri<br />
– 112 –<br />
katl etmek bana katl etmemekden dahâ iyi geliyor. Onun için,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki, (Eger semâdan azâb nâzil olsaydı, Ömer bin Hattâb ve<br />
Sa’d bin Mu’âzdan baska kimse o belâdan necât bulmazdı “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ”).<br />
Ondördüncü Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de sûre-i Bekarada;<br />
meâl-i serîfi (Oruc gecesi, hanımlarınıza yaklasmanız size<br />
halâl kılındı) olan 185.ci âyet-i kerîmenin tefsîrinde nakl edilmisdir.<br />
Tefsîr âlimleri dediler ki, islâmın ilk devrinde, iftâr etdikden<br />
sonra, yimek ve içmek aksam ile yatsı arası veyâ uyuyana<br />
kadar halâl olurdu. Yatsı nemâzını kıldıkdan veyâ uyudukdan<br />
sonra yimek, içmek ve cimâ’, ertesi günü aksama kadar harâm<br />
olurdu. Bir gece hazret-i Ömer, yatsıyı kıldıkdan sonra, tahammül<br />
edemeyip, ehline muvakaa etdi [onun ile cimâ’ yapdı]. Gusl<br />
etdikden sonra, pismân olup agladı. Nefsini levm eyledi [payladı].<br />
Ertesi sabâh, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûruna gelip, dedi ki; Yâ Resûlallah! Ben<br />
bir hatâ için, nefsimden Hak Sübhânehü ve teâlâya i’tirâz etdim.<br />
Ben bu gece yatsıyı kıldıkdan sonra, hanımımın yanına geldigimde<br />
bir güzel koku hissetdim. Nefsim bunu güzel ve sevimli<br />
gösterdi. Ehlimle yakın oldum. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Ömer! Sen bu sekl<br />
amele lâyık degil idin.) Hemen sahâbe-i güzîn içinden birkaç kisi<br />
de kalkıp, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” i’tirâf etdigi gibi<br />
i’tirâf etdiler. Sonra, hazret-i Ömerin ve Sahâbe-i güzînin hakkında<br />
yukarıda zikr olunan âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Onbesinci Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de, Tahrîm sûresinde,<br />
meâl-i serîfleri (Eger ikiniz de Allaha tevbe ederseniz<br />
[Âise ve Hafsa], ne güzel...). (Olur ki, onun Rabbi, yerinize sizden<br />
dahâ hayrlı zevceler verir....) olan 4 ve 5.ci âyet-i kerîmelerinin<br />
inme sebebi beyânında haber verilmisdir. Ismâ’îl bin Abdülkâhir<br />
râvîler vâsıtası ile Abdüllah bin Abbâsdan “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, o da Ömer bin Hattâb hazretlerinden rivâyet etdiler.<br />
Bir vakt, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, ezvâc-ı tâhirâtdan ayrılmak istediler. Bu hadîs-i serîf<br />
te’vîlli zikr olundu. Sonunda hazret-i Ömer buyurdu ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı<br />
– 113 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:8<br />
serîflerine vardım. Dedim, yâ Resûlallah! Eger hanımlarınızı<br />
bosar iseniz, sizin için sıkıntı olmaz. Eger sen onlara talâk vermis<br />
isen, muhakkak Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seninledir.<br />
Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd ederim ki, onlarla<br />
öyle bir kelâm ile konusurum ki, Allahü teâlâ benim söyledigim<br />
kavli tasdîk eder. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Tahrîm<br />
sûresi 4 ve 5. âyet-i kerîmeler.]<br />
Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” biryerde oturup, mubârek hırka-i serîfini yamarken, arkası<br />
açık kaldı. Arkasına, Allahü teâlânın emri ile bir mikdâr<br />
günes te’sîr etdi. Bir mikdâr kalb-i serîfleri incindi. Günese dikkat<br />
ile bakdı. Allahü teâlânın emri ile günes kapkara oldu.<br />
Âlem karanlık oldu. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gelip, dedi ki:<br />
Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve<br />
buyurur ki, Ömere emr edesin ki, günese sefkat nazarı ile baksın.<br />
Yoksa günes, kıyâmete dek, bu hâl üzere kalır, dedi. Hazret-<br />
i Muhammed-il Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”,<br />
hazret-i Ömeri huzûr-ı serîflerine çagırdı. Buyurdu ki, yâ<br />
Ömer! Allahü teâlâ emr buyurdu ki, Ömer, günese sefkat nazarı<br />
ile nazar etsin. Yoksa, kıyâmete kadar günes böyle kalır.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” serefli emrlerine uyarak, günese<br />
sefkat nazarı ile bakdı. Allahü teâlânın izni ile günes evvelki<br />
gibi münevver oldu. Var bundan kıyâs et ki, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” ne büyük sultân imis.<br />
Onyedinci Menâkıb: Ebûl Mu’în Nesefî “rahmetullahi<br />
aleyh” (Temhîd) adındaki risâlesinde beyân etmisdir. Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vefâtı yaklasdı.<br />
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu<br />
ki; Söylediklerimi yaz. Osmân “radıyallahü anh” ne yazayım,<br />
dedi. Buyurdular ki; (Yazın, Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
Bu Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi Ebû Bekrin, dünyâdaki<br />
son günü, âhıretdeki ilk gününün vasıyyetidir. Ben Ömer bin<br />
Hattâbı halîfe seçdim. Ona itâ’at edin. Öyle zan ediyorum ki,<br />
adâlet eder. Yanılmıssam gaybı ancak Allahü teâlâ bilir.) Sahâbe-<br />
i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin<br />
hepsi hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine râzı ol-<br />
– 114 –<br />
dular. Husûsî olarak hazret-i Alî “radıyallahü anh” râzı oldu.<br />
Seve seve önce bi’ât etdi. Zîrâ Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitmis idi. Buyurdular ki:<br />
(Benden sonra iktida’ edin [tâbi’ olun] o kimselere ki, onlar<br />
Ebû Bekr ile Ömerdir “radıyallahü anhüm”).<br />
Onsekizinci Menâkıb: Âlimler ittifâk etmislerdir. Hazret-i<br />
Ömerden “radıyallahü anh” evvel ve sonra, dünyâda kimseye<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dirligi gibi [idâresi gibi]<br />
dirlik verilmedi. Kimse onun yoluna varamadı. Hilâfetde hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” söyle idi. Dicle nehri kenârında<br />
koyun güden çobanın, bir koyunu zâyi’ olsa, korkarım ki,<br />
onu Allahü teâlâ hazretleri niçin çobanın koyunlarını gözetmedin<br />
diye benden sorar, der idi. Rivâyet olunur ki, bir gün hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ögle sıcagında kendi soyunup,<br />
sadaka develerini baglıyordu. Dediler, yâ Emîr-el-mü’minîn!<br />
Niçin sen kendin zahmet çekersin. Bir kisiye buyurun, o<br />
baglasa, olmaz mı. Buyurdu ki, bunlar fakîrlerin hakkıdır. Çünki,<br />
Allahü teâlâ beni bunlara çoban etdi. Fakîrlerin islerini kendim<br />
görmem lâzımdır. Zîrâ âhıretde benden sorarlar. Bir kisi<br />
dedi, yâ Emîr-el-mü’minîn! Sana yakın olanların islerini sen<br />
kendin görürsün. Uzak olanların isini nasıl görürsün. Buyurdu<br />
ki, insâallahü teâlâ bir sene gezecegim. Nice gücü yetmez, fakîr<br />
ve hastalar vardır. Kendim onların kapılarına varıp, ihtiyâclarını<br />
görecegim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” her yere<br />
bir emîr veyâ âmir gönderirdi. Ona bir vasiyyetnâme verirdi.<br />
Ne yapmaları îcâb etdigini bildirirdi. Der idi ki, eger dedigimden<br />
dısarı çıkarsanız, ben senden bîzârım. Bir kâgıd da o tarafın<br />
reâyâsına [ehâlisine] gönderirdi. Eger bu kisi benim dedigim<br />
yerde emrlerime uyar ise, emrine mutî’ olunuz. Eger uymaz ise<br />
mutî’ olmayınız.<br />
Abdürrahmân bin Avf der ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” geceleri sehri gezer, kontrol ederdi. Bir gece benim<br />
evime geldi. Yâ Abdürrahmân, bu gece sehrin kenârına bir kervân<br />
geldi. Korkarım ki, esyâları kaybolur. Gel, gidip, bu gece<br />
onları bekleyelim, dedi. Vardık, sabâh oluncaya kadar onları<br />
bekledik. Ramezân-ı serîfde terâvîh nemâzını cemâ’at ile kılmak,<br />
hazret-i Ömerden kaldı. Eslemîyi beytül-mâla emîn ta’yîn<br />
etmisdi. Birgün Eslemîden sordular ki, hiç hazret-i Ömerin bey-<br />
– 115 –<br />
tül-mâldan herhangi birsey aldıgı oldu mu. Dedi ki, eger, ehl ve<br />
ıyâlinin nafakaya ihtiyâcı olursa, beytül-mâldan ödünc alırdı.<br />
Eline mal geçince, yine yerine koyardı. Hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
anh”, kuru arpa ekmegi yimek âdeti idi. Kalın kumasdan<br />
gömlek giyerdi. Birçok gazâlar yapdı. O kadar vilâyetler<br />
feth eyledi ki, o kadar mâl ve menâl onun katına geldi ki, kimseye<br />
o kadar gelmedi. Arab ve acem ve rûm begleri ikrâmlar<br />
edip, hükmüne bas egdiler. O kadar sehr imâret eyledi ki, had<br />
ve hesâbı yokdu. Mesrık ve magrib arası, tâ Ceyhûna ve Âzerbaycân,<br />
Horasan derbendine ve Umman, Kirmân, Mısr, Sâm ve<br />
Rûma varıncaya kadar; bütün beldeler onun hükmüne bas egdi.<br />
Hattâ, rivâyet olundu ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” zemân-<br />
ı serîflerinde, sekizbin câmi’i serîfde cum’a kılmak müyesser<br />
olmusdur. Büyük gazâlar yapmısdır. Bu kadar memleketleri<br />
feth eylemek, ezelde ona takdîr olmusdur. Her nereye asker<br />
gönderse, mensûr ve muzaffer olup, sâlimen, ganîmetler ile geriye<br />
dönmüslerdir. Ordusu hiç maglûb olmamısdır. Tedbîrli ve<br />
tedârikli ve adâletli idi. Hilâfeti zemânında yimesi ve içmesi hiç<br />
degismedi, fazlalasmadı. Hiçbir zemân hâtırlarına kibr gelmedi,<br />
büyüklenmedi. Sonu pismânlık, üzüntü olacak is yapmadı. Bunlar<br />
(Taberî târîhi)nden alınmısdır.<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”<br />
hilâfet makâmına geçdikden sonra, kızı hazret-i Hafsa “radıyallahü<br />
anhâ” ki Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ezvâc-<br />
ı mutahheralarındandır, muhterem babalarını görmege<br />
vardılar. Mubârek yüzlerini gördükde, üzerinde olan hırkanın<br />
oniki yerde yaması var. Hattâ yamanın ikisi deriden idi. Hafsa,<br />
babasını bu hırka ile görüp, hâtır-ı serîfleri mahzûn olup, dedi<br />
ki, ey devletlim ve gözüm nûru babam. Bu hırkayı bir fakîre<br />
verseniz. Kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, câiz olmaz<br />
mı? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, kızım,<br />
sen Fahr-i âlem hazretlerinin halâli idin. Sen ona bizden<br />
yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyâyı denîden<br />
[alçak dünyâdan] neler çekmisdir. Ne mertebe sakınmısdır.<br />
Dünyâyı hor ve zelîl edip, emri altına almısdır. Âhırete tesrîf<br />
etdikde, bana vasıyyet edip, (Yâ Ömer, kıyâmet gününde, benim<br />
ile ve Ebû Bekr ile bulusmak istersen, yolumuzdan ayrılma)<br />
diye buyurmadı mı?<br />
– 116 –<br />
Yirminci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
halîfe iken, hazret-i Nu’mânı “radıyallahü teâlâ anh” serdâr yapıp,<br />
acem diyârına gönderdi. Nihâvend ile Hemedânı feth etdiler.<br />
Bir mecûsî acem, Mugîrenin elinde esîr iken, koynundan bir<br />
kutu çıkarıp, dedi ki, babam bana bu kutuyu verdigi zemânda,<br />
vasıyyet etmisdir ki, pâdisâh oldugun vakt bunu açasın. Ben<br />
simdiden sonra pâdisâh olacak degilim, deyip, kutuyu Mugîre<br />
hazretlerine teslîm eyledi. Mugîre “radıyallahü teâlâ anh”da,<br />
kutuyu eline alıp, bütün islâm askeri içinde açıp, gördüler ki, içi<br />
çok kıymetli mücevher ile doludur. Hepsi dediler ki, bu kutu<br />
ceng ile alınmamısdır. Yine bunu aynı seklde, Emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderelim. O<br />
kutuyu bir kutu içine koyup ve mühürleyip, hazret-i Ömere<br />
gönderdiler. Hazret-i Ömer de kutuyu Eshâb-ı güzîn arasında<br />
açıp, gördükden sonra, götüren kimseye, bu da gâzîlerin hakkıdır.<br />
Satsınlar, akçesini, gâzîlere taksîm etsinler diye emr etdi.<br />
Sonra o kutuyu yine islâm askeri içine gönderip, etrâfdan gelen<br />
zenginler toplanıp, satın aldılar. Otuzbin kisinin her birine<br />
onarbin akçe düsdü. Husûsan, önce maglûb etdikleri askerin<br />
malından beytülmâl için besde bir ayrıldıkdan sonra, adam basına<br />
altmıs bin akçe hisse düsmüs idi. Altından ve gümüsden<br />
gayri çok mal ve ganîmet elegeçmis idi. Bu gazâlarda tahsîl olunan<br />
mal ve ganîmetlerden, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir habbesini kabûl etmezdi. Cümlesini fakîrlere ve gâzîlere<br />
sarf ederdi. (Taberî târîhi)nden alınmısdır.<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Yine Taberî târihînden alınmısdır.<br />
Hicretin yirmiüçüncü senesi idi. Birgün Ömer bin Hattâb “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine bir asîretin zulmünden sikâyet<br />
etdiler. Îrân tarafında bir asîret vardır. San’atları harâmîlikdir.<br />
Müslimânların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. Îmâna<br />
gelmezler. Müslimânlara karısmazlar. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
anh” Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesleme<br />
asker ile varıp, onları dîne da’vet etdi. Kabûl etmediler.<br />
Cizye verin dedi, kabûl etmediler. Ceng eylediler. Mesleme onların<br />
erkeklerini kırdı. Kadınlarını esîr aldı. Mesleme ganîmet<br />
malının besde birini beyt-ül-mâl için ayırdı. Bir kutu ile kıymetli<br />
taslar eline geçmisdi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine,<br />
besde bir mal ile o kutuyu, müslimânların rızâsı ile arma-<br />
– 117 –<br />
gan gönderdi. O gönderdigi kisi rivâyet eder ki, Medîne-i münevvereye<br />
geldim. Gördüm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” yemekler pisirip, mescidde fukarâya yidirirdi. Zîrâ âdet-i<br />
serîfesi bu idi ki, beyt-ül-mâldan fakîrler için günde bir deve<br />
kesip, pisirip, yidirirdi. Yemek yinirken, kendisi mubârek eline<br />
bir asâ alıp, ayagı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve<br />
as lâzım oldukça, götürüp verirdi. O kisi der ki, hazret-i Ömeri<br />
bu hizmeti yaparken gördüm. Sabr edip, bekledim. Hazret-i<br />
Ömer isini bitirip, evlerine geldiler. Ben de arkasından vardım.<br />
Bana, içeri girin dedi. Içeri girdim. Hazret-i Ömerin hâtunu ki,<br />
Ümmü Gülsümdür. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kızıdır.<br />
Hazret-i Fâtımadan olmusdur. Gördüm ki, üzerinde bir<br />
eskimis fistan giymis, oturur. Evinin içinde, bakdım, bir eskimis<br />
kilim, iki yasdıkdan gayri nesne görmedim. O yasdıklar da hurma<br />
lifinden idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kilim<br />
üzerine oturup, yasdıgı benim altıma verdi. Oturdum. Sonra,<br />
Ümmü Gülsüme, hiç bizim için yemek pisirdin mi, dedi. Dedi<br />
ki, yâ Emîr-el mü’minîn, yalnızlık sebebi ile bugün yemek pisiremedim.<br />
Kalkıp, bir çanaga bir mikdâr zeytinyagı koyup, içine<br />
biraz tuz koydu. Bir parça arpa ekmegini hazret-i Ömerin önüne<br />
getirdi. Ben de hazret-i Ömerin hâtırı için berâber yidim.<br />
Ondan sonra, o hediyye kutusunu çıkarıp, hazret-i Ömerin<br />
önüne koydum. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu nedir,<br />
dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Müslimânlar<br />
da hisselerinden geçdiler. Hepsinin rızâsı ile bunu sana armagan<br />
gönderdiler, dedim.. Hazret-i Ömer onu gördükde, mubârek<br />
iki ellerini dizi üzerine koyup, agladı ve dedi ki: Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri Ömere bu kadar nesneler verdi.<br />
Ömerin gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yürü<br />
bu kutuyu Meslemeye götür ve de ki, bir dahâ bunun gibi is<br />
yapmasın. Müslimânların nasîbini kimseye göndermesin. Bu<br />
cevâhirleri satsın, müslimânlara dagıtsın. Çabuk git. Eger dagılmıs<br />
iseler, Meslemeye bir is ederim ki, müslimânlara ibret olur.<br />
O kimse dedi, yâ Ömer te’cîl eyle. Emîr buyurursan, benim binecegim<br />
yok. Ben gidinceye kadar geç olur. Buyurdu, sadaka<br />
develerden iki deve getirdiler. Bana verdi. Buyurdu, bu develere<br />
nöbetle binip, oraya varınca, senden dahâ müstehak ve da-<br />
– 118 –<br />
hâ fakîr bir kisi bulup, bu develeri ona ver. O kisi dedi: Gecikmis<br />
olarak Medîneden çıkıp, o makâma erisdim. Kutuyu Meslemeye<br />
verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri<br />
otuz bin altına satıp, orada bulunan gâzîlere bölüsdürdü.<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” zemân-<br />
ı serîflerinde, Sâm sehri civârında, bir kal’ayı muhâsara etdiler.<br />
Allahü teâlânın hikmeti ögle vakti yaklasdı. Feth müyesser<br />
olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, islâm askerinin hepsini huzûruna<br />
çagırıp, bu âna kadar kal’anın feth olunamamasının sebebi<br />
nedir. Kâfirler kimlerdir ki, islâm askerine karsı koyarlar.<br />
Aranızda zâhiren bir hatâ sâdır olmus kimse olmasa, bu kadar<br />
dayanamazdı, diye siddetli azarladı. Eshâb-ı tâhire varıp, herbirisi<br />
tevbe ve istigfâr ile mesgûl oldular. O esnâda Eshâb-ı güzînden<br />
birisi aglıyarak, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına<br />
gelip, dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, bu gece teheccüde<br />
kalkdıgım vakt, karanlık oldugundan, misvâkımı arayıp, bulamadım.<br />
Misvâksız nemâz kıldım. Var ise benim hatâmdandır. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, tevbe ve istigfâra<br />
devâm eyle. Bir sâat geçmeden kal’a feth oldu.<br />
Simdi, ey mü’min kardeslerim. Islâm askerine lâzım olan budur<br />
ki, dogru yoldan dısarı bir adım atmazlar. Böylece, vardıkları<br />
yerlerde yüz aklıklar edip, fethler müyesser olur. Yoksa<br />
cevr ve zulm ne dünyâya ve ne âhırete yarar. Zâlimler dünyâda<br />
ve âhıretde perîsânlıkdan kurtulamazlar. Hattâ nice mu’teber<br />
kitâblarda mesâyıh-ı ızâm rivâyet buyurmuslardır: Bir asker<br />
zulm üzerine olsa, Allahü tebâreke ve teâlâ, muhârebe safında,<br />
düsmanla karsılasınca, o zâlim askerin kalbine vehm ve korku<br />
verip, düsmân üzerine galebe etmeden firâr eder. Ceng etmege<br />
aslâ iktidârı olmaz. Ba’zı mesâyıh rivâyet etmisdir ki, zulm muhârebe<br />
mahallinde, bir kerîh sekle girip, hemen muhârebeye<br />
baslanınca, zâlimlerin gözlerine korkulu görünüp, savasmaga<br />
mecâlleri kalmayıp, firâra baslarlar. Allahü teâlâ âlimdir. Böyle<br />
hâller çok olmus, tecrîbe olunmusdur. Allahü teâlâ nefslerimizin<br />
serrinden, çirkin isleri yapmakdan hepimizi muhâfaza buyursun.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh”, hilâfeti zemânında, rûm pâdisâhına adam gönderip, dîne<br />
– 119 –<br />
da’vet eyledi. Rûm pâdisâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gönderdi.<br />
Elçi Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile bulusuldugu mahalde,<br />
hazret-i Ömer, bir kadıncagızın dıvârını yapıyor idi. O hâlde<br />
iken, haber verdiler ki, rûm pâdisâhının elçisi geldi. Emriniz<br />
nedir. Buyurdular ki, söyleyin, gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir<br />
yerde otursanız, olmaz mı, dediler. Râzı olmadı. Ne yapsınlar.<br />
Elçiyi çagırıp, hazret-i Ömer ile bulusdurdular. Elçi, hazret-i<br />
Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki, arab pâdisâhı bu mudur. Eger<br />
böyle oldugunu bilseydim, gelmezdim. Rûm pâdisâhı da beni<br />
buraya göndermezdi. Hazret-i Ömer iki mubârek parmaklarıyla<br />
isâret edip, buyurdular ki, eger göndermeseydi, onun iki gözünü<br />
çıkarırdım. Târîh yazdılar ki, meger hazret-i Ömer böyle<br />
isâret etdigi gibi, rûm pâdisâhı oturdugu yerde iki balçıklı parmak<br />
gelip, iki gözünü çıkardı. Hattâ parmaklarının balçıgı iki<br />
gözünün üzerinde yapısıp kaldı. Her ne kadar ugrasdılar ise de,<br />
gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra elçi, izin alıp,<br />
rûm pâdisâhına geldiginde, gördü ki, iki gözü de a’mâ olmus.<br />
Sebebini süâl eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta’accüb edip, o da hazret-<br />
i Ömer ile geçen ahvâli bunlara bildirdi. Ba’zı rivâyetlerde,<br />
rûm pâdisâhının elçisi geldigi vakt, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” yanında<br />
otururlar idi. Hazret-i Ömer, hurma lifinden bir gömlek<br />
giymis, dokuz yerinden yamanmıs idi. Acabâ, sultânım, mubârek<br />
arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı, dediklerinde, hemen<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü anh” gadaba gelip, dedi ki:<br />
Dahâ bu i’tibâr görmek arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i islâmda<br />
kudreti böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın serefi<br />
yetmez mi. Dîn-i islâmdan efdal ve esref bir nesne varmıdır ki,<br />
ona i’tibâr edersiniz. Bu se’âdet ve bu devlet ki, Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemisdir. Kime müyesser olmusdur<br />
ki, dîn-i islâm tâcını basımıza koydu. Ser’ı serîfi Muhammedî<br />
elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i sehâdet<br />
ile münevver eyledi. Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bilmemissiniz.<br />
Ancak kendinizi halka libâs ile mi göstermek istersiniz.<br />
O seklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelmemisdir.<br />
Söyliyenler pismân olup, artık, cevâba kâdir olmayıp,<br />
baslarını asagıya egip, sükût eylediler. Simdi, bizim sultânları-<br />
– 120 –<br />
mız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla i’tibâr etmeyince, bize de lâyık<br />
olan budur ki, onların yolunu gözetip, kıyâmet gününde, Allahü<br />
teâlânın huzûruna ve Habîbullahın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” huzûruna vardıkda mahcûb olmayalım.<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” halîfe iken, bir gün mescidde oturuyordu. Rûm kayserinin<br />
elçisi geldi. Ba’zı hediyye ve bir dogan, bir tazı, bir sise zehr de<br />
getirdi. Dedi ki, yâ halîfe. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye<br />
salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu<br />
dogan da bir dogandır ki, hangi kusa salarsanız, hiç aman vermeyip,<br />
alır. Aslâ bir kus pençesinden halâs olmaz (kurtulamaz).<br />
Bu sise içinde olan zehr, öyle bir zehrdir ki, bir katresini insana<br />
içirseler, o ânda ölür, bunun ilâcı olmaz. [Ya’nî o kisi kurtulamaz].<br />
Tuhâf nesne olup, pâdisâhlar hazînesinde bulunması lâzımdır<br />
ve lâyıkdır diye, rûm sultânı kayser göndermisdir. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, kus nedir ki, insan<br />
onunla mesgûl olup, ondan ne fâide hâsıl eder. Ehl-i hâl<br />
olan onu eline alıp, amellerini bosa çıkarmaz, deyip, baglarını<br />
çıkarıp, sahrâya salıverdi. Kelb [köpek] nedir ki, insan ona tâlib<br />
ve râgıb olup, o mekrûhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün.<br />
Onun da zincirlerini alıp, azâd eyleyip, serbest bırakdı. Ondan<br />
sonra o içinde zehr olan siseyi mubârek eline alıp, dedi ki,<br />
benim dünyâda nefsimden büyük düsmânım yokdur. O zehri<br />
(Bismillahirrahmânirrahîm) deyip, temâmını içdi. Elçi bu hâli<br />
görünce, sasırıp, mescid kapısında durdu. Bir zemândan sonra<br />
gelip, hazret-i Ömere bakdı. Gördü ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” evvelki gibi devlet ve se’âdetle, sıhhat ve selâmetde<br />
oturur. Hemen yerinden kalkıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ayaklarına yüzünü ve gözünü sürüp dedi ki,<br />
yâ halîfe, bana îmânı anlat. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” elçiye kelime-i sehâdet telkîn etdi ve elçi, müslimân oldu.<br />
Ondan sonra elçi, rûm kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü<br />
Ömerin “radıyallahü anh” hizmetinde geçirdi.<br />
Yirmibesinci Menâkıb: Hazret-i Mevlânâ Abdürrahmân Câmînin<br />
”kuddise sirruh” (Sevâhid-ün Nübüvve) adlı kitâbından<br />
acemîlere kolaylık olmak için terceme olunmusdur. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, Eshâb-ı Güzîn “rıdvâ-<br />
– 121 –<br />
nullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden birisini serdâr<br />
(komutan) ta’yîn edip, islâm askeri ile gazâya göndermisdi. Askerler<br />
gitdikden sonra, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oturdugu yerde, üç kerre sesli olarak lebbeyk dedi. Hiçbir<br />
kimse bunun sırrına vâkıf olmayıp, sormaga da kimse cesâret<br />
edemedi. Zîrâ Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok fazla sanlı idi.<br />
Kimse teklîfsiz huzûrlarında söz söyleyemezdi. Bu hâlin oldugu<br />
günün târîhini yazdılar. Görelim bunun aslı nedir, dediler. Bir<br />
zemân sonra o serdâr ve askerleri, nice fethler yapıp, sâlimen ve<br />
ganîmetler ile geri geldiler. Serdâr, hazret-i Ömere “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sefer ahvâlini bir bir anlatdı. Hazret-i Ömer buyurdu<br />
ki; yâ o yigidin hâli ne oldu, dedi. O da, dedi ki, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ma’lûmdur, yâ Ömer! Kasd ile olmadı. Soyunup, suya<br />
girdi. Meger o su gâyet soguk olup, tâkat getiremeyip, üç kerre;<br />
yâ Ömer diye bagırdı ve rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, benden sonra âdet olmayacagını bilsem, seni<br />
katl ederdim. Ammâ var, o yigidin evlâdına akça borcunu ver,<br />
ya’nî diyetini öde, diye tenbîh eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu mertebe âdil idi. Askerin ahvâline çok fazla<br />
alâka gösterirdi. Hattâ o yigidin vefât etdigi yer bir aylık yol idi.<br />
Bu uzaklıkdaki yoldan çagırdıgı gibi, Medîne-i münevverede, izzet<br />
ve se’âdet ile oturdugu yerde, o yigidin bagırmasını isitip, üç<br />
kerre “lebbeyk” demesinin sebebi bu idi.<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Vettîn sûresinin tefsîrinde yazılmısdır<br />
ki, Mesrık tarafında bir yer var idi. Adına Bahreyn derlerdi.<br />
Orada yılda bir kerre ejderhâ çıkardı. Câbilkâ sehrine gelip, ona<br />
her sene bir oglan verirlerdi. Onu yiyip, ondan sonra geri döner<br />
giderdi. Bir sene bir fakîr kimseye nöbet geldi. O biçârenin de<br />
bir oglu var idi. Ejderhânın gelme vakti de yaklasmısdı. O fakîrin<br />
oglunu verecekler, ejderhâ yiyecekdi. O fakîr müthîs ızdırâbda<br />
iken, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hânelerine<br />
vardı. Cigerini daglayıp, gözyasları dökerek dedi ki, yâ<br />
emîr-el-mü’minîn, yâ halîfe-i rûy-i zemîn! Revâ mıdır [uygun<br />
mudur], senin se’âdetli zemânında, benim gibi bir miskin ızdırâbda<br />
olsun. Senin yanında iken, ben zahmet çekeyim, uygun<br />
mudur? Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” buyurdular ki, sebebi<br />
nedir, bize haber ver. O derdli adam dedi: Yâ Emîr-el-mü’minîn.<br />
Ben Câbilkâ sehrinden gelirim. Senede bir kerre Câbilkâ<br />
– 122 –<br />
sehrimize bir ejderhâ gelir. Bir evden bir oglan verirler. Ejderhâ<br />
o oglanı yutar. Ondan sonra geri dönüp, gider. Ertesi sene bir<br />
dahâ gelir. Bu sene nöbet ben fakîre geldi. Benim bir tek oglum<br />
var. Baska yokdur. Benim derdim budur deyip, feryâd, figân etdi.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mubârek eline kalem<br />
alıp, bir kâgıda yazdı. Dedi ki, ey ejderhâ! Simdiden sonra sen o<br />
sehre artık gelip, oglan almıyacaksın. Eger gelecek olur isen, Allahü<br />
teâlânın Habîbi ve Resûlü Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hakkı için, oraya gelip, seni atese atıp ve<br />
vücûdunu dünyâdan yok ederim. O yazdıgını, o fakîrin eline<br />
verdi. Fakîr, Câbilkâ sehrine gidip, sehrin ehâlisine haber verdi.<br />
Hepsi sevindiler. O kâgıdı alıp, ejderhânın yolu üzerine koyup,<br />
gözetdiler. O ejderhâ da gelip, o yol üzerinde o kâgıdı gördügü<br />
gibi, yüzüne ve gözüne sürüp, öpüp, bası üzerine koyup, o ân geri<br />
döndü. Artık o sehre gelip, oglan istemedi. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlânın kudreti ile ve Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn hazretlerinin<br />
mu’cizesi ve hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
kerâmeti ile, bu sehr halkı, bunun gibi ejderhânın serrinden halâs<br />
oldular [kurtuldular].<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de beyân<br />
olunmusdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı<br />
serîflerinde, Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,<br />
Mısr üzerine gönderdi. Mısrı feth etdi. Amr ibni Âsı Mısra hâkim<br />
(vâlî) ta’yîn eyledi. Bir kaç aydan sonra, Mısr ehâlisi Amr<br />
ibni Âs hazretlerinin huzûruna vardılar. Dediler, bu Nil ırmagının<br />
bir âdeti vardır ki, onsuz tasmaz ve suyu kesilir. Amr ibni<br />
Âs dedi ki, o âdet nedir. Dediler ki, âdeti odur ki, üzerimizde<br />
olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocugu buluruz. Anasını<br />
ve babasını mâl ile râzı ederiz. O kızı nefîs elbiseler ile süsleyip,<br />
Nil ırmagına bırakırız. Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” bunu<br />
isitip, bu bir yaramaz isdir. Islâmda böyle bir is olmaması lâzımdır.<br />
Muhakkak islâm, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmısdır.<br />
O târîhden üç ay geçdi. Nil nehrinin suyu artmadı. Ehâlîsi<br />
baska yerlere göç etmege basladılar. Hazret-i Amr, bu hâli<br />
gördü. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine<br />
mektûb yazıp, bildirdi. Hazret-i Ömer mektûbu okudu.<br />
Cevâbında yazdı ki, iyi etmissin. Savâb olmusdur. Mektû-<br />
– 123 –<br />
bumun içine bir parça kâgıd koydum. Onu Nil ırmagına bırak.<br />
Mektûb Amr’a geldi. O kâgıdda su satırlar yazılı idi. (Ömer-ibnül<br />
Hattâbdan Mısrın Nil nehrine. Önceden akıyor idin. Simdi<br />
akmıyorsun. Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâ seni akıtır. Senin<br />
akman için Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâya düâ ediyorum.)<br />
Amr bin Âs o kâgıd parçasını, Nil nehrine bırakdı. Ertesi<br />
gün, Nil nehri onaltı arsın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi.<br />
O vaktden sonra, o yaramaz âdetden Mısr ehâlisi kurtuldular.<br />
Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü teâlâ” haber verdi ki,<br />
hazret-i Mûsâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh” Âl-i Fir’avnın<br />
üzerine beddüâ eyledi. Hak Sübhânehü ve teâlâ Nil ırmagının<br />
suyunu kesdi. Halk etrâfa dagılmaga basladılar. Sonra toplanıp,<br />
hazret-i Mûsâ aleyhisselâma gelip, tedarrû’ kıldılar. Bizim<br />
için düâ eyle, ki Nil geri revân olsun [geri aksın]. Hazret-i<br />
Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm belki îmâna gelirler diye düâ eyledi.<br />
Sabâh oldu. Gördüler ki Nil onaltı zrâ’ yukarı kalkıp, akar.<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ o ihsânı, ümmet-i Muhammedden<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kerâmet olarak verdi.<br />
Var kıyâs eyle ki, ne mertebe sultân imis.<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kuvvet-i kudsiyeleri ve rûhâniyyetleri bu mertebe idi<br />
ki, her kim karsısına gelse, yalan söylemek kasd eylese, dili varmaz<br />
idi. Dogru söylerdi. Bir mü’min ile bir münâfık karsısına<br />
vardıkda da, söylemeden onları fark ederdi. Zîrâ sûretlerine<br />
bakmayıp, sîretlerine nazar ederdi. Onun için yüksek sânlarına<br />
uygun olarak Ömer-ül Fârûk denilmisdir. Dostlugu ve adâveti<br />
Allahü teâlâ için ederdi. Gayretli idi. Ileriyi görücü, tedbîr sâhibi<br />
idi. Nice kerre, görüslerine uygun âyet-i kerîme nâzil olmusdur.<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hilâfeti zemânında, Sâm sehrine gitmek îcâb etmisdi.<br />
Se’âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” bir cemâ’ati de yanlarına alıp, Medîne-i Münevvereden<br />
çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir deveden<br />
baska binecegi yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir<br />
sâat hazret-i Ömer “radıyallahü anh” o deveye binerdi. Mugîre<br />
– 124 –<br />
piyâde olunca [yaya kalınca], deveyi yederdi. Bir sâat Mugîre<br />
binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın<br />
hikmeti, Sâm sehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti<br />
Mugîreye gelmisdi. Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler<br />
ki, efendim, ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se’âdetle sizin<br />
binmenizi ricâ ederiz. Hazret-i Ömer buyurdu ki, önce nöbet<br />
benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim.<br />
Eshâb-ı güzîn dediler ki, bugün Sâm sehrine girilecekdir.<br />
Sâm sehrinin bütün ileri gelenleri, cenâbınıza karsı çıkarlar<br />
[sizi karsılamaga gelirler]. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek<br />
münâsib degildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı<br />
makbûl tutup, red etmeyiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” huzûrsuz olup, dedi ki, siz bu evhâmdan kurtulmadınız<br />
mı? Islâm dîninin kadrini böyle mi anladınız. Bize islâm serefi<br />
yetmez mi. Islâm dîninden ekrem ve esref bir nesne var mıdır.<br />
Bu se’âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize<br />
ihsân eylemisdir. Dîn-i islâm tâcını basına koymak, kime müyesser<br />
olmusdur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
getirdigi islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i sehâdeti<br />
dilimize çırag eyledi. Kur’ân-ı azîm ile kalbimizi münevver<br />
eyledi. Islâmiyyetin kadrini acaba niçin anlamamıssınız ki, kendinizi<br />
halka, at ile, don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i<br />
ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmeti olmak serefi<br />
size yetmez mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp,<br />
bir sey diyemediler.<br />
Mugîre, bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı serîflerine getirip, çökdürdü ve<br />
dedi ki, yâ halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah<br />
yokdur. Bu ahvâl gönlümden geçmisdir. Eshâbın rey’i ile<br />
degildir [ya’nî ben düsündüm]. Kalbimden halâl eyledim. Ihsân<br />
eyle ve benim istegimi kabûl eyle. Bugün deveye se’âdetle sizin<br />
binmenizi ricâ ederim, dedi. Emîr-ül mü’minîn önünde egilip,<br />
yâ halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs<br />
eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin<br />
cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o gün se’âdetle deveye<br />
bindiler. Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi<br />
ki, iste bugün Sâm sehrine girmek müyesser oldu. Buradan<br />
– 125 –<br />
sag ve selâmetle çıkacagımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde<br />
hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin. Bütün islâm askeri<br />
hazret-i Ömere hayr düâ eylediler. Dediler ki, yâ Allahü teâlânın<br />
halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz degildir.<br />
Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle<br />
çagırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi sükrân<br />
üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından<br />
kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugîre adlı kölesi<br />
ileri gelip, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Birgün, hiç suçum yok<br />
iken, kulagımı çekip, agrıtdın. Diyorsunuz ki, kimin hakkı var<br />
ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu hakkım sizin üzerinizdedir,<br />
bilmis olunuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki, yâ Mugîre gel, sen de benim kulagımı çek, berâber<br />
olalım. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep<br />
birden tekbîr getirdiler. Arablarda âdetdir ki, bunun gibi bir<br />
acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr getirirler. Dediler ki, yâ halîfe,<br />
senin gibi âdil pâdisâh gelmemisdir. I’tikâdımız budur ki,<br />
simdiden sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu seklde küstâhlıga<br />
cür’et etmesi uygun mudur. Husûsen [özellikle] kisi, kendi<br />
kölesini azârlamasına bir sey lâzım gelmez. Nerede kaldı ki, bir<br />
mikdâr kulagını çekmis olsun. Kölenin üzerine gidip, niçin<br />
edebsizlik eyledin diye azarladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin<br />
ki, âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak<br />
evlâdır. Sonra, yâ Mugîre, gel sen de benim kulagımı çek.<br />
Dünyâda senin ile halâllasalım, âhırete kalmasın, dedi. Mugîre<br />
de hazret-i Ömerin kulagına yapısıp, bir mikdâr çekdi. Hazret-i<br />
Ömer, buyurdu, yâ Mugîre, niçin ziyâde çekmedin. Mugîre dedi<br />
ki, âhıretde kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın<br />
benim üzerimde kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu kabûlden<br />
çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib degilmidir<br />
ki, efendisi hakkında bu seklde cezâ verdi. Efendisi Hak<br />
ehli oldugunu muhakkak bilip, degil huzûrsuz olmak, kalb-i serîflerine<br />
zerre kadar bir sübhe gelmedigine i’tikâdı temâm oldugundan,<br />
bu fi’le cesâret etmisdir. Belki hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti<br />
– 126 –<br />
serîfleri ona, evvelki durumundan dahâ çok artmısdır. Hazret-i<br />
Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîflerine nihâyet<br />
yokdur. Yalnız bu yetmez mi ki, rey’lerine uygun olarak onyedi<br />
yerde, Cebrâîl aleyhisselâm Resûlullah “sallallahü aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine âyet-i kerîme getirmisdir. Tefsîr ve târîh<br />
kitâblarında da vardır.<br />
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hilâfeti zemânında, bir kaç bin askeri gazâya gönderdi. Âdet-i<br />
serîfleri söyle idi ki, gazâya giden askerlerin evlerine adam gönderip,<br />
durumlarını sorardı. Her gece kendileri sehri gezerdi. Allahü<br />
teâlânın hikmeti, bir gece sehri dolasıyordu. Bir kapının<br />
yanından geçerken, içeriden bir hâtun bagırmasını isitdi. Kulak<br />
verdi. Gördü ki, o hâtun aglıyor ve devâmlı söyliyordu ki, benim<br />
kocamı halîfe gazâya gönderdi. Ben burada aç ve susuz kaldım.<br />
Yarın varayım, halîfenin kapısına çocuklarımı bırakayım. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitir isitmez, aglaya<br />
aglaya se’âdethânelerine gelip, bir dank un omuzuna aldı. O hâtunun<br />
evine geldi. Mubârek elleri ile odun parçalayıp ve ates<br />
yakdı. Sonra eline bir testi alıp, su getirdi. Ondan sonra bir tencereyi<br />
ocaga koyup, derhâl o ası pisirdi. Bir sahan içine koyup,<br />
o hâtunun çocuklarını kaldırıp, önüne götürdü ve yidirdi. Ondan<br />
sonra özrler dileyip, dedi ki, yâ hâtun! Suçumuzu afv eyle.<br />
Zîrâ habersizdik. Simdiden sonra ahvâlini her zemân bize bildir,<br />
deyip, yoluna gitdi. Hâtun da, hazret-i Ömerin tevâdu’ ve tenezzülünü<br />
görünce hayret edip, hazret-i Ömere hayr düâlar eyledi.<br />
Simdi ey mü’min. Insâf eyle ki, bir se’âdet sâhibi halîfe-i rûy-i<br />
zemîn iken, bu seklde tenezzül ve tevâdu’ göstermesini kıyâs eyle<br />
ki, ne büyük sultândır ve ona cân ve dilden muhabbet eylemeyenin<br />
hâli ne olacakdır. (Târîh-i taberî)den nakl olunmusdur.<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe iken, Irân memleketini<br />
feth etmek arzûsunda idi. O iklimde [o memleketde] islâmiyyet<br />
yayılsın istiyordu. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” ile müsâvere edip, asker topladı. Baslarına Sa’d<br />
bin Ebî Vakkâsı “radıyallahü anh” serdâr ta’yîn edip, fâris ikli-<br />
– 127 –<br />
mine [Îrân memleketine] gazâya gönderdi. Fâris vilâyetine vardılar.<br />
Haber verdiler ki, arab askeri geldi. Irânlılar asker tedârik<br />
edip, bunlara karsı durmak istediler. Kisrânın askeri sehrden<br />
dısarı çıkıp, islâm askerinin karsısına kondular. Islâm askeri<br />
yirmibin kisi idi. Sa’d bin Ebî Vakkâsın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” huzûruna elçi gönderdiler. Ne is için geldiler ve maksadları<br />
nedir, sordular. Hazret-i Sa’d buyurdular ki, Allahü teâlâ<br />
hazretlerinin askeri biziz. Sizi dîn-i islâma da’vet ederiz, onun<br />
için geldik. Eger sözümüzü kabûl etmezseniz, ceng ederiz. Kisrâya<br />
bu haber geldi. Kisra askerine dedi ki, yarın cenge hâzır<br />
olunuz. Acem pâdisâhlarına kisrâ derler idi. Bu pâdisâhın adı<br />
Yezdecerd idi. Dedi ki, bu gelen asker yirmibin kisidir. Siz yüzbinden<br />
çoksunuz. Onlardan niçin korkarsınız. Sabâh oldu. Iki<br />
tarafın askeri atlara binip, saflar baglayıp, davullar çalıp, alemler<br />
[bayraklar] dikdiler. Ceng yapmak için, bahâdırlar hâzırlandılar.<br />
Sonra iki asker birbirine girdi. Ikisinin arasında mücâdele<br />
ayyûka çıkdı. O gün geceye kadar bu seklde ceng etdiler.<br />
Gece olunca âsâyis davulu çaldılar. Herbirisi çadırlarına döndüler.<br />
Bir rivâyet de sudur ki, o gece sabâha kadar muhârebe<br />
etdiler. Hiç dinlenmediler. Yezdecerdin pehlivânlarından Rüstem<br />
bin Mihribân ki ermenîdendir. Uzun zemân, muhârebe<br />
meydânında bahâdırlık yapıp, arab yigitlerinin birinin elinde<br />
helâk oldu. Bunu helâk eden arab, serâb içdigi için, kumandanın<br />
çadırında mahbûs idi. Bu mahbûs, Rüstemin bir kılınç vurması<br />
ile müslimânların sehîd oldugunu gördükçe, o dinsize dis<br />
bilerdi. Hazret-i Sa’dın mak’adında bir agrı oldugundan o gün,<br />
muhârebedeki yerine tahteravân ile gitdi. Harb âletleri çadırda,<br />
câriyesinin yanında kalmısdı. O merd gâzî cârîyeye yalvarıp,<br />
mahbûs olmakdan kurtuldu. Hazret-i Sa’dın atını ve harb<br />
âletlerini de câriyeden ricâ ile alıp, hemen meydândaki Rüstemin<br />
yanına gitdi. Ilk hücûmunda nârâ atarak Rüstemi titretdi<br />
ve göz açdırmayıp, ilk hamlede Rüstemi atından düsürüp, basını<br />
gövdesinden ayırdıkdan sonra, sözünde durup, dogruca<br />
hazret-i Sa’dın çadırında mahbûs oldugu yere geldi. Câriyeye,<br />
zinciri boynuna takdırdı. Sa’d bin Ebî Vakkâs, o merd gâzîyi<br />
tanıdı. Harb âletlerini ve atını da tanıdı. Çadırına gelerek<br />
vak’ayı câriyeden tafsîlâtı ile ögrendikden sonra, bu hâdiseyi<br />
– 128 –<br />
Fârûku Ekreme [hazret-i Ömere] arz etdi. O da gâzî merdin<br />
cezâsını bagısladı. Ve sonra yapacagı hatâları da göz yumula,<br />
seklinde, Sa’d bin Ebî Vakkâsa mektûb yazdılar. O merd gâzî<br />
Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anh” bu afv mu’âmelesini ögrenince,<br />
hemen serâb içmekden vazgeçdi. Rüstem helâk oldugu<br />
zemân, kâfirler dagılıp, islâm askeri bunların ardına düsdü.<br />
Kâfirleri kıra kıra sehrlerine götürdüler. Kal’a kapısını yıkıp,<br />
içeri girdiler. Rivâyet ederler ki, yüzbin kâfirin ellibinini kırdılar.<br />
Dogru Kisrânın serâyına geldiler. Hazînesinin temâmını<br />
ele geçirdiler. O pâdisâhın bir oglu ve bir kızı var idi. Esîr aldılar.<br />
Çok mâl ve hazîne alıp, feth ve nusret ve sâd olarak dönüp,<br />
Emîr-ül mü’minîn Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-<br />
ı serîflerine geldiler. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, emîr-ül mü’minîn Ömer hazretlerinin<br />
bu gazâsını kutladılar, hayr düâlar etdiler. Rivâyet eylediler ki,<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kızı, ezvâc-ı tâhırât<br />
ümmihâtül mü’minînden [Peygamberimizin hanımlarından]<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Ümm-i Seleme hazretlerinin<br />
huzûruna gönderdiler. Zîrâ, Ümm-i Seleme hazretleri<br />
tatlı dilli ve sefkatli ve mihribân idi. O kız, islâma gelir diye,<br />
Onun yanına gönderdiler. Çeyizini de Sa’d bin Ebû Vakkâs<br />
“radıyallahü teâlâ anh” getirip, hazret-i Ömere teslîm etdi.<br />
Hazret-i Ömer de o çehizi aynı ile Beyt-ül-mâl emînine emânet<br />
verip, böylece hıfz eyle, buyurdu. Üç ay sonra o kız, müslimân<br />
oldu. Hazret-i Ömere müjdelediler. Sonra emr etdi. Çehizlerini<br />
geri verdiler. Hazîne kapısını açdılar. Onun dürlü çehizlerini<br />
ve altınlarını, inci ve cevâhîr ve atlas ve nice dürlü<br />
donlarının [elbiselerinin] hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslîm<br />
edin diye emr eyledi. Söyle ki, Medîne ehâlisi bu mâlı görüp,<br />
hayret etdiler. Bu kız bu çehizini görünce sevinip, hazret-i<br />
Ömere düâ eyledi. O kızın adı sehr-i Bânû idi. Hikmet-i Rabbânî<br />
hazret-i Hüseyne “radıyallahü teâlâ anh” müyesser oldu,<br />
ya’nî ona nikâh etdiler.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1333</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:00:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1333</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
Otuzikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
halîfe iken, bir bayram günü, bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” evlâdlarına hâllerine uygun olarak,<br />
bayramlık elbiseler aldılar. O bayramda, hazret-i Ömerin “ra-<br />
– 129 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:9<br />
dıyallahü teâlâ anh” çocugunun elbisesi eski idi. Diger çocukların<br />
elbiseleri yeni idi. Çocukluk sebebi ile olacak ki, onunla<br />
bir mikdâr istihzâ etdiler. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oglu kendisi ile istihzâ etdiklerini anlayınca, aglıya aglıya<br />
babasının huzûruna geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oglunu aglar seklde görünce, sebebini sordular. O da çocuklar<br />
ile arasında geçen hâdiseyi babasına anlatdı. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da oglunu böyle mahzûn ve gamlı<br />
görünce, kalbden acıyıp, sefkat ve merhametinden, beytülmâl<br />
emînini huzûruna çagırdı. Dedi ki, iyd-i serîf [bayram] gelmekde<br />
olup, herkes çocuklarına yeni elbise aldılar. Bizim oglumuzun<br />
elbisesi eski olmakla, diger çocuklar istihzâ etmisler.<br />
Aglıya aglıya bana geldi. Ben de hâlini görünce, zarûrî olarak<br />
sefkat ve merhametimden dolayı, sizi da’vet eyledim ki, beytül-<br />
mâldan bana ta’yin olunan gelecek aya âid olmak üzere bir<br />
kaç akça veresin ki, buna bir elbise alayım. Beytül-mâl emîni<br />
dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, gelecek aya kadar yasayacagınızı<br />
tahkîk etdiniz mi [arasdırdınız mı] ki, hak etmeden önce,<br />
benden hak etmediginiz paranızı istersiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden<br />
gayri kim bilir. Beyt-ül-mâl emîni dedi ki, yâ halîfe,<br />
siz bilmedikden sonra, ülûfe almak size lâyık degil; bize de vermek<br />
ma’kûl degildir. Hazret-i Ömer söyledigine pismân olup,<br />
istigfâr eyledi. O emîni begenip, hayr düâ eyledi. Allahü teâlâ<br />
hazretleri kemâl-i lütfundan hazret-i Ömerin ogluna da bir yol<br />
ile teselli verip, her biri gönülleri hos olarak gitdiler. Ey<br />
mü’min kardeslerim. Simdi gelin, insâf edin. Hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” adline ve hilmine ki, halîfe-i rûyi zemîn<br />
iken, ogluna elbise alamayıp, beytül-mâldan birkaç akça istedikde,<br />
beyt-ül-mâl emîni de bu yol ile mâni’ olduguna huzûrsuz<br />
olmayıp, ayrıca düâ eylemisdir. Var kıyâs eyle ki, nasıl bir zât<br />
imis.<br />
Otuzüçüncü Menâkıb: Medîne ehâlisi anlasarak bir yere<br />
toplandılar. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adâletini<br />
tecrübe etmek için anlasdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı.<br />
Ben sizin müskilinizi hâl etmege muktedirim, dedi. Onlar da<br />
buna ba’zı va’dlerde bulundular. Hazret-i Ömerin bir oglu var<br />
– 130 –<br />
idi. Bedenen çok za’îf kalmısdı. O yehûdî, kendisini hekîm tanıtıp,<br />
hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oglunun yanına<br />
vardı. Hâlini ve hâtırını sordu. O da, za’îfliginden bir mikdâr hikâye<br />
yolu ile sikâyet etdi. Mel’ûn yehûdî tebessüm ederek, bunun<br />
ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ kalblerinde kin<br />
ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düsüp, odasına götürdü. Sonra<br />
bir sürâhî serâb doldurup, serbetdir diye önüne koydu. Bu senin<br />
derdine devâdır. Bunu içdigin gibi sıhhat bulursun, dedi. O<br />
da sözünü hakîkat zan edip, serâb ne oldugunu görmedigi için,<br />
o sürâhîdeki serâbı içip, serhos oldu. O yehûdînin güzel bir kızı<br />
vardı. O kızı arz eyledi. Serâbın te’sîri ile serhos oldugundan,<br />
kıza sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı basına geldikde,<br />
yapdıgı islere pismân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr<br />
edip, evlerine geldi. Hikmet-i rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk<br />
dogdu. Sonra, mel’ûn yehûdî, bir çok yehûdîyi ve o çocugu yanına<br />
alıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yanına<br />
getirdiler. Dediler ki, yâ halîfe, senin oglun, bizim kızımıza zorlıyarak<br />
sâhib olup, bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemege<br />
mecbûr degiliz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu<br />
görünce, mubârek gönülleri perîsân olup, oglunu çagırdı ve bu<br />
durumu sordu. Oglu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o ma’sûma beyt-ül-mâldan<br />
nafaka ta’yîn eyledi. Sonra oglunu asagı alıp, dînin emri olan<br />
sopayı vurdurmaga basladı. Sopa sayısı kırk oldugu zemân, Eshâb-<br />
ı güzîn, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerinin yanına gelip,<br />
ricâ etdiler. Yâ halîfe, oglunuz hastadır, bu sekldeki sopaya tehammül<br />
edemez. Ihsân eyle, bunun suçunu bize bagısla. Zîrâ<br />
sesi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
sesine benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i Mutahharaya götürüp,<br />
yüksek ses ile Kur’ân-ı azîmüssânı okutup, kendileri dısarıdan<br />
dinlerler idi. Hazret-i Habîbullahın hasretinden cigerlerini<br />
daglarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti için suçunu afv eyle diye,<br />
ne seklde söylediler ise, iltifât eylemedi. Allahü teâlânın<br />
hakkında hâtır olmaz. Âhıretde çekmekden, dünyâda cezâsını<br />
bulmak iyidir, buyurdular. Altmıs degnek oldukda, babasına<br />
çagırdı ki, yâ baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin yüzünü göreyim,<br />
halâllik dileyeyim. Iltifât eylemeyip, yetmis sopa olduk-<br />
– 131 –<br />
da, çagırıp, yâ baba, iste ben ölüyorum. Mubârek yüzünü bana<br />
göster, görün ki, hasret gitmiyeyim, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” mubârek yüzünü çevirip, gösterdi. Sopa sayısı<br />
seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömere öldügünü<br />
bildirdiler. Buyurdu ki, ölüsüne yirmi degnek vurun ki,<br />
Hak emri yerini bulsun. Ondan sonra da yirmi degnek vurdular.<br />
Yüz temâm oldu. Sonra techîz ve tekfîni yapıp, götürüp<br />
defn eylediler. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”,<br />
acabâ babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı. Allahü<br />
teâlânın huzûrunda hâlin nasıl oldu diye agladı. O gece Eshâbdan<br />
birisi onu rü’yâda gördü. Sultân-ı kâinât “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîfinde oturup,<br />
zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi gördügü gibi, kalkıp, güle-güle<br />
yanına geldi. Dedi ki, Allahü teâlâ babamdan râzı olsun ki,<br />
atalık hakkını yerine getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, devâmlı<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
hizmet-i serîflerinde olup, bir ân ayrılmıyorum. Dünyâ<br />
kahrından kurtulup, zevk ve safâ içine düsdüm. Ertesi günü o<br />
sahâbî gelip, rü’yâda gördügü hâli, hazret-i Ömere anlatdı.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” aglamagı bırakıp, Allahü<br />
teâlânın inâyetine sükr secdesi eyledi “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în”.<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin hilâfeti zemânında, bir gâzâdan çok mal getirmislerdi.<br />
Bu malın besde birini hakkı olanlara taksîm ederken,<br />
hazret-i Hasen bin Alî bin Ebû Tâlib “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
gelip, dedi ki: Yâ halîfe! Gazâ malından bana da bir<br />
mikdâr ver. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona bin dirhem<br />
gümüs verdi. Sonra hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” geldi. O da istedi. Ona da bin dirhem gümüs verdi. Sonra,<br />
hazret-i Ömerin kendi oglu, hazret-i Abdüllah “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” gazâ malından istedi. Ona besyüz dirhem gümüs<br />
verdi. Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki: Efendim, yetismis<br />
yigit olan ve nice def’a gazâya gidip ve hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde kılınç çekip,<br />
nice baslar düsürmüsken, bana besyüz dirhem verirsin.<br />
Hazret-i Hasen ile hazret-i Hüseyn ki, henüz tâze yigitlerdir.<br />
– 132 –<br />
Onlara biner dirhem verirsin. Bu lâyık mıdır? Hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; yâ Abdüllah! Sen onlar<br />
ile berâber mi olmak istersin? Onların, hazret-i Alî gibi babaları<br />
vardır ve hazret-i Fâtımâ-tüz-zehrâ gibi, anaları vardır. Hazret-<br />
i Fahr-i Âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gibi dedeleri<br />
vardır. Hazret-i Ibrâhîm gibi dayıları vardır ki, Ibrâhîm,<br />
hazret-i Resûl-i ekremin ogludur. Hazret-i Ümm-i Gülsüm ve<br />
hazret-i Rukayya “radıyallahü teâlâ anhünne” gibi teyzeleri<br />
vardır. Hazret-i Ca’fer Tayyâr ve hazret-i Ukayl gibi amcaları<br />
vardır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” böyle söyledigini,<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri isitdi. O büyük<br />
zât buyurdu ki, Resûl-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, (Ömer, Cennet ehlinin ısıgı ve islâmın nûrudur.)<br />
buyurmus idi. Bunu bos yere buyurmamısdır. Böyle söyleyince,<br />
hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”, hazret-i Ömerin yanına varıp, Fahr-i âlem hazretlerinin<br />
böyle buyurdugunu müjdelediler. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da divit ve kalem ve kâgıd getirip, bu hadîs-i serîfi<br />
yazdı. Vasiyyet eyledi ki, vefât eyledigim vakt, bu kâgıdı benim<br />
ile berâber defn ediniz ki, bana bu huccet kâfîdir. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdikden sonra, o kâgıdı da<br />
defn etdiler. Sabâh oldukda, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kabr-i serîfleri üzerinde, kudret kalemi ile yazılmıs bir<br />
yazı buldular. O kâgıdda söyle yazılı idi. (Resûlullah dogru söyledi.<br />
Alî, Hasen ve Hüseyn dogru söyledi. Ömer, Cennet ehlinin<br />
ısıgı ve islâmın nûrudur). Bir rivâyetde, hazret-i Hasen ve<br />
hazret-i Hüseyn gelip, müjdelediklerinde, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
anh”, sahâbe-i güzînden bir cemâ’at ile yerinden kalkıp,<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kapısına gelip, kapıyı<br />
çaldı. Hazret-i Alî dısarı çıkdı. Hazret-i Ömer, süâl buyurdular<br />
ki, yâ Alî, sen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden, (Ömer, ehl-i Cennetin sirâcıdır ve islâmın nûrudur)<br />
diye isitdin mi? Hazret-i Alî de, evet dedi. Hazret-i Ömer,<br />
dedi ki, simdi bana bunu yaz. Hazret-i Alî de mubârek eline kalem<br />
alıp, yazdı: (Bu yazı Alînin Resûlullahdan “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem”, Onun da Cebrâîl aleyhisselâmdan, Onun da<br />
– 133 –<br />
Allahü teâlâdan haber verdigi, Ömer Cennet ehlinin ısıgı ve islâmın<br />
nûrudur, hadîs-i serîfi hakkındadır.) Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” o yazıyı alıp, evlâdından birine verdi ki,<br />
ben vefât etdigimde, bunu kefenime sarasın. Bununla Allahü<br />
teâlânın huzûruna çıkayım; buyurdu. Bir rivâyetde de, vefâtlarından<br />
sonra, kabr-i serîfleri üzerinde bulunan, kudret kalemi<br />
ile yazılan söyle idi: (Alî, dogru söyledi. Resûlullah, Cebrâîl,<br />
ben dogru söyledik. En dogru söyliyen benim. Ömer Cennet<br />
ehlinin ısıgı ve islâmın nûrudur.)<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfeti zemânında, Sâriye hazretlerini, islâm askeri ile, bir<br />
gazâya gönderdiler. Gazâ yapılacak yere varıp, bir dagın eteginde<br />
konakladılar. Müslimânların mola verdikleri dagın arkasında<br />
bulunan kâfirler, onları gâfil avlıyarak hücûm etmek istediler. O<br />
sırada, hazret-i Ömer Medîne-i münevverede Cum’a günü minber<br />
üzerinde, hutbe okurken, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,<br />
kemâli lutfünden, islâm askerine re’fetinden, hazret-i Ömerin<br />
mubârek gözünden perdeyi kaldırdı. Aralarında bir aylık<br />
mesâfe var iken, islâm askerinin düsmândan gafletini müsâhede<br />
etdi. Yüksek sesle, üç kerre nidâ etdiler; (Yâ Sâriye el-Cebel-el-<br />
Cebel). [Yâ Sâriye, daga, daga.] Allahü teâlânın kudreti ile hazret-<br />
i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” o sesini, o hâl içinde bulunan<br />
Sâriye hazretlerinin, mubârek kulaklarına isitdirdi. O ses<br />
sebebi ile müslimânlar arkalarını daga verip, kendilerini emniyyete<br />
aldılar. Asagıdan gelen düsmana gâlib gelip, onları hezîmete<br />
ugratdılar. Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” o günün<br />
ve o sâatin târîhini koydu [Bir tarafa yazdı]. Hazret-i Sâriye, islâm<br />
askeri ile muzaffer olarak ve ganîmetler ile döndü. O mâcerâdan<br />
sordular. Sâriye o durumu açıklayıp, buyurdular ki, kâfirler<br />
bize hîle yapıp, ansızın basmak istedi. Cum’a günü bir dagın<br />
eteginde oyalanırken, bir ses isitdim ki, yâ Sâriye-el-Cebel, dedi.<br />
Biz de daga arka verdik. Allahü teâlânın inâyeti ile, kâfirlere<br />
gâlip olup, kâfirler hezîmete ugradılar. Ba’zı rivâyetde, bu<br />
hâdise Nihâvend cenginde vâki’ olmusdur. Böyle beyân etmisler<br />
ki, Nihâvend vilâyetinde bir karye [belde] vardır. O karyenin<br />
adı Kandsihandır. Onun batısında bir dag vardır. O dagın<br />
basında bir künbed [ocak] yapılmısdır. O künbedin orta yerin-<br />
– 134 –<br />
de hârâdan bir baca koymuslar idi. Hazret-i Sâriyenin mubârek<br />
kulaklarına gelen ses o bacadan geldi. Hâlâ o bacayı teberrüken<br />
güzel kokular ile kokularlar. Erbâbı ziyâret ederler.<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” zemân-ı serîflerinde bir gün Medîne-i münevverede zelzele<br />
oldu. Insanlar korkularından ızdırâba düsdüler. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısı ile yere vurdu. (Allahü<br />
teâlânın izni ile sâkin ol) dedikde, o vakt arz [yer] sâkin oldu.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Yine hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir<br />
yangın çıkdı. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahı teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
hazretleri korku ile durumu hazret-i Ömere iletdiler.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir saksı parçası alıp,<br />
üzerine yazdı ki, (Yâ nâr [ates], Allahü teâlânın izni ile sâkin<br />
ol). Varıp onu atese bırakdılar. Allahü teâlânın izni ile sogudu.<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfetleri zemânınde bir melik elçi gönderdi. Elçi gelip,<br />
hazret-i Ömerin serâyını sordu. Söyle zân etdi ki, sâir sâhlar<br />
gibi, onun da serâyı vardır. Dediler ki, onun asla nesnesi<br />
yokdur. Su ânda kendisi sehri muhâfaza için, gezmekdedir. Elçi<br />
onun gitdigi mahalle dogru gitdi. Hazret-i Ömeri “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gördü. Toprak üzerine yatmıs. Kamçısını basının<br />
altına koymus, uyuyordu. Elçi bu hâli görüp, hayret etdi. Dedi<br />
ki, sark ve garb [dogu ve batı] ehli bu kisiden korkarlar. Bu<br />
korku, bu sıfat üzerinedir. Gönlünden dedi; ben bunu, yalnız<br />
buldum. Öldüreyim. Insanları, bunun korkusundan halâs edeyim<br />
[kurtarayım]. Kılıncını kaldırdıgı ânda, Allahü teâlâ, yerden<br />
bir arslan çıkardı. Bunun üzerine hamle eyledi. Korkusundan<br />
kılıncı elinden bırakdı. Hazret-i Ömer bu hâlde uyandı.<br />
Hiçbirseyden haberi yokdu. Elçiye, ne oldugunu sordu. Elçi de<br />
hâdiseyi anlatdı ve müslimân olup, hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hizmet-i serîflerinde bulunup, ölünceye kadar<br />
ayrılmadı.<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir kıtlık zemânında, bir deve kurban edip, Medîne-i Münevverenin<br />
fakîrlerine bölüsdürün diye emr etdi. Bölüsdürme<br />
– 135 –<br />
isini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir mikdâr<br />
alıkoyup, halîfe için güzel bir seklde pisirip, iftâr zemânında huzûr-<br />
u serîflerine getirdi. Ömer “radıyallahü anh” bu et neredendir<br />
diye süâl buyurdular. Hizmetçi dedi ki; yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Emr-i serîfiniz ile fakîrlere teslîm olunan deve etinden<br />
sizin hissenizdir. Rengi degisip, buyurdu ki; Vay benim gibi<br />
vâlîye ki, fukarâya kötü yerini ayırıp, kendisi için en güzel yerinden<br />
alıkoyuyor. Simdi, yâ hizmetçi! Bir dahâ böyle etme.<br />
Kaldır bu yemegi, benim önümden. Fakîrlerden, çoluk-çocugu<br />
olan bir kimsenin evine götür. Ver, yisinler. Bana yine evvelki<br />
âdet üzere yemek getir ki, halîfe olan kimsenin haftada bir kerre<br />
et yimesi kâfîdir. Sonra, hizmetçi emr-i serîfleri üzere yemegi<br />
uygun bir fakîre verdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” eski âdeti üzere, bir mikdâr zeytin yagı ile, kuru ekmek<br />
parçası getirip, önlerine koydu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, o<br />
ekmek parçasını yaga batırıp, gönül râhatlıgı ile yiyip, yerlerin<br />
ve göklerin sâhibi olan Allahü teâlâya sükr ve hamd eyledi.<br />
Kırkıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
Medîne-i Münevvereden “Allahü teâlâ serefini artdırsın” hac<br />
yapmak üzere, Mekke-i mükerremeye gitdi. Varıp gelinceye<br />
kadar hesâb etdiler. Seksen dirhem harcanılmıs. Çok harcadım<br />
diye çok üzüldü. Nakl edilir ki, Kâ’be-i Mu’azzamaya varıp-gelinceye<br />
kadar, yollarda bir gün çadır kurmayıp, bir köhne perde<br />
gölgelik edip, onun altında gölgelendi.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: Nakl olunmusdur ki, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” herhangi bir seyden halkı men’ etse, ev<br />
halkının temâmını toplayıp, buyururdu ki, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
buyurdugu üzere, Onun yasak etdigi bir nesneyi halkın<br />
islemesinden men’ etdim. Ona uymaga siz herkesden dahâ çok<br />
uyanık olunuz. O fi’li islememek gayrilerden dahâ çok size lâzımdır.<br />
Söyle bilmis olunuz ki, sizden biriniz o fi’li islese, gayrilere<br />
edecegim cezânın dahâ fazlasını ona yaparım, buyurur idi.<br />
Ondan halkı men’ ederdi. Yakınlarının kaçınması ve korkusu<br />
gayrilerden dahâ çok olurdu.<br />
Kırkikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
halîfeligi zemânında, Medîne-i Münevverenin etrâfında bir de-<br />
– 136 –<br />
ve palanı düsmüs. Onu alıp, sür’atle giderken terlemisdi. Hazret-<br />
i Alî “kerremallahü vecheh” ile karsılasdılar. Alî “radıyallahü<br />
anh” sordular ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu ne hâldir. Cevâb<br />
verdiler ki, yâ kardesim Alî. Bu deve müslimânların beyt-ülmâlındandır.<br />
Palanını düsürüp, kaçmıs. Onu bulup, yine arkasına<br />
vurmak (koymak) isterim. Böylece hilâfet zemânımızda,<br />
beyt-ül-mâla ziyân vermis olmıyalım. Hazret-i Alî dedi ki, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn! Size ne hâcet. Bir baska kimse gönderseniz,<br />
olmazmıydı. Cevâb verdiler ki, yâ Resûlullahın amcasının oglu!<br />
Bu is benim ahdime lâzımdır. Kıyâmet günü olunca, bu isin kusûrunu<br />
benden sorarlar. En iyisi budur ki, kimseye ısmarlamayıp,<br />
isimi kendim görmeliyim. Böylece, dergâh-ı izzetde mahcûbluk<br />
çekmiyeyim. Hazret-i Alî bu sözü isitdi. Bir derinden âh<br />
çekip, aglamaga basladı. Dedi ki, yâ Ömer, senden sonra gelenlere<br />
râhat koymadın. Zîrâ onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya<br />
düserler.<br />
Nakl edilir ki, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
bir cem’iyyetde agladı. Niçin agladıgı süâl olundukda, buyurdular,<br />
niçin aglamayayım ki, eger Fırat kenârında oglak zâyi’ olsa,<br />
yârın kıyâmet gününde, o, Ömerden sorulur. Yine nakl olunur<br />
ki, bir gün Ömer “radıyallahü anh” eline bir saman çöpü alıp,<br />
der idi ki, ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı<br />
mahlûk olmaya idim, vâlidem beni dogurmayaydı. Ne olaydı,<br />
hâtırlanan nesne degil de, unutulan nesne olaydım. “Radıyallahü<br />
anh”.<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rûm kayserinden elçi geldi. Bu elçi geri dönerken, hazret-i<br />
Ömerin hâtunları, bir dinâr ödünc alıp, onunla hos kokulu nesneler<br />
satın aldı. Bir sisenin içine koyup, kayserin hâtununa gönderdiler.<br />
Elçi vâsıl oldukda, kokuları alanlar çok hâz alıp ve<br />
memnûn oldular. Gelen kapların içine cevâhir [mücevher] doldurup<br />
karsılıgında onlara gönderdiler. Gelen hediyye siseleri<br />
bosaltıp, bir tabak içine koyup, hâtunları seyr ediyorlardı. O sırada<br />
hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü anh” içeri girip,<br />
onlarda bu cevherleri gördü. Nereden geldi, diyerek süâl buyurdular.<br />
Hâtunları da hâdisenin aslını anlatınca, hazret-i<br />
– 137 –<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, eger siz halîfe hâtunu<br />
olmasa idiniz, size bu cevherlerin birisini göndermezler<br />
idi. Size gelen de, halîfeye gelen de müslimânların beyt-ül-mâlınındır.<br />
Sizin hakkınız, karz [borç] aldıgınız mikdârdır. O cevâhirleri<br />
satdırıp, içinden, (borç aldıgı kadarını) [cevâhirlerin karsılıgında<br />
gönderdigi mâlın karsılıgı kadarını] hâtunlarına teslîm<br />
edip, geri kalanını beyt-ül-mâla verdi. O hâtunları da, hazret-i<br />
Ömere karsılık vermeyip, Emîr-ül mü’minînin emrine tâbi’ olmaları<br />
takdîr edilir “radıyallahü teâlâ anhünne”.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Irâk vilâyetine Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” asker gönderdi. Az zemânda Allahü teâlânın izni<br />
ile vilâyetleri feth edip, kiliseleri câmi’, puthâneleri mescid yapıp,<br />
sâlimen ve ganîmetler ile geri Medîne-i Münevvereye geldiler.<br />
Halîfe ile bulusdular. Lâkin, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bunlara aslâ iltifât etmeyip, ne yapdınız diye de sormadı.<br />
Onun bu mu’âmelesi, Eshâb-ı güzîne “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” gâyet güc gelip, Emîr-ül mü’minînin “radıyallahü<br />
anhüm” oglu Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”<br />
ile mescidde bulusup, sikâyet etdiler. O da dedi ki, Emîr-ül<br />
mü’minîn hazretleri ile bu elbiseler ile mi bulusdunuz. Meger<br />
bunlar acem vilâyetinin güzel ipekli elbiselerinden giymisler idi.<br />
Abdüllah ibni Ömerin isâreti ile, arkalarına evvelki elbiselerini<br />
giyip, geri hazret-i Emîr-ül mü’minînin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
huzûrlarına geldiler. Ömer “radıyallahü anh”, bunlara izzet ve<br />
ikrâm edip, herbirinin hâtır-ı serîflerinden ayrı ayrı sorup, merhabâ<br />
yâ Eshâb-ı Resûlullah, merhabâ yâ Muhâcirînin ve Ensârın<br />
meshûrları diye, bunları haddin üstünde taltîf etdikde, Eshâbdan<br />
biri cür’et edip, sordu: Yâ Emîr-el mü’minîn! Hikmeti<br />
ne idi ki, evvelki görüsmemizde iltifât buyurmayıp, nefret eder<br />
seklde karsılandık. Simdi ise güzel sûretle karsıladınız. Cevâb<br />
buyurdular ki, evvelki gelisinizde, degisik elbiseler giydiginizi<br />
gördüm. Herbirisi gözüme belâ dikeni gibi görünüp, dedim ki,<br />
Sübhânallah! Hilâfet zemânımızda, Eshâb-ı güzîn elbiselerini<br />
degisdirdiler. Birkaç günden sonra, kalbleri de degisip, dünyâ<br />
zînetlerine meyl ve muhabbetleri çok olur. Yârın kıyâmet gününde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle-<br />
– 138 –<br />
rine kavusunca; yâ Ömer, senin hilâfetin zemânında, benim Eshâbım<br />
elbiselerini degisdirip, sonra kalbleri degisdi. Sen niçin<br />
nehy etmedin, mâni’ olmadın diye hitâb ederek azarlamalarından<br />
korkdum. Onun için sizlere iltifâta mecâlim olmadı. Allahü<br />
teâlânın izni ile, evvelki elbiseleri görüp, o hâlden kurtulup,<br />
simdiki hâle geldim, buyurdu. Rivâyet edilmisdir ki, is bu hâdise<br />
esnâsında, getirdikleri ganîmet mallarını arz etdiklerinde,<br />
Eshâb arasında esit olarak taksîm etdikden sonra, kablar ile<br />
acem tatlılarından ba’zı tatlılar getirmisler idi. Huzûr-u serîflerine<br />
koydular. Mubârek parmakları ile bir mikdâr tadıp, lezzet<br />
ve kokusuna bakıp, bu, su yiyeceklerdendir ki, bundan dolayı<br />
mü’minlerden oglu babasını, kardes kardesini katl etseler gerekdir,<br />
deyip, kaldırın bu yiyecegi, su gazâda sehîd olan<br />
mü’minlerin çoluk-çocuguna verin ki, ayrılık acısı ile acılanmıs<br />
agızları tatlansın, buyurdular.<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Ülemâ-i ızâmın [büyük âlimlerin] ve<br />
mesâyıh-ı kirâmın [evliyâların] îmânın kâmil olması için<br />
mü’minlere nasîhatlarındandır. Her kisinin zühd ve takvâsı ve<br />
Allahü teâlâ hazretlerinden havf ve recâsı [korku ve ümmîdi],<br />
su seklde ve i’tidâlde olmalı ki, ne bir ân ümmîdsizlik hâli olsun.<br />
Ne de bir ân korkusuzluk hâli olsun. Nitekim hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyururlar ki, eger Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri buyursa ki, ben cümle kullarımın hepsini Cennete<br />
koyup, içlerinden bir kuluma azâb ederim. Ben, kendi günâhlarıma<br />
bakıp, korkarım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin o azâb<br />
edecegi kul, ben olurum. Eger Hak Sübhânehü ve teâlâ buyursa<br />
ki, bütün kullarımı Cehenneme koyarım. Birisini Cennete<br />
koyarım. Ben o erhamerrâhimîn ve ekrem-ül ekremîn Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden ümmîd ederim ki, o Cennete giren kul ben<br />
olurum. Nitekim büyükler buyurmuslardır: Beyt:<br />
Ey Allahım, mâdem ki buyurdun,<br />
benden ümmîd kesmeyin.<br />
Günâhım çok olsa da,<br />
Ümmîdimi keser miyim.<br />
Simdi mü’mine lâyık olan ve sânına muvâfık olan budur ki,<br />
– 139 –<br />
ne Allahü teâlâ hazretlerinin mekrinden [azâbından] emîn ola<br />
ve ne rahmetinden ümmîdini kese. Yine o büyükler nasîhat<br />
ederler ki, muvahhid mü’mine lâzım olan emrlerden biri de, her<br />
hâlde ölümü zikr etmesidir. Hiçbir vakt, gâfil olmamasıdır. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslardır<br />
ki, (Lezzetleri yıkanı [eglencelere son vereni] çok hâtırlayınız!)<br />
ma’nâ-i serîfi, Allahü teâlâ bilir, budur ki, lezzetleri<br />
yıkanın zikrini çok edin ki, o ölümdür. Nitekim, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bir kimseye hergün birkaç kerre gelip,<br />
ölümü hâtırlatsın diye bir kaç akçe ta’yîn etmisdir. Her vakt o<br />
kimse gelip, ölümü ona hâtırlatdı. Her gün o kimse gelip, hizmet<br />
edâ etdikçe, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ta’yîn<br />
buyurdukları akçeyi verirlerdi. O sahsın vazîfesine son verilince,<br />
vazîfe taleb etdi. Buyurdular ki, sen bundan sonra gelip, ölümü<br />
hâtırıma getirme ki, ihtiyâcımız kalmadı. Zîrâ sakalımıza ak<br />
düsdü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Dâimâ göz önünde<br />
olup, mevti (ölümü) hâtırlatır. Nitekim büyükler buyurmuslardır.<br />
Beyt:<br />
Sakal akı ölüme habercidir,<br />
Yigitlik tâzeligi içinde feryâddır.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Medîne-i Münevverenin tasrasına aksâm<br />
nemâzı vakti bir kâfile gelip, konmusdu. Hazret-i Emîr-ül<br />
mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” giderken, Abdürrahmân<br />
bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine rast geldi.<br />
Dedi ki, gel seninle bu gece, bu kâfileyi bekliyelim. Böylece, bir<br />
hırsız gelip, bir zarar görmesinler. Râhat olsunlar ki, yorgundurlar.<br />
Hilâfet zemânımızda eger bunlara bir zarar olacak olur<br />
ise, kıyâmet gününde bizden sorarlar. O gece kâfileyi beklerken,<br />
bir oglancık, bir mahalde, bir evin içinde devâmlı aglıyordu.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o evin kapısına varıp,<br />
anasına seslenip, su aglıyanı aglatma deyip, tenbîh eyleyip,<br />
gelip, yine kendi ibâdetine mesgûl oldu. Çocuk gitdikçe aglamasını<br />
artdırdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” def’alarca,<br />
su ma’sûmu aglatma diye gitdi geldi. Tâ ki, seher vakti oldu.<br />
Kâfile de uykudan uyandılar. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” o hâtunun kapısına varıp, dedi ki, ne yara-<br />
– 140 –<br />
maz, merhameti olmıyan anasın ki, bu gece bu tıfıl [çocuk] râhat<br />
olmadı. Sabâha kadar bagırması dinmedi, dedi. O hâtun cevâb<br />
verdi ki, yâ Ebâ Abdüllah! Niçin beni kötülersin ve beni<br />
azârlarsın. Benim hâlimden haberdâr degilsin ki, onun için bana<br />
böyle huzûrsuz olursun. Ben bu çocugu sütden kesdim. Evde<br />
yiyecek cinsinden bir nesne yokdur ki, onun ile egleyeyim<br />
[oyalıyayım, susdurayım], râhat olsun, dedi. Emîr-ül mü’minin<br />
hazretleri dedi ki, bu çocuk kaç yasındadır. Hâtun da dedi ki,<br />
henüz bir yasını bitirmemistir. Emir-ül mü’minin buyurdu ki;<br />
niçin vakti gelmeden sütden kesdin. Hâtun cevâb verdi ki, halîfemiz<br />
olan hazret-i Ömere Allahü teâlâ insâf versin. Oglancıklar<br />
sütden kesilmeyince nafaka takdîr eylemez. Ona binâen<br />
vaktsiz kesdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geri dönüp,<br />
aglıyarak mescide geldi. Sabâh nemâzını siddetli aglamakdan<br />
güçlük ile kılıp, selâm verdikden sonra, aglıya aglıya (Sizin<br />
Ömerinize yazıklar olsun, yazıklar olsun!) dedi. Hemen o sâat<br />
tellâllar bagırdı ki, her müslimânın, gerek oglu ve gerek kızı dogar<br />
ise, gelsin halîfeyi uyandırsın [bildirsin] ki, beyt-ül-mâldan<br />
ona nafaka takdîr etsin. Simdiden sonra kimse nafaka tama’ıyla<br />
evlâdını vaktinden evvel sütden kesmesin ve bu dürlü kimselerin<br />
evlâdı var ise, getirsinler, bugünden nafaka yazdırsınlar.<br />
Herkes isitdi ki, sürûr ve safâ içinde, sevinerek, hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” adâletine ve insâfına hayrânlık duydular.<br />
“Radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” halîfe iken, bir Cum’a günü, temiz [güzel] elbiseler giyip,<br />
Cum’a nemâzına gidiyordu. Hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” se’âdethâneleri [evi] bu yol üzerinde idi. Hazret-i Abbâs,<br />
bir güvercin yavrusunu bogazlıyıp, dam üzerinde yıkayıp,<br />
kanlı suyunu, olukdan yola dökmüs idi. O sırada hazret-i Ömer,<br />
olugun altından geçerken, o kanlı su üzerine dökülüp, elbiseleri<br />
kirlendi. Bu oluk, burada müslimânlara zarar veriyor diye<br />
emr etdi, olugu yerinden kopardılar. Geriye evine dönüp, diger<br />
elbisesini giyip, Cum’a nemâzına gitdi. Cum’a nemâzını kıldıkdan<br />
sonra, hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına<br />
gelip, olugu kopardıgına özr diledi. Hazret-i Abbâs dedi ki,<br />
yâ halîfe, o olugu, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 141 –<br />
hazretleri mubârek elleri ile, oraya koymus idi. Hazret-i Ömerin,<br />
yüzünde bir degisiklik olup, dedi ki, yâ Resûlullahın amcası!<br />
Ömer üzerine nezr [adak] olsun ki, sen omuzuma basıp, o<br />
olugu geri eski hâli üzere yerine koyasın. O sâat yerinden kalkıp,<br />
o mahalle varıp, dedigi gibi yapdılar.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)in, yehûdîlerin<br />
Arab yarımadasından çıkarılması bâbında, sahîh olan hadîs-i<br />
serîfde bildirilmisdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Hazret-i Ömer-ibnül<br />
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyetle bana buyurdular ki,<br />
Resûl-i ekremden isitdim. Eger ömrüm kifâyet eder ise, elbette<br />
yehûdîleri Arab yarımadasından çıkarırım. Hattâ müslimânlardan<br />
baska kimseyi koymam. Bir rivâyetde de, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
eger Allahü teâlânın izni ile fazla yasar isem, elbette yehûdî<br />
milletini Arabistan yarımadasından çıkarırım. Ibni Ömerden<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet olunmusdur. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hutbede, buyurdu ki, muhakkak,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber yehûdîsi<br />
ile malları üzerine ahd etmisler idi ve de buyurmuslardı ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin terk etdigi sey üzerine sizi<br />
terk ederiz. Mâdem ki sizin ihrâcınız ile bize emr etmemisdir.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular ki, ben Hayber<br />
yehûdîlerinin çıkarılmasını istiyordum. Hazret-i Ömerin<br />
niyyeti de böyle idi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
huzûruna Ebül Hakîk kabîlesinden birisi geldi. Dedi ki, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn. Sen bizi ihrâc eder misin [ya’nî çıkarır mısın].<br />
Hâlbuki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bizi<br />
terk etmisdir [çıkarmamısdır]. Bizi Hayber mahallindeki<br />
mallarımız üzerine âmil kılmısdır. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurduklarını benim unutdugumu mu zan ediyorsunuz.<br />
Size, Hayberden çıkarılınca hâliniz ne olur. Deveniz sizin<br />
ile menzil menzil yarıs eder, buyurmus idi. Yehûdî dedi ki,<br />
Ebûl Kâsım böyle latîfe yapmısdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, ey Allahü teâlânın düsmanı, simdi yalan<br />
– 142 –<br />
söyledin. Onları [yehûdîleri] Hayberden ihrâc etdi [çıkardı].<br />
Onlara karsılık ta’yîn olunan mal, deve, paralarının bedelini<br />
verdi.<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sehâdeti beyânındadır: Bir fârisî menâkıbdan nakl<br />
olunmusdur. Kab’ül ahbâr “radıyallahü anh” bir gün hazret-i<br />
Ömere “radıyallahü anh” gelip, dedi ki, yâ Ömer! Inceleyin ki,<br />
ben Tevrâtda okumusdum. Senin ömründen üç gün kalmısdır.<br />
Hazret-i Ömer, kendi vücûd-i serîflerinde bir agrı, bir hastalık<br />
görmediler. Tasvîr etdikleri fecî bir hâdise olması lâzım. Buyurdular<br />
ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kazâsına ve<br />
kaderine râzı olduk. Bir yehûdî olan Ebû Lü’lü, Mugîre tebnî<br />
Sûbenin kölesi idi. Bir kavlde, Hâlid bin Velîdin kölesi idi.<br />
Efendisini hazret-i Ömere gelip sikâyet eyledi. Efendim benden<br />
haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, ne mikdâr ister. Dedi ki; her gün<br />
iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne san’at bilirsin.<br />
Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer buyurdu ki, bu san’atlar ile bu<br />
kadar harc çok degildir. Sonra, isitdim ki, sen yel degirmeni yaparmıssın.<br />
Benim için de bir yel degirmeni yapsan. Dedi ki, senin<br />
için bir yel degirmeni yapayım ki, sarkda [doguda] ve garbda<br />
[batıda] onu söyliyeler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” meclisde olanlara buyurdular ki, bu kâfir beni katl etmek<br />
istedigini söylüyor. Eger böyle demek istiyor ise, onu ortadan<br />
kalkması için emr edin, dediler. Buyurdu ki, katlden evvel kısâs<br />
olmaz.<br />
Ebû Lü’lü yehûdî, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerini katl<br />
için fırsatı gözetdi. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabâh nemâzını<br />
edâ ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Hazret-i<br />
Ömerden baska on kimseyi yaraladı. Dokuzu bu yaralanmadan<br />
vefât etdiler. Benî Esed kabîlesinden bir er Ebû Lü’lü mel’ûnunun<br />
basına bir ok atıp, yıkdı. Birisi de bıçak ile bogazlayıp, öldürdü.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ahvâli gördü.<br />
Kab’ül ahbâr hazretlerinin sözlerini hâtırladı. Allahü teâlânın<br />
takdîri yerini buldu, buyurdular. Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine emr etdi. O imâmlık yapdı.<br />
– 143 –<br />
Sonra Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini<br />
toplayıp, buyurdu ki, siz mi Ebû Lü’lüye benim katlimi<br />
emr etdiniz. Hepsi, hâsâ bizim haberimiz yokdur, diye yemîn<br />
etdiler. Hazret-i Ömer dedi ki, Elhamdülillah ki, ben bu<br />
ümmetin, katl etdigi kimse olmadım. Bir yehûdînin elinde sehîd<br />
olurum. Hilâfet emrini sûrâya havâle etdi. Diri iken ve ölü<br />
iken hilâfetin benim üzerimde olmasını istemem. Âsere-i mübessereden<br />
altı serveri, müsâvereye ta’yîn buyurdular ki, hilâfete<br />
lâyık bunlardır. Lâkin, herbirinde bir husûs müsâhede ederim.<br />
O sebebden onların birini digerine tercîh edemem. O altı<br />
serverin biri Osmân bin Affân ve biri Alîyül mürtedâ ve biri<br />
Talha ve biri Zübeyr ve biri Sa’d bin Ebî Vakkâs ve biri Abdürrahmân<br />
bin Avf idi. Sa’îd bin Zeyd hazretleri hayâtda idiler.<br />
Lâkin hazret-i Ömer onu müsâvereye dâhil kılmadılar. Zîrâ<br />
amcası oglu idi. Ammâ Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri âhıret<br />
âlemine göçmüsler idi. Onların hakkında buyurdular ki,<br />
eger Ebû Ubeyde hayâtda olaydı, onu halîfe ta’yîn ederdim.<br />
Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona “Ümmetin<br />
emîni” buyurmusdu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
O sebebler bunlardır: Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
akrabâsını sevicidir. Onları is basına getirir. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gençdir. Tecrübesi ve halka mu’âmelesi azdır.<br />
Hilâfet emri ise çok tecrübe ve havâdis görmege muhtâcdır.<br />
Talha “radıyallahü teâlâ anh” mültefitdir, hilâfete muhâfaza<br />
gerekdir. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” sert huyludur. Hilâfete<br />
rıfk lâzımdır. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin<br />
Avf kendilerini tutuculardır. Kimseyi incitmek istemezler. Hilâfetde<br />
darb ve setm (azarlamak) zarûrî vâki’ olur. Altı server<br />
aralarından birini hilâfete ta’yîn etsinler. Bütün Sahâbe-i güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” de o kimseyi halîfe bilip,<br />
ona mutî’ olurlar.<br />
Bir rivâyetde hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seher<br />
vaktinde mescid-i serîfde nemâz kılmaga giderken, Ebû Lü’lü<br />
mel’ûn, karanlıkda bıçakla, mubârek karnını yardı. Emîr-ül<br />
mü’minîn çagırdı. Adamları haber aldı, geldiler. Emîr-ül<br />
mü’minîni bu hâl içinde görüp, aglasdılar. O kâfiri katl etdiler.<br />
Hazret-i Ömeri o mahalden alıp, devlethânelerine getirdiler.<br />
– 144 –<br />
Cerrâh görüp, yarayı dikdi. Iyilesinceye kadar hareket etmesin,<br />
üç-dört gün yatsın, iyi olur, dedi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi<br />
aleyhim ecma’în” gelip çevresinde oturdular. Hilâfet emrini ve<br />
sâir dîni emrleri onlara vasıyyet ederken, nemâz vakti gelip,<br />
müezzin ezân okudu. Sonra yüzünü cerrâha dönüp dedi ki, simdi<br />
abdest alıp, nemâz kılsam ne olur. Cerrâh dedi ki, eger yerinden<br />
hareket edersen, bu dikdigim yerden sökülür, vefât edersin.<br />
Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Nemâzı<br />
terk etmekden ise, karnım yarılsın ve öleyim dahâ iyi, elbette<br />
nemâz kılsam gerekdir. Sahâbeden birini hazret-i Âisenin “radıyallahü<br />
anhâ” huzûruna gönderdi ki, destûr verir mi ki, [ya’nî<br />
izn verir ise], biz de Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere<br />
ilticâ edelim. Hazret-i Âise “radıyallahü anhâ” bu haberi isitince<br />
agladı. Âh, kıymetli Ömer, atamın yâdigârı da gidiyor. Iste<br />
o yeri ben kendim için saklardım. Ammâ onlara hibe etdim.<br />
Hazret-i Ömere söyleyin ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” ve babamın katına [yanına] varınca, benim selâmımı<br />
onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılıgım ne zemâna kadar olacak.<br />
Hazret-i Ömer bu haberi isitince, oglu Abdüllah hazretlerine<br />
dedi ki, benim cenâze nemâzımı kıldıkdan sonra, Âise-i<br />
Sıddîkanın huzûruna geri varıp, destûr dileyesin [izn isteyesin].<br />
Evvelce benden utanıp, izn vermis olabilir ve pismân olmus olabilir.<br />
Onun rızâsı ile defn olayım. Nemâz vakti sonuna gelmisdi.<br />
Müezzin ikâmet okudu. Emîr-ül mü’minîn, ayaga kalkıp, abdest<br />
almak ve nemâz kılmak istedi. O ânda dikilen yerler sökülüp,<br />
Emîr-ül mü’minîn yere düsdü. Dostlarına, elvedâ elvedâ,<br />
selâmetde kalın, hakkınızı halâl ediniz, tekrâr görüsmemiz kıyâmete<br />
kaldı, dedi. Sahâbeler arasında aglama-inleme basladı. Hemen<br />
o sâat hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sehâdet kelimesini<br />
getirip, cânını Allahü teâlâ hazretlerine teslîm etdi. Ondan<br />
sonra yıkadılar. Nemâzını kıldılar. Oglu Abdüllah hazretleri,<br />
Âise-i Sıddîka hazretlerine gitdi. Destûr diledi [izn istedi]. Âise<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri agladı. Dedi ki, ey Ömer,<br />
adâleti hayâtında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana<br />
fedâ eyledim. Ondan sonra mubârek cenâzesini, Ravda-i<br />
mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselâmü aley-<br />
– 145 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:10<br />
ke yâ Resûlallah! Ömeri getirdik. Eger destûr var ise, ravda içine<br />
defn ederiz, dedi. Cümle Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin, yârimi benim katıma getirin, diye sesini isitdiler.<br />
Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sol yanında hâzırlanmıs bir yere koydular. Hattâ ravdadan<br />
yana bir el gördük ki, hazret-i Ömerin boynuna dolandı,<br />
diye bir rivâyet edilmisdir.<br />
Ellinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe<br />
oldukdan sonra, o kadar adâlet üzere hareket etdi ki, ne<br />
kimse yapmısdır ve ne yapabilecekdir. Su seklde adl eyledi ki,<br />
himmet-i kudsiyesi kuvvetiyle, kurdun koyuna zararı olmazdı.<br />
Rivâyet ederler ki, ne zemân ki hazret-i Ömer sehâdet serbetini<br />
içdi. Bir çoban koyununun yanında dururken, bir kurt geldi.<br />
Koyuna saldırdı. Çoban hemen feryâd edip, agladı. Ve âh<br />
Ömer, “Innâ lillah ve ...” dedi. Çobanlar ona sordular ki, hazret-<br />
i Ömerin vefât etdigini nereden bildin. Dedi ki, sundan bildim<br />
ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken,<br />
kurdun koyun sürüsüne bakdıgı hâlde zararı yok idi. Simdi gördüm<br />
ki, kurt koyuna saldırdı. Bildim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu dünyâdan göç eylemislerdir. Bu menkıbe<br />
Târîh kitâbından alınmısdır.<br />
Rivâyet olunmusdur ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” âhırete sefer etdigi ânda yeryüzü kapkara oldu. Hattâ çocuklar<br />
korkularından bagırarak analarına varıp, dediler ki, yâ<br />
ana, yeryüzü siyâh oldu. Dünyâyı zulmet kapladı, acâyibdir kıyâmet<br />
mi kopacak. Anaları, hâyır çocuklar, kıyâmet kopma zemânı<br />
gelmemisdir. Fekat, hazret-i Ömeri bir bedbaht sehîd etdiginden<br />
dünyâyı zulmet kaplamısdır, dediler. (Sevâhid-ün Nübüvve)<br />
den terceme olunmusdur.<br />
Ellibirinci Menâkıb: Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı<br />
mevcûdât Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir gün<br />
meclis-i serîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile<br />
gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki, yâ Resûlallah! Biz kabre<br />
girdikden sonra, bu akl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz,<br />
– 146 –<br />
yoksa verilmeden mi süâl olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, simdi ne aklda<br />
isen, kabrde de böyle olursun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri dediler ki, böyle oldukdan sonra, üzülmege lüzûm<br />
yokdur. Sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdi.<br />
Kabre defn etdikden sonra, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” falan zemânda, hazret-i Ömerin böyle söylemis oldugu<br />
hâtırına geldi. Göreyim da’vâsının erimidir, diyerek kabrine<br />
geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i serîflerini hazret-i<br />
Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye<br />
vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvâli<br />
[durumu] müsâhede etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr<br />
heybetle gelip, hazret-i Ömere dediler ki, (Rabbin kim, dînin<br />
nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlardan süâl buyurdular<br />
ki, yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz.<br />
Dediler ki, yedibin yıllık yoldur. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, yâ siz yedibin yıllık yoldan gelinceye<br />
kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre<br />
gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum.<br />
Melekler dediler ki, yâ Ömer biz de senin böyle cevâb verecegini<br />
bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmege me’mûruz.<br />
Sonra, hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” mubârek gözlerini<br />
açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri<br />
imis, dedi.<br />
Ba’zı rivâyetde mübâlaga etmisler ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” meleklere cevâb verdikden sonra, herbirisini<br />
bir eli ile saglam tutdu ki, söz veriniz ki, bundan sonra böyle,<br />
ümmet-i Muhammedden bir ferde bu heybetle gelmeyesiniz.<br />
Yemîn teklîf etdi. O iki melek hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” iltimâsına müsâde edip, ümmet-i Muhammede bu<br />
sûretle gelmiyeceklerini iltizâm eylediler. Insâallahü teâlâ, bu<br />
heybet ile gelmezler. Allahü teâlâ herseye kâdirdir.<br />
Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” hilâfet müddetleri on<br />
sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü serîfleri altmısüç sene on gündür.<br />
Ömrleri müddetinde, on hac yapdılar. Her seyin dogrusunu<br />
Allahü teâlâ bilir. Ma’lûm olsun ki, hazret-i Ömerin “radı-<br />
– 147 –<br />
yallahü teâlâ anh” zikr olunan bu güzel menkıbeleri, kemâl günesinden<br />
zerre degildir. Lâkin îmânı olanlara bu kadar yeter.<br />
Eger kalbinde ta’assub hastalıgı yok ise, dahâ çok anlatılmasını<br />
ister ise, sâbıkda zikr olunan (Bostânürriyâd) ve (Safvetüssafve)<br />
adlı kitâblara baksın ve (Tefsîr-i kebîr)de, Kehf sûresinin<br />
onuncu âyetinin tefsîrine baksınlar. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının<br />
(Müslimânların iki göz bebegi) kısmını da lütfen okuyunuz!]<br />
Elliikinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Meâlim-üt-tenzîl)de, Sûre-i Bekarada, meâl-i serîfi, (Ey<br />
mü’minler, siz makâm-ı Ibrâhîmi nemâzgâh [nemâz kılınacak<br />
yer] ahz edin!) olan (126.cı) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, rivâyet<br />
etmisler ki; bize Abdülvâhid el Melîhî haber verdi. Ona Ahmed<br />
bin Abdüllah Nâimî, ona Muhammed bin Yûsüf ve ona<br />
Muhammed bin Ismâ’îl ve ona Müseddid ve o da Yücâdan ve o<br />
da Hamîdden ve o da Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
bildirmisdir. Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri buyurdu ki, vallahi ben Allahü teâlâ hazretlerine üç<br />
seyde muvâfakât etdim ve Rabbim celle sânühü hazretleri de<br />
bana üç seyde muvâfakât etdi. 1– Yâ Resûlallah, ne olaydı makâm-<br />
ı Ibrâhîmi musallâ ittihâz edeydiniz [nemâz kılınacak yer<br />
yapsaydınız], dedim. Hemen Allahü tebâreke ve teâlâ meâl-i<br />
serîfi, (Ey mü’minler, siz makâm-ı Ibrâhîmi nemâzgâh edinin!)<br />
olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. 2– Dedim ki, yâ Resûlallah! Sizin<br />
yanınıza biz de geliyoruz. Fâsıklar da geliyor. Ne olaydı ümmehât-<br />
ı mü’minîne hicâb ile emr buyursaydınız. Hemen Allahü<br />
teâlâ azze sânühü hazretleri hicâb âyetini inzâl etdi. 3– Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı hanımları birbirleri<br />
arasında nizâ’ etmisler idi. Bu hâdiseyi isitip, Onlara vardım.<br />
Böyle yapıp, Resûlullahı üzerseniz, Allahü teâlâ, kendi<br />
Resûlüne sizden hayrlı hâtunlar verir, dedim. Hemen Allahü<br />
teâlâ; meâl-i serîfi, (Resûlüm, eger sizi bosarsa, Onun Rabbi, sizi<br />
pek yakında, sizden hayrlı hanımlar ile degisdirir...) olan Tahrîm<br />
sûresi besinci âyetini gönderdi.<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Yine Imâm-ı Begavî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Meâlim-üttenzîl)de sûre-i Bekarada; meâl-i serîfi<br />
– 148 –<br />
(Senden içki ve kumarı sorarlar ise, onlara de ki, ikisi de büyük<br />
günâhdır ve insanlara menfe’atleri vardır. Günâhı, zararı,<br />
fâidesinden büyükdür, çokdur) olan ikiyüzondokuzuncu<br />
âyet-i kerîmenin tefsîrinde, beyân buyurmuslardır ki, bu âyet-i<br />
azîme nâzil oldu. Ömer bin Hattâb ve Mu’âz bin Cebel ve ensârdan<br />
bir ferd “radıyallahü teâlâ anhüm” Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine geldiler. Dediler ki,<br />
yâ Resûlallah! Bize içki ve kumar hakkında fetvâ ver. Zîrâ içki,<br />
aklı gidericidir. Kumardan murâd kârdır. Malın yok olmasına<br />
sebeb oluyor. Hemen Allahü teâlâ azze sânühü bu âyet-i<br />
kerîmeyi inzâl buyurdu. Cümlenin kavli ki içkinin kötülügü<br />
hakkında müfessirlerin beyân buyurdukları üzere budur ki,<br />
muhakkak ki, Allahü tebâreke ve teâlâ içki hakkında, Mekke-i<br />
Mükerremede dört âyet-i kerîme gönderdi. Meâl-i serîfi, (Size<br />
hurma ve üzümden elde edilenleri içiririz. Iste bunda da aklını<br />
kullanacak bir kavm için bir alâmet vardır) olan Nahl sûresi<br />
67.ci âyet-i kerîmesi, bunlardan biridir. Müslimânlar o sıralarda<br />
içki içerler idi. Müslimânlara halâl idi. Sonra, Ömer ve<br />
Mu’âz “radıyallahü anhümâ” içki ve kumarın hükmünü sordu.<br />
Bekara sûresi 219.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, muhakkak<br />
Allahü teâlâ önce büyük günâhdır buyurmakla, içkinin harâmlıgına<br />
isâret etdi. Sonra, insanlara fâideleri vardır buyurmakla,<br />
içkinin halâllıgına isâret etdi. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden<br />
sonra, Eshâb-ı kirâmın ba’zısı büyük günâh buyuruldugu<br />
için, içkiyi terk etdi. Ba’zısı insanlara fâidesi vardır buyuruldugu<br />
için, terk etmedi. O sırada Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, birkaç sahâbeyi ziyâfete da’vet<br />
etdi. Onlara içki getirdi. Içip, serhos oldular. Aksam nemâzı<br />
oldu. Cemâ’at ile nemâz kıldılar. Imâm olan, (Kâfirûn) sûresini<br />
okudu. Ikinci âyet-i kerîmedeki (Lâ) lafzını okumadı, terk<br />
etdi. Allahü teâlâ bundan sonra meâl-i serîfi, (Ey îmân edenler!<br />
Ne söylediginizi bilmeniz için serhos oldugunuz zemân nemâza<br />
yaklasmayınız) olan Nisâ sûresinin kırkikinci âyet-i kerîmesini<br />
gönderdi. Serhoslugu, nemâz vaktinde harâm kıldı. Bu<br />
âyet-i kerîme nâzil olunca, bir kısmı temâmen içkiyi yasak etdiler.<br />
Dediler ki, nemâza mâni’ olan seyde hayr yokdur. Bir<br />
– 149 –<br />
kısmı da, nemâz vaktinin hâricinde içerler idi. Hattâ bir kisi<br />
yatsı nemâzını edâ etdikden sonra içki içer, sabâha kadar serhoslugu<br />
giderdi. Sabâh nemâzını kıldıkdan sonra içenin ögle<br />
nemâzında serhoslugu gider idi. Abbâd bin Sâmit bir ziyâfet<br />
hâzırladı. Müslimânlardan birkaç kisiyi da’vet etdi. Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs onların içinde idi. Abbâd ise, bir deve bası kızartmısdı.<br />
Yidiler ve içki içdiler. Sonra basladılar nesebleri ile iftihâr<br />
etmege ve si’rler söylemeye. Sa’d bir kasîde okudu ki, o<br />
kasîde, kendi kavmi Kureysi medh ediyordu. Ensârdan ba’zıları<br />
ile sert nizâ etdiler. Sa’d kalkıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîflerine varıp, ensâr<br />
ile olan nizâlarını anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” orada hâzır idi. Dedi ki, (Yâ Rabbî, bize içki hakkında<br />
kesin emrini bildir.) Hemen Allahü teâlâ hazretleri meâl-i<br />
serîfi, (Ey îmân edenler! Içki, kumar, putlar, kumar okları, pisdir,<br />
seytân isidir. Bunlardan sakınınız ki, felâh bulasınız. Seytân<br />
içki ve kumar ile aranızda düsmanlık, bugz meydâna getirmek<br />
ister. Böylece Allaha ibâdetden ve bilhâssa nemâzdan<br />
alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!) olan Mâide<br />
sûresinin 90-91.ci âyet-i kerîmelerini gönderdi. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Biz ona son verdik,<br />
yâ Rabbî.)<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Yine Imâm-ı Begavî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Meâlimüttenzîl)de sûre-i Bekaranın, meâl-i serîfi<br />
(Kadınlarınız çocuk yetisdiren tarlanızdır. O hâlde tarlanıza dilediginiz<br />
gibi varın...) olan 223.cü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde<br />
beyân etmisdir. Bize Ebû Sa’îd Ahmed bin Ibrâhîm Süveyhi haber<br />
verdi. Ona Ebû Ishak Sa’lebi, ona Abdüllah bin Hâmid Isfehânî,<br />
ona Muhammed bin Ya’kûb, ona ibnil Münâdî, ona Yûnüs,<br />
ona Ya’kûb Kumî haber verdi. O Ca’fer ibni Mugayreden<br />
rivâyet eder. O Sa’îd bin Cübeyrden, o Ibni Abbâsdan “radıyallahü<br />
anhümâ” rivâyet eder. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-u serîflerine geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah! Ben helâk<br />
oldum. Habîbullah hazretleri buyurdular ki, nedir o sey ki,<br />
seni helâk eyledi. Dedi ki, dün gece hanımım ile sünnete uygun<br />
– 150 –<br />
olmıyan bir seklde berâber oldum. [Rahl lügâtde devenin semerine<br />
derler. Bu makâmda rahlin tahvîlinden murâd, avreti<br />
ile sünnete uygun olmıyan seklde muvâka’a etmekdir. Ya’nî,<br />
ehlimle sünnete uygun olmıyarak yakın oldum, demekdir.] Resûl-<br />
i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri aslâ<br />
cevâb vermedi. Allahü teâlâ hazretleri o vakt bu âyet-i kerîmeyi<br />
inzâl buyurdu. (Bekara sûresi 223.cü âyet-i kerîmesi.) (Kadınlarınız<br />
ile istediginiz seklde ve istediginiz zemân cimâ edebilirsiniz.<br />
Yalnız livâta seklinde ve hayz zemânında yaklasmak<br />
harâmdır.)<br />
Ellibesinci Menâkıb: Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sânı ile alâkalı inzâl olan âyet-i kerîmeler: Önce diyelim<br />
ki, Onun sânını bildiren âyet-i kerîmeler Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gönderilmisdir.<br />
1– Bunlardan birisi; meâl-i serîfi (Ey Resûlüm! Cebrâîle düsman<br />
olanlara de ki, ona düsmanlıga sebeb yokdur. O, Allahü teâlânın<br />
emri ile Kur’ân-ı kerîmi senin kalbine, dahâ önce inen kitâblara<br />
muvâfık olarak, mü’minleri hak dîne hidâyet ve Cennete<br />
gireceklerini müjdeledigi hâlde indirdi. Bir kimse Allahü teâlâya,<br />
Meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâîle ve Mikâîle düsman<br />
olursa, Allahü teâlâ kâfirlere düsmandır) olan Bekara sûresinin<br />
doksanyedi ve doksansekizinci âyet-i kerîmeleridir. Bu<br />
âyet-i kerîmelerin nüzûl sebebi su idi. Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” der ki, Ibni Suryâ adlı bir yehûdî, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine<br />
geldi. Çok delîller söyledi. Hüccetleri [delîlleri] bitdi. Dedi<br />
ki, yâ Resûlallah! Gökden sana hangi melek gelir. Buyurdular ki,<br />
Cebrâîl gelir. Dedi, eger Mikâîl gelse idi, sana îmân getirirdim.<br />
Zîrâ Cebrâîl düsmanımızdır. Bizim ile çok düsmanlıklar etmisdir.<br />
Bize kat’i düsmanlıgı o oldu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bizim<br />
Peygamberimize Buhtunnasar adlı kisi tarafından Beyt-ül-mukaddes<br />
harâb olsa gerekdir diye vahy etdi. Peygamberimiz de bize<br />
haber verdi. Biz de, Buhtunnasârı katl edecek kuvvetli bir kisiyi<br />
bulduk. O vakt Cebrâîl aleyhisselâm gelip, onu katl olunmakdan<br />
kurtarmıs. O merde demis ki, eger Hüdâ-i Rabbil âlemîn<br />
irâde etmis ise, sizi onun üzerine musallat etmez. Eger irâ-<br />
– 151 –<br />
de etmemis ise ne sebeb ile onu katl edersiniz. O merd [yigit] de<br />
bu sözü ondan kabûl edip, geri dönmüs. O vaktden beri Cebrâîli<br />
düsman tutarız. Bir kerre de dediler ki, onların Cebrâîl ile<br />
düsmanlıklarına sebeb odur ki, inançlarınca, Cebrâîl aleyhisselâma<br />
demislerdi ki, Peygamberligi bize getir. O gayriye götürmüs.<br />
Imâm-ı Süddî der ki, Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin bir âdeti var idi. Gidip-geldigi yolu yehûdîlerin<br />
toplandıgı yere ugrardı. Varıp, onların yanına girerdi. Onların<br />
sözünü dinlerdi. Onlar ile konusurdu. Onlar, yâ Ömer! Biz<br />
seni Muhammedin eshâbının hepsinden çok severiz. Zîrâ onlar<br />
gelip-geçerken, bizim üzerimizden geçerler. Bizi rencîde ederler.<br />
Sen bizi incitmezsin. Hattâ dersimizi dahî dinlersin. Seni<br />
onun için severiz, derler idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Allahü teâlâ hakkı için ki, ben sizin yanınıza<br />
dost olmak için gelmem. Size birseyler sormamdan maksad, hâsâ<br />
ki dînimden sübhem oldugundan degildir. Süâlime sebeb<br />
odur ki, sirkinizin aslını iyice ögreneyim. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sânındaki eserlerini ve burhânlarını<br />
ve ni’metlerini [üstünlüklerini] sizin kitâblarınızda çok<br />
görürüm. Siz bedbahtlıgınızdan ve kötü düsünceli oldugunuzdan<br />
îmân getirmezsiniz. Dediler ki: Yâ Ömer! Hazret-i Muhammede<br />
devâmlı hangi melek gelir. Hazret-i Ömer buyurdu: Cebrâîl<br />
aleyhisselâm gelir. Dediler; biz Cebrâîli sevmeyiz. Muhammedi<br />
bizim sırlarımıza muttâli’ eder. Bir yere gelen azâbı veyâ<br />
kıtlıgı veyâ yıldırımı Cebrâîl getirir. Mikâîl iyidir ki, sulhu, emniyyeti<br />
ve bol ni’meti getirir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu: Ey bîçâreler! Siz Cebrâîl aleyhisselâmı bilirsiniz<br />
ve Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini<br />
inkâr mı edersiniz. Ben sehâdet ederim o kimseye ki, hazret-i<br />
Cebrâîli düsman tutar, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
düsmanı olur. Oradan Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine geldi. Cebrâîl aleyhisselâm<br />
ondan önce gelip, yukarıda bahs edilen âyet-i kerîmeyi getirmisdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
hazret-i Ömere okuyup, buyurdu ki, (Yâ Ömer! Senin Rab-<br />
– 152 –<br />
bin sana muvâfakat etdi). Hazret-i Ömer sâd olup, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerine sükr etdi. Buyurdu ki; bundan sonra,<br />
kendimi dîn-i islâm üzerine tasdan katı buluyorum.<br />
Isâret: Sübhânallah. Yehûdîler, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı,<br />
bizim dînimiz vilâyetinin izzeti onun sebebi ile harâb olmusdur,<br />
diye düsman tutarlar. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri<br />
buyurur: Cebrâîl her ne yaparsa, bizim emrimiz ile yapar. Râfizîler<br />
ve mübtedi’ler [bid’at sâhibleri], Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerini niçin düsman tutarsınız.<br />
Onlar, hilâfet hazret-i Alînin hakkı idi, ondan aldılar; diye düsman<br />
tutarlar. Bu sözleri yalandır ve bühtândır. Zîrâ eger onun<br />
hakkı olsa idi, kendileri alırdı. Ey yehûdî! Sen Cebrâîli düsman<br />
tutarsın. Biz onu dost tutarız. Eger sizin helâk ve azâbınız, Cebrâîlin<br />
elinde oldu ise, kâfirlerin helâk olması lâyıkdır. Bizim Resûlümüzün<br />
zaferi, nusreti Cebrâîl ile oldu. (Rabbiniz size nisânlı,<br />
bes bin melek ile imdâd edecekdir). [Âl-i imrân sûresi 125.ci<br />
âyet-i kerîme meâli.] Yâ Râfizî! Siz Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerini düsman tutarsınız. Biz dost<br />
tutarız. Sizin helâkınız onların sebebi ile olursa, lâyıkdır. Islâmiyyetin<br />
nusreti onlar sebebi iledir. (Onlar gayba îmân ederler!)<br />
(Ey Habîbim! Sana, Allah ve mü’minlerden sana tâbi’<br />
olanlar yetisir!) [Enfâl sûresi 64.cü âyet-i kerîme meâli.]<br />
2– Bir âyet-i kerîme de sudur: Ömer bin Hattâb “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, dinde gayret sâhibi, merd bir zât-ı serîf<br />
idi. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
harem-i serîflerinde, bir gün dedi ki, ne olaydı, emr geleydi<br />
de, Resûlullahın se’âdethânelerine destûrsuz girmeselerdi.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazret-i Ömerin sözüne muvâfık<br />
bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (Ey îmân edenler! Resûlümün evine<br />
yemege da’vet olunmaksızın ve vaktine bakmaksızın girmeyin.)<br />
[Ahzâb sûresi 53.cü âyet-i kerîme meâli.] Ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” buyurdular ki, bu âyet-i kerîme bir<br />
grub hakkında nâzîl olmusdur. Onlar Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ta’âmı vaktini gözleyip, o<br />
vaktde varıp, Resûlullahın yanında otururlar idi. Ta’âm gelir<br />
yirler idi. Sohbet ederlerdi. Dısarı gitmezlerdi.<br />
– 153 –<br />
3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hizmetçisini,<br />
hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” çagırması için<br />
gönderdi. Kaylûle vakti idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
uyumusdu. O hizmetçi bagırdı. Uyanmadı. Kapıyı açıp,<br />
içeri girdi. Hazret-i Ömerin teninden bir mikdâr açılmısdı. O<br />
hizmetçi hemen dısarı çıkdı. Dedi ki, ey Allahım, Ömeri sen<br />
uyandır. Bir kerre dahâ bagırdı. Hazret-i Ömer uyandı. Hizmetçinin<br />
içeri girip, açılan yerini gördügünü anladı. Üzüldü. Ne<br />
olaydı, sabâh vakti ve kaylûle vakti ve aksam vakti, bu üç vaktde,<br />
halk evlerinde uyurlar. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
buyruk nâzil olsaydı da, birbirinin evine izn ile girselerdi.<br />
Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” sözüne muvâfık Allahü<br />
teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Ey îmân edenler! Sizin<br />
mülk-i yemîninizde olan kız, erkek, köle ve hür çocuklarınızdan,<br />
bülûg çagına ermiyenler, üç vaktde yanınıza girerken, izn<br />
istesinler. Zîrâ sabâh nemâzından önce, ögle vaktinde ve yatsı<br />
nemâzından sonra örtünmeniz zor olur. [Elbiseler degisdirilir.]<br />
Bu üç vaktin dısında, birbirinizin yanına girmenizde size, hizmetçi<br />
ve çocuklarınıza günâh yokdur. Allah size hükm âyetlerini<br />
böylece bildiriyor. Allah sizin hâlinizi bilir. Ve islâmiyyetin<br />
hikmetini icrâ eder. Çocuklarınız bülûg çagına erisince, onlardan<br />
önce bâlig olanların izn istedigi gibi her vaktde izn istesinler.)<br />
[Nûr sûresi 58.ci âyet-i kerîme meâli.]<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” uyumus idi. Hizmetçinin bagırması<br />
ile uyanmadı. Avret yerini gördü. Uyanmadı. Uyanınca<br />
üzüldü. Biz gâfiller, bu kadar âsî ve bîçâre [çâresiz] kullarız. Allahü<br />
teâlâ çagırıyor, uyanmıyoruz. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” çagırıyor, uyanmıyoruz. Melekler dâimâ günâhlarımızı<br />
görüyor. Uyanmıyoruz. Allahü teâlâ hazretleri hergün,<br />
gafletden uyansınlar diye, binlerce günâhımızı görür, örter.<br />
Nicelerini afv eder, yine korkmuyor, uyanmıyoruz.<br />
Nükte: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
gönlünün gamlanmasından dolayı bu üç vaktde, bütün çocukları,<br />
Allahü teâlâ anadan ve babadan geri tutmusdur. Kıyâmet<br />
gününde âsîlerin gönlünün gamından dolayı, ayrılık atesini gönüllerden<br />
uzak tutması acâib degildir.<br />
– 154 –<br />
4– Mekke-i mükerreme ileri gelenlerinden bir cemâ’at, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ugradılar.<br />
Bakdılar ki, meclis-i serîflerinde Suheyb-i Rûmî ve Habbâb<br />
bin Erat ve Bilâl-i Habesî ve Ammâr bin Yâser ve Selmân-ı Fârisî<br />
oturmuslar “radıyallahü teâlâ anhüm.” Bunlar, üzerinde<br />
yün elbise bulunan fakîr sahâbîler idi. O cemâ’at dediler ki, ey<br />
Muhammed! Râzı oldun mu, bir gruba ki, senin etrâfında oturmuslardır.<br />
Biz gelelim, onlar ile oturalım mı? Hâlbuki bunlar<br />
bizim kullarımızdır [kölelerimizdir], hizmetçilerimizdir, câriyelerimizdir.<br />
Bunları kendinden uzak tut. Tâ ki, biz sana tâbi’ olalım.<br />
Bir rivâyetde gelmisdir ki, dediler, yâ Muhammed! Sen sedirde<br />
otur. Biz senin etrâfında oturalım. Onları uzak oturtup,<br />
bizler onların yününden ve hırkalarından râhatsız olmıyalım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:<br />
(Mü’minleri kendi yanımdan uzaklasdıramam). Onlar da dediler<br />
ki, bize ayrı meclis ile toplantı yap. Bizim senin yanındaki fazîletimizi<br />
bilsinler. Onlar ile berâber olmamız, bize ar olur.<br />
Kavmimiz bizi bunlar ile oturmus görmesin. Biz gelince onlar<br />
meclisden kalksınlar. Onlar gelince biz kalkarız. Sen yine onlar<br />
ile oturmaya devâm edersin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu: (Peki!), Onlar dediler ki, bu cümle üzerine<br />
bize bir nâme yaz. [Ya’nî bir kâgıda yaz.] Server-i kâinât kâgıd<br />
istedi. Nâme yazmak için Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini<br />
çagırdı. Allahü teâlâ hazretleri, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm<br />
hazretleri ile bu âyet-i kerîmeyi gönderdi: (Sabâh-aksam<br />
Rabbine ihlâs ile düâ eden kimseleri yanından uzaklasdırma.<br />
Müsriklerin îmâna gelme hesâbı senden, senin hesâbın da onlardan<br />
sorulmaz! Kâfirler îmâna gelsinler diye mü’minleri yanından<br />
kovarsan zâlimlerden olursun!) [En’âm sûresi 52.ci<br />
âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yazıyı yazmadı.<br />
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah,<br />
mescidin bir kösesinde oturmusdu. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize okudu:<br />
(Âyetlerimize inananlara selâm ver ve de ki, Rabbiniz size rahmet<br />
etmegi üzerine almısdır. Sizden biriniz, zararını düsünme-<br />
– 155 –<br />
den bir günâh islese, sonra bir dahâ yapmıyacagına azm ederek<br />
tevbe etse, hâlini düzeltse, Allahü teâlâ onun günâhını bagıslar.<br />
Ve tevbesini kabûl etmekle rahmet eder.) [En’âm sûresi 54.cü<br />
âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah o seklde oturur idi ki, bizim<br />
dizlerimiz mubârek dizlerine degerdi. Kalkmak isterler idi. Evvelâ<br />
biz kalkardık. Resûlullahı oturur seklde bırakırdık. Sonra<br />
o kalkardı. Buyurdu ki, Allahü teâlâya sükrler olsun ki, beni öldürmezden<br />
evvel, bana emr etdi ki, (müslimânlardan bir grub<br />
ile berâber bulunmaga sabr et.)<br />
Ikrime “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Kureysden bir tâife<br />
geldiler. Ebû Tâlibin yanına varıp dediler: Halk bizi Muhammed<br />
ile oturur görürler ise, onlar da ona mutî’ olurlar. Ondan<br />
sonra bizi o kullar [köleler] ile oturur görürler ve bizi kötülerler.<br />
Var Muhammede söyle ki, onları yanından uzak etsin. Biz<br />
de Ona îmân getirelim. Sonra Ebû Tâlib bu haberi Ona götürdü.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” dedi ki, böyle eyle yâ<br />
Resûlallah, görelim dediklerini yaparlar mı ve sözleri üzere dururlar<br />
mı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. [En’âm<br />
sûresi 52, 53, 54.cü âyet-i kerîmeleri.] Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bu âyet-i kerîmeleri isitdigi gibi, geldi, özr diledi. Söyledigi<br />
sözlerden pismân oldu. Allahü teâlâdan hitâb-ı izzet geldi ki,<br />
yâ Muhammed! Benden Ömere selâm eyle ki, senin menzilin<br />
ve merteben bizim katımızda yüksekdir. Bu kadar zelle ile kendi<br />
dergâhımdan seni red etmem. Senin özr dilemege gelecegini<br />
bildigim için, selâmımı önce gönderdim. O yerdeki senin günâhını<br />
yazdım. Özrden evvel rahmetimi mukâbilinde yazdım.<br />
Onun ile olan baglılıgımız çok kuvvetlidir. Zelle ile kesilmez,<br />
buyurdu.<br />
(Isâret): Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyet-i kerîmede, Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini bes def’a andı [zikr etdi].<br />
(Sana geldigi vaktde), (Îmân getirmek), (günâh islemek),<br />
(Tevbe etmek), (Hâlini islâh etdi). Allahü tebâreke ve teâlâ,<br />
hazret-i Ömeri bes nesne ile yâd etdi [zikr etdi]. (Selâmün aleyküm)<br />
diyerek selâm etdi. (Sizin Rabbiniz vâcib kıldı), buyurarak<br />
haber verdi. (Kendi nefsi üzerine rahmet etmegi), buyurarak<br />
rahmet etdi. (Cehâlet ile bilmiyerek günâh isledi), diyerek<br />
– 156 –<br />
günâhdan ma’zûr tutdu. (Allah afv edici ve tevbeyi kabûl etmekle<br />
rahmet edicidir), buyurarak afv etdi.<br />
(Nükte): Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir günâh<br />
isledi. Özr diledi. Allahü teâlâ, onunla böyle mu’âmele eyledi.<br />
Hazret-i Ömerin dostları isitsinler ki, sâd olsunlar. Allahü teâlâ<br />
dostlarını Ömere ortak eyleyip, bizim üzerimize selâm söyledi.<br />
Ve rahmetine ortak etdi. (Rahmetim herseyi içine almısdır) buyurdu.<br />
Meleklerini gönderdi. (Melekleri gönderdik) buyurmusdur.<br />
Özrünü kabûl etdi. (Allah kullarının tevbesini kabûl eder)<br />
buyurmusdur. Magfiret etdi. (Ey Resûlüm! Nefslerini isrâf<br />
eden kullarıma, Allahın rahmetinden ümmîd kesmemelerini<br />
söyle!) buyurmusdur.<br />
5– Diger bir âyet-i kerîme sudur: Uhud cenginde Ebû Süfyân<br />
henüz müslimân olmamıs iken bize dedi ki, (bizim uzzamız<br />
var, sizin uzzanız yokdur.) Ömer ibnül Hattâb cevâb verip, buyurdu<br />
ki, (bizim mevlâmız var, sizin mevlânız yokdur). Allahü<br />
teâlâ hazretleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
kavline muvâfık bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (... Mü’minlerin<br />
yardım görmesi ve kâfirlerin kahr olması, Allahü teâlânın<br />
mü’minlere velî olması ve yardım etmesidir. Kâfirlerin mevlâsı,<br />
onların azâbını men’ eden bir yardımcıları yokdur.) [Muhammed<br />
sûresi 11.ci âyet-i kerîme meâli.] Bu âyet-i kerîme, ehl-i<br />
Mekkenin îmân getirmiyenlerini korkutucu ve tehdîd edici mâhiyyetdedir.<br />
6– Diger bir âyet-i kerîme sudur. Münâfıklardan Abdüllah<br />
bin Ebî Selül hasta oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” iyâdetine [hasta ziyâretine] vardı. Ibni Ebî Selül, Habîbullah<br />
hazretlerine dedi ki, ben öldügüm zemân nemâzımı kıl.<br />
Kabrim üzerinde dur. Bana düâ et. Kendi kaftanını kefen et.<br />
Sonra Ibni Ebî Selül öldü. Resûlullah hazretleri diledi ki, nemâzını<br />
kılsın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Onun üzerine nemâz mı kılacaksın. Hâlbuki o sana böyle böyle<br />
isler etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu: Elini benden kaldır. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” de; gitme, dedi. Habîb-i ekrem yine o cevâbı verdi.<br />
– 157 –<br />
Üçüncü kerre, Server-i âlem buyurdu ki, eger bilse idim ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ rahmet eder. Yetmis kerre Allahü teâlâ<br />
hazretlerinden ona istigfâr ederdim. Zîrâ ben istigfârda muhayyer<br />
kılındım. Sonra, mubârek gömlegini kefen yapıp, kabre<br />
koydu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki, bu hâlde ben hayretde<br />
kaldım. Allahü teâlâ ben kulunun kavline muvâfık su<br />
âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu: (Münâfıklardan ölen kimselerin<br />
nemâzını kılma. Kabri üzerinde durma. Çünki onlar, Allaha ve<br />
Resûlüne îmân etmeyip, münâfık olarak öldüler.) [Tevbe sûresi<br />
84.cü âyet-i kerîmesi meâli.] Resûl-i ekrem hazretleri bu âyet-i<br />
kerîmeden sonra, hiçbir münâfık üzerine nemâz kılmadı. Kabri<br />
üzerine durmadı. Ya’nî, ey benim Resûlüm! Düâ etme ki, eger<br />
düâ etsen, icâbet etmesem, senin sânına noksanlık olur. Eger<br />
icâbet etsem benim hikmetime lâyık olmaz. Kıyâmet gününde<br />
ben derim ki, ey benim Resûlüm! Sen sefâ’at eyle, tâ ki, ben bagıslayayım.<br />
Eger sefâ’at etmez isen, senin hasmetine uygun olmaz.<br />
Eger rahmet etmesem benim keremime naks olur. Sen sefâ’at<br />
et. Tâ ben bagıslayayım.<br />
7– Diger bir âyet-i kerîme sudur: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem”, Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hakkında, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile mesveret<br />
etdi. Buyurdu ki, yâ Ömer! Sen hazret-i Âise hakkında söylenenlere<br />
ne dersin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki, yâ Resûlallah! Bir dahâ bu sözü dinlemeyiniz. (Bu büyük<br />
bir iftirâdır.) Bu sözü söylemek ve kalbine getirmek kimsenin<br />
haddi degildir. Hazret-i Âise pâk ve pâkizedir. Onlar ehl-i<br />
îmândır. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kavline uygun bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:<br />
(Onu isitdiginizde, niçin bize o sözü söylemek yakısmaz! Yâ<br />
Rabbî! Seni tenzîh ederiz. Bu Server-i âlemin hanımına atılan<br />
büyük bir iftirâdır, demediniz!) [Nûr sûresi 16.cı âyet-i kerîme<br />
meâli.]<br />
8– Diger bir âyet-i kerîme sudur: Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
Âdem safîyullahın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”<br />
zürriyyeti sânında bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu: (Biz insanı<br />
(Âdemi) muhakkak ki çamurun hulâsasından yaratdık. Sonra,<br />
– 158 –<br />
Âdemin neslini saglam bir yerde (rahîmde) bir nutfe (az bir su)<br />
yapdık. Sonra, o nutfeyi kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan sonra,<br />
kan pıhtısını bir parça et yapdık. O et parçasını da kemikler<br />
hâline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra, ona baska<br />
bir yaratılıs (rûh) verdik. Bak ki, sekl verenlerin en güzeli olan<br />
Allahın sânı ne kadar yücedir.) [Mü’minûn sûresi oniki, onüç,<br />
ondördüncü âyet-i kerîme meâlleri.] Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudu. Hayretde kaldı. (Kudreti<br />
ve hikmeti sebebi ile Allahü teâlânın sânı büyükdür. Kudretlilerin<br />
en güzelidir) dedi. Hazret-i Ömerin buyurdugu gibi,<br />
âyet-i kerîme indi.<br />
Bu zikr etdigim âyet-i kerîmeleri Kur’ân-ı azîmüssân tefsîrlerinden,<br />
kudretim yetdigi kadar aldım. Bundan sonra o haberleri<br />
zikr edelim ki, hocalarımızdan ve üstâdlarımızdan isitdik.<br />
Insâallahü teâlâ.<br />
Ellialtıncı Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkındaki<br />
hadîs-i serîfler.<br />
1– Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu:<br />
Kıyâmet günü dîn-i islâm mahsere güzel sûretde ve süslenmis<br />
olarak gelir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu durumu<br />
bilir iken, sorar ki, sen kimsin. Islâm der ki, yâ ilâhel âlemîn!<br />
Ben islâmım. Allahü teâlâ buyurur. Bunu Cennete iletin. Islâm<br />
der ki, yâ ilâhel âlemîn. Beni azîz tutup, ikrâm eden kimseleri,<br />
azîz tutup, ikrâm etmedikçe, bana yardım edenlere yardım etmeyince<br />
ve bana yer verenlere, yer vermeyince, ben Cennete<br />
gitmem. Allahü teâlâ emr eder ki, var o kimseleri getir ki, seni<br />
azîz tutmusdur. Ve sana nusret etmisdir. O vakt islâm gelip,<br />
halkın safları arasında gezer. O sırada Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerini görüp, elinden tutup, seslenir (bagırır) ve der<br />
ki, Ilâhî! Bu o kimsedir ki, beni herkesin sürdügü zemân, bana<br />
kendi yanında yer veren, kabûl eden, azîz tutandır. Halk beni o<br />
vakt red etdiler. Bu kimse bana nusret [yardım] etdi. Halk beni<br />
kendilerinden uzak etdiler. Bu zât beni azîz etdi. O vakt halk<br />
beni zelîl etdiler. Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur: Onu Cennete<br />
ilet. Islâm der ki, yâ Rabbel âlemîn! Tâ kıyâmete dek, her<br />
– 159 –<br />
kim (hazret-i Ömeri sever) beni sever, onları da Cennete iletmeyince<br />
bunu iletmem. Allahü teâlâ ve tekaddes kabûl buyurur.<br />
Öyle yap! Islâm mahserde safların arasında dolanır. Her<br />
kim ki, hazret-i Ömeri sever. Onun elini tutup, hazret-i Ömer<br />
ile Cennete iletir.<br />
2– Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdu: Yâ<br />
Ömer! Cebrâîl “aleyhissalâtü vesselâm” benim yanıma geldi.<br />
Dedim, yâ Cebrâîl! Bana, Ömer bin Hattâbın göklerdeki fazîletinden<br />
haber ver. Dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü aleyhi<br />
ve sellem”! Ömerin göklerdeki fazîletlerinden ve menâkıbından<br />
eger sana haber verirsem, hazret-i Nûh alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâmın ömrünce ki, kavmi yanında bin seneden<br />
elli sene eksikdir, henüz fazîletlerini söylemege kâdir olamam.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurur: (Korkunuz! Ömerin hısmından ki, o gadablı olunca,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ondan ötürü gadablı olur.)<br />
3– Sa’îd bin Cübeyr, Ibni Abbâsdan “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurur ki: Cebrâîl aleyhisselâm benim yanıma<br />
geldi ve dedi ki: Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri buyurdu ki, Ömere benden selâm et! Ona haber ver<br />
ki, Onun rızâsı benim hükmümdür. Onun hısmı benim adlimdir.<br />
4– Gudayf bin Hâris “radıyallahü anh” rivâyet eder. Bir<br />
genç, Ebû Zer-i Gıfârînin “radıyallahü anh” yanına geldi. Ebû<br />
Zer hazretleri o gence dedi ki, benim için Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâdan istigfâr et, afv edilmemi iste. O genç dedi ki, yâ Ebâ<br />
Zer! Sen hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
sohbetinde bulunmussun. Ben senin nasıl afv olunmanı isterim.<br />
Ebû Zer; “olsun, iste” dedi. Genç dedi, bana haber ver<br />
