<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - Mesneviden Hikayeler]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 17:48:01 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Mesnevi´den Hikayeler- I]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1246</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:21:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1246</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- I</span><br />
<br />
GİRİŞ (İLK ONSEKİZ BEYİT)<br />
GERÇEK AŞK<br />
İKİ ŞARABIN FARKI<br />
AHMED´E DOĞRU 1<br />
AHMED´E DOĞRU 2<br />
TEVEKKÜL MÜ ÇALIŞMAK MI<br />
HZ.ÖMER´İN KERAMETİ<br />
ŞEYTAN ADEM´E NEDEN SECDE ETMEDİ<br />
TACİRİN HİKAYESİ<br />
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI<br />
MAŞALLAHU KAN SÖZÜNÜN TEFSİRİ<br />
ÇENK ÇALAN İHTİYAR<br />
YAĞMURUN SIRRI<br />
KADININ FENDİ -1-<br />
SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ<br />
KADININ FENDİ -2-<br />
PİR KİMDİR SIFATLARI<br />
PERİŞANLIKLAR İKİLİKTEN DOĞAR<br />
ASLAN´IN ADALETİ<br />
KILIÇ SAPINI KESEBİLİR Mİ<br />
VAHYİN IŞIĞI<br />
GURURUN AKILA OYUNU<br />
GÖNÜL MÜ ALLAHDIR ALLAH MI GÖNÜL<br />
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA<br />
HZ.ALİ´YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ<br />
<br />
MESNEVİ´NİN İLK ONSEKİZ BEYTİ<br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
<br />
Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:<br />
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın... herkes ağlayıp<br />
inledi.<br />
Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki iştiyak derdini açayım<br />
Aslından uzak düşen kişi,yine vuslat zamanını arar.<br />
Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.<br />
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.<br />
Benim esrarım feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.<br />
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lakin canı görmek için kimseye izin<br />
yok.<br />
Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!<br />
Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğundur ki şarabın içine<br />
düşmüştür.<br />
Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır.<br />
Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.<br />
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemden, hem bir müştak kim<br />
gördü<br />
Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.<br />
Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.<br />
Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu.<br />
Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok.<br />
Ey temizlikte nazirı olmayan, hemen sen kal!<br />
Balıktan başka her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.<br />
Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam.<br />
GERÇEK AŞK<br />
Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir<br />
Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına<br />
malikti. Padişah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana<br />
caddede bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya<br />
başladı. Mal verdi o halayığı satın aldı.Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o<br />
halayık hastalandı.<br />
Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt<br />
kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik<br />
kırılmış!<br />
Padişah sağdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin<br />
elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim,<br />
hastayım, dermanım o .Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve<br />
mercanımı ( atiye ve ihsanımı) o aldı (demektir)”.<br />
Hepsi birden dediler ki: “Canımız feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi<br />
edelim. Bizim her birimiz bir alem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilaç vardır.”<br />
Kibirlerinden Allah isterse (inşaallah ) demediler. Allah da onlara insanların acizliğini<br />
gösterdi.”İnşaallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek<br />
katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa arızi bir halet olan inşaallah’ı<br />
söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir. Hey gidi nice inşaallahı diliyle söylemeyen<br />
vardır ki canı “inşaallah” la eş olmuştur.<br />
İlaç ve tedavi nevinden her ne yapıldı ise hastalık arttı maksat da hasıl olmadı.O<br />
halayıkcağız, hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı göz yaşı ırmağa döndü.<br />
Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem yağı da kuruluk tesirini göstermeye<br />
başladı. Karahelileyle kabız oldu, ferahlığı gitti; su, neft gibi ateşe yardım etti.<br />
Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide koştu.Mescide gidip<br />
mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri göz yaşından sırsıklam oldu.Yokluk istiğrakından<br />
kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda medhü senaya başladı:<br />
“En az bahşişi dünya mülkü olan Allahm! Ben ne söyleyeyim Zaten sen gizlileri<br />
bilirsin.Ey daima dileğimize penah olan Allah! Biz bu sefer de yolu yanıldık.Ama sen<br />
“Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.<br />
Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı.Ağlama<br />
esnasında uykuya daldı.<br />
Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki: “Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın<br />
bir yabancı gelirse o, bizdendir.O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin<br />
ve gerçek erenlerdendir.İlacında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede<br />
et.”<br />
Vade zamanı gelip gündüz olunca... güneş doğudan görünüp yıldızları<br />
yakınca:Rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu.Bir de<br />
gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir<br />
güneş;Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi<br />
görünmekte.<br />
Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör!Onların<br />
başları da, savaşları da hayale müstenittir. Öğünmeleri de, utanmaları da bir hayalden<br />
ötürüdür.Evliyanın tuzağı olan o hayaller, Allah bahçelerindeki ay çehrelilerin<br />
akisleridir.<br />
Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp<br />
duruyordu.Padişah bizzat abeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun<br />
huzuruna vardı.Her ikisi de aşinalık (yüzgeçlik) öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de<br />
dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı.<br />
Padişah: “Benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyada iş işten çıkar.Ey aziz,<br />
sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime<br />
gayret kemerini bağladım” dedi.<br />
Allah’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’nın lütfundan<br />
mahrumdur.Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı<br />
ateşe vermiş olur.<br />
Alışverişsiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç<br />
kimse terbiyesizce “hanı sarımsak, mercimek” dediler.Ondan sonra gökyüzünün<br />
sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.Sonra İsa şefaat edince<br />
Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine küstahlar edebi terk<br />
ederek sofradan yemek artığını aşırdılar.<br />
İsa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.Bir ulu kişinin sofrası<br />
başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür” dedi.O rahmet kapısı,<br />
hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı.Zekat verilmeyince<br />
yağmur bulutu gelmez zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.İçine kasavetten,<br />
gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.<br />
Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.Edepten<br />
dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz<br />
olmuşlardır.Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine<br />
küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.<br />
Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti.Elini, alnını<br />
öpmeğe, oturdu yeri, geldiği yolu sormaya başladı.Sora sora odanın başköşesine<br />
kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir define buldum.<br />
Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nişliğin anahtarıdır” sözünün manası, Ey<br />
vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden müşkül, konuşmaksızın, dedikodusuz<br />
hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini<br />
tutan sensin.<br />
Ey seçilmiş,ey Allah’dan razı olmuş ve Allah rızasını kazanmış kişi, merhaba! Sen<br />
kaybolursan hemen kaza gelir, feza daralır.Sen, kavmin ulususun, sana müştak<br />
olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan vazgeçmezse...”O ağırlama, o hal<br />
hatır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.<br />
Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü.Hekim,<br />
hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının arazını ve<br />
sebeplerini de dinledi.<br />
Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil; büsbütün harap etmişler.<br />
Onlar, iç ahvalinden haberdar değildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı dışarıda.”<br />
Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi.<br />
Hastalığı safra ve sevdadan değildi.<br />
Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki, o gönül<br />
hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmuştur. Aşıklık gönül iniltisinden<br />
belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.<br />
Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Allah sırlarının usturlabıdır. Aşıklık<br />
ister cihetten olsun, ister bu cihetten... akıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh<br />
etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim... asıl aşka gelince o sözlerden<br />
mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha<br />
aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar,<br />
aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı , aşıklığı<br />
yine aşk şerh etti.<br />
Güneşin vucuduna delil, yine güneştir. Sana delil lazım ise güneşten yüz çevirme.<br />
Gerçi gölgede güneşin varlığından bir nişan verir, fakat asıl güneş her an can nuru<br />
bahşeyler. Gölge sana gece misali gibi uyku getirir. Ama güneş doğuverince ay yarılır<br />
(nuru görünmez olur). Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz bir şey yoktur. Baki<br />
olan can güneşi öyle bir güneştir ki, asla gurub etmez.<br />
Güneş gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden<br />
esir olan güneş, öyle bir güneştir ki, ona zihinde de, dışarıda da benzer olamaz.<br />
Nerede tasavvurda onun sığacağı bir yer ki misli tasvir edilebilsin!<br />
Şemseddin’in sözü gelince dördüncü kat göğün güneşi başını çekti, gizlendi. Onun adı<br />
anılınca ihsanlarından bir remzi anlatmak vacip oldu.Can şu anda eteğimi çekiyor.<br />
Yusuf’un gömleğinden koku almış! “Yıllarca süren sohbet hakkı için o güzel hallerden<br />
tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece<br />
daha fazla sevince, neşeye dalsın” (diyor). “Beni külfete sokma, çünkü ben şimdi<br />
yokluktayım. Zihnim durakladı onu görmekten acizim. Ayık olmayan kişinin her<br />
söylediği söz... dilerse tefekküre düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya<br />
kalkışsın... yaraşır söz değildir.<br />
Eşi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim ki bir damarım bile ayık değil!<br />
Bu ayrılığın, bu ciğer kanının şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu bırak!”<br />
(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey<br />
yoldaş, ey arkadaş! Sufi, vakit oğludur (bulunduğu vaktin iktizasına göre iş görür).<br />
“Yarın” demek yol şartlarından değildir. Sen yoksa sufi bir er değilmisin Vara<br />
veresiyeden yokluk gelir”.<br />
Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek daha hoştur. Sen, artık<br />
hikayelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilbere ait sırların, başkalarına ait sözler<br />
içinde söylenmesi daha hoştur.” O, “Bunu apaçık söyle ki dini açık olarak anmak, gizli<br />
anmaktan iyidir. Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli olarak<br />
yatmam” dedi.<br />
Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse ne sen kalırsın,ne kucağın<br />
kalır, ne belin! İste ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye kudreti<br />
yoktur.<br />
Bu alemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti! Fitneyi,<br />
kargaşalığı ve kan dökücülüğü araştırma, Şems-ı Tebrizi’den bundan fazla bahsetme.<br />
Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye başla, onu tamamlamana bak.<br />
(Hekim) dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakını da uzaklaştır.Köşeden , bucaktan<br />
kimse kulak vermesinde ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”<br />
Oda boşaltıldı, Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla<br />
yumuşak yumuşak dedi ki: “Memleketin neresi Çünkü her memleket halkının ilacı<br />
başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var Kime yakınsınız; neye<br />
bağlısınız Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati<br />
soruyordu.<br />
Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor. İğne ucu ile diken başını<br />
arar durur, bulamazsa orasını dudağı ile ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak bu derece<br />
müşkül olursa, yüreğe batan diken nicedir Cevabını sen ver! Her çer çöp<br />
(mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir<br />
miydi<br />
Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna<br />
çifte atar. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı<br />
bir adam lazım. Eşek, dikeni çıkarabilmek için can acısı ile çifte atar durur ve yüz<br />
yerini daha yaralar. O diken çıkaran hekim üstaddı .<br />
Halayığın her tarafına elini koyup muayene ediyordu. Halayıktan hikaye yolu ile<br />
dostların ahvalini sormakta idi. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi<br />
durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi.<br />
Hekim kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat<br />
etmekte idi. Nabzı kimin adı anılınca atarsa cihanda gönlünün istediği odur(diyordu).<br />
Memleketinde ki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı.<br />
“Memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun ”dedi.<br />
Kız bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzının atması<br />
başkalaşmadı.Efendileri ve şehirleri birer birer saydı;o yerleri, yurtları, oralarda<br />
geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi.Şehir şehir, ev ev<br />
saydı döktü, kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı.<br />
Hekim şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı tabii haldeydi fazla<br />
atmıyordu.Semerkand’ı sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o,<br />
Semerkad’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı.O hekim, hastadan bu sırrı elde edip o dert ve<br />
belanın aslına erişince:“Onun semti hangi mahallede ” diye sordu. Kız, “Köprü<br />
başında, Gatfer mahallesinde” dedi.<br />
Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler<br />
göstereceğim;Sevin, ilişik etme, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa ben de sana<br />
onu yapacağım;Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz<br />
babadan daha şefkatliyim;Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme; padişah senden<br />
bunu ne kadar sorup soruştursa yine sakla;Sırların gönülde gizli kalırsa o muradın<br />
çabucak hasıl olur;dedi.<br />
Peygamber demiştir ki: “Her kim sırrını saklar ise çabucak muradına erişir.” Tohum<br />
toprak içinde gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yeşillenmesi ile neticelenir. Altın<br />
ve gümüş gizli olmasalardı... madende nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüş<br />
haline gelirlerdi O hekimin vaadleri ve lütufları hastayı korkudan emin etti. Hakiki<br />
olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar.<br />
Kerem ehlinin vaadleri akıp duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanların,<br />
kerem sahibi bulunmayanların vaadleri ise gönül azabıdır.<br />
Ondan sonra hekim, kalkıp padişahın huzuruna gitti.; padişahı bu meseleden birazcık<br />
haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: bu derdin iyileşmesi için o adamı<br />
getirelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır, onu altınla, elbise ile aldat.” Padişah,<br />
hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli,<br />
kifayetli, adil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi.<br />
O iki bey, kuyumcuya padişahtan muştucu olarak Semerkand’e kadar geldiler. Dediler<br />
ki: “Ey lütuf sahibi üstad, ey marifette kamil kişi! Öğülmen şehirlere yayılmıştır. İşte<br />
filan padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira (bu işte) pek büyüksün, pek<br />
kamilsin. Şimdilik şu elbiseyi, altın ve gümüşü al da gelince de padişahın havassından<br />
ve nedimlerinden olursun.”<br />
Adam çok malı, çok parayı görünce gururlandı, şehirden çoluk çocuktan ayrıldı. Adam<br />
neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti. Arap atına<br />
binip sevinçle koşturdu, kendi kanının diyetini elbise sandı.<br />
Ey yüzlerce razılıkla sefere düşen ve bizzat kendi ayağı ile kötü bir kazaya giden.<br />
Hayalinde mülk, şeref ve ululuk. Fakat Azrail “Git evet, muradına erişirsin” demekte!<br />
O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü; Güzellik<br />
mumunun başı ucunda yakılması için onu, padişahın yanına izzet ve ikramla iletti.<br />
Padişah onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi<br />
ki: “Ey büyük sultan o cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin, visalinin suyu o<br />
ateşi gidersin.”<br />
Padişah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahşetti, o iki sohbet müştakını birbirine çift etti.<br />
Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.<br />
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı, kuyumcu içti, kızın karşısın da<br />
erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın canı,<br />
onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu, çirkinleşip hastalanınca kızın<br />
gönlüde yavaş yavaş ondan soğudu.<br />
Ancak zahiri güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keşke<br />
kuyumcu baştan başa ayıp ve ar olsaydı, tamamı ile çirkin bulunsaydı da başına bu<br />
kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına<br />
düşman kesildi.<br />
Tavus kuşunun kanadı, kendisine düşmandır. Nice padişahlar vardır ki kuvvet ve<br />
azametleri helaklerine sebep olmuştur.<br />
Kuyumcu,”Ben o ahuyum ki göbeğimin miskinden dolayı bu avcı, benim saf kanımı<br />
dökmüştür. Ah ben o sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzağa düşürüp tuttular,<br />
başımı kestiler. Ah ben o filim ki dişimi elde etmek için filci benim kanımı döktü. Beni<br />
benden aşağı birisi için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım uyumaz! Bu<br />
gün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi bir adamın kanı nasıl zayi olur<br />
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge düşürür; fakat o gölge, gölgeyi<br />
meydana getirene avdet eder.<br />
Bu cihan dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir”<br />
dedi.Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti.<br />
O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aşkı ebedi<br />
değildir, çükü ölü tekrar bize gelmez.<br />
Diri aşk ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını<br />
seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder.<br />
O ‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkı ile kuvvet ve kudret buldular, iş<br />
güç sahibi oldular. Sen “Bize o padişahın huzuruna Varmaya izin yoktur” deme. Kerim<br />
olan kişilere hiçbir iş güç değildir.<br />
O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayı. Allahnın<br />
emri ve ilhamı gelmedikçe hekim onu padişahın hatırı için öldürmedi.<br />
Hızır’ın o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz.<br />
Allah tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi her ne buyurursa o buyruk, doğrunun<br />
ta kendisidir. Can bağışlayan kişi öldürse de caizdir. O, naibdir eli Allah elidir.<br />
İsmail gibi onun önüne baş koy. Kılıcının önünde sevinerek gülerek can ver. Ki<br />
Ahmed’in pak canı, Ahad’la ebediyse senin canında ebede kadar sevinçli ve gülümser<br />
bir halde kalsın. Aşıklar, ferah kadehini, güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.<br />
Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Suizanda bulunma münakaşayı bırak. Sen<br />
onun hakkında kötü ve pis iş işledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp<br />
durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş<br />
suda tortu bırakır mı<br />
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten çıkarması içindir.İyinin<br />
kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.<br />
Eğer işi Allah ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padişah olmazdı. Şehvetten<br />
de tertemizdi, hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı, fakat zahiren kötü<br />
görünüyordu.<br />
Hızır denizde gemiyi deldi ise de onun bu delişinde yüzlerce sağlamlık vardı. O kadar<br />
nur ve hünerle beraber Musa’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya<br />
kalkışma. O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhoşudur, sen ona deli adı<br />
takma. Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kafirim, onun adını ağzıma<br />
alırsam! Arş kötü kişinin öğülmesinden titrer; suçlardan ve şüpheli şeylerden korunan<br />
kişi de kötü methedilince, metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.<br />
O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de Allah hası. Bir kişiyi<br />
böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir,en iyi bir makama çeker<br />
yüceltir.Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf<br />
nasıl olurda kahretmeyi isterdi<br />
Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından<br />
sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu<br />
Onu verir. Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara<br />
düşmüşsün; iyice bak!<br />
İKİ ŞARABIN FARKI<br />
Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yeşil, güzel sesli ve söyler duduydu.<br />
Dükkanda dükkan bekçiliği yapar; bütün alış veriş edenlere hoş nükteler söyler,<br />
latifeler ederdi. İnsanlara hitap ederken insan gibi konuşurdu, dudu gibi ötmede de<br />
mahareti vardı.<br />
Efendisi bir gün evine gitmişti. Dudu, dükkanı gözetliyordu. Ansızın fare tutmak için<br />
bir kedi, dükkana sıçradı. Duducağız can korkusundan, dükkanın baş köşesinden<br />
atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyağı şişesini de döktü.<br />
Sahibi evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkana geçti oturdu. Bir de baktı ki<br />
dükkan yağ içinde, elbisesi yağa bulanmış. Dudunun başına bir vurdu; dudunun dili<br />
tutuldu, başı kel oldu. Dudu birkaç günceğiz sesini kesti, söylemedi.<br />
Bakkal nedametten ah etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet<br />
güneşim bulut altına girdi. O zaman keşke elim kırılsaydı; o güzel sözlünün başına<br />
nasıl oldu da vurdum<br />
Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadakalar vermekteydi.<br />
Üç gün üç gece sonra şaşkın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkanda otururken, ve<br />
binlerce gussaya, gama eş olup; bu kuş acaba ne vakit konuşacak; diye düşünüp<br />
dururken, Ansızın tas ve leğen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlaki geçiyordu. Dudu<br />
hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı:<br />
“Ey kel, neden kellere karıştın; yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün “ Onun bu<br />
kıyasından halk gülmeye başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı.<br />
Temiz kişilerin işini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan manasına gelen) şir,<br />
(süt manasına gelen) şire benzer. Bütün alem bu sebepten yol azıttılar.<br />
Allah Abdallarından az kişi agah oldu. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de<br />
onlar gibiyiz dediler); Velileri de kendileri gibi sandılar.<br />
Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemeğe bağlıyız,<br />
onlar da. “Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu<br />
bilmediler. Her iki çeşit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hasıl oldu, ondan bal.<br />
Her iki çeşit geyik otladı, su içti. Birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk.Her iki<br />
kamış da bir sulaktan su içti. Biri bomboş öbürü şekerle dopdolu.<br />
Böyle yüzbinlerce birbirine benzer şeyler var, aralarında bulunan yetmiş yıllık farkı<br />
sen gör! Bu, yer; ondan pislik çıkar... o, yer; kamilen Allah nuru olur. Bu, yer; ondan<br />
tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder... o, yer; ondan tamamı ile Tek Allah’nın nuru<br />
husule gelir. Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir o şeytan ve<br />
canavar!<br />
Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır. Zevk<br />
sahibinden başka kim anlayabilir<br />
Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını işte o anlar. (Zevk sahibi olmayan) sihri, mucize<br />
ile mukayese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır.<br />
Musa ile savaşan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun asası gibi asa aldılar. Bu asa<br />
ile o asa arasında çok fark var, bu işle o işin arasıda pek büyük bir yol var. Bu işin<br />
ardında Allah laneti var, o işe karşılık da vade vefa olarak Allah rahmeti var. Kafirler<br />
inatlaşmada maymun tabiatlıdırlar. Tabiat, içte, gönülde bir afettir.<br />
İnsan ne yaparsa maymunda yapar; maymun her zaman insandan gördüğünü yapıp<br />
durur. O, “Bende onun gibi yaptım” sanır. O inatçı mahluk aradaki farkı nereden<br />
bilecek Bu emirden dolayı yapar, o, inat ve savaş için.<br />
İnatçı kişilerin başlarına toprak saç! O münafık, muvafıkla beraber, inat ve taklide<br />
uyup namaza durur; niyaz ve tazarru için değil.<br />
Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekatta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler.<br />
Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma.İkisi de bir oyun<br />
başındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü<br />
Rey’li!<br />
Her biri kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür.<br />
Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir.<br />
Onun adı zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, afetleri yüzünden,<br />
nifakla sıfatlanmış olan zatından dolayıdır.<br />
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir.<br />
Ona münafık dersen... o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar. Bu ad, cehennemden<br />
ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var O kötü adın çirkinliği harften<br />
değildir. O deniz suyunun acılığı kaptan değildir.<br />
Harf kaptır ondaki mana su gibidir. Mana denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan,<br />
kendisinde olan zattır.<br />
Dünya da acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz<br />
karışmazlar. Fakat şu var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de<br />
geç, ta... onun aslına kadar yürü.<br />
Kalp altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mehenge vurmadıkça tahmini<br />
olarak bilemezsin.<br />
Allah kimin ruhuna mehenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırdedebilir.<br />
Diri bir kişinin ağzına bir sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkarıp attığı zaman<br />
rahatlar. Binlerce lokma arasında ağzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu<br />
duyar sezer.<br />
Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hisside göklerin merdiveni. Bu hissin<br />
sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habib’den (H.Muhammed’den) . Bu<br />
hissin sağlığı, vücut sağlamlığındandır, o hissin sağlığı vücudu harabetmektedir. Can<br />
yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar.<br />
Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mana aşkıyla evini, barkını, mülkünü, malını<br />
bağışlamıştır. Altın definesi için evi harabetmiştir; fakat o altın definesini elde ettikten<br />
sonra o evi daha mamur bir hale getirmiştir. Suyu kesmiş suyun aktığı yolu<br />
temizlemiş, ondan sonra arka içilecek su akıtılmıştır.<br />
Deriyi yarmış,termeni çıkarmış... ondan sonra orada yepyeni bir deri bitmiştir. Kaleyi<br />
yıkıp kafirden almış, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıştır.<br />
Hikmetinden sual edilmeyen Allah´’nın işini kim anlayabilir, o işin hakikatine kim<br />
erişebilir Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş zaruri sözlerdir. Gah<br />
böyle gösterir, gah bunun aksini.<br />
Din işinin kühnünü anlamaya imkan yoktur. Ona ancak hayran olunur. Fakat din<br />
işinde hayrete düşen, arkasını ona çevirmiş ondan haberi olmayan bir hayran değil,<br />
sevgiliye dalmış, onun yüzünden sarhoş olmuş, kendisinden geçmiş bir hayrandır.<br />
Birisinin yüzü sevgiliye karşıdır, öbürünün yüzü yine kendisine doğru. Her ikisinin<br />
yüzüne de bak. Her ikisinin yüzünü de hatırında tut. Hizmet dolayısıyla yüz tanır<br />
olman mümkündür. Zira nice insan suratlı şeytan vardır. Binaenaleyh her ele el<br />
vermek layık değildir.<br />
Kuş tutan avcı, kuşu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar. Aşağılık kişi<br />
dervişlerin sözlerini, bir selim kalpli kişiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar.<br />
Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Aşağılıkların işi hile ve utanmazlıktır. Dilenmek için<br />
yünden aslan yaparlar. (yol aslanlarının şekline bürünür, onlar gibi görünürler),<br />
Ebu Museylim’e Ahmet lakabı verirler. Ebu Müseylim’in lakabı yalancı olarak kaldı,<br />
Muhammed’e de akıllar sahibi dendi. O hak şarabının mührü, şişenin kapağı; halis<br />
misktir. Adi şarabın mührü, şişesinin kapağı ise pis koku ve azaptır.<br />
AHMED´E DOĞRU 1<br />
Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı.<br />
İsa’nın devriyle, nöbet onundu. Musa’nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah.<br />
Allah yolunda o iki Allah demsazını birbirinden ayırdı. Usta bir şaşıya “yürü, var, o<br />
şişeyi evden getir” dedi. Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim Açıkça söyle dedi.<br />
Usta dedi ki: “O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!” Şaşı, “Usta,<br />
beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!” Çırak birini kırınca<br />
ikiside gözden kayboldu.<br />
İnsan taraf girlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Şişe birdi onun gözüne iki<br />
göründü. Şişeyi kırınca ne o şişe kaldı, ne öbürü. Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar;<br />
doğruluktan ayırır. Garez gelince hüner örtülür. Gönülden göze, yüzlerce perde iner.<br />
Kadı kalben rüşvet almaya karar verince zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan nasıl ayırt<br />
edebilir<br />
Padişah, yahudice kininden dolayı öyle bir şaşı oldu ki aman Ya Rabbi, aman! Musa<br />
dininin koruyucusuyum, arkasındayım diye yüz binlerce mazlum mümin öldürttü.<br />
Padişahın öyle yol vurucu, öyle hilekar bir veziri vardı ki hile ile suyu bile düğümlerdi.<br />
Dedi ki: “Hıristiyanlar, canlarını korurlar ve dinlerini padişahtan gizlerler. Onları az<br />
öldür, çünkü öldürmede fayda yok, Dinin kokusu çıkmaz; misk ve öd ağacı değil ki!<br />
Yüz tane kılıf içinde gizli sırdır. Dışı sana malumdur ama içi aksine.”<br />
Padişah : “Peki söyle bakalım, ne yapalım; bu hususta ne hile ve tezvirde bulunalım,<br />
çaresi ne Ne yapalım ki dünya da ne açık dindar, ne gizli din tutar bir Hıristiyan<br />
kalmasın” dedi<br />
Vezir dedi ki: “Bana gazebederek hükmet, kulağımı elimi kestir; burnumu, dudağımı<br />
yardır! Ondan sonra beni dar ağacına götür. O esnada bir şefaatçi suçumun affını<br />
dilesin. Bu işi dört yol ağzı bir yerde, tellal pazarında yaptır. Ondan sonrada beni,<br />
huzurundan uzak bir şehre sür ki ben, onların arasına yüz türlü din kayıtsızlığı<br />
sokayım.<br />
Bu halde diyeyim ki: ben gizli hıristiyanım; ey sır bilen Allah; sen benim gönlümü<br />
bilirsin!Padişah, benim imanımı anladı; taassuptan dolayı canıma kasdetti.<br />
Dinimi padişahtan saklamak, onun dininden görünmek istedim. Padişah, benim<br />
sırlarımdan bir koku sezdi. Sözlerim huzurunda kusurlu göründü.<br />
Dedi ki: “Sözlerin, içinde iğne olan ekmek gibidir. Benim gönlümden senin gönlüne<br />
pencere var. Ben o pencereden halini gördüm, artık lafını dinleyemem.” Eğer İsa’nın<br />
ruhaniyeti bana imdat etmeseydi o, yahudicesine beni parça parça ederdi .İsa için<br />
başımla oynar, canımı verir ve bunu canıma yüz binlerce minnet bilirim. İsa’dan<br />
canımı sakınmam, fakat onun din bilgisine iyiden iyiye vakıfım. O pak dinin cahiller<br />
arasında mahvolması, bana dokunmakta.<br />
İsa’ya şükrolsun ki biz, bu hak dine yol gösterici olduk. Belimizi zünnarla<br />
bağladığımızdan beri Yahudiden ve Yahudilikten kurtulduk. Ey halk; devir, İsa’nın<br />
devridir. Onun dininin sırlarını candan dinleyin!”<br />
Vezir, bu hileyi, padişaha sayıp dökünce padişahın gönlünden endişeyi tamamiyle<br />
giderdi.<br />
Padişah vezire, vezir ne dediyse yaptı.Halk, bu gizli ve hakikati meçhul hileden dolayı<br />
şaşırıp kaldı. Onu hıristiyanların oturdukları tarafa sürdü.Vezir de ondan sonra halkı<br />
davete başladı.<br />
HIRİSTİYANLARIN VEZİRİN HİLESİNE İNANMALARI<br />
Yüz binlerce hıristiyan, azar azar ozun etrafına toplandı.O onlara gizlice İncil’in,<br />
zünnarın ve namazın sırrını anlatmaktaydı.Görünüşte din hükümlerini<br />
anlatıyordu;fakat bu anlatış, hakikatte onları avlamak için ıslık ve tuzaktı.<br />
Bunun için (gizli hileyi anlamak müşkül olduğundan) bazı Ezhab, Peygamber’den,<br />
azgın ve hilekar nefsin hilesini sorarlar;<br />
“Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne karıştırır ” derlerdi.<br />
Peygamber’den ibadetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar;”Apaçık ayıp<br />
hangisidir ”diye kötü huyları sorarlardı. Gülü kerevizden fark edercesine kıldan<br />
kıla,zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi. Eshab’ın kılı kırk yaranları,<br />
umumiyetle o vaız ve beyana hayran olurlardı.<br />
Hıristiyanlar tamamı ile ona gönül verdiler. Zaten avamın taklidinin kuvveti ne olabilir<br />
ki Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler, onu İsa’nın halifesi sandılar. O ise<br />
hakikatte tek gözlü melun Deccal’dı.<br />
Ey Allah, feryadımıza yetiş; sen ne güzel yardımcısın! Ey Allah, yüz binlerce tuzak ve<br />
yem var, bizler de yemsiz kalmış halis kuşlar gibiyiz. Her an yeni bir tuzağa<br />
tutuluyoruz, istersek her birimiz, birer doğan ve simurk olalım.<br />
Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarmaktasın. Ey gani ve müstağni Allah, biz yine bir<br />
tuzağa doğru gitmekteyiz! Biz bu ambarda buğday biriktirmede, toplanan buğdayı<br />
yine kaybetmekteyiz. Biz, bu vahşi mahluklar topluluğu, düşünmüyoruz ki buğdayın<br />
noksanlaşması farenin hilesindendir. Fare, ambarımızı deldikçe, hilesinden ambar<br />
harab olmuştur. Ey can, önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış,<br />
çabala!<br />
O büyükler büyüğünün haberlerinden birini dinle: “Huzuru kalb olmadıkça namaz<br />
tamam olmaz.” Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet buğdayı<br />
nerde Her günlük azar azar sadikane ibadet taneleri niçin bu ambarımızda<br />
toplanmıyor<br />
Çakmak demirinden birçok ateş yıldızı sıçradı, o yanmış gönül, onları kabul edip<br />
çekti.Ama karanlıkta bir hırsız, gizlice kıvılcımlara parmak basmakta.Onları,felekte bir<br />
çırağ parlamasın diye, birer birer söndürmekte.<br />
İnayetlerin bizimle oldukça o bayağı hırsızlardan bize nice ve ne vakit korku olabilir<br />
Bir adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok! Her gece ten<br />
tuzağından ruhları kurtarmakta, tahtaları sökmektesin.<br />
Ruhlar her gece bu kafesten kurtulurlar, ne kimsenin hakimi,ne de mahkumu<br />
olmayarak feragate ulaşırlar. Geceleyin zindan haberleri yoktur, sultana mensup<br />
davetliler, geceleyin devletten haberdar değildirler.Ne gam var, ne kar ve ne zarar<br />
düşüncesi.Ne bu filan kadının hayali, ne o filan erkeğin kuruntusu!<br />
Arifin hali , uyanıkken de budur, Allah”onlar uykudadırlar” dedi. Bunu inkar<br />
etme.Onlar gece gündüz dünya ahvalinden uykudadırlar;Rabbin elinde evirip çevirdiği<br />
kalem gibidirler.Yazı esnasında eli görmeyen kimse, kalemin hareketini kalemden<br />
sanır.Allah arifin bu halinden halka pek az bir miktarını gösterdi; halkı ise hisse<br />
mensup uyku kapladı(gaflete dalıp arifi anlamadılar.) Onların canı<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/confused.png" alt="Confused" title="Confused" class="smilie smilie_13" />ırrına akıl almaz<br />
sahraya gitti.Ruhlarıda istirahatte, bedenleri de.Sonra tekrar bir ıslıkla onları tuzağa<br />
çeker, hepsini teklif kaydine düşürürsün.<br />
*Sabah vaktinin nuru baş kaldırıp feleğin altın gerkesi kanat çırpınca, Sabahı zuhura<br />
getiren, İsrafil gibi, herkesi o diyardan suret alemine getirir; Yayılmış ruhları cisim<br />
yapar, her cismide tekrar gebe bırakır. Can atlarını eğersiz kor; bu, “uyku ölümün<br />
kardeşidir”sırrıdır.<br />
Fakat gündüzün geri gelmeleri için ayaklarını uzun bir bağla bağlar.Ta ki o çayırdan,<br />
onu geri çeke ve otlaktan yine yük altına getire.Keşki Eshab-ı kehf gibi, yahut Nuh’un<br />
gemisi gibi bu ruhu koruyaydı. Da bu fikir, bu göz ve kulak;şu uyanıklık ve akıl<br />
tufanından kurtulaydı. Dünyada nice Eshab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin<br />
yanıbaşında ve önündedir. Mağara da , dost da onunla terennüm etmektir. Ne fayda,<br />
senin gözünde ve kulağında mühür var<br />
Halife, Leyla’ya dedi ki:”Sen o musun ki Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve<br />
kendini kaybetti.Sen başka güzellerden güzel değilsin.” Leyla, “Sus, çünkü sen<br />
mecnun değilsin” diye cevap verdi.<br />
Uyanık olan daha ziyade uykudadır. Onun uyanıklığı uykusundan beterdir. Canımız<br />
hak uyanı olmazsa uyanıklık, bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve geçit gibidir.<br />
Canın; her gün hayalin tekmesini yemeden, ziyandan, faydadan, elden çıkarma,<br />
kaybetme korkusundan. Ne temizliği kalır, letafeti, ne kuvveti, ne de göklere çıkacak<br />
yolu!<br />
Uyumuş ona derler ki o,her hayalden ümitlenir, onunla konuşur; Uykuda Şeytan’ı Huri<br />
gibi görür, sonra şehvetle Şettan’a erlik suyu döker.Nesil tohumunu çorağa dökünce<br />
uyanır, kendine gelir, hayalde ondan kaçar. O rüyadan elde ettiği baş ağrısı, beden<br />
pisliğidir. Ah o zahirde görünen, hakikatte görünmeyen, aslı olmayan hayalden!<br />
Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş gibi uçar görünür.Ahmağın biri, o gölgeyi avlamaya<br />
kalkışır, takati kalmayıncaya kadar koşar. O gölgenin havadaki kuşun aksi<br />
olduğundan; o gölgenin aslının nerde bulunduğundan haberi yok! Gölgeye doğru ok<br />
atar. Bu araştırma yüzünden okluk bomboş kalır.<br />
Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında koşmada yandı eridi! Bir<br />
kişinin dadısı, Allah gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden kurtarır.Allah’a kul<br />
olan, Allah gölgesidir. O bu alemden ölmüş, Allah ile dirilmiştir. Fırsatı kaçırmadan ve<br />
şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.<br />
Allah gölgeyi nasıl uzattı (ayeti) evliyanın nakşidir. Çünkü veli , Allah güneşi nurunun<br />
delilidir. Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme, Halil gibi “Ben batanları sevmem de”!<br />
Yürü, gölgeden bir güneş bul. Şah Şems-i Tebrizi’nin eteğine yapış! Bu düğün ve<br />
gelinin bulunduğu yerin yolunu bilmezsen Hak ziyası Hüsameddin’den sor!<br />
Haset yolda gırtlağına sarılsa... bil ki İblis’in tuğyanı hasettir. Çünkü o, haset<br />
yüzünden Adem’den arlanır... Kutlulukla haset yüzünden savaşır. Yolda bundan daha<br />
güç geçit yoktur. Ne kutludur o kişi ki yoldaşı, haset değildir. Bu beden, haset evi<br />
olagelmiştir. Soy sop hasetten bulaşık bir hale düşer. Ten haset evidir ama Allah, o<br />
teni tertemiz etmiş, arıtmıştır.<br />
“Evimi temizleyin” ayeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa<br />
da hakikatte nur definesidir. Sen (hakikatte) teni olmayana hile ve haset edersen o<br />
hasetten gönül kararır. Allah erlerinin ayakları altına toprak at!<br />
O vezirciğin yaratılışı hasettendi, onun için abes yere kulağını, burnunu yele verdi! O<br />
ümitle ki haset iğnesinden akan zehirle mahzunları ta canlarından zehirliye.<br />
Hasetten burnunu koparan kişi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır. Burun, odur ki<br />
bir koku alsın ve kokuda, koku alanı bir yüzün bulunduğu tarafa götürsün. Kim koku<br />
almazsa burunsuzdur, koku da ancak din kokusudur.Bir koku alıp onun şükrünü eda<br />
etmiyen kimse, küfranı nimet etmiş ve kendi burnunu mahveylemiştir. Hem şükret,<br />
hem şükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedi hayat kazan! Vezir gibi<br />
sermayeyi, yol vuruculuktan edinme. Allah kullarını namazdan menetme.<br />
O kafir vezir, din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıştırmıştı!<br />
Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karışmış bir tat sezdiler.O, garezle karışık<br />
latif sözler söylemekte, gül sulu şeker şerbetinin içine zehir dökmekteydi. Sözünün<br />
dış yüzü, yolda çevik ol, diyordu. Ardından da cana, gevşek ol demekteydi.<br />
Gümüşün dışı ak ve berraksa da el ve elbise ondan katran gibi bir hale hale gelir. Ateş<br />
kıvılcımlarıyla kızıl çehreli görünürse de onun yaptığı işin sonundaki karanlığa bak!<br />
Yıldırım, bakışta saf bir nurdan ibaret görünür;(fakat) göz nurunu çalmak (gözü<br />
kamaştırmak) onun hassasıdır.<br />
Vezirin sözleri, uyanık ve zevk sahibi olanlardan başkaları için bir boyun halkasıydı<br />
(onun sözlerini kabul etmişler,ona uymuşlardı).Vezir padişahtan altı ay ayrı kaldı, bu<br />
müddet zarfında İsa’ya uyanlara penah oldu. Halk umumiyetle dinini de, gönlünü de<br />
ona ısmarladı. Onun emir ve hükmü önünde herkes, can feda ediyordu.<br />
Padişahla onun arasında haber gidip geliyordu. Padişah, ona gizlice vahitlerde<br />
bulunuyordu.<br />
Nihayet muradının hasıl olması, hıristiyanların toprağını yele vermesi için. Padişah<br />
“Ey devletli vezirim, vakit geldi, kalbini gamdan tez kurtar”diye mektup yazdı. Vezir<br />
de “padişahım; işte şimdicik İsa dinine fitneler salma işindeyim” diye cevap verdi.<br />
Hükümetleri zamanında, İsa kavminin on iki emri vardır.Her fırka bir emre tabiydi;<br />
kendi beyine tamah yüzünden kul olmuştu.Bu on iki emirler kavimleri, o kötü vezire<br />
bağlanmışlardı.Hepsi, onun sözüne itimad ediyordu, hepsi onun mesleğine<br />
uymuştu.O, öl, der demez her emir hemen o anda ölürdü.<br />
Vezir, her emrin adına birer tomar düzdü. Her tomarın yazısı, başka bir olaydı.<br />
Her birinin hükmü başka bir çeşittir. Bu baştan aşağıya kadar ona aykırıdır.Birinde<br />
riyazat ve açlık yolunu tövbenin rüknü, Allah’ya dönüşün şartı yapmış.<br />
Birinde “Riyazat faydasızdır, bu yolda cömertlikten başka kurtuluş yoktur” demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Senin açlık çekişin, mal verişin mabuduna şirk koşmadır. Gam ve<br />
rahat zamanında Allah’ya dayanmak ve tamamiyle teslim olmaktan gayri hepsi<br />
hiledir, tuzaktır.”<br />
Öbüründe demişti ki: “Vacip olan hizmettir, yoksa tevekkül düşüncesi suçtan<br />
ibarettir.”<br />
Birinde; “Dindeki emir ve nehiyler, yapmak için değil, aczimizi bildirmek içindir. Ta ki<br />
onlardan aciz olduğumuzu görelim de Allah kudretini bilelim, anlayalım” demişti.<br />
Öbüründe, “Kendi aczini görme, uyan, kendine gel; o aczi görüş, küfranı nimettir.<br />
Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır. Kudretini, nimeti bil ki, kudret odur”<br />
demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Bu ikisinden de geç, nazarına her ne sığarsa put olur!”<br />
Öbüründe; “Bu mumu söndürme ki bu görüş, meclise mum mesabesindedir. Eğer<br />
nazardan ve hayalden geçersen gece yarısı visal mumunu söndürmüş olursun”<br />
demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Söndür, hiç korkma ki yüz binlerce karşılığını göresin. Çünkü<br />
nazar mumunu söndürmekle can mumu artar, kuvvet bulur. Sabrının yüzünden<br />
Leyla’n Mecnun olur! Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse dünya onun önüne<br />
çok, daha çok gelir!”<br />
Başka birinde; “Hak sana ne verdiyse onu icat ederken tatlılaşmıştır, kolaylaştırmıştır.<br />
Onu güzelce al; kendini zahmete sokma” demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Kendine ait olanı terk et, çünkü tabiatının kabul ettiği, merduttur,<br />
kötüdür. Birbirine aykırı yollar, nefse kolaydır, herkese bir din, can olmuştur,eğer<br />
Hak’kın din işlerini kolaylaştırması, doğru bir yol olsaydı her yahudi ve mecusi,<br />
Allah’yı duyar, anlardı” demişti.<br />
Öbüründe demişti ki: “Kolay, odur ki gönlü hayatı ve canın gıdası ola. Tabiatın<br />
hoşlandığı her şey, vakti geçince, çorak yere ekilmiş tohum gibi mahsul vermez. Onun<br />
mahsulü, pişmanlıktan başka bir şey olmaz; onun kazancı, sahibine ziyandan başka<br />
bir şey getirmez. O zevk, sonunda da önünde olduğu gibi kolay ve hoş görünmez;<br />
nihayette adı güç olur, güçlenmiş bir hale gelir.<br />
Sen güçlendirilmişle, kolaylaştırılmışı, birbirinden ayırdet; bunun yüzünü de sonuna<br />
nazaran gör, onun yüzünü de sonuna nazaran”Bir tomarda da; “Bir üstad ara. Akıbeti<br />
görme hassasını nesepte (şunun bunun soyundan gelmiş olmakta ve bununla<br />
öğünende) bulamazsın.<br />
Her çeşit din salikleri üstad aramaksızın, peygamberlere tabi olmaksızın işlerin<br />
akibetlerini gördüler, kendi akıllarınca netice hakkında istidlallerde bulundular da bu<br />
yüzden hata ve dalalete düştüler. Akıbet, görme elle dokunmuş, örülmüş değildir.<br />
Böyle olsaydı dinlerde nasıl ayrılık olurdu ” demişti.<br />
Bir tanesinde demişti ki: “Usta da sensin, çünkü ustayı da sen tanırsın. Er ol erlerin<br />
maskarası olma; kendi başının çaresine bak sersemleşme.”<br />
Bir diğerine; “Bunların hepsi birdir. İki gören kimse şaşı adamcağızdır” demiş.Bir<br />
tomarda da; “Yüz, nasıl bir olur, bunu kim düşünür, meğer ki deli olsun! Bunların her<br />
biri, öbürünün zıddıdır. Gayrı zehirle şeker nice bir olur Zehirden de şekerden de<br />
geçmedikçe vahdet bahçesinden nice koku alabilirsin demişti.<br />
O İsa dinine düşman olan vezir bu tarz da bu çeşitte on iki tomar yazdı.<br />
İhtilaf; gidiş tarzındadır, yolun hakikatinde değil<br />
O, İsa’nın bir renkte oluşundan koku alınamamıştı. O, İsa küpünün mizacından huy<br />
kapmamıştı.<br />
Yüz renkli elbise, İsa’nın saf küpünden saba rüzgarı gibi sade ve latif bir hale gelir,<br />
tek bir renge boyanırdı. Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek<br />
renklilik değildir.<br />
Belki o tek renk deniz gibidir, ona dalanlar da balık gibi hayat ve neşe içindedirler.<br />
Karada gerçi binlerce renk var, ama balıkların kurulukla cengi var!<br />
Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah, ona<br />
benzesin!Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan<br />
huzurunda secde ederler.<br />
Nice ihsan yağmuru yağdı da deniz, inciler saçıcı bir hale geldi. Nice kerem güneşi nur<br />
saçtı da bulut ve deniz cömertlik öğrendi. Suya ve toprağa zatının ışığı vurdu da o<br />
sebeple yeryüzü, tane ve tohum kabul eder oldu.<br />
Toprak emindir; ona her ne ekersen ihanet görmeksizin onun cinsini toplar,<br />
devşirirsin.Toprak bu eminliği o eminlikten bulmuştur, çünkü adalet güneşi ona nur<br />
saçmıştır.<br />
İlk bahar, Hak fermanı getirmedikçe, toprak sırrını nice açığa vurur O, öyle bir<br />
cömert ve vericidir ki bu haberleri, bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemada , kuru<br />
yeryüzüne vermiştir. Fazıl ve ihsanı, kuru toprağı haberdar eder, kahır ve celali de<br />
akıllı insanları kör eyler.<br />
Canda, gönülde o coşmaya takat yoktur. Kime söyliyeyim Cihanda bir tek kulak yok!<br />
Nerede bir kulak varsa; onun yüzünden, göz oldu. Nerede bir taş varsa; onun lütfiyle<br />
yeşim taşına döndü.<br />
Kimyayı meydana getiren o dur, kimya ne oluyor ki Mucize bağışlayıcıdır,simya ne<br />
oluyor ki Benim bu öğüşüm, öğmeyi terk etmenin ta kendisidir; çünkü bu öğüş,<br />
varlık delilidir, varlık ise hatadır.Onun varlığına karşı yok olmak gerektir:onun<br />
huzurunda varlık nedir Manasız bir şeyden ibarettir! Varlık kör olsaydı... Ondan<br />
erirdi, güneşin hararetini tanır, anlardı. Bu zahiri vucudun Allah’ın varlığıyla var<br />
olduğunu bilmemesi körlüğüne delildir.<br />
Padişah gibi vezir de cahil ve gafildi. Varlığı vacip olan Kadim Allah ile<br />
pençeleşiyordu. Öyle kudretli bir Allah ile pençeleşiyordu ki bir anda yoktan bu gibi<br />
yüz tanesini var eder.<br />
Senin gözüne kendini görmek hassasını verince nazarında alem gibi yüzlerce alem<br />
meydana getirir. Her ne kadar dünya senin yanında azametli ve nihayetsizse de bil ki<br />
kudrete karşı bir zerre bile değildir. Zaten bu alem sizin canlarınızın hapishanesidir;<br />
uyanın, o tarafa gidin! Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.<br />
Bu alemin hududu vardır, o alem ise esasen hadsizdir. Nakış ve suret, o manaya<br />
settir,maniadır.<br />
Firavun’un yüz binlerce mızrağını tek bir Musa’nın bir tanecik asası ile kırdı.Yüz<br />
binlerce Calinus’un yüz binlerce hekimlik hünerleri vardı; İsa’nın ve nefesinin yanında<br />
batıl oldu. Yüz binlerce şiir defterleri vardı, bir tek Ümmi’nin kitabına karşı ayıp ve ar<br />
haline geldi.<br />
Aşağılık olmayan kişi böyle galip Allah huzurunda niçin ölmesin.Çok dağ gibi gönüller<br />
kopardı. Kurnaz kuşu, iki ayağından asakoydu. Akıl ve zekada kemale ermekle<br />
Allah’ya varılmaz. Padişahın fazıl ve ihsanı aczini bilen kişiden başkasını kabul etmez.<br />
Hey gidi hey... Çok köşe, bucak kazıcı ve hazine doldurucular; o kurup duran kişiye, o<br />
öküze(vezire) maskara oldular. Öküz kimdir ki sen onun maskarası olasın.<br />
Bir kadının kötü işten yüzü sararınca, utanınca Allah, onu çarpıp Zühre yıldızı yaptı.<br />
Bir kadını Zühre yapmak çarpma oldu da balçık haline geliş, çarpılma değil midir Be<br />
inatçı!!!Ruh seni en yüksek göklere çıkarırken sen en aşağılıklara, su ve çamura doğru<br />
gittin.Akılların bile imrendiği öyle bir varlığı, bu alçaklık yüzünden değiştin. Şimdi<br />
bak, bu senin kendini çarpman nasıl O çarpılma yanında bu, gayet aşağı. Himmet<br />
atını yıldız cihetine sürdün, nücum ilmi ile uğraştın da secde edilmiş Adem’i<br />
tanımadın!<br />
Ey hayırsız evlat! Nihayet sen Ademoğlusun, ne vakte dek alçaklığı şeref<br />
sayarsın.Niceye dek “ben alemi zaptedeyim, bu cihanı kendi varlığımla doldurayım”<br />
dersin Dünyayı baştan başa kar kaplasa güneşin harareti, bir görünüşte onu eritir.<br />
O vezirin vebalini de, daha onun gibi yüz binlercesinin vebalini de Allah bir kıvılcımla<br />
yok eder. O, aslı olmayan hayelleri, tamamı ile hikmet yapar; o, zehirli suyu şerbet<br />
haline getirir.O zan ve şüphe doğuran sözleri, hakikat ve yakin haline getirir. Kin ve<br />
adavet sebeblerinden dostluk ve muhabbet belirtir.<br />
İbrahim’i ateş içinde besler; korkuyu, ruhun emniyeti ve selameti yapar. Onun sebep<br />
yakıcılığına hayranım. Onun hayallerinde Sofestai gibiyim.<br />
O vezir kendince başka bir hile kurdu. Vaiz ve nasihati bırakıp halvete girdi. Müritleri<br />
yakıp yandırdı. Tam kırk elli gün halvette kaldı. Halk onun iştiyakından, hal ve tavrı ile<br />
sözünden, sohbetinden uzak düştükleri için deli oldular.Onlar yalvarıp sızlanıyorlardı,<br />
vezir ise halvette riyazattan iki büklüm olmuştu.<br />
Hepsi birden”Biz sensiz kötü bir hale düştük, karışıklık içindeyiz, değneğini yeden<br />
birisi olmadıkça körün ahvali ne olur İnayet et. Allah için olsun, bundan ziyade bizi<br />
kendinden ayırma! Bizler çocuk gibiyiz, sen bize dadısın; sen bizim üzerimize o<br />
gölgeyi döşe” demişlerdi.<br />
Vezir dedi ki: “Ruhum dostlardan uzak değildir. Fakat dışarı çıkmaya izin yok. Emirler<br />
rica ve şefaate, müritler dil uzatmaya başladılar:“Ey kerem sahibi! Bu ne kötü talih ki<br />
sensiz gönülden de yetim kalmışızdır, dinden de. Sen bahaneler ediyorsun, biz ise<br />
dertle yürek yangınlığından soğuk soğuk ah edip duruyoruz. Biz senin sohbetine<br />
alışmışız. Biz senin hikmet sütünle beslenmişiz. Allah aşkına bize bu cefayı yapma;<br />
lütfen bu günü yarına bırakma! Gönlün razı olur mu, aşıkların, akıbet istifadesiz<br />
kalsınlar Hepsi de karadaki balık gibi çırpınıyorlar. Suyu aç ırmağım bendini yık! Ey<br />
zamanede naziri olmayan zat! Allah aşkına halkın imdadına yetiş!”<br />
Vezir dedi ki: “Dikkat ediniz, ey dedikodu düşkünleri! Dilden çıkan ve kulakla duyulan<br />
zahiri vaizleri arayanlar! Bu aşağılık duygu kulağına pamuk tıkayın, ten gözünden<br />
duygu başını çözün! O gizli kulağın pamuğu, baş kulağıdır, bu kulak sağır olmadıkça o<br />
can kulağı sağırdır. Hissiz, kulaksız, fikirsiz olur ki “İrcii-Allahna geri dön” hitabını<br />
işitesiniz.<br />
Sen uyanıklık dedikodusunda oldukça uyku sohbetinden nasıl olur da bir koku<br />
alabilirsin! Bizim sözümüz işimiz, hariçte yürümektedir. Batıni yürümek ise gökler<br />
üzerinde olur.<br />
Cisim kuruluğu(bu alemi) gördü, çünkü kuruluktan (bu alemden) doğdu; can İsa’sı<br />
ayağını denize attı. Kuru cismin yürümesi, kuruya düştü, ama canın yürümesine<br />
gelince: Ayağını denizin ta ortasına bastı. Ömür kuruluk yolunda; gah dağ, gah deniz,<br />
gah ova aşarak geçip gittikten sonra...<br />
Abıhayatı, nerede bulacaksın; deniz dalgalarını nerede yaracaksın Kara dalgası,<br />
bizimkuruntularımız, anlayışımız ve fikrimizdir. Deniz dalgası ise kendinden geçiş,<br />
sarhoşluk ve yokluktur.<br />
Sen bu sarhoşlukta oldukça o sarhoşluktan uzaksın. Bundan sarhoş oldukça o<br />
kadehten nefret eder durursun.Zahir dedikodusu toz gibidir. Kulak gibi bir müddet<br />
dinlemeyi adet edin!”<br />
Hepsi birden dediler ki: “Ey bahane arayan hakim bu cefayı bize reva görme!<br />
Hayvana takati derecesinde yük yüklet. Zayıflara iktidarları nispetinde iş havale et!<br />
Her kuşun yiyeceği lokma, kendine göredir. Nasıl olur da her kuş bir inciri(bütün<br />
olarak) yutabilir Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu öldü bil! Ondan<br />
sonra dişleri çıkınca kendi kendine onun içi ekmek ister.<br />
Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa her yırtıcı kedinin lokması olur. Ama<br />
kanatlanınca o kendisinden teklifsizce,iyi ve kötü ıslık olmaksızın uçar.<br />
Senin sözün Şeytan’ı susturur, senin lütuf ve keremin, bizim kulağımıza akıl ve fehim<br />
verir. Söyleyen, sen olunca kulağımız, tamam akıldan ibarettir.<br />
Madem ki deniz sensin, kurumuz da denizdir! Ey (sekizinci gökteki) Simak burcundan<br />
(denizin dibindeki) balığa kadar her şey kendisinden nurlanmış olan! Seninle olunca<br />
yer, bize gökten daha iyidir. Sensiz, biz göğün ta üstünde bile karanlık içindeyiz.<br />
Ey ay! Gayrı bu felek, nedir ki seninle mukayese edilebilsin Göklerin süreta<br />
yüksekliği var. Mana yüzünden yükseklik temiz ruhundur. Süreta yükseklik,<br />
cisimlerindir, fakat mana huzurunda cisimler, isimlerden ibsrettir.<br />
Vezir dedi ki: “Delillerinizi kısa kesiniz; nasihatimi can ve gönülden dinleyiniz. Emin<br />
isem, emin adam ittiham edilmez göğe ver desem bile!Eğer ben mahzı kemal isem<br />
kemali inkar nedir Değilsem bu zahmet bu eziyet ne oluyor Ben bu halvetten<br />
çıkmayacağım çünkü, kalp ahvali ile meşgulüm.”<br />
Hepsi birden dediler ki: “Ey vezir, inkar etmiyoruz, bizim sözümüz ağyarın sözü gibi<br />
değildir. Ayrılığından göz yaşlarımız akmakta, canımızın ta içinden ahu vahlar<br />
coşmakta!”<br />
Çocuk dadı ile kavga etmez. Gerçi ne kötüyü bilir ne iyiyi... Fakat boyuna ağlar durur!<br />
Biz çenk gibiyiz sen mızrak vurmaktasın; inleme bizden değil, sen inliyorsun!<br />
Biz ney gibiyiz bizdeki nağme senden. Kazanıp kaybetmede satranç oyunu gibiyiz; ey<br />
huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.<br />
Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz<br />
yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin.<br />
Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman<br />
zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin<br />
vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa varlık lezzetini gösterdin.<br />
Yok olanı kendine aşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini... mezeyi, şarabı ve<br />
kadehi esirgeme!Esirgersen kim arayıp tarıyabilir Nakış nakkaşla nasıl mücadele<br />
eder Bize bizim efendimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak!<br />
Biz yoktuk, mücadelemiz de yoktu. Senin lütfun bizim söylenmemiş sırlarımızı da<br />
işitiyordu. Nakış, nakkaşın ve kaleminin huzurunda ama karnındaki çocuk gibi aciz ve<br />
eli bağlıdır.<br />
Kudret huzurunda bütün alem mahlukları, iğne önünde gergef gibi acizdir.Kudret<br />
gergefe bazen şeytan resmi, bazen insan resmi işler; gah neşe, gah keder<br />
nakşeder.Gergefin eli yok ki onu def için kımıldatsın; dili yok ki fayda, zarar<br />
hususunda ses çıkarsın.<br />
Sen beytin tefsirini Kur’an dan oku Allah “Attığın zaman sen atmadın” dedi.Biz bir ok<br />
atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan Allah’dır.Bu “cebir” değil,<br />
cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Allah’ya tazarru ve niyaz içindir.<br />
Bizim figanımız muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız<br />
da elimizde ihtiyar olduğuna delildir.Yapıp yapmamada ihtiyarımız varsa utanma ne<br />
Bu acıklanma, bu utanış, bu teeddüp ne Hocaların şakirtleri terbiye etmesi niçin;<br />
fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor<br />
Eğer sen “O, cebirden gafildir. Hak’ka mensup olan ay, bulutta yüzünü gizliyor”<br />
dersen.Buna hoş bir cevap var; dinlersen küfürden geçer dini tasdik eder, bana tabi<br />
olursun:Hasret ve figan, hastalık zamanındadır.<br />
Hastalık zamanı tamamı ile uyanıklık zamanıdır. Hasta olduğun zaman günahından<br />
istiğfar eder durursun.Sana günahın çirkinliği görünür; iyileşince yola geleyim diye<br />
niyet edersin. Bundan sonra kulluktan başka bir iş ihtiyar etmiyeyim diye ahdeylersin.<br />
Şu halde bu yakinen anlaşıldı ki hastalık sana akıllılık bahşediyor. Ey asılı arayan<br />
kimse! Şu aslı bil ki kimde dert varsa o, koku almış, dermana ermiştir.Kim daha<br />
ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun benzi daha<br />
sarıdır.<br />
Hak’kın cebrinden agah isen feryadın nerede Cebbarlık zincirini görüşün hani<br />
Zincire bağlanan nasıl olur da neşelenir Hapiste esir olan nasıl hürlük eder Eğer<br />
ayağını bağladıklarını, başına padişah çavuşlarının dikildiğini görüyorsan...Gayrı<br />
sende acizlere çavuşluk etme. Çünkü bu vazife acizlerin huyu ve tabiatı<br />
değildir.Madem ki görmüyorsun; Allah’nın cebrinden bahsetme! Görüyorsan hangi<br />
gördüğünün nişanesi<br />
Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; hangi işe<br />
meylin ve isteğin yoksa... Bu Allah’dandır diye kedini Cebri yaparsın! Peygamberler,<br />
dünya işinde Cebridirler, kafirler de ahiret işinde. Peygamberlerin, ahiret işinde<br />
ihtiyarları vardır, cahillerin de dünya işinde.<br />
Zira her kuş, kendi cinsinin bulunduğu yere gider, bedeni, geride uçmaktadır, canı<br />
daha tez, daha ileri gitmekte.! Kafirler “Siccin” cinsinden olduklarından dünya<br />
zindanına rahat rahat gelmişlerdir.<br />
Peygamberler, (İlliyyi) cinsinden olduklarından can ve gönül İlliyyine doğru<br />
gitmişlerdir.Bu sözün sonu yoktur, fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım:<br />
Vezir içerden seslendi: “Ey müritler, benden size şu malum olsun. Ki İsa bana “Hep<br />
yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol, yüzünü duvara çevirip yalnızca otur,<br />
kendi varlığından da halveti ihtiyar et” diye vahyetti.Bundan sonra konuşmaya izin<br />
yok, bundan sonra dedikodu ile işim yok.<br />
Dostlar elveda! Ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim. Bu suretle de ateşe<br />
mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatler içinde yanmayalım. Bundan sonra<br />
dördüncü kat gök üstünde, İsa’nın yanında oturacağım.”<br />
Neden sonra o emirleri yalnız ve birer birer çağırıp her birine bir söz söyledi.Her<br />
birine “İsa dininde Allah vekili ve benim halifem sensin. Öbür emirler senin<br />
tabilerindir. İsa, umumunu senin taraftarın ve yardımcın etti. Hangi emir, baş çeker,<br />
tabi olmazsa onu tut; ya öldür yahut esir et, hapse at. Ama ben sağ iken bunu<br />
kimseye söyleme, ben ölmedikçe, reisliğe talip olma. Ben ölmedikçe bunu hiç<br />
meydana çıkarma. Saltanat ve galebe davasına kalkışma.<br />
İşte şu tomar ve onda Mesih’in hükümleri... Bunu ümmete tasih bir tarzda oku!” dedi.<br />
O, her emire ayrı olarak şunu söyledi: “Allah dininde senden başka naib yoktur!”Her<br />
birini ayrı ayrı ağırladı. Ona ne söyledi ise buna da onu söyledi. Her birine bir tomar<br />
verdi, her tomar öbürünün zıddını ifade ediyordu. O tomarların metni “Ya” harfinden<br />
“Elif” harfine kadar olan harflerin şekilleri gibi birbirine aykırıdır. Bu tomarın hükmü,<br />
öbürünün zıddıydı, bu zıt diyeti bundan önce bildirdik.<br />
Ondan sonra daha kırk gün kapısını kapadı. Kendisini öldürüp varlığından<br />
kurtuldu.Halk onun ölümünü haber alınca kabrinin üstü kıyamet yerine döndü. Bir<br />
hayli halk onun yası ile saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mezarı üstüne yığıldı.<br />
Arap’tan ,Türk’ten, Rum’dan, Kürt’ten oraya toplananların sayısını da ancak Allah<br />
bilir.Mezarın toprağını başlarına serptiler. Onun derdini yerinde ve dertlerine derman<br />
gördüler. Bir ay ahali, mezarı üstünde gözlerinden kanlı yaşlara yol verdiler. Onun<br />
ayrılığı derdinden padişahlar da, büyükler de, küçükler de ah u figan ediyorlardı.<br />
Bir ay sonra halk dedi ki: “Ey ulular! Siz beylerden o vezirin makamına oturacak<br />
kimdir. Ki biz o zatı, vezirin yerine imam ve mukteda tanıyalım. Elimizi de, eteğimizi<br />
de onun eline teslim edelim.<br />
Madem ki güneş battı ve bizim gönlümüzü dağladı, onun yerine çırağı yakmaktan<br />
başka çaremiz yok.Sevgili, göz önünden kayboldu mu, onun visalinden mahrum kaldık<br />
mı, yerine birisinin vekil olması, birisinin bize yadigar kalması gerekir.Gül mevsimi<br />
geçip gülşen harap olunca gül kokusunu nereden alalım Gül suyundan!<br />
Ulu Allah açıkça meydan da olmadığından, bu peygamberler Hakk´ın vekilleridir. Hayır<br />
yanlış söyledim. Vekil ile vekil edeni iki sanırsan (bu) hatadır, iyi bir şey değil.Sen<br />
sürete taptıkça ikidir. Süretten kurtulana göre ise birdir. Bir adam, gözün nuruna<br />
bakarsa iki gözün nuru, birbirinden ayırdedilemez.<br />
Bir yerde on tane çırağ bulundurulursa görünüşte her biri, öbüründen ayrıdır. Nuruna<br />
yüz çevirirsen şüphesiz ki birinin nurunu öbürlerinden ayırt etmeye imkan yoktur.<br />
Yüz tane elma, yüz tane de ayva saysan her biri ayrı ayrıdır. Onları sıkarsan yüz<br />
kalmaz hepsi bir olur. Manalar da taksim ve sayı yoktur, ayırma birleştirme olamaz.<br />
Dostun, dostlarla birliği hoştur. Mana ayağını tut (ona yönel), süret serkeştir.Serkeş<br />
süreti, eritip mahveyle ki onun altında define gibi olan vahdeti göresin. Eğer sen<br />
eritmezsen onun (Allah’nın) inayetleri, esasen onu eritir.<br />
Ey gönlüm kulu olan Allah!O hem gönüllere kendini gösterir, hem dervişin hırkasını<br />
diker. Hepimiz yayılmıştık ve bir. Orada başsız ve ayaksızdık; Güneş gibi bir<br />
cevherdik, düğümsüz ve saftık... su gibi.O güzel ve latif nur sürete gelince kale<br />
burçlarının gölgesi gibi sayı meydana çıktı. Mancınıkla burçları yıkın ki bu bölüğün<br />
arasından ayrılık kalksın.<br />
Mutlaka ben bunu açar, anlatırdım, fakat bir fikir bile sürçmesin, (bundan) korkarım.<br />
Nükteler keskin bir çelik kılıç gibidir. Eğer kalkanın yoksa gerisin geriye kaç!<br />
Kalkansız bu elmasın karşısına gelme. Çünkü kılıca kesmekten utanç gelmez.Ben bu<br />
sebepten kılıcı kına koydum; Ters okuyan birisi, aykırı mana vermesin.<br />
Hikayeyi tamamlamaya, doğrular topluluğunun vefakarlığından bahse geldik: O reisin<br />
ölümünden sonra kalktılar, yerine bir vekil istediler.<br />
O emirlerin birisi öne düşüp o vefalı kavmin yanına gitti. Dedi ki: “İşte o zatın vekili;<br />
zamanede İsa halifesi benim. İşte tomar, ondan sonra vekilliğin bana ait olduğuna<br />
dair burhanımdır.”<br />
Öbür emirde pusudan çıkageldi. Hilafet hususunda onun davası da bunun davası<br />
gibiydi. O da koltuğundan bir tomar çıkardı, gösterdi. Her ikisinin de Yahudi kızgınlığı<br />
başladı.<br />
Diğer emirler de bir bir katar olup (birbirlerinin ardınca davaya kalkışıp keskin kılıçlar<br />
çektiler.) Her birinin elinde bir kılıç ve bir tomar vardı; sarhoş filler gibi birbirlerine<br />
düştüler.<br />
Yüz binlerce Hıristiyan öldü, bu suretle kesik başlardan tepe oldu. Sağdan soldan sel<br />
gibi kanlar aktı. Havaya dağlarcasına tozlar kalktı. O vezirin ektiği fitne tohumları,<br />
onların başlarına afet kesilmişti.<br />
Cevizler kırıldı; içi sağlam olan, kırıldıktan sonra temiz ve latif ruha malik oldu. Ancak<br />
ten nakşına ait olan öldürmek, nar ve elmayı kırmak, kesmek gibidir. Tatlı olan<br />
nardenk şerbeti olur, çürümüş olanın ise bir sesten başka bir şeyi kalmaz. Esasen<br />
manası olan meydana çıkar; çürümüş olan rüsvay olur, gider.<br />
Ey sürete tapan! Türü, manayı elde etmeye çalış! Çünkü mana süret tenine kanattır.<br />
Mana ehliyle düş, kalk ki hem ata ve ihsan elde edesin, hem de feta olasın. Bu cisimde<br />
manasız can; hilafsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir. Kılıfta bulundukça kıymetlidir.<br />
Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur. Tahta kılıcı muharebeye götürme, ah-ü figane<br />
düşmemek için önce bir kere kontrol et; Eğer tahta ise, yürü... başkasını ara; eğer<br />
elmassa sevinerek ileri gel!<br />
Elmas kılıç, velilerin silah deposundandır. Onları görmek size kimyadır. Bütün bilenler,<br />
ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: bilen alemlere rahmettir. Nar alıyorsan gülen<br />
(çatlak) narı al ki onun gülmesi, sana tanesi olduğunu haber versin. O ne mübarek<br />
gülmedir ki can kutusundaki inci gibi, ağızdan gönlü gösterir.<br />
Mübarek olmayan gülme, lanetin gülmesidir: Ağzını açınca kalbinin karanlığını<br />
gösterir. Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.Katı taş ve<br />
mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini<br />
ta... canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül<br />
verme.<br />
Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma güneşler var. Gönül seni gönül<br />
ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. Agah ol, bir gönüldeşten gönül<br />
gıdasını al... onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!!!<br />
İncil´de Mustafa’nın, o Peygamberler başının, o sefa denizinin adı vardı. Sıfatları,<br />
şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yiyişi anılmıştı. Hıristiyan taifesi, o da, o hitaba geldikleri<br />
zaman sevap için. Yüce adı öperler; latif vasfa yüz sürerlerdi.<br />
Bu söylediğimiz fitne esnasında o taife, fitneden, kargaşalıktan emindiler. Onlar, o<br />
emirlerin ve vezirin şerlerinden emin olup Ahmed adının sığınağında korunmuşlardı.<br />
Onların neslide çoğaldı. Ahmed’in nuru, bunlara yardım etti, yar oldu.<br />
Hıristiyanlardan AHMED adını hor tutan diğer fırka, fitnelerden ve o tedbiri de şom,<br />
fitnesi de şom vezir yüzünden hor ve kıymetsiz bir hale geldi. Manaları ters, sözleri<br />
aykırı tomarlara uymalarından dolayı dinleri de müşevveş bir hale geldi, hükümleri<br />
de!<br />
Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru nasıl korur Ahmed adı sağlam bir kapı<br />
olunca o emin ruhun zatı ne olur<br />
Vezirin belası yüzünden yoldan çıkmış olan o nasihat kabul etmez padişahtan sonra.<br />
AHMED´E DOĞRU 2<br />
İsa dinini mahvetmek için aynı Yahudinin neslinden diğer bir padişah meydana çıktı.<br />
Bu diğer padişahın meydana çıkışını haber almak istersen “Vessamai zatülburüc”<br />
süresini oku.<br />
Birinci padişahtan doğan kötüye adeta bu padişahta ayak uydurdu.<br />
Bil ki o çeşit sitem ve zulümlerden bu, ne yaparsa Allah, günahını artıksız, eksiksiz ilk<br />
zalimden sorar.<br />
Kim fena bir adet koyarsa ona her an lanet gider durur. İyiler gittiler, güzel usul ve<br />
adetleri kaldı; kötü adamlardan da zulümler ve lanetler. Kıyamete kadar o kötülerin<br />
cinsinden kim vucuda gelse yüzü o kötülüğedir.<br />
Bu tatlı suyla tuzlu su; damar damardır. Halk arasında sür üfürülünceye dek birbirine<br />
karışmadan böylece gider durur. İyilere tatlı su miras kaldı. O ne mirastır “Evrensel<br />
kitap” mirası.<br />
Dikkat edersen taliplerin dileği Peygamberlik cevherinin şuleleridir, o şuleleri<br />
dilerler.Şuleler mücevherlere tabi olarak parıldar ve dönerler. Şule, nereden çıkıyorsa,<br />
madeni nerede ise oraya gider.<br />
Güneş, bir burçtan bir burca gidip durduğundan pencereye vuran ziyası da evin<br />
etrafında döner dolaşır. Kimin bir yıldızla alaka ve merbutiyeti varsa o, kendi yıldızı ile<br />
döner, dolaşır, o yıldızın tesiri altındadır.<br />
Talihli Zühre ise şevki, çalıp çağırmayı, aşkı diler, onlara adamakıllı meyli vardır.<br />
Kan dökücü huylu Mirrih’e mensup ise cenk, bühtan ve düşmanlık arar.<br />
Yıldızların ardında yıldızlar vardır ki onlarda ihtirak ve nahis olmaz. Onlar bu yedi kat<br />
gökten başka diğer göklerde seyir ve hareket ederler. Birbirlerine bitişik ve<br />
birbirlerinden ayrı olmayan bu yıldızlar, Allah nurlarının ışığında dururlar. Her kimin<br />
talihi o yıldızlardan olursa o kimsenin zatı, kafirleri taşlayıp yakar.<br />
Onun hışmı, bazen galip gelen, bazen mağlup olan ve tesiri böylece değişerek<br />
yürüyen Mirrih’in hışmına benzemez.<br />
Galip nur, noksandan ve karanlıktan emindir. Allah nurunun iki parmağı arasındadır.O<br />
nuru, canlara Hak saçtı. Devletliler, onunla eteklerini doldurmuşlardır.O nur saçışını<br />
bulan yüzünü Allah’nın gayrısıdan çevirmiştir.Kimin aşk eteği yoksa o nur saçışından<br />
nasipsiz kalmıştır. Cüzülerin yüzü, külle doğrudur. Bülbüllerin aşkı güledir.<br />
Öksüzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı... her neyse içinde ara. İyi<br />
renkler temizlik küpünden hasıl olur.<br />
Çirkinlerin rengi ise, kirli kara sudan meydana gelir.O latif rengin adı “Sıbgatullah-<br />
Allah boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise... Allah lanetidir. Denizden olan, yine<br />
denize gider; nereden gelmişse, yine oraya varır.<br />
Dağ başından, hızlı hızlı akan seller; bizim tenimizden de aşkla karışık olarak akıp<br />
giden can, aslına gidip kavuşur.<br />
O köpek Yahudi, bak, ne tedbirde bulundu Ateşin yanına bir put dikti. “Kim bu puta<br />
taparsa kurtulur. Secde etmeyen, ateşin tam ortasına oturur” dedi.O, nefis putunun<br />
cezasını vermeyince nefis putundan, başka bir put doğdu.Putların hası nefsinizin<br />
putudur. Çünkü o put yılan, bu put ejderhadır.<br />
Nefis; demir ve taştan yapılan çakmaktır, put kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner.Fakat<br />
taş ve demir,(çakmak), su ile söner mi Ademoğlunda, bu ikisi oldukça ne vakit ve<br />
nasıl emin olur Taş ve demir, ateşi içlerinde tutarlar, su onların ateşine işlemez, tesir<br />
edemez.Irmak suyundan harici ateş söner. Fakat taş ve demirin içine su nasıl girer<br />
Küpün ve testinin suyu fanidir. Lakin pınarın suyu daima taze ve bakidir.<br />
Ateş ve dumanın asli demir ve taştır. Hıristiyan ve Yahudi küfrü, ikisinin fer’idir.<br />
Put bir testide gizli kara sudur. Nefsi, muhakkak olarak o kara suyun pınarı bil.O<br />
yontulmuş put, kara sel gibidir. Put yapan nefis, anayolda bir pınardır.Bir taş parçası<br />
yüz testiyi kırar ama pınar suyu durmadan kaynar.<br />
Put kırmak kolay, gayet kolaydır. Fakat nefsi kolay görmek cahilliktir.<br />
Ey oğul, nefsin misal ve süretini istersen yedi kapılı cehennemin kıssasını oku.Nefsin<br />
her anda bir hilesi var, her hilesinde yüzlerce Firavun, Firavun’a uyanlarla boğulmuş.<br />
Musa’nın Allah’sına ve Musa’ya kaç; Firavunluk ederek iman suyunu dökme!Ahad ve<br />
Ahmed’e yapış, ey kardeş, ten Ebucehl’inden kurtul.<br />
O Yahudi, bir kadını çocuğu ile putun önüne getirdi, ateş yalımlanmıştı. Çocuğu<br />
anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı. Kadın put önünde<br />
secde etmek isteyince çocuk ateş içinde “ben ölmedim” diye haykırdı.<br />
“Ana gel. Gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum. Bu ateş; perde<br />
olarak zahirde bir gözbağıdır. Fakat hakikatte mana yakasından baş çıkartmış, zuhur<br />
etmiş bir rahmettir. Ana gel, Allah’nın buhranını gör ki bu süretle Hak hastalarının<br />
zevk ve işaretini göresin.<br />
Ana hakikatte ateş olan, fakat zahiren suya benzeyen bir alemden çık, bu ateşe gir de<br />
ateşe benzeyen suyu gör. Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in<br />
sırlarını gör. Senden doğarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan çok pek<br />
korkuyordum. Halbuki senden doğunca havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip dar bir<br />
zindandan kurtuldum. Şimdi şu ateş içindeki sükün ve rahatı bulunca dünyayı ana<br />
rahmi gibi görmeye başladım.<br />
Bu ateş içinde bir alem gördüm ki her zerresinde bir İsa nefesi var. Şekli yok kendisi<br />
var bir cihan... O zahiren var olan dünya ise sebatsız şekilden ibaret.<br />
Ana, analık hakkı için gel, gir... bu ateşin ateşlik hassası yok. Ana, gel, gir... tam talih<br />
ve devlet zamanı. Ana, gel, gir... devleti elinden kaçırma.<br />
O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Allah’nın lütuf ve kudretini gör. Ben sana<br />
acıdığımdan ayağını çekiyorum, yoksa neşemden zaten seni kayıracak halde değilim.<br />
İçeri gel, başkalarını da çağır ki padişah ateş içinde sofra kurmuştur.<br />
Ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin; din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir.<br />
Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin, atılın!” diye<br />
bağırdı.<br />
O, cemaat ortasında böylece bağırmakta; halk, sesinden heybet içinde kalmaktaydı.<br />
Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini, ihtiyarsız, ateşe atmaya başladılar. Hem de<br />
memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin. Yalnız dost aşkı ile. Çünkü<br />
sevgili, her acıya lezzet verir.<br />
Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “ateşe atılmayınız” diye menetmeye başladı.<br />
O Yahudi’nin yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü<br />
sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmede<br />
daha fazla sadık oldular.<br />
Şükür olsun ki , Şeytan’ın hilesi ayağına dolaştı. Şükür olsun ki, Şeytan da kendisini<br />
yüzü kara gördü! Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet tamamı ile o adamlıktan<br />
dışarı padişahın yüzüne bulaştı.<br />
O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam<br />
kaldı.<br />
Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alaylı andı, ağzi çarpıldı öyle kaldı. Pişman olup “Ey<br />
Muhammed, affet! Ey peygamber, sen, Min ledün ilminden lütuflara mazharsın.Ben<br />
bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeye layık ben oldum”dedi.<br />
Allah, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri ta’netmeye<br />
meylettirir. Allah bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı<br />
hakkında ses çıkaramaz olur.<br />
Allah, yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve munacatta bulunmak meylini verir.<br />
Onun için ağlıyan göz ne mübarektir. Onun aşkı ile yanıp kavrulan yürek ne<br />
mukaddestir.<br />
Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam, mübarek bir kuldur. Akar su<br />
nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen<br />
dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı<br />
dökenlere acı... Merhamete nail olmak istersen zayoflara merhamet et!<br />
Padişah ateşe yüz çevirip dedi ki: “Ey sert huylu! Tabiatındaki o cihanı yakıcılık<br />
nerede Niye yakmıyorsun Ne oldu senin hassan Yoksa bizim talihimizden niyet mi<br />
değişti Sen ateşe tapana bile lütfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu<br />
Ateş! Sen hiç sabırlı değildin. Niye yakmıyorsun, sebep ne, kaadir mi değilsin Bu göz<br />
bağı mı, yoksa akıl bağı mı Böyle yücelmiş alev nasıl yakmaz Seni birisi büyüledi mi,<br />
yoksa simya mı Yahut tabiatının değişmesi bizim talihimizden mi<br />
Ateş dedi ki: “Ey şaman! Ben yine o ateşim. Hele bir içeri gel de benim hararetimi<br />
gör! Benim tabiatım da değişmedi, unsurum da. Ben Allah kılıcıyım, izinle keserim.<br />
Türkmen’in köpekleri, çadır kapısında misafire yaltaklanmış, ama çadır yanına<br />
yabancı biri uğrayacak olursa köpeklerden aslancasına hamleler görür.<br />
Kullukta, ben köpekten aşağı değilim; Allah’da hayat ve kudrette bir Türk’ten aşağı<br />
kalmaz.<br />
Tabiat ateşi eğer seni gamlandırırsa o yakış, din sultanının emriyledir. Tabiat ateşi<br />
eğer sana sevinç verir ise ona o sevinci din sultanı verir.<br />
Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Halik emri ile tesir eder. Allah isterse bizzat<br />
gam, neşe... bizzat ayak bağı, azatlık ve hürriyet olur.<br />
Rüzgar, toprak, su,ateş; kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak<br />
onun emrini tutarlar.<br />
Ateş Allah huzurunda daima emre hazırdır, aşık gibi gece gündüz daima kıvranıp<br />
durmaktadır. Taşı demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmağı<br />
çakmanla değil), Allah fermanı ile dışarı ayak basar.<br />
Zulüm demiri ile taşını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi meydana<br />
çocuk getirirler. Taş ve demir sebepten ibarettirler ama ey iyi adam, sen daha ileriye<br />
bak. Çünkü bu sebep, hakiki sebep olmaksızın nasıl meydana gelir Enbiyaya sebep<br />
olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir.<br />
Bu müessir bir hale getiren o sebeptir. Bazen de olur ki semeresiz ve atıl kılar,<br />
hükümsüz bırakır. Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebeplerin mahremi de Enbiyadır.<br />
Bu sebep kelimesinin Türkçe’si nedir Denirse iptir diye cevap ver. Bu ip bu kuyu da<br />
işe yarar. Çıkrığın dönmesi ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. Fakat çıkrığı<br />
döndüreni görmemek hatadır. Dünyada bu sebep iplerini, sakın ha, sakın ha... bu başı<br />
dönmüş felekten bilme. Ki felek gibi bomboş ve sersem bir halde kalmayasın;<br />
akılsızlıktan çırağ gibi yanmayasın!<br />
Rüzgar Hak’ın emriyle ateş olur; her ikisi de Allah şarabı ile sarhoş olmuşlardır.<br />
Ey oğul! Eğer gözünü açarsan hilim suyunun da, hışım ateşinin de Hak’tan olduğunu<br />
görürsün. Rüzgarın canı Hak’ka vakıf olsaydı, Ad Kavmini (müminlerden) nasıl ayırt<br />
ederdi<br />
Hüd, müminlerin bulundukları yerin çevresine bir çizgi çizdi. Rüzgar, oraya gelince<br />
hafif ve latif bir halde esiyordu.<br />
Çizgiden dışarıda olanların hepsini,havada parça parça ediyordu. Şeyban-ı Rai de<br />
sürünün etrafına böyle apaçık bir çizgi çekerdi. Cuma günü, namaz vakti Cuma<br />
namazına gidince kurtlar sürüye saldırmasın,yağmalamasınlar diye böyle yapardı.<br />
Hiçbir kurt, çizgiden içeri girmezdi. Hiçbir koyun da çizgi dışına çıkmazdı.<br />
Allah elinin dairesi, kurdun hırs yeline de set ve mania olmuştu,koyunun hırs yeline<br />
de. Böylece ecel rüzgarı da ariflere gül bahçelerinden esip gelen rüzgar gibi latif ve<br />
hoştur.<br />
Ateş, İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Allah seçilmişiydi onu nasıl ısırabilir<br />
Din erbabı da şehvet ateşinden yanmaz; halbuki başkalarını ta yerin dibine<br />
geçirmiştir. Deniz dalgası Allah fermanı ile koşunca Musa kavmini Kıptilerden ayırt<br />
etti. Allah fermanı erişince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla ta dibine çekti.<br />
Su ile toprak, İsa’nın nefeslerinden gıdalanınca kol kanat açtı, kuş olup uçtu. Allah’yı<br />
tesbih etmen, su ve topraktan meydana gelmiş olan cesedinden çıkan bir buhardan,<br />
bir nefesten ibarettir. Fakat gönül doğruluğu yüzünden cennet kuşu olmuş, oraya<br />
uçup gitmiştir.<br />
Dağ bir aziz sufi olursa şaşılacak ne var Musa’nın cismi de bir kesik parçasından<br />
ibaretti.O Yahudi padişahı acip mucizeleri gördü. Fakat ancak taan ve inkarda<br />
bulundu.<br />
Nasihatçiler: “İşi haddinden ikeri götürme, inat hayvanını bu kadar ileri sürme”<br />
dediler. Nasihatçilerin ellerini bağlayıp hapsetti. Zulmünü birbirine uladı (biteviye ve<br />
daha fazla zulmeder oldu).<br />
Madem iş bu dereceye vardı. Ey köpek, sabret; kahrımız erişti!” diye bir ses<br />
geldi.Ondan sonra ateş kırk arşın alevlendi; bir halka teşkil etti ve o Yahudileri yaktı.<br />
Onların asılları önceden de ateşti; sonunda da asıllarına gittiler. Zaten o zümre<br />
ateşten doğmuştu. Cüziler kül tarafına yol alır, o tarafa giderler. Onlar ancak mümini<br />
yakan bir ateştiler. Kendilerini kendi ateşleri çer çöp gibi yaktı. Anası (mayası) Haviye<br />
olan kimsenin mekanı, ancak Haviyedir. Çocuk anası, onu arar; asıllar, mutlaka<br />
feri’leri izler.<br />
Su havuz içinde zindanda mahpus gibidir ama hava onu çeker. Zira su, erkana<br />
mensuptur (dört erkan denen havuz, ateş, su ve topraktandır. Havanın fer’idir.Onu<br />
havuzundan kurtarır azar azar ta madenine kadar götürür. Azar azar olduğundan<br />
nihayet sen, nasıl alınıp götürüldüğünü görmezsin.<br />
Bu nefes de bizim canlarımızı azar azar dünya hapishanesinden öyle çalar. Sözlerin<br />
temizleri, bizden çıkarak ona yükselir, ondan başkasının bilmediği yere kadar varır.<br />
Nefeslerimiz, temizlik sebebi ile hediye olarak beka yurduna yücelir.<br />
Sonra ululuk sahibi Allah’dan, rahmet olarak sözlerimizin mükafatı, iki misli bize gelir.<br />
Sonradan kul na,l olduğu şeylere bir daha nail olsun diye bizi, yine o güzel sözlere<br />
sevk eder, yine bize o çeşit sözler söyletir.<br />
İşte böylece en güzel sözleri söyledikçe hep böyle o sözlerin çıkmakta, Allah rahmeti<br />
inmektedir ve bu iki hal sende daimidir.<br />
Farisi söyleyelim: Bu şevk ve cezbe, o zevkin geldiği taraftan gelir. Her kavmi gözü,<br />
bir günceğiz zevk sürdüğü cihette kalmıştır.<br />
Yakınen her cinsin zevki kendi cinsiyledir. Bak; cüz’ün zevki kendi küllünden olur.<br />
Yahut o şey, bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir.<br />
Su ve ekmek gibi bizim cinsimiz değilken bizim cinsimizden oluverdi ve vucudumuzu<br />
besledi, kuvvetimizi arttırdı. Su ve ekmeğin süreta bizimle cinsiyeti yoktur ama<br />
sonucu bakımından onu cinsimiz bil.<br />
Eğer, bizimle cins olanlardan başka bir şeyden zevk alıyorsak o da ancak bizimle<br />
cinsiyeti olana benzer bir şeydir.<br />
Cinse benzeyenden alınan zevk, daimi değildir. O zevk ariyettir. Ariyet nesne ise<br />
akıbet baki kalmaz.Kuşa ıslıktan zevk gelirse de cinsini bulamayınca ok gibi uçar<br />
gider. Susuz kimseye seraptan zevk gelir, fakat ona erişince kaçar ve yine su arar.<br />
Müflisler kalp altından hoşlanırlarsa da, o altın darphanede rüsvay olur.<br />
Dikkat et; altın suyu ile boyaman seni yoldan alıkoymasın! Dikkat et; batıl hayal seni<br />
kuyuya düşürmesin.<br />
Bu hikayeyi tekrar tekrar oku ve kıssadan hisse almaya bak.<br />
TEVEKKÜL MÜ - ÇALIŞMAK MI<br />
Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü aslan,<br />
daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu.<br />
Hileye baş vurdular; aslanın huzuruna geldiler: “Biz sana gündelikle yiyecek verip<br />
doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peşine düşme ki bu otlak bize<br />
zehrolmasın.”dediler.<br />
Aslan dedi ki: “Hileye uğramasam, vefa görecek olsam dediğiniz doğru. Ben şundan<br />
bundan çok hileler görmüşümdür.<br />
İnsanların yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helak olmuşum; o yılanlar, o<br />
akrepler tarafından çok ısırılmışım.<br />
İçinde pusu kurmuş olan nefis ise, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan<br />
beterdir.<br />
Benim kulağım “mümin, bir zehirli hayvan deliğinden iki kere dağlanmaz” sözünü<br />
işitti; Peygamberin sözünü canla gönülle kabul etti.”<br />
Hepsi dediler ki: “Ey halden haberdar hakim! Çekinmeyi bırak; çekinme, insanı<br />
kaderin hükümlerinden kurtaramaz. Kaderden çekinmekte perişanlık ve kötülük<br />
vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkül, hepsinden iyidir.<br />
Ey kötü hiddetli adam! Kaza ile pençeleşme ki kaza da seninle kavgaya tutuşmasın.<br />
Tanyerini ağartan Allah’dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü<br />
gibi olması lazımdır.”<br />
Aslan: “Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teşebbüs de, Peygamber’in sünnetidir.<br />
Peygamber, yüksek sesle “Tevekkülle beraber yine devenin ayağını bağla” dedi.<br />
“Çalışan kimse Allah sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı esbaba teşebbüs<br />
hususunda tembel olma” dedi.<br />
Hayvanlar ona: “Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yüzünden, harislerin<br />
boğazları miktarınca bir riya lokmasıdır.<br />
Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen Hak’ka teslim olmadan daha<br />
sevgili ne var<br />
Çokları beladan belaya; yılandan ejderhaya sıçrarlar. İnsan hile etti ama hilesi<br />
kendisine tuzak oldu... can sandığı, içici bir düşman kesildi! Kapıyı kapadı, halbuki<br />
düşman evinin içindeydi. Firavun’un hile ve tedbiri de işte buna benzer<br />
masallardandı.O kin güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığı ise evinin içinde idi.<br />
Madem ki bizim gözümüzde bir çok illet var; yürü kendi görüşünü dostun görüşünde<br />
yok et! Bizim görüşümüze bedel onun görüşü, ne güzel bir karşılıktır. Bütün<br />
maksatları onun görüşünde bulursun.<br />
Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omuzuna biner. Halkın canları; el<br />
ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düşmezden evvel vefadan sefaya uçuyordu.<br />
Vakta ki”İniniz” emriyle hapis olundular, hiddet, hırs, kanaat ve zaruret kayıtlarına<br />
düştüler.<br />
Biz Hak’kın hayali ve süt isteyen yavrularıyız. (Peygamber) “Halk Allah hayalidir”<br />
dedi.<br />
Gökten yağmur veren, rahmetiyle can vermeye de kadirdir” dediler.<br />
Aslan dedi ki: “Evet ama Kulların Allah’sı bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu.<br />
Dama doğru basamak basamak çıkmalı burada cebri olmak ham tamahtır.<br />
Ayağın var, nasıl olur da kendini topal edersin; elin var niye pençeni saklarsın<br />
Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dileği malum olur. Bel gibi olan el de,<br />
Allah işaretlerindendir. Sonu düşünmek hassası da onun ibarelerindendir. Allah’nın<br />
işaretlerini canına nakş ederek ve o işarete vefakarlık ederek can verirsen.<br />
Sana nice sır işaretleri bahşeyler; senden yükü kaldırır, seni iş güç sahibi eder.Şimdi<br />
yük altındasın; Allah seni yükler, bidirir... Şimdi onun emrini kabul etmektesin; sonra<br />
seni makbul eder.<br />
Şimdi onun emrini kabul etmişsin, sonra o emirleri söylersin. Şimdi vuslat arıyorsun,<br />
ondan sonra da vasıl olursun. Allah’ını nimetlerine şükretmeye çalışmak kudrettir.<br />
Senin cebriliğin ise o nimeti inkardır.<br />
Onun verdiği kudrete şükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır.<br />
Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya<br />
dalma! Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün.<br />
Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuş<br />
nasıl olur da kurtulur Eğer onun işaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi<br />
sanıyorsun! Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan başsa buyruk kesilir!<br />
Zira şükür etmemek uğursuz ve ayıp bir şeydir; o hal, şükretmeyeni, ta ateşin dibine<br />
kadar çeker götürür.Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da<br />
sonra Allah’ya dayan!”<br />
Hepsi ona bağırarak dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harisler...”<br />
Kadın, erkek nice yüz binlerce kişi, neden oldu da zamanın menfaatlerinden mahrum<br />
kaldılar<br />
Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce kavim, ejderha gibi ağız açmışlar;O bilgili,<br />
idrakli kavimle hileler düzmüşler, tedbirlerde bulunmuşlardır. Öyle tedbirler ki o<br />
tedbirlerle dağ bile ta dibinden kopar, yerinden ayrılırdı.<br />
Allah, onların hile ve tedbirini “o tedbirler yüzünden dağların tepeleri bile oynar,<br />
yıkılır, dümdüz olurdu” diye övdü.<br />
(Bunca tedbirlerine rağmen) o avlanmalarından, o çalışmalarından ezelde verilen<br />
kısmetten başka bir şey yüz göstermedi... Hepsi tedbirlerden de aciz kaldılar,<br />
çalışmadan da; ortada Allah’nın işi ve hükümleri kaldı.<br />
Adı sanı belli kişi! Kazanmayı bir addan başka bir şey bilme; ey kurnaz ve hilekar<br />
adam! Çalışmayı bir vehimden başka bir şey sanma.”<br />
Saf bir adam, bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman’ın adalet sarayına erişti.Yüzü<br />
gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona “Efendi ne oldu ” dedi.O<br />
“Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki...” dedi.Süleyman “Peki şimdi ne<br />
diliyorsan dile bakalım” dedi. O dedi ki: “Ey canları koruyan rüzgara emret; Beni ta<br />
Hindistan’a götürsün; belki kullunuz oraya gidince canını kurtarır.”<br />
İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma<br />
olurlar.Fakirlikten korkmak tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı,<br />
çalışmayı da sen Hindistan farz et!<br />
Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü.<br />
Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail’e dedi ki:<br />
“O müslümana ne sebeple hışımla baktın Ey Allah elçisi, bana anlat. Acaba bu işi o<br />
adamın hanümanından avare etmek için mi yaptın<br />
Azrail, cevaben dedi ki: “Ey cihanın zevalsiz padişahı! O ters anladı; ona hayal<br />
göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım Onu yol uğrağında görünce<br />
şaşırdım.Çünkü Hak bana “Haydi bugün var onun canını Hindistan’da al” buyurdu.<br />
Taacüple “yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim.<br />
İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç ta gör! Kimden kaçıyoruz,<br />
kendimizden mi Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı Ne boş<br />
zahmet.<br />
Aslan dedi ki: “Doğru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da gör. Cefadan,<br />
kahırdan ne gördülerse mükafata nail oldular; Allah onların mücadelesini zayi etmedi.<br />
Onların baş vurdukları çareler her hususta latif oldu. Çünkü zariften ne gelirse<br />
zariftir.Tuzakları felek kuşunu tuttu; noksanları tamamen sayıldı.<br />
Ey ulu kişi! Nebilerin ve velilerin yolunda çalış. Kaza ve kaderle pençeleşmek<br />
mücadele sayılmaz. Çünkü bizi pençeleştiren, savaştıran da kaza ve kaderdir.<br />
Bir kimsenin iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmişse kafirim!<br />
Başın yarılmamış, şu başını bağlama. Birkaç gün çalış da ondan sonra gül!<br />
Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi<br />
bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baş vurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı<br />
terk etmek için çarelere baş vurmak ise caizdir, emredilmiştir.Hile ve çare diye bir<br />
zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa yaptığı iş,<br />
soğuk ve ters bir iştir.Bu dünya zindanıdır, biz de zindandaki mahkumlarız. Zindanı<br />
del kendini kurtar!<br />
Dünya nedir Allah’dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve<br />
kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala, Peygamber “ne<br />
güzel mal” demiştir.<br />
Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin<br />
yürümesine yardımcıdır.<br />
Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını<br />
takındı. Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su<br />
üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o<br />
denizin üstünde durur.<br />
Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir şey değildir.Şu halde<br />
kalbini Min Ledün ululuğunun havası ile doldur, ağzını da bağla mühürle!<br />
Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalışmayı inkar da ısrar<br />
eder durur.”<br />
Aslan bu yolda bir çok delililer getirdi. O cebriler aslanın cevabına kandılar. Tilki,<br />
geyik, tavşan ve çakal cebre inanışı ve dedikoduyu bıraktılar. Bu biatte ziyana<br />
düşmemek için kükremiş aslanla ahitlerde bulundular...<br />
Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın başka bir teşebbüse ihtiyacı<br />
kalmayacaktı.Kura kime isabet ederse günü gününe aslanın yanına sırtlan gibi koşar,<br />
teslim olurdu.<br />
Bu kadeh dönerek tavşana gelince; tavşan haykırdı: “ Niceye dek bu zulüm ”<br />
Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamanlardır ahdimize biz vefa ederek can feda ettik. Ey<br />
inatçı, bizim kötü bir adla anılmamıza sebep olma, aslan da incinmesin. Yürü, yürü :<br />
çabuk, çabuk!”<br />
Tavşan, “Dostlar, bana mühlet verin de hilemle sizde beladan kurtulun. Benim<br />
hilemle canımız kurtulsun, bu hile çocuklarımıza miras kalsın.<br />
Her peygamber, dünyada ümmetini böyle bir kurtuluş yerine davet etti.<br />
Peygamberler, halk nazarında gözbebeği gibi küçük görünürlerdi ama felekten<br />
kurtuluş yolunu görmüşlerdi. Halk, peygamberleri; gözbebeği gibi küçük gördü,<br />
gözbebeğinin manen büyüklüğünü kimse anlayamadı.”<br />
Hayvanlar ona: “Ey eşek, kulak ver! Kendini tavşan kadrince tut, haddini aşma! Bu ne<br />
laftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırına bile getirmezler. Ya gururlandın,<br />
yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu laf, senin gibisine nereden yaraşacak<br />
Dediler.<br />
Tavşan, “Dostlar, Hak bana ilham etti. Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rey ve<br />
tedbire nail oldu. Hak’kın arıya öğrettiğini, aslan ve ejderha bilemez. Arı, terütaze<br />
balla dolu petekler yapar. Allah ona o ilimden kapı açtı.<br />
Hak’kın ipekböceğine öğrettiğini hiçbir fil bilir mi<br />
Toprağa mensup insan Hak’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar<br />
bütün alemi aydınlattı; Allah’ya şüphe eden kişinin körlüğüne rağmen meleklerin<br />
adını, sanını unutturdu; altı yüz bin yıllık o zahidin, o buzağının ağzını bağladı.<br />
Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve sağlam köşkün etrafında dönüp<br />
dolaşmasına mani oldu.<br />
Duygu ehlinin, yalnız zahire itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt emmeleri<br />
için ağız bağıdır.<br />
Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemiştir.<br />
Ey surete tapan! Niceye dek süret kaygısı Senin manasız canın süretten kurtulmadı<br />
gitti. Eğer insan, süretle insan olsaydı Ahmet’le Ebucehil müsavi olurdu.<br />
Duvar üstüne yapılan insan resmide insana benzer. Bak, süret bakımından nesi<br />
eksik<br />
O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü o nadir bulunan cevheri ara;<br />
Eshab-ı Kehf’in köpeğine el verilince, dünyadaki bütün aslanların başları alçaldı.<br />
Canı, nur denizinde gark olduktan sonra ona, kötü ve çirkin süretin ne ziyanı var<br />
Kalemler süreti övmezler. Kitaplara da adamın süretine ait vasıflar değil, “ alim,<br />
adalet sahibi “ gibi zatına ait vasıflar yazılır:<br />
Bilgi ve adalet sahibi... Hep manadır, onları önde, artta... bir yerde bulamazsın; zata<br />
ait sıfatlar Lamekan elinden cana şule vermektedir; can güneşi, göklere sığamaz”<br />
dedi.<br />
Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver tavşan hikayesini anla! Eşek kulağını sat, başka bir<br />
kulak al ki bu sözü eşek kulağı anlayamaz!<br />
Yürü, tavşanın tilki gibi kurnazlığına bak, onun düşüncesini ve aslanı mağlup edişini<br />
gör! Bilgi Süleyman mülkünün hatemidir; bütün alem cesettir, ilim candır.<br />
Bu hüner yüzünden denizlerin, dağların, ovaların mahlukatı, insanoğluna karşı aciz<br />
kalmıştır. O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzden ovada, dağda<br />
bütün vahşi hayvanlar gizlenmişlerdir.<br />
O yüzden periler, şeytanlar, kenarı boylamışlar, her biri gizli bir yerde mekan<br />
tutmuşlardır.<br />
İnsanoğlunun gizli düşmanı çoktur. İhtiyata riayet eden kişi akıllıdır.<br />
Bizden gizli; güzel, çirkin, nice mahlukat vardır ki onlar daima gönül kapısını çalıp<br />
dururlar.<br />
Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir; gerçi diken<br />
suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın.<br />
Vahiy ve vesveselerin ızdırapları, binlerce kişiden gelir, bir kişiden değil. Şüphe<br />
ediyorsan sabret, duyguların değişince onları görürsün, müşkül hallolur;<br />
O vakit kimlerin sözlerini ret etmişsin, kimleri kendine ulu eylemişsin görürsün.<br />
Ondan sonra dediler ki: “Ey çevik tavşan! Aklındakini meydana çıkar! Ey bir aslanla<br />
pençeleşen, kavgaya girişen, düşündüğün şeyi söyle!<br />
Danışmak, insana anlayış ve akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder.<br />
Peygamber “Ey tedbir sahibi, danış ki kendisiyle danışılan kişi emindir” dedi.<br />
Tavşan, “Her sır söylenemez, gah çift dersin, tek olur; gah tek dersin, çift çıkar!<br />
Aynanın berraklığını, yüzüne karşı översen nefesinden ayna çabucak buğulanır,<br />
bulanır, bizi göstermez olur.<br />
Şu üç şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran, bir de mezhebin.<br />
Çünkü bu üçünün de düşmanı çoktur. Düşman bildi mi, sana pusu kurar. Bir iki<br />
kimseye söyledin mi, artık sırra veda et. İki kişiyi aşan bir başkasına da söylenen her<br />
sır, yayılır. İki üç kuşu birbirine bağlasan elem içinde yerde hapis kalırlar. Üstü örtülü<br />
güzel bir tarzda, kurtulmak için konuşur, danışırlar. Danışmaları, görenleri yanıltacak<br />
şekilde kinayelerledir.<br />
Peygamber, kapalı bir tarzda meşveret ederdi. Eshap cevap verir, düşman haberdar<br />
olmazdı. Düşman, baştan ayağı bilmesin, bir şeyi sezmesin diye reyini kapalı misalle<br />
söylerdi. Bu misalle muradını anlatmış olurdu. Ağyar sorusundan bir koku bile<br />
duymaz, hiçbir şey anlamazdı” dedi.<br />
Tavşan, aslana gitmede biraz gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına gitti.<br />
Aslan tavşan gecikti diye pençesi ile toprağı kazmakta, kükremekteydi:<br />
“Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar demiştim.<br />
Onların gürültüleri beni yaya bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar aldatacak, ne vakte<br />
kadar Tedbirsiz emir adamakıllı aciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü<br />
görür, ne ardını!” dedi.<br />
Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hoş ama içinde mana kıt. Sözler,<br />
yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler bizim ömrümüzün kumudur.İçinde su kaynayan<br />
kum pek az bulunur; yürü, onu ara! Ey oğul ! O kum, Allah eridir. O er kendinden<br />
ayrılmış Hak’a ulaşmıştır.Ondan dinin tatlı suyu kaynayıp durmaktadır. İstekliler o<br />
sudan hayat bulurlar, gelişirler, yetişirler.<br />
Allah erinden başkasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu<br />
içer, mahveder.<br />
Hakim olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın. Hikmet arayan hikmet<br />
kaynağı olur, tahsilden ve sebeplere teşebbüsten kurtulur.<br />
Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyz alır. Önce<br />
aklı hoca iken, sonra akıl ona şakirt olur.<br />
Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak, budan<br />
sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı benim haddim bu karardır” der.<br />
Tembellik yüzünden şükür ve sabırla kalan, ancak şunu bilir: Ayağını “cebir”<br />
tutmuştur. (Bana bunu Allah vermiş demektedir).Cebir iddia eden, hasta değilken<br />
kendisini hasta göstermiştir. Nihayette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır.<br />
Peygamber, “Şakacıktan hastalanış gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet<br />
mum gibi söner gider” dedi.<br />
Cebir ne demektir Kırık sarmak, yahut kopmuş damarı bağlamak. Madem ki bu yolda<br />
ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını niye sardın Çalışma yolunda ayağı<br />
kırılana derhal Burak geldi ona bindi.<br />
Din emirlerini yüklenmişti, şimdi kendi bindi... Ferman kabul ediciydi, makbul<br />
oldu.Şimdiye kadar Padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı, bundan sonra<br />
askere ferman verir! Şimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan sonra o zat<br />
yıldızı üzerine emredici olur.<br />
Eğer sen bundan şüphelenirsen o halde “Şakk-ı Kamer” den de şüphelisin.<br />
Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele ama yalnız dille olmasın.<br />
Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva iman kapısının<br />
kilididir. Bakir sözü tevil etmişsin; sen kendini tevil et, Kur’anı değil. İsteğine göre<br />
Kur’anı tevil ediyorsun. Yüce mana, senin tevilinden aşağılandı, aykırı bir şekle girdi!!!<br />
Senin ahvalin bir sineğe benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi kendine<br />
sarhoş olmuş, zerresini güneş görmüş.<br />
Doğan kuşlarının övüldüğünü işitmiş; “ Şüphe yok ki ben vaktin Anka´sıyım” demişti.<br />
O sinek eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş<br />
kaldırıp. “ Ben, deniz ve gemi hikayesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm. İşte<br />
şu deniz, şu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım” dedi.Deniz<br />
üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.O sidik<br />
sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerede Onun alemi<br />
kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre!<br />
Batıl tevilci, sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür.Eğer<br />
sinek kendi reyiyle sağlandığı tevilden geçse, baht o sineği hüma yapar. Bu ibret<br />
gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sürete layık olmayacak derecede yüksek bir zat<br />
olur.<br />
Aslanla pençeleşen o tavşan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine layık<br />
olur<br />
Aslan hiddetle: “ Düşman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı. Cebrilerin hileleri beni<br />
bağladı, tahta kılıçları vucudumu yordu. Bundan sonra ben artık o gürültüyü<br />
dinlemem. Onlar hep şeytanların, gulyabanilerin sesleri!<br />
Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir şey<br />
değildir! diyordu.<br />
Deriden maksat nedir Renk renk laflar... su üstündeki, durmalarına imkan olmayan<br />
menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz, ceset gibidir, mana, can.<br />
Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi iç’i de gayret dolayısı ile Gayb alemi.<br />
Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.<br />
Manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak dönersin<br />
(pişman olur).<br />
Rüzgar, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Allah’nın haberi kalır,<br />
ondan haber alırsın. Allah’nın haberleri çok hoştu; çünkü baştan sona kadar ebedidir.<br />
Peygamberlerin ululuğundan ve hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri,<br />
ululukları, adları, sanları değişir baki kalmaz.Çünkü padişahların kuvvetleri<br />
hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi Allah’dandır.Paralardan<br />
padişahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise kıyamete kadar hakkederler.<br />
Ahmed’in adı, bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde<br />
demektir.<br />
Tavşan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaştırdı. Bir<br />
hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola düştü.<br />
Akıl diyarında nice alimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir. Bizim şu şeklimiz<br />
bu tatlı denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. İçi dolu olmadıkça kap, suyun<br />
yüzündedir. Dolunca denize batar. Akıl gizlidir ortada bir alem görünüp durur. Bizim<br />
şeklimiz; o denizin dalgasından yahut ıslaklığından ibarettir.<br />
Süret o denize ulaşmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti, o vesile yüzünden<br />
daha uzağa atar.<br />
Gönül, kendisine sır vereni; ok, kendisini uzağa atanı görmedikçe. Atımı kaybettim<br />
sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı koşturur! O yiğit atını kaybolmuş<br />
sanır. At ise onu yel gibi koşturmuştur!<br />
O sersem bağırır, arar, tarar kapı kapı dolaşır, her tarafı arar sorar:<br />
“Atımı çalan nerede, kimdir ” Efendi, şu uyluğunun altındaki mahluk ne<br />
Evet, bu attır; fakat bu at nerede Ey at arayan yiğit binici, kendine gel!<br />
Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan, içi su ile dolu,<br />
dışı kupkuru küp gibidir. Kırmızı, yeşil ve sarı... bu üç renkten önce ziyayı görmezsen<br />
bunları nasıl görürsün<br />
Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nuru görmene<br />
perde olur. Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu<br />
görüp anladın. Harici nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal<br />
rengi de böyledir. Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri<br />
ise yüce nurların aksiyle görünür.<br />
Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana<br />
gelir. Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan<br />
Allah nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla sana sabit oldu<br />
ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin.<br />
Allah; bu zıddıyetle gönül hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice anlaşılsın diye<br />
hastalığı ve kederi yarattı. Şu halde gizli olan şeyler, zıddıyetle ortaya çıkar. Hak’kın<br />
zıddı olmadığından gizlidir.<br />
Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduğu için<br />
meydana çıkar. Sen nuru zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır gösterir. Varlık<br />
aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin.<br />
Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Musa ile Tur<br />
kısasında gör!<br />
Süretle manayı; aslanla orman, yahut ses ve sözle düşünce gibi bil. Bu söz, bu ses,<br />
düşünceden meydana geldi. Fakat düşünce denizi nerede Onu bilemezsin. Ama latif<br />
bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacağını anlarsın.<br />
Bilgiden düşünce dalgası zuhura gelince mana, söz ve sesten bir süret düzdü. Sözden<br />
bir şekil doğdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.Süret süretsizlikten çıktı,<br />
yine süretsizliğe döndü. Zira biz yine Allah’ya döneceğiz.<br />
Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa “dünya bir andan<br />
ibarettir” buyurdu.<br />
Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur Allah’ya gelir. Her nefeste dünya<br />
yinelenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar<br />
değiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir.<br />
Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi<br />
görünürse de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.<br />
Ateşli çöpü sallasan ateş gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluğu da Allah’nın tez<br />
tez halk etmesindendir. Allah’nın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi ömrü öyle<br />
uzun ve daimi gösterir.<br />
Bu sırrı bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir alim olsa bile kendiliğinden bilemez,<br />
ona de ki: işte Hüsamettin buracıktadır. O ,yüce bir kitaptır. (ondan öğren)<br />
Aslanın kızgınlığı arttı, titizlendi. Baktı ki tavşan uzaktan geliyor. Korkusuz ve çalımlı<br />
bir tavırla hiddetli, titiz, kızgın, suratı asık bir halde koşmakta, çünkü müteessir ve<br />
zebun bir halde gelişten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her türlü şüpheyi giderir.<br />
Aslanın hizasına yaklaşıp ilerleyince aslan bağırdı: “Bire adam evladı olmayan!<br />
Ben ki filleri parça parça etmişim; ben ki erkek aslanların kulağını burmuşum; bir<br />
tavşan parçası kim oluyor ki böyle benim emrimi ayak altına atsın! Tavşan uykusunu<br />
ve gafletini bırak; ey eşek, bu aslanın kükreyişini dinle!”<br />
Tavşan dedi ki: “Eğer efendimiz affederlerse aman dileyeceğim, mazeretim var.”<br />
Aslan “Ey ahmaklardan arda kalan, bu ne biçim özür Padişahlar huzuruna bu zaman<br />
mı gelinir Sen vakitsiz öten horozsun, başını kesmeli. Ahmağın mazereti dinlenmez.<br />
Ahmağın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehridir.<br />
Ey tavşan! Senin özründe bilgi yok. Ben tavşan değilim ki kulağıma sokasın” dedi.<br />
Tavşan “Padişahım, adam olmayanı da adam sırasına koy; zulüm görenin mazeretine<br />
kulak ver! Hele mevkiinin sadakası olarak yolunu şaşıranı kendi yolundan sürme!<br />
Bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır. Deniz bu<br />
kereminden dolayı eksilmez; ihsanı yüzünden aşağılanmaz” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Ben yerinde ve layık olana kerem ve ihsanda bulunurum; herkesin<br />
elbisesini boyuna göre biçerim.”<br />
Tavşan “Dinle, eğer lütfa layık değilsem kahır ejderhasının önüne baş koydum, ne<br />
yaparsan yap! Ben kuşluk vakti yola düştüm, arkadaşımla padişahıma geliyordum.<br />
Arkadaşlarım, senin için başka bir tavşanı da bana yoldaş etmişler.<br />
Bir erkek aslan, kulunuzun kanına kastetti. Yolda, bu iki yoldaşa da sataştı. Ben ona<br />
“Biz padişahlar padişahının kuluyuz, o kapının iki küçük kapı yoldaşıyız” dedim.<br />
Dedi ki: “Utan be! Padişahlar padişahı dediğin kim oluyor Benim huzurumda öyle her<br />
adam olmayanın adını anma! Eğer huzurumdan iki adım ileri atarsan seni de,<br />
padişahını da paramparça ederim.”<br />
“Beni bırak, bir kerecik daha padişahımın yüzünü görüp seni haber vereyim” dedim.<br />
Dedi ki: “Yoldaşını huzurumda rehin bırak; yoksa sen benim kanunumca kurbansın.”<br />
Ona çok yalvardık, hiç fayda etmedi. Yoldaşımı alıp beni yalnız bıraktı. Arkadaşım<br />
hem şişmanlık ve letafetçe, hem de güzelli ve irilik bakımından benim üç mislimdi.<br />
Bundan böyle o aslan tarafından bu yol kapanmıştır, böyle bir düşman<br />
yüzünden,Padişahım, yol bağlıdır.<br />
Bundan sonra tahsisattan ümidini kes. Ben doğru söylüyorum, doğru söz acıdır.<br />
Sana tahsisat lazımsa yolu temizle. Haydi gel, o pervasızı oradan kaldır!” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Bismillah, haydi gel bakalım, nerede o Doğru söylüyorsan düş<br />
önüme! Onun da cezasını vereyim, onun gibi yüz tanesinin de. Fakat bu sözün yalansa<br />
seni cezalandırırım.”<br />
Tavşan; onu, kurduğu dolaba düşürmek için kılavuz gibi öne düştü. Nişan koyduğu bir<br />
kuyuya doğru yola çıktılar. Aslana derin bir kuyuyu tuzak yapmıştı. Her ikisi de<br />
kuyunun bulunduğu yere yaklaştılar. İşte sana hilebaz, saman altından su yürüten bir<br />
tavşan!<br />
Su bir saman çöpünü ovaya götürür ama bir dağı nasıl sürükler acaba Onun hile<br />
tuzağı aslana kemenetti. Ne tuhaf tavşan ki bir aslanı avlıyor!<br />
Bir Musa, Firavun’u askeriyle, başındaki kalabalıkla Nil nehrinde öldürür; Bir<br />
sivrisinek yarım kanadıyla pervasızca başın beynini yarar.<br />
Düşman sözü dinleyenin hali budur. Hasetçinin dostu olanın uğradığı cezayı gör!<br />
Haman’ı dinleyen Firavun’un, Şeytan’ı dinleyen Nemrud’un hali budur.<br />
Düşman her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse<br />
de sen onu tuzak bil! Sana şeker verirse sen bunu zehir bil, bir lütufta bulunursa onu<br />
kahır bil! Kaza gelince kabuktan başka bir şey göremez, düşmanları dostlardan<br />
ayıramazsın.<br />
Böyle olunca yalvarmaya başla, ağlayıp inlemeye, tesbihe, oruca devam et!<br />
“Rabbim, sen gaipleri bilirsin. Günahtan dolayı bizden intikam alma” diye yalvar,<br />
yakar!<br />
“Ey aslanları yaratan! Eğer biz bir köpeklik etmişsek bu pusudan bizim üstümüze<br />
aslanı saldırma! Güzel suya ateş şeklini, ateşe de su letafetini verme!” diye niyaz et!<br />
Yarabbi, sen kahır şarabıyla insanı sarhoş edersen yok olan şeylere varlık suretini<br />
verir, onları var gibi gösterirsin. Sarhoşluk nedir Taşı gevher, yünü yeşim taşı<br />
görecek derecede gözün bağlanması, görmemesidir. Sarhoşluk nedir Ilgın ağacı göze<br />
sandal ağacı görünecek kadar duyguların değişmesidir!<br />
Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler. Onu kendi<br />
dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla, başla bir bir koştular.<br />
Bütün kuşlar, cik cik ötmeyi bırakmışlar; kardeşinin seninle konuşmasından daha<br />
fasih bir surette Süleyman’la konuşmaya başlamışlardı. Aynı dili konuşma, hısımlık ve<br />
bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.<br />
Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler. Nice iki Türk de vardır kibirbirlerine<br />
yabancı gibidirler. Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir. Gönül birliği dil<br />
birliğinden daha iyidir. Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman<br />
zuhur eder. Kuşların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine, bilgi ve işaretlerine ait şeyleri.<br />
Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için<br />
öğünüyorlardı. Bu öğünmek kibirden, varlıktan dolayı değildi. Her kuş, onun huzuruna<br />
varsın, yakınlarından olsun diye öğünüyordu.<br />
Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse hünerinden bir miktarını ona arz eder. Fakat o<br />
efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak ve topal<br />
gösterir. Hüthüdün hünerini arz etme sırası geldi; sanatını ve düşüncelerini bildirme<br />
nöbeti erişti.<br />
Dedi ki; “Ey Padişah, en küçük bir hünerimi kısaca arz edeyim. Kısa söylemek daha<br />
iyidir.”<br />
Süleyman “Söyle bakalım, o hangi hünerdir ” dedi. Hüthüt, “Gayet yükseklerde<br />
uçtuğum zaman, havadan bakınca yerin ta dibindeki suyu görürüm. O su nerededir,<br />
derinliği ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taştan mı Hepsini görür,<br />
bilirim.<br />
Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber götür” dedi.<br />
Süleyman da “Ey iyi yoldaş! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize arkadaş ol; bu<br />
suretle su bulur, seferde yoldaşlara saka olursun” dedi.<br />
Karga, bunu işitince hasedinden ilerleyip Süleyman’a “Hüthüt aykırı ve kötü söyledi.<br />
Padişah huzurunda söz söylemek, edebe aykırıdır. Hele yalan ve olmayacak söz<br />
olursa. Eğer onun böyle bir görüşü olsaydı bir avuç toprak altındaki tuzağı nasıl<br />
görmezdi Nasıl olur da tuzağa tutulurdu, nasıl olur da ümitsiz bir halde kafese<br />
girerdi ” dedi.<br />
Bunun üzerine Süleyman dedi ki: “Ey Hüthüt! Daha ilk kadehte böyle bulunman layık<br />
mı, akla sığar mı Ayran içen! Kendini nasıl oluyor da sarhoş gösteriyor, huzurumda<br />
sonu yalan çıkacak bir söz söylüyorsun ”<br />
Hüthüt dedi ki: “ Padişahım, Allah aşkına bu çıplak yoksul hakkında düaAşmanın<br />
söylediği sözü dinleme! Eğer ettiğim dava yalansa işte başımı koydum, boynumu vur!<br />
Kaza hükmünü inkar eden karga, binlerce aklı olsa yine kafirdir. Sende “kafirler”<br />
sözünden “ “ harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa kadının ferci gibi şehvet<br />
yerisin, pis pis kokarsın .<br />
Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada da görürüm. Fakat kaza<br />
gelince bilgi, uykuya dalar, ay kararır gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi nadir midir<br />
ki Kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki kaza ve kaderdendir”.<br />
“Allemelesma” ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası,<br />
her şeyin adını, nasılsa öylece bilmiş sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agah<br />
olmuştu. O, eşyaya ne lakap verdiyse değişmemiştir; çevik dediği tembel çıkmıştır.<br />
Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kafir olacak adamda ona<br />
belli oldu.<br />
Her şeyin adını bilenden işit; “Allemelesma” remzinin sırrını duy! Bize göre her şeyin<br />
adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. Fakat Allah’ya göre iç<br />
yüzüne hakikatine tabidir.<br />
Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi. Bu alemde Ömer’in<br />
adı puta tapan idi, halbuki “Elest” te onun ismi mümindi.<br />
Bizim yanımızda adı meni olan şey, Hak yanında şu benlikle zahir olan süretti. Bu<br />
meni yokluk aleminde vardı; eksiksiz, artısız aynen Allah’nın ilminde mevcuttu.<br />
Hasılı Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmuştur. Allah insana<br />
akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre değil!<br />
Adem’in gözü Allah’nın pak nuru ile gördüğünden adların hakikati ve iç yüzü ona<br />
ayan olur. Melekler onda Hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar.<br />
Adını andığım şu Adem’i kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten<br />
acizim! Adem bunların hepsini bildi. Fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden hataya<br />
düştü. Acaba bu nehiy, haram olduğundan mıdır, yoksa korkutmak için mi<br />
Gönlünce tevili üstün tutunca kendisi hayrette iken tabiatı, buğdaya doğru koştu.<br />
Bahçıvanın ayağına diken batınca hırsız fırsat buldu, esvabını çalıp kaçtı.<br />
Adem hayretten kurtulup tekrar yola gelince gördü ki hırsız eşyayı iş yerinden<br />
götürmüş! “Rabbena İnna zalemna” deyip ah etmeye başladı. Yani “karanlık bastı yol<br />
kayboldu” dedi.<br />
Bu kaza, güneşi örten bir buluttur. Aslan ve ejderha bile ondan feryat ve figan<br />
etmektedir. “Kaza ve kader zuhur edince bir tuzağı bile görmüyorsam bu yolda cahil<br />
olan yalnız ben değilim ya!”<br />
Zorlamayı bırakıp feryad ü figana koyulan kişi ne kutlu kişidir; o, iyi bir işe sarılmıştır.<br />
Eğer kaza, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur. Yüz kere canına<br />
kastederse yine sana can veren, derdine derman olan kazadır. Bu kaza yüz kere<br />
yolunu kesse de yine senin çadırını göklerin üstüne kurar. Seni eminlik mülküne<br />
götürmek için bu korkutmasını inayet bil!<br />
Bu sözün sonu gelmez, söz de uzadı. Sen tavşanla aslan hikayesini dinle.<br />
Kuyu yanına gelince aslan, tavşanın geri kaldığını gördü. Dedi ki: “Niçin ayağını geri<br />
çektin. Ayağını geri çekme ileri gel!”<br />
Tavşan “Ayağım nerede Elim ayağım kesildi. Canım tir tir titriyor,yüreğim yerinden<br />
oynadı. Yüzümün rengini görmüyor musun Altın sarısı gibi. Rengim, ne halde<br />
olduğumu bildiriyor.<br />
Allah yüze “bildirici” demiştir. Onun için ariflerin gözü, yüze dalmış kalmıştır. Renk<br />
ve koku, can gibi haber verir; atın kişnemesi atın mevcudiyetini bildirir.<br />
Eşeğin sesini kapının sesinden fark edesin diye her şeyin sesi, o şeyi haber verir.<br />
Peygamber insanları ayırt etmek hususunda “insan sözünde gizlidir” dedi.<br />
Yüzün renginde gönül halinden bir nişan vardır. Bana acı sevgimi kalbinde tut!<br />
Kırmızı yüz sahibinin, refah ve saadetine delalet eder, sarı yüz, meşakkat ve bela<br />
içinde olduğunu bildirir.<br />
Elimi, ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana<br />
uğradım. Önüne geleni kırana, ağaçları kökünden, dibinden söküp çıkarana sataştım.<br />
Adamları, hayvanları, cemadat ve nebadatı mat edene rastladım.<br />
Bunlar cüziyattır, küllüyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları<br />
bozulmuştur. Cihan; gah sabredip gah şükrettikçe bağlar, bahçeler gah giyinir, gah<br />
çırılçıplak kalır. Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar;<br />
göklerde parıldayan yıldızlar; zaman zaman ihtirake uğrarlar. Güzellikte yıldızlardan<br />
daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup hilal olur. Çok sakin ve edepli olan bir yeri<br />
de sarsıntı sıtmaya düşürür.<br />
Nice dağlar, bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiştir!<br />
Ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir:<br />
Ruhun kız kardeşi olan latif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale gelir; azametli<br />
ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir!<br />
Denizin halini de ıstırabından, coşkunluğundan anla, akılının değişik durduğunu,<br />
kalıptan kalıba girdiğini bil! Allah rızasını arayıp duran başı dönmüş feleğin hali de<br />
oğullarının hali gibidir:<br />
Gah en altta, gah ortada, gah en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz<br />
zamanlar var! Ey külliyat ile karışmış olan, ey insan! Basit cisimlerin halini de<br />
kendinden kıyas et! Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca onların<br />
cüzilerinin yüzü nasıl sararmaz<br />
Hele birbirine zıt olan şeylerden; su, toprak, ateş ve yelden meydana gelmiş cüzü...<br />
Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey bu koyunun kurda gönül<br />
vermesidir! Sağlık zıtların sulhüdür; aralarında savaşın başlamasını da ölüm bil!<br />
Allah’nın lütfu, bu aslanla yaban eşeğine, bu iki zıtta, vefakarlık hususunda bir ülfet<br />
vermiştir. Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fani olmasına şaşılır mı ”<br />
Tavşan aslana bu çeşit nasihatler verip “Ben bu sebepler yüzünden geriledim” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Sen bu sebepleri bırak ta şu geriye çekilmenin sebebini söyle, benim<br />
maksadın o.”<br />
Tavşan, O “aslan bu kuyunun içinde oturuyor; bu kalenin içinde bütün afetlerden<br />
emin” dedi.<br />
Aklı olan kimse oturmak için kuyu dibini seçmiştir. Çünkü gönül, sefaları halvetler.<br />
Kuyunun karanlığı, halkın verdiği karanlıklardan daha iyidir. Halkın ayağını tutan,<br />
halkla karışıp görüşen; başını kurtaramamış, selamete erişememiştir.<br />
Aslan “İleri yürü. Benim açacağım yara, onu kahreder, bir bak , o aslan orada mı ”<br />
dedi.<br />
Tavşan “Ben o ateşten bir kere yanmışım. Sen beni kucağına alırsan, ey kerem<br />
madeni, ancak o vakit yardımınla gözümü açar, kuyuya bakabilirim” dedi.<br />
Aslan onu kucağına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar vardı. Kuyunun<br />
içine, suya bakınca aslanın ve onun aksi parıldadı. Aslan su içinde parıldayan aksiiini<br />
gördü. Suda bir aslan şekliyle kucağında şişman bir tavşan şekli gördü. Su içinde<br />
düşmanını görünce tavşanı bırakıp kuyu içine sıçradı.Kendi kazdığı kuyuya kendi<br />
düştü. Çünkü yaptığı zulüm kendi başına geldi.<br />
Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün alimler böyle dediler:<br />
Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye daha kötü<br />
ceza verilir” buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak<br />
hazırlıyorsun. İpek böceği giiibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bari<br />
kararlıca kaz! Zayıfları sen yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’andan “İza cae<br />
nasrullah”ı oku.<br />
Sen filsen, düşmanın senden ürkmüşse sana ceza olarak işte ebabil kuşu gelip çattı.<br />
Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar. Sen birisini<br />
dişinle ısırıp da kan içinde bırakırsan diş ağrısına tutulunca ne yaparsın<br />
Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düşmanından ayırt<br />
edemedi. Kendi aksini kendi düşmanı sandı,<br />
hulasa kendine kılıç çekti.<br />
Ey Adam! İnsanlarda gördüğün bir çok zulümler, senin huyundur; sen kendi huyunu<br />
onlarda görüyorsun.<br />
Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir. Sen o sun, sen kendini<br />
yaralamaktasın. O anda lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun!<br />
O kötülüğü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin candan<br />
düşman olurdun. Ey ahmak kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine<br />
saldırıyorsun. Ahlakının künhüne erişir, hakikatini anlarsan o adam olmamazlığın<br />
senden olduğunu bilirsin. Aslan; başka bir aslan gibi görünen şeklin, kendi aksinden ,<br />
ibaret olduğu kuyu dibinde zahir oldu. Bir zayıfın dişini söken, o ters gören aslanın<br />
işini işlemektedir.<br />
Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan<br />
nefret etme! “Müminler birbirinin aynasıdır”. Bu haberi Peygamberden rivayet<br />
etmediler mi<br />
Gözünün önüne gök renkli bir cam koymuşsun, o sebepten alem sana gök görünüyor.<br />
Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil. Kendine kötü de başkasına deme!<br />
Eğer mümin Allah nur ile bakmamış olsaydı; gaip mümine bütün çıplaklığı ile nasıl<br />
görünürdü Fakat sen Allah nuru ile değil Allah ateşi ile baktığından kötülükte kaldın<br />
iyilikten gafil oldun.<br />
İyiliği kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun; iyilikten de. Ey gama<br />
kedere dalmış adam! Azar azar ateşe nur serp ki ateşin nura dönsün.<br />
Ya Rabbi, sen de o tertemiz suyu serp de alemin şu ateşi tamamıyla nur olsun.<br />
Denizin suyu hep ferman altındadır; ya Rabbi su da senindir, ateş de.<br />
Sen istersen ateş, latif su olur; dilemezsen su bile ateş kesilir. Bizim şu niyazımızı da<br />
yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır. Sen bize bu<br />
isteği, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsız ihsanlar da bulundun.<br />
Tavşan kurtulduğuna sevinerek ovaya, av hayvanlarına koştu. Aslanın kuyuda<br />
öldüğünü görünce çayıra doğru güle oynıya gitmekte idi. Ölümün pençesinden<br />
kurtulduğundan ayağı yerden kesilmiş, sevinmiş; el çırpmakta, dallar, yapraklar gibi<br />
yeşermiş neşelenmiş, oynamaktaydı.<br />
Dallar, yapraklar toprak hapsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgarın eşi<br />
arkadaşı olurlar. Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın ta üstüne<br />
çıkarlar.<br />
Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’nın şükrünü terennüm eder.<br />
Bizim aslımızı ihsan sahibi Allah yetiştirdi, nihayet ağaç kalınlaştı, doğrulup yükseldi<br />
de. Su çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca<br />
gönülleri sevinç dolu bir halde.<br />
Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale<br />
gelirler. Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir Sorma! Tamamı ile can olanlara<br />
gelince; onları hiç sorma (anlatmaya imkan yok!)<br />
Tavşan aslanı zindana soktu, aslan için ne ayıp şey; bir tavşancıktan geri kaldı! Böyle<br />
bir ayıba sahip olduğu halde şaşılacak şey şurasıdır ki bir de kendisine Fahrettin<br />
lakabını takmalarını ister!<br />
Ey kişi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan bir aslansın. Tavşan gibi olan<br />
nefsin seni nasıl kahretti Senin tavşan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk ve sefa<br />
etmekte. Sen ise şu dedikodu, bahis ve münakaşa kuyusunun dibindesin!<br />
O aslan avcısı tavşan, av hayvanlarının bulunduğu yere koşup “birbirinizi muştulayın.<br />
Size müjdeci geldi. Müjde ey zevki sefaya dalmış olanlar! Müjde ki o cehennem<br />
köpeği, geldiği cehenneme gitti.<br />
Müjde! Allah, o can düşmanının dişlerini söktü. Pençesiyle nice başlar ezen düşmanı,<br />
ölüm süpürgesi çerçöp gibi süpürdü gitti” dedi.<br />
O zaman bütün hayvanlar, sevinçli bir halde gülüp oynayarak, onun yüzünü öptüler.<br />
Etrafına halka oldular. O çırağ gibi ortalarındaydı. Bütün sahradakiler ona secde<br />
ettiler.<br />
“Sen gökten inen bir melek misin, yoksa peri misin Hayır ne meleksin ne peri! Sen,<br />
erkek aslanların azrailisin! Ne olursan ol; canımız sana kurban olsun! Ona galip<br />
geldin, elin kolun sağ olsun!<br />
Allah bu suyu senin arkından akıttı; eline koluna aferin. Bir daha söyle! Onu hile ile<br />
nasıl inandırdın; o zalimi düzenle nasıl kahrettin<br />
Bir daha söyle ki hikayen dertlere derman, canlara merhem olsun! Bir daha söyle ki o<br />
sitemkarın zulmünden canlarımızda yüz binlerce yaralar var” dediler.<br />
Tavşan dedi ki: “Ey ulular! Allah yardım etti, yoksa dünyada bir tavşan kim oluyor ki<br />
Koluma kuvvet, kalbime kudret verdi, cenneti, huriyi kucağıma attı.<br />
Üstünlükler Hak’tan gelir, hallerin değişmesi de ondandır. Hak; bu kuvvet kudreti zan<br />
ve yakin ehline nöbetleşe göstermektedir.<br />
Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbetle mukayyetsin, hürlük<br />
taslama! Saltanatı nöbetten üstün olan, ikbali ebedi bulunan nöbet davulunu yedi<br />
yıldızdan üstün bir yerde çalarlar.<br />
Nöbetten üstün olanlar, baki padişahlardır; onlar daima ruhlara sakidir. Bir iki gün su<br />
içmeyi terk edersen ağzını ebediyet şarabına daldırır, o hakikat şarabını içersin.<br />
HZ.ÖMER´İN KERAMETİ<br />
“KÜÇÜK MUHAREBEDEN BÜYÜK MUHAREBEYE DÖNDÜK” SÖZÜNÜN TEFSİRİ<br />
Ey padişahlar! Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var.<br />
Bunu öldürmek, aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz.<br />
Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi<br />
denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz.<br />
Taşlar, taş yürekli kafirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler.<br />
Hak’tan ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:<br />
“Doydun mu” denir. O kurt ve sırtlan gibi “Hayır doymadım” der. İşte ateş, işte sana<br />
hararet! Bütün bir alemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu”<br />
diye bağırır.<br />
Nihayet Hak onun üstüne Lamekan aleminden ayağını koyar da işte o vakit derhal<br />
sakinleşir. Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüziler daima<br />
küllün tabiatındadır. Nefsi öldürecek ayak da ancak Hak’ın ayağıdır. Zaten nefsin<br />
yayını Hak’tan gayrı kim çekebilir Yaya ancak doğru ok koyarlar. Bu yayın ters ve<br />
eğri okları da vardır. Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü her doğru okun,<br />
yaydan fırlayacağına şüphe yok.<br />
Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum. Biz şimdi küçük muharebeden<br />
döndük; Peygamberle beraber büyük muharebedeyiz. Allah’dan denizleri yaran bir<br />
kuvvet isterim ki bu kaf dağını iğne ile yerinden koparıp atayım.<br />
Şunu bil ki safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır. Asıl aslan nefsini mağlup<br />
edendir. “<br />
Bunun hakkında sen bir hikaye dinle de sözümden hisse al:<br />
Rum Kayseri’den, Medine’de Ömer’e uzak çölleri aşarak bir elçi geldi. Medine halkına<br />
“Halifenin köşkü nerededir ki atımı, eşyamı oraya çekeyim” dedi.<br />
Halk dedi ki: “Onun köşkü yok; Ömer’in köşkü ancak aydın canıdır.<br />
Gerçi emir diye adı sanı duyulmuşsa da onun, yoksullar gibi ancak bir kulübeciği var.<br />
Kardeş onun köşkünü nasıl görebilesin Gönül gözünde kıl bitmiş. Gönül gözünü<br />
kıldan ve hastalıktan arıt, sonra köşkünü görmeyi gözet. Kimin canı heveslerden<br />
arınmışsa derhal tertemiz Allah tapusunu, Allah dergahını görür.<br />
Muhammed, bu ateşten, bu dumandan temizlendiğinden nereye yüz çevirse orada<br />
Allah cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk eden vesveselere yoldaş, oldukça “Semme<br />
vechullah”ı nasıl bilebilirsin<br />
Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül göğünde yüzlerce güneş görür. Yıldızların içinde ay<br />
nasıl görünürse başkaları arasında Allah da öyle görünür. Fakat iki parmağını iki<br />
gözünün üstüne koy; bir şey görebilir misin İnsaf et!<br />
Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom nefsin parmağında. Kendine<br />
gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör.<br />
Nuh’un ümmeti, Nuh’a “nerede sevap” dediler. Nuh “duymamak, görmemek için<br />
elbisenize büründüğünüz cihette. Elbiselerinizi bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız;<br />
ondan dolayı gözünüz olduğu halde görmediniz” dedi.<br />
İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de dostu gören göze derler. İnsan<br />
dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan<br />
yeğdir".<br />
Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer’i görmek iştiyakı arttı. Gözünü o<br />
padişahı aramaya dikti, eşyasını da kaybetti, atını da. O iş erinin ardına düşmüş, her<br />
tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı. “Dünyada böyle adam da olur mu ki<br />
cihandan can gibi gizlenmiş” diyordu.<br />
Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz, arayan bulur. Bir bedevi karısı, onun<br />
yabancı olduğunu gördü; Ömer’i aradığını anlayıp “İşte şuracıkta, şu hurma ağacının<br />
altında ; hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız gölgelikte uyuyan Allah<br />
gölgesini gör” dedi. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye başladı.<br />
O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hal geldi. Muhabbet ve heybet<br />
birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü.<br />
Kendi kendine “Ben nice Padişahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum.<br />
Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı. Aslanlar,<br />
kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı. Bir çok savaşlarda<br />
bulundum; savaş başlayınca ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir surette yaraladım.<br />
Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi.<br />
Bu adam silahsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi azam tir tir titremekte; bu ne Bu<br />
heybet Hak’tan halktan değil; bu heybet şu abalı adamdan gelmiyor” dedi.<br />
Bir kişi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse<br />
korkar. Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer, uykudan<br />
uyandı.<br />
Elçi Ömer’i tazim etti, ona selam verdi. Peygamber “önce selam sonra söz” demiştir.<br />
Ömer, selamı alıp onu yanına çağırdı, onu teskin etti, karşısına oturdu.<br />
Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıştırırlar. “Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan<br />
hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara layıktır.<br />
Korkusu olmayana nasıl” korkma” dersin Niye ona ders veriyorsun O, derse muhtaç<br />
değil ki! Ömer, o yüreği oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmış gönlünü yaptı. Ondan<br />
sonra en güzel bir yoldaş olan Allah’nın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı.<br />
Elçiye makam nedir Hal neye derler Anlasın bilsin diye Allah’nın Abdallara<br />
gönderdiği lütuf ve ihsanları nakletti.<br />
Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.<br />
Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz<br />
padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete<br />
giren ancak padişahtır.<br />
Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir. Ömer elçiye can<br />
mevzilerini söyledi, ruh seferlerini anlattı.<br />
Zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet<br />
makamından. Ruh simurgunun, bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından<br />
bahsetti. Ruhun, o alemde bir uçuşu ufukları aşıyordu; iştiyak çekenlerin ümitlerinden<br />
de ileri gidiyordu, hırslarından da! Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu,<br />
canının Allah sırlarını dilediğini anladı.<br />
Şeyh, kamildi, talibin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti, at da kapıdaydı. O mürşit,<br />
onun irşat edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü; tertemiz tohumu temiz yere ekti.<br />
Elçi “ya Emirülmü’minin! Can yücelerden yere nasıl indi Hiçbir şeyle mukayyet<br />
olmayan can kuşu nasıl kafese girdi ” diye sordu. Ömer dedi ki: “Hak, ona afsunlar<br />
okudu, hikayeler söyledi.<br />
Allah; gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar, coşmaya başlarlar;<br />
varlık alemine konarlar. Yok olanlar, onun afsunu ile varlık diyarına takla atarak ve<br />
derhal gelirler. Sonra var olana yine bir afsun okuyunca onu yokluğa derhal ve iki<br />
çifte atla sürer.<br />
Gülün kulağına bir şey söyledi, güldürdü. Taşın kulağına bir şey söyledi, akik ve<br />
maden haline getirdi. Cisme bir ayet okudu, can oldu. Güneşe bir şey söyledi parladı.<br />
Sonra yine güneşin kulağına korkunç bir şey üfler yüzüne yüzlerce perde iner. O<br />
kelam sahibi Allah, bulutun kulağına bir şey okur; gözünden misk gibi yaşlar akıtır.<br />
Toprağın kulağına ne söyledi ki murakebeye vardı, dalgın bir halde kaldı!<br />
Tereddüt içinde kalan, hayretlere düşen kişinin kulağına da Hak, bir muamma<br />
söylemiştir. Bu süretle onu iki şüphe arasında hapseder. “Ey yardımı istenen Allah!<br />
Şunu mu yapayım, bunu mu ” der. İki şıktan birini üstün tutar, üstün tuttuğunu<br />
yaparsa o da yine Hak’tandır.<br />
Can aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamuğu can kulağına tıka. Ki<br />
Allah’nın o muammalarını anlasın, gizlice ve açıkça söylenen sözleri idrak edesin.<br />
Böyle yaparsan can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir Zahiri duygudan gizli söz.<br />
Can kulağı ile can gözü, zahiri duyguya yabancıdır; o duygu, bu duygudan<br />
bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta muhlistir<br />
Cebir meselesi, aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Aşık olmayansa<br />
cebri hapsetti, onu inkar yahut takyid eyledi.Halbuki bu, Hak’la beraberlik ve birliktir,<br />
cebir değil... Bu, ayın tecellisidir bulut değil. Cebir bile olsa, herkesin bildiği cebir;<br />
yalnız kendi menfaatini gözeten Nefsi Emmarenin cebri değildir.<br />
Ey oğul! Allah, kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar. Gayb ve istikbal<br />
onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anış onlarca değersiz bir şeydir. Onların ihtiyarı<br />
da başka türlüdür, cebri de. Yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Sedeften<br />
dışarıda küçük, büyük damlalar var, sedefin içinde ise küçük, büyük inciler.<br />
Onlarda misk ahusunun göbeğindeki kabiliyet vardır. Dışarıdaki kan damlaları,<br />
bunların içlerinde misktir. Sen dışarıdaki kan, göbeğin içinde nasıl misk olur Deme!<br />
Bu bakır, dışarıda adi ve bayağı bir şeyken iksirin içinde nasıl altın olmuş da deme!<br />
İhtiyar ve cebir, sende bir hayalden ibarettir. Onlardaysa Allah azametinin nuru<br />
haline gelmiştir. Ekmek sofrada durduğu müddetçe cansızdır. Fakat insan vucudunda<br />
neşeli ruh kesilir. Sofranın ortasında duran o ekmeğin can olması imkansızdır. Fakat<br />
can, sel sebil suyu ile o olmayacak şeyi yapar, ekmeği ruh haline getirir.<br />
Ey doğru okuyup doğru anlayan! Bu can kuvvetidir; bir düşün, o canlar canının<br />
kuvveti ne olabilir İnsanın bir tek kolu, candan gelen kuvvetle dağı, denizle<br />
madenlerle yarıp delmekte. Dağ yaran (Ferhat) ın candan gelen kuvveti taş delmek,<br />
canlar canının kuvveti de ayı ikiye bölmektir.<br />
Gönül, Allah sırları dağarcığını açarsa can, arşa doğru süratle koşar gider.<br />
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu<br />
cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir<br />
hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:<br />
Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var<br />
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne ” dedi.<br />
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder<br />
(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin.<br />
Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir<br />
fayda elde etmek için yaparsın da.<br />
Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez Mananın<br />
kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede<br />
girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.<br />
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse<br />
ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun Sen bir cüz iken<br />
fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun<br />
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Allah’ya<br />
şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür<br />
değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!<br />
Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!<br />
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil.<br />
Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok. Elçi, bu bir iki kadehle<br />
kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber! Allah kudretine hayran<br />
olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe<br />
vardı ekin oldu.<br />
Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun,<br />
ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı. Sürme taşı, (döğülüp) gözlere<br />
çekilinceiyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.<br />
Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile<br />
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!<br />
Allah Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.<br />
Kur’an; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.<br />
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün<br />
(inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!).<br />
Kur’an’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar<br />
gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden<br />
kurtulan ruhlar, Allah’ya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.<br />
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu<br />
ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın<br />
bundan başka çaresi yok!<br />
Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk<br />
arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan<br />
aşağımıdır ki ”<br />
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu<br />
cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti.<br />
Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:<br />
Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var<br />
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne ” dedi.<br />
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder<br />
(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid<br />
eyledin.Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken;<br />
bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da. Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim<br />
gördüğümüzü nasıl görmez Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda<br />
var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.<br />
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse<br />
ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun Sen bir cüz iken<br />
fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun<br />
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Allah’ya<br />
şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür<br />
değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!<br />
Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!<br />
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil.<br />
Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok.<br />
Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber!<br />
Allah kudretine hayran olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz<br />
oldu. Tane ekinliğe vardı ekin oldu.<br />
Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun,<br />
ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı.<br />
Sürme taşı, (dövülüp) gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.<br />
Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile<br />
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!<br />
Allah Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.<br />
Kuran; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.<br />
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün<br />
(inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!). Kuran’ın hükümlerini tutar,<br />
kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.<br />
Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden<br />
kurtulan ruhlar, Allah’a layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.<br />
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu<br />
ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın<br />
bundan başka çaresi yok!<br />
Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk<br />
arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan<br />
aşağımıdır ki ”<br />
ŞEYTAN ADEM´E NEDEN SECDE ETMEDİ<br />
Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim<br />
yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa,<br />
her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!<br />
Allah’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz<br />
Allah işinin eseridir.<br />
Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl<br />
görebilir İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir.<br />
Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün<br />
zaman ardını nasıl görebilirsin<br />
Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o<br />
iş yapma kudretini yaratır Ey oğul! Allah, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda<br />
diğer bir işi yapmasına mani olamaz.<br />
Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.<br />
Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.<br />
Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’ya isnad etmedi. Allah’nın halk ettiğini<br />
gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.<br />
Adem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben<br />
yaratmadım mı ” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu<br />
gizledin ” dedi.<br />
Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni<br />
kayırdım” dedi.<br />
Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler<br />
içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!<br />
Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de<br />
anlayasın:<br />
Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el... her iki hareketi de<br />
bil ki Allah yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur.<br />
İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın<br />
pişman olduğunu ne vakit gördün<br />
Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye<br />
söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl<br />
değildir ki.<br />
Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir<br />
makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada<br />
Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can<br />
bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla<br />
beraber his ve akıl bakımından kamildi.<br />
Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can<br />
bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.<br />
Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören<br />
kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği<br />
meydandadır.<br />
Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki<br />
Cehil bahsine gelirsek o Allah’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve<br />
sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden<br />
bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!<br />
Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.<br />
Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama<br />
hiçbir şeyi yoktur!<br />
TACİRİN HİKAYESİ<br />
Bir tacirin bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmiş, güzel bir duduydu. Tacir,<br />
Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Kerem ve ihsan dolayısıyla,<br />
kölelerinin, cariyeciklerinin her birine “Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne<br />
getireyim ” dedi. Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adam hepsine, istediklerini<br />
getireceğini vad etti. Duduya da “Sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne<br />
getireyim ” dedi. Dudu dedi ki: “Oradaki duduları görünce benim halimi anlat. Dedi ki:<br />
Sizin müştakınız olan filan dudu, Allah’nın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size<br />
selam söyledi, yardım istedi; sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi.<br />
Dedi ki: Reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim. Sıkı bir hapis içinde<br />
olayım da siz gah yeşilliklerde, gah ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz. Dostların vefası<br />
böyle mi olur Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde. Ey Ulular! Bir seher çağı<br />
şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın!<br />
Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanın biri Leyla,<br />
öbürü Mecnun olursa. Ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri! Kendi kanımla<br />
doldurduğum peymaneleri içmem reva mı Sevgili! Bana da bir nasip vermek istersen<br />
beni anarak bir kadeh iç! İçerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yad ederek toprağa<br />
bir yudum şarap dök! Şaşılacak şey! Nerde o ahit, nerde o yemin Oşeker gibi dudağın<br />
verdiği vaadler hani Bu kulun ayrı düşmesi, fena kulluktansa... kötüye kötülükle<br />
mukabele edersen aramızda ne fark kalır<br />
Fakat hiddetle, şiddetle senden gelen kötülük, sema’dan, çengin namelerinden daha<br />
zevkli, daha neşeli. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli<br />
dilber! Ateşin bu... acaba nurun nasıl matem, bu olunca düğünün nice Cevrinde öyle<br />
tatlılıklar var ki...malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz.<br />
Hem inlerim, hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.<br />
Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıdda da gönül<br />
vermişim. Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu<br />
sebepten bülbül gibi feryat ederim. Bu ne şaşılacak şey bülbüldür ki ağzını açınca<br />
dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar, ikisini de bir görür! Bu bülbül değil ateş<br />
canavarı! Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmekte! Güle aşık, halbuki<br />
esasen kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını aramakta!”<br />
Can dudusunun hikayesi de bu çeşittir. Fakat nerede kuşlara mahrem olan kişi<br />
Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki onun içine Süleyman, askeriyle ordu kurmuş olsun!<br />
Şükür yahut şikayetle feryat edince yere, göğe zelzeleler düşsün! Her demde ona<br />
Allah’dan yüz mektup, yüz haberci erişsin; o bir kere “Ya Rabbi” deyince Hak’tan<br />
altmış kere “Lebbeyk” sesi gelsin! Hatası, Allah indinde ibadetten daha iyi olsun;<br />
küfrüne nispetle bütün halkın imanı değersiz kalsın! Öyle kişiye her nefeste hususi<br />
miraç vardır. Allah, onun tacının üstüne yüzlerce hususi taç koyar. Cismi topraktadır,<br />
Canı Lamekan Aleminde, O Lamekan Alemi, saliklerin vehimlerinden üstündür.<br />
(vehimlere sığmaz.) O Lamekan Alemi, vehmine gelen bir alem olmadığı gibi hayaline<br />
de doğmaz.(ne idrak edebilirsin, ne tahayyül!) Cennetteki ırmak, nasıl cennettekilerin<br />
hükmüne tabi ise mekan alemiyle Lamekan Alemi de, o alemin hükmüne tabidir. Bu<br />
ilahi akıl kuşlarına ait olan bahsi kısa kes, bu sözden yüzünü çevir, sukut et!<br />
Doğrusunu, Allah daha iyi bilir. Dostlar biz yine kuş, tacir ve Hindistan hikayesine<br />
dönelim: Tacir, Hindistan’daki dudulara, dudusundan selam götürmeyi kabul etti.<br />
Hindistan uçlarına varınca kırda birkaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi, dudunun<br />
selamını ve kendisine emanet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan birisi, bir hayli<br />
titredi ve düşüp öldü, nefesi kesildi.<br />
Tacir, bu haberi verdiğinden dolayı pişman oldu, dedi ki: “Bir cana kıydım, Bu dudu,<br />
olsa olsa o duducağızın akrabası olacak, galiba bunların cisimleri iki, canları bir. Bu işi<br />
neye yaptım, o haberi neye verdim Bu münasebetsiz sözle biçareyi yaktım,<br />
yandırdım.” Bu dil, çakmak taşıyla çakmak demiri gibidir.<br />
Dilden çıkan da ateşe benzer. Manasız yere gah hikaye yoluyla, gah laf olsun diye<br />
çakmak taşıyla demirini birbirine vurma! Zira ortalık karanlıktır, her tarafta pamuk<br />
dolu. Pamuk arasında kıvılcım nasıl durur Zalim onlardır ki gözlerini kapamışlar,<br />
söyledikleri sözlerle bütün alemi yakmışlardır.<br />
Bir söz, bir alemi yıkar, ölmüş tilkileri aslan eder. Canlar aslen İsa nefeslidir; bir anda<br />
yara, bir anda merhem olurlar. Canlardan perde kalkaydı; her canın sözü, Mesih´i’<br />
sözü gibi tesir ederdi. Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma , bu helvayı<br />
yeme! Feraset sahiplerinin iştahları sabradır, onlar sabretmek isterler. Helva ise,<br />
çocukların istediği şeydir.<br />
Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır! “Ey gafil! Sen nefis<br />
ehlisin, toprak içinde kan yiyedur! Fakat gönüle sahip olan kişi , zehir bile yese o zehir<br />
bal olur.” Gönüle sahip olan kişi, apaçık öldürücü bir zehir bile yese ona ziyan gelmez.<br />
Çünkü o, sıhhat bulmuş, perhizden kurtulmuştur. Fakat zavallı talip (kemale ermemiş<br />
salik), henüz hararet içindedir.<br />
Peygamber buyurdu ki:”Ey cüretli talip! Sakın hiçbir matlup ile mücadele etme!”<br />
Sende Nemrut’luk var, ateşe atılma, atılacaksan önce İbrahim ol! Madem ki sen ne<br />
yüzgeçsin, ne de denizci... aklına uyup kendini denize atma! Yüzgeç ve denizci,<br />
denizden inci çıkarır, ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder. Kamil, toprağı tutsa<br />
altın olur; nakıs, altını ele alsa toz toprak kesilir. O gerçek er, Allah’ya makbul<br />
olmuştur, bütün işlerde onun eli Allah elidir.<br />
Nakıs kimsenin eli ise Şeytan’nın, ifritin elidir. Çünkü Şeytan’nın teklif ve hile<br />
tuzağına tutulmuştur. Kamile göre bilgisizlik bile bilgi olur, nakısın bildiği bilgi ise<br />
bilgisizlik kesilir. İlletli kimse, ne tutarsa illet olur. Kamil kafir bile olsa o küfür, din ve<br />
şeriat haline gelir. Ey yayan olduğu halde süvari ile yarışa girişen! Sen bu<br />
müsabakada kazanmayacak , onu geçmeyeceksin, iyisi mi, dur!<br />
Melun Firavun’un zamanında sihirbazlar Musa ile kin güderek mücadeleye girdiler.<br />
Fakat onu büyük tuttular, öne geçirdiler, ağırladılar. Zira ona “Ferman senin.<br />
İstiyorsan önce sen asanı at” dediler.<br />
Musa “ Hayır, ey sihirbazlar, önce siz büyülerinizi meydana koyun” dedi.<br />
Musa’ya karşı gösterdikleri o kadar hürmet , din sahibi olmalarına sebep oldu; inat<br />
yüzünden de elleri ayakları kesildi. Sihirbazlar Musa’nın hakkını anladıklarından<br />
evvelce işledikleri suça karşılık olarak ellerini, ayaklarını feda eylediler.<br />
Yemek yemek ve nükte söylemek, kamile helaldir; madem ki sen kamil değilsin yeme<br />
ve sukut et! Çünkü sen kulaksın, o dildir; o senin cinsinden değil, Allah, kulaklara<br />
“Ansitü” buyurdu.<br />
Çocuk önce, süt emme kabiliyetinde doğar, bir müddet susar ve tamamı ile kulak<br />
kesilir. Lakırdı söylemeyi öğreninceye kadar bir zaman dudağını yumması, söz<br />
söylememesi gerekir. Kulak vermezse “ti ,ti “ diye manasız sözler söyler; kendisini<br />
alemin dilsizi yapar. Anadan sağır doğan ise hiç dinlemediği için dilsiz olur; nasıl dile<br />
gelsin Çünkü söz söylemek için önce dinlemek gerekir. Söze, kulak verme yolundan<br />
gir. Evlere kapılardan girin; rızıkları, sebeplerine teşebbüs ederek arayın! Dinleme<br />
ihtiyacı olmaksızın anlaşılan söz, ancak tamahsız ve ihtiyaçsız olan Allah’nın sözüdür.<br />
Allah, yarattığını eşsiz, örneksiz yaratır; üstada tabi değildir. Herkes ona dayanır;<br />
onun dayanacağı bir varlık yoktur. Ondan başka bütün mahlukat; hem sanatında, hem<br />
sözünde üstada tabidir, örneğe muhtaçtır. Bu söze yabancı değilsen bir hırkaya<br />
bürün, bir viraneye çekil ve göz yaşı dök! Çünkü Adem, Allah itabından ağlamakla<br />
kurtuldu; tövbekarın nefesi ıslak göz yaşlarıdır. Adem, yeryüzüne, ağlamak için,<br />
daima feryadetmek, inlemek ve mahzun olmak için gelmiştir.<br />
Adem, Firdevs’ten, yedi kat göklerin üstünden ayakları dolaşarak en adi yere, ta kapı<br />
dibine, özür dilemek için gitti. Eğer sen de Ademoğluysan onun gibi özür dile, onun<br />
yolunda yürü!<br />
Gönül ateşiyle göz yaşından çerez düz. Bahçe, bulutla güneş yüzünden yetişmiş,<br />
yeşermiştir. Sen göz yaşı zevkini ne bilirsin Görmedikler gibi ekmek aşığısın! Bu<br />
karın dağarcığından ekmeği boşaltırsan ululuk incileri ile doldurursun. Önce can<br />
çocuğunu Şeytan sütünden kes de sonra onu meleklere ortak yap.<br />
Sen karanlık, mükedder ve bulanık oldukça bil ki melun Şeytanla süt kardeşisin! Nur<br />
ve kemali arttıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. Çırağımıza katılınca<br />
söndüren yağa yağ deme, çırağı söndüren yağa su de!<br />
İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat helal lokmadan meydana gelir. Bir<br />
lokmadan hasede uğrar, tuzağa düşersen; bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana<br />
gelirse, sen o lokmayı haram bil!<br />
Hiç buğday ektin de arpa verdiğini gördün mü Hiç attan eşek sıpası olduğunu<br />
gördün mü Lokma tohumdur mahsulü fikirlerdir. Hizmete meyletmek ve o cihana<br />
gitmek azmi, ağza alınan lokmanın helal olmasından doğar.<br />
Tacir alışverişi bitirip muradına nail olarak evine geri geldi. Her köleye armağan<br />
getirdi, her halayığa ihsan da bulundu. Dudu “ Bu kulun armağanı hani Ne gördün ve<br />
ne dedinse söyle” dedi.<br />
Tacir, “Söylemem, zaten elimi çiğneyip parmaklarımı ısırarak, cahilliğimden,<br />
akılsızlığımdan böyle saçma haberi niye götürdüm diye hala pişman olup<br />
durmaktayım” dedi.<br />
Dudu, “Efendim, pişmanlık neden, bu hiddete bu gama ne sebep oldu ” dedi.<br />
Tacir dedi ki: “Şikayetlerini sana benzeyen dudulara söyledim. İçlerinden biri senin<br />
derdini anlayınca ödü patladı, titreyip öldü.” Ben “Ne yaptım da bu sözü söyledim”<br />
diye pişman oldum ama bir kere söylemiş bulundum. Pişmanlık ne fayda verir<br />
Ağızdan bir kere çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir. Oğul, o ok gittiği yerden<br />
geri dönmez, seli baştan bağlamak gerek. Sel önce bir kere coşup da etrafı<br />
kapladıktan sonra dünyayı harap etse şaşılmaz.<br />
Yapılan işin gayp aleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler, halkın hükmüne<br />
tabi değildir. onların bize nispeti varsa da hepsi, ancak tek Allah tarafından<br />
yaratılmıştır. Mesela Amr’e Zeyd bir ok atar; o ok, Amr’i kaplan gibi yaralar. Yara, bir<br />
yıl kadar Amr’ın vucudun ağrılar, sızılar meydana getirir. O dertleri, Hak yaratmıştır,<br />
insan değil.<br />
Oka hedef olan Amr, o anda korkudan ölürse, yahut ölümüme kadar bedeninde<br />
yaralar, oluşursa, o ağrılardan, o illetlerden ölürse Zeyd’e; ilk sebepten, ok attığından<br />
dolayı katil de! Hepsi, Allah’nın icadı ise de o ağrıları Zeyd’e nispet et!<br />
Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep<br />
Hak’ka mutidir (eken, nefes alan, tuzak kuran, çiftleşen kuldur; bitiren, yaşatan,<br />
tuzuğa düşüren, doğurtan yahut bunların aksini meydana getiren Hak’tır).<br />
Velilerde Allah’dan öyle bir kudret vardır ki atılmış oku yoldan geri çevirirler. Allah<br />
velisi, pişman olursa sebeplere eserlerin kapılarını kapar (fiilleri neticesiz bırakır).<br />
Fakat bunu Allah eliyle yapar. Allah kudretiyle; söylenmiş bir sözü söylenmemiş hale<br />
getirir. Bir hale ki ne şiş yanar ne kebap! Bütün kalplerdeki nükteleri işitir,<br />
gönüllerden o sözü yok eder.<br />
Ey ulu kişi! Sana delil ve huccet gerekse “Min ayetin ey nünsiha” ayetini oku.<br />
“Ensevküm zikri” ayetini de oku velilerin kalplere nisyan koyma kudretini anla!<br />
Veliler, hatırlatma ve unutturmaya kadirdirler; şu halde herkesin gönlüne<br />
hakimdirler. Veli, unutturma kudretiyle bir kişinin istidlal yolunu bağladı mı, o adamın<br />
hüneri bile olsa bir iş yapamaz.<br />
Siz, yüce kişileri alaya aldınız, bundan bir şey çıkmaz sandınız ama Kuran’da<br />
“Ensevküm” ayetini bir okuyun!<br />
Şehir ve köye sahip olan, cisimlerin padişahıdır. Gönül sahibi ise gönüllerinizin<br />
sultanıdır. Hiç şüphe yok ki işler, görüşlerin ferridir. Şu halde insan, ancak göz<br />
bebeğinden ibarettir. Ben bunu, tamamı ile söyleyemiyorum, çünkü merkez sahipleri<br />
(Peygamberler) men ediyorlar. Madem ki halkı unutması, ve hatırlaması onun<br />
elindedir, imdatlarına da o erişir.<br />
O güzel huylarla huylanmış olan zat, her gece gönüllerden yüz binlerce iyi ve kötü<br />
hatırayı giderir; gündüzün gönülleri, yine o hatıralarla doldurmakta; o sedefleri,<br />
incilerle dopdolu bir hale getirmektedir. Evvelki düşüncelerin hepsi, Allah’nın<br />
hidayetiyle sahiplerini tanırlar. Uyanınca, sanat ve hünerin, sebepler kapısını açmak<br />
üzere yine sana gelir.<br />
Kuyumcunun hüneri demirciye gitmez, bu güzel huylunun huyu, öteki kötüye mal<br />
olmaz. Hünerler ve huylar, kıyamet günü, çeyiz gibi sahibine döner. Güzel olsun,<br />
çirkin olsun... bütün huylar ve hünerler, sabah çağında sahiplerine gelir; nitekim<br />
posta güvercinleri, gönderilen mektupları, yine uçtukları şehre getirirler.<br />
Dudu, o dudunun yaptığını işitince titredi, düştü, kaskatı oldu. Sahibi, onun böyle<br />
düştüğünü görünce yerinden sıçradı, külahını yere vurdu. Onu, bu renkte, bu halde<br />
görerek yerinden fırlayıp yakasını yırttı.<br />
Dedi ki: “ Ey güzel ve hoş nağmeli dudu! Sana ne oldu, niçin bu hale geldin Vah<br />
yazık, benim güzel sesli kuşum! Vah yazık, benim gönüldeşim, sırdaşım. Yazık, benim<br />
güzel nağmeli kuşum; ruhumun neşesi, bahçem, çiçeğim! Süleyman’ın böyle kuşu<br />
olsaydı hiç başka kuşlarla uğraşır mıydı Vah yazık; ucuz bulduğum kuştan ne çabuk<br />
ayrıldım! Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun! Söyleyen sen olduktan sonra ben sana<br />
ne diyeyim Ey dil, sen hem ateşsin, hem harman! Ne vakte kadar harmanı ateşe<br />
vereceksin Can, ne dersen onu yapmakla beraber gizlice yine senin elinden feryad<br />
etmektedir.<br />
Ey dil, sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin!<br />
Hem kuşlara çalınan ıslık, yapılan hilesin; hem yalnızlık ve ayrılık zamanının enisisin!<br />
Ey aman bilmez! Bana hiç aman vermiyorsun. Sen, yayını beni öldürmek için<br />
kurmuşsun. İşte benim kuşumu uçurdun. Zulüm ve sitem otlağında az otla! Ya bana<br />
cevap ver, yahut insafa gel, yahut da bana sevinç ve neşe sebeplerinden birini an!<br />
Eyvah benim karanlığı yakıp mafeden nurum; eyvah, benim gündüzü aydınlatan<br />
sabahım!<br />
Vah benim güzel uçan; ta sondan başlangıca kadar uçup gelen kuşum! Cahil insan<br />
ilelebet mihnete aşıktır. Kalk, “Fikebed” e kadar “La uksimü” yü oku!<br />
Senin yüzünü gördüm de mihnetten kurtuldum; senin ırmağında köpükten, tortudan<br />
arındım. Bu eyvah demeler, bu acınmalar onu görmek, peşin ve elde olan kendi<br />
varlığından kesilmek hayali iledir.<br />
(Bu kuşun ölümüne sebep) Allah’nın gayreti (kıskanması) idi. Hak’kın hükmüne çare<br />
bulunmaz. Nerede bir gönül ki Allah’nın hükmünden yüz parça olmamış olsun!<br />
Gayret (kıskançlık) de her şeyden gayrı olan; vasfı söze ve sese sığmayan Allah<br />
gayretidir (kendisinden başka her şeyi kıskanır).<br />
Ah keşke gözyaşım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım! Benim<br />
dudum, benim anlayışlı kuşum; düşüncelerimin, sırlarımın tercümanı! Rızkını vereyim,<br />
vermeyeyim... benim enisimdi. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım benimle ezeli bir<br />
aşinadır. O öyle bir duduydu ki sesi, vahiden gelirdi; varlığı varlık meydana gelmeden<br />
önceydi.<br />
O dudu, senin içinde gizlidir. Sen, şunda bunda onun aksini görmüşsün. O, kuş senin<br />
neşeni alır, fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yaptığı zulmü, adalet gibi kabul<br />
edersin.<br />
Ey can uğruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın. Ben yandım,<br />
kavını tutuşturmak isteyen bana gelsin, benden tutuştursun da çerçöpü alevlensin,<br />
yaksın! Kav, ateş alma kabiliyetindendir, şu halde ateşi cezbeden kavı al!<br />
Vah vah vah; yazıklar olsun... öyle bir ay bulut altına girdi!<br />
Nasıl bahsedeyim Gönül ateşi şiddetle alevlendi; ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir<br />
hale geldi. Ayıkken bile titiz ve sarhoş olan, kadehi ele alınca nasıl olur<br />
Anlatılamayacak derecede sarhoş olan bir aslan, çayırlığa gelince oraya yayılmış<br />
yeşilliklerden neşelenir, sarhoşluğu büsbütün fazlalaşır.<br />
Ben kafiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: “Yüzümden başka hiçbir şey düşünme!<br />
Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin.<br />
Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir Üzüm bağının çitten duvarı.! Harfi<br />
sesi sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü olmaksızın konuşayım!<br />
Adem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyleyeyim. Halil’e<br />
bile söylemediğim sırrı, Cebrail’in bile bilmediği gamı, Mesih’in bile dem vurmadığı,<br />
hatta Allah’nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım.”<br />
Biz (ma) kelimesi, sözlükte nasıl bir kelimedir İspata ve nefye delalet eden bir<br />
kelime. Halbuki ben ispat değilim; zatım, varlığım yoktur ki ispat edilebilsin. (Varlığım<br />
olmadığından ) Nefiy de değilim (yokun varlığı nefiy de edilemez, esasen olmadığı için<br />
yoktur da denemez).<br />
Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim. Padişahların hepsi<br />
kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün hak, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur.<br />
Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin<br />
yolunda ölür. Avcı onları ansızın avlamak için kuşlara av olmaktadır.<br />
Dilberler; aşkları, canla, başla ararlar. Bütün maşuklar aşıklara avlanmışlardır. Kimi<br />
aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarfından<br />
sevildiği cihette maşuktur da. Maden ki aşık odur, sen sus artık. Maden ki o, kulağını<br />
çekmekte, sen tamamıyla kulak kesil.<br />
Sel akmaya başlar başlamaz önünü kes, yolunu bağla. Yoksa alemi perişan ve harap<br />
eder, her tarafı yıkar. Fakat harap olmaktan niye gamlanayım Harebenin altında<br />
padişah hazinesi var! Hakka dalan kişi daha ziyade dalmak, can denizinin dalgası<br />
altüst olmak ister.<br />
Denizin altı mı daha hoştur, yoksa üstü mü Onun oku mu daha ziyade gönül çekici<br />
ve güzeldir, o oka karşı siper tutmak mı<br />
Şu halde ey gönül! Neşe ve sefayı cefa ve beladan ayırt edersen vesveseye zebun<br />
olmuş olursun. Tutalım ki senin isteğinde şeker tadı var; sevgilinin isteği, isteksiz<br />
murat ve maksadı terk etmek değil mi Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan<br />
diyetidir. Ona, alemin kanını dökmek helaldir!<br />
Biz değeri de bulduk kan diyetini de. Ve o yüzden can vermeye koştuk. Ey aşık !<br />
aşıkların hayatı ölümledir. Gönlü gönül vermeden başka bir süretle bulamazsın.<br />
Yüzlerce naz ve işveyle gönlünü almak istedim; sevgili bana istiğna yüzünü gösterdi,<br />
bahaneler etti.<br />
“Bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş değil mi ki ” dedim, dedi ki: “Git, git; bana<br />
bu efsunu okuma! Ben, senin ne düşündüğünü bilmez miyim Ey iki gören! Sen,<br />
sevgiliyi nasıl gördün; buna imkan mı var Ey ağır canlı! Sen onu hor gördün; çünkü<br />
çok ucuz aldın! Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna değişir.<br />
Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma<br />
batmış, yok olmuştur, sonra gelenlerin aşkları da!<br />
Ben, aşkı kısaca söyledim, tamamıyla anlatmadım. Anlatacak olsam hem dudaklar<br />
yanar hem dil! Lep (dudak) dersem maksadım leb-i derya (deniz kıyısı) dır; La (hayır)<br />
dersem muradım illa (ancak, evet) dir.<br />
Tatlılıktan dolayı yüzümü ekşitmiş olarak otururum; fazla sözden dolayı sükut<br />
etmekteyim. İsterim ki bu suretle tatlılığımız, yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan da<br />
gizli kalsın; bu söz, her kulağa girmesin. Onun için yüz ledün sırrından ancak birini<br />
söylemekteyim.<br />
Hak kıskançlıkta bütün alemlerden ileri gittiği içindir ki bütün alem kıskanç oldu. O,<br />
can gibidir, cihan beden gibi. Beden; iyiyi, kötüyü, canın tesiriyle kabul eder.<br />
Kimin namazında mihrap ve kıblesi Ayn (Allah’nın zatı cemali) olursa onun tekrar<br />
iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil.<br />
Padişaha esvapçıbaşı olan kişinin, padişah hesabına ticarete girişmesi ziyankarlıktan<br />
ibarettir. Padişahla birlikte oturan kimsenin padişah kapısında oturması yazıktır,<br />
aldanmaktır.<br />
Bir kimseye padişaha elini öpmek fırsatı düşer de o, ayağını öperse bu, suçtur. Her ne<br />
kadar ayağa baş koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlığına nispetle hatadır,<br />
düşkünlüktür. Padişah, birisi yüzünü gördükten sonra başkasına meylederse kıskanır.<br />
Allah’nın gayreti buğdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlığıdır.<br />
Kıskançlıkların aslını haktan bilin. Halkın kıskançlıkları, şüphe yok ki Allah<br />
kıskançlığının fer’idir. Bunu anlatmayı bırakayım da o, on gönüllü hercai sevgilinin<br />
cefasından şikayet edeyim. Feryadedeyim, çünkü feryat ve figanlar, hoşuna gidiyor.<br />
İki alemden de ona ancak feryed ve figan lazım. Onun macerasından acı acı nasıl<br />
feryad etmiyeyim ki sarhoşlarının halkasına dahil değilim. Onun gözünden ayrı, güne<br />
gün katan yüzünün vuslatından mahrum bir haldeyken nasıl gece gibi kapkara<br />
olmam<br />
Onun hoş olmayan şeyi de benim canıma hoş geliyor. Ogönül inciten sevgilime canım<br />
fede olsun! Naziri olmayan tek padişahımın hoşnut olması için ben, hastalığıma da<br />
aşığım, derdime de. İki deniz gibi olan gözlerimin incilerle dolması için gam toprağını<br />
gözüme sürme gibi çekmekteyim. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir; halk<br />
gözyaşı sanır. Ben canlar canından şikayetçi değilim, hikaye etmekteyim.<br />
Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına<br />
gülmekteyim.<br />
Ey doğruların medar-ı iftiharı! Doğrulukta bulun. Ey baş köşe! Ben senin kapında<br />
eşiğim. Mana aleminde baş köşe nerede, eşik nerede Ey canı biz ve ben kaydından<br />
kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve vasfa sığmaz ruh! Erkek, kadın kaydı kalkıp bir<br />
olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalcınca kalan yalnız sensin. Kendi kendinle<br />
huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin. Bu suretle “ben” ve<br />
“sen” ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonunda da sevgiliye mustağrak olurlar.<br />
(Ben, biz, ben ve bizim, varlıkların varlığı ve yokluğu, hulasa) söylediklerimin hepsi<br />
vardır, vakıdir. Ey kün emri, ey gel denmekten ve söz söylemekten münezzeh Allah,<br />
sen gel!<br />
Ten gözü, seni görebilir mi; senin gamlanman, neşelenip gülmen hayale gelir mi<br />
Gama, neşeye merbut olan gönüle, onu görmeye layıktır, deme! Keder ve neşeye<br />
bağlanmış olan; bu iki ariyet vasıfla yaşar. Halbuki yemyeşil aşk bağının sonu, ucu,<br />
bucağı yoktur. Orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var! Aşıklık bu iki halden<br />
daha yüksektir; baharsız, hazansız terütazedir.<br />
Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekatını ver; yine pare pare olan canı şerh et, onu<br />
anlat (dedim!).Fettan gözünün ucuyla ve nazla bir baktı da gönlüme yeni bir dağ<br />
vurdu. Kanımı bile dökse ona helal ettim. Helal sözünü söyledikçe o, kaçmaktaydı.<br />
Mademki topraktakilerin feryadından kaçmaktasın. Kederlilerin yüreğine niye gam<br />
saçarsın Her sabah; doğudan parlayınca seni, doğu pınarı (güneş) gibi coşmak ta,<br />
zuhur etmekte buldu.<br />
Ey şeker dudaklarına paha biçilmeyen güzel! Divanene ne bahaneler buluyorsun Ey<br />
eski cihana taze can olan! Cansız ve gönülsüz bir hale gelmiş olan tenden çıkan feryat<br />
ve figanı işit!<br />
Allah aşkına olsun, artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bülbülün halini anlat!<br />
Bizim coşkunluğumuz gamdan neşeden değildir; aklımız irfanımız, hayal ve vehimden<br />
meydana gelmemiştir. Nadir bulunur bir halettendir; inkar etme ki Hak’kın kudreti<br />
pek büyüktür. Sen bu hali insanların ahvaline kıyas etme, cevir ve ihsan menzilinde<br />
kalma!<br />
Cevir ve ihsan, mihnet ve neşe, gelip geçicidir. Gelip geçenlerse ölürler; Hak onlara<br />
varistir.<br />
Sabah oldu, ey sabahın penahı Allah! (Ben özür serd edemiyorum), bize hizmet eden<br />
Hüsamettin’den sen özür dile! Aklı-ı Küll’ün ve canın özür dileyeni sensin; canların<br />
canı, mercanın parıltısı sensin.<br />
Sabahın nuru parladı, biz de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.<br />
Senin feyzin bizi böyle mest ettikçe şarap ne oluyor ki bize neşe versin! Şarap,<br />
coşkunlukla bizim yoksulumuzdur; felek; dönüşte aklımızın fakiridir. Şarap bizden<br />
sarhoş oldu, biz ondan değil... Beden bizden var oldu, biz ondan değil!<br />
Biz arı gibiyiz, bedenler mum gibi. Allah, bedenleri bal mumu gibi göz, göz ev, ev<br />
yapmıştır. Bu bahis çok uzundur, tacirin hikayesini anlat ki o iyi adamın ne hale<br />
geldiği, ne olduğu anlaşılsın.<br />
Tacir, ateşler, dertler, feryatlar içinde, böyle yüzlerce karmakarışık sözler<br />
söylüyordu. Gah birbirini tutmaz sözler söylüyor, gah naz ediyor, gah niyaz eyliyor;<br />
gah hakikat aşkını, gah mecaz sevdasını ifade ediyordu. Suya batan adam fazla<br />
debelenir, eline geçen ota tutunur. O tehlike zamanında elini kim tutacak diye can<br />
korkusuyla şuraya, buraya elini sallar durur, yüzmeye çalışıp çabalar. Sevgili, bu<br />
divaneliği, bu perişanlığı sever. Beyhude yere çalışıp çabalamak, uyumaktan iyidir.<br />
Padişah olan; işsiz, güçsüz değildir. hasta olmayanın feryat ve figan etmesi, şaşılacak<br />
şeydir! Allah, ey oğul, onun için “Külle yevmin hüve fi şe’n “ buyurdu.<br />
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma! Olabilir ki son<br />
nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder. Padişahın kulağı, gözü<br />
penceredir; erkeğin canı olsun, kadının canı olsun... bir can neye çalışırsa, onu duyar,<br />
görür!<br />
Tacir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk, uçup bir yüksek ağacın<br />
dalına kondu. Güneş, ufuktan nasıl süratle doğarsa o dudu da, o çeşit uçtu.<br />
Tacir, hiçbir şeyden haberi yokken kuşun esrarını bu işe şaşırıp kaldı. Yüzünü çevirip<br />
“Ey bülbül! Halini bildir, bu hususta bize de bir nasip ver! Hindistan’daki dudu ne yaptı<br />
da sen öğrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın!” dedi.<br />
Dudu dedi ki: “O, hareketiyle bana nasihat etti; “Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi<br />
bırak; çünkü söz söylemen seni hapse tıktı” dedi. Bu nasihati vermek için kendisini<br />
ölü gösterdi.<br />
Yani “Ey avama karşı da, havassa karşı da nağme ve terennümde bulunan! Benim gibi<br />
öl ki kurtulasın. Taneyi gizle, tamamı ile tuzak ol. Goncayı sakla damdaki ot ol. Kim<br />
güzelliğini mezada çıkarırsa ona yüzlerce kötü kaza yüz gösterir.<br />
Düşmanların kem gözleri, kin ve gayızları, hasetleri; kovalardan su boşalır gibi başına<br />
boşalır. Düşmanlar kıskançlılarından onu parça, parça ederler; dostlar da ömrünü<br />
heva ve hevesle zayi eder, geçirirler.<br />
Bahar zamanı, ekin ekmekten gafil kişi, bu zamanın kıymetini ne bilsin! Allah<br />
lütfunun himayesine sığınman gerektir. Çünkü Allah, ruhlara yüzlerce lütuflar döktü.<br />
Allah’nın lütfuna sığınman gerek ki bir penah bulasın. Ama nasıl penah Su ve ateş<br />
bile senin askerin olur.<br />
Nuh’a ve Musa’ya deniz dost olmadı mı Düşmanlarını da kinle kahretmedi mi Ateş,<br />
İbrahim’e kale olup da Nemrut’un kalbinden duman çıkartmadı mı Dağ, Yahya’yı<br />
kendisine çağırarak ona kastedenleri taşlarıyla paralayıp sürmedi mi Ey Yahya! Kaç,<br />
bana gel de keskin kılıçlardan seni kurtarayım, demedi mi “ dedi” diye cevap verdi.<br />
Dudu ona hoşa gider bir iki nasihat verdi, sonra “Allahaısmarladık, artık ayrılık<br />
zamanı geldi” dedi. Efendisi dedi ki: “Allah selamet versin git. Sen bana yeni bir yol<br />
gösterdin”.<br />
Tacir kendi kendine dedi ki: Bu bana nasihatti. Onun yolunu tutayım, o yol aydın bir<br />
yol. Benim canım neden dududan aşağı olsun Can dediğin de böyle iyi bir iz izlemeli.”<br />
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI<br />
Ten kafese benzer. Girenlerin, çıkanların, insanla dostluk edenlerin aldatmasıyla can<br />
bedende dikendir. Bu, “Ben senin sırdaşın olayım” der. Öbürü “Hayır, senin akranın,<br />
emsalin benim”der.<br />
Bu der ki: “Varlık aleminde güzellik fazilet, iyilik ve cömertlik bakımından senin gibi<br />
hiçbir kimse yok.” Öbürü der ki: “İki cihan da senindir. Bütün canlarımız senin canına<br />
tabidir.” O da, halkı, kendisinin sarhoşu görünce kibirlenir, elden, avuçtan çıkmağa<br />
başlar. Şeytan onun gibi binlerce kişiyi ırmağa atmıştır!<br />
Dünyanın lutfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır, ama az ye. Çünkü ateşten bir<br />
lokmadır! Ateş gizlidir, zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar.<br />
Sen “Ben o medihleri yutar mıyım O, tamahından methediyor. Ben, onu anlarım”<br />
deme! Seni metheden, halk içinde aleyhinde bulunursa onun tesiriyle gönlün,<br />
günlerce yanar.<br />
Onun; mahrumiyetten senden umduğunu elde edemeyip ziyan ettiğinden dolayı<br />
aleyhinde bulunduğu halde, O sözler, gönlüne dokunur, onun tesiri altında kalırsın.<br />
Medihten de bir ululuk gelir, dene de bak! Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın.<br />
O medih canın ululanmasına, aldanmasına sebebolur.<br />
Fakat bu tesir, zahiren görünmez, çünkü methedilmek tatlıdır. Kınanmak acı<br />
olduğundan derhal kötü görünür. Kınanmak, kaynatılmış ilaç ve hap gibidir; içer,<br />
yahut yutarsa uzun bir müddet ızdırap ve elem içinde kalırsın.<br />
Tatlı yersen onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez.Zahiren uzun sürdüğü<br />
için de tesiri, gizlidir. Herşeyi, zıddıyla anla! Medhin tesiri, şekerin tesirine benzer;<br />
gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücütta deşilmesi icabeden bir çiban çıkar.<br />
Nefis çok öğülmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol; ululuk<br />
taslama! Elinden geldikçe kul ol, sultan olma! Top gibi zahmet çekici ol, çevgan olma!<br />
Yoksa; senin bu letafetin, bu güzelliğin kalmayınca o, seninle düşüp kalkanlar, senden<br />
usanırlar.<br />
Evvelce seni aldatıp duranlar, o vakit seni görünce “Şeytan” adını takarlar. Seni kapı<br />
dibinde görünce hepsi birden “Mezarından çıkmış hortlak” derler; Genç oğlan gibi.<br />
Ona önce Allah adını takarlar, bu yaltaklıkla tuzağa düşürmek isterler. Fakat kötülükle<br />
adı çıkıp da zaman geçince bu kötülükte sakalı çıkınca; artık ona yaklaşmaktan<br />
Şeytan bile utanır.<br />
Şeytan, adamın yanına bir kötülük için gelir; senin yanına gelmez. Çünkü sen<br />
Şeytan’dan da betersin. Şeytan, sen insan oldukça izini izler, ardından koşar, sana<br />
şarabını tattırırdı.<br />
Ey bir işe yaramaz adam! Şeytan huyunda ayak direyip şeytanlaşınca senden Şeytan<br />
da kaçmaktadır. Eteğine sarılan kimse de, sen bu hale gelince senden kaçar!<br />
“MAŞALLAH KAN” SÖZÜNÜN TEFSİRİ<br />
Bunların hepsini söyledik ama Allah inayetleri olmadıkça Allah yolunda hiçiz, hiç!<br />
Allah’nın ve Allah erlerinin inayetleri olmazsa...melek bile olsa defteri kapkaradır. Ey<br />
Allah, ey ihsanı hacetler reva eden! Sana karşı hiçbir kimsenin adını anmak layık<br />
değil. Bu kadarcık irşat kudretini de sen bağışladın, şimdiye kadar nice ayıplarımızı<br />
örttün. Ezelde bağışladığın irfan katrasını, denizlerine ulaştır.<br />
Canımdaki, bir katra ilimden ibarettir; onu ten havasından, ten toprağından kurtar!<br />
Bu topraklar, onu örtmeden; bu rüzgarlar, onu kurutmadan önce sen halas et! Gerçi<br />
rüzgarlar, onu kurutsa, mahvetse bile sen, onlardan tekrar kurtarmağa ve almağa<br />
kadirsin.<br />
Havaya giden, yahut yere dökülen katra, senin kudret hazinenden nasıl kaçabilir<br />
Yok olsa, yahut yokluğun yüz kat dibine girse bile sen onu çağırınca başını ayak yapıp<br />
koşar.<br />
Yüz binlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin yine onları varlık alemine<br />
getirir Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar yüz<br />
binlerce kervan gelip durmakta! Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o ucsuz<br />
bucaksız derin denizde batar, yok olurlar. Yine sabah vakti, o Allah’ya mensup ruhlar<br />
ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.<br />
Güz mevsiminde o yüz binlerce dallar, yapraklar; bozguna uğrayıp ölüm denizine<br />
giderler. Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek bağlarda, yeşilliklerin matemini<br />
tutar. Varlık köyünün sahibinden, yokluğa, “Yediklerini geri ver” diye tekrar ferman<br />
çıkar.<br />
“Ey kara ölüm; nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse<br />
geri ver!” (diye emredilir) Kardeş, bir an için aklını başına al! Sende de her an hazan<br />
ve bahar var. Gönül bahçesinin yemyeşil, terütaze, goncalar, güller, serviler ve<br />
yaseminlerle dolu olduğunu gör! Yaprakların çokluğundan dal gizlenmiş; güllerin<br />
fazlalığından kır ve köşk görünmüyor.<br />
Akl-ı Külden gelen bu sözler de, o gül bahçesinin, o servi ve sümbüllerin kokusudur.<br />
Gülün olmadığı yerden gül kokusu geldiğini, şarap olmayan yerde şarabın kaynayıp<br />
çoştuğunu hiç gördün mü ki Koku sana kılavuz ve rehberdir. Seni ta ebedi Cennete<br />
ve kevser ırmağına götürür.<br />
Koku, göze ilaçtır, nurunu artırır. Yakub’un gözü, bir kokudan açıldı. Kötü koku gözü<br />
karartır. Yusuf’un kokusu ise göze nur verir. Yusuf değilsen bile Yakup ol; onun gibi<br />
matlubuna erişmek için ağla!<br />
Hakim-i Gaznevi’nin şu nasihatini dinle de eski vücudunda bir yenilik bul: “Naz için<br />
gül gibi bir yüzün yoksa kötü huyun etrafında dönüp dolaşma, nazlanma! Çirkin ve<br />
sarı bir yüzün nazı da çirkindir. Gözün hem kör, hem de hastalıklı oluşu müşküldür.<br />
Yusuf’a karşı nazlanma, güzellik iddia etme! Yakub’casına niyaz etmek ve ah<br />
eylemekten başka bir şey yapma!<br />
Dudunun ölümünün manası niyazdı. Sen de niyaz ve yoksullukta kendini ölü yap!<br />
İsa’nın nefesi seni diriltsin, kendisi gibi güzel ve mutlu bir hale getirsin! Baharların<br />
tesiriyle taş yeşerir mi Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin.<br />
Yıllarca gönüller yırtan, kalblere elem veren taş oldun; bir tecrübe et, bir zaman da<br />
toprak ol!<br />
ÇENK ÇALAN İHTİYAR<br />
(Bilmem) işittin mi Ömer zamanında pek güzel, pek latif çenk çalan bir çalgıcı<br />
vardı. Bülbül onun sesinden kendini kaybeder; bir namesini dinleyenlerin şevki, yüz<br />
misli artardı. Meclisleri, cemiyetleri, onun nağmeleri süsler; onun sesinden kıyametler<br />
kopardı. Sesi, israfil gibi mucizeler gösterir, ölülerin bedenlerine can bağışlardı. Yahut<br />
İsrafil’e yardım ederdi; onun namelerini dinleyen fil bile kanatlanırdı. İsrafil, birgün<br />
namesini düzer ve yüzlerce yıllık çürümüş ölüye can verir.<br />
Peygamberlerin de içlerinde öyle nağmeler vardır ki o nağmelerde isteyenlere, değer<br />
biçilmez bir hayat erişir. Fakat o nağmeleri his kulağı duymaz, çünkü his kulağı ,<br />
kötülükler yüzünden pis bir haldedir. İnsanoğlu perinin nağmesini işitmez; çünkü<br />
perilerin sırlarına yabancıdır.<br />
Gerçi perinin nağmesi de bu alemdedir ama gönül nağmesi her iki sesten de<br />
yüksektir. Zira peri de, insan da mahpustur; ikisi de bu bilgisizlik ve gaflet<br />
zindanındadır.<br />
Rahman Suresinden “Ya ma’şaralcinin” ayetini oku; “Tenfüzu testa’tiu “nun manasını<br />
iyice bil! Velilerin içi nağmeleri evvela der ki: “Ey yokluk aleminin cüzüleri! Kendinize<br />
gelin; nefis yokluğundan baş çıkaran; bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın!<br />
Ey Kevn ü fesat aleminde tamamiyle çürümüş canlar! Ebedi canlarınız ne vücuda<br />
geldi, ne doğdu!” O nağmelerden pek az, pek cüzzi bir miktarını söylesem canlar,<br />
mezar ve merkatlerinden baş kaldırırlar.<br />
Kulak ver! Onağmeler uzakta değil; fakat sana söylemeğe izin yok. Agah ol ki veliler,<br />
zamanın israfil’idirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişirler. Ölü canlar, ten mezarında<br />
kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar.<br />
Derler ki: Bu ses, öbür seslerden bambaşka; çünkü diriltmek Allah sesinin işidir. Biz<br />
öldük, tamamiyle çürüdük, mahvolduk. Fakat Allah sesi gelince hepimiz dirildik,<br />
kalktık.<br />
Allah sesi ister hicab ardından, ister hicabsız gelsin...Cebrail, Meryem’e, yakasından<br />
üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir. Ey derileri altında yokluğun<br />
çürütüp mahvettiği kimseler! Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün, tekrar var olun!<br />
O ses, Allah kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka Padişahtan gelmektedir.<br />
Allah ona dedi ki: “Ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin, memnuniyet ve<br />
gazabınım,<br />
Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek Bizzat sır<br />
sensin. Sen mademki hayret aleminde “Lillah” sırrına mazhar oldun, ben de senin<br />
olurum. Çünkü “Kim, Allah’nın olursa Allah onun olur.”<br />
Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim, ben aydın ve<br />
parlak bir güneşim. Her nerede bir çırağlıktan parlasan orada bütün alemin müşkülleri<br />
hallolur.<br />
Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizden kuşluk çağı<br />
gibi aydınlanır. Adem evladına esmasını bizzat gösterdi. ( Adem’i, isimlerine mazhar<br />
etti); diğer mevcudata esma, Adem’den açıldı. Nurunu, istersen Adem’den al, istersen<br />
ondan...şarabı, dilersen küpten al, dilersen küpten al, dilersen testiden!<br />
Çünkü bu testi, küple adamakıllı birleşmiştir; o iyi bahtlı testi, senin gibi ( zahiri<br />
zevklerle şad değil, hakiki neşeyle neşelenmiş) tir. Mustafa, “Beni görene benim<br />
yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu” dedi.<br />
Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür. Bu tarzda o<br />
mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta<br />
yüzüncü muma kadar, hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek,<br />
hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir.<br />
İstersen o nuru, son çırağdan al, istersen ilk çırağdan...hiç fark yok. Nuru dilersen<br />
son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan.<br />
Peygamber, “Hakkın güzel ve temiz kokuları ,bu günlerde esecek o vakitlere kulak<br />
verin, aklınız o vakitlerde olsun ki, bu çeşit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı<br />
kaçırmayınız dedi.<br />
Güzel koku geldi, sizin haberiniz yokken esip, esip gitti... Dilediğine can bağışlayıp<br />
geçti. Başka bir koku daha erişti; uyanık ol ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da<br />
mahrum kalmayasın.<br />
Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can,<br />
onun lütfu ile hoş bir hale geldi. Ateşli can, onun yüzünden söndü. Ölü, onun<br />
aydınlığından kaftan giyindi.<br />
Bu tazelik, Tubâ ağacının tazeliği; bu hareket, Tubâ ağacının hareketidir. Halkın<br />
hareketlerine benzemez.<br />
Eğer bu ebedi nefha, yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi.<br />
Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan, gökler, yeryüzü ve dağlar o<br />
emaneti yüklenmekten çekindiler. “Feebeyne en yahmilnehâ” ayetini oku da gör.<br />
Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı “Eşfekna minha” denir miydi<br />
Bu Allah kokusu dün gece bize bir başka türlü zuhur etti, fakat birkaç lokma geldi,<br />
kapıyı kapadı.<br />
Lokma için bir Lokman rehin oldu. Şimdi Lokman´ın sırası; ey lokma sen çekil. Bir<br />
mihnet ve meşakkat lokması yüzünden Lokman´ın ayağına batan dikeni çıkarın.<br />
Onun ayağında diken değil, gölgesi bile yok. Fakat siz, hırstan onu fark<br />
edemiyorsunuz. Hurma olarak gördüğünü diken bil. Çünkü, sen çok nankör, çok<br />
görgüsüzsün. Lokmanın canı, Allahnın bir gül bahçesindeyken neden can ayağı bir<br />
dikenden incinsin. Bu diken yiyen vücut, devedir. Mustafa’dan doğan da bu deveye<br />
binmiştir.<br />
Ey deve! Sırtında öyle bir gül dengi var ki kokusundan sende, yüzlerce gül bahçesi<br />
meydana gelmiştir.<br />
Halbuki sen, hala mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu arta kalası<br />
dikenden gül nasıl toplayacaksın<br />
Ey bu arama yüzünden taraf taraf, bucak bucak dolaşıp duran! Ne vakte kadar<br />
“Nerede bu gül bahçesi” diyeceksin<br />
Ayağındaki bu dikeni çıkarmadıkça gözün görmez. Nasıl dönüp dolaşabilirsin Ne<br />
şaşılacak şey, cihana sığmayan Ademoğlu, gizlice bir dikenin başında dolaşıp<br />
durmakta!<br />
Mustafa bir hem dem elde etmek için geldi; “Kellimini ya Humeyra” dedi.<br />
“Ey Humeyra! Nalı ateşe koyda bu dağ, lal haline gelsin” buyurdu.<br />
Humeyra kelimesi, müennestir can da müennsi semaidir. Araplar cana müennes<br />
demişlerdir. Fakat canın müenneslikten pervası yok. Çünkü, ruhun ne erkekle bir<br />
alakası var, ne kadınla!<br />
Müzekkerden de yükselir, müennesten de. Bu, kurudan yaştan meydana gelen ruh (u<br />
hayvani) değildir ki. Bu can, ekmekten kuvvetlenen, yahut kâh şöyle, kâh böyle bir<br />
hale gelen can değildir.<br />
Bu ruh hoşluk verir, hoştur, hoşluğun ta kendisidir. Ey maksadına erişmek için<br />
vesilelere baş vuran! Hoş olmayan insanı hoş bir hale getiremez. Sen şekerden tatlı<br />
bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir, bu mümkündür.<br />
Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl<br />
olurda şekerden tat ayrılır, imkanı var mı<br />
Ey hoş arkadaş! Aşık, halis ve saf şarabı, kendisinden bulur, onunla gıdalanırsa bu<br />
makamda artık akıl kaybolur, (bu sırra akıl ermez). Aklı cüzi sırra sahip gibi<br />
görünürse de hakikatte aşkı inkar eder. Zekidir bilir; fakat yok olmamıştır. Melek bile<br />
yok olmadıkça Şeytandır.<br />
Aklı cüzi sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten<br />
bir yoktan ibarettir. Varlıktan fani olmadığı için o, hiçtir, yoktur. Kendi dileğiyle yok<br />
olmayınca nihayet zorla, istemediği halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.<br />
Can kemaldir, çağırması sesi de kemaldir. Onun için Mustafa “Ey Bilal bizi dinlendir<br />
ferahlandır; Ey Bilal! Gönlüne nefh ettiğim o nefhadan, o feyizden dalga dalga coşan<br />
sesini yücelt. Adem’i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete<br />
düşüren o nefhayla sesini yükselt!” buyurdu.<br />
Mustafa o güzel sesle kendinden geçti. Ta’ris gecesinde namazı kaçtı. O mübarek<br />
uykudan baş kaldırmadı; sabah namazının vakti geçip kuşluk çağı geldi. Ta’ris gecesi,<br />
o gelinin huzurunda tertemiz canları, el öpme devletine erişti.<br />
Aşk ve can... her ikisi de gizli ve örtülüdür. Allah’a "gelin" dediğim için beni<br />
ayıplama.<br />
Sevgili benim sözüme darılsaydı susardım; bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut<br />
ederdim.<br />
Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb alemindeki kaza ve kaderin<br />
zuhurundan başka bir şey değildir” demekte. Ayıptan başka bir şey görmeyene<br />
ayıptır. Fakat gayb aleminin pak ruhu, hiç ayıp görür mü Ayıp cahil mahluka nispetle<br />
ayıptır; makbul Allah’a nispetle değil.<br />
Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir afet,<br />
bir felakettir. Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp nebatatın<br />
sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü, nebatat ve sap;<br />
ikisi de bedenle can gibi bağdaşmıştır.<br />
Şu halde büyükler, bu sözü boş yere söylemediler: Temiz kişilerin cisimleri de, can<br />
gibi saftır. Onların sözleri de nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur,<br />
nefisleri de suretleri de. Onlara düşman olanların canları ise sırf cisimdir. O düşman,<br />
tavla oyununda kırılmış zar gibi faydasızdır, ancak bir addan ibarettir.<br />
Düşman toprağa girdi, tamamı ile toprak oldu. Bu ise tuzlaya düşüp tamamı ile<br />
arındı. O tuz, öyle bir tuzdur ki Muhammed, ondan meslahat kazanmış, o yüzden<br />
melih sözü fasih olmuştur.<br />
Bu tuz, bu melahat, ondan miras kalmıştır; varisleri de seninledir, ara bul! Varisler<br />
senin huzurunda oturuyorlar, fakat nerede senin huzurun Senin önündedirler, fakat<br />
nerede önü sonu düşünen can.<br />
Eğer sen, kendinde ön, art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın, candan mahrumsun.<br />
Alt, üst, ön, art; cismin vasfıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzeh ve<br />
cihetsizdir.<br />
Kısa görüşlüler gibi zanna düşmemek için gözünü, o pak padişahın nuruyla aç! Sen<br />
madem ki zahiri önü, sonu düşünmektesin... Ancak ve ancak bu gam ve neşe<br />
alemindesin. Ey hakikatte yok olan! Yok olan, nerede ön nerede son<br />
Yağmurlu gündür, gece çağına kadar yürü! Bu yağmur, bildiğimiz yağmur değil! Allah<br />
yağmurlarından.<br />
O, öyle çalgıcıydı ki alem, onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden<br />
garip garip hallere düşüyorlardı. Gönül kuşu onun nağmesiyle uçmakta; canın aklı,<br />
sesine hayran olmaktaydı.<br />
Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı, acizlikten sinek<br />
avlamaya başladı. Sırtı küp sırtı gibi eğrildi, kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar,<br />
adeta eyer kuskununa döndü.<br />
Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç , çirkin yürek tırmalayıcı geldi. Zühere’nin<br />
bile haset ettiği o güzel sesi, kart eşeğin sesine benzedi. Zaten hangi hoş vardır ki<br />
nahoş olmamıştır Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir.<br />
Ancak sur’un üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri,<br />
bundan müstesnadır; onların sesleri bakidir. Onların gönülleri, öyle bir gönüldür ki<br />
gönüller, ondan sarhoştur. Yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız, o<br />
yokluktan varolmuşlardır.<br />
Her fikrin, her sesin kehlibarı (fikirleri ve sesleri çeken) o gönüldür. İlham, vahiy ve<br />
sır lezzeti yine o gönülden ibarettir. Çalgıcı bir hayli ihtiyarlayıp zayıflayınca<br />
kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi.<br />
Dedi ki: “Allahm, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lutuflarda<br />
bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin. Bu<br />
gün kazanç yok, senin konuğunum. Çengi sana çalacağım, gayrı seninim.”<br />
Çengi omuzlayıp Allah aramağa yola düştü; ah ederek Medine Mezarlığına doğru<br />
yollandı. Allah’dan kiriş parası isteyeceğim. Çünkü o kendisine karşı halis olan<br />
kalplere kerem ve ihsanıyla eder” dedi.<br />
Bir hayli çenk çalıp ağladı ve başını yere koydu, çengi yastık yaptı bir mezara<br />
yaslandı. Çalgıcıyı uyku bastırdı, can kuşu kafesten kurtuldu; çalgıyı da bırakıp<br />
sıçradı. Saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.<br />
Canı, orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi: Beni burada bıraksalardı. Canım<br />
bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir, bu ovanın bu gayb laleliğinin<br />
sarhoşu olurdu. Başsız, ayaksız seferler eder, dişsiz, dudaksız şekerler yedim.<br />
Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler<br />
ederdim. Gözleri kapalı olarak bir alem görür; elsiz, avuçsuz güller, reyhanlar<br />
devşirirdim...Çalgıcı bir su kuşuydu; bu alem de bir bal denizi. Bu bal Eyyub<br />
Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı.<br />
Eyyub, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün<br />
hastalıklardan arındı, pirüpak oldu. Mesnevi hacım bakımından felekler kadar bile olsa<br />
yine bu alemin, hatta küçük bir cüz’ünü ihata edemezdi.<br />
Halbuki çok geniş olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Bu bir<br />
alemdir ki bana rüyada göründü; açıklığıyla kolumu, kanadımı açtı. Bu alemde bu<br />
alemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lahzacık kalırdı.<br />
İhtiyar çalgıcıya “Burada kalmaya tamah etme, mademki ayağından diken çıkmıştır,<br />
haydi git” diye emir gelmekte. Can ise orada, Allah’nın rahmet ve ihsanı meydanında<br />
“Durakla, bekle” demekteydi.<br />
O sırada Hak Ömer’e bir uyku verdi ki kendini uykudan alamadı. “Bu mutat bir şey<br />
değildi. Bu uyku, gayb aleminden geldi. Sebepsiz olamaz” diye taaccüpte kaldı. Başını<br />
koydu, uyudu. Rüyasında hak tarafından bir ses geldi, bu sesi ruhu duydu. Bu ses öyle<br />
bir sesti ki her sesin nağmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten başka sesler, aksi<br />
sedadır.<br />
Türk, Kürt, Zenci, Acem, Arap bütün milletler kulağa, dudağa muhtaç olmadan bu sesi<br />
anlamışlardır. Hatta Türk, Acem ve Zenci şöyle dursun... o sesi dağlar taşlar bile<br />
işitmiştir. Her dem Allah’dan “ Elestü” sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var<br />
olmaktadırlar.<br />
Gerçi bunlardan zahiren “Bela” sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var<br />
olmaları “Bela” demeleridir. Ağacın, taşın anlayışını söyledim ya. Hemen şimdicik<br />
bunu anlatan şu hikayeyi dinle!<br />
Hannane direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.<br />
Peygamber, “Ey direk, ne istiyorsun ” dedi. O da “Canım, ayrılığından kan kesildi.<br />
Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın” dedi.<br />
Bunun üzerine Peygamber dedi ki: “Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Söyle ne<br />
istersin Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de,<br />
batıdakiler de senin hurmanı yesinler.<br />
Yahut Allah, seni o alemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal” dedi. Hannane<br />
“Daim ve baki olanı isterim” dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma!<br />
Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.<br />
Bunu duy da bil ki Allah, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden<br />
vazgeçmiştir. Kim, Allah’dan tevfika mazhar olursa o aleme yol bulmuştur. Bir<br />
kimsenin Allah sırlarından nasibi olmazsa cemadın inlemesini nasıl tasdik eder<br />
Evet der ama yürekten değil. Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere<br />
uyar, zahiren tasdik eder. Eğer cemadat Allah’nın “Kün-ol” emrine vakıf olmasalar<br />
( ve bu emri duyup, bu emre uyup, varlık alemine gelmemiş bulunsalardı) bu söz<br />
alemde o vakit reddedilirdi.<br />
Yüz binlerce taklit ve istidlal ehlini, pek cüzi bir vehim, şüpheye düşürür. Çünkü<br />
taklitleri de istidlalleri de, hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir. O aşağılık<br />
Şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe takla düşerler.<br />
İstidlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz pek karasızdır. Sebatiyle<br />
dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir.<br />
(İstidlale değer vermez). Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır<br />
sopa.<br />
Askerin, yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir! Gören padişah! Her<br />
ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir ama yine gözlükler sayesinde. Dünyada<br />
gözlükler ve padişahlar olamasaydı bütün körler ölürlerdi.<br />
Körler elinden ne demek gelir, ne biçmek gelir, ne alışveriş gelir, ne de kar ve kazanç.<br />
Allah onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istidlal değnekleri hemencecik<br />
kırılırdı. Bu sopa nedir Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi Gören Allah!<br />
Sopa, mademki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et! O size<br />
sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz.<br />
Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz Aranıza bir gören kişi alın!<br />
Sen de sana sopa verenin eteğini tut. Bak bir kere Adem Peygamber istidlal ve isyan<br />
yüzünden neler çekti Musa ve Muhammed’in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan<br />
şekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu Sopa yılan şekline girdi, direkten de inilti<br />
duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde beş kere ilan ederler.<br />
Bu din lezzeti eğer akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı Akıl akla<br />
uygun olan her şeyi; mucizesiz, keşmekeşsiz kabul eder. Bu bakir yolu, akla aykırı<br />
(akıl hududundan hariç, kıyas ve istidlale sığmaz) gör ve bu görüş, her devlet<br />
sahibine makbuldür; buna da dikkat et.<br />
Şeytanlarla canavarlar, nasıl insan korkusundan ve hasetlerinden ürküp adalara, ıssız<br />
yerlere kaçtılarsa, münkirler de Peygamberlerin mucizelerinden korkup başlarını<br />
otların içlerine sokmuşlar.<br />
Bu suretle müslümanlık ediyle anılarak yaşamak, kim olduklarını, ne inanışta<br />
bulunduklarını sana bildirmemek istemişlerdir. Kalpazanlık, kalp paraya nasıl gümüş<br />
sürerler ve üstüne padişahın adını kazarlarsa,onları sözlerinin dış yüzü de tevhit ve<br />
şeriattir; fakat iç yüzü, ekmekteki delice tohumuna benzer.<br />
Felsefecinin, dini inkara, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye<br />
girişirse Hak din, onu mahveder. Onun eli, ayağı cansızdır. Canı ne derse ikisi de<br />
fermanına uyar, dediğini yapar. Felsefeciler, dilleriyle cansız şeylerin hareketini,<br />
seslenmesini inkar ederse de elleriyle ayakları, bunun imkanına şehadet edip durur.<br />
Ebucehl’in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki: “Ey Ahmed, şu avucumdaki nedir<br />
Çabuk söyle! Mademki göklerin sırlarına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı ”<br />
Peygamber “Onlar nedir, ben mi söyleyeyim; yoksa onlar mı doğru olduğumuzu<br />
söylesin, bizi tasdik etsinler; hangisini istersin Dedi.<br />
Ebucehil “Bu ikinci daha garip” deyince Peygamber dedi ki: “Evet, Allah ondan daha<br />
ilerisine de kadirdir.” Derhal Ebucehl’in avucundaki taşların her biri, şahadet<br />
getirmeye başladı. “İbadete layık hiçbir şey yoktur, ancak Tek Allah’ya tapılır” dedi ve<br />
“Muhammed, Allah elçisidir” incisini deldi. Ebucehil, taşlardan bu sözü işitince<br />
hiddetle taşları yere vurdu.<br />
Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı, beklemekten bunalınca.<br />
Ömer’e yine ses geldi! “Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar! Has, muhterem bir<br />
kulumuz var; mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et.<br />
Ey Ömer, kalk. Beytülmalden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say! O parayı<br />
huzuruna götürüp “O parayı huzuruna götürüp “Ey makbulümüz olan! Şimdilik bu<br />
kadarcığı al ve bizi mazur gör.<br />
Bu kadarcık para sana ancak ibrişim (kirşi) parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel”<br />
de. Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini<br />
bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıyı arayıp taramak<br />
için mezarlığa yüz tuttu.<br />
Mezarlığın etrafını bir hayli döndü, dolaştı; orada o ihtiyardan başka kimseyi<br />
göremedi. “Bu olmasa gerek” deyip bir kere daha koştu. Nihayet yoruldu, fakat yine o<br />
ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine “Hak, bana dedi ki: bizim saf, makbul<br />
ve mübarek kulumuz var;<br />
İhtiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Allah haslarından olur Ey gizli sır, ne hoşsun sen, hoş<br />
ve garip!” Ava çıkan aslanın dönüp dolaşması gibi bir kere daha mezarlık etrafını<br />
dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimsenin olmadığını iyice anlayınca “ karanlıklar<br />
içinde parlak gönüller çoktur” dedi.<br />
Gelip edebe fazlasıyla riayet ederek oraya oturdu. Bu sırada Ömer aksırdı, ihtiyar<br />
uyanıp sıçradı. Ömer’i görünce şaşırdı, kaldı. Gitmek istedi, fakat titremeğe başladı.<br />
İçinden dedi ki: “Yarabbi senin elinden eleman! Şimdi de çalgıcı ihtiyarcağıza<br />
muhtesip geldi, çattı.”<br />
Ömer, o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmış çehresini sararmış görünce, “Benden<br />
korkma, ürkme; çünkü sana Hak’tan müjdeler getirdim. Allah, senin huylarını o<br />
derece methetti ki nihayet Ömer’i, senin cemaline aşık etti. Otur şöyle önüme;<br />
uzaklaşmağa kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim.<br />
Allah sana selam söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden,<br />
kederlerden, ne haldesin Buyuruyor. Şimdilik şu birkaç dinarı ibrişim parası olarak<br />
al, harca da bitince yine buraya gel!<br />
O ihtiyar, bunu işitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmağa, elbisesini<br />
yırtmaya başladı. “Ey naziri olmayan Allah! Ziyade utancından zavallı ihtiyar su<br />
kesildi” diye bağırmağa koyuldu. Bir hayli ağlayıp eleme düştü. Nihayet çengi yere<br />
çalıp parça parça etti.<br />
Dedi ki: “Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yoldan azdırıp<br />
sapıtan!<br />
Ey yetmiş yıldır kanımı emen, kemal sahibine karşı yüzümü kara eden! İhsan ve vefa<br />
sahibi Allah, cefalarla, suçlarla, geçen ömrüme sen acı! Allah bana öyle bir ömür verdi<br />
ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Bense bütün o ömrü,<br />
her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim.<br />
Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık<br />
zamanı hatırımdan çıktı. Eyvallah olsun ki Küçük makamının tazeliği yüzünden<br />
gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü.<br />
Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamının sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti! Ey,<br />
Allah, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu medet isteyen medet!<br />
Şikayetim en çok kendimden...<br />
Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var. Çünkü<br />
bana bu varlık, her an ondan gelmekte... Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm,<br />
başkasını değil.”Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine değil; bu<br />
da ona benzer.<br />
Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki: “Senin bu ağlaman, aklının başında olduğuna<br />
delalet eder. Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir<br />
günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah’ya<br />
perdedir,geleceğin de.<br />
Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte<br />
kadar ney gibi boğum boğum olacaksın Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir;<br />
dudağın, sesin mahremi olamaz.<br />
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça<br />
nasıl olur da Kabeye gelmiş sayılırsın Haberlerin haber vericiden bihaberdir; tövben<br />
günahından beterdir. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne<br />
vakit tövbe edeceksin, söyle! Gah sır nağmesini kıble edinirsin; gah ağlayıp inlemeyi<br />
öper durursun.”<br />
Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi,<br />
ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. O zaman<br />
gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarda kaldı, gökten de ( bütün alemi<br />
unuttu).<br />
Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben bilmiyorum; sen<br />
biliyorsan söyle! Halden de öte, kaalden de ileri şöyle bir hale, öyle bir kaale erişti;<br />
ululuk sahibi Allah’nın cemaline dalıp kaldı. Ama tek bir kurtuluş imkanı bulursun...<br />
Yahut denizden başka onu bir tanıyan, gören olsun... Hayır bu çeşit dalış değil.<br />
Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine<br />
sebep olmasaydı aklı cüzi, külle ait sözler söylemezdi. Fakat birbiri ardınca durmadan<br />
zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta.<br />
İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyarda yüzünü perde arkasına çekti,<br />
ahvali de. İhtiyar, eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir<br />
söz kaldı. Bu ayşü işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer. Can<br />
ormanında doğanki avcılıkta doğan ol; cihanın güneşi gidip canla oyna!<br />
Yüce güneş, can vere gelmiştir; her nefeste boşaldıkça (nurla ) doldururlar. Ey<br />
manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster. İnsanın vücuduna akıl ve ruh,<br />
gayb aleminden akar su gibi gelmekte.<br />
Peygamber dedi ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir surette nida ederler: Ey<br />
Allah, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur, verenleri doyur, verdikleri her<br />
dirheme karşılık yüz bin ihsan et!<br />
Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!” Fakat<br />
nice esirgemeler vardır ki vermeden iyidir. Allah malını Allah’nın buyurduğu yerden<br />
gayriye verme, ki halde hesaba sığmaz hazine elde edesin ve bu suretle kafirlere,<br />
küfranı nimet edenlere katılmayasın.<br />
Kafirler; kılıçları, Mustafa’ya üstün olsun diye develer kurban edenlerdi. Allah emrini,<br />
Allah’ya ulaşmış birisinden sor, öğren. Her gönül, Allah emrini anlayamaz. (Yersiz<br />
ihsan), asi bir kölenin, güya adalet ediyorum, ihsanda bulunuyorum diye padişahın<br />
malını asilere dağıtmasına benzer.<br />
Kuranda “onların bütün ihsanları hasretten ibarettir” diye gaflet ehlini korkutan bir<br />
ayet vardır. Şu asinin adlü ihsanı, onu padişahtan daha ziyade uzaklaştırır, gözden<br />
düşürür ve ancak yüzünü kara eder.<br />
Mekke ulularının Peygamberle harp ederken kurban kesmeleri de , Allah tarafından<br />
kabul edilir ümidiyleydi. İşte bunun için mümin tevfika mazhar olamamak<br />
korkusundan daima namazda “İhdinas sıratal mustakim” der.<br />
O para veriş cömert kişiye layıktır. Can vermekse esasen aşıkın vergisidir. Hak<br />
uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can<br />
bahşederler. Şu çınarın yaprakları dökülürse Allah, ona yapraksızlık azığı bağışlar.<br />
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Allah’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında<br />
çiğnetir mi Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur.<br />
Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip<br />
bitirirler.<br />
Bu cihan tamamiyle fanidir; aradığını sebatlı, kararlı alemde ara! Suretin sıfırdan<br />
ibarettir; dilediğini mana aleminde dile! Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de<br />
tatlı bir deniz gibi olan canı al!<br />
YAĞMURUN SIRRI<br />
Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Onun<br />
mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti. Bu ağaçlar, toprak altındaki<br />
insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp; halka doğru yüz türlü işaretlerde<br />
bulunurlar, duyana söz söylerler.<br />
Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar. Kazlar gibi başlarını<br />
su içine çekmişler...Karga gibiyken tavus haline gelmişlerdir. Allah, onları kış vakti<br />
hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir.<br />
Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir.<br />
Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmiş bir şey. Neden bunu kerem sahibi Allah’ya<br />
isnad edelim ” Onların körlüğüne rağmen Allah, dostların gönüllerinde bağlar,<br />
bahçeler bitirmiştir.<br />
Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.<br />
Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak<br />
dünyanın etrafını dönüp dolaşırlar. Münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek<br />
gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf<br />
kimseye benzerler.<br />
Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar.<br />
Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz değildir ki. Göz odur ki bir<br />
sığınak görsün.<br />
Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddıka’nın yanına giderek konuşup görüşmeye<br />
başladı. Sıddıka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstünü,<br />
sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.<br />
Peygamber, “Böyle acele acele ne arıyorsun ” dedi. Ayşe “Bugün hava bulutluydu,<br />
yağmur yağdı. Elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, başını<br />
yağmurdan ıslanmamış görmekteyim” dedi.<br />
Peygamber “O sırada başına ne örtmüşsün, baş örtün neydi Diye sordu. Ayşe senin<br />
ridanı başıma örtmüştüm”dedi. Peygamber dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun!<br />
Allah onun için temiz gözüne gayb yağmurunu gösterdi.”O yağmur, sizin bu<br />
bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir.<br />
Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi<br />
vardır. Fakat o, ancak havassa görünür, diğerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp<br />
diriltileceklerinden şüphe ederler.”<br />
Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar.<br />
Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak<br />
bir derecededir. Güz yağmuruysa, bağa sıtma gibidir.<br />
Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır.<br />
Kış, yel ve güneş de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu<br />
böyle bil, ipin ucunu yakala!<br />
Tıpkı bunun gibi gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı.<br />
Bazı yağmurlar berekettir, bazıları ziyan. Abdalin bu nefesi de işte o bahardandır.<br />
Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter.<br />
Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar. Fakat<br />
bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama! Rüzgar, işini yaptı,<br />
esti. Canı olan da, rüzgarın tesirini candan kabul etti.<br />
Peygamber, “Dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar<br />
rüzgarı, ağaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder. Fakat güz<br />
serinliğinden kaçının. Çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da<br />
onu yapar “dedi.<br />
Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat<br />
etmişlerdir. Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni<br />
görmemişlerdir.<br />
Allah’ya göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebediliğin ta kendisidir.<br />
Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara! Senin cüzi<br />
aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.<br />
Binaenaleyh hadisin manası teville şöyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların<br />
ve filizlerin hayatıdır. Velilerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu<br />
örtme, çünkü o sözler, dininin zahiridir.<br />
Sıcak da söylese, soğuk da söylese, hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ( hayatın<br />
hadiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır.<br />
Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir.<br />
Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur.<br />
Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı başında olan kişinin<br />
gönlünü, binlerce gam kaplar.<br />
Sıddıka’nın aşkı çoşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülasası,<br />
vücudun zübdesi! Bu günkü yağmurun hikmeti neydi Bu yağmur, rahmet<br />
yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu, pek yüce, pek azametli<br />
Allah’nın adaletinden miydi<br />
Bu yağmur, bahara ait lutuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu ”<br />
Peygamber dedi ki: “Bu yağmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı<br />
yatıştırmak için yağıyordu.” Eğer Ademoğlu, o keder ateşi içinde kalıp duraydı<br />
ziyadesiyle harabolur, eksikliğe düşer, ( hiçbir şey yapamaz bir hale gelir) di.<br />
O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı. Ey can, bu alemin<br />
direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için afettir. Akıllılık o alemdedir, galip<br />
gelirse bu alem alçalır. Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu alem<br />
kirdir.<br />
Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı<br />
halinde gelir. Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.<br />
KADININ FENDİ -1-<br />
Eski zamanda bir halife vardı ki, Hatem’i cömertliğine köle etmişti. İhsan ve adalet<br />
bayrağını yüceltmiş, dünyadan yoksulluk ve ihtiyacı kaldırmıştı. Deniz ve inci, onun<br />
vergisine nispetle ehemmiyetsiz bir hale gelmiş lutuf ve ihsan Kaf’tan Kaf’a yayılmıştı.<br />
O padişah, topraktan ibaret olan şu yeryüzünde bulut ve yağmurdu. İn’am ve ihsan<br />
sahibi Allah’nın vericiliğine mazhardı. Deniz ve maden, onun ihsanına karşı zelzeleye<br />
düşmüş, onun cömertliğine doğru kafile kafile gelip duruyordu.<br />
Kapısı, hacet kıblesiydi. Şöhreti, cömertlikle bütün aleme yayılmıştı. Onun<br />
vergisinden, onun cömertliğinden Acem de şaşırmıştı,Rum da. Türk de hayrete<br />
dalmıştı, Arap da. Hayat suyu, kerem deniziydi. Onun yüzünden Arap da dirilmişti.<br />
Acem de!<br />
Bir gece bir bedevi karısı, dedikoduyu hadden aşırarak kocasına dedi ki: “Bütün bu<br />
yoksulluğu, bu cefayı biz çekmekteyiz. Alemin ömrü hoşlukla geçiyor. Sade biz kötü<br />
bir haldeyiz.<br />
Ekmeğimiz yok, katığımız dert ve haset... Testimiz yok suyumuz gözyaşı. Gündüzün<br />
elbisemiz güneşin ziyası... Geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan değil<br />
mi ayı, okkalık ekmek sanıp elimizle gökyüzüne saldırıyoruz.<br />
Yoksullar bizim yoksulluğumuzdan ve gece gündüz yiyecek düşünmemizden<br />
arlanıyorlar. Samiri’nin halktan kaçtığı gibi akraba, yabancı... herkes bizden kaçıyor.<br />
Birisinden bir avuç mercimek isteyecek olsak bize “Sus, geber, babalar çıkarasıca!”<br />
diyor.<br />
Arabın iftiharı, savaş ve ihsandır. Sence arap içinde yazıda kazınıp yok edilecek bir<br />
yanlışa benziyorsun. Ne savaşı Zaten biz savaşsız öldürülmüş, bitmişiz; yoksulluk<br />
kılıcıyla başımız uçurulmuş, gitmiş!<br />
İhsan nerede Yoksulluğun etrafında dönüp dolaşarak ağ örmekte, havada uçan<br />
sineğin damarını sokup kanını emmekteyiz. Hele bize misafir gelsin... Geceleyin<br />
uyuyunca elbisesini soymazsam ben de adam değilim!<br />
Bundan dolayı bilenler, hikmetle dediler ki: ihsan ve kerem sahiplerine konuk olmak<br />
gerek. Halbuki sen, öyle birisinin müridisin ki hasisliği yüzünden kendisi galip değil,<br />
seni nasıl galip edecek Sana nur vermesi şöyle dursun... bilakis kapkara bir hale<br />
koyar.<br />
Kendisinin nuru yok, onunla görüşüp konuşanlar nereden nurlanacak Bir çeşit şeyh,<br />
gözü akan ve görmeyen kişiye benzer. Gözüne ilaç çeker ama zararlı ilaçtan başka bir<br />
şey çekemez ki. Yoksulluk ve meşakkatta bizim halimiz de böyledir. Bize aldanıp da<br />
hiçbir konuk gelmez.<br />
On yıllık kıtlığı mücessem olarak görmedinse gözünü aç da bize bak! Görünüşümüz<br />
davacı adamların içi gibi gönlü kapkara, fakat dili şaşalalı! Allah’dan onda ne bir koku<br />
var, ne bir eser. Fakat davası Şit’ten de ileri, Adem’den de!<br />
Hatta ona, Şeytan bile kendisini göstermez. Böyle olduğu halde o “Biz Abdallardanız,<br />
hatta daha ilerdeyiz. Kendisini adam sansınlar diye dervişlerin bir hayli sözünü çalmış<br />
çırpmıştır. Söz söylerken lafı Bayezid’den ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur.<br />
Halbuki onun içyüzünden Yezid arlanır.<br />
Gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasipsizdir. Hak, önüne bir kemik bile<br />
atmamıştır. O ise “Sofrayı yaydım, Hakkın vekiliyim, halife oğluyum” diye bağırıp<br />
durmaktadır. “ Ey aşağılık saf kişiler, gelin... gelin de ihsan keremimin sofrasından,<br />
kimse mani olmaksızın yeyin” demektir.<br />
Onlar da onun başına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı şeyh “ Yarın” der.<br />
Fakat bir türlü o yarın gelip çatmaz. Ademoğlunun, az çok sırrı meydana çıkabilmek<br />
için uzun zamanlar lazımdır.<br />
Tek duvarın altında define mi var, yoksa alan karınca ejderha yuvası mı Oyalancı<br />
şeyhin hiçbir şey olmadığı meydana çıkıncaya kadar talibin de ömrü tükenmiş olur:<br />
artık anlamanın ne faydası var<br />
Fakat nadir olarak talibin itikadındaki parlaklık yüzünden şeyhin yalanı talibe faydalı<br />
olur. Şeyhi, can sanır, ceset çıkar ama talip, kendi iyi niyeti yüzünden öyle bir<br />
makama erişir ki... Hali, tıpkı gece ortasında kıble arayana benzer. Kıble bulunmasa<br />
bile namazı caizdir.<br />
Davacı ve yalancı şeyhin can kıtlığı gizlidir. Fakat bizdeki ekmek kıtlığı meydanda.<br />
Niçin bunu, davacı şeyh gibi gizleyelim Neden fayda olmadığı halde utanıp arlanarak<br />
can çekişelim ”<br />
Kocası dedi ki: “Daha ne vakte kadar gelir ve mahsul arayıp duracaksın; zaten<br />
ömrümüzden ne kaldı ki Çoğu geçip gitti. Akıllı kişi, artığa, eksiğe bakmaz; çünkü<br />
ikisi de sel gibi geçer. Sel ister saf olsun, ister bulanık... Mademki baki değildir, ondan<br />
bahsetme<br />
Bu alemde binlerce canlı, sıkıntısız, hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.<br />
Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde ağaçta Allah’a şükreder.<br />
Bülbül “Ey duaya icabet eden Allah, rızık hususunda itimadımız sana” diye Allah’a<br />
hamdeyler.<br />
Doğan, rızkını padişahın elinden umduğundan bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.<br />
Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat Allah ailesidir; Hak da ne güzel<br />
aile reisi. Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, heva ve hevesimizin, varlığımızın tozundan,<br />
dumanından meydana gelir. Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer.<br />
Bu böyle oldu kuruntuları da vesveselerimizdir.<br />
Bil ki her hastalık ölümden bir parçadır. Çaresi varsa, ölümün bir cüz’ünü kendinden<br />
kov! Ölümün bir cüz’ünden bile kaçamadığın halde onun hepsini başından aşağıya<br />
dökecekler, bunu iyice bil!<br />
Ölümün cüz’ü olan hastalık sana taht geliyorsa bil ki Allah küllü, yani ölümü de sana<br />
tatlılaştırır. Hastalıklar, ölümden elçi olarak gelmektedir; ey boşboğaz, ölümün<br />
elçisinden yüz çevirme!<br />
Tatlı yaşayan, sonunda acı öldü. Ten kaydında olan canını kurtaramadı. Koyunları<br />
kırdan sürer getirirler; hangisi daha besli ise onu keserler. Gece geçti, sabah oldu. Sen<br />
ne vakte kadar bu altın masalını yeni baştan söyleyip duracaksın<br />
Gençken daha kanaatliydin; şimdi altın istiyorsun, halbuki sen önceden altındın.<br />
Üzümlerle dolu bir asmaydın; nasıl oldu da kesada uğradın; üzümün tam olacakken<br />
bozulup gittin Meyvanın günden güne daha tatlı olması lazım.<br />
İp eğirenler gibi gerisin geriye gitmenin luzumu yok! Sen bizim eşimizsin; işlerin<br />
başarılması için eşlerin aynı huyda olmaları lazımdır. Eşlerin birbirine benzemesi<br />
lazım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak! Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar<br />
gelirse ikisi de işine yaramaz.<br />
Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu Ormandaki aslana kurdun çift<br />
olduğunu hiç gördün mü Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç, devenin<br />
üstünde doğru duramaz. Ben sağlam bir yürekle kanaat yolunda gidiyorum; sen neye<br />
kınama yolunu tutuyorsun ”<br />
Kanaatkar adam ihlasla, yüreği yanarak sabaha kadar karısına bu yolda sözler<br />
söyledi. Kadın ona haykırdı: “Ey namustan gayri bir şeyi olmayan, artık bundan fazla<br />
senin afsununu istemem. Yürü git. Gayri bu davadan bahsetme; kibir ve azamete dair<br />
saçma sapan şeyler söyleyip durma!<br />
Ne vakte kadar bu tumturaklı sözler, bu işler güçler Kendi halini, kendi işini gör de<br />
utan! Kibir çirkindir ama dilencilerden olursa daha çirkin. Soğuk gün ortalık kar... Bir<br />
de elbise ıslak olursa...<br />
Ey örümcek ağı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; Ne vakte kadar kibir,<br />
azamet! Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki Kanaatten ancak bir ad<br />
öğrendin. Peygamber “Kanaat nedir Hazinedir Dedi.<br />
Sen hazineyi mihnet ve meşakkatten ayırt edemiyorsun. Bu kanaat daimi bir<br />
hazineden başka bir hazineden başka bir şey değildir. Ey gönüle gam ve elem veren<br />
artık beyhude sözlere dalma!<br />
Yürü bana “Eşim” deme, az koltukla. Ben insafın eşiyim, hilenin değil. Neden<br />
padişahtan, beyden dem urup durmaktasın Yoksulluktan havada sivrisineği bile<br />
avlamaktasın. Bir kemik parçası için köpeklerle dalaşmakta, içi boş ney gibi inleyip<br />
durmaktasın.<br />
Bana öyle horlukla kötü kötü bakma ki damarlarının içinde dolaşan sırları<br />
söylemeyeyim. Kendi aklını benden fazla görüyorsun; Ya şu az akıllı olan beni nasıl<br />
gördün ( Büsbütün aşağı değil mi )<br />
Çirkin kurt gibi üstümüze atlama. Senin gibi insanı utandıracak akla sahip<br />
olmaktansa akılsızlık daha iyi! Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl<br />
değildir, yılan ve akreptir. Senin hile ve zulmünün hasmı Allah olsun; hile elin bize<br />
uzanmasın!<br />
Ne şaşılacak şey ki sen hem yılansın, hem afsuncu... Ey Arap, sen yılansın, hem de<br />
çirkin yılan! Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi. Afsuncu<br />
düşman gibi, yılana afsun okur, yılan da onu afsunlar.<br />
Yılanın afsunu, yılancıya tuzak olmasaydı yılanın afsununa aldanır, onunla meşgul olu<br />
muydu Afsuncu, kazanç hırsına düşünce yılanın kendisini afsunladığını anlamaz.<br />
Yılan “ Ey afsuncu, kendine gel. Kendine gel. Kendi hünerini gördün, bir de benim<br />
afsunumu gör!<br />
Sen beni Hak’kın adıyla afsunladın, bu suretle de beni halka rüsvay etmek istedin.<br />
Beni Hak’kın adı bağladı, senin tedbirin değil. Hakk’ın adını tuzak yaptın, yazıklar<br />
olsun sana! Senden benim hakkımı Allahnın adı alacak. Ben canımı da Allah adına<br />
ısmarladım, tenimi de. Allah adı, beni yaraladığın için ya can damarını koparsın, yahut<br />
seni de benim gibi mahsup etsin!” der. Kadın bu yolda sert sözlerle genç kocasına<br />
tomarlar okudu.<br />
Bedevi dedi ki: “ Ey kadın, sen kadın mısın, yoksa hüzün ve keder atası mı<br />
Yoksulluk, benim için iftihar edilecek bir şeydir; başıma kakma! Mal ve para başta<br />
küllah gibidir. Küllaha sığınan keldir.Kıvırcık ve güzel saçları olan kişiye gelince:<br />
küllahı giderse ona daha hoş gelir.<br />
Allah eri göz gibidir. Gözün kapalı olmaktansa, açık olması daha iyidir. Esirci, esiri<br />
satarken ayıp örten elbiseyi soyar. Esirin bir kusuru olursa hiç onu soyar mı Soyması<br />
şöyle dursun, bir hile ile ne yapıp yapar, onu elbiseyle gösterir.<br />
“Bu iyiden kötüden, olur olmaz şeyden utanır. Soyarsam utanıp senden ürker” der.<br />
Zengin kulağına kadar ayıp içine dalmıştır: fakat malı vardır ve mal ayıbını örter.<br />
Tamahkar tamahı yüzünden zengin ayıbını görmez. Tamahkar bütün gönülleri kaplar.<br />
Yoksul, halis altın gibi sevilse yine kumaşı, dükkana yol bulmaz, sözünü kimse<br />
dinlemez. Yoksulluk, senin anlayacağın şey değildir; yoksulluğa hor bakma; Çünkü<br />
yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Allah’dan pek büyük bir rızıkları vardır.<br />
Ulu Allah adildir; adiller, nasıl olur da çaresiz biçarelere zulmederler<br />
Birisine nimet, mal, matrah verip öbürünü yansın diye ateşe atarlar mı Böyle bir iş,<br />
Allah’dan, iki cihanı yaratan umulur mu “Elfakru Fahri” hadisi, saçma ve asılsız bir<br />
söz mü; bu sözde binlerce naz ve nimet gizli değil mi<br />
Hiddetle bana lakaplar taktın; ben sevgilimin dostuyum, onu elde ederim. Halbuki sen<br />
bir yalancı, afsuncusun dedi. Yılan tutsam bile dişini söker, bu suretle onu başı<br />
ezilmekten kurtarırım. Çünkü o diş, onun can düşmanıdır; ben, düşmanı da bu suretle<br />
kendime dost ederim.<br />
Ben asla tamahtan afsun okumam. Ben bu tamahı baş aşağı etmişimdir. Allah<br />
göstermesin... Benim halka karşı tamahım yok. Gönlümde kanaatten bir alem var. Sen<br />
armut ağacı tepesinden böyle görüyorsun. Aşağı in de sende o şüphe kalmasın. Biraz<br />
dönersen başın dönmeğe başlar; evi dönüyor görürsün... Halbuki dönen sensin!<br />
Ebucehil, Ahmed’i görüp “Beni Haşim’den çirkin bir çehre zuhur etti” dedi. Ahmet ona<br />
dedi ki: “ Haddini tecavüz ettinse de doğru söyledin.” Sıddık görüp “Ey güneş! Ne<br />
doğudasın, ne batıdan. Latif bir surette parla, alemi nurlandır” dedi.<br />
Ahmet dedi ki: “Ey aziz, ey değersiz dünyadan kurtulan! Doğru söyledin.” Orada<br />
bulunurlar “ Ey halkın ulusu, ikisi birbirine zıt söz söyledi, sen ikisine de doğru<br />
söyledin, dedin... “Neden ” diye sordular.<br />
Peygamber “Ben Allah eliyle cilalanmış bir aynayım. Türk, Hintli nasılsalar, bende o<br />
sureti görürler” dedi. Kadın! Eğer beni tamahkar görüyorsan bu kadınca arayıştan<br />
yüksel! Kanaate dair söz söylemek, tamaha benzer ama hakikatte rahmettir. O<br />
nimetin bulunduğu yerde tamah ne gezer<br />
Sen de bir iki günceğiz yoksulluğu sına da yoksulluktaki iki misli zenginliği gör.<br />
Yoksulluğa sabret, bu gamı, gussayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Allah’nın yüceliği<br />
yoksulluktur. Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can<br />
gör.<br />
Yoksulluk acılığı çeken yüz binlerce cana bak... Gül gibi gülbeşekere karışmış, o<br />
lezzetle lezzetlenmiş. Ah yazık; sende kavrayacak kabiliyet olsaydı da, canımdan<br />
gönül şem’ası zuhur etseydi!<br />
Bu söz can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve<br />
arayıcı olursa vazeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa<br />
dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri namahrem girince harem halkı, perde<br />
arkasına girer, gizlenir.<br />
Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki<br />
peçeleri açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir<br />
ve bem nağmeleri, nasıl olurda sağır kulak için terennüm edilir<br />
Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı Koku duyan için yarattı; koku<br />
almayan için dedi. Hak yeri göğü yaratmış, aralarında da bir çok nur ve nar<br />
yüceltmiştir. Bu yeri yerdekiler için yaratmış, göğü de göktekilerin yurdu yapmıştır.<br />
Aşağılık kişi yükseğin düşmanıdır. Her şeyin müşterisi meydana çıkar. Ey kapalı<br />
örtünüp bürünmüş kadın, sen hiç kör için süslendin mi Dünyayı en değerli incilerle<br />
doldursan nasibin yoksa ne yapayım<br />
Ey kadın, kavgayı, darılmayı bırak; bırakmayacaksan beni bırak! Ben iyiyle kötüyle,<br />
kavga edemem; kavga ile işim yok. Savaşmak şöyle dursun; gönlüm barışlardan bile<br />
ürkmekte. Susacaksan ne ala: yoksa öyle bir iş yaparım ki şu anda hemen kalkar,<br />
evimi, barkımı bırakır, giderim.”<br />
Kadın onu titiz ve hiddetli görünce ağlamaya başladı. Zaten ağlamak, kadının<br />
tuzağıdır. “Ben, senden bunu mu umardım Senden başka ümidim vardı” dedi. Kadın<br />
yokluk yoluna girip dedi ki: “Ben senin karın değil, ayağının toprağıyım. Cismim,<br />
canım, nem varsa senindir; hüküm de senin, ferman da!<br />
Yoksulluk yüzünden sabrım tükendiyse bu da kendim için değil, senin için. Sen bana<br />
dertli zamanlarda deva oldun; muhtaç olmanı istemiyorum. Canın için, bu kendim için<br />
değil. Bu ağlayış bu inleyiş hep senin için.<br />
Ben, Allah hakkı için varlığımı her nefeste huzurunda feda etmek isterim. Canım sana<br />
kurban olsun... Ne olurdu ruhun bana vakıf olsaydı. Fakat sen hakkımda böyle kötü<br />
zanna düşünce candan da usandım, tenden de.<br />
Ey canımın rahatı! Sen bana böyle aykırı olunca altına da toprak saçtım, gümüşe de<br />
( artık ikisi de gözümde değil) Canımda da sen varsın, gönlümde de sen. Öyle olduğu<br />
halde bu kadarcık bir şeyden dolayı benden ayrılmaya kalkışıyorsun.<br />
Kudret senin elinde, ayrılabilirsin; fakat senin bu niyetine karşılık candan özürlüler<br />
dilemekteyim. O zamanları hatırla ki ben put gibi güzeldim, sen de karşımda puta<br />
tapan şamana benzerdin.<br />
Bu kul sana tabidir; gönlü, senin dileğine göre aydınlanmış, yanmıştır. Neyi “pişir,<br />
hazırla” dersen hemen “pişti, yandı bile” derim. Ben senin ıspanağınım. İster ekşili<br />
pişir, ister tatlılı... Küfür söylemiştim; işte imana geldim. Can ve gönülle hükmüne tabi<br />
oldum. Senin şahane huyunu takdir edemedim. Huzuruna küstahça eşek sürdüm.<br />
Fakat affından bir mum düzüp yakınca tövbe ettim; itirazı bıraktım.<br />
Kılıçla kefeni huzuruna koyuyorum; önüne boynumu uzatıyorum; vur! Acı ayrılıktan<br />
gem vuruyorsun. Ne istersen yap fakat bunu yapma! Gönlünde benim için gizlice bir<br />
özür dileyici vardır ki o, ben olmasam da bana şefaat edip durur.<br />
Gönlündeki o özür dileyicim senin huyundur. Ona güvendiğimden gönlüm, kendisine<br />
suç aradı. Ey ahlakı yüz batman baldan daha güzel, daha tatlı olan kızgın adam! Sen<br />
de bana gönlünden ve gizlice merhamet et.”<br />
Bu suretle güzel, açık açık söylerken kadına bir ağlamadır geldi. Ağlaması bile yüzünü<br />
güzelliğiyle gönülleri cezbeden o güzelin, hüngür hüngür ağlaması haddinden aşınca.<br />
O gözyaşı yağmurundan bir yıldırım zuhur etti, o naziri bulunmayan erin gönlüne bir<br />
kıvılcım sıçradı.<br />
Adamın, güzel yüzüne kul olduğu dilber, kulluğa başlarsa hal ne olur, insan ne hale<br />
gelir Azametinden yüreğini oynatan, kibirinde4n seni tir tir titreten sevgili, gözünün<br />
önünde ağlamaya başlarsa ne hale girersin<br />
Naz ve istiğnası ile can ve gönülleri kan haline getiren güzel, niyaza girişirse hal ne<br />
olur Cevrü cefası, bize tuzak olan dilber, özür dilemeye kalkışırsa biz ne mazeret<br />
bulabilir, ne söyleyebiliriz<br />
Züyyine linnas, hükmünce Allah’nın insanlar için bezediği şeylerden halk, nasıl<br />
kurtulabilir Allah; kadını erkeklere munis olmak üzere yarattı. Adem nasıl olurda<br />
Havva’dan ayrılabilir Kişi yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa Hamza’dan bile ileri<br />
geçse yine hükmetme hususunda karısının esiridir.<br />
Adem sözlerinden alemin sarhoş olduğu Muhammed bile “Kellimini ya Humeyra”<br />
derdi. Gerçi zahiren su, ateşten üstündür; fakat bir kaba konunca ateş, onu fıkır fıkır<br />
kaynatır. İkisinin arasında bir tencere, bir çömlek oldu mu ateş, o suyu yok eder, hava<br />
haline getirir.<br />
Görünüşte su nasıl ateşten üstünse, sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona<br />
mağlupsun, sen onu istemektesin.<br />
Böyle bir hassa ancak Ademoğlundadır. Çünkü insanda muhabbet vardır. Hayvanın<br />
muhabbeti azdır ve bu da onun nakış olmasından ileri gelmiştir.<br />
Peygamber dedi ki: “Kadınlar; akıllı kişilere ehli dil olanlara fazlasıyla galip olurlar.<br />
Fakat cahiller, kadına galebe ederler.” Çünkü onlar sert ve kaba muameleli olurlar.<br />
Onlarda acıma, lutfetme, sevme azdır. Çünkü tabiatlarında yaradılışlarında hayvanlık<br />
üstündür.<br />
Sevgi ve acıma, izsanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse... hayvanlık vasfıdır. Kadın, Hak<br />
nurudur, sevgili değil... Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir!<br />
Avamdan olan birisinin ölüm anında avamlıktan pişman olması gibi o bedevi de<br />
söylediğine pişman oldu. “Canımın canına nasıl oldu da düşman kesildim; canımın<br />
başına nasıl oldu da tekmeler savurdum ” dedi.<br />
Aklımız baştan ayağı fark etmesin diye kaza geldi mi, gözümüzü örtüyor. Kaza<br />
geçince, insan kendisini yemeğe başlar. Perdesi yırtılan, sırrı meydana çıkan, yakasını<br />
yırtar. Bedevi dedi ki: “Ey kadın, pişman oluyorum. Kafir olmuşsam bile müslüman<br />
olmaktayım. Sana karşı suçluyum bana acı; beni kökümden, dibimden kamilen söküp<br />
atma!” İhtiyar kafir, pişman olursa özür getirmeye başlar ve müslüman olur. Allah<br />
tapusu, rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da ona aşık yokluk da.<br />
Küfür de o ululuk sahibi Allah’ya aşıktır, iman da; bakır da o kimyanın kuludur,<br />
gümüş de!<br />
Musa’nın da mana cihetinden bir yolu vardır, Firavun’un da. Fakat, zahiren Musa<br />
yolludur, Firavun yolsuz. Musa , gündüzün Allah huzurunda ağlayıp inledi; Firavunda<br />
gece yarısı ağladı, Dedi ki; “Ey Allah, boynundaki bu demir zincir nedir Boynumda<br />
demir zincir olmasa kim “ Ben, benim” der (asılsız davaya. Benliğe kalkışır )<br />
Şüphe yok ki Musa’yı nurlandıran iradenle beni de karanlıklara daldırdın. Musa’yı ay<br />
yüzlü bir hale getirten dileğinle canımın aynı kara yüzlü bir hale getirdin. Yıldızım<br />
aydan daha iyi, daha talihli değil ki. Tutulursa ne çarem var Halk, benim nöbetimi<br />
Allah diye, Sultan diye tutuyor ama doğrusu ay tutulmuş, tas çalıyorlar! Onlar tas<br />
çalıp gürültü ediyorlar ama o gürültüyle ayı rüsvay etmektedirler.<br />
Ben ki Firavun’um, şöhretten el-aman! “Enerabbüküm-ül a’la" demem de beni rüsvay<br />
eden tas gürültüsüdür. Musa’da ben de aynı kapının kuluyuz. Fakat senin ormanında<br />
senin baltan işliyor; dalları senin baltan kesmektedir; Bir dalı yetiştiriyor, öbürünü<br />
kesip atıyor. Baltaya karşı dalın eli var mı Ne gezer! Hiç dal baltanın elinden<br />
kurtulabilir mi Balta senindir, o kudret hakkı için kereminden bu eğrilikleri doğrult!”<br />
Firavun yine kendi kendine “Ne şaşılacak şey! Ben bütün gece “Ey Rabbimiz” diye<br />
yalvarmıyor muyum Yalnızken mütevazi bir hale geliyor, düzeliyorum. Neden<br />
Musa’ya karşı öyle oluyorum<br />
Kalp altınının rengi halis altından on derece daha parlak olsa ataşe karşı nasıl yüzü<br />
kara bir hale gelir!<br />
Kalbim de kalıbım da onun hükmünde değil mi Bir zaman, beni iç haline kor, bir<br />
zaman kabuk haline. Bir zaman beni ay haline kor, bir zaman karartır. Allah’nın işi,<br />
bundan başka nedir ki Ekin ol der beni yeşertir. Çirkinleş der, sarartır. Varlığı emriyle<br />
yaratan Allah’nın çevganları önünde mekan aleminde de koşup duruyoruz. Lamekan<br />
aleminde de.<br />
Renksizlik alemi, renge esir olunca bir Musa öbür Musa ile savaşa düştü. Renksizlik<br />
alemine ulaşırsan Musa ile Firavun’un karıştığı aleme erişirsin. Bu nükte yüzünden<br />
hatırına “renk, nasıl olur da kıylü kalden kurtulur Şaşılacak şey... Bu renk, renksizlik<br />
aleminden zuhura geldiği halde, renksizlikle nasıl savaşa girişir<br />
Yağın aslı sudandır ve su ile artar. Sonunda nasıl olur da suya zıt olur Mademki yağı<br />
su ile yoğurdular; yağ sudan oldu; su ile yağ neden birbirine zıt oldu<br />
Gül dikenden meydana meydana gelmiştir, diken de gülden... böyle olduğu halde niçin<br />
savaşa, maceralara düşmüşlerdi .. gibi bir sual hatıra gelirse (bil ki bu) ya hakikatta<br />
savaş değildir, bir hikmet içindir, eşek satanların kavgaları gibi bir hiledir, bir sanattır;<br />
yahut ne savaş ne hikmet...Hayretten ibarettir.<br />
Bu, viraneliktir, içinde define aramak gerek. Sen define sandığın şey yüzünden, o<br />
vehminden defineyi kaybediyorsun. Sen vehmi de, tedbirleri, düşünceleri de mamure<br />
bil, mamur yerlerde define olmaz. Mamur yerlerde varlık, didişmek olur.<br />
Yok olan, varlıklardan utanır, arlanır. Varlık yokluktan feryad etmemiştir. Yokluk, o<br />
varlığı, kendisinden uzaklaştırmış, gidermiştir. Ben yokluktan kaçıyorum deme.<br />
Hakikatte o, senden yirmi kere daha fazla kaçmakta! Görünüşte seni kendisine<br />
çağırmaktadır. Ama içinden seni reddetme sopasıyla sürmektedir. Bu işler, kovalayanı<br />
yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey saf kişi! Firavun’un, Musa´dan nefretini<br />
sen Musa´dan bil.<br />
Tabiata inananlar; gök bir yumurtadır, yer de onun sarısı diye itikat etmişlerdir.<br />
Birisi, “Bu yeryüzü yeri kaplayan göğün ortasında nasıl duruyor Havaya asılmış bir<br />
kandil gibi ne aşağıya gitmekte, ne çıkmakta” dedi. O hakim, “Altı cihetten de göğün<br />
çekmesi yönünden hava ortasında kalır. Mıknatıstan bir yuvarlak olsa ortasına konan<br />
demir, ortada kalır” diye cevap verdi. Öteki hakim de “Saf gök, kara toprağı kendisine<br />
çekmez. Onu altı taraftan da iter. Ondan dolayı da yeryüzü, kuvvetli yeller ortasında<br />
muallakta kalmıştır” dedi.<br />
Kemal ehlinin gönülleri de firavunların canlarını böyle defeder de, onlar dalaletde<br />
kalırlar. Onları bu cihan da defeder o cihan da. O yolsuzlar da bu yüzden o cihanda da<br />
mahrum kalırlar, bu cihanda da. Ululuk sahibi Allahnın kullarından, velilerden baş<br />
çeker, uzaklaşırsan bil ki onlar senden hoşlanmıyorlar, onlar seni istemiyorlar.<br />
Onların kehlibarları vardır, meydana çıkarırlarsa senin saman çöpü gibi oaln varlığını<br />
deliye döndürür, kendilerine çekerler. Kehlibarlarını saklarlarsa derhal seni azgınlığa<br />
teslim ederler. Hayvanlık mertebesi nasıl insanlığa esir ve mağlupsa. İnsan<br />
mertebesinin de Allah velilerinin elinde hayvan gibi mağlup olduğunu anla ey yoksul!<br />
Ahmed, irşadederken halka “Kullarım” dedi. Allah bütün alemi “ Kul ya ibadi” diye<br />
çağır buyurdu. Senin aklın deveciye benzer, sen de devesin, Akıl, seni ister istemez<br />
hükmünce çekip durmaktadır. Veliler akılların aklıdır. Akıllar da ta en sonuncusuna<br />
kadar develere benzer. Onlara ibretle bak: bir kılavuz, yüz binlerce can! Ne kılavuzu<br />
ne deveciyi!<br />
Sen güneşi gören gözü bul da sonra bak! Bütün cihan, gece içinde kalmış, karanlıklara<br />
mıhlanmış, güneşi ve gündüzü bekleyip durmakta. İşte sana zerrede gizli güneş, işte<br />
sana kuzu postuna bürünmüş erkek aslan. İşte sana saman altında gizli bir deniz!<br />
Kendine gel, o samana şüphe ile ayak basma! Ama yol gösterici hakkında içe gelen<br />
şüphe, Allah rahmetidir.<br />
Her peygamber dünyaya tek gelmiştir. Tektir ama içinde yüzlerce alem gizli. Alem-i<br />
Kübra, kudretle sihir yaptı da cimrini, küçücük bir suret içinde gizledi. Ahmaklar onu<br />
tek ve zayıf gördüler. Hiç padişahın dostu olan zayıf olur mu Ahmaklar,"O, ancak bir<br />
tek kişiden ibaret!” dediler. Vay akıbeti düşünmeyene!<br />
SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ<br />
Salih’in devesi görünüşte deveydi, o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kestiler.<br />
Su için deveye düşman olduklarından kendileri, mezara su ve ekmek oldular. ( helak<br />
olup mezarı doyurdular).<br />
Allah devesi, ırmaktan buluttan su içmekteydi. Onlar, Hakk’ın suyunu Hak’tan<br />
esirgediler Salih’in devesi, salih kişilerin cisimleri gibidir; onlar kötülerin helaki için<br />
tuzaktır. Neticede” Allah devesinden ve içeceğinden çekinin” hükmü, o ümmeti ne<br />
dertlere uğrattı, onları nasıl helak etti! Allah kahrının şahnesi, bir devenin kanına<br />
diyet olarak onlardan bütün bir şehri diledi.<br />
Ruh, Salih gibidir,ten de deveye benzer. Ruh vuslattadır ten ihtiyaç içindedir. Temiz<br />
ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Allah yaralanmaz. Böyle ruha sahip olanlara<br />
kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye değil. Temiz ruha zarar<br />
vermenin imkanı yoktur. Allah’nın nuru, kafirlere mağlup olmaz. Can, toprağa mensup<br />
cisme, kötü kişiler, incitsinler de Allah imtihanını görsünler diye ulaştı, bu yüzden<br />
cisimle bağdaştı, birleşti.<br />
Canı inciten kişinin, bu incitmenin Allah’yı incitme olduğundan haberi yoktur. Bilmiyor<br />
ki bu küpün suyu ırmak suyu ile birleşmiştir. Allah bütün aleme penah olsun diye bir<br />
cisme alaka bağlamıştır.<br />
Onların gönüllerine kimse muzaffer olamaz. Sedefe zarar gelir, inciye gelmez. Allah<br />
velisinin cisim devesine kul ol ki Salih Peygamberle kapı yoldaşı olasın.<br />
Salih peygamber, “ Madem ki haset ettiniz, bu işi yaptınız, üç gün sonra Allahdan<br />
azap erişecek. Ondan üç gün sonra da can alıcı Allahdan başka bir afet gelecek ki<br />
onun üç alameti vardır: Hepinizin yüzünüzün rengi değişir. Birbirinize bakınca<br />
yüzlerinizi türlü türlü renklerde görürsünüz. İlk günlerde yüzleriniz safran gibi<br />
sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır. Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır,<br />
ondan sonra da Allahnın kahrı gelir, çatar. Eğer bu tehdide benden delil isterseniz<br />
devenin yavrusunu daha doğru kovalayın!<br />
Eğer tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kuşu uzaktan kaçtı,<br />
gitti!” dedi.<br />
Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından seğirtmeğe başladılar. Kimse<br />
yavruya erişmedi; dağlar arasına dalıp kayboldu.<br />
Temiz ruh gibi ten ayıbından, nimet ve ihsan sahibi Allah’ya kaçıp gitmekteydi.<br />
Salih dedi ki: “Gördünüz mü Allahnın bu kazası nasıl geldi Artık ümidin boynunu<br />
vurdu.” Devenin yavrusu nedir Salih Peygamberin gönlü. Onun hatırını ele alın,<br />
onun isteğini yerine getirin. Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz yoksa,<br />
pişman olduğunuzun, ümitsizliğe düştüğünüzün günüdür.<br />
Salih’ten bu bulanık vadi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye başladılar. Birinci<br />
gün yüzlerinin sarardığını gördüler.Ümitsizlikle soğuk ,soğuk ah etmeye başladılar.<br />
İkinci günü hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu. Üçüncü gün<br />
hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih Peygamberin hükmü: cenksiz, cidalsiz doğru<br />
çıktı. Hepsi de ümitsiz bir hale gelince kuşlar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin<br />
üstlerine çöktüler.<br />
Cibril-i Emin, bu diz çökmeyi Peygambere “Casimin” ayetini getirerek Kuran’da<br />
anlattı. Sana diz çökmeyi öğrettikleri ve seni bu çeşit diz çökmeden korkuttukları<br />
vakit, yani bela gelmeden diz çök!<br />
Salih’in kavmi, Allah kahrının zahmını beklediler: o kahır ve azap da gelip o şehri yok<br />
etti. Salih, halvetten çıkıp şehre doğru gitti; gördü ki şehir duman ve ateş içinde.<br />
Onların hak ile yeksan olmuş cüzülerinden bile feryat ve figanlarını duyuyordu; feryat<br />
duyulmaktaydı ama ortada feryat eden yok! Kemiklerinden iniltiler, sızıntılar duydu;<br />
canları çiğ taneleri gibi yaş döküyor, ağlıyordu. Salih bunu duyup ağlamaya başladı:<br />
feryat edenlere feryat etmeye koyuldu:”Ey batıl yolda yaşayan kavim! Ben sizin<br />
çevrinizden Allah’a şikayet etmiş ağlamıştım.<br />
Allah, bana “Onların eziyetlerine sabret; onlara nasihat ver. Zaten devirlerinden çok<br />
bir zaman kalmadı” demişti. Ben cefaları eziyetleri yüzünden onlara nasihat<br />
edemiyorum. Nasihat sütü sevgiden, saflıktan coşup akar” demiştim. Bana o kadar<br />
eziyetler ettiniz ki nasihat sütü damarlarımda dondu. Allah, bana “Ben sana lütuf ve<br />
inayet eder, o yaralara merhem koyarım” buyurdu. Hak, gönlümü gök gibi saf bir hale<br />
getirdi. Gönlümden, sizin cefalarınızı sildi, süpürdü.<br />
Yine size nasihatler vermeye, şeker gibi temsiller getirmeye , sözler söylemeye<br />
başladım. Şekerden taze süt çıkarıp balla şekeri sözlerime katmaya, size tatlı, tatlı<br />
öğütler vermeye koyuldum. O sözler, size zehir gibi tesir etti. Çünkü siz baştan aşağı<br />
zehir membaı, zehir madeniydiniz, zehirden ibarettiniz. Nasıl gamlanayım ki gam baş<br />
aşağı yuvarlanıp gitti.<br />
Ey inatçı kavim! Gam sizdiniz. Gamın ölümüne ağlayıp feryat eden olur mu Baştaki<br />
yara iyileşince bu yüzden saçını sakalını yolan bulunur mu ” Salih, yüzünü kendine<br />
çevirip dedi ki: “Ey feryat eden, onlar feryat etmeye değmez!”<br />
Ey Kuran’ı doğru okuyan! Eğri okuma. Zalim kavmin ardından nasıl yas tutayım Fakat<br />
yine gözünden, gönlünden yaşlar akmaya başladı. Onda sebepsiz bir merhamet hasıl<br />
oldu. Gözyaşı damarları (yağmur gibi) yağmaktaydı, kendisi de şaşırmıştı. Bu<br />
katralar, cömertlik ve kerem denizinin sebepsiz akan katralarıydı.<br />
O ağlarken aklı diyordu ki: “Bu ağlama neden Seninle eğlenen o çeşit bir kavme<br />
ağlamak reva mı Neye ağlıyorsun söyle. Yaptıkları işlere mi O gidişleri kötü kin<br />
askerine mi Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi<br />
Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dişlerine mi Akrep yatağı olan ağız ve<br />
gözlerine mi İnatlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı Şükret; bak, Allah onları<br />
nasıl hapsetti, helak eyledi! Elleri eğri, ayakları eğri, gözleri eğri, bakışları eğri,<br />
savaşları eğri, öfkeleri eğri...<br />
Onlar, geçmişleri taklit edip nakil ettikleri reylere uyduklarından bu akıl pirinin<br />
başına ayak bastılar. Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar<br />
olmadılar, kart eşek oldular. Allah cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya<br />
cennetten kullar getirdi...”<br />
Cehennemlikler, cennetlikler bir dükkanda otururlar. Aralarında bir perde vardır,<br />
birbirlerine karışmazlar. Nar ehliyle nur ehli, görünüşte karışıktır ama aralarında kaf<br />
dağı çekilmiştir.<br />
Bunlar, madende toprakla altının birbirine karışmasına benzerler. Toprakla altın<br />
karışıktır ama aralarında yüzlerce ova, yüzlerce konak var! Bu, bir dizide hakiki inci ile<br />
yalancı incinin bir gecelik konuk gibi misafir olmasına benzer. Denizin yarısı şeker gibi<br />
tatlı, lezzetli, rengi ay gibi parlak; Diğer yarısı, yılan zehri gibi acı,lezzetsiz, rengi de<br />
katran gibi kara.<br />
Cennetlikle cehennemlik olanlar da deniz gibi alttan üstten, dalgalanıp dururlar. Dar<br />
ve küçük bir cisimden dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta<br />
birbirlerine karışmalarına benzer. Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.<br />
Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri altüst eder. Sevgi acıları tatlıya çeker,<br />
tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir. Kahır ise, tatlıyı acılığa<br />
çekmektedir. Acı, tatlı ile bir arada bulunur, bağdaşır mı Acı tatlı;bu gözle görünmez.<br />
Basiret ehli, onları, akıbet penceresinden görmeyi bilir. Akıbeti gören göz, doğuyu<br />
görebilir. Ahiri gören göz ise gururdan, körlükten ibarettir.<br />
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir. Aklı en üstün,<br />
anlayışı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark<br />
eder. Şeytan “Yiyin” diye bağırır ama o adamın dudağı zehri, boğazına varmadan<br />
reddeder. Başka biri boğazına varınca anlar, bir başkası yer, bedenini berbat edince<br />
anlar. Zehir; diğer birisinde abdest bozarken yanış yapar; zaman, zaman ciğerini<br />
delen bir acı peyda eder.<br />
Bir başkasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diğer birisinde ise<br />
ölümden ve sur üfürüldükten sonra meydana çıkar. Eğer o kişiye mezarda mühlet<br />
verirlerse mutlaka mahşer günü azap ederler.<br />
Her otun, her şekerin zamanede bir oluş müddeti vardır. Lalin, güneşin tesiriyle renk,<br />
parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir. Alelade otlar, iki ay<br />
içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir gül verir. Yüce ve Ulu Allah,<br />
bunun için eceli, yani her şeyin müddetini En’am suresinde anlatmıştır. Bunu duydun<br />
ya; her kılın kulak kesilsin...<br />
Bu duyduğun abıhayattır, afiyet olsun! Bu söze söz deme, abıhayat de. Bu sözü, eski<br />
harfler teninde yepyeni bir ruh olarak gör. Arkadaş; başka bir nükte daha duy. Bu<br />
nükte can gibi hem apaçık, meydandadır, hem gayet ince ve gizli. Bir yer olur ki bu<br />
yılan zehri, Allahnın tasarruflarıyla gayet tatlı ve lezzetli bir hale gelir. Bir yerde<br />
zehirdir, bir yerde ilaç... Bir yerde küfürdü, bir yerde tam layık ve yerinde. Orada cana<br />
zarar verir ama burada derman kesilir. Su koruk içinde ekşidir; fakat üzüme gelince<br />
tatlılaşır, güzelleşir. Sonra küpün içine girince acır, haram olur...Sirke olunca ne güzel<br />
katıktır!<br />
Veli, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara uğrar. Süleyman”Rabbi<br />
hebli” demiş, yani “”Benden başkasına bu saltanatı verme.” Yahut benden başkasına<br />
bu lütufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmiştir. Bu hasede benzer ama değildir.<br />
La yenbağı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını<br />
onun nekesliğinden bilme. Hatta o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan<br />
saltanatı, kıldan kıla, baştanbaşa can kaygısından, baş korkusundan ibarettir. Baş<br />
korkusuyla can ve din korkusu... Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz.<br />
Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin.<br />
Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu.<br />
Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padişahlarına acıdı da.<br />
Şefaat edip”Bana verdiğin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver. Bu saltanatı,<br />
kerem edip kime verir, kime bağışlarsan Süleyman odur, o da benim.<br />
O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil değildir; benimledir. Hatta benimle ne<br />
demek O kişi, davasız, nizasız benim” dedi.<br />
KADININ FENDİ -2-<br />
Bir Muhlis’in (Çelebi Hüsameddin’in) gönlü, o karı ve koca hikayesinin neticesini<br />
istemekte. Karıkoca hikayesi, bir masaldan ibaret. Fakat onu nefsinle aklının misali<br />
bil.<br />
Bu kadınla erkek nefisle akıldır. İyi kişiye de mutlaka lazımdır, kötü kişiye de. Bu ikisi,<br />
toprak yurtta esir ve mahpusturlar. Gece gündüz savaşta macera içinde. Kadın<br />
durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin şerefini, yani eve lazım olan ekmeği, yüceliği,<br />
hürmeti diler durur.<br />
Nefis, kadın gibi her işe bir çare bulmak üzere gah toprağa döşenir, tevazu gösterir;<br />
gah ululuk diler, yücelir. Aklınsa, bu düşüncelerden zaten haberi yoktur. Fikrinde<br />
Allah gamından başka bir şey yoktur.<br />
Hikayenin içyüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış<br />
yüzünün tamamını dinle. Eğer yalnız manaya ait anlatış kifayet etseydi alem halkı,<br />
tamamı ile işten güçten kalır, alemin nizamı bozulur giderdi. Sevgi düşünce ve<br />
manadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zahiri suretleri de kalmaz, yok<br />
olurdu. Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait<br />
şeylerdir. Fakat bu suretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet<br />
eder. Çünkü, ey ulu kişi, zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir. Şahidin de bazen<br />
doğrucu, bazen yalancı olur.<br />
Sarhoş bazen şaraptan olur, bazen da ayrandan! Ayran içen de kendisini sarhoş<br />
gösterebilir. Gürültü eder, sarhoş görünür. O murai de, kendisini muhabbet sarhoşu<br />
sansınlar diye oruçlu görünür, namaz kılar.<br />
Surete ait işlerden meydana gelen şey bambaşkadır. Fakat gönülde gizli olan şeye<br />
alamettir. Ya Rabbi, duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o eğri, yalancı<br />
alameti,doğrusundan ayırt edelim.<br />
Hiç, bu temyize nasıl malik olur Allah nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi<br />
elde eder. Eser olmasa bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi...Akrabalık<br />
sevgiyi bildirir. Fakat imam ve muktedası Allah nuru olan kişi, ne eserlere kul olur ne<br />
sebeplere. Sevgi gönülde şulelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur.<br />
Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kainata yaymıştır. Bu<br />
sözün tamamlanması için hayli tafsilat var ama sen ara. Gerçi mana, bu suretten zahir<br />
olmaktadır ama bir cihetten manaya yakındır, bir bakımdan manaya uzak!<br />
Delalet hususunda mana ile suret, su ile ağaç gibidir. Mahiyetlerine bakarsan<br />
birbirlerinden tamamı ile uzaktırlar. Sen mahiyetleri de bırak, hususları da. O iki rızık<br />
arayan karıkocanın ahvalini anlat.<br />
Arap dedi ki: “Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin. Kılıcı kından çek, emret. Ne<br />
dersen ben sana tabiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü... ona bakmam. Senin uğruna<br />
feda olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sağır yapar.” Kadın<br />
“Sahiden beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı öğrenmek mi istiyorsun ” dedi.<br />
Erkek dedi ki: “Gizli sırları bilen ve Adem Safi’yi yaratan Allah hakkı için (Seni<br />
seviyorum.) Allah, Adem’e üç arşın bir boy verdiği halde ruhlarda, levhlerde ne varsa<br />
hepsini gösterdi. Allah, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa, önceden ve<br />
“Allemelesma” sından ders verdi, öğretti. Bu suretle melekler, onun ders vermesine<br />
hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle başka bir mukaddesliğe<br />
eriştiler. Adem’in yüzünden nail oldukları fütühata, göklerde bile erişememişlerdir.<br />
Adem’in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile dardı. Peygamber<br />
“Allah; ben, yücelere, aşağılara yere, göğe, hatta arşa sığmam. Bunu, ey aziz, yakinen<br />
bil. Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan<br />
gönüllerde ara buyurdu” dedi.<br />
Allah dedi ki: “Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu<br />
suretle beni görme cennetine erişesin.” Arş, bile o nuriyle, o genişliğiyle beraber<br />
Adem’ görünce yerinden kalktı. Arşın sonsuz bir büyüklüğü var, fakat manaya karşı<br />
suret nedir ki Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz vardı.<br />
Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk.<br />
Yere olan bu meylimize, bu alakamıza da şaşmaktaydık. Gökten yaratıldığımız halde<br />
yeryüzüne bu alakamız nedir Biz nurlarız, karanlıklarla ülfetimiz neden Nur<br />
zulmetlerle yaşayabilir mi Ey Adem! O ülfet, senin kokundanmış. Çünkü cisminin<br />
nesci yeryüzü. Topraktan olan cismini yeryüzünde dokudular; pak nurunu burada<br />
buldular. Şimdi canımızın ruhundan bulduğu ülfet, bundan önce cisminin yoğrulduğu<br />
topraktan parlıyordu. Yeryüzündeydik ama yerden gafildik, orada gömülü olan<br />
defineden haberimiz yoktu. Allah da bize oradan göklere sefer etmeyi emredince, bu<br />
yurt değiştirme, acı geldi. O yüzden Allah’a deliller getirerek “Ey Allah! Bizim<br />
yerimize kim gelecek Bu tesbih ve tehlinin nurunu, dedikoduya satıyorsun” dedik.<br />
Allah hükmü, bize rahmet yaygısını döşedi:”Açıkça istediğinizi söyleyin. Tek evlatların<br />
babalarına söyledikleri gibi ağzınıza ne gelirse çekinmeden deyin. Çünkü bu sözler,<br />
yaraşmasa bile rahmetim, gazabımdan artıktır.<br />
Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze şüpheler salmaktayım; Sen<br />
söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de benim hilmimi inkar<br />
eden ağız açamasın.<br />
Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce baba yüzlerce ana doğar, yokluğa dalıp<br />
mahvolur. O babaların, o anaların hilmi, şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin<br />
köpüğüdür. Köpük gider gelir ama deniz bakidir dedi.” Hayır, ne dedim O inciye karşı<br />
bu sedef, köpük değil, köpüğünün köpüğüdür. İşte o köpük hakkı için, o saf deniz<br />
hakkı için bu söz bir sınama, bir laf değil.<br />
Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri gelmiştir. Huzuruna varacağım<br />
Allah hakkı için. Bu hevesim, sence sınamadan ibaretse bu sınamamı sına. Sırrını<br />
saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden geleni; gücümün yettiğini buyur!<br />
Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki de ortaya çıksın bu suretle ne<br />
yapabileceksem kabul edeyim. Fakat nasıl edeyim; elimde ne çare var Bir bak hele,<br />
canım ne işe yarar ki ”<br />
Kadın dedi ki:”Bir güneş doğmuş, bütün cihan ondan aydınlanmıştır. O Allah vekili,<br />
Allah halifesidir. Bağdat şehri, onun yüzünden bahar gibidir. O padişaha ulaşabilirsen<br />
padişah olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın<br />
İkbal sahiplerinin dostluğu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede<br />
Ahmed’in gözü Ebubekir’e o bir tasdik yüzünden sıddık olmuştur.” Kocası, “Ben<br />
padişah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim<br />
Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi<br />
Mecnun gibi ki, birisinden Leyla’nın bir parça hastalandığını duydu. Eyvah, dedi;<br />
bahanesiz nasıl gideyim Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim Keşke<br />
hazık bir hekim olaydım...O vakit Leyla’ya koşa, koşa giderdim.<br />
Allah, bize “Ya Muhammed, gelin de” buyurdu da bu davet, utanmamızın<br />
giderilmesine sebep oldu. Gece kuşlarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün<br />
uçup gezerler, dönüp dolaşırlardı” dedi.<br />
Kadın cevap verdi: “Kerem sahibi padişah meydana girer, kendisini gösterirse<br />
aletsizlik, aletin ta kendisi, vesileden mahrum oluş, vesilenin aynı olur. Çünkü alet,<br />
vesile; davaya düşmektir, varlık alametidir. Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır."<br />
Arap “Aletsiz nasıl alışveriş edeyim de aletsizliği elde edeyim Müflisliğime de bir delil<br />
gerek ki padişah halime acısın. Sen, bana dedikodudan ve hileden başka bir şahit<br />
göster de o şen padişah merhamete gelsin. Çünkü sözden ve kötü hileden ibaret olan<br />
bu şahitlik o hakimler hakiminin yanında mecruhtur. Müflisin şahidi doğruluk olmalı ki<br />
nuru, söylemeden parıldasın (halini arzetmeden hali anlaşılan)” dedi.<br />
Kadın dedi ki: “Doğruluk varlığından tamamı ile çıkıp arınarak, isteğini terk etmendir.<br />
Testimizde yağmur suyu var. Malın, mülkün, sermayen bundan ibaret. Bu su testisini<br />
al, git; padişahlar padişahın huzuruna var, armağan götür. De ki: Bizim bundan başka<br />
hiçbir malımız, mülkümüz yok. Çölde de bundan iyi su hiç yoktur. Padişahın hazinesi<br />
ağır elbiselerle doluysa da bunun gibi suyu yoktur. Bu su az bulunur.<br />
O testi nedir Bizim mezar gibi cismimiz, içinde de bizim acı ve hislerimizin suyu var.<br />
Ey Allah! “Allah, cennet karşılığına iman edenlerin canlarını, mallarını satın aldı”<br />
ayetindeki fazıl ve kereminden bizim bu küpümüzü, bu testimizi kabul et! Bu beş<br />
duygudan meydana gelme beş lüleli testideki suyu her türlü murdar şeylerden, her<br />
çeşit pisliklerden temiz tut. Bu suretle şu testinin denize bir menfezi olsunda testim<br />
deniz huyuyla huylansın.<br />
Armağanı padişaha tertemiz götürünce onu görür, anlamak ister. Ondan sonra da<br />
artık testinin suyu nihayetsiz bir dereceye gelir. Testinin suyundan yüzlerce dünya<br />
dolar. Lüleleri kapa, testiyi de küpten doldur.<br />
Allah” Gözlerinizi heva ve hevesten yumun” buyurdu. Arap, kimin böyle bir hediyesi<br />
var Hakikaten bu armağan, öyle bir padişaha layık diye gururlanmaktaydı. Kadın da<br />
bilmiyordu ki, orada yol üzerinde şeker gibi Dicle akıp durmakta. Şehrin ortasından<br />
gemilerle, balık ağlarıyla dolu, deniz gibi akıp gitmekte. Padişahın huzuruna var da<br />
şevketi, azameti gör; altından nehirler akan bahçeler diye övülen yerlere bak! O saffet<br />
denizine nispetle bizim, anlayışlarımız bir katradan ibarettir.<br />
Arap, evet, dedi. Testinin ağzını kapa, hakikaten armağan, bize faydalı. Keçeye sar<br />
sarmala. Padişah, orucunu armağanla açsın. Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu<br />
halis şarap, zevk ve sefa kaynağı! Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima<br />
hastadırlar, yarı kör olmuşlardır. Durağı, yatağı acı subaşı olan kuş; saf berrak suyu<br />
ne bilsin Yurdun acı su kaynağı; Şatt’ı, Ceyhun’u nereden bileceksin<br />
Ey şu fani konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi ne bilirsin ki!<br />
Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivayet yoluyla bilirsin.<br />
Senin yanında bu adlar ebced gibidir. Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara apaçık<br />
ve meydandadır, fakat manası yok. Hulasa, Arap testiyi alıp yola düştü. Gece, gündüz<br />
onu taşımaktaydı. Testiye bir ziyan gelecek diye korkusundan titreyerek çölden ta...<br />
şehre kadar götürdü.<br />
Kadın da evde seccadesini yaymış, namaz kılıp dua etmekte; “Suyumuzu, bayağı<br />
kişilerden koru...Ya Rabbi, bu inciyi o denize ulaştır. Her ne kadar kocam uyanıktır,<br />
hünerlidir ama incinin binlerce düşmanı olur.Cevher dediğin de nedir ki... Bu su<br />
Kevser suyudur. İncinin aslı, bunun bir katrasıdır” diyordu.<br />
Kadının ağlayıp yalvarması; erkeğin derdi ve ağır yükü bereketiyle, Arap, testiyi<br />
hırsızlara kaptırmadan, taşla kırdırmadan durup dinlenmeksizin ta Hilafet Şehrine<br />
kadar götürdü. Orada bir tapu gördü ki nimetlerle dolu.<br />
Haceti olanlar oraya tuzaklarını yaymışlar Zaman, zaman her tarafta bir haceti olan<br />
o tapudan ihsana nail olmuş, hil’atler elde etmiş. O kapı; kafire, Müslüman’a, güzele,<br />
çirkine güneş gibi! Bir bölük halk gördü, huzurda bezenmiş duruyor. Bir bölük halk<br />
gördü ayakta, hizmet bekliyor. Süleyman’dan karıncaya kadar herkes, içinde... Hepsi<br />
sur üfürülmüş te dirilmiş canlar gibi. Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar...<br />
İç yüzüne ehemmiyet verenler, mana denizini bulmuşlar. Himmetsizler, himmete<br />
erişmiş... Himmet sahipleri nimete erişmiş!<br />
Kapıdan ses gelmekteydi: Ey istekli, gel! Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır.<br />
Cilalı ve tozsuz ayna arayan güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kişileri arar.<br />
Güzellerin yüzü ayna ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsan ve keremin<br />
yüzü de yoksula bakmakla görünür. Bundan dolayı H “Vedduha” suresinde “ Ey<br />
Muhammed, yoksula bağırma” buyurdu. Mademki yoksul, cömertliğin aynasıdır, iyi bil<br />
ki ağızdan çıkan nefes aynayı buğulandırır. Allahnın bir çeşit cömertliği, yoksulları<br />
meydana çıkarır, bir başka cömertliği de onlara bol ,bol ihsanda bulunur. Şu halde<br />
yoksullar, Allah cömertliği aynalarıdır. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamı ile geçen<br />
hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır.<br />
Bu iki çeşit yoksuldan başkaları(yani varlığı olmayanlarla varlıktan geçenlerden<br />
başkaları) esasen ölüdür. Bu çeşit adam bu kapıda değildir, perdedeki, nakıştan,<br />
suretten ibarettir.<br />
O kişi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma. O,<br />
Allah fakiri değil, lokma fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabağını koyma. Ekmek<br />
yoksulu, karada balıktır. Şekli balık şeklidir ama denizden ürküp kaçar. O evde<br />
beslenen kuştur, havada uçan Simurg değil. Nefis şeyler yiyip içer, gıdası Hak’tan<br />
değildir. Yemek, içmek için Allah aşığıdır; cam güzelliğe aşık değildir. Allahnın zatına<br />
aşık olduğunu vehmetse bile sevdiği zat değildir; vehmi, esma ve sıfatın verdiği<br />
vehimdir. Vehim; vasıflardan, hadlerden doğar.<br />
Hak ise doğmamıştır, doğurmaz. Kendi tasvir ettiği şeye, kendi vehmine aşık olan<br />
kişi, nereden nimet ve ihsan sahibi Allah aşıklarından olacak O vehme aşık olan,<br />
doğrucuysa mecazi sevgisi, kendisini nihayet hakikate çeker, götürür.<br />
Bu sözü iyice anlatmak, açmak lazım; fakat eski düşüncelilerden, onların köhne<br />
anlayışlarından korkuyorum. Kısa görüşlü köhne anlayışlar, fikre yüz türlü kötü<br />
hayaller getirirler. Herkesin doğru işitmeye kudreti yoktur. Her kuşcağız, bir inciri<br />
bütün olarak yutamaz. Hele ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış kör bir kuş olursa...<br />
Balık resmine ister deniz olmuş, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya!<br />
Kağıda gamlı bir adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alışverişi vardır, ne neşeyle.<br />
Resim, görünüşte gamlıdır ama, kendisi gamla alakasızdır.<br />
Görünüşte gülen bir resmin de neşeyle münasebeti yoktur. Gönülde bir haletten<br />
başka bir şey olmayan dünya gamı dünya neşesi; hakiki neşeye hakiki gama nispetle<br />
resimden ibarettir. Resmin gamlı bir surette görünüşü, o resim yüzünden mananın<br />
doğrulması, hakiki gamı anlaman içindir. Bu hamamlardaki resimler camekanın<br />
dışından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar Sen ancak<br />
dışardan elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş!<br />
Çünkü elbiseyle içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdar değildir.<br />
O bedevi Arap uzak çöllerden Hilafet Şehrinin kapısına vardı. Kapıcılar, bedeviyi<br />
karşılayıp üstüne lütuf gülsuyunu serptiler. Bedevi söylemeden ihtiyacını, dileğini<br />
anladılar. Zaten onların işi istetmeden ihsan etmekti.<br />
Ona “Ey Arab’ın en asili, en yücesi! Hangi diyardansın, yol yorgunluğuyla nasılsın ”<br />
dediler. Bedevi dedi ki: “Eğer bana yüz verirseniz asilim, yüceyim. Fakat ardınıza atar<br />
mühimsemezseniz ne asaletim var ne yüzüm! Ey yüzlerinde ululuk nişanesi olanlar,<br />
ey şevketleri Caferi altından daha hoş kişiler! Sizi bir kerecik görmek, sizinle bir<br />
kerecik buluşmak, yüzlerce kişileri görmeye, yüzlerce güzellerle buluşmaya bedeldir.<br />
Sizi görmek için mal, mülk, servet... hepsi feda olsun!<br />
Ey Allah nuruyla bakanlar, bu dereceye erişmiş olanlar, padişahlar padişahının<br />
ahlakıyla ahlaklanmış kişiler! Kimya gibi olan bakışı nızla bakıra benzer insanlara<br />
bakar, onları altın haline getirirsiniz. Ben garibim, padişahın lütfunu umarak çöllerden<br />
geldim. Onun lutfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini kapladı, o zerreler bile<br />
lütfiyle canlandı.<br />
Buralara kadar paraya kavuşmak için gelmiştim, fakat ulaşınca sizin yüzünüzden<br />
sarhoş oldum. Birisi, ekmek almak için ekmekçi dükkanına koştu, fakat ekmekçinin<br />
güzelliğini görünce canını verdi. Birisi, gezip eğlenmek üzere gül bahçesine gitti,<br />
bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu. Kuyudan su çekerken Yusuf’un yüzünden abıhayat<br />
içen bedevi gibi.<br />
Musa ateş elde etmek için gitti., öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti. İsa<br />
düşmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçış, onu dördüncü kat göğe kadar çıkardı.<br />
Buğday başağı, Ademin tuzağı oldu da bu suretle varlığı, insanlara başak oldu; bütün<br />
insanlar ondan var oldu. Doğan kuşu, karnını doyurmak üzere tuzağa tutulur, fakat bu<br />
yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu, durağı olur. Çocuk, babası lutfedecek,<br />
kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.<br />
Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkiye sahip olur. Hocaya aylık verirken alemi<br />
aydınlatan bir bedir haline gelir. Abbas, kin güderek eski dinin öcünü almak ve<br />
Ahmed’i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye gelmişti. Öyle olduğu halde o ve<br />
evlatları, hilafet makamında kıyamete dek dine arka oldular, o makama şeref verdiler.<br />
Ben bu kapıya bir şey dilemek için geldim; daha dehlizde baş köşe oldum, yüceldim.<br />
Ekmek ümidiyle armağan olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni ta cennetin baş<br />
köşesine kadar çekti, götürdü. Ekmek, bir Adem’i cennetten sürdürdü; beni ise<br />
cennetliklerle kaynaştırdı. Melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Bu kapıda<br />
gök gibi ihtiyarsız dönmekteyim. Aşıklarının cisimlerinin, aşıkların canlarının<br />
dönmesinden başka dünyada garezsiz bir dönüş yoktur. Her şey bir maksatla hareket<br />
eder, her şey bir maksatla dönüp dolaşır.”<br />
Kül aşığı olanlar, bu cüz’e müştak olmazlar, Cüz’e müştak olan, külden mahrum kalır.<br />
Cüzü, cüze aşık olunca maşuku, çabucak küllüne gider, aşık ayrılığa düşer. Cüz’ü<br />
seven, maskaralaştı, başkalarına kul oldu. Denize düştü, boğulmak üzere; eline geçen<br />
ota yapışmakta. O zayıf maşuk, hakim değildir ki aşığın derdine derman olsun.<br />
Efendisinin işini mi görsün, kendi işini mi<br />
“Zina edersen hür kadınla et” sözü bu yüzden ata sözü olup kaldı.”Çalacaksan inci<br />
çal” sözü de neye meyledeceksen en iyisine meylet manasına geldi. Kul yani maşuk;<br />
efendisinin, Allahsı’nın yanına gitti. Aşık ağlayıp inler bir halde kaldı. Gül kokusu, güle<br />
gitti; o, hor hakir kala kaldı.<br />
Dirliğinden uzaklaştı... Çalışması zayi oldu. Çektiği eziyet hiçe gitti, ayağı yaralandı.<br />
Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu Adam kuşun gölgesini<br />
sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona şaşmakta ve.” Bu akılsız adam neye<br />
seviniyor ” demekte... İşte sana batıl, işte sana çürümüş sebep!<br />
Eğer cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme. Diken de gülden<br />
ayrılmaz. Cüz’ü kül’ ancak bir yüzden bağlıdır. Yoksa Allahnın peygamberleri<br />
göndermesi abes olurdu. Çünkü peygamberler, kulları Allah’a ulaştırmak için<br />
gelmişlerdir. Herkes bir tenden ibaretse, Allah ile kul, kül ile cüz ise birbirine bağlıdır;<br />
kiki kime ulaştırırlar Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikayeyi tamamla!<br />
Su testisini sunup tapuya hizmet ve tazim tohumunu ekti. Dedi ki:” Bu armağanı o<br />
sultana götürün, padişahtan murat isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli<br />
su...Yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testi de güzel, yepyeni.” Padişah<br />
kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armağanı can gibi kabul ettiler. Çünkü<br />
basiret sahibi padişahın tabiatındaki lütuf, bütün saray erkanını da sirayet etmişti.<br />
Padişahların huyu halka da tesir eder.<br />
Yeşil gök, yeryüzünü de yeşertir. Padişah bir havuza benzer. Maiyetini de lüleler gibi<br />
bil. Su, göllere lülelerden akar. Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan<br />
geldiği için her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır. Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her<br />
lüleden aynı su akar. Çünkü her lüle havuza muttasıldır.<br />
Sen bu sözün manasına iyice dal, adamakıllı dikkat et, düşün! Yurdu olmayan<br />
padişahlar padişahı can da, bak, bütün bedene nasıl tesir etmiştir. Tabiatı, soyu sopu<br />
hoş aklın lutfu da, bak, bütün bedeni nasıl müeddep bir hale getiriyor. Kararı, sükunu<br />
olmayan şuh ve şen aşk da bütün bedeni nasıl cünuna sürüklüyor Kevser gibi olan<br />
deniz suyunun letafeti yüzünden dibindeki ateş parçalarının hemen hepsi inci ve<br />
mücevherdir. Usta hangi hünerde tanınmışsa, hangi hünerle şehvet bulmuşsa çırağı<br />
da o hünerde ilerler ,o hünerde meşhur olur.<br />
Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakih üstadın<br />
yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur.<br />
Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta<br />
mahvolur, yokluğa erişir.<br />
Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir .<br />
Bir nahiv alimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş alim, yüzünü gemiciye dönüp,<br />
“Sen hiç nahiv okudun mu ” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün<br />
hiçe gitti.”<br />
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi. Derken rüzgar<br />
gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv alimine bağırdı: “ Yüzmeyi bilir misin,<br />
söyle!” nahivci “Bilmem bende yüzgeçlik arama” deyince “Nahiv alimi, bütün ömrün<br />
hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.<br />
İyi bil burada mahiv bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan<br />
tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri<br />
olursa nerede kurtulacak Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları<br />
denizi, seni başının üstüne kor.<br />
Ey alim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz üstünde kalakaldın.<br />
İstersen dünyada zamanın allamesi ol, hele şimdicik dünyanın yokluğunu da gör,<br />
zamanın yokluğunu da!” dedi.<br />
Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için hikaye arasında hikaye ettik. Fıkhı<br />
bilmeyi de yok olmada bulursun, nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki değişiklikleri de, ey<br />
yüce sevgilim!<br />
O su testisi bizim bilgilerimizdi; halife de Allah bilgisinin Diclesi. Biz dolu testileri<br />
Dicle’ye götürüyoruz. Böyle olduğu halde eşek olduğumuzu bilmezsek hakikaten<br />
eşeğiz! O Arap, bari o hususta mazurdu. Çünkü Dicle’yi bilmiyordu, çok uzaktaydı.<br />
Bizim gibi Dicle’den haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konağa kona göçe<br />
götürmezdi. Hatta Dicle’yi bilseydi o testiyi kırar, bu işten tamamı ile vazgeçerdi.<br />
Halife, bunu görüp bedevinin ahvalini duyunca o testiyi altınla doldurdu, daha fazla<br />
da ihsanda bulunup. Hediyeler, hususi hil’atler verdi, bedeviyi yoksulluktan kurtardı.<br />
O Ulu padişah, o ihsan dünyası, o adalet denizi, adamlarından birisine. “Bu altın dolu<br />
testiyi ona ver. Dönerken de onu Dicle yoluyla götür. Çöl yolundan buraya gelmiş.<br />
Halbuki Dicle yolu,<br />
yurduna daha yakındır” dedi.<br />
Bedevi, gemiye binip Dicle’yi görünce utancından iki büklüm olmaya, yere<br />
kapanmaya başladı. “Bu ihsan sahibi cömert padişahın lutfuna şaştım. Daha ziyade<br />
şaşılacak şey de şu ki, o suyu aldı. O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armağanı nasıl<br />
oldu kabul etti ” diyordu.<br />
Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilmle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bu ilim<br />
ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığamayan kişinin (zuhuru, zatının<br />
muktazası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah’nın )Dicle’sinden bir<br />
katradır.<br />
O gizli bir defineydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı ,<br />
göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazineyken coştu; toprağı atlas giyen<br />
bir sultan haline soktu. O Bedevi, Allahnın Dicle’sinden bir katrayı görseydi hakikatte<br />
bir deniz olan o katranın önünde testisini atardı.<br />
Onu görenler, daima kendilerinden geçmiş bir haldedirler. Bu yokluk halinde<br />
testilerini taşlayıp kırmışlardır. Ey himmet edip testiyi kıran! O testi, kırılmakla daha<br />
iyi yapılmış olur. Küp kırılır ama içindeki su dökülmez. Bu kırılmada yüzlerce<br />
sağlamlık vardır.<br />
Küpün bütün parçaları oynamakta, hallenmektedir. Fakat Akl-ı Cüz’i, bunu imkansız<br />
görür. Bu halette ortada ne testi görünür, ne su. Bunu iyice gör, doğrusunu Allah daha<br />
iyi bilir. Mana kapısını döversen açarlar. Fikir kanadını terket ki seni iri bir doğan<br />
haline getirsinler.<br />
Fikir kanadı, çamurlara bulanmıştır, ağırdır. Sen toprak yemeğe alışmışsın; onun için<br />
toprak, sana can gibi geliyor. Ekmek et... Bunlar topraktır, bunları daha az ye de<br />
toprak gibi yeryüzünde kalma. Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun.<br />
Karnın doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden haberi olmayan<br />
bir duvar kesiliyorsun.<br />
Şu halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir zaman köpekleşiyorsun.<br />
Aslanların yolunda nasıl yürüyebilecek, nasıl koşup seğirteceksin Sana avlanmakta<br />
yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe daha az miktarda kemik at. Çünkü<br />
köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir. Bu serkeşlikle ava istediğin gibi gider<br />
mi<br />
O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti gördü. O penahı<br />
olmayan yoksula padişahın ihsanını hikaye etmiştik. Aşık, aşk diyarında ne söylerse<br />
söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur. Fıkıhtan bahsetse ağzından hep yokluğa ait<br />
sözler çıkar; o sözlerden yokluk kokusu gelir.<br />
Küfre ait bahis açsa o bahsinde din kokusu vardır. Şüpheye dair söz söylese sözleri,<br />
yakıni anlatmış olur. Eğri söylese doğru görünür. O ne güzel eğridir ki doğruyu süsler.<br />
Doğruluk denizinden zuhur eden o eğri köpük, feridir. Saf asıl, o fer’i de saflıkla<br />
bezemiştir.<br />
O köpüğü saf ve makbul bil. Sevgilinin dudağından çıkan azarlayış say. Aşığın, pek de<br />
istemediği o azar, sevgilinin yüzünün hatırı için hoş görülür. Şekeri ekmek şekline<br />
sokar, pişirirsen tadınca yine onda şeker lezzeti vardır, ekmek lezzeti bulunmaz.<br />
Bir mümin, altından yapılmış bir put bulsa hiç onu Şamanlara bırakır mı<br />
Bırakmadıktan başka alır, ateşe atar. Onun ariyet şeklini bu suretle eritip bozar.<br />
Altında put şekli kalmaz. Çünkü suret, ibadete manidir, yol vurucudur.<br />
O putun hakikati, yani altın; Allahnın bir ihsanıdır. Sonradan put şekline sokulmuştur.<br />
Altın, Allah ihsanı olup altınlık nasıl bu ihsan için ariyet put şeklide altın için arızi bir<br />
surettir. Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sineğin verdiği baş ağrısı yüzünden<br />
gününü zayi etme.<br />
Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, manaya bak. Hacca gidersen<br />
hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap. Onun şekline rengine bakma;<br />
azmine ve maksadına bak. Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı<br />
güdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.<br />
Bu hikaye parça buçuk söylendi (araya sözler karıştı, başka hikayeler girdi.) Aşıkların<br />
işi gibi başsız, ayaksız nakledildi. Fakat hakikatte başı yoktur, ezel gibi evveline evvel<br />
bulunmaz. Sonu da yok. Ebetle eş!<br />
Hatta su gibidir; her katrası hem baştır, hem ayak. Hem de başsız, ayaksız koşup<br />
gider. Haşa, bu hikaye değil, kendine gel! Bizim ve senin bugünkü halimizdir, dikkat<br />
et! Kuvvet ve kudret sahibi olan sofilerin yanında geçmiş anılmaz.<br />
Arap da biziz, testi de biziz, padişah da biziz, hepsi biziz. Ezelde mahrum olanlar,<br />
bunu anlamaktan mahrum kaldılar. Aklı erkek bil. Kadın da bu nefis ve tabiattır. Bu<br />
ikisi zulmete mensup ve münkirdirler; akıl ise ışıktır.<br />
Şimdi dinle, asıl inkar neden meydana geldi, Şundan: küllün çeşit, çeşit cüzileri<br />
vardır. Bu küllün cüz’ü, cüzülerin külle nispeti gibi değildir (terkip kabul etmez);<br />
gülün cüz’ü olan gül kokusu gibi de değildir.(cüzülenmez. Bu cüz ve kül itibaridir).<br />
Yeşilliğin letafeti güldeki güldeki letafetin (itibari olarak) cüz’ü olduğu gibi kumrunun<br />
sesi de (yine itibari olarak) bülbül nağmesinin bir cüz’üdür. Eğer bu husustaki müşkül<br />
şeyleri anlatmaya, onlara cevap vermeye koyulsam susamışlara ne vakit su<br />
vereceğim<br />
Eğer sen, burada müşkül vaziyete düştüysen sabret. Sabır, gamdan kurtulmak için<br />
anahtardır. Sakın, endişelerden sakın! Fikir aslan ve yaban eşeğidir, gönüller de<br />
ormanlıklar. Perhizler, ilaçların başıdır. Çünkü kaşınma, uyuzluğu arttırır. Perhiz,<br />
şüphe yok ki ilacın aslıdır. Düşüncelerden perhiz et de can kuvvetini gör!<br />
Sen, kulak gibi bu sözlere kabiliyet kazan da sana altından küpe takayım. Küpe de<br />
ne Altın madeni olursun Aya, Süreyya’ya kadar yükselirsin. Önce şunu duy ki bu<br />
muhtelif halkın canları da “elif”ten “ya” ya kadar olan harfler gibi muhteliftir.<br />
Bir yüzden baştan ayağa kadar hepsi birse de yine muhtelif harflerde birbirlerine<br />
benzerlik yoktur. Harfler; bir yüzden birbirlerine zıt, bir yüzden birbirleriyle bir, bir<br />
yüzden faydasız ve alaydan ibaret, bir yüzden tamamı ile faydalı ve ciddidir.<br />
Kıyamet günü her şeyin Allah’a arz edileceği, Allah tarafından görülüp sorulacağı en<br />
büyük bir gündür. Kendisini göstermeyi süslenip bezenen kişi ister. O görünüş günü;<br />
Hindu gibi yüzü kapkara olan kişiye rüsvay olmak nöbetinin gelip çattığı gündür, Yüzü<br />
güneş gibi olmayan, ancak yüzünü peçe gibi örten geceyi ister.<br />
Dikeninde bir gül yaprağı bile bulunmadığından baharlar onun sırlarına düşman<br />
kesilmiştir. Fakat bahar, baştan ayağa kadar gül ve süsen olana iki aydın gözdür.<br />
Manadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için güz<br />
mevsimini ister güz mevsimini!<br />
Çünkü güz, hem gülün öğünecek halini, hem dikenin ayıbını örter. Bu suretle sen de<br />
onun rengiyle bunun halini görmezsin. Şu halde güz, dikenin hayatıdır, baharıdır.<br />
Çünkü güzün ikisi de bir görünür. Ama bahçıvan, gülü güzün de görür. Bu bir kişinin<br />
görüşü yok mu Yüzlerce cihanın görüşünden iyidir.<br />
Zaten Cihan o bir kişiden ibarettir. Geri kalanlar, hep onun tabileridir, hep onun<br />
yüzünden geçinenlerdir. Onun için bütün güzel çiçekler “ Müjde, müjde; işte bahar<br />
gelmekte “ deyip dururlar; Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, meyveler,<br />
tomurcuklanmak için hep baharı isterler. Baharda çiçek dökülünce meyve baş<br />
gösterir. Ten de harap olunca can görünür.<br />
Meyve manadır, çiçek onun sureti. O çiçek, müjdedir, meyve de nimeti! Çiçek döküldü<br />
mü meyve meydana çıkar. O kayboldu mu bu fazlasıyla görünür. Ekmek kırılıp<br />
yenmeyince kuvvet verir mi; salkımlar sıkılmadıkça şarap olur mu Hileli, ilaçların<br />
arasında kırılıp ezilmedikçe ilaçlar, nereden sıhhati arttıracak<br />
PİR KİMDİR PİR İN SIFATLARI<br />
Ey Hak Nuru Hüsameddin! Bir iki kağıdı fazla al da pirin sıfatlarını anlatayım. Gerçi<br />
vücudun nazik ve çok zayıf , fakat sensiz cihanın işi yoluna girmiyor. Gerçi ışık ( gibi<br />
nurlu, latif) ve sırça ( gibi ince ve nazik) oldun. Fakat gönül ehlinin başısın, onlara<br />
muktedasın.<br />
Mademki ipin ucu senin elindedir, senin isteğine tabidir; gönül gerdanlığının incileri<br />
de senin ihsanıdır. Yol bilen Pirin ahvalini yaz; Piri seç, onu yolun ta kendisi bil. Pir,<br />
yaz mevsimidir; halk ise güz ayı...Halk, geceye benzer, Pir aya...<br />
Genç ve terü taze talihe Pir adını taktım. Fakat o, Halk tarafından Pir olmuştur,<br />
günlerin geçmesiyle değil. O öyle bir Pirdir ki iptidası yoktur, ezelidir. Öyle tek ve<br />
eşsiz inciye eş yoktur. Eski şarap esasen kuvvetlidir, hele “ Min ledünn” şarabı<br />
olursa...<br />
Piri bul ki bu yolculuk, Pirsiz pek tehlikeli, pek korkuludur, afetlerle doludur. Bildiğin<br />
ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsa şaşırırsın. Kendine gel! Hiç görmediğin<br />
o yola yalnız gitme, sakın yol göstericiden baş çevirme!<br />
Ey nobran! Pirin gölgesi olmazsa gulyabani sesi, seni sersemleştirir, yolunu şaşırtır.<br />
Gulyabani, sana sana zarar verir, yolundan alıkor. Bu yolda nice senden daha dahi<br />
kişiler kaybolup gittiler. Yolcuların yollarını şaşırdıklarını, kötü ruhlu İblisin onlara<br />
neler yaptığını Kuran’dan işit!<br />
Onları ana yoldan yüz binlerce yıl uzak olan yola götürdü, felakete uğrattı, çırçıplak<br />
bıraktı. Onların kemiklerine, kıllarına ( onlardan kalan eserlere) bak da ibret al;<br />
eşeğini onların yoluna sürme. Eşeğin başını çek, onu yola sok, doğru yolu bilen ve<br />
görenlerin yoluna sür.<br />
Onu boş bırakma, yularını tut; çünkü o, yeşilliğe gitmeği sever. Gaflet edip de bir an<br />
boş bıraktın mı çayırlara doğru fersahlarca yol alır. Eşek yol düşmanıdır, yeşillik<br />
görünce sarhoş olur. Onun yüzünden nice ona kul olanlar telef olup gitmişlerdir.<br />
Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı yoldur. Kadınlarla meşverette bulunun, ne<br />
derlerse aksini yapın. Şüphe yok ki onlara aykırı hareket etmeyen helak oldular. Heva<br />
hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol. Çünkü seni Allah yolundan çıkaran, yolunu<br />
şaşırtan, heva ve hevestir.<br />
Cihanda bu heva ve hevesi, yoldaşların gölgesini kırıp öldürdüğü gibi hiçbir şey<br />
kıramaz, yok edemez.<br />
Peygamber, Ali’ye dedi ki: “ Ey Ali! Allah aslanısın, kuvvetlisin, korkmazsın,<br />
yüreklisin. Fakat aslanlığına dayanma, güvenme. Ümit ağacının gölgesine sığın! Hiç<br />
kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı akıllı bir kişinin gölgesine gir.<br />
Yeryüzünde onun gölgesi Kafdağı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok yükseklerde<br />
uçmakta, yücelerde dolaşmakta. Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu<br />
övüşe bir kesim, bir son arama.<br />
Güneş, insan suretiyle yüzünü örtmüştür, insan suretinde gizlenmiştir; artık sen<br />
anlayıver. Doğrusunu Allah daha iyi bilir. Ya Ali! Sen, Allah yolundakini bütün<br />
ibadetler içinde Allah’a ulaşmış kişinin gölgesine sığınmayı seç. Herkes bir çeşit<br />
ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma çaresine yapıştı.<br />
Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli, gizli savaşan düşmandan kurtulasın. Bu,<br />
senin için bütün ibadetlerden daha iyidir. Bu suretle yolda ilerlemiş olanların hepsini<br />
geçer, hepsinden ileri olursun. Bir Pir ele geçirdin mi hemen teslim ol; Musa gibi<br />
Hızır’ın hükmüne girip yürü.<br />
Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır’ın yaptığı işlere sabret ki Hızır” Haydi git, ayrılık<br />
geldi” demesin. Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.<br />
Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydihim” hükmünü<br />
verdi; Şu halde Allah eli, onu öldürse de yine diriltir. Hatta diriltmek nedir ki Ona<br />
ebedi hayat verir.<br />
Bu yolu, nadir olarak yapayalnız aşan bile yine Pirlerin himmetiyle aşmış, varacağı<br />
yere onların sayesinde ulaşmıştır. Pirin eli, kısa değildir, gaiptekilere de erişir. Onun<br />
eli, Allah kabzasından başka bir şey değildir ki. Gaipte bulunanlara böyle bir hil’ati<br />
verirlerse huzurda bulunanlar şüphesiz gaiptekilerden daha iyidir. Gaiptekileri bile<br />
doyururlar, onlara bile ihsan ederlerse artık konuğun önüne ne nimetler koymazlar<br />
Huzurlarında hizmet kemeri bağlanan nerede, kapı dışında bulunan nerede Piri seçip<br />
ona teslim oldun mu, nazik ve tahammülsüz olma; balçık gibi gevşek ve sölpük bir<br />
halde bulunma. Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl<br />
ayna olacaksın ”<br />
PERİŞANLIKLAR İKİLİKTEN DOĞAR<br />
Rivayetçiden şu hikayeyi de dinle: Kazvinlilerin adetleridir; Vücutlarına, kol ve<br />
omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin iğne ile mavi dövmeler dövdürürler. Bir<br />
Kavzinli, tellağın yanına gidip “Bana bir dövme yap; fakat canımı acıtma” dedi.<br />
Tellak “ Söyle yiğidim; ne resmi döveyim ” diye sorunca “ bir kükremiş aslan resmi<br />
döv” dedi; Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, dövmeyi<br />
adamakıllı yap!” Tellak “Vücudunun neresine döveyim ” dedi. Kavzinli “ İki omzumun<br />
arasına”” dedi.<br />
Tellak, iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acımaya başlayıp, “ Aman usta, beni<br />
öldürdün gitti. Ne yapıyorsun ”diye bağırdı. Usta “ Aslan yap dedin ya” dedi. Kazvinli<br />
sordu:” Neresinden başladın Usta “ Kuyruğundan” dedi. Kazvinli dedi ki:” Aman iki<br />
gözüm, bırak kuyruğunu. Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim<br />
kesildi, boğazım tıkandı.<br />
Aslan varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.”<br />
Usta, “Kavzinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını dövmeye<br />
başladı. Yiğit yine bağırdı “Burası neresi ” Usta: “Kulağı” dedi. Kazvinli “ Bırak,<br />
kulaksız olsun. Orasını da yapma” dedi. Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca<br />
Kazvinli yine feryat etti: “Bu üçüncü iğne de neresini dövüyor ” Usta:”Azizim, karnı”<br />
dedi.<br />
Kazvinli “Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun” deyince<br />
Tellak şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı. İğneyi yere atıp “ Alemde kimse<br />
böyle bir hale düştüm mü ki Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü Allah bile<br />
böyle bir aslan yaratmamıştır” dedi.<br />
Kardeş, iğne yarasına sabret ki gavur nefsin iğnesinden kurtulasın.<br />
Varlıkların kurtulmuş olanlara felek de secde eder, güneş de, ay da. Vücudunda nefsi<br />
ölen kişinin fermanına güneş de tabidir, bulut da. Gönlü ışık yakmayı, şulelenmeyi<br />
öğrenmiş olan kişiyi güneş bile yakamaz.<br />
Allah; doğması, batması muayyen olan güneş hakkında “Doğduğu ve battığı zaman<br />
onların mağaralarına vurmaz; o mağara hiç güneş yüzü görmezdi”demiştir. Bir cüzü,<br />
külle ulaşırsa o cüz’ün yanında diken bile, gül gibi baştanbaşa letafet kesilir.<br />
Allah’ı ululamak, yüceltmek, nasıl olur Kendini, varlığını horlamak, toprak<br />
mesabesinde tutmakla. Allah’ı levhidetmeyi öğrenmek nedir Kendini tek Allah<br />
önünde yakıp tok etmek. Gündüz gibi şulelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen<br />
varlığını yak!<br />
Varlığını o varlığı meydana getirenin varlığında bakırı kimya içinde eritir, yok eder<br />
gibi eritir, yok eder gibi erit, yok et (de altın ol) Sen, sıkı sıkıya ben’e, yapışmış<br />
( yokluğu ve birliğe ulaşmış) sın. Bütün bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar,<br />
ikilikten meydana çıkıyor.<br />
ASLAN´IN ADALETİ<br />
Bir aslan, bir kurt, bir tilki avlanmak için dağlara düşmüşler. Birbirlerine yardım<br />
ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı, onların yolunu kesmeyi kurmuşlardı.<br />
Üçü de beraberce o geniş ovada birçok av elde etmek niyetindeydiler.<br />
Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları ağırladı, onlara<br />
yoldaş oldu. Böyle bir padişaha maiyetindeki asker, ancak zahmettir. Fakat bu<br />
“Topluluk rahmettir” deyip onlara uydu. Böyle bir ay, yıldızlarla beraber gezmeden<br />
utanır. O, yıldızların içinde ancak onları parlatmak, onlara ihsan etmek için bulunur.<br />
Reyine, tedbirine benzer isabetli bir rey, yerinde bir tedbir bulunmamakla beraber<br />
yine Peygambere “ Şavirhum” emri geldi. Terazide arpa, altınla arkadaş olmuştur.<br />
Fakat bununla arpanın da altın gibi kıymetlenmesi icabetmez.<br />
Ruh, şimdilik kalıba yoldaş olmuştur. (kalıp, ruhu korumaktır). Nitekim köpek de bir<br />
zaman için kapıyı korur. Bunlar; kudretli, şevketli aslanın maiyetinde dağa doğru<br />
gittikleri zaman işleri rast geldi, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz tavşan<br />
avladılar.<br />
Savaşçı aslanın maiyetinde giden kişinin kebabı, gece olsun, eksik olmaz. Ölmüş<br />
yaralanmış, kan içinde bulunan avlarını dağdan çeke, çeke ormana getirince, kurt ve<br />
tilki padişahlara layık bir adaletle av hayvanlarının paylaşılmasına tamahlandılar.<br />
İkisinin de tamahı, aslana aksetti, o tamahın sebebini anladı.<br />
Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir. Kendine gel, ey düşüncelere<br />
dalmayı huy edinen gönül! Onun huzurunda kötü düşüncelerden sakın! O bilir, o anlar,<br />
eşeği sükut içinde sürer. Sırrını bildiğini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için<br />
de yüzüne güler.<br />
Aslan, onların vesveselerini anladıysa da açmadı, bir şey söylemedi, onları korudu.<br />
Fakat kendi kendine “Yoksul hasisler sizi! Ben, sizin cezanızı veririm, size gösteririm<br />
ben! Size benim hükmüm kafi gelmedi mi Benim ihsanım hususunda zannınız bu mu<br />
Sizin akıllarınız, reyleriniz de benden; benim dünyamı aydınlatan ihsanlarımdandır.<br />
Resim ressamı nasıl ayıplayabilir Resme o ayıbı, o kötü görünüşü veren ressamdır.<br />
Benim hakkımda böyle hasisçe bir zanna mı düşeceksiniz Zamanın ayıbı, arı asıl<br />
sizsiniz.<br />
Allah hakkında kötü zanda bulunanlar, sizin kellenizi uçurmazsam bu işim, hatanın ta<br />
kendisidir. Dünyayı sizin ayıbınızdan kurtarayım da bu hikaye, dünya durdukça<br />
söylenip dursun dedi. Aslan bu düşünceyle açıkça gülüyordu. Aslanın<br />
gülümsemelerine emin olma. Dünya malı, Allahnın gülümsemeleridir. Bizi bu suret<br />
sarhoş, mağrur ve perişan etmiştir.<br />
Ey Kadri yüce kişi! Sana yoksulluk ve hastalık iyidir. Çünkü o gülümseme nihayet<br />
tuzağını kurar, seni düşürür!<br />
Aslan “Bunları payet. Ey koca kurt, adaleti tazele! Pay etmede benim vekilim ol da ne<br />
mahiyettesin, meydana çıksın” dedi. Kurt “Padişahım, yaban öküzü senin payın. O<br />
büyük, sen de büyük, iri ve çeviksin. Keçi orta boyda, orta irilikte, onun için benim.<br />
Tilki, sen de tavşanı al. Tavşan tam sana münasip” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Ey kurt, hele bir daha söyle, ne dedin Ben varken sen pay istiyorsun<br />
ha! Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi misli, naziri bulunmayan bir aslanın<br />
huzurunda kendisini görüyor, varım sanıyor! Kendini beğenen eşek, ileri gel!” Kurt<br />
ileri gelince bir pençe vurup onu parçaladı.<br />
Onda akıl ve isabetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini yüzdü. Mademki<br />
beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana<br />
inleyerek ölmek gerek. Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu.<br />
Allah’dan başka her şey fanidir. Mademki onun zatında fani değilsin, varlık arama!<br />
Bizim hakikatimiz de yok olana “Her şey fanidir” cezası yoktur. Çünkü o “illa” dadır,<br />
“La” dan geçmiştir. “illa” da fani olmaz. Kapıda dolaşan, Ben’den, biz’den dem vuran<br />
kapıdan sürülür, “la” makamında dolaşıp durur.<br />
Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu “Kapıyı çalan kim ” deyince.<br />
“Benim” diye cevap verdi. Dostu “Git, şimdi zamanı değil. Böyle bir sofra, ham kişinin<br />
makamı olamaz. Hamı, ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, nifaktan ne kurtarabilir<br />
“ dedi .<br />
Adamcağız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılığıyla yanıp yakıldı. Yanıp pişerek tekrar<br />
döndü, geldi. Dostunun evinin etrafında dolaşmaya başladı. Kapıya varıp ağzından<br />
edepten dışarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce korku ile edepli, edepli halkayı çaldı.<br />
Sevgilisi “Kim o ” deyince “Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi. Sevgili “<br />
Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor dedi. İğneye geçirilecek<br />
iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki birsin, bu iğneden geç! İpliğin iğne ile<br />
münasebeti vardır, geçer. Fakat deve, iğne yordamından geçmez ki.<br />
Devenin vücudu riyazat ve ibadet maksadından başka bir şeyle incelir mi Bu işe<br />
Allah eli kudreti gerektir. Çünkü Allah, her hayali, bir iradesiyle var eder. Her<br />
olmayacak şey, onun eliyle mümkün olur; her serkeş onun kokusuyla sakinleşir.<br />
Anadan doğma kör ve alaca illetine tutulmuş kişiler nedir ki Onları bir tarafa bırak;<br />
ölü bile o aziz Allahnın afsuniyle dirilir. Ölüden daha ölü yokluk bile, onun var etme<br />
avucunda muztar kalır, (varlığa bürünür).<br />
Külle yevmin hüve fi’şe’n ayetini oku da onu katiyyen işsiz, güçsüz bilme. En az işi bu<br />
dünyaya her gün üç bölük asker yollamasıdır. Bir bölük asker, rahimde (çocukların)<br />
yetişip yeşermesi için babaların bellerinden analarına gider.<br />
Bir bölük asker, dünyayı erkek ve kadınla doldurmak üzere rahimlerden bu<br />
yeryüzüne sefer eder. Bir bölüğü de herkesin yaptığı işin karşılığını görmesi için<br />
yeryüzünden ecel tarafına yürür. Bu sözün sonu yoktur. Kendine gel de iki temiz<br />
dostun hikayesine dön!<br />
Sevgilisi “Ey tamamı ile ben olan, içeri gir. Yeşillikteki gül ve diken gibi aykırı<br />
değilsin. İplik bir oldu, artık ey yanlışlık, ortadan kalk! Kaf ve Nun harflerini iki<br />
görürsen de hakikatte bir-dir” dedi. Yokluğu, büyük ve müşkül işleri cezbetmek için<br />
Kaf ve Nun çekicidir.<br />
İş yapma hususunda bir olmakla beraber halat, surette iki kattır. İster iki ayak olsun,<br />
ister dört... Yol yürür. Makasa benzer, iki ağızlı olduğu halde birden keser. Bez<br />
yıkayan iki arkadaşa bak. Görünüşte o, buna aykırı iş görmekte.<br />
Birisi bezi suya sokar, öbür arkadaşı kurutur. Sonra yine öteki ıslatır. Sanki<br />
birbirlerine aykırı iş görürler. Fakat, ey genç! Görünüşte birbirlerinin zıddına iş görür<br />
gibi olan bu iki arkadaşın gönülleri de birdir, yaptıkları iş de.<br />
Her Peygamberin, her velinin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki hepsi halkı Hak’ka<br />
ulaştırıyor, birdir. Dinleyenler, onların sözlerinden uykuya daldılar mı... Değirmenin<br />
taşlarını su götürdü demektir. Bu suyun akışı, değirmene sizin için gitmektedir. Fakat<br />
değirmene ihtiyacınız kalmadığı için değirmenci, suyu yatağına koyuverdi, asıl dereye<br />
akıttı.<br />
Söz söyleme kudreti, öğretmek için ağza gelir; yoksa o sözün ayrı bir mecrası vardır.<br />
Sessizce, akışı tekerrür etmeksizin, bir akan cüz’ü bir daha akmaksızın ta... altında<br />
nehirler akan gül bahçelerine kadar akıp gider.<br />
Allah, harfsiz söz beliren o makamı, canımıza sen göster. Ki pak can, başını ayak<br />
yapıp yokluğun o uzak ve geniş sahasına koşsun. Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz<br />
bir alemdir. Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir,<br />
beslenir. Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya<br />
sebep olur.<br />
Varlık da hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür. Duygu<br />
ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise... yokluğa, hayale ve varlığa nispetle<br />
büsbütün dardır, adeta daracık bir zindandır.<br />
Alemdeki terkip ve sayı, darlığa sebeptir. Fakat bizi duygularımız, terkip alemine<br />
çekip durmaktadır. O duygularla birlik alemini bil, eğer birlik alemini diliyorsan o<br />
tarafa yürü. Kün emri, bir tek iş yapar, fakat sözde Kaf ve Nun harflerinden meydana<br />
gelmiştir. Manası, yine tek ve saftır. Bu söze nihayet yoktur. Dön de o kurdun o<br />
savaşta ne olduğunu anlat.<br />
O yüce aslan; iki baş, iki üstünlük kalmasın diye kurdun başını kopardı. Koca kurt!<br />
Mademki padişahın huzurunda kendini ölü saymadın, cezanı gör. İşte” Fentekamna<br />
minhüm ” budur. Sonra yüzünü tilkiye dönüp “Hadi, bunları yememiz için pay et”<br />
dedi.<br />
Tilki secde edip dedi ki: “Bu semiz öküz, ey emin padişah, kuşluk yemeğin. O keçiden<br />
de bahtı aydın padişaha gün ortasında yemesi için bir yahni olur. Tavşan da lutuf ve<br />
kerem sahibi padişahın akşam yemeğidir.”<br />
Aslan “Tilki, adaleti parlattın, apaydın bir hale getirdin. Bu çeşit pay etmeyi kimden<br />
öğrendin Ey ulu kişi! Bu pay edişi nereden belledin “ deyince Tilki dedi ki “<br />
Padişahım, kurdun halinden!” Bunun üzerine aslan “ Mademki sen bizim aşkımıza<br />
kendini rehin ettin; üçü de senin olsun, üçünü de al, git.<br />
Ey tilki, sen baştanbaşa bizim oldun, seni nasıl incitebilirim Mademki sen, biz oldun;<br />
Biz de seniniz, bütün avlar da. Ayağını yedinci kat göğün üstüne bas, yüksel. Alçak<br />
kurttan ibret aldığın için artık sen, tilki değilsin, benim aslanımsın” dedi.<br />
Akıllı o kişidir ki çekinilen belada dostların ölümünden ibret alır. O zaman tilki “<br />
Aslan, bana bunu kurttan sonra teklif ette” diye yüzlerce şükürde bulundu. “ Eğer<br />
önce bana, bunu pay et, diye teklif etseydi, ondan canımı kurtarmama imkan mı<br />
vardı “ diye şükürler etti.<br />
Şu halde bizden de Allah’a şükürler olsun ki, bizi ancak helak olanlardan sonra<br />
dünyaya getirdi. Bu suretle Hak’ın, geçmiş zamanlarda gelip geçen kavimleri nasıl<br />
helak ettiğini duyduk. Nihayet, o önce gelip geçen kurtların halini duyup da tilki gibi<br />
kendimizi koruyabiliriz.<br />
İşte Allahnın o hak Peygamberi, o sözü doğru peygamber, bize bu yüzden “Acınmış<br />
ümmet” adını taktı. Ey ulular, o kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık görün de bu<br />
halden ibret alın! Akıllı, bu varlığı, bu kibir ve gururu terk eder; çünkü Firavun’un<br />
halini hatıra getirir. Eğer ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa onun azgınlığından<br />
başkaları ibret alır!<br />
Nuh “Ey serkeşler! Ben, ben değilim. Ben, canımdan öldüm, varlığımı terk ettim. Allah<br />
ile diriyim. İnsanlık duygularımı değiştirdiğim için Allah bana duyuş, anlayış, görüş<br />
oldu. Çünkü ben, ben değilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karşısında söz söyleyen,<br />
inkarda bulunan kafirdir” dedi.<br />
Bu tilki suretinde aslan gizlidir. Bu tilkinin bulunduğu yerde yiğitlik taslamağa<br />
gelmez. Suretine bakıp aslan olduğuna inanmıyorsan ondan aslan kükreyişini de<br />
duymuyor musun Nuh’ta Allahdan bir kudret yoktu da bütün dünyayı neden birbirine<br />
vurdu<br />
Bir vücutta yüz binlerce aslan vardı. O, ateş gibiydi, alemse bir harman. Harman,<br />
onun onda bir hakkını gözetmeyince o da harmana böyle bir şuleyi saldı, yakıp kül<br />
etti. Kim, bu gizli aslanın önünde kurt gibi ağız açıp edepten dışarı konursa,<br />
Aslan, kurdu nasıl paraladıysa onu da paralar, ona nasıl “ Fentekamna” ayetini<br />
okuduysa buna da okur. Aslan pençeyi yer. Aslanın önünde yiğitlik satanın aklı yoktur.<br />
Keşke o yara yalnız vücuda gelseydi de gönül ve iman selamette kalsaydı... Söz<br />
buraya gelince kuvvetim kesildi. Bu sırrı nasıl açayım<br />
O tilki gibi siz de boğazınızı az düşünün, onun huzurunda hileye az sapın. Huzurunda<br />
bütün bizi, beni terk edin... Mülk, onun mülküdür; mülkü ona teslim edin. Doğru yola<br />
yoksulca gelirseniz aslan da sizindir, aslanın avladığı av da sizin.<br />
Çünkü o, paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batını şeylerden de müstağnidir, zahiri<br />
şeylerden de. Ondaki her türlü av, her çeşit ikram ve ihsan o padişahın kulları içindir.<br />
Padişahın hiçbir şeye tamahı yoktur, O, bütün bu devleti halk için düzüp koşmuştur;<br />
ne mutlu anlayana!<br />
Dünyanın ve ahiretin devletleri; devleti, dünyayı ve ahireti yaratan kişinin ne işine<br />
yarar Şu halde Süphannın huzurunda gönlünüzü koruyun ki sonra kötü düşünceden<br />
utanmayasınız. Çünkü o; halis sütün içindeki siyah kıl gibi bütün gizli şeyleri,<br />
düşünceleri arayıp taramayı...her şeyi görür.<br />
Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayp suretlerine ayna olur. Şüphe yok, sırrımızı<br />
anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır. Nakdimizi mehenge urunca derhal yakini<br />
şüpheden ayırt eder. Canı, nakitlerin mehengi olunca elbette ayarı sağlam olanı da<br />
görür, kalp olanı da.<br />
Hatırlarsan duymuşsundur; padişahların böyle bir adeti vardı: Sol taraflarında<br />
yiğitler, bahadırlar dururdu, çünkü kalp vücudun sol tarafındadır. Defterdarlarla<br />
hesap memurlarının ve kalem ehli olanların makamı sağ taraflarındaydı. Çünkü yazı<br />
yazmak ve bir şeyi tespit etmek sağ elin işidir.<br />
Sofilere karşılarında yer verirlerdi. Zira onlar, can aynasıdırlar, hatta aynadan da<br />
iyidirler. Gönül aynasının bikir suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemiş<br />
suretlerin görünmesi için kalplerini zikirle, fikirle cilalamışlardır.<br />
Yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne ayna koymak gerektir. Güzel<br />
yüz, aynaya aşık olduğu gibi cana cila, kalplere de temizlik verir.<br />
KILIÇ SAPINI KESEBİLİR Mİ<br />
Uzak yerlerden bir merhametli dost, Yusuf-u Sıddıyk’a konuk oldu. Çocukluktan beri<br />
birbirlerini tanırlardı. Eskiden beri aşinalık yastığına yaslanmışlardı. Konukla, Yusuf’a<br />
kardeşlerinin yaptığı cefayı, onların hasetlerini konuştular. Yusuf “o haset ve cefa,<br />
zincirdi; biz de aslandık.<br />
Aslanın zincire vurulması ayıp değildir. Bizim Allahnın kaza ve kaderinden şikayetimiz<br />
yok. Aslan, boynunda zincir bulunmakla beraber bütün zincir yapanlara beydir” dedi.<br />
Dostu Yusuf’a “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin ” dedi. Yusuf cevap verdi:<br />
“Ay, bedir halinden çıkar ve eski ay haline gelir ya... işte öyle” Eski ay görünmez,<br />
sonra hilal olur da iki büklüm bir halde görünür. Fakat sonunda yine gökte bedir<br />
haline gelmez mi İnci tanesini havanda döverler ama kadri yine yücedir, ya ilaç<br />
olarak göze çekilir, yahut macun haline getirilir, kalp ferahlığı için yenir.<br />
Buğdayı toprak altına attılar ama sonradan topraktan başaklar çıktı. Ondan sonra<br />
değirmende öğüttüler, değeri arttı, cana can katan gıda oldu. Sonra ekmeği bir kere<br />
daha diş altında ezdiler; akıllı kişiye akıl ve idrak oldu.<br />
Daha sonra da o can, aşkta mahvoldu da Hak yolunda ekildikten sonra mahsul verdi,<br />
ekincileri hayrete düşürdü. Bu sözün sonu gelmez. Sen, o iyi adamın Yusuf’a ne<br />
dediğini anlatmaya başla.<br />
Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra “ Eh...bize ne armağan getirdin,<br />
bakalım ” dedi. Ey ulu kişi! Dostları görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız<br />
gitmeye benzer. Ulu Allah bile mahşer günü, halka “ Kıyamet günü için armağanın<br />
nerede;<br />
Bize yapayalnız, azıksız, adeta sizi yarattığımız gibi geldiniz. Kendinize gelin! Kıyamet<br />
günü için ne hediyeniz var, ne getirdiniz Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor<br />
muydunuz, size bugünün vadesi batıl mı göründü ki Der.<br />
Ona konuk olacağımızı inkar ediyorsan bu mutfaktan ancak toprak ve kül alabilirsin.<br />
İnkar etmiyorsan niçin böyle elin boş. O sevgilinin kapısına böyle nasıl ayak<br />
atacaksın Yemeyi, uyumayı biraz azalt da onunla görüşmek için bir armağan götür.<br />
Geceleri az uyuyanlardan seher çağlarında istiğfar edenlerden ol.<br />
Sen de rahimdeki çocuk gibi az oyna da sana da nurları gören duygular bağışlasınlar.<br />
Rahim gibi olan dünyadan çıkınca yeryüzünden daha geniş bir sahaya dalacaksın. “<br />
Allah yeri geniştir” derler ya; o geniş yer, bil peygamberlerin gidip daldıkları sahadır.<br />
O geniş sahada gönül daralmaz; yaş ağaç, orada kuru dal haline gelmez.<br />
Şimdi duygular, sen de. Fakat bir gün yorgun, bitkin, baş aşağı bir hale geleceksin.<br />
Uykuda duygularını taşımazsın, duygular seni taşır. Bu yorgunluk, bitkinlik gider,<br />
eziyetten, sıkıntıdan kurtulursun. Sen uyku halini, velilerin uyanıkken de duygularını<br />
taşımamaları halinde bir çeşni bil.<br />
Be inatçı; veliler, Eshab’ı Kehf’dir. Ayakta olsalar da, yürüyüp gezseler de<br />
uykudadırlar. Allah, onları, kendilerinin haberi olmadan işletir; sağa sola çevirir. O<br />
sağa çevrilme nedir İyi iş. Ya sola çevrilme O da bedene, varlığa ait işler.<br />
Bu iki hal de peygamberlerden, dağdan ses gelir gibi zuhur eder. Onların, her<br />
ikisinden de haberleri yoktur. Dağ, hayır olsun, şer olsun... Senin sesini sana verir,<br />
duyurur. Fakat ikisinden de bihaberdir.<br />
Yusuf “Hadi, armağanını çıkar” deyince konuk, bu istekten utanıp adeta figan<br />
ederek.”Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim,<br />
layık görmedim. Bir habbeyi alıp da madene, bir katrayı alıp da ummana nasıl<br />
götürebilirim<br />
Sana gönül ve can bile getirsem Kirman’a kimyon götürmüş sayılırım. Senin, misli<br />
olmayan güzelliğinden başka bir tohum yoktur ki bu ambarda olmasın. Sana gönül<br />
nuru gibi bir ayna getirmeyi layık gördüm.<br />
Ey güneş gibi gökyüzünün ışığı olan güzel! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü<br />
görürsün. Gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni<br />
hatırlarsın” dedi. Koynundan aynayı çıkarıp sundu. Güzeller, aynayla meşgul olurlar.<br />
Varlığın aynası nedir Yokluk. Ahmak değilsen yokluğu ihtiyar et. Varlık, yoklukta<br />
görünebilir. Zenginler, yoksula cömertlik edebilirler. Ekmeğin saf aynası açtır; kav da<br />
çakmak taşının aynasıdır. Bir yerde yokluk ve noksan oldu mu...bu, bütün sanatların<br />
güzelliğine aynadır.<br />
Elbise biçilmiş, dikilmiş olursa terzinin mahareti görünebilir mi Budaklar<br />
yontulmamış olmalı ki marangoz onu yontsun, rendelesin... Ondan asla, yahut fer’e<br />
ait bir şey yapsın. Usta kırıkçı nerede ayağı kırılmış varsa oraya gider. Hasta ve arık<br />
kişi olmazsa tıp sanatının güzelliği nasıl görünür<br />
Ey ulu kişi! Bakırların bayalığı, aşağılığı olmasa kimya nasıl olur da zuhur eder<br />
Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuğa aynadır. Çünkü<br />
yakinen zıt, zıddı gösterir. Ondan dolayı bal, sirke ile görünür, (sirkengebin olur)<br />
Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeğinde dokuz at olduğu halde tekemmül<br />
yolunda koşar. Kendisini kamil sanan, ululuk sahibi Allahnın yolunda uçamaz. Ey<br />
mağrur ve sapık! Canında kendini kamil sanmaktan daha beter bir illet olamaz.<br />
Senden bu kendini beğenme defoluncaya kadar gönlünden de çok kan akar,<br />
gözünden de! İblis’in illeti “Ben, Adem’den hayırlıyım” demesiydi. Bu hastalık, her<br />
mahlukta vardır. Bu hastalığa müptela olan, kendisini hor görse bile sen onu, altında<br />
pislik olan saf su bil!<br />
İmtihan kasdıyla onu bir karıştırsan hemen su bulanır, pislik rengini alır. Ey yiğit!<br />
Irmak sana saf ve berrak görünüyor ama senin ırmağının dibinde de pislik var. Yol<br />
bilen anlayışlı pir, Nefs-i küll bağlarına ark kazıcıdır.<br />
Irmak, kendisini nereden temizleyecek İnsanın bilgisi, Allah bilgisiyle fayda verir.<br />
Kılıç sapını kesebilir mi Yürü, bu yarayı bir cerraha göster. Kimse, yarasının<br />
kötülüğünü görmesin diye her yaranın üstüne sinek düşer.<br />
O sinekler; senin düşüncelerin, mallarındır; yaran da ahvalindeki zulmet! Eğer o<br />
yaraya pir merhem korsa o zaman derdin iyileşir, feryat ve figanın kesilir. Yara sahibi,<br />
merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte oraya merhemin ışığı<br />
vurmuştur.<br />
Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden baş çekme; iyileşince de kendi kendime<br />
iyileştim deme, sıhhati merhemden bil!<br />
VAHYİN IŞIĞI<br />
Osman’dan önce bir katip vardı. Vahyi yazmağa gayret ederdi. Peygamber, kendisine<br />
vahiy edilen ayetleri söyledi mi o, hemen kağıda yazardı. Vahyin ışığı, katibe vurunca,<br />
gönlüne bazı hikmetler doğardı.<br />
Peygamber de onun içine doğanları aynen söylerdi. O herzevekil, bu kadarcık bir<br />
şeyden azdı. Yoldan çıkıp.” Allahdan nur alan Peygamber, ne söylüyorsa o söylediği<br />
şey, benim gönlümde, o hakikat benim de gönlüme doğmakta” dedi.<br />
Düşüncesinin ışığı, Peygambere vurdu, katibin canına Allahnın kahrı gelip çattı. Hem<br />
katiplikten çıktı, hem dinden. Kinlenip Mustafa’ya ve dine düşman oldu. Mustafa “ Ey<br />
inatçı kafir! Nur, sendense niçin şimdi kapkara kesildin<br />
Eğer Allah ırmağının kaynağı olsaydın böyle bir kara suyun bendini açmaz,<br />
akıtmazdın” dedi. Şunun, bunun yanında namusum bir paralık olmasın düşüncesi,<br />
ağzını bağladı. Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu. Fakat şaşılacak şey şurası ki tövbe<br />
de edemiyordu. Ah ediyordu, fakat ah etmesi faydasız. Kılıç gelmiş, kelleyi uçurmuştu.<br />
Allah, namusu, ar ve hayayı yüz batman ağırlığında bir demir yapmıştır. Nice kişiler,<br />
görünmez bağlarla bağlanıp kalmıştır!<br />
Kibir ve kafirlik, o yolu, o kadar bağlamıştır ki kibir ve küfür sahibi, açıkça ah edemez<br />
bile! Allah “Onların boyunlarına zincirler vurduk, başlarını kaldırmışlardır,<br />
indiremezler “ dedi. Bu zincirler, bizden dışarıda değil.<br />
“Önlerine, artlarına manalar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük” buyurdu. Fakat bu<br />
hale uğrayan, önündeki, ardındaki manaya görmez. O dikilen mananın çetinliği<br />
görünmez. Çünkü o kişi, kaza ve kaderin tesiriyle kurulduğunu bilmez.<br />
Senin sevgilin, asıl sevgilinin yüzünü örtmekte...mürşidin, asıl mürşidin, sözünü<br />
dinlemene mani olmaktadır. Nice kafirler vardır ki din sevdasındadırlar. Fakat namus,<br />
kibir, şu bu; onların manaları, halleridir.<br />
Bu, gizli bir bağdır ama demirden beter. Demir bağı, ancak balta kırar...Demir bağı<br />
kırmak, kaldırmak ne de olsa yine mümkündür. Fakat gayptan bağlanan bağa kimse<br />
çare bulamaz. Bir adamı arı sokarsa tabiatı, derhal o kötülüğü gidermek için<br />
uğraşmaya başlar.<br />
Bu da arı sokmasıdır ama kendi varlığından, senden meydana gelmedir. Böyle olunca<br />
da gam kuvvetlenir, illet bir türlü geçmez. İçimden bunu açmak, iyice anlatmak<br />
geliyor ama ümitsizlik verir diye korkuyorum.<br />
Hayır , ümitsizlenme, sevin o feryada erişen Allah’ya feryat et! Ey affetmeyi seven<br />
Allah, bizi affet! Ey eskimiş nasır illetinin bile hekimi, bizi bağışla! Hikmetin gönlüne<br />
aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini görme ki bu görüş senden toz<br />
kaldırmasın.<br />
Kardeş sana akıp duran hikmet “ Allah Abdali’ndendir, sana ariyettir. O kendisinde bir<br />
nur bulmuştur ama o nur, padişahların eşiğinden vurmuştur. Şükret, mağrur olma,<br />
ululanma, kulak as ve hiç kendini görme. Yüz binlerce ah ki bu ariyet hal, ümmetleri<br />
ümmetlikten uzaklaştırdı.<br />
Kendisini, her konakta sofra başına varacak sanmayan kişiye kul olayım. Adamın bir<br />
gün evine varabilmesi için bir çok konakları terk etmesi lazımdır. Demir kıpkırmızı<br />
oldu ama hakikatte kızıl değildir ki. Bu kızıllık, bir ocağın demire verdiği ariyet<br />
kızıllıktır.<br />
Penceredeki cam, yahut ev; nurlanırsa, ışık verirse onu parlak sanma , anla ki<br />
parlaklık güneştedir. Her kapı, duvar “ Ben parlağım, başkasının nuruyla<br />
parlamıyorum. Parlayan benim” diyebilir. Fakat güneş “Ey ham! Hele ben bir batayım<br />
da ne olduğun meydana çıkar” der. Yeşillikler “ Biz kendimizden yeşerdik, sevinç<br />
içindeyiz, gülümseyip duruyoruz, ta ezelden beri bu yücelik bizde var” diyebilirler.<br />
Fakat yaz mevsimi, onlara “ Ey ümmetler, ben geçeyim de o vakit kendinizi görün”<br />
der. Vücut güzellikle öğünür, nazlanır durur. Çünkü ruh, kuvvetini, kolunu kanadını<br />
gizlemiştir. Vücuda der ki: “Ey süprüntülük! Sen kim oluyorsun ki Bir iki gün benim<br />
ışığımla yaşadın: Nazın işven dünyaya sığmıyor Hele dur, bekle; ben senden çıkayım<br />
da gör.<br />
Seni o ziyadesiyle sevenler, mezara tıkarlar; karıncalara, yılanlara gıda ederler. Çok<br />
defalar senin önünde ölüme razı olan yok mu İşte o, senin pis kokundan burnunu<br />
tıkar!” Söz, göz, kulak... Hep ruhun ışığıdır. Suda coşan pırıldayan, ateşin parıltısıdır.<br />
Canın ışığı nasıl tene vuruyorsa Abdal’ın ışığı da benim canıma vurmakta. Canın canı<br />
olan o Abdal’ın ışığı candan ayak çekti mi...Ten, cansız ne hale gelirse o hale gelir.<br />
Şunu bil ki, Ben kıyamet günü bu sözüme şahit olsun diye yere baş koyuyorum.<br />
Yerlerin şiddetle sarsıldığı kıyamet gününde bu yeryüzü, insanların hallerine şahit<br />
olur. Gizlediği haberleri ap aşikar söyler. Yeryüzü ve dikenler söze gelir. Filozof; kendi<br />
fikrince, kendi zannınca bunu inkar eder. Ona de: Sen var, başını o duvara vura gör!<br />
Gönül ehlinin duyguları; suyun, toprağın, çamurun sözünü duyar durur. Filozof,<br />
Hannane direğinin inlemesini inkar eder. Çünkü velilerin duygularından haberi yok,<br />
onlara yabancı. Der ki: “ halkta sevdanın aksi, birçok hayaller yaratır, onlara gösterir”<br />
Halbuki bu fikir, onun fesat ve küfrünün aksidir.<br />
Bu inkar hayali; ona fikrinden, inanışındaki bozukluktan gelmiştir. Filozof; cini,<br />
şeytanı inkar eder; fakat inkar eder etmez bir cinin, bir şeytanın maskarası olmuştur.<br />
Ey filozof, eğer şeytanı görmedinse kendine bak!( Başını duvara vurup çürütmüşsün,<br />
gömgök olmuş) Deli olmadan alın böyle göğerir mi Kimin gönlünde şüphe, vesvese<br />
varsa felsefeye inanmıştır, gizli münkirdir. Bazen dine inanır ama bazı ,bazı da o<br />
filozofluk damarı yüzünü kapkara eder.<br />
Sakının müminler; o felsefeye inanış sizde de vardır. Sizde nice sonsuz alimler var.<br />
Bütün bu yetmiş iki din ve şeriat sendedir. Senden zahir olduğu gün eyvah haline!<br />
Kimde o aykırı inanıştan bir yapracık varsa o günün korkusundan yaprak gibi titrer.<br />
İblis’e cine, kendini iyi adam gördüğünden güldün. Fakat can, postunu ters giyer ,<br />
içindekini dışarı verirse din ehlinden ne kadar ahlar vahlar çıkar. Dükkanda altın gibi<br />
görünen madenlerin hepsi güler. Çünkü imtihan taşı gizlidir.<br />
Ey ayıpları örten Allah! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize yardım et, bizi<br />
kurtar! Geceleyin kalp altın, hakiki altınla yan yanadır. Altın ise gündüzü bekler. Hal<br />
diliyle der ki: “ Yalancı, hele bir dur. Herkesin meydana çıkacağı gün bir gelsin!”<br />
Lanetlenmiş İblis; yüz binlerce yıl Abdal’ dandı, müminler beyiydi. Naz ve istiğnası<br />
yönünden Ademle savaştı, kuşluk vakti kokmaya başlayan pislik gibi rüsvay oldu.<br />
Dünya halkı, Baur oğlu Bel’am’a zamanın İsa’sına mağlup oldukları gibi mağlup ve<br />
zebun olmuştu. Ondan başka kimseye secde etmezlerdi. Afsunu, hastalara şifa verirdi.<br />
Kendisini beğendiği, ulu gördüğü için Musa ile savaştı. Sonra hali, duyduğun gibi oldu.<br />
Dünyada yüz binlerce iblis ve Bel’am vardır ki gizli, açık hep bu hale düşmüşlerdir.<br />
Allah, diğerlerine misal olsun diye bu ikisini meşhur etti; Bu iki hırsızı darağacına<br />
çekti, yükseltti. Yoksa kahrına uğramış daha nice hırsız var! Bu ikisini aşikare<br />
kahredip şöhretlendirdi; yoksa onun kahrıyla ölenler sayılamayacak kadar çok!<br />
Nazeninsin, nazlısın, ama haddince Allah aşkına olsun haddini aşma! Eğer kendinden<br />
daha nazenin birisine çatarsan seni yerin yedi kat dibine sokar. Ad ve Semud<br />
kavminin hikayeleri ne için söylenip duruyor Peygamberlerin nazik, nazenin<br />
olduklarını bilmen için.<br />
Yere batma, başlarına taş yağma, bir sesle canlarının alınışı...Hep bu vakalar, nefs-i<br />
natıka sahiplerinin yücelerini bildirmek içindir. Bütün hayvanları insan için öldür,<br />
fakat bütün insanları da bir akıllı kişi için öldür. ( hiç beis yok!)<br />
Akıl dediğin nedir Akıl sahibinin akl-ı Küll’ü. Cüzi akıl da akıldır ama pek arıktır.<br />
İnsanlardan kaçan vahşi hayvanların hepsi, ehli hayvanlara nispetle aşağılıktır. Vahşi<br />
hayvanların kanı mübahtır. Çünkü yüce akıldan kaçmaktadırlar. Akılları yoktur.<br />
İnsanın emrine uymuyor diye vahşinin yüceliği bu dereceye düşmüştür.<br />
Şu halde ey garip adam! Aslandan kaçan yaban eşeklere benzedikten sonra senin ne<br />
şerefin var ki Eşek, işe yaradığı için öldürülmez. Fakat yaban eşeği olursa kanı<br />
mübahtır. Eşeğin kendisini kötülükten koruyan iyiliğe sevk eden bir bilgisi olmadığı<br />
halde Allah onu mazur tutmuyor.<br />
Ey yüce sevgili! İnsan (akıllı olduğu halde) o nefesten, ( Peygamberlerin, velilerin<br />
sözlerinden)kaçar, vahşileşirse nasıl mazur olur Hulasa oklar ve süngüler önünde<br />
kafirlerin kanı mübahtır. Çünkü onlar, işe yaramaktan uzaktırlar. Onların karıları ve<br />
çocukları da esir sayılır. Çünkü akılları yoktur, merdut ve aşağılık kişilerdir. Artık bir<br />
akıl, aklın aklından kaçarsa akıllılar taifesinden hayvanat zümresine geçmiştir.<br />
GURURUN AKILA OYUNU<br />
Aklın aklından kaçan, peygamber ve velilere uymayan kişi meşhur Harut’la Marut’a<br />
benzer. Onlar da gururları yüzünden zehirli ok yediler. Mukaddes yaradılışlarına,<br />
melek olduklarına itimat ettiler. Fakat bu itimat, su sığırının aslana itimadı gibidir.<br />
Manda, aslana ne kadar itimat edebilir<br />
Onun yüz tane boynuzu olsa ve bu boynuzlarla korunmaya çalışsa yine aslan, onun<br />
boynuzunu değil; boynuzunun boynuzunu bile parça parça eder. Kirpi gibi baştan<br />
aşağı diken olsa, aslan, yine onu çaresiz öldürür.<br />
Kasırga, birçok ağaçları kökünden sökerse de alçacık bir ota ihsanda bulunur. O sert<br />
rüzgar, otun zayıflığına acır. Gönül, artık sen de kuvvetten dem vurma. Balta<br />
ağaçların, dalların çokluğundan, sıklığından hiç korkar mı Hepsini paramparça eder,<br />
kesip biçer. Fakat bir ota saldırmaz. Neşter yaradan başka yere vurulmaz. Aleve<br />
odunun çokluğundan ne gam Kasap koyun sürüsünden kaçar mı<br />
Manaya nispetle suret nedir Çok zayıf, çok aciz. Kötüyü baş aşağı tutan ondaki<br />
manadır. Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut. Onun dönmesi nedendir Onda<br />
müdebbir olan akıldan. Oğul, siper gibi olan bu kalıbın dönüşü, hareketi de gizli<br />
ruhtandır.<br />
Bu rüzgarın hareketi onun manasından ( o suretle zahir olan manadan, Allah<br />
kudretindendir) değirmen çarkına benzer; çark, ırmak suyunun esiridir. Bu nefesin<br />
alınıp verilmesi, girip çıkması da hevesli candan başka kimdendir Can, o nefesi,<br />
nefesle çıkan sözü, bazen cim haline kor; bazen de ha ve dal haline ( bu suretle de<br />
inkar da bulunur). Gah o sözü barış sözü yapar, gah savaş sözü.<br />
Can, o nefesi bazen sağa götürmektedir, bazen sola ..Bazen gül bahçesine<br />
koymaktadır, bazen diken haline. Yine böyle Allahmız, bu rüzgarı Ad kavmine ejderha<br />
yaptığı halde, Yine aynı rüzgarı; müminlere rahmet, hayat ve emniyet verici bir hale<br />
getirmişti.<br />
Alemlerin Rabbinin manalar denizi olan bin Şeyhi, “ mana Allah’dır” dedi. Bütün<br />
yerler, gökler; o yürüyen denizde, o can deryasında çör çöp gibidir. Suda çör çöpün<br />
saldırması, oynaması, suyun dalgalanmasındandır. İnat eder de onları hareketsiz<br />
bırakmayı dilerse kıyıya atıverir. Kıyıdan dalgalandığı yere, kendisine çekti mi... ateş,<br />
ota ne yaparsa deniz de onlara onu yapar (hepsini siler, süpürür, yok eder) Bu söze<br />
de son yoktur. Ey genç sen yine Harut Marut hikayesine dön.<br />
Bu iki melek, cihan halkının günahını, kötülüğünü görünce, hiddetlerinden ellerini<br />
ısırıyorlardı. Fakat gözleriyle kendi ayıplarını görmüyorlardı. Bir çirkin, aynada<br />
kendisini görünce yüzünü çevirmiş, kızmış. Kendisini gören kendisini beğenen;<br />
birisinde bir suç gördü mü...İçinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar. O, bu<br />
kibre din gayreti adını takar; kendi kafir nefsini görmez.<br />
Din gayretinin başka alameti vardır. O ateşten bütün bir dünya yeşerir, hayat bulur.<br />
Allah; Harut’la Marut’a “ Eğer siz, nurdan yaratılmış, masum melekseniz aldanmış,<br />
ziyankar suçları görmeyin.<br />
Ey gökyüzünün askerleri, benim kullarım! Şükredin ki şehvetten ve cinsi temayülden<br />
kurtulmuşsunuz. Eğer size de şehvet versem, artık gök, sizi kabul etmez. Sizdeki<br />
masumluk, benim ismetimin, benim korumamın aksindendir. O masumluğu benden<br />
bilin, kendinizden değil. Kendinize gelin, kendinize... Lanetlenmiş Şeytan, size galip<br />
gelmesin” dedi.<br />
Nitekim Peygamberin vahiy katibi de hikmeti kendisinde gördü, kendine de vahiy<br />
geliyor zannetti.<br />
Allah kuşlarının sesi, kendinde de var sandı, o kötü ıslık, o kuşların sesi gibi güzeldir<br />
zannına düştü. Sen, kuşların seslerini övüp dururken nereden kuşun muradını<br />
anlayacaksın. Bülbülün sesini öğrensen, tanısan da gül ile ne yapıyor, ne işi var<br />
Nereden bileceksin<br />
Kıyas ve şüphe yoluyla bildiğini farz edelim... O biliş sağırların, dudak oynamasından<br />
anladıkları kadar bir anlayış ve bilişten ibarettir.<br />
Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sağıra “ komşun hasta” diye haber<br />
verdi. Sağır kendi kendisine dedi ki: “ Bu sağır kulakla ben onun sözünü nereden<br />
anlayacağım. Hele hasta olur, sesi pek çıkmazsa... Fakat mutlaka da gitmek lazım.<br />
Dudağını oynar görünce ne dediğini kıyas yoluyla kendiliğinden düşünür, bulurum.<br />
Ey benim mihnete düşmüş dostum, nasılsın Derim. O, elbette iyiyim, yahut hoşum,<br />
diyecek. Şükürler olsun diye cevap verir, ne çorbası yedin diye sorarım. O mesela,<br />
mercimek çorbası diye cevap verir. Afiyet olsun der, hekimlerden kim geliyor, kendini<br />
hangisine tedavi ettiriyorsun derim.<br />
O, filan deyince derim ki: ayağı çok kutludur. Geldi mi işin yoluna girdi demektir. Biz<br />
de onun kademini denedik. Nerede vardıysa dilek hasıl oldu.” O iyi adam, kıyas<br />
yoluyla tasarladığı bu cevapları düzüp koşarak hastaya hal hatır sormaya gitti.<br />
“Nasılsın “dedi. Hasta “öldüm” deyince dedi ki: “ Çok şükür!” Hasta, bu sözden<br />
hiddetlendi, canı pek sıkıldı. “ Bu ne biçim şükür O bizim kötülüğümüzü istiyormuş,<br />
anlaşıldı” diye düşündü. Sağır bir sözdür, tasarladı ama yanlış düştü. Sonra “Ne<br />
yedin diye sorunca hasta<br />
“Zehir” dedi. Sağır “ Afiyet olsun” der demez hastanın kahırlanması fazlalaştı.<br />
Sağır, bundan sonra da “ Tedavi için hekimlerden kim geliyor ” diye sordu. Hasta “<br />
Hadi be, defol, Azrail geliyor!” diye cevap verdi. Sağır “ Ayağı pek kutludur, sevin,<br />
neşelen!”dedi. Sağır; şükür, böyle bir zamanda hal hatır sorup komşuluk hakkını<br />
gözettim diye sevinerek dışarı çıktı.<br />
Sağır, eşekliğinden tamamı ile aksini sandı, ziyanın ta kendisi olan o işi kar zannetti.<br />
Hasta ise “Bu, bizim canımıza düşmanmış, onun cefa madeni olduğunu<br />
bilmiyormuşuz” diyordu. Hatırına yüz türlü kötü şeyler geliyor, ona türlü ,türlü haber<br />
göndermeyi kuruyordu.<br />
Kötü bir yemek yiyenin o yemeği kusuncaya kadar gönlü bulanır. İşte hiddeti yenmek<br />
budur; onu kusma ki karşılık tatlı sözler duyasın. Hasta olmadığı için hasta<br />
kıvranmakta, “ nerede bu kötü sözlü köpek ki. Söylediklerinin hepsine karşılık<br />
vereyim. O zaman tamamı ile hastaydım, aslan gibi olan aklım uyumuştu, hatırıma bir<br />
şey gelmedi. Hal hatır sorma, gönül almak ve teselli etmek içindir. Halbuki bu, hatır<br />
sorma değil, düşmanlık!<br />
Düşmanını zayıf ve bitkin bir halde görüp memnun olmak istemiş” diyordu. Nice<br />
ibadetten vazgeçmiş, kulluktan çıkmış kişilerin gönüllerinde Allahnın rızasını almak,<br />
sevaba nail olmak vardır, bunu umarlar. Halbuki bu, esasen gizli bir günahtır.<br />
Nice bulanık şeyler vardır ki sen, onları saf ve berrak sanırsın. O sağır gibi...Sağır,<br />
iyilik yaptım sanmıştı, halbuki aksi zuhur etti. O, bir hastaya iyilikte bulundum hatırını<br />
ele aldım, komşuluk hakkını ele getirdim diye rahatça oturmuştu. Halbuki hastanın<br />
gönlünde bir ateş alevlenmiş, kendisini de yakmıştı. Yaktığınız ateşlerden korkun. Siz,<br />
onu günahlarınızla çoğalttınız, günahınız yüzünden alevdesiniz.<br />
Peygamber bir riyakara namaz kıldığı halde “ Ey yiğit kalk, namaz kıl, çünkü senin<br />
kıldığın namaz değil” dedi. Bu korkular yüzünden her namazda “ ihdinassıratal<br />
müstakime- sen bizi doğru yola hidayet et” denir.<br />
Yani “ Ey Allah! Bu namazımı yolunu azıtmışların, riyakarların namazıyla karıştırma”<br />
O sağır adamın seçtiği kıyas yüzünden on yıllık konuşma hiç olup gitti. Ulu kişi, hele<br />
bu kıyas, tavsif edilemeyecek vahiyde aşağılık duygusunun kıyası olursa... Senin<br />
duygu kulağın harfleri anlayabilirse de bil ki gaybı duyan kulağın sağırdır.<br />
Allah nurlarına karşı bu kıyasçıkları ileri süren ilk kişi, İblisti. Dedi ki: “ Şüphe yok,<br />
ateş topraktan daha iyidir. Ben ateşten yaratıldım Adem kapkara topraktan. Şu halde<br />
fer’i, asla nispetle mukayese edelim: O zulmettendir, biz aydın nurdan.”<br />
Allah “ Hayır, soy sop yok. Zahitlik ve şüpheli şeylerden çekinmek, faziletin<br />
mihrabıdır. Bu, fani dünyanın mirası değildir ki soy sop yüzünden onu elde edesin. Bu<br />
can mirasıdır. Hatta peygamberlerin mirası. Bunun varisi şüpheli şeylerden sakınan<br />
müminlerin canıdır.<br />
O Ebucehl’in oğlu, açıkça müslüman oldu; şu Nuh Peygamberin oğlu yolunu<br />
yanılanlardan. Topraktan yaratılan, ay gibi nurlandı. Ateşten yaratılan sen, yüzü kara<br />
oldun, defol!” dedi.<br />
Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.<br />
Fakat güneş doğmuş, Kabe de karşıdayken bu kıyası, bu araştırmayı bırak, arama!<br />
Kıyas yüzünden Kabe’yi görmezlikten gelme, ondan yüz çevirme.<br />
Doğruyu Allah daha iyi bilir. Allah kuşundan bir ötüş duyunca ders beller gibi yalnız<br />
zahirini beller, hatırında tutarsın. Sonra da kendinden kıyaslar yapar, hayalin ta<br />
kendisini hakikat sanırsın. Abdalların ıstılahları vardır ki sözlerin, onlardan haberi<br />
yok. Sen, kuş dilini, yalnız ses bakımından öğrendin; yüzlerce kıyas ve hevesler<br />
ateşledin.<br />
Fakat o hastanın incindiği gibi senden de gönüller incindi, kederlendi. Halbuki sağır,<br />
kendi zannına kapılıp, isabet ettiğini sanıp sevincinden sarhoş oldu. O vahiy Katibi de<br />
kuşun sesini duyup kendini de o kuşla eşit sandı. Fakat kuş, bir kanat vurup onu kör<br />
etti işte... Onu ölümün ve elemin ta dibine kadar götürdü.<br />
Kendinize gelin, sizde bir akis, yahut zan yüzünden göklerdeki duraklarınızdan<br />
düşmeyesiniz. Harut’la Marut’sanız da, “ Biz sana saf ,saf ibadet ediyoruz” damının<br />
üstünde herkesten ileriyseniz de. Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliğin kendini<br />
görüp beğenmenin etrafında dolaşmayın. Kendinize gelin. Allah gayreti, pusudan<br />
çıkmayı görsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.<br />
İkisi de dediler ki: “ Allah, ferman senin ihsanın, senin koruman olmazsa nerede bir<br />
ihsan, nerede bir koruyan ” Hem bunu söylemekte, hem de yeryüzüne inip<br />
hükmetmek için yürekleri oynamaktaydı. “ Bizden kötülük gelir mi Biz ne güzel<br />
kullarız!” diyorlardı.<br />
Bunların bu gurur ve istekleri, kendilerini rahat bırakmadı: nihayet bunları kendilerini<br />
beğenmiş bir hale soktu.<br />
“Ey toprağa, suya, yere, ateşe mensup insanlar, ey ruhanilerin temizliğinden haberi<br />
olmayanlar. Biz şu gökyüzünün üstünde perdeler dokuyor, yeryüzüne inip şadırvanlar<br />
kuruyoruz. Adalet yapar, ibadet eder; her gece yine göklere uçar gideriz. Bu suretle<br />
de şu devrin şaşılacak büyükleri olur, yeryüzüne adalet ve emniyeti yayarız”<br />
diyorlardı. Gökyüzü ahvalini yeryüzüne kıyas ettiler, fakat bu kıyas, doğru değil...<br />
Arada büyük bir fark var!<br />
Perde altına girmiş olan Hakimin sözünü dinle: Şarap içtiğin yere baş koy, yat.<br />
Meyhaneden çıkıp yol, yanılan sarhoş, çocukların maskarası ve oyuncağı olur. Her<br />
tarafa, her yola, çamurların içine düşer, her ahmak da ona güler. O bu haldeyken<br />
onun sarhoşluğundan, içtiği şarabın neşe ve zevkinden haberleri olmayan çocuklar<br />
peşine takılırlar.<br />
Allah sarhoşundan başka bütün halk, çocuktur. Heva ve hevesinden kurtulmuş<br />
kişiden başka baliğ yoktur. Allah “ Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan<br />
ibarettir, siz de çocuklarsınız.” Dedi. Allah doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe<br />
çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz<br />
Dünyada daima istenen, peşinde koşulan, bir türlü terk edilemeyen bu şehvet; bil ki<br />
çocukların cimaı gibidir. Çocuğun cimaı nedir ki Bir Rüstem’in, bir yiğidin cimaına<br />
nispetle oyundan ibaret. Halkın savaşı da çocukların savaşı gibidir. Tamamı ile<br />
manasız, esassız ve hor! Hepsi sopadan kılıçlarla savaşırlar.<br />
Hepsi faydasız bir şeyle uğraşıp dururlar. Hepsi, bu bizim Burak’ımız Düldül<br />
yürüyüşlü atımız diye bir sopaya binmiştir. Sırtlarında yük var, fakat<br />
bilgisizliklerinden kendilerini yüksek görüp ata binmiş, yol gidiyor sanırlar.<br />
Hele dur... halk atlıları, bir gün atlarını sürerek dokuz kat gökten geçsinler de bak! O<br />
gün ruh ve melek Allah’ya yücelir. Ruhun yücelmesinden gök titrer! Siz ise<br />
umumiyetle çocuklar gibi eteğinize binmişsiniz... Ata binmiş gibi eteğinizin ucunu<br />
tutmuşsunuz!<br />
Allah’dan “ Şüphe yok ki zan fayda vermez” hükmü gelmiştir. Zan merkebi nerede<br />
gökler koşacak İki türlü zan olursa kuvvet hangisindeyse o tercih edilir. Fakat güneş<br />
zuhur etti mi... onun varlığında ve parlaklığında inat edilmez. İşte o zaman bindiğiniz<br />
şeyleri görürsünüz; anlarsınız ki ancak ayaklarınıza binmişsiniz...<br />
Vehmi, fikri, duyguyu, anlayışları sopa gibi çocuk atı bil! Gönül ehlinin ilimleri,<br />
kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür. Gönle uran, adamı gönül<br />
ehli yapan ilim; insana fayda verir. Yalnız tene tesir eden, insana mal olmayan ilim<br />
yükten ibarettir.<br />
Allah “ Yahmilü esfara-Tevrat’ı bilip onunla amel etmeyen kitap taşıyan eşeğe<br />
benzer” dedi. Allah’dan olmayan bilgi yüktür. Allah’dan vasıtasız olarak verilmeyen<br />
ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz, uçup gider. Fakat bu<br />
yükü iyi çekersen yükünü alırlar, rahat ettirirler.<br />
Heva ve heves uğrunda o bilgi yükünü taşıma ki içindeki ilim ambarını göresin. İlmin<br />
rahvan atına bindikten sonra sırtından yükü alırlar. Allah kadehi olmadıkça heva ve<br />
heveslerden nereden geçeceksin Ey Allah’ya ait yalnız “HU” ismine kani olan!<br />
Sıfattan, addan ne doğar Hayal! O hayal, sahibine ancak vuslat delili olur. Medlulü<br />
olmayan bir delalet edici hiç gördün mü<br />
Yol olmadıkça katiyen gül de olmaz... Hakikatı olmayan bir adı hiç gördün mü; yahut<br />
Kar ve Lam harflerinden gül topladın mı Mademki ismi okudun; var, müsemmayı da<br />
ara. Ayı gökte bil derede değil!<br />
Addan ve harften geçmek istersen hemencecik kendini tamamı ile kendinden arıt<br />
(yok ol!) Demir gibi demirlikten çık, renksiz bir hale gel. Riyazatta tozsuz passız bir<br />
ayna ol! Kendini kendi vasıflarından arıt ki asıl kendi saf, pak zatını göresin.<br />
O vakit kitap, müzakereci ve üstat olmaksızın gönlünde peygamberlerin ilimlerini<br />
görür bulursun. Peygamber “ ümmetimden öyleleri vardır ki onlar, benimle aynı<br />
yaratılıştadırlar, benimle aynı himmete sahiptirler. Ben onları hangi nurla görüyorsam<br />
onların canları da beni mutlaka aynı nurla görür” dedi.<br />
Bunlar Peygamberi, Shihayn kitapları, hadisler, hadisi rivayet edenler olmaksızın,<br />
bunlara hacet kalmaksızın abıhayat kaynağında (gönüllerinde) görürler. “Kürt olarak<br />
yattık” sırrını bil, “ Arap olarak sabahladık” sırrını oku! Gizli ilme dair bir misal<br />
istersen Rum halkıyla Çinlilere ait hikayeyi söyle:<br />
GÖNÜL MÜ ALLAHDIR ALLAH MI GÖNÜL<br />
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz<br />
daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı”<br />
dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine<br />
daha vakıf kişilerdi.<br />
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları<br />
karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum<br />
ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine<br />
hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.<br />
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı<br />
kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale<br />
getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir.<br />
Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve<br />
güneştendir.<br />
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine<br />
sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan,<br />
idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.<br />
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye<br />
mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle<br />
nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi<br />
göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.<br />
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama<br />
gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden<br />
arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız<br />
suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da<br />
parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.<br />
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar<br />
hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül<br />
aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu :<br />
Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül<br />
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka<br />
bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen<br />
her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.<br />
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste<br />
zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel<br />
yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar,<br />
bilişikte yok olmuşlardır.<br />
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse<br />
onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.<br />
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.<br />
Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.<br />
Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan<br />
da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!<br />
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz<br />
daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı”<br />
dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine<br />
daha vakıf kişilerdi.<br />
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları<br />
karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum<br />
ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine<br />
hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.<br />
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı<br />
kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale<br />
getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir.<br />
Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve<br />
güneştendir.<br />
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine<br />
sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan,<br />
idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.<br />
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye<br />
mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle<br />
nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi<br />
göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.<br />
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama<br />
gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden<br />
arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız<br />
suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da<br />
parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.<br />
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar<br />
hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül<br />
aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu :<br />
Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül<br />
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka<br />
bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen<br />
her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.<br />
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste<br />
zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel<br />
yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar,<br />
bilişikte yok olmuşlardır.<br />
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse<br />
onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.<br />
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.<br />
Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.<br />
Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan<br />
da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!<br />
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA<br />
Peygamber bir sabah Zeyd’e “ Ey temiz ve saf arkadaş, sabahı nasıl ettin Diye sordu.<br />
Zeyd: “ Mümin bir kul olarak” deyince “ İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa<br />
nişanesi nerede ” dedi. Zeyd dedi ki: “ Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan,<br />
yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden,<br />
gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de<br />
bulaşmadı.)<br />
Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir<br />
saat aynı. Ezelle ebet birleşti. Fakat akıl, kabiliyetsizliğinden buraya yol bulamaz.”<br />
Peygamber “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışınca, bu diyar akıllılarının harcına<br />
getirdiğin bir hediye var mı, nerede Çıkar bakalım!” dedi.<br />
Zeyd dedi ki: “ halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arşı, arştakilerle beraber öyle<br />
görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi<br />
apaçık ve meydanda. Halkı, değirmende buğdayı arpadan fark edercesine teker ,teker<br />
tanıyorum.<br />
Cennetlik kim, yabancı nerede Bence yılan ve balık gibi ap aşikar. “ Kıyamet günü,<br />
bazı yüzler ak olur, bazıları kara...” Sırrı, şimdiden meydana çıktı. Bu halkın bir<br />
kısmının yüzü ak, bir kısmının kara.”<br />
Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana<br />
rahminde olduğu için hali, halka gizliydi. Şaki, ana karnında şaki olur (fakat bilinmez)<br />
Cisim alemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlaşılır.<br />
Vücut da ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğmak derdi ve kıyamettir. Bu<br />
dünyada geçmiş canların hepsi, “ O ferahlı can acaba nasıl doğacak ” diye<br />
beklemektedirler. Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkanı yok... O<br />
çok güzel olacak, derler.<br />
Vücudun canı, ahiret alemine doğunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz. Kara ise<br />
Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocuğu, beyazlar alıp<br />
götürürler. Fakat doğmadıkça anlamak, alemdeki müşkül işlerdendir.<br />
Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır. Bunu anlayan kişi, ancak<br />
Allah nuruyla bakıp gören kişidir. Böyle olan zat, batına da nüfuz edebilir. Nutfenin<br />
aslı beyaz renkli ve hoştur. Fakat beyaz kişinin canının aksi; Nutfeye renk verir, onu<br />
en güzel şekle sokar; kara kişinin canının aksi de bir kısım halkı, en aşağılık bir renge,<br />
en bayağı bir şekle sürer, götürür.<br />
Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım. Bir gün<br />
her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dağ mı. Hindu musun, Türk mü Meydana<br />
çıkar. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat doğunca zayıf mı kuvvetli mi...<br />
herkes görür anlar.<br />
Zeyd “ Ben halkı, kadın, erkek... Herkesi, kıyamet günündeymiş gibi apaçık<br />
görüyorum. Hemen şimdicik söyleyeyim mi Yoksa kapayayım mı ” dedi. Mustafa,<br />
dudağını ısırarak sus demek istedi.<br />
Zeyd dedi ki: “Ey Allah Peygamberi, haşir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada<br />
kıyameti koparayım mı Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim<br />
güneş gibi parlasın; Güneş benim nurumdan tutulsun...<br />
Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (gibi meyvesizleri) göstereyim.<br />
Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim. Elleri kesik<br />
Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi...<br />
Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deliğini... Şakilerin pırtıl elbiselerini<br />
göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım. Cehennemi,<br />
cennetleri, ikisinin arasındaki Araf’ı apaçık olarak kafirlerin gözlerinin önlerine<br />
getireyim.<br />
Kevser Havuzunun çoşmakta olduğunu... suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta.<br />
“İç. İç!” diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulunduğunu...<br />
Susuzların, havuzun etrafında koşup durduklarını apaçık göstereyim.<br />
Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulağıma gelmekte. İşte gözümün<br />
önünde... Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamışlar; Birbirlerinin ellerini<br />
ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yağmalıyorlar.<br />
Aşağılık kişilerin hasret naralarından, “ ah, ah” diye bağrışmalarından kulağım sağır<br />
oldu. Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama<br />
Peygamberi incitmekten korkuyorum.”<br />
Zeyd, böylece sarhoş, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını<br />
büktü. Dedi ki: “ Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. “Allah haya etmez”<br />
hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi<br />
yalan söyler mi<br />
Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı Ayna ile teraziye<br />
yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenklerdir. Sen benim<br />
sırrımı sakla, doğruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan<br />
bile) Onlar sana “ Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede<br />
Allah, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu<br />
doğruluğumuz olmasaydı ne değerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl ağartırdık ”<br />
derler. Fakat sen, gönlüne Sina dağındaki Allah tecellisi vurduysa bile yine aynayı<br />
koynuna koy!”<br />
Zeyd, “ Allah güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı Aslı olmayan şeyleri de yırtar,<br />
yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi. Peygamber dedi ki: “ Bir<br />
parmağını gözünün üstüne koydun mu... dünyayı güneşsiz görürsün.<br />
Bir parmak bile, aya perde oluyor. İşte bu padişahın ayıp örtücülüğüne alamettir. Bir<br />
suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de güneşi küsufa<br />
uğratır. Dudağını yum, denizin dibine bak. Allah, denizi, insana mahkum etmiştir.<br />
Nitekim selsebil ve Zencebil ırmakları da Allah’nın cennete koyduğu kulların hükmü<br />
altındadır. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir. Fakat bu gücümüzden,<br />
kuvvetimizden değil...Allah emriyle böyledir.<br />
Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir;<br />
onları nereye istersek oraya akıtırız. Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın<br />
fermanına tabi bulunan iki göz çeşmesi gibi...<br />
Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulunduğu tarafa gider; gönül dilerse baktığı<br />
şeylerden ibret alır. Gönül dilerse görülen şeylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli<br />
şeylere akar. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta<br />
hapseyler.<br />
Bu beş duygu da ( çeşmelerdeki lüleler, nasıl çeşmeye tabi ise) aynı tarzda gönle<br />
tabidir. Onun muradınca ve onun emrine göre iş görür. Gönül ne tarafı işaret ederse<br />
beş duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.<br />
Musa’nın elindeki sopa nasıl Musa’ya tabi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine<br />
tabidir. Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavaş yürürken hızlı yürümeye başlar.<br />
Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girişir, yahut kitap yazar.<br />
El gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dışarıya teni dikmiş, kendisine onu<br />
vekil etmiştir. Gönül dilerse el, düşmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye<br />
yardımcı olur. Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.<br />
Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki Bu ne şaşılacak vuslat, bu ne gizli sebep! Gönül,<br />
acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu beş duygunun yollarını istediği gibi<br />
işaret etmekte! Beş zahiri duygu dışarıda kolayca onun mahkumu olmuş, beş batıni<br />
duyguda içeride onun memuru...<br />
On duygu bunlardan başka yedi endam... Daha da dille söylenmeyecek kadar çok<br />
kuvvetler... Gayri sen say. Gönül mademki ululukta sen de bir<br />
Süleyman’sın...Parmağındaki saltanat yüzüğüyle perilere, şeytanlara hükmet! Bu<br />
saltanatta hileye sapmazsan o üç şeytan, senin parmağından yüzüğü alamaz.<br />
Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar.<br />
Fakat şeytan elindeki yüzüğü alırsa padişahlık bitti, bahtın öldü demektir. Allah<br />
kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak “ Ah<br />
hasretlik!” der, durursunuz. Hadi, tutalım, kendi hileni inkar edersin; canını teraziyle<br />
aynadan nasıl kurtaracaksın ”<br />
Lokman efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakir görünmekteydi.<br />
Efendi rahatça yesin, eğlensin diye kullarını meyve getirmek üzere bağa gönderdi.<br />
Lokman, kullar içinde, adeta onlara tabi bir kuldu. İçi manalarla dolu, görünüşü gece<br />
gibi kapkaranlıktı.<br />
Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler. Efendilerine de “ Lokman<br />
yedi” dediler. Efendi, Lokman’a yüzünü ekşitti, ağır bir tavır takındı. Lokman bunun<br />
sebebini araştırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda ağzını açıp.<br />
“ Efendi; hain kul, Allah yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz. Ey kerem<br />
sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir. Ondan sonra beni büyük bir<br />
sahraya çıkar. Sen atlı olarak koş, bizi de yaya olarak koştur. O zaman kötülük yapanı<br />
gör, sırları açan Allah’nın işlerini seyret” dedi.<br />
Efendi, kullara saki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler. Sonra onları<br />
ovalarda koşturmaya başladı. Kullar aşağı koşup duruyorlardı. Nihayet iyice<br />
yoruldular, kusmaya başladılar. İçtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı.<br />
Lokmanın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.<br />
Lokmanın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlığın Rabbi olan Allah’nın hikmeti<br />
nelere kadir değildir Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin<br />
de bilinmesini istemediğiniz sır meydana çıktı. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini<br />
rüsvay edecek sırları tamamı ile açığa vurulmuş oldu.<br />
Taş; ateşle sınanacağı ( ateş içinde parçalanıp yumuşayacağı, eriyebileceği) için<br />
kafirler, ateşe atılırlar, onların azabı ateşle olur. O taş gibi gönle biz kaç kereler<br />
yumuşak sözler söyledik, fakat öğüt almadı.<br />
Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilaç konur, eşeğin başına köpeğin dişi<br />
layıktır. “Habis olan şeyler habisler içindir” hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan<br />
çirkin eştir. Şu halde sen de hangi eşi dilersen yürü, onu al. Allah’da mahvol, onun<br />
sıfatlarını kazan!<br />
Nur istersen nura istidat kazan; Allah’dan uzaklık istersen kendini gör, uzaklaş! Yok,<br />
eğer bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden baş çekme, secde et<br />
de yaklaş!<br />
Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak’ını bağla! Söz söyleme kabiliyeti ayıbı<br />
açar; gayb perdelerini yırtar. Allah, nice yerlerde gaybı ister. Şu davulcuyu sür, yolu<br />
kapa. Atını hızlı sürme, yuları çek. Sıraların gizli kalması, herkesin gizli zannından<br />
mesrur olması daha iyi.<br />
Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevirmemelerini istemektedir;<br />
Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde koşup dursunlar;<br />
Allahnın merhameti herkese şamil olduğundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.<br />
Her bey, heresir, ümit ve korkuyla Allah’dan çekinsin. Bu ümit ve korku: herkes bu<br />
perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir. Ümit ve korku<br />
perdesini yırttın mı... Gayb, bütün şaşaasıyla ortaya çıkar.<br />
Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, “Bu balıkçı Süleyman olmalı” diye<br />
zanna düştü. Süleyman’sa neden yalnız ve gizlenmiş; değilse nasıl oluyor da bu<br />
derece Süleyman’a benziyor ”<br />
Süleyman tekrar müstakil bir padişah oluncaya kadar gönlünde bu şüphe vardı. Dev<br />
onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o şeytanın kanını döktü. Yine<br />
yüzüğünü parmağına taktı dev ve peri askerlerini yine başına topladı.<br />
Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düşünceye kapılmış olan genç de onların arasına<br />
katılıp huzura vardı. Süleyman’ın parmağında yüzüğü görünce düşüncesi, kuruntusu<br />
tamamı ile geçti.<br />
Vehim, işin gizli, kapalı olduğu zamandadır. Bu araştırma görünmeyen şey içindir.<br />
Ortada olmayan şeyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana şey, meydana<br />
çıktı mı, kuruntu geçer.<br />
Gerçi bir şeyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan<br />
kurtarır; Fakat gayba imanın, görünen şeye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır.<br />
Bunu iyice bil de şüphe ve tereddütten kurtul! Nurlu gökyüzü yağışsız olmaz ama kara<br />
yeryüzü de nebatatı yetiştirmeden vazgeçmez.<br />
Bana gayba iman edenler gerek... Onun için bu fani konağın penceresini örttüm. Nasıl<br />
izhar eder de gökleri yarar, açarım; eğer hakikatleri meydana korsam, nasıl “ Bunda<br />
bir ayıp, bir noksan gördün mü ” diyebilirim<br />
Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir; İşler bir zaman<br />
aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler... Böylece bir nice sultan, bir nice yüce<br />
himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.<br />
Kul, efendisinin huzurunda değilken de kulluğunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk<br />
iyi ve hoş bir kulluktur. Bu padişahın önünde onu öğen kişi nerede, padişah yokken<br />
bile ondan utanıp çekinen nerede.<br />
Memleket ucunda, padişahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı; Kaleyi<br />
düşmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz, Padişah orada<br />
değilken, hudut boylarında, padişahın huzurundaymış gibi vefakarlıkta bulunursa; O<br />
dizdar; elbette padişahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kişilerden<br />
daha değerlidir.<br />
Şu halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk<br />
etmek ve emrine uymaktan yüz binlerce defa üstündür. Kulluk ve iman, şimdi<br />
makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.<br />
Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca ağzın<br />
kapalı, dudağın yumuk olması elbette iyidir. Kardeş, sözden el çek ki bizzat Allah,<br />
sende Ledün ilmini meydana çıkarsın. Güneşin varlığına delil kendisi yeter. Allah’dan<br />
daha ulu şahit kimdir<br />
Hayır... söyleyeceğim çünkü Kuran’da şahadet hususunda hep beraberce Allah da<br />
anılmıştır, melek de alimler de. Allah da şahadet eder, melekler de, bilgili kişiler de:<br />
Şüphe yok ki Rabb, ancak daimi Allah’dır...<br />
Hak, şahadet edince melek kim oluyor ki şahadette Allah ile müşterek olsun! Çünkü<br />
ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin güneşin nuruna ve<br />
güneşe takatleri yoktur. Bu çeşit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa<br />
güneşin ışığına, güneşin hararetine tahammül edemez, ümidini keser ( güneşten<br />
mahrum kalır)<br />
Gökyüzünde cilve eden güneşe şahadette, melekleri de bize dost, bize eş bil! “ Biz o<br />
tek güneşten nurlandık, güneşin halifesi gibi zayıfları nurlandık” diye şahadet ederler.<br />
Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret<br />
sahibidir.<br />
O şule; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta,<br />
onları nurlandırmaktadır. Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer.<br />
İnsanların akılları arasında da çok fark vardır. İyilikte olsun, kötülükte olsun her<br />
insana kendisine benzer bir melek arkadaştır. Gözü tahammül edemediği için çipile,<br />
yıldız ışık verir, o da bu suretle yol bulur.<br />
Peygamber “ Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara taştır” dedi.<br />
Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki güneşle nurlanırdı. Ve ey aşağılık kişi,<br />
güneşin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne luzum kalırdı<br />
Ay; buluta, toprağa ve gölge der ki: “Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy<br />
geliyor. Ben de yaratılışta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy güneşi, bana böyle bir<br />
nur verdi. Güneşlere nispetle biraz karanlığım, fakat insanların karanlıklarına nispetle<br />
nurluyum. Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak güneşin eri<br />
değilsin<br />
Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana<br />
geldim ve bu suretle kalp hastalığına yol buldum, faydalı oldum. Hasta adam<br />
hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör.”<br />
Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde “Er Rahmanu alel arşisteva” sırrı zuhur<br />
etti. Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu. Bu<br />
sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede Ona rüsvay olmak iyi değildir, diyeyim!<br />
Artık Zeyd’i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile<br />
bıraktı! Sen kim oluyorsun Zeyd bile, üstüne güneş vurmuş yıldız gibi kendisini<br />
kaybetti, bulamadı! Ondan ne bir nakış bulabilirsin, ne bir nişan... Hatta ne de saman<br />
uğrusu yoluna gidebilmek için bir saman çöpü!<br />
Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu. (Bu<br />
mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç alemde “Ledeyna Muhdarun” denizinde<br />
dalgalanmakta, dalga dalga üstüne, çoşup durmaktadır.<br />
Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmiş yıldızlar işlerine,<br />
güçlerine koyulurlar. Allah akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler<br />
olduğu halde geri verir. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar,<br />
nazlı nazlı “Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat verdin” derler.<br />
O çürümüş deriler, dökülmüş kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir; Kıyamet<br />
günü, şükrederek, yahut kafir olarak yokluktan varlığa hamle ederler. Niçin başını<br />
çevirir, görmezlikten gelirsin Önce yoklukta da böyle baş çevirmemiş miydin<br />
“Beni nerede yerimden tedirgin edecek Deyip yoklukta da böyle ayağını diremiştin.<br />
Allah’nın sun’u; görmüyor musun Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek:<br />
Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çeşit hallere uğrattı. O yokluk da daima Allah’ya<br />
kuldur. Ey dev kulluk et. Süleyman diridir!<br />
Dev havuzlar gibi kaseler yapmakta; kudreti yok ki bu işi yapmaktan vazgeçsin,<br />
yahut emredene bir cevap versin! Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip<br />
durmaktasın Yokluğu da aynen böyle tir,tir titrer bil! Dünya mansıplarını elde etsen<br />
bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.<br />
En güzel olan (Güzeller güzeli ) Allah’nın aşkından başka ne varsa can çekişmeden<br />
ibarettir, hatta şeker yemek bile! Can çekişme nedir Ölüme yaklaşmak, abıhayatı<br />
elde edememek. Halkın iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmıştır. Abıhayat var mı,<br />
yok mu, bunda yüz türlü şüpheler var.<br />
Sen cehdet de bu yüz şüphen de sana düşsün. Geceleyin yürü ,yol al... Uyudun mu<br />
gece gitti gider! O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz<br />
yap! Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların eşidir,<br />
karanlıktadır.<br />
Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça başını uykudan kaldırabilir misiniz<br />
Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin iş gören hırsız da hazırlığa<br />
koyuldu. Senin düşmanın kimlerdir Bilmiyorsun.<br />
Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılmışların varlığına düşmandır. Ateş suyun ve<br />
oğullarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin canına düşmandır. Suyun ve çocuklarının<br />
düşmanı olduğundan su da ateşi öldürür, söndürür. Bütün bunlardan sonra ( şunu da<br />
bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır. Dış alemdeki ateşi su<br />
söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. Şehvet ateşi, su ile sakin<br />
olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.<br />
Şehvet ateşine ne çare var Din nuru. Müminler ;nurunuz kafirlerin ateşini söndürdü.<br />
Bu ateşi ne söndürür Allah nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine usta yap. Ki<br />
öd ağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun!<br />
Şehvet ateşi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur. Bir<br />
ateşe odun attıkça o ateş nereden sönecek Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu<br />
çekinme ateşe su serper. Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren<br />
kişinin güzel yüzü, hiç ateşten kararır mı<br />
Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı.<br />
Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa<br />
başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!<br />
Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini<br />
artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.<br />
Halk Ömer’e yüz tuttular, koşa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor ” dediler.<br />
Ömer “O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu<br />
bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz hasisliği terk edin” dedi.<br />
Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler.<br />
Ömer dedi ki: “ Siz, adet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık<br />
olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan.<br />
Allah’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!”<br />
Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme! Din ehlini<br />
kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine<br />
( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nadan kişi de bu<br />
suretle bir iş yaptım sanır.<br />
HZ.ALİ´YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ<br />
Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Allah kuluyum ten memuru değil! Allah<br />
aslanıyım heva heves aslanı değil... İşim, dinime şahittir. Ben “Attığın zaman sen<br />
atmadın, Allah attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.<br />
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Allahdan gayrısını yok bildim. Bir gölgeyim<br />
sahibim güneş... Ona hacibim hicap değil. Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta<br />
diriltirim, öldürmem. Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgar nasıl olur da bulutumu<br />
yerinden teprendirebilir Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga<br />
dağı kımıldatabilir mi Bir rüzgarla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir.<br />
Çünkü muhalif esen nice rüzgarlar var!<br />
Hışım, şehvet ve hırs rüzgarı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür. Ben dağım;<br />
varlığım, onun binasıdır. Hatta saman çöpüne benzesem bile rüzgarım, onun<br />
rüzgarıdır. Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır.<br />
Askerimin başbuğu, ancak tek Allahnın aşkıdır. Hiddet, padişahlara bile padişahlık<br />
eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir. Hilim kılıcım,<br />
kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Allah hışmıysa bence rahmettir. Tavanım, damım<br />
yıkıldı ama nura gark oldum.<br />
Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim. Savaşırken içime bir vesvese,<br />
bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm. Bu suretle “Sevgisi Allah içindir”<br />
denmesini diledim; ancak Allah için birisine düşmanlık etmeli.<br />
Cömertliğimin Allah yolunda olmasını, varımı yine Allah için sakınmamı istedim.<br />
Benim sakınmamam da ancak Allah içindir. Vermem de... Tamamı ile Allahnınım,<br />
başkasının değil. Allah için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale<br />
kapılarak, şüpheye düşerek de değil.<br />
Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek yapıyor, görerek işliyorum. Hüküm çıkarmadan<br />
arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Allah eteğine yapıştım. Uçarsam uçtuğum yeri<br />
görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri. Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi<br />
biliyorum.<br />
Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum. Halka bundan fazla söylemeye imkan yok;<br />
denizin ırmağa sığması mümkün değildir. Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden<br />
söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir. Garezden hürüm ben; hür olan<br />
kişinin şahadetini duy Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!<br />
Şeriatte dava ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur. Senin aleyhinde binlerce<br />
köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz. Şehvete<br />
kul olan, Allah indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.<br />
Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı<br />
dirilir, acı ölür. Şehvet kulu, Allah’nın rahmeti, hususi bir lutuf ve nimeti olmadıkça<br />
kulluktan kurtulamaz. Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur.<br />
Ona cebir değildir, cevir de değil!<br />
Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip<br />
bulamıyorum. Artık yeter... Eğer bu sözü uzatırsam ciğer ne oluyor Mermer bile kan<br />
kesilir. Bu ciğerlerin kan olmaması katılıktan, şaşkınlıktan, dünya ile uğraşmadan ve<br />
talihsizliktendir.<br />
Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme işe<br />
yararken kan kesil!<br />
Mademki kulların kölelerin, şahadeti makbul değildir, tam adalet sahibi, o kişiye<br />
derler ki gulyabani kölesi olmasın. Kuran’da peygambere “Biz seni şahit olarak<br />
gönderdik” denmiştir. Çünkü o, varlıktan hür oğlu hürdür.<br />
Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder Burada Allah<br />
sıfatlarından başka sıfat yoktur, beri gel! Beri gel ki Allah’nın ihsanı seni azat etsin.<br />
Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.<br />
Beri gel ki şimdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu.<br />
Küfürden ve dikenliğimden kurtuldun, artık Allah bahçesinde bir gül gibi açıl! Ey ulu<br />
kişi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm<br />
Öyle bir suç işledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir baştan bir başa aştın.<br />
O adamın işlediği suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi Ömer´in<br />
Peygambere kastedişi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi<br />
Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çağırmadı mı Onlara da bu yüzden ikbal<br />
yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erişmediler mi Onların büyüsü, onların inkarı<br />
olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı Onlar da asayı ve mucizeleri<br />
nereden göreceklerdi<br />
Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu. Allah ümitsizliğin boynunu vurmuştur. Çünkü<br />
günah ve suç ibadet olmuştur. Çünkü Allah, şeytanların rahmine suçları ibadete,<br />
sevaba tebdil eder. Bundan dolayı Şeytan, taşlanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.<br />
Şeytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düşürmek ister. “ O<br />
günahın ibadet olduğunu gördü mü ” işte o an, Şeytan’a yomsuz bir andır. Beri gel;<br />
ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum.<br />
Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayağına bile bu<br />
çeşit baş korsam, vefa edene ne bağışlarım Anla! Cennetlerde ebedi mülkler ihsan<br />
ederim<br />
Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lutuf şerbetim, kahır zehri olmadı.<br />
Peygamber, hizmetkarımın kulağına, bu başımı boynumdan onun ayıracağını söyledi.<br />
Peygamber, sevgilinin vahyiyle nihayet ölümümün onun eliyle olacağını haber verdi.<br />
O, daima “ Beni önce öldür de benden bu kötü ve yanlış iş zuhur etmesin” demekte;<br />
Ben de “Mademki ölümüm senden olacak, ben kaza ve kadere karşı nasıl hile<br />
edebilirim ” demekteyim.<br />
O, daima önümde yerlere kapanarak “Ey Kerem sahibi, beni Allah hakkı için ikiye böl,<br />
ki bu kötü akıbete uğramayayım. Bu yüzden canım yanmasın” der; Ben de daima<br />
“Yürü, git. Kader kalemi, bunu yazdı, yazının mürekkebi de kurudu. Olan oldu. Kader<br />
kaleminden nice bayraklar, baş aşağı olur.<br />
Gönlümde, sana hiçbir düşmanlık yok. Çünkü bunu, ben senden bilmiyorum ki. Sen<br />
Allah aletisin; yapan, Allahnın eli. Hakkın aletini nasıl kınayayım, Hakkın aletine nasıl<br />
itiraz edeyim ” derim<br />
O, “Öyle ise kısas niçin ” dedi. Ali cevap verdi: “ O da Hak’tan, o da gizli bir sır. Eğer<br />
Allah, kendi yaptığı işe itiraz ederse bu itiraz yüzünden bağlar, bahçeler yeşertir.<br />
Kendi yaptığı işe itiraz, ancak onun karıdır. Çünkü kahırda da tektir, lutufta da.<br />
Bu hadiseler şehrinde bey odur, memleketlerde tedbir onundur, Aletini kırarsa<br />
kırılanı tekrar iyileştirebilir.” Ulu kişi, “ hiçbir ayeti değiştirmedik ki ardından daha<br />
hayırlısını getirmeyelim” remzini bil.<br />
Allah hangi şeriatın hükmünü kaldırdıysa otu yoldu, yerine gül bitirdi demektir. Gece,<br />
gündüz meşguliyetini giderir, bitirir. Akıl ermeyen şu uykuya bak! Sonra tekrar<br />
gündüzün nuruyla gece ortadan kalkar, bu suretle de o yalımlı ateş yüzünden<br />
donukluk, uyku yanar, gider.<br />
O uyku, o duygusuzluk zulmettir ama abıhayat, zulmette değil mi Akıllar, o zulmetle<br />
tazelenmiyor mu Hanendenin bestedeki duraklaması sese kuvvet vermiyor mu<br />
Zıtlar, zıtlardan zuhur etmekte... Allah, kalpte ki süveydada daimi bir nur yarattı.<br />
Peygamberin savaşı sulha sebep oldu. Bu ahir zamandaki sulh o savaş yüzündendir.<br />
O gönüller alan sevgili ( Peygamber), alemdekilerin başları aman bulsun diye yüz<br />
binlerce baş kesti. Bahçıvan, fidan yücelsin, meyve versin diye muzır dalları budar.<br />
Sanatını bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelişsin diye bahçedeki otları yolar.<br />
Sevgilinin ağrıdan, hastalıktan kurtulması için hekim, çürük dişi çekip çıkarır.<br />
Noksanlarda nice fazlalıklar var. Şehitlere hayat yokluktadır. Rızk yiyen boğaz kesildi<br />
mi “Onlar Rablerinden rızıklanır, ferahlarlar” nimeti hazmedilir. Hayvanın boğazı<br />
kesilince insanın boğazı gelişir. O hayvan, insan vücuduna girer, insan olur, fazileti<br />
artar.<br />
İnsanın boğazı kesilirse ne olur, fazileti ne dereceye varır Artık agah ol da onu<br />
bununla mukayese et. Öyle bir üçüncü boğaz doğar ki o, Allah şerbetiyle, Allah<br />
nurlarıyla beslenir, gelişir. Kesilen boğaz, bu şerbeti içer ama “La” dan kurtulmuş<br />
“Bela” da ölmüş boğaz!<br />
Ey kısa parmaklı, himmeti kesik kişi! Ne vakte dek canının hayatı ekmek olacak<br />
Beyaz ekmek için yüzsuyu döktüğünden dolayı söğüt ağacı gibi meyven yok! Duygu<br />
canı, bu ekmeğe sabredemiyorsa kimyayı elde et de bakırı altın yap!<br />
Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme! Ekmek<br />
orucunu bozduysa kırıkçıya yapış, yücel! Onun eli, mademki kırıkları sarar, iyileştirir...<br />
Şu halde onun kırması şüphe yok ki yapmaktır. Fakat sen kırarsan der ki: “Gel yap<br />
bakalım.” Elin ayağın yok ki yapamazsın.<br />
Şu halde kırmak, kırığı sarıp iyileştiren adamın hakkıdır. Dikmeyi bilen yırtmayı da<br />
bilir. Neyi satarsa yerine daha iyisini alır. Evi yıkar, hak ile yeksan eder; fakat bir anda<br />
da daha mamur bir hale getirir.<br />
Bir bedenden baş kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder. Canilere kısas<br />
emretmese, yahut “Kısasta hayat var” demeseydi, Kimin haddi vardı ki kendiliğinden,<br />
Allah hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!<br />
Çünkü Allah, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir. O takdir<br />
kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur. Yürü, kork ve<br />
kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!<br />
Adem Peygamber, ansızın esasen şaki olan İblise hor baktı. Kendisini beğenip,<br />
kendisini ulu görüp melun şeytanın yaptığı işe güldü. Allah gayreti bağırdı: Ey<br />
tertemiz adam! Sen gizli sırları bilmiyorsun. Eğer Allah kürkü ters giyerse dağı bile ta<br />
kökünden temelinden söker.<br />
O zaman, yüzlerce Adem’in perdesini yırtar, yüzlerce yeni müslüman olmuş suçsuz,<br />
günahsız iblis yaratır! Adem “Bu hor görüşten tövbe ettim. Bir daha böyle küstahça<br />
düşünceye düşmem” dedi.<br />
Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle, zenginlikle öğünmeye<br />
imkan yok. Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri<br />
bizden defet; kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi Allah’ya razı olan kardeşlerden<br />
ayırma!<br />
Senin ayrılığından daha acı bir şey yok... Sana sığınmazsak sen esirgemezsen işimiz,<br />
gücümüz ancak kargaşalıktır. Zaten malımız mülkümüz; malımızın, mülkümüzün<br />
yolunu kesmekte... Zaten cismimizi soyup çırçıplak bırakmakta!<br />
Elimiz, ayağımıza kastettikten sonra artık kim, senin lutfun olmadıkça canını<br />
kurtarabilir ki Bu pek büyük tehlikelerden canını kurtarsa bile kurtardığı şey ancak<br />
idbar ve tehlike sermayesi kesilir.<br />
Çünkü can, canana ulaşmadıkça ebediyen kördür... ebediyen yaslıdır. Esasen senin<br />
inayetin olmazsa can, adeta bir tutsaktır; seninle diri olmayan canı ölü farz et. Sen<br />
kullara darılır,kulları kınarsan, Ey Allah hakkındır, yaparsın.<br />
Aya, güneşe kusurlu, nursuz... Servinin boyuna iki büklüm; Feleğe, arşa hor ve<br />
aşağı... madene, denize yoksul dersen, Kemaline nispetle yaraşır. Çünkü yokluklara<br />
kemal verip onlara eriştirme kudreti ancak senindir. Çünkü sende yokluk ve ihtiyaç<br />
yoktur; yokları icat eden, onları ihtiyaçtan kurtaran sensin.<br />
Yetiştiren, yakmayı da bilir; çünkü yırtık söken, dikmeyi de bilir. Her güz; bağı<br />
bahçeyi yakıp yandırmakta. Sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı güllere<br />
boyayan kırmızı gülleri yetiştirmektedir.<br />
“ Ey yanıp yakılan, zuhur et, yenilen; tekrar güzelleş, güzel sesli bir hale gel” diye<br />
hepsini yeniden yaratır. Nergisin gözü körleşir, o, tekrar açar... Kamışın boğazını<br />
keser, sonra yine kendisi tekrar okşar, ondan nağmeler çıkarır. Biz mademki<br />
masnu’uz, sani değiliz... Şu halde ancak zebunuz, ancak kanaatkarız.<br />
Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta, hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz.<br />
Sen buna lutufta bulunmazsan şeytanız. Sen bizim canımızı körlükten kurtardığından,<br />
gözümüzü açtığından dolayı Şeytandan kurtulduk.<br />
Kim hayattaysa değnekçisi, yol gösteren sensin. Değneğin, değnekçisi olmadıkça kör<br />
nedir ki, ne yapabilir ki Senden gayrı hoş olsun, hoş olmasın... Her şey, insanı yakar,<br />
ateşin aynıdır.<br />
Kim ateşe dayanır, ateşe arka verirse hem Mecusidir, hem zerdüşt! Allah’dan başka<br />
her şey batıldır, asılsızdır. Allahnın ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.<br />
Tekrar Ali ve katilinin hikayesine dön; katiline fazlasıyla gösterdiği kerem ve<br />
mürüvveti anlat. Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona<br />
bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum. Çünkü ölümüm, bana can<br />
gibi hoş geliyor; dirilmemle adeta bir.<br />
Ölümsüzlük ölümü bize helal olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir. Ölümün<br />
görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise<br />
ebediliktir. Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni<br />
baştan bir hayat var.<br />
Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye<br />
atmayın” nehyi asıl bizedir. Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet<br />
yok ki.<br />
Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir. Bana<br />
da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” ayeti benim<br />
içindir. Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim<br />
ebedi hayatım öldürülmemdedir.<br />
Ey yiğit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacağım<br />
Bu alemde durmaklığım, ayrılık olmasaydı (öldüğümüz zaman) “Biz, şüphe yok,<br />
Allah’ya dönenleriz” denmezdi. Dönen kişi; ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir;<br />
zamanın ayırışından kurtulup birliğe erişendir.<br />
Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı<br />
görmeyeyim. Sana helal ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi.<br />
Dedim ki: Eğer her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına<br />
yürüse. Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıştır; sen<br />
beni öldüreceksin.<br />
Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil!<br />
Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düşmeyen bir er oğlu erim. Hançer ve<br />
kılıç, benim çiçeğim; ölüm meclisim... bağım, bahçemdir.”<br />
Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kişi, nasıl olur da beylik ve halifelik<br />
hırsına düşer O, ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için zahiren<br />
makam işleriyle ve hükümle uğraşır; Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilafet<br />
fidanını meyvelendirmek için bu işle meşgul olur.<br />
Peygamber, Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olurda dünya sevgisiyle ittiham edilir<br />
O öyle bir kişiydi ki imtihan günü ( yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem<br />
yüzünü yumdu, hem gönlünü kapadı.<br />
Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur. Hepsi<br />
kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve<br />
muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki.<br />
O, Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştur ki bu dereceye, bu makama Allah<br />
ehli bile yol bulamaz. “Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne<br />
melek, hatta ne de ruh” dedi. Artık düşünün anlayın!<br />
“Göz Allahdan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” sırrına mazharız, karga değiliz;<br />
alemi renk ,renk boyayan Allah sarhoşuyuz; bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu!<br />
Göklerin, hazinelerin akılları bile Peygamberin gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz<br />
görünürse. Artık Mekke, Şam ve ırak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak<br />
çeksin!<br />
Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese<br />
eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin<br />
nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!<br />
Atlı bir er, atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar. Sen, tozu<br />
Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu toprağın fer’idir. Benim gibi ateş alınlı<br />
birisinden nasıl üstün olur ” dedi. Sen azizleri insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in<br />
mirasıdır<br />
Be inatçı, İblis’in oğlu olmasan o köpeğin mirası nasıl olur da sana düşer Ben köpek<br />
değilim, Allah aslanıyım. Allah aslanı suretten kurtulandır. Dünya aslanı av ve rızk<br />
arar, Allah aslanı hürlük ve ölüm! Çünkü ölümde yüzlerce hayat görür de varlığını<br />
pervane gibi yakıp yandırır.<br />
Ölü isteği, doğru kişilerin boyunlarına bir halkadır. Çünkü bu istek, yahudilere<br />
imtihan oldu. Allah Kuran’da “Yahudiler, doğrulara ölüm; futuhat, sermaye ve<br />
ticarettir. Sermaye ve ticaret isteği var ya; ölümü istemek ondan daha iyidir.<br />
Ey yahudiler; halk içinde namusunuzu korumak istiyorsanız bu dileği, bu ölüm<br />
temennisini dile getirin” dedi. Muhammed, bu bayrağı kaldırınca bir tek yahudi bile bu<br />
istekte bulunmaya cüret edemedi.<br />
Peygamber “Eğer bunu dillerine getirirlerse dünyada tek bir yahudi bile kalmaz” dedi.<br />
Bunun üzerine yahudiler ; “Ey din ışığı, bizi rüsvay etme! Diyerek mal ve haraç<br />
verdiler. Bu sözün sonu görünmez. Mademki gözün sevgiliyi gördü, ver elini bana!<br />
Emirül Müminin, o gence dedi ki: “Ey yiğit! Savaşırken. Sen benim yüzüme tükürünce<br />
nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap berbat bir hale geldi. Öyle bir hale geldim<br />
ki o anda savaşımın yarısı Allah içindi, yarısı nefsim için. Allah işinde ortaklık<br />
yaraşmaz.<br />
Sen Allah nakışısın: Seni, o, kudret eliyle yarattı, bezedi. Onunsun, benim değil.<br />
Allah’nın nakışını yine Allah eliyle kır; sevgilinin camına sevgilinin taşını at!” Kafir bu<br />
sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti. “Ben, cefa tohumunu<br />
ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.<br />
Halbuki sen Allah huylu bir teraziymişsin, hatta her terazinin oku senmişsin! Meğer<br />
sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin! Ben o<br />
görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış,<br />
aydınlanmıştır...<br />
Ben, o nur denizinin kulu, kurbanıyım ki böyle bir inci izhar eder. Bana kelimei<br />
şahadeti söyle, bende söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi. Onlar<br />
beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de aşıkçasına dine yüz<br />
tuttular, müslüman oldular. Ali, ilim kılıcıyla bu kadar boğazı, bu kadar halkı kılıçtan<br />
kurtardı.<br />
İlim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha galip, daha<br />
üstündür. Yazıklar olsun ki iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir çoşkunluğu dondu,<br />
yatıştı.<br />
Bir buğday tanesi, Adem Peygamberin güneşinin tutulmasına... arzın, güneş ile ay<br />
arasına girmesi , dolunayın kararmasına sebep oldu. İşte sana gönlün letafeti! Bir<br />
avuç balçıktan (bir iki lokma ekmekten) ayırmadağın bir hale gelmekte!<br />
Ekmek manevi olursa yenmesinde fayda var. Fakat bildiğimiz ekmeğin faydası yok,<br />
kalbi daraltıyor. Manevi ekmek, yeşil diken gibi... deve yiyince yüz türlü fayda,<br />
yüzlerce lezzet bulmakta.<br />
Fakat yeşilliği gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince; Damağını avurdunu yırtar,<br />
paralar. Yazıklar olsun; öyle yetişmiş gül kılıç kesildi. Ekmek de manevi oldukça o<br />
yeşil dikendi. Fakat şimdi zahiri ekmek olduğundan kupkuru bir hale geldi, sertleşti.<br />
Ey nazlı nazenin varlık (ey hüsameddin), bundan önce onu yemeğe alışmıştın. O<br />
alışkanlıkla bu kuru ekmeği de alıp yemek istiyorsun ama gayri mana, yerle karıştı;<br />
Toprakla karışık, kaskatı, dili damağı yırtar bir hale geldi. Ey deve, şimdi otu yeme,<br />
ondan çekin!<br />
Söz, toprakla pek karışık bir hale geliyor, su bulandı... Kuyunun ağzını kapa ki Allah<br />
onu yine saf, yine hoş bir hale getirsin. Onu bulandıran, durultur da. Maksada sabırla<br />
erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
BİRİNCİ CİLDİN SONU.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- I</span><br />
<br />
GİRİŞ (İLK ONSEKİZ BEYİT)<br />
GERÇEK AŞK<br />
İKİ ŞARABIN FARKI<br />
AHMED´E DOĞRU 1<br />
AHMED´E DOĞRU 2<br />
TEVEKKÜL MÜ ÇALIŞMAK MI<br />
HZ.ÖMER´İN KERAMETİ<br />
ŞEYTAN ADEM´E NEDEN SECDE ETMEDİ<br />
TACİRİN HİKAYESİ<br />
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI<br />
MAŞALLAHU KAN SÖZÜNÜN TEFSİRİ<br />
ÇENK ÇALAN İHTİYAR<br />
YAĞMURUN SIRRI<br />
KADININ FENDİ -1-<br />
SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ<br />
KADININ FENDİ -2-<br />
PİR KİMDİR SIFATLARI<br />
PERİŞANLIKLAR İKİLİKTEN DOĞAR<br />
ASLAN´IN ADALETİ<br />
KILIÇ SAPINI KESEBİLİR Mİ<br />
VAHYİN IŞIĞI<br />
GURURUN AKILA OYUNU<br />
GÖNÜL MÜ ALLAHDIR ALLAH MI GÖNÜL<br />
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA<br />
HZ.ALİ´YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ<br />
<br />
MESNEVİ´NİN İLK ONSEKİZ BEYTİ<br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
<br />
Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:<br />
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın... herkes ağlayıp<br />
inledi.<br />
Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki iştiyak derdini açayım<br />
Aslından uzak düşen kişi,yine vuslat zamanını arar.<br />
Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.<br />
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.<br />
Benim esrarım feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.<br />
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lakin canı görmek için kimseye izin<br />
yok.<br />
Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!<br />
Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğundur ki şarabın içine<br />
düşmüştür.<br />
Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır.<br />
Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.<br />
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemden, hem bir müştak kim<br />
gördü<br />
Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.<br />
Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.<br />
Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu.<br />
Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok.<br />
Ey temizlikte nazirı olmayan, hemen sen kal!<br />
Balıktan başka her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.<br />
Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam.<br />
GERÇEK AŞK<br />
Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir<br />
Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına<br />
malikti. Padişah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana<br />
caddede bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya<br />
başladı. Mal verdi o halayığı satın aldı.Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o<br />
halayık hastalandı.<br />
Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt<br />
kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik<br />
kırılmış!<br />
Padişah sağdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin<br />
elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim,<br />
hastayım, dermanım o .Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve<br />
mercanımı ( atiye ve ihsanımı) o aldı (demektir)”.<br />
Hepsi birden dediler ki: “Canımız feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi<br />
edelim. Bizim her birimiz bir alem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilaç vardır.”<br />
Kibirlerinden Allah isterse (inşaallah ) demediler. Allah da onlara insanların acizliğini<br />
gösterdi.”İnşaallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek<br />
katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa arızi bir halet olan inşaallah’ı<br />
söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir. Hey gidi nice inşaallahı diliyle söylemeyen<br />
vardır ki canı “inşaallah” la eş olmuştur.<br />
İlaç ve tedavi nevinden her ne yapıldı ise hastalık arttı maksat da hasıl olmadı.O<br />
halayıkcağız, hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı göz yaşı ırmağa döndü.<br />
Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem yağı da kuruluk tesirini göstermeye<br />
başladı. Karahelileyle kabız oldu, ferahlığı gitti; su, neft gibi ateşe yardım etti.<br />
Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide koştu.Mescide gidip<br />
mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri göz yaşından sırsıklam oldu.Yokluk istiğrakından<br />
kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda medhü senaya başladı:<br />
“En az bahşişi dünya mülkü olan Allahm! Ben ne söyleyeyim Zaten sen gizlileri<br />
bilirsin.Ey daima dileğimize penah olan Allah! Biz bu sefer de yolu yanıldık.Ama sen<br />
“Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.<br />
Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı.Ağlama<br />
esnasında uykuya daldı.<br />
Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki: “Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın<br />
bir yabancı gelirse o, bizdendir.O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin<br />
ve gerçek erenlerdendir.İlacında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede<br />
et.”<br />
Vade zamanı gelip gündüz olunca... güneş doğudan görünüp yıldızları<br />
yakınca:Rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu.Bir de<br />
gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir<br />
güneş;Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi<br />
görünmekte.<br />
Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör!Onların<br />
başları da, savaşları da hayale müstenittir. Öğünmeleri de, utanmaları da bir hayalden<br />
ötürüdür.Evliyanın tuzağı olan o hayaller, Allah bahçelerindeki ay çehrelilerin<br />
akisleridir.<br />
Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp<br />
duruyordu.Padişah bizzat abeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun<br />
huzuruna vardı.Her ikisi de aşinalık (yüzgeçlik) öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de<br />
dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı.<br />
Padişah: “Benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyada iş işten çıkar.Ey aziz,<br />
sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime<br />
gayret kemerini bağladım” dedi.<br />
Allah’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’nın lütfundan<br />
mahrumdur.Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı<br />
ateşe vermiş olur.<br />
Alışverişsiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç<br />
kimse terbiyesizce “hanı sarımsak, mercimek” dediler.Ondan sonra gökyüzünün<br />
sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.Sonra İsa şefaat edince<br />
Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine küstahlar edebi terk<br />
ederek sofradan yemek artığını aşırdılar.<br />
İsa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.Bir ulu kişinin sofrası<br />
başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür” dedi.O rahmet kapısı,<br />
hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı.Zekat verilmeyince<br />
yağmur bulutu gelmez zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.İçine kasavetten,<br />
gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.<br />
Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.Edepten<br />
dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz<br />
olmuşlardır.Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine<br />
küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.<br />
Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti.Elini, alnını<br />
öpmeğe, oturdu yeri, geldiği yolu sormaya başladı.Sora sora odanın başköşesine<br />
kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir define buldum.<br />
Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nişliğin anahtarıdır” sözünün manası, Ey<br />
vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden müşkül, konuşmaksızın, dedikodusuz<br />
hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini<br />
tutan sensin.<br />
Ey seçilmiş,ey Allah’dan razı olmuş ve Allah rızasını kazanmış kişi, merhaba! Sen<br />
kaybolursan hemen kaza gelir, feza daralır.Sen, kavmin ulususun, sana müştak<br />
olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan vazgeçmezse...”O ağırlama, o hal<br />
hatır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.<br />
Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü.Hekim,<br />
hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının arazını ve<br />
sebeplerini de dinledi.<br />
Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil; büsbütün harap etmişler.<br />
Onlar, iç ahvalinden haberdar değildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı dışarıda.”<br />
Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi.<br />
Hastalığı safra ve sevdadan değildi.<br />
Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki, o gönül<br />
hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmuştur. Aşıklık gönül iniltisinden<br />
belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.<br />
Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Allah sırlarının usturlabıdır. Aşıklık<br />
ister cihetten olsun, ister bu cihetten... akıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh<br />
etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim... asıl aşka gelince o sözlerden<br />
mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha<br />
aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar,<br />
aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı , aşıklığı<br />
yine aşk şerh etti.<br />
Güneşin vucuduna delil, yine güneştir. Sana delil lazım ise güneşten yüz çevirme.<br />
Gerçi gölgede güneşin varlığından bir nişan verir, fakat asıl güneş her an can nuru<br />
bahşeyler. Gölge sana gece misali gibi uyku getirir. Ama güneş doğuverince ay yarılır<br />
(nuru görünmez olur). Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz bir şey yoktur. Baki<br />
olan can güneşi öyle bir güneştir ki, asla gurub etmez.<br />
Güneş gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden<br />
esir olan güneş, öyle bir güneştir ki, ona zihinde de, dışarıda da benzer olamaz.<br />
Nerede tasavvurda onun sığacağı bir yer ki misli tasvir edilebilsin!<br />
Şemseddin’in sözü gelince dördüncü kat göğün güneşi başını çekti, gizlendi. Onun adı<br />
anılınca ihsanlarından bir remzi anlatmak vacip oldu.Can şu anda eteğimi çekiyor.<br />
Yusuf’un gömleğinden koku almış! “Yıllarca süren sohbet hakkı için o güzel hallerden<br />
tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece<br />
daha fazla sevince, neşeye dalsın” (diyor). “Beni külfete sokma, çünkü ben şimdi<br />
yokluktayım. Zihnim durakladı onu görmekten acizim. Ayık olmayan kişinin her<br />
söylediği söz... dilerse tefekküre düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya<br />
kalkışsın... yaraşır söz değildir.<br />
Eşi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim ki bir damarım bile ayık değil!<br />
Bu ayrılığın, bu ciğer kanının şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu bırak!”<br />
(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey<br />
yoldaş, ey arkadaş! Sufi, vakit oğludur (bulunduğu vaktin iktizasına göre iş görür).<br />
“Yarın” demek yol şartlarından değildir. Sen yoksa sufi bir er değilmisin Vara<br />
veresiyeden yokluk gelir”.<br />
Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek daha hoştur. Sen, artık<br />
hikayelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilbere ait sırların, başkalarına ait sözler<br />
içinde söylenmesi daha hoştur.” O, “Bunu apaçık söyle ki dini açık olarak anmak, gizli<br />
anmaktan iyidir. Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli olarak<br />
yatmam” dedi.<br />
Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse ne sen kalırsın,ne kucağın<br />
kalır, ne belin! İste ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye kudreti<br />
yoktur.<br />
Bu alemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti! Fitneyi,<br />
kargaşalığı ve kan dökücülüğü araştırma, Şems-ı Tebrizi’den bundan fazla bahsetme.<br />
Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye başla, onu tamamlamana bak.<br />
(Hekim) dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakını da uzaklaştır.Köşeden , bucaktan<br />
kimse kulak vermesinde ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”<br />
Oda boşaltıldı, Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla<br />
yumuşak yumuşak dedi ki: “Memleketin neresi Çünkü her memleket halkının ilacı<br />
başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var Kime yakınsınız; neye<br />
bağlısınız Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati<br />
soruyordu.<br />
Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor. İğne ucu ile diken başını<br />
arar durur, bulamazsa orasını dudağı ile ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak bu derece<br />
müşkül olursa, yüreğe batan diken nicedir Cevabını sen ver! Her çer çöp<br />
(mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir<br />
miydi<br />
Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna<br />
çifte atar. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı<br />
bir adam lazım. Eşek, dikeni çıkarabilmek için can acısı ile çifte atar durur ve yüz<br />
yerini daha yaralar. O diken çıkaran hekim üstaddı .<br />
Halayığın her tarafına elini koyup muayene ediyordu. Halayıktan hikaye yolu ile<br />
dostların ahvalini sormakta idi. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi<br />
durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi.<br />
Hekim kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat<br />
etmekte idi. Nabzı kimin adı anılınca atarsa cihanda gönlünün istediği odur(diyordu).<br />
Memleketinde ki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı.<br />
“Memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun ”dedi.<br />
Kız bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzının atması<br />
başkalaşmadı.Efendileri ve şehirleri birer birer saydı;o yerleri, yurtları, oralarda<br />
geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi.Şehir şehir, ev ev<br />
saydı döktü, kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı.<br />
Hekim şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı tabii haldeydi fazla<br />
atmıyordu.Semerkand’ı sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o,<br />
Semerkad’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı.O hekim, hastadan bu sırrı elde edip o dert ve<br />
belanın aslına erişince:“Onun semti hangi mahallede ” diye sordu. Kız, “Köprü<br />
başında, Gatfer mahallesinde” dedi.<br />
Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler<br />
göstereceğim;Sevin, ilişik etme, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa ben de sana<br />
onu yapacağım;Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz<br />
babadan daha şefkatliyim;Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme; padişah senden<br />
bunu ne kadar sorup soruştursa yine sakla;Sırların gönülde gizli kalırsa o muradın<br />
çabucak hasıl olur;dedi.<br />
Peygamber demiştir ki: “Her kim sırrını saklar ise çabucak muradına erişir.” Tohum<br />
toprak içinde gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yeşillenmesi ile neticelenir. Altın<br />
ve gümüş gizli olmasalardı... madende nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüş<br />
haline gelirlerdi O hekimin vaadleri ve lütufları hastayı korkudan emin etti. Hakiki<br />
olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar.<br />
Kerem ehlinin vaadleri akıp duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanların,<br />
kerem sahibi bulunmayanların vaadleri ise gönül azabıdır.<br />
Ondan sonra hekim, kalkıp padişahın huzuruna gitti.; padişahı bu meseleden birazcık<br />
haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: bu derdin iyileşmesi için o adamı<br />
getirelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır, onu altınla, elbise ile aldat.” Padişah,<br />
hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli,<br />
kifayetli, adil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi.<br />
O iki bey, kuyumcuya padişahtan muştucu olarak Semerkand’e kadar geldiler. Dediler<br />
ki: “Ey lütuf sahibi üstad, ey marifette kamil kişi! Öğülmen şehirlere yayılmıştır. İşte<br />
filan padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira (bu işte) pek büyüksün, pek<br />
kamilsin. Şimdilik şu elbiseyi, altın ve gümüşü al da gelince de padişahın havassından<br />
ve nedimlerinden olursun.”<br />
Adam çok malı, çok parayı görünce gururlandı, şehirden çoluk çocuktan ayrıldı. Adam<br />
neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti. Arap atına<br />
binip sevinçle koşturdu, kendi kanının diyetini elbise sandı.<br />
Ey yüzlerce razılıkla sefere düşen ve bizzat kendi ayağı ile kötü bir kazaya giden.<br />
Hayalinde mülk, şeref ve ululuk. Fakat Azrail “Git evet, muradına erişirsin” demekte!<br />
O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü; Güzellik<br />
mumunun başı ucunda yakılması için onu, padişahın yanına izzet ve ikramla iletti.<br />
Padişah onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi<br />
ki: “Ey büyük sultan o cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin, visalinin suyu o<br />
ateşi gidersin.”<br />
Padişah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahşetti, o iki sohbet müştakını birbirine çift etti.<br />
Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.<br />
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı, kuyumcu içti, kızın karşısın da<br />
erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın canı,<br />
onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu, çirkinleşip hastalanınca kızın<br />
gönlüde yavaş yavaş ondan soğudu.<br />
Ancak zahiri güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keşke<br />
kuyumcu baştan başa ayıp ve ar olsaydı, tamamı ile çirkin bulunsaydı da başına bu<br />
kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına<br />
düşman kesildi.<br />
Tavus kuşunun kanadı, kendisine düşmandır. Nice padişahlar vardır ki kuvvet ve<br />
azametleri helaklerine sebep olmuştur.<br />
Kuyumcu,”Ben o ahuyum ki göbeğimin miskinden dolayı bu avcı, benim saf kanımı<br />
dökmüştür. Ah ben o sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzağa düşürüp tuttular,<br />
başımı kestiler. Ah ben o filim ki dişimi elde etmek için filci benim kanımı döktü. Beni<br />
benden aşağı birisi için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım uyumaz! Bu<br />
gün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi bir adamın kanı nasıl zayi olur<br />
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge düşürür; fakat o gölge, gölgeyi<br />
meydana getirene avdet eder.<br />
Bu cihan dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir”<br />
dedi.Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti.<br />
O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aşkı ebedi<br />
değildir, çükü ölü tekrar bize gelmez.<br />
Diri aşk ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını<br />
seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder.<br />
O ‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkı ile kuvvet ve kudret buldular, iş<br />
güç sahibi oldular. Sen “Bize o padişahın huzuruna Varmaya izin yoktur” deme. Kerim<br />
olan kişilere hiçbir iş güç değildir.<br />
O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayı. Allahnın<br />
emri ve ilhamı gelmedikçe hekim onu padişahın hatırı için öldürmedi.<br />
Hızır’ın o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz.<br />
Allah tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi her ne buyurursa o buyruk, doğrunun<br />
ta kendisidir. Can bağışlayan kişi öldürse de caizdir. O, naibdir eli Allah elidir.<br />
İsmail gibi onun önüne baş koy. Kılıcının önünde sevinerek gülerek can ver. Ki<br />
Ahmed’in pak canı, Ahad’la ebediyse senin canında ebede kadar sevinçli ve gülümser<br />
bir halde kalsın. Aşıklar, ferah kadehini, güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.<br />
Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Suizanda bulunma münakaşayı bırak. Sen<br />
onun hakkında kötü ve pis iş işledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp<br />
durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş<br />
suda tortu bırakır mı<br />
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten çıkarması içindir.İyinin<br />
kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.<br />
Eğer işi Allah ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padişah olmazdı. Şehvetten<br />
de tertemizdi, hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı, fakat zahiren kötü<br />
görünüyordu.<br />
Hızır denizde gemiyi deldi ise de onun bu delişinde yüzlerce sağlamlık vardı. O kadar<br />
nur ve hünerle beraber Musa’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya<br />
kalkışma. O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhoşudur, sen ona deli adı<br />
takma. Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kafirim, onun adını ağzıma<br />
alırsam! Arş kötü kişinin öğülmesinden titrer; suçlardan ve şüpheli şeylerden korunan<br />
kişi de kötü methedilince, metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.<br />
O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de Allah hası. Bir kişiyi<br />
böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir,en iyi bir makama çeker<br />
yüceltir.Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf<br />
nasıl olurda kahretmeyi isterdi<br />
Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından<br />
sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu<br />
Onu verir. Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara<br />
düşmüşsün; iyice bak!<br />
İKİ ŞARABIN FARKI<br />
Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yeşil, güzel sesli ve söyler duduydu.<br />
Dükkanda dükkan bekçiliği yapar; bütün alış veriş edenlere hoş nükteler söyler,<br />
latifeler ederdi. İnsanlara hitap ederken insan gibi konuşurdu, dudu gibi ötmede de<br />
mahareti vardı.<br />
Efendisi bir gün evine gitmişti. Dudu, dükkanı gözetliyordu. Ansızın fare tutmak için<br />
bir kedi, dükkana sıçradı. Duducağız can korkusundan, dükkanın baş köşesinden<br />
atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyağı şişesini de döktü.<br />
Sahibi evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkana geçti oturdu. Bir de baktı ki<br />
dükkan yağ içinde, elbisesi yağa bulanmış. Dudunun başına bir vurdu; dudunun dili<br />
tutuldu, başı kel oldu. Dudu birkaç günceğiz sesini kesti, söylemedi.<br />
Bakkal nedametten ah etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet<br />
güneşim bulut altına girdi. O zaman keşke elim kırılsaydı; o güzel sözlünün başına<br />
nasıl oldu da vurdum<br />
Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadakalar vermekteydi.<br />
Üç gün üç gece sonra şaşkın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkanda otururken, ve<br />
binlerce gussaya, gama eş olup; bu kuş acaba ne vakit konuşacak; diye düşünüp<br />
dururken, Ansızın tas ve leğen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlaki geçiyordu. Dudu<br />
hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı:<br />
“Ey kel, neden kellere karıştın; yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün “ Onun bu<br />
kıyasından halk gülmeye başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı.<br />
Temiz kişilerin işini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan manasına gelen) şir,<br />
(süt manasına gelen) şire benzer. Bütün alem bu sebepten yol azıttılar.<br />
Allah Abdallarından az kişi agah oldu. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de<br />
onlar gibiyiz dediler); Velileri de kendileri gibi sandılar.<br />
Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemeğe bağlıyız,<br />
onlar da. “Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu<br />
bilmediler. Her iki çeşit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hasıl oldu, ondan bal.<br />
Her iki çeşit geyik otladı, su içti. Birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk.Her iki<br />
kamış da bir sulaktan su içti. Biri bomboş öbürü şekerle dopdolu.<br />
Böyle yüzbinlerce birbirine benzer şeyler var, aralarında bulunan yetmiş yıllık farkı<br />
sen gör! Bu, yer; ondan pislik çıkar... o, yer; kamilen Allah nuru olur. Bu, yer; ondan<br />
tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder... o, yer; ondan tamamı ile Tek Allah’nın nuru<br />
husule gelir. Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir o şeytan ve<br />
canavar!<br />
Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır. Zevk<br />
sahibinden başka kim anlayabilir<br />
Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını işte o anlar. (Zevk sahibi olmayan) sihri, mucize<br />
ile mukayese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır.<br />
Musa ile savaşan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun asası gibi asa aldılar. Bu asa<br />
ile o asa arasında çok fark var, bu işle o işin arasıda pek büyük bir yol var. Bu işin<br />
ardında Allah laneti var, o işe karşılık da vade vefa olarak Allah rahmeti var. Kafirler<br />
inatlaşmada maymun tabiatlıdırlar. Tabiat, içte, gönülde bir afettir.<br />
İnsan ne yaparsa maymunda yapar; maymun her zaman insandan gördüğünü yapıp<br />
durur. O, “Bende onun gibi yaptım” sanır. O inatçı mahluk aradaki farkı nereden<br />
bilecek Bu emirden dolayı yapar, o, inat ve savaş için.<br />
İnatçı kişilerin başlarına toprak saç! O münafık, muvafıkla beraber, inat ve taklide<br />
uyup namaza durur; niyaz ve tazarru için değil.<br />
Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekatta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler.<br />
Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma.İkisi de bir oyun<br />
başındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü<br />
Rey’li!<br />
Her biri kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür.<br />
Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir.<br />
Onun adı zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, afetleri yüzünden,<br />
nifakla sıfatlanmış olan zatından dolayıdır.<br />
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir.<br />
Ona münafık dersen... o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar. Bu ad, cehennemden<br />
ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var O kötü adın çirkinliği harften<br />
değildir. O deniz suyunun acılığı kaptan değildir.<br />
Harf kaptır ondaki mana su gibidir. Mana denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan,<br />
kendisinde olan zattır.<br />
Dünya da acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz<br />
karışmazlar. Fakat şu var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de<br />
geç, ta... onun aslına kadar yürü.<br />
Kalp altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mehenge vurmadıkça tahmini<br />
olarak bilemezsin.<br />
Allah kimin ruhuna mehenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırdedebilir.<br />
Diri bir kişinin ağzına bir sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkarıp attığı zaman<br />
rahatlar. Binlerce lokma arasında ağzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu<br />
duyar sezer.<br />
Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hisside göklerin merdiveni. Bu hissin<br />
sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habib’den (H.Muhammed’den) . Bu<br />
hissin sağlığı, vücut sağlamlığındandır, o hissin sağlığı vücudu harabetmektedir. Can<br />
yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar.<br />
Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mana aşkıyla evini, barkını, mülkünü, malını<br />
bağışlamıştır. Altın definesi için evi harabetmiştir; fakat o altın definesini elde ettikten<br />
sonra o evi daha mamur bir hale getirmiştir. Suyu kesmiş suyun aktığı yolu<br />
temizlemiş, ondan sonra arka içilecek su akıtılmıştır.<br />
Deriyi yarmış,termeni çıkarmış... ondan sonra orada yepyeni bir deri bitmiştir. Kaleyi<br />
yıkıp kafirden almış, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıştır.<br />
Hikmetinden sual edilmeyen Allah´’nın işini kim anlayabilir, o işin hakikatine kim<br />
erişebilir Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş zaruri sözlerdir. Gah<br />
böyle gösterir, gah bunun aksini.<br />
Din işinin kühnünü anlamaya imkan yoktur. Ona ancak hayran olunur. Fakat din<br />
işinde hayrete düşen, arkasını ona çevirmiş ondan haberi olmayan bir hayran değil,<br />
sevgiliye dalmış, onun yüzünden sarhoş olmuş, kendisinden geçmiş bir hayrandır.<br />
Birisinin yüzü sevgiliye karşıdır, öbürünün yüzü yine kendisine doğru. Her ikisinin<br />
yüzüne de bak. Her ikisinin yüzünü de hatırında tut. Hizmet dolayısıyla yüz tanır<br />
olman mümkündür. Zira nice insan suratlı şeytan vardır. Binaenaleyh her ele el<br />
vermek layık değildir.<br />
Kuş tutan avcı, kuşu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar. Aşağılık kişi<br />
dervişlerin sözlerini, bir selim kalpli kişiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar.<br />
Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Aşağılıkların işi hile ve utanmazlıktır. Dilenmek için<br />
yünden aslan yaparlar. (yol aslanlarının şekline bürünür, onlar gibi görünürler),<br />
Ebu Museylim’e Ahmet lakabı verirler. Ebu Müseylim’in lakabı yalancı olarak kaldı,<br />
Muhammed’e de akıllar sahibi dendi. O hak şarabının mührü, şişenin kapağı; halis<br />
misktir. Adi şarabın mührü, şişesinin kapağı ise pis koku ve azaptır.<br />
AHMED´E DOĞRU 1<br />
Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı.<br />
İsa’nın devriyle, nöbet onundu. Musa’nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah.<br />
Allah yolunda o iki Allah demsazını birbirinden ayırdı. Usta bir şaşıya “yürü, var, o<br />
şişeyi evden getir” dedi. Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim Açıkça söyle dedi.<br />
Usta dedi ki: “O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!” Şaşı, “Usta,<br />
beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!” Çırak birini kırınca<br />
ikiside gözden kayboldu.<br />
İnsan taraf girlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Şişe birdi onun gözüne iki<br />
göründü. Şişeyi kırınca ne o şişe kaldı, ne öbürü. Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar;<br />
doğruluktan ayırır. Garez gelince hüner örtülür. Gönülden göze, yüzlerce perde iner.<br />
Kadı kalben rüşvet almaya karar verince zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan nasıl ayırt<br />
edebilir<br />
Padişah, yahudice kininden dolayı öyle bir şaşı oldu ki aman Ya Rabbi, aman! Musa<br />
dininin koruyucusuyum, arkasındayım diye yüz binlerce mazlum mümin öldürttü.<br />
Padişahın öyle yol vurucu, öyle hilekar bir veziri vardı ki hile ile suyu bile düğümlerdi.<br />
Dedi ki: “Hıristiyanlar, canlarını korurlar ve dinlerini padişahtan gizlerler. Onları az<br />
öldür, çünkü öldürmede fayda yok, Dinin kokusu çıkmaz; misk ve öd ağacı değil ki!<br />
Yüz tane kılıf içinde gizli sırdır. Dışı sana malumdur ama içi aksine.”<br />
Padişah : “Peki söyle bakalım, ne yapalım; bu hususta ne hile ve tezvirde bulunalım,<br />
çaresi ne Ne yapalım ki dünya da ne açık dindar, ne gizli din tutar bir Hıristiyan<br />
kalmasın” dedi<br />
Vezir dedi ki: “Bana gazebederek hükmet, kulağımı elimi kestir; burnumu, dudağımı<br />
yardır! Ondan sonra beni dar ağacına götür. O esnada bir şefaatçi suçumun affını<br />
dilesin. Bu işi dört yol ağzı bir yerde, tellal pazarında yaptır. Ondan sonrada beni,<br />
huzurundan uzak bir şehre sür ki ben, onların arasına yüz türlü din kayıtsızlığı<br />
sokayım.<br />
Bu halde diyeyim ki: ben gizli hıristiyanım; ey sır bilen Allah; sen benim gönlümü<br />
bilirsin!Padişah, benim imanımı anladı; taassuptan dolayı canıma kasdetti.<br />
Dinimi padişahtan saklamak, onun dininden görünmek istedim. Padişah, benim<br />
sırlarımdan bir koku sezdi. Sözlerim huzurunda kusurlu göründü.<br />
Dedi ki: “Sözlerin, içinde iğne olan ekmek gibidir. Benim gönlümden senin gönlüne<br />
pencere var. Ben o pencereden halini gördüm, artık lafını dinleyemem.” Eğer İsa’nın<br />
ruhaniyeti bana imdat etmeseydi o, yahudicesine beni parça parça ederdi .İsa için<br />
başımla oynar, canımı verir ve bunu canıma yüz binlerce minnet bilirim. İsa’dan<br />
canımı sakınmam, fakat onun din bilgisine iyiden iyiye vakıfım. O pak dinin cahiller<br />
arasında mahvolması, bana dokunmakta.<br />
İsa’ya şükrolsun ki biz, bu hak dine yol gösterici olduk. Belimizi zünnarla<br />
bağladığımızdan beri Yahudiden ve Yahudilikten kurtulduk. Ey halk; devir, İsa’nın<br />
devridir. Onun dininin sırlarını candan dinleyin!”<br />
Vezir, bu hileyi, padişaha sayıp dökünce padişahın gönlünden endişeyi tamamiyle<br />
giderdi.<br />
Padişah vezire, vezir ne dediyse yaptı.Halk, bu gizli ve hakikati meçhul hileden dolayı<br />
şaşırıp kaldı. Onu hıristiyanların oturdukları tarafa sürdü.Vezir de ondan sonra halkı<br />
davete başladı.<br />
HIRİSTİYANLARIN VEZİRİN HİLESİNE İNANMALARI<br />
Yüz binlerce hıristiyan, azar azar ozun etrafına toplandı.O onlara gizlice İncil’in,<br />
zünnarın ve namazın sırrını anlatmaktaydı.Görünüşte din hükümlerini<br />
anlatıyordu;fakat bu anlatış, hakikatte onları avlamak için ıslık ve tuzaktı.<br />
Bunun için (gizli hileyi anlamak müşkül olduğundan) bazı Ezhab, Peygamber’den,<br />
azgın ve hilekar nefsin hilesini sorarlar;<br />
“Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne karıştırır ” derlerdi.<br />
Peygamber’den ibadetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar;”Apaçık ayıp<br />
hangisidir ”diye kötü huyları sorarlardı. Gülü kerevizden fark edercesine kıldan<br />
kıla,zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi. Eshab’ın kılı kırk yaranları,<br />
umumiyetle o vaız ve beyana hayran olurlardı.<br />
Hıristiyanlar tamamı ile ona gönül verdiler. Zaten avamın taklidinin kuvveti ne olabilir<br />
ki Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler, onu İsa’nın halifesi sandılar. O ise<br />
hakikatte tek gözlü melun Deccal’dı.<br />
Ey Allah, feryadımıza yetiş; sen ne güzel yardımcısın! Ey Allah, yüz binlerce tuzak ve<br />
yem var, bizler de yemsiz kalmış halis kuşlar gibiyiz. Her an yeni bir tuzağa<br />
tutuluyoruz, istersek her birimiz, birer doğan ve simurk olalım.<br />
Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarmaktasın. Ey gani ve müstağni Allah, biz yine bir<br />
tuzağa doğru gitmekteyiz! Biz bu ambarda buğday biriktirmede, toplanan buğdayı<br />
yine kaybetmekteyiz. Biz, bu vahşi mahluklar topluluğu, düşünmüyoruz ki buğdayın<br />
noksanlaşması farenin hilesindendir. Fare, ambarımızı deldikçe, hilesinden ambar<br />
harab olmuştur. Ey can, önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış,<br />
çabala!<br />
O büyükler büyüğünün haberlerinden birini dinle: “Huzuru kalb olmadıkça namaz<br />
tamam olmaz.” Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet buğdayı<br />
nerde Her günlük azar azar sadikane ibadet taneleri niçin bu ambarımızda<br />
toplanmıyor<br />
Çakmak demirinden birçok ateş yıldızı sıçradı, o yanmış gönül, onları kabul edip<br />
çekti.Ama karanlıkta bir hırsız, gizlice kıvılcımlara parmak basmakta.Onları,felekte bir<br />
çırağ parlamasın diye, birer birer söndürmekte.<br />
İnayetlerin bizimle oldukça o bayağı hırsızlardan bize nice ve ne vakit korku olabilir<br />
Bir adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok! Her gece ten<br />
tuzağından ruhları kurtarmakta, tahtaları sökmektesin.<br />
Ruhlar her gece bu kafesten kurtulurlar, ne kimsenin hakimi,ne de mahkumu<br />
olmayarak feragate ulaşırlar. Geceleyin zindan haberleri yoktur, sultana mensup<br />
davetliler, geceleyin devletten haberdar değildirler.Ne gam var, ne kar ve ne zarar<br />
düşüncesi.Ne bu filan kadının hayali, ne o filan erkeğin kuruntusu!<br />
Arifin hali , uyanıkken de budur, Allah”onlar uykudadırlar” dedi. Bunu inkar<br />
etme.Onlar gece gündüz dünya ahvalinden uykudadırlar;Rabbin elinde evirip çevirdiği<br />
kalem gibidirler.Yazı esnasında eli görmeyen kimse, kalemin hareketini kalemden<br />
sanır.Allah arifin bu halinden halka pek az bir miktarını gösterdi; halkı ise hisse<br />
mensup uyku kapladı(gaflete dalıp arifi anlamadılar.) Onların canı<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/confused.png" alt="Confused" title="Confused" class="smilie smilie_13" />ırrına akıl almaz<br />
sahraya gitti.Ruhlarıda istirahatte, bedenleri de.Sonra tekrar bir ıslıkla onları tuzağa<br />
çeker, hepsini teklif kaydine düşürürsün.<br />
*Sabah vaktinin nuru baş kaldırıp feleğin altın gerkesi kanat çırpınca, Sabahı zuhura<br />
getiren, İsrafil gibi, herkesi o diyardan suret alemine getirir; Yayılmış ruhları cisim<br />
yapar, her cismide tekrar gebe bırakır. Can atlarını eğersiz kor; bu, “uyku ölümün<br />
kardeşidir”sırrıdır.<br />
Fakat gündüzün geri gelmeleri için ayaklarını uzun bir bağla bağlar.Ta ki o çayırdan,<br />
onu geri çeke ve otlaktan yine yük altına getire.Keşki Eshab-ı kehf gibi, yahut Nuh’un<br />
gemisi gibi bu ruhu koruyaydı. Da bu fikir, bu göz ve kulak;şu uyanıklık ve akıl<br />
tufanından kurtulaydı. Dünyada nice Eshab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin<br />
yanıbaşında ve önündedir. Mağara da , dost da onunla terennüm etmektir. Ne fayda,<br />
senin gözünde ve kulağında mühür var<br />
Halife, Leyla’ya dedi ki:”Sen o musun ki Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve<br />
kendini kaybetti.Sen başka güzellerden güzel değilsin.” Leyla, “Sus, çünkü sen<br />
mecnun değilsin” diye cevap verdi.<br />
Uyanık olan daha ziyade uykudadır. Onun uyanıklığı uykusundan beterdir. Canımız<br />
hak uyanı olmazsa uyanıklık, bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve geçit gibidir.<br />
Canın; her gün hayalin tekmesini yemeden, ziyandan, faydadan, elden çıkarma,<br />
kaybetme korkusundan. Ne temizliği kalır, letafeti, ne kuvveti, ne de göklere çıkacak<br />
yolu!<br />
Uyumuş ona derler ki o,her hayalden ümitlenir, onunla konuşur; Uykuda Şeytan’ı Huri<br />
gibi görür, sonra şehvetle Şettan’a erlik suyu döker.Nesil tohumunu çorağa dökünce<br />
uyanır, kendine gelir, hayalde ondan kaçar. O rüyadan elde ettiği baş ağrısı, beden<br />
pisliğidir. Ah o zahirde görünen, hakikatte görünmeyen, aslı olmayan hayalden!<br />
Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş gibi uçar görünür.Ahmağın biri, o gölgeyi avlamaya<br />
kalkışır, takati kalmayıncaya kadar koşar. O gölgenin havadaki kuşun aksi<br />
olduğundan; o gölgenin aslının nerde bulunduğundan haberi yok! Gölgeye doğru ok<br />
atar. Bu araştırma yüzünden okluk bomboş kalır.<br />
Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında koşmada yandı eridi! Bir<br />
kişinin dadısı, Allah gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden kurtarır.Allah’a kul<br />
olan, Allah gölgesidir. O bu alemden ölmüş, Allah ile dirilmiştir. Fırsatı kaçırmadan ve<br />
şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.<br />
Allah gölgeyi nasıl uzattı (ayeti) evliyanın nakşidir. Çünkü veli , Allah güneşi nurunun<br />
delilidir. Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme, Halil gibi “Ben batanları sevmem de”!<br />
Yürü, gölgeden bir güneş bul. Şah Şems-i Tebrizi’nin eteğine yapış! Bu düğün ve<br />
gelinin bulunduğu yerin yolunu bilmezsen Hak ziyası Hüsameddin’den sor!<br />
Haset yolda gırtlağına sarılsa... bil ki İblis’in tuğyanı hasettir. Çünkü o, haset<br />
yüzünden Adem’den arlanır... Kutlulukla haset yüzünden savaşır. Yolda bundan daha<br />
güç geçit yoktur. Ne kutludur o kişi ki yoldaşı, haset değildir. Bu beden, haset evi<br />
olagelmiştir. Soy sop hasetten bulaşık bir hale düşer. Ten haset evidir ama Allah, o<br />
teni tertemiz etmiş, arıtmıştır.<br />
“Evimi temizleyin” ayeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa<br />
da hakikatte nur definesidir. Sen (hakikatte) teni olmayana hile ve haset edersen o<br />
hasetten gönül kararır. Allah erlerinin ayakları altına toprak at!<br />
O vezirciğin yaratılışı hasettendi, onun için abes yere kulağını, burnunu yele verdi! O<br />
ümitle ki haset iğnesinden akan zehirle mahzunları ta canlarından zehirliye.<br />
Hasetten burnunu koparan kişi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır. Burun, odur ki<br />
bir koku alsın ve kokuda, koku alanı bir yüzün bulunduğu tarafa götürsün. Kim koku<br />
almazsa burunsuzdur, koku da ancak din kokusudur.Bir koku alıp onun şükrünü eda<br />
etmiyen kimse, küfranı nimet etmiş ve kendi burnunu mahveylemiştir. Hem şükret,<br />
hem şükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedi hayat kazan! Vezir gibi<br />
sermayeyi, yol vuruculuktan edinme. Allah kullarını namazdan menetme.<br />
O kafir vezir, din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıştırmıştı!<br />
Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karışmış bir tat sezdiler.O, garezle karışık<br />
latif sözler söylemekte, gül sulu şeker şerbetinin içine zehir dökmekteydi. Sözünün<br />
dış yüzü, yolda çevik ol, diyordu. Ardından da cana, gevşek ol demekteydi.<br />
Gümüşün dışı ak ve berraksa da el ve elbise ondan katran gibi bir hale hale gelir. Ateş<br />
kıvılcımlarıyla kızıl çehreli görünürse de onun yaptığı işin sonundaki karanlığa bak!<br />
Yıldırım, bakışta saf bir nurdan ibaret görünür;(fakat) göz nurunu çalmak (gözü<br />
kamaştırmak) onun hassasıdır.<br />
Vezirin sözleri, uyanık ve zevk sahibi olanlardan başkaları için bir boyun halkasıydı<br />
(onun sözlerini kabul etmişler,ona uymuşlardı).Vezir padişahtan altı ay ayrı kaldı, bu<br />
müddet zarfında İsa’ya uyanlara penah oldu. Halk umumiyetle dinini de, gönlünü de<br />
ona ısmarladı. Onun emir ve hükmü önünde herkes, can feda ediyordu.<br />
Padişahla onun arasında haber gidip geliyordu. Padişah, ona gizlice vahitlerde<br />
bulunuyordu.<br />
Nihayet muradının hasıl olması, hıristiyanların toprağını yele vermesi için. Padişah<br />
“Ey devletli vezirim, vakit geldi, kalbini gamdan tez kurtar”diye mektup yazdı. Vezir<br />
de “padişahım; işte şimdicik İsa dinine fitneler salma işindeyim” diye cevap verdi.<br />
Hükümetleri zamanında, İsa kavminin on iki emri vardır.Her fırka bir emre tabiydi;<br />
kendi beyine tamah yüzünden kul olmuştu.Bu on iki emirler kavimleri, o kötü vezire<br />
bağlanmışlardı.Hepsi, onun sözüne itimad ediyordu, hepsi onun mesleğine<br />
uymuştu.O, öl, der demez her emir hemen o anda ölürdü.<br />
Vezir, her emrin adına birer tomar düzdü. Her tomarın yazısı, başka bir olaydı.<br />
Her birinin hükmü başka bir çeşittir. Bu baştan aşağıya kadar ona aykırıdır.Birinde<br />
riyazat ve açlık yolunu tövbenin rüknü, Allah’ya dönüşün şartı yapmış.<br />
Birinde “Riyazat faydasızdır, bu yolda cömertlikten başka kurtuluş yoktur” demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Senin açlık çekişin, mal verişin mabuduna şirk koşmadır. Gam ve<br />
rahat zamanında Allah’ya dayanmak ve tamamiyle teslim olmaktan gayri hepsi<br />
hiledir, tuzaktır.”<br />
Öbüründe demişti ki: “Vacip olan hizmettir, yoksa tevekkül düşüncesi suçtan<br />
ibarettir.”<br />
Birinde; “Dindeki emir ve nehiyler, yapmak için değil, aczimizi bildirmek içindir. Ta ki<br />
onlardan aciz olduğumuzu görelim de Allah kudretini bilelim, anlayalım” demişti.<br />
Öbüründe, “Kendi aczini görme, uyan, kendine gel; o aczi görüş, küfranı nimettir.<br />
Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır. Kudretini, nimeti bil ki, kudret odur”<br />
demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Bu ikisinden de geç, nazarına her ne sığarsa put olur!”<br />
Öbüründe; “Bu mumu söndürme ki bu görüş, meclise mum mesabesindedir. Eğer<br />
nazardan ve hayalden geçersen gece yarısı visal mumunu söndürmüş olursun”<br />
demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Söndür, hiç korkma ki yüz binlerce karşılığını göresin. Çünkü<br />
nazar mumunu söndürmekle can mumu artar, kuvvet bulur. Sabrının yüzünden<br />
Leyla’n Mecnun olur! Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse dünya onun önüne<br />
çok, daha çok gelir!”<br />
Başka birinde; “Hak sana ne verdiyse onu icat ederken tatlılaşmıştır, kolaylaştırmıştır.<br />
Onu güzelce al; kendini zahmete sokma” demişti.<br />
Birinde demişti ki: “Kendine ait olanı terk et, çünkü tabiatının kabul ettiği, merduttur,<br />
kötüdür. Birbirine aykırı yollar, nefse kolaydır, herkese bir din, can olmuştur,eğer<br />
Hak’kın din işlerini kolaylaştırması, doğru bir yol olsaydı her yahudi ve mecusi,<br />
Allah’yı duyar, anlardı” demişti.<br />
Öbüründe demişti ki: “Kolay, odur ki gönlü hayatı ve canın gıdası ola. Tabiatın<br />
hoşlandığı her şey, vakti geçince, çorak yere ekilmiş tohum gibi mahsul vermez. Onun<br />
mahsulü, pişmanlıktan başka bir şey olmaz; onun kazancı, sahibine ziyandan başka<br />
bir şey getirmez. O zevk, sonunda da önünde olduğu gibi kolay ve hoş görünmez;<br />
nihayette adı güç olur, güçlenmiş bir hale gelir.<br />
Sen güçlendirilmişle, kolaylaştırılmışı, birbirinden ayırdet; bunun yüzünü de sonuna<br />
nazaran gör, onun yüzünü de sonuna nazaran”Bir tomarda da; “Bir üstad ara. Akıbeti<br />
görme hassasını nesepte (şunun bunun soyundan gelmiş olmakta ve bununla<br />
öğünende) bulamazsın.<br />
Her çeşit din salikleri üstad aramaksızın, peygamberlere tabi olmaksızın işlerin<br />
akibetlerini gördüler, kendi akıllarınca netice hakkında istidlallerde bulundular da bu<br />
yüzden hata ve dalalete düştüler. Akıbet, görme elle dokunmuş, örülmüş değildir.<br />
Böyle olsaydı dinlerde nasıl ayrılık olurdu ” demişti.<br />
Bir tanesinde demişti ki: “Usta da sensin, çünkü ustayı da sen tanırsın. Er ol erlerin<br />
maskarası olma; kendi başının çaresine bak sersemleşme.”<br />
Bir diğerine; “Bunların hepsi birdir. İki gören kimse şaşı adamcağızdır” demiş.Bir<br />
tomarda da; “Yüz, nasıl bir olur, bunu kim düşünür, meğer ki deli olsun! Bunların her<br />
biri, öbürünün zıddıdır. Gayrı zehirle şeker nice bir olur Zehirden de şekerden de<br />
geçmedikçe vahdet bahçesinden nice koku alabilirsin demişti.<br />
O İsa dinine düşman olan vezir bu tarz da bu çeşitte on iki tomar yazdı.<br />
İhtilaf; gidiş tarzındadır, yolun hakikatinde değil<br />
O, İsa’nın bir renkte oluşundan koku alınamamıştı. O, İsa küpünün mizacından huy<br />
kapmamıştı.<br />
Yüz renkli elbise, İsa’nın saf küpünden saba rüzgarı gibi sade ve latif bir hale gelir,<br />
tek bir renge boyanırdı. Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek<br />
renklilik değildir.<br />
Belki o tek renk deniz gibidir, ona dalanlar da balık gibi hayat ve neşe içindedirler.<br />
Karada gerçi binlerce renk var, ama balıkların kurulukla cengi var!<br />
Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah, ona<br />
benzesin!Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan<br />
huzurunda secde ederler.<br />
Nice ihsan yağmuru yağdı da deniz, inciler saçıcı bir hale geldi. Nice kerem güneşi nur<br />
saçtı da bulut ve deniz cömertlik öğrendi. Suya ve toprağa zatının ışığı vurdu da o<br />
sebeple yeryüzü, tane ve tohum kabul eder oldu.<br />
Toprak emindir; ona her ne ekersen ihanet görmeksizin onun cinsini toplar,<br />
devşirirsin.Toprak bu eminliği o eminlikten bulmuştur, çünkü adalet güneşi ona nur<br />
saçmıştır.<br />
İlk bahar, Hak fermanı getirmedikçe, toprak sırrını nice açığa vurur O, öyle bir<br />
cömert ve vericidir ki bu haberleri, bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemada , kuru<br />
yeryüzüne vermiştir. Fazıl ve ihsanı, kuru toprağı haberdar eder, kahır ve celali de<br />
akıllı insanları kör eyler.<br />
Canda, gönülde o coşmaya takat yoktur. Kime söyliyeyim Cihanda bir tek kulak yok!<br />
Nerede bir kulak varsa; onun yüzünden, göz oldu. Nerede bir taş varsa; onun lütfiyle<br />
yeşim taşına döndü.<br />
Kimyayı meydana getiren o dur, kimya ne oluyor ki Mucize bağışlayıcıdır,simya ne<br />
oluyor ki Benim bu öğüşüm, öğmeyi terk etmenin ta kendisidir; çünkü bu öğüş,<br />
varlık delilidir, varlık ise hatadır.Onun varlığına karşı yok olmak gerektir:onun<br />
huzurunda varlık nedir Manasız bir şeyden ibarettir! Varlık kör olsaydı... Ondan<br />
erirdi, güneşin hararetini tanır, anlardı. Bu zahiri vucudun Allah’ın varlığıyla var<br />
olduğunu bilmemesi körlüğüne delildir.<br />
Padişah gibi vezir de cahil ve gafildi. Varlığı vacip olan Kadim Allah ile<br />
pençeleşiyordu. Öyle kudretli bir Allah ile pençeleşiyordu ki bir anda yoktan bu gibi<br />
yüz tanesini var eder.<br />
Senin gözüne kendini görmek hassasını verince nazarında alem gibi yüzlerce alem<br />
meydana getirir. Her ne kadar dünya senin yanında azametli ve nihayetsizse de bil ki<br />
kudrete karşı bir zerre bile değildir. Zaten bu alem sizin canlarınızın hapishanesidir;<br />
uyanın, o tarafa gidin! Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.<br />
Bu alemin hududu vardır, o alem ise esasen hadsizdir. Nakış ve suret, o manaya<br />
settir,maniadır.<br />
Firavun’un yüz binlerce mızrağını tek bir Musa’nın bir tanecik asası ile kırdı.Yüz<br />
binlerce Calinus’un yüz binlerce hekimlik hünerleri vardı; İsa’nın ve nefesinin yanında<br />
batıl oldu. Yüz binlerce şiir defterleri vardı, bir tek Ümmi’nin kitabına karşı ayıp ve ar<br />
haline geldi.<br />
Aşağılık olmayan kişi böyle galip Allah huzurunda niçin ölmesin.Çok dağ gibi gönüller<br />
kopardı. Kurnaz kuşu, iki ayağından asakoydu. Akıl ve zekada kemale ermekle<br />
Allah’ya varılmaz. Padişahın fazıl ve ihsanı aczini bilen kişiden başkasını kabul etmez.<br />
Hey gidi hey... Çok köşe, bucak kazıcı ve hazine doldurucular; o kurup duran kişiye, o<br />
öküze(vezire) maskara oldular. Öküz kimdir ki sen onun maskarası olasın.<br />
Bir kadının kötü işten yüzü sararınca, utanınca Allah, onu çarpıp Zühre yıldızı yaptı.<br />
Bir kadını Zühre yapmak çarpma oldu da balçık haline geliş, çarpılma değil midir Be<br />
inatçı!!!Ruh seni en yüksek göklere çıkarırken sen en aşağılıklara, su ve çamura doğru<br />
gittin.Akılların bile imrendiği öyle bir varlığı, bu alçaklık yüzünden değiştin. Şimdi<br />
bak, bu senin kendini çarpman nasıl O çarpılma yanında bu, gayet aşağı. Himmet<br />
atını yıldız cihetine sürdün, nücum ilmi ile uğraştın da secde edilmiş Adem’i<br />
tanımadın!<br />
Ey hayırsız evlat! Nihayet sen Ademoğlusun, ne vakte dek alçaklığı şeref<br />
sayarsın.Niceye dek “ben alemi zaptedeyim, bu cihanı kendi varlığımla doldurayım”<br />
dersin Dünyayı baştan başa kar kaplasa güneşin harareti, bir görünüşte onu eritir.<br />
O vezirin vebalini de, daha onun gibi yüz binlercesinin vebalini de Allah bir kıvılcımla<br />
yok eder. O, aslı olmayan hayelleri, tamamı ile hikmet yapar; o, zehirli suyu şerbet<br />
haline getirir.O zan ve şüphe doğuran sözleri, hakikat ve yakin haline getirir. Kin ve<br />
adavet sebeblerinden dostluk ve muhabbet belirtir.<br />
İbrahim’i ateş içinde besler; korkuyu, ruhun emniyeti ve selameti yapar. Onun sebep<br />
yakıcılığına hayranım. Onun hayallerinde Sofestai gibiyim.<br />
O vezir kendince başka bir hile kurdu. Vaiz ve nasihati bırakıp halvete girdi. Müritleri<br />
yakıp yandırdı. Tam kırk elli gün halvette kaldı. Halk onun iştiyakından, hal ve tavrı ile<br />
sözünden, sohbetinden uzak düştükleri için deli oldular.Onlar yalvarıp sızlanıyorlardı,<br />
vezir ise halvette riyazattan iki büklüm olmuştu.<br />
Hepsi birden”Biz sensiz kötü bir hale düştük, karışıklık içindeyiz, değneğini yeden<br />
birisi olmadıkça körün ahvali ne olur İnayet et. Allah için olsun, bundan ziyade bizi<br />
kendinden ayırma! Bizler çocuk gibiyiz, sen bize dadısın; sen bizim üzerimize o<br />
gölgeyi döşe” demişlerdi.<br />
Vezir dedi ki: “Ruhum dostlardan uzak değildir. Fakat dışarı çıkmaya izin yok. Emirler<br />
rica ve şefaate, müritler dil uzatmaya başladılar:“Ey kerem sahibi! Bu ne kötü talih ki<br />
sensiz gönülden de yetim kalmışızdır, dinden de. Sen bahaneler ediyorsun, biz ise<br />
dertle yürek yangınlığından soğuk soğuk ah edip duruyoruz. Biz senin sohbetine<br />
alışmışız. Biz senin hikmet sütünle beslenmişiz. Allah aşkına bize bu cefayı yapma;<br />
lütfen bu günü yarına bırakma! Gönlün razı olur mu, aşıkların, akıbet istifadesiz<br />
kalsınlar Hepsi de karadaki balık gibi çırpınıyorlar. Suyu aç ırmağım bendini yık! Ey<br />
zamanede naziri olmayan zat! Allah aşkına halkın imdadına yetiş!”<br />
Vezir dedi ki: “Dikkat ediniz, ey dedikodu düşkünleri! Dilden çıkan ve kulakla duyulan<br />
zahiri vaizleri arayanlar! Bu aşağılık duygu kulağına pamuk tıkayın, ten gözünden<br />
duygu başını çözün! O gizli kulağın pamuğu, baş kulağıdır, bu kulak sağır olmadıkça o<br />
can kulağı sağırdır. Hissiz, kulaksız, fikirsiz olur ki “İrcii-Allahna geri dön” hitabını<br />
işitesiniz.<br />
Sen uyanıklık dedikodusunda oldukça uyku sohbetinden nasıl olur da bir koku<br />
alabilirsin! Bizim sözümüz işimiz, hariçte yürümektedir. Batıni yürümek ise gökler<br />
üzerinde olur.<br />
Cisim kuruluğu(bu alemi) gördü, çünkü kuruluktan (bu alemden) doğdu; can İsa’sı<br />
ayağını denize attı. Kuru cismin yürümesi, kuruya düştü, ama canın yürümesine<br />
gelince: Ayağını denizin ta ortasına bastı. Ömür kuruluk yolunda; gah dağ, gah deniz,<br />
gah ova aşarak geçip gittikten sonra...<br />
Abıhayatı, nerede bulacaksın; deniz dalgalarını nerede yaracaksın Kara dalgası,<br />
bizimkuruntularımız, anlayışımız ve fikrimizdir. Deniz dalgası ise kendinden geçiş,<br />
sarhoşluk ve yokluktur.<br />
Sen bu sarhoşlukta oldukça o sarhoşluktan uzaksın. Bundan sarhoş oldukça o<br />
kadehten nefret eder durursun.Zahir dedikodusu toz gibidir. Kulak gibi bir müddet<br />
dinlemeyi adet edin!”<br />
Hepsi birden dediler ki: “Ey bahane arayan hakim bu cefayı bize reva görme!<br />
Hayvana takati derecesinde yük yüklet. Zayıflara iktidarları nispetinde iş havale et!<br />
Her kuşun yiyeceği lokma, kendine göredir. Nasıl olur da her kuş bir inciri(bütün<br />
olarak) yutabilir Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu öldü bil! Ondan<br />
sonra dişleri çıkınca kendi kendine onun içi ekmek ister.<br />
Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa her yırtıcı kedinin lokması olur. Ama<br />
kanatlanınca o kendisinden teklifsizce,iyi ve kötü ıslık olmaksızın uçar.<br />
Senin sözün Şeytan’ı susturur, senin lütuf ve keremin, bizim kulağımıza akıl ve fehim<br />
verir. Söyleyen, sen olunca kulağımız, tamam akıldan ibarettir.<br />
Madem ki deniz sensin, kurumuz da denizdir! Ey (sekizinci gökteki) Simak burcundan<br />
(denizin dibindeki) balığa kadar her şey kendisinden nurlanmış olan! Seninle olunca<br />
yer, bize gökten daha iyidir. Sensiz, biz göğün ta üstünde bile karanlık içindeyiz.<br />
Ey ay! Gayrı bu felek, nedir ki seninle mukayese edilebilsin Göklerin süreta<br />
yüksekliği var. Mana yüzünden yükseklik temiz ruhundur. Süreta yükseklik,<br />
cisimlerindir, fakat mana huzurunda cisimler, isimlerden ibsrettir.<br />
Vezir dedi ki: “Delillerinizi kısa kesiniz; nasihatimi can ve gönülden dinleyiniz. Emin<br />
isem, emin adam ittiham edilmez göğe ver desem bile!Eğer ben mahzı kemal isem<br />
kemali inkar nedir Değilsem bu zahmet bu eziyet ne oluyor Ben bu halvetten<br />
çıkmayacağım çünkü, kalp ahvali ile meşgulüm.”<br />
Hepsi birden dediler ki: “Ey vezir, inkar etmiyoruz, bizim sözümüz ağyarın sözü gibi<br />
değildir. Ayrılığından göz yaşlarımız akmakta, canımızın ta içinden ahu vahlar<br />
coşmakta!”<br />
Çocuk dadı ile kavga etmez. Gerçi ne kötüyü bilir ne iyiyi... Fakat boyuna ağlar durur!<br />
Biz çenk gibiyiz sen mızrak vurmaktasın; inleme bizden değil, sen inliyorsun!<br />
Biz ney gibiyiz bizdeki nağme senden. Kazanıp kaybetmede satranç oyunu gibiyiz; ey<br />
huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.<br />
Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz<br />
yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin.<br />
Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman<br />
zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin<br />
vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa varlık lezzetini gösterdin.<br />
Yok olanı kendine aşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini... mezeyi, şarabı ve<br />
kadehi esirgeme!Esirgersen kim arayıp tarıyabilir Nakış nakkaşla nasıl mücadele<br />
eder Bize bizim efendimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak!<br />
Biz yoktuk, mücadelemiz de yoktu. Senin lütfun bizim söylenmemiş sırlarımızı da<br />
işitiyordu. Nakış, nakkaşın ve kaleminin huzurunda ama karnındaki çocuk gibi aciz ve<br />
eli bağlıdır.<br />
Kudret huzurunda bütün alem mahlukları, iğne önünde gergef gibi acizdir.Kudret<br />
gergefe bazen şeytan resmi, bazen insan resmi işler; gah neşe, gah keder<br />
nakşeder.Gergefin eli yok ki onu def için kımıldatsın; dili yok ki fayda, zarar<br />
hususunda ses çıkarsın.<br />
Sen beytin tefsirini Kur’an dan oku Allah “Attığın zaman sen atmadın” dedi.Biz bir ok<br />
atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan Allah’dır.Bu “cebir” değil,<br />
cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Allah’ya tazarru ve niyaz içindir.<br />
Bizim figanımız muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız<br />
da elimizde ihtiyar olduğuna delildir.Yapıp yapmamada ihtiyarımız varsa utanma ne<br />
Bu acıklanma, bu utanış, bu teeddüp ne Hocaların şakirtleri terbiye etmesi niçin;<br />
fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor<br />
Eğer sen “O, cebirden gafildir. Hak’ka mensup olan ay, bulutta yüzünü gizliyor”<br />
dersen.Buna hoş bir cevap var; dinlersen küfürden geçer dini tasdik eder, bana tabi<br />
olursun:Hasret ve figan, hastalık zamanındadır.<br />
Hastalık zamanı tamamı ile uyanıklık zamanıdır. Hasta olduğun zaman günahından<br />
istiğfar eder durursun.Sana günahın çirkinliği görünür; iyileşince yola geleyim diye<br />
niyet edersin. Bundan sonra kulluktan başka bir iş ihtiyar etmiyeyim diye ahdeylersin.<br />
Şu halde bu yakinen anlaşıldı ki hastalık sana akıllılık bahşediyor. Ey asılı arayan<br />
kimse! Şu aslı bil ki kimde dert varsa o, koku almış, dermana ermiştir.Kim daha<br />
ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun benzi daha<br />
sarıdır.<br />
Hak’kın cebrinden agah isen feryadın nerede Cebbarlık zincirini görüşün hani<br />
Zincire bağlanan nasıl olur da neşelenir Hapiste esir olan nasıl hürlük eder Eğer<br />
ayağını bağladıklarını, başına padişah çavuşlarının dikildiğini görüyorsan...Gayrı<br />
sende acizlere çavuşluk etme. Çünkü bu vazife acizlerin huyu ve tabiatı<br />
değildir.Madem ki görmüyorsun; Allah’nın cebrinden bahsetme! Görüyorsan hangi<br />
gördüğünün nişanesi<br />
Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; hangi işe<br />
meylin ve isteğin yoksa... Bu Allah’dandır diye kedini Cebri yaparsın! Peygamberler,<br />
dünya işinde Cebridirler, kafirler de ahiret işinde. Peygamberlerin, ahiret işinde<br />
ihtiyarları vardır, cahillerin de dünya işinde.<br />
Zira her kuş, kendi cinsinin bulunduğu yere gider, bedeni, geride uçmaktadır, canı<br />
daha tez, daha ileri gitmekte.! Kafirler “Siccin” cinsinden olduklarından dünya<br />
zindanına rahat rahat gelmişlerdir.<br />
Peygamberler, (İlliyyi) cinsinden olduklarından can ve gönül İlliyyine doğru<br />
gitmişlerdir.Bu sözün sonu yoktur, fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım:<br />
Vezir içerden seslendi: “Ey müritler, benden size şu malum olsun. Ki İsa bana “Hep<br />
yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol, yüzünü duvara çevirip yalnızca otur,<br />
kendi varlığından da halveti ihtiyar et” diye vahyetti.Bundan sonra konuşmaya izin<br />
yok, bundan sonra dedikodu ile işim yok.<br />
Dostlar elveda! Ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim. Bu suretle de ateşe<br />
mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatler içinde yanmayalım. Bundan sonra<br />
dördüncü kat gök üstünde, İsa’nın yanında oturacağım.”<br />
Neden sonra o emirleri yalnız ve birer birer çağırıp her birine bir söz söyledi.Her<br />
birine “İsa dininde Allah vekili ve benim halifem sensin. Öbür emirler senin<br />
tabilerindir. İsa, umumunu senin taraftarın ve yardımcın etti. Hangi emir, baş çeker,<br />
tabi olmazsa onu tut; ya öldür yahut esir et, hapse at. Ama ben sağ iken bunu<br />
kimseye söyleme, ben ölmedikçe, reisliğe talip olma. Ben ölmedikçe bunu hiç<br />
meydana çıkarma. Saltanat ve galebe davasına kalkışma.<br />
İşte şu tomar ve onda Mesih’in hükümleri... Bunu ümmete tasih bir tarzda oku!” dedi.<br />
O, her emire ayrı olarak şunu söyledi: “Allah dininde senden başka naib yoktur!”Her<br />
birini ayrı ayrı ağırladı. Ona ne söyledi ise buna da onu söyledi. Her birine bir tomar<br />
verdi, her tomar öbürünün zıddını ifade ediyordu. O tomarların metni “Ya” harfinden<br />
“Elif” harfine kadar olan harflerin şekilleri gibi birbirine aykırıdır. Bu tomarın hükmü,<br />
öbürünün zıddıydı, bu zıt diyeti bundan önce bildirdik.<br />
Ondan sonra daha kırk gün kapısını kapadı. Kendisini öldürüp varlığından<br />
kurtuldu.Halk onun ölümünü haber alınca kabrinin üstü kıyamet yerine döndü. Bir<br />
hayli halk onun yası ile saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mezarı üstüne yığıldı.<br />
Arap’tan ,Türk’ten, Rum’dan, Kürt’ten oraya toplananların sayısını da ancak Allah<br />
bilir.Mezarın toprağını başlarına serptiler. Onun derdini yerinde ve dertlerine derman<br />
gördüler. Bir ay ahali, mezarı üstünde gözlerinden kanlı yaşlara yol verdiler. Onun<br />
ayrılığı derdinden padişahlar da, büyükler de, küçükler de ah u figan ediyorlardı.<br />
Bir ay sonra halk dedi ki: “Ey ulular! Siz beylerden o vezirin makamına oturacak<br />
kimdir. Ki biz o zatı, vezirin yerine imam ve mukteda tanıyalım. Elimizi de, eteğimizi<br />
de onun eline teslim edelim.<br />
Madem ki güneş battı ve bizim gönlümüzü dağladı, onun yerine çırağı yakmaktan<br />
başka çaremiz yok.Sevgili, göz önünden kayboldu mu, onun visalinden mahrum kaldık<br />
mı, yerine birisinin vekil olması, birisinin bize yadigar kalması gerekir.Gül mevsimi<br />
geçip gülşen harap olunca gül kokusunu nereden alalım Gül suyundan!<br />
Ulu Allah açıkça meydan da olmadığından, bu peygamberler Hakk´ın vekilleridir. Hayır<br />
yanlış söyledim. Vekil ile vekil edeni iki sanırsan (bu) hatadır, iyi bir şey değil.Sen<br />
sürete taptıkça ikidir. Süretten kurtulana göre ise birdir. Bir adam, gözün nuruna<br />
bakarsa iki gözün nuru, birbirinden ayırdedilemez.<br />
Bir yerde on tane çırağ bulundurulursa görünüşte her biri, öbüründen ayrıdır. Nuruna<br />
yüz çevirirsen şüphesiz ki birinin nurunu öbürlerinden ayırt etmeye imkan yoktur.<br />
Yüz tane elma, yüz tane de ayva saysan her biri ayrı ayrıdır. Onları sıkarsan yüz<br />
kalmaz hepsi bir olur. Manalar da taksim ve sayı yoktur, ayırma birleştirme olamaz.<br />
Dostun, dostlarla birliği hoştur. Mana ayağını tut (ona yönel), süret serkeştir.Serkeş<br />
süreti, eritip mahveyle ki onun altında define gibi olan vahdeti göresin. Eğer sen<br />
eritmezsen onun (Allah’nın) inayetleri, esasen onu eritir.<br />
Ey gönlüm kulu olan Allah!O hem gönüllere kendini gösterir, hem dervişin hırkasını<br />
diker. Hepimiz yayılmıştık ve bir. Orada başsız ve ayaksızdık; Güneş gibi bir<br />
cevherdik, düğümsüz ve saftık... su gibi.O güzel ve latif nur sürete gelince kale<br />
burçlarının gölgesi gibi sayı meydana çıktı. Mancınıkla burçları yıkın ki bu bölüğün<br />
arasından ayrılık kalksın.<br />
Mutlaka ben bunu açar, anlatırdım, fakat bir fikir bile sürçmesin, (bundan) korkarım.<br />
Nükteler keskin bir çelik kılıç gibidir. Eğer kalkanın yoksa gerisin geriye kaç!<br />
Kalkansız bu elmasın karşısına gelme. Çünkü kılıca kesmekten utanç gelmez.Ben bu<br />
sebepten kılıcı kına koydum; Ters okuyan birisi, aykırı mana vermesin.<br />
Hikayeyi tamamlamaya, doğrular topluluğunun vefakarlığından bahse geldik: O reisin<br />
ölümünden sonra kalktılar, yerine bir vekil istediler.<br />
O emirlerin birisi öne düşüp o vefalı kavmin yanına gitti. Dedi ki: “İşte o zatın vekili;<br />
zamanede İsa halifesi benim. İşte tomar, ondan sonra vekilliğin bana ait olduğuna<br />
dair burhanımdır.”<br />
Öbür emirde pusudan çıkageldi. Hilafet hususunda onun davası da bunun davası<br />
gibiydi. O da koltuğundan bir tomar çıkardı, gösterdi. Her ikisinin de Yahudi kızgınlığı<br />
başladı.<br />
Diğer emirler de bir bir katar olup (birbirlerinin ardınca davaya kalkışıp keskin kılıçlar<br />
çektiler.) Her birinin elinde bir kılıç ve bir tomar vardı; sarhoş filler gibi birbirlerine<br />
düştüler.<br />
Yüz binlerce Hıristiyan öldü, bu suretle kesik başlardan tepe oldu. Sağdan soldan sel<br />
gibi kanlar aktı. Havaya dağlarcasına tozlar kalktı. O vezirin ektiği fitne tohumları,<br />
onların başlarına afet kesilmişti.<br />
Cevizler kırıldı; içi sağlam olan, kırıldıktan sonra temiz ve latif ruha malik oldu. Ancak<br />
ten nakşına ait olan öldürmek, nar ve elmayı kırmak, kesmek gibidir. Tatlı olan<br />
nardenk şerbeti olur, çürümüş olanın ise bir sesten başka bir şeyi kalmaz. Esasen<br />
manası olan meydana çıkar; çürümüş olan rüsvay olur, gider.<br />
Ey sürete tapan! Türü, manayı elde etmeye çalış! Çünkü mana süret tenine kanattır.<br />
Mana ehliyle düş, kalk ki hem ata ve ihsan elde edesin, hem de feta olasın. Bu cisimde<br />
manasız can; hilafsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir. Kılıfta bulundukça kıymetlidir.<br />
Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur. Tahta kılıcı muharebeye götürme, ah-ü figane<br />
düşmemek için önce bir kere kontrol et; Eğer tahta ise, yürü... başkasını ara; eğer<br />
elmassa sevinerek ileri gel!<br />
Elmas kılıç, velilerin silah deposundandır. Onları görmek size kimyadır. Bütün bilenler,<br />
ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: bilen alemlere rahmettir. Nar alıyorsan gülen<br />
(çatlak) narı al ki onun gülmesi, sana tanesi olduğunu haber versin. O ne mübarek<br />
gülmedir ki can kutusundaki inci gibi, ağızdan gönlü gösterir.<br />
Mübarek olmayan gülme, lanetin gülmesidir: Ağzını açınca kalbinin karanlığını<br />
gösterir. Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.Katı taş ve<br />
mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini<br />
ta... canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül<br />
verme.<br />
Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma güneşler var. Gönül seni gönül<br />
ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. Agah ol, bir gönüldeşten gönül<br />
gıdasını al... onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!!!<br />
İncil´de Mustafa’nın, o Peygamberler başının, o sefa denizinin adı vardı. Sıfatları,<br />
şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yiyişi anılmıştı. Hıristiyan taifesi, o da, o hitaba geldikleri<br />
zaman sevap için. Yüce adı öperler; latif vasfa yüz sürerlerdi.<br />
Bu söylediğimiz fitne esnasında o taife, fitneden, kargaşalıktan emindiler. Onlar, o<br />
emirlerin ve vezirin şerlerinden emin olup Ahmed adının sığınağında korunmuşlardı.<br />
Onların neslide çoğaldı. Ahmed’in nuru, bunlara yardım etti, yar oldu.<br />
Hıristiyanlardan AHMED adını hor tutan diğer fırka, fitnelerden ve o tedbiri de şom,<br />
fitnesi de şom vezir yüzünden hor ve kıymetsiz bir hale geldi. Manaları ters, sözleri<br />
aykırı tomarlara uymalarından dolayı dinleri de müşevveş bir hale geldi, hükümleri<br />
de!<br />
Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru nasıl korur Ahmed adı sağlam bir kapı<br />
olunca o emin ruhun zatı ne olur<br />
Vezirin belası yüzünden yoldan çıkmış olan o nasihat kabul etmez padişahtan sonra.<br />
AHMED´E DOĞRU 2<br />
İsa dinini mahvetmek için aynı Yahudinin neslinden diğer bir padişah meydana çıktı.<br />
Bu diğer padişahın meydana çıkışını haber almak istersen “Vessamai zatülburüc”<br />
süresini oku.<br />
Birinci padişahtan doğan kötüye adeta bu padişahta ayak uydurdu.<br />
Bil ki o çeşit sitem ve zulümlerden bu, ne yaparsa Allah, günahını artıksız, eksiksiz ilk<br />
zalimden sorar.<br />
Kim fena bir adet koyarsa ona her an lanet gider durur. İyiler gittiler, güzel usul ve<br />
adetleri kaldı; kötü adamlardan da zulümler ve lanetler. Kıyamete kadar o kötülerin<br />
cinsinden kim vucuda gelse yüzü o kötülüğedir.<br />
Bu tatlı suyla tuzlu su; damar damardır. Halk arasında sür üfürülünceye dek birbirine<br />
karışmadan böylece gider durur. İyilere tatlı su miras kaldı. O ne mirastır “Evrensel<br />
kitap” mirası.<br />
Dikkat edersen taliplerin dileği Peygamberlik cevherinin şuleleridir, o şuleleri<br />
dilerler.Şuleler mücevherlere tabi olarak parıldar ve dönerler. Şule, nereden çıkıyorsa,<br />
madeni nerede ise oraya gider.<br />
Güneş, bir burçtan bir burca gidip durduğundan pencereye vuran ziyası da evin<br />
etrafında döner dolaşır. Kimin bir yıldızla alaka ve merbutiyeti varsa o, kendi yıldızı ile<br />
döner, dolaşır, o yıldızın tesiri altındadır.<br />
Talihli Zühre ise şevki, çalıp çağırmayı, aşkı diler, onlara adamakıllı meyli vardır.<br />
Kan dökücü huylu Mirrih’e mensup ise cenk, bühtan ve düşmanlık arar.<br />
Yıldızların ardında yıldızlar vardır ki onlarda ihtirak ve nahis olmaz. Onlar bu yedi kat<br />
gökten başka diğer göklerde seyir ve hareket ederler. Birbirlerine bitişik ve<br />
birbirlerinden ayrı olmayan bu yıldızlar, Allah nurlarının ışığında dururlar. Her kimin<br />
talihi o yıldızlardan olursa o kimsenin zatı, kafirleri taşlayıp yakar.<br />
Onun hışmı, bazen galip gelen, bazen mağlup olan ve tesiri böylece değişerek<br />
yürüyen Mirrih’in hışmına benzemez.<br />
Galip nur, noksandan ve karanlıktan emindir. Allah nurunun iki parmağı arasındadır.O<br />
nuru, canlara Hak saçtı. Devletliler, onunla eteklerini doldurmuşlardır.O nur saçışını<br />
bulan yüzünü Allah’nın gayrısıdan çevirmiştir.Kimin aşk eteği yoksa o nur saçışından<br />
nasipsiz kalmıştır. Cüzülerin yüzü, külle doğrudur. Bülbüllerin aşkı güledir.<br />
Öksüzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı... her neyse içinde ara. İyi<br />
renkler temizlik küpünden hasıl olur.<br />
Çirkinlerin rengi ise, kirli kara sudan meydana gelir.O latif rengin adı “Sıbgatullah-<br />
Allah boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise... Allah lanetidir. Denizden olan, yine<br />
denize gider; nereden gelmişse, yine oraya varır.<br />
Dağ başından, hızlı hızlı akan seller; bizim tenimizden de aşkla karışık olarak akıp<br />
giden can, aslına gidip kavuşur.<br />
O köpek Yahudi, bak, ne tedbirde bulundu Ateşin yanına bir put dikti. “Kim bu puta<br />
taparsa kurtulur. Secde etmeyen, ateşin tam ortasına oturur” dedi.O, nefis putunun<br />
cezasını vermeyince nefis putundan, başka bir put doğdu.Putların hası nefsinizin<br />
putudur. Çünkü o put yılan, bu put ejderhadır.<br />
Nefis; demir ve taştan yapılan çakmaktır, put kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner.Fakat<br />
taş ve demir,(çakmak), su ile söner mi Ademoğlunda, bu ikisi oldukça ne vakit ve<br />
nasıl emin olur Taş ve demir, ateşi içlerinde tutarlar, su onların ateşine işlemez, tesir<br />
edemez.Irmak suyundan harici ateş söner. Fakat taş ve demirin içine su nasıl girer<br />
Küpün ve testinin suyu fanidir. Lakin pınarın suyu daima taze ve bakidir.<br />
Ateş ve dumanın asli demir ve taştır. Hıristiyan ve Yahudi küfrü, ikisinin fer’idir.<br />
Put bir testide gizli kara sudur. Nefsi, muhakkak olarak o kara suyun pınarı bil.O<br />
yontulmuş put, kara sel gibidir. Put yapan nefis, anayolda bir pınardır.Bir taş parçası<br />
yüz testiyi kırar ama pınar suyu durmadan kaynar.<br />
Put kırmak kolay, gayet kolaydır. Fakat nefsi kolay görmek cahilliktir.<br />
Ey oğul, nefsin misal ve süretini istersen yedi kapılı cehennemin kıssasını oku.Nefsin<br />
her anda bir hilesi var, her hilesinde yüzlerce Firavun, Firavun’a uyanlarla boğulmuş.<br />
Musa’nın Allah’sına ve Musa’ya kaç; Firavunluk ederek iman suyunu dökme!Ahad ve<br />
Ahmed’e yapış, ey kardeş, ten Ebucehl’inden kurtul.<br />
O Yahudi, bir kadını çocuğu ile putun önüne getirdi, ateş yalımlanmıştı. Çocuğu<br />
anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı. Kadın put önünde<br />
secde etmek isteyince çocuk ateş içinde “ben ölmedim” diye haykırdı.<br />
“Ana gel. Gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum. Bu ateş; perde<br />
olarak zahirde bir gözbağıdır. Fakat hakikatte mana yakasından baş çıkartmış, zuhur<br />
etmiş bir rahmettir. Ana gel, Allah’nın buhranını gör ki bu süretle Hak hastalarının<br />
zevk ve işaretini göresin.<br />
Ana hakikatte ateş olan, fakat zahiren suya benzeyen bir alemden çık, bu ateşe gir de<br />
ateşe benzeyen suyu gör. Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in<br />
sırlarını gör. Senden doğarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan çok pek<br />
korkuyordum. Halbuki senden doğunca havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip dar bir<br />
zindandan kurtuldum. Şimdi şu ateş içindeki sükün ve rahatı bulunca dünyayı ana<br />
rahmi gibi görmeye başladım.<br />
Bu ateş içinde bir alem gördüm ki her zerresinde bir İsa nefesi var. Şekli yok kendisi<br />
var bir cihan... O zahiren var olan dünya ise sebatsız şekilden ibaret.<br />
Ana, analık hakkı için gel, gir... bu ateşin ateşlik hassası yok. Ana, gel, gir... tam talih<br />
ve devlet zamanı. Ana, gel, gir... devleti elinden kaçırma.<br />
O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Allah’nın lütuf ve kudretini gör. Ben sana<br />
acıdığımdan ayağını çekiyorum, yoksa neşemden zaten seni kayıracak halde değilim.<br />
İçeri gel, başkalarını da çağır ki padişah ateş içinde sofra kurmuştur.<br />
Ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin; din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir.<br />
Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin, atılın!” diye<br />
bağırdı.<br />
O, cemaat ortasında böylece bağırmakta; halk, sesinden heybet içinde kalmaktaydı.<br />
Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini, ihtiyarsız, ateşe atmaya başladılar. Hem de<br />
memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin. Yalnız dost aşkı ile. Çünkü<br />
sevgili, her acıya lezzet verir.<br />
Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “ateşe atılmayınız” diye menetmeye başladı.<br />
O Yahudi’nin yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü<br />
sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmede<br />
daha fazla sadık oldular.<br />
Şükür olsun ki , Şeytan’ın hilesi ayağına dolaştı. Şükür olsun ki, Şeytan da kendisini<br />
yüzü kara gördü! Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet tamamı ile o adamlıktan<br />
dışarı padişahın yüzüne bulaştı.<br />
O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam<br />
kaldı.<br />
Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alaylı andı, ağzi çarpıldı öyle kaldı. Pişman olup “Ey<br />
Muhammed, affet! Ey peygamber, sen, Min ledün ilminden lütuflara mazharsın.Ben<br />
bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeye layık ben oldum”dedi.<br />
Allah, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri ta’netmeye<br />
meylettirir. Allah bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı<br />
hakkında ses çıkaramaz olur.<br />
Allah, yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve munacatta bulunmak meylini verir.<br />
Onun için ağlıyan göz ne mübarektir. Onun aşkı ile yanıp kavrulan yürek ne<br />
mukaddestir.<br />
Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam, mübarek bir kuldur. Akar su<br />
nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen<br />
dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı<br />
dökenlere acı... Merhamete nail olmak istersen zayoflara merhamet et!<br />
Padişah ateşe yüz çevirip dedi ki: “Ey sert huylu! Tabiatındaki o cihanı yakıcılık<br />
nerede Niye yakmıyorsun Ne oldu senin hassan Yoksa bizim talihimizden niyet mi<br />
değişti Sen ateşe tapana bile lütfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu<br />
Ateş! Sen hiç sabırlı değildin. Niye yakmıyorsun, sebep ne, kaadir mi değilsin Bu göz<br />
bağı mı, yoksa akıl bağı mı Böyle yücelmiş alev nasıl yakmaz Seni birisi büyüledi mi,<br />
yoksa simya mı Yahut tabiatının değişmesi bizim talihimizden mi<br />
Ateş dedi ki: “Ey şaman! Ben yine o ateşim. Hele bir içeri gel de benim hararetimi<br />
gör! Benim tabiatım da değişmedi, unsurum da. Ben Allah kılıcıyım, izinle keserim.<br />
Türkmen’in köpekleri, çadır kapısında misafire yaltaklanmış, ama çadır yanına<br />
yabancı biri uğrayacak olursa köpeklerden aslancasına hamleler görür.<br />
Kullukta, ben köpekten aşağı değilim; Allah’da hayat ve kudrette bir Türk’ten aşağı<br />
kalmaz.<br />
Tabiat ateşi eğer seni gamlandırırsa o yakış, din sultanının emriyledir. Tabiat ateşi<br />
eğer sana sevinç verir ise ona o sevinci din sultanı verir.<br />
Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Halik emri ile tesir eder. Allah isterse bizzat<br />
gam, neşe... bizzat ayak bağı, azatlık ve hürriyet olur.<br />
Rüzgar, toprak, su,ateş; kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak<br />
onun emrini tutarlar.<br />
Ateş Allah huzurunda daima emre hazırdır, aşık gibi gece gündüz daima kıvranıp<br />
durmaktadır. Taşı demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmağı<br />
çakmanla değil), Allah fermanı ile dışarı ayak basar.<br />
Zulüm demiri ile taşını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi meydana<br />
çocuk getirirler. Taş ve demir sebepten ibarettirler ama ey iyi adam, sen daha ileriye<br />
bak. Çünkü bu sebep, hakiki sebep olmaksızın nasıl meydana gelir Enbiyaya sebep<br />
olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir.<br />
Bu müessir bir hale getiren o sebeptir. Bazen de olur ki semeresiz ve atıl kılar,<br />
hükümsüz bırakır. Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebeplerin mahremi de Enbiyadır.<br />
Bu sebep kelimesinin Türkçe’si nedir Denirse iptir diye cevap ver. Bu ip bu kuyu da<br />
işe yarar. Çıkrığın dönmesi ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. Fakat çıkrığı<br />
döndüreni görmemek hatadır. Dünyada bu sebep iplerini, sakın ha, sakın ha... bu başı<br />
dönmüş felekten bilme. Ki felek gibi bomboş ve sersem bir halde kalmayasın;<br />
akılsızlıktan çırağ gibi yanmayasın!<br />
Rüzgar Hak’ın emriyle ateş olur; her ikisi de Allah şarabı ile sarhoş olmuşlardır.<br />
Ey oğul! Eğer gözünü açarsan hilim suyunun da, hışım ateşinin de Hak’tan olduğunu<br />
görürsün. Rüzgarın canı Hak’ka vakıf olsaydı, Ad Kavmini (müminlerden) nasıl ayırt<br />
ederdi<br />
Hüd, müminlerin bulundukları yerin çevresine bir çizgi çizdi. Rüzgar, oraya gelince<br />
hafif ve latif bir halde esiyordu.<br />
Çizgiden dışarıda olanların hepsini,havada parça parça ediyordu. Şeyban-ı Rai de<br />
sürünün etrafına böyle apaçık bir çizgi çekerdi. Cuma günü, namaz vakti Cuma<br />
namazına gidince kurtlar sürüye saldırmasın,yağmalamasınlar diye böyle yapardı.<br />
Hiçbir kurt, çizgiden içeri girmezdi. Hiçbir koyun da çizgi dışına çıkmazdı.<br />
Allah elinin dairesi, kurdun hırs yeline de set ve mania olmuştu,koyunun hırs yeline<br />
de. Böylece ecel rüzgarı da ariflere gül bahçelerinden esip gelen rüzgar gibi latif ve<br />
hoştur.<br />
Ateş, İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Allah seçilmişiydi onu nasıl ısırabilir<br />
Din erbabı da şehvet ateşinden yanmaz; halbuki başkalarını ta yerin dibine<br />
geçirmiştir. Deniz dalgası Allah fermanı ile koşunca Musa kavmini Kıptilerden ayırt<br />
etti. Allah fermanı erişince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla ta dibine çekti.<br />
Su ile toprak, İsa’nın nefeslerinden gıdalanınca kol kanat açtı, kuş olup uçtu. Allah’yı<br />
tesbih etmen, su ve topraktan meydana gelmiş olan cesedinden çıkan bir buhardan,<br />
bir nefesten ibarettir. Fakat gönül doğruluğu yüzünden cennet kuşu olmuş, oraya<br />
uçup gitmiştir.<br />
Dağ bir aziz sufi olursa şaşılacak ne var Musa’nın cismi de bir kesik parçasından<br />
ibaretti.O Yahudi padişahı acip mucizeleri gördü. Fakat ancak taan ve inkarda<br />
bulundu.<br />
Nasihatçiler: “İşi haddinden ikeri götürme, inat hayvanını bu kadar ileri sürme”<br />
dediler. Nasihatçilerin ellerini bağlayıp hapsetti. Zulmünü birbirine uladı (biteviye ve<br />
daha fazla zulmeder oldu).<br />
Madem iş bu dereceye vardı. Ey köpek, sabret; kahrımız erişti!” diye bir ses<br />
geldi.Ondan sonra ateş kırk arşın alevlendi; bir halka teşkil etti ve o Yahudileri yaktı.<br />
Onların asılları önceden de ateşti; sonunda da asıllarına gittiler. Zaten o zümre<br />
ateşten doğmuştu. Cüziler kül tarafına yol alır, o tarafa giderler. Onlar ancak mümini<br />
yakan bir ateştiler. Kendilerini kendi ateşleri çer çöp gibi yaktı. Anası (mayası) Haviye<br />
olan kimsenin mekanı, ancak Haviyedir. Çocuk anası, onu arar; asıllar, mutlaka<br />
feri’leri izler.<br />
Su havuz içinde zindanda mahpus gibidir ama hava onu çeker. Zira su, erkana<br />
mensuptur (dört erkan denen havuz, ateş, su ve topraktandır. Havanın fer’idir.Onu<br />
havuzundan kurtarır azar azar ta madenine kadar götürür. Azar azar olduğundan<br />
nihayet sen, nasıl alınıp götürüldüğünü görmezsin.<br />
Bu nefes de bizim canlarımızı azar azar dünya hapishanesinden öyle çalar. Sözlerin<br />
temizleri, bizden çıkarak ona yükselir, ondan başkasının bilmediği yere kadar varır.<br />
Nefeslerimiz, temizlik sebebi ile hediye olarak beka yurduna yücelir.<br />
Sonra ululuk sahibi Allah’dan, rahmet olarak sözlerimizin mükafatı, iki misli bize gelir.<br />
Sonradan kul na,l olduğu şeylere bir daha nail olsun diye bizi, yine o güzel sözlere<br />
sevk eder, yine bize o çeşit sözler söyletir.<br />
İşte böylece en güzel sözleri söyledikçe hep böyle o sözlerin çıkmakta, Allah rahmeti<br />
inmektedir ve bu iki hal sende daimidir.<br />
Farisi söyleyelim: Bu şevk ve cezbe, o zevkin geldiği taraftan gelir. Her kavmi gözü,<br />
bir günceğiz zevk sürdüğü cihette kalmıştır.<br />
Yakınen her cinsin zevki kendi cinsiyledir. Bak; cüz’ün zevki kendi küllünden olur.<br />
Yahut o şey, bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir.<br />
Su ve ekmek gibi bizim cinsimiz değilken bizim cinsimizden oluverdi ve vucudumuzu<br />
besledi, kuvvetimizi arttırdı. Su ve ekmeğin süreta bizimle cinsiyeti yoktur ama<br />
sonucu bakımından onu cinsimiz bil.<br />
Eğer, bizimle cins olanlardan başka bir şeyden zevk alıyorsak o da ancak bizimle<br />
cinsiyeti olana benzer bir şeydir.<br />
Cinse benzeyenden alınan zevk, daimi değildir. O zevk ariyettir. Ariyet nesne ise<br />
akıbet baki kalmaz.Kuşa ıslıktan zevk gelirse de cinsini bulamayınca ok gibi uçar<br />
gider. Susuz kimseye seraptan zevk gelir, fakat ona erişince kaçar ve yine su arar.<br />
Müflisler kalp altından hoşlanırlarsa da, o altın darphanede rüsvay olur.<br />
Dikkat et; altın suyu ile boyaman seni yoldan alıkoymasın! Dikkat et; batıl hayal seni<br />
kuyuya düşürmesin.<br />
Bu hikayeyi tekrar tekrar oku ve kıssadan hisse almaya bak.<br />
TEVEKKÜL MÜ - ÇALIŞMAK MI<br />
Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü aslan,<br />
daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu.<br />
Hileye baş vurdular; aslanın huzuruna geldiler: “Biz sana gündelikle yiyecek verip<br />
doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peşine düşme ki bu otlak bize<br />
zehrolmasın.”dediler.<br />
Aslan dedi ki: “Hileye uğramasam, vefa görecek olsam dediğiniz doğru. Ben şundan<br />
bundan çok hileler görmüşümdür.<br />
İnsanların yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helak olmuşum; o yılanlar, o<br />
akrepler tarafından çok ısırılmışım.<br />
İçinde pusu kurmuş olan nefis ise, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan<br />
beterdir.<br />
Benim kulağım “mümin, bir zehirli hayvan deliğinden iki kere dağlanmaz” sözünü<br />
işitti; Peygamberin sözünü canla gönülle kabul etti.”<br />
Hepsi dediler ki: “Ey halden haberdar hakim! Çekinmeyi bırak; çekinme, insanı<br />
kaderin hükümlerinden kurtaramaz. Kaderden çekinmekte perişanlık ve kötülük<br />
vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkül, hepsinden iyidir.<br />
Ey kötü hiddetli adam! Kaza ile pençeleşme ki kaza da seninle kavgaya tutuşmasın.<br />
Tanyerini ağartan Allah’dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü<br />
gibi olması lazımdır.”<br />
Aslan: “Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teşebbüs de, Peygamber’in sünnetidir.<br />
Peygamber, yüksek sesle “Tevekkülle beraber yine devenin ayağını bağla” dedi.<br />
“Çalışan kimse Allah sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı esbaba teşebbüs<br />
hususunda tembel olma” dedi.<br />
Hayvanlar ona: “Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yüzünden, harislerin<br />
boğazları miktarınca bir riya lokmasıdır.<br />
Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen Hak’ka teslim olmadan daha<br />
sevgili ne var<br />
Çokları beladan belaya; yılandan ejderhaya sıçrarlar. İnsan hile etti ama hilesi<br />
kendisine tuzak oldu... can sandığı, içici bir düşman kesildi! Kapıyı kapadı, halbuki<br />
düşman evinin içindeydi. Firavun’un hile ve tedbiri de işte buna benzer<br />
masallardandı.O kin güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığı ise evinin içinde idi.<br />
Madem ki bizim gözümüzde bir çok illet var; yürü kendi görüşünü dostun görüşünde<br />
yok et! Bizim görüşümüze bedel onun görüşü, ne güzel bir karşılıktır. Bütün<br />
maksatları onun görüşünde bulursun.<br />
Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omuzuna biner. Halkın canları; el<br />
ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düşmezden evvel vefadan sefaya uçuyordu.<br />
Vakta ki”İniniz” emriyle hapis olundular, hiddet, hırs, kanaat ve zaruret kayıtlarına<br />
düştüler.<br />
Biz Hak’kın hayali ve süt isteyen yavrularıyız. (Peygamber) “Halk Allah hayalidir”<br />
dedi.<br />
Gökten yağmur veren, rahmetiyle can vermeye de kadirdir” dediler.<br />
Aslan dedi ki: “Evet ama Kulların Allah’sı bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu.<br />
Dama doğru basamak basamak çıkmalı burada cebri olmak ham tamahtır.<br />
Ayağın var, nasıl olur da kendini topal edersin; elin var niye pençeni saklarsın<br />
Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dileği malum olur. Bel gibi olan el de,<br />
Allah işaretlerindendir. Sonu düşünmek hassası da onun ibarelerindendir. Allah’nın<br />
işaretlerini canına nakş ederek ve o işarete vefakarlık ederek can verirsen.<br />
Sana nice sır işaretleri bahşeyler; senden yükü kaldırır, seni iş güç sahibi eder.Şimdi<br />
yük altındasın; Allah seni yükler, bidirir... Şimdi onun emrini kabul etmektesin; sonra<br />
seni makbul eder.<br />
Şimdi onun emrini kabul etmişsin, sonra o emirleri söylersin. Şimdi vuslat arıyorsun,<br />
ondan sonra da vasıl olursun. Allah’ını nimetlerine şükretmeye çalışmak kudrettir.<br />
Senin cebriliğin ise o nimeti inkardır.<br />
Onun verdiği kudrete şükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır.<br />
Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya<br />
dalma! Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün.<br />
Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuş<br />
nasıl olur da kurtulur Eğer onun işaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi<br />
sanıyorsun! Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan başsa buyruk kesilir!<br />
Zira şükür etmemek uğursuz ve ayıp bir şeydir; o hal, şükretmeyeni, ta ateşin dibine<br />
kadar çeker götürür.Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da<br />
sonra Allah’ya dayan!”<br />
Hepsi ona bağırarak dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harisler...”<br />
Kadın, erkek nice yüz binlerce kişi, neden oldu da zamanın menfaatlerinden mahrum<br />
kaldılar<br />
Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce kavim, ejderha gibi ağız açmışlar;O bilgili,<br />
idrakli kavimle hileler düzmüşler, tedbirlerde bulunmuşlardır. Öyle tedbirler ki o<br />
tedbirlerle dağ bile ta dibinden kopar, yerinden ayrılırdı.<br />
Allah, onların hile ve tedbirini “o tedbirler yüzünden dağların tepeleri bile oynar,<br />
yıkılır, dümdüz olurdu” diye övdü.<br />
(Bunca tedbirlerine rağmen) o avlanmalarından, o çalışmalarından ezelde verilen<br />
kısmetten başka bir şey yüz göstermedi... Hepsi tedbirlerden de aciz kaldılar,<br />
çalışmadan da; ortada Allah’nın işi ve hükümleri kaldı.<br />
Adı sanı belli kişi! Kazanmayı bir addan başka bir şey bilme; ey kurnaz ve hilekar<br />
adam! Çalışmayı bir vehimden başka bir şey sanma.”<br />
Saf bir adam, bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman’ın adalet sarayına erişti.Yüzü<br />
gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona “Efendi ne oldu ” dedi.O<br />
“Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki...” dedi.Süleyman “Peki şimdi ne<br />
diliyorsan dile bakalım” dedi. O dedi ki: “Ey canları koruyan rüzgara emret; Beni ta<br />
Hindistan’a götürsün; belki kullunuz oraya gidince canını kurtarır.”<br />
İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma<br />
olurlar.Fakirlikten korkmak tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı,<br />
çalışmayı da sen Hindistan farz et!<br />
Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü.<br />
Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail’e dedi ki:<br />
“O müslümana ne sebeple hışımla baktın Ey Allah elçisi, bana anlat. Acaba bu işi o<br />
adamın hanümanından avare etmek için mi yaptın<br />
Azrail, cevaben dedi ki: “Ey cihanın zevalsiz padişahı! O ters anladı; ona hayal<br />
göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım Onu yol uğrağında görünce<br />
şaşırdım.Çünkü Hak bana “Haydi bugün var onun canını Hindistan’da al” buyurdu.<br />
Taacüple “yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim.<br />
İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç ta gör! Kimden kaçıyoruz,<br />
kendimizden mi Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı Ne boş<br />
zahmet.<br />
Aslan dedi ki: “Doğru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da gör. Cefadan,<br />
kahırdan ne gördülerse mükafata nail oldular; Allah onların mücadelesini zayi etmedi.<br />
Onların baş vurdukları çareler her hususta latif oldu. Çünkü zariften ne gelirse<br />
zariftir.Tuzakları felek kuşunu tuttu; noksanları tamamen sayıldı.<br />
Ey ulu kişi! Nebilerin ve velilerin yolunda çalış. Kaza ve kaderle pençeleşmek<br />
mücadele sayılmaz. Çünkü bizi pençeleştiren, savaştıran da kaza ve kaderdir.<br />
Bir kimsenin iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmişse kafirim!<br />
Başın yarılmamış, şu başını bağlama. Birkaç gün çalış da ondan sonra gül!<br />
Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi<br />
bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baş vurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı<br />
terk etmek için çarelere baş vurmak ise caizdir, emredilmiştir.Hile ve çare diye bir<br />
zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa yaptığı iş,<br />
soğuk ve ters bir iştir.Bu dünya zindanıdır, biz de zindandaki mahkumlarız. Zindanı<br />
del kendini kurtar!<br />
Dünya nedir Allah’dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve<br />
kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala, Peygamber “ne<br />
güzel mal” demiştir.<br />
Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin<br />
yürümesine yardımcıdır.<br />
Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını<br />
takındı. Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su<br />
üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o<br />
denizin üstünde durur.<br />
Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir şey değildir.Şu halde<br />
kalbini Min Ledün ululuğunun havası ile doldur, ağzını da bağla mühürle!<br />
Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalışmayı inkar da ısrar<br />
eder durur.”<br />
Aslan bu yolda bir çok delililer getirdi. O cebriler aslanın cevabına kandılar. Tilki,<br />
geyik, tavşan ve çakal cebre inanışı ve dedikoduyu bıraktılar. Bu biatte ziyana<br />
düşmemek için kükremiş aslanla ahitlerde bulundular...<br />
Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın başka bir teşebbüse ihtiyacı<br />
kalmayacaktı.Kura kime isabet ederse günü gününe aslanın yanına sırtlan gibi koşar,<br />
teslim olurdu.<br />
Bu kadeh dönerek tavşana gelince; tavşan haykırdı: “ Niceye dek bu zulüm ”<br />
Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamanlardır ahdimize biz vefa ederek can feda ettik. Ey<br />
inatçı, bizim kötü bir adla anılmamıza sebep olma, aslan da incinmesin. Yürü, yürü :<br />
çabuk, çabuk!”<br />
Tavşan, “Dostlar, bana mühlet verin de hilemle sizde beladan kurtulun. Benim<br />
hilemle canımız kurtulsun, bu hile çocuklarımıza miras kalsın.<br />
Her peygamber, dünyada ümmetini böyle bir kurtuluş yerine davet etti.<br />
Peygamberler, halk nazarında gözbebeği gibi küçük görünürlerdi ama felekten<br />
kurtuluş yolunu görmüşlerdi. Halk, peygamberleri; gözbebeği gibi küçük gördü,<br />
gözbebeğinin manen büyüklüğünü kimse anlayamadı.”<br />
Hayvanlar ona: “Ey eşek, kulak ver! Kendini tavşan kadrince tut, haddini aşma! Bu ne<br />
laftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırına bile getirmezler. Ya gururlandın,<br />
yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu laf, senin gibisine nereden yaraşacak<br />
Dediler.<br />
Tavşan, “Dostlar, Hak bana ilham etti. Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rey ve<br />
tedbire nail oldu. Hak’kın arıya öğrettiğini, aslan ve ejderha bilemez. Arı, terütaze<br />
balla dolu petekler yapar. Allah ona o ilimden kapı açtı.<br />
Hak’kın ipekböceğine öğrettiğini hiçbir fil bilir mi<br />
Toprağa mensup insan Hak’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar<br />
bütün alemi aydınlattı; Allah’ya şüphe eden kişinin körlüğüne rağmen meleklerin<br />
adını, sanını unutturdu; altı yüz bin yıllık o zahidin, o buzağının ağzını bağladı.<br />
Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve sağlam köşkün etrafında dönüp<br />
dolaşmasına mani oldu.<br />
Duygu ehlinin, yalnız zahire itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt emmeleri<br />
için ağız bağıdır.<br />
Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemiştir.<br />
Ey surete tapan! Niceye dek süret kaygısı Senin manasız canın süretten kurtulmadı<br />
gitti. Eğer insan, süretle insan olsaydı Ahmet’le Ebucehil müsavi olurdu.<br />
Duvar üstüne yapılan insan resmide insana benzer. Bak, süret bakımından nesi<br />
eksik<br />
O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü o nadir bulunan cevheri ara;<br />
Eshab-ı Kehf’in köpeğine el verilince, dünyadaki bütün aslanların başları alçaldı.<br />
Canı, nur denizinde gark olduktan sonra ona, kötü ve çirkin süretin ne ziyanı var<br />
Kalemler süreti övmezler. Kitaplara da adamın süretine ait vasıflar değil, “ alim,<br />
adalet sahibi “ gibi zatına ait vasıflar yazılır:<br />
Bilgi ve adalet sahibi... Hep manadır, onları önde, artta... bir yerde bulamazsın; zata<br />
ait sıfatlar Lamekan elinden cana şule vermektedir; can güneşi, göklere sığamaz”<br />
dedi.<br />
Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver tavşan hikayesini anla! Eşek kulağını sat, başka bir<br />
kulak al ki bu sözü eşek kulağı anlayamaz!<br />
Yürü, tavşanın tilki gibi kurnazlığına bak, onun düşüncesini ve aslanı mağlup edişini<br />
gör! Bilgi Süleyman mülkünün hatemidir; bütün alem cesettir, ilim candır.<br />
Bu hüner yüzünden denizlerin, dağların, ovaların mahlukatı, insanoğluna karşı aciz<br />
kalmıştır. O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzden ovada, dağda<br />
bütün vahşi hayvanlar gizlenmişlerdir.<br />
O yüzden periler, şeytanlar, kenarı boylamışlar, her biri gizli bir yerde mekan<br />
tutmuşlardır.<br />
İnsanoğlunun gizli düşmanı çoktur. İhtiyata riayet eden kişi akıllıdır.<br />
Bizden gizli; güzel, çirkin, nice mahlukat vardır ki onlar daima gönül kapısını çalıp<br />
dururlar.<br />
Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir; gerçi diken<br />
suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın.<br />
Vahiy ve vesveselerin ızdırapları, binlerce kişiden gelir, bir kişiden değil. Şüphe<br />
ediyorsan sabret, duyguların değişince onları görürsün, müşkül hallolur;<br />
O vakit kimlerin sözlerini ret etmişsin, kimleri kendine ulu eylemişsin görürsün.<br />
Ondan sonra dediler ki: “Ey çevik tavşan! Aklındakini meydana çıkar! Ey bir aslanla<br />
pençeleşen, kavgaya girişen, düşündüğün şeyi söyle!<br />
Danışmak, insana anlayış ve akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder.<br />
Peygamber “Ey tedbir sahibi, danış ki kendisiyle danışılan kişi emindir” dedi.<br />
Tavşan, “Her sır söylenemez, gah çift dersin, tek olur; gah tek dersin, çift çıkar!<br />
Aynanın berraklığını, yüzüne karşı översen nefesinden ayna çabucak buğulanır,<br />
bulanır, bizi göstermez olur.<br />
Şu üç şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran, bir de mezhebin.<br />
Çünkü bu üçünün de düşmanı çoktur. Düşman bildi mi, sana pusu kurar. Bir iki<br />
kimseye söyledin mi, artık sırra veda et. İki kişiyi aşan bir başkasına da söylenen her<br />
sır, yayılır. İki üç kuşu birbirine bağlasan elem içinde yerde hapis kalırlar. Üstü örtülü<br />
güzel bir tarzda, kurtulmak için konuşur, danışırlar. Danışmaları, görenleri yanıltacak<br />
şekilde kinayelerledir.<br />
Peygamber, kapalı bir tarzda meşveret ederdi. Eshap cevap verir, düşman haberdar<br />
olmazdı. Düşman, baştan ayağı bilmesin, bir şeyi sezmesin diye reyini kapalı misalle<br />
söylerdi. Bu misalle muradını anlatmış olurdu. Ağyar sorusundan bir koku bile<br />
duymaz, hiçbir şey anlamazdı” dedi.<br />
Tavşan, aslana gitmede biraz gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına gitti.<br />
Aslan tavşan gecikti diye pençesi ile toprağı kazmakta, kükremekteydi:<br />
“Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar demiştim.<br />
Onların gürültüleri beni yaya bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar aldatacak, ne vakte<br />
kadar Tedbirsiz emir adamakıllı aciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü<br />
görür, ne ardını!” dedi.<br />
Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hoş ama içinde mana kıt. Sözler,<br />
yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler bizim ömrümüzün kumudur.İçinde su kaynayan<br />
kum pek az bulunur; yürü, onu ara! Ey oğul ! O kum, Allah eridir. O er kendinden<br />
ayrılmış Hak’a ulaşmıştır.Ondan dinin tatlı suyu kaynayıp durmaktadır. İstekliler o<br />
sudan hayat bulurlar, gelişirler, yetişirler.<br />
Allah erinden başkasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu<br />
içer, mahveder.<br />
Hakim olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın. Hikmet arayan hikmet<br />
kaynağı olur, tahsilden ve sebeplere teşebbüsten kurtulur.<br />
Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyz alır. Önce<br />
aklı hoca iken, sonra akıl ona şakirt olur.<br />
Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak, budan<br />
sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı benim haddim bu karardır” der.<br />
Tembellik yüzünden şükür ve sabırla kalan, ancak şunu bilir: Ayağını “cebir”<br />
tutmuştur. (Bana bunu Allah vermiş demektedir).Cebir iddia eden, hasta değilken<br />
kendisini hasta göstermiştir. Nihayette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır.<br />
Peygamber, “Şakacıktan hastalanış gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet<br />
mum gibi söner gider” dedi.<br />
Cebir ne demektir Kırık sarmak, yahut kopmuş damarı bağlamak. Madem ki bu yolda<br />
ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını niye sardın Çalışma yolunda ayağı<br />
kırılana derhal Burak geldi ona bindi.<br />
Din emirlerini yüklenmişti, şimdi kendi bindi... Ferman kabul ediciydi, makbul<br />
oldu.Şimdiye kadar Padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı, bundan sonra<br />
askere ferman verir! Şimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan sonra o zat<br />
yıldızı üzerine emredici olur.<br />
Eğer sen bundan şüphelenirsen o halde “Şakk-ı Kamer” den de şüphelisin.<br />
Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele ama yalnız dille olmasın.<br />
Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva iman kapısının<br />
kilididir. Bakir sözü tevil etmişsin; sen kendini tevil et, Kur’anı değil. İsteğine göre<br />
Kur’anı tevil ediyorsun. Yüce mana, senin tevilinden aşağılandı, aykırı bir şekle girdi!!!<br />
Senin ahvalin bir sineğe benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi kendine<br />
sarhoş olmuş, zerresini güneş görmüş.<br />
Doğan kuşlarının övüldüğünü işitmiş; “ Şüphe yok ki ben vaktin Anka´sıyım” demişti.<br />
O sinek eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş<br />
kaldırıp. “ Ben, deniz ve gemi hikayesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm. İşte<br />
şu deniz, şu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım” dedi.Deniz<br />
üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.O sidik<br />
sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerede Onun alemi<br />
kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre!<br />
Batıl tevilci, sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür.Eğer<br />
sinek kendi reyiyle sağlandığı tevilden geçse, baht o sineği hüma yapar. Bu ibret<br />
gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sürete layık olmayacak derecede yüksek bir zat<br />
olur.<br />
Aslanla pençeleşen o tavşan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine layık<br />
olur<br />
Aslan hiddetle: “ Düşman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı. Cebrilerin hileleri beni<br />
bağladı, tahta kılıçları vucudumu yordu. Bundan sonra ben artık o gürültüyü<br />
dinlemem. Onlar hep şeytanların, gulyabanilerin sesleri!<br />
Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir şey<br />
değildir! diyordu.<br />
Deriden maksat nedir Renk renk laflar... su üstündeki, durmalarına imkan olmayan<br />
menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz, ceset gibidir, mana, can.<br />
Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi iç’i de gayret dolayısı ile Gayb alemi.<br />
Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.<br />
Manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak dönersin<br />
(pişman olur).<br />
Rüzgar, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Allah’nın haberi kalır,<br />
ondan haber alırsın. Allah’nın haberleri çok hoştu; çünkü baştan sona kadar ebedidir.<br />
Peygamberlerin ululuğundan ve hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri,<br />
ululukları, adları, sanları değişir baki kalmaz.Çünkü padişahların kuvvetleri<br />
hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi Allah’dandır.Paralardan<br />
padişahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise kıyamete kadar hakkederler.<br />
Ahmed’in adı, bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde<br />
demektir.<br />
Tavşan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaştırdı. Bir<br />
hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola düştü.<br />
Akıl diyarında nice alimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir. Bizim şu şeklimiz<br />
bu tatlı denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. İçi dolu olmadıkça kap, suyun<br />
yüzündedir. Dolunca denize batar. Akıl gizlidir ortada bir alem görünüp durur. Bizim<br />
şeklimiz; o denizin dalgasından yahut ıslaklığından ibarettir.<br />
Süret o denize ulaşmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti, o vesile yüzünden<br />
daha uzağa atar.<br />
Gönül, kendisine sır vereni; ok, kendisini uzağa atanı görmedikçe. Atımı kaybettim<br />
sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı koşturur! O yiğit atını kaybolmuş<br />
sanır. At ise onu yel gibi koşturmuştur!<br />
O sersem bağırır, arar, tarar kapı kapı dolaşır, her tarafı arar sorar:<br />
“Atımı çalan nerede, kimdir ” Efendi, şu uyluğunun altındaki mahluk ne<br />
Evet, bu attır; fakat bu at nerede Ey at arayan yiğit binici, kendine gel!<br />
Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan, içi su ile dolu,<br />
dışı kupkuru küp gibidir. Kırmızı, yeşil ve sarı... bu üç renkten önce ziyayı görmezsen<br />
bunları nasıl görürsün<br />
Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nuru görmene<br />
perde olur. Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu<br />
görüp anladın. Harici nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal<br />
rengi de böyledir. Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri<br />
ise yüce nurların aksiyle görünür.<br />
Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana<br />
gelir. Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan<br />
Allah nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla sana sabit oldu<br />
ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin.<br />
Allah; bu zıddıyetle gönül hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice anlaşılsın diye<br />
hastalığı ve kederi yarattı. Şu halde gizli olan şeyler, zıddıyetle ortaya çıkar. Hak’kın<br />
zıddı olmadığından gizlidir.<br />
Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduğu için<br />
meydana çıkar. Sen nuru zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır gösterir. Varlık<br />
aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin.<br />
Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Musa ile Tur<br />
kısasında gör!<br />
Süretle manayı; aslanla orman, yahut ses ve sözle düşünce gibi bil. Bu söz, bu ses,<br />
düşünceden meydana geldi. Fakat düşünce denizi nerede Onu bilemezsin. Ama latif<br />
bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacağını anlarsın.<br />
Bilgiden düşünce dalgası zuhura gelince mana, söz ve sesten bir süret düzdü. Sözden<br />
bir şekil doğdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.Süret süretsizlikten çıktı,<br />
yine süretsizliğe döndü. Zira biz yine Allah’ya döneceğiz.<br />
Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa “dünya bir andan<br />
ibarettir” buyurdu.<br />
Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur Allah’ya gelir. Her nefeste dünya<br />
yinelenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar<br />
değiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir.<br />
Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi<br />
görünürse de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.<br />
Ateşli çöpü sallasan ateş gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluğu da Allah’nın tez<br />
tez halk etmesindendir. Allah’nın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi ömrü öyle<br />
uzun ve daimi gösterir.<br />
Bu sırrı bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir alim olsa bile kendiliğinden bilemez,<br />
ona de ki: işte Hüsamettin buracıktadır. O ,yüce bir kitaptır. (ondan öğren)<br />
Aslanın kızgınlığı arttı, titizlendi. Baktı ki tavşan uzaktan geliyor. Korkusuz ve çalımlı<br />
bir tavırla hiddetli, titiz, kızgın, suratı asık bir halde koşmakta, çünkü müteessir ve<br />
zebun bir halde gelişten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her türlü şüpheyi giderir.<br />
Aslanın hizasına yaklaşıp ilerleyince aslan bağırdı: “Bire adam evladı olmayan!<br />
Ben ki filleri parça parça etmişim; ben ki erkek aslanların kulağını burmuşum; bir<br />
tavşan parçası kim oluyor ki böyle benim emrimi ayak altına atsın! Tavşan uykusunu<br />
ve gafletini bırak; ey eşek, bu aslanın kükreyişini dinle!”<br />
Tavşan dedi ki: “Eğer efendimiz affederlerse aman dileyeceğim, mazeretim var.”<br />
Aslan “Ey ahmaklardan arda kalan, bu ne biçim özür Padişahlar huzuruna bu zaman<br />
mı gelinir Sen vakitsiz öten horozsun, başını kesmeli. Ahmağın mazereti dinlenmez.<br />
Ahmağın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehridir.<br />
Ey tavşan! Senin özründe bilgi yok. Ben tavşan değilim ki kulağıma sokasın” dedi.<br />
Tavşan “Padişahım, adam olmayanı da adam sırasına koy; zulüm görenin mazeretine<br />
kulak ver! Hele mevkiinin sadakası olarak yolunu şaşıranı kendi yolundan sürme!<br />
Bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır. Deniz bu<br />
kereminden dolayı eksilmez; ihsanı yüzünden aşağılanmaz” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Ben yerinde ve layık olana kerem ve ihsanda bulunurum; herkesin<br />
elbisesini boyuna göre biçerim.”<br />
Tavşan “Dinle, eğer lütfa layık değilsem kahır ejderhasının önüne baş koydum, ne<br />
yaparsan yap! Ben kuşluk vakti yola düştüm, arkadaşımla padişahıma geliyordum.<br />
Arkadaşlarım, senin için başka bir tavşanı da bana yoldaş etmişler.<br />
Bir erkek aslan, kulunuzun kanına kastetti. Yolda, bu iki yoldaşa da sataştı. Ben ona<br />
“Biz padişahlar padişahının kuluyuz, o kapının iki küçük kapı yoldaşıyız” dedim.<br />
Dedi ki: “Utan be! Padişahlar padişahı dediğin kim oluyor Benim huzurumda öyle her<br />
adam olmayanın adını anma! Eğer huzurumdan iki adım ileri atarsan seni de,<br />
padişahını da paramparça ederim.”<br />
“Beni bırak, bir kerecik daha padişahımın yüzünü görüp seni haber vereyim” dedim.<br />
Dedi ki: “Yoldaşını huzurumda rehin bırak; yoksa sen benim kanunumca kurbansın.”<br />
Ona çok yalvardık, hiç fayda etmedi. Yoldaşımı alıp beni yalnız bıraktı. Arkadaşım<br />
hem şişmanlık ve letafetçe, hem de güzelli ve irilik bakımından benim üç mislimdi.<br />
Bundan böyle o aslan tarafından bu yol kapanmıştır, böyle bir düşman<br />
yüzünden,Padişahım, yol bağlıdır.<br />
Bundan sonra tahsisattan ümidini kes. Ben doğru söylüyorum, doğru söz acıdır.<br />
Sana tahsisat lazımsa yolu temizle. Haydi gel, o pervasızı oradan kaldır!” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Bismillah, haydi gel bakalım, nerede o Doğru söylüyorsan düş<br />
önüme! Onun da cezasını vereyim, onun gibi yüz tanesinin de. Fakat bu sözün yalansa<br />
seni cezalandırırım.”<br />
Tavşan; onu, kurduğu dolaba düşürmek için kılavuz gibi öne düştü. Nişan koyduğu bir<br />
kuyuya doğru yola çıktılar. Aslana derin bir kuyuyu tuzak yapmıştı. Her ikisi de<br />
kuyunun bulunduğu yere yaklaştılar. İşte sana hilebaz, saman altından su yürüten bir<br />
tavşan!<br />
Su bir saman çöpünü ovaya götürür ama bir dağı nasıl sürükler acaba Onun hile<br />
tuzağı aslana kemenetti. Ne tuhaf tavşan ki bir aslanı avlıyor!<br />
Bir Musa, Firavun’u askeriyle, başındaki kalabalıkla Nil nehrinde öldürür; Bir<br />
sivrisinek yarım kanadıyla pervasızca başın beynini yarar.<br />
Düşman sözü dinleyenin hali budur. Hasetçinin dostu olanın uğradığı cezayı gör!<br />
Haman’ı dinleyen Firavun’un, Şeytan’ı dinleyen Nemrud’un hali budur.<br />
Düşman her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse<br />
de sen onu tuzak bil! Sana şeker verirse sen bunu zehir bil, bir lütufta bulunursa onu<br />
kahır bil! Kaza gelince kabuktan başka bir şey göremez, düşmanları dostlardan<br />
ayıramazsın.<br />
Böyle olunca yalvarmaya başla, ağlayıp inlemeye, tesbihe, oruca devam et!<br />
“Rabbim, sen gaipleri bilirsin. Günahtan dolayı bizden intikam alma” diye yalvar,<br />
yakar!<br />
“Ey aslanları yaratan! Eğer biz bir köpeklik etmişsek bu pusudan bizim üstümüze<br />
aslanı saldırma! Güzel suya ateş şeklini, ateşe de su letafetini verme!” diye niyaz et!<br />
Yarabbi, sen kahır şarabıyla insanı sarhoş edersen yok olan şeylere varlık suretini<br />
verir, onları var gibi gösterirsin. Sarhoşluk nedir Taşı gevher, yünü yeşim taşı<br />
görecek derecede gözün bağlanması, görmemesidir. Sarhoşluk nedir Ilgın ağacı göze<br />
sandal ağacı görünecek kadar duyguların değişmesidir!<br />
Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler. Onu kendi<br />
dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla, başla bir bir koştular.<br />
Bütün kuşlar, cik cik ötmeyi bırakmışlar; kardeşinin seninle konuşmasından daha<br />
fasih bir surette Süleyman’la konuşmaya başlamışlardı. Aynı dili konuşma, hısımlık ve<br />
bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.<br />
Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler. Nice iki Türk de vardır kibirbirlerine<br />
yabancı gibidirler. Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir. Gönül birliği dil<br />
birliğinden daha iyidir. Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman<br />
zuhur eder. Kuşların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine, bilgi ve işaretlerine ait şeyleri.<br />
Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için<br />
öğünüyorlardı. Bu öğünmek kibirden, varlıktan dolayı değildi. Her kuş, onun huzuruna<br />
varsın, yakınlarından olsun diye öğünüyordu.<br />
Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse hünerinden bir miktarını ona arz eder. Fakat o<br />
efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak ve topal<br />
gösterir. Hüthüdün hünerini arz etme sırası geldi; sanatını ve düşüncelerini bildirme<br />
nöbeti erişti.<br />
Dedi ki; “Ey Padişah, en küçük bir hünerimi kısaca arz edeyim. Kısa söylemek daha<br />
iyidir.”<br />
Süleyman “Söyle bakalım, o hangi hünerdir ” dedi. Hüthüt, “Gayet yükseklerde<br />
uçtuğum zaman, havadan bakınca yerin ta dibindeki suyu görürüm. O su nerededir,<br />
derinliği ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taştan mı Hepsini görür,<br />
bilirim.<br />
Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber götür” dedi.<br />
Süleyman da “Ey iyi yoldaş! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize arkadaş ol; bu<br />
suretle su bulur, seferde yoldaşlara saka olursun” dedi.<br />
Karga, bunu işitince hasedinden ilerleyip Süleyman’a “Hüthüt aykırı ve kötü söyledi.<br />
Padişah huzurunda söz söylemek, edebe aykırıdır. Hele yalan ve olmayacak söz<br />
olursa. Eğer onun böyle bir görüşü olsaydı bir avuç toprak altındaki tuzağı nasıl<br />
görmezdi Nasıl olur da tuzağa tutulurdu, nasıl olur da ümitsiz bir halde kafese<br />
girerdi ” dedi.<br />
Bunun üzerine Süleyman dedi ki: “Ey Hüthüt! Daha ilk kadehte böyle bulunman layık<br />
mı, akla sığar mı Ayran içen! Kendini nasıl oluyor da sarhoş gösteriyor, huzurumda<br />
sonu yalan çıkacak bir söz söylüyorsun ”<br />
Hüthüt dedi ki: “ Padişahım, Allah aşkına bu çıplak yoksul hakkında düaAşmanın<br />
söylediği sözü dinleme! Eğer ettiğim dava yalansa işte başımı koydum, boynumu vur!<br />
Kaza hükmünü inkar eden karga, binlerce aklı olsa yine kafirdir. Sende “kafirler”<br />
sözünden “ “ harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa kadının ferci gibi şehvet<br />
yerisin, pis pis kokarsın .<br />
Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada da görürüm. Fakat kaza<br />
gelince bilgi, uykuya dalar, ay kararır gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi nadir midir<br />
ki Kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki kaza ve kaderdendir”.<br />
“Allemelesma” ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası,<br />
her şeyin adını, nasılsa öylece bilmiş sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agah<br />
olmuştu. O, eşyaya ne lakap verdiyse değişmemiştir; çevik dediği tembel çıkmıştır.<br />
Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kafir olacak adamda ona<br />
belli oldu.<br />
Her şeyin adını bilenden işit; “Allemelesma” remzinin sırrını duy! Bize göre her şeyin<br />
adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. Fakat Allah’ya göre iç<br />
yüzüne hakikatine tabidir.<br />
Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi. Bu alemde Ömer’in<br />
adı puta tapan idi, halbuki “Elest” te onun ismi mümindi.<br />
Bizim yanımızda adı meni olan şey, Hak yanında şu benlikle zahir olan süretti. Bu<br />
meni yokluk aleminde vardı; eksiksiz, artısız aynen Allah’nın ilminde mevcuttu.<br />
Hasılı Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmuştur. Allah insana<br />
akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre değil!<br />
Adem’in gözü Allah’nın pak nuru ile gördüğünden adların hakikati ve iç yüzü ona<br />
ayan olur. Melekler onda Hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar.<br />
Adını andığım şu Adem’i kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten<br />
acizim! Adem bunların hepsini bildi. Fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden hataya<br />
düştü. Acaba bu nehiy, haram olduğundan mıdır, yoksa korkutmak için mi<br />
Gönlünce tevili üstün tutunca kendisi hayrette iken tabiatı, buğdaya doğru koştu.<br />
Bahçıvanın ayağına diken batınca hırsız fırsat buldu, esvabını çalıp kaçtı.<br />
Adem hayretten kurtulup tekrar yola gelince gördü ki hırsız eşyayı iş yerinden<br />
götürmüş! “Rabbena İnna zalemna” deyip ah etmeye başladı. Yani “karanlık bastı yol<br />
kayboldu” dedi.<br />
Bu kaza, güneşi örten bir buluttur. Aslan ve ejderha bile ondan feryat ve figan<br />
etmektedir. “Kaza ve kader zuhur edince bir tuzağı bile görmüyorsam bu yolda cahil<br />
olan yalnız ben değilim ya!”<br />
Zorlamayı bırakıp feryad ü figana koyulan kişi ne kutlu kişidir; o, iyi bir işe sarılmıştır.<br />
Eğer kaza, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur. Yüz kere canına<br />
kastederse yine sana can veren, derdine derman olan kazadır. Bu kaza yüz kere<br />
yolunu kesse de yine senin çadırını göklerin üstüne kurar. Seni eminlik mülküne<br />
götürmek için bu korkutmasını inayet bil!<br />
Bu sözün sonu gelmez, söz de uzadı. Sen tavşanla aslan hikayesini dinle.<br />
Kuyu yanına gelince aslan, tavşanın geri kaldığını gördü. Dedi ki: “Niçin ayağını geri<br />
çektin. Ayağını geri çekme ileri gel!”<br />
Tavşan “Ayağım nerede Elim ayağım kesildi. Canım tir tir titriyor,yüreğim yerinden<br />
oynadı. Yüzümün rengini görmüyor musun Altın sarısı gibi. Rengim, ne halde<br />
olduğumu bildiriyor.<br />
Allah yüze “bildirici” demiştir. Onun için ariflerin gözü, yüze dalmış kalmıştır. Renk<br />
ve koku, can gibi haber verir; atın kişnemesi atın mevcudiyetini bildirir.<br />
Eşeğin sesini kapının sesinden fark edesin diye her şeyin sesi, o şeyi haber verir.<br />
Peygamber insanları ayırt etmek hususunda “insan sözünde gizlidir” dedi.<br />
Yüzün renginde gönül halinden bir nişan vardır. Bana acı sevgimi kalbinde tut!<br />
Kırmızı yüz sahibinin, refah ve saadetine delalet eder, sarı yüz, meşakkat ve bela<br />
içinde olduğunu bildirir.<br />
Elimi, ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana<br />
uğradım. Önüne geleni kırana, ağaçları kökünden, dibinden söküp çıkarana sataştım.<br />
Adamları, hayvanları, cemadat ve nebadatı mat edene rastladım.<br />
Bunlar cüziyattır, küllüyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları<br />
bozulmuştur. Cihan; gah sabredip gah şükrettikçe bağlar, bahçeler gah giyinir, gah<br />
çırılçıplak kalır. Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar;<br />
göklerde parıldayan yıldızlar; zaman zaman ihtirake uğrarlar. Güzellikte yıldızlardan<br />
daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup hilal olur. Çok sakin ve edepli olan bir yeri<br />
de sarsıntı sıtmaya düşürür.<br />
Nice dağlar, bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiştir!<br />
Ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir:<br />
Ruhun kız kardeşi olan latif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale gelir; azametli<br />
ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir!<br />
Denizin halini de ıstırabından, coşkunluğundan anla, akılının değişik durduğunu,<br />
kalıptan kalıba girdiğini bil! Allah rızasını arayıp duran başı dönmüş feleğin hali de<br />
oğullarının hali gibidir:<br />
Gah en altta, gah ortada, gah en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz<br />
zamanlar var! Ey külliyat ile karışmış olan, ey insan! Basit cisimlerin halini de<br />
kendinden kıyas et! Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca onların<br />
cüzilerinin yüzü nasıl sararmaz<br />
Hele birbirine zıt olan şeylerden; su, toprak, ateş ve yelden meydana gelmiş cüzü...<br />
Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey bu koyunun kurda gönül<br />
vermesidir! Sağlık zıtların sulhüdür; aralarında savaşın başlamasını da ölüm bil!<br />
Allah’nın lütfu, bu aslanla yaban eşeğine, bu iki zıtta, vefakarlık hususunda bir ülfet<br />
vermiştir. Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fani olmasına şaşılır mı ”<br />
Tavşan aslana bu çeşit nasihatler verip “Ben bu sebepler yüzünden geriledim” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Sen bu sebepleri bırak ta şu geriye çekilmenin sebebini söyle, benim<br />
maksadın o.”<br />
Tavşan, O “aslan bu kuyunun içinde oturuyor; bu kalenin içinde bütün afetlerden<br />
emin” dedi.<br />
Aklı olan kimse oturmak için kuyu dibini seçmiştir. Çünkü gönül, sefaları halvetler.<br />
Kuyunun karanlığı, halkın verdiği karanlıklardan daha iyidir. Halkın ayağını tutan,<br />
halkla karışıp görüşen; başını kurtaramamış, selamete erişememiştir.<br />
Aslan “İleri yürü. Benim açacağım yara, onu kahreder, bir bak , o aslan orada mı ”<br />
dedi.<br />
Tavşan “Ben o ateşten bir kere yanmışım. Sen beni kucağına alırsan, ey kerem<br />
madeni, ancak o vakit yardımınla gözümü açar, kuyuya bakabilirim” dedi.<br />
Aslan onu kucağına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar vardı. Kuyunun<br />
içine, suya bakınca aslanın ve onun aksi parıldadı. Aslan su içinde parıldayan aksiiini<br />
gördü. Suda bir aslan şekliyle kucağında şişman bir tavşan şekli gördü. Su içinde<br />
düşmanını görünce tavşanı bırakıp kuyu içine sıçradı.Kendi kazdığı kuyuya kendi<br />
düştü. Çünkü yaptığı zulüm kendi başına geldi.<br />
Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün alimler böyle dediler:<br />
Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye daha kötü<br />
ceza verilir” buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak<br />
hazırlıyorsun. İpek böceği giiibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bari<br />
kararlıca kaz! Zayıfları sen yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’andan “İza cae<br />
nasrullah”ı oku.<br />
Sen filsen, düşmanın senden ürkmüşse sana ceza olarak işte ebabil kuşu gelip çattı.<br />
Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar. Sen birisini<br />
dişinle ısırıp da kan içinde bırakırsan diş ağrısına tutulunca ne yaparsın<br />
Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düşmanından ayırt<br />
edemedi. Kendi aksini kendi düşmanı sandı,<br />
hulasa kendine kılıç çekti.<br />
Ey Adam! İnsanlarda gördüğün bir çok zulümler, senin huyundur; sen kendi huyunu<br />
onlarda görüyorsun.<br />
Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir. Sen o sun, sen kendini<br />
yaralamaktasın. O anda lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun!<br />
O kötülüğü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin candan<br />
düşman olurdun. Ey ahmak kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine<br />
saldırıyorsun. Ahlakının künhüne erişir, hakikatini anlarsan o adam olmamazlığın<br />
senden olduğunu bilirsin. Aslan; başka bir aslan gibi görünen şeklin, kendi aksinden ,<br />
ibaret olduğu kuyu dibinde zahir oldu. Bir zayıfın dişini söken, o ters gören aslanın<br />
işini işlemektedir.<br />
Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan<br />
nefret etme! “Müminler birbirinin aynasıdır”. Bu haberi Peygamberden rivayet<br />
etmediler mi<br />
Gözünün önüne gök renkli bir cam koymuşsun, o sebepten alem sana gök görünüyor.<br />
Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil. Kendine kötü de başkasına deme!<br />
Eğer mümin Allah nur ile bakmamış olsaydı; gaip mümine bütün çıplaklığı ile nasıl<br />
görünürdü Fakat sen Allah nuru ile değil Allah ateşi ile baktığından kötülükte kaldın<br />
iyilikten gafil oldun.<br />
İyiliği kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun; iyilikten de. Ey gama<br />
kedere dalmış adam! Azar azar ateşe nur serp ki ateşin nura dönsün.<br />
Ya Rabbi, sen de o tertemiz suyu serp de alemin şu ateşi tamamıyla nur olsun.<br />
Denizin suyu hep ferman altındadır; ya Rabbi su da senindir, ateş de.<br />
Sen istersen ateş, latif su olur; dilemezsen su bile ateş kesilir. Bizim şu niyazımızı da<br />
yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır. Sen bize bu<br />
isteği, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsız ihsanlar da bulundun.<br />
Tavşan kurtulduğuna sevinerek ovaya, av hayvanlarına koştu. Aslanın kuyuda<br />
öldüğünü görünce çayıra doğru güle oynıya gitmekte idi. Ölümün pençesinden<br />
kurtulduğundan ayağı yerden kesilmiş, sevinmiş; el çırpmakta, dallar, yapraklar gibi<br />
yeşermiş neşelenmiş, oynamaktaydı.<br />
Dallar, yapraklar toprak hapsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgarın eşi<br />
arkadaşı olurlar. Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın ta üstüne<br />
çıkarlar.<br />
Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’nın şükrünü terennüm eder.<br />
Bizim aslımızı ihsan sahibi Allah yetiştirdi, nihayet ağaç kalınlaştı, doğrulup yükseldi<br />
de. Su çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca<br />
gönülleri sevinç dolu bir halde.<br />
Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale<br />
gelirler. Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir Sorma! Tamamı ile can olanlara<br />
gelince; onları hiç sorma (anlatmaya imkan yok!)<br />
Tavşan aslanı zindana soktu, aslan için ne ayıp şey; bir tavşancıktan geri kaldı! Böyle<br />
bir ayıba sahip olduğu halde şaşılacak şey şurasıdır ki bir de kendisine Fahrettin<br />
lakabını takmalarını ister!<br />
Ey kişi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan bir aslansın. Tavşan gibi olan<br />
nefsin seni nasıl kahretti Senin tavşan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk ve sefa<br />
etmekte. Sen ise şu dedikodu, bahis ve münakaşa kuyusunun dibindesin!<br />
O aslan avcısı tavşan, av hayvanlarının bulunduğu yere koşup “birbirinizi muştulayın.<br />
Size müjdeci geldi. Müjde ey zevki sefaya dalmış olanlar! Müjde ki o cehennem<br />
köpeği, geldiği cehenneme gitti.<br />
Müjde! Allah, o can düşmanının dişlerini söktü. Pençesiyle nice başlar ezen düşmanı,<br />
ölüm süpürgesi çerçöp gibi süpürdü gitti” dedi.<br />
O zaman bütün hayvanlar, sevinçli bir halde gülüp oynayarak, onun yüzünü öptüler.<br />
Etrafına halka oldular. O çırağ gibi ortalarındaydı. Bütün sahradakiler ona secde<br />
ettiler.<br />
“Sen gökten inen bir melek misin, yoksa peri misin Hayır ne meleksin ne peri! Sen,<br />
erkek aslanların azrailisin! Ne olursan ol; canımız sana kurban olsun! Ona galip<br />
geldin, elin kolun sağ olsun!<br />
Allah bu suyu senin arkından akıttı; eline koluna aferin. Bir daha söyle! Onu hile ile<br />
nasıl inandırdın; o zalimi düzenle nasıl kahrettin<br />
Bir daha söyle ki hikayen dertlere derman, canlara merhem olsun! Bir daha söyle ki o<br />
sitemkarın zulmünden canlarımızda yüz binlerce yaralar var” dediler.<br />
Tavşan dedi ki: “Ey ulular! Allah yardım etti, yoksa dünyada bir tavşan kim oluyor ki<br />
Koluma kuvvet, kalbime kudret verdi, cenneti, huriyi kucağıma attı.<br />
Üstünlükler Hak’tan gelir, hallerin değişmesi de ondandır. Hak; bu kuvvet kudreti zan<br />
ve yakin ehline nöbetleşe göstermektedir.<br />
Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbetle mukayyetsin, hürlük<br />
taslama! Saltanatı nöbetten üstün olan, ikbali ebedi bulunan nöbet davulunu yedi<br />
yıldızdan üstün bir yerde çalarlar.<br />
Nöbetten üstün olanlar, baki padişahlardır; onlar daima ruhlara sakidir. Bir iki gün su<br />
içmeyi terk edersen ağzını ebediyet şarabına daldırır, o hakikat şarabını içersin.<br />
HZ.ÖMER´İN KERAMETİ<br />
“KÜÇÜK MUHAREBEDEN BÜYÜK MUHAREBEYE DÖNDÜK” SÖZÜNÜN TEFSİRİ<br />
Ey padişahlar! Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var.<br />
Bunu öldürmek, aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz.<br />
Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi<br />
denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz.<br />
Taşlar, taş yürekli kafirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler.<br />
Hak’tan ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:<br />
“Doydun mu” denir. O kurt ve sırtlan gibi “Hayır doymadım” der. İşte ateş, işte sana<br />
hararet! Bütün bir alemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu”<br />
diye bağırır.<br />
Nihayet Hak onun üstüne Lamekan aleminden ayağını koyar da işte o vakit derhal<br />
sakinleşir. Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüziler daima<br />
küllün tabiatındadır. Nefsi öldürecek ayak da ancak Hak’ın ayağıdır. Zaten nefsin<br />
yayını Hak’tan gayrı kim çekebilir Yaya ancak doğru ok koyarlar. Bu yayın ters ve<br />
eğri okları da vardır. Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü her doğru okun,<br />
yaydan fırlayacağına şüphe yok.<br />
Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum. Biz şimdi küçük muharebeden<br />
döndük; Peygamberle beraber büyük muharebedeyiz. Allah’dan denizleri yaran bir<br />
kuvvet isterim ki bu kaf dağını iğne ile yerinden koparıp atayım.<br />
Şunu bil ki safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır. Asıl aslan nefsini mağlup<br />
edendir. “<br />
Bunun hakkında sen bir hikaye dinle de sözümden hisse al:<br />
Rum Kayseri’den, Medine’de Ömer’e uzak çölleri aşarak bir elçi geldi. Medine halkına<br />
“Halifenin köşkü nerededir ki atımı, eşyamı oraya çekeyim” dedi.<br />
Halk dedi ki: “Onun köşkü yok; Ömer’in köşkü ancak aydın canıdır.<br />
Gerçi emir diye adı sanı duyulmuşsa da onun, yoksullar gibi ancak bir kulübeciği var.<br />
Kardeş onun köşkünü nasıl görebilesin Gönül gözünde kıl bitmiş. Gönül gözünü<br />
kıldan ve hastalıktan arıt, sonra köşkünü görmeyi gözet. Kimin canı heveslerden<br />
arınmışsa derhal tertemiz Allah tapusunu, Allah dergahını görür.<br />
Muhammed, bu ateşten, bu dumandan temizlendiğinden nereye yüz çevirse orada<br />
Allah cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk eden vesveselere yoldaş, oldukça “Semme<br />
vechullah”ı nasıl bilebilirsin<br />
Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül göğünde yüzlerce güneş görür. Yıldızların içinde ay<br />
nasıl görünürse başkaları arasında Allah da öyle görünür. Fakat iki parmağını iki<br />
gözünün üstüne koy; bir şey görebilir misin İnsaf et!<br />
Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom nefsin parmağında. Kendine<br />
gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör.<br />
Nuh’un ümmeti, Nuh’a “nerede sevap” dediler. Nuh “duymamak, görmemek için<br />
elbisenize büründüğünüz cihette. Elbiselerinizi bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız;<br />
ondan dolayı gözünüz olduğu halde görmediniz” dedi.<br />
İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de dostu gören göze derler. İnsan<br />
dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan<br />
yeğdir".<br />
Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer’i görmek iştiyakı arttı. Gözünü o<br />
padişahı aramaya dikti, eşyasını da kaybetti, atını da. O iş erinin ardına düşmüş, her<br />
tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı. “Dünyada böyle adam da olur mu ki<br />
cihandan can gibi gizlenmiş” diyordu.<br />
Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz, arayan bulur. Bir bedevi karısı, onun<br />
yabancı olduğunu gördü; Ömer’i aradığını anlayıp “İşte şuracıkta, şu hurma ağacının<br />
altında ; hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız gölgelikte uyuyan Allah<br />
gölgesini gör” dedi. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye başladı.<br />
O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hal geldi. Muhabbet ve heybet<br />
birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü.<br />
Kendi kendine “Ben nice Padişahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum.<br />
Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı. Aslanlar,<br />
kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı. Bir çok savaşlarda<br />
bulundum; savaş başlayınca ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir surette yaraladım.<br />
Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi.<br />
Bu adam silahsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi azam tir tir titremekte; bu ne Bu<br />
heybet Hak’tan halktan değil; bu heybet şu abalı adamdan gelmiyor” dedi.<br />
Bir kişi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse<br />
korkar. Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer, uykudan<br />
uyandı.<br />
Elçi Ömer’i tazim etti, ona selam verdi. Peygamber “önce selam sonra söz” demiştir.<br />
Ömer, selamı alıp onu yanına çağırdı, onu teskin etti, karşısına oturdu.<br />
Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıştırırlar. “Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan<br />
hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara layıktır.<br />
Korkusu olmayana nasıl” korkma” dersin Niye ona ders veriyorsun O, derse muhtaç<br />
değil ki! Ömer, o yüreği oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmış gönlünü yaptı. Ondan<br />
sonra en güzel bir yoldaş olan Allah’nın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı.<br />
Elçiye makam nedir Hal neye derler Anlasın bilsin diye Allah’nın Abdallara<br />
gönderdiği lütuf ve ihsanları nakletti.<br />
Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.<br />
Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz<br />
padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete<br />
giren ancak padişahtır.<br />
Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir. Ömer elçiye can<br />
mevzilerini söyledi, ruh seferlerini anlattı.<br />
Zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet<br />
makamından. Ruh simurgunun, bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından<br />
bahsetti. Ruhun, o alemde bir uçuşu ufukları aşıyordu; iştiyak çekenlerin ümitlerinden<br />
de ileri gidiyordu, hırslarından da! Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu,<br />
canının Allah sırlarını dilediğini anladı.<br />
Şeyh, kamildi, talibin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti, at da kapıdaydı. O mürşit,<br />
onun irşat edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü; tertemiz tohumu temiz yere ekti.<br />
Elçi “ya Emirülmü’minin! Can yücelerden yere nasıl indi Hiçbir şeyle mukayyet<br />
olmayan can kuşu nasıl kafese girdi ” diye sordu. Ömer dedi ki: “Hak, ona afsunlar<br />
okudu, hikayeler söyledi.<br />
Allah; gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar, coşmaya başlarlar;<br />
varlık alemine konarlar. Yok olanlar, onun afsunu ile varlık diyarına takla atarak ve<br />
derhal gelirler. Sonra var olana yine bir afsun okuyunca onu yokluğa derhal ve iki<br />
çifte atla sürer.<br />
Gülün kulağına bir şey söyledi, güldürdü. Taşın kulağına bir şey söyledi, akik ve<br />
maden haline getirdi. Cisme bir ayet okudu, can oldu. Güneşe bir şey söyledi parladı.<br />
Sonra yine güneşin kulağına korkunç bir şey üfler yüzüne yüzlerce perde iner. O<br />
kelam sahibi Allah, bulutun kulağına bir şey okur; gözünden misk gibi yaşlar akıtır.<br />
Toprağın kulağına ne söyledi ki murakebeye vardı, dalgın bir halde kaldı!<br />
Tereddüt içinde kalan, hayretlere düşen kişinin kulağına da Hak, bir muamma<br />
söylemiştir. Bu süretle onu iki şüphe arasında hapseder. “Ey yardımı istenen Allah!<br />
Şunu mu yapayım, bunu mu ” der. İki şıktan birini üstün tutar, üstün tuttuğunu<br />
yaparsa o da yine Hak’tandır.<br />
Can aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamuğu can kulağına tıka. Ki<br />
Allah’nın o muammalarını anlasın, gizlice ve açıkça söylenen sözleri idrak edesin.<br />
Böyle yaparsan can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir Zahiri duygudan gizli söz.<br />
Can kulağı ile can gözü, zahiri duyguya yabancıdır; o duygu, bu duygudan<br />
bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta muhlistir<br />
Cebir meselesi, aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Aşık olmayansa<br />
cebri hapsetti, onu inkar yahut takyid eyledi.Halbuki bu, Hak’la beraberlik ve birliktir,<br />
cebir değil... Bu, ayın tecellisidir bulut değil. Cebir bile olsa, herkesin bildiği cebir;<br />
yalnız kendi menfaatini gözeten Nefsi Emmarenin cebri değildir.<br />
Ey oğul! Allah, kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar. Gayb ve istikbal<br />
onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anış onlarca değersiz bir şeydir. Onların ihtiyarı<br />
da başka türlüdür, cebri de. Yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Sedeften<br />
dışarıda küçük, büyük damlalar var, sedefin içinde ise küçük, büyük inciler.<br />
Onlarda misk ahusunun göbeğindeki kabiliyet vardır. Dışarıdaki kan damlaları,<br />
bunların içlerinde misktir. Sen dışarıdaki kan, göbeğin içinde nasıl misk olur Deme!<br />
Bu bakır, dışarıda adi ve bayağı bir şeyken iksirin içinde nasıl altın olmuş da deme!<br />
İhtiyar ve cebir, sende bir hayalden ibarettir. Onlardaysa Allah azametinin nuru<br />
haline gelmiştir. Ekmek sofrada durduğu müddetçe cansızdır. Fakat insan vucudunda<br />
neşeli ruh kesilir. Sofranın ortasında duran o ekmeğin can olması imkansızdır. Fakat<br />
can, sel sebil suyu ile o olmayacak şeyi yapar, ekmeği ruh haline getirir.<br />
Ey doğru okuyup doğru anlayan! Bu can kuvvetidir; bir düşün, o canlar canının<br />
kuvveti ne olabilir İnsanın bir tek kolu, candan gelen kuvvetle dağı, denizle<br />
madenlerle yarıp delmekte. Dağ yaran (Ferhat) ın candan gelen kuvveti taş delmek,<br />
canlar canının kuvveti de ayı ikiye bölmektir.<br />
Gönül, Allah sırları dağarcığını açarsa can, arşa doğru süratle koşar gider.<br />
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu<br />
cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir<br />
hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:<br />
Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var<br />
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne ” dedi.<br />
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder<br />
(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin.<br />
Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir<br />
fayda elde etmek için yaparsın da.<br />
Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez Mananın<br />
kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede<br />
girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.<br />
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse<br />
ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun Sen bir cüz iken<br />
fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun<br />
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Allah’ya<br />
şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür<br />
değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!<br />
Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!<br />
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil.<br />
Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok. Elçi, bu bir iki kadehle<br />
kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber! Allah kudretine hayran<br />
olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe<br />
vardı ekin oldu.<br />
Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun,<br />
ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı. Sürme taşı, (döğülüp) gözlere<br />
çekilinceiyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.<br />
Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile<br />
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!<br />
Allah Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.<br />
Kur’an; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.<br />
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün<br />
(inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!).<br />
Kur’an’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar<br />
gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden<br />
kurtulan ruhlar, Allah’ya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.<br />
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu<br />
ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın<br />
bundan başka çaresi yok!<br />
Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk<br />
arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan<br />
aşağımıdır ki ”<br />
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu<br />
cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti.<br />
Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:<br />
Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var<br />
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne ” dedi.<br />
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder<br />
(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid<br />
eyledin.Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken;<br />
bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da. Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim<br />
gördüğümüzü nasıl görmez Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda<br />
var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.<br />
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse<br />
ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun Sen bir cüz iken<br />
fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun<br />
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Allah’ya<br />
şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür<br />
değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!<br />
Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!<br />
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil.<br />
Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok.<br />
Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber!<br />
Allah kudretine hayran olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz<br />
oldu. Tane ekinliğe vardı ekin oldu.<br />
Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun,<br />
ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı.<br />
Sürme taşı, (dövülüp) gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.<br />
Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile<br />
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!<br />
Allah Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.<br />
Kuran; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.<br />
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün<br />
(inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!). Kuran’ın hükümlerini tutar,<br />
kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.<br />
Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden<br />
kurtulan ruhlar, Allah’a layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.<br />
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu<br />
ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın<br />
bundan başka çaresi yok!<br />
Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk<br />
arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan<br />
aşağımıdır ki ”<br />
ŞEYTAN ADEM´E NEDEN SECDE ETMEDİ<br />
Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim<br />
yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa,<br />
her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!<br />
Allah’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz<br />
Allah işinin eseridir.<br />
Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl<br />
görebilir İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir.<br />
Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün<br />
zaman ardını nasıl görebilirsin<br />
Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o<br />
iş yapma kudretini yaratır Ey oğul! Allah, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda<br />
diğer bir işi yapmasına mani olamaz.<br />
Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.<br />
Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.<br />
Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’ya isnad etmedi. Allah’nın halk ettiğini<br />
gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.<br />
Adem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben<br />
yaratmadım mı ” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu<br />
gizledin ” dedi.<br />
Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni<br />
kayırdım” dedi.<br />
Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler<br />
içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!<br />
Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de<br />
anlayasın:<br />
Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el... her iki hareketi de<br />
bil ki Allah yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur.<br />
İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın<br />
pişman olduğunu ne vakit gördün<br />
Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye<br />
söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl<br />
değildir ki.<br />
Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir<br />
makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada<br />
Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can<br />
bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla<br />
beraber his ve akıl bakımından kamildi.<br />
Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can<br />
bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.<br />
Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören<br />
kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği<br />
meydandadır.<br />
Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki<br />
Cehil bahsine gelirsek o Allah’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve<br />
sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden<br />
bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!<br />
Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.<br />
Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama<br />
hiçbir şeyi yoktur!<br />
TACİRİN HİKAYESİ<br />
Bir tacirin bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmiş, güzel bir duduydu. Tacir,<br />
Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Kerem ve ihsan dolayısıyla,<br />
kölelerinin, cariyeciklerinin her birine “Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne<br />
getireyim ” dedi. Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adam hepsine, istediklerini<br />
getireceğini vad etti. Duduya da “Sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne<br />
getireyim ” dedi. Dudu dedi ki: “Oradaki duduları görünce benim halimi anlat. Dedi ki:<br />
Sizin müştakınız olan filan dudu, Allah’nın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size<br />
selam söyledi, yardım istedi; sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi.<br />
Dedi ki: Reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim. Sıkı bir hapis içinde<br />
olayım da siz gah yeşilliklerde, gah ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz. Dostların vefası<br />
böyle mi olur Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde. Ey Ulular! Bir seher çağı<br />
şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın!<br />
Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanın biri Leyla,<br />
öbürü Mecnun olursa. Ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri! Kendi kanımla<br />
doldurduğum peymaneleri içmem reva mı Sevgili! Bana da bir nasip vermek istersen<br />
beni anarak bir kadeh iç! İçerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yad ederek toprağa<br />
bir yudum şarap dök! Şaşılacak şey! Nerde o ahit, nerde o yemin Oşeker gibi dudağın<br />
verdiği vaadler hani Bu kulun ayrı düşmesi, fena kulluktansa... kötüye kötülükle<br />
mukabele edersen aramızda ne fark kalır<br />
Fakat hiddetle, şiddetle senden gelen kötülük, sema’dan, çengin namelerinden daha<br />
zevkli, daha neşeli. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli<br />
dilber! Ateşin bu... acaba nurun nasıl matem, bu olunca düğünün nice Cevrinde öyle<br />
tatlılıklar var ki...malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz.<br />
Hem inlerim, hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.<br />
Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıdda da gönül<br />
vermişim. Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu<br />
sebepten bülbül gibi feryat ederim. Bu ne şaşılacak şey bülbüldür ki ağzını açınca<br />
dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar, ikisini de bir görür! Bu bülbül değil ateş<br />
canavarı! Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmekte! Güle aşık, halbuki<br />
esasen kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını aramakta!”<br />
Can dudusunun hikayesi de bu çeşittir. Fakat nerede kuşlara mahrem olan kişi<br />
Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki onun içine Süleyman, askeriyle ordu kurmuş olsun!<br />
Şükür yahut şikayetle feryat edince yere, göğe zelzeleler düşsün! Her demde ona<br />
Allah’dan yüz mektup, yüz haberci erişsin; o bir kere “Ya Rabbi” deyince Hak’tan<br />
altmış kere “Lebbeyk” sesi gelsin! Hatası, Allah indinde ibadetten daha iyi olsun;<br />
küfrüne nispetle bütün halkın imanı değersiz kalsın! Öyle kişiye her nefeste hususi<br />
miraç vardır. Allah, onun tacının üstüne yüzlerce hususi taç koyar. Cismi topraktadır,<br />
Canı Lamekan Aleminde, O Lamekan Alemi, saliklerin vehimlerinden üstündür.<br />
(vehimlere sığmaz.) O Lamekan Alemi, vehmine gelen bir alem olmadığı gibi hayaline<br />
de doğmaz.(ne idrak edebilirsin, ne tahayyül!) Cennetteki ırmak, nasıl cennettekilerin<br />
hükmüne tabi ise mekan alemiyle Lamekan Alemi de, o alemin hükmüne tabidir. Bu<br />
ilahi akıl kuşlarına ait olan bahsi kısa kes, bu sözden yüzünü çevir, sukut et!<br />
Doğrusunu, Allah daha iyi bilir. Dostlar biz yine kuş, tacir ve Hindistan hikayesine<br />
dönelim: Tacir, Hindistan’daki dudulara, dudusundan selam götürmeyi kabul etti.<br />
Hindistan uçlarına varınca kırda birkaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi, dudunun<br />
selamını ve kendisine emanet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan birisi, bir hayli<br />
titredi ve düşüp öldü, nefesi kesildi.<br />
Tacir, bu haberi verdiğinden dolayı pişman oldu, dedi ki: “Bir cana kıydım, Bu dudu,<br />
olsa olsa o duducağızın akrabası olacak, galiba bunların cisimleri iki, canları bir. Bu işi<br />
neye yaptım, o haberi neye verdim Bu münasebetsiz sözle biçareyi yaktım,<br />
yandırdım.” Bu dil, çakmak taşıyla çakmak demiri gibidir.<br />
Dilden çıkan da ateşe benzer. Manasız yere gah hikaye yoluyla, gah laf olsun diye<br />
çakmak taşıyla demirini birbirine vurma! Zira ortalık karanlıktır, her tarafta pamuk<br />
dolu. Pamuk arasında kıvılcım nasıl durur Zalim onlardır ki gözlerini kapamışlar,<br />
söyledikleri sözlerle bütün alemi yakmışlardır.<br />
Bir söz, bir alemi yıkar, ölmüş tilkileri aslan eder. Canlar aslen İsa nefeslidir; bir anda<br />
yara, bir anda merhem olurlar. Canlardan perde kalkaydı; her canın sözü, Mesih´i’<br />
sözü gibi tesir ederdi. Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma , bu helvayı<br />
yeme! Feraset sahiplerinin iştahları sabradır, onlar sabretmek isterler. Helva ise,<br />
çocukların istediği şeydir.<br />
Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır! “Ey gafil! Sen nefis<br />
ehlisin, toprak içinde kan yiyedur! Fakat gönüle sahip olan kişi , zehir bile yese o zehir<br />
bal olur.” Gönüle sahip olan kişi, apaçık öldürücü bir zehir bile yese ona ziyan gelmez.<br />
Çünkü o, sıhhat bulmuş, perhizden kurtulmuştur. Fakat zavallı talip (kemale ermemiş<br />
salik), henüz hararet içindedir.<br />
Peygamber buyurdu ki:”Ey cüretli talip! Sakın hiçbir matlup ile mücadele etme!”<br />
Sende Nemrut’luk var, ateşe atılma, atılacaksan önce İbrahim ol! Madem ki sen ne<br />
yüzgeçsin, ne de denizci... aklına uyup kendini denize atma! Yüzgeç ve denizci,<br />
denizden inci çıkarır, ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder. Kamil, toprağı tutsa<br />
altın olur; nakıs, altını ele alsa toz toprak kesilir. O gerçek er, Allah’ya makbul<br />
olmuştur, bütün işlerde onun eli Allah elidir.<br />
Nakıs kimsenin eli ise Şeytan’nın, ifritin elidir. Çünkü Şeytan’nın teklif ve hile<br />
tuzağına tutulmuştur. Kamile göre bilgisizlik bile bilgi olur, nakısın bildiği bilgi ise<br />
bilgisizlik kesilir. İlletli kimse, ne tutarsa illet olur. Kamil kafir bile olsa o küfür, din ve<br />
şeriat haline gelir. Ey yayan olduğu halde süvari ile yarışa girişen! Sen bu<br />
müsabakada kazanmayacak , onu geçmeyeceksin, iyisi mi, dur!<br />
Melun Firavun’un zamanında sihirbazlar Musa ile kin güderek mücadeleye girdiler.<br />
Fakat onu büyük tuttular, öne geçirdiler, ağırladılar. Zira ona “Ferman senin.<br />
İstiyorsan önce sen asanı at” dediler.<br />
Musa “ Hayır, ey sihirbazlar, önce siz büyülerinizi meydana koyun” dedi.<br />
Musa’ya karşı gösterdikleri o kadar hürmet , din sahibi olmalarına sebep oldu; inat<br />
yüzünden de elleri ayakları kesildi. Sihirbazlar Musa’nın hakkını anladıklarından<br />
evvelce işledikleri suça karşılık olarak ellerini, ayaklarını feda eylediler.<br />
Yemek yemek ve nükte söylemek, kamile helaldir; madem ki sen kamil değilsin yeme<br />
ve sukut et! Çünkü sen kulaksın, o dildir; o senin cinsinden değil, Allah, kulaklara<br />
“Ansitü” buyurdu.<br />
Çocuk önce, süt emme kabiliyetinde doğar, bir müddet susar ve tamamı ile kulak<br />
kesilir. Lakırdı söylemeyi öğreninceye kadar bir zaman dudağını yumması, söz<br />
söylememesi gerekir. Kulak vermezse “ti ,ti “ diye manasız sözler söyler; kendisini<br />
alemin dilsizi yapar. Anadan sağır doğan ise hiç dinlemediği için dilsiz olur; nasıl dile<br />
gelsin Çünkü söz söylemek için önce dinlemek gerekir. Söze, kulak verme yolundan<br />
gir. Evlere kapılardan girin; rızıkları, sebeplerine teşebbüs ederek arayın! Dinleme<br />
ihtiyacı olmaksızın anlaşılan söz, ancak tamahsız ve ihtiyaçsız olan Allah’nın sözüdür.<br />
Allah, yarattığını eşsiz, örneksiz yaratır; üstada tabi değildir. Herkes ona dayanır;<br />
onun dayanacağı bir varlık yoktur. Ondan başka bütün mahlukat; hem sanatında, hem<br />
sözünde üstada tabidir, örneğe muhtaçtır. Bu söze yabancı değilsen bir hırkaya<br />
bürün, bir viraneye çekil ve göz yaşı dök! Çünkü Adem, Allah itabından ağlamakla<br />
kurtuldu; tövbekarın nefesi ıslak göz yaşlarıdır. Adem, yeryüzüne, ağlamak için,<br />
daima feryadetmek, inlemek ve mahzun olmak için gelmiştir.<br />
Adem, Firdevs’ten, yedi kat göklerin üstünden ayakları dolaşarak en adi yere, ta kapı<br />
dibine, özür dilemek için gitti. Eğer sen de Ademoğluysan onun gibi özür dile, onun<br />
yolunda yürü!<br />
Gönül ateşiyle göz yaşından çerez düz. Bahçe, bulutla güneş yüzünden yetişmiş,<br />
yeşermiştir. Sen göz yaşı zevkini ne bilirsin Görmedikler gibi ekmek aşığısın! Bu<br />
karın dağarcığından ekmeği boşaltırsan ululuk incileri ile doldurursun. Önce can<br />
çocuğunu Şeytan sütünden kes de sonra onu meleklere ortak yap.<br />
Sen karanlık, mükedder ve bulanık oldukça bil ki melun Şeytanla süt kardeşisin! Nur<br />
ve kemali arttıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. Çırağımıza katılınca<br />
söndüren yağa yağ deme, çırağı söndüren yağa su de!<br />
İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat helal lokmadan meydana gelir. Bir<br />
lokmadan hasede uğrar, tuzağa düşersen; bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana<br />
gelirse, sen o lokmayı haram bil!<br />
Hiç buğday ektin de arpa verdiğini gördün mü Hiç attan eşek sıpası olduğunu<br />
gördün mü Lokma tohumdur mahsulü fikirlerdir. Hizmete meyletmek ve o cihana<br />
gitmek azmi, ağza alınan lokmanın helal olmasından doğar.<br />
Tacir alışverişi bitirip muradına nail olarak evine geri geldi. Her köleye armağan<br />
getirdi, her halayığa ihsan da bulundu. Dudu “ Bu kulun armağanı hani Ne gördün ve<br />
ne dedinse söyle” dedi.<br />
Tacir, “Söylemem, zaten elimi çiğneyip parmaklarımı ısırarak, cahilliğimden,<br />
akılsızlığımdan böyle saçma haberi niye götürdüm diye hala pişman olup<br />
durmaktayım” dedi.<br />
Dudu, “Efendim, pişmanlık neden, bu hiddete bu gama ne sebep oldu ” dedi.<br />
Tacir dedi ki: “Şikayetlerini sana benzeyen dudulara söyledim. İçlerinden biri senin<br />
derdini anlayınca ödü patladı, titreyip öldü.” Ben “Ne yaptım da bu sözü söyledim”<br />
diye pişman oldum ama bir kere söylemiş bulundum. Pişmanlık ne fayda verir<br />
Ağızdan bir kere çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir. Oğul, o ok gittiği yerden<br />
geri dönmez, seli baştan bağlamak gerek. Sel önce bir kere coşup da etrafı<br />
kapladıktan sonra dünyayı harap etse şaşılmaz.<br />
Yapılan işin gayp aleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler, halkın hükmüne<br />
tabi değildir. onların bize nispeti varsa da hepsi, ancak tek Allah tarafından<br />
yaratılmıştır. Mesela Amr’e Zeyd bir ok atar; o ok, Amr’i kaplan gibi yaralar. Yara, bir<br />
yıl kadar Amr’ın vucudun ağrılar, sızılar meydana getirir. O dertleri, Hak yaratmıştır,<br />
insan değil.<br />
Oka hedef olan Amr, o anda korkudan ölürse, yahut ölümüme kadar bedeninde<br />
yaralar, oluşursa, o ağrılardan, o illetlerden ölürse Zeyd’e; ilk sebepten, ok attığından<br />
dolayı katil de! Hepsi, Allah’nın icadı ise de o ağrıları Zeyd’e nispet et!<br />
Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep<br />
Hak’ka mutidir (eken, nefes alan, tuzak kuran, çiftleşen kuldur; bitiren, yaşatan,<br />
tuzuğa düşüren, doğurtan yahut bunların aksini meydana getiren Hak’tır).<br />
Velilerde Allah’dan öyle bir kudret vardır ki atılmış oku yoldan geri çevirirler. Allah<br />
velisi, pişman olursa sebeplere eserlerin kapılarını kapar (fiilleri neticesiz bırakır).<br />
Fakat bunu Allah eliyle yapar. Allah kudretiyle; söylenmiş bir sözü söylenmemiş hale<br />
getirir. Bir hale ki ne şiş yanar ne kebap! Bütün kalplerdeki nükteleri işitir,<br />
gönüllerden o sözü yok eder.<br />
Ey ulu kişi! Sana delil ve huccet gerekse “Min ayetin ey nünsiha” ayetini oku.<br />
“Ensevküm zikri” ayetini de oku velilerin kalplere nisyan koyma kudretini anla!<br />
Veliler, hatırlatma ve unutturmaya kadirdirler; şu halde herkesin gönlüne<br />
hakimdirler. Veli, unutturma kudretiyle bir kişinin istidlal yolunu bağladı mı, o adamın<br />
hüneri bile olsa bir iş yapamaz.<br />
Siz, yüce kişileri alaya aldınız, bundan bir şey çıkmaz sandınız ama Kuran’da<br />
“Ensevküm” ayetini bir okuyun!<br />
Şehir ve köye sahip olan, cisimlerin padişahıdır. Gönül sahibi ise gönüllerinizin<br />
sultanıdır. Hiç şüphe yok ki işler, görüşlerin ferridir. Şu halde insan, ancak göz<br />
bebeğinden ibarettir. Ben bunu, tamamı ile söyleyemiyorum, çünkü merkez sahipleri<br />
(Peygamberler) men ediyorlar. Madem ki halkı unutması, ve hatırlaması onun<br />
elindedir, imdatlarına da o erişir.<br />
O güzel huylarla huylanmış olan zat, her gece gönüllerden yüz binlerce iyi ve kötü<br />
hatırayı giderir; gündüzün gönülleri, yine o hatıralarla doldurmakta; o sedefleri,<br />
incilerle dopdolu bir hale getirmektedir. Evvelki düşüncelerin hepsi, Allah’nın<br />
hidayetiyle sahiplerini tanırlar. Uyanınca, sanat ve hünerin, sebepler kapısını açmak<br />
üzere yine sana gelir.<br />
Kuyumcunun hüneri demirciye gitmez, bu güzel huylunun huyu, öteki kötüye mal<br />
olmaz. Hünerler ve huylar, kıyamet günü, çeyiz gibi sahibine döner. Güzel olsun,<br />
çirkin olsun... bütün huylar ve hünerler, sabah çağında sahiplerine gelir; nitekim<br />
posta güvercinleri, gönderilen mektupları, yine uçtukları şehre getirirler.<br />
Dudu, o dudunun yaptığını işitince titredi, düştü, kaskatı oldu. Sahibi, onun böyle<br />
düştüğünü görünce yerinden sıçradı, külahını yere vurdu. Onu, bu renkte, bu halde<br />
görerek yerinden fırlayıp yakasını yırttı.<br />
Dedi ki: “ Ey güzel ve hoş nağmeli dudu! Sana ne oldu, niçin bu hale geldin Vah<br />
yazık, benim güzel sesli kuşum! Vah yazık, benim gönüldeşim, sırdaşım. Yazık, benim<br />
güzel nağmeli kuşum; ruhumun neşesi, bahçem, çiçeğim! Süleyman’ın böyle kuşu<br />
olsaydı hiç başka kuşlarla uğraşır mıydı Vah yazık; ucuz bulduğum kuştan ne çabuk<br />
ayrıldım! Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun! Söyleyen sen olduktan sonra ben sana<br />
ne diyeyim Ey dil, sen hem ateşsin, hem harman! Ne vakte kadar harmanı ateşe<br />
vereceksin Can, ne dersen onu yapmakla beraber gizlice yine senin elinden feryad<br />
etmektedir.<br />
Ey dil, sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin!<br />
Hem kuşlara çalınan ıslık, yapılan hilesin; hem yalnızlık ve ayrılık zamanının enisisin!<br />
Ey aman bilmez! Bana hiç aman vermiyorsun. Sen, yayını beni öldürmek için<br />
kurmuşsun. İşte benim kuşumu uçurdun. Zulüm ve sitem otlağında az otla! Ya bana<br />
cevap ver, yahut insafa gel, yahut da bana sevinç ve neşe sebeplerinden birini an!<br />
Eyvah benim karanlığı yakıp mafeden nurum; eyvah, benim gündüzü aydınlatan<br />
sabahım!<br />
Vah benim güzel uçan; ta sondan başlangıca kadar uçup gelen kuşum! Cahil insan<br />
ilelebet mihnete aşıktır. Kalk, “Fikebed” e kadar “La uksimü” yü oku!<br />
Senin yüzünü gördüm de mihnetten kurtuldum; senin ırmağında köpükten, tortudan<br />
arındım. Bu eyvah demeler, bu acınmalar onu görmek, peşin ve elde olan kendi<br />
varlığından kesilmek hayali iledir.<br />
(Bu kuşun ölümüne sebep) Allah’nın gayreti (kıskanması) idi. Hak’kın hükmüne çare<br />
bulunmaz. Nerede bir gönül ki Allah’nın hükmünden yüz parça olmamış olsun!<br />
Gayret (kıskançlık) de her şeyden gayrı olan; vasfı söze ve sese sığmayan Allah<br />
gayretidir (kendisinden başka her şeyi kıskanır).<br />
Ah keşke gözyaşım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım! Benim<br />
dudum, benim anlayışlı kuşum; düşüncelerimin, sırlarımın tercümanı! Rızkını vereyim,<br />
vermeyeyim... benim enisimdi. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım benimle ezeli bir<br />
aşinadır. O öyle bir duduydu ki sesi, vahiden gelirdi; varlığı varlık meydana gelmeden<br />
önceydi.<br />
O dudu, senin içinde gizlidir. Sen, şunda bunda onun aksini görmüşsün. O, kuş senin<br />
neşeni alır, fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yaptığı zulmü, adalet gibi kabul<br />
edersin.<br />
Ey can uğruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın. Ben yandım,<br />
kavını tutuşturmak isteyen bana gelsin, benden tutuştursun da çerçöpü alevlensin,<br />
yaksın! Kav, ateş alma kabiliyetindendir, şu halde ateşi cezbeden kavı al!<br />
Vah vah vah; yazıklar olsun... öyle bir ay bulut altına girdi!<br />
Nasıl bahsedeyim Gönül ateşi şiddetle alevlendi; ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir<br />
hale geldi. Ayıkken bile titiz ve sarhoş olan, kadehi ele alınca nasıl olur<br />
Anlatılamayacak derecede sarhoş olan bir aslan, çayırlığa gelince oraya yayılmış<br />
yeşilliklerden neşelenir, sarhoşluğu büsbütün fazlalaşır.<br />
Ben kafiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: “Yüzümden başka hiçbir şey düşünme!<br />
Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin.<br />
Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir Üzüm bağının çitten duvarı.! Harfi<br />
sesi sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü olmaksızın konuşayım!<br />
Adem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyleyeyim. Halil’e<br />
bile söylemediğim sırrı, Cebrail’in bile bilmediği gamı, Mesih’in bile dem vurmadığı,<br />
hatta Allah’nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım.”<br />
Biz (ma) kelimesi, sözlükte nasıl bir kelimedir İspata ve nefye delalet eden bir<br />
kelime. Halbuki ben ispat değilim; zatım, varlığım yoktur ki ispat edilebilsin. (Varlığım<br />
olmadığından ) Nefiy de değilim (yokun varlığı nefiy de edilemez, esasen olmadığı için<br />
yoktur da denemez).<br />
Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim. Padişahların hepsi<br />
kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün hak, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur.<br />
Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin<br />
yolunda ölür. Avcı onları ansızın avlamak için kuşlara av olmaktadır.<br />
Dilberler; aşkları, canla, başla ararlar. Bütün maşuklar aşıklara avlanmışlardır. Kimi<br />
aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarfından<br />
sevildiği cihette maşuktur da. Maden ki aşık odur, sen sus artık. Maden ki o, kulağını<br />
çekmekte, sen tamamıyla kulak kesil.<br />
Sel akmaya başlar başlamaz önünü kes, yolunu bağla. Yoksa alemi perişan ve harap<br />
eder, her tarafı yıkar. Fakat harap olmaktan niye gamlanayım Harebenin altında<br />
padişah hazinesi var! Hakka dalan kişi daha ziyade dalmak, can denizinin dalgası<br />
altüst olmak ister.<br />
Denizin altı mı daha hoştur, yoksa üstü mü Onun oku mu daha ziyade gönül çekici<br />
ve güzeldir, o oka karşı siper tutmak mı<br />
Şu halde ey gönül! Neşe ve sefayı cefa ve beladan ayırt edersen vesveseye zebun<br />
olmuş olursun. Tutalım ki senin isteğinde şeker tadı var; sevgilinin isteği, isteksiz<br />
murat ve maksadı terk etmek değil mi Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan<br />
diyetidir. Ona, alemin kanını dökmek helaldir!<br />
Biz değeri de bulduk kan diyetini de. Ve o yüzden can vermeye koştuk. Ey aşık !<br />
aşıkların hayatı ölümledir. Gönlü gönül vermeden başka bir süretle bulamazsın.<br />
Yüzlerce naz ve işveyle gönlünü almak istedim; sevgili bana istiğna yüzünü gösterdi,<br />
bahaneler etti.<br />
“Bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş değil mi ki ” dedim, dedi ki: “Git, git; bana<br />
bu efsunu okuma! Ben, senin ne düşündüğünü bilmez miyim Ey iki gören! Sen,<br />
sevgiliyi nasıl gördün; buna imkan mı var Ey ağır canlı! Sen onu hor gördün; çünkü<br />
çok ucuz aldın! Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna değişir.<br />
Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma<br />
batmış, yok olmuştur, sonra gelenlerin aşkları da!<br />
Ben, aşkı kısaca söyledim, tamamıyla anlatmadım. Anlatacak olsam hem dudaklar<br />
yanar hem dil! Lep (dudak) dersem maksadım leb-i derya (deniz kıyısı) dır; La (hayır)<br />
dersem muradım illa (ancak, evet) dir.<br />
Tatlılıktan dolayı yüzümü ekşitmiş olarak otururum; fazla sözden dolayı sükut<br />
etmekteyim. İsterim ki bu suretle tatlılığımız, yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan da<br />
gizli kalsın; bu söz, her kulağa girmesin. Onun için yüz ledün sırrından ancak birini<br />
söylemekteyim.<br />
Hak kıskançlıkta bütün alemlerden ileri gittiği içindir ki bütün alem kıskanç oldu. O,<br />
can gibidir, cihan beden gibi. Beden; iyiyi, kötüyü, canın tesiriyle kabul eder.<br />
Kimin namazında mihrap ve kıblesi Ayn (Allah’nın zatı cemali) olursa onun tekrar<br />
iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil.<br />
Padişaha esvapçıbaşı olan kişinin, padişah hesabına ticarete girişmesi ziyankarlıktan<br />
ibarettir. Padişahla birlikte oturan kimsenin padişah kapısında oturması yazıktır,<br />
aldanmaktır.<br />
Bir kimseye padişaha elini öpmek fırsatı düşer de o, ayağını öperse bu, suçtur. Her ne<br />
kadar ayağa baş koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlığına nispetle hatadır,<br />
düşkünlüktür. Padişah, birisi yüzünü gördükten sonra başkasına meylederse kıskanır.<br />
Allah’nın gayreti buğdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlığıdır.<br />
Kıskançlıkların aslını haktan bilin. Halkın kıskançlıkları, şüphe yok ki Allah<br />
kıskançlığının fer’idir. Bunu anlatmayı bırakayım da o, on gönüllü hercai sevgilinin<br />
cefasından şikayet edeyim. Feryadedeyim, çünkü feryat ve figanlar, hoşuna gidiyor.<br />
İki alemden de ona ancak feryed ve figan lazım. Onun macerasından acı acı nasıl<br />
feryad etmiyeyim ki sarhoşlarının halkasına dahil değilim. Onun gözünden ayrı, güne<br />
gün katan yüzünün vuslatından mahrum bir haldeyken nasıl gece gibi kapkara<br />
olmam<br />
Onun hoş olmayan şeyi de benim canıma hoş geliyor. Ogönül inciten sevgilime canım<br />
fede olsun! Naziri olmayan tek padişahımın hoşnut olması için ben, hastalığıma da<br />
aşığım, derdime de. İki deniz gibi olan gözlerimin incilerle dolması için gam toprağını<br />
gözüme sürme gibi çekmekteyim. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir; halk<br />
gözyaşı sanır. Ben canlar canından şikayetçi değilim, hikaye etmekteyim.<br />
Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına<br />
gülmekteyim.<br />
Ey doğruların medar-ı iftiharı! Doğrulukta bulun. Ey baş köşe! Ben senin kapında<br />
eşiğim. Mana aleminde baş köşe nerede, eşik nerede Ey canı biz ve ben kaydından<br />
kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve vasfa sığmaz ruh! Erkek, kadın kaydı kalkıp bir<br />
olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalcınca kalan yalnız sensin. Kendi kendinle<br />
huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin. Bu suretle “ben” ve<br />
“sen” ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonunda da sevgiliye mustağrak olurlar.<br />
(Ben, biz, ben ve bizim, varlıkların varlığı ve yokluğu, hulasa) söylediklerimin hepsi<br />
vardır, vakıdir. Ey kün emri, ey gel denmekten ve söz söylemekten münezzeh Allah,<br />
sen gel!<br />
Ten gözü, seni görebilir mi; senin gamlanman, neşelenip gülmen hayale gelir mi<br />
Gama, neşeye merbut olan gönüle, onu görmeye layıktır, deme! Keder ve neşeye<br />
bağlanmış olan; bu iki ariyet vasıfla yaşar. Halbuki yemyeşil aşk bağının sonu, ucu,<br />
bucağı yoktur. Orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var! Aşıklık bu iki halden<br />
daha yüksektir; baharsız, hazansız terütazedir.<br />
Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekatını ver; yine pare pare olan canı şerh et, onu<br />
anlat (dedim!).Fettan gözünün ucuyla ve nazla bir baktı da gönlüme yeni bir dağ<br />
vurdu. Kanımı bile dökse ona helal ettim. Helal sözünü söyledikçe o, kaçmaktaydı.<br />
Mademki topraktakilerin feryadından kaçmaktasın. Kederlilerin yüreğine niye gam<br />
saçarsın Her sabah; doğudan parlayınca seni, doğu pınarı (güneş) gibi coşmak ta,<br />
zuhur etmekte buldu.<br />
Ey şeker dudaklarına paha biçilmeyen güzel! Divanene ne bahaneler buluyorsun Ey<br />
eski cihana taze can olan! Cansız ve gönülsüz bir hale gelmiş olan tenden çıkan feryat<br />
ve figanı işit!<br />
Allah aşkına olsun, artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bülbülün halini anlat!<br />
Bizim coşkunluğumuz gamdan neşeden değildir; aklımız irfanımız, hayal ve vehimden<br />
meydana gelmemiştir. Nadir bulunur bir halettendir; inkar etme ki Hak’kın kudreti<br />
pek büyüktür. Sen bu hali insanların ahvaline kıyas etme, cevir ve ihsan menzilinde<br />
kalma!<br />
Cevir ve ihsan, mihnet ve neşe, gelip geçicidir. Gelip geçenlerse ölürler; Hak onlara<br />
varistir.<br />
Sabah oldu, ey sabahın penahı Allah! (Ben özür serd edemiyorum), bize hizmet eden<br />
Hüsamettin’den sen özür dile! Aklı-ı Küll’ün ve canın özür dileyeni sensin; canların<br />
canı, mercanın parıltısı sensin.<br />
Sabahın nuru parladı, biz de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.<br />
Senin feyzin bizi böyle mest ettikçe şarap ne oluyor ki bize neşe versin! Şarap,<br />
coşkunlukla bizim yoksulumuzdur; felek; dönüşte aklımızın fakiridir. Şarap bizden<br />
sarhoş oldu, biz ondan değil... Beden bizden var oldu, biz ondan değil!<br />
Biz arı gibiyiz, bedenler mum gibi. Allah, bedenleri bal mumu gibi göz, göz ev, ev<br />
yapmıştır. Bu bahis çok uzundur, tacirin hikayesini anlat ki o iyi adamın ne hale<br />
geldiği, ne olduğu anlaşılsın.<br />
Tacir, ateşler, dertler, feryatlar içinde, böyle yüzlerce karmakarışık sözler<br />
söylüyordu. Gah birbirini tutmaz sözler söylüyor, gah naz ediyor, gah niyaz eyliyor;<br />
gah hakikat aşkını, gah mecaz sevdasını ifade ediyordu. Suya batan adam fazla<br />
debelenir, eline geçen ota tutunur. O tehlike zamanında elini kim tutacak diye can<br />
korkusuyla şuraya, buraya elini sallar durur, yüzmeye çalışıp çabalar. Sevgili, bu<br />
divaneliği, bu perişanlığı sever. Beyhude yere çalışıp çabalamak, uyumaktan iyidir.<br />
Padişah olan; işsiz, güçsüz değildir. hasta olmayanın feryat ve figan etmesi, şaşılacak<br />
şeydir! Allah, ey oğul, onun için “Külle yevmin hüve fi şe’n “ buyurdu.<br />
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma! Olabilir ki son<br />
nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder. Padişahın kulağı, gözü<br />
penceredir; erkeğin canı olsun, kadının canı olsun... bir can neye çalışırsa, onu duyar,<br />
görür!<br />
Tacir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk, uçup bir yüksek ağacın<br />
dalına kondu. Güneş, ufuktan nasıl süratle doğarsa o dudu da, o çeşit uçtu.<br />
Tacir, hiçbir şeyden haberi yokken kuşun esrarını bu işe şaşırıp kaldı. Yüzünü çevirip<br />
“Ey bülbül! Halini bildir, bu hususta bize de bir nasip ver! Hindistan’daki dudu ne yaptı<br />
da sen öğrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın!” dedi.<br />
Dudu dedi ki: “O, hareketiyle bana nasihat etti; “Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi<br />
bırak; çünkü söz söylemen seni hapse tıktı” dedi. Bu nasihati vermek için kendisini<br />
ölü gösterdi.<br />
Yani “Ey avama karşı da, havassa karşı da nağme ve terennümde bulunan! Benim gibi<br />
öl ki kurtulasın. Taneyi gizle, tamamı ile tuzak ol. Goncayı sakla damdaki ot ol. Kim<br />
güzelliğini mezada çıkarırsa ona yüzlerce kötü kaza yüz gösterir.<br />
Düşmanların kem gözleri, kin ve gayızları, hasetleri; kovalardan su boşalır gibi başına<br />
boşalır. Düşmanlar kıskançlılarından onu parça, parça ederler; dostlar da ömrünü<br />
heva ve hevesle zayi eder, geçirirler.<br />
Bahar zamanı, ekin ekmekten gafil kişi, bu zamanın kıymetini ne bilsin! Allah<br />
lütfunun himayesine sığınman gerektir. Çünkü Allah, ruhlara yüzlerce lütuflar döktü.<br />
Allah’nın lütfuna sığınman gerek ki bir penah bulasın. Ama nasıl penah Su ve ateş<br />
bile senin askerin olur.<br />
Nuh’a ve Musa’ya deniz dost olmadı mı Düşmanlarını da kinle kahretmedi mi Ateş,<br />
İbrahim’e kale olup da Nemrut’un kalbinden duman çıkartmadı mı Dağ, Yahya’yı<br />
kendisine çağırarak ona kastedenleri taşlarıyla paralayıp sürmedi mi Ey Yahya! Kaç,<br />
bana gel de keskin kılıçlardan seni kurtarayım, demedi mi “ dedi” diye cevap verdi.<br />
Dudu ona hoşa gider bir iki nasihat verdi, sonra “Allahaısmarladık, artık ayrılık<br />
zamanı geldi” dedi. Efendisi dedi ki: “Allah selamet versin git. Sen bana yeni bir yol<br />
gösterdin”.<br />
Tacir kendi kendine dedi ki: Bu bana nasihatti. Onun yolunu tutayım, o yol aydın bir<br />
yol. Benim canım neden dududan aşağı olsun Can dediğin de böyle iyi bir iz izlemeli.”<br />
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI<br />
Ten kafese benzer. Girenlerin, çıkanların, insanla dostluk edenlerin aldatmasıyla can<br />
bedende dikendir. Bu, “Ben senin sırdaşın olayım” der. Öbürü “Hayır, senin akranın,<br />
emsalin benim”der.<br />
Bu der ki: “Varlık aleminde güzellik fazilet, iyilik ve cömertlik bakımından senin gibi<br />
hiçbir kimse yok.” Öbürü der ki: “İki cihan da senindir. Bütün canlarımız senin canına<br />
tabidir.” O da, halkı, kendisinin sarhoşu görünce kibirlenir, elden, avuçtan çıkmağa<br />
başlar. Şeytan onun gibi binlerce kişiyi ırmağa atmıştır!<br />
Dünyanın lutfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır, ama az ye. Çünkü ateşten bir<br />
lokmadır! Ateş gizlidir, zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar.<br />
Sen “Ben o medihleri yutar mıyım O, tamahından methediyor. Ben, onu anlarım”<br />
deme! Seni metheden, halk içinde aleyhinde bulunursa onun tesiriyle gönlün,<br />
günlerce yanar.<br />
Onun; mahrumiyetten senden umduğunu elde edemeyip ziyan ettiğinden dolayı<br />
aleyhinde bulunduğu halde, O sözler, gönlüne dokunur, onun tesiri altında kalırsın.<br />
Medihten de bir ululuk gelir, dene de bak! Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın.<br />
O medih canın ululanmasına, aldanmasına sebebolur.<br />
Fakat bu tesir, zahiren görünmez, çünkü methedilmek tatlıdır. Kınanmak acı<br />
olduğundan derhal kötü görünür. Kınanmak, kaynatılmış ilaç ve hap gibidir; içer,<br />
yahut yutarsa uzun bir müddet ızdırap ve elem içinde kalırsın.<br />
Tatlı yersen onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez.Zahiren uzun sürdüğü<br />
için de tesiri, gizlidir. Herşeyi, zıddıyla anla! Medhin tesiri, şekerin tesirine benzer;<br />
gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücütta deşilmesi icabeden bir çiban çıkar.<br />
Nefis çok öğülmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol; ululuk<br />
taslama! Elinden geldikçe kul ol, sultan olma! Top gibi zahmet çekici ol, çevgan olma!<br />
Yoksa; senin bu letafetin, bu güzelliğin kalmayınca o, seninle düşüp kalkanlar, senden<br />
usanırlar.<br />
Evvelce seni aldatıp duranlar, o vakit seni görünce “Şeytan” adını takarlar. Seni kapı<br />
dibinde görünce hepsi birden “Mezarından çıkmış hortlak” derler; Genç oğlan gibi.<br />
Ona önce Allah adını takarlar, bu yaltaklıkla tuzağa düşürmek isterler. Fakat kötülükle<br />
adı çıkıp da zaman geçince bu kötülükte sakalı çıkınca; artık ona yaklaşmaktan<br />
Şeytan bile utanır.<br />
Şeytan, adamın yanına bir kötülük için gelir; senin yanına gelmez. Çünkü sen<br />
Şeytan’dan da betersin. Şeytan, sen insan oldukça izini izler, ardından koşar, sana<br />
şarabını tattırırdı.<br />
Ey bir işe yaramaz adam! Şeytan huyunda ayak direyip şeytanlaşınca senden Şeytan<br />
da kaçmaktadır. Eteğine sarılan kimse de, sen bu hale gelince senden kaçar!<br />
“MAŞALLAH KAN” SÖZÜNÜN TEFSİRİ<br />
Bunların hepsini söyledik ama Allah inayetleri olmadıkça Allah yolunda hiçiz, hiç!<br />
Allah’nın ve Allah erlerinin inayetleri olmazsa...melek bile olsa defteri kapkaradır. Ey<br />
Allah, ey ihsanı hacetler reva eden! Sana karşı hiçbir kimsenin adını anmak layık<br />
değil. Bu kadarcık irşat kudretini de sen bağışladın, şimdiye kadar nice ayıplarımızı<br />
örttün. Ezelde bağışladığın irfan katrasını, denizlerine ulaştır.<br />
Canımdaki, bir katra ilimden ibarettir; onu ten havasından, ten toprağından kurtar!<br />
Bu topraklar, onu örtmeden; bu rüzgarlar, onu kurutmadan önce sen halas et! Gerçi<br />
rüzgarlar, onu kurutsa, mahvetse bile sen, onlardan tekrar kurtarmağa ve almağa<br />
kadirsin.<br />
Havaya giden, yahut yere dökülen katra, senin kudret hazinenden nasıl kaçabilir<br />
Yok olsa, yahut yokluğun yüz kat dibine girse bile sen onu çağırınca başını ayak yapıp<br />
koşar.<br />
Yüz binlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin yine onları varlık alemine<br />
getirir Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar yüz<br />
binlerce kervan gelip durmakta! Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o ucsuz<br />
bucaksız derin denizde batar, yok olurlar. Yine sabah vakti, o Allah’ya mensup ruhlar<br />
ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.<br />
Güz mevsiminde o yüz binlerce dallar, yapraklar; bozguna uğrayıp ölüm denizine<br />
giderler. Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek bağlarda, yeşilliklerin matemini<br />
tutar. Varlık köyünün sahibinden, yokluğa, “Yediklerini geri ver” diye tekrar ferman<br />
çıkar.<br />
“Ey kara ölüm; nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse<br />
geri ver!” (diye emredilir) Kardeş, bir an için aklını başına al! Sende de her an hazan<br />
ve bahar var. Gönül bahçesinin yemyeşil, terütaze, goncalar, güller, serviler ve<br />
yaseminlerle dolu olduğunu gör! Yaprakların çokluğundan dal gizlenmiş; güllerin<br />
fazlalığından kır ve köşk görünmüyor.<br />
Akl-ı Külden gelen bu sözler de, o gül bahçesinin, o servi ve sümbüllerin kokusudur.<br />
Gülün olmadığı yerden gül kokusu geldiğini, şarap olmayan yerde şarabın kaynayıp<br />
çoştuğunu hiç gördün mü ki Koku sana kılavuz ve rehberdir. Seni ta ebedi Cennete<br />
ve kevser ırmağına götürür.<br />
Koku, göze ilaçtır, nurunu artırır. Yakub’un gözü, bir kokudan açıldı. Kötü koku gözü<br />
karartır. Yusuf’un kokusu ise göze nur verir. Yusuf değilsen bile Yakup ol; onun gibi<br />
matlubuna erişmek için ağla!<br />
Hakim-i Gaznevi’nin şu nasihatini dinle de eski vücudunda bir yenilik bul: “Naz için<br />
gül gibi bir yüzün yoksa kötü huyun etrafında dönüp dolaşma, nazlanma! Çirkin ve<br />
sarı bir yüzün nazı da çirkindir. Gözün hem kör, hem de hastalıklı oluşu müşküldür.<br />
Yusuf’a karşı nazlanma, güzellik iddia etme! Yakub’casına niyaz etmek ve ah<br />
eylemekten başka bir şey yapma!<br />
Dudunun ölümünün manası niyazdı. Sen de niyaz ve yoksullukta kendini ölü yap!<br />
İsa’nın nefesi seni diriltsin, kendisi gibi güzel ve mutlu bir hale getirsin! Baharların<br />
tesiriyle taş yeşerir mi Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin.<br />
Yıllarca gönüller yırtan, kalblere elem veren taş oldun; bir tecrübe et, bir zaman da<br />
toprak ol!<br />
ÇENK ÇALAN İHTİYAR<br />
(Bilmem) işittin mi Ömer zamanında pek güzel, pek latif çenk çalan bir çalgıcı<br />
vardı. Bülbül onun sesinden kendini kaybeder; bir namesini dinleyenlerin şevki, yüz<br />
misli artardı. Meclisleri, cemiyetleri, onun nağmeleri süsler; onun sesinden kıyametler<br />
kopardı. Sesi, israfil gibi mucizeler gösterir, ölülerin bedenlerine can bağışlardı. Yahut<br />
İsrafil’e yardım ederdi; onun namelerini dinleyen fil bile kanatlanırdı. İsrafil, birgün<br />
namesini düzer ve yüzlerce yıllık çürümüş ölüye can verir.<br />
Peygamberlerin de içlerinde öyle nağmeler vardır ki o nağmelerde isteyenlere, değer<br />
biçilmez bir hayat erişir. Fakat o nağmeleri his kulağı duymaz, çünkü his kulağı ,<br />
kötülükler yüzünden pis bir haldedir. İnsanoğlu perinin nağmesini işitmez; çünkü<br />
perilerin sırlarına yabancıdır.<br />
Gerçi perinin nağmesi de bu alemdedir ama gönül nağmesi her iki sesten de<br />
yüksektir. Zira peri de, insan da mahpustur; ikisi de bu bilgisizlik ve gaflet<br />
zindanındadır.<br />
Rahman Suresinden “Ya ma’şaralcinin” ayetini oku; “Tenfüzu testa’tiu “nun manasını<br />
iyice bil! Velilerin içi nağmeleri evvela der ki: “Ey yokluk aleminin cüzüleri! Kendinize<br />
gelin; nefis yokluğundan baş çıkaran; bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın!<br />
Ey Kevn ü fesat aleminde tamamiyle çürümüş canlar! Ebedi canlarınız ne vücuda<br />
geldi, ne doğdu!” O nağmelerden pek az, pek cüzzi bir miktarını söylesem canlar,<br />
mezar ve merkatlerinden baş kaldırırlar.<br />
Kulak ver! Onağmeler uzakta değil; fakat sana söylemeğe izin yok. Agah ol ki veliler,<br />
zamanın israfil’idirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişirler. Ölü canlar, ten mezarında<br />
kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar.<br />
Derler ki: Bu ses, öbür seslerden bambaşka; çünkü diriltmek Allah sesinin işidir. Biz<br />
öldük, tamamiyle çürüdük, mahvolduk. Fakat Allah sesi gelince hepimiz dirildik,<br />
kalktık.<br />
Allah sesi ister hicab ardından, ister hicabsız gelsin...Cebrail, Meryem’e, yakasından<br />
üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir. Ey derileri altında yokluğun<br />
çürütüp mahvettiği kimseler! Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün, tekrar var olun!<br />
O ses, Allah kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka Padişahtan gelmektedir.<br />
Allah ona dedi ki: “Ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin, memnuniyet ve<br />
gazabınım,<br />
Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek Bizzat sır<br />
sensin. Sen mademki hayret aleminde “Lillah” sırrına mazhar oldun, ben de senin<br />
olurum. Çünkü “Kim, Allah’nın olursa Allah onun olur.”<br />
Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim, ben aydın ve<br />
parlak bir güneşim. Her nerede bir çırağlıktan parlasan orada bütün alemin müşkülleri<br />
hallolur.<br />
Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizden kuşluk çağı<br />
gibi aydınlanır. Adem evladına esmasını bizzat gösterdi. ( Adem’i, isimlerine mazhar<br />
etti); diğer mevcudata esma, Adem’den açıldı. Nurunu, istersen Adem’den al, istersen<br />
ondan...şarabı, dilersen küpten al, dilersen küpten al, dilersen testiden!<br />
Çünkü bu testi, küple adamakıllı birleşmiştir; o iyi bahtlı testi, senin gibi ( zahiri<br />
zevklerle şad değil, hakiki neşeyle neşelenmiş) tir. Mustafa, “Beni görene benim<br />
yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu” dedi.<br />
Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür. Bu tarzda o<br />
mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta<br />
yüzüncü muma kadar, hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek,<br />
hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir.<br />
İstersen o nuru, son çırağdan al, istersen ilk çırağdan...hiç fark yok. Nuru dilersen<br />
son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan.<br />
Peygamber, “Hakkın güzel ve temiz kokuları ,bu günlerde esecek o vakitlere kulak<br />
verin, aklınız o vakitlerde olsun ki, bu çeşit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı<br />
kaçırmayınız dedi.<br />
Güzel koku geldi, sizin haberiniz yokken esip, esip gitti... Dilediğine can bağışlayıp<br />
geçti. Başka bir koku daha erişti; uyanık ol ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da<br />
mahrum kalmayasın.<br />
Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can,<br />
onun lütfu ile hoş bir hale geldi. Ateşli can, onun yüzünden söndü. Ölü, onun<br />
aydınlığından kaftan giyindi.<br />
Bu tazelik, Tubâ ağacının tazeliği; bu hareket, Tubâ ağacının hareketidir. Halkın<br />
hareketlerine benzemez.<br />
Eğer bu ebedi nefha, yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi.<br />
Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan, gökler, yeryüzü ve dağlar o<br />
emaneti yüklenmekten çekindiler. “Feebeyne en yahmilnehâ” ayetini oku da gör.<br />
Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı “Eşfekna minha” denir miydi<br />
Bu Allah kokusu dün gece bize bir başka türlü zuhur etti, fakat birkaç lokma geldi,<br />
kapıyı kapadı.<br />
Lokma için bir Lokman rehin oldu. Şimdi Lokman´ın sırası; ey lokma sen çekil. Bir<br />
mihnet ve meşakkat lokması yüzünden Lokman´ın ayağına batan dikeni çıkarın.<br />
Onun ayağında diken değil, gölgesi bile yok. Fakat siz, hırstan onu fark<br />
edemiyorsunuz. Hurma olarak gördüğünü diken bil. Çünkü, sen çok nankör, çok<br />
görgüsüzsün. Lokmanın canı, Allahnın bir gül bahçesindeyken neden can ayağı bir<br />
dikenden incinsin. Bu diken yiyen vücut, devedir. Mustafa’dan doğan da bu deveye<br />
binmiştir.<br />
Ey deve! Sırtında öyle bir gül dengi var ki kokusundan sende, yüzlerce gül bahçesi<br />
meydana gelmiştir.<br />
Halbuki sen, hala mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu arta kalası<br />
dikenden gül nasıl toplayacaksın<br />
Ey bu arama yüzünden taraf taraf, bucak bucak dolaşıp duran! Ne vakte kadar<br />
“Nerede bu gül bahçesi” diyeceksin<br />
Ayağındaki bu dikeni çıkarmadıkça gözün görmez. Nasıl dönüp dolaşabilirsin Ne<br />
şaşılacak şey, cihana sığmayan Ademoğlu, gizlice bir dikenin başında dolaşıp<br />
durmakta!<br />
Mustafa bir hem dem elde etmek için geldi; “Kellimini ya Humeyra” dedi.<br />
“Ey Humeyra! Nalı ateşe koyda bu dağ, lal haline gelsin” buyurdu.<br />
Humeyra kelimesi, müennestir can da müennsi semaidir. Araplar cana müennes<br />
demişlerdir. Fakat canın müenneslikten pervası yok. Çünkü, ruhun ne erkekle bir<br />
alakası var, ne kadınla!<br />
Müzekkerden de yükselir, müennesten de. Bu, kurudan yaştan meydana gelen ruh (u<br />
hayvani) değildir ki. Bu can, ekmekten kuvvetlenen, yahut kâh şöyle, kâh böyle bir<br />
hale gelen can değildir.<br />
Bu ruh hoşluk verir, hoştur, hoşluğun ta kendisidir. Ey maksadına erişmek için<br />
vesilelere baş vuran! Hoş olmayan insanı hoş bir hale getiremez. Sen şekerden tatlı<br />
bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir, bu mümkündür.<br />
Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl<br />
olurda şekerden tat ayrılır, imkanı var mı<br />
Ey hoş arkadaş! Aşık, halis ve saf şarabı, kendisinden bulur, onunla gıdalanırsa bu<br />
makamda artık akıl kaybolur, (bu sırra akıl ermez). Aklı cüzi sırra sahip gibi<br />
görünürse de hakikatte aşkı inkar eder. Zekidir bilir; fakat yok olmamıştır. Melek bile<br />
yok olmadıkça Şeytandır.<br />
Aklı cüzi sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten<br />
bir yoktan ibarettir. Varlıktan fani olmadığı için o, hiçtir, yoktur. Kendi dileğiyle yok<br />
olmayınca nihayet zorla, istemediği halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.<br />
Can kemaldir, çağırması sesi de kemaldir. Onun için Mustafa “Ey Bilal bizi dinlendir<br />
ferahlandır; Ey Bilal! Gönlüne nefh ettiğim o nefhadan, o feyizden dalga dalga coşan<br />
sesini yücelt. Adem’i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete<br />
düşüren o nefhayla sesini yükselt!” buyurdu.<br />
Mustafa o güzel sesle kendinden geçti. Ta’ris gecesinde namazı kaçtı. O mübarek<br />
uykudan baş kaldırmadı; sabah namazının vakti geçip kuşluk çağı geldi. Ta’ris gecesi,<br />
o gelinin huzurunda tertemiz canları, el öpme devletine erişti.<br />
Aşk ve can... her ikisi de gizli ve örtülüdür. Allah’a "gelin" dediğim için beni<br />
ayıplama.<br />
Sevgili benim sözüme darılsaydı susardım; bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut<br />
ederdim.<br />
Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb alemindeki kaza ve kaderin<br />
zuhurundan başka bir şey değildir” demekte. Ayıptan başka bir şey görmeyene<br />
ayıptır. Fakat gayb aleminin pak ruhu, hiç ayıp görür mü Ayıp cahil mahluka nispetle<br />
ayıptır; makbul Allah’a nispetle değil.<br />
Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir afet,<br />
bir felakettir. Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp nebatatın<br />
sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü, nebatat ve sap;<br />
ikisi de bedenle can gibi bağdaşmıştır.<br />
Şu halde büyükler, bu sözü boş yere söylemediler: Temiz kişilerin cisimleri de, can<br />
gibi saftır. Onların sözleri de nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur,<br />
nefisleri de suretleri de. Onlara düşman olanların canları ise sırf cisimdir. O düşman,<br />
tavla oyununda kırılmış zar gibi faydasızdır, ancak bir addan ibarettir.<br />
Düşman toprağa girdi, tamamı ile toprak oldu. Bu ise tuzlaya düşüp tamamı ile<br />
arındı. O tuz, öyle bir tuzdur ki Muhammed, ondan meslahat kazanmış, o yüzden<br />
melih sözü fasih olmuştur.<br />
Bu tuz, bu melahat, ondan miras kalmıştır; varisleri de seninledir, ara bul! Varisler<br />
senin huzurunda oturuyorlar, fakat nerede senin huzurun Senin önündedirler, fakat<br />
nerede önü sonu düşünen can.<br />
Eğer sen, kendinde ön, art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın, candan mahrumsun.<br />
Alt, üst, ön, art; cismin vasfıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzeh ve<br />
cihetsizdir.<br />
Kısa görüşlüler gibi zanna düşmemek için gözünü, o pak padişahın nuruyla aç! Sen<br />
madem ki zahiri önü, sonu düşünmektesin... Ancak ve ancak bu gam ve neşe<br />
alemindesin. Ey hakikatte yok olan! Yok olan, nerede ön nerede son<br />
Yağmurlu gündür, gece çağına kadar yürü! Bu yağmur, bildiğimiz yağmur değil! Allah<br />
yağmurlarından.<br />
O, öyle çalgıcıydı ki alem, onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden<br />
garip garip hallere düşüyorlardı. Gönül kuşu onun nağmesiyle uçmakta; canın aklı,<br />
sesine hayran olmaktaydı.<br />
Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı, acizlikten sinek<br />
avlamaya başladı. Sırtı küp sırtı gibi eğrildi, kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar,<br />
adeta eyer kuskununa döndü.<br />
Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç , çirkin yürek tırmalayıcı geldi. Zühere’nin<br />
bile haset ettiği o güzel sesi, kart eşeğin sesine benzedi. Zaten hangi hoş vardır ki<br />
nahoş olmamıştır Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir.<br />
Ancak sur’un üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri,<br />
bundan müstesnadır; onların sesleri bakidir. Onların gönülleri, öyle bir gönüldür ki<br />
gönüller, ondan sarhoştur. Yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız, o<br />
yokluktan varolmuşlardır.<br />
Her fikrin, her sesin kehlibarı (fikirleri ve sesleri çeken) o gönüldür. İlham, vahiy ve<br />
sır lezzeti yine o gönülden ibarettir. Çalgıcı bir hayli ihtiyarlayıp zayıflayınca<br />
kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi.<br />
Dedi ki: “Allahm, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lutuflarda<br />
bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin. Bu<br />
gün kazanç yok, senin konuğunum. Çengi sana çalacağım, gayrı seninim.”<br />
Çengi omuzlayıp Allah aramağa yola düştü; ah ederek Medine Mezarlığına doğru<br />
yollandı. Allah’dan kiriş parası isteyeceğim. Çünkü o kendisine karşı halis olan<br />
kalplere kerem ve ihsanıyla eder” dedi.<br />
Bir hayli çenk çalıp ağladı ve başını yere koydu, çengi yastık yaptı bir mezara<br />
yaslandı. Çalgıcıyı uyku bastırdı, can kuşu kafesten kurtuldu; çalgıyı da bırakıp<br />
sıçradı. Saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.<br />
Canı, orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi: Beni burada bıraksalardı. Canım<br />
bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir, bu ovanın bu gayb laleliğinin<br />
sarhoşu olurdu. Başsız, ayaksız seferler eder, dişsiz, dudaksız şekerler yedim.<br />
Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler<br />
ederdim. Gözleri kapalı olarak bir alem görür; elsiz, avuçsuz güller, reyhanlar<br />
devşirirdim...Çalgıcı bir su kuşuydu; bu alem de bir bal denizi. Bu bal Eyyub<br />
Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı.<br />
Eyyub, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün<br />
hastalıklardan arındı, pirüpak oldu. Mesnevi hacım bakımından felekler kadar bile olsa<br />
yine bu alemin, hatta küçük bir cüz’ünü ihata edemezdi.<br />
Halbuki çok geniş olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Bu bir<br />
alemdir ki bana rüyada göründü; açıklığıyla kolumu, kanadımı açtı. Bu alemde bu<br />
alemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lahzacık kalırdı.<br />
İhtiyar çalgıcıya “Burada kalmaya tamah etme, mademki ayağından diken çıkmıştır,<br />
haydi git” diye emir gelmekte. Can ise orada, Allah’nın rahmet ve ihsanı meydanında<br />
“Durakla, bekle” demekteydi.<br />
O sırada Hak Ömer’e bir uyku verdi ki kendini uykudan alamadı. “Bu mutat bir şey<br />
değildi. Bu uyku, gayb aleminden geldi. Sebepsiz olamaz” diye taaccüpte kaldı. Başını<br />
koydu, uyudu. Rüyasında hak tarafından bir ses geldi, bu sesi ruhu duydu. Bu ses öyle<br />
bir sesti ki her sesin nağmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten başka sesler, aksi<br />
sedadır.<br />
Türk, Kürt, Zenci, Acem, Arap bütün milletler kulağa, dudağa muhtaç olmadan bu sesi<br />
anlamışlardır. Hatta Türk, Acem ve Zenci şöyle dursun... o sesi dağlar taşlar bile<br />
işitmiştir. Her dem Allah’dan “ Elestü” sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var<br />
olmaktadırlar.<br />
Gerçi bunlardan zahiren “Bela” sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var<br />
olmaları “Bela” demeleridir. Ağacın, taşın anlayışını söyledim ya. Hemen şimdicik<br />
bunu anlatan şu hikayeyi dinle!<br />
Hannane direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.<br />
Peygamber, “Ey direk, ne istiyorsun ” dedi. O da “Canım, ayrılığından kan kesildi.<br />
Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın” dedi.<br />
Bunun üzerine Peygamber dedi ki: “Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Söyle ne<br />
istersin Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de,<br />
batıdakiler de senin hurmanı yesinler.<br />
Yahut Allah, seni o alemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal” dedi. Hannane<br />
“Daim ve baki olanı isterim” dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma!<br />
Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.<br />
Bunu duy da bil ki Allah, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden<br />
vazgeçmiştir. Kim, Allah’dan tevfika mazhar olursa o aleme yol bulmuştur. Bir<br />
kimsenin Allah sırlarından nasibi olmazsa cemadın inlemesini nasıl tasdik eder<br />
Evet der ama yürekten değil. Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere<br />
uyar, zahiren tasdik eder. Eğer cemadat Allah’nın “Kün-ol” emrine vakıf olmasalar<br />
( ve bu emri duyup, bu emre uyup, varlık alemine gelmemiş bulunsalardı) bu söz<br />
alemde o vakit reddedilirdi.<br />
Yüz binlerce taklit ve istidlal ehlini, pek cüzi bir vehim, şüpheye düşürür. Çünkü<br />
taklitleri de istidlalleri de, hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir. O aşağılık<br />
Şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe takla düşerler.<br />
İstidlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz pek karasızdır. Sebatiyle<br />
dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir.<br />
(İstidlale değer vermez). Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır<br />
sopa.<br />
Askerin, yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir! Gören padişah! Her<br />
ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir ama yine gözlükler sayesinde. Dünyada<br />
gözlükler ve padişahlar olamasaydı bütün körler ölürlerdi.<br />
Körler elinden ne demek gelir, ne biçmek gelir, ne alışveriş gelir, ne de kar ve kazanç.<br />
Allah onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istidlal değnekleri hemencecik<br />
kırılırdı. Bu sopa nedir Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi Gören Allah!<br />
Sopa, mademki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et! O size<br />
sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz.<br />
Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz Aranıza bir gören kişi alın!<br />
Sen de sana sopa verenin eteğini tut. Bak bir kere Adem Peygamber istidlal ve isyan<br />
yüzünden neler çekti Musa ve Muhammed’in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan<br />
şekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu Sopa yılan şekline girdi, direkten de inilti<br />
duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde beş kere ilan ederler.<br />
Bu din lezzeti eğer akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı Akıl akla<br />
uygun olan her şeyi; mucizesiz, keşmekeşsiz kabul eder. Bu bakir yolu, akla aykırı<br />
(akıl hududundan hariç, kıyas ve istidlale sığmaz) gör ve bu görüş, her devlet<br />
sahibine makbuldür; buna da dikkat et.<br />
Şeytanlarla canavarlar, nasıl insan korkusundan ve hasetlerinden ürküp adalara, ıssız<br />
yerlere kaçtılarsa, münkirler de Peygamberlerin mucizelerinden korkup başlarını<br />
otların içlerine sokmuşlar.<br />
Bu suretle müslümanlık ediyle anılarak yaşamak, kim olduklarını, ne inanışta<br />
bulunduklarını sana bildirmemek istemişlerdir. Kalpazanlık, kalp paraya nasıl gümüş<br />
sürerler ve üstüne padişahın adını kazarlarsa,onları sözlerinin dış yüzü de tevhit ve<br />
şeriattir; fakat iç yüzü, ekmekteki delice tohumuna benzer.<br />
Felsefecinin, dini inkara, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye<br />
girişirse Hak din, onu mahveder. Onun eli, ayağı cansızdır. Canı ne derse ikisi de<br />
fermanına uyar, dediğini yapar. Felsefeciler, dilleriyle cansız şeylerin hareketini,<br />
seslenmesini inkar ederse de elleriyle ayakları, bunun imkanına şehadet edip durur.<br />
Ebucehl’in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki: “Ey Ahmed, şu avucumdaki nedir<br />
Çabuk söyle! Mademki göklerin sırlarına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı ”<br />
Peygamber “Onlar nedir, ben mi söyleyeyim; yoksa onlar mı doğru olduğumuzu<br />
söylesin, bizi tasdik etsinler; hangisini istersin Dedi.<br />
Ebucehil “Bu ikinci daha garip” deyince Peygamber dedi ki: “Evet, Allah ondan daha<br />
ilerisine de kadirdir.” Derhal Ebucehl’in avucundaki taşların her biri, şahadet<br />
getirmeye başladı. “İbadete layık hiçbir şey yoktur, ancak Tek Allah’ya tapılır” dedi ve<br />
“Muhammed, Allah elçisidir” incisini deldi. Ebucehil, taşlardan bu sözü işitince<br />
hiddetle taşları yere vurdu.<br />
Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı, beklemekten bunalınca.<br />
Ömer’e yine ses geldi! “Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar! Has, muhterem bir<br />
kulumuz var; mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et.<br />
Ey Ömer, kalk. Beytülmalden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say! O parayı<br />
huzuruna götürüp “O parayı huzuruna götürüp “Ey makbulümüz olan! Şimdilik bu<br />
kadarcığı al ve bizi mazur gör.<br />
Bu kadarcık para sana ancak ibrişim (kirşi) parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel”<br />
de. Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini<br />
bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıyı arayıp taramak<br />
için mezarlığa yüz tuttu.<br />
Mezarlığın etrafını bir hayli döndü, dolaştı; orada o ihtiyardan başka kimseyi<br />
göremedi. “Bu olmasa gerek” deyip bir kere daha koştu. Nihayet yoruldu, fakat yine o<br />
ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine “Hak, bana dedi ki: bizim saf, makbul<br />
ve mübarek kulumuz var;<br />
İhtiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Allah haslarından olur Ey gizli sır, ne hoşsun sen, hoş<br />
ve garip!” Ava çıkan aslanın dönüp dolaşması gibi bir kere daha mezarlık etrafını<br />
dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimsenin olmadığını iyice anlayınca “ karanlıklar<br />
içinde parlak gönüller çoktur” dedi.<br />
Gelip edebe fazlasıyla riayet ederek oraya oturdu. Bu sırada Ömer aksırdı, ihtiyar<br />
uyanıp sıçradı. Ömer’i görünce şaşırdı, kaldı. Gitmek istedi, fakat titremeğe başladı.<br />
İçinden dedi ki: “Yarabbi senin elinden eleman! Şimdi de çalgıcı ihtiyarcağıza<br />
muhtesip geldi, çattı.”<br />
Ömer, o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmış çehresini sararmış görünce, “Benden<br />
korkma, ürkme; çünkü sana Hak’tan müjdeler getirdim. Allah, senin huylarını o<br />
derece methetti ki nihayet Ömer’i, senin cemaline aşık etti. Otur şöyle önüme;<br />
uzaklaşmağa kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim.<br />
Allah sana selam söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden,<br />
kederlerden, ne haldesin Buyuruyor. Şimdilik şu birkaç dinarı ibrişim parası olarak<br />
al, harca da bitince yine buraya gel!<br />
O ihtiyar, bunu işitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmağa, elbisesini<br />
yırtmaya başladı. “Ey naziri olmayan Allah! Ziyade utancından zavallı ihtiyar su<br />
kesildi” diye bağırmağa koyuldu. Bir hayli ağlayıp eleme düştü. Nihayet çengi yere<br />
çalıp parça parça etti.<br />
Dedi ki: “Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yoldan azdırıp<br />
sapıtan!<br />
Ey yetmiş yıldır kanımı emen, kemal sahibine karşı yüzümü kara eden! İhsan ve vefa<br />
sahibi Allah, cefalarla, suçlarla, geçen ömrüme sen acı! Allah bana öyle bir ömür verdi<br />
ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Bense bütün o ömrü,<br />
her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim.<br />
Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık<br />
zamanı hatırımdan çıktı. Eyvallah olsun ki Küçük makamının tazeliği yüzünden<br />
gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü.<br />
Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamının sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti! Ey,<br />
Allah, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu medet isteyen medet!<br />
Şikayetim en çok kendimden...<br />
Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var. Çünkü<br />
bana bu varlık, her an ondan gelmekte... Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm,<br />
başkasını değil.”Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine değil; bu<br />
da ona benzer.<br />
Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki: “Senin bu ağlaman, aklının başında olduğuna<br />
delalet eder. Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir<br />
günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah’ya<br />
perdedir,geleceğin de.<br />
Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte<br />
kadar ney gibi boğum boğum olacaksın Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir;<br />
dudağın, sesin mahremi olamaz.<br />
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça<br />
nasıl olur da Kabeye gelmiş sayılırsın Haberlerin haber vericiden bihaberdir; tövben<br />
günahından beterdir. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne<br />
vakit tövbe edeceksin, söyle! Gah sır nağmesini kıble edinirsin; gah ağlayıp inlemeyi<br />
öper durursun.”<br />
Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi,<br />
ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. O zaman<br />
gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarda kaldı, gökten de ( bütün alemi<br />
unuttu).<br />
Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben bilmiyorum; sen<br />
biliyorsan söyle! Halden de öte, kaalden de ileri şöyle bir hale, öyle bir kaale erişti;<br />
ululuk sahibi Allah’nın cemaline dalıp kaldı. Ama tek bir kurtuluş imkanı bulursun...<br />
Yahut denizden başka onu bir tanıyan, gören olsun... Hayır bu çeşit dalış değil.<br />
Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine<br />
sebep olmasaydı aklı cüzi, külle ait sözler söylemezdi. Fakat birbiri ardınca durmadan<br />
zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta.<br />
İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyarda yüzünü perde arkasına çekti,<br />
ahvali de. İhtiyar, eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir<br />
söz kaldı. Bu ayşü işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer. Can<br />
ormanında doğanki avcılıkta doğan ol; cihanın güneşi gidip canla oyna!<br />
Yüce güneş, can vere gelmiştir; her nefeste boşaldıkça (nurla ) doldururlar. Ey<br />
manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster. İnsanın vücuduna akıl ve ruh,<br />
gayb aleminden akar su gibi gelmekte.<br />
Peygamber dedi ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir surette nida ederler: Ey<br />
Allah, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur, verenleri doyur, verdikleri her<br />
dirheme karşılık yüz bin ihsan et!<br />
Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!” Fakat<br />
nice esirgemeler vardır ki vermeden iyidir. Allah malını Allah’nın buyurduğu yerden<br />
gayriye verme, ki halde hesaba sığmaz hazine elde edesin ve bu suretle kafirlere,<br />
küfranı nimet edenlere katılmayasın.<br />
Kafirler; kılıçları, Mustafa’ya üstün olsun diye develer kurban edenlerdi. Allah emrini,<br />
Allah’ya ulaşmış birisinden sor, öğren. Her gönül, Allah emrini anlayamaz. (Yersiz<br />
ihsan), asi bir kölenin, güya adalet ediyorum, ihsanda bulunuyorum diye padişahın<br />
malını asilere dağıtmasına benzer.<br />
Kuranda “onların bütün ihsanları hasretten ibarettir” diye gaflet ehlini korkutan bir<br />
ayet vardır. Şu asinin adlü ihsanı, onu padişahtan daha ziyade uzaklaştırır, gözden<br />
düşürür ve ancak yüzünü kara eder.<br />
Mekke ulularının Peygamberle harp ederken kurban kesmeleri de , Allah tarafından<br />
kabul edilir ümidiyleydi. İşte bunun için mümin tevfika mazhar olamamak<br />
korkusundan daima namazda “İhdinas sıratal mustakim” der.<br />
O para veriş cömert kişiye layıktır. Can vermekse esasen aşıkın vergisidir. Hak<br />
uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can<br />
bahşederler. Şu çınarın yaprakları dökülürse Allah, ona yapraksızlık azığı bağışlar.<br />
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Allah’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında<br />
çiğnetir mi Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur.<br />
Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip<br />
bitirirler.<br />
Bu cihan tamamiyle fanidir; aradığını sebatlı, kararlı alemde ara! Suretin sıfırdan<br />
ibarettir; dilediğini mana aleminde dile! Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de<br />
tatlı bir deniz gibi olan canı al!<br />
YAĞMURUN SIRRI<br />
Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Onun<br />
mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti. Bu ağaçlar, toprak altındaki<br />
insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp; halka doğru yüz türlü işaretlerde<br />
bulunurlar, duyana söz söylerler.<br />
Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar. Kazlar gibi başlarını<br />
su içine çekmişler...Karga gibiyken tavus haline gelmişlerdir. Allah, onları kış vakti<br />
hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir.<br />
Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir.<br />
Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmiş bir şey. Neden bunu kerem sahibi Allah’ya<br />
isnad edelim ” Onların körlüğüne rağmen Allah, dostların gönüllerinde bağlar,<br />
bahçeler bitirmiştir.<br />
Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.<br />
Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak<br />
dünyanın etrafını dönüp dolaşırlar. Münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek<br />
gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf<br />
kimseye benzerler.<br />
Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar.<br />
Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz değildir ki. Göz odur ki bir<br />
sığınak görsün.<br />
Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddıka’nın yanına giderek konuşup görüşmeye<br />
başladı. Sıddıka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstünü,<br />
sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.<br />
Peygamber, “Böyle acele acele ne arıyorsun ” dedi. Ayşe “Bugün hava bulutluydu,<br />
yağmur yağdı. Elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, başını<br />
yağmurdan ıslanmamış görmekteyim” dedi.<br />
Peygamber “O sırada başına ne örtmüşsün, baş örtün neydi Diye sordu. Ayşe senin<br />
ridanı başıma örtmüştüm”dedi. Peygamber dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun!<br />
Allah onun için temiz gözüne gayb yağmurunu gösterdi.”O yağmur, sizin bu<br />
bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir.<br />
Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi<br />
vardır. Fakat o, ancak havassa görünür, diğerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp<br />
diriltileceklerinden şüphe ederler.”<br />
Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar.<br />
Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak<br />
bir derecededir. Güz yağmuruysa, bağa sıtma gibidir.<br />
Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır.<br />
Kış, yel ve güneş de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu<br />
böyle bil, ipin ucunu yakala!<br />
Tıpkı bunun gibi gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı.<br />
Bazı yağmurlar berekettir, bazıları ziyan. Abdalin bu nefesi de işte o bahardandır.<br />
Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter.<br />
Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar. Fakat<br />
bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama! Rüzgar, işini yaptı,<br />
esti. Canı olan da, rüzgarın tesirini candan kabul etti.<br />
Peygamber, “Dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar<br />
rüzgarı, ağaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder. Fakat güz<br />
serinliğinden kaçının. Çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da<br />
onu yapar “dedi.<br />
Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat<br />
etmişlerdir. Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni<br />
görmemişlerdir.<br />
Allah’ya göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebediliğin ta kendisidir.<br />
Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara! Senin cüzi<br />
aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.<br />
Binaenaleyh hadisin manası teville şöyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların<br />
ve filizlerin hayatıdır. Velilerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu<br />
örtme, çünkü o sözler, dininin zahiridir.<br />
Sıcak da söylese, soğuk da söylese, hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ( hayatın<br />
hadiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır.<br />
Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir.<br />
Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur.<br />
Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı başında olan kişinin<br />
gönlünü, binlerce gam kaplar.<br />
Sıddıka’nın aşkı çoşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülasası,<br />
vücudun zübdesi! Bu günkü yağmurun hikmeti neydi Bu yağmur, rahmet<br />
yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu, pek yüce, pek azametli<br />
Allah’nın adaletinden miydi<br />
Bu yağmur, bahara ait lutuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu ”<br />
Peygamber dedi ki: “Bu yağmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı<br />
yatıştırmak için yağıyordu.” Eğer Ademoğlu, o keder ateşi içinde kalıp duraydı<br />
ziyadesiyle harabolur, eksikliğe düşer, ( hiçbir şey yapamaz bir hale gelir) di.<br />
O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı. Ey can, bu alemin<br />
direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için afettir. Akıllılık o alemdedir, galip<br />
gelirse bu alem alçalır. Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu alem<br />
kirdir.<br />
Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı<br />
halinde gelir. Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.<br />
KADININ FENDİ -1-<br />
Eski zamanda bir halife vardı ki, Hatem’i cömertliğine köle etmişti. İhsan ve adalet<br />
bayrağını yüceltmiş, dünyadan yoksulluk ve ihtiyacı kaldırmıştı. Deniz ve inci, onun<br />
vergisine nispetle ehemmiyetsiz bir hale gelmiş lutuf ve ihsan Kaf’tan Kaf’a yayılmıştı.<br />
O padişah, topraktan ibaret olan şu yeryüzünde bulut ve yağmurdu. İn’am ve ihsan<br />
sahibi Allah’nın vericiliğine mazhardı. Deniz ve maden, onun ihsanına karşı zelzeleye<br />
düşmüş, onun cömertliğine doğru kafile kafile gelip duruyordu.<br />
Kapısı, hacet kıblesiydi. Şöhreti, cömertlikle bütün aleme yayılmıştı. Onun<br />
vergisinden, onun cömertliğinden Acem de şaşırmıştı,Rum da. Türk de hayrete<br />
dalmıştı, Arap da. Hayat suyu, kerem deniziydi. Onun yüzünden Arap da dirilmişti.<br />
Acem de!<br />
Bir gece bir bedevi karısı, dedikoduyu hadden aşırarak kocasına dedi ki: “Bütün bu<br />
yoksulluğu, bu cefayı biz çekmekteyiz. Alemin ömrü hoşlukla geçiyor. Sade biz kötü<br />
bir haldeyiz.<br />
Ekmeğimiz yok, katığımız dert ve haset... Testimiz yok suyumuz gözyaşı. Gündüzün<br />
elbisemiz güneşin ziyası... Geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan değil<br />
mi ayı, okkalık ekmek sanıp elimizle gökyüzüne saldırıyoruz.<br />
Yoksullar bizim yoksulluğumuzdan ve gece gündüz yiyecek düşünmemizden<br />
arlanıyorlar. Samiri’nin halktan kaçtığı gibi akraba, yabancı... herkes bizden kaçıyor.<br />
Birisinden bir avuç mercimek isteyecek olsak bize “Sus, geber, babalar çıkarasıca!”<br />
diyor.<br />
Arabın iftiharı, savaş ve ihsandır. Sence arap içinde yazıda kazınıp yok edilecek bir<br />
yanlışa benziyorsun. Ne savaşı Zaten biz savaşsız öldürülmüş, bitmişiz; yoksulluk<br />
kılıcıyla başımız uçurulmuş, gitmiş!<br />
İhsan nerede Yoksulluğun etrafında dönüp dolaşarak ağ örmekte, havada uçan<br />
sineğin damarını sokup kanını emmekteyiz. Hele bize misafir gelsin... Geceleyin<br />
uyuyunca elbisesini soymazsam ben de adam değilim!<br />
Bundan dolayı bilenler, hikmetle dediler ki: ihsan ve kerem sahiplerine konuk olmak<br />
gerek. Halbuki sen, öyle birisinin müridisin ki hasisliği yüzünden kendisi galip değil,<br />
seni nasıl galip edecek Sana nur vermesi şöyle dursun... bilakis kapkara bir hale<br />
koyar.<br />
Kendisinin nuru yok, onunla görüşüp konuşanlar nereden nurlanacak Bir çeşit şeyh,<br />
gözü akan ve görmeyen kişiye benzer. Gözüne ilaç çeker ama zararlı ilaçtan başka bir<br />
şey çekemez ki. Yoksulluk ve meşakkatta bizim halimiz de böyledir. Bize aldanıp da<br />
hiçbir konuk gelmez.<br />
On yıllık kıtlığı mücessem olarak görmedinse gözünü aç da bize bak! Görünüşümüz<br />
davacı adamların içi gibi gönlü kapkara, fakat dili şaşalalı! Allah’dan onda ne bir koku<br />
var, ne bir eser. Fakat davası Şit’ten de ileri, Adem’den de!<br />
Hatta ona, Şeytan bile kendisini göstermez. Böyle olduğu halde o “Biz Abdallardanız,<br />
hatta daha ilerdeyiz. Kendisini adam sansınlar diye dervişlerin bir hayli sözünü çalmış<br />
çırpmıştır. Söz söylerken lafı Bayezid’den ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur.<br />
Halbuki onun içyüzünden Yezid arlanır.<br />
Gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasipsizdir. Hak, önüne bir kemik bile<br />
atmamıştır. O ise “Sofrayı yaydım, Hakkın vekiliyim, halife oğluyum” diye bağırıp<br />
durmaktadır. “ Ey aşağılık saf kişiler, gelin... gelin de ihsan keremimin sofrasından,<br />
kimse mani olmaksızın yeyin” demektir.<br />
Onlar da onun başına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı şeyh “ Yarın” der.<br />
Fakat bir türlü o yarın gelip çatmaz. Ademoğlunun, az çok sırrı meydana çıkabilmek<br />
için uzun zamanlar lazımdır.<br />
Tek duvarın altında define mi var, yoksa alan karınca ejderha yuvası mı Oyalancı<br />
şeyhin hiçbir şey olmadığı meydana çıkıncaya kadar talibin de ömrü tükenmiş olur:<br />
artık anlamanın ne faydası var<br />
Fakat nadir olarak talibin itikadındaki parlaklık yüzünden şeyhin yalanı talibe faydalı<br />
olur. Şeyhi, can sanır, ceset çıkar ama talip, kendi iyi niyeti yüzünden öyle bir<br />
makama erişir ki... Hali, tıpkı gece ortasında kıble arayana benzer. Kıble bulunmasa<br />
bile namazı caizdir.<br />
Davacı ve yalancı şeyhin can kıtlığı gizlidir. Fakat bizdeki ekmek kıtlığı meydanda.<br />
Niçin bunu, davacı şeyh gibi gizleyelim Neden fayda olmadığı halde utanıp arlanarak<br />
can çekişelim ”<br />
Kocası dedi ki: “Daha ne vakte kadar gelir ve mahsul arayıp duracaksın; zaten<br />
ömrümüzden ne kaldı ki Çoğu geçip gitti. Akıllı kişi, artığa, eksiğe bakmaz; çünkü<br />
ikisi de sel gibi geçer. Sel ister saf olsun, ister bulanık... Mademki baki değildir, ondan<br />
bahsetme<br />
Bu alemde binlerce canlı, sıkıntısız, hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.<br />
Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde ağaçta Allah’a şükreder.<br />
Bülbül “Ey duaya icabet eden Allah, rızık hususunda itimadımız sana” diye Allah’a<br />
hamdeyler.<br />
Doğan, rızkını padişahın elinden umduğundan bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.<br />
Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat Allah ailesidir; Hak da ne güzel<br />
aile reisi. Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, heva ve hevesimizin, varlığımızın tozundan,<br />
dumanından meydana gelir. Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer.<br />
Bu böyle oldu kuruntuları da vesveselerimizdir.<br />
Bil ki her hastalık ölümden bir parçadır. Çaresi varsa, ölümün bir cüz’ünü kendinden<br />
kov! Ölümün bir cüz’ünden bile kaçamadığın halde onun hepsini başından aşağıya<br />
dökecekler, bunu iyice bil!<br />
Ölümün cüz’ü olan hastalık sana taht geliyorsa bil ki Allah küllü, yani ölümü de sana<br />
tatlılaştırır. Hastalıklar, ölümden elçi olarak gelmektedir; ey boşboğaz, ölümün<br />
elçisinden yüz çevirme!<br />
Tatlı yaşayan, sonunda acı öldü. Ten kaydında olan canını kurtaramadı. Koyunları<br />
kırdan sürer getirirler; hangisi daha besli ise onu keserler. Gece geçti, sabah oldu. Sen<br />
ne vakte kadar bu altın masalını yeni baştan söyleyip duracaksın<br />
Gençken daha kanaatliydin; şimdi altın istiyorsun, halbuki sen önceden altındın.<br />
Üzümlerle dolu bir asmaydın; nasıl oldu da kesada uğradın; üzümün tam olacakken<br />
bozulup gittin Meyvanın günden güne daha tatlı olması lazım.<br />
İp eğirenler gibi gerisin geriye gitmenin luzumu yok! Sen bizim eşimizsin; işlerin<br />
başarılması için eşlerin aynı huyda olmaları lazımdır. Eşlerin birbirine benzemesi<br />
lazım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak! Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar<br />
gelirse ikisi de işine yaramaz.<br />
Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu Ormandaki aslana kurdun çift<br />
olduğunu hiç gördün mü Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç, devenin<br />
üstünde doğru duramaz. Ben sağlam bir yürekle kanaat yolunda gidiyorum; sen neye<br />
kınama yolunu tutuyorsun ”<br />
Kanaatkar adam ihlasla, yüreği yanarak sabaha kadar karısına bu yolda sözler<br />
söyledi. Kadın ona haykırdı: “Ey namustan gayri bir şeyi olmayan, artık bundan fazla<br />
senin afsununu istemem. Yürü git. Gayri bu davadan bahsetme; kibir ve azamete dair<br />
saçma sapan şeyler söyleyip durma!<br />
Ne vakte kadar bu tumturaklı sözler, bu işler güçler Kendi halini, kendi işini gör de<br />
utan! Kibir çirkindir ama dilencilerden olursa daha çirkin. Soğuk gün ortalık kar... Bir<br />
de elbise ıslak olursa...<br />
Ey örümcek ağı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; Ne vakte kadar kibir,<br />
azamet! Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki Kanaatten ancak bir ad<br />
öğrendin. Peygamber “Kanaat nedir Hazinedir Dedi.<br />
Sen hazineyi mihnet ve meşakkatten ayırt edemiyorsun. Bu kanaat daimi bir<br />
hazineden başka bir hazineden başka bir şey değildir. Ey gönüle gam ve elem veren<br />
artık beyhude sözlere dalma!<br />
Yürü bana “Eşim” deme, az koltukla. Ben insafın eşiyim, hilenin değil. Neden<br />
padişahtan, beyden dem urup durmaktasın Yoksulluktan havada sivrisineği bile<br />
avlamaktasın. Bir kemik parçası için köpeklerle dalaşmakta, içi boş ney gibi inleyip<br />
durmaktasın.<br />
Bana öyle horlukla kötü kötü bakma ki damarlarının içinde dolaşan sırları<br />
söylemeyeyim. Kendi aklını benden fazla görüyorsun; Ya şu az akıllı olan beni nasıl<br />
gördün ( Büsbütün aşağı değil mi )<br />
Çirkin kurt gibi üstümüze atlama. Senin gibi insanı utandıracak akla sahip<br />
olmaktansa akılsızlık daha iyi! Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl<br />
değildir, yılan ve akreptir. Senin hile ve zulmünün hasmı Allah olsun; hile elin bize<br />
uzanmasın!<br />
Ne şaşılacak şey ki sen hem yılansın, hem afsuncu... Ey Arap, sen yılansın, hem de<br />
çirkin yılan! Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi. Afsuncu<br />
düşman gibi, yılana afsun okur, yılan da onu afsunlar.<br />
Yılanın afsunu, yılancıya tuzak olmasaydı yılanın afsununa aldanır, onunla meşgul olu<br />
muydu Afsuncu, kazanç hırsına düşünce yılanın kendisini afsunladığını anlamaz.<br />
Yılan “ Ey afsuncu, kendine gel. Kendine gel. Kendi hünerini gördün, bir de benim<br />
afsunumu gör!<br />
Sen beni Hak’kın adıyla afsunladın, bu suretle de beni halka rüsvay etmek istedin.<br />
Beni Hak’kın adı bağladı, senin tedbirin değil. Hakk’ın adını tuzak yaptın, yazıklar<br />
olsun sana! Senden benim hakkımı Allahnın adı alacak. Ben canımı da Allah adına<br />
ısmarladım, tenimi de. Allah adı, beni yaraladığın için ya can damarını koparsın, yahut<br />
seni de benim gibi mahsup etsin!” der. Kadın bu yolda sert sözlerle genç kocasına<br />
tomarlar okudu.<br />
Bedevi dedi ki: “ Ey kadın, sen kadın mısın, yoksa hüzün ve keder atası mı<br />
Yoksulluk, benim için iftihar edilecek bir şeydir; başıma kakma! Mal ve para başta<br />
küllah gibidir. Küllaha sığınan keldir.Kıvırcık ve güzel saçları olan kişiye gelince:<br />
küllahı giderse ona daha hoş gelir.<br />
Allah eri göz gibidir. Gözün kapalı olmaktansa, açık olması daha iyidir. Esirci, esiri<br />
satarken ayıp örten elbiseyi soyar. Esirin bir kusuru olursa hiç onu soyar mı Soyması<br />
şöyle dursun, bir hile ile ne yapıp yapar, onu elbiseyle gösterir.<br />
“Bu iyiden kötüden, olur olmaz şeyden utanır. Soyarsam utanıp senden ürker” der.<br />
Zengin kulağına kadar ayıp içine dalmıştır: fakat malı vardır ve mal ayıbını örter.<br />
Tamahkar tamahı yüzünden zengin ayıbını görmez. Tamahkar bütün gönülleri kaplar.<br />
Yoksul, halis altın gibi sevilse yine kumaşı, dükkana yol bulmaz, sözünü kimse<br />
dinlemez. Yoksulluk, senin anlayacağın şey değildir; yoksulluğa hor bakma; Çünkü<br />
yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Allah’dan pek büyük bir rızıkları vardır.<br />
Ulu Allah adildir; adiller, nasıl olur da çaresiz biçarelere zulmederler<br />
Birisine nimet, mal, matrah verip öbürünü yansın diye ateşe atarlar mı Böyle bir iş,<br />
Allah’dan, iki cihanı yaratan umulur mu “Elfakru Fahri” hadisi, saçma ve asılsız bir<br />
söz mü; bu sözde binlerce naz ve nimet gizli değil mi<br />
Hiddetle bana lakaplar taktın; ben sevgilimin dostuyum, onu elde ederim. Halbuki sen<br />
bir yalancı, afsuncusun dedi. Yılan tutsam bile dişini söker, bu suretle onu başı<br />
ezilmekten kurtarırım. Çünkü o diş, onun can düşmanıdır; ben, düşmanı da bu suretle<br />
kendime dost ederim.<br />
Ben asla tamahtan afsun okumam. Ben bu tamahı baş aşağı etmişimdir. Allah<br />
göstermesin... Benim halka karşı tamahım yok. Gönlümde kanaatten bir alem var. Sen<br />
armut ağacı tepesinden böyle görüyorsun. Aşağı in de sende o şüphe kalmasın. Biraz<br />
dönersen başın dönmeğe başlar; evi dönüyor görürsün... Halbuki dönen sensin!<br />
Ebucehil, Ahmed’i görüp “Beni Haşim’den çirkin bir çehre zuhur etti” dedi. Ahmet ona<br />
dedi ki: “ Haddini tecavüz ettinse de doğru söyledin.” Sıddık görüp “Ey güneş! Ne<br />
doğudasın, ne batıdan. Latif bir surette parla, alemi nurlandır” dedi.<br />
Ahmet dedi ki: “Ey aziz, ey değersiz dünyadan kurtulan! Doğru söyledin.” Orada<br />
bulunurlar “ Ey halkın ulusu, ikisi birbirine zıt söz söyledi, sen ikisine de doğru<br />
söyledin, dedin... “Neden ” diye sordular.<br />
Peygamber “Ben Allah eliyle cilalanmış bir aynayım. Türk, Hintli nasılsalar, bende o<br />
sureti görürler” dedi. Kadın! Eğer beni tamahkar görüyorsan bu kadınca arayıştan<br />
yüksel! Kanaate dair söz söylemek, tamaha benzer ama hakikatte rahmettir. O<br />
nimetin bulunduğu yerde tamah ne gezer<br />
Sen de bir iki günceğiz yoksulluğu sına da yoksulluktaki iki misli zenginliği gör.<br />
Yoksulluğa sabret, bu gamı, gussayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Allah’nın yüceliği<br />
yoksulluktur. Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can<br />
gör.<br />
Yoksulluk acılığı çeken yüz binlerce cana bak... Gül gibi gülbeşekere karışmış, o<br />
lezzetle lezzetlenmiş. Ah yazık; sende kavrayacak kabiliyet olsaydı da, canımdan<br />
gönül şem’ası zuhur etseydi!<br />
Bu söz can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve<br />
arayıcı olursa vazeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa<br />
dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri namahrem girince harem halkı, perde<br />
arkasına girer, gizlenir.<br />
Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki<br />
peçeleri açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir<br />
ve bem nağmeleri, nasıl olurda sağır kulak için terennüm edilir<br />
Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı Koku duyan için yarattı; koku<br />
almayan için dedi. Hak yeri göğü yaratmış, aralarında da bir çok nur ve nar<br />
yüceltmiştir. Bu yeri yerdekiler için yaratmış, göğü de göktekilerin yurdu yapmıştır.<br />
Aşağılık kişi yükseğin düşmanıdır. Her şeyin müşterisi meydana çıkar. Ey kapalı<br />
örtünüp bürünmüş kadın, sen hiç kör için süslendin mi Dünyayı en değerli incilerle<br />
doldursan nasibin yoksa ne yapayım<br />
Ey kadın, kavgayı, darılmayı bırak; bırakmayacaksan beni bırak! Ben iyiyle kötüyle,<br />
kavga edemem; kavga ile işim yok. Savaşmak şöyle dursun; gönlüm barışlardan bile<br />
ürkmekte. Susacaksan ne ala: yoksa öyle bir iş yaparım ki şu anda hemen kalkar,<br />
evimi, barkımı bırakır, giderim.”<br />
Kadın onu titiz ve hiddetli görünce ağlamaya başladı. Zaten ağlamak, kadının<br />
tuzağıdır. “Ben, senden bunu mu umardım Senden başka ümidim vardı” dedi. Kadın<br />
yokluk yoluna girip dedi ki: “Ben senin karın değil, ayağının toprağıyım. Cismim,<br />
canım, nem varsa senindir; hüküm de senin, ferman da!<br />
Yoksulluk yüzünden sabrım tükendiyse bu da kendim için değil, senin için. Sen bana<br />
dertli zamanlarda deva oldun; muhtaç olmanı istemiyorum. Canın için, bu kendim için<br />
değil. Bu ağlayış bu inleyiş hep senin için.<br />
Ben, Allah hakkı için varlığımı her nefeste huzurunda feda etmek isterim. Canım sana<br />
kurban olsun... Ne olurdu ruhun bana vakıf olsaydı. Fakat sen hakkımda böyle kötü<br />
zanna düşünce candan da usandım, tenden de.<br />
Ey canımın rahatı! Sen bana böyle aykırı olunca altına da toprak saçtım, gümüşe de<br />
( artık ikisi de gözümde değil) Canımda da sen varsın, gönlümde de sen. Öyle olduğu<br />
halde bu kadarcık bir şeyden dolayı benden ayrılmaya kalkışıyorsun.<br />
Kudret senin elinde, ayrılabilirsin; fakat senin bu niyetine karşılık candan özürlüler<br />
dilemekteyim. O zamanları hatırla ki ben put gibi güzeldim, sen de karşımda puta<br />
tapan şamana benzerdin.<br />
Bu kul sana tabidir; gönlü, senin dileğine göre aydınlanmış, yanmıştır. Neyi “pişir,<br />
hazırla” dersen hemen “pişti, yandı bile” derim. Ben senin ıspanağınım. İster ekşili<br />
pişir, ister tatlılı... Küfür söylemiştim; işte imana geldim. Can ve gönülle hükmüne tabi<br />
oldum. Senin şahane huyunu takdir edemedim. Huzuruna küstahça eşek sürdüm.<br />
Fakat affından bir mum düzüp yakınca tövbe ettim; itirazı bıraktım.<br />
Kılıçla kefeni huzuruna koyuyorum; önüne boynumu uzatıyorum; vur! Acı ayrılıktan<br />
gem vuruyorsun. Ne istersen yap fakat bunu yapma! Gönlünde benim için gizlice bir<br />
özür dileyici vardır ki o, ben olmasam da bana şefaat edip durur.<br />
Gönlündeki o özür dileyicim senin huyundur. Ona güvendiğimden gönlüm, kendisine<br />
suç aradı. Ey ahlakı yüz batman baldan daha güzel, daha tatlı olan kızgın adam! Sen<br />
de bana gönlünden ve gizlice merhamet et.”<br />
Bu suretle güzel, açık açık söylerken kadına bir ağlamadır geldi. Ağlaması bile yüzünü<br />
güzelliğiyle gönülleri cezbeden o güzelin, hüngür hüngür ağlaması haddinden aşınca.<br />
O gözyaşı yağmurundan bir yıldırım zuhur etti, o naziri bulunmayan erin gönlüne bir<br />
kıvılcım sıçradı.<br />
Adamın, güzel yüzüne kul olduğu dilber, kulluğa başlarsa hal ne olur, insan ne hale<br />
gelir Azametinden yüreğini oynatan, kibirinde4n seni tir tir titreten sevgili, gözünün<br />
önünde ağlamaya başlarsa ne hale girersin<br />
Naz ve istiğnası ile can ve gönülleri kan haline getiren güzel, niyaza girişirse hal ne<br />
olur Cevrü cefası, bize tuzak olan dilber, özür dilemeye kalkışırsa biz ne mazeret<br />
bulabilir, ne söyleyebiliriz<br />
Züyyine linnas, hükmünce Allah’nın insanlar için bezediği şeylerden halk, nasıl<br />
kurtulabilir Allah; kadını erkeklere munis olmak üzere yarattı. Adem nasıl olurda<br />
Havva’dan ayrılabilir Kişi yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa Hamza’dan bile ileri<br />
geçse yine hükmetme hususunda karısının esiridir.<br />
Adem sözlerinden alemin sarhoş olduğu Muhammed bile “Kellimini ya Humeyra”<br />
derdi. Gerçi zahiren su, ateşten üstündür; fakat bir kaba konunca ateş, onu fıkır fıkır<br />
kaynatır. İkisinin arasında bir tencere, bir çömlek oldu mu ateş, o suyu yok eder, hava<br />
haline getirir.<br />
Görünüşte su nasıl ateşten üstünse, sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona<br />
mağlupsun, sen onu istemektesin.<br />
Böyle bir hassa ancak Ademoğlundadır. Çünkü insanda muhabbet vardır. Hayvanın<br />
muhabbeti azdır ve bu da onun nakış olmasından ileri gelmiştir.<br />
Peygamber dedi ki: “Kadınlar; akıllı kişilere ehli dil olanlara fazlasıyla galip olurlar.<br />
Fakat cahiller, kadına galebe ederler.” Çünkü onlar sert ve kaba muameleli olurlar.<br />
Onlarda acıma, lutfetme, sevme azdır. Çünkü tabiatlarında yaradılışlarında hayvanlık<br />
üstündür.<br />
Sevgi ve acıma, izsanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse... hayvanlık vasfıdır. Kadın, Hak<br />
nurudur, sevgili değil... Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir!<br />
Avamdan olan birisinin ölüm anında avamlıktan pişman olması gibi o bedevi de<br />
söylediğine pişman oldu. “Canımın canına nasıl oldu da düşman kesildim; canımın<br />
başına nasıl oldu da tekmeler savurdum ” dedi.<br />
Aklımız baştan ayağı fark etmesin diye kaza geldi mi, gözümüzü örtüyor. Kaza<br />
geçince, insan kendisini yemeğe başlar. Perdesi yırtılan, sırrı meydana çıkan, yakasını<br />
yırtar. Bedevi dedi ki: “Ey kadın, pişman oluyorum. Kafir olmuşsam bile müslüman<br />
olmaktayım. Sana karşı suçluyum bana acı; beni kökümden, dibimden kamilen söküp<br />
atma!” İhtiyar kafir, pişman olursa özür getirmeye başlar ve müslüman olur. Allah<br />
tapusu, rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da ona aşık yokluk da.<br />
Küfür de o ululuk sahibi Allah’ya aşıktır, iman da; bakır da o kimyanın kuludur,<br />
gümüş de!<br />
Musa’nın da mana cihetinden bir yolu vardır, Firavun’un da. Fakat, zahiren Musa<br />
yolludur, Firavun yolsuz. Musa , gündüzün Allah huzurunda ağlayıp inledi; Firavunda<br />
gece yarısı ağladı, Dedi ki; “Ey Allah, boynundaki bu demir zincir nedir Boynumda<br />
demir zincir olmasa kim “ Ben, benim” der (asılsız davaya. Benliğe kalkışır )<br />
Şüphe yok ki Musa’yı nurlandıran iradenle beni de karanlıklara daldırdın. Musa’yı ay<br />
yüzlü bir hale getirten dileğinle canımın aynı kara yüzlü bir hale getirdin. Yıldızım<br />
aydan daha iyi, daha talihli değil ki. Tutulursa ne çarem var Halk, benim nöbetimi<br />
Allah diye, Sultan diye tutuyor ama doğrusu ay tutulmuş, tas çalıyorlar! Onlar tas<br />
çalıp gürültü ediyorlar ama o gürültüyle ayı rüsvay etmektedirler.<br />
Ben ki Firavun’um, şöhretten el-aman! “Enerabbüküm-ül a’la" demem de beni rüsvay<br />
eden tas gürültüsüdür. Musa’da ben de aynı kapının kuluyuz. Fakat senin ormanında<br />
senin baltan işliyor; dalları senin baltan kesmektedir; Bir dalı yetiştiriyor, öbürünü<br />
kesip atıyor. Baltaya karşı dalın eli var mı Ne gezer! Hiç dal baltanın elinden<br />
kurtulabilir mi Balta senindir, o kudret hakkı için kereminden bu eğrilikleri doğrult!”<br />
Firavun yine kendi kendine “Ne şaşılacak şey! Ben bütün gece “Ey Rabbimiz” diye<br />
yalvarmıyor muyum Yalnızken mütevazi bir hale geliyor, düzeliyorum. Neden<br />
Musa’ya karşı öyle oluyorum<br />
Kalp altınının rengi halis altından on derece daha parlak olsa ataşe karşı nasıl yüzü<br />
kara bir hale gelir!<br />
Kalbim de kalıbım da onun hükmünde değil mi Bir zaman, beni iç haline kor, bir<br />
zaman kabuk haline. Bir zaman beni ay haline kor, bir zaman karartır. Allah’nın işi,<br />
bundan başka nedir ki Ekin ol der beni yeşertir. Çirkinleş der, sarartır. Varlığı emriyle<br />
yaratan Allah’nın çevganları önünde mekan aleminde de koşup duruyoruz. Lamekan<br />
aleminde de.<br />
Renksizlik alemi, renge esir olunca bir Musa öbür Musa ile savaşa düştü. Renksizlik<br />
alemine ulaşırsan Musa ile Firavun’un karıştığı aleme erişirsin. Bu nükte yüzünden<br />
hatırına “renk, nasıl olur da kıylü kalden kurtulur Şaşılacak şey... Bu renk, renksizlik<br />
aleminden zuhura geldiği halde, renksizlikle nasıl savaşa girişir<br />
Yağın aslı sudandır ve su ile artar. Sonunda nasıl olur da suya zıt olur Mademki yağı<br />
su ile yoğurdular; yağ sudan oldu; su ile yağ neden birbirine zıt oldu<br />
Gül dikenden meydana meydana gelmiştir, diken de gülden... böyle olduğu halde niçin<br />
savaşa, maceralara düşmüşlerdi .. gibi bir sual hatıra gelirse (bil ki bu) ya hakikatta<br />
savaş değildir, bir hikmet içindir, eşek satanların kavgaları gibi bir hiledir, bir sanattır;<br />
yahut ne savaş ne hikmet...Hayretten ibarettir.<br />
Bu, viraneliktir, içinde define aramak gerek. Sen define sandığın şey yüzünden, o<br />
vehminden defineyi kaybediyorsun. Sen vehmi de, tedbirleri, düşünceleri de mamure<br />
bil, mamur yerlerde define olmaz. Mamur yerlerde varlık, didişmek olur.<br />
Yok olan, varlıklardan utanır, arlanır. Varlık yokluktan feryad etmemiştir. Yokluk, o<br />
varlığı, kendisinden uzaklaştırmış, gidermiştir. Ben yokluktan kaçıyorum deme.<br />
Hakikatte o, senden yirmi kere daha fazla kaçmakta! Görünüşte seni kendisine<br />
çağırmaktadır. Ama içinden seni reddetme sopasıyla sürmektedir. Bu işler, kovalayanı<br />
yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey saf kişi! Firavun’un, Musa´dan nefretini<br />
sen Musa´dan bil.<br />
Tabiata inananlar; gök bir yumurtadır, yer de onun sarısı diye itikat etmişlerdir.<br />
Birisi, “Bu yeryüzü yeri kaplayan göğün ortasında nasıl duruyor Havaya asılmış bir<br />
kandil gibi ne aşağıya gitmekte, ne çıkmakta” dedi. O hakim, “Altı cihetten de göğün<br />
çekmesi yönünden hava ortasında kalır. Mıknatıstan bir yuvarlak olsa ortasına konan<br />
demir, ortada kalır” diye cevap verdi. Öteki hakim de “Saf gök, kara toprağı kendisine<br />
çekmez. Onu altı taraftan da iter. Ondan dolayı da yeryüzü, kuvvetli yeller ortasında<br />
muallakta kalmıştır” dedi.<br />
Kemal ehlinin gönülleri de firavunların canlarını böyle defeder de, onlar dalaletde<br />
kalırlar. Onları bu cihan da defeder o cihan da. O yolsuzlar da bu yüzden o cihanda da<br />
mahrum kalırlar, bu cihanda da. Ululuk sahibi Allahnın kullarından, velilerden baş<br />
çeker, uzaklaşırsan bil ki onlar senden hoşlanmıyorlar, onlar seni istemiyorlar.<br />
Onların kehlibarları vardır, meydana çıkarırlarsa senin saman çöpü gibi oaln varlığını<br />
deliye döndürür, kendilerine çekerler. Kehlibarlarını saklarlarsa derhal seni azgınlığa<br />
teslim ederler. Hayvanlık mertebesi nasıl insanlığa esir ve mağlupsa. İnsan<br />
mertebesinin de Allah velilerinin elinde hayvan gibi mağlup olduğunu anla ey yoksul!<br />
Ahmed, irşadederken halka “Kullarım” dedi. Allah bütün alemi “ Kul ya ibadi” diye<br />
çağır buyurdu. Senin aklın deveciye benzer, sen de devesin, Akıl, seni ister istemez<br />
hükmünce çekip durmaktadır. Veliler akılların aklıdır. Akıllar da ta en sonuncusuna<br />
kadar develere benzer. Onlara ibretle bak: bir kılavuz, yüz binlerce can! Ne kılavuzu<br />
ne deveciyi!<br />
Sen güneşi gören gözü bul da sonra bak! Bütün cihan, gece içinde kalmış, karanlıklara<br />
mıhlanmış, güneşi ve gündüzü bekleyip durmakta. İşte sana zerrede gizli güneş, işte<br />
sana kuzu postuna bürünmüş erkek aslan. İşte sana saman altında gizli bir deniz!<br />
Kendine gel, o samana şüphe ile ayak basma! Ama yol gösterici hakkında içe gelen<br />
şüphe, Allah rahmetidir.<br />
Her peygamber dünyaya tek gelmiştir. Tektir ama içinde yüzlerce alem gizli. Alem-i<br />
Kübra, kudretle sihir yaptı da cimrini, küçücük bir suret içinde gizledi. Ahmaklar onu<br />
tek ve zayıf gördüler. Hiç padişahın dostu olan zayıf olur mu Ahmaklar,"O, ancak bir<br />
tek kişiden ibaret!” dediler. Vay akıbeti düşünmeyene!<br />
SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ<br />
Salih’in devesi görünüşte deveydi, o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kestiler.<br />
Su için deveye düşman olduklarından kendileri, mezara su ve ekmek oldular. ( helak<br />
olup mezarı doyurdular).<br />
Allah devesi, ırmaktan buluttan su içmekteydi. Onlar, Hakk’ın suyunu Hak’tan<br />
esirgediler Salih’in devesi, salih kişilerin cisimleri gibidir; onlar kötülerin helaki için<br />
tuzaktır. Neticede” Allah devesinden ve içeceğinden çekinin” hükmü, o ümmeti ne<br />
dertlere uğrattı, onları nasıl helak etti! Allah kahrının şahnesi, bir devenin kanına<br />
diyet olarak onlardan bütün bir şehri diledi.<br />
Ruh, Salih gibidir,ten de deveye benzer. Ruh vuslattadır ten ihtiyaç içindedir. Temiz<br />
ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Allah yaralanmaz. Böyle ruha sahip olanlara<br />
kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye değil. Temiz ruha zarar<br />
vermenin imkanı yoktur. Allah’nın nuru, kafirlere mağlup olmaz. Can, toprağa mensup<br />
cisme, kötü kişiler, incitsinler de Allah imtihanını görsünler diye ulaştı, bu yüzden<br />
cisimle bağdaştı, birleşti.<br />
Canı inciten kişinin, bu incitmenin Allah’yı incitme olduğundan haberi yoktur. Bilmiyor<br />
ki bu küpün suyu ırmak suyu ile birleşmiştir. Allah bütün aleme penah olsun diye bir<br />
cisme alaka bağlamıştır.<br />
Onların gönüllerine kimse muzaffer olamaz. Sedefe zarar gelir, inciye gelmez. Allah<br />