ki, ben de ne hayrlı isâret gördün ki, benim düâmı ve istigfârımı<br />
istersin. Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Bundan<br />
dolayı ki, sen hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” önünden<br />
geçiyordun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu iyi gençdir, buyurdu.<br />
Ben ki, Ebû Zer’im. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
– 160 –<br />
ve sellem” hazretlerinden isitdim ki, buyurdu: (Allahü teâlâ,<br />
dogru sözü, Ömerin dili üzerine koymusdur.)<br />
5– Ya’lâ bin Ziyâd rivâyeti ile, hazret-i Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Bir vakt hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Ebû Zer hazretlerinin elini tutup, sıkdı. Ebû Zer,<br />
elimi bırak, incitdin, yâ islâmın kilidi, dedi. Hazret-i Ömer, yâ<br />
Ebâ Zer, bu söyledigin nasıl bir sözdür. Ebû Zer dedi ki: Yâ<br />
Emîr-el mü’minîn, aklında mıdır (hâtırlar mısın), falan vakt,<br />
falan günde ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: Eger aranızda yayılacak fitnelerden korkuyor<br />
iseniz, Ömerin bereketi ile onlar size erismez. Yâ Ömer,<br />
sen islâmın kilidisin.<br />
6– Hazret-i Enes “radıyallahü teâlâ anh” haber verdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Ömerin yüzüne<br />
bakıp, güldü ve buyurdu. Yâ Hattâb oglu! Bilir misin niçin<br />
tebessüm etdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”,<br />
Allahü teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Se’âdetle buyurdu: (Ondan<br />
dolayı güldüm ki, Allahü teâlâ, Arefe gecesi Arafatda bulunanlara<br />
inâyet nazarı ile nazar etdi. Sana husûsî olarak nazar<br />
etdi.)<br />
7– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ ve ebîhâ” hazretlerinin<br />
rivâyeti ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki: (Meclislerinizi Ömer bin Hattâbı anarak zînetlendiriniz!)<br />
8– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu.<br />
Sâlihler zikr olundugu zemân, siz Ömerin zikri ile olun.<br />
Zîrâ biz ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” eshâbıyız.<br />
Hepimiz sekîne ve ârâmın Ömerin dili üzerine olduguna,<br />
ittifâk etmisiz.<br />
9– Mubârek bin Fudâle, Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu: (Insan oglundan baskası, kendisi gibi bin<br />
kimseden dahâ kıymetli olamaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
ise bin mislinden dahâ hayrlıdır.)<br />
10– Huzeyfetebni Yemândan “radıyallahü anh” rivâyet edil-<br />
– 161 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:11<br />
misdir. Islâm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemânında<br />
makbûl kimseye benzer idi ki, yakınlıgı artardı. Ömerden<br />
“radıyallahü anh” sonra islâm, arkasını dönmüs kimseye benzerdi.<br />
Uzaklıgı artardı.<br />
11– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
rivâyeti ile gelmisdir. Dedi ki: Üç kimsenin firâseti gâyet iyi<br />
oldu. a) Mısr azîzinin firâseti. Hazret-i Yûsüf aleyhisselâm hakkında<br />
firâset edip, kendi zevcesine dedi ki, bunu mükerrem tut.<br />
Olur ki, ondan bize menfâ’at erisir. b) Suayb aleyhisselâm hazretlerinin<br />
kerîmesinin firâseti ki, hazret-i Mûsâ aleyhisselâm<br />
da’vete gelmisdi. Babasına dedi ki, yâ baba. Onu ücret ile tut.<br />
Kavî ve emîndir. c) Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin firâseti ki, kendinden sonra, hilâfeti<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi ki, onda<br />
adâlet fehm etdi. Bir gün hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dısarı çıkdı. Üzerinde çok güzel bir elbise vardı.<br />
Bu elbiseyi bana kardesim, dostum, sâdıkım ve safiyyim<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” giydirdi, buyurdu.<br />
12– Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu:<br />
(Eger benden sonra Allahü teâlâ Peygamber gönderse<br />
idi, Ömeri gönderirdi. Allahü tebâreke ve teâlâ iki melek ile<br />
ona kuvvet vermisdir. Bunlar ona kuvvet verir. Ondan bir hatâ<br />
meydâna gelecek olsa, ondan döndürürler. Dogrusunu yapdırırlar.)<br />
13– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Insanlar birsey söyledi. Ömer de o husûsda bir<br />
sey söyledi. Ömerin kavline muvâfık olarak Kur’ân-ı azîmüssân<br />
nâzil oldu.)<br />
14– Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti ile gelmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Benden sonra, Allahü teâlânın müsâfeha etdigi,<br />
ya’nî yakın oldugu kimse, Hattâb ogludur. O kimse, Hak sübhânehü<br />
ve teâlânın kudreti ile elini tutdugu, feryâdına erisdigi,<br />
selâm verdigi, Cennetine koydugu kimsedir. O Ömer bin Hat-<br />
– 162 –<br />
tâbdır. Bu makâmda yakınlık mekân ile olmaz. O yakınlıgı Allahü<br />
teâlâ ve ben bilirim. Ona bir kerâmet ve bir ni’met verir ki,<br />
baskalarına bu mertebe ve yükseklik olmaz.)<br />
15– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri;<br />
(Seytân Ömeri gördügü vakt, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
heybetinden yüzü üzerine düserdi) buyurdu.<br />
16– Fadl bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Ömer bin Hattâb benimledir. Ben Ömer bin Hattâb<br />
ileyim. Benim vefâtımdan sonra, Hak sübhânehü ve teâlâ<br />
Ömer iledir. Her nerede olursa olsun, Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin hıfz ve emânında olur.)<br />
17– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu<br />
ki: (Ömerin müslimân oldugu gün, Cebrâîl aleyhisselâm benim<br />
üzerime nâzil oldu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
müslimân oldu diye meleklerin birbirine müjde verip, sâd olduklarını,<br />
bana haber verdi.)<br />
18– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Yâ<br />
Ömer ibnül Hattâb! Sen benim ümmetim üzerine berekâtsın.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ senin sânında göndermisdir. Nâfile<br />
ibâdetlerden, zikr ve Kur’ân-ı kerîm okumagı gündüz kaçırdıklarını<br />
gece, gece kaçırdıklarını gündüz kazâ et.)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
Otuzikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
halîfe iken, bir bayram günü, bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” evlâdlarına hâllerine uygun olarak,<br />
bayramlık elbiseler aldılar. O bayramda, hazret-i Ömerin “ra-<br />
– 129 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:9<br />
dıyallahü teâlâ anh” çocugunun elbisesi eski idi. Diger çocukların<br />
elbiseleri yeni idi. Çocukluk sebebi ile olacak ki, onunla<br />
bir mikdâr istihzâ etdiler. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oglu kendisi ile istihzâ etdiklerini anlayınca, aglıya aglıya<br />
babasının huzûruna geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oglunu aglar seklde görünce, sebebini sordular. O da çocuklar<br />
ile arasında geçen hâdiseyi babasına anlatdı. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da oglunu böyle mahzûn ve gamlı<br />
görünce, kalbden acıyıp, sefkat ve merhametinden, beytülmâl<br />
emînini huzûruna çagırdı. Dedi ki, iyd-i serîf [bayram] gelmekde<br />
olup, herkes çocuklarına yeni elbise aldılar. Bizim oglumuzun<br />
elbisesi eski olmakla, diger çocuklar istihzâ etmisler.<br />
Aglıya aglıya bana geldi. Ben de hâlini görünce, zarûrî olarak<br />
sefkat ve merhametimden dolayı, sizi da’vet eyledim ki, beytül-<br />
mâldan bana ta’yin olunan gelecek aya âid olmak üzere bir<br />
kaç akça veresin ki, buna bir elbise alayım. Beytül-mâl emîni<br />
dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, gelecek aya kadar yasayacagınızı<br />
tahkîk etdiniz mi [arasdırdınız mı] ki, hak etmeden önce,<br />
benden hak etmediginiz paranızı istersiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden<br />
gayri kim bilir. Beyt-ül-mâl emîni dedi ki, yâ halîfe,<br />
siz bilmedikden sonra, ülûfe almak size lâyık degil; bize de vermek<br />
ma’kûl degildir. Hazret-i Ömer söyledigine pismân olup,<br />
istigfâr eyledi. O emîni begenip, hayr düâ eyledi. Allahü teâlâ<br />
hazretleri kemâl-i lütfundan hazret-i Ömerin ogluna da bir yol<br />
ile teselli verip, her biri gönülleri hos olarak gitdiler. Ey<br />
mü’min kardeslerim. Simdi gelin, insâf edin. Hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” adline ve hilmine ki, halîfe-i rûyi zemîn<br />
iken, ogluna elbise alamayıp, beytül-mâldan birkaç akça istedikde,<br />
beyt-ül-mâl emîni de bu yol ile mâni’ olduguna huzûrsuz<br />
olmayıp, ayrıca düâ eylemisdir. Var kıyâs eyle ki, nasıl bir zât<br />
imis.<br />
Otuzüçüncü Menâkıb: Medîne ehâlisi anlasarak bir yere<br />
toplandılar. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adâletini<br />
tecrübe etmek için anlasdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı.<br />
Ben sizin müskilinizi hâl etmege muktedirim, dedi. Onlar da<br />
buna ba’zı va’dlerde bulundular. Hazret-i Ömerin bir oglu var<br />
– 130 –<br />
idi. Bedenen çok za’îf kalmısdı. O yehûdî, kendisini hekîm tanıtıp,<br />
hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oglunun yanına<br />
vardı. Hâlini ve hâtırını sordu. O da, za’îfliginden bir mikdâr hikâye<br />
yolu ile sikâyet etdi. Mel’ûn yehûdî tebessüm ederek, bunun<br />
ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ kalblerinde kin<br />
ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düsüp, odasına götürdü. Sonra<br />
bir sürâhî serâb doldurup, serbetdir diye önüne koydu. Bu senin<br />
derdine devâdır. Bunu içdigin gibi sıhhat bulursun, dedi. O<br />
da sözünü hakîkat zan edip, serâb ne oldugunu görmedigi için,<br />
o sürâhîdeki serâbı içip, serhos oldu. O yehûdînin güzel bir kızı<br />
vardı. O kızı arz eyledi. Serâbın te’sîri ile serhos oldugundan,<br />
kıza sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı basına geldikde,<br />
yapdıgı islere pismân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr<br />
edip, evlerine geldi. Hikmet-i rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk<br />
dogdu. Sonra, mel’ûn yehûdî, bir çok yehûdîyi ve o çocugu yanına<br />
alıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yanına<br />
getirdiler. Dediler ki, yâ halîfe, senin oglun, bizim kızımıza zorlıyarak<br />
sâhib olup, bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemege<br />
mecbûr degiliz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu<br />
görünce, mubârek gönülleri perîsân olup, oglunu çagırdı ve bu<br />
durumu sordu. Oglu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o ma’sûma beyt-ül-mâldan<br />
nafaka ta’yîn eyledi. Sonra oglunu asagı alıp, dînin emri olan<br />
sopayı vurdurmaga basladı. Sopa sayısı kırk oldugu zemân, Eshâb-<br />
ı güzîn, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerinin yanına gelip,<br />
ricâ etdiler. Yâ halîfe, oglunuz hastadır, bu sekldeki sopaya tehammül<br />
edemez. Ihsân eyle, bunun suçunu bize bagısla. Zîrâ<br />
sesi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
sesine benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i Mutahharaya götürüp,<br />
yüksek ses ile Kur’ân-ı azîmüssânı okutup, kendileri dısarıdan<br />
dinlerler idi. Hazret-i Habîbullahın hasretinden cigerlerini<br />
daglarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti için suçunu afv eyle diye,<br />
ne seklde söylediler ise, iltifât eylemedi. Allahü teâlânın<br />
hakkında hâtır olmaz. Âhıretde çekmekden, dünyâda cezâsını<br />
bulmak iyidir, buyurdular. Altmıs degnek oldukda, babasına<br />
çagırdı ki, yâ baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin yüzünü göreyim,<br />
halâllik dileyeyim. Iltifât eylemeyip, yetmis sopa olduk-<br />
– 131 –<br />
da, çagırıp, yâ baba, iste ben ölüyorum. Mubârek yüzünü bana<br />
göster, görün ki, hasret gitmiyeyim, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” mubârek yüzünü çevirip, gösterdi. Sopa sayısı<br />
seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömere öldügünü<br />
bildirdiler. Buyurdu ki, ölüsüne yirmi degnek vurun ki,<br />
Hak emri yerini bulsun. Ondan sonra da yirmi degnek vurdular.<br />
Yüz temâm oldu. Sonra techîz ve tekfîni yapıp, götürüp<br />
defn eylediler. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”,<br />
acabâ babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı. Allahü<br />
teâlânın huzûrunda hâlin nasıl oldu diye agladı. O gece Eshâbdan<br />
birisi onu rü’yâda gördü. Sultân-ı kâinât “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîfinde oturup,<br />
zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi gördügü gibi, kalkıp, güle-güle<br />
yanına geldi. Dedi ki, Allahü teâlâ babamdan râzı olsun ki,<br />
atalık hakkını yerine getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, devâmlı<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
hizmet-i serîflerinde olup, bir ân ayrılmıyorum. Dünyâ<br />
kahrından kurtulup, zevk ve safâ içine düsdüm. Ertesi günü o<br />
sahâbî gelip, rü’yâda gördügü hâli, hazret-i Ömere anlatdı.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” aglamagı bırakıp, Allahü<br />
teâlânın inâyetine sükr secdesi eyledi “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în”.<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin hilâfeti zemânında, bir gâzâdan çok mal getirmislerdi.<br />
Bu malın besde birini hakkı olanlara taksîm ederken,<br />
hazret-i Hasen bin Alî bin Ebû Tâlib “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
gelip, dedi ki: Yâ halîfe! Gazâ malından bana da bir<br />
mikdâr ver. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona bin dirhem<br />
gümüs verdi. Sonra hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” geldi. O da istedi. Ona da bin dirhem gümüs verdi. Sonra,<br />
hazret-i Ömerin kendi oglu, hazret-i Abdüllah “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” gazâ malından istedi. Ona besyüz dirhem gümüs<br />
verdi. Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki: Efendim, yetismis<br />
yigit olan ve nice def’a gazâya gidip ve hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde kılınç çekip,<br />
nice baslar düsürmüsken, bana besyüz dirhem verirsin.<br />
Hazret-i Hasen ile hazret-i Hüseyn ki, henüz tâze yigitlerdir.<br />
– 132 –<br />
Onlara biner dirhem verirsin. Bu lâyık mıdır? Hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; yâ Abdüllah! Sen onlar<br />
ile berâber mi olmak istersin? Onların, hazret-i Alî gibi babaları<br />
vardır ve hazret-i Fâtımâ-tüz-zehrâ gibi, anaları vardır. Hazret-<br />
i Fahr-i Âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gibi dedeleri<br />
vardır. Hazret-i Ibrâhîm gibi dayıları vardır ki, Ibrâhîm,<br />
hazret-i Resûl-i ekremin ogludur. Hazret-i Ümm-i Gülsüm ve<br />
hazret-i Rukayya “radıyallahü teâlâ anhünne” gibi teyzeleri<br />
vardır. Hazret-i Ca’fer Tayyâr ve hazret-i Ukayl gibi amcaları<br />
vardır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” böyle söyledigini,<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri isitdi. O büyük<br />
zât buyurdu ki, Resûl-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, (Ömer, Cennet ehlinin ısıgı ve islâmın nûrudur.)<br />
buyurmus idi. Bunu bos yere buyurmamısdır. Böyle söyleyince,<br />
hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”, hazret-i Ömerin yanına varıp, Fahr-i âlem hazretlerinin<br />
böyle buyurdugunu müjdelediler. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da divit ve kalem ve kâgıd getirip, bu hadîs-i serîfi<br />
yazdı. Vasiyyet eyledi ki, vefât eyledigim vakt, bu kâgıdı benim<br />
ile berâber defn ediniz ki, bana bu huccet kâfîdir. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdikden sonra, o kâgıdı da<br />
defn etdiler. Sabâh oldukda, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kabr-i serîfleri üzerinde, kudret kalemi ile yazılmıs bir<br />
yazı buldular. O kâgıdda söyle yazılı idi. (Resûlullah dogru söyledi.<br />
Alî, Hasen ve Hüseyn dogru söyledi. Ömer, Cennet ehlinin<br />
ısıgı ve islâmın nûrudur). Bir rivâyetde, hazret-i Hasen ve<br />
hazret-i Hüseyn gelip, müjdelediklerinde, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
anh”, sahâbe-i güzînden bir cemâ’at ile yerinden kalkıp,<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kapısına gelip, kapıyı<br />
çaldı. Hazret-i Alî dısarı çıkdı. Hazret-i Ömer, süâl buyurdular<br />
ki, yâ Alî, sen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden, (Ömer, ehl-i Cennetin sirâcıdır ve islâmın nûrudur)<br />
diye isitdin mi? Hazret-i Alî de, evet dedi. Hazret-i Ömer,<br />
dedi ki, simdi bana bunu yaz. Hazret-i Alî de mubârek eline kalem<br />
alıp, yazdı: (Bu yazı Alînin Resûlullahdan “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem”, Onun da Cebrâîl aleyhisselâmdan, Onun da<br />
– 133 –<br />
Allahü teâlâdan haber verdigi, Ömer Cennet ehlinin ısıgı ve islâmın<br />
nûrudur, hadîs-i serîfi hakkındadır.) Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” o yazıyı alıp, evlâdından birine verdi ki,<br />
ben vefât etdigimde, bunu kefenime sarasın. Bununla Allahü<br />
teâlânın huzûruna çıkayım; buyurdu. Bir rivâyetde de, vefâtlarından<br />
sonra, kabr-i serîfleri üzerinde bulunan, kudret kalemi<br />
ile yazılan söyle idi: (Alî, dogru söyledi. Resûlullah, Cebrâîl,<br />
ben dogru söyledik. En dogru söyliyen benim. Ömer Cennet<br />
ehlinin ısıgı ve islâmın nûrudur.)<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfeti zemânında, Sâriye hazretlerini, islâm askeri ile, bir<br />
gazâya gönderdiler. Gazâ yapılacak yere varıp, bir dagın eteginde<br />
konakladılar. Müslimânların mola verdikleri dagın arkasında<br />
bulunan kâfirler, onları gâfil avlıyarak hücûm etmek istediler. O<br />
sırada, hazret-i Ömer Medîne-i münevverede Cum’a günü minber<br />
üzerinde, hutbe okurken, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,<br />
kemâli lutfünden, islâm askerine re’fetinden, hazret-i Ömerin<br />
mubârek gözünden perdeyi kaldırdı. Aralarında bir aylık<br />
mesâfe var iken, islâm askerinin düsmândan gafletini müsâhede<br />
etdi. Yüksek sesle, üç kerre nidâ etdiler; (Yâ Sâriye el-Cebel-el-<br />
Cebel). [Yâ Sâriye, daga, daga.] Allahü teâlânın kudreti ile hazret-<br />
i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” o sesini, o hâl içinde bulunan<br />
Sâriye hazretlerinin, mubârek kulaklarına isitdirdi. O ses<br />
sebebi ile müslimânlar arkalarını daga verip, kendilerini emniyyete<br />
aldılar. Asagıdan gelen düsmana gâlib gelip, onları hezîmete<br />
ugratdılar. Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” o günün<br />
ve o sâatin târîhini koydu [Bir tarafa yazdı]. Hazret-i Sâriye, islâm<br />
askeri ile muzaffer olarak ve ganîmetler ile döndü. O mâcerâdan<br />
sordular. Sâriye o durumu açıklayıp, buyurdular ki, kâfirler<br />
bize hîle yapıp, ansızın basmak istedi. Cum’a günü bir dagın<br />
eteginde oyalanırken, bir ses isitdim ki, yâ Sâriye-el-Cebel, dedi.<br />
Biz de daga arka verdik. Allahü teâlânın inâyeti ile, kâfirlere<br />
gâlip olup, kâfirler hezîmete ugradılar. Ba’zı rivâyetde, bu<br />
hâdise Nihâvend cenginde vâki’ olmusdur. Böyle beyân etmisler<br />
ki, Nihâvend vilâyetinde bir karye [belde] vardır. O karyenin<br />
adı Kandsihandır. Onun batısında bir dag vardır. O dagın<br />
basında bir künbed [ocak] yapılmısdır. O künbedin orta yerin-<br />
– 134 –<br />
de hârâdan bir baca koymuslar idi. Hazret-i Sâriyenin mubârek<br />
kulaklarına gelen ses o bacadan geldi. Hâlâ o bacayı teberrüken<br />
güzel kokular ile kokularlar. Erbâbı ziyâret ederler.<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” zemân-ı serîflerinde bir gün Medîne-i münevverede zelzele<br />
oldu. Insanlar korkularından ızdırâba düsdüler. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısı ile yere vurdu. (Allahü<br />
teâlânın izni ile sâkin ol) dedikde, o vakt arz [yer] sâkin oldu.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Yine hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir<br />
yangın çıkdı. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahı teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
hazretleri korku ile durumu hazret-i Ömere iletdiler.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir saksı parçası alıp,<br />
üzerine yazdı ki, (Yâ nâr [ates], Allahü teâlânın izni ile sâkin<br />
ol). Varıp onu atese bırakdılar. Allahü teâlânın izni ile sogudu.<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hilâfetleri zemânınde bir melik elçi gönderdi. Elçi gelip,<br />
hazret-i Ömerin serâyını sordu. Söyle zân etdi ki, sâir sâhlar<br />
gibi, onun da serâyı vardır. Dediler ki, onun asla nesnesi<br />
yokdur. Su ânda kendisi sehri muhâfaza için, gezmekdedir. Elçi<br />
onun gitdigi mahalle dogru gitdi. Hazret-i Ömeri “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gördü. Toprak üzerine yatmıs. Kamçısını basının<br />
altına koymus, uyuyordu. Elçi bu hâli görüp, hayret etdi. Dedi<br />
ki, sark ve garb [dogu ve batı] ehli bu kisiden korkarlar. Bu<br />
korku, bu sıfat üzerinedir. Gönlünden dedi; ben bunu, yalnız<br />
buldum. Öldüreyim. Insanları, bunun korkusundan halâs edeyim<br />
[kurtarayım]. Kılıncını kaldırdıgı ânda, Allahü teâlâ, yerden<br />
bir arslan çıkardı. Bunun üzerine hamle eyledi. Korkusundan<br />
kılıncı elinden bırakdı. Hazret-i Ömer bu hâlde uyandı.<br />
Hiçbirseyden haberi yokdu. Elçiye, ne oldugunu sordu. Elçi de<br />
hâdiseyi anlatdı ve müslimân olup, hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hizmet-i serîflerinde bulunup, ölünceye kadar<br />
ayrılmadı.<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir kıtlık zemânında, bir deve kurban edip, Medîne-i Münevverenin<br />
fakîrlerine bölüsdürün diye emr etdi. Bölüsdürme<br />
– 135 –<br />
isini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir mikdâr<br />
alıkoyup, halîfe için güzel bir seklde pisirip, iftâr zemânında huzûr-<br />
u serîflerine getirdi. Ömer “radıyallahü anh” bu et neredendir<br />
diye süâl buyurdular. Hizmetçi dedi ki; yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Emr-i serîfiniz ile fakîrlere teslîm olunan deve etinden<br />
sizin hissenizdir. Rengi degisip, buyurdu ki; Vay benim gibi<br />
vâlîye ki, fukarâya kötü yerini ayırıp, kendisi için en güzel yerinden<br />
alıkoyuyor. Simdi, yâ hizmetçi! Bir dahâ böyle etme.<br />
Kaldır bu yemegi, benim önümden. Fakîrlerden, çoluk-çocugu<br />
olan bir kimsenin evine götür. Ver, yisinler. Bana yine evvelki<br />
âdet üzere yemek getir ki, halîfe olan kimsenin haftada bir kerre<br />
et yimesi kâfîdir. Sonra, hizmetçi emr-i serîfleri üzere yemegi<br />
uygun bir fakîre verdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” eski âdeti üzere, bir mikdâr zeytin yagı ile, kuru ekmek<br />
parçası getirip, önlerine koydu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, o<br />
ekmek parçasını yaga batırıp, gönül râhatlıgı ile yiyip, yerlerin<br />
ve göklerin sâhibi olan Allahü teâlâya sükr ve hamd eyledi.<br />
Kırkıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
Medîne-i Münevvereden “Allahü teâlâ serefini artdırsın” hac<br />
yapmak üzere, Mekke-i mükerremeye gitdi. Varıp gelinceye<br />
kadar hesâb etdiler. Seksen dirhem harcanılmıs. Çok harcadım<br />
diye çok üzüldü. Nakl edilir ki, Kâ’be-i Mu’azzamaya varıp-gelinceye<br />
kadar, yollarda bir gün çadır kurmayıp, bir köhne perde<br />
gölgelik edip, onun altında gölgelendi.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: Nakl olunmusdur ki, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” herhangi bir seyden halkı men’ etse, ev<br />
halkının temâmını toplayıp, buyururdu ki, Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
buyurdugu üzere, Onun yasak etdigi bir nesneyi halkın<br />
islemesinden men’ etdim. Ona uymaga siz herkesden dahâ çok<br />
uyanık olunuz. O fi’li islememek gayrilerden dahâ çok size lâzımdır.<br />
Söyle bilmis olunuz ki, sizden biriniz o fi’li islese, gayrilere<br />
edecegim cezânın dahâ fazlasını ona yaparım, buyurur idi.<br />
Ondan halkı men’ ederdi. Yakınlarının kaçınması ve korkusu<br />
gayrilerden dahâ çok olurdu.<br />
Kırkikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
halîfeligi zemânında, Medîne-i Münevverenin etrâfında bir de-<br />
– 136 –<br />
ve palanı düsmüs. Onu alıp, sür’atle giderken terlemisdi. Hazret-<br />
i Alî “kerremallahü vecheh” ile karsılasdılar. Alî “radıyallahü<br />
anh” sordular ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu ne hâldir. Cevâb<br />
verdiler ki, yâ kardesim Alî. Bu deve müslimânların beyt-ülmâlındandır.<br />
Palanını düsürüp, kaçmıs. Onu bulup, yine arkasına<br />
vurmak (koymak) isterim. Böylece hilâfet zemânımızda,<br />
beyt-ül-mâla ziyân vermis olmıyalım. Hazret-i Alî dedi ki, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn! Size ne hâcet. Bir baska kimse gönderseniz,<br />
olmazmıydı. Cevâb verdiler ki, yâ Resûlullahın amcasının oglu!<br />
Bu is benim ahdime lâzımdır. Kıyâmet günü olunca, bu isin kusûrunu<br />
benden sorarlar. En iyisi budur ki, kimseye ısmarlamayıp,<br />
isimi kendim görmeliyim. Böylece, dergâh-ı izzetde mahcûbluk<br />
çekmiyeyim. Hazret-i Alî bu sözü isitdi. Bir derinden âh<br />
çekip, aglamaga basladı. Dedi ki, yâ Ömer, senden sonra gelenlere<br />
râhat koymadın. Zîrâ onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya<br />
düserler.<br />
Nakl edilir ki, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
bir cem’iyyetde agladı. Niçin agladıgı süâl olundukda, buyurdular,<br />
niçin aglamayayım ki, eger Fırat kenârında oglak zâyi’ olsa,<br />
yârın kıyâmet gününde, o, Ömerden sorulur. Yine nakl olunur<br />
ki, bir gün Ömer “radıyallahü anh” eline bir saman çöpü alıp,<br />
der idi ki, ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı<br />
mahlûk olmaya idim, vâlidem beni dogurmayaydı. Ne olaydı,<br />
hâtırlanan nesne degil de, unutulan nesne olaydım. “Radıyallahü<br />
anh”.<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rûm kayserinden elçi geldi. Bu elçi geri dönerken, hazret-i<br />
Ömerin hâtunları, bir dinâr ödünc alıp, onunla hos kokulu nesneler<br />
satın aldı. Bir sisenin içine koyup, kayserin hâtununa gönderdiler.<br />
Elçi vâsıl oldukda, kokuları alanlar çok hâz alıp ve<br />
memnûn oldular. Gelen kapların içine cevâhir [mücevher] doldurup<br />
karsılıgında onlara gönderdiler. Gelen hediyye siseleri<br />
bosaltıp, bir tabak içine koyup, hâtunları seyr ediyorlardı. O sırada<br />
hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü anh” içeri girip,<br />
onlarda bu cevherleri gördü. Nereden geldi, diyerek süâl buyurdular.<br />
Hâtunları da hâdisenin aslını anlatınca, hazret-i<br />
– 137 –<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, eger siz halîfe hâtunu<br />
olmasa idiniz, size bu cevherlerin birisini göndermezler<br />
idi. Size gelen de, halîfeye gelen de müslimânların beyt-ül-mâlınındır.<br />
Sizin hakkınız, karz [borç] aldıgınız mikdârdır. O cevâhirleri<br />
satdırıp, içinden, (borç aldıgı kadarını) [cevâhirlerin karsılıgında<br />
gönderdigi mâlın karsılıgı kadarını] hâtunlarına teslîm<br />
edip, geri kalanını beyt-ül-mâla verdi. O hâtunları da, hazret-i<br />
Ömere karsılık vermeyip, Emîr-ül mü’minînin emrine tâbi’ olmaları<br />
takdîr edilir “radıyallahü teâlâ anhünne”.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Irâk vilâyetine Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” asker gönderdi. Az zemânda Allahü teâlânın izni<br />
ile vilâyetleri feth edip, kiliseleri câmi’, puthâneleri mescid yapıp,<br />
sâlimen ve ganîmetler ile geri Medîne-i Münevvereye geldiler.<br />
Halîfe ile bulusdular. Lâkin, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bunlara aslâ iltifât etmeyip, ne yapdınız diye de sormadı.<br />
Onun bu mu’âmelesi, Eshâb-ı güzîne “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” gâyet güc gelip, Emîr-ül mü’minînin “radıyallahü<br />
anhüm” oglu Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”<br />
ile mescidde bulusup, sikâyet etdiler. O da dedi ki, Emîr-ül<br />
mü’minîn hazretleri ile bu elbiseler ile mi bulusdunuz. Meger<br />
bunlar acem vilâyetinin güzel ipekli elbiselerinden giymisler idi.<br />
Abdüllah ibni Ömerin isâreti ile, arkalarına evvelki elbiselerini<br />
giyip, geri hazret-i Emîr-ül mü’minînin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
huzûrlarına geldiler. Ömer “radıyallahü anh”, bunlara izzet ve<br />
ikrâm edip, herbirinin hâtır-ı serîflerinden ayrı ayrı sorup, merhabâ<br />
yâ Eshâb-ı Resûlullah, merhabâ yâ Muhâcirînin ve Ensârın<br />
meshûrları diye, bunları haddin üstünde taltîf etdikde, Eshâbdan<br />
biri cür’et edip, sordu: Yâ Emîr-el mü’minîn! Hikmeti<br />
ne idi ki, evvelki görüsmemizde iltifât buyurmayıp, nefret eder<br />
seklde karsılandık. Simdi ise güzel sûretle karsıladınız. Cevâb<br />
buyurdular ki, evvelki gelisinizde, degisik elbiseler giydiginizi<br />
gördüm. Herbirisi gözüme belâ dikeni gibi görünüp, dedim ki,<br />
Sübhânallah! Hilâfet zemânımızda, Eshâb-ı güzîn elbiselerini<br />
degisdirdiler. Birkaç günden sonra, kalbleri de degisip, dünyâ<br />
zînetlerine meyl ve muhabbetleri çok olur. Yârın kıyâmet gününde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle-<br />
– 138 –<br />
rine kavusunca; yâ Ömer, senin hilâfetin zemânında, benim Eshâbım<br />
elbiselerini degisdirip, sonra kalbleri degisdi. Sen niçin<br />
nehy etmedin, mâni’ olmadın diye hitâb ederek azarlamalarından<br />
korkdum. Onun için sizlere iltifâta mecâlim olmadı. Allahü<br />
teâlânın izni ile, evvelki elbiseleri görüp, o hâlden kurtulup,<br />
simdiki hâle geldim, buyurdu. Rivâyet edilmisdir ki, is bu hâdise<br />
esnâsında, getirdikleri ganîmet mallarını arz etdiklerinde,<br />
Eshâb arasında esit olarak taksîm etdikden sonra, kablar ile<br />
acem tatlılarından ba’zı tatlılar getirmisler idi. Huzûr-u serîflerine<br />
koydular. Mubârek parmakları ile bir mikdâr tadıp, lezzet<br />
ve kokusuna bakıp, bu, su yiyeceklerdendir ki, bundan dolayı<br />
mü’minlerden oglu babasını, kardes kardesini katl etseler gerekdir,<br />
deyip, kaldırın bu yiyecegi, su gazâda sehîd olan<br />
mü’minlerin çoluk-çocuguna verin ki, ayrılık acısı ile acılanmıs<br />
agızları tatlansın, buyurdular.<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Ülemâ-i ızâmın [büyük âlimlerin] ve<br />
mesâyıh-ı kirâmın [evliyâların] îmânın kâmil olması için<br />
mü’minlere nasîhatlarındandır. Her kisinin zühd ve takvâsı ve<br />
Allahü teâlâ hazretlerinden havf ve recâsı [korku ve ümmîdi],<br />
su seklde ve i’tidâlde olmalı ki, ne bir ân ümmîdsizlik hâli olsun.<br />
Ne de bir ân korkusuzluk hâli olsun. Nitekim hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyururlar ki, eger Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri buyursa ki, ben cümle kullarımın hepsini Cennete<br />
koyup, içlerinden bir kuluma azâb ederim. Ben, kendi günâhlarıma<br />
bakıp, korkarım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin o azâb<br />
edecegi kul, ben olurum. Eger Hak Sübhânehü ve teâlâ buyursa<br />
ki, bütün kullarımı Cehenneme koyarım. Birisini Cennete<br />
koyarım. Ben o erhamerrâhimîn ve ekrem-ül ekremîn Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden ümmîd ederim ki, o Cennete giren kul ben<br />
olurum. Nitekim büyükler buyurmuslardır: Beyt:<br />
Ey Allahım, mâdem ki buyurdun,<br />
benden ümmîd kesmeyin.<br />
Günâhım çok olsa da,<br />
Ümmîdimi keser miyim.<br />
Simdi mü’mine lâyık olan ve sânına muvâfık olan budur ki,<br />
– 139 –<br />
ne Allahü teâlâ hazretlerinin mekrinden [azâbından] emîn ola<br />
ve ne rahmetinden ümmîdini kese. Yine o büyükler nasîhat<br />
ederler ki, muvahhid mü’mine lâzım olan emrlerden biri de, her<br />
hâlde ölümü zikr etmesidir. Hiçbir vakt, gâfil olmamasıdır. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslardır<br />
ki, (Lezzetleri yıkanı [eglencelere son vereni] çok hâtırlayınız!)<br />
ma’nâ-i serîfi, Allahü teâlâ bilir, budur ki, lezzetleri<br />
yıkanın zikrini çok edin ki, o ölümdür. Nitekim, hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bir kimseye hergün birkaç kerre gelip,<br />
ölümü hâtırlatsın diye bir kaç akçe ta’yîn etmisdir. Her vakt o<br />
kimse gelip, ölümü ona hâtırlatdı. Her gün o kimse gelip, hizmet<br />
edâ etdikçe, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ta’yîn<br />
buyurdukları akçeyi verirlerdi. O sahsın vazîfesine son verilince,<br />
vazîfe taleb etdi. Buyurdular ki, sen bundan sonra gelip, ölümü<br />
hâtırıma getirme ki, ihtiyâcımız kalmadı. Zîrâ sakalımıza ak<br />
düsdü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Dâimâ göz önünde<br />
olup, mevti (ölümü) hâtırlatır. Nitekim büyükler buyurmuslardır.<br />
Beyt:<br />
Sakal akı ölüme habercidir,<br />
Yigitlik tâzeligi içinde feryâddır.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Medîne-i Münevverenin tasrasına aksâm<br />
nemâzı vakti bir kâfile gelip, konmusdu. Hazret-i Emîr-ül<br />
mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” giderken, Abdürrahmân<br />
bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine rast geldi.<br />
Dedi ki, gel seninle bu gece, bu kâfileyi bekliyelim. Böylece, bir<br />
hırsız gelip, bir zarar görmesinler. Râhat olsunlar ki, yorgundurlar.<br />
Hilâfet zemânımızda eger bunlara bir zarar olacak olur<br />
ise, kıyâmet gününde bizden sorarlar. O gece kâfileyi beklerken,<br />
bir oglancık, bir mahalde, bir evin içinde devâmlı aglıyordu.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o evin kapısına varıp,<br />
anasına seslenip, su aglıyanı aglatma deyip, tenbîh eyleyip,<br />
gelip, yine kendi ibâdetine mesgûl oldu. Çocuk gitdikçe aglamasını<br />
artdırdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” def’alarca,<br />
su ma’sûmu aglatma diye gitdi geldi. Tâ ki, seher vakti oldu.<br />
Kâfile de uykudan uyandılar. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” o hâtunun kapısına varıp, dedi ki, ne yara-<br />
– 140 –<br />
maz, merhameti olmıyan anasın ki, bu gece bu tıfıl [çocuk] râhat<br />
olmadı. Sabâha kadar bagırması dinmedi, dedi. O hâtun cevâb<br />
verdi ki, yâ Ebâ Abdüllah! Niçin beni kötülersin ve beni<br />
azârlarsın. Benim hâlimden haberdâr degilsin ki, onun için bana<br />
böyle huzûrsuz olursun. Ben bu çocugu sütden kesdim. Evde<br />
yiyecek cinsinden bir nesne yokdur ki, onun ile egleyeyim<br />
[oyalıyayım, susdurayım], râhat olsun, dedi. Emîr-ül mü’minin<br />
hazretleri dedi ki, bu çocuk kaç yasındadır. Hâtun da dedi ki,<br />
henüz bir yasını bitirmemistir. Emir-ül mü’minin buyurdu ki;<br />
niçin vakti gelmeden sütden kesdin. Hâtun cevâb verdi ki, halîfemiz<br />
olan hazret-i Ömere Allahü teâlâ insâf versin. Oglancıklar<br />
sütden kesilmeyince nafaka takdîr eylemez. Ona binâen<br />
vaktsiz kesdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geri dönüp,<br />
aglıyarak mescide geldi. Sabâh nemâzını siddetli aglamakdan<br />
güçlük ile kılıp, selâm verdikden sonra, aglıya aglıya (Sizin<br />
Ömerinize yazıklar olsun, yazıklar olsun!) dedi. Hemen o sâat<br />
tellâllar bagırdı ki, her müslimânın, gerek oglu ve gerek kızı dogar<br />
ise, gelsin halîfeyi uyandırsın [bildirsin] ki, beyt-ül-mâldan<br />
ona nafaka takdîr etsin. Simdiden sonra kimse nafaka tama’ıyla<br />
evlâdını vaktinden evvel sütden kesmesin ve bu dürlü kimselerin<br />
evlâdı var ise, getirsinler, bugünden nafaka yazdırsınlar.<br />
Herkes isitdi ki, sürûr ve safâ içinde, sevinerek, hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” adâletine ve insâfına hayrânlık duydular.<br />
“Radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” halîfe iken, bir Cum’a günü, temiz [güzel] elbiseler giyip,<br />
Cum’a nemâzına gidiyordu. Hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” se’âdethâneleri [evi] bu yol üzerinde idi. Hazret-i Abbâs,<br />
bir güvercin yavrusunu bogazlıyıp, dam üzerinde yıkayıp,<br />
kanlı suyunu, olukdan yola dökmüs idi. O sırada hazret-i Ömer,<br />
olugun altından geçerken, o kanlı su üzerine dökülüp, elbiseleri<br />
kirlendi. Bu oluk, burada müslimânlara zarar veriyor diye<br />
emr etdi, olugu yerinden kopardılar. Geriye evine dönüp, diger<br />
elbisesini giyip, Cum’a nemâzına gitdi. Cum’a nemâzını kıldıkdan<br />
sonra, hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına<br />
gelip, olugu kopardıgına özr diledi. Hazret-i Abbâs dedi ki,<br />
yâ halîfe, o olugu, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
– 141 –<br />
hazretleri mubârek elleri ile, oraya koymus idi. Hazret-i Ömerin,<br />
yüzünde bir degisiklik olup, dedi ki, yâ Resûlullahın amcası!<br />
Ömer üzerine nezr [adak] olsun ki, sen omuzuma basıp, o<br />
olugu geri eski hâli üzere yerine koyasın. O sâat yerinden kalkıp,<br />
o mahalle varıp, dedigi gibi yapdılar.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)in, yehûdîlerin<br />
Arab yarımadasından çıkarılması bâbında, sahîh olan hadîs-i<br />
serîfde bildirilmisdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Hazret-i Ömer-ibnül<br />
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyetle bana buyurdular ki,<br />
Resûl-i ekremden isitdim. Eger ömrüm kifâyet eder ise, elbette<br />
yehûdîleri Arab yarımadasından çıkarırım. Hattâ müslimânlardan<br />
baska kimseyi koymam. Bir rivâyetde de, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,<br />
eger Allahü teâlânın izni ile fazla yasar isem, elbette yehûdî<br />
milletini Arabistan yarımadasından çıkarırım. Ibni Ömerden<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet olunmusdur. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hutbede, buyurdu ki, muhakkak,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber yehûdîsi<br />
ile malları üzerine ahd etmisler idi ve de buyurmuslardı ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin terk etdigi sey üzerine sizi<br />
terk ederiz. Mâdem ki sizin ihrâcınız ile bize emr etmemisdir.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular ki, ben Hayber<br />
yehûdîlerinin çıkarılmasını istiyordum. Hazret-i Ömerin<br />
niyyeti de böyle idi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
huzûruna Ebül Hakîk kabîlesinden birisi geldi. Dedi ki, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn. Sen bizi ihrâc eder misin [ya’nî çıkarır mısın].<br />
Hâlbuki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bizi<br />
terk etmisdir [çıkarmamısdır]. Bizi Hayber mahallindeki<br />
mallarımız üzerine âmil kılmısdır. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurduklarını benim unutdugumu mu zan ediyorsunuz.<br />
Size, Hayberden çıkarılınca hâliniz ne olur. Deveniz sizin<br />
ile menzil menzil yarıs eder, buyurmus idi. Yehûdî dedi ki,<br />
Ebûl Kâsım böyle latîfe yapmısdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, ey Allahü teâlânın düsmanı, simdi yalan<br />
– 142 –<br />
söyledin. Onları [yehûdîleri] Hayberden ihrâc etdi [çıkardı].<br />
Onlara karsılık ta’yîn olunan mal, deve, paralarının bedelini<br />
verdi.<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sehâdeti beyânındadır: Bir fârisî menâkıbdan nakl<br />
olunmusdur. Kab’ül ahbâr “radıyallahü anh” bir gün hazret-i<br />
Ömere “radıyallahü anh” gelip, dedi ki, yâ Ömer! Inceleyin ki,<br />
ben Tevrâtda okumusdum. Senin ömründen üç gün kalmısdır.<br />
Hazret-i Ömer, kendi vücûd-i serîflerinde bir agrı, bir hastalık<br />
görmediler. Tasvîr etdikleri fecî bir hâdise olması lâzım. Buyurdular<br />
ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kazâsına ve<br />
kaderine râzı olduk. Bir yehûdî olan Ebû Lü’lü, Mugîre tebnî<br />
Sûbenin kölesi idi. Bir kavlde, Hâlid bin Velîdin kölesi idi.<br />
Efendisini hazret-i Ömere gelip sikâyet eyledi. Efendim benden<br />
haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, ne mikdâr ister. Dedi ki; her gün<br />
iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne san’at bilirsin.<br />
Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer buyurdu ki, bu san’atlar ile bu<br />
kadar harc çok degildir. Sonra, isitdim ki, sen yel degirmeni yaparmıssın.<br />
Benim için de bir yel degirmeni yapsan. Dedi ki, senin<br />
için bir yel degirmeni yapayım ki, sarkda [doguda] ve garbda<br />
[batıda] onu söyliyeler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” meclisde olanlara buyurdular ki, bu kâfir beni katl etmek<br />
istedigini söylüyor. Eger böyle demek istiyor ise, onu ortadan<br />
kalkması için emr edin, dediler. Buyurdu ki, katlden evvel kısâs<br />
olmaz.<br />
Ebû Lü’lü yehûdî, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerini katl<br />
için fırsatı gözetdi. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabâh nemâzını<br />
edâ ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Hazret-i<br />
Ömerden baska on kimseyi yaraladı. Dokuzu bu yaralanmadan<br />
vefât etdiler. Benî Esed kabîlesinden bir er Ebû Lü’lü mel’ûnunun<br />
basına bir ok atıp, yıkdı. Birisi de bıçak ile bogazlayıp, öldürdü.<br />
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ahvâli gördü.<br />
Kab’ül ahbâr hazretlerinin sözlerini hâtırladı. Allahü teâlânın<br />
takdîri yerini buldu, buyurdular. Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine emr etdi. O imâmlık yapdı.<br />
– 143 –<br />
Sonra Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini<br />
toplayıp, buyurdu ki, siz mi Ebû Lü’lüye benim katlimi<br />
emr etdiniz. Hepsi, hâsâ bizim haberimiz yokdur, diye yemîn<br />
etdiler. Hazret-i Ömer dedi ki, Elhamdülillah ki, ben bu<br />
ümmetin, katl etdigi kimse olmadım. Bir yehûdînin elinde sehîd<br />
olurum. Hilâfet emrini sûrâya havâle etdi. Diri iken ve ölü<br />
iken hilâfetin benim üzerimde olmasını istemem. Âsere-i mübessereden<br />
altı serveri, müsâvereye ta’yîn buyurdular ki, hilâfete<br />
lâyık bunlardır. Lâkin, herbirinde bir husûs müsâhede ederim.<br />
O sebebden onların birini digerine tercîh edemem. O altı<br />
serverin biri Osmân bin Affân ve biri Alîyül mürtedâ ve biri<br />
Talha ve biri Zübeyr ve biri Sa’d bin Ebî Vakkâs ve biri Abdürrahmân<br />
bin Avf idi. Sa’îd bin Zeyd hazretleri hayâtda idiler.<br />
Lâkin hazret-i Ömer onu müsâvereye dâhil kılmadılar. Zîrâ<br />
amcası oglu idi. Ammâ Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri âhıret<br />
âlemine göçmüsler idi. Onların hakkında buyurdular ki,<br />
eger Ebû Ubeyde hayâtda olaydı, onu halîfe ta’yîn ederdim.<br />
Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona “Ümmetin<br />
emîni” buyurmusdu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
O sebebler bunlardır: Osmân “radıyallahü teâlâ anh”<br />
akrabâsını sevicidir. Onları is basına getirir. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gençdir. Tecrübesi ve halka mu’âmelesi azdır.<br />
Hilâfet emri ise çok tecrübe ve havâdis görmege muhtâcdır.<br />
Talha “radıyallahü teâlâ anh” mültefitdir, hilâfete muhâfaza<br />
gerekdir. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” sert huyludur. Hilâfete<br />
rıfk lâzımdır. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin<br />
Avf kendilerini tutuculardır. Kimseyi incitmek istemezler. Hilâfetde<br />
darb ve setm (azarlamak) zarûrî vâki’ olur. Altı server<br />
aralarından birini hilâfete ta’yîn etsinler. Bütün Sahâbe-i güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” de o kimseyi halîfe bilip,<br />
ona mutî’ olurlar.<br />
Bir rivâyetde hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seher<br />
vaktinde mescid-i serîfde nemâz kılmaga giderken, Ebû Lü’lü<br />
mel’ûn, karanlıkda bıçakla, mubârek karnını yardı. Emîr-ül<br />
mü’minîn çagırdı. Adamları haber aldı, geldiler. Emîr-ül<br />
mü’minîni bu hâl içinde görüp, aglasdılar. O kâfiri katl etdiler.<br />
Hazret-i Ömeri o mahalden alıp, devlethânelerine getirdiler.<br />
– 144 –<br />
Cerrâh görüp, yarayı dikdi. Iyilesinceye kadar hareket etmesin,<br />
üç-dört gün yatsın, iyi olur, dedi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi<br />
aleyhim ecma’în” gelip çevresinde oturdular. Hilâfet emrini ve<br />
sâir dîni emrleri onlara vasıyyet ederken, nemâz vakti gelip,<br />
müezzin ezân okudu. Sonra yüzünü cerrâha dönüp dedi ki, simdi<br />
abdest alıp, nemâz kılsam ne olur. Cerrâh dedi ki, eger yerinden<br />
hareket edersen, bu dikdigim yerden sökülür, vefât edersin.<br />
Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Nemâzı<br />
terk etmekden ise, karnım yarılsın ve öleyim dahâ iyi, elbette<br />
nemâz kılsam gerekdir. Sahâbeden birini hazret-i Âisenin “radıyallahü<br />
anhâ” huzûruna gönderdi ki, destûr verir mi ki, [ya’nî<br />
izn verir ise], biz de Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere<br />
ilticâ edelim. Hazret-i Âise “radıyallahü anhâ” bu haberi isitince<br />
agladı. Âh, kıymetli Ömer, atamın yâdigârı da gidiyor. Iste<br />
o yeri ben kendim için saklardım. Ammâ onlara hibe etdim.<br />
Hazret-i Ömere söyleyin ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” ve babamın katına [yanına] varınca, benim selâmımı<br />
onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılıgım ne zemâna kadar olacak.<br />
Hazret-i Ömer bu haberi isitince, oglu Abdüllah hazretlerine<br />
dedi ki, benim cenâze nemâzımı kıldıkdan sonra, Âise-i<br />
Sıddîkanın huzûruna geri varıp, destûr dileyesin [izn isteyesin].<br />
Evvelce benden utanıp, izn vermis olabilir ve pismân olmus olabilir.<br />
Onun rızâsı ile defn olayım. Nemâz vakti sonuna gelmisdi.<br />
Müezzin ikâmet okudu. Emîr-ül mü’minîn, ayaga kalkıp, abdest<br />
almak ve nemâz kılmak istedi. O ânda dikilen yerler sökülüp,<br />
Emîr-ül mü’minîn yere düsdü. Dostlarına, elvedâ elvedâ,<br />
selâmetde kalın, hakkınızı halâl ediniz, tekrâr görüsmemiz kıyâmete<br />
kaldı, dedi. Sahâbeler arasında aglama-inleme basladı. Hemen<br />
o sâat hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sehâdet kelimesini<br />
getirip, cânını Allahü teâlâ hazretlerine teslîm etdi. Ondan<br />
sonra yıkadılar. Nemâzını kıldılar. Oglu Abdüllah hazretleri,<br />
Âise-i Sıddîka hazretlerine gitdi. Destûr diledi [izn istedi]. Âise<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri agladı. Dedi ki, ey Ömer,<br />
adâleti hayâtında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana<br />
fedâ eyledim. Ondan sonra mubârek cenâzesini, Ravda-i<br />
mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselâmü aley-<br />
– 145 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:10<br />
ke yâ Resûlallah! Ömeri getirdik. Eger destûr var ise, ravda içine<br />
defn ederiz, dedi. Cümle Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin, yârimi benim katıma getirin, diye sesini isitdiler.<br />
Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sol yanında hâzırlanmıs bir yere koydular. Hattâ ravdadan<br />
yana bir el gördük ki, hazret-i Ömerin boynuna dolandı,<br />
diye bir rivâyet edilmisdir.<br />
Ellinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe<br />
oldukdan sonra, o kadar adâlet üzere hareket etdi ki, ne<br />
kimse yapmısdır ve ne yapabilecekdir. Su seklde adl eyledi ki,<br />
himmet-i kudsiyesi kuvvetiyle, kurdun koyuna zararı olmazdı.<br />
Rivâyet ederler ki, ne zemân ki hazret-i Ömer sehâdet serbetini<br />
içdi. Bir çoban koyununun yanında dururken, bir kurt geldi.<br />
Koyuna saldırdı. Çoban hemen feryâd edip, agladı. Ve âh<br />
Ömer, “Innâ lillah ve ...” dedi. Çobanlar ona sordular ki, hazret-<br />
i Ömerin vefât etdigini nereden bildin. Dedi ki, sundan bildim<br />
ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken,<br />
kurdun koyun sürüsüne bakdıgı hâlde zararı yok idi. Simdi gördüm<br />
ki, kurt koyuna saldırdı. Bildim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu dünyâdan göç eylemislerdir. Bu menkıbe<br />
Târîh kitâbından alınmısdır.<br />
Rivâyet olunmusdur ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” âhırete sefer etdigi ânda yeryüzü kapkara oldu. Hattâ çocuklar<br />
korkularından bagırarak analarına varıp, dediler ki, yâ<br />
ana, yeryüzü siyâh oldu. Dünyâyı zulmet kapladı, acâyibdir kıyâmet<br />
mi kopacak. Anaları, hâyır çocuklar, kıyâmet kopma zemânı<br />
gelmemisdir. Fekat, hazret-i Ömeri bir bedbaht sehîd etdiginden<br />
dünyâyı zulmet kaplamısdır, dediler. (Sevâhid-ün Nübüvve)<br />
den terceme olunmusdur.<br />
Ellibirinci Menâkıb: Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı<br />
mevcûdât Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir gün<br />
meclis-i serîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile<br />
gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki, yâ Resûlallah! Biz kabre<br />
girdikden sonra, bu akl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz,<br />
– 146 –<br />
yoksa verilmeden mi süâl olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, simdi ne aklda<br />
isen, kabrde de böyle olursun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri dediler ki, böyle oldukdan sonra, üzülmege lüzûm<br />
yokdur. Sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdi.<br />
Kabre defn etdikden sonra, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” falan zemânda, hazret-i Ömerin böyle söylemis oldugu<br />
hâtırına geldi. Göreyim da’vâsının erimidir, diyerek kabrine<br />
geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i serîflerini hazret-i<br />
Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye<br />
vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvâli<br />
[durumu] müsâhede etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr<br />
heybetle gelip, hazret-i Ömere dediler ki, (Rabbin kim, dînin<br />
nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlardan süâl buyurdular<br />
ki, yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz.<br />
Dediler ki, yedibin yıllık yoldur. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, yâ siz yedibin yıllık yoldan gelinceye<br />
kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre<br />
gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum.<br />
Melekler dediler ki, yâ Ömer biz de senin böyle cevâb verecegini<br />
bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmege me’mûruz.<br />
Sonra, hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” mubârek gözlerini<br />
açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri<br />
imis, dedi.<br />
Ba’zı rivâyetde mübâlaga etmisler ki, hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” meleklere cevâb verdikden sonra, herbirisini<br />
bir eli ile saglam tutdu ki, söz veriniz ki, bundan sonra böyle,<br />
ümmet-i Muhammedden bir ferde bu heybetle gelmeyesiniz.<br />
Yemîn teklîf etdi. O iki melek hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” iltimâsına müsâde edip, ümmet-i Muhammede bu<br />
sûretle gelmiyeceklerini iltizâm eylediler. Insâallahü teâlâ, bu<br />
heybet ile gelmezler. Allahü teâlâ herseye kâdirdir.<br />
Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” hilâfet müddetleri on<br />
sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü serîfleri altmısüç sene on gündür.<br />
Ömrleri müddetinde, on hac yapdılar. Her seyin dogrusunu<br />
Allahü teâlâ bilir. Ma’lûm olsun ki, hazret-i Ömerin “radı-<br />
– 147 –<br />
yallahü teâlâ anh” zikr olunan bu güzel menkıbeleri, kemâl günesinden<br />
zerre degildir. Lâkin îmânı olanlara bu kadar yeter.<br />
Eger kalbinde ta’assub hastalıgı yok ise, dahâ çok anlatılmasını<br />
ister ise, sâbıkda zikr olunan (Bostânürriyâd) ve (Safvetüssafve)<br />
adlı kitâblara baksın ve (Tefsîr-i kebîr)de, Kehf sûresinin<br />
onuncu âyetinin tefsîrine baksınlar. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının<br />
(Müslimânların iki göz bebegi) kısmını da lütfen okuyunuz!]<br />
Elliikinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Meâlim-üt-tenzîl)de, Sûre-i Bekarada, meâl-i serîfi, (Ey<br />
mü’minler, siz makâm-ı Ibrâhîmi nemâzgâh [nemâz kılınacak<br />
yer] ahz edin!) olan (126.cı) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, rivâyet<br />
etmisler ki; bize Abdülvâhid el Melîhî haber verdi. Ona Ahmed<br />
bin Abdüllah Nâimî, ona Muhammed bin Yûsüf ve ona<br />
Muhammed bin Ismâ’îl ve ona Müseddid ve o da Yücâdan ve o<br />
da Hamîdden ve o da Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
bildirmisdir. Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri buyurdu ki, vallahi ben Allahü teâlâ hazretlerine üç<br />
seyde muvâfakât etdim ve Rabbim celle sânühü hazretleri de<br />
bana üç seyde muvâfakât etdi. 1– Yâ Resûlallah, ne olaydı makâm-<br />
ı Ibrâhîmi musallâ ittihâz edeydiniz [nemâz kılınacak yer<br />
yapsaydınız], dedim. Hemen Allahü tebâreke ve teâlâ meâl-i<br />
serîfi, (Ey mü’minler, siz makâm-ı Ibrâhîmi nemâzgâh edinin!)<br />
olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. 2– Dedim ki, yâ Resûlallah! Sizin<br />
yanınıza biz de geliyoruz. Fâsıklar da geliyor. Ne olaydı ümmehât-<br />
ı mü’minîne hicâb ile emr buyursaydınız. Hemen Allahü<br />
teâlâ azze sânühü hazretleri hicâb âyetini inzâl etdi. 3– Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı hanımları birbirleri<br />
arasında nizâ’ etmisler idi. Bu hâdiseyi isitip, Onlara vardım.<br />
Böyle yapıp, Resûlullahı üzerseniz, Allahü teâlâ, kendi<br />
Resûlüne sizden hayrlı hâtunlar verir, dedim. Hemen Allahü<br />
teâlâ; meâl-i serîfi, (Resûlüm, eger sizi bosarsa, Onun Rabbi, sizi<br />
pek yakında, sizden hayrlı hanımlar ile degisdirir...) olan Tahrîm<br />
sûresi besinci âyetini gönderdi.<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Yine Imâm-ı Begavî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Meâlim-üttenzîl)de sûre-i Bekarada; meâl-i serîfi<br />
– 148 –<br />
(Senden içki ve kumarı sorarlar ise, onlara de ki, ikisi de büyük<br />
günâhdır ve insanlara menfe’atleri vardır. Günâhı, zararı,<br />
fâidesinden büyükdür, çokdur) olan ikiyüzondokuzuncu<br />
âyet-i kerîmenin tefsîrinde, beyân buyurmuslardır ki, bu âyet-i<br />
azîme nâzil oldu. Ömer bin Hattâb ve Mu’âz bin Cebel ve ensârdan<br />
bir ferd “radıyallahü teâlâ anhüm” Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine geldiler. Dediler ki,<br />
yâ Resûlallah! Bize içki ve kumar hakkında fetvâ ver. Zîrâ içki,<br />
aklı gidericidir. Kumardan murâd kârdır. Malın yok olmasına<br />
sebeb oluyor. Hemen Allahü teâlâ azze sânühü bu âyet-i<br />
kerîmeyi inzâl buyurdu. Cümlenin kavli ki içkinin kötülügü<br />
hakkında müfessirlerin beyân buyurdukları üzere budur ki,<br />
muhakkak ki, Allahü tebâreke ve teâlâ içki hakkında, Mekke-i<br />
Mükerremede dört âyet-i kerîme gönderdi. Meâl-i serîfi, (Size<br />
hurma ve üzümden elde edilenleri içiririz. Iste bunda da aklını<br />
kullanacak bir kavm için bir alâmet vardır) olan Nahl sûresi<br />
67.ci âyet-i kerîmesi, bunlardan biridir. Müslimânlar o sıralarda<br />
içki içerler idi. Müslimânlara halâl idi. Sonra, Ömer ve<br />
Mu’âz “radıyallahü anhümâ” içki ve kumarın hükmünü sordu.<br />
Bekara sûresi 219.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, muhakkak<br />
Allahü teâlâ önce büyük günâhdır buyurmakla, içkinin harâmlıgına<br />
isâret etdi. Sonra, insanlara fâideleri vardır buyurmakla,<br />
içkinin halâllıgına isâret etdi. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden<br />
sonra, Eshâb-ı kirâmın ba’zısı büyük günâh buyuruldugu<br />
için, içkiyi terk etdi. Ba’zısı insanlara fâidesi vardır buyuruldugu<br />
için, terk etmedi. O sırada Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, birkaç sahâbeyi ziyâfete da’vet<br />
etdi. Onlara içki getirdi. Içip, serhos oldular. Aksam nemâzı<br />
oldu. Cemâ’at ile nemâz kıldılar. Imâm olan, (Kâfirûn) sûresini<br />
okudu. Ikinci âyet-i kerîmedeki (Lâ) lafzını okumadı, terk<br />
etdi. Allahü teâlâ bundan sonra meâl-i serîfi, (Ey îmân edenler!<br />
Ne söylediginizi bilmeniz için serhos oldugunuz zemân nemâza<br />
yaklasmayınız) olan Nisâ sûresinin kırkikinci âyet-i kerîmesini<br />
gönderdi. Serhoslugu, nemâz vaktinde harâm kıldı. Bu<br />
âyet-i kerîme nâzil olunca, bir kısmı temâmen içkiyi yasak etdiler.<br />
Dediler ki, nemâza mâni’ olan seyde hayr yokdur. Bir<br />
– 149 –<br />
kısmı da, nemâz vaktinin hâricinde içerler idi. Hattâ bir kisi<br />
yatsı nemâzını edâ etdikden sonra içki içer, sabâha kadar serhoslugu<br />
giderdi. Sabâh nemâzını kıldıkdan sonra içenin ögle<br />
nemâzında serhoslugu gider idi. Abbâd bin Sâmit bir ziyâfet<br />
hâzırladı. Müslimânlardan birkaç kisiyi da’vet etdi. Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs onların içinde idi. Abbâd ise, bir deve bası kızartmısdı.<br />
Yidiler ve içki içdiler. Sonra basladılar nesebleri ile iftihâr<br />
etmege ve si’rler söylemeye. Sa’d bir kasîde okudu ki, o<br />
kasîde, kendi kavmi Kureysi medh ediyordu. Ensârdan ba’zıları<br />
ile sert nizâ etdiler. Sa’d kalkıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîflerine varıp, ensâr<br />
ile olan nizâlarını anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” orada hâzır idi. Dedi ki, (Yâ Rabbî, bize içki hakkında<br />
kesin emrini bildir.) Hemen Allahü teâlâ hazretleri meâl-i<br />
serîfi, (Ey îmân edenler! Içki, kumar, putlar, kumar okları, pisdir,<br />
seytân isidir. Bunlardan sakınınız ki, felâh bulasınız. Seytân<br />
içki ve kumar ile aranızda düsmanlık, bugz meydâna getirmek<br />
ister. Böylece Allaha ibâdetden ve bilhâssa nemâzdan<br />
alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!) olan Mâide<br />
sûresinin 90-91.ci âyet-i kerîmelerini gönderdi. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Biz ona son verdik,<br />
yâ Rabbî.)<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Yine Imâm-ı Begavî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Meâlimüttenzîl)de sûre-i Bekaranın, meâl-i serîfi<br />
(Kadınlarınız çocuk yetisdiren tarlanızdır. O hâlde tarlanıza dilediginiz<br />
gibi varın...) olan 223.cü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde<br />
beyân etmisdir. Bize Ebû Sa’îd Ahmed bin Ibrâhîm Süveyhi haber<br />
verdi. Ona Ebû Ishak Sa’lebi, ona Abdüllah bin Hâmid Isfehânî,<br />
ona Muhammed bin Ya’kûb, ona ibnil Münâdî, ona Yûnüs,<br />
ona Ya’kûb Kumî haber verdi. O Ca’fer ibni Mugayreden<br />
rivâyet eder. O Sa’îd bin Cübeyrden, o Ibni Abbâsdan “radıyallahü<br />
anhümâ” rivâyet eder. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûr-u serîflerine geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah! Ben helâk<br />
oldum. Habîbullah hazretleri buyurdular ki, nedir o sey ki,<br />
seni helâk eyledi. Dedi ki, dün gece hanımım ile sünnete uygun<br />
– 150 –<br />
olmıyan bir seklde berâber oldum. [Rahl lügâtde devenin semerine<br />
derler. Bu makâmda rahlin tahvîlinden murâd, avreti<br />
ile sünnete uygun olmıyan seklde muvâka’a etmekdir. Ya’nî,<br />
ehlimle sünnete uygun olmıyarak yakın oldum, demekdir.] Resûl-<br />
i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri aslâ<br />
cevâb vermedi. Allahü teâlâ hazretleri o vakt bu âyet-i kerîmeyi<br />
inzâl buyurdu. (Bekara sûresi 223.cü âyet-i kerîmesi.) (Kadınlarınız<br />
ile istediginiz seklde ve istediginiz zemân cimâ edebilirsiniz.<br />
Yalnız livâta seklinde ve hayz zemânında yaklasmak<br />
harâmdır.)<br />
Ellibesinci Menâkıb: Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sânı ile alâkalı inzâl olan âyet-i kerîmeler: Önce diyelim<br />
ki, Onun sânını bildiren âyet-i kerîmeler Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gönderilmisdir.<br />
1– Bunlardan birisi; meâl-i serîfi (Ey Resûlüm! Cebrâîle düsman<br />
olanlara de ki, ona düsmanlıga sebeb yokdur. O, Allahü teâlânın<br />
emri ile Kur’ân-ı kerîmi senin kalbine, dahâ önce inen kitâblara<br />
muvâfık olarak, mü’minleri hak dîne hidâyet ve Cennete<br />
gireceklerini müjdeledigi hâlde indirdi. Bir kimse Allahü teâlâya,<br />
Meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâîle ve Mikâîle düsman<br />
olursa, Allahü teâlâ kâfirlere düsmandır) olan Bekara sûresinin<br />
doksanyedi ve doksansekizinci âyet-i kerîmeleridir. Bu<br />
âyet-i kerîmelerin nüzûl sebebi su idi. Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” der ki, Ibni Suryâ adlı bir yehûdî, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine<br />
geldi. Çok delîller söyledi. Hüccetleri [delîlleri] bitdi. Dedi<br />
ki, yâ Resûlallah! Gökden sana hangi melek gelir. Buyurdular ki,<br />
Cebrâîl gelir. Dedi, eger Mikâîl gelse idi, sana îmân getirirdim.<br />
Zîrâ Cebrâîl düsmanımızdır. Bizim ile çok düsmanlıklar etmisdir.<br />
Bize kat’i düsmanlıgı o oldu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bizim<br />
Peygamberimize Buhtunnasar adlı kisi tarafından Beyt-ül-mukaddes<br />
harâb olsa gerekdir diye vahy etdi. Peygamberimiz de bize<br />
haber verdi. Biz de, Buhtunnasârı katl edecek kuvvetli bir kisiyi<br />
bulduk. O vakt Cebrâîl aleyhisselâm gelip, onu katl olunmakdan<br />
kurtarmıs. O merde demis ki, eger Hüdâ-i Rabbil âlemîn<br />
irâde etmis ise, sizi onun üzerine musallat etmez. Eger irâ-<br />
– 151 –<br />
de etmemis ise ne sebeb ile onu katl edersiniz. O merd [yigit] de<br />
bu sözü ondan kabûl edip, geri dönmüs. O vaktden beri Cebrâîli<br />
düsman tutarız. Bir kerre de dediler ki, onların Cebrâîl ile<br />
düsmanlıklarına sebeb odur ki, inançlarınca, Cebrâîl aleyhisselâma<br />
demislerdi ki, Peygamberligi bize getir. O gayriye götürmüs.<br />
Imâm-ı Süddî der ki, Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin bir âdeti var idi. Gidip-geldigi yolu yehûdîlerin<br />
toplandıgı yere ugrardı. Varıp, onların yanına girerdi. Onların<br />
sözünü dinlerdi. Onlar ile konusurdu. Onlar, yâ Ömer! Biz<br />
seni Muhammedin eshâbının hepsinden çok severiz. Zîrâ onlar<br />
gelip-geçerken, bizim üzerimizden geçerler. Bizi rencîde ederler.<br />
Sen bizi incitmezsin. Hattâ dersimizi dahî dinlersin. Seni<br />
onun için severiz, derler idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Allahü teâlâ hakkı için ki, ben sizin yanınıza<br />
dost olmak için gelmem. Size birseyler sormamdan maksad, hâsâ<br />
ki dînimden sübhem oldugundan degildir. Süâlime sebeb<br />
odur ki, sirkinizin aslını iyice ögreneyim. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sânındaki eserlerini ve burhânlarını<br />
ve ni’metlerini [üstünlüklerini] sizin kitâblarınızda çok<br />
görürüm. Siz bedbahtlıgınızdan ve kötü düsünceli oldugunuzdan<br />
îmân getirmezsiniz. Dediler ki: Yâ Ömer! Hazret-i Muhammede<br />
devâmlı hangi melek gelir. Hazret-i Ömer buyurdu: Cebrâîl<br />
aleyhisselâm gelir. Dediler; biz Cebrâîli sevmeyiz. Muhammedi<br />
bizim sırlarımıza muttâli’ eder. Bir yere gelen azâbı veyâ<br />
kıtlıgı veyâ yıldırımı Cebrâîl getirir. Mikâîl iyidir ki, sulhu, emniyyeti<br />
ve bol ni’meti getirir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu: Ey bîçâreler! Siz Cebrâîl aleyhisselâmı bilirsiniz<br />
ve Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini<br />
inkâr mı edersiniz. Ben sehâdet ederim o kimseye ki, hazret-i<br />
Cebrâîli düsman tutar, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
düsmanı olur. Oradan Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine geldi. Cebrâîl aleyhisselâm<br />
ondan önce gelip, yukarıda bahs edilen âyet-i kerîmeyi getirmisdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
hazret-i Ömere okuyup, buyurdu ki, (Yâ Ömer! Senin Rab-<br />
– 152 –<br />
bin sana muvâfakat etdi). Hazret-i Ömer sâd olup, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerine sükr etdi. Buyurdu ki; bundan sonra,<br />
kendimi dîn-i islâm üzerine tasdan katı buluyorum.<br />
Isâret: Sübhânallah. Yehûdîler, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı,<br />
bizim dînimiz vilâyetinin izzeti onun sebebi ile harâb olmusdur,<br />
diye düsman tutarlar. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri<br />
buyurur: Cebrâîl her ne yaparsa, bizim emrimiz ile yapar. Râfizîler<br />
ve mübtedi’ler [bid’at sâhibleri], Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerini niçin düsman tutarsınız.<br />
Onlar, hilâfet hazret-i Alînin hakkı idi, ondan aldılar; diye düsman<br />
tutarlar. Bu sözleri yalandır ve bühtândır. Zîrâ eger onun<br />
hakkı olsa idi, kendileri alırdı. Ey yehûdî! Sen Cebrâîli düsman<br />
tutarsın. Biz onu dost tutarız. Eger sizin helâk ve azâbınız, Cebrâîlin<br />
elinde oldu ise, kâfirlerin helâk olması lâyıkdır. Bizim Resûlümüzün<br />
zaferi, nusreti Cebrâîl ile oldu. (Rabbiniz size nisânlı,<br />
bes bin melek ile imdâd edecekdir). [Âl-i imrân sûresi 125.ci<br />
âyet-i kerîme meâli.] Yâ Râfizî! Siz Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazretlerini düsman tutarsınız. Biz dost<br />
tutarız. Sizin helâkınız onların sebebi ile olursa, lâyıkdır. Islâmiyyetin<br />
nusreti onlar sebebi iledir. (Onlar gayba îmân ederler!)<br />
(Ey Habîbim! Sana, Allah ve mü’minlerden sana tâbi’<br />
olanlar yetisir!) [Enfâl sûresi 64.cü âyet-i kerîme meâli.]<br />
2– Bir âyet-i kerîme de sudur: Ömer bin Hattâb “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, dinde gayret sâhibi, merd bir zât-ı serîf<br />
idi. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
harem-i serîflerinde, bir gün dedi ki, ne olaydı, emr geleydi<br />
de, Resûlullahın se’âdethânelerine destûrsuz girmeselerdi.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazret-i Ömerin sözüne muvâfık<br />
bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (Ey îmân edenler! Resûlümün evine<br />
yemege da’vet olunmaksızın ve vaktine bakmaksızın girmeyin.)<br />
[Ahzâb sûresi 53.cü âyet-i kerîme meâli.] Ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” buyurdular ki, bu âyet-i kerîme bir<br />
grub hakkında nâzîl olmusdur. Onlar Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ta’âmı vaktini gözleyip, o<br />
vaktde varıp, Resûlullahın yanında otururlar idi. Ta’âm gelir<br />
yirler idi. Sohbet ederlerdi. Dısarı gitmezlerdi.<br />
– 153 –<br />
3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hizmetçisini,<br />
hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” çagırması için<br />
gönderdi. Kaylûle vakti idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
uyumusdu. O hizmetçi bagırdı. Uyanmadı. Kapıyı açıp,<br />
içeri girdi. Hazret-i Ömerin teninden bir mikdâr açılmısdı. O<br />
hizmetçi hemen dısarı çıkdı. Dedi ki, ey Allahım, Ömeri sen<br />
uyandır. Bir kerre dahâ bagırdı. Hazret-i Ömer uyandı. Hizmetçinin<br />
içeri girip, açılan yerini gördügünü anladı. Üzüldü. Ne<br />
olaydı, sabâh vakti ve kaylûle vakti ve aksam vakti, bu üç vaktde,<br />
halk evlerinde uyurlar. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
buyruk nâzil olsaydı da, birbirinin evine izn ile girselerdi.<br />
Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” sözüne muvâfık Allahü<br />
teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Ey îmân edenler! Sizin<br />
mülk-i yemîninizde olan kız, erkek, köle ve hür çocuklarınızdan,<br />
bülûg çagına ermiyenler, üç vaktde yanınıza girerken, izn<br />
istesinler. Zîrâ sabâh nemâzından önce, ögle vaktinde ve yatsı<br />
nemâzından sonra örtünmeniz zor olur. [Elbiseler degisdirilir.]<br />
Bu üç vaktin dısında, birbirinizin yanına girmenizde size, hizmetçi<br />
ve çocuklarınıza günâh yokdur. Allah size hükm âyetlerini<br />
böylece bildiriyor. Allah sizin hâlinizi bilir. Ve islâmiyyetin<br />
hikmetini icrâ eder. Çocuklarınız bülûg çagına erisince, onlardan<br />
önce bâlig olanların izn istedigi gibi her vaktde izn istesinler.)<br />
[Nûr sûresi 58.ci âyet-i kerîme meâli.]<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” uyumus idi. Hizmetçinin bagırması<br />
ile uyanmadı. Avret yerini gördü. Uyanmadı. Uyanınca<br />
üzüldü. Biz gâfiller, bu kadar âsî ve bîçâre [çâresiz] kullarız. Allahü<br />
teâlâ çagırıyor, uyanmıyoruz. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” çagırıyor, uyanmıyoruz. Melekler dâimâ günâhlarımızı<br />
görüyor. Uyanmıyoruz. Allahü teâlâ hazretleri hergün,<br />
gafletden uyansınlar diye, binlerce günâhımızı görür, örter.<br />
Nicelerini afv eder, yine korkmuyor, uyanmıyoruz.<br />
Nükte: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
gönlünün gamlanmasından dolayı bu üç vaktde, bütün çocukları,<br />
Allahü teâlâ anadan ve babadan geri tutmusdur. Kıyâmet<br />
gününde âsîlerin gönlünün gamından dolayı, ayrılık atesini gönüllerden<br />
uzak tutması acâib degildir.<br />
– 154 –<br />
4– Mekke-i mükerreme ileri gelenlerinden bir cemâ’at, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ugradılar.<br />
Bakdılar ki, meclis-i serîflerinde Suheyb-i Rûmî ve Habbâb<br />
bin Erat ve Bilâl-i Habesî ve Ammâr bin Yâser ve Selmân-ı Fârisî<br />
oturmuslar “radıyallahü teâlâ anhüm.” Bunlar, üzerinde<br />
yün elbise bulunan fakîr sahâbîler idi. O cemâ’at dediler ki, ey<br />
Muhammed! Râzı oldun mu, bir gruba ki, senin etrâfında oturmuslardır.<br />
Biz gelelim, onlar ile oturalım mı? Hâlbuki bunlar<br />
bizim kullarımızdır [kölelerimizdir], hizmetçilerimizdir, câriyelerimizdir.<br />
Bunları kendinden uzak tut. Tâ ki, biz sana tâbi’ olalım.<br />
Bir rivâyetde gelmisdir ki, dediler, yâ Muhammed! Sen sedirde<br />
otur. Biz senin etrâfında oturalım. Onları uzak oturtup,<br />
bizler onların yününden ve hırkalarından râhatsız olmıyalım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:<br />
(Mü’minleri kendi yanımdan uzaklasdıramam). Onlar da dediler<br />
ki, bize ayrı meclis ile toplantı yap. Bizim senin yanındaki fazîletimizi<br />
bilsinler. Onlar ile berâber olmamız, bize ar olur.<br />
Kavmimiz bizi bunlar ile oturmus görmesin. Biz gelince onlar<br />
meclisden kalksınlar. Onlar gelince biz kalkarız. Sen yine onlar<br />
ile oturmaya devâm edersin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu: (Peki!), Onlar dediler ki, bu cümle üzerine<br />
bize bir nâme yaz. [Ya’nî bir kâgıda yaz.] Server-i kâinât kâgıd<br />
istedi. Nâme yazmak için Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini<br />
çagırdı. Allahü teâlâ hazretleri, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm<br />
hazretleri ile bu âyet-i kerîmeyi gönderdi: (Sabâh-aksam<br />
Rabbine ihlâs ile düâ eden kimseleri yanından uzaklasdırma.<br />
Müsriklerin îmâna gelme hesâbı senden, senin hesâbın da onlardan<br />
sorulmaz! Kâfirler îmâna gelsinler diye mü’minleri yanından<br />
kovarsan zâlimlerden olursun!) [En’âm sûresi 52.ci<br />
âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
yazıyı yazmadı.<br />
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah,<br />
mescidin bir kösesinde oturmusdu. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize okudu:<br />
(Âyetlerimize inananlara selâm ver ve de ki, Rabbiniz size rahmet<br />
etmegi üzerine almısdır. Sizden biriniz, zararını düsünme-<br />
– 155 –<br />
den bir günâh islese, sonra bir dahâ yapmıyacagına azm ederek<br />
tevbe etse, hâlini düzeltse, Allahü teâlâ onun günâhını bagıslar.<br />
Ve tevbesini kabûl etmekle rahmet eder.) [En’âm sûresi 54.cü<br />
âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah o seklde oturur idi ki, bizim<br />
dizlerimiz mubârek dizlerine degerdi. Kalkmak isterler idi. Evvelâ<br />
biz kalkardık. Resûlullahı oturur seklde bırakırdık. Sonra<br />
o kalkardı. Buyurdu ki, Allahü teâlâya sükrler olsun ki, beni öldürmezden<br />
evvel, bana emr etdi ki, (müslimânlardan bir grub<br />
ile berâber bulunmaga sabr et.)<br />
Ikrime “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Kureysden bir tâife<br />
geldiler. Ebû Tâlibin yanına varıp dediler: Halk bizi Muhammed<br />
ile oturur görürler ise, onlar da ona mutî’ olurlar. Ondan<br />
sonra bizi o kullar [köleler] ile oturur görürler ve bizi kötülerler.<br />
Var Muhammede söyle ki, onları yanından uzak etsin. Biz<br />
de Ona îmân getirelim. Sonra Ebû Tâlib bu haberi Ona götürdü.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” dedi ki, böyle eyle yâ<br />
Resûlallah, görelim dediklerini yaparlar mı ve sözleri üzere dururlar<br />
mı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. [En’âm<br />
sûresi 52, 53, 54.cü âyet-i kerîmeleri.] Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bu âyet-i kerîmeleri isitdigi gibi, geldi, özr diledi. Söyledigi<br />
sözlerden pismân oldu. Allahü teâlâdan hitâb-ı izzet geldi ki,<br />
yâ Muhammed! Benden Ömere selâm eyle ki, senin menzilin<br />
ve merteben bizim katımızda yüksekdir. Bu kadar zelle ile kendi<br />
dergâhımdan seni red etmem. Senin özr dilemege gelecegini<br />
bildigim için, selâmımı önce gönderdim. O yerdeki senin günâhını<br />
yazdım. Özrden evvel rahmetimi mukâbilinde yazdım.<br />
Onun ile olan baglılıgımız çok kuvvetlidir. Zelle ile kesilmez,<br />
buyurdu.<br />
(Isâret): Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyet-i kerîmede, Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini bes def’a andı [zikr etdi].<br />
(Sana geldigi vaktde), (Îmân getirmek), (günâh islemek),<br />
(Tevbe etmek), (Hâlini islâh etdi). Allahü tebâreke ve teâlâ,<br />
hazret-i Ömeri bes nesne ile yâd etdi [zikr etdi]. (Selâmün aleyküm)<br />
diyerek selâm etdi. (Sizin Rabbiniz vâcib kıldı), buyurarak<br />
haber verdi. (Kendi nefsi üzerine rahmet etmegi), buyurarak<br />
rahmet etdi. (Cehâlet ile bilmiyerek günâh isledi), diyerek<br />
– 156 –<br />
günâhdan ma’zûr tutdu. (Allah afv edici ve tevbeyi kabûl etmekle<br />
rahmet edicidir), buyurarak afv etdi.<br />
(Nükte): Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir günâh<br />
isledi. Özr diledi. Allahü teâlâ, onunla böyle mu’âmele eyledi.<br />
Hazret-i Ömerin dostları isitsinler ki, sâd olsunlar. Allahü teâlâ<br />
dostlarını Ömere ortak eyleyip, bizim üzerimize selâm söyledi.<br />
Ve rahmetine ortak etdi. (Rahmetim herseyi içine almısdır) buyurdu.<br />
Meleklerini gönderdi. (Melekleri gönderdik) buyurmusdur.<br />
Özrünü kabûl etdi. (Allah kullarının tevbesini kabûl eder)<br />
buyurmusdur. Magfiret etdi. (Ey Resûlüm! Nefslerini isrâf<br />
eden kullarıma, Allahın rahmetinden ümmîd kesmemelerini<br />
söyle!) buyurmusdur.<br />
5– Diger bir âyet-i kerîme sudur: Uhud cenginde Ebû Süfyân<br />
henüz müslimân olmamıs iken bize dedi ki, (bizim uzzamız<br />
var, sizin uzzanız yokdur.) Ömer ibnül Hattâb cevâb verip, buyurdu<br />
ki, (bizim mevlâmız var, sizin mevlânız yokdur). Allahü<br />
teâlâ hazretleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
kavline muvâfık bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (... Mü’minlerin<br />
yardım görmesi ve kâfirlerin kahr olması, Allahü teâlânın<br />
mü’minlere velî olması ve yardım etmesidir. Kâfirlerin mevlâsı,<br />
onların azâbını men’ eden bir yardımcıları yokdur.) [Muhammed<br />
sûresi 11.ci âyet-i kerîme meâli.] Bu âyet-i kerîme, ehl-i<br />
Mekkenin îmân getirmiyenlerini korkutucu ve tehdîd edici mâhiyyetdedir.<br />
6– Diger bir âyet-i kerîme sudur. Münâfıklardan Abdüllah<br />
bin Ebî Selül hasta oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” iyâdetine [hasta ziyâretine] vardı. Ibni Ebî Selül, Habîbullah<br />
hazretlerine dedi ki, ben öldügüm zemân nemâzımı kıl.<br />
Kabrim üzerinde dur. Bana düâ et. Kendi kaftanını kefen et.<br />
Sonra Ibni Ebî Selül öldü. Resûlullah hazretleri diledi ki, nemâzını<br />
kılsın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Onun üzerine nemâz mı kılacaksın. Hâlbuki o sana böyle böyle<br />
isler etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu: Elini benden kaldır. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” de; gitme, dedi. Habîb-i ekrem yine o cevâbı verdi.<br />
– 157 –<br />
Üçüncü kerre, Server-i âlem buyurdu ki, eger bilse idim ki, Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ rahmet eder. Yetmis kerre Allahü teâlâ<br />
hazretlerinden ona istigfâr ederdim. Zîrâ ben istigfârda muhayyer<br />
kılındım. Sonra, mubârek gömlegini kefen yapıp, kabre<br />
koydu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki, bu hâlde ben hayretde<br />
kaldım. Allahü teâlâ ben kulunun kavline muvâfık su<br />
âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu: (Münâfıklardan ölen kimselerin<br />
nemâzını kılma. Kabri üzerinde durma. Çünki onlar, Allaha ve<br />
Resûlüne îmân etmeyip, münâfık olarak öldüler.) [Tevbe sûresi<br />
84.cü âyet-i kerîmesi meâli.] Resûl-i ekrem hazretleri bu âyet-i<br />
kerîmeden sonra, hiçbir münâfık üzerine nemâz kılmadı. Kabri<br />
üzerine durmadı. Ya’nî, ey benim Resûlüm! Düâ etme ki, eger<br />
düâ etsen, icâbet etmesem, senin sânına noksanlık olur. Eger<br />
icâbet etsem benim hikmetime lâyık olmaz. Kıyâmet gününde<br />
ben derim ki, ey benim Resûlüm! Sen sefâ’at eyle, tâ ki, ben bagıslayayım.<br />
Eger sefâ’at etmez isen, senin hasmetine uygun olmaz.<br />
Eger rahmet etmesem benim keremime naks olur. Sen sefâ’at<br />
et. Tâ ben bagıslayayım.<br />
7– Diger bir âyet-i kerîme sudur: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem”, Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
hakkında, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile mesveret<br />
etdi. Buyurdu ki, yâ Ömer! Sen hazret-i Âise hakkında söylenenlere<br />
ne dersin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki, yâ Resûlallah! Bir dahâ bu sözü dinlemeyiniz. (Bu büyük<br />
bir iftirâdır.) Bu sözü söylemek ve kalbine getirmek kimsenin<br />
haddi degildir. Hazret-i Âise pâk ve pâkizedir. Onlar ehl-i<br />
îmândır. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kavline uygun bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:<br />
(Onu isitdiginizde, niçin bize o sözü söylemek yakısmaz! Yâ<br />
Rabbî! Seni tenzîh ederiz. Bu Server-i âlemin hanımına atılan<br />
büyük bir iftirâdır, demediniz!) [Nûr sûresi 16.cı âyet-i kerîme<br />
meâli.]<br />
8– Diger bir âyet-i kerîme sudur: Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
Âdem safîyullahın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”<br />
zürriyyeti sânında bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu: (Biz insanı<br />
(Âdemi) muhakkak ki çamurun hulâsasından yaratdık. Sonra,<br />
– 158 –<br />
Âdemin neslini saglam bir yerde (rahîmde) bir nutfe (az bir su)<br />
yapdık. Sonra, o nutfeyi kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan sonra,<br />
kan pıhtısını bir parça et yapdık. O et parçasını da kemikler<br />
hâline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra, ona baska<br />
bir yaratılıs (rûh) verdik. Bak ki, sekl verenlerin en güzeli olan<br />
Allahın sânı ne kadar yücedir.) [Mü’minûn sûresi oniki, onüç,<br />
ondördüncü âyet-i kerîme meâlleri.] Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudu. Hayretde kaldı. (Kudreti<br />
ve hikmeti sebebi ile Allahü teâlânın sânı büyükdür. Kudretlilerin<br />
en güzelidir) dedi. Hazret-i Ömerin buyurdugu gibi,<br />
âyet-i kerîme indi.<br />
Bu zikr etdigim âyet-i kerîmeleri Kur’ân-ı azîmüssân tefsîrlerinden,<br />
kudretim yetdigi kadar aldım. Bundan sonra o haberleri<br />
zikr edelim ki, hocalarımızdan ve üstâdlarımızdan isitdik.<br />
Insâallahü teâlâ.<br />
Ellialtıncı Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkındaki<br />
hadîs-i serîfler.<br />
1– Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu:<br />
Kıyâmet günü dîn-i islâm mahsere güzel sûretde ve süslenmis<br />
olarak gelir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu durumu<br />
bilir iken, sorar ki, sen kimsin. Islâm der ki, yâ ilâhel âlemîn!<br />
Ben islâmım. Allahü teâlâ buyurur. Bunu Cennete iletin. Islâm<br />
der ki, yâ ilâhel âlemîn. Beni azîz tutup, ikrâm eden kimseleri,<br />
azîz tutup, ikrâm etmedikçe, bana yardım edenlere yardım etmeyince<br />
ve bana yer verenlere, yer vermeyince, ben Cennete<br />
gitmem. Allahü teâlâ emr eder ki, var o kimseleri getir ki, seni<br />
azîz tutmusdur. Ve sana nusret etmisdir. O vakt islâm gelip,<br />
halkın safları arasında gezer. O sırada Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerini görüp, elinden tutup, seslenir (bagırır) ve der<br />
ki, Ilâhî! Bu o kimsedir ki, beni herkesin sürdügü zemân, bana<br />
kendi yanında yer veren, kabûl eden, azîz tutandır. Halk beni o<br />
vakt red etdiler. Bu kimse bana nusret [yardım] etdi. Halk beni<br />
kendilerinden uzak etdiler. Bu zât beni azîz etdi. O vakt halk<br />
beni zelîl etdiler. Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur: Onu Cennete<br />
ilet. Islâm der ki, yâ Rabbel âlemîn! Tâ kıyâmete dek, her<br />
– 159 –<br />
kim (hazret-i Ömeri sever) beni sever, onları da Cennete iletmeyince<br />
bunu iletmem. Allahü teâlâ ve tekaddes kabûl buyurur.<br />
Öyle yap! Islâm mahserde safların arasında dolanır. Her<br />
kim ki, hazret-i Ömeri sever. Onun elini tutup, hazret-i Ömer<br />
ile Cennete iletir.<br />
2– Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdu: Yâ<br />
Ömer! Cebrâîl “aleyhissalâtü vesselâm” benim yanıma geldi.<br />
Dedim, yâ Cebrâîl! Bana, Ömer bin Hattâbın göklerdeki fazîletinden<br />
haber ver. Dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü aleyhi<br />
ve sellem”! Ömerin göklerdeki fazîletlerinden ve menâkıbından<br />
eger sana haber verirsem, hazret-i Nûh alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâmın ömrünce ki, kavmi yanında bin seneden<br />
elli sene eksikdir, henüz fazîletlerini söylemege kâdir olamam.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurur: (Korkunuz! Ömerin hısmından ki, o gadablı olunca,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ondan ötürü gadablı olur.)<br />
3– Sa’îd bin Cübeyr, Ibni Abbâsdan “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurur ki: Cebrâîl aleyhisselâm benim yanıma<br />
geldi ve dedi ki: Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri buyurdu ki, Ömere benden selâm et! Ona haber ver<br />
ki, Onun rızâsı benim hükmümdür. Onun hısmı benim adlimdir.<br />
4– Gudayf bin Hâris “radıyallahü anh” rivâyet eder. Bir<br />
genç, Ebû Zer-i Gıfârînin “radıyallahü anh” yanına geldi. Ebû<br />
Zer hazretleri o gence dedi ki, benim için Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâdan istigfâr et, afv edilmemi iste. O genç dedi ki, yâ Ebâ<br />
Zer! Sen hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
sohbetinde bulunmussun. Ben senin nasıl afv olunmanı isterim.<br />
Ebû Zer; “olsun, iste” dedi. Genç dedi, bana haber ver<br />
ki, ben de ne hayrlı isâret gördün ki, benim düâmı ve istigfârımı<br />
istersin. Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Bundan<br />
dolayı ki, sen hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” önünden<br />
geçiyordun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu iyi gençdir, buyurdu.<br />
Ben ki, Ebû Zer’im. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
– 160 –<br />
ve sellem” hazretlerinden isitdim ki, buyurdu: (Allahü teâlâ,<br />
dogru sözü, Ömerin dili üzerine koymusdur.)<br />
5– Ya’lâ bin Ziyâd rivâyeti ile, hazret-i Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Bir vakt hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Ebû Zer hazretlerinin elini tutup, sıkdı. Ebû Zer,<br />
elimi bırak, incitdin, yâ islâmın kilidi, dedi. Hazret-i Ömer, yâ<br />
Ebâ Zer, bu söyledigin nasıl bir sözdür. Ebû Zer dedi ki: Yâ<br />
Emîr-el mü’minîn, aklında mıdır (hâtırlar mısın), falan vakt,<br />
falan günde ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: Eger aranızda yayılacak fitnelerden korkuyor<br />
iseniz, Ömerin bereketi ile onlar size erismez. Yâ Ömer,<br />
sen islâmın kilidisin.<br />
6– Hazret-i Enes “radıyallahü teâlâ anh” haber verdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Ömerin yüzüne<br />
bakıp, güldü ve buyurdu. Yâ Hattâb oglu! Bilir misin niçin<br />
tebessüm etdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”,<br />
Allahü teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Se’âdetle buyurdu: (Ondan<br />
dolayı güldüm ki, Allahü teâlâ, Arefe gecesi Arafatda bulunanlara<br />
inâyet nazarı ile nazar etdi. Sana husûsî olarak nazar<br />
etdi.)<br />
7– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ ve ebîhâ” hazretlerinin<br />
rivâyeti ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki: (Meclislerinizi Ömer bin Hattâbı anarak zînetlendiriniz!)<br />
8– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu.<br />
Sâlihler zikr olundugu zemân, siz Ömerin zikri ile olun.<br />
Zîrâ biz ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” eshâbıyız.<br />
Hepimiz sekîne ve ârâmın Ömerin dili üzerine olduguna,<br />
ittifâk etmisiz.<br />
9– Mubârek bin Fudâle, Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” buyurdu: (Insan oglundan baskası, kendisi gibi bin<br />
kimseden dahâ kıymetli olamaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
ise bin mislinden dahâ hayrlıdır.)<br />
10– Huzeyfetebni Yemândan “radıyallahü anh” rivâyet edil-<br />
– 161 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:11<br />
misdir. Islâm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemânında<br />
makbûl kimseye benzer idi ki, yakınlıgı artardı. Ömerden<br />
“radıyallahü anh” sonra islâm, arkasını dönmüs kimseye benzerdi.<br />
Uzaklıgı artardı.<br />
11– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
rivâyeti ile gelmisdir. Dedi ki: Üç kimsenin firâseti gâyet iyi<br />
oldu. a) Mısr azîzinin firâseti. Hazret-i Yûsüf aleyhisselâm hakkında<br />
firâset edip, kendi zevcesine dedi ki, bunu mükerrem tut.<br />
Olur ki, ondan bize menfâ’at erisir. b) Suayb aleyhisselâm hazretlerinin<br />
kerîmesinin firâseti ki, hazret-i Mûsâ aleyhisselâm<br />
da’vete gelmisdi. Babasına dedi ki, yâ baba. Onu ücret ile tut.<br />
Kavî ve emîndir. c) Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin firâseti ki, kendinden sonra, hilâfeti<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi ki, onda<br />
adâlet fehm etdi. Bir gün hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü<br />
teâlâ anh” dısarı çıkdı. Üzerinde çok güzel bir elbise vardı.<br />
Bu elbiseyi bana kardesim, dostum, sâdıkım ve safiyyim<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” giydirdi, buyurdu.<br />
12– Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu:<br />
(Eger benden sonra Allahü teâlâ Peygamber gönderse<br />
idi, Ömeri gönderirdi. Allahü tebâreke ve teâlâ iki melek ile<br />
ona kuvvet vermisdir. Bunlar ona kuvvet verir. Ondan bir hatâ<br />
meydâna gelecek olsa, ondan döndürürler. Dogrusunu yapdırırlar.)<br />
13– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Insanlar birsey söyledi. Ömer de o husûsda bir<br />
sey söyledi. Ömerin kavline muvâfık olarak Kur’ân-ı azîmüssân<br />
nâzil oldu.)<br />
14– Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti ile gelmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Benden sonra, Allahü teâlânın müsâfeha etdigi,<br />
ya’nî yakın oldugu kimse, Hattâb ogludur. O kimse, Hak sübhânehü<br />
ve teâlânın kudreti ile elini tutdugu, feryâdına erisdigi,<br />
selâm verdigi, Cennetine koydugu kimsedir. O Ömer bin Hat-<br />
– 162 –<br />
tâbdır. Bu makâmda yakınlık mekân ile olmaz. O yakınlıgı Allahü<br />
teâlâ ve ben bilirim. Ona bir kerâmet ve bir ni’met verir ki,<br />
baskalarına bu mertebe ve yükseklik olmaz.)<br />
15– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri;<br />
(Seytân Ömeri gördügü vakt, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
heybetinden yüzü üzerine düserdi) buyurdu.<br />
16– Fadl bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Ömer bin Hattâb benimledir. Ben Ömer bin Hattâb<br />
ileyim. Benim vefâtımdan sonra, Hak sübhânehü ve teâlâ<br />
Ömer iledir. Her nerede olursa olsun, Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin hıfz ve emânında olur.)<br />
17– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu<br />
ki: (Ömerin müslimân oldugu gün, Cebrâîl aleyhisselâm benim<br />
üzerime nâzil oldu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
müslimân oldu diye meleklerin birbirine müjde verip, sâd olduklarını,<br />
bana haber verdi.)<br />
18– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Yâ<br />
Ömer ibnül Hattâb! Sen benim ümmetim üzerine berekâtsın.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ senin sânında göndermisdir. Nâfile<br />
ibâdetlerden, zikr ve Kur’ân-ı kerîm okumagı gündüz kaçırdıklarını<br />
gece, gece kaçırdıklarını gündüz kazâ et.)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1332</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 17:35:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1332</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm</span><br />
<br />
Elliyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
çesidli kitâblarda bildirilen haberleri açıklamakdadır.<br />
A’mes, Süfyândan ve Abdüllahdan “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
rivâyet etmisdir. Dediler ki, vallahi Ömerin amelini terâzînin<br />
bir kefesine koysalar, diger insanların amellerini de terâzînin<br />
diger kefesine koysalar, Ömerin amelinin agır gelecegini zan<br />
ederiz. Hakîm ârif Zeynüddîn Alî bin Tâhir kendi tasnîf etdigi<br />
kitâbda demisdir ki: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri buyurdu ki, münâfık o kimsedir ki, dünyâ onun ümîdi<br />
olur. Hatâ ve günâh onun ameli olur. Çok yemîn onun san’atı<br />
olur. Âhıret islerinde câhil, dünyâ islerinde zekî olur.<br />
– 163 –<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sefkatı ve rahmeti,<br />
mahlûkât üzerine o mertebede idi ki, Ebûlleys-i Semerkandî<br />
(Tenbîh-ül gâfilîn)de yazmısdır: Ömer bin Hattâb “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bir yaslı zimmî gördü ki, kapılarda gezip, kapılarda<br />
dilenir. Ömer hazretleri buyurdu ki, ey pîr! Benim sana<br />
insâf etmemi istiyorlar. Gençlik vaktinde senden cizye aldım.<br />
Lâyık olan odur ki, bugün seni afv etmeliyim. Afv edip, her gün<br />
kendinin ve ıyâlinin [çoluk-çocugunun] yiyecegini beyt-ül-mâldan<br />
versinler, buyurdu.<br />
Ellisekizinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alîyülmürtedâ<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, oturmus, sohbet ediyordu.<br />
Söz arasında bir kimse, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini<br />
medh etmege basladı. Hazret-i Alî buyurdu ki, hangi<br />
Ömer? Allahü tebâreke ve teâlâ Enbiyâ aleyhissalâtü vesselâmdan<br />
sonra, Ömere benzer kul halk etmemis ve hiçbir babanın<br />
ve ananın Ömer gibi oglu olmamısdır. O Ömerdir ki, âlimdir.<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dîninin sınırlarını bilir.<br />
Allahü teâlâ islâmı azîz etdi, onunla adâlet etdi. Böylece<br />
kendisi emîn oldu. Islâmiyyeti bilen fakîhdir. Kendisinden sonra<br />
gelen halîfeleri zor duruma düsürdü. Emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, islâm dîninde güzel âdetler bırakdı.<br />
Islâmda ilk kâdî ta’yîn etdi. Süreyhi kâdî ta’yîn etdi. Postayı<br />
ilk kuran odur. Beyt-ül-mâl binâsı yapdırdı. Zekât ve baska<br />
malları buraya koyardı. Zindanı ilk binâ eden odur. Hudûdullahı<br />
icrâ etmek için, cellâdı o ta’yîn etdi. Mescid ve câmi’leri<br />
sehrlerde o tertîb etdi. Serhadları [sınırları] o vaz’ etdi. Müezzin<br />
ve gayrîleri gibi tatavvu’ [hayrlı] is isliyenlere ücret verirdi.<br />
Îrân topragı üzerine harâcı o ta’yîn etdi. Cemâ’at ile, Ramezân<br />
ayında terâvîh nemâzını âsikâre kıldı. Resûlullah terâvîh<br />
nemâzı kılardı, fekat âsikâr etmezdi. Allahü teâlânın terâvîh<br />
nemâzını ümmeti üzerine farz edeceginden ve onların mesakkat<br />
çekeceginden çekinirdi. Hazret-i Ömerde “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bu mertebe yükseklik var idi ki, adâletin, heybetin, siyâsetin,<br />
gayretinin sesi ufuklara yayılmıs iken, bir zerre kibr ve<br />
ucb kendi nefsinde yokdu. Kendini cümleden asagı görürdü.<br />
Kendi eli ile yapdıgı isleri kimse gücü yetip, yapamadı. Kesb<br />
ederdi [çalısır idi]. Der idi ki, ey müslimânlar, kesb edin [çalı-<br />
– 164 –<br />
sın], baskaları üzerine yük olmayın. Pazarda, çoluk-çocugumun<br />
nafakasını te’mîn etmek için çalısırken öldügüm yer, bana en<br />
sevimli yerdir. Elinizi kesbden kaldırıp da [çalısmayı bırakıp<br />
da] Allahü teâlâ rızkımı verir demeyiniz. Allahü teâlâ gökden<br />
altın ve gümüs göndermez. Âdet-i kerîmesini degisdirmez.<br />
Cümle mubâhları gözler önüne sermisdir. Vera’ ve takvâsı o<br />
mertebede idi ki, sadaka südünden bir içim hazret-i Ömere süt<br />
verdiler. Içdi. Sonra anladı ki, buna lâyık degil idi. Parmagını<br />
bogazına sokdu. O südü kay etdi. O kadar zorluk ve mihnet<br />
çekdi ki, mubârek rûhu bedeninden ayrılıyor diye korkdular.<br />
Sonra, yâ Rabbî damarlarımda kalıp da çıkaramadıklarımdan<br />
sana sıgınırım, buyurdu.<br />
(Kimyâ-i se’âdet)de, hüccet-ül islâm imâm-ı Muhammed<br />
Gazâlî “rahimehullahü teâlâ” nakl buyurmuslar: Bir vakt,<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin harem-i serîflerine,<br />
ganîmetden misk getirmislerdi. Kendi ehline [hanımına] buyurdu<br />
ki, bu miski satıp, dervislere sarf edelim. Bir gün se’âdethânesine<br />
girdi. Hâtununun sandıgından misk kokusu duydu. Buyurdu<br />
ki, bu ne kokusudur. Hâtunu dedi ki, miski satarken elime<br />
kokusu sindi. Sandıga dokundum. Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” o sandıgı alıp topraga o kadar sürdü ki, aslâ kokusu kalmadı.<br />
Sonra hanımına verdi. Bu kadara müsâmaha gösterilebilirdi.<br />
Lâkin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bundan murâdı su idi<br />
ki, küçük zararlara göz yumarak, büyük zarara yakalanmayalar.<br />
Veyâ harâm korkusundan bir halâli terk etmis olup, müttekîler<br />
sevâbını bulmak için yapılmıs olur. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının<br />
607.ci sahîfesine bakınız!]<br />
Ellidokuzuncu Menâkıb: Tefsîrde gelmisdir. Hazret-i Ömer<br />
bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” minber üzerinde buyurdu<br />
ki, hanımların mehrinde ifrât etmeyiniz [ya’nî fazla mehr ta’yîn<br />
etmeyiniz]! Eger bu dünyâda ikrâm olsa idi veyâ Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ katında harâmdan sakınmak olsa idi, ona uyacak<br />
kimse, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
olurdu. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hiçbir hâtununa ve kerîmelerinden birine oniki buçuk vakıyye<br />
gümüsden ziyâde mehr kesmedi ki, her vakıyyesi kırk dirhem-<br />
– 165 –<br />
dir. Temâmı besyüz dirhem olur. Bu sözü söyledikleri vakt, söz<br />
sâhibi olan bir hâtun, ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Allahü teâlâ<br />
bize kırba dolusu mehr verir. [Kırba: Saka tulumu demekdir.]<br />
Meâl-i serîfi, (Sizden biriniz, hanımını fuhsdan baska bir sebeble<br />
bosayıp, baska bir hanım aldıgında, önceki hanıma mehr olarak<br />
verdigi çok fazla mikdârdaki malı geri almasın) olan Nisâ<br />
sûresi 19.cu âyet-i kerîmesinde, kadınlara çok ihsân, çok mal<br />
verilecegi beyân buyurulmakdadır. Hâlbuki Hattâb oglu geri<br />
almak ister; dedi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dinde ve emânında<br />
büyüklügünden ve insâfından, bu sözü isitdi. Anladı ki, o<br />
kadının söyledigi söz, dogrudur. Hak sözü kabûl edip ve insâf<br />
edip, buyurdu ki, (Bütün insanlar Ömerden iyi bilir. Bu kadın<br />
dogru söyledi. Ömer hatâ etdi.)<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gün buyurdu ki, ey kadınlar,<br />
basınızı kaldırın. Kendi hâllerinize bakın. Hakîkatde yol<br />
âsikâre oldu. [gidilecek yol bellidir.] Zinhâr halk üzerine yük<br />
olmayınız. Ya’nî kesb ediniz. Kimseye muhtâc olmayınız. [Dînimize<br />
uygun seklde kesb ediniz.] Yine Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki, her kim ki, dinde fakîh degildir, bizim pazarımızda<br />
alıs-veris etmesin. Çünki, fâize düsüp, sıkıntı çeker.<br />
[Ya’nî, alıs-veris ilmini bilmiyen, alıs-veris yapmasın!]<br />
Altmısıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe oldukları vakt, Hâlid<br />
bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh” serasker, ya’nî baskomutan<br />
idi. Onu azl edip, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerini onun yerine serasker ta’yîn etdi. Bir zemân sonra,<br />
Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfede bir serây binâ etmek arzû<br />
etdi. Serây yapacagı yerin bir tarafı bir mecûsînin evine bitisik<br />
idi. Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, mecûsîyi çagırıp, dedi ki, o evi<br />
bana sat. Sa’d çok para verdigi hâlde, mecûsî satmadı. Hâzır<br />
olanlar, dediler ki, bu mecûsiye bu kadar ricâ etmege ne lüzûm<br />
vardır. Sen o evi al ve behâsını da ver. Mecûsî de bunu isitip,<br />
korkdu ki, Sa’d böyle yapacak. Evine varıp, hanımına dedi ki,<br />
ne tedbîr alalım. Hanımı dedi ki, onların bir emîrleri var ki, ona<br />
emîr-ül mü’minîn Ömer derler. Kalk onun yanına varıp, Sa’dı<br />
sikâyet et. O emr buyurur, Sa’d elini senden çeker. Mecûsî de<br />
– 166 –<br />
kalkıp, Medîne-i Münevvereye vardı. Sordu ki, Emîr-ül mü’minîn<br />
serâyı nerededir. Dediler serâyı yokdur. Kendisi dısarıya,<br />
sahrâya çıkmısdır. O mecûsî sâir emîrler gibi sehr hâricine avlanmaya<br />
gitmisdir zan etdi. Sehr hâricine çıkıp, etrâfı gözetip,<br />
hangi tarafından hasmetle ve hizmetkârları ile gelecek diye<br />
bakdı. Hiçbir tarafdan bir toz eseri dahî kalkıp görülmedi. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını basının altına<br />
koyup, toprak üzerinde uyumus idi. O mecûsî onu gördü. Lâkin<br />
onun Emîr-ül mü’minîn oldugunu bilmiyordu. Uyandırdı ve dedi<br />
ki, Emîr-ül mü’minîn hangi tarafa gitmisdir. Hazret-i Ömer<br />
buyurdu: Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne istersin.<br />
Mecûsî dedi ki, Sa’ddan ona sikâyete geldim. O evimi kasden<br />
ve cebren elimden almak ister. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oradan kalkıp, se’âdethânelerine geldiler. Hizmetciye<br />
buyurdular ki, bir parça kâgıd getir, Sa’da bir nâme yazacagım.<br />
Hizmetçi aradı, kâgıd bulamadı. Buyurdular ki, bir parça deri<br />
de olursa, getir. Hizmetçi bulamadı. Buyurdular, bir parça kemik,<br />
getir. Bir koyun küregi bulup, getirdi. Üzerine (Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
Yâ Sa’d! Bu nâme sana erisdigi zemân hasmını<br />
hosnûd et. Veyâ kalkıp huzûruma gel!) diye yazdı. O kürek<br />
kemigini mecûsîye verdi. Mecûsî onu alıp, evine geldi. Hanımı<br />
dedi ki, ne yapdın. Dedi ki, hayret ki, bu uzun yolu gitdim.<br />
Bu kadar mesakkat ile; elime yazılmıs bir parça kemik verdiler.<br />
Hanımı dedi ki, mâdem ki getirdin, Sa’da onu götür arz et. Bakalım<br />
ne söyler. Mecûsî de kalkıp, Sa’dın serâyı kapısına gitdi.<br />
Sa’d hazretleri nemâzını kılıp, serây kapısında oturmusdu.<br />
Halk, karsısına saf baglayıp oturmuslar idi. Mecûsî kürek kemigini<br />
Sa’dın karsısında tutup, durdu. Sa’dın gözü onu gördükde,<br />
Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
yazısı oldugunu anlayıp, çehresi degisdi. Dedi ki, her ne ister<br />
isen bana söyle. Beni Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin huzûruna çıkarma ki, ben Ömerin siyâsetine<br />
tâkat getiremem. Hemen o mecûsî, aklı basından gidip,<br />
düsdü. Bir zemân sonra ayıldı. Dedi ki, yâ Sa’d! Bana islâmı arz<br />
eyle, deyip, müslimân oldu. Evini ona, hüsn-i rızâsı ile bagısladı.<br />
O mecûsîye dediler ki, ne sebeble müslimân oldun. Dedi,<br />
bunların emîrlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüs. Ve aya-<br />
– 167 –<br />
gında iç donu yok. Kamçısını bası altına koyup, toprak üzerinde<br />
uyumus, dervis sûretinde. O seklde ki, onu gördüm. O kadar<br />
siyâset ve heybet ki, halkın gönüllerinde yerlesmis oldugunu<br />
gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu dinde böyle bir emîr olsun,<br />
bu din mutlaka hak dindir. Anlamalıdır ki, adâlet ne mubârek<br />
nesnedir.<br />
Altmısbirinci Menâkıb: Bir gün Ömer “radıyallahü anh”<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin arkasında<br />
nemâz kılıyordu. Resûl aleyhisselâm sûre-i Vennaziat<br />
okuyordu. Meâl-i serîfi (Fir’avn kavmine, ben sizin ulu tanrınızım<br />
dedi) olan âyet-i kerîmeyi okudugunda, Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin gayret damarı harekete gelip, mubârek<br />
bedeninde tüyleri elbisesinden dısarı çıkıp, (Eger ben orada hâzır<br />
olaydım, boynunu vururdum) dedi. Nemâz edâ edildikden<br />
sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki, (Yâ Ömer, nemâzda konusdun. Nemâzını kazâ et).<br />
Hemen Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın emrini erisdirip,<br />
buyurdu ki, (Yâ Muhammed! Ömere nemâzı kazâ et diye<br />
söyleme! Biz o nemâzı kabûl etdik. O nemâzı cümle ümmetin<br />
nemâzına berâber etdik ki, biz çok gayretli, sevdigini kayırıcı<br />
kimseleri severiz.)<br />
Altmısikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir bayram günü, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine geldi. Mescide vardılar.<br />
Sonra yola çıkdılar. Medîne-i Münevverenin çocukları Server-i<br />
kâinâta yapısıp, bayramlık istediler. Hazret-i Habîbullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Ömer! Beni bunlardan<br />
satın al [kurtar]. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
de gidip, bir parça et ve bir mikdâr hurma ve meyve getirip,<br />
çocuklara verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki, yâ Ömer! Sen beni Mâlik bin Za’rin, Yûsüf aleyhisselâmı<br />
aldıgından dahâ ucuza aldın. Mâlik, Yûsüfu birkaç dirheme<br />
aldı. Sen beni meyveye ve ete aldın. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu: Yâ Resûlallah! Her ne kadar Yûsüf aleyhisselâmdan<br />
ucuz aldım ise de, ondan güzel ve sirinsin. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir merd idi ki, onun gölgesinden<br />
– 168 –<br />
iblîs kaçardı. Mısrdaki Nil nehri kurumus iken, onun mektûbu<br />
ile akdı. Onun kamçısı ile zelzele durdu. Heybetinden ve onun<br />
sesini Medîne-i Münevverede hutbe okurken, Irâkdan isitdiler.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ onun rey’ine uygun âyet-i kerîme<br />
gönderdi. Rıdvân [Cennet melegi] onun evine odun iletdi. Mikâîl<br />
aleyhisselâm onun kokusunu alırdı. Islâm onunla kuvvetlendi.<br />
Müslimân oldugu gün, Allahü teâlâ indinde makbûl oldugu<br />
için, Cebrâîl aleyhisselâm onunla oturmus idi. Aslan onun<br />
yasdıgının bekçiligini yapardı. Onun yükünü çekmekden yer ve<br />
gök âciz kalırdı.<br />
Altmısüçüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle otururlardı. Ömer bin<br />
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri meclis-i serîfinde hâzır<br />
oldu. Hazret-i Server-i âlem buyurdu ki, (Yâ Ömer, bana<br />
ilâhî emr gelmisdir ki, adâlet nûrunu, Ömer bin Hattâba ver.<br />
Simdi sana verdim. Cihânda adâlet etmek senin nasîbindir.)<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bu<br />
dünyâdan göç etmek vakti yaklasdı. Bir vasıyyetnâme yazdı.<br />
Halîfe olacak sahsın nâmını yazdı. Yerini açık koydu ki, kimse<br />
incinmesin. Abbâs bin Abdülmuttalib “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri isitdi ki, halîfenin adının yeri açık kalmısdır. Ebû<br />
Bekrden sonra ihtilâf vâki’ olur diye, varıp, vasıyyetnâmeyi istedi.<br />
Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ismini o açık yere yazdı.<br />
Sonra Sıddîk-ı ekberin aklı basına geldi. Abbâs hazretlerine<br />
dedi ki: Vasıyyetnâmeyi getir. O da getirdi. Aldı, bakdı. Buyurdu<br />
ki, o açık yeri göreyim. Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu<br />
ki: Ben küstâhlık etdim; yâ halîfe-i Resûlallah! Ömer adını açık<br />
yere yazdım. Sıddîk hazretleri sâd olup, buyurdu ki, Elhamdülillah,<br />
benim de murâdım, bu idi. Eshâbdan ba’zıları gelip, dediler<br />
ki, niçin böyle etdin. Ömer bin Hattâb sert tabî’atlı kimsedir.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ huzûrunda, Ömeri müslimânlar<br />
üzerine getirdiginden dolayı, ne huccet getirirsin. Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Beni kaldırın, oturtun. Oturup,<br />
buyurdu ki, eger Hak Sübhânehü ve teâlâ, benden niçin Ömeri<br />
halîfe etdin diye süâl buyurursa, ben cevâb veririm ki, yâ ilâhelâlemîn.<br />
O gün yeryüzünde, Ömerden âdil kimse bulamadım.<br />
O sebebden Ömeri halîfe ta’yîn etdim. Sonra Ömer “ra-<br />
– 169 –<br />
dıyallahü teâlâ anh” hilâfet makâmına oturdu. Etrâfdan insanlar<br />
gelip, sorarlardı emîr kimdir diye. Kurt koyun ile berâber su<br />
içip, dolasır, hiç ziyân etmez. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o<br />
kadar âdil davrandı, adâlet gösterdi ki, müslimânlar maksadlarına<br />
kavusdular. Dul kadınlara suyu kendi çekerdi. Ve unu<br />
kendi satın alırdı ve kendi götürürdü. Hammallara yardım<br />
ederdi. Der idi ki, bir mikdâr yol ben götüreyim ve bir mikdâr<br />
sen götür. Köle ve câriye su çekmekden veyâ un ögütmekden<br />
âciz kalmıs ise, yardım ederdi. Geceleri Abdürrahmân bin Avf<br />
ile berâber sehri dolasıp, bekçilik ederdi. “Radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”.<br />
Altmısdördüncü Menâkıb: Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü<br />
teâlâ anh” der ki, ben hazret-i Ömerden acâiblikler gördüm.<br />
Dediler, ne gördün. Buyurdu ki, hayâtda olsa, ben söylemege<br />
kâdir olmazdım. Birisi odur ki, her gece ikimiz sehri dolanırdık.<br />
Bir mahalle varırdık. Ömer bana der idi ki, sen burada<br />
dur. Ben de muhâlefete kâdir olamayıp, dururdum. Varıp,<br />
bir zemândan sonra, gelirdi. Süâl etmege de cür’et edemezdim.<br />
Vefâtlarından sonra bir gece o mahalleye varıp, bir ev içine girdim.<br />
Bir ihtiyâr kadın gördüm. Kendi kendine acabâ ne oldu<br />
ki, Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ben dedim, ey hâtun!<br />
Ömer dünyâdan göçdü. Kadın bunu isitince, bir âh çekip, bayıldı.<br />
Sonra aklı geri geldi. Dedi ki; ey Allahım! Bana yardımda<br />
bulunan Ömeri afv et. Ona dedim ki, ne yardım ederdi.<br />
Gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dısarı atardı. Kirlenmis<br />
elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecekden ne nesne<br />
gerek ise, getirirdi. Dedim, ey hâtun! Ben de Ömerin yâriyim.<br />
Eger o gitdi ise ben sagım. Ben Ömerin yapdıgı isleri yapayım.<br />
Beni çagırıp, dedi ki, Ömerin yerini kim tutabilir. Eger Ömerin<br />
yâri isen, bana düâ eyle, yardım et. Hemen basını yukarı tutup,<br />
dedi ki, yâ ilâhel âlemîn! Ben o hastalıgı Ömerin yardımı<br />
ile çekerdim. Ömer gitdi. Benim rûhumu kabz eyle ki, ben<br />
Ömersiz ömr istemem. Bunu dedi, o sâat düâsı makbûl olup,<br />
dünyâdan göç etdi. Ben agladım. Techîz ve tekfînini yapıp,<br />
defn eyledim.<br />
Altmısbesinci Menâkıb: Yine Abdürrahmân bin Avf “radı-<br />
– 170 –<br />
yallahü teâlâ anh” buyurdu. Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu<br />
su ile doldurup, arkasına almıs, Medîne-i Münevvere köylerine<br />
giderken yorulmus. Ben dedim ki, ey emîr-el mü’minîn, yorulmussunuz!<br />
Bana ver, biraz da ben götüreyim. Buyurdu ki, eger<br />
bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim<br />
günâhımın yükünü kim götürür. Dedim, senin ne yükün var ki,<br />
sen Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yolu üzerine<br />
yürüyorsun. Buyurdu ki, ben Resûlullah hazretlerinin dostu<br />
o zemân olurum ki, bu hilâfetden basabas kurtulayım. [Ya’nî<br />
zararsız olarak kurtulur isem, Resûlullahın dostu olurum.]<br />
Dünyâdan göç etmezden evvel böyle buyururlar idi.<br />
Ogulları Abdüllah “radıyallahü teâlâ anhümâ” babasının<br />
vefâtlarından bir sene sonra onu rü’yâda görmüs. Sabâhleyin<br />
bası açık dısarı gelip, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin mescid-i serîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,<br />
ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi<br />
toplandılar. Orada Abdüllah hazretleri buyurdu. Dün gece babamı<br />
rü’yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç<br />
edisi bir sene oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine babamı rü’yâda göreyim niyyeti ile salevât<br />
getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın<br />
yüzü degismis. Dedim, ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün<br />
rengi kırmızı idi. Dedi, ey ogul, simdi kurtuldum. Simdiye kadar<br />
muhâsebede idim. Dedim. Ey baba, nasıl muhâsebe [hesâb]<br />
olundun. Hesâbın biri bitmeden biri baslıyordu. Hâl bir yere<br />
erisdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi.<br />
Birçok yerden baglamısdım. Artık deveye takacak yeri kalmamısdı.<br />
Dısarı atmısdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb<br />
geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi’ etdin.<br />
Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun. Dedi ki, ey<br />
ogul! O mektûb sebebi ile ki, sana demisdim. Bu mektûbu benim<br />
kefenim arasına koy. O mektûb su idi. Bir gün Hasen ve<br />
Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri babamın yanına<br />
geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların isi<br />
ile mesgûl idi. Selâmlarını isitmedi. Sonra isi bitdi. Buraya gelin.<br />
Onlar dediler, biz selâm verdik. Babam dedi, isitmedim. Babam<br />
kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayaga kalk-<br />
– 171 –<br />
dılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile mesgûl olan hizmetkâra<br />
buyurdu ki, iki kaftan getir. Her birini birine giydir.<br />
Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki, bizden râzı olun ki, bilmedik,<br />
kusûr etdik. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”,<br />
babalarının huzûrlarına vardılar. Dediler ki, Emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer bize hil’at verdi [elbise verdi]. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
anh” çok memnûn oldu.<br />
Nükte: Her kim babalarının gönlünü almak isterse, evlâdına<br />
iyilik eyleye ki, babalarının gönlünün meyvesi, evlâddır. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, geri Emîr-ül mü’minînin<br />
huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Resûlullah<br />
buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, islâmın nûrudur. Dünyâdan<br />
gidince de Cennet ehlinin çirâgıdır.) Hasen ve Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” geldiler, haber verdiler. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, siz ikiniz de onu babanızdan<br />
isitdiniz mi? Dediler, evet. Hazret-i Ömer ogluna dedi ki,<br />
yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâgıd getir. Hasen ve Hüseynin<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” babaları Alîden “radıyallahü anh”<br />
isitdikleri ve onun Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
(Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de<br />
Cennet ehlinin çirâgıdır) buyurdugunu ve üçünün sehâdetlerini<br />
yaz. Üçünün de sehâdetlerini yazdılar. Sonra, ogluna: Ey Abdüllah!<br />
Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, gögsüm üzerine<br />
koy ki, zarûret mahallinde [zor durumda kalınca] imdâdıma<br />
yetissin, buyurdu.<br />
Altmısaltıncı Menâkıb: Bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Medîne-i münevverede gidiyordu. Bir ihtiyâr kadın<br />
yol kenârında durmus idi. Bir baska kadın ona dedi ki, içeri gir,<br />
emîr-ül mü’minîn Ömer gidiyor. Acûze (ihtiyâr) kadın, basını<br />
dısarı çıkarıp dedi ki, kimdir, emîr-ül mü’minîn. Bir merd idi ki,<br />
ona dün Ömer derler idi. Bu gün emîr-ül mü’minîn mi oldu.<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o sözü isitdi. Geri döndü,<br />
dedi ki, Ömeri Ömere gösteren o kadın kimdir. Ömerin<br />
kendini tanımasına, anlamasına sebeb oldu. Ondan sonra hergün<br />
o acûzenin [ihtiyâr kadının] kapısına gelirdi ve derdi ki, atı-<br />
– 172 –<br />
lacak çöpün var ise atayım, hizmetin var ise göreyim. Destin<br />
bos ise ver, su getireyim. Zîrâ Ömeri senden gayri kimse tanımadı.<br />
Altmısyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir<br />
gece Medîne-i münevverede geziyordu. Bir kadın evi içinde kızına<br />
dedi ki, kızım bir mikdâr su getir, südün içine kat. Kızı dedi<br />
ki, Emîr-ül mü’minîn nidâ etdirmedi mi bugünden sonra, süde<br />
su katmayınız. Kadın dedi ki, O simdi burada degildir. Kız<br />
dedi, Ömer burada degil ise, Rabbi buradadır, O görüyor.<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onun sözünü isitdi. Evi<br />
nisân etdi. Geldi, ogluna dedi ki, senin için bir kız buldum. Onu<br />
sana alayım. Ertesi gün o kadının kapısına geldi. Dedi ki, kızını<br />
benim ogluma ver. Kadın dedi ki, bende o cür’et yokdur ki, bunu<br />
kalbimden geçireyim. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu:<br />
Ben o kızdan isitdim söyledigi o sözü ki, hosuma gitdi. O kızı<br />
kendi oglu Âsım hazretlerine aldı. Abdül’azîz o kızın evlâdından<br />
oldu. Abdül’azîzden emîr-ül mü’minîn Ömer bin Abdül’azîz<br />
hazretleri vücûda geldi. Onun hilâfeti zemânında kurt<br />
koyun ile gezerdi.<br />
Altmıssekizinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir<br />
gece sehri gezerken bir evden çesidli sesler isitdi. Ömer hazretleri<br />
dama çıkdı. Damdan o eve girdi. Gördü ki, bir kisi bir kadın<br />
ile oturmus. Orta yerde de serâb var. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri dedi: Niçin Allahü teâlâ hazretlerinin emrini<br />
tutmazsın. Bu kadar günâhın cezâsını çekmiyecegini mi zan<br />
ediyorsunuz! O kisi çok korkup, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn!<br />
Hiç acele etme ki, ben bir günâh isledim ise, sen dört günâh isledin.<br />
Birincisi, Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, (Evlere<br />
kapılarından giriniz.) Sen damdan girdin. Ikincisi, Allahü teâlâ<br />
buyurdu ki, (Evlerinizden gayrî evlere izn alıp, ehli üzerine selâm<br />
vermeyince girmeyiniz.) Sen fermân dinlemeden girdin.<br />
Üçüncü; Allahü teâlâ buyurur: (Tecessüs etmeyiniz.) Sen tecessüs<br />
etdin. Dördüncü; Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur, (Sû-i<br />
zân etmekden sakınınız.) Sen sû-i zan etdin. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bunu isitdi. Mubârek gönlüne çok te’sîr etdi. Pismân<br />
oldu. Onun keffâretine bir köle âzâd etdi. Ömer “radıyallahü<br />
– 173 –<br />
teâlâ anh” hazretlerinin adâleti ve siyâseti bereketi ile, o kisi de<br />
tevbe edip, iyiler zümresinden oldu.<br />
Altmısdokuzuncu Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri bir gün, mescidde mubârek basını koyup, tam yatacakdı.<br />
Tam o sırada bir kara köle, seslenip, dedi: Kalk, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn. Önce bana insâf eyle. Rabbil âlemîn kıyâmet<br />
günü benim hakkımı senden alır. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” acele kalkıp, onun sözü gönlüne fazla te’sîr etdi.<br />
Buyurdu ki: Ne is yaparsın. Yardım edeyim. O köle dedi ki,<br />
ben düskün bir kisiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin.<br />
Mübtelâlara (düskünlere), dervislere, hastalara yardım etmek<br />
senin üzerine vâcibdir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi:<br />
Evet, Hak senin elindedir. Ne buyurur isen öylece yapacagım.<br />
O kendi esvâblarını çıkardı ve dedi; yâ Emîr-el mü’minîn! Sen<br />
esvâbını bana ver; giyineyim ki, çıplaklıga sabr edemem. Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri esvâbını çıkarıp, ona verdi.<br />
Kendi beline bir pestemâl bagladı. Kölenin elbisesini yıkadı.<br />
Ondan özrler diledi. Ona taltîf gösterdi. Yumusak sözler ile halâllik<br />
diledi. Köle dedi, yâ Emîr-el mü’minîn, eger sana acımasam,<br />
halâl etmezdim. Sen bilirsin ki, kıyâmet gününde, sarkdan-<br />
garba müslimânların çıplakları ve açları ve za’îfleri ve fakîrleri<br />
ve mübtelâları haklarından seni süâl ederler. Allahü teâlâ<br />
hazretleri bunlar haklarından sana süâl eder, sen ne cevâb<br />
verirsin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok agladı. Yine köleden<br />
özrler diledi. Gönlünü hos etdi. Kendi elbisesini ona bagısladı.<br />
Aglıyarak geri döndü. “Radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Yetmisinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
zemânında bir kervân, bir gece vaktinde Medîne-i münevvereye<br />
geldi. Kervândakilerin hepsi kâfir idiler. Konakladıkları<br />
gibi hepsi uyudular. Zîrâ yorulmuslardı. Develerini ve<br />
yüklerini himâyesiz koydular. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu<br />
hâlde onları uyumus gördü. Düsündü ki, sakın olmıya ki, bunların<br />
mallarını çalarlar, ben mes’ûl olurum. Bu endîse ile Abdürrahmân<br />
bin Avfın “radıyallahü teâlâ anh” yanına vardı. Abdürrahmân<br />
bin Avf sordu, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu vaktde ne<br />
ise geldiniz. Buyurdu ki, yâ Abdürrahmân! Bir kervâna ugra-<br />
– 174 –<br />
dım. Konmuslar ve hepsi uyumuslar. Korkdum ki, onların malları<br />
çalınır. Bana muvâfakat et, varalım, onları bekleyelim. Ikisi,<br />
varıp, hıfz edip, beklediler. Sabâh vakti oldu. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” (Es-salât, es-salât), deyip, seslendi. Uyandılar.<br />
Emîr-ül mü’minîn dönüp, se’âdethânelerine geldi. Kervân halkından<br />
bir kimse, Emîr-ül mü’minînin, arkasından gitdi. Bu<br />
kimdir ki, bunları sabâha kadar bekledi. Onu baskalarından süâl<br />
etdi. Dediler, o emîr-ül mü’minîn Ömer hazretleridir. Yeryüzündeki<br />
insanların en iyisidir. O kisi de varıp, kervân halkına<br />
haber verdi ki, emîr-ül mü’minîn Ömer kendisi gelip, biz uyurken<br />
bizi beklemis. Dediler, onun kâfirlere bu derece (mertebe)<br />
sefkat ve merhameti olduguna göre, müslimânlara ne derecede<br />
merhametlidir. Biz anladık ki, onun dîni hak dindir. Hepsi kalkıp,<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, huzûr-ı serîflerine varıp, temâmı<br />
müslimân oldular.<br />
Yetmisbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Selmân-ı Fârisîyi “radıyallahü teâlâ anh” Fârîs vilâyetine<br />
vâlî ta’yîn etdi. Ebû Mûsel es’arî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerini hâkim ta’yîn etdi. Herbirine beyt-ül mâldan<br />
iki dank ta’yîn buyurdu. [Bir dank, yarım gram gümüsdür.] Buyurdular<br />
ki, beyt-ül-mâldan bir mescid binâ ediniz. Selmân vardı.<br />
Emîrlik isleri ile ugrasmaga ve mescid binâ etmege basladı.<br />
Ebû Mûsel es’arî baska bir yerde oturup, müslimânlar arasında<br />
hükm etmege basladı. Selmân kendi ücretinden iki dank aldı.<br />
Bir dankı ile Sâmî kilim aldı. Zîrâ illeti [hastalıgı] vardı. Sâm yapısı<br />
o kilim hastalıga fâideli idi. Bir danka iki arpa ekmegi aldı.<br />
Yemekden sonra, kendi kilimini döseyip, üzerinde bir mikdâr<br />
uyudu. Ebû Mûsel es’arî, Emîr-ül mü’minîn katına mektûb yazdı.<br />
Yâ Emîr-el mü’minîn! Selmân, Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” yasayısını ve Eshâb-ı güzînin “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hâllerini bırakıp, çesidli nefîs yemekler<br />
ile mesgûl olur ve yumusak esyâ üzerinde uyur. Müslimânların<br />
isleri ile mesgûl olmaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o mektûbu<br />
okudu. Bir kimse gönderip, Selmânı azl etdi. Geri yanına çagırdı.<br />
Selmân Medîne-i münevvereye geldi. Ehâli karsılamaya<br />
çıkdı. Hazret-i Ömer de karsılamaya çıkdı. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” gö-<br />
– 175 –<br />
rüp, deveden indi. Yanına varıp, müsafehâ etdi. Sonra, Selmân<br />
dedi ki: Yâ Emîr-el mü’minîn! Benim hakkımda ne isitdin ki,<br />
beni azl etdin. Hazret-i Ömer iki arpa ekmegini ve Sâmî kilim<br />
üzerinde uyudugunu söyledi. Selmân, kendi hastalıgını söyledi<br />
ve tevbe etdi. Bir dahâ etmem, dedi. Emîr-ül mü’minîn hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Yâ Selmân! Allahü tebâreke<br />
ve teâlânın izzü ve celâli hakkı için, eger benim ahvâlimden<br />
sen de bir nesne isitdin ise ki, sana mekrûh gelen [uygun<br />