velisinin cisim devesine kul ol ki Salih Peygamberle kapı yoldaşı olasın.<br />
Salih peygamber, “ Madem ki haset ettiniz, bu işi yaptınız, üç gün sonra Allahdan<br />
azap erişecek. Ondan üç gün sonra da can alıcı Allahdan başka bir afet gelecek ki<br />
onun üç alameti vardır: Hepinizin yüzünüzün rengi değişir. Birbirinize bakınca<br />
yüzlerinizi türlü türlü renklerde görürsünüz. İlk günlerde yüzleriniz safran gibi<br />
sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır. Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır,<br />
ondan sonra da Allahnın kahrı gelir, çatar. Eğer bu tehdide benden delil isterseniz<br />
devenin yavrusunu daha doğru kovalayın!<br />
Eğer tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kuşu uzaktan kaçtı,<br />
gitti!” dedi.<br />
Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından seğirtmeğe başladılar. Kimse<br />
yavruya erişmedi; dağlar arasına dalıp kayboldu.<br />
Temiz ruh gibi ten ayıbından, nimet ve ihsan sahibi Allah’ya kaçıp gitmekteydi.<br />
Salih dedi ki: “Gördünüz mü Allahnın bu kazası nasıl geldi Artık ümidin boynunu<br />
vurdu.” Devenin yavrusu nedir Salih Peygamberin gönlü. Onun hatırını ele alın,<br />
onun isteğini yerine getirin. Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz yoksa,<br />
pişman olduğunuzun, ümitsizliğe düştüğünüzün günüdür.<br />
Salih’ten bu bulanık vadi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye başladılar. Birinci<br />
gün yüzlerinin sarardığını gördüler.Ümitsizlikle soğuk ,soğuk ah etmeye başladılar.<br />
İkinci günü hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu. Üçüncü gün<br />
hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih Peygamberin hükmü: cenksiz, cidalsiz doğru<br />
çıktı. Hepsi de ümitsiz bir hale gelince kuşlar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin<br />
üstlerine çöktüler.<br />
Cibril-i Emin, bu diz çökmeyi Peygambere “Casimin” ayetini getirerek Kuran’da<br />
anlattı. Sana diz çökmeyi öğrettikleri ve seni bu çeşit diz çökmeden korkuttukları<br />
vakit, yani bela gelmeden diz çök!<br />
Salih’in kavmi, Allah kahrının zahmını beklediler: o kahır ve azap da gelip o şehri yok<br />
etti. Salih, halvetten çıkıp şehre doğru gitti; gördü ki şehir duman ve ateş içinde.<br />
Onların hak ile yeksan olmuş cüzülerinden bile feryat ve figanlarını duyuyordu; feryat<br />
duyulmaktaydı ama ortada feryat eden yok! Kemiklerinden iniltiler, sızıntılar duydu;<br />
canları çiğ taneleri gibi yaş döküyor, ağlıyordu. Salih bunu duyup ağlamaya başladı:<br />
feryat edenlere feryat etmeye koyuldu:”Ey batıl yolda yaşayan kavim! Ben sizin<br />
çevrinizden Allah’a şikayet etmiş ağlamıştım.<br />
Allah, bana “Onların eziyetlerine sabret; onlara nasihat ver. Zaten devirlerinden çok<br />
bir zaman kalmadı” demişti. Ben cefaları eziyetleri yüzünden onlara nasihat<br />
edemiyorum. Nasihat sütü sevgiden, saflıktan coşup akar” demiştim. Bana o kadar<br />
eziyetler ettiniz ki nasihat sütü damarlarımda dondu. Allah, bana “Ben sana lütuf ve<br />
inayet eder, o yaralara merhem koyarım” buyurdu. Hak, gönlümü gök gibi saf bir hale<br />
getirdi. Gönlümden, sizin cefalarınızı sildi, süpürdü.<br />
Yine size nasihatler vermeye, şeker gibi temsiller getirmeye , sözler söylemeye<br />
başladım. Şekerden taze süt çıkarıp balla şekeri sözlerime katmaya, size tatlı, tatlı<br />
öğütler vermeye koyuldum. O sözler, size zehir gibi tesir etti. Çünkü siz baştan aşağı<br />
zehir membaı, zehir madeniydiniz, zehirden ibarettiniz. Nasıl gamlanayım ki gam baş<br />
aşağı yuvarlanıp gitti.<br />
Ey inatçı kavim! Gam sizdiniz. Gamın ölümüne ağlayıp feryat eden olur mu Baştaki<br />
yara iyileşince bu yüzden saçını sakalını yolan bulunur mu ” Salih, yüzünü kendine<br />
çevirip dedi ki: “Ey feryat eden, onlar feryat etmeye değmez!”<br />
Ey Kuran’ı doğru okuyan! Eğri okuma. Zalim kavmin ardından nasıl yas tutayım Fakat<br />
yine gözünden, gönlünden yaşlar akmaya başladı. Onda sebepsiz bir merhamet hasıl<br />
oldu. Gözyaşı damarları (yağmur gibi) yağmaktaydı, kendisi de şaşırmıştı. Bu<br />
katralar, cömertlik ve kerem denizinin sebepsiz akan katralarıydı.<br />
O ağlarken aklı diyordu ki: “Bu ağlama neden Seninle eğlenen o çeşit bir kavme<br />
ağlamak reva mı Neye ağlıyorsun söyle. Yaptıkları işlere mi O gidişleri kötü kin<br />
askerine mi Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi<br />
Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dişlerine mi Akrep yatağı olan ağız ve<br />
gözlerine mi İnatlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı Şükret; bak, Allah onları<br />
nasıl hapsetti, helak eyledi! Elleri eğri, ayakları eğri, gözleri eğri, bakışları eğri,<br />
savaşları eğri, öfkeleri eğri...<br />
Onlar, geçmişleri taklit edip nakil ettikleri reylere uyduklarından bu akıl pirinin<br />
başına ayak bastılar. Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar<br />
olmadılar, kart eşek oldular. Allah cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya<br />
cennetten kullar getirdi...”<br />
Cehennemlikler, cennetlikler bir dükkanda otururlar. Aralarında bir perde vardır,<br />
birbirlerine karışmazlar. Nar ehliyle nur ehli, görünüşte karışıktır ama aralarında kaf<br />
dağı çekilmiştir.<br />
Bunlar, madende toprakla altının birbirine karışmasına benzerler. Toprakla altın<br />
karışıktır ama aralarında yüzlerce ova, yüzlerce konak var! Bu, bir dizide hakiki inci ile<br />
yalancı incinin bir gecelik konuk gibi misafir olmasına benzer. Denizin yarısı şeker gibi<br />
tatlı, lezzetli, rengi ay gibi parlak; Diğer yarısı, yılan zehri gibi acı,lezzetsiz, rengi de<br />
katran gibi kara.<br />
Cennetlikle cehennemlik olanlar da deniz gibi alttan üstten, dalgalanıp dururlar. Dar<br />
ve küçük bir cisimden dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta<br />
birbirlerine karışmalarına benzer. Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.<br />
Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri altüst eder. Sevgi acıları tatlıya çeker,<br />
tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir. Kahır ise, tatlıyı acılığa<br />
çekmektedir. Acı, tatlı ile bir arada bulunur, bağdaşır mı Acı tatlı;bu gözle görünmez.<br />
Basiret ehli, onları, akıbet penceresinden görmeyi bilir. Akıbeti gören göz, doğuyu<br />
görebilir. Ahiri gören göz ise gururdan, körlükten ibarettir.<br />
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir. Aklı en üstün,<br />
anlayışı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark<br />
eder. Şeytan “Yiyin” diye bağırır ama o adamın dudağı zehri, boğazına varmadan<br />
reddeder. Başka biri boğazına varınca anlar, bir başkası yer, bedenini berbat edince<br />
anlar. Zehir; diğer birisinde abdest bozarken yanış yapar; zaman, zaman ciğerini<br />
delen bir acı peyda eder.<br />
Bir başkasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diğer birisinde ise<br />
ölümden ve sur üfürüldükten sonra meydana çıkar. Eğer o kişiye mezarda mühlet<br />
verirlerse mutlaka mahşer günü azap ederler.<br />
Her otun, her şekerin zamanede bir oluş müddeti vardır. Lalin, güneşin tesiriyle renk,<br />
parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir. Alelade otlar, iki ay<br />
içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir gül verir. Yüce ve Ulu Allah,<br />
bunun için eceli, yani her şeyin müddetini En’am suresinde anlatmıştır. Bunu duydun<br />
ya; her kılın kulak kesilsin...<br />
Bu duyduğun abıhayattır, afiyet olsun! Bu söze söz deme, abıhayat de. Bu sözü, eski<br />
harfler teninde yepyeni bir ruh olarak gör. Arkadaş; başka bir nükte daha duy. Bu<br />
nükte can gibi hem apaçık, meydandadır, hem gayet ince ve gizli. Bir yer olur ki bu<br />
yılan zehri, Allahnın tasarruflarıyla gayet tatlı ve lezzetli bir hale gelir. Bir yerde<br />
zehirdir, bir yerde ilaç... Bir yerde küfürdü, bir yerde tam layık ve yerinde. Orada cana<br />
zarar verir ama burada derman kesilir. Su koruk içinde ekşidir; fakat üzüme gelince<br />
tatlılaşır, güzelleşir. Sonra küpün içine girince acır, haram olur...Sirke olunca ne güzel<br />
katıktır!<br />
Veli, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara uğrar. Süleyman”Rabbi<br />
hebli” demiş, yani “”Benden başkasına bu saltanatı verme.” Yahut benden başkasına<br />
bu lütufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmiştir. Bu hasede benzer ama değildir.<br />
La yenbağı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını<br />
onun nekesliğinden bilme. Hatta o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan<br />
saltanatı, kıldan kıla, baştanbaşa can kaygısından, baş korkusundan ibarettir. Baş<br />
korkusuyla can ve din korkusu... Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz.<br />
Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin.<br />
Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu.<br />
Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padişahlarına acıdı da.<br />
Şefaat edip”Bana verdiğin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver. Bu saltanatı,<br />
kerem edip kime verir, kime bağışlarsan Süleyman odur, o da benim.<br />
O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil değildir; benimledir. Hatta benimle ne<br />
demek O kişi, davasız, nizasız benim” dedi.<br />
KADININ FENDİ -2-<br />
Bir Muhlis’in (Çelebi Hüsameddin’in) gönlü, o karı ve koca hikayesinin neticesini<br />
istemekte. Karıkoca hikayesi, bir masaldan ibaret. Fakat onu nefsinle aklının misali<br />
bil.<br />
Bu kadınla erkek nefisle akıldır. İyi kişiye de mutlaka lazımdır, kötü kişiye de. Bu ikisi,<br />
toprak yurtta esir ve mahpusturlar. Gece gündüz savaşta macera içinde. Kadın<br />
durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin şerefini, yani eve lazım olan ekmeği, yüceliği,<br />
hürmeti diler durur.<br />
Nefis, kadın gibi her işe bir çare bulmak üzere gah toprağa döşenir, tevazu gösterir;<br />
gah ululuk diler, yücelir. Aklınsa, bu düşüncelerden zaten haberi yoktur. Fikrinde<br />
Allah gamından başka bir şey yoktur.<br />
Hikayenin içyüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış<br />
yüzünün tamamını dinle. Eğer yalnız manaya ait anlatış kifayet etseydi alem halkı,<br />
tamamı ile işten güçten kalır, alemin nizamı bozulur giderdi. Sevgi düşünce ve<br />
manadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zahiri suretleri de kalmaz, yok<br />
olurdu. Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait<br />
şeylerdir. Fakat bu suretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet<br />
eder. Çünkü, ey ulu kişi, zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir. Şahidin de bazen<br />
doğrucu, bazen yalancı olur.<br />
Sarhoş bazen şaraptan olur, bazen da ayrandan! Ayran içen de kendisini sarhoş<br />
gösterebilir. Gürültü eder, sarhoş görünür. O murai de, kendisini muhabbet sarhoşu<br />
sansınlar diye oruçlu görünür, namaz kılar.<br />
Surete ait işlerden meydana gelen şey bambaşkadır. Fakat gönülde gizli olan şeye<br />
alamettir. Ya Rabbi, duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o eğri, yalancı<br />
alameti,doğrusundan ayırt edelim.<br />
Hiç, bu temyize nasıl malik olur Allah nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi<br />
elde eder. Eser olmasa bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi...Akrabalık<br />
sevgiyi bildirir. Fakat imam ve muktedası Allah nuru olan kişi, ne eserlere kul olur ne<br />
sebeplere. Sevgi gönülde şulelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur.<br />
Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kainata yaymıştır. Bu<br />
sözün tamamlanması için hayli tafsilat var ama sen ara. Gerçi mana, bu suretten zahir<br />
olmaktadır ama bir cihetten manaya yakındır, bir bakımdan manaya uzak!<br />
Delalet hususunda mana ile suret, su ile ağaç gibidir. Mahiyetlerine bakarsan<br />
birbirlerinden tamamı ile uzaktırlar. Sen mahiyetleri de bırak, hususları da. O iki rızık<br />
arayan karıkocanın ahvalini anlat.<br />
Arap dedi ki: “Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin. Kılıcı kından çek, emret. Ne<br />
dersen ben sana tabiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü... ona bakmam. Senin uğruna<br />
feda olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sağır yapar.” Kadın<br />
“Sahiden beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı öğrenmek mi istiyorsun ” dedi.<br />
Erkek dedi ki: “Gizli sırları bilen ve Adem Safi’yi yaratan Allah hakkı için (Seni<br />
seviyorum.) Allah, Adem’e üç arşın bir boy verdiği halde ruhlarda, levhlerde ne varsa<br />
hepsini gösterdi. Allah, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa, önceden ve<br />
“Allemelesma” sından ders verdi, öğretti. Bu suretle melekler, onun ders vermesine<br />
hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle başka bir mukaddesliğe<br />
eriştiler. Adem’in yüzünden nail oldukları fütühata, göklerde bile erişememişlerdir.<br />
Adem’in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile dardı. Peygamber<br />
“Allah; ben, yücelere, aşağılara yere, göğe, hatta arşa sığmam. Bunu, ey aziz, yakinen<br />
bil. Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan<br />
gönüllerde ara buyurdu” dedi.<br />
Allah dedi ki: “Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu<br />
suretle beni görme cennetine erişesin.” Arş, bile o nuriyle, o genişliğiyle beraber<br />
Adem’ görünce yerinden kalktı. Arşın sonsuz bir büyüklüğü var, fakat manaya karşı<br />
suret nedir ki Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz vardı.<br />
Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk.<br />
Yere olan bu meylimize, bu alakamıza da şaşmaktaydık. Gökten yaratıldığımız halde<br />
yeryüzüne bu alakamız nedir Biz nurlarız, karanlıklarla ülfetimiz neden Nur<br />
zulmetlerle yaşayabilir mi Ey Adem! O ülfet, senin kokundanmış. Çünkü cisminin<br />
nesci yeryüzü. Topraktan olan cismini yeryüzünde dokudular; pak nurunu burada<br />
buldular. Şimdi canımızın ruhundan bulduğu ülfet, bundan önce cisminin yoğrulduğu<br />
topraktan parlıyordu. Yeryüzündeydik ama yerden gafildik, orada gömülü olan<br />
defineden haberimiz yoktu. Allah da bize oradan göklere sefer etmeyi emredince, bu<br />
yurt değiştirme, acı geldi. O yüzden Allah’a deliller getirerek “Ey Allah! Bizim<br />
yerimize kim gelecek Bu tesbih ve tehlinin nurunu, dedikoduya satıyorsun” dedik.<br />
Allah hükmü, bize rahmet yaygısını döşedi:”Açıkça istediğinizi söyleyin. Tek evlatların<br />
babalarına söyledikleri gibi ağzınıza ne gelirse çekinmeden deyin. Çünkü bu sözler,<br />
yaraşmasa bile rahmetim, gazabımdan artıktır.<br />
Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze şüpheler salmaktayım; Sen<br />
söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de benim hilmimi inkar<br />
eden ağız açamasın.<br />
Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce baba yüzlerce ana doğar, yokluğa dalıp<br />
mahvolur. O babaların, o anaların hilmi, şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin<br />
köpüğüdür. Köpük gider gelir ama deniz bakidir dedi.” Hayır, ne dedim O inciye karşı<br />
bu sedef, köpük değil, köpüğünün köpüğüdür. İşte o köpük hakkı için, o saf deniz<br />
hakkı için bu söz bir sınama, bir laf değil.<br />
Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri gelmiştir. Huzuruna varacağım<br />
Allah hakkı için. Bu hevesim, sence sınamadan ibaretse bu sınamamı sına. Sırrını<br />
saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden geleni; gücümün yettiğini buyur!<br />
Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki de ortaya çıksın bu suretle ne<br />
yapabileceksem kabul edeyim. Fakat nasıl edeyim; elimde ne çare var Bir bak hele,<br />
canım ne işe yarar ki ”<br />
Kadın dedi ki:”Bir güneş doğmuş, bütün cihan ondan aydınlanmıştır. O Allah vekili,<br />
Allah halifesidir. Bağdat şehri, onun yüzünden bahar gibidir. O padişaha ulaşabilirsen<br />
padişah olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın<br />
İkbal sahiplerinin dostluğu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede<br />
Ahmed’in gözü Ebubekir’e o bir tasdik yüzünden sıddık olmuştur.” Kocası, “Ben<br />
padişah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim<br />
Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi<br />
Mecnun gibi ki, birisinden Leyla’nın bir parça hastalandığını duydu. Eyvah, dedi;<br />
bahanesiz nasıl gideyim Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim Keşke<br />
hazık bir hekim olaydım...O vakit Leyla’ya koşa, koşa giderdim.<br />
Allah, bize “Ya Muhammed, gelin de” buyurdu da bu davet, utanmamızın<br />
giderilmesine sebep oldu. Gece kuşlarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün<br />
uçup gezerler, dönüp dolaşırlardı” dedi.<br />
Kadın cevap verdi: “Kerem sahibi padişah meydana girer, kendisini gösterirse<br />
aletsizlik, aletin ta kendisi, vesileden mahrum oluş, vesilenin aynı olur. Çünkü alet,<br />
vesile; davaya düşmektir, varlık alametidir. Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır."<br />
Arap “Aletsiz nasıl alışveriş edeyim de aletsizliği elde edeyim Müflisliğime de bir delil<br />
gerek ki padişah halime acısın. Sen, bana dedikodudan ve hileden başka bir şahit<br />
göster de o şen padişah merhamete gelsin. Çünkü sözden ve kötü hileden ibaret olan<br />
bu şahitlik o hakimler hakiminin yanında mecruhtur. Müflisin şahidi doğruluk olmalı ki<br />
nuru, söylemeden parıldasın (halini arzetmeden hali anlaşılan)” dedi.<br />
Kadın dedi ki: “Doğruluk varlığından tamamı ile çıkıp arınarak, isteğini terk etmendir.<br />
Testimizde yağmur suyu var. Malın, mülkün, sermayen bundan ibaret. Bu su testisini<br />
al, git; padişahlar padişahın huzuruna var, armağan götür. De ki: Bizim bundan başka<br />
hiçbir malımız, mülkümüz yok. Çölde de bundan iyi su hiç yoktur. Padişahın hazinesi<br />
ağır elbiselerle doluysa da bunun gibi suyu yoktur. Bu su az bulunur.<br />
O testi nedir Bizim mezar gibi cismimiz, içinde de bizim acı ve hislerimizin suyu var.<br />
Ey Allah! “Allah, cennet karşılığına iman edenlerin canlarını, mallarını satın aldı”<br />
ayetindeki fazıl ve kereminden bizim bu küpümüzü, bu testimizi kabul et! Bu beş<br />
duygudan meydana gelme beş lüleli testideki suyu her türlü murdar şeylerden, her<br />
çeşit pisliklerden temiz tut. Bu suretle şu testinin denize bir menfezi olsunda testim<br />
deniz huyuyla huylansın.<br />
Armağanı padişaha tertemiz götürünce onu görür, anlamak ister. Ondan sonra da<br />
artık testinin suyu nihayetsiz bir dereceye gelir. Testinin suyundan yüzlerce dünya<br />
dolar. Lüleleri kapa, testiyi de küpten doldur.<br />
Allah” Gözlerinizi heva ve hevesten yumun” buyurdu. Arap, kimin böyle bir hediyesi<br />
var Hakikaten bu armağan, öyle bir padişaha layık diye gururlanmaktaydı. Kadın da<br />
bilmiyordu ki, orada yol üzerinde şeker gibi Dicle akıp durmakta. Şehrin ortasından<br />
gemilerle, balık ağlarıyla dolu, deniz gibi akıp gitmekte. Padişahın huzuruna var da<br />
şevketi, azameti gör; altından nehirler akan bahçeler diye övülen yerlere bak! O saffet<br />
denizine nispetle bizim, anlayışlarımız bir katradan ibarettir.<br />
Arap, evet, dedi. Testinin ağzını kapa, hakikaten armağan, bize faydalı. Keçeye sar<br />
sarmala. Padişah, orucunu armağanla açsın. Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu<br />
halis şarap, zevk ve sefa kaynağı! Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima<br />
hastadırlar, yarı kör olmuşlardır. Durağı, yatağı acı subaşı olan kuş; saf berrak suyu<br />
ne bilsin Yurdun acı su kaynağı; Şatt’ı, Ceyhun’u nereden bileceksin<br />
Ey şu fani konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi ne bilirsin ki!<br />
Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivayet yoluyla bilirsin.<br />
Senin yanında bu adlar ebced gibidir. Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara apaçık<br />
ve meydandadır, fakat manası yok. Hulasa, Arap testiyi alıp yola düştü. Gece, gündüz<br />
onu taşımaktaydı. Testiye bir ziyan gelecek diye korkusundan titreyerek çölden ta...<br />
şehre kadar götürdü.<br />
Kadın da evde seccadesini yaymış, namaz kılıp dua etmekte; “Suyumuzu, bayağı<br />
kişilerden koru...Ya Rabbi, bu inciyi o denize ulaştır. Her ne kadar kocam uyanıktır,<br />
hünerlidir ama incinin binlerce düşmanı olur.Cevher dediğin de nedir ki... Bu su<br />
Kevser suyudur. İncinin aslı, bunun bir katrasıdır” diyordu.<br />
Kadının ağlayıp yalvarması; erkeğin derdi ve ağır yükü bereketiyle, Arap, testiyi<br />
hırsızlara kaptırmadan, taşla kırdırmadan durup dinlenmeksizin ta Hilafet Şehrine<br />
kadar götürdü. Orada bir tapu gördü ki nimetlerle dolu.<br />
Haceti olanlar oraya tuzaklarını yaymışlar Zaman, zaman her tarafta bir haceti olan<br />
o tapudan ihsana nail olmuş, hil’atler elde etmiş. O kapı; kafire, Müslüman’a, güzele,<br />
çirkine güneş gibi! Bir bölük halk gördü, huzurda bezenmiş duruyor. Bir bölük halk<br />
gördü ayakta, hizmet bekliyor. Süleyman’dan karıncaya kadar herkes, içinde... Hepsi<br />
sur üfürülmüş te dirilmiş canlar gibi. Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar...<br />
İç yüzüne ehemmiyet verenler, mana denizini bulmuşlar. Himmetsizler, himmete<br />
erişmiş... Himmet sahipleri nimete erişmiş!<br />
Kapıdan ses gelmekteydi: Ey istekli, gel! Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır.<br />
Cilalı ve tozsuz ayna arayan güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kişileri arar.<br />
Güzellerin yüzü ayna ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsan ve keremin<br />
yüzü de yoksula bakmakla görünür. Bundan dolayı H “Vedduha” suresinde “ Ey<br />
Muhammed, yoksula bağırma” buyurdu. Mademki yoksul, cömertliğin aynasıdır, iyi bil<br />
ki ağızdan çıkan nefes aynayı buğulandırır. Allahnın bir çeşit cömertliği, yoksulları<br />
meydana çıkarır, bir başka cömertliği de onlara bol ,bol ihsanda bulunur. Şu halde<br />
yoksullar, Allah cömertliği aynalarıdır. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamı ile geçen<br />
hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır.<br />
Bu iki çeşit yoksuldan başkaları(yani varlığı olmayanlarla varlıktan geçenlerden<br />
başkaları) esasen ölüdür. Bu çeşit adam bu kapıda değildir, perdedeki, nakıştan,<br />
suretten ibarettir.<br />
O kişi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma. O,<br />
Allah fakiri değil, lokma fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabağını koyma. Ekmek<br />
yoksulu, karada balıktır. Şekli balık şeklidir ama denizden ürküp kaçar. O evde<br />
beslenen kuştur, havada uçan Simurg değil. Nefis şeyler yiyip içer, gıdası Hak’tan<br />
değildir. Yemek, içmek için Allah aşığıdır; cam güzelliğe aşık değildir. Allahnın zatına<br />
aşık olduğunu vehmetse bile sevdiği zat değildir; vehmi, esma ve sıfatın verdiği<br />
vehimdir. Vehim; vasıflardan, hadlerden doğar.<br />
Hak ise doğmamıştır, doğurmaz. Kendi tasvir ettiği şeye, kendi vehmine aşık olan<br />
kişi, nereden nimet ve ihsan sahibi Allah aşıklarından olacak O vehme aşık olan,<br />
doğrucuysa mecazi sevgisi, kendisini nihayet hakikate çeker, götürür.<br />
Bu sözü iyice anlatmak, açmak lazım; fakat eski düşüncelilerden, onların köhne<br />
anlayışlarından korkuyorum. Kısa görüşlü köhne anlayışlar, fikre yüz türlü kötü<br />
hayaller getirirler. Herkesin doğru işitmeye kudreti yoktur. Her kuşcağız, bir inciri<br />
bütün olarak yutamaz. Hele ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış kör bir kuş olursa...<br />
Balık resmine ister deniz olmuş, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya!<br />
Kağıda gamlı bir adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alışverişi vardır, ne neşeyle.<br />
Resim, görünüşte gamlıdır ama, kendisi gamla alakasızdır.<br />
Görünüşte gülen bir resmin de neşeyle münasebeti yoktur. Gönülde bir haletten<br />
başka bir şey olmayan dünya gamı dünya neşesi; hakiki neşeye hakiki gama nispetle<br />
resimden ibarettir. Resmin gamlı bir surette görünüşü, o resim yüzünden mananın<br />
doğrulması, hakiki gamı anlaman içindir. Bu hamamlardaki resimler camekanın<br />
dışından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar Sen ancak<br />
dışardan elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş!<br />
Çünkü elbiseyle içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdar değildir.<br />
O bedevi Arap uzak çöllerden Hilafet Şehrinin kapısına vardı. Kapıcılar, bedeviyi<br />
karşılayıp üstüne lütuf gülsuyunu serptiler. Bedevi söylemeden ihtiyacını, dileğini<br />
anladılar. Zaten onların işi istetmeden ihsan etmekti.<br />
Ona “Ey Arab’ın en asili, en yücesi! Hangi diyardansın, yol yorgunluğuyla nasılsın ”<br />
dediler. Bedevi dedi ki: “Eğer bana yüz verirseniz asilim, yüceyim. Fakat ardınıza atar<br />
mühimsemezseniz ne asaletim var ne yüzüm! Ey yüzlerinde ululuk nişanesi olanlar,<br />
ey şevketleri Caferi altından daha hoş kişiler! Sizi bir kerecik görmek, sizinle bir<br />
kerecik buluşmak, yüzlerce kişileri görmeye, yüzlerce güzellerle buluşmaya bedeldir.<br />
Sizi görmek için mal, mülk, servet... hepsi feda olsun!<br />
Ey Allah nuruyla bakanlar, bu dereceye erişmiş olanlar, padişahlar padişahının<br />
ahlakıyla ahlaklanmış kişiler! Kimya gibi olan bakışı nızla bakıra benzer insanlara<br />
bakar, onları altın haline getirirsiniz. Ben garibim, padişahın lütfunu umarak çöllerden<br />
geldim. Onun lutfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini kapladı, o zerreler bile<br />
lütfiyle canlandı.<br />
Buralara kadar paraya kavuşmak için gelmiştim, fakat ulaşınca sizin yüzünüzden<br />
sarhoş oldum. Birisi, ekmek almak için ekmekçi dükkanına koştu, fakat ekmekçinin<br />
güzelliğini görünce canını verdi. Birisi, gezip eğlenmek üzere gül bahçesine gitti,<br />
bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu. Kuyudan su çekerken Yusuf’un yüzünden abıhayat<br />
içen bedevi gibi.<br />
Musa ateş elde etmek için gitti., öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti. İsa<br />
düşmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçış, onu dördüncü kat göğe kadar çıkardı.<br />
Buğday başağı, Ademin tuzağı oldu da bu suretle varlığı, insanlara başak oldu; bütün<br />
insanlar ondan var oldu. Doğan kuşu, karnını doyurmak üzere tuzağa tutulur, fakat bu<br />
yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu, durağı olur. Çocuk, babası lutfedecek,<br />
kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.<br />
Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkiye sahip olur. Hocaya aylık verirken alemi<br />
aydınlatan bir bedir haline gelir. Abbas, kin güderek eski dinin öcünü almak ve<br />
Ahmed’i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye gelmişti. Öyle olduğu halde o ve<br />
evlatları, hilafet makamında kıyamete dek dine arka oldular, o makama şeref verdiler.<br />
Ben bu kapıya bir şey dilemek için geldim; daha dehlizde baş köşe oldum, yüceldim.<br />
Ekmek ümidiyle armağan olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni ta cennetin baş<br />
köşesine kadar çekti, götürdü. Ekmek, bir Adem’i cennetten sürdürdü; beni ise<br />
cennetliklerle kaynaştırdı. Melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Bu kapıda<br />
gök gibi ihtiyarsız dönmekteyim. Aşıklarının cisimlerinin, aşıkların canlarının<br />
dönmesinden başka dünyada garezsiz bir dönüş yoktur. Her şey bir maksatla hareket<br />
eder, her şey bir maksatla dönüp dolaşır.”<br />
Kül aşığı olanlar, bu cüz’e müştak olmazlar, Cüz’e müştak olan, külden mahrum kalır.<br />
Cüzü, cüze aşık olunca maşuku, çabucak küllüne gider, aşık ayrılığa düşer. Cüz’ü<br />
seven, maskaralaştı, başkalarına kul oldu. Denize düştü, boğulmak üzere; eline geçen<br />
ota yapışmakta. O zayıf maşuk, hakim değildir ki aşığın derdine derman olsun.<br />
Efendisinin işini mi görsün, kendi işini mi<br />
“Zina edersen hür kadınla et” sözü bu yüzden ata sözü olup kaldı.”Çalacaksan inci<br />
çal” sözü de neye meyledeceksen en iyisine meylet manasına geldi. Kul yani maşuk;<br />
efendisinin, Allahsı’nın yanına gitti. Aşık ağlayıp inler bir halde kaldı. Gül kokusu, güle<br />
gitti; o, hor hakir kala kaldı.<br />
Dirliğinden uzaklaştı... Çalışması zayi oldu. Çektiği eziyet hiçe gitti, ayağı yaralandı.<br />
Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu Adam kuşun gölgesini<br />
sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona şaşmakta ve.” Bu akılsız adam neye<br />
seviniyor ” demekte... İşte sana batıl, işte sana çürümüş sebep!<br />
Eğer cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme. Diken de gülden<br />
ayrılmaz. Cüz’ü kül’ ancak bir yüzden bağlıdır. Yoksa Allahnın peygamberleri<br />
göndermesi abes olurdu. Çünkü peygamberler, kulları Allah’a ulaştırmak için<br />
gelmişlerdir. Herkes bir tenden ibaretse, Allah ile kul, kül ile cüz ise birbirine bağlıdır;<br />
kiki kime ulaştırırlar Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikayeyi tamamla!<br />
Su testisini sunup tapuya hizmet ve tazim tohumunu ekti. Dedi ki:” Bu armağanı o<br />
sultana götürün, padişahtan murat isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli<br />
su...Yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testi de güzel, yepyeni.” Padişah<br />
kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armağanı can gibi kabul ettiler. Çünkü<br />
basiret sahibi padişahın tabiatındaki lütuf, bütün saray erkanını da sirayet etmişti.<br />
Padişahların huyu halka da tesir eder.<br />
Yeşil gök, yeryüzünü de yeşertir. Padişah bir havuza benzer. Maiyetini de lüleler gibi<br />
bil. Su, göllere lülelerden akar. Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan<br />
geldiği için her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır. Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her<br />
lüleden aynı su akar. Çünkü her lüle havuza muttasıldır.<br />
Sen bu sözün manasına iyice dal, adamakıllı dikkat et, düşün! Yurdu olmayan<br />
padişahlar padişahı can da, bak, bütün bedene nasıl tesir etmiştir. Tabiatı, soyu sopu<br />
hoş aklın lutfu da, bak, bütün bedeni nasıl müeddep bir hale getiriyor. Kararı, sükunu<br />
olmayan şuh ve şen aşk da bütün bedeni nasıl cünuna sürüklüyor Kevser gibi olan<br />
deniz suyunun letafeti yüzünden dibindeki ateş parçalarının hemen hepsi inci ve<br />
mücevherdir. Usta hangi hünerde tanınmışsa, hangi hünerle şehvet bulmuşsa çırağı<br />
da o hünerde ilerler ,o hünerde meşhur olur.<br />
Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakih üstadın<br />
yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur.<br />
Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta<br />
mahvolur, yokluğa erişir.<br />
Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir .<br />
Bir nahiv alimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş alim, yüzünü gemiciye dönüp,<br />
“Sen hiç nahiv okudun mu ” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün<br />
hiçe gitti.”<br />
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi. Derken rüzgar<br />
gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv alimine bağırdı: “ Yüzmeyi bilir misin,<br />
söyle!” nahivci “Bilmem bende yüzgeçlik arama” deyince “Nahiv alimi, bütün ömrün<br />
hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.<br />
İyi bil burada mahiv bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan<br />
tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri<br />
olursa nerede kurtulacak Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları<br />
denizi, seni başının üstüne kor.<br />
Ey alim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz üstünde kalakaldın.<br />
İstersen dünyada zamanın allamesi ol, hele şimdicik dünyanın yokluğunu da gör,<br />
zamanın yokluğunu da!” dedi.<br />
Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için hikaye arasında hikaye ettik. Fıkhı<br />
bilmeyi de yok olmada bulursun, nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki değişiklikleri de, ey<br />
yüce sevgilim!<br />
O su testisi bizim bilgilerimizdi; halife de Allah bilgisinin Diclesi. Biz dolu testileri<br />
Dicle’ye götürüyoruz. Böyle olduğu halde eşek olduğumuzu bilmezsek hakikaten<br />
eşeğiz! O Arap, bari o hususta mazurdu. Çünkü Dicle’yi bilmiyordu, çok uzaktaydı.<br />
Bizim gibi Dicle’den haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konağa kona göçe<br />
götürmezdi. Hatta Dicle’yi bilseydi o testiyi kırar, bu işten tamamı ile vazgeçerdi.<br />
Halife, bunu görüp bedevinin ahvalini duyunca o testiyi altınla doldurdu, daha fazla<br />
da ihsanda bulunup. Hediyeler, hususi hil’atler verdi, bedeviyi yoksulluktan kurtardı.<br />
O Ulu padişah, o ihsan dünyası, o adalet denizi, adamlarından birisine. “Bu altın dolu<br />
testiyi ona ver. Dönerken de onu Dicle yoluyla götür. Çöl yolundan buraya gelmiş.<br />
Halbuki Dicle yolu,<br />
yurduna daha yakındır” dedi.<br />
Bedevi, gemiye binip Dicle’yi görünce utancından iki büklüm olmaya, yere<br />
kapanmaya başladı. “Bu ihsan sahibi cömert padişahın lutfuna şaştım. Daha ziyade<br />
şaşılacak şey de şu ki, o suyu aldı. O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armağanı nasıl<br />
oldu kabul etti ” diyordu.<br />
Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilmle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bu ilim<br />
ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığamayan kişinin (zuhuru, zatının<br />
muktazası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah’nın )Dicle’sinden bir<br />
katradır.<br />
O gizli bir defineydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı ,<br />
göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazineyken coştu; toprağı atlas giyen<br />
bir sultan haline soktu. O Bedevi, Allahnın Dicle’sinden bir katrayı görseydi hakikatte<br />
bir deniz olan o katranın önünde testisini atardı.<br />
Onu görenler, daima kendilerinden geçmiş bir haldedirler. Bu yokluk halinde<br />
testilerini taşlayıp kırmışlardır. Ey himmet edip testiyi kıran! O testi, kırılmakla daha<br />
iyi yapılmış olur. Küp kırılır ama içindeki su dökülmez. Bu kırılmada yüzlerce<br />
sağlamlık vardır.<br />
Küpün bütün parçaları oynamakta, hallenmektedir. Fakat Akl-ı Cüz’i, bunu imkansız<br />
görür. Bu halette ortada ne testi görünür, ne su. Bunu iyice gör, doğrusunu Allah daha<br />
iyi bilir. Mana kapısını döversen açarlar. Fikir kanadını terket ki seni iri bir doğan<br />
haline getirsinler.<br />
Fikir kanadı, çamurlara bulanmıştır, ağırdır. Sen toprak yemeğe alışmışsın; onun için<br />
toprak, sana can gibi geliyor. Ekmek et... Bunlar topraktır, bunları daha az ye de<br />
toprak gibi yeryüzünde kalma. Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun.<br />
Karnın doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden haberi olmayan<br />
bir duvar kesiliyorsun.<br />
Şu halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir zaman köpekleşiyorsun.<br />
Aslanların yolunda nasıl yürüyebilecek, nasıl koşup seğirteceksin Sana avlanmakta<br />
yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe daha az miktarda kemik at. Çünkü<br />
köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir. Bu serkeşlikle ava istediğin gibi gider<br />
mi<br />
O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti gördü. O penahı<br />
olmayan yoksula padişahın ihsanını hikaye etmiştik. Aşık, aşk diyarında ne söylerse<br />
söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur. Fıkıhtan bahsetse ağzından hep yokluğa ait<br />
sözler çıkar; o sözlerden yokluk kokusu gelir.<br />
Küfre ait bahis açsa o bahsinde din kokusu vardır. Şüpheye dair söz söylese sözleri,<br />
yakıni anlatmış olur. Eğri söylese doğru görünür. O ne güzel eğridir ki doğruyu süsler.<br />
Doğruluk denizinden zuhur eden o eğri köpük, feridir. Saf asıl, o fer’i de saflıkla<br />
bezemiştir.<br />
O köpüğü saf ve makbul bil. Sevgilinin dudağından çıkan azarlayış say. Aşığın, pek de<br />
istemediği o azar, sevgilinin yüzünün hatırı için hoş görülür. Şekeri ekmek şekline<br />
sokar, pişirirsen tadınca yine onda şeker lezzeti vardır, ekmek lezzeti bulunmaz.<br />
Bir mümin, altından yapılmış bir put bulsa hiç onu Şamanlara bırakır mı<br />
Bırakmadıktan başka alır, ateşe atar. Onun ariyet şeklini bu suretle eritip bozar.<br />
Altında put şekli kalmaz. Çünkü suret, ibadete manidir, yol vurucudur.<br />
O putun hakikati, yani altın; Allahnın bir ihsanıdır. Sonradan put şekline sokulmuştur.<br />
Altın, Allah ihsanı olup altınlık nasıl bu ihsan için ariyet put şeklide altın için arızi bir<br />
surettir. Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sineğin verdiği baş ağrısı yüzünden<br />
gününü zayi etme.<br />
Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, manaya bak. Hacca gidersen<br />
hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap. Onun şekline rengine bakma;<br />
azmine ve maksadına bak. Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı<br />
güdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.<br />
Bu hikaye parça buçuk söylendi (araya sözler karıştı, başka hikayeler girdi.) Aşıkların<br />
işi gibi başsız, ayaksız nakledildi. Fakat hakikatte başı yoktur, ezel gibi evveline evvel<br />
bulunmaz. Sonu da yok. Ebetle eş!<br />
Hatta su gibidir; her katrası hem baştır, hem ayak. Hem de başsız, ayaksız koşup<br />
gider. Haşa, bu hikaye değil, kendine gel! Bizim ve senin bugünkü halimizdir, dikkat<br />
et! Kuvvet ve kudret sahibi olan sofilerin yanında geçmiş anılmaz.<br />
Arap da biziz, testi de biziz, padişah da biziz, hepsi biziz. Ezelde mahrum olanlar,<br />
bunu anlamaktan mahrum kaldılar. Aklı erkek bil. Kadın da bu nefis ve tabiattır. Bu<br />
ikisi zulmete mensup ve münkirdirler; akıl ise ışıktır.<br />
Şimdi dinle, asıl inkar neden meydana geldi, Şundan: küllün çeşit, çeşit cüzileri<br />
vardır. Bu küllün cüz’ü, cüzülerin külle nispeti gibi değildir (terkip kabul etmez);<br />
gülün cüz’ü olan gül kokusu gibi de değildir.(cüzülenmez. Bu cüz ve kül itibaridir).<br />
Yeşilliğin letafeti güldeki güldeki letafetin (itibari olarak) cüz’ü olduğu gibi kumrunun<br />
sesi de (yine itibari olarak) bülbül nağmesinin bir cüz’üdür. Eğer bu husustaki müşkül<br />
şeyleri anlatmaya, onlara cevap vermeye koyulsam susamışlara ne vakit su<br />
vereceğim<br />
Eğer sen, burada müşkül vaziyete düştüysen sabret. Sabır, gamdan kurtulmak için<br />
anahtardır. Sakın, endişelerden sakın! Fikir aslan ve yaban eşeğidir, gönüller de<br />
ormanlıklar. Perhizler, ilaçların başıdır. Çünkü kaşınma, uyuzluğu arttırır. Perhiz,<br />
şüphe yok ki ilacın aslıdır. Düşüncelerden perhiz et de can kuvvetini gör!<br />
Sen, kulak gibi bu sözlere kabiliyet kazan da sana altından küpe takayım. Küpe de<br />
ne Altın madeni olursun Aya, Süreyya’ya kadar yükselirsin. Önce şunu duy ki bu<br />
muhtelif halkın canları da “elif”ten “ya” ya kadar olan harfler gibi muhteliftir.<br />
Bir yüzden baştan ayağa kadar hepsi birse de yine muhtelif harflerde birbirlerine<br />
benzerlik yoktur. Harfler; bir yüzden birbirlerine zıt, bir yüzden birbirleriyle bir, bir<br />
yüzden faydasız ve alaydan ibaret, bir yüzden tamamı ile faydalı ve ciddidir.<br />
Kıyamet günü her şeyin Allah’a arz edileceği, Allah tarafından görülüp sorulacağı en<br />
büyük bir gündür. Kendisini göstermeyi süslenip bezenen kişi ister. O görünüş günü;<br />
Hindu gibi yüzü kapkara olan kişiye rüsvay olmak nöbetinin gelip çattığı gündür, Yüzü<br />
güneş gibi olmayan, ancak yüzünü peçe gibi örten geceyi ister.<br />
Dikeninde bir gül yaprağı bile bulunmadığından baharlar onun sırlarına düşman<br />
kesilmiştir. Fakat bahar, baştan ayağa kadar gül ve süsen olana iki aydın gözdür.<br />
Manadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için güz<br />
mevsimini ister güz mevsimini!<br />
Çünkü güz, hem gülün öğünecek halini, hem dikenin ayıbını örter. Bu suretle sen de<br />
onun rengiyle bunun halini görmezsin. Şu halde güz, dikenin hayatıdır, baharıdır.<br />
Çünkü güzün ikisi de bir görünür. Ama bahçıvan, gülü güzün de görür. Bu bir kişinin<br />
görüşü yok mu Yüzlerce cihanın görüşünden iyidir.<br />
Zaten Cihan o bir kişiden ibarettir. Geri kalanlar, hep onun tabileridir, hep onun<br />
yüzünden geçinenlerdir. Onun için bütün güzel çiçekler “ Müjde, müjde; işte bahar<br />
gelmekte “ deyip dururlar; Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, meyveler,<br />
tomurcuklanmak için hep baharı isterler. Baharda çiçek dökülünce meyve baş<br />
gösterir. Ten de harap olunca can görünür.<br />
Meyve manadır, çiçek onun sureti. O çiçek, müjdedir, meyve de nimeti! Çiçek döküldü<br />
mü meyve meydana çıkar. O kayboldu mu bu fazlasıyla görünür. Ekmek kırılıp<br />
yenmeyince kuvvet verir mi; salkımlar sıkılmadıkça şarap olur mu Hileli, ilaçların<br />
arasında kırılıp ezilmedikçe ilaçlar, nereden sıhhati arttıracak<br />
PİR KİMDİR PİR İN SIFATLARI<br />
Ey Hak Nuru Hüsameddin! Bir iki kağıdı fazla al da pirin sıfatlarını anlatayım. Gerçi<br />
vücudun nazik ve çok zayıf , fakat sensiz cihanın işi yoluna girmiyor. Gerçi ışık ( gibi<br />
nurlu, latif) ve sırça ( gibi ince ve nazik) oldun. Fakat gönül ehlinin başısın, onlara<br />
muktedasın.<br />
Mademki ipin ucu senin elindedir, senin isteğine tabidir; gönül gerdanlığının incileri<br />
de senin ihsanıdır. Yol bilen Pirin ahvalini yaz; Piri seç, onu yolun ta kendisi bil. Pir,<br />
yaz mevsimidir; halk ise güz ayı...Halk, geceye benzer, Pir aya...<br />
Genç ve terü taze talihe Pir adını taktım. Fakat o, Halk tarafından Pir olmuştur,<br />
günlerin geçmesiyle değil. O öyle bir Pirdir ki iptidası yoktur, ezelidir. Öyle tek ve<br />
eşsiz inciye eş yoktur. Eski şarap esasen kuvvetlidir, hele “ Min ledünn” şarabı<br />
olursa...<br />
Piri bul ki bu yolculuk, Pirsiz pek tehlikeli, pek korkuludur, afetlerle doludur. Bildiğin<br />
ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsa şaşırırsın. Kendine gel! Hiç görmediğin<br />
o yola yalnız gitme, sakın yol göstericiden baş çevirme!<br />
Ey nobran! Pirin gölgesi olmazsa gulyabani sesi, seni sersemleştirir, yolunu şaşırtır.<br />
Gulyabani, sana sana zarar verir, yolundan alıkor. Bu yolda nice senden daha dahi<br />
kişiler kaybolup gittiler. Yolcuların yollarını şaşırdıklarını, kötü ruhlu İblisin onlara<br />
neler yaptığını Kuran’dan işit!<br />
Onları ana yoldan yüz binlerce yıl uzak olan yola götürdü, felakete uğrattı, çırçıplak<br />
bıraktı. Onların kemiklerine, kıllarına ( onlardan kalan eserlere) bak da ibret al;<br />
eşeğini onların yoluna sürme. Eşeğin başını çek, onu yola sok, doğru yolu bilen ve<br />
görenlerin yoluna sür.<br />
Onu boş bırakma, yularını tut; çünkü o, yeşilliğe gitmeği sever. Gaflet edip de bir an<br />
boş bıraktın mı çayırlara doğru fersahlarca yol alır. Eşek yol düşmanıdır, yeşillik<br />
görünce sarhoş olur. Onun yüzünden nice ona kul olanlar telef olup gitmişlerdir.<br />
Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı yoldur. Kadınlarla meşverette bulunun, ne<br />
derlerse aksini yapın. Şüphe yok ki onlara aykırı hareket etmeyen helak oldular. Heva<br />
hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol. Çünkü seni Allah yolundan çıkaran, yolunu<br />
şaşırtan, heva ve hevestir.<br />
Cihanda bu heva ve hevesi, yoldaşların gölgesini kırıp öldürdüğü gibi hiçbir şey<br />
kıramaz, yok edemez.<br />
Peygamber, Ali’ye dedi ki: “ Ey Ali! Allah aslanısın, kuvvetlisin, korkmazsın,<br />
yüreklisin. Fakat aslanlığına dayanma, güvenme. Ümit ağacının gölgesine sığın! Hiç<br />
kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı akıllı bir kişinin gölgesine gir.<br />
Yeryüzünde onun gölgesi Kafdağı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok yükseklerde<br />
uçmakta, yücelerde dolaşmakta. Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu<br />
övüşe bir kesim, bir son arama.<br />
Güneş, insan suretiyle yüzünü örtmüştür, insan suretinde gizlenmiştir; artık sen<br />
anlayıver. Doğrusunu Allah daha iyi bilir. Ya Ali! Sen, Allah yolundakini bütün<br />
ibadetler içinde Allah’a ulaşmış kişinin gölgesine sığınmayı seç. Herkes bir çeşit<br />
ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma çaresine yapıştı.<br />
Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli, gizli savaşan düşmandan kurtulasın. Bu,<br />
senin için bütün ibadetlerden daha iyidir. Bu suretle yolda ilerlemiş olanların hepsini<br />
geçer, hepsinden ileri olursun. Bir Pir ele geçirdin mi hemen teslim ol; Musa gibi<br />
Hızır’ın hükmüne girip yürü.<br />
Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır’ın yaptığı işlere sabret ki Hızır” Haydi git, ayrılık<br />
geldi” demesin. Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.<br />
Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydihim” hükmünü<br />
verdi; Şu halde Allah eli, onu öldürse de yine diriltir. Hatta diriltmek nedir ki Ona<br />
ebedi hayat verir.<br />
Bu yolu, nadir olarak yapayalnız aşan bile yine Pirlerin himmetiyle aşmış, varacağı<br />
yere onların sayesinde ulaşmıştır. Pirin eli, kısa değildir, gaiptekilere de erişir. Onun<br />
eli, Allah kabzasından başka bir şey değildir ki. Gaipte bulunanlara böyle bir hil’ati<br />
verirlerse huzurda bulunanlar şüphesiz gaiptekilerden daha iyidir. Gaiptekileri bile<br />
doyururlar, onlara bile ihsan ederlerse artık konuğun önüne ne nimetler koymazlar<br />
Huzurlarında hizmet kemeri bağlanan nerede, kapı dışında bulunan nerede Piri seçip<br />
ona teslim oldun mu, nazik ve tahammülsüz olma; balçık gibi gevşek ve sölpük bir<br />
halde bulunma. Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl<br />
ayna olacaksın ”<br />
PERİŞANLIKLAR İKİLİKTEN DOĞAR<br />
Rivayetçiden şu hikayeyi de dinle: Kazvinlilerin adetleridir; Vücutlarına, kol ve<br />
omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin iğne ile mavi dövmeler dövdürürler. Bir<br />
Kavzinli, tellağın yanına gidip “Bana bir dövme yap; fakat canımı acıtma” dedi.<br />
Tellak “ Söyle yiğidim; ne resmi döveyim ” diye sorunca “ bir kükremiş aslan resmi<br />
döv” dedi; Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, dövmeyi<br />
adamakıllı yap!” Tellak “Vücudunun neresine döveyim ” dedi. Kavzinli “ İki omzumun<br />
arasına”” dedi.<br />
Tellak, iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acımaya başlayıp, “ Aman usta, beni<br />
öldürdün gitti. Ne yapıyorsun ”diye bağırdı. Usta “ Aslan yap dedin ya” dedi. Kazvinli<br />
sordu:” Neresinden başladın Usta “ Kuyruğundan” dedi. Kazvinli dedi ki:” Aman iki<br />
gözüm, bırak kuyruğunu. Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim<br />
kesildi, boğazım tıkandı.<br />
Aslan varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.”<br />
Usta, “Kavzinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını dövmeye<br />
başladı. Yiğit yine bağırdı “Burası neresi ” Usta: “Kulağı” dedi. Kazvinli “ Bırak,<br />
kulaksız olsun. Orasını da yapma” dedi. Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca<br />
Kazvinli yine feryat etti: “Bu üçüncü iğne de neresini dövüyor ” Usta:”Azizim, karnı”<br />
dedi.<br />
Kazvinli “Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun” deyince<br />
Tellak şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı. İğneyi yere atıp “ Alemde kimse<br />
böyle bir hale düştüm mü ki Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü Allah bile<br />
böyle bir aslan yaratmamıştır” dedi.<br />
Kardeş, iğne yarasına sabret ki gavur nefsin iğnesinden kurtulasın.<br />
Varlıkların kurtulmuş olanlara felek de secde eder, güneş de, ay da. Vücudunda nefsi<br />
ölen kişinin fermanına güneş de tabidir, bulut da. Gönlü ışık yakmayı, şulelenmeyi<br />
öğrenmiş olan kişiyi güneş bile yakamaz.<br />
Allah; doğması, batması muayyen olan güneş hakkında “Doğduğu ve battığı zaman<br />
onların mağaralarına vurmaz; o mağara hiç güneş yüzü görmezdi”demiştir. Bir cüzü,<br />
külle ulaşırsa o cüz’ün yanında diken bile, gül gibi baştanbaşa letafet kesilir.<br />
Allah’ı ululamak, yüceltmek, nasıl olur Kendini, varlığını horlamak, toprak<br />
mesabesinde tutmakla. Allah’ı levhidetmeyi öğrenmek nedir Kendini tek Allah<br />
önünde yakıp tok etmek. Gündüz gibi şulelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen<br />
varlığını yak!<br />
Varlığını o varlığı meydana getirenin varlığında bakırı kimya içinde eritir, yok eder<br />
gibi eritir, yok eder gibi erit, yok et (de altın ol) Sen, sıkı sıkıya ben’e, yapışmış<br />
( yokluğu ve birliğe ulaşmış) sın. Bütün bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar,<br />
ikilikten meydana çıkıyor.<br />
ASLAN´IN ADALETİ<br />
Bir aslan, bir kurt, bir tilki avlanmak için dağlara düşmüşler. Birbirlerine yardım<br />
ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı, onların yolunu kesmeyi kurmuşlardı.<br />
Üçü de beraberce o geniş ovada birçok av elde etmek niyetindeydiler.<br />
Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları ağırladı, onlara<br />
yoldaş oldu. Böyle bir padişaha maiyetindeki asker, ancak zahmettir. Fakat bu<br />
“Topluluk rahmettir” deyip onlara uydu. Böyle bir ay, yıldızlarla beraber gezmeden<br />
utanır. O, yıldızların içinde ancak onları parlatmak, onlara ihsan etmek için bulunur.<br />
Reyine, tedbirine benzer isabetli bir rey, yerinde bir tedbir bulunmamakla beraber<br />
yine Peygambere “ Şavirhum” emri geldi. Terazide arpa, altınla arkadaş olmuştur.<br />
Fakat bununla arpanın da altın gibi kıymetlenmesi icabetmez.<br />
Ruh, şimdilik kalıba yoldaş olmuştur. (kalıp, ruhu korumaktır). Nitekim köpek de bir<br />
zaman için kapıyı korur. Bunlar; kudretli, şevketli aslanın maiyetinde dağa doğru<br />
gittikleri zaman işleri rast geldi, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz tavşan<br />
avladılar.<br />
Savaşçı aslanın maiyetinde giden kişinin kebabı, gece olsun, eksik olmaz. Ölmüş<br />
yaralanmış, kan içinde bulunan avlarını dağdan çeke, çeke ormana getirince, kurt ve<br />
tilki padişahlara layık bir adaletle av hayvanlarının paylaşılmasına tamahlandılar.<br />
İkisinin de tamahı, aslana aksetti, o tamahın sebebini anladı.<br />
Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir. Kendine gel, ey düşüncelere<br />
dalmayı huy edinen gönül! Onun huzurunda kötü düşüncelerden sakın! O bilir, o anlar,<br />
eşeği sükut içinde sürer. Sırrını bildiğini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için<br />
de yüzüne güler.<br />
Aslan, onların vesveselerini anladıysa da açmadı, bir şey söylemedi, onları korudu.<br />
Fakat kendi kendine “Yoksul hasisler sizi! Ben, sizin cezanızı veririm, size gösteririm<br />
ben! Size benim hükmüm kafi gelmedi mi Benim ihsanım hususunda zannınız bu mu<br />
Sizin akıllarınız, reyleriniz de benden; benim dünyamı aydınlatan ihsanlarımdandır.<br />
Resim ressamı nasıl ayıplayabilir Resme o ayıbı, o kötü görünüşü veren ressamdır.<br />
Benim hakkımda böyle hasisçe bir zanna mı düşeceksiniz Zamanın ayıbı, arı asıl<br />
sizsiniz.<br />
Allah hakkında kötü zanda bulunanlar, sizin kellenizi uçurmazsam bu işim, hatanın ta<br />
kendisidir. Dünyayı sizin ayıbınızdan kurtarayım da bu hikaye, dünya durdukça<br />
söylenip dursun dedi. Aslan bu düşünceyle açıkça gülüyordu. Aslanın<br />
gülümsemelerine emin olma. Dünya malı, Allahnın gülümsemeleridir. Bizi bu suret<br />
sarhoş, mağrur ve perişan etmiştir.<br />
Ey Kadri yüce kişi! Sana yoksulluk ve hastalık iyidir. Çünkü o gülümseme nihayet<br />
tuzağını kurar, seni düşürür!<br />
Aslan “Bunları payet. Ey koca kurt, adaleti tazele! Pay etmede benim vekilim ol da ne<br />
mahiyettesin, meydana çıksın” dedi. Kurt “Padişahım, yaban öküzü senin payın. O<br />
büyük, sen de büyük, iri ve çeviksin. Keçi orta boyda, orta irilikte, onun için benim.<br />
Tilki, sen de tavşanı al. Tavşan tam sana münasip” dedi.<br />
Aslan dedi ki: “Ey kurt, hele bir daha söyle, ne dedin Ben varken sen pay istiyorsun<br />
ha! Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi misli, naziri bulunmayan bir aslanın<br />
huzurunda kendisini görüyor, varım sanıyor! Kendini beğenen eşek, ileri gel!” Kurt<br />
ileri gelince bir pençe vurup onu parçaladı.<br />
Onda akıl ve isabetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini yüzdü. Mademki<br />
beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana<br />
inleyerek ölmek gerek. Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu.<br />
Allah’dan başka her şey fanidir. Mademki onun zatında fani değilsin, varlık arama!<br />
Bizim hakikatimiz de yok olana “Her şey fanidir” cezası yoktur. Çünkü o “illa” dadır,<br />
“La” dan geçmiştir. “illa” da fani olmaz. Kapıda dolaşan, Ben’den, biz’den dem vuran<br />
kapıdan sürülür, “la” makamında dolaşıp durur.<br />
Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu “Kapıyı çalan kim ” deyince.<br />
“Benim” diye cevap verdi. Dostu “Git, şimdi zamanı değil. Böyle bir sofra, ham kişinin<br />
makamı olamaz. Hamı, ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, nifaktan ne kurtarabilir<br />
“ dedi .<br />
Adamcağız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılığıyla yanıp yakıldı. Yanıp pişerek tekrar<br />
döndü, geldi. Dostunun evinin etrafında dolaşmaya başladı. Kapıya varıp ağzından<br />
edepten dışarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce korku ile edepli, edepli halkayı çaldı.<br />
Sevgilisi “Kim o ” deyince “Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi. Sevgili “<br />
Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor dedi. İğneye geçirilecek<br />
iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki birsin, bu iğneden geç! İpliğin iğne ile<br />
münasebeti vardır, geçer. Fakat deve, iğne yordamından geçmez ki.<br />
Devenin vücudu riyazat ve ibadet maksadından başka bir şeyle incelir mi Bu işe<br />
Allah eli kudreti gerektir. Çünkü Allah, her hayali, bir iradesiyle var eder. Her<br />
olmayacak şey, onun eliyle mümkün olur; her serkeş onun kokusuyla sakinleşir.<br />
Anadan doğma kör ve alaca illetine tutulmuş kişiler nedir ki Onları bir tarafa bırak;<br />
ölü bile o aziz Allahnın afsuniyle dirilir. Ölüden daha ölü yokluk bile, onun var etme<br />
avucunda muztar kalır, (varlığa bürünür).<br />
Külle yevmin hüve fi’şe’n ayetini oku da onu katiyyen işsiz, güçsüz bilme. En az işi bu<br />
dünyaya her gün üç bölük asker yollamasıdır. Bir bölük asker, rahimde (çocukların)<br />
yetişip yeşermesi için babaların bellerinden analarına gider.<br />
Bir bölük asker, dünyayı erkek ve kadınla doldurmak üzere rahimlerden bu<br />
yeryüzüne sefer eder. Bir bölüğü de herkesin yaptığı işin karşılığını görmesi için<br />
yeryüzünden ecel tarafına yürür. Bu sözün sonu yoktur. Kendine gel de iki temiz<br />
dostun hikayesine dön!<br />
Sevgilisi “Ey tamamı ile ben olan, içeri gir. Yeşillikteki gül ve diken gibi aykırı<br />
değilsin. İplik bir oldu, artık ey yanlışlık, ortadan kalk! Kaf ve Nun harflerini iki<br />
görürsen de hakikatte bir-dir” dedi. Yokluğu, büyük ve müşkül işleri cezbetmek için<br />
Kaf ve Nun çekicidir.<br />
İş yapma hususunda bir olmakla beraber halat, surette iki kattır. İster iki ayak olsun,<br />
ister dört... Yol yürür. Makasa benzer, iki ağızlı olduğu halde birden keser. Bez<br />
yıkayan iki arkadaşa bak. Görünüşte o, buna aykırı iş görmekte.<br />
Birisi bezi suya sokar, öbür arkadaşı kurutur. Sonra yine öteki ıslatır. Sanki<br />
birbirlerine aykırı iş görürler. Fakat, ey genç! Görünüşte birbirlerinin zıddına iş görür<br />
gibi olan bu iki arkadaşın gönülleri de birdir, yaptıkları iş de.<br />
Her Peygamberin, her velinin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki hepsi halkı Hak’ka<br />
ulaştırıyor, birdir. Dinleyenler, onların sözlerinden uykuya daldılar mı... Değirmenin<br />
taşlarını su götürdü demektir. Bu suyun akışı, değirmene sizin için gitmektedir. Fakat<br />
değirmene ihtiyacınız kalmadığı için değirmenci, suyu yatağına koyuverdi, asıl dereye<br />
akıttı.<br />
Söz söyleme kudreti, öğretmek için ağza gelir; yoksa o sözün ayrı bir mecrası vardır.<br />
Sessizce, akışı tekerrür etmeksizin, bir akan cüz’ü bir daha akmaksızın ta... altında<br />
nehirler akan gül bahçelerine kadar akıp gider.<br />
Allah, harfsiz söz beliren o makamı, canımıza sen göster. Ki pak can, başını ayak<br />
yapıp yokluğun o uzak ve geniş sahasına koşsun. Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz<br />
bir alemdir. Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir,<br />
beslenir. Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya<br />
sebep olur.<br />
Varlık da hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür. Duygu<br />
ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise... yokluğa, hayale ve varlığa nispetle<br />
büsbütün dardır, adeta daracık bir zindandır.<br />
Alemdeki terkip ve sayı, darlığa sebeptir. Fakat bizi duygularımız, terkip alemine<br />
çekip durmaktadır. O duygularla birlik alemini bil, eğer birlik alemini diliyorsan o<br />
tarafa yürü. Kün emri, bir tek iş yapar, fakat sözde Kaf ve Nun harflerinden meydana<br />
gelmiştir. Manası, yine tek ve saftır. Bu söze nihayet yoktur. Dön de o kurdun o<br />
savaşta ne olduğunu anlat.<br />
O yüce aslan; iki baş, iki üstünlük kalmasın diye kurdun başını kopardı. Koca kurt!<br />
Mademki padişahın huzurunda kendini ölü saymadın, cezanı gör. İşte” Fentekamna<br />
minhüm ” budur. Sonra yüzünü tilkiye dönüp “Hadi, bunları yememiz için pay et”<br />
dedi.<br />
Tilki secde edip dedi ki: “Bu semiz öküz, ey emin padişah, kuşluk yemeğin. O keçiden<br />
de bahtı aydın padişaha gün ortasında yemesi için bir yahni olur. Tavşan da lutuf ve<br />
kerem sahibi padişahın akşam yemeğidir.”<br />
Aslan “Tilki, adaleti parlattın, apaydın bir hale getirdin. Bu çeşit pay etmeyi kimden<br />
öğrendin Ey ulu kişi! Bu pay edişi nereden belledin “ deyince Tilki dedi ki “<br />
Padişahım, kurdun halinden!” Bunun üzerine aslan “ Mademki sen bizim aşkımıza<br />
kendini rehin ettin; üçü de senin olsun, üçünü de al, git.<br />
Ey tilki, sen baştanbaşa bizim oldun, seni nasıl incitebilirim Mademki sen, biz oldun;<br />
Biz de seniniz, bütün avlar da. Ayağını yedinci kat göğün üstüne bas, yüksel. Alçak<br />
kurttan ibret aldığın için artık sen, tilki değilsin, benim aslanımsın” dedi.<br />
Akıllı o kişidir ki çekinilen belada dostların ölümünden ibret alır. O zaman tilki “<br />
Aslan, bana bunu kurttan sonra teklif ette” diye yüzlerce şükürde bulundu. “ Eğer<br />
önce bana, bunu pay et, diye teklif etseydi, ondan canımı kurtarmama imkan mı<br />
vardı “ diye şükürler etti.<br />
Şu halde bizden de Allah’a şükürler olsun ki, bizi ancak helak olanlardan sonra<br />
dünyaya getirdi. Bu suretle Hak’ın, geçmiş zamanlarda gelip geçen kavimleri nasıl<br />
helak ettiğini duyduk. Nihayet, o önce gelip geçen kurtların halini duyup da tilki gibi<br />
kendimizi koruyabiliriz.<br />
İşte Allahnın o hak Peygamberi, o sözü doğru peygamber, bize bu yüzden “Acınmış<br />
ümmet” adını taktı. Ey ulular, o kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık görün de bu<br />
halden ibret alın! Akıllı, bu varlığı, bu kibir ve gururu terk eder; çünkü Firavun’un<br />
halini hatıra getirir. Eğer ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa onun azgınlığından<br />
başkaları ibret alır!<br />
Nuh “Ey serkeşler! Ben, ben değilim. Ben, canımdan öldüm, varlığımı terk ettim. Allah<br />
ile diriyim. İnsanlık duygularımı değiştirdiğim için Allah bana duyuş, anlayış, görüş<br />
oldu. Çünkü ben, ben değilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karşısında söz söyleyen,<br />
inkarda bulunan kafirdir” dedi.<br />
Bu tilki suretinde aslan gizlidir. Bu tilkinin bulunduğu yerde yiğitlik taslamağa<br />
gelmez. Suretine bakıp aslan olduğuna inanmıyorsan ondan aslan kükreyişini de<br />
duymuyor musun Nuh’ta Allahdan bir kudret yoktu da bütün dünyayı neden birbirine<br />
vurdu<br />
Bir vücutta yüz binlerce aslan vardı. O, ateş gibiydi, alemse bir harman. Harman,<br />
onun onda bir hakkını gözetmeyince o da harmana böyle bir şuleyi saldı, yakıp kül<br />
etti. Kim, bu gizli aslanın önünde kurt gibi ağız açıp edepten dışarı konursa,<br />
Aslan, kurdu nasıl paraladıysa onu da paralar, ona nasıl “ Fentekamna” ayetini<br />
okuduysa buna da okur. Aslan pençeyi yer. Aslanın önünde yiğitlik satanın aklı yoktur.<br />
Keşke o yara yalnız vücuda gelseydi de gönül ve iman selamette kalsaydı... Söz<br />
buraya gelince kuvvetim kesildi. Bu sırrı nasıl açayım<br />
O tilki gibi siz de boğazınızı az düşünün, onun huzurunda hileye az sapın. Huzurunda<br />
bütün bizi, beni terk edin... Mülk, onun mülküdür; mülkü ona teslim edin. Doğru yola<br />
yoksulca gelirseniz aslan da sizindir, aslanın avladığı av da sizin.<br />
Çünkü o, paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batını şeylerden de müstağnidir, zahiri<br />
şeylerden de. Ondaki her türlü av, her çeşit ikram ve ihsan o padişahın kulları içindir.<br />
Padişahın hiçbir şeye tamahı yoktur, O, bütün bu devleti halk için düzüp koşmuştur;<br />
ne mutlu anlayana!<br />
Dünyanın ve ahiretin devletleri; devleti, dünyayı ve ahireti yaratan kişinin ne işine<br />
yarar Şu halde Süphannın huzurunda gönlünüzü koruyun ki sonra kötü düşünceden<br />
utanmayasınız. Çünkü o; halis sütün içindeki siyah kıl gibi bütün gizli şeyleri,<br />
düşünceleri arayıp taramayı...her şeyi görür.<br />
Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayp suretlerine ayna olur. Şüphe yok, sırrımızı<br />
anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır. Nakdimizi mehenge urunca derhal yakini<br />
şüpheden ayırt eder. Canı, nakitlerin mehengi olunca elbette ayarı sağlam olanı da<br />
görür, kalp olanı da.<br />
Hatırlarsan duymuşsundur; padişahların böyle bir adeti vardı: Sol taraflarında<br />
yiğitler, bahadırlar dururdu, çünkü kalp vücudun sol tarafındadır. Defterdarlarla<br />
hesap memurlarının ve kalem ehli olanların makamı sağ taraflarındaydı. Çünkü yazı<br />
yazmak ve bir şeyi tespit etmek sağ elin işidir.<br />
Sofilere karşılarında yer verirlerdi. Zira onlar, can aynasıdırlar, hatta aynadan da<br />
iyidirler. Gönül aynasının bikir suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemiş<br />
suretlerin görünmesi için kalplerini zikirle, fikirle cilalamışlardır.<br />
Yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne ayna koymak gerektir. Güzel<br />
yüz, aynaya aşık olduğu gibi cana cila, kalplere de temizlik verir.<br />
KILIÇ SAPINI KESEBİLİR Mİ<br />
Uzak yerlerden bir merhametli dost, Yusuf-u Sıddıyk’a konuk oldu. Çocukluktan beri<br />
birbirlerini tanırlardı. Eskiden beri aşinalık yastığına yaslanmışlardı. Konukla, Yusuf’a<br />
kardeşlerinin yaptığı cefayı, onların hasetlerini konuştular. Yusuf “o haset ve cefa,<br />
zincirdi; biz de aslandık.<br />
Aslanın zincire vurulması ayıp değildir. Bizim Allahnın kaza ve kaderinden şikayetimiz<br />
yok. Aslan, boynunda zincir bulunmakla beraber bütün zincir yapanlara beydir” dedi.<br />
Dostu Yusuf’a “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin ” dedi. Yusuf cevap verdi:<br />
“Ay, bedir halinden çıkar ve eski ay haline gelir ya... işte öyle” Eski ay görünmez,<br />
sonra hilal olur da iki büklüm bir halde görünür. Fakat sonunda yine gökte bedir<br />
haline gelmez mi İnci tanesini havanda döverler ama kadri yine yücedir, ya ilaç<br />
olarak göze çekilir, yahut macun haline getirilir, kalp ferahlığı için yenir.<br />
Buğdayı toprak altına attılar ama sonradan topraktan başaklar çıktı. Ondan sonra<br />
değirmende öğüttüler, değeri arttı, cana can katan gıda oldu. Sonra ekmeği bir kere<br />
daha diş altında ezdiler; akıllı kişiye akıl ve idrak oldu.<br />
Daha sonra da o can, aşkta mahvoldu da Hak yolunda ekildikten sonra mahsul verdi,<br />
ekincileri hayrete düşürdü. Bu sözün sonu gelmez. Sen, o iyi adamın Yusuf’a ne<br />
dediğini anlatmaya başla.<br />
Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra “ Eh...bize ne armağan getirdin,<br />
bakalım ” dedi. Ey ulu kişi! Dostları görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız<br />
gitmeye benzer. Ulu Allah bile mahşer günü, halka “ Kıyamet günü için armağanın<br />
nerede;<br />
Bize yapayalnız, azıksız, adeta sizi yarattığımız gibi geldiniz. Kendinize gelin! Kıyamet<br />
günü için ne hediyeniz var, ne getirdiniz Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor<br />
muydunuz, size bugünün vadesi batıl mı göründü ki Der.<br />
Ona konuk olacağımızı inkar ediyorsan bu mutfaktan ancak toprak ve kül alabilirsin.<br />
İnkar etmiyorsan niçin böyle elin boş. O sevgilinin kapısına böyle nasıl ayak<br />
atacaksın Yemeyi, uyumayı biraz azalt da onunla görüşmek için bir armağan götür.<br />
Geceleri az uyuyanlardan seher çağlarında istiğfar edenlerden ol.<br />
Sen de rahimdeki çocuk gibi az oyna da sana da nurları gören duygular bağışlasınlar.<br />
Rahim gibi olan dünyadan çıkınca yeryüzünden daha geniş bir sahaya dalacaksın. “<br />
Allah yeri geniştir” derler ya; o geniş yer, bil peygamberlerin gidip daldıkları sahadır.<br />
O geniş sahada gönül daralmaz; yaş ağaç, orada kuru dal haline gelmez.<br />
Şimdi duygular, sen de. Fakat bir gün yorgun, bitkin, baş aşağı bir hale geleceksin.<br />
Uykuda duygularını taşımazsın, duygular seni taşır. Bu yorgunluk, bitkinlik gider,<br />
eziyetten, sıkıntıdan kurtulursun. Sen uyku halini, velilerin uyanıkken de duygularını<br />
taşımamaları halinde bir çeşni bil.<br />
Be inatçı; veliler, Eshab’ı Kehf’dir. Ayakta olsalar da, yürüyüp gezseler de<br />
uykudadırlar. Allah, onları, kendilerinin haberi olmadan işletir; sağa sola çevirir. O<br />
sağa çevrilme nedir İyi iş. Ya sola çevrilme O da bedene, varlığa ait işler.<br />
Bu iki hal de peygamberlerden, dağdan ses gelir gibi zuhur eder. Onların, her<br />
ikisinden de haberleri yoktur. Dağ, hayır olsun, şer olsun... Senin sesini sana verir,<br />
duyurur. Fakat ikisinden de bihaberdir.<br />
Yusuf “Hadi, armağanını çıkar” deyince konuk, bu istekten utanıp adeta figan<br />
ederek.”Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim,<br />
layık görmedim. Bir habbeyi alıp da madene, bir katrayı alıp da ummana nasıl<br />
götürebilirim<br />
Sana gönül ve can bile getirsem Kirman’a kimyon götürmüş sayılırım. Senin, misli<br />
olmayan güzelliğinden başka bir tohum yoktur ki bu ambarda olmasın. Sana gönül<br />
nuru gibi bir ayna getirmeyi layık gördüm.<br />
Ey güneş gibi gökyüzünün ışığı olan güzel! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü<br />
görürsün. Gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni<br />
hatırlarsın” dedi. Koynundan aynayı çıkarıp sundu. Güzeller, aynayla meşgul olurlar.<br />
Varlığın aynası nedir Yokluk. Ahmak değilsen yokluğu ihtiyar et. Varlık, yoklukta<br />
görünebilir. Zenginler, yoksula cömertlik edebilirler. Ekmeğin saf aynası açtır; kav da<br />
çakmak taşının aynasıdır. Bir yerde yokluk ve noksan oldu mu...bu, bütün sanatların<br />
güzelliğine aynadır.<br />
Elbise biçilmiş, dikilmiş olursa terzinin mahareti görünebilir mi Budaklar<br />
yontulmamış olmalı ki marangoz onu yontsun, rendelesin... Ondan asla, yahut fer’e<br />
ait bir şey yapsın. Usta kırıkçı nerede ayağı kırılmış varsa oraya gider. Hasta ve arık<br />
kişi olmazsa tıp sanatının güzelliği nasıl görünür<br />
Ey ulu kişi! Bakırların bayalığı, aşağılığı olmasa kimya nasıl olur da zuhur eder<br />
Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuğa aynadır. Çünkü<br />
yakinen zıt, zıddı gösterir. Ondan dolayı bal, sirke ile görünür, (sirkengebin olur)<br />
Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeğinde dokuz at olduğu halde tekemmül<br />
yolunda koşar. Kendisini kamil sanan, ululuk sahibi Allahnın yolunda uçamaz. Ey<br />
mağrur ve sapık! Canında kendini kamil sanmaktan daha beter bir illet olamaz.<br />
Senden bu kendini beğenme defoluncaya kadar gönlünden de çok kan akar,<br />
gözünden de! İblis’in illeti “Ben, Adem’den hayırlıyım” demesiydi. Bu hastalık, her<br />
mahlukta vardır. Bu hastalığa müptela olan, kendisini hor görse bile sen onu, altında<br />
pislik olan saf su bil!<br />
İmtihan kasdıyla onu bir karıştırsan hemen su bulanır, pislik rengini alır. Ey yiğit!<br />
Irmak sana saf ve berrak görünüyor ama senin ırmağının dibinde de pislik var. Yol<br />
bilen anlayışlı pir, Nefs-i küll bağlarına ark kazıcıdır.<br />
Irmak, kendisini nereden temizleyecek İnsanın bilgisi, Allah bilgisiyle fayda verir.<br />
Kılıç sapını kesebilir mi Yürü, bu yarayı bir cerraha göster. Kimse, yarasının<br />
kötülüğünü görmesin diye her yaranın üstüne sinek düşer.<br />
O sinekler; senin düşüncelerin, mallarındır; yaran da ahvalindeki zulmet! Eğer o<br />
yaraya pir merhem korsa o zaman derdin iyileşir, feryat ve figanın kesilir. Yara sahibi,<br />
merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte oraya merhemin ışığı<br />
vurmuştur.<br />
Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden baş çekme; iyileşince de kendi kendime<br />
iyileştim deme, sıhhati merhemden bil!<br />
VAHYİN IŞIĞI<br />
Osman’dan önce bir katip vardı. Vahyi yazmağa gayret ederdi. Peygamber, kendisine<br />
vahiy edilen ayetleri söyledi mi o, hemen kağıda yazardı. Vahyin ışığı, katibe vurunca,<br />
gönlüne bazı hikmetler doğardı.<br />
Peygamber de onun içine doğanları aynen söylerdi. O herzevekil, bu kadarcık bir<br />
şeyden azdı. Yoldan çıkıp.” Allahdan nur alan Peygamber, ne söylüyorsa o söylediği<br />
şey, benim gönlümde, o hakikat benim de gönlüme doğmakta” dedi.<br />
Düşüncesinin ışığı, Peygambere vurdu, katibin canına Allahnın kahrı gelip çattı. Hem<br />
katiplikten çıktı, hem dinden. Kinlenip Mustafa’ya ve dine düşman oldu. Mustafa “ Ey<br />
inatçı kafir! Nur, sendense niçin şimdi kapkara kesildin<br />
Eğer Allah ırmağının kaynağı olsaydın böyle bir kara suyun bendini açmaz,<br />
akıtmazdın” dedi. Şunun, bunun yanında namusum bir paralık olmasın düşüncesi,<br />
ağzını bağladı. Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu. Fakat şaşılacak şey şurası ki tövbe<br />
de edemiyordu. Ah ediyordu, fakat ah etmesi faydasız. Kılıç gelmiş, kelleyi uçurmuştu.<br />
Allah, namusu, ar ve hayayı yüz batman ağırlığında bir demir yapmıştır. Nice kişiler,<br />
görünmez bağlarla bağlanıp kalmıştır!<br />
Kibir ve kafirlik, o yolu, o kadar bağlamıştır ki kibir ve küfür sahibi, açıkça ah edemez<br />
bile! Allah “Onların boyunlarına zincirler vurduk, başlarını kaldırmışlardır,<br />
indiremezler “ dedi. Bu zincirler, bizden dışarıda değil.<br />
“Önlerine, artlarına manalar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük” buyurdu. Fakat bu<br />
hale uğrayan, önündeki, ardındaki manaya görmez. O dikilen mananın çetinliği<br />
görünmez. Çünkü o kişi, kaza ve kaderin tesiriyle kurulduğunu bilmez.<br />
Senin sevgilin, asıl sevgilinin yüzünü örtmekte...mürşidin, asıl mürşidin, sözünü<br />
dinlemene mani olmaktadır. Nice kafirler vardır ki din sevdasındadırlar. Fakat namus,<br />
kibir, şu bu; onların manaları, halleridir.<br />
Bu, gizli bir bağdır ama demirden beter. Demir bağı, ancak balta kırar...Demir bağı<br />
kırmak, kaldırmak ne de olsa yine mümkündür. Fakat gayptan bağlanan bağa kimse<br />
çare bulamaz. Bir adamı arı sokarsa tabiatı, derhal o kötülüğü gidermek için<br />
uğraşmaya başlar.<br />
Bu da arı sokmasıdır ama kendi varlığından, senden meydana gelmedir. Böyle olunca<br />
da gam kuvvetlenir, illet bir türlü geçmez. İçimden bunu açmak, iyice anlatmak<br />
geliyor ama ümitsizlik verir diye korkuyorum.<br />
Hayır , ümitsizlenme, sevin o feryada erişen Allah’ya feryat et! Ey affetmeyi seven<br />
Allah, bizi affet! Ey eskimiş nasır illetinin bile hekimi, bizi bağışla! Hikmetin gönlüne<br />
aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini görme ki bu görüş senden toz<br />
kaldırmasın.<br />
Kardeş sana akıp duran hikmet “ Allah Abdali’ndendir, sana ariyettir. O kendisinde bir<br />
nur bulmuştur ama o nur, padişahların eşiğinden vurmuştur. Şükret, mağrur olma,<br />
ululanma, kulak as ve hiç kendini görme. Yüz binlerce ah ki bu ariyet hal, ümmetleri<br />
ümmetlikten uzaklaştırdı.<br />
Kendisini, her konakta sofra başına varacak sanmayan kişiye kul olayım. Adamın bir<br />
gün evine varabilmesi için bir çok konakları terk etmesi lazımdır. Demir kıpkırmızı<br />
oldu ama hakikatte kızıl değildir ki. Bu kızıllık, bir ocağın demire verdiği ariyet<br />
kızıllıktır.<br />
Penceredeki cam, yahut ev; nurlanırsa, ışık verirse onu parlak sanma , anla ki<br />
parlaklık güneştedir. Her kapı, duvar “ Ben parlağım, başkasının nuruyla<br />
parlamıyorum. Parlayan benim” diyebilir. Fakat güneş “Ey ham! Hele ben bir batayım<br />
da ne olduğun meydana çıkar” der. Yeşillikler “ Biz kendimizden yeşerdik, sevinç<br />
içindeyiz, gülümseyip duruyoruz, ta ezelden beri bu yücelik bizde var” diyebilirler.<br />
Fakat yaz mevsimi, onlara “ Ey ümmetler, ben geçeyim de o vakit kendinizi görün”<br />
der. Vücut güzellikle öğünür, nazlanır durur. Çünkü ruh, kuvvetini, kolunu kanadını<br />
gizlemiştir. Vücuda der ki: “Ey süprüntülük! Sen kim oluyorsun ki Bir iki gün benim<br />
ışığımla yaşadın: Nazın işven dünyaya sığmıyor Hele dur, bekle; ben senden çıkayım<br />
da gör.<br />
Seni o ziyadesiyle sevenler, mezara tıkarlar; karıncalara, yılanlara gıda ederler. Çok<br />
defalar senin önünde ölüme razı olan yok mu İşte o, senin pis kokundan burnunu<br />
tıkar!” Söz, göz, kulak... Hep ruhun ışığıdır. Suda coşan pırıldayan, ateşin parıltısıdır.<br />
Canın ışığı nasıl tene vuruyorsa Abdal’ın ışığı da benim canıma vurmakta. Canın canı<br />
olan o Abdal’ın ışığı candan ayak çekti mi...Ten, cansız ne hale gelirse o hale gelir.<br />
Şunu bil ki, Ben kıyamet günü bu sözüme şahit olsun diye yere baş koyuyorum.<br />
Yerlerin şiddetle sarsıldığı kıyamet gününde bu yeryüzü, insanların hallerine şahit<br />
olur. Gizlediği haberleri ap aşikar söyler. Yeryüzü ve dikenler söze gelir. Filozof; kendi<br />
fikrince, kendi zannınca bunu inkar eder. Ona de: Sen var, başını o duvara vura gör!<br />
Gönül ehlinin duyguları; suyun, toprağın, çamurun sözünü duyar durur. Filozof,<br />
Hannane direğinin inlemesini inkar eder. Çünkü velilerin duygularından haberi yok,<br />
onlara yabancı. Der ki: “ halkta sevdanın aksi, birçok hayaller yaratır, onlara gösterir”<br />
Halbuki bu fikir, onun fesat ve küfrünün aksidir.<br />
Bu inkar hayali; ona fikrinden, inanışındaki bozukluktan gelmiştir. Filozof; cini,<br />
şeytanı inkar eder; fakat inkar eder etmez bir cinin, bir şeytanın maskarası olmuştur.<br />
Ey filozof, eğer şeytanı görmedinse kendine bak!( Başını duvara vurup çürütmüşsün,<br />
gömgök olmuş) Deli olmadan alın böyle göğerir mi Kimin gönlünde şüphe, vesvese<br />
varsa felsefeye inanmıştır, gizli münkirdir. Bazen dine inanır ama bazı ,bazı da o<br />
filozofluk damarı yüzünü kapkara eder.<br />
Sakının müminler; o felsefeye inanış sizde de vardır. Sizde nice sonsuz alimler var.<br />
Bütün bu yetmiş iki din ve şeriat sendedir. Senden zahir olduğu gün eyvah haline!<br />
Kimde o aykırı inanıştan bir yapracık varsa o günün korkusundan yaprak gibi titrer.<br />
İblis’e cine, kendini iyi adam gördüğünden güldün. Fakat can, postunu ters giyer ,<br />
içindekini dışarı verirse din ehlinden ne kadar ahlar vahlar çıkar. Dükkanda altın gibi<br />
görünen madenlerin hepsi güler. Çünkü imtihan taşı gizlidir.<br />
Ey ayıpları örten Allah! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize yardım et, bizi<br />
kurtar! Geceleyin kalp altın, hakiki altınla yan yanadır. Altın ise gündüzü bekler. Hal<br />
diliyle der ki: “ Yalancı, hele bir dur. Herkesin meydana çıkacağı gün bir gelsin!”<br />
Lanetlenmiş İblis; yüz binlerce yıl Abdal’ dandı, müminler beyiydi. Naz ve istiğnası<br />
yönünden Ademle savaştı, kuşluk vakti kokmaya başlayan pislik gibi rüsvay oldu.<br />
Dünya halkı, Baur oğlu Bel’am’a zamanın İsa’sına mağlup oldukları gibi mağlup ve<br />
zebun olmuştu. Ondan başka kimseye secde etmezlerdi. Afsunu, hastalara şifa verirdi.<br />
Kendisini beğendiği, ulu gördüğü için Musa ile savaştı. Sonra hali, duyduğun gibi oldu.<br />
Dünyada yüz binlerce iblis ve Bel’am vardır ki gizli, açık hep bu hale düşmüşlerdir.<br />
Allah, diğerlerine misal olsun diye bu ikisini meşhur etti; Bu iki hırsızı darağacına<br />
çekti, yükseltti. Yoksa kahrına uğramış daha nice hırsız var! Bu ikisini aşikare<br />
kahredip şöhretlendirdi; yoksa onun kahrıyla ölenler sayılamayacak kadar çok!<br />
Nazeninsin, nazlısın, ama haddince Allah aşkına olsun haddini aşma! Eğer kendinden<br />
daha nazenin birisine çatarsan seni yerin yedi kat dibine sokar. Ad ve Semud<br />
kavminin hikayeleri ne için söylenip duruyor Peygamberlerin nazik, nazenin<br />
olduklarını bilmen için.<br />
Yere batma, başlarına taş yağma, bir sesle canlarının alınışı...Hep bu vakalar, nefs-i<br />
natıka sahiplerinin yücelerini bildirmek içindir. Bütün hayvanları insan için öldür,<br />
fakat bütün insanları da bir akıllı kişi için öldür. ( hiç beis yok!)<br />
Akıl dediğin nedir Akıl sahibinin akl-ı Küll’ü. Cüzi akıl da akıldır ama pek arıktır.<br />
İnsanlardan kaçan vahşi hayvanların hepsi, ehli hayvanlara nispetle aşağılıktır. Vahşi<br />
hayvanların kanı mübahtır. Çünkü yüce akıldan kaçmaktadırlar. Akılları yoktur.<br />
İnsanın emrine uymuyor diye vahşinin yüceliği bu dereceye düşmüştür.<br />
Şu halde ey garip adam! Aslandan kaçan yaban eşeklere benzedikten sonra senin ne<br />
şerefin var ki Eşek, işe yaradığı için öldürülmez. Fakat yaban eşeği olursa kanı<br />
mübahtır. Eşeğin kendisini kötülükten koruyan iyiliğe sevk eden bir bilgisi olmadığı<br />
halde Allah onu mazur tutmuyor.<br />
Ey yüce sevgili! İnsan (akıllı olduğu halde) o nefesten, ( Peygamberlerin, velilerin<br />
sözlerinden)kaçar, vahşileşirse nasıl mazur olur Hulasa oklar ve süngüler önünde<br />
kafirlerin kanı mübahtır. Çünkü onlar, işe yaramaktan uzaktırlar. Onların karıları ve<br />
çocukları da esir sayılır. Çünkü akılları yoktur, merdut ve aşağılık kişilerdir. Artık bir<br />
akıl, aklın aklından kaçarsa akıllılar taifesinden hayvanat zümresine geçmiştir.<br />
GURURUN AKILA OYUNU<br />
Aklın aklından kaçan, peygamber ve velilere uymayan kişi meşhur Harut’la Marut’a<br />
benzer. Onlar da gururları yüzünden zehirli ok yediler. Mukaddes yaradılışlarına,<br />
melek olduklarına itimat ettiler. Fakat bu itimat, su sığırının aslana itimadı gibidir.<br />
Manda, aslana ne kadar itimat edebilir<br />
Onun yüz tane boynuzu olsa ve bu boynuzlarla korunmaya çalışsa yine aslan, onun<br />
boynuzunu değil; boynuzunun boynuzunu bile parça parça eder. Kirpi gibi baştan<br />
aşağı diken olsa, aslan, yine onu çaresiz öldürür.<br />
Kasırga, birçok ağaçları kökünden sökerse de alçacık bir ota ihsanda bulunur. O sert<br />
rüzgar, otun zayıflığına acır. Gönül, artık sen de kuvvetten dem vurma. Balta<br />
ağaçların, dalların çokluğundan, sıklığından hiç korkar mı Hepsini paramparça eder,<br />
kesip biçer. Fakat bir ota saldırmaz. Neşter yaradan başka yere vurulmaz. Aleve<br />
odunun çokluğundan ne gam Kasap koyun sürüsünden kaçar mı<br />
Manaya nispetle suret nedir Çok zayıf, çok aciz. Kötüyü baş aşağı tutan ondaki<br />
manadır. Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut. Onun dönmesi nedendir Onda<br />
müdebbir olan akıldan. Oğul, siper gibi olan bu kalıbın dönüşü, hareketi de gizli<br />
ruhtandır.<br />
Bu rüzgarın hareketi onun manasından ( o suretle zahir olan manadan, Allah<br />
kudretindendir) değirmen çarkına benzer; çark, ırmak suyunun esiridir. Bu nefesin<br />
alınıp verilmesi, girip çıkması da hevesli candan başka kimdendir Can, o nefesi,<br />
nefesle çıkan sözü, bazen cim haline kor; bazen de ha ve dal haline ( bu suretle de<br />
inkar da bulunur). Gah o sözü barış sözü yapar, gah savaş sözü.<br />
Can, o nefesi bazen sağa götürmektedir, bazen sola ..Bazen gül bahçesine<br />
koymaktadır, bazen diken haline. Yine böyle Allahmız, bu rüzgarı Ad kavmine ejderha<br />
yaptığı halde, Yine aynı rüzgarı; müminlere rahmet, hayat ve emniyet verici bir hale<br />
getirmişti.<br />
Alemlerin Rabbinin manalar denizi olan bin Şeyhi, “ mana Allah’dır” dedi. Bütün<br />
yerler, gökler; o yürüyen denizde, o can deryasında çör çöp gibidir. Suda çör çöpün<br />
saldırması, oynaması, suyun dalgalanmasındandır. İnat eder de onları hareketsiz<br />
bırakmayı dilerse kıyıya atıverir. Kıyıdan dalgalandığı yere, kendisine çekti mi... ateş,<br />
ota ne yaparsa deniz de onlara onu yapar (hepsini siler, süpürür, yok eder) Bu söze<br />
de son yoktur. Ey genç sen yine Harut Marut hikayesine dön.<br />
Bu iki melek, cihan halkının günahını, kötülüğünü görünce, hiddetlerinden ellerini<br />
ısırıyorlardı. Fakat gözleriyle kendi ayıplarını görmüyorlardı. Bir çirkin, aynada<br />
kendisini görünce yüzünü çevirmiş, kızmış. Kendisini gören kendisini beğenen;<br />
birisinde bir suç gördü mü...İçinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar. O, bu<br />
kibre din gayreti adını takar; kendi kafir nefsini görmez.<br />
Din gayretinin başka alameti vardır. O ateşten bütün bir dünya yeşerir, hayat bulur.<br />
Allah; Harut’la Marut’a “ Eğer siz, nurdan yaratılmış, masum melekseniz aldanmış,<br />
ziyankar suçları görmeyin.<br />
Ey gökyüzünün askerleri, benim kullarım! Şükredin ki şehvetten ve cinsi temayülden<br />
kurtulmuşsunuz. Eğer size de şehvet versem, artık gök, sizi kabul etmez. Sizdeki<br />
masumluk, benim ismetimin, benim korumamın aksindendir. O masumluğu benden<br />
bilin, kendinizden değil. Kendinize gelin, kendinize... Lanetlenmiş Şeytan, size galip<br />
gelmesin” dedi.<br />
Nitekim Peygamberin vahiy katibi de hikmeti kendisinde gördü, kendine de vahiy<br />
geliyor zannetti.<br />
Allah kuşlarının sesi, kendinde de var sandı, o kötü ıslık, o kuşların sesi gibi güzeldir<br />
zannına düştü. Sen, kuşların seslerini övüp dururken nereden kuşun muradını<br />
anlayacaksın. Bülbülün sesini öğrensen, tanısan da gül ile ne yapıyor, ne işi var<br />
Nereden bileceksin<br />
Kıyas ve şüphe yoluyla bildiğini farz edelim... O biliş sağırların, dudak oynamasından<br />
anladıkları kadar bir anlayış ve bilişten ibarettir.<br />
Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sağıra “ komşun hasta” diye haber<br />
verdi. Sağır kendi kendisine dedi ki: “ Bu sağır kulakla ben onun sözünü nereden<br />
anlayacağım. Hele hasta olur, sesi pek çıkmazsa... Fakat mutlaka da gitmek lazım.<br />
Dudağını oynar görünce ne dediğini kıyas yoluyla kendiliğinden düşünür, bulurum.<br />
Ey benim mihnete düşmüş dostum, nasılsın Derim. O, elbette iyiyim, yahut hoşum,<br />
diyecek. Şükürler olsun diye cevap verir, ne çorbası yedin diye sorarım. O mesela,<br />
mercimek çorbası diye cevap verir. Afiyet olsun der, hekimlerden kim geliyor, kendini<br />
hangisine tedavi ettiriyorsun derim.<br />
O, filan deyince derim ki: ayağı çok kutludur. Geldi mi işin yoluna girdi demektir. Biz<br />
de onun kademini denedik. Nerede vardıysa dilek hasıl oldu.” O iyi adam, kıyas<br />
yoluyla tasarladığı bu cevapları düzüp koşarak hastaya hal hatır sormaya gitti.<br />
“Nasılsın “dedi. Hasta “öldüm” deyince dedi ki: “ Çok şükür!” Hasta, bu sözden<br />
hiddetlendi, canı pek sıkıldı. “ Bu ne biçim şükür O bizim kötülüğümüzü istiyormuş,<br />
anlaşıldı” diye düşündü. Sağır bir sözdür, tasarladı ama yanlış düştü. Sonra “Ne<br />
yedin diye sorunca hasta<br />
“Zehir” dedi. Sağır “ Afiyet olsun” der demez hastanın kahırlanması fazlalaştı.<br />
Sağır, bundan sonra da “ Tedavi için hekimlerden kim geliyor ” diye sordu. Hasta “<br />
Hadi be, defol, Azrail geliyor!” diye cevap verdi. Sağır “ Ayağı pek kutludur, sevin,<br />
neşelen!”dedi. Sağır; şükür, böyle bir zamanda hal hatır sorup komşuluk hakkını<br />
gözettim diye sevinerek dışarı çıktı.<br />
Sağır, eşekliğinden tamamı ile aksini sandı, ziyanın ta kendisi olan o işi kar zannetti.<br />
Hasta ise “Bu, bizim canımıza düşmanmış, onun cefa madeni olduğunu<br />
bilmiyormuşuz” diyordu. Hatırına yüz türlü kötü şeyler geliyor, ona türlü ,türlü haber<br />
göndermeyi kuruyordu.<br />
Kötü bir yemek yiyenin o yemeği kusuncaya kadar gönlü bulanır. İşte hiddeti yenmek<br />
budur; onu kusma ki karşılık tatlı sözler duyasın. Hasta olmadığı için hasta<br />
kıvranmakta, “ nerede bu kötü sözlü köpek ki. Söylediklerinin hepsine karşılık<br />
vereyim. O zaman tamamı ile hastaydım, aslan gibi olan aklım uyumuştu, hatırıma bir<br />
şey gelmedi. Hal hatır sorma, gönül almak ve teselli etmek içindir. Halbuki bu, hatır<br />
sorma değil, düşmanlık!<br />
Düşmanını zayıf ve bitkin bir halde görüp memnun olmak istemiş” diyordu. Nice<br />
ibadetten vazgeçmiş, kulluktan çıkmış kişilerin gönüllerinde Allahnın rızasını almak,<br />
sevaba nail olmak vardır, bunu umarlar. Halbuki bu, esasen gizli bir günahtır.<br />
Nice bulanık şeyler vardır ki sen, onları saf ve berrak sanırsın. O sağır gibi...Sağır,<br />
iyilik yaptım sanmıştı, halbuki aksi zuhur etti. O, bir hastaya iyilikte bulundum hatırını<br />
ele aldım, komşuluk hakkını ele getirdim diye rahatça oturmuştu. Halbuki hastanın<br />
gönlünde bir ateş alevlenmiş, kendisini de yakmıştı. Yaktığınız ateşlerden korkun. Siz,<br />
onu günahlarınızla çoğalttınız, günahınız yüzünden alevdesiniz.<br />
Peygamber bir riyakara namaz kıldığı halde “ Ey yiğit kalk, namaz kıl, çünkü senin<br />
kıldığın namaz değil” dedi. Bu korkular yüzünden her namazda “ ihdinassıratal<br />
müstakime- sen bizi doğru yola hidayet et” denir.<br />
Yani “ Ey Allah! Bu namazımı yolunu azıtmışların, riyakarların namazıyla karıştırma”<br />
O sağır adamın seçtiği kıyas yüzünden on yıllık konuşma hiç olup gitti. Ulu kişi, hele<br />
bu kıyas, tavsif edilemeyecek vahiyde aşağılık duygusunun kıyası olursa... Senin<br />
duygu kulağın harfleri anlayabilirse de bil ki gaybı duyan kulağın sağırdır.<br />
Allah nurlarına karşı bu kıyasçıkları ileri süren ilk kişi, İblisti. Dedi ki: “ Şüphe yok,<br />
ateş topraktan daha iyidir. Ben ateşten yaratıldım Adem kapkara topraktan. Şu halde<br />
fer’i, asla nispetle mukayese edelim: O zulmettendir, biz aydın nurdan.”<br />
Allah “ Hayır, soy sop yok. Zahitlik ve şüpheli şeylerden çekinmek, faziletin<br />
mihrabıdır. Bu, fani dünyanın mirası değildir ki soy sop yüzünden onu elde edesin. Bu<br />
can mirasıdır. Hatta peygamberlerin mirası. Bunun varisi şüpheli şeylerden sakınan<br />
müminlerin canıdır.<br />
O Ebucehl’in oğlu, açıkça müslüman oldu; şu Nuh Peygamberin oğlu yolunu<br />
yanılanlardan. Topraktan yaratılan, ay gibi nurlandı. Ateşten yaratılan sen, yüzü kara<br />
oldun, defol!” dedi.<br />
Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.<br />
Fakat güneş doğmuş, Kabe de karşıdayken bu kıyası, bu araştırmayı bırak, arama!<br />
Kıyas yüzünden Kabe’yi görmezlikten gelme, ondan yüz çevirme.<br />
Doğruyu Allah daha iyi bilir. Allah kuşundan bir ötüş duyunca ders beller gibi yalnız<br />
zahirini beller, hatırında tutarsın. Sonra da kendinden kıyaslar yapar, hayalin ta<br />
kendisini hakikat sanırsın. Abdalların ıstılahları vardır ki sözlerin, onlardan haberi<br />
yok. Sen, kuş dilini, yalnız ses bakımından öğrendin; yüzlerce kıyas ve hevesler<br />
ateşledin.<br />
Fakat o hastanın incindiği gibi senden de gönüller incindi, kederlendi. Halbuki sağır,<br />
kendi zannına kapılıp, isabet ettiğini sanıp sevincinden sarhoş oldu. O vahiy Katibi de<br />
kuşun sesini duyup kendini de o kuşla eşit sandı. Fakat kuş, bir kanat vurup onu kör<br />
etti işte... Onu ölümün ve elemin ta dibine kadar götürdü.<br />
Kendinize gelin, sizde bir akis, yahut zan yüzünden göklerdeki duraklarınızdan<br />
düşmeyesiniz. Harut’la Marut’sanız da, “ Biz sana saf ,saf ibadet ediyoruz” damının<br />
üstünde herkesten ileriyseniz de. Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliğin kendini<br />
görüp beğenmenin etrafında dolaşmayın. Kendinize gelin. Allah gayreti, pusudan<br />
çıkmayı görsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.<br />
İkisi de dediler ki: “ Allah, ferman senin ihsanın, senin koruman olmazsa nerede bir<br />
ihsan, nerede bir koruyan ” Hem bunu söylemekte, hem de yeryüzüne inip<br />
hükmetmek için yürekleri oynamaktaydı. “ Bizden kötülük gelir mi Biz ne güzel<br />
kullarız!” diyorlardı.<br />
Bunların bu gurur ve istekleri, kendilerini rahat bırakmadı: nihayet bunları kendilerini<br />
beğenmiş bir hale soktu.<br />
“Ey toprağa, suya, yere, ateşe mensup insanlar, ey ruhanilerin temizliğinden haberi<br />
olmayanlar. Biz şu gökyüzünün üstünde perdeler dokuyor, yeryüzüne inip şadırvanlar<br />
kuruyoruz. Adalet yapar, ibadet eder; her gece yine göklere uçar gideriz. Bu suretle<br />
de şu devrin şaşılacak büyükleri olur, yeryüzüne adalet ve emniyeti yayarız”<br />
diyorlardı. Gökyüzü ahvalini yeryüzüne kıyas ettiler, fakat bu kıyas, doğru değil...<br />
Arada büyük bir fark var!<br />
Perde altına girmiş olan Hakimin sözünü dinle: Şarap içtiğin yere baş koy, yat.<br />
Meyhaneden çıkıp yol, yanılan sarhoş, çocukların maskarası ve oyuncağı olur. Her<br />
tarafa, her yola, çamurların içine düşer, her ahmak da ona güler. O bu haldeyken<br />
onun sarhoşluğundan, içtiği şarabın neşe ve zevkinden haberleri olmayan çocuklar<br />
peşine takılırlar.<br />
Allah sarhoşundan başka bütün halk, çocuktur. Heva ve hevesinden kurtulmuş<br />
kişiden başka baliğ yoktur. Allah “ Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan<br />
ibarettir, siz de çocuklarsınız.” Dedi. Allah doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe<br />
çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz<br />
Dünyada daima istenen, peşinde koşulan, bir türlü terk edilemeyen bu şehvet; bil ki<br />
çocukların cimaı gibidir. Çocuğun cimaı nedir ki Bir Rüstem’in, bir yiğidin cimaına<br />
nispetle oyundan ibaret. Halkın savaşı da çocukların savaşı gibidir. Tamamı ile<br />
manasız, esassız ve hor! Hepsi sopadan kılıçlarla savaşırlar.<br />
Hepsi faydasız bir şeyle uğraşıp dururlar. Hepsi, bu bizim Burak’ımız Düldül<br />
yürüyüşlü atımız diye bir sopaya binmiştir. Sırtlarında yük var, fakat<br />
bilgisizliklerinden kendilerini yüksek görüp ata binmiş, yol gidiyor sanırlar.<br />
Hele dur... halk atlıları, bir gün atlarını sürerek dokuz kat gökten geçsinler de bak! O<br />
gün ruh ve melek Allah’ya yücelir. Ruhun yücelmesinden gök titrer! Siz ise<br />
umumiyetle çocuklar gibi eteğinize binmişsiniz... Ata binmiş gibi eteğinizin ucunu<br />
tutmuşsunuz!<br />
Allah’dan “ Şüphe yok ki zan fayda vermez” hükmü gelmiştir. Zan merkebi nerede<br />
gökler koşacak İki türlü zan olursa kuvvet hangisindeyse o tercih edilir. Fakat güneş<br />
zuhur etti mi... onun varlığında ve parlaklığında inat edilmez. İşte o zaman bindiğiniz<br />
şeyleri görürsünüz; anlarsınız ki ancak ayaklarınıza binmişsiniz...<br />
Vehmi, fikri, duyguyu, anlayışları sopa gibi çocuk atı bil! Gönül ehlinin ilimleri,<br />
kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür. Gönle uran, adamı gönül<br />
ehli yapan ilim; insana fayda verir. Yalnız tene tesir eden, insana mal olmayan ilim<br />
yükten ibarettir.<br />
Allah “ Yahmilü esfara-Tevrat’ı bilip onunla amel etmeyen kitap taşıyan eşeğe<br />
benzer” dedi. Allah’dan olmayan bilgi yüktür. Allah’dan vasıtasız olarak verilmeyen<br />
ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz, uçup gider. Fakat bu<br />
yükü iyi çekersen yükünü alırlar, rahat ettirirler.<br />
Heva ve heves uğrunda o bilgi yükünü taşıma ki içindeki ilim ambarını göresin. İlmin<br />
rahvan atına bindikten sonra sırtından yükü alırlar. Allah kadehi olmadıkça heva ve<br />
heveslerden nereden geçeceksin Ey Allah’ya ait yalnız “HU” ismine kani olan!<br />
Sıfattan, addan ne doğar Hayal! O hayal, sahibine ancak vuslat delili olur. Medlulü<br />
olmayan bir delalet edici hiç gördün mü<br />
Yol olmadıkça katiyen gül de olmaz... Hakikatı olmayan bir adı hiç gördün mü; yahut<br />
Kar ve Lam harflerinden gül topladın mı Mademki ismi okudun; var, müsemmayı da<br />
ara. Ayı gökte bil derede değil!<br />
Addan ve harften geçmek istersen hemencecik kendini tamamı ile kendinden arıt<br />
(yok ol!) Demir gibi demirlikten çık, renksiz bir hale gel. Riyazatta tozsuz passız bir<br />
ayna ol! Kendini kendi vasıflarından arıt ki asıl kendi saf, pak zatını göresin.<br />
O vakit kitap, müzakereci ve üstat olmaksızın gönlünde peygamberlerin ilimlerini<br />
görür bulursun. Peygamber “ ümmetimden öyleleri vardır ki onlar, benimle aynı<br />
yaratılıştadırlar, benimle aynı himmete sahiptirler. Ben onları hangi nurla görüyorsam<br />
onların canları da beni mutlaka aynı nurla görür” dedi.<br />
Bunlar Peygamberi, Shihayn kitapları, hadisler, hadisi rivayet edenler olmaksızın,<br />
bunlara hacet kalmaksızın abıhayat kaynağında (gönüllerinde) görürler. “Kürt olarak<br />
yattık” sırrını bil, “ Arap olarak sabahladık” sırrını oku! Gizli ilme dair bir misal<br />
istersen Rum halkıyla Çinlilere ait hikayeyi söyle:<br />
GÖNÜL MÜ ALLAHDIR ALLAH MI GÖNÜL<br />
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz<br />
daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı”<br />
dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine<br />
daha vakıf kişilerdi.<br />
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları<br />
karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum<br />
ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine<br />
hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.<br />
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı<br />
kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale<br />
getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir.<br />
Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve<br />
güneştendir.<br />
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine<br />
sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan,<br />
idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.<br />
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye<br />
mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle<br />
nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi<br />
göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.<br />
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama<br />
gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden<br />
arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız<br />
suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da<br />
parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.<br />
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar<br />
hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül<br />
aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu :<br />
Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül<br />
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka<br />
bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen<br />
her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.<br />
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste<br />
zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel<br />
yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar,<br />
bilişikte yok olmuşlardır.<br />
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse<br />
onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.<br />
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.<br />
Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.<br />
Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan<br />
da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!<br />
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz<br />
daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı”<br />
dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine<br />
daha vakıf kişilerdi.<br />
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları<br />
karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum<br />
ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine<br />
hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.<br />
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı<br />
kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale<br />
getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir.<br />
Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve<br />
güneştendir.<br />
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine<br />
sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan,<br />
idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.<br />
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye<br />
mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle<br />
nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi<br />
göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.<br />
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama<br />
gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden<br />
arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız<br />
suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da<br />
parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.<br />
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar<br />
hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül<br />
aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu :<br />
Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül<br />
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka<br />
bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen<br />
her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.<br />
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste<br />
zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel<br />
yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar,<br />
bilişikte yok olmuşlardır.<br />
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse<br />
onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.<br />
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.<br />
Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.<br />
Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan<br />
da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!<br />
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA<br />
Peygamber bir sabah Zeyd’e “ Ey temiz ve saf arkadaş, sabahı nasıl ettin Diye sordu.<br />
Zeyd: “ Mümin bir kul olarak” deyince “ İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa<br />
nişanesi nerede ” dedi. Zeyd dedi ki: “ Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan,<br />
yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden,<br />
gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de<br />
bulaşmadı.)<br />
Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir<br />
saat aynı. Ezelle ebet birleşti. Fakat akıl, kabiliyetsizliğinden buraya yol bulamaz.”<br />
Peygamber “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışınca, bu diyar akıllılarının harcına<br />
getirdiğin bir hediye var mı, nerede Çıkar bakalım!” dedi.<br />
Zeyd dedi ki: “ halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arşı, arştakilerle beraber öyle<br />
görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi<br />
apaçık ve meydanda. Halkı, değirmende buğdayı arpadan fark edercesine teker ,teker<br />
tanıyorum.<br />
Cennetlik kim, yabancı nerede Bence yılan ve balık gibi ap aşikar. “ Kıyamet günü,<br />
bazı yüzler ak olur, bazıları kara...” Sırrı, şimdiden meydana çıktı. Bu halkın bir<br />
kısmının yüzü ak, bir kısmının kara.”<br />
Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana<br />
rahminde olduğu için hali, halka gizliydi. Şaki, ana karnında şaki olur (fakat bilinmez)<br />
Cisim alemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlaşılır.<br />
Vücut da ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğmak derdi ve kıyamettir. Bu<br />
dünyada geçmiş canların hepsi, “ O ferahlı can acaba nasıl doğacak ” diye<br />
beklemektedirler. Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkanı yok... O<br />
çok güzel olacak, derler.<br />
Vücudun canı, ahiret alemine doğunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz. Kara ise<br />
Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocuğu, beyazlar alıp<br />
götürürler. Fakat doğmadıkça anlamak, alemdeki müşkül işlerdendir.<br />
Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır. Bunu anlayan kişi, ancak<br />
Allah nuruyla bakıp gören kişidir. Böyle olan zat, batına da nüfuz edebilir. Nutfenin<br />
aslı beyaz renkli ve hoştur. Fakat beyaz kişinin canının aksi; Nutfeye renk verir, onu<br />
en güzel şekle sokar; kara kişinin canının aksi de bir kısım halkı, en aşağılık bir renge,<br />
en bayağı bir şekle sürer, götürür.<br />
Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım. Bir gün<br />
her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dağ mı. Hindu musun, Türk mü Meydana<br />
çıkar. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat doğunca zayıf mı kuvvetli mi...<br />
herkes görür anlar.<br />
Zeyd “ Ben halkı, kadın, erkek... Herkesi, kıyamet günündeymiş gibi apaçık<br />
görüyorum. Hemen şimdicik söyleyeyim mi Yoksa kapayayım mı ” dedi. Mustafa,<br />
dudağını ısırarak sus demek istedi.<br />
Zeyd dedi ki: “Ey Allah Peygamberi, haşir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada<br />
kıyameti koparayım mı Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim<br />
güneş gibi parlasın; Güneş benim nurumdan tutulsun...<br />
Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (gibi meyvesizleri) göstereyim.<br />
Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim. Elleri kesik<br />
Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi...<br />
Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deliğini... Şakilerin pırtıl elbiselerini<br />
göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım. Cehennemi,<br />
cennetleri, ikisinin arasındaki Araf’ı apaçık olarak kafirlerin gözlerinin önlerine<br />
getireyim.<br />
Kevser Havuzunun çoşmakta olduğunu... suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta.<br />
“İç. İç!” diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulunduğunu...<br />
Susuzların, havuzun etrafında koşup durduklarını apaçık göstereyim.<br />
Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulağıma gelmekte. İşte gözümün<br />
önünde... Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamışlar; Birbirlerinin ellerini<br />
ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yağmalıyorlar.<br />
Aşağılık kişilerin hasret naralarından, “ ah, ah” diye bağrışmalarından kulağım sağır<br />
oldu. Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama<br />
Peygamberi incitmekten korkuyorum.”<br />
Zeyd, böylece sarhoş, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını<br />
büktü. Dedi ki: “ Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. “Allah haya etmez”<br />
hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi<br />
yalan söyler mi<br />
Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı Ayna ile teraziye<br />
yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenklerdir. Sen benim<br />
sırrımı sakla, doğruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan<br />
bile) Onlar sana “ Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede<br />
Allah, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu<br />
doğruluğumuz olmasaydı ne değerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl ağartırdık ”<br />
derler. Fakat sen, gönlüne Sina dağındaki Allah tecellisi vurduysa bile yine aynayı<br />
koynuna koy!”<br />
Zeyd, “ Allah güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı Aslı olmayan şeyleri de yırtar,<br />
yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi. Peygamber dedi ki: “ Bir<br />
parmağını gözünün üstüne koydun mu... dünyayı güneşsiz görürsün.<br />
Bir parmak bile, aya perde oluyor. İşte bu padişahın ayıp örtücülüğüne alamettir. Bir<br />
suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de güneşi küsufa<br />
uğratır. Dudağını yum, denizin dibine bak. Allah, denizi, insana mahkum etmiştir.<br />
Nitekim selsebil ve Zencebil ırmakları da Allah’nın cennete koyduğu kulların hükmü<br />
altındadır. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir. Fakat bu gücümüzden,<br />
kuvvetimizden değil...Allah emriyle böyledir.<br />
Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir;<br />
onları nereye istersek oraya akıtırız. Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın<br />
fermanına tabi bulunan iki göz çeşmesi gibi...<br />
Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulunduğu tarafa gider; gönül dilerse baktığı<br />
şeylerden ibret alır. Gönül dilerse görülen şeylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli<br />
şeylere akar. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta<br />
hapseyler.<br />
Bu beş duygu da ( çeşmelerdeki lüleler, nasıl çeşmeye tabi ise) aynı tarzda gönle<br />
tabidir. Onun muradınca ve onun emrine göre iş görür. Gönül ne tarafı işaret ederse<br />
beş duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.<br />
Musa’nın elindeki sopa nasıl Musa’ya tabi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine<br />
tabidir. Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavaş yürürken hızlı yürümeye başlar.<br />
Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girişir, yahut kitap yazar.<br />
El gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dışarıya teni dikmiş, kendisine onu<br />
vekil etmiştir. Gönül dilerse el, düşmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye<br />
yardımcı olur. Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.<br />
Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki Bu ne şaşılacak vuslat, bu ne gizli sebep! Gönül,<br />
acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu beş duygunun yollarını istediği gibi<br />
işaret etmekte! Beş zahiri duygu dışarıda kolayca onun mahkumu olmuş, beş batıni<br />
duyguda içeride onun memuru...<br />
On duygu bunlardan başka yedi endam... Daha da dille söylenmeyecek kadar çok<br />
kuvvetler... Gayri sen say. Gönül mademki ululukta sen de bir<br />
Süleyman’sın...Parmağındaki saltanat yüzüğüyle perilere, şeytanlara hükmet! Bu<br />
saltanatta hileye sapmazsan o üç şeytan, senin parmağından yüzüğü alamaz.<br />
Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar.<br />
Fakat şeytan elindeki yüzüğü alırsa padişahlık bitti, bahtın öldü demektir. Allah<br />
kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak “ Ah<br />
hasretlik!” der, durursunuz. Hadi, tutalım, kendi hileni inkar edersin; canını teraziyle<br />
aynadan nasıl kurtaracaksın ”<br />
Lokman efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakir görünmekteydi.<br />
Efendi rahatça yesin, eğlensin diye kullarını meyve getirmek üzere bağa gönderdi.<br />
Lokman, kullar içinde, adeta onlara tabi bir kuldu. İçi manalarla dolu, görünüşü gece<br />
gibi kapkaranlıktı.<br />
Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler. Efendilerine de “ Lokman<br />
yedi” dediler. Efendi, Lokman’a yüzünü ekşitti, ağır bir tavır takındı. Lokman bunun<br />
sebebini araştırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda ağzını açıp.<br />
“ Efendi; hain kul, Allah yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz. Ey kerem<br />
sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir. Ondan sonra beni büyük bir<br />
sahraya çıkar. Sen atlı olarak koş, bizi de yaya olarak koştur. O zaman kötülük yapanı<br />
gör, sırları açan Allah’nın işlerini seyret” dedi.<br />
Efendi, kullara saki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler. Sonra onları<br />
ovalarda koşturmaya başladı. Kullar aşağı koşup duruyorlardı. Nihayet iyice<br />
yoruldular, kusmaya başladılar. İçtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı.<br />
Lokmanın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.<br />
Lokmanın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlığın Rabbi olan Allah’nın hikmeti<br />
nelere kadir değildir Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin<br />
de bilinmesini istemediğiniz sır meydana çıktı. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini<br />
rüsvay edecek sırları tamamı ile açığa vurulmuş oldu.<br />
Taş; ateşle sınanacağı ( ateş içinde parçalanıp yumuşayacağı, eriyebileceği) için<br />
kafirler, ateşe atılırlar, onların azabı ateşle olur. O taş gibi gönle biz kaç kereler<br />
yumuşak sözler söyledik, fakat öğüt almadı.<br />
Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilaç konur, eşeğin başına köpeğin dişi<br />
layıktır. “Habis olan şeyler habisler içindir” hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan<br />
çirkin eştir. Şu halde sen de hangi eşi dilersen yürü, onu al. Allah’da mahvol, onun<br />
sıfatlarını kazan!<br />
Nur istersen nura istidat kazan; Allah’dan uzaklık istersen kendini gör, uzaklaş! Yok,<br />
eğer bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden baş çekme, secde et<br />
de yaklaş!<br />
Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak’ını bağla! Söz söyleme kabiliyeti ayıbı<br />
açar; gayb perdelerini yırtar. Allah, nice yerlerde gaybı ister. Şu davulcuyu sür, yolu<br />
kapa. Atını hızlı sürme, yuları çek. Sıraların gizli kalması, herkesin gizli zannından<br />
mesrur olması daha iyi.<br />
Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevirmemelerini istemektedir;<br />
Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde koşup dursunlar;<br />
Allahnın merhameti herkese şamil olduğundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.<br />
Her bey, heresir, ümit ve korkuyla Allah’dan çekinsin. Bu ümit ve korku: herkes bu<br />
perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir. Ümit ve korku<br />
perdesini yırttın mı... Gayb, bütün şaşaasıyla ortaya çıkar.<br />
Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, “Bu balıkçı Süleyman olmalı” diye<br />
zanna düştü. Süleyman’sa neden yalnız ve gizlenmiş; değilse nasıl oluyor da bu<br />
derece Süleyman’a benziyor ”<br />
Süleyman tekrar müstakil bir padişah oluncaya kadar gönlünde bu şüphe vardı. Dev<br />
onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o şeytanın kanını döktü. Yine<br />
yüzüğünü parmağına taktı dev ve peri askerlerini yine başına topladı.<br />
Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düşünceye kapılmış olan genç de onların arasına<br />
katılıp huzura vardı. Süleyman’ın parmağında yüzüğü görünce düşüncesi, kuruntusu<br />
tamamı ile geçti.<br />
Vehim, işin gizli, kapalı olduğu zamandadır. Bu araştırma görünmeyen şey içindir.<br />
Ortada olmayan şeyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana şey, meydana<br />
çıktı mı, kuruntu geçer.<br />
Gerçi bir şeyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan<br />
kurtarır; Fakat gayba imanın, görünen şeye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır.<br />
Bunu iyice bil de şüphe ve tereddütten kurtul! Nurlu gökyüzü yağışsız olmaz ama kara<br />
yeryüzü de nebatatı yetiştirmeden vazgeçmez.<br />
Bana gayba iman edenler gerek... Onun için bu fani konağın penceresini örttüm. Nasıl<br />
izhar eder de gökleri yarar, açarım; eğer hakikatleri meydana korsam, nasıl “ Bunda<br />
bir ayıp, bir noksan gördün mü ” diyebilirim<br />
Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir; İşler bir zaman<br />
aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler... Böylece bir nice sultan, bir nice yüce<br />
himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.<br />
Kul, efendisinin huzurunda değilken de kulluğunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk<br />
iyi ve hoş bir kulluktur. Bu padişahın önünde onu öğen kişi nerede, padişah yokken<br />
bile ondan utanıp çekinen nerede.<br />
Memleket ucunda, padişahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı; Kaleyi<br />
düşmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz, Padişah orada<br />
değilken, hudut boylarında, padişahın huzurundaymış gibi vefakarlıkta bulunursa; O<br />
dizdar; elbette padişahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kişilerden<br />
daha değerlidir.<br />
Şu halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk<br />
etmek ve emrine uymaktan yüz binlerce defa üstündür. Kulluk ve iman, şimdi<br />
makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.<br />
Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca ağzın<br />
kapalı, dudağın yumuk olması elbette iyidir. Kardeş, sözden el çek ki bizzat Allah,<br />
sende Ledün ilmini meydana çıkarsın. Güneşin varlığına delil kendisi yeter. Allah’dan<br />
daha ulu şahit kimdir<br />
Hayır... söyleyeceğim çünkü Kuran’da şahadet hususunda hep beraberce Allah da<br />
anılmıştır, melek de alimler de. Allah da şahadet eder, melekler de, bilgili kişiler de:<br />
Şüphe yok ki Rabb, ancak daimi Allah’dır...<br />
Hak, şahadet edince melek kim oluyor ki şahadette Allah ile müşterek olsun! Çünkü<br />
ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin güneşin nuruna ve<br />
güneşe takatleri yoktur. Bu çeşit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa<br />
güneşin ışığına, güneşin hararetine tahammül edemez, ümidini keser ( güneşten<br />
mahrum kalır)<br />
Gökyüzünde cilve eden güneşe şahadette, melekleri de bize dost, bize eş bil! “ Biz o<br />
tek güneşten nurlandık, güneşin halifesi gibi zayıfları nurlandık” diye şahadet ederler.<br />
Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret<br />
sahibidir.<br />
O şule; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta,<br />
onları nurlandırmaktadır. Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer.<br />
İnsanların akılları arasında da çok fark vardır. İyilikte olsun, kötülükte olsun her<br />
insana kendisine benzer bir melek arkadaştır. Gözü tahammül edemediği için çipile,<br />
yıldız ışık verir, o da bu suretle yol bulur.<br />
Peygamber “ Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara taştır” dedi.<br />
Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki güneşle nurlanırdı. Ve ey aşağılık kişi,<br />
güneşin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne luzum kalırdı<br />
Ay; buluta, toprağa ve gölge der ki: “Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy<br />
geliyor. Ben de yaratılışta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy güneşi, bana böyle bir<br />
nur verdi. Güneşlere nispetle biraz karanlığım, fakat insanların karanlıklarına nispetle<br />
nurluyum. Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak güneşin eri<br />
değilsin<br />
Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana<br />
geldim ve bu suretle kalp hastalığına yol buldum, faydalı oldum. Hasta adam<br />
hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör.”<br />
Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde “Er Rahmanu alel arşisteva” sırrı zuhur<br />
etti. Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu. Bu<br />
sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede Ona rüsvay olmak iyi değildir, diyeyim!<br />
Artık Zeyd’i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile<br />
bıraktı! Sen kim oluyorsun Zeyd bile, üstüne güneş vurmuş yıldız gibi kendisini<br />
kaybetti, bulamadı! Ondan ne bir nakış bulabilirsin, ne bir nişan... Hatta ne de saman<br />
uğrusu yoluna gidebilmek için bir saman çöpü!<br />
Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu. (Bu<br />
mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç alemde “Ledeyna Muhdarun” denizinde<br />
dalgalanmakta, dalga dalga üstüne, çoşup durmaktadır.<br />
Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmiş yıldızlar işlerine,<br />
güçlerine koyulurlar. Allah akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler<br />
olduğu halde geri verir. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar,<br />
nazlı nazlı “Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat verdin” derler.<br />
O çürümüş deriler, dökülmüş kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir; Kıyamet<br />
günü, şükrederek, yahut kafir olarak yokluktan varlığa hamle ederler. Niçin başını<br />
çevirir, görmezlikten gelirsin Önce yoklukta da böyle baş çevirmemiş miydin<br />
“Beni nerede yerimden tedirgin edecek Deyip yoklukta da böyle ayağını diremiştin.<br />
Allah’nın sun’u; görmüyor musun Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek:<br />
Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çeşit hallere uğrattı. O yokluk da daima Allah’ya<br />
kuldur. Ey dev kulluk et. Süleyman diridir!<br />
Dev havuzlar gibi kaseler yapmakta; kudreti yok ki bu işi yapmaktan vazgeçsin,<br />
yahut emredene bir cevap versin! Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip<br />
durmaktasın Yokluğu da aynen böyle tir,tir titrer bil! Dünya mansıplarını elde etsen<br />
bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.<br />
En güzel olan (Güzeller güzeli ) Allah’nın aşkından başka ne varsa can çekişmeden<br />
ibarettir, hatta şeker yemek bile! Can çekişme nedir Ölüme yaklaşmak, abıhayatı<br />
elde edememek. Halkın iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmıştır. Abıhayat var mı,<br />
yok mu, bunda yüz türlü şüpheler var.<br />
Sen cehdet de bu yüz şüphen de sana düşsün. Geceleyin yürü ,yol al... Uyudun mu<br />
gece gitti gider! O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz<br />
yap! Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların eşidir,<br />
karanlıktadır.<br />
Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça başını uykudan kaldırabilir misiniz<br />
Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin iş gören hırsız da hazırlığa<br />
koyuldu. Senin düşmanın kimlerdir Bilmiyorsun.<br />
Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılmışların varlığına düşmandır. Ateş suyun ve<br />
oğullarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin canına düşmandır. Suyun ve çocuklarının<br />
düşmanı olduğundan su da ateşi öldürür, söndürür. Bütün bunlardan sonra ( şunu da<br />
bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır. Dış alemdeki ateşi su<br />
söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. Şehvet ateşi, su ile sakin<br />
olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.<br />
Şehvet ateşine ne çare var Din nuru. Müminler ;nurunuz kafirlerin ateşini söndürdü.<br />
Bu ateşi ne söndürür Allah nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine usta yap. Ki<br />
öd ağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun!<br />
Şehvet ateşi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur. Bir<br />
ateşe odun attıkça o ateş nereden sönecek Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu<br />
çekinme ateşe su serper. Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren<br />
kişinin güzel yüzü, hiç ateşten kararır mı<br />
Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı.<br />
Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa<br />
başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!<br />
Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini<br />
artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.<br />
Halk Ömer’e yüz tuttular, koşa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor ” dediler.<br />
Ömer “O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu<br />
bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz hasisliği terk edin” dedi.<br />
Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler.<br />
Ömer dedi ki: “ Siz, adet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık<br />
olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan.<br />
Allah’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!”<br />
Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme! Din ehlini<br />
kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine<br />
( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nadan kişi de bu<br />
suretle bir iş yaptım sanır.<br />
HZ.ALİ´YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ<br />
Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Allah kuluyum ten memuru değil! Allah<br />
aslanıyım heva heves aslanı değil... İşim, dinime şahittir. Ben “Attığın zaman sen<br />
atmadın, Allah attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.<br />
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Allahdan gayrısını yok bildim. Bir gölgeyim<br />
sahibim güneş... Ona hacibim hicap değil. Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta<br />
diriltirim, öldürmem. Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgar nasıl olur da bulutumu<br />
yerinden teprendirebilir Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga<br />
dağı kımıldatabilir mi Bir rüzgarla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir.<br />
Çünkü muhalif esen nice rüzgarlar var!<br />
Hışım, şehvet ve hırs rüzgarı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür. Ben dağım;<br />
varlığım, onun binasıdır. Hatta saman çöpüne benzesem bile rüzgarım, onun<br />
rüzgarıdır. Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır.<br />
Askerimin başbuğu, ancak tek Allahnın aşkıdır. Hiddet, padişahlara bile padişahlık<br />
eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir. Hilim kılıcım,<br />
kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Allah hışmıysa bence rahmettir. Tavanım, damım<br />
yıkıldı ama nura gark oldum.<br />
Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim. Savaşırken içime bir vesvese,<br />
bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm. Bu suretle “Sevgisi Allah içindir”<br />
denmesini diledim; ancak Allah için birisine düşmanlık etmeli.<br />
Cömertliğimin Allah yolunda olmasını, varımı yine Allah için sakınmamı istedim.<br />
Benim sakınmamam da ancak Allah içindir. Vermem de... Tamamı ile Allahnınım,<br />
başkasının değil. Allah için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale<br />
kapılarak, şüpheye düşerek de değil.<br />
Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek yapıyor, görerek işliyorum. Hüküm çıkarmadan<br />
arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Allah eteğine yapıştım. Uçarsam uçtuğum yeri<br />
görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri. Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi<br />
biliyorum.<br />
Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum. Halka bundan fazla söylemeye imkan yok;<br />
denizin ırmağa sığması mümkün değildir. Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden<br />
söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir. Garezden hürüm ben; hür olan<br />
kişinin şahadetini duy Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!<br />
Şeriatte dava ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur. Senin aleyhinde binlerce<br />
köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz. Şehvete<br />
kul olan, Allah indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.<br />
Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı<br />
dirilir, acı ölür. Şehvet kulu, Allah’nın rahmeti, hususi bir lutuf ve nimeti olmadıkça<br />
kulluktan kurtulamaz. Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur.<br />
Ona cebir değildir, cevir de değil!<br />
Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip<br />
bulamıyorum. Artık yeter... Eğer bu sözü uzatırsam ciğer ne oluyor Mermer bile kan<br />
kesilir. Bu ciğerlerin kan olmaması katılıktan, şaşkınlıktan, dünya ile uğraşmadan ve<br />
talihsizliktendir.<br />
Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme işe<br />
yararken kan kesil!<br />
Mademki kulların kölelerin, şahadeti makbul değildir, tam adalet sahibi, o kişiye<br />
derler ki gulyabani kölesi olmasın. Kuran’da peygambere “Biz seni şahit olarak<br />
gönderdik” denmiştir. Çünkü o, varlıktan hür oğlu hürdür.<br />
Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder Burada Allah<br />
sıfatlarından başka sıfat yoktur, beri gel! Beri gel ki Allah’nın ihsanı seni azat etsin.<br />
Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.<br />
Beri gel ki şimdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu.<br />
Küfürden ve dikenliğimden kurtuldun, artık Allah bahçesinde bir gül gibi açıl! Ey ulu<br />
kişi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm<br />
Öyle bir suç işledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir baştan bir başa aştın.<br />
O adamın işlediği suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi Ömer´in<br />
Peygambere kastedişi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi<br />
Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çağırmadı mı Onlara da bu yüzden ikbal<br />
yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erişmediler mi Onların büyüsü, onların inkarı<br />
olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı Onlar da asayı ve mucizeleri<br />
nereden göreceklerdi<br />
Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu. Allah ümitsizliğin boynunu vurmuştur. Çünkü<br />
günah ve suç ibadet olmuştur. Çünkü Allah, şeytanların rahmine suçları ibadete,<br />
sevaba tebdil eder. Bundan dolayı Şeytan, taşlanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.<br />
Şeytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düşürmek ister. “ O<br />
günahın ibadet olduğunu gördü mü ” işte o an, Şeytan’a yomsuz bir andır. Beri gel;<br />
ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum.<br />
Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayağına bile bu<br />
çeşit baş korsam, vefa edene ne bağışlarım Anla! Cennetlerde ebedi mülkler ihsan<br />
ederim<br />
Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lutuf şerbetim, kahır zehri olmadı.<br />
Peygamber, hizmetkarımın kulağına, bu başımı boynumdan onun ayıracağını söyledi.<br />
Peygamber, sevgilinin vahyiyle nihayet ölümümün onun eliyle olacağını haber verdi.<br />
O, daima “ Beni önce öldür de benden bu kötü ve yanlış iş zuhur etmesin” demekte;<br />
Ben de “Mademki ölümüm senden olacak, ben kaza ve kadere karşı nasıl hile<br />
edebilirim ” demekteyim.<br />
O, daima önümde yerlere kapanarak “Ey Kerem sahibi, beni Allah hakkı için ikiye böl,<br />
ki bu kötü akıbete uğramayayım. Bu yüzden canım yanmasın” der; Ben de daima<br />
“Yürü, git. Kader kalemi, bunu yazdı, yazının mürekkebi de kurudu. Olan oldu. Kader<br />
kaleminden nice bayraklar, baş aşağı olur.<br />
Gönlümde, sana hiçbir düşmanlık yok. Çünkü bunu, ben senden bilmiyorum ki. Sen<br />
Allah aletisin; yapan, Allahnın eli. Hakkın aletini nasıl kınayayım, Hakkın aletine nasıl<br />
itiraz edeyim ” derim<br />
O, “Öyle ise kısas niçin ” dedi. Ali cevap verdi: “ O da Hak’tan, o da gizli bir sır. Eğer<br />
Allah, kendi yaptığı işe itiraz ederse bu itiraz yüzünden bağlar, bahçeler yeşertir.<br />
Kendi yaptığı işe itiraz, ancak onun karıdır. Çünkü kahırda da tektir, lutufta da.<br />
Bu hadiseler şehrinde bey odur, memleketlerde tedbir onundur, Aletini kırarsa<br />
kırılanı tekrar iyileştirebilir.” Ulu kişi, “ hiçbir ayeti değiştirmedik ki ardından daha<br />
hayırlısını getirmeyelim” remzini bil.<br />
Allah hangi şeriatın hükmünü kaldırdıysa otu yoldu, yerine gül bitirdi demektir. Gece,<br />
gündüz meşguliyetini giderir, bitirir. Akıl ermeyen şu uykuya bak! Sonra tekrar<br />
gündüzün nuruyla gece ortadan kalkar, bu suretle de o yalımlı ateş yüzünden<br />
donukluk, uyku yanar, gider.<br />
O uyku, o duygusuzluk zulmettir ama abıhayat, zulmette değil mi Akıllar, o zulmetle<br />
tazelenmiyor mu Hanendenin bestedeki duraklaması sese kuvvet vermiyor mu<br />
Zıtlar, zıtlardan zuhur etmekte... Allah, kalpte ki süveydada daimi bir nur yarattı.<br />
Peygamberin savaşı sulha sebep oldu. Bu ahir zamandaki sulh o savaş yüzündendir.<br />
O gönüller alan sevgili ( Peygamber), alemdekilerin başları aman bulsun diye yüz<br />
binlerce baş kesti. Bahçıvan, fidan yücelsin, meyve versin diye muzır dalları budar.<br />
Sanatını bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelişsin diye bahçedeki otları yolar.<br />
Sevgilinin ağrıdan, hastalıktan kurtulması için hekim, çürük dişi çekip çıkarır.<br />
Noksanlarda nice fazlalıklar var. Şehitlere hayat yokluktadır. Rızk yiyen boğaz kesildi<br />
mi “Onlar Rablerinden rızıklanır, ferahlarlar” nimeti hazmedilir. Hayvanın boğazı<br />
kesilince insanın boğazı gelişir. O hayvan, insan vücuduna girer, insan olur, fazileti<br />
artar.<br />
İnsanın boğazı kesilirse ne olur, fazileti ne dereceye varır Artık agah ol da onu<br />
bununla mukayese et. Öyle bir üçüncü boğaz doğar ki o, Allah şerbetiyle, Allah<br />
nurlarıyla beslenir, gelişir. Kesilen boğaz, bu şerbeti içer ama “La” dan kurtulmuş<br />
“Bela” da ölmüş boğaz!<br />
Ey kısa parmaklı, himmeti kesik kişi! Ne vakte dek canının hayatı ekmek olacak<br />
Beyaz ekmek için yüzsuyu döktüğünden dolayı söğüt ağacı gibi meyven yok! Duygu<br />
canı, bu ekmeğe sabredemiyorsa kimyayı elde et de bakırı altın yap!<br />
Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme! Ekmek<br />
orucunu bozduysa kırıkçıya yapış, yücel! Onun eli, mademki kırıkları sarar, iyileştirir...<br />
Şu halde onun kırması şüphe yok ki yapmaktır. Fakat sen kırarsan der ki: “Gel yap<br />
bakalım.” Elin ayağın yok ki yapamazsın.<br />
Şu halde kırmak, kırığı sarıp iyileştiren adamın hakkıdır. Dikmeyi bilen yırtmayı da<br />
bilir. Neyi satarsa yerine daha iyisini alır. Evi yıkar, hak ile yeksan eder; fakat bir anda<br />
da daha mamur bir hale getirir.<br />
Bir bedenden baş kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder. Canilere kısas<br />
emretmese, yahut “Kısasta hayat var” demeseydi, Kimin haddi vardı ki kendiliğinden,<br />
Allah hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!<br />
Çünkü Allah, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir. O takdir<br />
kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur. Yürü, kork ve<br />
kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!<br />
Adem Peygamber, ansızın esasen şaki olan İblise hor baktı. Kendisini beğenip,<br />
kendisini ulu görüp melun şeytanın yaptığı işe güldü. Allah gayreti bağırdı: Ey<br />
tertemiz adam! Sen gizli sırları bilmiyorsun. Eğer Allah kürkü ters giyerse dağı bile ta<br />
kökünden temelinden söker.<br />
O zaman, yüzlerce Adem’in perdesini yırtar, yüzlerce yeni müslüman olmuş suçsuz,<br />
günahsız iblis yaratır! Adem “Bu hor görüşten tövbe ettim. Bir daha böyle küstahça<br />
düşünceye düşmem” dedi.<br />
Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle, zenginlikle öğünmeye<br />
imkan yok. Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri<br />
bizden defet; kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi Allah’ya razı olan kardeşlerden<br />
ayırma!<br />
Senin ayrılığından daha acı bir şey yok... Sana sığınmazsak sen esirgemezsen işimiz,<br />
gücümüz ancak kargaşalıktır. Zaten malımız mülkümüz; malımızın, mülkümüzün<br />
yolunu kesmekte... Zaten cismimizi soyup çırçıplak bırakmakta!<br />
Elimiz, ayağımıza kastettikten sonra artık kim, senin lutfun olmadıkça canını<br />
kurtarabilir ki Bu pek büyük tehlikelerden canını kurtarsa bile kurtardığı şey ancak<br />
idbar ve tehlike sermayesi kesilir.<br />
Çünkü can, canana ulaşmadıkça ebediyen kördür... ebediyen yaslıdır. Esasen senin<br />
inayetin olmazsa can, adeta bir tutsaktır; seninle diri olmayan canı ölü farz et. Sen<br />
kullara darılır,kulları kınarsan, Ey Allah hakkındır, yaparsın.<br />
Aya, güneşe kusurlu, nursuz... Servinin boyuna iki büklüm; Feleğe, arşa hor ve<br />
aşağı... madene, denize yoksul dersen, Kemaline nispetle yaraşır. Çünkü yokluklara<br />
kemal verip onlara eriştirme kudreti ancak senindir. Çünkü sende yokluk ve ihtiyaç<br />
yoktur; yokları icat eden, onları ihtiyaçtan kurtaran sensin.<br />
Yetiştiren, yakmayı da bilir; çünkü yırtık söken, dikmeyi de bilir. Her güz; bağı<br />
bahçeyi yakıp yandırmakta. Sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı güllere<br />
boyayan kırmızı gülleri yetiştirmektedir.<br />
“ Ey yanıp yakılan, zuhur et, yenilen; tekrar güzelleş, güzel sesli bir hale gel” diye<br />
hepsini yeniden yaratır. Nergisin gözü körleşir, o, tekrar açar... Kamışın boğazını<br />
keser, sonra yine kendisi tekrar okşar, ondan nağmeler çıkarır. Biz mademki<br />
masnu’uz, sani değiliz... Şu halde ancak zebunuz, ancak kanaatkarız.<br />
Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta, hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz.<br />
Sen buna lutufta bulunmazsan şeytanız. Sen bizim canımızı körlükten kurtardığından,<br />
gözümüzü açtığından dolayı Şeytandan kurtulduk.<br />
Kim hayattaysa değnekçisi, yol gösteren sensin. Değneğin, değnekçisi olmadıkça kör<br />
nedir ki, ne yapabilir ki Senden gayrı hoş olsun, hoş olmasın... Her şey, insanı yakar,<br />
ateşin aynıdır.<br />
Kim ateşe dayanır, ateşe arka verirse hem Mecusidir, hem zerdüşt! Allah’dan başka<br />
her şey batıldır, asılsızdır. Allahnın ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.<br />
Tekrar Ali ve katilinin hikayesine dön; katiline fazlasıyla gösterdiği kerem ve<br />
mürüvveti anlat. Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona<br />
bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum. Çünkü ölümüm, bana can<br />
gibi hoş geliyor; dirilmemle adeta bir.<br />
Ölümsüzlük ölümü bize helal olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir. Ölümün<br />
görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise<br />
ebediliktir. Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni<br />
baştan bir hayat var.<br />
Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye<br />
atmayın” nehyi asıl bizedir. Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet<br />
yok ki.<br />
Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir. Bana<br />
da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” ayeti benim<br />
içindir. Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim<br />
ebedi hayatım öldürülmemdedir.<br />
Ey yiğit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacağım<br />
Bu alemde durmaklığım, ayrılık olmasaydı (öldüğümüz zaman) “Biz, şüphe yok,<br />
Allah’ya dönenleriz” denmezdi. Dönen kişi; ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir;<br />
zamanın ayırışından kurtulup birliğe erişendir.<br />
Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı<br />
görmeyeyim. Sana helal ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi.<br />
Dedim ki: Eğer her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına<br />
yürüse. Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıştır; sen<br />
beni öldüreceksin.<br />
Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil!<br />
Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düşmeyen bir er oğlu erim. Hançer ve<br />
kılıç, benim çiçeğim; ölüm meclisim... bağım, bahçemdir.”<br />
Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kişi, nasıl olur da beylik ve halifelik<br />
hırsına düşer O, ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için zahiren<br />
makam işleriyle ve hükümle uğraşır; Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilafet<br />
fidanını meyvelendirmek için bu işle meşgul olur.<br />
Peygamber, Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olurda dünya sevgisiyle ittiham edilir<br />
O öyle bir kişiydi ki imtihan günü ( yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem<br />
yüzünü yumdu, hem gönlünü kapadı.<br />
Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur. Hepsi<br />
kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve<br />
muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki.<br />
O, Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştur ki bu dereceye, bu makama Allah<br />
ehli bile yol bulamaz. “Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne<br />
melek, hatta ne de ruh” dedi. Artık düşünün anlayın!<br />
“Göz Allahdan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” sırrına mazharız, karga değiliz;<br />
alemi renk ,renk boyayan Allah sarhoşuyuz; bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu!<br />
Göklerin, hazinelerin akılları bile Peygamberin gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz<br />
görünürse. Artık Mekke, Şam ve ırak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak<br />
çeksin!<br />
Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese<br />
eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin<br />
nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!<br />
Atlı bir er, atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar. Sen, tozu<br />
Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu toprağın fer’idir. Benim gibi ateş alınlı<br />
birisinden nasıl üstün olur ” dedi. Sen azizleri insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in<br />
mirasıdır<br />
Be inatçı, İblis’in oğlu olmasan o köpeğin mirası nasıl olur da sana düşer Ben köpek<br />
değilim, Allah aslanıyım. Allah aslanı suretten kurtulandır. Dünya aslanı av ve rızk<br />
arar, Allah aslanı hürlük ve ölüm! Çünkü ölümde yüzlerce hayat görür de varlığını<br />
pervane gibi yakıp yandırır.<br />
Ölü isteği, doğru kişilerin boyunlarına bir halkadır. Çünkü bu istek, yahudilere<br />
imtihan oldu. Allah Kuran’da “Yahudiler, doğrulara ölüm; futuhat, sermaye ve<br />
ticarettir. Sermaye ve ticaret isteği var ya; ölümü istemek ondan daha iyidir.<br />
Ey yahudiler; halk içinde namusunuzu korumak istiyorsanız bu dileği, bu ölüm<br />
temennisini dile getirin” dedi. Muhammed, bu bayrağı kaldırınca bir tek yahudi bile bu<br />
istekte bulunmaya cüret edemedi.<br />
Peygamber “Eğer bunu dillerine getirirlerse dünyada tek bir yahudi bile kalmaz” dedi.<br />
Bunun üzerine yahudiler ; “Ey din ışığı, bizi rüsvay etme! Diyerek mal ve haraç<br />
verdiler. Bu sözün sonu görünmez. Mademki gözün sevgiliyi gördü, ver elini bana!<br />
Emirül Müminin, o gence dedi ki: “Ey yiğit! Savaşırken. Sen benim yüzüme tükürünce<br />
nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap berbat bir hale geldi. Öyle bir hale geldim<br />
ki o anda savaşımın yarısı Allah içindi, yarısı nefsim için. Allah işinde ortaklık<br />
yaraşmaz.<br />
Sen Allah nakışısın: Seni, o, kudret eliyle yarattı, bezedi. Onunsun, benim değil.<br />
Allah’nın nakışını yine Allah eliyle kır; sevgilinin camına sevgilinin taşını at!” Kafir bu<br />
sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti. “Ben, cefa tohumunu<br />
ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.<br />
Halbuki sen Allah huylu bir teraziymişsin, hatta her terazinin oku senmişsin! Meğer<br />
sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin! Ben o<br />
görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış,<br />
aydınlanmıştır...<br />
Ben, o nur denizinin kulu, kurbanıyım ki böyle bir inci izhar eder. Bana kelimei<br />
şahadeti söyle, bende söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi. Onlar<br />
beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de aşıkçasına dine yüz<br />
tuttular, müslüman oldular. Ali, ilim kılıcıyla bu kadar boğazı, bu kadar halkı kılıçtan<br />
kurtardı.<br />
İlim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha galip, daha<br />
üstündür. Yazıklar olsun ki iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir çoşkunluğu dondu,<br />
yatıştı.<br />
Bir buğday tanesi, Adem Peygamberin güneşinin tutulmasına... arzın, güneş ile ay<br />
arasına girmesi , dolunayın kararmasına sebep oldu. İşte sana gönlün letafeti! Bir<br />
avuç balçıktan (bir iki lokma ekmekten) ayırmadağın bir hale gelmekte!<br />
Ekmek manevi olursa yenmesinde fayda var. Fakat bildiğimiz ekmeğin faydası yok,<br />
kalbi daraltıyor. Manevi ekmek, yeşil diken gibi... deve yiyince yüz türlü fayda,<br />
yüzlerce lezzet bulmakta.<br />
Fakat yeşilliği gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince; Damağını avurdunu yırtar,<br />
paralar. Yazıklar olsun; öyle yetişmiş gül kılıç kesildi. Ekmek de manevi oldukça o<br />
yeşil dikendi. Fakat şimdi zahiri ekmek olduğundan kupkuru bir hale geldi, sertleşti.<br />
Ey nazlı nazenin varlık (ey hüsameddin), bundan önce onu yemeğe alışmıştın. O<br />
alışkanlıkla bu kuru ekmeği de alıp yemek istiyorsun ama gayri mana, yerle karıştı;<br />
Toprakla karışık, kaskatı, dili damağı yırtar bir hale geldi. Ey deve, şimdi otu yeme,<br />
ondan çekin!<br />
Söz, toprakla pek karışık bir hale geliyor, su bulandı... Kuyunun ağzını kapa ki Allah<br />
onu yine saf, yine hoş bir hale getirsin. Onu bulandıran, durultur da. Maksada sabırla<br />
erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
BİRİNCİ CİLDİN SONU.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mesnevi´den Hikayeler- II]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1245</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:20:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1245</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- II</span><br />
<br />
<br />
NEDEN GECİKTİ BİR BİLENE SORMALI<br />
İSA´DAN TEN DİRİLİĞİ ARAMA LA HAVLE<br />
CAHİLİN SEVGİSİ HELVA SATAN ÇOCUK<br />
EŞŞEK GİTTİ İFLASI SABİT OLUNCAYA KADAR<br />
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ PADİŞAHIN İKİ KÖLEYİ SINAMASI<br />
VİRANEDEKİ DOĞAN LOKMAN´IN SINAVI<br />
HÜTHÜD İLE BELKIS<br />
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN<br />
AĞIZA KAÇAN YILAN<br />
HASTA HATIRI<br />
BİR AKILLI ARIYORUM<br />
İBLİSTEN DOST OLUR MU<br />
AYKIRI GİDİŞ<br />
KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE<br />
İLK ÖZEL SON DEĞERLİDİR<br />
İHTİYARLIKTAN<br />
NİŞANELERİ OKUMAK<br />
SÜVARİDEN KORKAN OKÇU<br />
KURU AKIL NEYE YARAR<br />
İBRAHİM ETHEM´İN KERAMETİ<br />
SECCADESİZ NAMAZ<br />
GEMİDEKİ DERVİŞ<br />
YAHYA PEYGAMBERİN İSA´YA SECDESİ<br />
HAYAT AĞACI<br />
<br />
NEDEN GECİKTİ<br />
<br />
Bu Mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için bir zaman lazımdır. Bahtın yeni<br />
bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt haline gelmez. Bunu güzelce duy. Hak Ziyası<br />
Hüsamettin, göğün yücesinden tekrar dizgin çevirince yine Mesneviye başlandı.<br />
Hakikatler miracına gitmişti, o yüzden onun baharı olmadığı cihetle koncalar<br />
açılmamıştı.<br />
Denizden tekrar kıyıya dönünce Mesnevi şiirinin çengi de düzeldi, çalınmaya başlandı.<br />
Ruhların cilası olan Mesneviye, yeniden recebin on beşinci günü başlandı. Bu<br />
alışverişe başlayış tarihi, (Hicri) 662 tarihiydi. Bir bülbül buradan uçup gitti, dönüp<br />
yine geri geldi. Bu manaları anlamak için doğanlaştı. Bu doğanın konağı, padişahın<br />
kolu olsun; bu kapı, halka ebediyen açık kalsın.<br />
Bu kapının afeti, heba şehvettir. Yoksa burada daima şerbetler içilir durur. Bu ağzı<br />
kapa da o alemi gör. O aleme gözbağı, boğaz ve ağızdır. Ey ağız, sen esasen<br />
cehennemin bir alevisin! Ey cihan, sen zaten bir berzaha benzersin! Baki nur, aşağılık<br />
dünyanın ardındadır. Saf süt, kan nehirlerinin ardındadır. Oraya ihtiyarsız bir attın mı.<br />
sütün karışır, kan haline gelir.<br />
Adem peygamber. Nefis zevkine bir adım attı, cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri,<br />
boğazına geçti. Melek, Şeytan!dan kaçar gibi ondan kaçmaya başladı. Bir lokma<br />
ekmek için ne kadar gözyaşı döktü. Gerçi cüret ettiği suç bir kıl kadardı. Fakat o kıl iki<br />
gözde bitmişti. Adem, o hususta meşverette bulunsaydı pişman olup özürler<br />
serdetmezdi.<br />
Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşti mi; kötü işe, kötü söze mani olur. Fakat nefis,<br />
başka bir nefisle dost olursa cüzi akıl muattal olur, bir işe yaramaz. Yalnızlıktan<br />
ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir. Yürü, tez bir Allah<br />
dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur. Halvette oturup gözünü yuman<br />
da bunu yine dosttan öğrenmiştir.<br />
Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil. Akıl<br />
başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar. Fakat nefis, bir başka nefisle<br />
sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir.<br />
Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çerçöpten arı tut. Sakın dil süpürgesiyle ona toz<br />
kondurma. Göze tozu toprağı hediye götürme. Zira mümin, müminin aynası olunca<br />
yüzü buğulanmadan kurtulur. Mahzunluk zamanında dost, can aynasıdır. Aynanın<br />
yüzünü nefesle buğulandırma. Nefesinden buğulanıp yüzünü senden öretmemesi için<br />
her nefeste soluğunu tutman lazım. Topraktan aşağı mısın ki Toprak bile sevgiliyi<br />
bulunca bir bahar yüzünden yüz binlerce çiçeğe kavuştu. O yaş ağaç sevgiliyle<br />
buluşunca hoş bir hava yüzünden baştan ayağa açıldı, donandı.<br />
Fakat gözün aykırı bir dost görünce başını, yüzünü yorgana çekti. “ kötü dostla<br />
ünsiyet, belaya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer. Uyuyayım da<br />
Eshabı Kehif’ten olayım. O sıkıntıda o minnette mahpus kalmak, Dıkyanus’tan iyi”<br />
dedi. Eshabı kehif’in uyanıklığı,Dıkyanus’a kulluk etmekti. Fakat uykuları; şereflerini,<br />
haysiyetlerini korumuş oldu.<br />
Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye ! kargalar, güz<br />
mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar. Çünkü gül bahçesi<br />
olmayınca, bülbül sükut eder. Güneşin kayboluşu, uyanıklığı öldürür. Ey güneş ! Sen<br />
yeraltını aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun. Fakat marifet güneşi, bir<br />
yerden bir yere gitmez, o güneş dolunmaz. Onun tanyeri akıl ve candan başka bir yer<br />
değildir. Hele işi gücü ; gündüz olsun gece olsun, alemi aydınlatmak olan o cihanın<br />
kemal güneşi hiç kaybolmaz.<br />
İskender’sen gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin!<br />
Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına aşık kesilir. Senin<br />
yarasa duygun batıya doğru koşmakta, inciler saçan duygun da doğuya doğru<br />
akmakta. Ey atlı ! Duygu yolu, eşeklerin yoludur.<br />
Ey eşeklere karışan, utan! Bu beş duygudan başka beş duygu daha vardır. O duygular<br />
kırmızı altın gibidir, bunlar bakır gibi. Tanıyışta anlayışta mahareti olanlar, o pazarda<br />
nasıl olur da bakır duyguyu altın duygu gibi alırlar Bedenlerin duygusu, zulmet gıdası<br />
yemekte, can duygusuysa bir güneşten çerezlenmekte.<br />
Ey duygularını derleyip toplayarak gayp alemine götüren! Musa gibi elini koynundan<br />
çıkar. Ey sıfatları marifet güneşi olan! Bu alem güneşi, bir sıfatla mukayyettir. Halbuki<br />
sen gah güneş olursun gah, deniz. Gah Kafdağı kesilirsin, Gah Anka. Fakat hakikatte<br />
sen ne bu olursun, ne o. Ey vehimlerden uzak, ey ilerden ileri!<br />
Ruh ilimle akılla dosttur. Ruhun Arapça’yla, Türkçe’yle ne işi var Ey naakşı, sureti<br />
olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretlerle, sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem<br />
muvahhit! Gah müşebbihi muvahhit yapmakta, gah suretler mu vahidin yolunu<br />
kesmekte. Gah sarhoşlukla sana Ebül Hasen der, gah ey yaşı küçük ey bedeni taze ve<br />
yumuşak güzel diye hitabeder. Bazan da kendi suretini viran eder ve bunu, sevgiliyi<br />
tenzih etmek için yapar.<br />
Duygu gözünün mezhehi, İtizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuştur, Sünni’dir.<br />
İtizale uyan, duyguya kapılmıştır. Fakat sapıklıktan kendini sünni gösterir. Duyguda<br />
kalan kişi, Mutezili’dir. Sunni’yim dese de cahillikten der. Duygudan çıkan kişi<br />
Sünni’dir. Gören göz, izi hoş akıl gözüdür. Hayvan duygusu padişahı görseydi öküzle<br />
eşek de Allah’ı görürdü. Sen de hayvan duygusundan başka, heva ve hevesten dışarı<br />
bir duygu olmasaydı.<br />
Adem oğulları; nasıl olurda mükerrem, nasıl olur da hayvanla müşterek duygu ile sırra<br />
mahrem olurlardı Sen suretten kurtulmadıkça Allah’a surette sığmaz, yahutb sığar<br />
demen, aslı olmıyan bir sözden ibarettir. Tasvire sığar, yahut sığmaz bahsi; tamamiyle<br />
iç olmuş, suretten kurtulmuş adamın harcıdır. Eğer körsen teklif yoktur. Değilsen<br />
yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır. Sabır ilacı, gözlerin perdesini de yakar,<br />
göğüsleri gönülleri de yarıp açar. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan,<br />
topraktan hariç suretler görürsün.<br />
Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.<br />
Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta. Allah’a<br />
şükrolsun ki o zahir olunca can onun hayalinden, kendi hayalini gördü. Kapısının<br />
toprağı, gönlümü teşhir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.!<br />
Dedim ki; Eğer güzelsem bu güzelliği onun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten<br />
çirkinlikler bile bana güler! Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim.<br />
Bakalım, ona layık mıyım, değil miyim O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı,<br />
kart bir ihtiyarı nasıl seçer Temizler, kimlerindir Temizlerin. Şu meydandadır: Güzel<br />
güzeli sever, güzeli ister. Şunu bil ki güzel güzeli cezbe der. “ Temizler,temizler<br />
içindir” ayetini oku!<br />
Alem de her şey, bir şey cezbe der. Sıcak sıcağı çeker , soğuk soğuğu. Aslı olmayan,<br />
aslı olmayanları çekmektedir, bakilerde bakilerden sarhoş olmakta. Cehennem ehli<br />
olanlar, cehennem ehli olanları cezbe der. Nura mensup olanlar, ancak nura mensup<br />
olanları ister. Gözünü yumdun mu canın kopuyormuş gibi bir eleme, bir ızdıraba<br />
düşersin. Gözün, gündüzün nurundan ayrılmaya sabrı yoktur.<br />
Gözünü yumdun mu tasalanır, gama, gussaya düşersin. Gözün nuru, gündüzün<br />
nurundan ayrılamaz. Senin tasan, gam ve gussan; hemencecik gündüzün nuruna<br />
kavuşmak isteyen göz nurunun cazibesinden ileri gelir.<br />
Gözün açıkken de tasalanırsan bil ki sıkıntı gönlünün iki gözü de kapalı<br />
olduğundandır. Gönül gözü kıyasa sığmaz bir ziya arayıp durmaktadır. O iki ebedi<br />
nurun firkati seni tasalandırmaktadır. Onu koru! O madem ki beni çağırmakta, ben de<br />
kendime bakayım. Onun cazibesine layık mıyım, yoksa çirkin miyim<br />
Bir güzel, peşine bir çirkini takarsa onunla alay ediyor demektir. Acaba yüzümü nasıl<br />
göreyim Ne renkteyim ki, gündüz gibi miyim gece gibi mi Diye can suretimi hayli<br />
zamandır arayıp duruyordum. Fakat suretim kimseden görünmüyordu. Nihayet dedim<br />
ki ayna neden icadedilmiş, ne güne yarar Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye<br />
değil mi Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı,<br />
çok değerlidir. Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.<br />
Dedim ki: Ey gönül sen külli bir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez! Kul, bu istek<br />
yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti. Gönlüm gözünü<br />
görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi. Seni ebedi olarak<br />
külli bir ayna gördüm. Gözün den kendi suretimi müşahede ettim. Nihayet ben beni<br />
buldum, iki gözünde aydın bir yol gördüm, dedim<br />
Vehmin; kendine gel o senin hayalindir. Kendini hayalinden ayırdet dedi. Suretim<br />
gözünden seslendi: Birlikte ben senim sen de bensin. Hayal bu zevali olmayan aydın<br />
gözdeki hakikatlardan nasıl yol bulur da girer Suretini, benden başkasının<br />
gözlerinden görürsen onu hayal bil, onu reddet! Çünkü benden başkası, gözüne<br />
yokluk sürmesi çekmekte hakikatte yok olan şeylerle gözünü sürmelemekte. şarabı,<br />
Şeytanının tasvirinden tatmaktadır.<br />
Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hulasa o yokları var görür. Benim gözüme ululuk<br />
sahibi Allahnın sürmesiyle sürmelenmiştir. Varlık evidir, hayal evi değil. Gözünde bir<br />
tek kıl olsa hayalin de gevher, yeşim taşı gibi görünür. Hayalinden tamamıyla<br />
geçersen o vakit yeşim taşını ayırdedebilirsin. Ey gevher tanıyan kişi, bir hikaye dinle<br />
de meydan da ve apaçık olan şeyi kıyastan fark et<br />
BİR BİLENE SORMALI<br />
Ömer zamanın da oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu. Oruç ayının<br />
Hilalini görüp kutlulanmak, onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “ Ey Ömer, işte hilal”<br />
dedi. Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi. “ Bu ay senin hayalinden meydana<br />
geldi. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm. Tertemiz hilali nasıl olur da<br />
görmem Elini sıvazla. Ondan sonra hilale bak!” dedi. Adam elini ıslayıp kaşını<br />
sıvazlayınca ayı göremedi. “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi. Ömer dedi ki:<br />
“Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi: yaydan sana bir ok attı” Onun yolunu bir eğri kıl<br />
kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa<br />
bütün vücudun eğri olunca halin ne olur Her Cüzü’nü doğrulara uyup doğrult. Ey<br />
doğru yola giden,o eşikten baş çekme! Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin<br />
değerini azaltan da yine terazidir.<br />
Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır. Yürü kafirlere karşı<br />
şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç! Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel;<br />
tilkilik etme, aslan ol ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü<br />
dikenler, bu güle düşmandır. Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş<br />
serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır. Kendine gel, Şeytan sana “ babasının<br />
canı” der bu suretle o lain seni aldatır<br />
Bu kara yüzlü babana da bu şeytanlığı yaptı Ademi’ de mat etti. Bu kuzgun, satranç<br />
başın da çeviktir. Yarı uykulu gözle kuzgunu doğan görme! Çünkü o kadar çok oyunlar<br />
bilir ki boğazında bir çöp gibi kalakalır.! Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir<br />
Mevki ve mal sevdası. Ey kararsız kışı, mal çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa<br />
Abıhayatı içirmez. Malini, düzenbaz bir düşman çıkacak olsa bir yol keseni, başka bir<br />
yol kesen dolandırmış demektir.<br />
Bir hırsızcağız, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet<br />
saymaktaydı. Yılancı, yılanın zehirlemesinden kurtuldu. Yılan da hırsızını ağlatıp<br />
inleterek öldürdü. Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı, “onu benim yılanın<br />
öldürdü,canından etti. Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip<br />
duruyordum,Gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu. Allah’a şükrolsun ki o dua kabul<br />
edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış dedi.”<br />
Nice dualar vardır ki ziyanın helak olmanın ta kendisidir. Pak tanı, onları kereminden<br />
kabul etmez.<br />
İSA´DAN TEN DİRİLİĞİ ARAMA<br />
İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş<br />
ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o<br />
adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.<br />
İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru<br />
olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem<br />
ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir<br />
sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara<br />
kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.<br />
İsa dedi ki: “ Yarabbi, bunlar ne sırlardır Bu ahmağın şu mücadeleye girişmesi<br />
nedendir Bu hasta nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor Bu murdar herif neye<br />
kendi canını derdine düşmüyor Kendi ölüsünü bıraktı da yabancı bir ölüyü diriltmeye<br />
kalkıştı!” Allah ,Gerileme de gerilemeyi arar. Diken eken ancak yeşermiş taze diken<br />
elde edebilir. Dünyada diken eken kişi, Sakın ektiğin dikeni gül bahçesinde arama! O,<br />
eline gül bile alsa diken olur. Bir dosta varsa dost,yılan kesilir. şaki kötülüklerden<br />
çekinen kişinin kimyası hilafına zehir ve yılan kimyasıdır (her şeyi zehirler, her şey<br />
ona karşı yılan haline gelir.)<br />
İsa, o gencin isteğiyle kemiklere Allah adını okudu. Allahnın hükmü, o çiğ herif için o<br />
kemikleri diriltti. Aradan bir kara aslan da dirilip sıçradı, ahmağa bir pençe vurup<br />
öldürdü. Kellesini kopardı, hemen beynini yere akıttı. Kafasında bir ceviz içi kadar<br />
beyin bile yoktu. Zaten beyni bile olsaydı o kırılmakta, o helak olmakla ancak bedeni<br />
zail olur,ruhu kalırdı. İsa, Aslana “Neden derhal onu paraladın” dedi. Aslan “ Sen<br />
ondan sıkılmış, perişan bir hale gelmiştin de ondan” diye cevap verdi. İsa “ o, halde<br />
niçin kanını içmedin ” deyince de dedi ki: “O benim rızkım değildi. Bana nasip<br />
olmamıştı”<br />
Nice kişiler vardır ki, o kükremiş aslan gibi avını yemeden dünyadan gitmiştir. Kısmeti<br />
bir saman çöpü bile değilken hırsı dağ kadar Allah’a yüzü yok, Alem yanında kadir<br />
kıymet kazanmış! Ey bize güç şeyleri kolaylaştıran Allah ! Bizi abes ve boş şeylerden<br />
kurtar. Bize rızk diye gösterdin, halbuki tuzakmış.<br />
Bize her şeyi olduğu gibi göster. O aslan “Ey Mesih, bu avlanma ancak ibret içindi.<br />
Eğer benim dünyada rızkım olsaydı, ölülerle ne işim vardı, nasıl olurdu da ölürdüm<br />
Fakat berrak suyu bulup da eşek gibi içine işeyenin layığı budur. Eşek o ırmağın<br />
kadrini bilse ayağını sokacağı yerde başını kaldırdı. Hayat veren bir suya sahip öyle<br />
bir peygamber bulur da, “ Ey Abıhayat sahibi, bizi ol, emriyle dirilt” deyip nasıl ölmez<br />
Dedi.<br />
Sen de kendine gel köpek nefsini, diriltmeyi isteme. Çünkü o nice zamandır senin<br />
düşmanındır. Bu köpeği can avından alıkoyan kemiğin başına toprak! Köpek değilsen<br />
neden kemiğe aşıksın, sülük gibi neden kanı seviyorsun O ne biçim gözdür ki<br />
görmez,sınamalarda ancak rüsva olur.!<br />
Zanlarda bazen hata olur; fakat bu ne biçim zandır ki yoldan kör olarak gelmektedir!<br />
Ey başkalarına ağlayan göz, gel, bir müddetçik otur da kendine ağla! Dal, ağlayan<br />
buluttan yeşerir, tazeleşir. Çünkü mum, ağlamakla daha aydın bir hale gelir. Nerede<br />
ağlıyorlarsa orda otur, çünkü sen ağlamaya daha layıksın! Çünkü fani ayrılıkta olanlar,<br />
baki olan laf madeninden gafildir. Çünkü gönülde taklit nakşı var; yürü bendini göz<br />
yaşıyla yık!<br />
Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile olsa hakikatte samandan ibarettir. Kör;<br />
kuvvetli ve tez kızar olsa bile bir et parçasıdır, gözü yok! Kıldan ince bir söz söylese<br />
bile gönlünün, o sözden haberi olmaz. Kendi sözüyle sarhoş olur ama onunla şarap<br />
arasında ne kadar yol var! Irmağa benzer, su içemez ki su ,arktan su içecekler için<br />
akıp gider. Onun içindir ki, su içemez ki!<br />
Taklide düşen ney gibi feryat eder ama ancak o feryadı dinlemek isteyen için.<br />
Mukallit,söz söylerken ağlasa bile habisin maksadı, ancak tamahtır. Ağlar da yanık<br />
sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerede, yırtılan etek nerede Muhakkikla<br />
mukallit arasında çok fark vardır.<br />
Bu Davut gibidir, öbürü ses gibi! Bunun sözleri yanıklıktan doğar, öbürüyse söylenmiş<br />
köhne sözleri belleyip nakleder. Kendine gel, kendine gel! O hüzünlü sözlere kapılma.<br />
Öküzün üstünde de yük var, kağnı da feryat edip ağlıyor! Ama mukallit de sevaptan<br />
mahrum değildir. Hesaba gelince ağlayıcıya da para verirler. Kafir de Allah der,<br />
mümin de. Fakat ikisinin arasında adamakıllı fark var. O yoksul ekmek için Allah der,<br />
haramdan çekinense candan,gönülden.<br />
Eğer yoksul, söylediği sözü bilseydi gözünde ne az kalırdı, ne çok! Ekmek isteyen<br />
yıllardır Allah der, fakat saman için Mushaf taşıyan eşeğe benzer. Dudağındaki<br />
gönlünden doğsa, gönlünü aydınlatsaydı bedeni ,zerre,zerre olurdu. Şeytanın adı<br />
büyü yapmaya yarar,sen de Allah adıyla mangır elde edersin!<br />
LA HAVLE<br />
İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş<br />
ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o<br />
adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.<br />
İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru<br />
olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem<br />
ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir<br />
sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara<br />
kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.<br />
Bir sofi seyahate çıktı, döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu. Bir hayvanı, vardı<br />
ahıra bağladı. Kendisi dostlarla, sofanın baş köşesine geçip oturdu. Arkadaşlarıyla<br />
murakabeye daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline<br />
gelir (Allahnın manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur) Sofinin<br />
defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi<br />
bembeyaz ve temiz gönüldür. Alimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen<br />
eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir Ayak izleri!<br />
Sofi; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer. Bir<br />
müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu,<br />
yolu gösterir. Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o yol<br />
alma yüzünden muradına ulaşır. Misk kokusunu duyup bir konak yol almak<br />
iz,izleyerek yüz konaklık yol almadan yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha<br />
iyidir. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu O gönül, ariflere “kapıları açılmıştır”<br />
sırrıdır.<br />
Sana duvardır ama onlara kapı. Sana taştır ama azizlere inci! Senin aynada açıkça<br />
gördüğünü pir, hem de daha önce bir kerpiç parçasında görür. Pir olanlar o kişilerdir<br />
ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı. Bu tene düşmeden önce<br />
nice ömürler geçirdiler,ekmeden önce meyveler devşirdiler! Nakıştan, suretten evvel<br />
canlandılar,deniz yarılmadan inciler deldiler!<br />
Allah, alemi ve ademi yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların<br />
canları, boğazlarına kadar kudret denizine dalmış bulunuyordu. Melekler,buna mani<br />
olmak istedikleri zaman, gizlice meleklere ıslık çalıyorlar,onlarla alay ediyorlardı.<br />
Bu nefsi Küll’ün ayağı bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı.<br />
Feleklerden önce Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler; Akılsız, gönülsüz<br />
fikirlerde dolmuşlar, askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi. O apaçık anlayış,onlara<br />
nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre görüşün ta<br />
kendisidir. Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de kurtulunca müşkül hal<br />
olur<br />
“Ruh üzümden şarabı,yoktan varı görür” Onlar da Keyfiyete düşecek olan her şeyi<br />
keyfiyetsiz görmüşler,madenden önce sağlamla kapı fark etmişlerdir. Üzüm<br />
yaratılmadan önce şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır. Onlar, sıcak<br />
temmuz ayında kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.<br />
Üzümün gönlünde şarabı,tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler. Gök,<br />
onların işret meclislerinde ancak onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer.<br />
Onlardan iki dostu bir arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin!<br />
Onların sayıları dalgalar gibidir. Onlar rüzgar,zahiren çoğaltır. Halkın can güneşi,<br />
halkın pencerelere benzeyen bedenlerinde mahcup olan kişi şüphededir.<br />
Çokluk, ruhu Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir. Hak onlara madem ki nurundan<br />
saçtı, Hakkın nuru artık ayrılmaz . Yoldaş bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek<br />
benini sana anlatayım Onun güzelliği anlatılmaz, iki alem de nedir Onun yüzündeki<br />
benim aksi! Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak,<br />
parçalamak istiyor. Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip<br />
gidiyorum,hatta kendi cirmimden kendi haddimden fazla yük çekmekteyim<br />
O aydınlığın bile hasedettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lazım ve farz olan<br />
sırları söyleyeyim. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da<br />
köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.<br />
Şimdi dinle, hikayenin içyüzünü anlatmama ne mani oldu Dinleyenin gönlü başka bir<br />
yere gitti. Hatırına o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı.<br />
Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikayeyi söylemek icap<br />
ediyor. Fakat ey aziz sofiyi,suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi<br />
cevize,üzüme düşüp kalacaksın<br />
Oğul, bizim cismimiz cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç! Eğer sen geçmezsen<br />
Allahnın lütfu Allahnın keremi seni dokuz kat gökten geçirir. Şimdi hikayenin zahirini<br />
dinle, fakat taneyi samandan ayır ha!<br />
O zevk ve huzur dileyen sofilerin zikir ve mürakabeleri, vecit ve şevkle sona erince.<br />
Konuğa yemek getirdiler. Konuk o zaman hayvanı hatırladı, Hizmetçiye”Ahıra git,<br />
hayvana saman ve arpa ver ”dedi. Hizmetçi dedi ki :“ la havle... Bu ne fazla söz!<br />
Eskiden beri bu işler benim işim.” Sofi “önce arpayı ısla.<br />
Çünkü eşek karttır,dişleri sağlam değil” dedi. Hizmetçi “ Lahavle Ey ulu bunu niye<br />
söylüyorsun Bu hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi. Sofi “önce semerini<br />
indir,sırtına da ilaç koy” dedi. Hizmetçi “Lahavle ey hakim, benim senin gibi yüz<br />
binlerce konuğun geldi; Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.<br />
Konuk bizim canımızdır,bizdendir” dedi. Sofi “suyunu ver ama ılık olsun” deyince<br />
hizmetçi “ Lahavle. Artık beni utandırıyorsun” dedi. .Sofi “Arpaya az saman karıştır”<br />
dedi. Hizmetçi “ Lahavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi. Sofi “Yerini süpür, taş toprak<br />
kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.<br />
Hizmetçi “Lahavle a babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi.<br />
süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi. Hizmetçi “Lahavle a<br />
babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. Sofi “Eşeğin sırtını<br />
tımar et” dedi.<br />
Hizmetçi “ Lahavle. Baba, artık utan.!” Dedi. Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı.<br />
“işte gittim,önce arpa,saman getireyim”dedi. Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız<br />
sofiyi aldattı. Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye onunla alay<br />
etmeye koyuldu.<br />
Sofi uzun zaman yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı,rüya görmeye<br />
başladı: Eşeği bir kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu<br />
Uyanıp “Lahavle. Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki ” dedi.<br />
Yine daldı. Bu sefer eşeğini yolda giderken gah, bir kuyuya, gah bir çukura düşüyor<br />
gördü. Türlü , türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazan<br />
Karia suresini okuyordu. “ çare ne Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da<br />
kapadılar” dedi. Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki<br />
Ben ona lütuftan başka ne yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim Aksine o<br />
bana neden kinlendi ki Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı<br />
vefakar eder” diyordu. Sonra tekrar “ lütuf ve ihsan sahibi adem iblise bir cefada<br />
bulundu mu ki<br />
İnsan yılana, akrebe ne yaptı ki onlar,daima insanı sokmak öldürmek isterler. Kurdun<br />
huyu yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”, Sonra yine “ Böyle<br />
kötü zanna düşmek hatadır. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda bulunuyorum ”<br />
Diye söylenmekteydi, Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek de bir tedbire<br />
sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu ” Sofi vesvese içindeydi. Eşeğe<br />
gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim böyle olsun!<br />
Zavallı eşek; taş toprak içinde,semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur. Yol<br />
yürümekten ölmüş, bütün gece yemsiz gah can çekişmekte,gah ölüm haline<br />
gelmekteydi. Bütün gece “Yarabbi,arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman<br />
olsa” diye sayıklıyordu. Hal diliyle “Ey şeyhler,bir merhamet edin,bu ham ve edepsiz<br />
hizmetçinin elinden yandım” diyordu. O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı ancak<br />
karada uçan kuş,sele kapılırsa çeker duyar!<br />
Nihayet biçare eşek açlık illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı. Gündüz<br />
olunca, hizmetçi gelip hemen semerini düzeltti,sırtına vurdu. Eşekçiler gibi birkaç<br />
sopa indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı. Eşek<br />
dayağın,şiddetinden sıçradı,kalktı. Dili yok ki halini söylesin!<br />
Sofi merkebe binip yola düzülünce merkep,her an yüzüstü düşmeye başladı.<br />
Halk,merkep düştükçe onu kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu. Birisi<br />
kulağını burmakta,öbürü yara var mı diye damağını yoklamakta, Diğeri nalında taş<br />
aramakta, bir diğeri de gözünü puslu görmekteydi. Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal<br />
Dün,şükür olsun,bu eşek kuvvetlidir demiyor muydun ” dediler. Sofi (Geceleyin<br />
“lahavle” yiyen eşek, ancak böyle gider. Merkebin azığı geceleyin “lahavle”<br />
olur,Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.<br />
İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma! Hepsinin de<br />
gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lafına pek kulak asma! Şeytanının ağzından<br />
çıkan “Lahavle”’ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer. Dünyada<br />
Şeytancın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hissîne kanarsa. O eşek<br />
gibi arıklıktan ve sersemlikten İslam yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak<br />
gelir.<br />
Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör,emniyetle yürüme. Yüz<br />
binlerce “ Lahavle” okuyan Şeytana bak; ey adem, iblisi gör,bak nasıl yılanda<br />
gizlenmiş! Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye<br />
hitabe der. Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay<br />
haline! Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor,sana hitaplarda<br />
bulunur. Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını da!<br />
Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması<br />
gibi bil. Kimsesizlik, Adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir. İnsanların arazisine ev<br />
kurma, kendi işini,gör yabancı kişinin işini değil! Yabancı kişi kimdir Senin toprak<br />
bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.<br />
Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini,hakikatini semirmiş göremezsin. Teni<br />
miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar. Miski tene<br />
sürme, gönüle sür. Misk nedir Ululuk sahibi Allahnın adı. O münafık miski tene sürer<br />
de ruhu külhanın ta dibine sokar. Dilin de Allah adı canındaysa imansız düşüncesi<br />
yüzünden pis kokular!<br />
Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene<br />
benzer. O yeşillik orda ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir. Temiz şeyler<br />
temizlere aittir; pislere de pis şeylere... kendine gel! Kin yüzünden yol azıtanlara kin<br />
tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.<br />
Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küllün cüzcüdür, dinin de düşmanı. Mademki sen<br />
cehennemin cüzcüsün; aklını başına al cüzü küllünün yanında karar eder. Ey adı sanı<br />
duyulmuş kişi! Cennetin cüzcüysen zevkin de cennet gibi ebedidir. Acı mutlaka acılara<br />
katılır. Batıl söz nasıl olur da Hakka ulaşır<br />
Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa<br />
kemik ve deriden başka bir şey değilsin. Düşünceden, manevi varlığın gülse, Gül<br />
bahçesisin; dikense külhana layıksın. Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler;<br />
sidik gibiysen dışarı atarlar.<br />
Koku satanların tabaklarına bak her cinsi kendi cinsinin yanına korlar. Cinsleri, kendi<br />
cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat<br />
mercimek,şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar. Tablalar kırıldı,canlar<br />
döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.<br />
Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi.<br />
Peygamberler,gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kafir, Müslüman, çıfıt.<br />
zahiren hepsi birdi. Alemde kalp akçala sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık<br />
tamimiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi<br />
doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.<br />
Rengi göz ayırt edebilir; lali, taşı göz bilebilir. İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için<br />
çerçöp göze batar. Bu kalpazanlar, gündüze aşıktır. Çünkü gündüz,kuyumcu ve<br />
sarraf,altını fark etsin diye altına aynadır. Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz<br />
gösterdiğinden Allah kıyamete gün lakabını taktı. Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır.<br />
Gündüz onların aylarına nispetle gölgelere benzer. Gündüzü,Allah erinin sırrının aksi<br />
bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.<br />
Allah onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur. Allah<br />
kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır.<br />
Yoksa fani olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fani şeyin Allahnın<br />
sözüne girmesi layık olur mu<br />
Halil “ Ben fani olanları sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu Allah nasıl olur da fani<br />
şeyi diler, sever “Velley!” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa<br />
mensup olan cismidir. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan<br />
tene “seni Rabb’in terk etmedi” dedi. Belanın ta kendisiden vuslat meydana geldi; “<br />
Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti. Esasen her söz bir halete<br />
alâmettir. Hal ele benzer, söz de alete.<br />
Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner. Çiftçinin yanında<br />
kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman,eşeğin önünde kemik gibidir. “Enel Hakkı”<br />
sözü, Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah”Sözü, Firavunun ağzında yalan! Sopa,<br />
Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı. İsa,<br />
bu yüzden yoldaşına Tek Allahnın o yüce adını belletmedi. Çünkü bilmez de alete<br />
noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı Elle alet taşla demire benzer. Çift<br />
olması gerek ki ateş çıksın. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek Allahdır. Sayıda<br />
şüphe olabilir, Fakat Allahda şüphe yoktur.<br />
İki diyenler,üç diyenler daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler.<br />
Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki üç diyenler de bir derler. Onun meydanında bir<br />
topsan, ona bir diyorsan durma, çevgehanının etrafında dön dolaş! Top padişahın<br />
elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.<br />
Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilaç ver! Temiz söz,<br />
hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider. Çarpık<br />
ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan<br />
gönüllere uyar. Hikmeti istediğin kadar tekrarla. ona ehil değilsen hikmet, senden ne<br />
kadar uzak! İster yaz, beller. İster bahset, söyle! O, Ey inatçı senden yüzünü çeker,<br />
gizlenir; bağlarını koparır, kaçar. Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp<br />
yakıldığını görürse elinde,alışmış kuş haline gelir. Tavus kuşu, nasıl köylü evinde<br />
olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!<br />
CAHİLİN SEVGİSİ<br />
Doğanın padişahtan kaçıp un eleyen kocakarının evine gitmesi, bilgisizliğindendir. O<br />
kadıncağız, çocuklarına tutmaç pişirmeye savaşırken o cinsi güzel, Kendisi hoş doğanı<br />
görünce,tutup ayacığını bağladı, kanadını kesip güdük bir hale getirdi, tırnağını kesti,<br />
yesin diye de önüne saman koydu.”Ehil olmayanlar sana iyi bakamamışlar, kanadın<br />
haddini aşmış, tırnağın da uzamış. Na ehil kişiler seni hasta ederler. Ananın yanına gel<br />
ki sana iyi baksın!” dedi. Arkadaş, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda daima<br />
çarpık, daima yampiri gider.<br />
Padişahın günü,doğanı aramakla geçti, nihayet o kocakarının çadırına yöneldi. Ansızın<br />
orada doğanı, toz duman içinde gördü. Ona bakıp ağlamaya başladı. Dedi ki: “Her ne<br />
kadar, bize dosdoğru vefakarlıkta bulunmadığın için bu hal sana layıktı. Çünkü<br />
cehennem ehliyle cennet ehlinin müsavi olmadığından gaflet ederek cennetten kaçtın,<br />
cehennemde karar ettin. Halinden haberdar olan padişahtan sersemce bu kokuşuk<br />
kocakarının evine kaçağın layığı budur”<br />
Doğan kanadını padişahın eline sürmekte, hal diliyle “Ben günah ettim”; Ey kerem<br />
sahibi, sen iyilerden başkasını kabul etmezsen kötü nereye varsın da halini arz edip<br />
ağlasın Padişah, her kötüyü iyi ettiğinden onun lütfü cana bu cüreti vermekte, bu<br />
cinayetleri yaptırmaktadır” demekteydi.<br />
Yürü çirkin işlerde bulunma ki bizim iyiliklerimiz bile o güzel sevgilimizin huzurunda<br />
çirkin görünmektedir. Hal bu ki sen ettiğin hizmeti ona layık sandın da cürüm<br />
bayrağını onun için yücelttin. Sana onu anmaya, Onu çağırmaya izin verdiler de o<br />
yüzden günlüne gurur düştü. Kendini Allah ile konuşur gördün. Halbuki niceler vardır<br />
ki bu şüphe yüzünden ondan ayrı düşer. Gerçi padişah seninle beraber yerde oturur<br />
ama sen kendini tanı, haddini bil de daha iyi daha edepli otur!<br />
Doğan dedi ki: “padişahım, pişmanım, tövbe ettim, yeniden Müslüman oldum. Sarhoş<br />
ederek aslanı bile tutacak derecede kuvvet ve cüret sahibi ettiğin kişi sarhoşluk<br />
yüzünden yolunu sapıtırsa özrünü kabul et. Tırnağımı kestilerse de sen beni kabul<br />
eder, benden yüz çevirmezsen ben, güneşin bile perçemini koparırım. Kanadım<br />
gittiyse de beni okşarsan, bana iltifat edersen felek bile benim oyunuma karşı mat<br />
olur. Bana kuvvet kemerini bağışlarsan dağı yerinden koparırım, bana kudret kalemini<br />
verirsen bayrakları yıkar, orduları kırarım. Nihayet benim cüssem, bir sivrisinekten de<br />
aşağı değil ya... Ben de Nemrut mülkünü kanadımla vurur, tarumar ederim. Tut ki<br />
zayıflıkta Ebabilim, tut ki düşmanlarımın her biri bir fildir. Bir fındık kadar, fakat<br />
yakıcı kurşun atarım, kurşunum, yüzlerce mancınık derecesinde tesir eder.<br />
Taşım nohut kadarsa da savaşta ne baş bırakır,ne miğfer! Musa, savaşı bir tek<br />
sopasıyla gitti ama o sopayla Firavunu da, kılıçlarını da kırdı geçirdi. Her peygamber,<br />
o kapıyı yalnızca döğmüş, bütün dünyaya tek başına saldırmıştır. Nuh, ondan kılıç<br />
isteyince Tufan dalgası, Allah kudretiyle kılıç kesilmiştir. Ey Ahmet, yeryüzünün askeri<br />
kim oluyor ki Aya bak,ayın bile alnını yar! Bu suretle yıldızların yomlu, yomsuz<br />
olduğuna inanan bi,haberler, bu devrin senin devrin olduğunu,kamerin devri<br />
olmadığını anlasınlar.<br />
Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelim olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.<br />
Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhurunu gördü de; “<br />
Yarabbi, o ne rahmet devri... o devir, rahmetten de ileri ... o devirde rüyet var. Musa’<br />
nı denizlere daldır da Ahmet’in devrinde izhar et’’ dedi. Allah dedi ki : “ Sana o devri<br />
onun için gösterdim, o halvetin yolunu onun için açtım”<br />
Ey Kelm, sen o devirden uzaksın; ayağını çek, çünkü bu iklim uzundur. Ben kerem<br />
sahibiyim. Tamaha düşüp ağlasın diye mahluka ekmek gösteririm. Ana, çocuk uyansın<br />
da gıdasını istesin diye çocuğun burnunu ovar. Çünkü çocuğun, açlığından haberi<br />
olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.<br />
Ben gizli rahmet olan bir hazineydim, hidayete erişmiş bir ümmet gönderdim.” Can ve<br />
gönülle dilediğim bütün keremleri sana Allah gönderdi de sen onlara tamah ettin.<br />
Ahmet, ümmetler “ Yarab” desinler diye dünyada nice put kırdı. Ahmet’in çalışması<br />
olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.<br />
Ahmet’in ümmetler üzerindeki hakkını bil, başın puta secde etmekten, bunu bilesin<br />
diye kurtuldu. Söylersen bu puta tapmadan kurtulmanın şükrünü söyle de Allah, seni<br />
batın putundan da kurtarsın. O, nasıl, başını putlardan kurtardıysa sende o kuvvetle<br />
gönlünü kurtar. Dini babadan bedava bir miras olarak buldun da onun için başını<br />
şükretmeden çevirdi. Miras yedi. Mal kadrini ne bilsin<br />
Rüstem can verdi, Zal bedava şeref kazandı! Ben, birisini ağlatırsam rahmetim coşar;<br />
ağlayıp taşanda nimetime erişir. Birisine bir şeyi vermek istemezsen o isteği<br />
göstermem. Fakat gönlünü kapattın mı artık açmam. Rahmetim, o ağlamalara<br />
bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi, kabarmaya,dalgalanmaya başlar.<br />
Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör<br />
doğandır. Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O<br />
rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;<br />
Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.<br />
Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı<br />
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya<br />
başladılar. Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya<br />
geldi” diye bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir<br />
halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.<br />
Doğan, “ Ben baykuşlara layık mıyım ” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane<br />
bağışladım. Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp<br />
kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin<br />
gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın<br />
koludur” diyordu.<br />
Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi<br />
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama<br />
Allah hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya<br />
kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan,<br />
padişahın elinden dem vurmakta.<br />
Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu<br />
sözü, O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi Hiç sarımsakla badem helvası<br />
yenir mi Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul<br />
edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir<br />
tuzak! Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır .<br />
Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir En aşağı bir baykuş , onun<br />
beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede ” demekteydi.<br />
Doğan dedi ki: “ benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.<br />
Baykuş kim oluyor ki Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,<br />
Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.<br />
Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim,<br />
padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi<br />
gönül yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.<br />
Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle<br />
bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.<br />
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir<br />
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları<br />
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı anlar.<br />
Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili<br />
olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.<br />
Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.<br />
Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah,<br />
uzaktan benim davulumu döven “İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine<br />
şahidim, Allahdır.<br />
Padişahın cinsinden değilim, haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle,<br />
onun nuruna sahibim. Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta<br />
toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın<br />
cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,<br />
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.<br />
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde<br />
toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi<br />
var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın. Sizi<br />
şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin. Nice<br />
kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.<br />
Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi Göz nuru iç<br />
yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam<br />
karasında, akıl bir mum gibi beynim içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır.<br />
Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan<br />
bir inci alıp boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da<br />
onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.<br />
Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir.<br />
O,Mesih’in şanı seyahatten yücedir. Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan,<br />
böyle candan gebe kalır. Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir<br />
mahşer gösterir. Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.<br />
Bu, sözler, mana bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının<br />
nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı<br />
geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder Fakat bu “ lebbeyk” öyle<br />
bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla<br />
tadabilirsin.<br />
HELVA SATAN ÇOCUK<br />
Bir şeyh vardı. Cömertlikle anılmıştı o yüzden de daima borçluydu. Büyüklerden on<br />
binlerce lira borç almış, alemdeki yoksullara harc etmişti. Borçlu birde tekke kurmuş,<br />
canını da,malını da tekkesini de Allah uğruna feda etmişti. Allah, Halil’e nasıl kumu un<br />
etmişse onun da borcunu her taraftan öderdi. Peygamber dedi ki: “pazarlarda iki<br />
melek daima dua eder.<br />
Ey Allah sen verenlere ihsan edenlere fazlasıyla ver; nekeslerin malını da telef et!<br />
Bilhassa canını bağışlayan, kendisini Allah’a kurban eden, İsmail gibi boynunu veren<br />
kişiye fazlasıyla ver!” Hiç o boyna bıçak işler mi Şehirler de bu yüzden diridirler, bu<br />
yüzden zevk ve sefa içindedirler. Sen kafir gibi yalnız kalıba bakma! Çünkü Allah<br />
onlara karşılık olarak ebedi ve gamdan, mihnetten, kötülükten emin bir can vermiştir.<br />
Borçlu Şeyh, yıllarca bu işte bulundu, vazifesi buymuş gibi halktan borç<br />
almakta,halkça vermekteydi<br />
Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ölümüne kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.<br />
Şeyhin ömrü sona erip de vücudunda ölüm alametlerini görünce. Borçlular etrafında<br />
toplandı. Şeyh, mum gibi kendi kendisine eriyip gidiyordu. Borçluların ümidi kesildi,<br />
suratları ekşidi,dertlerine dert katıldı. Şeyh “ Şu kötü şüpheye düşenlere de bak!<br />
Tanı’nın dört yüz dinar altını yok mu ki ” dedi.<br />
Bu sırada dışarıdan bir çocuk, birkaç para kazanmak ümidiyle “Helva” diye bağırdı.<br />
Şeyh, hizmetçiye “git helvanın hepsini al, Borçlular yesinler de bir müddetçik olsun<br />
bana acı, acı bakmasınlar” diye başıyla işaret etti. Hizmetçi, helvanın hepsini almak<br />
üzere hemen dışarı çıktı. Helvacıya “Bu helvanın hepsi kaça ” diye sordu.<br />
Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi. Hizmetçi “yoo. Sofilerden çok isteme. Sana yarım<br />
dinar veriyorum, artık söylenme” dedi. Helvayı bir tabağa koydurdu ve tabağı getirip<br />
Şeyhin önüne koydu. Sır sahibi Şeyhin esrarına bak! Borçlulara “Buyurun, şu mübarek<br />
helvayı helalinden bir güzelce yiyin” diye işaret etti. Tabak boşalınca, çocuk tabağını<br />
aldı. “ Ey Kamil kişi ,paramı ver” dedi. Şeyh dedi ki: “parayı nereden bulayım Ben<br />
borçlu bir adamım,aynı zamanda da ölüyorum!”<br />
Çocuk, deddinden tabağı yere vurdu, feryat figana başladı. Eleminden hayhayla<br />
ağlamaya koyuldu, “Keşke iki ayağım da kırılaydı, keşke külhana gideydim de bu<br />
tekkenin kapısından geçmez olaydım” diyordu. Boğazına düşkün,yemeye alışkın<br />
sofiler, köpek gönüllüdürler,fakat kedi gibi yüzlerini yıkarlar, temiz görünürler.<br />
Çocuğun feryadından hırlı, hırsız birçok kişi başına toplandı. Çocuk “Ey kötü Şeyh,<br />
beni ustam muhakkak öldürür. Eğer yanına eli boş gidersem beni keser, buna razı<br />
mısın ” diyordu. Borçlular inkara düşüp Şeyhe yüz çevirerek “ Bu ne oyun ki ” Bizim<br />
malımızı yedin, Borçlu gidiyorsun. Böyle olduğu halde neden başka bir zulümde daha<br />
bulundun ” diyorlardı.<br />
Çocuk ikindi namazı vaktine kadar ağladı. Şeyhe gelince gözlerini yummuş, ona hiç<br />
bakmıyordu. Bu cefaya bu aykırı işe aldırış etmemekteydi. Ay gibi yüzünü yorganın<br />
içine çekmişti. Ezelle hoş, ecelle sevinçli... havas ve avamın kınamasından,<br />
dedikodusundan el ayak çekmiş! Can, bir adamın yüzüne gülerse ona halkın ekiş<br />
suratlı oluşundan ne zarar. Can birisini öperse felekten ve feleğin hışmından gam yer<br />
mi Mehtaplı gecede ay, simak burcundayken köpeklerden, köpeklerin havlamasından<br />
ne korkusu olur<br />
Köpek vazifesini yerine getirir, ay da ışığını yere döşeyip durur. Herkes kendi<br />
işceğizini görür. Su bir çöp için durulduğunu terk etmez. Çöp, çöpçesine su üstünde<br />
yürür durur, saf su da bulanmadan akıp gider. Mustafa, gece yarısı ayı ikiye böler;<br />
Ebuleheb, kininden saçma sapan söylenir! İsa ölüyü diriltir; Yahudi hiddetinden<br />
sakalını yolar. Köpeğin sesi ayın kulağına girer mi Hele o ay, Allah hası olursa.<br />
Padişah, sabaha kadar musiki alemi yapar, su kenarın da şarap içer, kurbağaların<br />
seslerinden haberi bile olmaz. Çocuğun parası, orada bulunanlara Mütesaviyen takdim<br />
edilseydi herkese birkaç akça düşerdi, çocuk da parasını alırdı. Fakat Şeyhin himmeti<br />
bu cömertliği de bağladı. Bu suretle kimse çocuğa bir şey vermedi. Pirlerin kuvveti,<br />
bundan da fazladır.<br />
İkindi vakti oldu. Hizmetçi, Hatem gibi cömert birisinin verdiği bir tabak altını getirdi.<br />
Mal sahibi halli bir kişi,Şeyhin halini biliyordu, ona hediye göndermişti. Tabağın bir<br />
köşesinde dört yüz dinar vardı, bir tarafında da kağıda sarılı yarım dinar.<br />
Hizmetçi gelip Şeyhi ağırladı, o misli bulunmaz Şeyhin önüne o tabağı koydu. Tabağın<br />
üstünden örtü kaldırılınca halk Şeyhin kerametini gördü. Hepsinden de feryat yüceldi:<br />
“ Ey Şeyhlerin de başı, şahların da bu neydi ” Bu ne sır, bu ne sultanlık Ey sır<br />
sahiplerinin efendisi! Biz bilemedik affet; saçma sapan, uluorta hayli söylendik.<br />
Körcesine sopa sallamaktayız, elbette kandilleri kırarız. Sağırlar gibi bir tek söz<br />
duymadan kendi aklımızca cevap vermeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk. Biz<br />
Musa’dan da ibret almadık. O bile Hızır’ı kınadı da yüzü sarardı. Hem gözü o kadar<br />
yüceleri gördüğü gözünün nuru göklere bile nüfuz ettiği halde!<br />
Ey zamanın Musa’sı değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse<br />
kalkıştı”dediler. Şeyh “ Bütün o sözleri size helal ettim. Bunun sırır şuydu, ben Allah<br />
dan bunu diledim. Allah da bana doğru yolu gösterdi. O, dinar gerçi az para bir<br />
paraydı. Fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helva satan çocuk ağlamasaydı<br />
rahmet denizi coşmazdı” dedi. Kardeş, çocuk senin cisim çocuğundur. İyice bil ki<br />
muradına erişmen de ağlamana bağlı. O libası elde etmek istersen cesedindeki göz<br />
çocuğunu ağlat.<br />
Bir zahide, çalışıp savaşan bir dostu “ az ağla ki gözün bozulmasın” dedi. Zahit dedi<br />
ki: iş iki halden dışarı olamaz. Göz ya o yüzü ya görür, ya görmez. Eğer Allah nurunu<br />
görürse ne gam Allah visaline erişmek için iki gözden olmak pek değersiz bir şey!<br />
Yok eğer Allah nurunu, Allah ziyasını görmeyecekse böyle kötü gözün kör olması daha<br />
iyi” Gözden dolayı gam yeme ki İsa, senindir.<br />
Eğri yürüme de sana iki doğru göz bağışlasın. Ruhunun İsa’sı senin yanındadır, ondan<br />
yardım dile. Çünkü o, yardım etti mi adamakıllı yardım eder. Fakat ey temiz can<br />
kemiklerle dolu olan tenle İsa’nın gönlüne, saldırma onun gönlünü çiğneme! Doğru<br />
kişilere anlattığımız hikayedeki ahmağa benzeme<br />
İsa’dan ten diriliği arama, Musa’dan Firavunluk muradı dileme! Gönlüne geçim<br />
kaygısını az koy, sen kapıda oldukça rızkın azalmaz. Bu beden, ruha bir otağdır. Yahut<br />
da Nuh’un gemisine benzer. Türk sağ oldukça mutlaka kendisine bir otağ bulur, hele<br />
Hak kapısının azizi olursa.<br />
EŞŞEK GİTTİ<br />
Köylünün biri, öküzünü ahıra bağlamıştı. Aslan gelip öküzü yedi,yerine geçip oturdu.<br />
Köylü geceleyin ahıra gidip köşeye, bucağa el atarak öküzü aramaya koyuldu. Elini<br />
aslana sürmekte, sırtını yağrısını aşağı okşamaktaydı. Aslan “ aydınlık olaydı ödü<br />
patlar, yüreği kan kesilirdi. Fakat şimdi pervasızca beni okşuyor, kaşıyor. Çünkü gece<br />
vakti beni öküz sanıyor demekteydi.<br />
Hak da “Ey mağrur kör, Tur dağı benim adımdan paramparça olmadı mı Eğer biz<br />
kitabımızı dağa indirseydik dağ parçalanır, yerinden kopar, başka bir yere göçerdi.<br />
Eğer Uhud Dağı beni anlasaydı o dağdan ırmak, ırmak kan akardı.” Deyip duruyor. Sen<br />
bu adı babandan,anandan işittin de onun için bu ada gafilce yapıştın. Bu sırrı taklitsiz<br />
anlasan Allah lütfüyle nişansız bir hale gelir, hatife benzersin. Tehdit için<br />
söyleyeceğimiz şu hikayeyi duy da taklidin zararını bil!<br />
Bir sofi yoldan gelip bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini götürüp ahıra çekti. Eliyle<br />
sucağınızı, yemceğinizini verdi. Bundan önce söylediğimiz hikayedeki gibi yapmadı.<br />
İhtiyatlı davrandı, fakat kaza gelince ihtiyatın ne faydası olur Sofiler, yok, yoksul<br />
kişilerdi. Yoksulluk, az kala helak edici bir küfür ola yazdı.<br />
Ey zengin, sen toksun, sakın o dertli yoksulun aykırı hareketine gülme! O sofiler,<br />
acizlikten umumiyetle birleşip merkebi satmaya karar verdiler. Zarurette murdar da<br />
mubahtır. Nice kötü şeyler vardır ki zarurette iyi ve doğru olur. Hemencecik o<br />
eşekceğizi sattılar, yiyecek aldılar. Mumlar yaktılar. Tekkeye, bu gece yemek var diye<br />
bir velveledir düştü. “ Bu sabır niceye dek, bu üç günlük oruç ne vakte kadar, bu<br />
zembil taşıyıp dilenme ne zamana sürüp gidecek Biz de halktanız, bizim de canımız<br />
var. Bu gece devlete erdik, konuk geldi” dediler.<br />
Hakikatte can olmayanı can sandıkları için batıl tohum ektiler. O konuk da uzak<br />
yoldan gelmiş, yorulmuştu. O iltifatı, Sofilerin kendisini birer, birer ağırladığını, güzel<br />
bir surette izzet ve ikram tavlasını oynamakta bulunduklarını,Kendisine olan meyil ve<br />
muhabbetlerini görünce “ Bu gece eğlenmeyeyim de ne vakit eğleneyim ” dedi.<br />
Yemek yediler semaa başladılar. Tekke, tavanına kadar toza dumana boğuldu. Bir<br />
taraftan mutfaktan çıkan duman, bir taraftan o ayak vurmadan çıkan toz,bir taraftan<br />
sofilerin iştiyak ve vecitle canlarıyla oynamaları ortalığı birbirine katmıştı. Gah el<br />
çırparak ayak vuruyorlar,gah secde ederek yeri süpürüyorlardı. Dünyada tamahsız<br />
sofi az bulunur. O sebepten sofi hayli hor, hakirdir.<br />
Ancak Allah nuruyla doyan ve dilenme zilletinden kurtulmuş olan sofi, bundan<br />
müstesnadır. Fakat sofilerin binde biri bu çeşit sofilerdendir. Öbürleri de onun<br />
sayesinde yaşarlar. Sema, baştan sona doğru varınca çalgıcı bir Yörük semai usulünce<br />
taganniye başladı. “ Eşek gitti, eşek gitti”demeye koyuldu. Bu hararetli usule hepsi<br />
uyup, Bu şevkle seher çağına kadar ayak vurup el çırparak “Ey oğul, eşek gitti, eşek<br />
gitti” dediler.<br />
O, konuk olan sofi de onları taklit ederek “Eşek gitti” diye bağırmaya başlamıştı. O<br />
aysuişret, o sema ve safa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp gitti. Tekke<br />
boşaldı,sofi kaldı. Eşyasının tozunu silkmeye başladı. Nesi var, nesi yoksa hücreden<br />
dışarı çıkardı. Eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlendi.<br />
Alelacele yoldaşlarına yetişip ulaşmak üzere eşeği getirmek için ahıra gitti, fakat<br />
eşeğini bulamadı. “ hizmetçi suya götürmüştür. Çünkü dün gece az su içmişti.” Dedi.<br />
Hizmetçi gelince sofi, “Eşek nerede ” dedi. Hizmetçi “ sakalını yokla!” diye cevap<br />
verdi, kavga başladı. Sofi “Ben eşeği sana vermiştim onu sana ısmarlamıştım.<br />
Yolu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma. Sana ısmarladığım eşeğimi getir. Sana<br />
verdiğimi senden isterim. Onu iade et. Peygamber dedi ki. “Elinle aldığını geri vermek<br />
gerek” Serkeşlik eder de buna razı olmazsan mahkeme işte şuracıkta, kalk gidelim”<br />
dedi. Hizmetçi “ Sofilerin hepsi hücum etti, ben mağlup oldum, yarı canlı bir hale<br />
düştüm. Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramaya<br />
kalkışıyorsun.<br />
Yüz açın önüne bir parçacık ekmek atıyor, yüz köpeğin arasına zavallı bir kediyi<br />
bırakıyorsun!” dedi. Sofi dedi ki: “ Tutalım senden zulmeden aldılar ve benim gibi<br />
yoksul birisinin kanına girdiler. Ya niçin bana gelip de söylemiyor, biçare, eşeğini<br />
götürüyorlar, demiyorsun Eğer söyleseydin eşeği kim aldıysa ondan alırdım, yahut<br />
da parasını aralarında paylaşırlar, o paraya razı olurdum.<br />
Onlar o vakit buradaydılar. Yüz türlü çare bulunurdu. Halbuki şimdi her birisi bir<br />
tarafa gitti! Kimi tutayım Kime gideyim Bu işi başıma sen açtın, seni kadıya<br />
götüreyim de gör! Niçin gelip de “ Ey garip, böyle bir korkunç zulme uğradın” diye<br />
haber vermedin”<br />
Hizmetçi “ Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim. Fakat sen de “<br />
oğul, eşek gitti” deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli<br />
söylemekteydin. Ben de “ o da biliyor, bu işe razı, arif bir adam” deyip geri döndüm”<br />
dedi.<br />
Sofi “Onların hepsi hoş, hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevke geldim.<br />
Onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lanet olsun! Hele<br />
böyle ekmek için yüzsuyu döken saçma adamları taklide! Onların zevki bana da<br />
aksediyor, bu akis yüzünden gönlüm zevkleniyordu” dedi.<br />
Dostlardan gele akis, sen denizden muhtaç olmaksızın su almaya iktidar kesbedinceye<br />
kadar hoştur. İlkönce gelen aksi taklit bil. Sonradan birbiri üstüne ve biteviye gelirse<br />
anla ki hakikidir. Hakiki akse erişinceye kadar dostlardan ayrılma. Sedefi terk etme, o<br />
katra daha inci olmadı ki. Gözün, akın ve kulağın saf olmasını istiyorsan o tamah<br />
perdelerini yırt.<br />
Çünkü sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali tebah olur, ziyan<br />
içinde kalır. Yemeğe, zevk ve semaa tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.<br />
Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi<br />
göstermezdi. Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı<br />
Her peygamber, kavmine açıkça “ Ben sizden peygamberlik için ücret istemiyorum.<br />
Ben delilim müşteriniz Allahdır. Allah, benim tellallığımı iki baştan da verdi. Benim<br />
ücretim dosta kavuşmaktır. Ebubekir kırk bin dinar verdi ama. Onun kırk bini benim<br />
ücretim değil ki. Hiç boncuk, Aden incisine benzer mi ” demiştir. Bir hikaye<br />
söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!<br />
Kimde tamah varsa dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül<br />
aydınlanır, buna imkan var mı Tamahkar adamın gözünün önünde makam ve altın<br />
hayali, gözdeki kıl gibidir.<br />
Fakat Hak’la dolu olan sarhoş bundan müstesna. Ona hazineler de versen yine hürdür.<br />
Sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden<br />
ibarettir. Fakat bu sarhoşluktan uzak olan sofi, nihayet hırs yüzünden nursuz, pirsiz<br />
bir hale gelir. Hırsa düşkün olan, yüzlerce hikaye dinler de haris kulağına girmez.<br />
İFLASI SABİT OLUNCAYA KADAR<br />
Evsiz barksız, kimsiz,kimsesiz bir müflis vardır. Zindana düşmüş, amansız bağlara<br />
giriftar olmuştu. Bir bahane bulup zindandakilerin yiyeceklerini yerdi. Tamahı<br />
yüzünden halkın gönlüne Kafdağı gibi ağır gelmekteydi. Şerrinden kimsenin bir lokma<br />
ekmek yemeye kudreti yoktu. Çünkü hemen ucundan tutup kapardı.<br />
Allah davetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır. O adam da mürüvveti ayak<br />
altına almıştı. O lokma kapıcının yüzünden bir cehennem kesilmişti. Bir rahata<br />
kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan orada önüne bir afet çıkar. Afetsiz, felaketsiz<br />
hiçbir köşe yoktur. Allahnın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata<br />
kavuşmak mümkün değildir.<br />
Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan,<br />
hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur. Vallahi fare deliğine girsen yine bir<br />
kedi pençeliye çatarsın. Ademoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlaşır.<br />
Yok... Eğer gözüne kötü hayaller görünürse ateşten eriyen mum gibi erir gider.<br />
Yılanların akreplerin içinde bile olsan Allah, seni güzel hayallerle avutursa, Yılanlar,<br />
akrepler sana munis olur. Çünkü , hayalin, aşağılık şeyleri altın yapan bir kimyadır.<br />
Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır.<br />
Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin. O,<br />
kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına<br />
uğrarsın. Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın<br />
imanı da yoktur.<br />
Peygamber “Allah, gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir.” Dedi. O, senin<br />
gözüne yılan gibi görünür ama ötekinin gözüne güzel görünür. Çünkü senin gözünde<br />
onun küfrünün, kötülüğünün hayali var, halbuki dostun gözünde onun müminlik<br />
hayali cilve etmekte. Görüyorsun ya..<br />
Bu bir kişide iki iş de var. Gah balık oluyor, gah olta! Yarısı mümin, yarısı kafir. Yarısı<br />
hırs, yarısı sabır! Allahnın “ İçimizde mümin var de var, kafir ve eski putperest de”<br />
dedi. Öküz gibi... yarısı kara, yarısı ay gibi bembeyaz. Bu yarısını gören onu almaz,<br />
öbür tarafını gören almak ister, üstüne düşer.<br />
Yusuf, kardeşinin gözünde canavar gibiydi, fakat yine o Yusuf, Yakub’un gözüne huri<br />
gibi geliyordu. Fer’e ait göz, kötü hayal yüzünden onu çirkin gördü, asli gözse ortada<br />
yoktur. Zahiri gözü, o asli gözün gölgesi bil. O ne görürse bil ki, bu da onu görür. Sen<br />
bir mekandasın, aslın lamekandır. Bu dükkanı kapa da o dükkanı aç. Altı cihete<br />
kaçma, çünkü o cihetlerde altı kapı vardır. Tavlada altı kapı da alındı mı karşıda ki mat<br />
olu! Mat.<br />
Zindandakiler, Kadının anlayışlı vekiline şikayet ederek dediler ki: “ Hemen bizim<br />
selamımızı kadıya götür, bu aşağılık adamdan incindiğimizi söyle. O, boşboğaz, obur<br />
ve muzır herif, bu zindanda kalıp duruyor. Kötü ve çirkin huyu yüzünden sinek gibi<br />
çağrılmadan selamsız,sabahsız her yemeğe konmada.<br />
Altmış kişinin yemeği ona yetişmiyor. Ne kadar söylesek vurdumduymazlıktan<br />
geliyor. Yüzlerce hileli tedbirlerle sofraya oturdu mu zindandakilere bir lokma bile<br />
kalmıyor. Sofra serildi mi o cehennem boğazlı herif hemen gelip oturuyor. Delili de şu:<br />
Allah, yiyin dedi! Üç yıllık kıtlığa benzeyen bu adamdan elaman .<br />
Efendimizin ömrü ebedi olsun! Ya bu sırrı zindandan defolup gitsin, yahut doyması<br />
için vakıftan bir maaş tayin edilsin. Ey hem erkeğin, hem kadının memnuniyetini<br />
kazanan, bize imdat eyle imdat!”Tatlı sözlü vekil, kadının yanına gelip halkın<br />
şikayetlerini bir ,bir anlattı.<br />
Kadı, o adamı zindandan çağırttı. Kendi adamlarından da işi tahkik etti.<br />
Zindandakilerin şikayetlerinde haklı olduklarını anladı. “ Hemen zindandan git;<br />
sahipsiz kalası herif, var evine yıkıl!” dedi. Herif dedi ki: “ Benim evim, barkım, senin<br />
ihsanından ibaret. Kafir gibi, zindanın bana cennettir.<br />
Eğer beni zindandan sürersen yoksulluktan, ihtiyaçtan öldüm gitti! İblis gibi, Yarabbi,<br />
beni kıyamete kadar yaşat. Ben bu dünya zindanında rahatım. Beni yaşat da<br />
düşmanımın evladını tepeleyeyim. Kimin imandan nasibi varsa , kimin yol için bir<br />
lokma ekmeği mevcutsa, Ondan, o azığı o, ekmeği gah hile, gah hud’a ile alayım da<br />
pişmanlıktan feryada başlasın.<br />
Onları bazen yoksullukla korkutayım, bazen güzelliğin saçlarıyla, benleriyle gözlerini<br />
bağlayayım. Dedi. Bu zindanda iman azığı azdır. Bu azığa sahip olanlar da köpeğin<br />
korkusundan ıstırap içindedir. Namazdan, oruçtan, yüz türlü çaresizlikten meydana<br />
gelen zevk azığını da gelip birden alır, götürüverir. Allah Şeytanından Allah’a<br />
sığınırım; ah, onun azgınlığından helak olup gittik! Bir köpek ama binlerce kişiye<br />
saldırmada, kime saldırır, kimin kanına girerse o adam da Şeytan kesiliverir.<br />
Kim seni haktan, hakikatten soğutursa bil ki Şeytan o adamın içindedir. Derisinin<br />
altında gizlenmiştir. Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın suretine bürünüp<br />
seni aldatmazsa hayaline girer de seni o hayalle kötülüğe sevk eder. Seni gah, gezip<br />
eğlenme, gah dükkan açıp alışveriş etme, gah ilim öğrenme, gah ev bark kurup çoluk<br />
çocuk sahibi olma hayallerine düşürür. Kendine gel hemen “ lahavle” de. Ama sade<br />
dille değil; candan gönülden!<br />
Kadı “ müflisliğini ispat et” dedi. Adam, “ İşte bütün zindandakiler tanık” deyince.<br />
Kadı “ Onlar, senden şikayetçi. Senden kaçıp kurtulmak istiyorlar, senin elinden kan<br />
ağlıyorlar. Senden kurtulmak istedikleri için yalan yere şahadette bulunabilirler” dedi.<br />
Mahkemede bulunanların hepsi “Biz onun hem müflisliğine,hem kötülüğüne<br />
şahidiz”dediler. Kadı, o adamı kime sorduysa “Efendim, bu müflisten elini<br />
yıka,bundan hayır gelmez” dedi. Kadı dedi ki: “ bu müflis fazlasıyla da dolandırıcı bir<br />
adam diye şehri alenen dolaştırın.<br />
Tellallar, yer ,yer bağırıp onun müflisliğini her tarafta ilan etsinler. Kimse ona<br />
veresiye bir şey satmasın, kimse ona bir mangır bile borç vermesin. Birisi hilesine<br />
uğrar da o yüzden davaya kalkışırsa artık onu hapse atmam. Çünkü iflası bence sabit<br />
olmuştur. Elinde ne parası var,ne pulu!” dedi. Ademoğlu da iflası sabit oluncaya kadar<br />
bu dünya hapishanesinde kalır.<br />
Allahmız da İblisinin müflisliğini Kur’anla bize bildirmiş, her tarafa yaymıştır. O<br />
hilekar,müflis ve kötü sözlüdür. Onunla hiçbir suretle ortak olma, oyuna girişme.<br />
Alışverişe girişirsen kar edemezsin, çünkü o müflistir, ondan nasıl olur da bir şey elde<br />
edebilirsin Diye anlatmıştır. İş bu dereceye gelince odun, satan bir Kürdün devesini<br />
getirdiler.<br />
Zavallı Kürt, hayli feryadetti, hatta memura para verdi, fakat kar etmedi. Devesini<br />
çağından akşama kadar aldılar. Feryat ve figanına aldırış etmediler. O müthiş kıtlığı<br />
deveye bindirdiler. Deve sahibi de devenin ardından gitmekteydi. Taraf, taraf yer, yer<br />
gezdirip bütün halka teşhir ettiler.<br />
Her hamamın, her çarşının önünde biriken halk ona bakıyordu. Türk, Kürt, Rum, Arap<br />
ve sair milletlerden sesi gür olan tellallar da kendi dillerince, “ Bu müflistir, hiçbir şeyi<br />
yoktur. Ona hiçbir kimse bir pul bile ödünç vermesin. Zahiren, batınen bir habbesi bile<br />
yok. Müflisin biri, kalpın biri, kötü adamın biridir; bir hile, hud’a kabıdır. Kendinize<br />
gelin, aklınızı başınıza alın, onunla arkadaşlık etmeyin.<br />
Size satmak için bir öküz bile getirse mutlaka çalmıştır,öküzü hemen tutup bağlayın.<br />
Eğer aldanır da bu herifi davaya kalkışırsanız ben bu ölü herifi zindana atmam. Bu<br />
herif, tatlı sözlüdür, boğazı da pek boldur. Üstündeki libas yenidir ama içindekiler<br />
paramparça. Hile için o elbiseyi giyerse bilin ki kendisinin değildir, halkı aldatmak için<br />
giymiştir” diye bağırıyorlardı.<br />
Ey temiz kalpli, hakim olmayan kişinin dilindeki hikmet sözünü de iğreti elbise bil!<br />
Hırsız, bir güzel elbise giyse bile o eli kesik, senin elini nasıl tutar, sana nasıl yardım<br />
edebilir Akşam vakti müflis deveden inince Kürt dedi ki: “ Evim uzak, vakit de geç.<br />
Kuşluk çağından beri deveye bindin. Arpadan vazgeçtim,hiç olmazsa bir avuçtan az<br />
bile olsa biraz saman ver!” Müflis “ Şimdiye kadar niçin gezip dolaştık Aklın nerede<br />
Hiç anlamadın mı Müflis olduğuma dair davul çaldılar, sesi yedinci kat göğe kadar<br />
vardı; duymadın mı<br />
Kulağın galiba ham tamahla dolu. Tamah insanı sağır ve kör eder. Bu sözleri kerpice,<br />
taşa kadar her şey işitti. “ Bu kaltaban müflistir, müflis” diye bağırıp durdular.” Dedi.<br />
Bu sözü akşama kadar söylediler de devecinin kulağı tamahla dolu olduğundan<br />
duymadı. Kulakta, gözde Allah mührü var; işitmiyor,duymuyor.<br />
Yoksa hicaplarda nice suretler var, sesler var! Allah güzellikten, kemalden, cilveden<br />
hangisini isterse göze onu gösterir; Güzel sesten, müjdelerden,coşkun ve neşeli<br />
sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur. Sen şimdi, ondan gaflettesin ama<br />
ihtiyaç vaktinde Allah onu izhar eder. Peygamber “Kadri yüce Allah, her derde bir<br />
derman yarattı” demiştir. Fakat sen, onun fermanı olmadıkça o dermandan derdine<br />
yarayacak bir renk göremez, bir koku duyamazsın.<br />
Ey çarelere başvuran, ölünün gözü nasıl cana bakarsa sen de gözünü Lamekan<br />
alemine çevir, aklını başına al. Varlık alemi çarelerle doludur da Allah, bir yere perde<br />
çıkmadıkça yine çare yok! Bu cihan, cihetsiz Lamekan aleminden meydana gelmiş, bu<br />
cihana lamekan aleminden bir mekan verilmiştir.<br />
Allah’ı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön. Bu yokluk, gelir yeridir;<br />
ondan kaçınma. Bu varlık da çok olsun az olsun, gider yeridir! Allah sanatının tezgah<br />
evi, mademki yokluktur... O halde tezgah evinin dışında ne varsa değersizdir. Ey Hilim<br />
sahibi Allah; bize, duyanın insafa gelip kabul edeceği ince sözler hatırlat. Dua da<br />
senden, icabet de. Emniyet de senden korku da.<br />
Yanlış söylediysek düzelt. Ey söz sultanı,düzeltme de senden. Öyle bir kimyan var ki<br />
onu değiştirebilir, kan ırmağıysa Nil haline getirirsin. Bu çeşit tebdil edişler, senin<br />
işin, bu türlü iksirler senin sırlarındır. Suyu toprağı birbirine kattın; sudan topraktan<br />
adem teninin suretini düzdün.<br />
Sonra onu karıya,dayıya,amcaya,binlerce düşünceye, neşeye ve gama kattın. Daha<br />
sonra da bazılarına hürlük verdin; bu gamdan, bu neşeden kurtardın: Kendisinden,<br />
soyundan halas etti, her güzeli, gözüne çirkin gösterdin. Böyle adam, his alemine<br />
mensup ne varsa reddeder, görünmeyene dayanır.<br />
Aşkı meydandadır da maşuku gizli. Zahiri sevgili de, cihanda o gizli maşukun bir<br />
imtihanından ibaret. Bunu bırak, surette olan aşklar mutlaka surete ve güzel kadına<br />
değildir. İster bu cihanın aşkı olsun ister o cihanın aşkı . Hakiki maşukta suret yoktur.<br />
Hakikaten surete aşıksan sevgili ölünce onu niye terk ediyorsun<br />
Sureti yine yerinde, bu terk ediş neden Aşık iyice ara, maşukun kim Sevgili hisle<br />
idrak edilseydi her hisle idrak edilene aşık olurdum. Vefa, aşkı artıyorsa,suret nasıl<br />
olur da vefayı değiştirir Güneşin ziyası duvara vurdu, duvar kendinden olmayan bir<br />
parlaklık, bir ziya elde etti.<br />
Ey temiz ve saf kişi neden bir kerpice gönül veriyorsun Ebedi olan bir aslı iste. Ey<br />
kendi aklına aşık olan ve kendisine surette tapanlardan üstün gören! Hissine hakim<br />
olan, akıl ziyasıdır. Bunu, bakırının üstündeki altın bil. İnsanlardaki güzellik, altın<br />
yaldızdır. Öyle olmasaydı nasıl olurdu da sevgilin kart bir eşek haline gelirdi Melek<br />
gibiyken Şeytana döndü ya.<br />
Elbette çünkü o güzellik ona ariyetti. O güzelliği yavaş ,yavaş alıyor, taze fidan gitgide<br />
kuruyor. Var, “Yaşattıkça kuvvetlerini azaltır” ayetini oku da gönül iste, kemiğe gönül<br />
verme. Çünkü o gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, Abıhayata sakidir.<br />
Esasen abıhayat da kendisidir, saki de kendisi, sarhoş da.<br />
Tılsımın bozuldu mu üçü birleşir. Fakat bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey<br />
kendini bilmez, saçma sapan söylenme. Senin mana sandığın surettir, eğretidir. Sen<br />
kendince övünüp seviniyorsun! Mana odur ki seni senden alır; suretten müstağni<br />
kalır. Seni kör ve sağır eden, insanı, surete bir kat daha aşık eyleyen, mana olamaz.<br />
Köre nasip olan, ancak gam arttıran hayallerdir.<br />
Gözün nasibi bu fani hayallerden ibarettir. Körler, Kuran’ın harflerini ezberlemişlerdir.<br />
Eşeği görmezler de semeri dövüp dururlar! Gözün açıksa kaçan eşeği gör; ey puta<br />
tapan, niceye dek semercilik ! Eşeğin oldukça semer de mutlaka az çok gelir. Eşeğin<br />
sırtı hem dükkandır, hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbinin incisi, yüzlerce<br />
kalbe sermayedir. Ey boşboğaz, eşeğe çıplak bin. Peygamber, çıplak binmedi mi<br />
Peygamber, çıplak eşeğe bindi. Yaya yürüdü de denmiştir. Eşek nefsin kaçıyor, onu bir<br />
kazığa bağla. Ne zamana kadar işten, yükten kaçacak İster yüz yıl olsun, ister otuz<br />
yıl. Mutlaka sabır ve şükür yükünü yüklemeli. Hiç bir suçlu başkasının suçunu<br />
çekmedi. Hiçbir kimse ekmeğini biçmedi.<br />
Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey<br />
yemek insana hastalık verir. Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum.,<br />
dükkanla,alışverişle ne işim var Der. Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret<br />
oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak define bulmaya mani değil ya. Sen<br />
işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin.<br />
Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım, yahut bunu<br />
yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin. Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğe<br />
demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi. O münafık da “eğer” derken,<br />
işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret<br />
götürebilirdi!<br />
Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp “ Eğer<br />
tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum. Evde bir oda daha<br />
olsaydı çoluğun ,çocuğun rahat ederdi” dedi. Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik<br />
komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkan yok!” Bütün alem, hoşluğu ister,<br />
bu yüzden de ateş içindedir. İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister.<br />
Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki. Halis altın kalp akçaya bir<br />
ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma. Ayarın<br />
varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et. Yahut da ruhundan<br />
mehenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola üşüp ilerleme. Yolda gulyabaniler vardır,<br />
sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer. “ Ey kervan halkı,<br />
buraya gelin, işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar. Yolda gulyabaniler vardır, sesleri<br />
bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer<br />
“ Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar Gulyabani kervan<br />
halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır.<br />
Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş,<br />
yol uzun, gün de geçiyor.! Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır “Mal isterim,<br />
mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle. İçimden bu sesleri menet de sırlar<br />
keşfedilsin. Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu<br />
gergese karşı kapa. Subhu sadıkı, subhu kazipten, şarabın rengini kadehin renginden<br />
ayırdet ki. Bu sabır ve sebatla şu yedi renkli zahiri gözden başka bir göz elde edersin.<br />
O gözle bu renklerden başka renkler, taşlar yerine mücevherler görürsün. Hatta<br />
gevher nedir ki Sen, kendin bir deniz olur, göklerde seyreden bir güneş kesilirsin. İş<br />
sahibi, iş yurdun da gizlidir. Yürü, onu ancak iş yurdunda apaçık görürsün. Madem ki<br />
iş yurdu; iş sahibinin mekanıdır, dışarıda kalan gafildir. O halde iş yurduna, yani<br />
yokluğa gel ki sanatı da sanatkarı da bir arada göresin. Madem ki iş yurdu;apaçık<br />
görüş yeridir, tabii iş yurdundan dışarısı da hicap mahallidir. İnatçı Firavun, varlığa<br />
yüz tuttu çünkü, onun yerini görmüyordu. Hulasa kaderi değiştirmek istiyor, kazayı<br />
savuşturmak arzusunda bulunuyordu. Kaza da o hileciye bıyık altından kıs, kıs<br />
gülmekteydi. Allahnın hükmünü, Allahnın takdirini bozmak için yüz binlerce çocuk<br />
öldürttü.<br />
Bu suretle Musa Peygamberin zuhuruna mani olmak istiyordu., boyuna binlerce zulüm<br />
aldı, binlerce kana girdi. O kadar kan döktü ama Musa, yine doğdu ve onu kahretmek<br />
için hazırlandı, Eğer zevali olmayan Allahnın sanat yurdunu görseydi eli, ayağı kurur,<br />
hile yapamazdı. Musa, onun evinde rahatça yaşadığı halde o, dışarıda beyhude yere<br />
çocukları öldürüp durmaktaydı.<br />
Tenini besleyip yetiştiren; nefsine hizmet eden, sonra da başkalarının kendisine haset<br />
ettiğini,düşmanlıkta bulunduğunu sanan kişi gibi. Bu, benim düşmanım, şu bana haset<br />
ediyor, der durur, halbuki kendisine haset eden, kendisine düşman olan o tendir,kendi<br />
nefsidir. O, adam Firavuna benzer, bedeni de Musa’ya. Böyle olduğu halde dışarıda “<br />
Nerede düşman ” diye koşmaktadır. Nefsi ten evinde nazla, naimle beslenmektedir.<br />
Kendisi başkalarına kin güdüp elini ısırmakta.<br />
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ<br />
Birisi, kızgınlıkla anasına hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri ona “ Huyunun<br />
kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye<br />
söylemiyorsun, o sana be yaptı ki ” dedi. Adam “ çok ayıp bir iş işledi,bende onu<br />
öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi. Kınayan “Be adam, ananı<br />
öldüreceğine o kişiyi öldürseydin”deyince dedi ki: “her gün başka birisini mi<br />
öldüreyim<br />
Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum, halkın boğazını boğazını<br />
keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!” O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zahir<br />
olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!<br />
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Allah ile de<br />
savaşıyorsun, halkla da.<br />
Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiçbir düşmanın olmaz. Bir<br />
kimse peygamberlerle velileri düşünüp sözümüzden şüpheye düşer. “Peygamberlerin<br />
nefisleri helak olmamış mıydı Onların neden düşmanları vardı, onlara niye haset<br />
ediyorlardı ” derse, Ey doğru söz arayan, kulağını aç!<br />
Bu şüpheye, bu tereddüde vereceğimiz cevap şu: O münkirler kendilerinin<br />
düşmanlarıydı; onlar kendilerini yaralıyorlardı. Düşman, ona derler ki cana kastetsin.<br />
Kendi kendisine can çekişene düşman demezler. Yarasacağız, güneşin düşmanı<br />
değildir, hicaba girmiş,kendi kendisine can çekişene düşman olmuştur. Güneşin ziyası<br />
onu öldürür; fakat güneş, yarasanın zahmetini hiç çeker mi, yarasa güneşe bir<br />
kötülükte bulunabilir mi<br />
Düşman ona derler ki ondan bir azap,bir eziyet gelsin; kabiliyeti olan taşın güneş<br />
tesiriyle lal olmasına mümanaat etsin! Halbuki kafirlerin hepsi de peygamberlerin<br />
cevherlerindeki ziyadan kendilerini men ederler.! Halk nasıl olur da o tek kişinin<br />
gözüne perde olur Bilakis kendi gözlerini kör eder, kendi gözlerini kötü bir hale<br />
sokarlar.<br />
Efendisiyle inada girişip kinlenerek kendisini öldüren Arap köle gibi! Köle, sahibine<br />
ziyan vermek için kendisini damdan baş aşağı yere atar,helak olup gider! Hasta,<br />
doktora düşman olmuş; çocuk, kendisini terbiye edene düşmanlık beslemiş;( zarar<br />
kime )! Hakikatte hasta da çocuk da kendi yolunu vurmakta, kendi akıl ve canının<br />
yolunu kesmektedir. Bez yıkayan, güneşe kızar;balık, denize hiddet ederse,Bir<br />
bak,ziyanı kime Sonunda bu kızgınlık yüzünden kimin bahtı kararır Allah seni çirkin<br />
yarattıysa kendine gel de bari hem yüzü çirkin, hem huyu çirkin olma!<br />
Ayakkabın olsa bile taşlığa gitme. İki boynuzun varsa dört boynuzlu olma! Sen “ Ben<br />
filan kişiden daha aşağı mıyım ki talihim böyle ters gidiyor” diye haset ediyorsun ama,<br />
Esasen haset de başka bir noksan, başka bir ayıp. Hatta bütün aşağılıklardan daha<br />
beter! Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telakki etti de kendisini yüzlerce<br />
kötülüğe düşürdü.<br />
Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerede Kanlara bulanıp kaldı. Ebu cehil,<br />
Muhammet’e uymaya utandı,hasedinden kendisini yüceltmeye,ondan yüksek olmaya<br />
çalıştı. Adı Ebül Hakemdi Ebu cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset yüzünden<br />
na ehil olup kalmışlardır. Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir<br />
ehliyet görmedim. Fazileti, mahareti,hüneri bir tarafa bırak.<br />
Bu yolda hizmet ve iyi huy işe yarar. Allah,mihnet ve ıstıraplarla hasetler meydana<br />
çıksın diye peygamberleri vasıta etti. Çünkü Allahdan kimse arlanmaz, Allah’a kimse<br />
hasedetmez. Fakat, halk, Peygamberi de kendisi gibi bir adam sanır, o yüzden ona<br />
hasededer. Fakat peygamberlerin büyüklüğü tahakkuk etti mi, artık ona kimse<br />
hasededemez, ona herkes uyar. Şu halde her devirde peygamber yerine bir veli<br />
vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin<br />
kalbi sırçadansa sınmıştır.<br />
İşte diri ve faal imam, o velidir, ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol<br />
arayan, Mehdi de odur, Hadi de o. Hem gizlidir hem senin karşında oturmakta. O, nura<br />
benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.<br />
Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe<br />
bakımından dereceler vardır. Çünkü Allah nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur<br />
perdelerini bu kadar kat bil1 Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmama<br />
kadar bu perdeler saf saftır.<br />
Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön<br />
saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat<br />
getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve afettir.<br />
Şaşkınlıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri,<br />
yahut altını saf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı<br />
Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet<br />
isterler. Halbuki o hararet, o, şuleler, demir için kafi değildir. Çünkü demir, ejderha<br />
gibi olan ateşin yalımını ister. O demir meşakkatlere tahammül eden fakirdir. Çekicin<br />
altında, ateşin içinde kıpkırmızı bir hale gelir, ondan hoşlanır. Bu çeşit fakir, ateşin<br />
vasıtasız perdecisidir, vasıta ve vesile olmaksızın ateşin ta ortasına kadar girer. Fakat<br />
su ve su oğulları, hicap olmaksızın, bir vasıta bulunmaksızın ne ateşten olgun bir hale<br />
gelirler, ne ateşin hitabına mazhar olurlar.<br />
Ayağa yürümek için nasıl ayakkabı lazımsa bunlara da ateşten feyz almak için bir<br />
tencere; yahut tava lazımdır. Yahut da ortada bir yer gerektirir ki hava ısınsın, kızsın<br />
da harareti suya müessir olsun. Fakir ona derler ki şulelerle vasıtasız rabıtası vardır.<br />
Hakikatte alemin gönlü odur. Çünkü ten (gibi olan aleme) bu gönül vasıtasıyla feyz<br />
gelir, ten (gibi olan cihan), bu gönül yüzünden işe yarar. Gönül olmasa ten,<br />
konuşmayı ne bilir Gönül aramasa ten, araştırmadan ne anlar Demek ki şulelerin<br />
nazargahı o demirdir. Şu halde Allahnın nazargahı da gönüldür, ten değil! Sonra bu<br />
cüzi olan gönüller de hakiki maden olan gönül sahibinin gönlüne nispetle ten gibidir.<br />
Bu söz, çok misal ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye<br />
korkuyorum.<br />
Bu suretle iyiliğimiz kötülük olmasın. İyilik yapıyoruz diye kötülükte bulunmayalım,<br />
bu söylediğim de ancak kendimde olmadığından,ihtiyarım elimde bulunmadığından.<br />
Çarpık ayağa çarpık ayakkabı daha iyi, yoksulun eli ancak kapıya varır.<br />
PADİŞAHIN İKİ KÖLEYİ SINAMASI<br />
Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Onlardan birisiyle bir iki söz konuştu. Köleyi<br />
anlayışlı, zeki ve tatlı sözlü buldu. Zaten şeker gibi dudaktan ancak şeker şerbeti<br />
zuhur eder. Ademoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil, can kapısına perdedir. Bir rüzgar<br />
esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz.<br />
O evde inci mi var, buğday mı altın hazinesi mi var, yoksa yılan akreple mi dolu<br />
Yoksa içerde hazinemi var da kapısında yılan beklemekte Çünkü altın hazinesi<br />
bekçisiz olmaz. Köle, düşünmeden öyle söz söylemekteydi ki başkaları beş yüz defa<br />
düşünür de ancak öyle bir söz söyleyebilir.<br />
Sanki içinde deniz var, deniz de baştanbaşa söyleyen incilerle dolu. Ondan parlayan<br />
her incinin nuru, Hak ile Batılı ayırır. Kuran’ın Nuru da Hak ile Batılı zerre,zerre fark<br />
eder, bize gösterir. O incinin nuru, gözümüzün nuru olsaydı suali de biz<br />
sorardık,cevabı da biz verirdik. Gözünü eğrilttin de onun için ayı iki gördün. İşte bu<br />
bakış, şüpheye düşüp sual sormaya benzer.<br />
Gözünü doğrult da aya öyle bak ki tek göresin. İşte cevabı da bu! Düşünceni doğrult,<br />
iyi bak. Çünkü düşünce de o incinin pırıltılarındandır. Kulaktan gönüle doğan her<br />
cevaba göz; onu bırak, cevabı benden duy der. Kulak vasıtadır, vuslata erense göz;<br />
Göz hal sahibidir, Kulaksa dedikoduda!<br />
Kulağın duygusu sıfatları tebdil eder, halbuki gözlerin apaçık görgüsü, mahiyetleri<br />
bile değiştirir. Ateşin varlığını sözle bildin, bu varlığa sözle yakin hasıl ettinse pişmeyi<br />
iste, sözde kalma. Yanmadıkça o bilgi,aynel yakin değildir. Bu ya kini istiyorsan ateşe<br />
dal. Kulak hakikate nüfuz ederse göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönüle tesir<br />
etmez. Bu sözün sonu gelmez. Geri dön de padişah o kölelere ne yaptı,onu anlat.<br />
Padişah o köleciği zeki görünce öbürüne “beri gel”diye emretti. Buradaki sevgiye ve<br />
acımaya delalet eden “ceğiz” eki küçültme, horlama için değildir. Nitekim ana oğula<br />
“yavrucuğum” derse bu horlama sayılmaz. İkinci köle padişahın huzuruna geldi. Ağzı<br />
kokuyordu,dişleri de kapkaraydı. Padişah, onun sözünden pek hoşlanmadı ama nesi<br />
var, nesi yok diye sırlarını aramaya koyuldu.<br />
“ Bu şekilde, bu pis kokulu ağzıyla biraz ötede otur; fakat o kadar da ileri gitme.<br />
Çünkü seninle uzaktan konuşmak gerek. Benimle düşüp kalkamazsın, benimle bir<br />
yerde oturamazsın. Biraz ötede dur da senin o ağzını bir tedavi edelim. Sen güzelsin.<br />
Ben hünerli bir doktorum. Bir pire için yepyeni bir kilim yakılmaz ya. Sana da<br />
büsbütün göz yummak doğru değil. Bütün ayıplarınla beraber otur, iki üç hikaye söyle<br />
de aklın nasıl bir göreyim dedi.<br />
O zeki köleyi de “ Haydi git yıkanıp arın” diye hamama yolladı. Huzurundaki köleye<br />
“Aferin sen akıllı bir adamsın, Hakikatte yüz köle değersin, bir değil. Kapı yoldaşın,<br />
hakkında kötü şeyler söyledi, fakat sen hiç de öyle değilsin. O hasetçi herif, az kalsın<br />
bizi senden soğutuyordu. Senin hakkında, hırsızdır, doğru adam değildir,<br />
münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlaksızdır, lanettir,şöyledir, böyledir demişti.”<br />
Dedi.<br />
Köle dedi ki: “ O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim. Doğru<br />
söyleme yaradılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem. O iyi düşünceli adamı ben<br />
körü bilmem, kusuru üstüme alırım doğrusu. Padişahım, olabilir ki o bende bazı<br />
ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir. Herkes önce kendi<br />
kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi Halk kendisisinden gafildir<br />
babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurlarını görürler.<br />
Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü<br />
görürsün. Kendi yüzünü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır. O<br />
ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Allah görüşüdür. Kendi yüzünü, gözünün önünde<br />
apaçık bir surette gören nur, bildiğimiz nur değildir. Padişah “Şimdi o senin ayıplarını<br />
söylediğin gibi sen de onun ayıplarını söyle, Ki benim dostum olduğunu,<br />
memleketimde emin bir vekilim bulunduğunu ve beni sevdiğini bileyim” dedi.<br />
Köle dedi ki; “Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da kusurlarını söyleyeyim:<br />
Kusuru. Sevgi, vefa, insanlık, doğruluk, zeka ve dostluktur. En ehemmiyetsiz kusuru<br />
cömertlik, düşkünlere yardım etmektir. Ama nasıl cömertlik Canını da verir. Allah bu<br />
can bağışlamaya karşılık yüz binlerce can ihsan eder. Bunu görmeyen kişi nasıl<br />
cömert olabilir Eğer görseydin nasıl olur da can vermeden çekinir, bir can için bu<br />
kadar tasalanırdın Su kenarındayken suyu sakınan, esirgeyen, ancak ırmağı<br />
görmeyendir.<br />
Peygamber “Kıyamet gününde verilecek karşılığı yakinen bilen, Bire on karşılık<br />
verileceğini anlayan kişinin cömertliği artıp durur, bu çeşit adam, türlü, türlü<br />
cömertlikler icabeder.” Dedi. Cömertlik bütün karşılıkları görmedir. Şu halde karşılığıörüş, korkunun zıddıdır. Nekeslik de karşılıkları görmedir. İnciyi görmek, denize<br />
dalan dalgıcı sevindirir.<br />
Eğer cömertliğe karşılık verilecek olan şeyleri herkes görseydi dünyada kimse nekes<br />
olamazdı. Çünkü hiçbir kimse karşılıksız bir şey bağışlamaz. Şu halde cömertlik<br />
gözden gelir, elden değil. İşe yarayan görüştür, gözü açıktan başkası kurtulamaz.<br />
Arkadaşımın bir kusuru da kendisini görmemesidir. O, kendisinde kusur arar durur.<br />
Kendi ayıbını söyler, kendi ayıbını arar. Herkesi iyi bilir, herkesle dosttur da kendisiyle<br />
dost değildir.” Padişah “ Arkadaşını övmede ileri gitme. Onu överken kendini övmeye<br />
kalkışma. Çünkü onu imtihana çekersem ilerde utanırsın” dedi.<br />
Köle dedi ki; “ Hüküm ve kudret sahibi, bağışlayan ve acıyan Ulu Allah’a andolsun<br />
Peygamberleri, ihtiyacı olduğundan değil de fazlından, kereminden gönderen, Aşağılık<br />
topraktan, yüce padişahlar yaratan, onları topraktan yaratılmış mahlukatın<br />
tabiatlarından arıtan, gök ehlinin derecelerinden üstün kılan, Ateşten saf bir nur<br />
yaratıp onunla bütün nurları parlatan, Nurlara doğan nurları aydınlatan nuru yaratan,<br />
Adem peygamberin feyz alıp marifete eriştiği aydın ziyayı meydana getiren, Adem’den<br />
bitip şiş’in devşirdiği nuru, Adem’in görüp Şis’i yerine halife ettiği nuru.<br />
Nuh’un feyz aldığı, can denizi havasında inciler yağdırdığı nuru halk edene andolsun.<br />
İbrahim’in canı o nurlardan Nurlandı da pervasızca ateş şulelerine koştu, ateşe atıldı.<br />
İsmail, onun ırmağına düştü de o yüzden parlak bıçağın önüne baş koydu, boyun<br />
verdi. Davud’un canı onun şulelerinden hararetlendi de ondan dolayı elinde demir<br />
yumuşadı, eridi. Süleyman, onun vuslatından süt emdi de cinler periler onun için<br />
fermanına tabi oldular.<br />
Yakup, onun kaza ve kaderine teslim oldu da ondan oğlunun kokusuyla gözü açıldı,<br />
aydınlandı. Ay yüzlü Yusuf, o güneşi gördü de rüya tabirinde o kadar uyanık hale<br />
geldi. Asa, Musa’nın ellinden su içti de o yüzden Firavununun saltanatını bir lokma<br />
etti. Meryem oğlu İsa, merdivenini buldu da dördüncü kat göğün üstüne çıktı.<br />
Muhammed, o mülkü, o nimeti buldu da hemencecik ayı ikiye böldü.<br />
Ebubekir, tevfika mazhar oldu da öyle bir padişahın müsahibi oldu, öyle bir padişahı<br />
candan tasdik etti. Ömer, o maşuka aşık oldu da gönül gibi hakkı batılı ayırt etti.<br />
Osman, o apaçık görüşün ta kendisi oldu da feyizli bir nura nail olup Zinnüreyn oldu.<br />
Mürteza, onun yüzünden inciler saçtı da can vadisinde Allah aslanı kesildi.<br />
Cüneyd, onun askerinden yardıma nail olunca eriştiği mertebeler sayıdan üstün oldu.<br />
Bayezid onun ihsanına yol bulunca Allahdan “ Kutbül Arifin” adını duydu. Kerhi, onun<br />
harimine bekçi olunca aşk halifesi oldu, nefesleri Allah nefesi haline geldi. Edhemoğlu,<br />
atını sevinçle o tarafa koşturunca adil sultanların sultanı oldu.<br />
Şakik, o ulu yolun meşakkati yüzünden güneş gibi aydınlatıcı bir reye, her şeyi gören<br />
bir göze erişti. Daha nice yüz bin gizli Padişahlar var ki o nur aleminde yüceliğe<br />
sahiptirler, makamları vardır. Allah her yoksul, onların adlarını anmasın diye<br />
gayretinden adlarını gizledi. O nura ve denizde balıklar gibi yaşayan nuranilere<br />
andolsun. O nura ve denizi,denizin canı desem de layık değil.<br />
O aleme yeni bir ad aramaktayım. O Allah’a andolsun ki bu da ondandır, o da ondan.<br />
İçler, hakikatler, ona nispetle kabuktur, zahirdir. Andolsun o Allah’a ki kapı yoldaşım<br />
ve dostum, bu benim sözlerinden yüz kat daha üstündür. Ardadaşımın evsafından<br />
bildiklerimi söyledim, fakat, ey kerem sahibi inanmıyorsun; ne diyeyim. Padişah dedi<br />
ki : “ Şimdi artık kendi halinden bahset. Ne vaktedek şunun, bunun halini<br />
anlatacaksın Söyle bakalım,senin neyin var, ne elde ettin, deniz dibinde ne inciler<br />
getirdin<br />
Ölüm günü, bu duygun kalmaz. Can nurun var mı ki gönlüne yar olsun Mezarda bu<br />
göze toprak dolar. Mezarı aydınlatacak nurun var mı Bu elin, ayağın gidince canının<br />
uçması için kolun kanadın var mı Bu hayvani can kalmayınca yerine koymak için baki<br />
bir cana sahip misin Şart, iyilik etmek değil, iyilikte gelmek, bu iyiliği Allah’a<br />
götürmektir. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi Bu arazlar yok<br />
olunca nasıl götüreceksin ki Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’a nasıl ileteceksin ki<br />
Çünkü araz, iki zaman zarfında baki kalmaz, yok olup gider, bir anlıktır. Arazları<br />
götürmeye imkan yoktur. Fakat cevherden hastalıkları giderirler. Bu suretle de<br />
cevher, bu hastalık arazlarından kurtulur, değişir. Perhiz yüzünden hastalığın geçmesi<br />
gibi. Perhiz arazı, çalışmalarıyla cevher olur; acı ağız perhizle tatlılaşır. Ziraatla<br />
topraklar ekinle, başakla dolar. Saç ilacı, örgü, örgü saç bitirir. Kadını nikahlamak<br />
arazdı, mahvolup gitti.<br />
Fakat o arazdan bize evlat cevheri meydana geldi. Atı deveyi çiftleştirmek arazdır.<br />
Bundan maksat da yavru cevherini elde etmek. Bostan ekmek arazdır, Bostanda biten<br />
mahsul cevheridir. Zaten maksat da budur. Kimya ile uğraşmayı da araz bil, eğer o<br />
kimyadan bir cevher elde ettiysen onu getir. Aynayı cilalamak da arazdır. Fakat bu<br />
arazdan tertemiz bir ayna cevheri meydana gelir. Şu halde “ Ben ibadette bulundum”<br />
deme, o arazlardan elde edileni göster, ürkme. Senin o köleyi övmen de arazdır. Sus,<br />
koçun gölgesini kurban etmeye kalkışma!”<br />
Köle dedi ki : “Padişahım, araz tebeddül etmez dersen bu söz, akla ancak ümitsizlik<br />
verir. Padişahım araz gider de bir daha geri gelmezse bu, kulu ancak meyus eder.<br />
Eğer arazlar başka bir şekle tebeddül etmeseydi, başka bir şekle bürünüp var<br />
olmasaydı iş batıl olur, sözler manasız bir hale gelirdi; Bu arazlar başka bir varlık<br />
suretine bürünüp başrolur. Her şey, neye layıksa o şekle tebeddül eder. Sürünün<br />
çobanı, sürüye layık kişidir. Mahşerde her arazın bir sureti vardır,her araz suretinin de<br />
bir nöbeti. Kendine bak, sen de araz değil miydin, anandan, babandan hasıl olmadın<br />
mı ve bir maksat uğrunda birisiyle eş değil misin<br />
Evlere köşklere bak. Bunlar mühendisin tasavvura tından ibaretti. Güzel olarak<br />
gördüğümüz sofası hoş. Tavanı, kapısı mükemmel olan filan ev ,(mühendisin<br />
zihnindeydi) Mühendisin zihnindeki o araz, o düşünce aletleri hazırladı, ormanlardan<br />
direkleri getirdi 8ev yapılıp meydana çıktı.) Her hünerin aslı, esası, hayalden,arazdan<br />
düşünceden başka nedir ki Dünyanın bütün cüzülerine, fakat gararsızca bak; arazdan<br />
başka bir şeyden meydana gelmemiştir.<br />
Önceki fikir, sonun da fiile gelir. Dünyanın kuruluşunu ezelden beri böyle bil.<br />
Meyveler, gönülde evvelce vücuda gelir de sonunda fiile çıkar. İşe girişip de ağaç<br />
diktin mi ilk harfi,sonunda okudun demektir. Gerçi dal, yaprak ve kök evveldir ama<br />
onların hepside meyve için vücut bulur. Feleklerin dimağı olan o baş da bunun için en<br />
sonunda “ Levlak” sırrına mazhar oldu.<br />
Bu sözler arazların nakline ait bahislerdir. Bu aslan ve tuzak, hep bunun içindir. Bütün<br />
alem,esasen arazdı. “ Hel Eta” suresi, bu manayı izah için geldi. Bu arazlar neden<br />
doğar Suretlerden. Ya bu suretler neden vücuda gelir Düşüncelerden. Bu cihan, Aklı<br />
Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer, suretler de<br />
peygamberlere. İlk alem, imtihan alemidir.<br />
İkinci alem şunun bunun yaptıklarının mükafat ve mücazatını görme alemidir.<br />
Padişahım, kulun hain olsa o araz yani hainliği, zincir ve zindan olmakta. Yerinde ve<br />
değerinde bir hizmette bulunsa, savaşta bir yararlık gösterse o araz da bir hil’at<br />
şeklinde temessül etmekte. Bu arazla cevher kuşla yumurtadır; bu ondan olmakta, o<br />
bundan doğmakta<br />
Padişah, köleye “ Tut ki dediklerin doğru, hepsini kabul ettim. Fakat arazlardan bir<br />
cevher doğmadı ki” dedi. Köle “ Bu iyi ve kötü dünyası, gayp alemi haline gelsin,iyilik<br />
ve fenalık apaçık bilinmesin diye akıl onları gizlemiştir. Çünkü fikrin şekil ve suretleri<br />
meydana çıksaydı kafir ve mümin,yalnız Allah’ı zikreder, başka bir söz söyleyemezdi.<br />
Eğer iyilik ve kötülükten meydana gelen suretler gizli olmayıp da meydana bulunsaydı<br />
küfür ve iman,apaçık meydana çıkar,aklında yazılırdı. O takdirde nasıl olurdu da bu<br />
alemde put kalır, puta tapan bulunurdu<br />
Nasıl olur da kimsenin kimseyle alay etmeye mecali kalırdı. O vakit bu dünyamız<br />
kıymet kesilirdi. Kıyamette kim suç işleyebilir” dedi. Padişah “ Allah bütün mücazatı<br />
gizledi, gizledi ama avamdan gizledi, kendi haslarından değil. Ben bir emiri tuzağa<br />
düşürmek dilersem emirlerden gizlerim, fakat vezirden gizlemem.<br />
Hak bana işlerin mükafat ve münacazaatını, amellerden yüz binlerce sinin büründüğü<br />
suretleri gösterdi. Ben bilirim ama sen de bir nişane ver. Ay, bulurla örtülse de bana<br />
gizli değildir” dedi. Köle madem ki olanı ,biteni olduğu gibi biliyorsun; beni<br />
söyletmeden kastın ne Deyince. Padişah “ Dünyayı izhar etmekteki hikmet, Tanının<br />
ilmindekileri izhar etmektir. Bildiğini izhar etmedikçe alemdeki zahmet ve<br />
meşakkatleri belirtmez.<br />
Senden bir kötülük yahut iyilik meydana gelmeksizin hatta bir an bile duramazsın. Bu<br />
amelleri izhar etme zarureti, sırrının, açığa çıkması içindir. Nasıl olur da ipliğin ucunu<br />
gönlün çekip durduğu halde iplik eğirme aletine benzeyen tenin işlemez Tasalanman,<br />
dertlenmen; gönlünün o çekişine, isteğine alamettir.<br />
O işi yapmamak da sana açıkça can çekişmedir, ölümdür. Bu alem de daimi olarak<br />
doğurur, o alem de. Her sebep anadır, eser çocuğunu meydana getirir. Eser doğdu mu<br />
ondan da şaşılacak sebepler doğması için sebep hakline gelir. Bu sebepler, nesilden<br />
nesli yürür gider. Fakat görmek için adamakıllı aydın bir göz lazım dedi” dedi.<br />
Padişah, onunla konuşurken söz buraya gelince o köleden bir alamet gördü mü ,<br />
görmedi mi Bilmem.<br />
Hakikati arayan o padişahın, köleden bir nişan, bir alamet görmesi, hiç de<br />
umulmayacak bir şey değil. Fakat gördüğünü söylemek için bize izin yok. Öbür köle<br />
hamamdan gelince padişah, onu da huzuruna çağırdı. “Sıhhatler olsun,daimi afiyetler<br />
olsun. Ne de latif, ne de zarif, ne de güzelsin. Yazık, öbür kölenin söyleyip durduğu<br />
kötü huyların da olmasa ne olurdu<br />
O zaman yüzünü gören neşeye dalardı. Seni görmek, cihana malik olmaya değerdi”<br />
dedi. Köle dedi ki: “ padişahım, o dinsizin hakkımda söylediklerini bir parçacık anlat!”<br />
Padişah “ Önce iki yüzlülüğünü anlattı. Ona göre sen görünüşte bir deva, fakat haki<br />
katta bir dertmişsin”dedi.<br />
Köle, dostunun kötülüğünü bu suretle padişahtan duyunca derhal, kızgınlık denizi<br />
köpürdü. Ağzı köpüklendi, yüzü kızardı, onun aleyhinde bulunma dalgasına düştü, bu<br />
dalgalar, hadden aştı. Dedi ki : “ o evvelce benimle dost tu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi<br />
hayli pislik yemişti.” Çan gibi durmadan onun aleyhinde bulunmaya başlayınca<br />
padişah, elini ağzına götürüp “ kafi” dedi. “ Bu sımamayla onu da anladım, seni de.<br />
Senin canın kokmuş onun ağzı. Ey kokuşuk canlı, uzak otur. O amir olsun, sen onun<br />
memuru ol!”<br />
Ulular bunun için “ Dünyada insanın rahatı, dilini korumasındandır” dediler. “ riya ile<br />
tespih, külhanda biten yeşilliğe benzer” mealinde bir hadis vardır, bunu böyle bil ey<br />
ulu kişi! Güzel ve iyi suret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akça bile değmez!<br />
Bil ki zahiri suret yok olur, fakat mana alemi ebedidir, kalır. Testinin suretiyle ne<br />
vaktedek oynayıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa suya yürü. Suretini<br />
gördün ama manadan gafilsin. Akıllıysan sedeften bir inci seç, çıkar. Alemdeki bu<br />
sedefe benzeyen kalıpların hepsi can denizinden diriyse de, Her sedefte inci<br />
bulunmaz, gözünü aç da her birinin içine bak1 Onda ne var bunda ne var Onu anla<br />
çünkü o değerli inci nadir bulunur.<br />
Surete talip olursan (bu şuna benzer) bir dağ, görünüşte büyüklük bakımından lalin<br />
yüzlerce mislidir. Senin elin, ayağın,saçın, sakalın da gözünden yüzlerce defa daha<br />
büyüktür. Fakat iki gözün, bütün azadan daha kıymetli olduğu meydandadır. Gönlüne<br />
gelen bir tek düşünce yüzünden de yüzlerce cihan, bir anda baş aşağı devrilir gider.<br />
Padişahın cismi, surette birdir ama yüz binlerce asker, arkasından koşar.<br />
Fakat o tertemiz padişahın şekli ve sureti de gizli bir fikre mahkumdur. Gör ki bu<br />
sayısız halk, bir tefekkür yüzünden yeryüzünde akıp giden sel gibidir. Halk, o<br />
düşünceyi küçük ve ehemmiyetsiz görür ama sel gibi cihanı suya boğar ,alıp götürür.<br />
Alem de her hünerin fikirle kaim olduğunu, Evlerin, köşklerin, şehirlerin,dağların,<br />
sahraların, nehirlerin hep onda meydana geldiğini, Denizdeki balığın denizin<br />
vücuduyla yaşadığı gibi yerin de denizin de, güneşin de, göğün de fikirle diri<br />
bulunduğunu madem ki görmektesin. Neden kör gibisin, neden ahmaklık ediyorsun,<br />
neden sence ten Süleyman gibi oluyor da fikir karınca gibi<br />
Gözüne dağ, büyük görünüyor da fikri fare gibi küçük, dağı kurt gibi büyük<br />
sanıyorsun. Alem, gözünde pek korkunç, pek büyük görünmekte. Buluttan,<br />
gökten,gök gürlemesinden ürküp korkuyor,tir, tir titriyorsun. Halbuki ey eşekten<br />
aşağı kişi, fikir aleminden emin ve gafilsin, bir taş gibi o, cihandan haberin yok!<br />
Çünkü suretten ibaretsin, akıldan nasibin yok. İnsan huylu değilsin, bir eşek sıpasısın!<br />
Bilgisizlikten gölgeyi adam görüyorsun da insan o yüzden sence bir oyuncaktan<br />
ibaret, değersiz bir şey. O fikir, o hayal örtüsüz bir surette kol kanat açıncaya kadar<br />
dur.<br />
O zaman dağları yumuşak pamuk gibi görürsün, bir de bakarsın ki bu soğuk, sıcak<br />
yeryüzü yok oluvermiş! O zaman ezeli ve ebedi hayata ve muhabbete sahip olan<br />
Allahndan başka ne göğü görürsün ne yıldızı! Bir misal, ister doğru olsun, ister yanlış<br />
doğrulukları aydınlatsın da.<br />
Padişah, lütfüyle bir köleyi bütün adamların içinden seçmiş, onlardan üstün etmişti.<br />
Elbisesinin pahası, kırk emirin maaşına bedeldi. Onun kazandığı kadir ve kıymetin<br />
onda birini, hatta yüz vezir bile görmemişti. Talihin yaverliği, bahtının müsait oluşu<br />
yüzünden yücelmiş, adeta bir Eyaz olmuştu.<br />
Padişah da sanki zamanın Mahmut’uydu. Ruhu padişahın ruhîyle birdi. Bu ten<br />
aleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine aşina olmuştu. Zaten iş,<br />
tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç! İş arifindir, Çünkü arif,<br />
şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.<br />
Buğday mı ekildi, arpa mı Gece, gündüz gözü ondadır. Gece, neye gebeyse onu<br />
doğurur. Bunu menetmek için yapılan hileler, başvurulan tedbirler havadan ibaret!<br />
Allahnın takdirini, kendi tedbirinden üstün gören kişi, nasıl olur da kendi tedbirleriyle<br />
gönlünü avutabilir Aklına tedbirine güvense tuzak içinde olduğu halde tuzak kurar,<br />
fakat canına andolsun, ne bu kurtulur,ne o! Yüzlerce çayır, çimen bitse de, dökülse de<br />
sonun da yine Allahnın ektiği çıkar!<br />
Ekilmiş ekinin üstüne ekin ekerler ama bu ikincisi fanidir, ilki doğrudur,ilki yerindedir.<br />
İlk ekin kemal bulur, seçilip toplanır. İkinci tohumsa bozulur, çürüyüp gider.<br />
Sevgilinin huzurunda tedbirini terk et; filvaki tedbiri de onun tedbirinden, onun<br />
kaderinden doğmadır ya! Hakk’ın yücelttiği iş ne yarar.<br />
Nihayet biten, ilk ekilendir. Madem ki sevgiliye esirsin, ey aşık ektiğini onun için ek!<br />
Hırsız nefsin etrafında dolaşma, onun işine bulaşma. Bir iş, Hakk’ın işi değil mi Hiçtir<br />
hiç! Kıyamet günü gelmeden, gece hırsızı, mal sahibinin yanında rüsvay olmadan bu<br />
işten vazgeç. Hilelerle, tedbirlerle çalınmış olan malın vebali adalet günü çalan<br />
adamın boynunda kalır. Yüz binlerce akıl, bir araya gelip onun tuzağına aykırı bir<br />
tuzak kurmak isterler, kurarlar da.<br />
Kurdukları tuzağı pek kuvvetli pek yerinde ve kafi bulurlar ama bir çöp parçası<br />
rüzgara nasıl dayana bilir Eğer sen “Şu halde varlığın ne faydası var ” dersen senin<br />
bu sualinde fayda var mı inatçı adam Sualinde fayda yoksa bu abes ve faydasız suali<br />
niye dinleyeyim Eğer bir çok faydaları varsa neden bu cihan faydasız olsun öyle ise<br />
Cihan, bir cihetten faydasız başka bir cihetten faydalarla dopdoludur. Sana faydalı<br />
olan şey, bana faydasızsa mademki sence faydalı, onun yapmaktan geri durma.<br />
Yusuf’un güzelliği kardeşlerince abesti,lüzumsuzdu. Fakat bütün bir aleme faydalıydı.<br />
Davud’un sesi kadar güzeldi ama güzel sesten anlamayanlar dinlemek istemezlerdi.<br />
Nil nehrinin suyu, abıhayattan daha hoştu, daha feyizliydi.<br />
Fakat nasipsiz ve münkir olanlara kandı. Şehitlik, mümin için hayattır, münafık için<br />
ölüm ve çürüme! Alemde bir sürü halkın mahrum olmadığı bir nimet var mı Söyle.<br />
Şekerden öküze, eşeğe ne fayda var Her canın başka bir gıdası vardır. Fakat o gıda,<br />
gıdalanan kişiye arızî ise ona nasihat etmek de onu doğru yola getirmek demektir.<br />
Birisi hastalık dolayısıyla toprak yemeyi sevse toprağı,kendisine gıda sanır ama, asıl<br />
gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur. Şerbeti bırakmıştır<br />
da zehir yemektedir. Hastalık yüzünden alıştığı gıda kendisine tatlı gelmiştir. İnsanın<br />
asli gıdası Allah nurudur, ona hayvan gıdası layık değil!<br />
Fakat gönül, hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece gündüz bu suyu içmekte,<br />
bu toprağı yemektedir. Bu gıdayı yiyen kişinin yüzü sapsarıdır. Ayağı tutmaz kalbi<br />
helacana uğrar. Nerede yol, yol olan göklerin gıdası nerede bu O, gıda devletin has<br />
kullarına mahsustur. O, boğazsız aletsiz yenir. Güneşin gıdası, arş nurundandır,<br />
hasetçinin, Şeytanın gıdası ferş dumanından!<br />
Allah, şehitler için “ Onlar rızıklanırlar” buyurdu. O, gıda için ne ağız vardır, ne tabak!<br />
Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır, her bilgiden bir lezzet alır. Herkesin<br />
yüzünden bir şey yemekte, her buluştuğundan bir şey almaktasın. Yıldız, yıldızla kıran<br />
etti mi mutlaka her ikisine uygun bir şey doğar. Erkekle kadının buluşmasından çocuk<br />
doğduğu gibi taşla demirin birleşmesinden de kıvılcım meydana gelir.<br />
Toprağın, yağmurla kıranı, meyvaları, yeşillikleri, çiçekleri bitirir. İnsan, yeşilliğe<br />
baksa gönlü hoşlanır,gamı gider, neşelenir. Canımız neşelenirse bizden iyilikler,<br />
ihsanlar doğar. Güzelce, dilediğimiz gibi gezdik, eğlendik mi karnımız acıkır iştahımız<br />
artar. Rengin kızarması karanlıktandır.<br />
Kan da hoş ve gül renkli güneştendir. Renklerin en güzeli kırmızı renktir. O renk de<br />
güneştendir, güneşten meydana gelir. Zuhale karin olan her yer çoraklaşır, oraya ekin<br />
ekilemez. Bir şeyin bir şeyle birleşmesi,kuvvetin halindeki fiili meydana çıkarır;<br />
Şeytanın münafıkla birleşmesi gibi.<br />
Bu manalara, dokuzuncu kat gökten yüce derecesiz, dereceler, mekansız yücelikler<br />
vardır. Halkın makamı. Derecesi ariyettir. Fakat emir alemi olan Melekut diyarının<br />
makam ve derecesi aslidir. Halbuki halk, makam ve derece için aşağılıklara<br />
katlanır,bayağı hallere düşer, yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır,hoşlanır!<br />
On günlük yücelik için zilleti çekerler, gam ve gussa ile boyunlarını iğ gibi ipince bir<br />
hale korlar. Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikten aydın güneş<br />
olduğum mekana gelmiyorlar<br />
Güneşin doğduğu yer, kapkara bir burçtur. Bizim güneşimizse doğu yerlerinden<br />
dışarıdır! Onun doğduğu yer, zerrelerine nispetle doğu yeridir. Halbuki zatı ne doğar.<br />
Ne dolunur! Onun arta kalan zerreleri olan bizler de iki cihanda gölgesiz bir güneşiz.<br />
Ne şaşılacak şey! Böyle olduğu halde yine Şemsin etrafında dönüp dolaşmaktayım.<br />
Buna sebep deyini Şemsin ışığı, aydınlığı! Şems, hem sebepleri, vesileleri meydana<br />
getirmede hem de sebepler, vesileler ona erişememekte!<br />
Yüz binlerce defa ümidimi kestim. Kimden mi Şemsten. Buna inanır mısınız Ben<br />
güneşten ümidimi keseyim, balık suya sabretsin! Bu sözüme inanma sakın!<br />
Ümitsizliğe düşersem ümitsizliğimde güneşin işidir, onun tecellisidir ey Hasan! Sanat,<br />
nasıl olur da sanatkardan ayrılır Hiç var olan,varlıktan başka bir yerde oylar mı<br />
Bütün varlıklar bu bahçede yayılır.<br />
İster Burak olsun ister Arap atları, ister eşek! Fakat bu hareketlerin bu denizden<br />
olduğunu görmeyen, her an yeni bir mihraba yüz çevirir. O, tatlı denizden acı su içe,<br />
içe nihayet o acı su, gözünü kör etmiştir. Deniz “ Ey kör, benden sağ elinle su iç de<br />
gözün açılsın” der. Burada sağ el, hüsnü zandır. Çünkü iyinin, kötünün nereden<br />
geldiğini hüsnü zan bilir.<br />
Ey mızrak, seni bir döndüren var. O yüzden bazan dümdüz dikilmekte, bazan iki kat<br />
olmuş gibi eğilmektesin. Şemseddin’in aşkıyla tırnağımız yok ki. Yoksa bu körün<br />
güzünü açardık! Ey hak ziyası Hüsameddin, sen hasetçinin gözünün körlüğüne<br />
rağmen hemen yürü, onun illetini tedavi et! Senin ilacın çabucak tesir eden ululuk<br />
tutyası, eseri mutlaka görülen karanlıklar dağıtıcı bir ilaçtır. O ilaç, bir körün gözüne<br />
konsa yüzyıllık zulmeti derhal giderir.<br />
Hasetçiden başka bütün körleri tedavi et! Fakat seni inkar eden hasetçiyi tedavi<br />
etmek. Hatta, sana kasteden ben bile olsam, bırak, can çekişip durayım, sakın can<br />
bağışlama. Güneşe has ededen güneşin varlığından incinen kişi yok mu Ah, işte sana<br />
devası olmıyan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediysen kuyunun ta dibine<br />
düşmüş kalmış bir kişi! O ezeli güneşi yok etmek ister, fakat söyle, bu muradı nasıl<br />
olur da yerine gelir, imkan var mı<br />
Padişah beylerinin hikayesi,o ebedi sultan kölelerinin has köleye hasetleri. Söz, sözü<br />
aça, aça hayli geri kaldı. Yine o hikayeye başlamak, onu tamamlamak gerek. İkbal<br />
sahibi ve bahtlı melek bahçıvan nasıl olur da ağacı ağaçtan fark etmez Acı ve kötü<br />
ağaçla bire yedi yüz meyve veren meyveli ağacı.<br />
Nasıl olur da bir görür, ikisini de yetiştirmek için zahmet çeker, hele gözü her şeyin<br />
sonunu görüp dururken buna imkan mı var O iki ağaç, filvaki şimdi görünüşte bir<br />
görünüyor ama ağaçlardan maksat ne Meyve vermek değil mi Allah nuruyla gören,<br />
sondan önden agah olan şeyh; Ahiri gören gözü Allah uğrunda yummuş menzile<br />
ulaşma hususunda sonu gören gözü , açmıştır. O hasetçiler, kötü ağaçtır.<br />
Yarattıkları acı, bahtları kötüdür. Hasetten coşarlar,ağızları köpürür durur. Gizlice<br />
hileler kurarlar. Bu suretle has kölenin boynunu vurmak, dünyadan kazımak dilerler.<br />
Canı padişahın canı olan kişi nasıl fani olur Birisinin gönlünü Allah korursa o adam<br />
nasıl yok olur Padişah o sıralara vakıftı, fakat Ebubekr-i Rebabi gibi ses<br />
çıkarmıyordu. Yaratılışları kötü, ahlakları fena kişilerin gönüllerini görüyor, o<br />
testicilerle gizlice alay ediyordu. Hileciler hile düzüp koşuyorlar,padişahı çömleğe<br />
sokmak istiyorlardı. O kadar büyük bir padişah, a eşekler, nasıl bir çömleğe sığar<br />
Padişah için bir tuzak ördüler ama nihayet bu hileyi de ondan öğrendiler. Ne kötü<br />
talebedir o talebe ki hocasıyla baş koşar, onunla kendisini bir görür. Hem de hangi<br />
hocayla Huzurunda gizli, aşikar bir olan cihan hocasıyla. Onun gözü, Allah nuruyla<br />
bakmakta, bilgisizlik perdelerini yırtıp yakmaktadır. O talebe eski kilim gibi<br />
paramparça, delik deşik olmuş gönülleri bir perde yapıp o hakimin önüne gerer.<br />
Halbuki o perde bile yüzlerce ağzıyla ona gülüp durur.<br />
Her ağzı hocaya bir delik olmuştur. ( deliklerden talebenin gönlünü seyreder durur.)<br />
Hoca , talebeye der ki; “ Ey köpekten de aşağı olan, bana hiç mi vefan yok Haydi beni<br />
kuvvetli, müşküller halledici bir hoca farz etme, tut ki senin gibi bir talebeyim, senin<br />
gibi gönül gözüm kör. Fakat canına, gönlünün yardımı da mı dokunmadı Sana ben<br />
olmadıkça bir feyiz bile akmıyor.<br />
Şu halde görüyorsun ya, gönlüm, senin bahtının tezgahı. Be doğru düzen olmayan, bu<br />
tezgahı niye kırarsın Çakmağı gizlice çakıyorsun dersen kalpten, kalbe pencere yok<br />
mu ki Gönül nihayet senin fikrini de pencereden görür andığın şeye şahadet eder.<br />
Tut ki kereminden yüzüne vurmuyor, yüzünü yerlere sürtmüyor, ne söylersen gülüp “<br />
Evet, evet” diyor.<br />
Fakat senin hilene, Huda’na gülmüyor. Kötü huyuna, yaptığın şeylere gülüyor. Hile<br />
edenin göreceği, bulacağı karşılık hileden ibarettir. Büyük testiyi vur kır, küçük testiyi<br />
al iç, işite layığın bu! Eğer o senden razı olur, bu yüzden gülerse sana yüz binlerce gül<br />
açılır. Gönlün senden razı olursa bil ki o. Hamel burcunda bir güneş kesilir. O yüzden<br />
hem gündüz güler hem bahar.<br />
Çiçeklerle yeşillikler birbirine karışır. Yüz binlerce bülbülle kumru ötüşmeye başlar;<br />
sessiz cihanı sesle doldurur. Ruh yaprağını sararmış bir halde görüyorsun da<br />
padişahın gazabından yine haberin yok. Padişahın güneşi itap burcunda olunca yüzleri<br />
kebap gibi karatır. O Utar idin sahifeleri , bizim canımızdır; o sayfalardaki beyazlık,<br />
karalık, bizim mizanımız. Sonra ruhları; sevdadan, acizlikten kurtarsın diye tekrar<br />
kırmızı ve yeşil bir ferman yazar. Hulasa ilkbaharın yazıp çizdiği şeyler de kavsikuzah<br />
gibi kırmızı ve yeşil sayılır”.<br />
VİRANEDEKİ DOĞAN<br />
Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör<br />
doğandır. Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O<br />
rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;<br />
Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.<br />
Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı<br />
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya<br />
başladılar. Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya<br />
geldi” diye bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir<br />
halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.<br />
Doğan, “ Ben baykuşlara layık mıyım ” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane<br />
bağışladım. Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp<br />
kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin<br />
gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın<br />
koludur” diyordu.<br />
Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi<br />
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama<br />
Allah hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya<br />
kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan,<br />
padişahın elinden dem vurmakta.<br />
Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu<br />
sözü, O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi Hiç sarımsakla badem helvası<br />
yenir mi Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul<br />
edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir<br />
tuzak! Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır .<br />
Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir En aşağı bir baykuş , onun<br />
beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede ” demekteydi.<br />
Doğan dedi ki: “ benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.<br />
Baykuş kim oluyor ki Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,<br />
Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.<br />
Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim,<br />
padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi<br />
gönül yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.<br />
Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle<br />
bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.<br />
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir<br />
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları<br />
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı anlar.<br />
Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili<br />
olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.<br />
Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.<br />
Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah,<br />
uzaktan benim davulumu döven “İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine<br />
şahidim, Allahdır.<br />
Padişahın cinsinden değilim, haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle,<br />
onun nuruna sahibim. Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta<br />
toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın<br />
cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,<br />
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.<br />
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde<br />
toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi<br />
var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın. Sizi<br />
şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin. Nice<br />
kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.<br />
Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi Göz nuru iç<br />
yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam<br />
karasında, akıl bir mum gibi beynim içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır.<br />
Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan<br />
bir inci alıp boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da<br />
onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.<br />
Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir.<br />
O,Mesih’in şanı seyahatten yücedir. Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan,<br />
böyle candan gebe kalır. Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir<br />
mahşer gösterir. Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.<br />
Bu, sözler, mana bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının<br />
nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı<br />
geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder Fakat bu “ lebbeyk” öyle<br />
bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla<br />
tadabilirsin.<br />
Bir ırmak kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstünde dertli bir susuz<br />
duruyordu. Suya erişmesine o duvar maniydi. Susuz adam, adeta su için balık gibi<br />
çırpınmaktaydı. Birden suya bir kerpiç parçası attı. Suyun sesi bir göz gibi kulağına<br />
geldi. O ses, tatlı bir sevgilinin sesi gibiydi. O ses, adamı şarap gibi sarhoş etmişti.<br />
O minhetlere düşmüş adam, suyun temiz sesinden hoşlanıp duvardan kerpiç<br />
kopararak suya atmaya başladı. Su sanki “Ey adam, bana taş atmadan ne fayda elde<br />
ediyorsun ki ” diye bağırmaktaydı. Susuz dedi ki. “ Ey su,, iki fayda var. Onun için ben<br />
bu işten el çekmem. Birinci fayda şu: su sesini duymak, susuzlara rebap dinlemek<br />
gibi.<br />
Su sesi İsrafil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten hayat bulmada. Yahut bu ses,<br />
bahar günlerindeki gök gürültüsü sesini andırıyor. Bu ses yüzünden bağlar, bahçeler,<br />
ne kadar güzelleşiyor, Çiçeklerle dolar. Yahut yoksula zekat zamanını geldiği<br />
söylenmiş, Mahpusa kurtuluş müjdesi verilmiş gibi. Muhammet’e Yemen’den gelen ve<br />
ağızsız söylenen Rahman nefesine.<br />
Yahut asilere şefaate gelen Ahmed’in, Yahut da zayıf Yakub’un canına erişen güzel ve<br />
latif Yusuf’un kokusuna benziyor. Öbür faydası da duvardan koparıp tertemiz suya<br />
attığım her taş, her kerpiç parçası, Yüksek duvarı biraz daha alçaltıyor, her defasında<br />
duvar biraz daha inmiş oluyor. Duvarın alçalması, suya yaklaşmama sebep olmakta.<br />
Duvardaki o taşları, kerpiçleri koparmak “Secde et de yaklaş” ayetindeki yakınlığı<br />
mucip olan secdedir. Duvarın boynu yüksekken bu baş indirmeğe manidir. Bu toprak<br />
bedenden kurtulmadıkça Abıhayata secde edemem. Duvar üstündekilerden en fazla<br />
susuz kimse, taşı, topacı en çabuk koparıp atan da odur.<br />
Suyun sesine en fala aşık olan duvardan en büyük taşı koparıp atar. O adam, suyun<br />
sesinden, adeta boğazına kadar şaraba batmışçasına neşelenir. Yabancı kişi ise<br />
kerpicin suya düşünce bluk diye çıkardığı sesten başka bir şey duymaz. Ne mutlu o<br />
kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder. Kudretli olduğu günlerde<br />
sıhhatli, güçlü, kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır. Çünkü gençlik çağı,<br />
yemyeşil,terütaze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyvaları yetiştirir. Genç adamın<br />
kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zeminini onlarla yeşertir.<br />
Gençlik, mamur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer. Ne<br />
mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış iple<br />
bağlamadan. Toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü çorak<br />
yerden güzel nebatat asla yetişmez. İhtiyarın gücü, kuvveti kesilir, şehvet suyu<br />
akmaz olur. Kendisinden de faydalanmaz, başkalarına da faydası dokunmaz.<br />
Kaşları eyer kuskunu gibi aşağı düşer, gözü yaşarır, görmez olur. Yüzü buruşur,<br />
kertenkele sırtına döner. Söz söyleyemez, tat alamaz olur, dişleri bir şey kesmez bir<br />
hale gelir. Gün geçip gitmiş, akşam çapı gelip çatmış,leş gibi beden topallamakta,<br />
yolsa uzun. İş görülecek yer yıkık iş işten geçmiş. Kötü huyların kökleri kuvvetlenmiş,<br />
onu kökünden söküp çıkarma kuvveti de azalmış!<br />
Bu iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.<br />
Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli söylediler,<br />
fakat fayda etmedi. Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı dikenler yüzünden<br />
kanamaktaydı.<br />
Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta, yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı.<br />
Vali ona “Mutlaka bunları sök” dedikçe. “ evet, bir gün sökerim” diyordu. Bir müddet<br />
“yarın, yarın” diye vade verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti,<br />
kuvvetlendi. Vali bir gün “ Ey va’din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi<br />
sürüncemede bırakma” dedi. Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün<br />
olmazsa yarın!”<br />
Vali “ Hayır,acele davran, işi savsaklama. Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu<br />
bil ki gün geçtikçe, O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp<br />
aciz bir hale geliyor. Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse<br />
ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte. Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.<br />
Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta1 O daha ziyade<br />
gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi. Her<br />
kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte. Nice<br />
defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.<br />
Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek<br />
duygusuzlaştın.<br />
Çirkin huyundan başkalarını ,zarara soktuğundan başkalarına mazarrat verdiğinden,<br />
gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem<br />
başkalarına! Ya baltayı al, ercesine vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar. Yahut bu<br />
dikeni gül fidanına ulaştır, sevgilinin nurunu nara kavuştur Da onun nuru senin<br />
ateşini söndürsün, vuslatı, dikenini gül bahçesi haline getirsin.<br />
Sen cehenneme benziyorsun, o ise mümindir. Mümine ateşi söndürmek imkanı var .<br />
Mustafa, cehennemin sözünü naklederek buyurdu ki: “ Cehennem, korkusundan<br />
mümine yalvararak, “Padişahım, çabuk geç, Nurun, ateşimi söndürecek” der.<br />
Şu halde ateşi helâk eden, müminin nurudur. Çünkü bir şeyi zıddından başka bir şeyle<br />
gidermek imkansızdır. Adalet gününde ateş, nurun zıddıdır, zira, ateş kahırdan<br />
meydana gelmedir, nur, ihsan ve fazıldan. Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin<br />
gönlüne rahmet suyunu saç! O rahmet suyunun kaynağı mümindir.<br />
Abıhayat , ihsan sahibinin pak ruhudur. Nefsin ondan kaçmakta. Çünkü sen<br />
ateştensin, o su ırmak suyu. Ateş, sudan söndüğündendir ki sudan kaçmaktadır. Senin<br />
duygun, fikrin hep ateşten. Şeyhin duygusu ve fikri ise o güzel nur. Onun nur suyu<br />
ateşe damladı mı ateşten cız ,cız sesi çıkmaya başlar. O cızladıkça sen ona “ Öl, bit”<br />
deki bu nefis cehennemin sönsün. Sönsün ki senin gül bahçeni yakmasın, senin adalet<br />
ve ihsanını söndürmesin.<br />
O söndükten sonra ne dikersen biter. Laleler , ak güller, marsamalar çıkar. Yine doğru<br />
yoldan alabildiğine gidiyoruz. Hocam, dön ger, yolumuz nerede Şunu anlatıyorduk.<br />
Hasetçi adam, senin eşeğin topal, konak yeri de adamakıllı uzak. Yıl geçti, ekin vakti<br />
değil. Yüz karanlığından, kötü işten başka da mahsul yok.<br />
Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak lazım. Yolcu kendine gel, kendine<br />
vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu. Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken<br />
kocalığını hak yoluna sarf et. Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık<br />
müddetten uzun bir ömür bitsin. Bu aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen<br />
fitilini düzelt, yağını tazele. Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti.<br />
Ekin zamanı tamamıyla geçmesin,agah ol! Nasihatımı dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır.<br />
Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun! Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini<br />
bırak, cömertliği ele el. Cömertlik, şehvetleri, lezzetleri terk etmedir. Şehvet<br />
yüzünden düşen kalkmamıştır. Bu cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Yazıklar<br />
olsun böyle bir dalı elinden bırakana. Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir.<br />
Bu dal, canı göğe çeker. Ey güzel yollu cömertlik dalı seni çeke çeke aslına eriştirdi<br />
mi güzellik Yusuf’un, bu alem kuyu gibidir. Bu ip de Allah emrine sabretmedir. Ey<br />
Yusuf, ip sarktı, iki elinle yapış. İpten gafil olma, vakit geçiyor. Allah’a hamdolsun ki<br />
bu ipi sarkıttılar, fazıl ve rahmeti birbirine kattılar.<br />
Bu ipe yapış da yeni bir can alemi apaşikar, fakat görünmez bir alem göresin.<br />
Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan cihan da<br />
adamakıllı gizlenmede. Rüzgar esti mi toz toprak görünür, uçup savrulur, rüzgar<br />
görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgara perde olur. Zahiren iş işleyen,<br />
hakikatte işsizdir, deriden ibarettir. Gizli olan içtir; asıl odur. Toprak, rüzgarın elinde<br />
bir alete benzer. Asıl toprağı yüce ve tabiatı yüksek bil. Toprağa mensup gözün bakışı<br />
da toprağa düşer. Rüzgarı gören göz başka bir çeşittir. Atı at bilir, at, atın eşitidir.<br />
Binicinin ahvalini de binici bilir. Duygu gözü arttır, binici Hak nuru. Binici olmadıkça<br />
at, zaten işe yaramaz ki. Şu halde ata terbiye ver, kötü huyunu terk ettir. Yoksa<br />
padişah onu kabul etmez. Atın gözüne yol gösteren, padişahın gözüdür. Padişahın<br />
gözü olmadıkça at, bir şet göremez. Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde<br />
değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsan “ gelmem, niye geleyim” derler.<br />
Allah nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Allah’a rağbet etmiştir. Binici<br />
olmayan at yol gitmeyi ne bilir Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah lazım. Nuru,<br />
binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir. His nururunu<br />
benzeyen, Allah nurudur. Bu suretle “Nur üstüne nur” ayetinin manası zuhur eder.<br />
His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür. Çünkü duygularla idrak<br />
edilen alem, çok aşağılık bir alemdir. Allah nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi<br />
gibi. Fakat duyguya binmiş olan meydan da değildir, iyi eserlerinden, güzel,<br />
sözlerinden başka bir şey görünmez. Duyguya mensup olan nur bile, kesif ve cismani<br />
olmakla beraber gözlerin karasında gizlidir.<br />
Öfkenden sen duygu nurunu bile görmüyorsun, dine mensup nuru nasıl görürsün<br />
Duygu nuru, bu kadar kesafetiyle beraber gizli olursa ap-arı olan bir ışık nasıl olur da<br />
gizli olmaz Bu cihan, gayp rüzgarının elinde bir saman çöpüne benzer,tamamıyla<br />
acizdir. Gayp aleminin dileği,<br />
Onu gah yüceltir, gah alçaltır. Gah doğrultur, gah kırar. Gah sağa götürür, gah sola<br />
gah gül bahçesi haline kor, gah diken haline. El gizlidir, yazı yazan kalemi gör. At<br />
oynayıp seyirtmekte, binici meydan da değil. Fırlayıp giden oka bak, yay gizli. Canlar<br />
meydan da canların canı görünmüyor. Oku kırma. O padişah okudur. Yaydan çıkan ok<br />
değildir, her şeyi bilenin şastından atılmıştır.<br />
Hak, “ Ma remeyte iz remeyte” dedi. Allahnın işi, bütün işlere örnektir misaldir. Kendi<br />
kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün sana sütü kan gösterir. O kanlara<br />
bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku alıp öp de padişaha götür. Meydanda olan<br />
acizdir, bağlanmıştır, zebundur. Görinmiyense pek kuvvetti ve galip.<br />
Biz avlardan ibaretsiz, kimin böyle bir tuzağı var Çevganın önünde toplardan başka<br />
bir şey değiliz, çevganı idare eden nemde Yırtıyor, dikiyor, nemde bu terzi Üflüyor,<br />
yakıyor, nemde bu ateşi yakan Bir an içinde sıddıkı kafir eder, bir an içinde zındıkı<br />
zahit. Onun içindir ki ihlas sahibi, varlığından tamamıyla halas olmadıkça tuzağa<br />
düşmek tehlikesindedir. Çünkü yoldadır, yol kesicilerse sayısız.<br />
Ancak Allah amanında olan kurtulur. Aynası tamamıyla arınmayan, henüz ihlas<br />
sahibidir. Kuş tutmayan henüz avla meşguldür. Fakat ihlas sahibini Allah ihlas<br />
makamına ulaştırırsa ihlas sahibi kurtulur, emniyet makamına varır. Hiçbir ayna<br />
yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki<br />
tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.<br />
Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Hiçbir olmuş meyve tekrar turfanda haline<br />
gelmez. Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.<br />
Kendinden kurtuldun mu tamamıyla burhan olursun. Kul yok oldu mu sultan kesilirsin.<br />
Bunu apaçık görmek istersen Salahaddin gösterdi, gözleri görür bir hale getirdi, açtı.<br />
Allah nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir. Şeyh. Allah gibi<br />
aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir. Gönül onun elinde mum gibi<br />
yumuşaktır. Mührü, gönle gah ayıp, gah şeref damgasını basar.<br />
Mumunda ki mühür,bir yüzüğe alamettir. Onu hatırlatır ya asık o yüzük de ki nakış<br />
kimin alametidir, kimi hatırlatmaktadır O nakı ş, efkarının her halkası, öbürüne<br />
geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.<br />
Gönül dağlarında ki bu ses kimin Bu dağ, gah sesle dopdolu gah bomboş ve sessiz.<br />
Ev sahibi, nemde olursa olsun hakim ve üstat dır,yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül<br />
dağı, onun sesinden hali kalmasın! Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir. Dağ vardır yüz<br />
misli. Dağ; o ses den ,o sözden yüz binlerce halis ve saf kaynaklar sızdırır. Fakat<br />
dağdan o lütuf kesildi mi sular kaynakların da kan kesilir.<br />
O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden tur dağı lal haline geldi. Dağın cüzzüleri<br />
canlandı akıllandı, ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki ne candan bir çeşme<br />
coşmakta ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta. Onda ne bir iştiyak<br />
sahibinin sesi var, ne sakinin bir yudum şarabının neşesi! Nemde hamiyet ki böyle bir<br />
dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.<br />
Belki cüzülerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur! Kıyamette dağlar<br />
yerlerinden sökülecek. Senin bir davranmanda ne vakit böyle bir keremde bulunacak<br />
Bu kıyamet, o kıyametten nasıl olur da aşağı sayılır O kıyamet yaradır, bu merheme<br />
benzer. Bu merhemi gören yaradan kurtulmuştur. Bu güzelliği gören kötü kişi bile<br />
ihsan sahibidir. Ne mutlu o çirkine ki güzele eş arkadaş oldu, vah eşi kış olan gül<br />
yüzlüye! ölmüş ekmek cana eş olunca dirilir, canın ta kendisi olur.<br />
Kara odun ateşe eş olur, karanlığa gider, baştan başa nur kesilir. Ölmüş eşek tuzluya<br />
düşünce eşekliği, murdarlığı bir tarafta kalır. Allah gününün rengi Allah boyasıdır.<br />
Onda her şey bir renge boyanır. Birisi küpe düşse de sen, ona kalk desen neşesinden “<br />
Beni kınama. Küp benim der.”<br />
O “ Ben küpüm” demek “ ben, Hakk’ım”demektir. Demir demirdir ama ateş rengine<br />
girmiş, o renge boyanmıştır. Demirin rengi, ateşin renginde mahvolmuştur. Sukut<br />
eder gibi görünmekle beraber ateş olduğundan da dem vurmaktadır. Madendeki altın<br />
gibi kızarınca sözü, ağızsız, dudaksız “ Ben ateşim” sözüdür.<br />
Ateşin rengiyle, ateşin tabiatıyla ululanmıştır da der ki. “ ben ateşim ,ben ateş! Sen<br />
şüpheye düşşen de ben ateşim, istersen bir tecrübe et, elini sür. Ben ateşim, eğer<br />
şüphe ediyorsan bir an olsun yüzünü bana koy!” Ademoğlu, Allahdan nurlanırsa seçilir<br />
de meleklerin mescudu olur. Cani melek gibi azgınlıktan ve şüpheden kurtulan kişi de<br />
alemde secde eder.<br />
Ateş nedir demir nedir Dudağını yum. Bu benzetişte bulunanla alay etme. Ayağını<br />
denize pek basma, denizden çok bahsetme dudağını ısırarak susup kıyısın da dur!<br />
Benim gibi yüzlercesi bile denize tahammül edemezler. Fakat yine de denizde<br />
boğulmaktan korkmuyor, ona dalmadan duramıyorum. Canım da denize feda olsun,<br />
aklım da. Canın da kan diyetini bu deniz vermekte, aklın da. Ayağım oldukça denizde<br />
yürürüm, ayağım kalmazsa yine su kuşları gibi denize dalarım. Huzur da bulunan bi<br />
edep kişi huzurda bulunmayan kişiden daha hoştur. Halka da eğridir ama nihayet<br />
kapıda değil mi<br />
Ey teni bulaşmış, pislenmiş kişi, havuz kenarında dön dolaş. İnsan, havuzun<br />
dışındayken nasıl temizlenir Havuzdan uzak düşen kişi nasıl temiz olur O adam<br />
batın temizliğinden bile uzak düşmüştür. Bu havuzun temizliğinin haddi yoktur.<br />
Cisimlerin temizliği ise pek az bir miktarda olabilir. Çünkü gönül havuzdur ama gizli.<br />
Bu havuzun, denize gizli bir yolu var. Senin muayyen miktarda ki temizliğin yardım<br />
ister. Yoksa sayılı şey, harcandıkça azalır. Su, pis adama “ Bana koş der” Pis adamsa “<br />
Sudan utanıyorum der.”<br />
Su der ki: “ Bu utanma, bensiz nasıl zail olur, bu pislik, bensiz nasıl temizlenir ”<br />
Bulaşık ve pis adam; sudan utanır, gizlenirse bu utanma, “Haya, imana manidir”<br />
sözünün tahakkukuna sebep olur. Gönül, ten havuzunda çamura bulandı ama ten,<br />
gönül havuzunda arındı. Oğul, gönül havuzunun çevresinde olan, ten havuzundan<br />
sakın!<br />
Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah var,<br />
birbirlerine karışmazlar. İster doğru ol, ister eğri. O gönül havuzuna doğru gel, geri<br />
kalma. Padişahların huzurunda can tehlikesi var ama himmetleri yüce kişiler can<br />
korkusu yüzünden padişahtan çekinmezler. Padişah, şekerden daha tatlı olunca canın<br />
tatlılığına gitmesi de daha hoş, daha doğru.<br />
Ey beni kınayan, sen sağ esen ol. Ey selamet arayan, sen beni bırak! Benim canım<br />
ocaktır, ateşten hoşlanır, ocağa ateş yurdu olmak yeter. Bana ocak gibi aşka yanmak<br />
düştü. Bundan kör olansa zaten ocak değildir. Azıksızlık azığı sana azık olursa baki<br />
olan can bahçen güllerle, süsenlerle dolar. Başkasının korktuğu şeyler, sana emniyet<br />
verir. Su kuşu denizden ,kuvvet bulur, ev kuşuysa perişan olur.<br />
Ey tabip, ben; yine divana oldum. Sevgili, ben yine kara sevdalara uğradım. Zincirinin<br />
halkalarından her halkanın başka, başka fenleri var. Her halka başka bir delilik<br />
vermede. Her halkanın eseri, başka, başka fenler. Onun için her an başka deliliklerim<br />
var. Darbı meseldir. Delilikler; fen fen , çeşit çeşittir. Hele böyle ulu bir beyin zincirine<br />
bağlanmış kişide olursa! Bağımı, öyle bir divanelik kopardı ki bütün divaneler bana<br />
nasihat verirler.<br />
Bu çeşit delilik, zünnunun Mısri’nin de başına geldi. Onda yeni ,yeni coşkunluklar,<br />
cezbeler meydana gelmekteydi. coşkunluğu adeta göğün üstüne erişecek bir dereceyi<br />
buluyor, ciğerler acısı bir hale geliyordu. Kendine gel ey çorak toprak, kendi<br />
coşkunluğunu bu işe sahip olan temiz kişilerin coşkunluğu ile bir tutma! Halk onun<br />
deliliğine tahammül edemez bir hale geldi.<br />
Ateşi, adeta halkın sakalını tutuşturmaktaydı. Avamın sakalına ateş düşünce onu<br />
körlüklerinden, inatlarından tutup bağladılar. Halk, bu yolda umumiyetle dara düşse<br />
de yine yuları geri çekmeye imkan yoktur. Bu padişahların hepsi halk dan can<br />
korkusuna düştüler. Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok! Hüküm<br />
külhaniler eline geçince nihayet zünnun zindanına düştü. Bir tek ulu padişah, tek<br />
başına atına binmiş, gitmekte ardına düşen, ona uyan yok. Böyle bir eşi bulunmaz<br />
inci, çocukların eline düşmüş kadrini bilen anlayan yok. İnci de nedir ki Bir katrada<br />
gizlenmiş bir deniz bir zerreye sığmış güneş! Öyle bir güneş ki kendisini zerre<br />
gösterdi de yavaş, yavaş yüzünü açtı.<br />
Bütün zerreler,onda yok oldu. Alem onun yüzünden sarhoş oldu, onun yüzünden<br />
kendisine geldi. Fakat kalem, bir gaddarın elinde oldu mu şüphe yok. Mansur, dara<br />
çekilir. Bu hüküm, bu hükümet, kötü kişilerin elinde oldukça elbette peygamberleri<br />
öldürmek lazım. Yol azıtmış kavim, aptallıklarından peygamberlere “ Biz, sizi şom<br />
bilmekteyiz. Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor” dedi.<br />
Hıristiyanların cehaletine bak ki asılan bir Allahdan medet ummaktadır. Çünkü onlarca<br />
İsa’yı Yahudiler asmıştır. Peki iş böyleyse ona kim imdat etsin O padişahın yüreği,<br />
onların yüzünden kan olunca “ Sen, onların içinde oldukça Allah onlara azap<br />
göndermez” hükmü nasıl olur da sürüp gider Hain kalpazandan, halis altınla<br />
kuyumcu, daha fazla korkar. Yusuflar, çirkin kişilerin hasedinden korkup gizlenirler.<br />
Güzeller, düşman korkusundan ateş içinde yaşarlar.<br />
Yusuflar, kardeşlerinin hilesi yüzünden kuyuya düşmüşlerdir. Çünkü o kardeşler,<br />
hasetlerinden Yusuf’u kurtlara verip dururlar. Hasetten Mısır Yusuf’unun başına neler<br />
geldi Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur. Hulasa halim Yakub, Yusuf’a bir şey<br />
yapmasın diye bu kurttan daima korkar. Zahiri kurt, Yusuf’un etrafında dönüp<br />
dolaşmadı. Fakat bu haset, işlediği işle kurtları da geçti!<br />
Bu haset kurdu, Yusuf’u yaraladı da “ biz onu elbiselerimizin başında bırakmış,<br />
gitmiştik, kurt kapmış diye tatlı sözlerle özür serdetti. Bu hile, yüz binlerce kurtta bile<br />
yok Hele dur, bak, bu kurt sonunda nasıl rüsvay olur! Ondan dolayı herkesin yaptığı<br />
kötülüğün zararını göreceği gün hasetçiler, muhakkak kurt şeklinde<br />
haşredileceklerdir.<br />
Hırsla dolu aşağılık ve haram yiyici kişi, o sayı günü domuz şeklinde, zina<br />
edenler,avret yerleri kokarak, şarap içenler, ağızları kokarak dirilirler. Gönüllerin<br />
duyduğu o gizli koku, mahşerde açığa çıkar, duyulur. İnsanın varlığı bir ormana<br />
benzer. O deme agahsan çekin bu varlıktan çekin! Vücudumuzda binlerce kurt,<br />
binlerce domuz. Temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfat var.<br />
Herhangi huy galipse hüküm onundur. Maden de altın bakırdan fazlaysa o maden altın<br />
sayılır. Vücudunda hangi huy galipse o huyun suretine göre haşredilmen gerekir.<br />
İnsan da bir an olur, kurtluk zuhur eder, bir an olur, ay gibi Yusuf yüzlü bir güzel<br />
haline gelir. İyiliklerle kinler gizli bir yolda gönüllerden gönüllere gidip durmaktadır.<br />
Hatta insandan öküzle eşek bile bilgi sahibi olur, akıllanır,hüner elde eder. Serkeş at,<br />
rahvan bir hale gelir, alışır. Ayı oynar, keçi de selam verir.<br />
Köpeğe insanın huyu geçer, nihayet çoban olur, av, avlar yahut sürüyü korur. Eshabı<br />
Kehf’in köpeğine onlardan öyle bir huy sirayet etti ki sonunda Allah’ı aramaya<br />
koyuldu. Kalb de her an bir çeşit şey baş gösterir. İnsan bazan şeytanlaşır, bazan<br />
melekleşir. Bazan tuzak kesilir, bazan yırtıcı hayvan! Aslanların bildiği o acayip<br />
ormandan, gönüller tuzağına gizli bir yolu bulunan o meşelikten, içten içe hırsızlık et,<br />
can mercanını çal1 Ey köpekten aşağı, ariflerin gönüllerinden o mercanı elde et.!<br />
madem ki hırsızlık ediyorsun, bari latif inciyi çal! Mademki hamallık ediyorsun, bari<br />
yüce bir yük yüklen!<br />
Dostlar Zünnunun bu işinde düşünceye daldılar, zindana gittiler, bu hal hususunda<br />
konuşup fikirlerini söylemeye başladılar: Dediler ki “Bunu herhalde kasten yapıyor.<br />
Bunda bir hikmet var. O bu dinle bir kıbledir, bir delildir. Ona delilik hükmetsin, o<br />
çaldırsın imkan mı var Böyle bir şey onun deniz gibi hudutsuz aklından ne kadar<br />
uzak! Haşa delilik bulutu, onun ayını örtsün. Böyle bir şey onun ulu makamının<br />
kemalinden değildir.<br />
O halkın şerrinden bir bucağa sindi. Akıllılardan utandı da divane oldu. Tane tapan<br />
sersem akıldan usanmış da bu yüzden mahsus kendisini deli göstermiştir.” Maden de<br />
der ki: “ yiğit , beni bağla öküz kuyruğundan yapılma kamçı ile başıma sırtıma vur.<br />
Fakat deşeleme! Kamçı yarasından hayat bulayım.<br />
Musa’nın öküzü yüzünden dirilten maktul gibi dirileyim. Öküz kuyruğundan yapılma<br />
kamçının açtığı yaradan iyileşeyim, Musa’nın mucizesiyle dirilen o öldürülmüş adam<br />
gibi canlanayım. O öldürülmüş adam öküz kuyruğu kamçısının açtığı yaradan dirildi.<br />
Bakır gibi kimya yüzünden altın oldu. Sıçrayıp kalktı, sırları söyledi, kanını dökenleri<br />
gösterdi.<br />
Beni bumlar öldürdü, bu fitnenin tohumunu bunlar ekti diye açıkça söz söyledi. Bu<br />
ağır beden de öldürüldü mü sırları bilen ruh varlığı dirilir. O adamın canı cenneti de<br />
görür, cehennemi de bütün sırları da tanır, bilir. Kanlı şeytanları, hile ve hud’a<br />
tuzağını ve şeytanlıkları gösterir. Kuyruğunun açacağı yara yüzünden can kurtulsun<br />
diye öküz kesmek, yol şartlarındandır. Sen de tez öküz nefsi tepele de gizli ruh<br />
dirilsin, akıllansın.<br />
Onlar, ahvali anlamak üzere zünnun’un yanına yaklaşınca Zünnun onlara bağırdı: “<br />
Hey, kimlersiniz Sakının!” Onlar, edepli, edepli “ Biz dostlardanız. Buraya canla başla<br />
hal hatır sormak için geldik. Nasılsın ey hünerli, marifetli akıl denizi Akıllı olduğun<br />
halde niye kendini deli gösteriyorsun, bu ne bühtan Güneşe külhanın dumanı erişir<br />
mi Anka, kargaya zebun olur mu Bizden çekinme, şunu anlat.<br />
Biz seni sevenleriz. Bize bu işi etme. Sevenleri, kendinden uzaklaştırmak yaraşmaz.<br />
Onlardan işi gizlemek onları hileyle aldatmak doğru değildir. Padişahım, sırrı açığa<br />
vur. Ey ay yüzlü, yüzünü bulutla gizleme. Biz seni seviyoruz,sana sadıkız, aşıkız. İki<br />
alemde de gönlümüzü sana verdik” dediler. Zünnun, sövüp saymaya başladı,<br />
delicesine saçma sapan sözler söyledi. Sıçrayıp onlara taş topaç yağdırmaya, sopa<br />
sallayıp fırlatmaya koyuldu. Hepsi yaralanıp ezilmek korkusundan kaçtılar.<br />
Zünnun, kahkahayla gülüp başını salladı. Dedi ki: “ Şu dostların heva ve hevesine bak.<br />
Dostlara bak! Hani dost olanların nişanesi Dostlara zahmet can gibi sevimlidir.<br />
Dosta, dostun zahmeti ağır gelir mi Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine<br />
benzer.<br />
Dostluk nişanesi beladan, afetlerden, minhetlerden hoşlanmak değil midir Dost altın<br />
gibidir. Belada ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir”<br />
LOKMAN´IN SINAVI<br />
Tertemiz bir kul olan lokman, gece gündüz kullukta çevik ve gayretli değil<br />
miydi Efendisi, onu ileri tutar, oğullarından üstün görürdü. Çünkü lokman, filvaki kul<br />
oğluydu ama efendiydi, heva ve hevesten hürdü. Bir padişah, konuşma esnasında bir<br />
şeyhe dedi ki: “ Benden bir şey dile” Şeyh “ Padişahım, bana böyle söylemekten<br />
utanmıyor musun Hele biraz daha yüksel! Benim iki kulum var. Onlar hor hakir<br />
kişilerdir ama ikisi de sana hükmederler, ikisi de emrederler” dedi.<br />
Padişah “ Bu söz hatalı bir söz. O iki kul kimler deyince şeyh “ Birisi, kızmak öbürü<br />
şehvet” dedi. Padişahlıktan feragat edeni padişah bil. Onun nuru ayla güneş,<br />
olmaksızın da parlar durur. Mahzene sahip olan, zatı mahzen olmuş kişidir. Varlığa,<br />
mağlup olan, varlığa düşman olan kişidir. Lokman’nın efendisi, görünüşte onun<br />
efendisiydi ama hakikatte Lokman’nın kuluydu.<br />
Bu ters dünyada benzerler çoktur. Onların nazarında bir gevher, çöp parçasından da<br />
bayağıdır. Her çöle, çeçip kurtulunacak yer adı verilmiştir. Ad ve suret, halkın<br />
akıllarına tuzaktır. Bir güruhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.<br />
Mürailik sureti de bir güruhun adını zahitliğe çıkarmıştır.<br />
Halbuki kendisi riyaya boğulmuştur. Taklitten, kapıp kaçmadan arınmış nur gerek ki,<br />
onu sözünü dinlemeden, işini görmeden tanısın. Bu nura sahip olan , akılyoliyle onun<br />
kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz. Gaybı adamakıllı bilen<br />
Allahnın has kulları can aleminde kalb casuslarıdır.<br />
Hayal gibi gönle girerler. Gizli şey ve hal, onların önünde apaçıktır. Serçenin<br />
vücudunda ne kuvvet ne kudret vardır ki sırrı doğanın aklından gizli kalsın Allah<br />
sırlarına vakıf olan kişinin önünde mahlukatın sırrı nedir ki Göklere çıkan adama<br />
yeryüzünde yürümek güç gelir mi Be zalim, Davud’un elinde demir mum haline gelir<br />
erirdi, artık onun avucunda mum ne oluyor<br />
Lokman, kul şeklinde bir efendiydi. Kulluğu, yalnız zahiri bir görünüşten ibaretti.<br />
Meselâ, efendi tanımadık bir yere giderse kuluna elbisesini giydirir. Kendisi de o<br />
kölenin libaslarını giyer, köleyi kendisine efendi yapar. Kullar gibi onun ardından<br />
yürür. Bu suretle kendisini kimseye tanıtmaz. Ey kul sen baş köşeye otur. Ben, eski<br />
bir kul gibi ayakkabılarını götüreyim.<br />
Sen sertlik et, bana söv, hiçbir suretle ağırlama. Şimdi hizmetin, bence bana hizmet<br />
etmeyi bırakmadan ibarettir. Ben bu suretle gurbet diyarında bile tohumu ekeceğim”<br />
der. Efendiler, kendilerini kul sanılsınlar diye kulluğu kabul etmişlerdir. Onların<br />
gözleri toktur efendiliğe doymuşlardır, kendilerine lazım olan işi yapa gelmişlerdir.<br />
Halbuki bu heva ve heves kulları, onların aksine kendilerini akıl ve can efendisi<br />
gösterirler. Efendi kulluk edebilir fakat kuldan kulluktan başka bir şey zuhur edemez<br />
ki. Şunu bil ki o alemden bu aleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır.<br />
Lokman’nın efendisi bu gizli hali biliyordu, ondan bir nişane görmüştü. Sırrı bildiği için<br />
o yol gösterici,iş başarmak için eşeğini güzelce sürmekteydi.<br />
Lokman’nı daha önceden azad ederdi ama hoşnutluğunu diliyordu. Çünkü lokman’nın<br />
muradı buydu. O aslan, o yiğit, istiyordu ki kimse sırrına ermesin. Sırrını kötülerden<br />
gizlemen şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman,kendinden de<br />
gizlemendir. Fakat sen işini gözünden bile gizle de işine kötü göz değmesin. Kendini<br />
ücret tuzağına teslim et de sonra kendinden, kendiliğin olmaksızın bir şey çal.<br />
Yaralıya, vücudundan temreni çıkarabilmek için afyon verir, uyuturlar. Ölüm vaktinde<br />
de adama elem ve ıstıraplar verirler. O halde meşgulken canını alıverirler. Şu halde<br />
anlıyorsun ya, gönlünü herhangi bir düşünceye verdin mi, gizlice senden bir şey<br />
alacaklardır. Her ne düşünür. Her ne elde edersin hırsız, emin olduğun terden gelip<br />
çatmaktadır. Binaenaleyh bari en iyi işe koyul da hırsız senden hiç olmazsa en bayağı,<br />
en aşağı bir şeyi alıp götürebilsin. Tacirin yükü suya düşerse ondan daha iyi bir<br />
kumaşa el atar. Senin de madem ki suya bir şeyin düşecek, mahvolacak. En aşağı şeyi<br />
terk et de daha iyisini bul.<br />
Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, lokman’a adam gönderip çağırtır,<br />
Önce o yemeğe lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi. Bu suretle onun<br />
artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi. Hatta yese bile<br />
gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.<br />
Bir gün lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ git,<br />
oğlum lokman’ı çağır” dedi Lokman gelince efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim<br />
verdi. Lokman o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın<br />
efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi; Yalnız bir<br />
dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir<br />
karpuz” dedi .<br />
Çünkü lokman, öyle lezzetle,öyle zevkle,öyle iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı<br />
geliyordu. Efendisi o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili<br />
uçukladı, boğazı yandı. Bir eyyam acılığından adete kendisini kaybetti. Sonra “ A<br />
benim canım efendim, Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı<br />
nasıl oldu da lütuf saydın Bu ne sabır Neden böyle sabrettin Sanki canına kastın<br />
var Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin ” dedi.<br />
Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki<br />
utancımdan adeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu<br />
acıdır demeğe utandım. Çünkü vücudumun bütün cüzüleri senin nimetlerinden<br />
meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;Bu kadarcık bir acıya<br />
dayanamaz, feryadedersem vücudumun bütün cüzüleri hak ile yeksan olsun!<br />
Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı Sevgiden<br />
bakırlar altın kesilir. Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru bir hale gelir, sevgiden<br />
dertler şifa bulur. Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi<br />
neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki<br />
Noksan bilgi nereden aşkı doğuracak Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk,<br />
cansız şeylerdir.<br />
Noksan bilgi sahibi, cansız bir şey de dilediği şeyin rengini görünce adeta bir ıslıktan<br />
sevgilinin sesini duymuş gibi olur. Noksan bilgi, fark ve temyize malik değildir.<br />
Nihayet şimşeği güneş sanır. Bu yüzden peygamber, noksanı olan kişiye melun dedi.<br />
Fakat bu noksan, tevil de akıl noksanıdır. Teninde noksan bulunan acınır, acınan<br />
kişiye lanet etmek böyle bir adamı yaralamaksa hiç de yaraşır bir şey değil.<br />
Kötü hastalık lanet edilmesi icap eden, uzaklığa layık olan illet, akıl noksanıdır. Zira<br />
noksan akılları tamamlamak, yani akıllanmak mümkündür, fakat bedendeki noksanı<br />
tamamlamaya imkan yok. Allahdan uzak düşen her kötü kişinin kafirliği, firavunluğu,<br />
umumiyetle akıl noksanından ileri gelmiştir. Beden noksanı için Kuran’ da “ köre teklif<br />
yok” diye bir genişlik var. Şimşek çabucak sönüp gider, pek vefasızdır. Sen aydın ve<br />
parlak olmayan geçici şeyi baki olandan ayırt edemiyorsun. Şimşek güler o kişiye.<br />
Kime biliyor musun onun nuruna gönül bağlayana.<br />
Felek nurlarının sonu yoktur. O nurlar, şarkta ve garpta bulunmayan Allah nuruna<br />
benzer mi hiç Şimşek bil ki göz nurunu alır, baki nur da, bil ki gözlere yardımcıdır.<br />
Deniz köpüğü üstüne at sürmekle şimşek ziyasiyle mektup okumak, Hırs yüzünden<br />
akıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir. Aklın hassası, işin sonunu<br />
görmektir. Akıbeti görmeyen akıl nefistir. Nefse mağlup olan akıl, nefis haline<br />
gelmiştir. Müşteri, Zuhal tesiri altında kalırsa Zuhalleşir. Sen bu yomsuzluk içinde<br />
gözünü döndür de sana bu nuhuseti verene bak! Bu cezirle meddi gören kişi,<br />
yomsuzluktan kurtulur, saadete erer.<br />
Allah, bir halden bir hale döndürme esnasında her şeyi zıddıyla meydana çıkararak<br />
seni halden hale döndürür durur. Bu suretle de Eshabı Şimalden olmaktan korkar<br />
durur, erler gibi de Eshabı Yemi’nin lezzetini umarsın. Bir yandan korkuya, bir yandan<br />
ümide düştün mü iki kanadın olur. Bir kanatlı kuş katiyen uçamaz acizdir. Ya beni<br />
bırak, hiç söylemeyeyim, yahut da izin ver tamimiyle söyleyeyim.<br />
Yoksa ne bunu istiyor, ne onu istiyorsan yine ferman senin. Kim ne bilir ki maksadın<br />
ne, muradın nerede Can İbrahim canı olmalı ki nuriyle ateş içinde cennetler, köşkler<br />
görsün. Derece, derece aya, güneşe kadar yücelsin; halka gibi kapıya kalmasın. Halil<br />
gibi yedinci kat gökten de geçsin. Çünkü ben batanları, geçenleri sevmem. Bu ten<br />
alemi, şehvetten kurtulan kişiden başkasını yanılta gelmiştir, yanılta gider.<br />
HÜTHÜD İLE BELKIS<br />
Belkıs’a yüzlerce rahmet olsun. Allah, ona yüzlerce erkeğin aklını vermişti. Bir hüthüt<br />
kuşu, Süleyman’dan birkaç satırdan ibaret bir mektup getirdi. Belkıs okudu. Elçinin<br />
getirdiği o şümullü nükteleri hor görmedi. Gözü hüthütü gördü, gönlü onun Anka<br />
olduğunu anladı. Duygusu onu bir köpekten ibaret gördü, gönlüyse bir derya.<br />
Akıl, bu iki renkli tılsımlar yüzünden Muhammet’le, Ebucehil’lerin savaştığı gibi duygu<br />
ile savaşır durur. Kafirler Ahmet’i beşer gördüler. Çünkü onun ayı böldüğünü<br />
görmemişlerdi. Hisse ait gözüne toprak serp. His gözü, akla da düşmandır, dine de.<br />
Allah duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi. Çünkü o köpüğü<br />
gördü de denizi görmedi. Bu demi gördü de yarını görmedi.<br />
Bu günün sahibi de odur, yarının sahibi de. Her ana sahip olan, önünde durup durur<br />
de o, hazineden bir pul bile görmez. Bir zere bile o güneşten haber verir ve güneş; o<br />
zerreye kul, köle kesilir. Birlik denizinin elçisi olan katra ya yedi deniz esir olur. Bir<br />
avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşirse felekler, o, bir avuç toprağın önüne baş<br />
koyar. Ademin toprağı Allahdan çevikleşince Allah melekleri o toprağın önünde secde<br />
ettiler. Göğün yaratılması neden di Toprakla olan münasebeti kaldıran, müşkülleri<br />
halleden bir gözden. Toprak, kesafeti yüzünden suyun dibine gider. Öyle olduğu halde<br />
toprağa bak ki çevikleşti, süratle arşı bile geçti. Bil ki o letafet sudan değildir, ancak<br />
verici ve eşsiz, örneksiz yaratıcının ihsanından,. Dilerse havayı, ateşi aşağılatır,<br />
dilerse dikeni gülden üstün eder. Allah hükmedicidir, dilediğini yapar.<br />
Derdin ta kendisinden deva yaratır. Havayı, ateşi aşağılatırsa onları karartır,<br />
bulandırır, ağırlaştırır. Yeri ve suyu yüceltirse kainat yolunu ayaklarıyla arşınlarlar,<br />
yürürler. Gayrı tamamıyla anlaşıldı ki dilediğini yüceltir, toprağa mensup olana<br />
“Kanatlarını aç” der. Ateşe mensup olana der ki: “ yürü, iblis ol, yedinci kat yerin<br />
altında şeytanlık et. Ey topraktan yaratılan adam, sen de yürü, Süha yıldızını bile geç.<br />
Ateşten yaratılan iblis, sen de yerin dibine git. Ben dört tabiat ve illet-i şla değilim.<br />
Her şeyi tasarruf etmede Baki ve daimiyim .İşim illetsiz, sebepsiz ve dosdoğrudur. Ey<br />
kötü düşünceli; takdirim, sebebe bağlı olamaz. Bir vakit olur,adetimi değiştirir, bir<br />
vakit olur, bu tozu yatıştırırım. Denize “ Durma, hemencecik ateşlerle dol” derim.<br />
Ateşe “ Haydi, gül bahçesi kesil” diye emrederim.<br />
Dağa derim ki: “ Pamuk gibi hafifleş! Göğe derim ki: “Göze baş aşağı görün” Güneşe “<br />
Ey güneş, ayla birleş” der, ikisini de iki kara bulut haline getiririm. Güneş çeşmesini<br />
kurutur, kan çeşmesini, sanatımla misk haline getiririm” Allah güneşle ayın<br />
boyunlarına boyunduruk vurur, onları iki kara öküz gibi bağlayıverir.<br />
Kuran okuyan biri, Kuran’dan “ Maüküm gavra” yani “ suyu kaynağından keser, yerin<br />
derinliklerinde gizler, kaynakları kurutur, kupkuru bir hale getirirsem, benim gibi<br />
ihsanda, ululukta misalsiz olan tek Allahdan başka kim vardır ki suyu tekrar<br />
kaynağına getirebilsin ” ayetini okuyordu. Bir hor, hakir felsefeci, bir aşağılık<br />
mantıkçı, mektep yanından geçerken, bu ayeti duyup hoşuma gitmedi. Dedi ki: “ Suyu<br />
külünkle biz çıkarırız. Belin kazmanın darbesiyle ta yerin dibinden kaynatırız”<br />
Gece uyudu, rüyada aslan gibi bir adam gördü. O adam felsefeciye bir tokat vurdu. İki<br />
gözünü de kör etti. Dedi ki: “ ey kötü kişi eğer doğrucuysan, gözün doğruysa bu iki<br />
göz kaynağını da, haydi kazma ile nur landır” gündüzün felsefeci sıçrayıp uykudan<br />
kalktı. Gördü ki iki gözü de kör olmuş, iki gözünün nuru da sönmüş! Eğer ağlayıp<br />
inleseydi, eğer tövbe ve istiğfar etseydi mahvolan nur Allah keremiyle yine zuhur<br />
ederdi.<br />
Fakat istiğfar etmek de elde edilir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz. Yapılan<br />
işlerin çirkinliği, küfür ve inkarın şomluğu, onun gönlüne tövbe gelmesine mani<br />
oluyordu, tövbe yolunu bağlamıştı. Gönlü katılıkta taşa dönmüştü. Tövbe onu ekin<br />
ekmek için nasıl yarabilir Nerede Şuayb gibi biri ki duasıyla dağı, ekin ekmek üzere<br />
toprak haline getirsin. Halil’in niyazı ve inanışı yüzünden güç ve olmayacak iş<br />
mümkün oldu.<br />
Yahut Mukavkıs’ın Peygamberden dilemesi üzerine taşlık yer gayret güzel bir tarla<br />
haline geldi. Bunlar gibi o kötü adamın inkarı da aksine olarak altını bakır haline<br />
getirir. Sulhu savaş yapar. Bu kötü kişi çarpma kehribarıdır. Kabiliyetli toprağı bile taş<br />
topaç yapar. Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil. Kendine<br />
gel de “ tövbe eder, Allah’a sığınırım” diye cürümde bulunma, günah etme. Tövbeye<br />
de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek bir bulut şart. Meyvenin olması için<br />
hararet ve su lazımdır. Bunun için de bulut ve şimşek icabeder. Gönül şimşeğiyle iki<br />
göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır Vuslat zevkinin yeşilliği nasıl<br />
yetişir, kaynaklardan arı, duru su nasıl coşar Gül bahçesi; yeşilliğe nasıl sır söyler,<br />
menekşe nasıl olur da yaseminle ahdedebilir Çınar, dua için nasıl el açar, ağaç<br />
havada nasıl baş sallar<br />
Çiçek bahar mevsiminde ( renklerle, kokularla dolu olan) eteğini nasıl serper Lalenin<br />
yüzü nasıl kan gibi kızarır Gül, kesesinden nasıl altın saçar Nasıl olur da bülbül gülü<br />
koklar; üveyik kuşu, bir istekli gibi “Kü-kü nerede, nerede” diye öter Nasıl olur da<br />
leylek “ lek, lek – senin sesin” sesini canla, başla çıkarır. Ey yardımı dilenen Allah,<br />
senin de ne demek Zaten her şey senin mülkünden ibaret.<br />
Nasıl olur da yaprak, içteki sırları gösterir Nasıl olur da bahçe gökyüzü gibi<br />
aydınlanır Bu güzel ve ağır elbiseleri nereden getirdiler Hepsini de kerem sahibi<br />
Allahdan hepsini de merhamet sahibi Allahdan! O letafetler, bir güzellik nişanesidir, o<br />
nişane de ibadet edici bir erin ayak izi. Padişahtan nişane gören sevinir. Görmeyene<br />
gelince, uyanıp kendine gelemez. Elest deminde Rabbini görüp sarhoş olarak<br />
kendinden geçen kişinin ruhu bu gün de Rab bini görür, kendinden geçer.<br />
Şarap kokusunun şarap içen tanır. Şarap içmeyen şarap kokusunu ne bilsin Hikmet,<br />
müminin kaybolmuş devesine benzer, Hikmet, teşrifatçı gibi adamı padişahla<br />
görüştürür. Rüyada güzel yüzlü birisini görürsün, o sana vade verir, alametler söyler.<br />
Muradın olacak, nişanesi de bu: Yarın sana filan kişi gelecek.<br />
Onun bir alameti atlı oluşudur. Bir alameti de şu; Seni görünce kucaklayacak. Bir<br />
alameti de seni görünce gülmesi, diğer bir nişanesi de sana karşı el kavuşturmasıdır.<br />
Diğer bir alameti de şudur ki: Heveslenip bu rüyayı yarın hiç kimseye<br />
söylemeyeceksin. Bu alamet, Yahya’nın babasına da gösterilmiş, ona da “ üç güne<br />
kadar kimseye bir söz söylemeye muktedir olamazsın.<br />
Üç geceye dek iyiden kötüden bahsetme, sus. İşte bu senden Yahya adlı bir çocuk<br />
olacağına alamettir. Üç gün konuşma. Bu susmak senin maksadına erişeceğine delalet<br />
eder. Kendine gel. Bunları dile getirme. Bu sözü gönlünde gizli tut” denmişti. Sana da<br />
bu alametleri şeker gibi tatlı, tatlı söyler. Hatta bunlar nedir ki<br />
Daha yüzlerce nişaneler var. Bu rüya; durmadan dinlenmeden biteviye Allahdan<br />
dilediğin saltanata, istediğin makama erişeceğine alamettir. Olması için uzun<br />
gecelerde ağlayıp inlediğin seher çağlarında niyaz ettiğin muradına, eline girmedikçe<br />
günlerini karatan, boynunu iğ gibi incelten maksadına erişeceğine delalet eder. Temiz<br />
erler nasıl varını, yoğunu verdin, Malını, mülkünü, uykunu feda ettin, yüzünün rengi<br />
kaçtı, hatta başından bile geçtin, bir kıl gibi kaldın; Nice demdir ödağacı gibi ateşlere<br />
atıldın.<br />
Kaç kereler miğfer gibi kılıç önüne gittin! Bunlar yüz binlerce biçarelikler, aşıkların<br />
huyudur. Bunlar, sayıya gelmez ki! Geceleyin bu rüyayı görünce gündüz oldu mu o<br />
ümitle günün aydınlanır. O alametler nerede acaba diye gözünü sağa, sola çevirir<br />
durursun. Eyvah, gün geçer de o alametler zuhur etmezse diye yaprak gibi titrersin.<br />
Mahallelerde, pazarlarda buzağsını kaybetmiş adam gibi koşarsın.<br />
Birisi “ baba, hayrola, ne koşup duruyorsun Burada bir şey mi kaybettin, kaybettiğin<br />
ne” dese, “ hayırdır ama bana. Benden başka kimsenin bilmesi caiz değil. Söylersem<br />
bana gösterilen nişaneler kaybolur. Onlar kayboldu mu ben, öldüm gitti” dersin. Her<br />
atlının yüzüne dikkatle bakarsın. Baktığın adam, sana “ Bana deli gibi bakma be”der.<br />
Ben, bir sahip kaybettim. Onu aramaya yüz tuttum.<br />
Ey atlı, devletin daimi olsun. Aşıklara acı, onları mazur tut” dersin. Madem ki gayretle<br />
aradın dikkatle baktın, bu işe adamakıllı sarıldın. Elbette bulursun. Bir işe ciddi bir<br />
suretle sarılan yanılmaz demişler. Ey iyi bahtlı, ansızın atlı gelir, seni sımsıkı kucaklar.<br />
Sen kendinden geçer, dostlarından ayrılırsın. Bu işten haberi olmayan da “ İşte sana<br />
riyakar, işte sana münafık!” der.<br />
Ne bilsin o, kendisinden geçen kişinin coşkunluğu nedir Bu kimin vuslatı nişanesi<br />
Bilmez ki Bu nişane gören kişinin hakkındadır. Başkasına bu nişane nereden zuhur<br />
edecek Âşığa her an, ondan bir nişane görünmekte Canına can katılmaktadır. Sanki<br />
çaresiz kalmış balığın önüne su gelmiş, bu nişaneler, o kitabın delilleridir.<br />
Peygamberlerde olan nişaneler de aşina olan cana mahsustur.<br />
Bu söz noksan kaldı, bir karara bağlanmadı. Gönlüme malik değilim ki mazur gör.!<br />
Zerreleri kim sayabilir ki Hele saymaya kalkışan, aklını aşka kaptırmış bir adam<br />
olursa! Bağdaki yaprakları keklik ve ötüşleri sayabilir miyim Bunlar sayıya gelmez<br />
ama ben sınanmış adamı ir şadetmek için sayıyorum. Zuhal yıldızının nuhusiyetiyle<br />
müşterinin saadeti saymaya kalkışan da sayıya sığmaz.<br />
Fakat böyle olduğu halde bu ikisinin bazı tesirini yani zarar ve faydalarını anlatmak<br />
yine lazımdır. Bu suretle kaza ve kaderin eserlerinden cüzi bir miktarı saadet ve<br />
nuhuset ehlince anlaşılmış olur. Talihi müşteri olan kişi, neşesinden, ululuğundan<br />
sevinir; Talihi Zuhal olan da şer işlere düşmemek için yaptığı şeyler de ihtiyat etmek<br />
lüzumunu anlar.<br />
Yıldızı Zuhal olan kişinin ahvalini tamamıyla söylesem zavallı,o yıldızının ateşinden<br />
yanar. Padişahımız, bize “ Allah’ı anın” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde<br />
gördü de nur ihsan etti. Dedi ki: “ Filvaki ben, sizin beni anmanızdan müstağniyim.<br />
Beni tasvir etmek, övmek, anmak layık değil.<br />
Fakat tasvire, hayale kapılan bizim zatımızı misalsiz, tasvirsiz anlayamaz” Cisme<br />
mensup anış nakıs bir hayaldir. Padişahlara layık olan tavsif, cismani anışlardan<br />
arınmıştır. Birisi padişaha, “ Çulha değildir” dese bu ne biçim medih Yoksa padişahın<br />
çulha olmadığını bildirmiyor mu ki<br />
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN<br />
Musa, yolda bir çoban gördü. Çoban, şöyle söylenip duruyordu: “ Ey kerem sahibi<br />
Allah! Neredesin ki sana kul, kurban olayım, çarığını dikeyim, saçını tarayayım<br />
elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elceğizini<br />
öpeyim ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim.<br />
Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin yadınladır<br />
Allahm!” o çoban, bu çeşit saçama sapan şeyler söyleyip duruyordu. “Musa kiminle<br />
konuşuyorsun ” diye sordu. Çoban, “ bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle” diye<br />
cevap verince, Musa dedi ki: “ vah ,vah, sen sersemlemişsin. Daha Müslüman olmadan<br />
kafir oldun, bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey Ağzına pamuk tıka<br />
küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün, din kumaşını yıprattı. Çarık, dolak,ancak<br />
sana yaraşır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var Böyle sözlerden ağzını<br />
kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar. Zaten ateş gelmedi de bu duman ne<br />
Can niye kapkara bir hale geldi, ruh merdutlaştı Allahnın her şeye kadir ve her<br />
hususta adil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret<br />
ediyorsun Akılsız dost, zaten düşmandır. Ulu Allah, bu çeşit hizmetlerden ganidir.<br />
Sen bunları kime söylüyorsun. Amcana, dayına mı<br />
Allah sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı Büyüyüp gelişmekte olan süt<br />
içer. Ayağı muhtaç olan çarık giyer eğer bu dedikodu, kulu içinse. Allah, onun<br />
hakkında da “ o, benim” dedi. Yine beyhude ve batıl. Allah onun hakkında, “<br />
hastalandın da yine halimi hatırımı sormadın. Yalnız o hastalanmadı, ben de hasta<br />
oldum” demiştir. Bu çeşit sözler, “ benimle duyar benimle görür” haki katına erişen<br />
kişi içinde batıldır.<br />
Allah haslarıyla edepsizce konuşmak gönlü öldürür amel defterini kapkara bir hale<br />
koyar. Sen bir erkeğe Fatma desen erkekle kadın hep bir cinsten olmakla beraber<br />
imkan bulursa kanına kasteder, isterse hattı zatında halim ve mülayim olsun. Fatma<br />
sözü, kadınlar için övünçtür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi tesir eder.<br />
El ayak bizim için övünç vesilesidir; fakat Allahnın arılığına nispetle kusur. “ Doğmaz,<br />
doğurmaz” vasfına layıktır . Babayı da halk eden o, oğlu da doğma, cisim olanın<br />
vasfıdır. Doğan, ırmağın bu yüzüne mensuptur. Çünkü doğan kevnü fesat<br />
alemindendir aşağılıktır, sonradan olmadır. Elbette onu bir meydana getiren lazım<br />
çoban, “ ya Musa ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın” dedi; elbisesini yırtıp<br />
yana ,yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.<br />
Musa’ya Allahdan şöyle vahiy geldi: “ Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı<br />
geldin, yoksa ayırmaya mı Kaadir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en<br />
hoşlanılmayan şey ayrılıktır. Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim.<br />
Ona medih olan söz, sana zemdir, ona göre baldır, sana göre zehir! Bizse temizden de<br />
münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!<br />
Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kar, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara<br />
ihsanlarda bulunayım diye. Hintlilere, Hintlilerin sözleri medihtir. Sintlilere, sintlilerin.<br />
Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini<br />
saymakla kendileri temizlenirler.<br />
Biz dile söze bakmayız gönle hale bakarız. Kalp huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse<br />
sözünde kulluk ve aşağılık olmasın! Çünkü gönül cevherdir söz söylemekse araz. Bu<br />
yüzden araz, ariyettir,maksat cevherdir. Manası gizli kapalı, yahut başka olan bu çeşit<br />
laflar ne vakte kadar sürecek Yanıp yakılmak isterim ben yanıp yakılmak.<br />
O ateşe düş! Canda sevgiden bir ateş tutuşur, düşünceyi sözü, baştanbaşa yakıver!<br />
Musa, edep bilenler başka, canı ruhu yanmış aşıklar başka. Aşıklara her nefeste bir<br />
yanış var. Yıkık köyden haraç aşar alınmaz. Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme.<br />
Kana bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış<br />
sözde yüzlerce doğrudan yeğ. Kabe’nin içinde kıbleden eser yoktur dalgıcın ayağında<br />
dolak olmazsa ne gam1 yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça<br />
olana yamadan bahsetme. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da<br />
Allah’tır, mezhebi de. Lain, lal olduğunu ispat eden bir damgası olmasa da ne çıkar<br />
Aşk gam denizinde gamlanmaz ki!<br />
Ondan sonra Hak, Musa’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi; Musa’nın gölüne<br />
sözler döktüler. Görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar. Nice defa kendisinden<br />
geçti, nice defa kendisine geldi. Kaç kere ezelden ebede uçtu1 eğer bundan ötesini<br />
anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum.<br />
Çünkü bunu açmak bunu anlatmak anlayışın ötesindedir. Söylesen akıllar hayran olur.<br />
Yazsam birçok kalemler kırılır! Musa Allahdan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın<br />
ardınca koştu. O hayran aşığın izini izledi, çöldeki otların tozunu silkti. Aşık ve hayran<br />
adamların ayak izleri, başkalarının izlerinden ayrılır, hemen belli olur. Aşık, ruh gibi<br />
bir ayağını yukardan aşağıya atar, bir ayağını fil gibi eğri büğrü basar. Bazen bir dalga<br />
gibi bayrak diker, yücelir.<br />
Bazen balık gibi suyun içinde gider, görünmez. Bazen de remilcinin remil dökmesi gibi<br />
ahvalini toprak üstüne yazar. Musa nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: müjdemi ver<br />
Allahdan izin geldi. Hiçbir sebep ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne isterse onu<br />
söyle! Senin küfrün, din, dinin can nuru. Sen emniyete erişmişsin, bütün bir cihan da<br />
senin yüzünden amanda.<br />
Ey Allah “ Allah dilediğini yapar” sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi<br />
pervasızca yürü, dilini aç! Çoban “ ey Musa, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi kendi<br />
gönlümün kanına bulandım. Ben Sidret-ül Müntehadan da aşmış, oradan bile yüz<br />
binlerce yıl öte gitmiştim. Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kainatı aştı.<br />
Nasutumuzun mahremi Lahut’u olsun artık.<br />
Aferin eline koluna! Şimdi benim halim söze sığmaz. Zaten bu söylediğim de benim<br />
ahvalim değil. Ayna da bir suret görürsün ya fakat o senin suretindir, aynanın değil.<br />
Neyzen, ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses, neyin midir, neyzenin mi<br />
Bu ses neyin harcı mı, neyzenin harcı mı ” dedi. Kendine gel, kendine! Allah’ı övsen<br />
de bu övüşünü, çobanın layık olmayan övüşü gibi bil, öyle tanı.<br />
Senin övüşün, çobanın övüşüne nispetle daha iyidir. Ama Allah’a nispetle onun da<br />
değeri yok, onun da sonu gelmez. Ne vakte dek ben Allah’a hamlederim deyip<br />
duracaksın Perde kaldırılınca oldu sanılan nice şeylerin olmamış bulunduğu meydana<br />
çıkar. Allah’ı anışımın makul olması Allah rahmetindendir.<br />
Adeta istihaze olan kadının namaz kılması gibi bir ruhsattan ibarettir. Onun namazına<br />
nasıl kan bulaşmışsa senin Allah’ı anışını da benzetiş ve zannediş bulaşmış! Kan pistir<br />
ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki: Allahnın lütuf<br />
suyundan gayrı bir şeyle arınmaz ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.<br />
Keşke secden de kıbleden yüzünü çevirmiş olaydın da tek “ Sübhane rabbiyel A’la”’nın<br />
manasına ereydin! “ Allahm secdem de varlığın gibi sana layık değil. Sen kötülüğe<br />
iyilikle mukabele et” diyeydin. Bu yeryüzünde Hakk’ın hikmetinden eser vardır. Ondan<br />
dolayı pislikleri giderir, çiçekleri bitirir. Bizim pisliklerimizi örter, karşılığın da ondan<br />
koncalar biter. Kafir vergide, cömertlikte topraktan daha aşağı, daha verimsiz<br />
olduğunu görüp, varlığından çiçek ve meyve bitmediğini hatta bütün temizlikleri<br />