gelmiyen] birsey, bana haber ver, tâ ben de tevbe edeyim.<br />
Selmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Yâ Emîr-el mü’minîn,<br />
isitdim ki, senin iki kaftanın vardı. Biri eski, biri Cum’a nemâzından<br />
dolayı yeni idi. Sen bilirsin ki, bizim Peygamberimizin<br />
hiçbir vakt gömlegi iki olmadı. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: Yâ<br />
Selmân, bir zemân iki gömlek edinmisdim. Lâkin, birisini fukarâya<br />
verdim. Tevbe etmisdim ve iki elbise kullanmıyacagıma<br />
da söz verdim.<br />
Yetmisikinci Menâkıb: Bize bildirilmisdir ki, emîr-ül mü’minîn<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Pers [Îrân] vilâyetini<br />
feth etdi. Deveden, atdan ve dirhemden ve koyundan ve sıgırdan<br />
ve köle ve câriyeden çok mal ve ganîmet getirdiler. Emîr-ül<br />
mü’minîn bütün o ganîmeti taksîm etdi. Kendisine aslâ birsey<br />
alıkoymadı. Se’âdethânelerine gece vakti geldiler. Ev ehli dediler<br />
ki, niçin bizim için iki dirhem getirmedin. Yimek için, bu gece<br />
evde hiç ta’âm yokdur. Hazret-i Ömer buyurdu, ey hâtun!<br />
Korkdum o tâifeden olmakdan ki, Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri kelâmı mecîdinde buyurur: (... Dünyâ hayâtında güzel<br />
ni’metleri yiyerek, iyi islerinizin sevâbını giderdiniz. Onlar<br />
ile istimtâ’ edip, fâidelendiniz, yeryüzünde kibrlenip, günâh islediniz.<br />
Bugün siddetli azâb ile cezâlanacaksınız.) [Ahkâf sûresi<br />
20.ci âyet-i kerîme meâli.] Yine korkdum o kimselerden de<br />
olurum diye. (Dünyâya magrûr olup, aldandılar...) ve Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ buyurmusdur: (Sizi dünyâ hayâtı aldatmasın...)<br />
ve de kıyâmet günü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden uzak kalmakdan korkdum, buyurmuslardır.<br />
Resûlullah, (Ey Allahım! Beni miskîn yasat. Miskîn olarak<br />
öldür. Kıyâmet günü miskîn oldugum hâlde, miskînler zümresi<br />
ile hasr eyle) buyururdu. Ondan sonra Ömer “radıyallahü anh”<br />
– 176 –<br />
bakdı ki, evde yiyecek yok. Dısarı çıkdı. Mescide varıp, minbere<br />
çıkdı. Yüksek sesle (Essalât) deyip, hutbeye basladı. Hutbede<br />
dedi ki, ey insanlar, kıyâmet korkusu olmasa idi, bu korkdugunuz<br />
islerden baska isler olurdu. Velâkin, kıyâmet korkusu bizi<br />
geri çekdi. Hevâmıza tâbi’ olmadık. Sonra buyurdu: Bana iki<br />
dirhem kim borç verir. Tâ ki bu gecenin ihtiyâcını göreyim ki,<br />
benim evimde bu gece yiyecek bir nesne yokdur. Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunu isitdiler. Çok agladılar.<br />
Sonra Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp,<br />
iki dirhem verdi.<br />
Yetmisüçüncü Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,<br />
Fârîs [Îrân] sehrinin fethini emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı serîfinde müyesser eyledi. O<br />
gece hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü anh” huzûruna vardı. Gördü ki, acele ile mektûb<br />
yazarlar. Hazret-i Osmân selâm verdiler. Emîr-ül mü’minîn cevâb<br />
vermedi. Mektûbu bitirdi. Çırâgı söndürüp, selâma cevâb<br />
verdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sordu: Neden<br />
selâmın cevâbını çırâgı söndürdükden sonra verdiniz. Buyurdular<br />
ki, yâ Osmân! Çırâgı müslimânların maslahatları için ısıklandırdım.<br />
Korkdum ki, o zemân selâmını alsam o çırâg ısıgında,<br />
kıyâmet gününde, müslimânlar bana hasm olurlar [haklarını<br />
isterler]. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri beni ondan süâl<br />
edip, ben cevâb vermege tâkat getiremem.<br />
Yetmisdördüncü Menâkıb: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
anâsır-ı erbe’a ki, su, ates, toprak, havâdır, emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müsahhar kıldı<br />
[Emrine verdi]. Hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede<br />
bir zelzele vâki’ oldu. Halk korkdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hutbede<br />
buyurdu ki, ey müslimânlar! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitmisim, buyurdular ki: (Yerin<br />
zelzelesi iki seyden olur. Birisi, zinâ etmekden. Biri, zulm etmekden.<br />
Zinâ ve zulm âsikâre olur ise, yer ona tâkat getiremez.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhına yalvarır, inler ve sallanmaga<br />
baslar. Tâ ki, Allahü tebâreke ve teâlâ onları helâk eder.)<br />
– 177 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:12<br />
Simdi eger günâhkâr ben isem, tevbe etdim. Siz de tevbe ediniz.<br />
Onlar da tevbe etdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
kamçısını yere vurdu. Buyurdu ki, yâ yer! Sen tevbe edenlerin<br />
altında sallanıyorsun. Eger sâkin olup, karâr kılmazsan, ben sana<br />
bir vururum ki, kıyâmete kadar onu söylerler. Sonra yer sâkin<br />
oldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken,<br />
bir dahâ yer sallanmadı; sâkin oldu, hazret-i Ömere boyun egdi.<br />
Nitekim, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma boyun egip, Kârûnu<br />
yutdu. Rüzgârın müsahhar olması [itâ’at etmesi] ise o hutbede,<br />
yâ Sâriye-el cebel [yâ Sâriye daga] buyurdukları zemândadır.<br />
Bu sesi Nehâvendde Sâriye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
isitmesine vâsıl oldu. Kıssa-i sâbıkada beyân olunmusdur.<br />
Yel [rüzgâr], Süleymân Peygamber “salevâtullahi alâ nebiyyinâ<br />
ve aleyh” hazretlerine de itâ’at etmis idi. Atesin müsahhar olması<br />
[itâ’at etmesi] su seklde oldu. Yemen yolu üzerinde bir kuyu<br />
var idi. Ona Câh-ı Aden derlerdi. Ates ile dolu idi. Her kim<br />
o kuyu üzerinden geçse yanardı. Bu haberi emîr-ül mü’minîn<br />
hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” götürdüler. Devlet ve<br />
se’âdetle kalkıp, o kuyunun basına vardı. Kamçısı ile kuyunun<br />
üzerine vurdu. Buyurdu ki, Ömerin kamçısından korkmaz mısın<br />
ki, ümmet-i Muhammedi yakarsın. O ates, o kuyuya girip,<br />
gayb oldu. Kıyâmete kadar o ates bir dahâ ortaya çıkmaz. Ulemâdan<br />
ba’zıları demisler ki, o ates (Eshâb-ı Eyke)ye indirilen<br />
atesden kalmısdır. [Eshâb-ül Eyke; Suayb aleyhisselâmın kâfir<br />
kavmidir.]<br />
Yetmisbesinci Menâkıb: Bir gün Emîr-ül mü’minîn hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dervislere bahsîs verdi, mal ihsân<br />
etdi. Bir kisi bir oglan çocugu ile geldi. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu; Sübhânallah! Bu çocugun sana benzedigi<br />
kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu<br />
oglan sana benzer. O kisi dedi ki: Yâ emîr-el mü’minîn! Bu oglanın<br />
acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek<br />
murâd etdim. Bunun anası hâmile idi. Bana dedi, beni bu hâlde<br />
koyup, gider misin. Ben dedim ki, karnında olan nesneyi<br />
Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim. Sonra seferden geri<br />
geldim. Annesi ölmüs. Bir gece söylesirken, karsımızda mezârlıkdan<br />
bir ates gördüm. Süâl etdim ki, bu ates nedir? Dediler<br />
– 178 –<br />
bu ates senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle<br />
görürüz. Dedim, Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc<br />
tutucu idi. Bu ates ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm,<br />
bir çırâg yanar. Bu oglan onun ısıgında oynar. Bir ses isitdim<br />
ki, bana, bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.<br />
Ben dedim, ne olaydı, anası da diri olaydı. Hâtıfdaki ses dedi<br />
ki, eger anasını da bize ısmarlamıs olaydın, bu seklde onu da<br />
geri verirdik.<br />
Yetmisaltıncı Menâkıb: Bundan evvel anlatılmısdı. Emîr-ül<br />
mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bekçi yerine, sehri<br />
kendi dolanırdı. Nerede bir noksanlık görür ise, onu tedârik<br />
ederdi. Bu kadar ihtiyât ile dâimâ aglar idi. Derler idi, yâ Emîrel<br />
mü’minîn! Bu kadar korku ve aglamak neden dolayıdır. Buyurdu<br />
ki, eger bir koyun veyâ bir keçi Fırat kenârında gezer.<br />
Onun hastalıgına ilâc yapmazlar ise, korkarım ki, kıyâmetde<br />
onu benden süâl ederler. O bu kadar takvâ ve vera’ sâhibi idi.<br />
Abdüllah bin Amr bin Âs “radıyallahü teâlâ anh” der ki, hazret-<br />
i Ömerin vefâtından sonra, ben dâimâ düâ ederdim ki, yâ<br />
Rabbel âlemîn! Ömer hazretlerini rü’yâda bana göster. Oniki<br />
aydan sonra düâm kabûl olup, rü’yâmda gördüm. Gusl edip,<br />
pestemâlini tutunmus seklde gördüm. Dedim, yâ emîr-el<br />
mü’minîn! Allahü teâlânın huzûrunda yerini nasıl buldun. Buyurdu<br />
ki, yâ Abdüllah! Sizden ayrılalı ne kadar zemân oldu.<br />
Dedim: Oniki ay. Buyurdu: Simdiye kadar muhâsebede idim.<br />
Islerimden helâk olmak korkusu var idi. Eger, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin rahmeti gazabını asmasa idi, çâresiz kalır,<br />
mahv olurdum. Simdi ben ve sen bilelim ki, defterleri günâh ile<br />
siyâh etmisiz. Ben ve sen tâ’at ve hasenâtı rüzgâra vermisiz.<br />
Ben ve sen yüz suyunu Allahü teâlâ ve Resûlü önünde yere<br />
dökmüsüz. [Huzûrunda edebsizlik etmisiz.] Ben ve sen dünyâ<br />
malına magrûr ve mesgûl olup, âhıret hâzırlıgı yapmamısız.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hâli<br />
böyle olan yerde ki, dünyâda geçinecek mikdârdan fazla esyâ<br />
tutmazdı, yâ biz âsî ve ser kulların ve âhıreti dünyâya veren hasîslerin,<br />
belki âhıreti bir baskasının dünyâsına veren düsük kimselerin<br />
hâli ne olur.<br />
– 179 –<br />
Yetmisyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri Ebû Mûsâ-el es’arî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerini Pars vilâyetine vâlî ta’yîn edip, göndermisdi.<br />
Bir müddet sonra bir mektûb yazıp, gönderdi. Mektûbda:<br />
Bilmelisin ki, idârecilerin en iyisi o kimsedir ki, halkı onun sebebi<br />
ile iyidir. Kötü bahtlılar onun ile kötü bahtlıdır. Ve zinhâr<br />
yâ Ebû Mûsâ, elini açık tutup, isrâf edici olma ki, o vakt<br />
âmillerin de öyle ederler. Senin misâlin o hayvan gibidir ki,<br />
otu çok yir. Onun semîz olması, bogazlanmasına sebeb olur.<br />
Bir vakt hazret-i Ömer ve Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
oturmuslar idi. Hazret-i Ömer buyurdu ki: Yâ Huzeyfe!<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri münâfıkların<br />
sırrını sana söylemisdir. Bende nifâk eserinden ne görürsün.<br />
Huzeyfe dedi ki: Allahü teâlâ muhâfaza etsin. Sen bunu<br />
nasıl söylüyorsun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden, sende nifâk ile alâkalı birsey isitmedim.<br />
[Ya’nî sende münâfıklık alâmeti yokdur.] Bir vaktde de<br />
oturmusdu. Vera’ sözünü söylerdi. Sonra buyurdu; harâma ve<br />
sübheliye düserim korkusu ile yetmis halâlden el çekdim.<br />
(Kimyâ-i se’âdet)de de nakl edilmisdir ki, emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yedi veyâ dokuz lokmadan fazla<br />
yimezdi.<br />
Yetmissekizinci Menâkıb: Ebû Ishak Gülâbâdî (Te’arrüf)<br />
kitâbında demisdir ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Üveys-i Karnînin “rahmetullahi aleyh” sıfatını<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitmisdi. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” söylemisdi,<br />
Üveysi görmemisdi. Fekat, Üveysi çok senâ ederdi.<br />
Ömere “radıyallahü teâlâ anh” Üveys hakkında vasıyyet eyledi.<br />
Hilâfet sırası hazret-i Ömere geldi. Arefe gününde halkı<br />
Arafatda toplanmıs buldu. Minber üzerine çıkdı. Seslendi: Her<br />
kim Irâklı ise ayaga kalksın. Bir mikdâr halk ayaga kalkdılar.<br />
Her kim Yemenli ise, ayrı tarafda otursun. Bir kisi kalkdı.<br />
Emîr-ül mü’minîn o kisiden süâl buyurdu ki; Neredensin. O<br />
dedi, Karndanım. Buyurdu, Üveys-i Karnîyi bilir misin. Bilirim,<br />
onu niçin soruyorsunuz. Hâlbuki, içimizde ondan dîvâne<br />
ve fakîr yokdur. Emîr-ül mü’minîn bunu isitdi ve buyurdu ki,<br />
– 180 –<br />
onu o sebebden isterim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdu ki: Kıyâmet günü<br />
Râbi’a ve Mudar kabîlelerinin koyunlarının yünü adedince,<br />
Onun sefâ’atiyle benim ümmetimden Cennete girseler gerekdir.<br />
Bu iki kabîle Arabistânda büyük kabîlelerdir. Koyunları<br />
çokdur.<br />
Herem bin Hayyân “rahmetullahi aleyh” der ki: Bunu isitdim.<br />
Kûfeye varıp, onu taleb etdim [aradım]. Tâ Fırat kenârında<br />
buldum, abdest alıp, kaftanını yıkardı. Selâm verdim. Selâmımı<br />
alıp, bana bakdı. Istedim ki, elini tutayım. Dedim: Allahü<br />
teâlâ sana rahmet etsin, seni afv etsin, nasılsın. Bana onun muhabbetinden<br />
ve onun hâlinin zaîfligine acımamdan, bir aglamak<br />
geldi. O da agladı. Dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Sen nasılsın, yâ<br />
benim kardesim. Sana benim tarafıma kim yol gösterdi. Ben<br />
sordum: Benim adımı ve babamın adını nasıl bildin, görmemis<br />
iken, nasıl tanıdın. (O alîm ve habîr ki, hiçbir sey onun ilminden<br />
dısarı degildir), bana haber verdi. Benim rûhum senin rûhunu<br />
tanıdı. Mü’minlerin rûhu birbirlerini görmemis olsalar bile, birbirleri<br />
ile âsinâ olurlar. Dedim, bana Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden bir haber ver, yâdigâr olsun.<br />
Dedi: Benim cânım ve bedenim Resûlullaha “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” fedâ olsun. Ben Onu görmemisim ve Onun<br />
hadîsini gayriden isitmisim. Hadîs rivâyetinin yolunu kendimin<br />
üzerine kurulmasını istemem. Muhaddis ve müftî olmagı ve<br />
meshûr olmagı istemem [sevmem]. Benim bir mesgûliyyetim<br />
vardır ki, ondan gayri ile mesgûl olmam. Dedim; bana bir âyet<br />
oku. Tâ senden isiteyim. Bana düâ ve vasıyyet et. Tâ onunla<br />
amel edeyim ki, seni Allah için çok severim. Benim elimi tutdu.<br />
Fırat kenârına götürdü. Dedi; (E’ûzü billâhi minesseytânirracîm)<br />
ve aglayıp, sözlerin en dogrusu Allahü teâlânın sözüdür.<br />
Sonra Dühân sûresi 38.ci âyetinden 42.ci âyetine kadar okudu.<br />
(Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri abes olarak, bâtıl olarak<br />
yaratmadık. Bu ikisini hak olarak yaratdık. Fekat çokları bunu<br />
bilmezler. Dogrusu hükm günü hepsinin bir arada bulunacagı<br />
gündür. O gün dostun dosta hiçbir fâidesi olmaz. Yardım da<br />
görmezler. Yalnız Allahü teâlânın merhamet etdigi kimseler<br />
bunların dısındadır. O sübhesiz güçlüdür, merhametlidir.) Son-<br />
– 181 –<br />
ra bir bagırdı ki, aklı basından gitdi ve dedi, yâ Hayyân oglu!<br />
Baban Hayyân öldü. Sen dahî yakındır ki ölürsün! Yâ Cennete<br />
gidersin veyâ Cehenneme! Baban hazret-i Âdem aleyhisselâm<br />
öldü ve Nûh aleyhisselâm öldü. Ibrâhîm Halîlullah öldü. Mûsâ<br />
kelîmullah öldü. Dâvüd halîfe-i hüdâ öldü. [Hazret-i Îsâ ölmedi.]<br />
Hazret-i Muhammed Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm”<br />
öldü. Resûlullahın halîfesi Ebû Bekr öldü. Birâderim hazret-i<br />
Ömer de öldü. Ben, Ömer henüz ölmedi, dedim. Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ bana Ömerin öldügünü haber verdi. Ben ve sen de<br />
ölecegiz, dedi. Salevât getirip, kısa bir düâ yapdı. Dedi ki, benim<br />
sana vasıyyetim odur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
kelâm-ı azîmüssânını ve ehl-i sâlih tarîkını [sâlih kisilerin<br />
yolunu] önünde tutasın, ölümü anmakdan bir sâat gâfil olmıyasın.<br />
Kendi kavmine varıp, onlara nasîhat edesin. Onları nasîhatsız<br />
bırakmayasın. Cemâ’atden bir adım ayrılmayasın ki, bilmeden<br />
dinden çıkar ve Cehenneme düsersin. Sonra bir çok düâlar<br />
etdi ve dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Bundan böyle ne ben seni<br />
görürüm. Ve ne sen beni görürsün. Beni düâ ile yâd et. Tâ ki,<br />
ben de seni düâ ile yâd edeyim. Sen bir tarafa git. Ben de bir<br />
baska tarafa gideyim. Istedim ki, bir sâat onunla gideyim. Istemedi<br />
ve agladı, beni de aglatdı. Ardınca bakdım. Sonra bir mahalleye<br />
girdi. Bir dahâ ondan haber alamadım. Ömrümün sonuna<br />
kadar hazret-i Ömerin rûhuna hayr düâ ederdim ki, bana<br />
onun tarafına yol gösterdi. Eger onun irsâdı olmasaydı, ben<br />
Üveysi bulup, feyz alamazdım.<br />
Yetmisdokuzuncu Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin bir câriyesi var idi. Adı Zâide<br />
idi. Bir gün kosarak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin huzûrlarına geldi ve dedi ki: Yâ Nebiyyallah!<br />
Ben Ömerin evinde idim. Hamur yapıp, ekmek pisirmek<br />
istedim. Odun yok idi. Vardım hurmalıga odun getirmege.<br />
Odunu topladım. Bagladım. Getirmege kâdir olamadım.<br />
Bir at ayagı sesi isitdim. O hurmalıkda hiç atlı görmemisdim.<br />
Bakdım, güzel yüzlü bir atlı gördüm. Yesil kaftanlar giymis.<br />
Bana dedi, yâ Zâide! Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” nasıldır. Ben dedim, pek iyidir. Cennet ile<br />
müjde verir. Cehennem ile korku verir. Dedi, yâ Zâide! Git,<br />
– 182 –<br />
hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna,<br />
ona benden selâm söyle. Söyle ki, Cennet Rıdvânı sana<br />
selâm eder. Ve der ki, hiç kimse senin Peygamberligine ve Resûllügüne<br />
benim kadar sevinen ve hurrem olan kimse olmadı.<br />
Zîrâ ki hiçbir Peygamber ümmeti, onun ümmeti kadar Cennete<br />
girmek istemez. Senin ümmetin kıyâmet günü üç bölük olsa<br />
gerekdir. Zâlimler, muktesıdlar ve sâbıklar. Allahü teâlâ sâbıkları<br />
hesâba çekmez. Hesâbsız Cennete gönderir. Muktesıdların<br />
hesâbı kolay olur. Yine Cennete gönderir. Zâlimleri Senin sefâ’atin<br />
ile sana bagıslar. Ümîd ederim ki, senin ümmetinden<br />
kimse kıyâmetde, zâyi’ olmaz. Bu üç gürûh, senin bereketin ile<br />
Cennete girerler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” mubârek basını secdeye koydu ve buyurdu ki, Elhamdülillah<br />
ki, beni dünyâdan âhırete iletmeden, Rıdvânın dili<br />
üzerinden, benim ümmetimin afv olacagını bana müjde verdi.<br />
Zâide dedi ki; yâ Resûlallah! Bundan acâibini söyliyeyim!<br />
Ben odunu baglamısdım. Agır idi. Götürmege kâdir olamadım.<br />
Bana dedi, odunu götüremiyor musun. Dedim, evet, götüremiyorum.<br />
Elindeki kamçısı ile bir büyük tasa isâret etdi ve yâ<br />
tas kalk. Bu odunu Ömer bin Hattâbın evine götür ve sen geri<br />
gel, dedi. O sâat o tası gördüm. Yerinden kalkarak, kosarak<br />
geldi. O odunu yerinden kaldırıp gitdi. Ömerin kapısına koymus,<br />
geri geldigini gördüm. Geldi, yerinde karâr eyledi. Sonra<br />
o atlıyı görmedim. Ey kardesim! Eger, Ömerin “radıyallahü<br />
anh” fazîletlerini bilmek istersen, onun hizmetçisinin hâline<br />
bak! Hizmetçisinin fazîleti böyle olur ise, kendinin fazîletini kıyâs<br />
eyle “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Sekseninci Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilîn)de nakl edilmisdir.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Sâmdan<br />
kablar içinde zeytin getirmisler idi. Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri onu taksim ederdi. Oglu önünde otururdu. Bos<br />
olan kaplara elini sürerdi. Eli yaglı olurdu. O yaglı elini saçına<br />
sürerdi. Ömer hazretleri bakdı. Dedi ki, ey ogul! Saçını yaglı<br />
görürüm. Oglu dedi: Evet, elim zeytinlerin kabından, saçlarım<br />
da elimden yaglandı. Çabuk oglunun elinden tutup, hamâma<br />
götürdü. Saçlarını yıkatdı. Buyurdu ki: Oglum! Bu is babanın<br />
azâb görmesinden kolaydır.<br />
– 183 –<br />
Yine (Tenbîh-ül gâfilîn)de bildirilmisdir. Bir gün bir kisi<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûruna hanımından<br />
sikâyet etmege gitdi. Se’âdethânelerinin [evinin] kapısına<br />
vardı. Içeriden bir münâkasa sesi geliyordu. O kisi der ki, kulagımla<br />
isitdim ki, harem-i muhteremleri [muhterem hanımları]<br />
Ümm-i Gülsüm ona çok sözler söyler. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ona aslâ karsılık vermez. Susar ve dinler. O kisi<br />
kendi kendine dedi ki, ben isterim ki kendi hanımımdan hazret-<br />
i Ömere sikâyet edeyim. Simdi o benden de çok elemde ve<br />
cefâdadır. Evine gitmek üzere geri dönmüs idi. Hazret-i Ömer<br />
dısarı çıkdı, o kisiyi gördü ki, gidiyor. Ona dedi ki, ne is için gelmisdin.<br />
O kisi, Yâ Emîr-el mü’minîn! Hanımımdan sana sikâyet<br />
etmege gelmisdim. Sizin harem-i serîfinizde olan nesneyi isitince<br />
geri döndüm, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, (Ben onu,<br />
üzerimde olan su haklardan dolayı afv ederim. Birincisi, benim<br />
ile Cehennem arasında perdedir. Nefsim onun ile harâmdan sâkin<br />
olur. Ikincisi, evden dısarı giderim, evimin bekçisi olur.<br />
Üçüncüsü, kassârımdır, esvâbımı yıkar. Dördüncüsü, çocuklarımın<br />
bakıcısıdır. Besincisi, ekmegimi yapar, yemegimi pisirir.<br />
Onun bu hakları onu azarlamama mâni’dir.) O merd de dedi ki,<br />
dogru söyliyen kisiyi ve dogru giden kisiyi Allahü teâlâ sever.<br />
Benim hanımımın da bu hakları var. Onu rızâm ile afv etdim.<br />
Seksenbirinci Menâkıb: (Mesâbîh)den havz ve sefâ’at bâbının<br />
hasen hadîs-i serîflerinde Enes “radıyallahü teâlâ anh” nakl<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Allahü teâlâ bana ümmetimden dörtyüzbin kimseyi<br />
Cennete koyacagını va’d etdi.) Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh”, bize ziyâde et yâ Resûlallah, dedi. Buyurdu: Iki elini avuç<br />
yapıp, bunun kadar, buyurdu. Yine Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi: Bize ziyâde et, yâ Resûlallah! Yine öyle buyurdu.<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bizim hepimizi Allahü teâlâ<br />
Cennete koymagı irâde etse idi, bir avuçda koyardı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer dogru söyledi) buyurdular.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ikinci Halîfe Ömer-ül-Fârûk “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm</span><br />
<br />
Elliyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkında<br />
çesidli kitâblarda bildirilen haberleri açıklamakdadır.<br />
A’mes, Süfyândan ve Abdüllahdan “radıyallahü teâlâ anhüm”<br />
rivâyet etmisdir. Dediler ki, vallahi Ömerin amelini terâzînin<br />
bir kefesine koysalar, diger insanların amellerini de terâzînin<br />
diger kefesine koysalar, Ömerin amelinin agır gelecegini zan<br />
ederiz. Hakîm ârif Zeynüddîn Alî bin Tâhir kendi tasnîf etdigi<br />
kitâbda demisdir ki: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri buyurdu ki, münâfık o kimsedir ki, dünyâ onun ümîdi<br />
olur. Hatâ ve günâh onun ameli olur. Çok yemîn onun san’atı<br />
olur. Âhıret islerinde câhil, dünyâ islerinde zekî olur.<br />
– 163 –<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sefkatı ve rahmeti,<br />
mahlûkât üzerine o mertebede idi ki, Ebûlleys-i Semerkandî<br />
(Tenbîh-ül gâfilîn)de yazmısdır: Ömer bin Hattâb “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bir yaslı zimmî gördü ki, kapılarda gezip, kapılarda<br />
dilenir. Ömer hazretleri buyurdu ki, ey pîr! Benim sana<br />
insâf etmemi istiyorlar. Gençlik vaktinde senden cizye aldım.<br />
Lâyık olan odur ki, bugün seni afv etmeliyim. Afv edip, her gün<br />
kendinin ve ıyâlinin [çoluk-çocugunun] yiyecegini beyt-ül-mâldan<br />
versinler, buyurdu.<br />
Ellisekizinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alîyülmürtedâ<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, oturmus, sohbet ediyordu.<br />
Söz arasında bir kimse, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini<br />
medh etmege basladı. Hazret-i Alî buyurdu ki, hangi<br />
Ömer? Allahü tebâreke ve teâlâ Enbiyâ aleyhissalâtü vesselâmdan<br />
sonra, Ömere benzer kul halk etmemis ve hiçbir babanın<br />
ve ananın Ömer gibi oglu olmamısdır. O Ömerdir ki, âlimdir.<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dîninin sınırlarını bilir.<br />
Allahü teâlâ islâmı azîz etdi, onunla adâlet etdi. Böylece<br />
kendisi emîn oldu. Islâmiyyeti bilen fakîhdir. Kendisinden sonra<br />
gelen halîfeleri zor duruma düsürdü. Emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, islâm dîninde güzel âdetler bırakdı.<br />
Islâmda ilk kâdî ta’yîn etdi. Süreyhi kâdî ta’yîn etdi. Postayı<br />
ilk kuran odur. Beyt-ül-mâl binâsı yapdırdı. Zekât ve baska<br />
malları buraya koyardı. Zindanı ilk binâ eden odur. Hudûdullahı<br />
icrâ etmek için, cellâdı o ta’yîn etdi. Mescid ve câmi’leri<br />
sehrlerde o tertîb etdi. Serhadları [sınırları] o vaz’ etdi. Müezzin<br />
ve gayrîleri gibi tatavvu’ [hayrlı] is isliyenlere ücret verirdi.<br />
Îrân topragı üzerine harâcı o ta’yîn etdi. Cemâ’at ile, Ramezân<br />
ayında terâvîh nemâzını âsikâre kıldı. Resûlullah terâvîh<br />
nemâzı kılardı, fekat âsikâr etmezdi. Allahü teâlânın terâvîh<br />
nemâzını ümmeti üzerine farz edeceginden ve onların mesakkat<br />
çekeceginden çekinirdi. Hazret-i Ömerde “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bu mertebe yükseklik var idi ki, adâletin, heybetin, siyâsetin,<br />
gayretinin sesi ufuklara yayılmıs iken, bir zerre kibr ve<br />
ucb kendi nefsinde yokdu. Kendini cümleden asagı görürdü.<br />
Kendi eli ile yapdıgı isleri kimse gücü yetip, yapamadı. Kesb<br />
ederdi [çalısır idi]. Der idi ki, ey müslimânlar, kesb edin [çalı-<br />
– 164 –<br />
sın], baskaları üzerine yük olmayın. Pazarda, çoluk-çocugumun<br />
nafakasını te’mîn etmek için çalısırken öldügüm yer, bana en<br />
sevimli yerdir. Elinizi kesbden kaldırıp da [çalısmayı bırakıp<br />
da] Allahü teâlâ rızkımı verir demeyiniz. Allahü teâlâ gökden<br />
altın ve gümüs göndermez. Âdet-i kerîmesini degisdirmez.<br />
Cümle mubâhları gözler önüne sermisdir. Vera’ ve takvâsı o<br />
mertebede idi ki, sadaka südünden bir içim hazret-i Ömere süt<br />
verdiler. Içdi. Sonra anladı ki, buna lâyık degil idi. Parmagını<br />
bogazına sokdu. O südü kay etdi. O kadar zorluk ve mihnet<br />
çekdi ki, mubârek rûhu bedeninden ayrılıyor diye korkdular.<br />
Sonra, yâ Rabbî damarlarımda kalıp da çıkaramadıklarımdan<br />
sana sıgınırım, buyurdu.<br />
(Kimyâ-i se’âdet)de, hüccet-ül islâm imâm-ı Muhammed<br />
Gazâlî “rahimehullahü teâlâ” nakl buyurmuslar: Bir vakt,<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin harem-i serîflerine,<br />
ganîmetden misk getirmislerdi. Kendi ehline [hanımına] buyurdu<br />
ki, bu miski satıp, dervislere sarf edelim. Bir gün se’âdethânesine<br />
girdi. Hâtununun sandıgından misk kokusu duydu. Buyurdu<br />
ki, bu ne kokusudur. Hâtunu dedi ki, miski satarken elime<br />
kokusu sindi. Sandıga dokundum. Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” o sandıgı alıp topraga o kadar sürdü ki, aslâ kokusu kalmadı.<br />
Sonra hanımına verdi. Bu kadara müsâmaha gösterilebilirdi.<br />
Lâkin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bundan murâdı su idi<br />
ki, küçük zararlara göz yumarak, büyük zarara yakalanmayalar.<br />
Veyâ harâm korkusundan bir halâli terk etmis olup, müttekîler<br />
sevâbını bulmak için yapılmıs olur. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının<br />
607.ci sahîfesine bakınız!]<br />
Ellidokuzuncu Menâkıb: Tefsîrde gelmisdir. Hazret-i Ömer<br />
bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” minber üzerinde buyurdu<br />
ki, hanımların mehrinde ifrât etmeyiniz [ya’nî fazla mehr ta’yîn<br />
etmeyiniz]! Eger bu dünyâda ikrâm olsa idi veyâ Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ katında harâmdan sakınmak olsa idi, ona uyacak<br />
kimse, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
olurdu. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hiçbir hâtununa ve kerîmelerinden birine oniki buçuk vakıyye<br />
gümüsden ziyâde mehr kesmedi ki, her vakıyyesi kırk dirhem-<br />
– 165 –<br />
dir. Temâmı besyüz dirhem olur. Bu sözü söyledikleri vakt, söz<br />
sâhibi olan bir hâtun, ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Allahü teâlâ<br />
bize kırba dolusu mehr verir. [Kırba: Saka tulumu demekdir.]<br />
Meâl-i serîfi, (Sizden biriniz, hanımını fuhsdan baska bir sebeble<br />
bosayıp, baska bir hanım aldıgında, önceki hanıma mehr olarak<br />
verdigi çok fazla mikdârdaki malı geri almasın) olan Nisâ<br />
sûresi 19.cu âyet-i kerîmesinde, kadınlara çok ihsân, çok mal<br />
verilecegi beyân buyurulmakdadır. Hâlbuki Hattâb oglu geri<br />
almak ister; dedi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dinde ve emânında<br />
büyüklügünden ve insâfından, bu sözü isitdi. Anladı ki, o<br />
kadının söyledigi söz, dogrudur. Hak sözü kabûl edip ve insâf<br />
edip, buyurdu ki, (Bütün insanlar Ömerden iyi bilir. Bu kadın<br />
dogru söyledi. Ömer hatâ etdi.)<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gün buyurdu ki, ey kadınlar,<br />
basınızı kaldırın. Kendi hâllerinize bakın. Hakîkatde yol<br />
âsikâre oldu. [gidilecek yol bellidir.] Zinhâr halk üzerine yük<br />
olmayınız. Ya’nî kesb ediniz. Kimseye muhtâc olmayınız. [Dînimize<br />
uygun seklde kesb ediniz.] Yine Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki, her kim ki, dinde fakîh degildir, bizim pazarımızda<br />
alıs-veris etmesin. Çünki, fâize düsüp, sıkıntı çeker.<br />
[Ya’nî, alıs-veris ilmini bilmiyen, alıs-veris yapmasın!]<br />
Altmısıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe oldukları vakt, Hâlid<br />
bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh” serasker, ya’nî baskomutan<br />
idi. Onu azl edip, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerini onun yerine serasker ta’yîn etdi. Bir zemân sonra,<br />
Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfede bir serây binâ etmek arzû<br />
etdi. Serây yapacagı yerin bir tarafı bir mecûsînin evine bitisik<br />
idi. Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, mecûsîyi çagırıp, dedi ki, o evi<br />
bana sat. Sa’d çok para verdigi hâlde, mecûsî satmadı. Hâzır<br />
olanlar, dediler ki, bu mecûsiye bu kadar ricâ etmege ne lüzûm<br />
vardır. Sen o evi al ve behâsını da ver. Mecûsî de bunu isitip,<br />
korkdu ki, Sa’d böyle yapacak. Evine varıp, hanımına dedi ki,<br />
ne tedbîr alalım. Hanımı dedi ki, onların bir emîrleri var ki, ona<br />
emîr-ül mü’minîn Ömer derler. Kalk onun yanına varıp, Sa’dı<br />
sikâyet et. O emr buyurur, Sa’d elini senden çeker. Mecûsî de<br />
– 166 –<br />
kalkıp, Medîne-i Münevvereye vardı. Sordu ki, Emîr-ül mü’minîn<br />
serâyı nerededir. Dediler serâyı yokdur. Kendisi dısarıya,<br />
sahrâya çıkmısdır. O mecûsî sâir emîrler gibi sehr hâricine avlanmaya<br />
gitmisdir zan etdi. Sehr hâricine çıkıp, etrâfı gözetip,<br />
hangi tarafından hasmetle ve hizmetkârları ile gelecek diye<br />
bakdı. Hiçbir tarafdan bir toz eseri dahî kalkıp görülmedi. Hazret-<br />
i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını basının altına<br />
koyup, toprak üzerinde uyumus idi. O mecûsî onu gördü. Lâkin<br />
onun Emîr-ül mü’minîn oldugunu bilmiyordu. Uyandırdı ve dedi<br />
ki, Emîr-ül mü’minîn hangi tarafa gitmisdir. Hazret-i Ömer<br />
buyurdu: Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne istersin.<br />
Mecûsî dedi ki, Sa’ddan ona sikâyete geldim. O evimi kasden<br />
ve cebren elimden almak ister. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oradan kalkıp, se’âdethânelerine geldiler. Hizmetciye<br />
buyurdular ki, bir parça kâgıd getir, Sa’da bir nâme yazacagım.<br />
Hizmetçi aradı, kâgıd bulamadı. Buyurdular ki, bir parça deri<br />
de olursa, getir. Hizmetçi bulamadı. Buyurdular, bir parça kemik,<br />
getir. Bir koyun küregi bulup, getirdi. Üzerine (Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
Yâ Sa’d! Bu nâme sana erisdigi zemân hasmını<br />
hosnûd et. Veyâ kalkıp huzûruma gel!) diye yazdı. O kürek<br />
kemigini mecûsîye verdi. Mecûsî onu alıp, evine geldi. Hanımı<br />
dedi ki, ne yapdın. Dedi ki, hayret ki, bu uzun yolu gitdim.<br />
Bu kadar mesakkat ile; elime yazılmıs bir parça kemik verdiler.<br />
Hanımı dedi ki, mâdem ki getirdin, Sa’da onu götür arz et. Bakalım<br />
ne söyler. Mecûsî de kalkıp, Sa’dın serâyı kapısına gitdi.<br />
Sa’d hazretleri nemâzını kılıp, serây kapısında oturmusdu.<br />
Halk, karsısına saf baglayıp oturmuslar idi. Mecûsî kürek kemigini<br />
Sa’dın karsısında tutup, durdu. Sa’dın gözü onu gördükde,<br />
Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
yazısı oldugunu anlayıp, çehresi degisdi. Dedi ki, her ne ister<br />
isen bana söyle. Beni Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin huzûruna çıkarma ki, ben Ömerin siyâsetine<br />
tâkat getiremem. Hemen o mecûsî, aklı basından gidip,<br />
düsdü. Bir zemân sonra ayıldı. Dedi ki, yâ Sa’d! Bana islâmı arz<br />
eyle, deyip, müslimân oldu. Evini ona, hüsn-i rızâsı ile bagısladı.<br />
O mecûsîye dediler ki, ne sebeble müslimân oldun. Dedi,<br />
bunların emîrlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüs. Ve aya-<br />
– 167 –<br />
gında iç donu yok. Kamçısını bası altına koyup, toprak üzerinde<br />
uyumus, dervis sûretinde. O seklde ki, onu gördüm. O kadar<br />
siyâset ve heybet ki, halkın gönüllerinde yerlesmis oldugunu<br />
gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu dinde böyle bir emîr olsun,<br />
bu din mutlaka hak dindir. Anlamalıdır ki, adâlet ne mubârek<br />
nesnedir.<br />
Altmısbirinci Menâkıb: Bir gün Ömer “radıyallahü anh”<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin arkasında<br />
nemâz kılıyordu. Resûl aleyhisselâm sûre-i Vennaziat<br />
okuyordu. Meâl-i serîfi (Fir’avn kavmine, ben sizin ulu tanrınızım<br />
dedi) olan âyet-i kerîmeyi okudugunda, Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin gayret damarı harekete gelip, mubârek<br />
bedeninde tüyleri elbisesinden dısarı çıkıp, (Eger ben orada hâzır<br />
olaydım, boynunu vururdum) dedi. Nemâz edâ edildikden<br />
sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki, (Yâ Ömer, nemâzda konusdun. Nemâzını kazâ et).<br />
Hemen Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın emrini erisdirip,<br />
buyurdu ki, (Yâ Muhammed! Ömere nemâzı kazâ et diye<br />
söyleme! Biz o nemâzı kabûl etdik. O nemâzı cümle ümmetin<br />
nemâzına berâber etdik ki, biz çok gayretli, sevdigini kayırıcı<br />
kimseleri severiz.)<br />
Altmısikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir bayram günü, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine geldi. Mescide vardılar.<br />
Sonra yola çıkdılar. Medîne-i Münevverenin çocukları Server-i<br />
kâinâta yapısıp, bayramlık istediler. Hazret-i Habîbullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Ömer! Beni bunlardan<br />
satın al [kurtar]. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
de gidip, bir parça et ve bir mikdâr hurma ve meyve getirip,<br />
çocuklara verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki, yâ Ömer! Sen beni Mâlik bin Za’rin, Yûsüf aleyhisselâmı<br />
aldıgından dahâ ucuza aldın. Mâlik, Yûsüfu birkaç dirheme<br />
aldı. Sen beni meyveye ve ete aldın. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu: Yâ Resûlallah! Her ne kadar Yûsüf aleyhisselâmdan<br />
ucuz aldım ise de, ondan güzel ve sirinsin. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir merd idi ki, onun gölgesinden<br />
– 168 –<br />
iblîs kaçardı. Mısrdaki Nil nehri kurumus iken, onun mektûbu<br />
ile akdı. Onun kamçısı ile zelzele durdu. Heybetinden ve onun<br />
sesini Medîne-i Münevverede hutbe okurken, Irâkdan isitdiler.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ onun rey’ine uygun âyet-i kerîme<br />
gönderdi. Rıdvân [Cennet melegi] onun evine odun iletdi. Mikâîl<br />
aleyhisselâm onun kokusunu alırdı. Islâm onunla kuvvetlendi.<br />
Müslimân oldugu gün, Allahü teâlâ indinde makbûl oldugu<br />
için, Cebrâîl aleyhisselâm onunla oturmus idi. Aslan onun<br />
yasdıgının bekçiligini yapardı. Onun yükünü çekmekden yer ve<br />
gök âciz kalırdı.<br />
Altmısüçüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle otururlardı. Ömer bin<br />
Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri meclis-i serîfinde hâzır<br />
oldu. Hazret-i Server-i âlem buyurdu ki, (Yâ Ömer, bana<br />
ilâhî emr gelmisdir ki, adâlet nûrunu, Ömer bin Hattâba ver.<br />
Simdi sana verdim. Cihânda adâlet etmek senin nasîbindir.)<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bu<br />
dünyâdan göç etmek vakti yaklasdı. Bir vasıyyetnâme yazdı.<br />
Halîfe olacak sahsın nâmını yazdı. Yerini açık koydu ki, kimse<br />
incinmesin. Abbâs bin Abdülmuttalib “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri isitdi ki, halîfenin adının yeri açık kalmısdır. Ebû<br />
Bekrden sonra ihtilâf vâki’ olur diye, varıp, vasıyyetnâmeyi istedi.<br />
Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ismini o açık yere yazdı.<br />
Sonra Sıddîk-ı ekberin aklı basına geldi. Abbâs hazretlerine<br />
dedi ki: Vasıyyetnâmeyi getir. O da getirdi. Aldı, bakdı. Buyurdu<br />
ki, o açık yeri göreyim. Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu<br />
ki: Ben küstâhlık etdim; yâ halîfe-i Resûlallah! Ömer adını açık<br />
yere yazdım. Sıddîk hazretleri sâd olup, buyurdu ki, Elhamdülillah,<br />
benim de murâdım, bu idi. Eshâbdan ba’zıları gelip, dediler<br />
ki, niçin böyle etdin. Ömer bin Hattâb sert tabî’atlı kimsedir.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ huzûrunda, Ömeri müslimânlar<br />
üzerine getirdiginden dolayı, ne huccet getirirsin. Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Beni kaldırın, oturtun. Oturup,<br />
buyurdu ki, eger Hak Sübhânehü ve teâlâ, benden niçin Ömeri<br />
halîfe etdin diye süâl buyurursa, ben cevâb veririm ki, yâ ilâhelâlemîn.<br />
O gün yeryüzünde, Ömerden âdil kimse bulamadım.<br />
O sebebden Ömeri halîfe ta’yîn etdim. Sonra Ömer “ra-<br />
– 169 –<br />
dıyallahü teâlâ anh” hilâfet makâmına oturdu. Etrâfdan insanlar<br />
gelip, sorarlardı emîr kimdir diye. Kurt koyun ile berâber su<br />
içip, dolasır, hiç ziyân etmez. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o<br />
kadar âdil davrandı, adâlet gösterdi ki, müslimânlar maksadlarına<br />
kavusdular. Dul kadınlara suyu kendi çekerdi. Ve unu<br />
kendi satın alırdı ve kendi götürürdü. Hammallara yardım<br />
ederdi. Der idi ki, bir mikdâr yol ben götüreyim ve bir mikdâr<br />
sen götür. Köle ve câriye su çekmekden veyâ un ögütmekden<br />
âciz kalmıs ise, yardım ederdi. Geceleri Abdürrahmân bin Avf<br />
ile berâber sehri dolasıp, bekçilik ederdi. “Radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”.<br />
Altmısdördüncü Menâkıb: Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü<br />
teâlâ anh” der ki, ben hazret-i Ömerden acâiblikler gördüm.<br />
Dediler, ne gördün. Buyurdu ki, hayâtda olsa, ben söylemege<br />
kâdir olmazdım. Birisi odur ki, her gece ikimiz sehri dolanırdık.<br />
Bir mahalle varırdık. Ömer bana der idi ki, sen burada<br />
dur. Ben de muhâlefete kâdir olamayıp, dururdum. Varıp,<br />
bir zemândan sonra, gelirdi. Süâl etmege de cür’et edemezdim.<br />
Vefâtlarından sonra bir gece o mahalleye varıp, bir ev içine girdim.<br />
Bir ihtiyâr kadın gördüm. Kendi kendine acabâ ne oldu<br />
ki, Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ben dedim, ey hâtun!<br />
Ömer dünyâdan göçdü. Kadın bunu isitince, bir âh çekip, bayıldı.<br />
Sonra aklı geri geldi. Dedi ki; ey Allahım! Bana yardımda<br />
bulunan Ömeri afv et. Ona dedim ki, ne yardım ederdi.<br />
Gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dısarı atardı. Kirlenmis<br />
elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecekden ne nesne<br />
gerek ise, getirirdi. Dedim, ey hâtun! Ben de Ömerin yâriyim.<br />
Eger o gitdi ise ben sagım. Ben Ömerin yapdıgı isleri yapayım.<br />
Beni çagırıp, dedi ki, Ömerin yerini kim tutabilir. Eger Ömerin<br />
yâri isen, bana düâ eyle, yardım et. Hemen basını yukarı tutup,<br />
dedi ki, yâ ilâhel âlemîn! Ben o hastalıgı Ömerin yardımı<br />
ile çekerdim. Ömer gitdi. Benim rûhumu kabz eyle ki, ben<br />
Ömersiz ömr istemem. Bunu dedi, o sâat düâsı makbûl olup,<br />
dünyâdan göç etdi. Ben agladım. Techîz ve tekfînini yapıp,<br />
defn eyledim.<br />
Altmısbesinci Menâkıb: Yine Abdürrahmân bin Avf “radı-<br />
– 170 –<br />
yallahü teâlâ anh” buyurdu. Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu<br />
su ile doldurup, arkasına almıs, Medîne-i Münevvere köylerine<br />
giderken yorulmus. Ben dedim ki, ey emîr-el mü’minîn, yorulmussunuz!<br />
Bana ver, biraz da ben götüreyim. Buyurdu ki, eger<br />
bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim<br />
günâhımın yükünü kim götürür. Dedim, senin ne yükün var ki,<br />
sen Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yolu üzerine<br />
yürüyorsun. Buyurdu ki, ben Resûlullah hazretlerinin dostu<br />
o zemân olurum ki, bu hilâfetden basabas kurtulayım. [Ya’nî<br />
zararsız olarak kurtulur isem, Resûlullahın dostu olurum.]<br />
Dünyâdan göç etmezden evvel böyle buyururlar idi.<br />
Ogulları Abdüllah “radıyallahü teâlâ anhümâ” babasının<br />
vefâtlarından bir sene sonra onu rü’yâda görmüs. Sabâhleyin<br />
bası açık dısarı gelip, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin mescid-i serîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,<br />
ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi<br />
toplandılar. Orada Abdüllah hazretleri buyurdu. Dün gece babamı<br />
rü’yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç<br />
edisi bir sene oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine babamı rü’yâda göreyim niyyeti ile salevât<br />
getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın<br />
yüzü degismis. Dedim, ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün<br />
rengi kırmızı idi. Dedi, ey ogul, simdi kurtuldum. Simdiye kadar<br />
muhâsebede idim. Dedim. Ey baba, nasıl muhâsebe [hesâb]<br />
olundun. Hesâbın biri bitmeden biri baslıyordu. Hâl bir yere<br />
erisdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi.<br />
Birçok yerden baglamısdım. Artık deveye takacak yeri kalmamısdı.<br />
Dısarı atmısdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb<br />
geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi’ etdin.<br />
Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun. Dedi ki, ey<br />
ogul! O mektûb sebebi ile ki, sana demisdim. Bu mektûbu benim<br />
kefenim arasına koy. O mektûb su idi. Bir gün Hasen ve<br />
Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri babamın yanına<br />
geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların isi<br />
ile mesgûl idi. Selâmlarını isitmedi. Sonra isi bitdi. Buraya gelin.<br />
Onlar dediler, biz selâm verdik. Babam dedi, isitmedim. Babam<br />
kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayaga kalk-<br />
– 171 –<br />
dılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile mesgûl olan hizmetkâra<br />
buyurdu ki, iki kaftan getir. Her birini birine giydir.<br />
Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki, bizden râzı olun ki, bilmedik,<br />
kusûr etdik. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”,<br />
babalarının huzûrlarına vardılar. Dediler ki, Emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer bize hil’at verdi [elbise verdi]. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
anh” çok memnûn oldu.<br />
Nükte: Her kim babalarının gönlünü almak isterse, evlâdına<br />
iyilik eyleye ki, babalarının gönlünün meyvesi, evlâddır. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, geri Emîr-ül mü’minînin<br />
huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Resûlullah<br />
buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, islâmın nûrudur. Dünyâdan<br />
gidince de Cennet ehlinin çirâgıdır.) Hasen ve Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” geldiler, haber verdiler. Hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, siz ikiniz de onu babanızdan<br />
isitdiniz mi? Dediler, evet. Hazret-i Ömer ogluna dedi ki,<br />
yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâgıd getir. Hasen ve Hüseynin<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” babaları Alîden “radıyallahü anh”<br />
isitdikleri ve onun Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
(Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de<br />
Cennet ehlinin çirâgıdır) buyurdugunu ve üçünün sehâdetlerini<br />
yaz. Üçünün de sehâdetlerini yazdılar. Sonra, ogluna: Ey Abdüllah!<br />
Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, gögsüm üzerine<br />
koy ki, zarûret mahallinde [zor durumda kalınca] imdâdıma<br />
yetissin, buyurdu.<br />
Altmısaltıncı Menâkıb: Bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Medîne-i münevverede gidiyordu. Bir ihtiyâr kadın<br />
yol kenârında durmus idi. Bir baska kadın ona dedi ki, içeri gir,<br />
emîr-ül mü’minîn Ömer gidiyor. Acûze (ihtiyâr) kadın, basını<br />
dısarı çıkarıp dedi ki, kimdir, emîr-ül mü’minîn. Bir merd idi ki,<br />
ona dün Ömer derler idi. Bu gün emîr-ül mü’minîn mi oldu.<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o sözü isitdi. Geri döndü,<br />
dedi ki, Ömeri Ömere gösteren o kadın kimdir. Ömerin<br />
kendini tanımasına, anlamasına sebeb oldu. Ondan sonra hergün<br />
o acûzenin [ihtiyâr kadının] kapısına gelirdi ve derdi ki, atı-<br />
– 172 –<br />
lacak çöpün var ise atayım, hizmetin var ise göreyim. Destin<br />
bos ise ver, su getireyim. Zîrâ Ömeri senden gayri kimse tanımadı.<br />
Altmısyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir<br />
gece Medîne-i münevverede geziyordu. Bir kadın evi içinde kızına<br />
dedi ki, kızım bir mikdâr su getir, südün içine kat. Kızı dedi<br />
ki, Emîr-ül mü’minîn nidâ etdirmedi mi bugünden sonra, süde<br />
su katmayınız. Kadın dedi ki, O simdi burada degildir. Kız<br />
dedi, Ömer burada degil ise, Rabbi buradadır, O görüyor.<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onun sözünü isitdi. Evi<br />
nisân etdi. Geldi, ogluna dedi ki, senin için bir kız buldum. Onu<br />
sana alayım. Ertesi gün o kadının kapısına geldi. Dedi ki, kızını<br />
benim ogluma ver. Kadın dedi ki, bende o cür’et yokdur ki, bunu<br />
kalbimden geçireyim. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu:<br />
Ben o kızdan isitdim söyledigi o sözü ki, hosuma gitdi. O kızı<br />
kendi oglu Âsım hazretlerine aldı. Abdül’azîz o kızın evlâdından<br />
oldu. Abdül’azîzden emîr-ül mü’minîn Ömer bin Abdül’azîz<br />
hazretleri vücûda geldi. Onun hilâfeti zemânında kurt<br />
koyun ile gezerdi.<br />
Altmıssekizinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir<br />
gece sehri gezerken bir evden çesidli sesler isitdi. Ömer hazretleri<br />
dama çıkdı. Damdan o eve girdi. Gördü ki, bir kisi bir kadın<br />
ile oturmus. Orta yerde de serâb var. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri dedi: Niçin Allahü teâlâ hazretlerinin emrini<br />
tutmazsın. Bu kadar günâhın cezâsını çekmiyecegini mi zan<br />
ediyorsunuz! O kisi çok korkup, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn!<br />
Hiç acele etme ki, ben bir günâh isledim ise, sen dört günâh isledin.<br />
Birincisi, Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, (Evlere<br />
kapılarından giriniz.) Sen damdan girdin. Ikincisi, Allahü teâlâ<br />
buyurdu ki, (Evlerinizden gayrî evlere izn alıp, ehli üzerine selâm<br />
vermeyince girmeyiniz.) Sen fermân dinlemeden girdin.<br />
Üçüncü; Allahü teâlâ buyurur: (Tecessüs etmeyiniz.) Sen tecessüs<br />
etdin. Dördüncü; Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur, (Sû-i<br />
zân etmekden sakınınız.) Sen sû-i zan etdin. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bunu isitdi. Mubârek gönlüne çok te’sîr etdi. Pismân<br />
oldu. Onun keffâretine bir köle âzâd etdi. Ömer “radıyallahü<br />
– 173 –<br />
teâlâ anh” hazretlerinin adâleti ve siyâseti bereketi ile, o kisi de<br />
tevbe edip, iyiler zümresinden oldu.<br />
Altmısdokuzuncu Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri bir gün, mescidde mubârek basını koyup, tam yatacakdı.<br />
Tam o sırada bir kara köle, seslenip, dedi: Kalk, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn. Önce bana insâf eyle. Rabbil âlemîn kıyâmet<br />
günü benim hakkımı senden alır. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” acele kalkıp, onun sözü gönlüne fazla te’sîr etdi.<br />
Buyurdu ki: Ne is yaparsın. Yardım edeyim. O köle dedi ki,<br />
ben düskün bir kisiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin.<br />
Mübtelâlara (düskünlere), dervislere, hastalara yardım etmek<br />
senin üzerine vâcibdir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi:<br />
Evet, Hak senin elindedir. Ne buyurur isen öylece yapacagım.<br />
O kendi esvâblarını çıkardı ve dedi; yâ Emîr-el mü’minîn! Sen<br />
esvâbını bana ver; giyineyim ki, çıplaklıga sabr edemem. Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri esvâbını çıkarıp, ona verdi.<br />
Kendi beline bir pestemâl bagladı. Kölenin elbisesini yıkadı.<br />
Ondan özrler diledi. Ona taltîf gösterdi. Yumusak sözler ile halâllik<br />
diledi. Köle dedi, yâ Emîr-el mü’minîn, eger sana acımasam,<br />
halâl etmezdim. Sen bilirsin ki, kıyâmet gününde, sarkdan-<br />
garba müslimânların çıplakları ve açları ve za’îfleri ve fakîrleri<br />
ve mübtelâları haklarından seni süâl ederler. Allahü teâlâ<br />
hazretleri bunlar haklarından sana süâl eder, sen ne cevâb<br />
verirsin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok agladı. Yine köleden<br />
özrler diledi. Gönlünü hos etdi. Kendi elbisesini ona bagısladı.<br />
Aglıyarak geri döndü. “Radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Yetmisinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
zemânında bir kervân, bir gece vaktinde Medîne-i münevvereye<br />
geldi. Kervândakilerin hepsi kâfir idiler. Konakladıkları<br />
gibi hepsi uyudular. Zîrâ yorulmuslardı. Develerini ve<br />
yüklerini himâyesiz koydular. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu<br />
hâlde onları uyumus gördü. Düsündü ki, sakın olmıya ki, bunların<br />
mallarını çalarlar, ben mes’ûl olurum. Bu endîse ile Abdürrahmân<br />
bin Avfın “radıyallahü teâlâ anh” yanına vardı. Abdürrahmân<br />
bin Avf sordu, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu vaktde ne<br />
ise geldiniz. Buyurdu ki, yâ Abdürrahmân! Bir kervâna ugra-<br />
– 174 –<br />
dım. Konmuslar ve hepsi uyumuslar. Korkdum ki, onların malları<br />
çalınır. Bana muvâfakat et, varalım, onları bekleyelim. Ikisi,<br />
varıp, hıfz edip, beklediler. Sabâh vakti oldu. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” (Es-salât, es-salât), deyip, seslendi. Uyandılar.<br />
Emîr-ül mü’minîn dönüp, se’âdethânelerine geldi. Kervân halkından<br />
bir kimse, Emîr-ül mü’minînin, arkasından gitdi. Bu<br />
kimdir ki, bunları sabâha kadar bekledi. Onu baskalarından süâl<br />
etdi. Dediler, o emîr-ül mü’minîn Ömer hazretleridir. Yeryüzündeki<br />
insanların en iyisidir. O kisi de varıp, kervân halkına<br />
haber verdi ki, emîr-ül mü’minîn Ömer kendisi gelip, biz uyurken<br />
bizi beklemis. Dediler, onun kâfirlere bu derece (mertebe)<br />
sefkat ve merhameti olduguna göre, müslimânlara ne derecede<br />
merhametlidir. Biz anladık ki, onun dîni hak dindir. Hepsi kalkıp,<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, huzûr-ı serîflerine varıp, temâmı<br />
müslimân oldular.<br />
Yetmisbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Selmân-ı Fârisîyi “radıyallahü teâlâ anh” Fârîs vilâyetine<br />
vâlî ta’yîn etdi. Ebû Mûsel es’arî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerini hâkim ta’yîn etdi. Herbirine beyt-ül mâldan<br />
iki dank ta’yîn buyurdu. [Bir dank, yarım gram gümüsdür.] Buyurdular<br />
ki, beyt-ül-mâldan bir mescid binâ ediniz. Selmân vardı.<br />
Emîrlik isleri ile ugrasmaga ve mescid binâ etmege basladı.<br />
Ebû Mûsel es’arî baska bir yerde oturup, müslimânlar arasında<br />
hükm etmege basladı. Selmân kendi ücretinden iki dank aldı.<br />
Bir dankı ile Sâmî kilim aldı. Zîrâ illeti [hastalıgı] vardı. Sâm yapısı<br />
o kilim hastalıga fâideli idi. Bir danka iki arpa ekmegi aldı.<br />
Yemekden sonra, kendi kilimini döseyip, üzerinde bir mikdâr<br />
uyudu. Ebû Mûsel es’arî, Emîr-ül mü’minîn katına mektûb yazdı.<br />
Yâ Emîr-el mü’minîn! Selmân, Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” yasayısını ve Eshâb-ı güzînin “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hâllerini bırakıp, çesidli nefîs yemekler<br />
ile mesgûl olur ve yumusak esyâ üzerinde uyur. Müslimânların<br />
isleri ile mesgûl olmaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o mektûbu<br />
okudu. Bir kimse gönderip, Selmânı azl etdi. Geri yanına çagırdı.<br />
Selmân Medîne-i münevvereye geldi. Ehâli karsılamaya<br />
çıkdı. Hazret-i Ömer de karsılamaya çıkdı. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” gö-<br />
– 175 –<br />
rüp, deveden indi. Yanına varıp, müsafehâ etdi. Sonra, Selmân<br />
dedi ki: Yâ Emîr-el mü’minîn! Benim hakkımda ne isitdin ki,<br />
beni azl etdin. Hazret-i Ömer iki arpa ekmegini ve Sâmî kilim<br />
üzerinde uyudugunu söyledi. Selmân, kendi hastalıgını söyledi<br />
ve tevbe etdi. Bir dahâ etmem, dedi. Emîr-ül mü’minîn hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Yâ Selmân! Allahü tebâreke<br />
ve teâlânın izzü ve celâli hakkı için, eger benim ahvâlimden<br />
sen de bir nesne isitdin ise ki, sana mekrûh gelen [uygun<br />
gelmiyen] birsey, bana haber ver, tâ ben de tevbe edeyim.<br />
Selmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Yâ Emîr-el mü’minîn,<br />
isitdim ki, senin iki kaftanın vardı. Biri eski, biri Cum’a nemâzından<br />
dolayı yeni idi. Sen bilirsin ki, bizim Peygamberimizin<br />
hiçbir vakt gömlegi iki olmadı. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: Yâ<br />
Selmân, bir zemân iki gömlek edinmisdim. Lâkin, birisini fukarâya<br />
verdim. Tevbe etmisdim ve iki elbise kullanmıyacagıma<br />
da söz verdim.<br />
Yetmisikinci Menâkıb: Bize bildirilmisdir ki, emîr-ül mü’minîn<br />
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Pers [Îrân] vilâyetini<br />
feth etdi. Deveden, atdan ve dirhemden ve koyundan ve sıgırdan<br />
ve köle ve câriyeden çok mal ve ganîmet getirdiler. Emîr-ül<br />
mü’minîn bütün o ganîmeti taksîm etdi. Kendisine aslâ birsey<br />
alıkoymadı. Se’âdethânelerine gece vakti geldiler. Ev ehli dediler<br />
ki, niçin bizim için iki dirhem getirmedin. Yimek için, bu gece<br />
evde hiç ta’âm yokdur. Hazret-i Ömer buyurdu, ey hâtun!<br />
Korkdum o tâifeden olmakdan ki, Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri kelâmı mecîdinde buyurur: (... Dünyâ hayâtında güzel<br />
ni’metleri yiyerek, iyi islerinizin sevâbını giderdiniz. Onlar<br />
ile istimtâ’ edip, fâidelendiniz, yeryüzünde kibrlenip, günâh islediniz.<br />
Bugün siddetli azâb ile cezâlanacaksınız.) [Ahkâf sûresi<br />
20.ci âyet-i kerîme meâli.] Yine korkdum o kimselerden de<br />
olurum diye. (Dünyâya magrûr olup, aldandılar...) ve Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ buyurmusdur: (Sizi dünyâ hayâtı aldatmasın...)<br />
ve de kıyâmet günü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden uzak kalmakdan korkdum, buyurmuslardır.<br />
Resûlullah, (Ey Allahım! Beni miskîn yasat. Miskîn olarak<br />
öldür. Kıyâmet günü miskîn oldugum hâlde, miskînler zümresi<br />
ile hasr eyle) buyururdu. Ondan sonra Ömer “radıyallahü anh”<br />
– 176 –<br />
bakdı ki, evde yiyecek yok. Dısarı çıkdı. Mescide varıp, minbere<br />
çıkdı. Yüksek sesle (Essalât) deyip, hutbeye basladı. Hutbede<br />
dedi ki, ey insanlar, kıyâmet korkusu olmasa idi, bu korkdugunuz<br />
islerden baska isler olurdu. Velâkin, kıyâmet korkusu bizi<br />
geri çekdi. Hevâmıza tâbi’ olmadık. Sonra buyurdu: Bana iki<br />
dirhem kim borç verir. Tâ ki bu gecenin ihtiyâcını göreyim ki,<br />
benim evimde bu gece yiyecek bir nesne yokdur. Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunu isitdiler. Çok agladılar.<br />
Sonra Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp,<br />
iki dirhem verdi.<br />
Yetmisüçüncü Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,<br />
Fârîs [Îrân] sehrinin fethini emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer<br />
“radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı serîfinde müyesser eyledi. O<br />
gece hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömerin<br />
“radıyallahü anh” huzûruna vardı. Gördü ki, acele ile mektûb<br />
yazarlar. Hazret-i Osmân selâm verdiler. Emîr-ül mü’minîn cevâb<br />
vermedi. Mektûbu bitirdi. Çırâgı söndürüp, selâma cevâb<br />
verdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sordu: Neden<br />
selâmın cevâbını çırâgı söndürdükden sonra verdiniz. Buyurdular<br />
ki, yâ Osmân! Çırâgı müslimânların maslahatları için ısıklandırdım.<br />
Korkdum ki, o zemân selâmını alsam o çırâg ısıgında,<br />
kıyâmet gününde, müslimânlar bana hasm olurlar [haklarını<br />
isterler]. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri beni ondan süâl<br />
edip, ben cevâb vermege tâkat getiremem.<br />
Yetmisdördüncü Menâkıb: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
anâsır-ı erbe’a ki, su, ates, toprak, havâdır, emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müsahhar kıldı<br />
[Emrine verdi]. Hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede<br />
bir zelzele vâki’ oldu. Halk korkdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hutbede<br />
buyurdu ki, ey müslimânlar! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitmisim, buyurdular ki: (Yerin<br />
zelzelesi iki seyden olur. Birisi, zinâ etmekden. Biri, zulm etmekden.<br />
Zinâ ve zulm âsikâre olur ise, yer ona tâkat getiremez.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhına yalvarır, inler ve sallanmaga<br />
baslar. Tâ ki, Allahü tebâreke ve teâlâ onları helâk eder.)<br />
– 177 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:12<br />
Simdi eger günâhkâr ben isem, tevbe etdim. Siz de tevbe ediniz.<br />
Onlar da tevbe etdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
kamçısını yere vurdu. Buyurdu ki, yâ yer! Sen tevbe edenlerin<br />
altında sallanıyorsun. Eger sâkin olup, karâr kılmazsan, ben sana<br />
bir vururum ki, kıyâmete kadar onu söylerler. Sonra yer sâkin<br />
oldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken,<br />
bir dahâ yer sallanmadı; sâkin oldu, hazret-i Ömere boyun egdi.<br />
Nitekim, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma boyun egip, Kârûnu<br />
yutdu. Rüzgârın müsahhar olması [itâ’at etmesi] ise o hutbede,<br />
yâ Sâriye-el cebel [yâ Sâriye daga] buyurdukları zemândadır.<br />
Bu sesi Nehâvendde Sâriye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
isitmesine vâsıl oldu. Kıssa-i sâbıkada beyân olunmusdur.<br />
Yel [rüzgâr], Süleymân Peygamber “salevâtullahi alâ nebiyyinâ<br />
ve aleyh” hazretlerine de itâ’at etmis idi. Atesin müsahhar olması<br />
[itâ’at etmesi] su seklde oldu. Yemen yolu üzerinde bir kuyu<br />
var idi. Ona Câh-ı Aden derlerdi. Ates ile dolu idi. Her kim<br />
o kuyu üzerinden geçse yanardı. Bu haberi emîr-ül mü’minîn<br />
hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” götürdüler. Devlet ve<br />
se’âdetle kalkıp, o kuyunun basına vardı. Kamçısı ile kuyunun<br />
üzerine vurdu. Buyurdu ki, Ömerin kamçısından korkmaz mısın<br />
ki, ümmet-i Muhammedi yakarsın. O ates, o kuyuya girip,<br />
gayb oldu. Kıyâmete kadar o ates bir dahâ ortaya çıkmaz. Ulemâdan<br />
ba’zıları demisler ki, o ates (Eshâb-ı Eyke)ye indirilen<br />
atesden kalmısdır. [Eshâb-ül Eyke; Suayb aleyhisselâmın kâfir<br />
kavmidir.]<br />
Yetmisbesinci Menâkıb: Bir gün Emîr-ül mü’minîn hazret-i<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dervislere bahsîs verdi, mal ihsân<br />
etdi. Bir kisi bir oglan çocugu ile geldi. Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu; Sübhânallah! Bu çocugun sana benzedigi<br />
kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu<br />
oglan sana benzer. O kisi dedi ki: Yâ emîr-el mü’minîn! Bu oglanın<br />
acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek<br />
murâd etdim. Bunun anası hâmile idi. Bana dedi, beni bu hâlde<br />
koyup, gider misin. Ben dedim ki, karnında olan nesneyi<br />
Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim. Sonra seferden geri<br />
geldim. Annesi ölmüs. Bir gece söylesirken, karsımızda mezârlıkdan<br />
bir ates gördüm. Süâl etdim ki, bu ates nedir? Dediler<br />
– 178 –<br />
bu ates senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle<br />
görürüz. Dedim, Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc<br />
tutucu idi. Bu ates ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm,<br />
bir çırâg yanar. Bu oglan onun ısıgında oynar. Bir ses isitdim<br />
ki, bana, bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.<br />
Ben dedim, ne olaydı, anası da diri olaydı. Hâtıfdaki ses dedi<br />
ki, eger anasını da bize ısmarlamıs olaydın, bu seklde onu da<br />
geri verirdik.<br />
Yetmisaltıncı Menâkıb: Bundan evvel anlatılmısdı. Emîr-ül<br />
mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bekçi yerine, sehri<br />
kendi dolanırdı. Nerede bir noksanlık görür ise, onu tedârik<br />
ederdi. Bu kadar ihtiyât ile dâimâ aglar idi. Derler idi, yâ Emîrel<br />
mü’minîn! Bu kadar korku ve aglamak neden dolayıdır. Buyurdu<br />
ki, eger bir koyun veyâ bir keçi Fırat kenârında gezer.<br />
Onun hastalıgına ilâc yapmazlar ise, korkarım ki, kıyâmetde<br />
onu benden süâl ederler. O bu kadar takvâ ve vera’ sâhibi idi.<br />
Abdüllah bin Amr bin Âs “radıyallahü teâlâ anh” der ki, hazret-<br />
i Ömerin vefâtından sonra, ben dâimâ düâ ederdim ki, yâ<br />
Rabbel âlemîn! Ömer hazretlerini rü’yâda bana göster. Oniki<br />
aydan sonra düâm kabûl olup, rü’yâmda gördüm. Gusl edip,<br />
pestemâlini tutunmus seklde gördüm. Dedim, yâ emîr-el<br />
mü’minîn! Allahü teâlânın huzûrunda yerini nasıl buldun. Buyurdu<br />
ki, yâ Abdüllah! Sizden ayrılalı ne kadar zemân oldu.<br />
Dedim: Oniki ay. Buyurdu: Simdiye kadar muhâsebede idim.<br />
Islerimden helâk olmak korkusu var idi. Eger, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin rahmeti gazabını asmasa idi, çâresiz kalır,<br />
mahv olurdum. Simdi ben ve sen bilelim ki, defterleri günâh ile<br />
siyâh etmisiz. Ben ve sen tâ’at ve hasenâtı rüzgâra vermisiz.<br />
Ben ve sen yüz suyunu Allahü teâlâ ve Resûlü önünde yere<br />
dökmüsüz. [Huzûrunda edebsizlik etmisiz.] Ben ve sen dünyâ<br />
malına magrûr ve mesgûl olup, âhıret hâzırlıgı yapmamısız.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hâli<br />
böyle olan yerde ki, dünyâda geçinecek mikdârdan fazla esyâ<br />
tutmazdı, yâ biz âsî ve ser kulların ve âhıreti dünyâya veren hasîslerin,<br />
belki âhıreti bir baskasının dünyâsına veren düsük kimselerin<br />
hâli ne olur.<br />
– 179 –<br />
Yetmisyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri Ebû Mûsâ-el es’arî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerini Pars vilâyetine vâlî ta’yîn edip, göndermisdi.<br />
Bir müddet sonra bir mektûb yazıp, gönderdi. Mektûbda:<br />
Bilmelisin ki, idârecilerin en iyisi o kimsedir ki, halkı onun sebebi<br />
ile iyidir. Kötü bahtlılar onun ile kötü bahtlıdır. Ve zinhâr<br />
yâ Ebû Mûsâ, elini açık tutup, isrâf edici olma ki, o vakt<br />
âmillerin de öyle ederler. Senin misâlin o hayvan gibidir ki,<br />
otu çok yir. Onun semîz olması, bogazlanmasına sebeb olur.<br />
Bir vakt hazret-i Ömer ve Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
oturmuslar idi. Hazret-i Ömer buyurdu ki: Yâ Huzeyfe!<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri münâfıkların<br />
sırrını sana söylemisdir. Bende nifâk eserinden ne görürsün.<br />
Huzeyfe dedi ki: Allahü teâlâ muhâfaza etsin. Sen bunu<br />
nasıl söylüyorsun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden, sende nifâk ile alâkalı birsey isitmedim.<br />
[Ya’nî sende münâfıklık alâmeti yokdur.] Bir vaktde de<br />
oturmusdu. Vera’ sözünü söylerdi. Sonra buyurdu; harâma ve<br />
sübheliye düserim korkusu ile yetmis halâlden el çekdim.<br />
(Kimyâ-i se’âdet)de de nakl edilmisdir ki, emîr-ül mü’minîn<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yedi veyâ dokuz lokmadan fazla<br />
yimezdi.<br />
Yetmissekizinci Menâkıb: Ebû Ishak Gülâbâdî (Te’arrüf)<br />
kitâbında demisdir ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Üveys-i Karnînin “rahmetullahi aleyh” sıfatını<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitmisdi. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” söylemisdi,<br />
Üveysi görmemisdi. Fekat, Üveysi çok senâ ederdi.<br />
Ömere “radıyallahü teâlâ anh” Üveys hakkında vasıyyet eyledi.<br />
Hilâfet sırası hazret-i Ömere geldi. Arefe gününde halkı<br />
Arafatda toplanmıs buldu. Minber üzerine çıkdı. Seslendi: Her<br />
kim Irâklı ise ayaga kalksın. Bir mikdâr halk ayaga kalkdılar.<br />
Her kim Yemenli ise, ayrı tarafda otursun. Bir kisi kalkdı.<br />
Emîr-ül mü’minîn o kisiden süâl buyurdu ki; Neredensin. O<br />
dedi, Karndanım. Buyurdu, Üveys-i Karnîyi bilir misin. Bilirim,<br />
onu niçin soruyorsunuz. Hâlbuki, içimizde ondan dîvâne<br />
ve fakîr yokdur. Emîr-ül mü’minîn bunu isitdi ve buyurdu ki,<br />
– 180 –<br />
onu o sebebden isterim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdu ki: Kıyâmet günü<br />
Râbi’a ve Mudar kabîlelerinin koyunlarının yünü adedince,<br />
Onun sefâ’atiyle benim ümmetimden Cennete girseler gerekdir.<br />
Bu iki kabîle Arabistânda büyük kabîlelerdir. Koyunları<br />
çokdur.<br />
Herem bin Hayyân “rahmetullahi aleyh” der ki: Bunu isitdim.<br />
Kûfeye varıp, onu taleb etdim [aradım]. Tâ Fırat kenârında<br />
buldum, abdest alıp, kaftanını yıkardı. Selâm verdim. Selâmımı<br />
alıp, bana bakdı. Istedim ki, elini tutayım. Dedim: Allahü<br />
teâlâ sana rahmet etsin, seni afv etsin, nasılsın. Bana onun muhabbetinden<br />
ve onun hâlinin zaîfligine acımamdan, bir aglamak<br />
geldi. O da agladı. Dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Sen nasılsın, yâ<br />
benim kardesim. Sana benim tarafıma kim yol gösterdi. Ben<br />
sordum: Benim adımı ve babamın adını nasıl bildin, görmemis<br />
iken, nasıl tanıdın. (O alîm ve habîr ki, hiçbir sey onun ilminden<br />
dısarı degildir), bana haber verdi. Benim rûhum senin rûhunu<br />
tanıdı. Mü’minlerin rûhu birbirlerini görmemis olsalar bile, birbirleri<br />
ile âsinâ olurlar. Dedim, bana Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden bir haber ver, yâdigâr olsun.<br />
Dedi: Benim cânım ve bedenim Resûlullaha “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” fedâ olsun. Ben Onu görmemisim ve Onun<br />
hadîsini gayriden isitmisim. Hadîs rivâyetinin yolunu kendimin<br />
üzerine kurulmasını istemem. Muhaddis ve müftî olmagı ve<br />
meshûr olmagı istemem [sevmem]. Benim bir mesgûliyyetim<br />
vardır ki, ondan gayri ile mesgûl olmam. Dedim; bana bir âyet<br />
oku. Tâ senden isiteyim. Bana düâ ve vasıyyet et. Tâ onunla<br />
amel edeyim ki, seni Allah için çok severim. Benim elimi tutdu.<br />
Fırat kenârına götürdü. Dedi; (E’ûzü billâhi minesseytânirracîm)<br />
ve aglayıp, sözlerin en dogrusu Allahü teâlânın sözüdür.<br />
Sonra Dühân sûresi 38.ci âyetinden 42.ci âyetine kadar okudu.<br />
(Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri abes olarak, bâtıl olarak<br />
yaratmadık. Bu ikisini hak olarak yaratdık. Fekat çokları bunu<br />
bilmezler. Dogrusu hükm günü hepsinin bir arada bulunacagı<br />
gündür. O gün dostun dosta hiçbir fâidesi olmaz. Yardım da<br />
görmezler. Yalnız Allahü teâlânın merhamet etdigi kimseler<br />
bunların dısındadır. O sübhesiz güçlüdür, merhametlidir.) Son-<br />
– 181 –<br />
ra bir bagırdı ki, aklı basından gitdi ve dedi, yâ Hayyân oglu!<br />
Baban Hayyân öldü. Sen dahî yakındır ki ölürsün! Yâ Cennete<br />
gidersin veyâ Cehenneme! Baban hazret-i Âdem aleyhisselâm<br />
öldü ve Nûh aleyhisselâm öldü. Ibrâhîm Halîlullah öldü. Mûsâ<br />
kelîmullah öldü. Dâvüd halîfe-i hüdâ öldü. [Hazret-i Îsâ ölmedi.]<br />
Hazret-i Muhammed Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm”<br />
öldü. Resûlullahın halîfesi Ebû Bekr öldü. Birâderim hazret-i<br />
Ömer de öldü. Ben, Ömer henüz ölmedi, dedim. Hak Sübhânehü<br />
ve teâlâ bana Ömerin öldügünü haber verdi. Ben ve sen de<br />
ölecegiz, dedi. Salevât getirip, kısa bir düâ yapdı. Dedi ki, benim<br />
sana vasıyyetim odur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
kelâm-ı azîmüssânını ve ehl-i sâlih tarîkını [sâlih kisilerin<br />
yolunu] önünde tutasın, ölümü anmakdan bir sâat gâfil olmıyasın.<br />
Kendi kavmine varıp, onlara nasîhat edesin. Onları nasîhatsız<br />
bırakmayasın. Cemâ’atden bir adım ayrılmayasın ki, bilmeden<br />
dinden çıkar ve Cehenneme düsersin. Sonra bir çok düâlar<br />
etdi ve dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Bundan böyle ne ben seni<br />
görürüm. Ve ne sen beni görürsün. Beni düâ ile yâd et. Tâ ki,<br />
ben de seni düâ ile yâd edeyim. Sen bir tarafa git. Ben de bir<br />
baska tarafa gideyim. Istedim ki, bir sâat onunla gideyim. Istemedi<br />
ve agladı, beni de aglatdı. Ardınca bakdım. Sonra bir mahalleye<br />
girdi. Bir dahâ ondan haber alamadım. Ömrümün sonuna<br />
kadar hazret-i Ömerin rûhuna hayr düâ ederdim ki, bana<br />
onun tarafına yol gösterdi. Eger onun irsâdı olmasaydı, ben<br />
Üveysi bulup, feyz alamazdım.<br />
Yetmisdokuzuncu Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin bir câriyesi var idi. Adı Zâide<br />
idi. Bir gün kosarak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin huzûrlarına geldi ve dedi ki: Yâ Nebiyyallah!<br />
Ben Ömerin evinde idim. Hamur yapıp, ekmek pisirmek<br />
istedim. Odun yok idi. Vardım hurmalıga odun getirmege.<br />
Odunu topladım. Bagladım. Getirmege kâdir olamadım.<br />
Bir at ayagı sesi isitdim. O hurmalıkda hiç atlı görmemisdim.<br />
Bakdım, güzel yüzlü bir atlı gördüm. Yesil kaftanlar giymis.<br />
Bana dedi, yâ Zâide! Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” nasıldır. Ben dedim, pek iyidir. Cennet ile<br />
müjde verir. Cehennem ile korku verir. Dedi, yâ Zâide! Git,<br />
– 182 –<br />
hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna,<br />
ona benden selâm söyle. Söyle ki, Cennet Rıdvânı sana<br />
selâm eder. Ve der ki, hiç kimse senin Peygamberligine ve Resûllügüne<br />
benim kadar sevinen ve hurrem olan kimse olmadı.<br />
Zîrâ ki hiçbir Peygamber ümmeti, onun ümmeti kadar Cennete<br />
girmek istemez. Senin ümmetin kıyâmet günü üç bölük olsa<br />
gerekdir. Zâlimler, muktesıdlar ve sâbıklar. Allahü teâlâ sâbıkları<br />
hesâba çekmez. Hesâbsız Cennete gönderir. Muktesıdların<br />
hesâbı kolay olur. Yine Cennete gönderir. Zâlimleri Senin sefâ’atin<br />
ile sana bagıslar. Ümîd ederim ki, senin ümmetinden<br />
kimse kıyâmetde, zâyi’ olmaz. Bu üç gürûh, senin bereketin ile<br />
Cennete girerler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” mubârek basını secdeye koydu ve buyurdu ki, Elhamdülillah<br />
ki, beni dünyâdan âhırete iletmeden, Rıdvânın dili<br />
üzerinden, benim ümmetimin afv olacagını bana müjde verdi.<br />
Zâide dedi ki; yâ Resûlallah! Bundan acâibini söyliyeyim!<br />
Ben odunu baglamısdım. Agır idi. Götürmege kâdir olamadım.<br />
Bana dedi, odunu götüremiyor musun. Dedim, evet, götüremiyorum.<br />
Elindeki kamçısı ile bir büyük tasa isâret etdi ve yâ<br />
tas kalk. Bu odunu Ömer bin Hattâbın evine götür ve sen geri<br />
gel, dedi. O sâat o tası gördüm. Yerinden kalkarak, kosarak<br />
geldi. O odunu yerinden kaldırıp gitdi. Ömerin kapısına koymus,<br />
geri geldigini gördüm. Geldi, yerinde karâr eyledi. Sonra<br />
o atlıyı görmedim. Ey kardesim! Eger, Ömerin “radıyallahü<br />
anh” fazîletlerini bilmek istersen, onun hizmetçisinin hâline<br />
bak! Hizmetçisinin fazîleti böyle olur ise, kendinin fazîletini kıyâs<br />
eyle “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Sekseninci Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilîn)de nakl edilmisdir.<br />
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Sâmdan<br />
kablar içinde zeytin getirmisler idi. Ömer “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri onu taksim ederdi. Oglu önünde otururdu. Bos<br />
olan kaplara elini sürerdi. Eli yaglı olurdu. O yaglı elini saçına<br />
sürerdi. Ömer hazretleri bakdı. Dedi ki, ey ogul! Saçını yaglı<br />
görürüm. Oglu dedi: Evet, elim zeytinlerin kabından, saçlarım<br />
da elimden yaglandı. Çabuk oglunun elinden tutup, hamâma<br />
götürdü. Saçlarını yıkatdı. Buyurdu ki: Oglum! Bu is babanın<br />
azâb görmesinden kolaydır.<br />
– 183 –<br />
Yine (Tenbîh-ül gâfilîn)de bildirilmisdir. Bir gün bir kisi<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûruna hanımından<br />
sikâyet etmege gitdi. Se’âdethânelerinin [evinin] kapısına<br />
vardı. Içeriden bir münâkasa sesi geliyordu. O kisi der ki, kulagımla<br />
isitdim ki, harem-i muhteremleri [muhterem hanımları]<br />
Ümm-i Gülsüm ona çok sözler söyler. Hazret-i Ömer “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ona aslâ karsılık vermez. Susar ve dinler. O kisi<br />
kendi kendine dedi ki, ben isterim ki kendi hanımımdan hazret-<br />
i Ömere sikâyet edeyim. Simdi o benden de çok elemde ve<br />
cefâdadır. Evine gitmek üzere geri dönmüs idi. Hazret-i Ömer<br />
dısarı çıkdı, o kisiyi gördü ki, gidiyor. Ona dedi ki, ne is için gelmisdin.<br />
O kisi, Yâ Emîr-el mü’minîn! Hanımımdan sana sikâyet<br />
etmege gelmisdim. Sizin harem-i serîfinizde olan nesneyi isitince<br />
geri döndüm, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, (Ben onu,<br />
üzerimde olan su haklardan dolayı afv ederim. Birincisi, benim<br />
ile Cehennem arasında perdedir. Nefsim onun ile harâmdan sâkin<br />
olur. Ikincisi, evden dısarı giderim, evimin bekçisi olur.<br />
Üçüncüsü, kassârımdır, esvâbımı yıkar. Dördüncüsü, çocuklarımın<br />
bakıcısıdır. Besincisi, ekmegimi yapar, yemegimi pisirir.<br />
Onun bu hakları onu azarlamama mâni’dir.) O merd de dedi ki,<br />
dogru söyliyen kisiyi ve dogru giden kisiyi Allahü teâlâ sever.<br />
Benim hanımımın da bu hakları var. Onu rızâm ile afv etdim.<br />
Seksenbirinci Menâkıb: (Mesâbîh)den havz ve sefâ’at bâbının<br />
hasen hadîs-i serîflerinde Enes “radıyallahü teâlâ anh” nakl<br />
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Allahü teâlâ bana ümmetimden dörtyüzbin kimseyi<br />
Cennete koyacagını va’d etdi.) Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh”, bize ziyâde et yâ Resûlallah, dedi. Buyurdu: Iki elini avuç<br />
yapıp, bunun kadar, buyurdu. Yine Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi: Bize ziyâde et, yâ Resûlallah! Yine öyle buyurdu.<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bizim hepimizi Allahü teâlâ<br />
Cennete koymagı irâde etse idi, bir avuçda koyardı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer dogru söyledi) buyurdular.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1331</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 17:26:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1331</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni<br />
Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ anh” Menâkıbı hakkındadır:<br />
Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ<br />
anh”, ikrâm ve ihsân sâhibi dördüncü yârdır. Dindeki müskiller<br />
onunla çözülmüsdür. Kardeslik mesnedinin seyyidi odur.<br />
Fütüvvet sofrasını o kurmusdur. Neseb-i serîfleri Alî bin Ebî<br />
Tâlib bin Abdülmüttalib, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin neseb-i tâhirlerine ikinci babada [atada]<br />
birlesir ki, Abdülmüttalibdir. Neseb cihetinden bundan yakın<br />
yokdur. Ammâ, fazîlet husûsu, tertîb-i hilâfet üzeredir. [Üstünlük<br />
sırası, hilâfet sırasıdır.]<br />
Birinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin<br />
dogusları hakkındadır. Dogumları Mekke-i mükerremede<br />
vâki’ olmusdur. [Hicretden yirmiüç sene evvel tevellüd etmisdir.]<br />
Fil vak’asından otuz, Iskenderden dokuzyüzonbir sene<br />
ve Pervîzin pâdisâhlıgından sekiz sene geçmis idi. Vâlidesi Fâtıma<br />
hâtun binti Esed bin Hâsim, bir gece rü’yâda gördü ki, evi<br />
nûr ile doldu. Kâ’benin etrâfında olan daglar Kâ’beye secde ediyorlardı.<br />
Eline dört kılınç verdiler. Elinden düsüp dört yana dagıldılar.<br />
Biri suya düsdü. Biri havâya uçup gitdi. Biri elinden düsüp<br />
kırıldı. Biri elinde bir aslan olup, hem kaçar. Hem daglara<br />
düser. Heybetinden bütün mahlûklar kaçarlar. Benî âdemden<br />
bir kimse yanına yaklasamaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri o aslanın yanına varıp ve tutup, kendine<br />
boyun egdirir. Aslan ona itâ’at eder. Mubârek ayaklarına yüzünü<br />
ve gözünü sürüp, hizmet-i serîflerinden ayrılmaz. Bu rü’yâdan<br />
dört ay geçmis idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Fâtıma hâtunun benzine bakıp, anladı. Dedi ki ey ana! Hâlin<br />
nedir. Yüzünde bir degisiklik vardır. Dedi ki, ey ogul! Hâmileyim.<br />
Himmet et, oglum olsun. Bana bagıslar isen, ben de sana<br />
düâ ederim, dedi. Fâtıma hâtun, ey ogul, vallahi bu oglanı sana<br />
nezr etdim. Senin olsun, dedi. Ebû Tâlib de kabûl edip, o da, ben<br />
de sana bu oglanı nezr eyledim, ey ogul, dedi. Hemen Resûlul-<br />
– 271 –<br />
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri düâ edip, vücûda<br />
gelen o oglan Alî Mürtedâ oldu. Çünki dokuz ay hâmilelik<br />
temâm oldu. Dünyâ mülküne hazret-i Alînin nûru direk gibi göründü.<br />
Râvî der ki; hazret-i Alî dogdugu zemân, Peygamber-i<br />
Hüdâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geldi. Mubârek parmagı<br />
ile, mubârek agzının tükrügünden alıp, hazret-i Alînin agzına<br />
koydu. O da o mubârek agız suyunu yutdu. Bu sebeble her sözü<br />
hikmet oldu. Ilmi kemâlde oldu. Afv, kudret, se’âdet ve kerâmet<br />
sâhibi oldu. Hem zafer ve nusretin sultânı oldu. Zühd, takvâ,<br />
vera’, fadl, kerem ve bütün güzel huyları topladı. Kulagına<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri tekbîr<br />
ve tehlîl okudu. Adını da Alî koydu. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri<br />
bunun adına Alî dedi. Annesi adına Haydar dedi. Zîrâ<br />
rü’yâda onu aslan olmus gördü. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” ayrıca Allahü teâlânın aslanı dedi ve hem<br />
Aliyyül Mürtedâ budur, buyurdu. Mubârek elleri ile kendisi yıkadı.<br />
Mubârek basından sarıgını çıkarıp, ikiye böldü. Bir bölügünü<br />
basına bagladı. Bir bölügü ile bedeninin yasını sildi. Böylece<br />
mü’minlerin baslarının tâcı oldu. Ona nasîb olan bu se’âdet,<br />
eshâbdan kimseye nasîb olmamısdır.<br />
Ba’zı rivâyetde söyle bildirilmisdir: Annesi Fâtıma hâmileliginin<br />
son günlerinde, ziyâret niyyeti ile Beyt-i serîfe girer.<br />
Beyt-i serîf içinde iken dogum sancıları baslar. Dısarı çıkmaga<br />
kâdir olamayıp, Beyt içinde dogurur. Dogumu beyt içinde olur.<br />
Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet ederler. Bir<br />
gün Server-i âlem seyyid-i veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri oturuyordu. Hazret-i Alî gelip, geçdi. Buyurdu<br />
ki, yâ Âise! Bil ki Alî arabın seyyididir. Ben dedim ki, yâ<br />
Resûlallah, sen degil misin? Buyurdu ki, Ben cümle insanların<br />
seyyidiyim. Türk, tatar, hind, arab ve acem kavmlerinin seyyidiyim.<br />
O arab kavminin seyyididir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” besigini sallar idi. Besiginden çıkarıp götürürdü.<br />
Iletir ve gezdirirdi. Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” gelse, Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, derîn uykuda bile olsa duyardı [uyanırdı] ve besiginden<br />
kollarını çıkarırdı. Ellerini hazret-i Resûlün boynuna sarar-<br />
– 272 –<br />
dı. O da hemen alıp, bagrına basardı. Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” annesi Fâtıma der ki: Dedim ki, ey cihânın bir dânesi! Müsâde<br />
ediniz, bunu [çocugu] biz götürelim, bu isler [çocuga bakmak]<br />
bizim isimizdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki, (Bu çocuk dogmadan evvel, bunu<br />
bana vermediniz mi? Bu benimdir, siz karısmayınız!)<br />
Râvî (rivâyet eden) der ki, bir gün Server-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Harem-i serîfe geldi. Aliyyül<br />
Mürtedâ omuzunda idi. Insanlar [halk] oturup, pehlivânları<br />
söyleyip, herbirinin erligini vasf ederlerdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” dönüp onlara buyurdu ki: (Bu omuzumdaki<br />
oglan, bu söylediginiz erlerin hepsinden üstün pehlivân<br />
olacakdır. Yeryüzünde buna benzer bir pehlivân olmıyacakdır.<br />
Sizin saydıgınız erlerin çogunu bu öldürecekdir ve defterlerini<br />
dürecekdir.) Beyt:<br />
Dünyâ halkı toplansa bir yana,<br />
Yalnızca bu kalırsa bir yana.<br />
Aralarında ceng olursa,<br />
O gâlib gelse gerekdir.<br />
Allahü teâlâ onu gâlip kılar,<br />
Bunun gibi bir süvâri gelmedi.<br />
Onun gibi bir süvâri görmedi bu zemân,<br />
Kılıncını bir ân sallasa.<br />
Ceng ola ki, günde bin kisi katl eder.<br />
Onlar dediler ki, yâ Muhammed-ül Emîn! Biz seni, akllı ve<br />
sâdık, büyük kimse zan ederdik. Bu nasıl sözdür. Sen bir küçük<br />
çocuk için böyle söyliyorsun. Sen ona nasıl güveniyorsun. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri se’âdetle buyurdular<br />
ki: (Siz bunu unutmayınız. Nice yıllar sonra görürsünüz<br />
bu oglanı!) Râvî der ki, üç yasına girdigi zemân, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile nemâz kıldı. Babası<br />
Ebû Tâlib onu gördü. Birsey söylemedi. Annesi söyledi ki, görürmüsün<br />
bu Alî, o Muhammed ile nemâz kılıyor. Kâ’beye karsı<br />
secde ediyor. Bizim putlarımıza tapmaz. Ebû Tâlib dedi ki, yâ<br />
Fâtıma! Biz onu Muhammede vermisiz. Her ne yaparsa hakdır.<br />
– 273 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:18<br />
Savâb olur [dogrudur]. Henüz ma’sûmdur. Muhammed hangi<br />
dinde olursa, Alî de onun yoldası olsun, ayrılmasın. Birgün, Resûl-<br />
i ekrem, Alî ile nemâz kılarken Ebû Tâlib at ile gidiyordu.<br />
Alî, Resûlullahın sag yanında dururdu. Meger Ca’fer-i Tayyâr<br />
“radıyallahü anh” hazretleri Ebû Tâlibin atının ardında idi. Dedi<br />
ki, ey gözümün nûru, in sen de var, Muhammedin sol yanında<br />
dur. Onlar ile sen de nemâz kıl. Devlet sâhibi kesf ve sır sâhibi<br />
olasın. Ca’fer de inip, vardı ve sol yanına durdu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bakdı, gördü ki,<br />
Ca’fer de geldi, yanına durdu. Gönlü sâd oldu. Nemâz kılıp, bitirdikden<br />
sonra, buyurdu ki: (Yâ Ca’fer! Sana müjdeler olsun ki,<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ sana iki kanat verir. Yer yüzünden tâ<br />
Cennete kadar uçarsın. Menzilin Cennet, refîkin Hûrîayn olur.<br />
Kavusmak istedigin Rabbilâlemîn olsun!)<br />
Ba’zı rivâyetde, dogumları fil senesinden otuz sene geçdikde,<br />
Harem-i Kâ’bede, Receb ayının onüçünde Cum’a günü vâki’<br />
oldugu bildirilmisdir. Nakl edilir ki, Yemen diyârında Mirem<br />
adında müttekî bir âbid vardı. Zâhidlerin zâhidi idi. Kalb-i<br />
serîfleri mâsivâdan pâk idi. Yüzdoksan senelik ömrlerini ibâdet<br />
kösesinde geçirip, mala mülke hiç bakmamıs, seccâdeden gayri<br />
bir menzile ayak basmayıp, mihrâbdan baska yere dönmemis<br />
idi. Bir gün münâcât etdi: Ilâhî! Harem-i muhteremin sâkinlerinden<br />
ve Kâ’be-i muazzamanın büyüklerinden birinin dîdârı<br />
[yüzünü görmek] ile müserref olmak, istiyorum. Riyâsız düâsı<br />
kabûl oldu. Ebû Tâlib Mekke-i Mükerremenin serefli büyügü<br />
ve Kâ’be-i muazzamanın en kerîm sâkini idi. Bir seferde iken<br />
yolu o zâhid ve âbidin makâmına ugradı. Mirem Ebû Tâlibe gerekli<br />
ta’zîm sartlarını yerine getirdikden ve durumunu sordukdan<br />
sonra, Ebû Tâlib dedi ki: Mekke diyârında beni Hâsim kabîlesinden<br />
Abdülmuttalib oglu Ebû Tâlibim. Zâhid bu haberden<br />
çok sevinip, tekrâr ta’zîm edip, dedi ki: Elhamdülillah [Allahü<br />
teâlâya hamd olsun], murâdım hâsıl oldu, düâm kabûl oldu<br />
[eseri açıga çıkdı]. Ey Ebû Tâlib; geçmislerden bize söyle bildirilmisdir<br />
ki, Abdülmuttalibin iki torunu olup, biri Abdüllahın<br />
sülbünden zuhûra gelip, Peygamber olur. Biri Ebû Tâlibden zâhir<br />
olup, se’âdet sâhibi olur. Peygamber otuz yasına geldikde<br />
Alî dünyâya gelir. O Nebî ki, herkesin bekledigi Peygamberdir.<br />
Henüz açıga çıkmamısdır ya’nî’ gelmemisdir. Ebû Tâlib dedi ki:<br />
– 274 –<br />
Ey seyh! Nebî dünyâya gelip, henüz yirmidokuz yasındadır. Mîrem<br />
dedi ki: Yâ Ebâ Tâlib! Mekkeye döndükde, o ma’bûdün<br />
dergâhının yakını olana benden selâm götür. Arz et ki, Mîrem<br />
sehâdet eder ki, benzeri, ortagı olmıyan Allahü teâlâ vardır ve<br />
Sen onun Peygamberisin. Ey Ebû Tâlib! Senden mütevellid<br />
olan azîze de selâm götür. Ebû Tâlib [karsılarında] bir kurumus<br />
nâr agacı görüp, imtihân yolu ile dedi ki: Ey Seyh, isterim ki, bu<br />
agaçda meyve ve yaprak olsun. Senin sâdık olduguna delîl olsun.<br />
Seyh, Hakkın dergâhına ilticâ ve tedarru edip, dedi ki: Ilâhî!<br />
Nebî ve Velî hurmeti için, sıfatlarını beyân edip, geleceklerini<br />
söyledim. Beni mahcûb etme. Derhâl kuru agaçdan yapraklar<br />
ve iki dâne nâr meydâna geldi. Seyh o nârların birini Ebû<br />
Tâlibe verdi. Ebû Tâlib, parçalayıp, iki dânesini yidi. Rivâyet<br />
edilir ki, o dâneler nutfeye sirâyet edip, Alîyyül Mürtedânın vücûdunun<br />
baslangıcı oldu. Degerli bir süs tası gibi o eserden vücûd<br />
buldu. Ebû Tâlib, verilen müjdelere çok sevindi. Geri dönüp,<br />
Mekke-i Mükerremeye geldi. Sülbünden o nutfe Fâtıma<br />
binti Esedin bâtınına intikâl edip, hâmile oldu. Fâtıma binti<br />
Esedden nakl edilir: Ben Kâ’be-i serîfi tavâf ediyordum. Dogum<br />
alâmetleri belirdi. Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri beni görüp, firâsetle, durumumu<br />
anlayıp, buyurdu ki: Ey vâlide, tavâfını temâm etdin mi. Hâyır<br />
dedim. Buyurdu: Tavâfı temâm et. Eger zor durumda kalırsan,<br />
harem-i Kâ’beye gir.<br />
(Kitâb-ı Siyer-i Mustafâ)dan nakl etmislerdir. Fâtıma binti<br />
Esed, Kâ’beyi tavâf ediyordu. Abbâs bin Abdülmuttalib ve bütün<br />
Benî Hâsim onun ardınca tavâf ile mesgûl idi. Dogum alâmetleri<br />
belirdi. Dısarı çıkmaga mecâli kalmayıp, dedi ki, yâ<br />
Rabbî! Bana dogumu kolay kıl. O hâlde iken, evin dıvârı yarılıp,<br />
Fâtıma gözden gayb oldu. Rivâyet eden diyor ki, ben Hâne-<br />
i Kâ’beye girip ahvâlini anlamak istedim. Müyesser olmadı.<br />
Üç gün gâib oldu. Dördüncü gün, Haremden çıkdı. Elinde Alî<br />
ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” vardı. Fâtıma binti Esed<br />
Harem-i Kâ’beden hazret-i Alîyi evine götürüp, âdet üzerine<br />
besigi bagladı. Ebû Tâlib gelip, istedi ki, mubârek yüzünü görsün.<br />
Örtüsüne el uzatdıgında, hazret-i Alî eli ile, Ebû Tâlibin<br />
eline ma’nî olup ve yüzüne el uzatıp, çehresine vurdu. Yüzünü<br />
tahrîs etdi. Vâlidesi de gelip, emzirmek istedikde, ma’nî olup,<br />
– 275 –<br />
onun da, yüzünü tırmaladı. Ebû Tâlib, hayret edip, dedi ki, ey<br />
Fâtıma! Buna ne ism koyalım! Fâtıma dedi ki, ey Ebû Tâlib!<br />
Bu çocugun pençesinde Esed [aslan] salâbeti var! Esed [aslan]<br />
demek münâsibdir. Ebû Tâlib dedi ki, benim niyyetim budur<br />
ki, Zeyd ismi ile adlandıralım. Lâkin Fahr-i âlem seyyid-i veled-<br />
i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onun<br />
dogum haberini aldıkda, ferâhnak [sevinçli, sâd] olup, Ebû Tâlibin<br />
evine geldi. Sordu ki, bu çocugun ismini ne koydunuz.<br />
Herkes ihtiyâr etdigini beyân etdikde, hazret-i Habîb-i Ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki,<br />
(benim niyyetim, Alî koymakdır. Âli himmet [yüksek arzûlu,<br />
himmetli] olsun!) Fâtıma dedi ki, bu ismi ben gâibden isitmisdim.<br />
Bir rivâyet de odur ki, vâlidesi [annesi] isminde nizâ edip,<br />
istihâre yolu ile Kâ’beye yönelip, Rabbine niyâzda bulunup,<br />
(Yâ Rabbî! Harem-i serîfinde ikrâm eyledigin oglum için tarafından<br />
ism niyâz ederim!) dedi. Bu niyâz esnâsında Kâ’benin<br />
damından bir ses geldi ki, (ism-i serîfini Alî koyun!). Mubârek<br />
ismini Alî koydular. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri besik yanına varmak istedi. Fâtıma dedi<br />
ki, ey Muhammed-ül emîn! Sakın onun yanına gitmeyiniz ki,<br />
bu oglanın aslan gibi saldırıcı pençeleri var. Hazretinize bir<br />
edebsizlik yapabilir. Habîb-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ey Fâtıma!<br />
Alî bize karsı edebe riâyet eder!) Yanına varıp, Aliyyül<br />
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” derin uykuda iken, güzel gören<br />
gözlerini açıp, Resûlullahın mubârek yüzüne bakdı. Hâl lisânı<br />
ile bu rübâiyi terennüm ediyordu. Nazm:<br />
Sükr müserref oldum, devlet-i dîdârına,<br />
Kan dolu gözlerimi açdım, gül ruhsârına.<br />
Kat’etdigim yokluk konakları zâyi’ olmadı,<br />
Vâsıl oldum, simdi senin günes suâlarına!<br />
Se’âdet sâhibi hazret-i Fahr-i Enbiyâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ<br />
ve aleyhim ecma’în” besiginden kucagına aldı. Bir zemân<br />
mubârek dilini gül yapragı gibi [Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh”ın] gonca dihenine [mubârek agzına] koyup, serçesme-i<br />
esrâr [esrâr çesmesinin kaynagı] olan [nitekim Vennecmi sûresindeki<br />
âyet-i kerîmede (O, bos söz söylemez) buyruldu ki,]<br />
mubârek agzının suyunu emzirdi. [Mubârek dilini agzına koy-<br />
– 276 –<br />
du. Agızdan agıza emzirdi.]<br />
Rivâyet edilir ki, hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” babası Ebû Tâlibin dokunmasına ma’nî olmasının sebebi,<br />
önce kendisine Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
dokunmasını istemesi idi. Annesini emmesinden imtinâ etmesinin<br />
maksadı bu idi ki, önce Resûlulahın mubârek agız suyundan<br />
emmekdi. Kıt’a:<br />
Katre katre ma’rifet serbetini,<br />
O deryâdan iktisâb etdi.<br />
Feyz-i Hak o hilâli etmege Bedr,<br />
Kâbil-i nûr-ı âfitâb etdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir legen hâzırlayıp,<br />
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” yıkanmasına<br />
bizzat mesgûl oldular. Sag tarafını yıkayınca çocuk sol tarafa<br />
dönerdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
bu hâli görünce, aglamaga baslardı. Fâtıma dedi ki, ey ogul, aglamanızın<br />
sebebi nedir? Buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Bu çocugu<br />
önce ben yıkadım. Bu çocuk beni ömrümün nihâyetinde [vefât<br />
edince] yıkar. O zemân ben de sag tarafımdan sol tarafıma kendiligimden<br />
dönerim!) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” onun terbiye olmasında çok gayret sarf edip,<br />
ilkbehâr bulutu gibi o goncaya kol-kanat gerdi. Mürtedâ bes yasına<br />
girdikde, Hîcâz memleketinde az yagmur sebebi ile kıtlık<br />
oldu. Gıdâ yoklugundan halk sıkıntıya düsdü. Ebû Tâlibin çoluk-<br />
çocugu çok idi. Bir gün hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki: Ey amcam, sen zenginsin! Ebû Tâlib amcam, fakîr ve çocukları<br />
da çokdur. Münâsibdir ki, kıtlık geçinceye kadar herbirimiz<br />
Ebû Tâlibin çocuklarına bakalım. Ona ma’îset husûsunda<br />
yardım edelim. Berâber Ebû Tâlibin huzûruna gelip, durumu<br />
söyledikde, Ebû Tâlib dedi ki, Ukayli benim ile bırakınız. Digerlerini<br />
siz bilirsiniz! Hazret-i Abbâs, Ca’fer-i Tayyârı “radıyallahü<br />
anhümâ” alıp, hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” Aliyyül Mürtedâyı “kerremallahü vecheh”<br />
kabûl kılıp, hazret-i Alî Onun kefâletinde oldu. Hazret-i Cebrâîl<br />
aleyhisselâm da’vete ruhsat müjdeci getirinceye kadar, yanında<br />
kaldı. Hazret-i Ebû Bekrden sonra hazret-i Alî îmân ge-<br />
– 277 –<br />
tirdi. Sonra diger Sahâbe-i kirâm îmân getirdi “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în”.<br />
Ikinci Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine nübüvvet Pazartesi günü bildirildi. Evvelâ<br />
hazret-i Ebû Bekr îmâna geldi. Ikinci olarak Salı günü hazret-i<br />
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” îmâna geldi. Hazret-i Ebû<br />
Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” evvel kimse îmâna gelmemisdir.<br />
Ikinci îmâna imâm-ı Alî “radıyallahü anh” gelmisdir. On<br />
yasında idi. Ba’zıları yedi yasında idi dediler. Imâm-ı Alî “radıyallahü<br />
anh” ömründe hiç puta tapmadı. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ onu puta tapmakdan sakladı. Hattâ bir rivâyetde Imâm<br />
hazretleri buyurmuslar ki: Annemin karnında yatarken, kiliseye<br />
varıp, puta tapmak istedikde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretlerinin inâyeti ile, annemin yüregi agrımaga baslayıp, o<br />
kadar ızdırâp verdi ki, kiliseye varıp, puta tapmak istegini unutup,<br />
kendi evine döndü. Imâm hazretleri, Sultân-ı kâinâtın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u serîflerinde yetismisdir.<br />
Imâm hazretlerinin yüksek sânları hakkında, üçyüz âyet-i kerîme<br />
nâzil oldugunu, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir.<br />
Üçüncü Menâkıb: Hazret-i imâm-ı Alînin “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” birkaç adı var idi. Bir ismi<br />
Ebûl Hasen, bir ismi Ebûl Hüseyn ve biri Haydar [aslan] ve biri<br />
Kerrâr [muhârebede düsmana tekrâr tekrâr hamle eden], biri<br />
Emîr-ün nahl ve biri Ebû el Reyhâneyn ve biri Esedillah ve<br />
biri Ebû Türâb [topragın babası]dır. Lâkin kendileri her zemân<br />
buyururlar idi ki, bana Ebû Türâb adından sevgili ad yokdur.<br />
Zîrâ onu Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” koymusdur.<br />
Sebebi budur ki, bir gün Fâtıma-tüz Zehrâ ile imâm-ı<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” küsüsdüler. Imâm-ı Alî huzûrsuz<br />
olup, mescide varıp, kuru toprak üzerine yatdı. Fâtıma “radıyallahü<br />
anhâ”, o hâl ile Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine varıp, dedi ki, devletlü ve izzetli sultânım,<br />
babacagım! Yanlıslıkla hazret-i Alîyi küsdürdüm. Ammâ<br />
bilirim ki, suç benimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” se’âdetle ve izzetle kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerini arayıp, mescidde buldu. Gördü ki, kuru toprak üzerinde<br />
yatıyor. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü<br />
– 278 –<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalk yâ Alî, kalk<br />
yâ Alî!). Hazret-i Alî gördü ki, çagıran Fahr-i âlemdir. Ayak<br />
üzerine kalkdı. Sultân-ı kâinât gördü ki, imâm-ı Alînin yüzüne<br />
toprak yapısmıs. Bizzat mubârek elleri ile topragı yüzünden silkip,<br />
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu. Onun için hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh” her zemân, (Bana Ebû Türâbdan sevgili ism<br />
yokdur) buyururlardı. Lâkin (Sevâhid-ün nübüvve)de söyle yazılıdır.<br />
Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri Fâtıma-tüz-zehrânın “radıyallahü anhâ” evine gelip,<br />
hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” göremeyip, nerede oldugunu<br />
sordu. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Ba’zı<br />
seylerden üzülüp, dısarıya çıkdı. Gâlibâ mescide gitdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle mescide<br />
gelip, gördü ki, elbisesi latîf bedeninden düsüp, cism-i serîfi<br />
toz-toprak ile bulasmıs. Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi<br />
muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o mubâregi temizleyip,<br />
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu.<br />
Dördüncü Menâkıb: (Hazret-i Alî ile hazret-i Fâtımanın<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” evlenmeleri.) Nakl olunur ki, Server-<br />
i Enbiyâ ve Resûl-i kibriyânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” Hadîce-i kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
altı evlâd-ı kirâmları vücûda geldi. Ikisi erkek ve dördü kız.<br />
Hadîce-i kübrâ, Fâtıma-i Zehrâyı “radıyallahü anhünne” küçük<br />
yasda bırakıp, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göç etdi [vefât etdi].<br />
Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri hazret-i Fâtımayı bülûg çagına kadar<br />
kendi yanında bakıp, terbiye etdiler. Bir gün Fâtıma-tüz-zehrâ<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri Resûl-i ekremin huzûr-u serîflerine<br />
bir hizmet için geldiler. Hizmet edip döndükde, hazret-<br />
i Fâtımaya, bakdılar ki, kemâle gelip, evlenme vaktine gelmisler.<br />
Hemen hâtır-ı serîflerine geldi ki, Fâtımanın vâlidesi<br />
hayâtda olsa idi, Fâtıma bülûga erdikde, onun çeyizini hâzırlardı.<br />
Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
hazret-i Fâtımaya muhabbeti çok fazla idi. Sebebi bu idi<br />
ki, gâyet zâhide idi. Hem de vâlidesi olan Hadîce-i kübrâ “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazretlerine benzerdi. Bu husûs mubârek<br />
hâtırlarına gelince, derhâl hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm”<br />
gelip, Allahü teâlâ hazretlerinin selâmını Habîbine getir-<br />
– 279 –<br />
di. Dedi ki; (Yâ Muhammed! Allahü teâlâ buyurur ki, Habîbim<br />
hiç merâk etmesin ki, ben Fâtıma kulumun bütün ihtiyâclarını<br />
ve elbiselerini Cennet libâslarından yapıp, yakında sâdık ve<br />
muvahhid ve has kuluma veririm.) Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerinden<br />
bu kelâmı isitip, sükr secdesi yapdı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm<br />
Allahü teâlânın huzûruna vardı ve geri döndü. Elinde bir<br />
altın sini, üstünde altın bogça ile örtülmüs, bin Kerûbiyân melegi<br />
iledir. Arkasından hazret-i Mikâîl aleyhisselâm elinde bir<br />
altın sini, bir altın bogça örtülmüs ve ta’zîm için bin Kerûbiyân<br />
melegi iledir. Onun ardınca hazret-i Isrâfîl aleyhisselâtü vesselâm,<br />
elinde bir altın sini, bir altın bogça ile örtülmüs ve bin melek<br />
iledir. Onun ardınca, hazret-i Azrâîl aleyhisselâm, bir altın<br />
sini, bir altın bogça ile örtülmüs. Bin melek iledir. Bu melekler,<br />
getirip sinileri Server-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûrlarına arz eylediler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunları gördü. Buyurdu<br />
ki, yâ kardesim Cebrâîl. Allahü teâlânın emr-i serîfi nedir. Bu<br />
siniler ile ne emr ederler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki:<br />
Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder ve<br />
buyurur ki, ben Habîbimin kızı Fâtıma-i Zehrâyı Alîye verdim.<br />
Ars-ı Uzmâda nikâh etdim. Hemen Habîbim de Eshâb arasında<br />
nikâh eylesin. Sinilerin birinde Cennet libâsları [elbiseleri]<br />
vardır. Fâtımaya giydirsin. Diger sinilerde Cennet yiyecekleri<br />
vardır. Eshâbına ziyâfet versin. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu müjdeyi isitdi. Tekrâr sükr<br />
secdesi yapıp ve hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâma dedi<br />
ki: Yâ kardesim Cebrâîl. Dilerim ki, nikâhın nasıl yapıldıgını<br />
aynen açıklıyasın. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Yâ Resûlallah!<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâ emr etdi ki, Cennet kapılarını açsınlar.<br />
Cenneti süslesinler. Sonra Cehennem kapılarını kapatsınlar.<br />
Yedi kat gökde ve yerde ne kadar Kerûbiyân, mukarrabîn<br />
ve rûhâniyyân var ise Ars-ı azîmin zıllinde [gölgesinde] secere-<br />
i Tûbâ [Tûbâ agacı altında] toplansınlar. Allahü teâlânın<br />
emri yerine geldi. Allahü teâlâ yine emr etdi ki, melekler üzerine<br />
tatlı bir rüzgâr esdi ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgâr,<br />
Cennet agaçlarının üzerine eser. Çünki, Cennet agaçlarının<br />
yapraklarının birbirine dokunması ile hos bir sedâ hâsıl oldu ki,<br />
dinliyenlerin aklları baslarından gitdi. Ondan sonra gönül kus-<br />
– 280 –<br />
larına emr eyledi ki nagmeye basladılar. Yâ Habîballah! Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri cemâlini arz buyurdu. Buyurdu<br />
ki, yâ Cebrâîl, sen aslanım Alînin vekîli ol. Ben de Fâtımanın<br />
vekîli olayım. Yâ Meleklerim siz de sâhid olunuz. Fâtımayı halâllige<br />
Alîye verdim. Yâ Cebrâîl, sen de vekâletin hasebiyle Alî<br />
için kabûl eyle. Orada nikâh oldu. Sana da emr olundu ki, burada<br />
da Sahâbe-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
toplayıp, nikâh yapasın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri bunu isitdi. Tekrâr sükr secdesi yapdı. Emr<br />
eyledi ki, Sahâbe-i güzîn hazretlerini toplasınlar. Ondan sonra<br />
hazret-i Cebrâîle dedi ki, yâ kardesim Cebrâîl! Kızım Fâtıma<br />
benim hâtırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyâda giymege<br />
degmez. Geriye Cennete götürünüz! Sahâbe-i kirâm toplandı.<br />
Hazret-i Resûlün ve hazret-i Alînin vekîli kim olacak diye<br />
bakdılar. Biraz durakladılar. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm gelip,<br />
dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm edip, emr<br />
eyledi ki, hutbeyi hazret-i Alî okusun. Hazret-i Alî hutbeyi<br />
okudu [kimse onun yerine vekîl olmadı. Kendisi bulundu].<br />
Dörtyüz akçe ile nikâh eylediler. Müjdeyi, hazret-i Fâtımaya<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” müjdelediler. Hazret-i Fâtıma râzı olmadı.<br />
Hazret-i Cebrâîl tekrâr geldi. Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; Fâtıma dörtyüz akçe ile<br />
nikâha râzı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Geri hazret-i Fâtımaya<br />
söylediler. Yine râzı olmadı. Geri hazret-i Cebrâîl gelip,<br />
dörtbin altın emr olundu. Hazret-i Fâtıma yine râzı olmadı. Yâ<br />
Resûlallah! Allahü teâlâ emr etdi ki, Sen bizzat, hazret-i Fâtıma<br />
huzûruna varıp, murâdı ne ise süâl edesin. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımanın yanına varıp,<br />
murâdını süâl buyurduklarında, hazret-i Fâtıma dedi ki: Yâ<br />
Habîballah, murâdım budur ki, sen, mahser meydânında<br />
mü’minlerin günâhkârlarından nicelerine sefâ’at edip, Cennete<br />
koyarsın. Ben de onların hâtunlarına sefâ’at edip, Cennete koyayım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
çıkıp, hazret-i Fâtımanın murâd-ı serîflerini beyân buyurdu.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûr-ı serîflerine varıp,<br />
hazret-i Fâtımanın arzûsunu iletdi. Geri nüzûl edip [inip] dedi<br />
ki, yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ Fâtımanın murâdını<br />
kabûl edip, o da rûz-i cezâda [mahser meydânında (kıyâmet<br />
gününde)] sefâ’atcı olsun, diye buyurdu. Hazret-i Resûlul-<br />
– 281 –<br />
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Fâtımaya, murâdı<br />
kabûl olup, sefî’a oldugunu [sefâ’at edecegini] kendisine<br />
iletdi. Yâ Resûlallah! Hazretinizin sefâ’at edecegine huccet<br />
[delîl] kelâm-ı kadîmde ve Fürkân-ı azîmde âyet-i kerîmelerdir.<br />
Yâ bana kat’i hüccet [delîl] nedir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Ey ciger gûsem;<br />
cenâb-ı hazret-i Rabbil izzete murâdını arz edeyim. Göreyim<br />
ne fermân olunur. Çıkıp, Cebrâîl aleyhisselâma Fâtımanın murâdını<br />
beyân etdi. Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna<br />
arz edip, hemen geri döndü. Elinde bir beyâz ipek getirdi.<br />
Resûlullahın huzûrunda ak ipegi açıp, içinden bir kâgıd çıkardı.<br />
(Yevm-i cezâda [kıyâmet gününde] mü’min hâtunların âsîlerine,<br />
kulum Fâtımayı sefâ’atcı etdigime bu hucceti yanında<br />
bulundursun.) Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” o kâgıdı geri harîre [ipege] sarıp, hazret-i Fâtımaya<br />
getirdi. Hazret-i Fâtıma hucceti gördü. Kabûl edip, nikâha râzı<br />
oldu. (Allahü teâlâ kalbdekileri bilir. Allahü teâlâ için, neden<br />
böyledir diye sorulmaz.)<br />
Rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımayı hazret-i Alîye “radıyallahü<br />
teâlâ anh” verdigi zemân onsekiz akçe verdi. Bir gelinlik ve bir<br />
de kaftan aldı. Hazret-i Fâtımaya giydirdigi zemân, Fahr-i âlem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” agladı. Hazret-i Fâtıma dedi<br />
ki, se’âdetim ve izzetim babam, niçin aglarsın. Buyurdular ki,<br />
(ciger gûsem, gözümün nûru kızım, onun için aglarım ki, kıyâmet<br />
gününde, Allahü teâlânın huzûrunda bu onsekiz akçe ile<br />
bu kaftanın hesâbını nasıl vereceksin.) Bunların hâli böyle<br />
olunca, gör zemâne adamları kızlarının dertlerine düsüp, nice<br />
bin, belki nice yük akçe çeyize sarf edenlerin âhıretde hâlleri<br />
nasıl olur. Hâlimiz kederlidir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri<br />
inâyet ve hidâyet ile, Habîbi ve Ehl-i beyti hurmetine,<br />
keremi, fadlı ve ihsânı ile afv ve magfiret buyursun.<br />
Besinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” orta<br />
boylunun kısası idi. Genis gögüslü idi. Elâ gözlü idi. Mubârek<br />
sakalı bütün eshâbdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
çok idi. Mubârek karnı büyükce idi. Her ne zemân kâfirlerin<br />
yüzlerine baksa, kalblerine korku düsüp, hazân yapragı gibi titrerlerdi.<br />
Bu mubârek cüsse ile üç, dört ve bes gün, ba’zan da ye-<br />
– 282 –<br />
di, sekiz gün yemek yimezdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine süâl etdiler ki, hazret-i Alî yemek yimez,<br />
hikmeti nedir. Buyurdular ki; (Hazret-i Alînin kuvvet-i<br />
kudsiyyesi vardır. Açlıgı bilmez.) Umûmiyyetle gazâlarda nice<br />
günler yemek yimez ve gazâ ile mesgûl olurdu. Açlık hâtır-ı serîflerine<br />
gelmezdi. Kuvvet-i kudsiyyesi ile içi temâmen dolu idi.<br />
Bir gazâ vâki’ olmamısdır ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” onda mevcûd olmasın. Bir kal’ayı almakda zorlanılsa veyâ<br />
düsman galebe etse, Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” sancagı hazret-i Alînin eline verip de buyururdu ki,<br />
(Yâ Alî! Bu feth senindir. Var feth eyle! Seni Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerine ısmarladım) diye gönderirdi. Feth ederdi.<br />
Altıncı Menâkıb: Benî Necrân derler, hıristiyanlardan bir<br />
kabîle var idi. Kalabalık bir kabîle idi. Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara her ne kadar nasîhatda bulundu<br />
ise de, kimse râzı olmayıp, ıslâh olmadılar. Inâd ve taskınlıklarını<br />
artdırdılar. Bir vechle bunlar îmâna gelmediler. Bunlar<br />
hakkında ibtihâl (karsılıklı yemînlesme) âyet-i kerîmesi nâzil<br />
oldu. Ibtihâl ile emr olundular. Sûre-i Âl-i imrânda, [61.ci<br />
âyet-i kerîmede] meâlen buyurulmusdur: (Seninle mücâdele<br />
edenlere [hıristiyanlara] de ki: Geliniz biz ve siz, ogullarımızı<br />
[evlâdlarımızı], kadınlarımızı ve kendimizi çagıralım. Sonra ibtihâl<br />
edelim. [Îsâ aleyhisselâm hakkında] kim yalan söylüyor<br />
ise, Allahü teâlânın la’neti onun üzerine olsun diyelim!) (Tefsîr-<br />
i Meâlim)de buyurmus ki, (......... ya’nî kim ki seninle, hazret-<br />
i Îsâ aleyhisselâm hakkında mücâdele etse, sana, hazret-i<br />
Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü oldugu hakkında<br />
ilm geldikden sonra, denildi ki, ebnâünâdan murâd Fâtıma<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleridir. Enfüsenâdan murâd,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
kendileridir ve hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”dir. Zîrâ,<br />
arablarda, kisinin, amca oglu kisinin kendisinden sayılır.)<br />
Nitekim Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (........ murâd ihvâneküm<br />
demekdir). Denildi ki, ibtihâl cümle ehli dîne umûmdur.<br />
Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdular ki, ya’nî düâda<br />
tadarru’ edelim. Ve Kelbî dedi ki, düâda ictihâd ve mübâlaga<br />
edelim. Kesâî ve Ebû Ubeyde dediler ki, (lâin) ediselim [birbi-<br />
– 283 –<br />
rimize la’net edelim!]. Zîrâ ibtihâl telâundur. (La’netlesmekdir.)<br />
La’netullah ma’nâsına derler. (Allahü teâlânın la’neti<br />
onun üzerine olsun demekdir.) Bizden ve sizden hepimiz Allahın<br />
la’netini yalancılar üzerine kılalım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi<br />
Necrân kavmi üzerine okudu ve onları mübâheleye<br />
da’vet etdi. Onlar refîklerimize [arkadaslarımıza] gidelim.<br />
Emîrimizle müsâvere edelim. Sonra yarın gelelim dediler. Varıp<br />
bir yere toplandılar. Reîslerine mubâhele hakkında ne düsündügünü<br />
sordular. Ona, yâ Mesîhin kulu! Rey’ hakkında ne<br />
düsünürsün, dediler. O dedi ki: Yâ Nasâra cemâ’ati. Muhakkak<br />
siz biliniz ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri Peygamberdir. Vallahi la’net etmez. Bir kavm<br />
Peygamber ile mübâheleye kalkısırsa, o kavmin büyügü, küçügü<br />
muhakkak helâk olur. Hemen sâhibinizin yanına varınız.<br />
Kavli üzerine ikâmet edip, va’d alınıp, kendi bildiginizden dönün.<br />
Ertesi gün, hazret-i Alî ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine geldiler. Hâlbuki<br />
Resûlullah hazretleri Hüseyni kucagına almıs, hazret-i Hasenin<br />
elinden tutmus, hazret-i Fâtıma ardınca yürürdü “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, bunlara, (ben düâ edeyim, siz âmîn deyiniz,)<br />
buyurdu. Nasâra kavminin reîsleri yanındaki hıristiyanlara dedi<br />
ki, yâ nasâra cemâ’ati. Ben muhakkak öyle yüzler görüyorum<br />
ki, eger Allahü teâlâ hazretlerinden, bir dagı yerinden kaldırmasını<br />
isteseler, Allahü teâlâ hazretleri, o dagı onlar hürmetine<br />
kaldırır. Sakın mübâhele etmeyiniz! Yoksa helâk olursunuz.<br />
Kıyâmete kadar yeryüzünde nasrânî kalmaz. Sonra reîsleri,<br />
Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki,<br />
yâ Ebel Kâsım! Biz karâr verdik ki, seninle, mübâhele etmiyelim.<br />
Senden ayrılalım. Sen dînin üzerine sâbit ol. Biz de dînimiz<br />
üzerinde sâbit olalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Mübâheleden vaz geçdi iseniz müslimân<br />
olunuz. Size lâzım olan sey, müslimânlara olur.) Onlar müslimân<br />
olmak istemediler. (Kıtâle hâzır olun. Muhakkak sizinle<br />
mukâtele ederiz) buyuruldu. Onlar dediler ki, biz seninle harb<br />
edemeyiz. Lâkin seninle sulh olalım ki, bizimle mukâtele etmi-<br />
– 284 –<br />
yesiniz. Bizi korkutmıyasınız. Dînimizden döndürmiyesiniz. Biz<br />
de sana her sene iki bin hulle verelim. Bin hulle Saferde, bin hulle<br />
Recebde. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu<br />
kavl üzerine sulh etdi. Sonra buyurdular ki; (Nefsim yed-i kudretinde<br />
olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, azâb Necran ehlinden<br />
döndü. Eger mübâhele etseler idi, maymûna ve hınzıra dönerlerdi.<br />
Bulundukları vâdi ates ile dolardı. Allahü teâlâ Necrânın<br />
ve halkının kökünü kazırdı. Agaçlardaki kuslar bile canlı<br />
kalmaz, bir sene geçmeden hepsi helâk olurlardı.) [(Se’âdet-i<br />
Ebediyye) kitâbının 369.cu sahîfesine bakınız!]<br />
Yedinci Menâkıb: Mîr Hüseyn Vâ’ız “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Mevâhib-i aliyye) adlı tefsîrinde, sûre-i Bekarada 274.cü âyet-i<br />
kerîmenin tefsîrinde, beyân etmisdir. Bu âyet-i kerîmenin indirilis<br />
sebebinde bildirilmisdir. Hazret-i Aliyyül Mürtedânın “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” dört dirhemi var idi.<br />
Onun birisini âsikâre [açıkdan] tasadduk eyledi [sadaka verdi].<br />
Birisini gizli tasadduk etdi. Birisini kara gecede, birisini de gündüz<br />
tasadduk eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu<br />
âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Mallarını Allah yolunda, gecegündüz,<br />
gizli-âsikâr olarak dagıtanların, Allahü teâlâ indinde<br />
ecrleri çokdur ve hâzırdır. Onlar için gelecekde korku yokdur.<br />
Geçmis için mahzûn olmaz, üzülmezler.) [Bekara sûresi 274.cü<br />
âyet-i kerîme meâli.] Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” bu çesid<br />
sadaka vermesine hangi seyin sebeb oldugunu sordu. Cevâb<br />
verdi ki, bu dört sekl dısında sadaka verme yolu görmedim. Her<br />
seklde sadaka verdim ki, bunlardan biri kabûl serefi bulup, digerleri<br />
de Allahü teâlânın rızâsına erer.<br />
Sekizinci Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl)de sûre-i Secdede,<br />
meâl-i serîfi, (Îmân eden [inanan] kimse, fâsık [inanmıyan] gibi<br />
midir. Bunlar esit olmazlar) olan, onaltıncı âyet-i kerîmenin tefsîrinde,<br />
Muhyissünne “rahimehullahü teâlâ” beyân buyurmuslar.<br />
Bu âyet-i kerîme, Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh”<br />
ve Velîd bin Ebî Mu’ayt hakkında nâzil olmusdur. Velîd bin<br />
Ebî Mu’ayt, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ana<br />
tarafından akrabâsıdır. Hazret-i Alî ile Velîd arasında çekisme<br />
ve münâkasa oldu. Velîd hazret-i Alîye dedi ki; sen sus! Muhakkak<br />
sen çocuksun. Ben lisân cihetinde senden dahâ açıgım.<br />
– 285 –<br />
Mızrak [ok] atmakda senden mâhirim. Kalb cihetinden senden<br />
cesâretliyim. Harblerde, hasmet cihetinden dahâ gösterisliyim.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, sen sus! Muhakkak<br />
sen fâsıksın. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bu âyet-i<br />
kerîmeyi gönderdiler. (Onlar müsâvî degillerdir) buyurdular.<br />
(Ikisi müsâvî degildir) buyurmadılar. Zîrâ bir mü’min ve bir fâsık<br />
murâd etmediler. Belki bütün mü’minleri ve bütün fâsıkları<br />
irâde buyurdular.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl) tefsîrinde, imâm-ı<br />
Begavî “rahimehullahü teâlâ” hazretleri (Hel etâ) [insan] sûresinde,<br />
meâl-i serîfi (Onlar kendileri arzû etdikleri [içleri çekdigi<br />
hâlde] yiyecegi, fakîrlere [yoksullara], öksüze ve esîre yidirirler)<br />
olan sekizinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde beyân buyurmusdur<br />
ki, bu âyet-i kerîmenin nüzûl [inis] sebebinde ihtilâf etmislerdir.<br />
Mücâhid ve Atâ, Ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretlerinden, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hakkında nâzil oldugunu rivâyet etmislerdir. Kıssasını kısaltarak<br />
beyân etmisler. Lâkin diger tefsîrlerde ve menâkıbda su<br />
seklde anlatılmısdır. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hasta olmuslardı. Fahr-i âlem seyyid-i<br />
veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sahâbe-i kirâm<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile görmege<br />
vardılar. Hazret-i Alî ve hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâya “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hitâb edip, buyurdular ki, (Bu ciger gûselerinize<br />
bir nezr eyleyin [bir adak adayın]!) O iki Server ve Fıdda<br />
adlı câriyeleri, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu ikisine<br />
[ya’nî Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ” hazretlerine]<br />
sıhhat verir ise, üçer gün oruc bize nezr olsun dediler. O iki<br />
Cennet râyihâları sifâ buldu. Ancak evlerinde yinilecek birseyi<br />
yok idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” varıp, bir yehûdîden<br />
üç sa’ arpa borç aldı. Üçü de nezr etdikleri oruclara niyyet<br />
etdiler. O ölçek arpanın bir ölçegini hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazretlerinin câriyesi ügütüp, bes adet ekmek<br />
pisirdi. Kendileri bes kisi idiler. Iftâr vakti oldu. O bes çöregin<br />
birini hazret-i Alînin önüne ve birini hazret-i Hasenin önüne<br />
ve birini hazret-i Hüseynin önüne ve birini Fıdda câriyeye ve<br />
birini de [hazret-i Fâtıma] kendi önüne koydu. Iftâr yapacaklardı.<br />
Bir miskîn gelip, dedi ki: Yâ Ehl-i beyt-i Resûlallah! Mis-<br />
– 286 –<br />
kîn müslimânlardan bir miskînim. Bana yiyecek verin. Allahü<br />
teâlâ hazretleri sizi Cennet ni’metleri ile ta’âmlandırsın. Ellerindeki<br />
çörekleri ona sadaka verip, kendileri su ile iftâr etdiler.<br />
Ertesi gün yine oruc tutdular. Câriye bir ölçek arpa dahâ ügütüp,<br />
yine bes çörek pisirdi. Iftâr vaktinde, önlerine alıp, iftâr<br />
edecekleri sırada, bir yetîm geldi. Besi de çörekleri ona verip,<br />
o yetîmi sevindirip, kendileri su ile iftâr edip, uyudular. Ertesi<br />
günü yine oruc tutdular. O kalan bir ölçek arpayı da, bes çörek<br />
yapıp, önlerine aldılar. Iftâr edecekleri vakt, bir esîr gelip, dedi<br />
ki, üç gündür açım. Beni baglayıp, yemek de vermediler. Allahü<br />
teâlâ için bana acıyın, dedi. Besi de çöreklerini ona verip,<br />
yine su ile iftâr etdiler. Ba’zı rivâyetde o esîr sirk ehlinden idi.<br />
Bu rivâyet delîl olur ki, ehl-i sirkden de olsalar, esîrlere yiyecek<br />
verilirse, sevâb olacagı anlasılmakdadır. (Meâlim-üt-tenzîl)de<br />
böyle yazılıdır.<br />
Rivâyet olunur ki, dördüncü gün sabâhladılar. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” ellerinden tutup, Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine<br />
götürdüler. Hazret-i Habîb-i ekrem onları, açlıkdan kus<br />
yavrusu gibi titrerler seklde gördüler. Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hazretlerine buyurdu ki, yâ Alî! Bizi üzüntüye gark etdin.<br />
Kalkıp bunları aldı. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
yanına vardı. Fâtımayı mihrâbında gördü ki, karnı arkasına<br />
yapısmıs ve mubârek gözleri çukura gitmis. Üzüntüsü dahâ da<br />
artdı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil oldu ve dedi ki; Yâ<br />
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri mubârek etsin.<br />
Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerîme gönderdi. (Hel etâ) sûresini<br />
okudu. Rivâyet olundu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” bunları bu hâlde görünce buyurdular ki:<br />
(Yâ kızım Fâtıma! Baban üç gündür ta’âm yimemisdir.)<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Medîneden dısarı gitdi.<br />
Gördü ki, bir arab kuyudan su çekip, davarına su verir. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” araba dedi ki, yâ kisi, sana ücret ile su çekeyim<br />
mi. O da hos [iyi] olur dedi. Her kovaya bir avuç hurmaya<br />
ücret ile pazarlık etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” su çekmege basladılar. Yeteri kadar çekip, son kovayı<br />
çekdiklerinde, Allahü teâlânın hikmeti, kovanın ipi kopup, ko-<br />
– 287 –<br />
va kuyuya düsdü. Arab, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek<br />
yüzüne bir tokat vurdu. Getirip, hesâbınca hurma verdi. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” mubârek elini, o derin kuyuya sokup,<br />
kovayı çıkardı. Arabın eline verdi. Sonra da koyup, gitdi. Hazret-<br />
i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanına varıp, hurmayı<br />
önlerine koydu. Hurmayı yir iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” bakdı. Mubârek yüzünde tokat eserini gördü. Dedi<br />
ki, yâ Alî, yüzünüzde bir iz vardır; bu nedir. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gizleyip, birsey yokdur, buyurdular. Bu tarafda ise<br />
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, kovayı kuyudan alıp, arabın<br />
eline verip gitmisdi. Arab da hayret etmisdi. Düsündü ki,<br />
eger bu kisinin dîni ki, Muhammed dînidir. Hak din olmasa idi,<br />
bu derin kuyudan kovayı nasıl çıkarırdı. Kendi kendisine dedi<br />
ki, bir el ki böyle küstâhlık etmis olsun, o el bana lâzım degildir<br />
deyip, hazret-i Alîye vuran elini kesip, eline aldı. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin huzûrlarına gitmek üzere yola koyulup,<br />
geldi ve kapıyı çaldı. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
kapıya çıkıp, gördügü gibi, acele ile geri içeri girip, dedi ki;<br />
yâ Resûlallah! Bir arab gelmis. Elinde kendinin bir kesik eli<br />
var. Kanı akar. Aglar. Sizi görmek ister. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! O<br />
arab edebsizlik eden arabdır. Söyle içeri gelsin. Varıp, söyledi.<br />
Arab içeri girdikde, hazret-i Habîbullah o arabı o hâl üzere görüp,<br />
üzüldü. Ona dedi ki, niçin böyle hatâya düsdün, hatâ isledin.<br />
Arab aglıyarak, küstâhlıgının özrünü dileyerek îmâna geldi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kesik elini yerine<br />
koyup, mubârek agzının suyunu sürüp, düâ buyurdu. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile arabın eli sapasaglam<br />
oldu.<br />
Onuncu Menâkıb: (Menkıbe-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ”.) Rivâyet olunur ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri; Aliyyül Mürtedâ hazretlerine buyurdular<br />