bozup pislemekten başka bir şey yapmadığını anlar da “ Ben aykırı anlamış,<br />
yanılmışım yazık keşke toprak olsaydım, Keşke topraktan sefer etmeseydim<br />
Keşke bir avuç toprak gibi ben de bir tane düşürüp yetiştirseydim. Topraktan sefere<br />
düştüm ama beni yol imtihan etti bu yolculuktan ne armağan getirdim ki ” der. Kafir<br />
yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır. Adamın<br />
yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır.<br />
Yüzünü yola çevirmesi; doğruluktan niyazdan. Büyümeye meyli olan her ot, büyüyüp<br />
durur, yaşar günden güne gelişir. Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür,<br />
kurur, noksan bulur, mahvolur. Ruhumun meyli, yüceliklere ise yücelir durursun<br />
varacağın yer de orasıdır. Aksine olarak başını yere eğdin mi battın gitti, Hak “ Ben<br />
batanları sevmem” demiştir.<br />
Musa “ Ey kerem sahibi, ey her işi yapan, ey bir an zikri, uzun bir ömre bedel olan<br />
Allah! Bu balçık aleminde eğri büğrü bir iz gördüm. Gönül melekler gibi itiraz etti. “<br />
Bir nakış yapıp ona fesat tohumunu ekmekteki maksat nedir Zulüm ve fesat ateşini<br />
alevlendirip mescidi de secde edenleri de yakmakta ne hikmet var<br />
Bir yalvarış için kan ve irin kaynağını coşturmak neden ” dedim. Ben bunların aynı<br />
hikmet olduğunu biliyorum. Fakat maksadım, bu hikmetin büsbütün açığa çıkması ve<br />
benim açıkça görmem. O yakın bana “sus” dediği halde görme hırsı “ hayır, coş!”<br />
demekte. Sen meleklere sırrını gösterdin. Böyle bir lezzet, kahır ve minhete değer!<br />
ademin nurunu Meleklere açıkça arz ettin, müşküllerini halledeydin.<br />
Ölümün sırrını hasredilmen söyler, yaprağın hikmetini meyveler anlatır. Kanın<br />
meninin sırrı da insanın duygusudur; her artmanın sonu da nihayet eksilme! Yazan<br />
kişi önce yazı yazacağı tahtayı yıkar, temizler; sonra ona harfleri yazar. Allah da önce<br />
gönlü kan eder, hor hakir gözyaşıyla yıkar, sonra o gönle sırları kaydeder. Yıkamakla,<br />
o levhi bir defter yapmak istediklerini bilmek, anlamak gerek.<br />
Bir evin temelini atacakları vakit oradaki eski ve evvelki yapıyı yıkarlar. Sonunda arı<br />
duru su çıkarmak için önce yerden toprak çıkarırlar. Çocuklar hacamattan ağlarlar.<br />
Çünkü işin hikmetini bilmezler ki. Halbuki adam hacamatçıya para verir, kan içen<br />
hançere iltifatlarda bulunur. Hamal ağır yükün altına koşar, yükü başkalarından<br />
kapar. Yük için hamalların savaşlarına bak.<br />
Din işinde çalışma da böyledir. Rahatın aslı zahmet olduğu gibi acılıklar da nimetin<br />
önüdür. Cennet, hoşumuza gitmeyen şeylerle kaplanmış, cehennem de zevkimize<br />
giden şeylerle dolmuştur. Ateşin aslı yaş ağaç olduğu gibi ateşe yanan da Kevser’e<br />
ulaşmıştır. Zindan da mihnetlere düşen adam bir lokmanın bir zevkin yüzünden<br />
düşmüştür. Bir köşkte devlete erişen de bir savaş, bir mihnet karşılığı olarak o devleti<br />
bulmuştur.<br />
Kimi altına, gümüşe sahip olmuş, zenginlikte naziri olmayan bir dereceye erişmiş<br />
görürsen bil ki o, kazanma zahmetine sabretmiştir. Gözü açık olan bunları sebepsiz,<br />
Allah hikmeti olarak görür. Fakat madem ki sen duygu alemindesin, sebeplere kulak<br />
as! Sebeplere yapışmamak, onları görmemek makamı ruhu taba yi aleminden<br />
kurtulmuş olanındır. Bu çeşit adam, peygamberlerin mucizeleri çeşmesini sebepsiz<br />
görür.<br />
Onları sudan ottan meydana geliyor bilmez. Bu sebep, doktorla hasta, kandille fitil<br />
gibidir. Gece kandiline yeni bir fitil bük, fakat güneş kandilini bunlara muhtaç sanma.<br />
Yürü aşevinin damı için samanlı balçık hazırla. Fakat bil ki kainatın damı, buna<br />
muhtaç değil. Ah sevgilimiz gamımızı yakıp mahvedince gece yalnızlığı bile geçti,<br />
gündüz oldu. Ay, ancak geceleyin cilve eder.<br />
Gönlün istediği sevgiliyi gönül derdinden başka bir şey de arama. Fakat sen İsa’yı<br />
bıraktın da eşeği besledin. Hulasa eşek gibi perdenin ardında kaldın gitti! Bilgi ve<br />
irfan. İsa’nın talihidir, ey eşek sıfatlı, eşeğin talihi değil! Eşeğin anırmasını duyar,<br />
acırsın. Halbuki bilmezsin ki eşek, sana eşeklik telkin ediyor.<br />
İsa’ ya acı eşeğe değil tabiatı aklına baş etme. Bırak tabiatını ağlaya dursun sen<br />
ondan al, canın borcunu öde! Yeter artık yıllarca eşeğe kul oldun. Çünkü eşeğe kul<br />
olan , eşeğin ardından gider. “ Onları atta bırakın” dan murat nefsindir. Nefis geride<br />
aklın ilerde gerek. Ama bu aşağılık akıl da eşekle aynı mizaçta. Çünkü bütün fikri onu<br />
nasıl elde ederimden ibaret. İsa’nın eşeği gönül mizacına malik olmuş akıllar<br />
makamında yer tutmuştur. Çünkü akıl galebe çalmıştı, eşekse zayıftı.<br />
Eşek şişman ve kuvvetli biniciden zayıflar. Ey eşek değerli; aklının azlığından bu eşek,<br />
ejderhalaştı. Gönlün İsa’dan hastalandıysa yine ondan iyileşir, sıhhat yine ondan<br />
gelir, onu bırakma. Ey nefesi hoş Mesih, cihanda yılansız hazine olmaz. Eziyetlerle<br />
nasılsın İsa Yahudileri görünce ne hale gelir; Yusuf hasetçi kardeşler elinde ne olur<br />
Sen gece gündüz bu azgın kavmin ardından koştukça nasıl olur da gece gibi gündüz<br />
gibi ömre medet bağışlar, yardım edersin<br />
Ah safra illetine tutulmuş o hünersiz kişilerden. Safradan ne hüner meydana gelir<br />
Ancak baş ağrısı. Sen hemen doğu güneşinin yaptığını yap. Bizse nifak hile, hırsızlık<br />
ve riya içinde yüzelim. Sen dünyada da balsın dinde de. Bizse sirke. Safraya ancak<br />
sirkengübin iyi eder, giderir. Halbuki biz karın ağrısına tutulmuş olduğumuz halde<br />
boyuna sirkeyi artırıp duruyoruz. Sen keremi terk etme de balı artır!<br />
Bizden bu layıktı, bunu yaptık. Kum, gözde ancak körlüğü fazlalaştırır. Fakat ey aziz<br />
sürme senden her değersiz şey, değer bulur, bir şey olur; sana bu layıktır. Bu<br />
zalimlerin ateşinden gönlün kebap olduğu halde daima “ yarabbi, kavmime hidayet<br />
et” diye hitap ediyordun. Sen o öd ağacı madensin. Seni ateşe atsalar bu alem, ıtırla,<br />
fesleğen kokusuyla dolar.<br />
Sen o öd ağacı değilsin ki ateşte yansın, eksilip bitsin. Sen o ruh değilsin ki gama esir<br />
olsun. Öd ağacı yanar ama madeni yanmadan uzaktır. Rüzgar, nurun aslına nasıl<br />
hamle edebilir. Ey göklere saflık veren, ey cefası vefadan daha iyi olan! Çünkü<br />
akıllıdan bir cefa gelse o cefa cahillerin vefasından iyiyidir. Peygamber, “ Akıllının<br />
düşmanlığı, cahilin sevgisinden yeğdir” dedi.<br />
AĞIZA KAÇAN YILAN<br />
Akılı birisi, atına binmiş geliyordu. Uyumakta olan birisinin ağzına da bir yılan kaçmak<br />
üzereydi. Atlı onu görüp adamcağızı kurtarmak yılanı ürkütüp kaçırmak için koşmaya<br />
başladı. fakat fırsat bulamadı. Aklı kendisine yardım ettiğinden pek akılı kişi<br />
olduğundan o uyumakta olan adama şiddetlice birkaç topuz vurdu. O şiddetlice<br />
vurulan topuzun acısı, adamı bir ağaç altına kadar kaçırdı.<br />
Ortaya bir hayli çürük elma dökülmüştü. Adama “ Ey dertli kişi bunları ye” dedi. “<br />
Beyim, ben sana ne yaptım, bana ne kastın var Eğer bana hakikaten bir kastın varsa<br />
vur kılıcı, birden kanını dök! Sana çattığım saat ne menhus saatmiş. Ne mutlu senin<br />
yüzünü görmeyene! Dinsizler bile kimseye suçsuz günahsız, az çok bir şey yapmadan<br />
böyle sitem etmezler, bu sitemi caiz saymazlar” diyordu.<br />
Söz söylerken ağzından kan geliyordu “ yarabbi cezasını sen ver!” diye bağırmakta,<br />
her an ona kötü söylemekte, lanet etmekteydi. Atlı ise “ bu ovada koş”diye onu<br />
dövüyordu. Adam, topuz acısıyla atlının korkusundan yel gibi koşmağa başladı. Hem<br />
koşuyor, hem yüzüstü düşüyordu. Karnı toktu, uykulu ve gevşemiş bir haldeydi.<br />
Ayağında, yüzünde yüz binlerce yara vardı.<br />
Atlı o adamı akşam çağına kadar çekiştirip durdu. Nihayet, adamın safrası kabardı,<br />
kusmağa başladı. İyi, kötü yediklerini kustu. Bu kusma esnasında yılan da içinden<br />
dışarı çıktı. O yılanı görünce kendisine iyilik eden atlıya secde etti. O kapkara çirkin ve<br />
heybetli yılanı görünce bütün dertlerini unuttu. Dedi ki: “ Sen, bir rahmet cebrailisin,<br />
yahut da velinimet Allahsın ne kutlu saatmiş ki beni gördün.<br />
Ölüydüm, bana yeni bir can bağışladın. Sen beni analar gibi aramaktayken, ben<br />
eşekler gibi senden kaçıyordum. Eşek sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Halbuki<br />
sahibi, iyiliğinden dolayı onun peşine düşer. Onu bir fayda elde etmek bir ziyandan<br />
kurtulmak için aramaz. Kurt, yahut yırtıcı bir canavar paralamasın diye arar. Ne mutlu<br />
yüzünü görene, yahut ansızın senin bulunduğun yere ulaşana!<br />
Pak ruh bile seni övmüş. Halbuki ben sana ne kadar kötü ve saçma şeyler söyledim.<br />
Fakat efendim, padişahlar padişahı sultanım onları ben söylemedim, bilgisizliğim<br />
söyledi. Bir parçacık olsun bu hali bilseydim böyle abes sözler söyleyebilir miydim Ey<br />
iyi ruhlu eğer bana bu hali kinaye ile bile olsa çıtlatsaydın seni bir hayli överdim.<br />
Fakat sükut ederek kızgın göründüm. Hiçbir şey söylemeksizin kafama vurmaya<br />
başladın başım sersemleşti, aklım gitti. Hele benim bu başım zaten aklı da kıt!<br />
Ey yüzü de güzel işi de güzel adam affet, deliliğimden söylediğim sözleri bağışla. Atlı “<br />
eğer ben bunu biraz çıtlatsaydım derhal yüreğin su kesilir ödün patlardı. Yılanı<br />
anlatsaydım korkudan canın çıkıverirdi. Mustafa “ canınızdaki düşmanı size olduğu<br />
gibi anlatsam. Yiğitlerin bile ödü patlar ne yol yürümeğe ta katları kalır, ne bir işin<br />
tasasına düşerler! Ne kimsenin gönlünde niyaz etmeğe kudret kalır, ne tenin de oruç<br />
tutmaya, namaz kılmaya kuvvet” buyurdu.<br />
Bunu duyan kedi önündeki sıçan gibi yok olur; kurt önündeki kuzu gibi mahvolur. Ne<br />
uyku uyuyabilir ne yemek yiyebilir. Onun için ben sizi bunu söylemeden terbiye<br />
etmekte, yetiştirmekteyim. Ebu Bekr-i Rebabi gibi susmakta, Davut gibi demire el<br />
vurmaktayım. Bu suretle de olmayacak şey, benim elimde mümkün olur, bir hale yola<br />
girer, kanadı yolunmuş kurşun bile kanadı çıkar. Çünkü Allahnın eli insanların<br />
ellerinden üstündür. Tek Allah da bizim elimize “ Benim elim” demiştir.<br />
Şu halde şüphe yok ki benim kolum uzundur,her yere erişir. Ta yedinci kat gökten bile<br />
aşar. Elim gökte bile hünerler göstermiştir. Ey Kuran okuyan “İnşakkal Kamer”<br />
ayetini okuyuver! Bu övüş de akıllar zayıf olduğu içindir. Zayıf olanlara kudreti<br />
anlatmaya imkan mı var* uykudan başkaldırırsan anlarsın.<br />
Bu iş böyledir işte doğrusunu Allah daha iyi bilir. Eğer sen içinde ki yılanı bilseydin ne<br />
elma yemeğe kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye ne de kusmağa1 sen beni<br />
sövüyordun, ben de seslenmiyor, fakat atımı sürüyordum. Gizlice de Yarabbi, sen<br />
işimi kolaylaştır demekteydim. Sebebi söylememe izin yoktu, fakat seni kendi haline<br />
bırakmaya da kaadir değilim.<br />
Her an gönlümdeki dert yüzünden Yarabbi, kavmime yolu sen göster çünkü onlar<br />
bilmiyorlar, demekteydim” dedi. Derdinden kurtulan adam, secdeler etmekte “ Ey<br />
bana saadet, ikbal ve hazine olan! Ey yüce kişi Allahdan hayırlar bul! Bu zayıfın sana<br />
şükretmeye kudreti yok. Mükafatını Allah versin. Ağzım dilim sana şükretmekte aciz”<br />
demekteydi. İşte akıların düşmanlığı bu çeşittir. Onların zehirleri bile cana neşe verir.<br />
Ahmağın dostluğu ise eziyettir, sapıklıktır. Misal olarak birde hikayeyi dinle.<br />
Bir ejderha bir ayıya yakalamıştı. Yiğidin biri giderken ayının bağırmasını duydu.<br />
Alemde düşkünlere yardımcı erler vardır. Onlar, mazlumlar feryat ettiler mi derhal<br />
yetişirler. Mazlumların seslerini her yerden işitirler, Hak rahmeti gibi o tarafa<br />
koşarlar. Alemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan gizli dertlerin tabibi<br />
bulunan o erler; muhabbetin, adaletin rahmetin ta kendisidirler.<br />
Onlar, hak gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir. Onlardan birine “ can ve gönülden ettiğin<br />
bu yardım için, neden yardım ediyorsun ” denilse ancak “ yardım isteyenin gamından,<br />
çaresizliğinden” der erin avı merhamettir. İlaç alemde dertten başka bir şey aramaz.<br />
Nerede bir dert varsa deva oraya gider. Su neresi alçaksa, oraya akar. Sana da rahmet<br />
suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç sarhoş ol. Ta başa kadar rahmet<br />
içinde rahmet var. Oğul bir tek rahmete dalma, bir tek rahmete kani olma.<br />
Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy! Kulağından<br />
vesveseler ayıp kılından arıt ta gayp selviliğini gör. Burnundan beyninden nezleyi<br />
gider de Allah kokusu burnuna gelsin. Sıtmadan, safradan hiçbir eser bırakma da<br />
alemden şeker lezzetini bul. Sen yüz türlü güzel yüzlü evlat olması için erlik ilacını<br />
kullan, erlikten kesilmiş olarak koşup tozma.<br />
Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis etrafında dönüp dolaşsın. Hasislik<br />
zincirini elinden boynundan at eski felekte yeni bir baht bul. Lütuf kabesine uçmaya<br />
kanadın yoksa çare bulana arz et. Ağlayıp inleme kuvvetli bi sermayedir, külli rahmet<br />
pek güçlü bir dadıdır. Dadı ve ana çocuk ne vakit ağlayacak diye bahaneler ararlar.<br />
Allah da sizin hacet çocuklarınızı ağlasın da süt meydana gelsin diye yarattı. “Allah’ı<br />
çağırın” dedi, ağlayıp inlemeyi bırakma ki Allahnın merhamet sütleri coşsun. Rüzgarın<br />
sesi de bizim gamımızı teskin etmek içindir. Bulutun süt yağdırması da. Hele bir an<br />
sabret. “ Rızkınız gökyüzündedir” ayetini duymadın mı Neden bu aşağılık yere<br />
saplanıp kaldın Korkunu, ümitsizliğini gul sesleri bil. Onlar, seni aşağılıkların ta<br />
dibine kadar çekerler. Seni yücelere çeken her ses, bil ki yücelerden gelmektedir.<br />
Sana hırs veren her sesi de adamları paralayan bir kurt sesi bil. Bu yücelik, mekan<br />
bakımından değildir. Bu yücelikler, akıl ve can yücelikleridir. Her sebep eserinden<br />
yücedir.<br />
Çakmak, kıvılcımdan üstündür. Birisi azametli birinin alt yanına otursa bile hakikatte<br />
üst tarafına oturmuş sayılır. Çünkü orasının üstünlüğü şeref bakımındandır. Baş<br />
köşeden uzak olan yer alçaktır. Kıvılcım çıkarmak için taş ve demir gerek. Bunların<br />
varlığına lüzum olduğundan bu ikisi kıvılcımdan üstün sayılabilirse de.<br />
Çakmaktan maksat taş ve demirden meydana gelen kıvılcım olduğundan, kıvılcım<br />
onlardan çok ileridedir. Taş ve demir evvel, kıvılcım sonra. Fakat bu ikisi ten, kıvılcım<br />
can. Kıvılcım, zaman itibariyle çakmaktan sonra ise de değeri bakımından ondan<br />
üstündür. Zaman bakımından dal, meyveden öncedir, fakat hüner bakımından daldan<br />
üstün. Çünkü ağaçtan maksat meyvedir; şu halde meyve evveldir, ağaç sonra gelir.<br />
Ayı, ejderhadan feryat edince o er ayıyı onun pençesinden kurtardı.<br />
Hile ile babayiğitlik birleşti, er de ejderhayı bu kuvvetle alt edip öldürdü. Ejderhanın<br />
gücü vardır ama hilesi yoktur. Senin hilen var ama hilenden üstün hile de var! Hile ve<br />
tedbirini görünce yürü, o hile, o tedbir nereden geldi O başlangıç tarafına dön, o<br />
tarafa yönel. Aşağılık alemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydı, var, gözünü<br />
yüceliklere dik. Yücelere bakmak önce gözü alır, kamaştırır ama sonra bakışa bir<br />
aydınlık bağışlar. Gözünü aydınlığa alıştır.<br />
Yok eğer yarasaysan karanlıklara baka dur! Akıbeti görme, nurunun nişanesidir, bu<br />
şehvete düşmense senin mezarın. Yüz türlü oyun görüp, yüz türlü tecrübe geçirip<br />
akıbeti gören kişi, bir tek oyun görene benzemez. Bir oyun gören, o tek ona öyle<br />
mağrur oldu ki ululanması yüzünden üstatlardan uzak kaldı. Samiri gibi o, kendisinde<br />
bir hüner görünce ululanıp Musa’dan baş çekti.<br />
Halbuki o hünerini Musa’dan öğrenmişti. Öyle olduğu halde öğretmeninden gözünü<br />
yumdu. Hulasa Musa’da başka bir oyun etti de onun oyununu kapıverdi, kendisini de!<br />
Başta dönüp dolaşan nice hünerler, nice bilgiler vardır ki insan onlarla baş oluncaya<br />
kadar elden gider! Başının gitmemesini istersen ayal ol, rey ve tedbir sahibi Kutb’a<br />
sığın! Şah bile olsan kendini ondan üstün görme.<br />
Bal bile olsan onun otundan başka bir şey devşirme. Senin fikrin surettir, onun ki can .<br />
senin paran kalptir, onunki maden. O, sensin. Kendini onda ara “Ku, Ku- Nerede,<br />
nerede ” diye onun civarında bir üveyik ol! Sefa ehline hizmet etmek istemezsen<br />
ejderha ağzına düşen ayıya benzersin. Belki bir üstat seni kurtarır, tehlikelerden<br />
çekip çıkarır. Madem ki gücün kuvvetin yok ağlayıp inle! Madem ki körsün yol<br />
görenden baş çekme. Ayıdan daha aşağı mısın ki derdinden ağlayıp inlemiyorsun. Ayı<br />
feryat ettiği için dertten kurtuldu. Ey Allah, bizim taş yüreğimizi mum gibi yumuşat,<br />
kerem et de feryadımıza acı!<br />
Bir kör vardı, derdi ki: “Ey zamane ehli, elaman, benim iki körlüğüm var. Şu halde<br />
bana iki kat acıyın. Çünkü iki kat körüm, bu iki körlüğe birden müptelayım” Birisi “ bir<br />
körlüğünü görüyoruz. Öbür körlüğün nedir Göster dedi. Kör dedi ki; “ sesim çirkin,<br />
avazım bed. Ses çirkinliği ve körlük iki kat körlüktür çirkin sesim halka keder<br />
vermekte. Halkın acıması, sesim yüzünden azalmakta. Kötü sesim nereye varırsa<br />
hiddet, gam ve kin meydana gelmekte. İki körlüğe siz de iki kat acıyın. Böyle hiçbir<br />
yere sığmayan kişiyi gönlünüze sığdırın, hoş görün” bu şikayet, bu sızlanma<br />
yüzünden sesinin çirkinliği kalmadı. Halkın hepsi ona acımaya başladı.<br />
Sırrını söyleyince gönlünün güzel sesi sesini güzelleştirdi, sesindeki çirkinlik gitti.<br />
Fakat birisinin gönül sesi de çirkin olursa o adamda üç ebedi körlük vardır. Fakat<br />
sebepsiz illetsiz hacetleri reva edenler, olabilir ki onun çirkin başına bir el korlar. O<br />
dilencinin sesi hoş ve acınacak hale gelince taş yüreklilerin yüreği bile muma döndü.<br />
Kafirin sesi çirkin olduğundan icabete eş olamaz. “ susun” emri kötü ses hakkındadır.<br />
Çünkü o ses, halkın kanından köpek gibi sarhoş olmuştur. Ayının feryadı bile<br />
acındıracak bir ses olur da senin feryadın olmazsa bu çok kötü bir şeydir! Bil ki sen<br />
Yusuf’a kurtluk etmişsin, yahut bir suçsuzun kanını içmişsin. Tövbe et içtiğini kus.<br />
Eğer yara eskidiyse yürü, dağla!<br />
Ayı ejderhadan kurtulup o babayiğit erden o keremi görünce, Eshab- Kehf’in köpeği<br />
gibi onun peşine takıldı. O Müslüman hastalanıp yastığa baş koyunca da ayı ona<br />
bağlanmış, gönül vermiş olduğundan bırakmadı, başın da beklemeye başladı. Birisi<br />
oradan geçerken “ halin nasıl Kardeş, bu ayıyla ne işin var” dedi.<br />
Er ejderha hikayesini nakletti. O adam “ ayıya güvenme be ahmak. Ahmağın dostluğu<br />
düşmanlıktan beterdir. Ne suretle olursa olsun sürülmesi gerek” dedi. Er dedi ki;<br />
“Vallahi bunu hasedinden söyledin, yoksa sen ayıya ne bakıyorsun, sevgilisini gör!”<br />
adam “ ahmakların sevgisi aldatıcı bir sevgidir, benim bu hasedim, onun sevgisinden<br />
iyidir. Be adam gel benimle bir ol da o ayıyı sür, defet.<br />
Hemcinsini bırakıp ayıya güvenme” dediyse de Er, “git, git hasetçi herif, kendi işine<br />
bak” dedi. Adam “İşim buydu ama sana nasip değil. Yüce kişi ben bir ayıdan daha<br />
aşağı değilim ya onu bırak da eşin dostun ben olayım. Başına bir şey gelecek diye<br />
yüreğim titriyor. Böyle bir ayı ile ormanlığa gitme. Yüreğim asla olmayacak şeyden<br />
titremedi. Bu seziş Allah nurundandır, saçma değil.<br />
Ben müminim “ mümin Allah nuruyla bakar” sırrına mazharım. Kendine gel, kendine!<br />
Bu ateşgedeyi bırak!” dedi. Bu sözler erin kulağına girmedi. Suizan adama kuvvetli bir<br />
seddir. Ayının elini tuttu adamın elini bıraktı. Adam da “ senin aklın başında değil,<br />
gidiyorum” dedi. Er dedi ki: “ git benim kaydıma kalma. Boş boğaz herif, o derece<br />
bilirlikten dem vurup durma” adam tekrar “ Ben senin düşmanın değilim. Peşimden<br />
gelirsen kendine lütfetmiş olursun” dedi.<br />
Er “ Uykum geldi. Bırak beni işine git”dedi. Adam “ yahu, ne olur bir dosta uy da,akıllı<br />
birisinin himayesinde, gönül sahibi bir dostun civarında uyu” dedi. Babayiğit, o<br />
adamın ısrarından hayallenip kızıverdi, yüzünü çevirip, “ bu galiba bir katil bana<br />
kastetmeye geldi, yahut bir şey umuyor, dilenci ve külhani herifin biri.<br />
Yahut da beni bu ayıyla korkutma hususunda evvelce dostlarıyla bahse girişmiş<br />
olmalı” dedi, İçinin kötülüğünden hatırına iyi bir şey gelmedi. Bütün hüsnü zannı<br />
ayıyaydı. Sanki ayıyla aynı cinstendi! Bir köpek uğruna bir akılıyı itham etti, ayıyı<br />
muhabbet ve merhamet sahibi bir dost bildi!<br />
Musa bir hayal sarhoşuna dedi ki: “ Ey kötülükten sapıklıktan fena düşüncelere<br />
saplanmış kişi, Benden bunca bürhan görmene ne benim bu derece güzel huyuma<br />
rağmen peygamber olup olmadığıma dair yüzlerce şüphen vardı. Benden yüz binlerce<br />
mucize gördüğün halde hayalin yüz kat artmakta, o derece şüpheye.<br />
Zanna düşmekteydin. Hayalden, vesveseden daraldın, peygamberliğime ta’nedip<br />
durmaya başladın. Seni Firavuna uyanların şerrinden kurtarmak için denizden apaçık<br />
toz kopardım. Gökten kırk yıl kaselerle yemek geldi, duam bereketiyle taştan ırmak<br />
coştu. Bu ve buna benzer nice yüzlerce mucize senin vehmini azaltmadı, eksiltmedi.<br />
Fakat sihirli bir buzağı ses verdi.<br />
Allahm sensin diye derhal secde ettin. O vehimlerini Nil götürdü, o soğuk anlayışın<br />
uykuya daldı. Onun hakkında da niye kötü bir zanna düşmedin Ey kötü suratlı, onun<br />
önüne nasıl baş koydun Niçin onun hilesinden şüphelenmedin, onun ahmakları<br />
aldatan sihrinden niye işkillenmedin Be aşağılık kişiler, samiri kim oluyor ki alemde<br />
bir Allah düzüp koşsun. Onun bu hilesine nasıl oldu da kapıldın, nasıl oldu da ona<br />
uydun, onunla aynı fikirde bulundun<br />
Nasıl oldu da bütün şüpheleri attın,kurtuldun Sence öküz, bir lafla Allahlığa layık<br />
oluyor da sonra benim peygamberliğimde şüpheye düşüyorsun ha Bir öküze<br />
eşeklikten secde ettin aklın Samirinin sihrine av oldu. Ululuk sahibi Allahnın nurundan<br />
göz yumdun. İşte sana adamakıllı bilgisizlik, işte sana sapıklığın ta kendisi! Yuf olsun<br />
sendeki akla, irfana. Senin gibi bilgisizlik madenini öldürmek gerek.<br />
Altından yapılan öküz ses verdi de ne dedi ki, ahmaklar ona bu derece rağbet ettiler<br />
Ben size daha ziyade şaşılacak pek çok şeyler gösterdim. Fakat aşağılık kişiler nasıl<br />
olur da hakkı kabul ederler Batılları ne cezbede bilir Ancak batıl! Tembellere ne hoş<br />
gelir tembellik! Çünkü her cins, kendi cinsini çeker. Öküz nasıl olur da erkek aslana<br />
yüz tutar Kurt neden Yusuf’a aşık olacak Ancak hile ile onu sever görünür, sonra da<br />
onu parçalayıp yer. Fakat kurt, kurtluktan kurtulursa Yusuf’a mahrem olur.<br />
Eshab-ı Kehf’in köpeğin gibi ademoğullarından sayılır. Ebubekir, Muhammet’ den bir<br />
koku alınca “Bu yüz yalancı yüzü değil” dedi. Fakat Ebu cehil, dert sahiplerinden<br />
olmadığı için yüzlerce Şakkı Kamer gördü de yine inanmadı. Leğeni damdan düşen,<br />
şöhreti aleme yayılan dertliden Hakk’ı gizledik, fakat gizlenmedi gitti. Cahil olan ve<br />
Allah derdinden uzak bulunan kişiye de hakikat sırlarını nice defalar gösterdiler de o<br />
görmedi. Gönül aynası saf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan ayırt edebilsin”<br />
O Müslüman, kızarak ve içinden “ La havle” diyerek ahmağı bırakıp gitti. “ Benim ona<br />
ciddiyetle nasihat vermemden, üstüne düşmemden, gönlündeki hayaller attı,<br />
büsbütün vehimlendi. Demek ki nasihat yolu kapandı” dedi. “ fa!rıd anhum” emrine<br />
bağlandı. Verdiğin ilaç derdi arttırırsa sen de sözü isteyene söylet. Abese suresini<br />
okusana. Allah “ kör, Hakk’ı diliyorsa onun yoksulluğu yüzünden gönlünü kırmak<br />
yaraşmaz. Sen halk ulularından öğrensin diye uluları irşat etmek istiyorsun ama Ey<br />
Ahmet, büyüklerin bir kısmı seni dinlemeye koyulunca hoşlandın,belki, bu ulular, dine<br />
güzelce yardımcı olurlar, bunlar Arab’a Habeş’e reistir. Bunların yüzünden İslam<br />
dininin şöhreti Basra’yı Tebük’ü aşar. Çünkü halk padişahların dinindendir. Diye<br />
düşündün, bu yüzden de hidayet isteyen körden yüz çevirdin, onun sohbetinden<br />
sıkıldın. “ Bunlar her vakit ele geçmez. Sen dostlarımızdansın, vaktin de geniş. Bu dar<br />
vakitte işime mani olma.<br />
Bunu sana darılarak kızarak söylemiyorum, nasihat yollu söylüyorum” dedin. Fakat Ey<br />
Ahmed , Allah indinde bu bir tek kör, yüzlerce Kayserden, yüzlerce vezirden yeğdir.<br />
İnsanlar madenlerdir sözünü hatırına getir. Öyle maden olur ki yüz binlerce<br />
madenden daha değerlidir. Gizli kalmış lal ve akik madeni, yüz binlerce bakır<br />
madeninden değerlidir. Ey Ahmed, burada malın faydası yok.<br />
Aşkla derle dumanla dolu gönül lazım. Gönlü aydın kör gelince kapıyı kapama. Ona<br />
nasihat ver nasihat onun hakkıdır. İki üç ahmak seni inkar etse neden acılaşırsın, sen<br />
zaten şeker madenisin. İki üç ahmak seni itham etse bile Hak, sana tanıklık eder”<br />
dedi. ( Muhammed dedi ki<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ Alemin ikrarından fariğim. Birisine Allah tanık olursa<br />
gayrı ona ne gam! Yarasa, güneşi göremez.<br />
Görüyorum dese bile gördüğü güneş değildir. Yarasaların nefretinden de anlaşılıyor ki<br />
ben ulu Allahnın parlak bir güneşiyim. Bir gül suyuna bokböcekleri rağbet etseler bu,<br />
onun gül olmadığına dalalet eder. Kalp akça mehenk istese mehengin mehenk oluşun<br />
da şüphe hasıl olur. Bil ki hırsız geceyi ister, gündüzü değil.<br />
Ben gece değilim, cihanda parıldayan gündüzüm. Bey ayırıcıyım. Benden bir saman<br />
çöpü bile geçmesin diye kalbur gibi her şeyi eler ayıt ederim. Bunların nakışlarından,<br />
suretlerden ibaret olduğunu, onlarınsa can bulduğunu göstermek üzere unu kepekten<br />
ayırırım. Ben dünyada Allah terazisiyim.<br />
Hafif olan her şeyi ağırdan tefrik eder, gösteririm. Öküz elbette bir buzağıyı Allah<br />
tanır. Eşek müşteri olup bir şey alsa elbette ham kavun alır. Ben öküz değilim ki beni<br />
buzağı satın alsın. Ben, diken değilim ki beni deve yesin! O, bana cevrettim sanır,<br />
halbuki hakikatte adeta aynamı siler, cilalar.”<br />
Calinus, eshabı na “ Bana filan ilacı verin” dedi. İçlerinden birisi dedi ki: “ Ey her fenni<br />
bilen üstat, bu ilacı delilik için verirler. Delilikse, senin aklından uzak. Bu sözü bir<br />
daha söyleme!” Calinus, “ bana bir deli baktı. Bir müddet güzelce yüzümü seyretti.<br />
Bana göz kırptı, sonra yenimi yakamı yırttı. Eğer benim, onunla bir münasebetim<br />
olmasaydı o çirkin suratlı nasıl olur da bana yüz çevirirdi<br />
Eğer bende kendisiyle bir cinsiyet, bir münasebet görmeseydi nasıl olur da bana gelip<br />
çatardı Nasıl olur da kendi cinsinden olmayana musallat olurdu İki kişi birbiriyle<br />
uzlaştı., birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr’i müşterek vardır. Kuş<br />
ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet adeta<br />
mezara girmedir” diye cevap verdi.<br />
Bir hakim dedi ki “ Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta<br />
olduğunu gördüm. Hayret ettim, bakalım aralarında ki kadr-i müştereke ait emare<br />
bulabilir miyim diye hallerini araştırmaya koyuldum. Hayretle yanlarına yaklaşınca<br />
gördüm ki ikisi de topal!” hele arşa mensup bir doğanla ferşin malı olan bir yarasa<br />
nasıl olur da beraber bulunur Biri İlliyin’in güneşi öbürü Siccin’in yarasası.<br />
Biri her ayıptan arınmış tertemiz bir nur, öbürü her kapıdan dilencisi bir kör. Biri<br />
Pervin burcuna ziya veren bir ay , öbürü fışkıda debelenen bir kurt. Biri Yusuf yüzlü,<br />
İsa nefesli öbürü bir kurt, yahut çıngıraklı bir eşek. Biri la mekan aleminde uçmakta.<br />
Öbürü köpekler gibi samanlıkta kalakalmış! Gül, hal diliyle bokböceğine şu sözleri<br />
söyleyip durmaktadır: “ Ey koltuğu kokmuş, Gül bahçesinden kaçıyorsun ama bu<br />
nefretin gülistanın kemaline delalet eder. Benim gayretim, senin başına dikilmiş bir<br />
yasakçıdır.<br />
Ey bayağı mahluk, buradan uzak ol” gül bokböceğine şöyle bağırmaktadır: “ Ey<br />
aşağılık mahluk, sen benimle ihtilat edersen benim madenimdesin diye bir şüphe hasıl<br />
olabilir. Bülbüllere çayı, çimen yaraşır. Bokböceğine vatan da pisliktir. Allah, beni<br />
pislikten murdarlıktan arıttı. Başıma bir murdarı dikmesi layık mıdır Benim de bir<br />
damarım onlardandı, fakat Allah o damarı kesip attı.<br />
Artık o kötü damar bana nasıl hükmedebilir Adem’in bir nişanı ezelde şuydu:<br />
melekler, ona secdeye layık olduğu için baş indirdiler, secde ettiler. Başka bir nişanı<br />
da İblisin “şah ve ulu benim” diye baş indirmemesiydi. Fakat İblis de Adem’e secde<br />
etmiş olsaydı Adem , Adem olmazdı, başka birisi olurdu. Her meleğin ona secde<br />
etmesi, Adem’in Ademliğine delil olduğu gibi o düşmanın, iblisin inadı da bir delildir.<br />
Meleğin ikrarı, ona bir şahit olduğu gibi o köpeğin inkarı da bir şahittir”<br />
Adam uyudu, ayı sinek kovalamaktaydı. Sinek, kovulunca kalktı, fakat inadına gene<br />
kalktığı yere gelip kondu. Ayı o gencin yüzünden kaç kere sineği kovdu. Fakat sinek<br />
gene derhal kalktığı yere gelip konmaktaydı. Ayı sineğe kızıp gitti dağdan kocaman<br />
bir taş yakalayıp getirdi. Sineğin gene uyuyan adamın suratına konmuş olduğunu<br />
görünce, o koca değirmen taşını alıp sineği ezmek için adamın suratına fırlattı.<br />
Taş uyuyan adamın suratını paramparça etti. Bu mesele de bütün aleme yayıldı;<br />
Aptalın sevgisi şüphesiz ayının sevgidir. Kini sevgidir, sevgisi kin. Ahdi gevşek, zayıf<br />
ve bozuk sözü büyük, vefası artık. Ant içse bile inanma. Eğri sözlü adam andını da<br />
bozar. Madem ki yeminsiz sözü yalan. Hilesine yeminine inanma.<br />
Onun nefsi beydir, aklı esir farz et ki yüz binlerce defa Mushaf’a yemin etmiş olsun!<br />
Mademki yeminsiz ahdi bozuyor, yemin etse onu da bozar. Çünkü nefsi ağır yeminle<br />
bağlanan nefis bundan daha ziyade daralır, perişan olur. Bu bir esirin hakimi<br />
bağlanmasına benzer. Hakim o bağı, kölesinin kafasına fırlatıp atar.<br />
Nefis de o yemini, kendisine esir olan adamın suratına vurur. Sen onun “ ahitlerinize<br />
vefa edin” hükmünden el yıka. “ Yeminlerinizi koruyun, ahitlerinizde durun” hükmünü<br />
ona söyleme. Kiminle ah ettiğini bilen tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır,<br />
o ahdi örer durur.<br />
HASTA HATIRI<br />
Sahabeden biri hastalandı, o hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi inceldi. Mustafa<br />
halini hatırını sormaya geldi. Çünkü Peygamberin huyu tamamıyla lütuf ve keremden<br />
ibaretti. Hasta halini, hatırını sormaya gitmekte fayda vardır. Faydası da gene<br />
sanadır. Birinci faydası şudur; O hasta adam bir kutup, bir ulu şah olabilir.<br />
Mademki inatçı adam, gönlünün iki gözü de yok, odunu ödağacından ayırt edemezsin.<br />
Alemde hazineler var. Beyhude üzülme, yorulma yalnız hiçbir viraneyi de definesiz<br />
bilme. Her dervişe ne olur, ne olmaz diye mülazemette bulunadır, bir nişane buldun<br />
mu da artık onun etrafında adamakıllı dön dolaş! Mademki sende o can gözü yok, her<br />
vücutta define var san! Kutup olmasa bile belki bir yol dostudur, padişah değilse bile<br />
bir atlı askerdir. Kim olursa olsun ister yaya, ister atlı yol dostlarıyla buluşmayı,<br />
onların halini sormayı hatırlarını ele almayı lazım bil.<br />
Hatta o adam düşman bile olsa yine iyidir. Çünkü ihsan yüzünden düşman bile adama<br />
dost olur. Dost olmasa bile hiç olmazsa kini azalır. Çünkü ihsanda bulunmak kine<br />
adeta merhemdir. Bundan başka daha nice faydaları var ama ey iyi adam, sözü<br />
uzatmadan korkuyorum. Sözün hülasası şu: Topluluğa dost ol. Hatta bir dost<br />
bulamazsan put yapan amad gibi taştan bir yont, onu sev! Zira kalabalık ve kervan<br />
halkının çokluğu yol vurucuların belini kırar, onları kahreder.<br />
Allahdan Musa’ya şu hitap geldi “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören! Seni Allahlık<br />
nurunun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Allah’ım hastalandım da niçin halimi<br />
hatırımı sormaya gelmedin ” Musa “ Allah” sen kusurdan münezzehsin. Bu ne<br />
remizdir, Yarabbi, bunu bildir” dedi. Bunun üzerine Allah, yine “ Hastalığımda kerem<br />
edip niçin halimi sormadın ” buyurdu. Musa “ Yarabbi, senin bir noksanın olamaz.<br />
Aklım şaştı, bu sözün haki katını anlat” dedi. Allah “ Evet, has ve seçilmiş bir kulun<br />
hastalanmıştı. İyice bir bak hele o, benim.<br />
Onun özür serdetmesi benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır”<br />
buyurdu. Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun. Velilerin<br />
huzurundan kesilirsen helak oldun gitti. Çünkü sen küllü olmayan bir cüzüsün. Şeytan<br />
birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz kimsesiz bir hale kor, o halde de<br />
bulununca başını yer, mahvedip gider. Topluluktan bir an bile ayrılmak bil ki şeytanın<br />
hilesinden ibarettir.<br />
Bir bahçıvan , bahçesine iç tane hırsızın girdiğini gördü. Bu üç kişinin birisi bir şerif,<br />
bir tanesi de bir sofi idi. Üçü de hafif meşrep ve vefasız kimselerdi. Bahçıvan kendi<br />
kendine “Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, bunları ilzam için getireceğim<br />
yüzlerce deliller var. Fakat bunlar, bir topluluk. Topluluksa kuvvettir,tek başıma bu üç<br />
kişinin hakkından gelemem, önce onları birbirinden ayırmak lazım. Her birisini<br />
öbüründen ayırayım. Ondan sonra birer ,birer saçlarını, sakallarını yolarım” dedi. Hile<br />
edip arkadaşlarıyla arasının açmak üzere sofiyi yola vurdu. Sofi gidince öbür iki<br />
arkadaşıyla yalnız kaldı.<br />
Sofiye “ Eve git, bu arkadaşlar için bir kilim getir” dedi. Fakihe “ sen fakihsin, bu da<br />
ünlü bir şerif. Biz senin fetvanla ekmek yemekte, senin bilgi kanadında uçmaktayız.<br />
Bu da bizim şehzademiz sultanımız. Seyit ve Mustafa’nın soyundan, sop undan. Bu<br />
pisboğaz, bu hasis sofi kim oluyor ki sizin gibi padişahlarla düşüp kalkıyor. Gelince<br />
onu savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim bahçemde, çayır çimenliğimde kalın.<br />
Hatta bağ da nedir ki Canim bile sizin.<br />
Siz benim sağ gözüm mesabesindesiniz” dedi. Onları vesveselendirip kandırdı. Ah<br />
arkadaştan ayrılmamak gerek. Sofi gelince onu davdılar. Bu sefer bahçıvan koca bir<br />
sopayla ardından seğirtti. Dedi ki : “ Ey köpek sofi demek sen cüret edip benim<br />
bağıma giriyorsun ha! Sana bu hususta Cüneyt mi yol gösterdi, Bayezid mi Bu sana<br />
hangi şeyhin, hangi pirinden kaldı Sofiyi yalnız bulunca bir iyice dövdü, adeta yarı<br />
canlı bir hale koydu, başını yardı. Sofi “ benim nöbetim geçti.<br />
Fakat arkadaşlar, bir iyice sıranızı gözetin. Beni ağyar bildiniz. Fakat bilin ki bu<br />
kaltanbandan daha ağyar değilim. Benim yediğimi siz de yiyeceksiniz. Bu çeşit şerbet,<br />
her aşağılık kişiye layıktır. Bu alem dağdır, senin sözlerin, yine ses vererek sana gelir”<br />
dedi. Bahçıvan sofiden kurtulunca yine o çeşit bir bahane kurdu. Şerife “ Ey şerif, eve<br />
git de kuşluk öğünü için, yufka ekmeği pişirmiştim, evin kapısını vur.<br />
Kaymaza söyle, o yufka ekmeğiyle kazı getirsin” dedi. Şerif gidince, fakihe dedi ki: “<br />
Ey işi yerinde güneş görmüş her şeyi anlar bilir adam, den fakihsin, bu meydanda. O<br />
şerif, manasız bir iddiada bulunuyor. Anasının ne iş ettiğini kim bilir ki Karıya ve karı<br />
işine gönül bağlıyor, hem kadınlar nakıs akıllıdır diyor, hem de onlara itimat<br />
edemiyorsunuz. Zamanede nice ahmaklar, Ali’ye peygambere nispet iddia ederler.”<br />
Zinadan ve zina edicilerden olan herkes, Allah mensupları için işte bu zanda bulunur.<br />
Dönen ve bu yüzden başı dönmüş olan kişi elbette evi de kendisi gibi döner görür. O<br />
edepsiz bahçıvanın söylediği sözler kendi haliydi. Evladı Resulden o işler, uzaktır. O<br />
bahçıvan mürtetlerin dölü olmasaydı Peygamber hanedanı hakkında böyle söyler<br />
miydi<br />
Afsunlar, okudu, fakih de bunları dinledi. Bunun üzerine o sitem kar fakih şerifin<br />
ardından gidip, “ Ey eşek, bu bağa seni kim davet etti Hırsızlık sana Peygamberden<br />
mi miras kaldı Aslan yavrusu, aslana benzer, sen söyle bakayım, peygambere ne<br />
yüzden benziyorsun ” dedi. O zalim herif, şerife, harici Al-i Yasin’e ne yaparsa onu<br />
yaptı.<br />
Hatta şeytan ve gul Al-i Resul’e Yezid ve Şimir nasıl kin tutarlarsa o da öyle kin tuttu,<br />
öcünü aldı . şerif, o zalimin zulmünden harap oldu, fakihe “ Ben sudan çıktım Ayağını<br />
tetik bas şimdi yapayalnız kaldın davula benze boyuna karnına tokmak ye! Şerifliğimi<br />
bir tarafa bırak. Hatta tut ki arkadaşlığa da layık değilim, fakat sana karşı bu çeşit bir<br />
zalimden de aşağı değilim ya” dedi.<br />
Bahçıvan ondan da kurtulup fakihe geldi ve dedi ki: “ Ey fakih! Ne fakihi, ey her sefih<br />
kişinin bile arlandığı herif! Ey eli kesilecise, bağlara gir de, caiz midir Emir var mı bile<br />
deme. Fetvan bu mu senin Böyle bir ruhsatı Vasit’temi okudun Yoksa bu mesele<br />
Muhit’te mi var ” fakih “ Vur, vur, hakkın var. Fırsat ele geçti. Dostlardan ayrılanın<br />
layığı budur” dedi.<br />
Hastanın hatırını soruş, dostluğu, birliği temin etmek içindir. Bu birlik bu dostluk da<br />
yüz türlü sevgi doğurur. Naziri olmayan Peygamber, hastayı dolaşmaya hatırını<br />
sormaya gidince o sahabeyi ölüm halinde gördü. Velilerin huzurundan uzaklaşırsan<br />
hakikatte Allahdan uzaklaşırsın. Yoldaşlardan ayrılmanın sonu bile gam olursa<br />
padişahlardan ayrılık nasıl olur da ondan daha aşağı olur. Her an durma padişahların<br />
gölgesini ara bul ki o gölgede güneşten de iyi bir hale gelesin. Sefere çıkarsan bu<br />
niyetle çık, oturuyorsan yine bundan gafil olma!<br />
Ümmet Şeyhi Bayezid, hac ve umre için yola düşmüş, Mekke’ye doğru koşa, koşa<br />
gidiyordu. Hangi şehre varıyorsa önce o şehirdeki azizleri arıyor, bu şehirde basiret<br />
sahibi, gönül gözü açık kim var diye dolaşıp araştırıyordu. Allah “ Sefer esnasında<br />
nereye varırsan önce bir er araman gerek” dedi. Hazine elde etmeye çalış, çünkü kar,<br />
zarar, işin ardından gelir, sen bunları feri bil.<br />
Biri buğday elde etmek için ekin ekerse sonunda saman da elde eder. Fakat saman<br />
ekersen buğday elde edemezsin ki. İnsanların gözbebeği olan insanı ara insanların<br />
gözbebeği olan insanı, insanların gözbebeğini! Hac zamanı gelince Kabe’yi ziyaret<br />
etmeye niyetlen. Oraya vardın mı Mekke’yi de görürsün. Miraçtan maksat dostu<br />
görmektir.<br />
Yeni bir mürit günün birinde bir ev yaptırdı. Pir gelip evini gördü. Şeyh, o yeni<br />
müridini, o iyi düşünceli kişiyi imtihan etmek maksadıyla dedi ki “ Yoldaş, eve niçin<br />
pencere açtın ” o da şöyle cevap verdi “ ışık gelsin diye” şeyh “ O feridir. Şunu niyaz<br />
etmek gerek: Bu pencereden ezanı duyasın” dedi. Bayezid, seferde vaktin Hızır’ı olan<br />
kişiyi bulmak için uğraşmakta, böyle bir er araştırmaktaydı. Vücudu hilal gibi incelmiş<br />
bir pir gördü; onda erlerin halini, kalini buldu.<br />
Pirin gözü görmüyordu, fakat gönlü güneş gibiydi. Adeta rüyasında Hindistan’ı<br />
görmüş bir file benziyordu gözünü yummuş, uyumakta .Gözünü açarsa nasıl olurda<br />
görmez Şaşılacak şey! Rüya deyince şaşılacak şeyler açığa çıkar. Gönül uykuda<br />
pencere kesilir. Uyanık olduğu halde güzel rüya gören ariftir.<br />
Sen onun bastığı toprağı gözüne sürme gibi çek. Bayezid o pirin huzuruna varıp<br />
oturdu, halini sordu ; onun hem fakir hem de aile etrafı çok olduğunu anladı. Pir “ ey<br />
bayezid nereye gidiyorsun gurbet pılı pırtısını nereye kadar çekip sürüyeceksin” dedi.<br />
Bayezid “ hac mevsimi Kabe’ye gidiyorum” diye cevap verdi. Pir dedi ki : “ yol masrafı<br />
olarak yanında ne var ” Bayezid “ İki yüz dirhem gümüşüm var. Ridamın ucuna<br />
sımsıkı bağladım işte” deyince Pir “ Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac<br />
tavafından daha makbul bil. O dirhemleri de ey cömert kişi bana ver.<br />
Bil ki hac ettin muradın hasıl oldu. Umre ettin ebedi ömre nail oldun, saf bir hale<br />
geldin, Safa’ya koştun, Saiy erkanını yerine getirdin. Canın gördüğü Hak hakkı için ki<br />
o, beni kendi evinden daha üstün daha makbul etmiştir. Kabe her ne kadar onun lütuf<br />
ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi Allah Kabe’yi kurdu ama kurdu<br />
kuralı ona gitmedi .Halbuki bu eve benim vücuduma o ebedi diri olan Allahdan başka<br />
kimse gelmedi. Beni gördün ya bil ki Allah’ı gördün; doğruluk Kabe’sinin etrafında<br />
tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a itaat etmek, onu övmektir. Sakın hakkı benden ayrı<br />
sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Allah nurunu göresin” dedi.<br />
Bayezid, o nükteleri dinledi, altın bir küpe gibi kulağına taktı. Bu yüzden derecesi<br />
yükseldi, fazileti arttı. Hakikat yolunun sonuna erişmiş olan Bayezid, artık ondan<br />
sonra bir son tasavvur edilemeyecek olan bir makama vardı.<br />
Peygamber, o hastayı görünce halini hatırını sordu, o hakiki dosta iltifatlarda<br />
bulundu. Adam, peygamberi görünce dirildi, sanki o anda yeniden yaratılmıştı. Sahabe<br />
“ hastalık beni bu bahta eriştirdi, bu sultan sabah çağında beni dolaşmaya geldi. Bu<br />
suretle bana sıhhat erişti, saltanatına bir hudut olmayan bu padişahın kademi<br />
bereketiyle iyileştim. Ne güzel, ne mübarek ağrı sızı.<br />
Ne mutlu, ne kutlu hastalık hararet, dert ve gece uykusuzluğu! İşte Allah bana bu<br />
kocalığımda lütuf ve kereminden böyle bir hastalık, böyle bir illet verdi. Arka ağrısı<br />
ihsan etti de her gece yarısı uykudan uyandırdı. Bütün gece manda gibi<br />
uyuyamayayım diye Hak, lütfetti, bana dertler ihsan etti. Bu sınıklıktan da<br />
padişahların merhameti coştu. Cehennem de beni tehdit etmeden vazgeçti, sukut etti”<br />
dedi.<br />
Ağrı, sızı ve hastalık hazinedir. Rahmetler ondadır. Deri yırtıldı mı iç tazelenir. Kardeş,<br />
karanlık yere soğuğa, gama kırıklığa ve hastalığa sabretmek, Abıhayat kaynağı ve<br />
sarhoşluk kadehidir. Çünkü yücelikler, hep aşağılıktadır. Baharlar güz mevsiminde<br />
gizlidir, güz mevsimi de baharda.<br />
Kaçma ondan! Gama yoldaş o, vahşetle ünsiyet kesbet. Ölümünden uzun bir ömür<br />
isteyip dur! Nefsinin “ Bu kötü” dediğine kulak asma. Çünkü onun işi hep zıddınadır.<br />
Onun dediğinin zıddını yap. Alemde peygamberlerin de vasiyetleri böyledir. Sonun da<br />
az pişman olasın diye yapacağın işlerde müşaverede bulunmak vaciptir.<br />
Ümmet “ Kiminle meşveret edelim ” dediler de peygamberler “ Mukteda olan akılla”<br />
diye cevap verdiler. Hatta soran adam “ İyi ama ya hiçbir tedbiri isabetli aklı olmayan<br />
bir çocuk, yahut kadın gelirse onunla da meşverette bulunalım mı Deyince,<br />
Peygamber, “ onunla da meşverette bulun, fakat ne derse onun zıddını yap, ona aykırı<br />
yola git” dedi.<br />
Nefsini kadın bil, hatta kadından da beter. Çünkü kadın cüzüdür, nefsinse şerrin küllü!<br />
Nefsinle meşveret edersen o aşağılığın dediğine uyma, aksini yap; Hatta sana namaz<br />
kıl, oruç tut diye emretse bile, nefis hilecidir, o emriyle bile sana bir hile kuracaktır.<br />
Yapacağın işte nefsinle meşveret etmek ve ne derse aksini yapmak kemaldir. Onunla<br />
başa çıkamaz, onun inadına karşı koyamazsın; yürü bir dost kazan onunla uzlaş! Akıl,<br />
başka bir akıldan kuvvet bulur.<br />
Şeker kamışı, şeker kamışından kemal kazanır. Ben nefsimin hilesinden neler gördüm<br />
neler. Sihriyle akıl ve temyizi bile giderir. Sana yeniden yeniye vaitlerde bulunur da<br />
binlerce kere bozar. Ömrün, sana yüzlerce yıl mühlet verse nefis, her gün yeni bir<br />
bahane bulur, sana mani olur; soğuk vaitleri sıcak bir surette söyler.<br />
O öyle bir sihirbazdır ki insanı kıskıvrak bağlar. Ey hak ziyası Hüsamettin, gel bu<br />
çoraklıkta sensiz ot bitmiyor. Bir velinin gönlünün kırılması yüzünden nefse uyanların<br />
önüne bir perde çekilmiştir. Bu kazaya yapılacak ilacı yine kaza bilir. Halkın aklı<br />
kazaya pek şaşkındır. Yola düşmüş bir kurt gibi olan o kara yılan, ejderha kesilmiştir.<br />
Fakat ejderha da yılan da senin elinde asa kesilir, ey Musa’nın canını bile sarhoş eden,<br />
ey Musa’yı bile kendisinden geçiren! Allah; sana “ Onu al, korkma, ejderha elinde asa<br />
haline gelecek” hükmünü vermiştir. Ey padişah, haydi, Yedi Beyzayı göster.<br />
Kara gecelerden yepyeni bir sabah meydana getirir. Bir cehennem yandı alevlendi.<br />
Ona üfür ey nefesi, denizin nefesinden üstün ve artık olan! Deniz, hilebazdır, sana bir<br />
köpük gösterir; cehennemdir, sana bir hararet izhar eder. Onun için de özüne<br />
ehemmiyetsiz görünür, bu suretle onu zebun görürsün, hışmın tepreşir. Nitekim<br />
kalabalık askerde peygamberin gözüne pek az göründü.<br />
De peygamber, tehlike görmeksizin onlara hücum etti. Eğer fazla görseydi çekinirdi.<br />
Ey Ahmet o bir inayetti ve sen onun ehliydin. Yoksa gönlün kötüleşir bozulurdu. Allah<br />
o, zahiri ve Batıni savaşı ona da ehemmiyetsiz gösterdi, Eshabına da. Bu suretle de<br />
kolay şeyi ona kolaylaştırdı, güçten de artık yüz çevirmez oldu. Düşmanı ona<br />
ehemmiyetsiz göstermek kutlu bir şeydi.<br />
Çünkü ona dost olan yol yordamı öğreten Allahydı. Fakat zafer için yardımcısı Allah<br />
olmayan kişiye gelince, ona tavşan bile erkek aslan görünür. Vay uzaktan yüzü bir<br />
görünürde gururlanarak, savaşa girişirse! Zülfikar bir harbe gibi, erkek aslan da bir<br />
kedi gibi görünür de, ahmak, yiğitçesine savaşa girişir, bu hileyle pençeye düşer. Bu<br />
suretle ateşe tapanlar, ateşgedeye kendi ayaklarıyla gelmiş olurlar. O iş sana bir<br />
saman çöpü gibi görünür. Hemencecik onu üfler, yerinden uçururum sanırsın.<br />
Halbuki kendine gel, o saman çöpü dağları bile, yerinden söker. Onun yüzünden alem<br />
ağlamaktadır., o ise gülmekte1 Bu ırmak suyunun dibindeki topuk da görünür ama<br />
Uc-ibn-i unuk gibi yüzlercesi onda boğulup gitmiştir! Kan dalgası, misk tepesi deniz<br />
gibi kuru toprak görünür. Kör firavun da o denizi kuru gördü de erlik gösterip içine at<br />
sürdü. Fakat içine dalınca denizin dibini boyladı. Firavunun gözü nasıl olur da görür<br />
Göz Allah yüzüyle görür. Hak, nerede her ahmağın sırdaşı olacak<br />
Şeker görünür ama o gık demeden öldüren zehir kesilir. Yol sanır, fakat yol gösteren<br />
esas, esasen gul sesinden ibarettir. Ey felek, ahır zaman fitnelerine pek sıkı sarıldın,<br />
nihayet bir an mühlet ver! Sen bizim kastımıza çekilmiş keskin bir hançersin; bizi<br />
hacamat etmek için zehirli bir hacamat aletisin.<br />
Ey felek, Allahnın merhametinden merhamet öğren. Yılan gibi, karıncaların gönlünü<br />
yaralama Bu yapının üstünde senin çarkını döndüren hakkı için. Kökümüzü söküp<br />
çıkarmadan biraz da başka türlü dön, merhamete gel. Emriyle önce dadılığımızı<br />
yaptığın, fidanımızı sudan, topraktan bitirdiğin Allah hakkı için seni saf yaratan sen de<br />
bu kadar meşaleler meydana getiren padişah hakkı için.<br />
O seni o kadar mamur ve baki bir hale soktu ki Dehri nihayet senin evveline evvel yok<br />
sandı. Şükrolsun ki senin evvelini bildik. Peygamberler sırrını söyledi. İnsan olan bilir<br />
ki o sonradan yapılmalıdır. Fakat evde ağ kuran örümcek ne bilsin! Sivrisinek ne bilir,<br />
bu bağ kimin Baharın doğar, kışın ölür. Tahta içinde sınık bir halde doğan kurt<br />
tahtanın fidanlık halini bilir mi<br />
Bilse,bilse o vakit mahiyeti itibariyle akıl sahibi olur, isterse sureti kurt olsun. Akıl,<br />
kendini renk, renk, çeşit,çeşit gösterir, ama peri gibi o suretlerden fersahlarca<br />
uzaktır. Hatta peri de nedir ki Melekten bile üstündür. Fakat sen sinek kanatlısın da<br />
onun için aşağılarda uçuyorsun. Gerçi aklın, seni yüceliklere çekmekte; ama taklit<br />
kurşun aşağılıklarda yayılmakta.<br />
Taklitten doğan bilgi canımızın vebalidir, iğretidir. Bizse o bizim malımızdır diye<br />
oturup kalmışız. Bu çeşit akıldansa cahil olmak daha iyi. Deliliğe vurmak daha yeğ!<br />
Faydanı nede görüyorsan ondan kaç. Zehir iç, abıhayatı dök! Seni öveni söv,<br />
kazancını, sermayeni müflise borç ver! Eminliği bırak, korku yerine var. Namusu terk<br />
et, apaçık rüsvay ol! Ben uzun uzadıya ilerisini düşünen aklı denedim. Bundan böyle<br />
divaneliğe vuracağım!<br />
Peygamber, o hastayı dolaştı, o ağlayıp inleyen zavallının halini hatırını sordu. Sonra<br />
dedi ki : “ acaba sen bir çeşit dua mı ettin, bilmeyerek bir zehirli aş mı yedin Hele bir<br />
hatırla bakayım, nefsin, hilesinden coşunca ne çeşit duada bulundun ” Hasta “ Hiç<br />
hatırıma gelmiyor. Himmet et de Hatırlayayım” dedi.<br />
Mustafa’nın nur bağışlayan huzuru hürmetine duayı hatırladı. Her yanı aydınlatan<br />
Peygamberin himmeti, ona hatırlayamadığını hatırlattı. Hakla batıl arasını ayırt eden<br />
aydınlık, gönülden gönüle açılmış olan pencereden parladı. Dedi ki : “Ya Resulellah,<br />
bir hezeyandır ettim, şimdicik duamı hatırladı.<br />
Daima günaha giriftar olup duruyordum. Denize düşenin yılana sarılması gibi önüme<br />
ne gelirse sarılıyordum. Sen suçluları çok şiddetli azaplarla tehdit etmiştin. Istıraba<br />
düştüm, çarem kalmadı. Bağ pek sıkı, kilit kapalıydı. Ne sabredebiliyordum. Ne<br />
kaçacak, kurtulacak yer vardı. Ne tövbe etmeye bir ümidim kalmıştı, ne dayanmama<br />
imkan. Elemden Harut!la Marut gibi ah ederek dedim ki : Ey yaratan Allahm Harut’la<br />
Marut tehlikesinden kurtulmak için Babil Kuyusunu dilediler.<br />
Gürbüz, akılı, hatta sihirbaza benzer, her şeye muktedir oldukları halde onlar bile<br />
ahret azabını o kuyuda çekmek istediler. İyi de ettiler, tam yerinde bir işti. Dumandan<br />
çekilen zahmet ateşe nispetle elbette kolaydır, ehemmiyetsizdir. Ahiret azabını<br />
tavsife imkan yoktur. Onun yanın da dünya azabının ehemmiyeti olamaz. Ne mutlu o<br />
kişiye ki savaşır, çabalar, bedenine azap eder.<br />
O cihanın azabından kurtulsun diye bu azap çekme ibadetine katlanır. Ben de,<br />
Yarabbi, bana o azabı hemencecik burada çektir de, O alemde rahat edeyim diye dua<br />
edip durmaktaydım. İstek kapısının halkasını bu suretle çalışıyordum. Derken bu<br />
hastalığa tutuldum. Canım zahmetten aramsız bir hale düştü.<br />
Zikrinden, evradımdan kaldım. Kendimden de haberim yoktu, iyiden, kötüden de<br />
Yüzünü görmeseydim, ey kutlu, ey kokusu güzel ve mübarek Peygamber ; Hayat<br />
kaydından tamamıyla sıyrılacaktım. Bana padişaha lütfedip derttaş oldun da bu<br />
gamdan kurtardın” peygamber “ ne yaptın Sakın bir daha bu duada bulunma. Kendi<br />
kökünü kendin kazıp sökme.<br />
Ey zayıf karınca, senin ne takatin var ki böyle bir yüce dağı yüklenmeye<br />
kalkışıyorsun” dedi. Adam dedi ki : “ Sultanım, tövbe ettim. Bir daha böyle bir cürette<br />
bulunmam, böyle bir laf etmem” bu cihan bir çöldür, sen Musa’sın. Biz de günahımız<br />
yüzünden çölde iptilalara uğramış kişileriz. Yılarcadır yol görüyoruz, fakat sonun da<br />
yine ilk konakta esiriz. Musa’nın kavmi bir hayli yol aldıkları halde sonunda yine<br />
kendilerini ilk adım attıkları yerde buldular. Musa’nın gönlü bizden razı olsaydı, bu<br />
çöle bir yol, bir uc bulunurdu.<br />
Fakat bizden tamamıyla usanmış olsaydı hiç yemeğimiz gökten gelir miydi Bir taş<br />
parçasından kaynaklar coşar mıydı çölde canımızı kurtarabilir miydik Hatta bundan<br />
vazgeçtik, yemek yerine üstümüze ateş yağar, konduğumuz bu konakta alevlenir,<br />
yanardık. Musa, bizden hem hoşnut, hem değil gah dostumuz, gah düşmanımız.<br />
Hışımı; pılımızı, pırtımızı ateşlemekte hilmi belaya siper olmakta. Nasıl olur da hem<br />
hilimle muamele eder, hem hışımla Fakat ey aziz Allah, bu senin lütfundan, bu lütuf,<br />
az görülmüş, bir şey değil ki. Adamın karşısında bulunan kimseyi yüzüne karşı<br />
medhetmesi hoş bir şey değil. Onun için Musa’nın adını mahsus anıyorum. Yıksa değil<br />
Musa kim olursa olsun senin karşında başka birinden bahsetmem yaraşır mı<br />
Bizim ahitlerimiz yüzlerce binlerce defa bozuldu. Fakat senin ahdin dağ gibi , yerinden<br />
bile oynamıyor. Bizim ahdimiz saman çöpüne benzer, her çeşit rüzgara karşı<br />
zebundur. Senin ahdinse dağ gibi, hatta yüzlerce dağdan da kuvvetli. O kuvvet hakkı<br />
için ey renklere sahip olan, bizim renkten renge girişimize bir acı!<br />
Kendimizi de gördük, rüsvay oluşumuzu da Padişahım, bizi fazla imtihana çekme. De<br />
ey kerem sahibi ve yardımı istenen Allah, öbür ayıplarımızı, öbür kötülüklerimizi gizli<br />
bırak. Sen cemalde, kemalde sonsuzun; biz eğrilikte sapıklıkta sonsuz! Şu bir avuç<br />
aşağılık kişililerin kötülükteki sonsuz lütfunla, cemal ve kemalinle ört.<br />
Aman elbisemizden zaten bir tek iplik kaldı. Bir şehirdik, tek bir duvarımız yerinde. Ey<br />
sahibimiz, şu kalanı koru, şu kalanı koru da Şeytan, tamamıyla sevinmesin. Bizim<br />
hatırımız için değil, suçluları yine arayıp kayırdığın o kadim lütfun hakkı için Yarabbi.<br />
Mademki kudretini gösterdin, merhametini de göster ey et ve yağ parçalarına<br />
merhametler ihsan eden Allah. Eğer bu dua gazabını arttırıyorsa ulu Allah sen bize bir<br />
dua öğret.<br />
Nitekim adem cennetten çıkınca ona tövbe etmeyi nasibettin de kötü Şeytandan<br />
kurtuldu. Şeytan da kimdir ki Ademden üstün olsun, böyle bir düzenle oyunu<br />
kazansın, onu alt etsin. Bunların hepsi de hakikatte Adem’in faydasını temin etti.<br />
Şeytanın hilesi, düzeni, o hasetçiye lanet edilmesine sebep oldu. Şeytan, bir oyunu<br />
gördü de iki yüz oyunu göremedi. O yüzden kendi evinin direğini kendisi kesti.<br />
Gece vakti başkalarının ekinini ateşlemek istedi, fakat yel, ateşi kendi ekinine sürdü.<br />
Lanet, Şeytana bir gözbağı oldu, bu yüzden hileyi düşmanı olan Adem’e ziyan sandı.<br />
Lanet dediğin de işte insanı böyle ters görünüşlü yapar. Hasetçi, kendini görür,<br />
beğenir, kindar bir hale gelir. Nihayet kötülüğün, sonunda dönüp kötülükte bulunana<br />
geleceğini, ona ziyan vereceğini anlamaz.<br />
Kendisini mat edecek şeylerin hepsini aksine görür. Halbuki mat olan kendisidir,<br />
kendisi ziyan eder! Çünkü kendisi bir hiçten ibaret olduğunu görse, yarasının öldürücü<br />
ve şiddetli olduğunu bilse, böyle görüş, böyle biliş ,adamın gönlünü dertlendirir. Dert<br />
de onu hicaptan çıkarırdı. Anaları doğum ağrısı tutmasa çocuk doğmaya hiçbir yol<br />
bulamaz. Bu emanet gönüldedir, gönülde gebe.<br />
Bu nasihatlerse ebeye benzer. Ebe “ Kadının ağrısı yok, ağrı lazım, ağrı çocuğa<br />
yoldur” der. Dertsiz kişi yol vurucudur, dertsizlik “Enel Hak- ben Hakk’ım” demektir.<br />
Bu “ene” sözünü vakitsiz söylemek, lanete düşmektir, “ Ene” yi vaktinde söylemek<br />
rahmettir. Mansur’un “ Ene” deyişi, şüphe yok ki rahmetten ibarettir, fakat Firavunun<br />
“ Ene” deyişine bir bak, lanetin ta kendisi!<br />
Hulasa vakitsiz öten her horozun ibret için başını kesmek gerekir. Baş kesmek nedir<br />
Dünyada nefsi öldürmek, nefsin dileklerini terk etmek. Bu da öldürülmekten kurtulsun<br />
diye akrebin iğnesini çıkarmak gibidir. Taşla tepelenme belasından kurtulsun diye<br />
yılanın zehirli dişini sökersin ya! Nefsi, pirin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O<br />
nefis öldürenin eteğine sımsıkı sarıl. eteğini sıkıca tuttun mu , bu, Allah tevfikidir.<br />
Sende beliren her kuvvet, onun seni çekişinden dileyişinden meydana gelir. “ Ma<br />
remeye iz remeyte” iyi bil. Canın nesi varsa canlar canındandır. Elini tutan, yükünü<br />
yüklenen odur. Her an, her nefes o anı, o nefesi ondan um! Onun feyzine geç mazhar<br />
olduysan gam yeme. Bilirsin ki ihmal etmez, imhal eder. Allah rahmeti geç erişir ama<br />
adamakıllı erişir, seni bir an bile huzurundan ayırmaz, her an seninledir. Bu vuslatın,<br />
bu muhabbetin şerhini duymak istersen adamakıllı düşünerek “Vedduha” suresini<br />
okuyuver! Eğe sen kötülükler de ondandır dersen öyledir ama bundan onun kemaline<br />
noksan mı gelir ki<br />
Bu kötülük ihsanı da onun kemalindendir. Dinle ulu kişi, sana bir misal getireyim:<br />
Meselâ ressam iki türlü resim yapar. Güzellerin resimleriyle,çirkin resimleri. Yusuf’un<br />
yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkinliğine delil olamaz, bilakis<br />
üstatlığına delildir. Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler,<br />
onun etrafında döner, örülür.<br />
Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, üstatlığını inkar eden rüsvay olur.<br />
Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nakıstır. İşte bu yüzden Allah hem<br />
kafirin yaratıcısıdır, hem müminin. Bu yüzden küfür de Allahlığına Şahittir, iman da.<br />
İkisi de ona secde eder. Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Allah<br />
rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır.<br />
Kafir de istemeyerek Allah’a tapar ama onun maksadı başkadır. Padişahın kalesini<br />
yapar amam beylik davasındandır. Kale, onun malı olsun diye isyan eder, fakat<br />
nihayet kale, padişahın eline geçer. Müminse o kaleyi padişah için tamir eder, makam<br />
sahibi, mevki sahibi olmak için değil. Çirkin, “ Ey çirkini de yaratan padişah, sen<br />
güzeli de yaratmaya kaadirsin, çirkini de” der. Güzel de “ Ey güzellik padişahı, beni<br />
bütün ayıplardan arıttın” der.<br />
Peygamber, o hastaya dedi ki: “ Sen, şunu söyle; Allah, sen bize güçlükleri kolaylaştır.<br />
Dünya yurdunda bize iyilik ver, ahiret yurdunda da. Yolumuzu gül bahçesi gibi latif bir<br />
hale getir, ey yüce Allah, konağımız zaten sensin” Müminler mahşerde derler ki; “ Ey<br />
melekler, cehennem müşterek bir yol değil miydi<br />
Mümin de oraya uğrayacaktı, kafir de. Fakat biz bu yolda ne duman gördük, ne ateş.<br />
İşte burası cennet, emniyet yurdu. Peki o aşağılık uğrak nerede ” Melekler derler ki: “<br />
Hani geçerken filan yerde gördüğümüz o yemyeşil bahçe vardı ya. Cehennem, o<br />
şiddetli azap yurdu, işte orasıydı. Fakat size bağlık, bahçelik, yeşillik bir yer oldu. Siz,<br />
bu cehennem huylu, kötü suratlı, ateş meşrepli nefsi.<br />
Çalışıp çabalayıp tertemiz bir hale getirdiniz; Allah için ateşi söndürdünüz: Şulelenip<br />
duran şehvet ateşini takva yeşilliği hidayet nuru haline soktunuz; Hırs ateşiniz hilim,<br />
bilgisizlik karanlığı ilim oldu; Hırs ateşini attınız; o ateş diken gibiydi, gül bahçesine<br />
döndü. Mademki siz kendinizdeki bütün ateşleri bizim için söndürdünüz, bu suretle de<br />
zehir, bal haline geldi.<br />
Madem ki ateşe mensup olan nefsi bir bahçe yapıp oraya vefa tohumları ektiniz.,<br />
Oradaki zikir ve tespih bülbülleri, yeşillikte, ırmak kıyısında güzel bir tarzda ötüşmeye<br />
koyuldular. Allah’a çağırana icap ettiniz, nefis cehennemine su serptiniz. Bizim<br />
cehennemimiz de size yeşillik, gül bahçesi, ağaçlık haline geldi.” Oğul ihsanın karşılığı<br />
nedir Lütuf, ihsan ve en değerli sevap. Siz biz kurbanız, varlık, iyilik vasıflarına karşı<br />
faniyiz: Kalleşsek de divaneysek de o sakinin, o kadehin sarhoşlarıyız; onun hükmüne,<br />
onun fermanına baş koymakta, tatlı canımızı ona peşkeş sunmaktayız. Sevgilinin<br />
hayali, gönüllerimizde oldukça işimiz, kulluk ve can vermedir demediniz mi<br />
Nerede bir bela çırağı uyandırdılarsa orada yüz binlerce aşığın canını yaktılar. Evin<br />
içinde ki aşıklar, sevgilinin cemali çırağına pervanedirler. Gönül, seninle nurlanan<br />
yere belalardan sana siperlerden olanların meclisine, Sana canların da yer verenlerin<br />
seni şaraplarla dopdolu bir kadeh haline getirenlerin yanına git! Onların canlarında<br />
yurt kur;; Ey aydın dolunay, gökyüzünde mekan tut!<br />
Onlar sana sırları belirtmek için Utarit gibi gönül defterini açarlar. Madem ki yerin<br />
yurdun yok, bildiklerin yanına var, ay parçasıysan kamil ve tamam bir aya yüz vur!<br />
ne . Cüzcün küllünden çekinmesi de ne oluyor Muhalifle bu kaynaşma da Cinse bak,<br />
bir nev’ile karışınca o cinsin nev’i olmuş Gaypları gör, ayn’ın nuru ile ayn kesilmiş.!<br />
Be akılsız, karı gibi işvelendikçe yalana işveye kalkıştıkça nasıl üst olacaksın Halkın<br />
seni öğrenmesini, sana yaltaklanmasını, halkın tatlı ve kandırıcı sözlerini alıyor, altın<br />
gibi cebine indiriyorsun! Sana Padişahların sövmesi, vurması, sapıkların övmesinden<br />
daha iyidir . Padişahların tokadını ye de aşağılık kişilerin balını yeme. Bu suretle er<br />
olanların ikbali yüzünden sen de bir er ol. Çünkü onlardan hilat gelir, devlet gelir.<br />
Onlar, ruhun penahında cesedi, can haline getirirler.<br />
Nerede bir çıplak, bir yoksul görürsen bil ki bir kamilden kaçmıştır. Gönlünün<br />
dilediğini yapmak, o kör, o kötü ve sermayesiz gönlün istediğini yerine getirmek için<br />
bir üstattan firar etmiştir. Eğer ustanın dilediğine uysaydı kendisini de bezerdi<br />
akrabasını da . Dünyada kim ustadan kaçarsa devletten kaçar, bunu böyle bil. Ten<br />
kazancında bir sanat öğrendin, din sanatına da bir el ur!<br />
Dünyada elbisen var, zenginleştin; fakat bu alemden gidince nasıl edeceksin Ahiret<br />
için de bir sanat öğren ki mağfiret kazancını elde edesin. O cihan da pazarla, kazançla<br />
dolu bir şehirdir. Zannetme ki kazanma yalnız bu alemdedir ve bu kazanç kafidir! Ulu<br />
Allah “ Bu cihanın kazanç, o kazancın yanında çocuk oyuncağıdır” dedi.<br />
Hani bir çocuk, öbür çocuğun üstüne yürür, onunla konuşuyor birleşiyor gibi<br />
hareketlerde bulunur ya. Çocuklar, dükkancılık oynarlar ya fakat zaman geçirmeden<br />
başka ellerine bir şey girmez. Gece gelip çatar, çocuk evine aç döner, Öbür çocuklar<br />
giderler, tek başına kalakalır. Bu alem oyun yeridir, ölüm de gece. Geri döner gidersin,<br />
fakat kese bomboş,sen de yorgun argın!<br />
Bu serkeş herif, din kazancı, aşktır, gönül cezbesidir, hak nuruna kabiliyettir. Bu<br />
aşağılık nefis, senden fani kazanç ister. Fakat niceye bir aşağılık şeyleri kazanıp<br />
duracaksın, bırak artık, yeter.! Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile<br />
bu dilekte hile ve düzen vardır.<br />
BİR AKILLI ARIYORUM<br />
Seyyid-i Ecel, bir gece Delkak’a “ Hemencecik bir orospuyu neden aldın Bunu bana<br />
söylemeliydin. Sana namuslu bir kız alırdık” dedi Delkak “ Dokuz tane namuslu, temiz<br />
kadın aldım, hepsi orospu oldu. Derdimden eridim, bittim. Bunun üzerine bu hiçbir işe<br />
yaramaz orospuyu aldım. Görelim bakalım, bunun sonu ne olacak Dedi. Ben birçok<br />
defalar aklı sınadım. Bundan sonra bir tarla arayacak, oraya delilik tohumunu<br />
saçacağım!<br />
Birisi” Bir akıllı arıyorum, onunla meşverette bulunacağım, bir müşkülüm var, ona<br />
söyleyeceğim” dedi. Bu sözü duyan da “ şehrimizde kendisini deliliğe vuran birisi var,<br />
ondan başka akıllı yok. İşte bir sopaya binmiş, çocuklarla beraber koşup duruyor. Rey<br />
ve tedbir sahibi, ateş parçası gibi bir adamdır.<br />
Kadri gök gibi yüce, yıldızlar yağdırıcı bir zattır. Kudreti parlaklığı, Kerrubilere can<br />
olmuştur. O kendisini bu divanelikte gizlemiştir.” Dedi. Fakat her divaneyi kendine<br />
can sayma. Samiri gibi buzağıya secde etme. Bir veli sana gayb’a ait yüz binlerce şeyi,<br />
yüz binlerce sırrı apaçık söylese bile, Sen de o anlayış, o bilgi olmadıkça yine fışkıyı<br />
ödağacından ayırt edemezsin.<br />
Veli kendisine deliliği perde etti mi, ey kör, sen onu nasıl tanıyabilirsin Eğer yakın<br />
gözün açıksa bak da her taşın altında bir erin gizli olduğunu gör! Yol gösterici ortada,<br />
göz önünde, her Kelimin bir kilime bürünmüş olduğu meydandadır. Veliyi meşhur<br />
eden yine velidir. Veli kime dilerse nasip verir. Fakat deliliğe vurdu mu kimse akıl edip<br />
de onu anlayamaz. Bir hırsız, körden bir şey çaldı mı kör, onu bulabilir mi hiç Hırsız,<br />
gelip ona çatsa bile kör, hırsız kimdir Ne anlasın Köpek, kör yoksulu ısırsa bile kör,<br />
kendisini dalayan köpeği nereden bilecek<br />
Bir köpek mahallede bir kör bir dilenciye savaş aslanı gibi saldırdı. Ay bile yoksulların<br />
izi tozunu gözüne sürme gibi çektiği halde köpek, kızgınlıkla yoksullara saldırır. Kör,<br />
köpeğin sesinden korktu, aciz oldu. Ona tazim etmeye başladı: “ Ey avcılar beyi, ey av<br />
aslanı, el senin elin (hüküm senin hükmün), benden el çek” demeye başladı.<br />
Hakimin biri de zaruret yüzünden eşeğin kuyruğunu ağırlamış, o kuyruğa kerim<br />
lakabını takmıştır. Kör de zora gelince köpeğe “ Ey aslan, benim gibi arık birisini<br />
avlayıp da ne yapacaksın Dostların çölde yaban eşeği avlamaktalar, sense mahallede<br />
kör avlıyorsun, bu ne kötü şey! Dostların avda yaban eşeği arıyorlar, sen sokakta hile<br />
düzüp kör arıyorsun” dedi. Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre<br />
kasteder. Köpek bile, ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar<br />
avlar.<br />
Köpek bile alim olunca savaşta çevikleşir. Köpek bile arif olunca Eshab-ı Kehif’ten<br />
olur. Köpek bile avcıları kimdir, anlar, tanır. Yarabbi, her şeyi tanıtan o nur nedir ki<br />
Körün tanıyamaması, gözü olmadığından değildir; bu, onun bilgisizlikten sarhoş<br />
olması yüzündendir.<br />
Kör, bu yeryüzünden de daha gözsüz değil ya! Halbuki bu yer bile Allah inayetiyle<br />
düşmanı tanıdı! Musa’nın nurunu gördü, ona iltifat etti, Karun’u ise tanıdı yere geçirdi.<br />
Benlikte bulunan her kişiyi helak etti, Allahnın “ ya ard ublai” emrini anladı. Toprak<br />
su, yer ve kıvılcımlı ateş, bizimle her şeyden habersiz fakat Allah ile her şeyden<br />
haberdardırlar. Bizim ise onun aksine Hak’tan gayrı her şeyden haberimiz var da<br />
Hak’tan haberimiz yoktur. Tehditçilerden bihaberiz.<br />
Hülasa onların hepsi Allah emanetini yüklenmekten korktular, çekindiler. Fakat<br />
hayvanla karışınca bu çekinmeleri, bu çalışmaları körleşti, neticesiz bir hale geldi! “<br />
Hepimiz de halkla diri, Hak’la ölü bir hale gelen bu hayattan bizarız” dediler. Birisi,<br />
anası babası öldü mü yetim olur. Hak’la ünsiyet için kalb-i selim gerek! Hırsız, bir<br />
körden bir kumaş çaldı mı kör, bilmeden feryada başlar.<br />
Fakat hırsız ona “senin malını ben çaldım ben hilebaz bir hırsızım” demedikçe kör<br />
hırsızı nereden bilecek Gözünün nuru, gözünün ışığı yok ki! Ama sesini duydun mu<br />
onu sımsıkı tut, koy verme de çaldığı şeyleri söylet. Hırsızı yakalayıp, sıkıştırmak,<br />
çaldığını çırptığını söyletmek cihadı ekberdir. O , önce senin gözünün sürmesini çaldı.<br />
Onu elde ettin mi, yine gözlerine nur gelir. Gönül’ün kayıp malı olan hikmet kumaşı,<br />
ehli dilden elde edilir. Kör olan gönül, canı, kulağı.<br />
Gözü olsa bile hırsız Şeytanın izini bulamaz, onu elde edemez. Şeytanın izini bulmayı<br />
hırsızı elde etmeyi, gönül ehli olanlardan um, bu işi onlardan iste; taştan topraktan<br />
değil. Çünkü halk, gönül ehline nispetle taş, topaç gibidir, adeta cansızdır. Danışacak<br />
adam arayan da o deliliğe vurmuş delinin huzuruna geldi dedi ki : “ Ey kendini çocuk<br />
gösteren baba, bana bir sır söyle” veli dedi ki: “ Git bu halkayı çalıp durma. Kapı<br />
kapalı. Bu gün sır söylenecek gün değil, başka vakit gel. Eğer La mekan aleminde<br />
mekana yer olsaydı ben de şeyhler gibi dükkanda oturur, alışverişe koyulurdum”<br />
Muhtesip gece yarısı bir yere uğradı. Duvar dibinde bir adamın uyuduğunu gördü. “<br />
Hey, sarhoş musun, ne içtin Söyle dedi. Adam dedi ki: “ Testidekinden içtim!”<br />
Muhtesip “ Söyle, testide ne var ” diye sordu. Adam “İçtiğim şey” diye cevap verdi.<br />
Muhtesip “ Bu gizli bir laf. Ne içtin içtiğin ne ” diye sordu. Adam “ Testide gizli olan<br />
şey işte” dedi. Bu sual cevap, birbirine ulanıp gitti.<br />
Muhtesip de eşek gibi çamura saplanıp kaldı. Ona “ Gel de bir ah de bakalım” dedi.<br />
Sarhoş söz söylerken “ Hu, hu” dedi. Muhtesip “ Ben sana ah dedim, hu de<br />
demedim,sen hu diyorsun” deyince adam “ ben neşeliyim sen gamdan iki büklüm<br />
olmuşsun. Ah, dertten ; gamdan, zulümden olur. Sarhoşların bu hularıysa<br />
neşedendir.” Dedi. Muhtesip “ ben şunu bilmem,bunu bilmem,kalk.<br />
Marifet satıp durma. Bu dırıltıyı bırak”dedi. Adam, yürü be sen neredesin, ben<br />
nerede ” deyince Muhtesip “ Hadi kalk, zindana gel” dedi. Sarhoş dedi ki: “ Be<br />
Muhtesip, beni bırak da yürü işine. Çıplak adamdan rehin alabilir misin sen Eğer<br />
benim yürümeye kuvvetim olsaydı burada yatar mıyım. Evime giderdim. Eğer benim<br />
de aklım olsaydı imkanını bulsaydım şeyhler gibi dükkan başında bulunurdum.”<br />
O, büyük adamın ahvalini öğrenmek isteyen adam “ Ey sopayı at edinip binen atlı, bir<br />
an için olsun atını bu tarafa sür dedi. Adam “ Çabuk söyle, atım çok serkeştir, pek<br />
huyludur. Çabuk ol ki seni tepmesin. Ne soracaksan açıkça sor bakalım” diyerek<br />
sopasını o tarafa sürdü. Adam gönlündeki sırrı söylemeye imkan bulamadı. Ondan<br />
vazgeçip veliyi alaya aldı. Dedi ki: “ Bu sokakta oturan kadınlardan birini almak<br />
itiyorum. Benim gibi bir adama acaba hangisi layık ”<br />
Veli, “ Dünyada üç türlü kadın vardır. İkisi zahmet ve mihnetten ibarettir, biri dimi bir<br />
hazinedir. Onu alırsan tamamıyla senin olur. İkincisinin yarısı senin olur, yarısı<br />
senden ayrı kalır. Üçüncü ise hiç hiç sana mal olmaz. Bunu duydun ya. Hadi şimdi<br />
yürü, ben gidiyorum. Sen de durma atım seni tepelemesin. Yoksa bir düştün mü, bir<br />
daha kalkamazsın!” dedi. Şeyh sopasını, sürüp çocukların arasına katıldı.<br />
O genç adam ona tekrar bağırdı. “ Gel de hiç olmazsa şunu etraflıca anlat. Bu<br />
söylediğin üç çeşit kadın kimlerdir Onu bir söyle!” Şeyh, yine onun yanına ay sürüp<br />
dedi ki : “ Bakir, tamamıyla sana mal olur, gamdan kurtulursun. Yarısı senin olan da<br />
duldur. Fakat hiçbir suretle sana mal olmayan, evladı olan kadındır. İlk kocasından<br />
evladı olursa sevgisi de, bütün hatıraları da oraya gider. Hadi git, atım seni tepmesin.<br />
Uzaklaş, yoksa serkeş atımın nalı seni ezer! Şeyh yine hay huy edip sopasını sürdü,<br />
yine çocukları yanına çağırdı. Adam tekrar bağırdı : “ Ey ulu padişah, bir sualim kaldı,<br />
gel!” dedi. Şeyh tekrar o tarafa gelip “ Çabuk söyle, nedir Çok duramam, çünkü o<br />
çocuk meydandan topumu kaptı!” dedi. Adam “ Ey Padişah, bu kadar akla, edebe<br />
sahip olduğun halde bu ne divanelik, bu ne iş. Şaşılacak şey! Sen söz söylerken Aklı<br />
Küllünde ötesindesin; bir güneş olduğun halde nasıl delilikle gizleniyorsun*” dedi.<br />
Şeyh dedi ki: Bu külhanbeyleri beni bu şehre kadı yapmaya karar verdiler. Reddettim<br />
imkanı yok. Senin gibi alim , fazıl kimse yok. Şeriatta da senden aşağı birisini<br />
kendimize ulu yapmamıza müsaade yok, dediler. Bunun zoruyla kendimi deli<br />
gösterdim, deliliğe Allah rahmeti geç erişir ama adamakıllı eriyordum. Fakat hakikatte<br />
evvelce ne idiysem yine oyum benim ben. Aklım hazinedir, ben viraneyim. Deliyim<br />
hazineyi gösterirsem! Divane odu ki divane olmadı, divane odur ki bu bekçiyi gördüğü<br />
halde evine girmedi. Benim bilgim cevherdir, araz değil.<br />
Bu değerli bilgi, bir maksada erişmek için değil ki. Ben şeker madeniyim, şeker<br />
kamışıyım, hem benden yetişmekte, hem ben yiyorum. Bir bilgiyi işiten kişi beğenmez<br />
kabul eylemez, feryat ederse o bilgi taklit bilgisidir, öğrenilerek elde edilmiştir.<br />
( adama mal olmamıştır.) Çünkü geçim elde edilmiştir, gönül aydınlatmak için değil,<br />
bu ilim de talibi gibi aşağılık dünya ilmidir.<br />
Bazı adamlar, havas ve avama görünmek için ilim öğrenmek ister, bu alemden halas<br />
olmak için değil. Böyle adam fareye benzer; her tarafı deler ama vuslat nurlarından<br />
gafildir. Nuru, sahraya yol bulamadığı için ona bu karanlık kuyusu, hoş bir meskendir.<br />
Fakat Allah, ona akıl kanadını ihsan ederse farelikten kurtulur, kuşlar gibi uçar.<br />
Kanat aramazsa yerin dibinde kalır, simak burcuna yol bulmaktan ümitsiz bir hale<br />
düşer. Söze gelen ilim, cansızdır; satın alıcıların yüzüne aşıktır. Münakaşa ve<br />
mübahase zamanı o ilim, büyük görünür ama alıcısı olmayınca ölür gider. Halbuki<br />
benim müşterim Allahdır. Beni o yüceltir., o satın alır.<br />
Benim kanımın diyeti ululuk sahibi Allahnın cemalidir. Ben kendi kan diyetimi<br />
yemekteyim, bu bana helal bir kazançtır. Bu müflis alıcıları bırak. Bir avuç toprak, ne<br />
satın alabilir ki Toprak yeme, toprak alma, toprağı arama. Çünkü toprak yiyenin yüzü<br />
daima sapsarıdır. Gönül ye de daima genç kal. Benzin tecelliden erguvana dönsün!”<br />
Yarabbi , bu ihsan bizim işimiz değil. Senin lütfun, gizli lütfe yol göstericidir.<br />
Ey düşkünlerin ellerini tutan, elimizi tut. Bizi al perdeyi kaldır, perdemizi yırtma. Bizi<br />
bu murdar nefisten kurtar. Çünkü bıçağı bıçağı kemiğimize kadar dayandı. Ey tacı,<br />
Tahtı olmayan padişah, bizim gibi biçarelerden bu kuvvetli bağı kim çözebilir Ey<br />
muhabbet ihsan eden muhabbetli Allah, böyle sağlam bir kilidi, senin fazlından başka<br />
kim açabilir. Biz kendimizden vazgeçer, yüzümüzü sana tutarız.<br />
Çünkü sen, bize bizden yakınsın. Bu dua da senin öğretmenledir, senin ihsanındandır.<br />
Yoksa külhanda nasıl olur da gül bahçesi yetişir. Kan ve bağırsak arasında kalmış<br />
olan anlayış ve akıl senin ikramından başka bir şey nakletmez ki, İki parça yağdan<br />
çıkan bu ruhani nurun nurani dalgası göklere vurmakta. Bu dil dene et parçasından<br />
hikmet nehri ırmak gibi akmakta.<br />
Kulak denen deliklerden akıp meyvesi akıl ve anlayış olan can bağına kadar gitmekte.<br />
Canlar bağının ana yolu da o anlayışın yolu. Alemin bağları, bostanları onun fer’inden<br />
ibaret. Bu hoşlukların aslı ve kaynağı o. Haydi, hemen “ o, bahçelerin inişlerinde<br />
nehirler akar” ayetini oku artık.”<br />
İBLİSTEN DOST OLUR MU<br />
Rivayet ederler : O Muaviye köşkünde bir bucakta uyumuştu. Köşkün kapısı içerden<br />
kilitliydi, çünkü Muaviye halkın gelip gitmesinden yorulmuştu. Ansızın birisi onu<br />
uyandırdı. Muaviye gözünü açınca adam gözden sır oldu. Kendi kendisine “ köşke<br />
kimse giremez. Bu küstahlıkta, bu cürette bulunan kim acaba ” dedi. Etrafı dolaştı,<br />
gizlenen adamdan bir nişan bulmak için her tarafı araştırdı. Kapı ardında bir herif<br />
gördü. Adam kapıya sinmiş, yüzünü perde ile örtmüş gizlenmişti. Muaviye “Hey sen,<br />
kimsin, adın ne ” diye sordu. Adam “ adım açıkça söyleyeyim, şaki İblis” diye cevap<br />
verdi. Muaviye “ niye gayret ettin, beni niçin uyandırdın Bana doğru söyle, aykırı<br />
konuşma” dedi.<br />
Şeytan “ Namaz vakti geldi. Hemen mescide koşmak gerek. Mustafa, mana incisini<br />
delerek “ Acele edin, ibadetleri vakti geçmeden yapın buyurdu” dedi. Muaviye “ hatır,<br />
hayır senin böyle bir maksadın olmaz. Bana hayra delil olasın, imkanı mı var Hırsız,<br />
evime gizlice giriyor da “ Bekçilik ediyorum” diyor. Ben o hırsıza nasıl inanayım<br />
Hırsız, sevabı, ecri ne bilir” dedi.<br />
Şeytan dedi ki: “ Biz, evvelce melektik. İbadet yoluna canla başla düzülmüştük . yol<br />
saliklerine mahremdik, arş sakinlerine hemdem, ilk sanat gönülden çıkar mı İlk sevgi<br />
nasıl olurda unutulur Seferde Rum diyarı ehlinden birisini, yahut Huten’li birisini<br />
görmekle vatan sevgisi kalbinden çıkar mı İlk sevgi nasıl olur da unutulur<br />
Seferde Rum diyarı ehlinden birisini, yahut Huten’li birisini görmekle vatan sevgisi<br />
kalbinden çıkar mı Biz de bu şarabın sarhoşlarındandık, biz de kapısının<br />
aşıklarındandık. Gözbebeğimizi onun sevgisiyle kestik, sevgisini canımıza ektiler.<br />
Zamanede güzel günler gördük, baharda rahmet suları içtik. Bizim varlığımızı da “<br />
Onun fazıl” ve ihsan eli ekmemiş midir Bizi de yoktan yaratan o değil mi<br />
Ondan nice lütuflar görmüşüz, rıza gülistanında nice dolaşmışız. Başımıza rahmet<br />
elini koyar, bize de lütuf çeşmelerini izhar ederdi. Ben daha çocukken, süt emiyorken<br />
beşiğimi kim salladı O! Onun sütünden başka kimden süt emdim, onun tedbirinden<br />
başka beni kim yetiştirdi Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır<br />
Kerem denizi bir itapda, bulunda bile kerem kapılarını kapalı bırakır mı Onun asıl<br />
peşin ihsan ettiği para, lütuf ve vergisidir.<br />
Kahırsa o paranın üstüne konmuş arızi bir tozdan ibarettir. Alemi lütfetmek için<br />
yarattı. Zerrelere, onun güneşi riayetlerde bulundu. Ayrılık bile, onun kahrından<br />
doğmakla berber vuslatın kadrini bilmek içindir. Bu suretle diler ki ayrıldığı, canın<br />
kulağını bursun, onu tedibetsin de can, vuslat günlerini bilsin. Peygamber “ Allah<br />
alemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti.<br />
Yarattım ki benden bir fayda görsünler, balıma parmaklarını bansınlar. Ben bir fayda<br />
göreyim, çıplak adamdan bir libas elde edeyim diye yaratmadım dedi” buyurmuştur.<br />
Birkaç gün oldu ki beni huzurundan kovdu. Fakat yine gözüm onun güzel yüzünde.<br />
Böyle bir yüzden bu çeşit kahra uğramak şaşılacak şey.<br />
Herkes sebeple meşgul olup durmakta. Halbuki ben sebebe bakmam. Çünkü sebep<br />
sonra meydana gelen bir şeydir. Sonradan meydana gelen bir şeyin varlığına sebep<br />
olur. Ben ezeli lütfe bakar, sonradan meydana geleni yırtar, iki parça ederim. Tutalım,<br />
Adem’e secde etmemem hasettendi. Ama o haset de aşktan meydana geldi, inattan<br />
inkardan değil. Her haset şüphesiz dostluktan meydana gelir. Sevgiyle başkaları bir<br />
arada oturunca haset baş gösterir. Aksırana “ Çok yaşa “ demek dostluktan olduğu<br />
gibi kıskançlıkta dostluğun şartıdır. Onun oyununda bundan başka bir oyun yoktu ki<br />
Oyna dedi, ben ne bilirim ki ona katayım Bir tek oyunum vardı, oynadım, kendimi<br />
kaldırıp belaya attım. Bela da onun lezzetlerini tatmak istedim, ona mat oldum, ona<br />
mat oldum, ona mat oldum!<br />
Ey ulu kişi, bu altı cihetli alemde kim kendisini altı duygu kapısından kurtarabilir ki<br />
Altının cüz’ü, nasıl olurda Küllünden kurtulur Hele keyfiyetsiz Allah onu eğri<br />
yaratmışsa! Bu altı cihet içinde ateşe dalmış kişiyi ancak altı ciheti yaratan Allah<br />
kurtarabilir. Küfür olsun, iman olsun onun eliyle dokunmadır, onundur.”<br />
Emir ona dedi ki: “ Bunlar doğru. Fakat bunlardan senin payın eksik. Sen, benim gibi<br />
yüz binlerce kişinin yolunu urdum delik deldin, hazineye girdin! Hem ateş ve neft<br />
olasın, hem yakmayasın, buna imkan var mı Kimdir ki senin elinden elbisesi<br />
yırtılmamış olsun! Ey, ateş senin tabiatın yakmaktır, bir şeyi yakmaman mümkün<br />
değil. Allah seni yakıcı bir hale getirmiş, bütün hırsızların üstadı etmiştir. İşte lanet<br />
budur.<br />
Allah ile yüz yüze konuştum. Ey düşman, senin hilene karşı ben kim oluyorum Senin<br />
marifetlerin, ıslık sesi gibidir, kuşların seslerine benzer, fakat kuş avlar. O, yüz<br />
binlerce kuşun yolunu urmuştur. Kuş aşina bir kuş geldi sanıp aldanmıştır. Havada<br />
uçarken ıslık sesini duyunca havadan iner, burada esir olur. Nuh’un kavmi senin<br />
hilenden feryada düşmüşler, gönülleri yanmış, göğüsleri paramparça olmuştur.<br />
Cihanda Ad kavmine rüzgarı sen yolladın, onları azaplara, minhetlere sen düşürdün.<br />
Lut kavminin başına taş yağmasına sen sebep oldun. O kara suyun içinde, senin<br />
yüzünden boğuldular. Nemrut’un beyni, senin yüzünden döküldü binlerce fitneler<br />
meydana getiren Şeytan1 Filozof, zeki Firavunun aklı körleşti, senin yüzünden bir şey<br />
anlamaz oldu. Ebuleheb de senin yüzünden na ehil,oldu.<br />
Ebulhakem de senin yüzünden Ebu cehil kesildi. Ey bu satrançta nam için yüz binlerce<br />
ustayı mat eden! Ey müşkül oyunlarıyla gönülleri yakan ve gönlüne merhamet<br />
gelmeyen! Sen hile denizisin, halk bir katradan ibaret. Sen dağ gibisin, selim kalpli<br />
insanlara ancak bir zerre! Ey düşmanlık edip duran, Şeytan senin hilenden kim<br />
kurtulabilir Hepimiz tufana gark olmuşuz. Ancak Allahnın koruduğu müstesna. Nice<br />
saadetli yıldız, senin yüzünden ihtiraka düşmüştür. Nice askerler, nice topluluklar,<br />
senin yüzünden darmadağın olmuştur!”<br />
İblis Muaviye’ye dedi ki: “ Bu bağı çöz. Ben kalpla halis için mehenğim. Hak, beni<br />
aslanla köpeği imtihan etmek için yarattı, halisle kalpı ayırt etmek için halk etti. Ben<br />
kalpın yüzünü ne vakit karatmışım Kuyumcuyum ben, ona daima değerini verdim.<br />
İyilere yol gösteririm, kuru dalları keserim. Bu otları niye ortaya koyarım<br />
Hayvan hangi cinstendir, meydana çıksın diye. Kurt, ceylandan bir yavru doğursa<br />
onun kurt, yahut ceylan oluşunda şüphe edilir. Önüne otla kemik koy. Bakalım<br />
hangisine tezce adım atacak, hangisine meyledecek Eğer kemiğe gelirse köpektir,<br />
ota meylederse şüphe yok, ceylan cinsindendir. Kahırla lütuf, birbirine eş oldu. Bu<br />
ikisinden bir hayır ve şer alemi doğdu. Sen otla kemiği göster, nefis ve can gıdasını<br />
arz et. Nefis gıdasını isterse aşağılıktır, ruh gıdasını isterse serverdir. Tene hizmet<br />
ederse eşektir. Can denizine dalarsa inci bulur. Gerçi bu ikisi birbirine aykırı, hayır ve<br />
şerdir ama ikisi de bir iş başındadır.<br />
Peygamberler, ibadetlerini arz ederler, düşmanlar şehvetlerini. Ben iyiyi nasıl<br />
kötüleştirebilirim Allah değilim ya! Ben bir davetçiyim, onları yaratan değil! Güzeli<br />
çirkin yapabilir miyim Rab değilim ki. Güzele çirkine bir aynayım. Hintli, bu, adamı<br />
kara suratlı gösteriyor diye aynayı yaktı.<br />
Ayna dedi ki: suç benim değil. Benim yüzümü cilâlayana kabahat bul! O beni gammaz<br />
yaptı, çirkin kimdir , güzel kim Söyleyeyim diye o, beni doğru sözlü etti. Ben<br />
şahidim, şahidi zindana atmak nerede görülmüş Zindan ehli değilim. Allah<br />
şahidimdir. Ben de nerede meyveli bir ağaç görürsem onu dadı gibi besler,<br />
yetiştiririm. Fakat nerede bir acı ve kuru ağaç görürsem fışkı, miskten kurtulsun diye<br />
keserim. Kuru ağaç, bahçıvana “ Yiğit, suçsuz,günahsız niye benim başımı<br />
kesiyorsun ” der.<br />
Bahçıvan der ki: “ Sus, kötü huylu. Kuruluğun suç olarak yetmez mi ” Kuru ağaç “Ben<br />
doğruyum, eğri değil. Niçin suçum yokken beni kesiyorsun der ” der. Bahçıvan der ki:<br />
“ Kutlu bir şey olsaydın da keşke eğri olsaydın, fakat yaş olsaydın! Öyle olsaydın<br />
Abıhayatı çeker, dirilik suyu ile karışır, hayat bulurdun. Tohumun kötüymüş, aslın<br />
kötüymüş, güzel bir ağaca ulaşamamışsın. Güzel bir ağaç dalı, kötü bir ağaca aşılansa<br />
o güzellik, kötü ağacın tabiatını da güzelleştirir.”<br />
Emir, Şeytana dedi ki: “ Ey yol urucu, delil getirme. Beni kandırmağa yol bulamazsın,<br />
yol arama. Sen bir dolandırıcısın ben de garip bir tacirim. Getirdiğin her elbiseyi nasıl<br />
alabilirim Kafirlik edip pılımın, pırtımın etrafında dolaşma. Sen hiç kimsenin malına<br />
müşteri değilsin.<br />
Dolandırıcı müşteri olamaz. Müşteri gibi görünse bile bu, hileden, düzenden ibarettir.<br />
Kim bilir, bu hasetçinin kabağında ne var Allah, bu düşmanın elinden bizi kurtar.<br />
Feryadımıza yetiş! Bir kere daha bana üfürür, beni bir kere daha afsunlarsa bu hırsız,<br />
hırkamı kaptı gitti! Onun bu sözü duman gibidir. Ey Allah, elimi tut, yoksa kilimim<br />
elden gider. Bir delil getirmekle İblise üst olamam.<br />
Çünkü o her yüce, her aşağılık kişinin fitnecisi, imtihancısıdır. “ Allemel esma” ya bey<br />
olan Adem bile bu köpeğin yıldırım gibi koşuşuna karşı yaya kalmıştır. Şeytan,onu bile<br />
cennetten yeryüzüne atmıştır. Adem bile Simak burcundayken balık gibi onun oltasına<br />
düşmüş, “ Rabbena, zalemma” diye ağlayıp feryat etmiştir. Onun hilesine, düzenine<br />
nihayet yoktur.<br />
Onun her sözünde bir şey vardır, her sözünde yüz binlerce sihir gizlidir. Erlerin<br />
erliklerini bir nefeste bağlar, kadının erkeğin hevesini bir nefeste arttırır. Ey halkı<br />
yakıp yandıran fitneci İblis, niçin beni uyandırdın Doğruyu söyle1 Şeytan “ Kötü zan<br />
sahibi olan kişi, yüz nişan da olsa doğruyu işitmez. Bir gönül, hayale düştü mü delil<br />
getirsen bile hayali artar. Söz, o gönülden illet haline gelir, gazinin kılıcı hırsıza alet<br />
olur. Bu takdirde öyle adama verilecek cevap susmaktan ibarettir.<br />
Ahmakla konuşmak deliliktir. Ey ahmak benim şerrimden Allah’a ne ağlayıp<br />
sızlanıyorsun Sen, o aşağılık nefsinin şerrinden ağla, sızlan! Sen helva yersin, çıban<br />
olur; sıtmaya tutulursun, sıhhatin bozulur. Sonra da iblise suçu yokken lanet edersin.<br />
Niçin o şeytanlığı kendinde görmezsin Bu ey azgın, iblisten değil,sendendir. Tilki gibi<br />
kuyruk peşinde koşup durmaktasın. Yeşillikte bir kuyruk gördün mü tuzaktır, bunu<br />
niye bilmiyorsun Bilmiyorsun çünkü kuyruğu meylin seni bilgiden uzaklaştırdı,<br />
gözünü, aklını kör etti. Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder, düşmanlığa kalkışma,<br />
bu cinayeti, kara nefsin işledi. Bana suç bulma , aykırı görme.<br />
Ben kötülükten de bizarım, hırstan da kinden de! Bir kere kötülük ettim, hala<br />
pişmanım; gecem gündüz olsun diye bekleyip duruyorum. Halk arasında müttehim<br />
oldum, herkes kadın olsun erkek olsun kendi işini bana isnat ediyor. Zavallı kurt, aç<br />
bile olsa uyduruyor diye itham edilir. Zayıflıktan yol yürümeye kudreti olmasa bile çok<br />
yemeden imtila olmuştur derler” dedi.<br />
Muaviye dedi ki: “ Seni doğruluktan başka bir şey kurtaramaz. Adalet, seni doğruluğa<br />
davet etmekte. Doğru söyle de elimden kurtul. Hile , savaşımın tozunu yatıştıramaz.”<br />
Şeytan “ Ey hayal kura, düşüncelere dalan, doğruyu, yalanı nasıl anladın ” dedi.<br />
Muaviye “ Peygamber nişanesini bildirmiş, kalpla sağlamı anlamak için mehenk<br />
vermiş; “ yalan kalplerde şüphe uyandırır, doğru kalplere emniyet ve neşe verir<br />
“demiştir. Gönül yalan özden istirahat bulmaz.<br />
Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez. Doğru söz kalbe istirahat verir. Doğru<br />
sözler, gönül tuzağının taneleridir. Gönül hasta olur, ağzı kokarsa ancak o vakit<br />
doğruyla yalanın tadını almaz. Fakat gönül ağrıdan illetten salim olursa yalanla<br />
doğrunun lezzetini adamakıllı bilir, anlar.<br />
Adem’in buğdaya hırsı artınca bu hırs, gönlünden sıhhati, selameti kapıp götürdü.<br />
Senin yalanına, işvene kulak astı, aldanıp öldürücü zehri içti. O anda akrebi<br />
buğdaydayken ayıt edemedi. Hevesle mest olan kişinin temyizi uçup gider. Halk, arzu<br />
ve heva sarhoşudur. Onu için senin yalanını dinler. Fakat hevadan vazgeçen, gözünü<br />
sırlara aşina etmiştir.<br />
Birisini kadı yaptılar. Ağlayıp inlemeye koyuldu. Naip “ Kadıya bu ağlama nedir diye<br />
Ağlamak, feryat etmek zamanım değil. Sevinecek kutlanacak zamanın “ dedi. Kadı, bir<br />
ah edip dedi ki: “ Gönlüne hakim olmayan, işin iç yüzünü bilmeyen kimse nasıl<br />
hükmedebilir O işin hakikatini ilen iki kişi arasında bir cahilden başka bir şey değildir<br />
ki. O iki hasım , ne yaptıklarını bilirler.<br />
Zavallı, kadı o iki kişinin hilesini ne bilsin Hallerini bilmez, gafildir. Böyle olduğu<br />
halde kanlarına, mallarına nasıl hükmedecek ” Naip “ Hasımlar, bilgili ama illetlidir.<br />
Halbuki sen cahilsin ama şeriat mumusun. Çünkü sende bir kasıt ve illet yok. İşte şu<br />
illetsizlik yok mu Gözlerin nurudur. O iki bilgiyi, garazları kör etmiştir. Bilgilerini de<br />
kasıtları, illetleri mezara tıkmıştır.<br />
Kasıtsızlık, bilgisizi alim yapar, kasıt ve garaz, ilmi aykırı bir hale sokar, zulüm haline<br />
koyar. Sen rüşvet almadıkça kör değilsin, fakat tamah ettin mi körsün, kul köle<br />
kesilirsin” dedi. Ben hevadan vazgeçmişim, şehvet lokmalarını az yemişim. Gönlümün<br />
tat alma duygusu aydın. Doğruyu yalandan ayırt eder.<br />
Sen niçin beni uyandırdın Be hilebaz, sen uyanıklığa düşmansın. Sen, afyona<br />
benzersin, daima uyutursun. Şaraba benzersin, aklı, bilgiyi giderirsin. Seni çarmıha<br />
gerdim. Haydi doğru söyle. Ben doğruyu bilir anlarım, hileye sapma. Ben herkesten,<br />
tabiatında, huyunda ne varsa neye sahipse onu ararım. Sirkeden şeker lezzetini<br />
aramam. Karı tabiatlı erkeği asker yerine saymam.<br />
Gavurlar gibi bir putun hak oluşunu, yahut Hak’tan bir alamet, bir nişan buluşunu<br />
ummam. Fışkıdan misk kokusunu istemem. Irmak içinde kuru kerpiç araştırmam.<br />
Ağyar olan Şeytandan beni hayır için uyandırmayı ummam.” İblis birçok hileye,<br />
düzene kalkıştıysa da Emir, onun inadını, inkarını dinlemedi.<br />
Bunun üzerine sözü ağzının içinde geveleyerek dedi ki: “ Ey Muaviye, ben seni şunun<br />
için uyandırdım: Cemaate yetişesi, devletli Peygamberin ardında namaz kılası. Eğer<br />
namaz fevt olsaydı, vakit geçseydi bu cihan, sana nursuz, kapkaranlık kesilecekti. Bu<br />
ziyandan bu dertten dolayı ağlayacak, gözlerinden adeta kaselerle yaş dökecektin.<br />
Herkes, ibadetten bir zevk alır, bu yüzden de bir an bile sabredemez, ibadette<br />
bulunur. Fakat o dert, o gussa yüzlerce namaza değer. Nerede namaz, nerede o<br />
niyazın ışığı ”<br />
Birisi mescide girerken baktı ki halk mescitten çıkıyor. Cemaat dağıldı mı ki herkes<br />
acele,acele mescitten çıkıyor ” diye sordu. Birisi “Peygamber, cemaatle namazını eda<br />
etti, duasını bile bitirdi. Ey ham adam, nereye gidiyorsun Peygamber, çoktan selam<br />
verdi” dedi. Adam bir ah çekti ki ahının dumanı göründü.<br />
Bir vah etti ki gönlünden kan kokusu geldi. Cemaatten biri “Sen bu ahı bana ver, ben<br />
o namazı sana bağışlayayım” dedi. Adam “Verdim, namazı da kabul ettim” dedi.<br />
Öbürü o ahı, yüzlerce niyazı aldı. Gece rüyasında hatif ona “ Sen abıhayatı, derde<br />
dermen olan ameli aldın, O ahı seçmen, o aşıklar zümresine girmen yüzü suyu<br />
hürmetine de bütün cemaatin namazı kabul edildi” dedi.<br />
Bunun üzerine Azaail dedi ki: “ Ey emir, artık hilemi açığa vurayım. Eğer namazın fevt<br />
olsaydı gönlüne dert düşecek ah ve figana başlayacaktım o teessüf, o figan, o niyaz,<br />
yüzlerce zikirden, namazdan üstün olacaktır. Böyle bir ah, hicapları yakmasın diye<br />
korktum da seni, onun için uyandırdım. İstedim ki öyle bir ah etmeyesin, bu suretle<br />
de o yola sahip olmayasın. Ben hasetçiyim, işte böyle bir hasette bulundum.<br />
Düşmanım; işim, gücüm, hile ve kinden ibarettir” Muaviye, bunun üzerine “ İte şimdi<br />
doğruyu söyledin, senden bu beklenir, layığın budur. Sen örümceksin, ancak sinek<br />
tutabilirsin. Halbuki ben sinek değilim, zahmet etme a köpek! Ben ak doğanım, beni<br />
padişah avlar. Örümcek, etrafımızda nasıl olur da ağ örebilir Kudretin varken yürü,<br />
sinek avla, sinekleri bir ayran tası civarına çağır! Onları bala çağırsan bile bu çağırış,<br />
şüphe yok yalandır çağırdığın şey de yine ayran! Sen beni uyandırdın ama o uyandırış,<br />
uykunun ta kendisiydi. Bana gemi gösterdin ama gösterdiğin gemi, girdaptan ibaretti.<br />
Sen beni, daha iyi bir hayırdan mahrum etmek için hayra sevkettin” dedi.<br />
Bu, şuna benzer: Bir adam, odasında hırsız görüp kovalamaya başladı. Birkaç kere<br />
peşinden dolaştı, iyice terledi. Nihayet son saldırışta hırsıza yaklaştı. Bir sıçrasa<br />
tutacaktı. Biri “Buraya gel de bela nişanelerini gör! Çabuk ol savaş eri, çabuk gel de<br />
burada ki ahvali bir gör” diye bağırdı. Adam herhalde orada da bir hırsız<br />
olacak,hemen gitmezsem başıma bela kesilecek, çoluğuma ,çocuğuma el uzayacak. O<br />
vakit bunu tutmaktan ne faydam olur Bu Müslüman, kerem edip beni çağırıyor.<br />
Hemencecik gitmezsem herhalde bir kötülüğü düşeceğim deyip. O iyilikçi<br />
Müslüman’ın şefkatine güvenerek hırsızı bıraktı yola düzüldü. Varıp “ Aziz dost ne<br />
var Böyle kimin elinden feryat ediyorsun ” dedi. Adam “ İşte, hırsızın ayak izine<br />
bak. Hırsız çalacağını çalıp bu tarafa gitmiş işte o kaltabanın ayak izi. Yürü, bu izi izle,<br />
ardından koş!”dedi. Adam “ Be ahmak, sen ne söylüyorsun<br />
Ben onu tutmuşum. Sen bağırınca koy verdin. Sen bir eşekmişsin meğerse. Bense seni<br />
adam sandım. Bu ne herze, bu ne hezeyan Ben kendisini tutmuştum, ayak izini ne<br />
yapayım ” dedi. Sen bir hilebazsın, yahut aptalın birisin. Hatta belki de hırsızın ta<br />
kendisisin ve bu işi de mahsus yaptın. Öbürü “ Ben ayak izini gösteriyorum. İşin haki<br />
katından agahım” dedi. Adam dedi ki: “Sen ya düzenbazsın, ya ahmak, belki de<br />
hırsızın ta kendisisin de işi biliyorsun.<br />
Ben hasmımı çeke, çeke yakalamak üzereydim. İşte ayak izi diye sen koyuverttin. Sen<br />
cihetten bahsediyorsun, bense cihetlerden çıkmış, kurtulmuşum. Vuslatta delil ve<br />
alamet olur mu ” sıfatlarla perdelenmiş olan kişi, ancak sıfat görür. Zatı kaybeden<br />
kişidir ki sıfatlarda kalır. Oğul, Allah’a ulaşanlar, zata gark olmuşlardır. Artık onlar<br />
sıfatlara nazar ederler mi Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin<br />
Suyun rengine bakmak için dipten çıktın mı<br />
Güzel bir halıyı bırakmış, köhne bir kilimi almış olursun. Avamın ibadeti, havasın<br />
günahıdır. Avamın vuslatı bil ki havsın hicabıdır. Padişah bir veziri muhtesip yapsa<br />
onun dostu değildir, düşmanıdır. Mamafih o vezir belki suç işlemiştir. Böyle birden<br />
bire muameleyi değiştirmek elbette sebepsiz olamaz. Çünkü önce muhtesip olan<br />
kişiye baht ve devlet nasip olmuş demektir. Fakat önceden padişaha vezir olanı sonra<br />
muhtesip yapmak kötü bir iş yaptığından olabilir.<br />
Fakat padişah, seni eşikten huzuruna çağırmış sonra tekrar eşiğe sürmüşse, şüphe<br />
etmeksizin bil ki bir suç ettin. Bilgisizlikle cebre yapışır. Kısmetim buymuş dersen<br />
neden önce o devlet kısmetin olmuştu Bilgisizlikle kendi kısmetini kendin teptin.<br />
Halbuki ehil olan kişi kısmetini artırır.<br />
AYKIRI GİDİŞ<br />
Aykırı gidişe Kurandan getireceğimiz başka bir misal de dinlesen yerindedir.<br />
Münafıklar, buna benzer bir çift, tek oyununu da Peygamberle oynamışlardı. “Ahmet<br />
dinini yüceltmek için bir mescit yapalım” dediler. Halbuki bu mürtetlikten başka bir<br />
şey değildi. Bu çeşit aykırı bir oyuna girişerek Peygamberin mescidinden başka bir<br />
mescit yaptılar. Döşemesini, tavanını, kubbesini düzdüler.<br />
Fakat bununla cemaati ayırmak diliyorlardı. Yalvararak Peygamberin yanına geldiler,<br />
deve gibi huzuruna çöktüler. “ Ey Allah Peygamberi, lütfedip o mescide kadar bir<br />
zahmet etsen; kademlerinle kutlasan. Günlerin kıyamete kadar ter-ü taze olsun!<br />
Topraklı, bulutlu günün, zaruret ve yoksulluk gününün mescidi işte. Diledik ki oraya<br />
bir garip gelirse yer bulsun, bu hizmet konağında bolluğa ersin.<br />
Bu suretle de din şiarı çoğalsın, etrafa yayılsın, dostlarla olunca acı yemiş bile hoştur.<br />
Bir an orayı şereflendir, bizi tezkiye et sen aysın biz de gece. Bir an olsun bizimle ol<br />
da. Gece cemalinle gündüze dönsün, ey cemali, geceleri aydınlatan güneş.!” Dediler.<br />
Ah ne olurdu bu sözleri gönülden söyleselerdi de muratları olsaydı. Gönül istemeden<br />
ağza gelen latif sözler, külhandaki yeşilliğe benzer dostlar. Uzaktan bak, geç. Yavrum<br />
onlar yemeye kokmaya değmez.<br />
Vefasızlara gitme. Onlar; iyi dinle, yıkık köprüdür. Bilgisiz biri oraya ayak basarsa<br />
köprü de yıkılır, ayağı da kırılır. Asker, nerede bir bozgunluğa uğrarsa iki üç karı<br />
tabiatlı adamın yüzünden uğrar. O, erkek gibi silahlanıp savaş safına girer. Diğerleri<br />
de, işte tam dost diye ona güvenirler. Fakat savaş zahmetlerini gördü mü yüz çevirir.<br />
Onun kaçışı senin manevi kuvvetini de kırar. Bu bahis, uzundur. Uzadıkça uzar,<br />
maksat da gizli kalır, geçelim.<br />
Halk Peygambere masallar okumakta; yalan dolan atını sürmekteydiler. O<br />
merhametli, şefkatli Peygamber gülümseyerek ancak “ Peki” diyebildi. O cemaatin<br />
teşekkür edilmesi icap eden işlerini anladı, icap edeceğini söyleyerek haber<br />
getirenleri sevindirdi. Onların hileleri gözünün önünde görünüp duruyor, o hileleri sür<br />
içinde kıl görür gibi birer, birer görüyordu. Fakat o lütuf sahibi Peygamber, kılı<br />
gömemezlikten geliyor, o zarif kimse sütü övüyordu. Yüz binlerce hile ve hud’a<br />
kıllarına o an gözünü yummuştu.<br />
O kerem denizi doğru buyurmuştu. “ Ben sizi sizden ziyade esirgerim, ben adeta<br />
dehşetli surette alevlenmiş, yalınlanmış bir ateşin kıyısına oturmuş bir adama<br />
benzerim. Siz pervane o tarafa koşuyorsunuz. Ben de iki elimle pervane<br />
koymaktayım” Münafıkları dileği üzerine Peygamber, o tarafa yürüyünce Allah gayreti<br />
haykırdı: “ Gul sesini dinleme, bu habisler hile ettiler, söyledikleri sözlerin hepsi<br />
aykırıdır.<br />
Maksatları kara yüzlülükten başka bir şey değildir. Hıristiyanlarla, Yahudiler, en<br />
hayırlı dini nasıl olur da aralar Cehennem köprüsü üstüne bir köprü kurdular, Allah’a<br />
tavlada hileye giriştiler” maksatları Peygamberin sahabesinin arasını bozmaktı. Her<br />
herzevekil Hakk’ın fazıl ve ihsanını nasıl tanır Şam’dan buraya bir Yahudi getirmek<br />
niyetindeydiler. Yahudiler, o Şamlı Yahudi’nin va’zından sarhoş olmuşlardı.<br />
Peygamber, “ Gelmeğe gelirim ama şimdi yol üstündeyiz. Savaşa gidiyoruz. Savaştan<br />
dönünce o mescide giderim” buyurdu; Onları defetti; savaşa gitti. O kötü, o yalancı<br />
kişileri bu suretle avuttu. Dönünce münafıklar, tekrar gelip evvelki va’dini<br />
hatırlattılar. Allah, “ Peygamber, açıkça söyle. Neticesi savaş bile olsa onların<br />
hıyanetlerini açığa vur” dedi. Peygamber de “ Ey hilebaz Kavim susun da sırlarınızı<br />
söylemeyeyim” deyip sırlarından birkaçını söyleyiverdi. Derhal halleri kötüleşti.<br />
Münafıkların elçileri ,hemen “haşa, haşa” demeğe başladılar.<br />
Her münafık, koltuğuna bir Mushaf urup hile ile Peygambere koştu; yemin etmeye<br />
koyuldu. Çünkü yemin etmek siperdir ve yemin etmek,yalancı kişilerin adetidir.<br />
Yalancı, dolancı adam, dinde vefakar olmadığından her an yemininin bozar.<br />
Doğruların yemin etmeğe ihtiyaçları yoktur. Onların gözleri aydındır. Ahdi, misakı<br />
bozmak, ahmaklıktandır.<br />
Yeminine vefa etmek ve yemininde durmaksa temiz kişinin işidir. Peygamber dedi ki :<br />
Sizin yemininize mi inanayım, Allahnın yeminine mi ” Münafıklar, yine ellerin de<br />
Mushaf olduğu halde güya ağızlarının orucuyla yemin etmeye giriştiler. “ Bu doğru ve<br />
temiz kelam hakkı için o mescidi kurmamız Allah rızası içindir.<br />
Bu hususta hiçbir hilemiz, düzenimiz yok. Orada ancak Allah’ı anacak, doğru bir<br />
yürekle Allah’a ibadet edeceğiz” dediler. Peygamber dedi ki : “ Allahnın sesi, kulağına<br />
diğer sesler gibi gelmekte. Hak, kulaklarınızı mühürledi de Allah sesini<br />
duymuyorsunuz. İşte apaçık kulağıma Allah sesi gelip duruyor. Adeta tortuyu saftan<br />
süzmekteyim” nitekim ey bahtı kutlu, hak sesi, Musa’ya da bir ağaçtan gelmişti. “ Ben<br />
Allah’ım” sesini bir ağaçtan duymuştu. O sesle beraber nurlar belirmiş, parlamıştı.<br />
Vahiy nuruna karşı aciz kalınca yine yemin etmeye koyuldular. Allah yemine siper<br />
demiştir. Savaşçı ,siperi elden bırakır mı Peygamber, yine apaçık onları yalanladı ve<br />
fasih bir surette onlara “ Şüphe yok, yalan söylüyorsunuz” dedi.<br />
Peygamber, va’dinden dönünce sahabe beden birisinin gönlüne inkar düşüncesi<br />
düştü. Peygamber böyle ak sakallı, kamil, koca kişileri utandırıyor. Nerede kerem,<br />
nerede ayıp örtmek, nerede haya Hani Peygamber, yüz binlerce ayıbı örterlerdi<br />
Dedi; derhal yine bu itiraz, yüzümüzü saratmasın, mahcup düşmeyeyim diye<br />
gönlünden istiğfar etti.<br />
Münafık kişilerle dost olmanın şomluğu mümini de onlar gibi çirkinleştirdi, asileştirdi.<br />
Yine “ Ey gizli şeyleri bütün inceliğiyle bilen Allah, beni küfrümde ısrar eder bir halde<br />
bırakma. Bakışım nasıl elimde değilse gönlüm de elimde değil. Yoksa bu an hışımla<br />
gönlümü yakardım” dedi.<br />
Bu düşünceyle uykuya daldı, münafıkların mescidini fışkı ile dolu gördü. Mescidin<br />
taşları pislik içinde harap olmuştu. Onlardan kara dumanlar tütüyordu. Çıkan<br />
dumanlar, adamın boğazına girdi, boğazı yandı. O acı dumanın kokusundan uyandı.<br />
Hemen yüzüstü kapanıp ağlamaya başladı. Allah bunlar, münkirlik nişanesi.<br />
Kahır ve gazap, beni iman nurundan ayıran böyle bir şefkatten daha iyi” diyordu.<br />
Mecaz ehlinin çalışıp çabalamasını araştırsan görürsün ki soğan gibi kat, kattır. Fakat<br />
her katı, öbüründen daha içsiz, daha boş. Halbuki doğruların her işi öbüründen daha<br />
iyi, daha yerindedir. Münafıklar, ziyneti libaslarının üsütne. Kuba Mescidini yıkmak<br />
için yüzlerce gayret kemeri kuşanmışlardı. Onlar, Eshab-ı Fil’e benziyorlardı.<br />
Habeşistan’da bir Kabe yapmışlardı da Allah, Kâbelerine ateş vurmuştu.<br />
Bunun üzerine öç almak için Kabe’yi yıkmaya niyetlendiler. Halleri nice oldu, Kuranı<br />
oku anla! Dinde kara yüzlü olanların hileden düzenden,savaştan başka bir şeyleri<br />
yoktur. Her sahabe, mescit hakkında apaçık bir rüya gördü, bu suretle münafıkların o<br />
mescidi yapmaktaki maksatları meydana çıktı. Bu rüyaları bir, bir söylesem şüphe<br />
edenlerce de hakikat apaçık anlaşılır. Fakat sırlarını açmaktan ürküyorum. Çünkü<br />
peygamberler nazenindirler, onlara naz yaraşır.<br />
Onlar şeriatı, taklide uymaksızın kabul etmişler, o peşin parayı mehenge vurmadan<br />
almamışlardır. Kuranın hikmeti müminin kayıp malıdır. Herkes kaybını bilir, tanır.<br />
Mesela bir deven olsa da kaybetsen, araştırmaya koyulsan bulunca, senin deven<br />
olduğunu nasıl bilmezsin Arapça da “ Dalle” kaybolmuş, elinden kurtulup kaçmış, bir<br />
yere gizlenmiş deveye derler. Kervan, yükü yüklemeğe gelmiş. Seninse deven<br />
kaybolmuş, ortada yok. Dudağın kupkuru o yana bu yana koşup durmaktasın, kervan<br />
da uzaklaşıyor. Gece de yakın.<br />
Pılı pırtı kokulu yerde, toprak üstünde kalmış, sen deve peşinde şuraya buraya dönüp<br />
dolaşıyorsun. “ Müslümanlar; sabahleyin ahırdan bir deve kaçtı göreniniz var mı kim<br />
söylerse kim haber verirse şu kadar para veririm” demeye başlarsın; Herkesten sorup<br />
soruşturursun. Her aşağılık adam, sana bıyık altından güler. Biri “ Bir deve gördük, şu<br />
tarafa, çayıra doğru gidiyordu” der. Öbürü “ Ha ,ha kulağı da kesikti” der, bir başkası<br />
da der ki: “Üstünde nakışlı bir çuval vardı.” Diğer biri “ Gördüm, tek gözlüydü” der, bir<br />
diğeri de der ki “ uyuzluktan tüyü filan da kalmamıştı Müjde almak için her bayağı<br />
adam, yüzlerce nişan söyler durur.<br />
Bu şuna benzer: herkes marifet hususunda gayp mefsufunu bir sıfatla över. Filozof<br />
onu başka bir çeşitte anlatır. Mübahase eden, onun sözünü cerh eder. Başka biri her<br />
ikisini de kınar. Bir başkası da riya ile can çekişir. Halk, bunları da o köyün adamı<br />
sansın diye her biri, bu yola ait deliller söyler. Hakikatten şunu bil ki bunların hepsi<br />
hak değildir. Fakat bu sürünün hepside sapık değil. Çünkü hak olmadıkça, batıl<br />
meydana çıkmaz. Ahmak, kalp altını, altın kokusunu duyar da alır.<br />
Alem de sağlam ve geçer akçe olmasaydı kalpı nasıl harcıya bilirdin Doğru olmasaydı<br />
yalan olur muydu hiç O yalan, doğrudan nurlanır. Doğru ümidiyle eğriyi de alırlar.<br />
Zehri şekere dökerler de öyle içerler. Güzel ve tatlı buğday olmasaydı buğday gösterip<br />
arpa satan ne yapardı<br />
Şu halde bütün bu sözler batıldır. Batıllar hak ümidiyle gönüle tuzaktır. Ama hepsi<br />
hayalden, sapıklıktan ibarettir de deme. Çünkü alemde hakikatsiz hayal olmaz. Allah<br />
kadir gecesidir. Kadir gecesi, insan her geceyi ibadetle geçirsin diye geceler içinde<br />
gizlidir ya Allah da öyle gizli.<br />
Ey genç, her gece Kadir gecesi değildir ama bütün geceler de ondan hali değil. Hırka<br />
giyenler arasında bir Allah fakiri vardır. Sana da haksa ona yapış! Nerede anlayışlı bir<br />
mümin ki padişahtan yoksulu ayırt etsin. Alemde her şey ayıpsız olsaydı ticaret<br />
edenlerin hepsi aptal olurdu.<br />
Bu taktirde kumaş tanımak pek kolaylaştırdı. Madem ki ortada ayıp yok, ehil ne<br />
oluyor, na ehil ne oluyor Fakat eğer her şey de ayıplı olsaydı bilginin ne faydası<br />
olurdu Mademki hepsi odun, burada ödağacı yok demektir. Her şey hak demek<br />
ahmaklıktır, fakat her şey batıl diyen de şakidir. Peygamberlerin tacirleri kar ettiler,<br />
renk ve koku tacirleriyse ziyan!<br />
Yılan, güzel mal gibi görünür. İki gözünü de ovuştur da iyice bak! Bu alışverişe gıpta<br />
ile bakma, firavunla Semud kavminin ziyanını gör!<br />
Şu göğe defalarca bak. Çünkü Allah “ Ona bir kere daha dön de bak” buyurdu. Bu<br />
nurani tavana bir kere bakmakla kani olma, defalarca bak, “ Bir çatlak görebilir<br />
misin ” Allah, sana “ Bu güzel göğe ayıp arayan kişi gibi defalarca bak” dedi. Gök<br />
hususunda böyle olunca ya bu kara yeri görmek, fark edip anlayarak beğenmek için<br />
bilir misin. Ne kadar bakmak gerek!<br />
Tortuyu süzmek, safı meydana getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi<br />
lazım. Kış ve güz imtihanlarıyla yazın harareti, can gibi olan bahar, yeller, bulutlar,<br />
şimşekler, hep hadiselerin zuhur etmesi; Rengi toprak olan yerin yeninde, yakasında<br />
bulunan lalle adi taşı meydana çıkarması içindir. Bu abus suratlı toprak, hak<br />
hazinesinden, kerem deryasından ne çalmışsa, takdir şahnesi, hadi der, doğru söyle.<br />
Aldığın neyse bir kılına kadar anlat! Hırsız, yani toprak “ Hiçbir şey almadım, hiçbir<br />
şey” derse de şahne, onu durmadan çekiştirip durur, eğip büker. Şahne, ona gah<br />
şeker gibi latif sözler söyler; gah onu asar, en kötü işkencelerde bulunur. Bu suretle<br />
kahırla, lütufla, korku ve can ateşinin tesiriyle o gizli şeylerin açığa vurulmasına<br />
gayret eder.<br />
O baharlar, Kibriya, şahnesinin lütfudur. Hazan da Allahnın korkutması, tehdit<br />
etmesidir. Kış da “ Ey gizli hırsız, meydana çık” diye manevi bir çarmıhtır. Savaş<br />
erinin gönlü bir zaman ferahlar, bir zaman daralır, derde, gıllıgüşa düşer. Çünkü<br />
bedenlerimiz olan bu su ve toprak, bu balçık, münkirdir.<br />
Canların ziyasının hırsızıdır. Ulu Allah, ey yiğit, sıcağı soğuğu. Zahmeti, derdi<br />
bedenlerimize havale etmiştir. Bütün bunlar, korku, açlık,malların azlığı, bedenimizin<br />
hastalığı, hepsi can nakdinin meydana çıkması içindir. Vaitlerle tehditler, bu birbirine<br />
karışmış olan iyi ve kötüyü ayırt etmek içindir.<br />
Hakla,batıl birbirine karıştığından, sağlam parayla kalp akçayı bu hareme<br />
döktüklerinden dolayı. Ayırt etmek için haki katları sınamış, görmüş bir mehenk<br />
gerektir ki, Bu hileleri fark etsin, şu tedbirlerin esası olsun. Ey Musa’nın anası,<br />
Musa’ya süt ver, belaya düşeceğine düşünme, suya at! Kim, elest gününde o sütü<br />
emmişse Musa gibi sütü fark eder.<br />
Çocuğun fark ve temyiz sahibi olmasını cidden istiyorsan, ey Musa’nın anası, hemen<br />
şimdi onu emzir de, anasının sütündeki lezzeti anlaşılsın, yaratılışı kötü dadılara<br />
teslim olmasın.<br />
Ey itimada layık adam, sen bir deve kaybetmişsin, herkes sana devenden bir nişan<br />
vermekte. Sen devenin nerede olduğunu bile bilmiyorsun ama o söylenen nişanların<br />
yanlış olduğunu biliyorsun. Devesini kaybetmeyen de taklitle devesini kaybeden kişi<br />
gibi bir deve arar. “ Ben de devemi kaybettim. Kim bulursa müjdesini vereceğim” der.<br />
Deve aramakta seninle yoldaşlık eder, deveye tamah ettiğinden böyle bir oyuna<br />
girişir.<br />
Sen kime “ Bu söylediklerin yanlış” dersen o da sana uyup aynı sözü söyler. O yanlış<br />
nişaneyle doğrusunu ayırt edemez ama senin, sözün o mukallidin asasıdır, ona<br />
dayanır. Doğru ve benzer bir nişane verirlerse inanırsın, şüphen kalmaz. O, nişane,<br />
hasta canına şifa olur, benzinin rengi yerine gelir, iyileşir, kuvvetlenirsin.<br />
Gözün ışıklanır, ayağın tutar, yürür. Cismin can olur, canın tamamıyla ruh kesilir. “<br />
Doğru söyledin ey emniyetli kişi, bu nişaneler, tamamıyla deveme ait. Bu nişaneler,<br />
apaçık ve inanılır deliller. Bu nişaneler, devemi gördüğüne delalet etmekte, adeta<br />
berat ve kadir, adeta kurtuluşun ta kendisi” Der, bu nişaneleri vereni “ haydi, önden<br />
yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, ben senin ardınca geleyim. Doğru sözlü kişi,<br />
devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne salarsın. Fakat deve<br />
sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin,bu nişanelerle yakını artmaz,<br />
ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.<br />
Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması<br />
saçma değil, elbette bir aslı var! Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve<br />
kaybetmiştir. Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örter de kendi kaybını<br />
unutturur. Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost<br />
ve yoldaş olur.<br />
Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı, ansızın doğru olur. Devenin koştuğu o<br />
ovada yalancı da kendi devesini buluverir. Onu görünce devesini hatırlar; dostunun,<br />
arkadaşının devesinden tamahını keser. Devesini orada otlar görür de mukallitten<br />
muhakkik olur. Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an hakikaten deveye talip<br />
kesilir.<br />
Bu nişaneler, apaçık ve inanılır deliller. Bu nişaneler, devemi gördüğüne delalet<br />
etmekte, adeta Berat ve Kadir, adeta kurtuluşun ta kendisi” der, bu nişaneleri vereni<br />
“ haydi, önden yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, ben senin ardınca geleyim, doğru<br />
sözlü kişi, devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne saların.<br />
Fakat deve sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin, bu doğru nişanelerle<br />
yakını artmaz, ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.<br />
Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması<br />
saçma değil, elbette bir aslı var! Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve<br />
kaybetmiştir. Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örterde kendi kaybını<br />
unutturur.<br />
Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost ve yoldaş<br />
olur. Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı ansızın doğru olur. Devenin koştuğu<br />
o ovada yalancı da kendi devesini buluverir. Onu görünce devesini hatırlar; dostunun,<br />
arkadaşının devesinden tamahını keser. Devesini orada otlar görür de mukallitten<br />
muhakkik olur. Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an, hakikaten deveye talip<br />
kesilir.<br />
Ondan sonra yalnızca yürümeye başlat, gözünü kendi devesine açar. Asıl deve arayan<br />
“Beni bıraktın mı, halbuki şimdiye kadar arkadaşlık ettik” deyince, “ şimdiye kadar<br />
abes bir şeyle meşguldüm,tamahtan sana yaltaklanıp duruyordum. Bu arayışta<br />
senden zahiren, cismen ayrıldım ama asıl şimdi seninle derttaş oldum.<br />
Şimdiye kadar devenin evsafını senden çalmıştım . Halbuki şimdi canım, benimkini<br />
gördü, artık gözüm doydu. Onu görmedikçe aramadım, istemedim. Fakat şimdi bakır<br />
mağlup oldu, altın üst geldi. Bütün suçlarım, şükür olsun,ibadet oldu, alay fena buldu,<br />
doğruluk kaldı.<br />
Suçlarım, Hakk’a vesile oldu. Gayri suçlarımı kınama, onlara dokunma. Seni<br />
doğruluğun arayıcı etmişti. Bana da ciddiyetim ve araştırmam doğruluk kapısını açtı.<br />
Seni, doğruluğun aramaya sevk etti, beni de aramam doğruluğa çekti. Alay olsun diye,<br />
iş olsu diye yere devlet tohumu ekiyordum. Halbuki onun aslı varmış, hakiki<br />
kazancımmış. Ektiğim her taneye bedel yüzlerce tane çıktı” diye cevap verir. Hırsız,<br />
bir eve girmeğe kalkışır, girince görür ki girdiği kendi eviymiş! Ey soğuk, hararetlen ki<br />
sınasın, sertliğe alış ki yumuşayasın.<br />
O iki deve değildir ki bir devedir. Fakat söz dar, mana ise pek geniş! Söz manaya<br />
daima kifayetsiz. Onun için peygamber” Allah’ı bilenin dili tutulur” dedi. Söz, hesapta<br />
usturlaba benzer. Usturlap, göğü güneşi ne kadar bilebilir ki Hele bu gök olursa. Bu<br />
öyle bir gök ki gökyüzü, buna nispetle bir katre. Bu güneş,o güneşe nispetle bir zerre!<br />
Münafıkların yaptıkları mescidin hakiki bir mescide olmayıp hile yurdu, Yahudi tuzağı<br />
olduğu anlaşılınca, Peygamber “ Onu yıkın! Süprüntülük, küllük, gübürlük yapın”<br />
buyurdu. Mescidin sahibi de mescit gibi kalptı. Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik<br />
sayılmaz ki.<br />
Oltandaki et lokması, balığı avlamak içindir. Öyle bir lokma ne ihsandır, ne cömertlik!<br />
Kuba’lıların Mescidi, taştan, topraktan ibaretken yine kendisinin naziri olmayan<br />
Mescid- i Dırar’ın vücuduna meydan vermedi. Taşa toprağa bile böyle bir zulüm ve<br />
sitem yapılmadı. Adalet emiri olan Resulellah, kuba mescidine benzemeyen o mescide<br />
şule vurdu, onu yakıp yıktı! Asılların aslı olan haki katların da bil ki farkları, ayrılıkları<br />
vardır.<br />
Ne hayatı onun hayatına benzer, ne mematı onun mematına. Hatta kabrini bile<br />
öbürünün kabri gibi sanma. O cihanın farkını ben nasıl söyleyeyim Ey iş eri, sen işini<br />
mehenge vur da bir Mescid’i Dırar da sen yapma. Sen o mescit yapanları kınıyor,<br />
onlarla alay ediyorsun ama gözünü çevirip baksan görürsün ki sen de onlardansın!<br />
KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE<br />
Dört Hintli bir Mescitte Allah’a ibadet için namaza durmuşlar, rüku ve sücuda<br />
koyulmuşlardı. Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve huşuyla namaz kılmaktaydı.<br />
Bu sırada meyzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin ağzından bilaihtiyar bir söz çıktı; “<br />
meyzin, ezanı okudun mu, yoksa vakit var mı ” öbür Hintli, namaz içinde okuduğu<br />
halde “ Sus yahu, konuştun, namazın bozuldu.” Dedi.<br />
Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki : “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini<br />
kına!” dördüncü “ Hamd olsun ben, üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi. Hulasa<br />
dördünün de namazı bozuldu. Alemin ayıbını söyleyen daha fazla yol kaybeder. Ne<br />
mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görürse o alınır, o ayıbı kendisinde bulur.<br />
Çünkü insanın yarısı ayıptandır, yarısı gayıptan! Madem ki başında onlarca yara var,<br />
merhemini başın vurmalısın. Yarayı ayıplamak, ona merhem koymaktır. Sınık bir hale<br />
düşü mü “ Bir kavmin azizi zelil oldu mu acıyın ona”hadisine mazhar olur. Sende o<br />
ayıp yoksa da yine emin olma. Olabilir ki o ayıbı sen de yaparsın, günün birin de o<br />
ayıp, senden de zuhur edebilir.<br />
Allahdan “ Emin olmayın” sözünü duymadın Peki o halde neden müsterih ve emin<br />
oluyorsun İblis, yıllarca iyi adla anılarak yaşadığı halde nihayet bak, nasıl rüsvay<br />
oldu,, adı ne oldu Yüceliği alemde tanınmıştı, aksiyle tanındı, yazık!<br />
Emin değilsen, tanımayı isteme. Yürü, yüzünü korkuyla yıka da sonra göster. Güzelim,<br />
sakalın çıkmıyorsa başka sakalsızları kınama. Şu işe bak: Şeytan, belalara düştü de<br />
sana ibret oldu. Sen belaya uğrayıp ona ibret olmadın. O zehri içti, sen şerbetini iç,<br />
(ibret almana bak!)<br />
İLK ÖZEL SON DEĞERLİDİR<br />
Kan dökücü oğuz Türkleri, malları yağma etmek üzere bir köye girdiler. O köyün<br />
eşrafından iki kişi yakalayıp birini öldürmeye niyet ettiler. Öldürmek üzere elini<br />
bağladıkları zaman dedi ki : “ Padişahlar yüce erler. Niye benim kanıma<br />
kastediyorsunuz. Neden benim kanıma susadınız Öldürülmemde ki maksat, garaz<br />
ne Görüyorsunuz ya, gördüğünüz gibi yoksulum, çırçıplak bir adamım”<br />
Oğuzların biri “ arkadaşın korksun, ürksün de altınları çıkarsın diye öldürüyoruz”<br />
dedi. Adam “o benden yoksul” deyince oğuz “ haber verdiler onun altını var” dedi.<br />
Adam dedi ki : “Madem ki bizim ikimizden bir şey umuyorsunuz, evvela onu öldürün<br />
de ben korkayım, altınların yerini göstereyim!”<br />
Şimdi sen de Allahnın keremine bak ki biz ahir zamanda geldik Zamanlardan<br />
sonuncusu, ilk devirlerden daha üstündür. Hadiste “ Ahirunes Sabikun” denmektedir.<br />
Merhamet sahibi Allah, Nuh ve Hud kavimlerinin helakini bize gösterdi. Biz korkalım<br />
ibret alalım diye onları kahretti. Ya aksi olsaydı vay haline!<br />
Peygamberlerden hangisi, suça, ayıba dair bir şey söylediyse taş gibi katı gönüle,<br />
kapkara cana Allah fermanlarına ehemmiyet vermemeye yarın ki ahret gününün<br />
düşünmeyip rahatça keyfine bakmaya, bu aşağılık dünyaya heves etmeye,bu aşağılık<br />
dünyaya aşık, karılar gibi nefse zebun olmaya,nasihat edenlerden kaçmaya, temiz<br />
kişilerle buluşmaktan çekinmeye,gönüle gönül ehline karşı yabancı durmaya,<br />
padişahlara hile düzmeye, onlara karşı tilkilik yapmaya kalkışmaya, gözü tok kişileri<br />
yoksul sanmaya,onlara haset edip gizlice düşman olmaya dair söyledi.<br />
Onlardan biri verdiğin bir şeyi kabul ederse yoksul dersin kabul etmezse riyakar ve<br />
mürai! İnsanlara karışırsa tamahkar dersin. Karışmaz, çekingen davranırsa kibirli!<br />
Yahut da münafıklar gibi “ Çoluğun, çocuğun nafakasını kazanmaya uğraşıyorum, ne<br />
başımı kaşımaya vaktim var , ne din kaydına düşüp ibadet etmeğe!<br />
Lütfet, bizi himmetle bir an da sonunda biz de velilerden olalım” diye mazeret<br />
serdedersin. Fakat bu sözde, dertten aşktan değildir. Adeta uyuyan bir adamın bir<br />
aralık uyanıp sayıklayarak tekrar uykuya dalmasına benzer. “Ayalimin rızkını<br />
kazanmaktan başka bir şey yapmıyorum. Ne çare Dişimle, tırnağımla çalışıp<br />
çabalıyor, helalinden kazanıyorum” dersin.<br />
Ey sapıklara karışan, ne helali Senin kanından başka helal göremiyorum. Çare<br />
Allahdandır. Lokmandan değil. Çare dindendir puttan değil! Ey aşağılık dünyaya bile<br />
sabredemeyen, bu yeryüzünü güzel bir tarzda döşeyen Allah’a nasıl<br />
sabredebiliyorsun<br />
Ey naz ve nimete bile sabredemeyen, kerim Allah’a nasıl sabredebiliyorsun Ey<br />
temize, pise bile sabırsız, yaradanına nasıl sabredebiliyorsun Nerede bir Halil ki<br />
mağaradan çıkıp ayı görünce “ Bu benim Rabbim”dedikten sonra battığını görünce<br />
kendisine gelip “ Nerede kainatı yaratan Allah ” desin.<br />
Ben bu iki meclis sahibini görmedikçe iki alemi de görmek istemem. Allah sıfatlarını<br />
görmedikçe ekmek bile yesem boğazımda kalır. Onun yüzünü görmedikçe, onun<br />
gülünü , gül bahçesini temaşa etmedikçe lokma nasıl siner Allah’ı ummadan bu suyu<br />
bir an bile kim içer Ancak öküz ve eşşek!<br />
Hayvan gibi olanlar, hatta ondan da aşağı bir dereceye düşmüş bulunanlar, hileyle<br />
dolu olsa bile yine pis, murdar, kokmuş kişilerdir. Böyle kişinin hilesi de baş aşağı<br />
olmuştur. Kendisi de. Zamanı geçip gitmiş, günü bir türlü gelmez olmuştur. Düşüncesi<br />
körleşmiş aklı bozulmuş ömrü hiçe gitmiştir. Elif gibi hiçbir şeyi yoktur! “ ben de bu<br />
düşüncedeyim” dese bile bu da o nefsin hilesinden,masalındandır.<br />
“ Allah yargılayıcıdır, merhametlidir” demesi de aşağılık nefsin hilesinden başka bir<br />
şey değildir. Ey elimde ekmeğim yok diye gamdan ölen, Allah yargılayıcı ve<br />
merhametliyse ya bu korku ne<br />
İHTİYARLIKTAN<br />
İhtiyarın biri, bir doktora “ Dimağım yorgun, aklım yerinde değil” dedi. Doktor dedi<br />
ki . “ O akıl zayıflığı ihtiyarlıktandır” ihtiyar “ Gözüm de kararıyor” dedi. Doktor “Koca<br />
ihtiyar, ihtiyarlıktan” dedi. Adam “ Arkam dehşetli ağrıyor”deyince doktor dedi ki: “A<br />
zayıf ihtiyar, ihtiyarlıktan!” Adam “ Ne yiyorsam hazmedemiyorum” dedi. Doktor “<br />
Mide zayıflığı da ihtiyarlıktan” dedi. Adam “ Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes<br />
darlığım var” dedi.<br />
Doktor dedi ki: “Evet, nefes darlığı da ihtiyarlıktan. İhtiyarlayınca insanda iki yüz<br />
türlü illet peyda olur.” İhtiyar kızıp “ Be ahmak, lafın hep bu mu, sen doktorluktan<br />
yalnız bunu mu belledin Be herif, Allah her derde bir dermen verdi, bunu bilemiyor<br />
musun Sen ahmak bir eşeksin,bilgin de kıt, aklın da ayağın kısa olduğundan<br />
yeryüzünde kalakalmışsın” dedi.<br />
Doktor cevap verdi “ Ey yaşı altmış, işi bitmiş adam bu kızgınlık, bu hiddet de<br />
ihtiyarlıktan!” vücudun bütün cüzüleri, zayıflar, yıpranır, sabır da azalır. İki çift söze<br />
bile tahammül edemez, haykırır. Bir yudum suyu bile hazmedemez, kusuverir! Ancak<br />
Allah sarhoşu olan ihtiyar müstesna. O tertemiz bir yaşayışa sahiptir.<br />
Zahiren ihtiyardır ama hakikatte çocuk. Zaten o veli ve nebi nedir ki Eğer iyinin,<br />
kötünün yanın da zahir olmasalar bu aşağılık kişilerin onlara şu hasedi neden<br />
Onlar yakin ilmini bilmiyorlarsa onlara karşı bu buğuz, bu hilekarlık, bu kin ne Onlara<br />
düşman olanlar ölümden sonra dirilmeyi ve kıyamet günün bilselerdi kendilerini<br />
keskin kılıca nasıl atarlardı.<br />
O pir sana gülümser, fakat sen onu öyle görme, onun için yüzlerce kıyamet var.<br />
Cennet, cehennem hepsi onun cüzüleri. Ne düşünürsen, o, o düşünceden de üstün. Ne<br />
düşünüyorsan yokluk kabul eder, fakat düşünceye sığmayan yok mu İşte Allah odur.<br />
İçin de kim olduğunu biliyorsa, evin kapısında ki küstahlık neden Ahmaklar Mescidi<br />
ulularda gönül ehlinin gönlünü yıkmaya çalışır. Halbuki o mecazidir be eşekler, bu<br />
hakikat. Uluların gönülden başka Mescidi yoktur. Herkesin secdegahı olan velilerin<br />
gönül mescitlerinde Allah vardır. Allah erinin gönlü derde düşmedikçe Allah, Hiçbir<br />
milleti rüsvay etmemiştir.<br />
Peygamberlerle savaşa girişenler, onları cisim görüp kendileri gibi insan sanmışlardır.<br />
Sen de o ilk gelenlerin ahlakı var. Nasıl oluyor da sen de onlar gibi helak olmaktan<br />
korkmu yorsun Onlarda ki nişanelerin hepsi sende de var. Maden ki onlardansın,<br />
nerede kurtulacaksın<br />
NİŞANELERİ OKUMAK<br />
Çocuğun biri, babasının tabutu önünde ağlamakta, başına vurmaktaydı. “ Baba, seni<br />
nereye götürüyorlar Nihayet seni toprağın altına yatıracaklar. Öyle bir dar, öyle bir<br />
elemli eve götürüyorlar ki orada ne halı var, ne hasır. Ne geceleyin bir ışık var, ne<br />
gündüzün bir dilim ekmek. Ne yemek kokusu var, ne yiyecekten eser.<br />
Ne mamur bir kapı var, ne damın da bir yol, ne de sığınılacak bir komşu! Halkın<br />
öptüğü cismin o elemli yurda nasıl gidecek Amansız bir ev, dar bir yer orada ne bet<br />
kalır ne beniz” demekte. Bu suretle o evin vasıflarını sayıp gözlerinden kanlı yaşlar<br />
saçmaktaydı.<br />
Cuha babasına dedi ki: “ Babacığım, vallahi bu adamı bizim eve götürüyorlar.”<br />
Babası , Cuha’ya “ Ahmak olma” dedi. Cuha, “ Baba, şu nişaneleri dinle. Birer ,birer<br />
saydığı bu nişanelerin hepsi, şeksiz şüphesiz bizim evin nişaneleri. Ne hasır var, ne<br />
ışık var, ne yemek. Ne kapısı mamur, ne içi, ne damı!”<br />
Halkta da bu suretle kendilerine ait yüzlerce alamet olduğu halde azgınlar, bu<br />
nişaneleri görmezler. Kibriya güneşinin şuanından mahrum ve ışıksız olan gönül evi,<br />
Yahudilerin canı gibi dar ve karanlıktır; muhabbet ihsan eden Allahnın zevkinden<br />
mahrumdur. Ne güneşin o gönüle ışığı parlar, ne o gönlün sahası genişler, ne kapısı<br />
açılır. Sana böyle bir gönülden mezar yeğdir. Gönül mezarından çık artık!<br />
Ey şuh ve neşeli can, dirisin, diri oğlusun. Bu dar gönül mezarında nefesin daralmıyor<br />
mu Sen vaktin Yusuf’un, gökyüzünün güneşi. Bu çölden bu zindandan çık yüzünü<br />
göster! Yunus balığın karnında pişti. Yunus Peygamber, bu beladan ancak tespihle<br />
kurtuldu. Balık karnında tespih etmeseydi kıyamete kadar o hapiste, o zindan da<br />
kalırdı. Yunus balıktan Allah’ı tespih ederek halas oldu. Tespih nedir Elest gününün<br />
nişanesi. Eğer can tespihini unutursan şu balıkların tespihini dinle. Allah’ı gören<br />
Allah’a mensuptur, o denizi gören, o balıktır.<br />
Bu cihan denizdir, ten balık, ruh da sabah nurundan mahcup Yunus. Yunus Allah’a<br />
tespih ettiği için balıktan kurtuldu, yoksa hazmolur, yok olup giderdi. Bu deniz can<br />
balıklarıyla dopdoludur. Sen görmüyorsun amam etrafında uçuşup duruyorlar. O<br />
balıklar, sana kendilerini çarpmaktalar. Gözünü aç da apaçık gör.<br />
Balıkları görmüyorsan bile bari kulağın, tespihlerini duysan. Sabretmek, canın<br />
tespihleridir. Sabret asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret,<br />
asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret, “ Sabır, sıkıntının,<br />
darlığın anahtarıdır.” Sabır sırat köprüsüne benzer, cennetse öbür tarafta, her güzelin<br />
bir çirkin lalası vardır.<br />
Kırılan sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin Hele o Çikil güzeline ulaşmak için<br />
çekilen sabrın lezzetini! Savaş zevki, kudret ve kuvvetli ere göredir, karı tabiatlı<br />
adamsa ancak zekerden zevk alır. Zekerden başka ne dini vardır. Ne zikri; o düşünce ,<br />
o adamı ta aşağılık yere kadar çekip götürür.<br />
Gökyüzüne bile çıksa korkma ondan. Çünkü sesi lardan gelse bile atını aşağıya doğru<br />
sürüp durur.! Yoksulların alemlerinden korkulur mu O alemler lokma elde etmek için<br />
bir yoldur.<br />
Bir iri adam bir oğlanı ele geçirdi. Bu adam bana kast eder diye çocuğun yüzü sarardı.<br />
Adam dedi ki “ güzelim, emin ol. Sen benim üstüme bineceksin. Ben korkunç<br />
görünsem de aldırış etme, bil ki ben bir ibneyim. Deveye biner gibi bin üstüme, sür”<br />
İnsanların suretleriyle manaları da böyledir. Dışardan adam görünürler, içerden melül<br />
Şeytan! Ey Ad gibi ip iri adam, sen rüzgarın tesiriyle dalın vurduğu davula<br />
benziyorsun. Tilki hava ile dolu tulum gibi bir davul yüzünden avını yele verdi.<br />
Davulda bir can olmadığını, içinin hava dolu olduğunu görünce dedi ki: “ Domuz bile<br />
şu bomboş tulumdan yeğ!” davul sesinden tilkiler korkar, fakat akıllı kişi onu öyle<br />
döver ki deme gitsin!<br />
SÜVARİDEN KORKAN OKÇU<br />
Bir atlı cins ata binmiş, pür silah, heybetle bir ormana dalmış, gidiyordu. Usta bir okçu<br />
görüp korkarak yayını çekti. Onu vurmak isterken atlı bağırdı: “Ben cüssece iriyim<br />
ama hakikatte zayıf bir adamım. Sakın benim iriliğime bakma, savaş zamanı<br />
kocakarıdan da aşağıyım.”<br />
Okçu “ haydi git, iyi ki söyledin, yoksa korkumdan seni vuracaktım” dedi. Nice<br />
adamlar vardır ki erkek olmadıklarından ellerinde kılıç olduğu halde karşıdakini<br />
silahla tepelenmişlerdir. Rüstem’lerin silahını bile kuşansan ehli olmadıktan sonra<br />
canından olursun. Oğul, kılıcı bırak da can siperini ele al. Bu padişahtan ancak başsız<br />
olan başını kurtarır. Senin silahın; hilen, düzenindir.<br />
Hem senden doğar hem canına kast eder. Bu hilelerden madem ki bir fayda elde<br />
edemedin, hileyi bırak da devletlere kavuşasın. Madem ki hileden bir meyve elde edip<br />
yiyemedin, bırak hileyi, Allah’ı ara! Bu bilgiler, sana madem ki kutlu değil, kendini<br />
ahmak yerine koy, şom şeyi terk et! Melekler gibi “ Allahm, bizim bilgimiz, ancak<br />
senin bildirdiğin bilgidir, başka bir şet bilmiyoruz” de.<br />
KURU AKIL NEYE YARAR<br />
Bir bedevi, devesine iki dolu çuval yüklemiş, birisi onu lafa tuttu. Vatanından sorup<br />
konuşturdu ve o suallerle bir hayli inciler deldi. Sonra dedi ki: “ o iki çuvalda ne dolu<br />
Doğruca söyle!” Bedevi “ bir tanesinde buğday var. Öbürü kum, yiyecek bir şey<br />
değil1” dedi. Adam “ neden bu kumu doldurdun” diye sordu.<br />
Bedevi cevap verdi: “ O çuval boş kalmasın diye”. Adam; “ Akıllılık edip buğdayın<br />
yarısını bu çuvala, yarısını da öbür çuvala koy. Bu suretle hem çuvallar hafifler, hem<br />
devenin yükü “ dedi. Bedevi bu fikri pek beğenip “ Ey akıllı ve hür hakim, böyle bir<br />
ince fikir, böyle bir güzel rey sahibi olduğun halde neden böyle çırçıplaksın, yaya<br />
yürüyor, yoruluyorsun ” Dedi. O iyi kalpli bedevi, hakime acıdı, onu deveye bindirmek<br />
istedi. Tekrar “ Ey güzel sözlü hakim, birazcık halinden bahset. Böyle bir akılla, böyle<br />
bir kifayetle sen ya vezirsin ya padişah. Doğru söyle!” dedi. Hakim dedi ki: “ İkisi de<br />
değilim, halktan bir adamım. Halime elbiseme baksana!” bedevi “ Kaç deven, kaç<br />
öküzün var ” diye sordu.<br />
Hakim cevap verdi: “ Uzun etme. Ne ona malikim, ne buna!” Bedevi, “ peki, bari<br />
dükkanındaki mal ne, onu söyle!” dedi. Hakim dedi ki “ Benim dükkanım nerede,<br />
yerim yurdum nerede Bedevi, öyleyse paranı sorayım: sen yapayalnız gidiyorsun,<br />
hoş nasihatlar da bulunuyorsun, ne kadar paran var<br />
Alemdeki bakırları altın yapacak kimya senin elinde, akıl ve bilgi incilerin tümen,<br />
tümen dedi!” dedi. Hakim, “ Ey Arabın iftiharı, vallahi para şöyle dursun, bir gecelik<br />
yiyecek alacak mangırım bile yok. Yalınayak başı kabak koşup duruyorum. Kim, bir<br />
dilim ekmek verirse oraya gidiyorum. Bu kadar hikmet, fazilet ve hünerden ancak<br />
hayal ve baş ağrısı elde ettim” deyince; Arap dedi ki : “ yürü, yanımdan uzaklaş. Senin<br />
nuhusetin benim başıma da çökmesin. O şom hikmetini benden uzaklaştır. Sözün<br />
zamane halkına şom. Ya sen o yana git, ben bu yana gideyim. Yahut sen önden yürü,<br />
ben arkadan yürüyeyim. Bir çuvalımda buğday, öbüründe kum olması, senin<br />
hikmetinden daha iyi be hayırsız! Benim ahmaklığım, çok mübarek bir ahmaklık.<br />
Gönlümde azığım var, canım pehrizkar!”<br />
Sen de şekavetin azalmasını istiyorsan çalış, sendeki hikmet azalsın. Tabiattan doğan,<br />
hayalden meydana gelen hikmet, Allah nurunun feyzinden nasipsiz bir hikmettir.<br />
Dünya hikmeti, zannı, şüpheyi attırır, din hikmetiyse insanı feleğin üstüne çıkarır.<br />
Ahir zamanın adi ukalası, kendileri evvelce gelenlerden üstün görürler. Hileler öğrenip<br />
ciğerler yakmışlar, hileler, düzenler bellemişlerdir. Asıl sermaye iksiri olan sabrı,<br />
ihsanı, cömertliğiyle vermişlerdir.<br />
Fikir ona derler ki bir yol açsın. Yol ona derler ki önüne bir padişah çıkagelsin. Padişah<br />
ona derler ki kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil. Zira<br />
kendiliğinden padişah olursa padişahlığı, Ahmet’in pak dininin yüceliği gibi ebedidir.<br />
İBRAHİM ETHEM´İN KERAMETİ<br />
İbrahim Ethem’den rivayet edilmiştir; bir yerde deniz kıyısında oturmuş, o can<br />
sultanı, hırkasını dikmeğe koyulmuştu. Ansızın oraya bir emir geldi. o emir, şeyhin<br />
kullarındandı. Şeyhi tanıyıp hemen secde etti. Şeyhin hırka dikmekte olduğunu görüp<br />
şaşırdı. Şekli de değişmişti, huyu da! Emir, kendi kendisine “ öyle bir ulu sultanlığı<br />
terk etti de şu yoksulluğu ihtiyar etti. Bu ne acayip iş! Yedi iklim padişahlığını<br />
kaybetsin de yoksullar gibi kendi hırkasını diksin” diyordu.<br />
Şeyh onun düşüncesini anladı. Şeyh, ümit ve korku gibi gönüllere girer, yürür. Cihan<br />
esrarı ona gizli değildir. Ey sermayesizler, gönül sahiplerinin huzurunda gönüllerinizi<br />
koruyun! Ten ehlinin yanında edep, zahiri muameleden ibarettir. Çünkü Allah,<br />
onlardan gizli şeyleri örtmüştür. Fakat gönül ehillerinin yanında edep, batini bir<br />
muameledir. Batına aittir. Zira onların gönülleri, gizli şeyleri anlar.<br />
Sen ne aykırı iş yapıyorsun. Körlerin yanına bir makam kapmak hevesiyle gidiyor,<br />
huzur ile edebe riayet ederek ta kapı yanına oturuyor. Gözlülerin yanındaysa edebi<br />
terk ediyorsun. Onun için şehvet ateşine odun oldun ya! Madem ki anlayışın yok,<br />
hidayet nurundan mahrumsun. Körler için yüzünü cilala, süsle dur.<br />
Gözlülerin huzurunda da yüzüne pislik sür, sonra da bu kokmuş halinle nazlan! Şeyh,<br />
derhal iğnesini denize attı ve yüce sesle iğneyi istedi. Yüz binlerce Allah balığı, her<br />
birinin ağzında birer altın iğne olduğu halde, Ey şeyh Allahnın iğnelerini al, diye Allah<br />
denizinden baş çıkardı. İbrahim Ethem, yüzünü o emire dönüp dedi ki; Ey emir, gönül<br />
saltanatı mı iyi, öyle bayağı bir saltanat mı<br />
Bu zahiri bir işaretten ibaret, bir hiç hile değil. Batın alemine varırsan bunun yirmi<br />
mislini görürsün. Şehre bahçeden bir dal getirirler. Fakat bağı bostanı oraya nasıl<br />
götürsünler Hele bu gökyüzü, ancak bir yaprağı olan bir bağ olursa. Hatta o alem bir<br />
içtir, hakikattir de şu cihan, onun kabuğuna benzer. Sen, o bağa doğru adım<br />
atamıyorsun. Fazla koku kokla da nezleni gider!<br />
Bu suretle o koku, canını çeksin de gözlerinin nuru olsun. Yakup Peygamberin oğlu<br />
Yusuf, bu koku hakkında “ Gömleğimi alın, götürüp babamın yüzüne koyun” dedi.<br />
Ahmet bu koku için vaizlerinde daima “ Gözüm namazda ışıklanır” buyurdu. Beş<br />
duyguda birbirleriyle birleşmiştir.<br />
Çünkü beşi de bir asıldan meydana gelmedir. Bu beş duygudan biri kuvvetlense<br />
öbürleri de kuvvetlenir; birisi her birisine saki olur. Gözün görüşü, söz söyleme<br />
kabiliyetini artırır. Gözdeki aşk da doğruluğu. Doğruluk, her duygunun uyanıklığıdır,<br />
bu suretle duygulara zevk, munis olur.<br />
Sülukta bir duygu, bağını çözdü mü öbür duyguların hepsi birden değişir. Bir duygu,<br />
zahiri duygularla idrak edilemeyecek şeyleri duydu, gördü mü, gayba ait şeyler bütün<br />
duygulara aşikar olur. Sürüden bir koyun yürüyüp dereyi atlayınca öbür koyunlar da<br />
birer, birer o tarafa atlarlar.<br />
Sen de duygu koyunlarını sür, Allah yazısında yay, otlat. Da orada sümbül ve ağustos<br />
gülü yesinler, hakikat bahçelerine yol bulsunlar. Öbür duyguların hepsi birer, birer o<br />
cennete ulaşsın diye her duygun, duygulara peygamberlik eder. Duygular, senin<br />
duyguna dilsiz, dudaksız, hatta hakikatten de öte, mecazdan da öte sırlar söyler.<br />
Çünkü bu hakikat dediğin türlü, türlü tevil edebilir. Bu vehimlenme de hayaller<br />
doğurur durur. Halbuki ayan alemine mensup olan hakikatse hiçbir suretle tevil<br />
edemez. Her duygu senin duyguna kul olunca gayri felekler bile senden ayrılamaz.<br />
Bar derinin sahibi kimdir diye dava çıksa, deri kiminse içi de onundur.<br />
Bir saman denginin kime ait olduğunda nizaa düşülse buğday kimin Sen ona bak!<br />
(çünkü saman da buğday sahibinindir.) felek kabuktur, ruhun nuru iç. Bu görünürde o<br />
görünmez. Ayağın kaymasın, sallanma, kendine gel! Cisim zahiridir, ruhsa gizli. Cisim<br />
yen gibidir, ruh el gibi. Akılsa ruhtan daha gizlidir. Duygu, ruhu çabucak anmalı.<br />
Mesela bir hareket gördün mü anlarsın ki o hareket eden diridir. Fakat akıllı mı acaba<br />
Bunu bilemezsin. Mevzun hareketlere başlar, bakırın kimya ile altın oluşu gibi o da<br />
hareketlerini bilgisiyle tanzim ederse, ele benzeyen ruhun o münasebetli, o<br />
muntazam hareketlerinden anlarsın ki aklı vardır.<br />
Vahiy kabul eden ruhsa akıldan da gizlidir. Çünkü o gayptır, gayp alemindendir.<br />
Ahmed’in aklı kimseden gizli değildir, herkes onun akıl ve kemal sahibi olduğunu<br />
bilirdi. Fakat vahiy ruhunu her can anlayamadı. Vahiy ruhuna münasip şeyler de<br />
var,fakat onları akıl anlayamaz. Çünkü o ruh pek yücedir.<br />
Akıl, o ruhun işlerine gah delilik diye bakar, gah şaşkınlık diye. Çünkü onu anlamak, o<br />
olmaya bağlıdır. Hızır’a göre alelade olan işler Musa’nın aklını şaşırttı, Musa onları<br />
görünce bulandı. O işler Musa’ya aykırı göründü. Çünkü Musa o hale sahip değildir.<br />
Musa’nın aklı bile gayp işlerine ermezse, ey ulu kişi bir farenin aklı nedir ki bu işlere<br />
ersin! Taklit bilgisi, satış içindir, bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce<br />
satar.<br />
Fakat hakikat bilgisine müşteri, Allahdır. Bu bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima<br />
parlar. Alışveriş ederken mest bir halde ağzını yumup oturur. Fakat müşteri Allahdır.<br />
Ademin dersine melek müşteridir, o derse dev ve peri mahrem değildir. Adem, senin<br />
dersin her şeyin adını haber vermektir. Haydi, Allah sırlarını kıldan kıla anlat.<br />
Kısa görüşlü, daima halden hale giren, renkten renge boyanan ve temkini<br />
bulunmayan, kişiye fare dedim, çünkü yeri, yurdu topraktır. Farenin de geçim yeri<br />
topraktan ibarettir. Yolları, izleri bilmez değil, bilir ama yer altındakileri bilir, o , her<br />
yanda toprağı delmiş, delik deşik etmiştir. Fare gibi nefis, ancak lokma ufalar. Allah<br />
fareye de miktarınca akıl vermiştir. Çünkü yüce Allah, hiç kimseye ihtiyacından artık<br />
bir şey vermez.<br />
Eğer alemin yeryüzüne ihtiyacı olmasaydı alemlerin Rabbi, yeri yaratmazdı. Bu<br />
titreyip duran yeryüzü, dağlara muhtaç olmasaydı Allah, o heybetli dağları halk<br />
etmezdi. Göklere de ihtiyaç olmasaydı yedi kat göğü yoktan meydana getirmezdi.<br />
Güneş, ay ve şu yıldızlar, ancak ihtiyaç yüzünden zuhura geldi.<br />
Şu halde varlıkların kemendi,( yoklukları çekip varlık alemine getiren) ihtiyaçtır.<br />
Allahnın ihsanı ihtiyaç miktarınca zahir olur. Yürü, çabuk ihtiyacını arttırır da Allahnın<br />
kereminden cömertlik denizi coşsun. Şu yol üstünde dilenen, şu dilenciliğe düşmüş<br />
olan yoksullar, halka ihtiyaçlarını arz ederler. Kör , sakat, hasta illetli olduklarını<br />
gösterir, bu suretle halkın merhametini coşturmak isterler. “ Ey halk, ekmek verin.<br />
Benim de ambarım var, benim de malım, benim de sofram var” derler mi hiç<br />
Köstebeğin yemek içmek için göze ihtiyacı yoktur. Onun için Allah onu gözsüz yarattı.<br />
Köstebek, gözsüz de pekala yaşayabilir. Ter-ü taze toprakta göze ne ihtiyacı var*<br />
zaten ancak hırsızlık etmek için topraktan çıkar, başka bir iş için değil, Allah, onu bu<br />
hırsızlıktan arıtsa, o da kanatlanır, kuş olur; melekler gibi göklere uçup gider.<br />
Allahnın gül bahçesinde her an bülbül gibi yüzlerce nağme çıkarır. “ Ey çirkin<br />
sıfatlardan kurtaran, ey cehennemi cennet haline getiren, Bir yağ parçasına aydınlık<br />
bahşetmekte, bir kemiğe işitme kabiliyeti vermektesin ey gani Allah. Fakat o<br />
maanınin cisimle ne alakası var<br />
Keramet ırmak gibidir, ruh akıp giden su gibi. O ırmak akıp gitmektedir, fakat sen ona<br />
duruyor dersin. O koşup gelmektedir, sen onu bir yere kımıldamıyor sanırsın.<br />
Eğer su yerden yere gitmiyorsa, eğer su akıp durmuyorsa üstündeki yeniden, yeniye<br />
görünen çerçöp nedir ki Senin çerçöpün de fikri suretlerindir. Aklına her an yeniden<br />
yeniye el dokunmamış düşünceler gelmektedir. Düşünce ırmağın yüzü de güzel ve<br />
sevimsiz çerçöpten hali değil. Bu kadar suyun üstünde görünen kabuklar, gayp bağı<br />
meyvelerinin kabuklarıdır.<br />
Bu kabukların içini suda ara. Çünkü su ırmağa bağdan kaynamakta, bağdan<br />
gelmektedir. Abıhayatın akışını görmüyorsan ırmağın üstündeki dalların,<br />
yaprakların,çerçöp de daha çabuk sürüklenip gider. Bu feyiz şiddetle zuhur etti mi<br />
gayri ariflerin gönüllerinde gam gelmez, o gönüllerde elem eğleşmez olur. Nitekim<br />
ırmak da dopdolu olur, pek hızlı akarsa üstünde çerçöp eğlenmez!<br />
Birisi, şeyhin birini “ Kötü adam, doğru yolda değil. Şarap içiyor, mürai ve pis herif.<br />
Böyle adam nereden müritlerin imdadına yetişecek ” diye kınadı. Başka biri de ona<br />
dedi ki “ Edebe riayet et. Büyükler hakkında böyle zanda bulunmak yaraşmaz. Onun<br />
saf seli, bulanıversin. Bu ondan ve onun sıfatlarından ne kadar uzak!<br />
Hak ehline böyle bühtanlarda bulunma, bu senin hayalinden ibaret, çevir yaprağı!<br />
Böyle bir şey olmaz ya şayet olsa bile ey toprakta uçan kuş, bahrumuhite pislikten ne<br />
zarar! O iki testiden az, yahut küçük bir havuz değil ki. Bir katracık pislik onu nasıl<br />
bulandırır, nasıl kirletir. Ateş, İbrahim’e bir ziyan veremedi. Kim nemrutsa sen ona<br />
de : kork ateşten! Nefis Nemruttur, akılla can da Halil. Ruh, işin tam içindedir.<br />
Kılavuza ihtiyaç yok kılavuza muhtaç olan nefistir.<br />
Kılavuz yolcuya, çöllerde her an kaybolma lazımdır. Menzile ulaşanlara gözden,<br />
ışıktan başka bir şey lazım değil. Onlar kılavuzdan da kurtulmuşlardır, çölden de. Eğer<br />
o vuslat eri bir delil getirirse henüz mücadele içinde bocalayanlar anlasınlar diye<br />
getirir. Baba, küçük çocuğuna onun dilince “ Ti, ti” der, aklı, alemi ölçüp biçse bile!<br />
Üstat “ Elifte bir şey yok” dese fazileti eksilmez, yücelikten düşmez. Henüz söz bilmez<br />
cahile bir şeyler öğretmek için kendi dilini terk etmek, onun dilince konuşmak gerek.<br />
Ancak bu suretle senden bir bilgi, bir fen öğrenebilir. Bütün halk da şeyhin çocukları<br />
mesabesindedir. Nasihat verdiği zaman pire, onların seviyesine inmek lazım”<br />
Şeyhin müridi, o kötü sözlüye, o küfürle, sapıklıkla dopdolu kişiye dedi ki: kendini<br />
keskin kılıç üstüne atma. Aklını başına al, padişah ve sultanla savaşa girişme. Havuz ,<br />
deryaya omuz vurur, onunla boy ölçüşmeye kalkışırsa mahvoldu gitti.<br />
O, öyle bir deniz değil ki ucu, kıyısı bulunsun da sizin pisliğinize bulansın! Küfrün de<br />
bir haddi, hududu var. Fakat şeyhe ve şeyhin nuruna bir kenar, bi had yok! Haddi<br />
hududu olmayanın yanında mahdut olan şey, yok demektir. Allahdan başka her şey<br />
fanidir. Onun bulunduğu yerde ne küfür var, ne iman.<br />
Çünkü, o içtir. Küfürle imansa deri. Bu yokluklar, yüze perdedir. O leğen altında gizli<br />
ışığa benzer. Hulasa bu ten başı, o başa perdedir. O başın önünde bu ten başı kesilmiş<br />
gibidir, bir şeye yaramaz. Kafir kimdir Şeyhin imanından gafil olan. Ölü kimdir<br />
Şeyhin canından haberdar olmayan!<br />
Can tecrübelerle sabittir ki haberdar olmaktan ibarettir. Kim daha fazla haberdarsa<br />
daha ziyade canlıdır. Canımız hayvan canından daha üstündür neden Çünkü onlarda<br />
Hissi Müşterek yoktur. Ehil olanların canlarıysa meleklerin canlarından üstündür,<br />
şaşkınlığı bırak! Melekler, Ademe secde ettiler; çünkü onun canı, meleklerinkinden<br />
üstündür.<br />
Üstün olmasaydı secde ederler miydi Üstün olanın daha aşağı mertebede bulunana<br />
secde etmesini emretmek doğru bir şey değil değildir, yaraşmaz. Allahnın adaleti,<br />
Allahnın lütfu bir gülün dikenine secde etmesini hoş görür mü Bir can oldu da son<br />
mertebeyi de aştı mı artık her şeyin canı ona muti olur.<br />
Kuş, balık, in,cin,insan hepsi ona itaat eder. Çünkü o üstündür, öbürleri noksan.<br />
Balıklar, hırkasını diksin diye ona iğne getirirler. Bu ipliğin iğneye tabi olmasına<br />
benzer. O emir, balıkların İbrahim Ethem’in emrini yerine getirdiklerini, balıkların<br />
ağızlarında iğneyle sudan baş çıkardıklarını görünce vecde geldi. bir ah çekip “ Balık<br />
bile piri tanıyor. Yuh olsun o tapudan sürülen tene! Balıklar bile piri biliyorlar da biz<br />
ondan uzağız. Biz bu devletten mahrumuz da onlar erişmiş” deyip, secde ederek<br />
ağlaya ,ağlaya perişan bir halde yola düzüldü; bu kerametin aşkından divaneye<br />
döndü.!<br />
Hey yüzünü yıkamamış pis herif, neredesin sen kiminle kavgaya girişiyor, kime<br />
haset ediyorsun ! Sen aslanın kuyruğuyla oynamakla, meleklere saldırmaktasın.<br />
Hayırdan ibaret olana neden kötü söylüyorsun. kendine gel, o alçalışı yücelme sayma.<br />
Kötü nedir Aşağılık ve muhtaç bakır, Şeyh kimdir Ucu, sonu olmayan kimya! Bakır<br />
kimya yüzünden altın olmak kabiliyetinde değilse kimya bakır yüzünden bakırlaşmaz<br />
ya! kötü nedir İşi ateş gibi serkeş kişi, şeyh kimdir Ezel denizinin ta kendisi.<br />
Ateşi daima su ile korkuturlar. Fakat suyun hiç ateşle korkutabilirler mi Sen ayın<br />
yüzünde ayıp noksan buluyor, cennette diken topluyorsun. Ey diken arayan, cennete<br />
gitsen bile orada senden başka bir diken göremezsin. Güneşi balçıkla sıvıyor, kamil<br />
bedirde gedik arıyorsun. Alemde parlayıp duran güneş bir yarasa için nasıl gizlenir<br />
Ayıplar, pirler ret ettiğinden ayıp oldu.<br />
Kayıplar onların hasedi yüzünden kayıp kesildi. Huzurdan uzaksan bari dost ol,<br />
çabucak nedamet getir, işe güce koyul, da o yoldan sana da bir rüzgar essin. Rahmet,<br />
suyuna neden hasetle mani oluyorsun Uzaktaysan bile bulunduğun yerden o tarafa<br />
yönel, “ Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün”<br />
Eşek bile hızlı yürüyeyim der derken balçığa saplandı mı oradan kurtulmak için<br />
anbean oynar durur. Orada kalmak için yerini düzeltmeğe kalkışmaz, bilir ki orası<br />
geçim yeri değildir. Duygun eşek duygusundan daha aşağı mı ki gönlün bu balçıktan<br />
sıçramadı bile. Balçığın içinde tevile ruhsat vermektesin çünkü orada gönlünü almak<br />
istemiyorsun ki.<br />
“ Bana bu layık ihtiyarım elimde değil. Allah kerimdir. Bir acizi de suçlu tutacak değil<br />
ya” dersin. Ey sırtlan gibi kötülüğe giriftar olmuş kişi sen gafletinden bu muahezeyi<br />
görmüyorsun. Sırtlanı mağaranın içinde değil, dışarıda arayın derler. De mağarayı<br />
kapatırlar, halbuki sırtlan “ Benden haberleri yok. Bu düşmanlar, benden haberdar<br />
olsalardı sırtlan nerede, hani ya Diye bağırırlar mıydı”<br />
Şayb zamanında birisi, “Allah benden nice ayıplar gördü. Nice suçlarda bulundum.<br />
Böyle olduğum halde kereminden bana ceza vermiyor” dedi. Ulu Allah, Şuayb’ın<br />
kulağına dedi ki. “ Ona gayp aleminden fasih bir dille cevap ver: sen, ben ne kadar suç<br />
işledim, öyle olduğu halde Allah kereminden suçuma bakmıyor, bana mücazat etmiyor<br />
dedin ama, Ey aykırı düşünceli, ey sersem, ey yolu bırakıp da çölü tutmuş!<br />
Seni nice kereler cezalandırdım. Fakat senin haberin yok. Ayağından tepene kadar<br />
zincirler içinde kalmıştır. A kara kazan, isin, pasın kat,kat; için, yüzün berbat!<br />
Gönlünde is üstünde is kurum üstünde kurum. Bu is ve kurum bir derecede ki nihayet<br />
gönlün, bütün sırlara karşı kör olmuş. Eğer o is kurum, yeni bir kazana ursa bir arpa<br />
tanesi kadar küçük bile olsa eseri görünür.<br />
Çünkü her şey zıddı ile meydana çıkar. Bembeyaz kazanın beyazlığı ütünde o kara is<br />
berbat bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiriyle kazan karardı mı artık<br />
onun üstünde isi, kurumu kim görür a inatçı Demirci zenci olursa yüzü, dumanla isle<br />
aynı renktedir.<br />
Fakat beyaz adam demirciliğe kalkışırsa yüzü yer ,yer kararır, kızarır. Bu takdirde de<br />
günahın tesirini derhal anlar da ağlayıp sızlanmaya başlar. Ve “ Aman yarabbi” deyiş<br />
ondan zail olur, gönül aynasının yüzünü beş kat pas örter. Paslar demiri yemeğe<br />
gevherini yok etmeye başlar.<br />
Beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı kağıda bakar bakmaz okunur. Yazılı kağıda bir<br />
yazı yazarsan okunur ama iyi anlaşılmaz, insan yanılabilir. Çünkü o karalanmış kağıt<br />
kağıt üstüne kara yazıldı mı her iki yazı da körleşir, hiçbir manası kalmaz. O kağıda<br />
üçüncü defa bir şey yazarsan kafirlerin canı gibi tamamıyla kapkara olur. Şu halde her<br />
şeye çare bulan Allah’a sığınmaktan başka ne çare var<br />
Bakırın ümitsizliğine iksir, ancak onun nazarıdır. Ümitsizlikleri ona arz edin de devasız<br />
derdinizden kurtuluverin!” Şuayb ona bu nükteleri söyleyince Şuayb’ın nefesleri<br />
yüzünden adamın gönlünde güller açıldı. Canı, gökyüzünden gelen vahiy sesini uydu.<br />
Dedi ki. “ eğer bizi cezalandırdıysa nişanesi nerede ”<br />
Şuayb “ Yarabbi, beni kabul etmiyor. Bu muhazeye, bu cezaya nişane aramakta” dedi.<br />
Allah “ Ben ayıpları örtücüyüm, sırları söylemem. Ancak iptilasına dair şu tek remzi<br />
söyleyeyim. Onu cezalandırdığımın bir nişanesi şu: oruç tutmak da dua etmekte.<br />
Namaz kılmakta, zekat vermekte. Başka ibadetlerde bulunmakta. Fakat ruhu bir zerre<br />
bile zevk duymuyor. Ne güzel ibadetler ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor. Fakat bir<br />
parçacık bile tat yok.<br />
İbadeti kışırdan ibaret, iç, yok. Cevizler çok ama içleri boş! İbadetlerin netice vermesi<br />
için zevk gerek tohumun ağaç olması için iç gerek! İçsiz tohum, fidan olur mu Cansız<br />
surette hayalden başka bir şey değil.<br />
O habis şeyh hakkında hezeyanlarda bulunmaktaydı. Eğri bakan kişinin gözü daima<br />
eğri ve aykırı görür. “ ben, onu bir mecliste gördüm, takvası yok, bir müflisten ibaret.<br />
inanmıyorsan bu gece kalk da şeyhinin fıskını apaçık gör” dedi. Geceleyin o adamı bir<br />
pencere başına götürdü, dedi ki : “ fasikliğe bak, işreti gör”<br />
Gündüzün riyasiyle gecenin fıskını seyret. Gündüz Mustafa gibi, gece Ebuleheb ! gibi.<br />
Gündüz adı Abdullah gece , elinde kadeh, neuzibillah!” pirin elinde dolu bir kadeh<br />
vardı. mürit bunu görünce “ Şeyhim, sen de mi aldatıcısın Sen Şeytan, şarap<br />
kadehine hemencecik işeyiverir” demez miydin ” dedi.<br />
Şeyh dedi ki: “Benim kadehimi öyle doldurdular ki içine tek bir üzerlik tohumu bile<br />
sığmaz. Bir bak hele buraya bir zerre bile sığar mı Sen sözü yanlış anlamışsın,<br />
aldanmışsın. Bu zahiri şarap, zahiri kadeh değil ki. Onu, gaybı bilen şeyhten uzak bil.<br />
Be ahmak, şarap kadehi, şeyhin varlığıdır. Oraya şeytanın sidiğine asla yol yok1 o<br />
varlık, Allah nuruyla dolu, hem de dudağına kadar. Ten kadehi kırılmış, mutlak nur<br />
kalmıştır. Güneşin nuru, pislik üstüne düşmekle pislenmez ya, yine aynı nurdur”<br />
Şeyh bu sözleri söyledikten sonra “ bu ne kadehtir, nasıl şarap, bir gel de bak be hey<br />
münkir” dedi. Mürit gelip baktı, gördü ki halis bal. O manasız düşmansa kör oldu, bir<br />
şey göremedi. O zaman pir müridine dedi ki: “ Yürü ey ulu mürit bana şarap bul, bir<br />
hastalığım var, şarap içmek zaruretindeyim. Hastalıktan ölüm haline geldim, hatta bu<br />
halden de iler bir hale düştüm.<br />
Zaruret vakti her pis temiz sayılır. İnkar edene lanet başına toprak! Mürit meyhaneleri<br />
dönüp dolaşmaya,şeyh için her küpten şarap taşımaya başladı. Fakat küplerin hiç<br />
birin de şarap bulamadı. Hurma şarabıyla dolu olan küpler, balla dolmuştu. “ rintler,<br />
bu ne hal, bu ne iş Hiçbir küpte şarap bulamıyorum” dedi. Bütün Rintler, ağlayıp<br />
ellerini başlarına vurarak Şeyhin yanına geldiler. “ Ey ulu Şeyh, sen meyhaneye<br />
geldin, bütün şaraplar, kudümün hürmetine bal oldu. Şarabı arıttın, bizim canlarımızı<br />
da kötü huylardan arıt. Tebdil et “dediler. Cihan baştanbaşa ağız, ağıza kanla dolu<br />
olsa Allah kulu yine ancak helal yer.<br />
SECCADESİZ NAMAZ<br />
Bir gün Ayşe, peygambere dedi ki “ Ey Allah resulü, sen aşikar, gizli, neresini bulursan<br />
orada namaz kılmaktasın. Halbuki evde pis adamlar da gezip tozuyor. Sen de bilirsin<br />
ki pis çocuklar, nereye varırsa orasını pislerler.”<br />
Peygamber, şunu “ Bil: Allah, büyükler pis şeyleri temiz etmiştir. Hakkın lütfu, bu<br />
yüzden secdegahımı, ta yedinci kat göğe kadar arıttı” diye cevap verdi. Kendine gel,<br />
kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terke hasedi. Yoksa alemde sen de bir iblis<br />
olursun. Veli zehir yese bal olur. Sen bal yesen zehir kesilir. O varlığını Allah varlığına<br />
tebdil etmiştir. İşi de eşyayı tebdil etmedir.<br />
O lütuftan ibaret bir hale gelmiştir, her türlü ateşi de nur olmuştur. Ebabil kuşlarında<br />
Allah kuvveti vardı. Yoksa bir kuşcağız nasıl olurda bir fiili helak edebilirdi Koca bir<br />
orduyu birkaç kuş kırıp geçirdi. Bak da bu kudretin Allahdan olduğunu bil. Eğer<br />
bundan şüpheye düşersen yürü var, Eshabı fil suresini oku. Onunla inada kalkışır,<br />
beraberlik davasına girişirsen, yok mu Eğer onlardan başını kurtarabilirsen beni de<br />
kafir bil sen<br />
Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı. Kurula, kurula yola düştü. Deve ,<br />
tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “ Ben, ne<br />
de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü. Düşüncesinin ışığı deveye<br />
aksetti. “ Hele hoşindi. Ben sana gösteririm!” dedi.<br />
Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile<br />
o ırmakta zebun olurdu. Fare orada duru, kaskatı kesildi. Deve “ Ey dağda, ovada<br />
bana arkadaş olan, bu duraklama ne, niye şaşırdın Irmağa ercesine ayak bas, gir<br />
suya1 sen kılavuzsun, benim öcümsün. Yol ortasında durup susma” dedi.<br />
Fare dedik ki: “ Bu su, pek büyük, pek derin bir su, arkadaş,ben boğulmaktan<br />
korkuyorum” deve “ Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ” deyip hemen ayağını attı.<br />
Dedi ki: “ A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın ” fare,<br />
“ Sana karınca bize ejderha1 dizden dize fark var. Ey hünerli deve, sana diz boyu ama<br />
benim tepemden yüz arşın geçer.” Dedi.<br />
Deve dedi ki. “ Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın.<br />
Sen kendi gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.” Fare “ tövbe ettim,<br />
Allah hakkı için beni bu helak edici sudan geçir.” Dedi. Deve acıdı, “ haydi hörgücüme<br />
sıçra otur. bu geçiş benim işim. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm” dedi.<br />
Madem ki peygamber değilsin. Yola düş de günün birin de kuyudan kurtulup yüce bir<br />
makama erişesin. Sultan değilsen yürü, riayet ol. Kaptan değilsen gemiyi öyle<br />
alabildiğine yürütme. Ticarette kamil değilsen yalnız başına dükkan açma; yoğrulup<br />
kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir.! “ Susun, dinleyin” emrini işit, sükut<br />
et. Madem ki Allah dili olamadın, kulak kesil.<br />
Söylersen bile sual tarzında söz söyle. Padişahlar padişahıyla edepli konuş! Kibir ve<br />
kinin başlangıcı şehvettendir. Şehvetinin yerleşip kuvvetlenmesi de itiyat<br />
yüzündendir. Kötü huy, adet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan<br />
vazgeçirmek isteyene kızarsın. Toprak yemeye alışırsan kim seni bundan menetmeye<br />
kalkışırsa onu düşman sayarsın. Puta tapanlar bu tapmayı huy edindiklerinden men<br />
edenlere düşman olmuşlardır. İblis ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Adem’i<br />
kendisinden aşağı gördü.<br />
“ Benden daha ulu başka birisi yok ki. Benim gibi bir kişi, ona secde eder mi ” dedi.<br />
Ululuk zehirdir. Ancak, ta ezelden panzehire sahip olan ruh müstesna. Dağ yılanla<br />
dolu ise içersinde panzehir yeri bulundukça korkma. Kafana ululuk yerleşmiş, onun<br />
için kim seni kırarsa onu ezeli düşman sayarsın.<br />
Birisi huyuna aykırı söz söylerse ona bir hayli kinlenirsin. Beni huyumdan çevirecek,<br />
şakirt haline sokacak, kendisine tabi kılacak dersin. Böyle adamın kötü huyu serkeş<br />
olmasa, o huya aykırı şeylere niye ateşlenir, kızar; yahut muhalife müdana eder, onun<br />
gönlünde bir yer kazanır. Çünkü kötü huyu adamakıllı kuvvetlenmiştir.<br />
Karınca gibi olan şehvetti, itiyat yüzünden adeta ejderha kesilmiştir. Şehvet yılanını<br />
önceden öldür. Yoksa hemencecik ejderhalaşır. Fakat herkes, yılanını karınca görür.<br />
Sen kendini bir gönül sahibine sor! Bakır altın olmadıkça bakırlığını; gönül padişah<br />
olmadıkça müflisliğini bilmez.<br />
Bakır gibi sen de iksire hizmet et. Gönül dildarın cevrini çek. Dildar kimdir İyice bil.<br />
Dildar ehli dildir. Çünkü ehli olan, gece ve gündüz gibi cihandan kaçıp durmakta,<br />
alemde eğleşmemektir. Allah kulunun ayıbını az söyle, padişahı hırsızlıkla az kına.<br />
GEMİDEKİ DERVİŞ<br />
Bir gemide bir derviş vardı. Erliği kendisine arka yastığı yapmış, ona dayanmıştı.<br />
Gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradılar. Birisi onu da gösterip, “ Bu uyuyan<br />
yoksulu da arayalım” dedi. Para sahibi derdinden onu da uyandırdı. “ Bu gemide bir<br />
kese kayboldu. Herkesi aradık, bu arayıştan sen kurtulamazsın. Hırkanı çıkar, soyun<br />
da senin hakkında kimsenin şüphesi kalmasın” dedi.<br />
Derviş “Yarabbi, şu aşağılık kişileri, kulunu töhmet altına alıyorlar, fermanını eriştir”<br />
dedi. Dervişin gönlü dertlenir dertlenmez hemen denizin her tarafından yüz binlerce<br />
baş çıkardı. Her birinin ağzında bir inci vardı. Ama ne inci Her tanesi bir memleket<br />
haracı. Allahdan geliyor, elbette eşi bulunmaz. Derviş gemiye birkaç inci atıp fırladı,<br />
havayı adeta kendisine bir taht edip oturdu.<br />
Padişahlar gibi tahtının üstüne bağdaş kurup kuruldu. O havanın yücesin de, gemi de<br />
onun önünde! Dedi ki: “Yürüyün, gidin. Gemi sizin Hak benim, yoksul bir hırsız sizinle<br />
bir arada olasın! Bakalım, bu ayrılıktan kim ziyan eder Ben hoşum, Hak’la çift,<br />
halktan tek! O, beni hırsızlıkla töhmet altına alır ne yularımı bir gammaza verir!”<br />
Gemidekiler dediler ki: “ Ey ulu, sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler ” derviş,<br />
“Yoksulu töhmet altına almak, hor hakir bir şey için Hakk’ı incitmek yüzünden. Haşa<br />
bu yüzden değil. Ululara tazim ettiğinden çünkü ben, yoksullar hakkında hiç kötü<br />
zanna düşmedim. Onlar öyle latif, öyle nefesleri hoş kişilerdir ki onları ululamak için<br />
Allahdan “ Abese” suresi geldi.<br />
Onların yoksulluğu, dünyayı dönüp dolaşma yüzünden ve dünyalık için değil. Hak’tan<br />
başka hiçbir şey olmadığından onlarda yokluğu, yoksulluğu kabul etmişlerdir. Nasıl<br />
töhmet altına alabilirim ki Hak, ondan yedinci kat göğe kadar hazinelerine emin<br />
etmiştir” dedi. Töhmetli duygudur; latif nur değil. Nefis sofestai olmuştur, vur nefsin<br />
kafasına! Çünkü hakikati kötekle anlar delil getirmekle değil.<br />
Mucize görür, aydınlanır. Sonradan der ki: o bir hayaldi. Hakikat olsaydı o gördüğüm<br />
şaşılacak şey gece gündüz gözümün önünde dururdu. Halbuki o temiz gözlerde<br />
mukimdir, hayvan gözüne karin olmaz. O şaşılacak şey, o mucize, bu duygudan utanır<br />
çekinir. Tavus kuşu, hiç dar bir kuyuya girer mi Sakın bana, çok söylüyor deme. Ben<br />
yüzde birini söylüyorum, söylediğim de pek cüzi, muhtasar!<br />
Sofiler, bir sofiyi kınayıp tekke şeyhinin yanına gelerek, Şeyhe “ Ey ulumuz, medet bu<br />
sofiden öcümüzü al”dediler. Şeyh “ sofiler, şikayetiniz neden” diye sorunca birisi “ bu<br />
sofinin üç kötü huyu var; söze başladı mı çan gibi susmak bilmez, boyuna söyler.<br />
Yemeğe girişti mi yirmi kişinin öğününden fazla yemek yer.<br />
Yattı mı uyudu mu Eshabı Kehf’ benzer” dedi. Sofiler, bu üç huy, yol ehline yaraşmaz<br />
diye şeyhin huzurunda savaşa giriştiler. şeyh o fakire yüz çevirip dedi ki: “ Ne halin<br />
olursa olsan, o halde itidali koru. “ işlerin hayırlısı orta hallidir” diye haberde bile var<br />
vücuttaki ahlat itidal yüzünden faydalı.<br />
Bunların biri herhangi bir arızî sebeple fazlalaştı mı insanın bedeninde hastalık<br />
meydana gelir. Yoldaşına pek yüklenme çok söz söyleme, onu pek övme, çünkü bu,<br />
nihayet ayrılığa sebep olur. Musa’nın sözü, kendince haddindeydi ama o iyi dosta<br />
fazla geldi. o fazlalık da Hızır’la arasının açılmasına sebep oldu. Musa’ya “ Haydi git<br />
sen çok söylüyorsun gayri ayrılık gelip çattı! Musa, sen ne fazla konuşuyorsun, git<br />
uzaklaş yahut da benimle olunca kör dilsiz kesil.<br />
Yok eğer gitmez, inadına oturursan hakikatte de bence gitmiş, benden ayrılmış<br />
sayılırsın” dedi. Mesela namazda ansızın yellensen , biriside sana git yeniden aptes al<br />
dese, gitmez orada kakılır kalır namaz kılmaya devam edersen istediğin kadar eğil<br />
bükül yat kalk be şaşkın, zaten namazın gitti. Yürü seninle eş olanların, sözünü<br />
sohbetini susamışçasına sevenlerin yanına var.<br />
Bekçi uyuyanlara göredir. Balıkların bekçiye ne ihtiyacı var Çamaşırcıya elbise<br />
giyenler muhtaçtır. Çırçıplak canın ziyneti Allah tecellisidir. Ya çıplakları bırak, bir<br />
yana çekil yahut onlar gibi elbiseden vazgeç! Yok eğer tamamıyla soyunamıyorsan<br />
bari elbiseni azalt da orta halli ol!”<br />
Fakir, o şeyhe ahvalini anlattı, suçuna özürler diledi. Şeyhin sualine, Hızır’ın cevapları<br />
gibi güzelce, doğruca cevaplar verdi. Nitekim Kelimin suallerine Hızır’ın Alim Allahdan<br />
verdiği cevaplarlarla; Musa’nın müşkülleri halloldu. Hızır Musa’ya her müşkülü için<br />
anlatılamayacak derecede miftahlar verdi.<br />
Dervişe Hızır’dan mirastı, o da şeyhin suallerine cevap vermede himmet etti. Dedi ki :<br />
“Orta yol hikmetse de bu orta hallilik de nispidir. Su deveye göre azdır, fakat fareye<br />
göre deniz gibiydi. Birisinin dört ekmeğe ihtiyacı olurda iki, yahut üç tanesini yerse<br />
bu, orta bir yiyiştir. Fakat dördünü de yerse bu yiyiş, orta bir yiyiş değildir ki. O adam,<br />
kaz gibi hırsına esir olmuştur. Birisinin on ekmeğe iştahı olsa da altısını yese bu orta<br />
sayılır.<br />
Fakat benim elli ekmeğe ihtiyacım var, senin altı yufkaya müsavi değiliz ki. Sen on<br />
rekat namaz kılınca usanırsın, ben beş yüz rekat namaz kılsam usanmam. Birisi, ta<br />
Kabe’ye kadar yaya gider, öbürü mescide varıncaya kadar kendisinden geçer. Birisi o<br />
kadar cömerttir ki gönlü bulanmadan canını bile verir, öbürü bir dilim ekmek<br />
verebilmek için can çekişir.<br />
Bu orta halli oluş, sona göredir, önü, sonu olan şeye nispetledir. Bir şeyde evvel, ahir<br />
olmalı ki ortası tasavvur edebilsin. Sonsuz şeyin önü, sonu nasıl olur önü sonu<br />
olmayanın ortası nasıl bulunur Allah “ Deniz mürekkep olsa biterdi de Rabbimin<br />
kelimeleri bitmezdi” dedi. Kimse Allah tecellisinin evvelini ahirini göremedi.<br />
Hatta yedi deniz tamamıyla mürekkep olsa gene biteceğini umma. Bağ, orman<br />
baştanbaşa kalem olsa bu söz, yine eksilmez. O, mürekkebin o kalemlerin hepsi<br />
biterde sonu olmayan bu söz yine kalır. benim halim uyuyan adamın haline benzer.<br />
Gören sapık, beni uyuyor sanıyor. Halbuki bil ki gözüm uyur, gönlüm uyanıktır. Bil ki<br />
işsiz güçsüz gibi duruyorum ama işimde var, gücüm de!<br />
Peygamber “ Gözlerim uyur ama Allah lütfüyle kalbim uyumaz” dedi. Senin gözün<br />
açık, kalbi uyuyor; benim gözüm uyuyor, gönlüme kapı açılmış! Gönlün ayrı beş<br />
duygusu var, gönül duygusuna iki cihan da pencere. Sen kendi zayıflığınla bana<br />
bakma sana gece çağı ama o gece, bana kuşluk vakti.<br />
Sana zindan, fakat o zindan bana bahçe gibi. Meşguliyetin ta kendisi bana istirahat<br />
hali. Senin atağın balçıkta, bana balçık gül kesilmiş sana yas, bana düğün, dernek<br />
davul zurna ! seninle yeryüzünde oturup duruyorum ama Zuhal yıldızı gibi yedinci kat<br />
göğün üstünde koşup durmaktayım. Seninle oturan ben değilim, benim gölgem.<br />
Mertebem düşüncelerden üstün.<br />
Çünkü ben düşüncelerden, vesveselerden geçtim, onların dışında koşup gezmekteyim.<br />
Ben endişelere hakimim, mahkum değil. Usta binaya hakimdir. Bütün halk, endişelere,<br />
vesveselere mahkumdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır.<br />
Onların arasından çıkıp kurtulmak istersem kendimi mahsustan endişeli gösteririm.<br />
Ben yücelerde uçan bir kuşum, endişe sinek! Sinek nasıl olurda beni elde edebilir<br />
Ayakları kırık olanlar da benimle buluşsunlar konuşsunlar diye göğün yücelerinden<br />
kasten aşağıya inerim. Aşağılık sıfatlardan usandım mı melekler gibi uçuveririm.<br />
Benim kanadım, kendinden çıkmadır. Vücuduma iki kanat yapıştırmadım ben.<br />
Cafer-i Tayyar’ın kanadı kendindendir, Cafer-i Tarrar’ın kanadı ise iğreti. Tatmayan<br />
adama göre bu, davadan ibarettir. Fakat makamı yüce kişilere göre dava değil,<br />
manadır. Bu söz,kargaya göre laftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe göre<br />
dolu tencere ile boş tencere birdir. İçinde lokma gevher olduktan sonra çekinme<br />
muktedir olduğun kadar ye!<br />
Şeyhin biri bir gün, halkın kötü zannını gidermek için leğene kustu, leğen inciyle<br />
doldu. Bu suretle o basiret sahibi pir, halkın az akıllılığına acıyıp ancak akılla anlaşılır<br />
inciyi gözle görülür inci haline getirdi. Fakat midende temiz de pis murdar bir hale<br />
geliyorsa boğazını kilitle, anahtarı da sakla. Lokma, kimde ululuk nuru haline gelirse<br />
ne dilese yesin ona helal!<br />
Eğer benim canıma aşina isen bilirsin ki şu manalı sözüm boş dava değildir. Gece<br />
yarısında bile senin yanındayım; kendine gel geceleyin korkma; ben senin adamımım,<br />
hısmınım dersem, bu iki iddia da eğer hısımlarının sesini tanırsan sence doğrudur.<br />
Yanında olmak da, hısmın bulunmak da idiadır ama iyi anlayan kişiye göre ikisi de<br />
manadan ibarettir ve doğrudur.<br />
Senin yakından gelişi de şehadet eder ki bu nefes, bir sevgilinin yanından gelmekte.<br />
Hısımların seslerindeki tat da o hısmın doğruluğuna şahittir. Fakat Allah ilhamına<br />
mazhar olmayan ve bilgisizliğinden yabancı sesiyle akraba sesini birbirinden ayırt<br />
edemeyen ahmağa göre, bu adamın sözü davadan ibarettir. Bu ahmağın bilgisizliği,<br />
inkarına sebep olur. Fakat gönlünde Allah nurları olan akıllı, anlayışlı kişiye göre bu<br />
ses, mananın ta kendisidir ve doğrudur.<br />
Bu şuna benzer: Arapça bilen birisi, Arapça “Ben Arapça bilirim” dese, onun Arapça<br />
bilirim demesi davadır ama Arapça söyleyişi de manadır, davanın ispatıdır. Yahut bir<br />
katip, kağıdın üstüne “ Ben katibim, yazı okuyabilirim, yüce bir kişiyim” diye yazsa,<br />
bu yazı filvaki davadır ama yazılan şeyde davanın doğruluğuna şahittir.<br />
Yahut da bir sofi “ Dün akşam rüyada birisini gördün ya hani omuzun da seccade vardı<br />
işte o benim. Rüyada sana nazardaki feyizleri anlatmıştım. Onları kulağına küpe et. O<br />
sözü aklına rehber yap, sözlere uy” dese, Bu söz sana rüyayı hatırlatır. Yeni bir<br />
mucize, eski bir altındır. Bu söz, dava gibi görünür ama rüyayı görenin ruhu” Evet”<br />
der. Tasdik eder. Hikmet, müminin kaybolmuş malı olduğundan kimden duysa inanır,<br />
kabul eder. Fakat kendisini hikmetin yanında bulursa nasıl şüphe edebilir. Nasıl<br />
yanılabilir<br />
Susuz birisine “ acele et, çabuk, kadehteki suyu al iç” desen susuz, “Bu bir davadan<br />
ibaret. Yürü ey davacı benden uzaklaş” Yahut Kadehtekinin su, o içilen güzel, berrak<br />
su olduğuna dair bana bir delil göster!"”der mi Ana, süt emer çocuğuna “Gel yavrum,<br />
süt em, ben senin ananım” dese, çocuk “Ana, sütünü emersem karnım doyacak mı bir<br />
delil göster!” der mi<br />
Her ümmetin gönlünde Hak’tan bir tat vardır. Peygamberlerin yüzü ve sesi de<br />
mucizedir. Peygamber, dışardan seslendi mi ümmetin canı, içerden secde eder. Çünkü<br />
can kulağı, alemde hiç kimseden o sese benzer bir ses duymamıştır. O misilsiz ruh, o<br />
misli olmayan sesten neşelenir, Allah’a yaklaşır.<br />
YAHYA PEYGAMBERİN İSA PEYGAMBERE SECDESİ<br />
Yahya’nın anası, Meryem’e hamlini vazetmeden az önce gizlice dedi ki: “ Karnında bir<br />
padişah var. Ülülazm ve her şeyi bilen bir peygamberdir. Ben bunu yakinen gördüm.<br />
Sana rastlatınca karnında ki çocuğum hemen secdeye vardı. Karnındaki çocuk,<br />
karnındaki çocuğa secde etti. Secdesinden bedenime titreme düştü” Meryem de “Ben<br />
de karnımdaki çocuğun secde ettiğini hissettim” dedi.<br />
Ahmaklar derler ki: “Bırak şu masalı. Yalan, yanlış. Meryem, doğuracağı zaman<br />
yabancıdan da uzaktı, akrabadan da. O güzel hatun şehirden dışarı çıktı.<br />
Doğurmadıkça şehre girmedi. Doğurunca yavrusunu kucağına alıp, bağrına basıp<br />
soyunun, sopunun yanına geldi. Yahya’nın anası, onu nerede gördü de bu hikayeyi<br />
anlattı, bu sözü söyledi ”<br />
Bunu ilhama mazhar olan, afakta, gayp aleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi<br />
bilen kişi anlar. Yahya’nın anası, uzakta olmakla beraber Meryem’in yanında<br />
bulunabilir. Vücut, göz, göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü<br />
görülebilir. Mamafih baş gözüyle de görmediğini farz et ne çıkar Ey düşkün sen<br />
kısadan hisse almaya bak!<br />
Kıssaları duyup” Nakış” kelimesine “ Ş” harfinin eklendiği gibi o kıssaların suretine<br />
bağlanan, dış yüzüne kapılan kişiye benzeme. Dilsiz dimme, kelıle’ye meramını nasıl<br />
anlatırdı Tutalım, bunlar, birbirlerinin sözlerini anladılar, söz söylemeden<br />
meramlarını ifade eden bu hayvanların ne demek istediklerini insan nasıl anlayabilir<br />
Dimne, aslanla öküz arasında nasıl bir elçi oldu, ikisini de nasıl kandırdı O akıllı öküz<br />
nasıl aslana vezir oldu. Fil ayın aksinden nasıl korktu Bu Dimme,ve Kelile hikayesinin<br />
hepsi yalan yoksa karganın leylekle ne alışverişi olur,nasıl leylekle savaşır ” deme<br />
kardeş, kıssa bir ölçeğe benzer, mana içindeki taneye. Akıllı kişi taneyi alır ölçek var<br />
mı yok mu ona bakmaz. Aralarında sözden eser yok, fakat bülbülle gülün<br />
macerasına dinle!<br />
Mumla pervanenin başından geçenleri duy, bunların manasına vakıf ol güzelim.<br />
Aralarında bir söz yık ama sözün sırrı, manası var ya. Agah ol, yücelere uç, baykuş<br />
gibi aşağılarda uçma. Birisi “ Burası satrançta ruh hanesi” demiş. Bu sözü duyan “ o<br />
evi nereden elde etmiş ” satın mı almış, yoksa mirasa mı konmuş ” diye sormuş. Ne<br />
mutlu mana anlayan!<br />
Nahivcilerden biri “ Zeyd, Amr’ı dövdü” diye bir misal getirmiş. Dinleyen “Suçu<br />
yokken neye dövmüş Amr’ın ne suçu varmış ki o çiğ Zeyd, onu köleler gibi suçsuz<br />
dövüyor ” der. Nahivci “ Bu mana ölçeğinden ibaret. Sen buğdayı almaya bak, ölçeğe<br />
lüzum yok. Zeyd’le Amr, irap için kullanılan misallerde geçer, onlar yalan olsa bile sen<br />
irabı düzeltmeye çalış!” derse de öbürü “ Ben onu bilmem. Zeyd, Amr, fazla olarak bir<br />
“V” çalmıştı. Zeyd, anlayınca o hırsızı dövdü. Çünkü Amr, haddi aşmıştı, tabii haddini<br />
bildirmek lazım.<br />
Bunun üzerine o adam “ Hah, doğru şimdi bunu canla başla kabul ettim” der. Doğru<br />
bile eğrilere eğri görünür. Bir şaşıya “ Ay birdir” desen “ ikidir”. Bir olmasında şüphe<br />
var” der. Birisi alay eder, güler ve “ Sahi, iki” derse bu sözü doğru olarak kabul eder.<br />
Kötü huyun layığı budur Yalancılar yalanla konuşurlar “Pis şeyler, pislere aittir” sözü<br />
ışık verip durmaktadır. Gönlü açık olanların elleri de açık olur. Körlerin taşlık erde<br />
düşmeleri de pek tabidir.<br />
HAYAT AĞACI<br />
Bilgili biri, hikayenin yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır. Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar,<br />
ne ölür!” der. Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine aşık olur. Bu<br />
ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan<br />
yollar. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.<br />
Bulmak için şehir, şehir gezer ne ada bırakır ne dağ bırakır, ne ova bırakır! Kime<br />
sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne ” diye güler, alay eder. Niceler alaya alıp<br />
döverler, niceler istihza edip “Akıllı, senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında<br />
elbette bir esas var, hiç boş olur mu ” derler.<br />
Ona alay yollu ettikleri bu rivayet de ayrı ir tokat hatta bu eni konu tokattan da beter!<br />
Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filan iklimde,<br />
falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç her dalı koskocaman”<br />
derler. Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.<br />
Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur. Gurbet diyarında bir<br />
hayli zahmetlere uğrar, nihayet aciz kalır. Ne maksudundan bir eser görünür, ne de<br />
sözden başka bir şey! Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır. Padişah yanına<br />
dönmeye niyet eder, ağlıya, ağlıya yola düşer.<br />
Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi<br />
kutuplardan alim bir şeyh varmış. Nedim ümitsiz bir halde “ önce onun tekkesine<br />
gideyim de oradan yola düşeyim. İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bari duası<br />
yoldaşım olsun” der. Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır. “<br />
şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi lütfedecek an, bu an!” der.<br />
Şeyh “ Ümitsizsen bile söyle. Matlubun ne Neye yüz tutun ” diye sorar. Nedim. “ Bir<br />
padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi. Ama nasıl ağaç Alemde<br />
bulunmaz bir şey. Meyvesi, abıhayatın aslı. Yıllardım aradım bir nişanesini bile<br />
bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar. İşte o kadar!”<br />
der. Şeyh gülümser de der ki: “Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.<br />
Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o1 hatta ağaç da ne demek her<br />
tarafı kaplayan deniz gibi Abıhayattır! Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı<br />
elden bıraktığın için onu bulamıyorsun. Ona gah ağaç derler, gah güneş. Gah deniz<br />
adını takarlar, gah bulut! Hulasa öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var En aşağılık<br />
hassası, sahibine ebedi bir hayat bağışlamasıdır.<br />
Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin<br />
baban olur ama başka birisinin de oğludur. Birisine düşmandır, onun hakkında<br />
kahırdan ibarettir. Diğer birine lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. Bir tek adam<br />
olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen amadır, öbür<br />
vasfını bilmeyebilir. Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi<br />
ümitsizliğe düşer, perişan olur. Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili damağı acı<br />
talihsiz bir hale düşersin Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın.<br />
Halkın ihtilafı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar.<br />
Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, adamlardan birisi “Ben bu parayı “engur’a”<br />
vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, la dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engür istemem”<br />
üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim”<br />
dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lafları biz İsrafil isteriz”<br />
Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. Ahmaklıktan birbirlerini<br />
yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar. Sır sahibi,<br />
yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı. Onlara “ Ben bu bir<br />
dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.<br />
Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin<br />
hepsini yapar. Bir dirheminiz dört muradı da yerine getirir, dört düşman da uzlaşır,<br />
birliğe ulaşır, bir olur. Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm,<br />
sizleri birleştirir.<br />
Siz susun dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz<br />
türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. İğreti hararetin tesiri yoktur.<br />
Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir. Sirkeyi ateşte ısıtan da yiyince<br />
yine bürudeti arttırır. Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında bürudet ve keskinlik<br />
vardır.<br />
Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki harareti fazlalaştırır. Şu halde<br />
şeyhin riyası, bizim ihlasımızdan daha yeğ. Çünkü o riya basiretten meydana<br />
gelmedir,bu ihlas körlükten! Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hatır verir, hasetçilerin<br />
nefesi ise tefrika. Süleyman, Allah tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini<br />
öğrenmiş oldu.<br />
Onun adalet devrinde ceylan, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın<br />
pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında<br />
meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi. sen bir karıncaya<br />
benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın, Süleyman<br />
buracıkta, sen ne arıyorsun<br />
Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem<br />
taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur.<br />
Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. “Hiçbir<br />
ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” ayetini oku. Allah “ Hiçbir ümmet<br />
bulunamaz ki içlerinde bir Allah halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.<br />
O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz.<br />
Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara “Tek bir<br />
nefis” demiştir. Onlar Allah resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri,<br />
öbürüne tam bir düşmandı.<br />
Medinelilerin iki kabilesi vardı, birine evs, öbürüne Hazrec denirdi. Adeta bir kabile<br />
öbürünün kanına susamıştı. Mustafa’nın yüzünden o eski kinleri İslam ve saflık<br />
nuruyla mahvoldu. Önce o düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş oldular. “ Şüphe<br />
yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir” nasihatıyla da bu nefesle de kardeşliği<br />
bıraktılar,tek bir ten oldular.<br />
Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur. Korukla üzüm<br />
birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir dost olur. Koruk<br />
halinde kalan üzüme Allah ezelden kafir demiştir. Değil kardeşim değil. Artık o tek bir<br />
nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten ibarettir. Ondaki gizli şeyleri bir<br />
söylesem alemde fikirler fitneye düşer, karmakarışık olur.<br />
Kör gavurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın İrem bağından uzak<br />
oluşu daha hoş! Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların gönülleri, ehli dilin<br />
nefesleriyle birdir. Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda ikilik kalkar, kin ve savaş<br />
kalmaz. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da birleşirler, vasıfları da birlik olur.<br />
Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiçbir olan, kendisiye savaşır mı Aferin Üstat Aklı<br />
Küll’e yüz binlerce zerreye birlik bahşetti. Yerde topak, topak dağınık topraklara<br />
benzerlerken testici, hepsini de birleştirdi, bir testi yaptı. Gerçi suyla toprağın<br />
birleşmesi, nakıştır, can, buna benzemez. Fakat burada apaçık bir misal getirsem<br />
korkarım aklın karışır. Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu<br />
göremiyoruz.<br />
Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı görmediği gibi. Biz ince sözlere<br />
dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri çözme sevdasına tutulmuşuz.<br />
Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap vermeye kalkışmayı uzatıp<br />
gideriz. Tuzağın bağını gah çözüp bağlayan, bu suretle bu işte maharet kazanan kuş<br />
gibi.<br />
Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü düğümü açıp çözmede harcolur<br />
gider! Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden güne kanatları tutulur, uçmaz<br />
olur. Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların tutulmasın, uçmadan kalmayasın.<br />
Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o arızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi.<br />
Kuran’da onların ahvalini oku haris adam: “Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her<br />
tarafı elde ettiler” bak hele “ Bir kurtuluş var mı ” Türk, Rum ve Arabın kavgasından<br />
engur ve inep şüphelerine düşmekten başka bir şey çıkmaz. Manevi dilleri bilen<br />
Süleyman gelmedikçe bu ikilik kalkmaz. Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyatın<br />
şu davulunu duyun! Aranızdaki ihtilafı bırakın da ruhunuzu her yandan şadedin.<br />
Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün.<br />
O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi ki. Fakat kör kuşlarız, terbiyeden<br />
hayli uzağız. O Süleyman’ı bir an bile tanımadık gitti! Baykuşlar gibi doğanlara<br />
düşmanız hulasa viranelere de kalmışız. Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derece. Bu<br />
yüzden de Allah azizlerini incitmeye kastediyoruz. Süleyman’dan aydınlanan kuşlar,<br />
nasıl olur da suçsuz, sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar<br />
Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar, acizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin<br />
yoktur. Hoş kuştur onlar hoş kuş! Onların hüthütüleri kutlulamak üzere yüzlerce<br />
Belkıs’ın yolunu açar; Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanı “ Mazaga”<br />
sırrına mazhardır onlar. Leylekleri “lek, lek “ der ama şüpheye birlik ateşini salar,<br />
güvercinleri, doğanlardan korkmaz. Hatta, doğan, o güvercinlerin önünde baş kor.<br />
Bülbülleri, insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir.<br />
Duduları, şeker kaydında değildir. Ebedi şekeri, kendi içlerinde bulurlar. Tavusların<br />
ayakları bile, bakılsa öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür. Hakan<br />
kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının söyledikleri<br />
kuşdili nerede Sen ne bilirsin kuşların seslerini Bir an olsun Süleyman’ı görmedin ki!<br />
İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç mağripten de. Her ahengi,<br />
kürsi’den ta yere kadar bütün alemi doldurur. Azameti yeryüzünden Arşa kadar bütün<br />
cihanı istila eder. Bu Süleyman’a uymayan kuş, karanlığa aşıktır. Yarasaya benzer. Ey<br />
kötü yarasa, Süleyman’a alış da ebediyen zulmette kalma. Oraya doğru bir arşın<br />
gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin. Irgalaya bocalaya topal ,<br />
topal bile olsa o tarafa sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da!<br />
Seni tavuk yetiştirdi, kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz<br />
palazısın. Anan o denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa<br />
tapardı. Gönlündeki denize olan meyil yok mu o tabiat, sana anandan mirastır. Fakat<br />
kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü isabetsiz!<br />
Dadıyı karada bırak,yürü kazlar gibi mana denizine koş, dal denize!<br />
Anan seni sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş! Sen kazsın, karada<br />
da yaşarsın, denizde de. Kümeste hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan değilsin<br />
ya. Sen “Kerremna” hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak atabilirsin, hem<br />
denize! “ Ve hamelnahüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın. Canını karadan<br />
kurtar, denize yürüt.<br />
Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden haberleri yok. Sen, ten<br />
itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün,hem<br />
gökte. Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama hakikatte gönlüm vahye<br />
kabiliyetli. Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş ama bu çeşit adamın ruhu, o<br />
güzelim gökte çark uruh durmakta. Yavrum, biz umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden<br />
de ancak deniz anlar.<br />
Hulasa Süleyman denizdir, biz kuşlara benzeriz ebede kadar Süleyman’da seyredip<br />
duruyoruz. Süleyman’la gel , ayağını denize bas ki su Davud’a olduğu gibi sana da<br />
yüzlerce zırh yapsın. O Süleyman. Meydan da herkesin gözü önünde. Fakat haset<br />
kıskançlık göz bağıcı ve büyücü. O bizim önümüzde bizse cahillikten, uykudan,<br />
herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız. Gök gürlemesi, susuzun<br />
başını ağrıtır.<br />
Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak! Onun gözü akar suda. Gökten yağan<br />
rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok! Himmet atını sebebe doğru sürdü de bu<br />
yüzden müsebbipten mahrum kaldı. Fakat müsebbihi apaçık gören cihan sebeplerine<br />
gönül kor mu<br />
Çöl ortasın da bir zahit vardı. Abbadiye kabilelerine mensup olanlar gibi ibadete de<br />
dalmış, kendisinden geçmişti. Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o<br />
kupkuru yerde bir zahit gördüler. Zahidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı<br />
yumuşak. Çölün samyeli, adeta ona ilaç kesilmişti. Hacılar onun yalnızlığına ,o afetler<br />
içinde selamette oluşuna şaştılar. Kum üstünde namaza durmuştu. Kum öyle bir<br />
kumdu ki hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı.<br />
Halbuki dersin ki o,sanki bir yeşillikte bir Gülistanda, yahut,Burak’a Düldüle binmiş!<br />
Yahut da ayağının altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgarından<br />
daha hoş! O namaz kılarken hacılar beklediler. Zahit, uzun bir fikre dalmış,<br />
kendisinden geçmişti. Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi, hacıların içinde<br />
gönül gözü açık birisi, gördü ki zahidin elinden, yüzünden sular damlamakta, elbisesi<br />
aptes suyundan ıslak. “ Bu su nereden ” diye sordu. Zahit , elini kaldırıp “gökten”<br />
diye cevap verdi.<br />
Adam, “ Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir misin Hemen yağmur yağar<br />
mı Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de yakına erelim. Sırlarından bir sırrı<br />
bize de göster de bellerimizden zünnarları kesip atalım” dedi. Zahit, gözlerini göğe<br />
kaldırarak dedi ki: “Yarabbi, hacıların duasına icabet et. Ben gökten rızık aramaya<br />
alışmışım, sen bana gökten kapı açtın.<br />
Ey Lamekan aleminden mekan izhar eden, ey “Rızkınız göktedir” sırrını ayan<br />
eyleyen!” Zahit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir latif bulut peyda<br />
oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, derelerde, mağaralarda<br />
gölcükler meydana geldi. bulut, tulumlar gibi gözyaşı döküyordu.<br />
Hacıların hepsi matralarını açtı. İçlerinden bir bölük halk o şaşılacak şeyler yüzünden<br />
bellerindeki zünnarları kestiler. Bir bölüğünün de bu hayret edilecek şey yüzünden<br />
yakını arttı. Allah, doğru yolu daha iyi bilir. Bir bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip<br />
hamhalat bir halde ebedi nakıs olarak kaldı, söz de burada bitti.<br />
İKİNCİ CİLDİN SONU.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- II</span><br />
<br />
<br />
NEDEN GECİKTİ BİR BİLENE SORMALI<br />
İSA´DAN TEN DİRİLİĞİ ARAMA LA HAVLE<br />
CAHİLİN SEVGİSİ HELVA SATAN ÇOCUK<br />
EŞŞEK GİTTİ İFLASI SABİT OLUNCAYA KADAR<br />
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ PADİŞAHIN İKİ KÖLEYİ SINAMASI<br />
VİRANEDEKİ DOĞAN LOKMAN´IN SINAVI<br />
HÜTHÜD İLE BELKIS<br />
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN<br />
AĞIZA KAÇAN YILAN<br />
HASTA HATIRI<br />
BİR AKILLI ARIYORUM<br />
İBLİSTEN DOST OLUR MU<br />
AYKIRI GİDİŞ<br />
KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE<br />
İLK ÖZEL SON DEĞERLİDİR<br />
İHTİYARLIKTAN<br />
NİŞANELERİ OKUMAK<br />
SÜVARİDEN KORKAN OKÇU<br />
KURU AKIL NEYE YARAR<br />
İBRAHİM ETHEM´İN KERAMETİ<br />
SECCADESİZ NAMAZ<br />
GEMİDEKİ DERVİŞ<br />
YAHYA PEYGAMBERİN İSA´YA SECDESİ<br />
HAYAT AĞACI<br />
<br />
NEDEN GECİKTİ<br />
<br />
Bu Mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için bir zaman lazımdır. Bahtın yeni<br />
bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt haline gelmez. Bunu güzelce duy. Hak Ziyası<br />
Hüsamettin, göğün yücesinden tekrar dizgin çevirince yine Mesneviye başlandı.<br />
Hakikatler miracına gitmişti, o yüzden onun baharı olmadığı cihetle koncalar<br />
açılmamıştı.<br />
Denizden tekrar kıyıya dönünce Mesnevi şiirinin çengi de düzeldi, çalınmaya başlandı.<br />
Ruhların cilası olan Mesneviye, yeniden recebin on beşinci günü başlandı. Bu<br />
alışverişe başlayış tarihi, (Hicri) 662 tarihiydi. Bir bülbül buradan uçup gitti, dönüp<br />
yine geri geldi. Bu manaları anlamak için doğanlaştı. Bu doğanın konağı, padişahın<br />
kolu olsun; bu kapı, halka ebediyen açık kalsın.<br />
Bu kapının afeti, heba şehvettir. Yoksa burada daima şerbetler içilir durur. Bu ağzı<br />
kapa da o alemi gör. O aleme gözbağı, boğaz ve ağızdır. Ey ağız, sen esasen<br />
cehennemin bir alevisin! Ey cihan, sen zaten bir berzaha benzersin! Baki nur, aşağılık<br />
dünyanın ardındadır. Saf süt, kan nehirlerinin ardındadır. Oraya ihtiyarsız bir attın mı.<br />
sütün karışır, kan haline gelir.<br />
Adem peygamber. Nefis zevkine bir adım attı, cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri,<br />
boğazına geçti. Melek, Şeytan!dan kaçar gibi ondan kaçmaya başladı. Bir lokma<br />
ekmek için ne kadar gözyaşı döktü. Gerçi cüret ettiği suç bir kıl kadardı. Fakat o kıl iki<br />
gözde bitmişti. Adem, o hususta meşverette bulunsaydı pişman olup özürler<br />
serdetmezdi.<br />
Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşti mi; kötü işe, kötü söze mani olur. Fakat nefis,<br />
başka bir nefisle dost olursa cüzi akıl muattal olur, bir işe yaramaz. Yalnızlıktan<br />
ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir. Yürü, tez bir Allah<br />
dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur. Halvette oturup gözünü yuman<br />
da bunu yine dosttan öğrenmiştir.<br />
Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil. Akıl<br />
başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar. Fakat nefis, bir başka nefisle<br />
sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir.<br />
Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çerçöpten arı tut. Sakın dil süpürgesiyle ona toz<br />
kondurma. Göze tozu toprağı hediye götürme. Zira mümin, müminin aynası olunca<br />
yüzü buğulanmadan kurtulur. Mahzunluk zamanında dost, can aynasıdır. Aynanın<br />
yüzünü nefesle buğulandırma. Nefesinden buğulanıp yüzünü senden öretmemesi için<br />
her nefeste soluğunu tutman lazım. Topraktan aşağı mısın ki Toprak bile sevgiliyi<br />
bulunca bir bahar yüzünden yüz binlerce çiçeğe kavuştu. O yaş ağaç sevgiliyle<br />
buluşunca hoş bir hava yüzünden baştan ayağa açıldı, donandı.<br />
Fakat gözün aykırı bir dost görünce başını, yüzünü yorgana çekti. “ kötü dostla<br />
ünsiyet, belaya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer. Uyuyayım da<br />
Eshabı Kehif’ten olayım. O sıkıntıda o minnette mahpus kalmak, Dıkyanus’tan iyi”<br />
dedi. Eshabı kehif’in uyanıklığı,Dıkyanus’a kulluk etmekti. Fakat uykuları; şereflerini,<br />
haysiyetlerini korumuş oldu.<br />
Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye ! kargalar, güz<br />
mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar. Çünkü gül bahçesi<br />
olmayınca, bülbül sükut eder. Güneşin kayboluşu, uyanıklığı öldürür. Ey güneş ! Sen<br />
yeraltını aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun. Fakat marifet güneşi, bir<br />
yerden bir yere gitmez, o güneş dolunmaz. Onun tanyeri akıl ve candan başka bir yer<br />
değildir. Hele işi gücü ; gündüz olsun gece olsun, alemi aydınlatmak olan o cihanın<br />
kemal güneşi hiç kaybolmaz.<br />
İskender’sen gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin!<br />
Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına aşık kesilir. Senin<br />
yarasa duygun batıya doğru koşmakta, inciler saçan duygun da doğuya doğru<br />
akmakta. Ey atlı ! Duygu yolu, eşeklerin yoludur.<br />
Ey eşeklere karışan, utan! Bu beş duygudan başka beş duygu daha vardır. O duygular<br />
kırmızı altın gibidir, bunlar bakır gibi. Tanıyışta anlayışta mahareti olanlar, o pazarda<br />
nasıl olur da bakır duyguyu altın duygu gibi alırlar Bedenlerin duygusu, zulmet gıdası<br />
yemekte, can duygusuysa bir güneşten çerezlenmekte.<br />
Ey duygularını derleyip toplayarak gayp alemine götüren! Musa gibi elini koynundan<br />
çıkar. Ey sıfatları marifet güneşi olan! Bu alem güneşi, bir sıfatla mukayyettir. Halbuki<br />
sen gah güneş olursun gah, deniz. Gah Kafdağı kesilirsin, Gah Anka. Fakat hakikatte<br />
sen ne bu olursun, ne o. Ey vehimlerden uzak, ey ilerden ileri!<br />
Ruh ilimle akılla dosttur. Ruhun Arapça’yla, Türkçe’yle ne işi var Ey naakşı, sureti<br />
olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretlerle, sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem<br />
muvahhit! Gah müşebbihi muvahhit yapmakta, gah suretler mu vahidin yolunu<br />
kesmekte. Gah sarhoşlukla sana Ebül Hasen der, gah ey yaşı küçük ey bedeni taze ve<br />
yumuşak güzel diye hitabeder. Bazan da kendi suretini viran eder ve bunu, sevgiliyi<br />
tenzih etmek için yapar.<br />
Duygu gözünün mezhehi, İtizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuştur, Sünni’dir.<br />
İtizale uyan, duyguya kapılmıştır. Fakat sapıklıktan kendini sünni gösterir. Duyguda<br />
kalan kişi, Mutezili’dir. Sunni’yim dese de cahillikten der. Duygudan çıkan kişi<br />
Sünni’dir. Gören göz, izi hoş akıl gözüdür. Hayvan duygusu padişahı görseydi öküzle<br />
eşek de Allah’ı görürdü. Sen de hayvan duygusundan başka, heva ve hevesten dışarı<br />
bir duygu olmasaydı.<br />
Adem oğulları; nasıl olurda mükerrem, nasıl olur da hayvanla müşterek duygu ile sırra<br />
mahrem olurlardı Sen suretten kurtulmadıkça Allah’a surette sığmaz, yahutb sığar<br />
demen, aslı olmıyan bir sözden ibarettir. Tasvire sığar, yahut sığmaz bahsi; tamamiyle<br />
iç olmuş, suretten kurtulmuş adamın harcıdır. Eğer körsen teklif yoktur. Değilsen<br />
yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır. Sabır ilacı, gözlerin perdesini de yakar,<br />
göğüsleri gönülleri de yarıp açar. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan,<br />
topraktan hariç suretler görürsün.<br />
Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.<br />
Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta. Allah’a<br />
şükrolsun ki o zahir olunca can onun hayalinden, kendi hayalini gördü. Kapısının<br />
toprağı, gönlümü teşhir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.!<br />
Dedim ki; Eğer güzelsem bu güzelliği onun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten<br />
çirkinlikler bile bana güler! Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim.<br />
Bakalım, ona layık mıyım, değil miyim O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı,<br />
kart bir ihtiyarı nasıl seçer Temizler, kimlerindir Temizlerin. Şu meydandadır: Güzel<br />
güzeli sever, güzeli ister. Şunu bil ki güzel güzeli cezbe der. “ Temizler,temizler<br />
içindir” ayetini oku!<br />
Alem de her şey, bir şey cezbe der. Sıcak sıcağı çeker , soğuk soğuğu. Aslı olmayan,<br />
aslı olmayanları çekmektedir, bakilerde bakilerden sarhoş olmakta. Cehennem ehli<br />
olanlar, cehennem ehli olanları cezbe der. Nura mensup olanlar, ancak nura mensup<br />
olanları ister. Gözünü yumdun mu canın kopuyormuş gibi bir eleme, bir ızdıraba<br />
düşersin. Gözün, gündüzün nurundan ayrılmaya sabrı yoktur.<br />
Gözünü yumdun mu tasalanır, gama, gussaya düşersin. Gözün nuru, gündüzün<br />
nurundan ayrılamaz. Senin tasan, gam ve gussan; hemencecik gündüzün nuruna<br />
kavuşmak isteyen göz nurunun cazibesinden ileri gelir.<br />
Gözün açıkken de tasalanırsan bil ki sıkıntı gönlünün iki gözü de kapalı<br />
olduğundandır. Gönül gözü kıyasa sığmaz bir ziya arayıp durmaktadır. O iki ebedi<br />
nurun firkati seni tasalandırmaktadır. Onu koru! O madem ki beni çağırmakta, ben de<br />
kendime bakayım. Onun cazibesine layık mıyım, yoksa çirkin miyim<br />
Bir güzel, peşine bir çirkini takarsa onunla alay ediyor demektir. Acaba yüzümü nasıl<br />
göreyim Ne renkteyim ki, gündüz gibi miyim gece gibi mi Diye can suretimi hayli<br />
zamandır arayıp duruyordum. Fakat suretim kimseden görünmüyordu. Nihayet dedim<br />
ki ayna neden icadedilmiş, ne güne yarar Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye<br />
değil mi Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı,<br />
çok değerlidir. Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.<br />
Dedim ki: Ey gönül sen külli bir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez! Kul, bu istek<br />
yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti. Gönlüm gözünü<br />
görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi. Seni ebedi olarak<br />
külli bir ayna gördüm. Gözün den kendi suretimi müşahede ettim. Nihayet ben beni<br />
buldum, iki gözünde aydın bir yol gördüm, dedim<br />
Vehmin; kendine gel o senin hayalindir. Kendini hayalinden ayırdet dedi. Suretim<br />
gözünden seslendi: Birlikte ben senim sen de bensin. Hayal bu zevali olmayan aydın<br />
gözdeki hakikatlardan nasıl yol bulur da girer Suretini, benden başkasının<br />
gözlerinden görürsen onu hayal bil, onu reddet! Çünkü benden başkası, gözüne<br />
yokluk sürmesi çekmekte hakikatte yok olan şeylerle gözünü sürmelemekte. şarabı,<br />
Şeytanının tasvirinden tatmaktadır.<br />
Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hulasa o yokları var görür. Benim gözüme ululuk<br />
sahibi Allahnın sürmesiyle sürmelenmiştir. Varlık evidir, hayal evi değil. Gözünde bir<br />
tek kıl olsa hayalin de gevher, yeşim taşı gibi görünür. Hayalinden tamamıyla<br />
geçersen o vakit yeşim taşını ayırdedebilirsin. Ey gevher tanıyan kişi, bir hikaye dinle<br />
de meydan da ve apaçık olan şeyi kıyastan fark et<br />
BİR BİLENE SORMALI<br />
Ömer zamanın da oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu. Oruç ayının<br />
Hilalini görüp kutlulanmak, onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “ Ey Ömer, işte hilal”<br />
dedi. Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi. “ Bu ay senin hayalinden meydana<br />
geldi. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm. Tertemiz hilali nasıl olur da<br />
görmem Elini sıvazla. Ondan sonra hilale bak!” dedi. Adam elini ıslayıp kaşını<br />
sıvazlayınca ayı göremedi. “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi. Ömer dedi ki:<br />
“Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi: yaydan sana bir ok attı” Onun yolunu bir eğri kıl<br />
kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa<br />
bütün vücudun eğri olunca halin ne olur Her Cüzü’nü doğrulara uyup doğrult. Ey<br />
doğru yola giden,o eşikten baş çekme! Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin<br />
değerini azaltan da yine terazidir.<br />
Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır. Yürü kafirlere karşı<br />
şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç! Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel;<br />
tilkilik etme, aslan ol ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü<br />
dikenler, bu güle düşmandır. Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş<br />
serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır. Kendine gel, Şeytan sana “ babasının<br />
canı” der bu suretle o lain seni aldatır<br />
Bu kara yüzlü babana da bu şeytanlığı yaptı Ademi’ de mat etti. Bu kuzgun, satranç<br />
başın da çeviktir. Yarı uykulu gözle kuzgunu doğan görme! Çünkü o kadar çok oyunlar<br />
bilir ki boğazında bir çöp gibi kalakalır.! Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir<br />
Mevki ve mal sevdası. Ey kararsız kışı, mal çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa<br />
Abıhayatı içirmez. Malini, düzenbaz bir düşman çıkacak olsa bir yol keseni, başka bir<br />
yol kesen dolandırmış demektir.<br />
Bir hırsızcağız, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet<br />
saymaktaydı. Yılancı, yılanın zehirlemesinden kurtuldu. Yılan da hırsızını ağlatıp<br />
inleterek öldürdü. Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı, “onu benim yılanın<br />
öldürdü,canından etti. Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip<br />
duruyordum,Gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu. Allah’a şükrolsun ki o dua kabul<br />
edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış dedi.”<br />
Nice dualar vardır ki ziyanın helak olmanın ta kendisidir. Pak tanı, onları kereminden<br />
kabul etmez.<br />
İSA´DAN TEN DİRİLİĞİ ARAMA<br />
İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş<br />
ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o<br />
adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.<br />
İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru<br />
olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem<br />
ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir<br />
sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara<br />
kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.<br />
İsa dedi ki: “ Yarabbi, bunlar ne sırlardır Bu ahmağın şu mücadeleye girişmesi<br />
nedendir Bu hasta nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor Bu murdar herif neye<br />
kendi canını derdine düşmüyor Kendi ölüsünü bıraktı da yabancı bir ölüyü diriltmeye<br />
kalkıştı!” Allah ,Gerileme de gerilemeyi arar. Diken eken ancak yeşermiş taze diken<br />
elde edebilir. Dünyada diken eken kişi, Sakın ektiğin dikeni gül bahçesinde arama! O,<br />
eline gül bile alsa diken olur. Bir dosta varsa dost,yılan kesilir. şaki kötülüklerden<br />
çekinen kişinin kimyası hilafına zehir ve yılan kimyasıdır (her şeyi zehirler, her şey<br />
ona karşı yılan haline gelir.)<br />
İsa, o gencin isteğiyle kemiklere Allah adını okudu. Allahnın hükmü, o çiğ herif için o<br />
kemikleri diriltti. Aradan bir kara aslan da dirilip sıçradı, ahmağa bir pençe vurup<br />
öldürdü. Kellesini kopardı, hemen beynini yere akıttı. Kafasında bir ceviz içi kadar<br />
beyin bile yoktu. Zaten beyni bile olsaydı o kırılmakta, o helak olmakla ancak bedeni<br />
zail olur,ruhu kalırdı. İsa, Aslana “Neden derhal onu paraladın” dedi. Aslan “ Sen<br />
ondan sıkılmış, perişan bir hale gelmiştin de ondan” diye cevap verdi. İsa “ o, halde<br />
niçin kanını içmedin ” deyince de dedi ki: “O benim rızkım değildi. Bana nasip<br />
olmamıştı”<br />
Nice kişiler vardır ki, o kükremiş aslan gibi avını yemeden dünyadan gitmiştir. Kısmeti<br />
bir saman çöpü bile değilken hırsı dağ kadar Allah’a yüzü yok, Alem yanında kadir<br />
kıymet kazanmış! Ey bize güç şeyleri kolaylaştıran Allah ! Bizi abes ve boş şeylerden<br />
kurtar. Bize rızk diye gösterdin, halbuki tuzakmış.<br />
Bize her şeyi olduğu gibi göster. O aslan “Ey Mesih, bu avlanma ancak ibret içindi.<br />
Eğer benim dünyada rızkım olsaydı, ölülerle ne işim vardı, nasıl olurdu da ölürdüm<br />
Fakat berrak suyu bulup da eşek gibi içine işeyenin layığı budur. Eşek o ırmağın<br />
kadrini bilse ayağını sokacağı yerde başını kaldırdı. Hayat veren bir suya sahip öyle<br />
bir peygamber bulur da, “ Ey Abıhayat sahibi, bizi ol, emriyle dirilt” deyip nasıl ölmez<br />
Dedi.<br />
Sen de kendine gel köpek nefsini, diriltmeyi isteme. Çünkü o nice zamandır senin<br />
düşmanındır. Bu köpeği can avından alıkoyan kemiğin başına toprak! Köpek değilsen<br />
neden kemiğe aşıksın, sülük gibi neden kanı seviyorsun O ne biçim gözdür ki<br />
görmez,sınamalarda ancak rüsva olur.!<br />
Zanlarda bazen hata olur; fakat bu ne biçim zandır ki yoldan kör olarak gelmektedir!<br />
Ey başkalarına ağlayan göz, gel, bir müddetçik otur da kendine ağla! Dal, ağlayan<br />
buluttan yeşerir, tazeleşir. Çünkü mum, ağlamakla daha aydın bir hale gelir. Nerede<br />
ağlıyorlarsa orda otur, çünkü sen ağlamaya daha layıksın! Çünkü fani ayrılıkta olanlar,<br />
baki olan laf madeninden gafildir. Çünkü gönülde taklit nakşı var; yürü bendini göz<br />
yaşıyla yık!<br />
Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile olsa hakikatte samandan ibarettir. Kör;<br />
kuvvetli ve tez kızar olsa bile bir et parçasıdır, gözü yok! Kıldan ince bir söz söylese<br />
bile gönlünün, o sözden haberi olmaz. Kendi sözüyle sarhoş olur ama onunla şarap<br />
arasında ne kadar yol var! Irmağa benzer, su içemez ki su ,arktan su içecekler için<br />
akıp gider. Onun içindir ki, su içemez ki!<br />
Taklide düşen ney gibi feryat eder ama ancak o feryadı dinlemek isteyen için.<br />
Mukallit,söz söylerken ağlasa bile habisin maksadı, ancak tamahtır. Ağlar da yanık<br />
sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerede, yırtılan etek nerede Muhakkikla<br />
mukallit arasında çok fark vardır.<br />
Bu Davut gibidir, öbürü ses gibi! Bunun sözleri yanıklıktan doğar, öbürüyse söylenmiş<br />
köhne sözleri belleyip nakleder. Kendine gel, kendine gel! O hüzünlü sözlere kapılma.<br />
Öküzün üstünde de yük var, kağnı da feryat edip ağlıyor! Ama mukallit de sevaptan<br />
mahrum değildir. Hesaba gelince ağlayıcıya da para verirler. Kafir de Allah der,<br />
mümin de. Fakat ikisinin arasında adamakıllı fark var. O yoksul ekmek için Allah der,<br />
haramdan çekinense candan,gönülden.<br />
Eğer yoksul, söylediği sözü bilseydi gözünde ne az kalırdı, ne çok! Ekmek isteyen<br />
yıllardır Allah der, fakat saman için Mushaf taşıyan eşeğe benzer. Dudağındaki<br />
gönlünden doğsa, gönlünü aydınlatsaydı bedeni ,zerre,zerre olurdu. Şeytanın adı<br />
büyü yapmaya yarar,sen de Allah adıyla mangır elde edersin!<br />
LA HAVLE<br />
İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş<br />
ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o<br />
adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.<br />
İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru<br />
olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem<br />
ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir<br />
sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara<br />
kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.<br />
Bir sofi seyahate çıktı, döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu. Bir hayvanı, vardı<br />
ahıra bağladı. Kendisi dostlarla, sofanın baş köşesine geçip oturdu. Arkadaşlarıyla<br />
murakabeye daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline<br />
gelir (Allahnın manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur) Sofinin<br />
defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi<br />
bembeyaz ve temiz gönüldür. Alimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen<br />
eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir Ayak izleri!<br />
Sofi; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer. Bir<br />
müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu,<br />
yolu gösterir. Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o yol<br />
alma yüzünden muradına ulaşır. Misk kokusunu duyup bir konak yol almak<br />
iz,izleyerek yüz konaklık yol almadan yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha<br />
iyidir. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu O gönül, ariflere “kapıları açılmıştır”<br />
sırrıdır.<br />
Sana duvardır ama onlara kapı. Sana taştır ama azizlere inci! Senin aynada açıkça<br />
gördüğünü pir, hem de daha önce bir kerpiç parçasında görür. Pir olanlar o kişilerdir<br />
ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı. Bu tene düşmeden önce<br />
nice ömürler geçirdiler,ekmeden önce meyveler devşirdiler! Nakıştan, suretten evvel<br />
canlandılar,deniz yarılmadan inciler deldiler!<br />
Allah, alemi ve ademi yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların<br />
canları, boğazlarına kadar kudret denizine dalmış bulunuyordu. Melekler,buna mani<br />
olmak istedikleri zaman, gizlice meleklere ıslık çalıyorlar,onlarla alay ediyorlardı.<br />
Bu nefsi Küll’ün ayağı bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı.<br />
Feleklerden önce Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler; Akılsız, gönülsüz<br />
fikirlerde dolmuşlar, askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi. O apaçık anlayış,onlara<br />
nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre görüşün ta<br />
kendisidir. Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de kurtulunca müşkül hal<br />
olur<br />
“Ruh üzümden şarabı,yoktan varı görür” Onlar da Keyfiyete düşecek olan her şeyi<br />
keyfiyetsiz görmüşler,madenden önce sağlamla kapı fark etmişlerdir. Üzüm<br />
yaratılmadan önce şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır. Onlar, sıcak<br />
temmuz ayında kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.<br />
Üzümün gönlünde şarabı,tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler. Gök,<br />
onların işret meclislerinde ancak onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer.<br />
Onlardan iki dostu bir arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin!<br />
Onların sayıları dalgalar gibidir. Onlar rüzgar,zahiren çoğaltır. Halkın can güneşi,<br />
halkın pencerelere benzeyen bedenlerinde mahcup olan kişi şüphededir.<br />
Çokluk, ruhu Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir. Hak onlara madem ki nurundan<br />
saçtı, Hakkın nuru artık ayrılmaz . Yoldaş bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek<br />
benini sana anlatayım Onun güzelliği anlatılmaz, iki alem de nedir Onun yüzündeki<br />
benim aksi! Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak,<br />
parçalamak istiyor. Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip<br />
gidiyorum,hatta kendi cirmimden kendi haddimden fazla yük çekmekteyim<br />
O aydınlığın bile hasedettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lazım ve farz olan<br />
sırları söyleyeyim. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da<br />
köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.<br />
Şimdi dinle, hikayenin içyüzünü anlatmama ne mani oldu Dinleyenin gönlü başka bir<br />
yere gitti. Hatırına o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı.<br />
Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikayeyi söylemek icap<br />
ediyor. Fakat ey aziz sofiyi,suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi<br />
cevize,üzüme düşüp kalacaksın<br />
Oğul, bizim cismimiz cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç! Eğer sen geçmezsen<br />
Allahnın lütfu Allahnın keremi seni dokuz kat gökten geçirir. Şimdi hikayenin zahirini<br />
dinle, fakat taneyi samandan ayır ha!<br />
O zevk ve huzur dileyen sofilerin zikir ve mürakabeleri, vecit ve şevkle sona erince.<br />
Konuğa yemek getirdiler. Konuk o zaman hayvanı hatırladı, Hizmetçiye”Ahıra git,<br />
hayvana saman ve arpa ver ”dedi. Hizmetçi dedi ki :“ la havle... Bu ne fazla söz!<br />
Eskiden beri bu işler benim işim.” Sofi “önce arpayı ısla.<br />
Çünkü eşek karttır,dişleri sağlam değil” dedi. Hizmetçi “ Lahavle Ey ulu bunu niye<br />
söylüyorsun Bu hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi. Sofi “önce semerini<br />
indir,sırtına da ilaç koy” dedi. Hizmetçi “Lahavle ey hakim, benim senin gibi yüz<br />
binlerce konuğun geldi; Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.<br />
Konuk bizim canımızdır,bizdendir” dedi. Sofi “suyunu ver ama ılık olsun” deyince<br />
hizmetçi “ Lahavle. Artık beni utandırıyorsun” dedi. .Sofi “Arpaya az saman karıştır”<br />
dedi. Hizmetçi “ Lahavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi. Sofi “Yerini süpür, taş toprak<br />
kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.<br />
Hizmetçi “Lahavle a babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi.<br />
süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi. Hizmetçi “Lahavle a<br />
babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. Sofi “Eşeğin sırtını<br />
tımar et” dedi.<br />
Hizmetçi “ Lahavle. Baba, artık utan.!” Dedi. Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı.<br />
“işte gittim,önce arpa,saman getireyim”dedi. Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız<br />
sofiyi aldattı. Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye onunla alay<br />
etmeye koyuldu.<br />
Sofi uzun zaman yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı,rüya görmeye<br />
başladı: Eşeği bir kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu<br />
Uyanıp “Lahavle. Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki ” dedi.<br />
Yine daldı. Bu sefer eşeğini yolda giderken gah, bir kuyuya, gah bir çukura düşüyor<br />
gördü. Türlü , türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazan<br />
Karia suresini okuyordu. “ çare ne Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da<br />
kapadılar” dedi. Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki<br />
Ben ona lütuftan başka ne yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim Aksine o<br />
bana neden kinlendi ki Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı<br />
vefakar eder” diyordu. Sonra tekrar “ lütuf ve ihsan sahibi adem iblise bir cefada<br />
bulundu mu ki<br />
İnsan yılana, akrebe ne yaptı ki onlar,daima insanı sokmak öldürmek isterler. Kurdun<br />
huyu yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”, Sonra yine “ Böyle<br />
kötü zanna düşmek hatadır. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda bulunuyorum ”<br />
Diye söylenmekteydi, Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek de bir tedbire<br />
sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu ” Sofi vesvese içindeydi. Eşeğe<br />
gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim böyle olsun!<br />
Zavallı eşek; taş toprak içinde,semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur. Yol<br />
yürümekten ölmüş, bütün gece yemsiz gah can çekişmekte,gah ölüm haline<br />
gelmekteydi. Bütün gece “Yarabbi,arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman<br />
olsa” diye sayıklıyordu. Hal diliyle “Ey şeyhler,bir merhamet edin,bu ham ve edepsiz<br />
hizmetçinin elinden yandım” diyordu. O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı ancak<br />
karada uçan kuş,sele kapılırsa çeker duyar!<br />
Nihayet biçare eşek açlık illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı. Gündüz<br />
olunca, hizmetçi gelip hemen semerini düzeltti,sırtına vurdu. Eşekçiler gibi birkaç<br />
sopa indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı. Eşek<br />
dayağın,şiddetinden sıçradı,kalktı. Dili yok ki halini söylesin!<br />
Sofi merkebe binip yola düzülünce merkep,her an yüzüstü düşmeye başladı.<br />
Halk,merkep düştükçe onu kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu. Birisi<br />
kulağını burmakta,öbürü yara var mı diye damağını yoklamakta, Diğeri nalında taş<br />
aramakta, bir diğeri de gözünü puslu görmekteydi. Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal<br />
Dün,şükür olsun,bu eşek kuvvetlidir demiyor muydun ” dediler. Sofi (Geceleyin<br />
“lahavle” yiyen eşek, ancak böyle gider. Merkebin azığı geceleyin “lahavle”<br />
olur,Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.<br />
İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma! Hepsinin de<br />
gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lafına pek kulak asma! Şeytanının ağzından<br />
çıkan “Lahavle”’ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer. Dünyada<br />
Şeytancın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hissîne kanarsa. O eşek<br />
gibi arıklıktan ve sersemlikten İslam yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak<br />
gelir.<br />
Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör,emniyetle yürüme. Yüz<br />
binlerce “ Lahavle” okuyan Şeytana bak; ey adem, iblisi gör,bak nasıl yılanda<br />
gizlenmiş! Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye<br />
hitabe der. Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay<br />
haline! Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor,sana hitaplarda<br />
bulunur. Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını da!<br />
Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması<br />
gibi bil. Kimsesizlik, Adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir. İnsanların arazisine ev<br />
kurma, kendi işini,gör yabancı kişinin işini değil! Yabancı kişi kimdir Senin toprak<br />
bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.<br />
Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini,hakikatini semirmiş göremezsin. Teni<br />
miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar. Miski tene<br />
sürme, gönüle sür. Misk nedir Ululuk sahibi Allahnın adı. O münafık miski tene sürer<br />
de ruhu külhanın ta dibine sokar. Dilin de Allah adı canındaysa imansız düşüncesi<br />
yüzünden pis kokular!<br />
Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene<br />
benzer. O yeşillik orda ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir. Temiz şeyler<br />
temizlere aittir; pislere de pis şeylere... kendine gel! Kin yüzünden yol azıtanlara kin<br />
tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.<br />
Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küllün cüzcüdür, dinin de düşmanı. Mademki sen<br />
cehennemin cüzcüsün; aklını başına al cüzü küllünün yanında karar eder. Ey adı sanı<br />
duyulmuş kişi! Cennetin cüzcüysen zevkin de cennet gibi ebedidir. Acı mutlaka acılara<br />
katılır. Batıl söz nasıl olur da Hakka ulaşır<br />
Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa<br />
kemik ve deriden başka bir şey değilsin. Düşünceden, manevi varlığın gülse, Gül<br />
bahçesisin; dikense külhana layıksın. Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler;<br />
sidik gibiysen dışarı atarlar.<br />
Koku satanların tabaklarına bak her cinsi kendi cinsinin yanına korlar. Cinsleri, kendi<br />
cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat<br />
mercimek,şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar. Tablalar kırıldı,canlar<br />
döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.<br />
Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi.<br />
Peygamberler,gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kafir, Müslüman, çıfıt.<br />
zahiren hepsi birdi. Alemde kalp akçala sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık<br />
tamimiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi<br />
doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.<br />
Rengi göz ayırt edebilir; lali, taşı göz bilebilir. İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için<br />
çerçöp göze batar. Bu kalpazanlar, gündüze aşıktır. Çünkü gündüz,kuyumcu ve<br />
sarraf,altını fark etsin diye altına aynadır. Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz<br />
gösterdiğinden Allah kıyamete gün lakabını taktı. Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır.<br />
Gündüz onların aylarına nispetle gölgelere benzer. Gündüzü,Allah erinin sırrının aksi<br />
bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.<br />
Allah onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur. Allah<br />
kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır.<br />
Yoksa fani olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fani şeyin Allahnın<br />
sözüne girmesi layık olur mu<br />
Halil “ Ben fani olanları sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu Allah nasıl olur da fani<br />
şeyi diler, sever “Velley!” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa<br />
mensup olan cismidir. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan<br />
tene “seni Rabb’in terk etmedi” dedi. Belanın ta kendisiden vuslat meydana geldi; “<br />
Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti. Esasen her söz bir halete<br />
alâmettir. Hal ele benzer, söz de alete.<br />
Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner. Çiftçinin yanında<br />
kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman,eşeğin önünde kemik gibidir. “Enel Hakkı”<br />
sözü, Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah”Sözü, Firavunun ağzında yalan! Sopa,<br />
Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı. İsa,<br />
bu yüzden yoldaşına Tek Allahnın o yüce adını belletmedi. Çünkü bilmez de alete<br />
noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı Elle alet taşla demire benzer. Çift<br />
olması gerek ki ateş çıksın. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek Allahdır. Sayıda<br />
şüphe olabilir, Fakat Allahda şüphe yoktur.<br />
İki diyenler,üç diyenler daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler.<br />
Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki üç diyenler de bir derler. Onun meydanında bir<br />
topsan, ona bir diyorsan durma, çevgehanının etrafında dön dolaş! Top padişahın<br />
elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.<br />
Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilaç ver! Temiz söz,<br />
hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider. Çarpık<br />
ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan<br />
gönüllere uyar. Hikmeti istediğin kadar tekrarla. ona ehil değilsen hikmet, senden ne<br />
kadar uzak! İster yaz, beller. İster bahset, söyle! O, Ey inatçı senden yüzünü çeker,<br />
gizlenir; bağlarını koparır, kaçar. Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp<br />
yakıldığını görürse elinde,alışmış kuş haline gelir. Tavus kuşu, nasıl köylü evinde<br />
olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!<br />
CAHİLİN SEVGİSİ<br />
Doğanın padişahtan kaçıp un eleyen kocakarının evine gitmesi, bilgisizliğindendir. O<br />
kadıncağız, çocuklarına tutmaç pişirmeye savaşırken o cinsi güzel, Kendisi hoş doğanı<br />
görünce,tutup ayacığını bağladı, kanadını kesip güdük bir hale getirdi, tırnağını kesti,<br />
yesin diye de önüne saman koydu.”Ehil olmayanlar sana iyi bakamamışlar, kanadın<br />
haddini aşmış, tırnağın da uzamış. Na ehil kişiler seni hasta ederler. Ananın yanına gel<br />
ki sana iyi baksın!” dedi. Arkadaş, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda daima<br />
çarpık, daima yampiri gider.<br />
Padişahın günü,doğanı aramakla geçti, nihayet o kocakarının çadırına yöneldi. Ansızın<br />
orada doğanı, toz duman içinde gördü. Ona bakıp ağlamaya başladı. Dedi ki: “Her ne<br />
kadar, bize dosdoğru vefakarlıkta bulunmadığın için bu hal sana layıktı. Çünkü<br />
cehennem ehliyle cennet ehlinin müsavi olmadığından gaflet ederek cennetten kaçtın,<br />
cehennemde karar ettin. Halinden haberdar olan padişahtan sersemce bu kokuşuk<br />
kocakarının evine kaçağın layığı budur”<br />
Doğan kanadını padişahın eline sürmekte, hal diliyle “Ben günah ettim”; Ey kerem<br />
sahibi, sen iyilerden başkasını kabul etmezsen kötü nereye varsın da halini arz edip<br />
ağlasın Padişah, her kötüyü iyi ettiğinden onun lütfü cana bu cüreti vermekte, bu<br />
cinayetleri yaptırmaktadır” demekteydi.<br />
Yürü çirkin işlerde bulunma ki bizim iyiliklerimiz bile o güzel sevgilimizin huzurunda<br />
çirkin görünmektedir. Hal bu ki sen ettiğin hizmeti ona layık sandın da cürüm<br />
bayrağını onun için yücelttin. Sana onu anmaya, Onu çağırmaya izin verdiler de o<br />
yüzden günlüne gurur düştü. Kendini Allah ile konuşur gördün. Halbuki niceler vardır<br />
ki bu şüphe yüzünden ondan ayrı düşer. Gerçi padişah seninle beraber yerde oturur<br />
ama sen kendini tanı, haddini bil de daha iyi daha edepli otur!<br />
Doğan dedi ki: “padişahım, pişmanım, tövbe ettim, yeniden Müslüman oldum. Sarhoş<br />
ederek aslanı bile tutacak derecede kuvvet ve cüret sahibi ettiğin kişi sarhoşluk<br />
yüzünden yolunu sapıtırsa özrünü kabul et. Tırnağımı kestilerse de sen beni kabul<br />
eder, benden yüz çevirmezsen ben, güneşin bile perçemini koparırım. Kanadım<br />
gittiyse de beni okşarsan, bana iltifat edersen felek bile benim oyunuma karşı mat<br />
olur. Bana kuvvet kemerini bağışlarsan dağı yerinden koparırım, bana kudret kalemini<br />
verirsen bayrakları yıkar, orduları kırarım. Nihayet benim cüssem, bir sivrisinekten de<br />
aşağı değil ya... Ben de Nemrut mülkünü kanadımla vurur, tarumar ederim. Tut ki<br />
zayıflıkta Ebabilim, tut ki düşmanlarımın her biri bir fildir. Bir fındık kadar, fakat<br />
yakıcı kurşun atarım, kurşunum, yüzlerce mancınık derecesinde tesir eder.<br />
Taşım nohut kadarsa da savaşta ne baş bırakır,ne miğfer! Musa, savaşı bir tek<br />
sopasıyla gitti ama o sopayla Firavunu da, kılıçlarını da kırdı geçirdi. Her peygamber,<br />
o kapıyı yalnızca döğmüş, bütün dünyaya tek başına saldırmıştır. Nuh, ondan kılıç<br />
isteyince Tufan dalgası, Allah kudretiyle kılıç kesilmiştir. Ey Ahmet, yeryüzünün askeri<br />
kim oluyor ki Aya bak,ayın bile alnını yar! Bu suretle yıldızların yomlu, yomsuz<br />
olduğuna inanan bi,haberler, bu devrin senin devrin olduğunu,kamerin devri<br />
olmadığını anlasınlar.<br />
Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelim olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.<br />
Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhurunu gördü de; “<br />
Yarabbi, o ne rahmet devri... o devir, rahmetten de ileri ... o devirde rüyet var. Musa’<br />
nı denizlere daldır da Ahmet’in devrinde izhar et’’ dedi. Allah dedi ki : “ Sana o devri<br />
onun için gösterdim, o halvetin yolunu onun için açtım”<br />
Ey Kelm, sen o devirden uzaksın; ayağını çek, çünkü bu iklim uzundur. Ben kerem<br />
sahibiyim. Tamaha düşüp ağlasın diye mahluka ekmek gösteririm. Ana, çocuk uyansın<br />
da gıdasını istesin diye çocuğun burnunu ovar. Çünkü çocuğun, açlığından haberi<br />
olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.<br />
Ben gizli rahmet olan bir hazineydim, hidayete erişmiş bir ümmet gönderdim.” Can ve<br />
gönülle dilediğim bütün keremleri sana Allah gönderdi de sen onlara tamah ettin.<br />
Ahmet, ümmetler “ Yarab” desinler diye dünyada nice put kırdı. Ahmet’in çalışması<br />
olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.<br />
Ahmet’in ümmetler üzerindeki hakkını bil, başın puta secde etmekten, bunu bilesin<br />
diye kurtuldu. Söylersen bu puta tapmadan kurtulmanın şükrünü söyle de Allah, seni<br />
batın putundan da kurtarsın. O, nasıl, başını putlardan kurtardıysa sende o kuvvetle<br />
gönlünü kurtar. Dini babadan bedava bir miras olarak buldun da onun için başını<br />
şükretmeden çevirdi. Miras yedi. Mal kadrini ne bilsin<br />
Rüstem can verdi, Zal bedava şeref kazandı! Ben, birisini ağlatırsam rahmetim coşar;<br />
ağlayıp taşanda nimetime erişir. Birisine bir şeyi vermek istemezsen o isteği<br />
göstermem. Fakat gönlünü kapattın mı artık açmam. Rahmetim, o ağlamalara<br />
bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi, kabarmaya,dalgalanmaya başlar.<br />
Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör<br />
doğandır. Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O<br />
rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;<br />
Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.<br />
Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı<br />
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya<br />
başladılar. Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya<br />
geldi” diye bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir<br />
halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.<br />
Doğan, “ Ben baykuşlara layık mıyım ” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane<br />
bağışladım. Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp<br />
kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin<br />
gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın<br />
koludur” diyordu.<br />
Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi<br />
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama<br />
Allah hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya<br />
kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan,<br />
padişahın elinden dem vurmakta.<br />
Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu<br />
sözü, O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi Hiç sarımsakla badem helvası<br />
yenir mi Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul<br />
edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir<br />
tuzak! Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır .<br />
Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir En aşağı bir baykuş , onun<br />
beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede ” demekteydi.<br />
Doğan dedi ki: “ benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.<br />
Baykuş kim oluyor ki Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,<br />
Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.<br />
Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim,<br />
padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi<br />
gönül yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.<br />
Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle<br />
bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.<br />
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir<br />
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları<br />
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı anlar.<br />
Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili<br />
olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.<br />
Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.<br />
Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah,<br />
uzaktan benim davulumu döven “İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine<br />
şahidim, Allahdır.<br />
Padişahın cinsinden değilim, haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle,<br />
onun nuruna sahibim. Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta<br />
toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın<br />
cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,<br />
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.<br />
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde<br />
toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi<br />
var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın. Sizi<br />
şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin. Nice<br />
kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.<br />
Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi Göz nuru iç<br />
yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam<br />
karasında, akıl bir mum gibi beynim içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır.<br />
Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan<br />
bir inci alıp boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da<br />
onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.<br />
Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir.<br />
O,Mesih’in şanı seyahatten yücedir. Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan,<br />
böyle candan gebe kalır. Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir<br />
mahşer gösterir. Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.<br />
Bu, sözler, mana bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının<br />
nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı<br />
geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder Fakat bu “ lebbeyk” öyle<br />
bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla<br />
tadabilirsin.<br />
HELVA SATAN ÇOCUK<br />
Bir şeyh vardı. Cömertlikle anılmıştı o yüzden de daima borçluydu. Büyüklerden on<br />
binlerce lira borç almış, alemdeki yoksullara harc etmişti. Borçlu birde tekke kurmuş,<br />
canını da,malını da tekkesini de Allah uğruna feda etmişti. Allah, Halil’e nasıl kumu un<br />
etmişse onun da borcunu her taraftan öderdi. Peygamber dedi ki: “pazarlarda iki<br />
melek daima dua eder.<br />
Ey Allah sen verenlere ihsan edenlere fazlasıyla ver; nekeslerin malını da telef et!<br />
Bilhassa canını bağışlayan, kendisini Allah’a kurban eden, İsmail gibi boynunu veren<br />
kişiye fazlasıyla ver!” Hiç o boyna bıçak işler mi Şehirler de bu yüzden diridirler, bu<br />
yüzden zevk ve sefa içindedirler. Sen kafir gibi yalnız kalıba bakma! Çünkü Allah<br />
onlara karşılık olarak ebedi ve gamdan, mihnetten, kötülükten emin bir can vermiştir.<br />
Borçlu Şeyh, yıllarca bu işte bulundu, vazifesi buymuş gibi halktan borç<br />
almakta,halkça vermekteydi<br />
Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ölümüne kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.<br />
Şeyhin ömrü sona erip de vücudunda ölüm alametlerini görünce. Borçlular etrafında<br />
toplandı. Şeyh, mum gibi kendi kendisine eriyip gidiyordu. Borçluların ümidi kesildi,<br />
suratları ekşidi,dertlerine dert katıldı. Şeyh “ Şu kötü şüpheye düşenlere de bak!<br />
Tanı’nın dört yüz dinar altını yok mu ki ” dedi.<br />
Bu sırada dışarıdan bir çocuk, birkaç para kazanmak ümidiyle “Helva” diye bağırdı.<br />
Şeyh, hizmetçiye “git helvanın hepsini al, Borçlular yesinler de bir müddetçik olsun<br />
bana acı, acı bakmasınlar” diye başıyla işaret etti. Hizmetçi, helvanın hepsini almak<br />
üzere hemen dışarı çıktı. Helvacıya “Bu helvanın hepsi kaça ” diye sordu.<br />
Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi. Hizmetçi “yoo. Sofilerden çok isteme. Sana yarım<br />
dinar veriyorum, artık söylenme” dedi. Helvayı bir tabağa koydurdu ve tabağı getirip<br />
Şeyhin önüne koydu. Sır sahibi Şeyhin esrarına bak! Borçlulara “Buyurun, şu mübarek<br />
helvayı helalinden bir güzelce yiyin” diye işaret etti. Tabak boşalınca, çocuk tabağını<br />
aldı. “ Ey Kamil kişi ,paramı ver” dedi. Şeyh dedi ki: “parayı nereden bulayım Ben<br />
borçlu bir adamım,aynı zamanda da ölüyorum!”<br />
Çocuk, deddinden tabağı yere vurdu, feryat figana başladı. Eleminden hayhayla<br />
ağlamaya koyuldu, “Keşke iki ayağım da kırılaydı, keşke külhana gideydim de bu<br />
tekkenin kapısından geçmez olaydım” diyordu. Boğazına düşkün,yemeye alışkın<br />
sofiler, köpek gönüllüdürler,fakat kedi gibi yüzlerini yıkarlar, temiz görünürler.<br />
Çocuğun feryadından hırlı, hırsız birçok kişi başına toplandı. Çocuk “Ey kötü Şeyh,<br />
beni ustam muhakkak öldürür. Eğer yanına eli boş gidersem beni keser, buna razı<br />
mısın ” diyordu. Borçlular inkara düşüp Şeyhe yüz çevirerek “ Bu ne oyun ki ” Bizim<br />
malımızı yedin, Borçlu gidiyorsun. Böyle olduğu halde neden başka bir zulümde daha<br />
bulundun ” diyorlardı.<br />
Çocuk ikindi namazı vaktine kadar ağladı. Şeyhe gelince gözlerini yummuş, ona hiç<br />
bakmıyordu. Bu cefaya bu aykırı işe aldırış etmemekteydi. Ay gibi yüzünü yorganın<br />
içine çekmişti. Ezelle hoş, ecelle sevinçli... havas ve avamın kınamasından,<br />
dedikodusundan el ayak çekmiş! Can, bir adamın yüzüne gülerse ona halkın ekiş<br />
suratlı oluşundan ne zarar. Can birisini öperse felekten ve feleğin hışmından gam yer<br />
mi Mehtaplı gecede ay, simak burcundayken köpeklerden, köpeklerin havlamasından<br />
ne korkusu olur<br />
Köpek vazifesini yerine getirir, ay da ışığını yere döşeyip durur. Herkes kendi<br />
işceğizini görür. Su bir çöp için durulduğunu terk etmez. Çöp, çöpçesine su üstünde<br />
yürür durur, saf su da bulanmadan akıp gider. Mustafa, gece yarısı ayı ikiye böler;<br />
Ebuleheb, kininden saçma sapan söylenir! İsa ölüyü diriltir; Yahudi hiddetinden<br />
sakalını yolar. Köpeğin sesi ayın kulağına girer mi Hele o ay, Allah hası olursa.<br />
Padişah, sabaha kadar musiki alemi yapar, su kenarın da şarap içer, kurbağaların<br />
seslerinden haberi bile olmaz. Çocuğun parası, orada bulunanlara Mütesaviyen takdim<br />
edilseydi herkese birkaç akça düşerdi, çocuk da parasını alırdı. Fakat Şeyhin himmeti<br />
bu cömertliği de bağladı. Bu suretle kimse çocuğa bir şey vermedi. Pirlerin kuvveti,<br />
bundan da fazladır.<br />
İkindi vakti oldu. Hizmetçi, Hatem gibi cömert birisinin verdiği bir tabak altını getirdi.<br />
Mal sahibi halli bir kişi,Şeyhin halini biliyordu, ona hediye göndermişti. Tabağın bir<br />
köşesinde dört yüz dinar vardı, bir tarafında da kağıda sarılı yarım dinar.<br />
Hizmetçi gelip Şeyhi ağırladı, o misli bulunmaz Şeyhin önüne o tabağı koydu. Tabağın<br />
üstünden örtü kaldırılınca halk Şeyhin kerametini gördü. Hepsinden de feryat yüceldi:<br />
“ Ey Şeyhlerin de başı, şahların da bu neydi ” Bu ne sır, bu ne sultanlık Ey sır<br />
sahiplerinin efendisi! Biz bilemedik affet; saçma sapan, uluorta hayli söylendik.<br />
Körcesine sopa sallamaktayız, elbette kandilleri kırarız. Sağırlar gibi bir tek söz<br />
duymadan kendi aklımızca cevap vermeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk. Biz<br />
Musa’dan da ibret almadık. O bile Hızır’ı kınadı da yüzü sarardı. Hem gözü o kadar<br />
yüceleri gördüğü gözünün nuru göklere bile nüfuz ettiği halde!<br />
Ey zamanın Musa’sı değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse<br />
kalkıştı”dediler. Şeyh “ Bütün o sözleri size helal ettim. Bunun sırır şuydu, ben Allah<br />
dan bunu diledim. Allah da bana doğru yolu gösterdi. O, dinar gerçi az para bir<br />
paraydı. Fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helva satan çocuk ağlamasaydı<br />
rahmet denizi coşmazdı” dedi. Kardeş, çocuk senin cisim çocuğundur. İyice bil ki<br />
muradına erişmen de ağlamana bağlı. O libası elde etmek istersen cesedindeki göz<br />
çocuğunu ağlat.<br />
Bir zahide, çalışıp savaşan bir dostu “ az ağla ki gözün bozulmasın” dedi. Zahit dedi<br />
ki: iş iki halden dışarı olamaz. Göz ya o yüzü ya görür, ya görmez. Eğer Allah nurunu<br />
görürse ne gam Allah visaline erişmek için iki gözden olmak pek değersiz bir şey!<br />
Yok eğer Allah nurunu, Allah ziyasını görmeyecekse böyle kötü gözün kör olması daha<br />
iyi” Gözden dolayı gam yeme ki İsa, senindir.<br />
Eğri yürüme de sana iki doğru göz bağışlasın. Ruhunun İsa’sı senin yanındadır, ondan<br />
yardım dile. Çünkü o, yardım etti mi adamakıllı yardım eder. Fakat ey temiz can<br />
kemiklerle dolu olan tenle İsa’nın gönlüne, saldırma onun gönlünü çiğneme! Doğru<br />
kişilere anlattığımız hikayedeki ahmağa benzeme<br />
İsa’dan ten diriliği arama, Musa’dan Firavunluk muradı dileme! Gönlüne geçim<br />
kaygısını az koy, sen kapıda oldukça rızkın azalmaz. Bu beden, ruha bir otağdır. Yahut<br />
da Nuh’un gemisine benzer. Türk sağ oldukça mutlaka kendisine bir otağ bulur, hele<br />
Hak kapısının azizi olursa.<br />
EŞŞEK GİTTİ<br />
Köylünün biri, öküzünü ahıra bağlamıştı. Aslan gelip öküzü yedi,yerine geçip oturdu.<br />
Köylü geceleyin ahıra gidip köşeye, bucağa el atarak öküzü aramaya koyuldu. Elini<br />
aslana sürmekte, sırtını yağrısını aşağı okşamaktaydı. Aslan “ aydınlık olaydı ödü<br />
patlar, yüreği kan kesilirdi. Fakat şimdi pervasızca beni okşuyor, kaşıyor. Çünkü gece<br />
vakti beni öküz sanıyor demekteydi.<br />
Hak da “Ey mağrur kör, Tur dağı benim adımdan paramparça olmadı mı Eğer biz<br />
kitabımızı dağa indirseydik dağ parçalanır, yerinden kopar, başka bir yere göçerdi.<br />
Eğer Uhud Dağı beni anlasaydı o dağdan ırmak, ırmak kan akardı.” Deyip duruyor. Sen<br />
bu adı babandan,anandan işittin de onun için bu ada gafilce yapıştın. Bu sırrı taklitsiz<br />
anlasan Allah lütfüyle nişansız bir hale gelir, hatife benzersin. Tehdit için<br />
söyleyeceğimiz şu hikayeyi duy da taklidin zararını bil!<br />
Bir sofi yoldan gelip bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini götürüp ahıra çekti. Eliyle<br />
sucağınızı, yemceğinizini verdi. Bundan önce söylediğimiz hikayedeki gibi yapmadı.<br />
İhtiyatlı davrandı, fakat kaza gelince ihtiyatın ne faydası olur Sofiler, yok, yoksul<br />
kişilerdi. Yoksulluk, az kala helak edici bir küfür ola yazdı.<br />
Ey zengin, sen toksun, sakın o dertli yoksulun aykırı hareketine gülme! O sofiler,<br />
acizlikten umumiyetle birleşip merkebi satmaya karar verdiler. Zarurette murdar da<br />
mubahtır. Nice kötü şeyler vardır ki zarurette iyi ve doğru olur. Hemencecik o<br />
eşekceğizi sattılar, yiyecek aldılar. Mumlar yaktılar. Tekkeye, bu gece yemek var diye<br />
bir velveledir düştü. “ Bu sabır niceye dek, bu üç günlük oruç ne vakte kadar, bu<br />
zembil taşıyıp dilenme ne zamana sürüp gidecek Biz de halktanız, bizim de canımız<br />
var. Bu gece devlete erdik, konuk geldi” dediler.<br />
Hakikatte can olmayanı can sandıkları için batıl tohum ektiler. O konuk da uzak<br />
yoldan gelmiş, yorulmuştu. O iltifatı, Sofilerin kendisini birer, birer ağırladığını, güzel<br />
bir surette izzet ve ikram tavlasını oynamakta bulunduklarını,Kendisine olan meyil ve<br />
muhabbetlerini görünce “ Bu gece eğlenmeyeyim de ne vakit eğleneyim ” dedi.<br />
Yemek yediler semaa başladılar. Tekke, tavanına kadar toza dumana boğuldu. Bir<br />
taraftan mutfaktan çıkan duman, bir taraftan o ayak vurmadan çıkan toz,bir taraftan<br />
sofilerin iştiyak ve vecitle canlarıyla oynamaları ortalığı birbirine katmıştı. Gah el<br />
çırparak ayak vuruyorlar,gah secde ederek yeri süpürüyorlardı. Dünyada tamahsız<br />
sofi az bulunur. O sebepten sofi hayli hor, hakirdir.<br />
Ancak Allah nuruyla doyan ve dilenme zilletinden kurtulmuş olan sofi, bundan<br />
müstesnadır. Fakat sofilerin binde biri bu çeşit sofilerdendir. Öbürleri de onun<br />
sayesinde yaşarlar. Sema, baştan sona doğru varınca çalgıcı bir Yörük semai usulünce<br />
taganniye başladı. “ Eşek gitti, eşek gitti”demeye koyuldu. Bu hararetli usule hepsi<br />
uyup, Bu şevkle seher çağına kadar ayak vurup el çırparak “Ey oğul, eşek gitti, eşek<br />
gitti” dediler.<br />
O, konuk olan sofi de onları taklit ederek “Eşek gitti” diye bağırmaya başlamıştı. O<br />
aysuişret, o sema ve safa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp gitti. Tekke<br />
boşaldı,sofi kaldı. Eşyasının tozunu silkmeye başladı. Nesi var, nesi yoksa hücreden<br />
dışarı çıkardı. Eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlendi.<br />
Alelacele yoldaşlarına yetişip ulaşmak üzere eşeği getirmek için ahıra gitti, fakat<br />
eşeğini bulamadı. “ hizmetçi suya götürmüştür. Çünkü dün gece az su içmişti.” Dedi.<br />
Hizmetçi gelince sofi, “Eşek nerede ” dedi. Hizmetçi “ sakalını yokla!” diye cevap<br />
verdi, kavga başladı. Sofi “Ben eşeği sana vermiştim onu sana ısmarlamıştım.<br />
Yolu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma. Sana ısmarladığım eşeğimi getir. Sana<br />
verdiğimi senden isterim. Onu iade et. Peygamber dedi ki. “Elinle aldığını geri vermek<br />
gerek” Serkeşlik eder de buna razı olmazsan mahkeme işte şuracıkta, kalk gidelim”<br />
dedi. Hizmetçi “ Sofilerin hepsi hücum etti, ben mağlup oldum, yarı canlı bir hale<br />
düştüm. Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramaya<br />
kalkışıyorsun.<br />
Yüz açın önüne bir parçacık ekmek atıyor, yüz köpeğin arasına zavallı bir kediyi<br />
bırakıyorsun!” dedi. Sofi dedi ki: “ Tutalım senden zulmeden aldılar ve benim gibi<br />
yoksul birisinin kanına girdiler. Ya niçin bana gelip de söylemiyor, biçare, eşeğini<br />
götürüyorlar, demiyorsun Eğer söyleseydin eşeği kim aldıysa ondan alırdım, yahut<br />
da parasını aralarında paylaşırlar, o paraya razı olurdum.<br />
Onlar o vakit buradaydılar. Yüz türlü çare bulunurdu. Halbuki şimdi her birisi bir<br />
tarafa gitti! Kimi tutayım Kime gideyim Bu işi başıma sen açtın, seni kadıya<br />
götüreyim de gör! Niçin gelip de “ Ey garip, böyle bir korkunç zulme uğradın” diye<br />
haber vermedin”<br />
Hizmetçi “ Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim. Fakat sen de “<br />
oğul, eşek gitti” deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli<br />
söylemekteydin. Ben de “ o da biliyor, bu işe razı, arif bir adam” deyip geri döndüm”<br />
dedi.<br />
Sofi “Onların hepsi hoş, hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevke geldim.<br />
Onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lanet olsun! Hele<br />
böyle ekmek için yüzsuyu döken saçma adamları taklide! Onların zevki bana da<br />
aksediyor, bu akis yüzünden gönlüm zevkleniyordu” dedi.<br />
Dostlardan gele akis, sen denizden muhtaç olmaksızın su almaya iktidar kesbedinceye<br />
kadar hoştur. İlkönce gelen aksi taklit bil. Sonradan birbiri üstüne ve biteviye gelirse<br />
anla ki hakikidir. Hakiki akse erişinceye kadar dostlardan ayrılma. Sedefi terk etme, o<br />
katra daha inci olmadı ki. Gözün, akın ve kulağın saf olmasını istiyorsan o tamah<br />
perdelerini yırt.<br />
Çünkü sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali tebah olur, ziyan<br />
içinde kalır. Yemeğe, zevk ve semaa tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.<br />
Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi<br />
göstermezdi. Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı<br />
Her peygamber, kavmine açıkça “ Ben sizden peygamberlik için ücret istemiyorum.<br />
Ben delilim müşteriniz Allahdır. Allah, benim tellallığımı iki baştan da verdi. Benim<br />
ücretim dosta kavuşmaktır. Ebubekir kırk bin dinar verdi ama. Onun kırk bini benim<br />
ücretim değil ki. Hiç boncuk, Aden incisine benzer mi ” demiştir. Bir hikaye<br />
söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!<br />
Kimde tamah varsa dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül<br />
aydınlanır, buna imkan var mı Tamahkar adamın gözünün önünde makam ve altın<br />
hayali, gözdeki kıl gibidir.<br />
Fakat Hak’la dolu olan sarhoş bundan müstesna. Ona hazineler de versen yine hürdür.<br />
Sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden<br />
ibarettir. Fakat bu sarhoşluktan uzak olan sofi, nihayet hırs yüzünden nursuz, pirsiz<br />
bir hale gelir. Hırsa düşkün olan, yüzlerce hikaye dinler de haris kulağına girmez.<br />
İFLASI SABİT OLUNCAYA KADAR<br />
Evsiz barksız, kimsiz,kimsesiz bir müflis vardır. Zindana düşmüş, amansız bağlara<br />
giriftar olmuştu. Bir bahane bulup zindandakilerin yiyeceklerini yerdi. Tamahı<br />
yüzünden halkın gönlüne Kafdağı gibi ağır gelmekteydi. Şerrinden kimsenin bir lokma<br />
ekmek yemeye kudreti yoktu. Çünkü hemen ucundan tutup kapardı.<br />
Allah davetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır. O adam da mürüvveti ayak<br />
altına almıştı. O lokma kapıcının yüzünden bir cehennem kesilmişti. Bir rahata<br />
kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan orada önüne bir afet çıkar. Afetsiz, felaketsiz<br />
hiçbir köşe yoktur. Allahnın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata<br />
kavuşmak mümkün değildir.<br />
Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan,<br />
hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur. Vallahi fare deliğine girsen yine bir<br />
kedi pençeliye çatarsın. Ademoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlaşır.<br />
Yok... Eğer gözüne kötü hayaller görünürse ateşten eriyen mum gibi erir gider.<br />
Yılanların akreplerin içinde bile olsan Allah, seni güzel hayallerle avutursa, Yılanlar,<br />
akrepler sana munis olur. Çünkü , hayalin, aşağılık şeyleri altın yapan bir kimyadır.<br />
Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır.<br />
Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin. O,<br />
kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına<br />
uğrarsın. Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın<br />
imanı da yoktur.<br />
Peygamber “Allah, gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir.” Dedi. O, senin<br />
gözüne yılan gibi görünür ama ötekinin gözüne güzel görünür. Çünkü senin gözünde<br />
onun küfrünün, kötülüğünün hayali var, halbuki dostun gözünde onun müminlik<br />
hayali cilve etmekte. Görüyorsun ya..<br />
Bu bir kişide iki iş de var. Gah balık oluyor, gah olta! Yarısı mümin, yarısı kafir. Yarısı<br />
hırs, yarısı sabır! Allahnın “ İçimizde mümin var de var, kafir ve eski putperest de”<br />
dedi. Öküz gibi... yarısı kara, yarısı ay gibi bembeyaz. Bu yarısını gören onu almaz,<br />
öbür tarafını gören almak ister, üstüne düşer.<br />
Yusuf, kardeşinin gözünde canavar gibiydi, fakat yine o Yusuf, Yakub’un gözüne huri<br />
gibi geliyordu. Fer’e ait göz, kötü hayal yüzünden onu çirkin gördü, asli gözse ortada<br />
yoktur. Zahiri gözü, o asli gözün gölgesi bil. O ne görürse bil ki, bu da onu görür. Sen<br />
bir mekandasın, aslın lamekandır. Bu dükkanı kapa da o dükkanı aç. Altı cihete<br />
kaçma, çünkü o cihetlerde altı kapı vardır. Tavlada altı kapı da alındı mı karşıda ki mat<br />
olu! Mat.<br />
Zindandakiler, Kadının anlayışlı vekiline şikayet ederek dediler ki: “ Hemen bizim<br />
selamımızı kadıya götür, bu aşağılık adamdan incindiğimizi söyle. O, boşboğaz, obur<br />
ve muzır herif, bu zindanda kalıp duruyor. Kötü ve çirkin huyu yüzünden sinek gibi<br />
çağrılmadan selamsız,sabahsız her yemeğe konmada.<br />
Altmış kişinin yemeği ona yetişmiyor. Ne kadar söylesek vurdumduymazlıktan<br />
geliyor. Yüzlerce hileli tedbirlerle sofraya oturdu mu zindandakilere bir lokma bile<br />
kalmıyor. Sofra serildi mi o cehennem boğazlı herif hemen gelip oturuyor. Delili de şu:<br />
Allah, yiyin dedi! Üç yıllık kıtlığa benzeyen bu adamdan elaman .<br />
Efendimizin ömrü ebedi olsun! Ya bu sırrı zindandan defolup gitsin, yahut doyması<br />
için vakıftan bir maaş tayin edilsin. Ey hem erkeğin, hem kadının memnuniyetini<br />
kazanan, bize imdat eyle imdat!”Tatlı sözlü vekil, kadının yanına gelip halkın<br />
şikayetlerini bir ,bir anlattı.<br />
Kadı, o adamı zindandan çağırttı. Kendi adamlarından da işi tahkik etti.<br />
Zindandakilerin şikayetlerinde haklı olduklarını anladı. “ Hemen zindandan git;<br />
sahipsiz kalası herif, var evine yıkıl!” dedi. Herif dedi ki: “ Benim evim, barkım, senin<br />
ihsanından ibaret. Kafir gibi, zindanın bana cennettir.<br />
Eğer beni zindandan sürersen yoksulluktan, ihtiyaçtan öldüm gitti! İblis gibi, Yarabbi,<br />
beni kıyamete kadar yaşat. Ben bu dünya zindanında rahatım. Beni yaşat da<br />
düşmanımın evladını tepeleyeyim. Kimin imandan nasibi varsa , kimin yol için bir<br />
lokma ekmeği mevcutsa, Ondan, o azığı o, ekmeği gah hile, gah hud’a ile alayım da<br />
pişmanlıktan feryada başlasın.<br />
Onları bazen yoksullukla korkutayım, bazen güzelliğin saçlarıyla, benleriyle gözlerini<br />
bağlayayım. Dedi. Bu zindanda iman azığı azdır. Bu azığa sahip olanlar da köpeğin<br />
korkusundan ıstırap içindedir. Namazdan, oruçtan, yüz türlü çaresizlikten meydana<br />
gelen zevk azığını da gelip birden alır, götürüverir. Allah Şeytanından Allah’a<br />
sığınırım; ah, onun azgınlığından helak olup gittik! Bir köpek ama binlerce kişiye<br />
saldırmada, kime saldırır, kimin kanına girerse o adam da Şeytan kesiliverir.<br />
Kim seni haktan, hakikatten soğutursa bil ki Şeytan o adamın içindedir. Derisinin<br />
altında gizlenmiştir. Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın suretine bürünüp<br />
seni aldatmazsa hayaline girer de seni o hayalle kötülüğe sevk eder. Seni gah, gezip<br />
eğlenme, gah dükkan açıp alışveriş etme, gah ilim öğrenme, gah ev bark kurup çoluk<br />
çocuk sahibi olma hayallerine düşürür. Kendine gel hemen “ lahavle” de. Ama sade<br />
dille değil; candan gönülden!<br />
Kadı “ müflisliğini ispat et” dedi. Adam, “ İşte bütün zindandakiler tanık” deyince.<br />
Kadı “ Onlar, senden şikayetçi. Senden kaçıp kurtulmak istiyorlar, senin elinden kan<br />
ağlıyorlar. Senden kurtulmak istedikleri için yalan yere şahadette bulunabilirler” dedi.<br />
Mahkemede bulunanların hepsi “Biz onun hem müflisliğine,hem kötülüğüne<br />
şahidiz”dediler. Kadı, o adamı kime sorduysa “Efendim, bu müflisten elini<br />
yıka,bundan hayır gelmez” dedi. Kadı dedi ki: “ bu müflis fazlasıyla da dolandırıcı bir<br />
adam diye şehri alenen dolaştırın.<br />
Tellallar, yer ,yer bağırıp onun müflisliğini her tarafta ilan etsinler. Kimse ona<br />
veresiye bir şey satmasın, kimse ona bir mangır bile borç vermesin. Birisi hilesine<br />
uğrar da o yüzden davaya kalkışırsa artık onu hapse atmam. Çünkü iflası bence sabit<br />
olmuştur. Elinde ne parası var,ne pulu!” dedi. Ademoğlu da iflası sabit oluncaya kadar<br />
bu dünya hapishanesinde kalır.<br />
Allahmız da İblisinin müflisliğini Kur’anla bize bildirmiş, her tarafa yaymıştır. O<br />
hilekar,müflis ve kötü sözlüdür. Onunla hiçbir suretle ortak olma, oyuna girişme.<br />
Alışverişe girişirsen kar edemezsin, çünkü o müflistir, ondan nasıl olur da bir şey elde<br />
edebilirsin Diye anlatmıştır. İş bu dereceye gelince odun, satan bir Kürdün devesini<br />
getirdiler.<br />
Zavallı Kürt, hayli feryadetti, hatta memura para verdi, fakat kar etmedi. Devesini<br />
çağından akşama kadar aldılar. Feryat ve figanına aldırış etmediler. O müthiş kıtlığı<br />
deveye bindirdiler. Deve sahibi de devenin ardından gitmekteydi. Taraf, taraf yer, yer<br />
gezdirip bütün halka teşhir ettiler.<br />
Her hamamın, her çarşının önünde biriken halk ona bakıyordu. Türk, Kürt, Rum, Arap<br />
ve sair milletlerden sesi gür olan tellallar da kendi dillerince, “ Bu müflistir, hiçbir şeyi<br />
yoktur. Ona hiçbir kimse bir pul bile ödünç vermesin. Zahiren, batınen bir habbesi bile<br />
yok. Müflisin biri, kalpın biri, kötü adamın biridir; bir hile, hud’a kabıdır. Kendinize<br />
gelin, aklınızı başınıza alın, onunla arkadaşlık etmeyin.<br />
Size satmak için bir öküz bile getirse mutlaka çalmıştır,öküzü hemen tutup bağlayın.<br />
Eğer aldanır da bu herifi davaya kalkışırsanız ben bu ölü herifi zindana atmam. Bu<br />
herif, tatlı sözlüdür, boğazı da pek boldur. Üstündeki libas yenidir ama içindekiler<br />
paramparça. Hile için o elbiseyi giyerse bilin ki kendisinin değildir, halkı aldatmak için<br />
giymiştir” diye bağırıyorlardı.<br />
Ey temiz kalpli, hakim olmayan kişinin dilindeki hikmet sözünü de iğreti elbise bil!<br />
Hırsız, bir güzel elbise giyse bile o eli kesik, senin elini nasıl tutar, sana nasıl yardım<br />
edebilir Akşam vakti müflis deveden inince Kürt dedi ki: “ Evim uzak, vakit de geç.<br />
Kuşluk çağından beri deveye bindin. Arpadan vazgeçtim,hiç olmazsa bir avuçtan az<br />
bile olsa biraz saman ver!” Müflis “ Şimdiye kadar niçin gezip dolaştık Aklın nerede<br />
Hiç anlamadın mı Müflis olduğuma dair davul çaldılar, sesi yedinci kat göğe kadar<br />
vardı; duymadın mı<br />
Kulağın galiba ham tamahla dolu. Tamah insanı sağır ve kör eder. Bu sözleri kerpice,<br />
taşa kadar her şey işitti. “ Bu kaltaban müflistir, müflis” diye bağırıp durdular.” Dedi.<br />
Bu sözü akşama kadar söylediler de devecinin kulağı tamahla dolu olduğundan<br />
duymadı. Kulakta, gözde Allah mührü var; işitmiyor,duymuyor.<br />
Yoksa hicaplarda nice suretler var, sesler var! Allah güzellikten, kemalden, cilveden<br />
hangisini isterse göze onu gösterir; Güzel sesten, müjdelerden,coşkun ve neşeli<br />
sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur. Sen şimdi, ondan gaflettesin ama<br />
ihtiyaç vaktinde Allah onu izhar eder. Peygamber “Kadri yüce Allah, her derde bir<br />
derman yarattı” demiştir. Fakat sen, onun fermanı olmadıkça o dermandan derdine<br />
yarayacak bir renk göremez, bir koku duyamazsın.<br />
Ey çarelere başvuran, ölünün gözü nasıl cana bakarsa sen de gözünü Lamekan<br />
alemine çevir, aklını başına al. Varlık alemi çarelerle doludur da Allah, bir yere perde<br />
çıkmadıkça yine çare yok! Bu cihan, cihetsiz Lamekan aleminden meydana gelmiş, bu<br />
cihana lamekan aleminden bir mekan verilmiştir.<br />
Allah’ı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön. Bu yokluk, gelir yeridir;<br />
ondan kaçınma. Bu varlık da çok olsun az olsun, gider yeridir! Allah sanatının tezgah<br />
evi, mademki yokluktur... O halde tezgah evinin dışında ne varsa değersizdir. Ey Hilim<br />
sahibi Allah; bize, duyanın insafa gelip kabul edeceği ince sözler hatırlat. Dua da<br />
senden, icabet de. Emniyet de senden korku da.<br />
Yanlış söylediysek düzelt. Ey söz sultanı,düzeltme de senden. Öyle bir kimyan var ki<br />
onu değiştirebilir, kan ırmağıysa Nil haline getirirsin. Bu çeşit tebdil edişler, senin<br />
işin, bu türlü iksirler senin sırlarındır. Suyu toprağı birbirine kattın; sudan topraktan<br />
adem teninin suretini düzdün.<br />
Sonra onu karıya,dayıya,amcaya,binlerce düşünceye, neşeye ve gama kattın. Daha<br />
sonra da bazılarına hürlük verdin; bu gamdan, bu neşeden kurtardın: Kendisinden,<br />
soyundan halas etti, her güzeli, gözüne çirkin gösterdin. Böyle adam, his alemine<br />
mensup ne varsa reddeder, görünmeyene dayanır.<br />
Aşkı meydandadır da maşuku gizli. Zahiri sevgili de, cihanda o gizli maşukun bir<br />
imtihanından ibaret. Bunu bırak, surette olan aşklar mutlaka surete ve güzel kadına<br />
değildir. İster bu cihanın aşkı olsun ister o cihanın aşkı . Hakiki maşukta suret yoktur.<br />
Hakikaten surete aşıksan sevgili ölünce onu niye terk ediyorsun<br />
Sureti yine yerinde, bu terk ediş neden Aşık iyice ara, maşukun kim Sevgili hisle<br />
idrak edilseydi her hisle idrak edilene aşık olurdum. Vefa, aşkı artıyorsa,suret nasıl<br />
olur da vefayı değiştirir Güneşin ziyası duvara vurdu, duvar kendinden olmayan bir<br />
parlaklık, bir ziya elde etti.<br />
Ey temiz ve saf kişi neden bir kerpice gönül veriyorsun Ebedi olan bir aslı iste. Ey<br />
kendi aklına aşık olan ve kendisine surette tapanlardan üstün gören! Hissine hakim<br />
olan, akıl ziyasıdır. Bunu, bakırının üstündeki altın bil. İnsanlardaki güzellik, altın<br />
yaldızdır. Öyle olmasaydı nasıl olurdu da sevgilin kart bir eşek haline gelirdi Melek<br />
gibiyken Şeytana döndü ya.<br />
Elbette çünkü o güzellik ona ariyetti. O güzelliği yavaş ,yavaş alıyor, taze fidan gitgide<br />
kuruyor. Var, “Yaşattıkça kuvvetlerini azaltır” ayetini oku da gönül iste, kemiğe gönül<br />
verme. Çünkü o gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, Abıhayata sakidir.<br />
Esasen abıhayat da kendisidir, saki de kendisi, sarhoş da.<br />
Tılsımın bozuldu mu üçü birleşir. Fakat bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey<br />
kendini bilmez, saçma sapan söylenme. Senin mana sandığın surettir, eğretidir. Sen<br />
kendince övünüp seviniyorsun! Mana odur ki seni senden alır; suretten müstağni<br />
kalır. Seni kör ve sağır eden, insanı, surete bir kat daha aşık eyleyen, mana olamaz.<br />
Köre nasip olan, ancak gam arttıran hayallerdir.<br />
Gözün nasibi bu fani hayallerden ibarettir. Körler, Kuran’ın harflerini ezberlemişlerdir.<br />
Eşeği görmezler de semeri dövüp dururlar! Gözün açıksa kaçan eşeği gör; ey puta<br />
tapan, niceye dek semercilik ! Eşeğin oldukça semer de mutlaka az çok gelir. Eşeğin<br />
sırtı hem dükkandır, hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbinin incisi, yüzlerce<br />
kalbe sermayedir. Ey boşboğaz, eşeğe çıplak bin. Peygamber, çıplak binmedi mi<br />
Peygamber, çıplak eşeğe bindi. Yaya yürüdü de denmiştir. Eşek nefsin kaçıyor, onu bir<br />
kazığa bağla. Ne zamana kadar işten, yükten kaçacak İster yüz yıl olsun, ister otuz<br />
yıl. Mutlaka sabır ve şükür yükünü yüklemeli. Hiç bir suçlu başkasının suçunu<br />
çekmedi. Hiçbir kimse ekmeğini biçmedi.<br />
Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey<br />
yemek insana hastalık verir. Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum.,<br />
dükkanla,alışverişle ne işim var Der. Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret<br />
oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak define bulmaya mani değil ya. Sen<br />
işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin.<br />
Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım, yahut bunu<br />
yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin. Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğe<br />
demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi. O münafık da “eğer” derken,<br />
işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret<br />
götürebilirdi!<br />
Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp “ Eğer<br />
tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum. Evde bir oda daha<br />
olsaydı çoluğun ,çocuğun rahat ederdi” dedi. Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik<br />
komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkan yok!” Bütün alem, hoşluğu ister,<br />
bu yüzden de ateş içindedir. İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister.<br />
Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki. Halis altın kalp akçaya bir<br />
ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma. Ayarın<br />
varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et. Yahut da ruhundan<br />
mehenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola üşüp ilerleme. Yolda gulyabaniler vardır,<br />
sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer. “ Ey kervan halkı,<br />
buraya gelin, işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar. Yolda gulyabaniler vardır, sesleri<br />
bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer<br />
“ Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar Gulyabani kervan<br />
halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır.<br />
Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş,<br />
yol uzun, gün de geçiyor.! Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır “Mal isterim,<br />
mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle. İçimden bu sesleri menet de sırlar<br />
keşfedilsin. Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu<br />
gergese karşı kapa. Subhu sadıkı, subhu kazipten, şarabın rengini kadehin renginden<br />
ayırdet ki. Bu sabır ve sebatla şu yedi renkli zahiri gözden başka bir göz elde edersin.<br />
O gözle bu renklerden başka renkler, taşlar yerine mücevherler görürsün. Hatta<br />
gevher nedir ki Sen, kendin bir deniz olur, göklerde seyreden bir güneş kesilirsin. İş<br />
sahibi, iş yurdun da gizlidir. Yürü, onu ancak iş yurdunda apaçık görürsün. Madem ki<br />
iş yurdu; iş sahibinin mekanıdır, dışarıda kalan gafildir. O halde iş yurduna, yani<br />
yokluğa gel ki sanatı da sanatkarı da bir arada göresin. Madem ki iş yurdu;apaçık<br />
görüş yeridir, tabii iş yurdundan dışarısı da hicap mahallidir. İnatçı Firavun, varlığa<br />
yüz tuttu çünkü, onun yerini görmüyordu. Hulasa kaderi değiştirmek istiyor, kazayı<br />
savuşturmak arzusunda bulunuyordu. Kaza da o hileciye bıyık altından kıs, kıs<br />
gülmekteydi. Allahnın hükmünü, Allahnın takdirini bozmak için yüz binlerce çocuk<br />
öldürttü.<br />
Bu suretle Musa Peygamberin zuhuruna mani olmak istiyordu., boyuna binlerce zulüm<br />
aldı, binlerce kana girdi. O kadar kan döktü ama Musa, yine doğdu ve onu kahretmek<br />
için hazırlandı, Eğer zevali olmayan Allahnın sanat yurdunu görseydi eli, ayağı kurur,<br />
hile yapamazdı. Musa, onun evinde rahatça yaşadığı halde o, dışarıda beyhude yere<br />
çocukları öldürüp durmaktaydı.<br />
Tenini besleyip yetiştiren; nefsine hizmet eden, sonra da başkalarının kendisine haset<br />
ettiğini,düşmanlıkta bulunduğunu sanan kişi gibi. Bu, benim düşmanım, şu bana haset<br />
ediyor, der durur, halbuki kendisine haset eden, kendisine düşman olan o tendir,kendi<br />
nefsidir. O, adam Firavuna benzer, bedeni de Musa’ya. Böyle olduğu halde dışarıda “<br />
Nerede düşman ” diye koşmaktadır. Nefsi ten evinde nazla, naimle beslenmektedir.<br />
Kendisi başkalarına kin güdüp elini ısırmakta.<br />
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ<br />
Birisi, kızgınlıkla anasına hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri ona “ Huyunun<br />
kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye<br />
söylemiyorsun, o sana be yaptı ki ” dedi. Adam “ çok ayıp bir iş işledi,bende onu<br />
öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi. Kınayan “Be adam, ananı<br />
öldüreceğine o kişiyi öldürseydin”deyince dedi ki: “her gün başka birisini mi<br />
öldüreyim<br />
Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum, halkın boğazını boğazını<br />
keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!” O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zahir<br />
olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!<br />
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Allah ile de<br />
savaşıyorsun, halkla da.<br />
Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiçbir düşmanın olmaz. Bir<br />
kimse peygamberlerle velileri düşünüp sözümüzden şüpheye düşer. “Peygamberlerin<br />
nefisleri helak olmamış mıydı Onların neden düşmanları vardı, onlara niye haset<br />
ediyorlardı ” derse, Ey doğru söz arayan, kulağını aç!<br />
Bu şüpheye, bu tereddüde vereceğimiz cevap şu: O münkirler kendilerinin<br />
düşmanlarıydı; onlar kendilerini yaralıyorlardı. Düşman, ona derler ki cana kastetsin.<br />
Kendi kendisine can çekişene düşman demezler. Yarasacağız, güneşin düşmanı<br />
değildir, hicaba girmiş,kendi kendisine can çekişene düşman olmuştur. Güneşin ziyası<br />
onu öldürür; fakat güneş, yarasanın zahmetini hiç çeker mi, yarasa güneşe bir<br />
kötülükte bulunabilir mi<br />
Düşman ona derler ki ondan bir azap,bir eziyet gelsin; kabiliyeti olan taşın güneş<br />
tesiriyle lal olmasına mümanaat etsin! Halbuki kafirlerin hepsi de peygamberlerin<br />
cevherlerindeki ziyadan kendilerini men ederler.! Halk nasıl olur da o tek kişinin<br />
gözüne perde olur Bilakis kendi gözlerini kör eder, kendi gözlerini kötü bir hale<br />
sokarlar.<br />
Efendisiyle inada girişip kinlenerek kendisini öldüren Arap köle gibi! Köle, sahibine<br />
ziyan vermek için kendisini damdan baş aşağı yere atar,helak olup gider! Hasta,<br />
doktora düşman olmuş; çocuk, kendisini terbiye edene düşmanlık beslemiş;( zarar<br />
kime )! Hakikatte hasta da çocuk da kendi yolunu vurmakta, kendi akıl ve canının<br />
yolunu kesmektedir. Bez yıkayan, güneşe kızar;balık, denize hiddet ederse,Bir<br />
bak,ziyanı kime Sonunda bu kızgınlık yüzünden kimin bahtı kararır Allah seni çirkin<br />
yarattıysa kendine gel de bari hem yüzü çirkin, hem huyu çirkin olma!<br />
Ayakkabın olsa bile taşlığa gitme. İki boynuzun varsa dört boynuzlu olma! Sen “ Ben<br />
filan kişiden daha aşağı mıyım ki talihim böyle ters gidiyor” diye haset ediyorsun ama,<br />
Esasen haset de başka bir noksan, başka bir ayıp. Hatta bütün aşağılıklardan daha<br />
beter! Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telakki etti de kendisini yüzlerce<br />
kötülüğe düşürdü.<br />
Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerede Kanlara bulanıp kaldı. Ebu cehil,<br />
Muhammet’e uymaya utandı,hasedinden kendisini yüceltmeye,ondan yüksek olmaya<br />
çalıştı. Adı Ebül Hakemdi Ebu cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset yüzünden<br />
na ehil olup kalmışlardır. Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir<br />
ehliyet görmedim. Fazileti, mahareti,hüneri bir tarafa bırak.<br />
Bu yolda hizmet ve iyi huy işe yarar. Allah,mihnet ve ıstıraplarla hasetler meydana<br />
çıksın diye peygamberleri vasıta etti. Çünkü Allahdan kimse arlanmaz, Allah’a kimse<br />
hasedetmez. Fakat, halk, Peygamberi de kendisi gibi bir adam sanır, o yüzden ona<br />
hasededer. Fakat peygamberlerin büyüklüğü tahakkuk etti mi, artık ona kimse<br />
hasededemez, ona herkes uyar. Şu halde her devirde peygamber yerine bir veli<br />
vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin<br />
kalbi sırçadansa sınmıştır.<br />
İşte diri ve faal imam, o velidir, ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol<br />
arayan, Mehdi de odur, Hadi de o. Hem gizlidir hem senin karşında oturmakta. O, nura<br />
benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.<br />
Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe<br />
bakımından dereceler vardır. Çünkü Allah nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur<br />
perdelerini bu kadar kat bil1 Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmama<br />
kadar bu perdeler saf saftır.<br />
Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön<br />
saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat<br />
getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve afettir.<br />
Şaşkınlıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri,<br />
yahut altını saf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı<br />
Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet<br />
isterler. Halbuki o hararet, o, şuleler, demir için kafi değildir. Çünkü demir, ejderha<br />
gibi olan ateşin yalımını ister. O demir meşakkatlere tahammül eden fakirdir. Çekicin<br />
altında, ateşin içinde kıpkırmızı bir hale gelir, ondan hoşlanır. Bu çeşit fakir, ateşin<br />
vasıtasız perdecisidir, vasıta ve vesile olmaksızın ateşin ta ortasına kadar girer. Fakat<br />
su ve su oğulları, hicap olmaksızın, bir vasıta bulunmaksızın ne ateşten olgun bir hale<br />
gelirler, ne ateşin hitabına mazhar olurlar.<br />
Ayağa yürümek için nasıl ayakkabı lazımsa bunlara da ateşten feyz almak için bir<br />
tencere; yahut tava lazımdır. Yahut da ortada bir yer gerektirir ki hava ısınsın, kızsın<br />
da harareti suya müessir olsun. Fakir ona derler ki şulelerle vasıtasız rabıtası vardır.<br />
Hakikatte alemin gönlü odur. Çünkü ten (gibi olan aleme) bu gönül vasıtasıyla feyz<br />
gelir, ten (gibi olan cihan), bu gönül yüzünden işe yarar. Gönül olmasa ten,<br />
konuşmayı ne bilir Gönül aramasa ten, araştırmadan ne anlar Demek ki şulelerin<br />
nazargahı o demirdir. Şu halde Allahnın nazargahı da gönüldür, ten değil! Sonra bu<br />
cüzi olan gönüller de hakiki maden olan gönül sahibinin gönlüne nispetle ten gibidir.<br />
Bu söz, çok misal ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye<br />
korkuyorum.<br />
Bu suretle iyiliğimiz kötülük olmasın. İyilik yapıyoruz diye kötülükte bulunmayalım,<br />
bu söylediğim de ancak kendimde olmadığından,ihtiyarım elimde bulunmadığından.<br />
Çarpık ayağa çarpık ayakkabı daha iyi, yoksulun eli ancak kapıya varır.<br />
PADİŞAHIN İKİ KÖLEYİ SINAMASI<br />
Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Onlardan birisiyle bir iki söz konuştu. Köleyi<br />
anlayışlı, zeki ve tatlı sözlü buldu. Zaten şeker gibi dudaktan ancak şeker şerbeti<br />
zuhur eder. Ademoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil, can kapısına perdedir. Bir rüzgar<br />
esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz.<br />
O evde inci mi var, buğday mı altın hazinesi mi var, yoksa yılan akreple mi dolu<br />
Yoksa içerde hazinemi var da kapısında yılan beklemekte Çünkü altın hazinesi<br />
bekçisiz olmaz. Köle, düşünmeden öyle söz söylemekteydi ki başkaları beş yüz defa<br />
düşünür de ancak öyle bir söz söyleyebilir.<br />
Sanki içinde deniz var, deniz de baştanbaşa söyleyen incilerle dolu. Ondan parlayan<br />
her incinin nuru, Hak ile Batılı ayırır. Kuran’ın Nuru da Hak ile Batılı zerre,zerre fark<br />
eder, bize gösterir. O incinin nuru, gözümüzün nuru olsaydı suali de biz<br />
sorardık,cevabı da biz verirdik. Gözünü eğrilttin de onun için ayı iki gördün. İşte bu<br />
bakış, şüpheye düşüp sual sormaya benzer.<br />
Gözünü doğrult da aya öyle bak ki tek göresin. İşte cevabı da bu! Düşünceni doğrult,<br />
iyi bak. Çünkü düşünce de o incinin pırıltılarındandır. Kulaktan gönüle doğan her<br />
cevaba göz; onu bırak, cevabı benden duy der. Kulak vasıtadır, vuslata erense göz;<br />
Göz hal sahibidir, Kulaksa dedikoduda!<br />
Kulağın duygusu sıfatları tebdil eder, halbuki gözlerin apaçık görgüsü, mahiyetleri<br />
bile değiştirir. Ateşin varlığını sözle bildin, bu varlığa sözle yakin hasıl ettinse pişmeyi<br />
iste, sözde kalma. Yanmadıkça o bilgi,aynel yakin değildir. Bu ya kini istiyorsan ateşe<br />
dal. Kulak hakikate nüfuz ederse göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönüle tesir<br />
etmez. Bu sözün sonu gelmez. Geri dön de padişah o kölelere ne yaptı,onu anlat.<br />
Padişah o köleciği zeki görünce öbürüne “beri gel”diye emretti. Buradaki sevgiye ve<br />
acımaya delalet eden “ceğiz” eki küçültme, horlama için değildir. Nitekim ana oğula<br />
“yavrucuğum” derse bu horlama sayılmaz. İkinci köle padişahın huzuruna geldi. Ağzı<br />
kokuyordu,dişleri de kapkaraydı. Padişah, onun sözünden pek hoşlanmadı ama nesi<br />
var, nesi yok diye sırlarını aramaya koyuldu.<br />
“ Bu şekilde, bu pis kokulu ağzıyla biraz ötede otur; fakat o kadar da ileri gitme.<br />
Çünkü seninle uzaktan konuşmak gerek. Benimle düşüp kalkamazsın, benimle bir<br />
yerde oturamazsın. Biraz ötede dur da senin o ağzını bir tedavi edelim. Sen güzelsin.<br />
Ben hünerli bir doktorum. Bir pire için yepyeni bir kilim yakılmaz ya. Sana da<br />
büsbütün göz yummak doğru değil. Bütün ayıplarınla beraber otur, iki üç hikaye söyle<br />
de aklın nasıl bir göreyim dedi.<br />
O zeki köleyi de “ Haydi git yıkanıp arın” diye hamama yolladı. Huzurundaki köleye<br />
“Aferin sen akıllı bir adamsın, Hakikatte yüz köle değersin, bir değil. Kapı yoldaşın,<br />
hakkında kötü şeyler söyledi, fakat sen hiç de öyle değilsin. O hasetçi herif, az kalsın<br />
bizi senden soğutuyordu. Senin hakkında, hırsızdır, doğru adam değildir,<br />
münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlaksızdır, lanettir,şöyledir, böyledir demişti.”<br />
Dedi.<br />
Köle dedi ki: “ O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim. Doğru<br />
söyleme yaradılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem. O iyi düşünceli adamı ben<br />
körü bilmem, kusuru üstüme alırım doğrusu. Padişahım, olabilir ki o bende bazı<br />
ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir. Herkes önce kendi<br />
kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi Halk kendisisinden gafildir<br />
babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurlarını görürler.<br />
Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü<br />
görürsün. Kendi yüzünü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır. O<br />
ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Allah görüşüdür. Kendi yüzünü, gözünün önünde<br />
apaçık bir surette gören nur, bildiğimiz nur değildir. Padişah “Şimdi o senin ayıplarını<br />
söylediğin gibi sen de onun ayıplarını söyle, Ki benim dostum olduğunu,<br />
memleketimde emin bir vekilim bulunduğunu ve beni sevdiğini bileyim” dedi.<br />
Köle dedi ki; “Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da kusurlarını söyleyeyim:<br />
Kusuru. Sevgi, vefa, insanlık, doğruluk, zeka ve dostluktur. En ehemmiyetsiz kusuru<br />
cömertlik, düşkünlere yardım etmektir. Ama nasıl cömertlik Canını da verir. Allah bu<br />
can bağışlamaya karşılık yüz binlerce can ihsan eder. Bunu görmeyen kişi nasıl<br />
cömert olabilir Eğer görseydin nasıl olur da can vermeden çekinir, bir can için bu<br />
kadar tasalanırdın Su kenarındayken suyu sakınan, esirgeyen, ancak ırmağı<br />
görmeyendir.<br />
Peygamber “Kıyamet gününde verilecek karşılığı yakinen bilen, Bire on karşılık<br />
verileceğini anlayan kişinin cömertliği artıp durur, bu çeşit adam, türlü, türlü<br />
cömertlikler icabeder.” Dedi. Cömertlik bütün karşılıkları görmedir. Şu halde karşılığıörüş, korkunun zıddıdır. Nekeslik de karşılıkları görmedir. İnciyi görmek, denize<br />
dalan dalgıcı sevindirir.<br />
Eğer cömertliğe karşılık verilecek olan şeyleri herkes görseydi dünyada kimse nekes<br />
olamazdı. Çünkü hiçbir kimse karşılıksız bir şey bağışlamaz. Şu halde cömertlik<br />
gözden gelir, elden değil. İşe yarayan görüştür, gözü açıktan başkası kurtulamaz.<br />
Arkadaşımın bir kusuru da kendisini görmemesidir. O, kendisinde kusur arar durur.<br />
Kendi ayıbını söyler, kendi ayıbını arar. Herkesi iyi bilir, herkesle dosttur da kendisiyle<br />
dost değildir.” Padişah “ Arkadaşını övmede ileri gitme. Onu överken kendini övmeye<br />
kalkışma. Çünkü onu imtihana çekersem ilerde utanırsın” dedi.<br />
Köle dedi ki; “ Hüküm ve kudret sahibi, bağışlayan ve acıyan Ulu Allah’a andolsun<br />
Peygamberleri, ihtiyacı olduğundan değil de fazlından, kereminden gönderen, Aşağılık<br />
topraktan, yüce padişahlar yaratan, onları topraktan yaratılmış mahlukatın<br />
tabiatlarından arıtan, gök ehlinin derecelerinden üstün kılan, Ateşten saf bir nur<br />
yaratıp onunla bütün nurları parlatan, Nurlara doğan nurları aydınlatan nuru yaratan,<br />
Adem peygamberin feyz alıp marifete eriştiği aydın ziyayı meydana getiren, Adem’den<br />
bitip şiş’in devşirdiği nuru, Adem’in görüp Şis’i yerine halife ettiği nuru.<br />
Nuh’un feyz aldığı, can denizi havasında inciler yağdırdığı nuru halk edene andolsun.<br />
İbrahim’in canı o nurlardan Nurlandı da pervasızca ateş şulelerine koştu, ateşe atıldı.<br />
İsmail, onun ırmağına düştü de o yüzden parlak bıçağın önüne baş koydu, boyun<br />
verdi. Davud’un canı onun şulelerinden hararetlendi de ondan dolayı elinde demir<br />
yumuşadı, eridi. Süleyman, onun vuslatından süt emdi de cinler periler onun için<br />
fermanına tabi oldular.<br />
Yakup, onun kaza ve kaderine teslim oldu da ondan oğlunun kokusuyla gözü açıldı,<br />
aydınlandı. Ay yüzlü Yusuf, o güneşi gördü de rüya tabirinde o kadar uyanık hale<br />
geldi. Asa, Musa’nın ellinden su içti de o yüzden Firavununun saltanatını bir lokma<br />
etti. Meryem oğlu İsa, merdivenini buldu da dördüncü kat göğün üstüne çıktı.<br />
Muhammed, o mülkü, o nimeti buldu da hemencecik ayı ikiye böldü.<br />
Ebubekir, tevfika mazhar oldu da öyle bir padişahın müsahibi oldu, öyle bir padişahı<br />
candan tasdik etti. Ömer, o maşuka aşık oldu da gönül gibi hakkı batılı ayırt etti.<br />
Osman, o apaçık görüşün ta kendisi oldu da feyizli bir nura nail olup Zinnüreyn oldu.<br />
Mürteza, onun yüzünden inciler saçtı da can vadisinde Allah aslanı kesildi.<br />
Cüneyd, onun askerinden yardıma nail olunca eriştiği mertebeler sayıdan üstün oldu.<br />
Bayezid onun ihsanına yol bulunca Allahdan “ Kutbül Arifin” adını duydu. Kerhi, onun<br />
harimine bekçi olunca aşk halifesi oldu, nefesleri Allah nefesi haline geldi. Edhemoğlu,<br />
atını sevinçle o tarafa koşturunca adil sultanların sultanı oldu.<br />
Şakik, o ulu yolun meşakkati yüzünden güneş gibi aydınlatıcı bir reye, her şeyi gören<br />
bir göze erişti. Daha nice yüz bin gizli Padişahlar var ki o nur aleminde yüceliğe<br />
sahiptirler, makamları vardır. Allah her yoksul, onların adlarını anmasın diye<br />
gayretinden adlarını gizledi. O nura ve denizde balıklar gibi yaşayan nuranilere<br />
andolsun. O nura ve denizi,denizin canı desem de layık değil.<br />
O aleme yeni bir ad aramaktayım. O Allah’a andolsun ki bu da ondandır, o da ondan.<br />
İçler, hakikatler, ona nispetle kabuktur, zahirdir. Andolsun o Allah’a ki kapı yoldaşım<br />
ve dostum, bu benim sözlerinden yüz kat daha üstündür. Ardadaşımın evsafından<br />
bildiklerimi söyledim, fakat, ey kerem sahibi inanmıyorsun; ne diyeyim. Padişah dedi<br />
ki : “ Şimdi artık kendi halinden bahset. Ne vaktedek şunun, bunun halini<br />
anlatacaksın Söyle bakalım,senin neyin var, ne elde ettin, deniz dibinde ne inciler<br />
getirdin<br />
Ölüm günü, bu duygun kalmaz. Can nurun var mı ki gönlüne yar olsun Mezarda bu<br />
göze toprak dolar. Mezarı aydınlatacak nurun var mı Bu elin, ayağın gidince canının<br />
uçması için kolun kanadın var mı Bu hayvani can kalmayınca yerine koymak için baki<br />
bir cana sahip misin Şart, iyilik etmek değil, iyilikte gelmek, bu iyiliği Allah’a<br />
götürmektir. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi Bu arazlar yok<br />
olunca nasıl götüreceksin ki Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’a nasıl ileteceksin ki<br />
Çünkü araz, iki zaman zarfında baki kalmaz, yok olup gider, bir anlıktır. Arazları<br />
götürmeye imkan yoktur. Fakat cevherden hastalıkları giderirler. Bu suretle de<br />
cevher, bu hastalık arazlarından kurtulur, değişir. Perhiz yüzünden hastalığın geçmesi<br />
gibi. Perhiz arazı, çalışmalarıyla cevher olur; acı ağız perhizle tatlılaşır. Ziraatla<br />
topraklar ekinle, başakla dolar. Saç ilacı, örgü, örgü saç bitirir. Kadını nikahlamak<br />
arazdı, mahvolup gitti.<br />
Fakat o arazdan bize evlat cevheri meydana geldi. Atı deveyi çiftleştirmek arazdır.<br />
Bundan maksat da yavru cevherini elde etmek. Bostan ekmek arazdır, Bostanda biten<br />
mahsul cevheridir. Zaten maksat da budur. Kimya ile uğraşmayı da araz bil, eğer o<br />
kimyadan bir cevher elde ettiysen onu getir. Aynayı cilalamak da arazdır. Fakat bu<br />
arazdan tertemiz bir ayna cevheri meydana gelir. Şu halde “ Ben ibadette bulundum”<br />
deme, o arazlardan elde edileni göster, ürkme. Senin o köleyi övmen de arazdır. Sus,<br />
koçun gölgesini kurban etmeye kalkışma!”<br />
Köle dedi ki : “Padişahım, araz tebeddül etmez dersen bu söz, akla ancak ümitsizlik<br />
verir. Padişahım araz gider de bir daha geri gelmezse bu, kulu ancak meyus eder.<br />
Eğer arazlar başka bir şekle tebeddül etmeseydi, başka bir şekle bürünüp var<br />
olmasaydı iş batıl olur, sözler manasız bir hale gelirdi; Bu arazlar başka bir varlık<br />
suretine bürünüp başrolur. Her şey, neye layıksa o şekle tebeddül eder. Sürünün<br />
çobanı, sürüye layık kişidir. Mahşerde her arazın bir sureti vardır,her araz suretinin de<br />
bir nöbeti. Kendine bak, sen de araz değil miydin, anandan, babandan hasıl olmadın<br />
mı ve bir maksat uğrunda birisiyle eş değil misin<br />
Evlere köşklere bak. Bunlar mühendisin tasavvura tından ibaretti. Güzel olarak<br />
gördüğümüz sofası hoş. Tavanı, kapısı mükemmel olan filan ev ,(mühendisin<br />
zihnindeydi) Mühendisin zihnindeki o araz, o düşünce aletleri hazırladı, ormanlardan<br />
direkleri getirdi 8ev yapılıp meydana çıktı.) Her hünerin aslı, esası, hayalden,arazdan<br />
düşünceden başka nedir ki Dünyanın bütün cüzülerine, fakat gararsızca bak; arazdan<br />
başka bir şeyden meydana gelmemiştir.<br />
Önceki fikir, sonun da fiile gelir. Dünyanın kuruluşunu ezelden beri böyle bil.<br />
Meyveler, gönülde evvelce vücuda gelir de sonunda fiile çıkar. İşe girişip de ağaç<br />
diktin mi ilk harfi,sonunda okudun demektir. Gerçi dal, yaprak ve kök evveldir ama<br />
onların hepside meyve için vücut bulur. Feleklerin dimağı olan o baş da bunun için en<br />
sonunda “ Levlak” sırrına mazhar oldu.<br />
Bu sözler arazların nakline ait bahislerdir. Bu aslan ve tuzak, hep bunun içindir. Bütün<br />
alem,esasen arazdı. “ Hel Eta” suresi, bu manayı izah için geldi. Bu arazlar neden<br />
doğar Suretlerden. Ya bu suretler neden vücuda gelir Düşüncelerden. Bu cihan, Aklı<br />
Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer, suretler de<br />
peygamberlere. İlk alem, imtihan alemidir.<br />
İkinci alem şunun bunun yaptıklarının mükafat ve mücazatını görme alemidir.<br />
Padişahım, kulun hain olsa o araz yani hainliği, zincir ve zindan olmakta. Yerinde ve<br />
değerinde bir hizmette bulunsa, savaşta bir yararlık gösterse o araz da bir hil’at<br />
şeklinde temessül etmekte. Bu arazla cevher kuşla yumurtadır; bu ondan olmakta, o<br />
bundan doğmakta<br />
Padişah, köleye “ Tut ki dediklerin doğru, hepsini kabul ettim. Fakat arazlardan bir<br />
cevher doğmadı ki” dedi. Köle “ Bu iyi ve kötü dünyası, gayp alemi haline gelsin,iyilik<br />
ve fenalık apaçık bilinmesin diye akıl onları gizlemiştir. Çünkü fikrin şekil ve suretleri<br />
meydana çıksaydı kafir ve mümin,yalnız Allah’ı zikreder, başka bir söz söyleyemezdi.<br />
Eğer iyilik ve kötülükten meydana gelen suretler gizli olmayıp da meydana bulunsaydı<br />
küfür ve iman,apaçık meydana çıkar,aklında yazılırdı. O takdirde nasıl olurdu da bu<br />
alemde put kalır, puta tapan bulunurdu<br />
Nasıl olur da kimsenin kimseyle alay etmeye mecali kalırdı. O vakit bu dünyamız<br />
kıymet kesilirdi. Kıyamette kim suç işleyebilir” dedi. Padişah “ Allah bütün mücazatı<br />
gizledi, gizledi ama avamdan gizledi, kendi haslarından değil. Ben bir emiri tuzağa<br />
düşürmek dilersem emirlerden gizlerim, fakat vezirden gizlemem.<br />
Hak bana işlerin mükafat ve münacazaatını, amellerden yüz binlerce sinin büründüğü<br />
suretleri gösterdi. Ben bilirim ama sen de bir nişane ver. Ay, bulurla örtülse de bana<br />
gizli değildir” dedi. Köle madem ki olanı ,biteni olduğu gibi biliyorsun; beni<br />
söyletmeden kastın ne Deyince. Padişah “ Dünyayı izhar etmekteki hikmet, Tanının<br />
ilmindekileri izhar etmektir. Bildiğini izhar etmedikçe alemdeki zahmet ve<br />
meşakkatleri belirtmez.<br />
Senden bir kötülük yahut iyilik meydana gelmeksizin hatta bir an bile duramazsın. Bu<br />
amelleri izhar etme zarureti, sırrının, açığa çıkması içindir. Nasıl olur da ipliğin ucunu<br />
gönlün çekip durduğu halde iplik eğirme aletine benzeyen tenin işlemez Tasalanman,<br />
dertlenmen; gönlünün o çekişine, isteğine alamettir.<br />
O işi yapmamak da sana açıkça can çekişmedir, ölümdür. Bu alem de daimi olarak<br />
doğurur, o alem de. Her sebep anadır, eser çocuğunu meydana getirir. Eser doğdu mu<br />
ondan da şaşılacak sebepler doğması için sebep hakline gelir. Bu sebepler, nesilden<br />
nesli yürür gider. Fakat görmek için adamakıllı aydın bir göz lazım dedi” dedi.<br />
Padişah, onunla konuşurken söz buraya gelince o köleden bir alamet gördü mü ,<br />
görmedi mi Bilmem.<br />
Hakikati arayan o padişahın, köleden bir nişan, bir alamet görmesi, hiç de<br />
umulmayacak bir şey değil. Fakat gördüğünü söylemek için bize izin yok. Öbür köle<br />
hamamdan gelince padişah, onu da huzuruna çağırdı. “Sıhhatler olsun,daimi afiyetler<br />
olsun. Ne de latif, ne de zarif, ne de güzelsin. Yazık, öbür kölenin söyleyip durduğu<br />
kötü huyların da olmasa ne olurdu<br />
O zaman yüzünü gören neşeye dalardı. Seni görmek, cihana malik olmaya değerdi”<br />
dedi. Köle dedi ki: “ padişahım, o dinsizin hakkımda söylediklerini bir parçacık anlat!”<br />
Padişah “ Önce iki yüzlülüğünü anlattı. Ona göre sen görünüşte bir deva, fakat haki<br />
katta bir dertmişsin”dedi.<br />
Köle, dostunun kötülüğünü bu suretle padişahtan duyunca derhal, kızgınlık denizi<br />
köpürdü. Ağzı köpüklendi, yüzü kızardı, onun aleyhinde bulunma dalgasına düştü, bu<br />
dalgalar, hadden aştı. Dedi ki : “ o evvelce benimle dost tu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi<br />
hayli pislik yemişti.” Çan gibi durmadan onun aleyhinde bulunmaya başlayınca<br />
padişah, elini ağzına götürüp “ kafi” dedi. “ Bu sımamayla onu da anladım, seni de.<br />
Senin canın kokmuş onun ağzı. Ey kokuşuk canlı, uzak otur. O amir olsun, sen onun<br />
memuru ol!”<br />
Ulular bunun için “ Dünyada insanın rahatı, dilini korumasındandır” dediler. “ riya ile<br />
tespih, külhanda biten yeşilliğe benzer” mealinde bir hadis vardır, bunu böyle bil ey<br />
ulu kişi! Güzel ve iyi suret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akça bile değmez!<br />
Bil ki zahiri suret yok olur, fakat mana alemi ebedidir, kalır. Testinin suretiyle ne<br />
vaktedek oynayıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa suya yürü. Suretini<br />
gördün ama manadan gafilsin. Akıllıysan sedeften bir inci seç, çıkar. Alemdeki bu<br />
sedefe benzeyen kalıpların hepsi can denizinden diriyse de, Her sedefte inci<br />
bulunmaz, gözünü aç da her birinin içine bak1 Onda ne var bunda ne var Onu anla<br />
çünkü o değerli inci nadir bulunur.<br />
Surete talip olursan (bu şuna benzer) bir dağ, görünüşte büyüklük bakımından lalin<br />
yüzlerce mislidir. Senin elin, ayağın,saçın, sakalın da gözünden yüzlerce defa daha<br />
büyüktür. Fakat iki gözün, bütün azadan daha kıymetli olduğu meydandadır. Gönlüne<br />
gelen bir tek düşünce yüzünden de yüzlerce cihan, bir anda baş aşağı devrilir gider.<br />
Padişahın cismi, surette birdir ama yüz binlerce asker, arkasından koşar.<br />
Fakat o tertemiz padişahın şekli ve sureti de gizli bir fikre mahkumdur. Gör ki bu<br />
sayısız halk, bir tefekkür yüzünden yeryüzünde akıp giden sel gibidir. Halk, o<br />
düşünceyi küçük ve ehemmiyetsiz görür ama sel gibi cihanı suya boğar ,alıp götürür.<br />
Alem de her hünerin fikirle kaim olduğunu, Evlerin, köşklerin, şehirlerin,dağların,<br />
sahraların, nehirlerin hep onda meydana geldiğini, Denizdeki balığın denizin<br />
vücuduyla yaşadığı gibi yerin de denizin de, güneşin de, göğün de fikirle diri<br />
bulunduğunu madem ki görmektesin. Neden kör gibisin, neden ahmaklık ediyorsun,<br />
neden sence ten Süleyman gibi oluyor da fikir karınca gibi<br />
Gözüne dağ, büyük görünüyor da fikri fare gibi küçük, dağı kurt gibi büyük<br />
sanıyorsun. Alem, gözünde pek korkunç, pek büyük görünmekte. Buluttan,<br />
gökten,gök gürlemesinden ürküp korkuyor,tir, tir titriyorsun. Halbuki ey eşekten<br />
aşağı kişi, fikir aleminden emin ve gafilsin, bir taş gibi o, cihandan haberin yok!<br />
Çünkü suretten ibaretsin, akıldan nasibin yok. İnsan huylu değilsin, bir eşek sıpasısın!<br />
Bilgisizlikten gölgeyi adam görüyorsun da insan o yüzden sence bir oyuncaktan<br />
ibaret, değersiz bir şey. O fikir, o hayal örtüsüz bir surette kol kanat açıncaya kadar<br />
dur.<br />
O zaman dağları yumuşak pamuk gibi görürsün, bir de bakarsın ki bu soğuk, sıcak<br />
yeryüzü yok oluvermiş! O zaman ezeli ve ebedi hayata ve muhabbete sahip olan<br />
Allahndan başka ne göğü görürsün ne yıldızı! Bir misal, ister doğru olsun, ister yanlış<br />
doğrulukları aydınlatsın da.<br />
Padişah, lütfüyle bir köleyi bütün adamların içinden seçmiş, onlardan üstün etmişti.<br />
Elbisesinin pahası, kırk emirin maaşına bedeldi. Onun kazandığı kadir ve kıymetin<br />
onda birini, hatta yüz vezir bile görmemişti. Talihin yaverliği, bahtının müsait oluşu<br />
yüzünden yücelmiş, adeta bir Eyaz olmuştu.<br />
Padişah da sanki zamanın Mahmut’uydu. Ruhu padişahın ruhîyle birdi. Bu ten<br />
aleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine aşina olmuştu. Zaten iş,<br />
tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç! İş arifindir, Çünkü arif,<br />
şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.<br />
Buğday mı ekildi, arpa mı Gece, gündüz gözü ondadır. Gece, neye gebeyse onu<br />
doğurur. Bunu menetmek için yapılan hileler, başvurulan tedbirler havadan ibaret!<br />
Allahnın takdirini, kendi tedbirinden üstün gören kişi, nasıl olur da kendi tedbirleriyle<br />
gönlünü avutabilir Aklına tedbirine güvense tuzak içinde olduğu halde tuzak kurar,<br />
fakat canına andolsun, ne bu kurtulur,ne o! Yüzlerce çayır, çimen bitse de, dökülse de<br />
sonun da yine Allahnın ektiği çıkar!<br />
Ekilmiş ekinin üstüne ekin ekerler ama bu ikincisi fanidir, ilki doğrudur,ilki yerindedir.<br />
İlk ekin kemal bulur, seçilip toplanır. İkinci tohumsa bozulur, çürüyüp gider.<br />
Sevgilinin huzurunda tedbirini terk et; filvaki tedbiri de onun tedbirinden, onun<br />
kaderinden doğmadır ya! Hakk’ın yücelttiği iş ne yarar.<br />
Nihayet biten, ilk ekilendir. Madem ki sevgiliye esirsin, ey aşık ektiğini onun için ek!<br />
Hırsız nefsin etrafında dolaşma, onun işine bulaşma. Bir iş, Hakk’ın işi değil mi Hiçtir<br />
hiç! Kıyamet günü gelmeden, gece hırsızı, mal sahibinin yanında rüsvay olmadan bu<br />
işten vazgeç. Hilelerle, tedbirlerle çalınmış olan malın vebali adalet günü çalan<br />
adamın boynunda kalır. Yüz binlerce akıl, bir araya gelip onun tuzağına aykırı bir<br />
tuzak kurmak isterler, kurarlar da.<br />
Kurdukları tuzağı pek kuvvetli pek yerinde ve kafi bulurlar ama bir çöp parçası<br />
rüzgara nasıl dayana bilir Eğer sen “Şu halde varlığın ne faydası var ” dersen senin<br />
bu sualinde fayda var mı inatçı adam Sualinde fayda yoksa bu abes ve faydasız suali<br />
niye dinleyeyim Eğer bir çok faydaları varsa neden bu cihan faydasız olsun öyle ise<br />
Cihan, bir cihetten faydasız başka bir cihetten faydalarla dopdoludur. Sana faydalı<br />
olan şey, bana faydasızsa mademki sence faydalı, onun yapmaktan geri durma.<br />
Yusuf’un güzelliği kardeşlerince abesti,lüzumsuzdu. Fakat bütün bir aleme faydalıydı.<br />
Davud’un sesi kadar güzeldi ama güzel sesten anlamayanlar dinlemek istemezlerdi.<br />
Nil nehrinin suyu, abıhayattan daha hoştu, daha feyizliydi.<br />
Fakat nasipsiz ve münkir olanlara kandı. Şehitlik, mümin için hayattır, münafık için<br />
ölüm ve çürüme! Alemde bir sürü halkın mahrum olmadığı bir nimet var mı Söyle.<br />
Şekerden öküze, eşeğe ne fayda var Her canın başka bir gıdası vardır. Fakat o gıda,<br />
gıdalanan kişiye arızî ise ona nasihat etmek de onu doğru yola getirmek demektir.<br />
Birisi hastalık dolayısıyla toprak yemeyi sevse toprağı,kendisine gıda sanır ama, asıl<br />
gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur. Şerbeti bırakmıştır<br />
da zehir yemektedir. Hastalık yüzünden alıştığı gıda kendisine tatlı gelmiştir. İnsanın<br />
asli gıdası Allah nurudur, ona hayvan gıdası layık değil!<br />
Fakat gönül, hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece gündüz bu suyu içmekte,<br />
bu toprağı yemektedir. Bu gıdayı yiyen kişinin yüzü sapsarıdır. Ayağı tutmaz kalbi<br />
helacana uğrar. Nerede yol, yol olan göklerin gıdası nerede bu O, gıda devletin has<br />
kullarına mahsustur. O, boğazsız aletsiz yenir. Güneşin gıdası, arş nurundandır,<br />
hasetçinin, Şeytanın gıdası ferş dumanından!<br />
Allah, şehitler için “ Onlar rızıklanırlar” buyurdu. O, gıda için ne ağız vardır, ne tabak!<br />
Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır, her bilgiden bir lezzet alır. Herkesin<br />
yüzünden bir şey yemekte, her buluştuğundan bir şey almaktasın. Yıldız, yıldızla kıran<br />
etti mi mutlaka her ikisine uygun bir şey doğar. Erkekle kadının buluşmasından çocuk<br />
doğduğu gibi taşla demirin birleşmesinden de kıvılcım meydana gelir.<br />
Toprağın, yağmurla kıranı, meyvaları, yeşillikleri, çiçekleri bitirir. İnsan, yeşilliğe<br />
baksa gönlü hoşlanır,gamı gider, neşelenir. Canımız neşelenirse bizden iyilikler,<br />
ihsanlar doğar. Güzelce, dilediğimiz gibi gezdik, eğlendik mi karnımız acıkır iştahımız<br />
artar. Rengin kızarması karanlıktandır.<br />
Kan da hoş ve gül renkli güneştendir. Renklerin en güzeli kırmızı renktir. O renk de<br />
güneştendir, güneşten meydana gelir. Zuhale karin olan her yer çoraklaşır, oraya ekin<br />
ekilemez. Bir şeyin bir şeyle birleşmesi,kuvvetin halindeki fiili meydana çıkarır;<br />
Şeytanın münafıkla birleşmesi gibi.<br />
Bu manalara, dokuzuncu kat gökten yüce derecesiz, dereceler, mekansız yücelikler<br />
vardır. Halkın makamı. Derecesi ariyettir. Fakat emir alemi olan Melekut diyarının<br />
makam ve derecesi aslidir. Halbuki halk, makam ve derece için aşağılıklara<br />
katlanır,bayağı hallere düşer, yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır,hoşlanır!<br />
On günlük yücelik için zilleti çekerler, gam ve gussa ile boyunlarını iğ gibi ipince bir<br />
hale korlar. Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikten aydın güneş<br />
olduğum mekana gelmiyorlar<br />
Güneşin doğduğu yer, kapkara bir burçtur. Bizim güneşimizse doğu yerlerinden<br />
dışarıdır! Onun doğduğu yer, zerrelerine nispetle doğu yeridir. Halbuki zatı ne doğar.<br />
Ne dolunur! Onun arta kalan zerreleri olan bizler de iki cihanda gölgesiz bir güneşiz.<br />
Ne şaşılacak şey! Böyle olduğu halde yine Şemsin etrafında dönüp dolaşmaktayım.<br />
Buna sebep deyini Şemsin ışığı, aydınlığı! Şems, hem sebepleri, vesileleri meydana<br />
getirmede hem de sebepler, vesileler ona erişememekte!<br />
Yüz binlerce defa ümidimi kestim. Kimden mi Şemsten. Buna inanır mısınız Ben<br />
güneşten ümidimi keseyim, balık suya sabretsin! Bu sözüme inanma sakın!<br />
Ümitsizliğe düşersem ümitsizliğimde güneşin işidir, onun tecellisidir ey Hasan! Sanat,<br />
nasıl olur da sanatkardan ayrılır Hiç var olan,varlıktan başka bir yerde oylar mı<br />
Bütün varlıklar bu bahçede yayılır.<br />
İster Burak olsun ister Arap atları, ister eşek! Fakat bu hareketlerin bu denizden<br />
olduğunu görmeyen, her an yeni bir mihraba yüz çevirir. O, tatlı denizden acı su içe,<br />
içe nihayet o acı su, gözünü kör etmiştir. Deniz “ Ey kör, benden sağ elinle su iç de<br />
gözün açılsın” der. Burada sağ el, hüsnü zandır. Çünkü iyinin, kötünün nereden<br />
geldiğini hüsnü zan bilir.<br />
Ey mızrak, seni bir döndüren var. O yüzden bazan dümdüz dikilmekte, bazan iki kat<br />
olmuş gibi eğilmektesin. Şemseddin’in aşkıyla tırnağımız yok ki. Yoksa bu körün<br />
güzünü açardık! Ey hak ziyası Hüsameddin, sen hasetçinin gözünün körlüğüne<br />
rağmen hemen yürü, onun illetini tedavi et! Senin ilacın çabucak tesir eden ululuk<br />
tutyası, eseri mutlaka görülen karanlıklar dağıtıcı bir ilaçtır. O ilaç, bir körün gözüne<br />
konsa yüzyıllık zulmeti derhal giderir.<br />
Hasetçiden başka bütün körleri tedavi et! Fakat seni inkar eden hasetçiyi tedavi<br />
etmek. Hatta, sana kasteden ben bile olsam, bırak, can çekişip durayım, sakın can<br />
bağışlama. Güneşe has ededen güneşin varlığından incinen kişi yok mu Ah, işte sana<br />
devası olmıyan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediysen kuyunun ta dibine<br />
düşmüş kalmış bir kişi! O ezeli güneşi yok etmek ister, fakat söyle, bu muradı nasıl<br />
olur da yerine gelir, imkan var mı<br />
Padişah beylerinin hikayesi,o ebedi sultan kölelerinin has köleye hasetleri. Söz, sözü<br />
aça, aça hayli geri kaldı. Yine o hikayeye başlamak, onu tamamlamak gerek. İkbal<br />
sahibi ve bahtlı melek bahçıvan nasıl olur da ağacı ağaçtan fark etmez Acı ve kötü<br />
ağaçla bire yedi yüz meyve veren meyveli ağacı.<br />
Nasıl olur da bir görür, ikisini de yetiştirmek için zahmet çeker, hele gözü her şeyin<br />
sonunu görüp dururken buna imkan mı var O iki ağaç, filvaki şimdi görünüşte bir<br />
görünüyor ama ağaçlardan maksat ne Meyve vermek değil mi Allah nuruyla gören,<br />
sondan önden agah olan şeyh; Ahiri gören gözü Allah uğrunda yummuş menzile<br />
ulaşma hususunda sonu gören gözü , açmıştır. O hasetçiler, kötü ağaçtır.<br />
Yarattıkları acı, bahtları kötüdür. Hasetten coşarlar,ağızları köpürür durur. Gizlice<br />
hileler kurarlar. Bu suretle has kölenin boynunu vurmak, dünyadan kazımak dilerler.<br />
Canı padişahın canı olan kişi nasıl fani olur Birisinin gönlünü Allah korursa o adam<br />
nasıl yok olur Padişah o sıralara vakıftı, fakat Ebubekr-i Rebabi gibi ses<br />
çıkarmıyordu. Yaratılışları kötü, ahlakları fena kişilerin gönüllerini görüyor, o<br />
testicilerle gizlice alay ediyordu. Hileciler hile düzüp koşuyorlar,padişahı çömleğe<br />
sokmak istiyorlardı. O kadar büyük bir padişah, a eşekler, nasıl bir çömleğe sığar<br />
Padişah için bir tuzak ördüler ama nihayet bu hileyi de ondan öğrendiler. Ne kötü<br />
talebedir o talebe ki hocasıyla baş koşar, onunla kendisini bir görür. Hem de hangi<br />
hocayla Huzurunda gizli, aşikar bir olan cihan hocasıyla. Onun gözü, Allah nuruyla<br />
bakmakta, bilgisizlik perdelerini yırtıp yakmaktadır. O talebe eski kilim gibi<br />
paramparça, delik deşik olmuş gönülleri bir perde yapıp o hakimin önüne gerer.<br />
Halbuki o perde bile yüzlerce ağzıyla ona gülüp durur.<br />
Her ağzı hocaya bir delik olmuştur. ( deliklerden talebenin gönlünü seyreder durur.)<br />
Hoca , talebeye der ki; “ Ey köpekten de aşağı olan, bana hiç mi vefan yok Haydi beni<br />
kuvvetli, müşküller halledici bir hoca farz etme, tut ki senin gibi bir talebeyim, senin<br />
gibi gönül gözüm kör. Fakat canına, gönlünün yardımı da mı dokunmadı Sana ben<br />
olmadıkça bir feyiz bile akmıyor.<br />
Şu halde görüyorsun ya, gönlüm, senin bahtının tezgahı. Be doğru düzen olmayan, bu<br />
tezgahı niye kırarsın Çakmağı gizlice çakıyorsun dersen kalpten, kalbe pencere yok<br />
mu ki Gönül nihayet senin fikrini de pencereden görür andığın şeye şahadet eder.<br />
Tut ki kereminden yüzüne vurmuyor, yüzünü yerlere sürtmüyor, ne söylersen gülüp “<br />
Evet, evet” diyor.<br />
Fakat senin hilene, Huda’na gülmüyor. Kötü huyuna, yaptığın şeylere gülüyor. Hile<br />
edenin göreceği, bulacağı karşılık hileden ibarettir. Büyük testiyi vur kır, küçük testiyi<br />
al iç, işite layığın bu! Eğer o senden razı olur, bu yüzden gülerse sana yüz binlerce gül<br />
açılır. Gönlün senden razı olursa bil ki o. Hamel burcunda bir güneş kesilir. O yüzden<br />
hem gündüz güler hem bahar.<br />
Çiçeklerle yeşillikler birbirine karışır. Yüz binlerce bülbülle kumru ötüşmeye başlar;<br />
sessiz cihanı sesle doldurur. Ruh yaprağını sararmış bir halde görüyorsun da<br />
padişahın gazabından yine haberin yok. Padişahın güneşi itap burcunda olunca yüzleri<br />
kebap gibi karatır. O Utar idin sahifeleri , bizim canımızdır; o sayfalardaki beyazlık,<br />
karalık, bizim mizanımız. Sonra ruhları; sevdadan, acizlikten kurtarsın diye tekrar<br />
kırmızı ve yeşil bir ferman yazar. Hulasa ilkbaharın yazıp çizdiği şeyler de kavsikuzah<br />
gibi kırmızı ve yeşil sayılır”.<br />
VİRANEDEKİ DOĞAN<br />
Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör<br />
doğandır. Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O<br />
rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;<br />
Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.<br />
Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı<br />
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya<br />
başladılar. Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya<br />
geldi” diye bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir<br />
halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.<br />
Doğan, “ Ben baykuşlara layık mıyım ” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane<br />
bağışladım. Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp<br />
kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin<br />
gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın<br />
koludur” diyordu.<br />
Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi<br />
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama<br />
Allah hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya<br />
kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan,<br />
padişahın elinden dem vurmakta.<br />
Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu<br />
sözü, O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi Hiç sarımsakla badem helvası<br />
yenir mi Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul<br />
edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir<br />
tuzak! Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır .<br />
Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir En aşağı bir baykuş , onun<br />
beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede ” demekteydi.<br />
Doğan dedi ki: “ benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.<br />
Baykuş kim oluyor ki Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,<br />
Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.<br />
Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim,<br />
padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi<br />
gönül yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.<br />
Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle<br />
bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.<br />
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir<br />
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları<br />
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı anlar.<br />
Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili<br />
olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.<br />
Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.<br />
Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah,<br />
uzaktan benim davulumu döven “İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine<br />
şahidim, Allahdır.<br />
Padişahın cinsinden değilim, haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle,<br />
onun nuruna sahibim. Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta<br />
toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın<br />
cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,<br />
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.<br />
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde<br />
toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi<br />
var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın. Sizi<br />
şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin. Nice<br />
kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.<br />
Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi Göz nuru iç<br />
yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam<br />
karasında, akıl bir mum gibi beynim içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır.<br />
Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan<br />
bir inci alıp boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da<br />
onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.<br />
Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir.<br />
O,Mesih’in şanı seyahatten yücedir. Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan,<br />
böyle candan gebe kalır. Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir<br />
mahşer gösterir. Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.<br />
Bu, sözler, mana bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının<br />
nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı<br />
geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder Fakat bu “ lebbeyk” öyle<br />
bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla<br />
tadabilirsin.<br />
Bir ırmak kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstünde dertli bir susuz<br />
duruyordu. Suya erişmesine o duvar maniydi. Susuz adam, adeta su için balık gibi<br />
çırpınmaktaydı. Birden suya bir kerpiç parçası attı. Suyun sesi bir göz gibi kulağına<br />
geldi. O ses, tatlı bir sevgilinin sesi gibiydi. O ses, adamı şarap gibi sarhoş etmişti.<br />
O minhetlere düşmüş adam, suyun temiz sesinden hoşlanıp duvardan kerpiç<br />
kopararak suya atmaya başladı. Su sanki “Ey adam, bana taş atmadan ne fayda elde<br />
ediyorsun ki ” diye bağırmaktaydı. Susuz dedi ki. “ Ey su,, iki fayda var. Onun için ben<br />
bu işten el çekmem. Birinci fayda şu: su sesini duymak, susuzlara rebap dinlemek<br />
gibi.<br />
Su sesi İsrafil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten hayat bulmada. Yahut bu ses,<br />
bahar günlerindeki gök gürültüsü sesini andırıyor. Bu ses yüzünden bağlar, bahçeler,<br />
ne kadar güzelleşiyor, Çiçeklerle dolar. Yahut yoksula zekat zamanını geldiği<br />
söylenmiş, Mahpusa kurtuluş müjdesi verilmiş gibi. Muhammet’e Yemen’den gelen ve<br />
ağızsız söylenen Rahman nefesine.<br />
Yahut asilere şefaate gelen Ahmed’in, Yahut da zayıf Yakub’un canına erişen güzel ve<br />
latif Yusuf’un kokusuna benziyor. Öbür faydası da duvardan koparıp tertemiz suya<br />
attığım her taş, her kerpiç parçası, Yüksek duvarı biraz daha alçaltıyor, her defasında<br />
duvar biraz daha inmiş oluyor. Duvarın alçalması, suya yaklaşmama sebep olmakta.<br />
Duvardaki o taşları, kerpiçleri koparmak “Secde et de yaklaş” ayetindeki yakınlığı<br />
mucip olan secdedir. Duvarın boynu yüksekken bu baş indirmeğe manidir. Bu toprak<br />
bedenden kurtulmadıkça Abıhayata secde edemem. Duvar üstündekilerden en fazla<br />
susuz kimse, taşı, topacı en çabuk koparıp atan da odur.<br />
Suyun sesine en fala aşık olan duvardan en büyük taşı koparıp atar. O adam, suyun<br />
sesinden, adeta boğazına kadar şaraba batmışçasına neşelenir. Yabancı kişi ise<br />
kerpicin suya düşünce bluk diye çıkardığı sesten başka bir şey duymaz. Ne mutlu o<br />
kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder. Kudretli olduğu günlerde<br />
sıhhatli, güçlü, kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır. Çünkü gençlik çağı,<br />
yemyeşil,terütaze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyvaları yetiştirir. Genç adamın<br />
kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zeminini onlarla yeşertir.<br />
Gençlik, mamur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer. Ne<br />
mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış iple<br />
bağlamadan. Toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü çorak<br />
yerden güzel nebatat asla yetişmez. İhtiyarın gücü, kuvveti kesilir, şehvet suyu<br />
akmaz olur. Kendisinden de faydalanmaz, başkalarına da faydası dokunmaz.<br />
Kaşları eyer kuskunu gibi aşağı düşer, gözü yaşarır, görmez olur. Yüzü buruşur,<br />
kertenkele sırtına döner. Söz söyleyemez, tat alamaz olur, dişleri bir şey kesmez bir<br />
hale gelir. Gün geçip gitmiş, akşam çapı gelip çatmış,leş gibi beden topallamakta,<br />
yolsa uzun. İş görülecek yer yıkık iş işten geçmiş. Kötü huyların kökleri kuvvetlenmiş,<br />
onu kökünden söküp çıkarma kuvveti de azalmış!<br />
Bu iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.<br />
Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli söylediler,<br />
fakat fayda etmedi. Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı dikenler yüzünden<br />
kanamaktaydı.<br />
Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta, yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı.<br />
Vali ona “Mutlaka bunları sök” dedikçe. “ evet, bir gün sökerim” diyordu. Bir müddet<br />
“yarın, yarın” diye vade verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti,<br />
kuvvetlendi. Vali bir gün “ Ey va’din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi<br />
sürüncemede bırakma” dedi. Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün<br />
olmazsa yarın!”<br />
Vali “ Hayır,acele davran, işi savsaklama. Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu<br />
bil ki gün geçtikçe, O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp<br />
aciz bir hale geliyor. Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse<br />
ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte. Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.<br />
Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta1 O daha ziyade<br />
gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi. Her<br />
kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte. Nice<br />
defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.<br />
Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek<br />
duygusuzlaştın.<br />
Çirkin huyundan başkalarını ,zarara soktuğundan başkalarına mazarrat verdiğinden,<br />
gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem<br />
başkalarına! Ya baltayı al, ercesine vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar. Yahut bu<br />
dikeni gül fidanına ulaştır, sevgilinin nurunu nara kavuştur Da onun nuru senin<br />
ateşini söndürsün, vuslatı, dikenini gül bahçesi haline getirsin.<br />
Sen cehenneme benziyorsun, o ise mümindir. Mümine ateşi söndürmek imkanı var .<br />
Mustafa, cehennemin sözünü naklederek buyurdu ki: “ Cehennem, korkusundan<br />
mümine yalvararak, “Padişahım, çabuk geç, Nurun, ateşimi söndürecek” der.<br />
Şu halde ateşi helâk eden, müminin nurudur. Çünkü bir şeyi zıddından başka bir şeyle<br />
gidermek imkansızdır. Adalet gününde ateş, nurun zıddıdır, zira, ateş kahırdan<br />
meydana gelmedir, nur, ihsan ve fazıldan. Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin<br />
gönlüne rahmet suyunu saç! O rahmet suyunun kaynağı mümindir.<br />
Abıhayat , ihsan sahibinin pak ruhudur. Nefsin ondan kaçmakta. Çünkü sen<br />
ateştensin, o su ırmak suyu. Ateş, sudan söndüğündendir ki sudan kaçmaktadır. Senin<br />
duygun, fikrin hep ateşten. Şeyhin duygusu ve fikri ise o güzel nur. Onun nur suyu<br />
ateşe damladı mı ateşten cız ,cız sesi çıkmaya başlar. O cızladıkça sen ona “ Öl, bit”<br />
deki bu nefis cehennemin sönsün. Sönsün ki senin gül bahçeni yakmasın, senin adalet<br />
ve ihsanını söndürmesin.<br />
O söndükten sonra ne dikersen biter. Laleler , ak güller, marsamalar çıkar. Yine doğru<br />
yoldan alabildiğine gidiyoruz. Hocam, dön ger, yolumuz nerede Şunu anlatıyorduk.<br />
Hasetçi adam, senin eşeğin topal, konak yeri de adamakıllı uzak. Yıl geçti, ekin vakti<br />
değil. Yüz karanlığından, kötü işten başka da mahsul yok.<br />
Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak lazım. Yolcu kendine gel, kendine<br />
vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu. Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken<br />
kocalığını hak yoluna sarf et. Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık<br />
müddetten uzun bir ömür bitsin. Bu aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen<br />
fitilini düzelt, yağını tazele. Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti.<br />
Ekin zamanı tamamıyla geçmesin,agah ol! Nasihatımı dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır.<br />
Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun! Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini<br />
bırak, cömertliği ele el. Cömertlik, şehvetleri, lezzetleri terk etmedir. Şehvet<br />
yüzünden düşen kalkmamıştır. Bu cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Yazıklar<br />
olsun böyle bir dalı elinden bırakana. Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir.<br />
Bu dal, canı göğe çeker. Ey güzel yollu cömertlik dalı seni çeke çeke aslına eriştirdi<br />
mi güzellik Yusuf’un, bu alem kuyu gibidir. Bu ip de Allah emrine sabretmedir. Ey<br />
Yusuf, ip sarktı, iki elinle yapış. İpten gafil olma, vakit geçiyor. Allah’a hamdolsun ki<br />
bu ipi sarkıttılar, fazıl ve rahmeti birbirine kattılar.<br />
Bu ipe yapış da yeni bir can alemi apaşikar, fakat görünmez bir alem göresin.<br />
Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan cihan da<br />
adamakıllı gizlenmede. Rüzgar esti mi toz toprak görünür, uçup savrulur, rüzgar<br />
görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgara perde olur. Zahiren iş işleyen,<br />
hakikatte işsizdir, deriden ibarettir. Gizli olan içtir; asıl odur. Toprak, rüzgarın elinde<br />
bir alete benzer. Asıl toprağı yüce ve tabiatı yüksek bil. Toprağa mensup gözün bakışı<br />
da toprağa düşer. Rüzgarı gören göz başka bir çeşittir. Atı at bilir, at, atın eşitidir.<br />
Binicinin ahvalini de binici bilir. Duygu gözü arttır, binici Hak nuru. Binici olmadıkça<br />
at, zaten işe yaramaz ki. Şu halde ata terbiye ver, kötü huyunu terk ettir. Yoksa<br />
padişah onu kabul etmez. Atın gözüne yol gösteren, padişahın gözüdür. Padişahın<br />
gözü olmadıkça at, bir şet göremez. Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde<br />
değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsan “ gelmem, niye geleyim” derler.<br />
Allah nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Allah’a rağbet etmiştir. Binici<br />
olmayan at yol gitmeyi ne bilir Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah lazım. Nuru,<br />
binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir. His nururunu<br />
benzeyen, Allah nurudur. Bu suretle “Nur üstüne nur” ayetinin manası zuhur eder.<br />
His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür. Çünkü duygularla idrak<br />
edilen alem, çok aşağılık bir alemdir. Allah nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi<br />
gibi. Fakat duyguya binmiş olan meydan da değildir, iyi eserlerinden, güzel,<br />
sözlerinden başka bir şey görünmez. Duyguya mensup olan nur bile, kesif ve cismani<br />
olmakla beraber gözlerin karasında gizlidir.<br />
Öfkenden sen duygu nurunu bile görmüyorsun, dine mensup nuru nasıl görürsün<br />
Duygu nuru, bu kadar kesafetiyle beraber gizli olursa ap-arı olan bir ışık nasıl olur da<br />
gizli olmaz Bu cihan, gayp rüzgarının elinde bir saman çöpüne benzer,tamamıyla<br />
acizdir. Gayp aleminin dileği,<br />
Onu gah yüceltir, gah alçaltır. Gah doğrultur, gah kırar. Gah sağa götürür, gah sola<br />
gah gül bahçesi haline kor, gah diken haline. El gizlidir, yazı yazan kalemi gör. At<br />
oynayıp seyirtmekte, binici meydan da değil. Fırlayıp giden oka bak, yay gizli. Canlar<br />
meydan da canların canı görünmüyor. Oku kırma. O padişah okudur. Yaydan çıkan ok<br />
değildir, her şeyi bilenin şastından atılmıştır.<br />
Hak, “ Ma remeyte iz remeyte” dedi. Allahnın işi, bütün işlere örnektir misaldir. Kendi<br />
kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün sana sütü kan gösterir. O kanlara<br />
bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku alıp öp de padişaha götür. Meydanda olan<br />
acizdir, bağlanmıştır, zebundur. Görinmiyense pek kuvvetti ve galip.<br />
Biz avlardan ibaretsiz, kimin böyle bir tuzağı var Çevganın önünde toplardan başka<br />