ki, (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâyı sever misin!)<br />
Hazret-i Alî dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah.) (Beni sever misin.)<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi, (Evet, yâ Resûlallah.) Buyurdu<br />
ki, (Fâtımayı sever misin.) Dedi ki (Evet, yâ Resûlallah!).<br />
Buyurdu ki (Hasen ve Hüseyni sever misin.) Dedi ki, (Evet, yâ<br />
Resûlallah!) Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-<br />
– 288 –<br />
lem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl<br />
sıgdırırsın!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mu’ciz süâl beyânlarına<br />
cevâb veremedigini beyân etdi. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” buyurdular ki; bunda üzülecek ne vardır.<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâyı sevmek, îmândan ve akldandır.<br />
Muhammed aleyhisselâmı sevmek îmândandır. Beni sevmek<br />
sehvetindendir. Hasen ve Hüseyni sevmek tabî’atındandır, dedi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” acele, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına gelip, o cevâbı<br />
söyledi. Resûlullah buyurdu ki, (Demek olur ki, bu yemis nübüvvet<br />
agacının yemisidir.) Ya’nî yâ Alî, bu cevâb senin degildir.<br />
Fâtımanın cevâbıdır. Bu cevâbda derin ilm vardır. Düsünmelidir.<br />
Onbirinci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 250.ci sahîfesinde<br />
buyuruluyor ki: (Bahr-ül-Ulûm) adındaki tefsîrde bildirilen<br />
hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû<br />
Bekrdir. Dinde en kuvvetli olan Ömerdir. Hayâsı en çok olan,<br />
Osmândır. Islâmiyyetde her süâli cevâblandıran Alîdir. Halâl ve<br />
harâm olanları en iyi bilen Mu’âzdır. Kur’ân-ı kerîmi en güzel<br />
okuyan Ubeyy bin Kâ’bdır. Münâfıkları tanıyan, Huzeyfetibni<br />
Yemândır. Îsâ aleyhisselâmın zühdünü görmek isteyen Ebû Zerin<br />
zühdüne baksın! Cennet, Selmân-ı Fârisîye âsıkdır. Hâlid bin<br />
Velîd, Allahın kılıcıdır. Hamza, Allahü teâlânın arslanıdır. Hasen<br />
ve Hüseyn Cennet gençlerinin en üstünüdür. Ca’fer bin Ebî<br />
Tâlib, Cennetde meleklerle berâber uçar. Cennet kapısını ilk<br />
açacak olan Bilâldir. Benim Kevser havuzumdan ilk içecek olan<br />
Suheyb-i Rûmîdir. Kıyâmet günü melekler ilk önce Ebüdderdâ<br />
ile müsâfeha eder. Her Peygamberin bir arkadası vardır. Benim<br />
arkadasım Sa’d bin Mu’âzdır. Her Peygamberin Eshâbından<br />
seçdikleri vardır. Benim seçdiklerim, Talha ve Zübeyrdir. Her<br />
Peygamberin mahrem islerini gören yardımcısı vardır. Benim<br />
yardımcım, Enes bin Mâlikdir. Her ümmetde hakîm vardır.<br />
Benim ümmetimde hikmeti çok söyliyen Ebû Hüreyredir.<br />
Hassân bin Sâbitin sözleri Allah tarafından te’sîrlidir. Ebû Talhanın<br />
harb meydânındaki sesi, bir fırka askerden dahâ kuvvetlidir)<br />
buyurdu. (Bahr-ül-ulûm) kitâbını yazan Alâüddîn Alî<br />
Semerkandî sekizyüzaltmıs (860) senesinde, Anadoluda Lâ-<br />
– 289 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:19<br />
rende sehrinde vefât etmisdir.]<br />
Onikinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, sahîh hadîsler bâbında,<br />
Sa’d bin Ebî Vakkâsdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
Alîye “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, (Senin ile<br />
ben, Hârûn ile Mûsâ “aleyhimesselâm” gibiyiz. Benden sonra<br />
Peygamber yokdur.) Türpüstî “rahimehullah” dedi ki, Resûl-i<br />
ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Tebûk gazâsı<br />
için yola çıkdıklarında, hazret-i Alîyi Medînede Ehl-i beyti<br />
üzerine halîfe bırakdı. Emr etdi ki, onların islerini görsün. Münâfıklar<br />
isitip, birbirine dediler ki, Alîyi halîfe bırakmakdan<br />
maksadı, onun yanında bulunmasından [sohbetinden] sıkıldıgı<br />
için idi. [Münâfıklar böyle dediler.] Hazret-i Alî münâfıkların<br />
bu sapık sözlerini isitdi. Silâhını kusanıp, çıkdı. Resûlullah “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem” (Cürf) adlı menzilde konaklamıs idi.<br />
Huzûr-ı serîflerine varıp, dediler ki, yâ Resûlallah! Münâfıklar,<br />
bu kölenizi halîfe etmenizin sebebini, yanınızda götürünce sıkılacagınızdan<br />
ötürü oldugunu söyliyorlar. Habîb-i Muhterem<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Münâfıklar yalan<br />
söylüyorlar! Seni Medînede bırakdıklarıma halîfe yapdım. Geri<br />
dön. Benim ehlime ve senin ehline halîfem ol. Yâ Alî! Benim<br />
ile; Mûsâ aleyhisselâm ile Hârûn aleyhisselâmın oldugu gibi olmak<br />
istemez misin! Nitekim Hak celle ve alâ buyurur; (A’râf<br />
142.ci âyet) (Mûsâ, kardesi Hârûna, kavmimde halîfem ol! dedigini<br />
haber vermisdir.))<br />
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân edip, dediler ki,<br />
bu hadîs-i serîf o hadîs-i serîflerdendir ki, râfizî ve diger sî’a fırkaları<br />
bunu sened olarak almıslardır. Bu hadîs-i serîfe göre hilâfet,<br />
muhakkak hazret-i Alînin idi. Baskasının halîfe olmasına<br />
kendisi râzı olmusdur. Bu fırkalar ihtilâf etdiler. Râfizîler Sahâbe-<br />
i güzîni hazret-i Alî üzerine baskasını üstün tutdukları<br />
için, tekfîr etdiler. Ba’zıları da çok taskınlık edip, hazret-i Alîyi<br />
de tekfîr etdiler ki, kendi kötü düsüncelerince hilâfet kendinin<br />
hakkı idi. Niçin taleb etmege gayret etmedi. Bu tâife mezheblerinin<br />
çok asırılıgı cihetinden ve akllarının çok fesâdından,<br />
bunlar muhâtab kabûl edilmemis ve sözlerine cevâb verilmemisdir.<br />
– 290 –<br />
Kâdî “rahimehullah” buyurmusdur ki, bu sözleri söyliyen<br />
kimsenin küfründe sübhe yokdur. Zîrâ bir kimse ki, bütün ümmeti<br />
tekfîr eder, ilk asrı tekfîr eder. Muhakkak ki, nakl edilen<br />
dîni bâtıl kılmıs olur. Islâmı kötülemis olup, Allahü teâlâ muhâfaza<br />
etsin, kâfir olur. Ammâ Gulât-ı râfizîden baskası, bunların<br />
yolundan gitmemisdir. Imâmiyye ve ba’zı mu’tezile; Sahâbe<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîden “radıyallahü<br />
teâlâ anh” önce digerlerini halîfe seçdikleri için hatâ etdiler,<br />
derler. Ancak tekfîr etmezler. Hâlbuki bu hadîs-i serîfde<br />
bunların hiçbirine delîl yokdur. Belki bunda hazret-i Alînin<br />
“radıyallahü anh” fazîletinin isbâtı için delîl vardır. Ammâ gayriden<br />
efdal olmasına ve gayri ile misilli olmasına kinâye yokdur.<br />
[Baskalarından üstünlügü veyâ berâberligi anlasılmamalıdır.]<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
sonra halîfe olacagına isâret yokdur. Zîrâ bu sözü Tebûk gazâsına<br />
gitdikleri vakt, Medîne-i münevverede kendi yerine geçirmelerinde<br />
buyurdular. Yukarıda zikr olundu. Bu sözü kuvvetlendiren<br />
odur ki, hazret-i Hârûn aleyhisselâm hazret-i Alîye<br />
benzetilmisdir. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâmdan sonra<br />
[Hârûn aleyhisselâm] halîfe olmadı. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından<br />
meshûr rivâyete göre kırk yıl sonra vefât etdi. Dediler ki,<br />
o vefât etdiginde onu halîfe yapmadı. Rabbine münacât etmege<br />
giderken, onu yerine halîfe yapdı. [Hârûn aleyhisselâm ondan<br />
sonra halîfe olmadı.]<br />
Onüçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, anlatılan menâkıbın<br />
meshûr olan hadîs-i serîflerinde zikr olunmusdur. Hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurmusdur ki, ekin dânesini bitiren<br />
ve insanı halk eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ümmî<br />
olan Nebî “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni kasd ederek;<br />
(Alîyi ancak mü’minler sever. Alîye ancak münâfıklar bugz<br />
eder!) buyurmusdur.<br />
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” buyurmuslar ki, bu hadîs-<br />
i sahîhin ma’nâsı sudur. Muhakkak ki bir kimse, hazret-i<br />
Alînin “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” yakınlıgını, Resûlullahın hazret-i Alîye sevgisini<br />
bilir ve hazret-i Alîden sâdır olan seyleri islâmın yayılmasında<br />
ve islâmda hizmetlerini düsünerek, bu sebebler ile hazret-i<br />
Alîye muhabbet ederse, o kimsenin îmânın sıhhatine delîller-<br />
– 291 –<br />
den olur. Allahü teâlânın râzı oldugu ve islâma hizmetleri ve yukarıdaki<br />
sebeblerin aksine Alîye “radıyallahü teâlâ anh” bugz<br />
ederse, o muhabbet eden kimsenin zıddı olup, nifâkı siddetli<br />
olur. Fesâdı çok olur. Allahü teâlâ muhâfaza etsin.<br />
Ondördüncü Menâkıb: Yukarıda bahs edilen hadîs-i serîflerden<br />
sonra, Sehl ibni Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki: (Hayber günü muhakkak ben bu<br />
bayragı yarın bir sahsa veririm. Allahü teâlâ onun üzerinde feth<br />
müyesser eyler. O sahs Allahü teâlâ hazretlerini ve Resûlünü<br />
sever. Allahü teâlâ hazretleri ve Resûlü de onu severler.) O günün<br />
sabâhında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûr-ı serîflerine sür’atle varanlardan her biri ümîd ederler ki,<br />
bayrak kendisine verilsin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki, (Alî bin Ebî Tâlib nerededir.). Dediler,<br />
yâ Resûlallah, hazret-i Alînin gözleri agrıyor. Buyurdular ki,<br />
(Adam gönderin, getirsinler). Vardılar, getirdiler. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek tükrügünü, hazret-i<br />
Alînin gözlerine sürdü. Agrıdan kurtuldu. Sanki hiç agrı görmemis<br />
gibi idi. Alemi [bayragı] hazret-i Alîye verdi. Hazret-i Alî<br />
dedi ki, yâ Resûlallah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar<br />
muhârebe edecegim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Rıfk ve sükûn üzere hareket eyle. Hattâ<br />
onların topraklarına gir. Sonra onları islâma da’vet et. Allahü<br />
teâlânın islâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber ver.<br />
Allahü tebâreke ve teâlânın senin sebebin ile bir sahsa hidâyet<br />
vermesi, muhakkak kırmızı develerin olup, sadaka vermenden<br />
hayrlıdır.)<br />
Onbesinci Menâkıb: (Mesâbîh)in yine hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ile alâkalı menâkıbın hadîs-i serîfler kısmında,<br />
Imrân bin Hasîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Alî benden, ben de Ondanım. Alî bütün<br />
mü’minlerin velîsidir.) Sârîh Tayyibî “rahmetullahi teâlâ<br />
aleyh” beyân etmisdir. Kâdî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular<br />
ki: Sî’a tâifesi dediler ki; tasarruf edici hazret-i Alîdir. Ve dediler<br />
ki, hadîs-i serîfin ma’nâsı budur ki, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”, tasarruf etdigi herseyde hazret-i Alî ta-<br />
– 292 –<br />
sarrufa müstehak olur. Mü’minlerin islerini görmek de tasarrufa<br />
girer. Onun için hazret-i Alî mü’minlerin imâmıdır. Biz onlara<br />
deriz ki, mü’minlerin velîsi olmagı, halîfe (imâm) olmak<br />
ma’nâsına anlamak dogru olmaz. O zemân bütün mü’minlerin<br />
islerini de üzerine almak îcâb eder. Zîrâ Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında mü’minlerin bütün<br />
islerini kendileri görürdü. Ancak vâcib oldu ki, vilâyeti [velî<br />
olmagı], muhabbet ve buna benzer seyler sekliyle anlamalıdır.<br />
Onaltıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de bahs edilen<br />
menâkıbın meshûr hadîs-i serîfler kısmında, Abdüllah ibni<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini<br />
birbiri arasında kardes kıldı. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sonraya kaldı. Mubârek gözlerinden yas akar [ya’nî<br />
aglar idi]. Dedi ki; Yâ Resûlallah! Sahâbe-i güzîni aralarında<br />
kardes kıldın. Beni kimse ile kardes yapmadın. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Sen benim dünyâda<br />
ve âhıretde kardesimsin.) (Tirmizî) rivâyet etmisdir.<br />
Onyedinci Menâkıb: Yine yukarıdaki hadîs-i serîfden sonra,<br />
Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.<br />
Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir<br />
pismis kus var idi. Buyurdular ki; (Allahım! Bana mahlûklarından<br />
en çok sevdigini gönder!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” geldi. Berâberce yidiler. (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki,<br />
bu hadîs-i serîf hasen ve garîbdir. Sârih Türpüstî (Allahü teâlâ<br />
ona hayrlar versin) “rahimehullah” bu hadîs-i serîfin serhinde,<br />
fesâhat ve belâgat ile genis bir mukaddemeden sonra buyurmus<br />
ki, bu bir hadîsdir ki, mübtedi’ler [yoldan çıkmıslar] bunun<br />
ile oklarını bileyip, bunu vesîle yapıp, hazret-i Ebû Bekrin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine hücûm ederler. Hâlbuki o<br />
hazretin hilâfeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin intikâlinden [vefâtından] sonra, bu ümmetde<br />
müslimânların icmâ’ı ile sâbit olan ahkâmın evvelidir. Dîni<br />
ayakda durduran direklerin en saglamıdır. Bu hadîs-i serîf,<br />
hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” birinci halîfe ol-<br />
– 293 –<br />
masını ve diger Sahâbeden üstün olmasını îcâb etdiren sahîh<br />
hadîsler ve buna ilâve olarak Sahâbe-i kirâmın “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” icmâ’ı karsısında mukâvemet edemez.<br />
Zîrâ bu bahs edilen hadîs-i serîf, nakl ehli için mekâle [bend]<br />
vardır. Bu misilli hadîs icmâ’ın hilâfı üzerine olmak câiz olmaz.<br />
Husûsan o Sahâbe ya’nî Enes “radıyallahü teâlâ anh” ki, bu<br />
hadîs-i serîfi rivâyet etdi. Eshâb-ı kirâmın icmâ’ında [ya’nî hazret-<br />
i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halîfe seçiminde] hayâtda<br />
idi. Eshâb-ı kirâm bu hadîs-i serîfi isitdikleri hâlde icmâ’<br />
etmislerdir. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bu hadîs<br />
sâbit ise, ma’nâsı bozulmıyacak seklde te’vîl edilebilir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, en çok<br />
sevdigini, gönder buyurması, en çok sevdiklerinden birini gönder<br />
ma’nâsınadır. Çünki, Resûlullah da Allahü teâlânın yaratdıkları<br />
içindedir. Allahü teâlânın en çok sevdigi Odur. Bu misilli<br />
kelâm arabîde çokdur. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Resûlullahdan dahâ sevgili olması düsünülemez. Eger denilirse<br />
ki, dinde Allahü teâlânın en sevdigi kul odur. Biz de öyle<br />
deriz. Sahîh nass ve icmâ’ı ümmet ile bildirilmisdir. Muhakkak,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
amcası ogullarından kendisine sevgili olanı murâd etdiler. Zîrâ<br />
Resûlullah hazretlerinin ba’zan olur idi ki, inci dökülen kelâmları<br />
mutlak olurdu. Ba’zan sartlı olurdu. Ba’zan umûmî olurdu.<br />
Ba’zan husûsî olurdu. Fehm sâhibi olan bilirdi. Türpüstînin<br />
açıklaması sona erdi. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin akabinde,<br />
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, ne<br />
zemân ki Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
süâl sorardım. Cevâb verirdi. Ben susunca o baslardı.<br />
Onsekizinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de bu hadîs-i serîfden<br />
sonra, hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki,<br />
(Hikmetin evi benim. Kapısı Alîdir!) Tirmizî rivâyet etmisdir<br />
ki, bu hadîs-i serîf garîbdir. Muhyissünne Begavî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Mesâbîh)in yazarıdır. Buyurdular ki, Süreykden baska,<br />
vesîka olan hiçbir kitâbda bildirilmemisdir, Onun isnâdı karârsızdır.<br />
Sârih Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki,<br />
sî’a fırkası bu hadîs-i serîfi delîl göstererek, derler ki, muhakkak;<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerin-<br />
– 294 –<br />
den ilm ve hikmet almak Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mahsûsdur.<br />
Gayrileri alamaz. Illâ Alî “kerremallahü vecheh” vâsıtası<br />
ile alır. Zîrâ eve dâhil olunmak [eve girmek] kapısından olur.<br />
Allahü teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde buyurmusdur ki; (...<br />
Evlerinize kapılarından girip çıkınız) [Bekara sûresi 189.cu<br />
âyet-i kerîme meâli.]. Hâlbuki onlara bu hadîs-i serîfde hüccet<br />
[sened] yokdur. Cennet evi hikmet evinden dahâ genis degildir.<br />
Cennet evinin ise sekiz kapısı vardır. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin<br />
akabinde Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, hazret-i Alîyi da’vet etdi. O gün Tâife gönderdi.<br />
Onunla gizli söylesdi. Insanlar söylediler ki, muhakkak<br />
amcasının oglu ile gizli söylemesi uzadı. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Onun ile ben degil,<br />
Allahü teâlâ gizli konusdu.) Sârih Tayyibî “rahimehullahü<br />
teâlâ” söyle açıklamısdır. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
bana emr eyledi ki, hazret-i Alî ile gizli konusayım. Ben derim<br />
ki, o gizli söylesdikleri kelâm, ilâhî sırlara âid sözler ve gayba<br />
âid sırlar idi. Yine (Mesâbîh)i serîfde o menâkıbın sonunda,<br />
Ümm-i Atiyyeden “radıyallahü anhâ” rivâyet edilmisdir. Dedi<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri gazâya<br />
bir bölük asker gönderdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh ve kerremallahü vecheh” onların içinde idi. Ben, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim,<br />
mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Alîyi tekrâr<br />
görünceye kadar, bana ölüm verme!)<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi<br />
bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, bize haber ver ki, biz<br />
de bilelim ve evvelki muhabbetimizden de çok muhabbet edelim.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki, (Varın Alîyi çagırın! Ondan haber alırsınız!) Eshâbdan<br />
biri hazret-i Alîyi çagırmaga gitdi. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” gelmeden, Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdu ki, (Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz,<br />
o kimse karsılıgında size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)<br />
Dediler ki, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa!)<br />
– 295 –<br />
Dediler, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)<br />
buyurdukda, baslarını asagıya salıp, cevâb vermediler.<br />
O sırada hazret-i Alî, se’âdet ile geldiler. Hazret-i Fahr-i<br />
âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki, (Yâ Alî! Bir kimseye iyilik eylesen ve o sana<br />
mukâbelesinde kötülük yapsa, ne yapardın!), (Yâ Resûlallah!<br />
Iyilik ederdim.) (Tekrâr kötülük yapsa!), (Yine iyilik ederdim.)<br />
Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri<br />
ardınca yedi def’a süâl buyurdular. Yedisine de, hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” (iyilik ederdim) dedikden sonra, dedi<br />
ki, (O kimseye ben iyilik etdikce, o karsılıgında bana kötülük<br />
yapsa, yine ben ona iyilik ederdim,) deyince, cümle Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki;<br />
(Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi bu kadar riâyet edip, sevip, muhabbet<br />
etdiginiz kadar var imis.) Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için böyle<br />
süâl sormadılar. Maksadları hazret-i Alînin yüksek mertebesine<br />
ve derecesine vâkıf olmak için, süâl etmislerdir.<br />
Yirminci Menâkıb: (Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” mu’cizesine isâret): Birgün, Sultân-ı Enbiyâ ve<br />
Resûl-i müctebânın huzûrlarına üç kimse geldi. Biri hazret-i Ibrâhîm<br />
aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın<br />
kavminden, biri hazret-i Îsâ aleyhisselâmın kavminden<br />
idi. “Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.” Hazret-i Ibrâhîm<br />
kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün<br />
Peygamberlerin büyügü ve efdali benim diyorsun. Nereden<br />
bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün.<br />
Hazret-i Ibrâhîme Allahü teâlâ halîlim demisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri, hazret-i Ibrâhîme halîlim dedi ise,<br />
bana habîbim demisdir. Kisinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu<br />
mu [sevgilisi mi]. O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı.<br />
Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip,<br />
kalbden (Eshedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîkeleh. Ve<br />
eshedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.) dedi. Ondan<br />
sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki,<br />
yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem<br />
yüksekdir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Nere-<br />
– 296 –<br />
den inanalım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben,<br />
diger Enbiyâdan yüksekdir. Isitdik ki, Allahü teâlâ , hazret-<br />
i Mûsâya kelîmim demisdir. Her zemân Tûr-i sînâya çıkarıp,<br />
kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i<br />
Âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya kelîmim dedi ise, bana<br />
habîbim, demisdir. Eger hazret-i Mûsâyı Tûr-i sînâya çıkardı<br />
ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile<br />
burakı donatıp, gökleri, yerleri, arsı ile kürsîyi ve Cennet ve<br />
Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyr etdirdi. Kabe<br />
kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü teâlâ bana o seklde<br />
ihsânlar ve nihâyetsiz lutfler eylemisdir ki, hicâbı aramızdan<br />
kalkmısdır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz<br />
za’îf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri<br />
bana va’d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim<br />
rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i serîfe getirmeyi âdet<br />
hâline getirip, terk eylemese, bin kerre rahmet eyler. Ve Cennet<br />
içinde bin derece verir. Bin günâhı mahv olur. Bin altın sadaka<br />
vermiscesine sevâb verir. Hazret-i Ebû Hüreyre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ve hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet etmislerdir ki, o kimse de birsey söyliyemeyip, cevâba<br />
kâdir olmayıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile<br />
parmak kaldırıp, (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne<br />
Muhammeden abdühü ve resûlüh) dedi. Ondan sonra, hazret-i<br />
Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed!<br />
Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden<br />
yakınım ve sevgiliyim. Seyyidil evvelin ve âhırîn benim, dersin.<br />
Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın rûhullah oldugunu isitmedin mi.<br />
Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi. Fahr-ül kevneyn ve<br />
Resûl-i sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,<br />
(Varın, Alîyi çagırın.) Eshâbdan birisi gidip, hazret-i Alîyi çagırdı.<br />
Hazret-i Alî geldikden sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o<br />
kimseye buyurdu ki, (Bir eski mezâr ki, ondan eski mezâr olmasın.<br />
Var Alîye göster.) O kimse dedi, falan yerde bir mezâr<br />
vardır. Bin yıllık mezârdır. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Var o mezârın üzerine<br />
üç kerre çagır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
emri ile ne zuhûr edecekdir.) Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
– 297 –<br />
teâlâ anh” o mezârın üzerine varıp, bir kerre (yâ Ya’kûb!) diye<br />
çagırdı. Allahü tebâreke ve teâlânın emr-i serîfi ile mezâr orta<br />
yerinden yarıldı. Bir def’a (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. Mezâr açıldı.<br />
Bir def’a dahâ (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. O sırada mezâr içinden<br />
bir nûrânî pîr kalkdı. Saçları uzamıs. Basından topragı saça<br />
saça ayak üzerine durup, yüksek sesle söyledi ki, (Eshedü en<br />
lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîke leh. Ve eshedü enne Muhammeden<br />
abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-<br />
i Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna<br />
gitdiler. Bu açık mu’cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna<br />
geldiler. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” kavminden<br />
olan kimse müslimân oldu.<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
bütün menkıbeleri yerine yalnız bu kifâyet eder. Habîb-i<br />
ekrem ve Nebiyy-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine, Allahü teâlâdan Medîne-i münevvereye hicret<br />
emr olundu. Sultân-ı kâinâtın dösegine hazret-i Alî girsin<br />
deyip, Allahü teâlâ tarafından emr edildi. Mekke-i Mükerremede<br />
kalıp, gerek se’âdethânelerinin isleri olsun, gerek kendileri<br />
ile alâkalı emânetleri sâhiblerine ulasdırmak olsun ve gerekse<br />
Mekke-i Mükerremede kalan Sahâbîyi gözetmek olsun,<br />
cümle hizmetleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sipâris buyurdular.<br />
O gece kâfirler Sultân-ı kâinâtın evinin etrâfını kusatmıslar<br />
idi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ kendi lütfundan bütün<br />
kâfirlere uyku verdi. Seytân aleyhilla’ne de kâfirler ile berâber<br />
idi. O da uyudu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile çıkıp,<br />
se’âdet ile yürüyüverdiler. Allahü teâlâ azze sânühü azamet-i<br />
kibriyâsı ile, hazret-i Mikâîle ve hazret-i Isrâfîle “aleyhimesselâm”<br />
hos hitâb edip, buyurdu ki, siz çok çabuk Alînin yanına<br />
yetisin. Kâfirler bir hatâ ederler. Göz açıp-kapayıncaya kadar,<br />
bu iki sultân yetisip, hazret-i Mikâîl hazret-i Alînin bası ucunda<br />
oturup, hazret-i Isrâfîl, mubârek ayakları tarafında oturup, düâ<br />
ederler idi. Bir zemândan sonra seytân aleyhilla’ne uykudan<br />
uyanıp, yüksek ses ile çagırdı ki, vay Muhammed kaçdı. Mel’ûn,<br />
insan sûretinde kâfirlere görünürdü. Mel’ûna dediler ki, nereden<br />
bildin. Ben bilirim ki, ben uyku nedir bilmezdim. Bu gece<br />
– 298 –<br />
uyudum. Muhammed bana sihr edip, uyutdu; dedi. Ondan sonra<br />
bütün kâfirler birden hücûm edip, içeri girdiler. Hazret-i Alîyi<br />
Resûl-i ekremin döseginde gördüler. Resûl-i ekremi sordular.<br />
O da bilmem diye cevâb verdi. Acele ile dısarı çıkdılar.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ertesi gün o kadar kâfirlerin arasından<br />
çıkıp, Kâ’be-i serîfde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” se’âdetle oturdukları bir makâm var idi, o makâma<br />
varıp, devletle ve sevketle oturdu. Resûlullah hazretlerinde<br />
her kimin emâneti var ise, gelsin, benden alsın diye seslendi.<br />
Emâneti olanlar gelip, emânetlerini aldı. Bir kimsenin emâneti<br />
kalmayıp, cümlesini sâhiblerine teslîm eyledi. Mekke-i Mükerremede<br />
Eshâb-ı güzînden kimse kalmamıs idi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethâneleri<br />
Mekke-i Mükerremede idi. Hazret-i Alî de Mekke-i Mükerremede<br />
idi. Bir zemândan sonra, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri emr eyledi ki, hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” se’âdethânelerini kaldırıp, Medîne-i Münevvereye<br />
alıp, götürsün. Hazret-i Sâh-ı Merdân ve sîr-i yezdân<br />
se’âdet ile kalkıp, Kureys kâfirlerinin cem’iyyetlerine varıp, dedi<br />
ki, insâallahü teâlâ yarınki gün Medîne-i Münevvereye gidecegim.<br />
Eger bir kimsenin bir sözü var ise ben burada iken söylesin.<br />
Cümlesi baslarını asagı salıp, hiçbirisi cevâb vermedi.<br />
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” gitdikden sonra, Ebû<br />
Cehl la’în dedi ki, yâ Kureysin büyükleri. Niçin söylemezsiniz.<br />
Mâdem ki, hazret-i Muhammedin evi buradadır. Bizim ile düsmanlık<br />
etmez. Her birisi Ebû Cehlin yanınca söyle böyle yaparız,<br />
dediler. Sonra hazret-i Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” yalvardılar<br />
ki, var kardesinin ogluna nasîhat eyle ki, Muhammedin<br />
evini götürmesin. Yoksa fesâd olur [aramız açılır]. Hazret-i Abbâs<br />
kalkıp, imâm-ı Alînin huzûruna varıp, bu konusulanları<br />
söyledikde, sâh-ı merdân [Alî “radıyallahü anh”] buyurdular ki,<br />
yâ amca, insâallah ben yarın, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin se’âdethânelerini götürürüm. Her<br />
kim yoluma gelirse ceng ederim. Hazret-i Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Kureys kâfirlerine bu haberleri verince, huzûrsuz<br />
olup, sehrden çıkarmamak için söylesdiler. Sonra sabâh oldu.<br />
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethânesini kaldı-<br />
– 299 –<br />
rıp, yola revân oldu. Kureysden dört bes kimse, atlarına binip,<br />
hazret-i Alînin yoluna geldiler. Dön geri, yoksa senin ile ceng<br />
ederiz; dediler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yükleri indirip,<br />
kendisi cenge mübâseret eyledi. Allahü teâlâ, hazret-i<br />
Alîye “kerremallahü vecheh” fırsat verip, onlara gâlip geldi.<br />
Sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yerden hâne-i<br />
se’âdetin yüklerini kaldırıp, yola revân oldular. Hazret-i Mikdâd<br />
bin Esved yolda hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
üzerine gelip ceng eylediler. [Mikdâd henüz îmân etmemis idi.]<br />
Hazret-i Alî söyletmeyip, bir darbe ile atından yıkdıkdan sonra,<br />
gögsü üzerine çıkıp, îmâna da’vet eyledi. O da hemen cân-ı gönülden<br />
kabûl edip, müslimân oldu. Hattâ bu sultânın bir oglu<br />
Kerbelâda, hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anh” ugruna<br />
mubârek cânını fedâ edip, sehîd olmusdur. Bu zât Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin büyüklerindendir<br />
ve behâdırlarındandır. Bu hikâyenin tafsîlini [dahâ<br />
genisini] isteyen (SIYER-I NEBÎ)ye mürâce’at etsin. Orada genis<br />
anlatılmısdır.<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh” gâyet fakîr bir hâle geldi. Zîrâ Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Fakîrlik ile ögünürüm!)<br />
buyurdular. O büyük zât, bu hadîs-i serîfi Habîbullahdan isitdikden<br />
sonra, dünyâya aslâ iltifât etmedi. Meselâ, mubârek eline<br />
bin altın geçse, bir dânesi ertesi güne kalsın, demezdi. O gün<br />
hepsini fakîrlere dagıtırdı. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” (Sultân-<br />
ı Eshiyâ) [Cömerdlerin sultânı] buyururlar idi. Bir gün hazret-<br />
i Alî, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerine buyurdular<br />
ki, yâ Hayrünnisâ! Yâ Resûlullahın kızı! Hiç zevcin ve<br />
halâlin Alî için yiyecek bir nesne var mıdır? Zîrâ çok acıkdım.<br />
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, yâ<br />
Ebel-Hasen! O Allahü tebâreke ve teâlâ hakkı için ki, ondan<br />
gayri Allah yokdur. Su ânda hiçbir sey yokdur. Lâkin mendil<br />
ucunda baglı, altı akçe vardır. O akçeleri alıp, pazara varın.<br />
Hem kendiniz için bir nesnecik alın. Hem Hasen ve Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” meyve istediler. Onlar için de bir<br />
mikdâr meyve alın. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” o altı<br />
akçeyi alıp, pazara gitdi. Yolda giderken, bir kimse gördü. Bir<br />
– 300 –<br />
müslimânın etegine yapısıp, durmayıp, çekip, gider. Der ki, artık<br />
seni bırakmam, katlanmaga dermânım kalmamısdır. Yâ<br />
hakkımı ver. Yâ gel senin ile mahkemeye gidelim. O dertli<br />
adam ise, durmadan yalvarır ki, bir kaç gün dahâ lutf edip, bana<br />
mühlet ver. O kimse de der ki, sabra mecâlim yokdur. Zîrâ<br />
benim de çok sıkıntım, darlıgım vardır. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bunların çekismelerini görünce, yanlarına varıp,<br />
süâl buyurdular ki, da’vânız kaç akçedir. Dediler ki, altı akçedir.<br />
Hazret-i Alî kendi kendine dedi ki, bu müslimânı bu elemden<br />
kurtarayım. Nihâyet, hazret-i Fâtımaya bir yol ile cevâb veririm.<br />
O altı akçeyi verip, o müslimânı ızdırâbdan kurtardı. Ondan<br />
sonra hazret-i Alî bir zemân ne cevâb vereyim diye tefekküre<br />
vardı. Bir mikdâr zemân üzüldüler. Sonra yine düsündü ki,<br />
hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” seyyidetün-nisâdır.<br />
Resûlullahın kızıdır. Ne diyecek, dedi. Eli bos se’âdethânelerine<br />
gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” kosarak gelip, zan etdiler ki babaları yemis<br />
getirdi. Gördüler ki, bos geldi; bir nesne getirmedi. Aglamaga<br />
basladılar. Sonra hazret-i Fâtımaya buyurdular ki, yâ<br />
Hayrünnisâ! O altı akçe ile bir müslimânı habsden kurtardım.<br />
Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, güzel yapdın, yâ Imâm. Elhamdülillah<br />
ki, bir müslimânı bunun gibi elemden kurtardın. Böyle buyurmakla<br />
berâber, mubârek hâtırları bir mikdâr mahzûn olur<br />
gibi oldu. Bizim ihtiyâcımız çok idi. Niçin böyle yapdın diyecek<br />
iken, öyle demeyip, hemen Allahü teâlâ hazretleri bize kâfîdir,<br />
dedi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Fâtımanın gamının<br />
oldugunu ve iki seyhzâdenin agladıklarını görünce; mubârek<br />
gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dısarı çıkdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına<br />
varıp, cemâl-i serîflerini müsâhede ederek, bu gamdan kurtulayım<br />
niyyeti ile gitdi. Zîrâ bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek<br />
cemâline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gitdikden<br />
baska, kalbine birçok sürûrlar ve safâlar hâsıl olurdu. Onun<br />
için hazret-i Alî, Sultânı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürmege gitdi. Biraz<br />
gitdikden sonra, yolda bir kisiye rast geldi. Elinde bir besili de-<br />
– 301 –<br />
ve tutar idi. Hazret-i Alîye dedi ki, ey yigit, bu deveyi satarım,<br />
alır mısın. Hazret-i Alî buyurdu ki, hâzır akçem yokdur. O sahs<br />
dedi ki, sana veresiye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, ne kadara<br />
verirsin. Dedi ki, yüz akçeye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, makbûlümdür;<br />
alırım. O da râzı olup, öyle olsun dedi. Deveyi hazret-<br />
i Alîye teslîm eyledi. Hazret-i Alî, deveyi eline alıp, biraz<br />
gitdikden sonra bir baska sahsa dahâ rast geldi. Dedi ki, yâ Alî,<br />
bu deveyi satar mısın. Hazret-i Alî, evet satarım dedi. O sahs<br />
dedi ki, üç yüz akçeye bana verir misin. Hemen vereyim, dedi.<br />
Deveyi o sahsa teslîm eyledi. O sahs da üçyüz akçeyi hazret-i<br />
Alîye temâmen verip, deveyi alıp-gitdi. Hazret-i Alî de sevinip,<br />
dogru pazara gitdi. Yiyecekler ve yemisler alıp, se’âdethânelerine<br />
vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiginde seyhzâdeler sevinip, yemisi<br />
ve ni’metleri aldılar. Yemege basladılar. Hazret-i Fâtımatüz-<br />
zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Alîye bu akçeyi nereden<br />
aldın, diye sordular. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Ondan sonra yemegi yiyip,<br />
nes’elendiler. Sonra, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine<br />
hamd ve senâ ve sükr etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki, yâ Hayrünnisâ! Simdi ben, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisine gideyim. Se’âdet ile<br />
kalkıp, devlethâneden dısarı çıkdı. Biraz gitdigi gibi, karsıdan<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göründü. O sırada<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri<br />
ile otururken buyurmusdu ki, (Varayım, Alî ile Fâtımayı<br />
göreyim.) Se’âdet ile kalkıp, gelirken, hazret-i Alî ile karsılasıp,<br />
tebessüm ederek, buyurdular ki, (Yâ Alî! Deveyi kimden satın<br />
aldın. Kime satdın.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki, (Allahü teâlâ ve Resûlü bilir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Sana deveyi satan Cebrâîl<br />
aleyhisselâm idi. Satın alan Isrâfîl aleyhisselâm idi. O deve<br />
Cennet develerinden idi. Yâ Alî! Sen o müslimânın sıkıntısını<br />
giderdigin için, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri dünyâda<br />
yerine elli hasene verdi. Âhıretde vereceginin hesâbını Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez) “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Mi’râc-ı serîfe çıkdıkları zemânda, dör-<br />
– 302 –<br />
düncü gökde bir aslan gördü. Diller ile anlatılamaz. Hazret-i<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâm<br />
hazretlerine sordular ki, (Yâ kardesim Cebrâîl! Bu aslan<br />
nedir.) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm cevâb verdi, (Yâ Resûlallah!<br />
Yabancı degildir. Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
rûhâniyyetleridir. Yâ Habîballah! Mubârek parmagınızdan yüzügünüzü<br />
çıkarıp, agzına atın, dedi. Hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yüzügü aslanın üzerine atdıgı gibi,<br />
tevâzû’ ve hürmet ile, yüzügü agzı ile aldı. Ondan sonra Sultân-<br />
ı kevneyn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” mi’râcdan indi. Ertesi gün Eshâb-ı güzîne, mi’râcdan<br />
haber verdi. Dördüncü gökde müsâhede buyurdukları aslanın<br />
vasfını serh buyurdukları sırada, hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh” mubârek agzından yüzügü çıkarıp, hazret-i Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin huzûr-ı se’âdetlerine<br />
koydular. Bütün Eshâb-ı güzîn, hazret-i Alînin bu mertebesini<br />
ve bu kerâmetini görünce hayrân oldular. Ne derece<br />
mertebesinin yüksek oldugunu bilip, meyl ve muhabbetleri çok<br />
fazla oldu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”<br />
sân-ı serîflerinde olan âyet-i kerîmeler beyânındadır.<br />
1– Ba’zı âlimler derler ki, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü<br />
anh” mescidde nemâza durmusdu. Bir dilenci düâ etdi.<br />
Bir sey istedi. Hazret-i Alî rükû’a varmıs idi. Parmagındaki<br />
yüzügü isâret ile o dilenciye verdi. Bu is [amel] Allahü teâlâ<br />
hazretlerine makbûl gelip, meâl-i serîfi, (Ancak Allahü teâlâ,<br />
Resûlü ve mü’minlerden îmân edenler, nemâzlarını kılanlar,<br />
rükû’da oldukları hâlde sadaka verenler, sizin velînizdir) olan<br />
âyet-i kerîmeyi gönderdi. [Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîme.]<br />
Isâret: (Kıymetsiz, degeri olmıyan birsey kıymetli bir kimsenin<br />
vermesi ile degerli olur.) Kadr gecesi bütün geceler gibi bir<br />
gece olmasına ragmen; Allahü teâlâ kıymet verdigi için; bin aydan<br />
dahâ kıymetli olmusdur. Ümmetlerin iyisi bu ümmetdir ki,<br />
onların bir tâ’atları yediyüz olur. O mert hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh”dır ki, üç dört arpa ekmegi ve yarım dinârlık bir<br />
gümüs yüzük verdigi için, o mertebelere yükselmisdir.<br />
2– Abbâs ve Talha “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
– 303 –<br />
arasında bir münâzara vâkı’ oldu. Abbâs “radıyallahü anh”<br />
buyurdu ki, hâcılara suyu ben dagıtdıgım için dahâ fazîletliyim.<br />
Talha “radıyallahü anh” buyurdu ki, Beyt-i serîfin kilidini ben<br />
tutarım. Istersem gece orada kalırım. Onun için ben dahâ fazîletliyim.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki, siz<br />
ne dersiniz! Ben sizden on ay evvel yüzümü bu kıbleye dönmüsüm.<br />
Siz o zemân yokdunuz. Allahü Sübhânehü ve teâlâ,<br />
meâl-i serîfi (Hâcılara su vermegi ve Mescid-i harâmı binâ etmegi,<br />
îmân etmek ile ve Allah yolunda cihâd etmek ile bir mi<br />
tutuyorsunuz. Hâyır, böyle degildir. Allah zâlimlere [Resûline<br />
düsmanlık edenlere, Allahü teâlâya sirk kosanlara, dalâletde<br />
kalmakda ısrâr edenlere] hidâyet vermez. Derecesi Allah indinde<br />
en çok olanlar, Allaha îmân edenler, hicret edenler ile<br />
mallarını ve nefslerini Allah yolunda vererek cihâd edenlerdir)<br />
olan âyet-i kerîmeleri gönderdi. [Tevbe sûresi 19-20.ci<br />
âyeti kerîmeleri.]<br />
3– Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib ve Fâtıma ve Hasen<br />
ve Hüseyn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hakkında, (Size<br />
islâmiyyeti bildirdigim ve Cenneti müjdeledigim için, bir<br />
karsılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz!) [Sûrâ<br />
sûresi 23.cü âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Katâde “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, (müsrikler bir cem’iyyetde, görelim<br />
bakalım, Muhammed getirdigi sözler üzerine bir karsılık istiyecek<br />
mi, dediler.) Bu sözler üzerine Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Sa’îd bin Cübeyr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
hazretlerinden rivâyet etmisdir ki, bu karâbetden [yakınlıkdan],<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
hazret-i Alî, Fâtıma ve Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerini irâde etmisdir. Bir kimseye hiçbir<br />
hâlde bunları düsman tutmak lâyık olmaz.<br />
4– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Aliyyül mürtedâ<br />
“kerremallahü vecheh” hazretlerinin pâk dinli olmasını beyân<br />
edip, buyurdular ki [Hicr sûresi 47-48.ci âyet-i kerîmelerinde<br />
meâlen], (Biz o ehl-i Cennetin sadrlarından [gönüllerinden] hıkdı<br />
ve hasedi çıkarırız. Onlar birbirlerine kardes olarak serîrleri<br />
üzere, dâimâ birbirlerine mukâbildirler. Cennetde onlar, eziyyet<br />
ve mesakkat mes etmez. Onlar Cennetden hiç ihrâc olun-<br />
– 304 –<br />
mazlar.) Âlimlerden ba’zısı buyurmuslar ki, bu âyet-i azîme;<br />
hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Talha, hazret-i Zübeyr<br />
ve hazret-i Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”<br />
üstünlüklerini bildirmek için nâzil olmusdur.<br />
5– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; (Ey<br />
mü’minler! Resûlullaha münâcât etdiginiz vaktde, önce sadaka<br />
veriniz! Bu sizin için hayrlıdır. Nefslerinizi sübhe ve mal sevgisinden<br />
en iyi temizleyicidir. Eger sadaka verecek birsey bulamazsanız,<br />
Allah gafûr ve rahîmdir.) [Mücâdele sûresi 12.ci<br />
âyet-i kerîme meâli.] (Münâcât; bir arzûyu gizli olarak söylemekdir.)<br />
Mücâhid buyurdular ki, hiçbir kimseye, bu âyet-i kerîme<br />
ile amel etmek, ittifak düsmedi. Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib,<br />
bu fermân nâzil oldukdan sonra ne zemân Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile münâcât etmek istese<br />
idi, bir sadaka verirdi. Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretleri se’âdet ile buyurdular ki, Emîr-ül mü’minîn Alî<br />
“kerremallahü vecheh” hazretlerinde üç nesne var idi ki, onlardan<br />
biri bende olaydı, bana kırmızı tüylü ve siyâh gözlü develerden<br />
sevgili olurdu. O seylerden birincisi, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kendi kerîmeleri Fâtıma-<br />
tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerini ona verdi.<br />
Ikincisi, Hayber gününde feth için bayragı ona verdi. Üçüncüsü,<br />
necvî âyet-i kerîmesi ile; [(Resûlüme bir sey söyliyeceginiz<br />
zemân, önce sadaka veriniz!) âyet-i kerîmesi ile] o amel etdi.<br />
Derler ki, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bir dinâr altını vardı.<br />
Onu on dirheme ayırdı. On dirhemi tasadduk etdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden on mes’ele<br />
süâl etdi. Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerine nasıl ibâdet edeyim.) Buyurdular ki: (Sıdk ve safâ<br />
ile!) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden<br />
ne isteyeyim.) Buyurdular ki, (Dünyâda ve âhıretde<br />
âfiyet ve magfiret iste.) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Benim üzerime<br />
ne lâzımdır.) Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddesin<br />
buyurdugunu tutmak ve Resûlünün buyurdugunu tutmak.)<br />
Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Ne edeyim ki, benim kurtulusum onda<br />
olsun.) Buyurdular ki: (Halâl yi ve dogru söyle!) Dedi ki:<br />
(Yâ Resûlallah! Râhat ne seydedir.) Buyurdular ki: (Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin dîdârında.) Dedi ki: (Yâ Resûlal-<br />
– 305 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:20<br />
lah! Fesâd nedir.) Buyurdular ki: (Kâfir olmak. Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerine sirk kosmak). Dedi ki: (Yâ Resûlallah!<br />
Vefâ nedir.) Buyurdular ki: (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü<br />
enne Muhammeden Resûlullah!)<br />
Nükte: Allahü teâlâ diledigini azîz, diledigini zelîl eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Mekkeliler<br />
arasında öyle olmus idi ki, her kime söz söylese o kimse yüz<br />
çevirirdi. [Böylece Resûlullahı küçük düsürmek isterler idi.]<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânda [Fussilet sûresi 26.cı âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen]; (Kâfirler, Kur’ân-ı kerîm için, onu dinlemeyiniz! Lagv<br />
ediniz! [Bos seylerdir, diyerek bagırınız!]derlerdi) buyuruldu.<br />
Sonra mertebesini yükselterek (Onun sözünü isitebilmeniz için,<br />
önce sadaka vermeniz lâzımdır.) buyurdu. Dahâ sonra [Hücurât<br />
sûresi dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen]; (Ey mü’minler!<br />
Seslerinizi, Resûlullahın sesinden dahâ yükseltmeyiniz!<br />
Onunla konusurken birbirinizle konusur gibi bagrısmayınız!)<br />
buyuruldu. Dahâ sonra Allahü teâlâ, Resûlullahın Mekkede<br />
durmasına engel olan Mekkelilere karsılık, Onu bir dereceye<br />
yükseltdi ki, Cebrâîl aleyhisselâm ve cümle mukarreb melekler<br />
o dereceye ulasamadı. Onu (Kabe kavseyn) makâmı ile sereflendirdi.<br />
(Isâret): Yalan yere yemîn eden; Harem-i serîfde avlanan,<br />
oruclarında ve nemâzlarında kusûru olanlar, fakîrlere birsey<br />
vererek Allahü teâlânın rızâsını kazanmaga çalısmalıdır. Bu, fakîrler<br />
için ne büyük bir makâmdır.<br />
6– Allahü tebâreke ve teâlâ [Câsiye sûresi 21.ci âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen]: (Dünyâda kötü amel isleyenleri; îmânlı olanlar<br />
ve sâlih amel yapanlar gibi hayâtda ve öldükden sonra müsâvî<br />
kılacagımızı mı zan ediyorlar. Buna ne ile hükm ediyorlar!)<br />
buyurdu. Bu âyet-i kerîme hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
sânının serefi için nâzil olmusdur ki, îmânı dogru idi. Bütün<br />
isleri lâyık ve begenilmis ve riyâsız, yakısır idi. Müsrikler ise<br />
ona derlerdi ki, (Dedikleriniz dogru çıksa bile, Allahü teâlâ bizi,<br />
dünyâda oldugu gibi yine sizden üstün kılar.)<br />
7– Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Ahzâb sûresi 33.cü<br />
âyet-i kerîmesinde meâlen; (Ey Habîbimin Ehl-i beyti! Allahü<br />
teâlâ, sizin günâhsız olmanızı istiyor.) buyurdu. Resûlullah “sal-<br />
– 306 –<br />
lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ehl-i beyti, ervâh-ı<br />
tâhirât ve yakınları ve asîreti, Alî ve Fâtıma ve Hasen ve Hüseyndir<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm”.<br />
Yirmibesinci Menâkıb: Alî “radıyallahü anh” hazretlerinin<br />
üstünlükleri hakkında söylenen haberler beyânındadır.<br />
1– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah ibni Abbâsdan “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” rivâyet eder. Ibni Abbâs “radıyallahü anh” der<br />
ki, meâli serîfi, (Ey Resûlüm! Sen insanları korkutucusun! Her<br />
kavme dogru yolu gösterici birisi vardır) olan, Ra’d sûresi yedinci<br />
âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Korkutucu benim. Alî yol göstericidir.<br />
Yâ Alî! Senin ile gidenler, dogru yolda gidenlerdir.)<br />
2– Rebi’atebni Nâcid, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdular ki, Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni çagırdı ve buyurdu ki,<br />
(Yâ Alî! Îsâ bin Meryem aleyhisselâm” gibisin. Yehûdî ona<br />
bugz etdi. Hattâ vâlidesi Meryem hazretlerine, hâsâ sümme hâsâ<br />
bühtân etdiler. Nasârâ ona muhabbet etdiler. Hattâ onu bir<br />
makâma çıkardılar ki, onun makâmı degil idi.) Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki: Çok kimseler benim yüzümden helâk<br />
olurlar. Ba’zısı beni ifrâtla severler. Diger Sahâbe-i güzîne bugz<br />
ederler. Ben onları sevmem. Ba’zısı bana bugz ederler. Diger<br />
Sahâbeleri severler. Bu iki tâife de Cehennem ehlidir. Ben Nebî<br />
degilim. Bana vahy nâzil olmaz. Lâkin, kudretim oldugu kadar<br />
Kitâb ile amel ederim. Allahü teâlânın tâ’atında ben ne emr<br />
edersem, size vâcibdir. Isteseniz de istemeseniz de yapmanız lâzımdır.<br />
Ma’siyyetde bana itâ’at etmeyiniz. Zîrâ bana itâ’at iyilikdedir.<br />
3– Kays bin Hâris rivâyet eder: Bir kisi Mu’âviye bin Ebî<br />
Süfyândan “radıyallahü anhüm” bir mes’ele süâl etdi. Mu’âviye<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Var [git] hazret-i Alîden süâl et<br />
ki, o benden iyi bilir. O kisi dedi ki, ben bu mes’elede senin cevâbını<br />
isterim. Senin verecegin cevâbı Alînin cevâbından çok<br />
severim. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Sen yalan<br />
söyledin. Sen kötü kisisin. Muhakkak sen, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ilmde mu’azzez ve mükerrem<br />
tutdugu kimseden ikrâh etdin. Buyurdu ki: (Yâ Alî, Sen<br />
– 307 –<br />
benim yanımda, Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” yanında oldugu<br />
gibisin. Benden sonra Peygamber gelmez.) Çok gördüm<br />
ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” onun ile mesveret ederdi.<br />
Eger bir mes’elede müskili olsa idi, Alî burada mıdır, der idi.<br />
Mu’âviye “radıyallahü anh” o kisiye dedi ki, kalk, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ ayaklarına kuvvet vermesin. O kisinin adını kendi<br />
divânından sildi.<br />
4– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki, bir<br />
vakt Mu’âviye “radıyallahü anh” bir hâcetinden dolayı benim<br />
yanıma gelmis idi. Alîden “radıyallahü anh” bahs etdi. Ben dedim,<br />
üç haslet Alî de vardır ki, eger o üçden birisi bende olsaydı,<br />
bana dünyâdan ve içindekilerden sevgili gelirdi. Isitdim ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu,<br />
(Her kim ki ben onun velîsiyim. Alî de onun velîsidir.) [Beni<br />
seven Alîyi de sever.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden isitdim ki, Hayber günü buyurdu: (Yarın<br />
ben bayragı bir kimseye vereyim ki, Allahü teâlâ ve Resûlü<br />
onu severler. Ve o da Allahı ve Resûlünü sever.) Alemi [bayragı,<br />
sancagı] Alîye verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden isitdim ki, buyurdu: (Yâ Alî! Sen benimle;<br />
Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” ile oldugu gibisin.)<br />
5– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet etmisdir.<br />
Buyurdular ki: (O beni mi’râca iletdikleri gece, göklerde hicâblardan<br />
geçdim. Hicâbların arasından bir nidâ edici nidâ etdi<br />
ki, (Yâ Muhammed! Senin baban Ibrâhîm ne güzel babadır. Alî<br />
bin Ebî Tâlib ne güzel kardesdir. Ona hayr ile vasıyyet eyle.))<br />
Hasen-i Basrî, Enes bin Mâlikden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eyler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Üç kimse vardır ki, Cennet onlara müstakdır.<br />
Alî bin Ebî Tâlib, Ammâr bin Yâser, Selmân-ı Fârisî “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”).<br />
6– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki: Bir<br />
gün hazret-i Mu’âviye bana dedi ki, Alîyi sever misin. Ben onu<br />
nice sevmiyeyim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hazret-i Alîye buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen bana,<br />
Hârûnun Mûsâya “aleyhimesselâm” yakınlıgı gibisin!) Bedr<br />
– 308 –<br />
gününde onu gördüm. Muhârebeden dısarıya geldi. Karnından<br />
bir ses gelir ve bir beyt okurdu. O cengden, kılıncı küffâr kanı<br />
ile boyanmayınca dönmedi.<br />
7– Âmileyn Serhabîl Sâbî der ki; Alî Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh” hazretleri, Cemel vak’ası günü, Zeyd bin Serhânı<br />
gördü. Zeyd düsmüs, kan içinde yuvarlanır. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bası yanında durdu. Buyurdu ki: Yâ Zeyd!<br />
Allahü teâlâ hazretleri sana rahmet etsin. Ben seni güvenilir<br />
[emânete sâhib çıkıcı] ve iyi isli bilirdim. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sana Cennet ile müjde vermisdir.<br />
Zeyd, kan arasından elini kaldırıp, dedi ki: Yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Sana da müjde olsun Cennet ile ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” müjde vermisdir. Bu cengde senin<br />
ile bulunmadım ki, ceng edeyim ve safları birbirine vurayım<br />
ve hasmları helâk edeyim. Fekat bunları halka riyâ ve süm’adan<br />
(riyâkârlık) ötürü veyâ dünyâ tamâ’ından ötürü yapmıyayım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Imâm-ı Alî iyilerdendir. Bâgîleri [isyân edenleri] öldürür.<br />
Ona yardım eden iyi seylere kavusur. Ona yardım etmiyen<br />
iyi seylerden uzak kalır, mahrûm kalır.) Bunu isitdim, sevdim<br />
ki, gazâlarda senin ile olayım. Senin dostlarından [yârlarından]<br />
olayım. Bunları dedi ve rûhunu teslîm etdi “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
8– Amr bin el Cûmî rivâyet eder. Ben Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda oturmus idim. Buyurdu<br />
ki, (Yâ Amr!). (Lebbeyk yâ Resûlallah!) dedim. Buyurdu; (Ister<br />
misin ki, Cennetin diregini sana göstereyim.) Dedim, isterim<br />
yâ Resûlallah! O sırada Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oradan geçdi. Buyurdu: (Bu kisi ve bunun ehli Cennetin<br />
diregidirler.) Yine Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
hazretlerinin rivâyeti ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdu ki: (Alî bedende bas menzilesindedir.)<br />
9– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Beni mi’râca iletdikleri o gecede, Cebrâîl aleyhisselâm benim<br />
elimi tutdu. Beni Cennet derecelerinden bir müzeyyen derece-<br />
– 309 –<br />
de oturtdu. Orada bir ayva benim önüme koydu. Ben aldım,<br />
kokladım. Elimde döndürürken, iki bölük oldu. Bir hûrî ondan<br />
dısarı geldi ki, ondan güzel hûrî görmedim.) Dedi ki: (Esselâmü<br />
aleyke yâ Muhammed!) Ben cevâb verdim ve dedim, (Sen kimsin).<br />
Benim ismim (Râdiyye-i Merdıyye)dir. Allahü teâlâ hazretleri,<br />
beni üç seyden yaratmısdır. Yukarı kısmımı anberden,<br />
orta kısmımı kâfurdan, asagı kısmımı miskden. Beni âb-ı hayât<br />
ile yogurdu. Ondan sonra, Hüdâvend-i Cebbâr ve Hâlık-i perverdigâr<br />
bana (Ol!) dedi; oldum. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
beni, kardesin hazret-i Alî ibni Ebî Tâlib için “radıyallahü<br />
anh” yaratmısdır. Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: (Her kim benden ayrıldı. Allahü teâlâdan<br />
ayrıldı. Yâ Alî! Her kim senden ayrıldı. Benden ayrıldı.)<br />
Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Server-i kâinât “aleyhi efdalüs salevât” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Alî bin Ebî Tâlibi zikr etmek [anmak] ibâdetdir.) Hazret-i<br />
Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, ([Allahü teâlâ] Cennet kapısı<br />
üzerine, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah Aliyyün<br />
Nâsır-ü Resûlillah) yazmısdır!) buyurmusdur. Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri gökleri ve yerleri halk etmeden ikibin sene<br />
önce yazmısdır.<br />
10– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
buyurur: Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûrunda idim. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hakkında süâl olundukda, (Hikmeti on cüze taksîm etdiler. Dokuz<br />
cüzünü Alî bin Ebî Tâlibe verdiler. Bir cüzünü sâir (diger)<br />
insanlara verdiler!) buyurdular.<br />
11– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
bildiriyor. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bir gün dısarı çıkdı. Alînin elini kendi mubârek<br />
eli ile tutdugu hâlde, buyurdu ki: (Âgâh olun [uyanık olun].<br />
Her kim, buna bugz eder. Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ve Resûlüne bugz etmis olur. Her kim buna muhabbet eder.<br />
Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine ve Resûlüne muhabbet<br />
etmis olur.)<br />
– 310 –<br />
12– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Her kim hilmde Ibrâhîm aleyhisselâma, hikmetde<br />
Nûh aleyhissalâtü vesselâma, çekdigi sıkıntılarda Yûsüf<br />
aleyhisselâma bakmak isterse; Alî bin Ebî Tâlibe baksın.) Enes<br />
bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-<br />
ı serîflerinde oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “kerremallahü<br />
teâlâ vecheh” geldi. Meclisin ardında oturdu. Resûlullah<br />
hazretleri onu çagırdı. Hattâ önüne oturdu. Buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seni dört haslet ile<br />
benim üzerime mükerrem ve müfeddâl [sâirlerinden ziyâde<br />
meziyyetli] kıldı. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hemen dizleri<br />
üzerine gelip, basını topraga koyup, dedi ki, babam, anam sana<br />
fedâ olsun, yâ Resûlallah! Kölenin efendi üzerine fadlı olur<br />
mu? Buyurdular ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
bir kula ikrâm etmek isterse, gözlerin görmedigi, kulakların<br />
isitmedigi ve bir beserin hâtırına gelmiyen seyi verir!) Enes<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz dedik, yâ Resûlallah! Bize<br />
onu beyân buyur, bilelim. Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri, ona Fâtıma gibi bir zevce nasîb etdi. Ben nasîb<br />
olunmadım. Hasen ve Hüseyn gibi ogullar nasîb etdi. Ben<br />
nasîb olunmadım. Bir kayın ata ona nasîb olundu. Bana olunmadı.)<br />
13– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” hazretlerinin elini tutup, gidiyordu. Zemzem kuyusuna<br />
geldiler. Orada ise bir kavm oturmusdu. Hazret-i Alîye<br />
“kerremallahü vecheh” setm ederlerdi. [Ya’nî onu kötülüyorlardı.]<br />
Ibni Abbâs hazretleri buyurdu ki, beni dönderin. Onlardan<br />
yana geri döndürdüler. [Onların yanına vardılar.] Varıp,<br />
orada durdu ve buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
ve Resûlüne yaramaz sözler söyliyen kimdir. Dediler ki:<br />
Bizim aramızda kimse Allahü teâlâ hazretlerine yaramaz söylemez.<br />
Ve bizim aramızda hazret-i Resûle hiç kimse yaramaz söylemez.<br />
Buyurdu ki, Alî bin Ebî Tâlibe yaramaz söyleyen ve<br />
setm eden, var mıdır. Dediler, evet vardır. Buyurdu ki: Isitin,<br />
ben sehâdet ederim ki, bu kulagım ile isitdim; Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, buyurdu ki: (Her<br />
– 311 –<br />
kim Alîye seb’ eder, muhakkak bana seb’ ederler. Her kim bana<br />
seb’ eder, muhakkak Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine<br />
seb’ eder. Her kim Allahü teâlâ hazretlerine seb’ eder, Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes anı yüz üzerine Cehenneme atar.)<br />
14– Atıyye-tül Ufî der ki: Câbir bin Abdüllahın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” huzûruna geldik. Pîr olmus [ihtiyârlamıs] ve kasları<br />
gözlerini örtmüs idi. Ona, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
muhabbetinden sorduk. Basını kaldırıp, söyle söyledi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
zemân-ı serîflerinde bir kimsenin münâfık oldugunu Alîye<br />
bugz etmesi ve düsman tutması ile anlardık.<br />
15– Sa’bî “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerini<br />
gördü ve buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûrunda, makâm cihetinden en üstününe<br />
ve yakınlık cihetinden en yakınına ve kana’at cihetiyle agniyâsına<br />
[zenginine] bakarak mesrûr olmak isteyen, Alî bin Ebî Tâlib<br />
hazretlerine “radıyallahü teâlâ anh” baksın.<br />
16– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki,<br />
yâ Resûlallah! Senden sonra halkın hayrlısı kimdir, dedim. Buyurdular<br />
ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır.) Dedim, ondan sonra, buyurdular<br />
ki: (Ömerdir). Ondan sonra kimdir. Buyurdular ki:<br />
(Osmândır.)<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, (Yâ Resûlallah!<br />
Alî hakkında hiçbir nesne söylemediniz.) Buyurdular<br />
ki: (Yâ cânım kızım! Alî benim nefsim demekdir. Hiç kimse<br />
gördün mü ki, kendini begensin veyâ kendi hakkında bir sey<br />
söylesin!)<br />
17– Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyn, ceddi Alî bin Ebî Tâlibden<br />
rivâyet eder. Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri buyurdu<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
bana, ilmden bin bâb ta’lîm etdi. Her bâbdan da bin seklini<br />
ta’lîm etdi [ögretdi].<br />
18– Abdüllah el-Kindî rivâyet eder. Mu’âviye bin Ebî Süfyân<br />
hac yapdı ve geldi. Cemâ’at ortasında oturdu. Abdüllah bin<br />
Abbâs ve Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” haz-<br />
– 312 –<br />
retlerinin huzûrlarında Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” elini,<br />
Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” dizi üzerine<br />
koyup, dedi ki, ben Senin amca oglundan hilâfete dahâ lâyıkım.<br />
Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri buyurdu;<br />
niçin. Dedi ki, ondan dolayı ki, ben o halîfenin amcazâdesiyim<br />
ki, onu zulm ile katl etdiler. Ya’nî o Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Abdüllah dedi ki: O hilâfete<br />
senden su sebeb ile dahâ lâyıkdır ki, Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin yakınlıgı senin amcazâden yakınlıgından ileridir.<br />
Hazret-i Mu’âviye bunu isitdi ve susdu. Yüzünü Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine döndürdü.<br />
Dedi ki: yâ Sa’d! Sen hakkı bâtıldan ayırmaz mısın! Bizim lehimize<br />
veyâ aleyhimize olur musun. Sa’d dedi ki: Zulmet yeri<br />
kapladıgı vakt, sabr edemem. Tâ âlem rûsen olsun, gideyim.<br />
Hazret-i Mu’âviye dedi, vallahi ben Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okudum.<br />
Onda bir sey bulmadım. Sa’d dedi: Sen bu sözü kabûl<br />
eder misin. Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden isitdim, Alî bin Ebî Tâlibe buyurdu ki: (Yâ Alî!<br />
Sen hak ilesin. Hak senin iledir.) Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Bir<br />
kimse getir ki, bunu senin ile isitmis olsun. Sa’d dedi ki: Ümmü<br />
Seleme isitmisdir. Râvî der ki; hazret-i Mu’âviye ve o cemâ’at<br />
cümlesi kalkıp, Ümmü Selemenin “radıyallahü teâlâ anhâ” huzûrlarına<br />
vardılar. Dediler ki: Yâ Ümmül mü’minîn! Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sizin rivâyetiniz<br />
ile Sa’d bir hadîs-i serîf söyler. Ümmü Seleme dedi, ne söyler.<br />
Der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
Alîye (Sen hak ilesin, hak senin iledir,) buyurmusdur.<br />
Ümm-ü Seleme hazretleri, dogru söyler. Ben kendi evimde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitdim buyurdu. Hazret-i Mu’âviye yüzünü döndürüp, hazret-i<br />
Sa’d ve sâir Eshâb-ı güzîn hazretlerine bakıp, onlardan özr dileyip,<br />
eger ben bu hadîs-i serîfi önceden isitmis olaydım, dâimâ,<br />
Alî bin Ebî Tâlibin hâdimi olurdum, buyurdu.<br />
19– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
etdi. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Ben ilmin terâzîsiyim. Alî o terâzînin kefeleridir.<br />
Hazret-i Hasen ve Hüseyn ipleridir. Fâtıma alâkasıdır [kefelerin<br />
asıldıgı demiridir] ve benden sonra imâmlar o terâzinin<br />
– 313 –<br />
amûdîdir [düsey demiridir]. O terâzî ile bizim dostlarımızın<br />
amelini tartarlar.) Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdular ki: (Ben ilmin sehriyim.<br />
Alî o sehrin kapısıdır. O kapının halkası Mu’âviyedir.)<br />
20– Hazret-i Mu’âz bin Cebel “radıyallahü anh” rivâyet etmisdir.<br />
Habîb-i Hudâ Resûl-i Müctebâ “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
bir kavmi günâhlarından pâk eder, saçları temâmen dökülen<br />
kimseler gibi ki, bu kavmin evveli Alî bin Ebî Tâlibdir.)<br />
21– Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh” rivâyet<br />
eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”<br />
efendimiz buyurdular ki: Hazret-i Mûsâ bin Imrân “salavâtullahi<br />
aleyhi ve alâ nebiyyinâ” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
istedi ve dedi, yâ Rabbî! Benim kardesim Hârûn vefât<br />
etdi. Sen onu afv et. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri vahy etdi<br />
ki, yâ Mûsâ! Eger, önce ve sonra gelenlerin afvını benden isteseydin<br />
kabûl ederdim. Hüseyn bin Alî bin Ebî Tâlibin kâtilini,<br />
ya’nî Onu sehîd edeni afv etmiyecegim.<br />
Yine hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.<br />
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: Mûsâ bin Imrân “aleyhisselâm” Rabbinden istedi ki, Hüseyn<br />
bin Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rûhunu ziyâret<br />
etsin Onun ziyâretine yetmisbin melek ile geldi. Abdüllah<br />
bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûl-i kâinât,<br />
aleyhi efdalüssalevât hazretleri buyurdular ki: (Hak teâlâ<br />
hazretleri benî Isrâîlden nebîlerine su’izanları ve bugzları sebebi<br />
ile yagmuru men’ buyurdu. Bu ümmetden Alî bin Ebî Tâlibe<br />
adâvet etdikleri için de yagmuru men’ eder.)<br />
22– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibin bu ümmet üzerine hakkı,<br />
babanın oglu üzerine hakkı gibidir.)<br />
23– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Hazret-i Alî ibni Ebî Tâlibin muhabbeti,<br />
– 314 –<br />
günâhları yir, mahv eder. Nasıl ki ates odunu yiyip mahv etdigi<br />
gibi.)<br />
24– Mu’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Alî bin Ebî Tâlibin sevgisi, bir hasenedir ki, ya’nî bir<br />
tâ’atdır ki, hiç bir seyyie, ya’nî hiçbir ma’siyyet onunla zarar veremez.<br />
Bugz ve adâveti bir seyyiedir ki, hiçbir hasene onunla<br />
fâide veremez.) Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Benim sırrımın sâhibi Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.)<br />
25– Abdüllah bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Benim, Alî aslımdır. Ve Ca’fer fer’imdir. Yâhud<br />
Ca’fer aslımdır; Alî fer’imdir) “radıyallahü teâlâ anhümâ”.<br />
26– Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” rivâyet eder. Habîb-i<br />
ekrem “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdular ki, (Alî ve onun gürûhu<br />
[fırkası] kıyâmet gününde necât buluculardır [kurtulanlardır].)<br />
27– Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Alî benim ilmimin kapısıdır. Âsikâre edicidir, bildirmem lâzım<br />
gelen seyleri ümmetime açıklayıcıdır. Benden sonra, onu sevmek<br />
îmândandır. Ona bugz etmek nifâkdandır. Ona nazar etmek<br />
[bakmak] rahmetdendir. Onun muhabbeti ibâdetdir.)<br />
28– Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet eder.<br />
Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki, (Kur’ân-ı azîm-üs-sân Alî iledir. Alî Kur’ân-ı azîmüs-<br />
sân iledir.) Ya’nî hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” her zemân<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın hükmü ve emri iledir. Kur’ân-ı kerîm<br />
de onun imâmı ve yol göstericisidir.<br />
29– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Patlıcan yiyiniz ki, o bir agaçdır. Ben onu Cennet-ül<br />
Me’vâda gördüm. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin vahdâniyyetine<br />
ve Benim Peygamberligime ve Alînin velîligine se-<br />
– 315 –<br />
hâdet etdi. Her kim patlıcanı, zarar niyyeti ile yirse, zarar olur.<br />
Eger sifâ niyyeti ile yirse, sifâ olur.)<br />
30– Huzeyfe tebni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: Eger halk, Alîye emîr-ül mü’minin ismi ne zemân verildigini<br />
bilseler idi, Alînin fazîletini inkâr etmezlerdi. Hâlbuki<br />
Âdem aleyhissalâtü vesselâm rûh ile beden arasında idi. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki: Ben sizin Rabbinizim,<br />
Muhammed Nebînizdir. O zemân Alîye “radıyallahü teâlâ<br />
anh” emîr-ül mü’minîn denildi.<br />
31– Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Eger gökleri ve yerleri terâzînin bir kefesine koysalar,<br />
Alînin îmânını diger kefesine koysalar, Alînin îmânı agır<br />
gelir.)<br />
32– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Eger cümle halk Alî bin Ebî Tâlibin muhabbeti<br />
üzerine birlesseler idi, Allahü teâlâ ve tekaddes Cehennemi<br />
yaratmazdı.)<br />
33– (Eger Alî yaratılmasa idi, dünyâda Fâtımaya münâsib<br />
kimse bulunmaz idi) buyuruldu.<br />
34– Mu’âviye bin Hîdet “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Kalbinde Alî bin Ebî Tâlibin bugzu oldugu hâlde<br />
ölen kimse, ister yehûdî olsun, ister nasârâ olsun, fark etmez.)<br />
35– Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Alînin “radıyallahü anh” yüzüne nazar etmek<br />
[bakmak] ibâdetdir.)<br />
36– Ebû Berze-tel Eslemî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ bana husûsî bir ahd<br />
verdi. Bana nice kerre buyurdu ki, bu husûsî ahdimi kabûl et-<br />
– 316 –<br />
din mi. Ben dedim, evet yâ Rabbî bu ahdi kabûl etdim.) Ebû<br />
Berze-i Eslemî der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki, (Dedim, yâ Rabbel’âlemîn! Bu ahdini ki benim<br />
ile etdin. Ve ben o ahdi senden kabûl etdim. Bana söyle o<br />
ahd nedir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ bana vâsıtasız olarak buyurdu<br />
ki, o ahd odur ki, sen bilesin, benden cümle halka diyesin<br />
ki, Alî hidâyeti göstericidir, dogru yolun isâretidir. Mutî’lerin<br />
ve muvahhidlerin gözlerinin nûrudur. Müslimân ve mü’minlerin<br />
serverleridir. Ben bütün kullarıma benim birligimi ve tevhîdimi<br />
lâzım kılmısım. Bütün ümmetine senin risâletini tasdîk<br />
etmelerini lâzım kılmısım. Bütün mü’minlere Alînin muhabbetini<br />
ve meveddetini [sevmegi] lâzım kılmısım. Her kim Alîyi<br />
dost tutar, Allahü teâlâyı [beni] ve Muhammedi [seni] dost tutmus<br />
olur. Muhakkak ki o kimse hakîkî dost olur. Alîyi sevmiyen<br />
de hakîkî düsmân olur.)<br />
(Isâret): Zühd ve vefâ ehli Alîdir. Sıdk ve safâ ehli Alîdir. Cömert<br />
ve sehâ ehli Alîdir. Rıfk ve rızâ ehli Alîdir. Mahrem-i ravda-<br />
i asfiyâ Alîdir. Mefhâr-ı fadl-ı a’lâ Alîdir. Mahrem-i fadl-ı<br />
nu’mâ Alîdir. Kendi zemân-ı serîfinde Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin mahlûkunun kıdvesidir. Semere-i secere-i dîn-i<br />
Hudâ-i teâlâ Alîdir. Müstevcibül fedâil ve tefâdul ve meâsir Alîdir.<br />
Alî Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretlerinin mubârek<br />
gönlü, kâfirler ve mülhidler ve hâricîler üzerine, Cehennem<br />
Mâlikinin Cehennem ehli üzerine gönlünden siddetli katı<br />
idi. Mubârek gönlü, dervisler ve yetîmler ve Cennet ehli üzerine,<br />
Cennet Rıdvânının gönlünden dahâ yumusak idi. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri behâdırlıkda, aslancasına mertlikde, kâfirlere<br />
ve mülhidlere çok siddetli zehrden acı idi. Civânmertlikde,<br />
dervislere bal ve sekerden tatlı idi. Her vakt ki, hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hâmiyyet (iyilik severlik) ve siyâsete gideydi,<br />
Cehennemin sam yeli ve zakkûmu piser ve ölürdü. Her<br />
vakt ki sefkat ve kerâmetde gideydi, Cennetin Na’îm nesimi piser<br />
ve ölürdü. Her vakt ki Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” Zülfikârı<br />
elinde tutar idi, kâfirlerin ve mülhidlerin ve ehl-i hevâların<br />
cânları tenlerinde muzdarib olurdu. Her vakt ki akçe keselerini<br />
eline alıp, açdıgı zemân, fakîrlerin ve yetîmlerin cânları tenlerinde<br />
sâkin olurdu.<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Rüknül-islâm Ahmed Cürcânî “rahi-<br />
– 317 –<br />
mehullahü teâlâ” rivâyet eder. Yüzden fazla Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin rivâyeti ile isitdim<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
(Alînin bir kerre Amr bin Abdûdün karsısına çıkması, ümmetimin<br />
kıyâmete dek ibâdetinden hayrlıdır.) Amr bin Abdûd<br />
arabî idi, Kureysî idi. Mudar bin Nizâr evlâdından idi. Fekat Âd<br />
kavminin kuvvetinde idi. Ömründe hiçbir cengden yenilerek<br />
dönmemis idi. Yalnız Bedr cenginde yaralanıp düsmüs idi. Yarası<br />
iyi oldu. Tekrâr Hendek cengine geldi. Onun gelmesinden<br />
müslimânlara korku hâsıl oldu. O vâkı’ada yirmibir gün ok ve<br />
kılınç ile ve mızrak ile ve tas ile ceng oldu. Yirmiikinci gününde<br />
ceng ve cidâl iyice siddetlendi. Amr bin Abdûd, Hendek kenârına<br />
gelip, meydâna er istedi. Müslimânlardan karsılık veren olmadı.<br />
Bir dahâ istedi. Kimse varmadı. Yedi kerre da’vet etdi.<br />
Yedincide, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz<br />
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırdı<br />
ve huzûrlarına oturtdu. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim atıma<br />
bin. Zülfikârı al. Amr bin Abdûdün önüne mertçe var. Onun<br />
uzun boylu olusundan ve heybetinden üzülüp, endîse etme ki,<br />
ben Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinden, düâ<br />
ederim ki, sana nusret edip ve senin elin ile müslimânlardan serîri<br />
def’ eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” düldüle binip, Zülfikârı<br />
kusandı. O aslan ki, avını gözleyip, gider gibi, Amr bin Abdûdün<br />
önüne vardı. Birbirini gördüler. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri buyurdu ki: Yâ Amr, isitdim ki, sen Kâ’be karsısında<br />
ahd etmissin ki, Kureysden bir kimse senden iki hâcet istedikde,<br />
o isteklerden birini yerine getirecekmissin. Evet yâ Alî.<br />
Ben bu ahdi etdim. Hazret-i Alî buyurdu: Yâ Amr! Simdi sen<br />
bilirsin ki, ben Kureysdenim. Senden iki hâcet isterim. Eger ikisini<br />
de kabûl etmez isen, bâri birisini kabûl et! Evvelâ senden isterim<br />
ki, bu sâatde, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin vahdâniyyetini<br />
ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin risâletini ikrâr edesin. Dedi ki; Bunu kabûl etmem.<br />
Baska ne istersin. Buyurdu ki: Onu isterim ki, bu sâatde,<br />
bu iki kuvveti birbirine koyasın, sen Mekke-i Mükerremeye dönesin.<br />
Bunu kabûl etdim. Ammâ, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmânın<br />
baslarını keserim. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu<br />
ki, Ey sefîh! Benim basımı kesmeyince onların basını nasıl kesersin.<br />
Ey Alî, sen gençsin. Henüz dünyâyı görmemissin. Iste-<br />
– 318 –<br />
mem ki, senin basını keseyim. Hazret-i Murtedâ buyurdu ki:<br />
Ben isterim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin tevfîki<br />
ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
düâsı ile senin basını keseyim. Bu sözden Amr harâretlendi.<br />
Hemen atından inip, atını bırakdı. Hazret-i Alîye dogru yürüdü.<br />
Hazret-i Alî de “kerremallahü vecheh” atından inip, yaya oldu.<br />
Birbirine hamle edip, dolasdılar. Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, fırsatı bulup ceng arasında Zülfikârı ile bir darbe vurup,<br />
uylugunu dibinden ayırıp, düsürdü. Hazret-i Alî, Amrın<br />
bacagını teninden ayırıp, yüzünü ondan döndürüp, uzaklasırken,<br />
Amr, kendi kesilmis bacagını eline alıp, hazret-i Alînin ardınca<br />
atdı. Öyle bir atdı ki, eger hazret-i Alî, onun önünden sapmasa<br />
idi, o ayak parçası ile helâk olurdu. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” tekrâr dönüp, Amr bin Abdüdün basını kesdi.<br />
O sırada Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz<br />
hazretleri tekbîr alıp, buyurdu ki; (Alînin Amr bin Abdûd<br />
ile bir kerre karsılasması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetlerinden<br />
hayrlıdır.)<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, hazret-i Alîye<br />
“radıyallahü teâlâ anh” vasıyyetleri beyânındadır.<br />
1– Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Sana bes yüz koyun vermemi mi, yoksa dînin<br />
ve dünyân kurtulusuna sebeb olacak bes kelime ta’lîm etmemi<br />
mi sevgili tutarsın!) Ben dedim; kelimeleri isterim. Bir düâ ögretdiler.<br />
(Allahım! Benim günâhımı afv eyle! Hulkumü genis<br />
eyle! Kesbimi [kazancımı] temiz kıl. Bana nasîb etdigin sey’e<br />
kana’at edici eyle. Begenmedigin seye nefsimi meyl etdirme.)<br />
Sonra Resûlullah buyurdu ki: (Yâ Alî! Sonu üzüntü ve aglamak<br />
olmıyan hiçbir sevinç ve nes’e yokdur.)<br />
2– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eyler ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular:<br />
(Yâ Alî! Sen Kâ’be menzilesindesin! Bütün herkes Kâ’beye<br />
varır. Kâ’be hiçbir yere varmaz. Eger bir kavm sana gelip, bu<br />
hilâfet emrini sana teslîm ederlerse, onlardan kabûl eyle! Eger<br />
gelmezler ise, sen onlara varma.)<br />
– 319 –<br />
3– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eyledi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen ehl-i Cennetsin. Yakın zemânda bir<br />
kavm gelir ki, onların lakabları olur. Onlara râfizî derler. Eger<br />
sen onlara yetisirsen onları öldür ki, müsriklerdir. Ne Cum’a bilirler,<br />
ne cemâ’at bilirler! Ebû Bekr ve Ömeri seb’ ederler [kötülerler].)<br />
4– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Yâ Alî! Süâl etdim Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
ki, seni hilâfetde öne alsın. Üç kerre istedim. Allahü teâlâ<br />
ve tekaddes kabûl etmedi. Ebû Bekri öne aldı.)<br />
5– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
Fâtımayı sana tezvîc etdi. Ve ona yeri sıdâk [yeryüzünü<br />
mehr] kıldı. Her kim yeryüzünde sana bugz edici oldugu hâlde<br />
yürürse, bu yürümesi harâmdır.)<br />
6– Ammâr bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Allahü teâlâ hazretleri seni bir zînet ile zînetlendirdi<br />
ki, dünyâyı terk etmek olan ve kendisine sevgili olan zühd ile zînetledi.<br />
Öyle takdîr etdi ki dünyâdan birseye nâil olmıyasın!)<br />
7– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!<br />
Yalnız Rabbinden ümîd edici ol! Günâhından baska birseyden<br />
korkma! Birsey sorduklarında bilmez isen, Allahü teâlâ bilir<br />
demekden ar etme.)<br />
8– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Cimri ve bahîl olma. Yüzünü güler tutasın [güleryüzlü<br />
olasın]. Kerîm ve ikrâm edici olasın ki, mü’min yumusak<br />
yüzlü ve cömert olur. Münâfık kaba ve cimri olur. Benim<br />
ümmetimin cömertlerinin günâhları, günesde buzun eridigi gibi<br />
erir.)<br />
9– Ebû Mûsâ “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Re-<br />
– 320 –<br />
sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Ben kendim için râzı oldugum seylere, senin<br />
için de râzı olurum. Kendim için kerîh gördügüm nesneyi, senin<br />
için de kerîh görürüm. Kur’ân-ı azîm-üs-sânı cünüb oldugun<br />
hâlde okuma. Rükû’ ve secdede Kur’ân-ı kerîmi okumıyasın.<br />
Saçlarını basın üstünde topladıgın hâlde nemâz kılmıyasın.)<br />
10– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Gayretli ol ki, Allahü teâlâ gayretli olanı sever. Sahî<br />
[cömert] ol ki, Allahü teâlâ sahî [cömert] olanı sever. Cesâretli<br />
ol ki, Allahü teâlâ ve tekaddes secâ’ati sever. Eger bir kimse<br />
senden bir hâcet istese, onun hâcetini bitir. Eger o kimse o<br />
hâcete lâyık degil ise, sen hâcet bitirmege lâyıksın!)<br />
11– Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretleri rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Insanlar, Allahü teâlâ hazretlerine yaklasıyoruz<br />
diye çalısıp-kazandıkları zemân, sen akl kesb eyle, tâ onlara<br />
sebkat edesin [onlardan ileri geçesin.] Allahü teâlâya dünyâda<br />
ve âhıretde yaklasmak derece ve kıymetinin onlardan önde<br />
olması için gayret edesin.)<br />
12– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Bas agrısı seni râhatsız edecek kadar olursa, iki elini<br />
basın üzerine koyup, sûre-i Hasrın âhırini [sonunu] oku.<br />
“Lev enzelnâ” âyet-i kerîmesinden sonuna kadar oku.)<br />
13– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Yalan söylemekden<br />
sakın. Eger zan edersen ki, o yalan seni kurtarır, yalan söyleme.<br />
Sana dogru söylemek lâzım olsun. O dogru seni helâk edecek<br />
bile olsa, dogru söyle.)<br />
14– Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Bes kelime ki, Cebrâîl bana ta’lîm etmisdir.<br />
Onları sana ta’lîm etmemi mi seversin. Yoksa emr edeyim sana<br />
– 321 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:21<br />
bes keçi versinler, bunu mu seversin!) Hazret-i Alî dedi, (Yâ<br />
Resûlallah! Ben o bes kelimeyi severim.) Buyurdular ki: (Ey<br />
mahlûklara rızk veren! Ey fakîrlere rahmet eden! Ey zor durumda<br />
olanları kabûl eden! Ey mü’minlerin Velîsi! Ey rahmet<br />
edenlerin en rahîmi! Bana rahmet et, acı.)<br />
15– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!<br />
Persembe gününde bıyıgını kırk ve tırnagını kes. Koltugunu<br />
yol, kasıgını tras eyle. Cum’a günü temiz elbise giy! Güzel koku<br />
isti’mâl eyle [sürün, kullan].)<br />
16– Nizâmüddîn Abdül’vâhid ibni el Fadl el-Fermâdî, ceddi<br />
Ebül Kâsım Gürgânîden isnâd ile, o da Mûsâ Kâzım bin Ca’fer<br />
Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Alî Zeynel’âbidîn bin Hüseyn<br />
bin Alî bin Ebî Tâlibden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Mercimek<br />
yemegine devâm et ki, yetmis Nebî mercimek yidiler ve<br />
ona bereket ile düâ etdiler. Sonuncuları Îsâ bin Meryemdir “alâ<br />
Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”.)<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin sânlarını anlatan haberler hakkındadır.<br />
1– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Beni mi’râca çıkardıkları o gece gördüm. Arsın ayagında<br />
yazılmıs, ben birim, benden baska ilâh yokdur. Adn Cennetini<br />
ben yaratdım. Yaratdıklarımdan Resûlüm Muhammedi<br />
seçdim. Onu Alî ile kuvvetlendirip, yardım etdim.)<br />
2– Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Kıyâmet günü olunca; Arsın sagında benim için kırmızı<br />
yâkutdan bir kubbe kurarlar. Arsın solunda Ibrâhîm halîlullah<br />
için yâkutdan bir kubbe kurarlar. Bir kubbe de Alî için benim<br />
ile Ibrâhîm arasında beyâz inciden kurarlar. Siz iki Halîlin arasında<br />
olan Habîbi ne zan ediyorsunuz.)<br />
3– Bilâl-i Habesî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek yüzü<br />
– 322 –<br />
bedr olan aydan nûrlu oldugu hâlde bizim üzerimize çıkageldi.<br />
Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” karsılayıp, dedi<br />
ki, babam ve anam sana fedâ olsun; yâ Resûlallah, bu ne nûrdur.<br />
Buyurdular ki: (Rabbimden azze ve celle müjde geldi, kardesim<br />
ve amcamoglu ve kızımın zevci Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hakkında ki, Allahü tebâreke ve teâlâ o vakt ki, Fâtımayı<br />
Alîye tezvîc eyledi. Cennet hâzini Rıdvâna emr eyledi ki, Tûbâ<br />
agacını sallaya. Rıdvân da salladı. Tûbâ agacından, bizim<br />
dostlarımızın adedince hüccetler saçıldı. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
nûrdan melekler yaratdı. Her melege o hüccetlerden bir<br />
hüccet verdi. O hüccetlerde yazılmısdır ki, Mustafânın ve ehl-i<br />
beytinin muhib ve muhlîsleri Cehennemden azâd olmusdur.)<br />
4– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet<br />
etmisdir. Buyurdular ki, (Kıyâmet günü olunca, bütün Peygamberleri<br />
“alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bir yere toplarlar.<br />
Bir nidâ edici ars altından nidâ eder, yâ Enbiyâ cemâ’ati.<br />
Sizi sevenleriniz ile iftihâr edin. Ben Cihâr-ı yârim ile iftihâr<br />
ederim.)<br />
5– (O kimseler ki, îmân getirdiler ve sâlih amel islediler. Yakın<br />
zemânda Allahü rahmân onlara kendi dostlugunu, muhabbetini<br />
verir.) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, Abdüllah ibni Abbâs<br />
“radıyallahü anhümâ” buyurdu ki; ya’nî Allahü teâlâ onları<br />
dost tutar ve onları dost kılar ki, onları yer ve gök ehline sevdirir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,<br />
(Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulunu severse, Cebrâîl aleyhisselâma<br />
buyurur ki, filân kimseyi dost tutdum. Siz de dost tutun.<br />
Cebrâîl ve melekler de dost tutarlar.) Onlardan yine bir nidâ<br />
edici gökden nidâ eder ki, Allahü tebâreke ve teâlâ filân<br />
kimseyi dost tutdu. Siz de ey yer ehli onu dost tutunuz. Hepsi<br />
dost tutup, severler. Onun muhabbetini yer halkının da kalbine<br />
salar. Bütün yer ehli de muhabbet ederler. Abdüllah ibni Abbâs<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurur ki, âyet-i kerîmede,<br />
(vüdd) lafzından murâd, Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” muhabbetidir ki, onu mü’minlerin kalbinde tatlı etmisdir.<br />
6– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” haber vermisdir.<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfin-<br />
– 323 –<br />
de oturmusduk. Ensârdan, Ebû Ukayl demekle ma’rûf bir kisi<br />
kalkıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Senden sonra nâsın hayrlısı kimdir.<br />
Buyurdu ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır). Ondan sonra kimdir.<br />
Buyurdu ki: (Ömer-ül Fârûkdur). Ondan sonra kimdir, dedi.<br />
Buyurdu ki: (Osmân bin Affândır). Ondan sonra kimdir, dedi.<br />
Buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibdir). O dedi ki: Neden amcan oglu<br />
Alîyi sonraya bırakdın, dördüncü etdin. Hâlbuki o senin kardesindir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular: (Vay sana yâ Ebâ Ukayl. Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri yüzyirmidörtbin (den ziyâde) Nebîyi halk etdi.<br />
Insanlara gönderdi. Beni cümlesinin sonu kıldıgını bilmiyor<br />
musun!) Ebû Ukayl dedi ki: (Evet yâ Resûlallah!). Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benim Peygamberlerin<br />
sonuncusu olmamın ne zararı oldu ki, halîfelerin dördüncüsü<br />
olmasının Alîye de zararı olsun! Yâ Ebâ Ukayl! Muhakkak<br />
Allahü teâlâ ve tekaddes bana; Âdem aleyhisselâmın<br />
yaratıldıgı vaktden kıyâmete dek îmân getiren kimselerin sevâbını<br />
bagısladı. Ebû Bekre de benim bâis oldugum vaktden [Peygamberligim<br />
bildirildigi vaktden] kıyâmete kadar gelen ve Ebû<br />
Bekri seven mü’minlerin sevâblarını bagısladı. Alî bin Ebî Tâlibe<br />
de, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine Sarkdan garba<br />
ibâdet edenlerin sevâbını bagısladı.)<br />
7– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Biz kıyâmetde dört atlı [süvâri] oluruz ve halk aç ve susuz<br />
ve çıplak olurlar. Ben kendi binegim [atım] Burak üzerinde<br />
olurum. Sâlih Nebî “aleyhisselâm” Nâkatullah [devesi] üzerine<br />
biner. Fâtıma benim asbâ adlı devem üzerine biner. Alî bin Ebî<br />
Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” Cennet develerinden bir deve<br />
üzerine biner ki, bâtını Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin<br />
havfından ve zâhiri Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rahmetinden<br />
olur. Bası üzerine tâc koyarlar ki, sekiz rüknü olur.<br />
Onun rûsenligi sekiz Cennetden olur. O kıyâmetde benim<br />
önümde nidâ eder ki, (Lâ ilâhe illallah. Muhammedün Resûlullah).<br />
Melekler önünden geçerken, bu bir mukarreb melekdir,<br />
derler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin cenâbından bir<br />
nidâ gelir ki: Yâ Ehl-e mevkıf. [Ey mahser halkı.] Bu mukarreb<br />
melek veyâ Peygamber degil, Alî bin Ebî Tâlibdir.) Ars önüne<br />
– 324 –<br />
gelir ve der ki: Yâ Rabbî; her kim beni sever, muhabbet eder,<br />
senin zâtına muhabbet eder, sever. Sonra mahser meydânında<br />
bir nidâ edici der ki, Ebû Bekr ve Ömerin sevenleri, sonra Alîye<br />
tâbi’ olanlar nerededir. Bunlar Râbi’a ve Mudar kabîleleri<br />
adedincedir.<br />
8– Hazret-i Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” haber<br />
verir ki, babam mescidden döndü [çıkdı]. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin yüzüne bakdı. Ebû Bekr de babamın<br />
yüzüne bakdı. Dedi ki: Yâ Ebâ Bekr! Ne olmus bana ki,<br />
sen bana böyle uzun nazar edersin. O buyurdu ki, evet ondan<br />
dolayı nazar ederim [bakarım] ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdu ki, (Kıyâmet<br />
günü, sırat üzerinden, Alî bin Ebî Tâlibin, eline buyruk vermedigi<br />
kimseler geçemez!) Sonra babam da dedi ki: (Yâ Ebâ<br />
Bekr! Sen bana müjde verdin. Ben de sana müjde vereyim mi.)<br />
(Evet ver) dedi. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bana kavminden gizlide [tenhâda]<br />
vasıyyet buyurdular ki, (Yâ Alî! Kıyâmet günü sırat üzerinde,<br />
Ebû Bekri ve Ömeri ve Osmân hazretlerini sâdık olarak sevmiyenlerin<br />
eline sıratı geçmeleri için ruhsat verme “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”.) Yâ Rabbî! Bizi bu dört halîfeyi sevenler ile hasr<br />
et!<br />
9– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Arafatda idi. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” karsılarında idi. Buyurdu: (Yâ Alî! Bana yakın ol. Tenini<br />
benim tenime degdir ki, beni ve seni halk etdiler bir agaçdan ki,<br />
ben o agacın aslıyım. Sen fer’isin. Hasen ve Hüseyn o agacın<br />
budaklarıdır [dallarıdır]. Her kim o agaçdan bir dala yapısırsa,<br />
Allahü teâlâ hazretleri o kimseyi Cennete dâhil kılar. Yâ Alî!<br />
Eger benim ümmetim sana bugz ederler ise, Allahü teâlâ ve tekaddes,<br />
azâb meleklerine buyurur: Tâ onları burunları ve yüzleri<br />
üstüne çeke çeke Cehenneme iletirler.)<br />
10– Berâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber<br />
idik. Vedâ haccına geldik. Gadîr-i Hum dedikleri menzile konduk.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
bana buyurdular ki, (Nidâ et ve söyle, Essalâh! Essalâh!) Es-<br />
– 325 –<br />
hâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi toplandılar.<br />
Buyurdular: (Ben her mü’mine kendi nefsinden evlâ<br />
degil miyim.) Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Buyurdular ki,<br />
(Benim ezvâcım [hanımlarım] mü’minlerin annesi degil midir.)<br />
Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Sonra Alî hazretlerinin elini<br />
tutup, buyurdular ki, (Bu mevlâsıdır o kimsenin ki, ben onun<br />
mevlâsıyım. Allahım, dost tut o kimseyi ki, bunu dost tutar.<br />
[Bunu seveni sen de sev.] Düsman tut o kimseyi ki, bunu düsman<br />
tutar [Bunu sevmiyeni sevme].)<br />
11– Resûl aleyhisselâm buyurdular ki, (Kıyâmet günü ben<br />
gelirim. Alî benim ile olur. Livâ-i hamdi elinde tutar. Onun üzerinde<br />
iki parça olur. Biri sündüsden ve biri istebrakdan.) Bir<br />
arâbî, huzûr-ı serîflerinde ayak üzerine kalkıp, dedi ki, babam<br />
ve anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Hazret-i Alî kâdir olur<br />
mu [gücü yeter mi] Livâ-i hamdi götürmege. Buyurdular ki,<br />
(Niçin kâdir olmasın ki, ona üstün hasletler verilmisdir. Onun<br />
sabrı benim gibidir. Hüsnü [güzelligi] hazret-i Yûsüf aleyhisselâmın<br />
hüsnü gibidir. Kuvveti hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın<br />
kuvveti gibidir. Livâ-i hamd elinde olur. Bütün mahlûklar kıyâmet<br />
günü benim livâm altında olur.)<br />
12– Hayber gazâsından döndüler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Eger<br />
insanlar yanlıs anlıyarak Îsâ aleyhisselâma söyledikleri gibi söylemiyeceklerini<br />
bilseydim, senin hakkında çok sözler söylerdim.<br />
O zemân insanlar ayagının tozunu bereketlenmek için alırlardı.<br />
Abdest aldıgın su ile istisfâ ederlerdi. Lâkin sana kifâyet<br />
eder ki, sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma yakınlıgı<br />
gibisin. Fekat bu kadar var ki, benden sonra Peygamber<br />
gelmez. Seni, benim sünnetim üzerine sehîd ederler. Sen âhıretde<br />
bendensin. Benim havzım üzerine halîfem olursun. O Cennet<br />
libâsı ile libâslanan olursun. Benim ümmetimden evvel<br />
Cennete girersin. Seni sevenler nûrdan minber üzerinde olurlar.<br />
Ve yüzleri beyâz ve nûrlu olur. Onlara sefâ’at ederim. Yarın<br />
benim komsum olurlar. Senin cemâ’atin benim cemâ’atimdir.<br />
Senin sulhün benim sulhümdür. Senin sırrın benim sırrımdır.<br />
Senin âsikârın benim âsikârımdır. Evlâdın benim evlâdımdır.)<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” sükr secdesi edip, dedi<br />
ki, Allahü teâlâ hazretlerine hamd olsun ki, beni islâm ni’me-<br />
– 326 –<br />
ti ile ni’metlendirdi. Bana Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm eyledi.<br />
Beni, mahlûkların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu ve<br />
efendisine, fadlı ile, keremi ile sevdirdi.<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Ben, Ömer bin Hattâb ve Osmân-ı Zinnûreyn,<br />
hazret-i Âisenin “radıyallahü teâlâ anhâ” evine Resûlullaha<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı müskillerimizi<br />
süâl edelim diye geldik. Hücre-i serîfenin kapısına erisdik. O sırada,<br />
kapının önünde, bir ejderhâ durur idi. O zemâna kadar<br />
öyle yaratılmıs bir ejderhâ görmemis idik. Korkduk, geri döndük.<br />
Ben dedim ki, buna Alî ibni Tâlibden baskası mukâvemet<br />
edemez. Zîrâ o heybetli, mertdir. Hemen hazret-i Ömer geriye<br />
bakıp, dedi ki: yâ Ebâ Bekr; iste Alî bin Ebî Tâlib, geliyor. Ben<br />
dedim, yâ Alî! Bu ejderhâyı görür müsün. Bizi hısmından geri<br />
döndürdü. Hazret-i Alî ejderhâyı gördü. Yenini açdı. Isâret etdi<br />
ki, gel yenime gir. Ejderhâ da tevâzu’ ile basını yere koyup,<br />
gelip, yenine girdi. Alî de yenini kapatdı. Resûl-i kâinât aleyhi<br />
efdal-i salevât hazretlerinin huzûr-i serîflerine vardık. Buyurdular:<br />
(Yâ Ebâ Bekr. Alî ne yapdı). O sırada hazret-i Alî geldi.<br />
(Yâ Ebel Hasen [Hasenin babası]. Nedir, yenindeki) buyurdu.<br />
Dedi ki, yâ Resûlallah! Bir ejderhâdır ki, Ebû Bekr, Ömer ve<br />
Osmâna karsı gelmis. Resûl-i kâinât efdalüt-tehıyyât hazretleri,<br />
tebessüm edip, buyurdular. (Yâ Ebel Hasen! O ejderhâ degildir.<br />
O bir melekdir ki, Allahü teâlâ hazretlerine bir sehvi sebebi<br />
ile ejderhâ sûretine degisdirildi. Kapıda, seni görüp, sefâ’at<br />
istemek için durmus idi. Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden<br />
sefâ’at dileyeyim ki, o melegi evvelki mertebesine getirsin.<br />
Ne zemân ki, ben sefâ’at etdim. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
benim sefâ’atimi kabûl etdi. Simdi, yenin agzını aç.) Hazret-i<br />
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” yeninin agzını açdıgı<br />
gibi, gördük, bir yesil kus çıkıp, uçdu. Sadaka Muhammed, sadaka<br />
Muhammed, diye söylerdi.<br />
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü<br />
vecheh” buyurdu ki, Resûl-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât<br />
hazretlerinin huzûr-u serîflerine vardım. Mubârek ve münevver<br />
yüzlerini nes’eli buldum. Selâm verdim, oturdum. Dedim; yâ<br />
Resûlallah! Sizi sâd-ü hurrem [nes’eli] gördüm. Eger Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden sevindirici bir buyruk nâzil olmus ise haber<br />
– 327 –<br />
veriniz de, sizinle berâber sevinelim. Buyurdular ki: (Yâ Alî!<br />
Cebrâîl aleyhisselâm bana haber verdi ki, Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri Cennet-i Adnı yaratdı. O Cennete kendi yed-i<br />
ile kırmızı yâkutdan bir agaç dikdi. Ona kökünü yere geçir, dallarını<br />
dısarı çıkar diye emr etdi. O agaç da köklerini yere geçirip,<br />
dısarı yediyüzbin dal çıkardı. Her budak [dal] üzerinde yediyüzbin<br />
kırmızı yâkutdan kasr [kösk], her kasrda yediyüzbin<br />
oda, her odada bir kapu, her kapuda bir taht, her taht üzerinde<br />
bin dösek ve dösegin kalınlıgı bin arsın, her taht üzerinde bir<br />
hûrî, onun karsısında kırkbin kul [hizmetci] ve kırk bin câriye<br />
ve her oda ta’âmdan ve serâbdan ve elvândan, o seyleri yaratdı<br />
ki, ne gözler görmüs ve ne kulaklar isitmis ve ne bir beserin hâtırına<br />
gelmis olsun.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Bunlar sana ve seni<br />
ve evlâdını sevenleredir. Her kim sana bugz ederse, muhakkak<br />
bana bugz etmisdir. Her kim bana bugz ederse, benim sefâ’atime<br />
kavusamaz.)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm</span><br />
<br />
Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni<br />
Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ anh” Menâkıbı hakkındadır:<br />
Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ<br />
anh”, ikrâm ve ihsân sâhibi dördüncü yârdır. Dindeki müskiller<br />
onunla çözülmüsdür. Kardeslik mesnedinin seyyidi odur.<br />
Fütüvvet sofrasını o kurmusdur. Neseb-i serîfleri Alî bin Ebî<br />
Tâlib bin Abdülmüttalib, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin neseb-i tâhirlerine ikinci babada [atada]<br />
birlesir ki, Abdülmüttalibdir. Neseb cihetinden bundan yakın<br />
yokdur. Ammâ, fazîlet husûsu, tertîb-i hilâfet üzeredir. [Üstünlük<br />
sırası, hilâfet sırasıdır.]<br />
Birinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin<br />
dogusları hakkındadır. Dogumları Mekke-i mükerremede<br />
vâki’ olmusdur. [Hicretden yirmiüç sene evvel tevellüd etmisdir.]<br />
Fil vak’asından otuz, Iskenderden dokuzyüzonbir sene<br />
ve Pervîzin pâdisâhlıgından sekiz sene geçmis idi. Vâlidesi Fâtıma<br />
hâtun binti Esed bin Hâsim, bir gece rü’yâda gördü ki, evi<br />
nûr ile doldu. Kâ’benin etrâfında olan daglar Kâ’beye secde ediyorlardı.<br />
Eline dört kılınç verdiler. Elinden düsüp dört yana dagıldılar.<br />
Biri suya düsdü. Biri havâya uçup gitdi. Biri elinden düsüp<br />
kırıldı. Biri elinde bir aslan olup, hem kaçar. Hem daglara<br />
düser. Heybetinden bütün mahlûklar kaçarlar. Benî âdemden<br />
bir kimse yanına yaklasamaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri o aslanın yanına varıp ve tutup, kendine<br />
boyun egdirir. Aslan ona itâ’at eder. Mubârek ayaklarına yüzünü<br />
ve gözünü sürüp, hizmet-i serîflerinden ayrılmaz. Bu rü’yâdan<br />
dört ay geçmis idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Fâtıma hâtunun benzine bakıp, anladı. Dedi ki ey ana! Hâlin<br />
nedir. Yüzünde bir degisiklik vardır. Dedi ki, ey ogul! Hâmileyim.<br />
Himmet et, oglum olsun. Bana bagıslar isen, ben de sana<br />
düâ ederim, dedi. Fâtıma hâtun, ey ogul, vallahi bu oglanı sana<br />
nezr etdim. Senin olsun, dedi. Ebû Tâlib de kabûl edip, o da, ben<br />
de sana bu oglanı nezr eyledim, ey ogul, dedi. Hemen Resûlul-<br />
– 271 –<br />
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri düâ edip, vücûda<br />
gelen o oglan Alî Mürtedâ oldu. Çünki dokuz ay hâmilelik<br />
temâm oldu. Dünyâ mülküne hazret-i Alînin nûru direk gibi göründü.<br />
Râvî der ki; hazret-i Alî dogdugu zemân, Peygamber-i<br />
Hüdâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geldi. Mubârek parmagı<br />
ile, mubârek agzının tükrügünden alıp, hazret-i Alînin agzına<br />
koydu. O da o mubârek agız suyunu yutdu. Bu sebeble her sözü<br />
hikmet oldu. Ilmi kemâlde oldu. Afv, kudret, se’âdet ve kerâmet<br />
sâhibi oldu. Hem zafer ve nusretin sultânı oldu. Zühd, takvâ,<br />
vera’, fadl, kerem ve bütün güzel huyları topladı. Kulagına<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri tekbîr<br />
ve tehlîl okudu. Adını da Alî koydu. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri<br />
bunun adına Alî dedi. Annesi adına Haydar dedi. Zîrâ<br />
rü’yâda onu aslan olmus gördü. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” ayrıca Allahü teâlânın aslanı dedi ve hem<br />
Aliyyül Mürtedâ budur, buyurdu. Mubârek elleri ile kendisi yıkadı.<br />
Mubârek basından sarıgını çıkarıp, ikiye böldü. Bir bölügünü<br />
basına bagladı. Bir bölügü ile bedeninin yasını sildi. Böylece<br />
mü’minlerin baslarının tâcı oldu. Ona nasîb olan bu se’âdet,<br />
eshâbdan kimseye nasîb olmamısdır.<br />
Ba’zı rivâyetde söyle bildirilmisdir: Annesi Fâtıma hâmileliginin<br />
son günlerinde, ziyâret niyyeti ile Beyt-i serîfe girer.<br />
Beyt-i serîf içinde iken dogum sancıları baslar. Dısarı çıkmaga<br />
kâdir olamayıp, Beyt içinde dogurur. Dogumu beyt içinde olur.<br />
Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet ederler. Bir<br />
gün Server-i âlem seyyid-i veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri oturuyordu. Hazret-i Alî gelip, geçdi. Buyurdu<br />
ki, yâ Âise! Bil ki Alî arabın seyyididir. Ben dedim ki, yâ<br />
Resûlallah, sen degil misin? Buyurdu ki, Ben cümle insanların<br />
seyyidiyim. Türk, tatar, hind, arab ve acem kavmlerinin seyyidiyim.<br />
O arab kavminin seyyididir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” besigini sallar idi. Besiginden çıkarıp götürürdü.<br />
Iletir ve gezdirirdi. Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” gelse, Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, derîn uykuda bile olsa duyardı [uyanırdı] ve besiginden<br />
kollarını çıkarırdı. Ellerini hazret-i Resûlün boynuna sarar-<br />
– 272 –<br />
dı. O da hemen alıp, bagrına basardı. Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” annesi Fâtıma der ki: Dedim ki, ey cihânın bir dânesi! Müsâde<br />
ediniz, bunu [çocugu] biz götürelim, bu isler [çocuga bakmak]<br />
bizim isimizdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki, (Bu çocuk dogmadan evvel, bunu<br />
bana vermediniz mi? Bu benimdir, siz karısmayınız!)<br />
Râvî (rivâyet eden) der ki, bir gün Server-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Harem-i serîfe geldi. Aliyyül<br />
Mürtedâ omuzunda idi. Insanlar [halk] oturup, pehlivânları<br />
söyleyip, herbirinin erligini vasf ederlerdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” dönüp onlara buyurdu ki: (Bu omuzumdaki<br />
oglan, bu söylediginiz erlerin hepsinden üstün pehlivân<br />
olacakdır. Yeryüzünde buna benzer bir pehlivân olmıyacakdır.<br />
Sizin saydıgınız erlerin çogunu bu öldürecekdir ve defterlerini<br />
dürecekdir.) Beyt:<br />
Dünyâ halkı toplansa bir yana,<br />
Yalnızca bu kalırsa bir yana.<br />
Aralarında ceng olursa,<br />
O gâlib gelse gerekdir.<br />
Allahü teâlâ onu gâlip kılar,<br />
Bunun gibi bir süvâri gelmedi.<br />
Onun gibi bir süvâri görmedi bu zemân,<br />
Kılıncını bir ân sallasa.<br />
Ceng ola ki, günde bin kisi katl eder.<br />
Onlar dediler ki, yâ Muhammed-ül Emîn! Biz seni, akllı ve<br />
sâdık, büyük kimse zan ederdik. Bu nasıl sözdür. Sen bir küçük<br />
çocuk için böyle söyliyorsun. Sen ona nasıl güveniyorsun. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri se’âdetle buyurdular<br />
ki: (Siz bunu unutmayınız. Nice yıllar sonra görürsünüz<br />
bu oglanı!) Râvî der ki, üç yasına girdigi zemân, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile nemâz kıldı. Babası<br />
Ebû Tâlib onu gördü. Birsey söylemedi. Annesi söyledi ki, görürmüsün<br />
bu Alî, o Muhammed ile nemâz kılıyor. Kâ’beye karsı<br />
secde ediyor. Bizim putlarımıza tapmaz. Ebû Tâlib dedi ki, yâ<br />
Fâtıma! Biz onu Muhammede vermisiz. Her ne yaparsa hakdır.<br />
– 273 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:18<br />
Savâb olur [dogrudur]. Henüz ma’sûmdur. Muhammed hangi<br />
dinde olursa, Alî de onun yoldası olsun, ayrılmasın. Birgün, Resûl-<br />
i ekrem, Alî ile nemâz kılarken Ebû Tâlib at ile gidiyordu.<br />
Alî, Resûlullahın sag yanında dururdu. Meger Ca’fer-i Tayyâr<br />
“radıyallahü anh” hazretleri Ebû Tâlibin atının ardında idi. Dedi<br />
ki, ey gözümün nûru, in sen de var, Muhammedin sol yanında<br />
dur. Onlar ile sen de nemâz kıl. Devlet sâhibi kesf ve sır sâhibi<br />
olasın. Ca’fer de inip, vardı ve sol yanına durdu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bakdı, gördü ki,<br />
Ca’fer de geldi, yanına durdu. Gönlü sâd oldu. Nemâz kılıp, bitirdikden<br />
sonra, buyurdu ki: (Yâ Ca’fer! Sana müjdeler olsun ki,<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ sana iki kanat verir. Yer yüzünden tâ<br />
Cennete kadar uçarsın. Menzilin Cennet, refîkin Hûrîayn olur.<br />
Kavusmak istedigin Rabbilâlemîn olsun!)<br />
Ba’zı rivâyetde, dogumları fil senesinden otuz sene geçdikde,<br />
Harem-i Kâ’bede, Receb ayının onüçünde Cum’a günü vâki’<br />
oldugu bildirilmisdir. Nakl edilir ki, Yemen diyârında Mirem<br />
adında müttekî bir âbid vardı. Zâhidlerin zâhidi idi. Kalb-i<br />
serîfleri mâsivâdan pâk idi. Yüzdoksan senelik ömrlerini ibâdet<br />
kösesinde geçirip, mala mülke hiç bakmamıs, seccâdeden gayri<br />
bir menzile ayak basmayıp, mihrâbdan baska yere dönmemis<br />
idi. Bir gün münâcât etdi: Ilâhî! Harem-i muhteremin sâkinlerinden<br />
ve Kâ’be-i muazzamanın büyüklerinden birinin dîdârı<br />
[yüzünü görmek] ile müserref olmak, istiyorum. Riyâsız düâsı<br />
kabûl oldu. Ebû Tâlib Mekke-i Mükerremenin serefli büyügü<br />
ve Kâ’be-i muazzamanın en kerîm sâkini idi. Bir seferde iken<br />
yolu o zâhid ve âbidin makâmına ugradı. Mirem Ebû Tâlibe gerekli<br />
ta’zîm sartlarını yerine getirdikden ve durumunu sordukdan<br />
sonra, Ebû Tâlib dedi ki: Mekke diyârında beni Hâsim kabîlesinden<br />
Abdülmuttalib oglu Ebû Tâlibim. Zâhid bu haberden<br />
çok sevinip, tekrâr ta’zîm edip, dedi ki: Elhamdülillah [Allahü<br />
teâlâya hamd olsun], murâdım hâsıl oldu, düâm kabûl oldu<br />
[eseri açıga çıkdı]. Ey Ebû Tâlib; geçmislerden bize söyle bildirilmisdir<br />
ki, Abdülmuttalibin iki torunu olup, biri Abdüllahın<br />
sülbünden zuhûra gelip, Peygamber olur. Biri Ebû Tâlibden zâhir<br />
olup, se’âdet sâhibi olur. Peygamber otuz yasına geldikde<br />
Alî dünyâya gelir. O Nebî ki, herkesin bekledigi Peygamberdir.<br />
Henüz açıga çıkmamısdır ya’nî’ gelmemisdir. Ebû Tâlib dedi ki:<br />
– 274 –<br />
Ey seyh! Nebî dünyâya gelip, henüz yirmidokuz yasındadır. Mîrem<br />
dedi ki: Yâ Ebâ Tâlib! Mekkeye döndükde, o ma’bûdün<br />
dergâhının yakını olana benden selâm götür. Arz et ki, Mîrem<br />
sehâdet eder ki, benzeri, ortagı olmıyan Allahü teâlâ vardır ve<br />
Sen onun Peygamberisin. Ey Ebû Tâlib! Senden mütevellid<br />
olan azîze de selâm götür. Ebû Tâlib [karsılarında] bir kurumus<br />
nâr agacı görüp, imtihân yolu ile dedi ki: Ey Seyh, isterim ki, bu<br />
agaçda meyve ve yaprak olsun. Senin sâdık olduguna delîl olsun.<br />
Seyh, Hakkın dergâhına ilticâ ve tedarru edip, dedi ki: Ilâhî!<br />
Nebî ve Velî hurmeti için, sıfatlarını beyân edip, geleceklerini<br />
söyledim. Beni mahcûb etme. Derhâl kuru agaçdan yapraklar<br />
ve iki dâne nâr meydâna geldi. Seyh o nârların birini Ebû<br />
Tâlibe verdi. Ebû Tâlib, parçalayıp, iki dânesini yidi. Rivâyet<br />
edilir ki, o dâneler nutfeye sirâyet edip, Alîyyül Mürtedânın vücûdunun<br />
baslangıcı oldu. Degerli bir süs tası gibi o eserden vücûd<br />
buldu. Ebû Tâlib, verilen müjdelere çok sevindi. Geri dönüp,<br />
Mekke-i Mükerremeye geldi. Sülbünden o nutfe Fâtıma<br />
binti Esedin bâtınına intikâl edip, hâmile oldu. Fâtıma binti<br />
Esedden nakl edilir: Ben Kâ’be-i serîfi tavâf ediyordum. Dogum<br />
alâmetleri belirdi. Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri beni görüp, firâsetle, durumumu<br />
anlayıp, buyurdu ki: Ey vâlide, tavâfını temâm etdin mi. Hâyır<br />
dedim. Buyurdu: Tavâfı temâm et. Eger zor durumda kalırsan,<br />
harem-i Kâ’beye gir.<br />
(Kitâb-ı Siyer-i Mustafâ)dan nakl etmislerdir. Fâtıma binti<br />
Esed, Kâ’beyi tavâf ediyordu. Abbâs bin Abdülmuttalib ve bütün<br />
Benî Hâsim onun ardınca tavâf ile mesgûl idi. Dogum alâmetleri<br />
belirdi. Dısarı çıkmaga mecâli kalmayıp, dedi ki, yâ<br />
Rabbî! Bana dogumu kolay kıl. O hâlde iken, evin dıvârı yarılıp,<br />
Fâtıma gözden gayb oldu. Rivâyet eden diyor ki, ben Hâne-<br />
i Kâ’beye girip ahvâlini anlamak istedim. Müyesser olmadı.<br />
Üç gün gâib oldu. Dördüncü gün, Haremden çıkdı. Elinde Alî<br />
ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” vardı. Fâtıma binti Esed<br />
Harem-i Kâ’beden hazret-i Alîyi evine götürüp, âdet üzerine<br />
besigi bagladı. Ebû Tâlib gelip, istedi ki, mubârek yüzünü görsün.<br />
Örtüsüne el uzatdıgında, hazret-i Alî eli ile, Ebû Tâlibin<br />
eline ma’nî olup ve yüzüne el uzatıp, çehresine vurdu. Yüzünü<br />
tahrîs etdi. Vâlidesi de gelip, emzirmek istedikde, ma’nî olup,<br />
– 275 –<br />
onun da, yüzünü tırmaladı. Ebû Tâlib, hayret edip, dedi ki, ey<br />
Fâtıma! Buna ne ism koyalım! Fâtıma dedi ki, ey Ebû Tâlib!<br />
Bu çocugun pençesinde Esed [aslan] salâbeti var! Esed [aslan]<br />
demek münâsibdir. Ebû Tâlib dedi ki, benim niyyetim budur<br />
ki, Zeyd ismi ile adlandıralım. Lâkin Fahr-i âlem seyyid-i veled-<br />
i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onun<br />
dogum haberini aldıkda, ferâhnak [sevinçli, sâd] olup, Ebû Tâlibin<br />
evine geldi. Sordu ki, bu çocugun ismini ne koydunuz.<br />
Herkes ihtiyâr etdigini beyân etdikde, hazret-i Habîb-i Ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki,<br />
(benim niyyetim, Alî koymakdır. Âli himmet [yüksek arzûlu,<br />
himmetli] olsun!) Fâtıma dedi ki, bu ismi ben gâibden isitmisdim.<br />
Bir rivâyet de odur ki, vâlidesi [annesi] isminde nizâ edip,<br />
istihâre yolu ile Kâ’beye yönelip, Rabbine niyâzda bulunup,<br />
(Yâ Rabbî! Harem-i serîfinde ikrâm eyledigin oglum için tarafından<br />
ism niyâz ederim!) dedi. Bu niyâz esnâsında Kâ’benin<br />
damından bir ses geldi ki, (ism-i serîfini Alî koyun!). Mubârek<br />
ismini Alî koydular. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri besik yanına varmak istedi. Fâtıma dedi<br />
ki, ey Muhammed-ül emîn! Sakın onun yanına gitmeyiniz ki,<br />
bu oglanın aslan gibi saldırıcı pençeleri var. Hazretinize bir<br />
edebsizlik yapabilir. Habîb-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ey Fâtıma!<br />
Alî bize karsı edebe riâyet eder!) Yanına varıp, Aliyyül<br />
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” derin uykuda iken, güzel gören<br />
gözlerini açıp, Resûlullahın mubârek yüzüne bakdı. Hâl lisânı<br />
ile bu rübâiyi terennüm ediyordu. Nazm:<br />
Sükr müserref oldum, devlet-i dîdârına,<br />
Kan dolu gözlerimi açdım, gül ruhsârına.<br />
Kat’etdigim yokluk konakları zâyi’ olmadı,<br />
Vâsıl oldum, simdi senin günes suâlarına!<br />
Se’âdet sâhibi hazret-i Fahr-i Enbiyâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ<br />
ve aleyhim ecma’în” besiginden kucagına aldı. Bir zemân<br />
mubârek dilini gül yapragı gibi [Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh”ın] gonca dihenine [mubârek agzına] koyup, serçesme-i<br />
esrâr [esrâr çesmesinin kaynagı] olan [nitekim Vennecmi sûresindeki<br />
âyet-i kerîmede (O, bos söz söylemez) buyruldu ki,]<br />
mubârek agzının suyunu emzirdi. [Mubârek dilini agzına koy-<br />
– 276 –<br />
du. Agızdan agıza emzirdi.]<br />
Rivâyet edilir ki, hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” babası Ebû Tâlibin dokunmasına ma’nî olmasının sebebi,<br />
önce kendisine Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
dokunmasını istemesi idi. Annesini emmesinden imtinâ etmesinin<br />
maksadı bu idi ki, önce Resûlulahın mubârek agız suyundan<br />
emmekdi. Kıt’a:<br />
Katre katre ma’rifet serbetini,<br />
O deryâdan iktisâb etdi.<br />
Feyz-i Hak o hilâli etmege Bedr,<br />
Kâbil-i nûr-ı âfitâb etdi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir legen hâzırlayıp,<br />
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” yıkanmasına<br />
bizzat mesgûl oldular. Sag tarafını yıkayınca çocuk sol tarafa<br />
dönerdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
bu hâli görünce, aglamaga baslardı. Fâtıma dedi ki, ey ogul, aglamanızın<br />
sebebi nedir? Buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Bu çocugu<br />
önce ben yıkadım. Bu çocuk beni ömrümün nihâyetinde [vefât<br />
edince] yıkar. O zemân ben de sag tarafımdan sol tarafıma kendiligimden<br />
dönerim!) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” onun terbiye olmasında çok gayret sarf edip,<br />
ilkbehâr bulutu gibi o goncaya kol-kanat gerdi. Mürtedâ bes yasına<br />
girdikde, Hîcâz memleketinde az yagmur sebebi ile kıtlık<br />
oldu. Gıdâ yoklugundan halk sıkıntıya düsdü. Ebû Tâlibin çoluk-<br />
çocugu çok idi. Bir gün hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki: Ey amcam, sen zenginsin! Ebû Tâlib amcam, fakîr ve çocukları<br />
da çokdur. Münâsibdir ki, kıtlık geçinceye kadar herbirimiz<br />
Ebû Tâlibin çocuklarına bakalım. Ona ma’îset husûsunda<br />
yardım edelim. Berâber Ebû Tâlibin huzûruna gelip, durumu<br />
söyledikde, Ebû Tâlib dedi ki, Ukayli benim ile bırakınız. Digerlerini<br />
siz bilirsiniz! Hazret-i Abbâs, Ca’fer-i Tayyârı “radıyallahü<br />
anhümâ” alıp, hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” Aliyyül Mürtedâyı “kerremallahü vecheh”<br />
kabûl kılıp, hazret-i Alî Onun kefâletinde oldu. Hazret-i Cebrâîl<br />
aleyhisselâm da’vete ruhsat müjdeci getirinceye kadar, yanında<br />
kaldı. Hazret-i Ebû Bekrden sonra hazret-i Alî îmân ge-<br />
– 277 –<br />
tirdi. Sonra diger Sahâbe-i kirâm îmân getirdi “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în”.<br />
Ikinci Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine nübüvvet Pazartesi günü bildirildi. Evvelâ<br />
hazret-i Ebû Bekr îmâna geldi. Ikinci olarak Salı günü hazret-i<br />
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” îmâna geldi. Hazret-i Ebû<br />
Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” evvel kimse îmâna gelmemisdir.<br />
Ikinci îmâna imâm-ı Alî “radıyallahü anh” gelmisdir. On<br />
yasında idi. Ba’zıları yedi yasında idi dediler. Imâm-ı Alî “radıyallahü<br />
anh” ömründe hiç puta tapmadı. Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ onu puta tapmakdan sakladı. Hattâ bir rivâyetde Imâm<br />
hazretleri buyurmuslar ki: Annemin karnında yatarken, kiliseye<br />
varıp, puta tapmak istedikde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretlerinin inâyeti ile, annemin yüregi agrımaga baslayıp, o<br />
kadar ızdırâp verdi ki, kiliseye varıp, puta tapmak istegini unutup,<br />
kendi evine döndü. Imâm hazretleri, Sultân-ı kâinâtın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u serîflerinde yetismisdir.<br />
Imâm hazretlerinin yüksek sânları hakkında, üçyüz âyet-i kerîme<br />
nâzil oldugunu, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
etmisdir.<br />
Üçüncü Menâkıb: Hazret-i imâm-ı Alînin “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” birkaç adı var idi. Bir ismi<br />
Ebûl Hasen, bir ismi Ebûl Hüseyn ve biri Haydar [aslan] ve biri<br />
Kerrâr [muhârebede düsmana tekrâr tekrâr hamle eden], biri<br />
Emîr-ün nahl ve biri Ebû el Reyhâneyn ve biri Esedillah ve<br />
biri Ebû Türâb [topragın babası]dır. Lâkin kendileri her zemân<br />
buyururlar idi ki, bana Ebû Türâb adından sevgili ad yokdur.<br />
Zîrâ onu Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” koymusdur.<br />
Sebebi budur ki, bir gün Fâtıma-tüz Zehrâ ile imâm-ı<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” küsüsdüler. Imâm-ı Alî huzûrsuz<br />
olup, mescide varıp, kuru toprak üzerine yatdı. Fâtıma “radıyallahü<br />
anhâ”, o hâl ile Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine varıp, dedi ki, devletlü ve izzetli sultânım,<br />
babacagım! Yanlıslıkla hazret-i Alîyi küsdürdüm. Ammâ<br />
bilirim ki, suç benimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” se’âdetle ve izzetle kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerini arayıp, mescidde buldu. Gördü ki, kuru toprak üzerinde<br />
yatıyor. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü<br />
– 278 –<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalk yâ Alî, kalk<br />
yâ Alî!). Hazret-i Alî gördü ki, çagıran Fahr-i âlemdir. Ayak<br />
üzerine kalkdı. Sultân-ı kâinât gördü ki, imâm-ı Alînin yüzüne<br />
toprak yapısmıs. Bizzat mubârek elleri ile topragı yüzünden silkip,<br />
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu. Onun için hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh” her zemân, (Bana Ebû Türâbdan sevgili ism<br />
yokdur) buyururlardı. Lâkin (Sevâhid-ün nübüvve)de söyle yazılıdır.<br />
Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri Fâtıma-tüz-zehrânın “radıyallahü anhâ” evine gelip,<br />
hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” göremeyip, nerede oldugunu<br />
sordu. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Ba’zı<br />
seylerden üzülüp, dısarıya çıkdı. Gâlibâ mescide gitdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle mescide<br />
gelip, gördü ki, elbisesi latîf bedeninden düsüp, cism-i serîfi<br />
toz-toprak ile bulasmıs. Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi<br />
muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o mubâregi temizleyip,<br />
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu.<br />
Dördüncü Menâkıb: (Hazret-i Alî ile hazret-i Fâtımanın<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” evlenmeleri.) Nakl olunur ki, Server-<br />
i Enbiyâ ve Resûl-i kibriyânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” Hadîce-i kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden<br />
altı evlâd-ı kirâmları vücûda geldi. Ikisi erkek ve dördü kız.<br />
Hadîce-i kübrâ, Fâtıma-i Zehrâyı “radıyallahü anhünne” küçük<br />
yasda bırakıp, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göç etdi [vefât etdi].<br />
Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri hazret-i Fâtımayı bülûg çagına kadar<br />
kendi yanında bakıp, terbiye etdiler. Bir gün Fâtıma-tüz-zehrâ<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri Resûl-i ekremin huzûr-u serîflerine<br />
bir hizmet için geldiler. Hizmet edip döndükde, hazret-<br />
i Fâtımaya, bakdılar ki, kemâle gelip, evlenme vaktine gelmisler.<br />
Hemen hâtır-ı serîflerine geldi ki, Fâtımanın vâlidesi<br />
hayâtda olsa idi, Fâtıma bülûga erdikde, onun çeyizini hâzırlardı.<br />
Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
hazret-i Fâtımaya muhabbeti çok fazla idi. Sebebi bu idi<br />
ki, gâyet zâhide idi. Hem de vâlidesi olan Hadîce-i kübrâ “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazretlerine benzerdi. Bu husûs mubârek<br />
hâtırlarına gelince, derhâl hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm”<br />
gelip, Allahü teâlâ hazretlerinin selâmını Habîbine getir-<br />
– 279 –<br />
di. Dedi ki; (Yâ Muhammed! Allahü teâlâ buyurur ki, Habîbim<br />
hiç merâk etmesin ki, ben Fâtıma kulumun bütün ihtiyâclarını<br />
ve elbiselerini Cennet libâslarından yapıp, yakında sâdık ve<br />
muvahhid ve has kuluma veririm.) Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerinden<br />
bu kelâmı isitip, sükr secdesi yapdı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm<br />
Allahü teâlânın huzûruna vardı ve geri döndü. Elinde bir<br />
altın sini, üstünde altın bogça ile örtülmüs, bin Kerûbiyân melegi<br />
iledir. Arkasından hazret-i Mikâîl aleyhisselâm elinde bir<br />
altın sini, bir altın bogça örtülmüs ve ta’zîm için bin Kerûbiyân<br />
melegi iledir. Onun ardınca hazret-i Isrâfîl aleyhisselâtü vesselâm,<br />
elinde bir altın sini, bir altın bogça ile örtülmüs ve bin melek<br />
iledir. Onun ardınca, hazret-i Azrâîl aleyhisselâm, bir altın<br />
sini, bir altın bogça ile örtülmüs. Bin melek iledir. Bu melekler,<br />
getirip sinileri Server-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûrlarına arz eylediler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunları gördü. Buyurdu<br />
ki, yâ kardesim Cebrâîl. Allahü teâlânın emr-i serîfi nedir. Bu<br />
siniler ile ne emr ederler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki:<br />
Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder ve<br />
buyurur ki, ben Habîbimin kızı Fâtıma-i Zehrâyı Alîye verdim.<br />
Ars-ı Uzmâda nikâh etdim. Hemen Habîbim de Eshâb arasında<br />
nikâh eylesin. Sinilerin birinde Cennet libâsları [elbiseleri]<br />
vardır. Fâtımaya giydirsin. Diger sinilerde Cennet yiyecekleri<br />
vardır. Eshâbına ziyâfet versin. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu müjdeyi isitdi. Tekrâr sükr<br />
secdesi yapıp ve hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâma dedi<br />
ki: Yâ kardesim Cebrâîl. Dilerim ki, nikâhın nasıl yapıldıgını<br />
aynen açıklıyasın. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Yâ Resûlallah!<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâ emr etdi ki, Cennet kapılarını açsınlar.<br />
Cenneti süslesinler. Sonra Cehennem kapılarını kapatsınlar.<br />
Yedi kat gökde ve yerde ne kadar Kerûbiyân, mukarrabîn<br />
ve rûhâniyyân var ise Ars-ı azîmin zıllinde [gölgesinde] secere-<br />
i Tûbâ [Tûbâ agacı altında] toplansınlar. Allahü teâlânın<br />
emri yerine geldi. Allahü teâlâ yine emr etdi ki, melekler üzerine<br />
tatlı bir rüzgâr esdi ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgâr,<br />
Cennet agaçlarının üzerine eser. Çünki, Cennet agaçlarının<br />
yapraklarının birbirine dokunması ile hos bir sedâ hâsıl oldu ki,<br />
dinliyenlerin aklları baslarından gitdi. Ondan sonra gönül kus-<br />
– 280 –<br />
larına emr eyledi ki nagmeye basladılar. Yâ Habîballah! Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri cemâlini arz buyurdu. Buyurdu<br />
ki, yâ Cebrâîl, sen aslanım Alînin vekîli ol. Ben de Fâtımanın<br />
vekîli olayım. Yâ Meleklerim siz de sâhid olunuz. Fâtımayı halâllige<br />
Alîye verdim. Yâ Cebrâîl, sen de vekâletin hasebiyle Alî<br />
için kabûl eyle. Orada nikâh oldu. Sana da emr olundu ki, burada<br />
da Sahâbe-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
toplayıp, nikâh yapasın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri bunu isitdi. Tekrâr sükr secdesi yapdı. Emr<br />
eyledi ki, Sahâbe-i güzîn hazretlerini toplasınlar. Ondan sonra<br />
hazret-i Cebrâîle dedi ki, yâ kardesim Cebrâîl! Kızım Fâtıma<br />
benim hâtırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyâda giymege<br />
degmez. Geriye Cennete götürünüz! Sahâbe-i kirâm toplandı.<br />
Hazret-i Resûlün ve hazret-i Alînin vekîli kim olacak diye<br />
bakdılar. Biraz durakladılar. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm gelip,<br />
dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm edip, emr<br />
eyledi ki, hutbeyi hazret-i Alî okusun. Hazret-i Alî hutbeyi<br />
okudu [kimse onun yerine vekîl olmadı. Kendisi bulundu].<br />
Dörtyüz akçe ile nikâh eylediler. Müjdeyi, hazret-i Fâtımaya<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” müjdelediler. Hazret-i Fâtıma râzı olmadı.<br />
Hazret-i Cebrâîl tekrâr geldi. Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; Fâtıma dörtyüz akçe ile<br />
nikâha râzı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Geri hazret-i Fâtımaya<br />
söylediler. Yine râzı olmadı. Geri hazret-i Cebrâîl gelip,<br />
dörtbin altın emr olundu. Hazret-i Fâtıma yine râzı olmadı. Yâ<br />
Resûlallah! Allahü teâlâ emr etdi ki, Sen bizzat, hazret-i Fâtıma<br />
huzûruna varıp, murâdı ne ise süâl edesin. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımanın yanına varıp,<br />
murâdını süâl buyurduklarında, hazret-i Fâtıma dedi ki: Yâ<br />
Habîballah, murâdım budur ki, sen, mahser meydânında<br />
mü’minlerin günâhkârlarından nicelerine sefâ’at edip, Cennete<br />
koyarsın. Ben de onların hâtunlarına sefâ’at edip, Cennete koyayım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
çıkıp, hazret-i Fâtımanın murâd-ı serîflerini beyân buyurdu.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûr-ı serîflerine varıp,<br />
hazret-i Fâtımanın arzûsunu iletdi. Geri nüzûl edip [inip] dedi<br />
ki, yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ Fâtımanın murâdını<br />
kabûl edip, o da rûz-i cezâda [mahser meydânında (kıyâmet<br />
gününde)] sefâ’atcı olsun, diye buyurdu. Hazret-i Resûlul-<br />
– 281 –<br />
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Fâtımaya, murâdı<br />
kabûl olup, sefî’a oldugunu [sefâ’at edecegini] kendisine<br />
iletdi. Yâ Resûlallah! Hazretinizin sefâ’at edecegine huccet<br />
[delîl] kelâm-ı kadîmde ve Fürkân-ı azîmde âyet-i kerîmelerdir.<br />
Yâ bana kat’i hüccet [delîl] nedir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Ey ciger gûsem;<br />
cenâb-ı hazret-i Rabbil izzete murâdını arz edeyim. Göreyim<br />
ne fermân olunur. Çıkıp, Cebrâîl aleyhisselâma Fâtımanın murâdını<br />
beyân etdi. Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna<br />
arz edip, hemen geri döndü. Elinde bir beyâz ipek getirdi.<br />
Resûlullahın huzûrunda ak ipegi açıp, içinden bir kâgıd çıkardı.<br />
(Yevm-i cezâda [kıyâmet gününde] mü’min hâtunların âsîlerine,<br />
kulum Fâtımayı sefâ’atcı etdigime bu hucceti yanında<br />
bulundursun.) Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” o kâgıdı geri harîre [ipege] sarıp, hazret-i Fâtımaya<br />
getirdi. Hazret-i Fâtıma hucceti gördü. Kabûl edip, nikâha râzı<br />
oldu. (Allahü teâlâ kalbdekileri bilir. Allahü teâlâ için, neden<br />
böyledir diye sorulmaz.)<br />
Rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımayı hazret-i Alîye “radıyallahü<br />
teâlâ anh” verdigi zemân onsekiz akçe verdi. Bir gelinlik ve bir<br />
de kaftan aldı. Hazret-i Fâtımaya giydirdigi zemân, Fahr-i âlem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” agladı. Hazret-i Fâtıma dedi<br />
ki, se’âdetim ve izzetim babam, niçin aglarsın. Buyurdular ki,<br />
(ciger gûsem, gözümün nûru kızım, onun için aglarım ki, kıyâmet<br />
gününde, Allahü teâlânın huzûrunda bu onsekiz akçe ile<br />
bu kaftanın hesâbını nasıl vereceksin.) Bunların hâli böyle<br />
olunca, gör zemâne adamları kızlarının dertlerine düsüp, nice<br />
bin, belki nice yük akçe çeyize sarf edenlerin âhıretde hâlleri<br />
nasıl olur. Hâlimiz kederlidir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri<br />
inâyet ve hidâyet ile, Habîbi ve Ehl-i beyti hurmetine,<br />
keremi, fadlı ve ihsânı ile afv ve magfiret buyursun.<br />
Besinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” orta<br />
boylunun kısası idi. Genis gögüslü idi. Elâ gözlü idi. Mubârek<br />
sakalı bütün eshâbdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
çok idi. Mubârek karnı büyükce idi. Her ne zemân kâfirlerin<br />
yüzlerine baksa, kalblerine korku düsüp, hazân yapragı gibi titrerlerdi.<br />
Bu mubârek cüsse ile üç, dört ve bes gün, ba’zan da ye-<br />
– 282 –<br />
di, sekiz gün yemek yimezdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine süâl etdiler ki, hazret-i Alî yemek yimez,<br />
hikmeti nedir. Buyurdular ki; (Hazret-i Alînin kuvvet-i<br />
kudsiyyesi vardır. Açlıgı bilmez.) Umûmiyyetle gazâlarda nice<br />
günler yemek yimez ve gazâ ile mesgûl olurdu. Açlık hâtır-ı serîflerine<br />
gelmezdi. Kuvvet-i kudsiyyesi ile içi temâmen dolu idi.<br />
Bir gazâ vâki’ olmamısdır ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” onda mevcûd olmasın. Bir kal’ayı almakda zorlanılsa veyâ<br />
düsman galebe etse, Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” sancagı hazret-i Alînin eline verip de buyururdu ki,<br />
(Yâ Alî! Bu feth senindir. Var feth eyle! Seni Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerine ısmarladım) diye gönderirdi. Feth ederdi.<br />
Altıncı Menâkıb: Benî Necrân derler, hıristiyanlardan bir<br />
kabîle var idi. Kalabalık bir kabîle idi. Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara her ne kadar nasîhatda bulundu<br />
ise de, kimse râzı olmayıp, ıslâh olmadılar. Inâd ve taskınlıklarını<br />
artdırdılar. Bir vechle bunlar îmâna gelmediler. Bunlar<br />
hakkında ibtihâl (karsılıklı yemînlesme) âyet-i kerîmesi nâzil<br />
oldu. Ibtihâl ile emr olundular. Sûre-i Âl-i imrânda, [61.ci<br />
âyet-i kerîmede] meâlen buyurulmusdur: (Seninle mücâdele<br />
edenlere [hıristiyanlara] de ki: Geliniz biz ve siz, ogullarımızı<br />
[evlâdlarımızı], kadınlarımızı ve kendimizi çagıralım. Sonra ibtihâl<br />
edelim. [Îsâ aleyhisselâm hakkında] kim yalan söylüyor<br />
ise, Allahü teâlânın la’neti onun üzerine olsun diyelim!) (Tefsîr-<br />
i Meâlim)de buyurmus ki, (......... ya’nî kim ki seninle, hazret-<br />
i Îsâ aleyhisselâm hakkında mücâdele etse, sana, hazret-i<br />
Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü oldugu hakkında<br />
ilm geldikden sonra, denildi ki, ebnâünâdan murâd Fâtıma<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleridir. Enfüsenâdan murâd,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
kendileridir ve hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”dir. Zîrâ,<br />
arablarda, kisinin, amca oglu kisinin kendisinden sayılır.)<br />
Nitekim Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (........ murâd ihvâneküm<br />
demekdir). Denildi ki, ibtihâl cümle ehli dîne umûmdur.<br />
Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdular ki, ya’nî düâda<br />
tadarru’ edelim. Ve Kelbî dedi ki, düâda ictihâd ve mübâlaga<br />
edelim. Kesâî ve Ebû Ubeyde dediler ki, (lâin) ediselim [birbi-<br />
– 283 –<br />
rimize la’net edelim!]. Zîrâ ibtihâl telâundur. (La’netlesmekdir.)<br />
La’netullah ma’nâsına derler. (Allahü teâlânın la’neti<br />
onun üzerine olsun demekdir.) Bizden ve sizden hepimiz Allahın<br />
la’netini yalancılar üzerine kılalım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi<br />
Necrân kavmi üzerine okudu ve onları mübâheleye<br />
da’vet etdi. Onlar refîklerimize [arkadaslarımıza] gidelim.<br />
Emîrimizle müsâvere edelim. Sonra yarın gelelim dediler. Varıp<br />
bir yere toplandılar. Reîslerine mubâhele hakkında ne düsündügünü<br />
sordular. Ona, yâ Mesîhin kulu! Rey’ hakkında ne<br />
düsünürsün, dediler. O dedi ki: Yâ Nasâra cemâ’ati. Muhakkak<br />
siz biliniz ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri Peygamberdir. Vallahi la’net etmez. Bir kavm<br />
Peygamber ile mübâheleye kalkısırsa, o kavmin büyügü, küçügü<br />
muhakkak helâk olur. Hemen sâhibinizin yanına varınız.<br />
Kavli üzerine ikâmet edip, va’d alınıp, kendi bildiginizden dönün.<br />
Ertesi gün, hazret-i Alî ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine geldiler. Hâlbuki<br />
Resûlullah hazretleri Hüseyni kucagına almıs, hazret-i Hasenin<br />
elinden tutmus, hazret-i Fâtıma ardınca yürürdü “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, bunlara, (ben düâ edeyim, siz âmîn deyiniz,)<br />
buyurdu. Nasâra kavminin reîsleri yanındaki hıristiyanlara dedi<br />
ki, yâ nasâra cemâ’ati. Ben muhakkak öyle yüzler görüyorum<br />
ki, eger Allahü teâlâ hazretlerinden, bir dagı yerinden kaldırmasını<br />
isteseler, Allahü teâlâ hazretleri, o dagı onlar hürmetine<br />
kaldırır. Sakın mübâhele etmeyiniz! Yoksa helâk olursunuz.<br />
Kıyâmete kadar yeryüzünde nasrânî kalmaz. Sonra reîsleri,<br />
Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki,<br />
yâ Ebel Kâsım! Biz karâr verdik ki, seninle, mübâhele etmiyelim.<br />
Senden ayrılalım. Sen dînin üzerine sâbit ol. Biz de dînimiz<br />
üzerinde sâbit olalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Mübâheleden vaz geçdi iseniz müslimân<br />
olunuz. Size lâzım olan sey, müslimânlara olur.) Onlar müslimân<br />
olmak istemediler. (Kıtâle hâzır olun. Muhakkak sizinle<br />
mukâtele ederiz) buyuruldu. Onlar dediler ki, biz seninle harb<br />
edemeyiz. Lâkin seninle sulh olalım ki, bizimle mukâtele etmi-<br />
– 284 –<br />
yesiniz. Bizi korkutmıyasınız. Dînimizden döndürmiyesiniz. Biz<br />
de sana her sene iki bin hulle verelim. Bin hulle Saferde, bin hulle<br />
Recebde. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu<br />
kavl üzerine sulh etdi. Sonra buyurdular ki; (Nefsim yed-i kudretinde<br />
olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, azâb Necran ehlinden<br />
döndü. Eger mübâhele etseler idi, maymûna ve hınzıra dönerlerdi.<br />
Bulundukları vâdi ates ile dolardı. Allahü teâlâ Necrânın<br />
ve halkının kökünü kazırdı. Agaçlardaki kuslar bile canlı<br />
kalmaz, bir sene geçmeden hepsi helâk olurlardı.) [(Se’âdet-i<br />
Ebediyye) kitâbının 369.cu sahîfesine bakınız!]<br />
Yedinci Menâkıb: Mîr Hüseyn Vâ’ız “rahimehullahü teâlâ”<br />
(Mevâhib-i aliyye) adlı tefsîrinde, sûre-i Bekarada 274.cü âyet-i<br />
kerîmenin tefsîrinde, beyân etmisdir. Bu âyet-i kerîmenin indirilis<br />
sebebinde bildirilmisdir. Hazret-i Aliyyül Mürtedânın “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” dört dirhemi var idi.<br />
Onun birisini âsikâre [açıkdan] tasadduk eyledi [sadaka verdi].<br />
Birisini gizli tasadduk etdi. Birisini kara gecede, birisini de gündüz<br />
tasadduk eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu<br />
âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Mallarını Allah yolunda, gecegündüz,<br />
gizli-âsikâr olarak dagıtanların, Allahü teâlâ indinde<br />
ecrleri çokdur ve hâzırdır. Onlar için gelecekde korku yokdur.<br />
Geçmis için mahzûn olmaz, üzülmezler.) [Bekara sûresi 274.cü<br />
âyet-i kerîme meâli.] Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” bu çesid<br />
sadaka vermesine hangi seyin sebeb oldugunu sordu. Cevâb<br />
verdi ki, bu dört sekl dısında sadaka verme yolu görmedim. Her<br />
seklde sadaka verdim ki, bunlardan biri kabûl serefi bulup, digerleri<br />
de Allahü teâlânın rızâsına erer.<br />
Sekizinci Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl)de sûre-i Secdede,<br />
meâl-i serîfi, (Îmân eden [inanan] kimse, fâsık [inanmıyan] gibi<br />
midir. Bunlar esit olmazlar) olan, onaltıncı âyet-i kerîmenin tefsîrinde,<br />
Muhyissünne “rahimehullahü teâlâ” beyân buyurmuslar.<br />
Bu âyet-i kerîme, Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh”<br />
ve Velîd bin Ebî Mu’ayt hakkında nâzil olmusdur. Velîd bin<br />
Ebî Mu’ayt, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ana<br />
tarafından akrabâsıdır. Hazret-i Alî ile Velîd arasında çekisme<br />
ve münâkasa oldu. Velîd hazret-i Alîye dedi ki; sen sus! Muhakkak<br />
sen çocuksun. Ben lisân cihetinde senden dahâ açıgım.<br />
– 285 –<br />
Mızrak [ok] atmakda senden mâhirim. Kalb cihetinden senden<br />
cesâretliyim. Harblerde, hasmet cihetinden dahâ gösterisliyim.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, sen sus! Muhakkak<br />
sen fâsıksın. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bu âyet-i<br />
kerîmeyi gönderdiler. (Onlar müsâvî degillerdir) buyurdular.<br />
(Ikisi müsâvî degildir) buyurmadılar. Zîrâ bir mü’min ve bir fâsık<br />
murâd etmediler. Belki bütün mü’minleri ve bütün fâsıkları<br />
irâde buyurdular.<br />
Dokuzuncu Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl) tefsîrinde, imâm-ı<br />
Begavî “rahimehullahü teâlâ” hazretleri (Hel etâ) [insan] sûresinde,<br />
meâl-i serîfi (Onlar kendileri arzû etdikleri [içleri çekdigi<br />
hâlde] yiyecegi, fakîrlere [yoksullara], öksüze ve esîre yidirirler)<br />
olan sekizinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde beyân buyurmusdur<br />
ki, bu âyet-i kerîmenin nüzûl [inis] sebebinde ihtilâf etmislerdir.<br />
Mücâhid ve Atâ, Ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretlerinden, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hakkında nâzil oldugunu rivâyet etmislerdir. Kıssasını kısaltarak<br />
beyân etmisler. Lâkin diger tefsîrlerde ve menâkıbda su<br />
seklde anlatılmısdır. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hasta olmuslardı. Fahr-i âlem seyyid-i<br />
veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sahâbe-i kirâm<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile görmege<br />
vardılar. Hazret-i Alî ve hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâya “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hitâb edip, buyurdular ki, (Bu ciger gûselerinize<br />
bir nezr eyleyin [bir adak adayın]!) O iki Server ve Fıdda<br />
adlı câriyeleri, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu ikisine<br />
[ya’nî Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ” hazretlerine]<br />
sıhhat verir ise, üçer gün oruc bize nezr olsun dediler. O iki<br />
Cennet râyihâları sifâ buldu. Ancak evlerinde yinilecek birseyi<br />
yok idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” varıp, bir yehûdîden<br />
üç sa’ arpa borç aldı. Üçü de nezr etdikleri oruclara niyyet<br />
etdiler. O ölçek arpanın bir ölçegini hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazretlerinin câriyesi ügütüp, bes adet ekmek<br />
pisirdi. Kendileri bes kisi idiler. Iftâr vakti oldu. O bes çöregin<br />
birini hazret-i Alînin önüne ve birini hazret-i Hasenin önüne<br />
ve birini hazret-i Hüseynin önüne ve birini Fıdda câriyeye ve<br />
birini de [hazret-i Fâtıma] kendi önüne koydu. Iftâr yapacaklardı.<br />
Bir miskîn gelip, dedi ki: Yâ Ehl-i beyt-i Resûlallah! Mis-<br />
– 286 –<br />
kîn müslimânlardan bir miskînim. Bana yiyecek verin. Allahü<br />
teâlâ hazretleri sizi Cennet ni’metleri ile ta’âmlandırsın. Ellerindeki<br />
çörekleri ona sadaka verip, kendileri su ile iftâr etdiler.<br />
Ertesi gün yine oruc tutdular. Câriye bir ölçek arpa dahâ ügütüp,<br />
yine bes çörek pisirdi. Iftâr vaktinde, önlerine alıp, iftâr<br />
edecekleri sırada, bir yetîm geldi. Besi de çörekleri ona verip,<br />
o yetîmi sevindirip, kendileri su ile iftâr edip, uyudular. Ertesi<br />
günü yine oruc tutdular. O kalan bir ölçek arpayı da, bes çörek<br />
yapıp, önlerine aldılar. Iftâr edecekleri vakt, bir esîr gelip, dedi<br />
ki, üç gündür açım. Beni baglayıp, yemek de vermediler. Allahü<br />
teâlâ için bana acıyın, dedi. Besi de çöreklerini ona verip,<br />
yine su ile iftâr etdiler. Ba’zı rivâyetde o esîr sirk ehlinden idi.<br />
Bu rivâyet delîl olur ki, ehl-i sirkden de olsalar, esîrlere yiyecek<br />
verilirse, sevâb olacagı anlasılmakdadır. (Meâlim-üt-tenzîl)de<br />
böyle yazılıdır.<br />
Rivâyet olunur ki, dördüncü gün sabâhladılar. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” ellerinden tutup, Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine<br />
götürdüler. Hazret-i Habîb-i ekrem onları, açlıkdan kus<br />
yavrusu gibi titrerler seklde gördüler. Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hazretlerine buyurdu ki, yâ Alî! Bizi üzüntüye gark etdin.<br />
Kalkıp bunları aldı. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ”<br />
yanına vardı. Fâtımayı mihrâbında gördü ki, karnı arkasına<br />
yapısmıs ve mubârek gözleri çukura gitmis. Üzüntüsü dahâ da<br />
artdı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil oldu ve dedi ki; Yâ<br />
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri mubârek etsin.<br />
Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerîme gönderdi. (Hel etâ) sûresini<br />
okudu. Rivâyet olundu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” bunları bu hâlde görünce buyurdular ki:<br />
(Yâ kızım Fâtıma! Baban üç gündür ta’âm yimemisdir.)<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Medîneden dısarı gitdi.<br />
Gördü ki, bir arab kuyudan su çekip, davarına su verir. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” araba dedi ki, yâ kisi, sana ücret ile su çekeyim<br />
mi. O da hos [iyi] olur dedi. Her kovaya bir avuç hurmaya<br />
ücret ile pazarlık etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” su çekmege basladılar. Yeteri kadar çekip, son kovayı<br />
çekdiklerinde, Allahü teâlânın hikmeti, kovanın ipi kopup, ko-<br />
– 287 –<br />
va kuyuya düsdü. Arab, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek<br />
yüzüne bir tokat vurdu. Getirip, hesâbınca hurma verdi. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” mubârek elini, o derin kuyuya sokup,<br />
kovayı çıkardı. Arabın eline verdi. Sonra da koyup, gitdi. Hazret-<br />
i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanına varıp, hurmayı<br />
önlerine koydu. Hurmayı yir iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” bakdı. Mubârek yüzünde tokat eserini gördü. Dedi<br />
ki, yâ Alî, yüzünüzde bir iz vardır; bu nedir. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gizleyip, birsey yokdur, buyurdular. Bu tarafda ise<br />
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, kovayı kuyudan alıp, arabın<br />
eline verip gitmisdi. Arab da hayret etmisdi. Düsündü ki,<br />
eger bu kisinin dîni ki, Muhammed dînidir. Hak din olmasa idi,<br />
bu derin kuyudan kovayı nasıl çıkarırdı. Kendi kendisine dedi<br />
ki, bir el ki böyle küstâhlık etmis olsun, o el bana lâzım degildir<br />
deyip, hazret-i Alîye vuran elini kesip, eline aldı. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin huzûrlarına gitmek üzere yola koyulup,<br />
geldi ve kapıyı çaldı. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
kapıya çıkıp, gördügü gibi, acele ile geri içeri girip, dedi ki;<br />
yâ Resûlallah! Bir arab gelmis. Elinde kendinin bir kesik eli<br />
var. Kanı akar. Aglar. Sizi görmek ister. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! O<br />
arab edebsizlik eden arabdır. Söyle içeri gelsin. Varıp, söyledi.<br />
Arab içeri girdikde, hazret-i Habîbullah o arabı o hâl üzere görüp,<br />
üzüldü. Ona dedi ki, niçin böyle hatâya düsdün, hatâ isledin.<br />
Arab aglıyarak, küstâhlıgının özrünü dileyerek îmâna geldi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kesik elini yerine<br />
koyup, mubârek agzının suyunu sürüp, düâ buyurdu. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile arabın eli sapasaglam<br />
oldu.<br />
Onuncu Menâkıb: (Menkıbe-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ”.) Rivâyet olunur ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri; Aliyyül Mürtedâ hazretlerine buyurdular<br />
ki, (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâyı sever misin!)<br />
Hazret-i Alî dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah.) (Beni sever misin.)<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi, (Evet, yâ Resûlallah.) Buyurdu<br />
ki, (Fâtımayı sever misin.) Dedi ki (Evet, yâ Resûlallah!).<br />
Buyurdu ki (Hasen ve Hüseyni sever misin.) Dedi ki, (Evet, yâ<br />
Resûlallah!) Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-<br />
– 288 –<br />
lem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl<br />
sıgdırırsın!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mu’ciz süâl beyânlarına<br />
cevâb veremedigini beyân etdi. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” buyurdular ki; bunda üzülecek ne vardır.<br />
Allahü Sübhânehü ve teâlâyı sevmek, îmândan ve akldandır.<br />
Muhammed aleyhisselâmı sevmek îmândandır. Beni sevmek<br />
sehvetindendir. Hasen ve Hüseyni sevmek tabî’atındandır, dedi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” acele, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına gelip, o cevâbı<br />
söyledi. Resûlullah buyurdu ki, (Demek olur ki, bu yemis nübüvvet<br />
agacının yemisidir.) Ya’nî yâ Alî, bu cevâb senin degildir.<br />
Fâtımanın cevâbıdır. Bu cevâbda derin ilm vardır. Düsünmelidir.<br />
Onbirinci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 250.ci sahîfesinde<br />
buyuruluyor ki: (Bahr-ül-Ulûm) adındaki tefsîrde bildirilen<br />
hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû<br />
Bekrdir. Dinde en kuvvetli olan Ömerdir. Hayâsı en çok olan,<br />
Osmândır. Islâmiyyetde her süâli cevâblandıran Alîdir. Halâl ve<br />
harâm olanları en iyi bilen Mu’âzdır. Kur’ân-ı kerîmi en güzel<br />
okuyan Ubeyy bin Kâ’bdır. Münâfıkları tanıyan, Huzeyfetibni<br />
Yemândır. Îsâ aleyhisselâmın zühdünü görmek isteyen Ebû Zerin<br />
zühdüne baksın! Cennet, Selmân-ı Fârisîye âsıkdır. Hâlid bin<br />
Velîd, Allahın kılıcıdır. Hamza, Allahü teâlânın arslanıdır. Hasen<br />
ve Hüseyn Cennet gençlerinin en üstünüdür. Ca’fer bin Ebî<br />
Tâlib, Cennetde meleklerle berâber uçar. Cennet kapısını ilk<br />
açacak olan Bilâldir. Benim Kevser havuzumdan ilk içecek olan<br />
Suheyb-i Rûmîdir. Kıyâmet günü melekler ilk önce Ebüdderdâ<br />
ile müsâfeha eder. Her Peygamberin bir arkadası vardır. Benim<br />
arkadasım Sa’d bin Mu’âzdır. Her Peygamberin Eshâbından<br />
seçdikleri vardır. Benim seçdiklerim, Talha ve Zübeyrdir. Her<br />
Peygamberin mahrem islerini gören yardımcısı vardır. Benim<br />
yardımcım, Enes bin Mâlikdir. Her ümmetde hakîm vardır.<br />
Benim ümmetimde hikmeti çok söyliyen Ebû Hüreyredir.<br />
Hassân bin Sâbitin sözleri Allah tarafından te’sîrlidir. Ebû Talhanın<br />
harb meydânındaki sesi, bir fırka askerden dahâ kuvvetlidir)<br />
buyurdu. (Bahr-ül-ulûm) kitâbını yazan Alâüddîn Alî<br />
Semerkandî sekizyüzaltmıs (860) senesinde, Anadoluda Lâ-<br />
– 289 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:19<br />
rende sehrinde vefât etmisdir.]<br />
Onikinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, sahîh hadîsler bâbında,<br />
Sa’d bin Ebî Vakkâsdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
Alîye “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, (Senin ile<br />
ben, Hârûn ile Mûsâ “aleyhimesselâm” gibiyiz. Benden sonra<br />
Peygamber yokdur.) Türpüstî “rahimehullah” dedi ki, Resûl-i<br />
ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Tebûk gazâsı<br />
için yola çıkdıklarında, hazret-i Alîyi Medînede Ehl-i beyti<br />
üzerine halîfe bırakdı. Emr etdi ki, onların islerini görsün. Münâfıklar<br />
isitip, birbirine dediler ki, Alîyi halîfe bırakmakdan<br />
maksadı, onun yanında bulunmasından [sohbetinden] sıkıldıgı<br />
için idi. [Münâfıklar böyle dediler.] Hazret-i Alî münâfıkların<br />
bu sapık sözlerini isitdi. Silâhını kusanıp, çıkdı. Resûlullah “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem” (Cürf) adlı menzilde konaklamıs idi.<br />
Huzûr-ı serîflerine varıp, dediler ki, yâ Resûlallah! Münâfıklar,<br />
bu kölenizi halîfe etmenizin sebebini, yanınızda götürünce sıkılacagınızdan<br />
ötürü oldugunu söyliyorlar. Habîb-i Muhterem<br />
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Münâfıklar yalan<br />
söylüyorlar! Seni Medînede bırakdıklarıma halîfe yapdım. Geri<br />
dön. Benim ehlime ve senin ehline halîfem ol. Yâ Alî! Benim<br />
ile; Mûsâ aleyhisselâm ile Hârûn aleyhisselâmın oldugu gibi olmak<br />
istemez misin! Nitekim Hak celle ve alâ buyurur; (A’râf<br />
142.ci âyet) (Mûsâ, kardesi Hârûna, kavmimde halîfem ol! dedigini<br />
haber vermisdir.))<br />
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân edip, dediler ki,<br />
bu hadîs-i serîf o hadîs-i serîflerdendir ki, râfizî ve diger sî’a fırkaları<br />
bunu sened olarak almıslardır. Bu hadîs-i serîfe göre hilâfet,<br />
muhakkak hazret-i Alînin idi. Baskasının halîfe olmasına<br />
kendisi râzı olmusdur. Bu fırkalar ihtilâf etdiler. Râfizîler Sahâbe-<br />
i güzîni hazret-i Alî üzerine baskasını üstün tutdukları<br />
için, tekfîr etdiler. Ba’zıları da çok taskınlık edip, hazret-i Alîyi<br />
de tekfîr etdiler ki, kendi kötü düsüncelerince hilâfet kendinin<br />
hakkı idi. Niçin taleb etmege gayret etmedi. Bu tâife mezheblerinin<br />
çok asırılıgı cihetinden ve akllarının çok fesâdından,<br />
bunlar muhâtab kabûl edilmemis ve sözlerine cevâb verilmemisdir.<br />
– 290 –<br />
Kâdî “rahimehullah” buyurmusdur ki, bu sözleri söyliyen<br />
kimsenin küfründe sübhe yokdur. Zîrâ bir kimse ki, bütün ümmeti<br />
tekfîr eder, ilk asrı tekfîr eder. Muhakkak ki, nakl edilen<br />
dîni bâtıl kılmıs olur. Islâmı kötülemis olup, Allahü teâlâ muhâfaza<br />
etsin, kâfir olur. Ammâ Gulât-ı râfizîden baskası, bunların<br />
yolundan gitmemisdir. Imâmiyye ve ba’zı mu’tezile; Sahâbe<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîden “radıyallahü<br />
teâlâ anh” önce digerlerini halîfe seçdikleri için hatâ etdiler,<br />
derler. Ancak tekfîr etmezler. Hâlbuki bu hadîs-i serîfde<br />
bunların hiçbirine delîl yokdur. Belki bunda hazret-i Alînin<br />
“radıyallahü anh” fazîletinin isbâtı için delîl vardır. Ammâ gayriden<br />
efdal olmasına ve gayri ile misilli olmasına kinâye yokdur.<br />
[Baskalarından üstünlügü veyâ berâberligi anlasılmamalıdır.]<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
sonra halîfe olacagına isâret yokdur. Zîrâ bu sözü Tebûk gazâsına<br />
gitdikleri vakt, Medîne-i münevverede kendi yerine geçirmelerinde<br />
buyurdular. Yukarıda zikr olundu. Bu sözü kuvvetlendiren<br />
odur ki, hazret-i Hârûn aleyhisselâm hazret-i Alîye<br />
benzetilmisdir. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâmdan sonra<br />
[Hârûn aleyhisselâm] halîfe olmadı. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından<br />
meshûr rivâyete göre kırk yıl sonra vefât etdi. Dediler ki,<br />
o vefât etdiginde onu halîfe yapmadı. Rabbine münacât etmege<br />
giderken, onu yerine halîfe yapdı. [Hârûn aleyhisselâm ondan<br />
sonra halîfe olmadı.]<br />
Onüçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, anlatılan menâkıbın<br />
meshûr olan hadîs-i serîflerinde zikr olunmusdur. Hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurmusdur ki, ekin dânesini bitiren<br />
ve insanı halk eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ümmî<br />
olan Nebî “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni kasd ederek;<br />
(Alîyi ancak mü’minler sever. Alîye ancak münâfıklar bugz<br />
eder!) buyurmusdur.<br />
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” buyurmuslar ki, bu hadîs-<br />
i sahîhin ma’nâsı sudur. Muhakkak ki bir kimse, hazret-i<br />
Alînin “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” yakınlıgını, Resûlullahın hazret-i Alîye sevgisini<br />
bilir ve hazret-i Alîden sâdır olan seyleri islâmın yayılmasında<br />
ve islâmda hizmetlerini düsünerek, bu sebebler ile hazret-i<br />
Alîye muhabbet ederse, o kimsenin îmânın sıhhatine delîller-<br />
– 291 –<br />
den olur. Allahü teâlânın râzı oldugu ve islâma hizmetleri ve yukarıdaki<br />
sebeblerin aksine Alîye “radıyallahü teâlâ anh” bugz<br />
ederse, o muhabbet eden kimsenin zıddı olup, nifâkı siddetli<br />
olur. Fesâdı çok olur. Allahü teâlâ muhâfaza etsin.<br />
Ondördüncü Menâkıb: Yukarıda bahs edilen hadîs-i serîflerden<br />
sonra, Sehl ibni Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki: (Hayber günü muhakkak ben bu<br />
bayragı yarın bir sahsa veririm. Allahü teâlâ onun üzerinde feth<br />
müyesser eyler. O sahs Allahü teâlâ hazretlerini ve Resûlünü<br />
sever. Allahü teâlâ hazretleri ve Resûlü de onu severler.) O günün<br />
sabâhında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
huzûr-ı serîflerine sür’atle varanlardan her biri ümîd ederler ki,<br />
bayrak kendisine verilsin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdular ki, (Alî bin Ebî Tâlib nerededir.). Dediler,<br />
yâ Resûlallah, hazret-i Alînin gözleri agrıyor. Buyurdular ki,<br />
(Adam gönderin, getirsinler). Vardılar, getirdiler. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek tükrügünü, hazret-i<br />
Alînin gözlerine sürdü. Agrıdan kurtuldu. Sanki hiç agrı görmemis<br />
gibi idi. Alemi [bayragı] hazret-i Alîye verdi. Hazret-i Alî<br />
dedi ki, yâ Resûlallah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar<br />
muhârebe edecegim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Rıfk ve sükûn üzere hareket eyle. Hattâ<br />
onların topraklarına gir. Sonra onları islâma da’vet et. Allahü<br />
teâlânın islâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber ver.<br />
Allahü tebâreke ve teâlânın senin sebebin ile bir sahsa hidâyet<br />
vermesi, muhakkak kırmızı develerin olup, sadaka vermenden<br />
hayrlıdır.)<br />
Onbesinci Menâkıb: (Mesâbîh)in yine hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ile alâkalı menâkıbın hadîs-i serîfler kısmında,<br />
Imrân bin Hasîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki, (Alî benden, ben de Ondanım. Alî bütün<br />
mü’minlerin velîsidir.) Sârîh Tayyibî “rahmetullahi teâlâ<br />
aleyh” beyân etmisdir. Kâdî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular<br />
ki: Sî’a tâifesi dediler ki; tasarruf edici hazret-i Alîdir. Ve dediler<br />
ki, hadîs-i serîfin ma’nâsı budur ki, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem”, tasarruf etdigi herseyde hazret-i Alî ta-<br />
– 292 –<br />
sarrufa müstehak olur. Mü’minlerin islerini görmek de tasarrufa<br />
girer. Onun için hazret-i Alî mü’minlerin imâmıdır. Biz onlara<br />
deriz ki, mü’minlerin velîsi olmagı, halîfe (imâm) olmak<br />
ma’nâsına anlamak dogru olmaz. O zemân bütün mü’minlerin<br />
islerini de üzerine almak îcâb eder. Zîrâ Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında mü’minlerin bütün<br />
islerini kendileri görürdü. Ancak vâcib oldu ki, vilâyeti [velî<br />
olmagı], muhabbet ve buna benzer seyler sekliyle anlamalıdır.<br />
Onaltıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de bahs edilen<br />
menâkıbın meshûr hadîs-i serîfler kısmında, Abdüllah ibni<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini<br />
birbiri arasında kardes kıldı. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” sonraya kaldı. Mubârek gözlerinden yas akar [ya’nî<br />
aglar idi]. Dedi ki; Yâ Resûlallah! Sahâbe-i güzîni aralarında<br />
kardes kıldın. Beni kimse ile kardes yapmadın. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Sen benim dünyâda<br />
ve âhıretde kardesimsin.) (Tirmizî) rivâyet etmisdir.<br />
Onyedinci Menâkıb: Yine yukarıdaki hadîs-i serîfden sonra,<br />
Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.<br />
Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir<br />
pismis kus var idi. Buyurdular ki; (Allahım! Bana mahlûklarından<br />
en çok sevdigini gönder!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” geldi. Berâberce yidiler. (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki,<br />
bu hadîs-i serîf hasen ve garîbdir. Sârih Türpüstî (Allahü teâlâ<br />
ona hayrlar versin) “rahimehullah” bu hadîs-i serîfin serhinde,<br />
fesâhat ve belâgat ile genis bir mukaddemeden sonra buyurmus<br />
ki, bu bir hadîsdir ki, mübtedi’ler [yoldan çıkmıslar] bunun<br />
ile oklarını bileyip, bunu vesîle yapıp, hazret-i Ebû Bekrin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine hücûm ederler. Hâlbuki o<br />
hazretin hilâfeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin intikâlinden [vefâtından] sonra, bu ümmetde<br />
müslimânların icmâ’ı ile sâbit olan ahkâmın evvelidir. Dîni<br />
ayakda durduran direklerin en saglamıdır. Bu hadîs-i serîf,<br />
hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” birinci halîfe ol-<br />
– 293 –<br />
masını ve diger Sahâbeden üstün olmasını îcâb etdiren sahîh<br />
hadîsler ve buna ilâve olarak Sahâbe-i kirâmın “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” icmâ’ı karsısında mukâvemet edemez.<br />
Zîrâ bu bahs edilen hadîs-i serîf, nakl ehli için mekâle [bend]<br />
vardır. Bu misilli hadîs icmâ’ın hilâfı üzerine olmak câiz olmaz.<br />
Husûsan o Sahâbe ya’nî Enes “radıyallahü teâlâ anh” ki, bu<br />
hadîs-i serîfi rivâyet etdi. Eshâb-ı kirâmın icmâ’ında [ya’nî hazret-<br />
i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halîfe seçiminde] hayâtda<br />
idi. Eshâb-ı kirâm bu hadîs-i serîfi isitdikleri hâlde icmâ’<br />
etmislerdir. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bu hadîs<br />
sâbit ise, ma’nâsı bozulmıyacak seklde te’vîl edilebilir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, en çok<br />
sevdigini, gönder buyurması, en çok sevdiklerinden birini gönder<br />
ma’nâsınadır. Çünki, Resûlullah da Allahü teâlânın yaratdıkları<br />
içindedir. Allahü teâlânın en çok sevdigi Odur. Bu misilli<br />
kelâm arabîde çokdur. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Resûlullahdan dahâ sevgili olması düsünülemez. Eger denilirse<br />
ki, dinde Allahü teâlânın en sevdigi kul odur. Biz de öyle<br />
deriz. Sahîh nass ve icmâ’ı ümmet ile bildirilmisdir. Muhakkak,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
amcası ogullarından kendisine sevgili olanı murâd etdiler. Zîrâ<br />
Resûlullah hazretlerinin ba’zan olur idi ki, inci dökülen kelâmları<br />
mutlak olurdu. Ba’zan sartlı olurdu. Ba’zan umûmî olurdu.<br />
Ba’zan husûsî olurdu. Fehm sâhibi olan bilirdi. Türpüstînin<br />
açıklaması sona erdi. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin akabinde,<br />
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, ne<br />
zemân ki Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
süâl sorardım. Cevâb verirdi. Ben susunca o baslardı.<br />
Onsekizinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de bu hadîs-i serîfden<br />
sonra, hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki,<br />
(Hikmetin evi benim. Kapısı Alîdir!) Tirmizî rivâyet etmisdir<br />
ki, bu hadîs-i serîf garîbdir. Muhyissünne Begavî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Mesâbîh)in yazarıdır. Buyurdular ki, Süreykden baska,<br />
vesîka olan hiçbir kitâbda bildirilmemisdir, Onun isnâdı karârsızdır.<br />
Sârih Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki,<br />
sî’a fırkası bu hadîs-i serîfi delîl göstererek, derler ki, muhakkak;<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerin-<br />
– 294 –<br />
den ilm ve hikmet almak Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mahsûsdur.<br />
Gayrileri alamaz. Illâ Alî “kerremallahü vecheh” vâsıtası<br />
ile alır. Zîrâ eve dâhil olunmak [eve girmek] kapısından olur.<br />
Allahü teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde buyurmusdur ki; (...<br />
Evlerinize kapılarından girip çıkınız) [Bekara sûresi 189.cu<br />
âyet-i kerîme meâli.]. Hâlbuki onlara bu hadîs-i serîfde hüccet<br />
[sened] yokdur. Cennet evi hikmet evinden dahâ genis degildir.<br />
Cennet evinin ise sekiz kapısı vardır. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin<br />
akabinde Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, hazret-i Alîyi da’vet etdi. O gün Tâife gönderdi.<br />
Onunla gizli söylesdi. Insanlar söylediler ki, muhakkak<br />
amcasının oglu ile gizli söylemesi uzadı. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Onun ile ben degil,<br />
Allahü teâlâ gizli konusdu.) Sârih Tayyibî “rahimehullahü<br />
teâlâ” söyle açıklamısdır. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
bana emr eyledi ki, hazret-i Alî ile gizli konusayım. Ben derim<br />
ki, o gizli söylesdikleri kelâm, ilâhî sırlara âid sözler ve gayba<br />
âid sırlar idi. Yine (Mesâbîh)i serîfde o menâkıbın sonunda,<br />
Ümm-i Atiyyeden “radıyallahü anhâ” rivâyet edilmisdir. Dedi<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri gazâya<br />
bir bölük asker gönderdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh ve kerremallahü vecheh” onların içinde idi. Ben, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim,<br />
mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Alîyi tekrâr<br />
görünceye kadar, bana ölüm verme!)<br />
Ondokuzuncu Menâkıb: Bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi<br />
bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, bize haber ver ki, biz<br />
de bilelim ve evvelki muhabbetimizden de çok muhabbet edelim.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki, (Varın Alîyi çagırın! Ondan haber alırsınız!) Eshâbdan<br />
biri hazret-i Alîyi çagırmaga gitdi. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” gelmeden, Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” buyurdu ki, (Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz,<br />
o kimse karsılıgında size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)<br />
Dediler ki, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa!)<br />
– 295 –<br />
Dediler, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)<br />
buyurdukda, baslarını asagıya salıp, cevâb vermediler.<br />
O sırada hazret-i Alî, se’âdet ile geldiler. Hazret-i Fahr-i<br />
âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki, (Yâ Alî! Bir kimseye iyilik eylesen ve o sana<br />
mukâbelesinde kötülük yapsa, ne yapardın!), (Yâ Resûlallah!<br />
Iyilik ederdim.) (Tekrâr kötülük yapsa!), (Yine iyilik ederdim.)<br />
Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri<br />
ardınca yedi def’a süâl buyurdular. Yedisine de, hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” (iyilik ederdim) dedikden sonra, dedi<br />
ki, (O kimseye ben iyilik etdikce, o karsılıgında bana kötülük<br />
yapsa, yine ben ona iyilik ederdim,) deyince, cümle Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki;<br />
(Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi bu kadar riâyet edip, sevip, muhabbet<br />
etdiginiz kadar var imis.) Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için böyle<br />
süâl sormadılar. Maksadları hazret-i Alînin yüksek mertebesine<br />
ve derecesine vâkıf olmak için, süâl etmislerdir.<br />
Yirminci Menâkıb: (Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” mu’cizesine isâret): Birgün, Sultân-ı Enbiyâ ve<br />
Resûl-i müctebânın huzûrlarına üç kimse geldi. Biri hazret-i Ibrâhîm<br />
aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın<br />
kavminden, biri hazret-i Îsâ aleyhisselâmın kavminden<br />
idi. “Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.” Hazret-i Ibrâhîm<br />
kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün<br />
Peygamberlerin büyügü ve efdali benim diyorsun. Nereden<br />
bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün.<br />
Hazret-i Ibrâhîme Allahü teâlâ halîlim demisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri, hazret-i Ibrâhîme halîlim dedi ise,<br />
bana habîbim demisdir. Kisinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu<br />
mu [sevgilisi mi]. O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı.<br />
Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip,<br />
kalbden (Eshedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîkeleh. Ve<br />
eshedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.) dedi. Ondan<br />
sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki,<br />
yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem<br />
yüksekdir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Nere-<br />
– 296 –<br />
den inanalım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben,<br />
diger Enbiyâdan yüksekdir. Isitdik ki, Allahü teâlâ , hazret-<br />
i Mûsâya kelîmim demisdir. Her zemân Tûr-i sînâya çıkarıp,<br />
kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i<br />
Âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya kelîmim dedi ise, bana<br />
habîbim, demisdir. Eger hazret-i Mûsâyı Tûr-i sînâya çıkardı<br />
ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile<br />
burakı donatıp, gökleri, yerleri, arsı ile kürsîyi ve Cennet ve<br />
Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyr etdirdi. Kabe<br />
kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü teâlâ bana o seklde<br />
ihsânlar ve nihâyetsiz lutfler eylemisdir ki, hicâbı aramızdan<br />
kalkmısdır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz<br />
za’îf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri<br />
bana va’d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim<br />
rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i serîfe getirmeyi âdet<br />
hâline getirip, terk eylemese, bin kerre rahmet eyler. Ve Cennet<br />
içinde bin derece verir. Bin günâhı mahv olur. Bin altın sadaka<br />
vermiscesine sevâb verir. Hazret-i Ebû Hüreyre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” ve hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet etmislerdir ki, o kimse de birsey söyliyemeyip, cevâba<br />
kâdir olmayıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile<br />
parmak kaldırıp, (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne<br />
Muhammeden abdühü ve resûlüh) dedi. Ondan sonra, hazret-i<br />
Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed!<br />
Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden<br />
yakınım ve sevgiliyim. Seyyidil evvelin ve âhırîn benim, dersin.<br />
Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın rûhullah oldugunu isitmedin mi.<br />
Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi. Fahr-ül kevneyn ve<br />
Resûl-i sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,<br />
(Varın, Alîyi çagırın.) Eshâbdan birisi gidip, hazret-i Alîyi çagırdı.<br />
Hazret-i Alî geldikden sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o<br />
kimseye buyurdu ki, (Bir eski mezâr ki, ondan eski mezâr olmasın.<br />
Var Alîye göster.) O kimse dedi, falan yerde bir mezâr<br />
vardır. Bin yıllık mezârdır. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Var o mezârın üzerine<br />
üç kerre çagır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
emri ile ne zuhûr edecekdir.) Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
– 297 –<br />
teâlâ anh” o mezârın üzerine varıp, bir kerre (yâ Ya’kûb!) diye<br />
çagırdı. Allahü tebâreke ve teâlânın emr-i serîfi ile mezâr orta<br />
yerinden yarıldı. Bir def’a (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. Mezâr açıldı.<br />
Bir def’a dahâ (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. O sırada mezâr içinden<br />
bir nûrânî pîr kalkdı. Saçları uzamıs. Basından topragı saça<br />
saça ayak üzerine durup, yüksek sesle söyledi ki, (Eshedü en<br />
lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîke leh. Ve eshedü enne Muhammeden<br />
abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-<br />
i Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna<br />
gitdiler. Bu açık mu’cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna<br />
geldiler. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” kavminden<br />
olan kimse müslimân oldu.<br />
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
bütün menkıbeleri yerine yalnız bu kifâyet eder. Habîb-i<br />
ekrem ve Nebiyy-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerine, Allahü teâlâdan Medîne-i münevvereye hicret<br />
emr olundu. Sultân-ı kâinâtın dösegine hazret-i Alî girsin<br />
deyip, Allahü teâlâ tarafından emr edildi. Mekke-i Mükerremede<br />
kalıp, gerek se’âdethânelerinin isleri olsun, gerek kendileri<br />
ile alâkalı emânetleri sâhiblerine ulasdırmak olsun ve gerekse<br />
Mekke-i Mükerremede kalan Sahâbîyi gözetmek olsun,<br />
cümle hizmetleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sipâris buyurdular.<br />
O gece kâfirler Sultân-ı kâinâtın evinin etrâfını kusatmıslar<br />
idi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ kendi lütfundan bütün<br />
kâfirlere uyku verdi. Seytân aleyhilla’ne de kâfirler ile berâber<br />
idi. O da uyudu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile çıkıp,<br />
se’âdet ile yürüyüverdiler. Allahü teâlâ azze sânühü azamet-i<br />
kibriyâsı ile, hazret-i Mikâîle ve hazret-i Isrâfîle “aleyhimesselâm”<br />
hos hitâb edip, buyurdu ki, siz çok çabuk Alînin yanına<br />
yetisin. Kâfirler bir hatâ ederler. Göz açıp-kapayıncaya kadar,<br />
bu iki sultân yetisip, hazret-i Mikâîl hazret-i Alînin bası ucunda<br />
oturup, hazret-i Isrâfîl, mubârek ayakları tarafında oturup, düâ<br />
ederler idi. Bir zemândan sonra seytân aleyhilla’ne uykudan<br />
uyanıp, yüksek ses ile çagırdı ki, vay Muhammed kaçdı. Mel’ûn,<br />
insan sûretinde kâfirlere görünürdü. Mel’ûna dediler ki, nereden<br />
bildin. Ben bilirim ki, ben uyku nedir bilmezdim. Bu gece<br />
– 298 –<br />
uyudum. Muhammed bana sihr edip, uyutdu; dedi. Ondan sonra<br />
bütün kâfirler birden hücûm edip, içeri girdiler. Hazret-i Alîyi<br />
Resûl-i ekremin döseginde gördüler. Resûl-i ekremi sordular.<br />
O da bilmem diye cevâb verdi. Acele ile dısarı çıkdılar.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ertesi gün o kadar kâfirlerin arasından<br />
çıkıp, Kâ’be-i serîfde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” se’âdetle oturdukları bir makâm var idi, o makâma<br />
varıp, devletle ve sevketle oturdu. Resûlullah hazretlerinde<br />
her kimin emâneti var ise, gelsin, benden alsın diye seslendi.<br />
Emâneti olanlar gelip, emânetlerini aldı. Bir kimsenin emâneti<br />
kalmayıp, cümlesini sâhiblerine teslîm eyledi. Mekke-i Mükerremede<br />
Eshâb-ı güzînden kimse kalmamıs idi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethâneleri<br />
Mekke-i Mükerremede idi. Hazret-i Alî de Mekke-i Mükerremede<br />
idi. Bir zemândan sonra, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri emr eyledi ki, hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” se’âdethânelerini kaldırıp, Medîne-i Münevvereye<br />
alıp, götürsün. Hazret-i Sâh-ı Merdân ve sîr-i yezdân<br />
se’âdet ile kalkıp, Kureys kâfirlerinin cem’iyyetlerine varıp, dedi<br />
ki, insâallahü teâlâ yarınki gün Medîne-i Münevvereye gidecegim.<br />
Eger bir kimsenin bir sözü var ise ben burada iken söylesin.<br />
Cümlesi baslarını asagı salıp, hiçbirisi cevâb vermedi.<br />
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” gitdikden sonra, Ebû<br />
Cehl la’în dedi ki, yâ Kureysin büyükleri. Niçin söylemezsiniz.<br />
Mâdem ki, hazret-i Muhammedin evi buradadır. Bizim ile düsmanlık<br />
etmez. Her birisi Ebû Cehlin yanınca söyle böyle yaparız,<br />
dediler. Sonra hazret-i Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” yalvardılar<br />
ki, var kardesinin ogluna nasîhat eyle ki, Muhammedin<br />
evini götürmesin. Yoksa fesâd olur [aramız açılır]. Hazret-i Abbâs<br />
kalkıp, imâm-ı Alînin huzûruna varıp, bu konusulanları<br />
söyledikde, sâh-ı merdân [Alî “radıyallahü anh”] buyurdular ki,<br />
yâ amca, insâallah ben yarın, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin se’âdethânelerini götürürüm. Her<br />
kim yoluma gelirse ceng ederim. Hazret-i Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Kureys kâfirlerine bu haberleri verince, huzûrsuz<br />
olup, sehrden çıkarmamak için söylesdiler. Sonra sabâh oldu.<br />
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethânesini kaldı-<br />
– 299 –<br />
rıp, yola revân oldu. Kureysden dört bes kimse, atlarına binip,<br />
hazret-i Alînin yoluna geldiler. Dön geri, yoksa senin ile ceng<br />
ederiz; dediler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yükleri indirip,<br />
kendisi cenge mübâseret eyledi. Allahü teâlâ, hazret-i<br />
Alîye “kerremallahü vecheh” fırsat verip, onlara gâlip geldi.<br />
Sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yerden hâne-i<br />
se’âdetin yüklerini kaldırıp, yola revân oldular. Hazret-i Mikdâd<br />
bin Esved yolda hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
üzerine gelip ceng eylediler. [Mikdâd henüz îmân etmemis idi.]<br />
Hazret-i Alî söyletmeyip, bir darbe ile atından yıkdıkdan sonra,<br />
gögsü üzerine çıkıp, îmâna da’vet eyledi. O da hemen cân-ı gönülden<br />
kabûl edip, müslimân oldu. Hattâ bu sultânın bir oglu<br />
Kerbelâda, hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anh” ugruna<br />
mubârek cânını fedâ edip, sehîd olmusdur. Bu zât Eshâb-ı güzîn<br />
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin büyüklerindendir<br />
ve behâdırlarındandır. Bu hikâyenin tafsîlini [dahâ<br />
genisini] isteyen (SIYER-I NEBÎ)ye mürâce’at etsin. Orada genis<br />
anlatılmısdır.<br />
Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh” gâyet fakîr bir hâle geldi. Zîrâ Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Fakîrlik ile ögünürüm!)<br />
buyurdular. O büyük zât, bu hadîs-i serîfi Habîbullahdan isitdikden<br />
sonra, dünyâya aslâ iltifât etmedi. Meselâ, mubârek eline<br />
bin altın geçse, bir dânesi ertesi güne kalsın, demezdi. O gün<br />
hepsini fakîrlere dagıtırdı. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” (Sultân-<br />
ı Eshiyâ) [Cömerdlerin sultânı] buyururlar idi. Bir gün hazret-<br />
i Alî, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerine buyurdular<br />
ki, yâ Hayrünnisâ! Yâ Resûlullahın kızı! Hiç zevcin ve<br />
halâlin Alî için yiyecek bir nesne var mıdır? Zîrâ çok acıkdım.<br />
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, yâ<br />
Ebel-Hasen! O Allahü tebâreke ve teâlâ hakkı için ki, ondan<br />
gayri Allah yokdur. Su ânda hiçbir sey yokdur. Lâkin mendil<br />
ucunda baglı, altı akçe vardır. O akçeleri alıp, pazara varın.<br />
Hem kendiniz için bir nesnecik alın. Hem Hasen ve Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” meyve istediler. Onlar için de bir<br />
mikdâr meyve alın. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” o altı<br />
akçeyi alıp, pazara gitdi. Yolda giderken, bir kimse gördü. Bir<br />
– 300 –<br />
müslimânın etegine yapısıp, durmayıp, çekip, gider. Der ki, artık<br />
seni bırakmam, katlanmaga dermânım kalmamısdır. Yâ<br />
hakkımı ver. Yâ gel senin ile mahkemeye gidelim. O dertli<br />
adam ise, durmadan yalvarır ki, bir kaç gün dahâ lutf edip, bana<br />
mühlet ver. O kimse de der ki, sabra mecâlim yokdur. Zîrâ<br />
benim de çok sıkıntım, darlıgım vardır. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bunların çekismelerini görünce, yanlarına varıp,<br />
süâl buyurdular ki, da’vânız kaç akçedir. Dediler ki, altı akçedir.<br />
Hazret-i Alî kendi kendine dedi ki, bu müslimânı bu elemden<br />
kurtarayım. Nihâyet, hazret-i Fâtımaya bir yol ile cevâb veririm.<br />
O altı akçeyi verip, o müslimânı ızdırâbdan kurtardı. Ondan<br />
sonra hazret-i Alî bir zemân ne cevâb vereyim diye tefekküre<br />
vardı. Bir mikdâr zemân üzüldüler. Sonra yine düsündü ki,<br />
hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” seyyidetün-nisâdır.<br />
Resûlullahın kızıdır. Ne diyecek, dedi. Eli bos se’âdethânelerine<br />
gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” kosarak gelip, zan etdiler ki babaları yemis<br />
getirdi. Gördüler ki, bos geldi; bir nesne getirmedi. Aglamaga<br />
basladılar. Sonra hazret-i Fâtımaya buyurdular ki, yâ<br />
Hayrünnisâ! O altı akçe ile bir müslimânı habsden kurtardım.<br />
Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, güzel yapdın, yâ Imâm. Elhamdülillah<br />
ki, bir müslimânı bunun gibi elemden kurtardın. Böyle buyurmakla<br />
berâber, mubârek hâtırları bir mikdâr mahzûn olur<br />
gibi oldu. Bizim ihtiyâcımız çok idi. Niçin böyle yapdın diyecek<br />
iken, öyle demeyip, hemen Allahü teâlâ hazretleri bize kâfîdir,<br />
dedi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Fâtımanın gamının<br />
oldugunu ve iki seyhzâdenin agladıklarını görünce; mubârek<br />
gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dısarı çıkdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına<br />
varıp, cemâl-i serîflerini müsâhede ederek, bu gamdan kurtulayım<br />
niyyeti ile gitdi. Zîrâ bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek<br />
cemâline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gitdikden<br />
baska, kalbine birçok sürûrlar ve safâlar hâsıl olurdu. Onun<br />
için hazret-i Alî, Sultânı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürmege gitdi. Biraz<br />
gitdikden sonra, yolda bir kisiye rast geldi. Elinde bir besili de-<br />
– 301 –<br />
ve tutar idi. Hazret-i Alîye dedi ki, ey yigit, bu deveyi satarım,<br />
alır mısın. Hazret-i Alî buyurdu ki, hâzır akçem yokdur. O sahs<br />
dedi ki, sana veresiye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, ne kadara<br />
verirsin. Dedi ki, yüz akçeye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, makbûlümdür;<br />
alırım. O da râzı olup, öyle olsun dedi. Deveyi hazret-<br />
i Alîye teslîm eyledi. Hazret-i Alî, deveyi eline alıp, biraz<br />
gitdikden sonra bir baska sahsa dahâ rast geldi. Dedi ki, yâ Alî,<br />
bu deveyi satar mısın. Hazret-i Alî, evet satarım dedi. O sahs<br />
dedi ki, üç yüz akçeye bana verir misin. Hemen vereyim, dedi.<br />
Deveyi o sahsa teslîm eyledi. O sahs da üçyüz akçeyi hazret-i<br />
Alîye temâmen verip, deveyi alıp-gitdi. Hazret-i Alî de sevinip,<br />
dogru pazara gitdi. Yiyecekler ve yemisler alıp, se’âdethânelerine<br />
vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiginde seyhzâdeler sevinip, yemisi<br />
ve ni’metleri aldılar. Yemege basladılar. Hazret-i Fâtımatüz-<br />
zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Alîye bu akçeyi nereden<br />
aldın, diye sordular. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Ondan sonra yemegi yiyip,<br />
nes’elendiler. Sonra, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine<br />
hamd ve senâ ve sükr etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki, yâ Hayrünnisâ! Simdi ben, Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisine gideyim. Se’âdet ile<br />
kalkıp, devlethâneden dısarı çıkdı. Biraz gitdigi gibi, karsıdan<br />
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göründü. O sırada<br />
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri<br />
ile otururken buyurmusdu ki, (Varayım, Alî ile Fâtımayı<br />
göreyim.) Se’âdet ile kalkıp, gelirken, hazret-i Alî ile karsılasıp,<br />
tebessüm ederek, buyurdular ki, (Yâ Alî! Deveyi kimden satın<br />
aldın. Kime satdın.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi<br />
ki, (Allahü teâlâ ve Resûlü bilir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Sana deveyi satan Cebrâîl<br />
aleyhisselâm idi. Satın alan Isrâfîl aleyhisselâm idi. O deve<br />
Cennet develerinden idi. Yâ Alî! Sen o müslimânın sıkıntısını<br />
giderdigin için, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri dünyâda<br />
yerine elli hasene verdi. Âhıretde vereceginin hesâbını Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez) “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Mi’râc-ı serîfe çıkdıkları zemânda, dör-<br />
– 302 –<br />
düncü gökde bir aslan gördü. Diller ile anlatılamaz. Hazret-i<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâm<br />
hazretlerine sordular ki, (Yâ kardesim Cebrâîl! Bu aslan<br />
nedir.) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm cevâb verdi, (Yâ Resûlallah!<br />
Yabancı degildir. Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
rûhâniyyetleridir. Yâ Habîballah! Mubârek parmagınızdan yüzügünüzü<br />
çıkarıp, agzına atın, dedi. Hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” yüzügü aslanın üzerine atdıgı gibi,<br />
tevâzû’ ve hürmet ile, yüzügü agzı ile aldı. Ondan sonra Sultân-<br />
ı kevneyn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” mi’râcdan indi. Ertesi gün Eshâb-ı güzîne, mi’râcdan<br />
haber verdi. Dördüncü gökde müsâhede buyurdukları aslanın<br />
vasfını serh buyurdukları sırada, hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh” mubârek agzından yüzügü çıkarıp, hazret-i Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin huzûr-ı se’âdetlerine<br />
koydular. Bütün Eshâb-ı güzîn, hazret-i Alînin bu mertebesini<br />
ve bu kerâmetini görünce hayrân oldular. Ne derece<br />
mertebesinin yüksek oldugunu bilip, meyl ve muhabbetleri çok<br />
fazla oldu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.<br />
Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”<br />
sân-ı serîflerinde olan âyet-i kerîmeler beyânındadır.<br />
1– Ba’zı âlimler derler ki, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü<br />
anh” mescidde nemâza durmusdu. Bir dilenci düâ etdi.<br />
Bir sey istedi. Hazret-i Alî rükû’a varmıs idi. Parmagındaki<br />
yüzügü isâret ile o dilenciye verdi. Bu is [amel] Allahü teâlâ<br />
hazretlerine makbûl gelip, meâl-i serîfi, (Ancak Allahü teâlâ,<br />
Resûlü ve mü’minlerden îmân edenler, nemâzlarını kılanlar,<br />
rükû’da oldukları hâlde sadaka verenler, sizin velînizdir) olan<br />
âyet-i kerîmeyi gönderdi. [Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîme.]<br />
Isâret: (Kıymetsiz, degeri olmıyan birsey kıymetli bir kimsenin<br />
vermesi ile degerli olur.) Kadr gecesi bütün geceler gibi bir<br />
gece olmasına ragmen; Allahü teâlâ kıymet verdigi için; bin aydan<br />
dahâ kıymetli olmusdur. Ümmetlerin iyisi bu ümmetdir ki,<br />
onların bir tâ’atları yediyüz olur. O mert hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh”dır ki, üç dört arpa ekmegi ve yarım dinârlık bir<br />
gümüs yüzük verdigi için, o mertebelere yükselmisdir.<br />
2– Abbâs ve Talha “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
– 303 –<br />
arasında bir münâzara vâkı’ oldu. Abbâs “radıyallahü anh”<br />
buyurdu ki, hâcılara suyu ben dagıtdıgım için dahâ fazîletliyim.<br />
Talha “radıyallahü anh” buyurdu ki, Beyt-i serîfin kilidini ben<br />
tutarım. Istersem gece orada kalırım. Onun için ben dahâ fazîletliyim.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki, siz<br />
ne dersiniz! Ben sizden on ay evvel yüzümü bu kıbleye dönmüsüm.<br />
Siz o zemân yokdunuz. Allahü Sübhânehü ve teâlâ,<br />
meâl-i serîfi (Hâcılara su vermegi ve Mescid-i harâmı binâ etmegi,<br />
îmân etmek ile ve Allah yolunda cihâd etmek ile bir mi<br />
tutuyorsunuz. Hâyır, böyle degildir. Allah zâlimlere [Resûline<br />
düsmanlık edenlere, Allahü teâlâya sirk kosanlara, dalâletde<br />
kalmakda ısrâr edenlere] hidâyet vermez. Derecesi Allah indinde<br />
en çok olanlar, Allaha îmân edenler, hicret edenler ile<br />
mallarını ve nefslerini Allah yolunda vererek cihâd edenlerdir)<br />
olan âyet-i kerîmeleri gönderdi. [Tevbe sûresi 19-20.ci<br />
âyeti kerîmeleri.]<br />
3– Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib ve Fâtıma ve Hasen<br />
ve Hüseyn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hakkında, (Size<br />
islâmiyyeti bildirdigim ve Cenneti müjdeledigim için, bir<br />
karsılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz!) [Sûrâ<br />
sûresi 23.cü âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Katâde “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki, (müsrikler bir cem’iyyetde, görelim<br />
bakalım, Muhammed getirdigi sözler üzerine bir karsılık istiyecek<br />
mi, dediler.) Bu sözler üzerine Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Sa’îd bin Cübeyr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
hazretlerinden rivâyet etmisdir ki, bu karâbetden [yakınlıkdan],<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,<br />
hazret-i Alî, Fâtıma ve Hasen ve Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerini irâde etmisdir. Bir kimseye hiçbir<br />
hâlde bunları düsman tutmak lâyık olmaz.<br />
4– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Aliyyül mürtedâ<br />
“kerremallahü vecheh” hazretlerinin pâk dinli olmasını beyân<br />
edip, buyurdular ki [Hicr sûresi 47-48.ci âyet-i kerîmelerinde<br />
meâlen], (Biz o ehl-i Cennetin sadrlarından [gönüllerinden] hıkdı<br />
ve hasedi çıkarırız. Onlar birbirlerine kardes olarak serîrleri<br />
üzere, dâimâ birbirlerine mukâbildirler. Cennetde onlar, eziyyet<br />
ve mesakkat mes etmez. Onlar Cennetden hiç ihrâc olun-<br />
– 304 –<br />
mazlar.) Âlimlerden ba’zısı buyurmuslar ki, bu âyet-i azîme;<br />
hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Talha, hazret-i Zübeyr<br />
ve hazret-i Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”<br />
üstünlüklerini bildirmek için nâzil olmusdur.<br />
5– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; (Ey<br />
mü’minler! Resûlullaha münâcât etdiginiz vaktde, önce sadaka<br />
veriniz! Bu sizin için hayrlıdır. Nefslerinizi sübhe ve mal sevgisinden<br />
en iyi temizleyicidir. Eger sadaka verecek birsey bulamazsanız,<br />
Allah gafûr ve rahîmdir.) [Mücâdele sûresi 12.ci<br />
âyet-i kerîme meâli.] (Münâcât; bir arzûyu gizli olarak söylemekdir.)<br />
Mücâhid buyurdular ki, hiçbir kimseye, bu âyet-i kerîme<br />
ile amel etmek, ittifak düsmedi. Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib,<br />
bu fermân nâzil oldukdan sonra ne zemân Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile münâcât etmek istese<br />
idi, bir sadaka verirdi. Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hazretleri se’âdet ile buyurdular ki, Emîr-ül mü’minîn Alî<br />
“kerremallahü vecheh” hazretlerinde üç nesne var idi ki, onlardan<br />
biri bende olaydı, bana kırmızı tüylü ve siyâh gözlü develerden<br />
sevgili olurdu. O seylerden birincisi, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kendi kerîmeleri Fâtıma-<br />
tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerini ona verdi.<br />
Ikincisi, Hayber gününde feth için bayragı ona verdi. Üçüncüsü,<br />
necvî âyet-i kerîmesi ile; [(Resûlüme bir sey söyliyeceginiz<br />
zemân, önce sadaka veriniz!) âyet-i kerîmesi ile] o amel etdi.<br />
Derler ki, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bir dinâr altını vardı.<br />
Onu on dirheme ayırdı. On dirhemi tasadduk etdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden on mes’ele<br />
süâl etdi. Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerine nasıl ibâdet edeyim.) Buyurdular ki: (Sıdk ve safâ<br />
ile!) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden<br />
ne isteyeyim.) Buyurdular ki, (Dünyâda ve âhıretde<br />
âfiyet ve magfiret iste.) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Benim üzerime<br />
ne lâzımdır.) Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddesin<br />
buyurdugunu tutmak ve Resûlünün buyurdugunu tutmak.)<br />
Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Ne edeyim ki, benim kurtulusum onda<br />
olsun.) Buyurdular ki: (Halâl yi ve dogru söyle!) Dedi ki:<br />
(Yâ Resûlallah! Râhat ne seydedir.) Buyurdular ki: (Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin dîdârında.) Dedi ki: (Yâ Resûlal-<br />
– 305 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:20<br />
lah! Fesâd nedir.) Buyurdular ki: (Kâfir olmak. Hak sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerine sirk kosmak). Dedi ki: (Yâ Resûlallah!<br />
Vefâ nedir.) Buyurdular ki: (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü<br />
enne Muhammeden Resûlullah!)<br />
Nükte: Allahü teâlâ diledigini azîz, diledigini zelîl eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Mekkeliler<br />
arasında öyle olmus idi ki, her kime söz söylese o kimse yüz<br />
çevirirdi. [Böylece Resûlullahı küçük düsürmek isterler idi.]<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânda [Fussilet sûresi 26.cı âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen]; (Kâfirler, Kur’ân-ı kerîm için, onu dinlemeyiniz! Lagv<br />
ediniz! [Bos seylerdir, diyerek bagırınız!]derlerdi) buyuruldu.<br />
Sonra mertebesini yükselterek (Onun sözünü isitebilmeniz için,<br />
önce sadaka vermeniz lâzımdır.) buyurdu. Dahâ sonra [Hücurât<br />
sûresi dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen]; (Ey mü’minler!<br />
Seslerinizi, Resûlullahın sesinden dahâ yükseltmeyiniz!<br />
Onunla konusurken birbirinizle konusur gibi bagrısmayınız!)<br />
buyuruldu. Dahâ sonra Allahü teâlâ, Resûlullahın Mekkede<br />
durmasına engel olan Mekkelilere karsılık, Onu bir dereceye<br />
yükseltdi ki, Cebrâîl aleyhisselâm ve cümle mukarreb melekler<br />
o dereceye ulasamadı. Onu (Kabe kavseyn) makâmı ile sereflendirdi.<br />
(Isâret): Yalan yere yemîn eden; Harem-i serîfde avlanan,<br />
oruclarında ve nemâzlarında kusûru olanlar, fakîrlere birsey<br />
vererek Allahü teâlânın rızâsını kazanmaga çalısmalıdır. Bu, fakîrler<br />
için ne büyük bir makâmdır.<br />
6– Allahü tebâreke ve teâlâ [Câsiye sûresi 21.ci âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen]: (Dünyâda kötü amel isleyenleri; îmânlı olanlar<br />
ve sâlih amel yapanlar gibi hayâtda ve öldükden sonra müsâvî<br />
kılacagımızı mı zan ediyorlar. Buna ne ile hükm ediyorlar!)<br />
buyurdu. Bu âyet-i kerîme hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”<br />
sânının serefi için nâzil olmusdur ki, îmânı dogru idi. Bütün<br />
isleri lâyık ve begenilmis ve riyâsız, yakısır idi. Müsrikler ise<br />
ona derlerdi ki, (Dedikleriniz dogru çıksa bile, Allahü teâlâ bizi,<br />
dünyâda oldugu gibi yine sizden üstün kılar.)<br />
7– Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Ahzâb sûresi 33.cü<br />
âyet-i kerîmesinde meâlen; (Ey Habîbimin Ehl-i beyti! Allahü<br />
teâlâ, sizin günâhsız olmanızı istiyor.) buyurdu. Resûlullah “sal-<br />
– 306 –<br />
lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ehl-i beyti, ervâh-ı<br />
tâhirât ve yakınları ve asîreti, Alî ve Fâtıma ve Hasen ve Hüseyndir<br />
“radıyallahü teâlâ anhüm”.<br />
Yirmibesinci Menâkıb: Alî “radıyallahü anh” hazretlerinin<br />
üstünlükleri hakkında söylenen haberler beyânındadır.<br />
1– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah ibni Abbâsdan “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” rivâyet eder. Ibni Abbâs “radıyallahü anh” der<br />
ki, meâli serîfi, (Ey Resûlüm! Sen insanları korkutucusun! Her<br />
kavme dogru yolu gösterici birisi vardır) olan, Ra’d sûresi yedinci<br />
âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Korkutucu benim. Alî yol göstericidir.<br />
Yâ Alî! Senin ile gidenler, dogru yolda gidenlerdir.)<br />
2– Rebi’atebni Nâcid, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdular ki, Resûl-i ekrem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni çagırdı ve buyurdu ki,<br />
(Yâ Alî! Îsâ bin Meryem aleyhisselâm” gibisin. Yehûdî ona<br />
bugz etdi. Hattâ vâlidesi Meryem hazretlerine, hâsâ sümme hâsâ<br />
bühtân etdiler. Nasârâ ona muhabbet etdiler. Hattâ onu bir<br />
makâma çıkardılar ki, onun makâmı degil idi.) Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdular ki: Çok kimseler benim yüzümden helâk<br />
olurlar. Ba’zısı beni ifrâtla severler. Diger Sahâbe-i güzîne bugz<br />
ederler. Ben onları sevmem. Ba’zısı bana bugz ederler. Diger<br />
Sahâbeleri severler. Bu iki tâife de Cehennem ehlidir. Ben Nebî<br />
degilim. Bana vahy nâzil olmaz. Lâkin, kudretim oldugu kadar<br />
Kitâb ile amel ederim. Allahü teâlânın tâ’atında ben ne emr<br />
edersem, size vâcibdir. Isteseniz de istemeseniz de yapmanız lâzımdır.<br />
Ma’siyyetde bana itâ’at etmeyiniz. Zîrâ bana itâ’at iyilikdedir.<br />
3– Kays bin Hâris rivâyet eder: Bir kisi Mu’âviye bin Ebî<br />
Süfyândan “radıyallahü anhüm” bir mes’ele süâl etdi. Mu’âviye<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Var [git] hazret-i Alîden süâl et<br />
ki, o benden iyi bilir. O kisi dedi ki, ben bu mes’elede senin cevâbını<br />
isterim. Senin verecegin cevâbı Alînin cevâbından çok<br />
severim. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Sen yalan<br />
söyledin. Sen kötü kisisin. Muhakkak sen, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ilmde mu’azzez ve mükerrem<br />
tutdugu kimseden ikrâh etdin. Buyurdu ki: (Yâ Alî, Sen<br />
– 307 –<br />
benim yanımda, Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” yanında oldugu<br />
gibisin. Benden sonra Peygamber gelmez.) Çok gördüm<br />
ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” onun ile mesveret ederdi.<br />
Eger bir mes’elede müskili olsa idi, Alî burada mıdır, der idi.<br />
Mu’âviye “radıyallahü anh” o kisiye dedi ki, kalk, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ ayaklarına kuvvet vermesin. O kisinin adını kendi<br />
divânından sildi.<br />
4– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki, bir<br />
vakt Mu’âviye “radıyallahü anh” bir hâcetinden dolayı benim<br />
yanıma gelmis idi. Alîden “radıyallahü anh” bahs etdi. Ben dedim,<br />
üç haslet Alî de vardır ki, eger o üçden birisi bende olsaydı,<br />
bana dünyâdan ve içindekilerden sevgili gelirdi. Isitdim ki,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu,<br />
(Her kim ki ben onun velîsiyim. Alî de onun velîsidir.) [Beni<br />
seven Alîyi de sever.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden isitdim ki, Hayber günü buyurdu: (Yarın<br />
ben bayragı bir kimseye vereyim ki, Allahü teâlâ ve Resûlü<br />
onu severler. Ve o da Allahı ve Resûlünü sever.) Alemi [bayragı,<br />
sancagı] Alîye verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden isitdim ki, buyurdu: (Yâ Alî! Sen benimle;<br />
Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” ile oldugu gibisin.)<br />
5– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet etmisdir.<br />
Buyurdular ki: (O beni mi’râca iletdikleri gece, göklerde hicâblardan<br />
geçdim. Hicâbların arasından bir nidâ edici nidâ etdi<br />
ki, (Yâ Muhammed! Senin baban Ibrâhîm ne güzel babadır. Alî<br />
bin Ebî Tâlib ne güzel kardesdir. Ona hayr ile vasıyyet eyle.))<br />
Hasen-i Basrî, Enes bin Mâlikden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eyler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Üç kimse vardır ki, Cennet onlara müstakdır.<br />
Alî bin Ebî Tâlib, Ammâr bin Yâser, Selmân-ı Fârisî “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”).<br />
6– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki: Bir<br />
gün hazret-i Mu’âviye bana dedi ki, Alîyi sever misin. Ben onu<br />
nice sevmiyeyim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri hazret-i Alîye buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen bana,<br />
Hârûnun Mûsâya “aleyhimesselâm” yakınlıgı gibisin!) Bedr<br />
– 308 –<br />
gününde onu gördüm. Muhârebeden dısarıya geldi. Karnından<br />
bir ses gelir ve bir beyt okurdu. O cengden, kılıncı küffâr kanı<br />
ile boyanmayınca dönmedi.<br />
7– Âmileyn Serhabîl Sâbî der ki; Alî Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh” hazretleri, Cemel vak’ası günü, Zeyd bin Serhânı<br />
gördü. Zeyd düsmüs, kan içinde yuvarlanır. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bası yanında durdu. Buyurdu ki: Yâ Zeyd!<br />
Allahü teâlâ hazretleri sana rahmet etsin. Ben seni güvenilir<br />
[emânete sâhib çıkıcı] ve iyi isli bilirdim. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sana Cennet ile müjde vermisdir.<br />
Zeyd, kan arasından elini kaldırıp, dedi ki: Yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Sana da müjde olsun Cennet ile ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” müjde vermisdir. Bu cengde senin<br />
ile bulunmadım ki, ceng edeyim ve safları birbirine vurayım<br />
ve hasmları helâk edeyim. Fekat bunları halka riyâ ve süm’adan<br />
(riyâkârlık) ötürü veyâ dünyâ tamâ’ından ötürü yapmıyayım.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Imâm-ı Alî iyilerdendir. Bâgîleri [isyân edenleri] öldürür.<br />
Ona yardım eden iyi seylere kavusur. Ona yardım etmiyen<br />
iyi seylerden uzak kalır, mahrûm kalır.) Bunu isitdim, sevdim<br />
ki, gazâlarda senin ile olayım. Senin dostlarından [yârlarından]<br />
olayım. Bunları dedi ve rûhunu teslîm etdi “radıyallahü teâlâ<br />
anh”.<br />
8– Amr bin el Cûmî rivâyet eder. Ben Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda oturmus idim. Buyurdu<br />
ki, (Yâ Amr!). (Lebbeyk yâ Resûlallah!) dedim. Buyurdu; (Ister<br />
misin ki, Cennetin diregini sana göstereyim.) Dedim, isterim<br />
yâ Resûlallah! O sırada Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ<br />
anh” oradan geçdi. Buyurdu: (Bu kisi ve bunun ehli Cennetin<br />
diregidirler.) Yine Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
hazretlerinin rivâyeti ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdu ki: (Alî bedende bas menzilesindedir.)<br />
9– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Beni mi’râca iletdikleri o gecede, Cebrâîl aleyhisselâm benim<br />
elimi tutdu. Beni Cennet derecelerinden bir müzeyyen derece-<br />
– 309 –<br />
de oturtdu. Orada bir ayva benim önüme koydu. Ben aldım,<br />
kokladım. Elimde döndürürken, iki bölük oldu. Bir hûrî ondan<br />
dısarı geldi ki, ondan güzel hûrî görmedim.) Dedi ki: (Esselâmü<br />
aleyke yâ Muhammed!) Ben cevâb verdim ve dedim, (Sen kimsin).<br />
Benim ismim (Râdiyye-i Merdıyye)dir. Allahü teâlâ hazretleri,<br />
beni üç seyden yaratmısdır. Yukarı kısmımı anberden,<br />
orta kısmımı kâfurdan, asagı kısmımı miskden. Beni âb-ı hayât<br />
ile yogurdu. Ondan sonra, Hüdâvend-i Cebbâr ve Hâlık-i perverdigâr<br />
bana (Ol!) dedi; oldum. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
beni, kardesin hazret-i Alî ibni Ebî Tâlib için “radıyallahü<br />
anh” yaratmısdır. Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: (Her kim benden ayrıldı. Allahü teâlâdan<br />
ayrıldı. Yâ Alî! Her kim senden ayrıldı. Benden ayrıldı.)<br />
Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Server-i kâinât “aleyhi efdalüs salevât” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Alî bin Ebî Tâlibi zikr etmek [anmak] ibâdetdir.) Hazret-i<br />
Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, ([Allahü teâlâ] Cennet kapısı<br />
üzerine, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah Aliyyün<br />
Nâsır-ü Resûlillah) yazmısdır!) buyurmusdur. Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretleri gökleri ve yerleri halk etmeden ikibin sene<br />
önce yazmısdır.<br />
10– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
buyurur: Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûrunda idim. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hakkında süâl olundukda, (Hikmeti on cüze taksîm etdiler. Dokuz<br />
cüzünü Alî bin Ebî Tâlibe verdiler. Bir cüzünü sâir (diger)<br />
insanlara verdiler!) buyurdular.<br />
11– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
bildiriyor. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bir gün dısarı çıkdı. Alînin elini kendi mubârek<br />
eli ile tutdugu hâlde, buyurdu ki: (Âgâh olun [uyanık olun].<br />
Her kim, buna bugz eder. Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ve Resûlüne bugz etmis olur. Her kim buna muhabbet eder.<br />
Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine ve Resûlüne muhabbet<br />
etmis olur.)<br />
– 310 –<br />
12– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Her kim hilmde Ibrâhîm aleyhisselâma, hikmetde<br />
Nûh aleyhissalâtü vesselâma, çekdigi sıkıntılarda Yûsüf<br />
aleyhisselâma bakmak isterse; Alî bin Ebî Tâlibe baksın.) Enes<br />
bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-<br />
ı serîflerinde oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “kerremallahü<br />
teâlâ vecheh” geldi. Meclisin ardında oturdu. Resûlullah<br />
hazretleri onu çagırdı. Hattâ önüne oturdu. Buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seni dört haslet ile<br />
benim üzerime mükerrem ve müfeddâl [sâirlerinden ziyâde<br />
meziyyetli] kıldı. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hemen dizleri<br />
üzerine gelip, basını topraga koyup, dedi ki, babam, anam sana<br />
fedâ olsun, yâ Resûlallah! Kölenin efendi üzerine fadlı olur<br />
mu? Buyurdular ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
bir kula ikrâm etmek isterse, gözlerin görmedigi, kulakların<br />
isitmedigi ve bir beserin hâtırına gelmiyen seyi verir!) Enes<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz dedik, yâ Resûlallah! Bize<br />
onu beyân buyur, bilelim. Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri, ona Fâtıma gibi bir zevce nasîb etdi. Ben nasîb<br />
olunmadım. Hasen ve Hüseyn gibi ogullar nasîb etdi. Ben<br />
nasîb olunmadım. Bir kayın ata ona nasîb olundu. Bana olunmadı.)<br />
13– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhüm” hazretlerinin elini tutup, gidiyordu. Zemzem kuyusuna<br />
geldiler. Orada ise bir kavm oturmusdu. Hazret-i Alîye<br />
“kerremallahü vecheh” setm ederlerdi. [Ya’nî onu kötülüyorlardı.]<br />
Ibni Abbâs hazretleri buyurdu ki, beni dönderin. Onlardan<br />
yana geri döndürdüler. [Onların yanına vardılar.] Varıp,<br />
orada durdu ve buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
ve Resûlüne yaramaz sözler söyliyen kimdir. Dediler ki:<br />
Bizim aramızda kimse Allahü teâlâ hazretlerine yaramaz söylemez.<br />
Ve bizim aramızda hazret-i Resûle hiç kimse yaramaz söylemez.<br />
Buyurdu ki, Alî bin Ebî Tâlibe yaramaz söyleyen ve<br />
setm eden, var mıdır. Dediler, evet vardır. Buyurdu ki: Isitin,<br />
ben sehâdet ederim ki, bu kulagım ile isitdim; Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, buyurdu ki: (Her<br />
– 311 –<br />
kim Alîye seb’ eder, muhakkak bana seb’ ederler. Her kim bana<br />
seb’ eder, muhakkak Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine<br />
seb’ eder. Her kim Allahü teâlâ hazretlerine seb’ eder, Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes anı yüz üzerine Cehenneme atar.)<br />
14– Atıyye-tül Ufî der ki: Câbir bin Abdüllahın “radıyallahü<br />
teâlâ anh” huzûruna geldik. Pîr olmus [ihtiyârlamıs] ve kasları<br />
gözlerini örtmüs idi. Ona, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
muhabbetinden sorduk. Basını kaldırıp, söyle söyledi.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
zemân-ı serîflerinde bir kimsenin münâfık oldugunu Alîye<br />
bugz etmesi ve düsman tutması ile anlardık.<br />
15– Sa’bî “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerini<br />
gördü ve buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûrunda, makâm cihetinden en üstününe<br />
ve yakınlık cihetinden en yakınına ve kana’at cihetiyle agniyâsına<br />
[zenginine] bakarak mesrûr olmak isteyen, Alî bin Ebî Tâlib<br />
hazretlerine “radıyallahü teâlâ anh” baksın.<br />
16– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki,<br />
yâ Resûlallah! Senden sonra halkın hayrlısı kimdir, dedim. Buyurdular<br />
ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır.) Dedim, ondan sonra, buyurdular<br />
ki: (Ömerdir). Ondan sonra kimdir. Buyurdular ki:<br />
(Osmândır.)<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, (Yâ Resûlallah!<br />
Alî hakkında hiçbir nesne söylemediniz.) Buyurdular<br />
ki: (Yâ cânım kızım! Alî benim nefsim demekdir. Hiç kimse<br />
gördün mü ki, kendini begensin veyâ kendi hakkında bir sey<br />
söylesin!)<br />
17– Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyn, ceddi Alî bin Ebî Tâlibden<br />
rivâyet eder. Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri buyurdu<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
bana, ilmden bin bâb ta’lîm etdi. Her bâbdan da bin seklini<br />
ta’lîm etdi [ögretdi].<br />
18– Abdüllah el-Kindî rivâyet eder. Mu’âviye bin Ebî Süfyân<br />
hac yapdı ve geldi. Cemâ’at ortasında oturdu. Abdüllah bin<br />
Abbâs ve Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” haz-<br />
– 312 –<br />
retlerinin huzûrlarında Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” elini,<br />
Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” dizi üzerine<br />
koyup, dedi ki, ben Senin amca oglundan hilâfete dahâ lâyıkım.<br />
Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri buyurdu;<br />
niçin. Dedi ki, ondan dolayı ki, ben o halîfenin amcazâdesiyim<br />
ki, onu zulm ile katl etdiler. Ya’nî o Osmân bin Affân<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Abdüllah dedi ki: O hilâfete<br />
senden su sebeb ile dahâ lâyıkdır ki, Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin yakınlıgı senin amcazâden yakınlıgından ileridir.<br />
Hazret-i Mu’âviye bunu isitdi ve susdu. Yüzünü Sa’d bin<br />
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine döndürdü.<br />
Dedi ki: yâ Sa’d! Sen hakkı bâtıldan ayırmaz mısın! Bizim lehimize<br />
veyâ aleyhimize olur musun. Sa’d dedi ki: Zulmet yeri<br />
kapladıgı vakt, sabr edemem. Tâ âlem rûsen olsun, gideyim.<br />
Hazret-i Mu’âviye dedi, vallahi ben Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okudum.<br />
Onda bir sey bulmadım. Sa’d dedi: Sen bu sözü kabûl<br />
eder misin. Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden isitdim, Alî bin Ebî Tâlibe buyurdu ki: (Yâ Alî!<br />
Sen hak ilesin. Hak senin iledir.) Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Bir<br />
kimse getir ki, bunu senin ile isitmis olsun. Sa’d dedi ki: Ümmü<br />
Seleme isitmisdir. Râvî der ki; hazret-i Mu’âviye ve o cemâ’at<br />
cümlesi kalkıp, Ümmü Selemenin “radıyallahü teâlâ anhâ” huzûrlarına<br />
vardılar. Dediler ki: Yâ Ümmül mü’minîn! Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sizin rivâyetiniz<br />
ile Sa’d bir hadîs-i serîf söyler. Ümmü Seleme dedi, ne söyler.<br />
Der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
Alîye (Sen hak ilesin, hak senin iledir,) buyurmusdur.<br />
Ümm-ü Seleme hazretleri, dogru söyler. Ben kendi evimde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitdim buyurdu. Hazret-i Mu’âviye yüzünü döndürüp, hazret-i<br />
Sa’d ve sâir Eshâb-ı güzîn hazretlerine bakıp, onlardan özr dileyip,<br />
eger ben bu hadîs-i serîfi önceden isitmis olaydım, dâimâ,<br />
Alî bin Ebî Tâlibin hâdimi olurdum, buyurdu.<br />
19– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
etdi. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Ben ilmin terâzîsiyim. Alî o terâzînin kefeleridir.<br />
Hazret-i Hasen ve Hüseyn ipleridir. Fâtıma alâkasıdır [kefelerin<br />
asıldıgı demiridir] ve benden sonra imâmlar o terâzinin<br />
– 313 –<br />
amûdîdir [düsey demiridir]. O terâzî ile bizim dostlarımızın<br />
amelini tartarlar.) Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ<br />
anh” rivâyet eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdular ki: (Ben ilmin sehriyim.<br />
Alî o sehrin kapısıdır. O kapının halkası Mu’âviyedir.)<br />
20– Hazret-i Mu’âz bin Cebel “radıyallahü anh” rivâyet etmisdir.<br />
Habîb-i Hudâ Resûl-i Müctebâ “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
bir kavmi günâhlarından pâk eder, saçları temâmen dökülen<br />
kimseler gibi ki, bu kavmin evveli Alî bin Ebî Tâlibdir.)<br />
21– Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh” rivâyet<br />
eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”<br />
efendimiz buyurdular ki: Hazret-i Mûsâ bin Imrân “salavâtullahi<br />
aleyhi ve alâ nebiyyinâ” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden<br />
istedi ve dedi, yâ Rabbî! Benim kardesim Hârûn vefât<br />
etdi. Sen onu afv et. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri vahy etdi<br />
ki, yâ Mûsâ! Eger, önce ve sonra gelenlerin afvını benden isteseydin<br />
kabûl ederdim. Hüseyn bin Alî bin Ebî Tâlibin kâtilini,<br />
ya’nî Onu sehîd edeni afv etmiyecegim.<br />
Yine hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.<br />
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: Mûsâ bin Imrân “aleyhisselâm” Rabbinden istedi ki, Hüseyn<br />
bin Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rûhunu ziyâret<br />
etsin Onun ziyâretine yetmisbin melek ile geldi. Abdüllah<br />
bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûl-i kâinât,<br />
aleyhi efdalüssalevât hazretleri buyurdular ki: (Hak teâlâ<br />
hazretleri benî Isrâîlden nebîlerine su’izanları ve bugzları sebebi<br />
ile yagmuru men’ buyurdu. Bu ümmetden Alî bin Ebî Tâlibe<br />
adâvet etdikleri için de yagmuru men’ eder.)<br />
22– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibin bu ümmet üzerine hakkı,<br />
babanın oglu üzerine hakkı gibidir.)<br />
23– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Hazret-i Alî ibni Ebî Tâlibin muhabbeti,<br />
– 314 –<br />
günâhları yir, mahv eder. Nasıl ki ates odunu yiyip mahv etdigi<br />
gibi.)<br />
24– Mu’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Alî bin Ebî Tâlibin sevgisi, bir hasenedir ki, ya’nî bir<br />
tâ’atdır ki, hiç bir seyyie, ya’nî hiçbir ma’siyyet onunla zarar veremez.<br />
Bugz ve adâveti bir seyyiedir ki, hiçbir hasene onunla<br />
fâide veremez.) Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Benim sırrımın sâhibi Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü<br />
teâlâ anh”.)<br />
25– Abdüllah bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Benim, Alî aslımdır. Ve Ca’fer fer’imdir. Yâhud<br />
Ca’fer aslımdır; Alî fer’imdir) “radıyallahü teâlâ anhümâ”.<br />
26– Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” rivâyet eder. Habîb-i<br />
ekrem “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdular ki, (Alî ve onun gürûhu<br />
[fırkası] kıyâmet gününde necât buluculardır [kurtulanlardır].)<br />
27– Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Alî benim ilmimin kapısıdır. Âsikâre edicidir, bildirmem lâzım<br />
gelen seyleri ümmetime açıklayıcıdır. Benden sonra, onu sevmek<br />
îmândandır. Ona bugz etmek nifâkdandır. Ona nazar etmek<br />
[bakmak] rahmetdendir. Onun muhabbeti ibâdetdir.)<br />
28– Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet eder.<br />
Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki, (Kur’ân-ı azîm-üs-sân Alî iledir. Alî Kur’ân-ı azîmüs-<br />
sân iledir.) Ya’nî hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” her zemân<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın hükmü ve emri iledir. Kur’ân-ı kerîm<br />
de onun imâmı ve yol göstericisidir.<br />
29– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Patlıcan yiyiniz ki, o bir agaçdır. Ben onu Cennet-ül<br />
Me’vâda gördüm. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin vahdâniyyetine<br />
ve Benim Peygamberligime ve Alînin velîligine se-<br />
– 315 –<br />
hâdet etdi. Her kim patlıcanı, zarar niyyeti ile yirse, zarar olur.<br />
Eger sifâ niyyeti ile yirse, sifâ olur.)<br />
30– Huzeyfe tebni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: Eger halk, Alîye emîr-ül mü’minin ismi ne zemân verildigini<br />
bilseler idi, Alînin fazîletini inkâr etmezlerdi. Hâlbuki<br />
Âdem aleyhissalâtü vesselâm rûh ile beden arasında idi. Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki: Ben sizin Rabbinizim,<br />
Muhammed Nebînizdir. O zemân Alîye “radıyallahü teâlâ<br />
anh” emîr-ül mü’minîn denildi.<br />
31– Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Eger gökleri ve yerleri terâzînin bir kefesine koysalar,<br />
Alînin îmânını diger kefesine koysalar, Alînin îmânı agır<br />
gelir.)<br />
32– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Eger cümle halk Alî bin Ebî Tâlibin muhabbeti<br />
üzerine birlesseler idi, Allahü teâlâ ve tekaddes Cehennemi<br />
yaratmazdı.)<br />
33– (Eger Alî yaratılmasa idi, dünyâda Fâtımaya münâsib<br />
kimse bulunmaz idi) buyuruldu.<br />
34– Mu’âviye bin Hîdet “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Kalbinde Alî bin Ebî Tâlibin bugzu oldugu hâlde<br />
ölen kimse, ister yehûdî olsun, ister nasârâ olsun, fark etmez.)<br />
35– Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Alînin “radıyallahü anh” yüzüne nazar etmek<br />
[bakmak] ibâdetdir.)<br />
36– Ebû Berze-tel Eslemî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ bana husûsî bir ahd<br />
verdi. Bana nice kerre buyurdu ki, bu husûsî ahdimi kabûl et-<br />
– 316 –<br />
din mi. Ben dedim, evet yâ Rabbî bu ahdi kabûl etdim.) Ebû<br />
Berze-i Eslemî der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdu ki, (Dedim, yâ Rabbel’âlemîn! Bu ahdini ki benim<br />
ile etdin. Ve ben o ahdi senden kabûl etdim. Bana söyle o<br />
ahd nedir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ bana vâsıtasız olarak buyurdu<br />
ki, o ahd odur ki, sen bilesin, benden cümle halka diyesin<br />
ki, Alî hidâyeti göstericidir, dogru yolun isâretidir. Mutî’lerin<br />
ve muvahhidlerin gözlerinin nûrudur. Müslimân ve mü’minlerin<br />
serverleridir. Ben bütün kullarıma benim birligimi ve tevhîdimi<br />
lâzım kılmısım. Bütün ümmetine senin risâletini tasdîk<br />
etmelerini lâzım kılmısım. Bütün mü’minlere Alînin muhabbetini<br />
ve meveddetini [sevmegi] lâzım kılmısım. Her kim Alîyi<br />
dost tutar, Allahü teâlâyı [beni] ve Muhammedi [seni] dost tutmus<br />
olur. Muhakkak ki o kimse hakîkî dost olur. Alîyi sevmiyen<br />
de hakîkî düsmân olur.)<br />
(Isâret): Zühd ve vefâ ehli Alîdir. Sıdk ve safâ ehli Alîdir. Cömert<br />
ve sehâ ehli Alîdir. Rıfk ve rızâ ehli Alîdir. Mahrem-i ravda-<br />
i asfiyâ Alîdir. Mefhâr-ı fadl-ı a’lâ Alîdir. Mahrem-i fadl-ı<br />
nu’mâ Alîdir. Kendi zemân-ı serîfinde Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin mahlûkunun kıdvesidir. Semere-i secere-i dîn-i<br />
Hudâ-i teâlâ Alîdir. Müstevcibül fedâil ve tefâdul ve meâsir Alîdir.<br />
Alî Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretlerinin mubârek<br />
gönlü, kâfirler ve mülhidler ve hâricîler üzerine, Cehennem<br />
Mâlikinin Cehennem ehli üzerine gönlünden siddetli katı<br />
idi. Mubârek gönlü, dervisler ve yetîmler ve Cennet ehli üzerine,<br />
Cennet Rıdvânının gönlünden dahâ yumusak idi. Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri behâdırlıkda, aslancasına mertlikde, kâfirlere<br />
ve mülhidlere çok siddetli zehrden acı idi. Civânmertlikde,<br />
dervislere bal ve sekerden tatlı idi. Her vakt ki, hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hâmiyyet (iyilik severlik) ve siyâsete gideydi,<br />
Cehennemin sam yeli ve zakkûmu piser ve ölürdü. Her<br />
vakt ki sefkat ve kerâmetde gideydi, Cennetin Na’îm nesimi piser<br />
ve ölürdü. Her vakt ki Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” Zülfikârı<br />
elinde tutar idi, kâfirlerin ve mülhidlerin ve ehl-i hevâların<br />
cânları tenlerinde muzdarib olurdu. Her vakt ki akçe keselerini<br />
eline alıp, açdıgı zemân, fakîrlerin ve yetîmlerin cânları tenlerinde<br />
sâkin olurdu.<br />
Yirmialtıncı Menâkıb: Rüknül-islâm Ahmed Cürcânî “rahi-<br />
– 317 –<br />
mehullahü teâlâ” rivâyet eder. Yüzden fazla Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi<br />
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin rivâyeti ile isitdim<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular:<br />
(Alînin bir kerre Amr bin Abdûdün karsısına çıkması, ümmetimin<br />
kıyâmete dek ibâdetinden hayrlıdır.) Amr bin Abdûd<br />
arabî idi, Kureysî idi. Mudar bin Nizâr evlâdından idi. Fekat Âd<br />
kavminin kuvvetinde idi. Ömründe hiçbir cengden yenilerek<br />
dönmemis idi. Yalnız Bedr cenginde yaralanıp düsmüs idi. Yarası<br />
iyi oldu. Tekrâr Hendek cengine geldi. Onun gelmesinden<br />
müslimânlara korku hâsıl oldu. O vâkı’ada yirmibir gün ok ve<br />
kılınç ile ve mızrak ile ve tas ile ceng oldu. Yirmiikinci gününde<br />
ceng ve cidâl iyice siddetlendi. Amr bin Abdûd, Hendek kenârına<br />
gelip, meydâna er istedi. Müslimânlardan karsılık veren olmadı.<br />
Bir dahâ istedi. Kimse varmadı. Yedi kerre da’vet etdi.<br />
Yedincide, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz<br />
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırdı<br />
ve huzûrlarına oturtdu. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim atıma<br />
bin. Zülfikârı al. Amr bin Abdûdün önüne mertçe var. Onun<br />
uzun boylu olusundan ve heybetinden üzülüp, endîse etme ki,<br />
ben Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinden, düâ<br />
ederim ki, sana nusret edip ve senin elin ile müslimânlardan serîri<br />
def’ eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” düldüle binip, Zülfikârı<br />
kusandı. O aslan ki, avını gözleyip, gider gibi, Amr bin Abdûdün<br />
önüne vardı. Birbirini gördüler. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri buyurdu ki: Yâ Amr, isitdim ki, sen Kâ’be karsısında<br />
ahd etmissin ki, Kureysden bir kimse senden iki hâcet istedikde,<br />
o isteklerden birini yerine getirecekmissin. Evet yâ Alî.<br />
Ben bu ahdi etdim. Hazret-i Alî buyurdu: Yâ Amr! Simdi sen<br />
bilirsin ki, ben Kureysdenim. Senden iki hâcet isterim. Eger ikisini<br />
de kabûl etmez isen, bâri birisini kabûl et! Evvelâ senden isterim<br />
ki, bu sâatde, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin vahdâniyyetini<br />
ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin risâletini ikrâr edesin. Dedi ki; Bunu kabûl etmem.<br />
Baska ne istersin. Buyurdu ki: Onu isterim ki, bu sâatde,<br />
bu iki kuvveti birbirine koyasın, sen Mekke-i Mükerremeye dönesin.<br />
Bunu kabûl etdim. Ammâ, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmânın<br />
baslarını keserim. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu<br />
ki, Ey sefîh! Benim basımı kesmeyince onların basını nasıl kesersin.<br />
Ey Alî, sen gençsin. Henüz dünyâyı görmemissin. Iste-<br />
– 318 –<br />
mem ki, senin basını keseyim. Hazret-i Murtedâ buyurdu ki:<br />
Ben isterim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin tevfîki<br />
ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
düâsı ile senin basını keseyim. Bu sözden Amr harâretlendi.<br />
Hemen atından inip, atını bırakdı. Hazret-i Alîye dogru yürüdü.<br />
Hazret-i Alî de “kerremallahü vecheh” atından inip, yaya oldu.<br />
Birbirine hamle edip, dolasdılar. Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretleri, fırsatı bulup ceng arasında Zülfikârı ile bir darbe vurup,<br />
uylugunu dibinden ayırıp, düsürdü. Hazret-i Alî, Amrın<br />
bacagını teninden ayırıp, yüzünü ondan döndürüp, uzaklasırken,<br />
Amr, kendi kesilmis bacagını eline alıp, hazret-i Alînin ardınca<br />
atdı. Öyle bir atdı ki, eger hazret-i Alî, onun önünden sapmasa<br />
idi, o ayak parçası ile helâk olurdu. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” tekrâr dönüp, Amr bin Abdüdün basını kesdi.<br />
O sırada Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz<br />
hazretleri tekbîr alıp, buyurdu ki; (Alînin Amr bin Abdûd<br />
ile bir kerre karsılasması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetlerinden<br />
hayrlıdır.)<br />
Yirmiyedinci Menâkıb: Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, hazret-i Alîye<br />
“radıyallahü teâlâ anh” vasıyyetleri beyânındadır.<br />
1– Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Sana bes yüz koyun vermemi mi, yoksa dînin<br />
ve dünyân kurtulusuna sebeb olacak bes kelime ta’lîm etmemi<br />
mi sevgili tutarsın!) Ben dedim; kelimeleri isterim. Bir düâ ögretdiler.<br />
(Allahım! Benim günâhımı afv eyle! Hulkumü genis<br />
eyle! Kesbimi [kazancımı] temiz kıl. Bana nasîb etdigin sey’e<br />
kana’at edici eyle. Begenmedigin seye nefsimi meyl etdirme.)<br />
Sonra Resûlullah buyurdu ki: (Yâ Alî! Sonu üzüntü ve aglamak<br />
olmıyan hiçbir sevinç ve nes’e yokdur.)<br />
2– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eyler ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular:<br />
(Yâ Alî! Sen Kâ’be menzilesindesin! Bütün herkes Kâ’beye<br />
varır. Kâ’be hiçbir yere varmaz. Eger bir kavm sana gelip, bu<br />
hilâfet emrini sana teslîm ederlerse, onlardan kabûl eyle! Eger<br />
gelmezler ise, sen onlara varma.)<br />
– 319 –<br />
3– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet<br />
eyledi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen ehl-i Cennetsin. Yakın zemânda bir<br />
kavm gelir ki, onların lakabları olur. Onlara râfizî derler. Eger<br />
sen onlara yetisirsen onları öldür ki, müsriklerdir. Ne Cum’a bilirler,<br />
ne cemâ’at bilirler! Ebû Bekr ve Ömeri seb’ ederler [kötülerler].)<br />
4– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdu ki: (Yâ Alî! Süâl etdim Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
ki, seni hilâfetde öne alsın. Üç kerre istedim. Allahü teâlâ<br />
ve tekaddes kabûl etmedi. Ebû Bekri öne aldı.)<br />
5– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
Fâtımayı sana tezvîc etdi. Ve ona yeri sıdâk [yeryüzünü<br />
mehr] kıldı. Her kim yeryüzünde sana bugz edici oldugu hâlde<br />
yürürse, bu yürümesi harâmdır.)<br />
6– Ammâr bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Allahü teâlâ hazretleri seni bir zînet ile zînetlendirdi<br />
ki, dünyâyı terk etmek olan ve kendisine sevgili olan zühd ile zînetledi.<br />
Öyle takdîr etdi ki dünyâdan birseye nâil olmıyasın!)<br />
7– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!<br />
Yalnız Rabbinden ümîd edici ol! Günâhından baska birseyden<br />
korkma! Birsey sorduklarında bilmez isen, Allahü teâlâ bilir<br />
demekden ar etme.)<br />
8– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Cimri ve bahîl olma. Yüzünü güler tutasın [güleryüzlü<br />
olasın]. Kerîm ve ikrâm edici olasın ki, mü’min yumusak<br />
yüzlü ve cömert olur. Münâfık kaba ve cimri olur. Benim<br />
ümmetimin cömertlerinin günâhları, günesde buzun eridigi gibi<br />
erir.)<br />
9– Ebû Mûsâ “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Re-<br />
– 320 –<br />
sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Ben kendim için râzı oldugum seylere, senin<br />
için de râzı olurum. Kendim için kerîh gördügüm nesneyi, senin<br />
için de kerîh görürüm. Kur’ân-ı azîm-üs-sânı cünüb oldugun<br />
hâlde okuma. Rükû’ ve secdede Kur’ân-ı kerîmi okumıyasın.<br />
Saçlarını basın üstünde topladıgın hâlde nemâz kılmıyasın.)<br />
10– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Gayretli ol ki, Allahü teâlâ gayretli olanı sever. Sahî<br />
[cömert] ol ki, Allahü teâlâ sahî [cömert] olanı sever. Cesâretli<br />
ol ki, Allahü teâlâ ve tekaddes secâ’ati sever. Eger bir kimse<br />
senden bir hâcet istese, onun hâcetini bitir. Eger o kimse o<br />
hâcete lâyık degil ise, sen hâcet bitirmege lâyıksın!)<br />
11– Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretleri rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Insanlar, Allahü teâlâ hazretlerine yaklasıyoruz<br />
diye çalısıp-kazandıkları zemân, sen akl kesb eyle, tâ onlara<br />
sebkat edesin [onlardan ileri geçesin.] Allahü teâlâya dünyâda<br />
ve âhıretde yaklasmak derece ve kıymetinin onlardan önde<br />
olması için gayret edesin.)<br />
12– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Bas agrısı seni râhatsız edecek kadar olursa, iki elini<br />
basın üzerine koyup, sûre-i Hasrın âhırini [sonunu] oku.<br />
“Lev enzelnâ” âyet-i kerîmesinden sonuna kadar oku.)<br />
13– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.<br />
Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Yalan söylemekden<br />
sakın. Eger zan edersen ki, o yalan seni kurtarır, yalan söyleme.<br />
Sana dogru söylemek lâzım olsun. O dogru seni helâk edecek<br />
bile olsa, dogru söyle.)<br />
14– Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Yâ Alî! Bes kelime ki, Cebrâîl bana ta’lîm etmisdir.<br />
Onları sana ta’lîm etmemi mi seversin. Yoksa emr edeyim sana<br />
– 321 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:21<br />
bes keçi versinler, bunu mu seversin!) Hazret-i Alî dedi, (Yâ<br />
Resûlallah! Ben o bes kelimeyi severim.) Buyurdular ki: (Ey<br />
mahlûklara rızk veren! Ey fakîrlere rahmet eden! Ey zor durumda<br />
olanları kabûl eden! Ey mü’minlerin Velîsi! Ey rahmet<br />
edenlerin en rahîmi! Bana rahmet et, acı.)<br />
15– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!<br />
Persembe gününde bıyıgını kırk ve tırnagını kes. Koltugunu<br />
yol, kasıgını tras eyle. Cum’a günü temiz elbise giy! Güzel koku<br />
isti’mâl eyle [sürün, kullan].)<br />
16– Nizâmüddîn Abdül’vâhid ibni el Fadl el-Fermâdî, ceddi<br />
Ebül Kâsım Gürgânîden isnâd ile, o da Mûsâ Kâzım bin Ca’fer<br />
Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Alî Zeynel’âbidîn bin Hüseyn<br />
bin Alî bin Ebî Tâlibden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Mercimek<br />
yemegine devâm et ki, yetmis Nebî mercimek yidiler ve<br />
ona bereket ile düâ etdiler. Sonuncuları Îsâ bin Meryemdir “alâ<br />
Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”.)<br />
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin sânlarını anlatan haberler hakkındadır.<br />
1– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Beni mi’râca çıkardıkları o gece gördüm. Arsın ayagında<br />
yazılmıs, ben birim, benden baska ilâh yokdur. Adn Cennetini<br />
ben yaratdım. Yaratdıklarımdan Resûlüm Muhammedi<br />
seçdim. Onu Alî ile kuvvetlendirip, yardım etdim.)<br />
2– Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Kıyâmet günü olunca; Arsın sagında benim için kırmızı<br />
yâkutdan bir kubbe kurarlar. Arsın solunda Ibrâhîm halîlullah<br />
için yâkutdan bir kubbe kurarlar. Bir kubbe de Alî için benim<br />
ile Ibrâhîm arasında beyâz inciden kurarlar. Siz iki Halîlin arasında<br />
olan Habîbi ne zan ediyorsunuz.)<br />
3– Bilâl-i Habesî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek yüzü<br />
– 322 –<br />
bedr olan aydan nûrlu oldugu hâlde bizim üzerimize çıkageldi.<br />
Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” karsılayıp, dedi<br />
ki, babam ve anam sana fedâ olsun; yâ Resûlallah, bu ne nûrdur.<br />
Buyurdular ki: (Rabbimden azze ve celle müjde geldi, kardesim<br />
ve amcamoglu ve kızımın zevci Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
hakkında ki, Allahü tebâreke ve teâlâ o vakt ki, Fâtımayı<br />
Alîye tezvîc eyledi. Cennet hâzini Rıdvâna emr eyledi ki, Tûbâ<br />
agacını sallaya. Rıdvân da salladı. Tûbâ agacından, bizim<br />
dostlarımızın adedince hüccetler saçıldı. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
nûrdan melekler yaratdı. Her melege o hüccetlerden bir<br />
hüccet verdi. O hüccetlerde yazılmısdır ki, Mustafânın ve ehl-i<br />
beytinin muhib ve muhlîsleri Cehennemden azâd olmusdur.)<br />
4– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet<br />
etmisdir. Buyurdular ki, (Kıyâmet günü olunca, bütün Peygamberleri<br />
“alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bir yere toplarlar.<br />
Bir nidâ edici ars altından nidâ eder, yâ Enbiyâ cemâ’ati.<br />
Sizi sevenleriniz ile iftihâr edin. Ben Cihâr-ı yârim ile iftihâr<br />
ederim.)<br />
5– (O kimseler ki, îmân getirdiler ve sâlih amel islediler. Yakın<br />
zemânda Allahü rahmân onlara kendi dostlugunu, muhabbetini<br />
verir.) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, Abdüllah ibni Abbâs<br />
“radıyallahü anhümâ” buyurdu ki; ya’nî Allahü teâlâ onları<br />
dost tutar ve onları dost kılar ki, onları yer ve gök ehline sevdirir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,<br />
(Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulunu severse, Cebrâîl aleyhisselâma<br />
buyurur ki, filân kimseyi dost tutdum. Siz de dost tutun.<br />
Cebrâîl ve melekler de dost tutarlar.) Onlardan yine bir nidâ<br />
edici gökden nidâ eder ki, Allahü tebâreke ve teâlâ filân<br />
kimseyi dost tutdu. Siz de ey yer ehli onu dost tutunuz. Hepsi<br />
dost tutup, severler. Onun muhabbetini yer halkının da kalbine<br />
salar. Bütün yer ehli de muhabbet ederler. Abdüllah ibni Abbâs<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurur ki, âyet-i kerîmede,<br />
(vüdd) lafzından murâd, Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” muhabbetidir ki, onu mü’minlerin kalbinde tatlı etmisdir.<br />
6– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” haber vermisdir.<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfin-<br />
– 323 –<br />
de oturmusduk. Ensârdan, Ebû Ukayl demekle ma’rûf bir kisi<br />
kalkıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Senden sonra nâsın hayrlısı kimdir.<br />
Buyurdu ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır). Ondan sonra kimdir.<br />
Buyurdu ki: (Ömer-ül Fârûkdur). Ondan sonra kimdir, dedi.<br />
Buyurdu ki: (Osmân bin Affândır). Ondan sonra kimdir, dedi.<br />
Buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibdir). O dedi ki: Neden amcan oglu<br />
Alîyi sonraya bırakdın, dördüncü etdin. Hâlbuki o senin kardesindir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular: (Vay sana yâ Ebâ Ukayl. Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri yüzyirmidörtbin (den ziyâde) Nebîyi halk etdi.<br />
Insanlara gönderdi. Beni cümlesinin sonu kıldıgını bilmiyor<br />
musun!) Ebû Ukayl dedi ki: (Evet yâ Resûlallah!). Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benim Peygamberlerin<br />
sonuncusu olmamın ne zararı oldu ki, halîfelerin dördüncüsü<br />
olmasının Alîye de zararı olsun! Yâ Ebâ Ukayl! Muhakkak<br />
Allahü teâlâ ve tekaddes bana; Âdem aleyhisselâmın<br />
yaratıldıgı vaktden kıyâmete dek îmân getiren kimselerin sevâbını<br />
bagısladı. Ebû Bekre de benim bâis oldugum vaktden [Peygamberligim<br />
bildirildigi vaktden] kıyâmete kadar gelen ve Ebû<br />
Bekri seven mü’minlerin sevâblarını bagısladı. Alî bin Ebî Tâlibe<br />
de, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine Sarkdan garba<br />
ibâdet edenlerin sevâbını bagısladı.)<br />
7– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular<br />
ki: (Biz kıyâmetde dört atlı [süvâri] oluruz ve halk aç ve susuz<br />
ve çıplak olurlar. Ben kendi binegim [atım] Burak üzerinde<br />
olurum. Sâlih Nebî “aleyhisselâm” Nâkatullah [devesi] üzerine<br />
biner. Fâtıma benim asbâ adlı devem üzerine biner. Alî bin Ebî<br />
Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” Cennet develerinden bir deve<br />
üzerine biner ki, bâtını Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin<br />
havfından ve zâhiri Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rahmetinden<br />
olur. Bası üzerine tâc koyarlar ki, sekiz rüknü olur.<br />
Onun rûsenligi sekiz Cennetden olur. O kıyâmetde benim<br />
önümde nidâ eder ki, (Lâ ilâhe illallah. Muhammedün Resûlullah).<br />
Melekler önünden geçerken, bu bir mukarreb melekdir,<br />
derler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin cenâbından bir<br />
nidâ gelir ki: Yâ Ehl-e mevkıf. [Ey mahser halkı.] Bu mukarreb<br />
melek veyâ Peygamber degil, Alî bin Ebî Tâlibdir.) Ars önüne<br />
– 324 –<br />
gelir ve der ki: Yâ Rabbî; her kim beni sever, muhabbet eder,<br />
senin zâtına muhabbet eder, sever. Sonra mahser meydânında<br />
bir nidâ edici der ki, Ebû Bekr ve Ömerin sevenleri, sonra Alîye<br />
tâbi’ olanlar nerededir. Bunlar Râbi’a ve Mudar kabîleleri<br />
adedincedir.<br />
8– Hazret-i Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” haber<br />
verir ki, babam mescidden döndü [çıkdı]. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin yüzüne bakdı. Ebû Bekr de babamın<br />
yüzüne bakdı. Dedi ki: Yâ Ebâ Bekr! Ne olmus bana ki,<br />
sen bana böyle uzun nazar edersin. O buyurdu ki, evet ondan<br />
dolayı nazar ederim [bakarım] ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdu ki, (Kıyâmet<br />
günü, sırat üzerinden, Alî bin Ebî Tâlibin, eline buyruk vermedigi<br />
kimseler geçemez!) Sonra babam da dedi ki: (Yâ Ebâ<br />
Bekr! Sen bana müjde verdin. Ben de sana müjde vereyim mi.)<br />
(Evet ver) dedi. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bana kavminden gizlide [tenhâda]<br />
vasıyyet buyurdular ki, (Yâ Alî! Kıyâmet günü sırat üzerinde,<br />
Ebû Bekri ve Ömeri ve Osmân hazretlerini sâdık olarak sevmiyenlerin<br />
eline sıratı geçmeleri için ruhsat verme “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm”.) Yâ Rabbî! Bizi bu dört halîfeyi sevenler ile hasr<br />
et!<br />
9– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Arafatda idi. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” karsılarında idi. Buyurdu: (Yâ Alî! Bana yakın ol. Tenini<br />
benim tenime degdir ki, beni ve seni halk etdiler bir agaçdan ki,<br />
ben o agacın aslıyım. Sen fer’isin. Hasen ve Hüseyn o agacın<br />
budaklarıdır [dallarıdır]. Her kim o agaçdan bir dala yapısırsa,<br />
Allahü teâlâ hazretleri o kimseyi Cennete dâhil kılar. Yâ Alî!<br />
Eger benim ümmetim sana bugz ederler ise, Allahü teâlâ ve tekaddes,<br />
azâb meleklerine buyurur: Tâ onları burunları ve yüzleri<br />
üstüne çeke çeke Cehenneme iletirler.)<br />
10– Berâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber<br />
idik. Vedâ haccına geldik. Gadîr-i Hum dedikleri menzile konduk.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
bana buyurdular ki, (Nidâ et ve söyle, Essalâh! Essalâh!) Es-<br />
– 325 –<br />
hâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi toplandılar.<br />
Buyurdular: (Ben her mü’mine kendi nefsinden evlâ<br />
degil miyim.) Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Buyurdular ki,<br />
(Benim ezvâcım [hanımlarım] mü’minlerin annesi degil midir.)<br />
Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Sonra Alî hazretlerinin elini<br />
tutup, buyurdular ki, (Bu mevlâsıdır o kimsenin ki, ben onun<br />
mevlâsıyım. Allahım, dost tut o kimseyi ki, bunu dost tutar.<br />
[Bunu seveni sen de sev.] Düsman tut o kimseyi ki, bunu düsman<br />
tutar [Bunu sevmiyeni sevme].)<br />
11– Resûl aleyhisselâm buyurdular ki, (Kıyâmet günü ben<br />
gelirim. Alî benim ile olur. Livâ-i hamdi elinde tutar. Onun üzerinde<br />
iki parça olur. Biri sündüsden ve biri istebrakdan.) Bir<br />
arâbî, huzûr-ı serîflerinde ayak üzerine kalkıp, dedi ki, babam<br />
ve anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Hazret-i Alî kâdir olur<br />
mu [gücü yeter mi] Livâ-i hamdi götürmege. Buyurdular ki,<br />
(Niçin kâdir olmasın ki, ona üstün hasletler verilmisdir. Onun<br />
sabrı benim gibidir. Hüsnü [güzelligi] hazret-i Yûsüf aleyhisselâmın<br />
hüsnü gibidir. Kuvveti hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın<br />
kuvveti gibidir. Livâ-i hamd elinde olur. Bütün mahlûklar kıyâmet<br />
günü benim livâm altında olur.)<br />
12– Hayber gazâsından döndüler. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Eger<br />
insanlar yanlıs anlıyarak Îsâ aleyhisselâma söyledikleri gibi söylemiyeceklerini<br />
bilseydim, senin hakkında çok sözler söylerdim.<br />
O zemân insanlar ayagının tozunu bereketlenmek için alırlardı.<br />
Abdest aldıgın su ile istisfâ ederlerdi. Lâkin sana kifâyet<br />
eder ki, sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma yakınlıgı<br />
gibisin. Fekat bu kadar var ki, benden sonra Peygamber<br />
gelmez. Seni, benim sünnetim üzerine sehîd ederler. Sen âhıretde<br />
bendensin. Benim havzım üzerine halîfem olursun. O Cennet<br />
libâsı ile libâslanan olursun. Benim ümmetimden evvel<br />
Cennete girersin. Seni sevenler nûrdan minber üzerinde olurlar.<br />
Ve yüzleri beyâz ve nûrlu olur. Onlara sefâ’at ederim. Yarın<br />
benim komsum olurlar. Senin cemâ’atin benim cemâ’atimdir.<br />
Senin sulhün benim sulhümdür. Senin sırrın benim sırrımdır.<br />
Senin âsikârın benim âsikârımdır. Evlâdın benim evlâdımdır.)<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” sükr secdesi edip, dedi<br />
ki, Allahü teâlâ hazretlerine hamd olsun ki, beni islâm ni’me-<br />
– 326 –<br />
ti ile ni’metlendirdi. Bana Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm eyledi.<br />
Beni, mahlûkların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu ve<br />
efendisine, fadlı ile, keremi ile sevdirdi.<br />
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Ben, Ömer bin Hattâb ve Osmân-ı Zinnûreyn,<br />
hazret-i Âisenin “radıyallahü teâlâ anhâ” evine Resûlullaha<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı müskillerimizi<br />
süâl edelim diye geldik. Hücre-i serîfenin kapısına erisdik. O sırada,<br />
kapının önünde, bir ejderhâ durur idi. O zemâna kadar<br />
öyle yaratılmıs bir ejderhâ görmemis idik. Korkduk, geri döndük.<br />
Ben dedim ki, buna Alî ibni Tâlibden baskası mukâvemet<br />
edemez. Zîrâ o heybetli, mertdir. Hemen hazret-i Ömer geriye<br />
bakıp, dedi ki: yâ Ebâ Bekr; iste Alî bin Ebî Tâlib, geliyor. Ben<br />
dedim, yâ Alî! Bu ejderhâyı görür müsün. Bizi hısmından geri<br />
döndürdü. Hazret-i Alî ejderhâyı gördü. Yenini açdı. Isâret etdi<br />
ki, gel yenime gir. Ejderhâ da tevâzu’ ile basını yere koyup,<br />
gelip, yenine girdi. Alî de yenini kapatdı. Resûl-i kâinât aleyhi<br />
efdal-i salevât hazretlerinin huzûr-i serîflerine vardık. Buyurdular:<br />
(Yâ Ebâ Bekr. Alî ne yapdı). O sırada hazret-i Alî geldi.<br />
(Yâ Ebel Hasen [Hasenin babası]. Nedir, yenindeki) buyurdu.<br />
Dedi ki, yâ Resûlallah! Bir ejderhâdır ki, Ebû Bekr, Ömer ve<br />
Osmâna karsı gelmis. Resûl-i kâinât efdalüt-tehıyyât hazretleri,<br />
tebessüm edip, buyurdular. (Yâ Ebel Hasen! O ejderhâ degildir.<br />
O bir melekdir ki, Allahü teâlâ hazretlerine bir sehvi sebebi<br />
ile ejderhâ sûretine degisdirildi. Kapıda, seni görüp, sefâ’at<br />
istemek için durmus idi. Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden<br />
sefâ’at dileyeyim ki, o melegi evvelki mertebesine getirsin.<br />
Ne zemân ki, ben sefâ’at etdim. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
benim sefâ’atimi kabûl etdi. Simdi, yenin agzını aç.) Hazret-i<br />
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” yeninin agzını açdıgı<br />
gibi, gördük, bir yesil kus çıkıp, uçdu. Sadaka Muhammed, sadaka<br />
Muhammed, diye söylerdi.<br />
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü<br />
vecheh” buyurdu ki, Resûl-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât<br />
hazretlerinin huzûr-u serîflerine vardım. Mubârek ve münevver<br />
yüzlerini nes’eli buldum. Selâm verdim, oturdum. Dedim; yâ<br />
Resûlallah! Sizi sâd-ü hurrem [nes’eli] gördüm. Eger Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden sevindirici bir buyruk nâzil olmus ise haber<br />
– 327 –<br />
veriniz de, sizinle berâber sevinelim. Buyurdular ki: (Yâ Alî!<br />
Cebrâîl aleyhisselâm bana haber verdi ki, Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri Cennet-i Adnı yaratdı. O Cennete kendi yed-i<br />
ile kırmızı yâkutdan bir agaç dikdi. Ona kökünü yere geçir, dallarını<br />
dısarı çıkar diye emr etdi. O agaç da köklerini yere geçirip,<br />
dısarı yediyüzbin dal çıkardı. Her budak [dal] üzerinde yediyüzbin<br />
kırmızı yâkutdan kasr [kösk], her kasrda yediyüzbin<br />
oda, her odada bir kapu, her kapuda bir taht, her taht üzerinde<br />
bin dösek ve dösegin kalınlıgı bin arsın, her taht üzerinde bir<br />
hûrî, onun karsısında kırkbin kul [hizmetci] ve kırk bin câriye<br />
ve her oda ta’âmdan ve serâbdan ve elvândan, o seyleri yaratdı<br />
ki, ne gözler görmüs ve ne kulaklar isitmis ve ne bir beserin hâtırına<br />
gelmis olsun.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Bunlar sana ve seni<br />
ve evlâdını sevenleredir. Her kim sana bugz ederse, muhakkak<br />
bana bugz etmisdir. Her kim bana bugz ederse, benim sefâ’atime<br />
kavusamaz.)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1330</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 17:25:49 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1330</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem”, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerini,<br />
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü anh” hazretlerine nikâh etdi. Fâtıma-<br />
tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Beni tezvîc etdin bir fakîr<br />
kimseye ki, hiçbir nesnesi yokdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Fâtıma! Sen râzı olmaz<br />
mısın ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri yer ehlinden<br />
iki kimseyi seçdi. Biri babandır, biri zevcindir.)<br />
Otuzikinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” buyurdular ki, bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bizim ile ikindi nemâzını kıldı. Sonra,<br />
mubârek arkasını mihrâba dönüp, buyurdu: (Ey insanlar!<br />
Ey muhâcir ve ensâr! Size Alî bin Ebî Tâlibin fazîletlerinden<br />
haber vereyim mi?) Biz evet, analarımızı ve babalarımızı fedâ<br />
ederiz, dedik. Buyurdu ki: (Benim habîbim Cebrâîl aleyhisselâm<br />
beni mi’râca iletdigi gece, dördüncü gökde bir sahsı gördüm.<br />
Bir taht üzerinde oturmus. Alî bin Ebî Tâlibin sahsı gibi.<br />
Ben durdum ona bakdım. Cebrâîl aleyhisselâm bana ne sey seni<br />
durdurdu, dedi. Dedim ki: Yâ habîbim Cebrâîl! Bu Alî bin<br />
Ebî Tâlibdir ki, benden önce gelip, bu mekâna oturmusdur.<br />
– 328 –<br />
Cebrâîl dedi ki: Bu hazret-i Alî degildir. Velâkin, semâvâtın<br />
melekleri hazret-i Alînin dîdârına ve ziyâretine mesgûl ve müstak<br />
oldukları için, Allahü teâlâ hazret-i Alî sûretinde bir melek<br />
halk etdi. Bu göklerin melekleri bu melek önüne gelip, bunu ziyâret<br />
ederler. Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” hazretlerine<br />
istiyâklarından dolayı, bu melek üzerine selâm verirler.<br />
Var ona yakın ol. Üzerine selâm ver. Ben de yanına vardım.<br />
Onu kucakladım. O da beni kucakladı. Ondan Alî bin Ebî Tâlibin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kokusunu duydum.)<br />
Otuzüçüncü Menâkıb: Hazret-i Câbir bin Abdüllah “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bildirmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden, Alî bin Ebî Tâlibin dogumundan<br />
soruldu. Buyurdu ki: Dogan evlâdın iyiliginden süâl ediniz.<br />
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Alî “kerremallahü vecheh”<br />
ile beni aynı nûrdan halk etdi. Her ikimiz bir nûrdanız.<br />
Gökleri ref’ etmeden evvel ve yerleri bast etmezden evvel, bizi<br />
halk etdi. Biz, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda<br />
tesbîh ederdik. Yok olmadan bir neslden bir nesle intikâl etdik.<br />
Tâ Abdülmuttalibe erisdik. Sonra ben, Abdüllaha intikâlden<br />
sonra, Âminede vedî’a olundum. Hazret-i Alî, Ebû Tâlibe<br />
intikâlden sonra, Fâtıma binti Esed katına vedî’a olundu. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bizi pâk ve tâhir vücûda getirdi.<br />
Sonra hazret-i Alî Fâtıma binti Esedde karâr tutdu. Melekler<br />
müjde verdiler. O zemân bir adam rü’yâsında gördü. Süâl<br />
etdi, bu dogan kimdir. Dediler, o Alîdir. O vücûda geldigi<br />
vakt, Mekke-i Mükerremede zelzele oldu. Putların hepsi yüz<br />