bir şey değiliz, çevganı idare eden nemde Yırtıyor, dikiyor, nemde bu terzi Üflüyor,<br />
yakıyor, nemde bu ateşi yakan Bir an içinde sıddıkı kafir eder, bir an içinde zındıkı<br />
zahit. Onun içindir ki ihlas sahibi, varlığından tamamıyla halas olmadıkça tuzağa<br />
düşmek tehlikesindedir. Çünkü yoldadır, yol kesicilerse sayısız.<br />
Ancak Allah amanında olan kurtulur. Aynası tamamıyla arınmayan, henüz ihlas<br />
sahibidir. Kuş tutmayan henüz avla meşguldür. Fakat ihlas sahibini Allah ihlas<br />
makamına ulaştırırsa ihlas sahibi kurtulur, emniyet makamına varır. Hiçbir ayna<br />
yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki<br />
tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.<br />
Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Hiçbir olmuş meyve tekrar turfanda haline<br />
gelmez. Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.<br />
Kendinden kurtuldun mu tamamıyla burhan olursun. Kul yok oldu mu sultan kesilirsin.<br />
Bunu apaçık görmek istersen Salahaddin gösterdi, gözleri görür bir hale getirdi, açtı.<br />
Allah nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir. Şeyh. Allah gibi<br />
aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir. Gönül onun elinde mum gibi<br />
yumuşaktır. Mührü, gönle gah ayıp, gah şeref damgasını basar.<br />
Mumunda ki mühür,bir yüzüğe alamettir. Onu hatırlatır ya asık o yüzük de ki nakış<br />
kimin alametidir, kimi hatırlatmaktadır O nakı ş, efkarının her halkası, öbürüne<br />
geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.<br />
Gönül dağlarında ki bu ses kimin Bu dağ, gah sesle dopdolu gah bomboş ve sessiz.<br />
Ev sahibi, nemde olursa olsun hakim ve üstat dır,yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül<br />
dağı, onun sesinden hali kalmasın! Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir. Dağ vardır yüz<br />
misli. Dağ; o ses den ,o sözden yüz binlerce halis ve saf kaynaklar sızdırır. Fakat<br />
dağdan o lütuf kesildi mi sular kaynakların da kan kesilir.<br />
O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden tur dağı lal haline geldi. Dağın cüzzüleri<br />
canlandı akıllandı, ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki ne candan bir çeşme<br />
coşmakta ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta. Onda ne bir iştiyak<br />
sahibinin sesi var, ne sakinin bir yudum şarabının neşesi! Nemde hamiyet ki böyle bir<br />
dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.<br />
Belki cüzülerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur! Kıyamette dağlar<br />
yerlerinden sökülecek. Senin bir davranmanda ne vakit böyle bir keremde bulunacak<br />
Bu kıyamet, o kıyametten nasıl olur da aşağı sayılır O kıyamet yaradır, bu merheme<br />
benzer. Bu merhemi gören yaradan kurtulmuştur. Bu güzelliği gören kötü kişi bile<br />
ihsan sahibidir. Ne mutlu o çirkine ki güzele eş arkadaş oldu, vah eşi kış olan gül<br />
yüzlüye! ölmüş ekmek cana eş olunca dirilir, canın ta kendisi olur.<br />
Kara odun ateşe eş olur, karanlığa gider, baştan başa nur kesilir. Ölmüş eşek tuzluya<br />
düşünce eşekliği, murdarlığı bir tarafta kalır. Allah gününün rengi Allah boyasıdır.<br />
Onda her şey bir renge boyanır. Birisi küpe düşse de sen, ona kalk desen neşesinden “<br />
Beni kınama. Küp benim der.”<br />
O “ Ben küpüm” demek “ ben, Hakk’ım”demektir. Demir demirdir ama ateş rengine<br />
girmiş, o renge boyanmıştır. Demirin rengi, ateşin renginde mahvolmuştur. Sukut<br />
eder gibi görünmekle beraber ateş olduğundan da dem vurmaktadır. Madendeki altın<br />
gibi kızarınca sözü, ağızsız, dudaksız “ Ben ateşim” sözüdür.<br />
Ateşin rengiyle, ateşin tabiatıyla ululanmıştır da der ki. “ ben ateşim ,ben ateş! Sen<br />
şüpheye düşşen de ben ateşim, istersen bir tecrübe et, elini sür. Ben ateşim, eğer<br />
şüphe ediyorsan bir an olsun yüzünü bana koy!” Ademoğlu, Allahdan nurlanırsa seçilir<br />
de meleklerin mescudu olur. Cani melek gibi azgınlıktan ve şüpheden kurtulan kişi de<br />
alemde secde eder.<br />
Ateş nedir demir nedir Dudağını yum. Bu benzetişte bulunanla alay etme. Ayağını<br />
denize pek basma, denizden çok bahsetme dudağını ısırarak susup kıyısın da dur!<br />
Benim gibi yüzlercesi bile denize tahammül edemezler. Fakat yine de denizde<br />
boğulmaktan korkmuyor, ona dalmadan duramıyorum. Canım da denize feda olsun,<br />
aklım da. Canın da kan diyetini bu deniz vermekte, aklın da. Ayağım oldukça denizde<br />
yürürüm, ayağım kalmazsa yine su kuşları gibi denize dalarım. Huzur da bulunan bi<br />
edep kişi huzurda bulunmayan kişiden daha hoştur. Halka da eğridir ama nihayet<br />
kapıda değil mi<br />
Ey teni bulaşmış, pislenmiş kişi, havuz kenarında dön dolaş. İnsan, havuzun<br />
dışındayken nasıl temizlenir Havuzdan uzak düşen kişi nasıl temiz olur O adam<br />
batın temizliğinden bile uzak düşmüştür. Bu havuzun temizliğinin haddi yoktur.<br />
Cisimlerin temizliği ise pek az bir miktarda olabilir. Çünkü gönül havuzdur ama gizli.<br />
Bu havuzun, denize gizli bir yolu var. Senin muayyen miktarda ki temizliğin yardım<br />
ister. Yoksa sayılı şey, harcandıkça azalır. Su, pis adama “ Bana koş der” Pis adamsa “<br />
Sudan utanıyorum der.”<br />
Su der ki: “ Bu utanma, bensiz nasıl zail olur, bu pislik, bensiz nasıl temizlenir ”<br />
Bulaşık ve pis adam; sudan utanır, gizlenirse bu utanma, “Haya, imana manidir”<br />
sözünün tahakkukuna sebep olur. Gönül, ten havuzunda çamura bulandı ama ten,<br />
gönül havuzunda arındı. Oğul, gönül havuzunun çevresinde olan, ten havuzundan<br />
sakın!<br />
Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah var,<br />
birbirlerine karışmazlar. İster doğru ol, ister eğri. O gönül havuzuna doğru gel, geri<br />
kalma. Padişahların huzurunda can tehlikesi var ama himmetleri yüce kişiler can<br />
korkusu yüzünden padişahtan çekinmezler. Padişah, şekerden daha tatlı olunca canın<br />
tatlılığına gitmesi de daha hoş, daha doğru.<br />
Ey beni kınayan, sen sağ esen ol. Ey selamet arayan, sen beni bırak! Benim canım<br />
ocaktır, ateşten hoşlanır, ocağa ateş yurdu olmak yeter. Bana ocak gibi aşka yanmak<br />
düştü. Bundan kör olansa zaten ocak değildir. Azıksızlık azığı sana azık olursa baki<br />
olan can bahçen güllerle, süsenlerle dolar. Başkasının korktuğu şeyler, sana emniyet<br />
verir. Su kuşu denizden ,kuvvet bulur, ev kuşuysa perişan olur.<br />
Ey tabip, ben; yine divana oldum. Sevgili, ben yine kara sevdalara uğradım. Zincirinin<br />
halkalarından her halkanın başka, başka fenleri var. Her halka başka bir delilik<br />
vermede. Her halkanın eseri, başka, başka fenler. Onun için her an başka deliliklerim<br />
var. Darbı meseldir. Delilikler; fen fen , çeşit çeşittir. Hele böyle ulu bir beyin zincirine<br />
bağlanmış kişide olursa! Bağımı, öyle bir divanelik kopardı ki bütün divaneler bana<br />
nasihat verirler.<br />
Bu çeşit delilik, zünnunun Mısri’nin de başına geldi. Onda yeni ,yeni coşkunluklar,<br />
cezbeler meydana gelmekteydi. coşkunluğu adeta göğün üstüne erişecek bir dereceyi<br />
buluyor, ciğerler acısı bir hale geliyordu. Kendine gel ey çorak toprak, kendi<br />
coşkunluğunu bu işe sahip olan temiz kişilerin coşkunluğu ile bir tutma! Halk onun<br />
deliliğine tahammül edemez bir hale geldi.<br />
Ateşi, adeta halkın sakalını tutuşturmaktaydı. Avamın sakalına ateş düşünce onu<br />
körlüklerinden, inatlarından tutup bağladılar. Halk, bu yolda umumiyetle dara düşse<br />
de yine yuları geri çekmeye imkan yoktur. Bu padişahların hepsi halk dan can<br />
korkusuna düştüler. Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok! Hüküm<br />
külhaniler eline geçince nihayet zünnun zindanına düştü. Bir tek ulu padişah, tek<br />
başına atına binmiş, gitmekte ardına düşen, ona uyan yok. Böyle bir eşi bulunmaz<br />
inci, çocukların eline düşmüş kadrini bilen anlayan yok. İnci de nedir ki Bir katrada<br />
gizlenmiş bir deniz bir zerreye sığmış güneş! Öyle bir güneş ki kendisini zerre<br />
gösterdi de yavaş, yavaş yüzünü açtı.<br />
Bütün zerreler,onda yok oldu. Alem onun yüzünden sarhoş oldu, onun yüzünden<br />
kendisine geldi. Fakat kalem, bir gaddarın elinde oldu mu şüphe yok. Mansur, dara<br />
çekilir. Bu hüküm, bu hükümet, kötü kişilerin elinde oldukça elbette peygamberleri<br />
öldürmek lazım. Yol azıtmış kavim, aptallıklarından peygamberlere “ Biz, sizi şom<br />
bilmekteyiz. Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor” dedi.<br />
Hıristiyanların cehaletine bak ki asılan bir Allahdan medet ummaktadır. Çünkü onlarca<br />
İsa’yı Yahudiler asmıştır. Peki iş böyleyse ona kim imdat etsin O padişahın yüreği,<br />
onların yüzünden kan olunca “ Sen, onların içinde oldukça Allah onlara azap<br />
göndermez” hükmü nasıl olur da sürüp gider Hain kalpazandan, halis altınla<br />
kuyumcu, daha fazla korkar. Yusuflar, çirkin kişilerin hasedinden korkup gizlenirler.<br />
Güzeller, düşman korkusundan ateş içinde yaşarlar.<br />
Yusuflar, kardeşlerinin hilesi yüzünden kuyuya düşmüşlerdir. Çünkü o kardeşler,<br />
hasetlerinden Yusuf’u kurtlara verip dururlar. Hasetten Mısır Yusuf’unun başına neler<br />
geldi Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur. Hulasa halim Yakub, Yusuf’a bir şey<br />
yapmasın diye bu kurttan daima korkar. Zahiri kurt, Yusuf’un etrafında dönüp<br />
dolaşmadı. Fakat bu haset, işlediği işle kurtları da geçti!<br />
Bu haset kurdu, Yusuf’u yaraladı da “ biz onu elbiselerimizin başında bırakmış,<br />
gitmiştik, kurt kapmış diye tatlı sözlerle özür serdetti. Bu hile, yüz binlerce kurtta bile<br />
yok Hele dur, bak, bu kurt sonunda nasıl rüsvay olur! Ondan dolayı herkesin yaptığı<br />
kötülüğün zararını göreceği gün hasetçiler, muhakkak kurt şeklinde<br />
haşredileceklerdir.<br />
Hırsla dolu aşağılık ve haram yiyici kişi, o sayı günü domuz şeklinde, zina<br />
edenler,avret yerleri kokarak, şarap içenler, ağızları kokarak dirilirler. Gönüllerin<br />
duyduğu o gizli koku, mahşerde açığa çıkar, duyulur. İnsanın varlığı bir ormana<br />
benzer. O deme agahsan çekin bu varlıktan çekin! Vücudumuzda binlerce kurt,<br />
binlerce domuz. Temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfat var.<br />
Herhangi huy galipse hüküm onundur. Maden de altın bakırdan fazlaysa o maden altın<br />
sayılır. Vücudunda hangi huy galipse o huyun suretine göre haşredilmen gerekir.<br />
İnsan da bir an olur, kurtluk zuhur eder, bir an olur, ay gibi Yusuf yüzlü bir güzel<br />
haline gelir. İyiliklerle kinler gizli bir yolda gönüllerden gönüllere gidip durmaktadır.<br />
Hatta insandan öküzle eşek bile bilgi sahibi olur, akıllanır,hüner elde eder. Serkeş at,<br />
rahvan bir hale gelir, alışır. Ayı oynar, keçi de selam verir.<br />
Köpeğe insanın huyu geçer, nihayet çoban olur, av, avlar yahut sürüyü korur. Eshabı<br />
Kehf’in köpeğine onlardan öyle bir huy sirayet etti ki sonunda Allah’ı aramaya<br />
koyuldu. Kalb de her an bir çeşit şey baş gösterir. İnsan bazan şeytanlaşır, bazan<br />
melekleşir. Bazan tuzak kesilir, bazan yırtıcı hayvan! Aslanların bildiği o acayip<br />
ormandan, gönüller tuzağına gizli bir yolu bulunan o meşelikten, içten içe hırsızlık et,<br />
can mercanını çal1 Ey köpekten aşağı, ariflerin gönüllerinden o mercanı elde et.!<br />
madem ki hırsızlık ediyorsun, bari latif inciyi çal! Mademki hamallık ediyorsun, bari<br />
yüce bir yük yüklen!<br />
Dostlar Zünnunun bu işinde düşünceye daldılar, zindana gittiler, bu hal hususunda<br />
konuşup fikirlerini söylemeye başladılar: Dediler ki “Bunu herhalde kasten yapıyor.<br />
Bunda bir hikmet var. O bu dinle bir kıbledir, bir delildir. Ona delilik hükmetsin, o<br />
çaldırsın imkan mı var Böyle bir şey onun deniz gibi hudutsuz aklından ne kadar<br />
uzak! Haşa delilik bulutu, onun ayını örtsün. Böyle bir şey onun ulu makamının<br />
kemalinden değildir.<br />
O halkın şerrinden bir bucağa sindi. Akıllılardan utandı da divane oldu. Tane tapan<br />
sersem akıldan usanmış da bu yüzden mahsus kendisini deli göstermiştir.” Maden de<br />
der ki: “ yiğit , beni bağla öküz kuyruğundan yapılma kamçı ile başıma sırtıma vur.<br />
Fakat deşeleme! Kamçı yarasından hayat bulayım.<br />
Musa’nın öküzü yüzünden dirilten maktul gibi dirileyim. Öküz kuyruğundan yapılma<br />
kamçının açtığı yaradan iyileşeyim, Musa’nın mucizesiyle dirilen o öldürülmüş adam<br />
gibi canlanayım. O öldürülmüş adam öküz kuyruğu kamçısının açtığı yaradan dirildi.<br />
Bakır gibi kimya yüzünden altın oldu. Sıçrayıp kalktı, sırları söyledi, kanını dökenleri<br />
gösterdi.<br />
Beni bumlar öldürdü, bu fitnenin tohumunu bunlar ekti diye açıkça söz söyledi. Bu<br />
ağır beden de öldürüldü mü sırları bilen ruh varlığı dirilir. O adamın canı cenneti de<br />
görür, cehennemi de bütün sırları da tanır, bilir. Kanlı şeytanları, hile ve hud’a<br />
tuzağını ve şeytanlıkları gösterir. Kuyruğunun açacağı yara yüzünden can kurtulsun<br />
diye öküz kesmek, yol şartlarındandır. Sen de tez öküz nefsi tepele de gizli ruh<br />
dirilsin, akıllansın.<br />
Onlar, ahvali anlamak üzere zünnun’un yanına yaklaşınca Zünnun onlara bağırdı: “<br />
Hey, kimlersiniz Sakının!” Onlar, edepli, edepli “ Biz dostlardanız. Buraya canla başla<br />
hal hatır sormak için geldik. Nasılsın ey hünerli, marifetli akıl denizi Akıllı olduğun<br />
halde niye kendini deli gösteriyorsun, bu ne bühtan Güneşe külhanın dumanı erişir<br />
mi Anka, kargaya zebun olur mu Bizden çekinme, şunu anlat.<br />
Biz seni sevenleriz. Bize bu işi etme. Sevenleri, kendinden uzaklaştırmak yaraşmaz.<br />
Onlardan işi gizlemek onları hileyle aldatmak doğru değildir. Padişahım, sırrı açığa<br />
vur. Ey ay yüzlü, yüzünü bulutla gizleme. Biz seni seviyoruz,sana sadıkız, aşıkız. İki<br />
alemde de gönlümüzü sana verdik” dediler. Zünnun, sövüp saymaya başladı,<br />
delicesine saçma sapan sözler söyledi. Sıçrayıp onlara taş topaç yağdırmaya, sopa<br />
sallayıp fırlatmaya koyuldu. Hepsi yaralanıp ezilmek korkusundan kaçtılar.<br />
Zünnun, kahkahayla gülüp başını salladı. Dedi ki: “ Şu dostların heva ve hevesine bak.<br />
Dostlara bak! Hani dost olanların nişanesi Dostlara zahmet can gibi sevimlidir.<br />
Dosta, dostun zahmeti ağır gelir mi Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine<br />
benzer.<br />
Dostluk nişanesi beladan, afetlerden, minhetlerden hoşlanmak değil midir Dost altın<br />
gibidir. Belada ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir”<br />
LOKMAN´IN SINAVI<br />
Tertemiz bir kul olan lokman, gece gündüz kullukta çevik ve gayretli değil<br />
miydi Efendisi, onu ileri tutar, oğullarından üstün görürdü. Çünkü lokman, filvaki kul<br />
oğluydu ama efendiydi, heva ve hevesten hürdü. Bir padişah, konuşma esnasında bir<br />
şeyhe dedi ki: “ Benden bir şey dile” Şeyh “ Padişahım, bana böyle söylemekten<br />
utanmıyor musun Hele biraz daha yüksel! Benim iki kulum var. Onlar hor hakir<br />
kişilerdir ama ikisi de sana hükmederler, ikisi de emrederler” dedi.<br />
Padişah “ Bu söz hatalı bir söz. O iki kul kimler deyince şeyh “ Birisi, kızmak öbürü<br />
şehvet” dedi. Padişahlıktan feragat edeni padişah bil. Onun nuru ayla güneş,<br />
olmaksızın da parlar durur. Mahzene sahip olan, zatı mahzen olmuş kişidir. Varlığa,<br />
mağlup olan, varlığa düşman olan kişidir. Lokman’nın efendisi, görünüşte onun<br />
efendisiydi ama hakikatte Lokman’nın kuluydu.<br />
Bu ters dünyada benzerler çoktur. Onların nazarında bir gevher, çöp parçasından da<br />
bayağıdır. Her çöle, çeçip kurtulunacak yer adı verilmiştir. Ad ve suret, halkın<br />
akıllarına tuzaktır. Bir güruhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.<br />
Mürailik sureti de bir güruhun adını zahitliğe çıkarmıştır.<br />
Halbuki kendisi riyaya boğulmuştur. Taklitten, kapıp kaçmadan arınmış nur gerek ki,<br />
onu sözünü dinlemeden, işini görmeden tanısın. Bu nura sahip olan , akılyoliyle onun<br />
kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz. Gaybı adamakıllı bilen<br />
Allahnın has kulları can aleminde kalb casuslarıdır.<br />
Hayal gibi gönle girerler. Gizli şey ve hal, onların önünde apaçıktır. Serçenin<br />
vücudunda ne kuvvet ne kudret vardır ki sırrı doğanın aklından gizli kalsın Allah<br />
sırlarına vakıf olan kişinin önünde mahlukatın sırrı nedir ki Göklere çıkan adama<br />
yeryüzünde yürümek güç gelir mi Be zalim, Davud’un elinde demir mum haline gelir<br />
erirdi, artık onun avucunda mum ne oluyor<br />
Lokman, kul şeklinde bir efendiydi. Kulluğu, yalnız zahiri bir görünüşten ibaretti.<br />
Meselâ, efendi tanımadık bir yere giderse kuluna elbisesini giydirir. Kendisi de o<br />
kölenin libaslarını giyer, köleyi kendisine efendi yapar. Kullar gibi onun ardından<br />
yürür. Bu suretle kendisini kimseye tanıtmaz. Ey kul sen baş köşeye otur. Ben, eski<br />
bir kul gibi ayakkabılarını götüreyim.<br />
Sen sertlik et, bana söv, hiçbir suretle ağırlama. Şimdi hizmetin, bence bana hizmet<br />
etmeyi bırakmadan ibarettir. Ben bu suretle gurbet diyarında bile tohumu ekeceğim”<br />
der. Efendiler, kendilerini kul sanılsınlar diye kulluğu kabul etmişlerdir. Onların<br />
gözleri toktur efendiliğe doymuşlardır, kendilerine lazım olan işi yapa gelmişlerdir.<br />
Halbuki bu heva ve heves kulları, onların aksine kendilerini akıl ve can efendisi<br />
gösterirler. Efendi kulluk edebilir fakat kuldan kulluktan başka bir şey zuhur edemez<br />
ki. Şunu bil ki o alemden bu aleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır.<br />
Lokman’nın efendisi bu gizli hali biliyordu, ondan bir nişane görmüştü. Sırrı bildiği için<br />
o yol gösterici,iş başarmak için eşeğini güzelce sürmekteydi.<br />
Lokman’nı daha önceden azad ederdi ama hoşnutluğunu diliyordu. Çünkü lokman’nın<br />
muradı buydu. O aslan, o yiğit, istiyordu ki kimse sırrına ermesin. Sırrını kötülerden<br />
gizlemen şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman,kendinden de<br />
gizlemendir. Fakat sen işini gözünden bile gizle de işine kötü göz değmesin. Kendini<br />
ücret tuzağına teslim et de sonra kendinden, kendiliğin olmaksızın bir şey çal.<br />
Yaralıya, vücudundan temreni çıkarabilmek için afyon verir, uyuturlar. Ölüm vaktinde<br />
de adama elem ve ıstıraplar verirler. O halde meşgulken canını alıverirler. Şu halde<br />
anlıyorsun ya, gönlünü herhangi bir düşünceye verdin mi, gizlice senden bir şey<br />
alacaklardır. Her ne düşünür. Her ne elde edersin hırsız, emin olduğun terden gelip<br />
çatmaktadır. Binaenaleyh bari en iyi işe koyul da hırsız senden hiç olmazsa en bayağı,<br />
en aşağı bir şeyi alıp götürebilsin. Tacirin yükü suya düşerse ondan daha iyi bir<br />
kumaşa el atar. Senin de madem ki suya bir şeyin düşecek, mahvolacak. En aşağı şeyi<br />
terk et de daha iyisini bul.<br />
Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, lokman’a adam gönderip çağırtır,<br />
Önce o yemeğe lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi. Bu suretle onun<br />
artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi. Hatta yese bile<br />
gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.<br />
Bir gün lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ git,<br />
oğlum lokman’ı çağır” dedi Lokman gelince efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim<br />
verdi. Lokman o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın<br />
efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi; Yalnız bir<br />
dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir<br />
karpuz” dedi .<br />
Çünkü lokman, öyle lezzetle,öyle zevkle,öyle iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı<br />
geliyordu. Efendisi o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili<br />
uçukladı, boğazı yandı. Bir eyyam acılığından adete kendisini kaybetti. Sonra “ A<br />
benim canım efendim, Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı<br />
nasıl oldu da lütuf saydın Bu ne sabır Neden böyle sabrettin Sanki canına kastın<br />
var Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin ” dedi.<br />
Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki<br />
utancımdan adeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu<br />
acıdır demeğe utandım. Çünkü vücudumun bütün cüzüleri senin nimetlerinden<br />
meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;Bu kadarcık bir acıya<br />
dayanamaz, feryadedersem vücudumun bütün cüzüleri hak ile yeksan olsun!<br />
Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı Sevgiden<br />
bakırlar altın kesilir. Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru bir hale gelir, sevgiden<br />
dertler şifa bulur. Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi<br />
neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki<br />
Noksan bilgi nereden aşkı doğuracak Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk,<br />
cansız şeylerdir.<br />
Noksan bilgi sahibi, cansız bir şey de dilediği şeyin rengini görünce adeta bir ıslıktan<br />
sevgilinin sesini duymuş gibi olur. Noksan bilgi, fark ve temyize malik değildir.<br />
Nihayet şimşeği güneş sanır. Bu yüzden peygamber, noksanı olan kişiye melun dedi.<br />
Fakat bu noksan, tevil de akıl noksanıdır. Teninde noksan bulunan acınır, acınan<br />
kişiye lanet etmek böyle bir adamı yaralamaksa hiç de yaraşır bir şey değil.<br />
Kötü hastalık lanet edilmesi icap eden, uzaklığa layık olan illet, akıl noksanıdır. Zira<br />
noksan akılları tamamlamak, yani akıllanmak mümkündür, fakat bedendeki noksanı<br />
tamamlamaya imkan yok. Allahdan uzak düşen her kötü kişinin kafirliği, firavunluğu,<br />
umumiyetle akıl noksanından ileri gelmiştir. Beden noksanı için Kuran’ da “ köre teklif<br />
yok” diye bir genişlik var. Şimşek çabucak sönüp gider, pek vefasızdır. Sen aydın ve<br />
parlak olmayan geçici şeyi baki olandan ayırt edemiyorsun. Şimşek güler o kişiye.<br />
Kime biliyor musun onun nuruna gönül bağlayana.<br />
Felek nurlarının sonu yoktur. O nurlar, şarkta ve garpta bulunmayan Allah nuruna<br />
benzer mi hiç Şimşek bil ki göz nurunu alır, baki nur da, bil ki gözlere yardımcıdır.<br />
Deniz köpüğü üstüne at sürmekle şimşek ziyasiyle mektup okumak, Hırs yüzünden<br />
akıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir. Aklın hassası, işin sonunu<br />
görmektir. Akıbeti görmeyen akıl nefistir. Nefse mağlup olan akıl, nefis haline<br />
gelmiştir. Müşteri, Zuhal tesiri altında kalırsa Zuhalleşir. Sen bu yomsuzluk içinde<br />
gözünü döndür de sana bu nuhuseti verene bak! Bu cezirle meddi gören kişi,<br />
yomsuzluktan kurtulur, saadete erer.<br />
Allah, bir halden bir hale döndürme esnasında her şeyi zıddıyla meydana çıkararak<br />
seni halden hale döndürür durur. Bu suretle de Eshabı Şimalden olmaktan korkar<br />
durur, erler gibi de Eshabı Yemi’nin lezzetini umarsın. Bir yandan korkuya, bir yandan<br />
ümide düştün mü iki kanadın olur. Bir kanatlı kuş katiyen uçamaz acizdir. Ya beni<br />
bırak, hiç söylemeyeyim, yahut da izin ver tamimiyle söyleyeyim.<br />
Yoksa ne bunu istiyor, ne onu istiyorsan yine ferman senin. Kim ne bilir ki maksadın<br />
ne, muradın nerede Can İbrahim canı olmalı ki nuriyle ateş içinde cennetler, köşkler<br />
görsün. Derece, derece aya, güneşe kadar yücelsin; halka gibi kapıya kalmasın. Halil<br />
gibi yedinci kat gökten de geçsin. Çünkü ben batanları, geçenleri sevmem. Bu ten<br />
alemi, şehvetten kurtulan kişiden başkasını yanılta gelmiştir, yanılta gider.<br />
HÜTHÜD İLE BELKIS<br />
Belkıs’a yüzlerce rahmet olsun. Allah, ona yüzlerce erkeğin aklını vermişti. Bir hüthüt<br />
kuşu, Süleyman’dan birkaç satırdan ibaret bir mektup getirdi. Belkıs okudu. Elçinin<br />
getirdiği o şümullü nükteleri hor görmedi. Gözü hüthütü gördü, gönlü onun Anka<br />
olduğunu anladı. Duygusu onu bir köpekten ibaret gördü, gönlüyse bir derya.<br />
Akıl, bu iki renkli tılsımlar yüzünden Muhammet’le, Ebucehil’lerin savaştığı gibi duygu<br />
ile savaşır durur. Kafirler Ahmet’i beşer gördüler. Çünkü onun ayı böldüğünü<br />
görmemişlerdi. Hisse ait gözüne toprak serp. His gözü, akla da düşmandır, dine de.<br />
Allah duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi. Çünkü o köpüğü<br />
gördü de denizi görmedi. Bu demi gördü de yarını görmedi.<br />
Bu günün sahibi de odur, yarının sahibi de. Her ana sahip olan, önünde durup durur<br />
de o, hazineden bir pul bile görmez. Bir zere bile o güneşten haber verir ve güneş; o<br />
zerreye kul, köle kesilir. Birlik denizinin elçisi olan katra ya yedi deniz esir olur. Bir<br />
avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşirse felekler, o, bir avuç toprağın önüne baş<br />
koyar. Ademin toprağı Allahdan çevikleşince Allah melekleri o toprağın önünde secde<br />
ettiler. Göğün yaratılması neden di Toprakla olan münasebeti kaldıran, müşkülleri<br />
halleden bir gözden. Toprak, kesafeti yüzünden suyun dibine gider. Öyle olduğu halde<br />
toprağa bak ki çevikleşti, süratle arşı bile geçti. Bil ki o letafet sudan değildir, ancak<br />
verici ve eşsiz, örneksiz yaratıcının ihsanından,. Dilerse havayı, ateşi aşağılatır,<br />
dilerse dikeni gülden üstün eder. Allah hükmedicidir, dilediğini yapar.<br />
Derdin ta kendisinden deva yaratır. Havayı, ateşi aşağılatırsa onları karartır,<br />
bulandırır, ağırlaştırır. Yeri ve suyu yüceltirse kainat yolunu ayaklarıyla arşınlarlar,<br />
yürürler. Gayrı tamamıyla anlaşıldı ki dilediğini yüceltir, toprağa mensup olana<br />
“Kanatlarını aç” der. Ateşe mensup olana der ki: “ yürü, iblis ol, yedinci kat yerin<br />
altında şeytanlık et. Ey topraktan yaratılan adam, sen de yürü, Süha yıldızını bile geç.<br />
Ateşten yaratılan iblis, sen de yerin dibine git. Ben dört tabiat ve illet-i şla değilim.<br />
Her şeyi tasarruf etmede Baki ve daimiyim .İşim illetsiz, sebepsiz ve dosdoğrudur. Ey<br />
kötü düşünceli; takdirim, sebebe bağlı olamaz. Bir vakit olur,adetimi değiştirir, bir<br />
vakit olur, bu tozu yatıştırırım. Denize “ Durma, hemencecik ateşlerle dol” derim.<br />
Ateşe “ Haydi, gül bahçesi kesil” diye emrederim.<br />
Dağa derim ki: “ Pamuk gibi hafifleş! Göğe derim ki: “Göze baş aşağı görün” Güneşe “<br />
Ey güneş, ayla birleş” der, ikisini de iki kara bulut haline getiririm. Güneş çeşmesini<br />
kurutur, kan çeşmesini, sanatımla misk haline getiririm” Allah güneşle ayın<br />
boyunlarına boyunduruk vurur, onları iki kara öküz gibi bağlayıverir.<br />
Kuran okuyan biri, Kuran’dan “ Maüküm gavra” yani “ suyu kaynağından keser, yerin<br />
derinliklerinde gizler, kaynakları kurutur, kupkuru bir hale getirirsem, benim gibi<br />
ihsanda, ululukta misalsiz olan tek Allahdan başka kim vardır ki suyu tekrar<br />
kaynağına getirebilsin ” ayetini okuyordu. Bir hor, hakir felsefeci, bir aşağılık<br />
mantıkçı, mektep yanından geçerken, bu ayeti duyup hoşuma gitmedi. Dedi ki: “ Suyu<br />
külünkle biz çıkarırız. Belin kazmanın darbesiyle ta yerin dibinden kaynatırız”<br />
Gece uyudu, rüyada aslan gibi bir adam gördü. O adam felsefeciye bir tokat vurdu. İki<br />
gözünü de kör etti. Dedi ki: “ ey kötü kişi eğer doğrucuysan, gözün doğruysa bu iki<br />
göz kaynağını da, haydi kazma ile nur landır” gündüzün felsefeci sıçrayıp uykudan<br />
kalktı. Gördü ki iki gözü de kör olmuş, iki gözünün nuru da sönmüş! Eğer ağlayıp<br />
inleseydi, eğer tövbe ve istiğfar etseydi mahvolan nur Allah keremiyle yine zuhur<br />
ederdi.<br />
Fakat istiğfar etmek de elde edilir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz. Yapılan<br />
işlerin çirkinliği, küfür ve inkarın şomluğu, onun gönlüne tövbe gelmesine mani<br />
oluyordu, tövbe yolunu bağlamıştı. Gönlü katılıkta taşa dönmüştü. Tövbe onu ekin<br />
ekmek için nasıl yarabilir Nerede Şuayb gibi biri ki duasıyla dağı, ekin ekmek üzere<br />
toprak haline getirsin. Halil’in niyazı ve inanışı yüzünden güç ve olmayacak iş<br />
mümkün oldu.<br />
Yahut Mukavkıs’ın Peygamberden dilemesi üzerine taşlık yer gayret güzel bir tarla<br />
haline geldi. Bunlar gibi o kötü adamın inkarı da aksine olarak altını bakır haline<br />
getirir. Sulhu savaş yapar. Bu kötü kişi çarpma kehribarıdır. Kabiliyetli toprağı bile taş<br />
topaç yapar. Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil. Kendine<br />
gel de “ tövbe eder, Allah’a sığınırım” diye cürümde bulunma, günah etme. Tövbeye<br />
de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek bir bulut şart. Meyvenin olması için<br />
hararet ve su lazımdır. Bunun için de bulut ve şimşek icabeder. Gönül şimşeğiyle iki<br />
göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır Vuslat zevkinin yeşilliği nasıl<br />
yetişir, kaynaklardan arı, duru su nasıl coşar Gül bahçesi; yeşilliğe nasıl sır söyler,<br />
menekşe nasıl olur da yaseminle ahdedebilir Çınar, dua için nasıl el açar, ağaç<br />
havada nasıl baş sallar<br />
Çiçek bahar mevsiminde ( renklerle, kokularla dolu olan) eteğini nasıl serper Lalenin<br />
yüzü nasıl kan gibi kızarır Gül, kesesinden nasıl altın saçar Nasıl olur da bülbül gülü<br />
koklar; üveyik kuşu, bir istekli gibi “Kü-kü nerede, nerede” diye öter Nasıl olur da<br />
leylek “ lek, lek – senin sesin” sesini canla, başla çıkarır. Ey yardımı dilenen Allah,<br />
senin de ne demek Zaten her şey senin mülkünden ibaret.<br />
Nasıl olur da yaprak, içteki sırları gösterir Nasıl olur da bahçe gökyüzü gibi<br />
aydınlanır Bu güzel ve ağır elbiseleri nereden getirdiler Hepsini de kerem sahibi<br />
Allahdan hepsini de merhamet sahibi Allahdan! O letafetler, bir güzellik nişanesidir, o<br />
nişane de ibadet edici bir erin ayak izi. Padişahtan nişane gören sevinir. Görmeyene<br />
gelince, uyanıp kendine gelemez. Elest deminde Rabbini görüp sarhoş olarak<br />
kendinden geçen kişinin ruhu bu gün de Rab bini görür, kendinden geçer.<br />
Şarap kokusunun şarap içen tanır. Şarap içmeyen şarap kokusunu ne bilsin Hikmet,<br />
müminin kaybolmuş devesine benzer, Hikmet, teşrifatçı gibi adamı padişahla<br />
görüştürür. Rüyada güzel yüzlü birisini görürsün, o sana vade verir, alametler söyler.<br />
Muradın olacak, nişanesi de bu: Yarın sana filan kişi gelecek.<br />
Onun bir alameti atlı oluşudur. Bir alameti de şu; Seni görünce kucaklayacak. Bir<br />
alameti de seni görünce gülmesi, diğer bir nişanesi de sana karşı el kavuşturmasıdır.<br />
Diğer bir alameti de şudur ki: Heveslenip bu rüyayı yarın hiç kimseye<br />
söylemeyeceksin. Bu alamet, Yahya’nın babasına da gösterilmiş, ona da “ üç güne<br />
kadar kimseye bir söz söylemeye muktedir olamazsın.<br />
Üç geceye dek iyiden kötüden bahsetme, sus. İşte bu senden Yahya adlı bir çocuk<br />
olacağına alamettir. Üç gün konuşma. Bu susmak senin maksadına erişeceğine delalet<br />
eder. Kendine gel. Bunları dile getirme. Bu sözü gönlünde gizli tut” denmişti. Sana da<br />
bu alametleri şeker gibi tatlı, tatlı söyler. Hatta bunlar nedir ki<br />
Daha yüzlerce nişaneler var. Bu rüya; durmadan dinlenmeden biteviye Allahdan<br />
dilediğin saltanata, istediğin makama erişeceğine alamettir. Olması için uzun<br />
gecelerde ağlayıp inlediğin seher çağlarında niyaz ettiğin muradına, eline girmedikçe<br />
günlerini karatan, boynunu iğ gibi incelten maksadına erişeceğine delalet eder. Temiz<br />
erler nasıl varını, yoğunu verdin, Malını, mülkünü, uykunu feda ettin, yüzünün rengi<br />
kaçtı, hatta başından bile geçtin, bir kıl gibi kaldın; Nice demdir ödağacı gibi ateşlere<br />
atıldın.<br />
Kaç kereler miğfer gibi kılıç önüne gittin! Bunlar yüz binlerce biçarelikler, aşıkların<br />
huyudur. Bunlar, sayıya gelmez ki! Geceleyin bu rüyayı görünce gündüz oldu mu o<br />
ümitle günün aydınlanır. O alametler nerede acaba diye gözünü sağa, sola çevirir<br />
durursun. Eyvah, gün geçer de o alametler zuhur etmezse diye yaprak gibi titrersin.<br />
Mahallelerde, pazarlarda buzağsını kaybetmiş adam gibi koşarsın.<br />
Birisi “ baba, hayrola, ne koşup duruyorsun Burada bir şey mi kaybettin, kaybettiğin<br />
ne” dese, “ hayırdır ama bana. Benden başka kimsenin bilmesi caiz değil. Söylersem<br />
bana gösterilen nişaneler kaybolur. Onlar kayboldu mu ben, öldüm gitti” dersin. Her<br />
atlının yüzüne dikkatle bakarsın. Baktığın adam, sana “ Bana deli gibi bakma be”der.<br />
Ben, bir sahip kaybettim. Onu aramaya yüz tuttum.<br />
Ey atlı, devletin daimi olsun. Aşıklara acı, onları mazur tut” dersin. Madem ki gayretle<br />
aradın dikkatle baktın, bu işe adamakıllı sarıldın. Elbette bulursun. Bir işe ciddi bir<br />
suretle sarılan yanılmaz demişler. Ey iyi bahtlı, ansızın atlı gelir, seni sımsıkı kucaklar.<br />
Sen kendinden geçer, dostlarından ayrılırsın. Bu işten haberi olmayan da “ İşte sana<br />
riyakar, işte sana münafık!” der.<br />
Ne bilsin o, kendisinden geçen kişinin coşkunluğu nedir Bu kimin vuslatı nişanesi<br />
Bilmez ki Bu nişane gören kişinin hakkındadır. Başkasına bu nişane nereden zuhur<br />
edecek Âşığa her an, ondan bir nişane görünmekte Canına can katılmaktadır. Sanki<br />
çaresiz kalmış balığın önüne su gelmiş, bu nişaneler, o kitabın delilleridir.<br />
Peygamberlerde olan nişaneler de aşina olan cana mahsustur.<br />
Bu söz noksan kaldı, bir karara bağlanmadı. Gönlüme malik değilim ki mazur gör.!<br />
Zerreleri kim sayabilir ki Hele saymaya kalkışan, aklını aşka kaptırmış bir adam<br />
olursa! Bağdaki yaprakları keklik ve ötüşleri sayabilir miyim Bunlar sayıya gelmez<br />
ama ben sınanmış adamı ir şadetmek için sayıyorum. Zuhal yıldızının nuhusiyetiyle<br />
müşterinin saadeti saymaya kalkışan da sayıya sığmaz.<br />
Fakat böyle olduğu halde bu ikisinin bazı tesirini yani zarar ve faydalarını anlatmak<br />
yine lazımdır. Bu suretle kaza ve kaderin eserlerinden cüzi bir miktarı saadet ve<br />
nuhuset ehlince anlaşılmış olur. Talihi müşteri olan kişi, neşesinden, ululuğundan<br />
sevinir; Talihi Zuhal olan da şer işlere düşmemek için yaptığı şeyler de ihtiyat etmek<br />
lüzumunu anlar.<br />
Yıldızı Zuhal olan kişinin ahvalini tamamıyla söylesem zavallı,o yıldızının ateşinden<br />
yanar. Padişahımız, bize “ Allah’ı anın” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde<br />
gördü de nur ihsan etti. Dedi ki: “ Filvaki ben, sizin beni anmanızdan müstağniyim.<br />
Beni tasvir etmek, övmek, anmak layık değil.<br />
Fakat tasvire, hayale kapılan bizim zatımızı misalsiz, tasvirsiz anlayamaz” Cisme<br />
mensup anış nakıs bir hayaldir. Padişahlara layık olan tavsif, cismani anışlardan<br />
arınmıştır. Birisi padişaha, “ Çulha değildir” dese bu ne biçim medih Yoksa padişahın<br />
çulha olmadığını bildirmiyor mu ki<br />
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN<br />
Musa, yolda bir çoban gördü. Çoban, şöyle söylenip duruyordu: “ Ey kerem sahibi<br />
Allah! Neredesin ki sana kul, kurban olayım, çarığını dikeyim, saçını tarayayım<br />
elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elceğizini<br />
öpeyim ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim.<br />
Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin yadınladır<br />
Allahm!” o çoban, bu çeşit saçama sapan şeyler söyleyip duruyordu. “Musa kiminle<br />
konuşuyorsun ” diye sordu. Çoban, “ bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle” diye<br />
cevap verince, Musa dedi ki: “ vah ,vah, sen sersemlemişsin. Daha Müslüman olmadan<br />
kafir oldun, bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey Ağzına pamuk tıka<br />
küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün, din kumaşını yıprattı. Çarık, dolak,ancak<br />
sana yaraşır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var Böyle sözlerden ağzını<br />
kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar. Zaten ateş gelmedi de bu duman ne<br />
Can niye kapkara bir hale geldi, ruh merdutlaştı Allahnın her şeye kadir ve her<br />
hususta adil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret<br />
ediyorsun Akılsız dost, zaten düşmandır. Ulu Allah, bu çeşit hizmetlerden ganidir.<br />
Sen bunları kime söylüyorsun. Amcana, dayına mı<br />
Allah sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı Büyüyüp gelişmekte olan süt<br />
içer. Ayağı muhtaç olan çarık giyer eğer bu dedikodu, kulu içinse. Allah, onun<br />
hakkında da “ o, benim” dedi. Yine beyhude ve batıl. Allah onun hakkında, “<br />
hastalandın da yine halimi hatırımı sormadın. Yalnız o hastalanmadı, ben de hasta<br />
oldum” demiştir. Bu çeşit sözler, “ benimle duyar benimle görür” haki katına erişen<br />
kişi içinde batıldır.<br />
Allah haslarıyla edepsizce konuşmak gönlü öldürür amel defterini kapkara bir hale<br />
koyar. Sen bir erkeğe Fatma desen erkekle kadın hep bir cinsten olmakla beraber<br />
imkan bulursa kanına kasteder, isterse hattı zatında halim ve mülayim olsun. Fatma<br />
sözü, kadınlar için övünçtür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi tesir eder.<br />
El ayak bizim için övünç vesilesidir; fakat Allahnın arılığına nispetle kusur. “ Doğmaz,<br />
doğurmaz” vasfına layıktır . Babayı da halk eden o, oğlu da doğma, cisim olanın<br />
vasfıdır. Doğan, ırmağın bu yüzüne mensuptur. Çünkü doğan kevnü fesat<br />
alemindendir aşağılıktır, sonradan olmadır. Elbette onu bir meydana getiren lazım<br />
çoban, “ ya Musa ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın” dedi; elbisesini yırtıp<br />
yana ,yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.<br />
Musa’ya Allahdan şöyle vahiy geldi: “ Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı<br />
geldin, yoksa ayırmaya mı Kaadir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en<br />
hoşlanılmayan şey ayrılıktır. Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim.<br />
Ona medih olan söz, sana zemdir, ona göre baldır, sana göre zehir! Bizse temizden de<br />
münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!<br />
Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kar, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara<br />
ihsanlarda bulunayım diye. Hintlilere, Hintlilerin sözleri medihtir. Sintlilere, sintlilerin.<br />
Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini<br />
saymakla kendileri temizlenirler.<br />
Biz dile söze bakmayız gönle hale bakarız. Kalp huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse<br />
sözünde kulluk ve aşağılık olmasın! Çünkü gönül cevherdir söz söylemekse araz. Bu<br />
yüzden araz, ariyettir,maksat cevherdir. Manası gizli kapalı, yahut başka olan bu çeşit<br />
laflar ne vakte kadar sürecek Yanıp yakılmak isterim ben yanıp yakılmak.<br />
O ateşe düş! Canda sevgiden bir ateş tutuşur, düşünceyi sözü, baştanbaşa yakıver!<br />
Musa, edep bilenler başka, canı ruhu yanmış aşıklar başka. Aşıklara her nefeste bir<br />
yanış var. Yıkık köyden haraç aşar alınmaz. Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme.<br />
Kana bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış<br />
sözde yüzlerce doğrudan yeğ. Kabe’nin içinde kıbleden eser yoktur dalgıcın ayağında<br />
dolak olmazsa ne gam1 yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça<br />
olana yamadan bahsetme. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da<br />
Allah’tır, mezhebi de. Lain, lal olduğunu ispat eden bir damgası olmasa da ne çıkar<br />
Aşk gam denizinde gamlanmaz ki!<br />
Ondan sonra Hak, Musa’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi; Musa’nın gölüne<br />
sözler döktüler. Görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar. Nice defa kendisinden<br />
geçti, nice defa kendisine geldi. Kaç kere ezelden ebede uçtu1 eğer bundan ötesini<br />
anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum.<br />
Çünkü bunu açmak bunu anlatmak anlayışın ötesindedir. Söylesen akıllar hayran olur.<br />
Yazsam birçok kalemler kırılır! Musa Allahdan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın<br />
ardınca koştu. O hayran aşığın izini izledi, çöldeki otların tozunu silkti. Aşık ve hayran<br />
adamların ayak izleri, başkalarının izlerinden ayrılır, hemen belli olur. Aşık, ruh gibi<br />
bir ayağını yukardan aşağıya atar, bir ayağını fil gibi eğri büğrü basar. Bazen bir dalga<br />
gibi bayrak diker, yücelir.<br />
Bazen balık gibi suyun içinde gider, görünmez. Bazen de remilcinin remil dökmesi gibi<br />
ahvalini toprak üstüne yazar. Musa nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: müjdemi ver<br />
Allahdan izin geldi. Hiçbir sebep ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne isterse onu<br />
söyle! Senin küfrün, din, dinin can nuru. Sen emniyete erişmişsin, bütün bir cihan da<br />
senin yüzünden amanda.<br />
Ey Allah “ Allah dilediğini yapar” sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi<br />
pervasızca yürü, dilini aç! Çoban “ ey Musa, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi kendi<br />
gönlümün kanına bulandım. Ben Sidret-ül Müntehadan da aşmış, oradan bile yüz<br />
binlerce yıl öte gitmiştim. Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kainatı aştı.<br />
Nasutumuzun mahremi Lahut’u olsun artık.<br />
Aferin eline koluna! Şimdi benim halim söze sığmaz. Zaten bu söylediğim de benim<br />
ahvalim değil. Ayna da bir suret görürsün ya fakat o senin suretindir, aynanın değil.<br />
Neyzen, ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses, neyin midir, neyzenin mi<br />
Bu ses neyin harcı mı, neyzenin harcı mı ” dedi. Kendine gel, kendine! Allah’ı övsen<br />
de bu övüşünü, çobanın layık olmayan övüşü gibi bil, öyle tanı.<br />
Senin övüşün, çobanın övüşüne nispetle daha iyidir. Ama Allah’a nispetle onun da<br />
değeri yok, onun da sonu gelmez. Ne vakte dek ben Allah’a hamlederim deyip<br />
duracaksın Perde kaldırılınca oldu sanılan nice şeylerin olmamış bulunduğu meydana<br />
çıkar. Allah’ı anışımın makul olması Allah rahmetindendir.<br />
Adeta istihaze olan kadının namaz kılması gibi bir ruhsattan ibarettir. Onun namazına<br />
nasıl kan bulaşmışsa senin Allah’ı anışını da benzetiş ve zannediş bulaşmış! Kan pistir<br />
ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki: Allahnın lütuf<br />
suyundan gayrı bir şeyle arınmaz ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.<br />
Keşke secden de kıbleden yüzünü çevirmiş olaydın da tek “ Sübhane rabbiyel A’la”’nın<br />
manasına ereydin! “ Allahm secdem de varlığın gibi sana layık değil. Sen kötülüğe<br />
iyilikle mukabele et” diyeydin. Bu yeryüzünde Hakk’ın hikmetinden eser vardır. Ondan<br />
dolayı pislikleri giderir, çiçekleri bitirir. Bizim pisliklerimizi örter, karşılığın da ondan<br />
koncalar biter. Kafir vergide, cömertlikte topraktan daha aşağı, daha verimsiz<br />
olduğunu görüp, varlığından çiçek ve meyve bitmediğini hatta bütün temizlikleri<br />
bozup pislemekten başka bir şey yapmadığını anlar da “ Ben aykırı anlamış,<br />
yanılmışım yazık keşke toprak olsaydım, Keşke topraktan sefer etmeseydim<br />
Keşke bir avuç toprak gibi ben de bir tane düşürüp yetiştirseydim. Topraktan sefere<br />
düştüm ama beni yol imtihan etti bu yolculuktan ne armağan getirdim ki ” der. Kafir<br />
yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır. Adamın<br />
yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır.<br />
Yüzünü yola çevirmesi; doğruluktan niyazdan. Büyümeye meyli olan her ot, büyüyüp<br />
durur, yaşar günden güne gelişir. Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür,<br />
kurur, noksan bulur, mahvolur. Ruhumun meyli, yüceliklere ise yücelir durursun<br />
varacağın yer de orasıdır. Aksine olarak başını yere eğdin mi battın gitti, Hak “ Ben<br />
batanları sevmem” demiştir.<br />
Musa “ Ey kerem sahibi, ey her işi yapan, ey bir an zikri, uzun bir ömre bedel olan<br />
Allah! Bu balçık aleminde eğri büğrü bir iz gördüm. Gönül melekler gibi itiraz etti. “<br />
Bir nakış yapıp ona fesat tohumunu ekmekteki maksat nedir Zulüm ve fesat ateşini<br />
alevlendirip mescidi de secde edenleri de yakmakta ne hikmet var<br />
Bir yalvarış için kan ve irin kaynağını coşturmak neden ” dedim. Ben bunların aynı<br />
hikmet olduğunu biliyorum. Fakat maksadım, bu hikmetin büsbütün açığa çıkması ve<br />
benim açıkça görmem. O yakın bana “sus” dediği halde görme hırsı “ hayır, coş!”<br />
demekte. Sen meleklere sırrını gösterdin. Böyle bir lezzet, kahır ve minhete değer!<br />
ademin nurunu Meleklere açıkça arz ettin, müşküllerini halledeydin.<br />
Ölümün sırrını hasredilmen söyler, yaprağın hikmetini meyveler anlatır. Kanın<br />
meninin sırrı da insanın duygusudur; her artmanın sonu da nihayet eksilme! Yazan<br />
kişi önce yazı yazacağı tahtayı yıkar, temizler; sonra ona harfleri yazar. Allah da önce<br />
gönlü kan eder, hor hakir gözyaşıyla yıkar, sonra o gönle sırları kaydeder. Yıkamakla,<br />
o levhi bir defter yapmak istediklerini bilmek, anlamak gerek.<br />
Bir evin temelini atacakları vakit oradaki eski ve evvelki yapıyı yıkarlar. Sonunda arı<br />
duru su çıkarmak için önce yerden toprak çıkarırlar. Çocuklar hacamattan ağlarlar.<br />
Çünkü işin hikmetini bilmezler ki. Halbuki adam hacamatçıya para verir, kan içen<br />
hançere iltifatlarda bulunur. Hamal ağır yükün altına koşar, yükü başkalarından<br />
kapar. Yük için hamalların savaşlarına bak.<br />
Din işinde çalışma da böyledir. Rahatın aslı zahmet olduğu gibi acılıklar da nimetin<br />
önüdür. Cennet, hoşumuza gitmeyen şeylerle kaplanmış, cehennem de zevkimize<br />
giden şeylerle dolmuştur. Ateşin aslı yaş ağaç olduğu gibi ateşe yanan da Kevser’e<br />
ulaşmıştır. Zindan da mihnetlere düşen adam bir lokmanın bir zevkin yüzünden<br />
düşmüştür. Bir köşkte devlete erişen de bir savaş, bir mihnet karşılığı olarak o devleti<br />
bulmuştur.<br />
Kimi altına, gümüşe sahip olmuş, zenginlikte naziri olmayan bir dereceye erişmiş<br />
görürsen bil ki o, kazanma zahmetine sabretmiştir. Gözü açık olan bunları sebepsiz,<br />
Allah hikmeti olarak görür. Fakat madem ki sen duygu alemindesin, sebeplere kulak<br />
as! Sebeplere yapışmamak, onları görmemek makamı ruhu taba yi aleminden<br />
kurtulmuş olanındır. Bu çeşit adam, peygamberlerin mucizeleri çeşmesini sebepsiz<br />
görür.<br />
Onları sudan ottan meydana geliyor bilmez. Bu sebep, doktorla hasta, kandille fitil<br />
gibidir. Gece kandiline yeni bir fitil bük, fakat güneş kandilini bunlara muhtaç sanma.<br />
Yürü aşevinin damı için samanlı balçık hazırla. Fakat bil ki kainatın damı, buna<br />
muhtaç değil. Ah sevgilimiz gamımızı yakıp mahvedince gece yalnızlığı bile geçti,<br />
gündüz oldu. Ay, ancak geceleyin cilve eder.<br />
Gönlün istediği sevgiliyi gönül derdinden başka bir şey de arama. Fakat sen İsa’yı<br />
bıraktın da eşeği besledin. Hulasa eşek gibi perdenin ardında kaldın gitti! Bilgi ve<br />
irfan. İsa’nın talihidir, ey eşek sıfatlı, eşeğin talihi değil! Eşeğin anırmasını duyar,<br />
acırsın. Halbuki bilmezsin ki eşek, sana eşeklik telkin ediyor.<br />
İsa’ ya acı eşeğe değil tabiatı aklına baş etme. Bırak tabiatını ağlaya dursun sen<br />
ondan al, canın borcunu öde! Yeter artık yıllarca eşeğe kul oldun. Çünkü eşeğe kul<br />
olan , eşeğin ardından gider. “ Onları atta bırakın” dan murat nefsindir. Nefis geride<br />
aklın ilerde gerek. Ama bu aşağılık akıl da eşekle aynı mizaçta. Çünkü bütün fikri onu<br />
nasıl elde ederimden ibaret. İsa’nın eşeği gönül mizacına malik olmuş akıllar<br />
makamında yer tutmuştur. Çünkü akıl galebe çalmıştı, eşekse zayıftı.<br />
Eşek şişman ve kuvvetli biniciden zayıflar. Ey eşek değerli; aklının azlığından bu eşek,<br />
ejderhalaştı. Gönlün İsa’dan hastalandıysa yine ondan iyileşir, sıhhat yine ondan<br />
gelir, onu bırakma. Ey nefesi hoş Mesih, cihanda yılansız hazine olmaz. Eziyetlerle<br />
nasılsın İsa Yahudileri görünce ne hale gelir; Yusuf hasetçi kardeşler elinde ne olur<br />
Sen gece gündüz bu azgın kavmin ardından koştukça nasıl olur da gece gibi gündüz<br />
gibi ömre medet bağışlar, yardım edersin<br />
Ah safra illetine tutulmuş o hünersiz kişilerden. Safradan ne hüner meydana gelir<br />
Ancak baş ağrısı. Sen hemen doğu güneşinin yaptığını yap. Bizse nifak hile, hırsızlık<br />
ve riya içinde yüzelim. Sen dünyada da balsın dinde de. Bizse sirke. Safraya ancak<br />
sirkengübin iyi eder, giderir. Halbuki biz karın ağrısına tutulmuş olduğumuz halde<br />
boyuna sirkeyi artırıp duruyoruz. Sen keremi terk etme de balı artır!<br />
Bizden bu layıktı, bunu yaptık. Kum, gözde ancak körlüğü fazlalaştırır. Fakat ey aziz<br />
sürme senden her değersiz şey, değer bulur, bir şey olur; sana bu layıktır. Bu<br />
zalimlerin ateşinden gönlün kebap olduğu halde daima “ yarabbi, kavmime hidayet<br />
et” diye hitap ediyordun. Sen o öd ağacı madensin. Seni ateşe atsalar bu alem, ıtırla,<br />
fesleğen kokusuyla dolar.<br />
Sen o öd ağacı değilsin ki ateşte yansın, eksilip bitsin. Sen o ruh değilsin ki gama esir<br />
olsun. Öd ağacı yanar ama madeni yanmadan uzaktır. Rüzgar, nurun aslına nasıl<br />
hamle edebilir. Ey göklere saflık veren, ey cefası vefadan daha iyi olan! Çünkü<br />
akıllıdan bir cefa gelse o cefa cahillerin vefasından iyiyidir. Peygamber, “ Akıllının<br />
düşmanlığı, cahilin sevgisinden yeğdir” dedi.<br />
AĞIZA KAÇAN YILAN<br />
Akılı birisi, atına binmiş geliyordu. Uyumakta olan birisinin ağzına da bir yılan kaçmak<br />
üzereydi. Atlı onu görüp adamcağızı kurtarmak yılanı ürkütüp kaçırmak için koşmaya<br />
başladı. fakat fırsat bulamadı. Aklı kendisine yardım ettiğinden pek akılı kişi<br />
olduğundan o uyumakta olan adama şiddetlice birkaç topuz vurdu. O şiddetlice<br />
vurulan topuzun acısı, adamı bir ağaç altına kadar kaçırdı.<br />
Ortaya bir hayli çürük elma dökülmüştü. Adama “ Ey dertli kişi bunları ye” dedi. “<br />
Beyim, ben sana ne yaptım, bana ne kastın var Eğer bana hakikaten bir kastın varsa<br />
vur kılıcı, birden kanını dök! Sana çattığım saat ne menhus saatmiş. Ne mutlu senin<br />
yüzünü görmeyene! Dinsizler bile kimseye suçsuz günahsız, az çok bir şey yapmadan<br />
böyle sitem etmezler, bu sitemi caiz saymazlar” diyordu.<br />
Söz söylerken ağzından kan geliyordu “ yarabbi cezasını sen ver!” diye bağırmakta,<br />
her an ona kötü söylemekte, lanet etmekteydi. Atlı ise “ bu ovada koş”diye onu<br />
dövüyordu. Adam, topuz acısıyla atlının korkusundan yel gibi koşmağa başladı. Hem<br />
koşuyor, hem yüzüstü düşüyordu. Karnı toktu, uykulu ve gevşemiş bir haldeydi.<br />
Ayağında, yüzünde yüz binlerce yara vardı.<br />
Atlı o adamı akşam çağına kadar çekiştirip durdu. Nihayet, adamın safrası kabardı,<br />
kusmağa başladı. İyi, kötü yediklerini kustu. Bu kusma esnasında yılan da içinden<br />
dışarı çıktı. O yılanı görünce kendisine iyilik eden atlıya secde etti. O kapkara çirkin ve<br />
heybetli yılanı görünce bütün dertlerini unuttu. Dedi ki: “ Sen, bir rahmet cebrailisin,<br />
yahut da velinimet Allahsın ne kutlu saatmiş ki beni gördün.<br />
Ölüydüm, bana yeni bir can bağışladın. Sen beni analar gibi aramaktayken, ben<br />
eşekler gibi senden kaçıyordum. Eşek sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Halbuki<br />
sahibi, iyiliğinden dolayı onun peşine düşer. Onu bir fayda elde etmek bir ziyandan<br />
kurtulmak için aramaz. Kurt, yahut yırtıcı bir canavar paralamasın diye arar. Ne mutlu<br />
yüzünü görene, yahut ansızın senin bulunduğun yere ulaşana!<br />
Pak ruh bile seni övmüş. Halbuki ben sana ne kadar kötü ve saçma şeyler söyledim.<br />
Fakat efendim, padişahlar padişahı sultanım onları ben söylemedim, bilgisizliğim<br />
söyledi. Bir parçacık olsun bu hali bilseydim böyle abes sözler söyleyebilir miydim Ey<br />
iyi ruhlu eğer bana bu hali kinaye ile bile olsa çıtlatsaydın seni bir hayli överdim.<br />
Fakat sükut ederek kızgın göründüm. Hiçbir şey söylemeksizin kafama vurmaya<br />
başladın başım sersemleşti, aklım gitti. Hele benim bu başım zaten aklı da kıt!<br />
Ey yüzü de güzel işi de güzel adam affet, deliliğimden söylediğim sözleri bağışla. Atlı “<br />
eğer ben bunu biraz çıtlatsaydım derhal yüreğin su kesilir ödün patlardı. Yılanı<br />
anlatsaydım korkudan canın çıkıverirdi. Mustafa “ canınızdaki düşmanı size olduğu<br />
gibi anlatsam. Yiğitlerin bile ödü patlar ne yol yürümeğe ta katları kalır, ne bir işin<br />
tasasına düşerler! Ne kimsenin gönlünde niyaz etmeğe kudret kalır, ne tenin de oruç<br />
tutmaya, namaz kılmaya kuvvet” buyurdu.<br />
Bunu duyan kedi önündeki sıçan gibi yok olur; kurt önündeki kuzu gibi mahvolur. Ne<br />
uyku uyuyabilir ne yemek yiyebilir. Onun için ben sizi bunu söylemeden terbiye<br />
etmekte, yetiştirmekteyim. Ebu Bekr-i Rebabi gibi susmakta, Davut gibi demire el<br />
vurmaktayım. Bu suretle de olmayacak şey, benim elimde mümkün olur, bir hale yola<br />
girer, kanadı yolunmuş kurşun bile kanadı çıkar. Çünkü Allahnın eli insanların<br />
ellerinden üstündür. Tek Allah da bizim elimize “ Benim elim” demiştir.<br />
Şu halde şüphe yok ki benim kolum uzundur,her yere erişir. Ta yedinci kat gökten bile<br />
aşar. Elim gökte bile hünerler göstermiştir. Ey Kuran okuyan “İnşakkal Kamer”<br />
ayetini okuyuver! Bu övüş de akıllar zayıf olduğu içindir. Zayıf olanlara kudreti<br />
anlatmaya imkan mı var* uykudan başkaldırırsan anlarsın.<br />
Bu iş böyledir işte doğrusunu Allah daha iyi bilir. Eğer sen içinde ki yılanı bilseydin ne<br />
elma yemeğe kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye ne de kusmağa1 sen beni<br />
sövüyordun, ben de seslenmiyor, fakat atımı sürüyordum. Gizlice de Yarabbi, sen<br />
işimi kolaylaştır demekteydim. Sebebi söylememe izin yoktu, fakat seni kendi haline<br />
bırakmaya da kaadir değilim.<br />
Her an gönlümdeki dert yüzünden Yarabbi, kavmime yolu sen göster çünkü onlar<br />
bilmiyorlar, demekteydim” dedi. Derdinden kurtulan adam, secdeler etmekte “ Ey<br />
bana saadet, ikbal ve hazine olan! Ey yüce kişi Allahdan hayırlar bul! Bu zayıfın sana<br />
şükretmeye kudreti yok. Mükafatını Allah versin. Ağzım dilim sana şükretmekte aciz”<br />
demekteydi. İşte akıların düşmanlığı bu çeşittir. Onların zehirleri bile cana neşe verir.<br />
Ahmağın dostluğu ise eziyettir, sapıklıktır. Misal olarak birde hikayeyi dinle.<br />
Bir ejderha bir ayıya yakalamıştı. Yiğidin biri giderken ayının bağırmasını duydu.<br />
Alemde düşkünlere yardımcı erler vardır. Onlar, mazlumlar feryat ettiler mi derhal<br />
yetişirler. Mazlumların seslerini her yerden işitirler, Hak rahmeti gibi o tarafa<br />
koşarlar. Alemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan gizli dertlerin tabibi<br />
bulunan o erler; muhabbetin, adaletin rahmetin ta kendisidirler.<br />
Onlar, hak gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir. Onlardan birine “ can ve gönülden ettiğin<br />
bu yardım için, neden yardım ediyorsun ” denilse ancak “ yardım isteyenin gamından,<br />
çaresizliğinden” der erin avı merhamettir. İlaç alemde dertten başka bir şey aramaz.<br />
Nerede bir dert varsa deva oraya gider. Su neresi alçaksa, oraya akar. Sana da rahmet<br />
suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç sarhoş ol. Ta başa kadar rahmet<br />
içinde rahmet var. Oğul bir tek rahmete dalma, bir tek rahmete kani olma.<br />
Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy! Kulağından<br />
vesveseler ayıp kılından arıt ta gayp selviliğini gör. Burnundan beyninden nezleyi<br />
gider de Allah kokusu burnuna gelsin. Sıtmadan, safradan hiçbir eser bırakma da<br />
alemden şeker lezzetini bul. Sen yüz türlü güzel yüzlü evlat olması için erlik ilacını<br />
kullan, erlikten kesilmiş olarak koşup tozma.<br />
Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis etrafında dönüp dolaşsın. Hasislik<br />
zincirini elinden boynundan at eski felekte yeni bir baht bul. Lütuf kabesine uçmaya<br />
kanadın yoksa çare bulana arz et. Ağlayıp inleme kuvvetli bi sermayedir, külli rahmet<br />
pek güçlü bir dadıdır. Dadı ve ana çocuk ne vakit ağlayacak diye bahaneler ararlar.<br />
Allah da sizin hacet çocuklarınızı ağlasın da süt meydana gelsin diye yarattı. “Allah’ı<br />
çağırın” dedi, ağlayıp inlemeyi bırakma ki Allahnın merhamet sütleri coşsun. Rüzgarın<br />
sesi de bizim gamımızı teskin etmek içindir. Bulutun süt yağdırması da. Hele bir an<br />
sabret. “ Rızkınız gökyüzündedir” ayetini duymadın mı Neden bu aşağılık yere<br />
saplanıp kaldın Korkunu, ümitsizliğini gul sesleri bil. Onlar, seni aşağılıkların ta<br />
dibine kadar çekerler. Seni yücelere çeken her ses, bil ki yücelerden gelmektedir.<br />
Sana hırs veren her sesi de adamları paralayan bir kurt sesi bil. Bu yücelik, mekan<br />
bakımından değildir. Bu yücelikler, akıl ve can yücelikleridir. Her sebep eserinden<br />
yücedir.<br />
Çakmak, kıvılcımdan üstündür. Birisi azametli birinin alt yanına otursa bile hakikatte<br />
üst tarafına oturmuş sayılır. Çünkü orasının üstünlüğü şeref bakımındandır. Baş<br />
köşeden uzak olan yer alçaktır. Kıvılcım çıkarmak için taş ve demir gerek. Bunların<br />
varlığına lüzum olduğundan bu ikisi kıvılcımdan üstün sayılabilirse de.<br />
Çakmaktan maksat taş ve demirden meydana gelen kıvılcım olduğundan, kıvılcım<br />
onlardan çok ileridedir. Taş ve demir evvel, kıvılcım sonra. Fakat bu ikisi ten, kıvılcım<br />
can. Kıvılcım, zaman itibariyle çakmaktan sonra ise de değeri bakımından ondan<br />
üstündür. Zaman bakımından dal, meyveden öncedir, fakat hüner bakımından daldan<br />
üstün. Çünkü ağaçtan maksat meyvedir; şu halde meyve evveldir, ağaç sonra gelir.<br />
Ayı, ejderhadan feryat edince o er ayıyı onun pençesinden kurtardı.<br />
Hile ile babayiğitlik birleşti, er de ejderhayı bu kuvvetle alt edip öldürdü. Ejderhanın<br />
gücü vardır ama hilesi yoktur. Senin hilen var ama hilenden üstün hile de var! Hile ve<br />
tedbirini görünce yürü, o hile, o tedbir nereden geldi O başlangıç tarafına dön, o<br />
tarafa yönel. Aşağılık alemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydı, var, gözünü<br />
yüceliklere dik. Yücelere bakmak önce gözü alır, kamaştırır ama sonra bakışa bir<br />
aydınlık bağışlar. Gözünü aydınlığa alıştır.<br />
Yok eğer yarasaysan karanlıklara baka dur! Akıbeti görme, nurunun nişanesidir, bu<br />
şehvete düşmense senin mezarın. Yüz türlü oyun görüp, yüz türlü tecrübe geçirip<br />
akıbeti gören kişi, bir tek oyun görene benzemez. Bir oyun gören, o tek ona öyle<br />
mağrur oldu ki ululanması yüzünden üstatlardan uzak kaldı. Samiri gibi o, kendisinde<br />
bir hüner görünce ululanıp Musa’dan baş çekti.<br />
Halbuki o hünerini Musa’dan öğrenmişti. Öyle olduğu halde öğretmeninden gözünü<br />
yumdu. Hulasa Musa’da başka bir oyun etti de onun oyununu kapıverdi, kendisini de!<br />
Başta dönüp dolaşan nice hünerler, nice bilgiler vardır ki insan onlarla baş oluncaya<br />
kadar elden gider! Başının gitmemesini istersen ayal ol, rey ve tedbir sahibi Kutb’a<br />
sığın! Şah bile olsan kendini ondan üstün görme.<br />
Bal bile olsan onun otundan başka bir şey devşirme. Senin fikrin surettir, onun ki can .<br />
senin paran kalptir, onunki maden. O, sensin. Kendini onda ara “Ku, Ku- Nerede,<br />
nerede ” diye onun civarında bir üveyik ol! Sefa ehline hizmet etmek istemezsen<br />
ejderha ağzına düşen ayıya benzersin. Belki bir üstat seni kurtarır, tehlikelerden<br />
çekip çıkarır. Madem ki gücün kuvvetin yok ağlayıp inle! Madem ki körsün yol<br />
görenden baş çekme. Ayıdan daha aşağı mısın ki derdinden ağlayıp inlemiyorsun. Ayı<br />
feryat ettiği için dertten kurtuldu. Ey Allah, bizim taş yüreğimizi mum gibi yumuşat,<br />
kerem et de feryadımıza acı!<br />
Bir kör vardı, derdi ki: “Ey zamane ehli, elaman, benim iki körlüğüm var. Şu halde<br />
bana iki kat acıyın. Çünkü iki kat körüm, bu iki körlüğe birden müptelayım” Birisi “ bir<br />
körlüğünü görüyoruz. Öbür körlüğün nedir Göster dedi. Kör dedi ki; “ sesim çirkin,<br />
avazım bed. Ses çirkinliği ve körlük iki kat körlüktür çirkin sesim halka keder<br />
vermekte. Halkın acıması, sesim yüzünden azalmakta. Kötü sesim nereye varırsa<br />
hiddet, gam ve kin meydana gelmekte. İki körlüğe siz de iki kat acıyın. Böyle hiçbir<br />
yere sığmayan kişiyi gönlünüze sığdırın, hoş görün” bu şikayet, bu sızlanma<br />
yüzünden sesinin çirkinliği kalmadı. Halkın hepsi ona acımaya başladı.<br />
Sırrını söyleyince gönlünün güzel sesi sesini güzelleştirdi, sesindeki çirkinlik gitti.<br />
Fakat birisinin gönül sesi de çirkin olursa o adamda üç ebedi körlük vardır. Fakat<br />
sebepsiz illetsiz hacetleri reva edenler, olabilir ki onun çirkin başına bir el korlar. O<br />
dilencinin sesi hoş ve acınacak hale gelince taş yüreklilerin yüreği bile muma döndü.<br />
Kafirin sesi çirkin olduğundan icabete eş olamaz. “ susun” emri kötü ses hakkındadır.<br />
Çünkü o ses, halkın kanından köpek gibi sarhoş olmuştur. Ayının feryadı bile<br />
acındıracak bir ses olur da senin feryadın olmazsa bu çok kötü bir şeydir! Bil ki sen<br />
Yusuf’a kurtluk etmişsin, yahut bir suçsuzun kanını içmişsin. Tövbe et içtiğini kus.<br />
Eğer yara eskidiyse yürü, dağla!<br />
Ayı ejderhadan kurtulup o babayiğit erden o keremi görünce, Eshab- Kehf’in köpeği<br />
gibi onun peşine takıldı. O Müslüman hastalanıp yastığa baş koyunca da ayı ona<br />
bağlanmış, gönül vermiş olduğundan bırakmadı, başın da beklemeye başladı. Birisi<br />
oradan geçerken “ halin nasıl Kardeş, bu ayıyla ne işin var” dedi.<br />
Er ejderha hikayesini nakletti. O adam “ ayıya güvenme be ahmak. Ahmağın dostluğu<br />
düşmanlıktan beterdir. Ne suretle olursa olsun sürülmesi gerek” dedi. Er dedi ki;<br />
“Vallahi bunu hasedinden söyledin, yoksa sen ayıya ne bakıyorsun, sevgilisini gör!”<br />
adam “ ahmakların sevgisi aldatıcı bir sevgidir, benim bu hasedim, onun sevgisinden<br />
iyidir. Be adam gel benimle bir ol da o ayıyı sür, defet.<br />
Hemcinsini bırakıp ayıya güvenme” dediyse de Er, “git, git hasetçi herif, kendi işine<br />
bak” dedi. Adam “İşim buydu ama sana nasip değil. Yüce kişi ben bir ayıdan daha<br />
aşağı değilim ya onu bırak da eşin dostun ben olayım. Başına bir şey gelecek diye<br />
yüreğim titriyor. Böyle bir ayı ile ormanlığa gitme. Yüreğim asla olmayacak şeyden<br />
titremedi. Bu seziş Allah nurundandır, saçma değil.<br />
Ben müminim “ mümin Allah nuruyla bakar” sırrına mazharım. Kendine gel, kendine!<br />
Bu ateşgedeyi bırak!” dedi. Bu sözler erin kulağına girmedi. Suizan adama kuvvetli bir<br />
seddir. Ayının elini tuttu adamın elini bıraktı. Adam da “ senin aklın başında değil,<br />
gidiyorum” dedi. Er dedi ki: “ git benim kaydıma kalma. Boş boğaz herif, o derece<br />
bilirlikten dem vurup durma” adam tekrar “ Ben senin düşmanın değilim. Peşimden<br />
gelirsen kendine lütfetmiş olursun” dedi.<br />
Er “ Uykum geldi. Bırak beni işine git”dedi. Adam “ yahu, ne olur bir dosta uy da,akıllı<br />
birisinin himayesinde, gönül sahibi bir dostun civarında uyu” dedi. Babayiğit, o<br />
adamın ısrarından hayallenip kızıverdi, yüzünü çevirip, “ bu galiba bir katil bana<br />
kastetmeye geldi, yahut bir şey umuyor, dilenci ve külhani herifin biri.<br />
Yahut da beni bu ayıyla korkutma hususunda evvelce dostlarıyla bahse girişmiş<br />
olmalı” dedi, İçinin kötülüğünden hatırına iyi bir şey gelmedi. Bütün hüsnü zannı<br />
ayıyaydı. Sanki ayıyla aynı cinstendi! Bir köpek uğruna bir akılıyı itham etti, ayıyı<br />
muhabbet ve merhamet sahibi bir dost bildi!<br />
Musa bir hayal sarhoşuna dedi ki: “ Ey kötülükten sapıklıktan fena düşüncelere<br />
saplanmış kişi, Benden bunca bürhan görmene ne benim bu derece güzel huyuma<br />
rağmen peygamber olup olmadığıma dair yüzlerce şüphen vardı. Benden yüz binlerce<br />
mucize gördüğün halde hayalin yüz kat artmakta, o derece şüpheye.<br />
Zanna düşmekteydin. Hayalden, vesveseden daraldın, peygamberliğime ta’nedip<br />
durmaya başladın. Seni Firavuna uyanların şerrinden kurtarmak için denizden apaçık<br />
toz kopardım. Gökten kırk yıl kaselerle yemek geldi, duam bereketiyle taştan ırmak<br />
coştu. Bu ve buna benzer nice yüzlerce mucize senin vehmini azaltmadı, eksiltmedi.<br />
Fakat sihirli bir buzağı ses verdi.<br />
Allahm sensin diye derhal secde ettin. O vehimlerini Nil götürdü, o soğuk anlayışın<br />
uykuya daldı. Onun hakkında da niye kötü bir zanna düşmedin Ey kötü suratlı, onun<br />
önüne nasıl baş koydun Niçin onun hilesinden şüphelenmedin, onun ahmakları<br />
aldatan sihrinden niye işkillenmedin Be aşağılık kişiler, samiri kim oluyor ki alemde<br />
bir Allah düzüp koşsun. Onun bu hilesine nasıl oldu da kapıldın, nasıl oldu da ona<br />
uydun, onunla aynı fikirde bulundun<br />
Nasıl oldu da bütün şüpheleri attın,kurtuldun Sence öküz, bir lafla Allahlığa layık<br />
oluyor da sonra benim peygamberliğimde şüpheye düşüyorsun ha Bir öküze<br />
eşeklikten secde ettin aklın Samirinin sihrine av oldu. Ululuk sahibi Allahnın nurundan<br />
göz yumdun. İşte sana adamakıllı bilgisizlik, işte sana sapıklığın ta kendisi! Yuf olsun<br />
sendeki akla, irfana. Senin gibi bilgisizlik madenini öldürmek gerek.<br />
Altından yapılan öküz ses verdi de ne dedi ki, ahmaklar ona bu derece rağbet ettiler<br />
Ben size daha ziyade şaşılacak pek çok şeyler gösterdim. Fakat aşağılık kişiler nasıl<br />
olur da hakkı kabul ederler Batılları ne cezbede bilir Ancak batıl! Tembellere ne hoş<br />
gelir tembellik! Çünkü her cins, kendi cinsini çeker. Öküz nasıl olur da erkek aslana<br />
yüz tutar Kurt neden Yusuf’a aşık olacak Ancak hile ile onu sever görünür, sonra da<br />
onu parçalayıp yer. Fakat kurt, kurtluktan kurtulursa Yusuf’a mahrem olur.<br />
Eshab-ı Kehf’in köpeğin gibi ademoğullarından sayılır. Ebubekir, Muhammet’ den bir<br />
koku alınca “Bu yüz yalancı yüzü değil” dedi. Fakat Ebu cehil, dert sahiplerinden<br />
olmadığı için yüzlerce Şakkı Kamer gördü de yine inanmadı. Leğeni damdan düşen,<br />
şöhreti aleme yayılan dertliden Hakk’ı gizledik, fakat gizlenmedi gitti. Cahil olan ve<br />
Allah derdinden uzak bulunan kişiye de hakikat sırlarını nice defalar gösterdiler de o<br />
görmedi. Gönül aynası saf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan ayırt edebilsin”<br />
O Müslüman, kızarak ve içinden “ La havle” diyerek ahmağı bırakıp gitti. “ Benim ona<br />
ciddiyetle nasihat vermemden, üstüne düşmemden, gönlündeki hayaller attı,<br />
büsbütün vehimlendi. Demek ki nasihat yolu kapandı” dedi. “ fa!rıd anhum” emrine<br />
bağlandı. Verdiğin ilaç derdi arttırırsa sen de sözü isteyene söylet. Abese suresini<br />
okusana. Allah “ kör, Hakk’ı diliyorsa onun yoksulluğu yüzünden gönlünü kırmak<br />
yaraşmaz. Sen halk ulularından öğrensin diye uluları irşat etmek istiyorsun ama Ey<br />
Ahmet, büyüklerin bir kısmı seni dinlemeye koyulunca hoşlandın,belki, bu ulular, dine<br />
güzelce yardımcı olurlar, bunlar Arab’a Habeş’e reistir. Bunların yüzünden İslam<br />
dininin şöhreti Basra’yı Tebük’ü aşar. Çünkü halk padişahların dinindendir. Diye<br />
düşündün, bu yüzden de hidayet isteyen körden yüz çevirdin, onun sohbetinden<br />
sıkıldın. “ Bunlar her vakit ele geçmez. Sen dostlarımızdansın, vaktin de geniş. Bu dar<br />
vakitte işime mani olma.<br />
Bunu sana darılarak kızarak söylemiyorum, nasihat yollu söylüyorum” dedin. Fakat Ey<br />
Ahmed , Allah indinde bu bir tek kör, yüzlerce Kayserden, yüzlerce vezirden yeğdir.<br />
İnsanlar madenlerdir sözünü hatırına getir. Öyle maden olur ki yüz binlerce<br />
madenden daha değerlidir. Gizli kalmış lal ve akik madeni, yüz binlerce bakır<br />
madeninden değerlidir. Ey Ahmed, burada malın faydası yok.<br />
Aşkla derle dumanla dolu gönül lazım. Gönlü aydın kör gelince kapıyı kapama. Ona<br />
nasihat ver nasihat onun hakkıdır. İki üç ahmak seni inkar etse neden acılaşırsın, sen<br />
zaten şeker madenisin. İki üç ahmak seni itham etse bile Hak, sana tanıklık eder”<br />
dedi. ( Muhammed dedi ki<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ Alemin ikrarından fariğim. Birisine Allah tanık olursa<br />
gayrı ona ne gam! Yarasa, güneşi göremez.<br />
Görüyorum dese bile gördüğü güneş değildir. Yarasaların nefretinden de anlaşılıyor ki<br />
ben ulu Allahnın parlak bir güneşiyim. Bir gül suyuna bokböcekleri rağbet etseler bu,<br />
onun gül olmadığına dalalet eder. Kalp akça mehenk istese mehengin mehenk oluşun<br />
da şüphe hasıl olur. Bil ki hırsız geceyi ister, gündüzü değil.<br />
Ben gece değilim, cihanda parıldayan gündüzüm. Bey ayırıcıyım. Benden bir saman<br />
çöpü bile geçmesin diye kalbur gibi her şeyi eler ayıt ederim. Bunların nakışlarından,<br />
suretlerden ibaret olduğunu, onlarınsa can bulduğunu göstermek üzere unu kepekten<br />
ayırırım. Ben dünyada Allah terazisiyim.<br />
Hafif olan her şeyi ağırdan tefrik eder, gösteririm. Öküz elbette bir buzağıyı Allah<br />
tanır. Eşek müşteri olup bir şey alsa elbette ham kavun alır. Ben öküz değilim ki beni<br />
buzağı satın alsın. Ben, diken değilim ki beni deve yesin! O, bana cevrettim sanır,<br />
halbuki hakikatte adeta aynamı siler, cilalar.”<br />
Calinus, eshabı na “ Bana filan ilacı verin” dedi. İçlerinden birisi dedi ki: “ Ey her fenni<br />
bilen üstat, bu ilacı delilik için verirler. Delilikse, senin aklından uzak. Bu sözü bir<br />
daha söyleme!” Calinus, “ bana bir deli baktı. Bir müddet güzelce yüzümü seyretti.<br />
Bana göz kırptı, sonra yenimi yakamı yırttı. Eğer benim, onunla bir münasebetim<br />
olmasaydı o çirkin suratlı nasıl olur da bana yüz çevirirdi<br />
Eğer bende kendisiyle bir cinsiyet, bir münasebet görmeseydi nasıl olur da bana gelip<br />
çatardı Nasıl olur da kendi cinsinden olmayana musallat olurdu İki kişi birbiriyle<br />
uzlaştı., birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr’i müşterek vardır. Kuş<br />
ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet adeta<br />
mezara girmedir” diye cevap verdi.<br />
Bir hakim dedi ki “ Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta<br />
olduğunu gördüm. Hayret ettim, bakalım aralarında ki kadr-i müştereke ait emare<br />
bulabilir miyim diye hallerini araştırmaya koyuldum. Hayretle yanlarına yaklaşınca<br />
gördüm ki ikisi de topal!” hele arşa mensup bir doğanla ferşin malı olan bir yarasa<br />
nasıl olur da beraber bulunur Biri İlliyin’in güneşi öbürü Siccin’in yarasası.<br />
Biri her ayıptan arınmış tertemiz bir nur, öbürü her kapıdan dilencisi bir kör. Biri<br />
Pervin burcuna ziya veren bir ay , öbürü fışkıda debelenen bir kurt. Biri Yusuf yüzlü,<br />
İsa nefesli öbürü bir kurt, yahut çıngıraklı bir eşek. Biri la mekan aleminde uçmakta.<br />
Öbürü köpekler gibi samanlıkta kalakalmış! Gül, hal diliyle bokböceğine şu sözleri<br />
söyleyip durmaktadır: “ Ey koltuğu kokmuş, Gül bahçesinden kaçıyorsun ama bu<br />
nefretin gülistanın kemaline delalet eder. Benim gayretim, senin başına dikilmiş bir<br />
yasakçıdır.<br />
Ey bayağı mahluk, buradan uzak ol” gül bokböceğine şöyle bağırmaktadır: “ Ey<br />
aşağılık mahluk, sen benimle ihtilat edersen benim madenimdesin diye bir şüphe hasıl<br />
olabilir. Bülbüllere çayı, çimen yaraşır. Bokböceğine vatan da pisliktir. Allah, beni<br />
pislikten murdarlıktan arıttı. Başıma bir murdarı dikmesi layık mıdır Benim de bir<br />
damarım onlardandı, fakat Allah o damarı kesip attı.<br />
Artık o kötü damar bana nasıl hükmedebilir Adem’in bir nişanı ezelde şuydu:<br />
melekler, ona secdeye layık olduğu için baş indirdiler, secde ettiler. Başka bir nişanı<br />
da İblisin “şah ve ulu benim” diye baş indirmemesiydi. Fakat İblis de Adem’e secde<br />
etmiş olsaydı Adem , Adem olmazdı, başka birisi olurdu. Her meleğin ona secde<br />
etmesi, Adem’in Ademliğine delil olduğu gibi o düşmanın, iblisin inadı da bir delildir.<br />
Meleğin ikrarı, ona bir şahit olduğu gibi o köpeğin inkarı da bir şahittir”<br />
Adam uyudu, ayı sinek kovalamaktaydı. Sinek, kovulunca kalktı, fakat inadına gene<br />
kalktığı yere gelip kondu. Ayı o gencin yüzünden kaç kere sineği kovdu. Fakat sinek<br />
gene derhal kalktığı yere gelip konmaktaydı. Ayı sineğe kızıp gitti dağdan kocaman<br />
bir taş yakalayıp getirdi. Sineğin gene uyuyan adamın suratına konmuş olduğunu<br />
görünce, o koca değirmen taşını alıp sineği ezmek için adamın suratına fırlattı.<br />
Taş uyuyan adamın suratını paramparça etti. Bu mesele de bütün aleme yayıldı;<br />
Aptalın sevgisi şüphesiz ayının sevgidir. Kini sevgidir, sevgisi kin. Ahdi gevşek, zayıf<br />
ve bozuk sözü büyük, vefası artık. Ant içse bile inanma. Eğri sözlü adam andını da<br />
bozar. Madem ki yeminsiz sözü yalan. Hilesine yeminine inanma.<br />
Onun nefsi beydir, aklı esir farz et ki yüz binlerce defa Mushaf’a yemin etmiş olsun!<br />
Mademki yeminsiz ahdi bozuyor, yemin etse onu da bozar. Çünkü nefsi ağır yeminle<br />
bağlanan nefis bundan daha ziyade daralır, perişan olur. Bu bir esirin hakimi<br />
bağlanmasına benzer. Hakim o bağı, kölesinin kafasına fırlatıp atar.<br />
Nefis de o yemini, kendisine esir olan adamın suratına vurur. Sen onun “ ahitlerinize<br />
vefa edin” hükmünden el yıka. “ Yeminlerinizi koruyun, ahitlerinizde durun” hükmünü<br />
ona söyleme. Kiminle ah ettiğini bilen tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır,<br />
o ahdi örer durur.<br />
HASTA HATIRI<br />
Sahabeden biri hastalandı, o hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi inceldi. Mustafa<br />
halini hatırını sormaya geldi. Çünkü Peygamberin huyu tamamıyla lütuf ve keremden<br />
ibaretti. Hasta halini, hatırını sormaya gitmekte fayda vardır. Faydası da gene<br />
sanadır. Birinci faydası şudur; O hasta adam bir kutup, bir ulu şah olabilir.<br />
Mademki inatçı adam, gönlünün iki gözü de yok, odunu ödağacından ayırt edemezsin.<br />
Alemde hazineler var. Beyhude üzülme, yorulma yalnız hiçbir viraneyi de definesiz<br />
bilme. Her dervişe ne olur, ne olmaz diye mülazemette bulunadır, bir nişane buldun<br />
mu da artık onun etrafında adamakıllı dön dolaş! Mademki sende o can gözü yok, her<br />
vücutta define var san! Kutup olmasa bile belki bir yol dostudur, padişah değilse bile<br />
bir atlı askerdir. Kim olursa olsun ister yaya, ister atlı yol dostlarıyla buluşmayı,<br />
onların halini sormayı hatırlarını ele almayı lazım bil.<br />
Hatta o adam düşman bile olsa yine iyidir. Çünkü ihsan yüzünden düşman bile adama<br />
dost olur. Dost olmasa bile hiç olmazsa kini azalır. Çünkü ihsanda bulunmak kine<br />
adeta merhemdir. Bundan başka daha nice faydaları var ama ey iyi adam, sözü<br />
uzatmadan korkuyorum. Sözün hülasası şu: Topluluğa dost ol. Hatta bir dost<br />
bulamazsan put yapan amad gibi taştan bir yont, onu sev! Zira kalabalık ve kervan<br />
halkının çokluğu yol vurucuların belini kırar, onları kahreder.<br />
Allahdan Musa’ya şu hitap geldi “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören! Seni Allahlık<br />
nurunun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Allah’ım hastalandım da niçin halimi<br />
hatırımı sormaya gelmedin ” Musa “ Allah” sen kusurdan münezzehsin. Bu ne<br />
remizdir, Yarabbi, bunu bildir” dedi. Bunun üzerine Allah, yine “ Hastalığımda kerem<br />
edip niçin halimi sormadın ” buyurdu. Musa “ Yarabbi, senin bir noksanın olamaz.<br />
Aklım şaştı, bu sözün haki katını anlat” dedi. Allah “ Evet, has ve seçilmiş bir kulun<br />
hastalanmıştı. İyice bir bak hele o, benim.<br />
Onun özür serdetmesi benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır”<br />
buyurdu. Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun. Velilerin<br />
huzurundan kesilirsen helak oldun gitti. Çünkü sen küllü olmayan bir cüzüsün. Şeytan<br />
birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz kimsesiz bir hale kor, o halde de<br />
bulununca başını yer, mahvedip gider. Topluluktan bir an bile ayrılmak bil ki şeytanın<br />
hilesinden ibarettir.<br />
Bir bahçıvan , bahçesine iç tane hırsızın girdiğini gördü. Bu üç kişinin birisi bir şerif,<br />
bir tanesi de bir sofi idi. Üçü de hafif meşrep ve vefasız kimselerdi. Bahçıvan kendi<br />
kendine “Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, bunları ilzam için getireceğim<br />
yüzlerce deliller var. Fakat bunlar, bir topluluk. Topluluksa kuvvettir,tek başıma bu üç<br />
kişinin hakkından gelemem, önce onları birbirinden ayırmak lazım. Her birisini<br />
öbüründen ayırayım. Ondan sonra birer ,birer saçlarını, sakallarını yolarım” dedi. Hile<br />
edip arkadaşlarıyla arasının açmak üzere sofiyi yola vurdu. Sofi gidince öbür iki<br />
arkadaşıyla yalnız kaldı.<br />
Sofiye “ Eve git, bu arkadaşlar için bir kilim getir” dedi. Fakihe “ sen fakihsin, bu da<br />
ünlü bir şerif. Biz senin fetvanla ekmek yemekte, senin bilgi kanadında uçmaktayız.<br />
Bu da bizim şehzademiz sultanımız. Seyit ve Mustafa’nın soyundan, sop undan. Bu<br />
pisboğaz, bu hasis sofi kim oluyor ki sizin gibi padişahlarla düşüp kalkıyor. Gelince<br />
onu savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim bahçemde, çayır çimenliğimde kalın.<br />
Hatta bağ da nedir ki Canim bile sizin.<br />
Siz benim sağ gözüm mesabesindesiniz” dedi. Onları vesveselendirip kandırdı. Ah<br />
arkadaştan ayrılmamak gerek. Sofi gelince onu davdılar. Bu sefer bahçıvan koca bir<br />
sopayla ardından seğirtti. Dedi ki : “ Ey köpek sofi demek sen cüret edip benim<br />
bağıma giriyorsun ha! Sana bu hususta Cüneyt mi yol gösterdi, Bayezid mi Bu sana<br />
hangi şeyhin, hangi pirinden kaldı Sofiyi yalnız bulunca bir iyice dövdü, adeta yarı<br />
canlı bir hale koydu, başını yardı. Sofi “ benim nöbetim geçti.<br />
Fakat arkadaşlar, bir iyice sıranızı gözetin. Beni ağyar bildiniz. Fakat bilin ki bu<br />
kaltanbandan daha ağyar değilim. Benim yediğimi siz de yiyeceksiniz. Bu çeşit şerbet,<br />
her aşağılık kişiye layıktır. Bu alem dağdır, senin sözlerin, yine ses vererek sana gelir”<br />
dedi. Bahçıvan sofiden kurtulunca yine o çeşit bir bahane kurdu. Şerife “ Ey şerif, eve<br />
git de kuşluk öğünü için, yufka ekmeği pişirmiştim, evin kapısını vur.<br />
Kaymaza söyle, o yufka ekmeğiyle kazı getirsin” dedi. Şerif gidince, fakihe dedi ki: “<br />
Ey işi yerinde güneş görmüş her şeyi anlar bilir adam, den fakihsin, bu meydanda. O<br />
şerif, manasız bir iddiada bulunuyor. Anasının ne iş ettiğini kim bilir ki Karıya ve karı<br />
işine gönül bağlıyor, hem kadınlar nakıs akıllıdır diyor, hem de onlara itimat<br />
edemiyorsunuz. Zamanede nice ahmaklar, Ali’ye peygambere nispet iddia ederler.”<br />
Zinadan ve zina edicilerden olan herkes, Allah mensupları için işte bu zanda bulunur.<br />
Dönen ve bu yüzden başı dönmüş olan kişi elbette evi de kendisi gibi döner görür. O<br />
edepsiz bahçıvanın söylediği sözler kendi haliydi. Evladı Resulden o işler, uzaktır. O<br />
bahçıvan mürtetlerin dölü olmasaydı Peygamber hanedanı hakkında böyle söyler<br />
miydi<br />
Afsunlar, okudu, fakih de bunları dinledi. Bunun üzerine o sitem kar fakih şerifin<br />
ardından gidip, “ Ey eşek, bu bağa seni kim davet etti Hırsızlık sana Peygamberden<br />
mi miras kaldı Aslan yavrusu, aslana benzer, sen söyle bakayım, peygambere ne<br />
yüzden benziyorsun ” dedi. O zalim herif, şerife, harici Al-i Yasin’e ne yaparsa onu<br />
yaptı.<br />
Hatta şeytan ve gul Al-i Resul’e Yezid ve Şimir nasıl kin tutarlarsa o da öyle kin tuttu,<br />
öcünü aldı . şerif, o zalimin zulmünden harap oldu, fakihe “ Ben sudan çıktım Ayağını<br />
tetik bas şimdi yapayalnız kaldın davula benze boyuna karnına tokmak ye! Şerifliğimi<br />
bir tarafa bırak. Hatta tut ki arkadaşlığa da layık değilim, fakat sana karşı bu çeşit bir<br />
zalimden de aşağı değilim ya” dedi.<br />
Bahçıvan ondan da kurtulup fakihe geldi ve dedi ki: “ Ey fakih! Ne fakihi, ey her sefih<br />
kişinin bile arlandığı herif! Ey eli kesilecise, bağlara gir de, caiz midir Emir var mı bile<br />
deme. Fetvan bu mu senin Böyle bir ruhsatı Vasit’temi okudun Yoksa bu mesele<br />
Muhit’te mi var ” fakih “ Vur, vur, hakkın var. Fırsat ele geçti. Dostlardan ayrılanın<br />
layığı budur” dedi.<br />
Hastanın hatırını soruş, dostluğu, birliği temin etmek içindir. Bu birlik bu dostluk da<br />
yüz türlü sevgi doğurur. Naziri olmayan Peygamber, hastayı dolaşmaya hatırını<br />
sormaya gidince o sahabeyi ölüm halinde gördü. Velilerin huzurundan uzaklaşırsan<br />
hakikatte Allahdan uzaklaşırsın. Yoldaşlardan ayrılmanın sonu bile gam olursa<br />
padişahlardan ayrılık nasıl olur da ondan daha aşağı olur. Her an durma padişahların<br />
gölgesini ara bul ki o gölgede güneşten de iyi bir hale gelesin. Sefere çıkarsan bu<br />
niyetle çık, oturuyorsan yine bundan gafil olma!<br />
Ümmet Şeyhi Bayezid, hac ve umre için yola düşmüş, Mekke’ye doğru koşa, koşa<br />
gidiyordu. Hangi şehre varıyorsa önce o şehirdeki azizleri arıyor, bu şehirde basiret<br />
sahibi, gönül gözü açık kim var diye dolaşıp araştırıyordu. Allah “ Sefer esnasında<br />
nereye varırsan önce bir er araman gerek” dedi. Hazine elde etmeye çalış, çünkü kar,<br />
zarar, işin ardından gelir, sen bunları feri bil.<br />
Biri buğday elde etmek için ekin ekerse sonunda saman da elde eder. Fakat saman<br />
ekersen buğday elde edemezsin ki. İnsanların gözbebeği olan insanı ara insanların<br />
gözbebeği olan insanı, insanların gözbebeğini! Hac zamanı gelince Kabe’yi ziyaret<br />
etmeye niyetlen. Oraya vardın mı Mekke’yi de görürsün. Miraçtan maksat dostu<br />
görmektir.<br />
Yeni bir mürit günün birinde bir ev yaptırdı. Pir gelip evini gördü. Şeyh, o yeni<br />
müridini, o iyi düşünceli kişiyi imtihan etmek maksadıyla dedi ki “ Yoldaş, eve niçin<br />
pencere açtın ” o da şöyle cevap verdi “ ışık gelsin diye” şeyh “ O feridir. Şunu niyaz<br />
etmek gerek: Bu pencereden ezanı duyasın” dedi. Bayezid, seferde vaktin Hızır’ı olan<br />
kişiyi bulmak için uğraşmakta, böyle bir er araştırmaktaydı. Vücudu hilal gibi incelmiş<br />
bir pir gördü; onda erlerin halini, kalini buldu.<br />
Pirin gözü görmüyordu, fakat gönlü güneş gibiydi. Adeta rüyasında Hindistan’ı<br />
görmüş bir file benziyordu gözünü yummuş, uyumakta .Gözünü açarsa nasıl olurda<br />
görmez Şaşılacak şey! Rüya deyince şaşılacak şeyler açığa çıkar. Gönül uykuda<br />
pencere kesilir. Uyanık olduğu halde güzel rüya gören ariftir.<br />
Sen onun bastığı toprağı gözüne sürme gibi çek. Bayezid o pirin huzuruna varıp<br />
oturdu, halini sordu ; onun hem fakir hem de aile etrafı çok olduğunu anladı. Pir “ ey<br />
bayezid nereye gidiyorsun gurbet pılı pırtısını nereye kadar çekip sürüyeceksin” dedi.<br />
Bayezid “ hac mevsimi Kabe’ye gidiyorum” diye cevap verdi. Pir dedi ki : “ yol masrafı<br />
olarak yanında ne var ” Bayezid “ İki yüz dirhem gümüşüm var. Ridamın ucuna<br />
sımsıkı bağladım işte” deyince Pir “ Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac<br />
tavafından daha makbul bil. O dirhemleri de ey cömert kişi bana ver.<br />
Bil ki hac ettin muradın hasıl oldu. Umre ettin ebedi ömre nail oldun, saf bir hale<br />
geldin, Safa’ya koştun, Saiy erkanını yerine getirdin. Canın gördüğü Hak hakkı için ki<br />
o, beni kendi evinden daha üstün daha makbul etmiştir. Kabe her ne kadar onun lütuf<br />
ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi Allah Kabe’yi kurdu ama kurdu<br />
kuralı ona gitmedi .Halbuki bu eve benim vücuduma o ebedi diri olan Allahdan başka<br />
kimse gelmedi. Beni gördün ya bil ki Allah’ı gördün; doğruluk Kabe’sinin etrafında<br />
tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a itaat etmek, onu övmektir. Sakın hakkı benden ayrı<br />
sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Allah nurunu göresin” dedi.<br />
Bayezid, o nükteleri dinledi, altın bir küpe gibi kulağına taktı. Bu yüzden derecesi<br />
yükseldi, fazileti arttı. Hakikat yolunun sonuna erişmiş olan Bayezid, artık ondan<br />
sonra bir son tasavvur edilemeyecek olan bir makama vardı.<br />
Peygamber, o hastayı görünce halini hatırını sordu, o hakiki dosta iltifatlarda<br />
bulundu. Adam, peygamberi görünce dirildi, sanki o anda yeniden yaratılmıştı. Sahabe<br />
“ hastalık beni bu bahta eriştirdi, bu sultan sabah çağında beni dolaşmaya geldi. Bu<br />
suretle bana sıhhat erişti, saltanatına bir hudut olmayan bu padişahın kademi<br />
bereketiyle iyileştim. Ne güzel, ne mübarek ağrı sızı.<br />
Ne mutlu, ne kutlu hastalık hararet, dert ve gece uykusuzluğu! İşte Allah bana bu<br />
kocalığımda lütuf ve kereminden böyle bir hastalık, böyle bir illet verdi. Arka ağrısı<br />
ihsan etti de her gece yarısı uykudan uyandırdı. Bütün gece manda gibi<br />
uyuyamayayım diye Hak, lütfetti, bana dertler ihsan etti. Bu sınıklıktan da<br />
padişahların merhameti coştu. Cehennem de beni tehdit etmeden vazgeçti, sukut etti”<br />
dedi.<br />
Ağrı, sızı ve hastalık hazinedir. Rahmetler ondadır. Deri yırtıldı mı iç tazelenir. Kardeş,<br />
karanlık yere soğuğa, gama kırıklığa ve hastalığa sabretmek, Abıhayat kaynağı ve<br />
sarhoşluk kadehidir. Çünkü yücelikler, hep aşağılıktadır. Baharlar güz mevsiminde<br />
gizlidir, güz mevsimi de baharda.<br />
Kaçma ondan! Gama yoldaş o, vahşetle ünsiyet kesbet. Ölümünden uzun bir ömür<br />
isteyip dur! Nefsinin “ Bu kötü” dediğine kulak asma. Çünkü onun işi hep zıddınadır.<br />
Onun dediğinin zıddını yap. Alemde peygamberlerin de vasiyetleri böyledir. Sonun da<br />
az pişman olasın diye yapacağın işlerde müşaverede bulunmak vaciptir.<br />
Ümmet “ Kiminle meşveret edelim ” dediler de peygamberler “ Mukteda olan akılla”<br />
diye cevap verdiler. Hatta soran adam “ İyi ama ya hiçbir tedbiri isabetli aklı olmayan<br />
bir çocuk, yahut kadın gelirse onunla da meşverette bulunalım mı Deyince,<br />
Peygamber, “ onunla da meşverette bulun, fakat ne derse onun zıddını yap, ona aykırı<br />
yola git” dedi.<br />
Nefsini kadın bil, hatta kadından da beter. Çünkü kadın cüzüdür, nefsinse şerrin küllü!<br />
Nefsinle meşveret edersen o aşağılığın dediğine uyma, aksini yap; Hatta sana namaz<br />
kıl, oruç tut diye emretse bile, nefis hilecidir, o emriyle bile sana bir hile kuracaktır.<br />
Yapacağın işte nefsinle meşveret etmek ve ne derse aksini yapmak kemaldir. Onunla<br />
başa çıkamaz, onun inadına karşı koyamazsın; yürü bir dost kazan onunla uzlaş! Akıl,<br />
başka bir akıldan kuvvet bulur.<br />
Şeker kamışı, şeker kamışından kemal kazanır. Ben nefsimin hilesinden neler gördüm<br />
neler. Sihriyle akıl ve temyizi bile giderir. Sana yeniden yeniye vaitlerde bulunur da<br />
binlerce kere bozar. Ömrün, sana yüzlerce yıl mühlet verse nefis, her gün yeni bir<br />
bahane bulur, sana mani olur; soğuk vaitleri sıcak bir surette söyler.<br />
O öyle bir sihirbazdır ki insanı kıskıvrak bağlar. Ey hak ziyası Hüsamettin, gel bu<br />
çoraklıkta sensiz ot bitmiyor. Bir velinin gönlünün kırılması yüzünden nefse uyanların<br />
önüne bir perde çekilmiştir. Bu kazaya yapılacak ilacı yine kaza bilir. Halkın aklı<br />
kazaya pek şaşkındır. Yola düşmüş bir kurt gibi olan o kara yılan, ejderha kesilmiştir.<br />
Fakat ejderha da yılan da senin elinde asa kesilir, ey Musa’nın canını bile sarhoş eden,<br />
ey Musa’yı bile kendisinden geçiren! Allah; sana “ Onu al, korkma, ejderha elinde asa<br />
haline gelecek” hükmünü vermiştir. Ey padişah, haydi, Yedi Beyzayı göster.<br />
Kara gecelerden yepyeni bir sabah meydana getirir. Bir cehennem yandı alevlendi.<br />
Ona üfür ey nefesi, denizin nefesinden üstün ve artık olan! Deniz, hilebazdır, sana bir<br />
köpük gösterir; cehennemdir, sana bir hararet izhar eder. Onun için de özüne<br />
ehemmiyetsiz görünür, bu suretle onu zebun görürsün, hışmın tepreşir. Nitekim<br />
kalabalık askerde peygamberin gözüne pek az göründü.<br />
De peygamber, tehlike görmeksizin onlara hücum etti. Eğer fazla görseydi çekinirdi.<br />
Ey Ahmet o bir inayetti ve sen onun ehliydin. Yoksa gönlün kötüleşir bozulurdu. Allah<br />
o, zahiri ve Batıni savaşı ona da ehemmiyetsiz gösterdi, Eshabına da. Bu suretle de<br />
kolay şeyi ona kolaylaştırdı, güçten de artık yüz çevirmez oldu. Düşmanı ona<br />
ehemmiyetsiz göstermek kutlu bir şeydi.<br />
Çünkü ona dost olan yol yordamı öğreten Allahydı. Fakat zafer için yardımcısı Allah<br />
olmayan kişiye gelince, ona tavşan bile erkek aslan görünür. Vay uzaktan yüzü bir<br />
görünürde gururlanarak, savaşa girişirse! Zülfikar bir harbe gibi, erkek aslan da bir<br />
kedi gibi görünür de, ahmak, yiğitçesine savaşa girişir, bu hileyle pençeye düşer. Bu<br />
suretle ateşe tapanlar, ateşgedeye kendi ayaklarıyla gelmiş olurlar. O iş sana bir<br />
saman çöpü gibi görünür. Hemencecik onu üfler, yerinden uçururum sanırsın.<br />
Halbuki kendine gel, o saman çöpü dağları bile, yerinden söker. Onun yüzünden alem<br />
ağlamaktadır., o ise gülmekte1 Bu ırmak suyunun dibindeki topuk da görünür ama<br />
Uc-ibn-i unuk gibi yüzlercesi onda boğulup gitmiştir! Kan dalgası, misk tepesi deniz<br />
gibi kuru toprak görünür. Kör firavun da o denizi kuru gördü de erlik gösterip içine at<br />
sürdü. Fakat içine dalınca denizin dibini boyladı. Firavunun gözü nasıl olur da görür<br />
Göz Allah yüzüyle görür. Hak, nerede her ahmağın sırdaşı olacak<br />
Şeker görünür ama o gık demeden öldüren zehir kesilir. Yol sanır, fakat yol gösteren<br />
esas, esasen gul sesinden ibarettir. Ey felek, ahır zaman fitnelerine pek sıkı sarıldın,<br />
nihayet bir an mühlet ver! Sen bizim kastımıza çekilmiş keskin bir hançersin; bizi<br />
hacamat etmek için zehirli bir hacamat aletisin.<br />
Ey felek, Allahnın merhametinden merhamet öğren. Yılan gibi, karıncaların gönlünü<br />
yaralama Bu yapının üstünde senin çarkını döndüren hakkı için. Kökümüzü söküp<br />
çıkarmadan biraz da başka türlü dön, merhamete gel. Emriyle önce dadılığımızı<br />
yaptığın, fidanımızı sudan, topraktan bitirdiğin Allah hakkı için seni saf yaratan sen de<br />
bu kadar meşaleler meydana getiren padişah hakkı için.<br />
O seni o kadar mamur ve baki bir hale soktu ki Dehri nihayet senin evveline evvel yok<br />
sandı. Şükrolsun ki senin evvelini bildik. Peygamberler sırrını söyledi. İnsan olan bilir<br />
ki o sonradan yapılmalıdır. Fakat evde ağ kuran örümcek ne bilsin! Sivrisinek ne bilir,<br />
bu bağ kimin Baharın doğar, kışın ölür. Tahta içinde sınık bir halde doğan kurt<br />
tahtanın fidanlık halini bilir mi<br />
Bilse,bilse o vakit mahiyeti itibariyle akıl sahibi olur, isterse sureti kurt olsun. Akıl,<br />
kendini renk, renk, çeşit,çeşit gösterir, ama peri gibi o suretlerden fersahlarca<br />
uzaktır. Hatta peri de nedir ki Melekten bile üstündür. Fakat sen sinek kanatlısın da<br />
onun için aşağılarda uçuyorsun. Gerçi aklın, seni yüceliklere çekmekte; ama taklit<br />
kurşun aşağılıklarda yayılmakta.<br />
Taklitten doğan bilgi canımızın vebalidir, iğretidir. Bizse o bizim malımızdır diye<br />
oturup kalmışız. Bu çeşit akıldansa cahil olmak daha iyi. Deliliğe vurmak daha yeğ!<br />
Faydanı nede görüyorsan ondan kaç. Zehir iç, abıhayatı dök! Seni öveni söv,<br />
kazancını, sermayeni müflise borç ver! Eminliği bırak, korku yerine var. Namusu terk<br />
et, apaçık rüsvay ol! Ben uzun uzadıya ilerisini düşünen aklı denedim. Bundan böyle<br />
divaneliğe vuracağım!<br />
Peygamber, o hastayı dolaştı, o ağlayıp inleyen zavallının halini hatırını sordu. Sonra<br />
dedi ki : “ acaba sen bir çeşit dua mı ettin, bilmeyerek bir zehirli aş mı yedin Hele bir<br />
hatırla bakayım, nefsin, hilesinden coşunca ne çeşit duada bulundun ” Hasta “ Hiç<br />
hatırıma gelmiyor. Himmet et de Hatırlayayım” dedi.<br />
Mustafa’nın nur bağışlayan huzuru hürmetine duayı hatırladı. Her yanı aydınlatan<br />
Peygamberin himmeti, ona hatırlayamadığını hatırlattı. Hakla batıl arasını ayırt eden<br />
aydınlık, gönülden gönüle açılmış olan pencereden parladı. Dedi ki : “Ya Resulellah,<br />
bir hezeyandır ettim, şimdicik duamı hatırladı.<br />
Daima günaha giriftar olup duruyordum. Denize düşenin yılana sarılması gibi önüme<br />
ne gelirse sarılıyordum. Sen suçluları çok şiddetli azaplarla tehdit etmiştin. Istıraba<br />
düştüm, çarem kalmadı. Bağ pek sıkı, kilit kapalıydı. Ne sabredebiliyordum. Ne<br />
kaçacak, kurtulacak yer vardı. Ne tövbe etmeye bir ümidim kalmıştı, ne dayanmama<br />
imkan. Elemden Harut!la Marut gibi ah ederek dedim ki : Ey yaratan Allahm Harut’la<br />
Marut tehlikesinden kurtulmak için Babil Kuyusunu dilediler.<br />
Gürbüz, akılı, hatta sihirbaza benzer, her şeye muktedir oldukları halde onlar bile<br />
ahret azabını o kuyuda çekmek istediler. İyi de ettiler, tam yerinde bir işti. Dumandan<br />
çekilen zahmet ateşe nispetle elbette kolaydır, ehemmiyetsizdir. Ahiret azabını<br />
tavsife imkan yoktur. Onun yanın da dünya azabının ehemmiyeti olamaz. Ne mutlu o<br />
kişiye ki savaşır, çabalar, bedenine azap eder.<br />
O cihanın azabından kurtulsun diye bu azap çekme ibadetine katlanır. Ben de,<br />
Yarabbi, bana o azabı hemencecik burada çektir de, O alemde rahat edeyim diye dua<br />
edip durmaktaydım. İstek kapısının halkasını bu suretle çalışıyordum. Derken bu<br />
hastalığa tutuldum. Canım zahmetten aramsız bir hale düştü.<br />
Zikrinden, evradımdan kaldım. Kendimden de haberim yoktu, iyiden, kötüden de<br />
Yüzünü görmeseydim, ey kutlu, ey kokusu güzel ve mübarek Peygamber ; Hayat<br />
kaydından tamamıyla sıyrılacaktım. Bana padişaha lütfedip derttaş oldun da bu<br />
gamdan kurtardın” peygamber “ ne yaptın Sakın bir daha bu duada bulunma. Kendi<br />
kökünü kendin kazıp sökme.<br />
Ey zayıf karınca, senin ne takatin var ki böyle bir yüce dağı yüklenmeye<br />
kalkışıyorsun” dedi. Adam dedi ki : “ Sultanım, tövbe ettim. Bir daha böyle bir cürette<br />
bulunmam, böyle bir laf etmem” bu cihan bir çöldür, sen Musa’sın. Biz de günahımız<br />
yüzünden çölde iptilalara uğramış kişileriz. Yılarcadır yol görüyoruz, fakat sonun da<br />
yine ilk konakta esiriz. Musa’nın kavmi bir hayli yol aldıkları halde sonunda yine<br />
kendilerini ilk adım attıkları yerde buldular. Musa’nın gönlü bizden razı olsaydı, bu<br />
çöle bir yol, bir uc bulunurdu.<br />
Fakat bizden tamamıyla usanmış olsaydı hiç yemeğimiz gökten gelir miydi Bir taş<br />
parçasından kaynaklar coşar mıydı çölde canımızı kurtarabilir miydik Hatta bundan<br />
vazgeçtik, yemek yerine üstümüze ateş yağar, konduğumuz bu konakta alevlenir,<br />
yanardık. Musa, bizden hem hoşnut, hem değil gah dostumuz, gah düşmanımız.<br />
Hışımı; pılımızı, pırtımızı ateşlemekte hilmi belaya siper olmakta. Nasıl olur da hem<br />
hilimle muamele eder, hem hışımla Fakat ey aziz Allah, bu senin lütfundan, bu lütuf,<br />
az görülmüş, bir şey değil ki. Adamın karşısında bulunan kimseyi yüzüne karşı<br />
medhetmesi hoş bir şey değil. Onun için Musa’nın adını mahsus anıyorum. Yıksa değil<br />
Musa kim olursa olsun senin karşında başka birinden bahsetmem yaraşır mı<br />
Bizim ahitlerimiz yüzlerce binlerce defa bozuldu. Fakat senin ahdin dağ gibi , yerinden<br />
bile oynamıyor. Bizim ahdimiz saman çöpüne benzer, her çeşit rüzgara karşı<br />
zebundur. Senin ahdinse dağ gibi, hatta yüzlerce dağdan da kuvvetli. O kuvvet hakkı<br />
için ey renklere sahip olan, bizim renkten renge girişimize bir acı!<br />
Kendimizi de gördük, rüsvay oluşumuzu da Padişahım, bizi fazla imtihana çekme. De<br />
ey kerem sahibi ve yardımı istenen Allah, öbür ayıplarımızı, öbür kötülüklerimizi gizli<br />
bırak. Sen cemalde, kemalde sonsuzun; biz eğrilikte sapıklıkta sonsuz! Şu bir avuç<br />
aşağılık kişililerin kötülükteki sonsuz lütfunla, cemal ve kemalinle ört.<br />
Aman elbisemizden zaten bir tek iplik kaldı. Bir şehirdik, tek bir duvarımız yerinde. Ey<br />
sahibimiz, şu kalanı koru, şu kalanı koru da Şeytan, tamamıyla sevinmesin. Bizim<br />
hatırımız için değil, suçluları yine arayıp kayırdığın o kadim lütfun hakkı için Yarabbi.<br />
Mademki kudretini gösterdin, merhametini de göster ey et ve yağ parçalarına<br />
merhametler ihsan eden Allah. Eğer bu dua gazabını arttırıyorsa ulu Allah sen bize bir<br />
dua öğret.<br />
Nitekim adem cennetten çıkınca ona tövbe etmeyi nasibettin de kötü Şeytandan<br />
kurtuldu. Şeytan da kimdir ki Ademden üstün olsun, böyle bir düzenle oyunu<br />
kazansın, onu alt etsin. Bunların hepsi de hakikatte Adem’in faydasını temin etti.<br />
Şeytanın hilesi, düzeni, o hasetçiye lanet edilmesine sebep oldu. Şeytan, bir oyunu<br />
gördü de iki yüz oyunu göremedi. O yüzden kendi evinin direğini kendisi kesti.<br />
Gece vakti başkalarının ekinini ateşlemek istedi, fakat yel, ateşi kendi ekinine sürdü.<br />
Lanet, Şeytana bir gözbağı oldu, bu yüzden hileyi düşmanı olan Adem’e ziyan sandı.<br />
Lanet dediğin de işte insanı böyle ters görünüşlü yapar. Hasetçi, kendini görür,<br />
beğenir, kindar bir hale gelir. Nihayet kötülüğün, sonunda dönüp kötülükte bulunana<br />
geleceğini, ona ziyan vereceğini anlamaz.<br />
Kendisini mat edecek şeylerin hepsini aksine görür. Halbuki mat olan kendisidir,<br />
kendisi ziyan eder! Çünkü kendisi bir hiçten ibaret olduğunu görse, yarasının öldürücü<br />
ve şiddetli olduğunu bilse, böyle görüş, böyle biliş ,adamın gönlünü dertlendirir. Dert<br />
de onu hicaptan çıkarırdı. Anaları doğum ağrısı tutmasa çocuk doğmaya hiçbir yol<br />
bulamaz. Bu emanet gönüldedir, gönülde gebe.<br />
Bu nasihatlerse ebeye benzer. Ebe “ Kadının ağrısı yok, ağrı lazım, ağrı çocuğa<br />
yoldur” der. Dertsiz kişi yol vurucudur, dertsizlik “Enel Hak- ben Hakk’ım” demektir.<br />
Bu “ene” sözünü vakitsiz söylemek, lanete düşmektir, “ Ene” yi vaktinde söylemek<br />
rahmettir. Mansur’un “ Ene” deyişi, şüphe yok ki rahmetten ibarettir, fakat Firavunun<br />
“ Ene” deyişine bir bak, lanetin ta kendisi!<br />
Hulasa vakitsiz öten her horozun ibret için başını kesmek gerekir. Baş kesmek nedir<br />
Dünyada nefsi öldürmek, nefsin dileklerini terk etmek. Bu da öldürülmekten kurtulsun<br />
diye akrebin iğnesini çıkarmak gibidir. Taşla tepelenme belasından kurtulsun diye<br />
yılanın zehirli dişini sökersin ya! Nefsi, pirin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O<br />
nefis öldürenin eteğine sımsıkı sarıl. eteğini sıkıca tuttun mu , bu, Allah tevfikidir.<br />
Sende beliren her kuvvet, onun seni çekişinden dileyişinden meydana gelir. “ Ma<br />
remeye iz remeyte” iyi bil. Canın nesi varsa canlar canındandır. Elini tutan, yükünü<br />
yüklenen odur. Her an, her nefes o anı, o nefesi ondan um! Onun feyzine geç mazhar<br />
olduysan gam yeme. Bilirsin ki ihmal etmez, imhal eder. Allah rahmeti geç erişir ama<br />
adamakıllı erişir, seni bir an bile huzurundan ayırmaz, her an seninledir. Bu vuslatın,<br />
bu muhabbetin şerhini duymak istersen adamakıllı düşünerek “Vedduha” suresini<br />
okuyuver! Eğe sen kötülükler de ondandır dersen öyledir ama bundan onun kemaline<br />
noksan mı gelir ki<br />
Bu kötülük ihsanı da onun kemalindendir. Dinle ulu kişi, sana bir misal getireyim:<br />
Meselâ ressam iki türlü resim yapar. Güzellerin resimleriyle,çirkin resimleri. Yusuf’un<br />
yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkinliğine delil olamaz, bilakis<br />
üstatlığına delildir. Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler,<br />
onun etrafında döner, örülür.<br />
Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, üstatlığını inkar eden rüsvay olur.<br />
Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nakıstır. İşte bu yüzden Allah hem<br />
kafirin yaratıcısıdır, hem müminin. Bu yüzden küfür de Allahlığına Şahittir, iman da.<br />
İkisi de ona secde eder. Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Allah<br />
rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır.<br />
Kafir de istemeyerek Allah’a tapar ama onun maksadı başkadır. Padişahın kalesini<br />
yapar amam beylik davasındandır. Kale, onun malı olsun diye isyan eder, fakat<br />
nihayet kale, padişahın eline geçer. Müminse o kaleyi padişah için tamir eder, makam<br />
sahibi, mevki sahibi olmak için değil. Çirkin, “ Ey çirkini de yaratan padişah, sen<br />
güzeli de yaratmaya kaadirsin, çirkini de” der. Güzel de “ Ey güzellik padişahı, beni<br />
bütün ayıplardan arıttın” der.<br />
Peygamber, o hastaya dedi ki: “ Sen, şunu söyle; Allah, sen bize güçlükleri kolaylaştır.<br />
Dünya yurdunda bize iyilik ver, ahiret yurdunda da. Yolumuzu gül bahçesi gibi latif bir<br />
hale getir, ey yüce Allah, konağımız zaten sensin” Müminler mahşerde derler ki; “ Ey<br />
melekler, cehennem müşterek bir yol değil miydi<br />
Mümin de oraya uğrayacaktı, kafir de. Fakat biz bu yolda ne duman gördük, ne ateş.<br />
İşte burası cennet, emniyet yurdu. Peki o aşağılık uğrak nerede ” Melekler derler ki: “<br />
Hani geçerken filan yerde gördüğümüz o yemyeşil bahçe vardı ya. Cehennem, o<br />
şiddetli azap yurdu, işte orasıydı. Fakat size bağlık, bahçelik, yeşillik bir yer oldu. Siz,<br />
bu cehennem huylu, kötü suratlı, ateş meşrepli nefsi.<br />
Çalışıp çabalayıp tertemiz bir hale getirdiniz; Allah için ateşi söndürdünüz: Şulelenip<br />
duran şehvet ateşini takva yeşilliği hidayet nuru haline soktunuz; Hırs ateşiniz hilim,<br />
bilgisizlik karanlığı ilim oldu; Hırs ateşini attınız; o ateş diken gibiydi, gül bahçesine<br />
döndü. Mademki siz kendinizdeki bütün ateşleri bizim için söndürdünüz, bu suretle de<br />
zehir, bal haline geldi.<br />
Madem ki ateşe mensup olan nefsi bir bahçe yapıp oraya vefa tohumları ektiniz.,<br />
Oradaki zikir ve tespih bülbülleri, yeşillikte, ırmak kıyısında güzel bir tarzda ötüşmeye<br />
koyuldular. Allah’a çağırana icap ettiniz, nefis cehennemine su serptiniz. Bizim<br />
cehennemimiz de size yeşillik, gül bahçesi, ağaçlık haline geldi.” Oğul ihsanın karşılığı<br />
nedir Lütuf, ihsan ve en değerli sevap. Siz biz kurbanız, varlık, iyilik vasıflarına karşı<br />
faniyiz: Kalleşsek de divaneysek de o sakinin, o kadehin sarhoşlarıyız; onun hükmüne,<br />
onun fermanına baş koymakta, tatlı canımızı ona peşkeş sunmaktayız. Sevgilinin<br />
hayali, gönüllerimizde oldukça işimiz, kulluk ve can vermedir demediniz mi<br />
Nerede bir bela çırağı uyandırdılarsa orada yüz binlerce aşığın canını yaktılar. Evin<br />
içinde ki aşıklar, sevgilinin cemali çırağına pervanedirler. Gönül, seninle nurlanan<br />
yere belalardan sana siperlerden olanların meclisine, Sana canların da yer verenlerin<br />
seni şaraplarla dopdolu bir kadeh haline getirenlerin yanına git! Onların canlarında<br />
yurt kur;; Ey aydın dolunay, gökyüzünde mekan tut!<br />
Onlar sana sırları belirtmek için Utarit gibi gönül defterini açarlar. Madem ki yerin<br />
yurdun yok, bildiklerin yanına var, ay parçasıysan kamil ve tamam bir aya yüz vur!<br />
ne . Cüzcün küllünden çekinmesi de ne oluyor Muhalifle bu kaynaşma da Cinse bak,<br />
bir nev’ile karışınca o cinsin nev’i olmuş Gaypları gör, ayn’ın nuru ile ayn kesilmiş.!<br />
Be akılsız, karı gibi işvelendikçe yalana işveye kalkıştıkça nasıl üst olacaksın Halkın<br />
seni öğrenmesini, sana yaltaklanmasını, halkın tatlı ve kandırıcı sözlerini alıyor, altın<br />
gibi cebine indiriyorsun! Sana Padişahların sövmesi, vurması, sapıkların övmesinden<br />
daha iyidir . Padişahların tokadını ye de aşağılık kişilerin balını yeme. Bu suretle er<br />
olanların ikbali yüzünden sen de bir er ol. Çünkü onlardan hilat gelir, devlet gelir.<br />
Onlar, ruhun penahında cesedi, can haline getirirler.<br />
Nerede bir çıplak, bir yoksul görürsen bil ki bir kamilden kaçmıştır. Gönlünün<br />
dilediğini yapmak, o kör, o kötü ve sermayesiz gönlün istediğini yerine getirmek için<br />
bir üstattan firar etmiştir. Eğer ustanın dilediğine uysaydı kendisini de bezerdi<br />
akrabasını da . Dünyada kim ustadan kaçarsa devletten kaçar, bunu böyle bil. Ten<br />
kazancında bir sanat öğrendin, din sanatına da bir el ur!<br />
Dünyada elbisen var, zenginleştin; fakat bu alemden gidince nasıl edeceksin Ahiret<br />
için de bir sanat öğren ki mağfiret kazancını elde edesin. O cihan da pazarla, kazançla<br />
dolu bir şehirdir. Zannetme ki kazanma yalnız bu alemdedir ve bu kazanç kafidir! Ulu<br />
Allah “ Bu cihanın kazanç, o kazancın yanında çocuk oyuncağıdır” dedi.<br />
Hani bir çocuk, öbür çocuğun üstüne yürür, onunla konuşuyor birleşiyor gibi<br />
hareketlerde bulunur ya. Çocuklar, dükkancılık oynarlar ya fakat zaman geçirmeden<br />
başka ellerine bir şey girmez. Gece gelip çatar, çocuk evine aç döner, Öbür çocuklar<br />
giderler, tek başına kalakalır. Bu alem oyun yeridir, ölüm de gece. Geri döner gidersin,<br />
fakat kese bomboş,sen de yorgun argın!<br />
Bu serkeş herif, din kazancı, aşktır, gönül cezbesidir, hak nuruna kabiliyettir. Bu<br />
aşağılık nefis, senden fani kazanç ister. Fakat niceye bir aşağılık şeyleri kazanıp<br />
duracaksın, bırak artık, yeter.! Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile<br />
bu dilekte hile ve düzen vardır.<br />
BİR AKILLI ARIYORUM<br />
Seyyid-i Ecel, bir gece Delkak’a “ Hemencecik bir orospuyu neden aldın Bunu bana<br />
söylemeliydin. Sana namuslu bir kız alırdık” dedi Delkak “ Dokuz tane namuslu, temiz<br />
kadın aldım, hepsi orospu oldu. Derdimden eridim, bittim. Bunun üzerine bu hiçbir işe<br />
yaramaz orospuyu aldım. Görelim bakalım, bunun sonu ne olacak Dedi. Ben birçok<br />
defalar aklı sınadım. Bundan sonra bir tarla arayacak, oraya delilik tohumunu<br />
saçacağım!<br />
Birisi” Bir akıllı arıyorum, onunla meşverette bulunacağım, bir müşkülüm var, ona<br />
söyleyeceğim” dedi. Bu sözü duyan da “ şehrimizde kendisini deliliğe vuran birisi var,<br />
ondan başka akıllı yok. İşte bir sopaya binmiş, çocuklarla beraber koşup duruyor. Rey<br />
ve tedbir sahibi, ateş parçası gibi bir adamdır.<br />
Kadri gök gibi yüce, yıldızlar yağdırıcı bir zattır. Kudreti parlaklığı, Kerrubilere can<br />
olmuştur. O kendisini bu divanelikte gizlemiştir.” Dedi. Fakat her divaneyi kendine<br />
can sayma. Samiri gibi buzağıya secde etme. Bir veli sana gayb’a ait yüz binlerce şeyi,<br />
yüz binlerce sırrı apaçık söylese bile, Sen de o anlayış, o bilgi olmadıkça yine fışkıyı<br />
ödağacından ayırt edemezsin.<br />
Veli kendisine deliliği perde etti mi, ey kör, sen onu nasıl tanıyabilirsin Eğer yakın<br />
gözün açıksa bak da her taşın altında bir erin gizli olduğunu gör! Yol gösterici ortada,<br />
göz önünde, her Kelimin bir kilime bürünmüş olduğu meydandadır. Veliyi meşhur<br />
eden yine velidir. Veli kime dilerse nasip verir. Fakat deliliğe vurdu mu kimse akıl edip<br />
de onu anlayamaz. Bir hırsız, körden bir şey çaldı mı kör, onu bulabilir mi hiç Hırsız,<br />
gelip ona çatsa bile kör, hırsız kimdir Ne anlasın Köpek, kör yoksulu ısırsa bile kör,<br />
kendisini dalayan köpeği nereden bilecek<br />
Bir köpek mahallede bir kör bir dilenciye savaş aslanı gibi saldırdı. Ay bile yoksulların<br />
izi tozunu gözüne sürme gibi çektiği halde köpek, kızgınlıkla yoksullara saldırır. Kör,<br />
köpeğin sesinden korktu, aciz oldu. Ona tazim etmeye başladı: “ Ey avcılar beyi, ey av<br />
aslanı, el senin elin (hüküm senin hükmün), benden el çek” demeye başladı.<br />
Hakimin biri de zaruret yüzünden eşeğin kuyruğunu ağırlamış, o kuyruğa kerim<br />
lakabını takmıştır. Kör de zora gelince köpeğe “ Ey aslan, benim gibi arık birisini<br />
avlayıp da ne yapacaksın Dostların çölde yaban eşeği avlamaktalar, sense mahallede<br />
kör avlıyorsun, bu ne kötü şey! Dostların avda yaban eşeği arıyorlar, sen sokakta hile<br />
düzüp kör arıyorsun” dedi. Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre<br />
kasteder. Köpek bile, ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar<br />
avlar.<br />
Köpek bile alim olunca savaşta çevikleşir. Köpek bile arif olunca Eshab-ı Kehif’ten<br />
olur. Köpek bile avcıları kimdir, anlar, tanır. Yarabbi, her şeyi tanıtan o nur nedir ki<br />
Körün tanıyamaması, gözü olmadığından değildir; bu, onun bilgisizlikten sarhoş<br />
olması yüzündendir.<br />
Kör, bu yeryüzünden de daha gözsüz değil ya! Halbuki bu yer bile Allah inayetiyle<br />
düşmanı tanıdı! Musa’nın nurunu gördü, ona iltifat etti, Karun’u ise tanıdı yere geçirdi.<br />
Benlikte bulunan her kişiyi helak etti, Allahnın “ ya ard ublai” emrini anladı. Toprak<br />
su, yer ve kıvılcımlı ateş, bizimle her şeyden habersiz fakat Allah ile her şeyden<br />
haberdardırlar. Bizim ise onun aksine Hak’tan gayrı her şeyden haberimiz var da<br />
Hak’tan haberimiz yoktur. Tehditçilerden bihaberiz.<br />
Hülasa onların hepsi Allah emanetini yüklenmekten korktular, çekindiler. Fakat<br />
hayvanla karışınca bu çekinmeleri, bu çalışmaları körleşti, neticesiz bir hale geldi! “<br />
Hepimiz de halkla diri, Hak’la ölü bir hale gelen bu hayattan bizarız” dediler. Birisi,<br />
anası babası öldü mü yetim olur. Hak’la ünsiyet için kalb-i selim gerek! Hırsız, bir<br />
körden bir kumaş çaldı mı kör, bilmeden feryada başlar.<br />
Fakat hırsız ona “senin malını ben çaldım ben hilebaz bir hırsızım” demedikçe kör<br />
hırsızı nereden bilecek Gözünün nuru, gözünün ışığı yok ki! Ama sesini duydun mu<br />
onu sımsıkı tut, koy verme de çaldığı şeyleri söylet. Hırsızı yakalayıp, sıkıştırmak,<br />
çaldığını çırptığını söyletmek cihadı ekberdir. O , önce senin gözünün sürmesini çaldı.<br />
Onu elde ettin mi, yine gözlerine nur gelir. Gönül’ün kayıp malı olan hikmet kumaşı,<br />
ehli dilden elde edilir. Kör olan gönül, canı, kulağı.<br />
Gözü olsa bile hırsız Şeytanın izini bulamaz, onu elde edemez. Şeytanın izini bulmayı<br />
hırsızı elde etmeyi, gönül ehli olanlardan um, bu işi onlardan iste; taştan topraktan<br />
değil. Çünkü halk, gönül ehline nispetle taş, topaç gibidir, adeta cansızdır. Danışacak<br />
adam arayan da o deliliğe vurmuş delinin huzuruna geldi dedi ki : “ Ey kendini çocuk<br />
gösteren baba, bana bir sır söyle” veli dedi ki: “ Git bu halkayı çalıp durma. Kapı<br />
kapalı. Bu gün sır söylenecek gün değil, başka vakit gel. Eğer La mekan aleminde<br />
mekana yer olsaydı ben de şeyhler gibi dükkanda oturur, alışverişe koyulurdum”<br />
Muhtesip gece yarısı bir yere uğradı. Duvar dibinde bir adamın uyuduğunu gördü. “<br />
Hey, sarhoş musun, ne içtin Söyle dedi. Adam dedi ki: “ Testidekinden içtim!”<br />
Muhtesip “ Söyle, testide ne var ” diye sordu. Adam “İçtiğim şey” diye cevap verdi.<br />
Muhtesip “ Bu gizli bir laf. Ne içtin içtiğin ne ” diye sordu. Adam “ Testide gizli olan<br />
şey işte” dedi. Bu sual cevap, birbirine ulanıp gitti.<br />
Muhtesip de eşek gibi çamura saplanıp kaldı. Ona “ Gel de bir ah de bakalım” dedi.<br />
Sarhoş söz söylerken “ Hu, hu” dedi. Muhtesip “ Ben sana ah dedim, hu de<br />
demedim,sen hu diyorsun” deyince adam “ ben neşeliyim sen gamdan iki büklüm<br />
olmuşsun. Ah, dertten ; gamdan, zulümden olur. Sarhoşların bu hularıysa<br />
neşedendir.” Dedi. Muhtesip “ ben şunu bilmem,bunu bilmem,kalk.<br />
Marifet satıp durma. Bu dırıltıyı bırak”dedi. Adam, yürü be sen neredesin, ben<br />
nerede ” deyince Muhtesip “ Hadi kalk, zindana gel” dedi. Sarhoş dedi ki: “ Be<br />
Muhtesip, beni bırak da yürü işine. Çıplak adamdan rehin alabilir misin sen Eğer<br />
benim yürümeye kuvvetim olsaydı burada yatar mıyım. Evime giderdim. Eğer benim<br />
de aklım olsaydı imkanını bulsaydım şeyhler gibi dükkan başında bulunurdum.”<br />
O, büyük adamın ahvalini öğrenmek isteyen adam “ Ey sopayı at edinip binen atlı, bir<br />
an için olsun atını bu tarafa sür dedi. Adam “ Çabuk söyle, atım çok serkeştir, pek<br />
huyludur. Çabuk ol ki seni tepmesin. Ne soracaksan açıkça sor bakalım” diyerek<br />
sopasını o tarafa sürdü. Adam gönlündeki sırrı söylemeye imkan bulamadı. Ondan<br />
vazgeçip veliyi alaya aldı. Dedi ki: “ Bu sokakta oturan kadınlardan birini almak<br />
itiyorum. Benim gibi bir adama acaba hangisi layık ”<br />
Veli, “ Dünyada üç türlü kadın vardır. İkisi zahmet ve mihnetten ibarettir, biri dimi bir<br />
hazinedir. Onu alırsan tamamıyla senin olur. İkincisinin yarısı senin olur, yarısı<br />
senden ayrı kalır. Üçüncü ise hiç hiç sana mal olmaz. Bunu duydun ya. Hadi şimdi<br />
yürü, ben gidiyorum. Sen de durma atım seni tepelemesin. Yoksa bir düştün mü, bir<br />
daha kalkamazsın!” dedi. Şeyh sopasını, sürüp çocukların arasına katıldı.<br />
O genç adam ona tekrar bağırdı. “ Gel de hiç olmazsa şunu etraflıca anlat. Bu<br />
söylediğin üç çeşit kadın kimlerdir Onu bir söyle!” Şeyh, yine onun yanına ay sürüp<br />
dedi ki : “ Bakir, tamamıyla sana mal olur, gamdan kurtulursun. Yarısı senin olan da<br />
duldur. Fakat hiçbir suretle sana mal olmayan, evladı olan kadındır. İlk kocasından<br />
evladı olursa sevgisi de, bütün hatıraları da oraya gider. Hadi git, atım seni tepmesin.<br />
Uzaklaş, yoksa serkeş atımın nalı seni ezer! Şeyh yine hay huy edip sopasını sürdü,<br />
yine çocukları yanına çağırdı. Adam tekrar bağırdı : “ Ey ulu padişah, bir sualim kaldı,<br />
gel!” dedi. Şeyh tekrar o tarafa gelip “ Çabuk söyle, nedir Çok duramam, çünkü o<br />
çocuk meydandan topumu kaptı!” dedi. Adam “ Ey Padişah, bu kadar akla, edebe<br />
sahip olduğun halde bu ne divanelik, bu ne iş. Şaşılacak şey! Sen söz söylerken Aklı<br />
Küllünde ötesindesin; bir güneş olduğun halde nasıl delilikle gizleniyorsun*” dedi.<br />
Şeyh dedi ki: Bu külhanbeyleri beni bu şehre kadı yapmaya karar verdiler. Reddettim<br />
imkanı yok. Senin gibi alim , fazıl kimse yok. Şeriatta da senden aşağı birisini<br />
kendimize ulu yapmamıza müsaade yok, dediler. Bunun zoruyla kendimi deli<br />
gösterdim, deliliğe Allah rahmeti geç erişir ama adamakıllı eriyordum. Fakat hakikatte<br />
evvelce ne idiysem yine oyum benim ben. Aklım hazinedir, ben viraneyim. Deliyim<br />
hazineyi gösterirsem! Divane odu ki divane olmadı, divane odur ki bu bekçiyi gördüğü<br />
halde evine girmedi. Benim bilgim cevherdir, araz değil.<br />
Bu değerli bilgi, bir maksada erişmek için değil ki. Ben şeker madeniyim, şeker<br />
kamışıyım, hem benden yetişmekte, hem ben yiyorum. Bir bilgiyi işiten kişi beğenmez<br />
kabul eylemez, feryat ederse o bilgi taklit bilgisidir, öğrenilerek elde edilmiştir.<br />
( adama mal olmamıştır.) Çünkü geçim elde edilmiştir, gönül aydınlatmak için değil,<br />
bu ilim de talibi gibi aşağılık dünya ilmidir.<br />
Bazı adamlar, havas ve avama görünmek için ilim öğrenmek ister, bu alemden halas<br />
olmak için değil. Böyle adam fareye benzer; her tarafı deler ama vuslat nurlarından<br />
gafildir. Nuru, sahraya yol bulamadığı için ona bu karanlık kuyusu, hoş bir meskendir.<br />
Fakat Allah, ona akıl kanadını ihsan ederse farelikten kurtulur, kuşlar gibi uçar.<br />
Kanat aramazsa yerin dibinde kalır, simak burcuna yol bulmaktan ümitsiz bir hale<br />
düşer. Söze gelen ilim, cansızdır; satın alıcıların yüzüne aşıktır. Münakaşa ve<br />
mübahase zamanı o ilim, büyük görünür ama alıcısı olmayınca ölür gider. Halbuki<br />
benim müşterim Allahdır. Beni o yüceltir., o satın alır.<br />
Benim kanımın diyeti ululuk sahibi Allahnın cemalidir. Ben kendi kan diyetimi<br />
yemekteyim, bu bana helal bir kazançtır. Bu müflis alıcıları bırak. Bir avuç toprak, ne<br />
satın alabilir ki Toprak yeme, toprak alma, toprağı arama. Çünkü toprak yiyenin yüzü<br />
daima sapsarıdır. Gönül ye de daima genç kal. Benzin tecelliden erguvana dönsün!”<br />
Yarabbi , bu ihsan bizim işimiz değil. Senin lütfun, gizli lütfe yol göstericidir.<br />
Ey düşkünlerin ellerini tutan, elimizi tut. Bizi al perdeyi kaldır, perdemizi yırtma. Bizi<br />
bu murdar nefisten kurtar. Çünkü bıçağı bıçağı kemiğimize kadar dayandı. Ey tacı,<br />
Tahtı olmayan padişah, bizim gibi biçarelerden bu kuvvetli bağı kim çözebilir Ey<br />
muhabbet ihsan eden muhabbetli Allah, böyle sağlam bir kilidi, senin fazlından başka<br />
kim açabilir. Biz kendimizden vazgeçer, yüzümüzü sana tutarız.<br />
Çünkü sen, bize bizden yakınsın. Bu dua da senin öğretmenledir, senin ihsanındandır.<br />
Yoksa külhanda nasıl olur da gül bahçesi yetişir. Kan ve bağırsak arasında kalmış<br />
olan anlayış ve akıl senin ikramından başka bir şey nakletmez ki, İki parça yağdan<br />
çıkan bu ruhani nurun nurani dalgası göklere vurmakta. Bu dil dene et parçasından<br />
hikmet nehri ırmak gibi akmakta.<br />
Kulak denen deliklerden akıp meyvesi akıl ve anlayış olan can bağına kadar gitmekte.<br />
Canlar bağının ana yolu da o anlayışın yolu. Alemin bağları, bostanları onun fer’inden<br />
ibaret. Bu hoşlukların aslı ve kaynağı o. Haydi, hemen “ o, bahçelerin inişlerinde<br />
nehirler akar” ayetini oku artık.”<br />
İBLİSTEN DOST OLUR MU<br />
Rivayet ederler : O Muaviye köşkünde bir bucakta uyumuştu. Köşkün kapısı içerden<br />
kilitliydi, çünkü Muaviye halkın gelip gitmesinden yorulmuştu. Ansızın birisi onu<br />
uyandırdı. Muaviye gözünü açınca adam gözden sır oldu. Kendi kendisine “ köşke<br />
kimse giremez. Bu küstahlıkta, bu cürette bulunan kim acaba ” dedi. Etrafı dolaştı,<br />
gizlenen adamdan bir nişan bulmak için her tarafı araştırdı. Kapı ardında bir herif<br />
gördü. Adam kapıya sinmiş, yüzünü perde ile örtmüş gizlenmişti. Muaviye “Hey sen,<br />
kimsin, adın ne ” diye sordu. Adam “ adım açıkça söyleyeyim, şaki İblis” diye cevap<br />
verdi. Muaviye “ niye gayret ettin, beni niçin uyandırdın Bana doğru söyle, aykırı<br />
konuşma” dedi.<br />
Şeytan “ Namaz vakti geldi. Hemen mescide koşmak gerek. Mustafa, mana incisini<br />
delerek “ Acele edin, ibadetleri vakti geçmeden yapın buyurdu” dedi. Muaviye “ hatır,<br />
hayır senin böyle bir maksadın olmaz. Bana hayra delil olasın, imkanı mı var Hırsız,<br />
evime gizlice giriyor da “ Bekçilik ediyorum” diyor. Ben o hırsıza nasıl inanayım<br />
Hırsız, sevabı, ecri ne bilir” dedi.<br />
Şeytan dedi ki: “ Biz, evvelce melektik. İbadet yoluna canla başla düzülmüştük . yol<br />
saliklerine mahremdik, arş sakinlerine hemdem, ilk sanat gönülden çıkar mı İlk sevgi<br />
nasıl olurda unutulur Seferde Rum diyarı ehlinden birisini, yahut Huten’li birisini<br />
görmekle vatan sevgisi kalbinden çıkar mı İlk sevgi nasıl olur da unutulur<br />
Seferde Rum diyarı ehlinden birisini, yahut Huten’li birisini görmekle vatan sevgisi<br />
kalbinden çıkar mı Biz de bu şarabın sarhoşlarındandık, biz de kapısının<br />
aşıklarındandık. Gözbebeğimizi onun sevgisiyle kestik, sevgisini canımıza ektiler.<br />
Zamanede güzel günler gördük, baharda rahmet suları içtik. Bizim varlığımızı da “<br />
Onun fazıl” ve ihsan eli ekmemiş midir Bizi de yoktan yaratan o değil mi<br />
Ondan nice lütuflar görmüşüz, rıza gülistanında nice dolaşmışız. Başımıza rahmet<br />
elini koyar, bize de lütuf çeşmelerini izhar ederdi. Ben daha çocukken, süt emiyorken<br />
beşiğimi kim salladı O! Onun sütünden başka kimden süt emdim, onun tedbirinden<br />
başka beni kim yetiştirdi Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır<br />
Kerem denizi bir itapda, bulunda bile kerem kapılarını kapalı bırakır mı Onun asıl<br />
peşin ihsan ettiği para, lütuf ve vergisidir.<br />
Kahırsa o paranın üstüne konmuş arızi bir tozdan ibarettir. Alemi lütfetmek için<br />
yarattı. Zerrelere, onun güneşi riayetlerde bulundu. Ayrılık bile, onun kahrından<br />
doğmakla berber vuslatın kadrini bilmek içindir. Bu suretle diler ki ayrıldığı, canın<br />
kulağını bursun, onu tedibetsin de can, vuslat günlerini bilsin. Peygamber “ Allah<br />
alemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti.<br />
Yarattım ki benden bir fayda görsünler, balıma parmaklarını bansınlar. Ben bir fayda<br />
göreyim, çıplak adamdan bir libas elde edeyim diye yaratmadım dedi” buyurmuştur.<br />
Birkaç gün oldu ki beni huzurundan kovdu. Fakat yine gözüm onun güzel yüzünde.<br />
Böyle bir yüzden bu çeşit kahra uğramak şaşılacak şey.<br />
Herkes sebeple meşgul olup durmakta. Halbuki ben sebebe bakmam. Çünkü sebep<br />
sonra meydana gelen bir şeydir. Sonradan meydana gelen bir şeyin varlığına sebep<br />
olur. Ben ezeli lütfe bakar, sonradan meydana geleni yırtar, iki parça ederim. Tutalım,<br />
Adem’e secde etmemem hasettendi. Ama o haset de aşktan meydana geldi, inattan<br />
inkardan değil. Her haset şüphesiz dostluktan meydana gelir. Sevgiyle başkaları bir<br />
arada oturunca haset baş gösterir. Aksırana “ Çok yaşa “ demek dostluktan olduğu<br />
gibi kıskançlıkta dostluğun şartıdır. Onun oyununda bundan başka bir oyun yoktu ki<br />
Oyna dedi, ben ne bilirim ki ona katayım Bir tek oyunum vardı, oynadım, kendimi<br />
kaldırıp belaya attım. Bela da onun lezzetlerini tatmak istedim, ona mat oldum, ona<br />
mat oldum, ona mat oldum!<br />
Ey ulu kişi, bu altı cihetli alemde kim kendisini altı duygu kapısından kurtarabilir ki<br />
Altının cüz’ü, nasıl olurda Küllünden kurtulur Hele keyfiyetsiz Allah onu eğri<br />
yaratmışsa! Bu altı cihet içinde ateşe dalmış kişiyi ancak altı ciheti yaratan Allah<br />
kurtarabilir. Küfür olsun, iman olsun onun eliyle dokunmadır, onundur.”<br />
Emir ona dedi ki: “ Bunlar doğru. Fakat bunlardan senin payın eksik. Sen, benim gibi<br />
yüz binlerce kişinin yolunu urdum delik deldin, hazineye girdin! Hem ateş ve neft<br />
olasın, hem yakmayasın, buna imkan var mı Kimdir ki senin elinden elbisesi<br />
yırtılmamış olsun! Ey, ateş senin tabiatın yakmaktır, bir şeyi yakmaman mümkün<br />
değil. Allah seni yakıcı bir hale getirmiş, bütün hırsızların üstadı etmiştir. İşte lanet<br />
budur.<br />
Allah ile yüz yüze konuştum. Ey düşman, senin hilene karşı ben kim oluyorum Senin<br />
marifetlerin, ıslık sesi gibidir, kuşların seslerine benzer, fakat kuş avlar. O, yüz<br />
binlerce kuşun yolunu urmuştur. Kuş aşina bir kuş geldi sanıp aldanmıştır. Havada<br />
uçarken ıslık sesini duyunca havadan iner, burada esir olur. Nuh’un kavmi senin<br />
hilenden feryada düşmüşler, gönülleri yanmış, göğüsleri paramparça olmuştur.<br />
Cihanda Ad kavmine rüzgarı sen yolladın, onları azaplara, minhetlere sen düşürdün.<br />
Lut kavminin başına taş yağmasına sen sebep oldun. O kara suyun içinde, senin<br />
yüzünden boğuldular. Nemrut’un beyni, senin yüzünden döküldü binlerce fitneler<br />
meydana getiren Şeytan1 Filozof, zeki Firavunun aklı körleşti, senin yüzünden bir şey<br />
anlamaz oldu. Ebuleheb de senin yüzünden na ehil,oldu.<br />
Ebulhakem de senin yüzünden Ebu cehil kesildi. Ey bu satrançta nam için yüz binlerce<br />
ustayı mat eden! Ey müşkül oyunlarıyla gönülleri yakan ve gönlüne merhamet<br />
gelmeyen! Sen hile denizisin, halk bir katradan ibaret. Sen dağ gibisin, selim kalpli<br />
insanlara ancak bir zerre! Ey düşmanlık edip duran, Şeytan senin hilenden kim<br />
kurtulabilir Hepimiz tufana gark olmuşuz. Ancak Allahnın koruduğu müstesna. Nice<br />
saadetli yıldız, senin yüzünden ihtiraka düşmüştür. Nice askerler, nice topluluklar,<br />
senin yüzünden darmadağın olmuştur!”<br />
İblis Muaviye’ye dedi ki: “ Bu bağı çöz. Ben kalpla halis için mehenğim. Hak, beni<br />
aslanla köpeği imtihan etmek için yarattı, halisle kalpı ayırt etmek için halk etti. Ben<br />
kalpın yüzünü ne vakit karatmışım Kuyumcuyum ben, ona daima değerini verdim.<br />
İyilere yol gösteririm, kuru dalları keserim. Bu otları niye ortaya koyarım<br />
Hayvan hangi cinstendir, meydana çıksın diye. Kurt, ceylandan bir yavru doğursa<br />
onun kurt, yahut ceylan oluşunda şüphe edilir. Önüne otla kemik koy. Bakalım<br />
hangisine tezce adım atacak, hangisine meyledecek Eğer kemiğe gelirse köpektir,<br />
ota meylederse şüphe yok, ceylan cinsindendir. Kahırla lütuf, birbirine eş oldu. Bu<br />
ikisinden bir hayır ve şer alemi doğdu. Sen otla kemiği göster, nefis ve can gıdasını<br />
arz et. Nefis gıdasını isterse aşağılıktır, ruh gıdasını isterse serverdir. Tene hizmet<br />
ederse eşektir. Can denizine dalarsa inci bulur. Gerçi bu ikisi birbirine aykırı, hayır ve<br />
şerdir ama ikisi de bir iş başındadır.<br />
Peygamberler, ibadetlerini arz ederler, düşmanlar şehvetlerini. Ben iyiyi nasıl<br />
kötüleştirebilirim Allah değilim ya! Ben bir davetçiyim, onları yaratan değil! Güzeli<br />
çirkin yapabilir miyim Rab değilim ki. Güzele çirkine bir aynayım. Hintli, bu, adamı<br />
kara suratlı gösteriyor diye aynayı yaktı.<br />
Ayna dedi ki: suç benim değil. Benim yüzümü cilâlayana kabahat bul! O beni gammaz<br />
yaptı, çirkin kimdir , güzel kim Söyleyeyim diye o, beni doğru sözlü etti. Ben<br />
şahidim, şahidi zindana atmak nerede görülmüş Zindan ehli değilim. Allah<br />
şahidimdir. Ben de nerede meyveli bir ağaç görürsem onu dadı gibi besler,<br />
yetiştiririm. Fakat nerede bir acı ve kuru ağaç görürsem fışkı, miskten kurtulsun diye<br />
keserim. Kuru ağaç, bahçıvana “ Yiğit, suçsuz,günahsız niye benim başımı<br />
kesiyorsun ” der.<br />
Bahçıvan der ki: “ Sus, kötü huylu. Kuruluğun suç olarak yetmez mi ” Kuru ağaç “Ben<br />
doğruyum, eğri değil. Niçin suçum yokken beni kesiyorsun der ” der. Bahçıvan der ki:<br />
“ Kutlu bir şey olsaydın da keşke eğri olsaydın, fakat yaş olsaydın! Öyle olsaydın<br />
Abıhayatı çeker, dirilik suyu ile karışır, hayat bulurdun. Tohumun kötüymüş, aslın<br />
kötüymüş, güzel bir ağaca ulaşamamışsın. Güzel bir ağaç dalı, kötü bir ağaca aşılansa<br />
o güzellik, kötü ağacın tabiatını da güzelleştirir.”<br />
Emir, Şeytana dedi ki: “ Ey yol urucu, delil getirme. Beni kandırmağa yol bulamazsın,<br />
yol arama. Sen bir dolandırıcısın ben de garip bir tacirim. Getirdiğin her elbiseyi nasıl<br />
alabilirim Kafirlik edip pılımın, pırtımın etrafında dolaşma. Sen hiç kimsenin malına<br />
müşteri değilsin.<br />
Dolandırıcı müşteri olamaz. Müşteri gibi görünse bile bu, hileden, düzenden ibarettir.<br />
Kim bilir, bu hasetçinin kabağında ne var Allah, bu düşmanın elinden bizi kurtar.<br />
Feryadımıza yetiş! Bir kere daha bana üfürür, beni bir kere daha afsunlarsa bu hırsız,<br />
hırkamı kaptı gitti! Onun bu sözü duman gibidir. Ey Allah, elimi tut, yoksa kilimim<br />
elden gider. Bir delil getirmekle İblise üst olamam.<br />
Çünkü o her yüce, her aşağılık kişinin fitnecisi, imtihancısıdır. “ Allemel esma” ya bey<br />
olan Adem bile bu köpeğin yıldırım gibi koşuşuna karşı yaya kalmıştır. Şeytan,onu bile<br />
cennetten yeryüzüne atmıştır. Adem bile Simak burcundayken balık gibi onun oltasına<br />
düşmüş, “ Rabbena, zalemma” diye ağlayıp feryat etmiştir. Onun hilesine, düzenine<br />
nihayet yoktur.<br />
Onun her sözünde bir şey vardır, her sözünde yüz binlerce sihir gizlidir. Erlerin<br />
erliklerini bir nefeste bağlar, kadının erkeğin hevesini bir nefeste arttırır. Ey halkı<br />
yakıp yandıran fitneci İblis, niçin beni uyandırdın Doğruyu söyle1 Şeytan “ Kötü zan<br />
sahibi olan kişi, yüz nişan da olsa doğruyu işitmez. Bir gönül, hayale düştü mü delil<br />
getirsen bile hayali artar. Söz, o gönülden illet haline gelir, gazinin kılıcı hırsıza alet<br />
olur. Bu takdirde öyle adama verilecek cevap susmaktan ibarettir.<br />
Ahmakla konuşmak deliliktir. Ey ahmak benim şerrimden Allah’a ne ağlayıp<br />
sızlanıyorsun Sen, o aşağılık nefsinin şerrinden ağla, sızlan! Sen helva yersin, çıban<br />
olur; sıtmaya tutulursun, sıhhatin bozulur. Sonra da iblise suçu yokken lanet edersin.<br />
Niçin o şeytanlığı kendinde görmezsin Bu ey azgın, iblisten değil,sendendir. Tilki gibi<br />
kuyruk peşinde koşup durmaktasın. Yeşillikte bir kuyruk gördün mü tuzaktır, bunu<br />
niye bilmiyorsun Bilmiyorsun çünkü kuyruğu meylin seni bilgiden uzaklaştırdı,<br />
gözünü, aklını kör etti. Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder, düşmanlığa kalkışma,<br />
bu cinayeti, kara nefsin işledi. Bana suç bulma , aykırı görme.<br />
Ben kötülükten de bizarım, hırstan da kinden de! Bir kere kötülük ettim, hala<br />
pişmanım; gecem gündüz olsun diye bekleyip duruyorum. Halk arasında müttehim<br />
oldum, herkes kadın olsun erkek olsun kendi işini bana isnat ediyor. Zavallı kurt, aç<br />
bile olsa uyduruyor diye itham edilir. Zayıflıktan yol yürümeye kudreti olmasa bile çok<br />
yemeden imtila olmuştur derler” dedi.<br />
Muaviye dedi ki: “ Seni doğruluktan başka bir şey kurtaramaz. Adalet, seni doğruluğa<br />
davet etmekte. Doğru söyle de elimden kurtul. Hile , savaşımın tozunu yatıştıramaz.”<br />
Şeytan “ Ey hayal kura, düşüncelere dalan, doğruyu, yalanı nasıl anladın ” dedi.<br />
Muaviye “ Peygamber nişanesini bildirmiş, kalpla sağlamı anlamak için mehenk<br />
vermiş; “ yalan kalplerde şüphe uyandırır, doğru kalplere emniyet ve neşe verir<br />
“demiştir. Gönül yalan özden istirahat bulmaz.<br />
Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez. Doğru söz kalbe istirahat verir. Doğru<br />
sözler, gönül tuzağının taneleridir. Gönül hasta olur, ağzı kokarsa ancak o vakit<br />
doğruyla yalanın tadını almaz. Fakat gönül ağrıdan illetten salim olursa yalanla<br />
doğrunun lezzetini adamakıllı bilir, anlar.<br />
Adem’in buğdaya hırsı artınca bu hırs, gönlünden sıhhati, selameti kapıp götürdü.<br />
Senin yalanına, işvene kulak astı, aldanıp öldürücü zehri içti. O anda akrebi<br />
buğdaydayken ayıt edemedi. Hevesle mest olan kişinin temyizi uçup gider. Halk, arzu<br />
ve heva sarhoşudur. Onu için senin yalanını dinler. Fakat hevadan vazgeçen, gözünü<br />
sırlara aşina etmiştir.<br />
Birisini kadı yaptılar. Ağlayıp inlemeye koyuldu. Naip “ Kadıya bu ağlama nedir diye<br />
Ağlamak, feryat etmek zamanım değil. Sevinecek kutlanacak zamanın “ dedi. Kadı, bir<br />
ah edip dedi ki: “ Gönlüne hakim olmayan, işin iç yüzünü bilmeyen kimse nasıl<br />
hükmedebilir O işin hakikatini ilen iki kişi arasında bir cahilden başka bir şey değildir<br />
ki. O iki hasım , ne yaptıklarını bilirler.<br />
Zavallı, kadı o iki kişinin hilesini ne bilsin Hallerini bilmez, gafildir. Böyle olduğu<br />
halde kanlarına, mallarına nasıl hükmedecek ” Naip “ Hasımlar, bilgili ama illetlidir.<br />
Halbuki sen cahilsin ama şeriat mumusun. Çünkü sende bir kasıt ve illet yok. İşte şu<br />
illetsizlik yok mu Gözlerin nurudur. O iki bilgiyi, garazları kör etmiştir. Bilgilerini de<br />
kasıtları, illetleri mezara tıkmıştır.<br />
Kasıtsızlık, bilgisizi alim yapar, kasıt ve garaz, ilmi aykırı bir hale sokar, zulüm haline<br />
koyar. Sen rüşvet almadıkça kör değilsin, fakat tamah ettin mi körsün, kul köle<br />
kesilirsin” dedi. Ben hevadan vazgeçmişim, şehvet lokmalarını az yemişim. Gönlümün<br />
tat alma duygusu aydın. Doğruyu yalandan ayırt eder.<br />
Sen niçin beni uyandırdın Be hilebaz, sen uyanıklığa düşmansın. Sen, afyona<br />
benzersin, daima uyutursun. Şaraba benzersin, aklı, bilgiyi giderirsin. Seni çarmıha<br />
gerdim. Haydi doğru söyle. Ben doğruyu bilir anlarım, hileye sapma. Ben herkesten,<br />
tabiatında, huyunda ne varsa neye sahipse onu ararım. Sirkeden şeker lezzetini<br />
aramam. Karı tabiatlı erkeği asker yerine saymam.<br />
Gavurlar gibi bir putun hak oluşunu, yahut Hak’tan bir alamet, bir nişan buluşunu<br />
ummam. Fışkıdan misk kokusunu istemem. Irmak içinde kuru kerpiç araştırmam.<br />
Ağyar olan Şeytandan beni hayır için uyandırmayı ummam.” İblis birçok hileye,<br />
düzene kalkıştıysa da Emir, onun inadını, inkarını dinlemedi.<br />
Bunun üzerine sözü ağzının içinde geveleyerek dedi ki: “ Ey Muaviye, ben seni şunun<br />
için uyandırdım: Cemaate yetişesi, devletli Peygamberin ardında namaz kılası. Eğer<br />
namaz fevt olsaydı, vakit geçseydi bu cihan, sana nursuz, kapkaranlık kesilecekti. Bu<br />
ziyandan bu dertten dolayı ağlayacak, gözlerinden adeta kaselerle yaş dökecektin.<br />
Herkes, ibadetten bir zevk alır, bu yüzden de bir an bile sabredemez, ibadette<br />
bulunur. Fakat o dert, o gussa yüzlerce namaza değer. Nerede namaz, nerede o<br />
niyazın ışığı ”<br />
Birisi mescide girerken baktı ki halk mescitten çıkıyor. Cemaat dağıldı mı ki herkes<br />
acele,acele mescitten çıkıyor ” diye sordu. Birisi “Peygamber, cemaatle namazını eda<br />
etti, duasını bile bitirdi. Ey ham adam, nereye gidiyorsun Peygamber, çoktan selam<br />
verdi” dedi. Adam bir ah çekti ki ahının dumanı göründü.<br />
Bir vah etti ki gönlünden kan kokusu geldi. Cemaatten biri “Sen bu ahı bana ver, ben<br />
o namazı sana bağışlayayım” dedi. Adam “Verdim, namazı da kabul ettim” dedi.<br />
Öbürü o ahı, yüzlerce niyazı aldı. Gece rüyasında hatif ona “ Sen abıhayatı, derde<br />
dermen olan ameli aldın, O ahı seçmen, o aşıklar zümresine girmen yüzü suyu<br />
hürmetine de bütün cemaatin namazı kabul edildi” dedi.<br />
Bunun üzerine Azaail dedi ki: “ Ey emir, artık hilemi açığa vurayım. Eğer namazın fevt<br />
olsaydı gönlüne dert düşecek ah ve figana başlayacaktım o teessüf, o figan, o niyaz,<br />
yüzlerce zikirden, namazdan üstün olacaktır. Böyle bir ah, hicapları yakmasın diye<br />
korktum da seni, onun için uyandırdım. İstedim ki öyle bir ah etmeyesin, bu suretle<br />
de o yola sahip olmayasın. Ben hasetçiyim, işte böyle bir hasette bulundum.<br />
Düşmanım; işim, gücüm, hile ve kinden ibarettir” Muaviye, bunun üzerine “ İte şimdi<br />
doğruyu söyledin, senden bu beklenir, layığın budur. Sen örümceksin, ancak sinek<br />
tutabilirsin. Halbuki ben sinek değilim, zahmet etme a köpek! Ben ak doğanım, beni<br />
padişah avlar. Örümcek, etrafımızda nasıl olur da ağ örebilir Kudretin varken yürü,<br />
sinek avla, sinekleri bir ayran tası civarına çağır! Onları bala çağırsan bile bu çağırış,<br />
şüphe yok yalandır çağırdığın şey de yine ayran! Sen beni uyandırdın ama o uyandırış,<br />
uykunun ta kendisiydi. Bana gemi gösterdin ama gösterdiğin gemi, girdaptan ibaretti.<br />
Sen beni, daha iyi bir hayırdan mahrum etmek için hayra sevkettin” dedi.<br />
Bu, şuna benzer: Bir adam, odasında hırsız görüp kovalamaya başladı. Birkaç kere<br />
peşinden dolaştı, iyice terledi. Nihayet son saldırışta hırsıza yaklaştı. Bir sıçrasa<br />
tutacaktı. Biri “Buraya gel de bela nişanelerini gör! Çabuk ol savaş eri, çabuk gel de<br />
burada ki ahvali bir gör” diye bağırdı. Adam herhalde orada da bir hırsız<br />
olacak,hemen gitmezsem başıma bela kesilecek, çoluğuma ,çocuğuma el uzayacak. O<br />
vakit bunu tutmaktan ne faydam olur Bu Müslüman, kerem edip beni çağırıyor.<br />
Hemencecik gitmezsem herhalde bir kötülüğü düşeceğim deyip. O iyilikçi<br />
Müslüman’ın şefkatine güvenerek hırsızı bıraktı yola düzüldü. Varıp “ Aziz dost ne<br />
var Böyle kimin elinden feryat ediyorsun ” dedi. Adam “ İşte, hırsızın ayak izine<br />
bak. Hırsız çalacağını çalıp bu tarafa gitmiş işte o kaltabanın ayak izi. Yürü, bu izi izle,<br />
ardından koş!”dedi. Adam “ Be ahmak, sen ne söylüyorsun<br />
Ben onu tutmuşum. Sen bağırınca koy verdin. Sen bir eşekmişsin meğerse. Bense seni<br />
adam sandım. Bu ne herze, bu ne hezeyan Ben kendisini tutmuştum, ayak izini ne<br />
yapayım ” dedi. Sen bir hilebazsın, yahut aptalın birisin. Hatta belki de hırsızın ta<br />
kendisisin ve bu işi de mahsus yaptın. Öbürü “ Ben ayak izini gösteriyorum. İşin haki<br />
katından agahım” dedi. Adam dedi ki: “Sen ya düzenbazsın, ya ahmak, belki de<br />
hırsızın ta kendisisin de işi biliyorsun.<br />
Ben hasmımı çeke, çeke yakalamak üzereydim. İşte ayak izi diye sen koyuverttin. Sen<br />
cihetten bahsediyorsun, bense cihetlerden çıkmış, kurtulmuşum. Vuslatta delil ve<br />
alamet olur mu ” sıfatlarla perdelenmiş olan kişi, ancak sıfat görür. Zatı kaybeden<br />
kişidir ki sıfatlarda kalır. Oğul, Allah’a ulaşanlar, zata gark olmuşlardır. Artık onlar<br />
sıfatlara nazar ederler mi Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin<br />
Suyun rengine bakmak için dipten çıktın mı<br />
Güzel bir halıyı bırakmış, köhne bir kilimi almış olursun. Avamın ibadeti, havasın<br />
günahıdır. Avamın vuslatı bil ki havsın hicabıdır. Padişah bir veziri muhtesip yapsa<br />
onun dostu değildir, düşmanıdır. Mamafih o vezir belki suç işlemiştir. Böyle birden<br />
bire muameleyi değiştirmek elbette sebepsiz olamaz. Çünkü önce muhtesip olan<br />
kişiye baht ve devlet nasip olmuş demektir. Fakat önceden padişaha vezir olanı sonra<br />
muhtesip yapmak kötü bir iş yaptığından olabilir.<br />
Fakat padişah, seni eşikten huzuruna çağırmış sonra tekrar eşiğe sürmüşse, şüphe<br />
etmeksizin bil ki bir suç ettin. Bilgisizlikle cebre yapışır. Kısmetim buymuş dersen<br />
neden önce o devlet kısmetin olmuştu Bilgisizlikle kendi kısmetini kendin teptin.<br />
Halbuki ehil olan kişi kısmetini artırır.<br />
AYKIRI GİDİŞ<br />
Aykırı gidişe Kurandan getireceğimiz başka bir misal de dinlesen yerindedir.<br />
Münafıklar, buna benzer bir çift, tek oyununu da Peygamberle oynamışlardı. “Ahmet<br />
dinini yüceltmek için bir mescit yapalım” dediler. Halbuki bu mürtetlikten başka bir<br />
şey değildi. Bu çeşit aykırı bir oyuna girişerek Peygamberin mescidinden başka bir<br />
mescit yaptılar. Döşemesini, tavanını, kubbesini düzdüler.<br />
Fakat bununla cemaati ayırmak diliyorlardı. Yalvararak Peygamberin yanına geldiler,<br />
deve gibi huzuruna çöktüler. “ Ey Allah Peygamberi, lütfedip o mescide kadar bir<br />
zahmet etsen; kademlerinle kutlasan. Günlerin kıyamete kadar ter-ü taze olsun!<br />
Topraklı, bulutlu günün, zaruret ve yoksulluk gününün mescidi işte. Diledik ki oraya<br />
bir garip gelirse yer bulsun, bu hizmet konağında bolluğa ersin.<br />
Bu suretle de din şiarı çoğalsın, etrafa yayılsın, dostlarla olunca acı yemiş bile hoştur.<br />
Bir an orayı şereflendir, bizi tezkiye et sen aysın biz de gece. Bir an olsun bizimle ol<br />
da. Gece cemalinle gündüze dönsün, ey cemali, geceleri aydınlatan güneş.!” Dediler.<br />
Ah ne olurdu bu sözleri gönülden söyleselerdi de muratları olsaydı. Gönül istemeden<br />
ağza gelen latif sözler, külhandaki yeşilliğe benzer dostlar. Uzaktan bak, geç. Yavrum<br />
onlar yemeye kokmaya değmez.<br />
Vefasızlara gitme. Onlar; iyi dinle, yıkık köprüdür. Bilgisiz biri oraya ayak basarsa<br />
köprü de yıkılır, ayağı da kırılır. Asker, nerede bir bozgunluğa uğrarsa iki üç karı<br />
tabiatlı adamın yüzünden uğrar. O, erkek gibi silahlanıp savaş safına girer. Diğerleri<br />
de, işte tam dost diye ona güvenirler. Fakat savaş zahmetlerini gördü mü yüz çevirir.<br />
Onun kaçışı senin manevi kuvvetini de kırar. Bu bahis, uzundur. Uzadıkça uzar,<br />
maksat da gizli kalır, geçelim.<br />
Halk Peygambere masallar okumakta; yalan dolan atını sürmekteydiler. O<br />
merhametli, şefkatli Peygamber gülümseyerek ancak “ Peki” diyebildi. O cemaatin<br />
teşekkür edilmesi icap eden işlerini anladı, icap edeceğini söyleyerek haber<br />
getirenleri sevindirdi. Onların hileleri gözünün önünde görünüp duruyor, o hileleri sür<br />
içinde kıl görür gibi birer, birer görüyordu. Fakat o lütuf sahibi Peygamber, kılı<br />
gömemezlikten geliyor, o zarif kimse sütü övüyordu. Yüz binlerce hile ve hud’a<br />
kıllarına o an gözünü yummuştu.<br />
O kerem denizi doğru buyurmuştu. “ Ben sizi sizden ziyade esirgerim, ben adeta<br />
dehşetli surette alevlenmiş, yalınlanmış bir ateşin kıyısına oturmuş bir adama<br />
benzerim. Siz pervane o tarafa koşuyorsunuz. Ben de iki elimle pervane<br />
koymaktayım” Münafıkları dileği üzerine Peygamber, o tarafa yürüyünce Allah gayreti<br />
haykırdı: “ Gul sesini dinleme, bu habisler hile ettiler, söyledikleri sözlerin hepsi<br />
aykırıdır.<br />
Maksatları kara yüzlülükten başka bir şey değildir. Hıristiyanlarla, Yahudiler, en<br />
hayırlı dini nasıl olur da aralar Cehennem köprüsü üstüne bir köprü kurdular, Allah’a<br />
tavlada hileye giriştiler” maksatları Peygamberin sahabesinin arasını bozmaktı. Her<br />
herzevekil Hakk’ın fazıl ve ihsanını nasıl tanır Şam’dan buraya bir Yahudi getirmek<br />
niyetindeydiler. Yahudiler, o Şamlı Yahudi’nin va’zından sarhoş olmuşlardı.<br />
Peygamber, “ Gelmeğe gelirim ama şimdi yol üstündeyiz. Savaşa gidiyoruz. Savaştan<br />
dönünce o mescide giderim” buyurdu; Onları defetti; savaşa gitti. O kötü, o yalancı<br />
kişileri bu suretle avuttu. Dönünce münafıklar, tekrar gelip evvelki va’dini<br />
hatırlattılar. Allah, “ Peygamber, açıkça söyle. Neticesi savaş bile olsa onların<br />
hıyanetlerini açığa vur” dedi. Peygamber de “ Ey hilebaz Kavim susun da sırlarınızı<br />
söylemeyeyim” deyip sırlarından birkaçını söyleyiverdi. Derhal halleri kötüleşti.<br />
Münafıkların elçileri ,hemen “haşa, haşa” demeğe başladılar.<br />
Her münafık, koltuğuna bir Mushaf urup hile ile Peygambere koştu; yemin etmeye<br />
koyuldu. Çünkü yemin etmek siperdir ve yemin etmek,yalancı kişilerin adetidir.<br />
Yalancı, dolancı adam, dinde vefakar olmadığından her an yemininin bozar.<br />
Doğruların yemin etmeğe ihtiyaçları yoktur. Onların gözleri aydındır. Ahdi, misakı<br />
bozmak, ahmaklıktandır.<br />
Yeminine vefa etmek ve yemininde durmaksa temiz kişinin işidir. Peygamber dedi ki :<br />
Sizin yemininize mi inanayım, Allahnın yeminine mi ” Münafıklar, yine ellerin de<br />
Mushaf olduğu halde güya ağızlarının orucuyla yemin etmeye giriştiler. “ Bu doğru ve<br />
temiz kelam hakkı için o mescidi kurmamız Allah rızası içindir.<br />
Bu hususta hiçbir hilemiz, düzenimiz yok. Orada ancak Allah’ı anacak, doğru bir<br />
yürekle Allah’a ibadet edeceğiz” dediler. Peygamber dedi ki : “ Allahnın sesi, kulağına<br />
diğer sesler gibi gelmekte. Hak, kulaklarınızı mühürledi de Allah sesini<br />
duymuyorsunuz. İşte apaçık kulağıma Allah sesi gelip duruyor. Adeta tortuyu saftan<br />
süzmekteyim” nitekim ey bahtı kutlu, hak sesi, Musa’ya da bir ağaçtan gelmişti. “ Ben<br />
Allah’ım” sesini bir ağaçtan duymuştu. O sesle beraber nurlar belirmiş, parlamıştı.<br />
Vahiy nuruna karşı aciz kalınca yine yemin etmeye koyuldular. Allah yemine siper<br />
demiştir. Savaşçı ,siperi elden bırakır mı Peygamber, yine apaçık onları yalanladı ve<br />
fasih bir surette onlara “ Şüphe yok, yalan söylüyorsunuz” dedi.<br />
Peygamber, va’dinden dönünce sahabe beden birisinin gönlüne inkar düşüncesi<br />
düştü. Peygamber böyle ak sakallı, kamil, koca kişileri utandırıyor. Nerede kerem,<br />
nerede ayıp örtmek, nerede haya Hani Peygamber, yüz binlerce ayıbı örterlerdi<br />
Dedi; derhal yine bu itiraz, yüzümüzü saratmasın, mahcup düşmeyeyim diye<br />
gönlünden istiğfar etti.<br />
Münafık kişilerle dost olmanın şomluğu mümini de onlar gibi çirkinleştirdi, asileştirdi.<br />
Yine “ Ey gizli şeyleri bütün inceliğiyle bilen Allah, beni küfrümde ısrar eder bir halde<br />
bırakma. Bakışım nasıl elimde değilse gönlüm de elimde değil. Yoksa bu an hışımla<br />
gönlümü yakardım” dedi.<br />
Bu düşünceyle uykuya daldı, münafıkların mescidini fışkı ile dolu gördü. Mescidin<br />
taşları pislik içinde harap olmuştu. Onlardan kara dumanlar tütüyordu. Çıkan<br />
dumanlar, adamın boğazına girdi, boğazı yandı. O acı dumanın kokusundan uyandı.<br />
Hemen yüzüstü kapanıp ağlamaya başladı. Allah bunlar, münkirlik nişanesi.<br />
Kahır ve gazap, beni iman nurundan ayıran böyle bir şefkatten daha iyi” diyordu.<br />
Mecaz ehlinin çalışıp çabalamasını araştırsan görürsün ki soğan gibi kat, kattır. Fakat<br />
her katı, öbüründen daha içsiz, daha boş. Halbuki doğruların her işi öbüründen daha<br />
iyi, daha yerindedir. Münafıklar, ziyneti libaslarının üsütne. Kuba Mescidini yıkmak<br />
için yüzlerce gayret kemeri kuşanmışlardı. Onlar, Eshab-ı Fil’e benziyorlardı.<br />
Habeşistan’da bir Kabe yapmışlardı da Allah, Kâbelerine ateş vurmuştu.<br />
Bunun üzerine öç almak için Kabe’yi yıkmaya niyetlendiler. Halleri nice oldu, Kuranı<br />
oku anla! Dinde kara yüzlü olanların hileden düzenden,savaştan başka bir şeyleri<br />
yoktur. Her sahabe, mescit hakkında apaçık bir rüya gördü, bu suretle münafıkların o<br />
mescidi yapmaktaki maksatları meydana çıktı. Bu rüyaları bir, bir söylesem şüphe<br />
edenlerce de hakikat apaçık anlaşılır. Fakat sırlarını açmaktan ürküyorum. Çünkü<br />
peygamberler nazenindirler, onlara naz yaraşır.<br />
Onlar şeriatı, taklide uymaksızın kabul etmişler, o peşin parayı mehenge vurmadan<br />
almamışlardır. Kuranın hikmeti müminin kayıp malıdır. Herkes kaybını bilir, tanır.<br />
Mesela bir deven olsa da kaybetsen, araştırmaya koyulsan bulunca, senin deven<br />
olduğunu nasıl bilmezsin Arapça da “ Dalle” kaybolmuş, elinden kurtulup kaçmış, bir<br />
yere gizlenmiş deveye derler. Kervan, yükü yüklemeğe gelmiş. Seninse deven<br />
kaybolmuş, ortada yok. Dudağın kupkuru o yana bu yana koşup durmaktasın, kervan<br />
da uzaklaşıyor. Gece de yakın.<br />
Pılı pırtı kokulu yerde, toprak üstünde kalmış, sen deve peşinde şuraya buraya dönüp<br />
dolaşıyorsun. “ Müslümanlar; sabahleyin ahırdan bir deve kaçtı göreniniz var mı kim<br />
söylerse kim haber verirse şu kadar para veririm” demeye başlarsın; Herkesten sorup<br />
soruşturursun. Her aşağılık adam, sana bıyık altından güler. Biri “ Bir deve gördük, şu<br />
tarafa, çayıra doğru gidiyordu” der. Öbürü “ Ha ,ha kulağı da kesikti” der, bir başkası<br />
da der ki: “Üstünde nakışlı bir çuval vardı.” Diğer biri “ Gördüm, tek gözlüydü” der, bir<br />
diğeri de der ki “ uyuzluktan tüyü filan da kalmamıştı Müjde almak için her bayağı<br />
adam, yüzlerce nişan söyler durur.<br />
Bu şuna benzer: herkes marifet hususunda gayp mefsufunu bir sıfatla över. Filozof<br />
onu başka bir çeşitte anlatır. Mübahase eden, onun sözünü cerh eder. Başka biri her<br />
ikisini de kınar. Bir başkası da riya ile can çekişir. Halk, bunları da o köyün adamı<br />
sansın diye her biri, bu yola ait deliller söyler. Hakikatten şunu bil ki bunların hepsi<br />
hak değildir. Fakat bu sürünün hepside sapık değil. Çünkü hak olmadıkça, batıl<br />
meydana çıkmaz. Ahmak, kalp altını, altın kokusunu duyar da alır.<br />
Alem de sağlam ve geçer akçe olmasaydı kalpı nasıl harcıya bilirdin Doğru olmasaydı<br />
yalan olur muydu hiç O yalan, doğrudan nurlanır. Doğru ümidiyle eğriyi de alırlar.<br />
Zehri şekere dökerler de öyle içerler. Güzel ve tatlı buğday olmasaydı buğday gösterip<br />
arpa satan ne yapardı<br />
Şu halde bütün bu sözler batıldır. Batıllar hak ümidiyle gönüle tuzaktır. Ama hepsi<br />
hayalden, sapıklıktan ibarettir de deme. Çünkü alemde hakikatsiz hayal olmaz. Allah<br />
kadir gecesidir. Kadir gecesi, insan her geceyi ibadetle geçirsin diye geceler içinde<br />
gizlidir ya Allah da öyle gizli.<br />
Ey genç, her gece Kadir gecesi değildir ama bütün geceler de ondan hali değil. Hırka<br />
giyenler arasında bir Allah fakiri vardır. Sana da haksa ona yapış! Nerede anlayışlı bir<br />
mümin ki padişahtan yoksulu ayırt etsin. Alemde her şey ayıpsız olsaydı ticaret<br />
edenlerin hepsi aptal olurdu.<br />
Bu taktirde kumaş tanımak pek kolaylaştırdı. Madem ki ortada ayıp yok, ehil ne<br />
oluyor, na ehil ne oluyor Fakat eğer her şey de ayıplı olsaydı bilginin ne faydası<br />
olurdu Mademki hepsi odun, burada ödağacı yok demektir. Her şey hak demek<br />
ahmaklıktır, fakat her şey batıl diyen de şakidir. Peygamberlerin tacirleri kar ettiler,<br />
renk ve koku tacirleriyse ziyan!<br />
Yılan, güzel mal gibi görünür. İki gözünü de ovuştur da iyice bak! Bu alışverişe gıpta<br />
ile bakma, firavunla Semud kavminin ziyanını gör!<br />
Şu göğe defalarca bak. Çünkü Allah “ Ona bir kere daha dön de bak” buyurdu. Bu<br />
nurani tavana bir kere bakmakla kani olma, defalarca bak, “ Bir çatlak görebilir<br />
misin ” Allah, sana “ Bu güzel göğe ayıp arayan kişi gibi defalarca bak” dedi. Gök<br />
hususunda böyle olunca ya bu kara yeri görmek, fark edip anlayarak beğenmek için<br />
bilir misin. Ne kadar bakmak gerek!<br />
Tortuyu süzmek, safı meydana getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi<br />
lazım. Kış ve güz imtihanlarıyla yazın harareti, can gibi olan bahar, yeller, bulutlar,<br />
şimşekler, hep hadiselerin zuhur etmesi; Rengi toprak olan yerin yeninde, yakasında<br />
bulunan lalle adi taşı meydana çıkarması içindir. Bu abus suratlı toprak, hak<br />
hazinesinden, kerem deryasından ne çalmışsa, takdir şahnesi, hadi der, doğru söyle.<br />
Aldığın neyse bir kılına kadar anlat! Hırsız, yani toprak “ Hiçbir şey almadım, hiçbir<br />
şey” derse de şahne, onu durmadan çekiştirip durur, eğip büker. Şahne, ona gah<br />
şeker gibi latif sözler söyler; gah onu asar, en kötü işkencelerde bulunur. Bu suretle<br />
kahırla, lütufla, korku ve can ateşinin tesiriyle o gizli şeylerin açığa vurulmasına<br />
gayret eder.<br />
O baharlar, Kibriya, şahnesinin lütfudur. Hazan da Allahnın korkutması, tehdit<br />
etmesidir. Kış da “ Ey gizli hırsız, meydana çık” diye manevi bir çarmıhtır. Savaş<br />
erinin gönlü bir zaman ferahlar, bir zaman daralır, derde, gıllıgüşa düşer. Çünkü<br />
bedenlerimiz olan bu su ve toprak, bu balçık, münkirdir.<br />
Canların ziyasının hırsızıdır. Ulu Allah, ey yiğit, sıcağı soğuğu. Zahmeti, derdi<br />
bedenlerimize havale etmiştir. Bütün bunlar, korku, açlık,malların azlığı, bedenimizin<br />
hastalığı, hepsi can nakdinin meydana çıkması içindir. Vaitlerle tehditler, bu birbirine<br />
karışmış olan iyi ve kötüyü ayırt etmek içindir.<br />
Hakla,batıl birbirine karıştığından, sağlam parayla kalp akçayı bu hareme<br />
döktüklerinden dolayı. Ayırt etmek için haki katları sınamış, görmüş bir mehenk<br />
gerektir ki, Bu hileleri fark etsin, şu tedbirlerin esası olsun. Ey Musa’nın anası,<br />
Musa’ya süt ver, belaya düşeceğine düşünme, suya at! Kim, elest gününde o sütü<br />
emmişse Musa gibi sütü fark eder.<br />
Çocuğun fark ve temyiz sahibi olmasını cidden istiyorsan, ey Musa’nın anası, hemen<br />
şimdi onu emzir de, anasının sütündeki lezzeti anlaşılsın, yaratılışı kötü dadılara<br />
teslim olmasın.<br />
Ey itimada layık adam, sen bir deve kaybetmişsin, herkes sana devenden bir nişan<br />
vermekte. Sen devenin nerede olduğunu bile bilmiyorsun ama o söylenen nişanların<br />
yanlış olduğunu biliyorsun. Devesini kaybetmeyen de taklitle devesini kaybeden kişi<br />
gibi bir deve arar. “ Ben de devemi kaybettim. Kim bulursa müjdesini vereceğim” der.<br />
Deve aramakta seninle yoldaşlık eder, deveye tamah ettiğinden böyle bir oyuna<br />
girişir.<br />
Sen kime “ Bu söylediklerin yanlış” dersen o da sana uyup aynı sözü söyler. O yanlış<br />
nişaneyle doğrusunu ayırt edemez ama senin, sözün o mukallidin asasıdır, ona<br />
dayanır. Doğru ve benzer bir nişane verirlerse inanırsın, şüphen kalmaz. O, nişane,<br />
hasta canına şifa olur, benzinin rengi yerine gelir, iyileşir, kuvvetlenirsin.<br />
Gözün ışıklanır, ayağın tutar, yürür. Cismin can olur, canın tamamıyla ruh kesilir. “<br />
Doğru söyledin ey emniyetli kişi, bu nişaneler, tamamıyla deveme ait. Bu nişaneler,<br />
apaçık ve inanılır deliller. Bu nişaneler, devemi gördüğüne delalet etmekte, adeta<br />
berat ve kadir, adeta kurtuluşun ta kendisi” Der, bu nişaneleri vereni “ haydi, önden<br />
yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, ben senin ardınca geleyim. Doğru sözlü kişi,<br />
devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne salarsın. Fakat deve<br />
sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin,bu nişanelerle yakını artmaz,<br />
ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.<br />
Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması<br />
saçma değil, elbette bir aslı var! Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve<br />
kaybetmiştir. Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örter de kendi kaybını<br />
unutturur. Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost<br />
ve yoldaş olur.<br />
Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı, ansızın doğru olur. Devenin koştuğu o<br />
ovada yalancı da kendi devesini buluverir. Onu görünce devesini hatırlar; dostunun,<br />
arkadaşının devesinden tamahını keser. Devesini orada otlar görür de mukallitten<br />
muhakkik olur. Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an hakikaten deveye talip<br />
kesilir.<br />
Bu nişaneler, apaçık ve inanılır deliller. Bu nişaneler, devemi gördüğüne delalet<br />
etmekte, adeta Berat ve Kadir, adeta kurtuluşun ta kendisi” der, bu nişaneleri vereni<br />
“ haydi, önden yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, ben senin ardınca geleyim, doğru<br />
sözlü kişi, devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne saların.<br />
Fakat deve sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin, bu doğru nişanelerle<br />
yakını artmaz, ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.<br />
Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması<br />
saçma değil, elbette bir aslı var! Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve<br />
kaybetmiştir. Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örterde kendi kaybını<br />
unutturur.<br />
Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost ve yoldaş<br />
olur. Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı ansızın doğru olur. Devenin koştuğu<br />
o ovada yalancı da kendi devesini buluverir. Onu görünce devesini hatırlar; dostunun,<br />
arkadaşının devesinden tamahını keser. Devesini orada otlar görür de mukallitten<br />
muhakkik olur. Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an, hakikaten deveye talip<br />
kesilir.<br />
Ondan sonra yalnızca yürümeye başlat, gözünü kendi devesine açar. Asıl deve arayan<br />
“Beni bıraktın mı, halbuki şimdiye kadar arkadaşlık ettik” deyince, “ şimdiye kadar<br />
abes bir şeyle meşguldüm,tamahtan sana yaltaklanıp duruyordum. Bu arayışta<br />
senden zahiren, cismen ayrıldım ama asıl şimdi seninle derttaş oldum.<br />
Şimdiye kadar devenin evsafını senden çalmıştım . Halbuki şimdi canım, benimkini<br />
gördü, artık gözüm doydu. Onu görmedikçe aramadım, istemedim. Fakat şimdi bakır<br />
mağlup oldu, altın üst geldi. Bütün suçlarım, şükür olsun,ibadet oldu, alay fena buldu,<br />
doğruluk kaldı.<br />
Suçlarım, Hakk’a vesile oldu. Gayri suçlarımı kınama, onlara dokunma. Seni<br />
doğruluğun arayıcı etmişti. Bana da ciddiyetim ve araştırmam doğruluk kapısını açtı.<br />
Seni, doğruluğun aramaya sevk etti, beni de aramam doğruluğa çekti. Alay olsun diye,<br />
iş olsu diye yere devlet tohumu ekiyordum. Halbuki onun aslı varmış, hakiki<br />
kazancımmış. Ektiğim her taneye bedel yüzlerce tane çıktı” diye cevap verir. Hırsız,<br />
bir eve girmeğe kalkışır, girince görür ki girdiği kendi eviymiş! Ey soğuk, hararetlen ki<br />
sınasın, sertliğe alış ki yumuşayasın.<br />
O iki deve değildir ki bir devedir. Fakat söz dar, mana ise pek geniş! Söz manaya<br />
daima kifayetsiz. Onun için peygamber” Allah’ı bilenin dili tutulur” dedi. Söz, hesapta<br />
usturlaba benzer. Usturlap, göğü güneşi ne kadar bilebilir ki Hele bu gök olursa. Bu<br />
öyle bir gök ki gökyüzü, buna nispetle bir katre. Bu güneş,o güneşe nispetle bir zerre!<br />
Münafıkların yaptıkları mescidin hakiki bir mescide olmayıp hile yurdu, Yahudi tuzağı<br />
olduğu anlaşılınca, Peygamber “ Onu yıkın! Süprüntülük, küllük, gübürlük yapın”<br />
buyurdu. Mescidin sahibi de mescit gibi kalptı. Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik<br />
sayılmaz ki.<br />
Oltandaki et lokması, balığı avlamak içindir. Öyle bir lokma ne ihsandır, ne cömertlik!<br />
Kuba’lıların Mescidi, taştan, topraktan ibaretken yine kendisinin naziri olmayan<br />
Mescid- i Dırar’ın vücuduna meydan vermedi. Taşa toprağa bile böyle bir zulüm ve<br />
sitem yapılmadı. Adalet emiri olan Resulellah, kuba mescidine benzemeyen o mescide<br />
şule vurdu, onu yakıp yıktı! Asılların aslı olan haki katların da bil ki farkları, ayrılıkları<br />
vardır.<br />
Ne hayatı onun hayatına benzer, ne mematı onun mematına. Hatta kabrini bile<br />
öbürünün kabri gibi sanma. O cihanın farkını ben nasıl söyleyeyim Ey iş eri, sen işini<br />
mehenge vur da bir Mescid’i Dırar da sen yapma. Sen o mescit yapanları kınıyor,<br />
onlarla alay ediyorsun ama gözünü çevirip baksan görürsün ki sen de onlardansın!<br />
KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE<br />
Dört Hintli bir Mescitte Allah’a ibadet için namaza durmuşlar, rüku ve sücuda<br />
koyulmuşlardı. Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve huşuyla namaz kılmaktaydı.<br />
Bu sırada meyzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin ağzından bilaihtiyar bir söz çıktı; “<br />
meyzin, ezanı okudun mu, yoksa vakit var mı ” öbür Hintli, namaz içinde okuduğu<br />
halde “ Sus yahu, konuştun, namazın bozuldu.” Dedi.<br />
Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki : “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini<br />
kına!” dördüncü “ Hamd olsun ben, üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi. Hulasa<br />
dördünün de namazı bozuldu. Alemin ayıbını söyleyen daha fazla yol kaybeder. Ne<br />
mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görürse o alınır, o ayıbı kendisinde bulur.<br />
Çünkü insanın yarısı ayıptandır, yarısı gayıptan! Madem ki başında onlarca yara var,<br />
merhemini başın vurmalısın. Yarayı ayıplamak, ona merhem koymaktır. Sınık bir hale<br />
düşü mü “ Bir kavmin azizi zelil oldu mu acıyın ona”hadisine mazhar olur. Sende o<br />
ayıp yoksa da yine emin olma. Olabilir ki o ayıbı sen de yaparsın, günün birin de o<br />
ayıp, senden de zuhur edebilir.<br />
Allahdan “ Emin olmayın” sözünü duymadın Peki o halde neden müsterih ve emin<br />
oluyorsun İblis, yıllarca iyi adla anılarak yaşadığı halde nihayet bak, nasıl rüsvay<br />
oldu,, adı ne oldu Yüceliği alemde tanınmıştı, aksiyle tanındı, yazık!<br />
Emin değilsen, tanımayı isteme. Yürü, yüzünü korkuyla yıka da sonra göster. Güzelim,<br />
sakalın çıkmıyorsa başka sakalsızları kınama. Şu işe bak: Şeytan, belalara düştü de<br />
sana ibret oldu. Sen belaya uğrayıp ona ibret olmadın. O zehri içti, sen şerbetini iç,<br />
(ibret almana bak!)<br />
İLK ÖZEL SON DEĞERLİDİR<br />
Kan dökücü oğuz Türkleri, malları yağma etmek üzere bir köye girdiler. O köyün<br />
eşrafından iki kişi yakalayıp birini öldürmeye niyet ettiler. Öldürmek üzere elini<br />
bağladıkları zaman dedi ki : “ Padişahlar yüce erler. Niye benim kanıma<br />
kastediyorsunuz. Neden benim kanıma susadınız Öldürülmemde ki maksat, garaz<br />
ne Görüyorsunuz ya, gördüğünüz gibi yoksulum, çırçıplak bir adamım”<br />
Oğuzların biri “ arkadaşın korksun, ürksün de altınları çıkarsın diye öldürüyoruz”<br />
dedi. Adam “o benden yoksul” deyince oğuz “ haber verdiler onun altını var” dedi.<br />
Adam dedi ki : “Madem ki bizim ikimizden bir şey umuyorsunuz, evvela onu öldürün<br />
de ben korkayım, altınların yerini göstereyim!”<br />
Şimdi sen de Allahnın keremine bak ki biz ahir zamanda geldik Zamanlardan<br />
sonuncusu, ilk devirlerden daha üstündür. Hadiste “ Ahirunes Sabikun” denmektedir.<br />
Merhamet sahibi Allah, Nuh ve Hud kavimlerinin helakini bize gösterdi. Biz korkalım<br />
ibret alalım diye onları kahretti. Ya aksi olsaydı vay haline!<br />
Peygamberlerden hangisi, suça, ayıba dair bir şey söylediyse taş gibi katı gönüle,<br />
kapkara cana Allah fermanlarına ehemmiyet vermemeye yarın ki ahret gününün<br />
düşünmeyip rahatça keyfine bakmaya, bu aşağılık dünyaya heves etmeye,bu aşağılık<br />
dünyaya aşık, karılar gibi nefse zebun olmaya,nasihat edenlerden kaçmaya, temiz<br />
kişilerle buluşmaktan çekinmeye,gönüle gönül ehline karşı yabancı durmaya,<br />
padişahlara hile düzmeye, onlara karşı tilkilik yapmaya kalkışmaya, gözü tok kişileri<br />
yoksul sanmaya,onlara haset edip gizlice düşman olmaya dair söyledi.<br />
Onlardan biri verdiğin bir şeyi kabul ederse yoksul dersin kabul etmezse riyakar ve<br />
mürai! İnsanlara karışırsa tamahkar dersin. Karışmaz, çekingen davranırsa kibirli!<br />
Yahut da münafıklar gibi “ Çoluğun, çocuğun nafakasını kazanmaya uğraşıyorum, ne<br />
başımı kaşımaya vaktim var , ne din kaydına düşüp ibadet etmeğe!<br />
Lütfet, bizi himmetle bir an da sonunda biz de velilerden olalım” diye mazeret<br />
serdedersin. Fakat bu sözde, dertten aşktan değildir. Adeta uyuyan bir adamın bir<br />
aralık uyanıp sayıklayarak tekrar uykuya dalmasına benzer. “Ayalimin rızkını<br />
kazanmaktan başka bir şey yapmıyorum. Ne çare Dişimle, tırnağımla çalışıp<br />
çabalıyor, helalinden kazanıyorum” dersin.<br />
Ey sapıklara karışan, ne helali Senin kanından başka helal göremiyorum. Çare<br />
Allahdandır. Lokmandan değil. Çare dindendir puttan değil! Ey aşağılık dünyaya bile<br />
sabredemeyen, bu yeryüzünü güzel bir tarzda döşeyen Allah’a nasıl<br />
sabredebiliyorsun<br />
Ey naz ve nimete bile sabredemeyen, kerim Allah’a nasıl sabredebiliyorsun Ey<br />
temize, pise bile sabırsız, yaradanına nasıl sabredebiliyorsun Nerede bir Halil ki<br />
mağaradan çıkıp ayı görünce “ Bu benim Rabbim”dedikten sonra battığını görünce<br />
kendisine gelip “ Nerede kainatı yaratan Allah ” desin.<br />
Ben bu iki meclis sahibini görmedikçe iki alemi de görmek istemem. Allah sıfatlarını<br />
görmedikçe ekmek bile yesem boğazımda kalır. Onun yüzünü görmedikçe, onun<br />
gülünü , gül bahçesini temaşa etmedikçe lokma nasıl siner Allah’ı ummadan bu suyu<br />
bir an bile kim içer Ancak öküz ve eşşek!<br />
Hayvan gibi olanlar, hatta ondan da aşağı bir dereceye düşmüş bulunanlar, hileyle<br />
dolu olsa bile yine pis, murdar, kokmuş kişilerdir. Böyle kişinin hilesi de baş aşağı<br />
olmuştur. Kendisi de. Zamanı geçip gitmiş, günü bir türlü gelmez olmuştur. Düşüncesi<br />
körleşmiş aklı bozulmuş ömrü hiçe gitmiştir. Elif gibi hiçbir şeyi yoktur! “ ben de bu<br />
düşüncedeyim” dese bile bu da o nefsin hilesinden,masalındandır.<br />
“ Allah yargılayıcıdır, merhametlidir” demesi de aşağılık nefsin hilesinden başka bir<br />
şey değildir. Ey elimde ekmeğim yok diye gamdan ölen, Allah yargılayıcı ve<br />
merhametliyse ya bu korku ne<br />
İHTİYARLIKTAN<br />
İhtiyarın biri, bir doktora “ Dimağım yorgun, aklım yerinde değil” dedi. Doktor dedi<br />
ki . “ O akıl zayıflığı ihtiyarlıktandır” ihtiyar “ Gözüm de kararıyor” dedi. Doktor “Koca<br />
ihtiyar, ihtiyarlıktan” dedi. Adam “ Arkam dehşetli ağrıyor”deyince doktor dedi ki: “A<br />
zayıf ihtiyar, ihtiyarlıktan!” Adam “ Ne yiyorsam hazmedemiyorum” dedi. Doktor “<br />
Mide zayıflığı da ihtiyarlıktan” dedi. Adam “ Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes<br />
darlığım var” dedi.<br />
Doktor dedi ki: “Evet, nefes darlığı da ihtiyarlıktan. İhtiyarlayınca insanda iki yüz<br />
türlü illet peyda olur.” İhtiyar kızıp “ Be ahmak, lafın hep bu mu, sen doktorluktan<br />
yalnız bunu mu belledin Be herif, Allah her derde bir dermen verdi, bunu bilemiyor<br />
musun Sen ahmak bir eşeksin,bilgin de kıt, aklın da ayağın kısa olduğundan<br />
yeryüzünde kalakalmışsın” dedi.<br />
Doktor cevap verdi “ Ey yaşı altmış, işi bitmiş adam bu kızgınlık, bu hiddet de<br />
ihtiyarlıktan!” vücudun bütün cüzüleri, zayıflar, yıpranır, sabır da azalır. İki çift söze<br />
bile tahammül edemez, haykırır. Bir yudum suyu bile hazmedemez, kusuverir! Ancak<br />
Allah sarhoşu olan ihtiyar müstesna. O tertemiz bir yaşayışa sahiptir.<br />
Zahiren ihtiyardır ama hakikatte çocuk. Zaten o veli ve nebi nedir ki Eğer iyinin,<br />
kötünün yanın da zahir olmasalar bu aşağılık kişilerin onlara şu hasedi neden<br />
Onlar yakin ilmini bilmiyorlarsa onlara karşı bu buğuz, bu hilekarlık, bu kin ne Onlara<br />
düşman olanlar ölümden sonra dirilmeyi ve kıyamet günün bilselerdi kendilerini<br />
keskin kılıca nasıl atarlardı.<br />
O pir sana gülümser, fakat sen onu öyle görme, onun için yüzlerce kıyamet var.<br />
Cennet, cehennem hepsi onun cüzüleri. Ne düşünürsen, o, o düşünceden de üstün. Ne<br />
düşünüyorsan yokluk kabul eder, fakat düşünceye sığmayan yok mu İşte Allah odur.<br />
İçin de kim olduğunu biliyorsa, evin kapısında ki küstahlık neden Ahmaklar Mescidi<br />
ulularda gönül ehlinin gönlünü yıkmaya çalışır. Halbuki o mecazidir be eşekler, bu<br />
hakikat. Uluların gönülden başka Mescidi yoktur. Herkesin secdegahı olan velilerin<br />
gönül mescitlerinde Allah vardır. Allah erinin gönlü derde düşmedikçe Allah, Hiçbir<br />
milleti rüsvay etmemiştir.<br />
Peygamberlerle savaşa girişenler, onları cisim görüp kendileri gibi insan sanmışlardır.<br />
Sen de o ilk gelenlerin ahlakı var. Nasıl oluyor da sen de onlar gibi helak olmaktan<br />
korkmu yorsun Onlarda ki nişanelerin hepsi sende de var. Maden ki onlardansın,<br />
nerede kurtulacaksın<br />
NİŞANELERİ OKUMAK<br />
Çocuğun biri, babasının tabutu önünde ağlamakta, başına vurmaktaydı. “ Baba, seni<br />
nereye götürüyorlar Nihayet seni toprağın altına yatıracaklar. Öyle bir dar, öyle bir<br />
elemli eve götürüyorlar ki orada ne halı var, ne hasır. Ne geceleyin bir ışık var, ne<br />
gündüzün bir dilim ekmek. Ne yemek kokusu var, ne yiyecekten eser.<br />
Ne mamur bir kapı var, ne damın da bir yol, ne de sığınılacak bir komşu! Halkın<br />
öptüğü cismin o elemli yurda nasıl gidecek Amansız bir ev, dar bir yer orada ne bet<br />
kalır ne beniz” demekte. Bu suretle o evin vasıflarını sayıp gözlerinden kanlı yaşlar<br />
saçmaktaydı.<br />
Cuha babasına dedi ki: “ Babacığım, vallahi bu adamı bizim eve götürüyorlar.”<br />
Babası , Cuha’ya “ Ahmak olma” dedi. Cuha, “ Baba, şu nişaneleri dinle. Birer ,birer<br />
saydığı bu nişanelerin hepsi, şeksiz şüphesiz bizim evin nişaneleri. Ne hasır var, ne<br />
ışık var, ne yemek. Ne kapısı mamur, ne içi, ne damı!”<br />
Halkta da bu suretle kendilerine ait yüzlerce alamet olduğu halde azgınlar, bu<br />
nişaneleri görmezler. Kibriya güneşinin şuanından mahrum ve ışıksız olan gönül evi,<br />
Yahudilerin canı gibi dar ve karanlıktır; muhabbet ihsan eden Allahnın zevkinden<br />
mahrumdur. Ne güneşin o gönüle ışığı parlar, ne o gönlün sahası genişler, ne kapısı<br />
açılır. Sana böyle bir gönülden mezar yeğdir. Gönül mezarından çık artık!<br />
Ey şuh ve neşeli can, dirisin, diri oğlusun. Bu dar gönül mezarında nefesin daralmıyor<br />
mu Sen vaktin Yusuf’un, gökyüzünün güneşi. Bu çölden bu zindandan çık yüzünü<br />
göster! Yunus balığın karnında pişti. Yunus Peygamber, bu beladan ancak tespihle<br />
kurtuldu. Balık karnında tespih etmeseydi kıyamete kadar o hapiste, o zindan da<br />
kalırdı. Yunus balıktan Allah’ı tespih ederek halas oldu. Tespih nedir Elest gününün<br />
nişanesi. Eğer can tespihini unutursan şu balıkların tespihini dinle. Allah’ı gören<br />
Allah’a mensuptur, o denizi gören, o balıktır.<br />
Bu cihan denizdir, ten balık, ruh da sabah nurundan mahcup Yunus. Yunus Allah’a<br />
tespih ettiği için balıktan kurtuldu, yoksa hazmolur, yok olup giderdi. Bu deniz can<br />
balıklarıyla dopdoludur. Sen görmüyorsun amam etrafında uçuşup duruyorlar. O<br />
balıklar, sana kendilerini çarpmaktalar. Gözünü aç da apaçık gör.<br />
Balıkları görmüyorsan bile bari kulağın, tespihlerini duysan. Sabretmek, canın<br />
tespihleridir. Sabret asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret,<br />
asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret, “ Sabır, sıkıntının,<br />
darlığın anahtarıdır.” Sabır sırat köprüsüne benzer, cennetse öbür tarafta, her güzelin<br />
bir çirkin lalası vardır.<br />
Kırılan sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin Hele o Çikil güzeline ulaşmak için<br />
çekilen sabrın lezzetini! Savaş zevki, kudret ve kuvvetli ere göredir, karı tabiatlı<br />
adamsa ancak zekerden zevk alır. Zekerden başka ne dini vardır. Ne zikri; o düşünce ,<br />
o adamı ta aşağılık yere kadar çekip götürür.<br />
Gökyüzüne bile çıksa korkma ondan. Çünkü sesi lardan gelse bile atını aşağıya doğru<br />
sürüp durur.! Yoksulların alemlerinden korkulur mu O alemler lokma elde etmek için<br />
bir yoldur.<br />
Bir iri adam bir oğlanı ele geçirdi. Bu adam bana kast eder diye çocuğun yüzü sarardı.<br />
Adam dedi ki “ güzelim, emin ol. Sen benim üstüme bineceksin. Ben korkunç<br />
görünsem de aldırış etme, bil ki ben bir ibneyim. Deveye biner gibi bin üstüme, sür”<br />
İnsanların suretleriyle manaları da böyledir. Dışardan adam görünürler, içerden melül<br />
Şeytan! Ey Ad gibi ip iri adam, sen rüzgarın tesiriyle dalın vurduğu davula<br />
benziyorsun. Tilki hava ile dolu tulum gibi bir davul yüzünden avını yele verdi.<br />
Davulda bir can olmadığını, içinin hava dolu olduğunu görünce dedi ki: “ Domuz bile<br />
şu bomboş tulumdan yeğ!” davul sesinden tilkiler korkar, fakat akıllı kişi onu öyle<br />
döver ki deme gitsin!<br />
SÜVARİDEN KORKAN OKÇU<br />
Bir atlı cins ata binmiş, pür silah, heybetle bir ormana dalmış, gidiyordu. Usta bir okçu<br />
görüp korkarak yayını çekti. Onu vurmak isterken atlı bağırdı: “Ben cüssece iriyim<br />
ama hakikatte zayıf bir adamım. Sakın benim iriliğime bakma, savaş zamanı<br />
kocakarıdan da aşağıyım.”<br />
Okçu “ haydi git, iyi ki söyledin, yoksa korkumdan seni vuracaktım” dedi. Nice<br />
adamlar vardır ki erkek olmadıklarından ellerinde kılıç olduğu halde karşıdakini<br />
silahla tepelenmişlerdir. Rüstem’lerin silahını bile kuşansan ehli olmadıktan sonra<br />
canından olursun. Oğul, kılıcı bırak da can siperini ele al. Bu padişahtan ancak başsız<br />
olan başını kurtarır. Senin silahın; hilen, düzenindir.<br />
Hem senden doğar hem canına kast eder. Bu hilelerden madem ki bir fayda elde<br />
edemedin, hileyi bırak da devletlere kavuşasın. Madem ki hileden bir meyve elde edip<br />
yiyemedin, bırak hileyi, Allah’ı ara! Bu bilgiler, sana madem ki kutlu değil, kendini<br />
ahmak yerine koy, şom şeyi terk et! Melekler gibi “ Allahm, bizim bilgimiz, ancak<br />
senin bildirdiğin bilgidir, başka bir şet bilmiyoruz” de.<br />
KURU AKIL NEYE YARAR<br />
Bir bedevi, devesine iki dolu çuval yüklemiş, birisi onu lafa tuttu. Vatanından sorup<br />
konuşturdu ve o suallerle bir hayli inciler deldi. Sonra dedi ki: “ o iki çuvalda ne dolu<br />
Doğruca söyle!” Bedevi “ bir tanesinde buğday var. Öbürü kum, yiyecek bir şey<br />
değil1” dedi. Adam “ neden bu kumu doldurdun” diye sordu.<br />
Bedevi cevap verdi: “ O çuval boş kalmasın diye”. Adam; “ Akıllılık edip buğdayın<br />
yarısını bu çuvala, yarısını da öbür çuvala koy. Bu suretle hem çuvallar hafifler, hem<br />
devenin yükü “ dedi. Bedevi bu fikri pek beğenip “ Ey akıllı ve hür hakim, böyle bir<br />
ince fikir, böyle bir güzel rey sahibi olduğun halde neden böyle çırçıplaksın, yaya<br />
yürüyor, yoruluyorsun ” Dedi. O iyi kalpli bedevi, hakime acıdı, onu deveye bindirmek<br />
istedi. Tekrar “ Ey güzel sözlü hakim, birazcık halinden bahset. Böyle bir akılla, böyle<br />
bir kifayetle sen ya vezirsin ya padişah. Doğru söyle!” dedi. Hakim dedi ki: “ İkisi de<br />
değilim, halktan bir adamım. Halime elbiseme baksana!” bedevi “ Kaç deven, kaç<br />
öküzün var ” diye sordu.<br />
Hakim cevap verdi: “ Uzun etme. Ne ona malikim, ne buna!” Bedevi, “ peki, bari<br />
dükkanındaki mal ne, onu söyle!” dedi. Hakim dedi ki “ Benim dükkanım nerede,<br />
yerim yurdum nerede Bedevi, öyleyse paranı sorayım: sen yapayalnız gidiyorsun,<br />
hoş nasihatlar da bulunuyorsun, ne kadar paran var<br />
Alemdeki bakırları altın yapacak kimya senin elinde, akıl ve bilgi incilerin tümen,<br />
tümen dedi!” dedi. Hakim, “ Ey Arabın iftiharı, vallahi para şöyle dursun, bir gecelik<br />
yiyecek alacak mangırım bile yok. Yalınayak başı kabak koşup duruyorum. Kim, bir<br />
dilim ekmek verirse oraya gidiyorum. Bu kadar hikmet, fazilet ve hünerden ancak<br />
hayal ve baş ağrısı elde ettim” deyince; Arap dedi ki : “ yürü, yanımdan uzaklaş. Senin<br />
nuhusetin benim başıma da çökmesin. O şom hikmetini benden uzaklaştır. Sözün<br />
zamane halkına şom. Ya sen o yana git, ben bu yana gideyim. Yahut sen önden yürü,<br />
ben arkadan yürüyeyim. Bir çuvalımda buğday, öbüründe kum olması, senin<br />
hikmetinden daha iyi be hayırsız! Benim ahmaklığım, çok mübarek bir ahmaklık.<br />
Gönlümde azığım var, canım pehrizkar!”<br />
Sen de şekavetin azalmasını istiyorsan çalış, sendeki hikmet azalsın. Tabiattan doğan,<br />
hayalden meydana gelen hikmet, Allah nurunun feyzinden nasipsiz bir hikmettir.<br />
Dünya hikmeti, zannı, şüpheyi attırır, din hikmetiyse insanı feleğin üstüne çıkarır.<br />
Ahir zamanın adi ukalası, kendileri evvelce gelenlerden üstün görürler. Hileler öğrenip<br />
ciğerler yakmışlar, hileler, düzenler bellemişlerdir. Asıl sermaye iksiri olan sabrı,<br />
ihsanı, cömertliğiyle vermişlerdir.<br />
Fikir ona derler ki bir yol açsın. Yol ona derler ki önüne bir padişah çıkagelsin. Padişah<br />
ona derler ki kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil. Zira<br />
kendiliğinden padişah olursa padişahlığı, Ahmet’in pak dininin yüceliği gibi ebedidir.<br />
İBRAHİM ETHEM´İN KERAMETİ<br />
İbrahim Ethem’den rivayet edilmiştir; bir yerde deniz kıyısında oturmuş, o can<br />
sultanı, hırkasını dikmeğe koyulmuştu. Ansızın oraya bir emir geldi. o emir, şeyhin<br />
kullarındandı. Şeyhi tanıyıp hemen secde etti. Şeyhin hırka dikmekte olduğunu görüp<br />
şaşırdı. Şekli de değişmişti, huyu da! Emir, kendi kendisine “ öyle bir ulu sultanlığı<br />
terk etti de şu yoksulluğu ihtiyar etti. Bu ne acayip iş! Yedi iklim padişahlığını<br />
kaybetsin de yoksullar gibi kendi hırkasını diksin” diyordu.<br />
Şeyh onun düşüncesini anladı. Şeyh, ümit ve korku gibi gönüllere girer, yürür. Cihan<br />
esrarı ona gizli değildir. Ey sermayesizler, gönül sahiplerinin huzurunda gönüllerinizi<br />
koruyun! Ten ehlinin yanında edep, zahiri muameleden ibarettir. Çünkü Allah,<br />
onlardan gizli şeyleri örtmüştür. Fakat gönül ehillerinin yanında edep, batini bir<br />
muameledir. Batına aittir. Zira onların gönülleri, gizli şeyleri anlar.<br />
Sen ne aykırı iş yapıyorsun. Körlerin yanına bir makam kapmak hevesiyle gidiyor,<br />
huzur ile edebe riayet ederek ta kapı yanına oturuyor. Gözlülerin yanındaysa edebi<br />
terk ediyorsun. Onun için şehvet ateşine odun oldun ya! Madem ki anlayışın yok,<br />
hidayet nurundan mahrumsun. Körler için yüzünü cilala, süsle dur.<br />
Gözlülerin huzurunda da yüzüne pislik sür, sonra da bu kokmuş halinle nazlan! Şeyh,<br />
derhal iğnesini denize attı ve yüce sesle iğneyi istedi. Yüz binlerce Allah balığı, her<br />
birinin ağzında birer altın iğne olduğu halde, Ey şeyh Allahnın iğnelerini al, diye Allah<br />
denizinden baş çıkardı. İbrahim Ethem, yüzünü o emire dönüp dedi ki; Ey emir, gönül<br />
saltanatı mı iyi, öyle bayağı bir saltanat mı<br />
Bu zahiri bir işaretten ibaret, bir hiç hile değil. Batın alemine varırsan bunun yirmi<br />
mislini görürsün. Şehre bahçeden bir dal getirirler. Fakat bağı bostanı oraya nasıl<br />
götürsünler Hele bu gökyüzü, ancak bir yaprağı olan bir bağ olursa. Hatta o alem bir<br />
içtir, hakikattir de şu cihan, onun kabuğuna benzer. Sen, o bağa doğru adım<br />
atamıyorsun. Fazla koku kokla da nezleni gider!<br />
Bu suretle o koku, canını çeksin de gözlerinin nuru olsun. Yakup Peygamberin oğlu<br />
Yusuf, bu koku hakkında “ Gömleğimi alın, götürüp babamın yüzüne koyun” dedi.<br />
Ahmet bu koku için vaizlerinde daima “ Gözüm namazda ışıklanır” buyurdu. Beş<br />
duyguda birbirleriyle birleşmiştir.<br />
Çünkü beşi de bir asıldan meydana gelmedir. Bu beş duygudan biri kuvvetlense<br />
öbürleri de kuvvetlenir; birisi her birisine saki olur. Gözün görüşü, söz söyleme<br />
kabiliyetini artırır. Gözdeki aşk da doğruluğu. Doğruluk, her duygunun uyanıklığıdır,<br />
bu suretle duygulara zevk, munis olur.<br />
Sülukta bir duygu, bağını çözdü mü öbür duyguların hepsi birden değişir. Bir duygu,<br />
zahiri duygularla idrak edilemeyecek şeyleri duydu, gördü mü, gayba ait şeyler bütün<br />
duygulara aşikar olur. Sürüden bir koyun yürüyüp dereyi atlayınca öbür koyunlar da<br />
birer, birer o tarafa atlarlar.<br />
Sen de duygu koyunlarını sür, Allah yazısında yay, otlat. Da orada sümbül ve ağustos<br />
gülü yesinler, hakikat bahçelerine yol bulsunlar. Öbür duyguların hepsi birer, birer o<br />
cennete ulaşsın diye her duygun, duygulara peygamberlik eder. Duygular, senin<br />
duyguna dilsiz, dudaksız, hatta hakikatten de öte, mecazdan da öte sırlar söyler.<br />
Çünkü bu hakikat dediğin türlü, türlü tevil edebilir. Bu vehimlenme de hayaller<br />
doğurur durur. Halbuki ayan alemine mensup olan hakikatse hiçbir suretle tevil<br />
edemez. Her duygu senin duyguna kul olunca gayri felekler bile senden ayrılamaz.<br />
Bar derinin sahibi kimdir diye dava çıksa, deri kiminse içi de onundur.<br />
Bir saman denginin kime ait olduğunda nizaa düşülse buğday kimin Sen ona bak!<br />
(çünkü saman da buğday sahibinindir.) felek kabuktur, ruhun nuru iç. Bu görünürde o<br />
görünmez. Ayağın kaymasın, sallanma, kendine gel! Cisim zahiridir, ruhsa gizli. Cisim<br />
yen gibidir, ruh el gibi. Akılsa ruhtan daha gizlidir. Duygu, ruhu çabucak anmalı.<br />
Mesela bir hareket gördün mü anlarsın ki o hareket eden diridir. Fakat akıllı mı acaba<br />
Bunu bilemezsin. Mevzun hareketlere başlar, bakırın kimya ile altın oluşu gibi o da<br />
hareketlerini bilgisiyle tanzim ederse, ele benzeyen ruhun o münasebetli, o<br />
muntazam hareketlerinden anlarsın ki aklı vardır.<br />
Vahiy kabul eden ruhsa akıldan da gizlidir. Çünkü o gayptır, gayp alemindendir.<br />
Ahmed’in aklı kimseden gizli değildir, herkes onun akıl ve kemal sahibi olduğunu<br />
bilirdi. Fakat vahiy ruhunu her can anlayamadı. Vahiy ruhuna münasip şeyler de<br />
var,fakat onları akıl anlayamaz. Çünkü o ruh pek yücedir.<br />
Akıl, o ruhun işlerine gah delilik diye bakar, gah şaşkınlık diye. Çünkü onu anlamak, o<br />
olmaya bağlıdır. Hızır’a göre alelade olan işler Musa’nın aklını şaşırttı, Musa onları<br />
görünce bulandı. O işler Musa’ya aykırı göründü. Çünkü Musa o hale sahip değildir.<br />
Musa’nın aklı bile gayp işlerine ermezse, ey ulu kişi bir farenin aklı nedir ki bu işlere<br />
ersin! Taklit bilgisi, satış içindir, bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce<br />
satar.<br />
Fakat hakikat bilgisine müşteri, Allahdır. Bu bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima<br />
parlar. Alışveriş ederken mest bir halde ağzını yumup oturur. Fakat müşteri Allahdır.<br />
Ademin dersine melek müşteridir, o derse dev ve peri mahrem değildir. Adem, senin<br />
dersin her şeyin adını haber vermektir. Haydi, Allah sırlarını kıldan kıla anlat.<br />
Kısa görüşlü, daima halden hale giren, renkten renge boyanan ve temkini<br />
bulunmayan, kişiye fare dedim, çünkü yeri, yurdu topraktır. Farenin de geçim yeri<br />
topraktan ibarettir. Yolları, izleri bilmez değil, bilir ama yer altındakileri bilir, o , her<br />
yanda toprağı delmiş, delik deşik etmiştir. Fare gibi nefis, ancak lokma ufalar. Allah<br />
fareye de miktarınca akıl vermiştir. Çünkü yüce Allah, hiç kimseye ihtiyacından artık<br />
bir şey vermez.<br />
Eğer alemin yeryüzüne ihtiyacı olmasaydı alemlerin Rabbi, yeri yaratmazdı. Bu<br />
titreyip duran yeryüzü, dağlara muhtaç olmasaydı Allah, o heybetli dağları halk<br />
etmezdi. Göklere de ihtiyaç olmasaydı yedi kat göğü yoktan meydana getirmezdi.<br />
Güneş, ay ve şu yıldızlar, ancak ihtiyaç yüzünden zuhura geldi.<br />
Şu halde varlıkların kemendi,( yoklukları çekip varlık alemine getiren) ihtiyaçtır.<br />
Allahnın ihsanı ihtiyaç miktarınca zahir olur. Yürü, çabuk ihtiyacını arttırır da Allahnın<br />
kereminden cömertlik denizi coşsun. Şu yol üstünde dilenen, şu dilenciliğe düşmüş<br />
olan yoksullar, halka ihtiyaçlarını arz ederler. Kör , sakat, hasta illetli olduklarını<br />
gösterir, bu suretle halkın merhametini coşturmak isterler. “ Ey halk, ekmek verin.<br />
Benim de ambarım var, benim de malım, benim de sofram var” derler mi hiç<br />
Köstebeğin yemek içmek için göze ihtiyacı yoktur. Onun için Allah onu gözsüz yarattı.<br />
Köstebek, gözsüz de pekala yaşayabilir. Ter-ü taze toprakta göze ne ihtiyacı var*<br />
zaten ancak hırsızlık etmek için topraktan çıkar, başka bir iş için değil, Allah, onu bu<br />
hırsızlıktan arıtsa, o da kanatlanır, kuş olur; melekler gibi göklere uçup gider.<br />
Allahnın gül bahçesinde her an bülbül gibi yüzlerce nağme çıkarır. “ Ey çirkin<br />
sıfatlardan kurtaran, ey cehennemi cennet haline getiren, Bir yağ parçasına aydınlık<br />
bahşetmekte, bir kemiğe işitme kabiliyeti vermektesin ey gani Allah. Fakat o<br />
maanınin cisimle ne alakası var<br />
Keramet ırmak gibidir, ruh akıp giden su gibi. O ırmak akıp gitmektedir, fakat sen ona<br />
duruyor dersin. O koşup gelmektedir, sen onu bir yere kımıldamıyor sanırsın.<br />
Eğer su yerden yere gitmiyorsa, eğer su akıp durmuyorsa üstündeki yeniden, yeniye<br />
görünen çerçöp nedir ki Senin çerçöpün de fikri suretlerindir. Aklına her an yeniden<br />
yeniye el dokunmamış düşünceler gelmektedir. Düşünce ırmağın yüzü de güzel ve<br />
sevimsiz çerçöpten hali değil. Bu kadar suyun üstünde görünen kabuklar, gayp bağı<br />
meyvelerinin kabuklarıdır.<br />
Bu kabukların içini suda ara. Çünkü su ırmağa bağdan kaynamakta, bağdan<br />
gelmektedir. Abıhayatın akışını görmüyorsan ırmağın üstündeki dalların,<br />
yaprakların,çerçöp de daha çabuk sürüklenip gider. Bu feyiz şiddetle zuhur etti mi<br />
gayri ariflerin gönüllerinde gam gelmez, o gönüllerde elem eğleşmez olur. Nitekim<br />
ırmak da dopdolu olur, pek hızlı akarsa üstünde çerçöp eğlenmez!<br />
Birisi, şeyhin birini “ Kötü adam, doğru yolda değil. Şarap içiyor, mürai ve pis herif.<br />
Böyle adam nereden müritlerin imdadına yetişecek ” diye kınadı. Başka biri de ona<br />
dedi ki “ Edebe riayet et. Büyükler hakkında böyle zanda bulunmak yaraşmaz. Onun<br />
saf seli, bulanıversin. Bu ondan ve onun sıfatlarından ne kadar uzak!<br />
Hak ehline böyle bühtanlarda bulunma, bu senin hayalinden ibaret, çevir yaprağı!<br />
Böyle bir şey olmaz ya şayet olsa bile ey toprakta uçan kuş, bahrumuhite pislikten ne<br />
zarar! O iki testiden az, yahut küçük bir havuz değil ki. Bir katracık pislik onu nasıl<br />
bulandırır, nasıl kirletir. Ateş, İbrahim’e bir ziyan veremedi. Kim nemrutsa sen ona<br />
de : kork ateşten! Nefis Nemruttur, akılla can da Halil. Ruh, işin tam içindedir.<br />
Kılavuza ihtiyaç yok kılavuza muhtaç olan nefistir.<br />
Kılavuz yolcuya, çöllerde her an kaybolma lazımdır. Menzile ulaşanlara gözden,<br />
ışıktan başka bir şey lazım değil. Onlar kılavuzdan da kurtulmuşlardır, çölden de. Eğer<br />
o vuslat eri bir delil getirirse henüz mücadele içinde bocalayanlar anlasınlar diye<br />
getirir. Baba, küçük çocuğuna onun dilince “ Ti, ti” der, aklı, alemi ölçüp biçse bile!<br />
Üstat “ Elifte bir şey yok” dese fazileti eksilmez, yücelikten düşmez. Henüz söz bilmez<br />
cahile bir şeyler öğretmek için kendi dilini terk etmek, onun dilince konuşmak gerek.<br />
Ancak bu suretle senden bir bilgi, bir fen öğrenebilir. Bütün halk da şeyhin çocukları<br />
mesabesindedir. Nasihat verdiği zaman pire, onların seviyesine inmek lazım”<br />
Şeyhin müridi, o kötü sözlüye, o küfürle, sapıklıkla dopdolu kişiye dedi ki: kendini<br />
keskin kılıç üstüne atma. Aklını başına al, padişah ve sultanla savaşa girişme. Havuz ,<br />
deryaya omuz vurur, onunla boy ölçüşmeye kalkışırsa mahvoldu gitti.<br />
O, öyle bir deniz değil ki ucu, kıyısı bulunsun da sizin pisliğinize bulansın! Küfrün de<br />
bir haddi, hududu var. Fakat şeyhe ve şeyhin nuruna bir kenar, bi had yok! Haddi<br />
hududu olmayanın yanında mahdut olan şey, yok demektir. Allahdan başka her şey<br />
fanidir. Onun bulunduğu yerde ne küfür var, ne iman.<br />
Çünkü, o içtir. Küfürle imansa deri. Bu yokluklar, yüze perdedir. O leğen altında gizli<br />
ışığa benzer. Hulasa bu ten başı, o başa perdedir. O başın önünde bu ten başı kesilmiş<br />
gibidir, bir şeye yaramaz. Kafir kimdir Şeyhin imanından gafil olan. Ölü kimdir<br />
Şeyhin canından haberdar olmayan!<br />
Can tecrübelerle sabittir ki haberdar olmaktan ibarettir. Kim daha fazla haberdarsa<br />
daha ziyade canlıdır. Canımız hayvan canından daha üstündür neden Çünkü onlarda<br />
Hissi Müşterek yoktur. Ehil olanların canlarıysa meleklerin canlarından üstündür,<br />
şaşkınlığı bırak! Melekler, Ademe secde ettiler; çünkü onun canı, meleklerinkinden<br />
üstündür.<br />
Üstün olmasaydı secde ederler miydi Üstün olanın daha aşağı mertebede bulunana<br />
secde etmesini emretmek doğru bir şey değil değildir, yaraşmaz. Allahnın adaleti,<br />
Allahnın lütfu bir gülün dikenine secde etmesini hoş görür mü Bir can oldu da son<br />
mertebeyi de aştı mı artık her şeyin canı ona muti olur.<br />
Kuş, balık, in,cin,insan hepsi ona itaat eder. Çünkü o üstündür, öbürleri noksan.<br />
Balıklar, hırkasını diksin diye ona iğne getirirler. Bu ipliğin iğneye tabi olmasına<br />
benzer. O emir, balıkların İbrahim Ethem’in emrini yerine getirdiklerini, balıkların<br />
ağızlarında iğneyle sudan baş çıkardıklarını görünce vecde geldi. bir ah çekip “ Balık<br />
bile piri tanıyor. Yuh olsun o tapudan sürülen tene! Balıklar bile piri biliyorlar da biz<br />
ondan uzağız. Biz bu devletten mahrumuz da onlar erişmiş” deyip, secde ederek<br />
ağlaya ,ağlaya perişan bir halde yola düzüldü; bu kerametin aşkından divaneye<br />
döndü.!<br />
Hey yüzünü yıkamamış pis herif, neredesin sen kiminle kavgaya girişiyor, kime<br />
haset ediyorsun ! Sen aslanın kuyruğuyla oynamakla, meleklere saldırmaktasın.<br />
Hayırdan ibaret olana neden kötü söylüyorsun. kendine gel, o alçalışı yücelme sayma.<br />
Kötü nedir Aşağılık ve muhtaç bakır, Şeyh kimdir Ucu, sonu olmayan kimya! Bakır<br />
kimya yüzünden altın olmak kabiliyetinde değilse kimya bakır yüzünden bakırlaşmaz<br />
ya! kötü nedir İşi ateş gibi serkeş kişi, şeyh kimdir Ezel denizinin ta kendisi.<br />
Ateşi daima su ile korkuturlar. Fakat suyun hiç ateşle korkutabilirler mi Sen ayın<br />
yüzünde ayıp noksan buluyor, cennette diken topluyorsun. Ey diken arayan, cennete<br />
gitsen bile orada senden başka bir diken göremezsin. Güneşi balçıkla sıvıyor, kamil<br />
bedirde gedik arıyorsun. Alemde parlayıp duran güneş bir yarasa için nasıl gizlenir<br />
Ayıplar, pirler ret ettiğinden ayıp oldu.<br />
Kayıplar onların hasedi yüzünden kayıp kesildi. Huzurdan uzaksan bari dost ol,<br />
çabucak nedamet getir, işe güce koyul, da o yoldan sana da bir rüzgar essin. Rahmet,<br />
suyuna neden hasetle mani oluyorsun Uzaktaysan bile bulunduğun yerden o tarafa<br />
yönel, “ Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün”<br />
Eşek bile hızlı yürüyeyim der derken balçığa saplandı mı oradan kurtulmak için<br />
anbean oynar durur. Orada kalmak için yerini düzeltmeğe kalkışmaz, bilir ki orası<br />
geçim yeri değildir. Duygun eşek duygusundan daha aşağı mı ki gönlün bu balçıktan<br />
sıçramadı bile. Balçığın içinde tevile ruhsat vermektesin çünkü orada gönlünü almak<br />
istemiyorsun ki.<br />
“ Bana bu layık ihtiyarım elimde değil. Allah kerimdir. Bir acizi de suçlu tutacak değil<br />
ya” dersin. Ey sırtlan gibi kötülüğe giriftar olmuş kişi sen gafletinden bu muahezeyi<br />
görmüyorsun. Sırtlanı mağaranın içinde değil, dışarıda arayın derler. De mağarayı<br />
kapatırlar, halbuki sırtlan “ Benden haberleri yok. Bu düşmanlar, benden haberdar<br />
olsalardı sırtlan nerede, hani ya Diye bağırırlar mıydı”<br />
Şayb zamanında birisi, “Allah benden nice ayıplar gördü. Nice suçlarda bulundum.<br />
Böyle olduğum halde kereminden bana ceza vermiyor” dedi. Ulu Allah, Şuayb’ın<br />
kulağına dedi ki. “ Ona gayp aleminden fasih bir dille cevap ver: sen, ben ne kadar suç<br />
işledim, öyle olduğu halde Allah kereminden suçuma bakmıyor, bana mücazat etmiyor<br />
dedin ama, Ey aykırı düşünceli, ey sersem, ey yolu bırakıp da çölü tutmuş!<br />
Seni nice kereler cezalandırdım. Fakat senin haberin yok. Ayağından tepene kadar<br />
zincirler içinde kalmıştır. A kara kazan, isin, pasın kat,kat; için, yüzün berbat!<br />
Gönlünde is üstünde is kurum üstünde kurum. Bu is ve kurum bir derecede ki nihayet<br />
gönlün, bütün sırlara karşı kör olmuş. Eğer o is kurum, yeni bir kazana ursa bir arpa<br />
tanesi kadar küçük bile olsa eseri görünür.<br />
Çünkü her şey zıddı ile meydana çıkar. Bembeyaz kazanın beyazlığı ütünde o kara is<br />
berbat bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiriyle kazan karardı mı artık<br />
onun üstünde isi, kurumu kim görür a inatçı Demirci zenci olursa yüzü, dumanla isle<br />
aynı renktedir.<br />
Fakat beyaz adam demirciliğe kalkışırsa yüzü yer ,yer kararır, kızarır. Bu takdirde de<br />
günahın tesirini derhal anlar da ağlayıp sızlanmaya başlar. Ve “ Aman yarabbi” deyiş<br />
ondan zail olur, gönül aynasının yüzünü beş kat pas örter. Paslar demiri yemeğe<br />
gevherini yok etmeye başlar.<br />
Beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı kağıda bakar bakmaz okunur. Yazılı kağıda bir<br />
yazı yazarsan okunur ama iyi anlaşılmaz, insan yanılabilir. Çünkü o karalanmış kağıt<br />
kağıt üstüne kara yazıldı mı her iki yazı da körleşir, hiçbir manası kalmaz. O kağıda<br />
üçüncü defa bir şey yazarsan kafirlerin canı gibi tamamıyla kapkara olur. Şu halde her<br />
şeye çare bulan Allah’a sığınmaktan başka ne çare var<br />
Bakırın ümitsizliğine iksir, ancak onun nazarıdır. Ümitsizlikleri ona arz edin de devasız<br />
derdinizden kurtuluverin!” Şuayb ona bu nükteleri söyleyince Şuayb’ın nefesleri<br />
yüzünden adamın gönlünde güller açıldı. Canı, gökyüzünden gelen vahiy sesini uydu.<br />
Dedi ki. “ eğer bizi cezalandırdıysa nişanesi nerede ”<br />
Şuayb “ Yarabbi, beni kabul etmiyor. Bu muhazeye, bu cezaya nişane aramakta” dedi.<br />
Allah “ Ben ayıpları örtücüyüm, sırları söylemem. Ancak iptilasına dair şu tek remzi<br />
söyleyeyim. Onu cezalandırdığımın bir nişanesi şu: oruç tutmak da dua etmekte.<br />
Namaz kılmakta, zekat vermekte. Başka ibadetlerde bulunmakta. Fakat ruhu bir zerre<br />
bile zevk duymuyor. Ne güzel ibadetler ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor. Fakat bir<br />
parçacık bile tat yok.<br />
İbadeti kışırdan ibaret, iç, yok. Cevizler çok ama içleri boş! İbadetlerin netice vermesi<br />
için zevk gerek tohumun ağaç olması için iç gerek! İçsiz tohum, fidan olur mu Cansız<br />
surette hayalden başka bir şey değil.<br />
O habis şeyh hakkında hezeyanlarda bulunmaktaydı. Eğri bakan kişinin gözü daima<br />
eğri ve aykırı görür. “ ben, onu bir mecliste gördüm, takvası yok, bir müflisten ibaret.<br />
inanmıyorsan bu gece kalk da şeyhinin fıskını apaçık gör” dedi. Geceleyin o adamı bir<br />
pencere başına götürdü, dedi ki : “ fasikliğe bak, işreti gör”<br />
Gündüzün riyasiyle gecenin fıskını seyret. Gündüz Mustafa gibi, gece Ebuleheb ! gibi.<br />
Gündüz adı Abdullah gece , elinde kadeh, neuzibillah!” pirin elinde dolu bir kadeh<br />
vardı. mürit bunu görünce “ Şeyhim, sen de mi aldatıcısın Sen Şeytan, şarap<br />
kadehine hemencecik işeyiverir” demez miydin ” dedi.<br />
Şeyh dedi ki: “Benim kadehimi öyle doldurdular ki içine tek bir üzerlik tohumu bile<br />
sığmaz. Bir bak hele buraya bir zerre bile sığar mı Sen sözü yanlış anlamışsın,<br />
aldanmışsın. Bu zahiri şarap, zahiri kadeh değil ki. Onu, gaybı bilen şeyhten uzak bil.<br />
Be ahmak, şarap kadehi, şeyhin varlığıdır. Oraya şeytanın sidiğine asla yol yok1 o<br />
varlık, Allah nuruyla dolu, hem de dudağına kadar. Ten kadehi kırılmış, mutlak nur<br />
kalmıştır. Güneşin nuru, pislik üstüne düşmekle pislenmez ya, yine aynı nurdur”<br />
Şeyh bu sözleri söyledikten sonra “ bu ne kadehtir, nasıl şarap, bir gel de bak be hey<br />
münkir” dedi. Mürit gelip baktı, gördü ki halis bal. O manasız düşmansa kör oldu, bir<br />
şey göremedi. O zaman pir müridine dedi ki: “ Yürü ey ulu mürit bana şarap bul, bir<br />
hastalığım var, şarap içmek zaruretindeyim. Hastalıktan ölüm haline geldim, hatta bu<br />
halden de iler bir hale düştüm.<br />
Zaruret vakti her pis temiz sayılır. İnkar edene lanet başına toprak! Mürit meyhaneleri<br />
dönüp dolaşmaya,şeyh için her küpten şarap taşımaya başladı. Fakat küplerin hiç<br />
birin de şarap bulamadı. Hurma şarabıyla dolu olan küpler, balla dolmuştu. “ rintler,<br />
bu ne hal, bu ne iş Hiçbir küpte şarap bulamıyorum” dedi. Bütün Rintler, ağlayıp<br />
ellerini başlarına vurarak Şeyhin yanına geldiler. “ Ey ulu Şeyh, sen meyhaneye<br />
geldin, bütün şaraplar, kudümün hürmetine bal oldu. Şarabı arıttın, bizim canlarımızı<br />
da kötü huylardan arıt. Tebdil et “dediler. Cihan baştanbaşa ağız, ağıza kanla dolu<br />
olsa Allah kulu yine ancak helal yer.<br />
SECCADESİZ NAMAZ<br />
Bir gün Ayşe, peygambere dedi ki “ Ey Allah resulü, sen aşikar, gizli, neresini bulursan<br />
orada namaz kılmaktasın. Halbuki evde pis adamlar da gezip tozuyor. Sen de bilirsin<br />
ki pis çocuklar, nereye varırsa orasını pislerler.”<br />
Peygamber, şunu “ Bil: Allah, büyükler pis şeyleri temiz etmiştir. Hakkın lütfu, bu<br />
yüzden secdegahımı, ta yedinci kat göğe kadar arıttı” diye cevap verdi. Kendine gel,<br />
kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terke hasedi. Yoksa alemde sen de bir iblis<br />
olursun. Veli zehir yese bal olur. Sen bal yesen zehir kesilir. O varlığını Allah varlığına<br />
tebdil etmiştir. İşi de eşyayı tebdil etmedir.<br />
O lütuftan ibaret bir hale gelmiştir, her türlü ateşi de nur olmuştur. Ebabil kuşlarında<br />
Allah kuvveti vardı. Yoksa bir kuşcağız nasıl olurda bir fiili helak edebilirdi Koca bir<br />
orduyu birkaç kuş kırıp geçirdi. Bak da bu kudretin Allahdan olduğunu bil. Eğer<br />
bundan şüpheye düşersen yürü var, Eshabı fil suresini oku. Onunla inada kalkışır,<br />
beraberlik davasına girişirsen, yok mu Eğer onlardan başını kurtarabilirsen beni de<br />
kafir bil sen<br />
Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı. Kurula, kurula yola düştü. Deve ,<br />
tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “ Ben, ne<br />
de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü. Düşüncesinin ışığı deveye<br />
aksetti. “ Hele hoşindi. Ben sana gösteririm!” dedi.<br />
Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile<br />
o ırmakta zebun olurdu. Fare orada duru, kaskatı kesildi. Deve “ Ey dağda, ovada<br />
bana arkadaş olan, bu duraklama ne, niye şaşırdın Irmağa ercesine ayak bas, gir<br />
suya1 sen kılavuzsun, benim öcümsün. Yol ortasında durup susma” dedi.<br />
Fare dedik ki: “ Bu su, pek büyük, pek derin bir su, arkadaş,ben boğulmaktan<br />
korkuyorum” deve “ Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ” deyip hemen ayağını attı.<br />
Dedi ki: “ A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın ” fare,<br />
“ Sana karınca bize ejderha1 dizden dize fark var. Ey hünerli deve, sana diz boyu ama<br />
benim tepemden yüz arşın geçer.” Dedi.<br />
Deve dedi ki. “ Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın.<br />
Sen kendi gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.” Fare “ tövbe ettim,<br />
Allah hakkı için beni bu helak edici sudan geçir.” Dedi. Deve acıdı, “ haydi hörgücüme<br />
sıçra otur. bu geçiş benim işim. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm” dedi.<br />
Madem ki peygamber değilsin. Yola düş de günün birin de kuyudan kurtulup yüce bir<br />
makama erişesin. Sultan değilsen yürü, riayet ol. Kaptan değilsen gemiyi öyle<br />
alabildiğine yürütme. Ticarette kamil değilsen yalnız başına dükkan açma; yoğrulup<br />
kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir.! “ Susun, dinleyin” emrini işit, sükut<br />
et. Madem ki Allah dili olamadın, kulak kesil.<br />
Söylersen bile sual tarzında söz söyle. Padişahlar padişahıyla edepli konuş! Kibir ve<br />
kinin başlangıcı şehvettendir. Şehvetinin yerleşip kuvvetlenmesi de itiyat<br />
yüzündendir. Kötü huy, adet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan<br />
vazgeçirmek isteyene kızarsın. Toprak yemeye alışırsan kim seni bundan menetmeye<br />
kalkışırsa onu düşman sayarsın. Puta tapanlar bu tapmayı huy edindiklerinden men<br />
edenlere düşman olmuşlardır. İblis ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Adem’i<br />
kendisinden aşağı gördü.<br />
“ Benden daha ulu başka birisi yok ki. Benim gibi bir kişi, ona secde eder mi ” dedi.<br />
Ululuk zehirdir. Ancak, ta ezelden panzehire sahip olan ruh müstesna. Dağ yılanla<br />
dolu ise içersinde panzehir yeri bulundukça korkma. Kafana ululuk yerleşmiş, onun<br />
için kim seni kırarsa onu ezeli düşman sayarsın.<br />
Birisi huyuna aykırı söz söylerse ona bir hayli kinlenirsin. Beni huyumdan çevirecek,<br />
şakirt haline sokacak, kendisine tabi kılacak dersin. Böyle adamın kötü huyu serkeş<br />
olmasa, o huya aykırı şeylere niye ateşlenir, kızar; yahut muhalife müdana eder, onun<br />
gönlünde bir yer kazanır. Çünkü kötü huyu adamakıllı kuvvetlenmiştir.<br />
Karınca gibi olan şehvetti, itiyat yüzünden adeta ejderha kesilmiştir. Şehvet yılanını<br />
önceden öldür. Yoksa hemencecik ejderhalaşır. Fakat herkes, yılanını karınca görür.<br />
Sen kendini bir gönül sahibine sor! Bakır altın olmadıkça bakırlığını; gönül padişah<br />
olmadıkça müflisliğini bilmez.<br />
Bakır gibi sen de iksire hizmet et. Gönül dildarın cevrini çek. Dildar kimdir İyice bil.<br />
Dildar ehli dildir. Çünkü ehli olan, gece ve gündüz gibi cihandan kaçıp durmakta,<br />
alemde eğleşmemektir. Allah kulunun ayıbını az söyle, padişahı hırsızlıkla az kına.<br />
GEMİDEKİ DERVİŞ<br />
Bir gemide bir derviş vardı. Erliği kendisine arka yastığı yapmış, ona dayanmıştı.<br />
Gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradılar. Birisi onu da gösterip, “ Bu uyuyan<br />
yoksulu da arayalım” dedi. Para sahibi derdinden onu da uyandırdı. “ Bu gemide bir<br />
kese kayboldu. Herkesi aradık, bu arayıştan sen kurtulamazsın. Hırkanı çıkar, soyun<br />
da senin hakkında kimsenin şüphesi kalmasın” dedi.<br />
Derviş “Yarabbi, şu aşağılık kişileri, kulunu töhmet altına alıyorlar, fermanını eriştir”<br />
dedi. Dervişin gönlü dertlenir dertlenmez hemen denizin her tarafından yüz binlerce<br />
baş çıkardı. Her birinin ağzında bir inci vardı. Ama ne inci Her tanesi bir memleket<br />
haracı. Allahdan geliyor, elbette eşi bulunmaz. Derviş gemiye birkaç inci atıp fırladı,<br />
havayı adeta kendisine bir taht edip oturdu.<br />
Padişahlar gibi tahtının üstüne bağdaş kurup kuruldu. O havanın yücesin de, gemi de<br />
onun önünde! Dedi ki: “Yürüyün, gidin. Gemi sizin Hak benim, yoksul bir hırsız sizinle<br />
bir arada olasın! Bakalım, bu ayrılıktan kim ziyan eder Ben hoşum, Hak’la çift,<br />
halktan tek! O, beni hırsızlıkla töhmet altına alır ne yularımı bir gammaza verir!”<br />
Gemidekiler dediler ki: “ Ey ulu, sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler ” derviş,<br />
“Yoksulu töhmet altına almak, hor hakir bir şey için Hakk’ı incitmek yüzünden. Haşa<br />
bu yüzden değil. Ululara tazim ettiğinden çünkü ben, yoksullar hakkında hiç kötü<br />
zanna düşmedim. Onlar öyle latif, öyle nefesleri hoş kişilerdir ki onları ululamak için<br />
Allahdan “ Abese” suresi geldi.<br />
Onların yoksulluğu, dünyayı dönüp dolaşma yüzünden ve dünyalık için değil. Hak’tan<br />
başka hiçbir şey olmadığından onlarda yokluğu, yoksulluğu kabul etmişlerdir. Nasıl<br />
töhmet altına alabilirim ki Hak, ondan yedinci kat göğe kadar hazinelerine emin<br />
etmiştir” dedi. Töhmetli duygudur; latif nur değil. Nefis sofestai olmuştur, vur nefsin<br />
kafasına! Çünkü hakikati kötekle anlar delil getirmekle değil.<br />
Mucize görür, aydınlanır. Sonradan der ki: o bir hayaldi. Hakikat olsaydı o gördüğüm<br />
şaşılacak şey gece gündüz gözümün önünde dururdu. Halbuki o temiz gözlerde<br />
mukimdir, hayvan gözüne karin olmaz. O şaşılacak şey, o mucize, bu duygudan utanır<br />
çekinir. Tavus kuşu, hiç dar bir kuyuya girer mi Sakın bana, çok söylüyor deme. Ben<br />
yüzde birini söylüyorum, söylediğim de pek cüzi, muhtasar!<br />
Sofiler, bir sofiyi kınayıp tekke şeyhinin yanına gelerek, Şeyhe “ Ey ulumuz, medet bu<br />
sofiden öcümüzü al”dediler. Şeyh “ sofiler, şikayetiniz neden” diye sorunca birisi “ bu<br />
sofinin üç kötü huyu var; söze başladı mı çan gibi susmak bilmez, boyuna söyler.<br />
Yemeğe girişti mi yirmi kişinin öğününden fazla yemek yer.<br />
Yattı mı uyudu mu Eshabı Kehf’ benzer” dedi. Sofiler, bu üç huy, yol ehline yaraşmaz<br />
diye şeyhin huzurunda savaşa giriştiler. şeyh o fakire yüz çevirip dedi ki: “ Ne halin<br />
olursa olsan, o halde itidali koru. “ işlerin hayırlısı orta hallidir” diye haberde bile var<br />
vücuttaki ahlat itidal yüzünden faydalı.<br />
Bunların biri herhangi bir arızî sebeple fazlalaştı mı insanın bedeninde hastalık<br />
meydana gelir. Yoldaşına pek yüklenme çok söz söyleme, onu pek övme, çünkü bu,<br />
nihayet ayrılığa sebep olur. Musa’nın sözü, kendince haddindeydi ama o iyi dosta<br />
fazla geldi. o fazlalık da Hızır’la arasının açılmasına sebep oldu. Musa’ya “ Haydi git<br />
sen çok söylüyorsun gayri ayrılık gelip çattı! Musa, sen ne fazla konuşuyorsun, git<br />
uzaklaş yahut da benimle olunca kör dilsiz kesil.<br />
Yok eğer gitmez, inadına oturursan hakikatte de bence gitmiş, benden ayrılmış<br />
sayılırsın” dedi. Mesela namazda ansızın yellensen , biriside sana git yeniden aptes al<br />
dese, gitmez orada kakılır kalır namaz kılmaya devam edersen istediğin kadar eğil<br />
bükül yat kalk be şaşkın, zaten namazın gitti. Yürü seninle eş olanların, sözünü<br />
sohbetini susamışçasına sevenlerin yanına var.<br />
Bekçi uyuyanlara göredir. Balıkların bekçiye ne ihtiyacı var Çamaşırcıya elbise<br />
giyenler muhtaçtır. Çırçıplak canın ziyneti Allah tecellisidir. Ya çıplakları bırak, bir<br />
yana çekil yahut onlar gibi elbiseden vazgeç! Yok eğer tamamıyla soyunamıyorsan<br />
bari elbiseni azalt da orta halli ol!”<br />
Fakir, o şeyhe ahvalini anlattı, suçuna özürler diledi. Şeyhin sualine, Hızır’ın cevapları<br />
gibi güzelce, doğruca cevaplar verdi. Nitekim Kelimin suallerine Hızır’ın Alim Allahdan<br />
verdiği cevaplarlarla; Musa’nın müşkülleri halloldu. Hızır Musa’ya her müşkülü için<br />
anlatılamayacak derecede miftahlar verdi.<br />
Dervişe Hızır’dan mirastı, o da şeyhin suallerine cevap vermede himmet etti. Dedi ki :<br />
“Orta yol hikmetse de bu orta hallilik de nispidir. Su deveye göre azdır, fakat fareye<br />
göre deniz gibiydi. Birisinin dört ekmeğe ihtiyacı olurda iki, yahut üç tanesini yerse<br />
bu, orta bir yiyiştir. Fakat dördünü de yerse bu yiyiş, orta bir yiyiş değildir ki. O adam,<br />
kaz gibi hırsına esir olmuştur. Birisinin on ekmeğe iştahı olsa da altısını yese bu orta<br />
sayılır.<br />
Fakat benim elli ekmeğe ihtiyacım var, senin altı yufkaya müsavi değiliz ki. Sen on<br />
rekat namaz kılınca usanırsın, ben beş yüz rekat namaz kılsam usanmam. Birisi, ta<br />
Kabe’ye kadar yaya gider, öbürü mescide varıncaya kadar kendisinden geçer. Birisi o<br />
kadar cömerttir ki gönlü bulanmadan canını bile verir, öbürü bir dilim ekmek<br />
verebilmek için can çekişir.<br />
Bu orta halli oluş, sona göredir, önü, sonu olan şeye nispetledir. Bir şeyde evvel, ahir<br />
olmalı ki ortası tasavvur edebilsin. Sonsuz şeyin önü, sonu nasıl olur önü sonu<br />
olmayanın ortası nasıl bulunur Allah “ Deniz mürekkep olsa biterdi de Rabbimin<br />
kelimeleri bitmezdi” dedi. Kimse Allah tecellisinin evvelini ahirini göremedi.<br />
Hatta yedi deniz tamamıyla mürekkep olsa gene biteceğini umma. Bağ, orman<br />
baştanbaşa kalem olsa bu söz, yine eksilmez. O, mürekkebin o kalemlerin hepsi<br />
biterde sonu olmayan bu söz yine kalır. benim halim uyuyan adamın haline benzer.<br />
Gören sapık, beni uyuyor sanıyor. Halbuki bil ki gözüm uyur, gönlüm uyanıktır. Bil ki<br />
işsiz güçsüz gibi duruyorum ama işimde var, gücüm de!<br />
Peygamber “ Gözlerim uyur ama Allah lütfüyle kalbim uyumaz” dedi. Senin gözün<br />
açık, kalbi uyuyor; benim gözüm uyuyor, gönlüme kapı açılmış! Gönlün ayrı beş<br />
duygusu var, gönül duygusuna iki cihan da pencere. Sen kendi zayıflığınla bana<br />
bakma sana gece çağı ama o gece, bana kuşluk vakti.<br />
Sana zindan, fakat o zindan bana bahçe gibi. Meşguliyetin ta kendisi bana istirahat<br />
hali. Senin atağın balçıkta, bana balçık gül kesilmiş sana yas, bana düğün, dernek<br />
davul zurna ! seninle yeryüzünde oturup duruyorum ama Zuhal yıldızı gibi yedinci kat<br />
göğün üstünde koşup durmaktayım. Seninle oturan ben değilim, benim gölgem.<br />
Mertebem düşüncelerden üstün.<br />
Çünkü ben düşüncelerden, vesveselerden geçtim, onların dışında koşup gezmekteyim.<br />
Ben endişelere hakimim, mahkum değil. Usta binaya hakimdir. Bütün halk, endişelere,<br />
vesveselere mahkumdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır.<br />
Onların arasından çıkıp kurtulmak istersem kendimi mahsustan endişeli gösteririm.<br />
Ben yücelerde uçan bir kuşum, endişe sinek! Sinek nasıl olurda beni elde edebilir<br />
Ayakları kırık olanlar da benimle buluşsunlar konuşsunlar diye göğün yücelerinden<br />
kasten aşağıya inerim. Aşağılık sıfatlardan usandım mı melekler gibi uçuveririm.<br />
Benim kanadım, kendinden çıkmadır. Vücuduma iki kanat yapıştırmadım ben.<br />
Cafer-i Tayyar’ın kanadı kendindendir, Cafer-i Tarrar’ın kanadı ise iğreti. Tatmayan<br />
adama göre bu, davadan ibarettir. Fakat makamı yüce kişilere göre dava değil,<br />
manadır. Bu söz,kargaya göre laftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe göre<br />
dolu tencere ile boş tencere birdir. İçinde lokma gevher olduktan sonra çekinme<br />
muktedir olduğun kadar ye!<br />
Şeyhin biri bir gün, halkın kötü zannını gidermek için leğene kustu, leğen inciyle<br />
doldu. Bu suretle o basiret sahibi pir, halkın az akıllılığına acıyıp ancak akılla anlaşılır<br />
inciyi gözle görülür inci haline getirdi. Fakat midende temiz de pis murdar bir hale<br />
geliyorsa boğazını kilitle, anahtarı da sakla. Lokma, kimde ululuk nuru haline gelirse<br />
ne dilese yesin ona helal!<br />
Eğer benim canıma aşina isen bilirsin ki şu manalı sözüm boş dava değildir. Gece<br />
yarısında bile senin yanındayım; kendine gel geceleyin korkma; ben senin adamımım,<br />
hısmınım dersem, bu iki iddia da eğer hısımlarının sesini tanırsan sence doğrudur.<br />
Yanında olmak da, hısmın bulunmak da idiadır ama iyi anlayan kişiye göre ikisi de<br />
manadan ibarettir ve doğrudur.<br />
Senin yakından gelişi de şehadet eder ki bu nefes, bir sevgilinin yanından gelmekte.<br />
Hısımların seslerindeki tat da o hısmın doğruluğuna şahittir. Fakat Allah ilhamına<br />
mazhar olmayan ve bilgisizliğinden yabancı sesiyle akraba sesini birbirinden ayırt<br />
edemeyen ahmağa göre, bu adamın sözü davadan ibarettir. Bu ahmağın bilgisizliği,<br />
inkarına sebep olur. Fakat gönlünde Allah nurları olan akıllı, anlayışlı kişiye göre bu<br />
ses, mananın ta kendisidir ve doğrudur.<br />
Bu şuna benzer: Arapça bilen birisi, Arapça “Ben Arapça bilirim” dese, onun Arapça<br />
bilirim demesi davadır ama Arapça söyleyişi de manadır, davanın ispatıdır. Yahut bir<br />
katip, kağıdın üstüne “ Ben katibim, yazı okuyabilirim, yüce bir kişiyim” diye yazsa,<br />
bu yazı filvaki davadır ama yazılan şeyde davanın doğruluğuna şahittir.<br />
Yahut da bir sofi “ Dün akşam rüyada birisini gördün ya hani omuzun da seccade vardı<br />
işte o benim. Rüyada sana nazardaki feyizleri anlatmıştım. Onları kulağına küpe et. O<br />
sözü aklına rehber yap, sözlere uy” dese, Bu söz sana rüyayı hatırlatır. Yeni bir<br />
mucize, eski bir altındır. Bu söz, dava gibi görünür ama rüyayı görenin ruhu” Evet”<br />
der. Tasdik eder. Hikmet, müminin kaybolmuş malı olduğundan kimden duysa inanır,<br />
kabul eder. Fakat kendisini hikmetin yanında bulursa nasıl şüphe edebilir. Nasıl<br />
yanılabilir<br />
Susuz birisine “ acele et, çabuk, kadehteki suyu al iç” desen susuz, “Bu bir davadan<br />
ibaret. Yürü ey davacı benden uzaklaş” Yahut Kadehtekinin su, o içilen güzel, berrak<br />
su olduğuna dair bana bir delil göster!"”der mi Ana, süt emer çocuğuna “Gel yavrum,<br />
süt em, ben senin ananım” dese, çocuk “Ana, sütünü emersem karnım doyacak mı bir<br />
delil göster!” der mi<br />
Her ümmetin gönlünde Hak’tan bir tat vardır. Peygamberlerin yüzü ve sesi de<br />
mucizedir. Peygamber, dışardan seslendi mi ümmetin canı, içerden secde eder. Çünkü<br />
can kulağı, alemde hiç kimseden o sese benzer bir ses duymamıştır. O misilsiz ruh, o<br />
misli olmayan sesten neşelenir, Allah’a yaklaşır.<br />
YAHYA PEYGAMBERİN İSA PEYGAMBERE SECDESİ<br />
Yahya’nın anası, Meryem’e hamlini vazetmeden az önce gizlice dedi ki: “ Karnında bir<br />
padişah var. Ülülazm ve her şeyi bilen bir peygamberdir. Ben bunu yakinen gördüm.<br />
Sana rastlatınca karnında ki çocuğum hemen secdeye vardı. Karnındaki çocuk,<br />
karnındaki çocuğa secde etti. Secdesinden bedenime titreme düştü” Meryem de “Ben<br />
de karnımdaki çocuğun secde ettiğini hissettim” dedi.<br />
Ahmaklar derler ki: “Bırak şu masalı. Yalan, yanlış. Meryem, doğuracağı zaman<br />
yabancıdan da uzaktı, akrabadan da. O güzel hatun şehirden dışarı çıktı.<br />
Doğurmadıkça şehre girmedi. Doğurunca yavrusunu kucağına alıp, bağrına basıp<br />
soyunun, sopunun yanına geldi. Yahya’nın anası, onu nerede gördü de bu hikayeyi<br />
anlattı, bu sözü söyledi ”<br />
Bunu ilhama mazhar olan, afakta, gayp aleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi<br />
bilen kişi anlar. Yahya’nın anası, uzakta olmakla beraber Meryem’in yanında<br />
bulunabilir. Vücut, göz, göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü<br />
görülebilir. Mamafih baş gözüyle de görmediğini farz et ne çıkar Ey düşkün sen<br />
kısadan hisse almaya bak!<br />
Kıssaları duyup” Nakış” kelimesine “ Ş” harfinin eklendiği gibi o kıssaların suretine<br />
bağlanan, dış yüzüne kapılan kişiye benzeme. Dilsiz dimme, kelıle’ye meramını nasıl<br />
anlatırdı Tutalım, bunlar, birbirlerinin sözlerini anladılar, söz söylemeden<br />
meramlarını ifade eden bu hayvanların ne demek istediklerini insan nasıl anlayabilir<br />
Dimne, aslanla öküz arasında nasıl bir elçi oldu, ikisini de nasıl kandırdı O akıllı öküz<br />
nasıl aslana vezir oldu. Fil ayın aksinden nasıl korktu Bu Dimme,ve Kelile hikayesinin<br />
hepsi yalan yoksa karganın leylekle ne alışverişi olur,nasıl leylekle savaşır ” deme<br />
kardeş, kıssa bir ölçeğe benzer, mana içindeki taneye. Akıllı kişi taneyi alır ölçek var<br />
mı yok mu ona bakmaz. Aralarında sözden eser yok, fakat bülbülle gülün<br />
macerasına dinle!<br />
Mumla pervanenin başından geçenleri duy, bunların manasına vakıf ol güzelim.<br />
Aralarında bir söz yık ama sözün sırrı, manası var ya. Agah ol, yücelere uç, baykuş<br />
gibi aşağılarda uçma. Birisi “ Burası satrançta ruh hanesi” demiş. Bu sözü duyan “ o<br />
evi nereden elde etmiş ” satın mı almış, yoksa mirasa mı konmuş ” diye sormuş. Ne<br />
mutlu mana anlayan!<br />
Nahivcilerden biri “ Zeyd, Amr’ı dövdü” diye bir misal getirmiş. Dinleyen “Suçu<br />
yokken neye dövmüş Amr’ın ne suçu varmış ki o çiğ Zeyd, onu köleler gibi suçsuz<br />
dövüyor ” der. Nahivci “ Bu mana ölçeğinden ibaret. Sen buğdayı almaya bak, ölçeğe<br />
lüzum yok. Zeyd’le Amr, irap için kullanılan misallerde geçer, onlar yalan olsa bile sen<br />
irabı düzeltmeye çalış!” derse de öbürü “ Ben onu bilmem. Zeyd, Amr, fazla olarak bir<br />
“V” çalmıştı. Zeyd, anlayınca o hırsızı dövdü. Çünkü Amr, haddi aşmıştı, tabii haddini<br />
bildirmek lazım.<br />
Bunun üzerine o adam “ Hah, doğru şimdi bunu canla başla kabul ettim” der. Doğru<br />
bile eğrilere eğri görünür. Bir şaşıya “ Ay birdir” desen “ ikidir”. Bir olmasında şüphe<br />
var” der. Birisi alay eder, güler ve “ Sahi, iki” derse bu sözü doğru olarak kabul eder.<br />
Kötü huyun layığı budur Yalancılar yalanla konuşurlar “Pis şeyler, pislere aittir” sözü<br />
ışık verip durmaktadır. Gönlü açık olanların elleri de açık olur. Körlerin taşlık erde<br />
düşmeleri de pek tabidir.<br />
HAYAT AĞACI<br />
Bilgili biri, hikayenin yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır. Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar,<br />
ne ölür!” der. Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine aşık olur. Bu<br />
ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan<br />
yollar. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.<br />
Bulmak için şehir, şehir gezer ne ada bırakır ne dağ bırakır, ne ova bırakır! Kime<br />
sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne ” diye güler, alay eder. Niceler alaya alıp<br />
döverler, niceler istihza edip “Akıllı, senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında<br />
elbette bir esas var, hiç boş olur mu ” derler.<br />
Ona alay yollu ettikleri bu rivayet de ayrı ir tokat hatta bu eni konu tokattan da beter!<br />
Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filan iklimde,<br />
falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç her dalı koskocaman”<br />
derler. Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.<br />
Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur. Gurbet diyarında bir<br />
hayli zahmetlere uğrar, nihayet aciz kalır. Ne maksudundan bir eser görünür, ne de<br />
sözden başka bir şey! Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır. Padişah yanına<br />
dönmeye niyet eder, ağlıya, ağlıya yola düşer.<br />
Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi<br />
kutuplardan alim bir şeyh varmış. Nedim ümitsiz bir halde “ önce onun tekkesine<br />
gideyim de oradan yola düşeyim. İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bari duası<br />
yoldaşım olsun” der. Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır. “<br />
şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi lütfedecek an, bu an!” der.<br />
Şeyh “ Ümitsizsen bile söyle. Matlubun ne Neye yüz tutun ” diye sorar. Nedim. “ Bir<br />
padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi. Ama nasıl ağaç Alemde<br />
bulunmaz bir şey. Meyvesi, abıhayatın aslı. Yıllardım aradım bir nişanesini bile<br />
bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar. İşte o kadar!”<br />
der. Şeyh gülümser de der ki: “Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.<br />
Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o1 hatta ağaç da ne demek her<br />
tarafı kaplayan deniz gibi Abıhayattır! Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı<br />
elden bıraktığın için onu bulamıyorsun. Ona gah ağaç derler, gah güneş. Gah deniz<br />
adını takarlar, gah bulut! Hulasa öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var En aşağılık<br />
hassası, sahibine ebedi bir hayat bağışlamasıdır.<br />
Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin<br />
baban olur ama başka birisinin de oğludur. Birisine düşmandır, onun hakkında<br />
kahırdan ibarettir. Diğer birine lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. Bir tek adam<br />
olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen amadır, öbür<br />
vasfını bilmeyebilir. Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi<br />
ümitsizliğe düşer, perişan olur. Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili damağı acı<br />
talihsiz bir hale düşersin Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın.<br />
Halkın ihtilafı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar.<br />
Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, adamlardan birisi “Ben bu parayı “engur’a”<br />
vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, la dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engür istemem”<br />
üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim”<br />
dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lafları biz İsrafil isteriz”<br />
Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. Ahmaklıktan birbirlerini<br />
yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar. Sır sahibi,<br />
yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı. Onlara “ Ben bu bir<br />
dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.<br />
Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin<br />
hepsini yapar. Bir dirheminiz dört muradı da yerine getirir, dört düşman da uzlaşır,<br />
birliğe ulaşır, bir olur. Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm,<br />
sizleri birleştirir.<br />
Siz susun dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz<br />
türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. İğreti hararetin tesiri yoktur.<br />
Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir. Sirkeyi ateşte ısıtan da yiyince<br />
yine bürudeti arttırır. Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında bürudet ve keskinlik<br />
vardır.<br />
Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki harareti fazlalaştırır. Şu halde<br />
şeyhin riyası, bizim ihlasımızdan daha yeğ. Çünkü o riya basiretten meydana<br />
gelmedir,bu ihlas körlükten! Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hatır verir, hasetçilerin<br />
nefesi ise tefrika. Süleyman, Allah tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini<br />
öğrenmiş oldu.<br />
Onun adalet devrinde ceylan, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın<br />
pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında<br />
meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi. sen bir karıncaya<br />
benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın, Süleyman<br />
buracıkta, sen ne arıyorsun<br />
Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem<br />
taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur.<br />
Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. “Hiçbir<br />
ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” ayetini oku. Allah “ Hiçbir ümmet<br />
bulunamaz ki içlerinde bir Allah halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.<br />
O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz.<br />
Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara “Tek bir<br />
nefis” demiştir. Onlar Allah resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri,<br />
öbürüne tam bir düşmandı.<br />
Medinelilerin iki kabilesi vardı, birine evs, öbürüne Hazrec denirdi. Adeta bir kabile<br />
öbürünün kanına susamıştı. Mustafa’nın yüzünden o eski kinleri İslam ve saflık<br />
nuruyla mahvoldu. Önce o düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş oldular. “ Şüphe<br />
yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir” nasihatıyla da bu nefesle de kardeşliği<br />
bıraktılar,tek bir ten oldular.<br />
Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur. Korukla üzüm<br />
birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir dost olur. Koruk<br />
halinde kalan üzüme Allah ezelden kafir demiştir. Değil kardeşim değil. Artık o tek bir<br />
nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten ibarettir. Ondaki gizli şeyleri bir<br />
söylesem alemde fikirler fitneye düşer, karmakarışık olur.<br />
Kör gavurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın İrem bağından uzak<br />
oluşu daha hoş! Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların gönülleri, ehli dilin<br />
nefesleriyle birdir. Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda ikilik kalkar, kin ve savaş<br />
kalmaz. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da birleşirler, vasıfları da birlik olur.<br />
Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiçbir olan, kendisiye savaşır mı Aferin Üstat Aklı<br />
Küll’e yüz binlerce zerreye birlik bahşetti. Yerde topak, topak dağınık topraklara<br />
benzerlerken testici, hepsini de birleştirdi, bir testi yaptı. Gerçi suyla toprağın<br />
birleşmesi, nakıştır, can, buna benzemez. Fakat burada apaçık bir misal getirsem<br />
korkarım aklın karışır. Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu<br />
göremiyoruz.<br />
Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı görmediği gibi. Biz ince sözlere<br />
dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri çözme sevdasına tutulmuşuz.<br />
Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap vermeye kalkışmayı uzatıp<br />
gideriz. Tuzağın bağını gah çözüp bağlayan, bu suretle bu işte maharet kazanan kuş<br />
gibi.<br />
Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü düğümü açıp çözmede harcolur<br />
gider! Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden güne kanatları tutulur, uçmaz<br />
olur. Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların tutulmasın, uçmadan kalmayasın.<br />
Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o arızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi.<br />
Kuran’da onların ahvalini oku haris adam: “Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her<br />
tarafı elde ettiler” bak hele “ Bir kurtuluş var mı ” Türk, Rum ve Arabın kavgasından<br />
engur ve inep şüphelerine düşmekten başka bir şey çıkmaz. Manevi dilleri bilen<br />
Süleyman gelmedikçe bu ikilik kalkmaz. Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyatın<br />
şu davulunu duyun! Aranızdaki ihtilafı bırakın da ruhunuzu her yandan şadedin.<br />
Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün.<br />
O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi ki. Fakat kör kuşlarız, terbiyeden<br />
hayli uzağız. O Süleyman’ı bir an bile tanımadık gitti! Baykuşlar gibi doğanlara<br />
düşmanız hulasa viranelere de kalmışız. Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derece. Bu<br />
yüzden de Allah azizlerini incitmeye kastediyoruz. Süleyman’dan aydınlanan kuşlar,<br />
nasıl olur da suçsuz, sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar<br />
Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar, acizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin<br />
yoktur. Hoş kuştur onlar hoş kuş! Onların hüthütüleri kutlulamak üzere yüzlerce<br />
Belkıs’ın yolunu açar; Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanı “ Mazaga”<br />
sırrına mazhardır onlar. Leylekleri “lek, lek “ der ama şüpheye birlik ateşini salar,<br />
güvercinleri, doğanlardan korkmaz. Hatta, doğan, o güvercinlerin önünde baş kor.<br />
Bülbülleri, insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir.<br />
Duduları, şeker kaydında değildir. Ebedi şekeri, kendi içlerinde bulurlar. Tavusların<br />
ayakları bile, bakılsa öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür. Hakan<br />
kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının söyledikleri<br />
kuşdili nerede Sen ne bilirsin kuşların seslerini Bir an olsun Süleyman’ı görmedin ki!<br />
İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç mağripten de. Her ahengi,<br />
kürsi’den ta yere kadar bütün alemi doldurur. Azameti yeryüzünden Arşa kadar bütün<br />
cihanı istila eder. Bu Süleyman’a uymayan kuş, karanlığa aşıktır. Yarasaya benzer. Ey<br />
kötü yarasa, Süleyman’a alış da ebediyen zulmette kalma. Oraya doğru bir arşın<br />
gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin. Irgalaya bocalaya topal ,<br />
topal bile olsa o tarafa sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da!<br />
Seni tavuk yetiştirdi, kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz<br />
palazısın. Anan o denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa<br />
tapardı. Gönlündeki denize olan meyil yok mu o tabiat, sana anandan mirastır. Fakat<br />
kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü isabetsiz!<br />
Dadıyı karada bırak,yürü kazlar gibi mana denizine koş, dal denize!<br />
Anan seni sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş! Sen kazsın, karada<br />
da yaşarsın, denizde de. Kümeste hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan değilsin<br />
ya. Sen “Kerremna” hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak atabilirsin, hem<br />
denize! “ Ve hamelnahüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın. Canını karadan<br />
kurtar, denize yürüt.<br />
Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden haberleri yok. Sen, ten<br />
itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün,hem<br />
gökte. Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama hakikatte gönlüm vahye<br />
kabiliyetli. Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş ama bu çeşit adamın ruhu, o<br />
güzelim gökte çark uruh durmakta. Yavrum, biz umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden<br />
de ancak deniz anlar.<br />
Hulasa Süleyman denizdir, biz kuşlara benzeriz ebede kadar Süleyman’da seyredip<br />
duruyoruz. Süleyman’la gel , ayağını denize bas ki su Davud’a olduğu gibi sana da<br />
yüzlerce zırh yapsın. O Süleyman. Meydan da herkesin gözü önünde. Fakat haset<br />
kıskançlık göz bağıcı ve büyücü. O bizim önümüzde bizse cahillikten, uykudan,<br />
herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız. Gök gürlemesi, susuzun<br />
başını ağrıtır.<br />
Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak! Onun gözü akar suda. Gökten yağan<br />
rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok! Himmet atını sebebe doğru sürdü de bu<br />
yüzden müsebbipten mahrum kaldı. Fakat müsebbihi apaçık gören cihan sebeplerine<br />
gönül kor mu<br />
Çöl ortasın da bir zahit vardı. Abbadiye kabilelerine mensup olanlar gibi ibadete de<br />
dalmış, kendisinden geçmişti. Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o<br />
kupkuru yerde bir zahit gördüler. Zahidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı<br />
yumuşak. Çölün samyeli, adeta ona ilaç kesilmişti. Hacılar onun yalnızlığına ,o afetler<br />
içinde selamette oluşuna şaştılar. Kum üstünde namaza durmuştu. Kum öyle bir<br />
kumdu ki hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı.<br />
Halbuki dersin ki o,sanki bir yeşillikte bir Gülistanda, yahut,Burak’a Düldüle binmiş!<br />
Yahut da ayağının altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgarından<br />
daha hoş! O namaz kılarken hacılar beklediler. Zahit, uzun bir fikre dalmış,<br />
kendisinden geçmişti. Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi, hacıların içinde<br />
gönül gözü açık birisi, gördü ki zahidin elinden, yüzünden sular damlamakta, elbisesi<br />
aptes suyundan ıslak. “ Bu su nereden ” diye sordu. Zahit , elini kaldırıp “gökten”<br />
diye cevap verdi.<br />
Adam, “ Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir misin Hemen yağmur yağar<br />
mı Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de yakına erelim. Sırlarından bir sırrı<br />
bize de göster de bellerimizden zünnarları kesip atalım” dedi. Zahit, gözlerini göğe<br />
kaldırarak dedi ki: “Yarabbi, hacıların duasına icabet et. Ben gökten rızık aramaya<br />
alışmışım, sen bana gökten kapı açtın.<br />
Ey Lamekan aleminden mekan izhar eden, ey “Rızkınız göktedir” sırrını ayan<br />
eyleyen!” Zahit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir latif bulut peyda<br />
oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, derelerde, mağaralarda<br />
gölcükler meydana geldi. bulut, tulumlar gibi gözyaşı döküyordu.<br />
Hacıların hepsi matralarını açtı. İçlerinden bir bölük halk o şaşılacak şeyler yüzünden<br />
bellerindeki zünnarları kestiler. Bir bölüğünün de bu hayret edilecek şey yüzünden<br />
yakını arttı. Allah, doğru yolu daha iyi bilir. Bir bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip<br />
hamhalat bir halde ebedi nakıs olarak kaldı, söz de burada bitti.<br />
İKİNCİ CİLDİN SONU.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mesnevi´den Hikayeler- III]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1244</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:19:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1244</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- III</span><br />
<br />
ÜÇ SÜNNETTİR<br />
FİL YAVRULARI<br />
GÜNAHSIZ AĞIZ<br />
KÖYLÜNÜN FENDİ<br />
SEBALILAR VE NİMETTEN AZMALARI<br />
DOĞANIN KAZLARI OVAYA ÇAĞIRMASI<br />
DERVANLILARIN HİKAYESİ<br />
KENDİNİ BİLMEZLİĞİN SONU<br />
HARUTLA MARUTUN HİKAYESİ<br />
FİRAVUNUN RÜYASI<br />
NEFSİNİZİ ÖLDÜ SANMAYIN<br />
KARANLIKTAKİ FİL<br />
KÜFRE RAZI OLMAK KÜFÜRDÜR HAYRET<br />
TEMBELİN DİLEĞİ MESNEVİ´YE DAİR<br />
BİLGİNİN İKİ KANADI VARDIR ŞÜPHENİN İSE TEK<br />
DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ GÖREBİLEN GÖZ<br />
RIZA MAKAMINA ULAŞANLAR AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ<br />
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI<br />
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI<br />
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR<br />
<br />
HAYVANLARIN DİLLERİ HAMZA´NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ<br />
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ<br />
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI<br />
KURAN´IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ MESNEVİ´Yİ KINAYANA CEVAP<br />
ZITLARIN ÇEKİMİ<br />
ÜÇ SÜNNETTİR<br />
<br />
Ey hak ziyası Hüsameddin, şu üçüncü defteri de meydana çıkar. Bir şeyin üç kere<br />
yapılması sünnettir. Üçüncü defterde sır hazinelerini aç, özürleri bir yana at. Senin<br />
kuvvetin Allah kuvvetinden sızıp gelmekte. Hararetle atan damarlardan değil. Şu<br />
aydın güneş çırağı, fitille, pamukla ,yağla, aydınlanmıyor ya.<br />
Böylece durup duran gök kubbenin ne ipi var, ne direği1 Cebrail’in kuvveti mutfaktan<br />
değil, varlığı yaratanın cemalinden. Hak Abdal’ inin kuvveti de bil ki Hak’tandır;<br />
yemekten tabaktan değil. Onların cisimlerini nurla da yuğurdular. Onlar bu yüzden<br />
ruhu da geçtiler, meleği de. Sen de ulu Allahnın sıfatlarıyla sıfatlandın.<br />
Halil’e olduğu gibi sana da ateş gül bahçesi haline geldi. ey unsurlar, mizacına köle<br />
olan, beş duyguyla altı cihet ram oldu. Her mizacın mayası anasıdır. Fakat senin şu<br />
mizacın, her mertebeden üstün. Senin mizacın, şu yayılmış, şu geniş alemde birlik<br />
vasfını bir araya derleyip toplayıvermiştir.<br />
Ne yazık halkın anlayış sahası pek dar halkın havsalası yok! Fakat ey Hak ziyası,<br />
reyindeki isabet ve kudret, o kadar büyüktür ki helvan, taşa bile boğaz verir. Tur dağı,<br />
tecelliye uğrayınca boğazlandı, şarap içti, hatta o şaraba tahammül edemedi de<br />
yarıldı, zerre, zerre oldu. Hiç dağın deve gibi oynadığını gördünüz mü<br />
Herkes, herkese bir lokma bir şey verebilir, ama boğaz bağışlamak ancak Allah işidir.<br />
Allah, cisme de boğaz verir, ruha da. Her uzvuna ayrı, ayrı boğaz bağışlar. Fakat bu<br />
ihsanı, kendini ululuğa verdiğin, kötülükten ve hileden arındığın vakit yapar da sen de<br />
padişahın sırrını kimseye söylemez, şekeri sineğe sunamazsın.<br />
Ululuk şarabını o adamın kulağı içer ki susen gibi yüzlerce dili olduğu halde dilsizdir.<br />
Allahnın lütfu, su içsin de yüzlerce ot bitirsin diye toprağa da boğaz ihsan eder. Sonra<br />
topraktan yaratılan mahluklara boğaz verir, dudak verir. Onlar da arayıp topraktan<br />
biten otları otlarlar. Hayvan, ot yedi de semirdi mi insana gıda olur, ortadan kalkar.<br />
Fakat toprak da, ruh çıktı, insan görüşten ayrıldı mı insanı yiyip sömürür. Zerreler<br />
gördüm: Hepsi ağızlarını açmışlar, gıdalarını söylesem söz uzar gider. Yaprakların<br />
gıdası onun kereminden dallara dadı, onun umumi ve şamil lütfu rızıkların rızkını o<br />
vermekte. Buğday, rızıksız nasıl baş gösterir, biter<br />
Bu sözün sonu gelmez. Ben, bir miktarını söyledim, öbürlerini sen anlayıver. Bil ki<br />
bütün alem yiyen ve yenenden ibarettir. Hak’la baki olanları da Hakk’a yönelmiş ve<br />
Hakk’ın makbulü olmuş bil. Bu alem de daima neşre uğrayıp durur, bu alemdekiler de.<br />
O alemle o alem alemlere gidenlerse daimi ve ebedidir.<br />
Bu alemin de sonu yoktur, bu aleme aşık olanların da. O alem ehliyse ebedi ve bir<br />
aradadır. Kerem ona derler ki insan kendisini ebedi kılacak abıhayatı kendisine versin.<br />
Kerem sahibi, “Bakıyat-us salihat” ‘ın ta kendisisidir. Yüzlerce afetten, tehlikeden<br />
korkudan kurtulmuştur. Onlar, binlerce kişi olsalar yine bir kişiden fazla değildirler.<br />
Hayallere kapılanlar gibi sayı düşünmezler ki. Yiyenle yenenin boğazı gırtlağı var.<br />
Galiple mağlubun aklı reyi. Allah adalet asasına boğaz verdi de o kadar sopaları o<br />
kadar ipleri yedi. Öyle olduğu halde o yemeden semirmedi, şişmedi. Yiyişi de hayvan<br />
yiyişi değildi, kendisi de hayvan değil.<br />
Allah her doğan hayali yesin diye yakınına da asaya verdiği gibi boğaz verdi. Ayan gibi<br />
maaninin de boğazı vardır. Maaniyi rızıklandıran da Allahdır. Balıktan aya kadar<br />
mahlukattan hiçbiri yoktur ki gıdayı çekecek. Yitecek ağzı olmasın. Nefsin boğazı<br />
vesveseden boşaldı mı ululuk vahyine konuk olur.<br />
Akılla gönlün boğazında fikir kalmadı mı midenin hazmına muhtaç olmayan bakir rızkı<br />
bulur. Fakat bil ki bunun şartı mizacı tebdil etmektir. Çünkü kötülerin ölümü kötü<br />
mizaçtandır. İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan<br />
hastalanır, düşkün bir hale gelir.<br />
Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi parlar. Dadı. Süt emer<br />
çocuğunu türlü, türlü nimetlerden gıdalandırır. Ama çoğunu memeden kesti mi ona<br />
yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar. Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce<br />
nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.<br />
Hulasa yaşamamız, sütten kesilmemize bağlıdır. Sen de yavaş, yavaş kendini gıdadan<br />
kesmeye çalış. Vesselam. İnsan, ana karnındayken kan emer, varlığı kanladır.<br />
Bedenin neşçi kanla vücut bulur. Kandan kesilince gıdası süt olur, sütten kesilince<br />
lokma yemeğe başlar.<br />
Lokmadan kesildi mi lokman kesilir, gizli matluba talip olur. Ana karnındaki çocuğa<br />
birisi dese ki: Dışarıda pek düzgün, pek güzel bir alem var. Boyuna, enine geniş bir<br />
yeryüzü orada nice nimetler var, nice sonsuz yiyecek şeyler. Dağlar ,denizler, ovalar,<br />
bostanlar, bağlar, çayırlar.<br />
Pek yüksek, ziyadar bir gökyüzü güneş,ay ışığı yüzlerce Süha yıldızı. Yıldızdan,<br />
poyrazdan, doğudan, batıdan esen yeller, bağlar bahçeler gelin gibi süslenmekte,<br />
bezenmekte. O alemdeki şaşılacak şeyler anlatılamaz ki. Sen neden bu kapkaranlık<br />
yerde mihnetler içindesin<br />
Bu daracık çarmıhta kan yemektesin, hapis içinde, pislikler içinde, sıkıntılar içindesin.<br />
Çocuk kendi haline bakıp bunları inkar eder bu elçilikten yüz çevirir, kafir olur.<br />
Olmayacak şey, hileden, yalandan başka bir şey değil der. Kör adamın vehmi, bunu<br />
anlamaktan ne kadar uzak.<br />
Buna benzer bir şey görmediği için münkir idraki bunu da kavramaz. İşte cihandaki<br />
halk da buna benzer. Abdal, onlara öbür alemden bahsetti mi, “ Bu dünya kapkaranlık,<br />
dapdaracık bir kuyudur. Bu kuyunun dışında renksiz, kokusuz bir alem var” dedi mi.<br />
Bu söz onların hiçbirinin kulağına girmez.<br />
Çünkü bu dünya tamahı, kuvvetli ve büyük yerdedir. Tamah, kulağa bir şey duyurmaz.<br />
Garez, gözü kapar adama bir şey anlatmaz. Nitekim o ana karnında ki çocuk da kana<br />
tamah ettiğinden o aşağılık yurtlara kan onun gıdası olduğundan. Tamah ona bu<br />
aleme sözü duyulmaz bedendeki kanı, gönlüne sevdirir.<br />
Sende bu alemin güzelliğine tamah etmektesin de bu tamah, o ebedi alemin<br />
güzelliğine perde oluyor. Gururla dopdolu olan bu hayatın zevki seni doğruluk<br />
hayatından uzaklaştırmakta. İyi bil ki tamah seni kör eder. Şüphe yok senden yakını<br />
örter. Tamah yüzünden hak, sana batıl görünür.<br />
Tamah yüzünden sende körlükler artar durur. Doğrular gibi tamahtan çekinde ayağını<br />
o eşiğin üstüne bas. O kapıdan girdin mi kurtulursun gamdan da dışarıya ayak atmış<br />
olursun neşeden de. Can gözün aydınlanır hakkı görür, küfür karanlığından kurtulur<br />
din nuru kesilir. Erlerin öğüdünü. Canla başla dinle de korkudan kurtulup emniyete<br />
eriş.<br />
FİL YAVRULARI<br />
Bilmem işitin mi Akıllı bir adam, Hindistan da dostlarından iki üç kişinin uzak bir<br />
seferden geldiklerini, aç ve çıplak bir halde bulunduklarını gördü. Bilgiden doğma<br />
merhameti coşup “ Hoş geldiniz” dedi, güller gibi açıldı. Biliyorum karnınız bomboş,<br />
pek açsınız. Açlıktan adeta Kerbela’ya düşmüşsünüz. Bu yüzden bütün mihnetlere<br />
uğramışsınız.<br />
Fakat dostlar, aman Allah için olsun sakın fil yavrusu yemeyin. Şimdi gideceğiniz<br />
yolda filler vardır benim öğüdümü can-ü gönülden dinleyin. Yolunuzdaki fil yavrularını<br />
avlamak istersiniz. Bu gönlünüze pek hoş gelir. Onlar pek kuvvetsiz. Pek latif ve<br />
semizdir. Fakat anaları pusudadır, onları korur.<br />
Yavrusunun ardından feryad-ü figan ederek yüz fersah yol yürür, evladını arar durur.<br />
Hortumundan ateşler saçar, dumanlar savurur. Yavrularına merhameti çoktur. Sakın<br />
ha yavrularını avlamayın” dedi. Yavrum, veliler de Allah çocuklarıdır. Onlar ortada<br />
olsun, olmasın.<br />
Allah, mallarını, canlarını korur, onların ahvalinden haberdardır. Sakın noksanlarını<br />
bulup aleyhlerine gıybet etme. Onlar için kin güden, onların öcünü alan Allahdır. Allah<br />
dedi ki : Bu veliler benim çocuklarımdır. Gariplik alemindedirler, eşleri yoktur. Ne<br />
işleri vardır, ne güçleri.<br />
Halkı imtihan için hor ve yetim görünürler. Fakat hakikatte dostları da benim,<br />
nedimleri de. Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim<br />
cüzülerimdir. Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir. Binlerce kişi arasında<br />
yüz binlerce kişidirler. Fakat yine de hepsi bir vücuttur.”<br />
Öyle olmasaydı Nuh, bir beddua ile doğuyu batıyı sulara gark edebilir miydi İhsan ve<br />
kerem sahibi lut, zalimlerin şehirlerini perişan eyleyebilir, yerlere batırabilir miydi<br />
Cennete benzeyen şehirleri karasu oldu. Diclesi oldu Git de gör. Bu karasu Şam<br />
tarafındadır. Kudüs’e giderken yolda görürsün.<br />
Hakk’a tapan yüz binlerce peygamber yüzünden her devirde nice azaplar oldu.<br />
Söylesem uzun sürer. Ciğerde ne oluyor ki Dağlar bile kan kesilir. Dağlar kan kesilir<br />
de sonra yine donar, kalır. Sen bu kan oluşu görmezsin, çünkü körsün, kötüsün. Bu<br />
görüşten ne kadar uzaksın!<br />
Bu kör, ne şaşılacak şey kördür, uzağı görür, gözü de keskin. Fakat yalnız devedeki<br />
yükü görür. İnsan hırsından her şeyi kıldan kıla görür, bilir ama oynayıp salınmasında<br />
hayır yoktur. Bu oynayış şerle doludur. Benliğini kıracak yerde oyna, salın da şehvet<br />
yarasının üstündeki pamuğu çek, kopar.<br />
Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raks ederler. Varlıklarından<br />
kurtuldular mı Ellerini çarpar, noksanlarından ayrıldılar mı raksa girerler. Çalgıcıları,<br />
içlerinden def çalar, denizler, onların coşkunluğunu görüp köpürürler. Sen görmezsin<br />
ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.<br />
Dalların el çırpışını görmüyorsun değil mi Buna can kulağı gerek, ten kulağıyla<br />
duyulmaz ki. Baş kulağını alaya, yalana, dolana kapa da aydın can şehrini gör.<br />
Muhammet’in kulağı, sözlerin iç yüzünü duyar. Allah ona Kuran da “ Kulağın ta<br />
kendisi” der.<br />
Bu peygamber baştanbaşa kulaktır, gözdür. Onun merhameti sütninedir., biz de onun<br />
süt emer çocuklarıyız. Bu sözün sonu gelmez. Sen yine o fil hikayesine dön, yine o<br />
hikayeye başla da onu anlat.<br />
Fil onların her birinin ağızlarını koklamakta, hepsinin midelerinin etrafın da dönüp<br />
dolaşmakta. Yavrusunu kim kebap edip yemişse, bularak öç almaya, kuvvetini<br />
göstermeye çalışmaktaydı. Sen de Allah kullarının etlerini yemekte, onların aleyhinde<br />
bulunup günah kazanmaktasın.<br />
Kendinize gelin, sizin ağzınızı koklayan da Allahdır. Doğrudan başka kim canını<br />
kurtarabilir Bir adamın kabirde ağzını koklayan Münker, yahut Nekir olursa yazıklar<br />
olsun o acımağa değer kişiye.! O ulu meleklerden ne ağzını gizlemeye imkan var, ne<br />
güzel kokularla iyi bir hale getirmeye çare.<br />
Mezara girene, onlara yaltaklanmak mümkün değil; akıl, fikir için hileye sapmaya yol<br />
yok! Saçma sapan söyleyen adamın başına gürzler iner, pençeleri batar. Azrail’in<br />
sopasını, demirini gözünle görmüyorsan gürzünün eserine bak! Bazı zamanlar suret<br />
bakımından da görünür de onun için yalnız, hasta bunu, anlar, duyar.<br />
O hasta dostlar, der, Bu tepenin üstünde duran kılıç nedir ki Dinleyenler de “ Biz öyle<br />
bir şey görmüyoruz . bu hayalden ibaret” derler . halbuki ne hayali Göçme zamanı<br />
bu! Ne hayali bu aşağılık felek bile bunun korkusuyla hayal haline geldi. ölüm haline<br />
gelen hastanın önünde gürzlerle kılıçlar his alemine girdiler.<br />
O, bu kılıçların ona çekildiğini görür. Fakat ondan başka düşmanın gözü de bağlıdır,<br />
dostun gözü de bunları gören yoktur. Dünya hırsı gitti de o yüzden hastanın gözü<br />
kuvvetlendi; gözü, kan dökme zamanı aydınlandı. Kibrinin, hışmının yüzünden gözü,<br />
vakitsiz öten horoza döndü.<br />
Vakitsiz çan çalan, vakitsiz öten horozun başını kesmek vaciptir. Her an canının bir<br />
cüzü ölüm halindedir. Her an can verme zamanındadır. Can verme anında imanını gör,<br />
gözet! Ömrün altın kesesine benzer, geceyle gündüz de para sayan adamdır.<br />
Bilmeden, anlamadan sayar durur, nihayet kese boşalır, ay tutulur.<br />
Dağdan alsan da yerine koymasan dağ bile yerin de kalmaz, yok olur gider. Şu halde<br />
her an yerine karşılık koy ki: “ Secde et de yaklaş” ayetinin maksadı neyse bulasın.<br />
Bütün işlere böyle çalışma, dindeki işten başka iş için savaşma. Sonra sonunda<br />
tamamlamadan geçip gidersin.<br />
İşlerin sona ermez, ekmeğin de ham kalır. O mezarını lahdini yapma işi taşla, tahtayla<br />
kilimle, keçeyle olmaz. Kendine gönülde bu benliği görmen gerektir. Onun toprağı<br />
olman, gamına gömülmen lazım ki nefesin, nefesinden yardımlara nail olsun, nefesin<br />
kutlu ve tesirli bir hale gelsin .<br />
Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak, mana sahiplerine makbul değildir. Bir<br />
bak da gör, diri iken atlaslara bürünen kişinin aklını o ipekler, o atlaslar hiç<br />
fazlalaştırır, onun reyine isabet verir mi<br />
Canı Münker ve Nekir’in azabına uğramış gamlı gönlünde de gam akrepleri yer<br />
tutmuştur. Zahirini süslemiş püslemiş ama içi düşünceler den feryatlara düşmüş<br />
başka birini de görürsün ki eski elbiseler giyinmiş ama o köhne libaslar içinde kamışa<br />
benzer, sözü de şeker gibidir.<br />
Öğütçü dedi ki “ Bu öğüdümü tutun da gönlümüz, canınız belalara düşmesin. Otlara,<br />
yapraklara kaani olun fil yavrularını avlamaya varmayın. Ben boynumdaki öğüt<br />
borcumu ödedim. Öğüdü tutanın sonu, ancak kutluluktur. Ben sizi nedametlerden<br />
kurtarmak için elçiliğimi yaptım.<br />
Kendinize gelin, sakın tamah yolunuzu urmasın. Tamah, yaprak yapraklarınızı ta<br />
kökünden söker, çıkarır” bunları söyleyip “ Haydi, hayra karşı” diyerek onları<br />
uğurladı, selametledi gitti. Onlar, yolda kıtlığa düştüler, susuzlukları artıkça arttı.<br />
Ansızın yolda yeni doğmuş güzel bir fil yavrusu gördüler.<br />
Sarhoş kurtlar gibi başına üşüştüler. Onu tertemiz yiyip bu işten ellerini yıkadılar.<br />
Yoldaşlarından biri, onlara öğüt verdi. O adamın öğüdü hatırındaydı. Bu söz adamın o<br />
fili kebap edip yemesine mani oldu. Eski ve tecrübe görmüş akıl, sana yeni bir baht<br />
bağışlar.<br />
Onlar fil yavrusunu yiyip yattılar, uyudular. O aç adamsa sürüyü bekleyen çoban gibi<br />
uyanıktı. Birdenbire baktı ki kızgın bir fil çıkageldi. Önce o gözetleyene gelip çattı.<br />
Ağzını üç kere kokladı. Fakat ondan hiçbir kötü koku gelmedi. Birkaç kere etrafın da<br />
dönüp dolaşarak gitti.<br />
O iri fil, adama hiç dokunmadı. Uyuyanların hepsinin ağızlarını kokladı, hepsinden de<br />
koku aldı. Yavrusunu kebap edip yiyenleri hemencecik paraladı öldürdü. O anda<br />
hepsini de birer ,birer paralıyor, onlardan hiç de ürkmüyordu. Onların her birini<br />
havaya kaldırıp yere vurarak parçalamaktaydı.<br />
Ey halkın kanını emen, bu işten uzaklaş, halkın malı kanı demektir. Çünkü mal güçle,<br />
kuvvetle çalışmayla ele geçer. O fil yavrularının anaları kan güder, fil yavrusunu<br />
yiyenden öç alır, öldürür. Ey rüşvet alan, sen fil yavrusu yemektesin, sana düşman<br />
olan fil, kökünü kazır, seni mahveder.<br />
Hilelere sapanı koku, rüsvay etti. Fil yavrusunun kokusunu bilir. Hak kokusunu<br />
yemenden duyan bendeki batıl kokuyu nasıl olurda duymaz Mustafa ta uzak yol dan<br />
koku alır da ağzımızda ki güzel kokuyu nasıl almaz Duyar, duyar ama yüzümüze<br />
urmaz, örter.<br />
İyi koku da göklere çıkar kötü koku da. Sen uyuyup durursun, o haram koku ise şu<br />
yeşil gökyüzüne urup durur. Seni çirkin nefeslerine yoldaş olup felekte kokuları<br />
alanlara kadar gider. Kibir, hırs, şehvet kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.<br />
Yemin eder de “Ben onları ne zaman yedim<br />
Soğandan da çekinmekteyim, sarımsaktan da” dersen o yalan yemini ederken nefesin,<br />
kovuculuk eder. Kokusu seninle beraber oturanların dimağına vurur. O koku<br />
yüzünden dualar ret edilir. O kötü kalp, sözle kendisini gösterir. O duaya “ Sesinizi<br />
kesin” cevabı gelir. Her azgının cezası onu kovan sopadır. Fakat sözün eğri, özün<br />
doğru olursa o söz eğriliği, Allah’a makbuldür.<br />
GÜNAHSIZ AĞIZ<br />
O doğru sözlü Bilal, ezan okurken “Hayyı alessela, Hayyı alelfelah- Haydin namaza,<br />
Haydi felaha” cümlelerindeki “ Hayyı- haydin” kelimesini “Heyyi” diye okurdu.<br />
Nihayet Peygambere dediler ki: “ Ya Resulallah, bina yeni kuruluyor. Bu hata, hiç de<br />
doğru değil.<br />
Ey Allah habercisi, ey Allah resulü, ey Allah meydanının tek binicisi, daha fasih bir<br />
müezzin getir. Din daha yeni kurulur, doğruluk düzenlik daha yeni meydana gelirken “<br />
Hayyı alelfelah”’ı yanlış okumak ayıptır. Peygamberin hiddeti coştu, gizli inayetlerden<br />
bir iki remiz söyleyip dedi ki :<br />
“ Ey aşağılık adamlar, Allah yanında Bilal’in Heyyi’si yüzlerce hadan, hıdan, yüzlerce<br />
dedikodudan iyidir. İşi çok karıştırmayın da sırrınızı açmayayım, önünüzü, sonunuzu<br />
söylemeyeyim.” Her duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü özü sözü doğru<br />
kardeşlerden dua iste!<br />
Allah, “ Ey Musa, bana suç etmediğin, kötü söylemediğin bir ağızla sığın, dua et” dedi.<br />
Musa, “Bende o ağız yok deyince Allah, “ Başkasının ağzıyla dua et” başkasının<br />
ağzıyla nasıl günah edebilirsin Yarabbi diye başkasının ağzıyla çağır” buyurdu. Sen<br />
de öyle muamelede bulun ki ağızlar gece gündüz sana dua edip dursunlar.<br />
Günah etmediğim ağız, başkasının özürler dileyen ağzıdır. Yahut da kendi ağzını<br />
temizle, ruhunu çevik bir hale getir. Çünkü Allah adı temizdir, temizlik geldi mi pislik,<br />
pılısını pırtısını toparlayıp gider. Zıtlar, zıtlardan kaçar. Ziya parladı mı gece kalmaz.<br />
Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.<br />
Birisi her gece Allah der durur, bu zikrinden ağzı tatlılaşır, zevk alırdı. Şeytan “Ey çok<br />
söz söyleyen, bunca Allah demene karşılık onun Lebbeyk demesi nerede Allah<br />
tahtından bir cevap bile gelmiyor. Böyle utanmadan sıkılmadan ne vakte dek Allah<br />
deyip duracaksın” dedi.<br />
Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu, yattı. Rüyada yeşiller giyinmiş Hızır’ı gördü.<br />
Hızır “ Kendine gel, niçin zikri bıraktın, çağırdığın addan nasıl usandın, zikrinden nasıl<br />
pişman oldun ” dedi. Adam, cevap olarak “Lebbeyk sesi gelmiyor, kapıdan<br />
sürüleceğimden korkuyorum” deyince ;<br />
Hızır” Senin o Allah demen, bizim Lebbeyk dememizdir. Senin o niyazın derde<br />
düşmen, yanıp yıkılman, bizim haberci çavuşumuzdur. Senin hilelere düşmen çareler<br />
araman, seni kendimize çekmemizden, ayağını çözmemizdendir. Korun da bizim<br />
lütfumuzun kemendidir, aşkın da.<br />
Her yarabbi demende bizim, efendim, buyur dememiz gizli” dedi. Bilgisiz adamın canı,<br />
bu duadan uzaktır. Çünkü Yarabbi demesine izin yok ki! Zarara, ziyana uğrayınca<br />
Allah’a sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de. Ağzı da bağlı, gönlü de.<br />
Firavuna yüzlerce mal, mülk verdi, o da nihayet ululuk, büyüklük davasına girişti. O<br />
kötü yaradılışlı, Hakk’a sızlanmasın diye ömründe baş ağrısı bile görmedi. Allah, ona<br />
bütün dünya mülkünü verdi de dert, elem, keder vermedi. Dert, Allah’ı gizlice<br />
çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından yeğdir.<br />
Dertsiz dua soğuktur, bir şeye yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir. O<br />
gizlice niyazın, o önü sonu anman yok mu İşte saf, halis ve hüzünlü dua odur. “Ey<br />
Allahm ey feryadıma erişen ey yardımcım” demendir. Allah yolunda köpeğin sesi bile<br />
Allah cezbesiyledir. Çünkü Allah’a her yönelen, bir yol kesicinin esiridir.<br />
Eshabı kehf’in köpeği gibi, pis şeyden kurtulunca padişahlar sofrasının başına oturdu.<br />
Mağaranın önünde kıyamete kadar dağarcıksız heybesiz arifcesine rahmet lokmasını,<br />
rahmet suyunu yiyip içmekte. Nice köpek postuna bürünmüş adsız sansız kişiler var ki<br />
perde ardında şarapsız kalmazlar.<br />
Oğul bu şarap için can ver. Savaşsız, sabırsız yenme olur mu hiç Bunun için sabır güç<br />
bir şey değildir. Sabret, sabır, güçlüklerin sıkıntıların anahtarıdır. Bu pusudan sabır ve<br />
ihtiyat etmeksizin kimse kurtulmadı. Sabır da ihtiyatın eli ayağıdır. İhtiyatta bulun, bu<br />
zehirli otu yeme.<br />
İhtiyat riayet, peygamberlerin kuvvetin nurundandır. Her yelden oynayıp duran<br />
samandır. Dağ, hiçbir yele ehemmiyet verir mi Her yanda bir gulyabani, seni çağırır,<br />
“Kardeş gel, yol istiyorsan işte buracıkta. Yoldaş, sana yol göstereyim, yoldaşın<br />
olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum” der.<br />
Fakat ne kılavuzdur o ne de yol bilir. Yusuf o kurt huylunun yanına az var! İhtiyat ona<br />
derler ki seni bu dünyanın yağlı ballı şeyleri, bu alemin tuzakları, hileleri aldatmasın.<br />
Çünkü bu alemin ne tadı vardı ne tuzu. Sihir okur da kulağına üfler durur.<br />
“ Ey nur gibi apaydın adam, ev senin sen de benimsin” der. İhtiyat ona derler ki<br />
“Midem dolgun tokum” yahut “ Hastayım, bu mezardan hastalandım” yahut “ Başım<br />
ağrıyor, sen bunu geçirmeye bak” yahut da “ Benim dayımın oğlu çağırdı, davetliyim”<br />
deyip başından savasın.<br />
Çünkü bir şerbeti bile zehirlerle sunar, tatlısı vücudunda yaralar, bereler meydana<br />
getirir. Sana elli altmış bile verse ey balık, o verdiği şey , oltada ettir. Verdi, farz<br />
edelim fakat o hilebaz nereden verecek Hilebazın sözü çürümüş cevizdir. Onun<br />
gürültüsü aklını alır, beynini altüst eder.<br />
Yüz binlerce aklı bile bir pula saymaz. Dostun, kesendir, hurcundur, Ramin’sen<br />
Viseden başkasını arama vise de sensin, maşukun da sen. Bu zahiri şeylerin hepsi<br />
sana afettir. İhtiyat ona derler ki seni davet ettiler mi bunlar, benim sarhoşum bunlar<br />
benim dostum, beni seviyorlar, beni istiyorlar demeyesin.<br />
Davetlerini, kuşlara çalına ıslık bil. Avcı, pusu da gizlidir de kuş gibi örter durur.<br />
Önüne de seslenen, ören çığıran budur, zannını vermek için bir ölü kuş koymuş.<br />
Kuşlar onu kendi cinsinden sanıp toplanırlar o da onların derilerini yüzer. Ancak Allah<br />
hangi kuşa ihtiyat ve tedbir duygusu vermişse o kuş o taneye, o tuzağa aldanıp<br />
gelmez. İhtiyatsızlık, tedbirsizlik, pişmanlıktan ibarettir. Unu anlatan şu hikayeyi de<br />
dinle.<br />
KÖYLÜNÜN FENDİ<br />
Kardeş, eskiden bir şehirliye köylünün tanışıklığı vardı. Köylü şehre geldikçe şehirlinin<br />
mahallesine çadır kurar, evine kurulup otururdu. İki ay, üç ay ona konuk olur,<br />
dükkanına geçer oturur, sofrasına çökerdi. Şehirli köylünün ne ihtiyacı varsa<br />
bedavaya yerine getirir, düzer koşardı.<br />
Köylü bir gün yüzünü şehirliye döndü de dedi ki: “A efendimi sen hiç köye gelmez, hiç<br />
seyre seyrana çıkmaz mısın Allah aşkına olsun bütün oğullarını getir. Şimdi tam gül<br />
mevsimi, ilkbahar. Yahut da yazın meyve zamanı gel de hizmetine kemer kuşanayım.<br />
Soyunu, sopunu, çoluk çocuğunu akrabalarını getir, köyümüzde üç, dört ay kal.<br />
Bahar çağında köy pek hoş olur, çayırlık, çimenlik, gönle ferah veren gönül çeken<br />
lalelik kesilir” şehirli başından savmak için ona vaatte bulundu, vaadinin üstünden de<br />
sekiz yıl geçti. Köylü, her yıl “ Ne vakit geleceksin. Kış gelip çattı” der. O da “ Bu yıl<br />
filan yerden konuk geldi. müsaade edin de gelecek yıl, işten güçten kurtulursam<br />
gelirim” der.<br />
Köylü “ ailem, ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu bekleyip duruyor” diye karşılık<br />
verirdi. Her yıl leylek gelince köylü de gelir, şehirlinin evine konardı. Şehirli, her yıl<br />
altınından, malından köylüye harc eder, onun üstüne kanat gererdi. Nihayet son defa<br />
o yiğit köylü, tam üç ay şehirliye misafir oldu.<br />
O da ona sabah akşam sofra yaydı, yedirdi, içirdi. Köylü, utanıp yine “ Efendim, kaç<br />
keredir vaat ettin, beni kaç kere beni kaç keredir aldattın bu niceyedir” dedi. Şehirli<br />
dedi ki: “ Canım da, bedenim de buluşmayı isteyip duruyor ama her hareket, onun<br />
takdiriyle. İnsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgarı estiren bakalım onu ne yana<br />
sürecek ”<br />
Köylü, yine şehirliye antlar vererek “ Ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu al, gel de<br />
ikramı gör” deyip elini tuttu. Üç kere ant verdi “ Allah için olsun gayret et, tez gel”<br />
dedi. Bunun üstüne on yıl geçti. Her yıl böyle laflar eder, tatlı, tatlı vaatlerde<br />
bulunurdu. Şehirlinin çocukları “Baba ay ad sefer eder, bulut da gölge de.<br />
Köylü bunca hakkın geçti. onun için nice zahmetler çektin. O da sen ona konuk olasın<br />
da hiç olmazsa bu hakların bir kısmını olsun ödemek ister. Bize, onu kandırın, köye<br />
getirin diye gizlice bir çok ricalarda bulundu” dediler. Şehirli dedi ki: “yavrucuğum,<br />
doğru ama iyilik ettiğin kişinin şerrinden sakın demişler.<br />
Dostluk, son demdedir. Korkarım ki bir şey olur da tohum bozulur”sohbet vardır,<br />
keskin bir kılıca benzer, bostanı, ekini kış gibi kesip biçer. Sohbet vardır, ilkbahar<br />
gibidir. Her tarafı yapar, sayısız meyveler verir. İhtiyat ve tedbir ona derler ki kötü<br />
zannı gideresin. Kaçıp kötülüklerden kurtulasın.<br />
Peygamber “ Tedbir sui zandır” dedi. A boşboğaz, her adımın bir tuzak bil. Sahranın<br />
yüzü dümdüz ve geniştir ama her adımda bir tuzak var, küstahça koşmayı bırak. Dağ<br />
keçisi nerede tuzak ” diye koşar. Fakat yürüdü mü tuzağa koşar, boğazından<br />
yakalanır. Nerede tuzak diyordun ya, işet buracıkta, bak da gör. Ovayı gördün ama<br />
tuzağı görmedin.<br />
A şaşkın, çayırlıkta tuzak, pusu ve avcı olmadıkça kuyruk mu olur Bu yere küstahça<br />
gelenlerin kemiklerini, kellerini gör! Ey seçilmiş kişi, mezarlığı var da onların<br />
kemiklerine başlarından geçenleri sor! O kör sarhoşlara bak da aldanış kuyusuna baş<br />
aşağı nasıl düştüler, açıkça gör!<br />
Gözün varsa körcesine gelme, gözün yoksa eline sopa al. Tedbir ve ihtiyat sopan<br />
yoksa bir gözlüyü kılavuz edin. Tedbir ve ihtiyat sopan yoksa kılavuzsuz her yolun<br />
başında durma. Körün adım atması gibi ihtiyatla adım at da ayağın kuyudan da<br />
kurtulsun, köpekten de. Kör bir kazaya uğramayayım diye titreye, titreye korkar ve<br />
ihtiyatlı adım atar. Ey dumandan kaçıp ateşe düşen lokma olan.<br />
Köylü, yaltaklandıkça, yaltaklandı. Nihayet şehirlinin reyi, tedbiri elden gitti, şaşırdı,<br />
ahmaklaştı. Köylünün haber üstüne haber salması, nihayet şehirlinin duru suyunu<br />
bulandırdı. Bir taraftan da çocukları neşeyle “ Baba, gezer oynarız, ne olur ” demeye<br />
başladılar. Yusuf gibi. Onu da “ Gezer oynarız” sözü tuhaf bir takdir neticesi babasın<br />
gölgesinden ayırdı. O oyun değil, canlı oynayış hile , düzen, hainlik. Seni dostundan<br />
ayıran özü dinleme.<br />
O sözde ziyan vardır, ziyan1 hatta o sözde sad edenler sad vefkının faydası bile olsa<br />
aldırış etme altın için hazineyi bırakma yoksul’! şunu dinle, Allah peygamberin<br />
eshabına iyi kötü nice şeyler söyleyip kaç kere itabetti. Çünkü kıtlık yılında davul<br />
sesini duyunca Cuma namazını hemencecik bırakıverdiler.<br />
Başkaları daha ucuza almasınlar, o alışverişle bizim karımızı onlar elde etmesinler<br />
dediler. Peygamber, namazda kendini tamamıyla niyaza vermiş iki üç yoksulla<br />
kalakaldı. Allah: “ Davul sesi, abes işler ve alışveriş, Allah Rasülünden sizi nasıl<br />
ayırdı<br />
Şaşkın bir halde buğdaya doğru dağılıverdiniz de Peygamberi atakta yalnız bıraktınız.<br />
Buğday için olmayacak tohumlar ektiniz, o Hak Resulünü terk ettiniz. Onun sohbeti<br />
oyundan da hayırlıdır, maldan da. Hele bir gör, kimi bıraktın, gözünü ov da bak!<br />
Hırsınızın yüzünden şunu yakinen bilmediniz mi ki rızık verici benim, rızık veren Allah,<br />
senin ona dayanmanı nasıl olur ad zayi eder Buğday için gökyüzünden buğday<br />
gönderenlerden ayrıldın ha!<br />
Şehirli, işe koyuldu, hazırlığını tamamladı, azim kuşu köye doğru koşmaya, uçmaya<br />
başladı. Ehli, çoluğu, çocuğu da yol hazırlığını görüp eşyalarını azim öküzüne<br />
yüklediler. Neşeli bir halde koşa, koşa yola düştüler. “Köyden istifadeler edeceğiz,<br />
bize köyden müjde ver, müjde!” diye, diye köye doğru yöneldiler.<br />
“ Gittiğimiz yer güzel bir çayırlık, çimenlik. Orada da sevdiğimiz kerem sahibi bir<br />
dostumuz var. Bizi binlerce istekle çağırdı. Bizim için ihsan ağacını dikti. Uzun kışın<br />
azığını köyden tedarik edip şehre getiririz gayri. Hatta dostumuz, bağını bile,bize<br />
bağışlar. Bize canında yer verir.<br />
Yoldaşlar, çabuk olun da istifadeler edelim” diyorlardı. Fakat akıl içerden içeri “<br />
Öğünmeyin!” Allah faydasıyla faydalanın, şüphe yok, rabbim, sevinen, öğünen kişileri<br />
sevmez. Allahnın size ihsan ediverdiği şeylere sevinin, neşelenin. Sizi işgal eden şey,<br />
sizi Hak’tan alıkor aldatır.<br />
Gamdan neşelenen, ondan başka bir şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam<br />
bahardır, başka şeyler kış! Ondan başka her şey, seni yavaş, yavaş helake doğru<br />
götüren düşüncelerindir. İsterse sana taç, taht, mal, mülk olsun! Gamdan sevin gam<br />
vuslat tuzağıdır.<br />
Bu yolda aşağıya düşüş, hakikatte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve<br />
meşakkat çekişine maden, fakat bu söz, çocuklara nereden tesir edecek Çocuklar,<br />
oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeğiyle yarışa girişirler. Ey yaban eşekleri, bu<br />
yanda tuzaklar var. Bu yandaki tuzaklarda kan içiciler var.<br />
Oklar uçuşup durmakta yay, gayb aleminde gizli, gençlere yüzlerce ihtiyarlık okları<br />
erişmekte. Gönül ovasına adım atmak gerek, çünkü bu ovada ferahlık, genişlik, neşe<br />
olamaz. Dostlar, gönül eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar gül bahçeleri içinde<br />
gül bahçeleri var.<br />
Yolcu, kalbe yürü orada seyret, orada gez dolaş. Ağaçlar var orada, akan sular var<br />
orada. Köye gitme. Köy, adamı ahmak bir hale sokar. Aklı, nursuz, fersiz bir hale<br />
getirir. Ey seçilmiş temiz adam, peygamberin sözünü dinle, köyde yurt tutmak, aklın<br />
mezarıdır. Köyde sabah, akşam bir gün kalan kişinin aklı, bir ay yerine gelemez.<br />
Tam bir ay onun ahmaklığı gitmez. Köy otlarından da bundan başka ne biçilebilir ki<br />
Köyde bir ay kalan kişi, nice zaman bilgisiz ve kör kalır. Köy nedir Hakikate<br />
ulaşmamış, elini taklit ve huccete atmış şeyh! Aklı kül şehrine karşı bu duygular,<br />
gözleri bağlı değirmen eşeklerine benzer.<br />
Bunu geç de hikayeye giriş, inciyi bırak. Buğday tanesini ele al. İnciye yol yoksa<br />
hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür. Zahir,nihayet insanı<br />
batına götürür. Her insanın evveli suretten başka nedir ki* ondan sonra lezzet gelir ki<br />
lezzet meyvenin manasıdır. Önce çadır kurarlar da sonra türkü konuk çağırırlar.<br />
Bil ki suretin çadırıdır, manan Türk. Manan bil ki kaptandır, suretin gemi! Allah için<br />
şunu bir nefes olsun bırak da şehirlinin eşeği çanını çalsın!<br />
Şehirli ve çoluğu, çocuğu hazırlıklarını tamamladılar, eşyalarını katırlara yükleyip<br />
köye doğru yollandılar. Hayvanlarını neşeli ,neşeli sürmekte, “Sefer edin de ganimet<br />
bulun” demekteydiler. Ay, sefer ede ,ede Keyhusrev olur. Tolunay hâline gelir. Sefer<br />
etmeksizin nasıl padişah kesilir ki<br />
Beydak, seferle satrancın en üst hanesi olan ferzin hanesine gelir, ferzin olur. Yusuf,<br />
seferden faydalanır, yüzlerce muradına erişir. Onların da gündüzün yüzlerini güneş<br />
yakıyor, geceleyin yıldızla yol buluyorlar. Kötü yol, onlara güzelleşiyor, köyün<br />
neşesiyle cennet gibi görünüyor, bu suretle gidip duruyorlardı.<br />
Acı, tatlı dudakların tesiriyle tatlılaşır, diken, gül bahçesi dolayısıyla gönül çeker bir<br />
hale gelir. Ebu cehil karpuzu, sevgili yüzünden hurma kesilir, ev, evdeki dost<br />
yüzünden ova olur. Gül yanaklı, ay yüzlü sevgilisi yüzünden niceler sırtı yaralı hamal<br />
olmuştur. Gece gelsin de ay ( yüzlü sevgilinin) yüzünü öpsün diye demirci, yüzünü<br />
simsiyah etmiştir.<br />
Esnaf, gönlüne bir serviyi diktiğinden akşama kadar dükkanda çarmıha çakılmış gibi<br />
bekler durur. Tacir, deniz demez, kara demez yürür durur ama evinde oturan bir<br />
sevgilinin aşkıyla koşup yeler. Kimin bir ölüye, bir taşa, toprağa sevdası varsa bir diri<br />
yüzlünün sevdasıyla sevdalanmıştır.<br />
Dülger, tahtaya yüz tutmuştur ama ay yüzlü güzeline hizmet etmek ümidiyle, sen de<br />
bir dirinin ümidiyle çalış, çabala ki o, bir gün sonra cansız bir hale geliversin. Aşağılık<br />
yüzünden bir saman çöpünü kendine munis olarak seçme. Onun munisliği ariyettir.<br />
Ananla, babanla munistin Allahdan başka munislerin sana vefakarsa hani o ünsiyet<br />
Haktan gayrı birisiyle dostluk, yerindeyse dadınla, lalanla ünsiyetin ne oldu Sütle,<br />
memeyle olan ünsiyetin kalmadı. Mektepten nefret ederdin o nefret de geldi geçti. O<br />
ünsiyet, onların duvarına varan güneş ziyasından ibarettir. O akis güneşe gitti.<br />
Yiğidim, o ışık nereye düşerse sen ona aşık oluyorsun.<br />
Her vara taalluk eden aşkın, Allah vasfından, meydana gelir, o şeyin yaldızından, o<br />
şeyin zahiri güzelliğinden değil. O şeyin altın yaldızı aslına gitti de bakırı kaldı mı<br />
insanın tabiatı doyar, onu boşlayıverir. Onun yaldızlı, zahiri sıfatlarından ayağını çek.<br />
Bilgisizlikle kalpa pek hoş deme.<br />
Kalplardaki o hoşluk, o güzellik eğretidir. O, süsün, püsün altında süssüzlük vardır.<br />
Kalpın üstündeki altın, madenine gider. Sen de onun gittiği madene git. Duvardaki ışık<br />
güneşe varır. Sen de sana layık olan o güneşe git. Ondan sonrada madem ki oluktan<br />
vefa görmedin, suyu yağmurdan iste.<br />
Kurdun tuzağı, kuyruk madeni değildir. O koca kurt, kuyruk madenini nereden tanıyıp<br />
bilecek O aldanmış kişilerde altını çıkınlamış sandılar da köye doğru koştular.<br />
Gülerek oynayarak o dolaba doğru çark ura, ura yürüdüler. Köye doğru uçan bir kuş<br />
görseler sabırsızlıktan elbiselerini yırtıyorlar, köyden bir adam geliyor görseler<br />
yüzünü, gözünü öpüyorlar, “ Sen bizim dostumuzun yüzünü gördün. Sen bizin<br />
canımızın canısın, bizim gözümüzsün sen” diyorlardı.<br />
Tıpkı Mecnun gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.<br />
Etrafında eğilip bükülerek onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker<br />
şerbeti veriyordu. Bir herzevekil dedi: “ a ham mecnun, bu yapıp durduğun şey ne<br />
delilik, ne sersemlik.<br />
Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler” köpeğin ayıplarını bir<br />
hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz. Mecnun dedi<br />
ki. “ Sen baştanbaşa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!<br />
Bu köpek, bence Allah’nın bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leyla’nın mahallesinin<br />
bekçisi.<br />
Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş neresini yurt<br />
edinmiş O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim dert daşım, gam<br />
daşım. Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu<br />
aslanlardan yeğdir. Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili. Anlatmaya imkan<br />
yok ki, sus vesselam!..”<br />
Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesi içersinde gül<br />
bahçesidir. Suretini kırdın yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir. Artık her<br />
sureti kırar, haydar gibi Hayber kapısını çekip koparırsın. O saf şehirli de surette<br />
zebun oldu, köylünün kötü sözleriyle köye doğru yola düştü.<br />
O yaltaklanma tuzağına tutularak neşeli, neşeli gidiyordu. Taneyle sınanmaya giden<br />
kuşa benziyordu. Kuş o taneyi kerem ve ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o<br />
ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o<br />
ihsan hırsın son derecesidir.<br />
Kuşcağızlar taneye tamah ederek sevinip o hileye doğru uçar, koşarlar. Şehirlinin de<br />
sevinçlerini de anlatsam korkarım ki yolcu, seni yolundan alıkorum. Onun için kısaca<br />
geçiyorum. Yolda bir köy göründü. Fakat o köylünün köyü değildi, başka bir yola<br />
saptı. Bir aya yakın bir müddet köyden köye dolaştılar<br />
Çünkü köyün yolunu iyi bilmiyorlardı. Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz yıllık<br />
yol olur. Kabe’ye delilsiz giden bu başı dönmüş zavallılar gibi zillece düşer. Ustaya<br />
müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi şehre de alay mevzuu olur, köye de! Doğuda<br />
da, batıda da anasız, babasız bir insan doğması pek nadirdir.<br />
Bir işe girişen, çalışan kişi mal kazanır. Ama nadir olarak bir adam, bir hazine<br />
bulabilir. Fakat nerede bir Mustafa ki cismi can olsun da “ Er rahman, Allemel Kuranrahman,<br />
ona Kuranı öğretti” sırrına ersin. Ten ehlinin hepsi kalemle, okuyup yazmakla<br />
öğrenir, öğretir. Allah kereminin bolluğuyla kalemi, öğretiş ve öğrenişe vasıta halk<br />
etmiştir. Oğul, her hırs sahibi mahrumdur. Harisler gibi öyle koşma, aheste yürü.<br />
Şehirli ve çoluk çocuğu da o yolda karada yaşayan kuşun suda çektiği eziyetler,<br />
zahmetler çektiler. Köye de karınları toktu artık, köylüye de. Öyle usta olmadan şeker<br />
yapmaya da doymuşlardı, hatta.<br />
Bir ay sonra kendileri perişan, hayvanları yemsiz bir halde o köye vardılar. Köylüye<br />
bak ki kötü niyeti yüzünden falan feşman diye zırvalamaya, gündüzleri, bağına,<br />
bahçesine yüz tutmasınlar diye onlardan yüzünü gizlemeye koyuldu. Gizlediği yüz de<br />
zaten tamamıyla hile ve riyadan ibaretti. Öyle yüzün, Müslümanlardan gizli kalması<br />
daha iyi.<br />
Öyle yüzler vardır ki şeytanlar, sinek gibi başına üşüşür. Bekçi, gibi orada yurt tutar,<br />
otururlar. Bu çeşit adamların suratını gördün mü ya bakma, yahut da madem ki<br />
baktın, hoşlanıp gülme. O çeşit habis ve asi suratlar hakkında Allah, “ Alnının<br />
perçeminden yakalar, çekeriz” dedi.<br />
Konuklar, köylünün evini sorup buldular, akraba ve bildikleri gibi kapıya koştular.<br />
Köylünün evindekiler kapıyı kapadılar. Şehirli, bu aykırı hareketten deli gibi oldu.<br />
Fakat zaten sertlik gösterilecek zaman değildi. Kuyuya düştükten sonra sertliğin ne<br />
faydası var<br />
Tam beş gün, geceleri soğuktan üşüyerek, gündüzleri sıcaktan yanıp yakılarak<br />
kapısının önünde kaldılar. Orada kalışları ne gafilliklerindendi, ne eşekliklerinden.<br />
Zaruretten, açlık ve susuzluk yüzündendi. İyiler, zaruret yüzünden kötülerle<br />
bağdaşırlar, adam zaruret yüzünden ölü eti bile yer!<br />
Şehirli, köylüyü gördükçe selam vermekte, “ Yahu, ben filan kişiyim, adım da şu”<br />
demekteydi. Köylü” Olabilir, fakat sen kimsin, nesin ben ne bileyim Belki kötü bir<br />
adamsın, belki temiz bir adam. Ben, gece gündüz, Allahnın işlerine hayran kalmış,<br />
dalmış gitmişim. Seninle hiçbir surette mukayyet olmam ben.<br />
Kendi varlığımdan bile haberim yok. Varlığımdan bir kıl ucu kadar bile eser kalmadı.<br />
Aklım, Allahdan başka hiçbir şeyden agah değil. Gönlümde de Allahdan başka bir şey<br />
yok, canımda da” diyordu. Şehirli dedi ki: “ bu an, tam kıyamete benzedi: Kardeş,<br />
kardeşinden kaçmada!”<br />
Şehirli, köylüye “ Soframdan fazlasıyla yemek yemedin mi sen Ben o adam değil<br />
miyim Filan gün sana feşman şey almadım mıydı, seninle buluşup görüşmez miydik<br />
Aylarca bana konuk olmaz mıydı , sayısız ihsanlarıma, inamlarına nail olmadın mı<br />
Halk, aramızda ki sevgiyi duymuş, işitmiştir.<br />
Boğaz, nimet yerse yüz utanır”diye anlatıp duruyor. Köylü de “saçma sapan ne<br />
söylenip duruyorsun ki Ne seni tanıyorum, ne adını, ne yerini!” diyordu. Beşinci gece<br />
gökyüzünü bulutlar kapladı. Bir yağmur başladı ki gök bile bu yağışa şaşa kaldı. Artık<br />
bıçak kemiğe dayanınca şehirli “ Ev sahibini çağırın” diye kapısının halkasını dövmeye<br />
başladı.<br />
Köylü yüzlerce ısrardan sonra nihayet kapıya gelip “ Babasının canı ne istersin, ne<br />
var” deyince şehirli, dedi ki: “ Bunca haktan vazgeçtim,bütün zanlarımı,<br />
düşüncelerimi terk ettim. Zavallı cancağızım, beş günde bu sıcakta yanıp şu soğukta<br />
donarak beş yıllık zahmet çekti.” Bildikten, dostani soydan gelen bir cefa, ağyarın üç<br />
yüz bin cefasına eşittir.<br />
Çünkü insan, eşin dostun cevrü cefada bulunacağını ummaz, tabiatı daima onun<br />
lütfuna, vefasına alışmıştır. İnsanların uğradıkları bela ve mihnet, dikkat edersen<br />
anlarsın ki alışmadıkları şeylerden meydana gelir. Şehirli: “ Ey sevgi güneşi zevale<br />
erişen arkadaş, kanımı bile döksen helal ederim. Yalnız şu yağışlı gecede bize bir<br />
bucak ver de kıyametten sen de bunun ecrine nail ol” dedi.<br />
Köylü, “Orada bağcının sığındığı bir bucak var. Bağcı, o bucakta kurtları bekler. Kurt<br />
gelirse öldürmek için eline yayını, okunu alır, bekler durur. Sen de o zahmeti<br />
çekebilirsen ne ala, orası senin olsun. Fakat bu işi başaramazsan kendine başka bir<br />
yer ara” deyince,<br />
Şehirli dedi ki: “Sana yüzlerce hizmette bulunayım, sen tek yer ver. O yayı, oku da ver<br />
elime. Ben uyumam, üzümleri beklerim. Kurt gelirse tam kellesinden vururum. İki<br />
yüzlü münafık. Allah için olsun sen beni gece vakti yağmur altında, çamur üstünde<br />
bırakma da!” o bucak boşaltılınca şehirli, çoluk, çocuğuyla beraber o daracık, o dönüp<br />
kımıldamağa bile imkansız yere gitti.<br />
Selden, mağara bucağına sığınmış çekirgeler gibi adeta birbirlerinin üstüne<br />
binmişlerdi. Bütün gece “ Aman yarabbi, sen acı. Biz değil buna, hatta bunun iki yüz<br />
misline bile layığız. Aşağılık kişilerle dost olanın, adam olmayanlara adamlık<br />
gösterenlerin layığı budur. Ham tamaha düşüp ulular kapısındaki hizmeti bırakan,<br />
buna layıktır.<br />
Temiz kişilerin taşını, toprağını öpüp yalamak aşağılık adamlara hizmetten, onların<br />
bağına, bahçesine nail olmaktan yeğdir. Gönlü aydın bir ere kul olmak, padişahların<br />
başına taç olmadan daha iyi. Ey yol çavuşu, ey aykırı yollarda koşup duran, sen şu<br />
toprak yüzündeki padişahlardan davul sesinden başka bir şey bulamazsın ki.<br />
Şehirliler bile ruha nispetle yol uran hırsızlardan ibaretken köylü dediğim kim oluyor<br />
Feyizden mahrum bir ahmak! Aklına, tedbirine uymayıp gulyabani sesi duyunca o sese<br />
tabi olana bu layıktır” diyorlardı. Yaptığı işe candan gönülden nadim oldu, oldu ama<br />
artık soğuk, soğuk ah etmenin ne faydası var.<br />
Şehirli de bütün gece elinde yayla ok, her yanı gezip dolaşmakta, her tarafta kurt<br />
araştırmaktaydı. Halbuki asıl kurt, kıvılcım gibi ona sıçramış, musallat olmuştu da o<br />
bundan habersiz hala kurt arıyordu. Sivrisineklerle pireler, kurt gibi o viranede<br />
onların başına üşüşmüş, onları yaralayıp duruyordu.<br />
İnatçı kurdun saldırması korkusuyla sivrisinekleri kovmaya da mecalleri yoktu. Kurt<br />
gelir de sürüye bir ziyan verirse köylü şehirlinin saçını sakalını yolardı. Dertleri aşırı<br />
bir derecede, yürekleri ağızlarına gelmiş bir halde beklerken, ansızın bir tepeden<br />
saldırıp gelmekte olan bir kurt karaltısı göründü.<br />
Şehirli, yayını kurup bir ok attı, hayvanı vurdu, tepeden aşağı düşürdü. Hayvan<br />
düşerken bir yellendi. Köylü, duyup eyvah dedi, ellerini dizlerine vurdu. “ Be hey<br />
mürüvvetsiz, eşeğimin sıpasını vurdun” dedi. Şehirli, “ Yok canım, dev gibi kurt.<br />
Karaltısına baksana, kurdun ta kendisi. Şeklinden de kurt olduğu anlaşılıp duruyor”<br />
dediyse de, köylü, “Hayır, yellendi ya tanıdım ben. Onun yellenmesini suyu şaraptan<br />
nasıl ayırt edersem öyle ayırt eder, anlarım. Çayırlıkta benim sıpamı vurdun,<br />
öldürdün. Dilerim, neşe yüzü görmeyesin” dedi. Şehirli, “;y, bak. Vakit gece, insan,<br />
geceleyin iyi göremez.<br />
Gece ekseriye adamı yanıltır, başka şeyler gösterir. Herkes geceleyin gördüğünü fark<br />
edemez. Hele bu gece hem karanlık, hem bulut var, hem şiddetli yağmur yağmada. Bu<br />
üç karanlık, adamı pek yanıltır” dedi ama, köylü “ Hayır. Bu bana gün gibi aşikar.<br />
Tanırım ben, bu yellenme, benim eşeğimin sıpasının yellenmesi.<br />
Yolcu azığı nasıl tanırsa ben de yüz yel arasında bile o yeli tanırım” deyince, şehirli<br />
dayanamadı, sıçrayıp köylünün yakasına yapıştı. Dedi ki: “ A hilebaz sersem, a bunak<br />
mendebur, sen hem afyon yutmuş, hem esrar içmişsin. Bu üç karanlık içinde eşeğin<br />
yellenmesini tanıyorsun da beni nasıl tanımıyorsun be hey avare!<br />
Gece yarısı eşek sıpasını tanıyan adam, güpegündüz dostunu nasıl tanımaz Kendini<br />
dalgın ve arif gösteriyor da mürüvvetin, vefanın gözüne toprak serpiyorsun. Benim<br />
kendimden ile haberim yok, gönlüme Allahdan başka hiçbir şey sığmıyor ki. Dün<br />
yediğim bile aklımda değil.<br />
Bu gönül, hayretten başka bir şeyden neşelenmiyor diye kendini müstağrak<br />
gösteriyorsun ama asıl akıllı, fakat Allah mecnunu benim, bunu hatırında tut da şu<br />
kendimde olmayışımı mazur gör. Bir insan, şer’an murdar olan hurma şarabı içse<br />
kendinde değilse şeriat, onu mazur tutar.<br />
Sarhoş ve esrarkeşin karı boşaması ve bir şey satması, makbul ve muteber değildir.<br />
O, çocuğa benzer, yaptığı affedilir, hürdür, serbesttir. Asıl tek padişah olan Allahdan<br />
gelen sarhoşluksa insana yüz küpün şarabından ziyade tesir eder, yüz küpün<br />
şarabından ziyade adamın aklını alır.<br />
Haydi yürü artık böyle adama nasıl teklif olabilir ki At düştü, elsiz, ayaksız bir hale<br />
geldi. alemde eşek sıpasına kim yük yükler Ebumerre’ye kim Farsça okutabilir At<br />
topallamaya başladı mı, üstündeki yükü alırlar. Çünkü Allah “ Köre teklif” yok dedi.<br />
Ben de kendime karşı kör, fakat Allah’ı görür oldum. Şu halde azdan da affedilmişim,<br />
çoktan da!<br />
Halbuki, sen, dervişlikten dem vuruyorsun, kendinden olmadığını söylüyorsun, ebedi<br />
sarhoşlar gibi hayhuylarda bulunuyor, naralar atıyorsun. Yeri gökten fark etmiyorum<br />
diyorsun ama Allah gayreti seni bir sınadı ki! Eşek sıpasının yellenmesi seni böyle<br />
rüsvay etti, senin, ben yoktum diye kendini nefyedişini ret ederek, varlığını ispat etti.<br />
Allah, sersem adamı böyle rüsvay eder, kaçan avı böyle yakalar işte!” hey babam hey<br />
ben, padişah kapısına çavuş oldum diyene yüz binlerce sınama var. Halk, onu bu<br />
sınamayla tanımasa bile ileri gelenler, onun davasına delil ister, yolundan nişan<br />
sorarlar. Aşağılık bir adam, terzilik davasına kalkışsa padişah, onun önüne bir atlas<br />
kumaş atar.<br />
Bundan bir geniş kaftan yap der. Bu sınamayla yersiz davaya kalkışanın başında iki<br />
boynuzdur peyda olur, öküzlüğü anlaşılıverir. Eğer kötüleri sınama olmasaydı her<br />
puşt, savaşta Rüstem kesilirdi! Farz et ki puşt zırh giymiş, kaç para eder Savaşa<br />
girişip sıkışınca esir olacak değil mi<br />
Allah sarhoşu, kasırgadan ayrılır mı hiç O , sur üfürülünceye kadar kendine gelmez.<br />
Allah şarabı doğrudur, doğru yalanı yok. Sense şarap değil ayran içmişsin. Ayran<br />
içmişsin , ayran içmişsin, ayran içmişsin.! Kendini Cüneyd ve Bayezid gösteriyorsun.<br />
Yürü be, ben, baltayı kilitten fark edemem ki diyorsun ama.<br />
A düzenbaz, kötülüğü tembelliği, kızgınlığı ve ihtirası bu sersemlikle nasıl<br />
gizleyebileceksin Kendini Mansur-ı Hallac göstermede, dostların pamuğuna ateş<br />
urmadasın. Ben Ömer’i Ebuleheb’den ayırt edemem de gece yarısı eşek sıpasının<br />
yellenmesini tanırım diyorsun ha!<br />
Senin gibi eşeğin bu sözüne inanan da kendisini, hatırım için kör ve sağır eden bir<br />
eşektir. Kendini öyle pek yol erlerinden sanma. Sen yol kesicilerin adamısın, herze<br />
yiyip durma! Sersemlikten uç, akla doğru koş. Mecazi akıl, göklere uçabilir mi hiç<br />
Kendini Allah aşıkı gösteriyorsun ama kapkara Şeytanla aşkbazlık ediyorsun.<br />
Kıyamet günü aşıkla maşuku birbirine bağlarlar da herkesin önüne çıkarı verirler. Sen<br />
kendini nasıl oluyor da ahmak, dalgın gösteriyorsun Üzümün kanı nerede Sen bizim<br />
kanımızı içmişsin! Yürü, benden uzaklaş hemen. Ben seni tanımıyorum. Kendini<br />
bilmeyen bir arifim ben, köyün Behlül’üyüm ben diyorsun ha!<br />
Allah yakınlığına eriştin de sanat, sanatkardan ayrı olmaz sanıyorsun ha! Şunu olsun<br />
görmez misin Allah velilerinin eriştikleri yakınlıkta yüzlerce keramet, yüzlerce iş güç<br />
var. Mesela demir, Davud’un elinde mum oluyor. Halbuki senin elinde mum, demir<br />
kesiliyor!<br />
Yaratma ve rızık verme yakınlığında herkes müsavidir, bu sıfatlar herkeste var. Fakat<br />
bu ulular, Allah aşkının vahyi yakınlığına sahip olurlar. Babacığım, yakınlık de çeşit,<br />
çeşittir. Güneş dağa da vurur, altına da! Fakat güneşin altına bir yakınlığı var ki<br />
söğüdün bundan haberi bile yok!<br />
Kuru dal da güneşe yakındır, yaş dal da. Güneş hiç ikisinden de gizlenir mi ki Fakat<br />
yaş taze dalın yakınlığı nerede O daldan olgun meyveler devşirmede, olgun meyveler<br />
yemedesin. Fakat bir de bak, kuru dal, güneşe yakınlığından kuruluktan başka ne<br />
bulabilir<br />
Akıllı, aklın başına gelince pişman olacak bir sarhoşluğa düşme. O sarhoşlardan ol ki<br />
onlar şarap içmeye koyuldular mı olgun akıllar bile onlara hasret çeker. Ey kedi gibi<br />
kocalmış fareyi tutan, o şaraptan içmiş onunla gıdalanmışsan aslan tut aslan! Ey<br />
hayale kapılıp aslı olmayan kadehten hayal şarabı içen, hakikat sarhoşları gibi<br />
sarhoşluk etme, o tarafa sarkıntılıkta bulunma.<br />
Sarhoş gibi şu yana bu yana düşüp durmadasın ama sana bu tarafa yol yok, o tarafa<br />
yürü. O yana yol bulursan ondan sonra bazan bu tarafa salın, bazan o tarafta.<br />
Tamamıyla bu tarafa mensupken o tarafta dem varma. Madem ölümün gelmemiş<br />
yalan yere can çekişme. Fakat ebedi hayata erişen ve ecelden korkmayan Hızır canlı<br />
kişi mahluku tanımasa da caiz.<br />
Damağını vehmin zevkiyle çeşnilendirir, varlık tulumuna üfürür, kendini havayla<br />
şişirip gururlanırsın ama, bir iğneyle o yel kaçıp gider. Dilerim akıllı adam, bu çeşit<br />
semirmesin! Kışın kardan testiler yapıyorsun, iyi ama hiç onlar suya dayanır mı<br />
SEBALILAR VE NİMETTEN AZMALARI<br />
Seba halkının macerasını okumadın mı Belki de okudun, okudun ama sesten başka<br />
bir şey duymadım. O dağ, sesi anlamaz ki dağın aklı manaya gidemez ki. Dağ akılsız,<br />
kulaksız ses verir durur. Fakat sen sustun mu o da susar. Allah Seba’lılara pek büyük<br />
bir genişlik ve rahatlık verdi. Yüz binlerce köşk, hayvan ve bağ ihsan etti.<br />
O kötü yaradılışlı adamlar buna şükretmediler. Vefada köpekten de aşağı oldular.<br />
Köpeğe bir kapıdan bir lokma ekmek verilse o kapıya bağlanır, hizmetkar olur. Kapıya<br />
bekçi kesilir. Ona eziyet edilse yiyeceği layıkıyla verilese bile o kapıyı bırakmaz. Orada<br />
karar eder, başka bir kapıya gitmez.<br />
Oraya bir garip köpek gelse oradaki köpekler onu gece gündüz tedibederler. İlk<br />
konağına git. Oradan nimetlendin, o nimetlerin hakkı, gönlünü oraya rehin etmendir<br />
derler. Yerine git, o nimetin hakkını bundan fazla terketme diye onu diye onu ısırırlar.<br />
Sen de gönül ve gönül ehlinin kapısından bir hayli abıhayat içtin, gözlerin açıldı.<br />
Canın, ehlin diller gönlünden nice şükür, vecir ve kendinden geçiş gıdaları yedi. Sonra<br />
da yine hırs yüzünden bu kapıyı bıraktın, hırs yüzünden her dükkanın etrafında dönüp<br />
dolaşmadasın. O çömleği yağlı ihsan sahiplerinin kapısına arda kalasıca bir tirit için<br />
koşup duruyorsun. Bil ki can, asıl burada yağlanır, ümitsiz bir hale düşenin işi burada<br />
düzelir.<br />
İsa’nın ibadet yeri, gönül ehlinin sofrasıdır. Kendine gel, kendine ey derde müptela<br />
sakın bu kapıyı bırakma. Halk her taraftan toplanır, kör, çolak, kötürüm, topal, hepsi.<br />
Sabahleyin İsa’nın ibadet ettiği yerin kapısına gelir, onun nefesiyle illetten kurtulmayı<br />
umarak bekleşirdi.<br />
İsa, o güzel gidişli, evradını bitirince kuşluk çağı dışarı çıkar. Zayıf, perişan bir çok<br />
dertlinin şifa ümidiyle kapıya oturup bekleştiğini görür. Dua ederde “ Allah, hepinizin<br />
muradını verdi, maksatlarınıza eriştiniz. Şimdilik illetsiz zahmetsiz yürüyün, Allahnın<br />
yargılama ve kerem etmesine doğrulun” der.<br />
Hepsi ayaklara bağlı develere benzerken himmet edip bağlarını çözer. Onlarda<br />
hemencecik sıhhat bulup onun duasıyla neşelenerek yürür giderlerdi. Sen de bunca<br />
afetlere uğradın, hepsinden tecrübeler gördün. Padişah meşrepli erlerden sıhhat<br />
buldun. Topallığın kaç kere düzeldi, canın kaç defa gamdan, mihnetten kurtuldun.<br />
Sense gafilcesine kendini de kaybetmemek için ayağına ip bağlamış durmaktasın be<br />
herif! Şükretmiyorsun, nail olduğun nimetleri unutmuşsun. Bu unutuş o bal yediğin<br />
zamanları hatırına getirmiyor. Hulasa o yol sana bağlandı. Çünkü gönül ehlinin gönlü,<br />
senden incindi, sana darıldı.<br />
Çabuk onları bul, kusur dile, tövbe et. Bulut gibi ağla inle. De sana onların gül<br />
bahçeleri açılsın, sana olgun meyveler saçılsın. O kapıda dön dolaş Eshabı kehf’in<br />
köpeğiyle kapı yoldaşıysan köpekten aşağı olma. Köpekler bile, gönlünü ilk eve bağla<br />
diye köpeklere nasihat ederler.<br />
Kemik yediğin ilk kapıya sıkı bağlan, hak gözetmeyi terketme derler. Edeplensin de<br />
oraya gitsin, kurtuluşu o ilk kapıda bulsun diye onu ısırırlar. A azgın köpek,<br />
velinimetine isyan etme. Halka gibi o kapıya bağlan. O kapıda bekçilik et. O kapıda<br />
çevik davran, o kapıda sıçra.<br />
Vefasızlığını apaçık gösterme, beyhude yere vefasızlığı faş etme. Köpeklerin adeti<br />
vefakarlıktır. Yürü be bari köpeklerin adını kötüye çıkarma derler. Ulu Allah bile<br />
vefakarlıkla öğündü de “ Bizden gayrı ahdine kim vefa eder ki ” dedi. Hakları<br />
reddettikten, saymadıktan sonra isteğin kadar vefakar ol.<br />
Bil ki bu vefa, vefasızlığın ta kendisidir. Çünkü hiç kimse Allah hakkında daha ziyade<br />
hak sahibi değildir ki. Ana hakkı bile Allah hakkında sonra gelir. Çünkü Allah, anayı<br />
senin ana karnındaki şekline borçlu etmiştir. Allah, seni onun cisminde bir surete<br />
bürümüş, gebelik halinde ona seninle istirahat ve huzur vermiş onu sana alıştırmış.<br />
O da seni kendisinin bir cüzü görmüştür. Allahnın tedbiri anaya ilişik olan o cüzü<br />
ayırmıştır. Allah binlerce sanat ve fen düzdü de ana, sana sevgi bağladı, şefkat<br />
gösterdi. Şu halde Allah hakkı, ana hakkından öncedir, Allah hakkını bilmeyen eşektir.<br />
Anayı, ananın memesini, sütünü yaratan, onu babayla çift eden odur. Ona serkeş<br />
olma.<br />
Ey Allah, ey ihsanı kadim olan, bildiğim de senindir, bilmediğim de. Sen Allah’ı an,<br />
çünkü benim hakkım hiç eskimez. O sabah çağında, sizin Nuh’un gemisinde<br />
koruduğumuzu, bu suretle lütuflarda bulunduğumuz an. O zaman sizin aslınızı,<br />
atalarınızı tufandan, tufan dalgasından korudum, onlara aman verdiğim.<br />
Ateş huylu su, yeryüzünü kaplamıştı. Dalgası dağların tepelerine kadar çıkıyordu. Sizi<br />
ret etmedim, atanızın, atasının, atasının varlığında sizi korudum. Madem ki baş oldun,<br />
sana nasıl ayağımla vururum, kendi iş yurdumu nasıl ziyan ederim Vefasızlara<br />
kendini feda ediyor, kötü bir zan yüzünden o tarafa doğru gidiyorsun.<br />
Bense unutmadan, vefasızlıktan beriyim. Benim yanıma gelsen bile kötü bir zanla<br />
gelirsin. Sen, hani kendine benzeyenlerin önünde iki kat olursun ya. İşte onlar<br />
hakkında kötü zanda bulun. Nice ulu, ulu dostlar, yoldaşlar edindin. Sana nerede onlar<br />
diye sorsam gittiler dersin.<br />
İyi dostun yüce göklere gitti. Kötülük dostunsa yerin dibine geçti. Ara yerde sen<br />
kalakaldın, yardımsız, yardımcısız kervandan arta kalan ve sönmeye mahkum ateşe<br />
döndün. Ey baba, yiğit dost, yukardan, aşağıdan münezzeh olanın eteğini tut. O, ne<br />
İsa gibi göklere ağar, ne Karun gibi yerlere geçer.<br />
Sen yerden yurttan alımdan, satımdan kaldın mı o, mekan aleminden de seninle<br />
beraberdir, lamekan aleminde de. Bulanıklardan, duruluklar çıkarır, cefalarını vefa<br />
yerine tutar. Cefakarlıkta, bulunursan noksandan kurtulup kemale erişesin diye<br />
kulağını burar.<br />
Sulukta virdini terk edersen zahmete, mihnete düşer, sıkıntıya uğrarsın ya. İşte o<br />
tediptir. Yapma, o eski ahdi hiç değiştirme demektir. Bu iç sıkıntısı bir zincir şeklini<br />
almadan, bu gönlünü sıkan şey, ayağını bağlamadan önce. Bu işareti, beyhude zan<br />
etmemen için uğradığın o makul zahmet, duyguna hitap eder bir hale gelir ve<br />
meydana çıkar.<br />
Suç işlediğin zaman iç sıkıntıları gönlünü kaplar, bu sıkıntılar, ecelden sonra ist zincir<br />
şekline bürünür. Burada bizi anmaktan çekinen kişiye dar bir yaşayış verilir ve<br />
körlükle cezalanır. Hırsız, insanların mallarını çaldı mı bir iç sıkıntısı, bir darlık<br />
gönlünü tırmalamaya başlar. O, bu sıkıntı, bu darlık nedir ki Der. Şerrinden ağlayan<br />
mazlum yok mu İşte onun sıkıntısı, onun darlığı.<br />
Bu darlığa, bu sıkıntıya pek aldırış etmezse bu inadının rüzgarı ateşini üfler. Hulasa<br />
gönül sıkıntısı, memurların sıkıştırması haline gelir, o manalar, duyulur, görülür bir<br />
hale gelip meydana çıkar. Dertler, zindan ve çarmıh olur. Dert; kök tut . kök, dal<br />
budak verir. Kök gizliydi, meydana çıktı. Sen de darlığını, ferahlığını bir kök bil. Kötü<br />
kökse hemencecik, çabucak onu sök ki çimenlikte çirkin bir diken çıkmasın. İç<br />
sıkıntısı görünce ona bir çare bul. Çünkü dallar, hep kökten meydana gelir. Genişlik<br />
gördün mü de onu sula, yetişip meyve verince dostlara dağıt.<br />
Seba’lılar, heveslerine uymuş ham kişilerdi. İşleri, güçleri büyüklerin nimetlerine<br />
karşı nankörlükte bulunmaktı. Bu nankörlük, adeta sana ihsan eden adama karşı<br />
kötülükte bulunmana, onunla savaşmana benzer. Mesela, o iyilik edene, ben bu iyiliği<br />
istemiyorum, bundan inciniyorum, neden beni incitiyorsun<br />
Lütfet de bu iyiliği yapma. Ben göz istemiyorum, beni kör et dersin, işte bunun gibi.<br />
Seba’lılar da “ Şehirlerimiz birbirine çok yakın onları uzaklaştır. Kötülük, çirkinlik bize<br />
daha iyi bizim ziynetimizi güzelliğimizi al. Biz, bu köşkleri, bağları, bahçeleri<br />
istemiyoruz. Ne güzel kadınlarla işimiz var, ne emniyet ve huzurla.<br />
Şehirler, birbirine pek yakın. Halbuki orada ne boş bir çöl, ne güzel bir ova var. Orada<br />
yırtıcı hayvanlar, canavarlar vardır” dediler. İnsan yazın kışı ister, fakat kış geldi mi<br />
bundan da vazgeçer, istemez. Bir hale katiyen razı olmaz. Ne darlıktan hoşlanır, ne<br />
genişlikten, boşluktan.<br />
Geberesi insan, efendisine ne de kafirdir ya hidayete nail oldu mu tutar, inkara sapar.<br />
Nefis bu çeşit mahluklardandır da onun için gebertilmeye layıktır. Onun için ulu Allah<br />
“ Öldürün nefislerinizi” demiştir. Nefis, üç köşeli dikendir, ne çeşit koysan sana batar,<br />
ondan kurtulma imkanı mı var Heva ve hevesi terketme ateşini vur şu dikene, iyi işli<br />
dosta uzat elini, sarıl ona!<br />
Seba’lılar, haddi aşınca bize veba, seher yelinden daha iyi diyecek derecede taşkınlık<br />
gösterince, Öğütçüler, onlara öğüt verdiler, kötülüklerine, küfürlerine mani olmaya<br />
çalıştılar. Fakat onlar öğütçülerin kanlarına kastediyorlar, kötülük ve kafirlik tohumu<br />
ekiyorlardı.<br />
Kaza geldi mi bu cihan daralır, tatlı helva bile ağzında zehir kesilir demişler. Kaza<br />
gelince göz kapanır da göz gözü görmez olur. O atlının hilesi, bir toz kopardı mı o toz ,<br />
seni yardım dilemeden bile uzaklaştırır. Atlıya doğru yürü, toza doğru değil. Yoksa<br />
atlının tozu, seni ezer bitirir.<br />
Allah bu kurdun yediği adama “ Kurdun tozunu gördü de neden feryad etmedi<br />
Kurdun kopardığı tozu bilemedi. Bunca bilgisiyle, bunca hüneriyle neden yayılıp<br />
otlamaya koyuldu Koyunlar bile kendilerine zarar verecek olan kurdun kokusunu<br />
duyar, ondan taraf, taraf kaçarlar.<br />
Hayvan bile aslanı kokusundan anlar da otlamayı bırakır” Aslanın kızgınlığından bir<br />
koku aldın mı dön Allah’ ya sığınmaya, yalvarmaya koyul. Onlar, kurdun tozundan<br />
ürkmediler, çekinmediler. Tozun ardından o koca mihnet kurdu çatıp geldi. O<br />
koyunları, hışımla paraladı gitti. Onlar, akıl çobanından göz yummuşlardı. Onları,<br />
çoban ne kadar çağırdı da gelmediler, çobanın gözüne toz toprak serptiler.<br />
“ Yürü be, biz senden ziyade çobanız. Her birimiz başız, uluyuz. Böyle olduğu halde<br />
nasıl sana uyarız Biz kurtlara lokmayız, senin adamın değil. Ateşin odunlarıyız,<br />
utanma arlanma yok bizde” dediler.<br />
Bilgisizlik, akılda bir taassuptur ki buna tutulanların şehirlerinde kargalar şom, şom<br />
bağrışırlar, yerleri yurtları harabeye döner. Onlar mazlumlar için kuyu kazdılar ama<br />
kazdıkları kuyuya kendileri düştüler, ah etmeye başladılar. Yusufların derilerini<br />
yüzdüler, fakat kendi yaptıklarını birer, birer buldular.<br />
O Yusuf kimdir Senin hak arayan gönlün, o gönül, bir esir gibi senin yurdunda<br />
bağlıdır. Bir Cebrail’i direğe bağlamış, koluna, kanadına yüzlerce yara açmış, perişan<br />
etmişsin de. Sonra da önüne kebap olmuş dana getiriyor, bazan da onu samanlığa<br />
götürüp hadi ye, işte bizim yağlı gıdamız budur diyorsun.<br />
Halbuki ona Allah vuslatından başak gıda yoktur. O dertlere düşmüş zavallı da bu<br />
işkenceden bu sınanmadan kırılıp senden Allah’a şikayet ederek der ki: “ Yarabbi, bu<br />
kocamış kurttan eleman” Allah da ona “ Sabret, işte vakit geldi. haberi olmayan her<br />
kişiden öcünü alacağım” der. Feryada erişen Allahdan başka kim feryada erişir ki.<br />
O “ Yarabbi yüzünün ayrılığından sabrım bitti. Yahudiler elinde aciz kalmış Ahmed’im<br />
Semud kavminin hepsine düşmüş Salihim. Ey Peygamberlerin canlarına kutluluk<br />
bağışlayan Ya beni öldür, ya kendine çağır, yahut da sen gel! Kafirlere bile ayrılığına<br />
tahammül yok.<br />
Onların bile her birisi keşke toprak olsaydım der. “ Kafirin bile hali böyle olursa senin<br />
olanın hali, sensiz e olur ” der. Halk da der ki “ Öyledir, doğru ey temiz adam fakat<br />
söz dinle, sabret sabır iyidir. Sabah yaklaştı, sus, çok coşma. Ben senin için çalışıp<br />
duruyorum, sen çalışma!”<br />
DOĞANIN KAZLARI OVAYA ÇAĞIRMASI<br />
Doğan ,Kaza “ Sudan çık da şekerler akan ovaları bir gör” dedi. Akıllı kaz dedi ki: “ Ey<br />
sudan uzakta kalmış doğan, su bizim kalemizdir, huzurumuzdur, neşemizdir” şeytan<br />
da doğan gibidir. Kazlar, koşun, kendinize gelin, su kalesinden dışarıya az çıkın.<br />
Doğana deyin ki: “haydi yürü, yürü dön geri Ey aşağılık adam başımızdan el çek.<br />
Biz senin davetinden uzağız, bu davet senin olsun. Biz senin şu nefesini içmeyiz bile a<br />
kafir! Kale bizim olsun, şekerle şeker yurdu senin. Bize senin hediyenin lüzumu yok,<br />
al senin olsun! Can oldu mu gıda eksik gelmez elbet. Asker var mı, bayrak elbette<br />
bulunur! Tedbirli şehirli, birçok özürler getirdi, o merdut ifrite nice bahaneler serdetti.<br />
“ Şimdi mühim işlerim var. Gelirsem onlar yüz üstü kalır. Düzene girmez. Padişah<br />
bana mühim ve nazik bir iş buyurdu, geceleri bile uyumuyor, benim bu işi başarmamı<br />
bekliyor. Padişahın emrinden dışarı çıkamam, huzurunda yüzü kapkara olamam. Her<br />
sabah, her akşam hususi çavuşu gelip işin neticesini soruyor.<br />
Reva görür müsün, köye geleyim de padişah bana yüzünü assın, kaşlarını çatsın<br />
Kızarsa kızgınlığına karşı ne çare bulurum, diriyken kendimi topraklara mı gömeyim ”<br />
dedi. Daha da bu çeşit yüzlerce bahaneler etti, fakat hileleri, Allah takdirine eş<br />
olmadı. Alemin zerreleri birbirine girse yine Allahnın kaza ve kaderine karşı hiçtir hiç!<br />
Bu yeryüzü, gökten nasıl kaçabilir, yeryüzü kendini gökten nasıl gizleyebilir Gökten<br />
yeryüzüne ne yağarsa yağar, yeryüzü, ne kaçabilir, ne bir çareye başvurabilir.,ne bir<br />
pusuda gizlenebilir. Güneşten ateş yağsa yine o, gökten yağan ateşe karşı yüzünü<br />
yerlere döşemiştir.<br />
Yağmur yağsa da tufanlar coşsa, üstündeki şehirler yıkılıp yerle yeksan olsa o yine<br />
Eyyup gibi teslim olmuştur, ben bir esirim ne dilersen yağdır demektir. Sen de bu<br />
yeryüzünün bir cüzünün,baş çekme. Allah hükmünü görünce isyan etme. “ Sizi<br />
topraktan yarattık” sözünü duydun ya, demek ki senden toprak olmanı istiyor, yüz<br />
çevirme!<br />
( Allah diyor ki<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ Toprağa nice tohum ektim. İnsan da toprağın bir tozundan ibaretti,<br />
onu ben yükselttim. Yine bir hamle et de kendine topraklığı sıfat edin, alçal. Ben de<br />
seni bütün beylere emir yapayım. Su, yukardan aşağıya, akar da sonra aşağıdan ya<br />
akar. Buğday, yukardan aşağıya, yerin dibine gider de ondan sonra yerden baş çıkarıp<br />
yükselir.<br />
Her meyvenin tohumu yerden biter de ondan sonra yerden baş verir. Nimetlerin aslı<br />
felekten ta yere kadar umumiyetle aşağıya geldiler, alçaldılar da temiz cana gıda<br />
oldular. Tevazula felekten toprağa inince de diri ve yiğit adamın cüzi oldular. Bu<br />
suretle o cemad, insan sıfatlarını kazandı, arşın yücesine uçtu, neşelendi. Önce diri<br />
alemden geldik, sonra yine aşağılıktan yücelere çıktık.<br />
Diyerek bütün cüzüler, hareket ve sukün hallerinde “ Biz, şüphe yok, yine gerisin geri<br />
Allah’ ya dönüyoruz “ derler. Gizli cüzlerin zikir ve tespihleri, bir gulguledir salar.<br />
Kaza, hileler düzmeye başladı mı köylü şehirliyi mat etti. Şehirli, binlerce rey ve<br />
tedbiri olduğu halde mat oldu ve bu seferden afetlere uğradı.<br />
Kendi sebatına itimadı vardı, bir dağdı ama yarım bir sel, onu kapıp götürdü. Kaza ve<br />
keder, felekten baş çıkardı mı akılların hepsi kör ve sağır olur Balıklar, kendilerini<br />
denizden dışarı atarlar. Tuzak, uçan kuşu zebun eder. Peri ve şeytan, şişe içine girer.<br />
Hatta Babil Harut’unu bile kaza ve kader kapar, avlar.<br />
Ancak kaza ve kaderden yine kaza ve kadere kaçan kişi kurtulur. Hiçbir tedbir onun<br />
kanını dökemez. Allah’nın kaza ve kaderinden yine Allah’nın kaza ve kaderine kaçan<br />
kişiden başka hiçbir kimseyi, hiçbir hile, kaza ve kaderden kurtaramaz.<br />
DERVANLILARIN HİKAYESİ<br />
Darvanlılar’ın hikayesini okumadın mı Okuduysan niçin hileye sapmakta ısrar edip<br />
duruyorsun Birkaç akrep iğneli kişi, birkaç yoksulun rızkını çarpmak için hileye,<br />
düzene giriştiler. Gece vakti, sabaha kadar birkaç, Amır’la Bekir yüz yüze verip hile<br />
düşündüler. Sırlarını , Allah anlamasın diye gizli söylüyorlardı.<br />
Sıvacıya çamur sıvamaya koyuldular, hiç, el gönülden gizli bir iş yapabilir mi Allah, “<br />
Seni yaratan, düşünceni, gizli konuşuşunda, fısıltısında doğruluk mu var, hile mi bunu<br />
hiç bilmez mi ” buyurdu. Sabahleyin yola çıkanı gözüyle gören, ertesi gün nereye<br />
konacak, bundan sonra nasıl gafil olur<br />
Yüzünü nereye döndürdüğünü, sayısını, yolunu, yordamını, ineceği, çıkacağı yeri nasıl<br />
bilmez şimdi sen de kulağını gafletten temizle de o dertlinin ayrılık derdini dinle.<br />
Onun derdine kulak astın, elemlerini dinledin mi bil ki bu, o dertliye verdiğin bir<br />
zekattır. Gönül hastalarının dertlerini dinler, yüce canın su ve toprak ihtiyacını<br />
anlarsan, bu bir zekattır.<br />
Dertli adamın tereddütle dolu, dumanlarla dolu bir gönül evi vardır. Derdini dinlesen o<br />
eve bu pencere açmış olursun. Senin bu dinleyişin ona bir nefes yolu oldu mu gönül<br />
yurdunda o acı duman azalır. Yolcu, eğer yüce Allah’a gidiyorsa bize dert daş ol,<br />
derdimize çare bul.<br />
Bu tereddüt, bir hapistir, bir zindandır. Canın bir tarafa gitmesine müsaade etmez ki.<br />
Bu şu tarafa çeker, o bu tarafa, her biri, doğru yol benim der. Bu tereddüt, Allah<br />
yolunun tuzağı, sarp yeridir. Ne mutlu ayağı çözük kişiye. O, doğru yolda tereddütsüz<br />
gider. Eğer yol bilmiyorsan öyle bir hür adamın adımı nerede Onu ara!<br />
Ceylanın izini izle, her şeyden kurtulmuş bir halde yola düş de onun izini izleye, izleye<br />
nihayet miske erişesin. Bu çeşit yürüyüşle zahiren ateşe bile girsen yine apaydın<br />
yücelere kadar varırsın “ Mademki “ Korkma” hitabını duydun, ne denizden korkun<br />
var ne dalgadan, ne köpükten! Allah sana hak korkusunu verdi mi bunu “Korkma”<br />
hitabı say. Sana tabak yolladı mı ekmek de yollayacak demektir. Korku, korkusu<br />
olmayan adamındır. Dert burada dönüp dolaşmayan kimsenindir.<br />
KENDİNİ BİLMEZLİĞİN SONU<br />
Bir çakal boyacı küpüne düştü, orada bir müddet kaldı. Sonra postu boyanmış olarak<br />
çıkıp “Ben illiyyin tavusuyum, demeye başladı. Postu boyanmış pek güzel parlamış,<br />
güneş de o renklere vurmuştu. Çakal, kendini yeşil, kızıl, pembe ve sarı renklerde<br />
görüp o çeşitli renklerle öbür çakallara göründü.<br />
Hepsi de “A çakalcık, bu ne hal Fazlasıyla neşelere dalmışsın, pek memnunsun.<br />
Neşeden adeta bizden nefret ediyorsun! Bu ululuğu nereden elde ettin ” dediler.<br />
Fakat çakallardan biri “ Sen ya hile yapıyorsun, yahut da hakikatten bir neşeye sahip<br />
oldun, neşeliler arasına katıldın.<br />
Mimbere çıkmaya, lafla ulu görünüp bu halkı, kendine meftun etmeye kalkıştın bir<br />
hayli çalıştım, fakat bir aşk, bir hararet görmeyince hileye sapıp utanmazlığı ele<br />
aldım” dedi. Doğruluk ve yanıp yakılma, velilere adettir. Utanmazlık da her aşağılık<br />
kişinin sığındığı bir sanat. Bu suretle neşeliyiz diye halkı kendilerine çekerler ama iç<br />
yüzlerine bakılırsa hiç de hoş değildirler.<br />
Aşağılık bir adam, bir kuyruk parçası buldu. Her sabah bıyıklarını onunla yağlar,<br />
devlet sahiplerinin yanına varıp “Evde yağlı yemek yedim” der. Sözünün doğruluğunu<br />
ispat için de, bıyıklarıma bakın gibilerden eliyle bıyıklarını sıvazlarlar. “ İşte sözümün<br />
doğruluğuna şahit, bıyıklarım, yağlı, yağlı şeyler yediğime delil” demek isterdi.<br />
Karnı ise sessiz, sedasız “ Allah, yalancıların düzenini kurutsun! Senin lafın bizi<br />
ateşlere yaktı. O yağlı bıyığın kökünden kopsun. A yoksul şu kötü davan olmasaydı<br />
belki bir kerem sahibi bize acırdı. Yahut da noksanını, yoksulluğunu söyleseydin, bu<br />
yalanları, bu düzenleri düzüp koşmasaydın, bir doktor çıkarda derdine dava ederdi.”<br />
Dedi.<br />
Allah” Ey eğri adam , kulağını, kuyruğunu sallama, doğrulara, doğrulukları fayda<br />
verir” dedi. A cenabet, mağarada eğri büğrü yatma. Neyin varsa göster, “doğrul,<br />
doğru ol” ayıbını söylemiyorsan bari sus, gösterişte, hileyle kendini öldürme! Bir para<br />
elde ettiyse ağzını açma, yolda sınama taşları var.<br />
Sınama taşlarının önünde de halli, hallerine sınamalar var, onlarda imtihanlara tabi!<br />
Allah, “ Doğumdan bu ana kadar onlara her iki kere sınanırlar” dedi. Babam, imtihan<br />
içinde imtihan var. Derlen toplan da ufacık bir imtihanla kendini satma!<br />
Babur oğlu Bel’am’la melun iblis, en son imtihanda alçaldılar. “ o adam da kendi<br />
iddiasınca devletli görünürdü ya, fakat midesi, bıyığına lanet eder, “ Yarabbi, şu<br />
adamın gizlendiğini sen dışarıya meydana çıkar. Bizi yaktı, yandırdı, sen onu rüsvay<br />
et” derdi. Onun bedeninin bütün cüzleri, ona düşman olmuştu. O bahardan dem vurdu<br />
ama onlar, kışın ta kendisindeydiler.<br />
Adam, ihsandan, keremden dem vururdu ama merhamet dalını, ta kökünden<br />
kesmekteydi. Ya doğru ol, doğruluğunu göster, yahut sus da merhamete eriş, sonra<br />
coş. Adamın karnı da bıyıklarına düşman kesilmiş, gizlice el kaldırıp dua ediyor. “<br />
Yarabbi, sen bu aşağılık herifi rüsvay et de kerem sahipleri bize merhamete gelsinler”<br />
diyordu.<br />
Karnın duası kabul oldu. İhtiyaçtan doğan yanıp yakılma dışarıya kadar bayrak açtı,<br />
görünür bir hale geldi. Allah “ Beni çağırdın mı, suçlu olsam da, putperest de olsam<br />
ben yine icabet ederim. Onun için duadan hiç çekinme; hiç usanma. Dua, nihayet seni<br />
gulyabani nefsin elinden kurtarır.” Demiştir.<br />
Karın, kendini Allah’a ısmarlayınca ansızın bir kedi gelip o kuyruk parçasını kaptı,<br />
götürdü. Ev halkı, kedinin peşine düştüler, fakat kedi koşup kaçtı. Babamın azarına<br />
uğrayacağım diye çocuğunun beti, benzi kaçtı. Babası, bir toplulukta otururken o<br />
çocukcağız gelip işi anlattı. O lafla geçinen adamın şerefini bir paralık etti.<br />
Dedi ki: “ Hani her sabah dudaklarını, bıyıklarını yağladığın o kuyruk parçası yok<br />
muydu Kedi geldi onu kapıverdi. Ardına düştük, bir hayli koştuk ama faydasız<br />
yakalayamadık ki!” oradakiler şaşırıp gülüştüler. Bu hale acıdılar. Onu davet edip<br />
doyurdular, yeryüzüne benzeyen varlığına merhamet tohumunu ektiler. O da<br />
ululardan doğruluk zevkini görünce ululuğu bırakıp doğruluğa kul oldu.<br />
O rengarenk çakal gizlice çıkagelip kendisini kınayanın kulağına dedi ki: “ Hele bir<br />
bana bak. Şamanın bile böyle bir putu yoktur. Gül bahçesi gibi ne de güzel bir hale<br />
geldim, ne de hoş yüzlerce renklere boyandım. Benden baş çekme, secde et bana! Şu<br />
güzelliğime, şu letafetime, şu rengime bak da bana Fahri Dünya, Rükn-i din de!<br />
Allah lütfuna mazhar oldum ululuk sırlarını şerheden levh haline geldim. Çakallar,<br />
oraya toplandılar, mumun etrafındaki pervaneye döndüler. Hiç çakalda bunca güzellik<br />
mi olur ” “ peki a elmasım, sana ne diyelim ” diye sordular. Çakal. “ Müşteri yıldızına<br />
benzer erkek aslan deyin” dedi.<br />
Bunun üzerine dediler ki: “ İyi ama can tavusları gül bahçelerinde salınır<br />
cilvelenirler.” “ Sen de öyle cilveleniyor musun ” çakal, “yok canım çöle düşmeden<br />
nasıl Mina’ya vardım diyebilirim ” dedi. Peki tavus kuşları gibi bağırabilir misin ” diye<br />
sordular. “kara taştan kaynak mı çıkar hiç” diye cevap verdi.<br />
Bunun üzerine dediler ki. “ Tavusun güzellik elbisesi gökten gelir, ezelidir. Hileyle<br />
dava ile hiç, o güzelliği elde edebilir misin sen<br />
Firavun da saçını, sakalını süslemişi eşekliğinden kendisini Musa’dan yüce<br />
göstermeye, ondan daha yücelere bir derece üstün uçmaya kalkışmıştı. O da, boyacı,<br />
küpüne düşen dişi çakalın soyundandı. O da mal ve mevki küpüne düşmüştü! Kim<br />
onun Mevkiini, malını gördüyse secde etti, o da saçma sapan heriflerin secdelerine<br />
kapandı.<br />
O yamalı hırka giyen yoksul halkın secdesinden, malına mülküne karşı şaşırmasından<br />
adeta kendinden geçmiş, bir sarhoşçuk oluvermişti! Mal yılandır, onda zehirler var.<br />
Halkın mal sahibini büyük sayması, ona secde etmesiyse ejderhadır adeta. A firavun,<br />
ululanıp durma, sen bir çakalsın, tavusluk davasına kalkışma.<br />
Tavusların arasına varsan aciz kalır, onlar gibi salınamaz, rüsvay olursun. Musa ile<br />
Harun, tavuslara benzerlerdi. Karşısında salındılar, cilvelendiler, seni perişan ettiler.<br />
Çirkinliğin meydana çıktı, rüsvay oldun gitti. Yücelikten aşağılıklara düşüverdin!<br />
Mehenk taşını görünce kalp akça gibi simsiyah oldun.<br />
Üstündeki aslan nakşı gitti, köpekliğin meydana çıktı. A uyuz çirkin köpek, hırsından,<br />
kızgınlığından aslan postuna bürünme. Aslan kükrer de seni sınar. O vakit üstünde<br />
aslan, sureti olduğu, fakat hakikatte köpeklerin huylarına sahip olduğun anlaşılır.<br />
Allah, söz gelişiminde Peygambere dedi ki: “ Münafıkların anlaşılması için en kolay ve<br />
görünür delil şudur: münafık iri yarı, korkunç, zahiren babayiğit görünse bile sen<br />
onun sesinin tonundan ve sözünden tanır anlarsın, testi aldığın zaman o testilere<br />
vurursun değil mi<br />
Neden vurursun Sesinden kırık testiyi anlama için. Kırık testinin sesi daha başka<br />
türlü olur. Ses, çavuşa benze, önde gider” ses gelir de o şeyin ne olduğunu anlatır,<br />
onun ahvalini sayar, döker. Ses matara benzer, fiil de o mastarı tasrif eder! Sınama<br />
sözü gelince hemencecik Harut hikayesini hatırladım.<br />
HARUT´LA MARUT´UN HİKAYESİ<br />
Bundan önce de bu bahse dair az bir söz söylemiştik. Fakat zaten ne kadar söylesek<br />
ancak binde birini anlatabiliriz. Bu vakayı adamakıllı anlatmak istedim ama şimdiye<br />
kadar söz, sözü açtı, birçok sebeplerle kalıp gitti. Hele bir hamle daha edeyim de<br />
çoğundan azını, adeta filin tek bir uzvunu söylemiş olayım.<br />
Ey yüzüne kul, köle olduğumuz, Harut ve Marut kıssasını dinle! Allah lütfunu ,<br />
padişahın lütuf şeklinde tecelli eden şaşılacak kahırlarını seyretmekten sarhoş<br />
olmuşlardı. Allahnın kahırlarında böyle sarhoşluklar varken Allah miracının ne<br />
sarhoşlukları var<br />
Tuzağındaki tane,insana böyle bir sarhoşluk verirse ya nimet sofrası ne yapar ne<br />
lütufkarda bulunur Harut da Marut da sarhoş olmuşlar, bağlarını çözmüşler, kayıttan<br />
kurtulmuşlar, aşıkçasına hayhuylar ediyorlar naralar atıyorlardı. Fakat yolda öyle bir<br />
tuzak, öyle bir imtihan vardı ki kasırgası dağları bile saman çöpü gibi kapıp<br />
götürebilirdi.<br />
Bu sınama bunları altüst etmekteydi. Fakat sarhoşun bunlardan ne haberi olabilir ki<br />
Sarhoşun önünde hendek de birdir, meydan da, ona kuyu da doğru yol kesilmiştir,<br />
hendek de! Dağ keçisi, yüce dağ başlarında yiyecek arar, hiçbir zarara uğramadan<br />
koşar durur.<br />
Yiyecek bulmak, yayılmak üzereyken ansızın feleğin sınaması gelir çatar. Öbür dağa<br />
bakar, orada bir dişi dağ keçisi görür. Derhal gözleri kararır. Bu dağdan ta o dağa<br />
sıçramak ister. Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona kadar yakın görünür ki oraya<br />
sıçramak ister.<br />
Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona o kadar yakın görünür ki oraya sıçramak, ev kapısının<br />
etrafında koşup dolanmak kadar kolay gelir. Binlerce arşın yol ona iki arşınlık bir<br />
mesafe görünür, o sarhoşlukla sıçramak ister. Sıçrayınca da iki amansız dağın<br />
arasında ki çukura düşüverir. O avcılar dan dağa kaçmıştı, kaçıp sığındığı yer, kanını<br />
döker.<br />
Avcılarsa o iki dağ arasındaki yarda oturmuş, bu azametli kaza ve kaderin zuhurunu<br />
beklemekteler. Dağ keçisi, ekseriyetle böyle avlanır. Yoksa bu hayvan, pek yürük, pek<br />
çeviktir, düşmanını sezer anlar. Rüstem’in kellesi, kulağı yerindedir, sakallı bıyıklı bir<br />
adamdır. Ama ayağını tutup onu kafese sokan tuzak şehvettir.<br />
Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil, bu sarhoşluğu, devede seyret.! Sonra da bu<br />
alemdeki bu şehvet sarhoşluğu, bil ki meleklerin sarhoşluğuna karşı pek hordur, pek<br />
bayağıdır. O sarhoşluk, bu sarhoşluğu kırar, mahveder. Melek, nasıl olur da şehvete<br />
iltifat eder ki Tatlı suyu tatmadıkça acı su, insana gözünün nuru gibi hoş gelir.<br />
Gökyüzü şaraplarının bir katrası bile insanı şaraptan da vazgeçirir, sakilerden de.<br />
Artık düşün sen, meleklerin ne sarhoşlukları olur, tertemiz ruhlar, ululuktan ne<br />
mestiliklere düşer! Onlar bu şaraptan bir koku alarak gönüllerini vermişler bu alemi<br />
şarabın küpünü kırmışlardır.<br />
Ancak, ümitsiz ve o alemden uzak olanlar, kafirler gibi kabirlerinde gizlenmişler, iki<br />
alemden de ümitlerini kesmişler, hadde hesaba gelmez dikenler ekmişlerdir. Harut la<br />
Marut,sarhoşluklarından “ Ah ne olurdu, bulut gibi biz de yeryüzüne rahmet<br />
yağdırsak, bu zulüm yurduna adalet, insaf, ibadet ve vefayı yaysaydık” dediler.<br />
Onlar bunu dedi ama kaza ve kader de “ durun ayaklarınızın önünde gizli tuzaklar pek<br />
çok. Kendinize gelin de körcesine Kerbela’ya at sürmeyin! Çünkü o çölde helak<br />
olanların kıllarından kemiklerinden yolcu, ayak basacak yer bulamaz. Yol, baştan başa<br />
kıl, kemik, sinir, doludur. Allahnın kahir kılıcı, nice varları yok etmiştir. Allah “<br />
Allahnın inayetine erişen kullar, yeryüzünde yavaş ve mülayim bir surette yürürler”<br />
dedi.<br />
Ayağı yalın olan dikenlikte nasıl yürür Dura, dura. Düşüne, düşüne, ihtiyatla adım<br />
ata, ata! Diyordu. Kaza bunu söylüyordu ama onların kulakları, coşkunlukları<br />
yüzünden tıkanmış, sağır olmuştu. Varlıklarından kurtulanlardan başka herkesin<br />
gözlerini bağlamışlar, kulaklarını tıkamışlardır.<br />
Gözleri, Allah inayetinden başka ne açar, kızgınlığı sevgiden başka ne yatıştırır<br />
Dilerim, Allah ihsanı olmayan muvaffakiyete ulaşmak için çalışıp çabalama, dünyada<br />
kimseye mukadder olmasın, doğruyu Allah daha iyi bilir.<br />
FİRAVUNUN RÜYASI<br />
Firavunun çalışıp çabalaması, Allah ihsanı olan muvaffakiyete ulaşmamıştı. Allah<br />
muvaffakiyet vermediği için de diktiği yırtılıp sökülüyordu. Hükmünde binlerce<br />
müneccim, binlerce düş yorucu, binlerce büyücü vardı. Firavuna rüyasında Musa’nın<br />
doğacığını, firavunu ve saltanatını mahvedeceğini göstermişlerdi.<br />
Düş yorucularla müneccimlere “ Bu hayalin, bu kötü rüyanın delalet ettiği şeyi nasıl<br />
defetmeli ” dedi. Hepi de dediler ki: “ Bir tedbirde bulunalım, çocuğun doğmasına<br />
mani olalım” doğum gecesi gelince Firavun kulları şu tedbiri kabul ettiler, şunu<br />
münasip gördüler: o gün İsrail oğullarını erkenden meydana, padişahın huzuruna<br />
götüreceklerdi.<br />
“ Ey İsrail oğulları haydin sizi padişah filan yerde huzuruna çağırıyor. Sizi örtüsüz,<br />
nikapsız yüzünü gösterecek, sevaba ermek üzere size ihsanlarda bulunacak” diye<br />
tellallar bağıracaklardı. Çünkü o esirler, Firavuna hiç yaklaşmazlardı, onu görmelerine<br />
izin yoktu.<br />
Hatta yolda ona rastlasalar yüzü koyun yere kapanmaları emredilmişti. Kanun buydu:<br />
hiçbir esir, ister vakitli olsun, ister vakitsiz, o padişahın yüzünü göremeyecek. Yolda<br />
çavuşların seslerini duydu mu, yüzünü görmemek için duvara dönecekti. Şayet<br />
yüzünü görürse mücrim sayılır, başına gelecek en kötü şeyler gelip çatardı. Onlarda<br />
görmeleri men edilen o yüzü görmeyi pek isterlerdi. İnsan man edildiği şeye haristir<br />
derler.<br />
( tellallar bağırdılar<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ esirler meydana doğru koşun. Umulur ki padişahlar padişahı<br />
size yüzünü gösterecek. İhsanlarda bulunacak!” israiloğulları bu müjdeyi duyunca<br />
padişahın didarına susuz ve müştak olduklarından, hileye inandılar. Süslenip ,<br />
püslenip o tarafa doğru koştular.<br />
Hani şunun gibi: Burada da hilekar Moğollar, “ Mısırlılardan birini arıyoruz . Mısırlıları<br />
bu tarafa toplayın da aradığımızı ele geçirelim” derler. Kim gelirse “ hayır bu değil.<br />
Sen geç oracıkta otur”derler de . Bu suretle herkes derlenip toparlandı mı bu hileyle<br />
hepsinin boynunu vurular. Onlar, ezan sesi duyunca Allah davetçisine uymazlardı ya.<br />
Onun şomluğu yüzünden.<br />
Hilekar Moğolların daveti, onları ölüme kadar çekti, sürdü. Akıllı kişi, sakın Şeytanın<br />
hilesinden ! Yoksulların, muhtaçların seslerini içesiye duy da hilebaz kişinin sesi<br />
kulağını tutup çekmesin! Yoksullar, tamahkar ve kötü huylu adamlarsa bile sen yine<br />
gönül sahibini onların içinde ara”<br />
Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar<br />
kusurlar arasında olur. İsrail oğulları coşarak erkenden meydana doğru koştular.<br />
Firavun bu hileyle onları meydana götürünce güzelim yüzünü onlara gösterdi.<br />
Gönüllerini aldı, ihsanlarda bulundu, vaitler etti.<br />
Ondan sonrada “ Canınız için ne olur. Bu akşam hepiniz bu meydan da kalın, burada<br />
yatın uyuyun” dedi. Cevap vererek dediler ki, sana kulluk eder, sözünü dinler hatta<br />
dilersen burada bir ay otururuz”<br />
Firavunun, geceleyin “ Bu gece doğum gecesi, fakat hepside karılarından ayrı” diye<br />
sevinerek geri döndü. Haznedarı İmran da yanındaydı. Onunla konuşa , konuşa Şehre<br />
geldi. ona “ imran, bu gece sen de burada yat, karının yanına gitme onunla buluşma”<br />
dedi.<br />
İmran, “ Peki, burada yatarım, senin gönlünün istediği şeyden başka bir şey<br />
düşünmem bile” dedi. İmran da İsrail oğullarındandı fakat Firavunun adeta gönüllü ,<br />
candı. Firavun onun isyan edeceğini, gönlünü korktuğu şeyi yapacağını nereden akıl<br />
edecekti<br />
Firavun gitti, İmran da orada yatıp uyudu. Gece yarısından sonra karısı, onu görmeye<br />
geldi. Üstüne kapanıp dudaklarından öpmeye koyuldu. Gece yarısı, onu uykudan<br />
uyandırdı. İmran uyanıp karısını gördü. Kadın, hoşuna gitti, dudak dudağa öpüşmeye<br />
başladılar. İmran, “ Bu zamanda nasıl geldin dedi ” kadın “Sana iştiyakımdan.<br />
Allahnın kaza ve kaderi bu” diye cevap verdi.<br />
İmran, karısını sevgiyle kucakladı kendini tutamadı. Onunla buluştu ve emaneti ona<br />
verdi. Sonrada dedi ki: “ Kadın, bu küçük iş değil!” demir taşa çalındı, bir ateştir<br />
sıçradı. Hem de öyle bir ateş ki padişahtan da saltanatından öç alıcı, padişaha da,<br />
saltanatına da kin güdücü bir ateş.<br />
Ben buluta benziyorum sen yersin Musa’da nebat Allah , satranç oyununda şahı<br />
sürüyor. Bir yutulduk mu yutulduk! Hanım, yutulmayı da hakiki padişah olan Allahdan<br />
bil, yutmayı da o işi bizden bilip bize hayıflanma! Firavunun korktuğu şey yok mu<br />
Seninle buluştum meydana geldi işte!<br />
Sakın bunu kimseye söyleme, gizle de bana da yüzlerce türlü gam gussa gelmesin,<br />
sana da. Sonucu, bunun eserlerini meydana çıkar çünkü nazeninin alametleri belirdi!<br />
Tam o sırada meydandaki halktan naralar duyulmaya yer gök naralarla dolmaya<br />
başladı. Firavun, bu naralardan korkup sıçradı gürültünün ne olduğunu anlamak için<br />
yalınayak koştu.<br />
Meydandan gelen ve dehşetinden cinleri ve perileri bile korkutan bu naralar, bu<br />
gürültüler nedir anlamak istiyordu. İmran, “ Padişahımızın ömrü uzun olsun<br />
İsrailoğulları lütfundan neşeleniyorlar. İhsanlarına seviniyorlar, oynuyorlar, ellerini<br />
çırpıyorlar “dedi. Firavun dedi ki” Olabilir. Fakat beni adamakıllı bir vehim bir<br />
endişedir kapladı”<br />
Bu gürültü asabını bozdu. “Bu acı dertle, kederle beni kocattı.” Padişah, bütün gece<br />