üstü düsüp, ehl-i Mekkenin cümlesi korkup, dediler ki, bu gece<br />
bir yeni hâdise zuhûr etdi. Onlar bu hâlde iken bir nidâ edici nidâ<br />
etdi. Hâlbuki hiç kimseyi görmediler. Hazret-i Alî anası Fâtıma<br />
binti Esedden dogdu. Gök onun nûru ile ısıklandı. Yıldızlar<br />
ziyâde oldu. Kureysliler bundan bir acâiblik, hayret edicilik<br />
gördüler. Nidâ olundu. (Müjdeler olsun size ki, bu gece, müsrikleri<br />
kahr edici, münâfıklara gadab edici, âbidlerin süsü, Resûl-<br />
i Rabbil’âlemînin mührü, imâm-ül Hüdâ, göklerin yıldızı,<br />
karanlıkların lâmbası zuhûra geldi [bu gece dogdu]).<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü anh” buyurdular ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında<br />
– 329 –<br />
oturmusdum. Elimi tutdu. Medîne-i Münevverenin sokaklarında<br />
berâber dolasdık. Bir bostâna geldik. Dedim, yâ Resûlallah!<br />
Ne iyi bostândır. Buyurdu ki: Yâ Alî! Senin için Cennetde bundan<br />
iyi bostân vardır. Bir bostâna dahâ geldik. Yine dedim; yâ<br />
Resûlallah! Ne güzel bostândır. Buyurdu ki: Senin için Cennetde<br />
bundan iyi bostân vardır. Böylece yedi bostândan geçdik.<br />
Hepsinde ben dedim, ne iyi bostândır. O “sallallahü aleyhi ve<br />
sellem”, senin için Cennetde bundan iyi bostân vardır, buyurdu.<br />
Yol tenhâlasdı. Beni kucakladı. Kendi aglamaga basladı. Beni<br />
de aglatdı. Ben dedim, yâ Resûlallah! Ne sey sizi aglatdı. Buyurdu<br />
ki: (Bir tâifenin kalblerinde bulunan ve sana âsikar etmedikleri<br />
düsmanlıkları için aglarım.) Ben dedim ki; yâ Resûlallah!<br />
Ben dînimde selâmetde olur muyum. Buyurdu ki; (Evet,<br />
dîninde selâmetde olursun!)<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Abdüllah bin Ebî Leylâdan “radıyallahü<br />
teâlâ anh” rivâyet olunmusdur. Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hazretleri ile giderdik. Gördük ki, yaz libâsını kısın, kıs libâsını<br />
yazın giyerdi. Bu durumdan süâl etsin diye babama söyledim.<br />
Babam da süâl etdi. Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber günü haber göndererek, beni çagırdı.<br />
Hâlbuki gözlerim agrıyordu. Gitdim, dedim, yâ Resûlallah!<br />
Benim gözlerim agrıyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri agzının suyunu benim gözlerime sürüp,<br />
buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Soguk ve sıcagın te’sîrini ondan gider!)<br />
O günden beri ne göz agrısı gördüm. Ve ne soguk, ne sıcak<br />
te’sîri gördüm.<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” efendimiz hazretleri, (Yarın sancagı bir kimseye verecegim.<br />
Allahü teâlâ onu sever. O da Allahü teâlâyı sever) buyurdu.<br />
Bayragı hazret-i Alîye verdiler. Ve Hayberi feth etdi.<br />
Bu bâbda ihtilâf vardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem”, evvelâ Hayber hisârını feth etmesi için bayragı Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi. Hazret-<br />
i Ebû Bekr Hayberi feth edemedi. Din âlimleri bu konuda<br />
çesidli açıklamalarda bulundular. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gitdigi zemân müslimânlar az idi. Kâfirler çok idi.<br />
Az müslimânlara çok kâfirler ile muhârebe etmek vâcib degildi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” gitdigi zemân, müsli-<br />
– 330 –<br />
mânlar çok idi. Kâfirler az idi. Çok olan müslimânlara kâfirler<br />
ile muhârebe etmek vâcib idi.<br />
Süâl: Hayberin fethi Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri elinde olmadı.<br />
Hazret-i Aliyyül Mürtedâ elinde oldu.<br />
Cevâb: Ma’lûmdur ki, Resûl-i kibriyâ Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri islâmın sultânı idi.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri vezîri idi.<br />
Her feth sultân askeri ile olur. Sultânın askerinin fethi de sultânın<br />
kalbinin kuvveti ile olur. Sultânın askeri ile fethin olmaması,<br />
sultânın kalbinin za’îfligindendir. Sultânın vezîri sultânın<br />
önünde hâzır olmalı ki, sultânın kalbi kuvvetli olsun. Sultânın<br />
vezîri yanında olmazsa, sultânın kalbi za’îf olur. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bayragı alıp, gitdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek kalbleri<br />
muzdarib olup, za’îf oldu. Mubârek kalblerinin za’îf olması sebebi<br />
ile Hayberin fethi müyesser olmadı. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri Resûlullahın yanında hâzır olup, bayragı<br />
bırakdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
mubârek kalbleri mutma’în olup, kuvvetli oldu. Mubârek<br />
kalblerinin kuvveti vâsıtası ile Hayberin fethi müyesser<br />
oldu. O feth ki, Aliyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh”<br />
mubârek eli ile müyesser oldu. Hazret-i Server-i kâinâtın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” kalb-i serîflerinin kuvveti ile hâsıl<br />
oldu. Mubârek kalblerinin kuvveti ise, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
hazretlerinin huzûrları ile hâsıl oldu.<br />
Ikinci cevâb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde<br />
bulunan bir çok hasletler Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinde yok idi. Allahü teâlâ, kulluk etmek<br />
ve vera’ ve hasyet, sıdk ve rahmet sıfatları ile Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk hazretlerini süsledi. Fesâhat ve belâgat ve mehâbet ve<br />
mertlik ve secâ’at ve muhâberât sıfatı ile Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerini süsledi [zînetledi]. Böylece ta’n<br />
edenlerin ta’nı ve bugz edenlerin bugzu ve hîle yapıp aldatanların<br />
hîlesi ortadan kalksın. Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Hayberi feth etdi. Hayberin kapısı dört<br />
bin batman idi. Agacı ve demiri ve çivileri ile berâber; ba’zıları<br />
dediler onbesbin batman idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
– 331 –<br />
anh” Hayberi feth edince bu agır kapıyı kopardı. Sag eline Zülfikârı<br />
alıp, bir vurusla kapıyı dagıtdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli gördü, mu’ciz beyânları ile<br />
Sâh-ı merdânı medh edip, (Alîden baska genç ve Zülfikârdan<br />
baska kılınç yokdur!) buyurdu.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, Mekke-i Mükerremeyi feth etdiler. Mekkede<br />
yüzkırk put vardı. Yüzaltmıs put da Beyt-i serîfin çevresinde<br />
vardı. Temâmı yüz üzerine düsdüler. [Parçalandılar.] Beyt-i serîfin<br />
içinde büyük bir put var idi ki, tastan yapılmısdı. O kaldı.<br />
O putun agırlıgı Hayber kapısının agırlıgından çok idi. O putu<br />
zincirler ve çiviler ile tavana ve dıvâra baglamıslar idi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Kâ’be-i serîfe<br />
geldi. Hazret-i Alîyi çagırdı ve buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim<br />
omuzum üzerine çık. Bu putun bendlerini yerinden kopar.) Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah! Ben kim olayım<br />
ki, ayagımı mubârek omuzunun üzerine koyayım. Iste benim<br />
vücûdum ve basım; yüzüm ve gözüm. Siz benim omuzum<br />
üzerine basınız. Bu isi nasıl arzû ederseniz, öyle yapınız.) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Sen benim gayret ve hamiyyet, nübüvvet ve risâlet yükümü<br />
çekecek kuvvet ve tâkati bulamazsın. Eger ben gayret ve<br />
hamiyyet ile ayagımı yedinci göke koysam, yedi kat gök ve yedi<br />
kat yeri ayagımın altında mahv ederim.)<br />
Nükte: Ey müslimânlar! Hadîs-i serîfler ile sâbit olmusdur<br />
ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri hicret<br />
gecesinde [magarada] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini bir mikdâr kendi omuzunda götürmüsdür.<br />
Râfizîler Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” bugz ederler. Bu<br />
söz, atesde mumun eridigi gibi, onların bugzlarını eritir. Sonra,<br />
emr-i serîfleri ile, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek<br />
omuzuna basıp, bir eli ile o putu bütün zincirleri ile, çivileri ve<br />
bentleri ile o yerden ayırıp, atdı. Resûlullah hazretleri buyurdu<br />
ki: (Yâ Alî! O isi ki emr etdik, mertce yapdın.) Alî “radıyallahü<br />
anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Ben öyle bir yerdeyim ki, eger emr<br />
ederseniz felek [gök] içinden ayı ve günesi çekerim.<br />
– 332 –<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri mi’râc gecesi Ars makâmında bir zemân<br />
oturup, buyurmuslar ki, istedim ki na’lını ayagımdan çıkarayım.<br />
Allahü teâlâ buyurdu ki, Benim Habîbim, ma’dem ki Arsı alâda<br />
na’lın ile durmus. Sen ars makâmında öyle dur ki, Ars-ı mecîd<br />
senin na’lının ile sereflensin. Pâdisâh-ı lem yezel ve lâ yezâl<br />
[ya’nî Allahü teâlâ] Ars-ı azîmi Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek na’lınları ile<br />
zînetlesin. O serverin akrabâsı olan hazret-i Alîye, bir hâricînin<br />
kalbinde bugz var ise, mumun ates üzerinde yok oldugu gibi o<br />
hâricî mahv olmusdur.<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâyı “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh”<br />
tezvîc etdiklerinde buyurdukları vasıyyetleri beyânındadır.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî! Gelini<br />
kendi evine götürdügün zemân, çorabını ayagından çıkar.<br />
Ayagını yıka. O suyu evin bütün köselerine saç. Böyle yapınca,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri senin evinden yetmis dürlü<br />
fakîrligi dısarı çıkarır. Yetmis dürlü bereketi evine dâhil eder.<br />
Yetmis rahmeti sana nâzil kılar. O gelin ile ve onun bereketi<br />
evin köselerine erisir. O gelin, delilikden ve diger hastalıklardan<br />
emîn olur. Yâ Alî! Gelini ilk hafta, yogurt yimekden, ayran<br />
yimekden, sirke ve eksi yimekden men’ et!) Hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh”, Yâ Resûlallah! Neden ötürü bu seyleri vermemem<br />
gerekdir, diye sordu. Buyurdu ki: (Ondan dolayı ki,<br />
tursu ve yogurt ve ayran, rahmde evlâd olmasına mâni’ olur.<br />
Evde bir hasır olması, dogurmayan kadından iyidir.) Hazret-i<br />
Alî, dedi ki: Yâ Resûlallah! Sirkenin illeti nedir. Buyurdu ki:<br />
(Sirke yiyen kadının hayzı zahmetli olur ve temizligi uzar. Kesenç<br />
yimek, hayzı karında habs eder. Eger Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri bir evlâd verirse, dogumu zor olur. Ammâ eksi<br />
elmâ yimek, hayz kanını keser. Onun ardından baska hastalık<br />
zuhûr eder.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî, ayın evvelinde, ortasında<br />
ve sonunda ehline yakın olma ki, o hanımda ve o evlâdda cüzzam<br />
ve dîvânelik [delilik] ve pislik olmasından korkulur. Yâ<br />
Alî! Ehline asr [ikindi] nemâzından sonra yakın olma. Eger Al-<br />
– 333 –<br />
lahü tebâreke ve teâlâ bir evlâd nasîb ederse ahvel [sası] olur ve<br />
seytân sası evlâda sevinir. Yâ Alî! Ehline yakınlık etdigin vakt<br />
çok konusma ki, eger bir evlâd olursa, yiyici olur. Avret yerine<br />
bakma. Sohbet esnâsında gözünü yumma. Evlâda körlük getirir.<br />
Yâ Alî! Kendi ehline bir baska kadının sehveti ile yakın olma<br />
ki, eger bir evlâd olur ise muhannes olur. Kadınlara benzemeye<br />
çalısır. Yâ Alî! Cünüb oldugun zemân kat’i olarak<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okumayasın ki, korkulur ki, gökden bir<br />
ates inip, seni yakar. Cünüb hâlde sohbet etme. Senin bir su kabın,<br />
ehlinin bir su kabı olsun. Ayrı ayrı su kapları ile temizleniniz.<br />
Eger bir su kabından ikiniz yıkansanız, sehvet sehvet üzerine<br />
düser. Aranıza düsmanlık düser. Korkulur ki, talâk ve iftirâka<br />
müncer olur. Yâ Alî! ikiniz de ayakda iken sohbet etmeyiniz<br />
[yaklasmayınız], esekler böyle yapar. Eger çocuk olur ise, dösege<br />
bevl eder. Yâ Alî! Ehlinle bayram geceleri bulusma! Eger<br />
çocuk olur ise altı parmagı veyâ dört parmagı olur. Yâ Alî! Ehlinle<br />
meyve agacı altında bulusma ki, eger çocuk olur ise kâtil<br />
olur, kan dökücü olur. Halka zulm eder. Yâ Alî! Ay ısıgında ehline<br />
yakın olma. Meger bir yerde örtünülmüs olasın. Eger bir<br />
çocuk olursa, fakîrlikden ömür boyu kurtulamaz [emîn olmaz].<br />
Yâ Alî! Ezân ile ikâmet arasında ehline yakın olma ki, eger bir<br />
çocugunuz olur ise, kan dökmege hevesli olur. Yâ Alî! Hanımın<br />
hâmile oldugu zemân abdestsiz ona yakın olma. Eger çocuk<br />
olursa kör gönüllü ve bahîl elli olur.<br />
Yâ Alî! Sa’bânın ortasında, Berât gecesi ehline yakın olma,<br />
eger aranızda bir çocuk olursa, derisinde, tüylerinde ve yüzünde<br />
kötü nisânlar olur. Yâ Alî! Hanımına bacısının [baldızının]<br />
sehvetiyle yakınlık etme ki, eger bir çocuk olursa, hırsız olur ve<br />
halkın felâketi onun eli ile olur. Yâ Alî! Ehline etrâfında dıvâr<br />
olmıyan damda yakın olma ki, eger aranızda bir çocuk olursa,<br />
münâfık ve mürâi, mübtedi’ [bid’at sâhibi] ve kumarbâz olur.<br />
Yâ Alî! Sefere çıkacagın gece ehline yakın olma ki, eger bir çocuk<br />
olursa, malını harâm yerlere harc edici olur. Sonra meâl-i<br />
serîfi (Malını saçıp dagıtanlar, seytânın kardesleridir) âyet-i kerîmesini<br />
okudular. [Isrâ sûresi 27.ci âyet-i kerîmesi.]<br />
Yâ Alî! Üç günlük seferden geldigin gecesi ehline yakınlık<br />
etme. Bir çocuk olursa zâlim olur. Yâ Alî! Pazartesi gecesi ehline<br />
yakınlık edersen, aranızda bir çocuk olursa, hâfız-ı Kur’ân<br />
– 334 –<br />
olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kısmetine râzı olur.<br />
Yâ Alî! Salı gecesi ehline yakınlık edersen, çocuk hâsıl olursa,<br />
mü’min olur ve iyi huylu olur. Rahîm gönüllü [yumusak kalbli],<br />
cömert elli, yalandan, bühtândan ve gıybetden temizlenmis dilli<br />
olur. Yâ Alî! Persembe gecesi ehline yakınlık et ki, eger çocuk<br />
olur ise, hikmeti çok hakîm olur. Ve ilmi çok âlim olur ki,<br />
ilmi ile âmil olur. Persembe günü ögleden evvel ehline yaklassan,<br />
eger aranızda bir çocuk olursa, aslâ seytân ona ölene kadar<br />
yaklasamaz. Dünyâda ve âhıretde selâmetde olur. Eger Cum’a<br />
gecesi ehline yakınlık edersen, bir çocuk olur ise, Kâri-i Kur’ân<br />
olur. Veyâ hatib olur. Veyâ Vâiz olur. Eger Cum’a günü hanımına<br />
yakınlık edersen, bir çocuk olursa, âlim olur. Dindârlıgı<br />
ile ma’rûf ve meshûr olur. Eger Cum’a gecesi isâ [yatsı] nemâzından<br />
bir sâat sonra ehline yakınlık edersen, eger bir çocuk<br />
olursa, ebdallar [velîler] cümlesinden olur. Yâ Alî! Ehline gecenin<br />
evvel sâatinde yakınlık etme ki, eger bir çocuk olursa câdı<br />
ve kâhin olur. Dünyâyı âhıret üzerine tercîh eder. Yâ Alî! Benim<br />
vasıyyetlerimi ezberle ki, Allahü teâlânın izni ile sana fâide<br />
versin.)<br />
Kırkıncı Menâkıb: Diger vasıyyetleri açıklamakdadır.<br />
Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet<br />
buyurmuslardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” beni huzûr-u serîflerine çagırdı. Buyurdular ki: Yâ Alî!<br />
Sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma oldugu gibisin.<br />
Fekat benden sonra Resûl gelmez. Sana vasıyyet ederim,<br />
dinleyip, ezberlersen, sükr edenlerden olursun ve sehîd olursun.<br />
Allahü teâlâ hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve<br />
âlim olarak diriltir.<br />
Yâ Alî! Bil ki mü’minin üç alâmeti olur. Nemâz kılmak, oruc<br />
tutmak ve sadaka vermek. Münâfıkın da üç alâmeti olur. Baskalarının<br />
yanında nemâzın rükû’unu ve sücûdunu [secdesini]<br />
tam yapar. Tenhâda hiçbir rüknü yerine getirmez. Medh etdikleri<br />
zemân seve seve yapar. Allahü teâlâ hazretlerini açıkda çok<br />
zikr eder. Yalnız kalınca Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerini<br />
unutur.<br />
Yâ Alî! Zâlimde de üç alâmet olur: Kendinden asagı olana<br />
kahr eder [baskı yapar]. Kâdir oldugu [gücü yetdigi zemân]<br />
– 335 –<br />
halkın malını zor ile alır. Nereden yiyip, giyindigini hiç incelemez.<br />
Yâ Alî! Kıskançlarda da üç alâmet olur: Herkesin huzûrunda,<br />
karsısındakine yaltaklanır. Gıyâbında onu gıybet eder. Her<br />
kime musîbet erisirse, sevinir. Yâ Alî! Münâfıkda da üç alâmet<br />
olur: Söz söylese yalan söyler. Bir sey va’d etse, va’dinde durmaz.<br />
Yanına emânet koysalar, hıyânet eyler. Yâ Alî! Tenbeller<br />
içinde üç alâmet olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
tâ’atinde tenbellik eder. Kusûrlu amel eder. Ameli zâyi’ olur<br />
[bosa gider]. Nemâzı te’hîr eder. Hattâ vaktini de geçirir.<br />
Yâ Alî! Tevbe eden kimsede üç alâmet olur: Harâmlardan<br />
perhîz eder [kaçınır]. Ilm ögrenmekde gayretli olur. Nasıl ki,<br />
gögüsden [memeden] çıkan sütün geri girme ihtimâli olmadıgı<br />
gibi, günâha bir dahâ geri dönmez. Yâ Alî! Akllı kimsede üç<br />
alâmet olur. Dünyâyı hor, zelîl tutar. Cefâlar çeker. Kıtlık vaktinde<br />
sabr eder.<br />
Yâ Alî! Sabr edende de üç alâmet olur: Kendini ziyâret etmiyenleri<br />
kendisi ziyâret eder. Onu mahrûm edenlere bagısda<br />
bulunur. Kendine zulm edenlere karsı durmaz; karsı koymaz.<br />
Yâ Alî! Ahmak olanın üç nisânı vardır: Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
farzlarında tenbellik eder. Abes sözleri çok söyler. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin mahlûklarına eziyyet eder.<br />
Yâ Alî! Iyi bahtlı olanın üç nisânı vardır: Halâl yir. Kendi<br />
sehrindeki ilm meclisinde hâzır olur. Bes vakt nemâzı imâm ile<br />
kılar.<br />
Yâ Alî! Bedbaht olanda üç nisân vardır: Harâm yir. Ulemâdan<br />
uzak olur. Nemâzını özrsüz yalnız kılar.<br />
Yâ Alî! Iyi isleri olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâya tâatde<br />
acele eder. Harâm etdiklerinden sakınır. Kendine kötülük<br />
eden kimseye iyilik eder.<br />
Yâ Alî! Kötü amelli olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâ ve<br />
tekaddes hazretlerinin emrlerini yapmakda tenbellik eder [gevsek<br />
davranır]. Herkese ziyânı dokunur. Kendisine iyilik edene,<br />
kötülük eder.<br />
– 336 –<br />
Yâ Alî! Sâlih olan kulun üç alâmeti vardır: Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri ile iyi amel islemek için sulh eder. Kendi dînini<br />
ilmi ile kuvvetlendirir. Kendisine ne begenir ise, halka da<br />
onu begenir.<br />
Yâ Alî! Perhîzkâr olanın [sakınan, müttekî olanın] üç nisânı<br />
vardır: Kötüler ile berâber olmakdan kaçınır [sakınır]. Harâma<br />
düsmek korkusundan halâlden sakınır ve yalandan kaçınır.<br />
Yâ Alî! Günâhkârların da üç alâmeti vardır: Islerinde yanılır<br />
ve hatâ eder. Lehv ve la’b ile [oyun ve çalgı ile] mesgûl olur.<br />
Unutkan olur. Yâ Alî! Kara gönüllü olan kimsenin üç nisânı<br />
olur: Za’îflere acımaz. Az nesneye kanâ’at etmez. Va’z ve nasîhat<br />
ona fâide vermez.<br />
Yâ Alî! Sâdık olanın üç nisânı vardır: Ibâdet etmesini gizler.<br />
Mübtelâ oldugu musîbeti gizler.<br />
Yâ Alî! Fâsıkda üç nisân vardır: Fitne ve fesâdı sever. Halka<br />
hastalık ve musîbet ister. Iyi amelden kaçar.<br />
Yâ Alî! Süflî olanın üç nisânı vardır: Akrabâsını azarlar.<br />
Komsularına eziyyet eder. Günâh islemeyi sever. Yâ Alî! Allahü<br />
teâlânın red etdigi kimsenin üç alâmeti vardır: Yalanı çok<br />
söyler. Yalan yere çok yemîn eder. Halka sıkıntı verir, hâcetini<br />
halk üzerine yükler.<br />
Yâ Alî! Âbid olanın üç nisânı vardır: Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerinin ta’zîminden kendi nefsini zelîl tutar, Sehvetlerini<br />
terk eder. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızâsı<br />
için huzûrunda çok durmagı âdet eder.<br />
Yâ Alî! Muhlis olanın üç nisânı vardır: Kâdir olursa [gücü<br />
yeterse] afv eder. Malının zekâtını verir. Sadaka vermegi sever.<br />
Yâ Alî! Bahîlde üç nisân vardır: Açlıkdan korkar. Birsey isteyenden<br />
korkar. Kendine iyilik eden kimseye, içindekinin hilâfına<br />
[aksine] dili ile hayr söyler.<br />
Yâ Alî! Yüreksiz olanın üç nisânı vardır: Korkak olur. Gönlü<br />
[kalbi] katı olur. Havf edici olur. Yâ Alî! Sâbir [sabr edici]<br />
olanın üç nisânı vardır: Tâat etmege sabr eder. Mâ’siyyeti terk<br />
etmege sabr eder. Allahü teâlâ hazretlerinin ahkâmına sabr<br />
eder.<br />
– 337 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:22<br />
Yâ Alî! Senin dostun olanın üç alâmeti vardır: Malını sana<br />
fedâ eder. Nefsini sana fedâ eder. Senin sırrını gizli tutar.<br />
Yâ Alî! Fâcir olanın üç nisânı vardır: Yemîn etmekle ögünür.<br />
Hanımları aldatır. Çok bühtân eder.<br />
Yâ Alî! Kâfirin üç nisânı vardır: Allahü teâlânın dîninde sek<br />
[sübhe] eder. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dostlarını<br />
düsman tutar. Rabbine tâat ve ibâdetden gâfil olur.<br />
Yâ Alî! Rahmetden uzak kılınmıs kulların üç nisânı vardır:<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinin mekrinden<br />
emîn olur. Rahmetinden ümîdsiz olur. Allahü teâlânın Resûlüne<br />
muhâlefeti kendine âdet eder.<br />
Yâ Alî! Afv edilmis kulun üç nisânı vardır: Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerinin azâbından korkucu olur. Mekrinden<br />
çekinir. Sırf Allah için yapılmıyan va’z ve nasîhatden çekinir.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhında halkın iyisi<br />
odur ki, herkese menfa’ati olur. Halkın kötüsü odur ki, gönlü<br />
[kalbi] kinli olur. Gammaz ve kötü amelli olur.<br />
Yâ Alî! Halkın en iyisi, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
indinde o kimsedir ki, ömrü uzun olur ve ameli iyi olur.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin indinde en<br />
kötü ve Onun bugz etdigi kimse o kimsedir ki, halk onu hayrlı<br />
zan eder. Onda hiç hayr olmaz. Zâhiri salâh ile süslü, bâtını günâh<br />
ile doludur. Bundan dahâ kötüsü o kimsedir ki, ondan sakınmak<br />
için kendine ikrâm olunur. Bundan dahâ kötüsü zenginlere<br />
ikrâm eder. Fakîrleri hor ve zelîl tutar. Zenginlere çesidli,<br />
renkli ni’metler ile cömertlik eder. Fakîrlere bir parça ekmek<br />
vermez. Bundan dahâ beteri o kimsedir ki, yalnız basına<br />
yiyip, bir kimseye, bir nesne vermez. Bundan da beteri o kimsedir<br />
ki, bir müslimân kardesine dostluk izhâr eder. Sonra onu<br />
helâk eder.<br />
Yâ Alî! Kerâmet, günâhlardan geçmekdir [günâhları terk<br />
etmekdir].<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden korkmanın<br />
aslı, Allahü teâlânın harâm etdigi herseyden sakınmakdır.<br />
– 338 –<br />
Yâ Alî! Dogru söyleyici kimsenin alâmeti, dogru söylemek<br />
âdeti olur. Kızgınlık ânında ve rızâ vaktinde ve hâcet vaktinde<br />
[ihtiyâc ânında] de dogru söyler.<br />
Yâ Alî! Bes sey gönlü öldürür. Çok yimek. Çok uyumak.<br />
Çok konusmak. Çok gülmek. Rızk için çok endîse etmek. Harâm<br />
yimek îmânı za’îfletir, kalbi karartır.<br />
Yâ Alî! Bes sey kalbi katı eder, karartır: Kalb çok kararırsa,<br />
Allahü teâlâ korusun, kâfir olur. Bunlar günâhı bilmez, günâh<br />
isler. Tok oldugu hâlde yemek yimek. Zulm ile mal toplamak.<br />
Nemâzı te’hîr etmek. Sol eli ile yimek ve içmek.<br />
Yâ Alî! Bes sey unutkanlık hâsıl eder: Fâre artıgı yimek.<br />
Kıbleye karsı bevl etmek. Durur hâldeki suya bevl etmek. Kül<br />
üzerine bevl etmek. Harâm ile geçinmek.<br />
Yâ Alî! Bes nesne [sey] gönlü [kalbi] parlatır, münevver<br />
eder: Sûre-i ihlâsı çok okumak. Az yimek. Ilm meclisine hâzır<br />
olmak. Az pismis ekmek yimek. Gece nemâzı kılmak.<br />
Yâ Alî! Bes sey gönlü rûsen eder, aydınlatır, karanlıgını giderir:<br />
Ilm meclisinde oturmak. Elini yetîm basına sürmek. Seher<br />
vaktinde çok istigfâr etmek. Çok yimegi terk etmek. Çok<br />
oruc tutmak.<br />
Yâ Alî! Bes nesne gözün nûrunu artdırır: Kâ’be-i mu’azzamaya<br />
bakmak. Mushaf-ı serîfe bakmak. Anne-babasının yüzüne<br />
bakmak. Âlimin yüzüne bakmak. Akar suya bakmak.<br />
Yâ Alî! Bes nesne kisiyi kocaltır [çökdürür]. Borcu çok olmak.<br />
Çok gamı olmak. Kadının nefesi erkege erismek. Çok koku<br />
sürünmek. Çok balgam gelmek.<br />
Yâ Alî! Cennet kapısında gördüm; yazılmıs. Her kim hevâsına<br />
muhâlefet ederse, Cennet onun yeri olur. Cehennem der<br />
ki: Yâ Rabbî! Beni neden dolayı yaratdın. Allahü teâlâ celle sânühü<br />
buyurdu: (Her bahîl ve mütekebbir için) [Cimri ve kibrli<br />
için]. Cehennem dedi, ben onlar içinim.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rızâsı anne ve<br />
babanın rızâsındadır. Gadabı onların gadabındadır. Yâ Alî! Kâ-<br />
– 339 –<br />
fir de olsa, komsuna ikrâm eyle. Kâfir de olsa müsâfire ikrâm<br />
eyle. Anaya-babaya kâfir de olsalar ikrâm eyle. Dilenciyi kâfir<br />
de olsa red etme.<br />
Yâ Alî! Her kim sübheliden yir, dîni örtülü olur. Gönlü siyâh<br />
olur. Her kim harâm yir ise gönlü [kalbi] ölür ve dîni köhne<br />
olur. Yakîni za’îf olur. Düâsı perdelenir. Ibâdeti az olur.<br />
Yâ Alî! Mücrim olan kul düâ etse, Allahü teâlâ celle sânühü<br />
onun helâkını, istedigi seyde verir ve meleklere emr eder ki, verin<br />
istedigi nesneyi ki, onun helâkı ondadır. Sesini kesin.<br />
Yâ Alî! Allahü teâlâ kullarından bir kula gadab edecek ise,<br />
ona harâm mal nasîb eder. Gadabı çok olunca, bir seytânı onun<br />
üzerine musallat eder ki, onu dünyâda mesgûl eder. Dünyâ isleri<br />
kolaylasır. Dinden uzaklasır. Sonra o kul der ki, Allahü teâlâ<br />
gafûrürrahîmdir.<br />
Yâ Alî! Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulu sever, o kulun<br />
düâsını gecikdirir [te’hîr eder]. Melekler derler, yâ Rabbî bu<br />
mü’min kulun düâsını kabûl eyle. Allahü teâlâ ve tekaddes buyurur<br />
ki, (Bırakın benim kulumu. Siz onun üzerine benden dahâ<br />
çok mu acıyorsunuz. Ben onun düâsını tedarruan severim.<br />
Ve ben alîm ve habîrim.)<br />
Yâ Alî! Bir kisinin ölüm ânında, a’zâları birbirine selâm verir.<br />
Der, esselâmü aleyke. Ben öldüm. Sen de ölsen gerek. Böylece<br />
ak tüy kara tüyüne der; ben öldüm; ya’nî agardım. Sen de<br />
ölürsün.<br />
Yâ Alî! Sâd olup, kahkaha ile gülme ki, Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
böyle olanları sevmez. Dâimâ hüznlü ol ki, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri hüznlü olan kimseleri sever.<br />
Yâ Alî! Her yeni gün olunca, o yeni gün, ey insan oglu ben<br />
senin yeni gününüm. Ben senin üzerine sâhidim. Bak, ne istersin.<br />
Her gece olunca, gece de böyle söyler. Gündüz ile ve gece<br />
ile sohbeti iyi yap.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin fadlından halâli<br />
taleb et ki, halâl taleb etmek mü’minler üzerine farzdır.<br />
Yâ Alî! Abdest aldıkdan sonra Innâenzelnâ [Kadr] sûresini<br />
– 340 –<br />
okumakdan geri kalmıyasın. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
herbir abdestde sana ellibin senelik abdest sevâbı verir.<br />
Yâ Alî! Her kim ayaklarını yıkadıkdan sonra, bana salevât<br />
verse, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, onun bütün üzüntülerini<br />
giderir, ferâhlandırır, düâları müstecâb olur.<br />
Yâ Alî! Tehâretlenince, yeniden su al ve önüne sür ve sonra,<br />
(Sübhâneke Allahümme ve bi hamdike eshedü en lâ ilâhe illâ<br />
ente vahdeke lâ serîke leke estagfiruke ve etübü ileyke.) oku.<br />
Sonra yüzünü bir tarafına çevir ve söyle söyle: (Ve eshedü enne<br />
Muhammeden abdüke ve Resûlüke). Her kim böyle yaparsa,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onun günâhlarını az veyâ<br />
çok olsun, afv eder.<br />
Yâ Alî! Her kim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini fecr<br />
tulû’ etmezden evvel ve gün dogmazdan evvel zikr ederse, Allahü<br />
teâlâ, onun Cehennemde azâb olunmasına râzı olmaz.<br />
Onun günâhları yedi kat gökdeki yıldızlar adedince olur ise de<br />
azâb etmezler. Yâ Alî! Sabâh nemâzını cemâ’at ile kılasın. Günes<br />
dogup, yükselinceye kadar yerinde otur. Sonra iki rek’at<br />
nemâz kıl ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, sana bir hac<br />
ve ömre sevâbı verir. Köle azâd etmek sevâbı ve bin dinâr fîsebîlillah<br />
sadaka etmisce sevâb verir.<br />
Yâ Alî! Hazarda ve seferde Duhâ nemâzına devâm et ki, kıyâmet<br />
günü oldugu zemân, bir nidâ edici Cennetin serefeleri<br />
üzerinden nidâ eder ki, nerededir o kimseler ki, duhâ nemâzını<br />
kılarlar idi. Duhâ kapısından varıp, selâmetle ve emân ile Cennete<br />
girsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri Duhâ nemâzını<br />
emr etmedigi hiçbir Peygamber göndermedi [ya’nî her Peygambere<br />
emr etmisdir].<br />
Yâ Alî! Her kim Cum’a günü gusl ederse, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ onun günâhlarını afv eder. Bu Cum’adan gelecek<br />
Cum’aya kadar pürnûr olur. Kabrde ve mîzânda agırlık olur.<br />
Yâ Alî! Kulların sevgilisi, Allahü teâlâ hazretlerine o kuldur ki,<br />
secdede, (Yâ Rabbî! Ben nefsime zulm etdim. Beni afv et! Zîrâ<br />
günâhları ancak sen afv edersin.) der. Yâ Alî! Serâb içen ile<br />
dostluk etme. O mel’ûndur. Zekât vermiyen kimse ile arkadaslık<br />
etme. O Allahü teâlânın düsmanıdır. Fâiz yiyen ile arkadas-<br />
– 341 –<br />
lık etme ki, o Allahü teâlâ hazretleri ile muhârebe eder.<br />
Kur’ân-ı kerîmde bu bildirilmisdir. [Bekara sûresi 279.cu âyet-i<br />
kerîmesinde meâlen]; (Eger fâizi terk etmezseniz, Allaha ve<br />
Peygambere karsı harbe girmis olursunuz...) buyurulmusdur.<br />
Yâ Alî! Düâ ederken veyâ Kur’ân-ı azîm-üs-sân tilâvet<br />
ederken sesini çok yükseltme. Çünki, nemâz kılanların nemâzlarını<br />
fesâda verirsin. Yâ Alî! Nemâz vakti gelince nemâzını<br />
kıl. Çünki seytân seni mesgûl eder. Bir hayrlı ise niyyet etdigin<br />
zemân, hemen o isi yap. Çünki, seytân seni o hayrlı isden men’<br />
eder.<br />
Yâ Alî! Her kim ücret ile bir isçi tutar; ücretini temâm vermezse,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onun tâatlarını mahv<br />
eder. Ben onun kıyâmet gününde hasmı olurum.<br />
Yâ Alî! Cebrâîl aleyhisselâm, âdem oglu olup da, yedi is isleseydim,<br />
diye temennî etmisdir. Bes vakt nemâzı cemâ’at ile<br />
kılsaydım. Âlimler ile otursaydım. Hastaları sorsaydım. Cenâze<br />
nemâzını kılsaydım. Su dagıtsaydım. Dargın olan iki kimseyi<br />
barıstırsaydım. Yetîmlere sefkat etseydim. Yâ Alî! Sen de bunun<br />
üzerine hırslı ol.<br />
Yâ Alî! Yetîm agladıgı zemân Ars-ı mecid titrer. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur ki, yâ Cebrâîl, bu yetîmi<br />
aglatanın yerini Cehennemde bul! Ben de onu aglatayım. Her<br />
kim ki onu sevindirir ve güldürür. Onun Cennetde yerini genis<br />
et ki, ben onu sevindireyim ve güldüreyim.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Âdem oglunun<br />
bedeninde dilden iyi birsey halk etmemisdir. Onun ile Cennete<br />
girer. Ve onun ile Cehenneme girer. Onu zindâna koy ki, yırtıcı<br />
hayvân gibidir.<br />
Yâ Alî! Eyyâm-ı beyd orucuna devâm et ki, ayın onüçüncü,<br />
ondördüncü, onbesinci günleridir. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri bu günlerde oruc tutanların yüzlerini beyâz eder. O<br />
sene temâmen oruc tutmus gibi olur.<br />
Yâ Alî! Her kim ilmsiz ibâdet ederse, zararı fâidesinden çok<br />
olur. Onun misâli o a’mâ gibi olur ki, bir sahrâya delîlsiz gider.<br />
O kadar dolasır ki, kendini dikenlik arasında bulur.<br />
– 342 –<br />
Yâ Alî! Her kim her gün yirmibes kerre (Estagfirullahe lî ve<br />
li vâlideyye veli-cemî’il mü’minîne vel mü’minât vel müslimîne<br />
vel müslimâti innehû mu’cîbüt de’avât) derse, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ o kimseyi kendi dostlarından yazar.<br />
Yâ Alî! Her kim her gün on kerre (Lâ ilâhe illallahü kable<br />
külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü ba’de külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü<br />
yebka rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü küllü ehadin) derse,<br />
göklerde hiçbir melek kalmaz; illâ ona bin kerre istigfâr ederler.<br />
Yâ Alî! Her kim hergün yirmibir kerre (Allahümme bârik lî<br />
fil-mevti ve fî mâ ba’det mevti) derse, Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretlerinin ona dünyâda verdigi ni’metleri hesâbsızdır.<br />
Yâ Alî! Her gün on kerre (Elhamdülillah kable külli ehadin<br />
ve elhamdülillahi ba’de külli ehadin velhamdülillah yebka rabbünâ<br />
yefnâ küllü ehadin velhamdülillahi alâ külli hâlin) derse,<br />
Allahü teâlâ ve azze ve celle o kimseyi büyük günâhı olsa da afv<br />
eder.<br />
Yâ Alî! Her kim benim üzerime her bir gün ve her bir gecede<br />
yüz kerre salevât getirse, ona sefâ’at etmek, büyük günâhı<br />
olsa da, bana vâcib olur. Bu cümlede bütün müslimânlara nasîhat<br />
vardır.<br />
Yâ Alî! Gece nemâzı kıl! Bir koyun sagacak mikdârı zemân<br />
kadar da olsa, gecede iki rek’at nemâz gündüzleri bin rek’at nemâzdan<br />
fazîletlidir. Geceleri nemâz kılanların yüzleri, gündüzün<br />
bütün insanların yüzlerinden güzel olur.<br />
Yâ Alî! Hiçbir müslimâna la’net etme. Hiçbir hayvana la’net<br />
etme. La’net sana geri döner. Yâ Alî! Her kim Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin ni’metlerine sükr ederse, belâlarına sabr<br />
ederse, günâhlarına istigfâr ederse, hangi kapıdan isterse Cennete<br />
girer.<br />
Yâ Alî! Çok uyumak gönlü öldürür. Pismânlıgı, unutkanlıgı<br />
artdırır. Çok gülmek gönlü [kalbi] öldürür. Vakârı giderir. Çok<br />
günâh islemek kalbi, gönlü siyâhlasdırır. Pismânlık verir.<br />
Yâ Alî! Her kim dünyâyı ihtiyâcı kadar taleb ederse, Sırat<br />
üzerinden simsek gibi geçer. Allahü teâlâ ve tekaddes ondan<br />
– 343 –<br />
râzı olur. Her kim dünyâyı isteyip ve harâmlardan çok mal toplarsa,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine mülâki oldugunda,<br />
Allahü teâlâ hazretlerini gadablı bulur.<br />
Yâ Alî! Her kim bir müslimâna, temiz düsünce ve hulûs-i<br />
kalb ile yiyecek verirse, Allahü teâlâ o kimseye bin hasene [sevâb]<br />
verir, bin günâhını afv eder.<br />
Yâ Alî! Mazlûmun inkisârından [kalbinin kırılmasından] sakın<br />
ki, Allahü teâlâ onun beddüâsını, kâfir de olsa kabûl eder.<br />
Yâ Alî! Borcu az et, râhat olursun. Borç din harâblıgıdır.<br />
Gündüz zelîl, hakîrdir. Gece gam ve gussalıdır.<br />
Yâ Alî! Her kim Cum’a gecesi Sûre-i Bekarayı okur ise, o<br />
kimse yedinci gökden, yedinci yere kadar pürnûr olur. Her kim<br />
sûre-i Duhânı okur ise, isledigi ve isliyecegi günâhları afv eder.<br />
Yâ Alî! Her kim Vessemâ’i vet Târik sûresini yatdıgı vaktde<br />
okur ise, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, gökde olan<br />
yıldızlar adedince hasene [sevâb] verir.<br />
Yâ Alî! Uyumak istedigin zemân istigfâr söyle. (Sübhânallahi<br />
velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber ve lâ havle<br />
ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm.) oku ve (Kul hüvallahü<br />
ehad) sûresini çok oku ki, o Kur’ân-ı azîmin ısıgıdır. Senin üzerine<br />
okumak vazîfe olsun Âyet-el kürsîyi ki, bir harfinde bin bereket<br />
ve bin rahmet vardır. Her kim Sûre-i Mülkü yatacagı vakt<br />
okuyup, (Allahümme a’sımnî bil islâmi kâimen ve a’sımnî bil islâmi,<br />
râkıden ve lâ tüsemmitnî adüvven ve lâ hâsiden, Allahümme<br />
innî e’ûzü bike min serri nefsî ve min serri külli dâbbetin ente<br />
âhızün binâsiyetiha ve es’elüke minel hayri küllihî.) der ise,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri cin ve ins serrinden ve her<br />
yaratılmısın serrinden onu muhâfaza eder. Yâ Alî! Sûre-i Hasrı<br />
oku. Dünyâ ve âhıret serrinden muhâfaza eder.<br />
Yâ Alî! Zeytin yagını yi ve kendini onunla yagla. Sana bir<br />
üzüntü erisir ise, (Sübhâneke rabbî lâ ilâhe illâ ente aleyke tevekkeltü<br />
ve ente rabbül arsil azîm) oku. O düâyı oku ki, Cebrâîl<br />
aleyhisselâm bana ta’lîm etmisdir: (Allahümme innî es’elüke<br />
afve vel âfiyete fiddîni veddünyâ vel âhırete).<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini, gam ve gussa<br />
– 344 –<br />
vaktinde zikr et ve (Yâ hayyü yâ kayyümü yâ lâ ilâhe illâ ente<br />
rahmetike estegîsü fagfirli ve eslihlî se’nî ve ferric hemmî) söyle.<br />
Yâ Alî! Yemege tuz ile basla. Sonunda da tuz ile bitir. Tuz,<br />
ölüm hâric, yetmis derde devâdır. Yemeklere çörek otu koy. O<br />
da ölüm hâric, her derde devâdır.<br />
Yâ Alî! Yeni ayı görünce tehlîl ve tekbîr getir ve (Lâ ilâhe<br />
illallahü vallahü ekber ve a’zîm ve ekdar ve e’ûzü mimmâ ehâfü<br />
ve ühâzirû) oku.<br />
Yâ Alî! Bir kimseden bir hâcet isteyecegin zemân Âyet-el<br />
kürsî oku; sag ayagını ileri koy. Yâ Alî! Yedi kimse benim ümmetimden<br />
Cennete girerler: 1– Tevbe eden yigit [genç]. 2– Sadakayı<br />
gizli veren kimse. 3– Harâmı terk eden ve Duhâ nemâzını<br />
kılan kimse. 4– Malının gitmesine râzı olup, imâm ile bir vakt<br />
nemâzının gitmesine râzı olmayan kimse. 5– Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerinin havfından [korkusundan] gözleri yas ile dolan<br />
kimse. 6– Ulemâ-ilhak ile oturan kimse. 7– Bir mü’mine muhabbet<br />
eden ve Allahü teâlâ için ikrâm eden kimse.<br />
Yâ Alî! Bir kimsenin üzerinden, ülemâ meclisinde oturmadan<br />
kırk gün geçse, onun gönlü [kalbi] kararır. Büyük günâh isler.<br />
Zîrâ ilm gönlü diri tutar. Ilmsiz ibâdet olmaz.<br />
Yâ Alî! Her kimin vera’ı olmasa, günâh islemekden men’ olmaz.<br />
Ona, yerin altı, yerin üzerinden iyidir. Ya’nî îmânın yeri<br />
belli olmadıgından, kabrde durması dahâ iyidir.<br />
Yâ Alî! Bir nesneyi pisirmek istersen, iyi pisir. Yidigin vakt<br />
çok çigne. Yagmur yagarken düâ et. Kâfirler ile ceng oldugu<br />
vakt, Kur’ân-ı azîm-üs-sân kırâet olundugu vakt ve farz nemâzından<br />
sonra düâ et.<br />
Yâ Alî! Cehennemde demirden bir degirmen vardır. O,<br />
Kur’ân-ı kerîmi okudukları ve âlim oldukları hâlde mücrim<br />
olanların basını ögütür. Yâ Alî! Hak ile hükm et ki, her cevr<br />
edici hâkim için, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda<br />
azâbdan bir zincir olur ki, uzunlugu yetmis arsındır. Eger<br />
ondan bir arsınını, bir yüksek dagın basına koysalar, temâmı yanıp,<br />
kül olur.<br />
– 345 –<br />
Yâ Alî! Yakın zemânda benim ümmetimden râfizîler çıkar.<br />
Her kim benim Eshâbıma çirkin söylerse, seb’ ederse [kötüler<br />
ise], onun boynunu vur ki, bu ümmetin yehûdîsidir.<br />
Yâ Alî! Her kim bir a’mânın elini tutarsa, Allahü teâlâ onun<br />
yüzbin günâhını afv eder. Sol elini sag elin ile tut.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ bir kimseye bir sâlihâ ve<br />
mutî’a hanım verip, onun gönlünü hos tutması ve imâm ile nemâz<br />
kılması ve komsuları kendinden râzı olması, Allahü teâlânın<br />
ona ikrâmındandır. Yâ Alî! Melekler istigfâr ederler o kimseye<br />
ki, onun evinde bal olur, zeytin olur ve çörek otu olur. Içinde<br />
sûret [canlı resmi] olan, serâb olan, köpek olan, ana-babaya<br />
âsî olunan ve hiç müsâfir gelmiyen eve [rahmet] melekleri hiç<br />
girmezler. Sefere veyâ cenge giderken Sûre-i Yasîni oku. On<br />
kerre innâ enzelnâ [Kadr] sûresini oku, Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri düsmanların serrinden emîn eder.<br />
Yâ Alî! Bir zâlimden korkar isen, (Yâ ilâhe, Cebrâîle ve Isrâfîle<br />
ve Mikâîle ve Azrâîle ve yâ ilâhe Ibrâhîme ve Ismâîle ve<br />
Ishaka ve münzelit Tevrâti vel Incîli vez Zebûri vel Fürkân,<br />
Kün lî, câren min fülanibni Fülân, min kezâ ve kezâ) söyle. Sefer<br />
edecegin zemân, (Yâ erda Âmentü birabbî ve rabbiki Allahüllezî<br />
lâ ilâhe illâhüvellezî halakanî ve halekaki e’ûzü billâhi<br />
min serri ki ve min serri mâ yedübbü aleyki. Ve min serri külli<br />
üsûdin ve esedin. Ve min serri vâlidin ve mâ veledin) söyle.<br />
Yâ Alî! Sana bir katılık erisdigi zemân, (Allahümme innî<br />
es’elüke bi hakkı Muhammedin ve âli Muhammedin illâ necîtenî)<br />
söyle.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Senin âlin kimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki, her takî ve nakî [harâmlardan sakınan<br />
temiz müslimânlar] benim âlimdir. Bir köye sunu demeyince de<br />
girme: (Allahümme innî es’elüke hayreha ve hayra men bihâ ve<br />
e’ûzü bike min serrihâ ve serri men bihâ).<br />
Ta’âmı üç parmagın ile yi ki, seytân iki parmagı ile yir. Hiç<br />
kimsenin yüzüne tokat vurma. Hayvanın dahî yüzüne vurma.<br />
Rü’yânı meger dostun da olsa, söyleme.<br />
– 346 –<br />
Yâ Alî! Benim vasıyyetimi hıfz et. Nasıl ki ben Cebrâîl aleyhisselâmdan,<br />
O Rabbül âlemînden sübhânehü ve teâlâ hıfz etdi.<br />
Yâ Alî! Sana bu vasıyyetde evvelin ve âhırin ilmini verdim.<br />
Her kim ki bunun ile amel eylerse, dünyâda ve âhıretde selâmet<br />
üzere olur.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
fazîletleri hakkında bildirilen menkıbedir. Gazâlardan birinde<br />
alınan ganîmeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
hazretleri arasında taksim edip, herbir gâziye bir pay<br />
verdiler. Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerine iki pay verdiler.<br />
Islâm askeri arasında, kendi dâmâdı ve amcaogluna meyl<br />
edip, iki pay verdi diye konusmalar oldu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların bu sözlerini isitip, minbere<br />
çıkdı. Hamd ve salevâtdan sonra, buyurdular ki, yâ islâm<br />
askeri. Hiç bildiniz mi ki, bu küffâr askerini kim susdurdu. Kim<br />
vurdu ki, düsman behâdırlarının yürekleri titredi. O nâranın<br />
heybetinden, canları bedenlerinde kurudu. O kim idi. Dediler<br />
ki, yâ Resûlallah! Gördük bir merd ki, yesil sarık basında. Ablak<br />
ata binmis ve yüzünü sarmıs. Her nâra vurusunda, dag titredi.<br />
Hamle ederdi; yer debrenirdi. Kılınç çekerdi, havada simsek<br />
çakardı. Darbe vurdugunda, havayı buhâr kaplardı. Kılınç vuranı<br />
görmez idik. Ammâ düsmanın bas, el ve ayagını görürdük.<br />
Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (O Cebrâîl aleyhisselâm idi ki, bu cengi yapdı ve<br />
kâfirleri yerle bir etdi ve geri döndü ve dedi ki: (Yâ Muhammed!<br />
Benim hissemi Alî bin Ebî Tâlibe ver.) Iki hissenin birisi<br />
kendi nasîbidir. Ve birisi Cebrâîlindir. Ta’n etmeyiniz ki, bir<br />
kimseye iki hisse vermem ve kimseye meyl etmem.)<br />
Kırkikinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Alî! Müjde olsun ki, sana<br />
kıyâmet gününde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ Cennet hazînedârına<br />
emr eyler. Her kim Cennete girerse, yâ Alî, senden sened<br />
almayınca, hazret-i Rıdvân Cennete koymaz. Yâ Alî, sen<br />
de kimden râzı isen, sened verirsin, Cennete girer. Kimden ki<br />
râzı degil isen, sened vermezsin, Cennete giremez.)<br />
Hattâ bir gün yolda giderken, hazret-i Alî, hazret-i Ebû<br />
– 347 –<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anhümâ” ile bulusdular. Hazret-i Ebû<br />
Bekr, hazret-i Alîye latîfe yolu ile buyurdular ki: Yâ Alî! Senden<br />
sened olmayınca Cennete girilmez. O zemânda bana sened<br />
verir misin. Hazret-i Alî buyurdular ki, gerçek buyurursun. Lâkin,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitdim; yâ Sıddîk! Hazretinize danısmayınca bir ferde sened<br />
vermem. O takdîrce, cenâbınız bizim üzerimize nâzır gibi<br />
olursunuz. Bizim senedimize ne ihtiyâcınız olur. Belki biz size<br />
mürâce’at ederiz, deyip, birbiriyle latîfe eyleyip, muhabbet ile,<br />
herbiri yollarına müteveccih oldular.<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin gazâlarından bir gazâda kâfirler ile karsılasıldı.<br />
Kâfir askerlerinden bir kâfir, meydâna at sürüp, er diledi.<br />
Her kim karsısına vardı ise, sehîd etdi. Mü’minlerden meydâna<br />
çıkanı sehîd etdigi için, artık meydâna kimse çıkmadı. O<br />
kâfir de, kimse meydâna çıkmadıgı için, magrûr olup, ileri at<br />
sürüp, islâm askerine karsı, yüksek ses ile bagırıp, dedi ki: Yâ<br />
Muhammed! Bana er gönder, dögüselim, ne durursun, senin<br />
yanında bu denli cihângir behâdırlar vardır. Niçin göndermezsin.<br />
Çünki onlar meydâna gelmege korkarlar. (Hâsâ, Eshâb-ı<br />
güzîn ondan korkmazlardı. Lâkin hikmeti ne idi.) Dedi, bârî<br />
amcan oglu Alîyi gönder. Gelsin, erlik nice olur, göstereyim.<br />
Hemen sâh-ı merdân, sîr-i yezdân Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kâfirin sesini isitdi. Durdugu yerde arslanlar gibi<br />
kükredi. Eshâbdan birisini Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîflerine gönderdi. O kâfirin<br />
bulundugu meydâna girmege izn taleb etdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Var Alîyi<br />
benim yanıma getir.) O Eshâb da varıp, hazret-i Alîyi getirdi.<br />
Huzûr-u serîflerine geldikde buyurdu ki: (Yâ Alî! O kâfirle<br />
ceng etmek ister misin!) Hazret-i Alî dedi ki: Yâ Habîb-i rabbil’âlemîn!<br />
Senin dînin ugruna cânım fedâdır. Ümmîd ederim<br />
ki, icâzet verip, himmet buyurasınız ki, varıp, o kâfirin serrini<br />
müslimânların üzerinden def’ edeyim. Hazret-i Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” eline yapısıp, buyurdu ki; (Yâ Alî! Seni, yerleri ve<br />
gökleri yaratan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ısmarladım.)<br />
Bunu isiten Alî “radıyallahü anh”, yaydan ok çıkar gibi,<br />
– 348 –<br />
o kâfire karsı at sürüp, yüksek sesle nâra atıp, haykırdı ki, kıyâmet<br />
kopdu sandılar. Kâfirler sonbehâr yapragı gibi titreyip,<br />
yere düsdülür. Nice nice kâfirlerin ödü patlayıp, cânı Cehenneme<br />
gitdi. O kâfir de meydân ortasında, kurulup dururken, hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yetisip, karsısına geldikde, dedi<br />
ki, yâ mel’ûn! Îmâna gel! Yoksa sen bilirsin. O kâfir de ceng<br />
istedi. Aralarında birkaç hamle geçdikden sonra, yine islâma<br />
da’vet eyledi. Gördü ki, kâbiliyyet yokdur. Bir darbe ile atından<br />
yere düsürüp ve gögsünün üzerine çıkıp, kılıncını bogazı<br />
üzerine koydu. Yine dîne da’vet eyledi. O kâfir gördü ki, hiç<br />
kurtulus yokdur. Agız dolusu pis tükrügünü Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” mubârek yüzlerine bosaltdı.<br />
Tükrük yüzüne gelince üzerinden kalkıp, kılıncını kınına<br />
koydu. O kâfir de ayaga kalkıp, dedi ki, yâ Alî! Evvelden<br />
sen beni ve ben seni bilmez iken, bana emân vermeyip, beni<br />
helâk etmek ister iken, ben cânımın acısından böyle is isledim.<br />
Dahâ çok gadab edip, beni helâk etmen lâzım ve vâcib iken,<br />
üzerimden kalkıp, kılıncı kınına koymakdan maksadın nedir,<br />
bana bildir, dedi. Sâh-ı merdân Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, sana o mühleti vermeyip, helâk etmek<br />
istemem dîn-i islâm gayretine ve Allahü teâlâ ve tekaddes askına<br />
idi. Sonra sen böyle edince, nefsime güç geldi. Korkdum<br />
ki, seni katl edersem, nefsimin arzûsu ile etmis olurum. O sebeble<br />
seni elimden bırakdım. O kâfir dedi ki, bu hâlis niyyet ve<br />
bu fütüvvet sizde vardır. Dîniniz hak dindir. Bana îmânı telkîn<br />
eyle. Îmâna geleyim. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ona<br />
kelime-i sehâdet telkîn edip, müslimân oldu. O gün o pehlivânın<br />
îmâna gelmesi ile yetmis behâdır pehlivân îmâna geldi. O<br />
pehlivân hazret-i Alînin mubârek ayaklarına bas koyup, hizmet-<br />
i serîflerinden ayrılmadı.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Bir gün sabâh nemâzı vaktinde,<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” mescide giderken, yolda<br />
bir ihtiyâra rast geldi. Ihtiyârın ak sakalına hurmet edip, önüne<br />
geçmeyip, âheste âheste ardınca giderdi. Mescid kapısına vardıkda<br />
ihtiyâr içeri girmeyip, gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” anladı ki hıristiyân imis. Mescidde Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rükû’da buldu. Günesin<br />
dogma zemânı yaklasmıs idi. Cemâ’ate uyup, nemâzı kıl-<br />
– 349 –<br />
dılar. Nemâzdan sonra, Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden sordular ki: Yâ Resûlallah! Birinci<br />
rükû’da âdet-i serîfinizden ziyâde durdunuz. O kadar ki, günesin<br />
dogması yaklasdı. Lutf edip, sebebini beyân ediniz. O Server-<br />
i Enbiyâ hazretleri buyurdular ki, (Âdet mikdârı rükû’ tesbîhini<br />
edâ etdikden sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma<br />
kalkmak istedigimde, Cebrâîl aleyhisselâm sidret-ül<br />
müntehâdan sür’atle gelip, kanadı ile arkamı basıp, bası ile basımı<br />
tutup, kalkmama engel oldu. Bundan baska, hikmetinin ne<br />
oldugunu ben de bilmiyorum) buyurdular. Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ azze sânühü hazretleri hazret-i Cebrâîle emr eyledi ki,<br />
var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın. O sâat<br />
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Habîbullahın huzûruna gelip,<br />
haber verdi ve dedi ki: yâ Resûlallah! Mubârek basınızı rükû’dan<br />
kaldırmak istediginiz zemân, Allahü teâlâ bana emr etdi<br />
ki, var Habîbimin arkasını tut; rükû’dan kalkmasın ki, benim<br />
kulum Alî, yolda, bir ak sakallı ihtiyârın, sakalına hurmet edip,<br />
âheste yürümekle, cemâ’at sevâbından mahrûm kalıyor. Kalmasın,<br />
Habîbime erissin. Iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olsun.<br />
Ben de geldim, Sultânımı rükû’da tutdum ve Alî geldi. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükû’da tutmaga gönderdigi<br />
zemân kardesim Isrâfîli de günesi tutmaga gönderdi ki,<br />
çabuk dogmasın ve hazret-i Alî size erisinceye kadar eglesin.<br />
Iste hikmeti budur. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri bu haberi Eshâb-ı kirâm hazretlerine nakl<br />
buyurdular. Hepsi vâkıf oldular ki, hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Rabbil’âlemîn dergâhında hürmeti ve izzeti ne mertebe<br />
imis ve yaslılara hürmet etmek fazîletine de bundan hissedâr<br />
oldular. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hakkında, sî’î ve râfizî<br />
ve Ca’ferî ve Ismâîlî gibi fırak-ı dâllenin bildirdigi pek-çok uydurma<br />
menkıbeler de vardır. [(Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-<br />
ı Kirâm) kitâblarını okuyunuz!]<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
gazâya gitmisdi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, feth müyesser<br />
edip, çesidli ganîmetler ile, yüz akı ile, sag ve sâlim döndü.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile<br />
bulusdukda, huzûr-ı serîflerine gazâ malından bir kese altın ge-<br />
– 350 –<br />
tirdi. Server-i âlem o altınları, taksîm etdi. Hazret-i Alîye ancak,<br />
o altınlardan üç dâne verdi. Insanlık îcâbı, hazret-i Alînin<br />
hâtırlarına, Sultân-ı kâinât benim ne mertebe ihtiyâcım oldugunu<br />
bilir, diye biraz üzüntü hâsıl oldu. O hüzün ile se’âdethânelerine<br />
geldi. Gece rü’yâda gördü ki, kıyâmet kopmus. Bütün<br />
herkesi arasat meydânında hesâb için habs etmisler. Hazret-i<br />
Alîye “kerremallahü vecheh”, yâ Alî! Sen de üç altının hesâbını<br />
ver, dediler. Öyle bir harâret ve ızdırâb kapladı ki, beyni kaynardı.<br />
Bu ızdırâbdan sıkılıp, birkaç adım döseginden dısarı atladı.<br />
Suçunu bilip, tevbe ve istigfâra mecbûr oldu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âsitâne-i<br />
se’âdetlerine [evlerine] varıp, ayaklarına yüz sürdükde, Fahr-i<br />
âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Aliyyül mürtedâ<br />
“kerremallahü vecheh” hazretlerini bu hâl ile gördükde,<br />
tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! Üç altının hesâbını vermekde,<br />
bu seklde zahmet çekdin. Dahâ ziyâde olsa idi, hâlin nice<br />
olurdu. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh”, elbette<br />
bu menkıbede anlatılandan dahâ yüksekdir.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden önce, Arabistâna<br />
bir pehlivân gelmisdi. Anter adlı bir dilâver, gürbüz pehlivân<br />
idi. Fahr-i âlemin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı serîflerine<br />
gelinceye kadar böyle bir pehlivân gelmemisdi. Ibrâhîm<br />
aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Bedi’üzzemân, Kâsım,<br />
Âlemsâh gibi ogulları vardı. Bu kıssayı hazret-i Hamza “radıyallahü<br />
anh” hazretlerine isnâd ederler. Ya’nî bunlar hazret-i<br />
Hamzanın ogullarıdır, derler. Nihâyet Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur ki, (Medh edecekseniz,<br />
benim amcam Hamzayı medh ediniz!). Kıssa kitâblarını te’lîf<br />
edenler, bu hadîs-i serîfi sened olarak alıp, Antere, hazret-i<br />
Hamzadır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler. Gâyet kuvvetli, behâdır<br />
pehlivân idi. Zemân-ı serîflerinde, hazret-i Hamzanın<br />
karsısına çıkacak bir pehlivân yok idi. Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri bir al at vermisdi. Adına Eskâr derlerdi. O asrda<br />
ondan güzel at yok idi. O, zemânın sâhib kırânı idi. Hazret-i<br />
Hamza hazret-i Ibrâhîm aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Hazret-<br />
i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin<br />
amcası idi. Gâyet riâyet edip, severdi. Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
– 351 –<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de hazret-i Hamzayı severdi.<br />
Vahy nâzil oldukda, dîn-i islâm ile müserref oldular. Dâimâ Eskâr<br />
adındaki atına binerdi. Mubârek arkasını [sırtını] kimse yere<br />
getirememis idi. Hattâ ilk önce Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin emr-i serîfi ile kan döken<br />
hazret-i Hamza olmusdur. Uhud gazâsında sehîd olmusdur.<br />
Server-i kâinât aleyhi ekmelüttehiyyât, Ona (Reîs-üs sühedâ)<br />
diye zikr etmisdir. Menkıbelerinin nihâyeti yokdur.<br />
Sözümüze dönelim: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında Anterin erligini ve<br />
dilâverligini, boyunu-posunu ve yapdıgı gazâları anlatdılar.<br />
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” orada<br />
hâzır idi. Anterin evsâfını, kulagı ile isitince, Antere âsık oldu.<br />
Kalbinden geçirdi ki, ne olaydı Anteri, silâhı ve atı ile görüp,<br />
konusaydım. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, nübüvvet nûru ile, kalbinden<br />
geçeni bilip, buyurdular ki, (Yâ Alî! Anteri görmek istersen, falan<br />
dereye var. Yâ Anter, bana gel diye, çagır!) Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o dereye varıp, seslendi, yâ Anter, beri<br />
gel. O dereden ve etrâfında olan daglardan ve düzlüklerden,<br />
birçok, hesâbsız sesler geldi ki, lebbeyk, lebbeyk [buyur] yâ Alî,<br />
hangimizi istersin, diyorlardı. Sasırdı. Ne yapacagını bilemedi.<br />
Gaybdan bir ses geldi ki, yâ Alî! Birçok Anter dünyâya gelip,<br />
toprak içinde yatarlar. Onu anası ve babası ismi ile çagır. Tekrâr<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” filan oglu Anter deyip,<br />
çagırdıkda, Anter bütün silâhlarını kusanmıs olarak, Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin emri ile, hazret-i Alînin huzûr-ı serîflerine<br />
gelip, selâm verdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” esedullah<br />
iken, erlikde ve behâdırlakda esi ve benzeri yok iken, Anterin<br />
boy, pos, heybet ve selâbetini müsâhede etdikde, kalb-i serîflerine<br />
bir korku geldi. Kâdir-i mutlak olan Allahü teâlâyı tenzîh<br />
ve takdîs, tekbîr ve tesbîh etdi.<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben ilmin sehriyim. Alî kapısıdır.)<br />
Hâricîler bu hadîs-i serîf için, Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerine hased etdiler. Hattâ hâricîlerin büyüklerinden on<br />
kimse, dediler, biz hazret-i Alîden “kerremallahü vecheh” hepimiz<br />
bir mes’eleyi ayrı ayrı soralım. Eger herbirimize ayrı ayrı<br />
– 352 –<br />
cevâb verirse, biliriz, âlimdir, ve fâdıldır. O on kisi hazret-i Alînin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” huzûr-u serîflerine varıp, birisi sordu:<br />
Yâ Alî! Ilm mi efdaldir, mal mı efdaldir. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” se’âdetle buyurdular ki, ilm efdaldir. Bunlar<br />
dediler ki: Ne delîl ile söylersin. Hazret-i Alî buyurdu ki, ilm<br />
Enbiyâdan mîrâsdır. Mal Kârûndan ve Fir’avndan ve Hâmândan<br />
mîrâsdır. Bir baskası [ikincisi] süâl etdi ki; ilm mi efdaldir,<br />
mal mı. Hazret-i Alî cevâb buyurdu ki: Ilm maldan efdaldir. Zîrâ<br />
ilm, sâhibini saklar. Malı, sâhibi saklar. Biri de [üçüncüsü],<br />
onlar gibi sordu: Hazret-i Alî cevâb verdi ki, ilm efdaldir. Zîrâ,<br />
mal sâhibinin düsmanı çokdur. Ilm sâhibinin dostu çokdur. Biri<br />
de [dördüncü] aynı seklde süâl etdi. Hazret-i Alî cevâb verdi.<br />
Ilm efdaldir. Zîrâ malı tasarruf etseler eksilir. Ilmi tasarruf etseler<br />
artar [ziyâde olur]. Birisi [besinci]de aynı seklde süâl etdi.<br />
Alî “radıyallahü anh” cevâb buyurdu ki,mal sâhibi cimri diye<br />
çagrılır. Ilm sâhibi büyük ismler ile çagrılır. Biri [altıncısı] da,<br />
aynı seklde sordu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb<br />
buyurdu ki: Mal harâmîden hıfz olunur. Ilm harâmîden hıfz<br />
olunmaz. Biri de [yedincisi] aynı seklde sordu. Hazret-i Alî<br />
se’âdetle cevâb buyurdu ki: Mal çok durmakla zâyi’ olur. Ilm<br />
her ne kadar durur ise de zâyi’ olmaz. Biri de [sekizinci] aynı<br />
seklde süâl etdi. Cevâb buyurdular ki: Mal kalbe kasâvet verir.<br />
Ilm kalbi nûrlandırır. Biri de [dokuzuncu] aynı seklde süâl etdi.<br />
Cevâbında buyurdular ki: Mal sâhibi, mal sebebi ile tanrılık<br />
da’vâsında bulunur. Ilm sâhibi böyle etmez. Biri dahî [onuncu]<br />
aynı seklde süâl etdi. Cevâbında se’âdetle buyurdu ki: Mal, sebeb-<br />
i kasâvetdir [kalbi katılasdırır]. Ilm, sebeb-i rahmetdir.<br />
Bundan sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,<br />
eger bunlar benden, devâmlı süâl etseler, ben bunlara hayâtda<br />
oldugum müddetçe devâmlı cevâb verirdim. O on hâricî gelip,<br />
hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mutî’ oldular. (Miskât-ül<br />
envâr)dan alınmısdır.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
buyurdu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
beni Yemene kâdî olarak gönderdi. Halk arasında dînin<br />
hükmleri ile hükm edecekdim. Dedim: Yâ Resûlallah! Ben<br />
âlim degilim. Kazâ ahkâmını bilmem. Mubârek elini gögsüme<br />
koyup, buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Kalbine hidâyet, diline dogru-<br />
– 353 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:23<br />
luk ver!) Ondan sonra bana, iki kisi arasında hükm vermekde<br />
sübhe hâsıl olmadı. Hattâ hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
buyurmusdur ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bana buyurdu ki: Yâ Alî! Benim deveme binip, Yemene<br />
git. Falan tepeye vardıgında, ki o tepe Yemene yakındır.<br />
Tepe üzerine çıkdıgın vakt, görürsün ki, halk seni, karsılamaga<br />
gelirler. O zemân: (Ey taslar, ey agaçlar! Allahın Resûlü size selâm<br />
ediyor, diye söyle) buyurdu. Hazret-i Alî oraya varıp, selâmı<br />
teblîg etdiginde, yeryüzünde bir hos galgale [ugultu, gürültü]<br />
meydâna geldi ki, (essalâtü vesselâmü alâ Resûlillah!) diye<br />
agaçlar ve taslar cevâb verdi. Halk bunu isitdiler ve cümlesi<br />
îmân getirdiler.<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Zimâhserî, (Rebî’ul ebrâr) adlı<br />
kitâbında Ümm-i Ma’bedin kız kardesi oglu Henûdun Ümm-i<br />
Ma’bedden rivâyet etdigini bildiriyor. Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gece benim çadırımda istirâhat<br />
edip, uyuyordu. Uyandı ve su istedi. Mubârek ellerini yıkadı<br />
ve mazmaza eyledi. O suyu, çadırın bir tarafında bulunan<br />
bir diken dibine dökdü. Sabâh oldu. Gördük ki, o yerden bir<br />
agaç yetismis. Büyük, büyük yemisler vermisdi. Kokusu anber<br />
kokusu gibi, tadı seker gibi idi. Aç kimse yise doyar, susuz kimse<br />
yise kanardı. Hasta yise sıhhat bulurdu. Gamlı kimse yise,<br />
mesrûr olurdu. Yapragını yiyen her koyun ve deve bol mikdârda<br />
süt verirdi. Biz o agacın adına (Secere-i Mubâreke) koymusduk.<br />
Etrâfdan hastalara sifâ için, meyvesinden almaya gelirlerdi.<br />
Bir gün seher vaktinde gördüm ki meyveleri dökülmüs, yaprakları<br />
küçük olmus. Çok üzüldüm. Feryâd etdim. O sırada Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefât<br />
haberi geldi. O vak’adan otuz sene geçdi. Bir gün yine sabâh<br />
vaktinde dısarı çıkdım. Bakdım ki, o agaç kökünden dallarına<br />
kadar her tarafı diken olup, yemisleri de dökülmüs. Sonra Aliyyül<br />
mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sehâdeti ve<br />
bu dünyâdan öbür âleme göçüsü haberi geldi. Artık yemis<br />
[meyve] vermedi. Ammâ yapraklarından fâidelenirdik. Bir gün<br />
yine gördüm. Özünden hâsıl olan kan akar, yaprakları da solmus.<br />
Üzüntülü ve gamlı olup, oturduk. Sonra imâm-ı Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sehâdet haberini getirdi-<br />
– 354 –<br />
ler. Ondan sonra o agaç, dibinden kuruyup, belirsiz oldu. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Ellinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
rivâyet buyurmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, Hudeybiye gününde Mekke-i Mükerremeye<br />
dogru yola çıkdılar. Müslimânlar susadılar ve hiçbir yerde<br />
su bulunmadı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Cuhfede konakladı. Buyurdu ki; (Müslimânlardan bir cemâ’at<br />
ile falan kuyuya varıp, su kaplarını [tulumları] o kuyudan doldurup,<br />
bize getiren kimseye, Allahü teâlânın onu Cennetine<br />
koyması için kefîl olacagım.) Bir kisi kalkdı, dedi ki: Yâ Resûlallah!<br />
Ben giderim. Onu sakalardan [suculardan] bir cemâ’at<br />
ile gönderdi. Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki:<br />
Ben de onlar ile berâber idim. O kuyuya yakın geldik. O yerde<br />
agaçlar var idi. O agaçlardan ses isitdik. Hareketler gördük.<br />
Atessiz dumânlar meydâna geldi. Bizim üzerimize çok korku<br />
verdi. O agaçlardan öteye geçmege kâdir olamadık. Geri dönüp,<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna<br />
geldik. Durumu arz eyledik. Buyurdular ki, (Onlar cinnîlerden<br />
bir cemâ’at idi. Sizi korkutdular. Eger siz, korkmadan [emr edilen<br />
gibi] gitseydiniz, hiç zararları erismezdi.) Bir kisi dahî onu<br />
isitdi. Yerinden kalkdı. Ben gideyim yâ Resûlallah, dedi. O da<br />
sucular ile gitdi. Bunlara da o hâl vâki’ oldu. Dönüp, Resûlullahın<br />
huzûruna geldiler. Yine buyurdular ki: (Eger siz emr eyledigim<br />
gibi gitseydiniz, hiçbir zarar size erismez idi.) Bu esnâda<br />
gece oldu. Eshâb-ı kirâm çok susadılar. Resûlullah hazretleri,<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırtdı ve buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Bu sakalar [sucular] cemâ’ati ile, sen var, o kuyudan su<br />
al, getir.) Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki, dısarıya<br />
çıkdık. Tulumları arkamıza aldık. Kılınçlarımızı ellerimize<br />
aldık. Hazret-i Alî önümüzce yürürdü. O mekâna varınca, ki<br />
o sesler ve o hareketler açıga çıkdı. Biz de korkduk. Kendi kendimize<br />
dedik ki, hazret-i Alî de o iki kisi gibi geri dönse gerekdir.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” yüzünü bizden yana dönüp, buyurdu<br />
ki, benim ardımca yürüyünüz. Gördüklerinizden korkmayınız,<br />
onlardan ziyân erismez. Sonra o agaçların ortasına girdik.<br />
Hiç ates yok iken, büyük atesler çıkmaga basladı. Kesilmis<br />
baslar ortaya çıkdı. Korkulu sesler çıkarırlar ki, aklları durdura-<br />
– 355 –<br />
cak seklde idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” o<br />
baslar üzerinden yürüdü ve bize dedi ki, ardımca geliniz. Saga<br />
ve sola bakmayınız. Hiç korkmayınız. Biz de onun ardınca vardık.<br />
Kuyuya erisdik. Bir kovamız vardı. Berâ’ bin Mâlik bir iki<br />
kova su çekdi. Kovanın ipi kopdu. Kova suya düsdü. Kuyunun<br />
dibinden gülme ve kahkahâ sesi geldi. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Kim askerlerden bir kova getirecek. Hepsi<br />
dediler, hiç kimsenin tâkati yokdur ki, o agaçlardan geçebilsin.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” beline bir ip baglayıp, kuyuya<br />
indi. Gülme ve kahkahâ sesleri dahâ çok artdı. Sonra kuyunun<br />
ortasına vardı. Mubârek ayagı kaydı ve düsdü. Kuyudan<br />
galgala sesleri geldi. Bogazlanan bir kimsenin bagırdıgı seklde<br />
sesler geldi. Sonra emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” seslendi:<br />
Allahü ekber, Allahü ekber, ben Allahın kulu ve Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kardesiyim. Tulumları<br />
asagı salınız. O tulumların temâmını doldurdu. Agızlarını<br />
bagladı. Bir-bir yukarı çıkardı. Ondan sonra kendisi iki tulum,<br />
biz birer tulum götürdük. Sonra agaçların yanına geldik. Önceki<br />
gördügümüz nesnelerin hiçbiri yok idi. O agaçlardan geçmege<br />
az kaldıkda, hâtıfdan bir heybetli ses isitdik: Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Alînin menkıbelerinden<br />
söyler idi. Resûlullahın huzûr-ı serîflerine geldik. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kıssayı temâmen anlatdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (O<br />
duydugunuz ses Abdüllah adındaki cinnînin sesi idi. Safâ dagında<br />
sanem [put]ların seytânı olan Mes’ırı öldürdü.) (Sevâhid-ün<br />
nübüvve)den alınmısdır.<br />
Ellibirinci Menâkıb: (Hilâfetleri beyânındadır.) Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin vak’asından sonra, o gün Sahâbe-<br />
i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” istediler ki,<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile bî’at etsinler. Mugîre<br />
tebni Sûbe dedi ki, sabr edelim. Bakalım hazret-i Osmânın kanını<br />
taleb eden kim olur. O gün bî’at te’hîr edildi. Ertesi gün,<br />
Mugîre, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı serîfine<br />
vardı. Dedi ki, dünkü tedbîr bî’atında duraklamak hatâdır.<br />
Sür’at kazandırmak lâzımdır. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” dedi<br />
ki, Mugîre dünkü sözünden vaz geçdi. Hicretin otuzbesinci se-<br />
– 356 –<br />
nesinin Zilhicce ayının dokuzuncu gününde hilâfet hazret-i Alî<br />
üzerine mukarrer oldu [ona bî’at edildi]. Talha “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden bî’at taleb etdiler. Talha da bî’at etdi.<br />
Hazret-i Alî hilâfet makâmına oturdu. Ona nasîhat etdiler ki,<br />
hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” âmillerini, husûsân<br />
Mu’âviyeyi “radıyallahü teâlâ anh” azl etmemesini söylediler.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Ben, karsı<br />
koyanları yardımcı edinmeyi üsûl edinmedim. [Mu’âviyeyi “radıyallahü<br />
anh” azl etdi. Yerine Abdüllah ibni Abbâsı ta’yîn etdi.<br />
Abdüllah kabûl etmedi. (Onu azl etme. Orada eski vâlîdir.<br />
Fitneye sebeb olur) dedi. Bir sene sonra yine azl etdi.]) Bu sebeble<br />
fitne zuhûra geldi. Etrâfındakiler serkeslige basladılar.<br />
Mu’âviye ve Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anhüm” ve sâirleri<br />
hazret-i Osmânın kanını taleb etdiler. Ma’lûm ola ki, bu sekl<br />
hâlleri nakl etmekden nehy olunmusuzdur. Bir müslimâna Eshâb-<br />
ı kirâm arasındaki çekismeleri ve muhârebeleri tafsilâtlı<br />
olarak nakl etmek halâl olmaz. Sahâbe-i güzîn zikr olundugu<br />
mahalde müslimân olana lâzım olan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” demekdir. Sâir emrlerini Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
tefvîz etmekdir. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbı, 120.ci sahîfesinde;<br />
Talhanın ve Zübeyrin “radıyallahü anhümâ”, hazret-i<br />
Alîye “radıyallahü anh” ilk bî’at edenler oldugu yazılıdır.]<br />
Elliikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmisdir:<br />
Abdüllah rivâyet eyler ki, Ibrâhîm bin Sâlim Mahzûmî Medîne-<br />
i Münevverede vâlî iken, her Cum’a, halkı minber ayagına<br />
toplardı. Kendi minbere çıkıp, Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine dil uzatır, kötülerdi. Bir Cum’a minber<br />
ayagında bana uyku galebe geldi. Rü’yâmda gördüm ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek<br />
kabrleri açılıp, kâfurdan elbiseler ile çıkıp, geldi. Bana hitâb<br />
edip, buyurdu ki, yâ Abdüllah! Seni bu habîsin kelimeleri üzmez<br />
mi. Dedim ki, Evet üzer yâ Resûlallah! Ammâ ne çâre, hâkimin<br />
hükmüne itâ’at ediyorum. Buyurdu: Yâ Abdüllah! Allahü<br />
teâlâ ona ne yapacak, bak, gör. Gözlerimi açıp, bakdıgımda,<br />
gördüm ki, minberden düsüp, helâk oldu [öldü].<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhussâmî”<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)de rivâyet etmisdir. Aliyyül<br />
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, bir mubârek gün-<br />
– 357 –<br />
de, sabâh nemâzını cemâ’at ile kılıp, evrâd-ı serîflerini okuyup,<br />
hamdele, tasliye ve düâdan sonra, mubârek arkalarını mihrâba<br />
döndürdü. Eshâb ve sâir ahbâb yerli-yerinde sâkin oldukdan<br />
sonra, hazret-i Alî cevher ve inciler saçan güzel sözler söyleyip,<br />
buyurdular ki, ba’zı seyler vardır ki, gençlere söylenmeyip, o<br />
isle alâkalı olan kisilere söylenir. O meclisde hâzır olan tâze yigitler<br />
kendi rızâları ile mescidden dısarı çıkıp, gitdiler. Sonra<br />
Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Eshâbdan<br />
birisine buyurdu ki, Kûfenin falan mahallesinde ve falan sokagında,<br />
falan mescidin yanında bir kapı vardır. Git o kapıya vur.<br />
Içeriden bir erkek ile bir kadın çıkacakdır. Ikisini de alıp, benim<br />
huzûruma getir. Onlara sözüm vardır. Sonra o sahs emre<br />
itâat edip, gitdi. Araya araya hazret-i Alînin buyurdugu alâmetler<br />
ile o kapıyı bulup, vurdukda, içeriden bir erkek ile bir<br />
kadın çıkdı. Onlara dedi ki, Emîr-ül mü’minîn sizin ikinizi de<br />
ister. Onlar da, gelen emri kabûl edip, o kimse ile berâber Aliyyül<br />
mürtedânın huzûrlarına varıp, se’âdethânelerine yüzlerini<br />
sürdüler. Hazret-i Alî teveccüh edip, kadına dedi ki, sana bir<br />
süâlim vardır. Kat’iyyen inkâr etmeyip, dogrusunu söyliyesin.<br />
Kadın da dedi ki, yâ imâm! Ben basımdan ne geçmisse söylerim.<br />
Hâsâ ki senden saklayıp, inkâr eylemem. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kadını, yakınına getirip, buyurdu ki, yâ<br />
âdem evlâdı! Çocuklugunda bir amcan vefât etdi. Bir oglunu<br />
baban evinize getirdi ki, kimsesi yokdur; bir öksüzdür. Evimizde<br />
oglumuz gibi olsun, her hizmeti görsün diye. O ümmîd ile<br />
amcan oglunu yanına alıp, besledi. Büyüyüp, yigit oldukdan<br />
sonra, bir gün seni hanımlıga istedi. Baban huzûrsuz olup, sen<br />
benim evimde büyüyesin. Kızım ile rızân ile kardes olasın. Allahü<br />
teâlâdan revâ degildir, dedi. O ânda amcan oglunu kendi<br />
hânesinden uzaklasdırdı. Bir yerde gezerken fırsat bulup, seni<br />
tutdu. Zorla tasarruf etdi ve hâmile oldun. Herkesden sakladın.<br />
Düsürmege çâre bulamadın. Bu sırrı Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri biliyordu. Bir de vâliden biliyordu. Müddet temâm<br />
olup, bir gece gizlice bir oglan dogurdun. Annen ile bir<br />
bez parçasına sarıp, onu katl de edemeyip, bir yüksek yere<br />
koydunuz. Birkaç adım gitdiniz ki,bir köpek o çocugu koklamaga<br />
basladı. Annen bu köpegi görünce, eline bir tas alıp, o<br />
köpege atdı. Allahü teâlânın hikmeti, o atılan tas, o çocugun alnına<br />
dokundu. Eyvâh kendi elimiz ile bu bîçâre çocugu katl et-<br />
– 358 –<br />
dik deyip, yanına vardıkda, baksa ki, çocugun alnında bir mikdâr<br />
yara eseri, alnı kanamıs. Bir bez ile yara üzerini bagladı. O<br />
kimsesiz bîçâre çocugu, annen ile orada bırakıp, evinize gitdiniz.<br />
Bunu Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden baska kimse<br />
bilmez. Siz oradan gitdiginiz gibi, o yoldan bir kervân gelip,<br />
geçerken, orada bir çocuk sesi duydular. Ona dogru vardılar ki,<br />
bir küçük bîçâre çocugu sarıp koymuslar. Feryâd ile aglayıp,<br />
yatar. O kervân sâhibi de o çocugun ne oldugunu sormayıp, zâhirde<br />
bir çocukdur. Eger terbiye olunup, ömrü olur ise bir dilâver<br />
yigit olur diye, alıp, gitdi. Vilâyetine götürdü. Bir nice<br />
müddet terbiye edip, kemâle erisdi. Sonra efendisi olan bezirgân<br />
ile hacca gitdi. Takdîr-i Rabbânî o bezirgân eceli gelip,<br />
Mekke-i mükerremede vefât etdi. Defn etdikden sonra, bu yigit<br />
efendisi vefât etdiginden, üzüntüden kurtulmak düsüncesi<br />
ile seyâhate çıkdı. Dolasıp, yolu Kûfe sehrine ugradı. Vilâyetin<br />
esrâfı arasına karısdı [Onlar ile tanısdı]. Onsuz olmazlar idi.<br />
Netîcede bu sehrde kalmak, bu sehrde yerlesmek istedi. Sonra<br />
esrâfın herbiri bir tarafa çekdiler. Hâsıl-ı kelâm, seni bu [müsâfir<br />
gelen] gence nikâh etdiler. Bu gece zifâfa koydular. Yâ kadın!<br />
Sakın yalan söyleme; dedigimiz gibi olmadı mı. Gerçekden<br />
yâ Alî, buyurdugunuz gibidir ve dogrudur. Yâ Halîfe-i Resûlallah!<br />
Bu hâllere, benim bu sırrıma, Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ ve tekaddes hazretlerinden gayri ve annemden baska ve<br />
hazretinizden gayri, bu âna gelinceye kadar kimse vâkıf degildir.<br />
Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü<br />
vecheh” buyurdu ki; ey kadın! Bu [erkek], senin yola<br />
bırakdıgın oglundur. O yigide de, aç alnını diyerek, isâret buyurdu.<br />
O da alnını açdıkda, tas yeri henüz gitmemis. Açıkca<br />
göründü. Kadın hemen o yara izini gördü. Dedi, yâ Alî! Dogru<br />
söyledin. Bütün sözlerin dogrudur. Ondan sonra, hazret-i<br />
Alî “radıyallahü anh” o yigide sordu ki, bu gecenin içinde olan<br />
ceng ve cidâlin [kavga ve münâkasanın] sebebi ne idi. Allahü<br />
teâlânın izni ile bize ma’lûm olmusdur. Lâkin bu meclisde hâzır<br />
olanların da ma’lûmları olsun. Onun için söyle. O yigit dedi<br />
ki, yâ Alî! Allahü teâlâ bilir. Ne zemân ki bu hâtuna el uzatsam,<br />
o sırada üzerime bir hınzır yavrusu hamle ederdi ki, aklım<br />
basımdan giderdi.Hemen elimi çekerdim. O görünen hınzır<br />
kaybolurdu. Belki hayâldir diye, tekrâr elimi kaldırıp, kadına<br />
elimi uzatmak istedigim zemân, yine o hınzır açıga çıkıp, üzeri-<br />
– 359 –<br />
me hücûm ederdi. Elimi çekince kaybolurdu. Kadın ise huzûrsuz<br />
olup, derdi ki, niçin cefâ edersin. Benimle alay mı edersin.<br />
Elini kâh uzatır, kâh çekersin. Sâir erkekler gibi elimi alıp, erkek<br />
ile kadın mu’âmelesi etmezsin. Sabâha kadar bu kadın ile<br />
ceng ve cidâlimiz bu idi. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
kemâl-i lütfundan ve gayretinden ana-ogul ile cimâ olmaga revâ<br />
görmedigi için, böyle hâl vâki’ oldu. Bunun emsâli ahvâl Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden zuhûra gelmesi çok olmusdur.<br />
Zîrâ bu seklde kemâlât ve makâmât ve kerâmetlerine<br />
nihâyet yokdur.<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
bir gün Fırat nehri kenârında seyr ederken bogulmus bir kimse<br />
gördü. O meyyitin yanına varıp, bakdıkda, gördü ki, serçe parmagında<br />
Yemen tasından yüzük var. Hayret edip, meyyit yanında<br />
hâzır olan cemâ’ate süâl etdi ki, bu meyyitin vefâtına sebeb<br />
ne oldu. Allahü teâlânın emri ki, sultânımız suya gark olmusdur.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,<br />
Yemen tası tasıyanın suda bogulmaması gerek idi. Bunun hikmeti<br />
nedir, diye hayret deryâsına dalıp, tefekküre vardılar. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ celle celâlühü lutfundan ve ihsânından,<br />
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bu ızdırâbının geçmesi<br />
ve bu elemden kurtulması için, o meyyitin parmagında<br />
olan yüzük tasına dil verip, hazret-i Alîye dedi ki: Yâ Alî! Yemen<br />
tasında buyurdugunuz o hassâ vardır. Lâkin ben Yemenî<br />
degilim. Hind diyârının bir tasıyım. Bende o hassâ yokdur. Hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitmekle sâd olup, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine sükrler eyledi.<br />
Hâzır olan cemâ’ate buyurdu ki, suda bogulmakdan kurtulmak<br />
hâssası Allahü teâlânın inâyeti ile Yemenî tasa mahsûsdur. Baska<br />
taslarda yokdur. O zemândan beri Yemenî tas i’tibâr bulup,<br />
parmakda yüzük kılındı. Bu hikâye bir arabî menâkıbdan nakl<br />
olundu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm</span><br />
<br />
Otuzbirinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem”, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerini,<br />
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü anh” hazretlerine nikâh etdi. Fâtıma-<br />
tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Beni tezvîc etdin bir fakîr<br />
kimseye ki, hiçbir nesnesi yokdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Fâtıma! Sen râzı olmaz<br />
mısın ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri yer ehlinden<br />
iki kimseyi seçdi. Biri babandır, biri zevcindir.)<br />
Otuzikinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ” buyurdular ki, bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bizim ile ikindi nemâzını kıldı. Sonra,<br />
mubârek arkasını mihrâba dönüp, buyurdu: (Ey insanlar!<br />
Ey muhâcir ve ensâr! Size Alî bin Ebî Tâlibin fazîletlerinden<br />
haber vereyim mi?) Biz evet, analarımızı ve babalarımızı fedâ<br />
ederiz, dedik. Buyurdu ki: (Benim habîbim Cebrâîl aleyhisselâm<br />
beni mi’râca iletdigi gece, dördüncü gökde bir sahsı gördüm.<br />
Bir taht üzerinde oturmus. Alî bin Ebî Tâlibin sahsı gibi.<br />
Ben durdum ona bakdım. Cebrâîl aleyhisselâm bana ne sey seni<br />
durdurdu, dedi. Dedim ki: Yâ habîbim Cebrâîl! Bu Alî bin<br />
Ebî Tâlibdir ki, benden önce gelip, bu mekâna oturmusdur.<br />
– 328 –<br />
Cebrâîl dedi ki: Bu hazret-i Alî degildir. Velâkin, semâvâtın<br />
melekleri hazret-i Alînin dîdârına ve ziyâretine mesgûl ve müstak<br />
oldukları için, Allahü teâlâ hazret-i Alî sûretinde bir melek<br />
halk etdi. Bu göklerin melekleri bu melek önüne gelip, bunu ziyâret<br />
ederler. Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” hazretlerine<br />
istiyâklarından dolayı, bu melek üzerine selâm verirler.<br />
Var ona yakın ol. Üzerine selâm ver. Ben de yanına vardım.<br />
Onu kucakladım. O da beni kucakladı. Ondan Alî bin Ebî Tâlibin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kokusunu duydum.)<br />
Otuzüçüncü Menâkıb: Hazret-i Câbir bin Abdüllah “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bildirmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden, Alî bin Ebî Tâlibin dogumundan<br />
soruldu. Buyurdu ki: Dogan evlâdın iyiliginden süâl ediniz.<br />
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Alî “kerremallahü vecheh”<br />
ile beni aynı nûrdan halk etdi. Her ikimiz bir nûrdanız.<br />
Gökleri ref’ etmeden evvel ve yerleri bast etmezden evvel, bizi<br />
halk etdi. Biz, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda<br />
tesbîh ederdik. Yok olmadan bir neslden bir nesle intikâl etdik.<br />
Tâ Abdülmuttalibe erisdik. Sonra ben, Abdüllaha intikâlden<br />
sonra, Âminede vedî’a olundum. Hazret-i Alî, Ebû Tâlibe<br />
intikâlden sonra, Fâtıma binti Esed katına vedî’a olundu. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bizi pâk ve tâhir vücûda getirdi.<br />
Sonra hazret-i Alî Fâtıma binti Esedde karâr tutdu. Melekler<br />
müjde verdiler. O zemân bir adam rü’yâsında gördü. Süâl<br />
etdi, bu dogan kimdir. Dediler, o Alîdir. O vücûda geldigi<br />
vakt, Mekke-i Mükerremede zelzele oldu. Putların hepsi yüz<br />
üstü düsüp, ehl-i Mekkenin cümlesi korkup, dediler ki, bu gece<br />
bir yeni hâdise zuhûr etdi. Onlar bu hâlde iken bir nidâ edici nidâ<br />
etdi. Hâlbuki hiç kimseyi görmediler. Hazret-i Alî anası Fâtıma<br />
binti Esedden dogdu. Gök onun nûru ile ısıklandı. Yıldızlar<br />
ziyâde oldu. Kureysliler bundan bir acâiblik, hayret edicilik<br />
gördüler. Nidâ olundu. (Müjdeler olsun size ki, bu gece, müsrikleri<br />
kahr edici, münâfıklara gadab edici, âbidlerin süsü, Resûl-<br />
i Rabbil’âlemînin mührü, imâm-ül Hüdâ, göklerin yıldızı,<br />
karanlıkların lâmbası zuhûra geldi [bu gece dogdu]).<br />
Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü<br />
vecheh ve radıyallahü anh” buyurdular ki: Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında<br />
– 329 –<br />
oturmusdum. Elimi tutdu. Medîne-i Münevverenin sokaklarında<br />
berâber dolasdık. Bir bostâna geldik. Dedim, yâ Resûlallah!<br />
Ne iyi bostândır. Buyurdu ki: Yâ Alî! Senin için Cennetde bundan<br />
iyi bostân vardır. Bir bostâna dahâ geldik. Yine dedim; yâ<br />
Resûlallah! Ne güzel bostândır. Buyurdu ki: Senin için Cennetde<br />
bundan iyi bostân vardır. Böylece yedi bostândan geçdik.<br />
Hepsinde ben dedim, ne iyi bostândır. O “sallallahü aleyhi ve<br />
sellem”, senin için Cennetde bundan iyi bostân vardır, buyurdu.<br />
Yol tenhâlasdı. Beni kucakladı. Kendi aglamaga basladı. Beni<br />
de aglatdı. Ben dedim, yâ Resûlallah! Ne sey sizi aglatdı. Buyurdu<br />
ki: (Bir tâifenin kalblerinde bulunan ve sana âsikar etmedikleri<br />
düsmanlıkları için aglarım.) Ben dedim ki; yâ Resûlallah!<br />
Ben dînimde selâmetde olur muyum. Buyurdu ki; (Evet,<br />
dîninde selâmetde olursun!)<br />
Otuzbesinci Menâkıb: Abdüllah bin Ebî Leylâdan “radıyallahü<br />
teâlâ anh” rivâyet olunmusdur. Alî “kerremallahü vecheh”<br />
hazretleri ile giderdik. Gördük ki, yaz libâsını kısın, kıs libâsını<br />
yazın giyerdi. Bu durumdan süâl etsin diye babama söyledim.<br />
Babam da süâl etdi. Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber günü haber göndererek, beni çagırdı.<br />
Hâlbuki gözlerim agrıyordu. Gitdim, dedim, yâ Resûlallah!<br />
Benim gözlerim agrıyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri agzının suyunu benim gözlerime sürüp,<br />
buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Soguk ve sıcagın te’sîrini ondan gider!)<br />
O günden beri ne göz agrısı gördüm. Ve ne soguk, ne sıcak<br />
te’sîri gördüm.<br />
Otuzaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” efendimiz hazretleri, (Yarın sancagı bir kimseye verecegim.<br />
Allahü teâlâ onu sever. O da Allahü teâlâyı sever) buyurdu.<br />
Bayragı hazret-i Alîye verdiler. Ve Hayberi feth etdi.<br />
Bu bâbda ihtilâf vardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem”, evvelâ Hayber hisârını feth etmesi için bayragı Ebû<br />
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi. Hazret-<br />
i Ebû Bekr Hayberi feth edemedi. Din âlimleri bu konuda<br />
çesidli açıklamalarda bulundular. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü<br />
teâlâ anh” gitdigi zemân müslimânlar az idi. Kâfirler çok idi.<br />
Az müslimânlara çok kâfirler ile muhârebe etmek vâcib degildi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” gitdigi zemân, müsli-<br />
– 330 –<br />
mânlar çok idi. Kâfirler az idi. Çok olan müslimânlara kâfirler<br />
ile muhârebe etmek vâcib idi.<br />
Süâl: Hayberin fethi Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri elinde olmadı.<br />
Hazret-i Aliyyül Mürtedâ elinde oldu.<br />
Cevâb: Ma’lûmdur ki, Resûl-i kibriyâ Muhammed Mustafâ<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri islâmın sultânı idi.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri vezîri idi.<br />
Her feth sultân askeri ile olur. Sultânın askerinin fethi de sultânın<br />
kalbinin kuvveti ile olur. Sultânın askeri ile fethin olmaması,<br />
sultânın kalbinin za’îfligindendir. Sultânın vezîri sultânın<br />
önünde hâzır olmalı ki, sultânın kalbi kuvvetli olsun. Sultânın<br />
vezîri yanında olmazsa, sultânın kalbi za’îf olur. Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
“radıyallahü teâlâ anh” bayragı alıp, gitdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek kalbleri<br />
muzdarib olup, za’îf oldu. Mubârek kalblerinin za’îf olması sebebi<br />
ile Hayberin fethi müyesser olmadı. Ebû Bekr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri Resûlullahın yanında hâzır olup, bayragı<br />
bırakdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
mubârek kalbleri mutma’în olup, kuvvetli oldu. Mubârek<br />
kalblerinin kuvveti vâsıtası ile Hayberin fethi müyesser<br />
oldu. O feth ki, Aliyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh”<br />
mubârek eli ile müyesser oldu. Hazret-i Server-i kâinâtın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” kalb-i serîflerinin kuvveti ile hâsıl<br />
oldu. Mubârek kalblerinin kuvveti ise, Ebû Bekr-i Sıddîk<br />
hazretlerinin huzûrları ile hâsıl oldu.<br />
Ikinci cevâb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde<br />
bulunan bir çok hasletler Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinde yok idi. Allahü teâlâ, kulluk etmek<br />
ve vera’ ve hasyet, sıdk ve rahmet sıfatları ile Ebû Bekr-i<br />
Sıddîk hazretlerini süsledi. Fesâhat ve belâgat ve mehâbet ve<br />
mertlik ve secâ’at ve muhâberât sıfatı ile Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerini süsledi [zînetledi]. Böylece ta’n<br />
edenlerin ta’nı ve bugz edenlerin bugzu ve hîle yapıp aldatanların<br />
hîlesi ortadan kalksın. Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Hayberi feth etdi. Hayberin kapısı dört<br />
bin batman idi. Agacı ve demiri ve çivileri ile berâber; ba’zıları<br />
dediler onbesbin batman idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
– 331 –<br />
anh” Hayberi feth edince bu agır kapıyı kopardı. Sag eline Zülfikârı<br />
alıp, bir vurusla kapıyı dagıtdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli gördü, mu’ciz beyânları ile<br />
Sâh-ı merdânı medh edip, (Alîden baska genç ve Zülfikârdan<br />
baska kılınç yokdur!) buyurdu.<br />
Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri, Mekke-i Mükerremeyi feth etdiler. Mekkede<br />
yüzkırk put vardı. Yüzaltmıs put da Beyt-i serîfin çevresinde<br />
vardı. Temâmı yüz üzerine düsdüler. [Parçalandılar.] Beyt-i serîfin<br />
içinde büyük bir put var idi ki, tastan yapılmısdı. O kaldı.<br />
O putun agırlıgı Hayber kapısının agırlıgından çok idi. O putu<br />
zincirler ve çiviler ile tavana ve dıvâra baglamıslar idi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Kâ’be-i serîfe<br />
geldi. Hazret-i Alîyi çagırdı ve buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim<br />
omuzum üzerine çık. Bu putun bendlerini yerinden kopar.) Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah! Ben kim olayım<br />
ki, ayagımı mubârek omuzunun üzerine koyayım. Iste benim<br />
vücûdum ve basım; yüzüm ve gözüm. Siz benim omuzum<br />
üzerine basınız. Bu isi nasıl arzû ederseniz, öyle yapınız.) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Sen benim gayret ve hamiyyet, nübüvvet ve risâlet yükümü<br />
çekecek kuvvet ve tâkati bulamazsın. Eger ben gayret ve<br />
hamiyyet ile ayagımı yedinci göke koysam, yedi kat gök ve yedi<br />
kat yeri ayagımın altında mahv ederim.)<br />
Nükte: Ey müslimânlar! Hadîs-i serîfler ile sâbit olmusdur<br />
ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri hicret<br />
gecesinde [magarada] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini bir mikdâr kendi omuzunda götürmüsdür.<br />
Râfizîler Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” bugz ederler. Bu<br />
söz, atesde mumun eridigi gibi, onların bugzlarını eritir. Sonra,<br />
emr-i serîfleri ile, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek<br />
omuzuna basıp, bir eli ile o putu bütün zincirleri ile, çivileri ve<br />
bentleri ile o yerden ayırıp, atdı. Resûlullah hazretleri buyurdu<br />
ki: (Yâ Alî! O isi ki emr etdik, mertce yapdın.) Alî “radıyallahü<br />
anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Ben öyle bir yerdeyim ki, eger emr<br />
ederseniz felek [gök] içinden ayı ve günesi çekerim.<br />
– 332 –<br />
Otuzsekizinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri mi’râc gecesi Ars makâmında bir zemân<br />
oturup, buyurmuslar ki, istedim ki na’lını ayagımdan çıkarayım.<br />
Allahü teâlâ buyurdu ki, Benim Habîbim, ma’dem ki Arsı alâda<br />
na’lın ile durmus. Sen ars makâmında öyle dur ki, Ars-ı mecîd<br />
senin na’lının ile sereflensin. Pâdisâh-ı lem yezel ve lâ yezâl<br />
[ya’nî Allahü teâlâ] Ars-ı azîmi Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek na’lınları ile<br />
zînetlesin. O serverin akrabâsı olan hazret-i Alîye, bir hâricînin<br />
kalbinde bugz var ise, mumun ates üzerinde yok oldugu gibi o<br />
hâricî mahv olmusdur.<br />
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâyı “radıyallahü<br />
teâlâ anhâ” hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh”<br />
tezvîc etdiklerinde buyurdukları vasıyyetleri beyânındadır.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî! Gelini<br />
kendi evine götürdügün zemân, çorabını ayagından çıkar.<br />
Ayagını yıka. O suyu evin bütün köselerine saç. Böyle yapınca,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri senin evinden yetmis dürlü<br />
fakîrligi dısarı çıkarır. Yetmis dürlü bereketi evine dâhil eder.<br />
Yetmis rahmeti sana nâzil kılar. O gelin ile ve onun bereketi<br />
evin köselerine erisir. O gelin, delilikden ve diger hastalıklardan<br />
emîn olur. Yâ Alî! Gelini ilk hafta, yogurt yimekden, ayran<br />
yimekden, sirke ve eksi yimekden men’ et!) Hazret-i Alî “kerremallahü<br />
vecheh”, Yâ Resûlallah! Neden ötürü bu seyleri vermemem<br />
gerekdir, diye sordu. Buyurdu ki: (Ondan dolayı ki,<br />
tursu ve yogurt ve ayran, rahmde evlâd olmasına mâni’ olur.<br />
Evde bir hasır olması, dogurmayan kadından iyidir.) Hazret-i<br />
Alî, dedi ki: Yâ Resûlallah! Sirkenin illeti nedir. Buyurdu ki:<br />
(Sirke yiyen kadının hayzı zahmetli olur ve temizligi uzar. Kesenç<br />
yimek, hayzı karında habs eder. Eger Hak Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri bir evlâd verirse, dogumu zor olur. Ammâ eksi<br />
elmâ yimek, hayz kanını keser. Onun ardından baska hastalık<br />
zuhûr eder.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî, ayın evvelinde, ortasında<br />
ve sonunda ehline yakın olma ki, o hanımda ve o evlâdda cüzzam<br />
ve dîvânelik [delilik] ve pislik olmasından korkulur. Yâ<br />
Alî! Ehline asr [ikindi] nemâzından sonra yakın olma. Eger Al-<br />
– 333 –<br />
lahü tebâreke ve teâlâ bir evlâd nasîb ederse ahvel [sası] olur ve<br />
seytân sası evlâda sevinir. Yâ Alî! Ehline yakınlık etdigin vakt<br />
çok konusma ki, eger bir evlâd olursa, yiyici olur. Avret yerine<br />
bakma. Sohbet esnâsında gözünü yumma. Evlâda körlük getirir.<br />
Yâ Alî! Kendi ehline bir baska kadının sehveti ile yakın olma<br />
ki, eger bir evlâd olur ise muhannes olur. Kadınlara benzemeye<br />
çalısır. Yâ Alî! Cünüb oldugun zemân kat’i olarak<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okumayasın ki, korkulur ki, gökden bir<br />
ates inip, seni yakar. Cünüb hâlde sohbet etme. Senin bir su kabın,<br />
ehlinin bir su kabı olsun. Ayrı ayrı su kapları ile temizleniniz.<br />
Eger bir su kabından ikiniz yıkansanız, sehvet sehvet üzerine<br />
düser. Aranıza düsmanlık düser. Korkulur ki, talâk ve iftirâka<br />
müncer olur. Yâ Alî! ikiniz de ayakda iken sohbet etmeyiniz<br />
[yaklasmayınız], esekler böyle yapar. Eger çocuk olur ise, dösege<br />
bevl eder. Yâ Alî! Ehlinle bayram geceleri bulusma! Eger<br />
çocuk olur ise altı parmagı veyâ dört parmagı olur. Yâ Alî! Ehlinle<br />
meyve agacı altında bulusma ki, eger çocuk olur ise kâtil<br />
olur, kan dökücü olur. Halka zulm eder. Yâ Alî! Ay ısıgında ehline<br />
yakın olma. Meger bir yerde örtünülmüs olasın. Eger bir<br />
çocuk olursa, fakîrlikden ömür boyu kurtulamaz [emîn olmaz].<br />
Yâ Alî! Ezân ile ikâmet arasında ehline yakın olma ki, eger bir<br />
çocugunuz olur ise, kan dökmege hevesli olur. Yâ Alî! Hanımın<br />
hâmile oldugu zemân abdestsiz ona yakın olma. Eger çocuk<br />
olursa kör gönüllü ve bahîl elli olur.<br />
Yâ Alî! Sa’bânın ortasında, Berât gecesi ehline yakın olma,<br />
eger aranızda bir çocuk olursa, derisinde, tüylerinde ve yüzünde<br />
kötü nisânlar olur. Yâ Alî! Hanımına bacısının [baldızının]<br />
sehvetiyle yakınlık etme ki, eger bir çocuk olursa, hırsız olur ve<br />
halkın felâketi onun eli ile olur. Yâ Alî! Ehline etrâfında dıvâr<br />
olmıyan damda yakın olma ki, eger aranızda bir çocuk olursa,<br />
münâfık ve mürâi, mübtedi’ [bid’at sâhibi] ve kumarbâz olur.<br />
Yâ Alî! Sefere çıkacagın gece ehline yakın olma ki, eger bir çocuk<br />
olursa, malını harâm yerlere harc edici olur. Sonra meâl-i<br />
serîfi (Malını saçıp dagıtanlar, seytânın kardesleridir) âyet-i kerîmesini<br />
okudular. [Isrâ sûresi 27.ci âyet-i kerîmesi.]<br />
Yâ Alî! Üç günlük seferden geldigin gecesi ehline yakınlık<br />
etme. Bir çocuk olursa zâlim olur. Yâ Alî! Pazartesi gecesi ehline<br />
yakınlık edersen, aranızda bir çocuk olursa, hâfız-ı Kur’ân<br />
– 334 –<br />
olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kısmetine râzı olur.<br />
Yâ Alî! Salı gecesi ehline yakınlık edersen, çocuk hâsıl olursa,<br />
mü’min olur ve iyi huylu olur. Rahîm gönüllü [yumusak kalbli],<br />
cömert elli, yalandan, bühtândan ve gıybetden temizlenmis dilli<br />
olur. Yâ Alî! Persembe gecesi ehline yakınlık et ki, eger çocuk<br />
olur ise, hikmeti çok hakîm olur. Ve ilmi çok âlim olur ki,<br />
ilmi ile âmil olur. Persembe günü ögleden evvel ehline yaklassan,<br />
eger aranızda bir çocuk olursa, aslâ seytân ona ölene kadar<br />
yaklasamaz. Dünyâda ve âhıretde selâmetde olur. Eger Cum’a<br />
gecesi ehline yakınlık edersen, bir çocuk olur ise, Kâri-i Kur’ân<br />
olur. Veyâ hatib olur. Veyâ Vâiz olur. Eger Cum’a günü hanımına<br />
yakınlık edersen, bir çocuk olursa, âlim olur. Dindârlıgı<br />
ile ma’rûf ve meshûr olur. Eger Cum’a gecesi isâ [yatsı] nemâzından<br />
bir sâat sonra ehline yakınlık edersen, eger bir çocuk<br />
olursa, ebdallar [velîler] cümlesinden olur. Yâ Alî! Ehline gecenin<br />
evvel sâatinde yakınlık etme ki, eger bir çocuk olursa câdı<br />
ve kâhin olur. Dünyâyı âhıret üzerine tercîh eder. Yâ Alî! Benim<br />
vasıyyetlerimi ezberle ki, Allahü teâlânın izni ile sana fâide<br />
versin.)<br />
Kırkıncı Menâkıb: Diger vasıyyetleri açıklamakdadır.<br />
Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet<br />
buyurmuslardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” beni huzûr-u serîflerine çagırdı. Buyurdular ki: Yâ Alî!<br />
Sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma oldugu gibisin.<br />
Fekat benden sonra Resûl gelmez. Sana vasıyyet ederim,<br />
dinleyip, ezberlersen, sükr edenlerden olursun ve sehîd olursun.<br />
Allahü teâlâ hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve<br />
âlim olarak diriltir.<br />
Yâ Alî! Bil ki mü’minin üç alâmeti olur. Nemâz kılmak, oruc<br />
tutmak ve sadaka vermek. Münâfıkın da üç alâmeti olur. Baskalarının<br />
yanında nemâzın rükû’unu ve sücûdunu [secdesini]<br />
tam yapar. Tenhâda hiçbir rüknü yerine getirmez. Medh etdikleri<br />
zemân seve seve yapar. Allahü teâlâ hazretlerini açıkda çok<br />
zikr eder. Yalnız kalınca Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerini<br />
unutur.<br />
Yâ Alî! Zâlimde de üç alâmet olur: Kendinden asagı olana<br />
kahr eder [baskı yapar]. Kâdir oldugu [gücü yetdigi zemân]<br />
– 335 –<br />
halkın malını zor ile alır. Nereden yiyip, giyindigini hiç incelemez.<br />
Yâ Alî! Kıskançlarda da üç alâmet olur: Herkesin huzûrunda,<br />
karsısındakine yaltaklanır. Gıyâbında onu gıybet eder. Her<br />
kime musîbet erisirse, sevinir. Yâ Alî! Münâfıkda da üç alâmet<br />
olur: Söz söylese yalan söyler. Bir sey va’d etse, va’dinde durmaz.<br />
Yanına emânet koysalar, hıyânet eyler. Yâ Alî! Tenbeller<br />
içinde üç alâmet olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
tâ’atinde tenbellik eder. Kusûrlu amel eder. Ameli zâyi’ olur<br />
[bosa gider]. Nemâzı te’hîr eder. Hattâ vaktini de geçirir.<br />
Yâ Alî! Tevbe eden kimsede üç alâmet olur: Harâmlardan<br />
perhîz eder [kaçınır]. Ilm ögrenmekde gayretli olur. Nasıl ki,<br />
gögüsden [memeden] çıkan sütün geri girme ihtimâli olmadıgı<br />
gibi, günâha bir dahâ geri dönmez. Yâ Alî! Akllı kimsede üç<br />
alâmet olur. Dünyâyı hor, zelîl tutar. Cefâlar çeker. Kıtlık vaktinde<br />
sabr eder.<br />
Yâ Alî! Sabr edende de üç alâmet olur: Kendini ziyâret etmiyenleri<br />
kendisi ziyâret eder. Onu mahrûm edenlere bagısda<br />
bulunur. Kendine zulm edenlere karsı durmaz; karsı koymaz.<br />
Yâ Alî! Ahmak olanın üç nisânı vardır: Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
farzlarında tenbellik eder. Abes sözleri çok söyler. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin mahlûklarına eziyyet eder.<br />
Yâ Alî! Iyi bahtlı olanın üç nisânı vardır: Halâl yir. Kendi<br />
sehrindeki ilm meclisinde hâzır olur. Bes vakt nemâzı imâm ile<br />
kılar.<br />
Yâ Alî! Bedbaht olanda üç nisân vardır: Harâm yir. Ulemâdan<br />
uzak olur. Nemâzını özrsüz yalnız kılar.<br />
Yâ Alî! Iyi isleri olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâya tâatde<br />
acele eder. Harâm etdiklerinden sakınır. Kendine kötülük<br />
eden kimseye iyilik eder.<br />
Yâ Alî! Kötü amelli olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâ ve<br />
tekaddes hazretlerinin emrlerini yapmakda tenbellik eder [gevsek<br />
davranır]. Herkese ziyânı dokunur. Kendisine iyilik edene,<br />
kötülük eder.<br />
– 336 –<br />
Yâ Alî! Sâlih olan kulun üç alâmeti vardır: Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri ile iyi amel islemek için sulh eder. Kendi dînini<br />
ilmi ile kuvvetlendirir. Kendisine ne begenir ise, halka da<br />
onu begenir.<br />
Yâ Alî! Perhîzkâr olanın [sakınan, müttekî olanın] üç nisânı<br />
vardır: Kötüler ile berâber olmakdan kaçınır [sakınır]. Harâma<br />
düsmek korkusundan halâlden sakınır ve yalandan kaçınır.<br />
Yâ Alî! Günâhkârların da üç alâmeti vardır: Islerinde yanılır<br />
ve hatâ eder. Lehv ve la’b ile [oyun ve çalgı ile] mesgûl olur.<br />
Unutkan olur. Yâ Alî! Kara gönüllü olan kimsenin üç nisânı<br />
olur: Za’îflere acımaz. Az nesneye kanâ’at etmez. Va’z ve nasîhat<br />
ona fâide vermez.<br />
Yâ Alî! Sâdık olanın üç nisânı vardır: Ibâdet etmesini gizler.<br />
Mübtelâ oldugu musîbeti gizler.<br />
Yâ Alî! Fâsıkda üç nisân vardır: Fitne ve fesâdı sever. Halka<br />
hastalık ve musîbet ister. Iyi amelden kaçar.<br />
Yâ Alî! Süflî olanın üç nisânı vardır: Akrabâsını azarlar.<br />
Komsularına eziyyet eder. Günâh islemeyi sever. Yâ Alî! Allahü<br />
teâlânın red etdigi kimsenin üç alâmeti vardır: Yalanı çok<br />
söyler. Yalan yere çok yemîn eder. Halka sıkıntı verir, hâcetini<br />
halk üzerine yükler.<br />
Yâ Alî! Âbid olanın üç nisânı vardır: Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerinin ta’zîminden kendi nefsini zelîl tutar, Sehvetlerini<br />
terk eder. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızâsı<br />
için huzûrunda çok durmagı âdet eder.<br />
Yâ Alî! Muhlis olanın üç nisânı vardır: Kâdir olursa [gücü<br />
yeterse] afv eder. Malının zekâtını verir. Sadaka vermegi sever.<br />
Yâ Alî! Bahîlde üç nisân vardır: Açlıkdan korkar. Birsey isteyenden<br />
korkar. Kendine iyilik eden kimseye, içindekinin hilâfına<br />
[aksine] dili ile hayr söyler.<br />
Yâ Alî! Yüreksiz olanın üç nisânı vardır: Korkak olur. Gönlü<br />
[kalbi] katı olur. Havf edici olur. Yâ Alî! Sâbir [sabr edici]<br />
olanın üç nisânı vardır: Tâat etmege sabr eder. Mâ’siyyeti terk<br />
etmege sabr eder. Allahü teâlâ hazretlerinin ahkâmına sabr<br />
eder.<br />
– 337 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:22<br />
Yâ Alî! Senin dostun olanın üç alâmeti vardır: Malını sana<br />
fedâ eder. Nefsini sana fedâ eder. Senin sırrını gizli tutar.<br />
Yâ Alî! Fâcir olanın üç nisânı vardır: Yemîn etmekle ögünür.<br />
Hanımları aldatır. Çok bühtân eder.<br />
Yâ Alî! Kâfirin üç nisânı vardır: Allahü teâlânın dîninde sek<br />
[sübhe] eder. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dostlarını<br />
düsman tutar. Rabbine tâat ve ibâdetden gâfil olur.<br />
Yâ Alî! Rahmetden uzak kılınmıs kulların üç nisânı vardır:<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinin mekrinden<br />
emîn olur. Rahmetinden ümîdsiz olur. Allahü teâlânın Resûlüne<br />
muhâlefeti kendine âdet eder.<br />
Yâ Alî! Afv edilmis kulun üç nisânı vardır: Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ hazretlerinin azâbından korkucu olur. Mekrinden<br />
çekinir. Sırf Allah için yapılmıyan va’z ve nasîhatden çekinir.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhında halkın iyisi<br />
odur ki, herkese menfa’ati olur. Halkın kötüsü odur ki, gönlü<br />
[kalbi] kinli olur. Gammaz ve kötü amelli olur.<br />
Yâ Alî! Halkın en iyisi, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
indinde o kimsedir ki, ömrü uzun olur ve ameli iyi olur.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin indinde en<br />
kötü ve Onun bugz etdigi kimse o kimsedir ki, halk onu hayrlı<br />
zan eder. Onda hiç hayr olmaz. Zâhiri salâh ile süslü, bâtını günâh<br />
ile doludur. Bundan dahâ kötüsü o kimsedir ki, ondan sakınmak<br />
için kendine ikrâm olunur. Bundan dahâ kötüsü zenginlere<br />
ikrâm eder. Fakîrleri hor ve zelîl tutar. Zenginlere çesidli,<br />
renkli ni’metler ile cömertlik eder. Fakîrlere bir parça ekmek<br />
vermez. Bundan dahâ beteri o kimsedir ki, yalnız basına<br />
yiyip, bir kimseye, bir nesne vermez. Bundan da beteri o kimsedir<br />
ki, bir müslimân kardesine dostluk izhâr eder. Sonra onu<br />
helâk eder.<br />
Yâ Alî! Kerâmet, günâhlardan geçmekdir [günâhları terk<br />
etmekdir].<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden korkmanın<br />
aslı, Allahü teâlânın harâm etdigi herseyden sakınmakdır.<br />
– 338 –<br />
Yâ Alî! Dogru söyleyici kimsenin alâmeti, dogru söylemek<br />
âdeti olur. Kızgınlık ânında ve rızâ vaktinde ve hâcet vaktinde<br />
[ihtiyâc ânında] de dogru söyler.<br />
Yâ Alî! Bes sey gönlü öldürür. Çok yimek. Çok uyumak.<br />
Çok konusmak. Çok gülmek. Rızk için çok endîse etmek. Harâm<br />
yimek îmânı za’îfletir, kalbi karartır.<br />
Yâ Alî! Bes sey kalbi katı eder, karartır: Kalb çok kararırsa,<br />
Allahü teâlâ korusun, kâfir olur. Bunlar günâhı bilmez, günâh<br />
isler. Tok oldugu hâlde yemek yimek. Zulm ile mal toplamak.<br />
Nemâzı te’hîr etmek. Sol eli ile yimek ve içmek.<br />
Yâ Alî! Bes sey unutkanlık hâsıl eder: Fâre artıgı yimek.<br />
Kıbleye karsı bevl etmek. Durur hâldeki suya bevl etmek. Kül<br />
üzerine bevl etmek. Harâm ile geçinmek.<br />
Yâ Alî! Bes nesne [sey] gönlü [kalbi] parlatır, münevver<br />
eder: Sûre-i ihlâsı çok okumak. Az yimek. Ilm meclisine hâzır<br />
olmak. Az pismis ekmek yimek. Gece nemâzı kılmak.<br />
Yâ Alî! Bes sey gönlü rûsen eder, aydınlatır, karanlıgını giderir:<br />
Ilm meclisinde oturmak. Elini yetîm basına sürmek. Seher<br />
vaktinde çok istigfâr etmek. Çok yimegi terk etmek. Çok<br />
oruc tutmak.<br />
Yâ Alî! Bes nesne gözün nûrunu artdırır: Kâ’be-i mu’azzamaya<br />
bakmak. Mushaf-ı serîfe bakmak. Anne-babasının yüzüne<br />
bakmak. Âlimin yüzüne bakmak. Akar suya bakmak.<br />
Yâ Alî! Bes nesne kisiyi kocaltır [çökdürür]. Borcu çok olmak.<br />
Çok gamı olmak. Kadının nefesi erkege erismek. Çok koku<br />
sürünmek. Çok balgam gelmek.<br />
Yâ Alî! Cennet kapısında gördüm; yazılmıs. Her kim hevâsına<br />
muhâlefet ederse, Cennet onun yeri olur. Cehennem der<br />
ki: Yâ Rabbî! Beni neden dolayı yaratdın. Allahü teâlâ celle sânühü<br />
buyurdu: (Her bahîl ve mütekebbir için) [Cimri ve kibrli<br />
için]. Cehennem dedi, ben onlar içinim.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rızâsı anne ve<br />
babanın rızâsındadır. Gadabı onların gadabındadır. Yâ Alî! Kâ-<br />
– 339 –<br />
fir de olsa, komsuna ikrâm eyle. Kâfir de olsa müsâfire ikrâm<br />
eyle. Anaya-babaya kâfir de olsalar ikrâm eyle. Dilenciyi kâfir<br />
de olsa red etme.<br />
Yâ Alî! Her kim sübheliden yir, dîni örtülü olur. Gönlü siyâh<br />
olur. Her kim harâm yir ise gönlü [kalbi] ölür ve dîni köhne<br />
olur. Yakîni za’îf olur. Düâsı perdelenir. Ibâdeti az olur.<br />
Yâ Alî! Mücrim olan kul düâ etse, Allahü teâlâ celle sânühü<br />
onun helâkını, istedigi seyde verir ve meleklere emr eder ki, verin<br />
istedigi nesneyi ki, onun helâkı ondadır. Sesini kesin.<br />
Yâ Alî! Allahü teâlâ kullarından bir kula gadab edecek ise,<br />
ona harâm mal nasîb eder. Gadabı çok olunca, bir seytânı onun<br />
üzerine musallat eder ki, onu dünyâda mesgûl eder. Dünyâ isleri<br />
kolaylasır. Dinden uzaklasır. Sonra o kul der ki, Allahü teâlâ<br />
gafûrürrahîmdir.<br />
Yâ Alî! Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulu sever, o kulun<br />
düâsını gecikdirir [te’hîr eder]. Melekler derler, yâ Rabbî bu<br />
mü’min kulun düâsını kabûl eyle. Allahü teâlâ ve tekaddes buyurur<br />
ki, (Bırakın benim kulumu. Siz onun üzerine benden dahâ<br />
çok mu acıyorsunuz. Ben onun düâsını tedarruan severim.<br />
Ve ben alîm ve habîrim.)<br />
Yâ Alî! Bir kisinin ölüm ânında, a’zâları birbirine selâm verir.<br />
Der, esselâmü aleyke. Ben öldüm. Sen de ölsen gerek. Böylece<br />
ak tüy kara tüyüne der; ben öldüm; ya’nî agardım. Sen de<br />
ölürsün.<br />
Yâ Alî! Sâd olup, kahkaha ile gülme ki, Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
böyle olanları sevmez. Dâimâ hüznlü ol ki, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri hüznlü olan kimseleri sever.<br />
Yâ Alî! Her yeni gün olunca, o yeni gün, ey insan oglu ben<br />
senin yeni gününüm. Ben senin üzerine sâhidim. Bak, ne istersin.<br />
Her gece olunca, gece de böyle söyler. Gündüz ile ve gece<br />
ile sohbeti iyi yap.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin fadlından halâli<br />
taleb et ki, halâl taleb etmek mü’minler üzerine farzdır.<br />
Yâ Alî! Abdest aldıkdan sonra Innâenzelnâ [Kadr] sûresini<br />
– 340 –<br />
okumakdan geri kalmıyasın. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
herbir abdestde sana ellibin senelik abdest sevâbı verir.<br />
Yâ Alî! Her kim ayaklarını yıkadıkdan sonra, bana salevât<br />
verse, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, onun bütün üzüntülerini<br />
giderir, ferâhlandırır, düâları müstecâb olur.<br />
Yâ Alî! Tehâretlenince, yeniden su al ve önüne sür ve sonra,<br />
(Sübhâneke Allahümme ve bi hamdike eshedü en lâ ilâhe illâ<br />
ente vahdeke lâ serîke leke estagfiruke ve etübü ileyke.) oku.<br />
Sonra yüzünü bir tarafına çevir ve söyle söyle: (Ve eshedü enne<br />
Muhammeden abdüke ve Resûlüke). Her kim böyle yaparsa,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onun günâhlarını az veyâ<br />
çok olsun, afv eder.<br />
Yâ Alî! Her kim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini fecr<br />
tulû’ etmezden evvel ve gün dogmazdan evvel zikr ederse, Allahü<br />
teâlâ, onun Cehennemde azâb olunmasına râzı olmaz.<br />
Onun günâhları yedi kat gökdeki yıldızlar adedince olur ise de<br />
azâb etmezler. Yâ Alî! Sabâh nemâzını cemâ’at ile kılasın. Günes<br />
dogup, yükselinceye kadar yerinde otur. Sonra iki rek’at<br />
nemâz kıl ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, sana bir hac<br />
ve ömre sevâbı verir. Köle azâd etmek sevâbı ve bin dinâr fîsebîlillah<br />
sadaka etmisce sevâb verir.<br />
Yâ Alî! Hazarda ve seferde Duhâ nemâzına devâm et ki, kıyâmet<br />
günü oldugu zemân, bir nidâ edici Cennetin serefeleri<br />
üzerinden nidâ eder ki, nerededir o kimseler ki, duhâ nemâzını<br />
kılarlar idi. Duhâ kapısından varıp, selâmetle ve emân ile Cennete<br />
girsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri Duhâ nemâzını<br />
emr etmedigi hiçbir Peygamber göndermedi [ya’nî her Peygambere<br />
emr etmisdir].<br />
Yâ Alî! Her kim Cum’a günü gusl ederse, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ onun günâhlarını afv eder. Bu Cum’adan gelecek<br />
Cum’aya kadar pürnûr olur. Kabrde ve mîzânda agırlık olur.<br />
Yâ Alî! Kulların sevgilisi, Allahü teâlâ hazretlerine o kuldur ki,<br />
secdede, (Yâ Rabbî! Ben nefsime zulm etdim. Beni afv et! Zîrâ<br />
günâhları ancak sen afv edersin.) der. Yâ Alî! Serâb içen ile<br />
dostluk etme. O mel’ûndur. Zekât vermiyen kimse ile arkadaslık<br />
etme. O Allahü teâlânın düsmanıdır. Fâiz yiyen ile arkadas-<br />
– 341 –<br />
lık etme ki, o Allahü teâlâ hazretleri ile muhârebe eder.<br />
Kur’ân-ı kerîmde bu bildirilmisdir. [Bekara sûresi 279.cu âyet-i<br />
kerîmesinde meâlen]; (Eger fâizi terk etmezseniz, Allaha ve<br />
Peygambere karsı harbe girmis olursunuz...) buyurulmusdur.<br />
Yâ Alî! Düâ ederken veyâ Kur’ân-ı azîm-üs-sân tilâvet<br />
ederken sesini çok yükseltme. Çünki, nemâz kılanların nemâzlarını<br />
fesâda verirsin. Yâ Alî! Nemâz vakti gelince nemâzını<br />
kıl. Çünki seytân seni mesgûl eder. Bir hayrlı ise niyyet etdigin<br />
zemân, hemen o isi yap. Çünki, seytân seni o hayrlı isden men’<br />
eder.<br />
Yâ Alî! Her kim ücret ile bir isçi tutar; ücretini temâm vermezse,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onun tâatlarını mahv<br />
eder. Ben onun kıyâmet gününde hasmı olurum.<br />
Yâ Alî! Cebrâîl aleyhisselâm, âdem oglu olup da, yedi is isleseydim,<br />
diye temennî etmisdir. Bes vakt nemâzı cemâ’at ile<br />
kılsaydım. Âlimler ile otursaydım. Hastaları sorsaydım. Cenâze<br />
nemâzını kılsaydım. Su dagıtsaydım. Dargın olan iki kimseyi<br />
barıstırsaydım. Yetîmlere sefkat etseydim. Yâ Alî! Sen de bunun<br />
üzerine hırslı ol.<br />
Yâ Alî! Yetîm agladıgı zemân Ars-ı mecid titrer. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur ki, yâ Cebrâîl, bu yetîmi<br />
aglatanın yerini Cehennemde bul! Ben de onu aglatayım. Her<br />
kim ki onu sevindirir ve güldürür. Onun Cennetde yerini genis<br />
et ki, ben onu sevindireyim ve güldüreyim.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Âdem oglunun<br />
bedeninde dilden iyi birsey halk etmemisdir. Onun ile Cennete<br />
girer. Ve onun ile Cehenneme girer. Onu zindâna koy ki, yırtıcı<br />
hayvân gibidir.<br />
Yâ Alî! Eyyâm-ı beyd orucuna devâm et ki, ayın onüçüncü,<br />
ondördüncü, onbesinci günleridir. Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretleri bu günlerde oruc tutanların yüzlerini beyâz eder. O<br />
sene temâmen oruc tutmus gibi olur.<br />
Yâ Alî! Her kim ilmsiz ibâdet ederse, zararı fâidesinden çok<br />
olur. Onun misâli o a’mâ gibi olur ki, bir sahrâya delîlsiz gider.<br />
O kadar dolasır ki, kendini dikenlik arasında bulur.<br />
– 342 –<br />
Yâ Alî! Her kim her gün yirmibes kerre (Estagfirullahe lî ve<br />
li vâlideyye veli-cemî’il mü’minîne vel mü’minât vel müslimîne<br />
vel müslimâti innehû mu’cîbüt de’avât) derse, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ o kimseyi kendi dostlarından yazar.<br />
Yâ Alî! Her kim her gün on kerre (Lâ ilâhe illallahü kable<br />
külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü ba’de külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü<br />
yebka rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü küllü ehadin) derse,<br />
göklerde hiçbir melek kalmaz; illâ ona bin kerre istigfâr ederler.<br />
Yâ Alî! Her kim hergün yirmibir kerre (Allahümme bârik lî<br />
fil-mevti ve fî mâ ba’det mevti) derse, Allahü teâlâ ve tekaddes<br />
hazretlerinin ona dünyâda verdigi ni’metleri hesâbsızdır.<br />
Yâ Alî! Her gün on kerre (Elhamdülillah kable külli ehadin<br />
ve elhamdülillahi ba’de külli ehadin velhamdülillah yebka rabbünâ<br />
yefnâ küllü ehadin velhamdülillahi alâ külli hâlin) derse,<br />
Allahü teâlâ ve azze ve celle o kimseyi büyük günâhı olsa da afv<br />
eder.<br />
Yâ Alî! Her kim benim üzerime her bir gün ve her bir gecede<br />
yüz kerre salevât getirse, ona sefâ’at etmek, büyük günâhı<br />
olsa da, bana vâcib olur. Bu cümlede bütün müslimânlara nasîhat<br />
vardır.<br />
Yâ Alî! Gece nemâzı kıl! Bir koyun sagacak mikdârı zemân<br />
kadar da olsa, gecede iki rek’at nemâz gündüzleri bin rek’at nemâzdan<br />
fazîletlidir. Geceleri nemâz kılanların yüzleri, gündüzün<br />
bütün insanların yüzlerinden güzel olur.<br />
Yâ Alî! Hiçbir müslimâna la’net etme. Hiçbir hayvana la’net<br />
etme. La’net sana geri döner. Yâ Alî! Her kim Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretlerinin ni’metlerine sükr ederse, belâlarına sabr<br />
ederse, günâhlarına istigfâr ederse, hangi kapıdan isterse Cennete<br />
girer.<br />
Yâ Alî! Çok uyumak gönlü öldürür. Pismânlıgı, unutkanlıgı<br />
artdırır. Çok gülmek gönlü [kalbi] öldürür. Vakârı giderir. Çok<br />
günâh islemek kalbi, gönlü siyâhlasdırır. Pismânlık verir.<br />
Yâ Alî! Her kim dünyâyı ihtiyâcı kadar taleb ederse, Sırat<br />
üzerinden simsek gibi geçer. Allahü teâlâ ve tekaddes ondan<br />
– 343 –<br />
râzı olur. Her kim dünyâyı isteyip ve harâmlardan çok mal toplarsa,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine mülâki oldugunda,<br />
Allahü teâlâ hazretlerini gadablı bulur.<br />
Yâ Alî! Her kim bir müslimâna, temiz düsünce ve hulûs-i<br />
kalb ile yiyecek verirse, Allahü teâlâ o kimseye bin hasene [sevâb]<br />
verir, bin günâhını afv eder.<br />
Yâ Alî! Mazlûmun inkisârından [kalbinin kırılmasından] sakın<br />
ki, Allahü teâlâ onun beddüâsını, kâfir de olsa kabûl eder.<br />
Yâ Alî! Borcu az et, râhat olursun. Borç din harâblıgıdır.<br />
Gündüz zelîl, hakîrdir. Gece gam ve gussalıdır.<br />
Yâ Alî! Her kim Cum’a gecesi Sûre-i Bekarayı okur ise, o<br />
kimse yedinci gökden, yedinci yere kadar pürnûr olur. Her kim<br />
sûre-i Duhânı okur ise, isledigi ve isliyecegi günâhları afv eder.<br />
Yâ Alî! Her kim Vessemâ’i vet Târik sûresini yatdıgı vaktde<br />
okur ise, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, gökde olan<br />
yıldızlar adedince hasene [sevâb] verir.<br />
Yâ Alî! Uyumak istedigin zemân istigfâr söyle. (Sübhânallahi<br />
velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber ve lâ havle<br />
ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm.) oku ve (Kul hüvallahü<br />
ehad) sûresini çok oku ki, o Kur’ân-ı azîmin ısıgıdır. Senin üzerine<br />
okumak vazîfe olsun Âyet-el kürsîyi ki, bir harfinde bin bereket<br />
ve bin rahmet vardır. Her kim Sûre-i Mülkü yatacagı vakt<br />
okuyup, (Allahümme a’sımnî bil islâmi kâimen ve a’sımnî bil islâmi,<br />
râkıden ve lâ tüsemmitnî adüvven ve lâ hâsiden, Allahümme<br />
innî e’ûzü bike min serri nefsî ve min serri külli dâbbetin ente<br />
âhızün binâsiyetiha ve es’elüke minel hayri küllihî.) der ise,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri cin ve ins serrinden ve her<br />
yaratılmısın serrinden onu muhâfaza eder. Yâ Alî! Sûre-i Hasrı<br />
oku. Dünyâ ve âhıret serrinden muhâfaza eder.<br />
Yâ Alî! Zeytin yagını yi ve kendini onunla yagla. Sana bir<br />
üzüntü erisir ise, (Sübhâneke rabbî lâ ilâhe illâ ente aleyke tevekkeltü<br />
ve ente rabbül arsil azîm) oku. O düâyı oku ki, Cebrâîl<br />
aleyhisselâm bana ta’lîm etmisdir: (Allahümme innî es’elüke<br />
afve vel âfiyete fiddîni veddünyâ vel âhırete).<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini, gam ve gussa<br />
– 344 –<br />
vaktinde zikr et ve (Yâ hayyü yâ kayyümü yâ lâ ilâhe illâ ente<br />
rahmetike estegîsü fagfirli ve eslihlî se’nî ve ferric hemmî) söyle.<br />
Yâ Alî! Yemege tuz ile basla. Sonunda da tuz ile bitir. Tuz,<br />
ölüm hâric, yetmis derde devâdır. Yemeklere çörek otu koy. O<br />
da ölüm hâric, her derde devâdır.<br />
Yâ Alî! Yeni ayı görünce tehlîl ve tekbîr getir ve (Lâ ilâhe<br />
illallahü vallahü ekber ve a’zîm ve ekdar ve e’ûzü mimmâ ehâfü<br />
ve ühâzirû) oku.<br />
Yâ Alî! Bir kimseden bir hâcet isteyecegin zemân Âyet-el<br />
kürsî oku; sag ayagını ileri koy. Yâ Alî! Yedi kimse benim ümmetimden<br />
Cennete girerler: 1– Tevbe eden yigit [genç]. 2– Sadakayı<br />
gizli veren kimse. 3– Harâmı terk eden ve Duhâ nemâzını<br />
kılan kimse. 4– Malının gitmesine râzı olup, imâm ile bir vakt<br />
nemâzının gitmesine râzı olmayan kimse. 5– Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerinin havfından [korkusundan] gözleri yas ile dolan<br />
kimse. 6– Ulemâ-ilhak ile oturan kimse. 7– Bir mü’mine muhabbet<br />
eden ve Allahü teâlâ için ikrâm eden kimse.<br />
Yâ Alî! Bir kimsenin üzerinden, ülemâ meclisinde oturmadan<br />
kırk gün geçse, onun gönlü [kalbi] kararır. Büyük günâh isler.<br />
Zîrâ ilm gönlü diri tutar. Ilmsiz ibâdet olmaz.<br />
Yâ Alî! Her kimin vera’ı olmasa, günâh islemekden men’ olmaz.<br />
Ona, yerin altı, yerin üzerinden iyidir. Ya’nî îmânın yeri<br />
belli olmadıgından, kabrde durması dahâ iyidir.<br />
Yâ Alî! Bir nesneyi pisirmek istersen, iyi pisir. Yidigin vakt<br />
çok çigne. Yagmur yagarken düâ et. Kâfirler ile ceng oldugu<br />
vakt, Kur’ân-ı azîm-üs-sân kırâet olundugu vakt ve farz nemâzından<br />
sonra düâ et.<br />
Yâ Alî! Cehennemde demirden bir degirmen vardır. O,<br />
Kur’ân-ı kerîmi okudukları ve âlim oldukları hâlde mücrim<br />
olanların basını ögütür. Yâ Alî! Hak ile hükm et ki, her cevr<br />
edici hâkim için, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda<br />
azâbdan bir zincir olur ki, uzunlugu yetmis arsındır. Eger<br />
ondan bir arsınını, bir yüksek dagın basına koysalar, temâmı yanıp,<br />
kül olur.<br />
– 345 –<br />
Yâ Alî! Yakın zemânda benim ümmetimden râfizîler çıkar.<br />
Her kim benim Eshâbıma çirkin söylerse, seb’ ederse [kötüler<br />
ise], onun boynunu vur ki, bu ümmetin yehûdîsidir.<br />
Yâ Alî! Her kim bir a’mânın elini tutarsa, Allahü teâlâ onun<br />
yüzbin günâhını afv eder. Sol elini sag elin ile tut.<br />
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ bir kimseye bir sâlihâ ve<br />
mutî’a hanım verip, onun gönlünü hos tutması ve imâm ile nemâz<br />
kılması ve komsuları kendinden râzı olması, Allahü teâlânın<br />
ona ikrâmındandır. Yâ Alî! Melekler istigfâr ederler o kimseye<br />
ki, onun evinde bal olur, zeytin olur ve çörek otu olur. Içinde<br />
sûret [canlı resmi] olan, serâb olan, köpek olan, ana-babaya<br />
âsî olunan ve hiç müsâfir gelmiyen eve [rahmet] melekleri hiç<br />
girmezler. Sefere veyâ cenge giderken Sûre-i Yasîni oku. On<br />
kerre innâ enzelnâ [Kadr] sûresini oku, Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretleri düsmanların serrinden emîn eder.<br />
Yâ Alî! Bir zâlimden korkar isen, (Yâ ilâhe, Cebrâîle ve Isrâfîle<br />
ve Mikâîle ve Azrâîle ve yâ ilâhe Ibrâhîme ve Ismâîle ve<br />
Ishaka ve münzelit Tevrâti vel Incîli vez Zebûri vel Fürkân,<br />
Kün lî, câren min fülanibni Fülân, min kezâ ve kezâ) söyle. Sefer<br />
edecegin zemân, (Yâ erda Âmentü birabbî ve rabbiki Allahüllezî<br />
lâ ilâhe illâhüvellezî halakanî ve halekaki e’ûzü billâhi<br />
min serri ki ve min serri mâ yedübbü aleyki. Ve min serri külli<br />
üsûdin ve esedin. Ve min serri vâlidin ve mâ veledin) söyle.<br />
Yâ Alî! Sana bir katılık erisdigi zemân, (Allahümme innî<br />
es’elüke bi hakkı Muhammedin ve âli Muhammedin illâ necîtenî)<br />
söyle.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” dedi ki, yâ Resûlallah!<br />
Senin âlin kimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki, her takî ve nakî [harâmlardan sakınan<br />
temiz müslimânlar] benim âlimdir. Bir köye sunu demeyince de<br />
girme: (Allahümme innî es’elüke hayreha ve hayra men bihâ ve<br />
e’ûzü bike min serrihâ ve serri men bihâ).<br />
Ta’âmı üç parmagın ile yi ki, seytân iki parmagı ile yir. Hiç<br />
kimsenin yüzüne tokat vurma. Hayvanın dahî yüzüne vurma.<br />
Rü’yânı meger dostun da olsa, söyleme.<br />
– 346 –<br />
Yâ Alî! Benim vasıyyetimi hıfz et. Nasıl ki ben Cebrâîl aleyhisselâmdan,<br />
O Rabbül âlemînden sübhânehü ve teâlâ hıfz etdi.<br />
Yâ Alî! Sana bu vasıyyetde evvelin ve âhırin ilmini verdim.<br />
Her kim ki bunun ile amel eylerse, dünyâda ve âhıretde selâmet<br />
üzere olur.<br />
Kırkbirinci Menâkıb: Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
fazîletleri hakkında bildirilen menkıbedir. Gazâlardan birinde<br />
alınan ganîmeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
hazretleri arasında taksim edip, herbir gâziye bir pay<br />
verdiler. Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerine iki pay verdiler.<br />
Islâm askeri arasında, kendi dâmâdı ve amcaogluna meyl<br />
edip, iki pay verdi diye konusmalar oldu. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların bu sözlerini isitip, minbere<br />
çıkdı. Hamd ve salevâtdan sonra, buyurdular ki, yâ islâm<br />
askeri. Hiç bildiniz mi ki, bu küffâr askerini kim susdurdu. Kim<br />
vurdu ki, düsman behâdırlarının yürekleri titredi. O nâranın<br />
heybetinden, canları bedenlerinde kurudu. O kim idi. Dediler<br />
ki, yâ Resûlallah! Gördük bir merd ki, yesil sarık basında. Ablak<br />