ağrısı tutmuş gebe kadın gibi bir yandan bir yana gidip geliyor. Her an “İmran, bu<br />
naralar beni dehşetle yerinden sıçrattı” diyordu. Zavallı İmra’nın kudreti yoktu ki<br />
karısıyla buluştuğunu söylesin karısı gebe kalınca gökte Musa’nın yıldızının belirdiğini<br />
anlatsın. Her peygamber ana rahmine düşünce yıldızı da gökte zuhur eder, parlamaya<br />
başlar.<br />
Kör Firavunun hilelerine, tedbirlerine rağmen gökyüzünde Musa’nın yıldızı belirdi.<br />
Sabah olunca İmran’a “ Git de o gürültünün, o patırtının ne olduğunu anla” dedi.<br />
İmran meydana koşup “ Bu ne gürültüydü Padişahlar padişahı uyuyamadı” deyince,<br />
her müneccim, yaslılar gibi başı açık, yeni yakası yırtık bir halde toprağı örtü.<br />
Yaslılar gibi sesleri ses veriyor, feryatları ortalığı dolduruyordu. Saçlarını, sakallarını<br />
yolup, yüzlerine vuruyorlar, gözleri kanlı yaşlarla doluyordu. İmran “ Hayrola. Bu ne<br />
feryat, bu ne hal Bu yomsuz yıl, kötü alametler mi gösteriyor yoksa ” dedi. Özürler<br />
serdederek dediler ki: “Emir Allahnın kaza ve kaderi bizi esir etti.<br />
Her çareye başvurduk, fakat padişahın devleti karadı, düşmanı dünyaya geldi, galip<br />
oldu. Geceleyin gökyüzünde o çocuğun yıldızı göründü, bizi kör etti. O peygamberin<br />
yıldızı gökte yüceldi, biz de ağlamaya, yıldızlar gibi gözyaşları dökmeye başladık”<br />
İmran , içinden sevindi, fakat zahiren “ Eyvahlar olsun!” diye elini başına vurup,<br />
kızgın suratı asık bir halde deliller gibi akılsız ve güya kendini bilmez bir halde<br />
müneccimlerin üstüne yürüyüp onlara oyun oynuyordu. “ Padişahımızı aldattınız,<br />
hıyanetten, tamahtan vazgeçmediniz.<br />
Onu bu meydana kadar sürükleyip yüzünün suyunu dökünüz, şerefini hiçe saydınız.<br />
Ellerinizi, göğüslerinize koyup padişahı dertlerden kurtaracağız diye vaitlerde<br />
bulundunuz” dedi. Padişah da bunu duyunca “ Hainler, dedi, ben de sizi asayım da<br />
görün. Kendimizi gülünç hallere soktuk, düşmanlara mallar ihsan edip ziyana girdik.<br />
Bu gece bütün İsrailoğulları, karılarından uzak kaldılar diye, mal da gitti, şeref de. İşe<br />
gelince hiçbir şey olmadı. Bu mudur iyi adamların muaveneti, bu mudur iyi kişinin<br />
yapacakları iş<br />
Yıllardır paralar, libaslar alıyor, ülkelerin servetini rahatça yiyip duruyorsunuz. Bu mu<br />
sizin tedbiriniz, bu mu nücum bilginiz Siz besbedava lokma yiyen hilekar ve şom<br />
kişilersiniz. Sizi öldürür, parçalatır, ateşlere atar, burunlarınızı, kulaklarınızı,<br />
dudaklarınızı kestirir.<br />
Sizi ateşe odun yapar, yiyip içtiklerinizi fitil, fitil burnunuzdan getiririm.”<br />
Müneccimler, secde edip “Padişahım, Şeytan bu sefer bize galebe etti. Fakat yılardır<br />
nice belalar defettik. Yaptıklarımıza vehim bile hayran olmakta. Bu sefer tedbirimiz<br />
hiçe çıktı. O peygamberin anası gebe kaldı, o ana rahmine düştü.<br />
Düştü ama padişahım, suçumuzu, affettirmek için biz de doğum gününe dikkat ederiz.<br />
Bu fırsatı da kaçırmamak, kaza ve kaderin zuhuruna mani olmak için doğacağı günü<br />
hesaplayacak gözleyeceğiz. Ey akıllara fikirler, reyinin kulu, kölesi olan padişah, bunu<br />
da yapamazsak bizi öldür” derler.<br />
Firavun düşmanları vurup öldüren takdir oku, yayından fırlamasın diye günden güne<br />
dokuz ayı sayıp duruyordu. Takdirle savaşa girişen, takdire baskın yapmaya kalkışan,<br />
baş aşağı gelir, kendi kanına bulanır. Yer göğe düşmanlığa kalkışırsa çoraklaşır, ölü<br />
haline girer .Resim, ressamına pençe vurmaya kalkarsa kendi saçını sakalını yolmuş<br />
olur!<br />
Dokuz ay sonra padişah, yine tahtını meydana kurdurup tellallar çağırttı. Tellallar, “<br />
Kadınlar, bütün israiloğullarının kadınları çocuklarıyla meydana gelsinler. Bundan<br />
önce erkekler, ihsanlara nail oldular, elbiseler, altınlar elde ettiler. Kadınlar, bu yıl<br />
devlet sizin herkes dilediği şeye nail olacak.<br />
Padişah kadınlara elbise verecek, ihsanlar edecek. Çocukların başlarına da altın<br />
külahlar koyacak. Padişah diyor ki “Hele bu ay doğanlar yok mu bilhassa onlar<br />
ihsanıma, hazinelerime ulaşacaklar” diye bağırdılar. Kadınlar sevindiler çocuklarıyla<br />
çıktılar, padişahın otağına kadar gittiler.<br />
Yeni doğurmuş olan her kadın, hileden kahırdan emin bir halde şehirden çıkıp meydan<br />
yöneldi. Kadınların hepsi toplanınca erkek çocukları analarının kucaklarından aldılar.<br />
Düşman doğmasına, felaket artmasın diye güya ihtiyata riayet ederek başlarını<br />
kestiler.<br />
Musa’yı doğurmuş olan İmran ’ın karısına gelince elini, eteğini çekmiş, o<br />
kargaşalıktan, o toz dumandan kurtulmuştu. Fakat o alçak Firavun , evlere de hafiye<br />
olarak ebeler gönderdi. “ Burada bir çocuk var, anası , ürktüğü, şüphelendiği için<br />
meydana gelmedi. Bu sokakta güzel bir kadın var, bir de çocuk doğurmuş fakat pek<br />
akıllı pek tedbirli bir kadın” diye kovaladılar. Bunun üzerine memurlar eve gelince<br />
Musa’nın anası, Allah emriyle Musa’yı tandıra attı. Bilen Allahdan kadına “Bu çocuğun<br />
aslı Halil’dendir. Ey ateş, soğu yakma emrinin koması yüzünden ateş yakmaz, bir<br />
zarar vermez” diye vahiy gelmişti.<br />
Kadın vahiy üzerine Musa’yı ateşe attı, fakat ateş Musa’yı yakmadı. Memurlar bunu<br />
görünce meyus olup muratlarına erişmediler, çekilip gittiler. Fakat kovucular, yine bu<br />
işi anlayıp, Firavundan birkaç para koparmak için memurlara macerayı anlattılar. O<br />
tarafa dönün, pencereden iyice bir bakın dediler.<br />
Musa’nın anasına yine “Çocuğunu suya at, saçını başını yolma, ümitlen itimat et, onu<br />
Nil’e at, ben onu yüzü ak olarak sana kavuştururum” diye vahiy geldi. bu sözün sonu<br />
gelmez ki. Firavunun bütün hileleri, yakasına paçasına dolaşmaktaydı. o dışarıda yüz<br />
binlerce çocuk öldürüyordu. Musa ise evinin içinde baş köşede yetişmekteydi.<br />
O uzağı gören kör Firavun , hilelere sapıp deliliğinden nerede yeni doğmuş bir çocuk<br />
varsa öldürtmekteydi. İnatçı firavunun hilesi ejderha idi, bütün alem padişahlarının<br />
hilelerini yutmuştu. Fakat ondan daha firavun birisi zuhur etti. Onu da yuttu, hilesini<br />
de! O bir ejderha idi, asa da bir ejderha oldu.<br />
Bu onu Allah tevfikiyle sömürüp yutuverdi. El üstünde el var. Nereye kadar bu. Ta son<br />
erişilecek menzile, ta Allah’a kadar. Çünkü o öyle bir denizdir ki ne dibi var, ne kıyısı,<br />
bütün denizler, ona karşı sele benzer. Hileler tedbirler ejderha ise tek Allah önünde<br />
hepside hiçtir.<br />
Sözün, buraya gelince yere baş koyup mahvoldu. Doğru yolu Allah daha iyi bilir.<br />
Firavunda olan yok mu Sen de var. Fakat senin ejderha kuyusuna hapsedilmiş!<br />
Yazıklar olsun bunların hepsi de senin ahvalin. Fakat sen, onları Firavuna isnat etmek<br />
istersin. Senin halinden bahsettiler mi canın sıkılır, başkasından bahsettiler mi sana<br />
masal gelir.<br />
Lakin nefis seni de harap etmiş bu arkadaşın da seni hikayelerle uzaklara atmakta!<br />
Senin ateşine atılan odun atılmamakta, onun gibi fırsat bulamıyorsun sen. Yoksa<br />
fırsat bulsan senin ateşin de firavunun ateşi gibi yalımlanır!<br />
Firavun, Musa’ya “ Ey Kelim, sen neden halkı öldürdün, neden halka korku saldın<br />
Halk senden yılgınlığa düştü, kaçışırken ayaklar altında çiğnenip öldü. Hulasa, halk<br />
sana düşman kesildi. Sana karşı erkeğin gönlünde de kin var, kadının gönlünde de<br />
halkı kendine davet ediyorsun ama iş aks çıktı.<br />
Sana aykırı hareket etmekten başka çareleri kalmadı. Ben de senin şerrinden kaçıyor,<br />
sana aşikare karşı durmuyorum ama aleyhine çömlek kaynatıp duruyorum. Beni<br />
aldatmayı gönlünden çıkar, arkandan, gölgenden başka kimsenin geleceğini umma.<br />
Bir iş becerdim, halkın gönlüne bir korkudur saldım diye mağrur olma.<br />
Bunun gibi yüzlerce iş becersen sonunda yine rüsvay olursun, hor hakir bir hale<br />
gelirsin, seninle alay eder, sana gülüşürler. Senin gibi nice hilebazlar varı. Bizim<br />
Mısırımız da nihayet rüsvay oldular” dedi.<br />
Musa, Firavuna dedi ki: “Ben Allah emrine karışamam. Emreder de kanımı bile<br />
dökerse korkum yok. Ben bu alemde rüsvay olayım, buna hem razıyım, hem de<br />
şükrederim. Tek hak yanında yüce olayımda. Halka karşı hor hakir olayım, benimle<br />
alay etsinler, bana gülsünler. Allah’a karşı sevgili olayım,o beni istesin, beğensin.<br />
Yeter bu bana.<br />
Bunları da söz olsun diye söylüyorum hani. Yoksa Allah seni yarın kara yüzlülerden<br />
edecek, bu muhakkak! Yücelik onundur, onun kullarınındır. Onun nişanesini Adem’le<br />
iblisin hikayesini oku da anla! Allahnın zatına nasıl son yoksa hikmetlerine de son<br />
yoktur. Aklını başına al da ağzını yum, yaprağı çevir”<br />
Firavun, Musa’ya “ Yaprak bizim elimizde şimdi defter de bizim hükmümüzde, divan<br />
da bizim! Bütün bu alem halkı beni seçmiş beni kabul etmiş A Musa, bütün alemde en<br />
akıllı sen misin ki A Musa, sen kendini beğenmiş, almışsın haydi oradan be, kendini<br />
az gör, kendine güvenip gururlanma. Dünyanın sihirbazlarını toplayayım da bütün<br />
şehre senin bilgisizliğini göstereyim. Fakat bu, bir iki gün içinde olmaz. Bu yaz<br />
çağında bana kırk günceğiz mühlet ver” dedi.<br />
Musa dedi ki: “ Bana bu hususta izin yok. Ben bir kulum, sana mühlet vermeye emir<br />
almadım. Sen hükümdarın, galipsin, benim yardımcım dostum yok. Fakat Allah<br />
fermanına tabiim, başka bir şeyle işim yok. Diri oldukça seninle canla başla<br />
savaşacağım, ben kulum yardımla, yardımcıyla ne işim var Allahnın hükmü zuhur<br />
edinceye kadar seninle uğraşacağım, her hasmı düşmanından Allah ayırır”<br />
Firavun, hayır dedi, mutlaka bir mühlet vermek gerek. Beni aldatıp durma, yel alıp<br />
poyraz satma. Bu sırada ulu Allahdan Musa’ya “ Ona bol, bol mühlet ver, korkma. Bu<br />
kırk gün mühleti, ona gönül rızasıyla ver de çeşit, çeşit hileler düzsün. İstediği gibi<br />
çalıp çabalasın. Ben uyumuyorum ki. Ona söyle, hızlı gitsin, fakat yolu ben tuttum,<br />
pusuda ben varım.<br />
Onların hilelerini ben birbirine katar, onların arttırdıklarını ben eksiltirim. Su<br />
getirirlerse ateş haline sokar, şerbet içerlerse zehir yaparım. Birbirlerine muhabbet<br />
bağlasalar sevgilerini yıkar, berbat ederim. Vehimlerine bile gelmeyen şeyleri yaparım<br />
ben. Sen korkma, ona uzun bir müddet mühlet ver asker topla, yüzlerce hileler düz<br />
de” diye vahiy geldi.<br />
Musa, “ Emir geldi, mühlet sana. Bizden kurtuldun, şimdilik ben yerime gidiyorum”<br />
dedi. Musa yola düştü, ejderha da bilgili ve dost bir av köpeği gibi peşine takıldı. Av<br />
köpeği gibi kuyruğunu sallayarak gidiyor, ayaklarının altında taşları kum gibi<br />
eziyordu. Taşı demiri nefesiyle çekip sömürmekte, demiri apaşikar bir surette ağzında<br />
ezip çiğnemekteydi.<br />
Havalanıp burçların üstüne çıkmakta, Rum gürcü herkes ondan kaçmaktaydı. Deve<br />
gibi ağzından köpükler saçıyordu. O köpüğün bir katresi kimin üstüne düşse cüzzam<br />
illetine tutuluyordu. Dişlerinin gıcırtısı, yürekleri yerinden oynatıyor, kara aslanların<br />
bile canları elden gidiyordu.<br />
O seçilmiş peygamber, kavminin yanına varınca ejderhayı boğazından yakaladı,<br />
ejderha asa oldu yine. Asya dayandı da dedi ki. Ne şaşılacak şey. Bizim yanımızda<br />
güneş, düşmana karşı gece! Ne hayret edilecek şey ki bu ordu, kuşluk güneşiyle<br />
dopdolu olan bu alemi görmüyor. Göz de açık, kulak da sonra da bu zeka Allahnın<br />
gözbağcılığına hayretteyim!<br />
Ben onlara şaşırıyorum, onlar da bana şaşırıyorlar. Baharın onlar diken,ben yasemin:<br />
onlara nice lezzetli şaraplarla dolu kadehler sundum. Fakat onlara kadehteki şerbet<br />
taş kesildi. Gül desteleri yaptım, götürdüm, her gül, diken oldu, şerbet zehire döndü.<br />
Bu kendisinden geçenlerin oldukça nasıl meydana çıkar<br />
Yanımızda uyanık bir uyur gerek ki uyanıkken rüyalar görsün! Halkın düşüncelere<br />
dalması bu güzelim uykunun düşmanıdır. Halk düşünceleri yatışmasını uyumasın diye<br />
bu güzelim uykunun boğazını sıkar. Bir hayret lazım ki düşünceleri silip süpürsün,<br />
hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri!<br />
Hüner ve marifette kim daha kamilse mana bakımından artta sureta ileridedir. Allah “<br />
Geri dönenler” dedi. Geri dönmek sürünün yazıdan gelip ağıla gitmesine benzer. Sürü,<br />
yazıdan dönüp geldi mi giderken en önde olan keçi artta kalır. Giderken geride kalan<br />
topal keçiye gelince suratı asıkları bile güldürecek bir halde öne düşer.<br />
Bu kavim laf olsun diye topal olmadılar ya, öğünmeyi terk ettiler de arı satın aldılar.<br />
Bu kavim, hacca ayakları kırık olduğu halde topallaya, topallaya giderler. Sıkıntıdan<br />
kurtuluşa gizli bir yol vardır. Bu tarife gönüllerini bilgilerden yıkayıp arıtmışlardır.<br />
Çünkü bu yol, zahiri bilgiyi tanımaz.<br />
Bu yolda, aslı o alemden olan bir bilgi gerek. Zira her feri, aslında yol gösterir. Her<br />
kanat, denizi aşacak kudrete nereden sahip olacak Allah bilgisi gerek ki insanı<br />
Allah’a ulaştırsın. Şu halde adama sonunda gönülden silinip arıtılması lazım olan<br />
bilgiyi neye öğretirsin Öyleyse bu alemde ileri gitmeye heves etme, topal ol da geri<br />
dönerken en öne düş. Ey nazik adam, ileri giden son gelenlerden ol. Taze ve turfanda<br />
meyve ağaca nazaran daha ileridedir. Derecesi de daha üstündür. Gerçi meyve<br />
ağaçtan sonra vücuda gelir, fakat hakikatte evvel odur, çünkü ağaçtan maksat odur.<br />
Melekler gibi “ Bizim bilgimiz yok de , de “ Ancak seni bildirdiğin bilgiyi biliriz” sırrı<br />
elini tutsun. Bu mektep de hecelemeyi bilmezsen Ahmed gibi akıl ve irfan nuriyle<br />
dolarsın. Şehirlerde ad san sahibi olmazsan, Allah kullarının halini daha iyi bilir ya,<br />
kaybolmazsın, merak etme. Ayın definesini bilinmeyen viranelere gizlerler<br />
Hiç defineyi bilinen yere koyarlar mı İşte kurtulmanın, halas olmanın da zahmet ve<br />
meşakkatlerde gizlenmesi buna benzer. Burada hatıra birçok şüpheler, tereddütler<br />
gelebilir ama iyi at, kösteklerini kırar, bukağıdan kurtuluverir. Onun sevgisi, şüphe ve<br />
tereddütleri yakan bir ateştir.<br />
Gündüzün nuru, bütün hayalleri siler süpürür. Ey Allah rızasını elde eden, bu sula,<br />
sana o taraftan geldi, cevabını da o taraftan ara. Gönlün köşesiz köşe yok mu İşte o<br />
bucak, padişaha varan bir yoldur. Gönlün doğudan da olmayan, batıdan da olmayan<br />
aydınlığı, tek bir aydan meydana gelir.<br />
Ey mana dağı, sen yoksullar gibi bu tarafa o tarafta neden ses arayıp durursun. Derde<br />
düşünce iki büklüm olup “ Yarabbi” diye yalvardığın taraf yok mu, bu sesi de o tarafta<br />
ara. Dert ve ölüm zamanı o tarafa yönelir, feryat ve figana düşersin. Dertten<br />
kurtulunca neden yabancıya dönüyor, hiç o tarafı aklına bile getirmiyorsun<br />
Mihnet zamanında “ Allah” demeye başlar, sıkıntın geçti mi “ Nerede ona yol ”<br />
dersin. Bu hal, şundan ileri geliyor: “ Allah’ı şeksiz, şüphesiz bilen, tanıyan, daima<br />
onu anlar, ondan hiç ayrılmaz. Fakat akıl ve şüphesiz bilen, tanıyan daima onu anlar,<br />
ondan hiç ayrılmaz.<br />
Fakat akıl ve şüphe hicaplarında kalan kişiye Allah tecellisi, gah örtülür, gah yenini,<br />
yakasını yırtıp görünür. Aklı cüzi gah üstündür, gah baş aşağı ,aklı külli ise bütün<br />
hadiselerden kurtulmuştur, emindir. Akılla hüneri sat da hayreti satın al. Oğul,<br />
horluğa doğru git, Buhara ya değil!<br />
Biz neyse bu derece de söze daldık Hikaye söyleyelim derken hikaye olduk gitti. Ben<br />
yokum zaten ağlayıp, ağlayıp sızlayarak masal oldum gitti. Bu suretle secde edenler<br />
arasına katılayım, onlarla beraber yuvarlanayım bari. İş bilen, söz anlayan adama bu<br />
söz, hikaye değil. Halimi anlatıyorum ben, sevgilinin huzurundayım ben!<br />
Asi, bunlar önce gelip geçenlere ait aslı yok masallar dedi ya. Kuran hakkında<br />
söylenen bu söz, nifak eseridir. İçinde Allah nuru olan Lamekan aleminde nerede<br />
geçmiş, nerede gelecek, nerede hal, geçmiş, gelecek, sana göredir. Yıksa hakikatte<br />
ikisi de birdir. Fakat sen iki sanırsın.<br />
Bir adam, onun babasıdır, bizim oğlumuz, Zeydin altında olan dam, Amr’ın üstündedir.<br />
Damın altta, üstte oluşu, o iki adama göredir. Hakikatteyse dam tek bir şeydir, işte o<br />
kadar! Bu söz, onun misli değildir, bir misaldir ancak, eski harfler, yeni manayı ifade<br />
edemez ki. Ey tulum, burası madem ki ırmak kıyısı değil, ağzını kapat. Bu şeker<br />
denizinin ne kıyısı var, ne kenarı!<br />
Musa, dönüp firavun kalınca bütün rey ve tedbir sahiplerini danışmak üzere çağırdı.<br />
Bizim de sihirbazlarımız var. Her birisi sihirde tek, bütün sihirbazlar onlara uymakta”<br />
dediler. Padişahın, Mısır sultanı olan Firavunun Mısır civarındaki bütün sihirbazları<br />
çağırmasını kararlaştırdılar.<br />
Firavun hemen bütün sihirbazların toplanması için etrafa bir hayli adam gönderdi.<br />
Nerede ünlü bir büyücü varsa gelmesi için on haberci yolladı. İki genç vardı ki büyü de<br />
pek şöhret bulmuşlardı. Sihirleri aya bile tesir ederdi. Aydan apaşikar süt sağarlar, bir<br />
yere gidecekleri vakit küplere binip giderler.<br />
Ay ışığını bez şekline sokup ölçer, biçer satarlardı. Müşteri, para verip alır. Sonra<br />
anlayınca eyvahlar olsun deyip hayıflanmaya, yüzüne vurmaya başlardı. Onların, buna<br />
benzer nice sihirleri vardı ki herkes apaçık görür dururdu. Onlara da “ Padişah şimdi<br />
sizden bir çare aramakta. İki yoksul adam gelip padişahın köşkü önüne otağ kurdu.<br />
Bir sopadan başka bir şeyleri yok. Fakat emirleriyle ejderha oluyor. Padişah da çaresiz<br />
kaldı, ordusu da. Bu iki kişinin elinden hepsi feryad ve figana geldi. bir çare bulmanız<br />
için bu kulunu size gönderdi. Size haber gönderip buyuruyor ki: bunları defetmek için<br />
bir çare bulun.<br />
Karşılık olarak size hesapsız hazineler bağışlayacak” diye haber gönderdi, bu haberi<br />
duyunca iki büyücünün de gönüllerine hem korku düştü, hem sevgi. Cinsiyet damarı<br />
atmağa başladı, ikisi de hayretlerinden başlarını dizlerine koydular. Sofinin meşk yeri<br />
dizidir. Müşkülünü halletmek hususunda iki diz, adeta sihirbazdır.<br />
O iki büyücü, bu haberi alıp hayrete daldıktan sonra annelerine “ Anne, babamızın<br />
mezarı nerede Bize göster” dediler. Anneleri, onlara rehberlik etti, babalarının<br />
mezarını gösterdi. Üç gün Allah rızası için oruç tuttular. Sonra “ Baba, padişah<br />
korkmuş, bize emir göndermiş.<br />
İki adam, onu sıkıştırmış, ordusunun önünde şerefine, haysiyetine dokunmuş. Onların<br />
ne silahları var, ne askerleri. Bir tek asaları var ama o asa da kıyametler<br />
koparıyormuş. Sen zahiren toprakta yatıp uyuyorsun ama hakikatte doğrular ülkesine<br />
gitmişsin. Eğer onların yaptıkları sihirse bize haber ver.<br />
Canım babacığımız, onlar Allah eriyse, yaptıkları iş Allahdansa yine bildir. De onlara<br />
uyalım, secde edelim, kendimizi bir kimyaya atalım ( da halis altın olalım). Ümidi<br />
kesilmiş biçareleriz. Bize bir ümit ver Allah tapısından sürülmüşleriz, bizi o tapıya yine<br />
onun keremi çekti” diye yalvardılar.<br />
Babaları, onlara rüyalarında dedi ki: “Oğullarım bunu açıkça söylemeye imkan yok.<br />
Apaçık ve olduğu gibi söylememe izin yok. Ama bu sır, uzak değil gözümün önünde.<br />
Size bir nişane göstereyim de gizli şey aşikar olsun. Gözlerimin nurları, oraya varın da<br />
onun uyumakta olduğu yeri anlayın. O hakikat sahibi uyurken korkmayın asayı almayı<br />
kalkışın.<br />
Eğer çalabilirseniz o sihirbazın biridir. Sihirbaza karşı çare bulmayı bilirsiniz siz. Yok<br />
eğer çalışmasanız aman ha aman. Kendinize gelin, o Allah eridir. Ululuk sahibi ve<br />
hidayet verici Allahnın elçisidir. Yeryüzü doğudan batıya kadar Firavunla dolsa savaş<br />
zamanı Allah, yine onu üstün eder. Firavun baş aşağı gelir.<br />
Babalarının canı yavrucuklarım, bu doğru nişaneyi verdim işte. Buna göre iş yapın,<br />
Allah doğrusunu daha iyi bilir. Yavrularım, sihirbaz uyuyunca sihrinin, hilesinin hükmü<br />
kalmaz. Çoban uyudu mu kurt emin olur. Çoban uykuya daldı mı dikkati elden gider.<br />
Fakat bir hayvana Allah çobanlık ederse kurt, oraya nereden yol bulur, onu kapmayı<br />
nasıl umabilir<br />
Hakk’ın yaptığı sihir, haktır, yerindedir. O yerli yerinde olan şeye sihirbazlık demek<br />
hatadır. Babalarının canı yavrular, bu keskin bir nişanedir. O peygamber, zahiren ölse<br />
bile Allah yine onu yüceltir, kadrini yükseltir.<br />
Allahnın lütufları, Mustafa’ya vaitlerde bulundu da dedi ki “ sen ölsen bile bu din, bu<br />
iman ölmez. Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kurandan bir şey eksiltmeye, ona<br />
bir şey katmaya yeltenen kişiye ban mani olurum. Ben seni iki cihanda da korurum.<br />
Sözünü kınayanları terk eder, onları hor hakir bir hale korum.<br />
Hiç kimse kuranı değiştirmeye kudret bulamaz ona ne bir şey ilave edebilirler, ne<br />
ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama! Senin<br />
parlaklığın gün geçtikçe artırır, adını altınlara, gümüşlere bastırırım. Senin için<br />
mimberler, mihraplar kurdururum.<br />
Ben, seni öyle seviyorum ki senin kahrın, benim demektir. Şimdi adını korkudan<br />
gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar. Melun kafirlerin<br />
korkusundan dinin mağaralarda gizili kalıyor ya. Bütün alemi minarelerle<br />
dolduracağım, asilerin gözlerini kör edeceğim ben.<br />
Kulların şehirler alacak mevkiler bulacak. Dinin balıktan aya kadar her tarafı<br />
kaplayacak, ey Peygamberimiz, sen sihirbaz değilsin, doğrusun sen de Musa’nın<br />
giydiği elbiseyi giymişsin, sen de onun gibi bir Peygambersin. Kuranın Musa’nın<br />
asasına benzer küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar.<br />
Sen toprak altında uyursun ama o tertemiz söz asa gibi her şeye agahtır. Kast<br />
edenlerin elleri o asaya ulaşamaz. Uyu ey padişah uyu uykun mübarek olsun! Bedenin<br />
uyur ama nurun göklere ağar, düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger.<br />
Felsefeci, aleyhine söylenmeye yeltenir ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur.”<br />
Hakikaten de öyle oldu, hatta bu vaitten de üstün şeyler vücuda geldi. o uyudu, fakat<br />
bahtı, ikbali uyumadı. Babalarının canı yavrularım, sihirbaz uyudu mu işinin parlaklığı<br />
gider, sihrinin tesiri kalmaz.” Bu sözleri duyup uyandılar, ikisi de kabri öpüp o ulu<br />
savaş için Mısır’a hareket ettiler.<br />
Mısır’a varınca Musa’yı, Musa’nın evini aramaya başladılar. Onların Mısır’a geldikleri<br />
gün de Musa tesadüfen bir hurma ağacının altında uyumaktaydı. Sordukları adamlar<br />
onlara “ Varın hurmalıkta arayın” dediler. Hurmalığa geldikleri zaman bir de baktılar<br />
ki hurma fidanlarının dibinde bir uyuyan var, fakat cihanın uyanığı!<br />
Naz ederek baş gözlerini yummuş ama arş de gözlerinin önünde, ferş de! Gözleri açık,<br />
fakat gönlü uykuda nice adamlar var. Zaten su ve toprak ehli olanın gözü ne görebilir<br />
ki Fakat gönlü uyanık olanın baş gözü uyusa bile gönlünde yüzlerce göz açılır. Gönül<br />
ehli değilsen uyanık ol, uyuma. Bir gönül işte, mücadeleye giriş.<br />
Gönlün uyandın mı güzelce uyu. Gayri gözünden ne yedi kat gök kaybolur, ne altı<br />
cihet! Peygamber “ Gözüm uyur ama kalbim nasıl uyur, buna imkan mı var ” dedi.<br />
Bekçi farz et ki uyumuş fakat padişah uyanık ya, gönül gözleri açık olduğu halde<br />
uyuyanlara can feda!<br />
Ey manevi er, gönül uyanıklığını anlatmaya kalkışsam binlerce mesneviye sığmaz.<br />
Sihirbazlar, Musa’yı sırt üstü yatmış görünce asayı çalmaya kalkıştılar. Hemencecik<br />
asayı çalmak için Musa’nın ardından gidecekler, sopayı kapıvereceklerdi. Onlar, azıcık<br />
yürüyüp bu işe niyetlenir niyetlenmez asa titremeye başladı.<br />
Öyle bir titremeye başladı ki her ikisi de korkudan yerlerinde katılıp kaldılar. Sonra<br />
asa ejderha oldu, onlara saldırdı, ikisi de sapsarı kesilip kaçmaya başladılar. Korkudan<br />
her inişte sendeleyip yuvarlanarak yüz üstü düşüyorlar, kalkıp yine kaçmaya<br />
çalışıyorlardı. Katiyetle anladılar ki bu iş Allah işi, sihirbazların harcı değil bu!<br />
Korkularından adeta sıtmaya, hummaya tutulmuş gibi titriyorlardı; ölüm haline<br />
gelmişlerdi. Yaptıkları işten dolayı özür dilemek üzere Musa’ya bir adam gönderdiler.<br />
“ Evvelce sana hasat ediyor, seni kıskanıyorduk, o yüzden sınadık, yoksa seni<br />
sınamak kimin haddine düşmüş<br />
Sen bir Padişahsın, senin yanında biz mücrimiz bizi affet ey Allah dergahı haslarının<br />
hası! Diye ricada bulundular. Musa onları affetti, derhal iyileştiler, sıhhat buldular,<br />
Musa’nın önünde yere secde ettiler. Musa dedi ki: “ Ey ulular, sizi affettim. Cehennem<br />
teninize haram oldu, canınıza da.<br />
Ey dostlar, ben sizi görmemiş olayım, siz de beni görmemiş gibi davranın. Kalben<br />
aşina, fakat zahiren yabancı bir halde padişahın huzuruna benimle savaşmaya gelin!”<br />
bunun üzerine sihirbazlar yeri öpüp gittiler, çağırıldıkları zamanı ve fırsat vaktini<br />
gözetmeye koyuldular.<br />
Sihirbazlar Firavunun huzuruna geldiler. Firavun onlara bir çok ihsanlarda bulundu,<br />
elbiseler veri. Onlara daha bir hayli ihsanlarda bulunacağına dair vaitlerde bulundu,<br />
önceden de kullar, atlar, ağır ve değerli şeyler, yiyecek ve içecek verdi. Ondan sonra:<br />
“ Ey devletimle ileri giden kişiler, imtihandan galip gelirseniz, size o derecede<br />
ihsanlarda bulunacağım ki cömertlik de utanacak” dedi. Sihirbazlar da cevaben<br />
dediler ki: “ Padişahın sayesinde galebe edeceğiz, düşmanın bitik bir hale gelecek. Biz<br />
bu fende saflar bozan yiğitleriz alemde kimse bizimle başa çıkamaz.”<br />
Musa’nın anılışı, hatırları oraya bağlıyor, bu hikayeler evvelce olup biten şeylere aittir<br />
zannını veriyor. Halbuki Musa’yı anmamız işi gizlemek için yoksa Musa’nın nuru, ey iyi<br />
adam, senin bugün elinde. Musa da sende, Firavun da. Bu iki düşmanı da kendindin de<br />
ara sen. Musa, kıyamete kadar vardır. Nuru hep o nurdur, başka nur değil. Değişen<br />
yalnız kandildir.<br />
Bu kandille fitil başka, fakat nuru başka nur değil, hep o alemden. Kandile bakarsan<br />
kayboldun gitti. Çünkü ikilik ve sayıya sığış, kandile göredir. Fakat nura baktın mı<br />
ikilikten de , önü sonu bulunan cisim aleminin sayısında da kurtulursun. Ey varlık<br />
hulasası, müminle Mecusi ve Yahudi’nin birbirlerine aykırılığı, hep bakış, görüş<br />
yüzündendir.<br />
NEFSİNİZİ ÖLDÜ SANMAYIN<br />
Eski vakaları bilip söyleyenden bir hikaye dinle de bu üstü örtülü sırdan bir koku al.<br />
Bir yılancı, afsunlarla yılan tutmak üzere dağlara yüz tuttu. Arayan ister yavaş gitsin,<br />
ister hızlı ,nihayet aradığını bulur. İki elini de aramadan çekme. Arama yolda en iyi bir<br />
kılavuzdur.<br />
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona<br />
doğru kımıldan, onu ara. Gah lafla, gah susarak, gah şuraya, buraya boynunu<br />
uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış. Yakup oğullarına “ Yusuf’un kokusunu<br />
haddinden fazla arayın” dedi.<br />
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hale getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.<br />
Allah, “ Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş<br />
Yakup gibi sen de bucak, bucak yürü. Onu ağzınla sorup soruşturun. Dört yana kulak<br />
verip onu araştırın!<br />
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o aşinanın kokusunu alırsanız o<br />
tarafa yürüyün! Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol, belki o lütfun<br />
aslına yol bulursun, olur ya! Bütün bu hoşluklar, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak<br />
da külle dön.<br />
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu,<br />
asıl saadet nişanesi odur. Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima<br />
rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır. Her sille, okşamak içindir. Her şikayet, insana<br />
şükretmeyi andırır.<br />
Ey kerem sahibi cüzden,kül kokusunu al. Ey hakim, zıttan zıddı istidlal et! Doğrusu<br />
savaşlar, barışa sebep olur. Yılancıda kim için yılan aradı. İnsan, geçim için, rahatlık<br />
için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur. O da karda, kışta dağları<br />
dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.<br />
Derken bir dağda iri bir ölmüş, yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.<br />
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü. Yılancı,<br />
halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği! İnsan, bir dağa<br />
benzer, dağ nasıl aldanır, nasıl olurda bir yılana hayran olur<br />
Yoksul ademoğlu kendisini tanımadı, bilmedi. Fazilet makamından gelip bu noksan<br />
alemine düşüverdi. İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı<br />
gitti! Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o , niçin hayretlere düştü, yılan<br />
sevdasına kapıldı Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a<br />
geldi.<br />
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi. “ Ölü bir<br />
ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektin” diyordu. O, ejderhayı ölü<br />
sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi. Kıştan, soğuktan donmuştu.<br />
Diriydi ama ölü gibi görünüyordu. Alem de donmuştur da adı cemad olmuştur.<br />
Üstadım, camit, donmuş demektir.<br />
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de alem cisminin hareketini gör. Musa’nın elinde<br />
asa, yılan oldu ya, bütün alemi de buna kıyas et. Senin bir avuç topraktan ibaret olan<br />
varlığını nasıl bir cisim haline getirir Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi<br />
bilmek gerek. Bunların hepsi de bu aleme göre ölü.<br />
Fakat hakikat aleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.<br />
Onları hakikat aleminden bize yolladılar mı işte asa, bize ejderha kesilir. Dağlar, sese<br />
gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.<br />
Rüzgar, Süleyman’ı yüklenir, taşır; deniz Musa ile konuşur.<br />
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar, ateş, ibrahim’e ağustos gülü olur.<br />
Toprak, Karun’u yılan gibi sömürür, yutar; Hannane direği akla, fikre sahip olur. Taş,<br />
Ahmet’e selam verir; Dağ Yahya’ya haber yollar. Hepsi de bunlara “ Biz size karşı<br />
duyar, görürüz. Sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat namahremlere karşı susup<br />
durmaktayız” derler.<br />
Ama siz bir cemada gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cematların canına,sırrına nasıl<br />
mahrem olursunuz ki Cematlardan can alemine gidin de alemin cüzülerinin ahengini<br />
duyun! O vakit cansız şeylerin tespihlerini apaçık duyarsın da tevil vesveselerine<br />
kapılmazsın. Can aleminde kandiller yok da görmek için tevillere yapışıyorsun.<br />
“ Tespihten maksat, nasıl olur da zahiri tespih olur Bu tespihte bulunan bu cansız<br />
şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil. Doğrusu şu: onları gören, ibret alır<br />
da Allah’ı tespih eder. Sana Allah’ı tespih etmeyi hatırlıyor ya. İşte bu tespihe delil<br />
olmaları, onları tespih etmesi demektir” dersin.<br />
İtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur. İnsan,<br />
duygudan çıkmadı mı gayb alemine tamamıyla yabancıdır. Bu sözün sonu gelmez.<br />
Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke, çeke Bağdat’a kadar geldi. o maceracı adam,<br />
çarşıda bir hengamedir koparmak için. Yılanı Şat kıyısına koydu.<br />
Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu. “ Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip<br />
görülmemiş mefret bir şey. Nasıl da avlamış ” diye. Yüz binlerce ahmak adam<br />
toplandı. Ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar. Onlar yılanı görmek<br />
için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.<br />
Halk iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun diyordu. Yüz binlerce herzevekil<br />
toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi! kalabalıktan erkeğin kadından<br />
haberi yoktu. Halkla ileri gelenler birbirlerine girmiş adeta kıyametten bir alamet<br />
olmuştu. Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna<br />
basıp boyunlarını uzatıyordu.<br />
Ejderha, zemheriden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı. Yılancı, ihtiyatı<br />
elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı. Fakat halkın toplanmasını beklerken<br />
epeyce bir zaman geçmiş, ırak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu. Güneş onu epeyce<br />
ısıtınca azasından soğuk ahlar sıyrılıp gitmişti.<br />
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı. Ölü<br />
yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu. Şaşkınlıklarından<br />
naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular. Ejderha halkın gürültüsünden çatır,<br />
çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü.<br />
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen<br />
çirkin, mefret bir ejderha! Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayak altında<br />
kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu. Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne<br />
getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.<br />
O kör koyun kurdu uyandırdı. Cahil, Azrail’in yanına kendi ayağıyla gitti. Ejderha o<br />
ahmağa bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var. Sonrada bir direğe<br />
sarılıp kendisini sıkı, karnında herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı. Senin nefsinde bir<br />
ejderhadır. O, nereden öldü ki<br />
Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa! Firavunun eline geçenler, onun da<br />
eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı. Onun eline de böyle<br />
bir kudret düşse hemen Firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur,<br />
yüzlerce Harun’un da!<br />
O ejderha, yoksulluk elinde bir kurtcağız kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek<br />
büyür, çaylaklaşır! Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına<br />
getirme. Ejderhan donmuş bir halde iken selamettesin fakat kurtuldu, kendine geldi<br />
mi ona lokma olursun.<br />
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.<br />
Üstüne şehvet güneşi vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya,<br />
uçmaya başlar. Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş. Allah, sana<br />
vuslatıyla karşılık versin!<br />
Hulasa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince. O<br />
fitneleri meydana çıkardı. Hatta azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı! Sen<br />
ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakar bir halde tutmayı mı umuyorsun<br />
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek. Yüz<br />
binlerce halk onun tedbiriyle mağlup oldu. Ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!<br />
KARANLIKTAKİ FİL<br />
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek<br />
için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle<br />
görmenin imkanı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini<br />
sürmeye başladılar. Birisin eline kulağı geçti, “ Fil bir oluğa benzer” dedi.<br />
Başka birisinin eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benzer.” Bir başkası da<br />
sırtını ellemişti. “ Fil bir taht gibidir” dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili<br />
ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu.<br />
Birisi dal dedi, öbürü elif. Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık<br />
kalmazdı.<br />
Duygu gözü ancak avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!<br />
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle<br />
bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir.<br />
Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun.<br />
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize<br />
çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama<br />
asıl denizin denizine bak. Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir<br />
ruhu var. onu istediği tarafa çeker çevirir Güneş bütün varlık ekinini suladığı vakit<br />
Musa neredeydi, İsa nerede Allah bu yaya kiriş taktığı zaman Adem neredeydi.<br />
Havva nerede Bu söz de noksandır, bu sözün de bir neticesi yoktur. Noksan olmayan<br />
söz o tarafa, hakikat alemine ait olan sözdür.<br />
Fakat sana söylense ayağın sürçer, söylenmese hiçbir şey anlamazsın, vah sana! Bir<br />
misalle söylense hemencecik o misale yapışır, o sureti hakikat sanırsın a yiğidim! Ot<br />
gibi ayağın yere bağlı hakikatte erişemezde bir yelle başını sallar durursun. Ayağın<br />
yok ki bir yerden bir yere gidebilesin.<br />
Yahut çalışıp çabalayıp ayağını bu balçıktan. Hayatını terk etmekse senin için pek<br />
müşkül bir şey! Fakat ey yoksul adam, Hak’tan hayat bulursan topraktan müstağni<br />
olur, bu balçığı o vakit terk edersin. Süt emen çocuk dadıdan vazgeçti mi yemek<br />
yemeğe başlar, artık onu bırakır gider.<br />
Sen, topraktan biten taneler gibi yerin sütüne bağlanmış, ona alışmışsın. Kalplerin<br />
gıdasına alış da bu sütten kesilmeye bak! Ey hicapsız nurları kabul etmeye istidadı<br />
olmayan kişi, hiç olmazsa harflerde gizlenmiş bir nur olan hikmet sözlerini duy, onları<br />
ye! Böyle, böyle o hicapsız nuru da kabul etmeye istidat kazanır, gizili nuru da<br />
hicapsız olarak görürsün.<br />
Bu suretle yıldız gibi felekte seyreder, hatta felekten hariç keyfiyetsiz seferlere<br />
düşersin! Yokluktan varlığa geldin ya kendine gel, geldin ama nasıl geldin Sarhoşça<br />
hiç kendinden haberin yok. Geldiğin yollar aklında bile kalmadı. Fakat biz yine sana<br />
bir remiz söyleyecek, bir şey hatırlatacağız. Bu aklı terk et de hakiki akla ulaş.<br />
Bu kulağı tıka da hakiki kulak kesil! Hayır, hayır söyleyeceğim çünkü henüz hamsın<br />
sen. Daha ilkbahardasın, Temmuzu görmedin bile! Ey ulular, bu cihan bir ağaca<br />
benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler,<br />
daha iyice yapışmıştır, ardan kolay, kolay kopmazlar.<br />
Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır<br />
bir hale geldi mi artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden<br />
adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı<br />
yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.<br />
Sen ana karnında çocuk halindeyken işin gücün ancak kan içmeden ibarettir.<br />
Söylenecek bir şey daha kaldı ama onu ben söylemeyeceğim, sana onu Ruhulkudüs<br />
bensiz söylesin. Hayır, hayır ruhulkudüs değil, sen kendin kendi kulağına söylersin.<br />
Orada hakikatte ne ben varım ne benden ne başkası, sen de bensin zaten canım<br />
efendim.<br />
Bu rüyaya benzer. Uykuya daldın mı kendinden geçer, fakat yine kendinden kendine<br />
gelmiş olursun. Kendini duyar, dinler de senden başka gizli bir adam rüyada sana söz<br />
söylüyor sanırsın. A güzelim yoldaşım, sen alelade tek bir adam değilsin ki. Sen bir<br />
alemsin, sen bir derin denizsin.<br />
O senin muazzam varlığın yok mu. O belki dokuz yüz kattır. O, dibi kıyısı bulunmayan<br />
bir denizdir. Yüzlerce alem, o denize dalar gark olup gider. Zaten burası ne uyanıklık<br />
yeri, ne uyku yeri. Buradan bahsetme. Allah, doğrusunu daha iyi bilir. Bahsetme de<br />
asıl bu alemden bahse muktedir olanlardan dile gelmez, söze sığmaz bahisler işit!<br />
Bahsetme de o güneşten kitaba yazılmaz, hitaba girmez sözler duy! Bahsetme de<br />
sana bu alemden ruhun bahsetsin. Nuh’un gemisinde yüzgeçlik bahsini bırak! Bu<br />
bahse girersen Kenan’a benzersin. Bana düşman olan Nuh’un gemisini istemem diye o<br />
da yüzmeye girişmişti.<br />
Nuh ona “ Hey, gel babanın gemisine gir de behey aşağılık oğul, tufana gark olma”<br />
demişti. O “ Hayır, ben yüzme öğrendim. Senin mumundan başka bir mum yaktım”<br />
diye cevap verdi. Nuh “Kendine gel, buna bela tufanının dalgası derler. Bu gün yüzme<br />
bilenin eli, ayağı bir işe yaramaz” dedi.<br />
Fakat Kenan dedi ki: “ yok, yok ben yüce dağa çıkarım. O dağ beni her türlü beladan<br />
kurtarır” Nuh, “ Aklını başına topla, şimdi dağ, bir saman çöpü mesabesindedir. Allah,<br />
kendi dostundan başkasına aman vermez” dediyse de Kenan, ben ne vakit senin<br />
öğüdünü dinledim ki benim de sana uyanlardan olmama tamah ettim.<br />
Senin sözün bana hiç hoş gelmedi ki ben iki alemde de senden uzaktım” dedi. Nuh,<br />
“Yapma yavrum, bugün, naz günü değildir. Allah’nın ne işi var, ne benzeri! Şimdiye<br />
kadar inat etmedin ama bu zaman nazik bir zaman. Bu kapıdan kimin nazı geçer ki O<br />
ezelde “ Doğmadı da , doğurmadı da” hakikatine mazhardır.<br />
Allah’nın ne babası var, ne oğlu, ne amcası! Oğulların nazını nereden çekecek,<br />
babaların niyazını nereden duyacak ” Ey ihtiyar, ben doğmadım, bana az nazlan, ey<br />
genç, ben baba değilim, öyle pek salınma! Ben koca değilim, şehvetimde yok. Hanım<br />
nazı bırak. Bu hususta kulluktan, ihtiyaçtan, zaruretten başka hiçbir şeyin itibarı yok”<br />
demekte.<br />
Dedi ama Kenan “ baba, yıllardır bu sözleri söylemektesin, yine de söylüyorum. Cahil<br />
misin ne bu sözleri herkese ne kadar söyledin de nice soğuk cevaplar aldın, kötü<br />
sözler duydun. Bu soğuk sözlerin kulağıma girmedi, şimdi mi girecek Artık ben bilgi<br />
sahibiyim, büyüdüm” diye cevap verdi.<br />
Nuh, “ A yavrum, bir kerecik olsun babanın öğüdünü tutsan ne olur ” dedi. O, böyle<br />
güzel, güzel nasihatlar ediyor, Kenan’da bu çeşit ağır sözlerle karşılık veriyordu. Ne<br />
babası, Kenan’a öğüt vermeden usandı, ne o kötü oğlun kulağına babasının bir sözü<br />
girdi! Onlar böyle konuşup dururlarken bir çevik dalgadır geldi.<br />
Kenan’ın başından aştı, onu boğup götürüverdi. Nuh “ Ey sabırlı padişahım, eşeğin<br />
öldü, yükü mü sel götürdü. Bana nice defalar, sana mensup olanlar tufandan<br />
kurtulacaklar diye vaitlerde bulundun. Ben de safım, senin vaitlerine kandım,<br />
ümitlendim iyi ama neden sel kilimini aldı, götürdü ” dedi.<br />
Allah dedi ki: “O senin ehlinden, yakınlarından değil. Kendin de görmedin mi sen<br />
aksın o mavi dişine kurt girdi mi çıkartmaktan başka hiçbir çaresi yoktur. Çıkarmalı ki<br />
vücudun, onun yüzünden elemlere düşmesin, o senin oğlundu ama sen onu terk et,<br />
benim bir şeyim değil de.”<br />
Nuh dedi ki: “ Yarabbi, senden başka kimsem yok. Sana teslim olan ağyar sayılmaz.<br />
Sana karşı ne haldeyim, ihlasım nasıl Zaten biliyorsun. Çayırlıklar, çimenlikler, nasıl<br />
yağmura muhtaçsa, nasıl yağmurdan yeşerir, yetişirse ben de sana öyle muhtacım,<br />
onlar gibi senden yetişmekteyim; hatta ihtiyacım onlardan yirmi kat fazla, yoksul<br />
seninle diridir. Seninle neşelenir; vasıtasız hailsiz senden gıdalanır, ben de böyleyim<br />
işte. Ey kemal sahibi Allah ne seninleyim, ne senden ayrı, seninle keyfiyetsiz,<br />
sebepsiz, illetsiz bir haldeyim. Biz, balıklarız, hayat denizi sensin, en iyi sıfatlı Allah,<br />
senin lütfunla diriyiz.<br />
Sen düşünceye de sığmazsın, sebeple de izah edilemezsin, bu tufandan önce de her<br />
macerada söz söylediğim sendin, tufandan sonra da söz söyleyeceğim sensin. Ben<br />
seninle konuşuyorum, ey yepyeni sözler bağışlayan ve eski sözlere sahip olan<br />
Rabbim, onlarla değil. Aşk gece gündüz gah çadır yerlerinde kalan çerçöpe, gah<br />
harabelere hitap eder.<br />
Zahiren çadır yerlerinde kalan süprüntülere, çerçöpe yüz tutar, onlara hitap eder ama<br />
kimi övüyor, kimi Şükrolsun tufan gönderdin de o süprüntüleri o yapı bakiyelerini<br />
ortadan kaldırdın. Çünkü onlar kötü ve aşağılık binalardı, kötü ve aşağılık yığınlardı.<br />
Bize ne sesleniyorlar, ne sesimize karşılık veriyorlardı!<br />
Ben öyle yapılar isterim ki onlara hitap edince dağ gibi sesime ses versinler. De adını<br />
i,ki kere duyayım. Ben canımı can olan, ruhuma istirahat veren adına aşığım. Her<br />
Peygamber,senin adını iki kere duysun diye dağı sever. O alçak ve taşlık dağ, farenin,<br />
yurdu olmaya layıktır, bizim yurdumuz değil.<br />
Ben söyleyeyim de bana yar olmasın, sözlerim cevapsız kalsın, sesime ses bile<br />
vermesin ha! Öyle dağı yerle yeksan etmek, insana hemden olmadığından onu ayaklar<br />
altına atıp ezmek daha iyi!” Allah “ Ey Nuh eğer istiyorsan bütün boğulanları yeniden<br />
ve tekrar dirilteyim, yeryüzüne getireyim.<br />
Senin hatırını bir Kenan için kırmam ben. Fakat seni ahvalden haberdar ediyorum”<br />
dedi. Nuh, “ Hayır, hayır eğer beni gark etmek istesen yine hükmüne razıyım. Her an<br />
beni gark et. Hoşlanırım bundan, hükmün cana benzer, canla başla razıyım. Hiç<br />
kimseciğe bakmam, baksam bile o bakış bahanedir, gördüğüm sensin.<br />
Şükür zamanında da senin yaptığın işe, sana aşkım, sabır zamanında da, kafir gibi hiç<br />
seni yarattığına aşık olur muyum Allah hükmüne aşık olan nurlanır, yarattığına aşık<br />
olansa kafir olur” diye cevap verdi.<br />
KÜFRE RAZI OLMAK KÜFÜRDÜR<br />
Dün mubaseyi seven birisi, bana bir sual sordu. Dedi ki: “ Küfre razı olmak küfürdür.”<br />
Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra da yine “<br />
Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lazımdır” buyurdu. Kafirlik ve<br />
münafıklık da Allahnın kaza ve kaderiyle değil mi<br />
Fakat buna razı olursak( ilk hadise göre) kötülük etmiş olmaz mıyız Razı olmasak o<br />
da suç, peki, ikisinin arasında hangi çareye başvuralım.” Ona dedi ki: “ Bu küfür,<br />
Allahnın hükmüyle, Allahnın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin<br />
eserlerindendir.<br />
Hocam, Allahnın kaza ve kaderini, Allahnın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün<br />
kalmasın. Küfrede razıyız, çünkü Allahnın bilgisine muvafıktır, fakat bizim<br />
fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden de razı değiliz. Küfür<br />
Allah bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk’a kafir deme, burada dur!<br />
Küfür, cahillikten meydana gelir, fakat küfrün takdiri, Allahnın bilgisidir.<br />
( Allah, kafirin kafirliğini ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder). Rüya ve mülayimlik<br />
manasına gelen hilm ile, sümük manasına gelen hilm nasıl bir olur Çirkin resim,<br />
ressamın çirkinliğini icap ettirmez ya.<br />
Çirkin de yaptığına, yapabildiğine bir delil olur ancak. Hatta hem çirkin resmi, hem de<br />
güzel resmi yapabildiğinden ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir. Bu bahsi<br />
açar, düzüp koşarsam sual ve cevaplar uzar gider. Ben de aşk nüktesinin zevkini<br />
kaybederim. Allah’a hizmet, başka bir şekle döner, maksat hidayetten dalalet olur.<br />
HAYRET<br />
Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki<br />
sakalımdaki akları ayır, yol bir yeni gelin aldım der. Berber, adamın sakalını dipten<br />
tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “ benim bir işim çıktı sen ayırıver!”işte bunun<br />
gibi bu sual şu da cevabı, artık sen ayırıver!”<br />
Din kaygısı, bunlarla uğraşmaya vakit bırakmaz. Birisi Zeyd’e bir sille vurur. Zeyd de<br />
hileye sapıp onu dövmek üzere üstüne saldırınca, adam: “ Dur, senden bir şey<br />
soracağım, cevabını ver, sonra beni döv. Senin kafana vurunca şırak diye bir sestir<br />
çıktı. Şimdi burada dostça senden bir sualim var:<br />
Bu şırak sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandan mı ye uluların öğündüğü<br />
ulu zat ” dedi. Adamcağız dedi ki: “ Acıdan kurtulmadım ki bu düşünceye dalayım.<br />
Senin derdin yok, sen düşüne dur.” Dert sahibi böyle düşüncelere saplanamaz,<br />
kendine gel!<br />
Sahabenin ruhlarında Kuran’a karşı fevkalade bir iştiyak vardı ama aralarında hafız<br />
pek azdı. Çünkü bir meyve oldu mu kabuğu adamakıllı incelir, çatlar, dökülür. Ceviz,<br />
fıstık ve badem bile olunca kabukları incelir. İlmin hakikati de kemale gelince kışrı<br />
azalır. Zira sevgilisi, aşıkı yakar, yandırır.<br />
İstenen, sevilen kişinin vasfı, isteyen, seven kişinin vasıflarının zıddıdır. Vahiy ve nur<br />
şimşeği, peygamberi yakar. Kadim olan Allahnın sıfatları tecelli edince hadisinin<br />
sıfatlarını yakar, mahveder. Sahabe arasında birisi Kuranın dörtte birini ezberledi de<br />
duyuldu mu, sahabe, bu bizim ululumuzdur derdi.<br />
Böyle bir büyük mana ile sureti bir arada cem etmek, hayretlere düşmüş, mest olmuş<br />
padişahtan başka kimseye mümkün değildir. Böyle bir sarhoşluk aleminde edep<br />
kaidelerine riayet etmenin zaten imkanı yoktur, bu imkan bulunsa bile şaşılacak<br />
şeydir doğrusu! İstiğna aleminde niyaza riayet etmek, yuvarlak bir şeyle uzun bir<br />
şeyi, zıddoldukları halde bir arada cem etmeye benzer.<br />
Sopa, esasen körlerin sevgilisidir. Kör, Kuran sandığına benzer ancak. Körlerin sözleri,<br />
Mushaf harfleriyle, eski hikayelerle, korkutuşlarla dolu sandıklardır. Fakat kuranla<br />
dolu sandık, boş sandıktan iyidir elbet. Yüksüz sandık fareler ve yılanlar dolu<br />
sandıktan daha iyidir.<br />
Hasılı insan, vuslata erdi mi vasıta olan kadın, adamın gözüne soğuk görünmeye<br />
başlar. Güzelim istediğin şeye ulaştın mı artık bilgi sahibi olmayı istemek kötüdür.<br />
Göklerin damlarına çıktıktan sonra da merdiven aramak manasızdır. Hayra ulaşan<br />
kişi, dostluk ve başkasına bir şey öğretmek maksatlarından başka bir maksatla yine<br />
hayır yolunu arar.<br />
O yoldan bahsederse bu iş, soğuk bir şeydir. Aydın ayna saf ve cilalı bir halde iken onu<br />
cilalamaya kalkışmak bilgisizliktir. Padişah tarafından kabul edilip huzurunda oturduk<br />
dan sonra mektup ve elçi araştırmak çirkin bir şeydir.<br />
Sevgili aşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Aşık aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin<br />
huzurunda okumaya başladı. Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve aciz yoksulluk,<br />
birçok laflar vardı. Maşuk dedi ki: “ Eğer bu okuma, benim içinse vuslat zamanı ömür<br />
zayi etmektir bu!<br />
Ben yanımdayım, sen mektup okuyorsun. Bu aşıklık alameti değil ki!” aşık dedi ki: “<br />
Doğru, sen buradasın ama ben, istediğim zevki, istediğim gibi bulamıyorum ki, geçen<br />
yıl senden aldığım zevki, şimdi vuslatına erişmiş olduğum halde alamıyorum ben bu<br />
kaynaktan arı, duru su içtim, o suyla gözümü de yeniledim, gönlümü de.<br />
Şimdi kaynağı görüyorum ama su yok. Yoksa su yolumu birisi mi kesti” dedi. Maşuk<br />
dedi ki: “ Şu halde ben, senin sevgilin değilim. Ben Bulgar türküyüm, sen katu Türkü<br />
istiyorsun. Sen bana değil, bir hale aşıksın. Fakat yiğidim, hal elde kalmaz ki senin<br />
tamamıyla istediğin ben değilim. Alemde istediğin şeyin bir kısımcağızı da ben de var.<br />
Sevgilin değilim, sevgilinin eviyim, halbuki aşk, peşindir, eldedir, sandıkta değil!<br />
Sevgili, tek olan sevgiliye derler. Gelişin de ondandır, sonuncu gidişin de ona! Onu<br />
buldun mu başkasını beklemezsin gayri. Ortada görünüp duran da odur, gizli olan da<br />
o! O hallere sahip bir hakimdir, mahkum değil.<br />
Aylar, yıllar, o ay yüzlünün kuludur, kölesidir. Dilerse söyler, hale ferman eder.<br />
Dilerse hükmeder, cisimleri can haline getirir. Bekleyip duran, oturup hal arayan, hal<br />
bekleyen kişi, işin sonuna varmış değildir. Sona varan kişinin eli, hal kimyasıdır, elini<br />
oynattı mı bakır, sarhoş bir hale gelir, altın olur.<br />
Dilerse söyler, hale fermen eder. Dilerse, hükdiken ve neşter, nerkis ve ağustos gülü<br />
kesilir. Hale mahkum olansa hal gelince derecesi artan, halsiz kalınca rütbesi eksilen<br />
bir adamdır. Hulasa sofi “ İbn-al vakit” tir, fakat vakitten de kurtulmuştur, halden de.<br />
Haller, onun azmine onun reyine mahkumdur, haller, onun Mesih’in nefesine<br />
benzeyen nefesleriyle diridir.<br />
Sense hale aşıkısın, bana değil. Sen, bir hale sahip olmak ümidiyle benim etrafımda<br />
dönüp dolaşıyorsun. Bir an eksilen, bir an artıp kemal bulan hal, Halil’in mabudu<br />
olamaz, batar gider. Batıp giden, gah böyle, gah şöyle olan güzel değildir, ben batıp<br />
gidenleri sevmem.<br />
Bazan hoş, banan nahoş olan, bir zaman su, bir zaman ateş kesilen, Ayın burcudur<br />
ama ay değil. Put gibi güzeldir, ama güzelliğinden haberi bile yok! Saf sofi, İbn-al<br />
vakit” tir ama vaktin babasıymış gibi vakti adamakıllı avucunun içine almıştır. Bu çeşit<br />
sofi, tamamıyla ululuk sahibi Allahnın nuruna gark olmuştur.<br />
Kimsenin oğlu değildir o vakitlerden de kurtulmuştur hallerden de! Doğurmayan nura<br />
batmıştır. Doğmayan, doğmayan zatsa ancak Allahdır. Diriysen yürü, böyle bir aşk<br />
ara. Yoksa birbirine aykırı vakitlere kulsun. Çirkin güzel nakışlara bakma da kendi<br />
aşkına, kendi dileğine bak!<br />
Hor musun, zayıf mı Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak! Ne<br />
halde olursan ol boş durma, ey dudakları kurumuş susuz, daima su araştır! O, susuz, o<br />
kupkuru dudağın yok mu O dudak, sudan haber verme de. Nihayet kaynağa<br />
ulaşacağını bildirmede.<br />
Dudak kuruluğu, suyu haber verir. Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya<br />
ulaşacağına delalet eder. Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek,<br />
maniler giderir. Bu istek, dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur,<br />
bayraklarının yardımcısıdır. Bu istek, horoz gibi “ Sabah geliyor” diye nara atarak<br />
müjdeler verir.<br />
Aletin yoksa bile iste ara. Allah yolunda alete ihtiyaç yoktur. Oğul, kimi arayıcı<br />
görürsen ona dost ol, önünde baş indir. De isteklilerin civarında sen de istekli ol.<br />
Galiplerin sayesinde sen de galebe et! Karınca Süleymanlık dilerse onun bu dileğini<br />
hor görme, himmetine bak! Elinde mala, sanat ve hünere dair ne varsa önce onu<br />
istemez miydin, ona bu sayede nail olmadın mı<br />
TEMBELİN DİLEĞİ<br />
Birisi, Davut Peygamber zamanında her akıllı ve ahmak adamın yanında, daima şöyle<br />
dua edip dururdu. “ Yarabbi, bana zahmetsiz, eziyetsiz bir rızık bir servet ver. Beni<br />
tembel, hor, hakir, ağır ve miskin yaratan sensin. Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla<br />
katırlara yüklenen yük yüklenemez ki.<br />
Yarabbi, madem ki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben<br />
çalışmadan ver. Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu ihsan<br />
ve cömertlik gölgesinde uyuyorum. Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da elbette<br />
başka çeşitte bir rızık vermişsindir.<br />
Ayağı olan rızık arar, ayağı olmayansa yanıp yakılır, durur. O hüzün sahibinin rızkını<br />
da ayağına götür, bulutu yeryüzüne doğru sür! Yeryüzünün ayağı olmadığından<br />
cömertliğin bulutu ona doğru iki kat sürüp durmakta. Çocuğun ayağı olmadığı için<br />
anası gelir, çocuğun başına nimet ve ihsanlarını yağdırır.<br />
Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek<br />
den başka bir şeye çalıştığım nerede ki ” bir çok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta<br />
kuşluk çağına kadar bu duayı eder dururdu. Halk onun sözlerine, tam tamahına, bu<br />
çalışıp çabalamasına gülerdi.<br />
Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı yutturdu da aklını aldı.<br />
Rızık, kazançla,zahmet ve meşakkatle elde edilir. Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş,<br />
rızkını öyle elde eder. Rızıkları, sebeplerine yapışarak elde edin. Evlere kapılarından<br />
girin denmiştir.<br />
Şimdiki zamanda Allah elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut<br />
peygamberdir. Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar nazü naime sahip olduğu, dostun<br />
inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor. Mucizelerin haddi, hesabı yok, ona ihsan<br />
dalgaları birbiri üstüne gelip duruyor.<br />
Adem Peygamberden bu zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi. Her vaazında<br />
iki yüz kişi ölmekte. Güzel sesi insanları candan etmekte. Aslanlar, ceylanlar vaazın<br />
gelmekte. Ne onun bundan haberi var, ne bunun ondan. Sesine dağlar da ses veriyor,<br />
kuşlarda. Onun davetine ikisi de mahrem.<br />
Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce mucizeleri var. yüzünün nuru<br />
cihetlere sığmıyor. Bütün cihetleri de kaplamış. Bunca yücelikle beraber Allah, onun<br />
bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklan ması çalışmasına bağlı. Bunca yüceliğine<br />
rağmen zırh yapmadıkça zahmet çekmedikçe rızkı gelmiyor.<br />
Halbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış, evinin bucağına kapanmış,<br />
felekzede olmuş gitmişsin. Halbuki bu adam bunca tersliği ile, bunca adiliği ile<br />
beraber hemencecik, ticaretsiz eteğini karla doldurmayı istemekte. Bu çeşit ahmak bir<br />
herif ortaya çıkmışta gök yüzüne merdivensiz çıkayım diyor.”<br />
Birisi alaya alıp “ Haydi yürü, rızkın ulaştı, müjdeci geldi” demekte, öbürü gülüp “sana<br />
gelenden bize de hediye ver” diye alay etmekteydi. O ise halkın bu kınamasına, bu<br />
alayına hiç aldırış etmez duayı niyazı azaltmazdı bile. Böyle, böyle şehirde tanındı, boş<br />
ambardan peynir aramakta diye şöhret buldu. O yoksul ham tamahlılıkla darbımesel<br />
oldu ama yinede bu istek den bu niyazdan ayrılmıyordu.<br />
Nihayet bir gün kuşluk çağında yine ağlayıp inleyerek bu çeşit dua edip dururken,<br />
birdenbire evine doğru bir öküz koştu. Boynuzu ile kapıya vurup kilidi kırdı.<br />
Küstahçasına evine girdi. Adam hemen sıçrayıp öküzü boynuzlarından bağladı.<br />
Durmadan, aman vermeden hemencecik boğazını kesti. Derisini, yüzdürmek için<br />
gövdesini alıp koşa, koşa kasaba götürdü.<br />
O yoksul adam, gece gündüz feryat etmekte, Allahdan eziyetsiz, zahmetsiz,<br />
çalışmadan kazanmadan helal rızık istemekteydi. Bundan önce onun bazı hallerini<br />
söylemiştik, fakat araya başka şeyler girdi. Bu hikaye de öylece kaldı gitti. Şimdi onun<br />
hali neye vardı.<br />
Allahnın lütuf ve ihsan bulutundan hikmet yağmuru yağınca o yoksul ne oldu Öküzün<br />
sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden<br />
benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın ” dedi. Adam “ Ben Allahdan<br />
rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua<br />
kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap dediyse de öküz sahibi<br />
yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu.<br />
Çeke, çeke Davud Peygamberin yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.<br />
Saçma sapan lafları bırak azgın herif. Aklın başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua<br />
Alemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Allah’a dua<br />
ettim, feryadü figan ederek nice kanlar yuttum.<br />
İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü var, başını taşlara vur.”<br />
Dediyse de adam “ Müslümanlar, Allah için olsun söyleyin. Dua nasıl olur da benim<br />
malımı ona mal eder Eğer dua ile mal ele geçseydi bütün alem dua eder. Mal mülk<br />
sahibi olurdu.<br />
Dua ile ele bir şey geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi. Onlar da gece<br />
gündüz dua ediyorlar, yarabbi bize para ver, mal mülk ver diyorlar. Sen vermezsen<br />
kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Allah, bize ihsan kapısını da sen aç<br />
derler. Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat.<br />
Bir dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi. Halk, “ Bu Müslüman doğru<br />
söylüyor. Bu dua satan, zalim bir adam. Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep midir<br />
Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey bağışlar, yahut vasiyet<br />
eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir şey olmadıkça bir şeye sahip<br />
olamazsın ki.<br />
Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam,<br />
yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi benim halimi senden başka kimsecikler<br />
bilmez, gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Laf olsun<br />
diye dua etmedim ya. Yusuf gibi rüyalar görmüştüm”<br />
Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde ettiklerini gördü. O rüyaya<br />
adamakıllı inandı, kuyuda ondan başka bir şey ummuyordu, zindanda da. Ona<br />
dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne kulluktan derdi vardı, ne az çok<br />
kınanmaktan!<br />
Rüyası, mum gibi gözünün önünde yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına<br />
güveniyordu. Yusuf’u kuyuya attıkları zaman Allahdan kulağına şu ses gelmişti. Ey<br />
yiğit, sen bir gün padişah olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine<br />
vurursun.<br />
Bunu seslenen görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu. O sesten cana<br />
bir kuvvet, bir rahat, bir huzur geliyordu. İbrahim’e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa<br />
o ses yüzünden kuyu da Yusuf’a gül bahçesi kesilmişti. Gayri ne cefa geldiyse o<br />
kuvvetle tahammül etti. Neşeyle çekti.<br />
Nitekim elest sesinin zevki de her müminin gönlünde ta mahşere kadar sürer gider.<br />
Bu yüzden müminler, ne belaya itiraz ederler. Ne Hakk’ın emir ve nehyinden sıkılırlar.<br />
Başkalarının ağzına acılık veren bir lokmaya benzeyen Allah hükmü, onlara<br />
gülbeşeker gelir. Tatlı, tatlı yerler, hazmederler.<br />
Allah hükmünü kabul etmeyip inkar eden, o lokmayı yese bile kusan kişiyle yaramaz.<br />
Elest gününde bir rüya gören, Allah’a ibadet yolunda sarhoş olur. Sarhoş deve gibi bu<br />
ibadet çuvalını hiç usanmadan, sıkılmadan çeker durur. Ağzının etrafındaki tasdik<br />
köpüğü, onun sarhoşluğuna, coşkunluğuna şahittir.<br />
Deve kuvvetlenip erkek aslan kesildi mi ağır yükler çeker de yine o yüklerin altında az<br />
yer, az içer. Dişi deve arzusuyla yüzlerce zahmet ve açlık çeker. Hatta dağ bile ona bir<br />
kıl gelir! Elest aleminde böyle bir rüya görmeyen bu dünyada ne kul olur, ne mürit!<br />
Olsa bile gönlünde yüzlerce tereddüt vardır.<br />
Bir an şükrederse bir yıl şikayet eder. Din yolunda yüzlerce tereddütle ve<br />
inanmayarak öne doğru bir adım atarsa öbür adımı arda doğru gider. Bunu da ileride<br />
anlatırım, borcum olsun. Eğer öğrenmekte acele ediyorsan “ Elemneşrah” suresini<br />
oku! Bu manayı etraflıca anlatmaya kalkışsam ne haddi vardır, ne kenarı.<br />
Yürü öküzünü dava edene doğru eşek sür! Adam dedi ki: “ Yarabbi, bu suç yüzünden<br />
şu azgın adam, bana kör dedi. Bu ne iblisçe bir kıyas yarabbi Ben ne vakit körcesine<br />
dua ettim. Allahdan başka kime ihtiyacımı söyledim Kör, bilgisizlikle halktan bir<br />
şeyler umar. Ben senden umuyorum. Her güç şey sana kolaydır.<br />
Asıl kör kendisi ki beni kör saydı, canla başla niyaz ettiğimi görmedi bile! Benim bu<br />
körlüğüm, aşk körlüğüdür. Güzelim sevdiği şey insanı kör ve sağır yapar derler ya. Bu<br />
körlük, o körlüktür. Allahdan başkasını görmüyorum, fakat onu görmüyorum. Aşkımın<br />
muktezası da bu değil midir söyle.<br />
Yarabbi, sen görmektesin, beni sen de kör sanma, senin lütfünün etrafında dönüp<br />
dolaşmaktayım, ey lütfunun etrafında dönüp dolaştığın, ey kendisinden ayrılmadığım<br />
Allah! Yusuf-ı Sıddıyk’a rüya gösterdin da ona güvendi. Onun gibi lütfun bana da bir<br />
rüya gösterdi. O sonsuz dualarım oyuncak değildi ya!<br />
Fakat halk, benim sırlarımı bilmiyor da sözlerimi saçma sanıyor. Hakları da var. gayb<br />
sırrının, sırlarını adamakıllı bilen ve ayıpları tamamıyla örten Allahdan başka kim<br />
bilebilir ki ” düşmanı dedi ki. “ Amca, neye yüzünü göğe çeviriyorsun Bana çevir de<br />
doğru söyle! Delirdin mi ki böyle hatalara düşüyor, aşktan Allah’a yakınlıktan dem<br />
vuruyorsun<br />
Sen gönlü ölmüş bilirsin. Hangi yüzle yüzünün göklere tutuyorsun ” bu hasise<br />
yüzünden şehre bir velveledir düştü. O Müslüman’sa “ Yarabbi, bu kulunu rezil etme.<br />
Kötülük yaptıysam bile sırrımı halka açma. Biliyorum, uzun gecelerde yüzlerce<br />
tazarrula sana niyaz edip durdum. Halka karşı bunun hiçbir kadri, hiçbir kıymeti yok,<br />
onlar bilmez bunu fakat senin yanında aydın bir mum gibi sana aşikar” diye niyaz<br />
etmekte, yüzünü yerlere vurmaktaydı.<br />
Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi. Davacı dedi<br />
ki: “ Ey Allahnın peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş. O da onu<br />
kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.” Davut, “ Ey kerem sahibi,<br />
neden sana haram olan o öküzü kestin<br />
Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dava görülsün, bitsin” dedi. Adam<br />
dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Allahdan. Yarabbi, helal ve<br />
zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın, herkes<br />
feryadımı bilir, hatta çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.<br />
Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Haltan hem gizli sor, hem de aşikare. Bak bu<br />
eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla. Bu dualardan, bu<br />
feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş. Gözüm karadı. Ama<br />
lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani. O ayıpları bilen Allah duam<br />
kabul etti, bun şükrane olsun diye öküzü kestim”<br />
Davut, “ Bu sözlerden el yıka, davana şer’i delil getir. Reva görür müsün delilsiz bir<br />
hüküm vereyim de bu şehirde batıl bir sünnet koyayım, kötü bir adet bırakayım, bunu<br />
sana kim bağışladı Satın mı aldın, mirasa mı kondun Ekine nasıl sahip olabilirsin,<br />
sen mi ektin Ektinse senindir.<br />
Kazanmakta ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur. Ektinse<br />
ektiğini biçersin, o senindir. Yoksa zulmettiğin, haksız olduğun katiyetle anlaşılır.<br />
Yürü, eğri büğrü söylenme, bu Müslüman’ın malını ver. Paran yoksa borç al, ver<br />
beyhude konuşma!” dedi.<br />
Adam, “ Padişahım, sitem karlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana”<br />
deyip secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Allahm, Davud’un<br />
gönlüne de o nuru ver. Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da Sal. Ey ihsan sahibi<br />
Rabbim.” Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış<br />
ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı.<br />
“ Ey öküzü dava eden, bugün bana mühlet ver, bu davanın görülmesinde ısrar etme.<br />
Halvete gidip namaz kılayım da bu ahvali, bir de sırları bilen Allahdan sorayım.<br />
Namazda Rabbime bağlanırım, namaz gözümün nurudur” sırrı zuhur eder, bu benim<br />
huyumdur. Can pencerem zevk ve şevkle açıktır. Allahnın lütfu oraya vasıtasız gelir.<br />
Allahnın lütfu, rahmeti nuru madenimden, hakikatimden gelir, penceremden evime<br />
girer. Penceresi olmayan ev cehennemdir. Ey kul dinin aslı pencere açmıştır. Her<br />
ormanı öyle pek baltalama. Pencere açmak için balta vur.<br />
Yoksa bilmez misin ki bu güneşin nuru hicaplardan hariç olan hakikat güneşinin<br />
aksinden ibaret. Bilirsin ki bu zahiri görüşün nurunu hayvan da görür. Şu halde benim<br />
Adem’ “ Keremna” demem nedir ben nurlara dalmış, gark olmuş bir güneşim.<br />
Kendimi nurdan ayırt edemiyorum.<br />
O halvete gitmeme, namaz kılmam, halka öğretmek için bu alem doğrulsun diye<br />
ayağımı eğri atmaktayım. Ey yiğit, savaş hileden ibarettir.” İzin yoktu, yoksa Davut,<br />
bu sırları döküp saçar, sır denizinden toz koparırdı! Davut, bu çeşit söyleyip<br />
durmakta, halkın aklını, fikrini yakmaya kalkışmaktayken, arkasından birisi, “<br />
Birliğinde hiç şüphem yok” diye Davud’un eteğini çekti. Davut, kendine geldi. sözünü<br />
kısa kesti, dudağını yumdu, halvet edeceği yere hareket etti.<br />
Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul<br />
edildiği yere yöneldi. Allah, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla<br />
gösterdi. O da işi anladı, öç alınacak kimdir, kısasa layık adam hangisidir, bildi. Ertesi<br />
günü iki davacı ile Halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler. Davacı yine aynı davayı<br />
tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.<br />
Davud “ Sus, bu davayı bırak, öküzü bu Müslüman’a helal et de yürü git. Yiğit madem<br />
ki Allah, senin sırrını açmadı, onun bu sır örtücülüğüne şükret de sükut et” dedi. Öküz<br />
sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın.<br />
Adalet aleme yayıldı, yer, gök, adaletinle güzel kokulara bürünmüş.<br />
Kör köpekler bile bu sistem yapılmadı. Bu tecavüzden bu cefadan hararetlendi de taş<br />
da yarıldı, dağ da!” diyor, bu çeşit ağır sözler söylüyor, “ Ey ahali , gelin de görün<br />
zulmü!” diye bağırıyordu.<br />
Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malını mülkünü hemencecik ona bağışla,<br />
yoksa bak sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.”<br />
Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü<br />
artırıp durmaktasın” dedi. Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, davud, tekrar<br />
onu huzuruna çağırıp, dedi ki. “ Ey bahtı körleşmiş herif, madem ki talihin yok gayri<br />
yavaş, yavaş karanlıklar basmaya başladı. Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile<br />
yazık. Öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha!<br />
Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, karın da! Artık fazla söylenme!” davacı iki<br />
eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir gidip gelmekteydi.<br />
Halk da Davud’u kınamaya başladı. Davacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki.<br />
Bir insan, saman çöpü gibi havaya kapılmış, maskara olmuşsa zalimi mazlumdan nasıl<br />
fark edebilir Zalimi mazlumdan ayırt eden, zulüm kar nefsinin boynunu vurmuş<br />
kişidir. Yoksa içten içe nefse zebun olan kişi, deliliğinden mazlumlara düşman kesilir.<br />
Köpek, daima yoksula, acize saldırır, fırsat bulursa ısırır da.<br />
Komşularından av kapmak aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil. Zalime tapan,<br />
mazlumu öldüren kişilerin hepsi de pusudan çıkarak köpekçesine saldırdılar. Davud’a<br />
yüz tutup “ Ey peygamber, ey bize şefkatli zat, bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir<br />
zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahretsin” dediler.<br />
Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi. hepiniz<br />
kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim. Filan ovada büyük bir ağaç<br />
vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir. Kol budak salıvermiş, geniş<br />
bir yeri kaplanmıştır, kökü de yere yayılmıştır.<br />
İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor. O güzel ağacın kökünde kan var. bu<br />
kötü talihli herif, onun altında efendisi öldürmüştür. Allahnın hilmi, bunu şimdiye<br />
kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi. Efendisinin çoluğuna, çocuğuna<br />
ne nevruzlarda bir şey verdi, ne bayramlarda.<br />
O yoksulların, o muhtaç biçarelerin hallerini, hatırlarını bir lokmayla olsun arayıp<br />
sormadı, eski hakları aklına bile getirmedi. Bu melun herif şimdi de bir öküz için onun<br />
oğlunu yere vuruyor. Günahının perdesini kendi kaldırıyor, yoksa Allah, suçunu<br />
örtüyordu. Bu kötü zamanede kafir olsun, fasık olsun herkes, kendi perdesini kendi<br />
yırtar. Zulüm, can sırları arasında gizli kalır, fakat onu halkın önüne koyan zalimdir.<br />
Hele bakın, benim boynuzlarım var, şu alemde cehennem öküzünü bir görün diye<br />
kendisini kendisi gösterir!”<br />
Halk şehirden çıkıp o ağca doğru gidince Davut, “ Önce ellerini bağlayın şu zalimin de<br />
sonra suçunu meydana koyalım, adalet bayrağını ovaya dikelim” dedi. Sonra dedi ki:<br />
ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün. Sen o zatın kölesiydin, bu yüzden onun<br />
kanına girdin. Efendisini öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Allah bunu<br />
meydana çıkardı.<br />
Karın yok mu, onun cariyesiydi. Onunla birleştin de bu kötü işi yaptın. Ondan erkek,<br />
dişi ne doğduysa hepsine mirasçı bu adamdır. Çünkü sen bir kölesin, çalışıp<br />
çabalarsın, eline geçen onundur. Şeriat mı aradın, alsana mükemmel bir şeriat, hadi<br />
şimdi yürü bakalım!<br />
Sen burada efendini zari, zari ağlatarak öldürdün, efendin sana burada, aman yapma,<br />
etme diyordu. Korkunç bir hayal gördün, korktun. Acelenden bıçağı da adamcağız<br />
başıyla beraber toprağa gömdün. İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi,<br />
kazın şurasını!<br />
Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, efendisine işte böyle bir hilede, böyle bir<br />
zulümde bulundu.” Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da! Halka bir<br />
velveledir düştü. Hepsi de zünnarlarını kestiler. Ondan sonra öküzü kesene “ Gel<br />
buraya hak sahibi, bu yüzü karadan hakkını al” dedi.<br />
Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti. Ne hile yaparsa yapsın,<br />
Allah bilgisinden kurtulabilir mi hiç Allahnın hilmi, müdarada bulunur. Bulunur ama<br />
adam, haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar. Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak,<br />
müşkülünü halletmek merakı düşer.<br />
Kıyamet gününün sahibi olan Allahnın adaleti, şunun, bunun gönlünden zuhur eder<br />
durur. “ Filan ne oldu, hali nedir, kim öldürdü acaba ” diye topraktan ekin fışkırır gibi<br />
şunun, bunun gönlünden meraklar fışkırır. Gönüllerdeki bu meraklar, bu araştırmalar,<br />
bundan bahsetmeler, hep o kanın kaynamasıdır.<br />
O adamın gizli sırrı meydana çıkınca Davud’un mucizesi halka yayıldı; bu mucize bir<br />
dereceyken halk tarafından adeta iki derece meşhur oldu. Herkes baş açık gelip<br />
yerlere secde etmekte. “ Biz doğuştan körmüşüz, senden yüzlerce şaşılacak şey<br />
gördük. Taş, Talut’la beraber savaşa giderken sana söyledi, beni al dedi.<br />
Sen elinde bir sapan, üç tane de taş olduğu halde geldin, yüz binlerce adamı birbirine<br />
kattın., kırdın geçirdin. Taşların yüz binlerce parçaya ayrıldı, her parçası bir düşmanın<br />
kanını içti. Demir, elinde mum gibi yumuşadı, onunla zırh yaptın, bu da aleme yayıldı,<br />
herkes bildi. Dağlar sana şükredici risaleler oldu, seninle berber adam gibi Zebur<br />
okudular!<br />
Senin sözünle yüz binlerce kişinin can gözü açıldı, gayb alemine hazırlandı. Fakat<br />
onların hepsinden kuvvetli mucizen bu, sen; insana hayat bağışlamaktasın, bu<br />
bağışlaman daimi. Zaten bütün mucizelerin canı da bu ölüye ebedi hayat bağışlamak!”<br />
demekteydi. Zalim öldürüldü, bütün bir dünya dirildi. Halkın hepside yeni baştan<br />
Allah’a kul oldu.<br />
Nefsini öldür de alemi dirilt. Nefis efendisini öldürmüştür; sen, onu kendine kul, köle<br />
yap! Kendine gel, öküzü dava eden senin nefsindir kendisini efendi yerine koymuştur,<br />
ululuk taslamaktadır. Öküzü öldüren de aklındır. Hadi, artık ten öküzünü öldüreni<br />
inkar etme! Akıl bir esirdir. Daima Hak’tan zahmetsizce bir rızık, tabak, tabak nimetler<br />
ister.<br />
Onun zahmetsizce rızıklanması neye bağlıdır Kötülüğün aslı olan öküzün<br />
öldürülmesine. Nefis “ Benim öküzümü nasıl olurda öldürürsün ” der. Çünkü nefis<br />
öküz, ten suretidir. Velinimet zade olan akıl, ihtiyaçlar içinde kalmış, kanlı katil nefis,<br />
efendi olmuş, öne geçmiş! Zahmetsiz rızık nedir, bilir misin Ruhların gıdası,<br />
peygamberlerin rızıkları.<br />
Fakat bunu elde etmek, öküzü öldürmeye bağlıdır. Hazine öküzün içindedir ey hazine<br />
arayan yerleri kazıp duran! Dün biraz bir şey yemiştim, onun için layıkıyla<br />
anlatamıyorum. Yoksa bunu tamamıyla anlatır, yuları anlayışının eline teslim ederdim.<br />
Ama dün bir şey yedim demem de masaldan ibaret çünkü ne gelirse o gizli evden<br />
geliyor.<br />
Güzel gözlülerden işve, cilve öğrenmişsek neden gözümüzü sebeplere dikip<br />
duruyoruz. Sebeplerin de başka sebepleri var. sebebe bakma da asıl ona bak!<br />
Peygamberler, sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına<br />
ulaştırdılar. Sebep ve vesilesiz denizi böldüler, ekmeksizin buğday yığınını buldular.<br />
Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu Keçinin yünlerini çektiler mi ellerinde<br />
ibrişim olurdu. Bütün Kuran, sebebi gidermeye aittir. Zahiren yoksul olan<br />
Peygamberin yüceliğini, yine zahiren yüce olan Ebuleheb’in helakini anlatır durur.<br />
Ebabil kuşları iki üç taş attılar mı o koca Habeş ordusunu kırıp geçirirler.<br />
Ta larda uçan kuşun attığı bir taş, fili delik deşik eder. Öldürülmüş adama kesilmiş<br />
öküzün kuyruğuyla vur da hemen dirilsin, kefeniyle kalksın. Kesilmiş boğazı, yerinden<br />
davransın, kanını dökenlerden kanını istesin denir. Bunlar ve bunlara benzer daha<br />
nice şeyler var. kuran baştan sona sebepleri illetleri nefyeder vesselam.<br />
Fakat bunları anlamak, işi uzatıp duran aklın harcı değildir. Kulluk et de bunlar sana<br />
keşfolsun! Felsefeye sarılan kişinin aklı. Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla<br />
anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının ( Akl-ı<br />
Küll’ün) tek binicisi oldu. Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk.<br />
Hayvan midesi daima kabuk arar. İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar, iç<br />
temiz kişilere helâldir, temiz kişilere. Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille<br />
ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç<br />
Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün alemi ayla doldurur,<br />
nurlandırır.<br />
O karadan da kurtulmuştur, aktan da onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana<br />
da. Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp alemi aydınlatan<br />
Kadir gecesinden elde etmiştir. Keseyle dağarcığın değeri altındadır. İçinde altın<br />
olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var<br />
Nitekim tenin değeri de canla, fakat canın değeri de cananın ışığıyladır. Can, ışıksız<br />
diri olsaydı hiç kafirlere “ Ölü” denir miydi Kendine gel, söyle, söyle ki söyleme<br />
kabiliyeti bizden sonraki zamanlarda aksın diye ırmak yolunu kazmakta. Her devirde<br />
söz söyleyen bulunur; bulunur ama geçmişlerin sözleri daha faydalıdır.<br />
Ey şükreden kişi, Tevrat, İncil ve Zebur, Kuranın doğruluğuna şahadet etmedi mi<br />
Zahmetsiz ve sayıya gelmez bir rızık ara da Cebrail sana cennetten elma getirsin.<br />
Hatta bahçıvanın laflarıyla başın ağrımadan ekmek zahmetine düşmeden cennetin<br />
sahibinden rızıklanasın. Çünkü ekmekteki fayda ve lezzet, Allah ihsanıdır. Dilerse<br />
sana o faydalı kabuğu, yani ekmeği vasıta ekmeksizin de verir. Ekmeğin sureti,<br />
ekmekteki faydaya, zevk ve lezzete bir sofradır. Fakat sofrasız ekmek yemek, velinin<br />
harcıdır.<br />
Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp<br />
çabalamayla elde edebilirsin Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla<br />
sana ram olur. Öküz sahibi de Davud’un sözünü anlayınca ram oldu. Şeyh sana dost<br />
oldu mu avda aklın, köpek nefse galip olur.<br />
Nefis, yüzlerce hile, Hud’a sahibi bir ejderhadır. Fakat şeyhin yüzü, o ejderhanın<br />
gözüne karşı tutulan bir zümrüttür. Öküz sahibini zebun etmek istersen onu eşekler<br />
gibi bizle, o tarafa sür be hoyrat adam! Nefis, Allah velisine, yaklaşırsa dili yüz arşın<br />
kısalır. Onun yüz dili vardır, her dilinde yüz lügat, hilesi riyası anlatılamaz ki!<br />
Öküz nefsi dava eden fasih sözler söyledi, yüz binlerce doğru olmayan delil getirdi.<br />
Bütün şehri kandırdı, yalnız padişahı kandıramadı, o her şeyi bilen padişahın yolunu<br />
vuramadı! Nefsin sağ elinde tespih ve Kuran vardır ama yerinde de hançer ve kılıç<br />
gizlidir. Onun mushafına, onun riyasına kanma, kendini onunla sırdaş, haldaş yapma!<br />
Seni aptes al diye havuzun kenarına getirir de havuza, suyun ta dibine atıverir! Akıl,<br />
nurani ve iyi ir hak ve hakikat arayıcısıyken neden zulmani nefis ona galip oluyor.<br />
Neden mi Nefis, kendi evinde, kendi yurdunda akılsa garip! Köpek bile kapısında<br />
korkunç bir aslan kesilir. Hele sabret, aslanlar ormana gitsinler. Bu kör köpekler, o<br />
vakit onlara inanırlar.<br />
Şehirli. Nefsin hilesini tenin düzenini ne bilsin O ancak kalbe gelen vahiyle<br />
kahredilebilir. Kim onun cinsiyse ona dost olur. Ancak şeyhin olan Davut müstesna!<br />
Çünkü o varlığını tebdil etmiştir. Allah, kimi gönül makamına vasıl ederse o kişide ten<br />
cinsiyeti kalmaz. Halk, umumiyetle bu cihan içinde illetlidir.<br />
İllet, şüphe yok ki illete dosttur. Her aşağılık kişi Davutluk davasına kalkışır.<br />
Anlamayan kişiler de ona yapışır. Ahmak kuş, avcıdan kuş sesi duyar da o tarafa uçar<br />
gider. Davut olmadığı halde Davutluk davasına kalkışan, kendi malı olan şeyle<br />
başkasından naklettiği şeyi ayırt edemez, sapıktır o kişi.<br />
Kendine gel de manevi bir adam bile olsa kaç ondan! Onun yanında kurtulmuş kişiyle<br />
bağlı kişi birdir. Yakınına eriştim diye iddia etse de şüphedir. Böyle adam, halk<br />
yanında zekadan ibaret bile olsa mademki kendisinde bu anlayış, bu ayırt ediş yok<br />
ahmaktır! Kendine gel, ondan ceylan, aslandan nasıl kaçarsa öyle kaç! Ey bilgili yiğit,<br />
sakın onun yanına koşma!<br />
MESNEVİ´YE DAİR<br />
Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu manaları içimde oynatıp duran Allah, mademki<br />
bunun tamamlanmasını diliyorsun, kolaylaştır, yol göster, muvaffakiyet ver. Yahut da<br />
bu isteği, bu iştiyakı gider, bizi muahaze etme. Madem ki müflise altın ihtiyacını ilham<br />
ediyorsun, ey gani padişah, gizlice ona altın ihsan et.<br />
Sen olmadıkça, senin inayetin lütfetmedikçe gece gündüz nazım ve kafiyenin ne<br />
değeri olabilir,bu çeşit meydana gelen şiire kim bakar ki Ey bilgi sahibi padişah,<br />
nazım da, cinas da kafiyede korkudan senin emrine kuldur. Sen her şeyi, seni tespih<br />
eder bir hale koymuşsun, akıl ve temyiz sahibi olanlar da seni tespih eder, akıl ve<br />
temyiz sahibi olmayanlar da.<br />
Her birinin başka çeşit bir tespihi var. Bunun halinden onun haberi bile yok! İnsan,<br />
cansız şeylerin tespih etmesini inkar eder ama cansız şeyler, ona kullukta üstattır.<br />
Hatta yetmiş iki milletin her biri öbürlerinin halinden bihaberdir. Hepsi de şüphe<br />
içinde kalmıştır.<br />
Konuşan, söz söyleyen iki kişi bile birbirinin halinden haberdar olmazsa duvarla kapı,<br />
nasıl birbirini anlar, duyar Ben söz söyleyen adamın bile tespihinden gafil olursam<br />
gönlüm, sessiz sedasız bir şeyin tespihini nasıl duyar Sünni, Cebri’nin tespihinden<br />
bihaberdir.<br />
Cebriye de Sünni’nin tespihini eser etmez. Sünni’nin hususi bir tespihi vardır. Fakat<br />
cebrinin de bunun zıddı olan bir tespihi vardır ki, ona sığınır. Bu “ O, sapıktır, yol<br />
azıtmıştı” der durur. Halbuki onun halinden de haberi yoktur, “ Kün” emrinden de!<br />
O, da “ Bunun hakikatten ne haberi var ki” demektedir. Allah takdir etmiş de onları<br />
savaşa düşürmüştür, bu suretle de her birinin aslını meydana çıkarır. Bir cinse<br />
mensup olmayandan izhar eder. Herkes kahrı lütuftan ayırt eder. Anlar. İster bilgi<br />
sahibi olsun, ister cahil, ister aşağılık.<br />
Fakat kahır içinde gizli olan lütfü, yahut lütuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı, az kişi<br />
anlar. Meğer ki gönlünde bir can mehengi olan Allah’a mensup bir er olsun. Bundan<br />
başkaları kahırda gizli olan lütufla,lütufta gizli bulunan kahrı anlayamaz, şüpheye<br />
düşerler. Onlar, adeta yuvalarına bir kanatla uçup ulaşmak isteyen kuşlara benzerler.<br />
BİLGİNİN İKİ KANADI VARDIR ŞÜPHENİN İSE TEK<br />
Bilginin iki kanadı vardır, şüpheninse tek. Zan noksandır, uçmaz. Tek kanatlı kuş,<br />
çabucak baş aşağı düşer. Sonra uçmaya savaşır ama ya iki adımlık bir yer aşabilir, ya<br />
birazcık daha fazla. Şüphe kuşu düşe kalka ümit yuvasına tek kanatla uçmaya savaşır.<br />
Fakat şüpheden kurtuldu da bilgi sahibi oldu mu o tek kanatlı kuş,iki kanatlı kesilir.<br />
Kanatlarını açar.<br />
Ondan sonra yüzüstü, eğri büğrü değil, doğru yolda güzelce uçur gider. Cebrail gibi iki<br />
kanatlı şüphesiz, hilesiz, kıylı kalsiz uçar. Bütün alem, ona “ Sen Allah yolundasın,<br />
dinin doğru” dese. O onların lafına güvenmez, o sözlerden gururlanmaz, onun tek<br />
canı, onlara çift olmaz.<br />
Yahut herkes “ Sen yol azıtmışsın, kendini dağ sanıyorsun ama bir saman çöpüsün<br />
sen” dese, bir zerre bile hayale düşmez, azıcık olsun kınayanların kınamasından elem<br />
duymaz.<br />
Bir mektebin talebesi, hocalarından bıkmışlar, çalışıp çabalamadan usanmışlardı. Ne<br />
yapıp yaparak bir iş becermek, bu suretle de muallimi derde düşürmek için<br />
birbirleriyle görüşüp danıştılar. “ Hoca hiç hastalanmıyor ki birkaç günceğiz olsun<br />
mektebe gelmesin de rahat kalalım.<br />
Bir hapisten bu darlıktan, bu çalışıp çabalamadan kurtulalım. Mermer kaya gibi<br />
yerinde durup duruyor” dediler. İçlerinden birisi, en zekileriydi. Bir tedbir düşündü. “<br />
Hocam, nasılsın, neden böyle benzin sararmış Hayır ola, rengin kaçmış senin bu ya<br />
hava çarpmasından, ya sıtmadan derim.<br />
Hoca, elbette bu sözden biraz olsun vehme düşer. Sen de bu çeşit sözlerle bana<br />
yardım edersin kardeşim. Mektebin kapısından içeri girer girmez, “ Hayır ola hocam,<br />
bu halin ne” dedi. Vehmi biraz daha artar, akıllı adam bile vehimle delirir gider.<br />
Üçüncü, dördüncü, beşinci sözler, acıklanırlar.<br />
Otuz çocuk da hep bu sözü söylerse adamı iyice vehim kaplar, iş olur biter” dedi.<br />
Çocukların hepside “ Aferin zeki çocuk, bahtın daima yaver olsun, Allah sana yardım<br />
etsin” dediler. Birleşip hiç birisinin bu kavilden, bu karardan dönmeyeceklerine ait<br />
kuvvetlice ahdettiler. Sonra o zeki çocuk, içlerinden kimsenin bunu söylememesi için<br />
hepsine yemin ettirdi.<br />
O çocuğun bu tedbiri, hepsinin tedbirinden üstün olmuştu, onun aklı, bütün çocukların<br />
aklından ileriydi. Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da<br />
öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir. Ahmed, “ Erlerin<br />
güzelliği, dillerinin altında gizlidir” mealinde bir söz söyledi.<br />
Akıllardaki aykırılık, yaratılıştadır. Bu hususta Sünnilerin sözünü dilemek, onların<br />
hükmünü kabul etmek gerek. Bu hüküm itizal ehlinin sözlerine aykırıdır. Onlar, “<br />
Akıllar yaratılışta aynı derecededir. Tecrübe ve öğreniş, aklı çoğaltır, azaltır, bu<br />
suretle bir adam, öbüründen daha bilgili olur” derler.<br />
Bu söz batıldır. O zeki çocuk, herhangi ir meslekte tecrübe sahibi değildi ya. Fakat o<br />
küçük çocuk, öyle bir tedbirde bulundu ki yüzlerce tecrübe sahibi ihtiyar, o tedbirinin<br />
kokusunu bile alamadı. Zaten yaradılışta olan üstünlük, çalışıp çabalama, düşünüp<br />
taşınma ile elde edilen üstünlükten elbette iyidir. Sen söyle, Allah vergisi mi daha iyi,<br />
yoksa topal eşeğin rahvan atı taklidi mi<br />
Ertesi gün oldu. Çocuklar, bu düşünceyle mektebe geldiler. Hepsi de dışarıda bu fikri<br />
ortaya atan zeki çocuğu bekliyorlardı. Çünkü bu tedbirin kaynağı oydu. Baş, daima<br />
ayağın reisidir. Ayağı çekip götüren baştır. A mukallit, gök nurunun bir kaynağı olan<br />
kişiden üstün olmayı isteme.<br />
Çocuk geldi, hocaya, selam verip hocam, hayır ola, benzin sararmış” dedi. Hoca<br />
“Hasta filan değilim, saçmalama geç yerine otur” dedi. Dedi ama hatırına da bir vehim<br />
tozudur kondu, az bile olsa gönlüne bir endişedir düştü. Derken öbür çocuk içeri girdi.<br />
O da öyle söyleyince o vehim arttı. Böyle, böyle arttıkça arttı. Haline şaştı kaldı, hasta<br />
olduğuna hükmetti.<br />
Kadın, erkek, çoluk, çocuk halkın secde etmesi de Firavunun gönlüne tesir etti,<br />
hastalandı. Herkes ona Allahsın, padişahsın dedikçe vehimlendi, bu vehimleşti öyle bir<br />
dereceye geldi ki, Allahlık, davasında yiğitleşti, ejderha kesildi, doymak nedir bilmez<br />
oldu! Aklı cüzinin afeti vehimdir, zandır.<br />
Çünkü onun vatanı karanlıklar diyarındadır. Yerde yarım arşın enlikte bir yol olsa<br />
insan, hiç vehimlenmeden rahatça yürür. Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen<br />
yolun genişliği iki arşın olsa yine eğri büğrü gidersin. Hatta gönlüne düşen vehim<br />
yüzünden belki de düşersin. Vehimden gelen korkuya iyice dikkat et de vehimin<br />
kötülüğünü anla.<br />
Hoca vehimden korkudan hastalandı. Yerinden sıçrayıp kalktı, kilimini başına örttü. “<br />
Zaten sevgisi az, ben u halde, olduğum halde halimi sormadı bile. Renginin<br />
solukluğunu, benzimin uçukluğunu haber bile vermedi. Bana kastediyor., benden<br />
kurtulmaya yol arıyor.<br />
Kendi güzelliğinden kendi cilvesinden kendisi sarhoş olmuş. Benimse haberim bile<br />
yok. Halbuki leğenim, damdan düşmüş, rüsvay olmuş gitmişim” diye karısına kızgın<br />
bir halde, evine gelip kapıyı şiddetle açtı. Çocuklarda hocanın ardından geliyordu.<br />
Karısı : “Hayır ola, erken geldin. Allah esirgesin, başına kötü bir şey gelmesin de”<br />
dedi.<br />
Hoca dedi ki. “ Kör müsün sen Bir benzime, bir halime baksana Yabancıların bile<br />
derdimle dertleniyor, feryada geliyor. Sen evimin içinde olduğun halde bana<br />
düşmanlığından, bana karşı münafıklıkta bulunduğundan yanıp yakıldığımı,<br />
görmüyorsun bile”<br />
Kadın, “ A hocam, senin bir şeyin yok. Bu endişen manasız ve saçma bir vehimden<br />
ibaret” dediyse de, “ A kahpe inat mı ediyorsun Halimde ki kırgınlığı, tir, titrediğimi<br />
görmüyor musun Körsen benim ne cürmüm var ben kendi derdime düştüm, bu<br />
gussadan perişan bir haldeyim zaten” dedi. Kadın “ Hocam, ayna getireyim de bak.<br />
Benim bir suçum var mı<br />
Yalan söylüyor muyum, anla” dediyse de hoca, “ Git, aynan da batsın, sen de bat.<br />
Zaten daima buna buğzetmede, daima bana kin gütmede, benimle inat edip<br />
durmadasın sen. Yatağı yay, yorganı getir ben yatayım hele başım ağırlaştı” dedi.<br />
Kadın biraz duraklayınca “ Hadi behey düşman senin layığın bu laf, durmasana” diye<br />
bağırmaya başladı.<br />
Kocakarı, yatak yorgan getirip döşedi. “ İçi vehim ateşiyle dolu, imkan yok. Bir şey<br />
söylesem beni itham edecek. Fakat söylemesem de bu hastalık sahiden hastalık<br />
haline gelecek. Kötüye yorma, vehimlenme, insanı hiçbir hastalığı yokken hasta eder.<br />
Kabul edilmesi farz olan Peygamber hadisidir bu: hasta değilken kendinizi hasta<br />
gösterirseniz sahiden hastalanırsınız.<br />
Hasta değilim desem, bu karı yalnız kalmayı istiyor, yapacağı bir iş var. beni evden<br />
atacak sonra da ne kötülükte bulunacaksa bulunacak diyebilir” dedi. Hoca yorganını<br />
çekip uzandı, ahlayıp puflamaya, inim, inim inlemeye başladılar. “ Bunca işler işledik,<br />
bunca düzenler düzdük; yine de zindandayız. Kurduğumuz yapı, kötü yapıymış, biz de<br />
kötü kurucular!” diyorlardı.<br />
O zeki çocuk, “ Arkadaşlar, dersinizi bağıra, çağıra okuyun” dedi. Hepsi birden bağıra,<br />
, bağıra okumaya başlayınca dedi ki. “ Çocuklar, bizim bağırmamız hocaya fena gelir.<br />
Bu gürültü hocanın baş ağrısını fazlalaştırır. Bu dert, bir kuruşa değer mi Hoca doğru<br />
söylüyor, başımın ağrısı fazlalaştı. Hadi gidin!” dedi.<br />
Çocuklar, yeri öpüp “ Kerem sahibi, hastalık, senden uzak olsun” dediler. Mektepten<br />
fırlayıp tanelere uçuşan kuşlar gibi evlerine koşuştular. Anneleri kızarak “Bu gün<br />
mektep var. sizse oyuna dalmışsınız” dedi. Özür getirip dediler ki: “ Dur hele anne,<br />
suç bizim değil, bizim kabahatimiz yok. Nasılsa hocamız hastalandı, perişan bir hale<br />
geldi”<br />
Anneleri dedi ki. “Hile , düzen. Siz bir ayran için yüz yalan söylersiniz. Hele sabah<br />
olsun, hocanıza gideyim de bu hilenin aslını öğreneyim” çocuklar, “ Peki, git de doğru<br />
mu söylüyoruz, yalan mı, anla” dediler.<br />
Sabah olunca anneleri, hocayı dolaşmaya gittiler. Bir de baktılar ki hoca, ağır bir<br />
hastalığa tutulmuş, yatmakta. Fazla örtündüğü, başını bağladığı, yüzünü kapattığı için<br />
kan-tere batmış. Hafif, hafif ah etmekte. Hepsi La havle demeye başladılar. “ Hayrola<br />
hocam, bu baş ağrısı ne Allah sağlık versin, vallahi hiç haberimiz yok” dediler.<br />
Hoca” Benim de haberim yoktu. Bu kahpe oğulları haber verdiler işte, ben çalışıp<br />
çabalıyor, kıylı kaalle meşgul bulunuyordum, haberim bile yoktu. Meğerse içimde<br />
dehşetli bir hastalık varmış” dedi. İnsan bir işe ciddiyetle koyuldu mu hastalığını<br />
göremez, körleşir.<br />
Mısır kadınları da Yusuf’un güzelliğine daldılar, haberleri bile olmadı da, ellerini<br />
paramparça ettiler. Hayrete düşen ruh, ne önü görür, ne ardı! Nice babayiğit erler<br />
vardır ki savaşta elleri, ayakları kesilir de, yine savaştan el çekmez, kendini sağlam<br />
sanırlar. Fakat sonradan görür ki el kesilmiş, bir hayli de kan akmış da haberi bile<br />
yok!<br />
Bil ki bu ten, elbiseye benzer, yürü, bu elbiseyi giyeni ara, elbiseye sürünüp durma.<br />
Ruha Allah’ı tevhit etmek hoş gelir. Görünmeyen bir başka el, ayak var. rüyada el<br />
ayak görür, bir şey alır bir yere gider, birisiyle görüşür, konuşursun ya onu hakikat bil<br />
saçma zannetme. Sen bedensiz bir bedene sahipsin, gayri canının cisminden<br />
çıkacağından korkma.<br />
DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ<br />
Dağlarda oturan bir derviş vardı. Yalnızlık, onun arkadaşı ve nedimiydi. Allah şarabını<br />
içmiş olduğundan erkeklerin sözlerinden de usanmıştı, kadınların sözlerinden de. Bize<br />
bir yerde oturup yerleşmek nasıl kolay geliyorsa bazı kimselere de bir yerden bir yere<br />
gezip durmak öyle kolay gelir.<br />
Sen nasıl ululuğa aşıksan bir sanatkar da mesela demirciliğe aşıktır. Herkesi bir iş için<br />
yetiştirmişler, gönlüne o işin meylini vermişlerdir. Gönülde bir meyil olmadıkça el,<br />
ayak nasıl hareket eder. Su, rüzgar olmadıkça çerçöp nasıl akar, savulur Kendinde<br />
göğe doğru çıkmaya bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!<br />
Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryat et , ağlayıp inlemeyi hiç<br />
bırakma. Akıllılar önceden feryat ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar!<br />
Sen, işin önünde sonunu sor da kıyamet günü pişman olma.<br />
Birisi, kuyumcunun birine giderek “ Altın tartacağım, bana terazisini versene” dedi.<br />
Kuyumcu dedi ki. “ Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam: “Alay etme<br />
benimle. Ver şu teraziyi” dedi. Kuyumcu dedi ki. “ Dükkanımda süpürge yok” Adam “<br />
Kafi yahu, bırak alayı” ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan gelme şu tarafa, bu<br />
tarafa, bu tarafa gidip durma, ver teraziyi” dedi.<br />
Kuyumcu dedi ki. “ Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de manasız<br />
sanma. Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem<br />
yok, zayıflıktan elin titreyecek. Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık dökük<br />
bir şey, elin titreyecek, yere dökeceksin.<br />
Sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin.<br />
Altını süpürüp bir yere toplayınca da güzelim kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben<br />
işin sonunu önceden gördüm. İyisi mi hadi sen başka bir yere git.” Artık o dağlıklarda<br />
yurt tutup, orada yiyen, içen tek ve ulu şeyhin hikayesini tamamla.<br />
O dağlarda ağaçlar, meyveler, sayısız elmalar, armutlar, narlar vardı. O derviş,<br />
meyvelerle gıdalanır, başka hiçbir şey yemezdi. Allah’a “ Yarabbi seninle ahdım<br />
olsun. Bu ağaçlardan meyve toplamayayım. Rüzgarlarla yere düşen meyvelerden<br />
başka hiçbir meyve yemeyeyim, elimi hiçbir dala uzatmayayım.” Dedi.<br />
Bir müddet nezrine vefa etti. Fakat nihayet kaza ve kaderin imtihanları çıkageldi. Bu<br />
yüzden, sözlerinizde daima inşallah deyin, ahitlerinizde de Allah dilerse sözünü<br />
söyleyin. Çünkü beni gönüle her zaman başka bir meyil verir, her an gönüle başka bir<br />
dağ vururum.<br />
Biz her sabah yeni bi işte, yeni bir güçteyiz. Her şey, bizim dileğimize göre meydana<br />
gelir denmiştir. Hadiste “ Gönül, ovada rüzgarlara tabi bir tüy benzer. Rüzgar, tüyü<br />
her tarafa uçurur, gah sola, gah sağa götürür durur.” Denmektedir. Başka bir hadiste<br />
de denmiştir ki: “ Bu gönlü ateş üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!”<br />
Gönlün her an başka bir dileği vardır. Fakat bu dilek kendisinden değildir, başka bir<br />
yerdendir. Şu halde gönlün reyine, gönlün dileğine neden emin olur da ahdeder,<br />
sonunda da pişman olur, nedamete düşersin Fakat bu yine de Allahnın<br />
hükmündendir. Allahnın takdiridir. Kuyuyu görürsün de çekinmeye kudretin olmaz.<br />
Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine taaccüb edilmez ki. Şaşılacak şey<br />
şudur: hem tuzağı görür, hem mıhı görür de yine sonunda ister istemez o tuzağa<br />
düşer! Gözü açık kulağı açık, tuzak önde, yine de kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar.<br />
Bir kişizade görürsün. Çula, çuvala bürünmüş, baş açık belalara uğramış. Bir kahpenin<br />
sevdasıyla yanıp tutuşuyor. Elbiselerini, malını, mülkünü sarış. Elindeki avucundaki<br />
gitmiş, adı kötüye çıkmış hor hakir bir hale gelmiş, düşmanlarının isteği gibi tepesi<br />
üstüne yuvarlanıp gidiyor.<br />
Adamcağız bir zahit gördü mü “ Ey ulu, Allah için bana bir himmet et. Bu aşağılık ve<br />
kötü sevdaya düştüm, elimdeki maldan, altından, nimetten oldum. Bir himmet et,<br />
belki bu dertten kurtulur, bu kara balçıktan sıçrar, çıkarı der”. Halktan da dua<br />
etmelerini istemektedir. İleri gelenlerden de.<br />
“ Aman, beni kurtarın, kurtarın, kurtarın!” demektedir. Eli de açık, ayağı da. Ne onu<br />
bağlamışlar, ne başında bir adam var, ne ayağın da bukağı! A adam, hangi bağdan<br />
kurtulmak istiyor, hangi hapisten kaçmak diliyorsun Hangi bağdan olacak Tertemiz<br />
ruhtan başka kimsenin göremediği takdir bağından gizli olan kaza bağından!<br />
Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir zincirlerden de! Çünkü<br />
demir zincirleri demirci kırabilir, bir adam zindanın temelini kazıp duvarını yıkabilir.<br />
Fakat şaşılacak şey şu ki gizli olan kuvvetli bağı kırmaktan demirciler bile acizdir. O<br />
bağı Ahmed görebilir de, “ Boynunda da hurma lifinden bir ip var” der.<br />
Ahmed, Ebuleheb’in karısının sırtındaki odun yükünü gördü de ona “ Odun hamalı”<br />
dedi. İpi de ondan başka kimse görmedi, odunu da. Ona da her görünmeyen şey,<br />
görünür. Başkaları umumiyetle tevil ederler; bu akılsızlıktan böyle söylüyor derler.<br />
Sanki onların akılları başlarındaymış!<br />
Tevil ederler ama hakikatte onun sırtı, o odun yükünün altında iki büklüm olmuştur,<br />
gözünün önünde feryat edip durmakta. Bana bir dua edin., bir himmet edin de<br />
kurtulayım, şu gizli bağdan sıyrılayım demektir. Bu nişaneleri apaçık gören, nasıl olur<br />
da şakiyi saitten ayırt edemez.<br />
Bilir, tanır ama Allah sırrını açmak helal olmadığından ululuk sahibi Allahnın emriyle<br />
örter, gizler. Bu sözün sonu yoktur, gelelim hikayeye: o yoksul, açlıktan zayıf, perişan<br />
bir hale geldi, harekete bile mecali kalmadı.<br />
Derviş tam beş gün armut ağacını silkmedi, fakat açlık ateşi de sabrını tüketmekteydi.<br />
Bir dalda birkaç armut gördü. Fakat yine sabredip kendisini çekti. Bu sırada bir rüzgar<br />
geldi, dalı eğdi. Dervişin nefsi, onları yemeye yeltendi. Galebe de etti. Açlık, zayıflık,<br />
bir yandan da takdir, zahidi nezrine vefadan alıkoydu. Ahdini bir yana bıraktı, daldaki<br />
armudu kopardı yedi. Fakat hemencecik Allah azabı erişti, gözünü açtı kulağını çekti.<br />
Yirmi tane yahut daha fazla hırsız, oraya gelip konmuştu. Çaldıkları şeyleri aralarında<br />
pay ediyorlardı. Birisi şahneye haber vermişti. Derhal şahnenin adamları oraya gelip<br />
hepsini yakaladılar. Şahne hiddete gelip cellada “ Bunların ellerini, ayaklarını kes”<br />
dedi. Cellat, oracıkta hepsinin sol ayaklarıyla sağ ellerini kesmeye başladı. Bir<br />
gürültüdür koptu.<br />
O arada zahidin eli de yanlışlıkla kesildi. Cellat, ayağını kesmek üzereyken, rütbesi<br />
pek büyük bir atlı gelip yetişti, cellada “ Behey köpek kendine gel, bu, filan Şeyhtir,<br />
Allah abdalıdır. Neden onun elini kestin ” diye bağırdı. Cellat, elbisesini yırtıp giderek<br />
yana yaklaştı şahneye hali anlattı. Şahne yalınayak geldi. Allah şahit ki bilmedim diye<br />
özürler dilemeğe. Ey kerem sahibi, ey cennetliklerin ulusu, bu kötü işi affet, hakkını<br />
helal eyle. Beni bağıla demeye başladı.<br />
Şeyh dedi ki: “Ben, bunun sebebini biliyor, suçumu anlıyorum. Ben onun yemininin<br />
hürmetini terk ettim, onun adaleti de benim( yeminim) sağ elimi kestirdi! Ben kötü<br />
olduğunu bildiğim halde ahdimden döndüm. Bunun kötülüğü elime geldi. ey vali<br />
sevgilinin hükmüne elimiz de feda olsun ayağımız da, beynimiz de, derimiz de! Bu<br />
bana kısmetmiş! Sana helal ettim.<br />
Sen bilmeyerek yaptın, bir suçun yok ki. Halimi bilenin, fermanı yürür. Allah emrine<br />
itiraz etmek nerede ” nice kuş vardır ki uçup tane arar. Boğazı, boğazının kesilmesine<br />
sebep olur. Nice kuş vardır ki açlık ve midesi yüzünden dam kenarında, kafes içinde<br />
mahpustur.<br />
Nice balık vardır ki su içinde her şeyden eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya<br />
tutulmuştur. Nice namuslu, örtülü kadın vardır ki ferciyle boğazının şomluğundan<br />
rüsvay olmuştur. Nice bilgili ve iyi huylu kadı vardır ki boğazının yüzünden rüşvet<br />
almış, utanıp yüzü sararmıştır.<br />
Hatta Harut’la Marut bile o şarabı tatmışlardır da o şarap, onların göğe çıkmalarına<br />
mani olmuştur. Bayezid, bu yüzden çekindi işte, kendisinde namaz kılma hususunda<br />
bir tembellik gördü. O çok akıllı şeyh, sebebini düşündü., fazla su içmesinde buldu. “<br />
Tam bir yıl su içmeyeceğim” dedi. Dediğini de yaptı, Allah sabır ve tahammülünü<br />
verdi.<br />
Onun bu pek ehemmiyetsiz mücahedesi, din içindi bu yüzden de sultan oldu, arifler<br />
kutbu oldu. Şeyhin de eli boğazı yüzünden kesildi ve o zahit adamın şikayet kapısı<br />
bağlandı. Adı halk arasında “ Şeyh-i Akta- eli kesik şeyh” kaldı., halk onu bu adla<br />
tanıdı.<br />
Onu birisi ottan,çöpten yapılmış bir gölgelikte ziyaret etti. İki elle zembil örmekte<br />
olduğunu gördü. Şeyh ona “ Ey canının düşmanı, neden böyle küstahlık edip yanıma<br />
geldin Neden izinsiz içeri girdin ” dedi. Adam, “ Sevgimden fazla iştiyakımdan”<br />
deyince, Şeyh gülümsedi de dedi ki: “ Öyleyse gel fakat ey ulu kişi, bunu gizle.<br />
Ben ölmeden ne bir dosta, ne bir sevgiliye ne de bir aşağılık kişiye, hiç ama hiç<br />
kimseye söyleme! Bundan sonra bir bölük halk onu iki elle zembili örerken<br />
penceresinden gördüler. Şeyh “ Yarabbi, hikmetini sen bilirsin. Ben gizliyorum, sen<br />
aşikar ediyorsun” dedi. Ona şöyle ilham geldi. “ Birkaç kişi, senin elinin kesik olması<br />
kınadılar, sana münkir oldular.<br />
O halde yolda yalancıydı ki Allah, onu bu, tarife arasında rüsvay etti dediler. Ben<br />
onların kafir olmasını, bu azgınlıkla, bu sapıklıkla, bu kötü şüpheyle geçip gitmelerini<br />
istemem. Ben de şu kerameti aşikar ettim. İş işlediğim vakit sana iki el ihsan ettiğimi<br />
gösterdim. Ki o biçareler, hakkında kötü bir şüpheye düşüp de huzurumdan merdud<br />
olmasınlar. Ben sana bu kerametler olmaksızın da daha önce bizzat teselliler verdim.<br />
Bu mumu ancak onlar için yaktım. Sen ölümden, bedeninin cüzlerinin ayrılacağından<br />
korkmaktan geçtin. Sen de başının, ayağının gideceğine dair korku kalmadı. Vehmi<br />
bırakmak, senin için ulu bir siper oldu.”<br />
Firavun, sihirbazları yeryüzünde öldürmekle tehdit etmedi mi Sizin ellerinizi,<br />
ayaklarınızı çaprazına kestirir sizi asarım, affetmem demedi mi O sihirbazların<br />
vehme düşeceklerini, korkacaklarının, vesveseye uğrayacaklarını sanıyordu.<br />
Titremeye başlayacaklarını, ürküp korkacakların, bu tehditlerden vehmedeceklerini<br />
umuyordu.<br />
Bilmiyordu ki onlar, bu işlerden kurtulmuşlar, gönül nurunun göründüğü pencerenin<br />
önüne oturmuşlar, gölgelerinin, kendilerinden meydana geldiğini bilmişler, çevik bir<br />
hale gelmişlerdir. Bir gül bahçesinde felek havanı, onları yüzlerce defa dövüp ezse<br />
bile. Bu terkibin aslını görmüş olduklarından artık vehmin ferilerinden pek<br />
korkmazlar.<br />
Bu alem, bir rüyadır, zanna kapılma sen, rüyada bir el kesilse bile zararı yok. Rüyada<br />
başın kesilse de hakikatte yine başın yerindedir, ömrün de uzun olur. Rüyada kendini<br />
ikiye biçilmiş görsen bile kalktın mı vücudun da sağlamdır. Bir hastalığında yoktur.<br />
Hasılı rüyada vücudunu noksan görmekten ne çıkar Yüzlerce parçaya ayrılsan bile ne<br />
korkacaksın ki<br />
Suretle kaim olan bu cihan hakkında da Peygamber, uyuyanın gördüğü bir rüya dedi.<br />
Sen u sözü taklit yoluyla kabul ettin, fakat salikler bunu rivayet edilmedin de<br />
gözleriyle gördüler. Sen gündüzün de uykudasın. Bu uyku değil deme. Gölge feridir,<br />
asıl ise ancak ay ışığından ibarettir.<br />
Ey yiğit bil ki uykun da uyanıklığın da uyuyan adamın rüya içinde rüya görmesine<br />
benzer. Bu adam, kendisini uyuyorum sanır ama bilmez ki ikinci uykudadır, iki kat<br />
uyku içindedir. Testici, bir testiyi kırarsa dilediği zaman yine yapar da. Kör, her<br />
adımda kuyuya, çukura düşmekten korkarda binlerce korkuyla yol yürür.<br />
Fakat gören kişi yolun enini, boyunu görür, çukuru, kuyuyu bilir. Her adımda ayakları,<br />
dizleri titremez. Her dertten yüzünü ekşitir mi ki Sihirbazlar, “ Ey firavun, halk biz,<br />
her sesten, her gulyabaniden ürküp duracak adam değiliz. Bizim hırkamızı yırt, onu<br />
diken var. olmasa bile çıplak olmamız daha iyi.<br />
Bu güzeli çıplak olarak koçmamız daha hoş. A bir işe yaramaz , bir şey beceremez<br />
düşman! Tenden mizaçtan soyunmaktan daha hoş bir şey yoktur, a ilhama mazhar<br />
olmayan sersem Firavun!” dediler.<br />
GÖREBİLEN GÖZ<br />
Katırın biri deveye “ Arkadaş, yokuş olsun iniş olsun en dar yolda bile, sen güzelce<br />
gidiyor, hiç kapaklanmıyorsun. Bense durmadan tepesi üstü düşüp duruyorum. Yol<br />
ister kuru olsun, ister balçık daima yüzüstü kapaklanıyorum. Bunun sebebi ne Bana<br />
bir söyle de ne yapmalı, nasıl etmeli anlayayım” dedi. Deve dedi ki: “ Benim gözüm<br />
senin gözünden daha kuvvetlidir, daha iyi görür.<br />
Sonra ben, yukardan bakmaktayım, bu sebeple hiç yüzüstü düşmem. Yüce bir dağın<br />
başına çıktım mı en son çukuru bile görürüm. Allah bütün inişleri çıkışları özüme<br />
gösterir. Her adımımı nereye atacaksam görür de öyle atarım. Bu yüzden de<br />
sürçmekten, düşmekten kurtulurum.<br />
Sense iki üç adım ötesini görmezsin. Taneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Konak,<br />
iniş ve yürüyüş yerlerinde hiç körle gözlü bir olur mu Allah ana karnında ki çocuğa<br />
can verdi mi mizacına vücudunu kuvvetlendirecek cüzüleri çekmek kabiliyetini verir.<br />
Yediği şeylerle bu cüzüleri çeker, bu suretle de cisminin nescini dokur durur.<br />
Allah, insana kırk yaşına kadar bu cüzüleri çekme kabiliyetini, bu hırsı verir. O da<br />
kendisini yetiştirir büyür, gelişir, kuvvetlenir. Ruha, cüzüleri çekmeyi öğreten o tek<br />
padişah nasıl olur da cesedin cüzüleri bir araya getirmeyi bilmez Bu ruh zerrelerini<br />
bir araya toplayan ;<br />
Sana hayat kabiliyetinin veren güneş, gıda vasıtasıyla olmaksızın da varlığının<br />
zerrelerini toplayıp bir araya getirmeyi bilir. Uykudan uyanınca senden gitmiş olan<br />
akıl ve duyguyu yine sana iade eder. Buna bak da ölünce de bil ki onlar kaybolmaz,<br />
Allah geri gel diye ferman etti mi gelirler.<br />
Allah dedi ki. “ Uzeyr, eşeğine bir iyice bak. Çürümüş etleri dökülmüş. Onun<br />
cüz’ülerini gözünün önünde bir araya getirecek, başını, kuyruğunu, kulaklarını,<br />
ayaklarını düzüp koşacağım. Görünürde bir el olmadığı halde bütün cüzüleri bir araya<br />
getiren, cesedin parçalarını bir yere toplayan benim. Şu yama yamama sanatına bak<br />
hele, eski palasları iğnesiz dikip durmada<br />
Diktiği sıralarda ne ip var, ne iğne, fakat öyle bir diker ki ortada terzi bile görünmez.<br />
Gözünü aç da haşri apaşikar gör. Kıyamette hiçbir şüphen kalmasın. Varlık zerrelerini<br />
nasıl tamamıyla topluyorum, gör de ölürken bu hayata sarılıp titreme. Uyurken<br />
bedeninin duygularının mahvolmayacağından eminsin ya. Uykun geldi mi duyguların<br />
dağılır, harap bir hale gelir ama mahvolacaklar diye korkup titremezsin”<br />
Bundan önce yol gösteren bir şeyh vardı. Yeryüzünde adeta göğe mensup bir çırağdı.<br />
Ümmetler içinde peygambere benzer, halka cennet bahçelerinin kapılarını açardı.<br />
Peygamber, “ İleri giden şeyh, kavminin arasında peygambere benzer” dedi. Bir<br />
sabah evindekiler ona dediler ki. “ A güzel huylu, nasıl da yüreğin katı, neden böylesin<br />
sen, biz senin oğullarının ölümünden iki büklüm oluyor, zarı, zarı ağlıyoruz da. Sen hiç<br />
ağlamıyor, feryat etmiyorsun bile. Bu neden ki yoksa gönlünde merhamet mi yok.<br />
Yüreğinde merhamet yoksa senden ne umabiliriz ki Ey ulumuz, rehberimiz,<br />
kıyamette bizi bırakmaz diyoruz, ümidiz sende. Mahşer günü tahtı bezedikleri zaman<br />
o şiddetli günde bize sen şefaat edersin diyoruz. Öyle bir amansız günde senin<br />
ihsanına ümit bağlamışız.<br />
Hiçbir mücrime aman verilmeyen o gün el bizim erek senin! Peygamber “ Kıyamet<br />
günü suçluları ağlar, inler bir halde nasıl terk ederiz Ben o gün canla başla onların<br />
suçlarını affettirir. Onlara şefaat eder, onları ağır işkencelerden kurtarırım. Suçluları,<br />
büyük günahlarda bulunanları çalışıp çabalar, ne yapıp, yapıp Allah azabından halas<br />
ederim.<br />
Ümmetimin iyileri zaten kurtulurlar, o azap günü benim şefaatime ihtiyaçları olmaz.<br />
Hatta onlar bile suçlulara şefaat ederler, onların bile sözleri geçer, hükümleri yürür.<br />
Hiç kimse başkasının suçunu almaz, yükünü yüklenmez, yüklenmez ama yüklenen<br />
ben değilim ki, onların yüklerini alan, onları hafifleten Allahdır.” Dedi.<br />
Civanım, yükü olmayan şeyhtir. Allah onu eldeki yay gibi eline almış, kabul etmiştir.<br />
Şeyh kime derler İhtiyara, yani saçı sakalı ağarmış adama derler. Fakat ey ümitsiz<br />
adam, bunun manasını bil. Kara saç, kara sakal, onun varlığıdır. Varlığından tek bir kıl<br />
bile kalmamalı.<br />
Birisinin varlığı kalmadı mı pir ona derler. İster saçı sakalı siyah olsun, ister kır. O<br />
kara saç, kara sakal, insanlık sıfatıdır. Söylediğimiz kıl, sakal, bıyık kılları söylediğimiz<br />
saç baştaki değildir. İsa beşikte “ genç olmadan şeyhsiz, piriz” diye bağırır. Oğul<br />
insan insanlık sıfatlarının bir kısmından kurtuldu mu şeyh olmaz, fakat olgun bir adam<br />
olur.<br />
İnsanlık sıfatlarından bir tek kara kıl bile kalmadı mı şeyh olur, Allah’a makbul bir<br />
adam haline gelir. Fakat bir adam yaşlansa da saçı sakalı ağarsa hakikatte ne pirdir,<br />
ne Allah hası! Varlığında insanlık sıfatlarından bir tek kıl bile kalsa mensub olamaz,<br />
alem halkından birisidir o!<br />
Şeyh, kendisine bu sözü söyleyen karısına dedi ki: “ Arkadaş, merhametim, şefkatim<br />
yok, yüreğim katı sanma, biz kafirler, Allah’a küfranı nimette bulunmuş olmakla<br />
beraber onlara acırız. Hatta halk onları taşlıyor diye köpeklere acırız. Ben beni ısıran<br />
köpeğe de dua eder. Yarabbi sen onu bu huydan vazgeçir. Adamları ısırmasın da<br />
halkın taşını topacını yemesin derim.<br />
Allah velileri alemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir. Onlar halkı Allahnın<br />
haremine davet ederler. Hakk’a da yarabbi bunları sen kurtar diye dua ederler. Bu<br />
yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk öğütlerini kabul etmedi mi, Yarabbi, sen<br />
bunlara acı sen kapını kapama derler. Halkın mazhar olduğu rahmet, cüzi rahmettir.<br />
Fakat himmet sahibi er, külli rahmete mazhardır. Allahnın cüzi rahmetine mazhar olan<br />
külli rahmete ulaştı mı rahmet denizi kesilir, yol gösterici olur. Ey cüzi rahmet, külle<br />
ulaş ey külli rahmet sen de yürü halka yol göster. Cüzi rahmete mazhar olan ve o<br />
mertebede kalan, denizin yolunu bilmez, kuyuları da denize benzer sanır!<br />
Denizin yolunu bilmedikçe nasıl yol alır, halkı nasıl denize götürür. Denize ulaştırır<br />
Sel ve nehir gibi denize kadar akıp gitti mi o vakit denize ulaşır, denizle birleşir.<br />
Bundan önce halkı davet etse bile bu daveti taklittir. Yolu, varılacak makamı görerek<br />
yahut Allahdan vahiy ve ilhamla, Allah kuvvetiyle değil!”<br />
Kadın “ Peki madem ki herkese acıyorsun, bu sürünün çobanı gibi sürünün etrafında<br />
dönüp dolaşıyorsun demektir. Ecel celladı, oğullarını vurup öldürdüğü halde nasıl<br />
oluyor da kendi oğluna ağlamıyorsun Gözyaşları merhamete delildir, yürek<br />
yanmadıkça göz yaşaramaz, neden gözlerinde yaş yok, niçin ağlamıyorsun ya ” dedi.<br />
Şeyh kadına yüz çevirip dedi ki. “ Kocakarı, kış mevsimi, temmuz ayına benzemez.<br />
İsterse hepsi ölsün, isterse diri kalsın gönül gözünden kaybolmuyorlar ki! Onları<br />
gözümün önünde görüp dururken neden senin gibi yüzümü yırtayım Zamanın<br />
devranından çıktılar, çıktılar ama onlar yine benimle beraber, etrafımda oynayıp<br />
duruyorlar!<br />
Ağlayış ya elemden olur, ya ayrılıktan. Halbuki ben aziz sevgililerimle vuslattayım,<br />
koşuşup duruyorum. Halk onları rüyada görür. Bense uyanıkken onları apaşikar<br />
görüyorum. Bu cihandan kendimi gizledim mi, duygu yaprağını varlık ağacından<br />
silktim mi onlarla beraberim.<br />
Kadınım, duygu akla esirdir, fakat bil ki akılda ruhun esiridir. Can, aklın bağlı olan<br />
ellerini çözdü mü haline imkan bulunmayan işleri de yapar, düzer. Duygularla<br />
düşünceler, duru suyun yüzünü çer çöp gibi kaplamıştır. Aklın eli, onları bir tarafa<br />
atar, su meydana çıkar. Çer çöp habbeler gibi suyun yüzünü örter.<br />
Fakat bunlar bir tarafa sürüldü mü su görünür. Allah, aklın elini açmadıkça hava,<br />
suyumuzun yüzünün çerçöple, süprüntüyle doldurur. Suyu daima örter; hava buna<br />
güler; akılsa ağlar durur. Allah korkusu, havanın ellerini bağlarsa Hakk aklın ellerini<br />
çözer.<br />
Hizmetkarın akil olursa sana galip olan duygularda mahkumun olur. Gayba mensup<br />
sırlar, can aleminden zuhur etsin diye duyguları zahiri olmayan bir uykuya daldırır da.<br />
İnsan uyanıkken rüyalarda görür. İnsana gök kapıları da açılır.<br />
Yoksul şeyhin biri, bir vakitler kör bir pirin evinde bir musaf gördü. Temmuz ayı idi.<br />
Ona mihman olmuştu. O iki; zahit birkaç gün araya gelmişlerdi. Kendi kendisine “<br />
Burada mushafın ne işi var bu adam kör” dedi. Bu düşünceye düştü, huzuru kaçtı “<br />
Burada bu körden başka kimsede yok, bu ne iş<br />
Burada yalnız o var, bir de buraya mushaf koymuş ben ne bunağım, ne sersem. Onun<br />
için hiçbir şey sormayayım, sabredeyim de sabırla muradıma erişeyim” dedi. Sabretti,<br />
bir müddet gönlü sıkıldı, fakat nihayet meseleyi anladı. Çünkü sabır, genişliğin<br />
anahtarıdır.<br />
Lokman’ın, tertemiz Davud’un yanına gitmiş, onun demir halkalar yapmakta olduğunu<br />
görmüştü. O yüce padişah demir halkalar yapıyor, halkaları birbirine takıyordu.<br />
Lokman silah yapma sanatını pek görmemişti., şaşırıp kaldı, vesveseleri arttı. Bu nedir<br />
acaba, şunu bir sorsam, bu kat, kat halkalarla ne yapıyorsun desem, dedi.<br />
Sonra yine kendi kendisine dedi ki. “ Dur hele sabır daha iyi. Sabır, adamı maksadına<br />
çabucak ulaştırır. Sormazsam iş daha çabuk anlaşılır. Sabırlı kuş, bütün kuşlardan<br />
daha iyi uçar. Fakat sorarsam maksadı daha geç anlarım, kolaycıcık anlayacağım şey,<br />
bu sorgumla güçleşir.<br />
Lokman, orada bir müddet sabredip durdu. Bu müddet içinde Davud da zırhı yapıp<br />
tamamladı. Kerem ve sabır sahibi Lokman’ın önünde bedenine geçirip giyindi. “<br />
Civanım, bu, savaşta yaralanmamak için güzel bir elbisedir” dedi. Lokman dedi ki. “<br />
Sabır da güzel bir iş. Her dertte ona sığınmak gerek, her gamı o giderir.”<br />
A kişi “ Vel asri” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Allah o surede sabrı hakla<br />
beraber andı, sabrı hakka eş etti. Allah, yüz binlerce kimya yarattı ama insan sabır<br />
gibi bir kimya görmedi.<br />
Konuk da sabretti. Ansızın müşkül halloldu, anlamak istediğini anladı. Gece yarısı<br />
Kuran sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü. Kör, mushaftan Kuran<br />
okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: “<br />
Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen<br />
Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin.<br />
Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.”<br />
Kör dedi ki. “ Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki Neye<br />
şaşırıyorsun<br />
Ben Allah’a ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl<br />
düşkünse ben de Kuran okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki, Yarabbi<br />
Kuran okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da Kuranı<br />
elime alıp okuyayım diye dua ettim.<br />
Allahdan ey Kurana düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini<br />
kesmeyen kişi. Senin bize karşı öyle bir hüsnü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel<br />
demekte. nE vakit Kuran okumak istersen, ne vakit mushafı eline alırsan, ben de o<br />
zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım ey yaratılışı büyük kişi, diye nida geldi.<br />
Öyle de yaptı Allahm, ben ne vakit okumak üzere mushafı elime alır, açarsam, her<br />
şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan o ulu padişah. O tek Allah, gece çırağı gibi<br />
gözlerimin nurunu ihsan etmekte” Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli<br />
bu sebeple Allah’a itiraz etmez.<br />
Bağını mı yaktı Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder. Yas içinde neşe verir. O elsiz<br />
çolağa da el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.<br />
Kaybettiğimiz şey büyük ve değerli bir şey bile olsa mademki bize karşılık olarak<br />
ihsanlarda bulunuyor, şu halde itiraz etmemize imkan yok.<br />
Ortada ateş olmadığı halde bana hararet verdikten, beni ısıttıktan sonra ateşimi<br />
söndürse de razıyım. Madem ki mumsuz da aydınlık vermekte, mumuna sönüşüne<br />
neye feryat ediyorsun<br />
RIZA MAKAMINA ULAŞANLAR<br />
Şimdi dünyada hiç itiraz etmeyen yolcuların hallerini işit. Velilerden dua edenler, gah<br />
diken, gah sökenler var. bunlar başka. Bir de velilerden öylelerini tanırım ki ağızları<br />
yumulmuştur, hiç dua etmezler. O, ulular, Allah hükümlerine razı olmuşlardır.<br />
Takdirin define çalışmak onlara haramdır.<br />
Bunlar, kaza ve kaderde hususi bir zevk bulurlar, bundan kurtulmayı dilemek onlarca<br />
küfürdür. Allah bunların gönlüne öyle bir hüsnü zan vermiştir ki derde düşüp hiç<br />
yaslanmazlar, gök renkli yas elbisesi giymezler.<br />
Behlül, dervişin birine “ Derviş, nasılsın Anlat bakalım ” dedi. Derviş, Dünyadaki işler<br />
daima bir adamın dilediği gibi olur; seller, ırmaklar muradınca akar, yıldızlar<br />
hükmünce hükmeder; hayatla ölüm, ona çavuş olur, emrine uyup dilediği yere gider.<br />
Nereye dilerse baş sağlığı haberi yollar, nereye dilerse kutlu olsun derse.<br />
Yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun tuzağına tutulursa. Onun fermanı,<br />
onun rızası olmadıkça alemde hiçbir ağız gülmezse bu adamın hali nasıldır İşte o<br />
haldeyim ben” dedi. Behlül, padişahım doğru söyledin. Bu hale sahip olduğun<br />
nurundan da belli, yüzünden de görünüp durmakta. Böylesin, hatta yüz mislisin.<br />
Doğru ama bunu bir güzelce anlat. Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul<br />
etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir<br />
tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası,<br />
her çeşit aşlarla doludur. Hiçbir konuk mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi<br />
gıdasını bulur. O sofra, kurana benzer; Kuranın da yedi manası vardır; alelade halk da<br />
ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de” dedi. Derviş dedi ki: “ Herkesçe<br />
şu muhakkaktır ki alem Allah emrine ram olmuştur.<br />
O padişahın kaza ve kaderi olmadıkça ağaçtan yaprak bile düşmez. Allah lokmaya, gir<br />
içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez. İnsanların yuları, dizgini olan,<br />
insanları dilediği yere sürüp götüren istekler de o gani Allahnın emriyle meydana<br />
gelir. Yeryüzünde olsun, göklerde olsun bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat<br />
çırpmaz, harekete gelemez.<br />
Onun yürür ve kadim fermanı olmadıkça kımıldayamaz bile. Bunu anlatmaya imkan da<br />
yoktur, bu hususta ısrar da hoş değil. Ağaçların yapraklarını kim sayabilir sonu<br />
olmayan şey, nasıl söze sığar Sen şu kadar duy, madem ki bütün işler, Allahnın<br />
emrine tabi. Allahnın emri olmadıkça hiçbir şey olmuyor.<br />
Allahnın takdiri, kulun rızası olur; kul Allah takdirine rıza verir. Onun hükmünü diler,<br />
isterse. Zorla, yahut sevaba girmek için değil de bu hazırlık kendiliğinden meydana<br />
gelir, ona hoş görünürse. Artık o kul yaşamayı bu lezzetli hayattan zevk almak için<br />
istemez. Hayatı kendisi için istenen bir şey olmaktan çıkar.<br />
Ezeli emir, neyse ona uyarı hayatla ölüm, onun yanında bir olur. Yaşarsa Allah için<br />
Allah için yaşar, mülk ve hazine için değil. Ölürse Allah için ölür, korkudan hastalıktan<br />
değil! İmanı, onun dileği, onun rızası içindir, cennet için, ağaçlar, ırmaklar için değil!<br />
Küfrü terk edişi de cehenneme gideceğim diye korkudan değildir. Allah içindir.<br />
Bu ahlak, ona ezelden verilmiştir. Gözü ve sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmuş<br />
aydın olmuştur. Bu çeşit kul, Allah rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle<br />
yapılmış helva gibi gelir. Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa alem, onun emrine,<br />
onun fermanına tabi değil de nedir ”<br />
Peki neden dua edip de Yarabbi bu takdiri sen tebdil et diye yalvarsın İşte şeyhe<br />
göre Allah rızası bakımından kendi ölümü de evlatlarının ölümü de helva gibiydi. O<br />
vefakar, o yoksul şeyhe evlat ölümü, kadayıf gibi gelmişti. O halde Allah rızasını,<br />
duada görmedikçe neden dua etsin Doğru yolu bulan bu çeşit kulun şefaati de<br />
acımaktan değildir, duası da.<br />
O Allah aşkının mumunu yakar yakmaz kendi acımasını da yakmış yandırmıştır. Onun<br />
aşkı, vasıflarına cehennem kesilmiştir o, kendi vasıflarını kıldan kıla tamamıyla<br />
yakmıştır. Fakat geceleyin yol alanlar, bunları nereden anlayacaklar Bunları Dekuki<br />
gibi yalnız bu devlete koşan, devlete ulaşan kişi bilir.<br />
Dekuki , iyi bir hale sahipti. Aşık ve keramet sahibi bir zat. Yeryüzünde de öteki ay<br />
gibi seyreder dururdu. Gece yolcularının gönülleri, onunla aydınlanır, nurlanırdı. Bir<br />
yerde az otururdu., bir köyde iki inden fazla kalmazdı. “ Bir evde iki günden fazla<br />
otursam kalbimde oranın sevgisi alevlenir. Eve barka mağrur olmaktan çekinir, hadi<br />
ey nefis zenginleşmek bir şey elde etmek için sefere düş derim. İmtihanda muvaffak<br />
olması için kalbimi hiçbir yere alıştırmam derdi. Gündüzleri yol yürür, sefer eder,<br />
geceleri ibadette ulunur, namaz kılardı. Gözü açıktı o erin.<br />
Padişahı görürdü. Bir doğan kuşunu benzerdi. Halktan çekilmişti, fakat huyunun<br />
kötülüğünden değil. Kadından da ayrılmıştı, erkekten de, fakat ikilik korkusuyla değil.<br />
Halka şefkat gösterirdi, su gibi faydalıydı. Onlara güzel bir şefaatçıydı, duası da Allah<br />
tarafından kabul edilirdi.<br />
Daima iyiyi de esirgerdi, kötüyü de herkese karşı anadan daha iyi babadan daha<br />
düşkün ve muhabbetliydi. Peygamber: “ Ey ulular, ben size baba gibi şefkat ederim,<br />
sizi babanız gibi severim. Çünkü siz benim cüzülerimsiniz. Neden cüzü külden<br />
ayırırsınız ” demiştir. Cüz külden ayrıldı mı bir işe yaramaz. Tende bir uzuv kesildi mi<br />
o uzuv murdar olur<br />
Tekrar aslına ulaşmazsa ölür kalır, candan haberi bile olmaz. Oynasa hareket etse bile<br />
bu, onun diriliğine delil olamaz. Senin kesilen uzvun da bir müddet oynar, hareket<br />
eder. Cüzi külden ayrılırsa bir tarafa gider, kaybolur, kül de noksan kalır. Fakat bu<br />
bahsettiğimiz kül o noksan kalan kül değildir. O külün kesilmesi, ulanması söze<br />
sığmaz ama misal için ( zaruri olarak) nakıs bir şey söylüyoruz.<br />
Peygamber, Ali’ye de temsil yoluyla aslan demiştir. Aslan onun benzeri değildir. Ama<br />
misal bu. Böyle demiştir işte. Sen misalden benzerden, aralarında ki farktan vazgeç<br />
de Dekuki hikayesine gel civanım. Dekuki, fetvada adeta halkın imamıydı., takva<br />
topunu meleklerden bile çelmişti.<br />
Bir yerde durup dinlenmede gezip tozmada ayı bile mat etmişti. Dindarlıkta din bile<br />
ona haset ederdi. Bu kadar takva ve ibadetle bile, bu derece evrada, zikre koyulmuş<br />
olmakla beraber yine de daima Allah haslarını aradı. Zaten seferden asıl maksadı d<br />
buydu. Bir an olsun Allah hasına rastlayayım demekteydi.<br />
Yola düştü mü, yarabbi, beni haslarından birisine ulaştır, ona arkadaş et. Yarabbi<br />
tanıdığım erlere gönlüm kuldur. Köledir. Canım Allah’ım, tanımadıklarımı da hicap<br />
içinde düşmüş kuluna merhametli kıl derdi. Allah ey ulular ulusu, bu ne aşk, bu ne<br />
susuzluk Beni seviyorsun ya başkasını ne yapacaksın Der.<br />
O da şöyle cevap verirdi! Ey sırları bilen rabbim, niyaz yolunu gönlüme açan, gösteren<br />
sensin. Denizin ortasındayım ama yine de testideki suya tamahım var. ben Davud’a<br />
benziyorum, doksan koyunum var, ama arkadaşımın bir koyununa da tamah<br />
ediyorum. Senin aşkında haris olmak övülecek bir şeydir, bir yüceliktir.<br />
Fakat senden başkasının aşkına düşüp de harislikte bulunmak ayıptır, ardır. Erlerin<br />
şehveti, erlerin hırsı, önden gelir, puştların hırsıysa ayıp bir şeydir, kötü bir yoldur.<br />
Erkeklerin hırsı öne aittir, puştların hırsı arda ait! O hırs erliğin kemalidir, bu hırs<br />
rezalettir, soğuk ve kötü bir şeydir. Ah burada pek gizli bir sır var.<br />
Öyle bir sır var ki onu anlamak için Musa bir Hızır’a koştu. Sen de suya kanmamış bir<br />
susuz gibi, Allah için olsun, elde ettiğine kanaat etme, durma! Bu kapıda nihayetsiz<br />
makamlar var. baş köşeyi bırak, senin baş köşen yoldur.<br />
Ey kerem sahibi, bunu Musa’dan öğren. Kelim bile iştiyakından bak, ne diyor: bunca<br />
makama sahip olduğum, yüce bir peygamber bulunduğum halde kendimi görmüyor,<br />
kendime varlık vermiyorum, Hızır’ı aramaktayım. Ona, ey Musa, sen kavmini bıraktın,<br />
bir izi kutlu kişinin ardına düştün.<br />
Öyle bir ulusun ki korkudan da kurtulmuşsun, ricadan da niceye dek dönüp<br />
dolaşacaksın, ne vakte kadar arayacaksın Aradığın sende bunu sen de bilirsin. Ey<br />
gök ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın Dediler. Musa “ Beni bu kadar<br />
kınamayın, güneşte ayın yolunu kesmeye savaşmayın.<br />
Ben zamanın padişahıyla sohbet etmek için ta Mecmaal Bahreyn’e kadar gideceğim.<br />
Hakikate ulaşmak için Hızır’ı sebep edecek, ona ulaşıncaya kadar yürüyecek, nice<br />
zamanlar sefer edip duracağım. Yıllarca bu kanatlarımla o uğurda uçacağım. Yılarda<br />
nedir ki Binlerce yıllar koşacağım. Bu binlerce yıllar uçup gitmeme değmez mi yoksa<br />
Ben sevgilinin aşkını ekmek aşkından daha adi görmem! Bu sözün sonu gelmez. Sen<br />
yine Deduki’nin hikayesini söyle.<br />
Allah Rahmet etsin, Deduki dedi ki: nice zamandır doğuda, batıda sefer edip dururum.<br />
Yıllarca, aylarca bir ay yüzlünün aşkıyla gittim. Ne yoldan haberim vardı, ne belden!<br />
Allah kudretlerine hayran bir halde yürüdüm. Birisi ona : “ Dikenliklerde, taşlıklarda<br />
yalınayak mı gidiyorsun ” dedi.<br />
Dekuki dedi ki: “ Ben hayretler içindeyim, kendimde değilim ki. Sen bu ayakları yere<br />
basıyor sanma, öyle görme. Çünkü aşık şüphe yok ki gönül yurduna sefer eder. Gönül,<br />
sevgilinin sarhoşudur, yoldan, konaktan yolun kısalığından, uzunluğundan ne haberi<br />
var” yolun uzunluğu, kısalığı, tenin vasıflarıdır ruhların gidişi başka çeşit bir gidiştir.<br />
Sen meni iken akıl alemine kadar sefer edip geldin. Bu seferinde ne adım attın ne bir<br />
yerde konakladın, ne de bir yerden bir yere göçtün. Canın gezip yürümesi, keyfiyetten<br />
hariçtir, anlatılamaz. Cismimiz de gezmeyi candan öğrendi. Dekuki de cisim aleminde<br />
olan gezmeyi gayri bıraktı da manevi bir keyfiyete büründü, gizlice ve keyfiyetsiz<br />
olarak gitmekte.<br />
Dekuki dedi ki: “ Bir gün, sevgilinin nurlarını insanda görmeye iştiyakım arttı. Katrede<br />
bahri muhiti, zerrred4 güneşi görmek arzusuna düştüm. Gide,gide bir deniz kıyısına<br />
vardım. Vakit gecikmişti, akşam olmuştu.<br />
Ansızın ta uzaktan o sahilde yedi mum gördüm, mumların bulunduğu yere doğru<br />
koşmaya başladım. O yedi mumun her birinin nuru gökyüzüne kadar vurmuştu.<br />
Hayretlere düştüm, hatta hayret bile hayran oldu. Hayret dalgası aklımın başından<br />
aştı! “ Bu mumlar, ne çeşit mum<br />
Halk nasıl oluyor da bunları görmüyor; aydan daha aydın olan mumlar durup dururken<br />
başka bir mum arıyor Halkın gözünde ne şaşılacak bir bağ var ki bunları görmüyor.<br />
Allah doğru yolu dilediğine gösteriyor sahiden” diyordum.<br />
Bir de baktım ki o yedi mum bir mum oldu. Nuru, gökyüzünü bile delip geçmekteydi.<br />
Sonra yine o tek mum, yedi mum oldu. Benim sarhoşluğum, hayretim arttı. O<br />
mumların birleşmesini dille anlatmaya imkan yok ki! Gözün bir an içinde gördüğünü<br />
dil, yıllarca söylese anlatmaz.<br />
Kulak idrakin bir an içinde gördüğü şeyleri, yıllarca dinlese bitmez. Mademki bunun<br />
sonu yok, hadi var, yine o hamdinde aciz olduğum şeyi anlat! O mumlar ulu Allahdan<br />
ne çeşit nişanelerdir diye koşa, koşa gidiyordum derken kendimden geçtim,<br />
acelemden yere yıkıldım, harap oldum.<br />
Topraklara serildim, bir müddet akılsız, idraksiz bir halde kaldım. Sonra kendime gelip<br />
yine kalktım, yola düştüm, fakat bir yere gidiyordum ki ne başım bendeydi ne ayağım!<br />
Derken bu yedi mum, nurların ta lacivert kubbeye kadar yükselen, gündüzün nurların<br />
bile bir karaltı gibi gösteren, aydınlıklarıyla bütün nurları silip süpüren yedi adam,<br />
şekline girdi.<br />
Sonra o yedi adam, yedi tane ağaç oldu. İnsan yeşilliklerinden neşeleniyordu.<br />
Yapraklarının çokluğundan dalları görünmekte, meyvelerinin bolluğundan yaprakları<br />
kaybolmaktaydı. Dallar ta Sidre’ye kadar yükselmiş, hatta Sidre de ne oluyor Hala’yı<br />
bile aşmıştı. Kökleri, yerin dibine kadar girmiş, yayılmış öküzle balığı bile geçmişti.<br />
Kökleri, dallarından daha taze, daha latifti. Bunları seyredenin aklı, hayretlere<br />
düşüyor, altüst oluyordu. Olgunluktan yarılan meyvelerinden su gibi nur şimşekleri<br />
fışkırtmaktaydı! Asıl şaşılacak şeye gelince. O ovalardan, o çöllerden yüz binlerce<br />
adam geçiyor, gölgelik için can veriyorlar, başlarını kilimlerle örtüyorlardı da, onların<br />
gölgesini bile görmüyorlardı. İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere tuuh!<br />
Allahnın kahrı gözleri bağlanmış yoksa gözleri bağlı adam, ayı görmez de Suhayı<br />
görür.<br />
Güneşi görmez de zerreyi görür. Fakat yine de Allahnın lütfundan, kereminden ümit<br />
kesilmez ya1 kervanlar aç susuz ağaçların altına dökülen bu olgun meyveleri<br />
görüyorlar. Yarabbi, bu ne sihir Halk, çürük meyveleri toplamakta, pisboğaz ve<br />
doymaz adamlar, bu pörsümüş meyveleri yağma etmek için birbirlerine girmekteydi.<br />
O dallar, meyveler, yapraklarsa anbean “ Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu ”<br />
diyorlardı. Her ağaçtan “ A bahtsız kişiler, bize gelin, bize” diye ses geliyordu. Fakat<br />
Allah’dan da ağaçlara: “ Onların gözlerini bağladık, onlara sığınacak yer yok!” sesi<br />
gelmekteydi.<br />
Onlara birisi “ Bu yana gelin de bu ağaçlardan faydalanın” dese. Hepsi birden “ Bu<br />
sarhoş yoksul, Allahnın takdiriyle deli olmuş. Bu yoksulun beyni başa çıkmaz<br />
sevdalarla, sonu gelmez riyazatlarla soğan gibi çürümüş kokmuş!” diyorlardı. Dekuki<br />
şaşıp kalıyor, “ Yarabbi bu ne hal Halka bu perde, bu sapıklık neden geliyor ki<br />
Çeşit, çeşit adamlar, yüzlerce tedbire sahip oldukları halde o tarafa bir adım olsun<br />
atamıyorlar. Akılları fikirleri de hep birden inkara düşmüşler. Onların bu azgınlığına,<br />
bu isyanına bakıyorum da şüpheleniyorum. Yoksa ben mi çıldırdım, ben mi sersem<br />
oldum Şeytan, benim kafama mı bir şey vurdu<br />
Her an gözlerimi ovup duruyordum, bu cihanda rüya mı görüp durmaktayım yoksa<br />
Fakat bu nasıl rüya olur İşte ağaçlara doğru gidiyorum, meyvelerini yiyorum. Buna<br />
nasıl inanmayayım Sonra yine münkirlere bakıyorum, görüyorum ki bu bahçeden<br />
haberleri bile yok.<br />
Son derece iştiyaka düşmüşler, fevkalade ihtiyaçlarından bir yarım koruk için can<br />
veriyorlar. Bu yoksullar, açlıklarından bir yaprak için ah edip duruyorlar! Sonra yine<br />
acaba ben mi kendimden değilim, ben mi hayale düştüm, gözüme görünen muhayyel<br />
bir ağacın dalına el attım Diyorum” demekteydi.<br />
Peygamberler bile ye’se düşünce kendilerine yalan söylendi sandılar ayetini oku da<br />
bak. Bu ayetteki “ Küzzibü-tekzib edildiler, onlara yalan söylüyorsunuz dendi”<br />
kelimesini teşditsiz “ Küzibu- Kendilerine yalan söylüyorlar sandılar” tarzında oku. Bu<br />
takdirde mana şöyle olur: Peygamberler bile kendilerini aldanmış sandılar.<br />
Peygamberler bile kötü kişilerin ittifakına baktılar da şüpheye düştüler. “ Bu şüphe ve<br />
tereddütten sonra onlara yardım ettik. Neyse, sen bunları bırak da can ağacına gel!<br />
Kısmetin neyse ye yedir deniyor, ona her an vahiyden sihirler öğretiliyordu. Halk<br />
şaşılacak şey bu ses nedir sahrada ne ağaç var ne meyve var kara sevdaya tutulmuş<br />
olanların yakınınızda bahçe var sofra var demelerinden adeta aptallaştık. Gözümüzü<br />
ovuyor bakıyoruz . fakat burada bahçe yok ki önümüzdeki saha ya çöl yahut aşılması<br />
güç bir yol! Fakat bu kadar uzun uzadıya söylenen sözlerde beyhude olmaz ya.<br />
Acayip şey nasıl olurda bu kadar sözün aslı olmaz. Fakat varsa nerede söyle! Dekuki<br />
macerasını şöyle anlatır “ Ben de tıpkı onlar gibi acayip şey demekteyim, Allah<br />
bunların gözlerini ne de sıkı bağlamış Bu kavgalardan bu aykırı hareketlerden<br />
Muhammed’de şaşmaktaydı. Ebu leheb de.<br />
Fakat bu şaşmakla o şaşmak arasında fark var. Dekuki tez, tez yürü sükut et ne vakte<br />
kadar söylenip duracaksın ne vakte kadar Duyup anlayan kulak kıt.<br />
Deduki dedi ki. “ Bahtım yaver oldu, ileriye doğru yürüdüm, bir de baktım ki o yedi<br />
ağaç bir ağaç olmuş. Her an bir ağaç yedi ağaç olmakta, yedi ağaç bir ağaç haline<br />
gelmekteydi. Hayretten ne hale geldim, bilir misin Dondum, kaldı! Sonra ne göreyim,<br />
ağaçlar, cemaat gibi toplanmış, saf düzmüş, namaza durmuşlar.<br />
Bir ağaç, imam gibi önlerine geçmiş, öbürleri de onun ardında kıyamdalar! Onların<br />
kıyamı rüku etmeleri, secdeye varmaları beni büsbütün şaşırttı. O anda Allahnın “<br />
Yıldız ve ağaç, Allah’a secde eder” özünü hatırladım. Bu ağaçların ne dizleri vardı, ne<br />
belleri! Nasıl rükua, secdeye varıyorlar, bu ne biçim namaz Derken, Allahdan ilham<br />
geldi: A nurlu, pirli kişi hala bizim işimize şaşıyor musun Bizce bu işler, şaşılacak<br />
işler değil ki!<br />
Bir müddet sonra ağaçlar, yedi tane adam oldu. Hepsi de tek Allahnın huzurunda<br />
ka’dedeydi. Gözlerini ovuşturup bu yedi aslan kimlerdir. Alemde ne işleri var ki Diye<br />
bakmaktayım. Yanlarına yaklaşıp onlara uyanık bir gönülle selam verdim. Selamımı<br />
alıp “ Ey Dekuki, ey uluların tacı büyüklerin övündüğü zat” dediler.<br />
Kendi kendime beni nasıl tanıdılar Bundan önce beni görmemişlerdi dedim.<br />
Hatırımdan geçeni hemencecik anlayıp birbirlerine baktılar. Gülerek “ Ey aziz, bu sır,<br />
şimdi sana gizli mi ki Allah’a ulaşıp hayrete varan bir gönüle solun, sağın sırları gizli<br />
kalabilir mi ” dediler. Yine kendi kendime bunlar hakikatlere ermişler.<br />
Hakikatler alemine ulaşmışlar ala, fakat bu surete ait ismi, bu surete ait harfi nasıl<br />
biliyorlar Dedim. İçlerinden biri “ Veli bir adı bilmezse bil ki bu istiğraktan ileri gelen<br />
bir şeydir, cahillikten değil” dedi. Ondan sonra bana “ Et temiz dost, biz namazda<br />
sana uymak istiyoruz” dediler.<br />
Peki dedim, fakat bir an müsaade edin zamanın devrine ait müşküllerim var. temiz<br />
sohbetinizle o müşküller hal olsun. Topraktan üzüm bile sohbetle biter. İçi dolu olan<br />
tane kara toprağa ulaşır. Toprakta halvet eder. Kendisini toprakta tamamıyla<br />
mahveder nihayet ne sarı , ne kırmızı rengi kalır, kokusu da mahvolur da tamamıyla<br />
mahvolur kabza eriştikten sonra kol kanat açar, basta erişir atını sürmeye başlar.<br />
Aslının önünde varlığından geçince suret ortadan gider, manası cilvelenir.<br />
Hüküm senin diye baş eğdiler. Onların bu baş eğmelerinden öyle hararetlendim,<br />
gönlümden öyle bir ateş çıktı ki! Bir zaman o seçilmiş kişilerle mürakabeye daldım,<br />
kendimden geçtim. O zaman canım, zamandan kurtuldu. Zaman insanı gençken<br />
kocaltır. Bütün renkten renge girişler, zamandan meydana gelir.<br />
Zamandan kurtulan, renkten renge girmekten de kurtulur. Bir zaman, zamandan,<br />
zaman kaydından kurtuldun mu keyfiyetsiz kalmaz, keyfiyetsiz Allah’a mahrem<br />
olursun. Zaman zamansızlığı bilmez. Zamansızlık alemine varmak için hayretten<br />
başka yol yoktur. Bu arayıp tarama aleminde herkesi, zamanın bir hususi tavlasına<br />
bağlamışlardır.<br />
Her tavlaya bir memur dikilmiş oranın ehli olmayan memurdan izinsiz oraya giremez.<br />
Bir tavlada bağlı olan, hevese düşüp de bağlarını çözdü, başkalarının tavlasına gitti<br />
mi, hemen ahır memurları onu aramaya koyulur, bulup yularını tutar, çeke, çeke<br />
yerine getirir! Seni koruyanları görmüyorsan kendine bak! İhtiraını elinde mi senin.<br />
Zahiren ihtiyarın elinde elin ayağın bağlı değil peki, ya neden hapistesin, neden, seni<br />
koruyan memuru inkar etmeye yüz tuttun da dilediğin şeylerden seni alıkoyan nefsin<br />
tehditleri adını taktın ha!<br />
Dekuki’ye “ Bu sözün sonu yoktur. Namaz vakti, hemencecik öne geç. Ey tek kişi bize<br />
iki rekat sabah namazı kıldır da zaman seninle bezensin. Ey gözü aydın imam, bize<br />
imamlık et. İmam olanın gözü açık olması lazım. Şeriat de körün imamlığı mekruhtur.<br />
Hafız, akıllı ve fakih olsa bile körün imamlığı hoş değil.<br />
Sersem ve suçlu olsa bile gözü açık imam bu çeşit körden iyidir. Kör, pisliklerden<br />
çekinemez. Çekinmenin asıl sebebi, asıl vesilesi gözdür. Kör yolda yürürken pisliği<br />
göremez. Dilerim hiçbir müminin gözü kör olmasın. Zahiri kör, görünen necasetlere<br />
bulaşır. Fakat can gözü kör olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır.<br />
Bu görünen pislik bir parça suyla arınır, fakat içte olan pislik, artıkça artar. İçteki<br />
pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenemez, Allah, kafire “ Pis<br />
murdar” demiştir. Bu pislik bu murdarlık, onun dışında değildir. Kafirin dışı, pisliklere<br />
bulaşmıştır. Pislik onun huyundadır, dinindedir.<br />
Zahiri pisliğin kokusu yirmi adımlık yerden gelir, batını pisliğin kokusuysa Rey’den tut<br />
da Şam’a kadar gider! Hatta göklere çıkar, hurilerle Rıdvan’ın burunlarını doldurur! Bu<br />
söylediğin sözler yok mu Senin anlayışın miktarı ancak öldüm iyi ve doğru anlayışın<br />
hasretinden!<br />
Anlayış sudur, beden testi. Testi kırılınca içindeki su dökülür gider! Bu testinin beş<br />
tane büyük deliği vardır, içinde ne su durur ne kar! “ Gözlerinizi sımsıkı yumun”<br />
emrini duydun da yine ayağını doğru atmadın. Söz söylemem, manasız çan, çan<br />
etmem, ağzın dan anlayışını alıp götürür. Kulak kuma benzer, anlayışını içiverir!<br />
Öbür deliklerinden de aynı bunun gibidir. O gizli anlayış suyunu çeker, emer.<br />
Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan nihayet o denizi kurutur, çöl haline<br />
getirirsin. Neyleyim ki vakit yok, yoksa denizden giden sular, o suların yerine karşılık<br />
olan suların ne çeşit ve neden geldiğini söylerdim.<br />
Denizin suları harcandıktan sonra karşılık olarak yerine gelen suları anlatırdım. Yüz<br />
binlerce canlı mahluk, denizden su içmekte bulutlarda ondan su alıyorlar. Sonra yine<br />
deniz, onların karşılığını almakta, nereden alıyor Bunu akıl ve fikir sahibi olanlar<br />
bilir. Bu kitap da birçok hikayelere başlayıverdik. Fakat onlar noksan kaldı.<br />
Ey hak ziyası cömert Husameddin, feleklerle unsurlar, senin gibi bir padişah<br />
doğurmamıştır. Sen cana da nadir gelirsin, gönüle de. Senin kudumuna karşı bir şey<br />
yapamadığından can d mahçuptur, gönül de! Geçmiş kavimleri ne kadar methettim,<br />
fakat bütün bunlardan maksadım sensin.<br />
Dua çıktığı evi bilir. Sen kimin adını anarsan an, kimi översen öv! Övüşleri namahrem<br />
olanlardan gizlemek için Allah bile hikayeler söylemekte, misaller getirmektedir. O<br />
medihler de sana karşı hiçtir. Onlar da sen den utanıyorlar ama yoksul, elinden ne<br />
gelebilirse armağan olarak sunar, Allah, bu armağanı da kabul eder.<br />
Allah aciz kişinin aczini hoş görür. Körün gözlerindeki iki katra yaşı da kabul eder.<br />
Zaten körün gözünde bu iki katradan başka ne bulunabilir ki Ben o güzelim adı pek<br />
kısa bir tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor balık da! Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp<br />
haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler!<br />
Ama zaten hasetçi, onun hayalini nereden bulacak Hiç fare deliğinde dudu kuşu<br />
oturur mu O hasetçinin gördüğü hayal, onun hayali değildir ki. O hilal değil, onun<br />
kendi kaşının kılı! Ben seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde<br />
öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekuki ileri geçip imam oldu.<br />
Tahiyatta, Salih kişilere selam verilirken bütün peygamberler methedilmiş olur;<br />
hepsinin methi, birbiriyle yoğururlar. Medihler, birbirine karışır, adeta testilerdeki<br />
sular, bir leğene dökülür. Çünkü övülen, bir kişiden daha fazla değildir ki. Bundan<br />
dolayı dinler, mezhepten ibarettir.<br />
Bil ki her övüş, Allah nuruna varır, ulaşır; suretlerle şahısları övüşse ariyettir.<br />
Müstahak olmayanı kim met eder ki Fakat bilmeyenler, şunu bunu methediyor<br />
sanırlar da yol azıtırlar. Bu şuna benzer: bir duvara herhangi bir nurdur vurur. Duvar o<br />
nurun aksetmesine bir vasıtadır.<br />
Fakat ayın aksi aslına ulaştı mı, yol azıtan kişi ayı kaybeder, övüşü terk eder. Yahut da<br />
ay, bir kuyuya akseder, adam da bu aksi görür, başını kuyuya uzatır, bakar durur.<br />
Methe başlarsa hakikatte ayı metheder, isterse bilgisizlikle ayın aksine yüz tutmuş<br />
olsun. Övüşü aya aittir, ayın aksine ait değil.<br />
Fakat birisi, Hakk’ı övmez de mahluku överse yanlış bir iş yapmış olur ki bu, küfürdür.<br />
Bu işi yapan kötülükten yolunu kaybetmiştir. Ay gökyüzündeyken o, aşağıda<br />
sanmıştır. Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara<br />
dokunan pişman olur. Çünkü bir hayale şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.<br />
Hayale meylin yok mu Senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikatte<br />
yükselirsin. Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın, o hayal de<br />
senden kaçar gider. Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere<br />
yüceltsin.<br />
Halk kendilerini güzel yaşıyoruz. zevk ve işrette bulunuyoruz sanır ama onlar, bir<br />
hayal uğruna kendi kanatlarını kendilerini yolarlar. Bu nükteyi başka bir yerde<br />
anlatmak borcum olsun. Şimdi bana mühlet ver, halim yok susayım.<br />
Deduki, namaz kıldırmak üzere onların önüne geçti, o kadar birleştiler, o kadar<br />
kaynaştılar ki sanki onlar atlas bir kumaştı. Dekuki de o kumaşın sırması, süsü! O<br />
padişahlar, saf olup o ünlü imama uydular. Tekbir getirince kurbanlık koç gibi<br />
alemden çıktılar. Ey ulu tekbirin manası şudur:<br />
Yarabbi huzurunda kurbanız. Koyun keserken “ Allahu ekber-Allah uludur” dersin ya o<br />
geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. Allahu ekber de,de o şom nefsin başını<br />
kes, kes de can, mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail’e benzer can Halil’e can bu<br />
semiz bedeni yaptırdı da tekbir getirdi mi,<br />
Ten kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur. Besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban<br />
haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Allah ile<br />
konuşup görüşmeye girişilir. Allah huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak,<br />
kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.<br />
Hak, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, bana ne getirdin Ömrünü neyle bitirdin,<br />
verdiğin gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna mahvettin, gözünün nurunu<br />
nerelerde tükettin, beş duygunu nerelerde yıprattın Gözünü, kulağını, aklını, arşa ait<br />
bütün cevherlerini harcadın. Ferş aleminden bunlara karşılık ne satın aldın<br />
Sana kazma ve bal gibi el ve ayak verdim. Onları sana bizzat ben bağışlamıştım, ne<br />
yaptın onları ” der. Hak’tan buna benzer seni dertlere uğratan yüz binlerce haberler<br />
gelir. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm olur, rükua varır.<br />
utanmadan ayakta durmaya kudreti kalmaz, rükuda Allah’ı tespih eder.<br />
Allahdan “ Başını kaldır, rükudan kıyama dön de Allahnın sorgularına birer, birer<br />
cevap ver” fermanı gelir. O utanan kul, rükudan başını kaldırır. Fakat olgun bir iş<br />
yapamamış olduğundan bu sefer yüzüstü düşer. Yine emir gelir: “ Başını kaldırır ama<br />
yine yılan gibi yüzüstü düşüverir! Allah, tekrar “ Başını kaldır da şöyle. Kıldan kıla<br />
yaptıklarını araştırmak istiyorum” der. Artık ayakta durmaya kuvveti kalmadığından,<br />
Allahnın heybetli hitabı, canına tesir etmiş olduğundan;<br />
O ağır yükün altında, yere oturur. Allah “ Söyle bana sana nimet verdim, nasıl<br />
şükrettin Sermaye verdim, hadi göster kazandığını!” der. Kul, sağ yanına dönüp<br />
peygamberlere, o ululara selam verir; “ Padişahlar, bu kötü kişiye şefaat edin. Ayağım<br />
da balçıkta kaldı, kilimim de” der.<br />
Peygamberler, “ Çareye başvuracak gün geçti. O orada yapılacak bir şeydi, elde alet<br />
oradaydı, orada kaldı! A bahtsız kişi, git oradan sen vakitsiz öten bir horozsun. Bırak<br />
bizi, kanımıza bulaşma!” derler. Bunun üzerine sol tarafa baş çevirir, hısımından<br />
akrabasından yardım ister. Onlar da “ sus,”<br />
Allah’a kendin cevap ver. Bizi kim oluyoruz ki Bizden el çek!” derler. Ne bu yandan<br />
bir çare olur, ne o yandan. O biçarenin canı da yüz parça olur! Herkesten ümidini<br />
keser de ellerini açar, duaya başlar: yarabbi, herkesten ümidim kesildi. Evvel de<br />
sensin, ahır da sen; senden başka önü, sonu olmayan yok, diye niyaza koyulur.<br />
Namazdaki bu hoş işaretleri gör de bunun eninde sonunda böyle olacağını bil! Namaz<br />
yumurtasından civcivi çıkara gör yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere<br />
başvurup durma!<br />
Dekuki, o kıyıda namaz kıldırmak üzere imam oldu. Onlar da arkasında saf olup<br />
namaza durdular. İşte güzelim bir cemaat, işte seçilmiş bir imam! Namazdayken<br />
denizden “ İmdat!” seslerini duydu. Ansızın gözüne gir gemi ilişti. Gemi, dalgalar<br />
arasına düşmüş, belalara uğramış, perişan bir hale gelmişti.<br />
Hem gece, hem bulutlu bir hava, hem de dalga bu üç karanlık bir yandan, batma<br />
korkusu bir yandan. Fırtına Azrail gibi saldırıyor, dalgalar sağdan soldan hücum edip<br />
duruyordu. Gemidekiler, korkudan canlarından olmuşlar gibi feryatlarını göklere<br />
çıkarıyorlardı. Bağrışıp çağrışıyorlar.<br />
Başlarını dövüyorlardı. Kafir ve mülhit hepsi de imana gelmişti. Yüzlerce niyazlarda<br />
bulunarak candan ahitler ediyorlar, adaklar adıyorlardı. Karmakarışık işlere dalmış,<br />
yüzleri bir an olsun kıbleye dönmemiş olanlar bile baş açık secdeye kapanmışlardı.<br />
Halbuki evvelce onlar, bu kulluğun faydası yok diyorlardı. Fakat o anda kullukta<br />
yüzlerce hayat görüyorlardı. Dostlardan, dayıdan, amcadan, babadan, anadan,<br />
herkesten ümitlerini kesmişlerdi. Kötü kişinin can verirken Allahdan korkması gibi<br />
zahit de Allahdan korkuyordu, fasık da! ne sollarından bir ümit vardı ne sağlarından.<br />
Hileler öldü, bitti mi dua zamanı gelir.! Onlar da ağlayıp inleyerek duaya<br />
koyulmuşlardı, gemiden gökyüzüne kadar bir duman yükselmişti. Şeytan ise o sırada<br />
düşmanlığından her birinin karşısına dikilip “ A köpeğe tapanlar, işte size iki illet! A<br />
münkir, münafıklar, hem korkun, hem geberin. Nihayet bu olacaktı zaten.<br />
Kurtulunca yine gözleriniz kurur, yine şehvet için yaratılmış birer şeytan kesilirsiniz.<br />
Allahnın sizi kazadan kurtarmak üzere elinizden tuttuğu, sizi tehlikeden kurtardığı<br />
gün, hatırınıza bile gelmez” diye bağırmaktaydı. Şeytan böyle söylüyordu ama can<br />
kulağı ile duyanlardan başkası bu sözü duymuyordu ki!<br />
Mustafa, o kutup, o padişahlar padişahı, o temizlik denizi bize ne doğru buyurmuştur:<br />
“ Cahilin sonunda göreceği şeyi akıllılar önce görür.” İşlerin sonu ilk zamanlarda<br />
gizlidir ama akıllı akıbeti önce görür; günaha dalıp ısrar edense meydana çıkınca! Her<br />
şeyin sonu, önden belli olmaz, gizlidir. Fakat meydana çıkınca akıllı da görür, cahil de!<br />
Mademki ayıbı görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme behey inatçı!<br />
İhtiyat nedir Her ana ansızın gelebilecek bir belayı görmek!<br />
Hani ansızın bir aslan çıkagelir de adamı kapıp ormanlığa götürür ya, o adam, aslan<br />
tarafından götürülürken ne düşünürse sen de ey din üstadı, onu düşün! Kaza ve kader<br />
aslanı, bir işle güçle meşgulken bizim canımızı alır, ormanlara götürüverir. Bu da şuna<br />
benzer: halk yoksulluktan korkar, ama boğazlarına kadar acı suya batarlar.<br />
O yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikar olurdu.<br />
Hepside gam korusuyla gamın içine batmışlar, varlık kaygısıyla yokluğa düşmüşlerdir!<br />
Dekuki o kıyameti görünce merhameti coştu, gözyaşları akmaya başladı. Yarabbi, dedi<br />
onların yaptıklarına bakma, ey lütuf sahibi padişah, ellerini tut, imdatlarına yetiş. Ey<br />
eli denize de yetişen, karaya da. Onları sağlıkla, selametle kıyıya çıkar. Ey ebedi<br />
kerem merhameti sahibi, o kötü kişilerden bu kötülüğü defet!<br />
Bedava olarak insanlara yüzlerce göz, yüzlerce kulak veren, rüşvetsiz akıl, fikir ihsan<br />
eden Allah. Sen, biz hak etmeden lütuflarda, ihsanlarda bulunursun. Nimetlerine karşı<br />
yaptığımız kafirliklerle hatalarımızı hep görürsün. Ey ulu Allah, bizim şanımız ulu, ulu<br />
günahlarda bulunmaktır. Fakat sen, bunların lütfunla affetmeye kaadirsin.<br />
Biz, hırstan, şehvetten kendi kendimizi yaktık. Bu duayı da senden öğrendik Yarabbi.<br />
Bize duada bulunmak için müsaade etmen, dua öğretmen, böyle bir karanlığı<br />
aydınlatman hürmetine sen bunlara acı. İhtiyarsız bir surette şefkatli analar gibi dua<br />
edip duruyor. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendisinde olmaksızın ettiği dua,<br />
gökyüzüne yüceltmekteydi.<br />
O ihtiyarsız dua, yok mu. Bambaşka bir şeydir. O da adamın kendisinden değildir,<br />
Allahdandır. Allah ilhamıdır. O esnada insan yok olur, o duada bulunan Allahdır; dua<br />
da Allahdandır, icabette. Arada vasıta olarak mahluk yoktur. O niyazdan cisminde<br />
haberi yoktur, canın da.<br />
Lütuf ve merhamet sahibi olan Allah kulları, işleri düzeltmekte Allah huyuna<br />
sahiptirler. Onlar, şiddet zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlukata acırlar<br />
yardımda bulunurlar. Ey belalara uğramış adam, kendine gel de bunları ara. Kendine<br />
gel de bela vaktinde onların duasını ganimet bil!<br />
O Allah erinin duasıyla gemi kurtuldu. Gemidekilerse kendi gayretleriyle, kendi<br />
ihtiyatlarıyla hünerler gösterip oku hedefe attılar, gemiyi kurtardılar zannındaydılar.<br />
Av esnasında tilkiyi ayakları kurtarır da mağruru tilki, kendisini kuyruğu kurtardı<br />
sanır. Canımızı pusudan bu kurtardı diye kuyruğu ile oynar kuyruğunu sever!<br />
A tilki, ayağını taştan koru. A aç gözlü sersem, ayak olmasa kuyruk ne yapabilir ki<br />
Biz de tilkilere benzeriz, bizi yüzlerce çeşit belalardan kurtaran ayaklarımız<br />
ulularımızdır. Derin hilelerimiz, kuyruğumuza benzer de biz onunla sağdan, soldan<br />
oynar, onunla oynaşır dururuz. İstidlale yapışır, hileye koyulur, falan adam, feşman<br />
adam bize şaşsın kalsın diye kuyruğumuzu sallarız! Halkın hayran olmasını isteriz,<br />
hatta tamah elimizi Allahlığa bile uzatırız. Afsunlarla gönüller alalım deriz ama çukura<br />
düştüğümüzü görmeyiz. Behey kaltaban, çukura düşmüşsün, kuyudasın sen.<br />
Başkalarını bırak, kendine bak!<br />
Güzel hoş bir bahçeye var da ondan sonra halkın eteğini tut. Çek! Ey dört unsurlu beş<br />
duyguya, altı cihete hapis olup kalmış adam, ne güzel yerin var, hadi başkalarını da<br />
çek oraya! Ey eşeğe kul olan, ey eşeğin kuyruğunun altına layık ola, öpülecek bir yer<br />
buldunsa hadi bizi de götür! Sevgilinin kulluğu, sana el vermedikçe bu padişahlık<br />
meyli nereden geldi sana<br />
Sen halkın sana aferin, yaşa demesi halkın takdir etmesi havasındasın! Halbuki<br />
canının boynuna bir kiriştir bağlamışsın! Behey tilki, bu hile kuyruğunu bırak, gönlünü<br />
gönül sahiplerine vakfet. Aslana sığınırsan kebabın azalmaz. Murdar ölü etine pek<br />
koşma! Gönül, sen bir cüze benzersin, küllüne varır, ulaşırsan Allah’a makbul<br />
olursun.<br />
Allah, “ Biz gönüle bakarız, su ve topraktan ibaret olan surete değil” diyor. Sen dersin<br />
ki bizim gönlümüz var. öyle ama gönül arşın yücesindedir, aşağılıklarda değil! Kara<br />
toprakta da su olur ama o suyla aptes alamazsın ki! O da sudur, sudur ama toprakla<br />
karışık, gayri sakın gönlüne gönül deme.<br />
Göklerden yüce olan gönül, ya Abdal’ın gönlüdür, ya da Peygamberin. Su, topraktan<br />
arındı mı saf olur, artar, her işe yarar. Su topraktan arınınca denize kavuşur;<br />
zindandan kurtulur, denize katık olur. Bizim suyumuza, dikkat et de bak, toprakta<br />
hapsedilmiş. Ey rahmet denizi, sen de çek bizi! Fakat deniz, “ Ben seni çekip<br />
duruyorsun ama sen, ben iyi tatlı bir suyum demektesin. Senin lafın, seni mahrum<br />
ediyor. O zannı bırak da bana gel” demektedir. Topraktaki su denize gitmek isterse de<br />
ayağını toprak tutmuştur, onu kendisine çekmektedir.<br />
Ayağını toprağın elinden kurtarırsa toprak, kupkuru bir hale gelir, o da hür kalır,<br />
başına buyruk olur! O toprağın suyu çekip mahvetmesi nedir Senin halis şarapla<br />
mezeye düşkünlüğün! Böylece cihandaki her şehvet, ister mal olsun, ister mevki, ister<br />
ekmek. Bunların her biri seni sarhoş eder.<br />
Bunları bulmazsan başın ağrımaya başlar, sersemleşirsin. Bu gam sersemliği,<br />
bulamadığın şeyin seni sarhoş ettiğine delalet eder. Bunların ihtiyaçtan fazlasına<br />
meyletme de, sana galebe etmesin, sana bey olmasın! Sen, ben de gönül sahibiyim,<br />
başkasına ihtiyacım yok, Allah’a ulaştım diye baş çekersin ama.<br />
Bu halin toprakla bulanık olan suyun, ben de suyu, neden başkasından yardım<br />
isteyecekmişim ki diye serkeşlik etmesine benzer. Bu bulaşık şeyi gönül sandın da<br />
gönlünü gönül sahiplerinden çektin. Süt bal sevdasına düşen bu gönlün, gönül<br />
olmasını reva görür müsün, sen böyle.<br />
Sütün balın güzelliği, gönlün onlara aksiyle hasıl olur. Her güzele güzellik gönülden<br />
gelir. Şu halde gönül cevherdir, alem araz. Gönlün gölgesi, nasıl olur da gönüle<br />
maksat olur Mala, mevkiye aşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya!<br />
Yahut da karanlıklarda hayallere kapılmıştır.<br />
Dedikodu için o hayallere tapıp durmaktadır! O nur denizinden başkası gönül olamaz,<br />
gönül, hem Allahnın nazargahı olsun, hem kör. İmkan var mı buna Yüz binlerce<br />
halktan, yüz binlerce ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur.<br />
O tek kişide olur. O tek kişi hangisidir, hangisi<br />
Sen o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönül ara da o kırık<br />
dökük, gönül de onun sayesinde dağ kesilsin. Gönül, bu vücut ülkesini kaplamıştır,<br />
cömertliğinden altınlar saçıp durmaktadır. Alemdekilere Allah selamından selamlar<br />
saçmaktadır. Kimin eteği sağlamsa, kimin eteği hazırsa o gönül saçısına nail olur.<br />
Senin eteğin de o niyazdır, o huzurdur. Kendin gel de kötülük taşlarını eteğine koyma.<br />
Koyma da o taşlar eteğini yırtmasın. Eteğin yırtılmasın sana asıl parayı uydurma<br />
paradan fark edesin. Sen, eteğini cihandaki taşlarla, çocuklar gibi altın ve gümüş farz<br />
edilen taşlarla doldurdun.<br />
Fakat hayali altın ve gümüş, hakiki altın ve gümüşe benzemez. Onlar senin doğruluk<br />
eteğini yırttı, derdini artırdı. Akıl, el atıp da eteklerini tutmadıkça çocuklar, taşın taş<br />
olduğunu nasıl görürler insan akılla bir olur; saçı sakalı ağarmakla değil. O talihe, o<br />
devlete ümit kılı sığmaz, o devlet ümit ile, rica ile bulunmaz!<br />
O gemi kurtuldu, murat hasıl oldu, o cemaatin namazı da tamamlandı. Onlar,<br />
birbirleriyle fısıldaşmaya başladılar. “ Baba, bu aramızda ki herzevekil kim acaba”<br />
diyorlardı. Her biri, öbürüne gizlice söz söylüyordu. Dekuki’nin arkasında<br />
olduklarından görünmüyorlardı. Her biri, ben şimdiye kadar böyle bir duayı ne<br />
içimden geçirdim, ne dilime getirdim demekteydi.<br />
Birisi, “ her halde bu işe karışan biz değiliz. Galiba imamımız derde düştü, üzerine<br />
lazım olmayan bir işe karıştı, münacatta bulundu” diyor. Öbürü” canım dostum, bana<br />
da öyle geliyor. O bir boşboğazmış, canı sıkılınca Allahnın dileğine itiraz etti galiba”<br />
diyordu. Dekuki, şöyle anlatır: sonra bakayım, o kerem sahipleri ne diyorlar Dedim.<br />
Bir de baktım ki hiçbiri yerinde yok, hepsi de gitmiş. Ne solda adam var, ne sağda, ne<br />
yukarda kimse kalmış, ne aşağıda. Keskin gözüm, onların hiçbirini göremedi! Sanki<br />
inciymişler de erimişler, su olmuşlar. Ne ayak izleri kalmış, ne sahrada tozları var!<br />
hepsi de Allah kubbelerine gizlenmişler. O cemaat, acaba hangi bahçeye gitti ki<br />
Allah, bunları nasıl oldu da benim gözümden gizledi Şaşırdım kaldım. Onlar, balıklar<br />
nasıl dereye dalar, kaybolursa Dekuki’nin gözünden öyle kayboldular. Öyle<br />
gizlendiler. Yılarca onların hasretiyle yandı, ömürlerce iştiyaklarından gözyaşı döktü.<br />
Ama sen dersin ki Allah’a erişmişken nasıl olur da insanı anar<br />
A adam, bu suale karşı ancak eşek kakılır kalır. Sen, onların can olduklarını görmedin,<br />
onları insan suretinde gördün. Ey hamhalat, işte iş bu yüzden harap oldu ya. Onları,<br />
alelade adamları uydun da insan gördün! İblis de “ Ben ateşten yaratıldım, Adem<br />
topraktan” dedi. İşte sen de onları, iblisin ademi gördüğü gibi gördün.<br />
O iblis gözünü bir an olsun yum; ne vakte kadar suret görüp duracaksın, ne vakte<br />
kadar, ne vakte kadar Ey Dekuki, ırmak gibi yaşlar döken gözlerinle onları ara, gafil<br />
olma, ümidini kesme! Gafil olma, ara,ara ki devlet, aramaktadır. Gönüle gelen her<br />
ferah, bir sıkıntıya bağlıdır.<br />
Alemin bütün işlerini bırak da canla başla üveyk kuşu gibi “ Kü, Kü – nerede, nerede ”<br />
de! Ey perde altında kalan iyi dikkat et, Allah “ Dua edin, beni çağırın. Size icabet<br />
edeyim” dedi. İcabetin şartı bile duadır. Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası<br />
ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.<br />
Elin ayağın, içinde sakladığın şeye bu alemde de şahadet eder. İtikat ettiğin şeyleri<br />
söyle, gizleme diye gönlündeki şey, başına dikilir. Hele kızdığın, söylenmeye<br />
başladığın zaman yok mu gizlendiğin şeyleri kıldan kıla meydana çıkarır. Zulümde<br />
cefa, bu alemde senin başına dikiliyor, bu iş için tayin edilmiş bir memur kesiliyor da<br />
hadi, ey, el, ey ayak, yaptıklarını söyle, beni meydana çıkar diyor ya.<br />
İçinde gizlediğin şey, sırrının gemini ele alıyor, hele kızıp coştuğun zaman onu<br />
istediği gibi sürüp götürüyor ya. Demek ki gizlediği şeyi ta ovalara çıkarsın da bayrak<br />
gibi diksin, el aleme göstersin diye Allah, zulmeden kötülükte bulunan kişinin başına<br />
bu memuru, dikiyor.<br />
Bunu yapan Allah, mahşer gününde sırrını meydana çıkarmak için başka memurlar<br />
yaratmaya kadirdir. Zaten ey zulümde, kinde elden ele geçmiş, herkesçe ne olduğu<br />
bilinmiş, anlaşılmış adam, senin için dışın meydanda. Elinin ayağının şahadetine ne<br />
ihtiyaç var kötülüğünü, ziyankarlığını etrafa yaymaya hacet yok.<br />
Senin ateşten ibaret olan içini herkes biliyor. Nefsinden, her an, beni görün, ben<br />
cehennemliğin diye yüzlerce kıvılcım sıçramada. Ben ateşin cüzüyüm, işte aslıma<br />
gidiyorum. Nur değilim ki Allah’a gideyim demekte. Bu hak hukuk tanımaz zalim gibi.<br />
Bir öküz, yüzlerce deve almıştı. Babacığım işte senin nefis dediğin de budur.<br />
Tek hemen ondan kesile gör! Bu zalim, bir gün bile Allah’a yüz tutup ağlamadı<br />
inlemedi. Ağzından bir kerecik olsun aşkla, dertle “ Yarabbi” sözü çıkmadı. “ Allah’ım,<br />
düşmanımı hoşnut et. Ben bir ziyankarlıkta bulundum ama sen onu kara tebdil eyle.<br />
Yanlışlıkla bir adam öldürdüysem diyetini vermek, akrabama düşer.<br />
Elest gününden beri benim canıma yakın olan sensin” demedi. Ey hür can, sen ona<br />
tövbe etmesi, yargılanma dilemesi için inci verirsin de o sana taş bile vermez. İşte<br />
nefsin insafı!<br />
AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ<br />
Meryem oğlu İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi<br />
bir dağa kaçıyordu. Birisi, ardından koşup dedi ki: “ Hayrola peşinde kimse yok, neden<br />
böyle kuş gibi kaçıyorsun ” İsa, öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile<br />
vermedi. Adam, bir müddet İsa’nı peşinden koştu.<br />
Ardını bırakmayıp bağırmadı bağırdı: “ Allah rızası için bir an olsun dur. Neden<br />
kaçıyorsun. Merak ettim. Ardında be aslan var, ne düşman. Ne bir şeyden korkmana<br />
lüzum var, ne bir şeyden ürkmene sebep! O tarafa doğru neden koşuyor, kimden<br />
kaçıyorsun a kerem sahibi ”<br />
İsa dedi ki: “ Bir ahmaktan kaçıyorum. Yürü, benim yolumu kesme, kendimi<br />
kurtarayım!” adam dedi ki: “ Körün gözlerini, sağırın kulağına açan Mesih sen değil<br />
misin İsa “ Evet, benim” dedi. Adam “gayb afsunlarına me’va olan. O afsunu ölüye<br />
okuyunca ölüyü, av bulmuş aslan gibi sıçrayıp dirilten padişah sen değil misin!” dedi.<br />
İsa “ Benim” dedi. Adam dedi ki: “ A güzel yüzlü, topraktan kuşlar yapan sen değil<br />
misin !” İsa. “ Evet benim” dedi. Adam “ Peki, öyleyse ey tertemiz ruh, dilediğini<br />
yaparken kimden korkuyorsun Alemde bu kadar mucizelerin varken senin<br />
kullarından olmayan kim ”<br />
İsa dedi ki . “Teni eşsiz örneksiz yaratan, canı ezelden halk eden Allahnın tertemiz<br />
zatına ant olsun. Onun pak zatiyle sıfatları hakkı için felek bile yenini, yakasını<br />
yırtmış, ona aşık olmuştur. O afsunu, o ism-i Azam’ı köre okudum, gözleri açıldı;<br />
sağıra okudum, kulakları duydu.<br />
Taş gibi dağa okudum, yarıldı göbeğine kadar hırkasını yırttı! Ölüye okudum dirildi.<br />
Hiçbir şey olmayan vücudu bulunmayan şeye okudum, meydana geldi,bir şey oldu!<br />
Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudu, fayda vermedi. Mermer bir kaya<br />
kesildi, ona tesir bile temdi. Adeta kuma döndü, ondan bir şey bitmesine imkan yok!”<br />
Adam, “ Allah adının köre, sağıra ölüye tesir edip de ahmağa tesir ermemesinin<br />
hikmeti ne Onlar da illet, bu da illet. Neden onlara tesir ediyor da buna tesir<br />
etmiyor ” dedi. İsa dedi ki. “ Ahmaklık, Allah kahrıdır. Hastalık, körlük, kahır değildir,<br />
bir iptiladır. İptila, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da.<br />
Fakat ahmaklık öyle bir illettir ki ahmağa da mazarrat verir, onunla konuşan da!<br />
Ahmağa vurulan dağ, Allah mührüdür. Ona bir çare bulmanın imkanı yok!” İsa nasıl<br />
kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü! Hava,suyu yavaş,<br />
yavaş çeker, alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.<br />
Kıçının altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa<br />
ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir! İsa’nın kaçışı<br />
korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı. Zemheri<br />
rüzgarları alemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam<br />
Hatırıma Seba’lıların hikayesi geldi. ahmaklık yüzünden seher yeli, onlara veba<br />
kesilmişti. Seba, çocuklardan duyduğun masallardaki gibi pek büyük bir şehirdi. Hani<br />
çocuklar masal söylerler ya fakat masallarında nice sırlar, nice öğütler vardır.<br />
Görünüşte saçma şeyler söylerler ama sen onları masal sanma sakın!<br />
Bütün viranelerde define aramaya koyul! Seba şehri, pek büyük, pek azametli bir<br />
şehirdi. Büyüklüğü bir tepsiden fazla değil! Pek ulu, pek geniş, pek uzun, pak<br />
kocamandı, bir soğan kadar! On şehir halkı oraya toplanmıştı; fakat hepsi de yüzleri<br />
yıkanmamış üç kişiden ibaret!<br />
Orada sayısız adam vardı ama hepsi yalnız ölmüş hayvan eti yiyen o üç ham adam!<br />
Canana ulaşamayan, sevgiliye kavuşmaya çalışmayan can, binlerce bile olsa yarım<br />
tenden ibarettir. Üç kişinin birisi pek uzakları görürdü, fakat gözü kör, Süleyman’ı<br />
görmezdi de karıncanın ayağını görürdü!<br />
Öbürü pek keskin işitirdi, fakat sağır! Adeta bir defineydi. İçinde yarım arpa kadar bile<br />
altın yok! Üçüncüsü çırılçıplak, edep yeri açık bir adamdı. Elbisesinin etekleri uzun!<br />
Kör dedi ki: “ İşte bak, şuracıktan atlılar gelmekte. Onların hangi kavimden<br />
olduklarını ve kaç kişiden ibaret bulunduklarını görüyorum.”<br />
Sağır “ Evet, ben de seslerini duydum, gizli açık ne söylüyorlarsa işittim” dedi. Çıplak<br />
“ Benim korkum da şundan: gelirlerse elbisemin eteğini keserler!” dedi. Kör dedi ki: “<br />
İşte bak, yaklaştılar. Hadi onlar gelip çatmadan, bizi yakalayıp dövmeden,<br />
bağlamadan biz kaçalım.”<br />
Sağır dedi ki: “ Hakikaten dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor, haydin! Çıplak, eyvahlar<br />
olsun, dedi. Gelirlerse tamah ederler, elbisemi alırlar, ben hiç emin değilim! Şehri<br />
bırakıp çıktılar, koşa, koşa bir köye geldiler. O köyde semiz bir kuş buldular, kuş pek<br />
semizdi, vücudunda zerre kadar et yoktu, öyle arıktı ki!<br />
Ölmüş bir kuştu, karalgarın gagalamasından kemikleri bile incelmiş, ipliğe dönmüştü.<br />
aslanların avlarını yemesi gibi o kuşu yediler üçü de tok filler gibi semirip şiştiler. Üçü<br />
de üç tane besili, semiz ve büyük file döndüler. Üç genç de öyle şişmanladı ki<br />
şişmanlıktan aleme sığamaz oldular!<br />
Bu kadar şişmanlıkta, bu koskocaman kelleyle, kulakla, bu iri yedi endamla beraber<br />
kapının çatlağından süzülüp geçtiler! Ölüm de halka görünmez, ölümün yolu da<br />
gizlidir. Ölüm de göze gelmez. Acayip bir çıkış yeridir. İşte bak, kervanlar birbiri<br />
ardına ulanmış, o kapının gizli çatlağından geçip gitmede! Fakat o çatlağı arasan<br />
göremezsen. Pek gizlidir ama ondan bunca kişileri geçirdiler, gelin evine güvey<br />
götürür gibi götürdüler.<br />
Sağır, istektir, dilektir. Bizim ölümümüzü duydu da kendi ölümünü duymadı, kendi<br />
görünüşünü görmedi. Kör d hırstır. Halkın ayıbı zerre kadar göremez, fakat gene de<br />
alemin ayıbını arar! Çıplak, elbisesinin eteğini kesecekler diye korkuyor ama çıplak<br />
adamın eteğimi olur ki kessinler!<br />
Dünyaya kapılan da hem müflistir, hem de korkmakta, halbuki hırsızlardan hiç de<br />
korkmaması lazım. Zaten dünyaya çıplak geldi, çıplak gidecek böyle olduğu halde<br />
hırsızlardan korkusundan yüreği kan olmakta. Fakat hayattayken bunca feryad-ü<br />
figan etti. Ağlayıp sızladı ya.<br />
Ölürken kendiside bu korkusuna şaşar güler. O zaman zengin hiçbir pulu olmadığını<br />
zeki hiçbir hüneri bulunmadığını anlar. Hayattaki bu korku, eteğine saksı kırıkları<br />
doldurup da kendisini mal sahibi sanan, onları kaybedeceğinden korkan, onların<br />
üstüne titreyen çocuğun korkusuna benzer.<br />
O saksı kırıklarından bir parçasını bile alsan ağlamaya başlar; geri verirsen de sevinir.<br />
Gülmeye koyulur. Bilgi elbisesini giymedikçe çocuğun ağlamasına da ehemmiyet<br />
verilmez, gülmesi de. Ahmak da eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer.<br />
Hay aşağılık adam hay!<br />
Uykuda kendisini mal sahibi görür, çuvalını hırsız çalacak diye korkar! Fakat kulağı<br />
çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla kendisi alay eder. Bu cihanın aklına, bu alemin<br />
bilgisine sahip olan alimlerin korkusu da buna benzer. Hünerlere fenlere sahip olan bu<br />
akıllılara Allah kuran’ da “ Onlar bir şey bilmezler” dedi.<br />
Her biri kendisinde bilgi var zannına kapılır. Da birisi çalacak diye korkuya düşer.<br />
Zamanımı alıyorlar der. Halbuki bir fayda, bir kar elde eden kişinin zamanı zaten onda<br />
yok! Halk beni işimden, gücümden alıkoydu der. Ama canı ta boğazına kadar işsizliğe,<br />
güçsüzlüğe dalmıştır.<br />
Çıplak adam elbisemi sürüyüp duruyorum. Eteğimi onların pençesinden nasıl<br />
kurtaracağım der! Alim de bilgilerin yüz binlerce çeşidini bilirde zalim herif kendisini<br />
bilmez. Her cevherin haysiyetini bilir de kendi cevherine gelince bir eşeğe döner! Be<br />
hey alim, sen ben caiz olan şeylerle caiz olmayanları bilirim dersin ama kendin caiz<br />
misin, işe yarar mısın, yoksa bir kocakarı mısın Bundan haberin yok!<br />
Bu yerinde doğru şu yerinde değil eğri bunu biliyorsun ama sen doğru musun, eğri<br />
mi Bir de iyice bak! Her kumaşın değeri nedir Biliyorsun da kendi değerini<br />
bilmiyorsun. Bu ahmaklıktır. Yomlu yıldızlarla yomsuz yıldızları biliyorsun. Fakat sen<br />
yomlu musun, yoksa cem cenabet biri misin Buna bakmıyorsun bile<br />
Bütün bilgilerin ruhu budur bu. Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim; demen<br />
bunu bilmen gerek! Din usulünü bildin ama kendi aslın kendi mayan iyiyse bir de ona<br />
bak, onu bil! Seni için bu iki usulden kendi aslını bilmeme daha iyidir ey ulu kişi!<br />
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ<br />
Seba’lıların asılları kötüydü, mayaları pisti. Allah’a ulaşma sebeplerinden kaçarlardı.<br />
Allah onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan vermiş, sağlarından, solarından<br />
onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan etmişti. Ağaçlardan dökülen<br />
meyvelerin bolluğundan yol daralır. Geçenler, geçemez oluyorlardı.<br />
Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu nereden geçeyim diye şaşırır kalırlardı.<br />
Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet silkmeden meyvelerle dolardı.<br />
Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler rüzgarla düşer, nicelerin etekleri,<br />
meyvelerle dolar boşalırdı. Meyve hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip<br />
geçenlerin başlarına yüzlerine sürtünürdü.<br />
Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar zengini ki altın kemer<br />
kuşanırdı. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi. Kurt, yiyecek bolluğundan imtila<br />
illetine tutulmuştu. Şehir de hırsızdan kurttan emindi, köy de, keçi bile büyük<br />
kurtlardan korkmaz olmuştu. Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail<br />
oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru<br />
olun, doğruluk yapın!” demişti!<br />
Oraya tam on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi.<br />
“Nimetleriniz çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede Şükrü merkebi yatıp uyusa bile<br />
siz onu uyandırın, kaldırın! Nimet verene şükretmek aklen de lazım. Şükretmeyen<br />
kendisine ebedi hışım kapısını açar.<br />
Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir Allah<br />
insana baş verir, şükür için de bir secde ister. Ayak bağışlar şükür için bir oturma<br />
diler” dediler. Seba’lılar dediler ki. “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı<br />
götürdü’ şükürden de usandık, nimetten de.<br />
Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat!<br />
Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa<br />
vesilelerini de! Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan doğruyu<br />
anlamaz, sapıtır. O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek<br />
insana hiç kuvvet verir mi<br />
Ey inatçı önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı<br />
gitti! Bu güzelliklerin düşmanı sensin. Neye elini vurdunsa kötü oldu. Senin dostun<br />
senin aşinan olan, sence hor, hakir sayıldı. Sana yabancı olan seninle uzlaştı. Sence o<br />
büyük ve yüce oldu.<br />
Bu da o hastalığın tesirinden. O illetin zehri bürün canlara sirayet eder. O illeti derhal<br />
geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir. Her güzel ve tatlı<br />
şey insana kötü ve acı gelir. İnsan Abıhayat içse ateş sanır. O huy, ölüm kimyasıdır.<br />
Sen de o huy var mı Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur!<br />
O huy sendeyken gönlü dirilten gıdayı bile sen vücudunda kokar, leş kesilir. Naz- u<br />
naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler. Bir<br />
kıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar. Fakat<br />
nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk zaman<br />
geçtikçe azalır.<br />
Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır. Dostluğu bilişiği de<br />
çabucacık bozar! Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa<br />
dost ol, akla yar ol! Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır,<br />
elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin!<br />
Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur. Kimse tarafından<br />
söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bakir ve latif ir nükte duysan<br />
anlayıcınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. Ben bunu duydum, dinledim eskidi artık.<br />
Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.<br />
Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar,<br />
ondan da nefret edersin. Sen sendeki illeti gider, illet geçti mi, sence her eskimiş,<br />
söylenmiş söz yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve<br />
havenkleri bitirir, yetiştirir.<br />
Biz böyle hekimleriz, öyle Allah şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı.<br />
Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka! Biz gönüle<br />
vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir. Onlar, insanı<br />
gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır.<br />
Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir. Mesela bu çeşit bir iş sana faydalıdır.<br />
Öbürünün yolunu keser. Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni<br />
yaralar! O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar bizim deliliğimize<br />
ulu Allahnın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız. Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz,<br />
noksanlardan arı olan Allahdan gelir. İlleti unulmaz hastalara sala. İlacımız, hastalara<br />
birebirdir.<br />
Seba’lılar “ Ey davaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize<br />
deliliniz nerede, siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek<br />
yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak<br />
tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz<br />
Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi<br />
peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi,<br />
ayran kasesine düşmek dilemeyiz.” Dediler. Peygamberler dediler ki: “ Bu da o<br />
illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.<br />
Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu<br />
mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim<br />
nerede mücevher Derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.<br />
Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz oldu yatıp durma.”<br />
Dese sen de “ A güneş, şahidin nerede ” deden güneş “ kör herif, Allahdan kendine<br />
göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir<br />
delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı<br />
sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Allah ihsanını<br />
bekle!” der.<br />
Gündüzün “ gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!<br />
Sabır ve sükut Allah rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir. “<br />
Susun, dinleyin” emrini canla başla, kabul et de sevgilinin mükafatına eriş, rahmetine<br />
nail ol.<br />
Ey terbiyeli edepli kişi illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun<br />
önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir. Fazla sözü sat da can,<br />
mevki ve para pul bağışlamayı satın al. Bu suretle de Allah seni övsün, rütbene gök<br />
bile haset etsin. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir,<br />
ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız.<br />
Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu doktorlara Allah tarafından lütfedilmiş<br />
bir hidayettir. Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!<br />
Onlarsa bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Allah falanı, filanı<br />
kendisine vekil eder Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lazım. Suyla toprak<br />
nerede, gökleri yaratan nerede, kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği<br />
hüma kuşuyla bir tutalım<br />
Hüma nerede sinek nerede Toprak nerede, Allah nerede Gökteki güneşle zerrenin<br />
ne münasebeti var bu münasebet, bu alaka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi<br />
Bu bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer. Bütün av<br />
hayvanları, fil sürürsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı. Hepsi<br />
de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu. Bir düzen<br />
düzdüler. Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı.<br />
Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu<br />
gör! Ben elçiyim, elçiye zeval yok. Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır. Ay diyor ki :<br />
“ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan! Yoksa sizin gözünüzü kör<br />
ederim. Ben onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım.<br />
Bu kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun. Sözümün doğruluğuna nişan<br />
de şudur. Fille, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir. Fil padişahı, filan<br />
gece gel de kaynakta bu dediğimi gör! Ayın yedisi, sekizi olunca fil padişahı su içmek<br />
için kaynağa geldi. o gece vakti hortumunu suya salınca su harekete geldi, ay da<br />
hareket etti.<br />
Fil suyun içinde ayın titrediğini, harekete geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı.<br />
Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi.<br />
Peygamberlerse “ Ah akılsız adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin<br />
bağınızı kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler.<br />
Ne yazık derdinize verilen ilaç, can alıca kahır zehir kesildi. Bir göze Allah hışmım<br />
perdesini salınca mum bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır. Sizden ne reisliği<br />
arayacak, ne gibi bir ululuk isteyeceğiz Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün!<br />
İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.<br />
Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz,<br />
örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan<br />
yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Adem’in baharını kış gösterdi.<br />
Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!<br />
Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelirde o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk<br />
oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi<br />
çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan<br />
lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.<br />
Zannınızca taştan yapılma putlarınız Allah’a eş oluyor da akıllı can nasıl Allah sırrına<br />
sahip olmuyor Demek ki bir ölü sinek Allah’a eş oluyor sizce peki, o halde diri olan<br />
insan neden o padişahlar padişahına sırdaş olmasın Yoksa ölü sineğe benzeyen put,<br />
sizin tarafınızdan yapıldığı için mi Allah’a eş olmaya layık<br />
Diri, diri insan, Allah Mahluku olduğundan mı Allah sırrın mahrem olamıyor Siz<br />
kendinize, kendi sanatınıza aşıksınız. Yılanların kuyruklarına layık olan elbette yılan<br />
başıdır. Ne o kuyrukta bir devlet, bir nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet!<br />
Yılanın kuyruğu, başının etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir.<br />
Kuyruk ve baş o iki dost birbirine tam layıktır. Tam münasiptir. İlahi nameyi bir<br />
güzelce dinlesen görürsün; Hakim-i Gaznevi öyle der: takdirin hükmüne itiraz edip de<br />
boş boğazlıkta bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir. Uzuvlarla bedenler tam<br />
uygundur. Huylarla canlar, tam birbirine denktir.<br />
Ruha münasip olan her vasfı, şüphe yok ki tam yerli yerinde, tam uygun olarak halk<br />
eden Allahdır. Allah madem ki huyu cana, uygun ve eş olarak yarattı, o halde onu<br />
gözle kaş gibi yarinde ve birbirine münasip bil! Güzeldeki huylar da uygun ve yerinde,<br />
çirkindeki huylar da Allahnın yazdığı harfler birbirine tam münasip!<br />
Ey Hasancık, yazı yazanın elindeki kalem gibi gözle gönül de Allahnın iki parmağı<br />
arasında! Gönül kalemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gah sıkıntıya düşer, gah<br />
feraha çıkar. Ey kalem, ululuğa layıksan kimin parmakları arasındasın, bak da gör!<br />
Senin bütün kastin, bürün hareketin bu parmaklardan meydana geliyor.<br />
Başın dört yol ağzında kahrın, lütfun doğru yolla sapıklığın birleştiği yeridir. Bu<br />
halden hale giriş harflerin onun yazıp bozmasından meydana gelmekte. Bir işe<br />
niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de onun iradesiyle, onun takdiriyle! Niyazdan<br />
yalvarıp yakarmadan başka yol yok. Bu değişmeyi, bu halden hale girmeyi her kalem<br />
bilmez. Bilsen bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir. İyi de kendi kadrini izhar<br />
eder, kötüde de! Seba’lılar tavşanla fil hikayesini misal getirmeye kalkıştılar ama ezeli<br />
sırrı hilelerle karıştırmaya yeltendiler.<br />
Bu misalleri düzüp koşmak, o tertemiz tapıya affetmeye kalkışmak sizin haddiniz mi,<br />
misal getirmek, Allahnın bir de onun gizli ve aşikar bilgisine bir delil olan kişinin<br />
hakkıdır. Sen herhangi bir şeyin sırrını ne bilirin Kafan kel iken saça, yüze ait nasıl<br />
misal getirebilirsin Musa bile sopayı, alelade bir sopa gördü ama değildi ki. O bir<br />
ejderhaydı; sırrı, dudağını açtı da hakikatini söyledi.<br />
Öyle bir padişah bile bir sopanın sırrını bilemezse sen, bu tuzakla tanelerin sırrını ne<br />
bileceksin Musa’nın gözü bile misal hususunda yanılırsa bir fare nasıl olur da<br />
hakikate ulaşmaya yol bulur. O misal bir ejderha kesilir de cevabıyla seni paramparça<br />
eder! İblis de bu misali getirdi de kıyamete kadar melun oldu.<br />
Karun da inat etti, bu misali getirdi de tacıyla, tahtıyla yere geçti. Sen bu getirdiğin<br />
misali kuzgun ve baykuş bil. Onların yüzünden yüzlerce ev bark yıkıldı, yerle yeksan<br />
oldu!<br />
Nuh ovada gemi yaparken yüzlerce kişi başına üşüşüp misal getirerek alaya<br />
kalkıştılar. “ Kuyu bile bulunmayan bir ovada gemi yapıyor, bu ne bilgisiz aptal!”<br />
dediler. Biri diyordu ki. “ Gemi hadi yürü koş!” öbürü diyordu ki: “ Bu gemiye bir de<br />
kanat tak!” Nuh da “ Ben, bunu Allah emriyle yapıyorum bu alaylarla işime kesat<br />
gelmez” demekteydi.<br />
Şu hikayeyi dinle de bak! Hırsızlığı alışmış herifin biri bir gece bir duvarın dibini<br />
delmekteydi. Hasta ev sahibi, gece yarısı yavaş, yavaş bir tak taktır duydu. Dama<br />
çıkıp aşağıya eğildi. Hırsızı görüp “ baba” ne yapıyorsun Hayırdır, inşallah gece yarısı<br />
ne ediyorsun kim sen” dedi.<br />
Hırsız “ davulcuyum azizim”diye cevap verdi. Adam “ Pek, burada ne yapıyorsun ”<br />
deyince hırsız “ Davul çalıyorum” dedi. Ev sahibi dedi ki. “ Be adam, davul sesi hani ”<br />
Hırssız “ Dur hele, sesini yarın duyarsın eyvahlar olsun! Dediğin zaman kulağına dank<br />
eder!” Kelile’ de ki o hikaye da yalan, saçma, düzme fakat o saçma hikayenin ne<br />
demek olduğunu, o hikayenin maksadının anlamadın ki!<br />
A herzevekil, o tavşanın hakikati Şeytandır. Senin nefsine elçi olarak geldi de ahmak<br />
nefsini, Hızır’ın içtiği Abıhayattan mahrum eti. Sen onun manasını ters anladın. Küfür<br />
söyledin, azabına hazırlan! Arı duru suda ayın hareketini, bununla tavşanın filleri<br />
korkuttuğunu anlattın.<br />
Tavşan hikayesini, fili, suyu, ayın hareketinden fillerin korkmasını söyledin. Fakat ey<br />
ham körler, bu ay, halkı da halkın ileri gelenlerini de zebun etmiş olan aya nasıl<br />
benzer ki Ay nerede, güneş nerede, gök nerede akıllar nerede nefisler nerede, melek<br />
nerede hatta güneşin güneşi nerede<br />
Nasıl söylerim bu sözü, uykuda mıyım, sayıklıyor muyum Ey yol sapıtmış kişiler,<br />
padişahların hışmı yüz binlerce şehri harap etmiştir. Dağlar bile, onların hışmından<br />
yarılır, yüzlerce parça olur, güneş bil, onların etrafında döner, onları tavaf eder.<br />
Erlerin hışmı, bulutu kurutur, gönüllerinin kızgınlığı alemleri yakar, yıkar.<br />
Ey kefensiz adamcıklar, ey yıkanmamış ölücükler. Lut Peygamberin şehri nasıl yere<br />
battı, na hale geldi bakın da görün! Fil de kim oluyor ki üç tane kuşcağız, o fillerin<br />
kemiklerini kırdı. Kuşların en zayıfı Ebabil olduğu halde filleri, bir daha<br />
yamanmalarına imkan bulunmayacak bir tarzda yırttı, parçaladı.<br />
Nuh tufanını duymayan, yahut Firavunla Musa’nın savaşını işitmeyen var mı Ruh gibi<br />
olan Musa, onları mağlup etti, sulara boğdu; su da bunları zerre, zerre parçaladı.<br />
Semud kavminin ahvalini, kasırganın Ad kavmini mahvettiğini duymayan var mı Bir<br />
defacık olsun gözünü aç da gör.<br />
Savaşta filleri yıkıp öldürdüğü halde, bu derecede kuvvetli filler, bu kadar zalim<br />
padişahlar bile gönül hışmına uğramışlar, taşlanıp durmaktadırlar. Ebediyen<br />
zulmetten, zulmete gidiyorlar. Ne yardım eden var, ne imdatlarına yetişen! İyi adla<br />
kötü adı duymadınız mı yoksa Hakikati herkes gördü de siz görmediniz mi yoksa,<br />
görülmüş şeyi görülmemiş sanırsınız.<br />
Meydanda olan şeyleri bile ,bile görmezsiniz ama ölüm, gözlerinizi adamakıllı açacak<br />
elbet. Tut ki alem, güneşle, nurla dopdolu sen, kör gibi karanlıklara gittikten sonra<br />
elbette ondan uzakta kalırsın, mahrum olursun! O kerem sahibi aya pencereni<br />
kapatırsan o ulu nurdan elbette nasibin olmaz!<br />
Sen köşkten çıkmış, kuyuya girmişsin. Bu geniş alemlerin ne günahı var kurt<br />
huylarıyla huylanmış olan ruh, Yusuf’un yüzünü nasıl görebilir, söyle! Davud’un sesi<br />
dağlara taşlara ulaştı da yine o taş yüreklilerin kulaklarına girmedi. Har an akla insafa<br />
aferin! Doğrusunu Allah bilir ya! Ey Seba’lılar peygamberleri tasdik edin, Allah’a olan<br />
ruhu tasdik edin!<br />
Tasdik edin; onlar doğmuş güneşlerdir. Onlar sizi kıyametin azaplarından kurtarırlar.<br />
Tasdik edin; onlar kıyamet kopmadan önce oraya varmanızdan evvel sizi de<br />
nurlandıran, alemi de nurlandıran aydın dolunaydır. Tasdik edin; onlar karanlıkları<br />
aydınlatan ışıklardır. Ulu tutun, ağırlayın.<br />
Onla, rica ve niyaz anahtarlarıdır. Hayrınızdan başka bir şey dilemeyenleri tasdik edin.<br />
Kendinizden başka kimseyi azdırmayın, kimseye tecavüz etmeyin! Bırak bu Arapça’yı,<br />
Farsça konuşalım. Ey sudan topraktan ibaret insan, o Türk’ün Hindusu ol (o güzelin<br />
yanağına bi siyah ben kesil!) kendinize gelin de padişahların seslerini duyun. Onlara<br />
gökler bile inandılar, gökler bile.<br />
Önce gelenlerin hallerine bakın, yahut sonradan gelenlerin tarafına doğru ihtiyatla<br />
uçun! İhtiyat nedir İki tedbir arasında tereddüde düşmeyip hangisi seni<br />
sürçtürmeyecekse onu yapmaktır. Birisi, “ Bu yedi günlük yolda hiç su yoktur. Bütün<br />
yolu ayakları yakıp kavuran kumluk” dese, öbürü de “ Yalan, yürü de bak, her gece bir<br />
akan kaynak görürsün” dese,<br />
İhtiyat kokudan kurtulmak ve doğruya ulaşmak için yanına su alıp yola düşmendir.<br />
Yoksa su varsa, yanına aldığın suyu dök. Fakat ya yoksa o vakit vay susuz yola<br />
düşenin haline! Ey halife oğulları, insaf de kıyamet günü için ihtiyatlı davranın! O<br />
düşman yok mu, o düşman Sizin atanıza da kin güttü de onu İliyyinden zindana<br />
attırdı.<br />
Gönül satrancının şahını bile mat etti de cennetten çıkarttı, belalara uğrattı, maskara<br />
etti. Güreşte onu yere yıkmak, yüzünü saratmak için onunla savaşa girişti, ona ne<br />
oyunlar oynadı. Öyle bir pehlivana bile böyle oyunlar yapan düşmanı sakının,<br />
ehemmiyetsiz görmeyin!<br />
O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tacını tahtını bile al el çabukluğuyla kapıverdi;<br />
onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Adem, yıllarca<br />
zarı, zarı ağladı. Neden asiler defterine kaydedildim diye öyle bir ağladı ki göz<br />
yaşlarının aktığı yerlerde nebatlar bitti!<br />
Bir bak da hilebazlığını anla. Öyle bir ulu bile, onun hilesi yüzünden saçını, saklını<br />
yoldu. Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman. Onun kafasına “ La havle”<br />
kılıcını vurmaya bakın! Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet<br />
etmeyin sakın! Avcı daima taneler saçar, saçtığı taneler görünür de yapacağı kötülük<br />
görünmez.<br />
Nerede tane görürsen sakın oradan. Sakın da tuzağa düşme, kolun, kanadın<br />
bağlanmasın! Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona<br />
kani olduğundan uzaktan kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu kanadı bağlanmaz.<br />
Bir kuş, bir duvarın üstüne kondu, tuzaktaki taneleri gördü. Bir ovaya bakıyordu,<br />
gönlü orasını çekmekteydi; bir da tanelere bakıyordu, hırsı kendisini oraya<br />
sürüklemekteydi. Bu iki istek arasında çırpındı, durdu. Nihayet aklı başından gitti;<br />
tanelere meyletmedi, sahraya uçup gitti. Neşeli bir surette kol kanat açtı; ne mutlu<br />
ona! Bütün hürlerin ulusu, başı oldu.<br />
Onu kendisine baş yapan da kurtuldu, emniyet makamına ulaştı. Çünkü bu kuşun<br />
gönlü, ihtiyata riayet edenlerin padişahı kesildi de konağı, güllükler, çimenlikler dolu!<br />
O ihtiyatından razı, ihtiyatı ondan işte sen de tedbirde bulunacaksın böyle bir tedbirde<br />
bulun, bu işe sarılacaksan böyle bir işe sarıl!<br />
Nice defalar hırs tuzağına düştün, boğazını kesilmeye teslim ettin. Tövbeler kabul<br />
eden Allah, yine seni azad etti. Tövbeni kabul ederek seni neşelendirdi. “ Tövbenizi<br />
bozar, kötülüğe başlarsanız biz de tekrar size azap ederiz. Biz yapılan işlere uygun<br />
karşılıkları çift ettik” dedi.<br />
Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa, koşa<br />
mutlaka onun yanına gelir. Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde<br />
bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder. Birisi gelip bir karının kocasını esir ederek<br />
götürse karısı, kocasını araya, araya çıkagelir.<br />
Sen de bir kere daha bu tuzağa geldin, bir kere daha tövbenin gözüne toprak serptin!<br />
Tövbeleri kabul eden, suçluları yargılayan Allah tekrar o düğümü çözdü de “ Kendine<br />
gel bu tarafa yüz tutma” dedi. Fakat tekrar unutkanlık pervanesi geldi, canınızı ateşe<br />
doğru sürükledi!<br />
Ey pervane, öyle çok unutkan olma, öyle pek şüpheye düşme yanan kanadına bak bir<br />
kere! Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha tane olan yere hiç<br />
uğramamandır. Uğrama da şükrettikçe Allah sana tuzaksız, düşman korkusundan<br />
uzak bir nimet ihsan etsin.<br />
Allahnın sizi azat etmesine karşılık şükretmeniz, Allah nimetini anmanız gerek. Nice<br />
zahmetlere, nice belalara düştün de “ Yarabbi, beni bu tuzaktan kurtar. Sana itaat<br />
edeyim, ibadetlerde bulunayım, Şeytanın gözüne toprak serpeyim” dedi.<br />
Kış geldi mi köpek ezilir, büzülür. Kışın soğuğu onu perişan bir hale kor. “ Kışa<br />
dayanamıyorum sağ olursam taştan bir ev kurmam lazım. Yaz gelince dişimle<br />
tırnağımla çalışıp çabalayayım, kışın barınmak için bir taş ev kurayım” der. Fakat yaz<br />
gelip de ısındı mı kellesi, kemiği yerine geldi mi, ilikleri, kemikleri kızışıp derisi gerildi<br />
mi,kendisini koskocaman görür de “ İyi ama ben hangi eve sığarım ki ” der.<br />
İrileşir, yayığını çeker. Tembel ,tembel, karnı tok sırtı pek, kendisine güvenmiş bir<br />
halde bir gölgeye çekilir. Gönlü “ Bir ev kur” derse de o, “ Söyle be yahu, ben nasıl<br />
olur da bir eve sığarım ki ” Diye cevap verir. Sen de bir belaya, bir musibete düştün<br />
mü büzülürsün, hırs kemiklerin bitişir; küçülür, kalırsın. “ Tövbeden bir ev kurayım,<br />
kışın o evceğizde barınayım” dersin.<br />
Fakat dertten kurtuldun da hırsın büyüdü mü köpek gibi ev sevdası geçer gider.<br />
Nimete şükretmek, nimetten daha hoştur. Şükreden kişi, hiç şükretmeyi bırakır da<br />
nimet sevdasına düşer mi Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni<br />
sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.<br />
Nimet, insana gaflet verir, şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet<br />
avlamaya gör! Şükür nimeti, gözünü doyurur, seni bey yapar. Bu suretle de yoksullara<br />
yüzlerce nimet bağışlarsın Allah yemeğinden ye doy da senden oburluk, tamah ve<br />
şuna buna ihtiyacını arz etme illeti geçsin.<br />
Onlar dediler ki: “ A öğütçüler, iyi söylüyorsunuz ama bu köyde adam olsa!Allah bizim<br />
gönlümüzü kilitledi, kimse Allahdan ileri geçemez ki. Her şeyi düzüp koşan Allah, bizi<br />
de böyle düzdü koştu. Kimse bu dedikoduyla kaderimizi değiştiremez. Taşa istersen<br />
tam yüzyıl boyuna lal olsana de. Eskiye tam yüzyıl yenilen diye söyle dur.<br />
Toprağa yüzyıl su gibi arı duru ol desen, suya bal ol, süt kesil desen ne fayda! Gökleri<br />
ve göklerdeki şeyleri yatan, suyu toprağı ve topraktakileri halk eden Allah, göğe<br />
dönmeyi takdir etmiş, onu saf bir hale getirtmiş suyla toprağa da bulanıklık vermiştir.<br />
Gayri nasıl olur da gökyüzü bulanır, suyla balçık durulur Allah, hepsine bir şey takdir<br />
etmiştir. Bir dağ, çalışmakla saman çöpü olur mu hiç<br />
Peygamberler dediler ki. “ Evet, Allah çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan sıfatlar<br />
yaratmıştır. Fakat arızi sıfatlar da yarattı ki onları terk etmek mümkündür;herkesin<br />
nefretini kazanan kişi, sıfatları terk eder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini<br />
kazanır, herkes ondan razı olur.<br />
Taşa altın ol demek beyhudedir ama bakıra altın ol dersen yeri var; bakır pekala altın<br />
olabilir. Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Fakat toprağa balçık ol desen<br />
bu söz yerindedir, toprak, balçık olabilir. Allah, insana topallık, yassı,burunluluk,<br />
körlük gibi çaresiz illetler vermiştir ama, ağız yüz çarpıklığı, yahut baş ağrısı gibi bazı<br />
illetler vermiştir ki bunlara çare varır.<br />
Allah bu ilaçları, insanlara iyilik vermek için yarattı, derler, devalar saçma değil ya!<br />
Hatta dertlerin çoğunun devası, çaresi vardır. Adamakıllı aradın, üstüne düştün mü<br />
ele geçer!<br />
Onlarsa “ Bu, bizim derdimiz, deva kabul eder dert değil. Siz yıllarca öğütler verdiniz,<br />
afsunlar okudunuz. Bizim de ger lahza derdimiz arttı, bağımız kuvvetlendi. Eğer bu<br />
hastalık, iyileşecek bir hastalık olsaydı nihayet bir zerresi olsun geçerdi. İnsan<br />
susuzluk hastalığına uğrarsa içtiği su ciğere gitmez. Denizi içse başka bir yere gider.<br />
Nihayet el ayak şişer. Su içmek, susuzluğu bir türlü geçirmez” dediler.<br />
Peygamberler dediler ki: “ Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Allahnın ihsan ve<br />
rahmetlerine son yoktur. Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu<br />
rahmete el atın, yapışın! Nice işler vardır ki ilk önce güç görünür de sonradan<br />
kolaylaşır, o güçlük geçer gider.<br />
Ardında nice güneşler var! ümitsizlikten sonra nice ümitler var. Karanlığına esasen<br />
tutalım yürekleriniz taş kesildi, kulağınıza, gönlünüze kilitler vuruldu. Sözümüzü<br />
kabul edecek yahut etmeyeceksiniz. Biz buna aldırış etmeyiz. Aldırış ettiğimiz şey<br />
Allah’a teslim olmak, fermanını yerine getirmektedir.<br />
Bize o kulluğu o buyurdu. Bu söz söylememiz, kendiliğimizden değil ki! Canımız, onun<br />
emrini yerine getirmek için bunun için yaşıyoruz, bunun için yaratıldık. Kuma tohum<br />
ek dese bile biz ekeriz. Peygamberin canına Allahdan başka bir dost yoktur. Halk<br />
sözünü kabul edecekmiş, reddedecekmiş, bununla hiçbir alışveriş bulunmaz ki!<br />
Allah emirlerini halka bildirir, bunu için alacağı ücreti de Allah verir. Biz sevgilinin<br />
uğrunda halka çirkin göründük; yüzümüz, düşman yüzüne benzedi gitti! Fakat bu<br />
kapıdan usanmadık da usanmayız da yol uzun olduğundan her yerde oturup<br />
dinleniyoruz.<br />
Sevgiliden ayrılan, hapislere düşen adamın gönlü soğur, o çeşit adam usanır, bıkar.<br />
Halbuki bizim sevgilimiz, bizim dilediğimiz canan, bizimle beraber rahmetini saçıp<br />
durmakta; canımız da ona şükretmekte. Bizim gönlümüzde lalelik var, gül bahçesi<br />
var. oraya solmanın, perişan olmanın yolu yok!<br />
Daima terütazeyiz, daima genciz, latifiz. Daima güzeliz, tatlıyız, daima gülüp<br />
durmadayız, zarifiz! Bizce yüzyılla bir saat birdir. Uzun yol, kısa zaman bize göre<br />
değil. O uzunluk, kısalık cisimlere göredir, cana nasıl sığar. Eshabı Kehif üç yüz dokuz<br />
yıl yattılar. Uyudular ama bu üç yüz dokuz yıl, onlara bir gün geldi. ne gamlandılar,ne<br />
teessüf ettiler.<br />
Uyandıkları anda uyudukları o uzun yıllar, kendilerine bir gün gibi göründü. Çünkü<br />
ruhları yokluktan tekrar bedenlerine geldi. bu alemde geceyle gündüz, ayla yıl bile<br />
olmazsa usanç, ihtiyarlık, bıkkınlık nasıl olur. Yokluk gülistanında insan kendisinden<br />
geçer, o alemdeki sarhoşluk, Allah lütfunun büyük kadehindedir. Onu içmeyen tadını<br />
tatmayan bilmez, anlamaz.<br />
Gül kokusu, bok böceğinin aklına gelir mi Bu zevk mevhum değildir. Mevhum olsaydı<br />
da mevhumlar gibi yok olurdu. Cehennem, nasıl olur da aklına cenneti getirir Çirkin<br />
domuzda güzel yüz ne gezer Kendin gel, aklını başına devşir de böyle bir lokma<br />
ağzına kadar gelmişken kendi boğazını kendin sıkma a aşağılık kişi! Biz sarp yolları<br />
vardırdık. Bize uyanlara yolu kolaylattık.<br />
Seba’lılar, Siz kendinizce yomlu yıldızlarsanız ama bize göre yomsuzsunuz, bizimle<br />
zıtsınız, bize aykırısınız siz. Hiçbir düşüncemiz yokken bizi dertlere, meşakkatlere<br />
saldınız. Biz, birbirimizle uzlaşmış bir topluluk, sizin kötü haberlerinizle aramıza<br />
yüzlerce ayrılık düştü. Biz şekerler yiyen dudu kuşlarıydık. Sizin yüzünüzden ölümü<br />
düşünen baykuşlara döndük.<br />
Nerede bir gam masalı varsa, nerede bir kötü, bir kabul edilmeyecek ses duyulursa.<br />
Bu alemde nerede bir kötüye yormak,nerede bir kötü surete dönmek, nerede bir azap<br />
varsa, hepsi sizin söylediğiniz sözlerde sizin getirdiğiniz misallerde, sizin yormanızda.<br />
Bütün hırsınız, zevkiniz, alemi derde düşürmek” dediler.<br />
Peygamberler dediler ki: “ Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen<br />
bir şey. Bu kabahat biz de değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da baş<br />
ucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi “ Çabuk kalk, yoksa ejderha<br />
yutacak” diye seni uyandırırsa,“ Neye kötüye yoruyorsun” der misin Ne yorması,<br />
kalk da aydınlık bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna<br />
götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agah eden adamdır.<br />
O, cihan halkının örmediği şeyleri görmüştür.<br />
Bir doktor sana “ Koruk yeme, san şu çeşit kötü bir hastalık verir” dese, “ Neden<br />
kötüye yoruyorsun” der misin Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir.<br />
Müneccim “ Bugün sefere çıkma sakın” dese, müneccimin yüz kere bile yalanını<br />
tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın.<br />
Bizim nücum bilgimize asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da<br />
doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor O doktorla<br />
müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor,<br />
söylüyoruz.<br />
Cehennemin dumanını, cehennemin ateşini, cehennemin ateşini, cehennemin<br />
münkirlere saldırdığını uzaktan görüyoruz. Sense, sus yahu, bırak şu sözü, kötüye<br />
yormak bize ziyan veriyor demektesin. Ey öğütçülerin öğüdünü dinlemeyen, kötü<br />
yoruş nereye varırsan var, seninledir!<br />
Adeta ardından bir yılan gidiyor; birisi de damdan görüp haber veriyor. Ona sus, beni<br />
dertlendirme, bana keder verme diyorsun. Adamcağız peki benden günah gitti diyor.<br />
Fakat yılan seni boynundan sokunca bütün neşen zehir kesilir de o adama, “ Be adam<br />
mademki iş böyleydi, neden yenini yakanı yırtarak feryat etmedin<br />
Yahut yukardan tepeme bir taş atıp bana işin ciddiyetini, işin vehametini<br />
bildirmedin ”dersin. o adam da iyi ama sen, benim sözümden inciniyordun. Ne faydası<br />
var sana çok söyledim ama kar etmedi ki. Ben sana iyilik ettim, seni bu kötü işten<br />
kurtarmak için öğütler verdim. Kötülüğünden bu iyiliğin kadrini bilmedin, öğüdüm,<br />
seni büsbütün azdırdı.<br />
Bana büsbütün cefa etmeye, beni büsbütün incitmeye başladın der. Aşağılık, kötü<br />
kişilerin huyu budur. Sen ona iyilik ettin mi sana kötülük eder. Sabırla nefsin belini<br />
bük. O alçaktır, kötüdür, iyilik etmeye gelmez ona! Kerem sahibi birisine ihsanda<br />
bulunursan değer, bire karşılık sana yedi yüz verir.<br />
Bu alçağa da cefa eder, onu kahreylersen sana aşırı vefalar gösterir, kulun kölen olur.<br />
Kafirler, nimete eriştiler mi cefa tohumunu ekerler de sonra cehennemde aman<br />
yarabbi diye bağırıp dururlar.”<br />
Alçaklar, cefaya, derde düştüler mi arınır, temizlenirler. Vefa gördüler mi de cefakar<br />
olurlar. Şu halde onların ibadet edeceklerini mescit cehennemdir. Yabancı kuşun<br />
ayağını bağlayan tuzaktır. Zindan da hırsızın alçak kişinin ibadet yeridir. Orada daima<br />
Hakk’ı anar durur.<br />
Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Allah’a ibadet etmesidir. Şu halde<br />
ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her<br />
işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak<br />
bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki<br />
maksat, ibadetten başka bir şey değil.<br />
Kitaptan maksat, içindeki fendir ama dilersen sen onu yastık da yapabilirsin ya. Fakat<br />
ondan maksat yastık olması değil, bilgi, irfan, irşat ve faydadır. Kılıcı mıh yaparsan<br />
zafere mağlubiyeti tercih ettin demektir. İnsandan maksat ilimdir. Doğru yolu<br />
bulmaktır ama her insanın bir ibadet yeri var.<br />
Kerem sahibine ikramda bulundun mu bu ikram, ona ibadet yeridir, ikrama uğradıkça<br />
şükreder alçağı da aşağılattın, alçağa da kötülük ettin mi onu ibadete sevk edersin.<br />
Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar ver kerem sahiplerine ki ihsanına mazhar<br />
oldukça şükretsinler!<br />
Hulasa Allah iki mescid yaratmıştır. Cehennem onların mescidi, cennet bunların! Musa<br />
o iki iç ağrısı kavim, başlarını eğsin diye Kudüs’te alçacık bir kapı yaptırdı. Çünkü<br />
onlar cebbar, başı dik kişilerdi. Onlara bu küçücük, bu alçacık kapı niyaz kapısıdır.<br />
Cehennemdir.<br />
İyi bak kendine gel! Allah padişahları etten, kemikten küçücük bir kapı olarak halk<br />
etti ya. Dünya ehli olanlar, onlara secde ederler. Çünkü Allah’a secde etmenin<br />
düşmanıdır onlar! Dünya ehline bir fışkı yerceğizini mihrap düzdü. O mihrabın adı da<br />
bey, padişah! Bu tertemiz kapıya layık değilsiniz ki. Temiz kişiler, şeker kamışıdır,<br />
sizse bomboş birer kamıştan ibaretsiniz.<br />
Bu çeşit köpeklere elbette bu çeşit bayağılık adamlar hürmet ederler. Öyle ki kişiye<br />
hürmet etmek öyle adi adama inanmak aslana ardır. Fare huylulara kedi bey olur.<br />
Fare kim oluyor ki aslandan korksun Fare huyludur, Allah köpeklerinden korkarlar,<br />
uluların virdi, ( Rabbimiz yücelerin yücedir) sözüdür.<br />
Bu aptallara layık olan Rab ise kendisinde Allah kuvveti vehmeden dünya<br />
büyükleridir. Fare nasıl olurda savaş aslanlarından kokar. Onlardan korkanlar, misk<br />
ceylanlarıdır ancak. Yürü ey çömlek yalayıcı, kase yalayıcısın yanına git. Onu kendine<br />
Allah say, velinimet say!<br />
Kafi yeter artık. Uzun uzadıya anlatmaya girişsem beyler, padişahlar, hem kızarlar,<br />
hem de anlattıklarımın kendilerinde olduğunu bilirler anlarlar. Hulasa ey kerem<br />
sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun<br />
eğsin, teslim olsun.<br />
Alçak nefse ihsanda bulunursa alçaklar gibi nimeti inkar eder, azgınlaşır. İşte<br />
mihnete, meşakkatte bulunanların şükretmesi, nimet ve devlet sahiplerinin azgın ve<br />
hilebaz olmaları bu yüzdendir. Altınlarla bezenmiş kaftanlara bürünen beyler,<br />
padişahlar azgın kişilerdir. Abaya sarınan yoksul yok mu, şükreden odur işte.<br />
Mal mülk, devlet ve nimet sahipleri hiç şükrederler mi Şükür mihnetten ve<br />
meşakkatten biter, gelişir.<br />
SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI<br />
Bir sofi bir gün çiviye asılmış bir sofra gördü. Vecde geldi, dönmeye, oynamaya<br />
başladı, elbisesini yırtıyor. İşte azıkların azığı. İşte kıtlıkların, dertlerin devası diye<br />
naralar atıyordu. Dumanı başından çıkıp neşesi, zevki arttıkça arttı. Sofilerde ona<br />
uydular, semaa başladılar. Kih, kih gülmeye, hay huy etmeye koyuldular. Defalarca<br />
kendilerinden geçip kendilerine geldiler.<br />
Herzevekilin biri, sofiye “ Çiviye asılı ve içinde ekmek olmayan bomboş sofra nedir ki<br />
seni bu derece zevke, vecde getiriyor ” dedi. Sofi dedi ki: “ Yürü git be sen manasız<br />
bir suretten ibaretsin. Sen varlık peşinde koş, aşık değilsin sen. Aşıkın gıdası,<br />
ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır. Aşkın doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz.<br />
Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar, karı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur.<br />
Alemin etrafında uçarlar. Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar! Mana kokusunu<br />
duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya! Aşıklar, yoklukta çadır<br />
kurarlar. Onlar yokluk gibi bir renktedirler. Bir tek ruhları vardır onların!<br />
Süt emen çocuk yemekten nasıl zevk alabilir Perinin gıdası kokudan ibarettir. Fakat<br />
insan oğlu perinin kokusundan koku alabilir mi Huyu onun huyunun zıddıdır. Perinin<br />
az bir güzel kokudan aldığı zevki, sen yüz batman güzel yemekten bile alamazsın. Nil<br />
ırmağının suyu Mısırlılara kan kesildiği halde İsrailoğullarına sudur. Deniz, Firavunu<br />
boğduğu halde İsrailoğullarına bir ana cadde haline gelir.<br />
Yakub’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü nur, ancak Yakub’a mahsustu. Kardeşleri bunu<br />
nereden görecekler Bu sevgiliye olan sevdası yüzünden kendini kuyulara atar. Öbürü<br />
kininden sevgiliye kuyu kazar. Sofra onun önünde ekmeksizdir, bomboştur. Fakat<br />
yakub’un önünde nimetlerle dopdoludur, iştahını açar.<br />
Yüzünü yıkamayan hurilerin yüzünü göremez. Peygamber, “ Namaz ancak huzur-u<br />
kalple kılınır” demiştir. Canların gıdası aşktır. Bundan dolayı ruhların gıdası açlıktır.<br />
Yakup, Yusuf’a acıkmıştı. Ekmek kokusu ona ta uzaklardan gelmekteydi. Halbuki<br />
Yusuf’un gömleğini alıp koşa, koşa Yakub’a getiren o gömleğin kokusunu duymadı<br />
bile.<br />
Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakub, Yakub olduğundan Yusuf’un gömleğinin<br />
kokusunu duyuyordu. Nice alimler vardır ki hakiki ilimden hakiki irfandan nasipleri<br />
yoktur. Bu çeşit alim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil. Onun sözlerini duyan kişi<br />
alelade bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.<br />
Çünkü böyle alimin eline düşen gömlek eğretidir, bir zaman içindir. Esir tellalının<br />
elindeki cariye gibi. Tellalın eline düşen cariye, müşteri içindir. Tellala ne fayda var<br />
rızık vermek Allahnın işidir. Herkes Allahnın takdirine göre hareket eder, başka türlü<br />
hareket etmesine imkan yoktur. Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir.<br />
Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir.<br />
Allah öyle bir Allahdır ki bir hayalden bağ bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem<br />
haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır! Peki o halde onun gül bahçelerinin<br />
yolunu külhanlarının yerini kim bilebilir ki Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne<br />
yanından geliyor, fırsat bulup göremez ki.<br />
Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu<br />
keser, gelmelerine mani olurdu. Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya<br />
casus, nasıl ayak atabilir Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün<br />
yapışması diye buna derler işte!<br />
Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can<br />
ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır! Birisi çayırlıkta, çimenlikte akar u<br />
kıyısında onun yanı başındaki de azap içinde! Azap çeken, öbürüne bakar da “ Bu zevk<br />
neden ki ” diye şaşırır kalır. Bu da meşakkat çekeni görür de “ Acaba bunu kim<br />
hapsetmiş ki ” diye hayretlere düşer.<br />
Zevk içinde olan azap çekene “ Kendine gel neden böyle perişansın Bak, burada ne<br />
güzel kaynaklar var. neden böyle benzin sararmış Burada yüzlerce deva var.<br />
arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “ Canım efendim<br />
gelemiyorum ki!” diye cevap verir.<br />
Bir bey hamama gitme lüzumunu duydu. Seher çağı, kölesine “ Sungu, uyan başını<br />
kaldır. Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili Altından al da hamama gidelim haydi”<br />
diye seslendi. Sungur hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola<br />
düştüler. Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.<br />
Namaza pek düşkündü. Dedi ki. “ Ey kuluna iltifatlarda ihsanlarda bulunan beyim, sen<br />
şu dükkanda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.” Bey dükkanda oturdu. İmamla<br />
cemaat namazı kılıp camiden çıktılar. Sungur kuşluk çağına kadar içerde kaldı. Bey,<br />
bir müddet bekledi.<br />
“ Sungur neye dışarı çıkmıyorsun ” diye seslendi. Sungur içerden “ Efendim,<br />
koyuvermiyorlar. Birazcık daha sabret, şimdi geliyorum. Beni beklemekte olduğunu<br />
biliyorum, unutmadım” dedi. Bey, tam yedi kere seslendi, bekledi, bekledi, seslendi.<br />
Nihayet Sungurun bu cilvesinden usandı, aciz kaldı, sabrı tükendi.<br />
Sungur, beyin her seslenişinde “ Efendim, dışarı çıkacağım ama daha<br />
koyuvermiyorlar” diyordu. Bey “ Yahu, mescitte kimse kalmadı koyuvermeyen kim,<br />
seni orada kim tutuyor ” diye bağırdı. Sungur dedi ki: “ Seni dışardan içeriye<br />
sokmayan yok mu İşte beni de içerden dışarıya çıkarmayan o.<br />
Sana içeri girmeye izin vermeyen, benim de dışarı çıkmama mani olmakta. Senin bu<br />
tarafa adım atmana müsaade etmeyen benim de dışarıya adım atmama mani oluyor!”<br />
balıkları karaya çıkarmayan deniz, karadakileri de denize sokmamakta. Balığın aslı<br />
sudan, öbür hayvanların aslı topraktan.<br />
Bu işe hile ve düzene başvurmanın, tedbirlere girişmenin faydası yok ki. Kilit pek<br />
kuvvetli, açıcıda Allah. Teslimiyete yapışa gör, rıza göster! Tedbirini unuttun mu<br />
pirinden o taze bahtı bulur, devlete erişirsin. Kendini unuttun mu seni anarlar. Kul<br />
oldun mu azat ederler!<br />
Peygamberler bile, “ Şuna buna nasihat edip duruyoruz. Niceye bir soğuk demiri<br />
dövüp duracak, niceye bir kafese üfleyip yatacağız ” diye hatırlarından geçirdiler.<br />
Halkın yaptığı işler, Allahnın kaza ve kaderiyledir. Dişin keskinliği, midenin hararet ve<br />
kuvvetinden ileri gelir.<br />
Nefs-i Kül, insanın cüz’i nefsine tesir etti de olacaklar oldu. Balık baştan kokar,<br />
kuyruktan değil! Bunu böyle bil ama eşeğini de yine ok gibi süre dur. Çünkü Allah “<br />
Emirlerimi tebliğ et” diye emretmiştir; emrinden dışarı çıkmaya imkan yok. ( bir fırka<br />
cennetliktir, bir fırka cehennemlik) bu iki fırkanın hangisindesin, bilemezsin ki. Ne<br />
olduğunu görünceye kadar çalış, çabala!<br />
Gemiye yükünü yükledin mi Allah’a dayanman gerek. Yolda gark mı olacaksın,<br />
kurtulup sağlıkla selametle gideceğin yere mi varacaksın Bu ikisinden hangisi başına<br />
gelecek, bilemezsin ki, eğer ne olacağım, başına ne gelecek Bunu bilmedikçe gemiye<br />
binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım Ne olacağımı<br />
bildir bana.<br />
Ben başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmeme dersen, hiçbir<br />
ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gayb dadır, sırdır. Pul şişe gibi ruhu incecik<br />
olan, cüz’i bir şeyden kırılıveren korkak tacir, ticaretinden ne fayda görür ne ziyan<br />
eder. Hatta fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrum kalır, hor olur.<br />
Kimde yanış varsa nuru o bulur. Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini<br />
üstün ve ön planda tut da kurtul. Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok.<br />
Allah doğrusunu daha iyi bilir.<br />
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR<br />
Çalışanların boyunları iğ gibi incelse de yine insanı her sanata sevk eden ümittir,<br />
ihtimaldir. Sabahleyin dükkanına giden rızık elde etmek ümidiyle koşar gider. Rızık<br />
ümidi olmasa nasıl olur da gidersin Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet<br />
bulursun Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir.<br />
Bu ezeli mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini, içeceğini elde etmek için<br />
çalışıp çabalamanda, arayıp taramanda seni aciz, kuvvetsiz bir hale sokmuyor<br />
Deseler, dersin ki: “ Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. var ama<br />
bu korku tembellikte daha fazla.<br />
Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok. Tembellikte daha fazla zarar var.<br />
peki a kötü zanna düşen, ya neden din işinde bu ziyan korkusunu eteğini tutuyor<br />
öyleyse Yoksa bu bizim pazarımızın tacirleri olan peygamberlerle velilerin ne karlar<br />
elde ettiklerini görmedin mi ki<br />
Onlara bu dükkanı terk etmekle neler yüz gösterdi. Bu pazarda nasıl karlar ettiler.<br />
Haberin yok mu ki Ateş onlara halhal gibi ram oldu, deniz onların emrine uydu, onları<br />
baş üstüne taşıdı. Demir onlara ram oldu, mum kesildi, rüzgar onlara kul oldu,<br />
hükümlerine girdi!<br />
(Peygamberlerden başka) bir taife daha vardır ki bunlar pek gizlidir. Bu zahir halkına<br />
nereden meşhur olacaklar Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin<br />
gözü görmez! hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Allah hareminde<br />
gizlenmişlerdir. Onların adlarını Abdal bile işitmemiştir.<br />
Sen yoksa Allahnın keremlerini bilmiyor musun ki seni “ Gel” diye onların bulunduğu<br />
tarafa çağırıp duruyor. Alemin altı ciheti da onun keremleriyle dolu nereye baksan<br />
onun bayrakları orada dikildi! Bir kerem sahibi, sana gel, ateşe gir dese hemencecik<br />
atıl ateşe beni yakar mı deme bile!<br />
Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu. O hikaye eder.<br />
Yemekten sonra, peşkirini sararmış, kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi<br />
kadın, “ Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi. Enes’in sırlarına vakıf olan o<br />
hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.<br />
Bütün konuklar şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını<br />
umuyorlardı. Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz<br />
olarak getirdi. Oradakiler, “ Ey Peygamberle görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir<br />
nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi ” dediler.<br />
Enes dedi ki. “ Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!” ey ateşten,<br />
azaptan korkan gönül, böyle bir ele böyle bir ağıza yaklaş! Bu el, bu ağız, cansız bir<br />
şeye böyle bir yücelik verirse aşıkın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz Kabe’nin<br />
taşını kerpicini öptü. Kabe ( put haneyken) kıble oldu.<br />
Ey can, sen de çalış, çabala da erlere karşı toprak ol ( erler seni de putlardan<br />
arıtsınlar!) sonra o hizmetçi kadına dediler ki. “ Peki biz bu ahvali gördük, sen de bize<br />
halini söylemez misin O söyler söylemez nasıl oldu da hemencecik peşkiri tandıra<br />
attın Tutalım o sırlara erişmiş.<br />
Ya sen, bu derecede değerli bir peşkiri nasıl ateşe fırlatıp attın a hanım ” hizmetçi, “<br />
Ben kerem sahiplerine itimat ederim. Onların keremlerinden ümitsiz değilim ki. Peşkir<br />
de ne oluyor Bana bile düşünmeden hemen ateşe atıl dese, ona olan itimadımın<br />
bütünlüğünden derhal ateşe atılırım. Benim, Allah kullarından ümidim çoktur.<br />
Her kerem sahibi her sır bilir ere itimadım var. bu yüzden değil peşkiri, başımı bile<br />
atarım” dedi. Kardeş sen de kendini bu iksire vur, erkeğin himmeti, erkeğin sadakati,<br />
kadından aşağı değil ya! Bir erkeğin gönlü, kadının gönlünden aşağıysa o gönül<br />
işkembeden de bayağıdır gayrı.<br />
ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI<br />
Çölde bir Arap kervanı susuzu kalmış, yağmur susuzluktan kırbalarında bir damlacık<br />
olsun su kalmamıştı. Bütün kervan, o çöl ortasında bunalmış, ölüm haline gelmişti.<br />
Ansızın o iki dünyanın imdadına yetişen Mustafa, onların imdadına erişmek üzere yola<br />
çıka geldi. çölde, o sarp ve sonsuz yolda, o kızgın kumların üstünde bunalıp kalmış<br />
olan o kalabalık kervanı gördü.<br />
Develerinin dilleri, ağızlarından çıkmış, adamlar, taraf, taraf kumlara serilmiş<br />
kalmıştı! Bu hali görünce acıdı. “ Kalkın, bir kaçınız derhal o kum yığınına doğru<br />
koşun! Orada zenci bir köle kırbayla beyine su götürüyor. O zenci deveciyi devesiyle<br />
beraber ister istemez tutup bana getirin” dedi.<br />
Birkaç kişi kalkıp kum tepesine doğru koştular. Bir müddet sonra hakikaten dediği<br />
gibi, zenci bir kul gördüler, kırbasını doldurmuş, devesine binmiş, beyine su<br />
götürüyordu. Zenciye “ Şu tarafa insanların iftihar edecekleri zat, Kainatın hayırlısı<br />
olan Peygamber seni çağırıyor” dediler. Adam “ Ben onu tanımıyorum, o da kim ”<br />
dedi.<br />
“ Ay yüzlü, şeker huylu Muhammed” dediler. Nasılsa öylece anlattılar, öylece övdüler.<br />
Zenci “ O galiba bir şair olacak. Bir kısım halkı sihirle zebun etmiş ona yarım arşın bile<br />
yaklaşmam ben” dedi. Nihayet herifi yakalayıp zorla çeke, çeke o tarafa sürüklemeye<br />
başladılar. Zenci bağırıp çağırıyor, sövüp sayıyordu.<br />
Zenciyi Azizin yanına getirdikleri zaman Peygamber, “ Su için, mataralarınızı,<br />
kırbalarınızı da doldurun “ dedi. Hepsini o bir tek kırbadan kandıra, kandıra suvardı.<br />
Hem adamlar, hem develer o bir kırbadan kana , kana su içtiler. Kölenin kırbasından<br />
herkes kırbasını, matarasını doldurur.<br />
Gökyüzündeki bulut bile hasedinden şaşırdı kaldı! Bunu kim görmüştür Bir tek<br />
kırbadan bunca cehennemin harareti sönsün Kim görmüştür bunu su dolu bir tek<br />
kırbadan bunca kırba ağzına kadar dolsun! Kölenin kırbası zaten bir vesileden hakikati<br />
örten bir sebepten ibaretti. Peygamberin emriyle ihsan dalgaları, asli denizden coşup<br />
köpürmekte, kopup gelmekteydi!<br />
Su kaynayınca buhar haline gelir, havaya çıkar havadaki buhar da soğuyunca su olur,<br />
öyle mi Doğrusu şu; yaradılış bu hükümlerden hariç olarak sebepsiz, illetsiz<br />
yokluktan sular coşturmada. Sen çocukluğundan sebepleri görüyor, bilgisizliğinden<br />
sebeplere yapışıyorsun. Sebepleri görüyor da müsebbipten gaflet ediyorsun.<br />
Bu hakikati örten, müsebbibin yüzünü gizleyen sebeplere ondan meyletmektesin sen.<br />
Sebepler gitti mi başına vurmağa başlar, aman yarabbi demeye koyulursun. Allah da<br />
sana “ Hadi yürü, sebebe git ne acayip şey, sen beni, yarattığım sebepler için andın<br />
ha!” der. O vakit kul “ Bundan böyle hep seni göreceğim, sebebe, o laftan ibaret<br />
saçma şeye bakmayacağım artık” der ama,Allah “ Seni tekrar sebep alemine<br />
göndersem yine sebebe yapışırsın. Senin için bu, a tövbesinde durmayan ahdi çürük<br />
adam! Fakat ben bu işe bakmam, rahmetim boldur. Rahmet etrafında dönüp<br />
dolaşırım, herkese rahmet ederim ben! Senin kötü ahdine bakmam, mademki şimdi<br />
bana niyaz ediyorsun, keremimden sana ihsan eder, muradını veririm” der.<br />
Evet kafile halkı Peygamberin mucizesine hayran oldu. “ Ya Muhammed, ey deniz<br />
huylu Peygamber, bu ne Küçücük bir kırbayı sebep ittihaz ettin, Arab’ı da suya gark<br />
ettin. Kürdü de!<br />
Ey köle, şimdi kırbanın dolu olduğunu da gör de şikayet edip iyi kötü söylenme”<br />
dediler. O zenci köle, Peygamberin, bu mucizesine hayran oldu, imanı Lamekan<br />
aleminden doğmaktaydı. Gökten akan bir çeşme gördü o kırbası onun coşkunluğuna<br />
bir vesile onun hakikatine bir örtüydü.<br />
Gözünden bütün örtüler, bütün sebepler yırtılıp sıyrıldı. Böylece gayb çeşmesini<br />
görmeye başladı. Göz pınarları doldu, efendisini de unuttu, durağını da. Elsiz ayaksız<br />
kaldı, yola gitmeye ne eli vardı, ne yağı. Allah ruhuna bir titremedir saldı. Mustafa iş<br />
görmesi için tekrar onu o alemden çekti de dedi ki. “ Kendine gel, ey faydalanmak<br />
isteyen yürü.<br />
Şaşırıp kalacak zaman değil. Asıl şaşılacak şey daha ileride. Şimdi öyle durma;<br />
davranıver bakalım; çevik bir yola düş!”mübarek eliyle kölenin yüzünü sıvazladı, onu<br />
kutlu bir hale getirdi. O kölenin o Habeş oğlunun yüzü bembeyaz oldu; gecesi ayın on<br />
dördü gibi aydınlandı, gündüz gibi nurlandı!<br />
Güzellikte işvede bir Yusuf kesildi. Peygamber ona “ Hadi şimdi git de hali anlat” dedi.<br />
Köle elsiz ayaksız sarhoş bir hale geldi, elden çıktı, ayağını tanımaz oldu! Kervan<br />
halkından ayrıldı, suyla dolu iki kırbasını aldı, yola düştü.<br />
Efendi köleyi uzaktan görüp şaşırdı. Şaşkınlıkla o köy halkını çağırdı. “ Bu kırba bizim<br />
kırbamız, deve de bizim devemiz. Fakat zenci köle ne oldu ki Bu uzaktan gelen ayın<br />
on dördü gibi bir delikanlı. Yüzünün nuru balkıyıp durmakta. Gündüzü bile nursuz<br />
bırakmakta. Kölemiz nerede Acaba birisi mi öldürdü, yoksa kurt mu paraladı da<br />
öldü ” demeye başladı. Köle yanına gelince “ Sen kimsin ” Yemenli misin, Türk<br />
müsün Söyle doğru söyle kölemi ne yaptın Öldürdüysen gizleme, hileye sapma!”<br />
dedi. Köle dedi ki: “ Öldürmüş olsam yanına nasıl gelirim.<br />
Kendi yağımla kanımı döktürmeye gelir miyim hiç Bey “ Hey ne söylüyorsun, kölem<br />
nerede benim Doğruyu söylemekten başka çare yok, kurtulamazsın elimden” dedi.<br />
Köle dedi ki. “ Köleyle arandaki sırları birer ,birer tamamıyla söyleyeyim. Beni satın<br />
aldığın zamandan şimdiye kadar ne gelmiş geçmişse anlatayım da.<br />
Kapkara vücudumdan bir sabah açılmış olmakla beraber senin kölen olduğumu anla!”<br />
kölenin rengi değişti ama tertemiz ruhun rengi yoktur ki ruhun ne rengi vardır, ne<br />
unsurlara bağlıdır, ne toprağa mensuptur. Yalnız teni tanıyanlar, bizi çabucak<br />
kaybederler su içenler, tulumu da bırakırlar, küpü de!<br />
Fakat canı tanıyanların sayılarla işleri yoktur. Onlar, keyfiyetsiz ve kemiyetsiz olan<br />
denize gark olmuşlardır. Can ol da can yoluyla canı tanı! Görüş dostu ol, kıyas oğlanı<br />
değil! Melekle akıl, aynı yaradılıştadır hikmeti var da iki suret oldu. Melek kuş gibi<br />
kanatlı olmuş, akıl kanadı bırakmış, nura bürünmüştür.<br />
Hulasa ikisinin de manası aynı olduğundan ikisinin de hakikati bir olduğundan o iki<br />
güzel, birbirlerine arka olmuşlar, birbirlerine yardımcı kesilmişlerdir. Melek de Hakk’ı<br />
bulmuştur akıl da. Her ikisi de Adem’e yardımda bulunmuştur, her ikisi de Adem’e<br />
secde etmiştir. Nefisle Şeytansa ezelden bir olduğundan Adem’e düşmandır. Ona<br />
haset edip durur.<br />
Adem’i bedenden ibaret gören ondan kaçmış ona secde etmemiştir. Fakat onu<br />
emniyete mazhar olmuş bir nur olarak gören karşısında eğildi, secde etti. Melekle<br />
aklın o ikisinin gözleri Adem’i ancak toprak olarak gördü. Bu anlatışımda işte kara<br />
saplanmış eşek gibi kalakaldı. Yahudi’ye İncil okunmaz ki.<br />
Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi Fakat köyün<br />
bir bucağında tek bir adam bile varsa bu hayhuyum kafidir, o anlamıştır ya yeter!<br />
Anlatılması icap eden şeyi taşlar, kerpiçler bile dile gelir de anlayana adamakıllı<br />
anlatır!<br />
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR<br />
Küçücük bir çocuk olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz<br />
etmesidir. Meryem’in cüzü olan İsa, Meryem’in diliyle değil kendi diliyle onun yerine<br />
söz söyledi. Senin cüzünün cüzü de gizlice söz söyler durur. A kişi elin ayağın sana<br />
şahit olur. Niceye bir münkirliğe el sunacak ayak atacaksın.<br />
Anlatılanı anlamaya,söyleneni dinlemeye liyakatın yoksa söz söyleyenin söyleme<br />
kabiliyeti seni görür anlar yatar uyur. Arayan aradığını bulsun diye yerden ne biterse<br />
ihtiyaç sahibi için biter. Allah, gökleri yarattıysa ihtiyaçları gidersin diye yarattı.<br />
Nerede dert varsa deva oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet oraya varır.<br />
Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada! Suyu az ara, susuzluğu<br />
elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın! Boğazcağızı nazik<br />
yavrucak doğmasaydı onu besleyecek süt nasıl olur da memeden akardı Yürü bu<br />
inişlerde bu yokuşlarda koş da susa, hararetlen!<br />
Ey ulu er, ondan sonra havadaki arı ( gibi) bulutlardaki ırmakların sesini iç! İhtiyacın<br />
otlardan, sebzelerden az mı ki suyun önünü keser, sebzelere akıtırsın. Suyun kulağını<br />
çeker, kurumuş nebatlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün. Cevherleri gizli<br />
olan can ekinleri içinde Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var. susuz kal, susa da<br />
sana “Onları Rableri sular” hitabı gelsin. Allah doğrusunu daha iyi bilir!<br />
Yine o köyden bir kafir karısı Peygamberi sınamak için koşa,koşa eşeğiyle beraber<br />
yanına geldi. kucağında da iki aylık bir çocuk vardı. Çocuk Peygambere “ Allah sana<br />
selam söyledi. Ya Rasullallah, sana geldik işte” dedi. Anası kızgınlıkla “ Sus be , bu<br />
şahadeti kulağına kim üfürdü A yumurcak, bunu sana kim söyledi de böyle dilin<br />
açıldı, söyleyip duruyorsun ” dedi.<br />
Çocuk dedi ki: “ Evvela Allah, sonra da Cebrail ben, bu sözde Cebrail’e ahenk<br />
uyduruyorum.” Kadın “ nerede Cebrail ” deyince çocuk dedi ki. “ Nah, başının<br />
üstünde. Görmüyor musun Kafanı kaldır da bir ya bak! Cebrail başının üstünde<br />
duruyor; bana yüz çeşit delil olmakta!”<br />
Kadın “ Sahi görüyor musun ” dedi. Çocuk dedi ki. “ Evet başının üstünde ayın on<br />
dördü gibi durmakta. Bana Peygamberi vasfediyor. Beni bu suretle bu aşağılıklardan<br />
yüceltmede!” sonra Peygamber, “ Ey süt emer yavru adın ne Hadi bunu da söyle de<br />
sonra anasının isteğine uy, sus” dedi.<br />
Çocuk” Adım Allah yanında Adülaziz, fakat bu bir avuç edepsize göre Abdül Uzza!<br />
Halbuki ben sana bu peygamberliği veren Allah hakkı için Uzza’dan usanmışım,<br />
beriyim!” dedi. İki aylık çocuk ayın on dördü gibi parlamış, baş köşeye geçen bilgi<br />
sahipleri gibi yetişmiş kişilere ders veriyordu.<br />
Bu ırada çocuğun burnuna da, anasının burnuna da cennetten kafuru kokusu geldi.<br />
her ikisi de yaşarsak yine bu mertebeden düşer, kafir oluruz korkusuyla bunu<br />
söylediler ve bu kokuyu duya, duya can verdiler. Birisini Allah överse ona cansızlar da<br />
yüzlerce kere doğrudur, haktır der, canlılar da! Birisini koruyan Allah olursa ona kuş<br />
da gözcü bekçi kesilir, balık da!<br />
Tam bu sırada Mustafa, yücelerden ezan sesini duydu. Aptes tazelemek üzere su<br />
istedi. O soğuk suyla elini, yüzünü yıkadı. Ayaklarını da yıkayıp pabuçlarını giymek<br />
üzereyken bir kuş gelip pabucunun bir tekini kapıverdi. O güzel sözlü Peygamber tam<br />
pabucu eline almışken tavşancıl pabucunu elinden kapıvermişti.<br />
Kuş yel gibi havalandı, pabucu tersine çevirdi. İçinden bir yılan düştü. Kapkara bir<br />
yılandı tavşancıl, bu hareketiyle Peygambere iyilik etmek istemiş Allah inayetine<br />
sebep olmuştu. Kuş sonra pabucu getirip “ Buyur namaza git” diye Peygamberin<br />
önüne koydu. Adeta “ Bu küstahlığı zoraki yaptım, yoksa benim de edep ağacından bir<br />
dalcağızım var, ben de hadimce edep erken nedir bilirim” diyordu.<br />
Vay o kişiye ki küstahça adım atar, nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir.<br />
Peygamber, şükretti de dedi ki: “ Biz bunu cefa sanıyorduk halbuki vefanın ta<br />
kendisiymiş!” papucumu kaptın, aklım karıştı, canım sıkıldı, sen beni gamdan<br />
kurtarıyormuşsun, bense gama düşmüştüm.<br />
Allah bize bütün gaypları gösterdi ama o sırada gönlüm, kendimle meşguldü!”<br />
tavşancıl “ Sen gafil olmazsın, bu senden uzak Ey Mustafa, benim gaybı görmem de<br />
sendeki bilginin aksinden! Havadayken pabucun içindeki yılanı görmeme, kendimden<br />
değil, senden aksetti bu bana” dedi. Nurlu kişinin aksi de aydındır. Zulmette kalanın<br />
aksiyse baştanbaşa külhan kesilir. Allah kulunun aksi tamamıyla nurdur, yabancının<br />
aksiyse tamamıyla körlük! Ey can, herkesin aksi nedir, bunu bil. Dilediğin kişinin<br />
yanında otur!<br />
Ey can o hikaye Allah hükmüne razı olasın diye sana ibrettir. İbret al da kötü bir işe<br />
düşünce aklını başına devşir, ye’se düşme hüsnü zanda bulun! Başkaları, o hadiseden<br />
korkup sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da ziyan zamanında da<br />
gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer, birer koparsan da yine gülmeyi<br />
bırakmaz, yine sokup gamlanmaz.<br />
Bir dikenden niçin gama düşeyim Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum der.<br />
Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler muhakkak senden belayı giderir. Bunu böyle bil!<br />
Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular da dedi ki: Sıkıntı zamanı, gönülde neşe ve<br />
ferah bulmak! Allahnın verdiği mihnet ve cefayı da Peygamberin pabucunu kapan<br />
tavşancıl say.<br />
Tavşancıl, Peygamberin ayağını yılan sokmasın diye pabucu kaptı, yoza toprağa<br />
bulanmış akla ne mutlu! Allah “ Kaybettiğiniz şeylere eseflenmeyin hatta kurt gelse<br />
de keçinizi yese bile” buyurdu. O bela daha büyük belaları defetmek o ziyan daha<br />
dehşetli ziyanları men etmek içindir.<br />
HAYVANLARIN DİLLERİ<br />
Musa’ya bir delikanlı dedi ki: “ Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu suretle<br />
kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım çünkü<br />
ademoğullarının bütün sözler, suya ekmeğe şana şerefe ait. Belki hayvanların bu<br />
dünyadan göçme zamanındaki tedbirleri, bu tedbirler yüzünden başka bir dertleri<br />
var!”<br />
Musa “ Hadi efendim, hadi vazgeç bu hevesten bunun önünde sonunda pek çok<br />
tehlikesi var. ibret almayı, uyanmayı Allahdan dile, kitapdan, sözden, harften,<br />
duraktan değil!” dedi. Adam, Musa men ettikçe kızıştı, üstüne düştü. Zaten insan, bir<br />
şeyden men edildi mi, o şeye haris olur, büsbütün üstüne düşer!<br />
Dedi ki. “ Ya Musa, nurun parlayınca her şey kadrini, kıymetini, senin sayende buldu.<br />
Beni bu muradımdan mahrum etmek lütfuna düşmez ey cömert er! Bu zamanda<br />
tanının vekili sensin. Muradımı vermezsen beni meyus edersin.” Musa “ Yarabbi,<br />
taşlanmış Şeytan,bu saf adamlar alay mı ediyor Öğretsem ziyankarlardan olacak,<br />
öğretmesem gönlüme bir kötülük gelecek” dedi.<br />
Allah dedi ki. “ Ya Musa, öğret çünkü biz keremimizden hiçbir duayı asla reddetmeyiz.<br />
Musa dedi ki: “ Yarabbi, sonra pişman olacak, elini dişleyecek, elbiselerini yırtacak.<br />
Kudret, herkesin harcı değil. Aciz, Allahdan çekinen kişiye en iyi sermayedir. Eli bir<br />
şeye erişmeyen Allahdan korktu, çekindi.<br />
Kendisini ibadete verdi. Yoksulluk işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir. Zengin<br />
zenginliği yüzünden Allah kapısından ret edildi. Çünkü kudreti var; sabrı terk etti,<br />
dilediğini yapıverdi! Acizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis<br />
belasından aman verir.<br />
Gam olmayacak dileklerden meydana gelir. Çünkü gulyabanilere avlanmış olan insan,<br />
o olmayacak dileklere alışmış onlarla huylanmıştır. Toprak yiyen, toprak ister; o<br />
biçare gülbeşekerden hoşlanmaz; gülbeşekeri hazmedemez!”<br />
Allah Musa’ya “ Ya Musa, sen onun dileğini ver de eline aç, dileğini yapsın!” dedi.<br />
Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ihtiyarsız<br />
dönüp durmada. Fakat düşünüşünden dolayı ne bir sevaba girer ne bir günaha. Çünkü<br />
hesap vakti sevap da ihtiyari olarak yapılan işe verilir azap da!<br />
Zaten bütün alem Allah’ı tespih eder. Fakat bu zoraki tesbihten bir sevap elde<br />
edilemez. Erin eline kılıcı ver, onu acizlikten kurtar, onu kudret sahibi yap da ya gazi<br />
olsun, ya yol kesici eşkıya! Adem “ Kerremna” sırrına dilediğini yapabilme kudretiyle<br />
erişti. İnsanların yarısı bal arısı oldu, yarısı yılan! Müminler, bal arısı gibi bal madeni<br />
oldular. Kafirler, yılan gibi zehir madeni. Çünkü mümin, seçilmiş, helal otlar yer,<br />
tükürüğü bile bal arısı gibi hayat verir!<br />
Kafire gelince, irin şerbeti içer, gıdasından da zehir meydana gelir. Allah ilhamına<br />
erenler, hayatın ta kendisi kesilirler, hava ve hevesle süslenenlerse ölüm zehiri! İyilik<br />
ederler, uyanık hareketleriyle kendilerini korurlarda o yüzden övülürler, takdir<br />
edilirler. Cihandaki bu medihler, bu takdirler, hep ihtiyar yüzünden meydana gelir.<br />
Külhaniler, zindanda oldukça Allahdan çekinirler, zahit olurlar, Allah’a anarlar! Fakat<br />
kudret gitti mi amel kesata uğrar. Kendine gel de ecel, sermayeyi elden almasın!<br />
Kendine gel kudretin, kar elde etmek için bir sermayedir. Kudret zamanını kaçırma,<br />
kıymetini bil! İnsan “ Kerremna” kır atına binmiş, ihtiyar dizginini de akıl eline<br />
vermiştir.<br />
Musa, tekrar ona şefkatle öğüt vererek “ İstediğin seni mahcup eder, yüzünü sarartır.<br />
Gel bu sevdadan vazgeç, Allahdan kork. Şeytan seni aldatmış, o sana ders vermiş!”<br />
dedi.<br />
Adam “ Bari hiç olmazsa kapı dibinde yatıp duran ev bekçiliği eden köpekle kümes<br />
hayvanlarının dileklerini öğret” dedi. Musa dedi ki. “Hadi peki bu ikisinin dillerini<br />
anlayacaksın, yürü git!” adam, sabah çağı bakalım sahiden dillerini öğrendim mi<br />
anlayacak mıyım ki Diye kapısının eşiğinde beklemekteydi.<br />
Hizmetçi kadın sofra örtüsü silkelerken bir lokmacık bayat ekmek de düştü. Ekmek<br />
parçasını horoz, hemencecik kapıverdi. Köpek dedi ki. Sen bize zulmettin. Buğday<br />
tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem ki yerimde, yurdumda bundan acizim ben.<br />
Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da darı, mısır gibi başka şeyler de. Halbuki ben<br />
bunları yiyemem. Böyle olduğu halde bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği<br />
bile kapıyorsun!<br />
Bu sözü duyan horoz, “ Merak etme, Allah sana buna karşılık başka şeyler verir. Bu ev<br />
sahibinin atı sakatlanacak, yarın sabah adamakıllı doyacaksın, kederlenme. Atın<br />
ölümü, köpeklere bir bayram olacak çalışıp çabalamadan bir hayli rızık dökülüp<br />
kalacak” dedi. Adam, bu sözü duyunca derhal atı sattı. Horozun dediği çıkmadı,<br />
köpeğe karşı mahcup vaziyette kaldı.<br />
Ertesi günü yine horoz, ekmeği kapınca köpek ağzını açtı, dedi ki. “ A düzenbaz horoz<br />
bu yalan niceye birebir Niceye bir bu zulüm karlık, bu yalancılık, bu kara yüreklilik<br />
Hani at sakatlanacak dediydin nerede Sen düzenci körün birisin, sözünde hiçbir<br />
doğru yok!” her şeyden haberi olan horoz, köpeğe “ Atı sakatlandı, sakatlandı ama<br />
başka yerde. Atını satıp ziyandan uğrayacağı ziyanı başkalarına yükletti. Fakat yarın<br />
katırı sakatlanacak, o nimet, ancak köpeklere nasip olacak” dedi.<br />
O haris adam, hemencecik katırı da sattı, dertten de kurtuldu, ziyandan da. Üçüncü<br />
günü köpek, horoza dedi ki: “ Ey beyliği davulla dümbelekle ilan edilen yalancılar beyi<br />
hani nerede vaadin ” horoz, “ Acele katırı da sattı. Fakat yarın kölesi ölecek. Ölünce<br />
de akrabası, yoksullara köpeklere ekmekler dağıtacaklar” dedi.<br />
Adam, bunu duyunca köleyi de satıp ziyandan kurtuldu, yüzü parladı, neşelendi.<br />
Şükürler etmekte, alemde üç ziyandan da kurtuldum. Kümes hayvanlarıyla köpeklerin<br />
dillerini öğrendim de kötü takdirlerde kendimi kurtardım demekteydi. Ekmekten<br />
mahrum kalan köpek, üçüncü gün “ Ey tek, çift atıp duran herzevekil ve yalancı<br />
horoz!<br />
Yalanın düzeni niceye bir sürecek Sen yalandan başka bir söz söylemez misin ” dedi.<br />
Horoz dedi ki: “ haşa ne ben yalan söylerim, ne benim cimsimden olan öbür horozlar.<br />
Biz yalandan yummuş, arınmışız! Biz horozlar, müezzinler gibi doğru söyler, güneşi<br />
gözetler, vakit geldi mi ki diye bekler dururuz.<br />
Bizi bir leğen altına kapatsalar yine içten içe güneşi gözler, onun nerede olduğunu<br />
anlarız. Veliler güneşin bekçileridir. İnsanlar içinde Allah sırlarını bilir, anlar onlar.<br />
Allah ,bizi namaz vaktini bildirmek üzere adem oğluna hediye etmiştir. İçimizden biri<br />
yanılır da vakitsiz öterse o ötüşü ölümüne sebep olur. Vakitsiz” haydin namaza”<br />
dememiz, kanımızı mübah eder.<br />
Masum olan, yanılmayansa ancak vahye mazhar olan can horozudur. Kölesini de sattı.<br />
Köle satılır satılmaz öldü, alan da iki kat ziyana girdi. Malını kaçırdı ama iyi bil ki kendi<br />
kanına girdi. Bir ziyana uğramak bir çok ziyanları def edecekti. Cismimiz, malımız,<br />
canlarımıza fedadır, canımıza gelecek bela, cismimize, malımıza gelir. Gazaba uğradın<br />
mı padişahlara malını verir, başını kurtarırsın. Fakat iş bilmez cahil misin Kazaya<br />
düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.<br />
Fakat şimdi de yarınki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan feryat ve figan bir öküz<br />
kesecek. Yarın adam ölünce sana epeyce yemek düşecek. Köyde halk da, ileri gelenler<br />
de kurban etleri, lalangalar, yemekler yiyecekler. Yoksullara, köpeklere bir hayli öküz<br />
eti, koca , koca ekmekler dağıtılacak.<br />
Atın eşeğin, kölenin ölümü bu ham mağrura gelecek kazayı defedecekti. Fakat o<br />
malının ziyan olmasından ve bu yüzden derde düşmesinden kaçtı, malını çoğalttı.<br />
Çoğalttı ama kendi kanına girdi. Dervişlerin bu riya zatları neden Çünkü cisme<br />
verilen o eziyetler, canların bakasına sebep olur. Salik, ebediliğe erişmese nasıl olur<br />
da tenini hastalıklara uğratır, helak eder<br />
Ruhu karşılığında elde edeceği şeyleri görmese insan elini açar da cömertlik eder,<br />
ibadette bulunur mu Kar ummaksızın veren ancak Allahdır. Allahdır, Allah. Yahut da<br />
Allah huylarıyla huylanmış olan nur olan Allah Parıltısını elde eden Allah velisi. Çünkü<br />
o ganidir, ondan başka herkes yoksul, bir yoksul, karşılık ummadan al diyebilir, mal<br />
verebilir mi Çocuk elmayı görmedikçe kokmuş soğanı elinden bırakır mı hiç<br />
Bütün bu alışverişlerde maksat var. herkes bir şey elde etmek için dükkanına geçmiş,<br />
kurulmuştur. Yüzlerce güzel matahlar gösterir, gönlünden elde edeceği karşılığı<br />
düşünür durur. Ey din ulusu, bir selam bile duymaksızın ki selam veren, sonunda<br />
yenini, yakanı yakalamasın. Kardeş, ben halkın ileri gelenlerinden de geri<br />
kalanlarından da tamahsız bir selam bile işitmedim vesselam!<br />
Yalnız Allahnın selamında bir tamah yoktur, işte o kadar. Sen ev, ev yer, yer onu ara,<br />
gaflet etme! Ben ağzı güzel kokan adamın ağzından hem Allah haberini duydum, hem<br />
Allah selamını! Bu Allah erlerinin selamını da canla, gönülle kabul eder; Allah selamını<br />
onların selamından duyar, içerim.<br />
Çünkü onun selamı da Allah selamı olmuştur. Çünkü kendi varlığını ateşlere atmış,<br />
yakmıştır. Kendi varlığından ölmüş, Allahyla dirilmiştir. Onun için Allah sırlarını iki<br />
dudağının arasından çıkıp durmadadır. Riyazatta tenin ölümü diriliktir. Bu bedenin<br />
eziyet çekmesi ruha ebedilik verir. O habis herif de horoz ne diyecek diye kulak<br />
vermiş dinliyordu.<br />
Bunları duyunca ateşlenip koşa, koşa Musa Kelimullah’ın kapısına dayandı. Korkudan<br />
kapısının toprağına yüz sürmekte, ey Kelim, feryadıma yetiş demekteydi. Musa, “<br />
Yürü yüzünü yerlere döşe de kurtul. Mademki usta oldun, kuyudan sıçra çık! Hadi<br />
Müslümanlara ziyan ver, keseni, dağarcığını iki kat doldur. Ben sana aynada görünen<br />
bu kaza ve kaderi kerpiçte gördüm.<br />
Akıllı kişiye, sonda görülecek şey önceden görünür, gönlüne doğar; bilgisiz kişiye<br />
sonunda!” dedi. Adam tekrar feryat edip dedi ki. “ Ey iyi ahlaklı lütfet. Başıma kakma<br />
yüzüme vurma. Ben iyiliğe layık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim,<br />
ettim de. Sen benim liyakatsizliğime iyi bir karşılık ver, lütfet.”<br />
Musa “ oğul şastten bir okur fırladı, geri gelmesi adet değildir ki. Fakat bir iyilikte<br />
bulunmak isterim; ölüm zamanı imansız kalmayasın, imanlı ölesin, imanı yoldaş<br />
edindin mi dirisin, imanla gittin mi ebedisin” dedi. Tam bu sırada adamın hali değişti<br />
gönülü bulandı, leğen getirdiler. Bu yemekten meydana gelen gönül bulantısı değil,<br />
ölüm alameti1 a ham betbaht, kayetmenin ne faydası var sana<br />
Dört kişi alıp evine kadar götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu.<br />
Musa’nın öğüdünü dinlemiyor, halifelikte bulunuyorsun ha. Fakat kendini çeliği<br />
sağlam bir kılıcın üstüne atıyorsun! Kılıç, seni canın alıverir, hiç utanıp sıkılmaz.<br />
Kardeş, bu senin layığındır, layığın.<br />
Musa, o seher çağı duya başladı: “ yarabbi, sen onun imanını alma. Padişahlıkta<br />
bulun, bağışla onu o yanılmış şaşırmış haddini bilmemiş haddinden fazla ileri gitmiş.<br />
Bu bilgi, senin harcın değil dedim ama sözümü anlamadı, başımdan savuyorum sandı.<br />
Sopasını ejderha yapabilen kişi ejderhaya el atabilir. Dudağını yumup söylemeyen<br />
sırrı gizleyebilen gayb sırrını öğrenebilir.<br />
Su kuşundan başka kuş denize atılmaz, artık anlayıver, doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
O da suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor, ey merhametli Allah<br />
sen elini tut!”<br />
Allah dedi ki. “ Peki imanını bağışladım. Hatta dilersen şimdi dirilteyim de. Değil<br />
yalnız onu hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim. Musa “ Yarabbi, bu<br />
dünya ölümlü dünyadır, sen onun o aydınlık alemde dirilt. Bu fena dünya varlık<br />
dünyası değil. Sonunda yine ölecek değil mi ariyet dirilmede ne fayda var<br />
Sen şimdi onlara gözlerden gizli olan “ Ledeyna muhdarun” yurdunda rahmet saç!”<br />
dedi. Ey insan, cisim ve mal ziyanı, cana faydadır, canı vebalden kurtarır. Sen de<br />
riyazata canla başla müşteri ol. Tenin riyazata verdin mi canını kurtardın demektir. Ey<br />
bahtı yaver kişi, gönlüne ihtiyatsız riyazat isteği secdeye baş koy, şükranelikler ver.<br />
Mademki Allah, o riyazat isteğini verdi, şükürler et. O istek, sana kendiliğinden<br />
gelmedi, seni “ Kün” emriyle riyazata o çekti.<br />
Bir kadın vardı, her yıl bir çocuk doğururdu. Fakat çocuk, altı aydan fazla yaşamazdı.<br />
Üç aylıkken, yahut dört aylıkken ölür giderdi. Kadın feryat ederek dedi ki. “ Yarabbi,<br />
bu çocuklar bana dokuz ay yük oluyor, üç aycağız da ferahlık veriyor. Bana verdiğin<br />
nimet eleğim sağmadan da tez geçip gidiveriyor!”<br />
Allah erlerine ağlayıp yalvarmakta, çocuklarının ölümünden şikayet etmekteydi. Bu<br />
suretle tam yirmi oğlu öldü, ciğerine bir yaman ateştir düştü. Nihayet bir gece o<br />
kadına rüyasında yemyeşil güzel, kusursuz edebiyet yurdunu, cenneti gösterdiler.<br />
Keyfiyete sığmayan nimete cennet dedim.<br />
Bağ bahçe dedim. Çünkü orası, nimetlerin de aslıdır, bağların bahçeleri de toplandığı<br />
yer. Yoksa ne bağı Orada öyle şeyler var ki gözler görmemiştir. Allah da gayb nuruna<br />
çırağ demiştir. Bu ancak bir misaldir, onun misli değil. Bu misal de anlamaktan aciz<br />
olan bir koku alsın, anlasın diye getirilir.<br />
Hulasa kadıncağız, cenneti görüp mest oldu. O teselliye uğrayınca elden çıktı,<br />
kendinden geçti! Köşkün birinde adının yazılı olduğunu gördü, o aşık orasını kendinin<br />
sandı. Sonra ona dediler ki: “ Bu nimet, canını feda etmede doğru olan ve bu<br />
fedakarlıkta doğruluktan ayrılmayan kişinindir.<br />
Bir hayli hizmet gerek ki sen de bu kuşluk kahvaltısından yiyesin! Fakat sen, Allah’a<br />
sığınmada tembellik ediyorsun. Allah da ona karşılık olarak sana o musibetleri verdi.”<br />
Kadın “ Yarabbi, yüzyıl, hatta daha fazla bir müddet benden kan dök, evlatlarımı<br />
öldür, razıyım” dedi.<br />
Yavaş, yavaş adım, adım o bahçeye girince bütün çocuklarını orada gördü de, dedi ki.<br />
“ Yarabbi, ben kaybettim ama sen kaybetmemişsin!” evet insan, gaybı gören göze<br />
malik olmadıkça insan olamaz. Sen istemezsin, sebep olamazsın ama burnun kanar,<br />
bir hayli de kan akar. Derken ateşin geçer, kurtulursun. Her meyvenin içi,<br />
kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi iç bil! İnsan, pek latif bir içe maliktir.<br />
İnsansın bir an olsun onu ara!<br />
HAMZA´NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ<br />
Peygamberin amcası Hamza, gençlik çağında savaşa daima zırh giyerek girerdi. Son<br />
zamanlarındaysa savaş saflarına zırhsız olarak katılır, sarhoşça savaşa atılırdı. Göğsü<br />
açık, vücudu çıplak olarak kendini kılıçlara atardı. Halk “ Ey peygamberin amcası, ey<br />
saflar yaran aslan, ey erlerin padişahı.<br />
Allah buyruğunda “ Nefislerinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın “ emrini<br />
okumadın mı ki Peki, neden kendini böyle bir savaş esnasında tehlikeye atıyorsun<br />
Gençken iri yapılı ve kuvvetliyken saflara zırhsız katılmazdın. Şimdi ihtiyarladın,<br />
zayıfladın, belin büküldü öyle olduğu halde hiçbir şeye aldırış etmez oldun.<br />
Her şeye boş veriyor; bir kılıç ve bir mızrakla savaşa atılıyor, adeta kendini<br />
sınıyorsun. Kılıç ihtiyara hürmet etmez. Hiç kılıçla okun aklı temyizi olur mu ” dediler.<br />
O bihaberler, Hamza’nın kaydına düşüyorlar, gayretlerinden ona bu çeşit öğütler<br />
veriyorlardı.<br />
Hamza dedi ki. “ gençken ölümü, bu dünyaya veda etme tarzında görürdüm. Kim<br />
ölüme isteyerek gider Kim, ejderhanın karşısında soyunur Fakat şimdi<br />
Muhammed’in nuruyla bu fani şehre zebun değilim ki. Duygudan hariç olan ve halk<br />
nuru askeriyle dolu bulunan padişah ordugahını görmekteyim.<br />
Çadırlar, çadırlara geçmiş çadır direklerinin ipleri, ipleri sarılmış, şükürler olsun ki<br />
Allah beni uykudan uyandırdı. Ölüm kimin nazarında tehlikeyse “ Tehlikeye atılmayın”<br />
emri de onadır. Fakat birisinin nazarında ölüm hakikat kapısının açılışından ibaret<br />
olursa ona Haydin çabuk olun “ hitabı” gelir.<br />
Ey ölümü görenler, uzaklaşın ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun! Ey lütuf<br />
görenler, ferahlanın sevinin, ey kahir görenler, bu bir beladır, gamlanın! Ölümü bir<br />
Yusuf gören, canını feda eder, kurt olarak görense yolunu sapıtır! Oğul, herkesin<br />
ölümü, kendi rengindedir. Düşmana düşmandır, dosta dost!<br />
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir. Ey can, aklını<br />
başına devşir. Ölümden korkup kaçarsın ya doğrucası sen kendinden korkmaktasın.<br />
Gördüğün ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün, canın bir ağaca benzer ölüm<br />
yaprağıdır.<br />
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir, kötüyse de hoş, nahoş gönlüne gelen bir şey,<br />
senden senin varlığından gelir. Bir dikenle yaralanmışsan o dikeni sen dikmişsindir.<br />
Atlas olsun, ipek olsun, ne giymişsen kendin eğirmişsindir. Bil ki iş, ona verilen<br />
karşılıkla aynı renkte olmaz. Hiçbir hizmet, o hizmete mukabil verilen şeyle bir renkte<br />
değildir.<br />
Ücret alanların ücreti, yaptıkları işe benzemez. Çünkü o iş, arazdır, buysa cevher ve<br />
ebedi. İş, güçlükten, zordan, alın terinden ibarettir. Buysa gümüştür, altındır,<br />
tabaklarla verilen ihsandır. Sana bir yerden bir töhmet gelse, mutlaka zulmettiğin<br />
birisi mihnete düşmüş, beddua etmiştir.<br />
Ama sen dersen ki ben bir şey yapmadım, kimse hakkında bir töhmette bulunmadım.<br />
Fakat başka çeşit bir günah etmişsindir. Tohum ektin nasıl olurda meyve vermez<br />
Zina edene yüz sopa vururlarda zinakar, ben kimseyi dövmedim ki der. Fakat bu bela<br />
bu dövüş, o zinanın cezası değil mi Ama sopa, gizli bir yerde edilen zinaya nasıl<br />
benzer<br />
Ey Kelim yılan hiç sopaya benzer mi Ey hakim dert, devaya benzer mi Sen de o sopa<br />
yerine menini nasıl döktün de o meni güzelim bir şahıs oldu O menin bir dost oldu,<br />
yahut bir yılan kesildi. Asa’nın yılan olduğun şaşırıyorsun değil mi Fakat buna daha<br />
ziyade şaşmak icap etmez mi<br />
Hiç meni, o çocuğa benzer mi Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi Adam, bir rüku,<br />
yahut sücud etti mi onun rüku ve sücudu, o alemde bağ, bahçe olur. Ağzından Allah’a<br />
bir övüş uçtu mu tan yerinin ağartan Allah, o övüşü bir cennet kuşa yapar. Kuşun<br />
menisi de yeldir, havadır ama senin Allah’ı övüşün, Allah’ı tesbih edişin, hiç de kuşa<br />
benzemez.<br />
Yoksullara ihsanda bulundum, zekat verdin, elinle bir hayırda bulundum mu o alemde<br />
bu hayır, ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur. Sabır suyun, cennetteki nehirler, cennetin süt<br />
ırmağı sevgin aşkındır. İbadetten zevk alman, bal nehri, Allah aşkıyla sarhoş olman,<br />
şevk duyman şarap ırmağıdır.<br />
Bu sebepler, o eserlere benzemez. Fakat Allah nasıl oldu da bu sebeplerin yerine o<br />
eserleri getirdi Kimse bilmez. Bu sebepler,dünyada nasıl senin ihtiyarınla senin<br />
fermanınla meydana geldiyse o dört ırmak da ahrette şüphe yok, senin fermanına tabi<br />
olur. Onları ne tarafa dilersen akıtırsın. Sebepleri nasıl tasarruf ettiysen onları da öyle<br />
tasarruf edersin. Menin nasıl sana tabiîyse meniden gelen soy sop da derhal senin<br />
emrine girer, sana tabi olur.<br />
Bir mazluma karşı elinden bir zulüm çıktı mı o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum<br />
biter. Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun gitti. Ateşin<br />
burada nasıl adamları yakarsa ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.<br />
Kızgınlığın ateşin adamlara saldırmakta ya ondan meydana gelen ateş de adamlara<br />
saldırır. O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan<br />
yakalar.<br />
Velilere uymadın, onları bekletip durdun, orada da kıyamet gününün beklenmesi sana<br />
yar olur, bekler durursun. Hele yarın hele öbür gün diye vaad eder. Allah’a dönmeyi<br />
sallar durursun ya. işte bu bekleyiş, mahşerdeki beklemendir, vay sana! O uzun günde<br />
hesap için, canlar yakan güneşin altında bekler kalırsın. Çünkü sen dünyada göğü de,<br />
göktekileri de elbette yola girerim, tohumunu eke, eke beklemiştin!<br />
Kızgınlığın, cehennem ateşinin tohumudur, kendine gel de şu cehennemi söndür” der.<br />
Allah’a şükürler olsun! Nura sahip olmadığın halde yavaşlık, mülayimlik gösterirsen<br />
bu kötü bir şeydir. Çünkü ateşin sönmemiştir, küllenmiştir. Bu hal bir tekellüftür, bir<br />
örtüdür. Aklını başını al, ateşi din nurundan başka bir şey söndürmez!<br />
Din nurunu görmedikçe emin olma , çünkü gizli ateş, bir gün olur ortaya çıkar. Nuru<br />
bir su bil suya yapış suyu elde ettin mi ateşten korkma! Ateşi su söndürür. Çünkü<br />
ateş, huyu muktezası suyun soyunu, sopunu, oğullarını ( yani ağaçları, otları) yakar,<br />
yandırır! Birkaç günceğiz o su kuşlarının yanına git de seni Abıhayata ulaştırsınlar.<br />
Kara kuşuyla su kuşu, suret bakımından birdir ama suyla yağ gibi hakikatte birbirine<br />
zıttır. Bunlar birbirlerine benzerler ama her biri kendi aslına kuldur, köledir. Dikkat ve<br />
ihtiyaçla hareket et. Nitekim vesveseyle elest deminin vahyi, her ikisi duyguyla değil,<br />
akılla anlaşılır, fakat aralarında fark var.<br />
Her ikisi de gönül pazarının tellalıdır, her ikisi de matahlarını över durur. Gönül<br />
sarrafıysan fikrini anla, gönlüne geleni bil de esir tellalı gibi bu iki fikri birbirinden ayır<br />
et. Eğer şüpheye düşüyor ve bu iki fikri ayırt edemiyorsan “ Aldatmaca yok” de, acele<br />
etme, koşma.<br />
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ<br />
Bir dost, Peygambere “ Ben alışverişte daima aldanıyorum, bir şey satan, yahut alan<br />
kişinin hilesi sanki sihir, gelip benim yolumu kesiyor” dedi. Peygamber dedi ki.<br />
“Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al.<br />
Çünkü şüphe yok yavaş iş Rahmandandır. Acele edişinse melun Şeytandan.”<br />
Önüne bir lokma atsan köpek bile köpekliğiyle önce koklar, biz aklımızla koklarız.<br />
Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla kokluyoruz. Allah bile bu<br />
yerlerle gökleri yavaşlıkla ve tam altı günde yarattı. Yoksa “ Kün” der demez yerler de<br />
olurdu, göklerde; Allah, buna kaadirdi.<br />
Hatta bir emreder etmez yüzlerce yer ve gök yaratabilirdi. Allah bütün kudretiyle<br />
beraber insanı yavaş, yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder. Bir anda yokluktan<br />
elli kişiyi uçurup bu aleme getirmeye kaadirdi. ama. İsa, bir dua ile hemencecik ölüyü<br />
diriltir de.<br />
İsa’yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya kaadir değil midir İsa’ya nazaran<br />
kudreti, kat, kat üstün mü değil Dilediğin şeyi yavaş, yavaş fakat sağlam bir halde<br />
yapman lazım. İşte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir. Daima akıp duran küçük<br />
bir dere ne pislenir, ne kokar.<br />
Bu yavaşlıkla insan, ikbale, devlete erişir. Yavaşlık yumurtadadır, devlet de kuşlara<br />
benzer. A inatçı adam, kuş hiç yumurtaya benzer mi Ama yumurtadan çıkar ya! Sen<br />
de davran da cüzülerin, yumurtalarından kuşlar çıkarsın. Yılan yumurtası da serçe<br />
kuşu yumurtasına benzer, fakat aralarında ne kadar fark var!<br />
Armut da elmaya benzer, benzer ama aralarında ki farkları bil ey yüce kişi! Yapraklar<br />
da bakılınca bir renktedir. Fakat meyveleri çeşit, çeşittir. Yapraklara benzeyen<br />
bedenler de birbirine benzer, benzer ama herkes bir iş için yaratılmıştır. Halk yolda<br />
her bir tarzda yürür durur; fakat birisi zevk içinde, öbürü dertli, kederli! İşte tıpkı<br />
bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz ama yarımız ziyan içindedir.<br />
Bilal; zayıflıktan hilale dönmüş, yüzüne ölüm rengi çökmüştü. Karısı görüp “ Ah bu, ne<br />
elem, bu ne keder” dedi. Bilal “ Hayır, hayır bu ne zevk ve neşe! Şimdiye kadar<br />
hayattan, elem duymaktaydım, ölüm nasıl bir zevktir, nedir, nedir Sen bunu ne<br />
bileceksin ”<br />
Demekte, bu sözleri söylerken de yüzünden nerkisler, güller, laleler açılmaktaydı!<br />
Yüzünün parlaklığıyla nurlu gözleri, sözünün doğruluğuna şahadet ediyordu. Her<br />
gönlü kara adam onun yüzünü simsiyah görürdü ama o insanların gözbebeğiydi,<br />
neden gözbebeği de siyah<br />
Yüzü kara olanlar, hakikati görmeyenlerdir. İnsanların gözbebeği olan adam ise ayın<br />
aynasıdır. Zaten dünyada can gözüne sahip olanlardan başka, senin gözbebeğini kim<br />
görebilir ki Onu gözbebeği haline gelenlerden başka kim, onun renginin görüp anlar<br />
İnsanların gözbebeği olan kişiden başka herkes, mertebesi yüce insanın sıfatlarını<br />
taklit eder. Hakikati bilmez.<br />
Karısı “ Ah ayrılık, ah ayrılık” deyince Bilal “ Hayır, hayır vuslat, vuslat!” dedi. Karısı “<br />
Bu gece gurbete gidiyorsun, soyunun sopunun gözlerinden kaybolacaksın” dedi. Bilal<br />
dedi ki. “ Hayır, hayır bu gece ruhum, gurbet elinden vatanına ulaşacak!” karısı “<br />
Gayrı senin yüzünü nerede göreceğiz biz ” dedi.<br />
Bilal dedi ki. “ Allah haslarının halkasında ! başını kaldırır da aşağıya değil ya<br />
bakarsan Allah haslarının halkasını görürsün. Yüzük taşının yüzüğe nur saçtığı gibi<br />
Alemlerin rabbi de o halkayı nurlandırıp durmaktadır!” karısı “ Yazıklar olsun, bu ev<br />
yıkıldı artık” dedi. Bilal dedi ki: “ Buluta bakma aya bak” akrabam kalabalık, ev de<br />
küçük. Allah daha mamur bir hale getirmek için yıktı!<br />
Ben evvelce sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli<br />
doğuyu da kapladı, batıyı da. Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah<br />
oldum, padişaha bir köşk, bir saray lazım! padişahlar, köşklerde saraylarda otururlar,<br />
ölüye yurt olarak bir mezar kafi.<br />
Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lamekan alemine gittiler. Kalbi<br />
ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü, görünüşü büyük, geniş fakat hakikatte<br />
dar! Dar olmasaydı bu feryat neden Baksana daha evvel doğup bu aleme gelenlerin<br />
hepsi iki büklüm oldu!<br />
İnsan uyku zamanında bak nasıl azat olmakta ruh, o varlığı, ulaştığı mekandan nasıl<br />
neşelenmekte. Zalim, zulüm tabiatından kurtuluyor. Zindandaki mahpus hapse<br />
düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor. Pek geniş olan bu yer, bu gök devenin<br />
çökeceği zaman pek daralmakta. Bu dünyanın genişliği bir göz bağı, oysaki pek dar.<br />
Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.<br />
Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır, oysaki hamam geniştir, uzundur. O<br />
hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın. Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz<br />
peki, mekanın genişmiş ne fayda Yahut da mesela dar bir ayakkabı giyersin de geniş<br />
bir ovada yürürsün. Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki. O ova o sahra sana adeta<br />
zindan kesilir. Seni uzaktan gören ovada bir lale gibi açılmış der.<br />
Bilmez ki sen, zalimler gibi görünüşte gül, bahçesindesin, fakat ruhun feryat edip<br />
duruyor! Uyuman o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun<br />
bedenden kurtulur. Azizim uyku, Allah velilerinin malı, mülküdür. Dünyadaki Eshabı<br />
Kehif gibi! Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa<br />
giderler.<br />
Ev dar. Ruhun bu daracık evde eli, ayağı, çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların<br />
sarayları genişletmek, mamur, bir hale koymak için yıkar. Ben de ana rahminde iki<br />
büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek! Anamı doğum ağrısı<br />
tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.<br />
Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı,<br />
doğum yolunu açıyor. Ey tabiat, rahmini aç. Kuzu büyüydü, çıksın da o yemyeşil ovada<br />
yayılsın, otlasın artık! Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için zindanın<br />
yıkılması gibidir.<br />
Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım Diye ağlar çocuk kurtuluş vakti geldi diye güler!<br />
Göğün altındaki analar ( Ateş, yel, su toprak) la cansız şeyler, canlı mahluklar,<br />
nebatlar. Hulasa ne varsa, hepsi, birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve<br />
kemale sahip olan kişiler, bunların dertlerini bilir.<br />
Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar kabasakal, kendi evindekini<br />
bilemez. Amca, sen kendi halini bilmezsin. Fakat gönül sahibi yok mu, senin halini o<br />
bilir işte!<br />
Gaflet, tenden ileri gelir. Ten ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırtları görür.<br />
Gök boşluğundan yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için.<br />
Nerede bir gölge, gece yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil! Duman,<br />
kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir.<br />
Vehim, hataya düşer, yanılabilir. Fakat, akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz. Her<br />
ağırlık, her yorgunluk,tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur.<br />
Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır. Ak beniz,<br />
balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır.<br />
Hakikatte eserleri halk eden odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zahiri gören, ancak<br />
sebepleri görebilir! Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne<br />
illetlerden kurtulur, ne doktordan fayda görür. Ademoğlu, ikinci defa doğdu mu<br />
ayağını sebeplerin başına kor.<br />
Artık, onun dini illet-i ula değildir. Cüz’i illet de ona bir zarar veremez. O, doğruluk<br />
geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona ancak bir duvaktır. Hatta ufuktan da<br />
dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve akıllar gibi mekansız bir alemdir. Hatta<br />
akıllarımız bile gölgeler gibi onun ayağına düşer. Müctehit, nassı görür, tanırsa<br />
herhangi bir hükümde artık kıyası düşünmez ki. Fakat bir şeyde nas yoksa orada<br />
kıyasa hüküm verir.<br />
Nassı Ruhulkudüs’ün vahyi bil, aklı cüzinin kıyası, bundan aşağıdadır. Kıl, canla idrak<br />
sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl olurda aklın tasarrufuna girer Fakat<br />
ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir altında tedbire girişir. Ruh, Nuh’u tasdik ettiği gibi<br />
senide tasdik etti, senin emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede<br />
Nuh tufanı<br />
Akıl eseri ruh sanır ama güneşin nuru güneşin cirminden büsbütün ayrıdır. O yüzden<br />
salik, ruhun nurundan aslına ulaşmak için bir lokma ekmeğe kanaat etti. Çünkü<br />
aşağılara vuran nur, gece gündüz daimi değildir ki geçer gider. Fakat nurun aslına<br />
ulaşıp orada yurt edinene kişi, daima o nura gark olmuştur. Ne bulut yolunu keser, ne<br />
nuru gurub eder. , artık ayrılıktan kurtulmuş, güzelleşmiştir. Bu makama eren kişinin<br />
aslı, ya göklerdendir. Yahut topraktır da topraklıktan tamamıyla çıkmıştır.<br />
Çünkü bu güneşin şuası daimi olarak dursa toprağa mensup olan tahammül edemez<br />
ki. Güneşin ziyası daima toprağa vurup dursa toprağı öyle bir yakar ki yeryüzünde<br />
hiçbir verim kalmaz, hiçbir meyve bitmez. Daima suda kalmak balığın harcıdır. Yılan<br />
nereden balıkla yoldaşlık edebilecek<br />
Fakat dağlarda öyle düzenbaz yılanlar vardır ki bu denizde balıklık etmeye kalkışırlar.<br />
Hileleri halkın aklını başından alırsa da denizden nefretleri, nihayet kendilerini rezil<br />
eder gider. Bu denizde de öyle hünerli balıklar vardır ki yılana bile sihir yapar, balık<br />
haline koyarlar.<br />
Ululuk denizinin dibindeki balıklara deniz, sihri helal öğretmiştir. Olmayacak şey,<br />
onların himmetiyle olur. Pis, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer. Bu sözü<br />
kıyamete kadar söylesem, bu bahsi kıyamete kadar uzatsam bitmez. Yüzlerce kıyamet<br />
kopar, geçer de yine bu bahis tamamlanmaz.<br />
Bu sözlerim, insanlara bir tekrarlamadır, ama bence tekrarlanan tazelenip uzayan bir<br />
ömürdür. Mum, birbiri üstüne çakan kıvılcımlarla yanar., alevlenir. Toprak, birbiri<br />
üstüne vuran ziyalarla altın haline gelir, parlar. Binlerce istekli olsa da bir de usanan<br />
kişi bulunsa elçi, elçilik yapmak istemez, gönlü soğur.<br />
Bu sır söyleyen gönül elçileri, İsrafil huylu dinleyici isterler. Padişahlar gibi azamet<br />
sahibidir bunlar. Cihan halkından kulluk isterler. Huzurlarında edebe riayet etmedikçe<br />
elçiliklerinden nasıl faydalanabilirsin Önlerinde iki büklüm eğilmedikçe emaneti sana<br />
verirler mi hiç Onlarca öyle her edep, her terbiye de beğenilmez.<br />
Çünkü onlar ulu bir tapıdan gelmişlerdir. Onlar yoksul değiller ki ettiğin hizmetlere<br />
karşı teşekkür etsinler, minnet altında kalsınlar a müzevir! Fakat ey gönül, bunca<br />
rağbetsizliğe rağmen sen yine padişahın sadakasını saç, esirgeme! Ey gökyüzünün<br />
elçisi, sen usananlara bakma atını sıçrata dur, oynata dur.<br />
Ne mutludur o Türk ki savaşa girişir, dayanır da atını ateşler dolu hendeğe bile sürer,<br />
ateşler dolu hendekten bile sıçratır. Atını öyle sürer, öyle şahlandırır ki gökyüzüne<br />
çıkmaya kalkışır. Ne kimseyi görür, ne kimsenin hasedine bakar, her şeyden gözünü<br />
yummuştur; ateş gibi kuruyu da yakmıştır, yaşı da.<br />
Yaptığı işten bir pişmanlık duyar ve bu pişmanlık ona bir ayıp olursa o, önce<br />
pişmanlığa ateş salar, yakıp yandırır. Zaten adam, bir işte ayak diredi mi hiç yoktan<br />
pişmanlık meydana gelmez ki.<br />
SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ<br />
At, aslanın sesini de tanır, kokusunu da duyar, hayvandır ama düşmanını bilmemesi,<br />
duymaması pek nadirdir. Hatta zaten yalnız at değil, her hayvan, düşmanını,<br />
nişanından, eserinden tanır , bilir. Yarasacık gündüz uçamaz, hırsızlar gibi geceleyin<br />
çıkar, yayılır. Hayvanlardan hepsinden daha mahrum olan yarasadır. Meydanda ki<br />
güneşin düşmanıdır o.<br />
Fakat ne ben senin düşmanınım diye güneşe karşı koyabilir, ne nefretiyle onu<br />
uzaklaştırabilir! Güneş yarasanın derdine, kahrına bakıp yüzünü döndürürse, gizlense<br />
bu,güneşin son derece lütfuna, güneşin en üstün bir kemale sahip bulunuşuna delalet<br />
eder. Yoksa hiç yarasa güneşe mani olabilir mi<br />
Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir<br />
edebilmek mümkün olsun. Katra denizle nasıl savaşa girişebilir Girişirse aptaldır,<br />
kendi saçını, sakalını yolar. Hilesi, saçından sakalından ileri gidemez ki. Nasıl olur da<br />
ayın odasındaki perdeyi yırtabilir<br />
Güneşe düşmanlık eden şu azara uğrar: Ey güneşin güneşine düşman olan, sen öyle<br />
bir güneşe düşmansın ki onun ışığından güneş de titremektedir, yıldız da! Sen onun<br />
düşmanı değilsin kendinin düşmanısın. Sen odun olsan ateşe ne gam, o ne yapsın Ne<br />
şaşılacak şey, hiç senin yanışınla onun ışığı, onun harareti azalır mı<br />
Yahut da hiç sen yanıp yakılıyorsun diye gamlanır mı Onun merhameti, insanın<br />
merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır.<br />
Mahlukun acıması elemle karışıktır. Allahnın rahmetiyle dertten de paktır, elemden<br />
de. Babam, Allah rahmetini şöyle bil: O rahmet, vehme bile sığmaz, yalnız eseri<br />
görür.<br />
Onun rahmet eserleriyle rahmet meyveleri meydandadır. Fakat onun mahiyetini<br />
ondan başka kim bilebilir Kemal vasıflarının mahiyetleri, yalnız eser ve misalleriyle<br />
bilinir. Bundan başka bir tarzda kimsecikler bilemez. Çocuk çiftleşmenin mahiyetini<br />
bilemez ki helva yok mu, işte onun gibi lezzetlidir dersen o başka.<br />
Fakat ey taklide yapışmış adam, çiftleşmede ki lezzet, helvada ki lezzete benzer mi<br />
O, nerede, bu nerede Fakat sen çocuk gibisin de o akıllı adam, sana güzellikle o<br />
misali getirdi. Çocuk da işin mahiyet ve hakikatini bilmese bile misalle anlar hiç<br />
olmazsa. Bu misalden sonra ben, bunu biliyorum desen yanlış olmaz, doğrudur. Fakat<br />
bilmiyorum desen sözün yine yalan ve uydurma olmaz.<br />
Birisi “ Nuh’u o Allah elçisini, o ruh nurunu biliyor musun ” dese, sen de “ Nasıl<br />
bilmem o ay yüzlüyü Güneşten de meşhurdur, aydan da. Küçücük çocuklar bile onu<br />
Tarih kitaplarında okuyorlar, hocalar, bütün mihraplarda söylüyorlar. Kuran’da adı<br />
açıkça okunuyor. Geçmiş zamanlarda ki macerası fasih bir surete anlatılıyor” desen.<br />
Doğru söylüyorsun, sana Nuh’un mahiyeti keşfedilmediyse de onu sana söylediler,<br />
övdüler. Sen de naklediyor, onu övüyorsun.<br />
Fakat desen ki: “ Ben Nuh’u ne bileyim A yiğit, onu onun gibi bir er bilir. Ben topal<br />
bir karıncayım, fili ne bileyim Bir sivri sinek, İsrafil’i nereden bilecek Bu söz de<br />
doğru çünkü mahiyet bakımından Nuh’u bilmezsin ki. Mahiyetleri anlamaktan aciz<br />
olmak, halkın halidir ama bu sözü istisnasız söyleme. Çünkü mahiyetlerle onların<br />
sırrını sırrı, kamillerin gözü önünde apaçıktır.<br />
Varlık aleminde Allahnın sırrından Allahnın zatından daha ziyade anlayıştan uzak ve<br />
bir görüşe sığmaz ne var o bile mahremlerden gizli kalmazsa artık bir şeyin mahiyeti<br />
bir şeyin vasfı nedir ki gizli kalsın Akıl, bir bahiste bu olmayacak şey, akıldan uzak<br />
tevile sığmaz, olmayacak şeyi dinleme der.<br />
Kutup da, sana der ki “ A düşkün, anlayışından üstün gördüğün şeylere olmayacak<br />
şey diyorsun. Şimdi sana keşf olan vakalar da sana evvelce olmayacak şeyler<br />
görünmüyor muydu Allah keremiyle seni on tane zindandan kurtarmışken bu tih,<br />
ovasını kendine sitem hapishanesi yapma!”<br />
Bir şeyin hem nefyetilmesi caizdir, hem ispat edilmesi. Çünkü zahiri görünüş aykırıdır,<br />
nispet de iki türlü olabilir. Allahnın “ O taşları attığın zaman yok mu Onları sen<br />
atmadın ki. Allah attı” demesinde hem hem nefiy vardır, hem ispat ve ikisi de<br />
yerindedir. Onları sen attın, çünkü taşlar senin elindeydi.<br />
Fakat sen atmadın, çünkü o atış kuvvetini Allah izhar etti. İnsan oğlunun kuvvetinin<br />
bir haddi, bir hududu vardır. Bir avuç toz, toprak nasıl olur da bir orduyu bozar, kırıp<br />
geçirir Avuç, senin avucundur ama atış bizden, bu iki nispetin nefyi de yerindedir,<br />
ispatı da.<br />
Peygamberlerin zıtları olan kafirler de Peygamberleri, evlatlarını tanıdıkları, bildikleri<br />
gibi tanırlar bilirler. Münkirler onları yüzlerce delille, yüzlerce nişanla evlatlarını tanır<br />
gibi tanırlar, bilirler ama, kıskançlıkları, hasetleri yüzünden bildiklerini gizlerler “<br />
Bilmiyoruz ki” diye bilmezlikten gelirler. Baksana, Allah bir yerde “ Onları bilirler”<br />
dedi.<br />
Nuh’u hem bilirsin, hem bilmezsin, değil mi İşte bunu da bu ayetle hadiste izhar<br />
edilen izhar edilen manaya kayas et!<br />
Birisi dedi ki. “ Alemde derviş yok. Olsa bile o derviş dervişlik makamına erişmişse<br />
yok olmuş demektir. Doğru çünkü varlığı, sureti bakımındandır, görünüşe göre vardır.<br />
Fakat sıfatları, Allah sıfatında yok olmuştur. O, güneşe karşı yanmakta olan muma<br />
benzer. Mumun alevi de var sayılır ama güneşin önünde yoktur. Fakat muma bir<br />
pamuk tutun mu yanar. Şu halde vardır. Öyle ama sana bir aydınlık vermez ki; güneş,<br />
onu yok etmiştir. Bu bakımdan da yoktur.<br />
İki yüz batman bala bir okka sirke koydun mu, sirke balın içinde erir gider. Tattın mı<br />
sirke lezzeti olmadığından yoktur. Fakat tartın mı balın okkası artmıştır, vardır. Alanın<br />
önünde ceylanın aklı başından gider, kendisinden geçer. Varlığı, aslanın varlığında<br />
mahvolur.<br />
Kemale ermeyenlerin Allah’a karşı yürüttükleri bu kıyas yok mu aşk coşkunluğundan<br />
ileri gelen bir şeydir, ebedi, terbiyeyi terketme değil! Aşıkın, nabzı, edepten dışarı<br />
atar. Aşık kendini padişahın terazisine kor, sevgilisinin tapısına varır. Dünyada ondan<br />
edepsiz, ondan terbiyesiz kimse yoktur.<br />
Fakat hakikatte ondan terbiyeli, ondan edepli kimse de yoktur. Ey aslı, nesli belli kişi<br />
bu edeplilikle edepsizliği birbirine uygun bil. Zahirine bakarsan edepsiz gibi görünür.<br />
Çünkü başında aşk davası vardır ( bu dava da varlık alametidir). Fakat hakikatte dava<br />
nerede<br />
O padişahın önünde dava da fanidir, aşık da! Zeyd öldü desek bu cümlede Zeyd faildir<br />
ama hakikatte fail değildir, elinden bir şey gelmez ki. Nahiv bakımından faildir, yoksa<br />
hakikatte mefuldür, ölüm onu öldürüverir. Nerede zeydin failliği Öyle mahvolur ki<br />
bütün faillikler, ondan uzak kalır.<br />
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR<br />
Buhara’da Sadr-ı Cihanın kulu bir töhmete uğradı, mevkiinde düştü, gizlenmeye<br />
mecbur oldu. On yıl gah Horasan’da, gah Kuhistan ve gah Deşt’te başıboş bir halde<br />
gezip dolaştı. On yıl sonra iştiyaktan takati kalmadı, ayrılık günleri sabrını tüketti.<br />
Dedi ki artık ayrılığa tahammülüm kalmadı. Sabır, insanı küstahlıktan alıkoyabilir mi<br />
hiç<br />
Ayrılık yüzünden bu topraklar bile çoraklaşır, sular bile sararır, kokar, bulanır! Adamın<br />
canına can katan rüzgar, ufunetli bir hale gelir, veba kesilir, ateş kül haline gelir,<br />
savrulur! Cennet gibi olan bağlar, bahçeler sararır, solar, yapraklar kurur, dökülür, bir<br />
hastalık yurdu olur! Her şeyi anlayan akıl bile olsa dostların ayrılığıyla yayı kırılmış<br />
okçuya döner.<br />
Cehennem bile ayrılık yüzünden, gençlik çağına hasret çeken ihtiyarın titrediği titrer,<br />
yandığı gibi yanar kavrulur. Kıvılcım gibi insanı yakan, mahveden ayrılığı kıyamete<br />
kadar anlatsam yine yüz binde birini olsun anlatamam. O halde onun yakıcılığını<br />
anlatmaya kalkışma sus, yarabbi, beni sen kurtar, sen kurtar da ancak.<br />
Dünyada neyin visaliyle neşelenirsen o vuslat zamanında ondan ayrıldığını bir düşün<br />
hele! Senin neşelendiğin şeyle çok kişiler neşelendi fakat sonunda sahibine vefa<br />
etmedi, yel gibi geçti gitti! Gönül, sana da vefa etmez sen ondan vazgeçmeye çalış.<br />
Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de surete “ senden Rahmana sığınırım” de<br />
Meryem yapayalnızken canlara can katan birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki<br />
gönülleri alıyordu. Ruhulemin onun gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi.<br />
Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da örtüsüz, nikapsız Meryem’in önünde yerden doğdu.<br />
Meryem çıplaktı, bir kötülük yapar diye korktu eli ayağı titremeye başladı. Gördüğü<br />
adam öyle dilberdi ki Yusuf bile görse Yusuf’u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini<br />
doğrardı. Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem’in önünde<br />
topraktan bitivermişti.<br />
Meryem kendisinden geçti ve bu dalgınlık aleminde, bu adamdan Allah’a sığınayım<br />
dedi. O yeni, yakası temiz kızın adetiydi, bir şeyden ürktü mü pılısını pırtısını gayp<br />
alemine çeker, Allah’a sığınırdı. Dünyanın kararsız bir alem olduğunu görmüş ihtiyata<br />
riayet ederek Allah’a sığınmayı adet edinmişti.<br />
Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini diler, Allah<br />
tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi. Allah’a sığınmadan daha iyi<br />
bir kale görmemişti, bu yüzden de kale civarında yurt edinmişti. Meryem o akılları<br />
yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü. Padişahta o bakışlara kulağı küpeli bir köle<br />
olmuştu, askerde.<br />
O bakışlar, akıl padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü. O güzel<br />
gözler, yüz binlerce dolunayı hilal haline getirmişti. Zühre de bile ondan bahsetmeye<br />
kudret yoktu. Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı. Ben ne söyleyebilirim, ağzı,<br />
ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki!<br />
Ben yalnız o ateşin bir dumanıyım ateşe delalet etmekteyim. O padişahtan<br />
uzaktayken, onu görmeden hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma!<br />
Zaten güneşe alemi kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki. Gölgenin on delalet<br />
etmesine imkan mı var gölge onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya işte bu kafi<br />
ona!<br />
Bu ululuk, ona Tam doğru bir delil bütün anlayışlar geridedir, o ilerde. Bütün<br />
anlayışlar topal eşeklere binmiş o, ok gibi uçup giden rüzgara! Padişah kaçarsa<br />
tozunu bile kimse bulamaz onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir! Alemde bütün<br />
anlayışlar, durup dinlemezler meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup zevkle içkiye<br />
dalma zamanı değil.<br />
Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer, öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok<br />
gibi uçar! öbürünün ki yelken açmış gemi gibi gider. Bir başkasınınkiyse her an<br />
gerileyip durur! Bütün bu vehimler, bütün bu anlayış kuşları uzaktan bir av gördüler<br />
mi hep birden saldırırlar.<br />
Av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av ortadan<br />
kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av tekrar nazlana,<br />
nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler. Av<br />
gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal miydi<br />
derler. Bir an istirahat ederek güçlenip kuvvetlenmeleri daha doğrudur. Eğer gece<br />
olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden kendilerini yakar, helak<br />
ederlerdi.<br />
Herkes bir şey elde etmek, bir kar kazanmak hevesiyle bedenini ateşlere atmış, yanıp<br />
yakılmıştır. Bir müddet hırslarından kurtulsunlar diye gece, Allah rahmeti gibi zuhur<br />
etti. Yolcu sana da bir sıkıntı, bir gönül darlığı geldi mi alevlenme, meyus olma. Senin<br />
için muvafıktır o. Çünkü ferahlık ve genişlik zamanında varını yoğunu harc edip<br />
duruyorsun demektir. Harc etmeye karşılık bir de gelir lazım elbet!<br />
Ya mevsimi sürüp gitseydi güneş, bağları, bahçeleri yakar kavururdu. Nebatları<br />
kökünden yakardı, bir daha o yanıp kavrulan şeyler yenilemezdi, yeşerip<br />
tazelenmezdi. Kışın yüzü ekşidir ama şefkatlidir. Yaz gülümser ama yakar, yandırır!<br />
Darlık geldi mi onda genişlik gör de canlan alnını kırıştırma!<br />
Çocuklar gülüp dururlar, bilenlerinse yüzü ekşidir. Gam kara ciğerden meydana gelir,<br />
neşe akciğerden! Çocuğun gözü, eşek gibi ahırdadır, akıllı adamsa gözünü işin sonuna<br />
diker. Akılsız, ahırdaki otu tatlı görür akıllı ahırdaki hayvanın nihayet kasap elinde<br />
telef olacağını görür, bilir.<br />
Şu kasabın verdiği ot yok mu acıdır, acı kasap o otu bizi semirtmek, tartıda ağır<br />
gelmemizi temin etmek için veriyor. Yürü, Allahnın verdiği hikmet otunu ye! Çünkü<br />
Allah, onu ancak cömertliğinden ihsanından dolayı karşılık istemeksizin vermiştir.<br />
Allah “ Allahnın verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet<br />
olduğunu anlamadın ha!<br />
Allahnın verdiği rızık, insan mertebesine göre hikmettir. O rızık sonunda senin<br />
boğazında durmaz seni öldürüp mahvetmez. Bu ağzını kapadın mı başka bir ağız<br />
açılır. O ağız sır lokmalarını yer tutar. Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen<br />
Allah sofrasında nice nimetler yersin! Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı<br />
pişmiş, yarı ham bir halde anlattım.<br />
Sen tamamını Hakim-i Gazneviden duy! O gayb hakimi, o ariflerin övündükleri zat,<br />
bunu ilahinamede anlatır: gam ye de, gam artıranların, seni derde sokanların<br />
ekmeğini yeme. Çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker! Neşe şekeri, gam<br />
bahçesinin meyvasıdır. Bu ferah yaradır, o gam merhem. Gamı gördün mü aşkla<br />
kucakla, Şam’a Rübve tepesinden bak! Akıllı adam, şarabı üzümde görür. Aşık varı<br />
yokta bulur.<br />
Geçen gün hamallar, sen alınca, o yükü ben aslan gibi taşırım diye birbirleriyle<br />
savaşıp duruyorlardı. Neden Çünkü o zahmette rahmet, o eziyette kar görüyorlardı<br />
da yükü her biri, öbüründen kapıyorlardı. Nerede Allahnın verdiği ücret, nerede o<br />
sermayesiz herifin verdiği ücret Bu sana ücret olarak bir hazine bağışlar, o birkaç<br />
mangır verir!<br />
Allahnın bağışladığı altın, sen ölüp kumlar, topraklar altında yatsan bile seninledir.<br />
Öldükten sonra kalıp başkalarına nasip olan mal değildir o! Allah malı adım, adım<br />
cenazenin önünden gider, kabirde sana gurbet arkadaşı olur. Ebedi aşkla kapı yoldaşı<br />
olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!<br />
Sabır, gayret perdesi ardındaki sevgilinin nar gibi yüzünü, o isteğin, o dileğin ikiye<br />
ayrılmış saçlarını görmektedir. Gam, çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya<br />
benzer, bu zıt olan şeyde buna zıt olan şeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda<br />
neşeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi seyreder.<br />
Zahmetten, eziyetten sonra da onun zıddı, yani genişlik, zevk ve neşe yüz gösterir. Bu<br />
iki hali, eline bak da gör, anla. Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın. Elin daima<br />
yumulu, yahut daima açık olsa bu bir hastalık eseridir. Elini açıp yummakla iş güç<br />
görür, çalışır, kazanır, işini düzene korsun. Bu bel açıp yumma, kuşun iki kanadı gibi<br />
ele lazım bir şeydir. Meryem bir müddet, karaya vurmuş balıklar gibi çırpındı.<br />
O Allah rahmetini gösteren melek, Meryem’e bağırdı: “ Ben, Allah tapısının eminiyim,<br />
benden ürkme. Allahnın yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel<br />
mahremlerden çekinme!” Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak<br />
nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu.<br />
Melek diyordu ki: “ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun ama ben yokluktan bir<br />
padişahım bir bayrak sahibiyim. Zaten yurdu orası, ağırlığım da orada sana görünen<br />
bir suretimden ibaret. Ey Meryem, bir bak hele ben, anlaşılması müşkül bir nakşım,<br />
hem hilalim, hem gönüllerde ki hayal!<br />
Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir. Ancak gelip geçici<br />
bir aslı olmayan hayal müstesna o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden kayboluverir.<br />
Bensen Allah nurundan doğmuş düpedüz sabahım, gündüzümün etrafında gece hiç<br />
dönüp dolaşamaz. Kendine gel Lahavle deyip durma ey İmran’ ın kızı ben zaten,<br />
buraya Lahavle makamından gelip üştüm.<br />
Daha Lahavle denmeden önce Lahavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı. Sen,<br />
benden Allah’a sığınmadasın ama ben o sığındığın Allahnın ezelde düzüp koştuğu bir<br />
suretim zaten. Seni defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım Allah’a<br />
sığınırım diyorsun ya; o sığınmak yok mu Ben ta kendisiyim zaten.<br />
Tanımazlıktan beter bir afet yoktur. Sen sevgilinin yanındasın da aşk bazlığı<br />
bilmiyorsun. Yari, ağyar sanmada, neşeye gam adını takmaktasın. Sevgilimizin şu<br />
miskler gibi saçları, biz deli olursak zincirimiz olur! Nil gibi akıp duran şu lütuf, biz<br />
firavun muyuz kan kesilir bize!<br />
Kan, akılını başını al, ben suyum, dökme beni ben Yusuf’um fakat sana kurt gibi<br />
görünüyorum a savaşçı der. Sen görmüyorsun yoksa halim, selim sevgili, onunla zıt<br />
oldun mu yılanlaşır. Halbuki ne eti başkalaştı, ne yağı sen onu kötü gördün de ondan<br />
kötüleşti!”<br />
Meryem’in mumunu bırak, yana dursun. Evet o yanıp yakılan aşık, Buhara ya<br />
dönüyordu. Gönül, ne de sabırsızsın ateşler içindesin. Yürü Sadr-ı Cihana doğru kaç!<br />
Şu Buhara ok mu bilgi kaynağıdır. Kimde ateş varsa Buharalıdır zaten! Şeyhin<br />
huzurunda oldukça Buharadasın, sakın Buharayı hor görme!<br />
Şeyhin denize benzeyen gönlü taşar çekilir, taşar çekilir. Bu met ve cezir, o Buharaya<br />
horluktan başka bir surette gidene yol vermez. Ne mutlu kişiye ki nefsini<br />
aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi alrında kalmıştır! Sadr-ı Cihanın<br />
ayrılığı, o aşıkın canına tesir etmiş, varlığını parçalamış gitmişti.<br />
Diyordu ki, yine oraya gideyim, kafir olmuşsam bile tekrar imana geleyim. Oraya<br />
varayım da yerlere döşeneyim; o iyi düşünceli Sadr’ın huzurunda kendimi yerlere<br />
atayım, diyeyim ki, işte canımı önüne attım. İster dirilt, ister koyun gibi kes başımı!<br />
Ey ay yüzlü, senin huzurunda kesilip ölmek, başka yerde dirilere padişah olmaktan<br />
yeğ.<br />
Ben bin kere, hatta daha da fazla sınadım. Anladım; sensiz yaşamam pek acı,<br />
tahammül edilir şey değil! Ey emelim, maksadım sevgili, sur üfürür gibi nağmelerle<br />
terennüm et de beni dirilt, ey devem çök artık neşe tamamlandı! Ey yeryüzü, göz<br />
yaşlarımı em, yeter gayri ey nefis, iç o tatlı suyu, bulanıklığı geçti, duruldu artık!<br />
Ey yeryüzü göz yaşlarımı em, yeter gayri merhaba ey seher yeli! Bize dostun<br />
kokusunu getirdin ne güzel de estin ya! Dostlar, dedi, ben gidiyorum, elveda. Ben o<br />
emire, o emrine itaat edilen Sadr-ı cihana gidiyorum. Anbean onun aşkıyla, onun<br />
ayrılığıyla yanmaktayım. Artık ne olursa olsun, gidiyorum ben!<br />
Sevgilinin gönlü mermerler gibi katı bir hale gelse bile ruhum yine Buharaya gitmek<br />
istiyor. Orası sevgilimin konağı, padişahımın şehri benim vatanım orası. Aşıklara<br />
vatan sevgisi budur.<br />
Bir güzel, aşıkına dedi ki. Yiğidim, gurbette birçok şehirler gördün. Hangi şehir daha<br />
ziyade hoşuna gitti. Aşık, “ Sevgilinin oturduğu şehir” padişahımız, nereye yaygısını<br />
yayar, oturursa orası, iğne deliği kadar dar bile olsa bize sahra gelir. Ay gibi Yusuf<br />
neredeyse orası, kuyunun dibi bile olsa cennettir.” Dedi.<br />
O aşığa da öğütçünün biri dedi ki. “ Ey bihaber, aklın varsa işin sonunu düşün, aklını<br />
başına devşir de işin önüne, sonuna dikkat et. Pervane gibi kendini yakıp yandırma!<br />
Delicesine Buharaya gidersen zincire vurulmaya hapishaneye atılmaya layıksın. Sadr-ı<br />
Cihan, sana kızgın, adeta demir çiğnemede, dişlerini gıcırdatıp durmada, seni yirmi<br />
gözle bekliyor.<br />
Senin için bıçak bileyip duruyor. O adeta kırlıkta kalmış bir köpek, sense unla dolu<br />
dağarcıksın! Allah, bir fırsat verdi, kurtuldun sonrada zindana gidiyorsun ha. Ne oldu<br />
sana<br />
Sana on çeşit memur dikseler bile onlardan kaçıp gizlenmen lazım; akıl, bunu<br />
emreder. Halbuki senin başında tek bir memur bile yok. Neden böyle önden, arttan<br />
yolun bağlandı ” gizli aşk, onu esir etmişti. O öğütçü o korkutucu o gizli memuru<br />
görmüyordu ki! Her memurun başında gizli bir memur var.<br />
Böyle değil de o memur, neden köpeğe benzeyen tabiatına esir. Neden onun<br />
bağlarıyla bağlı. Padişahın kızgınlığı ruhuna tesir etmiş, onu memurluğa, kara<br />
yüzlülüğe bağlamış. Hadi vur şu adamı diye onu dövüp duruyor! Benim feryadım, işte<br />
o gizli memurlardan!<br />
Kimi ziyanda görürsen bil ki görünüşte yapayalnız bile olsa hakikatte o ziyana bir<br />
memurla sürüklenir, gider. Bu hali bilseydin feryad eder, o padişahlar padişahına<br />
sığınırdın. Padişahın huzurunda başına topraklar saçar da o korkunç Şeytandan<br />
kurtulurdun. A karıncadan daha aşağı, daha kuvvetsiz ve ehemmiyetsiz adam, kendini<br />
bey görüyorsun ha, sen körsün de ondan başına dikilmiş olan o memuru<br />
görmüyorsun.<br />
Bu yalancı kanatlarla gururlandın ha, adamı suça, ziyankarlığa çeken kol kanat, ama<br />
da kol kanattır ya! Kanat dediğin adamı yücelere çeker topraklara bulandı mı da<br />
ağırlaşır, adam uçamaz gayrı!<br />
Aşık dedi ki: “ Ey öğütçü, sus niceye bir öğüt vereceksin, niceye bir Vazgeç bu<br />
öğütten; bağ, pek kuvvetli. Senin öğüdünden daha da kuvvetlendi. Senin alimin aşk<br />
nedir, tanımadı ki! Bir yerde aşk fazlalaştı, derdi arttırdı mı orada ne Ebu Hanife bir<br />
ders verebilir, ne Şafii!”<br />
Beni ölümle tehdit etme. Kendi kanına susamış birisiyim ben zaten! Aşıklara ben<br />
zaten! Aşıklara her an bir ölüm var aşıkların ölümü bir çeşit değil! Aşık doğru yolun<br />
ruhunu bulmuş, o ruhla iki yüz cana sahip olmuştur da her an iki yüzünü de feda edip<br />
durmadadır. Feda ettiği her cana karşılık da on tana ecir alır. Kuran’dan “ Kim bir<br />
iyilik yaparsa on mislini bulur” ayetini okusan a!<br />
O güzel yüzlü sevgili, kanımı dökerse neşeyle dönerek, zevkimden ayaklarımı yerlere<br />
vurarak canımı saçarım! Ben sınadım, benim hayatım ölümümde. Bu hayattan<br />
kurtuldum mu ebediyete erişeceğim. Ey inanılacak, güvenilecek kişiler, beni öldürün.<br />
Öldürülmemede hayat içinde hayat var.<br />
Ey aydın yüzlü, ey daimi varlığın ruhu, ruhumu kendine çek, bana vuslatınla cömertlik<br />
et! Öyle bir sevgilim var ki sevgisi kalbimi yakıp kavurmada, dilerse gözlerimin<br />
üstünde yürür! Arapça daha hoş ma Farsça söyle. Zaten aşkın bunlardan başka daha<br />
yüzlerce dili var ama, sevgilisinin kokusu uçup geldi mi o dillerin hepside şaşırır. Lal<br />
olur kalır.<br />
Artık ben susayım, kafi sevgili söylemeye başladı. Dinle, kulak kesil. Allah, doğruyu<br />
daha iyi bilir. Aşık tövbe etti mi işte o zaman kork. Çünkü aşık ayyarlar gibi<br />
daracığında ders verir! Bu aşık, buharaya gidiyor ama ders okumaya üstada hizmet<br />
etmeye değil.<br />
Aşıklara dostun güzelliği müderristir. Defterleri, derleri, meşkleri de onun yüzü!<br />
Susarlar ama tekrar, tekrar atıkları naralar sevgilinin arşına, tahtına kadar ulaşır.<br />
Dersleri fitne, oyun, dönüş ve titreyiştir. Onlar ne ziyadat okurlar, ne silsile. Bu<br />
kavmin silsilesi, sevgilinin simsiyah ve kıvırcık saçlardır. Onlarda devir meselesinden<br />
bahsederler ama sevgilinin devrinden.<br />
Eğer birisi sana kese meselesini sorarsa ona de ki: “ Allah hazinesi keselere sığmaz ki!<br />
Aşıklara aralarında Hul ve Mübara’dan dem vururlarsa hoş gör. Hakikatte Buharayı<br />
anıyorlar demektir. Her şeyi anış, başka bir hassa verir. Her sıfatın başka bir mahiyeti<br />
var.<br />
Buhara da her hünere ermiş, olgun bir hale gelmişsin ama horluğa yüz kodun mu<br />
hepsinden vazgeçer, her şeyi unutursun. O Buharalı aşık da bilgi derdinde değildi.<br />
Gözünü görüş güneşine dikmişti o. Kim halvette görüşe yol bulur, hakikati görürse<br />
artık bilgilerle yücelmeyi dilemez. Can güzelliğiyle bir kaseden şarap içilen, ağızdan<br />
duyulma haberlerle bilgilerden tasalanmaz.<br />
Görüş, ekseriyetle bilgiden üstündür, bilgiye galebe eder. Bu yüzden halk nazarında<br />
dünya galiptir, sevimlidir. Çünkü dünyayı gözler görür, bu eldeki matahtır. Ahireti ise<br />
verilmesi va’dedilen borç bilirler.<br />
Kanlı göz yaşları döken o aşık yüreği çarpa, çarpa hararetle, iştiyakla koşarak<br />
Buhara’ya yüz tuttu. İştiyakından çölün kumları, ona ipek geliyor, Ceyhun’un suyu<br />
küçücük bir şey görünüyordu1 çöl önünde gül bahçesi kesilmekte, gül gibi gülerek<br />
düşe kalka, yuvarlanarak koşup gitmekteydi.<br />
Şeker, Semerkant’tedir ama o, şekeri Buhara’da bulmuş Buhara yolunu tutmuştu. “ Ey<br />
Buhara, sen akıllara akıl katardın ama benim aklımı da aldın dinimi de! Ben bir<br />
tolunay aramaktaydım, o yüzden hilale döndüm. Kapı dibinde Sadr-ı ( baş köşeyi)<br />
istiyorum! Demekteydi.<br />
Buhara’nın karaltısını görünce gam karanlığında bir beyazlıktır göründü. Yere yığıldı,<br />
uzun bir müddet kendisinden geçti. Aklı sır bahçesine uçup gitti. Onu ayıltacak, aşk<br />
gül suyuydu, bunu bilmediklerinden başına, yüzüne gül suları serptiler. O gizli gül<br />
bahçesi görmüştü. aşk, onu yakalamış kendisinden geçirmiş gitmişti.<br />
Sen donmuş, taş kesilmiş birisin; bu söze, bu nefese layık değilsin evet, sen de<br />
kamışsın ama içinde şeker yok! Akılın başında, akıllısın sen. “ Görmediğiniz askerleri<br />
yolladı” ayetinden gafilsin.<br />
Sevine, sevine o emniyet şehrine sevgilisinin bulunduğu yere, Buharaya geldi.<br />
gökyüzüne uçan ay tarafından kucaklandığını, kendisine sen de beni kucaklasana<br />
dendiğini sanan sarhoşa benziyordu. Onu bUhara’da her gören “ Durma, görünmeden<br />
hemen bir tarafa sıvış!<br />
Padişah gazap etmiş, tam on yıllık öcünü almak için seni arayıp duruyor. Allah aşkına<br />
olsun kendi kanına girme kendine pek o kadar güvenme! Sadr-ı Cihan’ın Şahnesiydin,<br />
itimadına mazhar olmuş üstat bir mühendistin. Ona hıyanette bulundun, cezadan da<br />
kaçtın neyse, bu suretle kurtulduğun halde şimdi nasıl oldu da tekrara geldin<br />
Yüzlerce hileyle beladan kurtulmuşsun, seni buraya aptallığın mı getirdi, ecelin mi<br />
Aklın Utaridi bile beğenmez, kınardı. Fakat kaza ve kader, aklı da ahmak bir hale<br />
sokuyor, akıllıyı da! Sen, aslanı arayan talihsiz tavşansın. Nerede aklın, nerede bilgin,<br />
nerede çevikliğin, çabuk anlayışın<br />
Kaza ve kaderin böyle yüzlerce afsunları vardır. Kaza geldi mi alem daralır derler.<br />
Sağda, solda yüzlerce kaçıp kurtulunacak yer vardır da kaza ve kader, gelince hepsi<br />
bağlanır, kapanır; kaza ve kader bir ejderhadır” diyordu.<br />
Aşık dedi ki. “ Ben, susuzluk hastalığına tutulmuş birisiyim. Biliyorum da su beni<br />
öldürür. Fakat bu hastalığa tutulan, sudan kaçamaz ki isterse su onu yüzlerce defa<br />
öldürsün, harap etsin! Elim karnım şişse bile suya olan aşkım azalmıyor. Karnımı<br />
görüp bu ne diye sordukları zaman keşke bütün deniz, karnıma aksaydı diyorum.<br />
Bir tuluma benzeyen karnım, isterse su dalgalarından yırtılsın, ölsem bile ne mutlu bir<br />
ölüm! Ben, nerede bir ırmak görsem ah, o ırmak ben olsam diye haset etmekteyim.<br />
Elim defe benzese, karnım davul gibi şişse yine gül gibi neşeyle onun sevda davulunu<br />
döver dururum. O ruhulemin, kanımı dökse yer gibi yudum, yudum kan içerim.<br />
Bu yer gibi karnındaki çocuk gibi kanlar içiyorum. Aşık oldum olalı işim gücüm bu!<br />
Geceleri tencere gibi ateş üstünde kaynamakta gündüzleri kum gibi akşamlara kadar<br />
kan içmekteyim. Hileye saptım, o bana kızmıştı, yapmak istediğim şeye mani oldum,<br />
hışmından kaçtım diye nadimim.<br />
Söyleyin kızgınlıkla bana ne yapmak istiyorsa yapsın. O kurban bayramıdır, aşık da<br />
kurbanlık! Öküz uyur, istirahat eder, bir şey yerse kurban bayramı için besleniyor<br />
demektir. Beni Musa’nın kurban edilerek ölüyü dirilten öküzü bil Cüzlerimin cüz’ü bile<br />
hür kişinin hasredilmesine sebeptir.<br />
Musa’nın öküzü de kurban olmuştu. En küçük cüz’ ü bile bir öldürülmüşe hayat verdi.<br />
Öküzün bazı yerleriyle ölüye vurun hitabı geldi vurdular. O öldürülmüş adam dirildi,<br />
fırlayıp kalktı. Eğer şu ruhların haşredilmesini istiyorsanız ey ulu kişilerim bu sözü<br />
kesin! Ben cemaattandım. Öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken<br />
öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm<br />
de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım<br />
Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip kol kanat açayım.<br />
Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek, “Her,<br />
şey fanidir, helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Bir kere daha melekken kurban<br />
olur da o vehme gelmeyen yok mu. İşte o olurum.<br />
Yok olurum, suretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “ Biz, mutlaka geri<br />
dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim. Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda gizli<br />
olan Abıhayat yok mu ölümdür o. Nilüfer gibi ırmağın bu tarafında bit. Susama<br />
hastalığına uğrayan adam gibi haris ol, ölümü ara!<br />
Susama hastalığına uğrayanın ölümü sudur da yine su ara, su içer durur. Allah,<br />
doğrusunu daha iyi bilir. Ey ayıp ve ar hırkasını giyinen donmuş üşümüş aşık sen can<br />
korkusuyla candan kaçıyorsun. Ey karılara bile ayıp ve ar olan kişi, hele bak onun aşk<br />
kılıcının önünde yüz binlerce can, elceğizlerini çırparak ölüme müştak!<br />
Irmağı gördün ya. Testideki suyu ırmağa döküver. Su hiç ırmaktan kaçar, çekinir mi<br />
Testideki su ırmağa döküldü mü ırmakta mahvolur, ırmak kesilir. Vasfı yok olur da<br />
zatı kalır. Artık bundan böyle ne kaybolur, ne kötüleşir, pislenir! Ben de ondan<br />
kaçtığım için pişmanım özümü bildirmek üzere kendimi onun fidanına astım!”<br />
Top gibi başının yüzünün üstüne kapanıp secdeler ederek gözleri yaşlı bir halde Sad-ı<br />
Cihan’ın huzuruna gitti. Herkes, acaba onu yakacak mı, asacak mı diye başını havaya<br />
dikmiş bekliyordu. Sad-ı Cihan, işte o vakit zaman talihsiz kişilere ne gösterirse bu bir<br />
avuç ahmağa onu gösterdi.<br />
İşten anlamayan ahmak, pervane gibi alevi nur sandı, ahmakçasına aleve atıldı,<br />
canından oldu. Fakat aşk mumu, o muma benzemez ki. Aşk, aydınlıklar içindeki<br />
aydınlıklar aydınlığıdır. O ateşli mumların aksine bir şeydir. Ateş gibi görünür ama<br />
baştanbaşa nurdur, güzellikten hoşluktan ibarettir.<br />
Ey izi tozu güzel, bir hikaye söyleyeyim, dinle; Rey şehrinin kıyısında bir mescit vardı.<br />
Hiç kimse yoktu ki orada gecelesin, yatsın da korkudan ödü patlayıp ölmesin; oğlu o<br />
gece yetim kalmasın. Ona nice aç, çıplak garip gitti. Hepsi de sabah çağı yıldızlar gibi<br />
battı, mezara girdi! Sen de bunu iyice anla, kendine gel. Sabah geldi çattı, uykuyu<br />
bırak artık!<br />
Herkes orada kuvvetli periler var, orada konaklayanları kör kılıçla kesip öldürüyorlar<br />
derdi. Bazıları sihir ve tılsım var. Düşmanın canını almak için gözetip durmada<br />
diyordu. Bazı kimseler, kapısına açıkça “ Ey konuk, burada kalma. Canına kastın yoksa<br />
geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm sana pusu kurar” diye<br />
yazalım demekteydi. Bir diğeri de derdi ki. “ Geceleri kilitleyin de bilmeyen bir adam<br />
girip kalmasın!”<br />
Nihayet bir gece vakti mescide bir konuk geldi mescidin o aşılacak şöhretini o da<br />
duymuştu. Bir tecrübe etmek istiyordu. Çünkü hem pek yiğitti, hem de canından<br />
bezmişti, hayatına doymuştu. Dedi ki: “ Bu başa, bu gövdeye pek o kadar aldırış<br />
etmem. Tut ki can hazinesi için bir habbe gitmiş ne çıkar Ten sureti gidiversin, ben o<br />
suretten ibaret değilim ya. Ben baki oldukça suret eksik olmaz elbet.<br />
Allah lütfuyla “ Ben insana ruhumdan ruh üfürdüm” sırrına mazharım. Kamış gibi olan<br />
tenden ayrılırsam yalnız Allah nefesi olarak kalırım. Allahnın nefesi, bu tene gelmesin<br />
de inci de bu dar sedeften kurtulsun artık. Allah “ Ey doğru kişiler, ölümü dinleyin”<br />
dedi. Ben de doğrucuyum, bu söze canımı veririm!”<br />
Halk “ Sakın burada geceleme, yoksa can alıcı, seni posa gibi eziverir! Sen garipsin,<br />
bunu bilmezsin. Burada kim yattı, uyuduysa mahvoldu. Bu bir tesadüf değil. Bunu biz<br />
de nice defalar gördük, akıllı bilgiler kişiler de. Kim bu mescitte konakladıysa gece<br />
yarısı müthiş bir zehirle zehirlendi gitti.<br />
Bir kişiden yüz kişiye kadar nice ölenleri gördük. Birisinden duyup da rivayet<br />
etmiyoruz. Peygamber “ Din nasihattir” dedi. Nasihat, lügatte hıyanetin zıddıdır. Bu<br />
nasihatte dostlukta doğruluktan ibarettir. Doğru söylemez, aldatırsan, hainsin, köpek<br />
postuna bürünmüşsün, köpeksin! Sana bu nasihati muhabbetimizden veriyoruz. Sakın<br />
akıldan insaftan ayrılma!” dedi.<br />
Aşık dedi ki: “ Ey öğüt verenler, ben yaptığım den nadim değilim. Hayata doydum. Ben<br />
yaralanmayı isteyen, arayan bir tembelim. Tembelden yola gitmeyi umma. Ama<br />
yiyecek, içecek tembeli değilim ben. Hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan bir<br />
tembelim! Aleme el avuç açan kendisine para pul toplayan tembel değilim. Bu<br />
köprüden çevikçe geçen bir tembelim.<br />
Her dükkana başvuran, halini söyleyen tembel değilim. Varlıktan sıçrayıp kurtulan ve<br />
bir madene ulaşan tembelim. Kuşa kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse bana<br />
da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki<br />
kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait<br />
güzel, güzel hikayeler söylerler. Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görürde ne<br />
iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!<br />
Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O<br />
kuşun gönlüde dışarıdadır, canı da böyleyken kafesi açıversen ne yapar O kuş,<br />
kafese kapanmış kafesin etrafında da kediler birkaç halka olmuş kuşa benzemez ki.<br />
Bu çeşit kuş korkuya, vehme düşer, hiç kafesten çıkmayı ister mi o hatta o<br />
kötülükler yüzünden kafesin etrafında daha yüz tane kafes olmasını ister.<br />
Bu şuna benzer; Akıl ve hikmette üstün olan Calinus da bu dünyanın havasına<br />
kapılmış, dünya muradına gönül vermiş olduğundan, “ yarı canlı bir halde dünyayı bir<br />
katır götünden görmeye bile razıyım, tek ölmeyeyim” dedi. Kafes etrafında kedilerin<br />
toplanmış olduğunu görmüş bir kuşa benzeyen ruhu uçmaktan meyus olmuştu.<br />
Yahut da bu cihandan başka her şeyi yok görmüş, yokluktaki haşri görmemişti. Ana<br />
karnındaki çocuk gibi hani. Allahnın keremi onu rahimden dışarı çeker de o yine<br />
rahme doğru kaçar durur. Allahnın lütfu, onun yüzünü bu aleme çıkacağı tarafa<br />
döndürür, o yine büzülüp ana karnına sokulur.<br />
Bu şehirden, bu yurttan dışarı çıkarsam acaba bir daha burasını görebilir miyim<br />
Rahimde bir kapı olsaydı da o havası ufunetli şehir görünseydi. Yahut da bir iğne<br />
yordamı kadar delik bulunsaydı da dışarısını bir görseydim der! Ana karnındaki çocuk<br />
da rahmin dışında bir alem olduğundan gafildir, o da Calinus gibi namahremdir.<br />
Bilmez ki rahimdeki yaşlıklarda dışarıdaki alemin feyziyledir. Dünyadaki dört unsur da<br />
kendilerine Lamekan aleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler. Kuş, kafeste su<br />
ve tane buluyor ama su da kafesin dışındaki bağdan, bahçeden gelmede tane de!<br />
Peygamberlerin canları bu alemden göçer, bu alemden kurtulurken o bağı, o bahçeyi<br />
görür de.<br />
Bu yüzden onlar, Calinus’a da aldırış etmezler. Aleme de. Ay gibi göklerde doğar,<br />
göklere ışık saçarlar. Eğer bu söz, Calinus’a iftira ise cevabım Calinus’a değil. Bunu<br />
söylemiş olan kişiye. Çünkü bunu söyleyen nurlarla dolu gönüle eş olmamıştır. Can<br />
kuşu, kedilerden “ Hele durun bakalım” sesini duyunca delik arayan fareye<br />
dönmüştür.<br />
O yüzden canı, fare gibi bu dünya deliğini vatan tutmuş, yurt edinmiştir. Bu delikte<br />
yapılar yapmaya girişmiş, bu deliğe layık bilgilere sahip olmuştur. Ona bu delikte<br />
yarayacak onu burada yüceltecek sanatları seçti de diğerlerini bıraktı. Çünkü dışarı<br />
çıkmadan ümidini kesti, bedenden kurtulma yolu kapandı.<br />
Örümcekte Anka tabiatı olsaydı tükürüğüyle çadır kurar mıydı hiç Kedi pençesini<br />
kafese de atar. Pençesinin adı dertti, elemdir, ıstıraptır. Kedi ölümdür, pençesi de<br />
hastalık, kuşu da kuşun kanadını da pençeler. Kuş, bucak, bucak ilaç bulmaya koşar.<br />
Ölüm kadıya benzer, hastalık şahide. Bu şahit, kadıdan gelen adam gibidir. “ Gel kadı,<br />
seni mahkemeye istiyor” der. Ondan kaçıp kurtulmak için bir mühlet istersin verirse<br />
ne ala vermezse “ Olmaz, hadi kalk” diye emreder. Mühlet istemen, mühlet alman<br />
ilaçlardır tedavidir. Adeta ten hırkasını yamalarla yamarsın!<br />
Fakat nihayet bir sabah kızgın bir hale gelir. “ Bu mühlet niceye bir sürecek Utan<br />
artık!” der. Ey hasetlerle dopdolu olan adam, o gün gelmeden önce davran da<br />
padişahtan özür iste! Atını karanlıklara süren adam, gönlünü o nurdan tamamıyla<br />
ayırır. Şahdan da kaçar, şahitten de, götürmek istediği yerden de. Çünkü o şahit, onu<br />
kazaya hükme davet etmektedir. Bu sözü bırak da o gece mescide konuk olan adamın<br />
ahvalini anlat!<br />
Ahali dedi ki: “ Babayiğitlik satma, yürü bu sevdadan vazgeç de elbisen de burada<br />
rehin kalmasın, canın da! Burada gecelemek, uzaktan kolay görünür ama bu geçit<br />
sonunda güçleşir! Nice kişiler vardır ki kasınır, böbürlenir. Fakat elem ve ıstırap<br />
zamanında yapışacak, el atacak bir şey arar!<br />
Savaştan önce halkın gönlüne iyi bak ve kötü hayal kolay görünür. Fakat adam savaşa<br />
girdi mi iş o zaman sarpa sarar! Madem ki aslan değilsin, ileriye ayak atma. Çünkü<br />
ecel kurttur, canınsa koyun! Yok eğer Abdal’dan olmuşsan, koyunun aslan haline<br />
gelmişse korkma, emin bir halde gel ileri ölümün sana mağlup olur, bir şey yapamaz!<br />
Abdal kimdir Varlığı değişmiş olan, Allahnın değiştirmesiyle şarabı sirke kesilen!<br />
Fakat sarhoşsan kendini aslanları bile tutarım. Emrime ram ederim sanıyor,<br />
sarhoşlukla aslan olduğunu zannediyorsan kendine gel, sakın ileri atılma! Allah doğru<br />
yolu bulmamış kötü münafıklar hakkında “ Onların savaşmaları, kendi aralarında<br />
şiddetlenir” dedi.<br />
Kendi kendilerine kaldılar mı er kesilirler. Fakat savaşta evdeki karılara dönerler. O<br />
gayp askerinin başbuğu Peygamber dedi ki: “ Ey yiğit, savaştan önce yiğitlik olamaz!”<br />
sarhoşlar, savaş lafına kalkıştılar mı ağızlarından köpük saçarlar ama savaş kızışınca<br />
köpük gibi kalırlar, hiçbir işe yaramazlar.<br />
Bu çeşit adamın kılıcı savaş sözü olunca, uzar. Asıl savaştaysa soğan gibi kat, kat<br />
kınlara gömülür! Savaşı düşündüğü zaman gönlü, yaraları arar, saflara dalar, erlikler<br />
gösterir. Savaş zamanındaysa bucak, bucak kaçar Cefaya uğrayıp cilalanacağı zaman<br />
kaçan, sonra da safa dileyen kişiye şaşarım doğrusu.<br />
Aşk davaya benzer, cefa çekmek de şahide, şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki!<br />
Kadı, senden şahit isterse incinme. Yılanı öp ki hazineyi elde edesin! Zaten o cefa sana<br />
değildir ki ey oğul sendeki kötü hulyadır. Sopayla kilime vuran, kilimi dövmez,<br />
tozlarını silker! Kızıp atı döven, hakikatte atı dövmez, aksak yürüyüşünü döver.<br />
Bu yürüyüşü bıraksın da iyi yürüsün, rahvanlaşsın der. Üzüm suyunu şarap olsun diye<br />
hapis edersin ya. Birisi bir yetimi dövse gören der ki. O yetimceğizi neye dövüyorsun.<br />
Allahdan korkmuyor musun Döven de “ Canım, dostum, ben onu ne vakit dövdüm ki<br />
Ben, ondaki Şeytanı dövüyorum” der.<br />
Annen, sana “ geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.<br />
Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da! Bunlar, kendilerini kınayanları<br />
da savaştan döndürürler. Nihayet böyle rezil ve kahpe bir halde kala kaldılar.<br />
Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını aza dinle, bu çeşit<br />
adamlarla savaş safına girme.<br />
Allah bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak<br />
sokar, hile ve fesadı çoğaltırlar” dedi. Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir<br />
onların yaprağını! Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir<br />
hale düşerler. Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar,<br />
safı da bozar perişan ederler.<br />
Bu çeşit adamdansa münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker<br />
daha iyi. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış kötü fakat çok bademden<br />
iyidir elbette. Suret bakımından acı da birdir, tatlı da fakat hakikatte bunlar birbirine<br />
zıtdır, ikidir.<br />
Kafir o alemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku<br />
vardır. Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka, korka<br />
adım atar. Yolcu, yol bilmezse nasıl gider Tereddütlerle gönlü kanla dolu olarak!<br />
Birisi “ Hay adam hay yol burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta<br />
duruverir.<br />
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer<br />
mi Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku<br />
zamanında kayboluverirler. Onlar, laf da Babil sihrine maliktirler, her şeyi yapar,<br />
çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız bırakıverirler.<br />
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini<br />
bekleme! Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir<br />
durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder.<br />
O himmeti yüce garip dedi ki. “Beni, bu mescitte kalacak, bu mescitte uyuyacağım. Ey<br />
mescit bana Kerbela olsan yine aldırış etmem. (zaten yok olmayı, zaten ölmeyi<br />
istiyorum) sen beni muradıma eriştiren bir Kabe olacaksın ey seçilmiş ev, aman beni<br />
kurtar da Mansur gibi ipimle oynayayım.<br />
Size gelince. Öğüt vermede Cebrail bile olsanız Halil ateş içinde medet istemez ki. Ey<br />
Cebrail git, ben tutuşmuş yanmaktayım amber ve öd ağacı gibi yanmakta bana daha<br />
hoş geliyor. Ey Cebrail, sen bana yardım ediyorsun, kardeş gibi beni görüp<br />
gözetiyorsun ama ben ateşe atılmada pek çeviğim yanmakla azalacak, yanmakla<br />
çoğalacak, yaşayacak can değilim ki!<br />
Ot yemekle artan, gelişen can hayvan canıdır. O can ateşe mensuptur, odun gibi de<br />
telef olur gider. Odun olmasaydı meyve verir, ebediyen mamur bir halde kalır, her<br />
şeyi de mamurlaştırırdı. Bu ateş bil ki yakıcı bir yelden ibarettir. Asıl ateşin ışığıdır,<br />
kendisi değil. Asıl ateş esirdedir. Yeryüzündeki onun ışığı onun gölgesidir.<br />
Hulasa ışık ve gölge, daima oynar durur. Baki kalmaz. Yine koşa, koşa madenine<br />
gider, aslına kavuşur. Boyun daima olduğu gibidir de gölgesi bir an kısalır bir an uzar<br />
çünkü ışıkların hiç kimse sebat ettiğini görmemiştir; akisler yine döner; asıllarına,<br />
analarına giderler. Kendine gel, ağzını yum; fitne, dudaklarını açtı. Kuru sözlere giriş,<br />
doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
Bu hikaye sone ermeden hasetçilerden bir kötü dumandır geldi. ben bundan korkmam<br />
ama bu tekme belki bir gönlü saf kişinin ayağını çeler. O Hakimi Gaznevi, perde<br />
ardında kalanlara ne güzel manevi bir misal getirdi. Sapıklar, kuranda sözden, laftan<br />
başka bir şey görmezlerse şaşılmaz ki.<br />
Körün gözüne nurlarla dolu güneşin ışıkları gelmez de yalnız bir hararet gelir. Göbekli<br />
biri ansızın eşek yurdundan şunu, bunu kınayan karılar gibi baş çıkararak “ Bu söz<br />
yani Mesnevi aşağılık bir söz Peygamberin hikayesi ona uymaya anlatıp durmakta.<br />
Bunda öyle velilerin at koşturdukları makamlara ait yüce bahisler yüksek şeyler yok.<br />
Dünyadan ve Allahdan başka her şeyden kesilmeden tut da yokluk makamına kadar<br />
derce, derece mertebe, mertebe Allah’a ulaşıncaya kadar. Her durağın her konağın<br />
şehri de yok ki bir gönül sahibi onunla kanatlanıp uçsun” dedi. O kafirler Allahnın<br />
kitabını da u çeşit kınadılar.<br />
“ Bu esatirden eski masallardan ibaret öyle derin bahisler yüce hakikatleri eşelemeler<br />
yok bunda bunu küçücük çocuklar bile anlar. Kabul edilecek yahut edilmeyecek<br />
emirlerden nehiylerden ibaret. Yusuf, Yusuf’un büklüm, büklüm zülüfler. Yakub,<br />
Zeliha’ın derdi.<br />
Hep bunlar değil mi Bunları herkes anlar bilir. Nerede bir söz ki akıl onu idrak<br />
edemesin de hayretlere düşsün” dediler. Allahda dedi ki. “ eğer bu sana kolay<br />
görünüyorsa bu çeşit kolay, basit bir sure söyleyiver. Cinlerinize insanlarınıza kudret<br />
ve sanat sahibi olanlarınıza söyleyin de ehemmiyetsiz gördüğünüz ayetler gibi bir<br />
ayet meydana getirsinler!”<br />
Bu tertemiz aslan adama mescitte neler göründü. Sen onu söyle yine mescitte suya<br />
gark olmuş adam nasıl uyursa öyle uyudu. Gam denizine batmış aşıkların uykusu<br />
daima kuş ve balık uykusudur. Gece yarısı korkunç bir sestir geldir. Ey kendisine<br />
fayda dileyen geleyim mi, geleyim mi. Bu şiddetli ses tam beş kere geldi, korkudan<br />
adamın yüreği çatlıyor paramparça oluyordu.<br />
O Burara’lı aşık da kendisini muma atmıştı. O zahmet, aşkı yüzünden kendine kolay<br />
gelmekteydi. Her şeyi yakıp yandıran ahı, göklere yüceliyordu. Sad-ı Cihan’nın<br />
gönlüne merhamet gelmişti. O bir suç işleseydi, biz de o suçu gördük. Fakat “ Ey<br />
Allah, acaba o avaremizin hali nasıl Bir seher vakti kendi kendisine diyordu ki<br />
merhametimizi adamakıllı bilmiyordu ki.<br />
Suçlu kişinin gönlüne bizden bir korkudur var. fakat korkusunda yüzlerce ümit gizli.<br />
Ben utanmayan ve korkmayan kişiyi korkuturum. Zaten benden korkanı neye<br />
korkutayım. Ateş, soğuk tencerenin altına konur, kaynayan coşkunluğundan baştan<br />
çıkan tencerenin altına değil!<br />
Benden emin olanları bilgimle korkuturum; korkanlarınsa korkularını teskin ederim.<br />
Ben yamacıyım yamanması icap eden yeri yamarım. Herkese nabzına göre şerbet<br />
veririm. Kişinin sırrı ağacın köküne benzer yaprakları o kökten feyz alırda kupkuru<br />
gövdesinden çıkar yeşerir.<br />
Yapraklar köke göredir ağaçta böyle olduğu gibi nefislerde akıllarda da böyledir. Vefa<br />
ağaçlarından göklere yücelmiş kollar kanatlar var. Kökleri yerli yerinde de ferileri<br />
gökte. Aşk yüzünden gökte kollar kanatlar meydana gelirde Sadr-ı Cihan’nın gönlüne<br />
nasıl merhamet gelmez. Gönlünde o suçu affetme denizi dalgalanmaya başladı.<br />
Zaten gönülden gönüle pencere vardır. Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak.<br />
İki gönül iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz. İki kandilin yağ konan kapları<br />
birbirine bitişik değildir ama ışıkları katışmış birleşmiştir. Hiçbir aşık yoktur ki<br />
sevgilisinin vuslatını arasın. Dilesin de sevgilisi onu aramasın dilemesin.<br />
Fakat aşk aşıkların vücutlarını inceltir zayıflatır. Sevgililerin vücutlarını ise<br />
güzelleştirir semirtir. Bu gönülden sevgi ve şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi<br />
vardır. Gönlünde Allah sevgisi arttı mı şüphe yok ki Allah seni seviyor. Tek elin sesi<br />
çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!<br />
Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerede o susamış, diye ağlar, inler!<br />
Bizdeki bu susuzluk suyun bizi çekmesinden ileri gelir. Biz suyunuz, su bizim. Allah<br />
hikmeti ezelde bizi birbirimize aşık etti. O ezeli hükme göre kainatın büyük zerreleri<br />
çift çifttir ve her cüzü de kendi çiftine aşıktır.<br />
Alemde her cüzü de muhakkak kendi çiftini ister. Kehlibar nasıl saman çöpünü<br />
çekerse her cüzü de muhakkak kendi çiftini çeker. Gökyüzü yere merhaba der,<br />
demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim. Gökyüzü aklen erkektir. Yer kadın<br />
onun verdiğini bu besler yetiştirir. Yerin harareti kalmadı mı gök hararet yollar.<br />
Rutubeti bitti mi rutubet verir. Gök yüzünde bulunan ve toprağa mensup olan burç<br />
yere yardım eder. Suya mensup burç yere rutubet verir. Yeri terü taze bir hale sokar.<br />
Yele mensup burç yele bulutları sevk eder. Yerdeki buharları ufunetleri çeker alır.<br />
Ateş burcu da güneşe hararet verir. Güneşin önü de ardı da o burçtan kızmış tava gibi<br />
kızarmıştır.<br />
Kadına nail olmak için kazancının etrafında dönüp dolaşan erkek gibi felek de zamane<br />
de dönüp dolaşmaktadır. Bu yeryüzü hanımlıklar etmekte doğurduğu çocukları<br />
emzirip yetiştirmektedir. Şu halde yerle göğün de aklı var böylece bil. Çünkü<br />
akıllıların işlerini işliyorlar. Bu iki güzel birbirlerinden süt emmeseler, birbirlerini<br />
sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı<br />
Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden<br />