ata binmis ve yüzünü sarmıs. Her nâra vurusunda, dag titredi.<br />
Hamle ederdi; yer debrenirdi. Kılınç çekerdi, havada simsek<br />
çakardı. Darbe vurdugunda, havayı buhâr kaplardı. Kılınç vuranı<br />
görmez idik. Ammâ düsmanın bas, el ve ayagını görürdük.<br />
Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (O Cebrâîl aleyhisselâm idi ki, bu cengi yapdı ve<br />
kâfirleri yerle bir etdi ve geri döndü ve dedi ki: (Yâ Muhammed!<br />
Benim hissemi Alî bin Ebî Tâlibe ver.) Iki hissenin birisi<br />
kendi nasîbidir. Ve birisi Cebrâîlindir. Ta’n etmeyiniz ki, bir<br />
kimseye iki hisse vermem ve kimseye meyl etmem.)<br />
Kırkikinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Alî! Müjde olsun ki, sana<br />
kıyâmet gününde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ Cennet hazînedârına<br />
emr eyler. Her kim Cennete girerse, yâ Alî, senden sened<br />
almayınca, hazret-i Rıdvân Cennete koymaz. Yâ Alî, sen<br />
de kimden râzı isen, sened verirsin, Cennete girer. Kimden ki<br />
râzı degil isen, sened vermezsin, Cennete giremez.)<br />
Hattâ bir gün yolda giderken, hazret-i Alî, hazret-i Ebû<br />
– 347 –<br />
Bekr “radıyallahü teâlâ anhümâ” ile bulusdular. Hazret-i Ebû<br />
Bekr, hazret-i Alîye latîfe yolu ile buyurdular ki: Yâ Alî! Senden<br />
sened olmayınca Cennete girilmez. O zemânda bana sened<br />
verir misin. Hazret-i Alî buyurdular ki, gerçek buyurursun. Lâkin,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden<br />
isitdim; yâ Sıddîk! Hazretinize danısmayınca bir ferde sened<br />
vermem. O takdîrce, cenâbınız bizim üzerimize nâzır gibi<br />
olursunuz. Bizim senedimize ne ihtiyâcınız olur. Belki biz size<br />
mürâce’at ederiz, deyip, birbiriyle latîfe eyleyip, muhabbet ile,<br />
herbiri yollarına müteveccih oldular.<br />
Kırküçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin gazâlarından bir gazâda kâfirler ile karsılasıldı.<br />
Kâfir askerlerinden bir kâfir, meydâna at sürüp, er diledi.<br />
Her kim karsısına vardı ise, sehîd etdi. Mü’minlerden meydâna<br />
çıkanı sehîd etdigi için, artık meydâna kimse çıkmadı. O<br />
kâfir de, kimse meydâna çıkmadıgı için, magrûr olup, ileri at<br />
sürüp, islâm askerine karsı, yüksek ses ile bagırıp, dedi ki: Yâ<br />
Muhammed! Bana er gönder, dögüselim, ne durursun, senin<br />
yanında bu denli cihângir behâdırlar vardır. Niçin göndermezsin.<br />
Çünki onlar meydâna gelmege korkarlar. (Hâsâ, Eshâb-ı<br />
güzîn ondan korkmazlardı. Lâkin hikmeti ne idi.) Dedi, bârî<br />
amcan oglu Alîyi gönder. Gelsin, erlik nice olur, göstereyim.<br />
Hemen sâh-ı merdân, sîr-i yezdân Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kâfirin sesini isitdi. Durdugu yerde arslanlar gibi<br />
kükredi. Eshâbdan birisini Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîflerine gönderdi. O kâfirin<br />
bulundugu meydâna girmege izn taleb etdi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Var Alîyi<br />
benim yanıma getir.) O Eshâb da varıp, hazret-i Alîyi getirdi.<br />
Huzûr-u serîflerine geldikde buyurdu ki: (Yâ Alî! O kâfirle<br />
ceng etmek ister misin!) Hazret-i Alî dedi ki: Yâ Habîb-i rabbil’âlemîn!<br />
Senin dînin ugruna cânım fedâdır. Ümmîd ederim<br />
ki, icâzet verip, himmet buyurasınız ki, varıp, o kâfirin serrini<br />
müslimânların üzerinden def’ edeyim. Hazret-i Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” eline yapısıp, buyurdu ki; (Yâ Alî! Seni, yerleri ve<br />
gökleri yaratan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ısmarladım.)<br />
Bunu isiten Alî “radıyallahü anh”, yaydan ok çıkar gibi,<br />
– 348 –<br />
o kâfire karsı at sürüp, yüksek sesle nâra atıp, haykırdı ki, kıyâmet<br />
kopdu sandılar. Kâfirler sonbehâr yapragı gibi titreyip,<br />
yere düsdülür. Nice nice kâfirlerin ödü patlayıp, cânı Cehenneme<br />
gitdi. O kâfir de meydân ortasında, kurulup dururken, hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yetisip, karsısına geldikde, dedi<br />
ki, yâ mel’ûn! Îmâna gel! Yoksa sen bilirsin. O kâfir de ceng<br />
istedi. Aralarında birkaç hamle geçdikden sonra, yine islâma<br />
da’vet eyledi. Gördü ki, kâbiliyyet yokdur. Bir darbe ile atından<br />
yere düsürüp ve gögsünün üzerine çıkıp, kılıncını bogazı<br />
üzerine koydu. Yine dîne da’vet eyledi. O kâfir gördü ki, hiç<br />
kurtulus yokdur. Agız dolusu pis tükrügünü Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” mubârek yüzlerine bosaltdı.<br />
Tükrük yüzüne gelince üzerinden kalkıp, kılıncını kınına<br />
koydu. O kâfir de ayaga kalkıp, dedi ki, yâ Alî! Evvelden<br />
sen beni ve ben seni bilmez iken, bana emân vermeyip, beni<br />
helâk etmek ister iken, ben cânımın acısından böyle is isledim.<br />
Dahâ çok gadab edip, beni helâk etmen lâzım ve vâcib iken,<br />
üzerimden kalkıp, kılıncı kınına koymakdan maksadın nedir,<br />
bana bildir, dedi. Sâh-ı merdân Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, sana o mühleti vermeyip, helâk etmek<br />
istemem dîn-i islâm gayretine ve Allahü teâlâ ve tekaddes askına<br />
idi. Sonra sen böyle edince, nefsime güç geldi. Korkdum<br />
ki, seni katl edersem, nefsimin arzûsu ile etmis olurum. O sebeble<br />
seni elimden bırakdım. O kâfir dedi ki, bu hâlis niyyet ve<br />
bu fütüvvet sizde vardır. Dîniniz hak dindir. Bana îmânı telkîn<br />
eyle. Îmâna geleyim. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ona<br />
kelime-i sehâdet telkîn edip, müslimân oldu. O gün o pehlivânın<br />
îmâna gelmesi ile yetmis behâdır pehlivân îmâna geldi. O<br />
pehlivân hazret-i Alînin mubârek ayaklarına bas koyup, hizmet-<br />
i serîflerinden ayrılmadı.<br />
Kırkdördüncü Menâkıb: Bir gün sabâh nemâzı vaktinde,<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” mescide giderken, yolda<br />
bir ihtiyâra rast geldi. Ihtiyârın ak sakalına hurmet edip, önüne<br />
geçmeyip, âheste âheste ardınca giderdi. Mescid kapısına vardıkda<br />
ihtiyâr içeri girmeyip, gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” anladı ki hıristiyân imis. Mescidde Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rükû’da buldu. Günesin<br />
dogma zemânı yaklasmıs idi. Cemâ’ate uyup, nemâzı kıl-<br />
– 349 –<br />
dılar. Nemâzdan sonra, Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden sordular ki: Yâ Resûlallah! Birinci<br />
rükû’da âdet-i serîfinizden ziyâde durdunuz. O kadar ki, günesin<br />
dogması yaklasdı. Lutf edip, sebebini beyân ediniz. O Server-<br />
i Enbiyâ hazretleri buyurdular ki, (Âdet mikdârı rükû’ tesbîhini<br />
edâ etdikden sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma<br />
kalkmak istedigimde, Cebrâîl aleyhisselâm sidret-ül<br />
müntehâdan sür’atle gelip, kanadı ile arkamı basıp, bası ile basımı<br />
tutup, kalkmama engel oldu. Bundan baska, hikmetinin ne<br />
oldugunu ben de bilmiyorum) buyurdular. Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ azze sânühü hazretleri hazret-i Cebrâîle emr eyledi ki,<br />
var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın. O sâat<br />
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Habîbullahın huzûruna gelip,<br />
haber verdi ve dedi ki: yâ Resûlallah! Mubârek basınızı rükû’dan<br />
kaldırmak istediginiz zemân, Allahü teâlâ bana emr etdi<br />
ki, var Habîbimin arkasını tut; rükû’dan kalkmasın ki, benim<br />
kulum Alî, yolda, bir ak sakallı ihtiyârın, sakalına hurmet edip,<br />
âheste yürümekle, cemâ’at sevâbından mahrûm kalıyor. Kalmasın,<br />
Habîbime erissin. Iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olsun.<br />
Ben de geldim, Sultânımı rükû’da tutdum ve Alî geldi. Hak<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükû’da tutmaga gönderdigi<br />
zemân kardesim Isrâfîli de günesi tutmaga gönderdi ki,<br />
çabuk dogmasın ve hazret-i Alî size erisinceye kadar eglesin.<br />
Iste hikmeti budur. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri bu haberi Eshâb-ı kirâm hazretlerine nakl<br />
buyurdular. Hepsi vâkıf oldular ki, hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Rabbil’âlemîn dergâhında hürmeti ve izzeti ne mertebe<br />
imis ve yaslılara hürmet etmek fazîletine de bundan hissedâr<br />
oldular. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hakkında, sî’î ve râfizî<br />
ve Ca’ferî ve Ismâîlî gibi fırak-ı dâllenin bildirdigi pek-çok uydurma<br />
menkıbeler de vardır. [(Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-<br />
ı Kirâm) kitâblarını okuyunuz!]<br />
Kırkbesinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
gazâya gitmisdi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, feth müyesser<br />
edip, çesidli ganîmetler ile, yüz akı ile, sag ve sâlim döndü.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile<br />
bulusdukda, huzûr-ı serîflerine gazâ malından bir kese altın ge-<br />
– 350 –<br />
tirdi. Server-i âlem o altınları, taksîm etdi. Hazret-i Alîye ancak,<br />
o altınlardan üç dâne verdi. Insanlık îcâbı, hazret-i Alînin<br />
hâtırlarına, Sultân-ı kâinât benim ne mertebe ihtiyâcım oldugunu<br />
bilir, diye biraz üzüntü hâsıl oldu. O hüzün ile se’âdethânelerine<br />
geldi. Gece rü’yâda gördü ki, kıyâmet kopmus. Bütün<br />
herkesi arasat meydânında hesâb için habs etmisler. Hazret-i<br />
Alîye “kerremallahü vecheh”, yâ Alî! Sen de üç altının hesâbını<br />
ver, dediler. Öyle bir harâret ve ızdırâb kapladı ki, beyni kaynardı.<br />
Bu ızdırâbdan sıkılıp, birkaç adım döseginden dısarı atladı.<br />
Suçunu bilip, tevbe ve istigfâra mecbûr oldu. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âsitâne-i<br />
se’âdetlerine [evlerine] varıp, ayaklarına yüz sürdükde, Fahr-i<br />
âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Aliyyül mürtedâ<br />
“kerremallahü vecheh” hazretlerini bu hâl ile gördükde,<br />
tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! Üç altının hesâbını vermekde,<br />
bu seklde zahmet çekdin. Dahâ ziyâde olsa idi, hâlin nice<br />
olurdu. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh”, elbette<br />
bu menkıbede anlatılandan dahâ yüksekdir.<br />
Kırkaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden önce, Arabistâna<br />
bir pehlivân gelmisdi. Anter adlı bir dilâver, gürbüz pehlivân<br />
idi. Fahr-i âlemin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı serîflerine<br />
gelinceye kadar böyle bir pehlivân gelmemisdi. Ibrâhîm<br />
aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Bedi’üzzemân, Kâsım,<br />
Âlemsâh gibi ogulları vardı. Bu kıssayı hazret-i Hamza “radıyallahü<br />
anh” hazretlerine isnâd ederler. Ya’nî bunlar hazret-i<br />
Hamzanın ogullarıdır, derler. Nihâyet Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur ki, (Medh edecekseniz,<br />
benim amcam Hamzayı medh ediniz!). Kıssa kitâblarını te’lîf<br />
edenler, bu hadîs-i serîfi sened olarak alıp, Antere, hazret-i<br />
Hamzadır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler. Gâyet kuvvetli, behâdır<br />
pehlivân idi. Zemân-ı serîflerinde, hazret-i Hamzanın<br />
karsısına çıkacak bir pehlivân yok idi. Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretleri bir al at vermisdi. Adına Eskâr derlerdi. O asrda<br />
ondan güzel at yok idi. O, zemânın sâhib kırânı idi. Hazret-i<br />
Hamza hazret-i Ibrâhîm aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Hazret-<br />
i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin<br />
amcası idi. Gâyet riâyet edip, severdi. Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
– 351 –<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de hazret-i Hamzayı severdi.<br />
Vahy nâzil oldukda, dîn-i islâm ile müserref oldular. Dâimâ Eskâr<br />
adındaki atına binerdi. Mubârek arkasını [sırtını] kimse yere<br />
getirememis idi. Hattâ ilk önce Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin emr-i serîfi ile kan döken<br />
hazret-i Hamza olmusdur. Uhud gazâsında sehîd olmusdur.<br />
Server-i kâinât aleyhi ekmelüttehiyyât, Ona (Reîs-üs sühedâ)<br />
diye zikr etmisdir. Menkıbelerinin nihâyeti yokdur.<br />
Sözümüze dönelim: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında Anterin erligini ve<br />
dilâverligini, boyunu-posunu ve yapdıgı gazâları anlatdılar.<br />
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” orada<br />
hâzır idi. Anterin evsâfını, kulagı ile isitince, Antere âsık oldu.<br />
Kalbinden geçirdi ki, ne olaydı Anteri, silâhı ve atı ile görüp,<br />
konusaydım. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, nübüvvet nûru ile, kalbinden<br />
geçeni bilip, buyurdular ki, (Yâ Alî! Anteri görmek istersen, falan<br />
dereye var. Yâ Anter, bana gel diye, çagır!) Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” o dereye varıp, seslendi, yâ Anter, beri<br />
gel. O dereden ve etrâfında olan daglardan ve düzlüklerden,<br />
birçok, hesâbsız sesler geldi ki, lebbeyk, lebbeyk [buyur] yâ Alî,<br />
hangimizi istersin, diyorlardı. Sasırdı. Ne yapacagını bilemedi.<br />
Gaybdan bir ses geldi ki, yâ Alî! Birçok Anter dünyâya gelip,<br />
toprak içinde yatarlar. Onu anası ve babası ismi ile çagır. Tekrâr<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” filan oglu Anter deyip,<br />
çagırdıkda, Anter bütün silâhlarını kusanmıs olarak, Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin emri ile, hazret-i Alînin huzûr-ı serîflerine<br />
gelip, selâm verdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” esedullah<br />
iken, erlikde ve behâdırlakda esi ve benzeri yok iken, Anterin<br />
boy, pos, heybet ve selâbetini müsâhede etdikde, kalb-i serîflerine<br />
bir korku geldi. Kâdir-i mutlak olan Allahü teâlâyı tenzîh<br />
ve takdîs, tekbîr ve tesbîh etdi.<br />
Kırkyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben ilmin sehriyim. Alî kapısıdır.)<br />
Hâricîler bu hadîs-i serîf için, Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerine hased etdiler. Hattâ hâricîlerin büyüklerinden on<br />
kimse, dediler, biz hazret-i Alîden “kerremallahü vecheh” hepimiz<br />
bir mes’eleyi ayrı ayrı soralım. Eger herbirimize ayrı ayrı<br />
– 352 –<br />
cevâb verirse, biliriz, âlimdir, ve fâdıldır. O on kisi hazret-i Alînin<br />
“radıyallahü teâlâ anh” huzûr-u serîflerine varıp, birisi sordu:<br />
Yâ Alî! Ilm mi efdaldir, mal mı efdaldir. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” se’âdetle buyurdular ki, ilm efdaldir. Bunlar<br />
dediler ki: Ne delîl ile söylersin. Hazret-i Alî buyurdu ki, ilm<br />
Enbiyâdan mîrâsdır. Mal Kârûndan ve Fir’avndan ve Hâmândan<br />
mîrâsdır. Bir baskası [ikincisi] süâl etdi ki; ilm mi efdaldir,<br />
mal mı. Hazret-i Alî cevâb buyurdu ki: Ilm maldan efdaldir. Zîrâ<br />
ilm, sâhibini saklar. Malı, sâhibi saklar. Biri de [üçüncüsü],<br />
onlar gibi sordu: Hazret-i Alî cevâb verdi ki, ilm efdaldir. Zîrâ,<br />
mal sâhibinin düsmanı çokdur. Ilm sâhibinin dostu çokdur. Biri<br />
de [dördüncü] aynı seklde süâl etdi. Hazret-i Alî cevâb verdi.<br />
Ilm efdaldir. Zîrâ malı tasarruf etseler eksilir. Ilmi tasarruf etseler<br />
artar [ziyâde olur]. Birisi [besinci]de aynı seklde süâl etdi.<br />
Alî “radıyallahü anh” cevâb buyurdu ki,mal sâhibi cimri diye<br />
çagrılır. Ilm sâhibi büyük ismler ile çagrılır. Biri [altıncısı] da,<br />
aynı seklde sordu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb<br />
buyurdu ki: Mal harâmîden hıfz olunur. Ilm harâmîden hıfz<br />
olunmaz. Biri de [yedincisi] aynı seklde sordu. Hazret-i Alî<br />
se’âdetle cevâb buyurdu ki: Mal çok durmakla zâyi’ olur. Ilm<br />
her ne kadar durur ise de zâyi’ olmaz. Biri de [sekizinci] aynı<br />
seklde süâl etdi. Cevâb buyurdular ki: Mal kalbe kasâvet verir.<br />
Ilm kalbi nûrlandırır. Biri de [dokuzuncu] aynı seklde süâl etdi.<br />
Cevâbında buyurdular ki: Mal sâhibi, mal sebebi ile tanrılık<br />
da’vâsında bulunur. Ilm sâhibi böyle etmez. Biri dahî [onuncu]<br />
aynı seklde süâl etdi. Cevâbında se’âdetle buyurdu ki: Mal, sebeb-<br />
i kasâvetdir [kalbi katılasdırır]. Ilm, sebeb-i rahmetdir.<br />
Bundan sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,<br />
eger bunlar benden, devâmlı süâl etseler, ben bunlara hayâtda<br />
oldugum müddetçe devâmlı cevâb verirdim. O on hâricî gelip,<br />
hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mutî’ oldular. (Miskât-ül<br />
envâr)dan alınmısdır.<br />
Kırksekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
buyurdu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
beni Yemene kâdî olarak gönderdi. Halk arasında dînin<br />
hükmleri ile hükm edecekdim. Dedim: Yâ Resûlallah! Ben<br />
âlim degilim. Kazâ ahkâmını bilmem. Mubârek elini gögsüme<br />
koyup, buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Kalbine hidâyet, diline dogru-<br />
– 353 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:23<br />
luk ver!) Ondan sonra bana, iki kisi arasında hükm vermekde<br />
sübhe hâsıl olmadı. Hattâ hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
buyurmusdur ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri bana buyurdu ki: Yâ Alî! Benim deveme binip, Yemene<br />
git. Falan tepeye vardıgında, ki o tepe Yemene yakındır.<br />
Tepe üzerine çıkdıgın vakt, görürsün ki, halk seni, karsılamaga<br />
gelirler. O zemân: (Ey taslar, ey agaçlar! Allahın Resûlü size selâm<br />
ediyor, diye söyle) buyurdu. Hazret-i Alî oraya varıp, selâmı<br />
teblîg etdiginde, yeryüzünde bir hos galgale [ugultu, gürültü]<br />
meydâna geldi ki, (essalâtü vesselâmü alâ Resûlillah!) diye<br />
agaçlar ve taslar cevâb verdi. Halk bunu isitdiler ve cümlesi<br />
îmân getirdiler.<br />
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Zimâhserî, (Rebî’ul ebrâr) adlı<br />
kitâbında Ümm-i Ma’bedin kız kardesi oglu Henûdun Ümm-i<br />
Ma’bedden rivâyet etdigini bildiriyor. Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gece benim çadırımda istirâhat<br />
edip, uyuyordu. Uyandı ve su istedi. Mubârek ellerini yıkadı<br />
ve mazmaza eyledi. O suyu, çadırın bir tarafında bulunan<br />
bir diken dibine dökdü. Sabâh oldu. Gördük ki, o yerden bir<br />
agaç yetismis. Büyük, büyük yemisler vermisdi. Kokusu anber<br />
kokusu gibi, tadı seker gibi idi. Aç kimse yise doyar, susuz kimse<br />
yise kanardı. Hasta yise sıhhat bulurdu. Gamlı kimse yise,<br />
mesrûr olurdu. Yapragını yiyen her koyun ve deve bol mikdârda<br />
süt verirdi. Biz o agacın adına (Secere-i Mubâreke) koymusduk.<br />
Etrâfdan hastalara sifâ için, meyvesinden almaya gelirlerdi.<br />
Bir gün seher vaktinde gördüm ki meyveleri dökülmüs, yaprakları<br />
küçük olmus. Çok üzüldüm. Feryâd etdim. O sırada Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefât<br />
haberi geldi. O vak’adan otuz sene geçdi. Bir gün yine sabâh<br />
vaktinde dısarı çıkdım. Bakdım ki, o agaç kökünden dallarına<br />
kadar her tarafı diken olup, yemisleri de dökülmüs. Sonra Aliyyül<br />
mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sehâdeti ve<br />
bu dünyâdan öbür âleme göçüsü haberi geldi. Artık yemis<br />
[meyve] vermedi. Ammâ yapraklarından fâidelenirdik. Bir gün<br />
yine gördüm. Özünden hâsıl olan kan akar, yaprakları da solmus.<br />
Üzüntülü ve gamlı olup, oturduk. Sonra imâm-ı Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sehâdet haberini getirdi-<br />
– 354 –<br />
ler. Ondan sonra o agaç, dibinden kuruyup, belirsiz oldu. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Ellinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”<br />
rivâyet buyurmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri, Hudeybiye gününde Mekke-i Mükerremeye<br />
dogru yola çıkdılar. Müslimânlar susadılar ve hiçbir yerde<br />
su bulunmadı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Cuhfede konakladı. Buyurdu ki; (Müslimânlardan bir cemâ’at<br />
ile falan kuyuya varıp, su kaplarını [tulumları] o kuyudan doldurup,<br />
bize getiren kimseye, Allahü teâlânın onu Cennetine<br />
koyması için kefîl olacagım.) Bir kisi kalkdı, dedi ki: Yâ Resûlallah!<br />
Ben giderim. Onu sakalardan [suculardan] bir cemâ’at<br />
ile gönderdi. Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki:<br />
Ben de onlar ile berâber idim. O kuyuya yakın geldik. O yerde<br />
agaçlar var idi. O agaçlardan ses isitdik. Hareketler gördük.<br />
Atessiz dumânlar meydâna geldi. Bizim üzerimize çok korku<br />
verdi. O agaçlardan öteye geçmege kâdir olamadık. Geri dönüp,<br />
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna<br />
geldik. Durumu arz eyledik. Buyurdular ki, (Onlar cinnîlerden<br />
bir cemâ’at idi. Sizi korkutdular. Eger siz, korkmadan [emr edilen<br />
gibi] gitseydiniz, hiç zararları erismezdi.) Bir kisi dahî onu<br />
isitdi. Yerinden kalkdı. Ben gideyim yâ Resûlallah, dedi. O da<br />
sucular ile gitdi. Bunlara da o hâl vâki’ oldu. Dönüp, Resûlullahın<br />
huzûruna geldiler. Yine buyurdular ki: (Eger siz emr eyledigim<br />
gibi gitseydiniz, hiçbir zarar size erismez idi.) Bu esnâda<br />
gece oldu. Eshâb-ı kirâm çok susadılar. Resûlullah hazretleri,<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırtdı ve buyurdu ki:<br />
(Yâ Alî! Bu sakalar [sucular] cemâ’ati ile, sen var, o kuyudan su<br />
al, getir.) Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki, dısarıya<br />
çıkdık. Tulumları arkamıza aldık. Kılınçlarımızı ellerimize<br />
aldık. Hazret-i Alî önümüzce yürürdü. O mekâna varınca, ki<br />
o sesler ve o hareketler açıga çıkdı. Biz de korkduk. Kendi kendimize<br />
dedik ki, hazret-i Alî de o iki kisi gibi geri dönse gerekdir.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” yüzünü bizden yana dönüp, buyurdu<br />
ki, benim ardımca yürüyünüz. Gördüklerinizden korkmayınız,<br />
onlardan ziyân erismez. Sonra o agaçların ortasına girdik.<br />
Hiç ates yok iken, büyük atesler çıkmaga basladı. Kesilmis<br />
baslar ortaya çıkdı. Korkulu sesler çıkarırlar ki, aklları durdura-<br />
– 355 –<br />
cak seklde idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” o<br />
baslar üzerinden yürüdü ve bize dedi ki, ardımca geliniz. Saga<br />
ve sola bakmayınız. Hiç korkmayınız. Biz de onun ardınca vardık.<br />
Kuyuya erisdik. Bir kovamız vardı. Berâ’ bin Mâlik bir iki<br />
kova su çekdi. Kovanın ipi kopdu. Kova suya düsdü. Kuyunun<br />
dibinden gülme ve kahkahâ sesi geldi. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Kim askerlerden bir kova getirecek. Hepsi<br />
dediler, hiç kimsenin tâkati yokdur ki, o agaçlardan geçebilsin.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” beline bir ip baglayıp, kuyuya<br />
indi. Gülme ve kahkahâ sesleri dahâ çok artdı. Sonra kuyunun<br />
ortasına vardı. Mubârek ayagı kaydı ve düsdü. Kuyudan<br />
galgala sesleri geldi. Bogazlanan bir kimsenin bagırdıgı seklde<br />
sesler geldi. Sonra emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” seslendi:<br />
Allahü ekber, Allahü ekber, ben Allahın kulu ve Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kardesiyim. Tulumları<br />
asagı salınız. O tulumların temâmını doldurdu. Agızlarını<br />
bagladı. Bir-bir yukarı çıkardı. Ondan sonra kendisi iki tulum,<br />
biz birer tulum götürdük. Sonra agaçların yanına geldik. Önceki<br />
gördügümüz nesnelerin hiçbiri yok idi. O agaçlardan geçmege<br />
az kaldıkda, hâtıfdan bir heybetli ses isitdik: Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Alînin menkıbelerinden<br />
söyler idi. Resûlullahın huzûr-ı serîflerine geldik. Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kıssayı temâmen anlatdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (O<br />
duydugunuz ses Abdüllah adındaki cinnînin sesi idi. Safâ dagında<br />
sanem [put]ların seytânı olan Mes’ırı öldürdü.) (Sevâhid-ün<br />
nübüvve)den alınmısdır.<br />
Ellibirinci Menâkıb: (Hilâfetleri beyânındadır.) Osmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin vak’asından sonra, o gün Sahâbe-<br />
i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” istediler ki,<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile bî’at etsinler. Mugîre<br />
tebni Sûbe dedi ki, sabr edelim. Bakalım hazret-i Osmânın kanını<br />
taleb eden kim olur. O gün bî’at te’hîr edildi. Ertesi gün,<br />
Mugîre, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı serîfine<br />
vardı. Dedi ki, dünkü tedbîr bî’atında duraklamak hatâdır.<br />
Sür’at kazandırmak lâzımdır. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” dedi<br />
ki, Mugîre dünkü sözünden vaz geçdi. Hicretin otuzbesinci se-<br />
– 356 –<br />
nesinin Zilhicce ayının dokuzuncu gününde hilâfet hazret-i Alî<br />
üzerine mukarrer oldu [ona bî’at edildi]. Talha “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden bî’at taleb etdiler. Talha da bî’at etdi.<br />
Hazret-i Alî hilâfet makâmına oturdu. Ona nasîhat etdiler ki,<br />
hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” âmillerini, husûsân<br />
Mu’âviyeyi “radıyallahü teâlâ anh” azl etmemesini söylediler.<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Ben, karsı<br />
koyanları yardımcı edinmeyi üsûl edinmedim. [Mu’âviyeyi “radıyallahü<br />
anh” azl etdi. Yerine Abdüllah ibni Abbâsı ta’yîn etdi.<br />
Abdüllah kabûl etmedi. (Onu azl etme. Orada eski vâlîdir.<br />
Fitneye sebeb olur) dedi. Bir sene sonra yine azl etdi.]) Bu sebeble<br />
fitne zuhûra geldi. Etrâfındakiler serkeslige basladılar.<br />
Mu’âviye ve Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anhüm” ve sâirleri<br />
hazret-i Osmânın kanını taleb etdiler. Ma’lûm ola ki, bu sekl<br />
hâlleri nakl etmekden nehy olunmusuzdur. Bir müslimâna Eshâb-<br />
ı kirâm arasındaki çekismeleri ve muhârebeleri tafsilâtlı<br />
olarak nakl etmek halâl olmaz. Sahâbe-i güzîn zikr olundugu<br />
mahalde müslimân olana lâzım olan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim<br />
ecma’în” demekdir. Sâir emrlerini Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
tefvîz etmekdir. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbı, 120.ci sahîfesinde;<br />
Talhanın ve Zübeyrin “radıyallahü anhümâ”, hazret-i<br />
Alîye “radıyallahü anh” ilk bî’at edenler oldugu yazılıdır.]<br />
Elliikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmisdir:<br />
Abdüllah rivâyet eyler ki, Ibrâhîm bin Sâlim Mahzûmî Medîne-<br />
i Münevverede vâlî iken, her Cum’a, halkı minber ayagına<br />
toplardı. Kendi minbere çıkıp, Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerine dil uzatır, kötülerdi. Bir Cum’a minber<br />
ayagında bana uyku galebe geldi. Rü’yâmda gördüm ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek<br />
kabrleri açılıp, kâfurdan elbiseler ile çıkıp, geldi. Bana hitâb<br />
edip, buyurdu ki, yâ Abdüllah! Seni bu habîsin kelimeleri üzmez<br />
mi. Dedim ki, Evet üzer yâ Resûlallah! Ammâ ne çâre, hâkimin<br />
hükmüne itâ’at ediyorum. Buyurdu: Yâ Abdüllah! Allahü<br />
teâlâ ona ne yapacak, bak, gör. Gözlerimi açıp, bakdıgımda,<br />
gördüm ki, minberden düsüp, helâk oldu [öldü].<br />
Elliüçüncü Menâkıb: Hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhussâmî”<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)de rivâyet etmisdir. Aliyyül<br />
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, bir mubârek gün-<br />
– 357 –<br />
de, sabâh nemâzını cemâ’at ile kılıp, evrâd-ı serîflerini okuyup,<br />
hamdele, tasliye ve düâdan sonra, mubârek arkalarını mihrâba<br />
döndürdü. Eshâb ve sâir ahbâb yerli-yerinde sâkin oldukdan<br />
sonra, hazret-i Alî cevher ve inciler saçan güzel sözler söyleyip,<br />
buyurdular ki, ba’zı seyler vardır ki, gençlere söylenmeyip, o<br />
isle alâkalı olan kisilere söylenir. O meclisde hâzır olan tâze yigitler<br />
kendi rızâları ile mescidden dısarı çıkıp, gitdiler. Sonra<br />
Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Eshâbdan<br />
birisine buyurdu ki, Kûfenin falan mahallesinde ve falan sokagında,<br />
falan mescidin yanında bir kapı vardır. Git o kapıya vur.<br />
Içeriden bir erkek ile bir kadın çıkacakdır. Ikisini de alıp, benim<br />
huzûruma getir. Onlara sözüm vardır. Sonra o sahs emre<br />
itâat edip, gitdi. Araya araya hazret-i Alînin buyurdugu alâmetler<br />
ile o kapıyı bulup, vurdukda, içeriden bir erkek ile bir<br />
kadın çıkdı. Onlara dedi ki, Emîr-ül mü’minîn sizin ikinizi de<br />
ister. Onlar da, gelen emri kabûl edip, o kimse ile berâber Aliyyül<br />
mürtedânın huzûrlarına varıp, se’âdethânelerine yüzlerini<br />
sürdüler. Hazret-i Alî teveccüh edip, kadına dedi ki, sana bir<br />
süâlim vardır. Kat’iyyen inkâr etmeyip, dogrusunu söyliyesin.<br />
Kadın da dedi ki, yâ imâm! Ben basımdan ne geçmisse söylerim.<br />
Hâsâ ki senden saklayıp, inkâr eylemem. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” kadını, yakınına getirip, buyurdu ki, yâ<br />
âdem evlâdı! Çocuklugunda bir amcan vefât etdi. Bir oglunu<br />
baban evinize getirdi ki, kimsesi yokdur; bir öksüzdür. Evimizde<br />
oglumuz gibi olsun, her hizmeti görsün diye. O ümmîd ile<br />
amcan oglunu yanına alıp, besledi. Büyüyüp, yigit oldukdan<br />
sonra, bir gün seni hanımlıga istedi. Baban huzûrsuz olup, sen<br />
benim evimde büyüyesin. Kızım ile rızân ile kardes olasın. Allahü<br />
teâlâdan revâ degildir, dedi. O ânda amcan oglunu kendi<br />
hânesinden uzaklasdırdı. Bir yerde gezerken fırsat bulup, seni<br />
tutdu. Zorla tasarruf etdi ve hâmile oldun. Herkesden sakladın.<br />
Düsürmege çâre bulamadın. Bu sırrı Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri biliyordu. Bir de vâliden biliyordu. Müddet temâm<br />
olup, bir gece gizlice bir oglan dogurdun. Annen ile bir<br />
bez parçasına sarıp, onu katl de edemeyip, bir yüksek yere<br />
koydunuz. Birkaç adım gitdiniz ki,bir köpek o çocugu koklamaga<br />
basladı. Annen bu köpegi görünce, eline bir tas alıp, o<br />
köpege atdı. Allahü teâlânın hikmeti, o atılan tas, o çocugun alnına<br />
dokundu. Eyvâh kendi elimiz ile bu bîçâre çocugu katl et-<br />
– 358 –<br />
dik deyip, yanına vardıkda, baksa ki, çocugun alnında bir mikdâr<br />
yara eseri, alnı kanamıs. Bir bez ile yara üzerini bagladı. O<br />
kimsesiz bîçâre çocugu, annen ile orada bırakıp, evinize gitdiniz.<br />
Bunu Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden baska kimse<br />
bilmez. Siz oradan gitdiginiz gibi, o yoldan bir kervân gelip,<br />
geçerken, orada bir çocuk sesi duydular. Ona dogru vardılar ki,<br />
bir küçük bîçâre çocugu sarıp koymuslar. Feryâd ile aglayıp,<br />
yatar. O kervân sâhibi de o çocugun ne oldugunu sormayıp, zâhirde<br />
bir çocukdur. Eger terbiye olunup, ömrü olur ise bir dilâver<br />
yigit olur diye, alıp, gitdi. Vilâyetine götürdü. Bir nice<br />
müddet terbiye edip, kemâle erisdi. Sonra efendisi olan bezirgân<br />
ile hacca gitdi. Takdîr-i Rabbânî o bezirgân eceli gelip,<br />
Mekke-i mükerremede vefât etdi. Defn etdikden sonra, bu yigit<br />
efendisi vefât etdiginden, üzüntüden kurtulmak düsüncesi<br />
ile seyâhate çıkdı. Dolasıp, yolu Kûfe sehrine ugradı. Vilâyetin<br />
esrâfı arasına karısdı [Onlar ile tanısdı]. Onsuz olmazlar idi.<br />
Netîcede bu sehrde kalmak, bu sehrde yerlesmek istedi. Sonra<br />
esrâfın herbiri bir tarafa çekdiler. Hâsıl-ı kelâm, seni bu [müsâfir<br />
gelen] gence nikâh etdiler. Bu gece zifâfa koydular. Yâ kadın!<br />
Sakın yalan söyleme; dedigimiz gibi olmadı mı. Gerçekden<br />
yâ Alî, buyurdugunuz gibidir ve dogrudur. Yâ Halîfe-i Resûlallah!<br />
Bu hâllere, benim bu sırrıma, Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ ve tekaddes hazretlerinden gayri ve annemden baska ve<br />
hazretinizden gayri, bu âna gelinceye kadar kimse vâkıf degildir.<br />
Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü<br />
vecheh” buyurdu ki; ey kadın! Bu [erkek], senin yola<br />
bırakdıgın oglundur. O yigide de, aç alnını diyerek, isâret buyurdu.<br />
O da alnını açdıkda, tas yeri henüz gitmemis. Açıkca<br />
göründü. Kadın hemen o yara izini gördü. Dedi, yâ Alî! Dogru<br />
söyledin. Bütün sözlerin dogrudur. Ondan sonra, hazret-i<br />
Alî “radıyallahü anh” o yigide sordu ki, bu gecenin içinde olan<br />
ceng ve cidâlin [kavga ve münâkasanın] sebebi ne idi. Allahü<br />
teâlânın izni ile bize ma’lûm olmusdur. Lâkin bu meclisde hâzır<br />
olanların da ma’lûmları olsun. Onun için söyle. O yigit dedi<br />
ki, yâ Alî! Allahü teâlâ bilir. Ne zemân ki bu hâtuna el uzatsam,<br />
o sırada üzerime bir hınzır yavrusu hamle ederdi ki, aklım<br />
basımdan giderdi.Hemen elimi çekerdim. O görünen hınzır<br />
kaybolurdu. Belki hayâldir diye, tekrâr elimi kaldırıp, kadına<br />
elimi uzatmak istedigim zemân, yine o hınzır açıga çıkıp, üzeri-<br />
– 359 –<br />
me hücûm ederdi. Elimi çekince kaybolurdu. Kadın ise huzûrsuz<br />
olup, derdi ki, niçin cefâ edersin. Benimle alay mı edersin.<br />
Elini kâh uzatır, kâh çekersin. Sâir erkekler gibi elimi alıp, erkek<br />
ile kadın mu’âmelesi etmezsin. Sabâha kadar bu kadın ile<br />
ceng ve cidâlimiz bu idi. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
kemâl-i lütfundan ve gayretinden ana-ogul ile cimâ olmaga revâ<br />
görmedigi için, böyle hâl vâki’ oldu. Bunun emsâli ahvâl Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden zuhûra gelmesi çok olmusdur.<br />
Zîrâ bu seklde kemâlât ve makâmât ve kerâmetlerine<br />
nihâyet yokdur.<br />
Ellidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
bir gün Fırat nehri kenârında seyr ederken bogulmus bir kimse<br />
gördü. O meyyitin yanına varıp, bakdıkda, gördü ki, serçe parmagında<br />
Yemen tasından yüzük var. Hayret edip, meyyit yanında<br />
hâzır olan cemâ’ate süâl etdi ki, bu meyyitin vefâtına sebeb<br />
ne oldu. Allahü teâlânın emri ki, sultânımız suya gark olmusdur.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,<br />
Yemen tası tasıyanın suda bogulmaması gerek idi. Bunun hikmeti<br />
nedir, diye hayret deryâsına dalıp, tefekküre vardılar. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ celle celâlühü lutfundan ve ihsânından,<br />
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bu ızdırâbının geçmesi<br />
ve bu elemden kurtulması için, o meyyitin parmagında<br />
olan yüzük tasına dil verip, hazret-i Alîye dedi ki: Yâ Alî! Yemen<br />
tasında buyurdugunuz o hassâ vardır. Lâkin ben Yemenî<br />
degilim. Hind diyârının bir tasıyım. Bende o hassâ yokdur. Hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitmekle sâd olup, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine sükrler eyledi.<br />
Hâzır olan cemâ’ate buyurdu ki, suda bogulmakdan kurtulmak<br />
hâssası Allahü teâlânın inâyeti ile Yemenî tasa mahsûsdur. Baska<br />
taslarda yokdur. O zemândan beri Yemenî tas i’tibâr bulup,<br />
parmakda yüzük kılındı. Bu hikâye bir arabî menâkıbdan nakl<br />
olundu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1329</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 17:24:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1329</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm</span><br />
<br />
Ellibesinci Menâkıb: Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin bütün fazîletlerinden, ilmi o seviyede<br />
idi ki, bir gün minber basamaklarını sereflendirdikde, buyurmusdur<br />
ki, rûhum kabza-i kudretinde olan Allahü teâlâya<br />
yemîn ederim ki, Zebûr ve Tevrât ve Incîl konusabilseler idi,<br />
– 360 –<br />
ben onların bütün esrârlarından haber verebilirdim. Onlar da<br />
ittifâk ile beni tasdîk ederler idi. Ibâdeti o mertebede idi ki,<br />
her gece yalnız olarak [gece halvetinde], farz ve sünnet tekbîrlerinden<br />
ayrı olarak bin tekbîr isitilirdi. Hilmi o derecede idi<br />
ki, bir gün bir kölesine yedi kerre çagırdı [seslendi]. Cevâb vermedi.<br />
Sebebini anlamak için çıkdı. Hücre [ev] kapısında durmus<br />
idi. Niçin cevâb vermedigini sordu. Yâ Efendi! Istedim ki,<br />
seni gadablandırayım. Hazret-i Alî dedi ki, ey gâfil! Allahü teâlânın<br />
izni ile ben gadablanmam. Fekat seni imtihâna tesvîk<br />
edeni kızdırayım. Onun için o köleyi âzâd etdi. Ömrü oldukça<br />
[yasadıgı müddetçe] ma’îset için çalısdı. Tevâzu’u o derecede<br />
idi ki, hilâfet zemânında mülkü, doguda Semerkanda kadar<br />
genislemisdi. Çok vakt yaya yürür, ata binmezdi. Bir gün ba’zı<br />
ihtiyâclarını alıp, kendi götürür idi. Hizmetçilerinden birisi dedi:<br />
Yâ Emîr-el mü’minîn! Bu hizmet bizimdir, biz yapalım. Buyurdu<br />
ki: (Âilenin ihtiyâcını te’mîne en çok hakkı olan babadır.)<br />
Hizmetçi dedi ki, siz zemânın halîfesi ve cihânın sultânısınız.<br />
Bu hizmet cenâbınıza hafîflik verir. Buyurdu ki: Iyâlinin<br />
[çoluk-çocugunun] ihtiyâcını tasımakla insan kemâlinden birsey<br />
kaybetmez. Sehâveti [cömertligi] o mertebede idi ki; bir<br />
vaktde dört dirheme mâlik idi. Bir dirhemini gizli, bir dirhemini<br />
âsikâre, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gece tasadduk<br />
eyledi [sadaka] verdi. Sânlarının büyüklügü için meâl-i serîfi,<br />
(Gece ve gündüz, gizli ve açık, mallarını sarf edenlerin mükâfâtlarını<br />
Rableri verecekdir..) olan Bekara sûresinin 274.cü<br />
âyet-i kerîmesi nâzil olup, bütün âleme yayıldı ve söhret buldu.<br />
Fakîr-fukarâya çok düskün idi ki, bu husûsdaki sânlarının büyüklügü<br />
için, meâl-i serîfi, (Onlar kendileri arzû etdikleri hâlde,<br />
yiyecegi, yoksula, öksüze ve esîre yidirirler) olan, Hel etâ<br />
[insan] sûresi 8.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Kemâl derecedeki<br />
ihsânı, meâl-i serîfi, (Sizin dostunuz ancak Allahü teâlâ,<br />
Onun Peygamberi ve nemâz kılan, rükû’ eden ve zekât veren<br />
mü’minlerdir) olan Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîmesi ile sâbit<br />
olmusdur.<br />
Rivâyet edilmisdir ki, bir gün hilâfet zemânlarında, beyt-ül<br />
mâl hazînesine girip, fazla mikdârda altın ve gümüsü görüp, dedi,<br />
ey kırmızılar ve ey beyâzlar! Benden baskasına cilve yapın<br />
ki, ben sizi dönüsü olmıyan bir talâk ile bosamısım. Bir rivâyet-<br />
– 361 –<br />
de, sizi öyle terk etmis ki, dönüsü mümkin degildir. (Kıt’a):<br />
Altın, günes olsa da, onu gerdânlık diye takmam,<br />
Gümüs ay olsa yine, günes gibi hiç bakmam.<br />
Müsâvîdir yanımda, kara toprak, ay ve günes,<br />
Altın ile gümüse baska, topraga baska bakmam.<br />
Kerâmetlerinden biri de odur ki, mubârek ayagını atının<br />
özengisine basarken, Kur’ân-ı kerîme tilâvete baslar, öbür ayagını<br />
basıncıya kadar hatm ederdi.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmisdir. Esmâ binti<br />
Ümeys, Fâtıma-tüz-zehrâdan “radıyallahü teâlâ anhâ” nakl etmisdir:<br />
Zifâf gecesinde onun [Alî “radıyallahü anh”ın] yer ile<br />
konusdugunu duydum. Sabâh oldukda ögrenmek maksadı ile, o<br />
hâli Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
arz etdikde, secde-i sükr edip, buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Müjdeler<br />
olsun sana ki, Allahü teâlâ; zevcine se’âdet ve üstünlük verip,<br />
yeryüzündeki mahlûkların seçilmislerinden yapdı.)<br />
Ellialtıncı Menâkıb: Yine (Sevâhid-ün nübüvve)de yazılıdır.<br />
Sıffîn harbine giderken askerler çok susamıslar idi. Su aradılar.<br />
Rastladıkları bir kilisenin râhibi, falan yerde bir çesme vardır,<br />
dedi. Askerler bulundukları yerden o istikâmete gidiyorlardı.<br />
Sâh-ı Merdân Alî “radıyallahü teâlâ anh” baska tarafa gitmeyiniz,<br />
o tarafda bir tas görüp, isâret edip, bunu kaldırınız buyurdu.<br />
Bütün askerler, o tası kaldırmakdan âciz olup, kaldıramadılar.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o tası kaldırdı. Altından,<br />
hos ve güzel, kaynayan su çıkdı. Bütün asker o sudan içip,<br />
kandıkdan sonra, yine o kaynak üzerine o tası koyup, kapatdılar.<br />
Râhib, bu kerâmeti görüp, dedi ki, ey azîz! Sen Resûl müsün?<br />
Alî “radıyallahü anh”, hâyır, velâkin Resûlün vasîsiyim<br />
buyurdu. Râhib ihlâs ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine îmân getirip, müslimân oldu. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” müslimân olmasının sebebini süâl buyurdukda,<br />
cevâb verdi ki: Yâ Ebâ Hasen [Hasenin babası]. Önceki<br />
geçenlerimizden isitmisiz ve kitâblarımızda yazılıdır ki, bu<br />
mevkî’de bir çesme var. Onun açıga çıkması Resûl veyâ Resûlün<br />
vasîsi olmadıkca, müyesser olmaz. [Ya’nî onlar açıga çıkarır.]<br />
Bugün ise sizden bu kerâmet açıga çıkdı. Anladım ki, siz<br />
Resûlün vasîsisiniz! Isitdigim ve gördügüm muhakkak olup,<br />
– 362 –<br />
murâdıma erdim.<br />
Nakl edilmisdir ki, dünyâyı terk edip, Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin hizmetinde bulunup, muhârebeye katılıp, sehîd<br />
oldu. Hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ anh” güzel ahlâkının<br />
vasflarından yazmak ve anlatmak insan kudretinin dısındadır.<br />
Onun hâllerini müsâhede imkânsızdır. [Herkes anlıyamaz.]<br />
(Kıt’a):<br />
Bir serverin ki, güzelligini anlatmak kolay degildir,<br />
Vasfı (Hel etâ) ola, medhi (Innemâ).<br />
Lâyık degil ki, onun zâtını vasf etmek,<br />
Etegine bulasan Sühâ yıldızı ile.<br />
Elliyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri vasıyyet etdi ki, vefâtlarında, mubârek bedenlerini<br />
benim yıkamamı emr buyurdular. Her kim o hazretin<br />
cesed-i serîfine baksa, anlayısı ve hâfızası kuvvetli olur. Hattâ<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin digerleri<br />
üzerine fehm [anlayıs] ve hıfzı [hâfızası] çoklugundan<br />
sordular. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini yıkadım. Gözünün hânesinde bir mikdâr su<br />
kalmıs gördüm. O suyu dilim ile aldım ve içdim. Bu kuvvetli hâfıza,<br />
o ser-çesmenin bereketindendir. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den alınmısdır.<br />
Ellisekizinci Menâkıb: Ebûl Esved Düeli demisdir ki, emîrül<br />
mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden isitdim.<br />
Buyurdu ki: Dısarı çıkdım, ayagımı atın özengisine koydum.<br />
Abdüllah bin Selâm “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri çıka<br />
geldi. Dedi ki, yâ Alî! Nereye gidiyorsun. Irâka gidiyorum,<br />
dedim. Dikkatli ol ki, eger sen Irâka gider isen, basına kılınç<br />
dokunsa gerekdir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yemîn<br />
etdi ki, ben bu sözü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden isitmisdim. (Sevâhid-ün nübüvve)de vardır.<br />
Ellidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir sahsa dedi ki, benim haberimi Mu’âviyeye niçin götürürsün.<br />
O sahs inkâr etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
– 363 –<br />
yemîn eder misin, dedi. O sahs yemîn etdi. Hazret-i Alî buyurdu<br />
ki, eger yemîninde yalancı isen, Allahü teâlâ senin gözlerini<br />
kör eylesin. Bir hafta geçmeden gözleri kör oldu. (Sevâhid-ün<br />
nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yine emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
Ruhbeden bir sahsa, bir sey sordu. Dogru söylemedi. Hazret-<br />
i Alî, yalan söylüyorsun, buyurdu. O sahs, yalan söylemiyorum,<br />
dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Senin<br />
üzerine düâ ederim, eger yalan söylemis isen, Allahü teâlâ<br />
seni kör eylesin. O sahs Ruhbesine gitmeden kör oldu. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yine hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün mescidde<br />
hâzır olanlara and verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden her kim (Beni seven, Alîyi de sever) hadîs-<br />
i serîfini isitmis ise, sehâdet versin. Ensârdan on kisi hâzır<br />
olup, sehâdet etdiler. Bir kisi de bu hadîs-i serîfi isitmis idi ve o<br />
meclisde hâzır idi. Sehâdet etmedi. Hazret-i Alî buyurdu ki, ey<br />
falan, niçin sen sehâdet etmezsin ki, sen de o meclisde olup, hadîs-<br />
i serîfi isitmis idin. O kisi dedi: Ben ihtiyârladım; unutdum.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” düâ etdi ki, yâ Rabbî! Eger<br />
bu sahs yalan söylüyor ise, onun derisinde bir beyâzlık açıga çıkar<br />
ki, sarıgı onu örtmesin. Rivâyet eden der ki, vallahi ben o<br />
sahsı öyle gördüm ki, iki gözünün ortasında beyâzlık meydâna<br />
geldi. Hattâ Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” demisdir<br />
ki, ben de o meclisde veyâ onun gibi bir meclisde hâzır idim.<br />
Ben de o hadîs-i serîfi isitenlerden idim. Ammâ sehâdet etmedim.<br />
Allahü teâlâ azze sânühü benim gözlerimin nûrunu giderdi.<br />
Her zemân o sehâdet etmemenin pismânlıgını çekerdi. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden magfiret taleb ederdi.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısıncı Menâkıb: Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bir gün minbere çıkdı. Buyurdu ki: Ben Allahın<br />
kulu, Resûlünün kardesi, Cennet kadınlarının seyyidesinin<br />
nikâhlısıyım. Her kim benden gayri bu da’vâda bulunsa,<br />
Allahü teâlâ hazretleri o kimseye belâ verir. O meclisde olan<br />
bir kisi, dedi ki: Allahın kuluyum ve Resûlullahın kardesiyim<br />
sözü kimseye hos gelmez, bu söze kimse inanmaz. O sahs yerin-<br />
– 364 –<br />
den kalkmadan, aklını kaybedip, deli oldu. Onu, ayagından yapısıp,<br />
mescidden dısarı sürüdüler. Komsularından, ona dahâ<br />
evvel böyle bir sey olmus mu idi diye sordular. Dediler ki, olmamısdı.<br />
Herkes bildiler ki, emîr-ül mü’minîn Alîye “radıyallahü<br />
anh” ta’n sebebi ile oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısbirinci Menâkıb: Sıffîn günlerinden bir gün, emîr-ül<br />
mü’minîn Alî “radıyalahü teâlâ anh” seslendi ki, yâ Ebâ Müslim<br />
neredesin. Muhammed bin Hanefiyye dedi ki: Ebû Müslim<br />
arka saflardadır. Hazret-i Alî buyurdu ki: Benim murâdım Ebû<br />
Müslim Havlânî degildir. Maksadım su Ebû Müslimdir ki, Horâsanlıdır.<br />
Bu askerin sâhibi olacakdır. Dogu tarafından siyâh<br />
bayraklar ile meydâna çıkar. Muhâlifleri ile o kadar muhârebe<br />
ve mukâtele eder ki, Allahü teâlâ onun vâsıtası ile, olacak seyleri<br />
merkezinde karâr etdirir. Ne mutlu onunla berâber dîni<br />
yaymak için çalısan, dîni yaymak için gayret edenlere. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısikinci Menâkıb: Bir gün Mu’âviye “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi ki, ne olaydı, ne zemân ölecegimizi bilseydim. Hâzır<br />
bulunanlar dedi ki, biz onun nasıl olacagını bilmeyiz. Hazret-i<br />
Mu’âviye dedi ki: Ben onu hazret-i Alîden ögrenirim. Onun bildigi<br />
hersey dogrudur. Dilinden çıkan seyler dogrudur, bâtıl degildir.<br />
Kendinin güvendigi kimselerden üç kisi çagırdı. Onlara<br />
dedi ki: Üçünüz berâber yol arkadası olup, Kûfeye gidiniz. Kûfeye<br />
bir menzil kalınca [yaklasınca], birbirinizin ardınca Kûfeye<br />
giriniz. Her biriniz benim öldügüm haberini veriniz. Lâkin her<br />
biriniz, hastalıgımda, ölüm günümde ve sâatinde ve mahallinde<br />
ve nemâzımı kılan kimse hakkında ve sâir husûsda birbirinize<br />
uygun söyleyiniz. O üç kisi, Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedigi seklde, Kûfeye gitdiler. Bir menzil kaldı. Birisi Kûfeye<br />
girdi. Sordular, nereden gelirsin. Dedi, Sâmdan gelirim.<br />
Dediler, ne haber var. Dedi ki: Mu’âviye vefât etdi. Hazret-i<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” huzûrlarına bu haberi<br />
iletdiler. Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” aslâ<br />
iltifât buyurmadılar. Ikinci gün biri dahî geldi. Yine Mu’âviyenin<br />
“radıyallahü anh” vefâtının haberini verdi. Yine hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb vermedi. Üçüncü gün biri dahî<br />
geldi. Evvelkilere muvâfık haber verdi. Emîr-ül mü’minîn<br />
– 365 –<br />
Alî “radıyallahü anh” hazretlerine iletdiler. Haber mütevâtir<br />
oldu. Sıhhatinde sübhe kalmadı. Muhakkak Mu’âviye “radıyallahü<br />
anh” vefât etmisdir, dediler. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü anh” mubârek basını ve yüzünü göstererek;<br />
(Bundan akan kan ile bu bulasmayınca, Mu’âviye vefât eder<br />
mi) buyurdu. O üç kimse bu haberi Mu’âviyeye “radıyallahü<br />
anh” iletdiler. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” anladı ki, kendisi<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden sonra kalacakdır<br />
ve hem de kazâ-i ilâhî ile öyle oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den<br />
alınmısdır.<br />
Altmısüçüncü Menâkıb: Rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Vedâ haccından dönerken, Gadîrhum<br />
denilmekle ma’rûf menzilde nemâzdan sonra, Eshâb-ı<br />
kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine dönüp<br />
buyurdular ki, (Ben mü’minlere nefslerinden dahâ sevgili, dahâ<br />
yakın degil miyim.) Orada hâzır olanlar ittifâkla tasdîk edip, dediler,<br />
(Evet, yâ Resûlallah.) Sonra hazret-i Alînin elinden tutup,<br />
buyurdu ki: (Ben kimin mevlâsı isem, Alî onun mevlâsıdır.)<br />
[Beni seven Alîyi sever.] (Yâ Rabbî, ona düsmanlık edene düsmanlık<br />
et. Onun ile dost olana dost ol. Onu hor tutanı hor tut.<br />
Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olur ise olsun, ona hakkı,<br />
dogruyu bildir.)<br />
(Kıt’a):<br />
Gel ey Resûlün rızâsını isteyen,<br />
Onu seveni sev, düâsını rehber et.<br />
Sana ilâhî kılınç çekilmesin diyorsan,<br />
Allahın arslanına bugz etme, muhabbet et!<br />
Altmısdördüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, bir mikdâr henüz toprakdan ayrılmamıs<br />
altını Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûrlarına getirdi. Hazret-i Resûl-i ekrem ve Nebiyyi<br />
muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Necd ehline taksîm<br />
eyledi. Kureys ve ensâr dediler ki: Yâ Resûlallah! Bizi bırakıp<br />
da Necd ehline taksîm buyurdun. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bunu, onun için onlara<br />
taksîm etdim ki, ehl-i islâm ile ve müslimânlar ile ülfet etsinler!)<br />
Bu sözleri söyledigi sırada bir sahs çıka geldi. Gözleri çu-<br />
– 366 –<br />
kurlasmıs, sakalı yüzünü bürümüs, vücûdunu kıllar kapatmısdı.<br />
Dedi ki: Yâ Muhammed! Allahü teâlâ hazretlerinin emrini<br />
yerine getir. Resûlullah hazretleri, (Eger ben, Allahü teâlânın<br />
emrlerini dinlemez isem, kim dinler) buyurdu. Hâlid bin Velîd<br />
“radıyallahü teâlâ anh” orada hâzır idi. Dedi ki: Yâ Resûlallah!<br />
Izn ver, katl edeyim. Izn vermedi. Sonra o sahs yüzünü dönüp,<br />
gitdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki, (Bunun neslinden bir kavm zuhûra gelecekdir.<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okurlar. Ammâ bogazlarından asagı geçmez.<br />
Ehl-i islâmı katl ederler. Okun yaydan çıkdıgı gibi, dîn-i<br />
islâmdan çıkarlar!) Hâricîler o kavmdendir. O sebebden onlara<br />
(Mârikûn) derler.<br />
Altmısbesinci Menâkıb: Fahr-i âlem ve Resûl-i muhterem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine haber vermis idi ki,<br />
(Sen, cemâ’atinden dinden çıkan hâricîler olacak, onlar ile harb<br />
edeceksin. Onlar içinde bir sahs olur ki, bir eli bir pâre et olur.<br />
Omuzu basında, kadınlar memesi gibi nesne olur. O et parçasının<br />
üzerinde fâre kuyrugu gibi nice kıllar vardır.)<br />
Rivâyet ederler ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri hâricîler üzerine zafer buldu. Onlardan çogu<br />
helâk oldu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu, o sahsı istediler.<br />
Bir def’a aradılar, bulamadılar. Hazret-i Emîr yemîn etdi ki,<br />
vallahi ben yalan söylemem. Bana da söyliyen yalan söylememisdir.<br />
Bir def’a dahâ istediler. Kırk ölünün altında, emîr-ül<br />
mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden nakl etdigi gibi<br />
buldular.<br />
Altmısaltıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Aliyyül Mürtedâ<br />
“radıyallahü teâlâ anh” islâm askeri ile hâricîlere karsı harb etmege<br />
giderken, Nehrvân yolunda bir kilisede bulunan bir râhib<br />
dedi ki; ey islâm askeri, emîriniz bu tarafa gelsinler. Hazret-i<br />
Alîye arz olundukda, hazret-i Emîr o tarafa dogru yönelip, kiliseye<br />
vardılar. Râhib dedi ki, ey müslimân askerlerinin serdârı!<br />
Bugün tâli’ yıldızı müslimânların maglûbiyyetini gösteriyor.<br />
Sabr ediniz. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Ey râhib! Bana yıldızlara bakıp, hükm söyler-<br />
– 367 –<br />
sin. Falan settâreden [yıldızdan] bana haber ver. Râhib dedi ki:<br />
Ben o yıldızı bilmiyorum. Hazret-i Alî buyurdu ki: Ey râhib!<br />
Ma’lûm olsun ki, gök ilmini [ilm-i nücûmu] bilmiyorsun. Yer<br />
[arz] ilminden sorayım. Hâlen ayagının basdıgı yerin altında ne<br />
vardır. Râhib dedi ki: Bilmiyorum. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Ben sana söyliyeyim. Su seklde bir kab, kabın içinde<br />
su kadar, su vasfda, naksda, akçe vardır, buyurdu. Râhib dedi,<br />
ey azîz! Bu seklde kesf etmek sana nereden hâsıl oldu. Buyurdu<br />
ki: Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
bana haber vermis idi ki, bir grub asker ile harb edesin ki,<br />
onların askerinden, on kisiden azı kurtulur. Senin askerinden<br />
ondan eksik sehîd olur. Râhib, hayret edip, imtihân için ayagı<br />
altındaki yeri kazdı. O ta’rîf edilen seklde akçeler bulup, o nisân<br />
ile çıkıp, o seklde görünce, îmâna geldi. Rivâyet edilir ki, o<br />
dörtbin hâricîden üçbindokuzyüzdoksanbir adedi öldürülüp,<br />
dokuz asker firâr etmisdir. Islâm askerinden dokuz se’âdetli<br />
kimse sehâdet serbetini içip, gerisi sıhhat ve selâmet üzere kalmısdır.<br />
Altmısyedinci Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahi<br />
teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) adlı kitâbında, Firâs bin Amrdan<br />
“radıyallahü teâlâ anh” nakl eylemisdir. Ona Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri zemân-ı serîflerinde<br />
bir bas agrısı ârız oldu. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” iki gözü ortasını tutdu. Mubârek parmakları<br />
ile tutdugu yerden kirpi kılı gibi kıl çıkdı. O agrı ondan gitdi.<br />
Hâricîlerin emîr-ül mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
üzerine hücûm etdikleri günde, Firâs de onlara uydu. O vakt o<br />
kıllar alnından döküldü. O sırada o agrı tekrâr basladı. Ona dediler<br />
ki, bu is sana hâricîlere uydugun için hâsıl oldu. Tevbe ve<br />
istigfâr etdi ki, o kıl alnında çıkıp, o agrı ondan temâmen gitdi.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmıssekizinci Menâkıb: Alî bin Zeyd “rahimehullahü teâlâ”<br />
demisdir. Sa’îd bin Museyyib “radıyallahü anh” bir sahsı<br />
bana gösterdi ve dedi ki, var o sahsı gör. Dedim, hâlini bana<br />
anlat. Benim görmeme ne lüzûm var. Bu sahs Osmân ve Alînin<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” hakkında kötü sözler söyler idi.<br />
Ben münâcat etdim, Allahü teâlâya ki, eger senin katında Osmânın<br />
ve Alînin kıymetleri var ise; bana bir nisân göster. Son-<br />
– 368 –<br />
ra o bedbahtın yüzü siyâh oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısdokuzuncu Menâkıb: Abdüllah Muhammed bin Kayyımil<br />
Cevzî (Kitâb-ür-rûh) kitâbında nakl eyledi. O da Kureysin<br />
bir sahsından rivâyet eyledi. Sâmda bir kisi gördüm ki, yüzünün<br />
bir tarafı kapkara idi. Onu dâimâ bir nesne ile örterdi.<br />
Ondan bu durumunu sordum. Dedi ki: Allahü teâlâya ahd eyledim<br />
ki, her kim bu hâli benden sorarsa, ben ona hikâye edeyim.<br />
Ben, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bugz ederdim.<br />
Hakkında uygunsuz sözler söylerdim. Bir gece uykumda<br />
gördüm ki, bir kisi geldi. Sen benim hakkımda uygunsuz sözler<br />
söylersin, dedi. Yüzümün bir tarafına bir nesne ile vurdu. Sabâh<br />
gördüm ki, yüzümün o tarafı siyâh olmus. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den alınmısdır.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sordular:<br />
Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” zemân-ı serîflerinde,<br />
hilâfetleri çekisme, kavga, fitne ve ihtilâflı degildi. Sizin<br />
ve Osmânın “radıyallahü teâlâ anhümâ” hilâfetlerinin zemânları<br />
sıkıntı ve degisiklik ve fitneden hâli olmadı. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Onun sebebi sudur. Ben ve<br />
Osmân, Ebû Bekr ve Ömerin mu’âvinleri idik. Sen ve senin<br />
emsâlin, benim ve Osmânın yardımcımız oldunuz. Böyle oldu.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yetmisinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü<br />
vecheh” Yenbû karyesinde hasta oldu. Ona dediler ki, niçin burada<br />
durursun. Eger vefât edersen, hizmetlerini görmezler. Medîneye<br />
gidersen, kardeslerin isini görürler. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Ben simdi vefât etmem. Hazret-i Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana haber vermisdir.<br />
Mubârek basını gösterip, (buranın kanı), mubârek yüzünü gösterip,<br />
(burayı boyamayınca) ben vefât etmesem gerekdir. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yetmisbirinci Menâkıb: Ammâr bin Yâser “radıyallahü<br />
anh” bir gün Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu<br />
ki: Yâ Alî! Sana, insanların bedbahtlarından haber vereyim mi!<br />
Bunlar; Sâlih aleyhisselâmın devesini kılınçla vuranlar ve senin<br />
basına kılınçla vurup, yüzünü kana boyayanlardır.<br />
– 369 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:24<br />
Yetmisikinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Kûfe mescidinde, kendisini katl edecek olan<br />
Ibni Mülcem mel’ûnunu gördü. Ona hitâb edip, buyurdular ki,<br />
ey Mülcem oglu. Senin câhiliyye zemânında ve çocukluk günlerinde<br />
hiç lakabın var mı idi. Dedi, bilmiyorum. Buyurdu ki: Sana;<br />
(ey sakî, ey Sâlihin devesini kısırlasdıran) diyen, bir yehûdî<br />
hizmetciniz var mı idi. Evet var idi, dedi. Emîr-ül mü’minîn birsey<br />
söylemedi.<br />
Yetmisüçüncü Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Aliyyül<br />
mürtedâ, Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm” ile gizli söylesirler<br />
idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Yâ Alî! Zübeyre gizli söylersin [sırrını söylersin].<br />
Hâlbuki o seninle mukâtele [harb] edecekdir.) Deve vak’ası oldugu<br />
zemân, Alî “radıyallahü teâlâ anh” bu hadîs-i serîf ile Zübeyri<br />
“radıyallahü anh” andı. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
muhârebeden vaz geçdi. Dönüp gitdi. Bir sahs ardından varıp,<br />
katl eyleyip, kılıncı hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” getirdi.<br />
Hazret-i Alî buyurdular ki, (Hazret-i Zübeyrin kâtiline, Cehennem<br />
atesi müjdeler olsun!) (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yetmisdördüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Hendek kazdıkları gün; Ammâr<br />
bin Yâserin, mubârek eliyle arkasını sıgadı. Buyurdu ki, (Seni<br />
ehl-i bâgîden bir cemâ’at katl etse gerekdir!) Sonra Sıffîn günlerinde<br />
harb siddetlendi. Ammâr bin Yâser, hazret-i Alînin yanında<br />
yemîn etdi ki, bu o gündür ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bana o günde sehâdet va’d buyurmusdur.<br />
Emîr-ül mü’minîn hazretleri hiç cevâb vermedi.<br />
Üçüncü def’a yine yemîn etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Evet, bu gün o gündür. Hemen Ammâr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri tekbîr aldı. Hos yeller esmege<br />
basladı. Yüzünü Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ anh” askerinden<br />
tarafına dönüp, muhârebe ile mesgûl oldu. Mu’âviyenin<br />
“radıyallahü anh” askerinden ba’zı behâdırlar bunu düsürdü.<br />
Bu esnâda susuzluk galebe etdi. Su diledi. Süt ile karısmıs bir<br />
kadeh su verdiler. Ammâr onu gördü. Allahü ekber! dedi. Sonra<br />
ondan bir mikdâr içdi. Ve dedi ki: Risâletpenâh “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz hazretleri bana haber vermis-<br />
– 370 –<br />
dir ki, (Seni ehl-i bâgîden bir kimse katl etse gerekdir. Senin<br />
katlin hazret-i Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâmın ortasında<br />
olur. Onun alâmeti o olur ki, o vakt su isteyesin. Sana su ile karısmıs<br />
süt verirler.) Hattâ hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” Abdüllah bin Amr bin Âsa buyurmusdur ki,<br />
ey Abdüllah; Ammâr bin Yâserin kâtiline Cehennem atesi ile<br />
müjde veresin. O gün, Ammâr bin Yâseri sehîd etdiler. Iki bedbaht<br />
onun mubârek basını Mu’âviyenin “radıyallahü anh” önüne<br />
götürüp, çekisdiler. Biri dedi ki, ben katl etdim. Öbürü dedi<br />
ki, ben katl etdim. Mu’âviye “radıyallahü anh” dedi; her kim<br />
onu katl etmis ise, ona bir kese gümüs verecegim. Bunun anlasılması<br />
için Abdüllah bin Amr bin Âsa emr etdi. Abdüllah birinden,<br />
nasıl katl etdigini sordu. O kisi dedi ki: Onun üzerine<br />
hamle etdim. Onu katl mahallinde gördüm. Abdüllah dedi, sen<br />
katl etmemissin. Digerinden de sordu. Digeri dedi ki: Birbirimize<br />
hamle etdik. Benim hamlem ona te’sîr edip, atından düsdü.<br />
Dizi üzerine gelip, dedi ki: (Cebrâîl ve Mikâîl “aleyhimesselâm”<br />
ortasında bu isi yapan iflâh olmasın; pismân olacakdır.)<br />
Bunu söyleyip, sagına ve soluna bakardı. Ondan sonra ben ileri<br />
varıp, basını kesdim. Abdüllah hazretleri buyurdu: (Bu bir<br />
kese dirhemi [gümüsü] tut ve sana Cehennem atesi müjde olsun!)<br />
O bedbaht dedi ki: Eger ölürsek vay bize, eger öldürürsek<br />
vay bize. Keseyi bırakdı [yere atdı]. (Innâ lillah ve innâ ...)<br />
dedi. Mu’âviye “radıyallahü anh” dedi, Ey Abdüllah! Bunun<br />
gibi sözlerin mahalli midir? Abdüllah hazretleri buyurdu ki,<br />
mescidi bina etdikleri günde herkes bir tas getirdi. Ammâr iki<br />
tas getirdi. Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdular ki, (Ey<br />
Ammâr! Seni ehl-i bâgîden bir cemâ’at katl edeceklerdir.) Sonra<br />
buyurdular: (Ey Abdüllah! Ammârı katl edeni Cehennem<br />
atesi ile müjdele!)<br />
Yetmisbesinci Menâkıb: Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” bir gün buyurdu ki, (Yâ Alî! Yakın zemânda,<br />
seninle Âise arasında bir hâdise vâki’ olacakdır.) O buyurdukları<br />
Cemel harbine isâret idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi: Yâ Resûlallah! Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretlerinin içinde, bu bana mı mahsûsdur.<br />
Habîbullah hazretleri buyurdu: (Evet, sana mahsûsdur.) Haz-<br />
– 371 –<br />
ret-i Alî dedi ki: Öyle olur ise ben Eshâbın en bedbahtı olurum.<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu<br />
ki: (Yok öyle olmazsın. Velâkin, öyle bir hâdise vâki’ oldugu<br />
zemân, onun üzerine gâlib olursun. Onu geri yerine, makâmına<br />
gönder!) Sübhesiz, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Cemel vak’asında, Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin<br />
askeri üzerine zafer buldu. Âise hazretlerini ikrâm ve ihtimâm<br />
ile Medîne-i münevvereye gönderdi.<br />
Yetmisaltıncı Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) kitâbında bildirmisdir. Rûm kayseri,<br />
emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
hilâfeti zemânında zor süâllerini yazdı. Tafsîli (Delâ-il-ün<br />
nübüvve)de vardır. O süâlleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerine gönderdi. Hazret-i Ömer onu okudu. Emîr-ül<br />
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” önüne koydu. Hazret-<br />
i Alî onu okudu. Divit ve kalem istedi. Onların cevâbını<br />
yazdı. Kâgıdı katlayıp, kayserin elçisine verdi. Elçi, bu cevâbı<br />
kim yazdı diye sordu. Hazret-i Ömer buyurdu ki, hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” amcası oglu, dâmâdı<br />
ve dostu hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yazdı. Derler<br />
ki, yehûdîden ba’zıları geldiler, dediler ki, ne oldu size ey<br />
müslimân tâifesi. Peygamberinizin vefâtından sonra, bu kısa<br />
zemânda ba’zınız ba’zınızın üzerine hücûm edip, muhârebeye<br />
basladınız. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki:<br />
(Ey yehûdî tâifesi! Size ne oldu ki, henüz ayaklarınız denizin ıslaklıgından<br />
kuramamıs idi. Yâ Mûsâ! Bize de baskalarının ilâhları<br />
oldugu gibi ilâh yap, dediniz!) Bu cevâb ile yüzlerini kara<br />
edip, cevâb veremiyecek hâle bırakdı.<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurmusdur<br />
ki, (Alîye ilmin on bölügünden dokuz bölügü verildi.<br />
Vallahi geri kalan bir bölügünde de ortakdır.) Hattâ imâm-ı<br />
Ahmed bin Hanbel “rahimehullahü teâlâ” buyurmusdur ki,<br />
Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden<br />
bize hazret-i Alînin hakkında o kadar fazîlet gelmisdir<br />
ki, Alîden “radıyallahü teâlâ anh” baskası için gelmemisdir.<br />
Seyyid-üt-tâife Cüneyd “kuddise sirruhül’azîz” buyurmusdur<br />
ki: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
muhâlifleri ile muhârebeden fırsat bulsa idi, elbette ondan te-<br />
– 372 –<br />
savvuf ve hakâyık ilmi o kadar olurdu ki, gönüller ona tâkat getiremezdi.<br />
O, âriflerin basıdır. Onun sözleri vardır ki, ondan<br />
evvel kimse söylememisdir ve ondan sonra da kimse mislini<br />
söylemege kâdir olmamısdır. Su sekldedir ki, bir gün minbere<br />
çıkmıs idi. Buyurdu ki, bana arsın altındakilerden sorunuz! Benim<br />
içim ilm ile doludur. Bu agzımdaki Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek agzının suyudur. O sol nesnedir<br />
ki, bana bölük-bölük verdi. Onun içindir ki, benim nefsim<br />
onun yed-inde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eger<br />
izn olsa, Tevrâtın ve Incîlin içinde olanları haber verirdim. Beni<br />
o ikisi tasdîk ederlerdi. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn bu kelâmı<br />
kerâmet eseri buyurdu. O meclisde Da’leb Yemânî derler<br />
bir kisi var idi. Dedi ki: bu kisi ne garîb da’vâda bulundu. Elbette<br />
ben bunu imtihân ederim. Yerinden kalkıp, dedi, bir süâlim<br />
vardır. Hazret-i Alî buyurdu ki, ögrenmek ve bilmek için<br />
sor. Tecribe ve imtihân için sorma. Da’leb, sen beni onun üzerine<br />
mecbûr etdin deyip, sordu, Rabbini gördün mü yâ Alî!<br />
Hazret-i Alî buyurdu: (Görmedigim Rabbime tapacak degilim.)<br />
Sonra, nasıl gördün, dedi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: (O<br />
Hakkı, gözler dünyâda gördükleri seklde göremezler. Lâkin<br />
gönüller bekâ hakîkatleri ile görür. Benim Rabbim birdir. Serîki<br />
yokdur. Benzeri bulunmaz. Ikincisi olmaz. Yer [mekân]<br />
dan münezzehdir. Üzerinden zemân geçmez. Akl ile idrâk<br />
edilmez. Yaratdıkları ile kıyâs edilmez.) Da’leb bu sözleri isitip,<br />
yüzü üzeri düsdü. Bayıldı. Bir zemân sonra kendine geldi.<br />
Dedi ki; Hak teâlâya söz verdim ki, kimseye imtihân niyyeti ile<br />
süâl sormıyacagım. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, (Eger is senin elinde olursa.)<br />
Yetmisyedinci Menâkıb: Imâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahimehullahi<br />
teâlâ” (Tefsîr-i kebîr)de nakl etmisdir. Emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sevenlerinden birisi<br />
bir siyâh köle idi. Bir gün onu hırsızlık yaparken tutup, hazret-<br />
i Alîye getirdiler. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn sordu ki, (Sen<br />
mi hırsızlık etdin.) Evet ben hırsızlık yapdım, dedi. Elini kesdi.<br />
O siyâh köle, hazret-i Emîrin meclisinden çıkıp, gitdi. Yolda<br />
Selmân-ı Fârisî ve Ibni Zekvâna “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
rastladı. Ibni Zekvân o siyâh köleye, elini kim kesdi, dedi. Siyâhî<br />
dedi ki: Emîr-ül mü’minîn kesdi. Ibni Zekvân dedi: O senin<br />
– 373 –<br />
elini kesdi, sen onu medh ediyorsun. Dedi ki, niçin medh etmiyeyim<br />
ki, muhakkak elimi hak üzerine kesdi ve beni Cehennem<br />
atesinden halâs eyledi. Selmân “radıyallahü teâlâ anh” bu sözü<br />
siyâh köleden isitip, geldi, Alîye “radıyallahü teâlâ anh” haber<br />
verdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o siyâh köleyi çagırdı.<br />
O kesilen elini yine bilegi üzerine koydu. Bir mendil ile örtdü.<br />
Düâ etdi. Sonra bir ses isitdik, gökden ki, hazret-i Emîre<br />
emr eyledi. Örtüyü kaldır. Örtüyü aldı. Eli Allahü teâlânın izni<br />
ile önceki durumuna gelmisdi.<br />
Yetmissekizinci Menâkıb: Kûfe ehâlisi dediler ki: Yâ Emîrel<br />
mü’minîn. Fırat suyu bu sene azdı. Çok ekinleri zâyi’ eyledi.<br />
Ne olur, Allahü teâlâ hazretlerinden dileyesin ki, su az olsun.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” se’âdethânelerine girdi. Halk<br />
kapıda beklerler idi. Sonra dısarı çıkdı. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cübbesini üzerine giymis,<br />
mubârek sarıgını basına koymus, asâsını eline almısdı. At istedi.<br />
Ata bindi. Orada olanlar ve çocuklar etrâfında olmak üzere,<br />
Fıratın kenârına geldiler. Asagı indi. Iki rek’at nemâz kıldı.<br />
Durdu. Asâyı mubârek eline aldı, köprünün üstüne çıkdı. Hasen<br />
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri de berâber<br />
çıkdılar. O asâ ile sudan tarafa bir def’a isâret eyledi. Su bir<br />
mikdâr azaldı. Buyurdu ki, bu kadar kifâyet eder mi. Hepsi dediler,<br />
yâ Emîr-el mü’minîn, kifâyet eder.<br />
Yetmisdokuzuncu Menâkıb: Cündeb bin Abdüllahil Ezdî<br />
diyor ki: Cemel ve Sıffîn harblerinde; emîr-ül mü’minîn Alî<br />
“kerremallahü vecheh” hazretleri ile berâber idim. Benim hiç<br />
sübhem yok idi ki, hak Emîr-ül mü’minîn hazretleri tarafındadır.<br />
Ne zemân ki, Nehrvâna konduk. Benim gönlüme bir sübhe<br />
düsdü. O cemâ’ati katl etmek gâyet büyük isdir. Sabâhleyin<br />
askerden ayrıldım. Yanımda bir matara su var idi. Bir yerde kılıncımı<br />
yere dikdim. Kalkanı üzerine asdım. Gölgesine oturdum.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” yanıma çıka geldi.<br />
Sordu, yanında hiç su var mıdır? O matarayı önüne koydum.<br />
Aldı. O kadar uzaga gitdi ki, görünmez oldu. Yine geri geldi.<br />
Abdest alıp, kalkanın gölgesine oturdu. O sırada bir atlı geldi.<br />
Emîri görmek istedigini söyledi. Hazret-i Alî kabûl buyurdu. O<br />
atlı dedi ki: Ey Emîr-el mü’minîn! Muhâlifler Fıratı geçdiler.<br />
Ve suyu kesdiler. Buyurdu ki: Hâyır, onlar suyu geçememisler-<br />
– 374 –<br />
dir. Bu sözü söylerken, bir sahs dahâ geldi. Vallahi ben onların<br />
sancaklarını suyun öte tarafında gördüm, dedi. Emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu; vallahi geçmediler.<br />
Nasıl geçerler ki, onların düsecek ve dökülecek yerleri<br />
buradadır. Ondan sonra durdu. Ben de durdum. Kendi kendime<br />
dedim; Elhamdülillah. Elime bir terâzî girdi ki, bu kisinin<br />
hâli bundan belli olur. Yâ o yalancı behâdırdır veyâ Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden veyâ Resûlullah hazretlerinden hücceti<br />
vardır. Buna dayanarak bunu bilmisdir. Gönlümden dedim ki,<br />
yâ Rabbî! Seninle ahd etdim. Eger suyu geçmis olduklarını görürsem,<br />
o kimse ile [Alî “radıyallahü anh” ile] muhârebe eyleyen<br />
ben olacagım. Eger geçmemis iseler o muhâlif ile muhârebe<br />
ve mukâtele edecegim. Askerin arasından [saflardan] geçdik.<br />
Gördük onların bayrakları evvelki gibi yerlerinde durur.<br />
Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” arkamı tutdu<br />
[sıvadı] ve isin ile mesgûl ol, dedi. Ben de hamle edip, onlardan<br />
birini öldürdüm. Arkasından birini dahâ öldürdüm. Birine<br />
saldırdım. Ben ona vurdum. O da bana vurdu. Ikimiz de<br />
düsdük. Arkadaslarım beni kaldırıp, götürmüsler. O vakt kendime<br />
geldim. Hazret-i Emîr muhârebeyi bitirmis idi. Emîr-ül<br />
mü’minîn bir sahsa durumundan haber verdi. Seni, falan mevki’de,<br />
falan hurma agacına assalar gerekdir. Buyurdugu gibi<br />
vâki’ oldu.<br />
Sekseninci Menâkıb: Haccâc-ı Yûsüf “Allahü teâlâ müstehâkını<br />
versin”, Kümeyl bin Ziyâdı “radıyallahü teâlâ anh”, çagırdı.<br />
Kümeyl ondan kaçdı. Haccâc-ı zâlim, Kümeylin akrâbalarının<br />
vazîfelerine son verdi. Kümeyl bunu isitdi ve dedi ki: Benim<br />
ömrüm zâten bitmisdir [yaslandım]. Benim sebebim ile,<br />
kavmimin mahrûm olması lâyık degildir. Haccâcın yanına vardı.<br />
Haccâc dedi ki, isterim ki, seni öldüreyim. Kümeyl dedi ki:<br />
Benim ömrüm az kalmısdır. Ne diler isen onu yap. Bizim va’demiz<br />
yakındır. Benim ölümümden sonra hesâb vereceksin. Bana<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ<br />
anh” haber vermisdir ki, seni Haccâc öldürecekdir. O zâlim<br />
onun boynunu vurdu.<br />
Seksenbirinci Menâkıb: Haccâc bir gün dedi ki, isterim Ebû<br />
Türâbın [Hazret-i Alînin] eshâbından birini katl edeyim ki,<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine yaklasayım. Hazret-i Alî-<br />
– 375 –<br />
nin “radıyallahü anh”, kölesi Kanber ile sohbet etmis oldugunu<br />
hiç kimse bilmezdi. [Hazret-i Alînin en çok sohbet etdigi kimselerden<br />
idi.] Haccâc, Kanberi çagırtdı ve dedi ki, Kanber sen<br />
misin. Kanber, evet benim dedi. Haccâc, Alî ibni Ebî Tâlib senin<br />
Mevlân mıdır, dedi. Kanber, benim Mevlâm Allahü teâlâ<br />
hazretleridir. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî velîm ve sebeb-i<br />
ni’metimdir, dedi. Haccâc dedi: Seni katl etmek isterim. Ihtiyârınla<br />
nasıl katl olunmak istersin. Kanber dedi: Ihtiyâr senindir,<br />
her ne vech ile katl edersen, ben de seni kıyâmetde öyle katl<br />
ederim. Zâten bana emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, ey Kanber, seni zulm ile katl etseler gerekdir, diye<br />
haber vermisdi. Sonra Haccâc Kanberi “radıyallahü teâlâ anh”<br />
katl eyledi.<br />
Seksenikinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Berâ’ bin Âzibe dedi ki, (Benim oglum Hüseyn<br />
katl olunsa gerekdir. Sen o vaktde ona yardım etmiyeceksin.)<br />
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh”<br />
sehîd oldu. Berâ’ bin Âzib, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dogru söyledi. Hazret-i Hüseyn katl olundu. Ona yardım yapamadıgıma<br />
pismânım, dedi.<br />
Seksenüçüncü Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir seferinde Kerbelâya ugradı. Sagına ve soluna bakdı.<br />
Giryân-giryân [aglıyarak] geçdi ve buyurdu ki: (Vallahi onların<br />
develerinin çökecegi ve onların katl olunacakları makâm burasıdır.)<br />
Eshâbı dediler: Ey Emîr-el mü’minîn! Bu ne makâmdır.<br />
Buyurdu ki: (Burası Kerbelâdır. Bu yerde, bir kavm katl olunsa<br />
gerekdir. Onlar hesâbsız Cennete girerler.) Hiç kimse bu<br />
sözlerin ma’nâsını hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
vak’ası oluncaya kadar anlamadı.<br />
Seksendördüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Kûfeden asker istedi. Bir takım söz ve<br />
hareketden sonra, asker gönderdiler. Gelmezden evvel hazret-i<br />
Alî buyurdu ki: Kûfeden iki bin er ve de bir kisi geliyor. Eshâbdan<br />
biri, bu sözü isitdim, o askerleri bir bir saydım, buyurduklarından<br />
ne eksik, ne fazla idi, dedi.<br />
Seksenbesinci Menâkıb: Hayye-i Arabî, emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin eshâbından idi. Dedi<br />
– 376 –<br />
ki: Hazret-i Mu’âviye ile muhârebe sırasında, hazret-i Emîr-ül<br />
mü’minîn Alî “radıyallahü anh” ile bir deryâ kenârında konakladık.<br />
O sırada bir kisi geldi. Dedi ki: Esselâmü aleyküm,<br />
yâ Emîr-el mü’minîn! Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, ve aleyküm<br />
selâm, dedi. O kisi dedi: Ben Sem’ûn bin Yuhannâyım, su kilisenin<br />
sâhibiyim, diyerek bir bina gösterdi. Bizim yanımızda<br />
bir kitâb vardır. Bu kitâb mîrâs yolu ile Îsâ “alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâm” eshâbından intikâl etmisdir. Eger dilersen,<br />
o kitâbı tarafınıza okuyayım. Eger dilersen, huzûr-ı serîfinize<br />
getireyim. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki;<br />
Oku. O kisi okumaga basladı. Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” serefli vasflarından ve ümmetinin sıfatlarından<br />
yazıyordu. Sonunda okudugu bir gün, (Bir deryâ kenârına<br />
bir kisi konar. Peygambere yakın olur, Zemânın ehlinden<br />
ve dinde, Peygambere yakın olur. Müsrikleri dize getirir. Magrib<br />
ehli ile savasır,) yazısını okudu. Ondan sonra o kisi dedi ki:<br />
(Peygamber çıkdı. Ona îmân getirdim. Siz burada konakladınız.<br />
Huzûrunuza geldim. Hayâtda oldugum müddetce hizmetinizde<br />
olayım.) Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” ve hâzır olanlar agladılar. Buyurdu ki: (Allahü teâlâya<br />
hamd olsun ki, beni unutulmuslardan kılmadı. Kitâbında zikr<br />
etdi.) Rivâyet eden der ki, Emîr-ül mü’minîn bana hitâb edip,<br />
buyurdu ki, ey Hayye-i Arabî! Sem’ûnu sen yanında sakla [sana<br />
emânet]. Her kusluk ve aksam yemeklerinde onu çagırırdı.<br />
Leyle-tül-harîrde, hazret-i Mu’âviye ile ceng siddetlendi.<br />
Sem’ûn sehîdlik se’âdetine kavusdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn,<br />
kabrine kendisi koydu. (Bizim ehl-i beytden biridir) buyurdu.<br />
Seksenaltıncı Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,<br />
hazret-i Alî “radıyallahü anh” için, iki kerre günesi batıdan geri<br />
döndürdü. Birisi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin zemânlarında idi. Ümm-ü Seleme ve Esmâ<br />
binti Ümeys ve Câbir bin Abdüllah-el Ensârî ve Ebû Sa’îd-il<br />
Hudrî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri rivâyet etmislerdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün<br />
se’âdethânelerinde oturuyorlardı. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da huzûrlarında idi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm<br />
vahy getirdi. Vahyin agırlıgından hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
– 377 –<br />
teâlâ anh” dizine mubârek basını koydu. Günes batıncaya kadar<br />
kaldırmadı. O sırada, günes batdı. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri ikindi nemâzını kılmamısdı. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri vahyden sonra, önceki<br />
hâline geldi. Buyurdu ki, yâ Alî! Senin ikindi nemâzı geçdi mi.<br />
Evet, yâ Resûlallah! Kımıldayamadım, kaldım, dedi. Ancak nemâzı<br />
îmâ ile kılmısdı. Hazret-i Habîbullah, günese emr buyurdu.<br />
Günes geri dagın üzerine çıkıp, durdu. Hazret-i Alî, nemâzını<br />
kıldı. Esmâ binti Ümeys der ki, gurûb vaktinde günesden<br />
buzagı sesi gibi bir ses geldi.<br />
Resûl-i ekremden sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Bâbile giderken, Fırat nehrinin üzerinden geçmek istediler.<br />
Ikindi nemâzının vakti idi. Eshâbdan bir cemâ’at ile kendileri<br />
asr [ikindi] nemâzını kıldılar. Diger eshâb da hayvanlarını<br />
sudan geçirmekle mesgûl oldular. Günes batdı. Nemâzlarını<br />
kılamadılar. Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” düâ eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ günesi yerine<br />
getirdi. Nemâz kılmıyanlar, nemâzlarını kıldılar. Günes yine<br />
batdı. O esnâda günesden bir korkulu ses çıkdı. Eshâb<br />
korkdular. Söyle ki, tehlîl, tesbîh ve istigfâr ile mesgûl oldular.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Seksenyedinci Menâkıb: Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Yagmurlu bir günde mescidde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-<br />
ı serîflerinde, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
hazretlerinden bir cemâ’at ile oturmusduk. O sırada<br />
yüksek ses ile birisi, Esselâmü aleyküm, dedi. Hepimiz sesi isitdik.<br />
Ammâ selâm vereni görmedik. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” selâmı alıp, bize buyurdu ki; (Cin<br />
tâifesinden kardesiniz, selâmını alınız!) Hepimiz, aleyküm selâm,<br />
dedik. Fahr-i âlem hazretleri buyurdular ki, (Sen kimsin!).<br />
Yâ Resûlallah! Köleniz, cin tâifesinden Semrah oglu Arfetâyım.<br />
Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (Merhabâ yâ Arfetâ! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
sana rahmet eylesin. Kendi sûretin ile bize görün!) O ân<br />
bir kıllı kimse zâhir oldu ki, yüzünü saçı bürümüs, iki gözleri bir<br />
tarafda, agzı gögsünün üzerinde ve fil disleri gibi disleri var ve<br />
tırnak yerine kıymıkları var. Bu seklde bunu görünce, hepimiz<br />
– 378 –<br />
elimizde olmadan korkup, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine bakdık. O sahs, hazret-i Sultân-ı Enbiyâya<br />
hulûs ile açıklayıp, dedi ki: Yâ Habîb-i Rabbil’âlemîn!<br />
Kavmimi dîne da’vet için ben kulunuz ile bir kimse gönder. Yine<br />
sag-sâlim insâallahü teâlâ getirip, huzûr-ı serîfinize teslîm<br />
ederim. O Fahr-i âlem ve seyyid-i âdem Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Bu hizmete<br />
bunun ile kim gider ise, ona Cennet vâcib olur.) O sahsın<br />
görünmesinden bir kimse cevâb vermege cesâret edemedi.<br />
Hazret-i Resûl-i ekrem üç kerre hitâb etdiler. Kimse cevâb vermedi.<br />
Son emrde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ayaga<br />
kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Emr eyle, bu hizmete ben kulun<br />
gideyim. Hazret-i Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
dönüp Arfetâya buyurdu ki, (Bu gece Harre adlı mevzi’de hâzır<br />
ol! Senin yanına bir kimse vereyim ki, benim hükmüm ile<br />
hükm eyler. Ve benim dilim ile söyler. Ve benden cin tâifesine<br />
haberi dogru olarak iletir.)<br />
Hazret-i Selmân “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Arfetâ<br />
gayb olup, aksam oldu. Sonra yatsı nemâzını Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile edâ eyledik. Eshâbın hepsi<br />
dagıldıkdan sonra, buyurdular ki: (Yâ Selmân! Yâ Alî! Benim<br />
ile geliniz!) Biz de hizmetlerince gitdik. O Harre adlı mevzi’e<br />
vardıgımızda gördük ki, koyun büyüklügünde bir deveye Arfetâ<br />
kendisi binmis, at büyüklügünde bir deveyi de, elinde tutmus.<br />
Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazret-i Alîyi o bos deveye bindirdi. Beni de arkasına bindirdi.<br />
Benim belimi hazret-i Alînin beline bagladı. Gözlerimi sarıgın<br />
ucu ile baglayıp, buyurdu ki, (Yâ Selmân! Sakın Alî gözünü aç<br />
demeyince, gözlerini açma. Deveden in demeyince deveden<br />
inme. Allahü teâlânın ismi ile mesgûl ol. Isitdiklerinden korkma!)<br />
Dönüp, hazret-i Alîye de vasıyyet etdi. (.... Lâ havle ve lâ<br />
kuvvete illâ billah.) buyurdular. Sonra vedâ edip, Arfetâ önümüzce<br />
delîl olup, sür’atle yola koyulduk. Sabâh oldu. Hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” bana in, dedi. Ben de indim. Gözümü<br />
açdım. Gördüm ki, otsuz, susuz, agaçsız, taslık bir yere gelmisiz.<br />
Hazret-i imâm-ı Alî “radıyallahü anh” imâm olup, ben<br />
ve Arfetâ ona uyup, sabâh nemâzını kıldık. Ortalık aydınlan-<br />
– 379 –<br />
dıkda gördük ki, etrâfımızı cin askerleri çevirmisdi. Söyle ki,<br />
her birinin gözleri mes’âle gibi ısık çıkarır. Heybetli sekllerde<br />
sag ve sol tarafımızda dururlar idi. Hazret-i Alî aslâ bunlara iltifât<br />
etmeyip, âdet-i serîfleri üzere çesidli düâlar ile mesgûl oldular.<br />
Günes dogup, yükselene kadar, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
münâcât ve ibâdet ve tâ’at eylediler. Ondan sonra, ayaga<br />
kalkıp, Allahü teâlâya hamd ve senâ etdikden sonra, cin tâifesini<br />
islâma da’vet eyledi. Içlerinden biri inadcı ve kendi basına<br />
büyümüs ifrit i’tirâz edip, dedi ki, yâ Alî! Âbâ ve ecdâdımızın<br />
dîni bize bâtıl mıdır, demek istersin. Bu dedigin olmaz deyip,<br />
inâd eyledikde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”: (Biz dogru<br />
yoldayız. Sen, Allahü teâlânın âyetlerini tasdîk etmiyor, inkâr<br />
ediyorsun) buyurup, mubârek yüzünü gök yüzüne döndürüp,<br />
Ism-i a’zam ve düâ okuyup, Kehf ve Tâ-sin ve Yasîn ve<br />
Nûn ve Kalem sûreleri üzere yemîn edip, (Ey yardım edicilerin<br />
en hayrlısı olan Allahım! Bunların üzerine ates yagdır.<br />
Bunların kötü fi’ller isleyenleri ve inâd edenleri helâk olsun)<br />
diye düâ ve tazarru’ ve niyâz eyledi. Hazret-i Selmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” der ki, o ânda gördüm ki, bir zelzele olup, gökden<br />
ates yagmaga basladı. Cinnîler bunu görünce hepsi, yüz<br />
üzerine düsdüler. Ben de kendimden geçmisim. Bir zemândan<br />
sonra, kendime geldim. Gördüm ki, bir takım cinnîleri semâdan<br />
gelen ates yakmıs. Üzerlerini dumân kaplamıs. Bir zemân<br />
sonra dumân üzerlerinden gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sag olanlarına seslenip, buyurdu ki, Ey cin kavmi, basınızı<br />
kaldırın. Muhakkak, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
zâlim ve mütekebbir olanları helâk etdi. Tekrâr da’vete mesgûl<br />
olup, (Yâ cin kavmi ve Semrâh ogulları, Berrâr sâkinleri!<br />
Biliniz ve âgâh olunuz ki, simdi Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem” devridir. Hâtem-ül enbiyâ devridir. Yeryüzü<br />
basdan basa zulm ile dolmus iken, îmân ve adâlet ile dolsa<br />
gerekdir,) deyip, Habîb-i ekremi “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” medh edip, apaçık mu’cizelerinden beyân etdi. Onu<br />
anlatan isâretlerinden anlatdıkdan sonra, cin tâifesinin kurtulanları<br />
hazret-i Alînin ilm ve kemâlinden hayret edip, Hakka<br />
boyun büküp, Resûlüne ittiba’ edip, (Allaha, Allahın Resûlüne<br />
ve Resûlünün elçisine inandık. Sözleri dogrudur. Seni yalanlamıyoruz!)<br />
deyip, îmânlarını saglam eylediler. Hazret-i<br />
– 380 –<br />
Selmân “radıyallahü anh” buyurdular ki: Bu esnâda gece oldu.<br />
Yine o deveye binip, Arfetâ önümüzce, sabâh olmadan Harre<br />
denilen yere bizi ulasdırdı. Deveden inip, sabâh nemâzını Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile edâ etdikden<br />
sonra, bizi görüp, Allahü teâlâ hazretlerine hamd ve<br />
senâ etdi. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Cin kavmini ne hâlde [nasıl]<br />
buldun!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb verdi ki,<br />
yâ Resûlallah! Hayrlı düânız bereketi ile, Elhamdülillah, Allahü<br />
teâlâ hazretlerine îmân getirip ve Resûlüne ittibâ’ edip,<br />
îmân nûru ile münevver oldular. Ammâ hakkı kabûl etmiyenleri,<br />
semâdan Allahü teâlânın izni ile ates inip, helâk olduklarını<br />
beyân etdikde, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, buyurdular ki, (Elhamdülillah! Onlardan kıyâmete<br />
kadar korku gitmez.)<br />
Seksensekizinci Menâkıb: Ebû Hüreyre “radıyallahü anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine vardım.<br />
Meger önlerinde bir tabak içinde hurma var imis. Mubârek<br />
avuçları ile bu bendenize bir avuç hurma ihsân etdiler. Saydım<br />
yetmisüç adet hurma geldi. Sonra hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” huzûr-ı serîflerine vardım. Onların da önlerinde<br />
bir tabak hurma var idi. Yüzüme bakdı. Tebessüm edip, bir<br />
avuç hurma verdiler. Bunu da saydım. Temâmı yetmisüç adet<br />
hurma geldi. Hayretimi bildirmek için, hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine geldim. Bu<br />
hayretimi söyledim. Buyurdular ki; (Yâ Ebâ Hüreyre! Bilmez<br />
misin ki, Alînin yedi benim yedimdir. Adâletde berâberdir.)<br />
Rivâyet edilmisdir ki, bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kapılarının önünde bir cemâ’at görüp,<br />
Kanbere sordu ki, bunlar kimlerdir. Kanber cevâb verdi ki, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn! Bunlar sizi sevenlerdir. Alî “radıyallahü<br />
anh” hazretleri buyurdular ki, yâ, hayret! Bunlarda bizi sevenlerin<br />
simâları görünmez. Kanber dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn!<br />
Sizin ahbâblarınızın simâları [görünüsleri] nasıldır. Buyurdular<br />
ki: Bizi sevenlerin simâsı [görünüsü], mi’deleri bos olmakdır.<br />
Bedenleri etsiz ve yagsız, za’îf olup, dudakları susuzlukdan<br />
agarmıs olmakdır.<br />
– 381 –<br />
Seksendokuzuncu Menâkıb: Enes bin Mâlik “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Bir gün Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bütün Eshâb-ı<br />
güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile ihâta<br />
edip [çevirip], oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” içeri girdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,<br />
Eshâb-ı güzînin nûrlu yüzlerine, kim yer verecek diye bakdılar.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûl-i<br />
ekrem hazretlerinin sag tarafında oturmus idi. Yerinden kalkıp,<br />
hazret-i Alîye yer verdi. Hazret-i Alî oturdukda, Habîb-i Rabbil’âlemîn<br />
hazretlerinin mubârek yüzünde, sürûr ve sevinç müsâhede<br />
olunup, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerine teveccüh edip,<br />
buyurdular ki, (Yâ Ebâ Bekr! Fazîlet sâhibini, ancak fazîlet sâhibi<br />
bilir!)<br />
Doksanıncı Menâkıb: Fadl bin Sâlim “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” pazara varıp, bir gömlek satın<br />
aldı. Terziye bunun yenleri [kol uçları] uzundur, kes dedi. Terzi,<br />
dedi ki: Kesmem, zîrâ kusûrlu olur. Hazret-i Alî; aybı benim,<br />
sen kes diye emr buyurup, kesdirdi. Terzi, hazret-i Alînin kim<br />
oldugunu bilmez idi. Hey, görün bu kisi mecnûn olmus dedi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitdikde, sâd ve handân<br />
olup, Elhamdülillahi teâlâ, dedi. Sordular, yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Bu beyhûde ve ma’kül olmıyan söze niçin hamd etdiniz.<br />
Buyurdular ki, bir gün, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdular ki: (Bir kimseye<br />
deli denilmedikçe îmânı temâm olmaz!) Niçin hamd etmiyeyim<br />
ki, bu kimse benim îmânıma sehâdet etdi.<br />
Amr bin Kays “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Bir gün<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin elbisesinde<br />
bir çok yerinde yama görüp, dediler ki, yâ halîfe-i Resûlillah!<br />
Bu kadar hazîneler elinde iken, yamalı elbise giymek<br />
size revâ degildir. Cevâb verdiler ki: Mü’minler bize uysunlar.<br />
Kalblerinde husû ve inkisâr hâsıl olsun. Bize yamalı giymek de<br />
uygun olur.<br />
Doksanbirinci Menâkıb: Bir gün Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Alînin rikâbını [atı-<br />
– 382 –<br />
nın özengisini] tutana, buyurdu ki; (Aliyyül Mürtedâ senin<br />
elinde sehîd olsa gerekdir.) O kimse isitip, çok üzüldü. Aglıyarak<br />
Aliyyül Mürtedânın huzûruna geldi. Tedarru’ ve niyâz<br />
edip, dedi ki, yâ Alî! Kanım sana halâl olsun. Beni hemen bu<br />
ân katl eyle. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,<br />
sebeb nedir ki, bu sözü söylersin. Utanarak dedi ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana buyurdular ki, Alînin<br />
sehâdeti senin elinde olsa gerekdir. Bu yüz karalıgı benden vâki’<br />
olmadan dilerim ki, ben senin zülfikârın ile öleyim de, dünyâda<br />
ve âhıretde yüzü siyâh olmıyayım. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, bir nesneyi ki, Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri ezelde takdîr etmis olsun, onu degisdirmek<br />
mümkin olur mu? Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana sehîdlik<br />
mertebesi müyesser etmis olsun. Ben o sehîdlik elbisesini<br />
giymek istemez miyim. Bu kıssayı Server-i kâinât “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana senden evvel haber vermisdi.<br />
Bu ise gönlüm hosdur. Sen de gönlünü hos tut. Bu sırrı<br />
gizli tut. Kimseye açma. Ben sana evvelki iltifâtımdan dahâ çok<br />
iltifât ederim.<br />
Doksanikinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sehâdeti beyânındadır. (Lübâb-ül-elbâb) adlı kitâbda yazılıdır.<br />
Muhammed bin Cerîr Taberî der ki, emîr-ül mü’minîn<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” Nehrvân cenginden döndü.<br />
Abdürrahmân bin Mülcem ve Pîrek bin Abdüllah ve Amr<br />
bin Ebî Bekr; her üçü hâricîlerden idiler. Ric’at mezhebini tutarlar<br />
idi. O muhârebeden, çok insan katl olundugu için korkmuslardı.<br />
Üçü aralarında, Mu’âviye, Alî ve Amr bin Âs “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerini katl etmeyince, âlem, fitne<br />
ve fesâd ve muhârebeden kurtulmaz. Islâm kuvvetli olmaz.<br />
Eger biz de katl olunursak, yine sevâb kazanırız. Zîrâ büyük<br />
fitneyi def’ etmek hayrlı isdir, diye andlasdılar. Abdürrahmân<br />
bin Mülcem dedi; ben Alîye kâfi gelirim. Amr bin Ebî Bekr dedi;<br />
ben Amr bin Âsa kifâyet ederim. Pîrek dedi, ben Mu’âviyeye<br />
kâfi gelirim. Her üçü tedbîr aldılar ki, aynı günde ve aynı sâatde<br />
bu isi isleyeler. Abdürrahmân bin Mülcem; hazret-i Alîye<br />
“kerremallahü vecheh” vardı. Pîrek; hazret-i Mu’âviye tarafına<br />
gitdi. Amr bin Ebî Bekr, Mısra Amr bin Âs tarafına gitdi. Her<br />
biri bin dirheme bir kılınç almısdı ve zehr ile su vermislerdi.<br />
– 383 –<br />
Hazret-i Mu’âviye nemâza geldi. Pîrek o kılınç ile ona vurdu.<br />
Mu’âviye düsdü. Halk toplanıp, Pîreki tutdular. Hazret-i<br />
Mu’âviye dedi, bu isi niçin yapdın. Pîrek hâdisenin temâmını,<br />
üçünün arasında olanları haber verdi. Hazret-i Mu’âviye emr<br />
etdi, onu öldürdüler. Tabîb getirdiler. Tabîb gelip, Mu’âviyeyi<br />
gördü. Dedi ki, yâ Mu’âviye, sizin yaranız, zehrli kılınç yarasıdır.<br />
Üç sey arasında muhayyersin. Yâ ölümü istersin. Yâ sabr<br />
edersin, yarayı daglarım. Yâ sana bir serbet veririm ki, içdikden<br />
sonra aslâ çocugun olmaz. Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Ölümü<br />
istiyemem. Atese [daglamagaya] da dayanamam. Ammâ<br />
bir evlâdım var. Ona kanâat ederim, deyip, serbeti içdi. Iyi oldu.<br />
Hazret-i Mu’âviye ondan sonra buyurdu; Cum’a mescidinde<br />
bir maksûre yapdılar. Bu maksûre âdetini hazret-i Mu’âviye<br />
koydu ki, halîfeler düsmanların hîlelerinden uzak olsunlar.<br />
Amr bin Ebî Bekr; karârlasdırılan vaktde Amr bin Âsın yanına<br />
vardı. Amr bin Âsın yüregi tutmusdu, ya’nî râhatsızlanmısdı.<br />
O gece nemâza çıkamadı. Sehl Amirîyi yerine nâib gönderdi.<br />
Amr bin Ebî Bekr, kılıncını ona vurdu. Onu öldürdü. Amr<br />
bin Ebî Bekri tutdular. Amr bin Âsın huzûr-u serîflerine getirdiler.<br />
Amr bin Âs hazretleri emr buyurdu. O fâsık ve münâfıgı<br />
öldürdüler.<br />
Ba’zı âlimler dediler ki, Emîr-ül mü’minînin sehâdet sebebi<br />
o idi ki, Nehrvân harbi yapıldı. Hâricîler dörtbin er idiler. Temâmı<br />
öldürüldüler. Dokuz er kurtulup, Kûfe tarafına dogru<br />
fîrâr etdiler. Kûfe sehrine vardılar. Kûfe sehrini feryâd-ı figân<br />
kapladı. Abdürrahmân bin Mülcem yoldan geçerken, öldürülenlerin<br />
birinin evinden aglama sesleri isitdi. Kutâm adında<br />
genç bir kadının babası ve kardesleri o harbde katl olunmuslardı.<br />
Ibni Mülcem o kadının ardınca gitdi. Dedi ki, eger erin<br />
[kocan] yoksa; senin, vasfları su seklde olan biri, erin olmak ister,<br />
râzı olur musun. Kadın dedi, niçin râzı olmıyayım. Lâkin,<br />
benim velîlerim ve akrabâlarım vardır. Onlara danısmam lâzım.<br />
Ibni Mülcem dedi, ma’kûldür. Kadın gitdi. Ibni Mülcem<br />
izince [ardından] gitdi. Kadın bir eve girdi. Ibni Mülceme dedi<br />
ki, sen burada dur. Seni çagırdıgım zemân içeri gir. O kadın<br />
içeri girip, kendini süsledi. Kokular süründü. Pâk [güzel, temiz]<br />
elbise giydi. Gâyet cemâl ve kemâlde oldu. Evdekilere<br />
dedi ki, bir kerre bana bakdıkda perdeyi salınız. Sonra Ibni<br />
– 384 –<br />
Mülceme, içeri gel, dedi. Abdürrahmân bin Mülcem içeri girip,<br />
o sekliyle bir kerre ona bakdı. Hemen ona âsık oldu. Kadını<br />
istedi. Kadın dedi, sen benim mehrime ta’kat getiremezsin.<br />
O dedi ki, ne mikdâr istersin. Kadın dedi, üçbin dirhem sâfî<br />
gümüs. Iki çalgıcı câriye ve Alî bin Ebî Tâlibin katli. Ibni<br />
Mülcem dedi ki: Gümüs ve câriye kolaydır, ammâ, Alînin katli<br />
mümkin olmaz ki, ben Alînin sirâclarındanım. Bunu nasıl<br />
yapabilirim. Eger beni ister isen, muhakkak bunu yapmalısın.<br />
Gümüs ve câriye için fikrini yorma. Ibni Mülcem dedi ki: Bir<br />
darbeye kanâat edersen, kabûl ediyorum. Bir kılınç getir. Kadın,<br />
zehrli su verilmis kılınç getirdi. Ramezân-ı serîfin onüçü<br />
idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” oturdu. Hasen<br />
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine buyurdu<br />
ki, bugün Ramezân-ı serîfin kaçıncı günüdür. Dediler,<br />
onüçüncü günüdür. Buyurdu ki: Kaç gün kaldı. Dediler, onyedi<br />
gün kaldı. Buyurdu ki: Muhakkak, yüzüm basımın kanı ile<br />
boyanacakdır. Abdürrahmân bin Mülcem için dedi ki, (Ben<br />
onun yasamasını istiyorum. O benim öldürülmemi istiyor.)<br />
Abdürrahmân bunu isitdi. Emîrin huzûruna vardı. Dedi ki: Yâ<br />
Emîr-el mü’minîn! Iste elim, iste boynum. Ister isen elimi kes,<br />
ister isen boynumu vur. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, bana nisân vermisdir ki, seni (Benî<br />
Murâd)dan bir kimse öldürse gerekdir. Ben günâh etmemise<br />
karsılık yapmam. Ramezân ayının yirmiüçü oldu. Bu la’în<br />
evinde yatmısdı. Sabâh oldu. Emîr-ül mü’minîn, nemâza gitmek<br />
için kalkdı. Serâyda [evinde] bir kaz vardı. Çagırdı, [bagırmaga<br />
basladı]. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki: (Bagırmaları, aglamalar ta’kîb eder.) Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri dedi: (Yâ babacıgım! Bu ne sözdür!)<br />
Buyurdular ki: Bu söz odur ki, gönlüm sehâdet olacagımı haber<br />
verir. Ben bu ayda katl olunurum. Sonra serâyın [evinin]<br />
kapısını açdı. Bir çivi kaftanına takılıp, yırtdı. Hazret-i Emîrin<br />
gönlü daraldı. Mescide vardı ve (Allah yolunda mücâhede<br />
eden, bir olan Allahdan baskasına ibâdet etmiyen mü’mine<br />
yol açın) diye halkı uyardı. Abdürrahmân bin Mülcem o zemân<br />
kadın ile berâber idi. O zemân müezzinin sesini isitdiler.<br />
Kadın dedi ki, kalk isini iyi gör. Gönlün sâd olarak geri dön.<br />
Ben isitdim, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazret-<br />
– 385 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:25<br />
lerinden ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki; (Önce gelenlerin en sakîsi, Sâlih aleyhisselâmın<br />
devesini öldürenler, sonra gelenlerin en sakîsi de Alînin<br />
kâtilidir.)<br />
Ibni Mülcem kalkdı. Kılıncını kusandı. Kendisini uyuyanlar<br />
arasında gizledi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” mihrâba geçdi. O la’în bedbaht iki secde arasında, hazret-<br />
i Emîr-ül mü’minînin mubârek basına bir kılınç vurdu. Kazâ-<br />
i ilâhî ile o kılınç darbesi, Ahzâb harbinde, Amr bin Abdûd<br />
hazret-i Alînin mubârek basına vurmusdu; oraya rast geldi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” aklı basından gidip, kalkdı.<br />
Elini bir direge vurdu. Mubârek parmakları tas direkde iz<br />
etdi. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” imâmete geçdi. Nemâzı<br />
sür’atle kıldılar. Bir kavlde hazret-i Emîr Cu’de bin Cübeyre<br />
imâm ol diye buyurdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” düsdü. Halk kalkdı, kâtili aramaga gitdiler.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ne ararsınız.<br />
Beni vuran kimse, simdi filan kapıdan içeri girer. Bütün yollar<br />
Ibni Mülcem üzerine baglandı. Geri döndü. Hazret-i Emîr-ül<br />
mü’minînin isâret buyurdugu kapıdan girdi. Hayrân ve dermande<br />
bir kimse ona dedi ki: Sana ne olmusdur, meger Emîrül<br />
mü’minîni vuran sensin. O inkâr etmek istedi. Sonra ikrâr<br />
etdi. Onu tutup, hazret-i Emîrin huzûruna getirdiler. Hazret-i<br />
Emîr buyurdu ki: Ey bîçâre. Niçin bu isi yapdın. Evlâdlarımı<br />
yetîm etdin. Mü’minlerin gönüllerini gamlı etdin. Islâm askerinin<br />
belini kırdın. Ibni Mülcem durdu. Birsey demedi. Emîrül<br />
mü’minîn buyurdu: Vefât edinceye kadar bunu zindâna koyun.<br />
Hasen ve Hüseyn ve Muhammed bin Hanefiyye “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerini huzûrlarına getirip, vasıyyet<br />
etdi. Buyurdu ki: Her zemân esîrlerinize yiyecek veriniz. Aç<br />
koymayınız. Hazret-i Alînin kerîmeleri Ümm-ü Gülsüm zindâna<br />
vardı. Aglıyarak, Ibni Mülceme dedi ki: Ey bedbaht.<br />
Emîr-ül mü’minîn bugün iyidir. Yarın seni öldürürler. Ibni<br />
Mülcem dedi ki: O iyi olmaz. O kılınç zehr ile sulanmısdır.<br />
Eger iyi olsa, sen niçin aglarsın. Ümm-ü Gülsüm “radıyallahü<br />
anhâ” hazretleri ona kızıp, dısarı geldi. Ramezânın yirmiyedinci<br />
günü oldu. Emîr-ül mü’minîn, Ümm-ü Gülsüm hazretlerine<br />
buyurdu ki, evden dısarı çık. Evin kapısını bagla. Çıkıp<br />
– 386 –<br />
kapıyı kapadı. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri orada<br />
oturdu. Evin içerisinden bir ses isitdi ki, meâl-i serîfi, (Âyetlerimizi<br />
inkâr edenler bize gizli degildir. Kıyâmet gününde atese<br />
atılan mı, güven içinde gelen kimse mi dahâ iyidir. Dilediginizi<br />
isleyin. Dogrusu o yapdıgınızı görendir) olan Fussîlet<br />
sûresinin 40.cı âyet-i kerîmesini okuyordu. Ondan sonra su sesi<br />
isitdiler ki, (Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
vefât etdi. Ebû Bekr vefât etdi. Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” katl edildi [sehîd edildi].) Hasen “radıyallahü<br />
anh” hazretleri anladı ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” vefât etdi. Evin kapısını açdı. Gördü ki, dünyâdan göç<br />
etmis. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
yıkadılar. Muhammed bin Hanefiyye su dökdü. O Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden arta kalan<br />
hanûtu mubârek bedenine saçdılar ve defn etdiler. Kûfe<br />
mescidinin ortasında defn edildi. Ertesi günü Ibni Mülcemi<br />
katl etmek için getirdiler. Dedi ki, beni öldürmeyin. Gidip,<br />
Mu’âviyeyi öldüreyim. Yemîn ederim ki, yine geri gelirim.<br />
Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh”, hâyır, senin öyle bir<br />
ma’rifetin olamaz, öldürün bu mel’ûnu buyurdu. Onu öldürdüler.<br />
Imâmın sehâdet mertebesine kavusdugu gün, Ramezân-<br />
ı serîfin yirmiyedisi idi. Ba’zıları demisler ki, yirmiüçü idi.<br />
Ba’zıları ellisekiz yasında idi, dedi. [63 yasında idi.] Dört sene<br />
on ay hilâfet etdi. Dokuz hanımı nikâh ile almıs idi. Hazret-i<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hayâtda iken hiç<br />
hanım nikâh etmedi. Fâtıma “radıyallahü anhâ” hazretlerinden<br />
üç oglu oldu. Hasen, Hüseyn ve Muhsin. Muhsin çocuk<br />
iken vefât etdi. Ba’zı âlimler ve eshâb-ı hadîs rivâyet eylemisdir<br />
ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bütün gazâlarda<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber<br />
bulunmusdur. Tebük gazâsında, onikinci menkıbede<br />
tafsîli geçdi. Annesi Fâtıma binti Esed bin Hâsim olup, müslimân<br />
olmusdu. Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye<br />
hicret edip, orada vefât etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri cenâze nemâzını kılıp, defn etdikde,<br />
buyurdu ki, (Bu benim anamdır). Nemâzını kıymetli evlâdı<br />
hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh” kıldırdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yasında ve<br />
– 387 –<br />
Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” yasında idi.<br />
Yüzügünde; (Allahü melik-ül hakk-ül mübîn) yazılı idi. Kâtibi<br />
Abdüllah bin Râfi’i idi.<br />
Doksanüçüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin âdet-i serîfleri bu idi ki, nemâza dursa,<br />
âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Hattâ rivâyet ederler ki,<br />
bir cengde, mubârek ayagına ok dokunup, demir kısmı kemige<br />
girmis idi. Çıkmayıp, kemikde kaldı. Cerrâha gösterdiler. Cerrâh<br />
dedi ki, sana bayıltıcı bir ilâc içirmek îcâb eder. Aklın gitsin<br />
[bayılasın]. Ondan sonra demiri çıkarmak lâzımdır. Yoksa, bunun<br />
agrısına tehammül edemezsin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, buyurdu: Ilâca ne lüzûm var. Sabr<br />
eyle. Nemâz vakti gelsin. Nemâza durdukdan sonra çıkar. Nemâz<br />
vakti geldi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri nemâza<br />
durdu. Cerrâh da, mubârek ayagını yarıp, kemik arasından demiri<br />
çıkardı. Cerâhat yerini sardı. Hazret-i Alî nemâzı bitirdi ve<br />
cerrâha sordu ki, çıkardın mı. Dedi, evet çıkardım. Fekat, hazret-<br />
i Alî, ben bu demiri çıkardıgını duymadım, buyurdu. Ne güzel<br />
Alî ki, ne güzel nemâzı o kılmısdır. Ibni Mülcem o mubâregin<br />
bu ahvâline muttâli oldugu için, gözetip, nemâzda vurmusdur<br />
[sehîd etmisdir].<br />
Doksandördüncü Menâkıb: Rivâyet ederler ki, Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ azze sânühü hazretleri Nûh alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâma gemi yap, diye buyurdu. O da gemiyi<br />
yapdı. Temâmladıkda, üç tahta artdı. Nûh aleyhisselâm buyurdu<br />
ki: Yâ Rabbel’âlemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ buyurdu ki, yâ Nûh! Benim bir dostum vardır.<br />
Ona Alî derler. Âhır zemânda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmakdan<br />
gayri ise yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada<br />
bir kabr kazın. Bu tabutu o kabre defn edin. Meleklere emr<br />
edeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar [o zemâna kadar]<br />
ziyâret etsinler.<br />
Rivâyet ederler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu<br />
ki; (Yâ Alî! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrâîl aleyhisselâm<br />
bildirmisdir. Sana bu sırrı açıklayayım ki, senin kabrin<br />
Nûh aleyhisselâm zemânında bir yerde kazılmısdır. Ben o yeri<br />
– 388 –<br />
bilmiyorum. Halkdan da bir kimse bilmez. Ecelin yaklasdıgı sırada,<br />
Hasen ve Hüseyne vasıyyet eyleyip, de ki: Ben öldügüm<br />
vakt, yıkayın ve kefene sarın. Tabuta koyup, nemâzımı kılınız.<br />
Âlem-i gaybdan bir deve gelip önünüzde çöker. Beni o devenin<br />
üzerine koyun. Benim ardımca Kûfe kapısına kadar gelin. Ondan<br />
sonra beni koyun. Siz geri dönün.) O hazret [hazret-i Alî]<br />
de, hazret-i Hasene ve hazret-i Hüseyne bu vasıyyeti buyurdular.<br />
Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
dediler ki, yâ babamız bize destûr ver. Cenâzenin ardınca<br />
varılacak yere kadar gidelim. O hazret [hazret-i Alî], buyurdu<br />
ki, destûr yokdur. Böyle varınız ve hemen kapıdan geriye dönünüz.<br />
O iki sultân da, o mahalde vasıyyeti gözleyip dururken,<br />
bakdılar, bir deve gelip, huzûrlarında çökdü. Cenâzeyi üzerine<br />
yüklediler. Kûfe kapısına kadar vardılar. Deve gitdi. Bunlar da<br />
geri döndüler. Sabâh olunca, Kûfe ehli toplandılar. Emîr-ül<br />
mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini niçin çıkarmazsınız<br />
ki, techîz ve tekfîn isini görelim, dediler. Hasen ve Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, bu isler bu gece yapıldı.<br />
Yâ bize niçin haber vermediniz, dediklerinde, hazret-i Hüseyn<br />
buyurdular ki, dedemiz, söyle söyle vasıyyet etmis idi. Biz<br />
de o vasıyyeti sakladık. Kıssayı baslangıcından sonuna kadar<br />
haber verdiler.<br />
Doksanbesinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü<br />
vecheh” hazretlerinin kabr-i serîfleri yeryüzü ile berâber<br />
olup [düz olup], örtülü idi. Bir gün Hârûn-ür-resîd (Arneyn) tarafında<br />
avlanıyordu. Ahûlar [ceylânlar] da oraya gelmisdi. Onların<br />
üzerine, dogan [kusu] salıp ve av köpegi gönderdiler ise<br />
de, geri dönerler idi. O yerin yaslılarını getirip, bunun sırrı nedir,<br />
diye sordular. Dediler ki: Atalarımızdan bize böyle erismisdir<br />
ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
kabr-i serîfi buradadır. Hârûn-ür-resîd o sözü kabûl eyledi<br />
[dogrudur dedi]. Hayâtda oldugu müddetçe her sene gelir, o<br />
makâmı ziyâret ederdi.<br />
Doksanaltıncı Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, dün gece Risâletpenâh<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördüm.<br />
Dedim ki: Yâ Resûlallah! Ümmetinden bana gelen bu mihnetler<br />
ve husûmetler nedendir. Buyurdu ki, (Onlar üzerine düâ ey-<br />
– 389 –<br />
le!) Dedim ki: Yâ Rabbî! Bana onlardan iyi karsılık ver. Onların<br />
üzerine benden dahâ az fâideli olanı getir. Hemen o günde<br />
düâsı müstecâb olup, sehîd oldu.<br />
Doksanyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Emîr-ül<br />
mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü<br />
vecheh” vefât etdi. Dısarı gidiniz diye bir ses isitdik. Bu Hüdânın<br />
bendesini [kulunu] yalnız bırakınız, diyordu. Biz de dısarı<br />
çıkdık. Evin içinden bir ses geldi: Muhammed “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri vefât etdi. Onun vasîsi sehîd oldu.<br />
Ümmetin hâfızı [koruyucusu] kim olsa gerekdir, dedi. Birisi de<br />
cevâb verdi: Her kim onların sırrını tutar ve onların izinden giderse,<br />
ümmetin bekçisi olur. Ses kesildi. Içeri girdik. Onu gasl<br />
olunmus ve kefen sarılmıs bulduk. Nemâzını kılıp, defn eyledik.<br />
Doksansekizinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî,<br />
ogulları Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine<br />
vasıyyet etmisdi: Ben vefât etdigim zemân, beni tabutun<br />
üzerine koyunuz. Dısarı çıkarınız. Arneyn tarafına götürünüz.<br />
Orada bir beyâz tas görürsünüz. Ondan her tarafa ısık saçmakdadır.<br />
O yeri kazınız. Orada güsâde makâm bulursunuz.<br />
Beni oraya defn ediniz. Her ne seklde vasıyyet eyledi ise yerine<br />
getirdiler. O yeri buldular. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Doksandokuzuncu Menâkıb: Hazret-i emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdikde, Hasen ve<br />
Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri merkad-ı serîfine<br />
[mezârına] defn etdiler. Geri dönerken, yolda bir fakîre rast<br />
geldiler. Hazîn ses ile figân ediyordu. Hâlini sorduklarında, cevâb<br />
verdi ki: Ey azîzler! Ayrı düsmüs bir garîbim. Mihnetim<br />
çok. Gamımı paylasacak kimse yok. Dediler: Yâ bu âna kadar<br />
gamını kim ile paylasırdın. Dedi ki: Bir seneden beri, hergün<br />
bu sehrden bir sahs gelip, benim ile, ünsiyet eder, alâkalanırdı.<br />
Bütün ihtiyâclarımı te’mîn edip, giderdi. Ismi nedir, dediler. Ismini<br />
bilmiyorum. Sordum, cevâb vermedi ve benim merhametim<br />
Hak içindir, dünyâ söhreti için degildir. Sûreti [yüzü] ve<br />
hey’eti [vücûdu] nasıldı, dediler. Dedi ki: Ben a’mâyım. Am-<br />
– 390 –<br />
mâ, bu kadar bilirim ki, iki gündür yanıma ugrayıp, ahvâlimi<br />
sormuyor. Dediler: Davranısları nasıldır. Dedi ki: Mesgûliyyeti<br />
tesbîh ve tehlîl ile idi. Hattâ, tesbîh ve tehlîline meleklerden<br />
cevâb isitdim. Belki, kapı ve dıvârların ta’zîm etdigini de his<br />
ederdim. (Miskîn miskîn ile garîb garîb ile oturur) buyururdu.<br />
Seyhzâdeler bu haberden giryân olup, dediler ki, ey dervîs: bu<br />
dedigin nisânlar, Alî bin Ebî Tâlibin nisânlarıdır. Dedi ki: Ey<br />
mahdûmlar [ogullar]. Ona ne oldu. Dediler, bir bedbaht onu<br />
sehîd etdi. Biz onun kabrinden geliriz. Dervîs o haberden muzdarib<br />
olup [üzülüp], figâna basladı. Dedi ki: Ey seyhzâdeler.<br />
Büyük ceddiniz hürmeti için olsun, beni o serverin mezârı yanına<br />
götürün. Seyhzâdeler [Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”] merhamet edip, bir elini hazret-i Hasen ve bir elini<br />
hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” tutup, emîr-ül<br />
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kabr-i serîfine götürdüler.<br />
O dervîs, kabr üzerine düsüp, dedi ki: Ey Allahım! Bu<br />
kabr sâhibinin hurmeti için, ben fakîri, hor ve zelîl, kimsesiz bırakma.<br />
Bu dertlerime ortak olana kavusdur. Düâsı Allahü teâlânın<br />
kazâ hükmüne uygun olup, o ân rûhunu teslîm etdi.<br />
Beyt:<br />
Katre [damla] deryâya [denize] kavusdu,<br />
Zerre hursîde [günese] intikâl etdi [kavusdu].<br />
Seyhzâdeler o dervîsin techîz ve tekfînini yapıp, nemâzını kılıp,<br />
o mevki’de defn etdiler.<br />
Yüzüncü Menâkıb: Hazret-i Hüseynin menâkıbıdır. Hazret-<br />
i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” Kerbelâda, evlâd ve eshâbı<br />
sehâdet serbetini içip, yalnız kaldıkdan sonra, Zeynel’âbidîn<br />
hazretlerini huzûr-ı serîflerine çagırdı. Dedesinden ve babasından<br />
vedî’a bırakılan emânetleri ona verdi. Hazret-i Fâtımanın<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” Mushaf-ı serîfini ve kimseye nasîb olmıyan<br />
ilmleri ona teslîm etdi. Kendisini Vâcib-ül vücûd hazretlerinin<br />
hükmüne bırakdı. Beyt:<br />
Safâ zülâli [suyu] bir bagdan-bir baga akdı,<br />
Nûr, bir çırâgdan bir çırâga akdı.<br />
Emânetleri teslîm etdikden sonra, Cennet ziyâfetine gidecegini<br />
anlayıp, karâr kılıp, dostlar dügününe giderken süslen-<br />
– 391 –<br />
mek âdetdir, deyip, saçlarının ve yüzünün tozlarını giderip,<br />
kıymetli kumasdan yeni elbiselerini giydi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sarıgının sargılarını yeniledi.<br />
Sehîdlerin seyyidi hazret-i Hamzanın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kalkanını omuzuna alıp, Alî Mürtedâ “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin Zülfikârını kusandı. Resûl-i ekrem hazretlerinin<br />
Zül-cenâh ismli burak gibi giden atına bindi. Mubârek<br />
eline ejderhâ gibi bir mızrak alıp, zînetlerini temâmlıyarak,<br />
ehl-i beytine [çoluk çocuguna] vedâ edip, meâl-i serîfi (Seni,<br />
Allahü teâlânın görmesi kâfidir) olan âyet-i kerîmeyi yâd edip,<br />
harb meydânına girdi. Yezîdin askerleri hazret-i Hüseynin üzerine<br />
hücûm edip, ok yagmuruna tutdular. Hazret-i Imâm bu<br />
hâli görüp, hamle etmek üzere iken, bir toz bulutu hâsıl olup,<br />
her taraf karanlık oldu. Bu hâlde iken, acâib kılıklı, heybetli bir<br />
sahs göründü. Bası merkep bası gibi idi. Ayakları aslana benzerdi.<br />
Hazret-i Sultân-ı Kerbelânın hizmeti ile müserref olup,<br />
ceddine, babana, selâm olsun, deyip, hazret-i Hüseynin bindigi<br />
atın tırnagını öpdü. Hazret-i Hüseyn de onun selâmına cevâb<br />
verip, dedi ki: Ey bahtlı kimse. Sen kimsin. Bu tenhâ yerde garîb<br />
olarak ne yaparsın. Dedi ki: Yâ Resûlallahın torunu! Bu diyârda<br />
bulunan cinnîlerin serveri [efendisi]yim. Bana (Za’fer)<br />
cinnî derler. Temiz ceddinin serefli zemânında müslimân olmusdum.<br />
Azîz babanın âzâdlısıyım. Senin kemter kölenim.<br />
Efendimsin, efendim oglu efendimsin. Geldim ki, hizmetinde<br />
bulunayım. Izn veresin ki, sana sitem edenlere amellerinin netîcesini,<br />
onlara göstereyim. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” ona buyurdu ki, Benim babam ne zemân senin ile bulunmusdur.<br />
Za’fer dedi ki; müslimân oldukdan sonra, kâfir cinnîler<br />
ile harb ederken, gâlib geldiler. Beni askerim ile berâber<br />
helâk edecekleri sırada çâresiz kalıp, kimseden de yardım ihtimâli<br />
kalmamıs idi. Zarûrî olarak, yüzümü yerlere sürüp, Rabbimin<br />
dergâhına münâcat edip ve ceddin Muhammed Mustafâyı<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sefâ’atcı yapıp, dedim<br />
ki; Yâ Rabbî! Bu kadar mü’min ve muvahhid kullarını müsriklere<br />
kırdırır mısın diye aglayıp, sızladım. Hâtıfdan bir nidâ geldi<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
Eshâbından birisi Basrâ sehrine gitmisdir. Onu çagır dedi.<br />
Ben de kim oldugunu bilmiyordum. Hemen sesli olarak üç kerre<br />
çagırdım: Ey Resûlullahın sahâbesi, Allahü teâlânın izni ile<br />
– 392 –<br />
gel dedim. O hâl içinde gördüm ki, bir sânı yüksek Sultân zuhûr<br />
edip, yetisdi. Hiç fırsat vermeyip, kâfir cinnîleri kırıp, helâk<br />
etdi. Ben âcizi onların ellerinden kurtardı. Sonra yanına varıp,<br />
mubârek ayaklarına yüzümü sürüp, dedim ki, Sultânım,<br />
sen kimsin! Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin eshâbından Alî bin Ebî Tâlibim. Ondan<br />
sonra yine se’âdetle ve devletle Basrâ sehrine vardılar.<br />
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Yâ<br />
Za’fer! Hüsn-i i’tikâdına ve vefâkâr yâr olduguna memnûn olduk.<br />
Lâkin insan sekline girmege eger kudretin var ise, muhârebeye<br />
girmene izn veririz. Za’fer, dedi ki: Insan sekline girmege<br />
izn yokdur. Hazret-i Hüseyn buyurdu ki: Insan sekline girmege<br />
izn yok ise, muhârebeye girmege izn yokdur. Erlik degildir,<br />
bu heybetin ile bu kadar insanı sana kırdırmak; hos degildir.<br />
Yâ Za’fer, tam hizmet mahallinde yetisdin. Allahü teâlâ<br />
senden râzı olsun. Za’fer de aglıyarak vedâ edip, gitdi.<br />
(Diger rivâyet): (Hadîka) kitâbında nakl edilen rivâyet de<br />
söyledir. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,<br />
yâ Za’fer! Siz latîf cismsiniz. Sizin insanlar ile muhârebe etmeniz<br />
insâf olmaz. Zîrâ bu zulm olur. Ben zulmü revâ görmem.<br />
Za’fer dedi ki: Yâ Imâm! Insan sûretine girip, ceng edelim. Nitekim<br />
Bedr muhârebesinde melekler insan sûretine girip, Resûlullaha<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yardımcı oldular.<br />
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Za’fer!<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine Bedr<br />
muhârebesinde sehâdet va’d olunmamısdı. Kurtulması için yardım<br />
olunması lâzım idi. Allahü teâlâ meleklere yardım emri verdi.<br />
Hâlbuki ben ilm-i ilâhîde görmüsüm ve bilmisim ki, bugün<br />
sehîd olup, Rabbime kavusurum. Bu dünyâdan öbür âleme göç<br />
ederim. Bu bir sâat için dostlarımı zahmete salmak münâsib degildir.<br />
Za’fer, muhârebeye girmek için izn alamadı. Vedâ edip,<br />
aglıya aglıya geri döndü. Gayret sâhibinin gayreti gidince, zulmet<br />
ortaya çıkar. Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
meydâna çıkdı. Bu hikâyeden ma’lûm olur ki, Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin lutf ve keremlerine nihâyet yokdur.<br />
Zîrâ, bu cümleden anlasılıyor ki, eger karsı tarafdan intikâm<br />
almak istese idi, cinnîler askerine emr eyler, bir an içinde o<br />
zâlimleri kırıp, târumâr ederlerdi. Kendileri de o tehlikeden<br />
– 393 –<br />
kurtulmak imkânı bulurdu “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Yüzbirinci Menâkıb: Nazm seklinde (Siyer)den nakl olunmusdur:<br />
Vaktidir ey bülbül-i gâfil uyan,<br />
Bir nazar kıl aç gözün, ola ıyân.<br />
Kim senin bagın degildir, isbu yer,<br />
Her kimi kim besler ise, is bu yir.<br />
Iste gel kim var, gülistânın senin,<br />
Cân ilinde tâze bostânın senin.<br />
Sa’y kıl kim eresin ol gülsene,<br />
Himmetini baglama sen bu külhâna.<br />
Cîfedir bu, cîfeye aldanma sakın,<br />
Sen seni bu yerde devâmlı kalır, sanma sakın.<br />
Ey perîsân dil (gönül), oturma dilfikâr,<br />
Söyle bu söz, senden ola, yâdigâr.<br />
Sîreti ol kim rivâyet eyledi,<br />
Bunu bu resme hikâyet eyledi.<br />
Râvî ider, bir yehûdî var idi,<br />
Askeri çok, ismi Dâvüd-i Sa’yâ idi.<br />
Var idi bir kal’ası, yuvarlak büyük,<br />
Kim iki kat, yüksek yerde, muhkem yapılı.<br />
Seng-i hârâ idi, ak tasdır yeri,<br />
Burcları yüce, düzenli her biri.<br />
Iki kat dıvârlı idi her biri,<br />
Yedi arsın idi, dıvârının eni.<br />
Hendegi var idi ki, enli ve derin,<br />
Kim içi su idi ki, dolu ve derin.<br />
Bir kaya üstünde muhkem yapılı,<br />
Içi-dısı asker ile dopdolu.<br />
Râvî der ki, ona benzer üstüvar [muhkem],<br />
Ol Hicâz ilinde, yokdur bir hisâr.<br />
Çün isitdi Dâ’vüd-ı Sa’yâ bunu,<br />
Hep döküldü, merhabü meyser kanı.<br />
– 394 –<br />
Katî hısm etdi kakdı ol la’în,<br />
Pes çagırdı askeri derdi hemîn.<br />
Atına bindi o, oldu süvâr,<br />
O la’în, gürbüz er idi, nâmdar.<br />
Bindi asker, kaldırıp sancak ve alem,<br />
Çaldılar zurna ve nakkâre zil hem.<br />
Bir kabîle var idi, ânda yakın,<br />
Ki müslimânlardı, onlar ehl-i din.<br />
(Beni Zühre) kabîlesi idi, bu mü’min kabîle,<br />
O mel’ûnun askeri döndü dedi;<br />
O Benî Zühre iline varalım,<br />
Vuralım o ili, halkın kıralım.<br />
Kim Muhammed da’vetin onlar kabûl,<br />
Eylemisler, aldatmıs onları ol.<br />
Âbâ-ı ecdâd dînin terk etmisler,<br />
Muhammed ile ahd-i berk eylemisler.<br />
Onların erlerinin hepsini kıralım,<br />
Kadın ve çocuklarını, ne varsa alalım.<br />
Yehûdîlere ne kim etdi ise ol,<br />
Biz edelim onlara hem dahî bol.<br />
O Muhammed görsün acı nicedir,<br />
Uyku görmez gözlerim, kaç gecedir.<br />
Bu sözüyle ılgâr idip, gitdiler,<br />
Gâfil iken il içine yetdiler.<br />
Erkeginin ulusunu kırdılar,<br />
Küçügü ile disisini sürdüler.<br />
Aldılar hem, malların, davârların,<br />
Kırdılar hem, buldugu adamların.<br />
Bir is oldu onlara kim her giz ol,<br />
Kimseye öyle belâ olmus degil.<br />
Arabın Sikâyeti<br />
Bu yakada bir gün o sultân-ı din,<br />
Fahr-i âlem rahmeten lil âlemîn.<br />
– 395 –<br />
Mescid içre otururdu o imâm,<br />
Geldi Câbir, kapıdan verdi selâm.<br />
Yâ Resûlallah dedi, bostânımız,<br />