ne hasıl olur Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlansın diyedir. Bu birlikte<br />
alem baka bulsun diye Allah erkekle kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi. Her<br />
cüze de diğer bir cüze meyil verdi. İkisinin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut<br />
bulur.<br />
Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz, sureta birbirlerine<br />
aykırıdır ama hakikatte birdir. Geceyle gündüz görünüşte birbirine zıttır, düşmandır,<br />
fakat her ikisi de bir hakikatin etrafında dönmekte ağ kurmaktadır. İşini gücünü<br />
başarıp tamamlamak için her biri canciğer gibi öbürünü ister. Çünkü gece olmayınca<br />
insanın geliri, kuvveti olmaz. Bu gelir olmayınca da gündüzler neyi harc eder<br />
ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI<br />
Şeytan gibi o da asker içine girdi, yüzün biri oldu. “ Ben size yardımcıyım” dedi.<br />
Onlara afsun okudu, onları aldattı. Fakat Kureyş, onun sözüne uyup hazırlanarak iki<br />
ordu karşılaşınca, müminlerin saflarında melek askerlerini gördü. Sizin görmediğiniz o<br />
gayp askerlerinin saf kurduklarını görünce canı, korkudan bir ateş gede kesildi.<br />
Ayağını gerisin geriye çekmeye başladı. “ Ben pek kalabalık bir ordu görüyorum.<br />
Allahdan korkarım ben, o bana yardım etmez. Çekilin gidin ben sizin görmediğinizi<br />
görüyorum” dedi. Haris dedi ki: “ Ey Suraka, neden dün böyle söylemiyordun ”<br />
Suraka şekline girmiş olan Şeytan “ Şimdi savaşın başlamak üzere olduğunu<br />
görüyorum” dedi. Haris “ Sen, ancak Arapların hor hakir bir topluluğunu görmektesin.<br />
Bundan başka bir şey görmüyorsun ama ey aşağılık herif, o zaman laf zamanıydı,<br />
şimdi savaş zamanı.<br />
Dün ben dayanır, ayak direrim, size yardımda bulunurum, bu suretle de üst gelirsiniz<br />
diyordun. A melun, dün ordu kumandanı kesilmiştin, şimdi namertleştin, bayağılaştın,<br />
korkaklaştın. Senin sözüne kandık da geldik. Bu bela tuzağına düştük” dedi. Haris, bu<br />
sözleri söyleyince o melun bu azardan kızdı, hiddetlendi.<br />
Bu sözlerden gönlü dertlendi, kızgınlıkla elini, Haris’in elinden çekti. Göğsünü döverek<br />
kaçıp gitti. O biçarelerin kanını da bu hileyle döktü. O bunca alemi yktı, harap etti de<br />
sonra “ Ben sizden değilim” dedi. Meleklerin heybetini görünce Haris’in göğsüne bir<br />
yumruk aşk edip yere yıktı, kaçıverdi! Nefisle Şeytan, ikisi de birdir.<br />
Surette kendisini iki gösterdi. Melekle akıl da birdir, himmeti var da onun için iki suret<br />
oldu, içinde aklı alan, cana da düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var.<br />
Bir an kertenkele gibi saldırır, derken hemencecik bir deliğe kaçıverir. Gönlün de nice<br />
delikler var. her delikten baş çıkarıp durmada!<br />
Şeytanın insanlardan gizlenmesine, bir deliğe girip saklanmasına “ Hunus” derler.<br />
Onun gizlenmesi de kirpinin büzülüp gizlenmesine benzer. Kirpi büzülür de kafasını<br />
çıkarır. Tekrar gizler ya o da öyle işte. Allah şeytana “ Hannas” dedi. Şeytan, kirpinin<br />
kafasına benzer. Kirpi, kötü avcıdan ürker de büzülür, başını gizler.<br />
Fırsatını bulunca başını çıkarır. Bu hileyle yılanı bile zebun eder. Nefis senin iç<br />
aleminde yolunu kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi Seni kötü<br />
şeylere şehvetten, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa tamaha, afete esir olmuştur.<br />
O gizli memur yüzünden hırsız oldun, kendini berbat ettin de nihayet bu görünen<br />
memurlar, seni kahretmek için yol buldular.<br />
Hadisteki şu güzel öğüdü duy; düşmanlarınızın en kuvvetlisi, içinizdedir. Bu düşmanın<br />
palavrasını dinleme kaç ondan çünkü o da inatta İblise benzer. Dünya sevgisi dünya<br />
geçimine savaşma yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile<br />
ehemmiyetsiz bir hale getirirse bun da şaşılacak ne var ki O, sihriyle bunun gibi<br />
yüzlerce iş yapar!<br />
Sihir bazen sanatla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri çirkin bir hale sokar. Sihrin hali<br />
budur; afsunlar üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir. Bir an gelir, insanı<br />
eşek gösterir, bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür. İşte senin içinde<br />
böyle bir sihirbaz gizlidir.<br />
Vesveselerde daimi bir sihir kudreti vardır. Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü alemde<br />
öyle sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler. Bu kuvvetli zehrin bittiği<br />
ovada tiryak da bitmiştir ey oğul! Tiryak, sana “ Gel, beni kendine siper et. Ben sana<br />
zehirden daha yakınım. Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder, benim sözüm de<br />
sihir ama onun sihrini def eder” der!<br />
“ O güzel yiğit, o Peygamber “ Sözde sihir hassası var” dedi. Doğruda söyledi. Ey<br />
kerem sahibi kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma bizi<br />
de! Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler. Bir alçak, yarın bize bir ateştir salar.<br />
Onu zalimin birisi doğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti. Mescidin adı çıkmış<br />
zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de kurtulurum dedi,<br />
diyebilir.<br />
Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma. Zaten düşmanların hilelerinden emin<br />
değiliz. Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı<br />
arşınla ölçülemez! Senin gibi çokları bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda<br />
birer, birer tutam, tutam sakallarını yoldular! Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa<br />
kes, yürü git, kendini de vebale sokma bizi de!”<br />
Dedi ki: “ Dostlar, ben bir Lahavleyle ürküp kaçacak şeytanlardan değilim. Bir çocuk,<br />
ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak kuşları kaçırırdı. Kuşlar, o küçücük defin<br />
sesini duyup tarladan kaçarlar, ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu. Kerem sahibi<br />
Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu.<br />
Gökteki yıldılar kadar çok , talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya<br />
kondu. Bir de horoz gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına<br />
yüklemişlerdi. Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de. O deve, tarlaya<br />
giriverdi. Çocuk, ekinleri korumak için o küçücük defi çalmaya başladı.<br />
Bir akıllı kişi çocuğa dedi ki. “ Def çalıp durma. O esrik deve, zaten davul taşıyan deve.<br />
O sese alışmış. A çocuk senin bu defceğizin ona vız gelir. O bu defin yirmisi kadar olan<br />
koskocaman nöbet davulunu taşıyor! Ben de La kılıcıyla kurban olmuş bir aşıkım.<br />
Canım, bela davulunun nöbet vurulduğu yer!<br />
Sizin bu tehditleriniz yok mu bu gözlerin gördüğü şeylere karşı ancak bir defceğizin<br />
gümbürtüsünden ibaret! Erler, ben, hayallere kapılıp bu yolda duracaklardan değilim.<br />
Ben İsmail Peygambere mensup olanlardanım, öldürülmeden çekinmem yok. Hatta<br />
İsmail gibi başından geçmiş bir adamım ben!<br />
Gösterişlerden de geçmişim riyadan da “ Söyle geliniz” emri canıma gel demiştir.<br />
Peygamber dedi ki: İhsan edilen şeye verilecek karşılığı iyice bilen bu dünyada<br />
ihsanda bulunur. Verilen şeye verilecek yüzlerce karşılığı gören derhal cömertliğe<br />
ihsana başlar. Herkes, kar elde etmek için malını vermek üzere pazara, çarşıya<br />
bağlanmıştır.<br />
Dağarcıktaki altın sahibi bir kar elde etsin de onu yoksullara versin diye ısrarla<br />
oturmuş beklemektedir. Satıcı, elindeki kumaşın fazla para ettiğini gördü mü ona olan<br />
aşkı soğuyuverir. Kumaşların fazla bir kar getirdiğini görmez de o yüzden onlara<br />
ısınır, onları elden çıkarmaz. Bilgi, hüner ve sanatlarda böyledir.<br />
Bunlara sahip olanlar, bunlardan daha şerefli, daha üstün bir şey görmezler de o<br />
yüzden ehemmiyet verirler. İnsan için candan iyi bir şey yoksa can azizdir. Fakat<br />
candan iyi bir şeye sahip oldu mu, canın adı hor, hakir olur gider. Çocuğun canı, çocuk<br />
kaldıkça, büyümedikçe oyun için yapılan bebeciktir. Bu düşünceler bu hayallenmeler<br />
de bebeciklerdir. Sen çocuk kaldıkça onlara ihtiyacın vardır.<br />
Fakat çocuk, çocukluktan kurtuldu da kemale erişti mi, adam oldu mu artık<br />
duygulardan da vazgeçer, düşüncelerden de hayallerden de! Mahrem yok ki açıkça<br />
söyleyeyim. Sükut ettim; Allah hakikate uygun olanı daha iyi bilir. Malla beden,<br />
hemencecik eriyip giden kardır. Fakat satılığa çıkarılınca onların alıcısı Allahdır.<br />
Bu kar, sana neden paradan daha iyi geliyor, bilir misin şüphedesin, yakinin yok da<br />
ondan. Behey aşağılık adam, bu sendeki zan, ne acayip zan ki yakin bahçesinde hiç<br />
uçmuyor. Oğul, her şüphe yakına susamıştır. Şüphe arttıkça yakına ulaşmak için daha<br />
ziyade çırpınır, kol kanat açar, uçmaya çalışır.<br />
İlim mertebesine ulaştı mı kanadı ayak kesilir, gayri uçmaya ihtiyacı kalmaz. Çünkü<br />
bilgisi yakın kokusunu almaya başlamıştır. Çünkü bu sınanmış yolda ilim yakından<br />
aşağıdır, şüphe . Bil ki ilim yakını arar. Yakin de apaçık görüşü. Elhakümü suresinde “<br />
Kella lev ta’lemune” den sonrasını oku da bunu ara, bul anla.<br />
Ey bilgi sahibi, bilgi insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakın sahibi olsalardı<br />
cehennemi gözleriyle görürlerdi. Görüş, şüphe yok ki yakinden doğğar; nitekim hayal<br />
de zandan doğmaktadır. Elhakümü suresinde bu anlatılmıştır. İlm-el yakin olur, bak<br />
da gör! Bana gelince; ben, şüpheden de yüceldim, yakinden de kınanmadan başım<br />
dönmüyor.<br />
Onun helvasını yedim, gözüm aydınlandı, onu gördüm gayri. Şu halde evime<br />
gidiyorum demektir, elbette ayağımı küstahça basarım, ayağım titremez körcesine<br />
gitmem ki! Allah güle bir söyledi de gülü güldürdü ya gönlüme de onu söyledi de<br />
gülden yüz kat fazla güldürdü. Selviye bir şey yaptı. Boyunu dümdüz etti. Nerkisle<br />
ağustos gülü de ondan feyz aldı, güzelleşti.<br />
Bir tecellisiyle kamışı, canı da tatlı, gönlü de tatlı bir hale getirdi. Toprağa mensup<br />
insan, onun lütfuyla Çigil güzeli oldu. Kaşı o dertçe fitneci, işveci bir hale getirdi yüzü<br />
gül ve nar gibi kıpkırmızı bir renge boyadı. Dile yüzlerce sihirbazlık öğretti; madene<br />
Caferi altın hassasını ihsan etti. Silah deposunun kapısını açınca güzellerin bakışları<br />
aşıkları koklamaya başladı.<br />
Bu tecelli ile, bu feyz ile benim gönlüme de ok attı, beni de sevdalara saldı. Beni şükre<br />
de aşık etti, şekere de! Öyle bir sevgiliye aşıkım ki her alım, onun alımıdır. Alık da<br />
onun bir kuluna kuludur, can da! Ben kuru laf etmem; bir söz söylesem bile su gibi<br />
söylerim de ateşi söndürmede hiçbir ıstırabım olmaz.<br />
Ben nasıl bir şey çalabilirim Hazinedar o nasıl kuvvetlenmem arkam o. Kimin arkası<br />
güneşten kızar, ısınırsa yüzü pek olur, kuvvetlenir. Artık ona ne korku vardır, ne<br />
utanma! Yüzü, hiçbir şeye aldırış etmeyen güneş gibi düşmanı yakar, perdeleri yırtar.<br />
Her peygamberin dünyada yüzü pektir, bir tek binici olduğu halde padişahların<br />
ordularına saldırır, onları ezer, bozar!<br />
Bir şeyden korkmaz, gamlanmaz bu yüzden de hiçbir şeyden yüz çevirmez tek başına<br />
bütün dünyayı mağlup eder. Taşın yüzü pektir, gözü tok. Dünya dolusu kerpiç olsa<br />
korkmaz. Çünkü kerpiç, kerpiççi tarafından o hale konmuştur, taşıysa Allah yapmıştır,<br />
ondan dolayı serttir, katıdır.<br />
Koyunlar, sayıya sığmayacak kadar çok olsa kasap, onların çokluğundan korkar mı<br />
hiç Hepiniz de çobansınız. Peygamber de çobandır. Halka gelince sürüye benzer.<br />
Peygamber, onların çobanıdır, onları sürer durur. Çoban koyunlarla savaşa<br />
girişmekten korkmaz, bilakis onları soğuktan, sıcaktan korur.<br />
Kızar, kahreder de koyunlara bağırırsa bu bağırışı sevgisindendir, hepsini de sever de<br />
ondan bağırır! Her an yeni bir talih kulağıma söyleyip duruyor. Seni gamlandırsam<br />
bile gamlanma! Ben seni kötü gözlerden gizlemek için gamlandırırım. Kötü gözler,<br />
yüzünden ırak olsun diye kederlendiriri, ahlakını acı bir hale getiririm.<br />
Sen, benim avcım değil misin Bana kavuşmak için tedbirler kurmadasın benim<br />
ayrılığımla herkesten ayrılmış beni arayıp durmaktasın, kimsesiz bir hale gelmişsin!<br />
Dertlere düşmüş, izimi bulmak için çarelere başvurmuşsun, dün senin yanık, yanık ah<br />
ettiğimi duydum.<br />
Seni bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya sana yol gösterip kendime almaya<br />
kaadirim ben. Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak<br />
basarsın. Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür.<br />
Ne kadar gurbet çeker, mihnetler zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o<br />
derece lezzet alır, zevk bulursun!<br />
Bir bak nohut tencerede ateşten zebun oldu mu ya doğru sıçramaya başlar. Tencere<br />
kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk<br />
göstermeye koyulur. “ Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun. Madem ki satın aldın,<br />
neye bu hallere uğratıyorsun” der.<br />
Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki. “ Yok güzelce kayna,<br />
tencereden çıkmaya kalkışma. Seni sevmediğimden senden hoşlanmadığımdan<br />
kaynatmıyorum seni ki. Bir zevkle, bir çeşniye sahip ol da. Gıda haline gel, yen cana<br />
karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil. Bostanda sular içtin,<br />
yeşerdin, terü taze bir hale geldin ya. İşte o su içiş, bu ateşe düşmen içindi.<br />
Allahnın rahmeti, kahrından ileridir, kahrından fazladır ve ezelidir. Bu yüzden de bir<br />
kimseyi belalara uğratması, rahmetindendir. Varlık sermayesi elde edilsin diye<br />
rahmeti, kahrından ileridir, üstündür. Etle deri lezzetsiz meydana gelmez. Fakat onlar<br />
meydana gelmedikçe sevgilinin aşkı, onları nasıl eritebilir<br />
İşte bu takdir neticesi olarak sen de kahırlara uğrarsan eseflenme bu kahırlar<br />
yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Sonra bunun özrü olarak tekrar<br />
lütuf eder, yıkanıp arındın, dereden atladın, artık o mihnetler geçti der. Der ki. Ey<br />
nohut , baharın otladın yeştin.<br />
Şimdi zahmet ve eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da. Konuk şükürler ederek<br />
minnetler duyarak geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın.<br />
İkram ettiğin şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin bütün nimetler<br />
sana haset etsinler! Ben Halil’im sen de bıçağım önündeki oğlum başını koy, rüyada<br />
seni kestiğimi gördüm!<br />
Gönlünü bozma, başını kahır önüne koy da İsmail gibi boğazını keseyim. Başını<br />
kopartayım. Fakat bu baş, zahiri kesilmekten, koparılmaktan münezzeh olan baştır.<br />
Ancak ezeli maksat, senin teslim olmandır. Ey Müslüman teslim olmayı araman,<br />
dinlenmen gerek! Ey nohut, belalara düş, kayna, piş de ne varlığın kalsın, ne sen kal!<br />
O bostanda güldüyse can ve göz bostanının gülü olduğundan güldün. Su ve toprak<br />
bahçesinden ayrıldıysan lokma oldun, dirilerin vücuduna girdin. Gıda ol, kuvvet ol,<br />
düşünce ol evvelce süttün şimdi ormanlarda aslan kesil! Vallahi sen, önce onun<br />
sıfatlarından ayrıldın da geldin tekrar çevikçe acele et, yine onun sıfatların ulaş!<br />
Buluttan, güneşten, gökten geldin. Yine Allah sıfatları haline döndün mü göklere<br />
gidersin. Yağmur ve ışık suretinde geldin, Allahnın tertemiz sıfatları suretine bürünüp<br />
gidiyorsun. Güneşin, bulutun, yıldızın cüzüydün. Nefis, iş söz ve düşünceler oldun.<br />
Nebatın ölümü, hayvanın varlığı oldu, bu suretle de “ Ey güvendiğim, inandığım<br />
kişiler, beni öldürün” sözü doğru çıktı.<br />
Madem ki ölümden sonra bize böyle bir hayat var; “ Şüphe yok ki ölümümde hayat<br />
vardır” sözü doğru. İş, söz ve doğruluk, meleğin gıdasıdır. Melek bunlarla göğe ağar.<br />
Nitekim o yemek de insana gıda olunca cemadat halinden yücelir. O canlı bir hale<br />
gelir. Bunu adamakıllı, etraflıca anlattık başka bir yerde gelecek.<br />
Kervan, daima göklerden gelmekte, alışverişte bulunup yine göklere gitmekte. Şu<br />
halde hırsız gibi acılıkla zorla değil de istekle tatlı, tatlı güzel, güzel git! Seni<br />
acılıklardan yıkayıp arıtmak için acı söylüyorum. Donmuş, soğuk çalmış üzümü<br />
donukluğu gitsin diye soğuk suya atarlar. Seni de acıklıklarla gönlün kanlara<br />
bulanırsa içindeki bütün acılıklar gider.<br />
Av köpeği olmayan köpeğin boynunda tasma yoktur. Ham ve kaynamamış şey,<br />
mutlaka lezzetsizdir.” Nohut, bu sözleri duyunca “ Mademki iş böyledir hanımcığım<br />
güzel, güzel kaynarım, sen de bana yardım et ama, sen bu kaynatmada beni yapıp<br />
yoğuran bir mimara benziyorsun. Vur bana kepçeyle ne de güzel vuruyorsun. Ben fil<br />
gibiyim vur başıma, yarala beni vur yarala da Hindistan’ı Hindistan bahçelerini<br />
görmeyeyim.<br />
Bu suretle de kendimi kaynamaya, vereyim de onun kucağına ulaşayım, ona<br />
kavuşmaya bir yol bulayım. Çünkü insan zenginlikle azgın olur. Rüyasında Hindistan’ı<br />
gördü mü filciyi dinlemez, azgın bir hale gelir.<br />
Hanım, nohuda der ki: “ Ben de bundan önce senin gibi yeryüzü cüzülerindenim. Ateş<br />
gibi mücadeleyi içercesine tadınca makbul oldum. Bir müddet yeryüzünde kaynadım,<br />
bir müddet de ten tenceresinin içinde. Bu iki kaynayışla duygulara kuvvet oldum, ruh<br />
kesildim de sonra seni pişiriyorum. Cematken, bu sıfattan koşar, geçersen bilgi olur<br />
manevi sıfatlar haline gelirsin derdim.<br />
Ruh sahibi oldum ama bu sefer de diyorum ki: Bir kere daha coş, kayna da bu canlı<br />
suretten de geç! Allahdan inayet iste u ince bahislerde ayağın sürçmesin, mananın<br />
künhüne, işin ta sonuna eriş! Çünkü çok kişiler Kuranı anlayamadılar da yol azıttılar.<br />
Bazı kişilerse o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine gittiler. A inatçı yücelere çıkmak<br />
sevdasında değilsen ipin ne suçu var.<br />
KURAN´IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ<br />
Bil ki Kuranın bir zahiri var. zahirin de gizli ve pek Kudretli bir de iç yüzü var. o batının<br />
bir batını onun da bir üçüncü batını var ki onu akıllar anlayamaz hayran kalır. Kuranın<br />
dördüncü batınıysa eşsiz örneksiz Allahdan başka kimse görmemiş kimse bilmemiştir.<br />
Oğul sen kuranın dış yüzüne bakma şeytanda ademi topraktan ibaret gördü<br />
hakikatine eremedi. Kuranın zahiri insana benzer sureti görünür. Meydandadır da canı<br />
gizli insanın amcası dayısı bile insana o kadar yakın olduğu halde yüzyıl beraber<br />
yaşasa halini bir kıl ucu kadar olsun göremez anlayamaz.<br />
Veliler halkın gözünden gizlenmek için dağlara giderler derler ya hakikatte halka<br />
nazaran bunlar yüz tane dağın tepesine çıkmışlar ayaklarını yedinci kat göğün üstüne<br />
atmışlardır. Onlar halka nazaran yüzlerce denizden yüzlerce dağdan ötedeyken neden<br />
dağlara giderler de gizlenirler<br />
Velinin dağa kaçmaya ihtiyacı yoktur ki gök tayı bile onun ardından koşar. Ayağından<br />
yüzlerce nal sökülür düşer de yine de izine yetişemez. Gök yüzü bile döndü dolaştı da<br />
o canın tozuna erişemedi. Bu yüzden de yaslandı gök elbiselere büründü. Hani zahiren<br />
peri gözden gizlidir ya insan perilerden daha gizlidir.<br />
Akılıya göre insan gizli olan periye nazaran yüz kat daha gizli. Akıllıya nazaran insan<br />
bu kadar gizli olunca gayb alemindeki seçilmiş insan nasıl olur.<br />
İnsan Musa’nın asasına benzer. İsa’nın afsunu gibidir. Müminin kalbi adalet sahibi<br />
olan ve yardım dilenen Allah elindedir. Allahnın iki parmağı arasındadır. Asa<br />
görünüşte bir sopadan ibarettir ama ağzını açtı mı bütün varlık ona bir lokmadır.<br />
İsa’nın afsunundaki harfe sese bakma ondan ölüm bile kaçıyor. Sen ona bak.<br />
Afsunda ki o ehemmiyetsiz, o değersiz sözlere bakma, o afsunla ölünün sıçrayıp<br />
oturuşunu seyret. O sopayı ehemmiyetsiz görme. Yemyeşil denizi nasıl böldü, onu<br />
gör! Uzaktasın da yalnız birer kara çadırdır görüyorsun bir adım ilerle de orduyu gör!<br />
Uzak olduğundan yalnız bir toz dumandır görüyorum ama birazcık yaklaş, ileri var da<br />
topun içindeki adama bak! Onun tozu gözleri aydın eder. Onun erliği dağları yerinden<br />
söker! Musa, çölün bir ucundan kalkıp gelince Tur dağı, onun gelişinden neşelendi,<br />
rakkas kesildi.<br />
Davud’un yüzü Allah nuriyle parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ<br />
Davud’a yoldaş oldu. Her iki çalgıcıda bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. “ Dağlar<br />
Davud’un sesine ses verin onunla beraber ırlayın” diye emir geldi. dağla Davud. İkisi<br />
de bir sesle seslendi bir perdeden seslendi.<br />
Allah dedi ki. “ Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın benim için hemdemlerinden<br />
cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud iştiyak ateşi gönlünden<br />
şule vermekte çalgıcılar hanendeler arkadaşlar istersin. O kadim Allah dağları senin<br />
huzuruna getirir.<br />
Dağlar sana çalgı çalarlar şarkı okurlar zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi<br />
ses çıkarır. Sesine ses verirler.! Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi feryat etmesi<br />
caiz oluyor ya bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri feryatları var. o her şeyden<br />
arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.<br />
O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar,<br />
işitmezlerde o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine<br />
yüzlerce söz söyler, dinlerde yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lamekan<br />
aleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları<br />
sen duyarsında başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.<br />
Tutalım Velilerin sessiz harfsiz sözlerini duymuyor, işitmiyorsun; işte gördün ya. Misli<br />
sende de var neden inanmıyorsun A sağır.<br />
MESNEVİ´Yİ KINAYANA CEVAP<br />
Ey kınayan köpek sen hav ,hav edip duruyor da Kuranı kınamakla hükmünden kendimi<br />
kurtarırım mı sanıyorsun. Bu o aslan değil ki ondan canını halas etmeğe muvaffak<br />
olasın. Yahut kahrının pençesinden imanını kurtarasın. Kuran kıyamete kadar ey<br />
kendilerini bilgisizliğe feda edenler diye nida eder.<br />
Der ki. “ Siz beni masal sandınız da kınama ve kafirlik tohumunu ektiniz. Fakat<br />
kınayıp da aslı yok masaldan ibaret dediniz. Ama gördünüz ya siz yok oldunuz siz<br />
masal oldunuz. Ben Allahnın kelamıyım Allahyla kaimim canım canına gıdayım arı<br />
duru parlak bir yakutum. Ben güneşin nuruyum sizin üstünüze vurdum sizi<br />
aydınlattım.<br />
Fakat güneşten ayrılmış değilim. Bakın ben aşıkları ölümden kurtarmak için buracıkta<br />
akıp duran bir abıhayatım. Hırsınız hasediniz bu kötü kokuyu almasaydı, Allah sizin<br />
mezarlarınıza da bundan bir katrecik saçardı. O hakimin sözünü o hakimin öğüdünü<br />
tutmaz mıyım hiç her kötü ve yanlış kınama yüzünden gönlümü bozmam işimden<br />
sözümden kalmam.<br />
Hakim-i Gaznevi buyurmuştur ki: tayla anası su içerken seyisler atlar gelsinler su<br />
içsinler diye ıslık çalıyorlardı. Tay ıslık sesini duyunca başını kaldırdı ürküp su<br />
içmekten vazgeçti. Anası “ Yavrucuğum neye ürküyorsun su içmiyorsun” diye sordu.<br />
Tay dedi ki. “ Bunlar ıslık çalıyorlar hep birden ıslık çalmalarından korktum. Yüreğim<br />
titredi yerinden oynadı. Hep birden ıslık çalıp bağırmaları beni korkuttu”<br />
Anası “Dünya kurulalı abes işler de bulunanlarda vardı. Bu dünya böyle kurulmuş<br />
böyle gider! Benim akıllı yavrucuğum onların kendi saçlarını sakallarını yolmaları<br />
yakındır” vakit var tertemiz ve gür su da akıp gidiyor. Sudan ayrılırsın ayrılık seni<br />
şahrem, şahrem eder. Bundan önce davran da abıhayatla dolu olan ırmaktan su<br />
içmeye bak.<br />
İç de senden nebatlar bitsin ey gafil susuz biz velilerin sözlerinden Hızır’ın Abıhayatını<br />
içmekteyiz gel. Bu gür suyu görmüyorsan bari körler gibi gel de testini suya daldır. Bu<br />
ırmakta su var bunu duydun ya köre taklitle iş yapmak gerek. Suyu sayıklayıp duran<br />
testini ırmağa daldır, daldırınca ağırlaştığını anlarsın. Anlarsın da su olduğuna<br />
inanırsın. Gönlün o zaman bu kuru taklitten kurtulur. Kör ırmak suyunu açıkça<br />
göremez ama testinin ağırlaştığını anlayınca su olduğunu bilir. Çünkü testi önce hafif<br />
di ırmağa daldırınca ağırlaştı. İçi hayli suyla doldu. Evvelce her yel beni kapıp beni<br />
götürürdü. Fakat şimdi ağırlaştım beni yel kapamaz artık.<br />
Akılsız kişileri her türlü yel kapıp gider. Çünkü onların kuvvetleri sağlam değildir.<br />
Kötü ve hayırsız adam lengersiz gemidir. Ne demir atmıştı ne bir yere bağlıdır. Deli<br />
rüzgarlardan kurtulamaz ki. Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir.<br />
Akıllılardan bir lenger dilen.<br />
İnsan o cömertlik denizinin inci hazinesinden alık fikir kazanırsa bunların yardımıyla<br />
gönlü marifetler elde eder. Gönüllükten çıkar yücelir gözleri de nurlanır. Çünkü nur<br />
gönülden doğar da bu göze vurur. Gönül olmasa gözün hiç bir şey göremez. Gönül akıl<br />
nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir.<br />
Bil ki gökten inen mübarek su gönüllere gelen vahiydir. Dillere gelen doğru sözdür.<br />
Biz de tay gibi ırmaktan su içelim de bizi kınayan vesveseciye bakmayalım aldırış<br />
etmeyelim. Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş. Halkın bütün kınamalarını hava<br />
say. Yol aşan menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar.<br />
Sen de din yoluna girmeyi o yolda çalışmayı kurarsın ama şeytan içinden seslenir “ A<br />
sapık o yola gitme eziyetlere düşer yoksul olur kalırsın. Dostlarından ayrı düşer hor<br />
hakir bir hale gelir pişman olursun” sen de o melun şeytanın sesinden korkar<br />
yakinden kaçar sapıklığa düşersin.<br />
“ Hele yarın hele öbür gün din yoluna girer koşar yürürüm, daha önümüzde vakit var”<br />
dersin. Sağdan soldan ölümün gelip çattığını görürsün komşuların ölür evlerinden<br />
feryatların yükselir derken yine can korkusuyla din yoluna girmeye niyetlenir bir an<br />
olsun kendini adam edersin.<br />
Ben korkup ayağımı geri çekmem diye ilimden hikmetten silahlar kuşanırsın. Bu<br />
sırada şeytan yine hileye sapar seslenir. Bu kulluk kılcından kork geri dön. Yine<br />
korkar aydın yoldan kaçar o ilim ve hüner silahlarını atarsın. Yıllardır bir ses bir<br />
bağırış yüzünden ona kulsun. Hırkanı böyle bir karanlığa atmışsın.<br />
Şeytanların bağırışlarındaki heybet halkı kıskıvrak bağlamış boğazlarını sıkmıştır.<br />
Onların canları nura kavuşmaktan öyle meus olmuştur ki kafirlerin ruhları da<br />
kabirdekilerin dirilmesinden ancak o kadar meustur. O melunun sesinin heybeti bu<br />
olursa gayrı Allahnın sesindeki heybet ne olur.<br />
Doğandan aslı, nesli belli olan keklik korkar. Sineğe o korkudan pay yoktur çünkü<br />
doğan sinek avlamaz ki. Sinekleri ancak örümcekler avlar. Şeytan örümcek senin gibi<br />
sineğe galiptir. Keklikle karakuşla işi yok. Şeytanların bağırışları kötü kişilere çobanlık<br />
eder. Padişahın sesiyse velilerin bekçisidir. Bu suretle birbirinden uzak olan bu iki ses<br />
birbirine karışmaz tatlı denizden bir katra bile acı denize taşmaz.<br />
Şimdi o şiddetli ses hikayesini dinle. O iyi bahtlı konuk sesi duyunca yerinden bile<br />
kıpırdamadı. Dedi ki. “ Bu ses, bayram davulu sesi., neden korkacakmışım Tokmağı<br />
yiyen davul; o korksun! Ey kalbi olmayan boş davullar, can bayramınızdan kısmetiniz,<br />
tokmaktan ibaret.<br />
Kıyamet bayramında dinsizler davul. Bizse gül gibi gülmekteyiz, bayrama erişenlere<br />
benziyoruz. Şimdi duy da bak, bu davul nasıl ses vermekte devlet tenceresi nasıl<br />
kaynamakta. O er, davulun sesini duyunca “ Gönlüm, titreme korkma yakine erişmiş<br />
kötü gönüllülerin canları öldü gitti. Haydar gibi ya ülkeyi zapt ederim ya canım<br />
bedenimden gider.”<br />
Yerinden fırladı bağırdı. “ Ey ulu adam, işte buracıkta hazırım hadi ersen gel! Tılsım<br />
hemencecik bozuldu, her taraftan ulam, ulam altın dökülmeye başladı. Öyle altın<br />
döküldü ki oğlancağız, kapının bile kapanıp açılmayacağından korktu. Ondan sonra o<br />
kuvvetli aslan kalktı, ta seher çağına kadar altını dışarıya götürmekteydi. O canıyla<br />
oynayan er gerisin geriye çekilip kaçan korkakların ramine definelerine sahip oldu.<br />
Her kör ve hakikatten uzak kalmış altına tapan kişinin hatırına bu hikayeyi duyunca<br />
derhal zahire altın gelir. Çocuklar saksıları kırar o kırık parçalara altın adını takar<br />
eteklerine koyarlar. Oyun oynarken o parçalara altın adını taktın ya artık ne vakit altın<br />
desen çocuğun aklına saksı kırıkları gelir. Fakat erlerin kastettikleri altın ne o altındır<br />
ne bu altın.<br />
Onlar üstüne Allahnın adı basılmış hakiki altını kast ederler. O altın ne fesada uğrar<br />
ne ziyana ebedi ve daimidir. O altın öyle bir altındır ki bu zahiri altın parlaklığını<br />
ondan almış kadir ve kıymeti ondan bulmuştur. Gönül o altından ganileşir parlaklık ve<br />
aydınlıkta aydan bile üstündür. O mescit bir mumdu, adamda pervane. O pervane<br />
huylu adeta canıyla oynamaktaydı.<br />
Ateş kanadını yaktı ama daha güzel kanat ihsan etti. O ateşe atıma aşıka pek kutlu<br />
geldi pek. O bahtı kutlu Musa’ya benziyordu. Ağacın civarında bir ateştir görmüştü.<br />
Allah ona birçok inayetlerde bulunmuştu. O gördüğünü ateş sanıyordu ama nurdu.<br />
Oğul sen de Allah erini görünce ondan insanlık ateşi var sanıyor onu insan<br />
görüyorsun. Sen onu kendiliğinden insan görüyorsun.<br />
Halbuki o sıfat sende. Batıl zannın ateşi de bu tarafta dikeni de. O Musa’nın ağacıydı.<br />
O ışıklarla dopdoludur. Bir kerecik olsun ona ateş demede nur de. Bu dünyadan<br />
vazgeçmekte ateş görünmedi mi Fakat salikler o makama gittiler bu alemi terk<br />
ettiler de nurdan ibaretmiş. Bil ki din mumu yücedir ateşten ibaret olan mumlara<br />
benzemez.<br />
Bu zahiri mum ateş görünür fakat sevgiliyi yakar. Din mumuysa sureti ateş görünür.<br />
Fakat ziyaretçilere gül kesilir. Bu zahiri mum çok işler bitirir, fakat hakikatte adamı<br />
yakar. Din mumuysa vuslat zamanı gönül aydınlatır. Allah’a layık olan pak nurun<br />
şulesi, ona ulaşanlara nur görünür ama ondan uzak kalanlara ateş gibidir.<br />
ZITLARIN ÇEKİMİ<br />
Toprak bedenin toprağına “ Dön geri canı bırak toz gibi bize gel sen bizim<br />
cinsimizdensin bedenden o rutubetli yurttan kurtulup bize gelmen daha doğru” der.<br />
Bedende “ Doğru benden senin gibi ayrılıktan perişanın fakat ayağım bağlı”diye cevap<br />
verir. Sular “ Ey yaşlı gurbetten gel bize ulaş” diye bedenin yaşlığını aramakta.<br />
Esir “ Sen ateştensin aslına ulaşma yolunu tut” diye bedenin hararetini çağırıp<br />
durmaktadır. Unsurların ipsiz halatsız çekişleri yüzünden bedende yetmiş iki türlü illet<br />
vardır. İllet, unsurlar birbirlerini bıraksınlar diye bedeni koparıp dağıtmak üzere gelir.<br />
Bu unsurlar ayakları bağlı dört kuştur. Ölüm, hastalık ve illet de onların ayak bağlarını<br />
çözer.<br />
Birbirlerine bağlı olan ayakları çözüldü açıldı mı her unsur kuşu hemencecik uçuverir.<br />
Bu asıllarla feri’lerin birbirlerini çekişi yüzünden her an bedenimizde bir illet zuhur<br />
eder. Kuşa benzeyen her cüzün aslına uçması için bu ulaşmayı bozup yırtmak ister.<br />
Fakat Allahnın hikmeti bu aceleye mani olur. Onları ecel gelinceye kadar sıhhat<br />
vasıtasıyla toplu tutar. “ Ey cüzler daha ecel gelip görünmedi, ecelden önce kanat<br />
çırpmanızda bir fayda yok” der. Her cüzü kendi aslına arkadaş olmayı diler ararsa<br />
ayrılıkta kalan bu garip canın hali ne olur Var sen kıyas et.<br />
Can der ki. “ Ey benim şu yeryüzüne mensup cüzülerim benim garipliğim sizin<br />
garipliğinizden daha acı. Ben arşa mensubum.” Tenin meyli yeşilliğe akarsuya çünkü<br />
aslı onda canın meyli ise diriliğe diriye, çünkü aslı Lamekan’ın canı. Can, hikmete<br />
bilgilere. Ten bağa bahçeye üzüme meyleder.<br />
Can yücelmeye yükselmeye can atar. Ten kazanca ota yiyeceğe içeceğe. O yücelmenin<br />
aşkı, o yücelmenin meylide canadır. “ Allah onları sever onlarda Allah’ı” ayetini<br />
bundan anla! Bunu anlatmaya kalkışsam sonu ucu gelmez. Mesneviye daha böyle<br />
sekiz misli kağıt bile yetişmez. Hasılı kim bir şey isterse istediği şey de ona rağbet<br />
eder.<br />
İnsan, hayvan, nebat, cemat her şey, birbirine aşıktır. Bir adam bir şeyi sevdi de<br />
muradı o oldu. Başka bir şey dilemez bir hale geldi mi o muradı olan sevgilide<br />
muratsız hale gelen aşıkına aşıktır. Muratsız hale gelen aşıklar bir murat etrafında<br />
döner, dolaşır yalnız sevgililerini dilerler ama muratları maksatları olan sevgililerde<br />
onları kendilerine çekip dururlar.<br />
Fakat aşıkların meyil ve muhabbetleri aşıkları zayıf bir hale getirir. Maşukların meyil<br />
ve muhabbeti ise onları güzelleştirir parlak bir hale sokar. Sevgililerin aşkı onların<br />
yanaklarını parlatır. Aşıkların aşkı aşıkların canlarını yandırır. Kehlibar niyazdan<br />
müstağni davranan bir aşıktır.<br />
O uzun yola düşen o uzun yolda savaşansa saman çöpü bunu bırak o susamış aşıkın<br />
aşkı Sadr-ı Cihan’nın gönlünde parladı. O aşkın o ateş gedenin dumanı ona kadar<br />
vardı. Gönlünü yumuşattı. Fakat onu aramayı namusuna kibrine yediremiyordu.<br />
Merhameti o yoksula müştak olmuştu. Saltanat bu lütfe mani oluyordu.<br />
Akıl burada hayran acaba bu mu onu çekti yoksa bu çekiş o taraftan mı oldu. Cüretten<br />
vazgeç sen bunu bilmezsin anlamazsın dudağını yum gizli sırrı Allah daha iyi bilir.<br />
Bundan böyle bu sözü gizleyeyim beni o çeken çekmekte. Ne yapayım ben. Ey bir işe<br />
sarılıp savaşan onu güzelce başarmaya uğraşan seni çeken bundan bahsetmeye<br />
bırakman kim<br />
Bir yere gideyim diye yüzlerce defa karar verir davranırsın fakat seni bir saik başka<br />
yere çeker durur. Binici dizgini her tarafa çevirir. Ta ki ham at üstünde bir binicinin<br />
bulunduğunu başı boş bulunmadığını anlasın diye. Fakat terbiyeli at üstünde binici<br />
olduğunu bilir bundan dolayı iyi yürür.<br />
O yok mu senin gönlünü yüzlerce sevdaya bağlamış nihayet seni muratsız bir hale<br />
getirmişte sonrada gönlünü kırıvermiştir. İlk kararının kolunu kanadını kırdı ya peki<br />
niçin o kanat kıranın varlığı doğru olmuyor niçin kendini ona teslim etmiyorsun Onun<br />
kaza ve kaderi senin tedbir ipini koparıverdi pak ala neden kaza ve kaderine<br />
inanmıyor niçin kazasına rıza vermiyorsun<br />
Yapacağın işlere iyice niyetlenir yapmayı kurar kararlaştırırsın. Bazan bu kararın denk<br />
gelir. Gönlün tamahtan düşer niyetini sağlamlarsın. Sonra tekrar o niyet bozuluverir.<br />
Seni tamamıyla muratsız bir hale getirseydi gönlün ümitsizlenirdi dilek tohumunu<br />
nasıl ekebilirdi.<br />
Ama emel tohumunu ekseydin akılsız bir hale düşseydin Allah hükmünde olduğun<br />
onun emri alrında bulunduğun nasıl meydana çıkardı. Aşıklar muratsız kaldılar da<br />
Allahlarından haber aldılar. Muratsızlık cennete kılavuzdur. Ey yaradılışı güzel “<br />
Cennet istenmeyen hoşa gitmeyen şeylerle murada nail olmayışlarla kaplanmıştır”<br />
hadisini işit.<br />
Senin muratlarının görüyorsun ya ayakları kırık ama öyle adam vardır ki bütün<br />
muratları olur. Şu halde onun tarafından gönülleri kırılanlar onun yolunda onun<br />
aşkında doğru olanlardır. Fakat nerede aşıkların gönül kırıklığı nerede başkalarından<br />
gönül kırıklığı. Akıllıların gönülleri mecburi kırılır. Dilediklerini yapamazlar meyus<br />
olurlar.<br />
Aşıklarda yüzlerce ihtiyar var dilediklerini yüzlerce kere yapabilirler. Öyle olduğu<br />
halde ona tabi olurlar. Gönülleri bu yüzden kırılır emellerine bu yüzden<br />
erişememişlerdir. Akılı başında olanlar bağla bağlanmış kullardır aşıklar ise hürdür<br />
şekerlenmiş ballanmış canlardır onlar. Akıllıların yuları zorla gelin emridir gönlünü<br />
kaptıranların baharı dileyerek gelin emri.<br />
Peygamber bir bölük esir gördü. Onları çekip sürüklüyorlardı. Hepside feryadü figan<br />
ediyordu. O sırları bilen aslan zincirlere vurulmuş olduklarını gördü. Gizlice onlara<br />
bakmaya başladı. Her biri hiddetinden o hak Peygambere dilerini gıcırdatmakta<br />
dudaklarını çiğnemekteydi.<br />
Fakat bu kadar kızgın oldukları halde ağız açmaya kudretleri yoktu. Hepsi de on<br />
batmanlık kahır zincirine vurulmuştu. Memur onları şehre doğru çekmekte küfür<br />
ülkesinden alıp kahırla sürüklemekteydi. Ne yerlerine başkası kabul ediliyor ne<br />
koyuverilmeleri için para alınıyor, ne de bir ulu kişi onlara şefaat ediyordu.<br />
Peygambere “ Alemlere rahmet” diyorlar ya öyle olduğu halde bütün bir alemin<br />
boynunu boğazını kesiyordu. Onlar Peygamberi binlerce defa inkar ederek ağızlarının<br />
içinden hareketini kınayarak gidiyorlardı. Diyorlardı ki: nice çarelere başvurduk çare<br />
olmadı zaten bu adamın yüreği taş gibi katı .<br />
Biz binlerce Alpaslanken iki üç çıplak ve yarı canlının elinde, bu derece aciz kaldık.<br />
Uygunsuz hareketimizden mi, yıldızımızın düşüklüğünden mi yoksa sihirden mi Bahtı<br />
bahtımızı yırttı; tahtı, tahtımızı baş aşağı etti. İşi sihirle yüceldi, büyüdüyse bir de<br />
sihir yaptık, neden tutmadı, neden tesir etmedi<br />
Eğer davamız doğru değilse bizim kökümüzü sök diye putlara da dua ettik. Allah’a da.<br />
Hak kimdeyse kim doğrucuysa ona yardım et. Onun yardımında bulun biz doğruysak<br />
bize, o doğruysa ona muin ol dedik. Bu duada çok bulunduk, Lat, Uzza ve Menat’a nice<br />
secdeler ettik. Dedik: “ Eğer Muhammed haksa meydana çıkart değilse onu bize zebun<br />
et.<br />
Şimdi onun Allah yardımına mazhar olduğunu gördük işte. Biz umumiyetle<br />
zulmetmişiz, o nur! Bu bize cevap: dilediğiniz işte meydana çıktı. Hanginizin doğru<br />
olduğu açığa vuruldu.” Sonra yine fikirlerindeki bu düşünceyi körletiyorlar, bu sözleri<br />
bırakarak diyorlardı ki: “ Bu düşüncemiz de işimizin tersine gitmesinden meydana<br />
geldi; gönlümüzde onun doğru olduğuna dair bir düşüncedir peydahlandı.<br />
Birkaç kere galip geldiyse ne oldu ki bundan ne çıkar Zaman da herkese galebe<br />
çalıyor! Biz de zamaneden kam aldık, bizim bahtımız da yaver oldu. Biz de ona birkaç<br />
kere üst geldik.” Sonra yine “ O da mağlup oldu ama mağlup oluşu, bizim mağlup<br />
oluşumuz gibi çirkince, alçakça değildi. İyi bahtı o bozgunlukta, o mağlubiyette bile<br />
ona el altından gizlice yüzlerce neşe verdi.<br />
Hatta o hiç de mağluba benzemiyordu. Ne gamı vardı, ne üzülüyordu” demekteydiler.<br />
Müminlerin nişanesi mağlubiyettir ama müminin alt oluşunda da bir güzellik var! misk<br />
ve amberi kırsan dünyayı güzel kokularla doldurursun. Fakat ansızın eşek tezeğini<br />
kırsan evler, baştanbaşa pis kokuyla dolar. Peygamber, perişan bir halde<br />
Hudeybiye’den dönerken “ İnna Fetahna” devletinin davulu çalındı.<br />
Allah devletinden haber geldi; “ Yürü bu zafere erişemediğinden gam yeme. Şimdi<br />
elindeki bu horluk yok mu Nimetlere erişmen demektir. İşte şuracıktaki filan kale,<br />
filan yer senin” hakikatten de oradan çabucak dönünce bak hele, Kurayza’nın Nazir’in<br />
başına neler geldi. o iki kaleyle çevrelerindeki yerler teslim oldu. Ganimetlerden<br />
faydalar elde ettiler. Öyle olmasa bile şu taifeye bak. Onlar gam içinde, keder içinde<br />
Allah’a meftun ve aşıklar.<br />
Zehri şeker gibi yemekteler gam dikenlerini deve gibi otlamaktalar! Hem de bunu,<br />
gamdan kederden kurtulmak için de yapmıyorlar; gama uğradıklarından yapıyorlar.<br />
Bu horluk, onlarca rütbelere, mevkilere erişmek! Kuyunun dibinde öyle neşeliler ki<br />
oradan çıkıp taca tahta nail olacağız diye korkuyorlar. Sevgiliyle beraber oturduğum<br />
yer, yerin altı da olsa yine arştan yücedir.<br />
Peygamber dedi ki: “ Benim miracım Yunusun miracından üstün değildir. Benimki<br />
göklere çıkmakla oldu, onun ki yerlere inmekle zaten Allah yakınlığı hesaba sığmaz ki.<br />
Yakınlık ne ya çıkmaktır, ne aşağıya inmek. Allah yakınlığı varlık hapsinden<br />
kurtulmaktır. Yok olana nedir aşağı ne Yok olanın ne yakınlığı olur, ne uzaklığı ne<br />
geç kalışı!<br />
Allahnın sanat yurdu da yokluktandır. Hazinesi. Sen varlığa aldanmış kalmışsın.<br />
Yokluk nedir, ne bileceksin Hulasa onların kırıklığı hiç bizim kırıklığımıza benzer mi a<br />
ulu kişi Onlar biz ikbale erişip yücelince nasıl neşelenirsek horluğa düşüp<br />
ellerindekini telef edince öyle neşelenirler. Bu çeşit adamın malı geliri yokluk<br />
varlığından ibarettir. Yoksulluk, horluk ona iftihardır, yüceliktir.<br />
Esirlerden biri dedi ki. “ Peki niçin Peygamber bizim halimizi görmedi bizi böyle<br />
zincirlere vurulmuş görünce nasıl oldu da güldü. Hani onun huyları değişmişti, hani o<br />
Allah huylarıyla huylanmıştı da neşesi ne bu zindanın lezzetlerindendi, ne bu zindan<br />
dan kurtulduğundan. Pekala ya neden düşmanlarının kahroluşundan neşeleniyor,<br />
neden bu fetihten bu zaferden gururlanıyor.<br />
Erkek aslanlara kolayca üstün geldi muzaffer oldu diye neşelenmekte. Gayri anladık ki<br />
o da hür değil. Dünyadan başka hiçbir şeyle memnun değil, başka bir şeyden gönlü<br />
şad olmuyor Yoksa nasıl gülebilir ki O dünya ehli, iyiye de merhamet eder, kötüye<br />
de . İyiyi de esirger, kötüyü de”<br />
Esirler birbirleriyle bunu konuşuyor, birbirlerine bunu fısıldıyorlardı. Memur<br />
duymasın, duyarsa o padişaha söyler,sözlerimiz kulağına gider, iye fısıltıyla<br />
konuşuyorlardı.<br />
Memur, o sözü duymadı ama Allah bilgisine sahip olan Peygamberin kulağına vardı.<br />
Yusuf’un gömleğini alıp götüren, gömleğin kokusunu duymadı da Yakup duydu.<br />
Şeytanlar gökyüzünün çevresinde döner, dolayısıyla da yine Levh-i Mahvuz’daki gayp<br />
sırlarını duyamazlar. Muhammed’se dayanıp yatmış uyurken o sır gelir, başucunda<br />
döner durur! Helvayı kime nasipse o yer parmakları uzun olan değil!<br />
Delici Şahab şeytanları, hırsızlığı bırakın da Ahmed den sır öğrenin diye kovar sürer.<br />
Ey iki gözünü de dükkana dikmiş ümidini oraya bağlamış adam kendine gel mescide<br />
yürü de rızkını Allahdan iste. Peygamber onların sözlerini duyup söylediklerini anladı<br />
da dedi ki. “ O gülüş savaşa galebe ettim diye değil ki. Onlar ölmüşlerdir, yokluk<br />
aleminde çürüyüp gitmişlerdir.<br />
Bizce ölüyü öldürmeye kalkışmak erlik değildir. Onlar da kim oluyor ki Ben savaşta<br />
ayak diredim mi ay bile yarılır! Hani hür olduğumuz, mevki ve şeref sahibi olduğunuz<br />
zamanlar yok mu işte ben o vakit sizi böyle bağlamış zincirlere vurulmuş görüyordum.<br />
Ey malla mülkle, soyla sopla nazlanan, sen akıllı kişinin yanında oluk üstündeki<br />
devesin. Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek gelir çatar sözü gözümün<br />
önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı! Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum<br />
yok’a bakıyorum açıkça varı görüyorum. Sırra bakmakta, daha dünyada Adem’le<br />
Havva vücuda gelmemişken gizli bir alem görmekteyim.<br />
Siz daha Elest deminde zerrelerden ibarettiniz. Daha vakit ayaklarınız bağlı, baş aşağı<br />
ve alçalmış bir haldeydiniz, sizi öyle görüyordum ben. Direksiz desteksiz gökyüzü<br />
yaratılmadan bildiğim şeyler, alem yaratıldıktan sonra da hep o hiç artmadı. Ben daha<br />
sudan topraktan vücut bulmamış, bu surete bürünmemişken sizi baş aşağı olmuş<br />
görüyordum.<br />
Siz ikbaldeyken de bunu böyle görüyordum. Yeni bir şey görmedim ki sevineyim! Gizli<br />
bir kahra uğramış, gizli bir kahırla bağlamıştınız. Gayri bu ne kahırdır, unu kim anlar<br />
Siz şeker yerdiniz de o şeker de zehir olurdu. Böyle zehirlerle dolu şekeri düşman<br />
yerse afiyet olsun. Neden ona haset ediyorsun ki Sizde o zehri neşe ile içiyordunuz.<br />
Eceliniz gizlice kulaklarınızı tıkamıştı.<br />
Ben üst geleyim de dünyayı zaptedeyim diye harp etmiyorum ki. Çünkü bu cihan<br />
murdardır, pistir. Ben böyle pis bir şeye nasıl haris olurum Köpek değilim ki ölünün<br />
perçemini çekip koparayım. Ben İsa’yım, ölüyü diriltmeye gelirim. Sizi helak olmaktan<br />
kurtarayım diye savaş saflarını yarmaktayım. İnsanların başlarını; yüceleyim, devlete<br />
erişeyim diye kesmem.<br />
Kessem, kessem bütün alem kurtulsun diye birkaç baş keserim. Çünkü siz,<br />
bilgisizliğinizden pervane gibi ateşe atılmaktasınız. Bense sizi ateşe düşmeyesiniz<br />
diye sarhoşçasına iki elimle ateşten kovmaktayım. Siz kendinizi fetihler elde ettiniz,<br />
üst geldiniz sanıyorsunuz ama asıl o vakit bahtsızlık tohumu ekiyordunuz.<br />
Hadi gayret, hadi gayret diye birbirinizi teşvik ediyordunuz ama adeta ejderhanın<br />
üstüne at sürüyordunuz. Güya kahır ediyordunuz, halbuki kahrın ta kendisine<br />
çatmıştınız. Asıl siz zaman aslanın kahrıyla kahrolmuştunuz!<br />
Hırsız, ev sahibini kahreder, altın çalar, hırsızlıkla meşgulken valinin adamları gelip<br />
çatar. Eğer o anda ev sahibinden kaçsaydı vali, ona o adamları yollar mıydı hiç<br />
Hırsızın kahredişi kahrolmasıdır; çünkü onun kahredişi, kendi başını kapar. Ev<br />
sahibine üstün oluşu, hırsıza bir tuzaktır. Bu suretle vali gelir, hırsızı kısas eder.<br />
Sen halka galip geldin, savaşta üst oldun ama Allah seni çeke, çeke zincire vurmak<br />
için onları mahsustan mağlup etmiştir. Kendine gel de mağlup olanın ardını bırak,<br />
dizginini kas, pek at sürme, ezilir paralanırsın sonra! Seni bu suretle tuzağa düşürdü<br />
mü ondan sonra o kalabalığın saldırışını görürsün sen. Alık bu üstünlükte bozgunluğu<br />
görürken nasıl olur da sevinir<br />
İleriyi gören akıl gözü keskendir. Allah o gözü kendi sürmesiyle sürmelemiştir.<br />
Peygamber “ Cennet ehli olanlar, bazı şeyler yüzünden savaşlarda düşmanlıklarda<br />
mağlup ve zebun olurlar” dedi. Bu alt oluş, bu zebunluk noksan yüzünden gönüllerinin<br />
kötülüğünden, yahut da din zayıflığından değil, son derecede ihtiyata riayet<br />
ettiklerinden, düşüncelerine inanmadıklarındandır.<br />
Peygamber, Hudeybiye’de kafirlere üstün gelmişken gizlice “ İman etmiş erler<br />
olmasaydı” hikmetini işitti. Müminlerin halas olması için melun kafirlerden el çekmek<br />
farz oldu. Hudeybiye ahdi nasıl oldu, oku da “ Allah, kafirlerin ellerini çekti, size<br />
dokunamadılar” ne demektir tamamıyla anla!<br />
Peygamber galip gelmişken bile kendisini Allah tuzağında mağlup olmuş gördü de “<br />
Ben sizi ansızın bastırdım, zincirlere vurdum diye gülmüyorum. Sizi zincirlerle<br />
bukağılarla selviliklere, güllük gülistanlıklara çekiyorum da ona gülüyorum. Ne<br />
şaşılacak şey sizi zincirlere vurup amansız ateşten çayırlıklara, çimenliklere<br />
götürüyorum.<br />
Cehennemden ağır zincirlerle ta ebedi cennete kadar sürükleyip götürüyorum dedi.<br />
İyi kötü: Bu yolda her mukallidi de böylece bağlı olarak Allah kapısına çekerler.<br />
Velilerden başka herkes, bu yolu korku ve bela zinciriyle aşar. Gayret et de nurun<br />
parlasın, aydın olsun sülukun, hizmetin kolaylaşsın.<br />
Çocukları da zorla mektebe götürürsün ya çünkü onların gözleri kördür, faydalarını<br />
görmezler. Ama mektebin faydasını anladılar mı koşa, koşa giderler, içleri açılır, neşe<br />
duyarlar. Çocuk mektebe kıvrana, kıvrana gider. Çalışmasına karşılık hiçbir şey<br />
görmemiştir ki! Fakat kesesine birkaç para gündelik kondu mu geceyi hırsız gibi<br />
uykusuz geçirir. Gayret et de ibadetinin karşılığı gelsin. Bak o zaman ibadet edenlere<br />
nasıl haset edersin. Mukallitlere “ Zorla gelin” yaradılışı temiz kişilere de “ İsteyerek<br />
gelin” denmiştir. Bu Allah’ı bir maksat için sever. Öbürünün dostluğunda hiçbir garez,<br />
hiçbir maksat yoktur.<br />
Bu dadısını sever ama sür için sever. Öbürünü ancak onu aşık olduğundan, o<br />
görünmeyen güzele gönül verdiğinden sever. Çocuk dadının güzelliğini anlamaz ki<br />
onda sütten başka bir istek yoktur. Öbürüyse zaten dadıya aşıktır. Bu sevgide muradı<br />
maksadı ancak ona ulaşmaktır. Şu halde Allahdan bir şey umarak, Allahdan korkarak<br />
sevenler, taklit defterinden ders okumaktadırlar.<br />
Nerede Hakk’ı ancak hak için seven garezlerden maksatlardan ayrılmış aşık Fakat<br />
ister öyle sevsin, ister böyle madem ki Allahnın hayrına nail olayım diye Allah’ı seven<br />
de. Allahdan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de. Her ikisinin bu<br />
sevgisi bu arayıp taraması da o alemdendir. Bu gönül kaptırma o dilberden o güzelin<br />
güzelliğinden ileri gelmedir.<br />
Şimdi şuraya geldik: Eğer Sadr-ı Cihan o aşıkı gizlice çekmese, dilemese istemeseydi.<br />
O aşık, ayrılığa tahammül edemeyecek bir hale gelir, ona kavuşmak için tekrara koşa,<br />
koşa yollara düşer miydi Sevgililerin meyli gizlidir, örtülüdür. Fakat aşıkın meyli iki<br />
yüz davul zurnayla ilan edilir, o kadar meydandadır. Burada ibret için bir hikaye<br />
söylemek var ama Buharalı aşık beklemekten aciz oldu.<br />
Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden kavuşsun yüzünü görsün diye söylemekten<br />
vazgeçtik. Ölümden kurtulsun, kurtuluşa erişsin. Çünkü sevgiliyi görmek Abıhayat<br />
içmektir. Görülmesi, ölümü gidermeyen sevgili, sevgili değildir. Onun ne meyvesi<br />
vardır, ne yaprağı! Ey iştiyak çeken sarhoş iş iştir ki sen o işteyken ölüm bile gelip<br />
çatsa sana hoş gelsin.<br />
Delikanlı, iman doğruluğunun nişanesi, o sırada ölsen bile sana ölümün hoş<br />
gelmesidir. Canım imanın böyle değilse kamil değildir, demek yürü, dini tamamlamaya<br />
savaş! Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse sevdiğin iş, işte o iştir.<br />
Ölümün kötülüğümü gitti mi zaten artık o ölüm değildir, ölümün bir suretidir, bir<br />
göçmeden ibarettir, o.<br />
Ölümdeki kötülük gitti mi ölümle fayda var demektir. Gayri dosdoğru anlaşıldı ki ölüm<br />
geçti gitti! Sevgili dediğin bir Hak’tır, bir de Allahnın “ Sen benimsin, ben senin”<br />
dediği. Şimdi kulak ver de dinle: Aşk, aşıkı liften örme ipliklerle bağlamış sürükleyip<br />
getirdi. Sadr-ı Cihan’nın yüzünü görür görmez sanki can kuşu bedeninden uçup gitti.<br />
Bedeni kuru bir ağaç gibi kalakaldı.<br />
Tepesinden tırnağına kadar buz kesildi! Yüzüne gül suları serptiler, yanında buhurlar<br />
yaktılar, neler yaptılarsa faydasız kıpırdamadı, seslenmedi bile! Padişah, onun safran<br />
gibi sararmış yüzünü görünce atından indi, yanına geldi. dedi ki. “ Aşık hararetle<br />
sevgiliyi arar, fakat sevgili geldi mi o aşık yok olur, kendisinden geçer gider!<br />
Sen Allah aşıkısın; Allah ona derler ki geldi mi sen de bir kıl kadar olsun varlık kalmaz.<br />
O nazarın karşısında senin gibi yüzlercesi fanidir hocam meğerse sen kendini yok<br />
etmeye aşıkmışsın! Sen bir gölgesin, güneşe aşıksın. Şems geldi elbette gölge derhal<br />
yok olur!<br />
Bir sivrisinek çayırlıktan çimenlikten gelip Süleyman’ın huzuruna çıkarak hakkını<br />
istedi de dedi ki: “ Ey Süleyman, Şeytanlar insanoğulları ve periler arasında adaleti<br />
yaydın; Kuş da senin adaletine sığınmış balık da kimdir o kaybolan kimdir o mahrum<br />
ki adaletin onu arayıp bulmamış olsun Bize de insaf et bizim de hakkımızı al çok<br />
perişanız bağdan da nasibimiz yok gül bahçesinden de!<br />
Her zayıf kişinin müşkülünü halledersin sivrisinek zaten zayıflığın misalidir. Biz<br />
zayıflıkla kanadı kırık olmakla acizlikle tanınmışız, sen lütufla yoksullara yardımla<br />
tanınmışsın. Sen kudret derecelerinin en sonuna varmışsın biz acizliğin zavallılığın<br />
son derecesine varmışız! İmdat et, bizi bu gamdan kurtar, ey eli Allah eli olan, elimizi<br />
tut.<br />
Süleyman “ Ey hak isteyen , kimden şikayet ediyorsun Söyle. Kimdir o zalim ki ululuk<br />
satarak sana zulmetti, yüzünü gözünü tırmaladı. Bizim zamanımızda zalim nerede<br />
Şaşılacak şey nasıl oluyor da hapsedilmemiş nasıl oluyor da bizim zindanımızda değil<br />
Bizim doğduğumuz gün zulüm öldü. Kimdir bizim zamanımızda zulmeden Nur geldi<br />
mi zulmet yok olur. Zulmün aslı ve arkası da zulmettir. Bak şeytanlar bizim için<br />
çalışmada kazanmada bize hizmet etmede hizmetten çekinenler de zincirlerle<br />
bağlanmış bukağılarına vurulmuş!<br />
Zalimler, şeytanın iğvasiyle zulmederler, zalimlerin zulmünün aslı Şeytandan gelir.<br />
Şeytan bağlarla bağlanmış zincirlere vurulmuşken nasıl olup da zulümde bulunabilir<br />
Allah bize padişahlığı halk göklere el açıp ağlamasın diye verdi. Ah ve feryatların<br />
yücelere çıkmasın, gök yüzüyle süha yıldızı ıstıraba düşmesin. Arş yetim feryadıyla<br />
titremesin, hiç kimse sitemle perişan olmasın diye bize saltanat ihsan etti.<br />
Göklere “ Yarabbi” sesi çıkmasın diye ülkelerde yol yordam olarak bu adaleti, bu ihsan<br />
kaidesini bir kanun haline getirdik. Ey mazlum gökyüzüne bakma zamanede gök gibi<br />
ihsan ve feyz sahibi bir padişahın var” dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Benim feryadım<br />
rüzgarın elinden o bize zulüm ellerini uzattı, bize zulmetti. Onun zulmünden daraldık,<br />
onun yüzünden dudağımız yumulu, kanlar yutmaktayız!<br />
Süleyman “ Ey güzel sesli Allah emrini candan dinlenmek gerek. Allah bana dedi ki. “<br />
Ey adalet sahibi hasmı da hazır olmadıkça kimsenin şikayetini dinleme. İki hasım da<br />
hazır olmazsa hakim, hak hangisindedir, bilemez. Birisi yalnız gelse de yüzlerce<br />
şikayette bulunsa yüzlerce feryat etse bile sakın ha sakın. Hasmı olmadıkça sözünü<br />
kabul etme.<br />
Ben fermandan yüz çeviremem. Hadi git, hasmını al, öyle gel” dedi. Sivrisinek dedi ki.<br />
“ Sözün doğru, delilin tam yerinde düşmanım rüzgar, o da senin emrinde!” o padişah “<br />
Ey seher yeli, sivrisinek, zulmünden feryat ediyor. Gel. Hadi geç hasmının karşısına da<br />
anlat, ona cevap ver davasını reddet!” dedi. Rüzgar, bu emri duyunca çabucacık esip<br />
geldi fakat sivrisinek kaçma yolunu tuttu.<br />
Süleyman “ A sivrisinek nereye Dur da ikinizi de dinleyip hüküm vereyim” dedi.<br />
Sivrisinek dedi ki. “ Padişahım, ölümüm, onun varlığından zaten günüm, onun<br />
dumanından kararmakta. O gelince ben nasıl durabilirim Benim kökümü kazan o!”<br />
tıpkı bunun gibi Allah tapısını arayan da Allah geldi mi yok olur.<br />
O vuslat ebedilik içinde ebediliktir ama o ebedilik yokluk suretinde tecelli eder. Nur<br />
arayan gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur. Aşık, başını verince akıl kalır mı gayrı<br />
Her şey helak bulur, yalnız onun hakikati kalır. Onun hakikatine karşı var da yok olur,<br />
yok da. Yoklukta varlık bu pek acayip bir şey! Bu makamda akıllar elden çıkar, kalem<br />
buraya vardı mı kırılır, bir şey yazamaz olur!<br />
Sadr-ı Cihan o aşıkı yavaş, yavaş istiğrak aleminden çekmekte, söz söyleme<br />
makamına getirmekteydi. Padişah aşıkın kulağına dedi ki: “ Ey yoksul eteğini aç, sana<br />
altın saçmaya geldim. Canın ayrılığımla heyecan içindeydi. İmdadına geldim, nasıl<br />
oldu da ürküp kaçtı Ey ayrılığımla dünyanın soğuğunu, sıcağını kahrını, kahrını,<br />
lütfunu gören aşık, kendine gel, dön geriye!<br />
Akılsız bir tavuk, deveyi evine ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker! Bizim aklımız,<br />
fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih’in aklıysa Allah devesini arar. Deve başını<br />
suya toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne can, ne gönül. Aşk öyle bir fazilettir<br />
ki insanı faziletler sahibi yapar. Fakat insan bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem<br />
pek zalimdir, ham de pek cahil!<br />
İnsan hakikaten bilgisizdir. Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan, aslanı<br />
kucaklamaya çalışıyor! Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya kalkışır mıydı,<br />
buna imkan mı var insan, canına da zulmeder, nefsine de, fakat şu zulme bak, şu<br />
zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile üstündür, ileridir.<br />
Bilgisizliği ilimlere üstattır. Zulmü adaletlere doğru yol gösterir.<br />
Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş aşık ona ben nefes bağışlayınca dirilir, kendine gelir<br />
diye aşıkın elini tuttu. “ Bu bedeni ölü, bu canı uyanık aşık benimle diriliyor. Şu halde<br />
o, benim canım, bana yüz tutuyor. Ben onu bu candan yücelteyim. Bu cana muhtaç<br />
olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı onunla görsün!<br />
Namahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı onun civarında<br />
olan can görür. Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o latif ruhu derisinden çıksın deyip<br />
Aşıka “ Ey belalar yüzünden bedeni terk edip giden can, vuslat kapımızı açtık gel, gel!<br />
Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep olan ey varlığı, varlımızdan ibaret<br />
bulunan aşık! şimdi ben sana dilsiz, dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim<br />
dinle!<br />
Dilsiz, dudaksız söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar bu nefesten ürkerler. Bu<br />
nefes gizli bir ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir. Şimdi can kulağını aç da “ Allah<br />
dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi. Aşık vuslata çağrıldığını duyunca<br />
yavaş, yavaş kımıldanmaya başladı. Aşık topraktan da aşağıyı değil ya. Toprak bile<br />
sabah rüzgarının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını kaldırır! Meniden de aşağı<br />
değil ya meni bile Allah emrini duyar da güneş yüzlü Yusuflar meydana getirir!<br />
Rüzgardan da aşağı değil ya kün emrini işitir de rahimde tavus olur, güzel, güzel söz<br />
söyleyen kuş kesilir! taştan, topraktan meydana gelen dağdan da aşağı değil ya. Deve<br />
doğururu da o deveden de deve yavrusu doğar! Bunların hepsini bir tarafa bırak,<br />
yokluk koskoca bir alem doğurmadı mı Hala da her an bütün varlıklar ondan<br />
doğmuyor mu Aşık sıçradı, titredi, neşeli, neşeli bir iki döndü, bir iki çark vurdu, yere<br />
kapandı, secdeye vardı.<br />
Dedi ki. “ Ey çevresinde canın tavaf edip durduğu Allah ankası şükrolsun, kaf<br />
dağından döndük, Ey aşkın kıyamet yerinde İsrafillik eden sevgili ey aşkın aşkı, ey<br />
aşkın dileği! Bana hilat vermeden önce dilerim, kulağını pencereme daya. Kalbim<br />
tertemizdir, bu yüzden halimi bilirsin ey kulları yetiştiren ey kullarına lütuflarda<br />
bulunan sevgili sözlerimi duy!<br />
Ey misli olmayan Sadr, nice zamandır halimi duymanı arzulayıp durdum. Bu arzuyla<br />
aklım, fikrim uçtu gitti. Nice zamandır sözlerimi dinlemeni, derdimi duymanı o cana<br />
canlar katan gülüşlerini benim eksik, artık sözlerimi işitmeni benim kötülükler<br />
düşünene canımın işvesini düşünüp durdum, özleyip yattım. Benim sence malum olan<br />
kalp akçelerimi sağlam para gibi kabul ettin.<br />
Şuh bir küstahlığına gösterdiğin hilme karşı bütün hilimler, bir zerreden ibaretti. Dinle<br />
bak, hizmetinden ayrıldığım andan itibaren nelere uğradım. İlk önce benim için ne<br />
evvel kaldı, ne ahir. Ön de gözümden kalktı, son da! İkinci ey güzel sevgili, çok<br />
aradım ama sana bir ikinci bulamadım. Üçüncüsü senden ayrıldım ayrılalı Allah, üçün<br />
üçüncüsüdür demiş gibi oldum.<br />
Dördüncüsü ayrılık tarlamı ekinimi yaktı; Hamise’yi Rabia’dan ayır edemez oldum!<br />
Nerede topraklar üstünde kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik, kanlı göz<br />
yaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin. Sözlerim bu feryad-ü figanın adeta gök<br />
gürültüsü yeryüzüne bulutlardan yağmur yağdırmak istiyor!<br />
Söylemekle ağlamak arasında mütereddidim. Nasıl edeyim, ağlayayım mı söyleyeyim<br />
mi Söylesem ağlayamam, fakat ağlarsam sana nasıl şükredebilir, seni nasıl<br />
övebilirim Padişahım, gözlerimden gönül kanları akmakta bak, gözlerimden neler<br />
akıyor ” o zayıf şık bunları söyleyip ağlamaya başladı haline aşağılık kişilerde<br />
ağladılar. Yüce kişilerde.<br />
İçinden öyle bir hay haydır coştu ki Buhara halkı etrafına toplandı. Hayran,hayran<br />
söylemekte hayran, hayran gülmekteydi. Kadın erkek büyük, küçük, herkes ona şaştı<br />
kaldı! Bütün şehir onun rengine boyandı, herkes onunla beraber ağlamaya başladı.<br />
Kadın erkek birbirine karıştı, kıyametten bir alamet oldu!<br />
O anda gökyüzü yere kıyameti görmedinse gör diyordu! Akıl, bu ne aşktır, bu ne<br />
haldir. Onun ayrılığına mı şaşmalı kavuşmasına mı hangisi daha ziyade şaşılacak şey<br />
diye hayran olmuştu. Gök o anda kıyamet nameyi okumuş, saman uğruna kadar<br />
elbisesini yırtmıştı! Aşık iki aleme de yabancıdır, aşkta yetmiş iki türlü divanelik var!<br />
Aşk pek gizlidir ama şaşkınlığı meydanda Padişahların canları bile ona hasret<br />
çekmektedir. Aşk dini, aşk mezhebi, yetmiş iki şeriatta da dışarıdır. Padişahların<br />
tahtları, aşka karşı alelade bir tahta parçasından ibarettir. Aşk çalgıcısı, sema<br />
vaktinde şunu çalar: kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı!<br />
Şu halde aşk nedir Yokluk deryası! Aklın ayağı orada kırıktır! Kulluk da malum<br />
sultanlık da aşıklık bu iki perdeden gizli! Keşke varlığın bir dili olsaydı da varlardan<br />
perdeyi kaldırsa hakikati anlatsaydı! Ey varlık nefesi, ona ait ne söylersen bil ki onun<br />
üstüne bir perde daha örttün.<br />
Onun anlamanın afeti sözdür, haldir kanı kanla yıkamanın imkanı yok! ben onun<br />
sevdalılarının mahremiyim, gece gündüz kafes içinde ondan bahsetmedeyim! Ey can,<br />
pek sarhoşum, pek kendinden geçmiş pek perişan ve harap olmuşsun dün gece hangi<br />
yanına yattın ki Kendine gel kendine bu sırdan pek bahsetme önce bir sıçra kendine<br />
mahrem bir dost iste!<br />
Aşıksın sarhoşsun, dilin açılmış Allah, Allah sen, oluk üstünde bir devesin! Dil, onun<br />
sırrından onun nazından bahse kalkıştı mı gök “ Ey hakikatini güzelce örten Allah”<br />
demeye başlar. Fakat aşkı örtmek nedir Ateşi yün ve pamuk içinde gizlemek! Ne<br />
kadar örtsen o kadar meydana çıkar! Ben onu örtmeye çalıştım mı o, bayrak gibi baş<br />
kaldırır, işte buracıktayım der.<br />
Benim inadıma o iki kulağımdan yakalar da, a kendi bildiğine giden, beni nasıl<br />
örteceksin, nasıl gizleyeceksin Hadi gizle bakalım der. Derim ki: hadi git, coşmuşsun<br />
ama can gibi hem meydandasın hem gizli! Der ki: Bu benim küp içinde mahpus fakat<br />
şarap gibi küp içinde ıslık çalmaktayım! Derim ki: bir yere rehin olmadan, sarhoşluk<br />
afeti gelmeden çekil git.<br />
Der ki. İçimi güzel latif kadehin içinde ta akşam namazı vaktine kadar gündüzün<br />
dostuyum akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi,<br />
kadehimi ver derim! Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz, Arap onun için<br />
şaraba müdam adını taktı. Hakikat şarabını aşk kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru<br />
özlü aşıka gizlice saiklik eden aşktır.<br />
Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap can suyudur, sürahi de beden! Hidayet<br />
şarabı çoğaldı arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar. Saki de su kesilir, sarhoş da<br />
nasıl olur deme doğrusunu Allah daha iyi bilir. Şaraba vuran ışık sakinin ışığıdır.<br />
Şarap, bu ışıkla coşar, köpürür, oynar kuvvetlenir! Gayri sen o şaşkına sor: Sen<br />
şarabın bu halini ne vakit gördün Düşünceye hacet yok, her bilinene aşikardır.<br />
Coşana elbette bir coşturan var.<br />
Bir delikanlı kızın birine delicesine aşık olmuştu. Fakat bir türlü vuslat zamanı<br />
gelmiyordu. Aşk ona yeryüzünde bir hayli işkenceler etmişti. Aşk neden önce aşıka<br />
kinlenir Neden önce kanlı katil gibi davranır Doğru aşık olmayan kaçsın, aşktan<br />
vazgeçsin diye! O delikanlı da kadına birisini yollasa o yolladığı adam, hasedinden<br />
zavallının yolunu vururdu.<br />
Sevgilisine bir mektup yazıp yollasa okuyan, kelimeleri yanlış okurdu. Sabah<br />
rüzgarını, vefatını arz etmek üzere gönderse rüzgar toza dumana gark olur, karardı.<br />
Kuşun kanadına bir kağıt parçası bağlayıp uçursa kağıttaki ateşli sözlerden kuşun<br />
kanadı yanardı. Allahnın kıskançlığı çare yularını bağlamış, düşünce askerinin<br />
bayrağını kırmıştı.<br />
Önceleri bekleyiş, gamına munisti. Sonradan bekleyiş o bekleyişi de kırdı, geçirdi<br />
mahvetti! Gah derdi ki: Bu derdin devası yok. Gah derdi ki: Hayır bu dert bizim,<br />
canımıza can ve hayat! Gah varlığı galebe eder, bir şeyler yapmaya niyetlenirdi; gah<br />
yokluğa düşer, yokluktan meyveler yer, gıdalanırdı.<br />
Nihayet bu hale bir çare bulamayıp ümitsizliğe düşünce birlik kaynağı kızıştı, coştu!<br />
Gurbet azıksızlığıyla azıklanınca azıksızlık azığı çaresizlik çaresi ona doğru koştu!<br />
Düşünce salıkları çöpsüz bir hale geldi o aşık, ay gibi gece yolcularına kılavuz kesildi!<br />
Nice güzel sözlü dudular vardır ki susarlar nice tatlı özlüler vardır ki ekşi yüzlüdürler!<br />
Yürü bir an mezarlığa var da susarak otur. O söz söyleyip duran susmuşları gör!<br />
Onların topraklarını bir renkte, bir halde görürsün ama halleri bir değildir ki! Dirilerin<br />
da yağları, etleri bir fakat birisi gamlı, öbürü neşeli! Sözlerini duymadıkça hallerini ne<br />
bileceksin. Halleri senden gizli kalır. Söyletsen da sözlerinden ancak bir hay huydur<br />
duyarsın. Yüz kat gizli olan hallerini nereden göreceksin ki<br />
Bir suretimizde bile birbirine zıt vasıflar var. toprak da bir ama ruhlar ayrı, ayrı!<br />
Seslerde böyle ses olmak bakımından bir, fakat birisinin sesi dertli, öbürünün nazlı,<br />
edalı! Savaşta atların kişnemelerini koşuşup uçuşurken kuşların cıvıltılarını duyarsın<br />
ya. Birisi kızgınlığından, hasedinden, öbürü arkadaşlarıyla birleşme yüzünden<br />
kişner,cıvıldar. Biri derdinden bağırır, öbürü neşesinden!<br />
Fakat onların hallerini anlamaktan uzak olana göre o sesler hep birdir! O ağaç<br />
baltadan titrer, şu ağaç seher yelinden! Bu arada kalası tencere yüzünden çok<br />
yanıldım çünkü kapağı kaynıyor! Doğrulukla kaynayan da o kaynayışla o<br />
coşkunluğuyla seni çağırır, gel der. Yalanla riya ile kaynayan da! Eğer insanları<br />
yüzlerinden tanıyan candan bir koku almadıysan eğer o kabiliyet sende yoksa yürü.<br />
Kokudan anlayan bir dimağa sahip olmaya çalış! O gül bahçesinde dönüp dolaşan<br />
dimağa sahip olmaya uğraş. Yakubların gözünü bile o dimağ aydınlatır. Hadi, o gönlü<br />
hasta aşıkın ahvalini anlat, oğul neye Buhara’lı aşıktan uzak düştün.<br />
O delikanlı tam yedi yıl sevgilisini aradı, durdu vuslat hayaliyle hayale döndü! Allahnın<br />
gölgesi kulun başı üstündedir. Arayan nihayet aradığını bulur. Peygamber dedi ki: bir<br />
kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan bir baş çıkar görünür. Bir adamın oturduğu<br />
yerin civarında oturursan sonunda elbette o adamın yüzünü görürsün, bir kuyudan<br />
her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya erişirsin elbet.<br />
Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir, onu biçersin. Taşı<br />
demire vur da kıvılcım çıkmasın. Böyle şey olmaz, olsa bile nadirdir. Bir adamın bahtı<br />
yaver olmaz, bir adamın nasibinden kurtuluş bulunmazsa o adam, ancak nadir olan<br />
şeylere bakar! Filan kişi ekin ekti de mahsul devşirmedi, feşman adam sedef buldu da<br />
içinde inci yoktu.<br />
Baüroğlu Bel’amla melun İblis bu kadar ibadet ettiler, ne dinleri fayda verdi ne<br />
ibadetleri der de o kötü zanlı kişinin hatırına yüz binlerce peygamber yüz binlerce hak<br />
yolunana gidenler gelmez bile! Bula, bula gönlüne kasvet veren, gönlünü karartan bu<br />
iki misali ulur. Fakat bahtsızlık, gönlüne bundan başka bir misal getirebilir mi ki Nice<br />
kişiler vardır ki neşeli, neşeli ekmek yerken ekmek boğazlarına durur, ölümlerine<br />
sebep olur!<br />
A musibet, sen de ekmek yeme de onun gibi kötülüğe uğrama bari! Nice yüz binlerce<br />
adam da vardır ki ekmek yer kuvvetlenir, can besler. Ezelden mahrum ve bir ahmağın<br />
oğlu değilsen o arada bir olup gelen şeye neden saplandın Şu alem güneşin ayın<br />
nuruyla dopdolu da o başını kuyunun dibine eğmiş. “ Aydınlık var diyorlar, bu söz<br />
doğruysa nerede hani ” deyip duruyor.<br />
A alçak, başını kuyudan kaldır da bak! Bütün dünya doğu, batı, o nurla nurlanmış,<br />
fakat sen kuyudayken o nur, sana vurmaz ki! Kuyuyu bırak, köşklere, bağlara git<br />
burada inat edip durma, inat meş’umdur denmiş! Kendine gel, filan adam filan yıl ekin<br />
ektide mahsulünü çekirgeler yedi.<br />
Ben neye ekeyim, burası korkulu bir yer neden elimdeki buğdayı yerlere saçayım<br />
deme. Ekin ekmeyi terk etmeyen işten güçten kalmayan ektide sen kör gibi durup<br />
dururken ambarlar doldurdu. O delikanlı da ümitle, neşeyle bir kapıyı çalıp duruyordu;<br />
nihayet bir gün sevgilisini tenhaca buldu, vuslatına erdi. Bir gece bekçinin<br />
korkusundan kaçıp bir bağa girdi.<br />
Orda sevgilisini mum gibi buluverdi. O sebebi halk eden Allah’a o anda hamd ederek<br />
dedi ki. “ Yarabbi, sen bekçiye rahmet et!” bilinmez anlaşılmaz sebepler halk<br />
etmişsin. Beni cehennem kapısından cennete almışsın! Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hor<br />
görmeyeyim diye şu işe bunu sebep ettin. Ayak kırıldı mı Allah kanat ihsan eder.<br />
Kuyunun dibinden bile bir kapı açar da.<br />
Sen ağaç üstünde ol, kuyu dibinde bulun, buna bakma, beni gör, bana bak ki yolun<br />
anahtarı benim, yolu ben açarım der!” kardeşim gayrı bu hikayenin arda kalan kısmını<br />
anlamak istersen dördüncü ciltte ara!<br />
ÜÇÜNCÜ CİLDİN SONU.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- III</span><br />
<br />
ÜÇ SÜNNETTİR<br />
FİL YAVRULARI<br />
GÜNAHSIZ AĞIZ<br />
KÖYLÜNÜN FENDİ<br />
SEBALILAR VE NİMETTEN AZMALARI<br />
DOĞANIN KAZLARI OVAYA ÇAĞIRMASI<br />
DERVANLILARIN HİKAYESİ<br />
KENDİNİ BİLMEZLİĞİN SONU<br />
HARUTLA MARUTUN HİKAYESİ<br />
FİRAVUNUN RÜYASI<br />
NEFSİNİZİ ÖLDÜ SANMAYIN<br />
KARANLIKTAKİ FİL<br />
KÜFRE RAZI OLMAK KÜFÜRDÜR HAYRET<br />
TEMBELİN DİLEĞİ MESNEVİ´YE DAİR<br />
BİLGİNİN İKİ KANADI VARDIR ŞÜPHENİN İSE TEK<br />
DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ GÖREBİLEN GÖZ<br />
RIZA MAKAMINA ULAŞANLAR AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ<br />
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI<br />
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI<br />
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR<br />
<br />
HAYVANLARIN DİLLERİ HAMZA´NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ<br />
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ<br />
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI<br />
KURAN´IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ MESNEVİ´Yİ KINAYANA CEVAP<br />
ZITLARIN ÇEKİMİ<br />
ÜÇ SÜNNETTİR<br />
<br />
Ey hak ziyası Hüsameddin, şu üçüncü defteri de meydana çıkar. Bir şeyin üç kere<br />
yapılması sünnettir. Üçüncü defterde sır hazinelerini aç, özürleri bir yana at. Senin<br />
kuvvetin Allah kuvvetinden sızıp gelmekte. Hararetle atan damarlardan değil. Şu<br />
aydın güneş çırağı, fitille, pamukla ,yağla, aydınlanmıyor ya.<br />
Böylece durup duran gök kubbenin ne ipi var, ne direği1 Cebrail’in kuvveti mutfaktan<br />
değil, varlığı yaratanın cemalinden. Hak Abdal’ inin kuvveti de bil ki Hak’tandır;<br />
yemekten tabaktan değil. Onların cisimlerini nurla da yuğurdular. Onlar bu yüzden<br />
ruhu da geçtiler, meleği de. Sen de ulu Allahnın sıfatlarıyla sıfatlandın.<br />
Halil’e olduğu gibi sana da ateş gül bahçesi haline geldi. ey unsurlar, mizacına köle<br />
olan, beş duyguyla altı cihet ram oldu. Her mizacın mayası anasıdır. Fakat senin şu<br />
mizacın, her mertebeden üstün. Senin mizacın, şu yayılmış, şu geniş alemde birlik<br />
vasfını bir araya derleyip toplayıvermiştir.<br />
Ne yazık halkın anlayış sahası pek dar halkın havsalası yok! Fakat ey Hak ziyası,<br />
reyindeki isabet ve kudret, o kadar büyüktür ki helvan, taşa bile boğaz verir. Tur dağı,<br />
tecelliye uğrayınca boğazlandı, şarap içti, hatta o şaraba tahammül edemedi de<br />
yarıldı, zerre, zerre oldu. Hiç dağın deve gibi oynadığını gördünüz mü<br />
Herkes, herkese bir lokma bir şey verebilir, ama boğaz bağışlamak ancak Allah işidir.<br />
Allah, cisme de boğaz verir, ruha da. Her uzvuna ayrı, ayrı boğaz bağışlar. Fakat bu<br />
ihsanı, kendini ululuğa verdiğin, kötülükten ve hileden arındığın vakit yapar da sen de<br />
padişahın sırrını kimseye söylemez, şekeri sineğe sunamazsın.<br />
Ululuk şarabını o adamın kulağı içer ki susen gibi yüzlerce dili olduğu halde dilsizdir.<br />
Allahnın lütfu, su içsin de yüzlerce ot bitirsin diye toprağa da boğaz ihsan eder. Sonra<br />
topraktan yaratılan mahluklara boğaz verir, dudak verir. Onlar da arayıp topraktan<br />
biten otları otlarlar. Hayvan, ot yedi de semirdi mi insana gıda olur, ortadan kalkar.<br />
Fakat toprak da, ruh çıktı, insan görüşten ayrıldı mı insanı yiyip sömürür. Zerreler<br />
gördüm: Hepsi ağızlarını açmışlar, gıdalarını söylesem söz uzar gider. Yaprakların<br />
gıdası onun kereminden dallara dadı, onun umumi ve şamil lütfu rızıkların rızkını o<br />
vermekte. Buğday, rızıksız nasıl baş gösterir, biter<br />
Bu sözün sonu gelmez. Ben, bir miktarını söyledim, öbürlerini sen anlayıver. Bil ki<br />
bütün alem yiyen ve yenenden ibarettir. Hak’la baki olanları da Hakk’a yönelmiş ve<br />
Hakk’ın makbulü olmuş bil. Bu alem de daima neşre uğrayıp durur, bu alemdekiler de.<br />
O alemle o alem alemlere gidenlerse daimi ve ebedidir.<br />
Bu alemin de sonu yoktur, bu aleme aşık olanların da. O alem ehliyse ebedi ve bir<br />
aradadır. Kerem ona derler ki insan kendisini ebedi kılacak abıhayatı kendisine versin.<br />
Kerem sahibi, “Bakıyat-us salihat” ‘ın ta kendisisidir. Yüzlerce afetten, tehlikeden<br />
korkudan kurtulmuştur. Onlar, binlerce kişi olsalar yine bir kişiden fazla değildirler.<br />
Hayallere kapılanlar gibi sayı düşünmezler ki. Yiyenle yenenin boğazı gırtlağı var.<br />
Galiple mağlubun aklı reyi. Allah adalet asasına boğaz verdi de o kadar sopaları o<br />
kadar ipleri yedi. Öyle olduğu halde o yemeden semirmedi, şişmedi. Yiyişi de hayvan<br />
yiyişi değildi, kendisi de hayvan değil.<br />
Allah her doğan hayali yesin diye yakınına da asaya verdiği gibi boğaz verdi. Ayan gibi<br />
maaninin de boğazı vardır. Maaniyi rızıklandıran da Allahdır. Balıktan aya kadar<br />
mahlukattan hiçbiri yoktur ki gıdayı çekecek. Yitecek ağzı olmasın. Nefsin boğazı<br />
vesveseden boşaldı mı ululuk vahyine konuk olur.<br />
Akılla gönlün boğazında fikir kalmadı mı midenin hazmına muhtaç olmayan bakir rızkı<br />
bulur. Fakat bil ki bunun şartı mizacı tebdil etmektir. Çünkü kötülerin ölümü kötü<br />
mizaçtandır. İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan<br />
hastalanır, düşkün bir hale gelir.<br />
Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi parlar. Dadı. Süt emer<br />
çocuğunu türlü, türlü nimetlerden gıdalandırır. Ama çoğunu memeden kesti mi ona<br />
yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar. Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce<br />
nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.<br />
Hulasa yaşamamız, sütten kesilmemize bağlıdır. Sen de yavaş, yavaş kendini gıdadan<br />
kesmeye çalış. Vesselam. İnsan, ana karnındayken kan emer, varlığı kanladır.<br />
Bedenin neşçi kanla vücut bulur. Kandan kesilince gıdası süt olur, sütten kesilince<br />
lokma yemeğe başlar.<br />
Lokmadan kesildi mi lokman kesilir, gizli matluba talip olur. Ana karnındaki çocuğa<br />
birisi dese ki: Dışarıda pek düzgün, pek güzel bir alem var. Boyuna, enine geniş bir<br />
yeryüzü orada nice nimetler var, nice sonsuz yiyecek şeyler. Dağlar ,denizler, ovalar,<br />
bostanlar, bağlar, çayırlar.<br />
Pek yüksek, ziyadar bir gökyüzü güneş,ay ışığı yüzlerce Süha yıldızı. Yıldızdan,<br />
poyrazdan, doğudan, batıdan esen yeller, bağlar bahçeler gelin gibi süslenmekte,<br />
bezenmekte. O alemdeki şaşılacak şeyler anlatılamaz ki. Sen neden bu kapkaranlık<br />
yerde mihnetler içindesin<br />
Bu daracık çarmıhta kan yemektesin, hapis içinde, pislikler içinde, sıkıntılar içindesin.<br />
Çocuk kendi haline bakıp bunları inkar eder bu elçilikten yüz çevirir, kafir olur.<br />
Olmayacak şey, hileden, yalandan başka bir şey değil der. Kör adamın vehmi, bunu<br />
anlamaktan ne kadar uzak.<br />
Buna benzer bir şey görmediği için münkir idraki bunu da kavramaz. İşte cihandaki<br />
halk da buna benzer. Abdal, onlara öbür alemden bahsetti mi, “ Bu dünya kapkaranlık,<br />
dapdaracık bir kuyudur. Bu kuyunun dışında renksiz, kokusuz bir alem var” dedi mi.<br />
Bu söz onların hiçbirinin kulağına girmez.<br />
Çünkü bu dünya tamahı, kuvvetli ve büyük yerdedir. Tamah, kulağa bir şey duyurmaz.<br />
Garez, gözü kapar adama bir şey anlatmaz. Nitekim o ana karnında ki çocuk da kana<br />
tamah ettiğinden o aşağılık yurtlara kan onun gıdası olduğundan. Tamah ona bu<br />
aleme sözü duyulmaz bedendeki kanı, gönlüne sevdirir.<br />
Sende bu alemin güzelliğine tamah etmektesin de bu tamah, o ebedi alemin<br />
güzelliğine perde oluyor. Gururla dopdolu olan bu hayatın zevki seni doğruluk<br />
hayatından uzaklaştırmakta. İyi bil ki tamah seni kör eder. Şüphe yok senden yakını<br />
örter. Tamah yüzünden hak, sana batıl görünür.<br />
Tamah yüzünden sende körlükler artar durur. Doğrular gibi tamahtan çekinde ayağını<br />
o eşiğin üstüne bas. O kapıdan girdin mi kurtulursun gamdan da dışarıya ayak atmış<br />
olursun neşeden de. Can gözün aydınlanır hakkı görür, küfür karanlığından kurtulur<br />
din nuru kesilir. Erlerin öğüdünü. Canla başla dinle de korkudan kurtulup emniyete<br />
eriş.<br />
FİL YAVRULARI<br />
Bilmem işitin mi Akıllı bir adam, Hindistan da dostlarından iki üç kişinin uzak bir<br />
seferden geldiklerini, aç ve çıplak bir halde bulunduklarını gördü. Bilgiden doğma<br />
merhameti coşup “ Hoş geldiniz” dedi, güller gibi açıldı. Biliyorum karnınız bomboş,<br />
pek açsınız. Açlıktan adeta Kerbela’ya düşmüşsünüz. Bu yüzden bütün mihnetlere<br />
uğramışsınız.<br />
Fakat dostlar, aman Allah için olsun sakın fil yavrusu yemeyin. Şimdi gideceğiniz<br />
yolda filler vardır benim öğüdümü can-ü gönülden dinleyin. Yolunuzdaki fil yavrularını<br />
avlamak istersiniz. Bu gönlünüze pek hoş gelir. Onlar pek kuvvetsiz. Pek latif ve<br />
semizdir. Fakat anaları pusudadır, onları korur.<br />
Yavrusunun ardından feryad-ü figan ederek yüz fersah yol yürür, evladını arar durur.<br />
Hortumundan ateşler saçar, dumanlar savurur. Yavrularına merhameti çoktur. Sakın<br />
ha yavrularını avlamayın” dedi. Yavrum, veliler de Allah çocuklarıdır. Onlar ortada<br />
olsun, olmasın.<br />
Allah, mallarını, canlarını korur, onların ahvalinden haberdardır. Sakın noksanlarını<br />
bulup aleyhlerine gıybet etme. Onlar için kin güden, onların öcünü alan Allahdır. Allah<br />
dedi ki : Bu veliler benim çocuklarımdır. Gariplik alemindedirler, eşleri yoktur. Ne<br />
işleri vardır, ne güçleri.<br />
Halkı imtihan için hor ve yetim görünürler. Fakat hakikatte dostları da benim,<br />
nedimleri de. Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim<br />
cüzülerimdir. Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir. Binlerce kişi arasında<br />
yüz binlerce kişidirler. Fakat yine de hepsi bir vücuttur.”<br />
Öyle olmasaydı Nuh, bir beddua ile doğuyu batıyı sulara gark edebilir miydi İhsan ve<br />
kerem sahibi lut, zalimlerin şehirlerini perişan eyleyebilir, yerlere batırabilir miydi<br />
Cennete benzeyen şehirleri karasu oldu. Diclesi oldu Git de gör. Bu karasu Şam<br />
tarafındadır. Kudüs’e giderken yolda görürsün.<br />
Hakk’a tapan yüz binlerce peygamber yüzünden her devirde nice azaplar oldu.<br />
Söylesem uzun sürer. Ciğerde ne oluyor ki Dağlar bile kan kesilir. Dağlar kan kesilir<br />
de sonra yine donar, kalır. Sen bu kan oluşu görmezsin, çünkü körsün, kötüsün. Bu<br />
görüşten ne kadar uzaksın!<br />
Bu kör, ne şaşılacak şey kördür, uzağı görür, gözü de keskin. Fakat yalnız devedeki<br />
yükü görür. İnsan hırsından her şeyi kıldan kıla görür, bilir ama oynayıp salınmasında<br />
hayır yoktur. Bu oynayış şerle doludur. Benliğini kıracak yerde oyna, salın da şehvet<br />
yarasının üstündeki pamuğu çek, kopar.<br />
Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raks ederler. Varlıklarından<br />
kurtuldular mı Ellerini çarpar, noksanlarından ayrıldılar mı raksa girerler. Çalgıcıları,<br />
içlerinden def çalar, denizler, onların coşkunluğunu görüp köpürürler. Sen görmezsin<br />
ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.<br />
Dalların el çırpışını görmüyorsun değil mi Buna can kulağı gerek, ten kulağıyla<br />
duyulmaz ki. Baş kulağını alaya, yalana, dolana kapa da aydın can şehrini gör.<br />
Muhammet’in kulağı, sözlerin iç yüzünü duyar. Allah ona Kuran da “ Kulağın ta<br />
kendisi” der.<br />
Bu peygamber baştanbaşa kulaktır, gözdür. Onun merhameti sütninedir., biz de onun<br />
süt emer çocuklarıyız. Bu sözün sonu gelmez. Sen yine o fil hikayesine dön, yine o<br />
hikayeye başla da onu anlat.<br />
Fil onların her birinin ağızlarını koklamakta, hepsinin midelerinin etrafın da dönüp<br />
dolaşmakta. Yavrusunu kim kebap edip yemişse, bularak öç almaya, kuvvetini<br />
göstermeye çalışmaktaydı. Sen de Allah kullarının etlerini yemekte, onların aleyhinde<br />
bulunup günah kazanmaktasın.<br />
Kendinize gelin, sizin ağzınızı koklayan da Allahdır. Doğrudan başka kim canını<br />
kurtarabilir Bir adamın kabirde ağzını koklayan Münker, yahut Nekir olursa yazıklar<br />
olsun o acımağa değer kişiye.! O ulu meleklerden ne ağzını gizlemeye imkan var, ne<br />
güzel kokularla iyi bir hale getirmeye çare.<br />
Mezara girene, onlara yaltaklanmak mümkün değil; akıl, fikir için hileye sapmaya yol<br />
yok! Saçma sapan söyleyen adamın başına gürzler iner, pençeleri batar. Azrail’in<br />
sopasını, demirini gözünle görmüyorsan gürzünün eserine bak! Bazı zamanlar suret<br />
bakımından da görünür de onun için yalnız, hasta bunu, anlar, duyar.<br />
O hasta dostlar, der, Bu tepenin üstünde duran kılıç nedir ki Dinleyenler de “ Biz öyle<br />
bir şey görmüyoruz . bu hayalden ibaret” derler . halbuki ne hayali Göçme zamanı<br />
bu! Ne hayali bu aşağılık felek bile bunun korkusuyla hayal haline geldi. ölüm haline<br />
gelen hastanın önünde gürzlerle kılıçlar his alemine girdiler.<br />
O, bu kılıçların ona çekildiğini görür. Fakat ondan başka düşmanın gözü de bağlıdır,<br />
dostun gözü de bunları gören yoktur. Dünya hırsı gitti de o yüzden hastanın gözü<br />
kuvvetlendi; gözü, kan dökme zamanı aydınlandı. Kibrinin, hışmının yüzünden gözü,<br />
vakitsiz öten horoza döndü.<br />
Vakitsiz çan çalan, vakitsiz öten horozun başını kesmek vaciptir. Her an canının bir<br />
cüzü ölüm halindedir. Her an can verme zamanındadır. Can verme anında imanını gör,<br />
gözet! Ömrün altın kesesine benzer, geceyle gündüz de para sayan adamdır.<br />
Bilmeden, anlamadan sayar durur, nihayet kese boşalır, ay tutulur.<br />
Dağdan alsan da yerine koymasan dağ bile yerin de kalmaz, yok olur gider. Şu halde<br />
her an yerine karşılık koy ki: “ Secde et de yaklaş” ayetinin maksadı neyse bulasın.<br />
Bütün işlere böyle çalışma, dindeki işten başka iş için savaşma. Sonra sonunda<br />
tamamlamadan geçip gidersin.<br />
İşlerin sona ermez, ekmeğin de ham kalır. O mezarını lahdini yapma işi taşla, tahtayla<br />
kilimle, keçeyle olmaz. Kendine gönülde bu benliği görmen gerektir. Onun toprağı<br />
olman, gamına gömülmen lazım ki nefesin, nefesinden yardımlara nail olsun, nefesin<br />
kutlu ve tesirli bir hale gelsin .<br />
Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak, mana sahiplerine makbul değildir. Bir<br />
bak da gör, diri iken atlaslara bürünen kişinin aklını o ipekler, o atlaslar hiç<br />
fazlalaştırır, onun reyine isabet verir mi<br />
Canı Münker ve Nekir’in azabına uğramış gamlı gönlünde de gam akrepleri yer<br />
tutmuştur. Zahirini süslemiş püslemiş ama içi düşünceler den feryatlara düşmüş<br />
başka birini de görürsün ki eski elbiseler giyinmiş ama o köhne libaslar içinde kamışa<br />
benzer, sözü de şeker gibidir.<br />
Öğütçü dedi ki “ Bu öğüdümü tutun da gönlümüz, canınız belalara düşmesin. Otlara,<br />
yapraklara kaani olun fil yavrularını avlamaya varmayın. Ben boynumdaki öğüt<br />
borcumu ödedim. Öğüdü tutanın sonu, ancak kutluluktur. Ben sizi nedametlerden<br />
kurtarmak için elçiliğimi yaptım.<br />
Kendinize gelin, sakın tamah yolunuzu urmasın. Tamah, yaprak yapraklarınızı ta<br />
kökünden söker, çıkarır” bunları söyleyip “ Haydi, hayra karşı” diyerek onları<br />
uğurladı, selametledi gitti. Onlar, yolda kıtlığa düştüler, susuzlukları artıkça arttı.<br />
Ansızın yolda yeni doğmuş güzel bir fil yavrusu gördüler.<br />
Sarhoş kurtlar gibi başına üşüştüler. Onu tertemiz yiyip bu işten ellerini yıkadılar.<br />
Yoldaşlarından biri, onlara öğüt verdi. O adamın öğüdü hatırındaydı. Bu söz adamın o<br />
fili kebap edip yemesine mani oldu. Eski ve tecrübe görmüş akıl, sana yeni bir baht<br />
bağışlar.<br />
Onlar fil yavrusunu yiyip yattılar, uyudular. O aç adamsa sürüyü bekleyen çoban gibi<br />
uyanıktı. Birdenbire baktı ki kızgın bir fil çıkageldi. Önce o gözetleyene gelip çattı.<br />
Ağzını üç kere kokladı. Fakat ondan hiçbir kötü koku gelmedi. Birkaç kere etrafın da<br />
dönüp dolaşarak gitti.<br />
O iri fil, adama hiç dokunmadı. Uyuyanların hepsinin ağızlarını kokladı, hepsinden de<br />
koku aldı. Yavrusunu kebap edip yiyenleri hemencecik paraladı öldürdü. O anda<br />
hepsini de birer ,birer paralıyor, onlardan hiç de ürkmüyordu. Onların her birini<br />
havaya kaldırıp yere vurarak parçalamaktaydı.<br />
Ey halkın kanını emen, bu işten uzaklaş, halkın malı kanı demektir. Çünkü mal güçle,<br />
kuvvetle çalışmayla ele geçer. O fil yavrularının anaları kan güder, fil yavrusunu<br />
yiyenden öç alır, öldürür. Ey rüşvet alan, sen fil yavrusu yemektesin, sana düşman<br />
olan fil, kökünü kazır, seni mahveder.<br />
Hilelere sapanı koku, rüsvay etti. Fil yavrusunun kokusunu bilir. Hak kokusunu<br />
yemenden duyan bendeki batıl kokuyu nasıl olurda duymaz Mustafa ta uzak yol dan<br />
koku alır da ağzımızda ki güzel kokuyu nasıl almaz Duyar, duyar ama yüzümüze<br />
urmaz, örter.<br />
İyi koku da göklere çıkar kötü koku da. Sen uyuyup durursun, o haram koku ise şu<br />
yeşil gökyüzüne urup durur. Seni çirkin nefeslerine yoldaş olup felekte kokuları<br />
alanlara kadar gider. Kibir, hırs, şehvet kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.<br />
Yemin eder de “Ben onları ne zaman yedim<br />
Soğandan da çekinmekteyim, sarımsaktan da” dersen o yalan yemini ederken nefesin,<br />
kovuculuk eder. Kokusu seninle beraber oturanların dimağına vurur. O koku<br />
yüzünden dualar ret edilir. O kötü kalp, sözle kendisini gösterir. O duaya “ Sesinizi<br />
kesin” cevabı gelir. Her azgının cezası onu kovan sopadır. Fakat sözün eğri, özün<br />
doğru olursa o söz eğriliği, Allah’a makbuldür.<br />
GÜNAHSIZ AĞIZ<br />
O doğru sözlü Bilal, ezan okurken “Hayyı alessela, Hayyı alelfelah- Haydin namaza,<br />
Haydi felaha” cümlelerindeki “ Hayyı- haydin” kelimesini “Heyyi” diye okurdu.<br />
Nihayet Peygambere dediler ki: “ Ya Resulallah, bina yeni kuruluyor. Bu hata, hiç de<br />
doğru değil.<br />
Ey Allah habercisi, ey Allah resulü, ey Allah meydanının tek binicisi, daha fasih bir<br />
müezzin getir. Din daha yeni kurulur, doğruluk düzenlik daha yeni meydana gelirken “<br />
Hayyı alelfelah”’ı yanlış okumak ayıptır. Peygamberin hiddeti coştu, gizli inayetlerden<br />
bir iki remiz söyleyip dedi ki :<br />
“ Ey aşağılık adamlar, Allah yanında Bilal’in Heyyi’si yüzlerce hadan, hıdan, yüzlerce<br />
dedikodudan iyidir. İşi çok karıştırmayın da sırrınızı açmayayım, önünüzü, sonunuzu<br />
söylemeyeyim.” Her duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü özü sözü doğru<br />
kardeşlerden dua iste!<br />
Allah, “ Ey Musa, bana suç etmediğin, kötü söylemediğin bir ağızla sığın, dua et” dedi.<br />
Musa, “Bende o ağız yok deyince Allah, “ Başkasının ağzıyla dua et” başkasının<br />
ağzıyla nasıl günah edebilirsin Yarabbi diye başkasının ağzıyla çağır” buyurdu. Sen<br />
de öyle muamelede bulun ki ağızlar gece gündüz sana dua edip dursunlar.<br />
Günah etmediğim ağız, başkasının özürler dileyen ağzıdır. Yahut da kendi ağzını<br />
temizle, ruhunu çevik bir hale getir. Çünkü Allah adı temizdir, temizlik geldi mi pislik,<br />
pılısını pırtısını toparlayıp gider. Zıtlar, zıtlardan kaçar. Ziya parladı mı gece kalmaz.<br />
Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.<br />
Birisi her gece Allah der durur, bu zikrinden ağzı tatlılaşır, zevk alırdı. Şeytan “Ey çok<br />
söz söyleyen, bunca Allah demene karşılık onun Lebbeyk demesi nerede Allah<br />
tahtından bir cevap bile gelmiyor. Böyle utanmadan sıkılmadan ne vakte dek Allah<br />
deyip duracaksın” dedi.<br />
Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu, yattı. Rüyada yeşiller giyinmiş Hızır’ı gördü.<br />
Hızır “ Kendine gel, niçin zikri bıraktın, çağırdığın addan nasıl usandın, zikrinden nasıl<br />
pişman oldun ” dedi. Adam, cevap olarak “Lebbeyk sesi gelmiyor, kapıdan<br />
sürüleceğimden korkuyorum” deyince ;<br />
Hızır” Senin o Allah demen, bizim Lebbeyk dememizdir. Senin o niyazın derde<br />
düşmen, yanıp yıkılman, bizim haberci çavuşumuzdur. Senin hilelere düşmen çareler<br />
araman, seni kendimize çekmemizden, ayağını çözmemizdendir. Korun da bizim<br />
lütfumuzun kemendidir, aşkın da.<br />
Her yarabbi demende bizim, efendim, buyur dememiz gizli” dedi. Bilgisiz adamın canı,<br />
bu duadan uzaktır. Çünkü Yarabbi demesine izin yok ki! Zarara, ziyana uğrayınca<br />
Allah’a sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de. Ağzı da bağlı, gönlü de.<br />
Firavuna yüzlerce mal, mülk verdi, o da nihayet ululuk, büyüklük davasına girişti. O<br />
kötü yaradılışlı, Hakk’a sızlanmasın diye ömründe baş ağrısı bile görmedi. Allah, ona<br />
bütün dünya mülkünü verdi de dert, elem, keder vermedi. Dert, Allah’ı gizlice<br />
çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından yeğdir.<br />
Dertsiz dua soğuktur, bir şeye yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir. O<br />
gizlice niyazın, o önü sonu anman yok mu İşte saf, halis ve hüzünlü dua odur. “Ey<br />
Allahm ey feryadıma erişen ey yardımcım” demendir. Allah yolunda köpeğin sesi bile<br />
Allah cezbesiyledir. Çünkü Allah’a her yönelen, bir yol kesicinin esiridir.<br />
Eshabı kehf’in köpeği gibi, pis şeyden kurtulunca padişahlar sofrasının başına oturdu.<br />
Mağaranın önünde kıyamete kadar dağarcıksız heybesiz arifcesine rahmet lokmasını,<br />
rahmet suyunu yiyip içmekte. Nice köpek postuna bürünmüş adsız sansız kişiler var ki<br />
perde ardında şarapsız kalmazlar.<br />
Oğul bu şarap için can ver. Savaşsız, sabırsız yenme olur mu hiç Bunun için sabır güç<br />
bir şey değildir. Sabret, sabır, güçlüklerin sıkıntıların anahtarıdır. Bu pusudan sabır ve<br />
ihtiyat etmeksizin kimse kurtulmadı. Sabır da ihtiyatın eli ayağıdır. İhtiyatta bulun, bu<br />
zehirli otu yeme.<br />
İhtiyat riayet, peygamberlerin kuvvetin nurundandır. Her yelden oynayıp duran<br />
samandır. Dağ, hiçbir yele ehemmiyet verir mi Her yanda bir gulyabani, seni çağırır,<br />
“Kardeş gel, yol istiyorsan işte buracıkta. Yoldaş, sana yol göstereyim, yoldaşın<br />
olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum” der.<br />
Fakat ne kılavuzdur o ne de yol bilir. Yusuf o kurt huylunun yanına az var! İhtiyat ona<br />
derler ki seni bu dünyanın yağlı ballı şeyleri, bu alemin tuzakları, hileleri aldatmasın.<br />
Çünkü bu alemin ne tadı vardı ne tuzu. Sihir okur da kulağına üfler durur.<br />
“ Ey nur gibi apaydın adam, ev senin sen de benimsin” der. İhtiyat ona derler ki<br />
“Midem dolgun tokum” yahut “ Hastayım, bu mezardan hastalandım” yahut “ Başım<br />
ağrıyor, sen bunu geçirmeye bak” yahut da “ Benim dayımın oğlu çağırdı, davetliyim”<br />
deyip başından savasın.<br />
Çünkü bir şerbeti bile zehirlerle sunar, tatlısı vücudunda yaralar, bereler meydana<br />
getirir. Sana elli altmış bile verse ey balık, o verdiği şey , oltada ettir. Verdi, farz<br />
edelim fakat o hilebaz nereden verecek Hilebazın sözü çürümüş cevizdir. Onun<br />
gürültüsü aklını alır, beynini altüst eder.<br />
Yüz binlerce aklı bile bir pula saymaz. Dostun, kesendir, hurcundur, Ramin’sen<br />
Viseden başkasını arama vise de sensin, maşukun da sen. Bu zahiri şeylerin hepsi<br />
sana afettir. İhtiyat ona derler ki seni davet ettiler mi bunlar, benim sarhoşum bunlar<br />
benim dostum, beni seviyorlar, beni istiyorlar demeyesin.<br />
Davetlerini, kuşlara çalına ıslık bil. Avcı, pusu da gizlidir de kuş gibi örter durur.<br />
Önüne de seslenen, ören çığıran budur, zannını vermek için bir ölü kuş koymuş.<br />
Kuşlar onu kendi cinsinden sanıp toplanırlar o da onların derilerini yüzer. Ancak Allah<br />
hangi kuşa ihtiyat ve tedbir duygusu vermişse o kuş o taneye, o tuzağa aldanıp<br />
gelmez. İhtiyatsızlık, tedbirsizlik, pişmanlıktan ibarettir. Unu anlatan şu hikayeyi de<br />
dinle.<br />
KÖYLÜNÜN FENDİ<br />
Kardeş, eskiden bir şehirliye köylünün tanışıklığı vardı. Köylü şehre geldikçe şehirlinin<br />
mahallesine çadır kurar, evine kurulup otururdu. İki ay, üç ay ona konuk olur,<br />
dükkanına geçer oturur, sofrasına çökerdi. Şehirli köylünün ne ihtiyacı varsa<br />
bedavaya yerine getirir, düzer koşardı.<br />
Köylü bir gün yüzünü şehirliye döndü de dedi ki: “A efendimi sen hiç köye gelmez, hiç<br />
seyre seyrana çıkmaz mısın Allah aşkına olsun bütün oğullarını getir. Şimdi tam gül<br />
mevsimi, ilkbahar. Yahut da yazın meyve zamanı gel de hizmetine kemer kuşanayım.<br />
Soyunu, sopunu, çoluk çocuğunu akrabalarını getir, köyümüzde üç, dört ay kal.<br />
Bahar çağında köy pek hoş olur, çayırlık, çimenlik, gönle ferah veren gönül çeken<br />
lalelik kesilir” şehirli başından savmak için ona vaatte bulundu, vaadinin üstünden de<br />
sekiz yıl geçti. Köylü, her yıl “ Ne vakit geleceksin. Kış gelip çattı” der. O da “ Bu yıl<br />
filan yerden konuk geldi. müsaade edin de gelecek yıl, işten güçten kurtulursam<br />
gelirim” der.<br />
Köylü “ ailem, ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu bekleyip duruyor” diye karşılık<br />
verirdi. Her yıl leylek gelince köylü de gelir, şehirlinin evine konardı. Şehirli, her yıl<br />
altınından, malından köylüye harc eder, onun üstüne kanat gererdi. Nihayet son defa<br />
o yiğit köylü, tam üç ay şehirliye misafir oldu.<br />
O da ona sabah akşam sofra yaydı, yedirdi, içirdi. Köylü, utanıp yine “ Efendim, kaç<br />
keredir vaat ettin, beni kaç kere beni kaç keredir aldattın bu niceyedir” dedi. Şehirli<br />
dedi ki: “ Canım da, bedenim de buluşmayı isteyip duruyor ama her hareket, onun<br />
takdiriyle. İnsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgarı estiren bakalım onu ne yana<br />
sürecek ”<br />
Köylü, yine şehirliye antlar vererek “ Ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu al, gel de<br />
ikramı gör” deyip elini tuttu. Üç kere ant verdi “ Allah için olsun gayret et, tez gel”<br />
dedi. Bunun üstüne on yıl geçti. Her yıl böyle laflar eder, tatlı, tatlı vaatlerde<br />
bulunurdu. Şehirlinin çocukları “Baba ay ad sefer eder, bulut da gölge de.<br />
Köylü bunca hakkın geçti. onun için nice zahmetler çektin. O da sen ona konuk olasın<br />
da hiç olmazsa bu hakların bir kısmını olsun ödemek ister. Bize, onu kandırın, köye<br />
getirin diye gizlice bir çok ricalarda bulundu” dediler. Şehirli dedi ki: “yavrucuğum,<br />
doğru ama iyilik ettiğin kişinin şerrinden sakın demişler.<br />
Dostluk, son demdedir. Korkarım ki bir şey olur da tohum bozulur”sohbet vardır,<br />
keskin bir kılıca benzer, bostanı, ekini kış gibi kesip biçer. Sohbet vardır, ilkbahar<br />
gibidir. Her tarafı yapar, sayısız meyveler verir. İhtiyat ve tedbir ona derler ki kötü<br />
zannı gideresin. Kaçıp kötülüklerden kurtulasın.<br />
Peygamber “ Tedbir sui zandır” dedi. A boşboğaz, her adımın bir tuzak bil. Sahranın<br />
yüzü dümdüz ve geniştir ama her adımda bir tuzak var, küstahça koşmayı bırak. Dağ<br />
keçisi nerede tuzak ” diye koşar. Fakat yürüdü mü tuzağa koşar, boğazından<br />
yakalanır. Nerede tuzak diyordun ya, işet buracıkta, bak da gör. Ovayı gördün ama<br />
tuzağı görmedin.<br />
A şaşkın, çayırlıkta tuzak, pusu ve avcı olmadıkça kuyruk mu olur Bu yere küstahça<br />
gelenlerin kemiklerini, kellerini gör! Ey seçilmiş kişi, mezarlığı var da onların<br />
kemiklerine başlarından geçenleri sor! O kör sarhoşlara bak da aldanış kuyusuna baş<br />
aşağı nasıl düştüler, açıkça gör!<br />
Gözün varsa körcesine gelme, gözün yoksa eline sopa al. Tedbir ve ihtiyat sopan<br />
yoksa bir gözlüyü kılavuz edin. Tedbir ve ihtiyat sopan yoksa kılavuzsuz her yolun<br />
başında durma. Körün adım atması gibi ihtiyatla adım at da ayağın kuyudan da<br />
kurtulsun, köpekten de. Kör bir kazaya uğramayayım diye titreye, titreye korkar ve<br />
ihtiyatlı adım atar. Ey dumandan kaçıp ateşe düşen lokma olan.<br />
Köylü, yaltaklandıkça, yaltaklandı. Nihayet şehirlinin reyi, tedbiri elden gitti, şaşırdı,<br />
ahmaklaştı. Köylünün haber üstüne haber salması, nihayet şehirlinin duru suyunu<br />
bulandırdı. Bir taraftan da çocukları neşeyle “ Baba, gezer oynarız, ne olur ” demeye<br />
başladılar. Yusuf gibi. Onu da “ Gezer oynarız” sözü tuhaf bir takdir neticesi babasın<br />
gölgesinden ayırdı. O oyun değil, canlı oynayış hile , düzen, hainlik. Seni dostundan<br />
ayıran özü dinleme.<br />
O sözde ziyan vardır, ziyan1 hatta o sözde sad edenler sad vefkının faydası bile olsa<br />
aldırış etme altın için hazineyi bırakma yoksul’! şunu dinle, Allah peygamberin<br />
eshabına iyi kötü nice şeyler söyleyip kaç kere itabetti. Çünkü kıtlık yılında davul<br />
sesini duyunca Cuma namazını hemencecik bırakıverdiler.<br />
Başkaları daha ucuza almasınlar, o alışverişle bizim karımızı onlar elde etmesinler<br />
dediler. Peygamber, namazda kendini tamamıyla niyaza vermiş iki üç yoksulla<br />
kalakaldı. Allah: “ Davul sesi, abes işler ve alışveriş, Allah Rasülünden sizi nasıl<br />
ayırdı<br />
Şaşkın bir halde buğdaya doğru dağılıverdiniz de Peygamberi atakta yalnız bıraktınız.<br />
Buğday için olmayacak tohumlar ektiniz, o Hak Resulünü terk ettiniz. Onun sohbeti<br />
oyundan da hayırlıdır, maldan da. Hele bir gör, kimi bıraktın, gözünü ov da bak!<br />
Hırsınızın yüzünden şunu yakinen bilmediniz mi ki rızık verici benim, rızık veren Allah,<br />
senin ona dayanmanı nasıl olur ad zayi eder Buğday için gökyüzünden buğday<br />
gönderenlerden ayrıldın ha!<br />
Şehirli, işe koyuldu, hazırlığını tamamladı, azim kuşu köye doğru koşmaya, uçmaya<br />
başladı. Ehli, çoluğu, çocuğu da yol hazırlığını görüp eşyalarını azim öküzüne<br />
yüklediler. Neşeli bir halde koşa, koşa yola düştüler. “Köyden istifadeler edeceğiz,<br />
bize köyden müjde ver, müjde!” diye, diye köye doğru yöneldiler.<br />
“ Gittiğimiz yer güzel bir çayırlık, çimenlik. Orada da sevdiğimiz kerem sahibi bir<br />
dostumuz var. Bizi binlerce istekle çağırdı. Bizim için ihsan ağacını dikti. Uzun kışın<br />
azığını köyden tedarik edip şehre getiririz gayri. Hatta dostumuz, bağını bile,bize<br />
bağışlar. Bize canında yer verir.<br />
Yoldaşlar, çabuk olun da istifadeler edelim” diyorlardı. Fakat akıl içerden içeri “<br />
Öğünmeyin!” Allah faydasıyla faydalanın, şüphe yok, rabbim, sevinen, öğünen kişileri<br />
sevmez. Allahnın size ihsan ediverdiği şeylere sevinin, neşelenin. Sizi işgal eden şey,<br />
sizi Hak’tan alıkor aldatır.<br />
Gamdan neşelenen, ondan başka bir şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam<br />
bahardır, başka şeyler kış! Ondan başka her şey, seni yavaş, yavaş helake doğru<br />
götüren düşüncelerindir. İsterse sana taç, taht, mal, mülk olsun! Gamdan sevin gam<br />
vuslat tuzağıdır.<br />
Bu yolda aşağıya düşüş, hakikatte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve<br />
meşakkat çekişine maden, fakat bu söz, çocuklara nereden tesir edecek Çocuklar,<br />
oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeğiyle yarışa girişirler. Ey yaban eşekleri, bu<br />
yanda tuzaklar var. Bu yandaki tuzaklarda kan içiciler var.<br />
Oklar uçuşup durmakta yay, gayb aleminde gizli, gençlere yüzlerce ihtiyarlık okları<br />
erişmekte. Gönül ovasına adım atmak gerek, çünkü bu ovada ferahlık, genişlik, neşe<br />
olamaz. Dostlar, gönül eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar gül bahçeleri içinde<br />
gül bahçeleri var.<br />
Yolcu, kalbe yürü orada seyret, orada gez dolaş. Ağaçlar var orada, akan sular var<br />
orada. Köye gitme. Köy, adamı ahmak bir hale sokar. Aklı, nursuz, fersiz bir hale<br />
getirir. Ey seçilmiş temiz adam, peygamberin sözünü dinle, köyde yurt tutmak, aklın<br />
mezarıdır. Köyde sabah, akşam bir gün kalan kişinin aklı, bir ay yerine gelemez.<br />
Tam bir ay onun ahmaklığı gitmez. Köy otlarından da bundan başka ne biçilebilir ki<br />
Köyde bir ay kalan kişi, nice zaman bilgisiz ve kör kalır. Köy nedir Hakikate<br />
ulaşmamış, elini taklit ve huccete atmış şeyh! Aklı kül şehrine karşı bu duygular,<br />
gözleri bağlı değirmen eşeklerine benzer.<br />
Bunu geç de hikayeye giriş, inciyi bırak. Buğday tanesini ele al. İnciye yol yoksa<br />
hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür. Zahir,nihayet insanı<br />
batına götürür. Her insanın evveli suretten başka nedir ki* ondan sonra lezzet gelir ki<br />
lezzet meyvenin manasıdır. Önce çadır kurarlar da sonra türkü konuk çağırırlar.<br />
Bil ki suretin çadırıdır, manan Türk. Manan bil ki kaptandır, suretin gemi! Allah için<br />
şunu bir nefes olsun bırak da şehirlinin eşeği çanını çalsın!<br />
Şehirli ve çoluğu, çocuğu hazırlıklarını tamamladılar, eşyalarını katırlara yükleyip<br />
köye doğru yollandılar. Hayvanlarını neşeli ,neşeli sürmekte, “Sefer edin de ganimet<br />
bulun” demekteydiler. Ay, sefer ede ,ede Keyhusrev olur. Tolunay hâline gelir. Sefer<br />
etmeksizin nasıl padişah kesilir ki<br />
Beydak, seferle satrancın en üst hanesi olan ferzin hanesine gelir, ferzin olur. Yusuf,<br />
seferden faydalanır, yüzlerce muradına erişir. Onların da gündüzün yüzlerini güneş<br />
yakıyor, geceleyin yıldızla yol buluyorlar. Kötü yol, onlara güzelleşiyor, köyün<br />
neşesiyle cennet gibi görünüyor, bu suretle gidip duruyorlardı.<br />
Acı, tatlı dudakların tesiriyle tatlılaşır, diken, gül bahçesi dolayısıyla gönül çeker bir<br />
hale gelir. Ebu cehil karpuzu, sevgili yüzünden hurma kesilir, ev, evdeki dost<br />
yüzünden ova olur. Gül yanaklı, ay yüzlü sevgilisi yüzünden niceler sırtı yaralı hamal<br />
olmuştur. Gece gelsin de ay ( yüzlü sevgilinin) yüzünü öpsün diye demirci, yüzünü<br />
simsiyah etmiştir.<br />
Esnaf, gönlüne bir serviyi diktiğinden akşama kadar dükkanda çarmıha çakılmış gibi<br />
bekler durur. Tacir, deniz demez, kara demez yürür durur ama evinde oturan bir<br />
sevgilinin aşkıyla koşup yeler. Kimin bir ölüye, bir taşa, toprağa sevdası varsa bir diri<br />
yüzlünün sevdasıyla sevdalanmıştır.<br />
Dülger, tahtaya yüz tutmuştur ama ay yüzlü güzeline hizmet etmek ümidiyle, sen de<br />
bir dirinin ümidiyle çalış, çabala ki o, bir gün sonra cansız bir hale geliversin. Aşağılık<br />
yüzünden bir saman çöpünü kendine munis olarak seçme. Onun munisliği ariyettir.<br />
Ananla, babanla munistin Allahdan başka munislerin sana vefakarsa hani o ünsiyet<br />
Haktan gayrı birisiyle dostluk, yerindeyse dadınla, lalanla ünsiyetin ne oldu Sütle,<br />
memeyle olan ünsiyetin kalmadı. Mektepten nefret ederdin o nefret de geldi geçti. O<br />
ünsiyet, onların duvarına varan güneş ziyasından ibarettir. O akis güneşe gitti.<br />
Yiğidim, o ışık nereye düşerse sen ona aşık oluyorsun.<br />
Her vara taalluk eden aşkın, Allah vasfından, meydana gelir, o şeyin yaldızından, o<br />
şeyin zahiri güzelliğinden değil. O şeyin altın yaldızı aslına gitti de bakırı kaldı mı<br />
insanın tabiatı doyar, onu boşlayıverir. Onun yaldızlı, zahiri sıfatlarından ayağını çek.<br />
Bilgisizlikle kalpa pek hoş deme.<br />
Kalplardaki o hoşluk, o güzellik eğretidir. O, süsün, püsün altında süssüzlük vardır.<br />
Kalpın üstündeki altın, madenine gider. Sen de onun gittiği madene git. Duvardaki ışık<br />
güneşe varır. Sen de sana layık olan o güneşe git. Ondan sonrada madem ki oluktan<br />
vefa görmedin, suyu yağmurdan iste.<br />
Kurdun tuzağı, kuyruk madeni değildir. O koca kurt, kuyruk madenini nereden tanıyıp<br />
bilecek O aldanmış kişilerde altını çıkınlamış sandılar da köye doğru koştular.<br />
Gülerek oynayarak o dolaba doğru çark ura, ura yürüdüler. Köye doğru uçan bir kuş<br />
görseler sabırsızlıktan elbiselerini yırtıyorlar, köyden bir adam geliyor görseler<br />
yüzünü, gözünü öpüyorlar, “ Sen bizim dostumuzun yüzünü gördün. Sen bizin<br />
canımızın canısın, bizim gözümüzsün sen” diyorlardı.<br />
Tıpkı Mecnun gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.<br />
Etrafında eğilip bükülerek onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker<br />
şerbeti veriyordu. Bir herzevekil dedi: “ a ham mecnun, bu yapıp durduğun şey ne<br />
delilik, ne sersemlik.<br />
Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler” köpeğin ayıplarını bir<br />
hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz. Mecnun dedi<br />
ki. “ Sen baştanbaşa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!<br />
Bu köpek, bence Allah’nın bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leyla’nın mahallesinin<br />
bekçisi.<br />
Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş neresini yurt<br />
edinmiş O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim dert daşım, gam<br />
daşım. Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu<br />
aslanlardan yeğdir. Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili. Anlatmaya imkan<br />
yok ki, sus vesselam!..”<br />
Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesi içersinde gül<br />
bahçesidir. Suretini kırdın yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir. Artık her<br />
sureti kırar, haydar gibi Hayber kapısını çekip koparırsın. O saf şehirli de surette<br />
zebun oldu, köylünün kötü sözleriyle köye doğru yola düştü.<br />
O yaltaklanma tuzağına tutularak neşeli, neşeli gidiyordu. Taneyle sınanmaya giden<br />
kuşa benziyordu. Kuş o taneyi kerem ve ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o<br />
ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o<br />
ihsan hırsın son derecesidir.<br />
Kuşcağızlar taneye tamah ederek sevinip o hileye doğru uçar, koşarlar. Şehirlinin de<br />
sevinçlerini de anlatsam korkarım ki yolcu, seni yolundan alıkorum. Onun için kısaca<br />
geçiyorum. Yolda bir köy göründü. Fakat o köylünün köyü değildi, başka bir yola<br />
saptı. Bir aya yakın bir müddet köyden köye dolaştılar<br />
Çünkü köyün yolunu iyi bilmiyorlardı. Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz yıllık<br />
yol olur. Kabe’ye delilsiz giden bu başı dönmüş zavallılar gibi zillece düşer. Ustaya<br />
müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi şehre de alay mevzuu olur, köye de! Doğuda<br />
da, batıda da anasız, babasız bir insan doğması pek nadirdir.<br />
Bir işe girişen, çalışan kişi mal kazanır. Ama nadir olarak bir adam, bir hazine<br />
bulabilir. Fakat nerede bir Mustafa ki cismi can olsun da “ Er rahman, Allemel Kuranrahman,<br />
ona Kuranı öğretti” sırrına ersin. Ten ehlinin hepsi kalemle, okuyup yazmakla<br />
öğrenir, öğretir. Allah kereminin bolluğuyla kalemi, öğretiş ve öğrenişe vasıta halk<br />
etmiştir. Oğul, her hırs sahibi mahrumdur. Harisler gibi öyle koşma, aheste yürü.<br />
Şehirli ve çoluk çocuğu da o yolda karada yaşayan kuşun suda çektiği eziyetler,<br />
zahmetler çektiler. Köye de karınları toktu artık, köylüye de. Öyle usta olmadan şeker<br />
yapmaya da doymuşlardı, hatta.<br />
Bir ay sonra kendileri perişan, hayvanları yemsiz bir halde o köye vardılar. Köylüye<br />
bak ki kötü niyeti yüzünden falan feşman diye zırvalamaya, gündüzleri, bağına,<br />
bahçesine yüz tutmasınlar diye onlardan yüzünü gizlemeye koyuldu. Gizlediği yüz de<br />
zaten tamamıyla hile ve riyadan ibaretti. Öyle yüzün, Müslümanlardan gizli kalması<br />
daha iyi.<br />
Öyle yüzler vardır ki şeytanlar, sinek gibi başına üşüşür. Bekçi, gibi orada yurt tutar,<br />
otururlar. Bu çeşit adamların suratını gördün mü ya bakma, yahut da madem ki<br />
baktın, hoşlanıp gülme. O çeşit habis ve asi suratlar hakkında Allah, “ Alnının<br />
perçeminden yakalar, çekeriz” dedi.<br />
Konuklar, köylünün evini sorup buldular, akraba ve bildikleri gibi kapıya koştular.<br />
Köylünün evindekiler kapıyı kapadılar. Şehirli, bu aykırı hareketten deli gibi oldu.<br />
Fakat zaten sertlik gösterilecek zaman değildi. Kuyuya düştükten sonra sertliğin ne<br />
faydası var<br />
Tam beş gün, geceleri soğuktan üşüyerek, gündüzleri sıcaktan yanıp yakılarak<br />
kapısının önünde kaldılar. Orada kalışları ne gafilliklerindendi, ne eşekliklerinden.<br />
Zaruretten, açlık ve susuzluk yüzündendi. İyiler, zaruret yüzünden kötülerle<br />
bağdaşırlar, adam zaruret yüzünden ölü eti bile yer!<br />
Şehirli, köylüyü gördükçe selam vermekte, “ Yahu, ben filan kişiyim, adım da şu”<br />
demekteydi. Köylü” Olabilir, fakat sen kimsin, nesin ben ne bileyim Belki kötü bir<br />
adamsın, belki temiz bir adam. Ben, gece gündüz, Allahnın işlerine hayran kalmış,<br />
dalmış gitmişim. Seninle hiçbir surette mukayyet olmam ben.<br />
Kendi varlığımdan bile haberim yok. Varlığımdan bir kıl ucu kadar bile eser kalmadı.<br />
Aklım, Allahdan başka hiçbir şeyden agah değil. Gönlümde de Allahdan başka bir şey<br />
yok, canımda da” diyordu. Şehirli dedi ki: “ bu an, tam kıyamete benzedi: Kardeş,<br />
kardeşinden kaçmada!”<br />
Şehirli, köylüye “ Soframdan fazlasıyla yemek yemedin mi sen Ben o adam değil<br />
miyim Filan gün sana feşman şey almadım mıydı, seninle buluşup görüşmez miydik<br />
Aylarca bana konuk olmaz mıydı , sayısız ihsanlarıma, inamlarına nail olmadın mı<br />
Halk, aramızda ki sevgiyi duymuş, işitmiştir.<br />
Boğaz, nimet yerse yüz utanır”diye anlatıp duruyor. Köylü de “saçma sapan ne<br />
söylenip duruyorsun ki Ne seni tanıyorum, ne adını, ne yerini!” diyordu. Beşinci gece<br />
gökyüzünü bulutlar kapladı. Bir yağmur başladı ki gök bile bu yağışa şaşa kaldı. Artık<br />
bıçak kemiğe dayanınca şehirli “ Ev sahibini çağırın” diye kapısının halkasını dövmeye<br />
başladı.<br />
Köylü yüzlerce ısrardan sonra nihayet kapıya gelip “ Babasının canı ne istersin, ne<br />
var” deyince şehirli, dedi ki: “ Bunca haktan vazgeçtim,bütün zanlarımı,<br />
düşüncelerimi terk ettim. Zavallı cancağızım, beş günde bu sıcakta yanıp şu soğukta<br />
donarak beş yıllık zahmet çekti.” Bildikten, dostani soydan gelen bir cefa, ağyarın üç<br />
yüz bin cefasına eşittir.<br />
Çünkü insan, eşin dostun cevrü cefada bulunacağını ummaz, tabiatı daima onun<br />
lütfuna, vefasına alışmıştır. İnsanların uğradıkları bela ve mihnet, dikkat edersen<br />
anlarsın ki alışmadıkları şeylerden meydana gelir. Şehirli: “ Ey sevgi güneşi zevale<br />
erişen arkadaş, kanımı bile döksen helal ederim. Yalnız şu yağışlı gecede bize bir<br />
bucak ver de kıyametten sen de bunun ecrine nail ol” dedi.<br />
Köylü, “Orada bağcının sığındığı bir bucak var. Bağcı, o bucakta kurtları bekler. Kurt<br />
gelirse öldürmek için eline yayını, okunu alır, bekler durur. Sen de o zahmeti<br />
çekebilirsen ne ala, orası senin olsun. Fakat bu işi başaramazsan kendine başka bir<br />
yer ara” deyince,<br />
Şehirli dedi ki: “Sana yüzlerce hizmette bulunayım, sen tek yer ver. O yayı, oku da ver<br />
elime. Ben uyumam, üzümleri beklerim. Kurt gelirse tam kellesinden vururum. İki<br />
yüzlü münafık. Allah için olsun sen beni gece vakti yağmur altında, çamur üstünde<br />
bırakma da!” o bucak boşaltılınca şehirli, çoluk, çocuğuyla beraber o daracık, o dönüp<br />
kımıldamağa bile imkansız yere gitti.<br />
Selden, mağara bucağına sığınmış çekirgeler gibi adeta birbirlerinin üstüne<br />
binmişlerdi. Bütün gece “ Aman yarabbi, sen acı. Biz değil buna, hatta bunun iki yüz<br />
misline bile layığız. Aşağılık kişilerle dost olanın, adam olmayanlara adamlık<br />
gösterenlerin layığı budur. Ham tamaha düşüp ulular kapısındaki hizmeti bırakan,<br />
buna layıktır.<br />
Temiz kişilerin taşını, toprağını öpüp yalamak aşağılık adamlara hizmetten, onların<br />
bağına, bahçesine nail olmaktan yeğdir. Gönlü aydın bir ere kul olmak, padişahların<br />
başına taç olmadan daha iyi. Ey yol çavuşu, ey aykırı yollarda koşup duran, sen şu<br />
toprak yüzündeki padişahlardan davul sesinden başka bir şey bulamazsın ki.<br />
Şehirliler bile ruha nispetle yol uran hırsızlardan ibaretken köylü dediğim kim oluyor<br />
Feyizden mahrum bir ahmak! Aklına, tedbirine uymayıp gulyabani sesi duyunca o sese<br />
tabi olana bu layıktır” diyorlardı. Yaptığı işe candan gönülden nadim oldu, oldu ama<br />
artık soğuk, soğuk ah etmenin ne faydası var.<br />
Şehirli de bütün gece elinde yayla ok, her yanı gezip dolaşmakta, her tarafta kurt<br />
araştırmaktaydı. Halbuki asıl kurt, kıvılcım gibi ona sıçramış, musallat olmuştu da o<br />
bundan habersiz hala kurt arıyordu. Sivrisineklerle pireler, kurt gibi o viranede<br />
onların başına üşüşmüş, onları yaralayıp duruyordu.<br />
İnatçı kurdun saldırması korkusuyla sivrisinekleri kovmaya da mecalleri yoktu. Kurt<br />
gelir de sürüye bir ziyan verirse köylü şehirlinin saçını sakalını yolardı. Dertleri aşırı<br />
bir derecede, yürekleri ağızlarına gelmiş bir halde beklerken, ansızın bir tepeden<br />
saldırıp gelmekte olan bir kurt karaltısı göründü.<br />
Şehirli, yayını kurup bir ok attı, hayvanı vurdu, tepeden aşağı düşürdü. Hayvan<br />
düşerken bir yellendi. Köylü, duyup eyvah dedi, ellerini dizlerine vurdu. “ Be hey<br />
mürüvvetsiz, eşeğimin sıpasını vurdun” dedi. Şehirli, “ Yok canım, dev gibi kurt.<br />
Karaltısına baksana, kurdun ta kendisi. Şeklinden de kurt olduğu anlaşılıp duruyor”<br />
dediyse de, köylü, “Hayır, yellendi ya tanıdım ben. Onun yellenmesini suyu şaraptan<br />
nasıl ayırt edersem öyle ayırt eder, anlarım. Çayırlıkta benim sıpamı vurdun,<br />
öldürdün. Dilerim, neşe yüzü görmeyesin” dedi. Şehirli, “;y, bak. Vakit gece, insan,<br />
geceleyin iyi göremez.<br />
Gece ekseriye adamı yanıltır, başka şeyler gösterir. Herkes geceleyin gördüğünü fark<br />
edemez. Hele bu gece hem karanlık, hem bulut var, hem şiddetli yağmur yağmada. Bu<br />
üç karanlık, adamı pek yanıltır” dedi ama, köylü “ Hayır. Bu bana gün gibi aşikar.<br />
Tanırım ben, bu yellenme, benim eşeğimin sıpasının yellenmesi.<br />
Yolcu azığı nasıl tanırsa ben de yüz yel arasında bile o yeli tanırım” deyince, şehirli<br />
dayanamadı, sıçrayıp köylünün yakasına yapıştı. Dedi ki: “ A hilebaz sersem, a bunak<br />
mendebur, sen hem afyon yutmuş, hem esrar içmişsin. Bu üç karanlık içinde eşeğin<br />
yellenmesini tanıyorsun da beni nasıl tanımıyorsun be hey avare!<br />
Gece yarısı eşek sıpasını tanıyan adam, güpegündüz dostunu nasıl tanımaz Kendini<br />
dalgın ve arif gösteriyor da mürüvvetin, vefanın gözüne toprak serpiyorsun. Benim<br />
kendimden ile haberim yok, gönlüme Allahdan başka hiçbir şey sığmıyor ki. Dün<br />
yediğim bile aklımda değil.<br />
Bu gönül, hayretten başka bir şeyden neşelenmiyor diye kendini müstağrak<br />
gösteriyorsun ama asıl akıllı, fakat Allah mecnunu benim, bunu hatırında tut da şu<br />
kendimde olmayışımı mazur gör. Bir insan, şer’an murdar olan hurma şarabı içse<br />
kendinde değilse şeriat, onu mazur tutar.<br />
Sarhoş ve esrarkeşin karı boşaması ve bir şey satması, makbul ve muteber değildir.<br />
O, çocuğa benzer, yaptığı affedilir, hürdür, serbesttir. Asıl tek padişah olan Allahdan<br />
gelen sarhoşluksa insana yüz küpün şarabından ziyade tesir eder, yüz küpün<br />
şarabından ziyade adamın aklını alır.<br />
Haydi yürü artık böyle adama nasıl teklif olabilir ki At düştü, elsiz, ayaksız bir hale<br />
geldi. alemde eşek sıpasına kim yük yükler Ebumerre’ye kim Farsça okutabilir At<br />
topallamaya başladı mı, üstündeki yükü alırlar. Çünkü Allah “ Köre teklif” yok dedi.<br />
Ben de kendime karşı kör, fakat Allah’ı görür oldum. Şu halde azdan da affedilmişim,<br />
çoktan da!<br />
Halbuki, sen, dervişlikten dem vuruyorsun, kendinden olmadığını söylüyorsun, ebedi<br />
sarhoşlar gibi hayhuylarda bulunuyor, naralar atıyorsun. Yeri gökten fark etmiyorum<br />
diyorsun ama Allah gayreti seni bir sınadı ki! Eşek sıpasının yellenmesi seni böyle<br />
rüsvay etti, senin, ben yoktum diye kendini nefyedişini ret ederek, varlığını ispat etti.<br />
Allah, sersem adamı böyle rüsvay eder, kaçan avı böyle yakalar işte!” hey babam hey<br />
ben, padişah kapısına çavuş oldum diyene yüz binlerce sınama var. Halk, onu bu<br />
sınamayla tanımasa bile ileri gelenler, onun davasına delil ister, yolundan nişan<br />
sorarlar. Aşağılık bir adam, terzilik davasına kalkışsa padişah, onun önüne bir atlas<br />
kumaş atar.<br />
Bundan bir geniş kaftan yap der. Bu sınamayla yersiz davaya kalkışanın başında iki<br />
boynuzdur peyda olur, öküzlüğü anlaşılıverir. Eğer kötüleri sınama olmasaydı her<br />
puşt, savaşta Rüstem kesilirdi! Farz et ki puşt zırh giymiş, kaç para eder Savaşa<br />
girişip sıkışınca esir olacak değil mi<br />
Allah sarhoşu, kasırgadan ayrılır mı hiç O , sur üfürülünceye kadar kendine gelmez.<br />
Allah şarabı doğrudur, doğru yalanı yok. Sense şarap değil ayran içmişsin. Ayran<br />
içmişsin , ayran içmişsin, ayran içmişsin.! Kendini Cüneyd ve Bayezid gösteriyorsun.<br />
Yürü be, ben, baltayı kilitten fark edemem ki diyorsun ama.<br />
A düzenbaz, kötülüğü tembelliği, kızgınlığı ve ihtirası bu sersemlikle nasıl<br />
gizleyebileceksin Kendini Mansur-ı Hallac göstermede, dostların pamuğuna ateş<br />
urmadasın. Ben Ömer’i Ebuleheb’den ayırt edemem de gece yarısı eşek sıpasının<br />
yellenmesini tanırım diyorsun ha!<br />
Senin gibi eşeğin bu sözüne inanan da kendisini, hatırım için kör ve sağır eden bir<br />
eşektir. Kendini öyle pek yol erlerinden sanma. Sen yol kesicilerin adamısın, herze<br />
yiyip durma! Sersemlikten uç, akla doğru koş. Mecazi akıl, göklere uçabilir mi hiç<br />
Kendini Allah aşıkı gösteriyorsun ama kapkara Şeytanla aşkbazlık ediyorsun.<br />
Kıyamet günü aşıkla maşuku birbirine bağlarlar da herkesin önüne çıkarı verirler. Sen<br />
kendini nasıl oluyor da ahmak, dalgın gösteriyorsun Üzümün kanı nerede Sen bizim<br />
kanımızı içmişsin! Yürü, benden uzaklaş hemen. Ben seni tanımıyorum. Kendini<br />
bilmeyen bir arifim ben, köyün Behlül’üyüm ben diyorsun ha!<br />
Allah yakınlığına eriştin de sanat, sanatkardan ayrı olmaz sanıyorsun ha! Şunu olsun<br />
görmez misin Allah velilerinin eriştikleri yakınlıkta yüzlerce keramet, yüzlerce iş güç<br />
var. Mesela demir, Davud’un elinde mum oluyor. Halbuki senin elinde mum, demir<br />
kesiliyor!<br />
Yaratma ve rızık verme yakınlığında herkes müsavidir, bu sıfatlar herkeste var. Fakat<br />
bu ulular, Allah aşkının vahyi yakınlığına sahip olurlar. Babacığım, yakınlık de çeşit,<br />
çeşittir. Güneş dağa da vurur, altına da! Fakat güneşin altına bir yakınlığı var ki<br />
söğüdün bundan haberi bile yok!<br />
Kuru dal da güneşe yakındır, yaş dal da. Güneş hiç ikisinden de gizlenir mi ki Fakat<br />
yaş taze dalın yakınlığı nerede O daldan olgun meyveler devşirmede, olgun meyveler<br />
yemedesin. Fakat bir de bak, kuru dal, güneşe yakınlığından kuruluktan başka ne<br />
bulabilir<br />
Akıllı, aklın başına gelince pişman olacak bir sarhoşluğa düşme. O sarhoşlardan ol ki<br />
onlar şarap içmeye koyuldular mı olgun akıllar bile onlara hasret çeker. Ey kedi gibi<br />
kocalmış fareyi tutan, o şaraptan içmiş onunla gıdalanmışsan aslan tut aslan! Ey<br />
hayale kapılıp aslı olmayan kadehten hayal şarabı içen, hakikat sarhoşları gibi<br />
sarhoşluk etme, o tarafa sarkıntılıkta bulunma.<br />
Sarhoş gibi şu yana bu yana düşüp durmadasın ama sana bu tarafa yol yok, o tarafa<br />
yürü. O yana yol bulursan ondan sonra bazan bu tarafa salın, bazan o tarafta.<br />
Tamamıyla bu tarafa mensupken o tarafta dem varma. Madem ölümün gelmemiş<br />
yalan yere can çekişme. Fakat ebedi hayata erişen ve ecelden korkmayan Hızır canlı<br />
kişi mahluku tanımasa da caiz.<br />
Damağını vehmin zevkiyle çeşnilendirir, varlık tulumuna üfürür, kendini havayla<br />
şişirip gururlanırsın ama, bir iğneyle o yel kaçıp gider. Dilerim akıllı adam, bu çeşit<br />
semirmesin! Kışın kardan testiler yapıyorsun, iyi ama hiç onlar suya dayanır mı<br />
SEBALILAR VE NİMETTEN AZMALARI<br />
Seba halkının macerasını okumadın mı Belki de okudun, okudun ama sesten başka<br />
bir şey duymadım. O dağ, sesi anlamaz ki dağın aklı manaya gidemez ki. Dağ akılsız,<br />
kulaksız ses verir durur. Fakat sen sustun mu o da susar. Allah Seba’lılara pek büyük<br />
bir genişlik ve rahatlık verdi. Yüz binlerce köşk, hayvan ve bağ ihsan etti.<br />
O kötü yaradılışlı adamlar buna şükretmediler. Vefada köpekten de aşağı oldular.<br />
Köpeğe bir kapıdan bir lokma ekmek verilse o kapıya bağlanır, hizmetkar olur. Kapıya<br />
bekçi kesilir. Ona eziyet edilse yiyeceği layıkıyla verilese bile o kapıyı bırakmaz. Orada<br />
karar eder, başka bir kapıya gitmez.<br />
Oraya bir garip köpek gelse oradaki köpekler onu gece gündüz tedibederler. İlk<br />
konağına git. Oradan nimetlendin, o nimetlerin hakkı, gönlünü oraya rehin etmendir<br />
derler. Yerine git, o nimetin hakkını bundan fazla terketme diye onu diye onu ısırırlar.<br />
Sen de gönül ve gönül ehlinin kapısından bir hayli abıhayat içtin, gözlerin açıldı.<br />
Canın, ehlin diller gönlünden nice şükür, vecir ve kendinden geçiş gıdaları yedi. Sonra<br />
da yine hırs yüzünden bu kapıyı bıraktın, hırs yüzünden her dükkanın etrafında dönüp<br />
dolaşmadasın. O çömleği yağlı ihsan sahiplerinin kapısına arda kalasıca bir tirit için<br />
koşup duruyorsun. Bil ki can, asıl burada yağlanır, ümitsiz bir hale düşenin işi burada<br />
düzelir.<br />
İsa’nın ibadet yeri, gönül ehlinin sofrasıdır. Kendine gel, kendine ey derde müptela<br />
sakın bu kapıyı bırakma. Halk her taraftan toplanır, kör, çolak, kötürüm, topal, hepsi.<br />
Sabahleyin İsa’nın ibadet ettiği yerin kapısına gelir, onun nefesiyle illetten kurtulmayı<br />
umarak bekleşirdi.<br />
İsa, o güzel gidişli, evradını bitirince kuşluk çağı dışarı çıkar. Zayıf, perişan bir çok<br />
dertlinin şifa ümidiyle kapıya oturup bekleştiğini görür. Dua ederde “ Allah, hepinizin<br />
muradını verdi, maksatlarınıza eriştiniz. Şimdilik illetsiz zahmetsiz yürüyün, Allahnın<br />
yargılama ve kerem etmesine doğrulun” der.<br />
Hepsi ayaklara bağlı develere benzerken himmet edip bağlarını çözer. Onlarda<br />
hemencecik sıhhat bulup onun duasıyla neşelenerek yürür giderlerdi. Sen de bunca<br />
afetlere uğradın, hepsinden tecrübeler gördün. Padişah meşrepli erlerden sıhhat<br />
buldun. Topallığın kaç kere düzeldi, canın kaç defa gamdan, mihnetten kurtuldun.<br />
Sense gafilcesine kendini de kaybetmemek için ayağına ip bağlamış durmaktasın be<br />
herif! Şükretmiyorsun, nail olduğun nimetleri unutmuşsun. Bu unutuş o bal yediğin<br />
zamanları hatırına getirmiyor. Hulasa o yol sana bağlandı. Çünkü gönül ehlinin gönlü,<br />
senden incindi, sana darıldı.<br />
Çabuk onları bul, kusur dile, tövbe et. Bulut gibi ağla inle. De sana onların gül<br />
bahçeleri açılsın, sana olgun meyveler saçılsın. O kapıda dön dolaş Eshabı kehf’in<br />
köpeğiyle kapı yoldaşıysan köpekten aşağı olma. Köpekler bile, gönlünü ilk eve bağla<br />
diye köpeklere nasihat ederler.<br />
Kemik yediğin ilk kapıya sıkı bağlan, hak gözetmeyi terketme derler. Edeplensin de<br />
oraya gitsin, kurtuluşu o ilk kapıda bulsun diye onu ısırırlar. A azgın köpek,<br />
velinimetine isyan etme. Halka gibi o kapıya bağlan. O kapıda bekçilik et. O kapıda<br />
çevik davran, o kapıda sıçra.<br />
Vefasızlığını apaçık gösterme, beyhude yere vefasızlığı faş etme. Köpeklerin adeti<br />
vefakarlıktır. Yürü be bari köpeklerin adını kötüye çıkarma derler. Ulu Allah bile<br />
vefakarlıkla öğündü de “ Bizden gayrı ahdine kim vefa eder ki ” dedi. Hakları<br />
reddettikten, saymadıktan sonra isteğin kadar vefakar ol.<br />
Bil ki bu vefa, vefasızlığın ta kendisidir. Çünkü hiç kimse Allah hakkında daha ziyade<br />
hak sahibi değildir ki. Ana hakkı bile Allah hakkında sonra gelir. Çünkü Allah, anayı<br />
senin ana karnındaki şekline borçlu etmiştir. Allah, seni onun cisminde bir surete<br />
bürümüş, gebelik halinde ona seninle istirahat ve huzur vermiş onu sana alıştırmış.<br />
O da seni kendisinin bir cüzü görmüştür. Allahnın tedbiri anaya ilişik olan o cüzü<br />
ayırmıştır. Allah binlerce sanat ve fen düzdü de ana, sana sevgi bağladı, şefkat<br />
gösterdi. Şu halde Allah hakkı, ana hakkından öncedir, Allah hakkını bilmeyen eşektir.<br />
Anayı, ananın memesini, sütünü yaratan, onu babayla çift eden odur. Ona serkeş<br />
olma.<br />
Ey Allah, ey ihsanı kadim olan, bildiğim de senindir, bilmediğim de. Sen Allah’ı an,<br />
çünkü benim hakkım hiç eskimez. O sabah çağında, sizin Nuh’un gemisinde<br />
koruduğumuzu, bu suretle lütuflarda bulunduğumuz an. O zaman sizin aslınızı,<br />
atalarınızı tufandan, tufan dalgasından korudum, onlara aman verdiğim.<br />
Ateş huylu su, yeryüzünü kaplamıştı. Dalgası dağların tepelerine kadar çıkıyordu. Sizi<br />
ret etmedim, atanızın, atasının, atasının varlığında sizi korudum. Madem ki baş oldun,<br />
sana nasıl ayağımla vururum, kendi iş yurdumu nasıl ziyan ederim Vefasızlara<br />
kendini feda ediyor, kötü bir zan yüzünden o tarafa doğru gidiyorsun.<br />
Bense unutmadan, vefasızlıktan beriyim. Benim yanıma gelsen bile kötü bir zanla<br />
gelirsin. Sen, hani kendine benzeyenlerin önünde iki kat olursun ya. İşte onlar<br />
hakkında kötü zanda bulun. Nice ulu, ulu dostlar, yoldaşlar edindin. Sana nerede onlar<br />
diye sorsam gittiler dersin.<br />
İyi dostun yüce göklere gitti. Kötülük dostunsa yerin dibine geçti. Ara yerde sen<br />
kalakaldın, yardımsız, yardımcısız kervandan arta kalan ve sönmeye mahkum ateşe<br />
döndün. Ey baba, yiğit dost, yukardan, aşağıdan münezzeh olanın eteğini tut. O, ne<br />
İsa gibi göklere ağar, ne Karun gibi yerlere geçer.<br />
Sen yerden yurttan alımdan, satımdan kaldın mı o, mekan aleminden de seninle<br />
beraberdir, lamekan aleminde de. Bulanıklardan, duruluklar çıkarır, cefalarını vefa<br />
yerine tutar. Cefakarlıkta, bulunursan noksandan kurtulup kemale erişesin diye<br />
kulağını burar.<br />
Sulukta virdini terk edersen zahmete, mihnete düşer, sıkıntıya uğrarsın ya. İşte o<br />
tediptir. Yapma, o eski ahdi hiç değiştirme demektir. Bu iç sıkıntısı bir zincir şeklini<br />
almadan, bu gönlünü sıkan şey, ayağını bağlamadan önce. Bu işareti, beyhude zan<br />
etmemen için uğradığın o makul zahmet, duyguna hitap eder bir hale gelir ve<br />
meydana çıkar.<br />
Suç işlediğin zaman iç sıkıntıları gönlünü kaplar, bu sıkıntılar, ecelden sonra ist zincir<br />
şekline bürünür. Burada bizi anmaktan çekinen kişiye dar bir yaşayış verilir ve<br />
körlükle cezalanır. Hırsız, insanların mallarını çaldı mı bir iç sıkıntısı, bir darlık<br />
gönlünü tırmalamaya başlar. O, bu sıkıntı, bu darlık nedir ki Der. Şerrinden ağlayan<br />
mazlum yok mu İşte onun sıkıntısı, onun darlığı.<br />
Bu darlığa, bu sıkıntıya pek aldırış etmezse bu inadının rüzgarı ateşini üfler. Hulasa<br />
gönül sıkıntısı, memurların sıkıştırması haline gelir, o manalar, duyulur, görülür bir<br />
hale gelip meydana çıkar. Dertler, zindan ve çarmıh olur. Dert; kök tut . kök, dal<br />
budak verir. Kök gizliydi, meydana çıktı. Sen de darlığını, ferahlığını bir kök bil. Kötü<br />
kökse hemencecik, çabucak onu sök ki çimenlikte çirkin bir diken çıkmasın. İç<br />
sıkıntısı görünce ona bir çare bul. Çünkü dallar, hep kökten meydana gelir. Genişlik<br />
gördün mü de onu sula, yetişip meyve verince dostlara dağıt.<br />
Seba’lılar, heveslerine uymuş ham kişilerdi. İşleri, güçleri büyüklerin nimetlerine<br />
karşı nankörlükte bulunmaktı. Bu nankörlük, adeta sana ihsan eden adama karşı<br />
kötülükte bulunmana, onunla savaşmana benzer. Mesela, o iyilik edene, ben bu iyiliği<br />
istemiyorum, bundan inciniyorum, neden beni incitiyorsun<br />
Lütfet de bu iyiliği yapma. Ben göz istemiyorum, beni kör et dersin, işte bunun gibi.<br />
Seba’lılar da “ Şehirlerimiz birbirine çok yakın onları uzaklaştır. Kötülük, çirkinlik bize<br />
daha iyi bizim ziynetimizi güzelliğimizi al. Biz, bu köşkleri, bağları, bahçeleri<br />
istemiyoruz. Ne güzel kadınlarla işimiz var, ne emniyet ve huzurla.<br />
Şehirler, birbirine pek yakın. Halbuki orada ne boş bir çöl, ne güzel bir ova var. Orada<br />
yırtıcı hayvanlar, canavarlar vardır” dediler. İnsan yazın kışı ister, fakat kış geldi mi<br />
bundan da vazgeçer, istemez. Bir hale katiyen razı olmaz. Ne darlıktan hoşlanır, ne<br />
genişlikten, boşluktan.<br />
Geberesi insan, efendisine ne de kafirdir ya hidayete nail oldu mu tutar, inkara sapar.<br />
Nefis bu çeşit mahluklardandır da onun için gebertilmeye layıktır. Onun için ulu Allah<br />
“ Öldürün nefislerinizi” demiştir. Nefis, üç köşeli dikendir, ne çeşit koysan sana batar,<br />
ondan kurtulma imkanı mı var Heva ve hevesi terketme ateşini vur şu dikene, iyi işli<br />
dosta uzat elini, sarıl ona!<br />
Seba’lılar, haddi aşınca bize veba, seher yelinden daha iyi diyecek derecede taşkınlık<br />
gösterince, Öğütçüler, onlara öğüt verdiler, kötülüklerine, küfürlerine mani olmaya<br />
çalıştılar. Fakat onlar öğütçülerin kanlarına kastediyorlar, kötülük ve kafirlik tohumu<br />
ekiyorlardı.<br />
Kaza geldi mi bu cihan daralır, tatlı helva bile ağzında zehir kesilir demişler. Kaza<br />
gelince göz kapanır da göz gözü görmez olur. O atlının hilesi, bir toz kopardı mı o toz ,<br />
seni yardım dilemeden bile uzaklaştırır. Atlıya doğru yürü, toza doğru değil. Yoksa<br />
atlının tozu, seni ezer bitirir.<br />
Allah bu kurdun yediği adama “ Kurdun tozunu gördü de neden feryad etmedi<br />
Kurdun kopardığı tozu bilemedi. Bunca bilgisiyle, bunca hüneriyle neden yayılıp<br />
otlamaya koyuldu Koyunlar bile kendilerine zarar verecek olan kurdun kokusunu<br />
duyar, ondan taraf, taraf kaçarlar.<br />
Hayvan bile aslanı kokusundan anlar da otlamayı bırakır” Aslanın kızgınlığından bir<br />
koku aldın mı dön Allah’ ya sığınmaya, yalvarmaya koyul. Onlar, kurdun tozundan<br />
ürkmediler, çekinmediler. Tozun ardından o koca mihnet kurdu çatıp geldi. O<br />
koyunları, hışımla paraladı gitti. Onlar, akıl çobanından göz yummuşlardı. Onları,<br />
çoban ne kadar çağırdı da gelmediler, çobanın gözüne toz toprak serptiler.<br />
“ Yürü be, biz senden ziyade çobanız. Her birimiz başız, uluyuz. Böyle olduğu halde<br />
nasıl sana uyarız Biz kurtlara lokmayız, senin adamın değil. Ateşin odunlarıyız,<br />
utanma arlanma yok bizde” dediler.<br />
Bilgisizlik, akılda bir taassuptur ki buna tutulanların şehirlerinde kargalar şom, şom<br />
bağrışırlar, yerleri yurtları harabeye döner. Onlar mazlumlar için kuyu kazdılar ama<br />
kazdıkları kuyuya kendileri düştüler, ah etmeye başladılar. Yusufların derilerini<br />
yüzdüler, fakat kendi yaptıklarını birer, birer buldular.<br />
O Yusuf kimdir Senin hak arayan gönlün, o gönül, bir esir gibi senin yurdunda<br />
bağlıdır. Bir Cebrail’i direğe bağlamış, koluna, kanadına yüzlerce yara açmış, perişan<br />
etmişsin de. Sonra da önüne kebap olmuş dana getiriyor, bazan da onu samanlığa<br />
götürüp hadi ye, işte bizim yağlı gıdamız budur diyorsun.<br />
Halbuki ona Allah vuslatından başak gıda yoktur. O dertlere düşmüş zavallı da bu<br />
işkenceden bu sınanmadan kırılıp senden Allah’a şikayet ederek der ki: “ Yarabbi, bu<br />
kocamış kurttan eleman” Allah da ona “ Sabret, işte vakit geldi. haberi olmayan her<br />
kişiden öcünü alacağım” der. Feryada erişen Allahdan başka kim feryada erişir ki.<br />
O “ Yarabbi yüzünün ayrılığından sabrım bitti. Yahudiler elinde aciz kalmış Ahmed’im<br />
Semud kavminin hepsine düşmüş Salihim. Ey Peygamberlerin canlarına kutluluk<br />
bağışlayan Ya beni öldür, ya kendine çağır, yahut da sen gel! Kafirlere bile ayrılığına<br />
tahammül yok.<br />
Onların bile her birisi keşke toprak olsaydım der. “ Kafirin bile hali böyle olursa senin<br />
olanın hali, sensiz e olur ” der. Halk da der ki “ Öyledir, doğru ey temiz adam fakat<br />
söz dinle, sabret sabır iyidir. Sabah yaklaştı, sus, çok coşma. Ben senin için çalışıp<br />
duruyorum, sen çalışma!”<br />
DOĞANIN KAZLARI OVAYA ÇAĞIRMASI<br />
Doğan ,Kaza “ Sudan çık da şekerler akan ovaları bir gör” dedi. Akıllı kaz dedi ki: “ Ey<br />
sudan uzakta kalmış doğan, su bizim kalemizdir, huzurumuzdur, neşemizdir” şeytan<br />
da doğan gibidir. Kazlar, koşun, kendinize gelin, su kalesinden dışarıya az çıkın.<br />
Doğana deyin ki: “haydi yürü, yürü dön geri Ey aşağılık adam başımızdan el çek.<br />
Biz senin davetinden uzağız, bu davet senin olsun. Biz senin şu nefesini içmeyiz bile a<br />
kafir! Kale bizim olsun, şekerle şeker yurdu senin. Bize senin hediyenin lüzumu yok,<br />
al senin olsun! Can oldu mu gıda eksik gelmez elbet. Asker var mı, bayrak elbette<br />
bulunur! Tedbirli şehirli, birçok özürler getirdi, o merdut ifrite nice bahaneler serdetti.<br />
“ Şimdi mühim işlerim var. Gelirsem onlar yüz üstü kalır. Düzene girmez. Padişah<br />
bana mühim ve nazik bir iş buyurdu, geceleri bile uyumuyor, benim bu işi başarmamı<br />
bekliyor. Padişahın emrinden dışarı çıkamam, huzurunda yüzü kapkara olamam. Her<br />
sabah, her akşam hususi çavuşu gelip işin neticesini soruyor.<br />
Reva görür müsün, köye geleyim de padişah bana yüzünü assın, kaşlarını çatsın<br />
Kızarsa kızgınlığına karşı ne çare bulurum, diriyken kendimi topraklara mı gömeyim ”<br />
dedi. Daha da bu çeşit yüzlerce bahaneler etti, fakat hileleri, Allah takdirine eş<br />
olmadı. Alemin zerreleri birbirine girse yine Allahnın kaza ve kaderine karşı hiçtir hiç!<br />
Bu yeryüzü, gökten nasıl kaçabilir, yeryüzü kendini gökten nasıl gizleyebilir Gökten<br />
yeryüzüne ne yağarsa yağar, yeryüzü, ne kaçabilir, ne bir çareye başvurabilir.,ne bir<br />
pusuda gizlenebilir. Güneşten ateş yağsa yine o, gökten yağan ateşe karşı yüzünü<br />
yerlere döşemiştir.<br />
Yağmur yağsa da tufanlar coşsa, üstündeki şehirler yıkılıp yerle yeksan olsa o yine<br />
Eyyup gibi teslim olmuştur, ben bir esirim ne dilersen yağdır demektir. Sen de bu<br />
yeryüzünün bir cüzünün,baş çekme. Allah hükmünü görünce isyan etme. “ Sizi<br />
topraktan yarattık” sözünü duydun ya, demek ki senden toprak olmanı istiyor, yüz<br />
çevirme!<br />
( Allah diyor ki<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ Toprağa nice tohum ektim. İnsan da toprağın bir tozundan ibaretti,<br />
onu ben yükselttim. Yine bir hamle et de kendine topraklığı sıfat edin, alçal. Ben de<br />
seni bütün beylere emir yapayım. Su, yukardan aşağıya, akar da sonra aşağıdan ya<br />
akar. Buğday, yukardan aşağıya, yerin dibine gider de ondan sonra yerden baş çıkarıp<br />
yükselir.<br />
Her meyvenin tohumu yerden biter de ondan sonra yerden baş verir. Nimetlerin aslı<br />
felekten ta yere kadar umumiyetle aşağıya geldiler, alçaldılar da temiz cana gıda<br />
oldular. Tevazula felekten toprağa inince de diri ve yiğit adamın cüzi oldular. Bu<br />
suretle o cemad, insan sıfatlarını kazandı, arşın yücesine uçtu, neşelendi. Önce diri<br />
alemden geldik, sonra yine aşağılıktan yücelere çıktık.<br />
Diyerek bütün cüzüler, hareket ve sukün hallerinde “ Biz, şüphe yok, yine gerisin geri<br />
Allah’ ya dönüyoruz “ derler. Gizli cüzlerin zikir ve tespihleri, bir gulguledir salar.<br />
Kaza, hileler düzmeye başladı mı köylü şehirliyi mat etti. Şehirli, binlerce rey ve<br />
tedbiri olduğu halde mat oldu ve bu seferden afetlere uğradı.<br />
Kendi sebatına itimadı vardı, bir dağdı ama yarım bir sel, onu kapıp götürdü. Kaza ve<br />
keder, felekten baş çıkardı mı akılların hepsi kör ve sağır olur Balıklar, kendilerini<br />
denizden dışarı atarlar. Tuzak, uçan kuşu zebun eder. Peri ve şeytan, şişe içine girer.<br />
Hatta Babil Harut’unu bile kaza ve kader kapar, avlar.<br />
Ancak kaza ve kaderden yine kaza ve kadere kaçan kişi kurtulur. Hiçbir tedbir onun<br />
kanını dökemez. Allah’nın kaza ve kaderinden yine Allah’nın kaza ve kaderine kaçan<br />
kişiden başka hiçbir kimseyi, hiçbir hile, kaza ve kaderden kurtaramaz.<br />
DERVANLILARIN HİKAYESİ<br />
Darvanlılar’ın hikayesini okumadın mı Okuduysan niçin hileye sapmakta ısrar edip<br />
duruyorsun Birkaç akrep iğneli kişi, birkaç yoksulun rızkını çarpmak için hileye,<br />
düzene giriştiler. Gece vakti, sabaha kadar birkaç, Amır’la Bekir yüz yüze verip hile<br />
düşündüler. Sırlarını , Allah anlamasın diye gizli söylüyorlardı.<br />
Sıvacıya çamur sıvamaya koyuldular, hiç, el gönülden gizli bir iş yapabilir mi Allah, “<br />
Seni yaratan, düşünceni, gizli konuşuşunda, fısıltısında doğruluk mu var, hile mi bunu<br />
hiç bilmez mi ” buyurdu. Sabahleyin yola çıkanı gözüyle gören, ertesi gün nereye<br />
konacak, bundan sonra nasıl gafil olur<br />
Yüzünü nereye döndürdüğünü, sayısını, yolunu, yordamını, ineceği, çıkacağı yeri nasıl<br />
bilmez şimdi sen de kulağını gafletten temizle de o dertlinin ayrılık derdini dinle.<br />
Onun derdine kulak astın, elemlerini dinledin mi bil ki bu, o dertliye verdiğin bir<br />
zekattır. Gönül hastalarının dertlerini dinler, yüce canın su ve toprak ihtiyacını<br />
anlarsan, bu bir zekattır.<br />
Dertli adamın tereddütle dolu, dumanlarla dolu bir gönül evi vardır. Derdini dinlesen o<br />
eve bu pencere açmış olursun. Senin bu dinleyişin ona bir nefes yolu oldu mu gönül<br />
yurdunda o acı duman azalır. Yolcu, eğer yüce Allah’a gidiyorsa bize dert daş ol,<br />
derdimize çare bul.<br />
Bu tereddüt, bir hapistir, bir zindandır. Canın bir tarafa gitmesine müsaade etmez ki.<br />
Bu şu tarafa çeker, o bu tarafa, her biri, doğru yol benim der. Bu tereddüt, Allah<br />
yolunun tuzağı, sarp yeridir. Ne mutlu ayağı çözük kişiye. O, doğru yolda tereddütsüz<br />
gider. Eğer yol bilmiyorsan öyle bir hür adamın adımı nerede Onu ara!<br />
Ceylanın izini izle, her şeyden kurtulmuş bir halde yola düş de onun izini izleye, izleye<br />
nihayet miske erişesin. Bu çeşit yürüyüşle zahiren ateşe bile girsen yine apaydın<br />
yücelere kadar varırsın “ Mademki “ Korkma” hitabını duydun, ne denizden korkun<br />
var ne dalgadan, ne köpükten! Allah sana hak korkusunu verdi mi bunu “Korkma”<br />
hitabı say. Sana tabak yolladı mı ekmek de yollayacak demektir. Korku, korkusu<br />
olmayan adamındır. Dert burada dönüp dolaşmayan kimsenindir.<br />
KENDİNİ BİLMEZLİĞİN SONU<br />
Bir çakal boyacı küpüne düştü, orada bir müddet kaldı. Sonra postu boyanmış olarak<br />
çıkıp “Ben illiyyin tavusuyum, demeye başladı. Postu boyanmış pek güzel parlamış,<br />
güneş de o renklere vurmuştu. Çakal, kendini yeşil, kızıl, pembe ve sarı renklerde<br />
görüp o çeşitli renklerle öbür çakallara göründü.<br />
Hepsi de “A çakalcık, bu ne hal Fazlasıyla neşelere dalmışsın, pek memnunsun.<br />
Neşeden adeta bizden nefret ediyorsun! Bu ululuğu nereden elde ettin ” dediler.<br />
Fakat çakallardan biri “ Sen ya hile yapıyorsun, yahut da hakikatten bir neşeye sahip<br />
oldun, neşeliler arasına katıldın.<br />
Mimbere çıkmaya, lafla ulu görünüp bu halkı, kendine meftun etmeye kalkıştın bir<br />
hayli çalıştım, fakat bir aşk, bir hararet görmeyince hileye sapıp utanmazlığı ele<br />
aldım” dedi. Doğruluk ve yanıp yakılma, velilere adettir. Utanmazlık da her aşağılık<br />
kişinin sığındığı bir sanat. Bu suretle neşeliyiz diye halkı kendilerine çekerler ama iç<br />
yüzlerine bakılırsa hiç de hoş değildirler.<br />
Aşağılık bir adam, bir kuyruk parçası buldu. Her sabah bıyıklarını onunla yağlar,<br />
devlet sahiplerinin yanına varıp “Evde yağlı yemek yedim” der. Sözünün doğruluğunu<br />
ispat için de, bıyıklarıma bakın gibilerden eliyle bıyıklarını sıvazlarlar. “ İşte sözümün<br />
doğruluğuna şahit, bıyıklarım, yağlı, yağlı şeyler yediğime delil” demek isterdi.<br />
Karnı ise sessiz, sedasız “ Allah, yalancıların düzenini kurutsun! Senin lafın bizi<br />
ateşlere yaktı. O yağlı bıyığın kökünden kopsun. A yoksul şu kötü davan olmasaydı<br />
belki bir kerem sahibi bize acırdı. Yahut da noksanını, yoksulluğunu söyleseydin, bu<br />
yalanları, bu düzenleri düzüp koşmasaydın, bir doktor çıkarda derdine dava ederdi.”<br />
Dedi.<br />
Allah” Ey eğri adam , kulağını, kuyruğunu sallama, doğrulara, doğrulukları fayda<br />
verir” dedi. A cenabet, mağarada eğri büğrü yatma. Neyin varsa göster, “doğrul,<br />
doğru ol” ayıbını söylemiyorsan bari sus, gösterişte, hileyle kendini öldürme! Bir para<br />
elde ettiyse ağzını açma, yolda sınama taşları var.<br />
Sınama taşlarının önünde de halli, hallerine sınamalar var, onlarda imtihanlara tabi!<br />
Allah, “ Doğumdan bu ana kadar onlara her iki kere sınanırlar” dedi. Babam, imtihan<br />
içinde imtihan var. Derlen toplan da ufacık bir imtihanla kendini satma!<br />
Babur oğlu Bel’am’la melun iblis, en son imtihanda alçaldılar. “ o adam da kendi<br />
iddiasınca devletli görünürdü ya, fakat midesi, bıyığına lanet eder, “ Yarabbi, şu<br />
adamın gizlendiğini sen dışarıya meydana çıkar. Bizi yaktı, yandırdı, sen onu rüsvay<br />
et” derdi. Onun bedeninin bütün cüzleri, ona düşman olmuştu. O bahardan dem vurdu<br />
ama onlar, kışın ta kendisindeydiler.<br />
Adam, ihsandan, keremden dem vururdu ama merhamet dalını, ta kökünden<br />
kesmekteydi. Ya doğru ol, doğruluğunu göster, yahut sus da merhamete eriş, sonra<br />
coş. Adamın karnı da bıyıklarına düşman kesilmiş, gizlice el kaldırıp dua ediyor. “<br />
Yarabbi, sen bu aşağılık herifi rüsvay et de kerem sahipleri bize merhamete gelsinler”<br />
diyordu.<br />
Karnın duası kabul oldu. İhtiyaçtan doğan yanıp yakılma dışarıya kadar bayrak açtı,<br />
görünür bir hale geldi. Allah “ Beni çağırdın mı, suçlu olsam da, putperest de olsam<br />
ben yine icabet ederim. Onun için duadan hiç çekinme; hiç usanma. Dua, nihayet seni<br />
gulyabani nefsin elinden kurtarır.” Demiştir.<br />
Karın, kendini Allah’a ısmarlayınca ansızın bir kedi gelip o kuyruk parçasını kaptı,<br />
götürdü. Ev halkı, kedinin peşine düştüler, fakat kedi koşup kaçtı. Babamın azarına<br />
uğrayacağım diye çocuğunun beti, benzi kaçtı. Babası, bir toplulukta otururken o<br />
çocukcağız gelip işi anlattı. O lafla geçinen adamın şerefini bir paralık etti.<br />
Dedi ki: “ Hani her sabah dudaklarını, bıyıklarını yağladığın o kuyruk parçası yok<br />
muydu Kedi geldi onu kapıverdi. Ardına düştük, bir hayli koştuk ama faydasız<br />
yakalayamadık ki!” oradakiler şaşırıp gülüştüler. Bu hale acıdılar. Onu davet edip<br />
doyurdular, yeryüzüne benzeyen varlığına merhamet tohumunu ektiler. O da<br />
ululardan doğruluk zevkini görünce ululuğu bırakıp doğruluğa kul oldu.<br />
O rengarenk çakal gizlice çıkagelip kendisini kınayanın kulağına dedi ki: “ Hele bir<br />
bana bak. Şamanın bile böyle bir putu yoktur. Gül bahçesi gibi ne de güzel bir hale<br />
geldim, ne de hoş yüzlerce renklere boyandım. Benden baş çekme, secde et bana! Şu<br />
güzelliğime, şu letafetime, şu rengime bak da bana Fahri Dünya, Rükn-i din de!<br />
Allah lütfuna mazhar oldum ululuk sırlarını şerheden levh haline geldim. Çakallar,<br />
oraya toplandılar, mumun etrafındaki pervaneye döndüler. Hiç çakalda bunca güzellik<br />
mi olur ” “ peki a elmasım, sana ne diyelim ” diye sordular. Çakal. “ Müşteri yıldızına<br />
benzer erkek aslan deyin” dedi.<br />
Bunun üzerine dediler ki: “ İyi ama can tavusları gül bahçelerinde salınır<br />
cilvelenirler.” “ Sen de öyle cilveleniyor musun ” çakal, “yok canım çöle düşmeden<br />
nasıl Mina’ya vardım diyebilirim ” dedi. Peki tavus kuşları gibi bağırabilir misin ” diye<br />
sordular. “kara taştan kaynak mı çıkar hiç” diye cevap verdi.<br />
Bunun üzerine dediler ki. “ Tavusun güzellik elbisesi gökten gelir, ezelidir. Hileyle<br />
dava ile hiç, o güzelliği elde edebilir misin sen<br />
Firavun da saçını, sakalını süslemişi eşekliğinden kendisini Musa’dan yüce<br />
göstermeye, ondan daha yücelere bir derece üstün uçmaya kalkışmıştı. O da, boyacı,<br />
küpüne düşen dişi çakalın soyundandı. O da mal ve mevki küpüne düşmüştü! Kim<br />
onun Mevkiini, malını gördüyse secde etti, o da saçma sapan heriflerin secdelerine<br />
kapandı.<br />
O yamalı hırka giyen yoksul halkın secdesinden, malına mülküne karşı şaşırmasından<br />
adeta kendinden geçmiş, bir sarhoşçuk oluvermişti! Mal yılandır, onda zehirler var.<br />
Halkın mal sahibini büyük sayması, ona secde etmesiyse ejderhadır adeta. A firavun,<br />
ululanıp durma, sen bir çakalsın, tavusluk davasına kalkışma.<br />
Tavusların arasına varsan aciz kalır, onlar gibi salınamaz, rüsvay olursun. Musa ile<br />
Harun, tavuslara benzerlerdi. Karşısında salındılar, cilvelendiler, seni perişan ettiler.<br />
Çirkinliğin meydana çıktı, rüsvay oldun gitti. Yücelikten aşağılıklara düşüverdin!<br />
Mehenk taşını görünce kalp akça gibi simsiyah oldun.<br />
Üstündeki aslan nakşı gitti, köpekliğin meydana çıktı. A uyuz çirkin köpek, hırsından,<br />
kızgınlığından aslan postuna bürünme. Aslan kükrer de seni sınar. O vakit üstünde<br />
aslan, sureti olduğu, fakat hakikatte köpeklerin huylarına sahip olduğun anlaşılır.<br />
Allah, söz gelişiminde Peygambere dedi ki: “ Münafıkların anlaşılması için en kolay ve<br />
görünür delil şudur: münafık iri yarı, korkunç, zahiren babayiğit görünse bile sen<br />
onun sesinin tonundan ve sözünden tanır anlarsın, testi aldığın zaman o testilere<br />
vurursun değil mi<br />
Neden vurursun Sesinden kırık testiyi anlama için. Kırık testinin sesi daha başka<br />
türlü olur. Ses, çavuşa benze, önde gider” ses gelir de o şeyin ne olduğunu anlatır,<br />
onun ahvalini sayar, döker. Ses matara benzer, fiil de o mastarı tasrif eder! Sınama<br />
sözü gelince hemencecik Harut hikayesini hatırladım.<br />
HARUT´LA MARUT´UN HİKAYESİ<br />
Bundan önce de bu bahse dair az bir söz söylemiştik. Fakat zaten ne kadar söylesek<br />
ancak binde birini anlatabiliriz. Bu vakayı adamakıllı anlatmak istedim ama şimdiye<br />
kadar söz, sözü açtı, birçok sebeplerle kalıp gitti. Hele bir hamle daha edeyim de<br />
çoğundan azını, adeta filin tek bir uzvunu söylemiş olayım.<br />
Ey yüzüne kul, köle olduğumuz, Harut ve Marut kıssasını dinle! Allah lütfunu ,<br />
padişahın lütuf şeklinde tecelli eden şaşılacak kahırlarını seyretmekten sarhoş<br />
olmuşlardı. Allahnın kahırlarında böyle sarhoşluklar varken Allah miracının ne<br />
sarhoşlukları var<br />
Tuzağındaki tane,insana böyle bir sarhoşluk verirse ya nimet sofrası ne yapar ne<br />
lütufkarda bulunur Harut da Marut da sarhoş olmuşlar, bağlarını çözmüşler, kayıttan<br />
kurtulmuşlar, aşıkçasına hayhuylar ediyorlar naralar atıyorlardı. Fakat yolda öyle bir<br />
tuzak, öyle bir imtihan vardı ki kasırgası dağları bile saman çöpü gibi kapıp<br />
götürebilirdi.<br />
Bu sınama bunları altüst etmekteydi. Fakat sarhoşun bunlardan ne haberi olabilir ki<br />
Sarhoşun önünde hendek de birdir, meydan da, ona kuyu da doğru yol kesilmiştir,<br />
hendek de! Dağ keçisi, yüce dağ başlarında yiyecek arar, hiçbir zarara uğramadan<br />
koşar durur.<br />
Yiyecek bulmak, yayılmak üzereyken ansızın feleğin sınaması gelir çatar. Öbür dağa<br />
bakar, orada bir dişi dağ keçisi görür. Derhal gözleri kararır. Bu dağdan ta o dağa<br />
sıçramak ister. Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona kadar yakın görünür ki oraya<br />
sıçramak ister.<br />
Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona o kadar yakın görünür ki oraya sıçramak, ev kapısının<br />
etrafında koşup dolanmak kadar kolay gelir. Binlerce arşın yol ona iki arşınlık bir<br />
mesafe görünür, o sarhoşlukla sıçramak ister. Sıçrayınca da iki amansız dağın<br />
arasında ki çukura düşüverir. O avcılar dan dağa kaçmıştı, kaçıp sığındığı yer, kanını<br />
döker.<br />
Avcılarsa o iki dağ arasındaki yarda oturmuş, bu azametli kaza ve kaderin zuhurunu<br />
beklemekteler. Dağ keçisi, ekseriyetle böyle avlanır. Yoksa bu hayvan, pek yürük, pek<br />
çeviktir, düşmanını sezer anlar. Rüstem’in kellesi, kulağı yerindedir, sakallı bıyıklı bir<br />
adamdır. Ama ayağını tutup onu kafese sokan tuzak şehvettir.<br />
Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil, bu sarhoşluğu, devede seyret.! Sonra da bu<br />
alemdeki bu şehvet sarhoşluğu, bil ki meleklerin sarhoşluğuna karşı pek hordur, pek<br />
bayağıdır. O sarhoşluk, bu sarhoşluğu kırar, mahveder. Melek, nasıl olur da şehvete<br />
iltifat eder ki Tatlı suyu tatmadıkça acı su, insana gözünün nuru gibi hoş gelir.<br />
Gökyüzü şaraplarının bir katrası bile insanı şaraptan da vazgeçirir, sakilerden de.<br />
Artık düşün sen, meleklerin ne sarhoşlukları olur, tertemiz ruhlar, ululuktan ne<br />
mestiliklere düşer! Onlar bu şaraptan bir koku alarak gönüllerini vermişler bu alemi<br />
şarabın küpünü kırmışlardır.<br />
Ancak, ümitsiz ve o alemden uzak olanlar, kafirler gibi kabirlerinde gizlenmişler, iki<br />
alemden de ümitlerini kesmişler, hadde hesaba gelmez dikenler ekmişlerdir. Harut la<br />
Marut,sarhoşluklarından “ Ah ne olurdu, bulut gibi biz de yeryüzüne rahmet<br />
yağdırsak, bu zulüm yurduna adalet, insaf, ibadet ve vefayı yaysaydık” dediler.<br />
Onlar bunu dedi ama kaza ve kader de “ durun ayaklarınızın önünde gizli tuzaklar pek<br />
çok. Kendinize gelin de körcesine Kerbela’ya at sürmeyin! Çünkü o çölde helak<br />
olanların kıllarından kemiklerinden yolcu, ayak basacak yer bulamaz. Yol, baştan başa<br />
kıl, kemik, sinir, doludur. Allahnın kahir kılıcı, nice varları yok etmiştir. Allah “<br />
Allahnın inayetine erişen kullar, yeryüzünde yavaş ve mülayim bir surette yürürler”<br />
dedi.<br />
Ayağı yalın olan dikenlikte nasıl yürür Dura, dura. Düşüne, düşüne, ihtiyatla adım<br />
ata, ata! Diyordu. Kaza bunu söylüyordu ama onların kulakları, coşkunlukları<br />
yüzünden tıkanmış, sağır olmuştu. Varlıklarından kurtulanlardan başka herkesin<br />
gözlerini bağlamışlar, kulaklarını tıkamışlardır.<br />
Gözleri, Allah inayetinden başka ne açar, kızgınlığı sevgiden başka ne yatıştırır<br />
Dilerim, Allah ihsanı olmayan muvaffakiyete ulaşmak için çalışıp çabalama, dünyada<br />
kimseye mukadder olmasın, doğruyu Allah daha iyi bilir.<br />
FİRAVUNUN RÜYASI<br />
Firavunun çalışıp çabalaması, Allah ihsanı olan muvaffakiyete ulaşmamıştı. Allah<br />
muvaffakiyet vermediği için de diktiği yırtılıp sökülüyordu. Hükmünde binlerce<br />
müneccim, binlerce düş yorucu, binlerce büyücü vardı. Firavuna rüyasında Musa’nın<br />
doğacığını, firavunu ve saltanatını mahvedeceğini göstermişlerdi.<br />
Düş yorucularla müneccimlere “ Bu hayalin, bu kötü rüyanın delalet ettiği şeyi nasıl<br />
defetmeli ” dedi. Hepi de dediler ki: “ Bir tedbirde bulunalım, çocuğun doğmasına<br />
mani olalım” doğum gecesi gelince Firavun kulları şu tedbiri kabul ettiler, şunu<br />
münasip gördüler: o gün İsrail oğullarını erkenden meydana, padişahın huzuruna<br />
götüreceklerdi.<br />
“ Ey İsrail oğulları haydin sizi padişah filan yerde huzuruna çağırıyor. Sizi örtüsüz,<br />
nikapsız yüzünü gösterecek, sevaba ermek üzere size ihsanlarda bulunacak” diye<br />
tellallar bağıracaklardı. Çünkü o esirler, Firavuna hiç yaklaşmazlardı, onu görmelerine<br />
izin yoktu.<br />
Hatta yolda ona rastlasalar yüzü koyun yere kapanmaları emredilmişti. Kanun buydu:<br />
hiçbir esir, ister vakitli olsun, ister vakitsiz, o padişahın yüzünü göremeyecek. Yolda<br />
çavuşların seslerini duydu mu, yüzünü görmemek için duvara dönecekti. Şayet<br />
yüzünü görürse mücrim sayılır, başına gelecek en kötü şeyler gelip çatardı. Onlarda<br />
görmeleri men edilen o yüzü görmeyi pek isterlerdi. İnsan man edildiği şeye haristir<br />
derler.<br />
( tellallar bağırdılar<img src="https://dini-forum.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ esirler meydana doğru koşun. Umulur ki padişahlar padişahı<br />
size yüzünü gösterecek. İhsanlarda bulunacak!” israiloğulları bu müjdeyi duyunca<br />
padişahın didarına susuz ve müştak olduklarından, hileye inandılar. Süslenip ,<br />
püslenip o tarafa doğru koştular.<br />
Hani şunun gibi: Burada da hilekar Moğollar, “ Mısırlılardan birini arıyoruz . Mısırlıları<br />
bu tarafa toplayın da aradığımızı ele geçirelim” derler. Kim gelirse “ hayır bu değil.<br />
Sen geç oracıkta otur”derler de . Bu suretle herkes derlenip toparlandı mı bu hileyle<br />
hepsinin boynunu vurular. Onlar, ezan sesi duyunca Allah davetçisine uymazlardı ya.<br />
Onun şomluğu yüzünden.<br />
Hilekar Moğolların daveti, onları ölüme kadar çekti, sürdü. Akıllı kişi, sakın Şeytanın<br />
hilesinden ! Yoksulların, muhtaçların seslerini içesiye duy da hilebaz kişinin sesi<br />
kulağını tutup çekmesin! Yoksullar, tamahkar ve kötü huylu adamlarsa bile sen yine<br />
gönül sahibini onların içinde ara”<br />
Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar<br />
kusurlar arasında olur. İsrail oğulları coşarak erkenden meydana doğru koştular.<br />
Firavun bu hileyle onları meydana götürünce güzelim yüzünü onlara gösterdi.<br />
Gönüllerini aldı, ihsanlarda bulundu, vaitler etti.<br />
Ondan sonrada “ Canınız için ne olur. Bu akşam hepiniz bu meydan da kalın, burada<br />
yatın uyuyun” dedi. Cevap vererek dediler ki, sana kulluk eder, sözünü dinler hatta<br />
dilersen burada bir ay otururuz”<br />
Firavunun, geceleyin “ Bu gece doğum gecesi, fakat hepside karılarından ayrı” diye<br />
sevinerek geri döndü. Haznedarı İmran da yanındaydı. Onunla konuşa , konuşa Şehre<br />
geldi. ona “ imran, bu gece sen de burada yat, karının yanına gitme onunla buluşma”<br />
dedi.<br />
İmran, “ Peki, burada yatarım, senin gönlünün istediği şeyden başka bir şey<br />
düşünmem bile” dedi. İmran da İsrail oğullarındandı fakat Firavunun adeta gönüllü ,<br />
candı. Firavun onun isyan edeceğini, gönlünü korktuğu şeyi yapacağını nereden akıl<br />
edecekti<br />
Firavun gitti, İmran da orada yatıp uyudu. Gece yarısından sonra karısı, onu görmeye<br />
geldi. Üstüne kapanıp dudaklarından öpmeye koyuldu. Gece yarısı, onu uykudan<br />
uyandırdı. İmran uyanıp karısını gördü. Kadın, hoşuna gitti, dudak dudağa öpüşmeye<br />
başladılar. İmran, “ Bu zamanda nasıl geldin dedi ” kadın “Sana iştiyakımdan.<br />
Allahnın kaza ve kaderi bu” diye cevap verdi.<br />
İmran, karısını sevgiyle kucakladı kendini tutamadı. Onunla buluştu ve emaneti ona<br />
verdi. Sonrada dedi ki: “ Kadın, bu küçük iş değil!” demir taşa çalındı, bir ateştir<br />
sıçradı. Hem de öyle bir ateş ki padişahtan da saltanatından öç alıcı, padişaha da,<br />
saltanatına da kin güdücü bir ateş.<br />
Ben buluta benziyorum sen yersin Musa’da nebat Allah , satranç oyununda şahı<br />
sürüyor. Bir yutulduk mu yutulduk! Hanım, yutulmayı da hakiki padişah olan Allahdan<br />
bil, yutmayı da o işi bizden bilip bize hayıflanma! Firavunun korktuğu şey yok mu<br />
Seninle buluştum meydana geldi işte!<br />
Sakın bunu kimseye söyleme, gizle de bana da yüzlerce türlü gam gussa gelmesin,<br />
sana da. Sonucu, bunun eserlerini meydana çıkar çünkü nazeninin alametleri belirdi!<br />
Tam o sırada meydandaki halktan naralar duyulmaya yer gök naralarla dolmaya<br />
başladı. Firavun, bu naralardan korkup sıçradı gürültünün ne olduğunu anlamak için<br />
yalınayak koştu.<br />
Meydandan gelen ve dehşetinden cinleri ve perileri bile korkutan bu naralar, bu<br />
gürültüler nedir anlamak istiyordu. İmran, “ Padişahımızın ömrü uzun olsun<br />
İsrailoğulları lütfundan neşeleniyorlar. İhsanlarına seviniyorlar, oynuyorlar, ellerini<br />
çırpıyorlar “dedi. Firavun dedi ki” Olabilir. Fakat beni adamakıllı bir vehim bir<br />
endişedir kapladı”<br />
Bu gürültü asabını bozdu. “Bu acı dertle, kederle beni kocattı.” Padişah, bütün gece<br />
ağrısı tutmuş gebe kadın gibi bir yandan bir yana gidip geliyor. Her an “İmran, bu<br />
naralar beni dehşetle yerinden sıçrattı” diyordu. Zavallı İmra’nın kudreti yoktu ki<br />
karısıyla buluştuğunu söylesin karısı gebe kalınca gökte Musa’nın yıldızının belirdiğini<br />
anlatsın. Her peygamber ana rahmine düşünce yıldızı da gökte zuhur eder, parlamaya<br />
başlar.<br />
Kör Firavunun hilelerine, tedbirlerine rağmen gökyüzünde Musa’nın yıldızı belirdi.<br />
Sabah olunca İmran’a “ Git de o gürültünün, o patırtının ne olduğunu anla” dedi.<br />
İmran meydana koşup “ Bu ne gürültüydü Padişahlar padişahı uyuyamadı” deyince,<br />
her müneccim, yaslılar gibi başı açık, yeni yakası yırtık bir halde toprağı örtü.<br />
Yaslılar gibi sesleri ses veriyor, feryatları ortalığı dolduruyordu. Saçlarını, sakallarını<br />
yolup, yüzlerine vuruyorlar, gözleri kanlı yaşlarla doluyordu. İmran “ Hayrola. Bu ne<br />
feryat, bu ne hal Bu yomsuz yıl, kötü alametler mi gösteriyor yoksa ” dedi. Özürler<br />
serdederek dediler ki: “Emir Allahnın kaza ve kaderi bizi esir etti.<br />
Her çareye başvurduk, fakat padişahın devleti karadı, düşmanı dünyaya geldi, galip<br />
oldu. Geceleyin gökyüzünde o çocuğun yıldızı göründü, bizi kör etti. O peygamberin<br />
yıldızı gökte yüceldi, biz de ağlamaya, yıldızlar gibi gözyaşları dökmeye başladık”<br />
İmran , içinden sevindi, fakat zahiren “ Eyvahlar olsun!” diye elini başına vurup,<br />
kızgın suratı asık bir halde deliller gibi akılsız ve güya kendini bilmez bir halde<br />
müneccimlerin üstüne yürüyüp onlara oyun oynuyordu. “ Padişahımızı aldattınız,<br />
hıyanetten, tamahtan vazgeçmediniz.<br />
Onu bu meydana kadar sürükleyip yüzünün suyunu dökünüz, şerefini hiçe saydınız.<br />
Ellerinizi, göğüslerinize koyup padişahı dertlerden kurtaracağız diye vaitlerde<br />
bulundunuz” dedi. Padişah da bunu duyunca “ Hainler, dedi, ben de sizi asayım da<br />
görün. Kendimizi gülünç hallere soktuk, düşmanlara mallar ihsan edip ziyana girdik.<br />
Bu gece bütün İsrailoğulları, karılarından uzak kaldılar diye, mal da gitti, şeref de. İşe<br />
gelince hiçbir şey olmadı. Bu mudur iyi adamların muaveneti, bu mudur iyi kişinin<br />
yapacakları iş<br />
Yıllardır paralar, libaslar alıyor, ülkelerin servetini rahatça yiyip duruyorsunuz. Bu mu<br />
sizin tedbiriniz, bu mu nücum bilginiz Siz besbedava lokma yiyen hilekar ve şom<br />
kişilersiniz. Sizi öldürür, parçalatır, ateşlere atar, burunlarınızı, kulaklarınızı,<br />
dudaklarınızı kestirir.<br />
Sizi ateşe odun yapar, yiyip içtiklerinizi fitil, fitil burnunuzdan getiririm.”<br />
Müneccimler, secde edip “Padişahım, Şeytan bu sefer bize galebe etti. Fakat yılardır<br />
nice belalar defettik. Yaptıklarımıza vehim bile hayran olmakta. Bu sefer tedbirimiz<br />
hiçe çıktı. O peygamberin anası gebe kaldı, o ana rahmine düştü.<br />
Düştü ama padişahım, suçumuzu, affettirmek için biz de doğum gününe dikkat ederiz.<br />
Bu fırsatı da kaçırmamak, kaza ve kaderin zuhuruna mani olmak için doğacağı günü<br />
hesaplayacak gözleyeceğiz. Ey akıllara fikirler, reyinin kulu, kölesi olan padişah, bunu<br />
da yapamazsak bizi öldür” derler.<br />
Firavun düşmanları vurup öldüren takdir oku, yayından fırlamasın diye günden güne<br />
dokuz ayı sayıp duruyordu. Takdirle savaşa girişen, takdire baskın yapmaya kalkışan,<br />
baş aşağı gelir, kendi kanına bulanır. Yer göğe düşmanlığa kalkışırsa çoraklaşır, ölü<br />
haline girer .Resim, ressamına pençe vurmaya kalkarsa kendi saçını sakalını yolmuş<br />
olur!<br />
Dokuz ay sonra padişah, yine tahtını meydana kurdurup tellallar çağırttı. Tellallar, “<br />
Kadınlar, bütün israiloğullarının kadınları çocuklarıyla meydana gelsinler. Bundan<br />
önce erkekler, ihsanlara nail oldular, elbiseler, altınlar elde ettiler. Kadınlar, bu yıl<br />
devlet sizin herkes dilediği şeye nail olacak.<br />
Padişah kadınlara elbise verecek, ihsanlar edecek. Çocukların başlarına da altın<br />
külahlar koyacak. Padişah diyor ki “Hele bu ay doğanlar yok mu bilhassa onlar<br />
ihsanıma, hazinelerime ulaşacaklar” diye bağırdılar. Kadınlar sevindiler çocuklarıyla<br />
çıktılar, padişahın otağına kadar gittiler.<br />
Yeni doğurmuş olan her kadın, hileden kahırdan emin bir halde şehirden çıkıp meydan<br />
yöneldi. Kadınların hepsi toplanınca erkek çocukları analarının kucaklarından aldılar.<br />
Düşman doğmasına, felaket artmasın diye güya ihtiyata riayet ederek başlarını<br />
kestiler.<br />
Musa’yı doğurmuş olan İmran ’ın karısına gelince elini, eteğini çekmiş, o<br />
kargaşalıktan, o toz dumandan kurtulmuştu. Fakat o alçak Firavun , evlere de hafiye<br />
olarak ebeler gönderdi. “ Burada bir çocuk var, anası , ürktüğü, şüphelendiği için<br />
meydana gelmedi. Bu sokakta güzel bir kadın var, bir de çocuk doğurmuş fakat pek<br />
akıllı pek tedbirli bir kadın” diye kovaladılar. Bunun üzerine memurlar eve gelince<br />
Musa’nın anası, Allah emriyle Musa’yı tandıra attı. Bilen Allahdan kadına “Bu çocuğun<br />
aslı Halil’dendir. Ey ateş, soğu yakma emrinin koması yüzünden ateş yakmaz, bir<br />
zarar vermez” diye vahiy gelmişti.<br />
Kadın vahiy üzerine Musa’yı ateşe attı, fakat ateş Musa’yı yakmadı. Memurlar bunu<br />
görünce meyus olup muratlarına erişmediler, çekilip gittiler. Fakat kovucular, yine bu<br />
işi anlayıp, Firavundan birkaç para koparmak için memurlara macerayı anlattılar. O<br />
tarafa dönün, pencereden iyice bir bakın dediler.<br />
Musa’nın anasına yine “Çocuğunu suya at, saçını başını yolma, ümitlen itimat et, onu<br />
Nil’e at, ben onu yüzü ak olarak sana kavuştururum” diye vahiy geldi. bu sözün sonu<br />
gelmez ki. Firavunun bütün hileleri, yakasına paçasına dolaşmaktaydı. o dışarıda yüz<br />
binlerce çocuk öldürüyordu. Musa ise evinin içinde baş köşede yetişmekteydi.<br />
O uzağı gören kör Firavun , hilelere sapıp deliliğinden nerede yeni doğmuş bir çocuk<br />
varsa öldürtmekteydi. İnatçı firavunun hilesi ejderha idi, bütün alem padişahlarının<br />
hilelerini yutmuştu. Fakat ondan daha firavun birisi zuhur etti. Onu da yuttu, hilesini<br />
de! O bir ejderha idi, asa da bir ejderha oldu.<br />
Bu onu Allah tevfikiyle sömürüp yutuverdi. El üstünde el var. Nereye kadar bu. Ta son<br />
erişilecek menzile, ta Allah’a kadar. Çünkü o öyle bir denizdir ki ne dibi var, ne kıyısı,<br />
bütün denizler, ona karşı sele benzer. Hileler tedbirler ejderha ise tek Allah önünde<br />
hepside hiçtir.<br />
Sözün, buraya gelince yere baş koyup mahvoldu. Doğru yolu Allah daha iyi bilir.<br />
Firavunda olan yok mu Sen de var. Fakat senin ejderha kuyusuna hapsedilmiş!<br />
Yazıklar olsun bunların hepsi de senin ahvalin. Fakat sen, onları Firavuna isnat etmek<br />
istersin. Senin halinden bahsettiler mi canın sıkılır, başkasından bahsettiler mi sana<br />
masal gelir.<br />
Lakin nefis seni de harap etmiş bu arkadaşın da seni hikayelerle uzaklara atmakta!<br />
Senin ateşine atılan odun atılmamakta, onun gibi fırsat bulamıyorsun sen. Yoksa<br />
fırsat bulsan senin ateşin de firavunun ateşi gibi yalımlanır!<br />
Firavun, Musa’ya “ Ey Kelim, sen neden halkı öldürdün, neden halka korku saldın<br />
Halk senden yılgınlığa düştü, kaçışırken ayaklar altında çiğnenip öldü. Hulasa, halk<br />
sana düşman kesildi. Sana karşı erkeğin gönlünde de kin var, kadının gönlünde de<br />
halkı kendine davet ediyorsun ama iş aks çıktı.<br />
Sana aykırı hareket etmekten başka çareleri kalmadı. Ben de senin şerrinden kaçıyor,<br />
sana aşikare karşı durmuyorum ama aleyhine çömlek kaynatıp duruyorum. Beni<br />
aldatmayı gönlünden çıkar, arkandan, gölgenden başka kimsenin geleceğini umma.<br />
Bir iş becerdim, halkın gönlüne bir korkudur saldım diye mağrur olma.<br />
Bunun gibi yüzlerce iş becersen sonunda yine rüsvay olursun, hor hakir bir hale<br />
gelirsin, seninle alay eder, sana gülüşürler. Senin gibi nice hilebazlar varı. Bizim<br />
Mısırımız da nihayet rüsvay oldular” dedi.<br />
Musa, Firavuna dedi ki: “Ben Allah emrine karışamam. Emreder de kanımı bile<br />
dökerse korkum yok. Ben bu alemde rüsvay olayım, buna hem razıyım, hem de<br />
şükrederim. Tek hak yanında yüce olayımda. Halka karşı hor hakir olayım, benimle<br />
alay etsinler, bana gülsünler. Allah’a karşı sevgili olayım,o beni istesin, beğensin.<br />
Yeter bu bana.<br />
Bunları da söz olsun diye söylüyorum hani. Yoksa Allah seni yarın kara yüzlülerden<br />
edecek, bu muhakkak! Yücelik onundur, onun kullarınındır. Onun nişanesini Adem’le<br />
iblisin hikayesini oku da anla! Allahnın zatına nasıl son yoksa hikmetlerine de son<br />
yoktur. Aklını başına al da ağzını yum, yaprağı çevir”<br />
Firavun, Musa’ya “ Yaprak bizim elimizde şimdi defter de bizim hükmümüzde, divan<br />
da bizim! Bütün bu alem halkı beni seçmiş beni kabul etmiş A Musa, bütün alemde en<br />
akıllı sen misin ki A Musa, sen kendini beğenmiş, almışsın haydi oradan be, kendini<br />
az gör, kendine güvenip gururlanma. Dünyanın sihirbazlarını toplayayım da bütün<br />
şehre senin bilgisizliğini göstereyim. Fakat bu, bir iki gün içinde olmaz. Bu yaz<br />
çağında bana kırk günceğiz mühlet ver” dedi.<br />
Musa dedi ki: “ Bana bu hususta izin yok. Ben bir kulum, sana mühlet vermeye emir<br />
almadım. Sen hükümdarın, galipsin, benim yardımcım dostum yok. Fakat Allah<br />
fermanına tabiim, başka bir şeyle işim yok. Diri oldukça seninle canla başla<br />
savaşacağım, ben kulum yardımla, yardımcıyla ne işim var Allahnın hükmü zuhur<br />
edinceye kadar seninle uğraşacağım, her hasmı düşmanından Allah ayırır”<br />
Firavun, hayır dedi, mutlaka bir mühlet vermek gerek. Beni aldatıp durma, yel alıp<br />
poyraz satma. Bu sırada ulu Allahdan Musa’ya “ Ona bol, bol mühlet ver, korkma. Bu<br />
kırk gün mühleti, ona gönül rızasıyla ver de çeşit, çeşit hileler düzsün. İstediği gibi<br />
çalıp çabalasın. Ben uyumuyorum ki. Ona söyle, hızlı gitsin, fakat yolu ben tuttum,<br />
pusuda ben varım.<br />
Onların hilelerini ben birbirine katar, onların arttırdıklarını ben eksiltirim. Su<br />
getirirlerse ateş haline sokar, şerbet içerlerse zehir yaparım. Birbirlerine muhabbet<br />
bağlasalar sevgilerini yıkar, berbat ederim. Vehimlerine bile gelmeyen şeyleri yaparım<br />
ben. Sen korkma, ona uzun bir müddet mühlet ver asker topla, yüzlerce hileler düz<br />
de” diye vahiy geldi.<br />
Musa, “ Emir geldi, mühlet sana. Bizden kurtuldun, şimdilik ben yerime gidiyorum”<br />
dedi. Musa yola düştü, ejderha da bilgili ve dost bir av köpeği gibi peşine takıldı. Av<br />
köpeği gibi kuyruğunu sallayarak gidiyor, ayaklarının altında taşları kum gibi<br />
eziyordu. Taşı demiri nefesiyle çekip sömürmekte, demiri apaşikar bir surette ağzında<br />
ezip çiğnemekteydi.<br />
Havalanıp burçların üstüne çıkmakta, Rum gürcü herkes ondan kaçmaktaydı. Deve<br />
gibi ağzından köpükler saçıyordu. O köpüğün bir katresi kimin üstüne düşse cüzzam<br />
illetine tutuluyordu. Dişlerinin gıcırtısı, yürekleri yerinden oynatıyor, kara aslanların<br />
bile canları elden gidiyordu.<br />
O seçilmiş peygamber, kavminin yanına varınca ejderhayı boğazından yakaladı,<br />
ejderha asa oldu yine. Asya dayandı da dedi ki. Ne şaşılacak şey. Bizim yanımızda<br />
güneş, düşmana karşı gece! Ne hayret edilecek şey ki bu ordu, kuşluk güneşiyle<br />
dopdolu olan bu alemi görmüyor. Göz de açık, kulak da sonra da bu zeka Allahnın<br />
gözbağcılığına hayretteyim!<br />
Ben onlara şaşırıyorum, onlar da bana şaşırıyorlar. Baharın onlar diken,ben yasemin:<br />
onlara nice lezzetli şaraplarla dolu kadehler sundum. Fakat onlara kadehteki şerbet<br />
taş kesildi. Gül desteleri yaptım, götürdüm, her gül, diken oldu, şerbet zehire döndü.<br />
Bu kendisinden geçenlerin oldukça nasıl meydana çıkar<br />
Yanımızda uyanık bir uyur gerek ki uyanıkken rüyalar görsün! Halkın düşüncelere<br />
dalması bu güzelim uykunun düşmanıdır. Halk düşünceleri yatışmasını uyumasın diye<br />
bu güzelim uykunun boğazını sıkar. Bir hayret lazım ki düşünceleri silip süpürsün,<br />
hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri!<br />
Hüner ve marifette kim daha kamilse mana bakımından artta sureta ileridedir. Allah “<br />
Geri dönenler” dedi. Geri dönmek sürünün yazıdan gelip ağıla gitmesine benzer. Sürü,<br />
yazıdan dönüp geldi mi giderken en önde olan keçi artta kalır. Giderken geride kalan<br />
topal keçiye gelince suratı asıkları bile güldürecek bir halde öne düşer.<br />
Bu kavim laf olsun diye topal olmadılar ya, öğünmeyi terk ettiler de arı satın aldılar.<br />
Bu kavim, hacca ayakları kırık olduğu halde topallaya, topallaya giderler. Sıkıntıdan<br />
kurtuluşa gizli bir yol vardır. Bu tarife gönüllerini bilgilerden yıkayıp arıtmışlardır.<br />
Çünkü bu yol, zahiri bilgiyi tanımaz.<br />
Bu yolda, aslı o alemden olan bir bilgi gerek. Zira her feri, aslında yol gösterir. Her<br />
kanat, denizi aşacak kudrete nereden sahip olacak Allah bilgisi gerek ki insanı<br />
Allah’a ulaştırsın. Şu halde adama sonunda gönülden silinip arıtılması lazım olan<br />
bilgiyi neye öğretirsin Öyleyse bu alemde ileri gitmeye heves etme, topal ol da geri<br />
dönerken en öne düş. Ey nazik adam, ileri giden son gelenlerden ol. Taze ve turfanda<br />
meyve ağaca nazaran daha ileridedir. Derecesi de daha üstündür. Gerçi meyve<br />
ağaçtan sonra vücuda gelir, fakat hakikatte evvel odur, çünkü ağaçtan maksat odur.<br />
Melekler gibi “ Bizim bilgimiz yok de , de “ Ancak seni bildirdiğin bilgiyi biliriz” sırrı<br />
elini tutsun. Bu mektep de hecelemeyi bilmezsen Ahmed gibi akıl ve irfan nuriyle<br />
dolarsın. Şehirlerde ad san sahibi olmazsan, Allah kullarının halini daha iyi bilir ya,<br />
kaybolmazsın, merak etme. Ayın definesini bilinmeyen viranelere gizlerler<br />
Hiç defineyi bilinen yere koyarlar mı İşte kurtulmanın, halas olmanın da zahmet ve<br />
meşakkatlerde gizlenmesi buna benzer. Burada hatıra birçok şüpheler, tereddütler<br />
gelebilir ama iyi at, kösteklerini kırar, bukağıdan kurtuluverir. Onun sevgisi, şüphe ve<br />
tereddütleri yakan bir ateştir.<br />
Gündüzün nuru, bütün hayalleri siler süpürür. Ey Allah rızasını elde eden, bu sula,<br />
sana o taraftan geldi, cevabını da o taraftan ara. Gönlün köşesiz köşe yok mu İşte o<br />
bucak, padişaha varan bir yoldur. Gönlün doğudan da olmayan, batıdan da olmayan<br />
aydınlığı, tek bir aydan meydana gelir.<br />
Ey mana dağı, sen yoksullar gibi bu tarafa o tarafta neden ses arayıp durursun. Derde<br />
düşünce iki büklüm olup “ Yarabbi” diye yalvardığın taraf yok mu, bu sesi de o tarafta<br />
ara. Dert ve ölüm zamanı o tarafa yönelir, feryat ve figana düşersin. Dertten<br />
kurtulunca neden yabancıya dönüyor, hiç o tarafı aklına bile getirmiyorsun<br />
Mihnet zamanında “ Allah” demeye başlar, sıkıntın geçti mi “ Nerede ona yol ”<br />
dersin. Bu hal, şundan ileri geliyor: “ Allah’ı şeksiz, şüphesiz bilen, tanıyan, daima<br />
onu anlar, ondan hiç ayrılmaz. Fakat akıl ve şüphesiz bilen, tanıyan daima onu anlar,<br />
ondan hiç ayrılmaz.<br />
Fakat akıl ve şüphe hicaplarında kalan kişiye Allah tecellisi, gah örtülür, gah yenini,<br />
yakasını yırtıp görünür. Aklı cüzi gah üstündür, gah baş aşağı ,aklı külli ise bütün<br />
hadiselerden kurtulmuştur, emindir. Akılla hüneri sat da hayreti satın al. Oğul,<br />
horluğa doğru git, Buhara ya değil!<br />
Biz neyse bu derece de söze daldık Hikaye söyleyelim derken hikaye olduk gitti. Ben<br />
yokum zaten ağlayıp, ağlayıp sızlayarak masal oldum gitti. Bu suretle secde edenler<br />
arasına katılayım, onlarla beraber yuvarlanayım bari. İş bilen, söz anlayan adama bu<br />
söz, hikaye değil. Halimi anlatıyorum ben, sevgilinin huzurundayım ben!<br />
Asi, bunlar önce gelip geçenlere ait aslı yok masallar dedi ya. Kuran hakkında<br />
söylenen bu söz, nifak eseridir. İçinde Allah nuru olan Lamekan aleminde nerede<br />
geçmiş, nerede gelecek, nerede hal, geçmiş, gelecek, sana göredir. Yıksa hakikatte<br />
ikisi de birdir. Fakat sen iki sanırsın.<br />
Bir adam, onun babasıdır, bizim oğlumuz, Zeydin altında olan dam, Amr’ın üstündedir.<br />
Damın altta, üstte oluşu, o iki adama göredir. Hakikatteyse dam tek bir şeydir, işte o<br />
kadar! Bu söz, onun misli değildir, bir misaldir ancak, eski harfler, yeni manayı ifade<br />
edemez ki. Ey tulum, burası madem ki ırmak kıyısı değil, ağzını kapat. Bu şeker<br />
denizinin ne kıyısı var, ne kenarı!<br />
Musa, dönüp firavun kalınca bütün rey ve tedbir sahiplerini danışmak üzere çağırdı.<br />
Bizim de sihirbazlarımız var. Her birisi sihirde tek, bütün sihirbazlar onlara uymakta”<br />
dediler. Padişahın, Mısır sultanı olan Firavunun Mısır civarındaki bütün sihirbazları<br />
çağırmasını kararlaştırdılar.<br />
Firavun hemen bütün sihirbazların toplanması için etrafa bir hayli adam gönderdi.<br />
Nerede ünlü bir büyücü varsa gelmesi için on haberci yolladı. İki genç vardı ki büyü de<br />
pek şöhret bulmuşlardı. Sihirleri aya bile tesir ederdi. Aydan apaşikar süt sağarlar, bir<br />
yere gidecekleri vakit küplere binip giderler.<br />
Ay ışığını bez şekline sokup ölçer, biçer satarlardı. Müşteri, para verip alır. Sonra<br />
anlayınca eyvahlar olsun deyip hayıflanmaya, yüzüne vurmaya başlardı. Onların, buna<br />
benzer nice sihirleri vardı ki herkes apaçık görür dururdu. Onlara da “ Padişah şimdi<br />
sizden bir çare aramakta. İki yoksul adam gelip padişahın köşkü önüne otağ kurdu.<br />
Bir sopadan başka bir şeyleri yok. Fakat emirleriyle ejderha oluyor. Padişah da çaresiz<br />
kaldı, ordusu da. Bu iki kişinin elinden hepsi feryad ve figana geldi. bir çare bulmanız<br />
için bu kulunu size gönderdi. Size haber gönderip buyuruyor ki: bunları defetmek için<br />
bir çare bulun.<br />
Karşılık olarak size hesapsız hazineler bağışlayacak” diye haber gönderdi, bu haberi<br />
duyunca iki büyücünün de gönüllerine hem korku düştü, hem sevgi. Cinsiyet damarı<br />
atmağa başladı, ikisi de hayretlerinden başlarını dizlerine koydular. Sofinin meşk yeri<br />
dizidir. Müşkülünü halletmek hususunda iki diz, adeta sihirbazdır.<br />
O iki büyücü, bu haberi alıp hayrete daldıktan sonra annelerine “ Anne, babamızın<br />
mezarı nerede Bize göster” dediler. Anneleri, onlara rehberlik etti, babalarının<br />
mezarını gösterdi. Üç gün Allah rızası için oruç tuttular. Sonra “ Baba, padişah<br />
korkmuş, bize emir göndermiş.<br />
İki adam, onu sıkıştırmış, ordusunun önünde şerefine, haysiyetine dokunmuş. Onların<br />
ne silahları var, ne askerleri. Bir tek asaları var ama o asa da kıyametler<br />
koparıyormuş. Sen zahiren toprakta yatıp uyuyorsun ama hakikatte doğrular ülkesine<br />
gitmişsin. Eğer onların yaptıkları sihirse bize haber ver.<br />
Canım babacığımız, onlar Allah eriyse, yaptıkları iş Allahdansa yine bildir. De onlara<br />
uyalım, secde edelim, kendimizi bir kimyaya atalım ( da halis altın olalım). Ümidi<br />
kesilmiş biçareleriz. Bize bir ümit ver Allah tapısından sürülmüşleriz, bizi o tapıya yine<br />
onun keremi çekti” diye yalvardılar.<br />
Babaları, onlara rüyalarında dedi ki: “Oğullarım bunu açıkça söylemeye imkan yok.<br />
Apaçık ve olduğu gibi söylememe izin yok. Ama bu sır, uzak değil gözümün önünde.<br />
Size bir nişane göstereyim de gizli şey aşikar olsun. Gözlerimin nurları, oraya varın da<br />
onun uyumakta olduğu yeri anlayın. O hakikat sahibi uyurken korkmayın asayı almayı<br />
kalkışın.<br />
Eğer çalabilirseniz o sihirbazın biridir. Sihirbaza karşı çare bulmayı bilirsiniz siz. Yok<br />
eğer çalışmasanız aman ha aman. Kendinize gelin, o Allah eridir. Ululuk sahibi ve<br />
hidayet verici Allahnın elçisidir. Yeryüzü doğudan batıya kadar Firavunla dolsa savaş<br />
zamanı Allah, yine onu üstün eder. Firavun baş aşağı gelir.<br />
Babalarının canı yavrucuklarım, bu doğru nişaneyi verdim işte. Buna göre iş yapın,<br />
Allah doğrusunu daha iyi bilir. Yavrularım, sihirbaz uyuyunca sihrinin, hilesinin hükmü<br />
kalmaz. Çoban uyudu mu kurt emin olur. Çoban uykuya daldı mı dikkati elden gider.<br />
Fakat bir hayvana Allah çobanlık ederse kurt, oraya nereden yol bulur, onu kapmayı<br />
nasıl umabilir<br />
Hakk’ın yaptığı sihir, haktır, yerindedir. O yerli yerinde olan şeye sihirbazlık demek<br />
hatadır. Babalarının canı yavrular, bu keskin bir nişanedir. O peygamber, zahiren ölse<br />
bile Allah yine onu yüceltir, kadrini yükseltir.<br />
Allahnın lütufları, Mustafa’ya vaitlerde bulundu da dedi ki “ sen ölsen bile bu din, bu<br />
iman ölmez. Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kurandan bir şey eksiltmeye, ona<br />
bir şey katmaya yeltenen kişiye ban mani olurum. Ben seni iki cihanda da korurum.<br />
Sözünü kınayanları terk eder, onları hor hakir bir hale korum.<br />
Hiç kimse kuranı değiştirmeye kudret bulamaz ona ne bir şey ilave edebilirler, ne<br />
ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama! Senin<br />
parlaklığın gün geçtikçe artırır, adını altınlara, gümüşlere bastırırım. Senin için<br />
mimberler, mihraplar kurdururum.<br />
Ben, seni öyle seviyorum ki senin kahrın, benim demektir. Şimdi adını korkudan<br />
gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar. Melun kafirlerin<br />
korkusundan dinin mağaralarda gizili kalıyor ya. Bütün alemi minarelerle<br />
dolduracağım, asilerin gözlerini kör edeceğim ben.<br />
Kulların şehirler alacak mevkiler bulacak. Dinin balıktan aya kadar her tarafı<br />
kaplayacak, ey Peygamberimiz, sen sihirbaz değilsin, doğrusun sen de Musa’nın<br />
giydiği elbiseyi giymişsin, sen de onun gibi bir Peygambersin. Kuranın Musa’nın<br />
asasına benzer küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar.<br />
Sen toprak altında uyursun ama o tertemiz söz asa gibi her şeye agahtır. Kast<br />
edenlerin elleri o asaya ulaşamaz. Uyu ey padişah uyu uykun mübarek olsun! Bedenin<br />
uyur ama nurun göklere ağar, düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger.<br />
Felsefeci, aleyhine söylenmeye yeltenir ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur.”<br />
Hakikaten de öyle oldu, hatta bu vaitten de üstün şeyler vücuda geldi. o uyudu, fakat<br />
bahtı, ikbali uyumadı. Babalarının canı yavrularım, sihirbaz uyudu mu işinin parlaklığı<br />
gider, sihrinin tesiri kalmaz.” Bu sözleri duyup uyandılar, ikisi de kabri öpüp o ulu<br />
savaş için Mısır’a hareket ettiler.<br />
Mısır’a varınca Musa’yı, Musa’nın evini aramaya başladılar. Onların Mısır’a geldikleri<br />
gün de Musa tesadüfen bir hurma ağacının altında uyumaktaydı. Sordukları adamlar<br />
onlara “ Varın hurmalıkta arayın” dediler. Hurmalığa geldikleri zaman bir de baktılar<br />
ki hurma fidanlarının dibinde bir uyuyan var, fakat cihanın uyanığı!<br />
Naz ederek baş gözlerini yummuş ama arş de gözlerinin önünde, ferş de! Gözleri açık,<br />
fakat gönlü uykuda nice adamlar var. Zaten su ve toprak ehli olanın gözü ne görebilir<br />
ki Fakat gönlü uyanık olanın baş gözü uyusa bile gönlünde yüzlerce göz açılır. Gönül<br />
ehli değilsen uyanık ol, uyuma. Bir gönül işte, mücadeleye giriş.<br />
Gönlün uyandın mı güzelce uyu. Gayri gözünden ne yedi kat gök kaybolur, ne altı<br />
cihet! Peygamber “ Gözüm uyur ama kalbim nasıl uyur, buna imkan mı var ” dedi.<br />
Bekçi farz et ki uyumuş fakat padişah uyanık ya, gönül gözleri açık olduğu halde<br />
uyuyanlara can feda!<br />
Ey manevi er, gönül uyanıklığını anlatmaya kalkışsam binlerce mesneviye sığmaz.<br />
Sihirbazlar, Musa’yı sırt üstü yatmış görünce asayı çalmaya kalkıştılar. Hemencecik<br />
asayı çalmak için Musa’nın ardından gidecekler, sopayı kapıvereceklerdi. Onlar, azıcık<br />
yürüyüp bu işe niyetlenir niyetlenmez asa titremeye başladı.<br />
Öyle bir titremeye başladı ki her ikisi de korkudan yerlerinde katılıp kaldılar. Sonra<br />
asa ejderha oldu, onlara saldırdı, ikisi de sapsarı kesilip kaçmaya başladılar. Korkudan<br />
her inişte sendeleyip yuvarlanarak yüz üstü düşüyorlar, kalkıp yine kaçmaya<br />
çalışıyorlardı. Katiyetle anladılar ki bu iş Allah işi, sihirbazların harcı değil bu!<br />
Korkularından adeta sıtmaya, hummaya tutulmuş gibi titriyorlardı; ölüm haline<br />
gelmişlerdi. Yaptıkları işten dolayı özür dilemek üzere Musa’ya bir adam gönderdiler.<br />
“ Evvelce sana hasat ediyor, seni kıskanıyorduk, o yüzden sınadık, yoksa seni<br />
sınamak kimin haddine düşmüş<br />
Sen bir Padişahsın, senin yanında biz mücrimiz bizi affet ey Allah dergahı haslarının<br />
hası! Diye ricada bulundular. Musa onları affetti, derhal iyileştiler, sıhhat buldular,<br />
Musa’nın önünde yere secde ettiler. Musa dedi ki: “ Ey ulular, sizi affettim. Cehennem<br />
teninize haram oldu, canınıza da.<br />
Ey dostlar, ben sizi görmemiş olayım, siz de beni görmemiş gibi davranın. Kalben<br />
aşina, fakat zahiren yabancı bir halde padişahın huzuruna benimle savaşmaya gelin!”<br />
bunun üzerine sihirbazlar yeri öpüp gittiler, çağırıldıkları zamanı ve fırsat vaktini<br />
gözetmeye koyuldular.<br />
Sihirbazlar Firavunun huzuruna geldiler. Firavun onlara bir çok ihsanlarda bulundu,<br />
elbiseler veri. Onlara daha bir hayli ihsanlarda bulunacağına dair vaitlerde bulundu,<br />
önceden de kullar, atlar, ağır ve değerli şeyler, yiyecek ve içecek verdi. Ondan sonra:<br />
“ Ey devletimle ileri giden kişiler, imtihandan galip gelirseniz, size o derecede<br />
ihsanlarda bulunacağım ki cömertlik de utanacak” dedi. Sihirbazlar da cevaben<br />
dediler ki: “ Padişahın sayesinde galebe edeceğiz, düşmanın bitik bir hale gelecek. Biz<br />
bu fende saflar bozan yiğitleriz alemde kimse bizimle başa çıkamaz.”<br />
Musa’nın anılışı, hatırları oraya bağlıyor, bu hikayeler evvelce olup biten şeylere aittir<br />
zannını veriyor. Halbuki Musa’yı anmamız işi gizlemek için yoksa Musa’nın nuru, ey iyi<br />
adam, senin bugün elinde. Musa da sende, Firavun da. Bu iki düşmanı da kendindin de<br />
ara sen. Musa, kıyamete kadar vardır. Nuru hep o nurdur, başka nur değil. Değişen<br />
yalnız kandildir.<br />
Bu kandille fitil başka, fakat nuru başka nur değil, hep o alemden. Kandile bakarsan<br />
kayboldun gitti. Çünkü ikilik ve sayıya sığış, kandile göredir. Fakat nura baktın mı<br />
ikilikten de , önü sonu bulunan cisim aleminin sayısında da kurtulursun. Ey varlık<br />
hulasası, müminle Mecusi ve Yahudi’nin birbirlerine aykırılığı, hep bakış, görüş<br />
yüzündendir.<br />
NEFSİNİZİ ÖLDÜ SANMAYIN<br />
Eski vakaları bilip söyleyenden bir hikaye dinle de bu üstü örtülü sırdan bir koku al.<br />
Bir yılancı, afsunlarla yılan tutmak üzere dağlara yüz tuttu. Arayan ister yavaş gitsin,<br />
ister hızlı ,nihayet aradığını bulur. İki elini de aramadan çekme. Arama yolda en iyi bir<br />
kılavuzdur.<br />
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona<br />
doğru kımıldan, onu ara. Gah lafla, gah susarak, gah şuraya, buraya boynunu<br />
uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış. Yakup oğullarına “ Yusuf’un kokusunu<br />
haddinden fazla arayın” dedi.<br />
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hale getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.<br />
Allah, “ Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş<br />
Yakup gibi sen de bucak, bucak yürü. Onu ağzınla sorup soruşturun. Dört yana kulak<br />
verip onu araştırın!<br />
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o aşinanın kokusunu alırsanız o<br />
tarafa yürüyün! Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol, belki o lütfun<br />
aslına yol bulursun, olur ya! Bütün bu hoşluklar, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak<br />
da külle dön.<br />
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu,<br />
asıl saadet nişanesi odur. Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima<br />
rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır. Her sille, okşamak içindir. Her şikayet, insana<br />
şükretmeyi andırır.<br />
Ey kerem sahibi cüzden,kül kokusunu al. Ey hakim, zıttan zıddı istidlal et! Doğrusu<br />
savaşlar, barışa sebep olur. Yılancıda kim için yılan aradı. İnsan, geçim için, rahatlık<br />
için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur. O da karda, kışta dağları<br />
dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.<br />
Derken bir dağda iri bir ölmüş, yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.<br />
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü. Yılancı,<br />
halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği! İnsan, bir dağa<br />
benzer, dağ nasıl aldanır, nasıl olurda bir yılana hayran olur<br />
Yoksul ademoğlu kendisini tanımadı, bilmedi. Fazilet makamından gelip bu noksan<br />
alemine düşüverdi. İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı<br />
gitti! Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o , niçin hayretlere düştü, yılan<br />
sevdasına kapıldı Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a<br />
geldi.<br />
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi. “ Ölü bir<br />
ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektin” diyordu. O, ejderhayı ölü<br />
sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi. Kıştan, soğuktan donmuştu.<br />
Diriydi ama ölü gibi görünüyordu. Alem de donmuştur da adı cemad olmuştur.<br />
Üstadım, camit, donmuş demektir.<br />
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de alem cisminin hareketini gör. Musa’nın elinde<br />
asa, yılan oldu ya, bütün alemi de buna kıyas et. Senin bir avuç topraktan ibaret olan<br />
varlığını nasıl bir cisim haline getirir Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi<br />
bilmek gerek. Bunların hepsi de bu aleme göre ölü.<br />
Fakat hakikat aleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.<br />
Onları hakikat aleminden bize yolladılar mı işte asa, bize ejderha kesilir. Dağlar, sese<br />
gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.<br />
Rüzgar, Süleyman’ı yüklenir, taşır; deniz Musa ile konuşur.<br />
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar, ateş, ibrahim’e ağustos gülü olur.<br />
Toprak, Karun’u yılan gibi sömürür, yutar; Hannane direği akla, fikre sahip olur. Taş,<br />
Ahmet’e selam verir; Dağ Yahya’ya haber yollar. Hepsi de bunlara “ Biz size karşı<br />
duyar, görürüz. Sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat namahremlere karşı susup<br />
durmaktayız” derler.<br />
Ama siz bir cemada gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cematların canına,sırrına nasıl<br />
mahrem olursunuz ki Cematlardan can alemine gidin de alemin cüzülerinin ahengini<br />
duyun! O vakit cansız şeylerin tespihlerini apaçık duyarsın da tevil vesveselerine<br />
kapılmazsın. Can aleminde kandiller yok da görmek için tevillere yapışıyorsun.<br />
“ Tespihten maksat, nasıl olur da zahiri tespih olur Bu tespihte bulunan bu cansız<br />
şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil. Doğrusu şu: onları gören, ibret alır<br />
da Allah’ı tespih eder. Sana Allah’ı tespih etmeyi hatırlıyor ya. İşte bu tespihe delil<br />
olmaları, onları tespih etmesi demektir” dersin.<br />
İtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur. İnsan,<br />
duygudan çıkmadı mı gayb alemine tamamıyla yabancıdır. Bu sözün sonu gelmez.<br />
Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke, çeke Bağdat’a kadar geldi. o maceracı adam,<br />
çarşıda bir hengamedir koparmak için. Yılanı Şat kıyısına koydu.<br />
Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu. “ Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip<br />
görülmemiş mefret bir şey. Nasıl da avlamış ” diye. Yüz binlerce ahmak adam<br />
toplandı. Ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar. Onlar yılanı görmek<br />
için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.<br />
Halk iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun diyordu. Yüz binlerce herzevekil<br />
toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi! kalabalıktan erkeğin kadından<br />
haberi yoktu. Halkla ileri gelenler birbirlerine girmiş adeta kıyametten bir alamet<br />
olmuştu. Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna<br />
basıp boyunlarını uzatıyordu.<br />
Ejderha, zemheriden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı. Yılancı, ihtiyatı<br />
elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı. Fakat halkın toplanmasını beklerken<br />
epeyce bir zaman geçmiş, ırak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu. Güneş onu epeyce<br />
ısıtınca azasından soğuk ahlar sıyrılıp gitmişti.<br />
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı. Ölü<br />
yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu. Şaşkınlıklarından<br />
naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular. Ejderha halkın gürültüsünden çatır,<br />
çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü.<br />
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen<br />
çirkin, mefret bir ejderha! Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayak altında<br />
kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu. Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne<br />
getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.<br />
O kör koyun kurdu uyandırdı. Cahil, Azrail’in yanına kendi ayağıyla gitti. Ejderha o<br />
ahmağa bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var. Sonrada bir direğe<br />
sarılıp kendisini sıkı, karnında herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı. Senin nefsinde bir<br />
ejderhadır. O, nereden öldü ki<br />
Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa! Firavunun eline geçenler, onun da<br />
eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı. Onun eline de böyle<br />
bir kudret düşse hemen Firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur,<br />
yüzlerce Harun’un da!<br />
O ejderha, yoksulluk elinde bir kurtcağız kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek<br />
büyür, çaylaklaşır! Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına<br />
getirme. Ejderhan donmuş bir halde iken selamettesin fakat kurtuldu, kendine geldi<br />
mi ona lokma olursun.<br />
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.<br />
Üstüne şehvet güneşi vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya,<br />
uçmaya başlar. Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş. Allah, sana<br />
vuslatıyla karşılık versin!<br />
Hulasa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince. O<br />
fitneleri meydana çıkardı. Hatta azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı! Sen<br />
ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakar bir halde tutmayı mı umuyorsun<br />
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek. Yüz<br />
binlerce halk onun tedbiriyle mağlup oldu. Ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!<br />
KARANLIKTAKİ FİL<br />
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek<br />
için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle<br />
görmenin imkanı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini<br />
sürmeye başladılar. Birisin eline kulağı geçti, “ Fil bir oluğa benzer” dedi.<br />
Başka birisinin eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benzer.” Bir başkası da<br />
sırtını ellemişti. “ Fil bir taht gibidir” dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili<br />
ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu.<br />
Birisi dal dedi, öbürü elif. Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık<br />
kalmazdı.<br />
Duygu gözü ancak avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!<br />
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle<br />
bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir.<br />
Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun.<br />
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize<br />
çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama<br />
asıl denizin denizine bak. Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir<br />
ruhu var. onu istediği tarafa çeker çevirir Güneş bütün varlık ekinini suladığı vakit<br />
Musa neredeydi, İsa nerede Allah bu yaya kiriş taktığı zaman Adem neredeydi.<br />
Havva nerede Bu söz de noksandır, bu sözün de bir neticesi yoktur. Noksan olmayan<br />
söz o tarafa, hakikat alemine ait olan sözdür.<br />
Fakat sana söylense ayağın sürçer, söylenmese hiçbir şey anlamazsın, vah sana! Bir<br />
misalle söylense hemencecik o misale yapışır, o sureti hakikat sanırsın a yiğidim! Ot<br />
gibi ayağın yere bağlı hakikatte erişemezde bir yelle başını sallar durursun. Ayağın<br />
yok ki bir yerden bir yere gidebilesin.<br />
Yahut çalışıp çabalayıp ayağını bu balçıktan. Hayatını terk etmekse senin için pek<br />
müşkül bir şey! Fakat ey yoksul adam, Hak’tan hayat bulursan topraktan müstağni<br />
olur, bu balçığı o vakit terk edersin. Süt emen çocuk dadıdan vazgeçti mi yemek<br />
yemeğe başlar, artık onu bırakır gider.<br />
Sen, topraktan biten taneler gibi yerin sütüne bağlanmış, ona alışmışsın. Kalplerin<br />
gıdasına alış da bu sütten kesilmeye bak! Ey hicapsız nurları kabul etmeye istidadı<br />
olmayan kişi, hiç olmazsa harflerde gizlenmiş bir nur olan hikmet sözlerini duy, onları<br />
ye! Böyle, böyle o hicapsız nuru da kabul etmeye istidat kazanır, gizili nuru da<br />
hicapsız olarak görürsün.<br />
Bu suretle yıldız gibi felekte seyreder, hatta felekten hariç keyfiyetsiz seferlere<br />
düşersin! Yokluktan varlığa geldin ya kendine gel, geldin ama nasıl geldin Sarhoşça<br />
hiç kendinden haberin yok. Geldiğin yollar aklında bile kalmadı. Fakat biz yine sana<br />
bir remiz söyleyecek, bir şey hatırlatacağız. Bu aklı terk et de hakiki akla ulaş.<br />
Bu kulağı tıka da hakiki kulak kesil! Hayır, hayır söyleyeceğim çünkü henüz hamsın<br />
sen. Daha ilkbahardasın, Temmuzu görmedin bile! Ey ulular, bu cihan bir ağaca<br />
benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler,<br />
daha iyice yapışmıştır, ardan kolay, kolay kopmazlar.<br />
Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır<br />
bir hale geldi mi artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden<br />
adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı<br />
yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.<br />
Sen ana karnında çocuk halindeyken işin gücün ancak kan içmeden ibarettir.<br />
Söylenecek bir şey daha kaldı ama onu ben söylemeyeceğim, sana onu Ruhulkudüs<br />
bensiz söylesin. Hayır, hayır ruhulkudüs değil, sen kendin kendi kulağına söylersin.<br />
Orada hakikatte ne ben varım ne benden ne başkası, sen de bensin zaten canım<br />
efendim.<br />
Bu rüyaya benzer. Uykuya daldın mı kendinden geçer, fakat yine kendinden kendine<br />
gelmiş olursun. Kendini duyar, dinler de senden başka gizli bir adam rüyada sana söz<br />
söylüyor sanırsın. A güzelim yoldaşım, sen alelade tek bir adam değilsin ki. Sen bir<br />
alemsin, sen bir derin denizsin.<br />
O senin muazzam varlığın yok mu. O belki dokuz yüz kattır. O, dibi kıyısı bulunmayan<br />
bir denizdir. Yüzlerce alem, o denize dalar gark olup gider. Zaten burası ne uyanıklık<br />
yeri, ne uyku yeri. Buradan bahsetme. Allah, doğrusunu daha iyi bilir. Bahsetme de<br />
asıl bu alemden bahse muktedir olanlardan dile gelmez, söze sığmaz bahisler işit!<br />
Bahsetme de o güneşten kitaba yazılmaz, hitaba girmez sözler duy! Bahsetme de<br />
sana bu alemden ruhun bahsetsin. Nuh’un gemisinde yüzgeçlik bahsini bırak! Bu<br />
bahse girersen Kenan’a benzersin. Bana düşman olan Nuh’un gemisini istemem diye o<br />
da yüzmeye girişmişti.<br />
Nuh ona “ Hey, gel babanın gemisine gir de behey aşağılık oğul, tufana gark olma”<br />
demişti. O “ Hayır, ben yüzme öğrendim. Senin mumundan başka bir mum yaktım”<br />
diye cevap verdi. Nuh “Kendine gel, buna bela tufanının dalgası derler. Bu gün yüzme<br />
bilenin eli, ayağı bir işe yaramaz” dedi.<br />
Fakat Kenan dedi ki: “ yok, yok ben yüce dağa çıkarım. O dağ beni her türlü beladan<br />
kurtarır” Nuh, “ Aklını başına topla, şimdi dağ, bir saman çöpü mesabesindedir. Allah,<br />
kendi dostundan başkasına aman vermez” dediyse de Kenan, ben ne vakit senin<br />
öğüdünü dinledim ki benim de sana uyanlardan olmama tamah ettim.<br />
Senin sözün bana hiç hoş gelmedi ki ben iki alemde de senden uzaktım” dedi. Nuh,<br />
“Yapma yavrum, bugün, naz günü değildir. Allah’nın ne işi var, ne benzeri! Şimdiye<br />
kadar inat etmedin ama bu zaman nazik bir zaman. Bu kapıdan kimin nazı geçer ki O<br />
ezelde “ Doğmadı da , doğurmadı da” hakikatine mazhardır.<br />
Allah’nın ne babası var, ne oğlu, ne amcası! Oğulların nazını nereden çekecek,<br />
babaların niyazını nereden duyacak ” Ey ihtiyar, ben doğmadım, bana az nazlan, ey<br />
genç, ben baba değilim, öyle pek salınma! Ben koca değilim, şehvetimde yok. Hanım<br />
nazı bırak. Bu hususta kulluktan, ihtiyaçtan, zaruretten başka hiçbir şeyin itibarı yok”<br />
demekte.<br />
Dedi ama Kenan “ baba, yıllardır bu sözleri söylemektesin, yine de söylüyorum. Cahil<br />
misin ne bu sözleri herkese ne kadar söyledin de nice soğuk cevaplar aldın, kötü<br />
sözler duydun. Bu soğuk sözlerin kulağıma girmedi, şimdi mi girecek Artık ben bilgi<br />
sahibiyim, büyüdüm” diye cevap verdi.<br />
Nuh, “ A yavrum, bir kerecik olsun babanın öğüdünü tutsan ne olur ” dedi. O, böyle<br />
güzel, güzel nasihatlar ediyor, Kenan’da bu çeşit ağır sözlerle karşılık veriyordu. Ne<br />
babası, Kenan’a öğüt vermeden usandı, ne o kötü oğlun kulağına babasının bir sözü<br />
girdi! Onlar böyle konuşup dururlarken bir çevik dalgadır geldi.<br />
Kenan’ın başından aştı, onu boğup götürüverdi. Nuh “ Ey sabırlı padişahım, eşeğin<br />
öldü, yükü mü sel götürdü. Bana nice defalar, sana mensup olanlar tufandan<br />
kurtulacaklar diye vaitlerde bulundun. Ben de safım, senin vaitlerine kandım,<br />
ümitlendim iyi ama neden sel kilimini aldı, götürdü ” dedi.<br />
Allah dedi ki: “O senin ehlinden, yakınlarından değil. Kendin de görmedin mi sen<br />
aksın o mavi dişine kurt girdi mi çıkartmaktan başka hiçbir çaresi yoktur. Çıkarmalı ki<br />
vücudun, onun yüzünden elemlere düşmesin, o senin oğlundu ama sen onu terk et,<br />
benim bir şeyim değil de.”<br />
Nuh dedi ki: “ Yarabbi, senden başka kimsem yok. Sana teslim olan ağyar sayılmaz.<br />
Sana karşı ne haldeyim, ihlasım nasıl Zaten biliyorsun. Çayırlıklar, çimenlikler, nasıl<br />
yağmura muhtaçsa, nasıl yağmurdan yeşerir, yetişirse ben de sana öyle muhtacım,<br />
onlar gibi senden yetişmekteyim; hatta ihtiyacım onlardan yirmi kat fazla, yoksul<br />
seninle diridir. Seninle neşelenir; vasıtasız hailsiz senden gıdalanır, ben de böyleyim<br />
işte. Ey kemal sahibi Allah ne seninleyim, ne senden ayrı, seninle keyfiyetsiz,<br />
sebepsiz, illetsiz bir haldeyim. Biz, balıklarız, hayat denizi sensin, en iyi sıfatlı Allah,<br />
senin lütfunla diriyiz.<br />
Sen düşünceye de sığmazsın, sebeple de izah edilemezsin, bu tufandan önce de her<br />
macerada söz söylediğim sendin, tufandan sonra da söz söyleyeceğim sensin. Ben<br />
seninle konuşuyorum, ey yepyeni sözler bağışlayan ve eski sözlere sahip olan<br />
Rabbim, onlarla değil. Aşk gece gündüz gah çadır yerlerinde kalan çerçöpe, gah<br />
harabelere hitap eder.<br />
Zahiren çadır yerlerinde kalan süprüntülere, çerçöpe yüz tutar, onlara hitap eder ama<br />
kimi övüyor, kimi Şükrolsun tufan gönderdin de o süprüntüleri o yapı bakiyelerini<br />
ortadan kaldırdın. Çünkü onlar kötü ve aşağılık binalardı, kötü ve aşağılık yığınlardı.<br />
Bize ne sesleniyorlar, ne sesimize karşılık veriyorlardı!<br />
Ben öyle yapılar isterim ki onlara hitap edince dağ gibi sesime ses versinler. De adını<br />
i,ki kere duyayım. Ben canımı can olan, ruhuma istirahat veren adına aşığım. Her<br />
Peygamber,senin adını iki kere duysun diye dağı sever. O alçak ve taşlık dağ, farenin,<br />
yurdu olmaya layıktır, bizim yurdumuz değil.<br />
Ben söyleyeyim de bana yar olmasın, sözlerim cevapsız kalsın, sesime ses bile<br />
vermesin ha! Öyle dağı yerle yeksan etmek, insana hemden olmadığından onu ayaklar<br />
altına atıp ezmek daha iyi!” Allah “ Ey Nuh eğer istiyorsan bütün boğulanları yeniden<br />
ve tekrar dirilteyim, yeryüzüne getireyim.<br />
Senin hatırını bir Kenan için kırmam ben. Fakat seni ahvalden haberdar ediyorum”<br />
dedi. Nuh, “ Hayır, hayır eğer beni gark etmek istesen yine hükmüne razıyım. Her an<br />
beni gark et. Hoşlanırım bundan, hükmün cana benzer, canla başla razıyım. Hiç<br />
kimseciğe bakmam, baksam bile o bakış bahanedir, gördüğüm sensin.<br />
Şükür zamanında da senin yaptığın işe, sana aşkım, sabır zamanında da, kafir gibi hiç<br />
seni yarattığına aşık olur muyum Allah hükmüne aşık olan nurlanır, yarattığına aşık<br />
olansa kafir olur” diye cevap verdi.<br />
KÜFRE RAZI OLMAK KÜFÜRDÜR<br />
Dün mubaseyi seven birisi, bana bir sual sordu. Dedi ki: “ Küfre razı olmak küfürdür.”<br />
Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra da yine “<br />
Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lazımdır” buyurdu. Kafirlik ve<br />
münafıklık da Allahnın kaza ve kaderiyle değil mi<br />
Fakat buna razı olursak( ilk hadise göre) kötülük etmiş olmaz mıyız Razı olmasak o<br />
da suç, peki, ikisinin arasında hangi çareye başvuralım.” Ona dedi ki: “ Bu küfür,<br />
Allahnın hükmüyle, Allahnın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin<br />
eserlerindendir.<br />
Hocam, Allahnın kaza ve kaderini, Allahnın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün<br />
kalmasın. Küfrede razıyız, çünkü Allahnın bilgisine muvafıktır, fakat bizim<br />
fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden de razı değiliz. Küfür<br />
Allah bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk’a kafir deme, burada dur!<br />
Küfür, cahillikten meydana gelir, fakat küfrün takdiri, Allahnın bilgisidir.<br />
( Allah, kafirin kafirliğini ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder). Rüya ve mülayimlik<br />
manasına gelen hilm ile, sümük manasına gelen hilm nasıl bir olur Çirkin resim,<br />
ressamın çirkinliğini icap ettirmez ya.<br />
Çirkin de yaptığına, yapabildiğine bir delil olur ancak. Hatta hem çirkin resmi, hem de<br />
güzel resmi yapabildiğinden ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir. Bu bahsi<br />
açar, düzüp koşarsam sual ve cevaplar uzar gider. Ben de aşk nüktesinin zevkini<br />
kaybederim. Allah’a hizmet, başka bir şekle döner, maksat hidayetten dalalet olur.<br />
HAYRET<br />
Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki<br />
sakalımdaki akları ayır, yol bir yeni gelin aldım der. Berber, adamın sakalını dipten<br />
tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “ benim bir işim çıktı sen ayırıver!”işte bunun<br />
gibi bu sual şu da cevabı, artık sen ayırıver!”<br />
Din kaygısı, bunlarla uğraşmaya vakit bırakmaz. Birisi Zeyd’e bir sille vurur. Zeyd de<br />
hileye sapıp onu dövmek üzere üstüne saldırınca, adam: “ Dur, senden bir şey<br />
soracağım, cevabını ver, sonra beni döv. Senin kafana vurunca şırak diye bir sestir<br />
çıktı. Şimdi burada dostça senden bir sualim var:<br />
Bu şırak sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandan mı ye uluların öğündüğü<br />
ulu zat ” dedi. Adamcağız dedi ki: “ Acıdan kurtulmadım ki bu düşünceye dalayım.<br />
Senin derdin yok, sen düşüne dur.” Dert sahibi böyle düşüncelere saplanamaz,<br />
kendine gel!<br />
Sahabenin ruhlarında Kuran’a karşı fevkalade bir iştiyak vardı ama aralarında hafız<br />
pek azdı. Çünkü bir meyve oldu mu kabuğu adamakıllı incelir, çatlar, dökülür. Ceviz,<br />
fıstık ve badem bile olunca kabukları incelir. İlmin hakikati de kemale gelince kışrı<br />
azalır. Zira sevgilisi, aşıkı yakar, yandırır.<br />
İstenen, sevilen kişinin vasfı, isteyen, seven kişinin vasıflarının zıddıdır. Vahiy ve nur<br />
şimşeği, peygamberi yakar. Kadim olan Allahnın sıfatları tecelli edince hadisinin<br />
sıfatlarını yakar, mahveder. Sahabe arasında birisi Kuranın dörtte birini ezberledi de<br />
duyuldu mu, sahabe, bu bizim ululumuzdur derdi.<br />
Böyle bir büyük mana ile sureti bir arada cem etmek, hayretlere düşmüş, mest olmuş<br />
padişahtan başka kimseye mümkün değildir. Böyle bir sarhoşluk aleminde edep<br />
kaidelerine riayet etmenin zaten imkanı yoktur, bu imkan bulunsa bile şaşılacak<br />
şeydir doğrusu! İstiğna aleminde niyaza riayet etmek, yuvarlak bir şeyle uzun bir<br />
şeyi, zıddoldukları halde bir arada cem etmeye benzer.<br />
Sopa, esasen körlerin sevgilisidir. Kör, Kuran sandığına benzer ancak. Körlerin sözleri,<br />
Mushaf harfleriyle, eski hikayelerle, korkutuşlarla dolu sandıklardır. Fakat kuranla<br />
dolu sandık, boş sandıktan iyidir elbet. Yüksüz sandık fareler ve yılanlar dolu<br />
sandıktan daha iyidir.<br />
Hasılı insan, vuslata erdi mi vasıta olan kadın, adamın gözüne soğuk görünmeye<br />
başlar. Güzelim istediğin şeye ulaştın mı artık bilgi sahibi olmayı istemek kötüdür.<br />
Göklerin damlarına çıktıktan sonra da merdiven aramak manasızdır. Hayra ulaşan<br />
kişi, dostluk ve başkasına bir şey öğretmek maksatlarından başka bir maksatla yine<br />
hayır yolunu arar.<br />
O yoldan bahsederse bu iş, soğuk bir şeydir. Aydın ayna saf ve cilalı bir halde iken onu<br />
cilalamaya kalkışmak bilgisizliktir. Padişah tarafından kabul edilip huzurunda oturduk<br />
dan sonra mektup ve elçi araştırmak çirkin bir şeydir.<br />
Sevgili aşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Aşık aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin<br />
huzurunda okumaya başladı. Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve aciz yoksulluk,<br />
birçok laflar vardı. Maşuk dedi ki: “ Eğer bu okuma, benim içinse vuslat zamanı ömür<br />
zayi etmektir bu!<br />
Ben yanımdayım, sen mektup okuyorsun. Bu aşıklık alameti değil ki!” aşık dedi ki: “<br />
Doğru, sen buradasın ama ben, istediğim zevki, istediğim gibi bulamıyorum ki, geçen<br />
yıl senden aldığım zevki, şimdi vuslatına erişmiş olduğum halde alamıyorum ben bu<br />
kaynaktan arı, duru su içtim, o suyla gözümü de yeniledim, gönlümü de.<br />
Şimdi kaynağı görüyorum ama su yok. Yoksa su yolumu birisi mi kesti” dedi. Maşuk<br />
dedi ki: “ Şu halde ben, senin sevgilin değilim. Ben Bulgar türküyüm, sen katu Türkü<br />
istiyorsun. Sen bana değil, bir hale aşıksın. Fakat yiğidim, hal elde kalmaz ki senin<br />
tamamıyla istediğin ben değilim. Alemde istediğin şeyin bir kısımcağızı da ben de var.<br />
Sevgilin değilim, sevgilinin eviyim, halbuki aşk, peşindir, eldedir, sandıkta değil!<br />
Sevgili, tek olan sevgiliye derler. Gelişin de ondandır, sonuncu gidişin de ona! Onu<br />
buldun mu başkasını beklemezsin gayri. Ortada görünüp duran da odur, gizli olan da<br />
o! O hallere sahip bir hakimdir, mahkum değil.<br />
Aylar, yıllar, o ay yüzlünün kuludur, kölesidir. Dilerse söyler, hale ferman eder.<br />
Dilerse hükmeder, cisimleri can haline getirir. Bekleyip duran, oturup hal arayan, hal<br />
bekleyen kişi, işin sonuna varmış değildir. Sona varan kişinin eli, hal kimyasıdır, elini<br />
oynattı mı bakır, sarhoş bir hale gelir, altın olur.<br />
Dilerse söyler, hale fermen eder. Dilerse, hükdiken ve neşter, nerkis ve ağustos gülü<br />
kesilir. Hale mahkum olansa hal gelince derecesi artan, halsiz kalınca rütbesi eksilen<br />
bir adamdır. Hulasa sofi “ İbn-al vakit” tir, fakat vakitten de kurtulmuştur, halden de.<br />
Haller, onun azmine onun reyine mahkumdur, haller, onun Mesih’in nefesine<br />
benzeyen nefesleriyle diridir.<br />
Sense hale aşıkısın, bana değil. Sen, bir hale sahip olmak ümidiyle benim etrafımda<br />
dönüp dolaşıyorsun. Bir an eksilen, bir an artıp kemal bulan hal, Halil’in mabudu<br />
olamaz, batar gider. Batıp giden, gah böyle, gah şöyle olan güzel değildir, ben batıp<br />
gidenleri sevmem.<br />
Bazan hoş, banan nahoş olan, bir zaman su, bir zaman ateş kesilen, Ayın burcudur<br />
ama ay değil. Put gibi güzeldir, ama güzelliğinden haberi bile yok! Saf sofi, İbn-al<br />
vakit” tir ama vaktin babasıymış gibi vakti adamakıllı avucunun içine almıştır. Bu çeşit<br />
sofi, tamamıyla ululuk sahibi Allahnın nuruna gark olmuştur.<br />
Kimsenin oğlu değildir o vakitlerden de kurtulmuştur hallerden de! Doğurmayan nura<br />
batmıştır. Doğmayan, doğmayan zatsa ancak Allahdır. Diriysen yürü, böyle bir aşk<br />
ara. Yoksa birbirine aykırı vakitlere kulsun. Çirkin güzel nakışlara bakma da kendi<br />
aşkına, kendi dileğine bak!<br />
Hor musun, zayıf mı Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak! Ne<br />
halde olursan ol boş durma, ey dudakları kurumuş susuz, daima su araştır! O, susuz, o<br />
kupkuru dudağın yok mu O dudak, sudan haber verme de. Nihayet kaynağa<br />
ulaşacağını bildirmede.<br />
Dudak kuruluğu, suyu haber verir. Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya<br />
ulaşacağına delalet eder. Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek,<br />
maniler giderir. Bu istek, dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur,<br />
bayraklarının yardımcısıdır. Bu istek, horoz gibi “ Sabah geliyor” diye nara atarak<br />
müjdeler verir.<br />
Aletin yoksa bile iste ara. Allah yolunda alete ihtiyaç yoktur. Oğul, kimi arayıcı<br />
görürsen ona dost ol, önünde baş indir. De isteklilerin civarında sen de istekli ol.<br />
Galiplerin sayesinde sen de galebe et! Karınca Süleymanlık dilerse onun bu dileğini<br />
hor görme, himmetine bak! Elinde mala, sanat ve hünere dair ne varsa önce onu<br />
istemez miydin, ona bu sayede nail olmadın mı<br />
TEMBELİN DİLEĞİ<br />
Birisi, Davut Peygamber zamanında her akıllı ve ahmak adamın yanında, daima şöyle<br />
dua edip dururdu. “ Yarabbi, bana zahmetsiz, eziyetsiz bir rızık bir servet ver. Beni<br />
tembel, hor, hakir, ağır ve miskin yaratan sensin. Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla<br />
katırlara yüklenen yük yüklenemez ki.<br />
Yarabbi, madem ki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben<br />
çalışmadan ver. Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu ihsan<br />
ve cömertlik gölgesinde uyuyorum. Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da elbette<br />
başka çeşitte bir rızık vermişsindir.<br />
Ayağı olan rızık arar, ayağı olmayansa yanıp yakılır, durur. O hüzün sahibinin rızkını<br />
da ayağına götür, bulutu yeryüzüne doğru sür! Yeryüzünün ayağı olmadığından<br />
cömertliğin bulutu ona doğru iki kat sürüp durmakta. Çocuğun ayağı olmadığı için<br />
anası gelir, çocuğun başına nimet ve ihsanlarını yağdırır.<br />
Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek<br />
den başka bir şeye çalıştığım nerede ki ” bir çok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta<br />
kuşluk çağına kadar bu duayı eder dururdu. Halk onun sözlerine, tam tamahına, bu<br />
çalışıp çabalamasına gülerdi.<br />
Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı yutturdu da aklını aldı.<br />
Rızık, kazançla,zahmet ve meşakkatle elde edilir. Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş,<br />
rızkını öyle elde eder. Rızıkları, sebeplerine yapışarak elde edin. Evlere kapılarından<br />
girin denmiştir.<br />
Şimdiki zamanda Allah elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut<br />
peygamberdir. Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar nazü naime sahip olduğu, dostun<br />
inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor. Mucizelerin haddi, hesabı yok, ona ihsan<br />
dalgaları birbiri üstüne gelip duruyor.<br />
Adem Peygamberden bu zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi. Her vaazında<br />
iki yüz kişi ölmekte. Güzel sesi insanları candan etmekte. Aslanlar, ceylanlar vaazın<br />
gelmekte. Ne onun bundan haberi var, ne bunun ondan. Sesine dağlar da ses veriyor,<br />
kuşlarda. Onun davetine ikisi de mahrem.<br />
Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce mucizeleri var. yüzünün nuru<br />
cihetlere sığmıyor. Bütün cihetleri de kaplamış. Bunca yücelikle beraber Allah, onun<br />
bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklan ması çalışmasına bağlı. Bunca yüceliğine<br />
rağmen zırh yapmadıkça zahmet çekmedikçe rızkı gelmiyor.<br />
Halbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış, evinin bucağına kapanmış,<br />
felekzede olmuş gitmişsin. Halbuki bu adam bunca tersliği ile, bunca adiliği ile<br />
beraber hemencecik, ticaretsiz eteğini karla doldurmayı istemekte. Bu çeşit ahmak bir<br />
herif ortaya çıkmışta gök yüzüne merdivensiz çıkayım diyor.”<br />
Birisi alaya alıp “ Haydi yürü, rızkın ulaştı, müjdeci geldi” demekte, öbürü gülüp “sana<br />
gelenden bize de hediye ver” diye alay etmekteydi. O ise halkın bu kınamasına, bu<br />
alayına hiç aldırış etmez duayı niyazı azaltmazdı bile. Böyle, böyle şehirde tanındı, boş<br />
ambardan peynir aramakta diye şöhret buldu. O yoksul ham tamahlılıkla darbımesel<br />
oldu ama yinede bu istek den bu niyazdan ayrılmıyordu.<br />
Nihayet bir gün kuşluk çağında yine ağlayıp inleyerek bu çeşit dua edip dururken,<br />
birdenbire evine doğru bir öküz koştu. Boynuzu ile kapıya vurup kilidi kırdı.<br />
Küstahçasına evine girdi. Adam hemen sıçrayıp öküzü boynuzlarından bağladı.<br />
Durmadan, aman vermeden hemencecik boğazını kesti. Derisini, yüzdürmek için<br />
gövdesini alıp koşa, koşa kasaba götürdü.<br />
O yoksul adam, gece gündüz feryat etmekte, Allahdan eziyetsiz, zahmetsiz,<br />
çalışmadan kazanmadan helal rızık istemekteydi. Bundan önce onun bazı hallerini<br />
söylemiştik, fakat araya başka şeyler girdi. Bu hikaye de öylece kaldı gitti. Şimdi onun<br />
hali neye vardı.<br />
Allahnın lütuf ve ihsan bulutundan hikmet yağmuru yağınca o yoksul ne oldu Öküzün<br />
sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden<br />
benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın ” dedi. Adam “ Ben Allahdan<br />
rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua<br />
kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap dediyse de öküz sahibi<br />
yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu.<br />
Çeke, çeke Davud Peygamberin yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.<br />
Saçma sapan lafları bırak azgın herif. Aklın başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua<br />
Alemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Allah’a dua<br />
ettim, feryadü figan ederek nice kanlar yuttum.<br />
İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü var, başını taşlara vur.”<br />
Dediyse de adam “ Müslümanlar, Allah için olsun söyleyin. Dua nasıl olur da benim<br />
malımı ona mal eder Eğer dua ile mal ele geçseydi bütün alem dua eder. Mal mülk<br />
sahibi olurdu.<br />
Dua ile ele bir şey geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi. Onlar da gece<br />
gündüz dua ediyorlar, yarabbi bize para ver, mal mülk ver diyorlar. Sen vermezsen<br />
kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Allah, bize ihsan kapısını da sen aç<br />
derler. Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat.<br />
Bir dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi. Halk, “ Bu Müslüman doğru<br />
söylüyor. Bu dua satan, zalim bir adam. Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep midir<br />
Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey bağışlar, yahut vasiyet<br />
eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir şey olmadıkça bir şeye sahip<br />
olamazsın ki.<br />
Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam,<br />
yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi benim halimi senden başka kimsecikler<br />
bilmez, gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Laf olsun<br />
diye dua etmedim ya. Yusuf gibi rüyalar görmüştüm”<br />
Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde ettiklerini gördü. O rüyaya<br />
adamakıllı inandı, kuyuda ondan başka bir şey ummuyordu, zindanda da. Ona<br />
dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne kulluktan derdi vardı, ne az çok<br />
kınanmaktan!<br />
Rüyası, mum gibi gözünün önünde yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına<br />
güveniyordu. Yusuf’u kuyuya attıkları zaman Allahdan kulağına şu ses gelmişti. Ey<br />
yiğit, sen bir gün padişah olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine<br />
vurursun.<br />
Bunu seslenen görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu. O sesten cana<br />
bir kuvvet, bir rahat, bir huzur geliyordu. İbrahim’e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa<br />
o ses yüzünden kuyu da Yusuf’a gül bahçesi kesilmişti. Gayri ne cefa geldiyse o<br />
kuvvetle tahammül etti. Neşeyle çekti.<br />
Nitekim elest sesinin zevki de her müminin gönlünde ta mahşere kadar sürer gider.<br />
Bu yüzden müminler, ne belaya itiraz ederler. Ne Hakk’ın emir ve nehyinden sıkılırlar.<br />
Başkalarının ağzına acılık veren bir lokmaya benzeyen Allah hükmü, onlara<br />
gülbeşeker gelir. Tatlı, tatlı yerler, hazmederler.<br />
Allah hükmünü kabul etmeyip inkar eden, o lokmayı yese bile kusan kişiyle yaramaz.<br />
Elest gününde bir rüya gören, Allah’a ibadet yolunda sarhoş olur. Sarhoş deve gibi bu<br />
ibadet çuvalını hiç usanmadan, sıkılmadan çeker durur. Ağzının etrafındaki tasdik<br />
köpüğü, onun sarhoşluğuna, coşkunluğuna şahittir.<br />
Deve kuvvetlenip erkek aslan kesildi mi ağır yükler çeker de yine o yüklerin altında az<br />
yer, az içer. Dişi deve arzusuyla yüzlerce zahmet ve açlık çeker. Hatta dağ bile ona bir<br />
kıl gelir! Elest aleminde böyle bir rüya görmeyen bu dünyada ne kul olur, ne mürit!<br />
Olsa bile gönlünde yüzlerce tereddüt vardır.<br />
Bir an şükrederse bir yıl şikayet eder. Din yolunda yüzlerce tereddütle ve<br />
inanmayarak öne doğru bir adım atarsa öbür adımı arda doğru gider. Bunu da ileride<br />
anlatırım, borcum olsun. Eğer öğrenmekte acele ediyorsan “ Elemneşrah” suresini<br />
oku! Bu manayı etraflıca anlatmaya kalkışsam ne haddi vardır, ne kenarı.<br />
Yürü öküzünü dava edene doğru eşek sür! Adam dedi ki: “ Yarabbi, bu suç yüzünden<br />
şu azgın adam, bana kör dedi. Bu ne iblisçe bir kıyas yarabbi Ben ne vakit körcesine<br />
dua ettim. Allahdan başka kime ihtiyacımı söyledim Kör, bilgisizlikle halktan bir<br />
şeyler umar. Ben senden umuyorum. Her güç şey sana kolaydır.<br />
Asıl kör kendisi ki beni kör saydı, canla başla niyaz ettiğimi görmedi bile! Benim bu<br />
körlüğüm, aşk körlüğüdür. Güzelim sevdiği şey insanı kör ve sağır yapar derler ya. Bu<br />
körlük, o körlüktür. Allahdan başkasını görmüyorum, fakat onu görmüyorum. Aşkımın<br />
muktezası da bu değil midir söyle.<br />
Yarabbi, sen görmektesin, beni sen de kör sanma, senin lütfünün etrafında dönüp<br />
dolaşmaktayım, ey lütfunun etrafında dönüp dolaştığın, ey kendisinden ayrılmadığım<br />
Allah! Yusuf-ı Sıddıyk’a rüya gösterdin da ona güvendi. Onun gibi lütfun bana da bir<br />
rüya gösterdi. O sonsuz dualarım oyuncak değildi ya!<br />
Fakat halk, benim sırlarımı bilmiyor da sözlerimi saçma sanıyor. Hakları da var. gayb<br />
sırrının, sırlarını adamakıllı bilen ve ayıpları tamamıyla örten Allahdan başka kim<br />
bilebilir ki ” düşmanı dedi ki. “ Amca, neye yüzünü göğe çeviriyorsun Bana çevir de<br />
doğru söyle! Delirdin mi ki böyle hatalara düşüyor, aşktan Allah’a yakınlıktan dem<br />
vuruyorsun<br />
Sen gönlü ölmüş bilirsin. Hangi yüzle yüzünün göklere tutuyorsun ” bu hasise<br />
yüzünden şehre bir velveledir düştü. O Müslüman’sa “ Yarabbi, bu kulunu rezil etme.<br />
Kötülük yaptıysam bile sırrımı halka açma. Biliyorum, uzun gecelerde yüzlerce<br />
tazarrula sana niyaz edip durdum. Halka karşı bunun hiçbir kadri, hiçbir kıymeti yok,<br />
onlar bilmez bunu fakat senin yanında aydın bir mum gibi sana aşikar” diye niyaz<br />
etmekte, yüzünü yerlere vurmaktaydı.<br />
Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi. Davacı dedi<br />
ki: “ Ey Allahnın peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş. O da onu<br />
kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.” Davut, “ Ey kerem sahibi,<br />
neden sana haram olan o öküzü kestin<br />
Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dava görülsün, bitsin” dedi. Adam<br />
dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Allahdan. Yarabbi, helal ve<br />
zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın, herkes<br />
feryadımı bilir, hatta çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.<br />
Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Haltan hem gizli sor, hem de aşikare. Bak bu<br />
eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla. Bu dualardan, bu<br />
feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş. Gözüm karadı. Ama<br />
lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani. O ayıpları bilen Allah duam<br />
kabul etti, bun şükrane olsun diye öküzü kestim”<br />
Davut, “ Bu sözlerden el yıka, davana şer’i delil getir. Reva görür müsün delilsiz bir<br />
hüküm vereyim de bu şehirde batıl bir sünnet koyayım, kötü bir adet bırakayım, bunu<br />
sana kim bağışladı Satın mı aldın, mirasa mı kondun Ekine nasıl sahip olabilirsin,<br />
sen mi ektin Ektinse senindir.<br />
Kazanmakta ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur. Ektinse<br />
ektiğini biçersin, o senindir. Yoksa zulmettiğin, haksız olduğun katiyetle anlaşılır.<br />
Yürü, eğri büğrü söylenme, bu Müslüman’ın malını ver. Paran yoksa borç al, ver<br />
beyhude konuşma!” dedi.<br />
Adam, “ Padişahım, sitem karlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana”<br />
deyip secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Allahm, Davud’un<br />
gönlüne de o nuru ver. Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da Sal. Ey ihsan sahibi<br />
Rabbim.” Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış<br />
ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı.<br />
“ Ey öküzü dava eden, bugün bana mühlet ver, bu davanın görülmesinde ısrar etme.<br />
Halvete gidip namaz kılayım da bu ahvali, bir de sırları bilen Allahdan sorayım.<br />
Namazda Rabbime bağlanırım, namaz gözümün nurudur” sırrı zuhur eder, bu benim<br />
huyumdur. Can pencerem zevk ve şevkle açıktır. Allahnın lütfu oraya vasıtasız gelir.<br />
Allahnın lütfu, rahmeti nuru madenimden, hakikatimden gelir, penceremden evime<br />
girer. Penceresi olmayan ev cehennemdir. Ey kul dinin aslı pencere açmıştır. Her<br />
ormanı öyle pek baltalama. Pencere açmak için balta vur.<br />
Yoksa bilmez misin ki bu güneşin nuru hicaplardan hariç olan hakikat güneşinin<br />
aksinden ibaret. Bilirsin ki bu zahiri görüşün nurunu hayvan da görür. Şu halde benim<br />
Adem’ “ Keremna” demem nedir ben nurlara dalmış, gark olmuş bir güneşim.<br />
Kendimi nurdan ayırt edemiyorum.<br />
O halvete gitmeme, namaz kılmam, halka öğretmek için bu alem doğrulsun diye<br />
ayağımı eğri atmaktayım. Ey yiğit, savaş hileden ibarettir.” İzin yoktu, yoksa Davut,<br />
bu sırları döküp saçar, sır denizinden toz koparırdı! Davut, bu çeşit söyleyip<br />
durmakta, halkın aklını, fikrini yakmaya kalkışmaktayken, arkasından birisi, “<br />
Birliğinde hiç şüphem yok” diye Davud’un eteğini çekti. Davut, kendine geldi. sözünü<br />
kısa kesti, dudağını yumdu, halvet edeceği yere hareket etti.<br />
Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul<br />
edildiği yere yöneldi. Allah, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla<br />
gösterdi. O da işi anladı, öç alınacak kimdir, kısasa layık adam hangisidir, bildi. Ertesi<br />
günü iki davacı ile Halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler. Davacı yine aynı davayı<br />
tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.<br />
Davud “ Sus, bu davayı bırak, öküzü bu Müslüman’a helal et de yürü git. Yiğit madem<br />
ki Allah, senin sırrını açmadı, onun bu sır örtücülüğüne şükret de sükut et” dedi. Öküz<br />
sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın.<br />
Adalet aleme yayıldı, yer, gök, adaletinle güzel kokulara bürünmüş.<br />
Kör köpekler bile bu sistem yapılmadı. Bu tecavüzden bu cefadan hararetlendi de taş<br />
da yarıldı, dağ da!” diyor, bu çeşit ağır sözler söylüyor, “ Ey ahali , gelin de görün<br />
zulmü!” diye bağırıyordu.<br />
Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malını mülkünü hemencecik ona bağışla,<br />
yoksa bak sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.”<br />
Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü<br />
artırıp durmaktasın” dedi. Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, davud, tekrar<br />
onu huzuruna çağırıp, dedi ki. “ Ey bahtı körleşmiş herif, madem ki talihin yok gayri<br />
yavaş, yavaş karanlıklar basmaya başladı. Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile<br />
yazık. Öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha!<br />
Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, karın da! Artık fazla söylenme!” davacı iki<br />
eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir gidip gelmekteydi.<br />
Halk da Davud’u kınamaya başladı. Davacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki.<br />
Bir insan, saman çöpü gibi havaya kapılmış, maskara olmuşsa zalimi mazlumdan nasıl<br />
fark edebilir Zalimi mazlumdan ayırt eden, zulüm kar nefsinin boynunu vurmuş<br />
kişidir. Yoksa içten içe nefse zebun olan kişi, deliliğinden mazlumlara düşman kesilir.<br />
Köpek, daima yoksula, acize saldırır, fırsat bulursa ısırır da.<br />
Komşularından av kapmak aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil. Zalime tapan,<br />
mazlumu öldüren kişilerin hepsi de pusudan çıkarak köpekçesine saldırdılar. Davud’a<br />
yüz tutup “ Ey peygamber, ey bize şefkatli zat, bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir<br />
zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahretsin” dediler.<br />
Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi. hepiniz<br />
kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim. Filan ovada büyük bir ağaç<br />
vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir. Kol budak salıvermiş, geniş<br />
bir yeri kaplanmıştır, kökü de yere yayılmıştır.<br />
İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor. O güzel ağacın kökünde kan var. bu<br />
kötü talihli herif, onun altında efendisi öldürmüştür. Allahnın hilmi, bunu şimdiye<br />
kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi. Efendisinin çoluğuna, çocuğuna<br />
ne nevruzlarda bir şey verdi, ne bayramlarda.<br />
O yoksulların, o muhtaç biçarelerin hallerini, hatırlarını bir lokmayla olsun arayıp<br />
sormadı, eski hakları aklına bile getirmedi. Bu melun herif şimdi de bir öküz için onun<br />
oğlunu yere vuruyor. Günahının perdesini kendi kaldırıyor, yoksa Allah, suçunu<br />
örtüyordu. Bu kötü zamanede kafir olsun, fasık olsun herkes, kendi perdesini kendi<br />
yırtar. Zulüm, can sırları arasında gizli kalır, fakat onu halkın önüne koyan zalimdir.<br />
Hele bakın, benim boynuzlarım var, şu alemde cehennem öküzünü bir görün diye<br />
kendisini kendisi gösterir!”<br />
Halk şehirden çıkıp o ağca doğru gidince Davut, “ Önce ellerini bağlayın şu zalimin de<br />
sonra suçunu meydana koyalım, adalet bayrağını ovaya dikelim” dedi. Sonra dedi ki:<br />
ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün. Sen o zatın kölesiydin, bu yüzden onun<br />
kanına girdin. Efendisini öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Allah bunu<br />
meydana çıkardı.<br />
Karın yok mu, onun cariyesiydi. Onunla birleştin de bu kötü işi yaptın. Ondan erkek,<br />
dişi ne doğduysa hepsine mirasçı bu adamdır. Çünkü sen bir kölesin, çalışıp<br />
çabalarsın, eline geçen onundur. Şeriat mı aradın, alsana mükemmel bir şeriat, hadi<br />
şimdi yürü bakalım!<br />
Sen burada efendini zari, zari ağlatarak öldürdün, efendin sana burada, aman yapma,<br />
etme diyordu. Korkunç bir hayal gördün, korktun. Acelenden bıçağı da adamcağız<br />
başıyla beraber toprağa gömdün. İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi,<br />
kazın şurasını!<br />
Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, efendisine işte böyle bir hilede, böyle bir<br />
zulümde bulundu.” Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da! Halka bir<br />
velveledir düştü. Hepsi de zünnarlarını kestiler. Ondan sonra öküzü kesene “ Gel<br />
buraya hak sahibi, bu yüzü karadan hakkını al” dedi.<br />
Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti. Ne hile yaparsa yapsın,<br />
Allah bilgisinden kurtulabilir mi hiç Allahnın hilmi, müdarada bulunur. Bulunur ama<br />
adam, haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar. Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak,<br />
müşkülünü halletmek merakı düşer.<br />
Kıyamet gününün sahibi olan Allahnın adaleti, şunun, bunun gönlünden zuhur eder<br />
durur. “ Filan ne oldu, hali nedir, kim öldürdü acaba ” diye topraktan ekin fışkırır gibi<br />
şunun, bunun gönlünden meraklar fışkırır. Gönüllerdeki bu meraklar, bu araştırmalar,<br />
bundan bahsetmeler, hep o kanın kaynamasıdır.<br />
O adamın gizli sırrı meydana çıkınca Davud’un mucizesi halka yayıldı; bu mucize bir<br />
dereceyken halk tarafından adeta iki derece meşhur oldu. Herkes baş açık gelip<br />
yerlere secde etmekte. “ Biz doğuştan körmüşüz, senden yüzlerce şaşılacak şey<br />
gördük. Taş, Talut’la beraber savaşa giderken sana söyledi, beni al dedi.<br />
Sen elinde bir sapan, üç tane de taş olduğu halde geldin, yüz binlerce adamı birbirine<br />
kattın., kırdın geçirdin. Taşların yüz binlerce parçaya ayrıldı, her parçası bir düşmanın<br />
kanını içti. Demir, elinde mum gibi yumuşadı, onunla zırh yaptın, bu da aleme yayıldı,<br />
herkes bildi. Dağlar sana şükredici risaleler oldu, seninle berber adam gibi Zebur<br />
okudular!<br />
Senin sözünle yüz binlerce kişinin can gözü açıldı, gayb alemine hazırlandı. Fakat<br />
onların hepsinden kuvvetli mucizen bu, sen; insana hayat bağışlamaktasın, bu<br />
bağışlaman daimi. Zaten bütün mucizelerin canı da bu ölüye ebedi hayat bağışlamak!”<br />
demekteydi. Zalim öldürüldü, bütün bir dünya dirildi. Halkın hepside yeni baştan<br />
Allah’a kul oldu.<br />
Nefsini öldür de alemi dirilt. Nefis efendisini öldürmüştür; sen, onu kendine kul, köle<br />
yap! Kendine gel, öküzü dava eden senin nefsindir kendisini efendi yerine koymuştur,<br />
ululuk taslamaktadır. Öküzü öldüren de aklındır. Hadi, artık ten öküzünü öldüreni<br />
inkar etme! Akıl bir esirdir. Daima Hak’tan zahmetsizce bir rızık, tabak, tabak nimetler<br />
ister.<br />
Onun zahmetsizce rızıklanması neye bağlıdır Kötülüğün aslı olan öküzün<br />
öldürülmesine. Nefis “ Benim öküzümü nasıl olurda öldürürsün ” der. Çünkü nefis<br />
öküz, ten suretidir. Velinimet zade olan akıl, ihtiyaçlar içinde kalmış, kanlı katil nefis,<br />
efendi olmuş, öne geçmiş! Zahmetsiz rızık nedir, bilir misin Ruhların gıdası,<br />
peygamberlerin rızıkları.<br />
Fakat bunu elde etmek, öküzü öldürmeye bağlıdır. Hazine öküzün içindedir ey hazine<br />
arayan yerleri kazıp duran! Dün biraz bir şey yemiştim, onun için layıkıyla<br />
anlatamıyorum. Yoksa bunu tamamıyla anlatır, yuları anlayışının eline teslim ederdim.<br />
Ama dün bir şey yedim demem de masaldan ibaret çünkü ne gelirse o gizli evden<br />
geliyor.<br />
Güzel gözlülerden işve, cilve öğrenmişsek neden gözümüzü sebeplere dikip<br />
duruyoruz. Sebeplerin de başka sebepleri var. sebebe bakma da asıl ona bak!<br />
Peygamberler, sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına<br />
ulaştırdılar. Sebep ve vesilesiz denizi böldüler, ekmeksizin buğday yığınını buldular.<br />
Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu Keçinin yünlerini çektiler mi ellerinde<br />
ibrişim olurdu. Bütün Kuran, sebebi gidermeye aittir. Zahiren yoksul olan<br />
Peygamberin yüceliğini, yine zahiren yüce olan Ebuleheb’in helakini anlatır durur.<br />
Ebabil kuşları iki üç taş attılar mı o koca Habeş ordusunu kırıp geçirirler.<br />
Ta larda uçan kuşun attığı bir taş, fili delik deşik eder. Öldürülmüş adama kesilmiş<br />
öküzün kuyruğuyla vur da hemen dirilsin, kefeniyle kalksın. Kesilmiş boğazı, yerinden<br />
davransın, kanını dökenlerden kanını istesin denir. Bunlar ve bunlara benzer daha<br />
nice şeyler var. kuran baştan sona sebepleri illetleri nefyeder vesselam.<br />
Fakat bunları anlamak, işi uzatıp duran aklın harcı değildir. Kulluk et de bunlar sana<br />
keşfolsun! Felsefeye sarılan kişinin aklı. Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla<br />
anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının ( Akl-ı<br />
Küll’ün) tek binicisi oldu. Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk.<br />
Hayvan midesi daima kabuk arar. İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar, iç<br />
temiz kişilere helâldir, temiz kişilere. Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille<br />
ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç<br />
Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün alemi ayla doldurur,<br />
nurlandırır.<br />
O karadan da kurtulmuştur, aktan da onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana<br />
da. Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp alemi aydınlatan<br />
Kadir gecesinden elde etmiştir. Keseyle dağarcığın değeri altındadır. İçinde altın<br />
olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var<br />
Nitekim tenin değeri de canla, fakat canın değeri de cananın ışığıyladır. Can, ışıksız<br />
diri olsaydı hiç kafirlere “ Ölü” denir miydi Kendine gel, söyle, söyle ki söyleme<br />
kabiliyeti bizden sonraki zamanlarda aksın diye ırmak yolunu kazmakta. Her devirde<br />
söz söyleyen bulunur; bulunur ama geçmişlerin sözleri daha faydalıdır.<br />
Ey şükreden kişi, Tevrat, İncil ve Zebur, Kuranın doğruluğuna şahadet etmedi mi<br />
Zahmetsiz ve sayıya gelmez bir rızık ara da Cebrail sana cennetten elma getirsin.<br />
Hatta bahçıvanın laflarıyla başın ağrımadan ekmek zahmetine düşmeden cennetin<br />
sahibinden rızıklanasın. Çünkü ekmekteki fayda ve lezzet, Allah ihsanıdır. Dilerse<br />
sana o faydalı kabuğu, yani ekmeği vasıta ekmeksizin de verir. Ekmeğin sureti,<br />
ekmekteki faydaya, zevk ve lezzete bir sofradır. Fakat sofrasız ekmek yemek, velinin<br />
harcıdır.<br />
Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp<br />
çabalamayla elde edebilirsin Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla<br />
sana ram olur. Öküz sahibi de Davud’un sözünü anlayınca ram oldu. Şeyh sana dost<br />
oldu mu avda aklın, köpek nefse galip olur.<br />
Nefis, yüzlerce hile, Hud’a sahibi bir ejderhadır. Fakat şeyhin yüzü, o ejderhanın<br />
gözüne karşı tutulan bir zümrüttür. Öküz sahibini zebun etmek istersen onu eşekler<br />
gibi bizle, o tarafa sür be hoyrat adam! Nefis, Allah velisine, yaklaşırsa dili yüz arşın<br />
kısalır. Onun yüz dili vardır, her dilinde yüz lügat, hilesi riyası anlatılamaz ki!<br />
Öküz nefsi dava eden fasih sözler söyledi, yüz binlerce doğru olmayan delil getirdi.<br />
Bütün şehri kandırdı, yalnız padişahı kandıramadı, o her şeyi bilen padişahın yolunu<br />
vuramadı! Nefsin sağ elinde tespih ve Kuran vardır ama yerinde de hançer ve kılıç<br />
gizlidir. Onun mushafına, onun riyasına kanma, kendini onunla sırdaş, haldaş yapma!<br />
Seni aptes al diye havuzun kenarına getirir de havuza, suyun ta dibine atıverir! Akıl,<br />
nurani ve iyi ir hak ve hakikat arayıcısıyken neden zulmani nefis ona galip oluyor.<br />
Neden mi Nefis, kendi evinde, kendi yurdunda akılsa garip! Köpek bile kapısında<br />
korkunç bir aslan kesilir. Hele sabret, aslanlar ormana gitsinler. Bu kör köpekler, o<br />
vakit onlara inanırlar.<br />
Şehirli. Nefsin hilesini tenin düzenini ne bilsin O ancak kalbe gelen vahiyle<br />
kahredilebilir. Kim onun cinsiyse ona dost olur. Ancak şeyhin olan Davut müstesna!<br />
Çünkü o varlığını tebdil etmiştir. Allah, kimi gönül makamına vasıl ederse o kişide ten<br />
cinsiyeti kalmaz. Halk, umumiyetle bu cihan içinde illetlidir.<br />
İllet, şüphe yok ki illete dosttur. Her aşağılık kişi Davutluk davasına kalkışır.<br />
Anlamayan kişiler de ona yapışır. Ahmak kuş, avcıdan kuş sesi duyar da o tarafa uçar<br />
gider. Davut olmadığı halde Davutluk davasına kalkışan, kendi malı olan şeyle<br />
başkasından naklettiği şeyi ayırt edemez, sapıktır o kişi.<br />
Kendine gel de manevi bir adam bile olsa kaç ondan! Onun yanında kurtulmuş kişiyle<br />
bağlı kişi birdir. Yakınına eriştim diye iddia etse de şüphedir. Böyle adam, halk<br />
yanında zekadan ibaret bile olsa mademki kendisinde bu anlayış, bu ayırt ediş yok<br />
ahmaktır! Kendine gel, ondan ceylan, aslandan nasıl kaçarsa öyle kaç! Ey bilgili yiğit,<br />
sakın onun yanına koşma!<br />
MESNEVİ´YE DAİR<br />
Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu manaları içimde oynatıp duran Allah, mademki<br />
bunun tamamlanmasını diliyorsun, kolaylaştır, yol göster, muvaffakiyet ver. Yahut da<br />
bu isteği, bu iştiyakı gider, bizi muahaze etme. Madem ki müflise altın ihtiyacını ilham<br />
ediyorsun, ey gani padişah, gizlice ona altın ihsan et.<br />
Sen olmadıkça, senin inayetin lütfetmedikçe gece gündüz nazım ve kafiyenin ne<br />
değeri olabilir,bu çeşit meydana gelen şiire kim bakar ki Ey bilgi sahibi padişah,<br />
nazım da, cinas da kafiyede korkudan senin emrine kuldur. Sen her şeyi, seni tespih<br />
eder bir hale koymuşsun, akıl ve temyiz sahibi olanlar da seni tespih eder, akıl ve<br />
temyiz sahibi olmayanlar da.<br />
Her birinin başka çeşit bir tespihi var. Bunun halinden onun haberi bile yok! İnsan,<br />
cansız şeylerin tespih etmesini inkar eder ama cansız şeyler, ona kullukta üstattır.<br />
Hatta yetmiş iki milletin her biri öbürlerinin halinden bihaberdir. Hepsi de şüphe<br />
içinde kalmıştır.<br />
Konuşan, söz söyleyen iki kişi bile birbirinin halinden haberdar olmazsa duvarla kapı,<br />
nasıl birbirini anlar, duyar Ben söz söyleyen adamın bile tespihinden gafil olursam<br />
gönlüm, sessiz sedasız bir şeyin tespihini nasıl duyar Sünni, Cebri’nin tespihinden<br />
bihaberdir.<br />
Cebriye de Sünni’nin tespihini eser etmez. Sünni’nin hususi bir tespihi vardır. Fakat<br />
cebrinin de bunun zıddı olan bir tespihi vardır ki, ona sığınır. Bu “ O, sapıktır, yol<br />
azıtmıştı” der durur. Halbuki onun halinden de haberi yoktur, “ Kün” emrinden de!<br />
O, da “ Bunun hakikatten ne haberi var ki” demektedir. Allah takdir etmiş de onları<br />
savaşa düşürmüştür, bu suretle de her birinin aslını meydana çıkarır. Bir cinse<br />
mensup olmayandan izhar eder. Herkes kahrı lütuftan ayırt eder. Anlar. İster bilgi<br />
sahibi olsun, ister cahil, ister aşağılık.<br />
Fakat kahır içinde gizli olan lütfü, yahut lütuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı, az kişi<br />
anlar. Meğer ki gönlünde bir can mehengi olan Allah’a mensup bir er olsun. Bundan<br />
başkaları kahırda gizli olan lütufla,lütufta gizli bulunan kahrı anlayamaz, şüpheye<br />
düşerler. Onlar, adeta yuvalarına bir kanatla uçup ulaşmak isteyen kuşlara benzerler.<br />
BİLGİNİN İKİ KANADI VARDIR ŞÜPHENİN İSE TEK<br />
Bilginin iki kanadı vardır, şüpheninse tek. Zan noksandır, uçmaz. Tek kanatlı kuş,<br />
çabucak baş aşağı düşer. Sonra uçmaya savaşır ama ya iki adımlık bir yer aşabilir, ya<br />
birazcık daha fazla. Şüphe kuşu düşe kalka ümit yuvasına tek kanatla uçmaya savaşır.<br />
Fakat şüpheden kurtuldu da bilgi sahibi oldu mu o tek kanatlı kuş,iki kanatlı kesilir.<br />
Kanatlarını açar.<br />
Ondan sonra yüzüstü, eğri büğrü değil, doğru yolda güzelce uçur gider. Cebrail gibi iki<br />
kanatlı şüphesiz, hilesiz, kıylı kalsiz uçar. Bütün alem, ona “ Sen Allah yolundasın,<br />
dinin doğru” dese. O onların lafına güvenmez, o sözlerden gururlanmaz, onun tek<br />
canı, onlara çift olmaz.<br />
Yahut herkes “ Sen yol azıtmışsın, kendini dağ sanıyorsun ama bir saman çöpüsün<br />
sen” dese, bir zerre bile hayale düşmez, azıcık olsun kınayanların kınamasından elem<br />
duymaz.<br />
Bir mektebin talebesi, hocalarından bıkmışlar, çalışıp çabalamadan usanmışlardı. Ne<br />
yapıp yaparak bir iş becermek, bu suretle de muallimi derde düşürmek için<br />
birbirleriyle görüşüp danıştılar. “ Hoca hiç hastalanmıyor ki birkaç günceğiz olsun<br />
mektebe gelmesin de rahat kalalım.<br />
Bir hapisten bu darlıktan, bu çalışıp çabalamadan kurtulalım. Mermer kaya gibi<br />
yerinde durup duruyor” dediler. İçlerinden birisi, en zekileriydi. Bir tedbir düşündü. “<br />
Hocam, nasılsın, neden böyle benzin sararmış Hayır ola, rengin kaçmış senin bu ya<br />
hava çarpmasından, ya sıtmadan derim.<br />
Hoca, elbette bu sözden biraz olsun vehme düşer. Sen de bu çeşit sözlerle bana<br />
yardım edersin kardeşim. Mektebin kapısından içeri girer girmez, “ Hayır ola hocam,<br />
bu halin ne” dedi. Vehmi biraz daha artar, akıllı adam bile vehimle delirir gider.<br />
Üçüncü, dördüncü, beşinci sözler, acıklanırlar.<br />
Otuz çocuk da hep bu sözü söylerse adamı iyice vehim kaplar, iş olur biter” dedi.<br />
Çocukların hepside “ Aferin zeki çocuk, bahtın daima yaver olsun, Allah sana yardım<br />
etsin” dediler. Birleşip hiç birisinin bu kavilden, bu karardan dönmeyeceklerine ait<br />
kuvvetlice ahdettiler. Sonra o zeki çocuk, içlerinden kimsenin bunu söylememesi için<br />
hepsine yemin ettirdi.<br />
O çocuğun bu tedbiri, hepsinin tedbirinden üstün olmuştu, onun aklı, bütün çocukların<br />
aklından ileriydi. Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da<br />
öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir. Ahmed, “ Erlerin<br />
güzelliği, dillerinin altında gizlidir” mealinde bir söz söyledi.<br />
Akıllardaki aykırılık, yaratılıştadır. Bu hususta Sünnilerin sözünü dilemek, onların<br />
hükmünü kabul etmek gerek. Bu hüküm itizal ehlinin sözlerine aykırıdır. Onlar, “<br />
Akıllar yaratılışta aynı derecededir. Tecrübe ve öğreniş, aklı çoğaltır, azaltır, bu<br />
suretle bir adam, öbüründen daha bilgili olur” derler.<br />
Bu söz batıldır. O zeki çocuk, herhangi ir meslekte tecrübe sahibi değildi ya. Fakat o<br />
küçük çocuk, öyle bir tedbirde bulundu ki yüzlerce tecrübe sahibi ihtiyar, o tedbirinin<br />
kokusunu bile alamadı. Zaten yaradılışta olan üstünlük, çalışıp çabalama, düşünüp<br />
taşınma ile elde edilen üstünlükten elbette iyidir. Sen söyle, Allah vergisi mi daha iyi,<br />
yoksa topal eşeğin rahvan atı taklidi mi<br />
Ertesi gün oldu. Çocuklar, bu düşünceyle mektebe geldiler. Hepsi de dışarıda bu fikri<br />
ortaya atan zeki çocuğu bekliyorlardı. Çünkü bu tedbirin kaynağı oydu. Baş, daima<br />
ayağın reisidir. Ayağı çekip götüren baştır. A mukallit, gök nurunun bir kaynağı olan<br />
kişiden üstün olmayı isteme.<br />
Çocuk geldi, hocaya, selam verip hocam, hayır ola, benzin sararmış” dedi. Hoca<br />
“Hasta filan değilim, saçmalama geç yerine otur” dedi. Dedi ama hatırına da bir vehim<br />
tozudur kondu, az bile olsa gönlüne bir endişedir düştü. Derken öbür çocuk içeri girdi.<br />
O da öyle söyleyince o vehim arttı. Böyle, böyle arttıkça arttı. Haline şaştı kaldı, hasta<br />
olduğuna hükmetti.<br />
Kadın, erkek, çoluk, çocuk halkın secde etmesi de Firavunun gönlüne tesir etti,<br />
hastalandı. Herkes ona Allahsın, padişahsın dedikçe vehimlendi, bu vehimleşti öyle bir<br />
dereceye geldi ki, Allahlık, davasında yiğitleşti, ejderha kesildi, doymak nedir bilmez<br />
oldu! Aklı cüzinin afeti vehimdir, zandır.<br />
Çünkü onun vatanı karanlıklar diyarındadır. Yerde yarım arşın enlikte bir yol olsa<br />
insan, hiç vehimlenmeden rahatça yürür. Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen<br />
yolun genişliği iki arşın olsa yine eğri büğrü gidersin. Hatta gönlüne düşen vehim<br />
yüzünden belki de düşersin. Vehimden gelen korkuya iyice dikkat et de vehimin<br />
kötülüğünü anla.<br />
Hoca vehimden korkudan hastalandı. Yerinden sıçrayıp kalktı, kilimini başına örttü. “<br />
Zaten sevgisi az, ben u halde, olduğum halde halimi sormadı bile. Renginin<br />
solukluğunu, benzimin uçukluğunu haber bile vermedi. Bana kastediyor., benden<br />
kurtulmaya yol arıyor.<br />
Kendi güzelliğinden kendi cilvesinden kendisi sarhoş olmuş. Benimse haberim bile<br />
yok. Halbuki leğenim, damdan düşmüş, rüsvay olmuş gitmişim” diye karısına kızgın<br />
bir halde, evine gelip kapıyı şiddetle açtı. Çocuklarda hocanın ardından geliyordu.<br />
Karısı : “Hayır ola, erken geldin. Allah esirgesin, başına kötü bir şey gelmesin de”<br />
dedi.<br />
Hoca dedi ki. “ Kör müsün sen Bir benzime, bir halime baksana Yabancıların bile<br />
derdimle dertleniyor, feryada geliyor. Sen evimin içinde olduğun halde bana<br />
düşmanlığından, bana karşı münafıklıkta bulunduğundan yanıp yakıldığımı,<br />
görmüyorsun bile”<br />
Kadın, “ A hocam, senin bir şeyin yok. Bu endişen manasız ve saçma bir vehimden<br />
ibaret” dediyse de, “ A kahpe inat mı ediyorsun Halimde ki kırgınlığı, tir, titrediğimi<br />
görmüyor musun Körsen benim ne cürmüm var ben kendi derdime düştüm, bu<br />
gussadan perişan bir haldeyim zaten” dedi. Kadın “ Hocam, ayna getireyim de bak.<br />
Benim bir suçum var mı<br />
Yalan söylüyor muyum, anla” dediyse de hoca, “ Git, aynan da batsın, sen de bat.<br />
Zaten daima buna buğzetmede, daima bana kin gütmede, benimle inat edip<br />
durmadasın sen. Yatağı yay, yorganı getir ben yatayım hele başım ağırlaştı” dedi.<br />
Kadın biraz duraklayınca “ Hadi behey düşman senin layığın bu laf, durmasana” diye<br />
bağırmaya başladı.<br />
Kocakarı, yatak yorgan getirip döşedi. “ İçi vehim ateşiyle dolu, imkan yok. Bir şey<br />
söylesem beni itham edecek. Fakat söylemesem de bu hastalık sahiden hastalık<br />
haline gelecek. Kötüye yorma, vehimlenme, insanı hiçbir hastalığı yokken hasta eder.<br />
Kabul edilmesi farz olan Peygamber hadisidir bu: hasta değilken kendinizi hasta<br />
gösterirseniz sahiden hastalanırsınız.<br />
Hasta değilim desem, bu karı yalnız kalmayı istiyor, yapacağı bir iş var. beni evden<br />
atacak sonra da ne kötülükte bulunacaksa bulunacak diyebilir” dedi. Hoca yorganını<br />
çekip uzandı, ahlayıp puflamaya, inim, inim inlemeye başladılar. “ Bunca işler işledik,<br />
bunca düzenler düzdük; yine de zindandayız. Kurduğumuz yapı, kötü yapıymış, biz de<br />
kötü kurucular!” diyorlardı.<br />
O zeki çocuk, “ Arkadaşlar, dersinizi bağıra, çağıra okuyun” dedi. Hepsi birden bağıra,<br />
, bağıra okumaya başlayınca dedi ki. “ Çocuklar, bizim bağırmamız hocaya fena gelir.<br />
Bu gürültü hocanın baş ağrısını fazlalaştırır. Bu dert, bir kuruşa değer mi Hoca doğru<br />
söylüyor, başımın ağrısı fazlalaştı. Hadi gidin!” dedi.<br />
Çocuklar, yeri öpüp “ Kerem sahibi, hastalık, senden uzak olsun” dediler. Mektepten<br />
fırlayıp tanelere uçuşan kuşlar gibi evlerine koşuştular. Anneleri kızarak “Bu gün<br />
mektep var. sizse oyuna dalmışsınız” dedi. Özür getirip dediler ki: “ Dur hele anne,<br />
suç bizim değil, bizim kabahatimiz yok. Nasılsa hocamız hastalandı, perişan bir hale<br />
geldi”<br />
Anneleri dedi ki. “Hile , düzen. Siz bir ayran için yüz yalan söylersiniz. Hele sabah<br />
olsun, hocanıza gideyim de bu hilenin aslını öğreneyim” çocuklar, “ Peki, git de doğru<br />
mu söylüyoruz, yalan mı, anla” dediler.<br />
Sabah olunca anneleri, hocayı dolaşmaya gittiler. Bir de baktılar ki hoca, ağır bir<br />
hastalığa tutulmuş, yatmakta. Fazla örtündüğü, başını bağladığı, yüzünü kapattığı için<br />
kan-tere batmış. Hafif, hafif ah etmekte. Hepsi La havle demeye başladılar. “ Hayrola<br />
hocam, bu baş ağrısı ne Allah sağlık versin, vallahi hiç haberimiz yok” dediler.<br />
Hoca” Benim de haberim yoktu. Bu kahpe oğulları haber verdiler işte, ben çalışıp<br />
çabalıyor, kıylı kaalle meşgul bulunuyordum, haberim bile yoktu. Meğerse içimde<br />
dehşetli bir hastalık varmış” dedi. İnsan bir işe ciddiyetle koyuldu mu hastalığını<br />
göremez, körleşir.<br />
Mısır kadınları da Yusuf’un güzelliğine daldılar, haberleri bile olmadı da, ellerini<br />
paramparça ettiler. Hayrete düşen ruh, ne önü görür, ne ardı! Nice babayiğit erler<br />
vardır ki savaşta elleri, ayakları kesilir de, yine savaştan el çekmez, kendini sağlam<br />
sanırlar. Fakat sonradan görür ki el kesilmiş, bir hayli de kan akmış da haberi bile<br />
yok!<br />
Bil ki bu ten, elbiseye benzer, yürü, bu elbiseyi giyeni ara, elbiseye sürünüp durma.<br />
Ruha Allah’ı tevhit etmek hoş gelir. Görünmeyen bir başka el, ayak var. rüyada el<br />
ayak görür, bir şey alır bir yere gider, birisiyle görüşür, konuşursun ya onu hakikat bil<br />
saçma zannetme. Sen bedensiz bir bedene sahipsin, gayri canının cisminden<br />
çıkacağından korkma.<br />
DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ<br />
Dağlarda oturan bir derviş vardı. Yalnızlık, onun arkadaşı ve nedimiydi. Allah şarabını<br />
içmiş olduğundan erkeklerin sözlerinden de usanmıştı, kadınların sözlerinden de. Bize<br />
bir yerde oturup yerleşmek nasıl kolay geliyorsa bazı kimselere de bir yerden bir yere<br />
gezip durmak öyle kolay gelir.<br />
Sen nasıl ululuğa aşıksan bir sanatkar da mesela demirciliğe aşıktır. Herkesi bir iş için<br />
yetiştirmişler, gönlüne o işin meylini vermişlerdir. Gönülde bir meyil olmadıkça el,<br />
ayak nasıl hareket eder. Su, rüzgar olmadıkça çerçöp nasıl akar, savulur Kendinde<br />
göğe doğru çıkmaya bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!<br />
Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryat et , ağlayıp inlemeyi hiç<br />
bırakma. Akıllılar önceden feryat ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar!<br />
Sen, işin önünde sonunu sor da kıyamet günü pişman olma.<br />
Birisi, kuyumcunun birine giderek “ Altın tartacağım, bana terazisini versene” dedi.<br />
Kuyumcu dedi ki. “ Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam: “Alay etme<br />
benimle. Ver şu teraziyi” dedi. Kuyumcu dedi ki. “ Dükkanımda süpürge yok” Adam “<br />
Kafi yahu, bırak alayı” ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan gelme şu tarafa, bu<br />
tarafa, bu tarafa gidip durma, ver teraziyi” dedi.<br />
Kuyumcu dedi ki. “ Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de manasız<br />
sanma. Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem<br />
yok, zayıflıktan elin titreyecek. Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık dökük<br />
bir şey, elin titreyecek, yere dökeceksin.<br />
Sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin.<br />
Altını süpürüp bir yere toplayınca da güzelim kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben<br />
işin sonunu önceden gördüm. İyisi mi hadi sen başka bir yere git.” Artık o dağlıklarda<br />
yurt tutup, orada yiyen, içen tek ve ulu şeyhin hikayesini tamamla.<br />
O dağlarda ağaçlar, meyveler, sayısız elmalar, armutlar, narlar vardı. O derviş,<br />
meyvelerle gıdalanır, başka hiçbir şey yemezdi. Allah’a “ Yarabbi seninle ahdım<br />
olsun. Bu ağaçlardan meyve toplamayayım. Rüzgarlarla yere düşen meyvelerden<br />
başka hiçbir meyve yemeyeyim, elimi hiçbir dala uzatmayayım.” Dedi.<br />
Bir müddet nezrine vefa etti. Fakat nihayet kaza ve kaderin imtihanları çıkageldi. Bu<br />
yüzden, sözlerinizde daima inşallah deyin, ahitlerinizde de Allah dilerse sözünü<br />
söyleyin. Çünkü beni gönüle her zaman başka bir meyil verir, her an gönüle başka bir<br />
dağ vururum.<br />
Biz her sabah yeni bi işte, yeni bir güçteyiz. Her şey, bizim dileğimize göre meydana<br />
gelir denmiştir. Hadiste “ Gönül, ovada rüzgarlara tabi bir tüy benzer. Rüzgar, tüyü<br />
her tarafa uçurur, gah sola, gah sağa götürür durur.” Denmektedir. Başka bir hadiste<br />
de denmiştir ki: “ Bu gönlü ateş üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!”<br />
Gönlün her an başka bir dileği vardır. Fakat bu dilek kendisinden değildir, başka bir<br />
yerdendir. Şu halde gönlün reyine, gönlün dileğine neden emin olur da ahdeder,<br />
sonunda da pişman olur, nedamete düşersin Fakat bu yine de Allahnın<br />
hükmündendir. Allahnın takdiridir. Kuyuyu görürsün de çekinmeye kudretin olmaz.<br />
Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine taaccüb edilmez ki. Şaşılacak şey<br />
şudur: hem tuzağı görür, hem mıhı görür de yine sonunda ister istemez o tuzağa<br />
düşer! Gözü açık kulağı açık, tuzak önde, yine de kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar.<br />
Bir kişizade görürsün. Çula, çuvala bürünmüş, baş açık belalara uğramış. Bir kahpenin<br />
sevdasıyla yanıp tutuşuyor. Elbiselerini, malını, mülkünü sarış. Elindeki avucundaki<br />
gitmiş, adı kötüye çıkmış hor hakir bir hale gelmiş, düşmanlarının isteği gibi tepesi<br />
üstüne yuvarlanıp gidiyor.<br />
Adamcağız bir zahit gördü mü “ Ey ulu, Allah için bana bir himmet et. Bu aşağılık ve<br />
kötü sevdaya düştüm, elimdeki maldan, altından, nimetten oldum. Bir himmet et,<br />
belki bu dertten kurtulur, bu kara balçıktan sıçrar, çıkarı der”. Halktan da dua<br />
etmelerini istemektedir. İleri gelenlerden de.<br />
“ Aman, beni kurtarın, kurtarın, kurtarın!” demektedir. Eli de açık, ayağı da. Ne onu<br />
bağlamışlar, ne başında bir adam var, ne ayağın da bukağı! A adam, hangi bağdan<br />
kurtulmak istiyor, hangi hapisten kaçmak diliyorsun Hangi bağdan olacak Tertemiz<br />
ruhtan başka kimsenin göremediği takdir bağından gizli olan kaza bağından!<br />
Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir zincirlerden de! Çünkü<br />
demir zincirleri demirci kırabilir, bir adam zindanın temelini kazıp duvarını yıkabilir.<br />
Fakat şaşılacak şey şu ki gizli olan kuvvetli bağı kırmaktan demirciler bile acizdir. O<br />
bağı Ahmed görebilir de, “ Boynunda da hurma lifinden bir ip var” der.<br />
Ahmed, Ebuleheb’in karısının sırtındaki odun yükünü gördü de ona “ Odun hamalı”<br />
dedi. İpi de ondan başka kimse görmedi, odunu da. Ona da her görünmeyen şey,<br />
görünür. Başkaları umumiyetle tevil ederler; bu akılsızlıktan böyle söylüyor derler.<br />
Sanki onların akılları başlarındaymış!<br />
Tevil ederler ama hakikatte onun sırtı, o odun yükünün altında iki büklüm olmuştur,<br />
gözünün önünde feryat edip durmakta. Bana bir dua edin., bir himmet edin de<br />
kurtulayım, şu gizli bağdan sıyrılayım demektir. Bu nişaneleri apaçık gören, nasıl olur<br />
da şakiyi saitten ayırt edemez.<br />
Bilir, tanır ama Allah sırrını açmak helal olmadığından ululuk sahibi Allahnın emriyle<br />
örter, gizler. Bu sözün sonu yoktur, gelelim hikayeye: o yoksul, açlıktan zayıf, perişan<br />
bir hale geldi, harekete bile mecali kalmadı.<br />
Derviş tam beş gün armut ağacını silkmedi, fakat açlık ateşi de sabrını tüketmekteydi.<br />
Bir dalda birkaç armut gördü. Fakat yine sabredip kendisini çekti. Bu sırada bir rüzgar<br />
geldi, dalı eğdi. Dervişin nefsi, onları yemeye yeltendi. Galebe de etti. Açlık, zayıflık,<br />
bir yandan da takdir, zahidi nezrine vefadan alıkoydu. Ahdini bir yana bıraktı, daldaki<br />
armudu kopardı yedi. Fakat hemencecik Allah azabı erişti, gözünü açtı kulağını çekti.<br />
Yirmi tane yahut daha fazla hırsız, oraya gelip konmuştu. Çaldıkları şeyleri aralarında<br />
pay ediyorlardı. Birisi şahneye haber vermişti. Derhal şahnenin adamları oraya gelip<br />
hepsini yakaladılar. Şahne hiddete gelip cellada “ Bunların ellerini, ayaklarını kes”<br />
dedi. Cellat, oracıkta hepsinin sol ayaklarıyla sağ ellerini kesmeye başladı. Bir<br />
gürültüdür koptu.<br />
O arada zahidin eli de yanlışlıkla kesildi. Cellat, ayağını kesmek üzereyken, rütbesi<br />
pek büyük bir atlı gelip yetişti, cellada “ Behey köpek kendine gel, bu, filan Şeyhtir,<br />
Allah abdalıdır. Neden onun elini kestin ” diye bağırdı. Cellat, elbisesini yırtıp giderek<br />
yana yaklaştı şahneye hali anlattı. Şahne yalınayak geldi. Allah şahit ki bilmedim diye<br />
özürler dilemeğe. Ey kerem sahibi, ey cennetliklerin ulusu, bu kötü işi affet, hakkını<br />
helal eyle. Beni bağıla demeye başladı.<br />
Şeyh dedi ki: “Ben, bunun sebebini biliyor, suçumu anlıyorum. Ben onun yemininin<br />
hürmetini terk ettim, onun adaleti de benim( yeminim) sağ elimi kestirdi! Ben kötü<br />
olduğunu bildiğim halde ahdimden döndüm. Bunun kötülüğü elime geldi. ey vali<br />
sevgilinin hükmüne elimiz de feda olsun ayağımız da, beynimiz de, derimiz de! Bu<br />
bana kısmetmiş! Sana helal ettim.<br />
Sen bilmeyerek yaptın, bir suçun yok ki. Halimi bilenin, fermanı yürür. Allah emrine<br />
itiraz etmek nerede ” nice kuş vardır ki uçup tane arar. Boğazı, boğazının kesilmesine<br />
sebep olur. Nice kuş vardır ki açlık ve midesi yüzünden dam kenarında, kafes içinde<br />
mahpustur.<br />
Nice balık vardır ki su içinde her şeyden eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya<br />
tutulmuştur. Nice namuslu, örtülü kadın vardır ki ferciyle boğazının şomluğundan<br />
rüsvay olmuştur. Nice bilgili ve iyi huylu kadı vardır ki boğazının yüzünden rüşvet<br />
almış, utanıp yüzü sararmıştır.<br />
Hatta Harut’la Marut bile o şarabı tatmışlardır da o şarap, onların göğe çıkmalarına<br />
mani olmuştur. Bayezid, bu yüzden çekindi işte, kendisinde namaz kılma hususunda<br />
bir tembellik gördü. O çok akıllı şeyh, sebebini düşündü., fazla su içmesinde buldu. “<br />
Tam bir yıl su içmeyeceğim” dedi. Dediğini de yaptı, Allah sabır ve tahammülünü<br />
verdi.<br />
Onun bu pek ehemmiyetsiz mücahedesi, din içindi bu yüzden de sultan oldu, arifler<br />
kutbu oldu. Şeyhin de eli boğazı yüzünden kesildi ve o zahit adamın şikayet kapısı<br />
bağlandı. Adı halk arasında “ Şeyh-i Akta- eli kesik şeyh” kaldı., halk onu bu adla<br />
tanıdı.<br />
Onu birisi ottan,çöpten yapılmış bir gölgelikte ziyaret etti. İki elle zembil örmekte<br />
olduğunu gördü. Şeyh ona “ Ey canının düşmanı, neden böyle küstahlık edip yanıma<br />
geldin Neden izinsiz içeri girdin ” dedi. Adam, “ Sevgimden fazla iştiyakımdan”<br />
deyince, Şeyh gülümsedi de dedi ki: “ Öyleyse gel fakat ey ulu kişi, bunu gizle.<br />
Ben ölmeden ne bir dosta, ne bir sevgiliye ne de bir aşağılık kişiye, hiç ama hiç<br />
kimseye söyleme! Bundan sonra bir bölük halk onu iki elle zembili örerken<br />
penceresinden gördüler. Şeyh “ Yarabbi, hikmetini sen bilirsin. Ben gizliyorum, sen<br />
aşikar ediyorsun” dedi. Ona şöyle ilham geldi. “ Birkaç kişi, senin elinin kesik olması<br />
kınadılar, sana münkir oldular.<br />
O halde yolda yalancıydı ki Allah, onu bu, tarife arasında rüsvay etti dediler. Ben<br />
onların kafir olmasını, bu azgınlıkla, bu sapıklıkla, bu kötü şüpheyle geçip gitmelerini<br />
istemem. Ben de şu kerameti aşikar ettim. İş işlediğim vakit sana iki el ihsan ettiğimi<br />
gösterdim. Ki o biçareler, hakkında kötü bir şüpheye düşüp de huzurumdan merdud<br />
olmasınlar. Ben sana bu kerametler olmaksızın da daha önce bizzat teselliler verdim.<br />
Bu mumu ancak onlar için yaktım. Sen ölümden, bedeninin cüzlerinin ayrılacağından<br />
korkmaktan geçtin. Sen de başının, ayağının gideceğine dair korku kalmadı. Vehmi<br />
bırakmak, senin için ulu bir siper oldu.”<br />
Firavun, sihirbazları yeryüzünde öldürmekle tehdit etmedi mi Sizin ellerinizi,<br />
ayaklarınızı çaprazına kestirir sizi asarım, affetmem demedi mi O sihirbazların<br />
vehme düşeceklerini, korkacaklarının, vesveseye uğrayacaklarını sanıyordu.<br />
Titremeye başlayacaklarını, ürküp korkacakların, bu tehditlerden vehmedeceklerini<br />
umuyordu.<br />
Bilmiyordu ki onlar, bu işlerden kurtulmuşlar, gönül nurunun göründüğü pencerenin<br />
önüne oturmuşlar, gölgelerinin, kendilerinden meydana geldiğini bilmişler, çevik bir<br />
hale gelmişlerdir. Bir gül bahçesinde felek havanı, onları yüzlerce defa dövüp ezse<br />
bile. Bu terkibin aslını görmüş olduklarından artık vehmin ferilerinden pek<br />
korkmazlar.<br />
Bu alem, bir rüyadır, zanna kapılma sen, rüyada bir el kesilse bile zararı yok. Rüyada<br />
başın kesilse de hakikatte yine başın yerindedir, ömrün de uzun olur. Rüyada kendini<br />
ikiye biçilmiş görsen bile kalktın mı vücudun da sağlamdır. Bir hastalığında yoktur.<br />
Hasılı rüyada vücudunu noksan görmekten ne çıkar Yüzlerce parçaya ayrılsan bile ne<br />
korkacaksın ki<br />
Suretle kaim olan bu cihan hakkında da Peygamber, uyuyanın gördüğü bir rüya dedi.<br />
Sen u sözü taklit yoluyla kabul ettin, fakat salikler bunu rivayet edilmedin de<br />
gözleriyle gördüler. Sen gündüzün de uykudasın. Bu uyku değil deme. Gölge feridir,<br />
asıl ise ancak ay ışığından ibarettir.<br />
Ey yiğit bil ki uykun da uyanıklığın da uyuyan adamın rüya içinde rüya görmesine<br />
benzer. Bu adam, kendisini uyuyorum sanır ama bilmez ki ikinci uykudadır, iki kat<br />
uyku içindedir. Testici, bir testiyi kırarsa dilediği zaman yine yapar da. Kör, her<br />
adımda kuyuya, çukura düşmekten korkarda binlerce korkuyla yol yürür.<br />
Fakat gören kişi yolun enini, boyunu görür, çukuru, kuyuyu bilir. Her adımda ayakları,<br />
dizleri titremez. Her dertten yüzünü ekşitir mi ki Sihirbazlar, “ Ey firavun, halk biz,<br />
her sesten, her gulyabaniden ürküp duracak adam değiliz. Bizim hırkamızı yırt, onu<br />
diken var. olmasa bile çıplak olmamız daha iyi.<br />
Bu güzeli çıplak olarak koçmamız daha hoş. A bir işe yaramaz , bir şey beceremez<br />
düşman! Tenden mizaçtan soyunmaktan daha hoş bir şey yoktur, a ilhama mazhar<br />
olmayan sersem Firavun!” dediler.<br />
GÖREBİLEN GÖZ<br />
Katırın biri deveye “ Arkadaş, yokuş olsun iniş olsun en dar yolda bile, sen güzelce<br />
gidiyor, hiç kapaklanmıyorsun. Bense durmadan tepesi üstü düşüp duruyorum. Yol<br />
ister kuru olsun, ister balçık daima yüzüstü kapaklanıyorum. Bunun sebebi ne Bana<br />
bir söyle de ne yapmalı, nasıl etmeli anlayayım” dedi. Deve dedi ki: “ Benim gözüm<br />
senin gözünden daha kuvvetlidir, daha iyi görür.<br />
Sonra ben, yukardan bakmaktayım, bu sebeple hiç yüzüstü düşmem. Yüce bir dağın<br />
başına çıktım mı en son çukuru bile görürüm. Allah bütün inişleri çıkışları özüme<br />
gösterir. Her adımımı nereye atacaksam görür de öyle atarım. Bu yüzden de<br />
sürçmekten, düşmekten kurtulurum.<br />
Sense iki üç adım ötesini görmezsin. Taneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Konak,<br />
iniş ve yürüyüş yerlerinde hiç körle gözlü bir olur mu Allah ana karnında ki çocuğa<br />
can verdi mi mizacına vücudunu kuvvetlendirecek cüzüleri çekmek kabiliyetini verir.<br />
Yediği şeylerle bu cüzüleri çeker, bu suretle de cisminin nescini dokur durur.<br />
Allah, insana kırk yaşına kadar bu cüzüleri çekme kabiliyetini, bu hırsı verir. O da<br />
kendisini yetiştirir büyür, gelişir, kuvvetlenir. Ruha, cüzüleri çekmeyi öğreten o tek<br />
padişah nasıl olur da cesedin cüzüleri bir araya getirmeyi bilmez Bu ruh zerrelerini<br />
bir araya toplayan ;<br />
Sana hayat kabiliyetinin veren güneş, gıda vasıtasıyla olmaksızın da varlığının<br />
zerrelerini toplayıp bir araya getirmeyi bilir. Uykudan uyanınca senden gitmiş olan<br />
akıl ve duyguyu yine sana iade eder. Buna bak da ölünce de bil ki onlar kaybolmaz,<br />
Allah geri gel diye ferman etti mi gelirler.<br />
Allah dedi ki. “ Uzeyr, eşeğine bir iyice bak. Çürümüş etleri dökülmüş. Onun<br />
cüz’ülerini gözünün önünde bir araya getirecek, başını, kuyruğunu, kulaklarını,<br />
ayaklarını düzüp koşacağım. Görünürde bir el olmadığı halde bütün cüzüleri bir araya<br />
getiren, cesedin parçalarını bir yere toplayan benim. Şu yama yamama sanatına bak<br />
hele, eski palasları iğnesiz dikip durmada<br />
Diktiği sıralarda ne ip var, ne iğne, fakat öyle bir diker ki ortada terzi bile görünmez.<br />
Gözünü aç da haşri apaşikar gör. Kıyamette hiçbir şüphen kalmasın. Varlık zerrelerini<br />
nasıl tamamıyla topluyorum, gör de ölürken bu hayata sarılıp titreme. Uyurken<br />
bedeninin duygularının mahvolmayacağından eminsin ya. Uykun geldi mi duyguların<br />
dağılır, harap bir hale gelir ama mahvolacaklar diye korkup titremezsin”<br />
Bundan önce yol gösteren bir şeyh vardı. Yeryüzünde adeta göğe mensup bir çırağdı.<br />
Ümmetler içinde peygambere benzer, halka cennet bahçelerinin kapılarını açardı.<br />
Peygamber, “ İleri giden şeyh, kavminin arasında peygambere benzer” dedi. Bir<br />
sabah evindekiler ona dediler ki. “ A güzel huylu, nasıl da yüreğin katı, neden böylesin<br />
sen, biz senin oğullarının ölümünden iki büklüm oluyor, zarı, zarı ağlıyoruz da. Sen hiç<br />
ağlamıyor, feryat etmiyorsun bile. Bu neden ki yoksa gönlünde merhamet mi yok.<br />
Yüreğinde merhamet yoksa senden ne umabiliriz ki Ey ulumuz, rehberimiz,<br />
kıyamette bizi bırakmaz diyoruz, ümidiz sende. Mahşer günü tahtı bezedikleri zaman<br />
o şiddetli günde bize sen şefaat edersin diyoruz. Öyle bir amansız günde senin<br />
ihsanına ümit bağlamışız.<br />
Hiçbir mücrime aman verilmeyen o gün el bizim erek senin! Peygamber “ Kıyamet<br />
günü suçluları ağlar, inler bir halde nasıl terk ederiz Ben o gün canla başla onların<br />
suçlarını affettirir. Onlara şefaat eder, onları ağır işkencelerden kurtarırım. Suçluları,<br />
büyük günahlarda bulunanları çalışıp çabalar, ne yapıp, yapıp Allah azabından halas<br />
ederim.<br />
Ümmetimin iyileri zaten kurtulurlar, o azap günü benim şefaatime ihtiyaçları olmaz.<br />
Hatta onlar bile suçlulara şefaat ederler, onların bile sözleri geçer, hükümleri yürür.<br />
Hiç kimse başkasının suçunu almaz, yükünü yüklenmez, yüklenmez ama yüklenen<br />
ben değilim ki, onların yüklerini alan, onları hafifleten Allahdır.” Dedi.<br />
Civanım, yükü olmayan şeyhtir. Allah onu eldeki yay gibi eline almış, kabul etmiştir.<br />
Şeyh kime derler İhtiyara, yani saçı sakalı ağarmış adama derler. Fakat ey ümitsiz<br />
adam, bunun manasını bil. Kara saç, kara sakal, onun varlığıdır. Varlığından tek bir kıl<br />
bile kalmamalı.<br />
Birisinin varlığı kalmadı mı pir ona derler. İster saçı sakalı siyah olsun, ister kır. O<br />
kara saç, kara sakal, insanlık sıfatıdır. Söylediğimiz kıl, sakal, bıyık kılları söylediğimiz<br />
saç baştaki değildir. İsa beşikte “ genç olmadan şeyhsiz, piriz” diye bağırır. Oğul<br />
insan insanlık sıfatlarının bir kısmından kurtuldu mu şeyh olmaz, fakat olgun bir adam<br />
olur.<br />
İnsanlık sıfatlarından bir tek kara kıl bile kalmadı mı şeyh olur, Allah’a makbul bir<br />
adam haline gelir. Fakat bir adam yaşlansa da saçı sakalı ağarsa hakikatte ne pirdir,<br />
ne Allah hası! Varlığında insanlık sıfatlarından bir tek kıl bile kalsa mensub olamaz,<br />
alem halkından birisidir o!<br />
Şeyh, kendisine bu sözü söyleyen karısına dedi ki: “ Arkadaş, merhametim, şefkatim<br />
yok, yüreğim katı sanma, biz kafirler, Allah’a küfranı nimette bulunmuş olmakla<br />
beraber onlara acırız. Hatta halk onları taşlıyor diye köpeklere acırız. Ben beni ısıran<br />
köpeğe de dua eder. Yarabbi sen onu bu huydan vazgeçir. Adamları ısırmasın da<br />
halkın taşını topacını yemesin derim.<br />
Allah velileri alemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir. Onlar halkı Allahnın<br />
haremine davet ederler. Hakk’a da yarabbi bunları sen kurtar diye dua ederler. Bu<br />
yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk öğütlerini kabul etmedi mi, Yarabbi, sen<br />
bunlara acı sen kapını kapama derler. Halkın mazhar olduğu rahmet, cüzi rahmettir.<br />
Fakat himmet sahibi er, külli rahmete mazhardır. Allahnın cüzi rahmetine mazhar olan<br />
külli rahmete ulaştı mı rahmet denizi kesilir, yol gösterici olur. Ey cüzi rahmet, külle<br />
ulaş ey külli rahmet sen de yürü halka yol göster. Cüzi rahmete mazhar olan ve o<br />
mertebede kalan, denizin yolunu bilmez, kuyuları da denize benzer sanır!<br />
Denizin yolunu bilmedikçe nasıl yol alır, halkı nasıl denize götürür. Denize ulaştırır<br />
Sel ve nehir gibi denize kadar akıp gitti mi o vakit denize ulaşır, denizle birleşir.<br />
Bundan önce halkı davet etse bile bu daveti taklittir. Yolu, varılacak makamı görerek<br />
yahut Allahdan vahiy ve ilhamla, Allah kuvvetiyle değil!”<br />
Kadın “ Peki madem ki herkese acıyorsun, bu sürünün çobanı gibi sürünün etrafında<br />
dönüp dolaşıyorsun demektir. Ecel celladı, oğullarını vurup öldürdüğü halde nasıl<br />
oluyor da kendi oğluna ağlamıyorsun Gözyaşları merhamete delildir, yürek<br />
yanmadıkça göz yaşaramaz, neden gözlerinde yaş yok, niçin ağlamıyorsun ya ” dedi.<br />
Şeyh kadına yüz çevirip dedi ki. “ Kocakarı, kış mevsimi, temmuz ayına benzemez.<br />
İsterse hepsi ölsün, isterse diri kalsın gönül gözünden kaybolmuyorlar ki! Onları<br />
gözümün önünde görüp dururken neden senin gibi yüzümü yırtayım Zamanın<br />
devranından çıktılar, çıktılar ama onlar yine benimle beraber, etrafımda oynayıp<br />
duruyorlar!<br />
Ağlayış ya elemden olur, ya ayrılıktan. Halbuki ben aziz sevgililerimle vuslattayım,<br />
koşuşup duruyorum. Halk onları rüyada görür. Bense uyanıkken onları apaşikar<br />
görüyorum. Bu cihandan kendimi gizledim mi, duygu yaprağını varlık ağacından<br />
silktim mi onlarla beraberim.<br />
Kadınım, duygu akla esirdir, fakat bil ki akılda ruhun esiridir. Can, aklın bağlı olan<br />
ellerini çözdü mü haline imkan bulunmayan işleri de yapar, düzer. Duygularla<br />
düşünceler, duru suyun yüzünü çer çöp gibi kaplamıştır. Aklın eli, onları bir tarafa<br />
atar, su meydana çıkar. Çer çöp habbeler gibi suyun yüzünü örter.<br />
Fakat bunlar bir tarafa sürüldü mü su görünür. Allah, aklın elini açmadıkça hava,<br />
suyumuzun yüzünün çerçöple, süprüntüyle doldurur. Suyu daima örter; hava buna<br />
güler; akılsa ağlar durur. Allah korkusu, havanın ellerini bağlarsa Hakk aklın ellerini<br />
çözer.<br />
Hizmetkarın akil olursa sana galip olan duygularda mahkumun olur. Gayba mensup<br />
sırlar, can aleminden zuhur etsin diye duyguları zahiri olmayan bir uykuya daldırır da.<br />
İnsan uyanıkken rüyalarda görür. İnsana gök kapıları da açılır.<br />
Yoksul şeyhin biri, bir vakitler kör bir pirin evinde bir musaf gördü. Temmuz ayı idi.<br />
Ona mihman olmuştu. O iki; zahit birkaç gün araya gelmişlerdi. Kendi kendisine “<br />
Burada mushafın ne işi var bu adam kör” dedi. Bu düşünceye düştü, huzuru kaçtı “<br />
Burada bu körden başka kimsede yok, bu ne iş<br />
Burada yalnız o var, bir de buraya mushaf koymuş ben ne bunağım, ne sersem. Onun<br />
için hiçbir şey sormayayım, sabredeyim de sabırla muradıma erişeyim” dedi. Sabretti,<br />
bir müddet gönlü sıkıldı, fakat nihayet meseleyi anladı. Çünkü sabır, genişliğin<br />
anahtarıdır.<br />
Lokman’ın, tertemiz Davud’un yanına gitmiş, onun demir halkalar yapmakta olduğunu<br />
görmüştü. O yüce padişah demir halkalar yapıyor, halkaları birbirine takıyordu.<br />
Lokman silah yapma sanatını pek görmemişti., şaşırıp kaldı, vesveseleri arttı. Bu nedir<br />
acaba, şunu bir sorsam, bu kat, kat halkalarla ne yapıyorsun desem, dedi.<br />
Sonra yine kendi kendisine dedi ki. “ Dur hele sabır daha iyi. Sabır, adamı maksadına<br />
çabucak ulaştırır. Sormazsam iş daha çabuk anlaşılır. Sabırlı kuş, bütün kuşlardan<br />
daha iyi uçar. Fakat sorarsam maksadı daha geç anlarım, kolaycıcık anlayacağım şey,<br />
bu sorgumla güçleşir.<br />
Lokman, orada bir müddet sabredip durdu. Bu müddet içinde Davud da zırhı yapıp<br />
tamamladı. Kerem ve sabır sahibi Lokman’ın önünde bedenine geçirip giyindi. “<br />
Civanım, bu, savaşta yaralanmamak için güzel bir elbisedir” dedi. Lokman dedi ki. “<br />
Sabır da güzel bir iş. Her dertte ona sığınmak gerek, her gamı o giderir.”<br />
A kişi “ Vel asri” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Allah o surede sabrı hakla<br />
beraber andı, sabrı hakka eş etti. Allah, yüz binlerce kimya yarattı ama insan sabır<br />
gibi bir kimya görmedi.<br />
Konuk da sabretti. Ansızın müşkül halloldu, anlamak istediğini anladı. Gece yarısı<br />
Kuran sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü. Kör, mushaftan Kuran<br />
okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: “<br />
Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen<br />
Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin.<br />
Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.”<br />
Kör dedi ki. “ Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki Neye<br />
şaşırıyorsun<br />
Ben Allah’a ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl<br />
düşkünse ben de Kuran okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki, Yarabbi<br />
Kuran okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da Kuranı<br />
elime alıp okuyayım diye dua ettim.<br />
Allahdan ey Kurana düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini<br />
kesmeyen kişi. Senin bize karşı öyle bir hüsnü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel<br />
demekte. nE vakit Kuran okumak istersen, ne vakit mushafı eline alırsan, ben de o<br />
zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım ey yaratılışı büyük kişi, diye nida geldi.<br />
Öyle de yaptı Allahm, ben ne vakit okumak üzere mushafı elime alır, açarsam, her<br />
şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan o ulu padişah. O tek Allah, gece çırağı gibi<br />
gözlerimin nurunu ihsan etmekte” Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli<br />
bu sebeple Allah’a itiraz etmez.<br />
Bağını mı yaktı Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder. Yas içinde neşe verir. O elsiz<br />
çolağa da el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.<br />
Kaybettiğimiz şey büyük ve değerli bir şey bile olsa mademki bize karşılık olarak<br />
ihsanlarda bulunuyor, şu halde itiraz etmemize imkan yok.<br />
Ortada ateş olmadığı halde bana hararet verdikten, beni ısıttıktan sonra ateşimi<br />
söndürse de razıyım. Madem ki mumsuz da aydınlık vermekte, mumuna sönüşüne<br />
neye feryat ediyorsun<br />
RIZA MAKAMINA ULAŞANLAR<br />
Şimdi dünyada hiç itiraz etmeyen yolcuların hallerini işit. Velilerden dua edenler, gah<br />
diken, gah sökenler var. bunlar başka. Bir de velilerden öylelerini tanırım ki ağızları<br />
yumulmuştur, hiç dua etmezler. O, ulular, Allah hükümlerine razı olmuşlardır.<br />
Takdirin define çalışmak onlara haramdır.<br />
Bunlar, kaza ve kaderde hususi bir zevk bulurlar, bundan kurtulmayı dilemek onlarca<br />
küfürdür. Allah bunların gönlüne öyle bir hüsnü zan vermiştir ki derde düşüp hiç<br />
yaslanmazlar, gök renkli yas elbisesi giymezler.<br />
Behlül, dervişin birine “ Derviş, nasılsın Anlat bakalım ” dedi. Derviş, Dünyadaki işler<br />
daima bir adamın dilediği gibi olur; seller, ırmaklar muradınca akar, yıldızlar<br />
hükmünce hükmeder; hayatla ölüm, ona çavuş olur, emrine uyup dilediği yere gider.<br />
Nereye dilerse baş sağlığı haberi yollar, nereye dilerse kutlu olsun derse.<br />
Yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun tuzağına tutulursa. Onun fermanı,<br />
onun rızası olmadıkça alemde hiçbir ağız gülmezse bu adamın hali nasıldır İşte o<br />
haldeyim ben” dedi. Behlül, padişahım doğru söyledin. Bu hale sahip olduğun<br />
nurundan da belli, yüzünden de görünüp durmakta. Böylesin, hatta yüz mislisin.<br />
Doğru ama bunu bir güzelce anlat. Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul<br />
etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir<br />
tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası,<br />
her çeşit aşlarla doludur. Hiçbir konuk mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi<br />
gıdasını bulur. O sofra, kurana benzer; Kuranın da yedi manası vardır; alelade halk da<br />
ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de” dedi. Derviş dedi ki: “ Herkesçe<br />
şu muhakkaktır ki alem Allah emrine ram olmuştur.<br />
O padişahın kaza ve kaderi olmadıkça ağaçtan yaprak bile düşmez. Allah lokmaya, gir<br />
içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez. İnsanların yuları, dizgini olan,<br />
insanları dilediği yere sürüp götüren istekler de o gani Allahnın emriyle meydana<br />
gelir. Yeryüzünde olsun, göklerde olsun bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat<br />
çırpmaz, harekete gelemez.<br />
Onun yürür ve kadim fermanı olmadıkça kımıldayamaz bile. Bunu anlatmaya imkan da<br />
yoktur, bu hususta ısrar da hoş değil. Ağaçların yapraklarını kim sayabilir sonu<br />
olmayan şey, nasıl söze sığar Sen şu kadar duy, madem ki bütün işler, Allahnın<br />
emrine tabi. Allahnın emri olmadıkça hiçbir şey olmuyor.<br />
Allahnın takdiri, kulun rızası olur; kul Allah takdirine rıza verir. Onun hükmünü diler,<br />
isterse. Zorla, yahut sevaba girmek için değil de bu hazırlık kendiliğinden meydana<br />
gelir, ona hoş görünürse. Artık o kul yaşamayı bu lezzetli hayattan zevk almak için<br />
istemez. Hayatı kendisi için istenen bir şey olmaktan çıkar.<br />
Ezeli emir, neyse ona uyarı hayatla ölüm, onun yanında bir olur. Yaşarsa Allah için<br />
Allah için yaşar, mülk ve hazine için değil. Ölürse Allah için ölür, korkudan hastalıktan<br />
değil! İmanı, onun dileği, onun rızası içindir, cennet için, ağaçlar, ırmaklar için değil!<br />
Küfrü terk edişi de cehenneme gideceğim diye korkudan değildir. Allah içindir.<br />
Bu ahlak, ona ezelden verilmiştir. Gözü ve sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmuş<br />
aydın olmuştur. Bu çeşit kul, Allah rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle<br />
yapılmış helva gibi gelir. Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa alem, onun emrine,<br />
onun fermanına tabi değil de nedir ”<br />
Peki neden dua edip de Yarabbi bu takdiri sen tebdil et diye yalvarsın İşte şeyhe<br />
göre Allah rızası bakımından kendi ölümü de evlatlarının ölümü de helva gibiydi. O<br />
vefakar, o yoksul şeyhe evlat ölümü, kadayıf gibi gelmişti. O halde Allah rızasını,<br />
duada görmedikçe neden dua etsin Doğru yolu bulan bu çeşit kulun şefaati de<br />
acımaktan değildir, duası da.<br />
O Allah aşkının mumunu yakar yakmaz kendi acımasını da yakmış yandırmıştır. Onun<br />
aşkı, vasıflarına cehennem kesilmiştir o, kendi vasıflarını kıldan kıla tamamıyla<br />
yakmıştır. Fakat geceleyin yol alanlar, bunları nereden anlayacaklar Bunları Dekuki<br />
gibi yalnız bu devlete koşan, devlete ulaşan kişi bilir.<br />
Dekuki , iyi bir hale sahipti. Aşık ve keramet sahibi bir zat. Yeryüzünde de öteki ay<br />
gibi seyreder dururdu. Gece yolcularının gönülleri, onunla aydınlanır, nurlanırdı. Bir<br />
yerde az otururdu., bir köyde iki inden fazla kalmazdı. “ Bir evde iki günden fazla<br />
otursam kalbimde oranın sevgisi alevlenir. Eve barka mağrur olmaktan çekinir, hadi<br />
ey nefis zenginleşmek bir şey elde etmek için sefere düş derim. İmtihanda muvaffak<br />
olması için kalbimi hiçbir yere alıştırmam derdi. Gündüzleri yol yürür, sefer eder,<br />
geceleri ibadette ulunur, namaz kılardı. Gözü açıktı o erin.<br />
Padişahı görürdü. Bir doğan kuşunu benzerdi. Halktan çekilmişti, fakat huyunun<br />
kötülüğünden değil. Kadından da ayrılmıştı, erkekten de, fakat ikilik korkusuyla değil.<br />
Halka şefkat gösterirdi, su gibi faydalıydı. Onlara güzel bir şefaatçıydı, duası da Allah<br />
tarafından kabul edilirdi.<br />
Daima iyiyi de esirgerdi, kötüyü de herkese karşı anadan daha iyi babadan daha<br />
düşkün ve muhabbetliydi. Peygamber: “ Ey ulular, ben size baba gibi şefkat ederim,<br />
sizi babanız gibi severim. Çünkü siz benim cüzülerimsiniz. Neden cüzü külden<br />
ayırırsınız ” demiştir. Cüz külden ayrıldı mı bir işe yaramaz. Tende bir uzuv kesildi mi<br />
o uzuv murdar olur<br />
Tekrar aslına ulaşmazsa ölür kalır, candan haberi bile olmaz. Oynasa hareket etse bile<br />
bu, onun diriliğine delil olamaz. Senin kesilen uzvun da bir müddet oynar, hareket<br />
eder. Cüzi külden ayrılırsa bir tarafa gider, kaybolur, kül de noksan kalır. Fakat bu<br />
bahsettiğimiz kül o noksan kalan kül değildir. O külün kesilmesi, ulanması söze<br />
sığmaz ama misal için ( zaruri olarak) nakıs bir şey söylüyoruz.<br />
Peygamber, Ali’ye de temsil yoluyla aslan demiştir. Aslan onun benzeri değildir. Ama<br />
misal bu. Böyle demiştir işte. Sen misalden benzerden, aralarında ki farktan vazgeç<br />
de Dekuki hikayesine gel civanım. Dekuki, fetvada adeta halkın imamıydı., takva<br />
topunu meleklerden bile çelmişti.<br />
Bir yerde durup dinlenmede gezip tozmada ayı bile mat etmişti. Dindarlıkta din bile<br />
ona haset ederdi. Bu kadar takva ve ibadetle bile, bu derece evrada, zikre koyulmuş<br />
olmakla beraber yine de daima Allah haslarını aradı. Zaten seferden asıl maksadı d<br />
buydu. Bir an olsun Allah hasına rastlayayım demekteydi.<br />
Yola düştü mü, yarabbi, beni haslarından birisine ulaştır, ona arkadaş et. Yarabbi<br />
tanıdığım erlere gönlüm kuldur. Köledir. Canım Allah’ım, tanımadıklarımı da hicap<br />
içinde düşmüş kuluna merhametli kıl derdi. Allah ey ulular ulusu, bu ne aşk, bu ne<br />
susuzluk Beni seviyorsun ya başkasını ne yapacaksın Der.<br />
O da şöyle cevap verirdi! Ey sırları bilen rabbim, niyaz yolunu gönlüme açan, gösteren<br />
sensin. Denizin ortasındayım ama yine de testideki suya tamahım var. ben Davud’a<br />
benziyorum, doksan koyunum var, ama arkadaşımın bir koyununa da tamah<br />
ediyorum. Senin aşkında haris olmak övülecek bir şeydir, bir yüceliktir.<br />
Fakat senden başkasının aşkına düşüp de harislikte bulunmak ayıptır, ardır. Erlerin<br />
şehveti, erlerin hırsı, önden gelir, puştların hırsıysa ayıp bir şeydir, kötü bir yoldur.<br />
Erkeklerin hırsı öne aittir, puştların hırsı arda ait! O hırs erliğin kemalidir, bu hırs<br />
rezalettir, soğuk ve kötü bir şeydir. Ah burada pek gizli bir sır var.<br />
Öyle bir sır var ki onu anlamak için Musa bir Hızır’a koştu. Sen de suya kanmamış bir<br />
susuz gibi, Allah için olsun, elde ettiğine kanaat etme, durma! Bu kapıda nihayetsiz<br />
makamlar var. baş köşeyi bırak, senin baş köşen yoldur.<br />
Ey kerem sahibi, bunu Musa’dan öğren. Kelim bile iştiyakından bak, ne diyor: bunca<br />
makama sahip olduğum, yüce bir peygamber bulunduğum halde kendimi görmüyor,<br />
kendime varlık vermiyorum, Hızır’ı aramaktayım. Ona, ey Musa, sen kavmini bıraktın,<br />
bir izi kutlu kişinin ardına düştün.<br />
Öyle bir ulusun ki korkudan da kurtulmuşsun, ricadan da niceye dek dönüp<br />
dolaşacaksın, ne vakte kadar arayacaksın Aradığın sende bunu sen de bilirsin. Ey<br />
gök ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın Dediler. Musa “ Beni bu kadar<br />
kınamayın, güneşte ayın yolunu kesmeye savaşmayın.<br />
Ben zamanın padişahıyla sohbet etmek için ta Mecmaal Bahreyn’e kadar gideceğim.<br />
Hakikate ulaşmak için Hızır’ı sebep edecek, ona ulaşıncaya kadar yürüyecek, nice<br />
zamanlar sefer edip duracağım. Yıllarca bu kanatlarımla o uğurda uçacağım. Yılarda<br />
nedir ki Binlerce yıllar koşacağım. Bu binlerce yıllar uçup gitmeme değmez mi yoksa<br />
Ben sevgilinin aşkını ekmek aşkından daha adi görmem! Bu sözün sonu gelmez. Sen<br />
yine Deduki’nin hikayesini söyle.<br />
Allah Rahmet etsin, Deduki dedi ki: nice zamandır doğuda, batıda sefer edip dururum.<br />
Yıllarca, aylarca bir ay yüzlünün aşkıyla gittim. Ne yoldan haberim vardı, ne belden!<br />
Allah kudretlerine hayran bir halde yürüdüm. Birisi ona : “ Dikenliklerde, taşlıklarda<br />
yalınayak mı gidiyorsun ” dedi.<br />
Dekuki dedi ki: “ Ben hayretler içindeyim, kendimde değilim ki. Sen bu ayakları yere<br />
basıyor sanma, öyle görme. Çünkü aşık şüphe yok ki gönül yurduna sefer eder. Gönül,<br />
sevgilinin sarhoşudur, yoldan, konaktan yolun kısalığından, uzunluğundan ne haberi<br />
var” yolun uzunluğu, kısalığı, tenin vasıflarıdır ruhların gidişi başka çeşit bir gidiştir.<br />
Sen meni iken akıl alemine kadar sefer edip geldin. Bu seferinde ne adım attın ne bir<br />
yerde konakladın, ne de bir yerden bir yere göçtün. Canın gezip yürümesi, keyfiyetten<br />
hariçtir, anlatılamaz. Cismimiz de gezmeyi candan öğrendi. Dekuki de cisim aleminde<br />
olan gezmeyi gayri bıraktı da manevi bir keyfiyete büründü, gizlice ve keyfiyetsiz<br />
olarak gitmekte.<br />
Dekuki dedi ki: “ Bir gün, sevgilinin nurlarını insanda görmeye iştiyakım arttı. Katrede<br />
bahri muhiti, zerrred4 güneşi görmek arzusuna düştüm. Gide,gide bir deniz kıyısına<br />
vardım. Vakit gecikmişti, akşam olmuştu.<br />
Ansızın ta uzaktan o sahilde yedi mum gördüm, mumların bulunduğu yere doğru<br />
koşmaya başladım. O yedi mumun her birinin nuru gökyüzüne kadar vurmuştu.<br />
Hayretlere düştüm, hatta hayret bile hayran oldu. Hayret dalgası aklımın başından<br />
aştı! “ Bu mumlar, ne çeşit mum<br />
Halk nasıl oluyor da bunları görmüyor; aydan daha aydın olan mumlar durup dururken<br />
başka bir mum arıyor Halkın gözünde ne şaşılacak bir bağ var ki bunları görmüyor.<br />
Allah doğru yolu dilediğine gösteriyor sahiden” diyordum.<br />
Bir de baktım ki o yedi mum bir mum oldu. Nuru, gökyüzünü bile delip geçmekteydi.<br />
Sonra yine o tek mum, yedi mum oldu. Benim sarhoşluğum, hayretim arttı. O<br />
mumların birleşmesini dille anlatmaya imkan yok ki! Gözün bir an içinde gördüğünü<br />
dil, yıllarca söylese anlatmaz.<br />
Kulak idrakin bir an içinde gördüğü şeyleri, yıllarca dinlese bitmez. Mademki bunun<br />
sonu yok, hadi var, yine o hamdinde aciz olduğum şeyi anlat! O mumlar ulu Allahdan<br />
ne çeşit nişanelerdir diye koşa, koşa gidiyordum derken kendimden geçtim,<br />
acelemden yere yıkıldım, harap oldum.<br />
Topraklara serildim, bir müddet akılsız, idraksiz bir halde kaldım. Sonra kendime gelip<br />
yine kalktım, yola düştüm, fakat bir yere gidiyordum ki ne başım bendeydi ne ayağım!<br />
Derken bu yedi mum, nurların ta lacivert kubbeye kadar yükselen, gündüzün nurların<br />
bile bir karaltı gibi gösteren, aydınlıklarıyla bütün nurları silip süpüren yedi adam,<br />
şekline girdi.<br />
Sonra o yedi adam, yedi tane ağaç oldu. İnsan yeşilliklerinden neşeleniyordu.<br />
Yapraklarının çokluğundan dalları görünmekte, meyvelerinin bolluğundan yaprakları<br />
kaybolmaktaydı. Dallar ta Sidre’ye kadar yükselmiş, hatta Sidre de ne oluyor Hala’yı<br />
bile aşmıştı. Kökleri, yerin dibine kadar girmiş, yayılmış öküzle balığı bile geçmişti.<br />
Kökleri, dallarından daha taze, daha latifti. Bunları seyredenin aklı, hayretlere<br />
düşüyor, altüst oluyordu. Olgunluktan yarılan meyvelerinden su gibi nur şimşekleri<br />
fışkırtmaktaydı! Asıl şaşılacak şeye gelince. O ovalardan, o çöllerden yüz binlerce<br />
adam geçiyor, gölgelik için can veriyorlar, başlarını kilimlerle örtüyorlardı da, onların<br />
gölgesini bile görmüyorlardı. İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere tuuh!<br />
Allahnın kahrı gözleri bağlanmış yoksa gözleri bağlı adam, ayı görmez de Suhayı<br />
görür.<br />
Güneşi görmez de zerreyi görür. Fakat yine de Allahnın lütfundan, kereminden ümit<br />
kesilmez ya1 kervanlar aç susuz ağaçların altına dökülen bu olgun meyveleri<br />
görüyorlar. Yarabbi, bu ne sihir Halk, çürük meyveleri toplamakta, pisboğaz ve<br />
doymaz adamlar, bu pörsümüş meyveleri yağma etmek için birbirlerine girmekteydi.<br />
O dallar, meyveler, yapraklarsa anbean “ Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu ”<br />
diyorlardı. Her ağaçtan “ A bahtsız kişiler, bize gelin, bize” diye ses geliyordu. Fakat<br />
Allah’dan da ağaçlara: “ Onların gözlerini bağladık, onlara sığınacak yer yok!” sesi<br />
gelmekteydi.<br />
Onlara birisi “ Bu yana gelin de bu ağaçlardan faydalanın” dese. Hepsi birden “ Bu<br />
sarhoş yoksul, Allahnın takdiriyle deli olmuş. Bu yoksulun beyni başa çıkmaz<br />
sevdalarla, sonu gelmez riyazatlarla soğan gibi çürümüş kokmuş!” diyorlardı. Dekuki<br />
şaşıp kalıyor, “ Yarabbi bu ne hal Halka bu perde, bu sapıklık neden geliyor ki<br />
Çeşit, çeşit adamlar, yüzlerce tedbire sahip oldukları halde o tarafa bir adım olsun<br />
atamıyorlar. Akılları fikirleri de hep birden inkara düşmüşler. Onların bu azgınlığına,<br />
bu isyanına bakıyorum da şüpheleniyorum. Yoksa ben mi çıldırdım, ben mi sersem<br />
oldum Şeytan, benim kafama mı bir şey vurdu<br />
Her an gözlerimi ovup duruyordum, bu cihanda rüya mı görüp durmaktayım yoksa<br />
Fakat bu nasıl rüya olur İşte ağaçlara doğru gidiyorum, meyvelerini yiyorum. Buna<br />
nasıl inanmayayım Sonra yine münkirlere bakıyorum, görüyorum ki bu bahçeden<br />
haberleri bile yok.<br />
Son derece iştiyaka düşmüşler, fevkalade ihtiyaçlarından bir yarım koruk için can<br />
veriyorlar. Bu yoksullar, açlıklarından bir yaprak için ah edip duruyorlar! Sonra yine<br />
acaba ben mi kendimden değilim, ben mi hayale düştüm, gözüme görünen muhayyel<br />
bir ağacın dalına el attım Diyorum” demekteydi.<br />
Peygamberler bile ye’se düşünce kendilerine yalan söylendi sandılar ayetini oku da<br />
bak. Bu ayetteki “ Küzzibü-tekzib edildiler, onlara yalan söylüyorsunuz dendi”<br />
kelimesini teşditsiz “ Küzibu- Kendilerine yalan söylüyorlar sandılar” tarzında oku. Bu<br />
takdirde mana şöyle olur: Peygamberler bile kendilerini aldanmış sandılar.<br />
Peygamberler bile kötü kişilerin ittifakına baktılar da şüpheye düştüler. “ Bu şüphe ve<br />
tereddütten sonra onlara yardım ettik. Neyse, sen bunları bırak da can ağacına gel!<br />
Kısmetin neyse ye yedir deniyor, ona her an vahiyden sihirler öğretiliyordu. Halk<br />
şaşılacak şey bu ses nedir sahrada ne ağaç var ne meyve var kara sevdaya tutulmuş<br />
olanların yakınınızda bahçe var sofra var demelerinden adeta aptallaştık. Gözümüzü<br />
ovuyor bakıyoruz . fakat burada bahçe yok ki önümüzdeki saha ya çöl yahut aşılması<br />
güç bir yol! Fakat bu kadar uzun uzadıya söylenen sözlerde beyhude olmaz ya.<br />
Acayip şey nasıl olurda bu kadar sözün aslı olmaz. Fakat varsa nerede söyle! Dekuki<br />
macerasını şöyle anlatır “ Ben de tıpkı onlar gibi acayip şey demekteyim, Allah<br />
bunların gözlerini ne de sıkı bağlamış Bu kavgalardan bu aykırı hareketlerden<br />
Muhammed’de şaşmaktaydı. Ebu leheb de.<br />
Fakat bu şaşmakla o şaşmak arasında fark var. Dekuki tez, tez yürü sükut et ne vakte<br />
kadar söylenip duracaksın ne vakte kadar Duyup anlayan kulak kıt.<br />
Deduki dedi ki. “ Bahtım yaver oldu, ileriye doğru yürüdüm, bir de baktım ki o yedi<br />
ağaç bir ağaç olmuş. Her an bir ağaç yedi ağaç olmakta, yedi ağaç bir ağaç haline<br />
gelmekteydi. Hayretten ne hale geldim, bilir misin Dondum, kaldı! Sonra ne göreyim,<br />
ağaçlar, cemaat gibi toplanmış, saf düzmüş, namaza durmuşlar.<br />
Bir ağaç, imam gibi önlerine geçmiş, öbürleri de onun ardında kıyamdalar! Onların<br />
kıyamı rüku etmeleri, secdeye varmaları beni büsbütün şaşırttı. O anda Allahnın “<br />
Yıldız ve ağaç, Allah’a secde eder” özünü hatırladım. Bu ağaçların ne dizleri vardı, ne<br />
belleri! Nasıl rükua, secdeye varıyorlar, bu ne biçim namaz Derken, Allahdan ilham<br />
geldi: A nurlu, pirli kişi hala bizim işimize şaşıyor musun Bizce bu işler, şaşılacak<br />
işler değil ki!<br />
Bir müddet sonra ağaçlar, yedi tane adam oldu. Hepsi de tek Allahnın huzurunda<br />
ka’dedeydi. Gözlerini ovuşturup bu yedi aslan kimlerdir. Alemde ne işleri var ki Diye<br />
bakmaktayım. Yanlarına yaklaşıp onlara uyanık bir gönülle selam verdim. Selamımı<br />
alıp “ Ey Dekuki, ey uluların tacı büyüklerin övündüğü zat” dediler.<br />
Kendi kendime beni nasıl tanıdılar Bundan önce beni görmemişlerdi dedim.<br />
Hatırımdan geçeni hemencecik anlayıp birbirlerine baktılar. Gülerek “ Ey aziz, bu sır,<br />
şimdi sana gizli mi ki Allah’a ulaşıp hayrete varan bir gönüle solun, sağın sırları gizli<br />
kalabilir mi ” dediler. Yine kendi kendime bunlar hakikatlere ermişler.<br />
Hakikatler alemine ulaşmışlar ala, fakat bu surete ait ismi, bu surete ait harfi nasıl<br />
biliyorlar Dedim. İçlerinden biri “ Veli bir adı bilmezse bil ki bu istiğraktan ileri gelen<br />
bir şeydir, cahillikten değil” dedi. Ondan sonra bana “ Et temiz dost, biz namazda<br />
sana uymak istiyoruz” dediler.<br />
Peki dedim, fakat bir an müsaade edin zamanın devrine ait müşküllerim var. temiz<br />
sohbetinizle o müşküller hal olsun. Topraktan üzüm bile sohbetle biter. İçi dolu olan<br />
tane kara toprağa ulaşır. Toprakta halvet eder. Kendisini toprakta tamamıyla<br />
mahveder nihayet ne sarı , ne kırmızı rengi kalır, kokusu da mahvolur da tamamıyla<br />
mahvolur kabza eriştikten sonra kol kanat açar, basta erişir atını sürmeye başlar.<br />
Aslının önünde varlığından geçince suret ortadan gider, manası cilvelenir.<br />
Hüküm senin diye baş eğdiler. Onların bu baş eğmelerinden öyle hararetlendim,<br />
gönlümden öyle bir ateş çıktı ki! Bir zaman o seçilmiş kişilerle mürakabeye daldım,<br />
kendimden geçtim. O zaman canım, zamandan kurtuldu. Zaman insanı gençken<br />
kocaltır. Bütün renkten renge girişler, zamandan meydana gelir.<br />
Zamandan kurtulan, renkten renge girmekten de kurtulur. Bir zaman, zamandan,<br />
zaman kaydından kurtuldun mu keyfiyetsiz kalmaz, keyfiyetsiz Allah’a mahrem<br />
olursun. Zaman zamansızlığı bilmez. Zamansızlık alemine varmak için hayretten<br />
başka yol yoktur. Bu arayıp tarama aleminde herkesi, zamanın bir hususi tavlasına<br />
bağlamışlardır.<br />
Her tavlaya bir memur dikilmiş oranın ehli olmayan memurdan izinsiz oraya giremez.<br />
Bir tavlada bağlı olan, hevese düşüp de bağlarını çözdü, başkalarının tavlasına gitti<br />
mi, hemen ahır memurları onu aramaya koyulur, bulup yularını tutar, çeke, çeke<br />
yerine getirir! Seni koruyanları görmüyorsan kendine bak! İhtiraını elinde mi senin.<br />
Zahiren ihtiyarın elinde elin ayağın bağlı değil peki, ya neden hapistesin, neden, seni<br />
koruyan memuru inkar etmeye yüz tuttun da dilediğin şeylerden seni alıkoyan nefsin<br />
tehditleri adını taktın ha!<br />
Dekuki’ye “ Bu sözün sonu yoktur. Namaz vakti, hemencecik öne geç. Ey tek kişi bize<br />
iki rekat sabah namazı kıldır da zaman seninle bezensin. Ey gözü aydın imam, bize<br />
imamlık et. İmam olanın gözü açık olması lazım. Şeriat de körün imamlığı mekruhtur.<br />
Hafız, akıllı ve fakih olsa bile körün imamlığı hoş değil.<br />
Sersem ve suçlu olsa bile gözü açık imam bu çeşit körden iyidir. Kör, pisliklerden<br />
çekinemez. Çekinmenin asıl sebebi, asıl vesilesi gözdür. Kör yolda yürürken pisliği<br />
göremez. Dilerim hiçbir müminin gözü kör olmasın. Zahiri kör, görünen necasetlere<br />
bulaşır. Fakat can gözü kör olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır.<br />
Bu görünen pislik bir parça suyla arınır, fakat içte olan pislik, artıkça artar. İçteki<br />
pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenemez, Allah, kafire “ Pis<br />
murdar” demiştir. Bu pislik bu murdarlık, onun dışında değildir. Kafirin dışı, pisliklere<br />
bulaşmıştır. Pislik onun huyundadır, dinindedir.<br />
Zahiri pisliğin kokusu yirmi adımlık yerden gelir, batını pisliğin kokusuysa Rey’den tut<br />
da Şam’a kadar gider! Hatta göklere çıkar, hurilerle Rıdvan’ın burunlarını doldurur! Bu<br />
söylediğin sözler yok mu Senin anlayışın miktarı ancak öldüm iyi ve doğru anlayışın<br />
hasretinden!<br />
Anlayış sudur, beden testi. Testi kırılınca içindeki su dökülür gider! Bu testinin beş<br />
tane büyük deliği vardır, içinde ne su durur ne kar! “ Gözlerinizi sımsıkı yumun”<br />
emrini duydun da yine ayağını doğru atmadın. Söz söylemem, manasız çan, çan<br />
etmem, ağzın dan anlayışını alıp götürür. Kulak kuma benzer, anlayışını içiverir!<br />
Öbür deliklerinden de aynı bunun gibidir. O gizli anlayış suyunu çeker, emer.<br />
Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan nihayet o denizi kurutur, çöl haline<br />
getirirsin. Neyleyim ki vakit yok, yoksa denizden giden sular, o suların yerine karşılık<br />
olan suların ne çeşit ve neden geldiğini söylerdim.<br />
Denizin suları harcandıktan sonra karşılık olarak yerine gelen suları anlatırdım. Yüz<br />
binlerce canlı mahluk, denizden su içmekte bulutlarda ondan su alıyorlar. Sonra yine<br />
deniz, onların karşılığını almakta, nereden alıyor Bunu akıl ve fikir sahibi olanlar<br />
bilir. Bu kitap da birçok hikayelere başlayıverdik. Fakat onlar noksan kaldı.<br />
Ey hak ziyası cömert Husameddin, feleklerle unsurlar, senin gibi bir padişah<br />
doğurmamıştır. Sen cana da nadir gelirsin, gönüle de. Senin kudumuna karşı bir şey<br />
yapamadığından can d mahçuptur, gönül de! Geçmiş kavimleri ne kadar methettim,<br />
fakat bütün bunlardan maksadım sensin.<br />
Dua çıktığı evi bilir. Sen kimin adını anarsan an, kimi översen öv! Övüşleri namahrem<br />
olanlardan gizlemek için Allah bile hikayeler söylemekte, misaller getirmektedir. O<br />
medihler de sana karşı hiçtir. Onlar da sen den utanıyorlar ama yoksul, elinden ne<br />
gelebilirse armağan olarak sunar, Allah, bu armağanı da kabul eder.<br />
Allah aciz kişinin aczini hoş görür. Körün gözlerindeki iki katra yaşı da kabul eder.<br />
Zaten körün gözünde bu iki katradan başka ne bulunabilir ki Ben o güzelim adı pek<br />
kısa bir tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor balık da! Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp<br />
haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler!<br />
Ama zaten hasetçi, onun hayalini nereden bulacak Hiç fare deliğinde dudu kuşu<br />
oturur mu O hasetçinin gördüğü hayal, onun hayali değildir ki. O hilal değil, onun<br />
kendi kaşının kılı! Ben seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde<br />
öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekuki ileri geçip imam oldu.<br />
Tahiyatta, Salih kişilere selam verilirken bütün peygamberler methedilmiş olur;<br />
hepsinin methi, birbiriyle yoğururlar. Medihler, birbirine karışır, adeta testilerdeki<br />
sular, bir leğene dökülür. Çünkü övülen, bir kişiden daha fazla değildir ki. Bundan<br />
dolayı dinler, mezhepten ibarettir.<br />
Bil ki her övüş, Allah nuruna varır, ulaşır; suretlerle şahısları övüşse ariyettir.<br />
Müstahak olmayanı kim met eder ki Fakat bilmeyenler, şunu bunu methediyor<br />
sanırlar da yol azıtırlar. Bu şuna benzer: bir duvara herhangi bir nurdur vurur. Duvar o<br />
nurun aksetmesine bir vasıtadır.<br />
Fakat ayın aksi aslına ulaştı mı, yol azıtan kişi ayı kaybeder, övüşü terk eder. Yahut da<br />
ay, bir kuyuya akseder, adam da bu aksi görür, başını kuyuya uzatır, bakar durur.<br />
Methe başlarsa hakikatte ayı metheder, isterse bilgisizlikle ayın aksine yüz tutmuş<br />
olsun. Övüşü aya aittir, ayın aksine ait değil.<br />
Fakat birisi, Hakk’ı övmez de mahluku överse yanlış bir iş yapmış olur ki bu, küfürdür.<br />
Bu işi yapan kötülükten yolunu kaybetmiştir. Ay gökyüzündeyken o, aşağıda<br />
sanmıştır. Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara<br />
dokunan pişman olur. Çünkü bir hayale şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.<br />
Hayale meylin yok mu Senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikatte<br />
yükselirsin. Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın, o hayal de<br />
senden kaçar gider. Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere<br />
yüceltsin.<br />
Halk kendilerini güzel yaşıyoruz. zevk ve işrette bulunuyoruz sanır ama onlar, bir<br />
hayal uğruna kendi kanatlarını kendilerini yolarlar. Bu nükteyi başka bir yerde<br />
anlatmak borcum olsun. Şimdi bana mühlet ver, halim yok susayım.<br />
Deduki, namaz kıldırmak üzere onların önüne geçti, o kadar birleştiler, o kadar<br />
kaynaştılar ki sanki onlar atlas bir kumaştı. Dekuki de o kumaşın sırması, süsü! O<br />
padişahlar, saf olup o ünlü imama uydular. Tekbir getirince kurbanlık koç gibi<br />
alemden çıktılar. Ey ulu tekbirin manası şudur:<br />
Yarabbi huzurunda kurbanız. Koyun keserken “ Allahu ekber-Allah uludur” dersin ya o<br />
geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. Allahu ekber de,de o şom nefsin başını<br />
kes, kes de can, mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail’e benzer can Halil’e can bu<br />
semiz bedeni yaptırdı da tekbir getirdi mi,<br />
Ten kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur. Besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban<br />
haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Allah ile<br />
konuşup görüşmeye girişilir. Allah huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak,<br />
kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.<br />
Hak, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, bana ne getirdin Ömrünü neyle bitirdin,<br />
verdiğin gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna mahvettin, gözünün nurunu<br />
nerelerde tükettin, beş duygunu nerelerde yıprattın Gözünü, kulağını, aklını, arşa ait<br />
bütün cevherlerini harcadın. Ferş aleminden bunlara karşılık ne satın aldın<br />
Sana kazma ve bal gibi el ve ayak verdim. Onları sana bizzat ben bağışlamıştım, ne<br />
yaptın onları ” der. Hak’tan buna benzer seni dertlere uğratan yüz binlerce haberler<br />
gelir. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm olur, rükua varır.<br />
utanmadan ayakta durmaya kudreti kalmaz, rükuda Allah’ı tespih eder.<br />
Allahdan “ Başını kaldır, rükudan kıyama dön de Allahnın sorgularına birer, birer<br />
cevap ver” fermanı gelir. O utanan kul, rükudan başını kaldırır. Fakat olgun bir iş<br />
yapamamış olduğundan bu sefer yüzüstü düşer. Yine emir gelir: “ Başını kaldırır ama<br />
yine yılan gibi yüzüstü düşüverir! Allah, tekrar “ Başını kaldır da şöyle. Kıldan kıla<br />
yaptıklarını araştırmak istiyorum” der. Artık ayakta durmaya kuvveti kalmadığından,<br />
Allahnın heybetli hitabı, canına tesir etmiş olduğundan;<br />
O ağır yükün altında, yere oturur. Allah “ Söyle bana sana nimet verdim, nasıl<br />
şükrettin Sermaye verdim, hadi göster kazandığını!” der. Kul, sağ yanına dönüp<br />
peygamberlere, o ululara selam verir; “ Padişahlar, bu kötü kişiye şefaat edin. Ayağım<br />
da balçıkta kaldı, kilimim de” der.<br />
Peygamberler, “ Çareye başvuracak gün geçti. O orada yapılacak bir şeydi, elde alet<br />
oradaydı, orada kaldı! A bahtsız kişi, git oradan sen vakitsiz öten bir horozsun. Bırak<br />
bizi, kanımıza bulaşma!” derler. Bunun üzerine sol tarafa baş çevirir, hısımından<br />
akrabasından yardım ister. Onlar da “ sus,”<br />
Allah’a kendin cevap ver. Bizi kim oluyoruz ki Bizden el çek!” derler. Ne bu yandan<br />
bir çare olur, ne o yandan. O biçarenin canı da yüz parça olur! Herkesten ümidini<br />
keser de ellerini açar, duaya başlar: yarabbi, herkesten ümidim kesildi. Evvel de<br />
sensin, ahır da sen; senden başka önü, sonu olmayan yok, diye niyaza koyulur.<br />
Namazdaki bu hoş işaretleri gör de bunun eninde sonunda böyle olacağını bil! Namaz<br />
yumurtasından civcivi çıkara gör yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere<br />
başvurup durma!<br />
Dekuki, o kıyıda namaz kıldırmak üzere imam oldu. Onlar da arkasında saf olup<br />
namaza durdular. İşte güzelim bir cemaat, işte seçilmiş bir imam! Namazdayken<br />
denizden “ İmdat!” seslerini duydu. Ansızın gözüne gir gemi ilişti. Gemi, dalgalar<br />
arasına düşmüş, belalara uğramış, perişan bir hale gelmişti.<br />
Hem gece, hem bulutlu bir hava, hem de dalga bu üç karanlık bir yandan, batma<br />
korkusu bir yandan. Fırtına Azrail gibi saldırıyor, dalgalar sağdan soldan hücum edip<br />
duruyordu. Gemidekiler, korkudan canlarından olmuşlar gibi feryatlarını göklere<br />
çıkarıyorlardı. Bağrışıp çağrışıyorlar.<br />
Başlarını dövüyorlardı. Kafir ve mülhit hepsi de imana gelmişti. Yüzlerce niyazlarda<br />
bulunarak candan ahitler ediyorlar, adaklar adıyorlardı. Karmakarışık işlere dalmış,<br />
yüzleri bir an olsun kıbleye dönmemiş olanlar bile baş açık secdeye kapanmışlardı.<br />
Halbuki evvelce onlar, bu kulluğun faydası yok diyorlardı. Fakat o anda kullukta<br />
yüzlerce hayat görüyorlardı. Dostlardan, dayıdan, amcadan, babadan, anadan,<br />
herkesten ümitlerini kesmişlerdi. Kötü kişinin can verirken Allahdan korkması gibi<br />
zahit de Allahdan korkuyordu, fasık da! ne sollarından bir ümit vardı ne sağlarından.<br />
Hileler öldü, bitti mi dua zamanı gelir.! Onlar da ağlayıp inleyerek duaya<br />
koyulmuşlardı, gemiden gökyüzüne kadar bir duman yükselmişti. Şeytan ise o sırada<br />
düşmanlığından her birinin karşısına dikilip “ A köpeğe tapanlar, işte size iki illet! A<br />
münkir, münafıklar, hem korkun, hem geberin. Nihayet bu olacaktı zaten.<br />
Kurtulunca yine gözleriniz kurur, yine şehvet için yaratılmış birer şeytan kesilirsiniz.<br />
Allahnın sizi kazadan kurtarmak üzere elinizden tuttuğu, sizi tehlikeden kurtardığı<br />
gün, hatırınıza bile gelmez” diye bağırmaktaydı. Şeytan böyle söylüyordu ama can<br />
kulağı ile duyanlardan başkası bu sözü duymuyordu ki!<br />
Mustafa, o kutup, o padişahlar padişahı, o temizlik denizi bize ne doğru buyurmuştur:<br />
“ Cahilin sonunda göreceği şeyi akıllılar önce görür.” İşlerin sonu ilk zamanlarda<br />
gizlidir ama akıllı akıbeti önce görür; günaha dalıp ısrar edense meydana çıkınca! Her<br />
şeyin sonu, önden belli olmaz, gizlidir. Fakat meydana çıkınca akıllı da görür, cahil de!<br />
Mademki ayıbı görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme behey inatçı!<br />
İhtiyat nedir Her ana ansızın gelebilecek bir belayı görmek!<br />
Hani ansızın bir aslan çıkagelir de adamı kapıp ormanlığa götürür ya, o adam, aslan<br />
tarafından götürülürken ne düşünürse sen de ey din üstadı, onu düşün! Kaza ve kader<br />
aslanı, bir işle güçle meşgulken bizim canımızı alır, ormanlara götürüverir. Bu da şuna<br />
benzer: halk yoksulluktan korkar, ama boğazlarına kadar acı suya batarlar.<br />
O yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikar olurdu.<br />
Hepside gam korusuyla gamın içine batmışlar, varlık kaygısıyla yokluğa düşmüşlerdir!<br />
Dekuki o kıyameti görünce merhameti coştu, gözyaşları akmaya başladı. Yarabbi, dedi<br />
onların yaptıklarına bakma, ey lütuf sahibi padişah, ellerini tut, imdatlarına yetiş. Ey<br />
eli denize de yetişen, karaya da. Onları sağlıkla, selametle kıyıya çıkar. Ey ebedi<br />
kerem merhameti sahibi, o kötü kişilerden bu kötülüğü defet!<br />
Bedava olarak insanlara yüzlerce göz, yüzlerce kulak veren, rüşvetsiz akıl, fikir ihsan<br />
eden Allah. Sen, biz hak etmeden lütuflarda, ihsanlarda bulunursun. Nimetlerine karşı<br />
yaptığımız kafirliklerle hatalarımızı hep görürsün. Ey ulu Allah, bizim şanımız ulu, ulu<br />
günahlarda bulunmaktır. Fakat sen, bunların lütfunla affetmeye kaadirsin.<br />
Biz, hırstan, şehvetten kendi kendimizi yaktık. Bu duayı da senden öğrendik Yarabbi.<br />
Bize duada bulunmak için müsaade etmen, dua öğretmen, böyle bir karanlığı<br />
aydınlatman hürmetine sen bunlara acı. İhtiyarsız bir surette şefkatli analar gibi dua<br />
edip duruyor. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendisinde olmaksızın ettiği dua,<br />
gökyüzüne yüceltmekteydi.<br />
O ihtiyarsız dua, yok mu. Bambaşka bir şeydir. O da adamın kendisinden değildir,<br />
Allahdandır. Allah ilhamıdır. O esnada insan yok olur, o duada bulunan Allahdır; dua<br />
da Allahdandır, icabette. Arada vasıta olarak mahluk yoktur. O niyazdan cisminde<br />
haberi yoktur, canın da.<br />
Lütuf ve merhamet sahibi olan Allah kulları, işleri düzeltmekte Allah huyuna<br />
sahiptirler. Onlar, şiddet zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlukata acırlar<br />
yardımda bulunurlar. Ey belalara uğramış adam, kendine gel de bunları ara. Kendine<br />
gel de bela vaktinde onların duasını ganimet bil!<br />
O Allah erinin duasıyla gemi kurtuldu. Gemidekilerse kendi gayretleriyle, kendi<br />
ihtiyatlarıyla hünerler gösterip oku hedefe attılar, gemiyi kurtardılar zannındaydılar.<br />
Av esnasında tilkiyi ayakları kurtarır da mağruru tilki, kendisini kuyruğu kurtardı<br />
sanır. Canımızı pusudan bu kurtardı diye kuyruğu ile oynar kuyruğunu sever!<br />
A tilki, ayağını taştan koru. A aç gözlü sersem, ayak olmasa kuyruk ne yapabilir ki<br />
Biz de tilkilere benzeriz, bizi yüzlerce çeşit belalardan kurtaran ayaklarımız<br />
ulularımızdır. Derin hilelerimiz, kuyruğumuza benzer de biz onunla sağdan, soldan<br />
oynar, onunla oynaşır dururuz. İstidlale yapışır, hileye koyulur, falan adam, feşman<br />
adam bize şaşsın kalsın diye kuyruğumuzu sallarız! Halkın hayran olmasını isteriz,<br />
hatta tamah elimizi Allahlığa bile uzatırız. Afsunlarla gönüller alalım deriz ama çukura<br />
düştüğümüzü görmeyiz. Behey kaltaban, çukura düşmüşsün, kuyudasın sen.<br />
Başkalarını bırak, kendine bak!<br />
Güzel hoş bir bahçeye var da ondan sonra halkın eteğini tut. Çek! Ey dört unsurlu beş<br />
duyguya, altı cihete hapis olup kalmış adam, ne güzel yerin var, hadi başkalarını da<br />
çek oraya! Ey eşeğe kul olan, ey eşeğin kuyruğunun altına layık ola, öpülecek bir yer<br />
buldunsa hadi bizi de götür! Sevgilinin kulluğu, sana el vermedikçe bu padişahlık<br />
meyli nereden geldi sana<br />
Sen halkın sana aferin, yaşa demesi halkın takdir etmesi havasındasın! Halbuki<br />
canının boynuna bir kiriştir bağlamışsın! Behey tilki, bu hile kuyruğunu bırak, gönlünü<br />
gönül sahiplerine vakfet. Aslana sığınırsan kebabın azalmaz. Murdar ölü etine pek<br />
koşma! Gönül, sen bir cüze benzersin, küllüne varır, ulaşırsan Allah’a makbul<br />
olursun.<br />
Allah, “ Biz gönüle bakarız, su ve topraktan ibaret olan surete değil” diyor. Sen dersin<br />
ki bizim gönlümüz var. öyle ama gönül arşın yücesindedir, aşağılıklarda değil! Kara<br />
toprakta da su olur ama o suyla aptes alamazsın ki! O da sudur, sudur ama toprakla<br />
karışık, gayri sakın gönlüne gönül deme.<br />
Göklerden yüce olan gönül, ya Abdal’ın gönlüdür, ya da Peygamberin. Su, topraktan<br />
arındı mı saf olur, artar, her işe yarar. Su topraktan arınınca denize kavuşur;<br />
zindandan kurtulur, denize katık olur. Bizim suyumuza, dikkat et de bak, toprakta<br />
hapsedilmiş. Ey rahmet denizi, sen de çek bizi! Fakat deniz, “ Ben seni çekip<br />
duruyorsun ama sen, ben iyi tatlı bir suyum demektesin. Senin lafın, seni mahrum<br />
ediyor. O zannı bırak da bana gel” demektedir. Topraktaki su denize gitmek isterse de<br />
ayağını toprak tutmuştur, onu kendisine çekmektedir.<br />
Ayağını toprağın elinden kurtarırsa toprak, kupkuru bir hale gelir, o da hür kalır,<br />
başına buyruk olur! O toprağın suyu çekip mahvetmesi nedir Senin halis şarapla<br />
mezeye düşkünlüğün! Böylece cihandaki her şehvet, ister mal olsun, ister mevki, ister<br />
ekmek. Bunların her biri seni sarhoş eder.<br />
Bunları bulmazsan başın ağrımaya başlar, sersemleşirsin. Bu gam sersemliği,<br />
bulamadığın şeyin seni sarhoş ettiğine delalet eder. Bunların ihtiyaçtan fazlasına<br />
meyletme de, sana galebe etmesin, sana bey olmasın! Sen, ben de gönül sahibiyim,<br />
başkasına ihtiyacım yok, Allah’a ulaştım diye baş çekersin ama.<br />
Bu halin toprakla bulanık olan suyun, ben de suyu, neden başkasından yardım<br />
isteyecekmişim ki diye serkeşlik etmesine benzer. Bu bulaşık şeyi gönül sandın da<br />
gönlünü gönül sahiplerinden çektin. Süt bal sevdasına düşen bu gönlün, gönül<br />
olmasını reva görür müsün, sen böyle.<br />
Sütün balın güzelliği, gönlün onlara aksiyle hasıl olur. Her güzele güzellik gönülden<br />
gelir. Şu halde gönül cevherdir, alem araz. Gönlün gölgesi, nasıl olur da gönüle<br />
maksat olur Mala, mevkiye aşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya!<br />
Yahut da karanlıklarda hayallere kapılmıştır.<br />
Dedikodu için o hayallere tapıp durmaktadır! O nur denizinden başkası gönül olamaz,<br />
gönül, hem Allahnın nazargahı olsun, hem kör. İmkan var mı buna Yüz binlerce<br />
halktan, yüz binlerce ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur.<br />
O tek kişide olur. O tek kişi hangisidir, hangisi<br />
Sen o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönül ara da o kırık<br />
dökük, gönül de onun sayesinde dağ kesilsin. Gönül, bu vücut ülkesini kaplamıştır,<br />
cömertliğinden altınlar saçıp durmaktadır. Alemdekilere Allah selamından selamlar<br />
saçmaktadır. Kimin eteği sağlamsa, kimin eteği hazırsa o gönül saçısına nail olur.<br />
Senin eteğin de o niyazdır, o huzurdur. Kendin gel de kötülük taşlarını eteğine koyma.<br />
Koyma da o taşlar eteğini yırtmasın. Eteğin yırtılmasın sana asıl parayı uydurma<br />
paradan fark edesin. Sen, eteğini cihandaki taşlarla, çocuklar gibi altın ve gümüş farz<br />
edilen taşlarla doldurdun.<br />
Fakat hayali altın ve gümüş, hakiki altın ve gümüşe benzemez. Onlar senin doğruluk<br />
eteğini yırttı, derdini artırdı. Akıl, el atıp da eteklerini tutmadıkça çocuklar, taşın taş<br />
olduğunu nasıl görürler insan akılla bir olur; saçı sakalı ağarmakla değil. O talihe, o<br />
devlete ümit kılı sığmaz, o devlet ümit ile, rica ile bulunmaz!<br />
O gemi kurtuldu, murat hasıl oldu, o cemaatin namazı da tamamlandı. Onlar,<br />
birbirleriyle fısıldaşmaya başladılar. “ Baba, bu aramızda ki herzevekil kim acaba”<br />
diyorlardı. Her biri, öbürüne gizlice söz söylüyordu. Dekuki’nin arkasında<br />
olduklarından görünmüyorlardı. Her biri, ben şimdiye kadar böyle bir duayı ne<br />
içimden geçirdim, ne dilime getirdim demekteydi.<br />
Birisi, “ her halde bu işe karışan biz değiliz. Galiba imamımız derde düştü, üzerine<br />
lazım olmayan bir işe karıştı, münacatta bulundu” diyor. Öbürü” canım dostum, bana<br />
da öyle geliyor. O bir boşboğazmış, canı sıkılınca Allahnın dileğine itiraz etti galiba”<br />
diyordu. Dekuki, şöyle anlatır: sonra bakayım, o kerem sahipleri ne diyorlar Dedim.<br />
Bir de baktım ki hiçbiri yerinde yok, hepsi de gitmiş. Ne solda adam var, ne sağda, ne<br />
yukarda kimse kalmış, ne aşağıda. Keskin gözüm, onların hiçbirini göremedi! Sanki<br />