Hos yetisdi tâze nahlistânımız [Nahle: Hurma].<br />
Dilerim zahmet buyurup, gelesin Sen,<br />
Ki bostâna gelince sâd olam ben.<br />
Ayagın tozunu bostânıma sal,<br />
Mubârek ola, nahlistânıma sal.<br />
Kabûl eder, Resûlullah dururlar,<br />
Sahâbe ile o bostâna varırlar.<br />
Direrler, tâze tâze hurma yirler,<br />
Ne tatlı tâzedir bu hurma derler.<br />
Hemandem karsıdan bir toz göründü,<br />
Gelir tutmus yolu düp-düz göründü.<br />
Toz yarıldı, çıka geldi bir arab,<br />
Bir egersiz ata binmis ki, acib.<br />
Gövdesi basdan ayaga kara kan,<br />
Kan içinde sanki, gark olmus heman.<br />
Geldi Peygamber katında agladı,<br />
Söyle kim yası gözünde çagladı.<br />
Yasını sildi arab, hem söyledi,<br />
Hizmetinde geldik, îmâna dedi.<br />
Allah birdir, hem Resûlsün mutlaka,<br />
Emrin ile kulluk ederdik Hakka.<br />
Gâfil iken bir gece biz nâgehân,<br />
Dâvüd-ı Sa’yâ çerîsi ile nihân.<br />
Geldi, çarpdı, bizi gâret eyledi,<br />
Halkı kırdı, çok hasârat eyledi.<br />
Er kisisini kırdı, dökdü kanını,<br />
Aldı malın, avretini, oglanını.<br />
Oglumuz, kızlarımız oldu esîr,<br />
Sen meded eyle bize ey dest-gîr.<br />
Bunu dedi, hay hay agladı,<br />
Cümle ol halkın yüregin dagladı.<br />
– 396 –<br />
Hem Sahâbe dahî giryân oldular,<br />
Ol kisiye çok merhamet kıldılar.<br />
Ol Resûlün hem mubârek gözüne,<br />
Geldi yas, rahm etdi [acıdı] onun sözüne.<br />
Tetimme<br />
Hem bu söz için geldi Cebrâîl,<br />
Hak selâm verdi, sana kim söyle bil.<br />
Hem buyurdu size, ta’cîl edesiz,<br />
Ol la’înin üstüne siz gidesiz.<br />
Kal’asının üstüne sen gidesin,<br />
Hak sana nusret verir seyr edesin.<br />
Döndü andan pes Resûlullah eve,<br />
Mescide vardı hemen ive ive [acele].<br />
Pes buyurdu kim Bilâl etdi nidâ!<br />
Mescide geldi kamu mîr ve gedâ.<br />
Mescid içi-dısı doldu mü’minîn,<br />
Minbere çıkdı Resûlullah hemen.<br />
Okudu hutbe, Hakka hamd eyledi,<br />
Döndü hem Eshâbına da pend [nasîhat] eyledi.<br />
Sonra dedi, dinleyin ey Hak askeri,<br />
O Benî Zühredeki kardesleri.<br />
Onları kâfir nice kırmıs hemân,<br />
Gâfil iken onları vurmus hemân.<br />
Hak buyurdu, kim, ona biz varalım,<br />
Kıralım onları, boynun vuralım.<br />
Siz ne dersiniz, maslahat ne görelim,<br />
Varalım mı üstüne, yâ duralım.<br />
Dediler, yâ Resûlallah kamûmuz [hepimiz],<br />
Senin fermânın altıdır özümüz.<br />
Tutarız Hak emrini biz cân ile,<br />
Oynayalım, bas yolunda cân ile.<br />
Hak teâlâ düsmanın öldürelim,<br />
O yehûdînin tomarın [defterin] dürelim.<br />
– 397 –<br />
Pes düâ kıldı Resûl, dedi durun,<br />
Imdi, bugün hep hâzırlıklar görün.<br />
Hak emrin tutmagı bilin ganîmet,<br />
Bugün ki tân [safak]la ideriz azîmet.<br />
Sem’an ve tâan [bas üstüne] deyip, dagıldılar,<br />
Her birisi cenk hâzırlıgın kıldılar.<br />
Ertesi gün oldukda asker fevc-fevc,<br />
Her biri gitdi geyimli fevc-fevc.<br />
Pehlivânlar bindiler çapan süvar,<br />
Kim dokuz bin er ata oldu süvar.<br />
Çagırdı Mikdâdı çünki geldi o,<br />
Bir alem evvel ona verdi Resûl.<br />
Sen mukaddem ol dedi, önce yürü,<br />
Bin kisi kosdu, behâdır, her biri.<br />
Sonra Resûlullah dedi, hani Alî!<br />
Geldi dahî dediler, ol dem Velî.<br />
Çagırdı Selmânı, dedi var ona,<br />
Muntazırım der Resûlullah sana.<br />
Vardı Selmân, gördü giyinmis Alî!<br />
Ceng silâhın hep kusanmıs ol Velî.<br />
Fâtıma tutmus etegini komaz,<br />
O çekinir gitmege ki, onu komaz.<br />
Dedi, Selmân; yâ Emîr olgıl suvâr,<br />
Kim Resûlullah durubdur intizâr.<br />
Sem’an ve tâan [bas üstüne] deyip, bindi atına,<br />
Dedi, geldi o Resûlün katına.<br />
Hem Zübeyr bin Avvâm o sir-i ner,<br />
Yaralı idi, yatar idi meger.<br />
Gazâ sırasında yimisdi nice ok,<br />
Hem de taslar dokunmus idi çok.<br />
Çün isitdi ki, Resûl cenge gider,<br />
Kalkdı yerinden hemen o sir-i ner.<br />
Dedi hâtunu; mecâlin yokdurur,<br />
Durma gel kim cenge hâlin yokdurur.<br />
– 398 –<br />
Sözünü hâtununun dinlemedi,<br />
Kim yaram var diye hiç egilmedi.<br />
Bindi, Peygamber katına geldi ol,<br />
Bir alem [bayrak] de ona verdi Resûl.<br />
Bin kisi de ona verdi ıyân,<br />
Sag yanımca gel dedi yâ Pehlivân.<br />
Bir alem kaldırdı kim adı ikab,<br />
Âl senindir yâ Alî dedi ikab.<br />
Bin kisi kosdu ona da dilîr [yigit],<br />
Askerin ardınca gel der yâ Emîr.<br />
Gece gündüz yürüdüler gitdiler,<br />
Çün Kureyzâ kal’asına yetdiler.<br />
Kâfire oldu haber, kim çok çeri,<br />
Geldi, yetdi üsde islâm leskeri [askeri].<br />
Dört yakadan ili varın sürdüler,<br />
Asker hep, kal’a içre girdiler.<br />
Burcların üstüne oklar kurdular,<br />
Kendiler kal’a içine girdiler.<br />
Yetdi nâgah, erdi islâm leskeri,<br />
Önce Mikdâd emrindeki bin çeri.<br />
Çünki kal’a yakınına yetdiler,<br />
Görünce Mikdâdı onlar bildiler.<br />
Askerini tanzîm edip, durdu la’în,<br />
Arkasını kal’asına verdi hemîn.<br />
Gördüler kim kopdu bir toz nâgehân,<br />
Bin kisi ile Zübeyr geldi hemân.<br />
Geldi pes kosum-kosum oldem çeri,<br />
Fahr-i âlem Enbiyâlar Serveri.<br />
Hos düzenli, hem müzeyyen her biri,<br />
Yahsî ulular, teçhizâtlı askeri.<br />
Râvî der: Ehl-i islâm ol zemân,<br />
Ki düzenli idi, bilgili bî gümân.<br />
– 399 –<br />
Sebde [gecede] yıldızlar gibi saf saf gelür,<br />
Kim giyimli toz içinde berk vurur.<br />
Çün yehûdîler bakar onu görür,<br />
Kim, bu asker böyle düzenli durur.<br />
Bu tertîb, bu envâr ve bu zînet,<br />
Yehûdî gönlüne saldı hezîmet.<br />
Dilediler dönüp kaçmak hisâra,<br />
Ona da etmediler cesâre [Ona da cesâret edemediler].<br />
Çün isitdi, Dâvüd-ı Sa’yâ bunu,<br />
Kim dönerse, boynuna dedi, kanı [boynunu vururum].<br />
Korkmayınız ben olayım size dımân,<br />
Öldürürüm de vermezem emân.<br />
Isbu denli bâgîye de ne cevâb,<br />
Yalnız kim vereyim buna cevâb.<br />
Olmadı ceng ol gün aksam oldu der,<br />
Kondu askerler yerlerini aldılar.<br />
Müslimânlar sabâha dek kıldı nemâz.<br />
Etdiler Allaha çok, dürlü niyâz.<br />
Çün sabâh oldukda etdiler nidâ,<br />
O ezândan göklere erdi sadâ!<br />
Korkdu kâfirler kamu andan hemîn,<br />
Çünki kıldılar nemâzı mü’minîn.<br />
Durdu, bindi her birisi atına,<br />
Geldi ulular Resûlün katına.<br />
Yâsadılar [yerlesdirdiler] askeri hos meymene [sag kanat],<br />
Meysere [sol kanat] kalbu cenâh durdu yine.<br />
Meymene ucunda Ammârı koydu,<br />
Pes Alîye ortada dur sen dedi.<br />
Kendisi birkaç sahâbi ile bile,<br />
Bir yüce yerde durdular bile.<br />
Askerini yerlesdirdi kâfir de,<br />
Dizdiler sagın solun onlar da.<br />
– 400 –<br />
Çün iki asker karsılıklı geldiler hemân,<br />
Çıkdı islâm askerinden nâgehân [bir asker çıkdı].<br />
Dedi bir er girdi cevelân eyledi,<br />
Bî tekellüf kasd-ı meydân eyledi.<br />
Adı Dırâr idi hem hâs-ı Resûl,<br />
Pehlivân-ı gürbüz idi gâyet de ol.<br />
Pes yehûdî askerinden çıkdı dîr [asker],<br />
Adı Hüssan bin Kârin bir dilîr [cesûr kimse].<br />
Girdi cevlân etdi [meydânda dolandı], cenge durdular,<br />
Birbirine çün kılınçlar vurdular.<br />
Vurdu bir darbe ona Dırâr Pehlivân,<br />
Ki, iki pare olup, düsdü hemân.<br />
Verdi cânın tamuya düsdü la’în,<br />
Durdu Dırâr diledi er pes hemîn.<br />
Bir mübâriz [cengci] girdi, adı Danyâl,<br />
Etdi, Dırâr ile çok ceng ve cidâl.<br />
Çok oyunlar geçdi, o hîleci, ona,<br />
Âkıbet fırsat bulup, Dırâr ona.<br />
Söyle sapladı gögsüne ol pehlivân,<br />
Düsdü tamu inlerine [yerlere serilerek] verdi cân.<br />
Girdi Heyyâc adlı bir er pes hemân,<br />
Cenge girdi, vermedi dahî emân.<br />
Hayli ceng eyledi Dırâr ile ol,<br />
Ceng uzadı, Dırâr oldu pes, melûl.<br />
Nâra atdı, vurdu agzından onu,<br />
Cânı gitdi, tamuya düsdü teni.<br />
Durdu Dırâr yine cevlân eyledi,<br />
Er diledi, döndü devrân eyledi.<br />
Dâvüd-ı Sa’yâ kalkdı negahân,<br />
Depdi atın girdi meydâna hemân.<br />
Zırhlı Dâvüd ileri yasında hod,<br />
Kılıcı elinde sanki yanar od [ates].<br />
– 401 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:26<br />
Nâra atdı, heybet idüb haykırır,<br />
Girdi meydân içine cevelân urur.<br />
Bildi Dırâr, tanıdı onu hemân,<br />
Hamle kıldı, vermedi bir dem emân.<br />
Nîzesi [mızragı] gögsüne idi yakîn,<br />
Çaldı kılınç ile onu ol la’în.<br />
Bâkisin Dırâr bırakdı, hemîn,<br />
Kılıncına yapısınca ol la’în.<br />
Urdu tiz destlik edip, bir darb ona,<br />
Iki pâre kıldı kaldılar dona.<br />
Düsdü Dırâr, orada oldu sehîd,<br />
Nâra atdı, magrûr oldu ol pelîd.<br />
Oldu Dırâr için cümle mü’minler melûl,<br />
Gürbüz idi, hem melûl oldu Resûl.<br />
Çıkdı islâm askerinden bir civân,<br />
Mürre tebnî Dârî adlı pehlivân.<br />
Ol la’în onu dahî kıldı sehîd,<br />
Katî magrûr oldu, o mel’ûn pelîd.<br />
Kimse girmedi dahî meydâna,<br />
Askerin depdi hemen sag yanına.<br />
Döndü ondan, sol yana depdi la’în,<br />
Çıkdı ândan kalbe degdi [merkeze geldi] ol la’în.<br />
Birbirine vurdu söyle leskeri [askeri],<br />
Oka tutdular, hemen döndü geri.<br />
Durdu meydân içre cevlân eyledi,<br />
Yâ Muhammed, nerde Senin askerin dedi.<br />
Var ise bir pehlivân gelsin bugün,<br />
Pehlivân kimdir, bu halk görsün bu gün.<br />
Dedi, Hâzin oglu Sa’di pes hemân,<br />
Hos mübâriz pehlivân idi civân.<br />
Hamle kıldı dahî vermedi emân,<br />
Kâfir ile cenge durdu bir zemân.<br />
– 402 –<br />
Gördü kâfir Sa’di kim key erdürür,<br />
Hamlesini def’ eder, darbeler vurur.<br />
Hîle düzdü, onda bir mekr eyledi,<br />
Yâ yigit, ben bir acâiblik gördüm, dedi.<br />
Düsdü çaldım atının bir ayagını,<br />
Üç ayagı ile durur ol bayagı.<br />
Sandı, gerçek; geri bakdı hemîn,<br />
Bir kılınç vurdu hemân dem o la’în.<br />
Kim, ikiye biçdi kıldı onu sehîd,<br />
Düsdü atından hemen dem o yigit.<br />
Ziyâde oldu, mel’ûnun gurûru,<br />
Çagırıp, haykırır, ider sürûru.<br />
Kimse girmez dahî çün girdi la’în,<br />
Depdi askerden yana, sürdü hemîn.<br />
Bir iki adam yaraladı yine,<br />
Döndü andan, yürüdü asker kalbine [ortasına].<br />
Ok yagmuruna tutdular o kâfiri,<br />
Korkdu ondan yine ol döndü geri.<br />
Durdu meydân içre, cevlân eyledi,<br />
Yâ Muhammed, hanî ensârın dedi.<br />
Hanî Kays ve ne oldu Mikdâdın hani,<br />
Korkdu, benzer pehlivânların hani.<br />
Ger onlar korkdu ise, hanî ol dilîr [yigit],<br />
Sol Alî adlı behâdır nerre sir [erkek arslan].<br />
Sâh-ı merdân diyü ad almısdır,<br />
Simdi niçin geride kalmısdır.<br />
Kendini bir sınasın gelsin beri,<br />
Ger gelirse dahî sag varmaz geri.<br />
Pes Resûlullah dedi, Haydar hani,<br />
Zahr-i islâm fethi o server hani.<br />
Hâzır idi, dedi, lebbeyk, sâh hemân,<br />
Yâ Resûlallah, buyur dedi revân.<br />
Varayım ben onu bîcan edeyim,<br />
Kan ile toprakda galtan [yuvarlanıcı] edeyim.<br />
– 403 –<br />
Pes Resûlullah dedi, var yâ Alî,<br />
Kim, sana nusret yakındır yâ Velî.<br />
Bil ki Allah, hem Resûlullah sana,<br />
Kim, meded edicidir önden sona.<br />
Sâh-ı Merdân kasdı meydân eyledi,<br />
Girdi, hos, sâhâne cevlân eyledi.<br />
Dâvüd-ı Sa’yâ onu gördü hemân,<br />
Hamle kıldı, ya’nî kim vermez emân.<br />
Kâfirin çün hamlesini gördü imâm,<br />
Çekdi kınından kılıncını temâm.<br />
Nâra atıp, söyle haykırdı ona,<br />
Aklı gitdi kâfirin, kaldı dona.<br />
Titredi a’zâları pes ol la’în,<br />
Atını ardına sıçratdı hemîn.<br />
Pes, çekildi bir yere, durdu geri,<br />
Kim, dagılmıs aklını derdi geri.<br />
Hem dedi kim, yâ yigit nedir adın,<br />
Kim bu resme havf ve heybet eyledin.<br />
Sâh-ı Merdân dedi adımdır, Alî,<br />
Dedi kâfir, seni isterim belî.<br />
Nâra atdı, çekdi kılıncın la’în,<br />
Sâh-ı Merdân üstüne sürdü hemîn.<br />
Sâh onu gördü ki, bir hos pehlivân,<br />
Pes, mudâra etdi onunla hemân.<br />
Ya’nî, kim tutam idem dedi esîr,<br />
Tâ müslimân ola, bir rükn ola dîr.<br />
Nâgehân bir kılınç vurdu o la’în,<br />
Sâh-ı Merdân basına erdi hemîn.<br />
Aldı kalkana hem ol dem sâh onu,<br />
Çün, müslimân olmaz ol bildi onu.<br />
Pes, kalkdı, nâra atdı ol Emîr,<br />
Bir kılınç vurdu ona ol nerre sîr [erkek arslan].<br />
– 404 –<br />
Sag yanında söyle kim çaldı onu,<br />
Sol yanından ol iki böldü onu.<br />
Düsdü ondan iki pâre ol la’în,<br />
Kan ile topraga bulandı hemîn.<br />
Sâh-ı Merdân yine cevlân eyledi,<br />
Bir mübâriz var mıdır, gelsin dedi.<br />
Çünki onu öyle gördüler yehûd,<br />
I’timâd ederdi ona çün cehûd.<br />
Orada öyle oldugunu gördüler,<br />
Kaçdılar kal’a içine girdiler.<br />
Yapdılar kapıyı, burçda durdular,<br />
Atdılar ok, mancınıklar kurdular.<br />
Müslimânlar ol isi çün gördüler,<br />
Ok ile bunlar da cenge durdular.<br />
Kusatdılar yirmibes gün hisârı,<br />
Ki ceng idi kamu leylü nehârı.<br />
Pes Resûlullah buyurdu siz dahî,<br />
Mancınık düzün atalım biz dahî.<br />
Durdu bir er Ibni Amr idi adı,<br />
Yâ Resûlallah düzerim ben dedi.<br />
Lâkin agaç yok, bu agaçlar kamu,<br />
Hem yemis agaçlarıdır cümle bu.<br />
Bunu böyle söyleyince o hemîn,<br />
Geldi gökden indi Cebrâîl Emîn.<br />
Dedi, Hak teâlânın selâmı var,<br />
Buyurdu; bu âyeti Resûlüme ver:<br />
(Hurma agaçlarından kesmeniz veyâ aslı üzere terk etmeniz<br />
Allahü teâlânın izni iledir. Böylece, bu iznle kâfirler rüsvay<br />
olurlar.) [Hasr sûresi 5.ci âyet-i kerîmesi meâli.]<br />
Pes Resûlullah buyurdu: Hak teâlâ,<br />
Bu agaçları bize kıldı halâl.<br />
Çünki bu vakt ona muhtâç olmusuz,<br />
Baska agaç yok, nâçar kalmısız.<br />
– 405 –<br />
Pes, agaçdan yetdikçe kırdılar,<br />
Düzdüler tiz, mancınıgı kurdular.<br />
Atdılar bir tası bârû üstüne,<br />
Düsdü sankim burcu yıkmak kasdına.<br />
Bir de atdılar içeri düsdü ol,<br />
Kâfir cânibine korku düsdü bol.<br />
Bu resme cengle çün erdi aksam,<br />
Müslimânlar varıp kıldılar, ârâm.<br />
Müslimânlar bülend tekbîr ederler,<br />
Kamûsu onlarını bir ederler.<br />
Müslimânlar sabâha dek nemâzı,<br />
Kılıp etdiler, Allaha niyâzı.<br />
Kimi tesbîh, kimi Kur’ân okudu,<br />
Uyumadı biri çün, sabâha erdi.<br />
Ezân okundu, kıldılar nemâzı,<br />
Düâ kıldılar etdiler, niyâzı.<br />
Hemân dem kal’aya karsı berâber,<br />
Kosup bagladılar, söyle serâser.<br />
Pes getirdi pehlivânlar her biri,<br />
Mancınıga komaga, bir tas iri.<br />
Getirdi ânda tası ol Ammâr,<br />
Dilâver pehlivânlar bası Ammâr.<br />
Koyuben mancınıga ol atdı,<br />
Havadan kal’anın içine yetdi.<br />
Düsüp bir yere vîrân eyledi ol,<br />
Dokuz kisiyi bîcan eyledi ol.<br />
Onun ardınca Mikdâd atdı bir tas,<br />
Dokundu dört eve, ol kıldı hıshas.<br />
Onun ardınca Sa’d bin Ubâde,<br />
Ki Hazrec ulusu seyh Suâde.<br />
Atar çünki havâya çıkdı ol tas,<br />
Inip bir kubbeyi o kıldı hıshâs.<br />
– 406 –<br />
Pes getirdi sâh-ı Merdân ol Alî,<br />
Mancınıga koydu bir tas, ol Velî.<br />
Râvî der: Pehlivânlar her biri,<br />
Mancınıga koydu, bir tas iri.<br />
Atdılar herbiri bir is eyledi,<br />
Kâfirin cânibine tesvîs eyledi.<br />
Ol arada dahî bir tas kalmadı,<br />
Kim ki vardı tas aradı, bulmadı.<br />
Çünki, tas arandı, bulunmadı,<br />
Tas bitince Resûlullah üzüldü.<br />
Çünki baska tas bulunmadı, Resûl,<br />
Ol mubârek hâtırı oldu melûl.<br />
Hak teâlâdan getirdi ol selâm,<br />
Dedi, çünki tas bulunmaz yâ imâm.<br />
Hak teâlâ söyle fermân eyledi,<br />
Mancınıga girsin aslanım dedi.<br />
Varsın ol içine düssün kal’anın,<br />
Kim, onun fethi elindedir Anın.<br />
Pes, Resûlullah dedi, kim yâ Alî!<br />
Cebrâîl geldi, dedi kim yâ Velî!<br />
Kim, koyam bu mancınıga ben seni,<br />
Bu hisâra atayım, ey Hak aslanı.<br />
Hiç ziyân erismez sana us ben dımân [kefîl],<br />
Feth eden bu kal’ayı sensin hemân.<br />
Sâh-ı Merdân dedi, yüzüm üstüne,<br />
Her ne emr olunduysa, gözüm üstüne.<br />
Yoluna olsun fedâ cânım benim,<br />
Hâtırıma geldi bu mâni’ benim.<br />
Kim beni kal’aya atınız dedim,<br />
Yine dedim is Hakdır, ben ne diyem.<br />
Pes, Resûlullah dedi kim Enbiyâ!<br />
Her ne endîse ede yâ Evliyâ.<br />
Düse Hakkın isine ol mutâbık,<br />
Muhâlif olmaz, olur ol muvâfık.<br />
– 407 –<br />
Kim anların hemîse gönlü hâzır,<br />
Hakkın yanındadır, Hak ona nâzır.<br />
Aldı kalkanın kılıncın pes Alî,<br />
Geldi girdi mancınıga ol Velî.<br />
Tutdu bile ol nebîler Serveri,<br />
Atdılar gitdi havâya Haydarı.<br />
Çün havâya çıkdı ol Hak aslanı,<br />
Kakdı kılınç arkasıyla kalkanı.<br />
Nâra vurdu, söyle haykırdı emîn,<br />
Sanki gök gürledi, sarsıldı zemîn.<br />
Çünki kâfirler görür bu heybeti,<br />
Hep kurudu, güçleri ve kuvveti.<br />
Çün Alî idi havâdan gördüler,<br />
Kaçdılar evli evine girdiler.<br />
Baglayıp kapıların oturdular,<br />
Canlarından ümîdi götürdüler.<br />
Belleri kurudu, tutmaz elleri,<br />
Gözleri görmez tutuldu dilleri.<br />
Sâh-ı Merdân pes, kapıya yürüdü,<br />
Çekdi kopardı, kapıyı sürüdü.<br />
Geldi mü’minler hisâra girdiler,<br />
Kâfiri yerli yerinde kırdılar.<br />
Kırdılar erkek, koymadılar diri,<br />
Gâret etdiler disisin herbirini.<br />
Aldılar malını esîrin tutdular,<br />
Sag selâmet evlerine gitdiler.<br />
Saglıgıyla o Medîne sehrine,<br />
Geldiler anda Resûlüyle bile.<br />
Ol Resûlün hizmetinde sâdgâm,<br />
Oldu bu kıssa, burada hem temâm.<br />
Mustafânın yüzü-suyu hurmeti,<br />
Cümlemize müyesser kıl rahmeti.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dördüncü Halîfe Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm</span><br />
<br />
Ellibesinci Menâkıb: Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin bütün fazîletlerinden, ilmi o seviyede<br />
idi ki, bir gün minber basamaklarını sereflendirdikde, buyurmusdur<br />
ki, rûhum kabza-i kudretinde olan Allahü teâlâya<br />
yemîn ederim ki, Zebûr ve Tevrât ve Incîl konusabilseler idi,<br />
– 360 –<br />
ben onların bütün esrârlarından haber verebilirdim. Onlar da<br />
ittifâk ile beni tasdîk ederler idi. Ibâdeti o mertebede idi ki,<br />
her gece yalnız olarak [gece halvetinde], farz ve sünnet tekbîrlerinden<br />
ayrı olarak bin tekbîr isitilirdi. Hilmi o derecede idi<br />
ki, bir gün bir kölesine yedi kerre çagırdı [seslendi]. Cevâb vermedi.<br />
Sebebini anlamak için çıkdı. Hücre [ev] kapısında durmus<br />
idi. Niçin cevâb vermedigini sordu. Yâ Efendi! Istedim ki,<br />
seni gadablandırayım. Hazret-i Alî dedi ki, ey gâfil! Allahü teâlânın<br />
izni ile ben gadablanmam. Fekat seni imtihâna tesvîk<br />
edeni kızdırayım. Onun için o köleyi âzâd etdi. Ömrü oldukça<br />
[yasadıgı müddetçe] ma’îset için çalısdı. Tevâzu’u o derecede<br />
idi ki, hilâfet zemânında mülkü, doguda Semerkanda kadar<br />
genislemisdi. Çok vakt yaya yürür, ata binmezdi. Bir gün ba’zı<br />
ihtiyâclarını alıp, kendi götürür idi. Hizmetçilerinden birisi dedi:<br />
Yâ Emîr-el mü’minîn! Bu hizmet bizimdir, biz yapalım. Buyurdu<br />
ki: (Âilenin ihtiyâcını te’mîne en çok hakkı olan babadır.)<br />
Hizmetçi dedi ki, siz zemânın halîfesi ve cihânın sultânısınız.<br />
Bu hizmet cenâbınıza hafîflik verir. Buyurdu ki: Iyâlinin<br />
[çoluk-çocugunun] ihtiyâcını tasımakla insan kemâlinden birsey<br />
kaybetmez. Sehâveti [cömertligi] o mertebede idi ki; bir<br />
vaktde dört dirheme mâlik idi. Bir dirhemini gizli, bir dirhemini<br />
âsikâre, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gece tasadduk<br />
eyledi [sadaka] verdi. Sânlarının büyüklügü için meâl-i serîfi,<br />
(Gece ve gündüz, gizli ve açık, mallarını sarf edenlerin mükâfâtlarını<br />
Rableri verecekdir..) olan Bekara sûresinin 274.cü<br />
âyet-i kerîmesi nâzil olup, bütün âleme yayıldı ve söhret buldu.<br />
Fakîr-fukarâya çok düskün idi ki, bu husûsdaki sânlarının büyüklügü<br />
için, meâl-i serîfi, (Onlar kendileri arzû etdikleri hâlde,<br />
yiyecegi, yoksula, öksüze ve esîre yidirirler) olan, Hel etâ<br />
[insan] sûresi 8.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Kemâl derecedeki<br />
ihsânı, meâl-i serîfi, (Sizin dostunuz ancak Allahü teâlâ,<br />
Onun Peygamberi ve nemâz kılan, rükû’ eden ve zekât veren<br />
mü’minlerdir) olan Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîmesi ile sâbit<br />
olmusdur.<br />
Rivâyet edilmisdir ki, bir gün hilâfet zemânlarında, beyt-ül<br />
mâl hazînesine girip, fazla mikdârda altın ve gümüsü görüp, dedi,<br />
ey kırmızılar ve ey beyâzlar! Benden baskasına cilve yapın<br />
ki, ben sizi dönüsü olmıyan bir talâk ile bosamısım. Bir rivâyet-<br />
– 361 –<br />
de, sizi öyle terk etmis ki, dönüsü mümkin degildir. (Kıt’a):<br />
Altın, günes olsa da, onu gerdânlık diye takmam,<br />
Gümüs ay olsa yine, günes gibi hiç bakmam.<br />
Müsâvîdir yanımda, kara toprak, ay ve günes,<br />
Altın ile gümüse baska, topraga baska bakmam.<br />
Kerâmetlerinden biri de odur ki, mubârek ayagını atının<br />
özengisine basarken, Kur’ân-ı kerîme tilâvete baslar, öbür ayagını<br />
basıncıya kadar hatm ederdi.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmisdir. Esmâ binti<br />
Ümeys, Fâtıma-tüz-zehrâdan “radıyallahü teâlâ anhâ” nakl etmisdir:<br />
Zifâf gecesinde onun [Alî “radıyallahü anh”ın] yer ile<br />
konusdugunu duydum. Sabâh oldukda ögrenmek maksadı ile, o<br />
hâli Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
arz etdikde, secde-i sükr edip, buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Müjdeler<br />
olsun sana ki, Allahü teâlâ; zevcine se’âdet ve üstünlük verip,<br />
yeryüzündeki mahlûkların seçilmislerinden yapdı.)<br />
Ellialtıncı Menâkıb: Yine (Sevâhid-ün nübüvve)de yazılıdır.<br />
Sıffîn harbine giderken askerler çok susamıslar idi. Su aradılar.<br />
Rastladıkları bir kilisenin râhibi, falan yerde bir çesme vardır,<br />
dedi. Askerler bulundukları yerden o istikâmete gidiyorlardı.<br />
Sâh-ı Merdân Alî “radıyallahü teâlâ anh” baska tarafa gitmeyiniz,<br />
o tarafda bir tas görüp, isâret edip, bunu kaldırınız buyurdu.<br />
Bütün askerler, o tası kaldırmakdan âciz olup, kaldıramadılar.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o tası kaldırdı. Altından,<br />
hos ve güzel, kaynayan su çıkdı. Bütün asker o sudan içip,<br />
kandıkdan sonra, yine o kaynak üzerine o tası koyup, kapatdılar.<br />
Râhib, bu kerâmeti görüp, dedi ki, ey azîz! Sen Resûl müsün?<br />
Alî “radıyallahü anh”, hâyır, velâkin Resûlün vasîsiyim<br />
buyurdu. Râhib ihlâs ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerine îmân getirip, müslimân oldu. Hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” müslimân olmasının sebebini süâl buyurdukda,<br />
cevâb verdi ki: Yâ Ebâ Hasen [Hasenin babası]. Önceki<br />
geçenlerimizden isitmisiz ve kitâblarımızda yazılıdır ki, bu<br />
mevkî’de bir çesme var. Onun açıga çıkması Resûl veyâ Resûlün<br />
vasîsi olmadıkca, müyesser olmaz. [Ya’nî onlar açıga çıkarır.]<br />
Bugün ise sizden bu kerâmet açıga çıkdı. Anladım ki, siz<br />
Resûlün vasîsisiniz! Isitdigim ve gördügüm muhakkak olup,<br />
– 362 –<br />
murâdıma erdim.<br />
Nakl edilmisdir ki, dünyâyı terk edip, Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin hizmetinde bulunup, muhârebeye katılıp, sehîd<br />
oldu. Hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ anh” güzel ahlâkının<br />
vasflarından yazmak ve anlatmak insan kudretinin dısındadır.<br />
Onun hâllerini müsâhede imkânsızdır. [Herkes anlıyamaz.]<br />
(Kıt’a):<br />
Bir serverin ki, güzelligini anlatmak kolay degildir,<br />
Vasfı (Hel etâ) ola, medhi (Innemâ).<br />
Lâyık degil ki, onun zâtını vasf etmek,<br />
Etegine bulasan Sühâ yıldızı ile.<br />
Elliyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri vasıyyet etdi ki, vefâtlarında, mubârek bedenlerini<br />
benim yıkamamı emr buyurdular. Her kim o hazretin<br />
cesed-i serîfine baksa, anlayısı ve hâfızası kuvvetli olur. Hattâ<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin digerleri<br />
üzerine fehm [anlayıs] ve hıfzı [hâfızası] çoklugundan<br />
sordular. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerini yıkadım. Gözünün hânesinde bir mikdâr su<br />
kalmıs gördüm. O suyu dilim ile aldım ve içdim. Bu kuvvetli hâfıza,<br />
o ser-çesmenin bereketindendir. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den alınmısdır.<br />
Ellisekizinci Menâkıb: Ebûl Esved Düeli demisdir ki, emîrül<br />
mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden isitdim.<br />
Buyurdu ki: Dısarı çıkdım, ayagımı atın özengisine koydum.<br />
Abdüllah bin Selâm “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri çıka<br />
geldi. Dedi ki, yâ Alî! Nereye gidiyorsun. Irâka gidiyorum,<br />
dedim. Dikkatli ol ki, eger sen Irâka gider isen, basına kılınç<br />
dokunsa gerekdir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yemîn<br />
etdi ki, ben bu sözü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinden isitmisdim. (Sevâhid-ün nübüvve)de vardır.<br />
Ellidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir sahsa dedi ki, benim haberimi Mu’âviyeye niçin götürürsün.<br />
O sahs inkâr etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
– 363 –<br />
yemîn eder misin, dedi. O sahs yemîn etdi. Hazret-i Alî buyurdu<br />
ki, eger yemîninde yalancı isen, Allahü teâlâ senin gözlerini<br />
kör eylesin. Bir hafta geçmeden gözleri kör oldu. (Sevâhid-ün<br />
nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yine emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
Ruhbeden bir sahsa, bir sey sordu. Dogru söylemedi. Hazret-<br />
i Alî, yalan söylüyorsun, buyurdu. O sahs, yalan söylemiyorum,<br />
dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Senin<br />
üzerine düâ ederim, eger yalan söylemis isen, Allahü teâlâ<br />
seni kör eylesin. O sahs Ruhbesine gitmeden kör oldu. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yine hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün mescidde<br />
hâzır olanlara and verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinden her kim (Beni seven, Alîyi de sever) hadîs-<br />
i serîfini isitmis ise, sehâdet versin. Ensârdan on kisi hâzır<br />
olup, sehâdet etdiler. Bir kisi de bu hadîs-i serîfi isitmis idi ve o<br />
meclisde hâzır idi. Sehâdet etmedi. Hazret-i Alî buyurdu ki, ey<br />
falan, niçin sen sehâdet etmezsin ki, sen de o meclisde olup, hadîs-<br />
i serîfi isitmis idin. O kisi dedi: Ben ihtiyârladım; unutdum.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” düâ etdi ki, yâ Rabbî! Eger<br />
bu sahs yalan söylüyor ise, onun derisinde bir beyâzlık açıga çıkar<br />
ki, sarıgı onu örtmesin. Rivâyet eden der ki, vallahi ben o<br />
sahsı öyle gördüm ki, iki gözünün ortasında beyâzlık meydâna<br />
geldi. Hattâ Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” demisdir<br />
ki, ben de o meclisde veyâ onun gibi bir meclisde hâzır idim.<br />
Ben de o hadîs-i serîfi isitenlerden idim. Ammâ sehâdet etmedim.<br />
Allahü teâlâ azze sânühü benim gözlerimin nûrunu giderdi.<br />
Her zemân o sehâdet etmemenin pismânlıgını çekerdi. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden magfiret taleb ederdi.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısıncı Menâkıb: Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bir gün minbere çıkdı. Buyurdu ki: Ben Allahın<br />
kulu, Resûlünün kardesi, Cennet kadınlarının seyyidesinin<br />
nikâhlısıyım. Her kim benden gayri bu da’vâda bulunsa,<br />
Allahü teâlâ hazretleri o kimseye belâ verir. O meclisde olan<br />
bir kisi, dedi ki: Allahın kuluyum ve Resûlullahın kardesiyim<br />
sözü kimseye hos gelmez, bu söze kimse inanmaz. O sahs yerin-<br />
– 364 –<br />
den kalkmadan, aklını kaybedip, deli oldu. Onu, ayagından yapısıp,<br />
mescidden dısarı sürüdüler. Komsularından, ona dahâ<br />
evvel böyle bir sey olmus mu idi diye sordular. Dediler ki, olmamısdı.<br />
Herkes bildiler ki, emîr-ül mü’minîn Alîye “radıyallahü<br />
anh” ta’n sebebi ile oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısbirinci Menâkıb: Sıffîn günlerinden bir gün, emîr-ül<br />
mü’minîn Alî “radıyalahü teâlâ anh” seslendi ki, yâ Ebâ Müslim<br />
neredesin. Muhammed bin Hanefiyye dedi ki: Ebû Müslim<br />
arka saflardadır. Hazret-i Alî buyurdu ki: Benim murâdım Ebû<br />
Müslim Havlânî degildir. Maksadım su Ebû Müslimdir ki, Horâsanlıdır.<br />
Bu askerin sâhibi olacakdır. Dogu tarafından siyâh<br />
bayraklar ile meydâna çıkar. Muhâlifleri ile o kadar muhârebe<br />
ve mukâtele eder ki, Allahü teâlâ onun vâsıtası ile, olacak seyleri<br />
merkezinde karâr etdirir. Ne mutlu onunla berâber dîni<br />
yaymak için çalısan, dîni yaymak için gayret edenlere. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısikinci Menâkıb: Bir gün Mu’âviye “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi ki, ne olaydı, ne zemân ölecegimizi bilseydim. Hâzır<br />
bulunanlar dedi ki, biz onun nasıl olacagını bilmeyiz. Hazret-i<br />
Mu’âviye dedi ki: Ben onu hazret-i Alîden ögrenirim. Onun bildigi<br />
hersey dogrudur. Dilinden çıkan seyler dogrudur, bâtıl degildir.<br />
Kendinin güvendigi kimselerden üç kisi çagırdı. Onlara<br />
dedi ki: Üçünüz berâber yol arkadası olup, Kûfeye gidiniz. Kûfeye<br />
bir menzil kalınca [yaklasınca], birbirinizin ardınca Kûfeye<br />
giriniz. Her biriniz benim öldügüm haberini veriniz. Lâkin her<br />
biriniz, hastalıgımda, ölüm günümde ve sâatinde ve mahallinde<br />
ve nemâzımı kılan kimse hakkında ve sâir husûsda birbirinize<br />
uygun söyleyiniz. O üç kisi, Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedigi seklde, Kûfeye gitdiler. Bir menzil kaldı. Birisi Kûfeye<br />
girdi. Sordular, nereden gelirsin. Dedi, Sâmdan gelirim.<br />
Dediler, ne haber var. Dedi ki: Mu’âviye vefât etdi. Hazret-i<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” huzûrlarına bu haberi<br />
iletdiler. Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” aslâ<br />
iltifât buyurmadılar. Ikinci gün biri dahî geldi. Yine Mu’âviyenin<br />
“radıyallahü anh” vefâtının haberini verdi. Yine hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb vermedi. Üçüncü gün biri dahî<br />
geldi. Evvelkilere muvâfık haber verdi. Emîr-ül mü’minîn<br />
– 365 –<br />
Alî “radıyallahü anh” hazretlerine iletdiler. Haber mütevâtir<br />
oldu. Sıhhatinde sübhe kalmadı. Muhakkak Mu’âviye “radıyallahü<br />
anh” vefât etmisdir, dediler. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü anh” mubârek basını ve yüzünü göstererek;<br />
(Bundan akan kan ile bu bulasmayınca, Mu’âviye vefât eder<br />
mi) buyurdu. O üç kimse bu haberi Mu’âviyeye “radıyallahü<br />
anh” iletdiler. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” anladı ki, kendisi<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden sonra kalacakdır<br />
ve hem de kazâ-i ilâhî ile öyle oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den<br />
alınmısdır.<br />
Altmısüçüncü Menâkıb: Rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” Vedâ haccından dönerken, Gadîrhum<br />
denilmekle ma’rûf menzilde nemâzdan sonra, Eshâb-ı<br />
kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine dönüp<br />
buyurdular ki, (Ben mü’minlere nefslerinden dahâ sevgili, dahâ<br />
yakın degil miyim.) Orada hâzır olanlar ittifâkla tasdîk edip, dediler,<br />
(Evet, yâ Resûlallah.) Sonra hazret-i Alînin elinden tutup,<br />
buyurdu ki: (Ben kimin mevlâsı isem, Alî onun mevlâsıdır.)<br />
[Beni seven Alîyi sever.] (Yâ Rabbî, ona düsmanlık edene düsmanlık<br />
et. Onun ile dost olana dost ol. Onu hor tutanı hor tut.<br />
Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olur ise olsun, ona hakkı,<br />
dogruyu bildir.)<br />
(Kıt’a):<br />
Gel ey Resûlün rızâsını isteyen,<br />
Onu seveni sev, düâsını rehber et.<br />
Sana ilâhî kılınç çekilmesin diyorsan,<br />
Allahın arslanına bugz etme, muhabbet et!<br />
Altmısdördüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh”, bir mikdâr henüz toprakdan ayrılmamıs<br />
altını Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûrlarına getirdi. Hazret-i Resûl-i ekrem ve Nebiyyi<br />
muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Necd ehline taksîm<br />
eyledi. Kureys ve ensâr dediler ki: Yâ Resûlallah! Bizi bırakıp<br />
da Necd ehline taksîm buyurdun. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bunu, onun için onlara<br />
taksîm etdim ki, ehl-i islâm ile ve müslimânlar ile ülfet etsinler!)<br />
Bu sözleri söyledigi sırada bir sahs çıka geldi. Gözleri çu-<br />
– 366 –<br />
kurlasmıs, sakalı yüzünü bürümüs, vücûdunu kıllar kapatmısdı.<br />
Dedi ki: Yâ Muhammed! Allahü teâlâ hazretlerinin emrini<br />
yerine getir. Resûlullah hazretleri, (Eger ben, Allahü teâlânın<br />
emrlerini dinlemez isem, kim dinler) buyurdu. Hâlid bin Velîd<br />
“radıyallahü teâlâ anh” orada hâzır idi. Dedi ki: Yâ Resûlallah!<br />
Izn ver, katl edeyim. Izn vermedi. Sonra o sahs yüzünü dönüp,<br />
gitdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki, (Bunun neslinden bir kavm zuhûra gelecekdir.<br />
Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okurlar. Ammâ bogazlarından asagı geçmez.<br />
Ehl-i islâmı katl ederler. Okun yaydan çıkdıgı gibi, dîn-i<br />
islâmdan çıkarlar!) Hâricîler o kavmdendir. O sebebden onlara<br />
(Mârikûn) derler.<br />
Altmısbesinci Menâkıb: Fahr-i âlem ve Resûl-i muhterem<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine haber vermis idi ki,<br />
(Sen, cemâ’atinden dinden çıkan hâricîler olacak, onlar ile harb<br />
edeceksin. Onlar içinde bir sahs olur ki, bir eli bir pâre et olur.<br />
Omuzu basında, kadınlar memesi gibi nesne olur. O et parçasının<br />
üzerinde fâre kuyrugu gibi nice kıllar vardır.)<br />
Rivâyet ederler ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri hâricîler üzerine zafer buldu. Onlardan çogu<br />
helâk oldu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu, o sahsı istediler.<br />
Bir def’a aradılar, bulamadılar. Hazret-i Emîr yemîn etdi ki,<br />
vallahi ben yalan söylemem. Bana da söyliyen yalan söylememisdir.<br />
Bir def’a dahâ istediler. Kırk ölünün altında, emîr-ül<br />
mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden nakl etdigi gibi<br />
buldular.<br />
Altmısaltıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Aliyyül Mürtedâ<br />
“radıyallahü teâlâ anh” islâm askeri ile hâricîlere karsı harb etmege<br />
giderken, Nehrvân yolunda bir kilisede bulunan bir râhib<br />
dedi ki; ey islâm askeri, emîriniz bu tarafa gelsinler. Hazret-i<br />
Alîye arz olundukda, hazret-i Emîr o tarafa dogru yönelip, kiliseye<br />
vardılar. Râhib dedi ki, ey müslimân askerlerinin serdârı!<br />
Bugün tâli’ yıldızı müslimânların maglûbiyyetini gösteriyor.<br />
Sabr ediniz. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Ey râhib! Bana yıldızlara bakıp, hükm söyler-<br />
– 367 –<br />
sin. Falan settâreden [yıldızdan] bana haber ver. Râhib dedi ki:<br />
Ben o yıldızı bilmiyorum. Hazret-i Alî buyurdu ki: Ey râhib!<br />
Ma’lûm olsun ki, gök ilmini [ilm-i nücûmu] bilmiyorsun. Yer<br />
[arz] ilminden sorayım. Hâlen ayagının basdıgı yerin altında ne<br />
vardır. Râhib dedi ki: Bilmiyorum. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, Ben sana söyliyeyim. Su seklde bir kab, kabın içinde<br />
su kadar, su vasfda, naksda, akçe vardır, buyurdu. Râhib dedi,<br />
ey azîz! Bu seklde kesf etmek sana nereden hâsıl oldu. Buyurdu<br />
ki: Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
bana haber vermis idi ki, bir grub asker ile harb edesin ki,<br />
onların askerinden, on kisiden azı kurtulur. Senin askerinden<br />
ondan eksik sehîd olur. Râhib, hayret edip, imtihân için ayagı<br />
altındaki yeri kazdı. O ta’rîf edilen seklde akçeler bulup, o nisân<br />
ile çıkıp, o seklde görünce, îmâna geldi. Rivâyet edilir ki, o<br />
dörtbin hâricîden üçbindokuzyüzdoksanbir adedi öldürülüp,<br />
dokuz asker firâr etmisdir. Islâm askerinden dokuz se’âdetli<br />
kimse sehâdet serbetini içip, gerisi sıhhat ve selâmet üzere kalmısdır.<br />
Altmısyedinci Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahi<br />
teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) adlı kitâbında, Firâs bin Amrdan<br />
“radıyallahü teâlâ anh” nakl eylemisdir. Ona Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri zemân-ı serîflerinde<br />
bir bas agrısı ârız oldu. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” iki gözü ortasını tutdu. Mubârek parmakları<br />
ile tutdugu yerden kirpi kılı gibi kıl çıkdı. O agrı ondan gitdi.<br />
Hâricîlerin emîr-ül mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh”<br />
üzerine hücûm etdikleri günde, Firâs de onlara uydu. O vakt o<br />
kıllar alnından döküldü. O sırada o agrı tekrâr basladı. Ona dediler<br />
ki, bu is sana hâricîlere uydugun için hâsıl oldu. Tevbe ve<br />
istigfâr etdi ki, o kıl alnında çıkıp, o agrı ondan temâmen gitdi.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmıssekizinci Menâkıb: Alî bin Zeyd “rahimehullahü teâlâ”<br />
demisdir. Sa’îd bin Museyyib “radıyallahü anh” bir sahsı<br />
bana gösterdi ve dedi ki, var o sahsı gör. Dedim, hâlini bana<br />
anlat. Benim görmeme ne lüzûm var. Bu sahs Osmân ve Alînin<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” hakkında kötü sözler söyler idi.<br />
Ben münâcat etdim, Allahü teâlâya ki, eger senin katında Osmânın<br />
ve Alînin kıymetleri var ise; bana bir nisân göster. Son-<br />
– 368 –<br />
ra o bedbahtın yüzü siyâh oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Altmısdokuzuncu Menâkıb: Abdüllah Muhammed bin Kayyımil<br />
Cevzî (Kitâb-ür-rûh) kitâbında nakl eyledi. O da Kureysin<br />
bir sahsından rivâyet eyledi. Sâmda bir kisi gördüm ki, yüzünün<br />
bir tarafı kapkara idi. Onu dâimâ bir nesne ile örterdi.<br />
Ondan bu durumunu sordum. Dedi ki: Allahü teâlâya ahd eyledim<br />
ki, her kim bu hâli benden sorarsa, ben ona hikâye edeyim.<br />
Ben, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bugz ederdim.<br />
Hakkında uygunsuz sözler söylerdim. Bir gece uykumda<br />
gördüm ki, bir kisi geldi. Sen benim hakkımda uygunsuz sözler<br />
söylersin, dedi. Yüzümün bir tarafına bir nesne ile vurdu. Sabâh<br />
gördüm ki, yüzümün o tarafı siyâh olmus. (Sevâhid-ün nübüvve)<br />
den alınmısdır.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sordular:<br />
Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” zemân-ı serîflerinde,<br />
hilâfetleri çekisme, kavga, fitne ve ihtilâflı degildi. Sizin<br />
ve Osmânın “radıyallahü teâlâ anhümâ” hilâfetlerinin zemânları<br />
sıkıntı ve degisiklik ve fitneden hâli olmadı. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki: Onun sebebi sudur. Ben ve<br />
Osmân, Ebû Bekr ve Ömerin mu’âvinleri idik. Sen ve senin<br />
emsâlin, benim ve Osmânın yardımcımız oldunuz. Böyle oldu.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yetmisinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü<br />
vecheh” Yenbû karyesinde hasta oldu. Ona dediler ki, niçin burada<br />
durursun. Eger vefât edersen, hizmetlerini görmezler. Medîneye<br />
gidersen, kardeslerin isini görürler. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Ben simdi vefât etmem. Hazret-i Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana haber vermisdir.<br />
Mubârek basını gösterip, (buranın kanı), mubârek yüzünü gösterip,<br />
(burayı boyamayınca) ben vefât etmesem gerekdir. (Sevâhid-<br />
ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yetmisbirinci Menâkıb: Ammâr bin Yâser “radıyallahü<br />
anh” bir gün Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu<br />
ki: Yâ Alî! Sana, insanların bedbahtlarından haber vereyim mi!<br />
Bunlar; Sâlih aleyhisselâmın devesini kılınçla vuranlar ve senin<br />
basına kılınçla vurup, yüzünü kana boyayanlardır.<br />
– 369 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:24<br />
Yetmisikinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Kûfe mescidinde, kendisini katl edecek olan<br />
Ibni Mülcem mel’ûnunu gördü. Ona hitâb edip, buyurdular ki,<br />
ey Mülcem oglu. Senin câhiliyye zemânında ve çocukluk günlerinde<br />
hiç lakabın var mı idi. Dedi, bilmiyorum. Buyurdu ki: Sana;<br />
(ey sakî, ey Sâlihin devesini kısırlasdıran) diyen, bir yehûdî<br />
hizmetciniz var mı idi. Evet var idi, dedi. Emîr-ül mü’minîn birsey<br />
söylemedi.<br />
Yetmisüçüncü Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Aliyyül<br />
mürtedâ, Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm” ile gizli söylesirler<br />
idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu<br />
ki: (Yâ Alî! Zübeyre gizli söylersin [sırrını söylersin].<br />
Hâlbuki o seninle mukâtele [harb] edecekdir.) Deve vak’ası oldugu<br />
zemân, Alî “radıyallahü teâlâ anh” bu hadîs-i serîf ile Zübeyri<br />
“radıyallahü anh” andı. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh”<br />
muhârebeden vaz geçdi. Dönüp gitdi. Bir sahs ardından varıp,<br />
katl eyleyip, kılıncı hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” getirdi.<br />
Hazret-i Alî buyurdular ki, (Hazret-i Zübeyrin kâtiline, Cehennem<br />
atesi müjdeler olsun!) (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Yetmisdördüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri Hendek kazdıkları gün; Ammâr<br />
bin Yâserin, mubârek eliyle arkasını sıgadı. Buyurdu ki, (Seni<br />
ehl-i bâgîden bir cemâ’at katl etse gerekdir!) Sonra Sıffîn günlerinde<br />
harb siddetlendi. Ammâr bin Yâser, hazret-i Alînin yanında<br />
yemîn etdi ki, bu o gündür ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri bana o günde sehâdet va’d buyurmusdur.<br />
Emîr-ül mü’minîn hazretleri hiç cevâb vermedi.<br />
Üçüncü def’a yine yemîn etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” buyurdu ki: Evet, bu gün o gündür. Hemen Ammâr “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri tekbîr aldı. Hos yeller esmege<br />
basladı. Yüzünü Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ anh” askerinden<br />
tarafına dönüp, muhârebe ile mesgûl oldu. Mu’âviyenin<br />
“radıyallahü anh” askerinden ba’zı behâdırlar bunu düsürdü.<br />
Bu esnâda susuzluk galebe etdi. Su diledi. Süt ile karısmıs bir<br />
kadeh su verdiler. Ammâr onu gördü. Allahü ekber! dedi. Sonra<br />
ondan bir mikdâr içdi. Ve dedi ki: Risâletpenâh “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz hazretleri bana haber vermis-<br />
– 370 –<br />
dir ki, (Seni ehl-i bâgîden bir kimse katl etse gerekdir. Senin<br />
katlin hazret-i Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâmın ortasında<br />
olur. Onun alâmeti o olur ki, o vakt su isteyesin. Sana su ile karısmıs<br />
süt verirler.) Hattâ hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” Abdüllah bin Amr bin Âsa buyurmusdur ki,<br />
ey Abdüllah; Ammâr bin Yâserin kâtiline Cehennem atesi ile<br />
müjde veresin. O gün, Ammâr bin Yâseri sehîd etdiler. Iki bedbaht<br />
onun mubârek basını Mu’âviyenin “radıyallahü anh” önüne<br />
götürüp, çekisdiler. Biri dedi ki, ben katl etdim. Öbürü dedi<br />
ki, ben katl etdim. Mu’âviye “radıyallahü anh” dedi; her kim<br />
onu katl etmis ise, ona bir kese gümüs verecegim. Bunun anlasılması<br />
için Abdüllah bin Amr bin Âsa emr etdi. Abdüllah birinden,<br />
nasıl katl etdigini sordu. O kisi dedi ki: Onun üzerine<br />
hamle etdim. Onu katl mahallinde gördüm. Abdüllah dedi, sen<br />
katl etmemissin. Digerinden de sordu. Digeri dedi ki: Birbirimize<br />
hamle etdik. Benim hamlem ona te’sîr edip, atından düsdü.<br />
Dizi üzerine gelip, dedi ki: (Cebrâîl ve Mikâîl “aleyhimesselâm”<br />
ortasında bu isi yapan iflâh olmasın; pismân olacakdır.)<br />
Bunu söyleyip, sagına ve soluna bakardı. Ondan sonra ben ileri<br />
varıp, basını kesdim. Abdüllah hazretleri buyurdu: (Bu bir<br />
kese dirhemi [gümüsü] tut ve sana Cehennem atesi müjde olsun!)<br />
O bedbaht dedi ki: Eger ölürsek vay bize, eger öldürürsek<br />
vay bize. Keseyi bırakdı [yere atdı]. (Innâ lillah ve innâ ...)<br />
dedi. Mu’âviye “radıyallahü anh” dedi, Ey Abdüllah! Bunun<br />
gibi sözlerin mahalli midir? Abdüllah hazretleri buyurdu ki,<br />
mescidi bina etdikleri günde herkes bir tas getirdi. Ammâr iki<br />
tas getirdi. Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdular ki, (Ey<br />
Ammâr! Seni ehl-i bâgîden bir cemâ’at katl edeceklerdir.) Sonra<br />
buyurdular: (Ey Abdüllah! Ammârı katl edeni Cehennem<br />
atesi ile müjdele!)<br />
Yetmisbesinci Menâkıb: Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” bir gün buyurdu ki, (Yâ Alî! Yakın zemânda,<br />
seninle Âise arasında bir hâdise vâki’ olacakdır.) O buyurdukları<br />
Cemel harbine isâret idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” dedi: Yâ Resûlallah! Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ<br />
aleyhim ecma’în” hazretlerinin içinde, bu bana mı mahsûsdur.<br />
Habîbullah hazretleri buyurdu: (Evet, sana mahsûsdur.) Haz-<br />
– 371 –<br />
ret-i Alî dedi ki: Öyle olur ise ben Eshâbın en bedbahtı olurum.<br />
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu<br />
ki: (Yok öyle olmazsın. Velâkin, öyle bir hâdise vâki’ oldugu<br />
zemân, onun üzerine gâlib olursun. Onu geri yerine, makâmına<br />
gönder!) Sübhesiz, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Cemel vak’asında, Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin<br />
askeri üzerine zafer buldu. Âise hazretlerini ikrâm ve ihtimâm<br />
ile Medîne-i münevvereye gönderdi.<br />
Yetmisaltıncı Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü<br />
teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) kitâbında bildirmisdir. Rûm kayseri,<br />
emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
hilâfeti zemânında zor süâllerini yazdı. Tafsîli (Delâ-il-ün<br />
nübüvve)de vardır. O süâlleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerine gönderdi. Hazret-i Ömer onu okudu. Emîr-ül<br />
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” önüne koydu. Hazret-<br />
i Alî onu okudu. Divit ve kalem istedi. Onların cevâbını<br />
yazdı. Kâgıdı katlayıp, kayserin elçisine verdi. Elçi, bu cevâbı<br />
kim yazdı diye sordu. Hazret-i Ömer buyurdu ki, hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” amcası oglu, dâmâdı<br />
ve dostu hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yazdı. Derler<br />
ki, yehûdîden ba’zıları geldiler, dediler ki, ne oldu size ey<br />
müslimân tâifesi. Peygamberinizin vefâtından sonra, bu kısa<br />
zemânda ba’zınız ba’zınızın üzerine hücûm edip, muhârebeye<br />
basladınız. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki:<br />
(Ey yehûdî tâifesi! Size ne oldu ki, henüz ayaklarınız denizin ıslaklıgından<br />
kuramamıs idi. Yâ Mûsâ! Bize de baskalarının ilâhları<br />
oldugu gibi ilâh yap, dediniz!) Bu cevâb ile yüzlerini kara<br />
edip, cevâb veremiyecek hâle bırakdı.<br />
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurmusdur<br />
ki, (Alîye ilmin on bölügünden dokuz bölügü verildi.<br />
Vallahi geri kalan bir bölügünde de ortakdır.) Hattâ imâm-ı<br />
Ahmed bin Hanbel “rahimehullahü teâlâ” buyurmusdur ki,<br />
Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden<br />
bize hazret-i Alînin hakkında o kadar fazîlet gelmisdir<br />
ki, Alîden “radıyallahü teâlâ anh” baskası için gelmemisdir.<br />
Seyyid-üt-tâife Cüneyd “kuddise sirruhül’azîz” buyurmusdur<br />
ki: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
muhâlifleri ile muhârebeden fırsat bulsa idi, elbette ondan te-<br />
– 372 –<br />
savvuf ve hakâyık ilmi o kadar olurdu ki, gönüller ona tâkat getiremezdi.<br />
O, âriflerin basıdır. Onun sözleri vardır ki, ondan<br />
evvel kimse söylememisdir ve ondan sonra da kimse mislini<br />
söylemege kâdir olmamısdır. Su sekldedir ki, bir gün minbere<br />
çıkmıs idi. Buyurdu ki, bana arsın altındakilerden sorunuz! Benim<br />
içim ilm ile doludur. Bu agzımdaki Resûlullahın “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek agzının suyudur. O sol nesnedir<br />
ki, bana bölük-bölük verdi. Onun içindir ki, benim nefsim<br />
onun yed-inde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eger<br />
izn olsa, Tevrâtın ve Incîlin içinde olanları haber verirdim. Beni<br />
o ikisi tasdîk ederlerdi. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn bu kelâmı<br />
kerâmet eseri buyurdu. O meclisde Da’leb Yemânî derler<br />
bir kisi var idi. Dedi ki: bu kisi ne garîb da’vâda bulundu. Elbette<br />
ben bunu imtihân ederim. Yerinden kalkıp, dedi, bir süâlim<br />
vardır. Hazret-i Alî buyurdu ki, ögrenmek ve bilmek için<br />
sor. Tecribe ve imtihân için sorma. Da’leb, sen beni onun üzerine<br />
mecbûr etdin deyip, sordu, Rabbini gördün mü yâ Alî!<br />
Hazret-i Alî buyurdu: (Görmedigim Rabbime tapacak degilim.)<br />
Sonra, nasıl gördün, dedi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: (O<br />
Hakkı, gözler dünyâda gördükleri seklde göremezler. Lâkin<br />
gönüller bekâ hakîkatleri ile görür. Benim Rabbim birdir. Serîki<br />
yokdur. Benzeri bulunmaz. Ikincisi olmaz. Yer [mekân]<br />
dan münezzehdir. Üzerinden zemân geçmez. Akl ile idrâk<br />
edilmez. Yaratdıkları ile kıyâs edilmez.) Da’leb bu sözleri isitip,<br />
yüzü üzeri düsdü. Bayıldı. Bir zemân sonra kendine geldi.<br />
Dedi ki; Hak teâlâya söz verdim ki, kimseye imtihân niyyeti ile<br />
süâl sormıyacagım. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, (Eger is senin elinde olursa.)<br />
Yetmisyedinci Menâkıb: Imâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahimehullahi<br />
teâlâ” (Tefsîr-i kebîr)de nakl etmisdir. Emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sevenlerinden birisi<br />
bir siyâh köle idi. Bir gün onu hırsızlık yaparken tutup, hazret-<br />
i Alîye getirdiler. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn sordu ki, (Sen<br />
mi hırsızlık etdin.) Evet ben hırsızlık yapdım, dedi. Elini kesdi.<br />
O siyâh köle, hazret-i Emîrin meclisinden çıkıp, gitdi. Yolda<br />
Selmân-ı Fârisî ve Ibni Zekvâna “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
rastladı. Ibni Zekvân o siyâh köleye, elini kim kesdi, dedi. Siyâhî<br />
dedi ki: Emîr-ül mü’minîn kesdi. Ibni Zekvân dedi: O senin<br />
– 373 –<br />
elini kesdi, sen onu medh ediyorsun. Dedi ki, niçin medh etmiyeyim<br />
ki, muhakkak elimi hak üzerine kesdi ve beni Cehennem<br />
atesinden halâs eyledi. Selmân “radıyallahü teâlâ anh” bu sözü<br />
siyâh köleden isitip, geldi, Alîye “radıyallahü teâlâ anh” haber<br />
verdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o siyâh köleyi çagırdı.<br />
O kesilen elini yine bilegi üzerine koydu. Bir mendil ile örtdü.<br />
Düâ etdi. Sonra bir ses isitdik, gökden ki, hazret-i Emîre<br />
emr eyledi. Örtüyü kaldır. Örtüyü aldı. Eli Allahü teâlânın izni<br />
ile önceki durumuna gelmisdi.<br />
Yetmissekizinci Menâkıb: Kûfe ehâlisi dediler ki: Yâ Emîrel<br />
mü’minîn. Fırat suyu bu sene azdı. Çok ekinleri zâyi’ eyledi.<br />
Ne olur, Allahü teâlâ hazretlerinden dileyesin ki, su az olsun.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” se’âdethânelerine girdi. Halk<br />
kapıda beklerler idi. Sonra dısarı çıkdı. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cübbesini üzerine giymis,<br />
mubârek sarıgını basına koymus, asâsını eline almısdı. At istedi.<br />
Ata bindi. Orada olanlar ve çocuklar etrâfında olmak üzere,<br />
Fıratın kenârına geldiler. Asagı indi. Iki rek’at nemâz kıldı.<br />
Durdu. Asâyı mubârek eline aldı, köprünün üstüne çıkdı. Hasen<br />
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri de berâber<br />
çıkdılar. O asâ ile sudan tarafa bir def’a isâret eyledi. Su bir<br />
mikdâr azaldı. Buyurdu ki, bu kadar kifâyet eder mi. Hepsi dediler,<br />
yâ Emîr-el mü’minîn, kifâyet eder.<br />
Yetmisdokuzuncu Menâkıb: Cündeb bin Abdüllahil Ezdî<br />
diyor ki: Cemel ve Sıffîn harblerinde; emîr-ül mü’minîn Alî<br />
“kerremallahü vecheh” hazretleri ile berâber idim. Benim hiç<br />
sübhem yok idi ki, hak Emîr-ül mü’minîn hazretleri tarafındadır.<br />
Ne zemân ki, Nehrvâna konduk. Benim gönlüme bir sübhe<br />
düsdü. O cemâ’ati katl etmek gâyet büyük isdir. Sabâhleyin<br />
askerden ayrıldım. Yanımda bir matara su var idi. Bir yerde kılıncımı<br />
yere dikdim. Kalkanı üzerine asdım. Gölgesine oturdum.<br />
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” yanıma çıka geldi.<br />
Sordu, yanında hiç su var mıdır? O matarayı önüne koydum.<br />
Aldı. O kadar uzaga gitdi ki, görünmez oldu. Yine geri geldi.<br />
Abdest alıp, kalkanın gölgesine oturdu. O sırada bir atlı geldi.<br />
Emîri görmek istedigini söyledi. Hazret-i Alî kabûl buyurdu. O<br />
atlı dedi ki: Ey Emîr-el mü’minîn! Muhâlifler Fıratı geçdiler.<br />
Ve suyu kesdiler. Buyurdu ki: Hâyır, onlar suyu geçememisler-<br />
– 374 –<br />
dir. Bu sözü söylerken, bir sahs dahâ geldi. Vallahi ben onların<br />
sancaklarını suyun öte tarafında gördüm, dedi. Emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu; vallahi geçmediler.<br />
Nasıl geçerler ki, onların düsecek ve dökülecek yerleri<br />
buradadır. Ondan sonra durdu. Ben de durdum. Kendi kendime<br />
dedim; Elhamdülillah. Elime bir terâzî girdi ki, bu kisinin<br />
hâli bundan belli olur. Yâ o yalancı behâdırdır veyâ Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden veyâ Resûlullah hazretlerinden hücceti<br />
vardır. Buna dayanarak bunu bilmisdir. Gönlümden dedim ki,<br />
yâ Rabbî! Seninle ahd etdim. Eger suyu geçmis olduklarını görürsem,<br />
o kimse ile [Alî “radıyallahü anh” ile] muhârebe eyleyen<br />
ben olacagım. Eger geçmemis iseler o muhâlif ile muhârebe<br />
ve mukâtele edecegim. Askerin arasından [saflardan] geçdik.<br />
Gördük onların bayrakları evvelki gibi yerlerinde durur.<br />
Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” arkamı tutdu<br />
[sıvadı] ve isin ile mesgûl ol, dedi. Ben de hamle edip, onlardan<br />
birini öldürdüm. Arkasından birini dahâ öldürdüm. Birine<br />
saldırdım. Ben ona vurdum. O da bana vurdu. Ikimiz de<br />
düsdük. Arkadaslarım beni kaldırıp, götürmüsler. O vakt kendime<br />
geldim. Hazret-i Emîr muhârebeyi bitirmis idi. Emîr-ül<br />
mü’minîn bir sahsa durumundan haber verdi. Seni, falan mevki’de,<br />
falan hurma agacına assalar gerekdir. Buyurdugu gibi<br />
vâki’ oldu.<br />
Sekseninci Menâkıb: Haccâc-ı Yûsüf “Allahü teâlâ müstehâkını<br />
versin”, Kümeyl bin Ziyâdı “radıyallahü teâlâ anh”, çagırdı.<br />
Kümeyl ondan kaçdı. Haccâc-ı zâlim, Kümeylin akrâbalarının<br />
vazîfelerine son verdi. Kümeyl bunu isitdi ve dedi ki: Benim<br />
ömrüm zâten bitmisdir [yaslandım]. Benim sebebim ile,<br />
kavmimin mahrûm olması lâyık degildir. Haccâcın yanına vardı.<br />
Haccâc dedi ki, isterim ki, seni öldüreyim. Kümeyl dedi ki:<br />
Benim ömrüm az kalmısdır. Ne diler isen onu yap. Bizim va’demiz<br />
yakındır. Benim ölümümden sonra hesâb vereceksin. Bana<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ<br />
anh” haber vermisdir ki, seni Haccâc öldürecekdir. O zâlim<br />
onun boynunu vurdu.<br />
Seksenbirinci Menâkıb: Haccâc bir gün dedi ki, isterim Ebû<br />
Türâbın [Hazret-i Alînin] eshâbından birini katl edeyim ki,<br />
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine yaklasayım. Hazret-i Alî-<br />
– 375 –<br />
nin “radıyallahü anh”, kölesi Kanber ile sohbet etmis oldugunu<br />
hiç kimse bilmezdi. [Hazret-i Alînin en çok sohbet etdigi kimselerden<br />
idi.] Haccâc, Kanberi çagırtdı ve dedi ki, Kanber sen<br />
misin. Kanber, evet benim dedi. Haccâc, Alî ibni Ebî Tâlib senin<br />
Mevlân mıdır, dedi. Kanber, benim Mevlâm Allahü teâlâ<br />
hazretleridir. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî velîm ve sebeb-i<br />
ni’metimdir, dedi. Haccâc dedi: Seni katl etmek isterim. Ihtiyârınla<br />
nasıl katl olunmak istersin. Kanber dedi: Ihtiyâr senindir,<br />
her ne vech ile katl edersen, ben de seni kıyâmetde öyle katl<br />
ederim. Zâten bana emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh”, ey Kanber, seni zulm ile katl etseler gerekdir, diye<br />
haber vermisdi. Sonra Haccâc Kanberi “radıyallahü teâlâ anh”<br />
katl eyledi.<br />
Seksenikinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” Berâ’ bin Âzibe dedi ki, (Benim oglum Hüseyn<br />
katl olunsa gerekdir. Sen o vaktde ona yardım etmiyeceksin.)<br />
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh”<br />
sehîd oldu. Berâ’ bin Âzib, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”<br />
dogru söyledi. Hazret-i Hüseyn katl olundu. Ona yardım yapamadıgıma<br />
pismânım, dedi.<br />
Seksenüçüncü Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” bir seferinde Kerbelâya ugradı. Sagına ve soluna bakdı.<br />
Giryân-giryân [aglıyarak] geçdi ve buyurdu ki: (Vallahi onların<br />
develerinin çökecegi ve onların katl olunacakları makâm burasıdır.)<br />
Eshâbı dediler: Ey Emîr-el mü’minîn! Bu ne makâmdır.<br />
Buyurdu ki: (Burası Kerbelâdır. Bu yerde, bir kavm katl olunsa<br />
gerekdir. Onlar hesâbsız Cennete girerler.) Hiç kimse bu<br />
sözlerin ma’nâsını hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
vak’ası oluncaya kadar anlamadı.<br />
Seksendördüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” Kûfeden asker istedi. Bir takım söz ve<br />
hareketden sonra, asker gönderdiler. Gelmezden evvel hazret-i<br />
Alî buyurdu ki: Kûfeden iki bin er ve de bir kisi geliyor. Eshâbdan<br />
biri, bu sözü isitdim, o askerleri bir bir saydım, buyurduklarından<br />
ne eksik, ne fazla idi, dedi.<br />
Seksenbesinci Menâkıb: Hayye-i Arabî, emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin eshâbından idi. Dedi<br />
– 376 –<br />
ki: Hazret-i Mu’âviye ile muhârebe sırasında, hazret-i Emîr-ül<br />
mü’minîn Alî “radıyallahü anh” ile bir deryâ kenârında konakladık.<br />
O sırada bir kisi geldi. Dedi ki: Esselâmü aleyküm,<br />
yâ Emîr-el mü’minîn! Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, ve aleyküm<br />
selâm, dedi. O kisi dedi: Ben Sem’ûn bin Yuhannâyım, su kilisenin<br />
sâhibiyim, diyerek bir bina gösterdi. Bizim yanımızda<br />
bir kitâb vardır. Bu kitâb mîrâs yolu ile Îsâ “alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâm” eshâbından intikâl etmisdir. Eger dilersen,<br />
o kitâbı tarafınıza okuyayım. Eger dilersen, huzûr-ı serîfinize<br />
getireyim. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki;<br />
Oku. O kisi okumaga basladı. Resûlullahın “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” serefli vasflarından ve ümmetinin sıfatlarından<br />
yazıyordu. Sonunda okudugu bir gün, (Bir deryâ kenârına<br />
bir kisi konar. Peygambere yakın olur, Zemânın ehlinden<br />
ve dinde, Peygambere yakın olur. Müsrikleri dize getirir. Magrib<br />
ehli ile savasır,) yazısını okudu. Ondan sonra o kisi dedi ki:<br />
(Peygamber çıkdı. Ona îmân getirdim. Siz burada konakladınız.<br />
Huzûrunuza geldim. Hayâtda oldugum müddetce hizmetinizde<br />
olayım.) Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” ve hâzır olanlar agladılar. Buyurdu ki: (Allahü teâlâya<br />
hamd olsun ki, beni unutulmuslardan kılmadı. Kitâbında zikr<br />
etdi.) Rivâyet eden der ki, Emîr-ül mü’minîn bana hitâb edip,<br />
buyurdu ki, ey Hayye-i Arabî! Sem’ûnu sen yanında sakla [sana<br />
emânet]. Her kusluk ve aksam yemeklerinde onu çagırırdı.<br />
Leyle-tül-harîrde, hazret-i Mu’âviye ile ceng siddetlendi.<br />
Sem’ûn sehîdlik se’âdetine kavusdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn,<br />
kabrine kendisi koydu. (Bizim ehl-i beytden biridir) buyurdu.<br />
Seksenaltıncı Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,<br />
hazret-i Alî “radıyallahü anh” için, iki kerre günesi batıdan geri<br />
döndürdü. Birisi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin zemânlarında idi. Ümm-ü Seleme ve Esmâ<br />
binti Ümeys ve Câbir bin Abdüllah-el Ensârî ve Ebû Sa’îd-il<br />
Hudrî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri rivâyet etmislerdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün<br />
se’âdethânelerinde oturuyorlardı. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” da huzûrlarında idi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm<br />
vahy getirdi. Vahyin agırlıgından hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
– 377 –<br />
teâlâ anh” dizine mubârek basını koydu. Günes batıncaya kadar<br />
kaldırmadı. O sırada, günes batdı. Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri ikindi nemâzını kılmamısdı. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri vahyden sonra, önceki<br />
hâline geldi. Buyurdu ki, yâ Alî! Senin ikindi nemâzı geçdi mi.<br />
Evet, yâ Resûlallah! Kımıldayamadım, kaldım, dedi. Ancak nemâzı<br />
îmâ ile kılmısdı. Hazret-i Habîbullah, günese emr buyurdu.<br />
Günes geri dagın üzerine çıkıp, durdu. Hazret-i Alî, nemâzını<br />
kıldı. Esmâ binti Ümeys der ki, gurûb vaktinde günesden<br />
buzagı sesi gibi bir ses geldi.<br />
Resûl-i ekremden sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” Bâbile giderken, Fırat nehrinin üzerinden geçmek istediler.<br />
Ikindi nemâzının vakti idi. Eshâbdan bir cemâ’at ile kendileri<br />
asr [ikindi] nemâzını kıldılar. Diger eshâb da hayvanlarını<br />
sudan geçirmekle mesgûl oldular. Günes batdı. Nemâzlarını<br />
kılamadılar. Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” düâ eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ günesi yerine<br />
getirdi. Nemâz kılmıyanlar, nemâzlarını kıldılar. Günes yine<br />
batdı. O esnâda günesden bir korkulu ses çıkdı. Eshâb<br />
korkdular. Söyle ki, tehlîl, tesbîh ve istigfâr ile mesgûl oldular.<br />
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Seksenyedinci Menâkıb: Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Yagmurlu bir günde mescidde,<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-<br />
ı serîflerinde, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”<br />
hazretlerinden bir cemâ’at ile oturmusduk. O sırada<br />
yüksek ses ile birisi, Esselâmü aleyküm, dedi. Hepimiz sesi isitdik.<br />
Ammâ selâm vereni görmedik. Hazret-i Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” selâmı alıp, bize buyurdu ki; (Cin<br />
tâifesinden kardesiniz, selâmını alınız!) Hepimiz, aleyküm selâm,<br />
dedik. Fahr-i âlem hazretleri buyurdular ki, (Sen kimsin!).<br />
Yâ Resûlallah! Köleniz, cin tâifesinden Semrah oglu Arfetâyım.<br />
Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (Merhabâ yâ Arfetâ! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri<br />
sana rahmet eylesin. Kendi sûretin ile bize görün!) O ân<br />
bir kıllı kimse zâhir oldu ki, yüzünü saçı bürümüs, iki gözleri bir<br />
tarafda, agzı gögsünün üzerinde ve fil disleri gibi disleri var ve<br />
tırnak yerine kıymıkları var. Bu seklde bunu görünce, hepimiz<br />
– 378 –<br />
elimizde olmadan korkup, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerine bakdık. O sahs, hazret-i Sultân-ı Enbiyâya<br />
hulûs ile açıklayıp, dedi ki: Yâ Habîb-i Rabbil’âlemîn!<br />
Kavmimi dîne da’vet için ben kulunuz ile bir kimse gönder. Yine<br />
sag-sâlim insâallahü teâlâ getirip, huzûr-ı serîfinize teslîm<br />
ederim. O Fahr-i âlem ve seyyid-i âdem Resûl-i ekrem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Bu hizmete<br />
bunun ile kim gider ise, ona Cennet vâcib olur.) O sahsın<br />
görünmesinden bir kimse cevâb vermege cesâret edemedi.<br />
Hazret-i Resûl-i ekrem üç kerre hitâb etdiler. Kimse cevâb vermedi.<br />
Son emrde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ayaga<br />
kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Emr eyle, bu hizmete ben kulun<br />
gideyim. Hazret-i Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
dönüp Arfetâya buyurdu ki, (Bu gece Harre adlı mevzi’de hâzır<br />
ol! Senin yanına bir kimse vereyim ki, benim hükmüm ile<br />
hükm eyler. Ve benim dilim ile söyler. Ve benden cin tâifesine<br />
haberi dogru olarak iletir.)<br />
Hazret-i Selmân “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Arfetâ<br />
gayb olup, aksam oldu. Sonra yatsı nemâzını Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” ile edâ eyledik. Eshâbın hepsi<br />
dagıldıkdan sonra, buyurdular ki: (Yâ Selmân! Yâ Alî! Benim<br />
ile geliniz!) Biz de hizmetlerince gitdik. O Harre adlı mevzi’e<br />
vardıgımızda gördük ki, koyun büyüklügünde bir deveye Arfetâ<br />
kendisi binmis, at büyüklügünde bir deveyi de, elinde tutmus.<br />
Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazret-i Alîyi o bos deveye bindirdi. Beni de arkasına bindirdi.<br />
Benim belimi hazret-i Alînin beline bagladı. Gözlerimi sarıgın<br />
ucu ile baglayıp, buyurdu ki, (Yâ Selmân! Sakın Alî gözünü aç<br />
demeyince, gözlerini açma. Deveden in demeyince deveden<br />
inme. Allahü teâlânın ismi ile mesgûl ol. Isitdiklerinden korkma!)<br />
Dönüp, hazret-i Alîye de vasıyyet etdi. (.... Lâ havle ve lâ<br />
kuvvete illâ billah.) buyurdular. Sonra vedâ edip, Arfetâ önümüzce<br />
delîl olup, sür’atle yola koyulduk. Sabâh oldu. Hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” bana in, dedi. Ben de indim. Gözümü<br />
açdım. Gördüm ki, otsuz, susuz, agaçsız, taslık bir yere gelmisiz.<br />
Hazret-i imâm-ı Alî “radıyallahü anh” imâm olup, ben<br />
ve Arfetâ ona uyup, sabâh nemâzını kıldık. Ortalık aydınlan-<br />
– 379 –<br />
dıkda gördük ki, etrâfımızı cin askerleri çevirmisdi. Söyle ki,<br />
her birinin gözleri mes’âle gibi ısık çıkarır. Heybetli sekllerde<br />
sag ve sol tarafımızda dururlar idi. Hazret-i Alî aslâ bunlara iltifât<br />
etmeyip, âdet-i serîfleri üzere çesidli düâlar ile mesgûl oldular.<br />
Günes dogup, yükselene kadar, Allahü teâlâ hazretlerine<br />
münâcât ve ibâdet ve tâ’at eylediler. Ondan sonra, ayaga<br />
kalkıp, Allahü teâlâya hamd ve senâ etdikden sonra, cin tâifesini<br />
islâma da’vet eyledi. Içlerinden biri inadcı ve kendi basına<br />
büyümüs ifrit i’tirâz edip, dedi ki, yâ Alî! Âbâ ve ecdâdımızın<br />
dîni bize bâtıl mıdır, demek istersin. Bu dedigin olmaz deyip,<br />
inâd eyledikde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”: (Biz dogru<br />
yoldayız. Sen, Allahü teâlânın âyetlerini tasdîk etmiyor, inkâr<br />
ediyorsun) buyurup, mubârek yüzünü gök yüzüne döndürüp,<br />
Ism-i a’zam ve düâ okuyup, Kehf ve Tâ-sin ve Yasîn ve<br />
Nûn ve Kalem sûreleri üzere yemîn edip, (Ey yardım edicilerin<br />
en hayrlısı olan Allahım! Bunların üzerine ates yagdır.<br />
Bunların kötü fi’ller isleyenleri ve inâd edenleri helâk olsun)<br />
diye düâ ve tazarru’ ve niyâz eyledi. Hazret-i Selmân “radıyallahü<br />
teâlâ anh” der ki, o ânda gördüm ki, bir zelzele olup, gökden<br />
ates yagmaga basladı. Cinnîler bunu görünce hepsi, yüz<br />
üzerine düsdüler. Ben de kendimden geçmisim. Bir zemândan<br />
sonra, kendime geldim. Gördüm ki, bir takım cinnîleri semâdan<br />
gelen ates yakmıs. Üzerlerini dumân kaplamıs. Bir zemân<br />
sonra dumân üzerlerinden gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sag olanlarına seslenip, buyurdu ki, Ey cin kavmi, basınızı<br />
kaldırın. Muhakkak, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
zâlim ve mütekebbir olanları helâk etdi. Tekrâr da’vete mesgûl<br />
olup, (Yâ cin kavmi ve Semrâh ogulları, Berrâr sâkinleri!<br />
Biliniz ve âgâh olunuz ki, simdi Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
aleyhi ve sellem” devridir. Hâtem-ül enbiyâ devridir. Yeryüzü<br />
basdan basa zulm ile dolmus iken, îmân ve adâlet ile dolsa<br />
gerekdir,) deyip, Habîb-i ekremi “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” medh edip, apaçık mu’cizelerinden beyân etdi. Onu<br />
anlatan isâretlerinden anlatdıkdan sonra, cin tâifesinin kurtulanları<br />
hazret-i Alînin ilm ve kemâlinden hayret edip, Hakka<br />
boyun büküp, Resûlüne ittiba’ edip, (Allaha, Allahın Resûlüne<br />
ve Resûlünün elçisine inandık. Sözleri dogrudur. Seni yalanlamıyoruz!)<br />
deyip, îmânlarını saglam eylediler. Hazret-i<br />
– 380 –<br />
Selmân “radıyallahü anh” buyurdular ki: Bu esnâda gece oldu.<br />
Yine o deveye binip, Arfetâ önümüzce, sabâh olmadan Harre<br />
denilen yere bizi ulasdırdı. Deveden inip, sabâh nemâzını Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile edâ etdikden<br />
sonra, bizi görüp, Allahü teâlâ hazretlerine hamd ve<br />
senâ etdi. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Cin kavmini ne hâlde [nasıl]<br />
buldun!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb verdi ki,<br />
yâ Resûlallah! Hayrlı düânız bereketi ile, Elhamdülillah, Allahü<br />
teâlâ hazretlerine îmân getirip ve Resûlüne ittibâ’ edip,<br />
îmân nûru ile münevver oldular. Ammâ hakkı kabûl etmiyenleri,<br />
semâdan Allahü teâlânın izni ile ates inip, helâk olduklarını<br />
beyân etdikde, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, buyurdular ki, (Elhamdülillah! Onlardan kıyâmete<br />
kadar korku gitmez.)<br />
Seksensekizinci Menâkıb: Ebû Hüreyre “radıyallahü anh”<br />
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine vardım.<br />
Meger önlerinde bir tabak içinde hurma var imis. Mubârek<br />
avuçları ile bu bendenize bir avuç hurma ihsân etdiler. Saydım<br />
yetmisüç adet hurma geldi. Sonra hazret-i Alînin “radıyallahü<br />
teâlâ anh” huzûr-ı serîflerine vardım. Onların da önlerinde<br />
bir tabak hurma var idi. Yüzüme bakdı. Tebessüm edip, bir<br />
avuç hurma verdiler. Bunu da saydım. Temâmı yetmisüç adet<br />
hurma geldi. Hayretimi bildirmek için, hazret-i Resûlullahın<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine geldim. Bu<br />
hayretimi söyledim. Buyurdular ki; (Yâ Ebâ Hüreyre! Bilmez<br />
misin ki, Alînin yedi benim yedimdir. Adâletde berâberdir.)<br />
Rivâyet edilmisdir ki, bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” kapılarının önünde bir cemâ’at görüp,<br />
Kanbere sordu ki, bunlar kimlerdir. Kanber cevâb verdi ki, yâ<br />
Emîr-el mü’minîn! Bunlar sizi sevenlerdir. Alî “radıyallahü<br />
anh” hazretleri buyurdular ki, yâ, hayret! Bunlarda bizi sevenlerin<br />
simâları görünmez. Kanber dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn!<br />
Sizin ahbâblarınızın simâları [görünüsleri] nasıldır. Buyurdular<br />
ki: Bizi sevenlerin simâsı [görünüsü], mi’deleri bos olmakdır.<br />
Bedenleri etsiz ve yagsız, za’îf olup, dudakları susuzlukdan<br />
agarmıs olmakdır.<br />
– 381 –<br />
Seksendokuzuncu Menâkıb: Enes bin Mâlik “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Bir gün Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bütün Eshâb-ı<br />
güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile ihâta<br />
edip [çevirip], oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” içeri girdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,<br />
Eshâb-ı güzînin nûrlu yüzlerine, kim yer verecek diye bakdılar.<br />
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûl-i<br />
ekrem hazretlerinin sag tarafında oturmus idi. Yerinden kalkıp,<br />
hazret-i Alîye yer verdi. Hazret-i Alî oturdukda, Habîb-i Rabbil’âlemîn<br />
hazretlerinin mubârek yüzünde, sürûr ve sevinç müsâhede<br />
olunup, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerine teveccüh edip,<br />
buyurdular ki, (Yâ Ebâ Bekr! Fazîlet sâhibini, ancak fazîlet sâhibi<br />
bilir!)<br />
Doksanıncı Menâkıb: Fadl bin Sâlim “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-<br />
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” pazara varıp, bir gömlek satın<br />
aldı. Terziye bunun yenleri [kol uçları] uzundur, kes dedi. Terzi,<br />
dedi ki: Kesmem, zîrâ kusûrlu olur. Hazret-i Alî; aybı benim,<br />
sen kes diye emr buyurup, kesdirdi. Terzi, hazret-i Alînin kim<br />
oldugunu bilmez idi. Hey, görün bu kisi mecnûn olmus dedi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitdikde, sâd ve handân<br />
olup, Elhamdülillahi teâlâ, dedi. Sordular, yâ Emîr-el<br />
mü’minîn! Bu beyhûde ve ma’kül olmıyan söze niçin hamd etdiniz.<br />
Buyurdular ki, bir gün, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdular ki: (Bir kimseye<br />
deli denilmedikçe îmânı temâm olmaz!) Niçin hamd etmiyeyim<br />
ki, bu kimse benim îmânıma sehâdet etdi.<br />
Amr bin Kays “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Bir gün<br />
emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin elbisesinde<br />
bir çok yerinde yama görüp, dediler ki, yâ halîfe-i Resûlillah!<br />
Bu kadar hazîneler elinde iken, yamalı elbise giymek<br />
size revâ degildir. Cevâb verdiler ki: Mü’minler bize uysunlar.<br />
Kalblerinde husû ve inkisâr hâsıl olsun. Bize yamalı giymek de<br />
uygun olur.<br />
Doksanbirinci Menâkıb: Bir gün Fahr-i âlem “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Alînin rikâbını [atı-<br />
– 382 –<br />
nın özengisini] tutana, buyurdu ki; (Aliyyül Mürtedâ senin<br />
elinde sehîd olsa gerekdir.) O kimse isitip, çok üzüldü. Aglıyarak<br />
Aliyyül Mürtedânın huzûruna geldi. Tedarru’ ve niyâz<br />
edip, dedi ki, yâ Alî! Kanım sana halâl olsun. Beni hemen bu<br />
ân katl eyle. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,<br />
sebeb nedir ki, bu sözü söylersin. Utanarak dedi ki, Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana buyurdular ki, Alînin<br />
sehâdeti senin elinde olsa gerekdir. Bu yüz karalıgı benden vâki’<br />
olmadan dilerim ki, ben senin zülfikârın ile öleyim de, dünyâda<br />
ve âhıretde yüzü siyâh olmıyayım. Hazret-i Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” buyurdu ki, bir nesneyi ki, Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretleri ezelde takdîr etmis olsun, onu degisdirmek<br />
mümkin olur mu? Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana sehîdlik<br />
mertebesi müyesser etmis olsun. Ben o sehîdlik elbisesini<br />
giymek istemez miyim. Bu kıssayı Server-i kâinât “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana senden evvel haber vermisdi.<br />
Bu ise gönlüm hosdur. Sen de gönlünü hos tut. Bu sırrı<br />
gizli tut. Kimseye açma. Ben sana evvelki iltifâtımdan dahâ çok<br />
iltifât ederim.<br />
Doksanikinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ<br />
anh” sehâdeti beyânındadır. (Lübâb-ül-elbâb) adlı kitâbda yazılıdır.<br />
Muhammed bin Cerîr Taberî der ki, emîr-ül mü’minîn<br />
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” Nehrvân cenginden döndü.<br />
Abdürrahmân bin Mülcem ve Pîrek bin Abdüllah ve Amr<br />
bin Ebî Bekr; her üçü hâricîlerden idiler. Ric’at mezhebini tutarlar<br />
idi. O muhârebeden, çok insan katl olundugu için korkmuslardı.<br />
Üçü aralarında, Mu’âviye, Alî ve Amr bin Âs “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerini katl etmeyince, âlem, fitne<br />
ve fesâd ve muhârebeden kurtulmaz. Islâm kuvvetli olmaz.<br />
Eger biz de katl olunursak, yine sevâb kazanırız. Zîrâ büyük<br />
fitneyi def’ etmek hayrlı isdir, diye andlasdılar. Abdürrahmân<br />
bin Mülcem dedi; ben Alîye kâfi gelirim. Amr bin Ebî Bekr dedi;<br />
ben Amr bin Âsa kifâyet ederim. Pîrek dedi, ben Mu’âviyeye<br />
kâfi gelirim. Her üçü tedbîr aldılar ki, aynı günde ve aynı sâatde<br />
bu isi isleyeler. Abdürrahmân bin Mülcem; hazret-i Alîye<br />
“kerremallahü vecheh” vardı. Pîrek; hazret-i Mu’âviye tarafına<br />
gitdi. Amr bin Ebî Bekr, Mısra Amr bin Âs tarafına gitdi. Her<br />
biri bin dirheme bir kılınç almısdı ve zehr ile su vermislerdi.<br />
– 383 –<br />
Hazret-i Mu’âviye nemâza geldi. Pîrek o kılınç ile ona vurdu.<br />
Mu’âviye düsdü. Halk toplanıp, Pîreki tutdular. Hazret-i<br />
Mu’âviye dedi, bu isi niçin yapdın. Pîrek hâdisenin temâmını,<br />
üçünün arasında olanları haber verdi. Hazret-i Mu’âviye emr<br />
etdi, onu öldürdüler. Tabîb getirdiler. Tabîb gelip, Mu’âviyeyi<br />
gördü. Dedi ki, yâ Mu’âviye, sizin yaranız, zehrli kılınç yarasıdır.<br />
Üç sey arasında muhayyersin. Yâ ölümü istersin. Yâ sabr<br />
edersin, yarayı daglarım. Yâ sana bir serbet veririm ki, içdikden<br />
sonra aslâ çocugun olmaz. Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Ölümü<br />
istiyemem. Atese [daglamagaya] da dayanamam. Ammâ<br />
bir evlâdım var. Ona kanâat ederim, deyip, serbeti içdi. Iyi oldu.<br />
Hazret-i Mu’âviye ondan sonra buyurdu; Cum’a mescidinde<br />
bir maksûre yapdılar. Bu maksûre âdetini hazret-i Mu’âviye<br />
koydu ki, halîfeler düsmanların hîlelerinden uzak olsunlar.<br />
Amr bin Ebî Bekr; karârlasdırılan vaktde Amr bin Âsın yanına<br />
vardı. Amr bin Âsın yüregi tutmusdu, ya’nî râhatsızlanmısdı.<br />
O gece nemâza çıkamadı. Sehl Amirîyi yerine nâib gönderdi.<br />
Amr bin Ebî Bekr, kılıncını ona vurdu. Onu öldürdü. Amr<br />
bin Ebî Bekri tutdular. Amr bin Âsın huzûr-u serîflerine getirdiler.<br />
Amr bin Âs hazretleri emr buyurdu. O fâsık ve münâfıgı<br />
öldürdüler.<br />
Ba’zı âlimler dediler ki, Emîr-ül mü’minînin sehâdet sebebi<br />
o idi ki, Nehrvân harbi yapıldı. Hâricîler dörtbin er idiler. Temâmı<br />
öldürüldüler. Dokuz er kurtulup, Kûfe tarafına dogru<br />
fîrâr etdiler. Kûfe sehrine vardılar. Kûfe sehrini feryâd-ı figân<br />
kapladı. Abdürrahmân bin Mülcem yoldan geçerken, öldürülenlerin<br />
birinin evinden aglama sesleri isitdi. Kutâm adında<br />
genç bir kadının babası ve kardesleri o harbde katl olunmuslardı.<br />
Ibni Mülcem o kadının ardınca gitdi. Dedi ki, eger erin<br />
[kocan] yoksa; senin, vasfları su seklde olan biri, erin olmak ister,<br />
râzı olur musun. Kadın dedi, niçin râzı olmıyayım. Lâkin,<br />
benim velîlerim ve akrabâlarım vardır. Onlara danısmam lâzım.<br />
Ibni Mülcem dedi, ma’kûldür. Kadın gitdi. Ibni Mülcem<br />
izince [ardından] gitdi. Kadın bir eve girdi. Ibni Mülceme dedi<br />
ki, sen burada dur. Seni çagırdıgım zemân içeri gir. O kadın<br />
içeri girip, kendini süsledi. Kokular süründü. Pâk [güzel, temiz]<br />
elbise giydi. Gâyet cemâl ve kemâlde oldu. Evdekilere<br />
dedi ki, bir kerre bana bakdıkda perdeyi salınız. Sonra Ibni<br />
– 384 –<br />
Mülceme, içeri gel, dedi. Abdürrahmân bin Mülcem içeri girip,<br />
o sekliyle bir kerre ona bakdı. Hemen ona âsık oldu. Kadını<br />
istedi. Kadın dedi, sen benim mehrime ta’kat getiremezsin.<br />
O dedi ki, ne mikdâr istersin. Kadın dedi, üçbin dirhem sâfî<br />
gümüs. Iki çalgıcı câriye ve Alî bin Ebî Tâlibin katli. Ibni<br />
Mülcem dedi ki: Gümüs ve câriye kolaydır, ammâ, Alînin katli<br />
mümkin olmaz ki, ben Alînin sirâclarındanım. Bunu nasıl<br />
yapabilirim. Eger beni ister isen, muhakkak bunu yapmalısın.<br />
Gümüs ve câriye için fikrini yorma. Ibni Mülcem dedi ki: Bir<br />
darbeye kanâat edersen, kabûl ediyorum. Bir kılınç getir. Kadın,<br />
zehrli su verilmis kılınç getirdi. Ramezân-ı serîfin onüçü<br />
idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” oturdu. Hasen<br />
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine buyurdu<br />
ki, bugün Ramezân-ı serîfin kaçıncı günüdür. Dediler,<br />
onüçüncü günüdür. Buyurdu ki: Kaç gün kaldı. Dediler, onyedi<br />
gün kaldı. Buyurdu ki: Muhakkak, yüzüm basımın kanı ile<br />
boyanacakdır. Abdürrahmân bin Mülcem için dedi ki, (Ben<br />
onun yasamasını istiyorum. O benim öldürülmemi istiyor.)<br />
Abdürrahmân bunu isitdi. Emîrin huzûruna vardı. Dedi ki: Yâ<br />
Emîr-el mü’minîn! Iste elim, iste boynum. Ister isen elimi kes,<br />
ister isen boynumu vur. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri, bana nisân vermisdir ki, seni (Benî<br />
Murâd)dan bir kimse öldürse gerekdir. Ben günâh etmemise<br />
karsılık yapmam. Ramezân ayının yirmiüçü oldu. Bu la’în<br />
evinde yatmısdı. Sabâh oldu. Emîr-ül mü’minîn, nemâza gitmek<br />
için kalkdı. Serâyda [evinde] bir kaz vardı. Çagırdı, [bagırmaga<br />
basladı]. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu<br />
ki: (Bagırmaları, aglamalar ta’kîb eder.) Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri dedi: (Yâ babacıgım! Bu ne sözdür!)<br />
Buyurdular ki: Bu söz odur ki, gönlüm sehâdet olacagımı haber<br />
verir. Ben bu ayda katl olunurum. Sonra serâyın [evinin]<br />
kapısını açdı. Bir çivi kaftanına takılıp, yırtdı. Hazret-i Emîrin<br />
gönlü daraldı. Mescide vardı ve (Allah yolunda mücâhede<br />
eden, bir olan Allahdan baskasına ibâdet etmiyen mü’mine<br />
yol açın) diye halkı uyardı. Abdürrahmân bin Mülcem o zemân<br />
kadın ile berâber idi. O zemân müezzinin sesini isitdiler.<br />
Kadın dedi ki, kalk isini iyi gör. Gönlün sâd olarak geri dön.<br />
Ben isitdim, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazret-<br />
– 385 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:25<br />
lerinden ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki; (Önce gelenlerin en sakîsi, Sâlih aleyhisselâmın<br />
devesini öldürenler, sonra gelenlerin en sakîsi de Alînin<br />
kâtilidir.)<br />
Ibni Mülcem kalkdı. Kılıncını kusandı. Kendisini uyuyanlar<br />
arasında gizledi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” mihrâba geçdi. O la’în bedbaht iki secde arasında, hazret-<br />
i Emîr-ül mü’minînin mubârek basına bir kılınç vurdu. Kazâ-<br />
i ilâhî ile o kılınç darbesi, Ahzâb harbinde, Amr bin Abdûd<br />
hazret-i Alînin mubârek basına vurmusdu; oraya rast geldi.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” aklı basından gidip, kalkdı.<br />
Elini bir direge vurdu. Mubârek parmakları tas direkde iz<br />
etdi. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” imâmete geçdi. Nemâzı<br />
sür’atle kıldılar. Bir kavlde hazret-i Emîr Cu’de bin Cübeyre<br />
imâm ol diye buyurdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” düsdü. Halk kalkdı, kâtili aramaga gitdiler.<br />
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ne ararsınız.<br />
Beni vuran kimse, simdi filan kapıdan içeri girer. Bütün yollar<br />
Ibni Mülcem üzerine baglandı. Geri döndü. Hazret-i Emîr-ül<br />
mü’minînin isâret buyurdugu kapıdan girdi. Hayrân ve dermande<br />
bir kimse ona dedi ki: Sana ne olmusdur, meger Emîrül<br />
mü’minîni vuran sensin. O inkâr etmek istedi. Sonra ikrâr<br />
etdi. Onu tutup, hazret-i Emîrin huzûruna getirdiler. Hazret-i<br />
Emîr buyurdu ki: Ey bîçâre. Niçin bu isi yapdın. Evlâdlarımı<br />
yetîm etdin. Mü’minlerin gönüllerini gamlı etdin. Islâm askerinin<br />
belini kırdın. Ibni Mülcem durdu. Birsey demedi. Emîrül<br />
mü’minîn buyurdu: Vefât edinceye kadar bunu zindâna koyun.<br />
Hasen ve Hüseyn ve Muhammed bin Hanefiyye “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” hazretlerini huzûrlarına getirip, vasıyyet<br />
etdi. Buyurdu ki: Her zemân esîrlerinize yiyecek veriniz. Aç<br />
koymayınız. Hazret-i Alînin kerîmeleri Ümm-ü Gülsüm zindâna<br />
vardı. Aglıyarak, Ibni Mülceme dedi ki: Ey bedbaht.<br />
Emîr-ül mü’minîn bugün iyidir. Yarın seni öldürürler. Ibni<br />
Mülcem dedi ki: O iyi olmaz. O kılınç zehr ile sulanmısdır.<br />
Eger iyi olsa, sen niçin aglarsın. Ümm-ü Gülsüm “radıyallahü<br />
anhâ” hazretleri ona kızıp, dısarı geldi. Ramezânın yirmiyedinci<br />
günü oldu. Emîr-ül mü’minîn, Ümm-ü Gülsüm hazretlerine<br />
buyurdu ki, evden dısarı çık. Evin kapısını bagla. Çıkıp<br />
– 386 –<br />
kapıyı kapadı. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri orada<br />
oturdu. Evin içerisinden bir ses isitdi ki, meâl-i serîfi, (Âyetlerimizi<br />
inkâr edenler bize gizli degildir. Kıyâmet gününde atese<br />
atılan mı, güven içinde gelen kimse mi dahâ iyidir. Dilediginizi<br />
isleyin. Dogrusu o yapdıgınızı görendir) olan Fussîlet<br />
sûresinin 40.cı âyet-i kerîmesini okuyordu. Ondan sonra su sesi<br />
isitdiler ki, (Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
vefât etdi. Ebû Bekr vefât etdi. Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü<br />
teâlâ anhüm” katl edildi [sehîd edildi].) Hasen “radıyallahü<br />
anh” hazretleri anladı ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ<br />
anh” vefât etdi. Evin kapısını açdı. Gördü ki, dünyâdan göç<br />
etmis. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri<br />
yıkadılar. Muhammed bin Hanefiyye su dökdü. O Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden arta kalan<br />
hanûtu mubârek bedenine saçdılar ve defn etdiler. Kûfe<br />
mescidinin ortasında defn edildi. Ertesi günü Ibni Mülcemi<br />
katl etmek için getirdiler. Dedi ki, beni öldürmeyin. Gidip,<br />
Mu’âviyeyi öldüreyim. Yemîn ederim ki, yine geri gelirim.<br />
Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh”, hâyır, senin öyle bir<br />
ma’rifetin olamaz, öldürün bu mel’ûnu buyurdu. Onu öldürdüler.<br />
Imâmın sehâdet mertebesine kavusdugu gün, Ramezân-<br />
ı serîfin yirmiyedisi idi. Ba’zıları demisler ki, yirmiüçü idi.<br />
Ba’zıları ellisekiz yasında idi, dedi. [63 yasında idi.] Dört sene<br />
on ay hilâfet etdi. Dokuz hanımı nikâh ile almıs idi. Hazret-i<br />
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hayâtda iken hiç<br />
hanım nikâh etmedi. Fâtıma “radıyallahü anhâ” hazretlerinden<br />
üç oglu oldu. Hasen, Hüseyn ve Muhsin. Muhsin çocuk<br />
iken vefât etdi. Ba’zı âlimler ve eshâb-ı hadîs rivâyet eylemisdir<br />
ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bütün gazâlarda<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber<br />
bulunmusdur. Tebük gazâsında, onikinci menkıbede<br />
tafsîli geçdi. Annesi Fâtıma binti Esed bin Hâsim olup, müslimân<br />
olmusdu. Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye<br />
hicret edip, orada vefât etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri cenâze nemâzını kılıp, defn etdikde,<br />
buyurdu ki, (Bu benim anamdır). Nemâzını kıymetli evlâdı<br />
hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh” kıldırdı. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yasında ve<br />
– 387 –<br />
Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” yasında idi.<br />
Yüzügünde; (Allahü melik-ül hakk-ül mübîn) yazılı idi. Kâtibi<br />
Abdüllah bin Râfi’i idi.<br />
Doksanüçüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü<br />
anh” hazretlerinin âdet-i serîfleri bu idi ki, nemâza dursa,<br />
âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Hattâ rivâyet ederler ki,<br />
bir cengde, mubârek ayagına ok dokunup, demir kısmı kemige<br />
girmis idi. Çıkmayıp, kemikde kaldı. Cerrâha gösterdiler. Cerrâh<br />
dedi ki, sana bayıltıcı bir ilâc içirmek îcâb eder. Aklın gitsin<br />
[bayılasın]. Ondan sonra demiri çıkarmak lâzımdır. Yoksa, bunun<br />
agrısına tehammül edemezsin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretleri, buyurdu: Ilâca ne lüzûm var. Sabr<br />
eyle. Nemâz vakti gelsin. Nemâza durdukdan sonra çıkar. Nemâz<br />
vakti geldi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri nemâza<br />
durdu. Cerrâh da, mubârek ayagını yarıp, kemik arasından demiri<br />
çıkardı. Cerâhat yerini sardı. Hazret-i Alî nemâzı bitirdi ve<br />
cerrâha sordu ki, çıkardın mı. Dedi, evet çıkardım. Fekat, hazret-<br />
i Alî, ben bu demiri çıkardıgını duymadım, buyurdu. Ne güzel<br />
Alî ki, ne güzel nemâzı o kılmısdır. Ibni Mülcem o mubâregin<br />
bu ahvâline muttâli oldugu için, gözetip, nemâzda vurmusdur<br />
[sehîd etmisdir].<br />
Doksandördüncü Menâkıb: Rivâyet ederler ki, Allahü Sübhânehü<br />
ve teâlâ azze sânühü hazretleri Nûh alâ nebiyyinâ ve<br />
aleyhissalâtü vesselâma gemi yap, diye buyurdu. O da gemiyi<br />
yapdı. Temâmladıkda, üç tahta artdı. Nûh aleyhisselâm buyurdu<br />
ki: Yâ Rabbel’âlemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ buyurdu ki, yâ Nûh! Benim bir dostum vardır.<br />
Ona Alî derler. Âhır zemânda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmakdan<br />
gayri ise yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada<br />
bir kabr kazın. Bu tabutu o kabre defn edin. Meleklere emr<br />
edeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar [o zemâna kadar]<br />
ziyâret etsinler.<br />
Rivâyet ederler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu<br />
ki; (Yâ Alî! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrâîl aleyhisselâm<br />
bildirmisdir. Sana bu sırrı açıklayayım ki, senin kabrin<br />
Nûh aleyhisselâm zemânında bir yerde kazılmısdır. Ben o yeri<br />
– 388 –<br />
bilmiyorum. Halkdan da bir kimse bilmez. Ecelin yaklasdıgı sırada,<br />
Hasen ve Hüseyne vasıyyet eyleyip, de ki: Ben öldügüm<br />
vakt, yıkayın ve kefene sarın. Tabuta koyup, nemâzımı kılınız.<br />
Âlem-i gaybdan bir deve gelip önünüzde çöker. Beni o devenin<br />
üzerine koyun. Benim ardımca Kûfe kapısına kadar gelin. Ondan<br />
sonra beni koyun. Siz geri dönün.) O hazret [hazret-i Alî]<br />
de, hazret-i Hasene ve hazret-i Hüseyne bu vasıyyeti buyurdular.<br />
Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”<br />
dediler ki, yâ babamız bize destûr ver. Cenâzenin ardınca<br />
varılacak yere kadar gidelim. O hazret [hazret-i Alî], buyurdu<br />
ki, destûr yokdur. Böyle varınız ve hemen kapıdan geriye dönünüz.<br />
O iki sultân da, o mahalde vasıyyeti gözleyip dururken,<br />
bakdılar, bir deve gelip, huzûrlarında çökdü. Cenâzeyi üzerine<br />
yüklediler. Kûfe kapısına kadar vardılar. Deve gitdi. Bunlar da<br />
geri döndüler. Sabâh olunca, Kûfe ehli toplandılar. Emîr-ül<br />
mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini niçin çıkarmazsınız<br />
ki, techîz ve tekfîn isini görelim, dediler. Hasen ve Hüseyn<br />
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, bu isler bu gece yapıldı.<br />
Yâ bize niçin haber vermediniz, dediklerinde, hazret-i Hüseyn<br />
buyurdular ki, dedemiz, söyle söyle vasıyyet etmis idi. Biz<br />
de o vasıyyeti sakladık. Kıssayı baslangıcından sonuna kadar<br />
haber verdiler.<br />
Doksanbesinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü<br />
vecheh” hazretlerinin kabr-i serîfleri yeryüzü ile berâber<br />
olup [düz olup], örtülü idi. Bir gün Hârûn-ür-resîd (Arneyn) tarafında<br />
avlanıyordu. Ahûlar [ceylânlar] da oraya gelmisdi. Onların<br />
üzerine, dogan [kusu] salıp ve av köpegi gönderdiler ise<br />
de, geri dönerler idi. O yerin yaslılarını getirip, bunun sırrı nedir,<br />
diye sordular. Dediler ki: Atalarımızdan bize böyle erismisdir<br />
ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin<br />
kabr-i serîfi buradadır. Hârûn-ür-resîd o sözü kabûl eyledi<br />
[dogrudur dedi]. Hayâtda oldugu müddetçe her sene gelir, o<br />
makâmı ziyâret ederdi.<br />
Doksanaltıncı Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, dün gece Risâletpenâh<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördüm.<br />
Dedim ki: Yâ Resûlallah! Ümmetinden bana gelen bu mihnetler<br />
ve husûmetler nedendir. Buyurdu ki, (Onlar üzerine düâ ey-<br />
– 389 –<br />
le!) Dedim ki: Yâ Rabbî! Bana onlardan iyi karsılık ver. Onların<br />
üzerine benden dahâ az fâideli olanı getir. Hemen o günde<br />
düâsı müstecâb olup, sehîd oldu.<br />
Doksanyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Hasen “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Emîr-ül<br />
mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü<br />
vecheh” vefât etdi. Dısarı gidiniz diye bir ses isitdik. Bu Hüdânın<br />
bendesini [kulunu] yalnız bırakınız, diyordu. Biz de dısarı<br />
çıkdık. Evin içinden bir ses geldi: Muhammed “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri vefât etdi. Onun vasîsi sehîd oldu.<br />
Ümmetin hâfızı [koruyucusu] kim olsa gerekdir, dedi. Birisi de<br />
cevâb verdi: Her kim onların sırrını tutar ve onların izinden giderse,<br />
ümmetin bekçisi olur. Ses kesildi. Içeri girdik. Onu gasl<br />
olunmus ve kefen sarılmıs bulduk. Nemâzını kılıp, defn eyledik.<br />
Doksansekizinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî,<br />
ogulları Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine<br />
vasıyyet etmisdi: Ben vefât etdigim zemân, beni tabutun<br />
üzerine koyunuz. Dısarı çıkarınız. Arneyn tarafına götürünüz.<br />
Orada bir beyâz tas görürsünüz. Ondan her tarafa ısık saçmakdadır.<br />
O yeri kazınız. Orada güsâde makâm bulursunuz.<br />
Beni oraya defn ediniz. Her ne seklde vasıyyet eyledi ise yerine<br />
getirdiler. O yeri buldular. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.<br />
Doksandokuzuncu Menâkıb: Hazret-i emîr-ül mü’minîn<br />
Alî “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdikde, Hasen ve<br />
Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri merkad-ı serîfine<br />
[mezârına] defn etdiler. Geri dönerken, yolda bir fakîre rast<br />
geldiler. Hazîn ses ile figân ediyordu. Hâlini sorduklarında, cevâb<br />
verdi ki: Ey azîzler! Ayrı düsmüs bir garîbim. Mihnetim<br />
çok. Gamımı paylasacak kimse yok. Dediler: Yâ bu âna kadar<br />
gamını kim ile paylasırdın. Dedi ki: Bir seneden beri, hergün<br />
bu sehrden bir sahs gelip, benim ile, ünsiyet eder, alâkalanırdı.<br />
Bütün ihtiyâclarımı te’mîn edip, giderdi. Ismi nedir, dediler. Ismini<br />
bilmiyorum. Sordum, cevâb vermedi ve benim merhametim<br />
Hak içindir, dünyâ söhreti için degildir. Sûreti [yüzü] ve<br />
hey’eti [vücûdu] nasıldı, dediler. Dedi ki: Ben a’mâyım. Am-<br />
– 390 –<br />
mâ, bu kadar bilirim ki, iki gündür yanıma ugrayıp, ahvâlimi<br />
sormuyor. Dediler: Davranısları nasıldır. Dedi ki: Mesgûliyyeti<br />
tesbîh ve tehlîl ile idi. Hattâ, tesbîh ve tehlîline meleklerden<br />
cevâb isitdim. Belki, kapı ve dıvârların ta’zîm etdigini de his<br />
ederdim. (Miskîn miskîn ile garîb garîb ile oturur) buyururdu.<br />
Seyhzâdeler bu haberden giryân olup, dediler ki, ey dervîs: bu<br />
dedigin nisânlar, Alî bin Ebî Tâlibin nisânlarıdır. Dedi ki: Ey<br />
mahdûmlar [ogullar]. Ona ne oldu. Dediler, bir bedbaht onu<br />
sehîd etdi. Biz onun kabrinden geliriz. Dervîs o haberden muzdarib<br />
olup [üzülüp], figâna basladı. Dedi ki: Ey seyhzâdeler.<br />
Büyük ceddiniz hürmeti için olsun, beni o serverin mezârı yanına<br />
götürün. Seyhzâdeler [Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anhümâ”] merhamet edip, bir elini hazret-i Hasen ve bir elini<br />
hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” tutup, emîr-ül<br />
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kabr-i serîfine götürdüler.<br />
O dervîs, kabr üzerine düsüp, dedi ki: Ey Allahım! Bu<br />
kabr sâhibinin hurmeti için, ben fakîri, hor ve zelîl, kimsesiz bırakma.<br />
Bu dertlerime ortak olana kavusdur. Düâsı Allahü teâlânın<br />
kazâ hükmüne uygun olup, o ân rûhunu teslîm etdi.<br />
Beyt:<br />
Katre [damla] deryâya [denize] kavusdu,<br />
Zerre hursîde [günese] intikâl etdi [kavusdu].<br />
Seyhzâdeler o dervîsin techîz ve tekfînini yapıp, nemâzını kılıp,<br />
o mevki’de defn etdiler.<br />
Yüzüncü Menâkıb: Hazret-i Hüseynin menâkıbıdır. Hazret-<br />
i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” Kerbelâda, evlâd ve eshâbı<br />
sehâdet serbetini içip, yalnız kaldıkdan sonra, Zeynel’âbidîn<br />
hazretlerini huzûr-ı serîflerine çagırdı. Dedesinden ve babasından<br />
vedî’a bırakılan emânetleri ona verdi. Hazret-i Fâtımanın<br />
“radıyallahü teâlâ anhâ” Mushaf-ı serîfini ve kimseye nasîb olmıyan<br />
ilmleri ona teslîm etdi. Kendisini Vâcib-ül vücûd hazretlerinin<br />
hükmüne bırakdı. Beyt:<br />
Safâ zülâli [suyu] bir bagdan-bir baga akdı,<br />
Nûr, bir çırâgdan bir çırâga akdı.<br />
Emânetleri teslîm etdikden sonra, Cennet ziyâfetine gidecegini<br />
anlayıp, karâr kılıp, dostlar dügününe giderken süslen-<br />
– 391 –<br />
mek âdetdir, deyip, saçlarının ve yüzünün tozlarını giderip,<br />
kıymetli kumasdan yeni elbiselerini giydi. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sarıgının sargılarını yeniledi.<br />
Sehîdlerin seyyidi hazret-i Hamzanın “radıyallahü teâlâ<br />
anh” kalkanını omuzuna alıp, Alî Mürtedâ “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinin Zülfikârını kusandı. Resûl-i ekrem hazretlerinin<br />
Zül-cenâh ismli burak gibi giden atına bindi. Mubârek<br />
eline ejderhâ gibi bir mızrak alıp, zînetlerini temâmlıyarak,<br />
ehl-i beytine [çoluk çocuguna] vedâ edip, meâl-i serîfi (Seni,<br />
Allahü teâlânın görmesi kâfidir) olan âyet-i kerîmeyi yâd edip,<br />
harb meydânına girdi. Yezîdin askerleri hazret-i Hüseynin üzerine<br />
hücûm edip, ok yagmuruna tutdular. Hazret-i Imâm bu<br />
hâli görüp, hamle etmek üzere iken, bir toz bulutu hâsıl olup,<br />
her taraf karanlık oldu. Bu hâlde iken, acâib kılıklı, heybetli bir<br />
sahs göründü. Bası merkep bası gibi idi. Ayakları aslana benzerdi.<br />
Hazret-i Sultân-ı Kerbelânın hizmeti ile müserref olup,<br />
ceddine, babana, selâm olsun, deyip, hazret-i Hüseynin bindigi<br />
atın tırnagını öpdü. Hazret-i Hüseyn de onun selâmına cevâb<br />
verip, dedi ki: Ey bahtlı kimse. Sen kimsin. Bu tenhâ yerde garîb<br />
olarak ne yaparsın. Dedi ki: Yâ Resûlallahın torunu! Bu diyârda<br />
bulunan cinnîlerin serveri [efendisi]yim. Bana (Za’fer)<br />
cinnî derler. Temiz ceddinin serefli zemânında müslimân olmusdum.<br />
Azîz babanın âzâdlısıyım. Senin kemter kölenim.<br />
Efendimsin, efendim oglu efendimsin. Geldim ki, hizmetinde<br />
bulunayım. Izn veresin ki, sana sitem edenlere amellerinin netîcesini,<br />
onlara göstereyim. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ<br />
anh” ona buyurdu ki, Benim babam ne zemân senin ile bulunmusdur.<br />
Za’fer dedi ki; müslimân oldukdan sonra, kâfir cinnîler<br />
ile harb ederken, gâlib geldiler. Beni askerim ile berâber<br />
helâk edecekleri sırada çâresiz kalıp, kimseden de yardım ihtimâli<br />
kalmamıs idi. Zarûrî olarak, yüzümü yerlere sürüp, Rabbimin<br />
dergâhına münâcat edip ve ceddin Muhammed Mustafâyı<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sefâ’atcı yapıp, dedim<br />
ki; Yâ Rabbî! Bu kadar mü’min ve muvahhid kullarını müsriklere<br />
kırdırır mısın diye aglayıp, sızladım. Hâtıfdan bir nidâ geldi<br />
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
Eshâbından birisi Basrâ sehrine gitmisdir. Onu çagır dedi.<br />
Ben de kim oldugunu bilmiyordum. Hemen sesli olarak üç kerre<br />
çagırdım: Ey Resûlullahın sahâbesi, Allahü teâlânın izni ile<br />
– 392 –<br />
gel dedim. O hâl içinde gördüm ki, bir sânı yüksek Sultân zuhûr<br />
edip, yetisdi. Hiç fırsat vermeyip, kâfir cinnîleri kırıp, helâk<br />
etdi. Ben âcizi onların ellerinden kurtardı. Sonra yanına varıp,<br />
mubârek ayaklarına yüzümü sürüp, dedim ki, Sultânım,<br />
sen kimsin! Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretlerinin eshâbından Alî bin Ebî Tâlibim. Ondan<br />
sonra yine se’âdetle ve devletle Basrâ sehrine vardılar.<br />
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Yâ<br />
Za’fer! Hüsn-i i’tikâdına ve vefâkâr yâr olduguna memnûn olduk.<br />
Lâkin insan sekline girmege eger kudretin var ise, muhârebeye<br />
girmene izn veririz. Za’fer, dedi ki: Insan sekline girmege<br />
izn yokdur. Hazret-i Hüseyn buyurdu ki: Insan sekline girmege<br />
izn yok ise, muhârebeye girmege izn yokdur. Erlik degildir,<br />
bu heybetin ile bu kadar insanı sana kırdırmak; hos degildir.<br />
Yâ Za’fer, tam hizmet mahallinde yetisdin. Allahü teâlâ<br />
senden râzı olsun. Za’fer de aglıyarak vedâ edip, gitdi.<br />
(Diger rivâyet): (Hadîka) kitâbında nakl edilen rivâyet de<br />
söyledir. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,<br />
yâ Za’fer! Siz latîf cismsiniz. Sizin insanlar ile muhârebe etmeniz<br />
insâf olmaz. Zîrâ bu zulm olur. Ben zulmü revâ görmem.<br />
Za’fer dedi ki: Yâ Imâm! Insan sûretine girip, ceng edelim. Nitekim<br />
Bedr muhârebesinde melekler insan sûretine girip, Resûlullaha<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yardımcı oldular.<br />
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Za’fer!<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine Bedr<br />
muhârebesinde sehâdet va’d olunmamısdı. Kurtulması için yardım<br />
olunması lâzım idi. Allahü teâlâ meleklere yardım emri verdi.<br />
Hâlbuki ben ilm-i ilâhîde görmüsüm ve bilmisim ki, bugün<br />
sehîd olup, Rabbime kavusurum. Bu dünyâdan öbür âleme göç<br />
ederim. Bu bir sâat için dostlarımı zahmete salmak münâsib degildir.<br />
Za’fer, muhârebeye girmek için izn alamadı. Vedâ edip,<br />
aglıya aglıya geri döndü. Gayret sâhibinin gayreti gidince, zulmet<br />
ortaya çıkar. Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri<br />
meydâna çıkdı. Bu hikâyeden ma’lûm olur ki, Hüseyn “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinin lutf ve keremlerine nihâyet yokdur.<br />
Zîrâ, bu cümleden anlasılıyor ki, eger karsı tarafdan intikâm<br />
almak istese idi, cinnîler askerine emr eyler, bir an içinde o<br />
zâlimleri kırıp, târumâr ederlerdi. Kendileri de o tehlikeden<br />
– 393 –<br />
kurtulmak imkânı bulurdu “radıyallahü teâlâ anh”.<br />
Yüzbirinci Menâkıb: Nazm seklinde (Siyer)den nakl olunmusdur:<br />
Vaktidir ey bülbül-i gâfil uyan,<br />
Bir nazar kıl aç gözün, ola ıyân.<br />
Kim senin bagın degildir, isbu yer,<br />
Her kimi kim besler ise, is bu yir.<br />
Iste gel kim var, gülistânın senin,<br />
Cân ilinde tâze bostânın senin.<br />
Sa’y kıl kim eresin ol gülsene,<br />
Himmetini baglama sen bu külhâna.<br />
Cîfedir bu, cîfeye aldanma sakın,<br />
Sen seni bu yerde devâmlı kalır, sanma sakın.<br />
Ey perîsân dil (gönül), oturma dilfikâr,<br />
Söyle bu söz, senden ola, yâdigâr.<br />
Sîreti ol kim rivâyet eyledi,<br />
Bunu bu resme hikâyet eyledi.<br />
Râvî ider, bir yehûdî var idi,<br />
Askeri çok, ismi Dâvüd-i Sa’yâ idi.<br />
Var idi bir kal’ası, yuvarlak büyük,<br />
Kim iki kat, yüksek yerde, muhkem yapılı.<br />
Seng-i hârâ idi, ak tasdır yeri,<br />
Burcları yüce, düzenli her biri.<br />
Iki kat dıvârlı idi her biri,<br />
Yedi arsın idi, dıvârının eni.<br />
Hendegi var idi ki, enli ve derin,<br />
Kim içi su idi ki, dolu ve derin.<br />
Bir kaya üstünde muhkem yapılı,<br />
Içi-dısı asker ile dopdolu.<br />
Râvî der ki, ona benzer üstüvar [muhkem],<br />
Ol Hicâz ilinde, yokdur bir hisâr.<br />
Çün isitdi Dâ’vüd-ı Sa’yâ bunu,<br />
Hep döküldü, merhabü meyser kanı.<br />
– 394 –<br />
Katî hısm etdi kakdı ol la’în,<br />
Pes çagırdı askeri derdi hemîn.<br />
Atına bindi o, oldu süvâr,<br />
O la’în, gürbüz er idi, nâmdar.<br />
Bindi asker, kaldırıp sancak ve alem,<br />
Çaldılar zurna ve nakkâre zil hem.<br />
Bir kabîle var idi, ânda yakın,<br />
Ki müslimânlardı, onlar ehl-i din.<br />
(Beni Zühre) kabîlesi idi, bu mü’min kabîle,<br />
O mel’ûnun askeri döndü dedi;<br />
O Benî Zühre iline varalım,<br />
Vuralım o ili, halkın kıralım.<br />
Kim Muhammed da’vetin onlar kabûl,<br />
Eylemisler, aldatmıs onları ol.<br />
Âbâ-ı ecdâd dînin terk etmisler,<br />
Muhammed ile ahd-i berk eylemisler.<br />
Onların erlerinin hepsini kıralım,<br />
Kadın ve çocuklarını, ne varsa alalım.<br />
Yehûdîlere ne kim etdi ise ol,<br />
Biz edelim onlara hem dahî bol.<br />
O Muhammed görsün acı nicedir,<br />
Uyku görmez gözlerim, kaç gecedir.<br />
Bu sözüyle ılgâr idip, gitdiler,<br />
Gâfil iken il içine yetdiler.<br />
Erkeginin ulusunu kırdılar,<br />
Küçügü ile disisini sürdüler.<br />
Aldılar hem, malların, davârların,<br />
Kırdılar hem, buldugu adamların.<br />
Bir is oldu onlara kim her giz ol,<br />
Kimseye öyle belâ olmus degil.<br />
Arabın Sikâyeti<br />
Bu yakada bir gün o sultân-ı din,<br />
Fahr-i âlem rahmeten lil âlemîn.<br />
– 395 –<br />
Mescid içre otururdu o imâm,<br />
Geldi Câbir, kapıdan verdi selâm.<br />
Yâ Resûlallah dedi, bostânımız,<br />
Hos yetisdi tâze nahlistânımız [Nahle: Hurma].<br />
Dilerim zahmet buyurup, gelesin Sen,<br />
Ki bostâna gelince sâd olam ben.<br />
Ayagın tozunu bostânıma sal,<br />
Mubârek ola, nahlistânıma sal.<br />
Kabûl eder, Resûlullah dururlar,<br />
Sahâbe ile o bostâna varırlar.<br />
Direrler, tâze tâze hurma yirler,<br />
Ne tatlı tâzedir bu hurma derler.<br />
Hemandem karsıdan bir toz göründü,<br />
Gelir tutmus yolu düp-düz göründü.<br />
Toz yarıldı, çıka geldi bir arab,<br />
Bir egersiz ata binmis ki, acib.<br />
Gövdesi basdan ayaga kara kan,<br />
Kan içinde sanki, gark olmus heman.<br />
Geldi Peygamber katında agladı,<br />
Söyle kim yası gözünde çagladı.<br />
Yasını sildi arab, hem söyledi,<br />
Hizmetinde geldik, îmâna dedi.<br />
Allah birdir, hem Resûlsün mutlaka,<br />
Emrin ile kulluk ederdik Hakka.<br />
Gâfil iken bir gece biz nâgehân,<br />
Dâvüd-ı Sa’yâ çerîsi ile nihân.<br />
Geldi, çarpdı, bizi gâret eyledi,<br />
Halkı kırdı, çok hasârat eyledi.<br />
Er kisisini kırdı, dökdü kanını,<br />
Aldı malın, avretini, oglanını.<br />
Oglumuz, kızlarımız oldu esîr,<br />
Sen meded eyle bize ey dest-gîr.<br />
Bunu dedi, hay hay agladı,<br />
Cümle ol halkın yüregin dagladı.<br />
– 396 –<br />
Hem Sahâbe dahî giryân oldular,<br />
Ol kisiye çok merhamet kıldılar.<br />
Ol Resûlün hem mubârek gözüne,<br />
Geldi yas, rahm etdi [acıdı] onun sözüne.<br />
Tetimme<br />
Hem bu söz için geldi Cebrâîl,<br />
Hak selâm verdi, sana kim söyle bil.<br />
Hem buyurdu size, ta’cîl edesiz,<br />
Ol la’înin üstüne siz gidesiz.<br />
Kal’asının üstüne sen gidesin,<br />
Hak sana nusret verir seyr edesin.<br />
Döndü andan pes Resûlullah eve,<br />
Mescide vardı hemen ive ive [acele].<br />
Pes buyurdu kim Bilâl etdi nidâ!<br />
Mescide geldi kamu mîr ve gedâ.<br />
Mescid içi-dısı doldu mü’minîn,<br />
Minbere çıkdı Resûlullah hemen.<br />
Okudu hutbe, Hakka hamd eyledi,<br />
Döndü hem Eshâbına da pend [nasîhat] eyledi.<br />
Sonra dedi, dinleyin ey Hak askeri,<br />
O Benî Zühredeki kardesleri.<br />
Onları kâfir nice kırmıs hemân,<br />
Gâfil iken onları vurmus hemân.<br />
Hak buyurdu, kim, ona biz varalım,<br />
Kıralım onları, boynun vuralım.<br />
Siz ne dersiniz, maslahat ne görelim,<br />
Varalım mı üstüne, yâ duralım.<br />
Dediler, yâ Resûlallah kamûmuz [hepimiz],<br />
Senin fermânın altıdır özümüz.<br />
Tutarız Hak emrini biz cân ile,<br />
Oynayalım, bas yolunda cân ile.<br />
Hak teâlâ düsmanın öldürelim,<br />
O yehûdînin tomarın [defterin] dürelim.<br />
– 397 –<br />
Pes düâ kıldı Resûl, dedi durun,<br />
Imdi, bugün hep hâzırlıklar görün.<br />
Hak emrin tutmagı bilin ganîmet,<br />
Bugün ki tân [safak]la ideriz azîmet.<br />
Sem’an ve tâan [bas üstüne] deyip, dagıldılar,<br />
Her birisi cenk hâzırlıgın kıldılar.<br />
Ertesi gün oldukda asker fevc-fevc,<br />
Her biri gitdi geyimli fevc-fevc.<br />
Pehlivânlar bindiler çapan süvar,<br />
Kim dokuz bin er ata oldu süvar.<br />
Çagırdı Mikdâdı çünki geldi o,<br />
Bir alem evvel ona verdi Resûl.<br />
Sen mukaddem ol dedi, önce yürü,<br />
Bin kisi kosdu, behâdır, her biri.<br />
Sonra Resûlullah dedi, hani Alî!<br />
Geldi dahî dediler, ol dem Velî.<br />
Çagırdı Selmânı, dedi var ona,<br />
Muntazırım der Resûlullah sana.<br />
Vardı Selmân, gördü giyinmis Alî!<br />
Ceng silâhın hep kusanmıs ol Velî.<br />
Fâtıma tutmus etegini komaz,<br />
O çekinir gitmege ki, onu komaz.<br />
Dedi, Selmân; yâ Emîr olgıl suvâr,<br />
Kim Resûlullah durubdur intizâr.<br />
Sem’an ve tâan [bas üstüne] deyip, bindi atına,<br />
Dedi, geldi o Resûlün katına.<br />
Hem Zübeyr bin Avvâm o sir-i ner,<br />
Yaralı idi, yatar idi meger.<br />
Gazâ sırasında yimisdi nice ok,<br />
Hem de taslar dokunmus idi çok.<br />
Çün isitdi ki, Resûl cenge gider,<br />
Kalkdı yerinden hemen o sir-i ner.<br />
Dedi hâtunu; mecâlin yokdurur,<br />
Durma gel kim cenge hâlin yokdurur.<br />
– 398 –<br />
Sözünü hâtununun dinlemedi,<br />
Kim yaram var diye hiç egilmedi.<br />
Bindi, Peygamber katına geldi ol,<br />
Bir alem [bayrak] de ona verdi Resûl.<br />
Bin kisi de ona verdi ıyân,<br />
Sag yanımca gel dedi yâ Pehlivân.<br />
Bir alem kaldırdı kim adı ikab,<br />
Âl senindir yâ Alî dedi ikab.<br />
Bin kisi kosdu ona da dilîr [yigit],<br />
Askerin ardınca gel der yâ Emîr.<br />
Gece gündüz yürüdüler gitdiler,<br />
Çün Kureyzâ kal’asına yetdiler.<br />
Kâfire oldu haber, kim çok çeri,<br />
Geldi, yetdi üsde islâm leskeri [askeri].<br />
Dört yakadan ili varın sürdüler,<br />
Asker hep, kal’a içre girdiler.<br />
Burcların üstüne oklar kurdular,<br />
Kendiler kal’a içine girdiler.<br />
Yetdi nâgah, erdi islâm leskeri,<br />
Önce Mikdâd emrindeki bin çeri.<br />
Çünki kal’a yakınına yetdiler,<br />
Görünce Mikdâdı onlar bildiler.<br />
Askerini tanzîm edip, durdu la’în,<br />
Arkasını kal’asına verdi hemîn.<br />
Gördüler kim kopdu bir toz nâgehân,<br />
Bin kisi ile Zübeyr geldi hemân.<br />
Geldi pes kosum-kosum oldem çeri,<br />
Fahr-i âlem Enbiyâlar Serveri.<br />
Hos düzenli, hem müzeyyen her biri,<br />
Yahsî ulular, teçhizâtlı askeri.<br />
Râvî der: Ehl-i islâm ol zemân,<br />
Ki düzenli idi, bilgili bî gümân.<br />
– 399 –<br />
Sebde [gecede] yıldızlar gibi saf saf gelür,<br />
Kim giyimli toz içinde berk vurur.<br />
Çün yehûdîler bakar onu görür,<br />
Kim, bu asker böyle düzenli durur.<br />
Bu tertîb, bu envâr ve bu zînet,<br />
Yehûdî gönlüne saldı hezîmet.<br />
Dilediler dönüp kaçmak hisâra,<br />
Ona da etmediler cesâre [Ona da cesâret edemediler].<br />
Çün isitdi, Dâvüd-ı Sa’yâ bunu,<br />
Kim dönerse, boynuna dedi, kanı [boynunu vururum].<br />
Korkmayınız ben olayım size dımân,<br />
Öldürürüm de vermezem emân.<br />
Isbu denli bâgîye de ne cevâb,<br />
Yalnız kim vereyim buna cevâb.<br />
Olmadı ceng ol gün aksam oldu der,<br />
Kondu askerler yerlerini aldılar.<br />
Müslimânlar sabâha dek kıldı nemâz.<br />
Etdiler Allaha çok, dürlü niyâz.<br />
Çün sabâh oldukda etdiler nidâ,<br />
O ezândan göklere erdi sadâ!<br />
Korkdu kâfirler kamu andan hemîn,<br />
Çünki kıldılar nemâzı mü’minîn.<br />
Durdu, bindi her birisi atına,<br />
Geldi ulular Resûlün katına.<br />
Yâsadılar [yerlesdirdiler] askeri hos meymene [sag kanat],<br />
Meysere [sol kanat] kalbu cenâh durdu yine.<br />
Meymene ucunda Ammârı koydu,<br />
Pes Alîye ortada dur sen dedi.<br />
Kendisi birkaç sahâbi ile bile,<br />
Bir yüce yerde durdular bile.<br />
Askerini yerlesdirdi kâfir de,<br />
Dizdiler sagın solun onlar da.<br />
– 400 –<br />
Çün iki asker karsılıklı geldiler hemân,<br />
Çıkdı islâm askerinden nâgehân [bir asker çıkdı].<br />
Dedi bir er girdi cevelân eyledi,<br />
Bî tekellüf kasd-ı meydân eyledi.<br />
Adı Dırâr idi hem hâs-ı Resûl,<br />
Pehlivân-ı gürbüz idi gâyet de ol.<br />
Pes yehûdî askerinden çıkdı dîr [asker],<br />
Adı Hüssan bin Kârin bir dilîr [cesûr kimse].<br />
Girdi cevlân etdi [meydânda dolandı], cenge durdular,<br />
Birbirine çün kılınçlar vurdular.<br />
Vurdu bir darbe ona Dırâr Pehlivân,<br />
Ki, iki pare olup, düsdü hemân.<br />
Verdi cânın tamuya düsdü la’în,<br />
Durdu Dırâr diledi er pes hemîn.<br />
Bir mübâriz [cengci] girdi, adı Danyâl,<br />
Etdi, Dırâr ile çok ceng ve cidâl.<br />
Çok oyunlar geçdi, o hîleci, ona,<br />
Âkıbet fırsat bulup, Dırâr ona.<br />
Söyle sapladı gögsüne ol pehlivân,<br />
Düsdü tamu inlerine [yerlere serilerek] verdi cân.<br />
Girdi Heyyâc adlı bir er pes hemân,<br />
Cenge girdi, vermedi dahî emân.<br />
Hayli ceng eyledi Dırâr ile ol,<br />
Ceng uzadı, Dırâr oldu pes, melûl.<br />
Nâra atdı, vurdu agzından onu,<br />
Cânı gitdi, tamuya düsdü teni.<br />
Durdu Dırâr yine cevlân eyledi,<br />
Er diledi, döndü devrân eyledi.<br />
Dâvüd-ı Sa’yâ kalkdı negahân,<br />
Depdi atın girdi meydâna hemân.<br />
Zırhlı Dâvüd ileri yasında hod,<br />
Kılıcı elinde sanki yanar od [ates].<br />
– 401 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:26<br />
Nâra atdı, heybet idüb haykırır,<br />
Girdi meydân içine cevelân urur.<br />
Bildi Dırâr, tanıdı onu hemân,<br />
Hamle kıldı, vermedi bir dem emân.<br />
Nîzesi [mızragı] gögsüne idi yakîn,<br />
Çaldı kılınç ile onu ol la’în.<br />
Bâkisin Dırâr bırakdı, hemîn,<br />
Kılıncına yapısınca ol la’în.<br />
Urdu tiz destlik edip, bir darb ona,<br />
Iki pâre kıldı kaldılar dona.<br />
Düsdü Dırâr, orada oldu sehîd,<br />
Nâra atdı, magrûr oldu ol pelîd.<br />
Oldu Dırâr için cümle mü’minler melûl,<br />
Gürbüz idi, hem melûl oldu Resûl.<br />
Çıkdı islâm askerinden bir civân,<br />
Mürre tebnî Dârî adlı pehlivân.<br />
Ol la’în onu dahî kıldı sehîd,<br />
Katî magrûr oldu, o mel’ûn pelîd.<br />
Kimse girmedi dahî meydâna,<br />
Askerin depdi hemen sag yanına.<br />
Döndü ondan, sol yana depdi la’în,<br />
Çıkdı ândan kalbe degdi [merkeze geldi] ol la’în.<br />
Birbirine vurdu söyle leskeri [askeri],<br />
Oka tutdular, hemen döndü geri.<br />
Durdu meydân içre cevlân eyledi,<br />
Yâ Muhammed, nerde Senin askerin dedi.<br />
Var ise bir pehlivân gelsin bugün,<br />
Pehlivân kimdir, bu halk görsün bu gün.<br />
Dedi, Hâzin oglu Sa’di pes hemân,<br />
Hos mübâriz pehlivân idi civân.<br />
Hamle kıldı dahî vermedi emân,<br />
Kâfir ile cenge durdu bir zemân.<br />
– 402 –<br />
Gördü kâfir Sa’di kim key erdürür,<br />
Hamlesini def’ eder, darbeler vurur.<br />
Hîle düzdü, onda bir mekr eyledi,<br />
Yâ yigit, ben bir acâiblik gördüm, dedi.<br />
Düsdü çaldım atının bir ayagını,<br />
Üç ayagı ile durur ol bayagı.<br />
Sandı, gerçek; geri bakdı hemîn,<br />
Bir kılınç vurdu hemân dem o la’în.<br />
Kim, ikiye biçdi kıldı onu sehîd,<br />
Düsdü atından hemen dem o yigit.<br />
Ziyâde oldu, mel’ûnun gurûru,<br />
Çagırıp, haykırır, ider sürûru.<br />
Kimse girmez dahî çün girdi la’în,<br />
Depdi askerden yana, sürdü hemîn.<br />
Bir iki adam yaraladı yine,<br />
Döndü andan, yürüdü asker kalbine [ortasına].<br />
Ok yagmuruna tutdular o kâfiri,<br />
Korkdu ondan yine ol döndü geri.<br />
Durdu meydân içre, cevlân eyledi,<br />
Yâ Muhammed, hanî ensârın dedi.<br />
Hanî Kays ve ne oldu Mikdâdın hani,<br />
Korkdu, benzer pehlivânların hani.<br />
Ger onlar korkdu ise, hanî ol dilîr [yigit],<br />
Sol Alî adlı behâdır nerre sir [erkek arslan].<br />
Sâh-ı merdân diyü ad almısdır,<br />
Simdi niçin geride kalmısdır.<br />
Kendini bir sınasın gelsin beri,<br />
Ger gelirse dahî sag varmaz geri.<br />
Pes Resûlullah dedi, Haydar hani,<br />
Zahr-i islâm fethi o server hani.<br />
Hâzır idi, dedi, lebbeyk, sâh hemân,<br />
Yâ Resûlallah, buyur dedi revân.<br />
Varayım ben onu bîcan edeyim,<br />
Kan ile toprakda galtan [yuvarlanıcı] edeyim.<br />
– 403 –<br />
Pes Resûlullah dedi, var yâ Alî,<br />
Kim, sana nusret yakındır yâ Velî.<br />
Bil ki Allah, hem Resûlullah sana,<br />
Kim, meded edicidir önden sona.<br />
Sâh-ı Merdân kasdı meydân eyledi,<br />
Girdi, hos, sâhâne cevlân eyledi.<br />
Dâvüd-ı Sa’yâ onu gördü hemân,<br />
Hamle kıldı, ya’nî kim vermez emân.<br />
Kâfirin çün hamlesini gördü imâm,<br />
Çekdi kınından kılıncını temâm.<br />
Nâra atıp, söyle haykırdı ona,<br />
Aklı gitdi kâfirin, kaldı dona.<br />
Titredi a’zâları pes ol la’în,<br />
Atını ardına sıçratdı hemîn.<br />
Pes, çekildi bir yere, durdu geri,<br />
Kim, dagılmıs aklını derdi geri.<br />
Hem dedi kim, yâ yigit nedir adın,<br />
Kim bu resme havf ve heybet eyledin.<br />
Sâh-ı Merdân dedi adımdır, Alî,<br />
Dedi kâfir, seni isterim belî.<br />
Nâra atdı, çekdi kılıncın la’în,<br />
Sâh-ı Merdân üstüne sürdü hemîn.<br />
Sâh onu gördü ki, bir hos pehlivân,<br />
Pes, mudâra etdi onunla hemân.<br />
Ya’nî, kim tutam idem dedi esîr,<br />
Tâ müslimân ola, bir rükn ola dîr.<br />
Nâgehân bir kılınç vurdu o la’în,<br />
Sâh-ı Merdân basına erdi hemîn.<br />
Aldı kalkana hem ol dem sâh onu,<br />
Çün, müslimân olmaz ol bildi onu.<br />
Pes, kalkdı, nâra atdı ol Emîr,<br />
Bir kılınç vurdu ona ol nerre sîr [erkek arslan].<br />
– 404 –<br />
Sag yanında söyle kim çaldı onu,<br />
Sol yanından ol iki böldü onu.<br />
Düsdü ondan iki pâre ol la’în,<br />
Kan ile topraga bulandı hemîn.<br />
Sâh-ı Merdân yine cevlân eyledi,<br />
Bir mübâriz var mıdır, gelsin dedi.<br />
Çünki onu öyle gördüler yehûd,<br />
I’timâd ederdi ona çün cehûd.<br />
Orada öyle oldugunu gördüler,<br />
Kaçdılar kal’a içine girdiler.<br />
Yapdılar kapıyı, burçda durdular,<br />
Atdılar ok, mancınıklar kurdular.<br />
Müslimânlar ol isi çün gördüler,<br />
Ok ile bunlar da cenge durdular.<br />
Kusatdılar yirmibes gün hisârı,<br />
Ki ceng idi kamu leylü nehârı.<br />
Pes Resûlullah buyurdu siz dahî,<br />
Mancınık düzün atalım biz dahî.<br />
Durdu bir er Ibni Amr idi adı,<br />
Yâ Resûlallah düzerim ben dedi.<br />
Lâkin agaç yok, bu agaçlar kamu,<br />
Hem yemis agaçlarıdır cümle bu.<br />
Bunu böyle söyleyince o hemîn,<br />
Geldi gökden indi Cebrâîl Emîn.<br />
Dedi, Hak teâlânın selâmı var,<br />
Buyurdu; bu âyeti Resûlüme ver:<br />
(Hurma agaçlarından kesmeniz veyâ aslı üzere terk etmeniz<br />
Allahü teâlânın izni iledir. Böylece, bu iznle kâfirler rüsvay<br />
olurlar.) [Hasr sûresi 5.ci âyet-i kerîmesi meâli.]<br />
Pes Resûlullah buyurdu: Hak teâlâ,<br />
Bu agaçları bize kıldı halâl.<br />
Çünki bu vakt ona muhtâç olmusuz,<br />
Baska agaç yok, nâçar kalmısız.<br />
– 405 –<br />
Pes, agaçdan yetdikçe kırdılar,<br />
Düzdüler tiz, mancınıgı kurdular.<br />
Atdılar bir tası bârû üstüne,<br />
Düsdü sankim burcu yıkmak kasdına.<br />
Bir de atdılar içeri düsdü ol,<br />
Kâfir cânibine korku düsdü bol.<br />
Bu resme cengle çün erdi aksam,<br />
Müslimânlar varıp kıldılar, ârâm.<br />
Müslimânlar bülend tekbîr ederler,<br />
Kamûsu onlarını bir ederler.<br />
Müslimânlar sabâha dek nemâzı,<br />
Kılıp etdiler, Allaha niyâzı.<br />
Kimi tesbîh, kimi Kur’ân okudu,<br />
Uyumadı biri çün, sabâha erdi.<br />
Ezân okundu, kıldılar nemâzı,<br />
Düâ kıldılar etdiler, niyâzı.<br />
Hemân dem kal’aya karsı berâber,<br />
Kosup bagladılar, söyle serâser.<br />
Pes getirdi pehlivânlar her biri,<br />
Mancınıga komaga, bir tas iri.<br />
Getirdi ânda tası ol Ammâr,<br />
Dilâver pehlivânlar bası Ammâr.<br />
Koyuben mancınıga ol atdı,<br />
Havadan kal’anın içine yetdi.<br />
Düsüp bir yere vîrân eyledi ol,<br />
Dokuz kisiyi bîcan eyledi ol.<br />
Onun ardınca Mikdâd atdı bir tas,<br />
Dokundu dört eve, ol kıldı hıshas.<br />
Onun ardınca Sa’d bin Ubâde,<br />
Ki Hazrec ulusu seyh Suâde.<br />
Atar çünki havâya çıkdı ol tas,<br />
Inip bir kubbeyi o kıldı hıshâs.<br />
– 406 –<br />
Pes getirdi sâh-ı Merdân ol Alî,<br />
Mancınıga koydu bir tas, ol Velî.<br />
Râvî der: Pehlivânlar her biri,<br />
Mancınıga koydu, bir tas iri.<br />
Atdılar herbiri bir is eyledi,<br />
Kâfirin cânibine tesvîs eyledi.<br />
Ol arada dahî bir tas kalmadı,<br />
Kim ki vardı tas aradı, bulmadı.<br />
Çünki, tas arandı, bulunmadı,<br />
Tas bitince Resûlullah üzüldü.<br />
Çünki baska tas bulunmadı, Resûl,<br />
Ol mubârek hâtırı oldu melûl.<br />
Hak teâlâdan getirdi ol selâm,<br />
Dedi, çünki tas bulunmaz yâ imâm.<br />
Hak teâlâ söyle fermân eyledi,<br />
Mancınıga girsin aslanım dedi.<br />
Varsın ol içine düssün kal’anın,<br />
Kim, onun fethi elindedir Anın.<br />
Pes, Resûlullah dedi, kim yâ Alî!<br />
Cebrâîl geldi, dedi kim yâ Velî!<br />
Kim, koyam bu mancınıga ben seni,<br />
Bu hisâra atayım, ey Hak aslanı.<br />
Hiç ziyân erismez sana us ben dımân [kefîl],<br />
Feth eden bu kal’ayı sensin hemân.<br />
Sâh-ı Merdân dedi, yüzüm üstüne,<br />
Her ne emr olunduysa, gözüm üstüne.<br />
Yoluna olsun fedâ cânım benim,<br />
Hâtırıma geldi bu mâni’ benim.<br />
Kim beni kal’aya atınız dedim,<br />
Yine dedim is Hakdır, ben ne diyem.<br />
Pes, Resûlullah dedi kim Enbiyâ!<br />
Her ne endîse ede yâ Evliyâ.<br />
Düse Hakkın isine ol mutâbık,<br />
Muhâlif olmaz, olur ol muvâfık.<br />
– 407 –<br />
Kim anların hemîse gönlü hâzır,<br />
Hakkın yanındadır, Hak ona nâzır.<br />
Aldı kalkanın kılıncın pes Alî,<br />
Geldi girdi mancınıga ol Velî.<br />
Tutdu bile ol nebîler Serveri,<br />
Atdılar gitdi havâya Haydarı.<br />
Çün havâya çıkdı ol Hak aslanı,<br />
Kakdı kılınç arkasıyla kalkanı.<br />
Nâra vurdu, söyle haykırdı emîn,<br />
Sanki gök gürledi, sarsıldı zemîn.<br />
Çünki kâfirler görür bu heybeti,<br />
Hep kurudu, güçleri ve kuvveti.<br />
Çün Alî idi havâdan gördüler,<br />
Kaçdılar evli evine girdiler.<br />
Baglayıp kapıların oturdular,<br />
Canlarından ümîdi götürdüler.<br />
Belleri kurudu, tutmaz elleri,<br />
Gözleri görmez tutuldu dilleri.<br />
Sâh-ı Merdân pes, kapıya yürüdü,<br />
Çekdi kopardı, kapıyı sürüdü.<br />
Geldi mü’minler hisâra girdiler,<br />
Kâfiri yerli yerinde kırdılar.<br />
Kırdılar erkek, koymadılar diri,<br />
Gâret etdiler disisin herbirini.<br />
Aldılar malını esîrin tutdular,<br />
Sag selâmet evlerine gitdiler.<br />
Saglıgıyla o Medîne sehrine,<br />
Geldiler anda Resûlüyle bile.<br />
Ol Resûlün hizmetinde sâdgâm,<br />
Oldu bu kıssa, burada hem temâm.<br />
Mustafânın yüzü-suyu hurmeti,<br />
Cümlemize müyesser kıl rahmeti.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>