inciymişler de erimişler, su olmuşlar. Ne ayak izleri kalmış, ne sahrada tozları var!<br />
hepsi de Allah kubbelerine gizlenmişler. O cemaat, acaba hangi bahçeye gitti ki<br />
Allah, bunları nasıl oldu da benim gözümden gizledi Şaşırdım kaldım. Onlar, balıklar<br />
nasıl dereye dalar, kaybolursa Dekuki’nin gözünden öyle kayboldular. Öyle<br />
gizlendiler. Yılarca onların hasretiyle yandı, ömürlerce iştiyaklarından gözyaşı döktü.<br />
Ama sen dersin ki Allah’a erişmişken nasıl olur da insanı anar<br />
A adam, bu suale karşı ancak eşek kakılır kalır. Sen, onların can olduklarını görmedin,<br />
onları insan suretinde gördün. Ey hamhalat, işte iş bu yüzden harap oldu ya. Onları,<br />
alelade adamları uydun da insan gördün! İblis de “ Ben ateşten yaratıldım, Adem<br />
topraktan” dedi. İşte sen de onları, iblisin ademi gördüğü gibi gördün.<br />
O iblis gözünü bir an olsun yum; ne vakte kadar suret görüp duracaksın, ne vakte<br />
kadar, ne vakte kadar Ey Dekuki, ırmak gibi yaşlar döken gözlerinle onları ara, gafil<br />
olma, ümidini kesme! Gafil olma, ara,ara ki devlet, aramaktadır. Gönüle gelen her<br />
ferah, bir sıkıntıya bağlıdır.<br />
Alemin bütün işlerini bırak da canla başla üveyk kuşu gibi “ Kü, Kü – nerede, nerede ”<br />
de! Ey perde altında kalan iyi dikkat et, Allah “ Dua edin, beni çağırın. Size icabet<br />
edeyim” dedi. İcabetin şartı bile duadır. Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası<br />
ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.<br />
Elin ayağın, içinde sakladığın şeye bu alemde de şahadet eder. İtikat ettiğin şeyleri<br />
söyle, gizleme diye gönlündeki şey, başına dikilir. Hele kızdığın, söylenmeye<br />
başladığın zaman yok mu gizlendiğin şeyleri kıldan kıla meydana çıkarır. Zulümde<br />
cefa, bu alemde senin başına dikiliyor, bu iş için tayin edilmiş bir memur kesiliyor da<br />
hadi, ey, el, ey ayak, yaptıklarını söyle, beni meydana çıkar diyor ya.<br />
İçinde gizlediğin şey, sırrının gemini ele alıyor, hele kızıp coştuğun zaman onu<br />
istediği gibi sürüp götürüyor ya. Demek ki gizlediği şeyi ta ovalara çıkarsın da bayrak<br />
gibi diksin, el aleme göstersin diye Allah, zulmeden kötülükte bulunan kişinin başına<br />
bu memuru, dikiyor.<br />
Bunu yapan Allah, mahşer gününde sırrını meydana çıkarmak için başka memurlar<br />
yaratmaya kadirdir. Zaten ey zulümde, kinde elden ele geçmiş, herkesçe ne olduğu<br />
bilinmiş, anlaşılmış adam, senin için dışın meydanda. Elinin ayağının şahadetine ne<br />
ihtiyaç var kötülüğünü, ziyankarlığını etrafa yaymaya hacet yok.<br />
Senin ateşten ibaret olan içini herkes biliyor. Nefsinden, her an, beni görün, ben<br />
cehennemliğin diye yüzlerce kıvılcım sıçramada. Ben ateşin cüzüyüm, işte aslıma<br />
gidiyorum. Nur değilim ki Allah’a gideyim demekte. Bu hak hukuk tanımaz zalim gibi.<br />
Bir öküz, yüzlerce deve almıştı. Babacığım işte senin nefis dediğin de budur.<br />
Tek hemen ondan kesile gör! Bu zalim, bir gün bile Allah’a yüz tutup ağlamadı<br />
inlemedi. Ağzından bir kerecik olsun aşkla, dertle “ Yarabbi” sözü çıkmadı. “ Allah’ım,<br />
düşmanımı hoşnut et. Ben bir ziyankarlıkta bulundum ama sen onu kara tebdil eyle.<br />
Yanlışlıkla bir adam öldürdüysem diyetini vermek, akrabama düşer.<br />
Elest gününden beri benim canıma yakın olan sensin” demedi. Ey hür can, sen ona<br />
tövbe etmesi, yargılanma dilemesi için inci verirsin de o sana taş bile vermez. İşte<br />
nefsin insafı!<br />
AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ<br />
Meryem oğlu İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi<br />
bir dağa kaçıyordu. Birisi, ardından koşup dedi ki: “ Hayrola peşinde kimse yok, neden<br />
böyle kuş gibi kaçıyorsun ” İsa, öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile<br />
vermedi. Adam, bir müddet İsa’nı peşinden koştu.<br />
Ardını bırakmayıp bağırmadı bağırdı: “ Allah rızası için bir an olsun dur. Neden<br />
kaçıyorsun. Merak ettim. Ardında be aslan var, ne düşman. Ne bir şeyden korkmana<br />
lüzum var, ne bir şeyden ürkmene sebep! O tarafa doğru neden koşuyor, kimden<br />
kaçıyorsun a kerem sahibi ”<br />
İsa dedi ki: “ Bir ahmaktan kaçıyorum. Yürü, benim yolumu kesme, kendimi<br />
kurtarayım!” adam dedi ki: “ Körün gözlerini, sağırın kulağına açan Mesih sen değil<br />
misin İsa “ Evet, benim” dedi. Adam “gayb afsunlarına me’va olan. O afsunu ölüye<br />
okuyunca ölüyü, av bulmuş aslan gibi sıçrayıp dirilten padişah sen değil misin!” dedi.<br />
İsa “ Benim” dedi. Adam dedi ki: “ A güzel yüzlü, topraktan kuşlar yapan sen değil<br />
misin !” İsa. “ Evet benim” dedi. Adam “ Peki, öyleyse ey tertemiz ruh, dilediğini<br />
yaparken kimden korkuyorsun Alemde bu kadar mucizelerin varken senin<br />
kullarından olmayan kim ”<br />
İsa dedi ki . “Teni eşsiz örneksiz yaratan, canı ezelden halk eden Allahnın tertemiz<br />
zatına ant olsun. Onun pak zatiyle sıfatları hakkı için felek bile yenini, yakasını<br />
yırtmış, ona aşık olmuştur. O afsunu, o ism-i Azam’ı köre okudum, gözleri açıldı;<br />
sağıra okudum, kulakları duydu.<br />
Taş gibi dağa okudum, yarıldı göbeğine kadar hırkasını yırttı! Ölüye okudum dirildi.<br />
Hiçbir şey olmayan vücudu bulunmayan şeye okudum, meydana geldi,bir şey oldu!<br />
Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudu, fayda vermedi. Mermer bir kaya<br />
kesildi, ona tesir bile temdi. Adeta kuma döndü, ondan bir şey bitmesine imkan yok!”<br />
Adam, “ Allah adının köre, sağıra ölüye tesir edip de ahmağa tesir ermemesinin<br />
hikmeti ne Onlar da illet, bu da illet. Neden onlara tesir ediyor da buna tesir<br />
etmiyor ” dedi. İsa dedi ki. “ Ahmaklık, Allah kahrıdır. Hastalık, körlük, kahır değildir,<br />
bir iptiladır. İptila, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da.<br />
Fakat ahmaklık öyle bir illettir ki ahmağa da mazarrat verir, onunla konuşan da!<br />
Ahmağa vurulan dağ, Allah mührüdür. Ona bir çare bulmanın imkanı yok!” İsa nasıl<br />
kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü! Hava,suyu yavaş,<br />
yavaş çeker, alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.<br />
Kıçının altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa<br />
ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir! İsa’nın kaçışı<br />
korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı. Zemheri<br />
rüzgarları alemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam<br />
Hatırıma Seba’lıların hikayesi geldi. ahmaklık yüzünden seher yeli, onlara veba<br />
kesilmişti. Seba, çocuklardan duyduğun masallardaki gibi pek büyük bir şehirdi. Hani<br />
çocuklar masal söylerler ya fakat masallarında nice sırlar, nice öğütler vardır.<br />
Görünüşte saçma şeyler söylerler ama sen onları masal sanma sakın!<br />
Bütün viranelerde define aramaya koyul! Seba şehri, pek büyük, pek azametli bir<br />
şehirdi. Büyüklüğü bir tepsiden fazla değil! Pek ulu, pek geniş, pek uzun, pak<br />
kocamandı, bir soğan kadar! On şehir halkı oraya toplanmıştı; fakat hepsi de yüzleri<br />
yıkanmamış üç kişiden ibaret!<br />
Orada sayısız adam vardı ama hepsi yalnız ölmüş hayvan eti yiyen o üç ham adam!<br />
Canana ulaşamayan, sevgiliye kavuşmaya çalışmayan can, binlerce bile olsa yarım<br />
tenden ibarettir. Üç kişinin birisi pek uzakları görürdü, fakat gözü kör, Süleyman’ı<br />
görmezdi de karıncanın ayağını görürdü!<br />
Öbürü pek keskin işitirdi, fakat sağır! Adeta bir defineydi. İçinde yarım arpa kadar bile<br />
altın yok! Üçüncüsü çırılçıplak, edep yeri açık bir adamdı. Elbisesinin etekleri uzun!<br />
Kör dedi ki: “ İşte bak, şuracıktan atlılar gelmekte. Onların hangi kavimden<br />
olduklarını ve kaç kişiden ibaret bulunduklarını görüyorum.”<br />
Sağır “ Evet, ben de seslerini duydum, gizli açık ne söylüyorlarsa işittim” dedi. Çıplak<br />
“ Benim korkum da şundan: gelirlerse elbisemin eteğini keserler!” dedi. Kör dedi ki: “<br />
İşte bak, yaklaştılar. Hadi onlar gelip çatmadan, bizi yakalayıp dövmeden,<br />
bağlamadan biz kaçalım.”<br />
Sağır dedi ki: “ Hakikaten dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor, haydin! Çıplak, eyvahlar<br />
olsun, dedi. Gelirlerse tamah ederler, elbisemi alırlar, ben hiç emin değilim! Şehri<br />
bırakıp çıktılar, koşa, koşa bir köye geldiler. O köyde semiz bir kuş buldular, kuş pek<br />
semizdi, vücudunda zerre kadar et yoktu, öyle arıktı ki!<br />
Ölmüş bir kuştu, karalgarın gagalamasından kemikleri bile incelmiş, ipliğe dönmüştü.<br />
aslanların avlarını yemesi gibi o kuşu yediler üçü de tok filler gibi semirip şiştiler. Üçü<br />
de üç tane besili, semiz ve büyük file döndüler. Üç genç de öyle şişmanladı ki<br />
şişmanlıktan aleme sığamaz oldular!<br />
Bu kadar şişmanlıkta, bu koskocaman kelleyle, kulakla, bu iri yedi endamla beraber<br />
kapının çatlağından süzülüp geçtiler! Ölüm de halka görünmez, ölümün yolu da<br />
gizlidir. Ölüm de göze gelmez. Acayip bir çıkış yeridir. İşte bak, kervanlar birbiri<br />
ardına ulanmış, o kapının gizli çatlağından geçip gitmede! Fakat o çatlağı arasan<br />
göremezsen. Pek gizlidir ama ondan bunca kişileri geçirdiler, gelin evine güvey<br />
götürür gibi götürdüler.<br />
Sağır, istektir, dilektir. Bizim ölümümüzü duydu da kendi ölümünü duymadı, kendi<br />
görünüşünü görmedi. Kör d hırstır. Halkın ayıbı zerre kadar göremez, fakat gene de<br />
alemin ayıbını arar! Çıplak, elbisesinin eteğini kesecekler diye korkuyor ama çıplak<br />
adamın eteğimi olur ki kessinler!<br />
Dünyaya kapılan da hem müflistir, hem de korkmakta, halbuki hırsızlardan hiç de<br />
korkmaması lazım. Zaten dünyaya çıplak geldi, çıplak gidecek böyle olduğu halde<br />
hırsızlardan korkusundan yüreği kan olmakta. Fakat hayattayken bunca feryad-ü<br />
figan etti. Ağlayıp sızladı ya.<br />
Ölürken kendiside bu korkusuna şaşar güler. O zaman zengin hiçbir pulu olmadığını<br />
zeki hiçbir hüneri bulunmadığını anlar. Hayattaki bu korku, eteğine saksı kırıkları<br />
doldurup da kendisini mal sahibi sanan, onları kaybedeceğinden korkan, onların<br />
üstüne titreyen çocuğun korkusuna benzer.<br />
O saksı kırıklarından bir parçasını bile alsan ağlamaya başlar; geri verirsen de sevinir.<br />
Gülmeye koyulur. Bilgi elbisesini giymedikçe çocuğun ağlamasına da ehemmiyet<br />
verilmez, gülmesi de. Ahmak da eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer.<br />
Hay aşağılık adam hay!<br />
Uykuda kendisini mal sahibi görür, çuvalını hırsız çalacak diye korkar! Fakat kulağı<br />
çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla kendisi alay eder. Bu cihanın aklına, bu alemin<br />
bilgisine sahip olan alimlerin korkusu da buna benzer. Hünerlere fenlere sahip olan bu<br />
akıllılara Allah kuran’ da “ Onlar bir şey bilmezler” dedi.<br />
Her biri kendisinde bilgi var zannına kapılır. Da birisi çalacak diye korkuya düşer.<br />
Zamanımı alıyorlar der. Halbuki bir fayda, bir kar elde eden kişinin zamanı zaten onda<br />
yok! Halk beni işimden, gücümden alıkoydu der. Ama canı ta boğazına kadar işsizliğe,<br />
güçsüzlüğe dalmıştır.<br />
Çıplak adam elbisemi sürüyüp duruyorum. Eteğimi onların pençesinden nasıl<br />
kurtaracağım der! Alim de bilgilerin yüz binlerce çeşidini bilirde zalim herif kendisini<br />
bilmez. Her cevherin haysiyetini bilir de kendi cevherine gelince bir eşeğe döner! Be<br />
hey alim, sen ben caiz olan şeylerle caiz olmayanları bilirim dersin ama kendin caiz<br />
misin, işe yarar mısın, yoksa bir kocakarı mısın Bundan haberin yok!<br />
Bu yerinde doğru şu yerinde değil eğri bunu biliyorsun ama sen doğru musun, eğri<br />
mi Bir de iyice bak! Her kumaşın değeri nedir Biliyorsun da kendi değerini<br />
bilmiyorsun. Bu ahmaklıktır. Yomlu yıldızlarla yomsuz yıldızları biliyorsun. Fakat sen<br />
yomlu musun, yoksa cem cenabet biri misin Buna bakmıyorsun bile<br />
Bütün bilgilerin ruhu budur bu. Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim; demen<br />
bunu bilmen gerek! Din usulünü bildin ama kendi aslın kendi mayan iyiyse bir de ona<br />
bak, onu bil! Seni için bu iki usulden kendi aslını bilmeme daha iyidir ey ulu kişi!<br />
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ<br />
Seba’lıların asılları kötüydü, mayaları pisti. Allah’a ulaşma sebeplerinden kaçarlardı.<br />
Allah onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan vermiş, sağlarından, solarından<br />
onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan etmişti. Ağaçlardan dökülen<br />
meyvelerin bolluğundan yol daralır. Geçenler, geçemez oluyorlardı.<br />
Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu nereden geçeyim diye şaşırır kalırlardı.<br />
Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet silkmeden meyvelerle dolardı.<br />
Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler rüzgarla düşer, nicelerin etekleri,<br />
meyvelerle dolar boşalırdı. Meyve hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip<br />
geçenlerin başlarına yüzlerine sürtünürdü.<br />
Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar zengini ki altın kemer<br />
kuşanırdı. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi. Kurt, yiyecek bolluğundan imtila<br />
illetine tutulmuştu. Şehir de hırsızdan kurttan emindi, köy de, keçi bile büyük<br />
kurtlardan korkmaz olmuştu. Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail<br />
oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru<br />
olun, doğruluk yapın!” demişti!<br />
Oraya tam on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi.<br />
“Nimetleriniz çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede Şükrü merkebi yatıp uyusa bile<br />
siz onu uyandırın, kaldırın! Nimet verene şükretmek aklen de lazım. Şükretmeyen<br />
kendisine ebedi hışım kapısını açar.<br />
Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir Allah<br />
insana baş verir, şükür için de bir secde ister. Ayak bağışlar şükür için bir oturma<br />
diler” dediler. Seba’lılar dediler ki. “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı<br />
götürdü’ şükürden de usandık, nimetten de.<br />
Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat!<br />
Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa<br />
vesilelerini de! Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan doğruyu<br />
anlamaz, sapıtır. O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek<br />
insana hiç kuvvet verir mi<br />
Ey inatçı önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı<br />
gitti! Bu güzelliklerin düşmanı sensin. Neye elini vurdunsa kötü oldu. Senin dostun<br />
senin aşinan olan, sence hor, hakir sayıldı. Sana yabancı olan seninle uzlaştı. Sence o<br />
büyük ve yüce oldu.<br />
Bu da o hastalığın tesirinden. O illetin zehri bürün canlara sirayet eder. O illeti derhal<br />
geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir. Her güzel ve tatlı<br />
şey insana kötü ve acı gelir. İnsan Abıhayat içse ateş sanır. O huy, ölüm kimyasıdır.<br />
Sen de o huy var mı Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur!<br />
O huy sendeyken gönlü dirilten gıdayı bile sen vücudunda kokar, leş kesilir. Naz- u<br />
naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler. Bir<br />
kıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar. Fakat<br />
nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk zaman<br />
geçtikçe azalır.<br />
Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır. Dostluğu bilişiği de<br />
çabucacık bozar! Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa<br />
dost ol, akla yar ol! Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır,<br />
elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin!<br />
Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur. Kimse tarafından<br />
söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bakir ve latif ir nükte duysan<br />
anlayıcınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. Ben bunu duydum, dinledim eskidi artık.<br />
Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.<br />
Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar,<br />
ondan da nefret edersin. Sen sendeki illeti gider, illet geçti mi, sence her eskimiş,<br />
söylenmiş söz yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve<br />
havenkleri bitirir, yetiştirir.<br />
Biz böyle hekimleriz, öyle Allah şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı.<br />
Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka! Biz gönüle<br />
vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir. Onlar, insanı<br />
gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır.<br />
Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir. Mesela bu çeşit bir iş sana faydalıdır.<br />
Öbürünün yolunu keser. Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni<br />
yaralar! O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar bizim deliliğimize<br />
ulu Allahnın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız. Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz,<br />
noksanlardan arı olan Allahdan gelir. İlleti unulmaz hastalara sala. İlacımız, hastalara<br />
birebirdir.<br />
Seba’lılar “ Ey davaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize<br />
deliliniz nerede, siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek<br />
yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak<br />
tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz<br />
Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi<br />
peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi,<br />
ayran kasesine düşmek dilemeyiz.” Dediler. Peygamberler dediler ki: “ Bu da o<br />
illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.<br />
Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu<br />
mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim<br />
nerede mücevher Derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.<br />
Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz oldu yatıp durma.”<br />
Dese sen de “ A güneş, şahidin nerede ” deden güneş “ kör herif, Allahdan kendine<br />
göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir<br />
delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı<br />
sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Allah ihsanını<br />
bekle!” der.<br />
Gündüzün “ gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!<br />
Sabır ve sükut Allah rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir. “<br />
Susun, dinleyin” emrini canla başla, kabul et de sevgilinin mükafatına eriş, rahmetine<br />
nail ol.<br />
Ey terbiyeli edepli kişi illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun<br />
önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir. Fazla sözü sat da can,<br />
mevki ve para pul bağışlamayı satın al. Bu suretle de Allah seni övsün, rütbene gök<br />
bile haset etsin. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir,<br />
ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız.<br />
Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu doktorlara Allah tarafından lütfedilmiş<br />
bir hidayettir. Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!<br />
Onlarsa bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Allah falanı, filanı<br />
kendisine vekil eder Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lazım. Suyla toprak<br />
nerede, gökleri yaratan nerede, kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği<br />
hüma kuşuyla bir tutalım<br />
Hüma nerede sinek nerede Toprak nerede, Allah nerede Gökteki güneşle zerrenin<br />
ne münasebeti var bu münasebet, bu alaka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi<br />
Bu bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer. Bütün av<br />
hayvanları, fil sürürsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı. Hepsi<br />
de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu. Bir düzen<br />
düzdüler. Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı.<br />
Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu<br />
gör! Ben elçiyim, elçiye zeval yok. Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır. Ay diyor ki :<br />
“ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan! Yoksa sizin gözünüzü kör<br />
ederim. Ben onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım.<br />
Bu kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun. Sözümün doğruluğuna nişan<br />
de şudur. Fille, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir. Fil padişahı, filan<br />
gece gel de kaynakta bu dediğimi gör! Ayın yedisi, sekizi olunca fil padişahı su içmek<br />
için kaynağa geldi. o gece vakti hortumunu suya salınca su harekete geldi, ay da<br />
hareket etti.<br />
Fil suyun içinde ayın titrediğini, harekete geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı.<br />
Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi.<br />
Peygamberlerse “ Ah akılsız adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin<br />
bağınızı kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler.<br />
Ne yazık derdinize verilen ilaç, can alıca kahır zehir kesildi. Bir göze Allah hışmım<br />
perdesini salınca mum bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır. Sizden ne reisliği<br />
arayacak, ne gibi bir ululuk isteyeceğiz Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün!<br />
İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.<br />
Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz,<br />
örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan<br />
yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Adem’in baharını kış gösterdi.<br />
Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!<br />
Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelirde o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk<br />
oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi<br />
çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan<br />
lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.<br />
Zannınızca taştan yapılma putlarınız Allah’a eş oluyor da akıllı can nasıl Allah sırrına<br />
sahip olmuyor Demek ki bir ölü sinek Allah’a eş oluyor sizce peki, o halde diri olan<br />
insan neden o padişahlar padişahına sırdaş olmasın Yoksa ölü sineğe benzeyen put,<br />
sizin tarafınızdan yapıldığı için mi Allah’a eş olmaya layık<br />
Diri, diri insan, Allah Mahluku olduğundan mı Allah sırrın mahrem olamıyor Siz<br />
kendinize, kendi sanatınıza aşıksınız. Yılanların kuyruklarına layık olan elbette yılan<br />
başıdır. Ne o kuyrukta bir devlet, bir nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet!<br />
Yılanın kuyruğu, başının etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir.<br />
Kuyruk ve baş o iki dost birbirine tam layıktır. Tam münasiptir. İlahi nameyi bir<br />
güzelce dinlesen görürsün; Hakim-i Gaznevi öyle der: takdirin hükmüne itiraz edip de<br />
boş boğazlıkta bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir. Uzuvlarla bedenler tam<br />
uygundur. Huylarla canlar, tam birbirine denktir.<br />
Ruha münasip olan her vasfı, şüphe yok ki tam yerli yerinde, tam uygun olarak halk<br />
eden Allahdır. Allah madem ki huyu cana, uygun ve eş olarak yarattı, o halde onu<br />
gözle kaş gibi yarinde ve birbirine münasip bil! Güzeldeki huylar da uygun ve yerinde,<br />
çirkindeki huylar da Allahnın yazdığı harfler birbirine tam münasip!<br />
Ey Hasancık, yazı yazanın elindeki kalem gibi gözle gönül de Allahnın iki parmağı<br />
arasında! Gönül kalemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gah sıkıntıya düşer, gah<br />
feraha çıkar. Ey kalem, ululuğa layıksan kimin parmakları arasındasın, bak da gör!<br />
Senin bütün kastin, bürün hareketin bu parmaklardan meydana geliyor.<br />
Başın dört yol ağzında kahrın, lütfun doğru yolla sapıklığın birleştiği yeridir. Bu<br />
halden hale giriş harflerin onun yazıp bozmasından meydana gelmekte. Bir işe<br />
niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de onun iradesiyle, onun takdiriyle! Niyazdan<br />
yalvarıp yakarmadan başka yol yok. Bu değişmeyi, bu halden hale girmeyi her kalem<br />
bilmez. Bilsen bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir. İyi de kendi kadrini izhar<br />
eder, kötüde de! Seba’lılar tavşanla fil hikayesini misal getirmeye kalkıştılar ama ezeli<br />
sırrı hilelerle karıştırmaya yeltendiler.<br />
Bu misalleri düzüp koşmak, o tertemiz tapıya affetmeye kalkışmak sizin haddiniz mi,<br />
misal getirmek, Allahnın bir de onun gizli ve aşikar bilgisine bir delil olan kişinin<br />
hakkıdır. Sen herhangi bir şeyin sırrını ne bilirin Kafan kel iken saça, yüze ait nasıl<br />
misal getirebilirsin Musa bile sopayı, alelade bir sopa gördü ama değildi ki. O bir<br />
ejderhaydı; sırrı, dudağını açtı da hakikatini söyledi.<br />
Öyle bir padişah bile bir sopanın sırrını bilemezse sen, bu tuzakla tanelerin sırrını ne<br />
bileceksin Musa’nın gözü bile misal hususunda yanılırsa bir fare nasıl olur da<br />
hakikate ulaşmaya yol bulur. O misal bir ejderha kesilir de cevabıyla seni paramparça<br />
eder! İblis de bu misali getirdi de kıyamete kadar melun oldu.<br />
Karun da inat etti, bu misali getirdi de tacıyla, tahtıyla yere geçti. Sen bu getirdiğin<br />
misali kuzgun ve baykuş bil. Onların yüzünden yüzlerce ev bark yıkıldı, yerle yeksan<br />
oldu!<br />
Nuh ovada gemi yaparken yüzlerce kişi başına üşüşüp misal getirerek alaya<br />
kalkıştılar. “ Kuyu bile bulunmayan bir ovada gemi yapıyor, bu ne bilgisiz aptal!”<br />
dediler. Biri diyordu ki. “ Gemi hadi yürü koş!” öbürü diyordu ki: “ Bu gemiye bir de<br />
kanat tak!” Nuh da “ Ben, bunu Allah emriyle yapıyorum bu alaylarla işime kesat<br />
gelmez” demekteydi.<br />
Şu hikayeyi dinle de bak! Hırsızlığı alışmış herifin biri bir gece bir duvarın dibini<br />
delmekteydi. Hasta ev sahibi, gece yarısı yavaş, yavaş bir tak taktır duydu. Dama<br />
çıkıp aşağıya eğildi. Hırsızı görüp “ baba” ne yapıyorsun Hayırdır, inşallah gece yarısı<br />
ne ediyorsun kim sen” dedi.<br />
Hırsız “ davulcuyum azizim”diye cevap verdi. Adam “ Pek, burada ne yapıyorsun ”<br />
deyince hırsız “ Davul çalıyorum” dedi. Ev sahibi dedi ki. “ Be adam, davul sesi hani ”<br />
Hırssız “ Dur hele, sesini yarın duyarsın eyvahlar olsun! Dediğin zaman kulağına dank<br />
eder!” Kelile’ de ki o hikaye da yalan, saçma, düzme fakat o saçma hikayenin ne<br />
demek olduğunu, o hikayenin maksadının anlamadın ki!<br />
A herzevekil, o tavşanın hakikati Şeytandır. Senin nefsine elçi olarak geldi de ahmak<br />
nefsini, Hızır’ın içtiği Abıhayattan mahrum eti. Sen onun manasını ters anladın. Küfür<br />
söyledin, azabına hazırlan! Arı duru suda ayın hareketini, bununla tavşanın filleri<br />
korkuttuğunu anlattın.<br />
Tavşan hikayesini, fili, suyu, ayın hareketinden fillerin korkmasını söyledin. Fakat ey<br />
ham körler, bu ay, halkı da halkın ileri gelenlerini de zebun etmiş olan aya nasıl<br />
benzer ki Ay nerede, güneş nerede, gök nerede akıllar nerede nefisler nerede, melek<br />
nerede hatta güneşin güneşi nerede<br />
Nasıl söylerim bu sözü, uykuda mıyım, sayıklıyor muyum Ey yol sapıtmış kişiler,<br />
padişahların hışmı yüz binlerce şehri harap etmiştir. Dağlar bile, onların hışmından<br />
yarılır, yüzlerce parça olur, güneş bil, onların etrafında döner, onları tavaf eder.<br />
Erlerin hışmı, bulutu kurutur, gönüllerinin kızgınlığı alemleri yakar, yıkar.<br />
Ey kefensiz adamcıklar, ey yıkanmamış ölücükler. Lut Peygamberin şehri nasıl yere<br />
battı, na hale geldi bakın da görün! Fil de kim oluyor ki üç tane kuşcağız, o fillerin<br />
kemiklerini kırdı. Kuşların en zayıfı Ebabil olduğu halde filleri, bir daha<br />
yamanmalarına imkan bulunmayacak bir tarzda yırttı, parçaladı.<br />
Nuh tufanını duymayan, yahut Firavunla Musa’nın savaşını işitmeyen var mı Ruh gibi<br />
olan Musa, onları mağlup etti, sulara boğdu; su da bunları zerre, zerre parçaladı.<br />
Semud kavminin ahvalini, kasırganın Ad kavmini mahvettiğini duymayan var mı Bir<br />
defacık olsun gözünü aç da gör.<br />
Savaşta filleri yıkıp öldürdüğü halde, bu derecede kuvvetli filler, bu kadar zalim<br />
padişahlar bile gönül hışmına uğramışlar, taşlanıp durmaktadırlar. Ebediyen<br />
zulmetten, zulmete gidiyorlar. Ne yardım eden var, ne imdatlarına yetişen! İyi adla<br />
kötü adı duymadınız mı yoksa Hakikati herkes gördü de siz görmediniz mi yoksa,<br />
görülmüş şeyi görülmemiş sanırsınız.<br />
Meydanda olan şeyleri bile ,bile görmezsiniz ama ölüm, gözlerinizi adamakıllı açacak<br />
elbet. Tut ki alem, güneşle, nurla dopdolu sen, kör gibi karanlıklara gittikten sonra<br />
elbette ondan uzakta kalırsın, mahrum olursun! O kerem sahibi aya pencereni<br />
kapatırsan o ulu nurdan elbette nasibin olmaz!<br />
Sen köşkten çıkmış, kuyuya girmişsin. Bu geniş alemlerin ne günahı var kurt<br />
huylarıyla huylanmış olan ruh, Yusuf’un yüzünü nasıl görebilir, söyle! Davud’un sesi<br />
dağlara taşlara ulaştı da yine o taş yüreklilerin kulaklarına girmedi. Har an akla insafa<br />
aferin! Doğrusunu Allah bilir ya! Ey Seba’lılar peygamberleri tasdik edin, Allah’a olan<br />
ruhu tasdik edin!<br />
Tasdik edin; onlar doğmuş güneşlerdir. Onlar sizi kıyametin azaplarından kurtarırlar.<br />
Tasdik edin; onlar kıyamet kopmadan önce oraya varmanızdan evvel sizi de<br />
nurlandıran, alemi de nurlandıran aydın dolunaydır. Tasdik edin; onlar karanlıkları<br />
aydınlatan ışıklardır. Ulu tutun, ağırlayın.<br />
Onla, rica ve niyaz anahtarlarıdır. Hayrınızdan başka bir şey dilemeyenleri tasdik edin.<br />
Kendinizden başka kimseyi azdırmayın, kimseye tecavüz etmeyin! Bırak bu Arapça’yı,<br />
Farsça konuşalım. Ey sudan topraktan ibaret insan, o Türk’ün Hindusu ol (o güzelin<br />
yanağına bi siyah ben kesil!) kendinize gelin de padişahların seslerini duyun. Onlara<br />
gökler bile inandılar, gökler bile.<br />
Önce gelenlerin hallerine bakın, yahut sonradan gelenlerin tarafına doğru ihtiyatla<br />
uçun! İhtiyat nedir İki tedbir arasında tereddüde düşmeyip hangisi seni<br />
sürçtürmeyecekse onu yapmaktır. Birisi, “ Bu yedi günlük yolda hiç su yoktur. Bütün<br />
yolu ayakları yakıp kavuran kumluk” dese, öbürü de “ Yalan, yürü de bak, her gece bir<br />
akan kaynak görürsün” dese,<br />
İhtiyat kokudan kurtulmak ve doğruya ulaşmak için yanına su alıp yola düşmendir.<br />
Yoksa su varsa, yanına aldığın suyu dök. Fakat ya yoksa o vakit vay susuz yola<br />
düşenin haline! Ey halife oğulları, insaf de kıyamet günü için ihtiyatlı davranın! O<br />
düşman yok mu, o düşman Sizin atanıza da kin güttü de onu İliyyinden zindana<br />
attırdı.<br />
Gönül satrancının şahını bile mat etti de cennetten çıkarttı, belalara uğrattı, maskara<br />
etti. Güreşte onu yere yıkmak, yüzünü saratmak için onunla savaşa girişti, ona ne<br />
oyunlar oynadı. Öyle bir pehlivana bile böyle oyunlar yapan düşmanı sakının,<br />
ehemmiyetsiz görmeyin!<br />
O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tacını tahtını bile al el çabukluğuyla kapıverdi;<br />
onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Adem, yıllarca<br />
zarı, zarı ağladı. Neden asiler defterine kaydedildim diye öyle bir ağladı ki göz<br />
yaşlarının aktığı yerlerde nebatlar bitti!<br />
Bir bak da hilebazlığını anla. Öyle bir ulu bile, onun hilesi yüzünden saçını, saklını<br />
yoldu. Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman. Onun kafasına “ La havle”<br />
kılıcını vurmaya bakın! Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet<br />
etmeyin sakın! Avcı daima taneler saçar, saçtığı taneler görünür de yapacağı kötülük<br />
görünmez.<br />
Nerede tane görürsen sakın oradan. Sakın da tuzağa düşme, kolun, kanadın<br />
bağlanmasın! Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona<br />
kani olduğundan uzaktan kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu kanadı bağlanmaz.<br />
Bir kuş, bir duvarın üstüne kondu, tuzaktaki taneleri gördü. Bir ovaya bakıyordu,<br />
gönlü orasını çekmekteydi; bir da tanelere bakıyordu, hırsı kendisini oraya<br />
sürüklemekteydi. Bu iki istek arasında çırpındı, durdu. Nihayet aklı başından gitti;<br />
tanelere meyletmedi, sahraya uçup gitti. Neşeli bir surette kol kanat açtı; ne mutlu<br />
ona! Bütün hürlerin ulusu, başı oldu.<br />
Onu kendisine baş yapan da kurtuldu, emniyet makamına ulaştı. Çünkü bu kuşun<br />
gönlü, ihtiyata riayet edenlerin padişahı kesildi de konağı, güllükler, çimenlikler dolu!<br />
O ihtiyatından razı, ihtiyatı ondan işte sen de tedbirde bulunacaksın böyle bir tedbirde<br />
bulun, bu işe sarılacaksan böyle bir işe sarıl!<br />
Nice defalar hırs tuzağına düştün, boğazını kesilmeye teslim ettin. Tövbeler kabul<br />
eden Allah, yine seni azad etti. Tövbeni kabul ederek seni neşelendirdi. “ Tövbenizi<br />
bozar, kötülüğe başlarsanız biz de tekrar size azap ederiz. Biz yapılan işlere uygun<br />
karşılıkları çift ettik” dedi.<br />
Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa, koşa<br />
mutlaka onun yanına gelir. Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde<br />
bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder. Birisi gelip bir karının kocasını esir ederek<br />
götürse karısı, kocasını araya, araya çıkagelir.<br />
Sen de bir kere daha bu tuzağa geldin, bir kere daha tövbenin gözüne toprak serptin!<br />
Tövbeleri kabul eden, suçluları yargılayan Allah tekrar o düğümü çözdü de “ Kendine<br />
gel bu tarafa yüz tutma” dedi. Fakat tekrar unutkanlık pervanesi geldi, canınızı ateşe<br />
doğru sürükledi!<br />
Ey pervane, öyle çok unutkan olma, öyle pek şüpheye düşme yanan kanadına bak bir<br />
kere! Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha tane olan yere hiç<br />
uğramamandır. Uğrama da şükrettikçe Allah sana tuzaksız, düşman korkusundan<br />
uzak bir nimet ihsan etsin.<br />
Allahnın sizi azat etmesine karşılık şükretmeniz, Allah nimetini anmanız gerek. Nice<br />
zahmetlere, nice belalara düştün de “ Yarabbi, beni bu tuzaktan kurtar. Sana itaat<br />
edeyim, ibadetlerde bulunayım, Şeytanın gözüne toprak serpeyim” dedi.<br />
Kış geldi mi köpek ezilir, büzülür. Kışın soğuğu onu perişan bir hale kor. “ Kışa<br />
dayanamıyorum sağ olursam taştan bir ev kurmam lazım. Yaz gelince dişimle<br />
tırnağımla çalışıp çabalayayım, kışın barınmak için bir taş ev kurayım” der. Fakat yaz<br />
gelip de ısındı mı kellesi, kemiği yerine geldi mi, ilikleri, kemikleri kızışıp derisi gerildi<br />
mi,kendisini koskocaman görür de “ İyi ama ben hangi eve sığarım ki ” der.<br />
İrileşir, yayığını çeker. Tembel ,tembel, karnı tok sırtı pek, kendisine güvenmiş bir<br />
halde bir gölgeye çekilir. Gönlü “ Bir ev kur” derse de o, “ Söyle be yahu, ben nasıl<br />
olur da bir eve sığarım ki ” Diye cevap verir. Sen de bir belaya, bir musibete düştün<br />
mü büzülürsün, hırs kemiklerin bitişir; küçülür, kalırsın. “ Tövbeden bir ev kurayım,<br />
kışın o evceğizde barınayım” dersin.<br />
Fakat dertten kurtuldun da hırsın büyüdü mü köpek gibi ev sevdası geçer gider.<br />
Nimete şükretmek, nimetten daha hoştur. Şükreden kişi, hiç şükretmeyi bırakır da<br />
nimet sevdasına düşer mi Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni<br />
sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.<br />
Nimet, insana gaflet verir, şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet<br />
avlamaya gör! Şükür nimeti, gözünü doyurur, seni bey yapar. Bu suretle de yoksullara<br />
yüzlerce nimet bağışlarsın Allah yemeğinden ye doy da senden oburluk, tamah ve<br />
şuna buna ihtiyacını arz etme illeti geçsin.<br />
Onlar dediler ki: “ A öğütçüler, iyi söylüyorsunuz ama bu köyde adam olsa!Allah bizim<br />
gönlümüzü kilitledi, kimse Allahdan ileri geçemez ki. Her şeyi düzüp koşan Allah, bizi<br />
de böyle düzdü koştu. Kimse bu dedikoduyla kaderimizi değiştiremez. Taşa istersen<br />
tam yüzyıl boyuna lal olsana de. Eskiye tam yüzyıl yenilen diye söyle dur.<br />
Toprağa yüzyıl su gibi arı duru ol desen, suya bal ol, süt kesil desen ne fayda! Gökleri<br />
ve göklerdeki şeyleri yatan, suyu toprağı ve topraktakileri halk eden Allah, göğe<br />
dönmeyi takdir etmiş, onu saf bir hale getirtmiş suyla toprağa da bulanıklık vermiştir.<br />
Gayri nasıl olur da gökyüzü bulanır, suyla balçık durulur Allah, hepsine bir şey takdir<br />
etmiştir. Bir dağ, çalışmakla saman çöpü olur mu hiç<br />
Peygamberler dediler ki. “ Evet, Allah çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan sıfatlar<br />
yaratmıştır. Fakat arızi sıfatlar da yarattı ki onları terk etmek mümkündür;herkesin<br />
nefretini kazanan kişi, sıfatları terk eder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini<br />
kazanır, herkes ondan razı olur.<br />
Taşa altın ol demek beyhudedir ama bakıra altın ol dersen yeri var; bakır pekala altın<br />
olabilir. Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Fakat toprağa balçık ol desen<br />
bu söz yerindedir, toprak, balçık olabilir. Allah, insana topallık, yassı,burunluluk,<br />
körlük gibi çaresiz illetler vermiştir ama, ağız yüz çarpıklığı, yahut baş ağrısı gibi bazı<br />
illetler vermiştir ki bunlara çare varır.<br />
Allah bu ilaçları, insanlara iyilik vermek için yarattı, derler, devalar saçma değil ya!<br />
Hatta dertlerin çoğunun devası, çaresi vardır. Adamakıllı aradın, üstüne düştün mü<br />
ele geçer!<br />
Onlarsa “ Bu, bizim derdimiz, deva kabul eder dert değil. Siz yıllarca öğütler verdiniz,<br />
afsunlar okudunuz. Bizim de ger lahza derdimiz arttı, bağımız kuvvetlendi. Eğer bu<br />
hastalık, iyileşecek bir hastalık olsaydı nihayet bir zerresi olsun geçerdi. İnsan<br />
susuzluk hastalığına uğrarsa içtiği su ciğere gitmez. Denizi içse başka bir yere gider.<br />
Nihayet el ayak şişer. Su içmek, susuzluğu bir türlü geçirmez” dediler.<br />
Peygamberler dediler ki: “ Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Allahnın ihsan ve<br />
rahmetlerine son yoktur. Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu<br />
rahmete el atın, yapışın! Nice işler vardır ki ilk önce güç görünür de sonradan<br />
kolaylaşır, o güçlük geçer gider.<br />
Ardında nice güneşler var! ümitsizlikten sonra nice ümitler var. Karanlığına esasen<br />
tutalım yürekleriniz taş kesildi, kulağınıza, gönlünüze kilitler vuruldu. Sözümüzü<br />
kabul edecek yahut etmeyeceksiniz. Biz buna aldırış etmeyiz. Aldırış ettiğimiz şey<br />
Allah’a teslim olmak, fermanını yerine getirmektedir.<br />
Bize o kulluğu o buyurdu. Bu söz söylememiz, kendiliğimizden değil ki! Canımız, onun<br />
emrini yerine getirmek için bunun için yaşıyoruz, bunun için yaratıldık. Kuma tohum<br />
ek dese bile biz ekeriz. Peygamberin canına Allahdan başka bir dost yoktur. Halk<br />
sözünü kabul edecekmiş, reddedecekmiş, bununla hiçbir alışveriş bulunmaz ki!<br />
Allah emirlerini halka bildirir, bunu için alacağı ücreti de Allah verir. Biz sevgilinin<br />
uğrunda halka çirkin göründük; yüzümüz, düşman yüzüne benzedi gitti! Fakat bu<br />
kapıdan usanmadık da usanmayız da yol uzun olduğundan her yerde oturup<br />
dinleniyoruz.<br />
Sevgiliden ayrılan, hapislere düşen adamın gönlü soğur, o çeşit adam usanır, bıkar.<br />
Halbuki bizim sevgilimiz, bizim dilediğimiz canan, bizimle beraber rahmetini saçıp<br />
durmakta; canımız da ona şükretmekte. Bizim gönlümüzde lalelik var, gül bahçesi<br />
var. oraya solmanın, perişan olmanın yolu yok!<br />
Daima terütazeyiz, daima genciz, latifiz. Daima güzeliz, tatlıyız, daima gülüp<br />
durmadayız, zarifiz! Bizce yüzyılla bir saat birdir. Uzun yol, kısa zaman bize göre<br />
değil. O uzunluk, kısalık cisimlere göredir, cana nasıl sığar. Eshabı Kehif üç yüz dokuz<br />
yıl yattılar. Uyudular ama bu üç yüz dokuz yıl, onlara bir gün geldi. ne gamlandılar,ne<br />
teessüf ettiler.<br />
Uyandıkları anda uyudukları o uzun yıllar, kendilerine bir gün gibi göründü. Çünkü<br />
ruhları yokluktan tekrar bedenlerine geldi. bu alemde geceyle gündüz, ayla yıl bile<br />
olmazsa usanç, ihtiyarlık, bıkkınlık nasıl olur. Yokluk gülistanında insan kendisinden<br />
geçer, o alemdeki sarhoşluk, Allah lütfunun büyük kadehindedir. Onu içmeyen tadını<br />
tatmayan bilmez, anlamaz.<br />
Gül kokusu, bok böceğinin aklına gelir mi Bu zevk mevhum değildir. Mevhum olsaydı<br />
da mevhumlar gibi yok olurdu. Cehennem, nasıl olur da aklına cenneti getirir Çirkin<br />
domuzda güzel yüz ne gezer Kendin gel, aklını başına devşir de böyle bir lokma<br />
ağzına kadar gelmişken kendi boğazını kendin sıkma a aşağılık kişi! Biz sarp yolları<br />
vardırdık. Bize uyanlara yolu kolaylattık.<br />
Seba’lılar, Siz kendinizce yomlu yıldızlarsanız ama bize göre yomsuzsunuz, bizimle<br />
zıtsınız, bize aykırısınız siz. Hiçbir düşüncemiz yokken bizi dertlere, meşakkatlere<br />
saldınız. Biz, birbirimizle uzlaşmış bir topluluk, sizin kötü haberlerinizle aramıza<br />
yüzlerce ayrılık düştü. Biz şekerler yiyen dudu kuşlarıydık. Sizin yüzünüzden ölümü<br />
düşünen baykuşlara döndük.<br />
Nerede bir gam masalı varsa, nerede bir kötü, bir kabul edilmeyecek ses duyulursa.<br />
Bu alemde nerede bir kötüye yormak,nerede bir kötü surete dönmek, nerede bir azap<br />
varsa, hepsi sizin söylediğiniz sözlerde sizin getirdiğiniz misallerde, sizin yormanızda.<br />
Bütün hırsınız, zevkiniz, alemi derde düşürmek” dediler.<br />
Peygamberler dediler ki: “ Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen<br />
bir şey. Bu kabahat biz de değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da baş<br />
ucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi “ Çabuk kalk, yoksa ejderha<br />
yutacak” diye seni uyandırırsa,“ Neye kötüye yoruyorsun” der misin Ne yorması,<br />
kalk da aydınlık bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna<br />
götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agah eden adamdır.<br />
O, cihan halkının örmediği şeyleri görmüştür.<br />
Bir doktor sana “ Koruk yeme, san şu çeşit kötü bir hastalık verir” dese, “ Neden<br />
kötüye yoruyorsun” der misin Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir.<br />
Müneccim “ Bugün sefere çıkma sakın” dese, müneccimin yüz kere bile yalanını<br />
tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın.<br />
Bizim nücum bilgimize asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da<br />
doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor O doktorla<br />
müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor,<br />
söylüyoruz.<br />
Cehennemin dumanını, cehennemin ateşini, cehennemin ateşini, cehennemin<br />
münkirlere saldırdığını uzaktan görüyoruz. Sense, sus yahu, bırak şu sözü, kötüye<br />
yormak bize ziyan veriyor demektesin. Ey öğütçülerin öğüdünü dinlemeyen, kötü<br />
yoruş nereye varırsan var, seninledir!<br />
Adeta ardından bir yılan gidiyor; birisi de damdan görüp haber veriyor. Ona sus, beni<br />
dertlendirme, bana keder verme diyorsun. Adamcağız peki benden günah gitti diyor.<br />
Fakat yılan seni boynundan sokunca bütün neşen zehir kesilir de o adama, “ Be adam<br />
mademki iş böyleydi, neden yenini yakanı yırtarak feryat etmedin<br />
Yahut yukardan tepeme bir taş atıp bana işin ciddiyetini, işin vehametini<br />
bildirmedin ”dersin. o adam da iyi ama sen, benim sözümden inciniyordun. Ne faydası<br />
var sana çok söyledim ama kar etmedi ki. Ben sana iyilik ettim, seni bu kötü işten<br />
kurtarmak için öğütler verdim. Kötülüğünden bu iyiliğin kadrini bilmedin, öğüdüm,<br />
seni büsbütün azdırdı.<br />
Bana büsbütün cefa etmeye, beni büsbütün incitmeye başladın der. Aşağılık, kötü<br />
kişilerin huyu budur. Sen ona iyilik ettin mi sana kötülük eder. Sabırla nefsin belini<br />
bük. O alçaktır, kötüdür, iyilik etmeye gelmez ona! Kerem sahibi birisine ihsanda<br />
bulunursan değer, bire karşılık sana yedi yüz verir.<br />
Bu alçağa da cefa eder, onu kahreylersen sana aşırı vefalar gösterir, kulun kölen olur.<br />
Kafirler, nimete eriştiler mi cefa tohumunu ekerler de sonra cehennemde aman<br />
yarabbi diye bağırıp dururlar.”<br />
Alçaklar, cefaya, derde düştüler mi arınır, temizlenirler. Vefa gördüler mi de cefakar<br />
olurlar. Şu halde onların ibadet edeceklerini mescit cehennemdir. Yabancı kuşun<br />
ayağını bağlayan tuzaktır. Zindan da hırsızın alçak kişinin ibadet yeridir. Orada daima<br />
Hakk’ı anar durur.<br />
Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Allah’a ibadet etmesidir. Şu halde<br />
ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her<br />
işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak<br />
bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki<br />
maksat, ibadetten başka bir şey değil.<br />
Kitaptan maksat, içindeki fendir ama dilersen sen onu yastık da yapabilirsin ya. Fakat<br />
ondan maksat yastık olması değil, bilgi, irfan, irşat ve faydadır. Kılıcı mıh yaparsan<br />
zafere mağlubiyeti tercih ettin demektir. İnsandan maksat ilimdir. Doğru yolu<br />
bulmaktır ama her insanın bir ibadet yeri var.<br />
Kerem sahibine ikramda bulundun mu bu ikram, ona ibadet yeridir, ikrama uğradıkça<br />
şükreder alçağı da aşağılattın, alçağa da kötülük ettin mi onu ibadete sevk edersin.<br />
Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar ver kerem sahiplerine ki ihsanına mazhar<br />
oldukça şükretsinler!<br />
Hulasa Allah iki mescid yaratmıştır. Cehennem onların mescidi, cennet bunların! Musa<br />
o iki iç ağrısı kavim, başlarını eğsin diye Kudüs’te alçacık bir kapı yaptırdı. Çünkü<br />
onlar cebbar, başı dik kişilerdi. Onlara bu küçücük, bu alçacık kapı niyaz kapısıdır.<br />
Cehennemdir.<br />
İyi bak kendine gel! Allah padişahları etten, kemikten küçücük bir kapı olarak halk<br />
etti ya. Dünya ehli olanlar, onlara secde ederler. Çünkü Allah’a secde etmenin<br />
düşmanıdır onlar! Dünya ehline bir fışkı yerceğizini mihrap düzdü. O mihrabın adı da<br />
bey, padişah! Bu tertemiz kapıya layık değilsiniz ki. Temiz kişiler, şeker kamışıdır,<br />
sizse bomboş birer kamıştan ibaretsiniz.<br />
Bu çeşit köpeklere elbette bu çeşit bayağılık adamlar hürmet ederler. Öyle ki kişiye<br />
hürmet etmek öyle adi adama inanmak aslana ardır. Fare huylulara kedi bey olur.<br />
Fare kim oluyor ki aslandan korksun Fare huyludur, Allah köpeklerinden korkarlar,<br />
uluların virdi, ( Rabbimiz yücelerin yücedir) sözüdür.<br />
Bu aptallara layık olan Rab ise kendisinde Allah kuvveti vehmeden dünya<br />
büyükleridir. Fare nasıl olurda savaş aslanlarından kokar. Onlardan korkanlar, misk<br />
ceylanlarıdır ancak. Yürü ey çömlek yalayıcı, kase yalayıcısın yanına git. Onu kendine<br />
Allah say, velinimet say!<br />
Kafi yeter artık. Uzun uzadıya anlatmaya girişsem beyler, padişahlar, hem kızarlar,<br />
hem de anlattıklarımın kendilerinde olduğunu bilirler anlarlar. Hulasa ey kerem<br />
sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun<br />
eğsin, teslim olsun.<br />
Alçak nefse ihsanda bulunursa alçaklar gibi nimeti inkar eder, azgınlaşır. İşte<br />
mihnete, meşakkatte bulunanların şükretmesi, nimet ve devlet sahiplerinin azgın ve<br />
hilebaz olmaları bu yüzdendir. Altınlarla bezenmiş kaftanlara bürünen beyler,<br />
padişahlar azgın kişilerdir. Abaya sarınan yoksul yok mu, şükreden odur işte.<br />
Mal mülk, devlet ve nimet sahipleri hiç şükrederler mi Şükür mihnetten ve<br />
meşakkatten biter, gelişir.<br />
SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI<br />
Bir sofi bir gün çiviye asılmış bir sofra gördü. Vecde geldi, dönmeye, oynamaya<br />
başladı, elbisesini yırtıyor. İşte azıkların azığı. İşte kıtlıkların, dertlerin devası diye<br />
naralar atıyordu. Dumanı başından çıkıp neşesi, zevki arttıkça arttı. Sofilerde ona<br />
uydular, semaa başladılar. Kih, kih gülmeye, hay huy etmeye koyuldular. Defalarca<br />
kendilerinden geçip kendilerine geldiler.<br />
Herzevekilin biri, sofiye “ Çiviye asılı ve içinde ekmek olmayan bomboş sofra nedir ki<br />
seni bu derece zevke, vecde getiriyor ” dedi. Sofi dedi ki: “ Yürü git be sen manasız<br />
bir suretten ibaretsin. Sen varlık peşinde koş, aşık değilsin sen. Aşıkın gıdası,<br />
ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır. Aşkın doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz.<br />
Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar, karı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur.<br />
Alemin etrafında uçarlar. Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar! Mana kokusunu<br />
duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya! Aşıklar, yoklukta çadır<br />
kurarlar. Onlar yokluk gibi bir renktedirler. Bir tek ruhları vardır onların!<br />
Süt emen çocuk yemekten nasıl zevk alabilir Perinin gıdası kokudan ibarettir. Fakat<br />
insan oğlu perinin kokusundan koku alabilir mi Huyu onun huyunun zıddıdır. Perinin<br />
az bir güzel kokudan aldığı zevki, sen yüz batman güzel yemekten bile alamazsın. Nil<br />
ırmağının suyu Mısırlılara kan kesildiği halde İsrailoğullarına sudur. Deniz, Firavunu<br />
boğduğu halde İsrailoğullarına bir ana cadde haline gelir.<br />
Yakub’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü nur, ancak Yakub’a mahsustu. Kardeşleri bunu<br />
nereden görecekler Bu sevgiliye olan sevdası yüzünden kendini kuyulara atar. Öbürü<br />
kininden sevgiliye kuyu kazar. Sofra onun önünde ekmeksizdir, bomboştur. Fakat<br />
yakub’un önünde nimetlerle dopdoludur, iştahını açar.<br />
Yüzünü yıkamayan hurilerin yüzünü göremez. Peygamber, “ Namaz ancak huzur-u<br />
kalple kılınır” demiştir. Canların gıdası aşktır. Bundan dolayı ruhların gıdası açlıktır.<br />
Yakup, Yusuf’a acıkmıştı. Ekmek kokusu ona ta uzaklardan gelmekteydi. Halbuki<br />
Yusuf’un gömleğini alıp koşa, koşa Yakub’a getiren o gömleğin kokusunu duymadı<br />
bile.<br />
Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakub, Yakub olduğundan Yusuf’un gömleğinin<br />
kokusunu duyuyordu. Nice alimler vardır ki hakiki ilimden hakiki irfandan nasipleri<br />
yoktur. Bu çeşit alim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil. Onun sözlerini duyan kişi<br />
alelade bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.<br />
Çünkü böyle alimin eline düşen gömlek eğretidir, bir zaman içindir. Esir tellalının<br />
elindeki cariye gibi. Tellalın eline düşen cariye, müşteri içindir. Tellala ne fayda var<br />
rızık vermek Allahnın işidir. Herkes Allahnın takdirine göre hareket eder, başka türlü<br />
hareket etmesine imkan yoktur. Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir.<br />
Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir.<br />
Allah öyle bir Allahdır ki bir hayalden bağ bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem<br />
haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır! Peki o halde onun gül bahçelerinin<br />
yolunu külhanlarının yerini kim bilebilir ki Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne<br />
yanından geliyor, fırsat bulup göremez ki.<br />
Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu<br />
keser, gelmelerine mani olurdu. Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya<br />
casus, nasıl ayak atabilir Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün<br />
yapışması diye buna derler işte!<br />
Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can<br />
ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır! Birisi çayırlıkta, çimenlikte akar u<br />
kıyısında onun yanı başındaki de azap içinde! Azap çeken, öbürüne bakar da “ Bu zevk<br />
neden ki ” diye şaşırır kalır. Bu da meşakkat çekeni görür de “ Acaba bunu kim<br />
hapsetmiş ki ” diye hayretlere düşer.<br />
Zevk içinde olan azap çekene “ Kendine gel neden böyle perişansın Bak, burada ne<br />
güzel kaynaklar var. neden böyle benzin sararmış Burada yüzlerce deva var.<br />
arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “ Canım efendim<br />
gelemiyorum ki!” diye cevap verir.<br />
Bir bey hamama gitme lüzumunu duydu. Seher çağı, kölesine “ Sungu, uyan başını<br />
kaldır. Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili Altından al da hamama gidelim haydi”<br />
diye seslendi. Sungur hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola<br />
düştüler. Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.<br />
Namaza pek düşkündü. Dedi ki. “ Ey kuluna iltifatlarda ihsanlarda bulunan beyim, sen<br />
şu dükkanda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.” Bey dükkanda oturdu. İmamla<br />
cemaat namazı kılıp camiden çıktılar. Sungur kuşluk çağına kadar içerde kaldı. Bey,<br />
bir müddet bekledi.<br />
“ Sungur neye dışarı çıkmıyorsun ” diye seslendi. Sungur içerden “ Efendim,<br />
koyuvermiyorlar. Birazcık daha sabret, şimdi geliyorum. Beni beklemekte olduğunu<br />
biliyorum, unutmadım” dedi. Bey, tam yedi kere seslendi, bekledi, bekledi, seslendi.<br />
Nihayet Sungurun bu cilvesinden usandı, aciz kaldı, sabrı tükendi.<br />
Sungur, beyin her seslenişinde “ Efendim, dışarı çıkacağım ama daha<br />
koyuvermiyorlar” diyordu. Bey “ Yahu, mescitte kimse kalmadı koyuvermeyen kim,<br />
seni orada kim tutuyor ” diye bağırdı. Sungur dedi ki: “ Seni dışardan içeriye<br />
sokmayan yok mu İşte beni de içerden dışarıya çıkarmayan o.<br />
Sana içeri girmeye izin vermeyen, benim de dışarı çıkmama mani olmakta. Senin bu<br />
tarafa adım atmana müsaade etmeyen benim de dışarıya adım atmama mani oluyor!”<br />
balıkları karaya çıkarmayan deniz, karadakileri de denize sokmamakta. Balığın aslı<br />
sudan, öbür hayvanların aslı topraktan.<br />
Bu işe hile ve düzene başvurmanın, tedbirlere girişmenin faydası yok ki. Kilit pek<br />
kuvvetli, açıcıda Allah. Teslimiyete yapışa gör, rıza göster! Tedbirini unuttun mu<br />
pirinden o taze bahtı bulur, devlete erişirsin. Kendini unuttun mu seni anarlar. Kul<br />
oldun mu azat ederler!<br />
Peygamberler bile, “ Şuna buna nasihat edip duruyoruz. Niceye bir soğuk demiri<br />
dövüp duracak, niceye bir kafese üfleyip yatacağız ” diye hatırlarından geçirdiler.<br />
Halkın yaptığı işler, Allahnın kaza ve kaderiyledir. Dişin keskinliği, midenin hararet ve<br />
kuvvetinden ileri gelir.<br />
Nefs-i Kül, insanın cüz’i nefsine tesir etti de olacaklar oldu. Balık baştan kokar,<br />
kuyruktan değil! Bunu böyle bil ama eşeğini de yine ok gibi süre dur. Çünkü Allah “<br />
Emirlerimi tebliğ et” diye emretmiştir; emrinden dışarı çıkmaya imkan yok. ( bir fırka<br />
cennetliktir, bir fırka cehennemlik) bu iki fırkanın hangisindesin, bilemezsin ki. Ne<br />
olduğunu görünceye kadar çalış, çabala!<br />
Gemiye yükünü yükledin mi Allah’a dayanman gerek. Yolda gark mı olacaksın,<br />
kurtulup sağlıkla selametle gideceğin yere mi varacaksın Bu ikisinden hangisi başına<br />
gelecek, bilemezsin ki, eğer ne olacağım, başına ne gelecek Bunu bilmedikçe gemiye<br />
binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım Ne olacağımı<br />
bildir bana.<br />
Ben başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmeme dersen, hiçbir<br />
ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gayb dadır, sırdır. Pul şişe gibi ruhu incecik<br />
olan, cüz’i bir şeyden kırılıveren korkak tacir, ticaretinden ne fayda görür ne ziyan<br />
eder. Hatta fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrum kalır, hor olur.<br />
Kimde yanış varsa nuru o bulur. Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini<br />
üstün ve ön planda tut da kurtul. Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok.<br />
Allah doğrusunu daha iyi bilir.<br />
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR<br />
Çalışanların boyunları iğ gibi incelse de yine insanı her sanata sevk eden ümittir,<br />
ihtimaldir. Sabahleyin dükkanına giden rızık elde etmek ümidiyle koşar gider. Rızık<br />
ümidi olmasa nasıl olur da gidersin Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet<br />
bulursun Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir.<br />
Bu ezeli mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini, içeceğini elde etmek için<br />
çalışıp çabalamanda, arayıp taramanda seni aciz, kuvvetsiz bir hale sokmuyor<br />
Deseler, dersin ki: “ Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. var ama<br />
bu korku tembellikte daha fazla.<br />
Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok. Tembellikte daha fazla zarar var.<br />
peki a kötü zanna düşen, ya neden din işinde bu ziyan korkusunu eteğini tutuyor<br />
öyleyse Yoksa bu bizim pazarımızın tacirleri olan peygamberlerle velilerin ne karlar<br />
elde ettiklerini görmedin mi ki<br />
Onlara bu dükkanı terk etmekle neler yüz gösterdi. Bu pazarda nasıl karlar ettiler.<br />
Haberin yok mu ki Ateş onlara halhal gibi ram oldu, deniz onların emrine uydu, onları<br />
baş üstüne taşıdı. Demir onlara ram oldu, mum kesildi, rüzgar onlara kul oldu,<br />
hükümlerine girdi!<br />
(Peygamberlerden başka) bir taife daha vardır ki bunlar pek gizlidir. Bu zahir halkına<br />
nereden meşhur olacaklar Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin<br />
gözü görmez! hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Allah hareminde<br />
gizlenmişlerdir. Onların adlarını Abdal bile işitmemiştir.<br />
Sen yoksa Allahnın keremlerini bilmiyor musun ki seni “ Gel” diye onların bulunduğu<br />
tarafa çağırıp duruyor. Alemin altı ciheti da onun keremleriyle dolu nereye baksan<br />
onun bayrakları orada dikildi! Bir kerem sahibi, sana gel, ateşe gir dese hemencecik<br />
atıl ateşe beni yakar mı deme bile!<br />
Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu. O hikaye eder.<br />
Yemekten sonra, peşkirini sararmış, kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi<br />
kadın, “ Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi. Enes’in sırlarına vakıf olan o<br />
hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.<br />
Bütün konuklar şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını<br />
umuyorlardı. Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz<br />
olarak getirdi. Oradakiler, “ Ey Peygamberle görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir<br />
nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi ” dediler.<br />
Enes dedi ki. “ Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!” ey ateşten,<br />
azaptan korkan gönül, böyle bir ele böyle bir ağıza yaklaş! Bu el, bu ağız, cansız bir<br />
şeye böyle bir yücelik verirse aşıkın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz Kabe’nin<br />
taşını kerpicini öptü. Kabe ( put haneyken) kıble oldu.<br />
Ey can, sen de çalış, çabala da erlere karşı toprak ol ( erler seni de putlardan<br />
arıtsınlar!) sonra o hizmetçi kadına dediler ki. “ Peki biz bu ahvali gördük, sen de bize<br />
halini söylemez misin O söyler söylemez nasıl oldu da hemencecik peşkiri tandıra<br />
attın Tutalım o sırlara erişmiş.<br />
Ya sen, bu derecede değerli bir peşkiri nasıl ateşe fırlatıp attın a hanım ” hizmetçi, “<br />
Ben kerem sahiplerine itimat ederim. Onların keremlerinden ümitsiz değilim ki. Peşkir<br />
de ne oluyor Bana bile düşünmeden hemen ateşe atıl dese, ona olan itimadımın<br />
bütünlüğünden derhal ateşe atılırım. Benim, Allah kullarından ümidim çoktur.<br />
Her kerem sahibi her sır bilir ere itimadım var. bu yüzden değil peşkiri, başımı bile<br />
atarım” dedi. Kardeş sen de kendini bu iksire vur, erkeğin himmeti, erkeğin sadakati,<br />
kadından aşağı değil ya! Bir erkeğin gönlü, kadının gönlünden aşağıysa o gönül<br />
işkembeden de bayağıdır gayrı.<br />
ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI<br />
Çölde bir Arap kervanı susuzu kalmış, yağmur susuzluktan kırbalarında bir damlacık<br />
olsun su kalmamıştı. Bütün kervan, o çöl ortasında bunalmış, ölüm haline gelmişti.<br />
Ansızın o iki dünyanın imdadına yetişen Mustafa, onların imdadına erişmek üzere yola<br />
çıka geldi. çölde, o sarp ve sonsuz yolda, o kızgın kumların üstünde bunalıp kalmış<br />
olan o kalabalık kervanı gördü.<br />
Develerinin dilleri, ağızlarından çıkmış, adamlar, taraf, taraf kumlara serilmiş<br />
kalmıştı! Bu hali görünce acıdı. “ Kalkın, bir kaçınız derhal o kum yığınına doğru<br />
koşun! Orada zenci bir köle kırbayla beyine su götürüyor. O zenci deveciyi devesiyle<br />
beraber ister istemez tutup bana getirin” dedi.<br />
Birkaç kişi kalkıp kum tepesine doğru koştular. Bir müddet sonra hakikaten dediği<br />
gibi, zenci bir kul gördüler, kırbasını doldurmuş, devesine binmiş, beyine su<br />
götürüyordu. Zenciye “ Şu tarafa insanların iftihar edecekleri zat, Kainatın hayırlısı<br />
olan Peygamber seni çağırıyor” dediler. Adam “ Ben onu tanımıyorum, o da kim ”<br />
dedi.<br />
“ Ay yüzlü, şeker huylu Muhammed” dediler. Nasılsa öylece anlattılar, öylece övdüler.<br />
Zenci “ O galiba bir şair olacak. Bir kısım halkı sihirle zebun etmiş ona yarım arşın bile<br />
yaklaşmam ben” dedi. Nihayet herifi yakalayıp zorla çeke, çeke o tarafa sürüklemeye<br />
başladılar. Zenci bağırıp çağırıyor, sövüp sayıyordu.<br />
Zenciyi Azizin yanına getirdikleri zaman Peygamber, “ Su için, mataralarınızı,<br />
kırbalarınızı da doldurun “ dedi. Hepsini o bir tek kırbadan kandıra, kandıra suvardı.<br />
Hem adamlar, hem develer o bir kırbadan kana , kana su içtiler. Kölenin kırbasından<br />
herkes kırbasını, matarasını doldurur.<br />
Gökyüzündeki bulut bile hasedinden şaşırdı kaldı! Bunu kim görmüştür Bir tek<br />
kırbadan bunca cehennemin harareti sönsün Kim görmüştür bunu su dolu bir tek<br />
kırbadan bunca kırba ağzına kadar dolsun! Kölenin kırbası zaten bir vesileden hakikati<br />
örten bir sebepten ibaretti. Peygamberin emriyle ihsan dalgaları, asli denizden coşup<br />
köpürmekte, kopup gelmekteydi!<br />
Su kaynayınca buhar haline gelir, havaya çıkar havadaki buhar da soğuyunca su olur,<br />
öyle mi Doğrusu şu; yaradılış bu hükümlerden hariç olarak sebepsiz, illetsiz<br />
yokluktan sular coşturmada. Sen çocukluğundan sebepleri görüyor, bilgisizliğinden<br />
sebeplere yapışıyorsun. Sebepleri görüyor da müsebbipten gaflet ediyorsun.<br />
Bu hakikati örten, müsebbibin yüzünü gizleyen sebeplere ondan meyletmektesin sen.<br />
Sebepler gitti mi başına vurmağa başlar, aman yarabbi demeye koyulursun. Allah da<br />
sana “ Hadi yürü, sebebe git ne acayip şey, sen beni, yarattığım sebepler için andın<br />
ha!” der. O vakit kul “ Bundan böyle hep seni göreceğim, sebebe, o laftan ibaret<br />
saçma şeye bakmayacağım artık” der ama,Allah “ Seni tekrar sebep alemine<br />
göndersem yine sebebe yapışırsın. Senin için bu, a tövbesinde durmayan ahdi çürük<br />
adam! Fakat ben bu işe bakmam, rahmetim boldur. Rahmet etrafında dönüp<br />
dolaşırım, herkese rahmet ederim ben! Senin kötü ahdine bakmam, mademki şimdi<br />
bana niyaz ediyorsun, keremimden sana ihsan eder, muradını veririm” der.<br />
Evet kafile halkı Peygamberin mucizesine hayran oldu. “ Ya Muhammed, ey deniz<br />
huylu Peygamber, bu ne Küçücük bir kırbayı sebep ittihaz ettin, Arab’ı da suya gark<br />
ettin. Kürdü de!<br />
Ey köle, şimdi kırbanın dolu olduğunu da gör de şikayet edip iyi kötü söylenme”<br />
dediler. O zenci köle, Peygamberin, bu mucizesine hayran oldu, imanı Lamekan<br />
aleminden doğmaktaydı. Gökten akan bir çeşme gördü o kırbası onun coşkunluğuna<br />
bir vesile onun hakikatine bir örtüydü.<br />
Gözünden bütün örtüler, bütün sebepler yırtılıp sıyrıldı. Böylece gayb çeşmesini<br />
görmeye başladı. Göz pınarları doldu, efendisini de unuttu, durağını da. Elsiz ayaksız<br />
kaldı, yola gitmeye ne eli vardı, ne yağı. Allah ruhuna bir titremedir saldı. Mustafa iş<br />
görmesi için tekrar onu o alemden çekti de dedi ki. “ Kendine gel, ey faydalanmak<br />
isteyen yürü.<br />
Şaşırıp kalacak zaman değil. Asıl şaşılacak şey daha ileride. Şimdi öyle durma;<br />
davranıver bakalım; çevik bir yola düş!”mübarek eliyle kölenin yüzünü sıvazladı, onu<br />
kutlu bir hale getirdi. O kölenin o Habeş oğlunun yüzü bembeyaz oldu; gecesi ayın on<br />
dördü gibi aydınlandı, gündüz gibi nurlandı!<br />
Güzellikte işvede bir Yusuf kesildi. Peygamber ona “ Hadi şimdi git de hali anlat” dedi.<br />
Köle elsiz ayaksız sarhoş bir hale geldi, elden çıktı, ayağını tanımaz oldu! Kervan<br />
halkından ayrıldı, suyla dolu iki kırbasını aldı, yola düştü.<br />
Efendi köleyi uzaktan görüp şaşırdı. Şaşkınlıkla o köy halkını çağırdı. “ Bu kırba bizim<br />
kırbamız, deve de bizim devemiz. Fakat zenci köle ne oldu ki Bu uzaktan gelen ayın<br />
on dördü gibi bir delikanlı. Yüzünün nuru balkıyıp durmakta. Gündüzü bile nursuz<br />
bırakmakta. Kölemiz nerede Acaba birisi mi öldürdü, yoksa kurt mu paraladı da<br />
öldü ” demeye başladı. Köle yanına gelince “ Sen kimsin ” Yemenli misin, Türk<br />
müsün Söyle doğru söyle kölemi ne yaptın Öldürdüysen gizleme, hileye sapma!”<br />
dedi. Köle dedi ki: “ Öldürmüş olsam yanına nasıl gelirim.<br />
Kendi yağımla kanımı döktürmeye gelir miyim hiç Bey “ Hey ne söylüyorsun, kölem<br />
nerede benim Doğruyu söylemekten başka çare yok, kurtulamazsın elimden” dedi.<br />
Köle dedi ki. “ Köleyle arandaki sırları birer ,birer tamamıyla söyleyeyim. Beni satın<br />
aldığın zamandan şimdiye kadar ne gelmiş geçmişse anlatayım da.<br />
Kapkara vücudumdan bir sabah açılmış olmakla beraber senin kölen olduğumu anla!”<br />
kölenin rengi değişti ama tertemiz ruhun rengi yoktur ki ruhun ne rengi vardır, ne<br />
unsurlara bağlıdır, ne toprağa mensuptur. Yalnız teni tanıyanlar, bizi çabucak<br />
kaybederler su içenler, tulumu da bırakırlar, küpü de!<br />
Fakat canı tanıyanların sayılarla işleri yoktur. Onlar, keyfiyetsiz ve kemiyetsiz olan<br />
denize gark olmuşlardır. Can ol da can yoluyla canı tanı! Görüş dostu ol, kıyas oğlanı<br />
değil! Melekle akıl, aynı yaradılıştadır hikmeti var da iki suret oldu. Melek kuş gibi<br />
kanatlı olmuş, akıl kanadı bırakmış, nura bürünmüştür.<br />
Hulasa ikisinin de manası aynı olduğundan ikisinin de hakikati bir olduğundan o iki<br />
güzel, birbirlerine arka olmuşlar, birbirlerine yardımcı kesilmişlerdir. Melek de Hakk’ı<br />
bulmuştur akıl da. Her ikisi de Adem’e yardımda bulunmuştur, her ikisi de Adem’e<br />
secde etmiştir. Nefisle Şeytansa ezelden bir olduğundan Adem’e düşmandır. Ona<br />
haset edip durur.<br />
Adem’i bedenden ibaret gören ondan kaçmış ona secde etmemiştir. Fakat onu<br />
emniyete mazhar olmuş bir nur olarak gören karşısında eğildi, secde etti. Melekle<br />
aklın o ikisinin gözleri Adem’i ancak toprak olarak gördü. Bu anlatışımda işte kara<br />
saplanmış eşek gibi kalakaldı. Yahudi’ye İncil okunmaz ki.<br />
Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi Fakat köyün<br />
bir bucağında tek bir adam bile varsa bu hayhuyum kafidir, o anlamıştır ya yeter!<br />
Anlatılması icap eden şeyi taşlar, kerpiçler bile dile gelir de anlayana adamakıllı<br />
anlatır!<br />
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR<br />
Küçücük bir çocuk olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz<br />
etmesidir. Meryem’in cüzü olan İsa, Meryem’in diliyle değil kendi diliyle onun yerine<br />
söz söyledi. Senin cüzünün cüzü de gizlice söz söyler durur. A kişi elin ayağın sana<br />
şahit olur. Niceye bir münkirliğe el sunacak ayak atacaksın.<br />
Anlatılanı anlamaya,söyleneni dinlemeye liyakatın yoksa söz söyleyenin söyleme<br />
kabiliyeti seni görür anlar yatar uyur. Arayan aradığını bulsun diye yerden ne biterse<br />
ihtiyaç sahibi için biter. Allah, gökleri yarattıysa ihtiyaçları gidersin diye yarattı.<br />
Nerede dert varsa deva oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet oraya varır.<br />
Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada! Suyu az ara, susuzluğu<br />
elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın! Boğazcağızı nazik<br />
yavrucak doğmasaydı onu besleyecek süt nasıl olur da memeden akardı Yürü bu<br />
inişlerde bu yokuşlarda koş da susa, hararetlen!<br />
Ey ulu er, ondan sonra havadaki arı ( gibi) bulutlardaki ırmakların sesini iç! İhtiyacın<br />
otlardan, sebzelerden az mı ki suyun önünü keser, sebzelere akıtırsın. Suyun kulağını<br />
çeker, kurumuş nebatlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün. Cevherleri gizli<br />
olan can ekinleri içinde Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var. susuz kal, susa da<br />
sana “Onları Rableri sular” hitabı gelsin. Allah doğrusunu daha iyi bilir!<br />
Yine o köyden bir kafir karısı Peygamberi sınamak için koşa,koşa eşeğiyle beraber<br />
yanına geldi. kucağında da iki aylık bir çocuk vardı. Çocuk Peygambere “ Allah sana<br />
selam söyledi. Ya Rasullallah, sana geldik işte” dedi. Anası kızgınlıkla “ Sus be , bu<br />
şahadeti kulağına kim üfürdü A yumurcak, bunu sana kim söyledi de böyle dilin<br />
açıldı, söyleyip duruyorsun ” dedi.<br />
Çocuk dedi ki: “ Evvela Allah, sonra da Cebrail ben, bu sözde Cebrail’e ahenk<br />
uyduruyorum.” Kadın “ nerede Cebrail ” deyince çocuk dedi ki. “ Nah, başının<br />
üstünde. Görmüyor musun Kafanı kaldır da bir ya bak! Cebrail başının üstünde<br />
duruyor; bana yüz çeşit delil olmakta!”<br />
Kadın “ Sahi görüyor musun ” dedi. Çocuk dedi ki. “ Evet başının üstünde ayın on<br />
dördü gibi durmakta. Bana Peygamberi vasfediyor. Beni bu suretle bu aşağılıklardan<br />
yüceltmede!” sonra Peygamber, “ Ey süt emer yavru adın ne Hadi bunu da söyle de<br />
sonra anasının isteğine uy, sus” dedi.<br />
Çocuk” Adım Allah yanında Adülaziz, fakat bu bir avuç edepsize göre Abdül Uzza!<br />
Halbuki ben sana bu peygamberliği veren Allah hakkı için Uzza’dan usanmışım,<br />
beriyim!” dedi. İki aylık çocuk ayın on dördü gibi parlamış, baş köşeye geçen bilgi<br />
sahipleri gibi yetişmiş kişilere ders veriyordu.<br />
Bu ırada çocuğun burnuna da, anasının burnuna da cennetten kafuru kokusu geldi.<br />
her ikisi de yaşarsak yine bu mertebeden düşer, kafir oluruz korkusuyla bunu<br />
söylediler ve bu kokuyu duya, duya can verdiler. Birisini Allah överse ona cansızlar da<br />
yüzlerce kere doğrudur, haktır der, canlılar da! Birisini koruyan Allah olursa ona kuş<br />
da gözcü bekçi kesilir, balık da!<br />
Tam bu sırada Mustafa, yücelerden ezan sesini duydu. Aptes tazelemek üzere su<br />
istedi. O soğuk suyla elini, yüzünü yıkadı. Ayaklarını da yıkayıp pabuçlarını giymek<br />
üzereyken bir kuş gelip pabucunun bir tekini kapıverdi. O güzel sözlü Peygamber tam<br />
pabucu eline almışken tavşancıl pabucunu elinden kapıvermişti.<br />
Kuş yel gibi havalandı, pabucu tersine çevirdi. İçinden bir yılan düştü. Kapkara bir<br />
yılandı tavşancıl, bu hareketiyle Peygambere iyilik etmek istemiş Allah inayetine<br />
sebep olmuştu. Kuş sonra pabucu getirip “ Buyur namaza git” diye Peygamberin<br />
önüne koydu. Adeta “ Bu küstahlığı zoraki yaptım, yoksa benim de edep ağacından bir<br />
dalcağızım var, ben de hadimce edep erken nedir bilirim” diyordu.<br />
Vay o kişiye ki küstahça adım atar, nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir.<br />
Peygamber, şükretti de dedi ki: “ Biz bunu cefa sanıyorduk halbuki vefanın ta<br />
kendisiymiş!” papucumu kaptın, aklım karıştı, canım sıkıldı, sen beni gamdan<br />
kurtarıyormuşsun, bense gama düşmüştüm.<br />
Allah bize bütün gaypları gösterdi ama o sırada gönlüm, kendimle meşguldü!”<br />
tavşancıl “ Sen gafil olmazsın, bu senden uzak Ey Mustafa, benim gaybı görmem de<br />
sendeki bilginin aksinden! Havadayken pabucun içindeki yılanı görmeme, kendimden<br />
değil, senden aksetti bu bana” dedi. Nurlu kişinin aksi de aydındır. Zulmette kalanın<br />
aksiyse baştanbaşa külhan kesilir. Allah kulunun aksi tamamıyla nurdur, yabancının<br />
aksiyse tamamıyla körlük! Ey can, herkesin aksi nedir, bunu bil. Dilediğin kişinin<br />
yanında otur!<br />
Ey can o hikaye Allah hükmüne razı olasın diye sana ibrettir. İbret al da kötü bir işe<br />
düşünce aklını başına devşir, ye’se düşme hüsnü zanda bulun! Başkaları, o hadiseden<br />
korkup sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da ziyan zamanında da<br />
gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer, birer koparsan da yine gülmeyi<br />
bırakmaz, yine sokup gamlanmaz.<br />
Bir dikenden niçin gama düşeyim Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum der.<br />
Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler muhakkak senden belayı giderir. Bunu böyle bil!<br />
Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular da dedi ki: Sıkıntı zamanı, gönülde neşe ve<br />
ferah bulmak! Allahnın verdiği mihnet ve cefayı da Peygamberin pabucunu kapan<br />
tavşancıl say.<br />
Tavşancıl, Peygamberin ayağını yılan sokmasın diye pabucu kaptı, yoza toprağa<br />
bulanmış akla ne mutlu! Allah “ Kaybettiğiniz şeylere eseflenmeyin hatta kurt gelse<br />
de keçinizi yese bile” buyurdu. O bela daha büyük belaları defetmek o ziyan daha<br />
dehşetli ziyanları men etmek içindir.<br />
HAYVANLARIN DİLLERİ<br />
Musa’ya bir delikanlı dedi ki: “ Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu suretle<br />
kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım çünkü<br />
ademoğullarının bütün sözler, suya ekmeğe şana şerefe ait. Belki hayvanların bu<br />
dünyadan göçme zamanındaki tedbirleri, bu tedbirler yüzünden başka bir dertleri<br />
var!”<br />
Musa “ Hadi efendim, hadi vazgeç bu hevesten bunun önünde sonunda pek çok<br />
tehlikesi var. ibret almayı, uyanmayı Allahdan dile, kitapdan, sözden, harften,<br />
duraktan değil!” dedi. Adam, Musa men ettikçe kızıştı, üstüne düştü. Zaten insan, bir<br />
şeyden men edildi mi, o şeye haris olur, büsbütün üstüne düşer!<br />
Dedi ki. “ Ya Musa, nurun parlayınca her şey kadrini, kıymetini, senin sayende buldu.<br />
Beni bu muradımdan mahrum etmek lütfuna düşmez ey cömert er! Bu zamanda<br />
tanının vekili sensin. Muradımı vermezsen beni meyus edersin.” Musa “ Yarabbi,<br />
taşlanmış Şeytan,bu saf adamlar alay mı ediyor Öğretsem ziyankarlardan olacak,<br />
öğretmesem gönlüme bir kötülük gelecek” dedi.<br />
Allah dedi ki. “ Ya Musa, öğret çünkü biz keremimizden hiçbir duayı asla reddetmeyiz.<br />
Musa dedi ki: “ Yarabbi, sonra pişman olacak, elini dişleyecek, elbiselerini yırtacak.<br />
Kudret, herkesin harcı değil. Aciz, Allahdan çekinen kişiye en iyi sermayedir. Eli bir<br />
şeye erişmeyen Allahdan korktu, çekindi.<br />
Kendisini ibadete verdi. Yoksulluk işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir. Zengin<br />
zenginliği yüzünden Allah kapısından ret edildi. Çünkü kudreti var; sabrı terk etti,<br />
dilediğini yapıverdi! Acizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis<br />
belasından aman verir.<br />
Gam olmayacak dileklerden meydana gelir. Çünkü gulyabanilere avlanmış olan insan,<br />
o olmayacak dileklere alışmış onlarla huylanmıştır. Toprak yiyen, toprak ister; o<br />
biçare gülbeşekerden hoşlanmaz; gülbeşekeri hazmedemez!”<br />
Allah Musa’ya “ Ya Musa, sen onun dileğini ver de eline aç, dileğini yapsın!” dedi.<br />
Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ihtiyarsız<br />
dönüp durmada. Fakat düşünüşünden dolayı ne bir sevaba girer ne bir günaha. Çünkü<br />
hesap vakti sevap da ihtiyari olarak yapılan işe verilir azap da!<br />
Zaten bütün alem Allah’ı tespih eder. Fakat bu zoraki tesbihten bir sevap elde<br />
edilemez. Erin eline kılıcı ver, onu acizlikten kurtar, onu kudret sahibi yap da ya gazi<br />
olsun, ya yol kesici eşkıya! Adem “ Kerremna” sırrına dilediğini yapabilme kudretiyle<br />
erişti. İnsanların yarısı bal arısı oldu, yarısı yılan! Müminler, bal arısı gibi bal madeni<br />
oldular. Kafirler, yılan gibi zehir madeni. Çünkü mümin, seçilmiş, helal otlar yer,<br />
tükürüğü bile bal arısı gibi hayat verir!<br />
Kafire gelince, irin şerbeti içer, gıdasından da zehir meydana gelir. Allah ilhamına<br />
erenler, hayatın ta kendisi kesilirler, hava ve hevesle süslenenlerse ölüm zehiri! İyilik<br />
ederler, uyanık hareketleriyle kendilerini korurlarda o yüzden övülürler, takdir<br />
edilirler. Cihandaki bu medihler, bu takdirler, hep ihtiyar yüzünden meydana gelir.<br />
Külhaniler, zindanda oldukça Allahdan çekinirler, zahit olurlar, Allah’a anarlar! Fakat<br />
kudret gitti mi amel kesata uğrar. Kendine gel de ecel, sermayeyi elden almasın!<br />
Kendine gel kudretin, kar elde etmek için bir sermayedir. Kudret zamanını kaçırma,<br />
kıymetini bil! İnsan “ Kerremna” kır atına binmiş, ihtiyar dizginini de akıl eline<br />
vermiştir.<br />
Musa, tekrar ona şefkatle öğüt vererek “ İstediğin seni mahcup eder, yüzünü sarartır.<br />
Gel bu sevdadan vazgeç, Allahdan kork. Şeytan seni aldatmış, o sana ders vermiş!”<br />
dedi.<br />
Adam “ Bari hiç olmazsa kapı dibinde yatıp duran ev bekçiliği eden köpekle kümes<br />
hayvanlarının dileklerini öğret” dedi. Musa dedi ki. “Hadi peki bu ikisinin dillerini<br />
anlayacaksın, yürü git!” adam, sabah çağı bakalım sahiden dillerini öğrendim mi<br />
anlayacak mıyım ki Diye kapısının eşiğinde beklemekteydi.<br />
Hizmetçi kadın sofra örtüsü silkelerken bir lokmacık bayat ekmek de düştü. Ekmek<br />
parçasını horoz, hemencecik kapıverdi. Köpek dedi ki. Sen bize zulmettin. Buğday<br />
tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem ki yerimde, yurdumda bundan acizim ben.<br />
Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da darı, mısır gibi başka şeyler de. Halbuki ben<br />
bunları yiyemem. Böyle olduğu halde bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği<br />
bile kapıyorsun!<br />
Bu sözü duyan horoz, “ Merak etme, Allah sana buna karşılık başka şeyler verir. Bu ev<br />
sahibinin atı sakatlanacak, yarın sabah adamakıllı doyacaksın, kederlenme. Atın<br />
ölümü, köpeklere bir bayram olacak çalışıp çabalamadan bir hayli rızık dökülüp<br />
kalacak” dedi. Adam, bu sözü duyunca derhal atı sattı. Horozun dediği çıkmadı,<br />
köpeğe karşı mahcup vaziyette kaldı.<br />
Ertesi günü yine horoz, ekmeği kapınca köpek ağzını açtı, dedi ki. “ A düzenbaz horoz<br />
bu yalan niceye birebir Niceye bir bu zulüm karlık, bu yalancılık, bu kara yüreklilik<br />
Hani at sakatlanacak dediydin nerede Sen düzenci körün birisin, sözünde hiçbir<br />
doğru yok!” her şeyden haberi olan horoz, köpeğe “ Atı sakatlandı, sakatlandı ama<br />
başka yerde. Atını satıp ziyandan uğrayacağı ziyanı başkalarına yükletti. Fakat yarın<br />
katırı sakatlanacak, o nimet, ancak köpeklere nasip olacak” dedi.<br />
O haris adam, hemencecik katırı da sattı, dertten de kurtuldu, ziyandan da. Üçüncü<br />
günü köpek, horoza dedi ki: “ Ey beyliği davulla dümbelekle ilan edilen yalancılar beyi<br />
hani nerede vaadin ” horoz, “ Acele katırı da sattı. Fakat yarın kölesi ölecek. Ölünce<br />
de akrabası, yoksullara köpeklere ekmekler dağıtacaklar” dedi.<br />
Adam, bunu duyunca köleyi de satıp ziyandan kurtuldu, yüzü parladı, neşelendi.<br />
Şükürler etmekte, alemde üç ziyandan da kurtuldum. Kümes hayvanlarıyla köpeklerin<br />
dillerini öğrendim de kötü takdirlerde kendimi kurtardım demekteydi. Ekmekten<br />
mahrum kalan köpek, üçüncü gün “ Ey tek, çift atıp duran herzevekil ve yalancı<br />
horoz!<br />
Yalanın düzeni niceye bir sürecek Sen yalandan başka bir söz söylemez misin ” dedi.<br />
Horoz dedi ki: “ haşa ne ben yalan söylerim, ne benim cimsimden olan öbür horozlar.<br />
Biz yalandan yummuş, arınmışız! Biz horozlar, müezzinler gibi doğru söyler, güneşi<br />
gözetler, vakit geldi mi ki diye bekler dururuz.<br />
Bizi bir leğen altına kapatsalar yine içten içe güneşi gözler, onun nerede olduğunu<br />
anlarız. Veliler güneşin bekçileridir. İnsanlar içinde Allah sırlarını bilir, anlar onlar.<br />
Allah ,bizi namaz vaktini bildirmek üzere adem oğluna hediye etmiştir. İçimizden biri<br />
yanılır da vakitsiz öterse o ötüşü ölümüne sebep olur. Vakitsiz” haydin namaza”<br />
dememiz, kanımızı mübah eder.<br />
Masum olan, yanılmayansa ancak vahye mazhar olan can horozudur. Kölesini de sattı.<br />
Köle satılır satılmaz öldü, alan da iki kat ziyana girdi. Malını kaçırdı ama iyi bil ki kendi<br />
kanına girdi. Bir ziyana uğramak bir çok ziyanları def edecekti. Cismimiz, malımız,<br />
canlarımıza fedadır, canımıza gelecek bela, cismimize, malımıza gelir. Gazaba uğradın<br />
mı padişahlara malını verir, başını kurtarırsın. Fakat iş bilmez cahil misin Kazaya<br />
düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.<br />
Fakat şimdi de yarınki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan feryat ve figan bir öküz<br />
kesecek. Yarın adam ölünce sana epeyce yemek düşecek. Köyde halk da, ileri gelenler<br />
de kurban etleri, lalangalar, yemekler yiyecekler. Yoksullara, köpeklere bir hayli öküz<br />
eti, koca , koca ekmekler dağıtılacak.<br />
Atın eşeğin, kölenin ölümü bu ham mağrura gelecek kazayı defedecekti. Fakat o<br />
malının ziyan olmasından ve bu yüzden derde düşmesinden kaçtı, malını çoğalttı.<br />
Çoğalttı ama kendi kanına girdi. Dervişlerin bu riya zatları neden Çünkü cisme<br />
verilen o eziyetler, canların bakasına sebep olur. Salik, ebediliğe erişmese nasıl olur<br />
da tenini hastalıklara uğratır, helak eder<br />
Ruhu karşılığında elde edeceği şeyleri görmese insan elini açar da cömertlik eder,<br />
ibadette bulunur mu Kar ummaksızın veren ancak Allahdır. Allahdır, Allah. Yahut da<br />
Allah huylarıyla huylanmış olan nur olan Allah Parıltısını elde eden Allah velisi. Çünkü<br />
o ganidir, ondan başka herkes yoksul, bir yoksul, karşılık ummadan al diyebilir, mal<br />
verebilir mi Çocuk elmayı görmedikçe kokmuş soğanı elinden bırakır mı hiç<br />
Bütün bu alışverişlerde maksat var. herkes bir şey elde etmek için dükkanına geçmiş,<br />
kurulmuştur. Yüzlerce güzel matahlar gösterir, gönlünden elde edeceği karşılığı<br />
düşünür durur. Ey din ulusu, bir selam bile duymaksızın ki selam veren, sonunda<br />
yenini, yakanı yakalamasın. Kardeş, ben halkın ileri gelenlerinden de geri<br />
kalanlarından da tamahsız bir selam bile işitmedim vesselam!<br />
Yalnız Allahnın selamında bir tamah yoktur, işte o kadar. Sen ev, ev yer, yer onu ara,<br />
gaflet etme! Ben ağzı güzel kokan adamın ağzından hem Allah haberini duydum, hem<br />
Allah selamını! Bu Allah erlerinin selamını da canla, gönülle kabul eder; Allah selamını<br />
onların selamından duyar, içerim.<br />
Çünkü onun selamı da Allah selamı olmuştur. Çünkü kendi varlığını ateşlere atmış,<br />
yakmıştır. Kendi varlığından ölmüş, Allahyla dirilmiştir. Onun için Allah sırlarını iki<br />
dudağının arasından çıkıp durmadadır. Riyazatta tenin ölümü diriliktir. Bu bedenin<br />
eziyet çekmesi ruha ebedilik verir. O habis herif de horoz ne diyecek diye kulak<br />
vermiş dinliyordu.<br />
Bunları duyunca ateşlenip koşa, koşa Musa Kelimullah’ın kapısına dayandı. Korkudan<br />
kapısının toprağına yüz sürmekte, ey Kelim, feryadıma yetiş demekteydi. Musa, “<br />
Yürü yüzünü yerlere döşe de kurtul. Mademki usta oldun, kuyudan sıçra çık! Hadi<br />
Müslümanlara ziyan ver, keseni, dağarcığını iki kat doldur. Ben sana aynada görünen<br />
bu kaza ve kaderi kerpiçte gördüm.<br />
Akıllı kişiye, sonda görülecek şey önceden görünür, gönlüne doğar; bilgisiz kişiye<br />
sonunda!” dedi. Adam tekrar feryat edip dedi ki. “ Ey iyi ahlaklı lütfet. Başıma kakma<br />
yüzüme vurma. Ben iyiliğe layık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim,<br />
ettim de. Sen benim liyakatsizliğime iyi bir karşılık ver, lütfet.”<br />
Musa “ oğul şastten bir okur fırladı, geri gelmesi adet değildir ki. Fakat bir iyilikte<br />
bulunmak isterim; ölüm zamanı imansız kalmayasın, imanlı ölesin, imanı yoldaş<br />
edindin mi dirisin, imanla gittin mi ebedisin” dedi. Tam bu sırada adamın hali değişti<br />
gönülü bulandı, leğen getirdiler. Bu yemekten meydana gelen gönül bulantısı değil,<br />
ölüm alameti1 a ham betbaht, kayetmenin ne faydası var sana<br />
Dört kişi alıp evine kadar götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu.<br />
Musa’nın öğüdünü dinlemiyor, halifelikte bulunuyorsun ha. Fakat kendini çeliği<br />
sağlam bir kılıcın üstüne atıyorsun! Kılıç, seni canın alıverir, hiç utanıp sıkılmaz.<br />
Kardeş, bu senin layığındır, layığın.<br />
Musa, o seher çağı duya başladı: “ yarabbi, sen onun imanını alma. Padişahlıkta<br />
bulun, bağışla onu o yanılmış şaşırmış haddini bilmemiş haddinden fazla ileri gitmiş.<br />
Bu bilgi, senin harcın değil dedim ama sözümü anlamadı, başımdan savuyorum sandı.<br />
Sopasını ejderha yapabilen kişi ejderhaya el atabilir. Dudağını yumup söylemeyen<br />
sırrı gizleyebilen gayb sırrını öğrenebilir.<br />
Su kuşundan başka kuş denize atılmaz, artık anlayıver, doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
O da suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor, ey merhametli Allah<br />
sen elini tut!”<br />
Allah dedi ki. “ Peki imanını bağışladım. Hatta dilersen şimdi dirilteyim de. Değil<br />
yalnız onu hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim. Musa “ Yarabbi, bu<br />
dünya ölümlü dünyadır, sen onun o aydınlık alemde dirilt. Bu fena dünya varlık<br />
dünyası değil. Sonunda yine ölecek değil mi ariyet dirilmede ne fayda var<br />
Sen şimdi onlara gözlerden gizli olan “ Ledeyna muhdarun” yurdunda rahmet saç!”<br />
dedi. Ey insan, cisim ve mal ziyanı, cana faydadır, canı vebalden kurtarır. Sen de<br />
riyazata canla başla müşteri ol. Tenin riyazata verdin mi canını kurtardın demektir. Ey<br />
bahtı yaver kişi, gönlüne ihtiyatsız riyazat isteği secdeye baş koy, şükranelikler ver.<br />
Mademki Allah, o riyazat isteğini verdi, şükürler et. O istek, sana kendiliğinden<br />
gelmedi, seni “ Kün” emriyle riyazata o çekti.<br />
Bir kadın vardı, her yıl bir çocuk doğururdu. Fakat çocuk, altı aydan fazla yaşamazdı.<br />
Üç aylıkken, yahut dört aylıkken ölür giderdi. Kadın feryat ederek dedi ki. “ Yarabbi,<br />
bu çocuklar bana dokuz ay yük oluyor, üç aycağız da ferahlık veriyor. Bana verdiğin<br />
nimet eleğim sağmadan da tez geçip gidiveriyor!”<br />
Allah erlerine ağlayıp yalvarmakta, çocuklarının ölümünden şikayet etmekteydi. Bu<br />
suretle tam yirmi oğlu öldü, ciğerine bir yaman ateştir düştü. Nihayet bir gece o<br />
kadına rüyasında yemyeşil güzel, kusursuz edebiyet yurdunu, cenneti gösterdiler.<br />
Keyfiyete sığmayan nimete cennet dedim.<br />
Bağ bahçe dedim. Çünkü orası, nimetlerin de aslıdır, bağların bahçeleri de toplandığı<br />
yer. Yoksa ne bağı Orada öyle şeyler var ki gözler görmemiştir. Allah da gayb nuruna<br />
çırağ demiştir. Bu ancak bir misaldir, onun misli değil. Bu misal de anlamaktan aciz<br />
olan bir koku alsın, anlasın diye getirilir.<br />
Hulasa kadıncağız, cenneti görüp mest oldu. O teselliye uğrayınca elden çıktı,<br />
kendinden geçti! Köşkün birinde adının yazılı olduğunu gördü, o aşık orasını kendinin<br />
sandı. Sonra ona dediler ki: “ Bu nimet, canını feda etmede doğru olan ve bu<br />
fedakarlıkta doğruluktan ayrılmayan kişinindir.<br />
Bir hayli hizmet gerek ki sen de bu kuşluk kahvaltısından yiyesin! Fakat sen, Allah’a<br />
sığınmada tembellik ediyorsun. Allah da ona karşılık olarak sana o musibetleri verdi.”<br />
Kadın “ Yarabbi, yüzyıl, hatta daha fazla bir müddet benden kan dök, evlatlarımı<br />
öldür, razıyım” dedi.<br />
Yavaş, yavaş adım, adım o bahçeye girince bütün çocuklarını orada gördü de, dedi ki.<br />
“ Yarabbi, ben kaybettim ama sen kaybetmemişsin!” evet insan, gaybı gören göze<br />
malik olmadıkça insan olamaz. Sen istemezsin, sebep olamazsın ama burnun kanar,<br />
bir hayli de kan akar. Derken ateşin geçer, kurtulursun. Her meyvenin içi,<br />
kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi iç bil! İnsan, pek latif bir içe maliktir.<br />
İnsansın bir an olsun onu ara!<br />
HAMZA´NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ<br />
Peygamberin amcası Hamza, gençlik çağında savaşa daima zırh giyerek girerdi. Son<br />
zamanlarındaysa savaş saflarına zırhsız olarak katılır, sarhoşça savaşa atılırdı. Göğsü<br />
açık, vücudu çıplak olarak kendini kılıçlara atardı. Halk “ Ey peygamberin amcası, ey<br />
saflar yaran aslan, ey erlerin padişahı.<br />
Allah buyruğunda “ Nefislerinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın “ emrini<br />
okumadın mı ki Peki, neden kendini böyle bir savaş esnasında tehlikeye atıyorsun<br />
Gençken iri yapılı ve kuvvetliyken saflara zırhsız katılmazdın. Şimdi ihtiyarladın,<br />
zayıfladın, belin büküldü öyle olduğu halde hiçbir şeye aldırış etmez oldun.<br />
Her şeye boş veriyor; bir kılıç ve bir mızrakla savaşa atılıyor, adeta kendini<br />
sınıyorsun. Kılıç ihtiyara hürmet etmez. Hiç kılıçla okun aklı temyizi olur mu ” dediler.<br />
O bihaberler, Hamza’nın kaydına düşüyorlar, gayretlerinden ona bu çeşit öğütler<br />
veriyorlardı.<br />
Hamza dedi ki. “ gençken ölümü, bu dünyaya veda etme tarzında görürdüm. Kim<br />
ölüme isteyerek gider Kim, ejderhanın karşısında soyunur Fakat şimdi<br />
Muhammed’in nuruyla bu fani şehre zebun değilim ki. Duygudan hariç olan ve halk<br />
nuru askeriyle dolu bulunan padişah ordugahını görmekteyim.<br />
Çadırlar, çadırlara geçmiş çadır direklerinin ipleri, ipleri sarılmış, şükürler olsun ki<br />
Allah beni uykudan uyandırdı. Ölüm kimin nazarında tehlikeyse “ Tehlikeye atılmayın”<br />
emri de onadır. Fakat birisinin nazarında ölüm hakikat kapısının açılışından ibaret<br />
olursa ona Haydin çabuk olun “ hitabı” gelir.<br />
Ey ölümü görenler, uzaklaşın ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun! Ey lütuf<br />
görenler, ferahlanın sevinin, ey kahir görenler, bu bir beladır, gamlanın! Ölümü bir<br />
Yusuf gören, canını feda eder, kurt olarak görense yolunu sapıtır! Oğul, herkesin<br />
ölümü, kendi rengindedir. Düşmana düşmandır, dosta dost!<br />
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir. Ey can, aklını<br />
başına devşir. Ölümden korkup kaçarsın ya doğrucası sen kendinden korkmaktasın.<br />
Gördüğün ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün, canın bir ağaca benzer ölüm<br />
yaprağıdır.<br />
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir, kötüyse de hoş, nahoş gönlüne gelen bir şey,<br />
senden senin varlığından gelir. Bir dikenle yaralanmışsan o dikeni sen dikmişsindir.<br />
Atlas olsun, ipek olsun, ne giymişsen kendin eğirmişsindir. Bil ki iş, ona verilen<br />
karşılıkla aynı renkte olmaz. Hiçbir hizmet, o hizmete mukabil verilen şeyle bir renkte<br />
değildir.<br />
Ücret alanların ücreti, yaptıkları işe benzemez. Çünkü o iş, arazdır, buysa cevher ve<br />
ebedi. İş, güçlükten, zordan, alın terinden ibarettir. Buysa gümüştür, altındır,<br />
tabaklarla verilen ihsandır. Sana bir yerden bir töhmet gelse, mutlaka zulmettiğin<br />
birisi mihnete düşmüş, beddua etmiştir.<br />
Ama sen dersen ki ben bir şey yapmadım, kimse hakkında bir töhmette bulunmadım.<br />
Fakat başka çeşit bir günah etmişsindir. Tohum ektin nasıl olurda meyve vermez<br />
Zina edene yüz sopa vururlarda zinakar, ben kimseyi dövmedim ki der. Fakat bu bela<br />
bu dövüş, o zinanın cezası değil mi Ama sopa, gizli bir yerde edilen zinaya nasıl<br />
benzer<br />
Ey Kelim yılan hiç sopaya benzer mi Ey hakim dert, devaya benzer mi Sen de o sopa<br />
yerine menini nasıl döktün de o meni güzelim bir şahıs oldu O menin bir dost oldu,<br />
yahut bir yılan kesildi. Asa’nın yılan olduğun şaşırıyorsun değil mi Fakat buna daha<br />
ziyade şaşmak icap etmez mi<br />
Hiç meni, o çocuğa benzer mi Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi Adam, bir rüku,<br />
yahut sücud etti mi onun rüku ve sücudu, o alemde bağ, bahçe olur. Ağzından Allah’a<br />
bir övüş uçtu mu tan yerinin ağartan Allah, o övüşü bir cennet kuşa yapar. Kuşun<br />
menisi de yeldir, havadır ama senin Allah’ı övüşün, Allah’ı tesbih edişin, hiç de kuşa<br />
benzemez.<br />
Yoksullara ihsanda bulundum, zekat verdin, elinle bir hayırda bulundum mu o alemde<br />
bu hayır, ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur. Sabır suyun, cennetteki nehirler, cennetin süt<br />
ırmağı sevgin aşkındır. İbadetten zevk alman, bal nehri, Allah aşkıyla sarhoş olman,<br />
şevk duyman şarap ırmağıdır.<br />
Bu sebepler, o eserlere benzemez. Fakat Allah nasıl oldu da bu sebeplerin yerine o<br />
eserleri getirdi Kimse bilmez. Bu sebepler,dünyada nasıl senin ihtiyarınla senin<br />
fermanınla meydana geldiyse o dört ırmak da ahrette şüphe yok, senin fermanına tabi<br />
olur. Onları ne tarafa dilersen akıtırsın. Sebepleri nasıl tasarruf ettiysen onları da öyle<br />
tasarruf edersin. Menin nasıl sana tabiîyse meniden gelen soy sop da derhal senin<br />
emrine girer, sana tabi olur.<br />
Bir mazluma karşı elinden bir zulüm çıktı mı o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum<br />
biter. Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun gitti. Ateşin<br />
burada nasıl adamları yakarsa ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.<br />
Kızgınlığın ateşin adamlara saldırmakta ya ondan meydana gelen ateş de adamlara<br />
saldırır. O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan<br />
yakalar.<br />
Velilere uymadın, onları bekletip durdun, orada da kıyamet gününün beklenmesi sana<br />
yar olur, bekler durursun. Hele yarın hele öbür gün diye vaad eder. Allah’a dönmeyi<br />
sallar durursun ya. işte bu bekleyiş, mahşerdeki beklemendir, vay sana! O uzun günde<br />
hesap için, canlar yakan güneşin altında bekler kalırsın. Çünkü sen dünyada göğü de,<br />
göktekileri de elbette yola girerim, tohumunu eke, eke beklemiştin!<br />
Kızgınlığın, cehennem ateşinin tohumudur, kendine gel de şu cehennemi söndür” der.<br />
Allah’a şükürler olsun! Nura sahip olmadığın halde yavaşlık, mülayimlik gösterirsen<br />
bu kötü bir şeydir. Çünkü ateşin sönmemiştir, küllenmiştir. Bu hal bir tekellüftür, bir<br />
örtüdür. Aklını başını al, ateşi din nurundan başka bir şey söndürmez!<br />
Din nurunu görmedikçe emin olma , çünkü gizli ateş, bir gün olur ortaya çıkar. Nuru<br />
bir su bil suya yapış suyu elde ettin mi ateşten korkma! Ateşi su söndürür. Çünkü<br />
ateş, huyu muktezası suyun soyunu, sopunu, oğullarını ( yani ağaçları, otları) yakar,<br />
yandırır! Birkaç günceğiz o su kuşlarının yanına git de seni Abıhayata ulaştırsınlar.<br />
Kara kuşuyla su kuşu, suret bakımından birdir ama suyla yağ gibi hakikatte birbirine<br />
zıttır. Bunlar birbirlerine benzerler ama her biri kendi aslına kuldur, köledir. Dikkat ve<br />
ihtiyaçla hareket et. Nitekim vesveseyle elest deminin vahyi, her ikisi duyguyla değil,<br />
akılla anlaşılır, fakat aralarında fark var.<br />
Her ikisi de gönül pazarının tellalıdır, her ikisi de matahlarını över durur. Gönül<br />
sarrafıysan fikrini anla, gönlüne geleni bil de esir tellalı gibi bu iki fikri birbirinden ayır<br />
et. Eğer şüpheye düşüyor ve bu iki fikri ayırt edemiyorsan “ Aldatmaca yok” de, acele<br />
etme, koşma.<br />
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ<br />
Bir dost, Peygambere “ Ben alışverişte daima aldanıyorum, bir şey satan, yahut alan<br />
kişinin hilesi sanki sihir, gelip benim yolumu kesiyor” dedi. Peygamber dedi ki.<br />
“Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al.<br />
Çünkü şüphe yok yavaş iş Rahmandandır. Acele edişinse melun Şeytandan.”<br />
Önüne bir lokma atsan köpek bile köpekliğiyle önce koklar, biz aklımızla koklarız.<br />
Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla kokluyoruz. Allah bile bu<br />
yerlerle gökleri yavaşlıkla ve tam altı günde yarattı. Yoksa “ Kün” der demez yerler de<br />
olurdu, göklerde; Allah, buna kaadirdi.<br />
Hatta bir emreder etmez yüzlerce yer ve gök yaratabilirdi. Allah bütün kudretiyle<br />
beraber insanı yavaş, yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder. Bir anda yokluktan<br />
elli kişiyi uçurup bu aleme getirmeye kaadirdi. ama. İsa, bir dua ile hemencecik ölüyü<br />
diriltir de.<br />
İsa’yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya kaadir değil midir İsa’ya nazaran<br />
kudreti, kat, kat üstün mü değil Dilediğin şeyi yavaş, yavaş fakat sağlam bir halde<br />
yapman lazım. İşte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir. Daima akıp duran küçük<br />
bir dere ne pislenir, ne kokar.<br />
Bu yavaşlıkla insan, ikbale, devlete erişir. Yavaşlık yumurtadadır, devlet de kuşlara<br />
benzer. A inatçı adam, kuş hiç yumurtaya benzer mi Ama yumurtadan çıkar ya! Sen<br />
de davran da cüzülerin, yumurtalarından kuşlar çıkarsın. Yılan yumurtası da serçe<br />
kuşu yumurtasına benzer, fakat aralarında ne kadar fark var!<br />
Armut da elmaya benzer, benzer ama aralarında ki farkları bil ey yüce kişi! Yapraklar<br />
da bakılınca bir renktedir. Fakat meyveleri çeşit, çeşittir. Yapraklara benzeyen<br />
bedenler de birbirine benzer, benzer ama herkes bir iş için yaratılmıştır. Halk yolda<br />
her bir tarzda yürür durur; fakat birisi zevk içinde, öbürü dertli, kederli! İşte tıpkı<br />
bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz ama yarımız ziyan içindedir.<br />
Bilal; zayıflıktan hilale dönmüş, yüzüne ölüm rengi çökmüştü. Karısı görüp “ Ah bu, ne<br />
elem, bu ne keder” dedi. Bilal “ Hayır, hayır bu ne zevk ve neşe! Şimdiye kadar<br />
hayattan, elem duymaktaydım, ölüm nasıl bir zevktir, nedir, nedir Sen bunu ne<br />
bileceksin ”<br />
Demekte, bu sözleri söylerken de yüzünden nerkisler, güller, laleler açılmaktaydı!<br />
Yüzünün parlaklığıyla nurlu gözleri, sözünün doğruluğuna şahadet ediyordu. Her<br />
gönlü kara adam onun yüzünü simsiyah görürdü ama o insanların gözbebeğiydi,<br />
neden gözbebeği de siyah<br />
Yüzü kara olanlar, hakikati görmeyenlerdir. İnsanların gözbebeği olan adam ise ayın<br />
aynasıdır. Zaten dünyada can gözüne sahip olanlardan başka, senin gözbebeğini kim<br />
görebilir ki Onu gözbebeği haline gelenlerden başka kim, onun renginin görüp anlar<br />
İnsanların gözbebeği olan kişiden başka herkes, mertebesi yüce insanın sıfatlarını<br />
taklit eder. Hakikati bilmez.<br />
Karısı “ Ah ayrılık, ah ayrılık” deyince Bilal “ Hayır, hayır vuslat, vuslat!” dedi. Karısı “<br />
Bu gece gurbete gidiyorsun, soyunun sopunun gözlerinden kaybolacaksın” dedi. Bilal<br />
dedi ki. “ Hayır, hayır bu gece ruhum, gurbet elinden vatanına ulaşacak!” karısı “<br />
Gayrı senin yüzünü nerede göreceğiz biz ” dedi.<br />
Bilal dedi ki. “ Allah haslarının halkasında ! başını kaldırır da aşağıya değil ya<br />
bakarsan Allah haslarının halkasını görürsün. Yüzük taşının yüzüğe nur saçtığı gibi<br />
Alemlerin rabbi de o halkayı nurlandırıp durmaktadır!” karısı “ Yazıklar olsun, bu ev<br />
yıkıldı artık” dedi. Bilal dedi ki: “ Buluta bakma aya bak” akrabam kalabalık, ev de<br />
küçük. Allah daha mamur bir hale getirmek için yıktı!<br />
Ben evvelce sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli<br />
doğuyu da kapladı, batıyı da. Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah<br />
oldum, padişaha bir köşk, bir saray lazım! padişahlar, köşklerde saraylarda otururlar,<br />
ölüye yurt olarak bir mezar kafi.<br />
Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lamekan alemine gittiler. Kalbi<br />
ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü, görünüşü büyük, geniş fakat hakikatte<br />
dar! Dar olmasaydı bu feryat neden Baksana daha evvel doğup bu aleme gelenlerin<br />
hepsi iki büklüm oldu!<br />
İnsan uyku zamanında bak nasıl azat olmakta ruh, o varlığı, ulaştığı mekandan nasıl<br />
neşelenmekte. Zalim, zulüm tabiatından kurtuluyor. Zindandaki mahpus hapse<br />
düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor. Pek geniş olan bu yer, bu gök devenin<br />
çökeceği zaman pek daralmakta. Bu dünyanın genişliği bir göz bağı, oysaki pek dar.<br />
Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.<br />
Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır, oysaki hamam geniştir, uzundur. O<br />
hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın. Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz<br />
peki, mekanın genişmiş ne fayda Yahut da mesela dar bir ayakkabı giyersin de geniş<br />
bir ovada yürürsün. Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki. O ova o sahra sana adeta<br />
zindan kesilir. Seni uzaktan gören ovada bir lale gibi açılmış der.<br />
Bilmez ki sen, zalimler gibi görünüşte gül, bahçesindesin, fakat ruhun feryat edip<br />
duruyor! Uyuman o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun<br />
bedenden kurtulur. Azizim uyku, Allah velilerinin malı, mülküdür. Dünyadaki Eshabı<br />
Kehif gibi! Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa<br />
giderler.<br />
Ev dar. Ruhun bu daracık evde eli, ayağı, çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların<br />
sarayları genişletmek, mamur, bir hale koymak için yıkar. Ben de ana rahminde iki<br />
büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek! Anamı doğum ağrısı<br />
tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.<br />
Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı,<br />
doğum yolunu açıyor. Ey tabiat, rahmini aç. Kuzu büyüydü, çıksın da o yemyeşil ovada<br />
yayılsın, otlasın artık! Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için zindanın<br />
yıkılması gibidir.<br />
Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım Diye ağlar çocuk kurtuluş vakti geldi diye güler!<br />
Göğün altındaki analar ( Ateş, yel, su toprak) la cansız şeyler, canlı mahluklar,<br />
nebatlar. Hulasa ne varsa, hepsi, birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve<br />
kemale sahip olan kişiler, bunların dertlerini bilir.<br />
Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar kabasakal, kendi evindekini<br />
bilemez. Amca, sen kendi halini bilmezsin. Fakat gönül sahibi yok mu, senin halini o<br />
bilir işte!<br />
Gaflet, tenden ileri gelir. Ten ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırtları görür.<br />
Gök boşluğundan yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için.<br />
Nerede bir gölge, gece yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil! Duman,<br />
kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir.<br />
Vehim, hataya düşer, yanılabilir. Fakat, akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz. Her<br />
ağırlık, her yorgunluk,tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur.<br />
Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır. Ak beniz,<br />
balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır.<br />
Hakikatte eserleri halk eden odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zahiri gören, ancak<br />
sebepleri görebilir! Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne<br />
illetlerden kurtulur, ne doktordan fayda görür. Ademoğlu, ikinci defa doğdu mu<br />
ayağını sebeplerin başına kor.<br />
Artık, onun dini illet-i ula değildir. Cüz’i illet de ona bir zarar veremez. O, doğruluk<br />
geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona ancak bir duvaktır. Hatta ufuktan da<br />
dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve akıllar gibi mekansız bir alemdir. Hatta<br />
akıllarımız bile gölgeler gibi onun ayağına düşer. Müctehit, nassı görür, tanırsa<br />
herhangi bir hükümde artık kıyası düşünmez ki. Fakat bir şeyde nas yoksa orada<br />
kıyasa hüküm verir.<br />
Nassı Ruhulkudüs’ün vahyi bil, aklı cüzinin kıyası, bundan aşağıdadır. Kıl, canla idrak<br />
sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl olurda aklın tasarrufuna girer Fakat<br />
ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir altında tedbire girişir. Ruh, Nuh’u tasdik ettiği gibi<br />
senide tasdik etti, senin emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede<br />
Nuh tufanı<br />
Akıl eseri ruh sanır ama güneşin nuru güneşin cirminden büsbütün ayrıdır. O yüzden<br />
salik, ruhun nurundan aslına ulaşmak için bir lokma ekmeğe kanaat etti. Çünkü<br />
aşağılara vuran nur, gece gündüz daimi değildir ki geçer gider. Fakat nurun aslına<br />
ulaşıp orada yurt edinene kişi, daima o nura gark olmuştur. Ne bulut yolunu keser, ne<br />
nuru gurub eder. , artık ayrılıktan kurtulmuş, güzelleşmiştir. Bu makama eren kişinin<br />
aslı, ya göklerdendir. Yahut topraktır da topraklıktan tamamıyla çıkmıştır.<br />
Çünkü bu güneşin şuası daimi olarak dursa toprağa mensup olan tahammül edemez<br />
ki. Güneşin ziyası daima toprağa vurup dursa toprağı öyle bir yakar ki yeryüzünde<br />
hiçbir verim kalmaz, hiçbir meyve bitmez. Daima suda kalmak balığın harcıdır. Yılan<br />
nereden balıkla yoldaşlık edebilecek<br />
Fakat dağlarda öyle düzenbaz yılanlar vardır ki bu denizde balıklık etmeye kalkışırlar.<br />
Hileleri halkın aklını başından alırsa da denizden nefretleri, nihayet kendilerini rezil<br />
eder gider. Bu denizde de öyle hünerli balıklar vardır ki yılana bile sihir yapar, balık<br />
haline koyarlar.<br />
Ululuk denizinin dibindeki balıklara deniz, sihri helal öğretmiştir. Olmayacak şey,<br />
onların himmetiyle olur. Pis, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer. Bu sözü<br />
kıyamete kadar söylesem, bu bahsi kıyamete kadar uzatsam bitmez. Yüzlerce kıyamet<br />
kopar, geçer de yine bu bahis tamamlanmaz.<br />
Bu sözlerim, insanlara bir tekrarlamadır, ama bence tekrarlanan tazelenip uzayan bir<br />
ömürdür. Mum, birbiri üstüne çakan kıvılcımlarla yanar., alevlenir. Toprak, birbiri<br />
üstüne vuran ziyalarla altın haline gelir, parlar. Binlerce istekli olsa da bir de usanan<br />
kişi bulunsa elçi, elçilik yapmak istemez, gönlü soğur.<br />
Bu sır söyleyen gönül elçileri, İsrafil huylu dinleyici isterler. Padişahlar gibi azamet<br />
sahibidir bunlar. Cihan halkından kulluk isterler. Huzurlarında edebe riayet etmedikçe<br />
elçiliklerinden nasıl faydalanabilirsin Önlerinde iki büklüm eğilmedikçe emaneti sana<br />
verirler mi hiç Onlarca öyle her edep, her terbiye de beğenilmez.<br />
Çünkü onlar ulu bir tapıdan gelmişlerdir. Onlar yoksul değiller ki ettiğin hizmetlere<br />
karşı teşekkür etsinler, minnet altında kalsınlar a müzevir! Fakat ey gönül, bunca<br />
rağbetsizliğe rağmen sen yine padişahın sadakasını saç, esirgeme! Ey gökyüzünün<br />
elçisi, sen usananlara bakma atını sıçrata dur, oynata dur.<br />
Ne mutludur o Türk ki savaşa girişir, dayanır da atını ateşler dolu hendeğe bile sürer,<br />
ateşler dolu hendekten bile sıçratır. Atını öyle sürer, öyle şahlandırır ki gökyüzüne<br />
çıkmaya kalkışır. Ne kimseyi görür, ne kimsenin hasedine bakar, her şeyden gözünü<br />
yummuştur; ateş gibi kuruyu da yakmıştır, yaşı da.<br />
Yaptığı işten bir pişmanlık duyar ve bu pişmanlık ona bir ayıp olursa o, önce<br />
pişmanlığa ateş salar, yakıp yandırır. Zaten adam, bir işte ayak diredi mi hiç yoktan<br />
pişmanlık meydana gelmez ki.<br />
SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ<br />
At, aslanın sesini de tanır, kokusunu da duyar, hayvandır ama düşmanını bilmemesi,<br />
duymaması pek nadirdir. Hatta zaten yalnız at değil, her hayvan, düşmanını,<br />
nişanından, eserinden tanır , bilir. Yarasacık gündüz uçamaz, hırsızlar gibi geceleyin<br />
çıkar, yayılır. Hayvanlardan hepsinden daha mahrum olan yarasadır. Meydanda ki<br />
güneşin düşmanıdır o.<br />
Fakat ne ben senin düşmanınım diye güneşe karşı koyabilir, ne nefretiyle onu<br />
uzaklaştırabilir! Güneş yarasanın derdine, kahrına bakıp yüzünü döndürürse, gizlense<br />
bu,güneşin son derece lütfuna, güneşin en üstün bir kemale sahip bulunuşuna delalet<br />
eder. Yoksa hiç yarasa güneşe mani olabilir mi<br />
Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir<br />
edebilmek mümkün olsun. Katra denizle nasıl savaşa girişebilir Girişirse aptaldır,<br />
kendi saçını, sakalını yolar. Hilesi, saçından sakalından ileri gidemez ki. Nasıl olur da<br />
ayın odasındaki perdeyi yırtabilir<br />
Güneşe düşmanlık eden şu azara uğrar: Ey güneşin güneşine düşman olan, sen öyle<br />
bir güneşe düşmansın ki onun ışığından güneş de titremektedir, yıldız da! Sen onun<br />
düşmanı değilsin kendinin düşmanısın. Sen odun olsan ateşe ne gam, o ne yapsın Ne<br />
şaşılacak şey, hiç senin yanışınla onun ışığı, onun harareti azalır mı<br />
Yahut da hiç sen yanıp yakılıyorsun diye gamlanır mı Onun merhameti, insanın<br />
merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır.<br />
Mahlukun acıması elemle karışıktır. Allahnın rahmetiyle dertten de paktır, elemden<br />
de. Babam, Allah rahmetini şöyle bil: O rahmet, vehme bile sığmaz, yalnız eseri<br />
görür.<br />
Onun rahmet eserleriyle rahmet meyveleri meydandadır. Fakat onun mahiyetini<br />
ondan başka kim bilebilir Kemal vasıflarının mahiyetleri, yalnız eser ve misalleriyle<br />
bilinir. Bundan başka bir tarzda kimsecikler bilemez. Çocuk çiftleşmenin mahiyetini<br />
bilemez ki helva yok mu, işte onun gibi lezzetlidir dersen o başka.<br />
Fakat ey taklide yapışmış adam, çiftleşmede ki lezzet, helvada ki lezzete benzer mi<br />
O, nerede, bu nerede Fakat sen çocuk gibisin de o akıllı adam, sana güzellikle o<br />
misali getirdi. Çocuk da işin mahiyet ve hakikatini bilmese bile misalle anlar hiç<br />
olmazsa. Bu misalden sonra ben, bunu biliyorum desen yanlış olmaz, doğrudur. Fakat<br />
bilmiyorum desen sözün yine yalan ve uydurma olmaz.<br />
Birisi “ Nuh’u o Allah elçisini, o ruh nurunu biliyor musun ” dese, sen de “ Nasıl<br />
bilmem o ay yüzlüyü Güneşten de meşhurdur, aydan da. Küçücük çocuklar bile onu<br />
Tarih kitaplarında okuyorlar, hocalar, bütün mihraplarda söylüyorlar. Kuran’da adı<br />
açıkça okunuyor. Geçmiş zamanlarda ki macerası fasih bir surete anlatılıyor” desen.<br />
Doğru söylüyorsun, sana Nuh’un mahiyeti keşfedilmediyse de onu sana söylediler,<br />
övdüler. Sen de naklediyor, onu övüyorsun.<br />
Fakat desen ki: “ Ben Nuh’u ne bileyim A yiğit, onu onun gibi bir er bilir. Ben topal<br />
bir karıncayım, fili ne bileyim Bir sivri sinek, İsrafil’i nereden bilecek Bu söz de<br />
doğru çünkü mahiyet bakımından Nuh’u bilmezsin ki. Mahiyetleri anlamaktan aciz<br />
olmak, halkın halidir ama bu sözü istisnasız söyleme. Çünkü mahiyetlerle onların<br />
sırrını sırrı, kamillerin gözü önünde apaçıktır.<br />
Varlık aleminde Allahnın sırrından Allahnın zatından daha ziyade anlayıştan uzak ve<br />
bir görüşe sığmaz ne var o bile mahremlerden gizli kalmazsa artık bir şeyin mahiyeti<br />
bir şeyin vasfı nedir ki gizli kalsın Akıl, bir bahiste bu olmayacak şey, akıldan uzak<br />
tevile sığmaz, olmayacak şeyi dinleme der.<br />
Kutup da, sana der ki “ A düşkün, anlayışından üstün gördüğün şeylere olmayacak<br />
şey diyorsun. Şimdi sana keşf olan vakalar da sana evvelce olmayacak şeyler<br />
görünmüyor muydu Allah keremiyle seni on tane zindandan kurtarmışken bu tih,<br />
ovasını kendine sitem hapishanesi yapma!”<br />
Bir şeyin hem nefyetilmesi caizdir, hem ispat edilmesi. Çünkü zahiri görünüş aykırıdır,<br />
nispet de iki türlü olabilir. Allahnın “ O taşları attığın zaman yok mu Onları sen<br />
atmadın ki. Allah attı” demesinde hem hem nefiy vardır, hem ispat ve ikisi de<br />
yerindedir. Onları sen attın, çünkü taşlar senin elindeydi.<br />
Fakat sen atmadın, çünkü o atış kuvvetini Allah izhar etti. İnsan oğlunun kuvvetinin<br />
bir haddi, bir hududu vardır. Bir avuç toz, toprak nasıl olur da bir orduyu bozar, kırıp<br />
geçirir Avuç, senin avucundur ama atış bizden, bu iki nispetin nefyi de yerindedir,<br />
ispatı da.<br />
Peygamberlerin zıtları olan kafirler de Peygamberleri, evlatlarını tanıdıkları, bildikleri<br />
gibi tanırlar bilirler. Münkirler onları yüzlerce delille, yüzlerce nişanla evlatlarını tanır<br />
gibi tanırlar, bilirler ama, kıskançlıkları, hasetleri yüzünden bildiklerini gizlerler “<br />
Bilmiyoruz ki” diye bilmezlikten gelirler. Baksana, Allah bir yerde “ Onları bilirler”<br />
dedi.<br />
Nuh’u hem bilirsin, hem bilmezsin, değil mi İşte bunu da bu ayetle hadiste izhar<br />
edilen izhar edilen manaya kayas et!<br />
Birisi dedi ki. “ Alemde derviş yok. Olsa bile o derviş dervişlik makamına erişmişse<br />
yok olmuş demektir. Doğru çünkü varlığı, sureti bakımındandır, görünüşe göre vardır.<br />
Fakat sıfatları, Allah sıfatında yok olmuştur. O, güneşe karşı yanmakta olan muma<br />
benzer. Mumun alevi de var sayılır ama güneşin önünde yoktur. Fakat muma bir<br />
pamuk tutun mu yanar. Şu halde vardır. Öyle ama sana bir aydınlık vermez ki; güneş,<br />
onu yok etmiştir. Bu bakımdan da yoktur.<br />
İki yüz batman bala bir okka sirke koydun mu, sirke balın içinde erir gider. Tattın mı<br />
sirke lezzeti olmadığından yoktur. Fakat tartın mı balın okkası artmıştır, vardır. Alanın<br />
önünde ceylanın aklı başından gider, kendisinden geçer. Varlığı, aslanın varlığında<br />
mahvolur.<br />
Kemale ermeyenlerin Allah’a karşı yürüttükleri bu kıyas yok mu aşk coşkunluğundan<br />
ileri gelen bir şeydir, ebedi, terbiyeyi terketme değil! Aşıkın, nabzı, edepten dışarı<br />
atar. Aşık kendini padişahın terazisine kor, sevgilisinin tapısına varır. Dünyada ondan<br />
edepsiz, ondan terbiyesiz kimse yoktur.<br />
Fakat hakikatte ondan terbiyeli, ondan edepli kimse de yoktur. Ey aslı, nesli belli kişi<br />
bu edeplilikle edepsizliği birbirine uygun bil. Zahirine bakarsan edepsiz gibi görünür.<br />
Çünkü başında aşk davası vardır ( bu dava da varlık alametidir). Fakat hakikatte dava<br />
nerede<br />
O padişahın önünde dava da fanidir, aşık da! Zeyd öldü desek bu cümlede Zeyd faildir<br />
ama hakikatte fail değildir, elinden bir şey gelmez ki. Nahiv bakımından faildir, yoksa<br />
hakikatte mefuldür, ölüm onu öldürüverir. Nerede zeydin failliği Öyle mahvolur ki<br />
bütün faillikler, ondan uzak kalır.<br />
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR<br />
Buhara’da Sadr-ı Cihanın kulu bir töhmete uğradı, mevkiinde düştü, gizlenmeye<br />
mecbur oldu. On yıl gah Horasan’da, gah Kuhistan ve gah Deşt’te başıboş bir halde<br />
gezip dolaştı. On yıl sonra iştiyaktan takati kalmadı, ayrılık günleri sabrını tüketti.<br />
Dedi ki artık ayrılığa tahammülüm kalmadı. Sabır, insanı küstahlıktan alıkoyabilir mi<br />
hiç<br />
Ayrılık yüzünden bu topraklar bile çoraklaşır, sular bile sararır, kokar, bulanır! Adamın<br />
canına can katan rüzgar, ufunetli bir hale gelir, veba kesilir, ateş kül haline gelir,<br />
savrulur! Cennet gibi olan bağlar, bahçeler sararır, solar, yapraklar kurur, dökülür, bir<br />
hastalık yurdu olur! Her şeyi anlayan akıl bile olsa dostların ayrılığıyla yayı kırılmış<br />
okçuya döner.<br />
Cehennem bile ayrılık yüzünden, gençlik çağına hasret çeken ihtiyarın titrediği titrer,<br />
yandığı gibi yanar kavrulur. Kıvılcım gibi insanı yakan, mahveden ayrılığı kıyamete<br />
kadar anlatsam yine yüz binde birini olsun anlatamam. O halde onun yakıcılığını<br />
anlatmaya kalkışma sus, yarabbi, beni sen kurtar, sen kurtar da ancak.<br />
Dünyada neyin visaliyle neşelenirsen o vuslat zamanında ondan ayrıldığını bir düşün<br />
hele! Senin neşelendiğin şeyle çok kişiler neşelendi fakat sonunda sahibine vefa<br />
etmedi, yel gibi geçti gitti! Gönül, sana da vefa etmez sen ondan vazgeçmeye çalış.<br />
Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de surete “ senden Rahmana sığınırım” de<br />
Meryem yapayalnızken canlara can katan birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki<br />
gönülleri alıyordu. Ruhulemin onun gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi.<br />
Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da örtüsüz, nikapsız Meryem’in önünde yerden doğdu.<br />
Meryem çıplaktı, bir kötülük yapar diye korktu eli ayağı titremeye başladı. Gördüğü<br />
adam öyle dilberdi ki Yusuf bile görse Yusuf’u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini<br />
doğrardı. Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem’in önünde<br />
topraktan bitivermişti.<br />
Meryem kendisinden geçti ve bu dalgınlık aleminde, bu adamdan Allah’a sığınayım<br />
dedi. O yeni, yakası temiz kızın adetiydi, bir şeyden ürktü mü pılısını pırtısını gayp<br />
alemine çeker, Allah’a sığınırdı. Dünyanın kararsız bir alem olduğunu görmüş ihtiyata<br />
riayet ederek Allah’a sığınmayı adet edinmişti.<br />
Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini diler, Allah<br />
tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi. Allah’a sığınmadan daha iyi<br />
bir kale görmemişti, bu yüzden de kale civarında yurt edinmişti. Meryem o akılları<br />
yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü. Padişahta o bakışlara kulağı küpeli bir köle<br />
olmuştu, askerde.<br />
O bakışlar, akıl padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü. O güzel<br />
gözler, yüz binlerce dolunayı hilal haline getirmişti. Zühre de bile ondan bahsetmeye<br />
kudret yoktu. Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı. Ben ne söyleyebilirim, ağzı,<br />
ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki!<br />
Ben yalnız o ateşin bir dumanıyım ateşe delalet etmekteyim. O padişahtan<br />
uzaktayken, onu görmeden hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma!<br />
Zaten güneşe alemi kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki. Gölgenin on delalet<br />
etmesine imkan mı var gölge onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya işte bu kafi<br />
ona!<br />
Bu ululuk, ona Tam doğru bir delil bütün anlayışlar geridedir, o ilerde. Bütün<br />
anlayışlar topal eşeklere binmiş o, ok gibi uçup giden rüzgara! Padişah kaçarsa<br />
tozunu bile kimse bulamaz onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir! Alemde bütün<br />
anlayışlar, durup dinlemezler meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup zevkle içkiye<br />
dalma zamanı değil.<br />
Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer, öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok<br />
gibi uçar! öbürünün ki yelken açmış gemi gibi gider. Bir başkasınınkiyse her an<br />
gerileyip durur! Bütün bu vehimler, bütün bu anlayış kuşları uzaktan bir av gördüler<br />
mi hep birden saldırırlar.<br />
Av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av ortadan<br />
kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av tekrar nazlana,<br />
nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler. Av<br />
gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal miydi<br />
derler. Bir an istirahat ederek güçlenip kuvvetlenmeleri daha doğrudur. Eğer gece<br />
olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden kendilerini yakar, helak<br />
ederlerdi.<br />
Herkes bir şey elde etmek, bir kar kazanmak hevesiyle bedenini ateşlere atmış, yanıp<br />
yakılmıştır. Bir müddet hırslarından kurtulsunlar diye gece, Allah rahmeti gibi zuhur<br />
etti. Yolcu sana da bir sıkıntı, bir gönül darlığı geldi mi alevlenme, meyus olma. Senin<br />
için muvafıktır o. Çünkü ferahlık ve genişlik zamanında varını yoğunu harc edip<br />
duruyorsun demektir. Harc etmeye karşılık bir de gelir lazım elbet!<br />
Ya mevsimi sürüp gitseydi güneş, bağları, bahçeleri yakar kavururdu. Nebatları<br />
kökünden yakardı, bir daha o yanıp kavrulan şeyler yenilemezdi, yeşerip<br />
tazelenmezdi. Kışın yüzü ekşidir ama şefkatlidir. Yaz gülümser ama yakar, yandırır!<br />
Darlık geldi mi onda genişlik gör de canlan alnını kırıştırma!<br />
Çocuklar gülüp dururlar, bilenlerinse yüzü ekşidir. Gam kara ciğerden meydana gelir,<br />
neşe akciğerden! Çocuğun gözü, eşek gibi ahırdadır, akıllı adamsa gözünü işin sonuna<br />
diker. Akılsız, ahırdaki otu tatlı görür akıllı ahırdaki hayvanın nihayet kasap elinde<br />
telef olacağını görür, bilir.<br />
Şu kasabın verdiği ot yok mu acıdır, acı kasap o otu bizi semirtmek, tartıda ağır<br />
gelmemizi temin etmek için veriyor. Yürü, Allahnın verdiği hikmet otunu ye! Çünkü<br />
Allah, onu ancak cömertliğinden ihsanından dolayı karşılık istemeksizin vermiştir.<br />
Allah “ Allahnın verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet<br />
olduğunu anlamadın ha!<br />
Allahnın verdiği rızık, insan mertebesine göre hikmettir. O rızık sonunda senin<br />
boğazında durmaz seni öldürüp mahvetmez. Bu ağzını kapadın mı başka bir ağız<br />
açılır. O ağız sır lokmalarını yer tutar. Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen<br />
Allah sofrasında nice nimetler yersin! Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı<br />
pişmiş, yarı ham bir halde anlattım.<br />
Sen tamamını Hakim-i Gazneviden duy! O gayb hakimi, o ariflerin övündükleri zat,<br />
bunu ilahinamede anlatır: gam ye de, gam artıranların, seni derde sokanların<br />
ekmeğini yeme. Çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker! Neşe şekeri, gam<br />
bahçesinin meyvasıdır. Bu ferah yaradır, o gam merhem. Gamı gördün mü aşkla<br />
kucakla, Şam’a Rübve tepesinden bak! Akıllı adam, şarabı üzümde görür. Aşık varı<br />
yokta bulur.<br />
Geçen gün hamallar, sen alınca, o yükü ben aslan gibi taşırım diye birbirleriyle<br />
savaşıp duruyorlardı. Neden Çünkü o zahmette rahmet, o eziyette kar görüyorlardı<br />
da yükü her biri, öbüründen kapıyorlardı. Nerede Allahnın verdiği ücret, nerede o<br />
sermayesiz herifin verdiği ücret Bu sana ücret olarak bir hazine bağışlar, o birkaç<br />
mangır verir!<br />
Allahnın bağışladığı altın, sen ölüp kumlar, topraklar altında yatsan bile seninledir.<br />
Öldükten sonra kalıp başkalarına nasip olan mal değildir o! Allah malı adım, adım<br />
cenazenin önünden gider, kabirde sana gurbet arkadaşı olur. Ebedi aşkla kapı yoldaşı<br />
olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!<br />
Sabır, gayret perdesi ardındaki sevgilinin nar gibi yüzünü, o isteğin, o dileğin ikiye<br />
ayrılmış saçlarını görmektedir. Gam, çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya<br />
benzer, bu zıt olan şeyde buna zıt olan şeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda<br />
neşeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi seyreder.<br />
Zahmetten, eziyetten sonra da onun zıddı, yani genişlik, zevk ve neşe yüz gösterir. Bu<br />
iki hali, eline bak da gör, anla. Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın. Elin daima<br />
yumulu, yahut daima açık olsa bu bir hastalık eseridir. Elini açıp yummakla iş güç<br />
görür, çalışır, kazanır, işini düzene korsun. Bu bel açıp yumma, kuşun iki kanadı gibi<br />
ele lazım bir şeydir. Meryem bir müddet, karaya vurmuş balıklar gibi çırpındı.<br />
O Allah rahmetini gösteren melek, Meryem’e bağırdı: “ Ben, Allah tapısının eminiyim,<br />
benden ürkme. Allahnın yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel<br />
mahremlerden çekinme!” Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak<br />
nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu.<br />
Melek diyordu ki: “ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun ama ben yokluktan bir<br />
padişahım bir bayrak sahibiyim. Zaten yurdu orası, ağırlığım da orada sana görünen<br />
bir suretimden ibaret. Ey Meryem, bir bak hele ben, anlaşılması müşkül bir nakşım,<br />
hem hilalim, hem gönüllerde ki hayal!<br />
Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir. Ancak gelip geçici<br />
bir aslı olmayan hayal müstesna o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden kayboluverir.<br />
Bensen Allah nurundan doğmuş düpedüz sabahım, gündüzümün etrafında gece hiç<br />
dönüp dolaşamaz. Kendine gel Lahavle deyip durma ey İmran’ ın kızı ben zaten,<br />
buraya Lahavle makamından gelip üştüm.<br />
Daha Lahavle denmeden önce Lahavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı. Sen,<br />
benden Allah’a sığınmadasın ama ben o sığındığın Allahnın ezelde düzüp koştuğu bir<br />
suretim zaten. Seni defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım Allah’a<br />
sığınırım diyorsun ya; o sığınmak yok mu Ben ta kendisiyim zaten.<br />
Tanımazlıktan beter bir afet yoktur. Sen sevgilinin yanındasın da aşk bazlığı<br />
bilmiyorsun. Yari, ağyar sanmada, neşeye gam adını takmaktasın. Sevgilimizin şu<br />
miskler gibi saçları, biz deli olursak zincirimiz olur! Nil gibi akıp duran şu lütuf, biz<br />
firavun muyuz kan kesilir bize!<br />
Kan, akılını başını al, ben suyum, dökme beni ben Yusuf’um fakat sana kurt gibi<br />
görünüyorum a savaşçı der. Sen görmüyorsun yoksa halim, selim sevgili, onunla zıt<br />
oldun mu yılanlaşır. Halbuki ne eti başkalaştı, ne yağı sen onu kötü gördün de ondan<br />
kötüleşti!”<br />
Meryem’in mumunu bırak, yana dursun. Evet o yanıp yakılan aşık, Buhara ya<br />
dönüyordu. Gönül, ne de sabırsızsın ateşler içindesin. Yürü Sadr-ı Cihana doğru kaç!<br />
Şu Buhara ok mu bilgi kaynağıdır. Kimde ateş varsa Buharalıdır zaten! Şeyhin<br />
huzurunda oldukça Buharadasın, sakın Buharayı hor görme!<br />
Şeyhin denize benzeyen gönlü taşar çekilir, taşar çekilir. Bu met ve cezir, o Buharaya<br />
horluktan başka bir surette gidene yol vermez. Ne mutlu kişiye ki nefsini<br />
aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi alrında kalmıştır! Sadr-ı Cihanın<br />
ayrılığı, o aşıkın canına tesir etmiş, varlığını parçalamış gitmişti.<br />
Diyordu ki, yine oraya gideyim, kafir olmuşsam bile tekrar imana geleyim. Oraya<br />
varayım da yerlere döşeneyim; o iyi düşünceli Sadr’ın huzurunda kendimi yerlere<br />
atayım, diyeyim ki, işte canımı önüne attım. İster dirilt, ister koyun gibi kes başımı!<br />
Ey ay yüzlü, senin huzurunda kesilip ölmek, başka yerde dirilere padişah olmaktan<br />
yeğ.<br />
Ben bin kere, hatta daha da fazla sınadım. Anladım; sensiz yaşamam pek acı,<br />
tahammül edilir şey değil! Ey emelim, maksadım sevgili, sur üfürür gibi nağmelerle<br />
terennüm et de beni dirilt, ey devem çök artık neşe tamamlandı! Ey yeryüzü, göz<br />
yaşlarımı em, yeter gayri ey nefis, iç o tatlı suyu, bulanıklığı geçti, duruldu artık!<br />
Ey yeryüzü göz yaşlarımı em, yeter gayri merhaba ey seher yeli! Bize dostun<br />
kokusunu getirdin ne güzel de estin ya! Dostlar, dedi, ben gidiyorum, elveda. Ben o<br />
emire, o emrine itaat edilen Sadr-ı cihana gidiyorum. Anbean onun aşkıyla, onun<br />
ayrılığıyla yanmaktayım. Artık ne olursa olsun, gidiyorum ben!<br />
Sevgilinin gönlü mermerler gibi katı bir hale gelse bile ruhum yine Buharaya gitmek<br />
istiyor. Orası sevgilimin konağı, padişahımın şehri benim vatanım orası. Aşıklara<br />
vatan sevgisi budur.<br />
Bir güzel, aşıkına dedi ki. Yiğidim, gurbette birçok şehirler gördün. Hangi şehir daha<br />
ziyade hoşuna gitti. Aşık, “ Sevgilinin oturduğu şehir” padişahımız, nereye yaygısını<br />
yayar, oturursa orası, iğne deliği kadar dar bile olsa bize sahra gelir. Ay gibi Yusuf<br />
neredeyse orası, kuyunun dibi bile olsa cennettir.” Dedi.<br />
O aşığa da öğütçünün biri dedi ki. “ Ey bihaber, aklın varsa işin sonunu düşün, aklını<br />
başına devşir de işin önüne, sonuna dikkat et. Pervane gibi kendini yakıp yandırma!<br />
Delicesine Buharaya gidersen zincire vurulmaya hapishaneye atılmaya layıksın. Sadr-ı<br />
Cihan, sana kızgın, adeta demir çiğnemede, dişlerini gıcırdatıp durmada, seni yirmi<br />
gözle bekliyor.<br />
Senin için bıçak bileyip duruyor. O adeta kırlıkta kalmış bir köpek, sense unla dolu<br />
dağarcıksın! Allah, bir fırsat verdi, kurtuldun sonrada zindana gidiyorsun ha. Ne oldu<br />
sana<br />
Sana on çeşit memur dikseler bile onlardan kaçıp gizlenmen lazım; akıl, bunu<br />
emreder. Halbuki senin başında tek bir memur bile yok. Neden böyle önden, arttan<br />
yolun bağlandı ” gizli aşk, onu esir etmişti. O öğütçü o korkutucu o gizli memuru<br />
görmüyordu ki! Her memurun başında gizli bir memur var.<br />
Böyle değil de o memur, neden köpeğe benzeyen tabiatına esir. Neden onun<br />
bağlarıyla bağlı. Padişahın kızgınlığı ruhuna tesir etmiş, onu memurluğa, kara<br />
yüzlülüğe bağlamış. Hadi vur şu adamı diye onu dövüp duruyor! Benim feryadım, işte<br />
o gizli memurlardan!<br />
Kimi ziyanda görürsen bil ki görünüşte yapayalnız bile olsa hakikatte o ziyana bir<br />
memurla sürüklenir, gider. Bu hali bilseydin feryad eder, o padişahlar padişahına<br />
sığınırdın. Padişahın huzurunda başına topraklar saçar da o korkunç Şeytandan<br />
kurtulurdun. A karıncadan daha aşağı, daha kuvvetsiz ve ehemmiyetsiz adam, kendini<br />
bey görüyorsun ha, sen körsün de ondan başına dikilmiş olan o memuru<br />
görmüyorsun.<br />
Bu yalancı kanatlarla gururlandın ha, adamı suça, ziyankarlığa çeken kol kanat, ama<br />
da kol kanattır ya! Kanat dediğin adamı yücelere çeker topraklara bulandı mı da<br />
ağırlaşır, adam uçamaz gayrı!<br />
Aşık dedi ki: “ Ey öğütçü, sus niceye bir öğüt vereceksin, niceye bir Vazgeç bu<br />
öğütten; bağ, pek kuvvetli. Senin öğüdünden daha da kuvvetlendi. Senin alimin aşk<br />
nedir, tanımadı ki! Bir yerde aşk fazlalaştı, derdi arttırdı mı orada ne Ebu Hanife bir<br />
ders verebilir, ne Şafii!”<br />
Beni ölümle tehdit etme. Kendi kanına susamış birisiyim ben zaten! Aşıklara ben<br />
zaten! Aşıklara her an bir ölüm var aşıkların ölümü bir çeşit değil! Aşık doğru yolun<br />
ruhunu bulmuş, o ruhla iki yüz cana sahip olmuştur da her an iki yüzünü de feda edip<br />
durmadadır. Feda ettiği her cana karşılık da on tana ecir alır. Kuran’dan “ Kim bir<br />
iyilik yaparsa on mislini bulur” ayetini okusan a!<br />
O güzel yüzlü sevgili, kanımı dökerse neşeyle dönerek, zevkimden ayaklarımı yerlere<br />
vurarak canımı saçarım! Ben sınadım, benim hayatım ölümümde. Bu hayattan<br />
kurtuldum mu ebediyete erişeceğim. Ey inanılacak, güvenilecek kişiler, beni öldürün.<br />
Öldürülmemede hayat içinde hayat var.<br />
Ey aydın yüzlü, ey daimi varlığın ruhu, ruhumu kendine çek, bana vuslatınla cömertlik<br />
et! Öyle bir sevgilim var ki sevgisi kalbimi yakıp kavurmada, dilerse gözlerimin<br />
üstünde yürür! Arapça daha hoş ma Farsça söyle. Zaten aşkın bunlardan başka daha<br />
yüzlerce dili var ama, sevgilisinin kokusu uçup geldi mi o dillerin hepside şaşırır. Lal<br />
olur kalır.<br />
Artık ben susayım, kafi sevgili söylemeye başladı. Dinle, kulak kesil. Allah, doğruyu<br />
daha iyi bilir. Aşık tövbe etti mi işte o zaman kork. Çünkü aşık ayyarlar gibi<br />
daracığında ders verir! Bu aşık, buharaya gidiyor ama ders okumaya üstada hizmet<br />
etmeye değil.<br />
Aşıklara dostun güzelliği müderristir. Defterleri, derleri, meşkleri de onun yüzü!<br />
Susarlar ama tekrar, tekrar atıkları naralar sevgilinin arşına, tahtına kadar ulaşır.<br />
Dersleri fitne, oyun, dönüş ve titreyiştir. Onlar ne ziyadat okurlar, ne silsile. Bu<br />
kavmin silsilesi, sevgilinin simsiyah ve kıvırcık saçlardır. Onlarda devir meselesinden<br />
bahsederler ama sevgilinin devrinden.<br />
Eğer birisi sana kese meselesini sorarsa ona de ki: “ Allah hazinesi keselere sığmaz ki!<br />
Aşıklara aralarında Hul ve Mübara’dan dem vururlarsa hoş gör. Hakikatte Buharayı<br />
anıyorlar demektir. Her şeyi anış, başka bir hassa verir. Her sıfatın başka bir mahiyeti<br />
var.<br />
Buhara da her hünere ermiş, olgun bir hale gelmişsin ama horluğa yüz kodun mu<br />
hepsinden vazgeçer, her şeyi unutursun. O Buharalı aşık da bilgi derdinde değildi.<br />
Gözünü görüş güneşine dikmişti o. Kim halvette görüşe yol bulur, hakikati görürse<br />
artık bilgilerle yücelmeyi dilemez. Can güzelliğiyle bir kaseden şarap içilen, ağızdan<br />
duyulma haberlerle bilgilerden tasalanmaz.<br />
Görüş, ekseriyetle bilgiden üstündür, bilgiye galebe eder. Bu yüzden halk nazarında<br />
dünya galiptir, sevimlidir. Çünkü dünyayı gözler görür, bu eldeki matahtır. Ahireti ise<br />
verilmesi va’dedilen borç bilirler.<br />
Kanlı göz yaşları döken o aşık yüreği çarpa, çarpa hararetle, iştiyakla koşarak<br />
Buhara’ya yüz tuttu. İştiyakından çölün kumları, ona ipek geliyor, Ceyhun’un suyu<br />
küçücük bir şey görünüyordu1 çöl önünde gül bahçesi kesilmekte, gül gibi gülerek<br />
düşe kalka, yuvarlanarak koşup gitmekteydi.<br />
Şeker, Semerkant’tedir ama o, şekeri Buhara’da bulmuş Buhara yolunu tutmuştu. “ Ey<br />
Buhara, sen akıllara akıl katardın ama benim aklımı da aldın dinimi de! Ben bir<br />
tolunay aramaktaydım, o yüzden hilale döndüm. Kapı dibinde Sadr-ı ( baş köşeyi)<br />
istiyorum! Demekteydi.<br />
Buhara’nın karaltısını görünce gam karanlığında bir beyazlıktır göründü. Yere yığıldı,<br />
uzun bir müddet kendisinden geçti. Aklı sır bahçesine uçup gitti. Onu ayıltacak, aşk<br />
gül suyuydu, bunu bilmediklerinden başına, yüzüne gül suları serptiler. O gizli gül<br />
bahçesi görmüştü. aşk, onu yakalamış kendisinden geçirmiş gitmişti.<br />
Sen donmuş, taş kesilmiş birisin; bu söze, bu nefese layık değilsin evet, sen de<br />
kamışsın ama içinde şeker yok! Akılın başında, akıllısın sen. “ Görmediğiniz askerleri<br />
yolladı” ayetinden gafilsin.<br />
Sevine, sevine o emniyet şehrine sevgilisinin bulunduğu yere, Buharaya geldi.<br />
gökyüzüne uçan ay tarafından kucaklandığını, kendisine sen de beni kucaklasana<br />
dendiğini sanan sarhoşa benziyordu. Onu bUhara’da her gören “ Durma, görünmeden<br />
hemen bir tarafa sıvış!<br />
Padişah gazap etmiş, tam on yıllık öcünü almak için seni arayıp duruyor. Allah aşkına<br />
olsun kendi kanına girme kendine pek o kadar güvenme! Sadr-ı Cihan’ın Şahnesiydin,<br />
itimadına mazhar olmuş üstat bir mühendistin. Ona hıyanette bulundun, cezadan da<br />
kaçtın neyse, bu suretle kurtulduğun halde şimdi nasıl oldu da tekrara geldin<br />
Yüzlerce hileyle beladan kurtulmuşsun, seni buraya aptallığın mı getirdi, ecelin mi<br />
Aklın Utaridi bile beğenmez, kınardı. Fakat kaza ve kader, aklı da ahmak bir hale<br />
sokuyor, akıllıyı da! Sen, aslanı arayan talihsiz tavşansın. Nerede aklın, nerede bilgin,<br />
nerede çevikliğin, çabuk anlayışın<br />
Kaza ve kaderin böyle yüzlerce afsunları vardır. Kaza geldi mi alem daralır derler.<br />
Sağda, solda yüzlerce kaçıp kurtulunacak yer vardır da kaza ve kader, gelince hepsi<br />
bağlanır, kapanır; kaza ve kader bir ejderhadır” diyordu.<br />
Aşık dedi ki. “ Ben, susuzluk hastalığına tutulmuş birisiyim. Biliyorum da su beni<br />
öldürür. Fakat bu hastalığa tutulan, sudan kaçamaz ki isterse su onu yüzlerce defa<br />
öldürsün, harap etsin! Elim karnım şişse bile suya olan aşkım azalmıyor. Karnımı<br />
görüp bu ne diye sordukları zaman keşke bütün deniz, karnıma aksaydı diyorum.<br />
Bir tuluma benzeyen karnım, isterse su dalgalarından yırtılsın, ölsem bile ne mutlu bir<br />
ölüm! Ben, nerede bir ırmak görsem ah, o ırmak ben olsam diye haset etmekteyim.<br />
Elim defe benzese, karnım davul gibi şişse yine gül gibi neşeyle onun sevda davulunu<br />
döver dururum. O ruhulemin, kanımı dökse yer gibi yudum, yudum kan içerim.<br />
Bu yer gibi karnındaki çocuk gibi kanlar içiyorum. Aşık oldum olalı işim gücüm bu!<br />
Geceleri tencere gibi ateş üstünde kaynamakta gündüzleri kum gibi akşamlara kadar<br />
kan içmekteyim. Hileye saptım, o bana kızmıştı, yapmak istediğim şeye mani oldum,<br />
hışmından kaçtım diye nadimim.<br />
Söyleyin kızgınlıkla bana ne yapmak istiyorsa yapsın. O kurban bayramıdır, aşık da<br />
kurbanlık! Öküz uyur, istirahat eder, bir şey yerse kurban bayramı için besleniyor<br />
demektir. Beni Musa’nın kurban edilerek ölüyü dirilten öküzü bil Cüzlerimin cüz’ü bile<br />
hür kişinin hasredilmesine sebeptir.<br />
Musa’nın öküzü de kurban olmuştu. En küçük cüz’ ü bile bir öldürülmüşe hayat verdi.<br />
Öküzün bazı yerleriyle ölüye vurun hitabı geldi vurdular. O öldürülmüş adam dirildi,<br />
fırlayıp kalktı. Eğer şu ruhların haşredilmesini istiyorsanız ey ulu kişilerim bu sözü<br />
kesin! Ben cemaattandım. Öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken<br />
öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm<br />
de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım<br />
Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip kol kanat açayım.<br />
Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek, “Her,<br />
şey fanidir, helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Bir kere daha melekken kurban<br />
olur da o vehme gelmeyen yok mu. İşte o olurum.<br />
Yok olurum, suretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “ Biz, mutlaka geri<br />
dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim. Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda gizli<br />
olan Abıhayat yok mu ölümdür o. Nilüfer gibi ırmağın bu tarafında bit. Susama<br />
hastalığına uğrayan adam gibi haris ol, ölümü ara!<br />
Susama hastalığına uğrayanın ölümü sudur da yine su ara, su içer durur. Allah,<br />
doğrusunu daha iyi bilir. Ey ayıp ve ar hırkasını giyinen donmuş üşümüş aşık sen can<br />
korkusuyla candan kaçıyorsun. Ey karılara bile ayıp ve ar olan kişi, hele bak onun aşk<br />
kılıcının önünde yüz binlerce can, elceğizlerini çırparak ölüme müştak!<br />
Irmağı gördün ya. Testideki suyu ırmağa döküver. Su hiç ırmaktan kaçar, çekinir mi<br />
Testideki su ırmağa döküldü mü ırmakta mahvolur, ırmak kesilir. Vasfı yok olur da<br />
zatı kalır. Artık bundan böyle ne kaybolur, ne kötüleşir, pislenir! Ben de ondan<br />
kaçtığım için pişmanım özümü bildirmek üzere kendimi onun fidanına astım!”<br />
Top gibi başının yüzünün üstüne kapanıp secdeler ederek gözleri yaşlı bir halde Sad-ı<br />
Cihan’ın huzuruna gitti. Herkes, acaba onu yakacak mı, asacak mı diye başını havaya<br />
dikmiş bekliyordu. Sad-ı Cihan, işte o vakit zaman talihsiz kişilere ne gösterirse bu bir<br />
avuç ahmağa onu gösterdi.<br />
İşten anlamayan ahmak, pervane gibi alevi nur sandı, ahmakçasına aleve atıldı,<br />
canından oldu. Fakat aşk mumu, o muma benzemez ki. Aşk, aydınlıklar içindeki<br />
aydınlıklar aydınlığıdır. O ateşli mumların aksine bir şeydir. Ateş gibi görünür ama<br />
baştanbaşa nurdur, güzellikten hoşluktan ibarettir.<br />
Ey izi tozu güzel, bir hikaye söyleyeyim, dinle; Rey şehrinin kıyısında bir mescit vardı.<br />
Hiç kimse yoktu ki orada gecelesin, yatsın da korkudan ödü patlayıp ölmesin; oğlu o<br />
gece yetim kalmasın. Ona nice aç, çıplak garip gitti. Hepsi de sabah çağı yıldızlar gibi<br />
battı, mezara girdi! Sen de bunu iyice anla, kendine gel. Sabah geldi çattı, uykuyu<br />
bırak artık!<br />
Herkes orada kuvvetli periler var, orada konaklayanları kör kılıçla kesip öldürüyorlar<br />
derdi. Bazıları sihir ve tılsım var. Düşmanın canını almak için gözetip durmada<br />
diyordu. Bazı kimseler, kapısına açıkça “ Ey konuk, burada kalma. Canına kastın yoksa<br />
geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm sana pusu kurar” diye<br />
yazalım demekteydi. Bir diğeri de derdi ki. “ Geceleri kilitleyin de bilmeyen bir adam<br />
girip kalmasın!”<br />
Nihayet bir gece vakti mescide bir konuk geldi mescidin o aşılacak şöhretini o da<br />
duymuştu. Bir tecrübe etmek istiyordu. Çünkü hem pek yiğitti, hem de canından<br />
bezmişti, hayatına doymuştu. Dedi ki: “ Bu başa, bu gövdeye pek o kadar aldırış<br />
etmem. Tut ki can hazinesi için bir habbe gitmiş ne çıkar Ten sureti gidiversin, ben o<br />
suretten ibaret değilim ya. Ben baki oldukça suret eksik olmaz elbet.<br />
Allah lütfuyla “ Ben insana ruhumdan ruh üfürdüm” sırrına mazharım. Kamış gibi olan<br />
tenden ayrılırsam yalnız Allah nefesi olarak kalırım. Allahnın nefesi, bu tene gelmesin<br />
de inci de bu dar sedeften kurtulsun artık. Allah “ Ey doğru kişiler, ölümü dinleyin”<br />
dedi. Ben de doğrucuyum, bu söze canımı veririm!”<br />
Halk “ Sakın burada geceleme, yoksa can alıcı, seni posa gibi eziverir! Sen garipsin,<br />
bunu bilmezsin. Burada kim yattı, uyuduysa mahvoldu. Bu bir tesadüf değil. Bunu biz<br />
de nice defalar gördük, akıllı bilgiler kişiler de. Kim bu mescitte konakladıysa gece<br />
yarısı müthiş bir zehirle zehirlendi gitti.<br />
Bir kişiden yüz kişiye kadar nice ölenleri gördük. Birisinden duyup da rivayet<br />
etmiyoruz. Peygamber “ Din nasihattir” dedi. Nasihat, lügatte hıyanetin zıddıdır. Bu<br />
nasihatte dostlukta doğruluktan ibarettir. Doğru söylemez, aldatırsan, hainsin, köpek<br />
postuna bürünmüşsün, köpeksin! Sana bu nasihati muhabbetimizden veriyoruz. Sakın<br />
akıldan insaftan ayrılma!” dedi.<br />
Aşık dedi ki: “ Ey öğüt verenler, ben yaptığım den nadim değilim. Hayata doydum. Ben<br />
yaralanmayı isteyen, arayan bir tembelim. Tembelden yola gitmeyi umma. Ama<br />
yiyecek, içecek tembeli değilim ben. Hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan bir<br />
tembelim! Aleme el avuç açan kendisine para pul toplayan tembel değilim. Bu<br />
köprüden çevikçe geçen bir tembelim.<br />
Her dükkana başvuran, halini söyleyen tembel değilim. Varlıktan sıçrayıp kurtulan ve<br />
bir madene ulaşan tembelim. Kuşa kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse bana<br />
da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki<br />
kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait<br />
güzel, güzel hikayeler söylerler. Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görürde ne<br />
iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!<br />
Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O<br />
kuşun gönlüde dışarıdadır, canı da böyleyken kafesi açıversen ne yapar O kuş,<br />
kafese kapanmış kafesin etrafında da kediler birkaç halka olmuş kuşa benzemez ki.<br />
Bu çeşit kuş korkuya, vehme düşer, hiç kafesten çıkmayı ister mi o hatta o<br />
kötülükler yüzünden kafesin etrafında daha yüz tane kafes olmasını ister.<br />
Bu şuna benzer; Akıl ve hikmette üstün olan Calinus da bu dünyanın havasına<br />
kapılmış, dünya muradına gönül vermiş olduğundan, “ yarı canlı bir halde dünyayı bir<br />
katır götünden görmeye bile razıyım, tek ölmeyeyim” dedi. Kafes etrafında kedilerin<br />
toplanmış olduğunu görmüş bir kuşa benzeyen ruhu uçmaktan meyus olmuştu.<br />
Yahut da bu cihandan başka her şeyi yok görmüş, yokluktaki haşri görmemişti. Ana<br />
karnındaki çocuk gibi hani. Allahnın keremi onu rahimden dışarı çeker de o yine<br />
rahme doğru kaçar durur. Allahnın lütfu, onun yüzünü bu aleme çıkacağı tarafa<br />
döndürür, o yine büzülüp ana karnına sokulur.<br />
Bu şehirden, bu yurttan dışarı çıkarsam acaba bir daha burasını görebilir miyim<br />
Rahimde bir kapı olsaydı da o havası ufunetli şehir görünseydi. Yahut da bir iğne<br />
yordamı kadar delik bulunsaydı da dışarısını bir görseydim der! Ana karnındaki çocuk<br />
da rahmin dışında bir alem olduğundan gafildir, o da Calinus gibi namahremdir.<br />
Bilmez ki rahimdeki yaşlıklarda dışarıdaki alemin feyziyledir. Dünyadaki dört unsur da<br />
kendilerine Lamekan aleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler. Kuş, kafeste su<br />
ve tane buluyor ama su da kafesin dışındaki bağdan, bahçeden gelmede tane de!<br />
Peygamberlerin canları bu alemden göçer, bu alemden kurtulurken o bağı, o bahçeyi<br />
görür de.<br />
Bu yüzden onlar, Calinus’a da aldırış etmezler. Aleme de. Ay gibi göklerde doğar,<br />
göklere ışık saçarlar. Eğer bu söz, Calinus’a iftira ise cevabım Calinus’a değil. Bunu<br />
söylemiş olan kişiye. Çünkü bunu söyleyen nurlarla dolu gönüle eş olmamıştır. Can<br />
kuşu, kedilerden “ Hele durun bakalım” sesini duyunca delik arayan fareye<br />
dönmüştür.<br />
O yüzden canı, fare gibi bu dünya deliğini vatan tutmuş, yurt edinmiştir. Bu delikte<br />
yapılar yapmaya girişmiş, bu deliğe layık bilgilere sahip olmuştur. Ona bu delikte<br />
yarayacak onu burada yüceltecek sanatları seçti de diğerlerini bıraktı. Çünkü dışarı<br />
çıkmadan ümidini kesti, bedenden kurtulma yolu kapandı.<br />
Örümcekte Anka tabiatı olsaydı tükürüğüyle çadır kurar mıydı hiç Kedi pençesini<br />
kafese de atar. Pençesinin adı dertti, elemdir, ıstıraptır. Kedi ölümdür, pençesi de<br />
hastalık, kuşu da kuşun kanadını da pençeler. Kuş, bucak, bucak ilaç bulmaya koşar.<br />
Ölüm kadıya benzer, hastalık şahide. Bu şahit, kadıdan gelen adam gibidir. “ Gel kadı,<br />
seni mahkemeye istiyor” der. Ondan kaçıp kurtulmak için bir mühlet istersin verirse<br />
ne ala vermezse “ Olmaz, hadi kalk” diye emreder. Mühlet istemen, mühlet alman<br />
ilaçlardır tedavidir. Adeta ten hırkasını yamalarla yamarsın!<br />
Fakat nihayet bir sabah kızgın bir hale gelir. “ Bu mühlet niceye bir sürecek Utan<br />
artık!” der. Ey hasetlerle dopdolu olan adam, o gün gelmeden önce davran da<br />
padişahtan özür iste! Atını karanlıklara süren adam, gönlünü o nurdan tamamıyla<br />
ayırır. Şahdan da kaçar, şahitten de, götürmek istediği yerden de. Çünkü o şahit, onu<br />
kazaya hükme davet etmektedir. Bu sözü bırak da o gece mescide konuk olan adamın<br />
ahvalini anlat!<br />
Ahali dedi ki: “ Babayiğitlik satma, yürü bu sevdadan vazgeç de elbisen de burada<br />
rehin kalmasın, canın da! Burada gecelemek, uzaktan kolay görünür ama bu geçit<br />
sonunda güçleşir! Nice kişiler vardır ki kasınır, böbürlenir. Fakat elem ve ıstırap<br />
zamanında yapışacak, el atacak bir şey arar!<br />
Savaştan önce halkın gönlüne iyi bak ve kötü hayal kolay görünür. Fakat adam savaşa<br />
girdi mi iş o zaman sarpa sarar! Madem ki aslan değilsin, ileriye ayak atma. Çünkü<br />
ecel kurttur, canınsa koyun! Yok eğer Abdal’dan olmuşsan, koyunun aslan haline<br />
gelmişse korkma, emin bir halde gel ileri ölümün sana mağlup olur, bir şey yapamaz!<br />
Abdal kimdir Varlığı değişmiş olan, Allahnın değiştirmesiyle şarabı sirke kesilen!<br />
Fakat sarhoşsan kendini aslanları bile tutarım. Emrime ram ederim sanıyor,<br />
sarhoşlukla aslan olduğunu zannediyorsan kendine gel, sakın ileri atılma! Allah doğru<br />
yolu bulmamış kötü münafıklar hakkında “ Onların savaşmaları, kendi aralarında<br />
şiddetlenir” dedi.<br />
Kendi kendilerine kaldılar mı er kesilirler. Fakat savaşta evdeki karılara dönerler. O<br />
gayp askerinin başbuğu Peygamber dedi ki: “ Ey yiğit, savaştan önce yiğitlik olamaz!”<br />
sarhoşlar, savaş lafına kalkıştılar mı ağızlarından köpük saçarlar ama savaş kızışınca<br />
köpük gibi kalırlar, hiçbir işe yaramazlar.<br />
Bu çeşit adamın kılıcı savaş sözü olunca, uzar. Asıl savaştaysa soğan gibi kat, kat<br />
kınlara gömülür! Savaşı düşündüğü zaman gönlü, yaraları arar, saflara dalar, erlikler<br />
gösterir. Savaş zamanındaysa bucak, bucak kaçar Cefaya uğrayıp cilalanacağı zaman<br />
kaçan, sonra da safa dileyen kişiye şaşarım doğrusu.<br />
Aşk davaya benzer, cefa çekmek de şahide, şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki!<br />
Kadı, senden şahit isterse incinme. Yılanı öp ki hazineyi elde edesin! Zaten o cefa sana<br />
değildir ki ey oğul sendeki kötü hulyadır. Sopayla kilime vuran, kilimi dövmez,<br />
tozlarını silker! Kızıp atı döven, hakikatte atı dövmez, aksak yürüyüşünü döver.<br />
Bu yürüyüşü bıraksın da iyi yürüsün, rahvanlaşsın der. Üzüm suyunu şarap olsun diye<br />
hapis edersin ya. Birisi bir yetimi dövse gören der ki. O yetimceğizi neye dövüyorsun.<br />
Allahdan korkmuyor musun Döven de “ Canım, dostum, ben onu ne vakit dövdüm ki<br />
Ben, ondaki Şeytanı dövüyorum” der.<br />
Annen, sana “ geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.<br />
Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da! Bunlar, kendilerini kınayanları<br />
da savaştan döndürürler. Nihayet böyle rezil ve kahpe bir halde kala kaldılar.<br />
Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını aza dinle, bu çeşit<br />
adamlarla savaş safına girme.<br />
Allah bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak<br />
sokar, hile ve fesadı çoğaltırlar” dedi. Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir<br />
onların yaprağını! Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir<br />
hale düşerler. Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar,<br />
safı da bozar perişan ederler.<br />
Bu çeşit adamdansa münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker<br />
daha iyi. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış kötü fakat çok bademden<br />
iyidir elbette. Suret bakımından acı da birdir, tatlı da fakat hakikatte bunlar birbirine<br />
zıtdır, ikidir.<br />
Kafir o alemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku<br />
vardır. Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka, korka<br />
adım atar. Yolcu, yol bilmezse nasıl gider Tereddütlerle gönlü kanla dolu olarak!<br />
Birisi “ Hay adam hay yol burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta<br />
duruverir.<br />
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer<br />
mi Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku<br />
zamanında kayboluverirler. Onlar, laf da Babil sihrine maliktirler, her şeyi yapar,<br />
çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız bırakıverirler.<br />
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini<br />
bekleme! Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir<br />
durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder.<br />
O himmeti yüce garip dedi ki. “Beni, bu mescitte kalacak, bu mescitte uyuyacağım. Ey<br />
mescit bana Kerbela olsan yine aldırış etmem. (zaten yok olmayı, zaten ölmeyi<br />
istiyorum) sen beni muradıma eriştiren bir Kabe olacaksın ey seçilmiş ev, aman beni<br />
kurtar da Mansur gibi ipimle oynayayım.<br />
Size gelince. Öğüt vermede Cebrail bile olsanız Halil ateş içinde medet istemez ki. Ey<br />
Cebrail git, ben tutuşmuş yanmaktayım amber ve öd ağacı gibi yanmakta bana daha<br />
hoş geliyor. Ey Cebrail, sen bana yardım ediyorsun, kardeş gibi beni görüp<br />
gözetiyorsun ama ben ateşe atılmada pek çeviğim yanmakla azalacak, yanmakla<br />
çoğalacak, yaşayacak can değilim ki!<br />
Ot yemekle artan, gelişen can hayvan canıdır. O can ateşe mensuptur, odun gibi de<br />
telef olur gider. Odun olmasaydı meyve verir, ebediyen mamur bir halde kalır, her<br />
şeyi de mamurlaştırırdı. Bu ateş bil ki yakıcı bir yelden ibarettir. Asıl ateşin ışığıdır,<br />
kendisi değil. Asıl ateş esirdedir. Yeryüzündeki onun ışığı onun gölgesidir.<br />
Hulasa ışık ve gölge, daima oynar durur. Baki kalmaz. Yine koşa, koşa madenine<br />
gider, aslına kavuşur. Boyun daima olduğu gibidir de gölgesi bir an kısalır bir an uzar<br />
çünkü ışıkların hiç kimse sebat ettiğini görmemiştir; akisler yine döner; asıllarına,<br />
analarına giderler. Kendine gel, ağzını yum; fitne, dudaklarını açtı. Kuru sözlere giriş,<br />
doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
Bu hikaye sone ermeden hasetçilerden bir kötü dumandır geldi. ben bundan korkmam<br />
ama bu tekme belki bir gönlü saf kişinin ayağını çeler. O Hakimi Gaznevi, perde<br />
ardında kalanlara ne güzel manevi bir misal getirdi. Sapıklar, kuranda sözden, laftan<br />
başka bir şey görmezlerse şaşılmaz ki.<br />
Körün gözüne nurlarla dolu güneşin ışıkları gelmez de yalnız bir hararet gelir. Göbekli<br />
biri ansızın eşek yurdundan şunu, bunu kınayan karılar gibi baş çıkararak “ Bu söz<br />
yani Mesnevi aşağılık bir söz Peygamberin hikayesi ona uymaya anlatıp durmakta.<br />
Bunda öyle velilerin at koşturdukları makamlara ait yüce bahisler yüksek şeyler yok.<br />
Dünyadan ve Allahdan başka her şeyden kesilmeden tut da yokluk makamına kadar<br />
derce, derece mertebe, mertebe Allah’a ulaşıncaya kadar. Her durağın her konağın<br />
şehri de yok ki bir gönül sahibi onunla kanatlanıp uçsun” dedi. O kafirler Allahnın<br />
kitabını da u çeşit kınadılar.<br />
“ Bu esatirden eski masallardan ibaret öyle derin bahisler yüce hakikatleri eşelemeler<br />
yok bunda bunu küçücük çocuklar bile anlar. Kabul edilecek yahut edilmeyecek<br />
emirlerden nehiylerden ibaret. Yusuf, Yusuf’un büklüm, büklüm zülüfler. Yakub,<br />
Zeliha’ın derdi.<br />
Hep bunlar değil mi Bunları herkes anlar bilir. Nerede bir söz ki akıl onu idrak<br />
edemesin de hayretlere düşsün” dediler. Allahda dedi ki. “ eğer bu sana kolay<br />
görünüyorsa bu çeşit kolay, basit bir sure söyleyiver. Cinlerinize insanlarınıza kudret<br />
ve sanat sahibi olanlarınıza söyleyin de ehemmiyetsiz gördüğünüz ayetler gibi bir<br />
ayet meydana getirsinler!”<br />
Bu tertemiz aslan adama mescitte neler göründü. Sen onu söyle yine mescitte suya<br />
gark olmuş adam nasıl uyursa öyle uyudu. Gam denizine batmış aşıkların uykusu<br />
daima kuş ve balık uykusudur. Gece yarısı korkunç bir sestir geldir. Ey kendisine<br />
fayda dileyen geleyim mi, geleyim mi. Bu şiddetli ses tam beş kere geldi, korkudan<br />
adamın yüreği çatlıyor paramparça oluyordu.<br />
O Burara’lı aşık da kendisini muma atmıştı. O zahmet, aşkı yüzünden kendine kolay<br />
gelmekteydi. Her şeyi yakıp yandıran ahı, göklere yüceliyordu. Sad-ı Cihan’nın<br />
gönlüne merhamet gelmişti. O bir suç işleseydi, biz de o suçu gördük. Fakat “ Ey<br />
Allah, acaba o avaremizin hali nasıl Bir seher vakti kendi kendisine diyordu ki<br />
merhametimizi adamakıllı bilmiyordu ki.<br />
Suçlu kişinin gönlüne bizden bir korkudur var. fakat korkusunda yüzlerce ümit gizli.<br />
Ben utanmayan ve korkmayan kişiyi korkuturum. Zaten benden korkanı neye<br />
korkutayım. Ateş, soğuk tencerenin altına konur, kaynayan coşkunluğundan baştan<br />
çıkan tencerenin altına değil!<br />
Benden emin olanları bilgimle korkuturum; korkanlarınsa korkularını teskin ederim.<br />
Ben yamacıyım yamanması icap eden yeri yamarım. Herkese nabzına göre şerbet<br />
veririm. Kişinin sırrı ağacın köküne benzer yaprakları o kökten feyz alırda kupkuru<br />
gövdesinden çıkar yeşerir.<br />
Yapraklar köke göredir ağaçta böyle olduğu gibi nefislerde akıllarda da böyledir. Vefa<br />
ağaçlarından göklere yücelmiş kollar kanatlar var. Kökleri yerli yerinde de ferileri<br />
gökte. Aşk yüzünden gökte kollar kanatlar meydana gelirde Sadr-ı Cihan’nın gönlüne<br />
nasıl merhamet gelmez. Gönlünde o suçu affetme denizi dalgalanmaya başladı.<br />
Zaten gönülden gönüle pencere vardır. Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak.<br />
İki gönül iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz. İki kandilin yağ konan kapları<br />
birbirine bitişik değildir ama ışıkları katışmış birleşmiştir. Hiçbir aşık yoktur ki<br />
sevgilisinin vuslatını arasın. Dilesin de sevgilisi onu aramasın dilemesin.<br />
Fakat aşk aşıkların vücutlarını inceltir zayıflatır. Sevgililerin vücutlarını ise<br />
güzelleştirir semirtir. Bu gönülden sevgi ve şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi<br />
vardır. Gönlünde Allah sevgisi arttı mı şüphe yok ki Allah seni seviyor. Tek elin sesi<br />
çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!<br />
Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerede o susamış, diye ağlar, inler!<br />
Bizdeki bu susuzluk suyun bizi çekmesinden ileri gelir. Biz suyunuz, su bizim. Allah<br />
hikmeti ezelde bizi birbirimize aşık etti. O ezeli hükme göre kainatın büyük zerreleri<br />
çift çifttir ve her cüzü de kendi çiftine aşıktır.<br />
Alemde her cüzü de muhakkak kendi çiftini ister. Kehlibar nasıl saman çöpünü<br />
çekerse her cüzü de muhakkak kendi çiftini çeker. Gökyüzü yere merhaba der,<br />
demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim. Gökyüzü aklen erkektir. Yer kadın<br />
onun verdiğini bu besler yetiştirir. Yerin harareti kalmadı mı gök hararet yollar.<br />
Rutubeti bitti mi rutubet verir. Gök yüzünde bulunan ve toprağa mensup olan burç<br />
yere yardım eder. Suya mensup burç yere rutubet verir. Yeri terü taze bir hale sokar.<br />
Yele mensup burç yele bulutları sevk eder. Yerdeki buharları ufunetleri çeker alır.<br />
Ateş burcu da güneşe hararet verir. Güneşin önü de ardı da o burçtan kızmış tava gibi<br />
kızarmıştır.<br />
Kadına nail olmak için kazancının etrafında dönüp dolaşan erkek gibi felek de zamane<br />
de dönüp dolaşmaktadır. Bu yeryüzü hanımlıklar etmekte doğurduğu çocukları<br />
emzirip yetiştirmektedir. Şu halde yerle göğün de aklı var böylece bil. Çünkü<br />
akıllıların işlerini işliyorlar. Bu iki güzel birbirlerinden süt emmeseler, birbirlerini<br />
sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı<br />
Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden<br />
ne hasıl olur Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlansın diyedir. Bu birlikte<br />
alem baka bulsun diye Allah erkekle kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi. Her<br />
cüze de diğer bir cüze meyil verdi. İkisinin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut<br />
bulur.<br />
Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz, sureta birbirlerine<br />
aykırıdır ama hakikatte birdir. Geceyle gündüz görünüşte birbirine zıttır, düşmandır,<br />
fakat her ikisi de bir hakikatin etrafında dönmekte ağ kurmaktadır. İşini gücünü<br />
başarıp tamamlamak için her biri canciğer gibi öbürünü ister. Çünkü gece olmayınca<br />
insanın geliri, kuvveti olmaz. Bu gelir olmayınca da gündüzler neyi harc eder<br />
ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI<br />
Şeytan gibi o da asker içine girdi, yüzün biri oldu. “ Ben size yardımcıyım” dedi.<br />
Onlara afsun okudu, onları aldattı. Fakat Kureyş, onun sözüne uyup hazırlanarak iki<br />
ordu karşılaşınca, müminlerin saflarında melek askerlerini gördü. Sizin görmediğiniz o<br />
gayp askerlerinin saf kurduklarını görünce canı, korkudan bir ateş gede kesildi.<br />
Ayağını gerisin geriye çekmeye başladı. “ Ben pek kalabalık bir ordu görüyorum.<br />
Allahdan korkarım ben, o bana yardım etmez. Çekilin gidin ben sizin görmediğinizi<br />
görüyorum” dedi. Haris dedi ki: “ Ey Suraka, neden dün böyle söylemiyordun ”<br />
Suraka şekline girmiş olan Şeytan “ Şimdi savaşın başlamak üzere olduğunu<br />
görüyorum” dedi. Haris “ Sen, ancak Arapların hor hakir bir topluluğunu görmektesin.<br />
Bundan başka bir şey görmüyorsun ama ey aşağılık herif, o zaman laf zamanıydı,<br />
şimdi savaş zamanı.<br />
Dün ben dayanır, ayak direrim, size yardımda bulunurum, bu suretle de üst gelirsiniz<br />
diyordun. A melun, dün ordu kumandanı kesilmiştin, şimdi namertleştin, bayağılaştın,<br />
korkaklaştın. Senin sözüne kandık da geldik. Bu bela tuzağına düştük” dedi. Haris, bu<br />
sözleri söyleyince o melun bu azardan kızdı, hiddetlendi.<br />
Bu sözlerden gönlü dertlendi, kızgınlıkla elini, Haris’in elinden çekti. Göğsünü döverek<br />
kaçıp gitti. O biçarelerin kanını da bu hileyle döktü. O bunca alemi yktı, harap etti de<br />
sonra “ Ben sizden değilim” dedi. Meleklerin heybetini görünce Haris’in göğsüne bir<br />
yumruk aşk edip yere yıktı, kaçıverdi! Nefisle Şeytan, ikisi de birdir.<br />
Surette kendisini iki gösterdi. Melekle akıl da birdir, himmeti var da onun için iki suret<br />
oldu, içinde aklı alan, cana da düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var.<br />
Bir an kertenkele gibi saldırır, derken hemencecik bir deliğe kaçıverir. Gönlün de nice<br />
delikler var. her delikten baş çıkarıp durmada!<br />
Şeytanın insanlardan gizlenmesine, bir deliğe girip saklanmasına “ Hunus” derler.<br />
Onun gizlenmesi de kirpinin büzülüp gizlenmesine benzer. Kirpi büzülür de kafasını<br />
çıkarır. Tekrar gizler ya o da öyle işte. Allah şeytana “ Hannas” dedi. Şeytan, kirpinin<br />
kafasına benzer. Kirpi, kötü avcıdan ürker de büzülür, başını gizler.<br />
Fırsatını bulunca başını çıkarır. Bu hileyle yılanı bile zebun eder. Nefis senin iç<br />
aleminde yolunu kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi Seni kötü<br />
şeylere şehvetten, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa tamaha, afete esir olmuştur.<br />
O gizli memur yüzünden hırsız oldun, kendini berbat ettin de nihayet bu görünen<br />
memurlar, seni kahretmek için yol buldular.<br />
Hadisteki şu güzel öğüdü duy; düşmanlarınızın en kuvvetlisi, içinizdedir. Bu düşmanın<br />
palavrasını dinleme kaç ondan çünkü o da inatta İblise benzer. Dünya sevgisi dünya<br />
geçimine savaşma yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile<br />
ehemmiyetsiz bir hale getirirse bun da şaşılacak ne var ki O, sihriyle bunun gibi<br />
yüzlerce iş yapar!<br />
Sihir bazen sanatla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri çirkin bir hale sokar. Sihrin hali<br />
budur; afsunlar üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir. Bir an gelir, insanı<br />
eşek gösterir, bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür. İşte senin içinde<br />
böyle bir sihirbaz gizlidir.<br />
Vesveselerde daimi bir sihir kudreti vardır. Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü alemde<br />
öyle sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler. Bu kuvvetli zehrin bittiği<br />
ovada tiryak da bitmiştir ey oğul! Tiryak, sana “ Gel, beni kendine siper et. Ben sana<br />
zehirden daha yakınım. Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder, benim sözüm de<br />
sihir ama onun sihrini def eder” der!<br />
“ O güzel yiğit, o Peygamber “ Sözde sihir hassası var” dedi. Doğruda söyledi. Ey<br />
kerem sahibi kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma bizi<br />
de! Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler. Bir alçak, yarın bize bir ateştir salar.<br />
Onu zalimin birisi doğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti. Mescidin adı çıkmış<br />
zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de kurtulurum dedi,<br />
diyebilir.<br />
Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma. Zaten düşmanların hilelerinden emin<br />
değiliz. Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı<br />
arşınla ölçülemez! Senin gibi çokları bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda<br />
birer, birer tutam, tutam sakallarını yoldular! Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa<br />
kes, yürü git, kendini de vebale sokma bizi de!”<br />
Dedi ki: “ Dostlar, ben bir Lahavleyle ürküp kaçacak şeytanlardan değilim. Bir çocuk,<br />
ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak kuşları kaçırırdı. Kuşlar, o küçücük defin<br />
sesini duyup tarladan kaçarlar, ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu. Kerem sahibi<br />
Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu.<br />
Gökteki yıldılar kadar çok , talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya<br />
kondu. Bir de horoz gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına<br />
yüklemişlerdi. Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de. O deve, tarlaya<br />
giriverdi. Çocuk, ekinleri korumak için o küçücük defi çalmaya başladı.<br />
Bir akıllı kişi çocuğa dedi ki. “ Def çalıp durma. O esrik deve, zaten davul taşıyan deve.<br />
O sese alışmış. A çocuk senin bu defceğizin ona vız gelir. O bu defin yirmisi kadar olan<br />
koskocaman nöbet davulunu taşıyor! Ben de La kılıcıyla kurban olmuş bir aşıkım.<br />
Canım, bela davulunun nöbet vurulduğu yer!<br />
Sizin bu tehditleriniz yok mu bu gözlerin gördüğü şeylere karşı ancak bir defceğizin<br />
gümbürtüsünden ibaret! Erler, ben, hayallere kapılıp bu yolda duracaklardan değilim.<br />
Ben İsmail Peygambere mensup olanlardanım, öldürülmeden çekinmem yok. Hatta<br />
İsmail gibi başından geçmiş bir adamım ben!<br />
Gösterişlerden de geçmişim riyadan da “ Söyle geliniz” emri canıma gel demiştir.<br />
Peygamber dedi ki: İhsan edilen şeye verilecek karşılığı iyice bilen bu dünyada<br />
ihsanda bulunur. Verilen şeye verilecek yüzlerce karşılığı gören derhal cömertliğe<br />
ihsana başlar. Herkes, kar elde etmek için malını vermek üzere pazara, çarşıya<br />
bağlanmıştır.<br />
Dağarcıktaki altın sahibi bir kar elde etsin de onu yoksullara versin diye ısrarla<br />
oturmuş beklemektedir. Satıcı, elindeki kumaşın fazla para ettiğini gördü mü ona olan<br />
aşkı soğuyuverir. Kumaşların fazla bir kar getirdiğini görmez de o yüzden onlara<br />
ısınır, onları elden çıkarmaz. Bilgi, hüner ve sanatlarda böyledir.<br />
Bunlara sahip olanlar, bunlardan daha şerefli, daha üstün bir şey görmezler de o<br />
yüzden ehemmiyet verirler. İnsan için candan iyi bir şey yoksa can azizdir. Fakat<br />
candan iyi bir şeye sahip oldu mu, canın adı hor, hakir olur gider. Çocuğun canı, çocuk<br />
kaldıkça, büyümedikçe oyun için yapılan bebeciktir. Bu düşünceler bu hayallenmeler<br />
de bebeciklerdir. Sen çocuk kaldıkça onlara ihtiyacın vardır.<br />
Fakat çocuk, çocukluktan kurtuldu da kemale erişti mi, adam oldu mu artık<br />
duygulardan da vazgeçer, düşüncelerden de hayallerden de! Mahrem yok ki açıkça<br />
söyleyeyim. Sükut ettim; Allah hakikate uygun olanı daha iyi bilir. Malla beden,<br />
hemencecik eriyip giden kardır. Fakat satılığa çıkarılınca onların alıcısı Allahdır.<br />
Bu kar, sana neden paradan daha iyi geliyor, bilir misin şüphedesin, yakinin yok da<br />
ondan. Behey aşağılık adam, bu sendeki zan, ne acayip zan ki yakin bahçesinde hiç<br />
uçmuyor. Oğul, her şüphe yakına susamıştır. Şüphe arttıkça yakına ulaşmak için daha<br />
ziyade çırpınır, kol kanat açar, uçmaya çalışır.<br />
İlim mertebesine ulaştı mı kanadı ayak kesilir, gayri uçmaya ihtiyacı kalmaz. Çünkü<br />
bilgisi yakın kokusunu almaya başlamıştır. Çünkü bu sınanmış yolda ilim yakından<br />
aşağıdır, şüphe . Bil ki ilim yakını arar. Yakin de apaçık görüşü. Elhakümü suresinde “<br />
Kella lev ta’lemune” den sonrasını oku da bunu ara, bul anla.<br />
Ey bilgi sahibi, bilgi insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakın sahibi olsalardı<br />
cehennemi gözleriyle görürlerdi. Görüş, şüphe yok ki yakinden doğğar; nitekim hayal<br />
de zandan doğmaktadır. Elhakümü suresinde bu anlatılmıştır. İlm-el yakin olur, bak<br />
da gör! Bana gelince; ben, şüpheden de yüceldim, yakinden de kınanmadan başım<br />
dönmüyor.<br />
Onun helvasını yedim, gözüm aydınlandı, onu gördüm gayri. Şu halde evime<br />
gidiyorum demektir, elbette ayağımı küstahça basarım, ayağım titremez körcesine<br />
gitmem ki! Allah güle bir söyledi de gülü güldürdü ya gönlüme de onu söyledi de<br />
gülden yüz kat fazla güldürdü. Selviye bir şey yaptı. Boyunu dümdüz etti. Nerkisle<br />
ağustos gülü de ondan feyz aldı, güzelleşti.<br />
Bir tecellisiyle kamışı, canı da tatlı, gönlü de tatlı bir hale getirdi. Toprağa mensup<br />
insan, onun lütfuyla Çigil güzeli oldu. Kaşı o dertçe fitneci, işveci bir hale getirdi yüzü<br />
gül ve nar gibi kıpkırmızı bir renge boyadı. Dile yüzlerce sihirbazlık öğretti; madene<br />
Caferi altın hassasını ihsan etti. Silah deposunun kapısını açınca güzellerin bakışları<br />
aşıkları koklamaya başladı.<br />
Bu tecelli ile, bu feyz ile benim gönlüme de ok attı, beni de sevdalara saldı. Beni şükre<br />
de aşık etti, şekere de! Öyle bir sevgiliye aşıkım ki her alım, onun alımıdır. Alık da<br />
onun bir kuluna kuludur, can da! Ben kuru laf etmem; bir söz söylesem bile su gibi<br />
söylerim de ateşi söndürmede hiçbir ıstırabım olmaz.<br />
Ben nasıl bir şey çalabilirim Hazinedar o nasıl kuvvetlenmem arkam o. Kimin arkası<br />
güneşten kızar, ısınırsa yüzü pek olur, kuvvetlenir. Artık ona ne korku vardır, ne<br />
utanma! Yüzü, hiçbir şeye aldırış etmeyen güneş gibi düşmanı yakar, perdeleri yırtar.<br />
Her peygamberin dünyada yüzü pektir, bir tek binici olduğu halde padişahların<br />
ordularına saldırır, onları ezer, bozar!<br />
Bir şeyden korkmaz, gamlanmaz bu yüzden de hiçbir şeyden yüz çevirmez tek başına<br />
bütün dünyayı mağlup eder. Taşın yüzü pektir, gözü tok. Dünya dolusu kerpiç olsa<br />
korkmaz. Çünkü kerpiç, kerpiççi tarafından o hale konmuştur, taşıysa Allah yapmıştır,<br />
ondan dolayı serttir, katıdır.<br />
Koyunlar, sayıya sığmayacak kadar çok olsa kasap, onların çokluğundan korkar mı<br />
hiç Hepiniz de çobansınız. Peygamber de çobandır. Halka gelince sürüye benzer.<br />
Peygamber, onların çobanıdır, onları sürer durur. Çoban koyunlarla savaşa<br />
girişmekten korkmaz, bilakis onları soğuktan, sıcaktan korur.<br />
Kızar, kahreder de koyunlara bağırırsa bu bağırışı sevgisindendir, hepsini de sever de<br />
ondan bağırır! Her an yeni bir talih kulağıma söyleyip duruyor. Seni gamlandırsam<br />
bile gamlanma! Ben seni kötü gözlerden gizlemek için gamlandırırım. Kötü gözler,<br />
yüzünden ırak olsun diye kederlendiriri, ahlakını acı bir hale getiririm.<br />
Sen, benim avcım değil misin Bana kavuşmak için tedbirler kurmadasın benim<br />
ayrılığımla herkesten ayrılmış beni arayıp durmaktasın, kimsesiz bir hale gelmişsin!<br />
Dertlere düşmüş, izimi bulmak için çarelere başvurmuşsun, dün senin yanık, yanık ah<br />
ettiğimi duydum.<br />
Seni bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya sana yol gösterip kendime almaya<br />
kaadirim ben. Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak<br />
basarsın. Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür.<br />
Ne kadar gurbet çeker, mihnetler zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o<br />
derece lezzet alır, zevk bulursun!<br />
Bir bak nohut tencerede ateşten zebun oldu mu ya doğru sıçramaya başlar. Tencere<br />
kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk<br />
göstermeye koyulur. “ Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun. Madem ki satın aldın,<br />
neye bu hallere uğratıyorsun” der.<br />
Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki. “ Yok güzelce kayna,<br />
tencereden çıkmaya kalkışma. Seni sevmediğimden senden hoşlanmadığımdan<br />
kaynatmıyorum seni ki. Bir zevkle, bir çeşniye sahip ol da. Gıda haline gel, yen cana<br />
karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil. Bostanda sular içtin,<br />
yeşerdin, terü taze bir hale geldin ya. İşte o su içiş, bu ateşe düşmen içindi.<br />
Allahnın rahmeti, kahrından ileridir, kahrından fazladır ve ezelidir. Bu yüzden de bir<br />
kimseyi belalara uğratması, rahmetindendir. Varlık sermayesi elde edilsin diye<br />
rahmeti, kahrından ileridir, üstündür. Etle deri lezzetsiz meydana gelmez. Fakat onlar<br />
meydana gelmedikçe sevgilinin aşkı, onları nasıl eritebilir<br />
İşte bu takdir neticesi olarak sen de kahırlara uğrarsan eseflenme bu kahırlar<br />
yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Sonra bunun özrü olarak tekrar<br />
lütuf eder, yıkanıp arındın, dereden atladın, artık o mihnetler geçti der. Der ki. Ey<br />
nohut , baharın otladın yeştin.<br />
Şimdi zahmet ve eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da. Konuk şükürler ederek<br />
minnetler duyarak geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın.<br />
İkram ettiğin şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin bütün nimetler<br />
sana haset etsinler! Ben Halil’im sen de bıçağım önündeki oğlum başını koy, rüyada<br />
seni kestiğimi gördüm!<br />
Gönlünü bozma, başını kahır önüne koy da İsmail gibi boğazını keseyim. Başını<br />
kopartayım. Fakat bu baş, zahiri kesilmekten, koparılmaktan münezzeh olan baştır.<br />
Ancak ezeli maksat, senin teslim olmandır. Ey Müslüman teslim olmayı araman,<br />
dinlenmen gerek! Ey nohut, belalara düş, kayna, piş de ne varlığın kalsın, ne sen kal!<br />
O bostanda güldüyse can ve göz bostanının gülü olduğundan güldün. Su ve toprak<br />
bahçesinden ayrıldıysan lokma oldun, dirilerin vücuduna girdin. Gıda ol, kuvvet ol,<br />
düşünce ol evvelce süttün şimdi ormanlarda aslan kesil! Vallahi sen, önce onun<br />
sıfatlarından ayrıldın da geldin tekrar çevikçe acele et, yine onun sıfatların ulaş!<br />
Buluttan, güneşten, gökten geldin. Yine Allah sıfatları haline döndün mü göklere<br />
gidersin. Yağmur ve ışık suretinde geldin, Allahnın tertemiz sıfatları suretine bürünüp<br />
gidiyorsun. Güneşin, bulutun, yıldızın cüzüydün. Nefis, iş söz ve düşünceler oldun.<br />
Nebatın ölümü, hayvanın varlığı oldu, bu suretle de “ Ey güvendiğim, inandığım<br />
kişiler, beni öldürün” sözü doğru çıktı.<br />
Madem ki ölümden sonra bize böyle bir hayat var; “ Şüphe yok ki ölümümde hayat<br />
vardır” sözü doğru. İş, söz ve doğruluk, meleğin gıdasıdır. Melek bunlarla göğe ağar.<br />
Nitekim o yemek de insana gıda olunca cemadat halinden yücelir. O canlı bir hale<br />
gelir. Bunu adamakıllı, etraflıca anlattık başka bir yerde gelecek.<br />
Kervan, daima göklerden gelmekte, alışverişte bulunup yine göklere gitmekte. Şu<br />
halde hırsız gibi acılıkla zorla değil de istekle tatlı, tatlı güzel, güzel git! Seni<br />
acılıklardan yıkayıp arıtmak için acı söylüyorum. Donmuş, soğuk çalmış üzümü<br />
donukluğu gitsin diye soğuk suya atarlar. Seni de acıklıklarla gönlün kanlara<br />
bulanırsa içindeki bütün acılıklar gider.<br />
Av köpeği olmayan köpeğin boynunda tasma yoktur. Ham ve kaynamamış şey,<br />
mutlaka lezzetsizdir.” Nohut, bu sözleri duyunca “ Mademki iş böyledir hanımcığım<br />
güzel, güzel kaynarım, sen de bana yardım et ama, sen bu kaynatmada beni yapıp<br />
yoğuran bir mimara benziyorsun. Vur bana kepçeyle ne de güzel vuruyorsun. Ben fil<br />
gibiyim vur başıma, yarala beni vur yarala da Hindistan’ı Hindistan bahçelerini<br />
görmeyeyim.<br />
Bu suretle de kendimi kaynamaya, vereyim de onun kucağına ulaşayım, ona<br />
kavuşmaya bir yol bulayım. Çünkü insan zenginlikle azgın olur. Rüyasında Hindistan’ı<br />
gördü mü filciyi dinlemez, azgın bir hale gelir.<br />
Hanım, nohuda der ki: “ Ben de bundan önce senin gibi yeryüzü cüzülerindenim. Ateş<br />
gibi mücadeleyi içercesine tadınca makbul oldum. Bir müddet yeryüzünde kaynadım,<br />
bir müddet de ten tenceresinin içinde. Bu iki kaynayışla duygulara kuvvet oldum, ruh<br />
kesildim de sonra seni pişiriyorum. Cematken, bu sıfattan koşar, geçersen bilgi olur<br />
manevi sıfatlar haline gelirsin derdim.<br />
Ruh sahibi oldum ama bu sefer de diyorum ki: Bir kere daha coş, kayna da bu canlı<br />
suretten de geç! Allahdan inayet iste u ince bahislerde ayağın sürçmesin, mananın<br />
künhüne, işin ta sonuna eriş! Çünkü çok kişiler Kuranı anlayamadılar da yol azıttılar.<br />
Bazı kişilerse o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine gittiler. A inatçı yücelere çıkmak<br />
sevdasında değilsen ipin ne suçu var.<br />
KURAN´IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ<br />
Bil ki Kuranın bir zahiri var. zahirin de gizli ve pek Kudretli bir de iç yüzü var. o batının<br />
bir batını onun da bir üçüncü batını var ki onu akıllar anlayamaz hayran kalır. Kuranın<br />
dördüncü batınıysa eşsiz örneksiz Allahdan başka kimse görmemiş kimse bilmemiştir.<br />
Oğul sen kuranın dış yüzüne bakma şeytanda ademi topraktan ibaret gördü<br />
hakikatine eremedi. Kuranın zahiri insana benzer sureti görünür. Meydandadır da canı<br />
gizli insanın amcası dayısı bile insana o kadar yakın olduğu halde yüzyıl beraber<br />
yaşasa halini bir kıl ucu kadar olsun göremez anlayamaz.<br />
Veliler halkın gözünden gizlenmek için dağlara giderler derler ya hakikatte halka<br />
nazaran bunlar yüz tane dağın tepesine çıkmışlar ayaklarını yedinci kat göğün üstüne<br />
atmışlardır. Onlar halka nazaran yüzlerce denizden yüzlerce dağdan ötedeyken neden<br />
dağlara giderler de gizlenirler<br />
Velinin dağa kaçmaya ihtiyacı yoktur ki gök tayı bile onun ardından koşar. Ayağından<br />
yüzlerce nal sökülür düşer de yine de izine yetişemez. Gök yüzü bile döndü dolaştı da<br />
o canın tozuna erişemedi. Bu yüzden de yaslandı gök elbiselere büründü. Hani zahiren<br />
peri gözden gizlidir ya insan perilerden daha gizlidir.<br />
Akılıya göre insan gizli olan periye nazaran yüz kat daha gizli. Akıllıya nazaran insan<br />
bu kadar gizli olunca gayb alemindeki seçilmiş insan nasıl olur.<br />
İnsan Musa’nın asasına benzer. İsa’nın afsunu gibidir. Müminin kalbi adalet sahibi<br />
olan ve yardım dilenen Allah elindedir. Allahnın iki parmağı arasındadır. Asa<br />
görünüşte bir sopadan ibarettir ama ağzını açtı mı bütün varlık ona bir lokmadır.<br />
İsa’nın afsunundaki harfe sese bakma ondan ölüm bile kaçıyor. Sen ona bak.<br />
Afsunda ki o ehemmiyetsiz, o değersiz sözlere bakma, o afsunla ölünün sıçrayıp<br />
oturuşunu seyret. O sopayı ehemmiyetsiz görme. Yemyeşil denizi nasıl böldü, onu<br />
gör! Uzaktasın da yalnız birer kara çadırdır görüyorsun bir adım ilerle de orduyu gör!<br />
Uzak olduğundan yalnız bir toz dumandır görüyorum ama birazcık yaklaş, ileri var da<br />
topun içindeki adama bak! Onun tozu gözleri aydın eder. Onun erliği dağları yerinden<br />
söker! Musa, çölün bir ucundan kalkıp gelince Tur dağı, onun gelişinden neşelendi,<br />
rakkas kesildi.<br />
Davud’un yüzü Allah nuriyle parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ<br />
Davud’a yoldaş oldu. Her iki çalgıcıda bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. “ Dağlar<br />
Davud’un sesine ses verin onunla beraber ırlayın” diye emir geldi. dağla Davud. İkisi<br />
de bir sesle seslendi bir perdeden seslendi.<br />
Allah dedi ki. “ Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın benim için hemdemlerinden<br />
cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud iştiyak ateşi gönlünden<br />
şule vermekte çalgıcılar hanendeler arkadaşlar istersin. O kadim Allah dağları senin<br />
huzuruna getirir.<br />
Dağlar sana çalgı çalarlar şarkı okurlar zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi<br />
ses çıkarır. Sesine ses verirler.! Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi feryat etmesi<br />
caiz oluyor ya bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri feryatları var. o her şeyden<br />
arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.<br />
O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar,<br />
işitmezlerde o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine<br />
yüzlerce söz söyler, dinlerde yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lamekan<br />
aleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları<br />
sen duyarsında başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.<br />
Tutalım Velilerin sessiz harfsiz sözlerini duymuyor, işitmiyorsun; işte gördün ya. Misli<br />
sende de var neden inanmıyorsun A sağır.<br />
MESNEVİ´Yİ KINAYANA CEVAP<br />
Ey kınayan köpek sen hav ,hav edip duruyor da Kuranı kınamakla hükmünden kendimi<br />
kurtarırım mı sanıyorsun. Bu o aslan değil ki ondan canını halas etmeğe muvaffak<br />
olasın. Yahut kahrının pençesinden imanını kurtarasın. Kuran kıyamete kadar ey<br />
kendilerini bilgisizliğe feda edenler diye nida eder.<br />
Der ki. “ Siz beni masal sandınız da kınama ve kafirlik tohumunu ektiniz. Fakat<br />
kınayıp da aslı yok masaldan ibaret dediniz. Ama gördünüz ya siz yok oldunuz siz<br />
masal oldunuz. Ben Allahnın kelamıyım Allahyla kaimim canım canına gıdayım arı<br />
duru parlak bir yakutum. Ben güneşin nuruyum sizin üstünüze vurdum sizi<br />
aydınlattım.<br />
Fakat güneşten ayrılmış değilim. Bakın ben aşıkları ölümden kurtarmak için buracıkta<br />
akıp duran bir abıhayatım. Hırsınız hasediniz bu kötü kokuyu almasaydı, Allah sizin<br />
mezarlarınıza da bundan bir katrecik saçardı. O hakimin sözünü o hakimin öğüdünü<br />
tutmaz mıyım hiç her kötü ve yanlış kınama yüzünden gönlümü bozmam işimden<br />
sözümden kalmam.<br />
Hakim-i Gaznevi buyurmuştur ki: tayla anası su içerken seyisler atlar gelsinler su<br />
içsinler diye ıslık çalıyorlardı. Tay ıslık sesini duyunca başını kaldırdı ürküp su<br />
içmekten vazgeçti. Anası “ Yavrucuğum neye ürküyorsun su içmiyorsun” diye sordu.<br />
Tay dedi ki. “ Bunlar ıslık çalıyorlar hep birden ıslık çalmalarından korktum. Yüreğim<br />
titredi yerinden oynadı. Hep birden ıslık çalıp bağırmaları beni korkuttu”<br />
Anası “Dünya kurulalı abes işler de bulunanlarda vardı. Bu dünya böyle kurulmuş<br />
böyle gider! Benim akıllı yavrucuğum onların kendi saçlarını sakallarını yolmaları<br />
yakındır” vakit var tertemiz ve gür su da akıp gidiyor. Sudan ayrılırsın ayrılık seni<br />
şahrem, şahrem eder. Bundan önce davran da abıhayatla dolu olan ırmaktan su<br />
içmeye bak.<br />
İç de senden nebatlar bitsin ey gafil susuz biz velilerin sözlerinden Hızır’ın Abıhayatını<br />
içmekteyiz gel. Bu gür suyu görmüyorsan bari körler gibi gel de testini suya daldır. Bu<br />
ırmakta su var bunu duydun ya köre taklitle iş yapmak gerek. Suyu sayıklayıp duran<br />
testini ırmağa daldır, daldırınca ağırlaştığını anlarsın. Anlarsın da su olduğuna<br />
inanırsın. Gönlün o zaman bu kuru taklitten kurtulur. Kör ırmak suyunu açıkça<br />
göremez ama testinin ağırlaştığını anlayınca su olduğunu bilir. Çünkü testi önce hafif<br />
di ırmağa daldırınca ağırlaştı. İçi hayli suyla doldu. Evvelce her yel beni kapıp beni<br />
götürürdü. Fakat şimdi ağırlaştım beni yel kapamaz artık.<br />
Akılsız kişileri her türlü yel kapıp gider. Çünkü onların kuvvetleri sağlam değildir.<br />
Kötü ve hayırsız adam lengersiz gemidir. Ne demir atmıştı ne bir yere bağlıdır. Deli<br />
rüzgarlardan kurtulamaz ki. Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir.<br />
Akıllılardan bir lenger dilen.<br />
İnsan o cömertlik denizinin inci hazinesinden alık fikir kazanırsa bunların yardımıyla<br />
gönlü marifetler elde eder. Gönüllükten çıkar yücelir gözleri de nurlanır. Çünkü nur<br />
gönülden doğar da bu göze vurur. Gönül olmasa gözün hiç bir şey göremez. Gönül akıl<br />
nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir.<br />
Bil ki gökten inen mübarek su gönüllere gelen vahiydir. Dillere gelen doğru sözdür.<br />
Biz de tay gibi ırmaktan su içelim de bizi kınayan vesveseciye bakmayalım aldırış<br />
etmeyelim. Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş. Halkın bütün kınamalarını hava<br />
say. Yol aşan menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar.<br />
Sen de din yoluna girmeyi o yolda çalışmayı kurarsın ama şeytan içinden seslenir “ A<br />
sapık o yola gitme eziyetlere düşer yoksul olur kalırsın. Dostlarından ayrı düşer hor<br />
hakir bir hale gelir pişman olursun” sen de o melun şeytanın sesinden korkar<br />
yakinden kaçar sapıklığa düşersin.<br />
“ Hele yarın hele öbür gün din yoluna girer koşar yürürüm, daha önümüzde vakit var”<br />
dersin. Sağdan soldan ölümün gelip çattığını görürsün komşuların ölür evlerinden<br />
feryatların yükselir derken yine can korkusuyla din yoluna girmeye niyetlenir bir an<br />
olsun kendini adam edersin.<br />
Ben korkup ayağımı geri çekmem diye ilimden hikmetten silahlar kuşanırsın. Bu<br />
sırada şeytan yine hileye sapar seslenir. Bu kulluk kılcından kork geri dön. Yine<br />
korkar aydın yoldan kaçar o ilim ve hüner silahlarını atarsın. Yıllardır bir ses bir<br />
bağırış yüzünden ona kulsun. Hırkanı böyle bir karanlığa atmışsın.<br />
Şeytanların bağırışlarındaki heybet halkı kıskıvrak bağlamış boğazlarını sıkmıştır.<br />
Onların canları nura kavuşmaktan öyle meus olmuştur ki kafirlerin ruhları da<br />
kabirdekilerin dirilmesinden ancak o kadar meustur. O melunun sesinin heybeti bu<br />
olursa gayrı Allahnın sesindeki heybet ne olur.<br />
Doğandan aslı, nesli belli olan keklik korkar. Sineğe o korkudan pay yoktur çünkü<br />
doğan sinek avlamaz ki. Sinekleri ancak örümcekler avlar. Şeytan örümcek senin gibi<br />
sineğe galiptir. Keklikle karakuşla işi yok. Şeytanların bağırışları kötü kişilere çobanlık<br />
eder. Padişahın sesiyse velilerin bekçisidir. Bu suretle birbirinden uzak olan bu iki ses<br />
birbirine karışmaz tatlı denizden bir katra bile acı denize taşmaz.<br />
Şimdi o şiddetli ses hikayesini dinle. O iyi bahtlı konuk sesi duyunca yerinden bile<br />
kıpırdamadı. Dedi ki. “ Bu ses, bayram davulu sesi., neden korkacakmışım Tokmağı<br />
yiyen davul; o korksun! Ey kalbi olmayan boş davullar, can bayramınızdan kısmetiniz,<br />
tokmaktan ibaret.<br />
Kıyamet bayramında dinsizler davul. Bizse gül gibi gülmekteyiz, bayrama erişenlere<br />
benziyoruz. Şimdi duy da bak, bu davul nasıl ses vermekte devlet tenceresi nasıl<br />
kaynamakta. O er, davulun sesini duyunca “ Gönlüm, titreme korkma yakine erişmiş<br />
kötü gönüllülerin canları öldü gitti. Haydar gibi ya ülkeyi zapt ederim ya canım<br />
bedenimden gider.”<br />
Yerinden fırladı bağırdı. “ Ey ulu adam, işte buracıkta hazırım hadi ersen gel! Tılsım<br />
hemencecik bozuldu, her taraftan ulam, ulam altın dökülmeye başladı. Öyle altın<br />
döküldü ki oğlancağız, kapının bile kapanıp açılmayacağından korktu. Ondan sonra o<br />
kuvvetli aslan kalktı, ta seher çağına kadar altını dışarıya götürmekteydi. O canıyla<br />
oynayan er gerisin geriye çekilip kaçan korkakların ramine definelerine sahip oldu.<br />
Her kör ve hakikatten uzak kalmış altına tapan kişinin hatırına bu hikayeyi duyunca<br />
derhal zahire altın gelir. Çocuklar saksıları kırar o kırık parçalara altın adını takar<br />
eteklerine koyarlar. Oyun oynarken o parçalara altın adını taktın ya artık ne vakit altın<br />
desen çocuğun aklına saksı kırıkları gelir. Fakat erlerin kastettikleri altın ne o altındır<br />
ne bu altın.<br />
Onlar üstüne Allahnın adı basılmış hakiki altını kast ederler. O altın ne fesada uğrar<br />
ne ziyana ebedi ve daimidir. O altın öyle bir altındır ki bu zahiri altın parlaklığını<br />
ondan almış kadir ve kıymeti ondan bulmuştur. Gönül o altından ganileşir parlaklık ve<br />
aydınlıkta aydan bile üstündür. O mescit bir mumdu, adamda pervane. O pervane<br />
huylu adeta canıyla oynamaktaydı.<br />
Ateş kanadını yaktı ama daha güzel kanat ihsan etti. O ateşe atıma aşıka pek kutlu<br />
geldi pek. O bahtı kutlu Musa’ya benziyordu. Ağacın civarında bir ateştir görmüştü.<br />
Allah ona birçok inayetlerde bulunmuştu. O gördüğünü ateş sanıyordu ama nurdu.<br />
Oğul sen de Allah erini görünce ondan insanlık ateşi var sanıyor onu insan<br />
görüyorsun. Sen onu kendiliğinden insan görüyorsun.<br />
Halbuki o sıfat sende. Batıl zannın ateşi de bu tarafta dikeni de. O Musa’nın ağacıydı.<br />
O ışıklarla dopdoludur. Bir kerecik olsun ona ateş demede nur de. Bu dünyadan<br />
vazgeçmekte ateş görünmedi mi Fakat salikler o makama gittiler bu alemi terk<br />
ettiler de nurdan ibaretmiş. Bil ki din mumu yücedir ateşten ibaret olan mumlara<br />
benzemez.<br />
Bu zahiri mum ateş görünür fakat sevgiliyi yakar. Din mumuysa sureti ateş görünür.<br />
Fakat ziyaretçilere gül kesilir. Bu zahiri mum çok işler bitirir, fakat hakikatte adamı<br />
yakar. Din mumuysa vuslat zamanı gönül aydınlatır. Allah’a layık olan pak nurun<br />
şulesi, ona ulaşanlara nur görünür ama ondan uzak kalanlara ateş gibidir.<br />
ZITLARIN ÇEKİMİ<br />
Toprak bedenin toprağına “ Dön geri canı bırak toz gibi bize gel sen bizim<br />
cinsimizdensin bedenden o rutubetli yurttan kurtulup bize gelmen daha doğru” der.<br />
Bedende “ Doğru benden senin gibi ayrılıktan perişanın fakat ayağım bağlı”diye cevap<br />
verir. Sular “ Ey yaşlı gurbetten gel bize ulaş” diye bedenin yaşlığını aramakta.<br />
Esir “ Sen ateştensin aslına ulaşma yolunu tut” diye bedenin hararetini çağırıp<br />
durmaktadır. Unsurların ipsiz halatsız çekişleri yüzünden bedende yetmiş iki türlü illet<br />
vardır. İllet, unsurlar birbirlerini bıraksınlar diye bedeni koparıp dağıtmak üzere gelir.<br />
Bu unsurlar ayakları bağlı dört kuştur. Ölüm, hastalık ve illet de onların ayak bağlarını<br />
çözer.<br />
Birbirlerine bağlı olan ayakları çözüldü açıldı mı her unsur kuşu hemencecik uçuverir.<br />
Bu asıllarla feri’lerin birbirlerini çekişi yüzünden her an bedenimizde bir illet zuhur<br />
eder. Kuşa benzeyen her cüzün aslına uçması için bu ulaşmayı bozup yırtmak ister.<br />
Fakat Allahnın hikmeti bu aceleye mani olur. Onları ecel gelinceye kadar sıhhat<br />
vasıtasıyla toplu tutar. “ Ey cüzler daha ecel gelip görünmedi, ecelden önce kanat<br />
çırpmanızda bir fayda yok” der. Her cüzü kendi aslına arkadaş olmayı diler ararsa<br />
ayrılıkta kalan bu garip canın hali ne olur Var sen kıyas et.<br />
Can der ki. “ Ey benim şu yeryüzüne mensup cüzülerim benim garipliğim sizin<br />
garipliğinizden daha acı. Ben arşa mensubum.” Tenin meyli yeşilliğe akarsuya çünkü<br />
aslı onda canın meyli ise diriliğe diriye, çünkü aslı Lamekan’ın canı. Can, hikmete<br />
bilgilere. Ten bağa bahçeye üzüme meyleder.<br />
Can yücelmeye yükselmeye can atar. Ten kazanca ota yiyeceğe içeceğe. O yücelmenin<br />
aşkı, o yücelmenin meylide canadır. “ Allah onları sever onlarda Allah’ı” ayetini<br />
bundan anla! Bunu anlatmaya kalkışsam sonu ucu gelmez. Mesneviye daha böyle<br />
sekiz misli kağıt bile yetişmez. Hasılı kim bir şey isterse istediği şey de ona rağbet<br />
eder.<br />
İnsan, hayvan, nebat, cemat her şey, birbirine aşıktır. Bir adam bir şeyi sevdi de<br />
muradı o oldu. Başka bir şey dilemez bir hale geldi mi o muradı olan sevgilide<br />
muratsız hale gelen aşıkına aşıktır. Muratsız hale gelen aşıklar bir murat etrafında<br />
döner, dolaşır yalnız sevgililerini dilerler ama muratları maksatları olan sevgililerde<br />
onları kendilerine çekip dururlar.<br />
Fakat aşıkların meyil ve muhabbetleri aşıkları zayıf bir hale getirir. Maşukların meyil<br />
ve muhabbeti ise onları güzelleştirir parlak bir hale sokar. Sevgililerin aşkı onların<br />
yanaklarını parlatır. Aşıkların aşkı aşıkların canlarını yandırır. Kehlibar niyazdan<br />
müstağni davranan bir aşıktır.<br />
O uzun yola düşen o uzun yolda savaşansa saman çöpü bunu bırak o susamış aşıkın<br />
aşkı Sadr-ı Cihan’nın gönlünde parladı. O aşkın o ateş gedenin dumanı ona kadar<br />
vardı. Gönlünü yumuşattı. Fakat onu aramayı namusuna kibrine yediremiyordu.<br />
Merhameti o yoksula müştak olmuştu. Saltanat bu lütfe mani oluyordu.<br />
Akıl burada hayran acaba bu mu onu çekti yoksa bu çekiş o taraftan mı oldu. Cüretten<br />
vazgeç sen bunu bilmezsin anlamazsın dudağını yum gizli sırrı Allah daha iyi bilir.<br />
Bundan böyle bu sözü gizleyeyim beni o çeken çekmekte. Ne yapayım ben. Ey bir işe<br />
sarılıp savaşan onu güzelce başarmaya uğraşan seni çeken bundan bahsetmeye<br />
bırakman kim<br />
Bir yere gideyim diye yüzlerce defa karar verir davranırsın fakat seni bir saik başka<br />
yere çeker durur. Binici dizgini her tarafa çevirir. Ta ki ham at üstünde bir binicinin<br />
bulunduğunu başı boş bulunmadığını anlasın diye. Fakat terbiyeli at üstünde binici<br />
olduğunu bilir bundan dolayı iyi yürür.<br />
O yok mu senin gönlünü yüzlerce sevdaya bağlamış nihayet seni muratsız bir hale<br />
getirmişte sonrada gönlünü kırıvermiştir. İlk kararının kolunu kanadını kırdı ya peki<br />
niçin o kanat kıranın varlığı doğru olmuyor niçin kendini ona teslim etmiyorsun Onun<br />
kaza ve kaderi senin tedbir ipini koparıverdi pak ala neden kaza ve kaderine<br />
inanmıyor niçin kazasına rıza vermiyorsun<br />
Yapacağın işlere iyice niyetlenir yapmayı kurar kararlaştırırsın. Bazan bu kararın denk<br />
gelir. Gönlün tamahtan düşer niyetini sağlamlarsın. Sonra tekrar o niyet bozuluverir.<br />
Seni tamamıyla muratsız bir hale getirseydi gönlün ümitsizlenirdi dilek tohumunu<br />
nasıl ekebilirdi.<br />
Ama emel tohumunu ekseydin akılsız bir hale düşseydin Allah hükmünde olduğun<br />
onun emri alrında bulunduğun nasıl meydana çıkardı. Aşıklar muratsız kaldılar da<br />
Allahlarından haber aldılar. Muratsızlık cennete kılavuzdur. Ey yaradılışı güzel “<br />
Cennet istenmeyen hoşa gitmeyen şeylerle murada nail olmayışlarla kaplanmıştır”<br />
hadisini işit.<br />
Senin muratlarının görüyorsun ya ayakları kırık ama öyle adam vardır ki bütün<br />
muratları olur. Şu halde onun tarafından gönülleri kırılanlar onun yolunda onun<br />
aşkında doğru olanlardır. Fakat nerede aşıkların gönül kırıklığı nerede başkalarından<br />
gönül kırıklığı. Akıllıların gönülleri mecburi kırılır. Dilediklerini yapamazlar meyus<br />
olurlar.<br />
Aşıklarda yüzlerce ihtiyar var dilediklerini yüzlerce kere yapabilirler. Öyle olduğu<br />
halde ona tabi olurlar. Gönülleri bu yüzden kırılır emellerine bu yüzden<br />
erişememişlerdir. Akılı başında olanlar bağla bağlanmış kullardır aşıklar ise hürdür<br />
şekerlenmiş ballanmış canlardır onlar. Akıllıların yuları zorla gelin emridir gönlünü<br />
kaptıranların baharı dileyerek gelin emri.<br />
Peygamber bir bölük esir gördü. Onları çekip sürüklüyorlardı. Hepside feryadü figan<br />
ediyordu. O sırları bilen aslan zincirlere vurulmuş olduklarını gördü. Gizlice onlara<br />
bakmaya başladı. Her biri hiddetinden o hak Peygambere dilerini gıcırdatmakta<br />
dudaklarını çiğnemekteydi.<br />
Fakat bu kadar kızgın oldukları halde ağız açmaya kudretleri yoktu. Hepsi de on<br />
batmanlık kahır zincirine vurulmuştu. Memur onları şehre doğru çekmekte küfür<br />
ülkesinden alıp kahırla sürüklemekteydi. Ne yerlerine başkası kabul ediliyor ne<br />
koyuverilmeleri için para alınıyor, ne de bir ulu kişi onlara şefaat ediyordu.<br />
Peygambere “ Alemlere rahmet” diyorlar ya öyle olduğu halde bütün bir alemin<br />
boynunu boğazını kesiyordu. Onlar Peygamberi binlerce defa inkar ederek ağızlarının<br />
içinden hareketini kınayarak gidiyorlardı. Diyorlardı ki: nice çarelere başvurduk çare<br />
olmadı zaten bu adamın yüreği taş gibi katı .<br />
Biz binlerce Alpaslanken iki üç çıplak ve yarı canlının elinde, bu derece aciz kaldık.<br />
Uygunsuz hareketimizden mi, yıldızımızın düşüklüğünden mi yoksa sihirden mi Bahtı<br />
bahtımızı yırttı; tahtı, tahtımızı baş aşağı etti. İşi sihirle yüceldi, büyüdüyse bir de<br />
sihir yaptık, neden tutmadı, neden tesir etmedi<br />
Eğer davamız doğru değilse bizim kökümüzü sök diye putlara da dua ettik. Allah’a da.<br />
Hak kimdeyse kim doğrucuysa ona yardım et. Onun yardımında bulun biz doğruysak<br />
bize, o doğruysa ona muin ol dedik. Bu duada çok bulunduk, Lat, Uzza ve Menat’a nice<br />
secdeler ettik. Dedik: “ Eğer Muhammed haksa meydana çıkart değilse onu bize zebun<br />
et.<br />
Şimdi onun Allah yardımına mazhar olduğunu gördük işte. Biz umumiyetle<br />
zulmetmişiz, o nur! Bu bize cevap: dilediğiniz işte meydana çıktı. Hanginizin doğru<br />
olduğu açığa vuruldu.” Sonra yine fikirlerindeki bu düşünceyi körletiyorlar, bu sözleri<br />
bırakarak diyorlardı ki: “ Bu düşüncemiz de işimizin tersine gitmesinden meydana<br />
geldi; gönlümüzde onun doğru olduğuna dair bir düşüncedir peydahlandı.<br />
Birkaç kere galip geldiyse ne oldu ki bundan ne çıkar Zaman da herkese galebe<br />
çalıyor! Biz de zamaneden kam aldık, bizim bahtımız da yaver oldu. Biz de ona birkaç<br />
kere üst geldik.” Sonra yine “ O da mağlup oldu ama mağlup oluşu, bizim mağlup<br />
oluşumuz gibi çirkince, alçakça değildi. İyi bahtı o bozgunlukta, o mağlubiyette bile<br />
ona el altından gizlice yüzlerce neşe verdi.<br />
Hatta o hiç de mağluba benzemiyordu. Ne gamı vardı, ne üzülüyordu” demekteydiler.<br />
Müminlerin nişanesi mağlubiyettir ama müminin alt oluşunda da bir güzellik var! misk<br />
ve amberi kırsan dünyayı güzel kokularla doldurursun. Fakat ansızın eşek tezeğini<br />
kırsan evler, baştanbaşa pis kokuyla dolar. Peygamber, perişan bir halde<br />
Hudeybiye’den dönerken “ İnna Fetahna” devletinin davulu çalındı.<br />
Allah devletinden haber geldi; “ Yürü bu zafere erişemediğinden gam yeme. Şimdi<br />
elindeki bu horluk yok mu Nimetlere erişmen demektir. İşte şuracıktaki filan kale,<br />
filan yer senin” hakikatten de oradan çabucak dönünce bak hele, Kurayza’nın Nazir’in<br />
başına neler geldi. o iki kaleyle çevrelerindeki yerler teslim oldu. Ganimetlerden<br />
faydalar elde ettiler. Öyle olmasa bile şu taifeye bak. Onlar gam içinde, keder içinde<br />
Allah’a meftun ve aşıklar.<br />
Zehri şeker gibi yemekteler gam dikenlerini deve gibi otlamaktalar! Hem de bunu,<br />
gamdan kederden kurtulmak için de yapmıyorlar; gama uğradıklarından yapıyorlar.<br />
Bu horluk, onlarca rütbelere, mevkilere erişmek! Kuyunun dibinde öyle neşeliler ki<br />
oradan çıkıp taca tahta nail olacağız diye korkuyorlar. Sevgiliyle beraber oturduğum<br />
yer, yerin altı da olsa yine arştan yücedir.<br />
Peygamber dedi ki: “ Benim miracım Yunusun miracından üstün değildir. Benimki<br />
göklere çıkmakla oldu, onun ki yerlere inmekle zaten Allah yakınlığı hesaba sığmaz ki.<br />
Yakınlık ne ya çıkmaktır, ne aşağıya inmek. Allah yakınlığı varlık hapsinden<br />
kurtulmaktır. Yok olana nedir aşağı ne Yok olanın ne yakınlığı olur, ne uzaklığı ne<br />
geç kalışı!<br />
Allahnın sanat yurdu da yokluktandır. Hazinesi. Sen varlığa aldanmış kalmışsın.<br />
Yokluk nedir, ne bileceksin Hulasa onların kırıklığı hiç bizim kırıklığımıza benzer mi a<br />
ulu kişi Onlar biz ikbale erişip yücelince nasıl neşelenirsek horluğa düşüp<br />
ellerindekini telef edince öyle neşelenirler. Bu çeşit adamın malı geliri yokluk<br />
varlığından ibarettir. Yoksulluk, horluk ona iftihardır, yüceliktir.<br />
Esirlerden biri dedi ki. “ Peki niçin Peygamber bizim halimizi görmedi bizi böyle<br />
zincirlere vurulmuş görünce nasıl oldu da güldü. Hani onun huyları değişmişti, hani o<br />
Allah huylarıyla huylanmıştı da neşesi ne bu zindanın lezzetlerindendi, ne bu zindan<br />
dan kurtulduğundan. Pekala ya neden düşmanlarının kahroluşundan neşeleniyor,<br />
neden bu fetihten bu zaferden gururlanıyor.<br />
Erkek aslanlara kolayca üstün geldi muzaffer oldu diye neşelenmekte. Gayri anladık ki<br />
o da hür değil. Dünyadan başka hiçbir şeyle memnun değil, başka bir şeyden gönlü<br />
şad olmuyor Yoksa nasıl gülebilir ki O dünya ehli, iyiye de merhamet eder, kötüye<br />
de . İyiyi de esirger, kötüyü de”<br />
Esirler birbirleriyle bunu konuşuyor, birbirlerine bunu fısıldıyorlardı. Memur<br />
duymasın, duyarsa o padişaha söyler,sözlerimiz kulağına gider, iye fısıltıyla<br />
konuşuyorlardı.<br />
Memur, o sözü duymadı ama Allah bilgisine sahip olan Peygamberin kulağına vardı.<br />
Yusuf’un gömleğini alıp götüren, gömleğin kokusunu duymadı da Yakup duydu.<br />
Şeytanlar gökyüzünün çevresinde döner, dolayısıyla da yine Levh-i Mahvuz’daki gayp<br />
sırlarını duyamazlar. Muhammed’se dayanıp yatmış uyurken o sır gelir, başucunda<br />
döner durur! Helvayı kime nasipse o yer parmakları uzun olan değil!<br />
Delici Şahab şeytanları, hırsızlığı bırakın da Ahmed den sır öğrenin diye kovar sürer.<br />
Ey iki gözünü de dükkana dikmiş ümidini oraya bağlamış adam kendine gel mescide<br />
yürü de rızkını Allahdan iste. Peygamber onların sözlerini duyup söylediklerini anladı<br />
da dedi ki. “ O gülüş savaşa galebe ettim diye değil ki. Onlar ölmüşlerdir, yokluk<br />
aleminde çürüyüp gitmişlerdir.<br />
Bizce ölüyü öldürmeye kalkışmak erlik değildir. Onlar da kim oluyor ki Ben savaşta<br />
ayak diredim mi ay bile yarılır! Hani hür olduğumuz, mevki ve şeref sahibi olduğunuz<br />
zamanlar yok mu işte ben o vakit sizi böyle bağlamış zincirlere vurulmuş görüyordum.<br />
Ey malla mülkle, soyla sopla nazlanan, sen akıllı kişinin yanında oluk üstündeki<br />
devesin. Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek gelir çatar sözü gözümün<br />
önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı! Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum<br />
yok’a bakıyorum açıkça varı görüyorum. Sırra bakmakta, daha dünyada Adem’le<br />
Havva vücuda gelmemişken gizli bir alem görmekteyim.<br />
Siz daha Elest deminde zerrelerden ibarettiniz. Daha vakit ayaklarınız bağlı, baş aşağı<br />
ve alçalmış bir haldeydiniz, sizi öyle görüyordum ben. Direksiz desteksiz gökyüzü<br />
yaratılmadan bildiğim şeyler, alem yaratıldıktan sonra da hep o hiç artmadı. Ben daha<br />
sudan topraktan vücut bulmamış, bu surete bürünmemişken sizi baş aşağı olmuş<br />
görüyordum.<br />
Siz ikbaldeyken de bunu böyle görüyordum. Yeni bir şey görmedim ki sevineyim! Gizli<br />
bir kahra uğramış, gizli bir kahırla bağlamıştınız. Gayri bu ne kahırdır, unu kim anlar<br />
Siz şeker yerdiniz de o şeker de zehir olurdu. Böyle zehirlerle dolu şekeri düşman<br />
yerse afiyet olsun. Neden ona haset ediyorsun ki Sizde o zehri neşe ile içiyordunuz.<br />
Eceliniz gizlice kulaklarınızı tıkamıştı.<br />
Ben üst geleyim de dünyayı zaptedeyim diye harp etmiyorum ki. Çünkü bu cihan<br />
murdardır, pistir. Ben böyle pis bir şeye nasıl haris olurum Köpek değilim ki ölünün<br />
perçemini çekip koparayım. Ben İsa’yım, ölüyü diriltmeye gelirim. Sizi helak olmaktan<br />
kurtarayım diye savaş saflarını yarmaktayım. İnsanların başlarını; yüceleyim, devlete<br />
erişeyim diye kesmem.<br />
Kessem, kessem bütün alem kurtulsun diye birkaç baş keserim. Çünkü siz,<br />
bilgisizliğinizden pervane gibi ateşe atılmaktasınız. Bense sizi ateşe düşmeyesiniz<br />
diye sarhoşçasına iki elimle ateşten kovmaktayım. Siz kendinizi fetihler elde ettiniz,<br />
üst geldiniz sanıyorsunuz ama asıl o vakit bahtsızlık tohumu ekiyordunuz.<br />
Hadi gayret, hadi gayret diye birbirinizi teşvik ediyordunuz ama adeta ejderhanın<br />
üstüne at sürüyordunuz. Güya kahır ediyordunuz, halbuki kahrın ta kendisine<br />
çatmıştınız. Asıl siz zaman aslanın kahrıyla kahrolmuştunuz!<br />
Hırsız, ev sahibini kahreder, altın çalar, hırsızlıkla meşgulken valinin adamları gelip<br />
çatar. Eğer o anda ev sahibinden kaçsaydı vali, ona o adamları yollar mıydı hiç<br />
Hırsızın kahredişi kahrolmasıdır; çünkü onun kahredişi, kendi başını kapar. Ev<br />
sahibine üstün oluşu, hırsıza bir tuzaktır. Bu suretle vali gelir, hırsızı kısas eder.<br />
Sen halka galip geldin, savaşta üst oldun ama Allah seni çeke, çeke zincire vurmak<br />
için onları mahsustan mağlup etmiştir. Kendine gel de mağlup olanın ardını bırak,<br />
dizginini kas, pek at sürme, ezilir paralanırsın sonra! Seni bu suretle tuzağa düşürdü<br />
mü ondan sonra o kalabalığın saldırışını görürsün sen. Alık bu üstünlükte bozgunluğu<br />
görürken nasıl olur da sevinir<br />
İleriyi gören akıl gözü keskendir. Allah o gözü kendi sürmesiyle sürmelemiştir.<br />
Peygamber “ Cennet ehli olanlar, bazı şeyler yüzünden savaşlarda düşmanlıklarda<br />
mağlup ve zebun olurlar” dedi. Bu alt oluş, bu zebunluk noksan yüzünden gönüllerinin<br />
kötülüğünden, yahut da din zayıflığından değil, son derecede ihtiyata riayet<br />
ettiklerinden, düşüncelerine inanmadıklarındandır.<br />
Peygamber, Hudeybiye’de kafirlere üstün gelmişken gizlice “ İman etmiş erler<br />
olmasaydı” hikmetini işitti. Müminlerin halas olması için melun kafirlerden el çekmek<br />
farz oldu. Hudeybiye ahdi nasıl oldu, oku da “ Allah, kafirlerin ellerini çekti, size<br />
dokunamadılar” ne demektir tamamıyla anla!<br />
Peygamber galip gelmişken bile kendisini Allah tuzağında mağlup olmuş gördü de “<br />
Ben sizi ansızın bastırdım, zincirlere vurdum diye gülmüyorum. Sizi zincirlerle<br />
bukağılarla selviliklere, güllük gülistanlıklara çekiyorum da ona gülüyorum. Ne<br />
şaşılacak şey sizi zincirlere vurup amansız ateşten çayırlıklara, çimenliklere<br />
götürüyorum.<br />
Cehennemden ağır zincirlerle ta ebedi cennete kadar sürükleyip götürüyorum dedi.<br />
İyi kötü: Bu yolda her mukallidi de böylece bağlı olarak Allah kapısına çekerler.<br />
Velilerden başka herkes, bu yolu korku ve bela zinciriyle aşar. Gayret et de nurun<br />
parlasın, aydın olsun sülukun, hizmetin kolaylaşsın.<br />
Çocukları da zorla mektebe götürürsün ya çünkü onların gözleri kördür, faydalarını<br />
görmezler. Ama mektebin faydasını anladılar mı koşa, koşa giderler, içleri açılır, neşe<br />
duyarlar. Çocuk mektebe kıvrana, kıvrana gider. Çalışmasına karşılık hiçbir şey<br />
görmemiştir ki! Fakat kesesine birkaç para gündelik kondu mu geceyi hırsız gibi<br />
uykusuz geçirir. Gayret et de ibadetinin karşılığı gelsin. Bak o zaman ibadet edenlere<br />
nasıl haset edersin. Mukallitlere “ Zorla gelin” yaradılışı temiz kişilere de “ İsteyerek<br />
gelin” denmiştir. Bu Allah’ı bir maksat için sever. Öbürünün dostluğunda hiçbir garez,<br />
hiçbir maksat yoktur.<br />
Bu dadısını sever ama sür için sever. Öbürünü ancak onu aşık olduğundan, o<br />
görünmeyen güzele gönül verdiğinden sever. Çocuk dadının güzelliğini anlamaz ki<br />
onda sütten başka bir istek yoktur. Öbürüyse zaten dadıya aşıktır. Bu sevgide muradı<br />
maksadı ancak ona ulaşmaktır. Şu halde Allahdan bir şey umarak, Allahdan korkarak<br />
sevenler, taklit defterinden ders okumaktadırlar.<br />
Nerede Hakk’ı ancak hak için seven garezlerden maksatlardan ayrılmış aşık Fakat<br />
ister öyle sevsin, ister böyle madem ki Allahnın hayrına nail olayım diye Allah’ı seven<br />
de. Allahdan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de. Her ikisinin bu<br />
sevgisi bu arayıp taraması da o alemdendir. Bu gönül kaptırma o dilberden o güzelin<br />
güzelliğinden ileri gelmedir.<br />
Şimdi şuraya geldik: Eğer Sadr-ı Cihan o aşıkı gizlice çekmese, dilemese istemeseydi.<br />
O aşık, ayrılığa tahammül edemeyecek bir hale gelir, ona kavuşmak için tekrara koşa,<br />
koşa yollara düşer miydi Sevgililerin meyli gizlidir, örtülüdür. Fakat aşıkın meyli iki<br />
yüz davul zurnayla ilan edilir, o kadar meydandadır. Burada ibret için bir hikaye<br />
söylemek var ama Buharalı aşık beklemekten aciz oldu.<br />
Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden kavuşsun yüzünü görsün diye söylemekten<br />
vazgeçtik. Ölümden kurtulsun, kurtuluşa erişsin. Çünkü sevgiliyi görmek Abıhayat<br />
içmektir. Görülmesi, ölümü gidermeyen sevgili, sevgili değildir. Onun ne meyvesi<br />
vardır, ne yaprağı! Ey iştiyak çeken sarhoş iş iştir ki sen o işteyken ölüm bile gelip<br />
çatsa sana hoş gelsin.<br />
Delikanlı, iman doğruluğunun nişanesi, o sırada ölsen bile sana ölümün hoş<br />
gelmesidir. Canım imanın böyle değilse kamil değildir, demek yürü, dini tamamlamaya<br />
savaş! Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse sevdiğin iş, işte o iştir.<br />
Ölümün kötülüğümü gitti mi zaten artık o ölüm değildir, ölümün bir suretidir, bir<br />
göçmeden ibarettir, o.<br />
Ölümdeki kötülük gitti mi ölümle fayda var demektir. Gayri dosdoğru anlaşıldı ki ölüm<br />
geçti gitti! Sevgili dediğin bir Hak’tır, bir de Allahnın “ Sen benimsin, ben senin”<br />
dediği. Şimdi kulak ver de dinle: Aşk, aşıkı liften örme ipliklerle bağlamış sürükleyip<br />
getirdi. Sadr-ı Cihan’nın yüzünü görür görmez sanki can kuşu bedeninden uçup gitti.<br />
Bedeni kuru bir ağaç gibi kalakaldı.<br />
Tepesinden tırnağına kadar buz kesildi! Yüzüne gül suları serptiler, yanında buhurlar<br />
yaktılar, neler yaptılarsa faydasız kıpırdamadı, seslenmedi bile! Padişah, onun safran<br />
gibi sararmış yüzünü görünce atından indi, yanına geldi. dedi ki. “ Aşık hararetle<br />
sevgiliyi arar, fakat sevgili geldi mi o aşık yok olur, kendisinden geçer gider!<br />
Sen Allah aşıkısın; Allah ona derler ki geldi mi sen de bir kıl kadar olsun varlık kalmaz.<br />
O nazarın karşısında senin gibi yüzlercesi fanidir hocam meğerse sen kendini yok<br />
etmeye aşıkmışsın! Sen bir gölgesin, güneşe aşıksın. Şems geldi elbette gölge derhal<br />
yok olur!<br />
Bir sivrisinek çayırlıktan çimenlikten gelip Süleyman’ın huzuruna çıkarak hakkını<br />
istedi de dedi ki: “ Ey Süleyman, Şeytanlar insanoğulları ve periler arasında adaleti<br />
yaydın; Kuş da senin adaletine sığınmış balık da kimdir o kaybolan kimdir o mahrum<br />
ki adaletin onu arayıp bulmamış olsun Bize de insaf et bizim de hakkımızı al çok<br />
perişanız bağdan da nasibimiz yok gül bahçesinden de!<br />
Her zayıf kişinin müşkülünü halledersin sivrisinek zaten zayıflığın misalidir. Biz<br />
zayıflıkla kanadı kırık olmakla acizlikle tanınmışız, sen lütufla yoksullara yardımla<br />
tanınmışsın. Sen kudret derecelerinin en sonuna varmışsın biz acizliğin zavallılığın<br />
son derecesine varmışız! İmdat et, bizi bu gamdan kurtar, ey eli Allah eli olan, elimizi<br />
tut.<br />
Süleyman “ Ey hak isteyen , kimden şikayet ediyorsun Söyle. Kimdir o zalim ki ululuk<br />
satarak sana zulmetti, yüzünü gözünü tırmaladı. Bizim zamanımızda zalim nerede<br />
Şaşılacak şey nasıl oluyor da hapsedilmemiş nasıl oluyor da bizim zindanımızda değil<br />
Bizim doğduğumuz gün zulüm öldü. Kimdir bizim zamanımızda zulmeden Nur geldi<br />
mi zulmet yok olur. Zulmün aslı ve arkası da zulmettir. Bak şeytanlar bizim için<br />
çalışmada kazanmada bize hizmet etmede hizmetten çekinenler de zincirlerle<br />
bağlanmış bukağılarına vurulmuş!<br />
Zalimler, şeytanın iğvasiyle zulmederler, zalimlerin zulmünün aslı Şeytandan gelir.<br />
Şeytan bağlarla bağlanmış zincirlere vurulmuşken nasıl olup da zulümde bulunabilir<br />
Allah bize padişahlığı halk göklere el açıp ağlamasın diye verdi. Ah ve feryatların<br />
yücelere çıkmasın, gök yüzüyle süha yıldızı ıstıraba düşmesin. Arş yetim feryadıyla<br />
titremesin, hiç kimse sitemle perişan olmasın diye bize saltanat ihsan etti.<br />
Göklere “ Yarabbi” sesi çıkmasın diye ülkelerde yol yordam olarak bu adaleti, bu ihsan<br />
kaidesini bir kanun haline getirdik. Ey mazlum gökyüzüne bakma zamanede gök gibi<br />
ihsan ve feyz sahibi bir padişahın var” dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Benim feryadım<br />
rüzgarın elinden o bize zulüm ellerini uzattı, bize zulmetti. Onun zulmünden daraldık,<br />
onun yüzünden dudağımız yumulu, kanlar yutmaktayız!<br />
Süleyman “ Ey güzel sesli Allah emrini candan dinlenmek gerek. Allah bana dedi ki. “<br />
Ey adalet sahibi hasmı da hazır olmadıkça kimsenin şikayetini dinleme. İki hasım da<br />
hazır olmazsa hakim, hak hangisindedir, bilemez. Birisi yalnız gelse de yüzlerce<br />
şikayette bulunsa yüzlerce feryat etse bile sakın ha sakın. Hasmı olmadıkça sözünü<br />
kabul etme.<br />
Ben fermandan yüz çeviremem. Hadi git, hasmını al, öyle gel” dedi. Sivrisinek dedi ki.<br />
“ Sözün doğru, delilin tam yerinde düşmanım rüzgar, o da senin emrinde!” o padişah “<br />
Ey seher yeli, sivrisinek, zulmünden feryat ediyor. Gel. Hadi geç hasmının karşısına da<br />
anlat, ona cevap ver davasını reddet!” dedi. Rüzgar, bu emri duyunca çabucacık esip<br />
geldi fakat sivrisinek kaçma yolunu tuttu.<br />
Süleyman “ A sivrisinek nereye Dur da ikinizi de dinleyip hüküm vereyim” dedi.<br />
Sivrisinek dedi ki. “ Padişahım, ölümüm, onun varlığından zaten günüm, onun<br />
dumanından kararmakta. O gelince ben nasıl durabilirim Benim kökümü kazan o!”<br />
tıpkı bunun gibi Allah tapısını arayan da Allah geldi mi yok olur.<br />
O vuslat ebedilik içinde ebediliktir ama o ebedilik yokluk suretinde tecelli eder. Nur<br />
arayan gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur. Aşık, başını verince akıl kalır mı gayrı<br />
Her şey helak bulur, yalnız onun hakikati kalır. Onun hakikatine karşı var da yok olur,<br />
yok da. Yoklukta varlık bu pek acayip bir şey! Bu makamda akıllar elden çıkar, kalem<br />
buraya vardı mı kırılır, bir şey yazamaz olur!<br />
Sadr-ı Cihan o aşıkı yavaş, yavaş istiğrak aleminden çekmekte, söz söyleme<br />
makamına getirmekteydi. Padişah aşıkın kulağına dedi ki: “ Ey yoksul eteğini aç, sana<br />
altın saçmaya geldim. Canın ayrılığımla heyecan içindeydi. İmdadına geldim, nasıl<br />
oldu da ürküp kaçtı Ey ayrılığımla dünyanın soğuğunu, sıcağını kahrını, kahrını,<br />
lütfunu gören aşık, kendine gel, dön geriye!<br />
Akılsız bir tavuk, deveyi evine ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker! Bizim aklımız,<br />
fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih’in aklıysa Allah devesini arar. Deve başını<br />
suya toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne can, ne gönül. Aşk öyle bir fazilettir<br />
ki insanı faziletler sahibi yapar. Fakat insan bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem<br />
pek zalimdir, ham de pek cahil!<br />
İnsan hakikaten bilgisizdir. Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan, aslanı<br />
kucaklamaya çalışıyor! Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya kalkışır mıydı,<br />
buna imkan mı var insan, canına da zulmeder, nefsine de, fakat şu zulme bak, şu<br />
zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile üstündür, ileridir.<br />
Bilgisizliği ilimlere üstattır. Zulmü adaletlere doğru yol gösterir.<br />
Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş aşık ona ben nefes bağışlayınca dirilir, kendine gelir<br />
diye aşıkın elini tuttu. “ Bu bedeni ölü, bu canı uyanık aşık benimle diriliyor. Şu halde<br />
o, benim canım, bana yüz tutuyor. Ben onu bu candan yücelteyim. Bu cana muhtaç<br />
olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı onunla görsün!<br />
Namahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı onun civarında<br />
olan can görür. Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o latif ruhu derisinden çıksın deyip<br />
Aşıka “ Ey belalar yüzünden bedeni terk edip giden can, vuslat kapımızı açtık gel, gel!<br />
Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep olan ey varlığı, varlımızdan ibaret<br />
bulunan aşık! şimdi ben sana dilsiz, dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim<br />
dinle!<br />
Dilsiz, dudaksız söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar bu nefesten ürkerler. Bu<br />
nefes gizli bir ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir. Şimdi can kulağını aç da “ Allah<br />
dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi. Aşık vuslata çağrıldığını duyunca<br />
yavaş, yavaş kımıldanmaya başladı. Aşık topraktan da aşağıyı değil ya. Toprak bile<br />
sabah rüzgarının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını kaldırır! Meniden de aşağı<br />
değil ya meni bile Allah emrini duyar da güneş yüzlü Yusuflar meydana getirir!<br />
Rüzgardan da aşağı değil ya kün emrini işitir de rahimde tavus olur, güzel, güzel söz<br />
söyleyen kuş kesilir! taştan, topraktan meydana gelen dağdan da aşağı değil ya. Deve<br />
doğururu da o deveden de deve yavrusu doğar! Bunların hepsini bir tarafa bırak,<br />
yokluk koskoca bir alem doğurmadı mı Hala da her an bütün varlıklar ondan<br />
doğmuyor mu Aşık sıçradı, titredi, neşeli, neşeli bir iki döndü, bir iki çark vurdu, yere<br />
kapandı, secdeye vardı.<br />
Dedi ki. “ Ey çevresinde canın tavaf edip durduğu Allah ankası şükrolsun, kaf<br />
dağından döndük, Ey aşkın kıyamet yerinde İsrafillik eden sevgili ey aşkın aşkı, ey<br />
aşkın dileği! Bana hilat vermeden önce dilerim, kulağını pencereme daya. Kalbim<br />
tertemizdir, bu yüzden halimi bilirsin ey kulları yetiştiren ey kullarına lütuflarda<br />
bulunan sevgili sözlerimi duy!<br />
Ey misli olmayan Sadr, nice zamandır halimi duymanı arzulayıp durdum. Bu arzuyla<br />
aklım, fikrim uçtu gitti. Nice zamandır sözlerimi dinlemeni, derdimi duymanı o cana<br />
canlar katan gülüşlerini benim eksik, artık sözlerimi işitmeni benim kötülükler<br />
düşünene canımın işvesini düşünüp durdum, özleyip yattım. Benim sence malum olan<br />
kalp akçelerimi sağlam para gibi kabul ettin.<br />
Şuh bir küstahlığına gösterdiğin hilme karşı bütün hilimler, bir zerreden ibaretti. Dinle<br />
bak, hizmetinden ayrıldığım andan itibaren nelere uğradım. İlk önce benim için ne<br />
evvel kaldı, ne ahir. Ön de gözümden kalktı, son da! İkinci ey güzel sevgili, çok<br />
aradım ama sana bir ikinci bulamadım. Üçüncüsü senden ayrıldım ayrılalı Allah, üçün<br />
üçüncüsüdür demiş gibi oldum.<br />
Dördüncüsü ayrılık tarlamı ekinimi yaktı; Hamise’yi Rabia’dan ayır edemez oldum!<br />
Nerede topraklar üstünde kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik, kanlı göz<br />
yaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin. Sözlerim bu feryad-ü figanın adeta gök<br />
gürültüsü yeryüzüne bulutlardan yağmur yağdırmak istiyor!<br />
Söylemekle ağlamak arasında mütereddidim. Nasıl edeyim, ağlayayım mı söyleyeyim<br />
mi Söylesem ağlayamam, fakat ağlarsam sana nasıl şükredebilir, seni nasıl<br />
övebilirim Padişahım, gözlerimden gönül kanları akmakta bak, gözlerimden neler<br />
akıyor ” o zayıf şık bunları söyleyip ağlamaya başladı haline aşağılık kişilerde<br />
ağladılar. Yüce kişilerde.<br />
İçinden öyle bir hay haydır coştu ki Buhara halkı etrafına toplandı. Hayran,hayran<br />
söylemekte hayran, hayran gülmekteydi. Kadın erkek büyük, küçük, herkes ona şaştı<br />
kaldı! Bütün şehir onun rengine boyandı, herkes onunla beraber ağlamaya başladı.<br />
Kadın erkek birbirine karıştı, kıyametten bir alamet oldu!<br />
O anda gökyüzü yere kıyameti görmedinse gör diyordu! Akıl, bu ne aşktır, bu ne<br />
haldir. Onun ayrılığına mı şaşmalı kavuşmasına mı hangisi daha ziyade şaşılacak şey<br />
diye hayran olmuştu. Gök o anda kıyamet nameyi okumuş, saman uğruna kadar<br />
elbisesini yırtmıştı! Aşık iki aleme de yabancıdır, aşkta yetmiş iki türlü divanelik var!<br />
Aşk pek gizlidir ama şaşkınlığı meydanda Padişahların canları bile ona hasret<br />
çekmektedir. Aşk dini, aşk mezhebi, yetmiş iki şeriatta da dışarıdır. Padişahların<br />
tahtları, aşka karşı alelade bir tahta parçasından ibarettir. Aşk çalgıcısı, sema<br />
vaktinde şunu çalar: kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı!<br />
Şu halde aşk nedir Yokluk deryası! Aklın ayağı orada kırıktır! Kulluk da malum<br />
sultanlık da aşıklık bu iki perdeden gizli! Keşke varlığın bir dili olsaydı da varlardan<br />
perdeyi kaldırsa hakikati anlatsaydı! Ey varlık nefesi, ona ait ne söylersen bil ki onun<br />
üstüne bir perde daha örttün.<br />
Onun anlamanın afeti sözdür, haldir kanı kanla yıkamanın imkanı yok! ben onun<br />
sevdalılarının mahremiyim, gece gündüz kafes içinde ondan bahsetmedeyim! Ey can,<br />
pek sarhoşum, pek kendinden geçmiş pek perişan ve harap olmuşsun dün gece hangi<br />
yanına yattın ki Kendine gel kendine bu sırdan pek bahsetme önce bir sıçra kendine<br />
mahrem bir dost iste!<br />
Aşıksın sarhoşsun, dilin açılmış Allah, Allah sen, oluk üstünde bir devesin! Dil, onun<br />
sırrından onun nazından bahse kalkıştı mı gök “ Ey hakikatini güzelce örten Allah”<br />
demeye başlar. Fakat aşkı örtmek nedir Ateşi yün ve pamuk içinde gizlemek! Ne<br />
kadar örtsen o kadar meydana çıkar! Ben onu örtmeye çalıştım mı o, bayrak gibi baş<br />
kaldırır, işte buracıktayım der.<br />
Benim inadıma o iki kulağımdan yakalar da, a kendi bildiğine giden, beni nasıl<br />
örteceksin, nasıl gizleyeceksin Hadi gizle bakalım der. Derim ki: hadi git, coşmuşsun<br />
ama can gibi hem meydandasın hem gizli! Der ki: Bu benim küp içinde mahpus fakat<br />
şarap gibi küp içinde ıslık çalmaktayım! Derim ki: bir yere rehin olmadan, sarhoşluk<br />
afeti gelmeden çekil git.<br />
Der ki. İçimi güzel latif kadehin içinde ta akşam namazı vaktine kadar gündüzün<br />
dostuyum akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi,<br />
kadehimi ver derim! Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz, Arap onun için<br />
şaraba müdam adını taktı. Hakikat şarabını aşk kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru<br />
özlü aşıka gizlice saiklik eden aşktır.<br />
Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap can suyudur, sürahi de beden! Hidayet<br />
şarabı çoğaldı arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar. Saki de su kesilir, sarhoş da<br />
nasıl olur deme doğrusunu Allah daha iyi bilir. Şaraba vuran ışık sakinin ışığıdır.<br />
Şarap, bu ışıkla coşar, köpürür, oynar kuvvetlenir! Gayri sen o şaşkına sor: Sen<br />
şarabın bu halini ne vakit gördün Düşünceye hacet yok, her bilinene aşikardır.<br />
Coşana elbette bir coşturan var.<br />
Bir delikanlı kızın birine delicesine aşık olmuştu. Fakat bir türlü vuslat zamanı<br />
gelmiyordu. Aşk ona yeryüzünde bir hayli işkenceler etmişti. Aşk neden önce aşıka<br />
kinlenir Neden önce kanlı katil gibi davranır Doğru aşık olmayan kaçsın, aşktan<br />
vazgeçsin diye! O delikanlı da kadına birisini yollasa o yolladığı adam, hasedinden<br />
zavallının yolunu vururdu.<br />
Sevgilisine bir mektup yazıp yollasa okuyan, kelimeleri yanlış okurdu. Sabah<br />
rüzgarını, vefatını arz etmek üzere gönderse rüzgar toza dumana gark olur, karardı.<br />
Kuşun kanadına bir kağıt parçası bağlayıp uçursa kağıttaki ateşli sözlerden kuşun<br />
kanadı yanardı. Allahnın kıskançlığı çare yularını bağlamış, düşünce askerinin<br />
bayrağını kırmıştı.<br />
Önceleri bekleyiş, gamına munisti. Sonradan bekleyiş o bekleyişi de kırdı, geçirdi<br />
mahvetti! Gah derdi ki: Bu derdin devası yok. Gah derdi ki: Hayır bu dert bizim,<br />
canımıza can ve hayat! Gah varlığı galebe eder, bir şeyler yapmaya niyetlenirdi; gah<br />
yokluğa düşer, yokluktan meyveler yer, gıdalanırdı.<br />
Nihayet bu hale bir çare bulamayıp ümitsizliğe düşünce birlik kaynağı kızıştı, coştu!<br />
Gurbet azıksızlığıyla azıklanınca azıksızlık azığı çaresizlik çaresi ona doğru koştu!<br />
Düşünce salıkları çöpsüz bir hale geldi o aşık, ay gibi gece yolcularına kılavuz kesildi!<br />
Nice güzel sözlü dudular vardır ki susarlar nice tatlı özlüler vardır ki ekşi yüzlüdürler!<br />
Yürü bir an mezarlığa var da susarak otur. O söz söyleyip duran susmuşları gör!<br />
Onların topraklarını bir renkte, bir halde görürsün ama halleri bir değildir ki! Dirilerin<br />
da yağları, etleri bir fakat birisi gamlı, öbürü neşeli! Sözlerini duymadıkça hallerini ne<br />
bileceksin. Halleri senden gizli kalır. Söyletsen da sözlerinden ancak bir hay huydur<br />
duyarsın. Yüz kat gizli olan hallerini nereden göreceksin ki<br />
Bir suretimizde bile birbirine zıt vasıflar var. toprak da bir ama ruhlar ayrı, ayrı!<br />
Seslerde böyle ses olmak bakımından bir, fakat birisinin sesi dertli, öbürünün nazlı,<br />
edalı! Savaşta atların kişnemelerini koşuşup uçuşurken kuşların cıvıltılarını duyarsın<br />
ya. Birisi kızgınlığından, hasedinden, öbürü arkadaşlarıyla birleşme yüzünden<br />
kişner,cıvıldar. Biri derdinden bağırır, öbürü neşesinden!<br />
Fakat onların hallerini anlamaktan uzak olana göre o sesler hep birdir! O ağaç<br />
baltadan titrer, şu ağaç seher yelinden! Bu arada kalası tencere yüzünden çok<br />
yanıldım çünkü kapağı kaynıyor! Doğrulukla kaynayan da o kaynayışla o<br />
coşkunluğuyla seni çağırır, gel der. Yalanla riya ile kaynayan da! Eğer insanları<br />
yüzlerinden tanıyan candan bir koku almadıysan eğer o kabiliyet sende yoksa yürü.<br />
Kokudan anlayan bir dimağa sahip olmaya çalış! O gül bahçesinde dönüp dolaşan<br />
dimağa sahip olmaya uğraş. Yakubların gözünü bile o dimağ aydınlatır. Hadi, o gönlü<br />
hasta aşıkın ahvalini anlat, oğul neye Buhara’lı aşıktan uzak düştün.<br />
O delikanlı tam yedi yıl sevgilisini aradı, durdu vuslat hayaliyle hayale döndü! Allahnın<br />
gölgesi kulun başı üstündedir. Arayan nihayet aradığını bulur. Peygamber dedi ki: bir<br />
kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan bir baş çıkar görünür. Bir adamın oturduğu<br />
yerin civarında oturursan sonunda elbette o adamın yüzünü görürsün, bir kuyudan<br />
her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya erişirsin elbet.<br />
Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir, onu biçersin. Taşı<br />
demire vur da kıvılcım çıkmasın. Böyle şey olmaz, olsa bile nadirdir. Bir adamın bahtı<br />
yaver olmaz, bir adamın nasibinden kurtuluş bulunmazsa o adam, ancak nadir olan<br />
şeylere bakar! Filan kişi ekin ekti de mahsul devşirmedi, feşman adam sedef buldu da<br />
içinde inci yoktu.<br />
Baüroğlu Bel’amla melun İblis bu kadar ibadet ettiler, ne dinleri fayda verdi ne<br />
ibadetleri der de o kötü zanlı kişinin hatırına yüz binlerce peygamber yüz binlerce hak<br />
yolunana gidenler gelmez bile! Bula, bula gönlüne kasvet veren, gönlünü karartan bu<br />
iki misali ulur. Fakat bahtsızlık, gönlüne bundan başka bir misal getirebilir mi ki Nice<br />
kişiler vardır ki neşeli, neşeli ekmek yerken ekmek boğazlarına durur, ölümlerine<br />
sebep olur!<br />
A musibet, sen de ekmek yeme de onun gibi kötülüğe uğrama bari! Nice yüz binlerce<br />
adam da vardır ki ekmek yer kuvvetlenir, can besler. Ezelden mahrum ve bir ahmağın<br />
oğlu değilsen o arada bir olup gelen şeye neden saplandın Şu alem güneşin ayın<br />
nuruyla dopdolu da o başını kuyunun dibine eğmiş. “ Aydınlık var diyorlar, bu söz<br />
doğruysa nerede hani ” deyip duruyor.<br />
A alçak, başını kuyudan kaldır da bak! Bütün dünya doğu, batı, o nurla nurlanmış,<br />
fakat sen kuyudayken o nur, sana vurmaz ki! Kuyuyu bırak, köşklere, bağlara git<br />
burada inat edip durma, inat meş’umdur denmiş! Kendine gel, filan adam filan yıl ekin<br />
ektide mahsulünü çekirgeler yedi.<br />
Ben neye ekeyim, burası korkulu bir yer neden elimdeki buğdayı yerlere saçayım<br />
deme. Ekin ekmeyi terk etmeyen işten güçten kalmayan ektide sen kör gibi durup<br />
dururken ambarlar doldurdu. O delikanlı da ümitle, neşeyle bir kapıyı çalıp duruyordu;<br />
nihayet bir gün sevgilisini tenhaca buldu, vuslatına erdi. Bir gece bekçinin<br />
korkusundan kaçıp bir bağa girdi.<br />
Orda sevgilisini mum gibi buluverdi. O sebebi halk eden Allah’a o anda hamd ederek<br />
dedi ki. “ Yarabbi, sen bekçiye rahmet et!” bilinmez anlaşılmaz sebepler halk<br />
etmişsin. Beni cehennem kapısından cennete almışsın! Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hor<br />
görmeyeyim diye şu işe bunu sebep ettin. Ayak kırıldı mı Allah kanat ihsan eder.<br />
Kuyunun dibinden bile bir kapı açar da.<br />
Sen ağaç üstünde ol, kuyu dibinde bulun, buna bakma, beni gör, bana bak ki yolun<br />
anahtarı benim, yolu ben açarım der!” kardeşim gayrı bu hikayenin arda kalan kısmını<br />
anlamak istersen dördüncü ciltte ara!<br />
ÜÇÜNCÜ CİLDİN SONU.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mesnevi´den Hikayeler- IV]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1243</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:16:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1243</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- IV</span><br />
<br />
AYDAN DA PARLAK VAİZ<br />
AŞIĞIN AHMAKLIĞI<br />
KÖTLÜK BİR TOHUMDUR<br />
SINAMA<br />
MESCİT-İ AKSA<br />
HALİN VERDİĞİ<br />
İNSAN ALEMDİR<br />
BELKIS´IN HEDİYESİ<br />
KORUYAN ADALETTİR<br />
İBRAHİM ETHEM´İM GÖÇÜ<br />
PUTLARIN SECDESİ<br />
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI<br />
DEVİN SÜLEYMANLIĞI<br />
AHMAĞA VERİLECEK CEVAP SUSMAKTIR<br />
KÖLENİN ŞİKAYETİ<br />
ARİFİN GIDASI<br />
DERT VE ELEM KOKUSU<br />
EBUYEZİD´İN MÜJDESİ<br />
PEYGAMBER TAKDİRİ<br />
BAHİS<br />
GÖKLER YERLER VE İKİSİ ARASINDAKİLER<br />
SÖZ MANAYI AÇAR MI ÖRTER Mİ<br />
HZ.MUSA´NIN ALLAH’A SORUSU<br />
KATIR VE DEVE<br />
NİL´İN SUYU<br />
ZÜLKARNEY´İN KAF DAĞI ZİYARETİ<br />
AYDAN PARLAK<br />
<br />
Ey Hak Ziyası Hüsamettin, sen öyle bir ersin ki Mesnevi, senin nurunla ayı bile geçti,<br />
aydan bile parlak bir hale geldi. Ey lutfu, keremi ile umulan, yüce himmetin bu<br />
Mesneviyi nereye çekmekte Allah bilir. Bu Mesnevinin boynunu bağlamış, bildiğin<br />
yere doğru çekmektesin.<br />
Mesnevi, koşup gitmekte... çeken gizli. Fakat görecek gözü olmayan gafilden gizli.<br />
Mesnevinin yazılmasına önce sen sebep olmuşsun... artar, uzarsa arttıran, uzatan<br />
yine sensin. Madem ki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor... Allah takva<br />
sahiplerinin dileğini ihsan eder.<br />
Evvelce sen, varlığını Allah’a verdin... karşılık olarak Allah da varlığını sana verdi.<br />
Mesnevi sana binlerce şükretmede... ellerini kaldırıp dualar eylemede... Allah,<br />
Mesnevinin diliyle, eliyle sana şükrettiğini gördü de ihsanlarda bulundu, lutuflar etti,<br />
keremini çoğalttı. Çünkü Allah, şükredenin nimetini çoğaltmayı vaat etmiştir.<br />
Nitekim secdenin karşılığı, Allah’a yakın olmaktır. Allahmız “Secde et de yaklaş”<br />
dedi... bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın Allah’a yaklaşmasına sebeptir.<br />
Mesnevi, ziyadeleşiyorsa, uzuyorsa bu yüzden ziyadeleşiyor, bu yüzden uzuyor... fazla<br />
ve büyük görünmek için değil!<br />
Üzüm çubuğu, yazdan nasıl hoşlanırsa, onunla nasıl bağdaşmışsa biz de seninle öyle<br />
bağdaşmışız, senden öyle hoşlanmaktayız... istiyorsan emret, çek de çekip götürelim!<br />
Ey sabır, varlığın anahtarıdır sırrının emri, bu kervanı güzel güzel ta hacca kadar çek,<br />
götür!<br />
Hac. Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erliktir. Hüsamettin, sen bir güneşsin,<br />
onun için sana ziya edelim... bu iki söz, Hüsam ve Ziya, senin vasıflarındır. Bu Hüsam<br />
ve Ziya birdir... Şüphe yok ki güneşin kılıcı ziyadandır.<br />
Nur, ayındır, bu ziya da güneşin... Kuran’ı oku da bak! Babacığım, Kuran güneşe ziya<br />
dedi, aya da nur... hele bak da gör! Güneş, aydan daha üstündür ya... Şu halde Ziyayı<br />
da mertebe bakımından nurdan üstün bil!<br />
Hiç kimse gidilecek yolu ay ışığıyla görmedi de güneş doğunca yol meydana çıktı,<br />
göründü. Güneş, alınacak, satılacak şeyleri güzelce gösterdi de bu yüzden pazarlar<br />
gündüzleri kuruldu. Kalp akçeyle sağlam akçe iyice ayırt edilsin, kimse hileye<br />
kapılmasın, aldanmasın diye.<br />
Güneşin nuru yeryüzüne adamakıllı vurdu, alışveriş edenler için alemlere rahmet<br />
kesildi. Fakat bu, kalpazanların istemedikleri bir şeydir. Onlara pek ağır gelir bu iş...<br />
çünkü güneşin nuru, onların işine kesat verir, kalp akçeleri görünür, fark edilir de<br />
geçmez olur<br />
Kalp akçe, sarrafın can düşmanıdır... yoksula köpekten başkası düşman olur mu<br />
Peygamberler, düşmanlarla savaşırlar... melekler de “Yarabbi, sen koru!” diye dua<br />
ederler. Allahnın pek nurlu olan bu kandili hırsızların üflemesinden, onların<br />
nefesinden uzak tut! Hırsız ve kalpazan, nura düşmandır vesselam...<br />
Ey feryada yetişen Allah, sen feryadımıza yetiş! Hüsamettin, bu dördüncü deftere<br />
nurlar saç! Çünkü güneş de dördüncü kat gökten doğar, alemi nurlara gark eder. Sen<br />
de bu dördüncü defterle alemlere güneş gibi nurlar saç da şehirlerle ülkelere<br />
parlarsın, her tarafı nura gark etsin!<br />
Bu kitap, masal diyene masaldır... fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini<br />
anlayan kişi de erdir! Mesnevi, Nil ırmağının suyudur... Kıptiye kan görünür ama Musa<br />
kavmine kan değildir, sudur! Bu sözün düşmanı, şimdi gözüme şöyle görünmede...<br />
Cehenneme baş aşağı düşmüş!<br />
Ey Hak Ziyası, sen onun halini gördün... Hak, sana, onun işlerine karşılık verdiği<br />
cevabı gösterdi! Gayb alemini gören gözün, gayb alemi gibi üstattır. Bu görüş, bu<br />
ihsan, şu alemden eksik olmasın!<br />
Bizim halimiz olan şu hikayeyi burada tamamlarsan yakışır. Adam olmayanları, adam<br />
olanların hatırı için bırak; hikayeyi bitir, hikayeye son ver! Hikaye üçüncü cilt de<br />
tamamlanmadıysa işte dördüncü cilt... onu, burada düzene koy, tamamla!<br />
O adamın, bekçiden korkup bağa at sürdüğünü anlatıyorduk. O adamın aşık olup bu<br />
dertle tam sekiz yıl yanıp yakıldığı güzel de meğerse o bağdaymış! Aşık o sevgilinin<br />
gölgesini bile görmeye imkan bulamıyordu. Ancak Zümrüdüanka’yı duyar gibi onun da<br />
vasfını işitmekteydi.<br />
Kazara nasılsa onu, bir kerecik görmüştü, o ilk görüşte ona vurulmuş, ona gönül<br />
vermiş gitmişti. Ondan sonra ne kadar çalıştı çabaladıysa o sert huylu dilber, bir türlü<br />
mecal vermemiş, bir türlü kendisini göstermemişti. Ne yalvarmamın bir çaresi<br />
olmuştu, ne mal, mülk vermenin... o fidan sevgilinin gözü toktu, tamahı yoktu!<br />
Allah, her hüner ve sanata, her dilenen ve istenen şeye aşık olan kişinin dudağını, ilk<br />
önce o şeye dokundurur, ona lezzeti tattırır... Ondan sonra aşıklar, o lezzetle,<br />
dileklerini aramaya koyuldular mı her gün önlerine bir tuzak çıkarır, ayaklarına bir<br />
bağ vurur!<br />
Aramayıp taramaya giriştiler mi “hele nikah parasını getir bakalım” diye kapıyı kapar.<br />
Aşıklar da, o ümitle döner dolaşır, koşarlar... Her an ricaya düşerler, her an<br />
ümitsizliğe kapılırlar. Herkesin, bir şey elde edeceğim diye bir ümidi vardır... nihayet<br />
bir gün olur, ona bir kapı da açarlar. Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O<br />
kapıya tapan, oraya ümit bağlayan kişi de ümitlenir, o ümitle ateş kesilir, işe girişir!<br />
O genç de hoş bir halde o bağa girince ansızın ayağı defineye batıverdi! Allah bekçiyi<br />
sebep etti... bekçi korkusundan geceleyin koşa koşa bağa girdi, sığındı da, Bağdan<br />
geçen ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgilisinin elinde bir fener, yüzüğünü<br />
aramakta olduğunu gördü.<br />
O anda neşesinden Allah’ya şükürler ederek bekçiye hayır dualarda bulunmaya<br />
başladı:<br />
“Bekçiden huylanıp kaçtım, ziyanlara girdim, ama yarabbi, sen onun yirmi misli altın<br />
ve gümüşü onun başına saç! Onu, kötü kişilerin şerrinden kurtar... ben nasıl<br />
neşelendiysem onu da sen neşelendir! Onu bu alemde de mesut et, o alemde de... Onu<br />
kötülükten, köpeklikten kurtar!<br />
Allahm, gerçi o kötü kişinin huyu daima halkın belasını istemektir. ( ama yine sen onu<br />
koru). Kötü kişi, padişah, Müslümanları suçlu buldu diye bir haber duydu mu semirir,<br />
neşelenir... Yok... eğer padişah, merhamet etti, o cezayı cömertliğiyle<br />
Müslümanlardan bağışladı diye bir söz duysa, bu söz yüzünden canı sıkılır, yaslara<br />
düşer... kötü kişide daha buna benzer yüzlerce yomsuzluklar vardır.<br />
Fakat o aşık, kötü bekçiye hayır dualar edip duruyordu. Çünkü rahata onun yüzünden<br />
kavuşmuştu. Bekçi herkese zehirdi, fakat ona panzehir! Bekçi, onun sevgilisine<br />
kavuşmasına sebep olmuştu. Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey<br />
yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra şunu da bil ki,<br />
Alemde hiçbir zehir, yahut şeker yoktur ki birine ayak, öbürüne ayakkabı olmasın!<br />
Evet... birine ayak olur, öbürüne bukağı. Birisine zehirdir, öbürüne şeker gibi tatlı!<br />
Yılanın zehiri, yılana hayattır, insanaysa ölüm! Deniz mahluklarına deniz, bağ, bahçe<br />
gibidir...fakat karada yaşayanlara ölümdür, dağdır!<br />
Ey iş eri, bu nispeti birden tuttur da böylece bine kadar saya dur! Zeyd, birisine göre<br />
şeytandır, öbürüneyse sultan! O, zeyd pek yüce bir kişidir der... Bu zeyd gebertilecek<br />
bir kafirdir der!<br />
Zeyd, bir adamdır ama ona öyledir, bunaysa baştanbaşa zahmettir, ziyandır! Eğer<br />
onun, sana göre de şeker haline gelmesini istiyorsan var, onu aşıklarının gözüyle gör!<br />
O güzele kendi gözünle bakma... isteneni isteyenlerin gözüyle gör!<br />
Kendi gözünün yerine, ona aşık olanlardan ariyet bir göz edin...Hatta ariyet olarak<br />
ondan bir göz, bir görüş, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak! Bak da bıkmadan,<br />
usanmadan emin ol. İşte ululuk ıssı peygamber, bunun için “Kim kendini Allah’a<br />
verirse Allah, kendisini ona verir” dedi...<br />
“Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de... bu suretle devleti, bahtsızlıktan<br />
kurtulur” buyurdu. Ne olursa olsun, kötü ve istenmeyen bir şey bile olsa değil mi ki<br />
sana kılavuzluk etti,sevgiline ulaştırdı, sevimlidir, dosttur!<br />
VAİZ<br />
Bir vaiz vardı... mimbere çıktı mı yol kesenlere duaya başlar, ellerini kaldırıp “Yarabbi,<br />
kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et! Hayır sahipleriyle alay edenlerin<br />
hepsine, bütün kafir gönüllülere, kiliselerde bulunanlara merhamette bulun” derdi.<br />
Temiz kişilere hiç dua etmez, kötülerden başkasına duada bulunmazdı.<br />
Ona “Hiç böyle bir adet görmedik... sapıklara dua etmek mürüvvet değildir” dediler.<br />
Dedi ki: “ Ben onlardan iyilik gördüm... bu yüzden onlara dua etmeyi adet edindim. O<br />
kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm ve cevir ettiler ki nihayet beni şerden<br />
kurtardılar, hayra ulaştırdılar.<br />
Ne vakit dünyaya yöneldimse onlardan eziyetler gördüm, meşakkatler çektim,<br />
dayaklar yedim. Bu yüzden de iyilik tarafına kaçardım... beni o kurtlar yola<br />
getirirlerdi. Benim iyiliğime sebep oldular... ey aklı başında adam, bu yüzden onlara<br />
dua etmek, boynumun borcudur benim!”<br />
Kul dertten, elemden Allah’ya sızlanır, uğradığı zahmetten yüzlerce şikayette bulunur.<br />
Allah da der ki: Gördün ya, nihayet dert ve zahmet, seni, bana yalvarır bir hale getirdi,<br />
seni doğrulttu, Sen, seni yolundan alıkoyandan, bizim kapımızdan uzaklaştırıp<br />
kovandan şikayette bulun!<br />
Hakikatte her düşman senin ilacındır... sana kimyadır, seni faydalandırır, gönlünü alır<br />
senin! Çünkü ondan kaçar, halvet bucaklarına sığınır, Allah lutfundan yardım dilersin.<br />
Dostlarınsa hakikatte düşmanlarındır; onlar seni Allah tapısından uzaklaştırır, seni<br />
meşgul ederler!<br />
Bir hayvan vardır ki adına porsuk derler... dayak yedikçe şişmanlar, semirir, semirir.<br />
Ona sopayı vurdukça iyileşir. Sopa vuruldukça semirir, büyür... İşte müminin canı da<br />
hakikatten bir porsuktur, o da zahmet ve meşakkatlerle kuvvetlenir, semirir.<br />
Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere uğradılar... onların çektikleri<br />
meşakkat, bütün cihan halkının çektiği meşakkatten daha üstündü, daha artıktı!<br />
Çünkü canları da, bütün canlardan daha büyük, daha üstündü... onun için de onların<br />
uğradıkları belaya başka bir taife uğramadı.<br />
Deri, ilaçlarla belalara uğrar da Taif derisi güzel bir hale girer. Yoksa ona o acı ve<br />
keskin ilaçlar sürülmeseydi pis pis kokar, berbat bir hale gelirdi! İnsanı da<br />
tabaklanmamış deri say... rutubetten nem kapar, çirkin bir hale gelir, ağır ağır<br />
kokar!Sen, ona acı ve keskin ilaçları fazlaca ver de temizlensin, latif bir hale gelsin,<br />
semirsin!<br />
Buna kudretin yoksa senin dileğin olmaksızın Allah bir zahmet verirse ona sabret, ona<br />
razı ol! Çünkü dosttan gelen bela, sizi temizler... onun bilgisi, sizin tedbirlerinizden<br />
üstündür! Bir adam, belada safa görürse bela,tatlılaşır... hasta iyileştiğini görünce<br />
ilaç, kendisine hoş gelir. Mat olduğu halde kazandığını görür de “ Ey sözlerine,<br />
özlerine inanılır kişiler, beni öldürün!” der.<br />
Bu kötü kişi de başkasına fayda verdi ama kendi hakkında merdut bir adam kesildi.<br />
İmandan gele merhamet, ondan alındı... Şeytan sıfatı olan kin, ona çattı, sataştı!<br />
Hiddetin, kinin yapılıp düzüldüğü tezgah oldu... bil ki kin, sapıklığın, kafirliğin<br />
temelidir!<br />
Akıllı birisi, İsa’ya “Alemde her şeyden daha sarp, daha güç nedir Diye sordu. İsa<br />
dedi ki: “Ey can, en sarp, en güç şey, Allah gazabıdır. Çünkü o gazaptan cehennem<br />
bile su gibi titrer!” Adam “Peki, bu Allah gazabından nasıl aman bulmalı ” deyince İsa<br />
şöyle cevap verdi: “Kızdığın zaman kızgınlığına uyamamak gerek!” Kötü kişi bu<br />
kızgınlığın madenidir... onun çirkin kızgınlığı yırtıcı canavarların kızgınlığını da geçer!<br />
O hünersiz kişi, kızgınlıktan vazgeçmekten başka Allah’dan ne rahmet umabilir ki<br />
Gerçi bunların alemde bulunmamasına imkan yok; bunlar da lazım bu dünyaya... fakat<br />
bu sözü söylemek, onları büsbütün sapıklığa atmaktır! Dünyada çare yok, sidik de<br />
bulunur; bulunur ama arı duru su değildir ya!<br />
AŞIĞIN AHMAKLIĞI<br />
O ahmak adam, sevgilisini yapayalnız görünce hemencecik kucaklamaya, öpmeye<br />
kalkıştı. O güzel, “Küstahlık etme, edepsizliğin lüzumu yok, aklını başına al” diye<br />
heybetle bir bağırdı. Aşık “Burası ıssız, halk yok... su ortada, benim gibi de bir susuz!<br />
Burada rüzgardan başka kımıldayan yok... kim var, kim bu açılıp saçılmamıza mani<br />
olacak ” dedi. Sevgili dedi ki: “A deli herif, meğerse sen budalaymışsın... akıllılardan<br />
bir şey duymamış, işitmemişsin! Rüzgarı esiyor gördün mü bil ki burada onu bir<br />
estiren, bir harekete getiren var.<br />
Allah sanatının dilediği gibi iş görme yelpazesi, bu rüzgarlara dokunmada, onu estirip<br />
durmada! Bizim hükmümüzde olan ehemmiyetsiz ve cüz’i bir rüzgar bile yelpazeyi<br />
sallamadıkça esmez.<br />
A aptal adam, bu cüz’i rüzgar bile sen ve yelpaze olmadıkça meydana gelmez.<br />
Dudaktaki nefes yeli de canın, bedenin emrine tabidir, onların emriyle harekete gelir.<br />
Gah o nefesle birisini över,birisine haber yollarsın... gah birini kınar, aleyhinde<br />
bulunur, söversin!Buna bak da öbür rüzgarların hallerini de bil...akıllılar cüz’de küllü<br />
görürler.<br />
Allah, rüzgarı gah bahar rüzgarı yapar, gah kışın onu, bu güzellikten soyar, ayırır. Ad<br />
kavmine kasırga halinde getirir, Hud Peygambere ise aynı rüzgarı güzel kokulu bir<br />
halde estirir. Bir rüzgarı zehirli sam yeli haline sokar; sabah rüzgarını da gelişi kutlu<br />
bir hale kor.<br />
Her türlü yeli onunla mukayese edesin diye sana da bir nefes yeli verdi. Lutuf ve kahır<br />
yeli olmadıkça söz olmaz... söz, bir bölük halka baldır, bir bölüğüne zehir! Yelpaze,<br />
birisini serinlendirmek için sallanır... fakat sivrisineklerle kara sinekleri de kahretmek<br />
içindir!<br />
Artık Allah takdirinin yelpazesi, neden mihnetlerle, belalarla dolu olmasın<br />
Mademki cüz’i olan nefes rüzgarı, yahut yelpazenin çıkardığı yel bile ya bir şeyi<br />
bozmak, ya bir şeyi düzene koymak için esmekte... Bu şimal rüzgarı, bu seher ve bu<br />
batı yeli nasıl olurda lutuftan, ihsandan uzak olur Bir avuç buğdayı gördün mü<br />
ambarı düşün, ambarı gör... anla ki ambardakiler de hep böyle.<br />
Gökyüzünün rüzgar burcundan kopup gelen bütün rüzgarlar da o rüzgarı koparanın<br />
yelpazesi olmasa nasıl eser Ekinciler, ekin devşirme zamanı harman başında<br />
Allah’dan rüzgar istemezler mi<br />
İsterler... buğdaydan samanı ayırmak, buğdayı ambara koymak, yahut kuyulara<br />
gömmek için rüzgar isterler. Rüzgar gecikti mi hepsinin de Allah’ya yalvarmaya<br />
başladığını görürsün. Doğum zamanı da böyledir... o doğum yeli, o doğum sancısı<br />
gelmezse eyvahlar olsun, aman yarabbi seslerini duymaya başlarsın. Rüzgarı onun<br />
gönderdiğini bilmeseler yalvarmanın manası mı kalır<br />
Yelkenli gemiye binenler de rüzgar dilerler, Allah’dan bir uygun yel isterler. Diş ağrısı<br />
da yelden olursa yana yakıla tamam bir itikatla Allah’dan o yelin yatışmasını dilersin.<br />
Askerler de yalvarıp yakarırlar, Allah’dan, “Ey muradımızı veren Rabbim, sen bize bir<br />
zafer rüzgarı ver” diye dua ederler. Doğum gecikince, gebenin yakınları, her azizden<br />
muska isterler.<br />
Hepsi de adamakıllı bilir ki rüzgarı, Alemlerin Rabbi Allah göndermekte. Zaten her<br />
bilen kişi, aklen bilir ki hareket edenin bir hareket ettiricisi vardır. Sen onu gözünle<br />
görmüyorsan eserleri görünüyor ya... onlara bak da anla!<br />
Beden de canla hareket eder: fakat canı görmezsin. Görmezsin ama tenin hareketine<br />
bak da canı anla! Aşık, “Edebe riayet bakımından aptal bile olsam vefada, istekte<br />
akıllıyım, anlayışlıyım” dedi. Sevgili dedi ki: “Eğer şu görünen hareket, edebe riayetse<br />
artık ötesini sen daha iyi bilirsin!<br />
Edep buysa o gömülü olan, o henüz görünmeyen huyların, mutlaka bundan beter<br />
olacak... bunu iyice anladık, bildik!<br />
Bu testiden ne sızmışsa bundan sonra da şüphe yok, aynı şey, aynı tarzda sızıp<br />
duracak!<br />
KÖTÜLÜK BİR TOHUMDUR<br />
Sofinin biri, bir gün eve geldi... evin bir kapısı vardı, karısı da bir kunduracıyla<br />
içerdeydi. Kadın, nefsinin hilelerine uymuş, kunduracıya kul köle kesilmiş, odada<br />
adamla buluşmuştu. Sofi, kuşluk çağı kapıyı sıkıca döver dövmez ikisi de şaşırdılar...<br />
ne bir hileye başvurmaya imkan vardı, ne kaçıp kurtulacak bir yol!<br />
Sofinin, o zamanda dükkanı bırakıp eve gelmesi hiç adeti değildi. Karısından bir şeyler<br />
sezinlenmiş, şüpheye düşmüş, bu yüzden o gün mahsus vakitsiz gelmişti. Kadınınsa<br />
onun, hiçbir defa işini bırakıp o zamanda eve gelmeyeceğine itimadı vardı. Fakat<br />
nasılsa bu fikri doğru çıkmadı... Allah suçları örter... örter ama cezasını da verir!<br />
Kötülükte bulundun mu kork, emin olma, çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah,<br />
onu mutlaka bitirir! Birkaç kere, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye örter,<br />
gizler. O müminler ulusu Ömer, halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.<br />
Hırsız, ey ülkenin beyi, diye bağırdı, beni öldürtme... bu, ilk suçum! Ömer dedi ki:<br />
“Haşa, Allah, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasını vermez. Lutfunu meydana<br />
çıkarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandırır;<br />
Bu suretle bu iki sıfatının da meydana çıkmasını, lutfunun muştucu, kahrının da<br />
korkutucu olmasını diler.” Kadın da defalarca bu kötü işte bulunmuştu da kolaycacık<br />
işi atlatmıştı... bu iş ona kolay görünüyordu artık.<br />
Gevşek ayaklı akıl, testinin daima ırmaktan kırılmadan sapasağlam gelemeyeceğini<br />
bilmiyordu ki! Fakat bu sefer kaza ve kader, onu öyle bir daraltmış, münafıkı ansızın<br />
ölüm nasıl yakalarsa öyle bir sıkı yakalamıştı ki!<br />
Ne yol vardır , ne yoldaş, ne de kurtulma imkanı...(münafık, böyle bir haldeyken) can<br />
alıcı melek de gelir çatar, canına el uzatır ya! İşte kadın da o cefa odasında dostuyla<br />
belalara uğramış, öylece adeta kuruyup kalmıştı<br />
Sofi, gönlünden, hay kafirler hay... size kin güdüp duruyorum ama hele sabredeyim.<br />
Şimdilik bunu bilmezlikten geleyim de herkes bu çanın sesini duymasın, diyordu. Hak<br />
yolundaki er de<br />
size gizlice böyle kin güder... istiska hastalığı gibi kinini yavaş yavaş, azar azar<br />
belirtir.<br />
İstiskaya tutulan adam buz gibi her an erir durur... fakat her an, kendisini daha<br />
iyiceyim sanır!<br />
Hani, “sırtlan nerede Burada yok yahu” diye aranırlar da sırtlan bu söze inanır, bu<br />
suretle tutulur, avlanır ya! Kadının evinde de gizlenecek bir yer; bir tümsek, bir aralık,<br />
yukarıya çıkacak bir yol yoktu.<br />
Ne bir tandır vardı, oynaşını oraya gizlesin... ne bir çuval vardı, perde gibi önüne<br />
gersin! Evin içi kıyamet günü arasat meydanı gibi dümdüzdü... ne bir çukur vardı, ne<br />
bir tepe, ne de kaçacak bir yer! Allah bu kıyamet gününü anlatırken mahşer meydanı<br />
için “Orada bir çukur, bir tümsek göremezsin” demiştir.<br />
Kadın hemen çarşafını oynaşının üstüne attı, erkeği kadın şekline sokup kapıyı açtı.<br />
Çarşafın altında adam, apaçık rüsvay olmuş, görünüp durmaktaydı... adeta merdiven<br />
üstünde bir deveye benziyordu. Kadın oynaşı için kocasına dedi ki: “Şehir<br />
büyüklerinden birinin karısı... malı var devleti var, pek zengin! Yabancı birisi,<br />
cahilcesine gelmesin diye kapıyı kapadım.”<br />
Sofi, ala dedi... ne hizmeti var,hele söyle de minnetsizce, seve seve yapayım. Karısı<br />
dedi ki: “Bize akraba olmak istiyor... iyi bir kadın ama içini Allah bilir artık. Kızı<br />
görmek istiyordu ama tesadüf bu ya, kız da mektepte. Fakat ister un olsun, ister<br />
kepek... onu canla gönülle gelinliğe kabul ederim dedi. Öyle bir oğlu var ki şehirde<br />
misli yok... güzel, anlayışlı, çevik, hem de iyi bir geçimi var.”<br />
Sofi dedi ki: “İyi ama biz yoksuluz, perişanız... bu kadının ailesiyse mallı, mülklü<br />
kişiler. Nasıl olurda bize eşit olabilir Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden...<br />
böyle şey olur mu hiç Nikahta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lazım... yoksa iş<br />
bozulur, geçim olmaz!”<br />
Kadın dedi ki: Ben de bu özrü söyledim, ama o, “Çeyiz filan arayanlardan değilim... Biz<br />
mala, altına doymuş, imtila olmuş, usanmışız... halk gibi hırs sahibi değiliz, mal ve<br />
para toplama düşüncesi yok bizde. Bizim istediğimiz şey, yalnız kapalı, temiz ve<br />
namuslu oluşudur. Zaten iki alemde de kurtuluş, bununla olur.”dedi.<br />
Sofi, yine yoksulluk özrünü ortaya koydu; bunu gizli kalmasın diye tekrar tekrar<br />
anlattı. Kadın dedi ki: “Ben de bunu tekrarladım, çeyizimizin olmadığını iyice anlattım.<br />
Fakat onun inanışı dağdan da sağlam... yüzlerce yoksulluktan bile şikayet etmiyor.<br />
Benim istediğim şey namustur, sizden dilediğim doğruluktur, himmettir deyip<br />
duruyor.”<br />
Sofi dedi ki: “Zaten çeyizimizi, malımızı gördü... gizli aşikar başka neyimiz varsa<br />
onları da hep görür. İşte daracık bir evimiz, bir kişi sığacak kadar bir yerimiz var...<br />
öyle dar ki orada bir iğne bile gizlenemez. Temizliğe, kapalılığa, namuslu oluşa<br />
gelince: o, bunu zaten bilir!<br />
Kapalılığını, örtülü ve namuslu oluşunu o, önünde de, sonunda da, başında da,<br />
nihayetinde de bizden daha iyi bilir, bizden daha iyi görür. Zaten kızımızın çeyizi<br />
çimeni, aşçısı, işçisi olmadığı meydanda... iyi ve namuslu oluşuna gelince: o, bunu<br />
zaten bilir.<br />
Kızın namuslu olduğunu babanın anlatması şart değil ya... nasıl olduğu esasen onca<br />
aydın gün gibi meydandadır. Senin de yanlışın meydana çıktı, rezil rüsvay oldun... bari<br />
az söyle; bu hikayeyi onun için anlattım.<br />
A davada ayak direyip duran, senin anlayışın, hüküm çıkarışın da bundan ibaret işte!<br />
Sen de sofinin karısı gibi hainsin, kötülükte hile tuzağını kurmuşsun! Bu suretle her<br />
yüzü yunmadık pis kişiye temizliğini anlatır durursun... kendinden utanır da Allah’dan<br />
utanmazsın!<br />
Allah, her şeyi görür, bu görüş de daima seni korkutsun diye kendisine “gören”dedi.<br />
Kötü sözlerden dudağını yumasın diye de kendisini “duyan diye anlattı. Korkasın da<br />
bir fesat düşünmeyesin diye “bilen”adını takındı.<br />
Fakat bunlar, mesela zenciye kafur adının verildiği gibi Allah’ya konmuş adlar<br />
değildir. Allah ismi, sıfattan türeme, sıfattan meydana gelmedir, Allah sıfatlarıysa<br />
kadimdir, evveli yoktur. İlleti Ula misali gibi batıl ve saçma değildir.<br />
Öyle olmasaydı sağıra duyan, köre aydın adlarının verilmesi gibi alay olur, maskaralık<br />
olurdu. Tanınma için konan ad, mesela terbiyesiz ve utanmaz birisine mahcup, yahut<br />
kara ve çirkin birisine güzel diye konuvermiş bir addır.<br />
Yeni doğmuş çocukcağıza hacı, yahut da soyunda var diye gazi adını koymaktır. Bu<br />
lakapları, övmek için söylerlerse övülende bu sıfatlar yoksa övüş, doğru olmaz ki. Ya<br />
alaya almaktır, yahut da öven delidir. Allah ise zalimlerin söylediklerinden beridir,<br />
paktır.<br />
Ben seninle buluşmadan önce de biliyordum: Güzel yüzlüsün ama kötü huylusun sen!<br />
Ben seni görmeden de inatçı bir adam olduğunu, kötülükte ayak diremiş, kötülüğe<br />
alışmış bulunduğunu biliyordum. Gözüm kızarırsa, az görsem bile yine o illete<br />
tutulduğumu bilirim ya!<br />
Sen beni çobansız bir kuzu gibi yapayalnız gördün de bekçim, gözcüm yok sandın.<br />
Aşıklar, bakılmaması lazım gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert<br />
sebebiyle de ağlarlar, inlerler. O ceylanı çobansız, o esiri ucuz sanırlar. Nihayet<br />
“Gözcüsü, bekçisi benim... az bak!” diye bir bakış okudur gelir, ciğerlerine saplanır!<br />
Ben, bir kuzudan da, keçiden de aşağı mıyım ki ardımda gözcüm, bekçim olmasın<br />
Öyle bir bekçim var ki saltanat, ona yaraşır... bana nasıl bir yel esmekte O bilir! O yel<br />
soğuk mudur, sıcak mı O bilen Allah, gafil değildir... bilir a kötü kişi!<br />
Fakat şehvete mensup olan nefis Hak’tan sağırdır, kördür. Ben de senin körlüğünü ta<br />
uzaktan gördüm. Onun için sekiz yıldır hiç seni sormadım... çünkü seni bilgisizlikle kat<br />
kat dolu gördüm ben. Külhandaki adama nasılsın diye neye sorayım Nasıl olacak; baş<br />
aşağı bir halde işte!<br />
Dünya şehveti, külhana benzer. Takva hamamı da onunla aydınlanır. Fakat takva<br />
sahipleri bu külhanda safa ve zevk içindedirler... çünkü onlar, hamama girmiş, yunup<br />
arınmışlardır. Zenginlerse hamamdakileri ısıtmak için tezek taşıyanlara benzerler.<br />
Allah, hamam ısınsın, tavlansın diye onlara bir hırs vermiştir. Bu külhandan vazgeç de<br />
hamama git... külhanı terk etmek, bil ki hamama girmenin ta kendisidir. Külhanda<br />
kalan dünya şehvetine sabreden, dünyadan el etek çeken kişiye hizmetçi<br />
mesabesindedir.<br />
Hamamda olan, yüzünden, yüzünün temizliğinden, güzelliğinden anlaşılır.<br />
Külhandakiler de yüzlerindeki ve elbiselerindeki duman, is ve tozdan belli olurlar.<br />
Yüzünü görmezsen kokusuna dikkat et... koku, her köre sopa gibidir! Kokusunu da<br />
alamadıysan onu konuştur; yeni sözden eski sırrı anla!Altın babası külhancı der ki:<br />
Bugün akşama kadar tam yirmi küfe tezek taşıdım.<br />
Bunun gibi senin hırsın da, bu dünyada ateşe benzer... her alevi, yüzlerce ağız<br />
açmıştır! Gerçi tezek, ateşi alevler, kuvvetlendirir ama akla göre bu altın, hiç de hoşa<br />
gitmeyen fışkıdır, tezektir. Ateşten dem vuran güneş, yaş fışkıyı ateşe atılmaya değer<br />
bir hale getirir. İşte bunun gibi hırs külhanı yüzlerce kıvılcımla kıvılcımlansın,<br />
alevlensin diye o taşı altın haline getiren de yine güneştir.<br />
Mal topladım diyen ne diyor yani Bu kadar fışkı, bu kadar tezek getirdim diyor!<br />
Bu söz, rezilliği arttıran bir sözdür ama külhandakiler, aralarında bununla övünürler!<br />
Sen akşama kadar altı küfe tezek getirdin... halbuki ben, hiç zahmet çekmeden<br />
tamam yirmi küfe tezek taşıdım, derler. Külhanda doğup temizlik nedir görmeyen<br />
kişiye mis koklatsın incinir, hasta olur!<br />
Birisi, güzel koku satanların pazarına gelince aklı başından gitti, büzülüp yere yıkıldı.<br />
Kerem sahibi attarlardan gelen güzel kokular, başını döndürdü, yere düştü! O bihaber,<br />
gün ortasında yol uğrağına bir leş gibi yıkıldı, kaldı. Derhal halk, başına üşüştü...<br />
Herkes lahavle diyerek derdine derman aramaktaydı.<br />
Birisi, eliyle kalbini yokluyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu. Bilmiyordu ki o<br />
alanda onun başına ne geldiyse gülsuyundan geldi. Biri bileklerini başını ovuyor,<br />
öbürü hararetlensin diye samanlı ıslak balçık getiriyordu.<br />
Biri ödağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor, başka biri elbisesinin bir kısmını soyup<br />
üstündekileri hafifletiyordu. Birisi nasıl atıyor diye nabzını yokluyor, öbürü ağzını<br />
kokluyor. Şarap mı içti, esrar mı... yoksa afyon mu yuttu... anlamak istiyordu. Halk,<br />
onun neden bayıldığını anlayamamış, şaşırıp kalmıştı.<br />
Derhal akrabalarına haber verdiler, falan adam feşman yerde perişan bir halde düşüp<br />
kaldı dediler. Neden bayıldı, ne oldu da leğeni damdan düştü Kimse bilmiyordu! O<br />
tabağın iriyarı, güçlü kuvvetli, bilgili anlayışlı bir erkek kardeşi vardı, hemencecik<br />
koşa koşa geldi.<br />
Yenine biraz köpek pisliği almıştı, halkı yardı, feryat ederek kardeşinin başucuna<br />
geldi. Ben neden hastalandı biliyorum, dedi... hastalık teşhis edildi, sebebi bilindi mi<br />
tedavisi kolaydır. Sebebi bilinmezse tedavisi güçleşir... hangi ilaç iyi gelecek Yüz<br />
türlü ihtimal vardır.<br />
Fakat sebebi bilindi mi iş kolaylaşır. Sebeplerini bilmek, bilgisizliği giderir.<br />
Adam kendi kendine, onun iliğine damarına kat kat köpek pisliği sinmiştir. Rızkını<br />
elde etmek için her gün, akşamlara kadar pisliğe gömülmüştür, tabaklığa gark<br />
olunmuştur demişti. Büyük Calinus da böyle demiştir: Hastaya, neye alışkınsa onu<br />
ver! Aykırı olan şeylerden zahmet çeker; onun için hastalığının ilacını da alıştığı<br />
şeylerde ara!<br />
Bokböceği, daima pislik taşır durur... bu yüzden de gülsuyundan bayılır. Onun ilacı<br />
yine köpek pisliğidir... çünkü ona alışmıştır, onunla halli hamur olmuştur. “Pisler,<br />
peslerindir” ayetini oku da bu sözün önünü, sonunu anla!<br />
Öğütçüler, pis kişiyi, ona bir kapı açılması, iyileşmesi için amberle, gülsuyu ile tedavi<br />
etmek isterler! Fakat ey inanılır, itimat edilir kişiler, pislere temiz şeyler layık değildir<br />
ki! Onlar, vahyin güzel kokusuyla eğrilmişler, sapıtmışlardır da “Siz bize<br />
uğursuzsunuz, biz, sizin yüzünüzden kötülüğe uğradık” diye feryada başlamışlardır.<br />
“Bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalanıyoruz... sizin vazınız iyi değil, bize<br />
iyi gelmiyor. Eğer yine susmaz da nasihata başlarsanız derhal sizi taşlar, öldürürüz.<br />
Biz, oyunla, abes ve saçma şeylerle semirmişiz... öğüte hiç alışmamışız!<br />
Bizim gıdamız yalandır, asılsız laftır, saçma sapan sözlerdir... sizin bildirdiğiniz şeyler,<br />
midemizi bozuyor. Siz bu sözlerle hastalığımızı yüzlerce defa artırıyor... akla ilaç<br />
olarak afyon veriyorsunuz” demişlerdir.<br />
Delikanlı, kardeşine yapacağı ilacı kimse görmesin diye halkı uzaklaştırdı. Gizli bir<br />
şeyler söyler gibi ağzını kulağına götürdü, sonra da o şeyi burnuna koydu. Köpek<br />
pisliğine avucuna sürtmüştü... pis beynin ilacını bu pislikle görmüştü. Avucunu<br />
koklatır koklatmaz adam, deprenmeye başladı. Halk, bu pek mühim bir afsun<br />
dediler...<br />
Afsunu okuyup kulağına üfürdü... adam adeta ölmüştü, afsun imdadına yetişti! Kötü<br />
kişilerin hareketi o yandandır... zina, bakışla, göz ve kaş işaretiyle harekete gelir.<br />
Kime öğüt miski fayda vermezse muhakkak o, kötü kokulara alışmıştır.<br />
Allah, müşrikler, ta ezelden pislik içinde doğduklarından onlara “Necis-pis” demiştir.<br />
Pislik içinde doğan kurt, ebediyen huyundan dönmez, ambere bakmaz! Ona nur saçısı<br />
isabet etmemiştir... o, tamamı ile cisimden ibarettir, kabuk gibi içsiz, gönülsüzdür o!<br />
Hak nuru saçısından nasibi varsa, bu nur, ona da değmişse pisliğe düşse bile Mısır’da<br />
olduğu gibi o pislik içine gömülen yumurtadan bir kuş meydana gelir! Fakat meydana<br />
gelen kuş, evde beslenen pis tavuk cinsinden değildir, bilgi ve anlayış kuşudur.<br />
Sen de nurdan nasipsize benziyorsun; çünkü burnunu pisliğe sokmadasın!<br />
Ayrılığından yüzün, benzin sarardı ama sarı bir yapraksın, olmamış bir meyvesin!<br />
Çömlek, ateşten, isten simsiyah oldu, is rengini aldı; fakat et, kartlığından öylece<br />
duruyor, hiç pişmemiş!<br />
Seni tam sekiz yıl ayrılık ateşiyle kaynattım ama hamlığın, münafıklığın, bir zerre bile<br />
eksilmemiş! Hastalıktan donmuş kalmış koruksun sen... Halbuki koruklar, şimdi kuru<br />
üzüm haline geldi, sense hala hamsın!”<br />
Aşık dedi ki: “Kusuruma bakma... bakayım, bana uyacak mısın, yoksa namuslu musun<br />
diye seni sınadım. Senin namuslu olduğunu sınamadan da biliyordum ama haber<br />
alma, gözle görmeye benzer mi ya<br />
Sen bir güneşsin; adın sanın meşhur olmuş, aleme yayılmış! Güneşi böyle bir<br />
tecrübeye aldımsa ne ziyanı var Sen bensin, ben kendimi her gün fayda da, ziyanda<br />
sınar dururum. Düşmanlar, peygamberleri de sınadılar, sınadılar da onlardan<br />
mucizeler zuhur etti.<br />
Gözümü, nurla sınadım, ey gözlerinden kötü gözler, uzak olasıca sevgili! Bu dünya bir<br />
viraneye benzer, sense definesin... definede seni aradıysam incinme bana! Seni<br />
küstahça sınadım... bu suretle düşmanlara da her zaman söyleyeyim; Dilim seni<br />
anınca gözüm de gördüğüne tanık olsun!<br />
Hürmet yolunu bulduysan ey ay yüzlü sevgili, işte boynumda kefen, elimde kılıç...<br />
huzuruna geldim! Ben bu eldenim başka elden değil ... lutfet, elimi ayağımı sen kes de<br />
beni, başkasına öldürtme!<br />
Ayrılıktan dem vuruyorsun... dilediğini yap, fakat beni kendinden ayırma, bunu<br />
yapma! Şimdi söz ülkesine yol aldık... fakat vakit geçti, söylemeye imkan yok! İşin dış<br />
yüzünü söyledik, içyüzü örtülü kaldı... sağ olursak böyle kalmaz, onu da söyleriz<br />
elbet!<br />
Sevgili, ağzını açıp şöyle cevap verdi: “Bizce senin halin gün gibi aydınlık ama sence<br />
gece! Bu kara hileleri adalet gününde gören kişilerin önüne neye getirir, yayar<br />
dökersin ki Gönlündeki hilelerin, düzenlerin hepsi bizim önümüzde rüsvay olmada,<br />
hepsini de gün gibi görüp duruyoruz. O suçu, kulumuza acır da örtersek sen neden<br />
yüzsüzlük eder, haddini aşarsın<br />
Babandan öğrensene... Adem, suç işleyince hemencecik ayak çıkarılan yere geldi; O<br />
gizli sırları bilen Allah’yı hazır nazır gördü de iki ayak üstüne durup suçunun<br />
affedilmesini dilemeye koyuldu.<br />
Keder külünün ortasına geçip oturdu; hileye, bahaneye sapıp bir daldan bir dala<br />
sıçramadı. “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” dedi... çünkü önünde, ardında azap<br />
meleklerini gördü. Can gibi gizli olan azap meleklerini gördü; her birinin elindeki sopa,<br />
ta gökyüzüne kadar uzanıyordu.<br />
Kendine gel... Süleyman’ın huzurunda karınca ol da bu sopa, seni paramparça<br />
etmesin! Doğruluk durağında başka bir yerde bir an bile durma... insana kimse, gözü<br />
gibi lalalık edemez. Kör, öğütle arınıp temizlense bile yine her an sürçer, pislenir.<br />
Ey Adem, senin gözün var, kör değilsin... fakat kaza geldi mi göz kör olur! Gözlü<br />
adamın, bir tesadüf neticesi kuyuya düşmesi için ömürler lazım. Fakat bu kaza, körün<br />
yoldaşıdır. Çünkü düşmek, onun tabiatıdır, huyudur.<br />
Kör, pisliğe düşer de bu koku nedir, kendisinden midir, yoksa bir pisliğe bulaşmış da<br />
ondan mı Bilemez ki. Ona birisi miskler saçsa onu da kendisinden bilir, sevgilinin<br />
lutfundan değil!<br />
Hasılı ey gözü açık kişi, bu iki göz, sana yüzlerce anadır, yüzlerce baba!<br />
Hele gönül gözü yok mu O, bu göze nispetle yetmiş kat azizdir, yetmiş derece<br />
kuvvetlidir... bu iki duygu gözü, onun nimetiyle geçinmededir. Yazıklar olsun ki yol<br />
kesiciler oturmuşlar, dilime yüzlerce düğüm vurmuşlardır! Ayağı bağlı olan, nasıl<br />
rahvan gidebilir!Ağır bir bağdır bu... mazur gör!<br />
Ey gönül, bu söz, kırık dökük geliyor. Bu söz incidir, Allah gayreti de değirmen. İnci<br />
küçük ve kırık bile olsa hasta göze tutya olur. Ey inci, kırıldığına acınma... kırılmakla<br />
parlayacak apaydın olacaksın! Böyle o kırık dökük söylenecek... fakat Allah ganidir,<br />
sonunda onu düzgün bir hale getirir. Buğday, kırıldı,ufalandıysa zayi olmadı ya... un<br />
haline geldi de dükkana girdi, ekmek oldu.<br />
Ey aşık, senin de suçun belli oldu... artık suyu yağı bırak da kırık dökük bir hale gel!<br />
Adem’in has çocuklarına mahsustur bu... onlar, “Rabbimiz, biz nefsimize<br />
zulmettik”derler.<br />
Sen de hacetini arz et, lanetlenmiş yüzsüz iblis gibi delil getirmeye kalkışma! Yok<br />
eğer yüzsüzlük, İblis’in ayıbını örttüyse sen de inada giriş, yüzsüzlükte bulun, bu<br />
yolda çalış, didin!<br />
Ebucehil, Peygamber’den, kindar Oğuz Türk’ü gibi bir mucize istedi. Fakat Allah<br />
Sıddık’ı mucize istemedi, bu yüzün sahibi zaten doğrudan başka bir şey söyleyemez ki<br />
dedi. Sen nerede, senin gibi birisinin benliğe düşerek benim gibi bir sevgiliyi sınaması<br />
nerede<br />
SINAMA<br />
Allah’yı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza’ya dedi ki: “Peki yüksek bir<br />
yapının damındasın... ey aklı başında olan, Allah’nın koruyacağını biliyorsun değil<br />
mi ” Murtaza, evet dedi... o koruyucudur, ganidir... bizim varlığımızı, bizi ta<br />
çocukluğumuzdan adamlığımıza kadar hep o korur, o görüp gözetir!<br />
Yahudi, peki dedi... mademki öyledir, kendini bu damdan aşağıya at... Allah’nın<br />
koruyuculuğuna tamamı ile güven! Kendini aşağıya at da ben de adamakıllı inandığını<br />
anlayayım, güzelim inanışını, deliliyle göreyim!<br />
Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya<br />
sataşmasın! Kulun, iptilalara düşerek Allah’yı sınaması hiç yaraşır mı A nadan, a<br />
budala, kulun ne haddi vardır ki edepsizliğe kalkışıp Allah’yı sınamaya girişsin<br />
Sınama Allah’ya yaraşır... O, kullarını her an sınar durur. Bu sınamayla da içimizde<br />
gizlediğimiz inanışlarımızı bize apaçık gösterir. Adem, bu suçla, bu hata ile Hakk’ı<br />
sınadım dedi mi hiç “Padişahım, senin hilmin nereye kadardır Onu görmek istedim”<br />
gibi bir söz söyledi mi hiç Ah, bu mecal kimde var, kimde Senin aklın şaşmış, pek<br />
sersemlemişsin... özrün günahından beter!<br />
Gök kubbeyi yücelteni sınamak ha! Sen, bunu ne bilirsin ki A hayrı, şerri bilmeyen,<br />
sen kendini sına, başkasını değil! Kendini sınadın mı başkalarını sınamadan<br />
vazgeçersin. Şeker parçası olduğunu bildin mi, şeker yapılan ve satılan yere layık<br />
olduğunu da bilirsin.<br />
Sınamaksızın şunu bil ki Allah, yersiz, zamansız şeker göndermez sana. Sınamaksızın<br />
şunu bil ki eğer başsan Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez! Akıllı kişi, hiç<br />
değerli bir inciyi abdes hane de sidik gölcüğüne atar mı Anlayışlı hakim bile buğdayı<br />
saman ambarına göndermez.<br />
Mürit, önden giden, kılavuz olan şeyhi sınamaya kalkışırsa eşektir. Din yolunda onu<br />
sınamaya kalkıştın mı a hakikatten haberi olmayan, sen sınanmış olursun... Senin<br />
cüretin, senin bilgisizliğin çırçıplak olur, aleme yayılır... yoksa o, bu araştırmayla<br />
nereden anlaşılır; nasıl meydana çıkar<br />
A yiğidim, bir zerre, kalkar da dağı tartmağa girişirse terazisi parçalanır gider!<br />
Onlarda kendi akıllarınca bir terazi düzenler de Allah erini o teraziyle tartmağa<br />
kalkarlar! Halbuki o, akıl terazisine bile sığmaz... akıl terazisini bile kırar, parçalar!<br />
Onu sınamak, ona emrine göre hükmetmek gibidir... öyle bir padişaha buyruk<br />
buyurtmaya kalkışma sakın!<br />
Hiç ressamlar, öyle bir ressamı sınayabilir, öyle bir ressama hüküm yürütebilir mi<br />
Eğer ressama bir sınama belirdiyse, ressam bir sınama bilgisine sahip olsaydı onu da<br />
çizen yine o ressam değil midir Artık o ressamın bilgisindeki suretler nazaran bu<br />
ressamın çizdiği suret nedir ki<br />
Sana bir sınama vesvesesi geldi mi onu kötü talih bil... gelip çatmış, boynunu<br />
vurmuştur! Böyle bir vesveseye uğradın mı çabucacık Allah’ya dön secdeye var...<br />
Secde yerini gözyaşınla ısla... ey Allah, beni bu şüpheden kurtar de! Sınamayı diledin<br />
mi işte o zaman din mescidin keçiboynuzuyla dolu demektir!<br />
MESCİT-İ AKSA<br />
Davut iyiden iyi taşla Mescid-i Aksa’yı yapmaya niyetlendi, bu niyetle daraldı, bu işe<br />
girişmeyi iyice kurdu. Allah, “Bu işten vazgeç... bu mescidi sen yapamazsın. Ey<br />
seçilmiş kişi, Mescid-i Aksa’yı senin yapmanı biz takdir etmedik” diye kendisine vahiy<br />
etti.<br />
Davut “Ey sırları bilen Allah, suçum nedir Neden mescidi yapma diyorsun bana ”<br />
dedi. Allah dedi ki: “Suçsuzsun, suçun yok ama kanlara girmişsin... mazlumların<br />
kanlarını boynuna almışsın! Senin sesinden sayısız halk can verdi; sayısız halk, ona av<br />
oldu! Sesin bir hayli kana girmiş, canlar yakan güzel nağmelerin bir hayli adamı<br />
canından etmiştir!”<br />
Davut dedi ki: “Senin mağlubundum, senin sarhoşundum... elim, senin kuvvet ve<br />
kudretinle bağlıydı. Padişah mağlup olana acınmaz mı Mağlup, adeta yok demek<br />
değil midir<br />
Allah buyurdu ki: Bu mağlup, öyle bir yoktur ki vara nispetle zahiren yok olmuş<br />
değildir, iyice anlayın bunu! Bu çeşit yok olan, kendinden geçmiş, var olanların en<br />
iyisi, en ulusu olmuştur.<br />
O, Allah sıfatlarına nispetle yoktur... fakat hakikatte ona yoklukta bir varlık vardır.<br />
Bütün ruhlar onun tedbirindedir... bütün cesetler onun hükmündedir. Bizim lutfumuza<br />
mağlup olan iradesiz, ihtiyarsız ve aciz kalmış değildir; o, bizim sevgimizde ihtiyar<br />
sahibi olmuştur.<br />
Zaten ihtiyar ve iradenin sonu da budur, yani insanın mevhum irade ve ihtiyarının bu<br />
makamda yok oluşudur. Zaten nihayet o, mevhum varlıktan mahvolmasaydı hiçbir<br />
ihtiyar ve iradeden lezzet alamaz, zevk bulamazdı.<br />
Dünyada ister yenecek lokma olsun, ister içilecek bir şey... onun lezzeti, lezzetten<br />
kesilmesinin fer’idir. (İnsan, yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe yiyeceği ve<br />
içeceği şeylerden lezzet alamaz. Maddi lezzetlerden kesilmedikçe manevi lezzeti<br />
bulamaz) Lezzetten geçen gerçi bütün lezzetlere aldırış etmez bir hale gelir ama<br />
hakikatte kendisi lezzet kesilir, lezzetten hiç ayrılmaz olur!<br />
Bu iş senin zorunla, senin kuvvetinle olmayacak ama o mescidi, oğlun yapacak! Ey<br />
hikmet sahibi, onun yaptığı senin yaptığındır... evveline evvel olmayan bir zamandan<br />
beri inananlar, birbirlerinin aynıdır, birdir onlar! İnananlar sayılıdır, çoktur ama iman<br />
birdir... cisimleri çoktur ama canları tektir.<br />
İnsanda öküzün, eşeğin anlayışından ve canından başka bir akıl, başka bir can vardır.<br />
O deme erişen, o makamda Allah velisi olan kişide de, insandaki candan, akıldan<br />
başka ve ayrı bir can ve akıl vardır. Hayvani canlarda birlik yoktur... bu birliği rüzgarın<br />
ruhunda arama!<br />
Bu hayvani can, ekmek yese insani ruhun karnı doymaz; bu yük çekse o, sıkıntı<br />
çekmez! Hatta onun ölümüyle bu hayvani ruh, neşelenir, sevinir... insani ruhun bir şey<br />
elde ettiğini görünce de hasedinden ölür!<br />
Kurtların, köpeklerin canı, hep ayrı ayrıdır. Bir olan Allah aslanlarının canlarıdır.<br />
Canları diye cemi sırasıyla söyledim... çünkü o bir tek can, cisme nispetle yüz olur!<br />
Gökteki bir tek güneşin bir tek nuru da ev içlerine vurunca yüzlerce nur olur ya!<br />
Fakat ortadan duvarları kaldırdın mı hepsinin de nuru bir olur. Evlerin temelleri<br />
kalmadı mı müminler bir tek insana döner, bu sır meydana çıkar. Bu sözden farklar<br />
belirir, müşküller doğar... çünkü hakikatte buna benzemez bu iş ki; bu bir misaldir.<br />
Aslanla yiğit bir Ademoğlu arasında sonsuz farklar vardır. Fakat ey hoş gün gören kişi<br />
misal getirildiği zaman aradaki birlik, yiğitlik ve canla başla oynama bakımındandır.<br />
Çünkü o yiğit, her bakımdan aslanın misli değildir, nihayet yiğitlik bakımından aslana<br />
benzer.<br />
Bu alemde her bakımdan bir olan bir nakış, bir suret yoktur ki sana mislini<br />
göstereyim. Aklı şaşkınlıktan kurtarayım diye yine nakış bir misale el atayım:<br />
Geceleyin her eve bir kandil, bir mum korlar ve onun ışığıyla karanlıktan kurtulurlar<br />
ya...O kandil, bu tene benzer, nuru da cana.<br />
Kandil, fitile, şuna buna muhtaçtır. Bu duyguların o altı fitilli kandili, umumiyetle<br />
uykuya, yemeye, içmeye dayanır... o kandilin temeli, bunlardır. Yiyip içmeden, yatıp<br />
uyumadan yarım nefeslik bir zaman bile yaşayamaz... fakat yiyip yatmakla da<br />
yaşayamaz! Fitili, yağı olmadıkça bakası yoktur; fakat fitille, yağla da vefası yoktur.<br />
Çünkü sebebe bağlı olan, sebepsiz meydana gelmeyen ışığı, ölümü arar durur... nasıl<br />
yaşayabilir ki aydın gün, onun ölümüdür. İnsanın bütün duygularının da bakası<br />
yoktur... zira mahşer günü, hepsi de yok olur gider!<br />
Fakat atalarımızın duygu ve can ışığı, tamamı ile de ot gibi bitip ot gibi yitmez...<br />
tamamı ile fani olmamıştır. Yalnız güneşin nurunda yıldızların nuru ve ay ışığı<br />
mahvolur ve görünmez! Pirenin ısırmasından meydana gelen yanış, dert ve zahmet,<br />
yılan ısırınca mahvolur ya!<br />
Çıplak adam arıların sokmasından kurtulmak için suya atlar ya! Arılar adamın<br />
tepesinde dolaşır dururlar... başını bir çıkardı mı hiç affetmezler, hemen sokarlar!<br />
Allah’yı anış sudur, zamanede şu kadının, bu erkeğin anılışı da arı!<br />
Allah’yı anış suyuna dal, nefesini tut, sabret de eski düşüncelerden, vesveselerden<br />
kurtul! Ondan sonra da sen, tepeden tırnağa kadar o arı duru suyun tabiatına<br />
bürünürsün... Öyle bir hale gelirsin ki o kötü arı, sudan nasıl kaçar, çekinirse senden<br />
de öyle kaçar, öyle çekinir!<br />
Sonra dilersen sudan uzaklaş... içten suyun tabiatına sahip olursun, hakikatte ondan<br />
ayrılmamış sayılırsın! Dünyadan geçen kişilerde yok olmamışlar, fakat Allah<br />
sıfatlarına bürünmüşlerdir. Onların sıfatları, Hak sıfatlarına karşı, güneşin<br />
karşısındaki yıldızlara dönmüştür.<br />
A inatçı Kuran’dan buna delil istiyorsan oku: “Onların hepsi huzurumuzdadır!”<br />
Haklarında “Huzurumuzdadır” denenler yok olamazlar, iyi dikkat et de ruhların<br />
bakasını iyice anlayasın! Bakadan mahcup olan ruh azaptadır, Allah’ya vasıl olan<br />
ruhsa baka aleminde hicaplardan kurtulmuş bir haldedir.<br />
İşte bu hayvani duygu kandilinden ne murat edilmişse, bu kandilin hakikati neyse<br />
sana söyledim... kendine gel de sakın bu hayvani duyguyla ruh arasında bir birlik<br />
tasavvur etme! Çabuk, ruhunu, yolcuların kutlu ruhlarına ulaştır!<br />
Yüz tane kandilin olsa ister sönsünler, ister yansınlar, değil mi ki hepsi ayrı ayrıdır...<br />
bir olamazlar! İşte bu yüzden bizim ashabımız, hep savaştadır... fakat peygamberlerin<br />
birbirleriyle savaştıklarını kimsecikler duymamıştır.<br />
Çünkü peygamberlerin nurları güneştir; duygu ışığımızsa kandil, mum ve is! Biri<br />
söner, öbürü gündüze kadar kalır... biri yanıp erir, öbürü parlar durur! Hayvani can<br />
gıda ile dirilir...her iyi kötü şeyle de ölüverir! Fakat bu kandil söndü, ortadan kalktı mı<br />
komşunun evi neden karanlık kalsın<br />
Madem ki o evin ışığı, bunun ışığı olmaksızın da duruyor... şu halde her evin duygu<br />
ışığı ayrı ayrıdır. Bu hayvani canın misalidir... Rabbani canın değil! Gece Hindusundan<br />
ay doğdu mu ışığı, her pencereden vurur, her tarafı aydınlatır!<br />
O yüzlerce evin ışığını sen, bir say... çünkü ay battı mı bu evin sönüp öbürününki<br />
kalmaz. Parlak güneş tan yerinde durdukça ışığı her eve konuk olur. Fakat can güneşi<br />
battı mı bütün evlerin nuru kaybolur, gidiverir! Bu söz nurun misalidir, misli değil...<br />
sana doğru yolu gösterir, düşmanın da yolunu vurur!<br />
O münkir, o kötü huylu, örümcek gibi kokmuş ağlar kurar... Tükürüğü ile nura perde<br />
gerer; fakat kendi anlayış gözünü kör eder. Atın boynunu tutarsa murat alır,<br />
maksadına erişir... fakat ayağını yakalarsa tekmeyi yer!<br />
Gemsiz ve serkeş ata pek yaklaşma... kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy<br />
vesselam! Bu azmini sakın hor görme, ehemmiyetsiz sanma... bu yolda sabır lazım,<br />
çekilecek mihnetlere tahammül gerek!<br />
Süleyman, Kabe gibi temiz, Mina gibi yüce olan o yapıya başladı. Yapısında<br />
tekellüflerde bulundu... öbür yapılar gibi rasgele ve değersiz ve değersiz bir yapı<br />
değildi o! Yapı için dağdan kesilen her taş, apaçık “Önce beni götürün” derdi.<br />
Adem’in yoğrulduğu su ve toprak gibi o yapının her kerpicinden nur parladı. Taş,<br />
hammalsız geliyordu... o kapı, o duvarlar, adeta canlıydı. Allah daima der ki: Cennetin<br />
duvarları, bu duvarlar gibi cansız ve çirkin değildir.<br />
Ten kapısı, ten duvarı gibi uyanıktır... cennet evi de diridir; çünkü padişahlar<br />
padişahına mensuptur orası! Ağaç da cennet ehliyle konuşur, söz söyler, meyve de,<br />
akan duru sular da! Çünkü cenneti aletle yapmamışlardır ki... orası amellerden,<br />
niyetlerden yapılmadır. Bu yapı ölü sudan, ölü topraktan yapılmıştır; o yapı diri<br />
ibadetlerle kurulmuştur. Bu aslına benzer, dağınıklıklarla doludur... o da aslı olan<br />
ilme, amele benzer!<br />
Oradaki taht da, köşk de, taç da, elbise de cennet ehline sorular sorar, cevaplar verir!<br />
Döşemesi, döşeyen olmaksızın döşenmiştir... o ev, süpürgesiz süpürülmüş,<br />
temizlenmiştir! Gönül evine bak! Gamla tozlandı mı süpürgeci olmaksızın tövbeyle<br />
süpürülür, arınır.<br />
O yurdun tahtı, kimse taşıyıp götürmeksizin gider yürür... kapı halkası da güzel<br />
seslerle şarkılar söyler, çalgılar çalar, kapı da!<br />
Gönülde de o ebediyet yurdu olan cennetin diriliği var... fakat ne fayda, dilime<br />
gelmiyor ki, söyleyemiyorum ki! Süleyman her sabah çağı halkı irşad için mescide<br />
girdi mi, Gah sözle, gah nameyle, sazla gah işle, yani rüku ederek, yahut namaz<br />
kılarak halka öğüt verirdi.<br />
İşle olan öğüt, halkı daha ziyade çeker... çünkü bu öğüdü sağırların bile can kulakları<br />
duyar! Sonra bu öğüt de emirlik vehmi de az olur... bu yüzden halka adamakıllı tesir<br />
eder!<br />
HALİN VERDİĞİ<br />
Osman, halife olur olmaz hemen koşup minbere çıktı. Ulular ulusu peygamberin<br />
minberi üç basamaktı. Ebubekir, minbere çıkınca ikinci basamağa, Ömer de<br />
zamanında İslama ve dine saygısı dolayısıyla üçüncü basamağa oturmuştu.<br />
Osman’ın devri gelince o üst basamağa çıktı, o bahtı kutlu, oraya oturdu. Herzevekilin<br />
biri ona sordu: “İlk iki halife, Peygamberin yerine oturmadılar. Sen nasıl oldu da<br />
onlardan üstün olmaya kalkışıyorsun Halbuki mertebe bakımından onlardan aşağısın<br />
sen.”<br />
Osman dedi ki: “Üçüncü basamağa otursaydım beni Ömer’e benziyorum sanırlardı.<br />
İkinci basamağa otursaydım diyebilirlerdi ki bu Ebubekir’e benziyor, onun misli!<br />
Bu üst basamak, Mustafa’nın makamı... o padişaha benzememe zaten imkanı yok.<br />
Ondan sonra o merhametli halife, hutbe okuyacak yerde ta ikindiye yakın bir zamana<br />
kadar sustu kaldı. Kimsede, hadi okusana diyecek bir kudret de yoktu, mescitten çıkıp<br />
gidecek kudret de!<br />
Halkın ileri olanlarına da bir heybet çökmüştü, bayağılarına da. Mescidin içi, damı<br />
nurla dolmuştu! Can gözü açık olanlar o nuru görüyorlardı... bırak onları, körler bile o<br />
nurla hararete gelmiş çoşmuşlardı!<br />
Körün gözü, güneşin doğduğunu hararetinden anlar. Fakat bu hararet, her duyulanın<br />
hakikatı görülsün diye gözü açar... ve hararetinde bir sıkıntı bir hal vardır... hakiki<br />
güneşin hararetiyle gönlü açar, gönüle bir ferahlık, bir genişlik verir!<br />
Kör, evveline evvel olmayan Allah nuruyla hararetlendi mi ferahından, ben<br />
görüyorum, gözlerim açıldı benim der. Güzelim, adamakıllı ve hoş bir sarhoşluktur<br />
bu...yalnız can gözünün açılması için aşılacak az bir yol vardır.<br />
Bu körün güneşten nasibidir...Allah doğrusunu daha iyi bilir ya... bunun gibi belki<br />
yüzlerce nasibi de var! O nuru gören kişinin ahvalini anlatmak, hiç Ebu Ali Sina’nın<br />
harcı mıdır Yüz kat kuvvetli bile olsa bu dil, kim oluyor ki eliyle görüş perdesini<br />
oynatmaya kalkışıyor Perdeye elini sürerse vay ona... Allah kılıcı elini kesiverir!<br />
Hatta el de nedir ki Bilgisizliğinden serkeşlik eden başı bile keser, koparır! Bunu söz<br />
olsun diye söyledim... yoksa onun eli nerede, o nerede Hani derler ya ... teyzenin<br />
tenasül aleti olsaydı dayı olurdu, işte bu sözde onun gibi!<br />
Dilden, sınıklıktan arınan göze... söylenen nakledile gelen sözden görülen,bilinen<br />
hakikate yüz binlerce yıllık yol var desem yine de az söylemiş olurum! Fakat kendine<br />
gel, sakın gökyüzünün nurundan ümit kesme... Allah dilerse o nur, bir anda sana<br />
erişiverir!<br />
Mesela yıldızların madenlere yüzlerce tesiri vardır... Allah kudreti onu, madenlere her<br />
an ulaştırmadadır. Gökyüzünde bir yıldız olan güneş, karanlıkları giderir... Allah<br />
güneşiyse Allah sıfatlarında daimidir.<br />
Ey yardım isteyen, güneşin tesiri, beş yüzyıllık yola olan gökten yeryüzüne geliverdi<br />
ya! Zuhale üç yüz bin beş yüz yıllık, hatta daha da nice fazla bir yol var... fakat tesiri,<br />
anbean görünüp durmada!Dilerse Allah, güneş doğunca gölgenin dürülüp kaybolduğu<br />
gibi onun da tesirini dürer kaybeder... güneşe karşı gölgenin ne değeri olabilir<br />
Yıldız gibi tertemiz ruhlar, gökyüzündeki yıldızlara feyiz verir, yardım eder!Görünüşte<br />
o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız,<br />
bizim içyüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir!<br />
İNSAN ALEMDİR<br />
Surette sen küçük bir alemsin ama hakikatte en büyük alem sensin. Görünüşte dal,<br />
meyvenin aslıdır; fakat hakikatte dal, meyve için var olmuştur. Meyve elde etmeye bir<br />
meyli, meyve elde etmeye bir ümidi olmasaydı hiç bahçıvan, ağaç diker miydi Şu<br />
halde meyve, görünüşte ağaçtan doğmuştur ama hakikatte ağaç, meyveden vücut<br />
bulmuştur.<br />
Mustafa, onun için “Adem’le bütün peygamberler, benim ardımda ve sancağımın<br />
altındadır” dedi. O hünerler sahibi, onun için “Biz, sonda gelen, fakat en ileri giden ve<br />
ön dölü alanlarız” buyurdu.<br />
Suret bakımından ben Adem’den doğmuşum ama hakikatte onun atasının atasıyım<br />
ben! Melekler bana secde ettiler... Adem, benim ardımdan yürüdü, yedinci kat göğün<br />
üstüne çıktı! Hakikatte babam, benden doğdu...ağaç, meyveden vücut buldu.<br />
İlk düşünce, iş aleminde son olarak zuhur etti. Hele vasfa mazhar olan düşünce! Hasılı<br />
bir an içinde gökten nice kervanlar gelmekte, göğe nice kervanlar gitmektedir! Bu yol<br />
bu kervana uzun gelmez... ova, üstün gelen kişiye geniş gelir mi hiç<br />
Gönül her an Kabe’ye gitmekte... benden de Allah lutfu ile gönlün tabiatına<br />
bürünmede! Bu uzunluk, kısalık, bedene göredir... Allah’nın bulunduğu yerde uzunun,<br />
kısanın lafı mı olur Allah, cismi tebdil etti mi gayri fersaha bile bakmadan yürür<br />
gider!<br />
Ey yiğit, lafı bırak gayri! Şimdi yüzlerce ümit var, hemen adım ata gör! Gözünü bir<br />
yumdun mu bakarsın ki gemide oturmuşsun, uyuyorsun... öyle olduğu halde yol<br />
almadasın!<br />
Peygamber, bunun için “Ben; zamane tufanına gemi gibiyim; Biz ve ashabım, Nuh’un<br />
gemisine benzeriz. Kim bu gemiye el atar, kim bu gemiye girerse kurtulur” buyurdu.<br />
Şeyhle beraber olunca kötülüklerden uzaksın... gece gündüz gitmektesin; gemidesin.<br />
Canlar bağışlayan cana sığınmışsın... gemiye girmiş,uyuyorsun; öyle olduğu halde yol<br />
almaktasın!<br />
Zamanın peygamberlerinden ayrılma... kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme!<br />
Aslan bile olsan değil mi ki kılavuzsuz yol almaktasın; kendini görüyorsun, sapıksın,<br />
hor hakirsin. Ancak şeyhin kanatlarıyla uç da şeyhin askerlerinin yardımını gör! Bir<br />
zaman olur, onun lutuf dalgaları, sana kanat kesilir; bir an gelir, kahır ateşi seni taşır,<br />
götürür! Kahrını, lutfunun zıddı sayma pek...tesir bakımından ikisinin de birliğini gör!<br />
Bir zaman seni toprak gibi yeşertir...bir zaman seni sevgilinin havasıyla doldurur,<br />
şişirir! Arifin bedenine cemat vasfını verir de orada neşeli güller, nesrinler bitirir!<br />
Fakat bunları o görür, başkası değil... temiz içten başka hiçbir şey, cennetin kokusunu<br />
alamaz!<br />
İçini, sevgiyi inkardan arıt da orada onun gül bahçesindeki reyhanlar bitsin! İçini arıt<br />
da Muhammed’in Yemen ülkesinden Rahman kokusunu aldığı gibi sen de benim<br />
sevgilimin ebedilik kokusunu bul! Miraç edenlerin safında durursan yokluk, seni Burak<br />
gibi göklere yüceltir. Yere mensup ve ancak aya kadar yüceltebilecek miraç değildir<br />
bu... kamışı, şekere ulaştıran miraca benzer!<br />
Bu miraç, buğunun göğe ağması gibi bir miraç değildir... ana karnındaki çocuğun bilgi<br />
ve irfan derecesine ulaşmasına benzer! Yokluk küheylanı, ne de güzel bir buraktır...<br />
yok olduysan seni varlık makamına götürür!<br />
Dağlar, denizler ancak tırnağına dokunabilir; o derece süratlidir... duygu alemini<br />
derhal geride bırakıverir! Ayağını gemiye çek de can sevgilisine giden can gibi<br />
oturduğun yerde yürüye dur!<br />
Elsiz, ayaksız evveline evvel olmayan Allah’ya kadar git... canların, yokluktan elsiz<br />
ayaksız varlık alemine koştukları gibi! Duyan, gaflet uykusunda olmasaydı, can kulağı<br />
açık bulunsaydı sözde kıyas perdesini yırtardın ya!<br />
Ey felek, onun sözlerine inciler saç... ey cihan onun cihanından utan! Eğer inciler<br />
saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır... camit cismin görür, sevilir bir hale gelir. O<br />
saçtığın incileri kendin için saçtın demektir... Çünkü her çeşit sermayen yüz misli<br />
artar!<br />
BELKIS´IN HEDİYESİ<br />
Belkıs’ın hediyesi kırk katır yükü altın kerpiçti. Hediyeleri getirenler, Süleyman’ın<br />
saray meydanına girince bir de gördüler ki yer, tamamı ile halis altınla döşenmiş! Altın<br />
üstünde tam kırk konaklık yol aldılar...Artık altın gözlerine su gibi bile görünmüyordu,<br />
o kadar ehemmiyetsiz bir hale gelmişti.<br />
Defalarca bu altınları, getirdiğimiz yere götürelim... biz ne olmayacak iş yapıyoruz;<br />
Toprağı bile halis altın olan bir yere hediye olarak altın götürmek aptallıktır dediler.<br />
Ey Allah’ya aklı hediye götüren, akıl, orada yoldaki topraktan da aşağıdır!<br />
Hediyenin makbule geçmeyeceğini anladıklarından utangaçlıkları, adeta onları gerisin<br />
geriye itmekteydi! Sonra yine dediler ki: İster makbule geçsin, ister geçmesin... bize<br />
ne Biz emir kuluyuz!<br />
Altın olsun toprak olsun...biz, götürmeye mecburuz... buyruk verenin buyruğunu<br />
yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Geri götürün derlerse yine fermana uyar,<br />
getirdiğimiz hediyeyi geri götürürüz!<br />
Süleyman, hediye getirenleri ve getirdikleri hediyeyi görünce gülmeye başladı. “Ben,<br />
sizden tirit istedim mi ki Ben,bana hediye verin demedim; hediyeye layık olun dedim.<br />
Bana gayb aleminden eşi görülmedik hediyeler gelmekte... öyle hediyeler ki insan,<br />
onları istemeye niyetlense aklına bile getiremez!<br />
Siz, yer altındaki madeni altın haline getiren bir yıldıza, güneşe tapıyorsunuz... o<br />
yıldızı yaratana yüz tutun! Değeri yüce olan canınızı hor hakir ederek gökteki güneşe<br />
tapıyorsunuz. Güneş Allah emriyle bizim aşçımızdır, çiyleri pişirir... artık ona Allah<br />
dersen aptallıktır bu!<br />
Güneş tutulursa ne yaparsın Ondaki o karaltıyı nasıl giderirsin Nihayet yine Allah<br />
tapısına yüz vurup ya Rabbi. O karaltıyı gider, yine ona nurunu ver demez misin Gece<br />
yarısı seni öldürmeye kalkışsalar ağlayıp yalvaracağım, yahut aman dileyeceğim<br />
güneş nerede<br />
Hadiselerin çoğu da hep geceleyin olur... halbuki geceleyin taptığın Allah ortada<br />
yoktur. Allah’ya gönül doğruluğu ile eğilirsen yıldızlardan kurtulur, Allah’ya mahrem<br />
olursun! Mahrem oldun mu sana ağız açar, sırları söylerim... bu suretle gece yarısı bir<br />
güneş görürsün sen!<br />
Onun, temiz ruhtan başka doğuşu... yok doğmasında da geceyle gündüz farkı olamaz.<br />
Gündüz, onun doğduğu zamana derler... geceleyin doğdu, parladı mı ortada gece<br />
kalmaz. Bu görünen güneş, o güneşin önünde adeta güneşe karşı zerre nasıl<br />
görünürse öyle görünür!<br />
Alemi aydınlatan, parlatan bu güneşin gözü, o güneşi görünce kamaşır şaşırır kalır!<br />
Arşın nuruna... arşın o sonsuz ve hadsiz ışığına karşı bu güneşi bir zerre gibi<br />
görürsün! Göze Allah’dan bir kuvvet gelince zahiri güneşi hor ve yoksul görür, bayağı<br />
bulursun! Allah, öyle bir kimyagerdir ki onun bir tesiriyle duman, yıldız haline<br />
gelmiştir...<br />
Öyle bir görülmedik iksiri vardır ki karanlığı güneş haline getirmiştim. Bir acayip<br />
sanatkardır ki bir sanatıyla zühale bu kadar hassa vermiştir... artık sen öbür can<br />
yıldızlarıyla can incilerini de var, buna kıyas et!<br />
Duygu gözü, güneşe zebundur; ilahi bir göz ara, ilahi bir göz bul da, Onun bakışına<br />
karşı şimşekler saçan güneşin nurları zebun olsun! O bakış nura mensuptur, bu bakış,<br />
nara... ateş, nura karşı adamakıllı kara görünür!<br />
Şeyh Abdullah-ı Mağribi dedi ki: “Altmış yıldır ben gece nedir, görmedim. Bu altmış yıl<br />
içinde ne gündüz, ne de gece... hiçbir sebeple bir karanlığa düşmedim.” Sofiler de<br />
şeyhin sözünün doğruluğunu söylemişler, demişlerdi ki: “Geceleri ardında giderdik.”<br />
Dikenlerle, çukurlarla dolu olan çöllerde yürürdük... o, dolunay gibi önümüzde giderdi.<br />
Yüzünü geriye çevirmeden gece vakti, “Dikkat edin, önünüzde çukur var, sola doğru<br />
yürüyün” derdi. Bir an sonra da “Sağa gidin, ayağımızın altında diken var”diye<br />
seslenirdi.<br />
Gündüz olur, biz ayağını öperdik... görürdük ki ayakları gelin ayağı gibi! Ne topraktan<br />
eser var, ne çamurdan... ne diken yırtmış, ne taş yaralamış! Allah, Mağribi’yi maşrıki<br />
etmişti... Batıyı ona doğu gibi nurlar saçan bir hale getirmişti! Bu serkeş güneşin<br />
nuru, aşk meydanının öyle bir atıdır ki halkın ileri gidenlerinin gününü de o korur, geri<br />
kalanların gününü de o!<br />
O yüce nur nasıl korumaz ki binlerce güneşi izhar eden odur. Sen onun nuru ile<br />
emniyet içinde yürüye dur... ejderhalar, akrepler arasında yol almaya bak! O pak nur,<br />
senin önünde gider durur... her yol vuranı tutar, paramparça eder!<br />
“Allah, kıyamet gününde Peygamberini utandırmaz” ayetini doğru bil; “ Müminlerin<br />
nurları, önlerinde ve sağlarında yürür yollarını aydınlatır” ayetini oku! O nur<br />
kıyamette çoğalır ama Allah’dan o nuru burada da istemeli! Çünkü Allah istenen şeye<br />
delalet etmeyi daha iyi bilir ama buluta da can nuru bağışlar karanlığa da!<br />
Süleyman Peygamber, o elçilere dedi ki: “Ey utanan elçiler, geri dönün ... altın sizin<br />
olsun; bana gönül getirin, gönül! Benim bu altınlarımı da alın da o altınlara ilave<br />
edin... körlüğünüzü anlayın da o altınları katırın fercine sokun! Katırın ferci, altın kilit<br />
vurulmaya layıktır... Aşığın altınıysa sapsarı yüzüdür!<br />
O yüz, Allah’nın nazar ettiği yerdir... halbuki altın madenine güneş nazar eder! Maden<br />
güneş ışığının nazargahıdır. Şimdi de bana gelip çattınız, benim esirimsiniz ama yine<br />
benim sizi yakalamamdan korkun, canınızı siper edin!<br />
Taneye kapılmış kuş dam üstündedir ama kanadı açık olduğu halde tuzağa<br />
tutulmuştur o! Mademki gönlünü canla başla taneye verdi... sen onu tutulmadan<br />
tutulmuş bil! Taneye bakıp duruyor ya... sen o bakışları, ayağına vurulan düğüm say!<br />
Tane, sen şimdi bana hırsızlama bakıyorsun ama hele sabret; asıl ben seni<br />
çalıyorum;O bakış, sonunda seni bana çekince anlarsın ki ben senden gafil değilim<br />
der!<br />
Toprak yemeyi adet edinmiş olan birisi bir aktara gidip kelle şekeri almak istedi. O<br />
hilebaz ve gönlü bozuk aktarın terazisinde dirhem ve taş yerine toprak vardı. Dedi ki:<br />
Benim terazimin dirhemi topraktır. Şeker almaya niyetin varsa sabret de dirhem<br />
bulayım.<br />
Adam “Mühim bir işim var, şeker almam lazım... dirhemin ne olursa olsun, zararı yok”<br />
dedi. Kendi kendisine de “Toprak yemeyi adet edinen kişiye taş nedir ki Toprak<br />
altından daha iyi! Hani o kılavuz kadın gibi...oğlum, pek güzel bir kız buldum.<br />
Pek güzel ama ondan başka bir şey daha var:o namuslu kız, helvacı kızı demiş de,<br />
Evlenecek adam böyle olması daha iyi ya... helvacının kızı daha yağlı, daha tatlı olur<br />
demiş! Onun gibi senin de taş dirhemin yok da taş yerine toprak kullanıyorsan daha<br />
iyi ya... toprak benim gönlümün istediği meyve!” diyordu.<br />
Aktar, terazisinin dirhem gözüne dirhem vazifesini gören taş yerine toprak parçasını<br />
koydu. Öbür gözüne koymak üzere de o toprağın ağırlığınca şeker kırmaya koyuldu.<br />
Şekeri kesip kıracak bir aleti olmadığı için biraz gecikti, müşteriyi de orada bıraktı.<br />
Aktarın yüzü öbür yanaydı... toprak yemeyi adet edinmiş olan müşteri, dayanamadı...<br />
gizlice ve güya aktara göstermeden toprağı koparıp yemeye başladı. Ansızın döner de<br />
beni görüverir diye de korkmaktaydı.<br />
Aktar, bunu gördü... gördü ama kendisini meşgul gösterdi. Diyordu ki: “A sararmış<br />
suratlı, hadi biraz daha fazla çal! Toprağımı çalıyorsan bana bir şey olmuyor; sen,<br />
adeta kendi yanından et koparıyor, kendi etini yiyorsun!<br />
Benden korkup duruyorsun ya eşekliğinden... ben de az yiyeceksin diye<br />
korkmaktayım! Meşgulum ama kamışımdan sana fazla şeker verecek kadar da ahmak<br />
değilim ben! Alacağın şekeri görünce kimin ahmak ve gafil olduğunu anlarsın, hele<br />
dur”<br />
Kuş, o taneye baktıkça bakar, hoşlanır ama tane de uzaktan o kuşun yolunu vurur!<br />
Göz zinasından hoşlanırsın ama nihayet kendi yanından kopardığın eti kebap edip<br />
yemiyor musun ki Bu uzaktan bakış ok ve zehir gibidir... gittikçe sevgin artar, sabrın<br />
eksilir!<br />
Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır...ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı! Hatta bu<br />
ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı! Hatta bu ahiret mülkü, öyle bir derin tuzaktır ki<br />
ulu kuşları avlar!<br />
Ben Süleyman’ım, sizin mülkünüzü istemem... mülk istemek şöyle dursun, ben sizi,<br />
helak edecek şeylerden kurtarırım! Şimdi siz, malın, mülkün esirisiniz... mala mülke<br />
sahip olan kişi, helak olmaktan kurtulan, mala, mala mülke esir olmayan kişidir.<br />
Halbuki ey aleme esir olan, aksine adını bu cihanın emiri taktın!<br />
Hakikatte sen, bu alemin esirisin, canın, bu cihan hapsine düşmüştür... öyle olduğu<br />
halde niceye,bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın<br />
Ey, elçiler, tez sizi elçi olarak gönderiyorum... bu hediyeleri reddetmem, sizin için<br />
kabul etmemden yeğdir. Belkıs’ın yanına gidince gördüğünüz şaşılacak şeyleri, altın<br />
ovasını hep söyleyin.<br />
Söyleyin de benim altına tamah etmediğimi, altını yaratandan altın elde ettiğimi<br />
anlasın. O Allah, öyle bir Allah’dır ki dilerse bütün yeryüzünü baştanbaşa altın ve<br />
değeri biçilmez inci haline getirir.<br />
Ey altını seçen, onu seven, onun için Allah mahşer gününde bu yeryüzünü gümüşten<br />
halk edecektir. Biz altına aldırış bile etmeyiz... sanatlarımız çok bizim; bütün<br />
yeryüzündekileri altın haline getiririz biz! Sizden altın mı isteriz biz Biz sizi kimyager<br />
yaparız.<br />
Sebe mülkü bile olsa vazgeçin o dünya mülkünden... suyun toprağın dışında nice<br />
mülkler var!<br />
Senin taht dediğin şey, tahttan yapılma tuzaktır... konduğun yeri baş köşe sanmışsın<br />
ama kapıda kala kalmışsın!<br />
Sen daha kendi sakalına hüküm yürütemiyor, ona bile padişahlık edemiyorsun; artık<br />
nasıl olurda iyiye, kötüye padişahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkışırsın<br />
İstemediğin halde sakalın ağarıyor... gayri ey eğri ümitli, sakalından utan!<br />
Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibindir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan<br />
dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder. Fakat Allah<br />
tapısında bir secde, sana iki yüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.<br />
Ben ne mal isterim, ne mülk... ne devlet isterim, ne saltanat... bana o secde devletini<br />
ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın! Cihan padişahları, kötülüklerinden<br />
dolayı kulluk şarabından bir koku bile almamışlar.<br />
Yoksa onlar da Edhem gibi, hemencecik coşarlar, sarhoş olurlar, dünya saltanatını<br />
vurup kırarlardı! Fakat Allah, bu alem dursun, mamur olsun diye gözlerini ağızlarını<br />
kapamıştır. Bu suretle de onlara taht ve taç tatlı gelir, alemdeki halktan haraç alalım<br />
derler...<br />
Fakat haraç ala ala kum gibi altın yığsın yine ölür, geberirsin, onlar senden arta kalır!<br />
Mal, mülk, devlet ve altın, canına yoldaş olmaz... sen altın ver de görüşünün<br />
kuvvetlenmesi için sürme al! Bu sürmeyi çek de şu alemin daracık bir kuyu olduğunu<br />
gör; Yusufcasına ipe el at!<br />
Kuyudan çıkıp dama yücelince görenler, müjde, işte bize bir köle desinler!<br />
Kuyuda göz, akisler yapar, insana hayaller görünür... onların en bayağısı şudur: Taş<br />
altın şeklinde görünür! Oyun zamanı çocuklarda kızışırlar... o taş topaç kırıklarını altın<br />
ve mal görürler ya. Fakat Allah arifleri kimyager olmuşlardır da onlara madenler bile<br />
değersiz görünür artık! Süleyman Peygamber de savaşacağı yerde Belkıs’ın<br />
adamlarını ve askerini kendisine çekti.<br />
Ey azizler dedi, çabucak gelin... çünkü cömertlik denizi dalgalanmaya başladı.<br />
Köpüren dalgaları, her an kıyıya zararsız, ziyansız, yüzlerce inci atar!<br />
Ey doğru yolu bulanlar, sala dedim size... Rıdvan, şimdicek cennet kapısını açtı.<br />
Süleyman dedi ki: “ Ey elçiler, gidin, Belkıs’a varın, onu bu dine inandırın! Deyin ki:<br />
Hep buraya gelin... çabuk şüphe yok ki Allah, sizi esenlik yurduna çağırtmada!<br />
Ey devlet isteyen, tez buraya gel... bu zaman, feyiz zamanı, kapıların açıldığı çağ! Ey<br />
dilemeyen sen de gel... sen de gel de bu vefalı sevgiliden dilek sahibi olasın! Belkıs,<br />
kendine gel, aklını başına topla... yoksa fena olur. Askerin, sana düşman kesilir,<br />
senden döner! Perdecin, perdeni yırtar... canın, canına düşmanlık eder! Yerdeki,<br />
gökteki zerrelerin hepsi, sınama çağında Allah askeridir.<br />
Yerli gördün ya, Ad kavmine ne yaptı! Suyu gördün ya, tufanda neler bitti! O kin denizi<br />
Firavun’a ne işler açtı... bu yeryüzü Karun’a ne işler gösterdi! Ebabil kuşları, file neler<br />
etti... sivrisinek, Nemrud’un başını nasıl yedi!<br />
Davud, eliyle koca taşı kaldırıp atınca taş tamam altı yüz parçaya bölündü, ordu da<br />
bozguna uğradı! Lut’un düşmanlarına taş yağdı da nihayet kara su içinde dalga yutup<br />
boğuldular! Alemdeki cansız şeylerin akıllıca peygamberlere ettikleri yardımları<br />
söylemeye kalkışsam,<br />
Mesnevi o kadar büyür ki kırk deve bile aciz olur, çekemez! El, kafirin aleyhine<br />
şahadette bulunur; Allah askeri olur, Allah’nın buyruğuna baş kor!<br />
Ey işte, güçte Allah’nın zıddına ders gösteren, kork... sen de Allah askerleri<br />
arasındasın. Cüz’ünün cüz’ü bile ona uymuştur, onun askeridir. Şimdi nifak yüzünden<br />
sana muti görünür! Allah, gözüne, “Onu sık” dese göz ağrısı senin yüzlerce defa<br />
kökünü kazır!<br />
Dişine “Ona bir ceza ver” dese bir de bakarsın ki dişin, kulağını çekip burmaya başlar!<br />
Tıp kitabını aç da hastalıklar bahsini oku... ten askerinin neler yaptığını gör! Mademki<br />
her şeyin canının canı odur, canın canıyla düşmanlığa girişmek kolay mıdır<br />
Belkıs, cin ve şeytan askerlerini bir tarafa bırak, çünkü onlar, benim emrime canla<br />
başla uyarlar, benim hükmümle saflar yararlar! Belkıs, önce saltanatı bırak... çünkü<br />
beni buldun mu bütün devlet ve mal, mülk senin olur!<br />
Yanıma gelince zaten anlayacaksın ki bensiz bir hamam nakşından, hamamdaki bir<br />
resimden ibaretmişim! Resim, ister padişah resmi olsun, ister zengin resmi ... değil mi<br />
ki resimdir, candan nasibi yoktur! O, başkaları için bezenmiştir... beyhude yere ağzını,<br />
gözünü açmıştır.<br />
Sen, kendi kendine savaşa girişmişsin... başkalarını kendin olarak tanımamış,<br />
anlamamışsın! Sen hangi surette rastlasan, bu, benim diye durup kalıyorsun ama<br />
vallahi o, sen değilsin! Bir zamancağız halktan uzaklaşsan, yapayalnız kalsan ta<br />
boğazına kadar gama, endişeye batarsın.<br />
Halbuki bu, nasıl sen olabilir Sen o tek kişisin; sen kendinin güzelisin, kendinin<br />
dilberisin, kendinin sarhoşusun! Kendinin kuşu, kendinin avı, kendinin tuzağısın...<br />
kendinin baş köşesi, kendinin döşemesi, kendinin damısın!<br />
Cevher ona derler ki varlığı, kendi kendine olsun... onunla var olan, onun feri bulunan<br />
şey, arazdır. Sen de Ademoğluysan onun gibi ol, bütün zürriyetleri kendinde gör!<br />
Testide ne vardır ki nehirde olmasın... evde ne vardır ki şehirde bulunmasın!<br />
Bu alem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu alem odadır, gönülse<br />
görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!<br />
Hemencecik gel... ben, seni davet eden bir elçiyim... ecel gibi şehveti öldürücüyüm,<br />
şehvete esir değil! Hatta şehvetin olsa bile şehvette emirim... bir güzelin yüzünü<br />
görüp şehvet esiri olmam ben!<br />
Aslımızın aslı, Halil ve bütün peygamberler gibi putları kıran kişilerdir. Ey esir, biz put<br />
haneye girsek bile puta secde etmeyiz, put bize secde eder. Ahmet de put haneye<br />
gitti, Ebu Cehil de... fakat bunun gitmesiyle onun gitmesi arasında pek büyük bir fark<br />
var!<br />
Bu put haneye girdi mi putlar baş kor, secdeye kapanır... o girdi mi ümmetler gibi<br />
putlara secde eder! Şehvete mensup olan bu alem de put hanedir... Hem<br />
peygamberlere yuvadır, hem kafirlere! Fakat şehvet, pak kişilere kuldur... halis altını<br />
ateş yakmaz! Kafirler kalptır, temiz kişilerse altına benzerler. Her iki kısım da bu<br />
potanın içindedir.<br />
Potaya kalp olan girdi mi hemen kararır... altın girdi mi altınlığı belli olur. Altın, elini<br />
kolunu açar da potaya atılır, ateş içinde hoş bir surette gülümser durur! Alemde<br />
cismimiz, bizim yüzümüzü örtmektedir... biz, samanla örtülü deniz gibiyiz!<br />
Din padişahına toprak diye bakma a bilgisiz! Melun Şeytan da Adem’e bu bakışla<br />
bakmıştı. Sen söyle bana bakayım... hiç bu güneş, balçıkla sıvanabilir mi Nura<br />
yüzlerce toz toprak döksen yine görünür, yine baş gösterir, parlar! Saman da nedir ki<br />
suyun yüzünü örtsün! Toprak da kim oluyor ki güneşi kapatabilirsin!<br />
Kalk ey Belkıs, Ethem gibi padişahcasına şu iki üç günlük saltanat dumanını dağıt!<br />
İştiyak çekercesine Sebe’e ait hikayeyi söylüyorum... çünkü seher yeli, laleliğe esip<br />
geldi! Bedenler vuslat günlerini buldu... çocuklar asılları olan analarına, babalarına<br />
kavuştular. Ümmetler içinde gizli olan aşk ümmeti, çevresini kınamalar kaplamış<br />
cömertliğe benzer.<br />
Ruhların aşağılanması, bedenler yüzündendir. Bedenlerin yüceliği, ruhlardandır! Ey<br />
aşıklar, arı- duru şarap sizindir, size sunulur. Baki olan sizsiniz, beka sizindir! Ey!<br />
Yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın aşık olun... işte Yusuf’un kokusu gelmekte,<br />
hemen koklayın, o kokuyu alın!<br />
Ey Süleyman’a mensup kuş dili, gel! Hangi kuşun sesi gelirse ona göre nağmeler düz!<br />
Allah sesini kuşlara göndermiştir... her kuşun nağmesini sana öğretmiştir! Cebri olan<br />
kuşa cebir dilince söyle ... kanadı kırılmış olana sabırdan bahset! Sabreden kuşu hoş<br />
gör, affet... Anka’ya Kaf dağının vasıflarını oku!<br />
Güvercine doğandan korunmasını emret... doğana hilmi anlat, can yakmadan<br />
çekinmesini söyle! Çaresiz kalan, nurdan mahrum olan yarasayı nura eş et, nura aşina<br />
kıl! Savaşan kekliğe sulh öğret... horozlara sabah çağının alametlerini göster!<br />
Hüthütten karakuşa kadar bütün kuşlara böylece yol göster... Allah, doğruyu daha iyi<br />
bilir!<br />
Süleyman, Sebe’deki kuşlara bir ıslık çalınca hepsini kendisine bend etti. Ancak canı<br />
ve kanadı olmayan, yahut balık gibi aslından sağır ve dilsiz olan müstesna! Hayır...<br />
yanlış söyledim, sağır bile Allah vahyine karşı baş koyup secde etse Allah ona duygu<br />
ihsan eder.<br />
Belkıs, canla, gönülle Süleyman’a gitmeyi kurdu... geçmiş zamanlarına acıklandı!<br />
Aşıkların adı sanı, arı namusu terk ettikleri gibi o da malını, mülkünü terk etti. O nazlı<br />
nazenin kölelerle cariyeler, gözüne porsumuş, kokmuş, çürümüş soğan gibi<br />
görünmeye başladı.<br />
Bağlar, köşkler, ırmaklar, aşk yüzünden gözüne külhan gibi görünüyordu. Aşk, kızıştı<br />
da akın etti mi bütün güzeller, göze çirkin görünür. Aşk gayreti, zümrüdü bile insanın<br />
gözüne pırasa kadar adi gösterir... İşte “La” nın manası budur.<br />
Ey sığınacak yer arayan, “La ilahe illa Hu” budur... ay bile sana kararmış çömlek gibi<br />
görünür! Belkıs da hiçbir mala hiçbir hazineye, hiçbir değerli şeye ehemmiyet<br />
vermiyordu... yalnız tahtından geçememişti.<br />
Süleyman, Belkıs’ın gönlündekini anladı... Çünkü Süleyman’ın gönlünden Belkıs’ın<br />
gönlüne yol olmuştu! Karıncaların sesini bile duyan, elbette uzaktakilerin feryadını da<br />
duyar. “Bir karınca dedi ki” sırrını söyleyen, bu köhne kemerin, bu eski dünyanın<br />
sırrını da bilir.<br />
Uzaktan gördü ki o kendisini bile teslim eden Belkıs’a, yalnız tahtından ayrılmak acı<br />
geliyor! Bunun sebebini söylesem, tahtına neden bu kadar aşıktı... anlatmaya<br />
kalkışsam söz uzar. (Belkıs, tahtla aynı cinsten değildi... doğru, fakat) bu kalem de<br />
duygusuzdur, katiple aynı cinsten değildir ama ona munistir, eştir, arkadaştır. Her<br />
sanatın aleti de böyle cansızdır ama canlı olan sanatkarın munisidir.<br />
Anlayış gözünde nem olmasaydı bu sebebi daha açık anlatırdım! Taht haddinden fazla<br />
büyüktü; nakledilmesine imkan yoktu. Pek ince sanatlıydı... beden gibi eczası, tamamı<br />
ile birbirine bitişmişti... ayrılıp götürülmesi de mümkün değildi, kırılabilirdi.<br />
Süleyman dedi ki: Sonunda tahttan da, taçtan da soğuyacak ya!can, birlik alemine<br />
ulaşır, o alemden baş gösterirse birliğin nuruna karşı bedenin nuru kalmaz artık. İnci<br />
denizin dibinden çıktı mı denizdeki köpüklerle çer çöpü hor hakir görürsün!<br />
Nurlar saçan güneş doğdu, baş gösterdi mi artık akrebin kuyruğunda kim yurt tutmak<br />
ister Fakat bütün bunlarla beraber yine de onun tahtını getirtmek lazım. Getirtmeli<br />
de buluştuğu vakit üzülmesin... çocukça dileği yerine gelmiş olsun.<br />
O taht bizce adi bir şey ama onca pek aziz...ne yapalım, hurilerin sofrasında birde<br />
şeytan bulunsun! Hem o nazlı tahtı, sonradan Eyaz’a hırkasıyla çarığı nasıl ibret<br />
olduysa ona da ibret olur! Bu tahta bakar da neye tutulduğunu, nereden nereye<br />
geldiğini, ne haldeyken ne hale büründüğünü bilir,anlar!<br />
Allah da toprağı, meniyi ve et parçasını daima bizim gözümüz önünde tutmuyor mu A<br />
kötü niyetli bak... seni ne halden ne hale getirdim Şimdi onlardan nefret ediyorsun<br />
değil mi Sen o devirlerde o toprağa, meniye, et parçasına aşıktın... o zamanlar bu<br />
kerem ve ihsanı inkar ediyordun!<br />
Önce toprak halindeyken ( ben nereden akıl ve ruh sahibi olacağım diye) inkarda<br />
bulunuyordun ya... bu kerem ve ihsan, o inkarını gidermek içindir. Canlanman, evvelki<br />
inkarına karşı reddedilmez bir delildir... şu hastalığın dermandan da beter oldu ya!<br />
Toprağın bu işi yapmasına imkan mı var... meni, düşmanlıkta bulunur, inkara düşer mi<br />
hiç O zamanlar gönülsüz ve ruhsuzdun... bu yüzden düşünceyi de inkar ediyorsun,<br />
inkarı da! Cemadken insan olacağını inkar edersin, şimdi de haşr olmayı inkar etmede<br />
ayak diredin! Sen şuna benzersin: Adam gelir, kapıyı döver de ev sahibi, içerden “ Ev<br />
sahibi evde yok diye bağırır. Kapıyı döven bu “Ev sahibi evde yok” sözünden anlar ve<br />
ev sahibi içerdedir... halkadan elini çekmez!<br />
Senin inkarın da Allah’nın cemad aleminden yüzlerce haşirde bulunduğunu, yüzlerce<br />
can yarattığını gösterir, belli eder! Su ve toprağın “Hel eta” dan inkar doğurmasına<br />
dek, (insanın asli maddesi bile yokken nihayet sudan, topraktan meni haline gelip<br />
duygu ve görgü sahibi olmasına kadar) nice sıfatlar düzüldü, koşuldu!<br />
İşte su ve toprak (yani insan) da (inkarda bulunuyor ama hakikatte) inkar<br />
etmemekte... yalnız o ev sahibi gibi “ o haber veren içerde yok” diye bağırmakta!<br />
Bunu yüz türlü açar, anlatırım ama ince sözlerden insanın aklı sürçer... onun için<br />
vazgeçiyorum!<br />
Bir ifrit dedi ki: Sen daha yerinden kalkmadan ben, tahtını getiririm. Asaf da “ İsm-i<br />
azam kudretiyle ben, bir anda bu tahtı buraya getiririm” dedi. İfrit, sihirde üstattı<br />
ama o taht, Asaf’ın nefesiyle geldi.<br />
Belkıs’ın tahtı derhal Süleyman’ın huzurunda belirdi... fakat Asaf’ın himmetiyle;<br />
ifritlerin hilesiyle değil! Süleyman, Allah’ya hamd olsun dedi... bu nimeti de alemlerin<br />
Rabbi’nin lutfuyla gördüm, bunun gibi yüzlercesini de!<br />
Sonra tahta baktı da dedi ki: Evet sen ahmakları aldatabilirsin ey ağaç! Nakşedilmiş,<br />
bezenmiş tahta ve taş önünde nice aptallar baş kor, secde eder! Secde edenin de<br />
canından haberi yoktur, secde edilenin de... ancak canından bir hareket ve azıcık bir<br />
eser görmüştür, işte o kadar!<br />
Şaşırıp kaldığı sıralarda taşın söz söylediğini, işarette bulunduğunu görmüş de<br />
büsbütün hayretlere dalmıştır! O kötü kişi, ibadet tavlasını yerinde oynamamıştır da<br />
bu yüzden taştan aslanı sahici aslan sanmıştır. Hakiki aslan da, kereminden cömertlik<br />
etmiş, hemencecik köpeğin önüne bir kemik fırlatıp atmış... O köpek, doğru özlü değil<br />
ama bizim kemik verişimiz, umumi bir lutuftur, demiştir<br />
Kalk ey Belkıs, gel de devleti, saltanatı gör...Allah denizi kıyısında inciler topla! Kız<br />
kardeşlerin, yüce göklerde oturuyor...sen neden murdar bir şeye padişahlık eder<br />
durursun O padişahın, kız kardeşlerine yüce ve bol bahşişlerden neler verdiğini hiç<br />
bilir misin Halbuki sen neşeyle “külhanın padişahı ve başbuğu benim” diye davul<br />
dövmedesin!<br />
Ey süleyman, Mescid-i Aksayı yap, Belkıs’ın kavmi namaza geldi! Süleyman, mescidi<br />
yapmaya başlayınca cin ve insan, hepsi işe koyuldu. Bir bölüğü aşkla, istekle... bir<br />
bölüğü istemeyerek işe girişti. Tıpkı kulların Allah buyruğuna uymaları, ibadet<br />
etmeleri gibi!<br />
Halk da cinlere benzer... şehvet, onları dükkana alış verişe, mahsule ve yiyeceğe<br />
çeken zincirdir. Bu zincir, korkudan ve şaşkınlıktan yapılmadır... halkı, zincirsiz ve hür<br />
sanma! Bir bölüğünü kazanca, ava çeker... bir bölüğünü madene, denizlere sürükler!<br />
Onları iyiye, kötüye çeker götürür... Allah, “boynunda liften örülmüş bir ip var...<br />
boyunlarına bir ip attık...o ipi, huylarından ördük, meydana getirdik... hiçbir pis ve<br />
kötü, yahut temiz ve iyi kişi yoktur ki amel defteri boynuna asılmamış olsun”<br />
demiştir.<br />
Kötü işe hırsın, ateşe benzer...kömür, ateşin rengiyle güzelleşir. Kömürün karalığı<br />
ateşte gizlenir... ateş söndü mü karalık meydana çıkar! Kömür, senin hırsından ateş<br />
haline geldi, ateş halinde göründü... fakat hırs geçti mi o kömür, kapkara , berbat bir<br />
halde kalakalır!<br />
O zaman kömürün ateş gibi görünmesi, işin güzelliğinden değildi, hırs ateşindendi!<br />
Hırs, senin işini gücünü bezemişti... hırs gidince işin gücün kapkara kaldı! Şeytan’ın<br />
bezediği ekşi otu aptal adam, olmuş ve iyi sanır.<br />
Fakat denedi mi ne olduğunu anlar, dişleri kamaşır kalır! Heves yüzünden o tuzak<br />
tane görünmededir...o esasen hamdır, fakat hırs şeytanının aksi onu güzel gösterir.<br />
Hırsı din işinde ve hayırda haris ol. Bu işler, zaten güzeldir... hırsın geçse bile güzel<br />
görünür!<br />
Hayırlar, esasen güzel ve latiftir, başka bir şeyin aksiyle güzel görünmüş değildir. Bu<br />
işlerde hırsın parlaklığı geçse bile hayrın letafeti, hayrın parlaklığı kalır. Halbuki<br />
dünya işinden hırsın parlaklığı gitti mi ateşin harareti ve parlaklığı gitmiş, kömür<br />
kalmış demektir... tıpkı buna benzer.<br />
Çocukları da hırs aldatır da zevklerinden bir değneği at yaparlar, eteklerini çemreyip<br />
güya ata binerler! Fakat çocuktan o kötü hırs geçti mi öbür çocuklara gülesi gelir. Ben<br />
neler yapmışım, ne işlere girişmişim... sirke bana hırsımdan bal görünmüş diye<br />
gülmeye başlar.<br />
Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu... onun için boyuna parlayıp duruyor,<br />
parlaklığı boyuna artıyordu. Ulular, nice mescitler yaptılar... fakat hiçbirinin adı<br />
Mescid-i Aksa değildi. Her an şerefi artan Kabe’nin yüceliği, İbrahim’in<br />
ihlaslarındandı!<br />
O mescidin fazileti, toprağından, taşından değildi... yapıcısında hırs ve savaş yoktu da<br />
ondan! Ne onların kitapları, başkalarının kitaplarına benzer... ne mescitleri,<br />
başkalarının mescitlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının alışverişine,<br />
malına mülküne!<br />
Ne edepleri başkalarının edepleri gibidir. Ne hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti,<br />
azabı gibidir. Uykuları da başkadır, kıyasları da, sözleri de!<br />
Her birerinin başka bir nuru, feri var... can kuşları uçar ama, başka bir kanatla uçar!<br />
Gönül, onların halini andıkça titrer durur... onların işleri, bizim işlerimize kıbledir!<br />
Onların kuşlarının yumurtası altındandır... canları, gece yarısı, seher çağını görür!<br />
O kavmin iyiliğini canla başla ne kadar söylersem söyleyeyim, noksan söylemiş olur;<br />
onları noksan övmüş olurum! Ey ulular, mescid-i Aksa yapın; çünkü Süleyman yine<br />
geldi vesselam! Bu devlerden, perilerden baş çeken olursa bütün melekler, onları<br />
tutar, bağlar, tomruğa vurur!<br />
Dev, bir an bile hileye düzene girişir de eğri büğrü yürürse derhal başına şimşek gibi<br />
bir kamçıdır gelir!<br />
Sen de Süleyman’a benze de devlerin. Yapına yardım etsinler, taş kessinler! Süleyman<br />
gibi vesvesesiz, hilesiz ol da cinle dev, senin de buyruğuna uysun! Senin hatemin bu<br />
gönüldür... aklını başına al da dev, hatemini avlamasın! Avladı, ele geçirdi mi artık<br />
sana boyuna Süleymanlık eder... hatemli devden sakın vesselam!<br />
Gönül, o Süleymanlık gelip geçici bir şey değildir... sen zahiren de Süleymanlık etme<br />
kabiliyetindesin, içinde de o ehliyet var senin. Dev de bir zaman olur, Süleymanlık<br />
eder ama her dokumacı nereden atlas dokuyacak Elini oynatır ama ikisinin arasında<br />
ne kadar fark var!<br />
KORUYAN ADALETTİR<br />
Dervişin biri hikaye etti: Ben rüyada Hızır’a mensup olan erenleri gördüm. Onlara: “<br />
Helal olan ve hiç vebali bulunmayan rızkı nereden elde edeyim Dedim. Beni dağlara<br />
ormanlara götürdüler... ormanlarda meyveleri silktiler.<br />
Allah, himmetimizle bunları sana tatlı etti... Hemen ye bunlar temiz, helal ve sayısız...<br />
aynı zamanda uğraşmaksızın, başın ağrımadan, yükünü çekmeden, yukarı aşağı<br />
koşmadan elde edilen rızıklardır dediler.<br />
Onları yedim, sözümde öyle bir feyiz, öyle bir tesir hasıl oldu ki sözlerim, akılları<br />
hayran etmeye başladı. Rabbim dedim, bu bir imtihan...sen bana bütün halktan gizli<br />
bir ihsanda bulun! Söz söyleyemez bir hale geldim... hoş bir gönüle sahip oldum;<br />
zevkimden nar gibi yarıldım!<br />
Dedim ki içimdeki bu zevk yok mu ya... cennette bundan başka bir zevk olmasa bile,<br />
başka bir nimet istemem... bunu bırakıp da ceviz ve şeker yemeğe girişmem!<br />
Kazancımdan elimde bir iki habbe kalmıştı. Onları cübbemin yenine dikmiştim.<br />
Dervişin biri de odunculuk etmekteydi... yorgun argın ormandan geldi. Onu görünce<br />
dedim ki: Artık benim rızıkla işim yok... bundan sonra rızık için gam yemiyorum. Kötü<br />
meyveler bana güzel ve hoş gelmekte... hususi bir rızka nail oldum ben.<br />
Mademki boğaz derdinden kurtuldum, birkaç habbem var, onları şuna vereyim... Şu<br />
oduncuya bağışlayayım da o da iki üç günceğiz rızık derdinden kurtulsun! Oduncu<br />
içinden geçeni anlıyormuş meğerse... çünkü kulağı, Allah nuruyla nurlanmış!<br />
Her düşünce , ona göre bir şişe içindeki kandil gibi. Hepsini görüyormuş! İçten geçen<br />
ondan saklanamıyor... o, bütün gönüllerden geçenlere emir kesilmiş! O sırrına<br />
şaşılacak er, benim bu düşünceme karşı ağzının içinden söylenip durmaktaydı.<br />
Padişahlar hakkında böyle düşünüyorsun ha... onlar, sana rızık vermeseler nasıl<br />
rızıklanacaksın ki demekteydi. Ben sözünü anlayamıyordum ama azarlanması<br />
gönlüme iyice aksediyordu. Derken aslan gibi heybetle önüme geldi, sırtındaki odun<br />
demetini yere bıraktı.<br />
Odunları yere korken halindeki heybetten yedi azami bir titremedir aldı! Dedi<br />
ki:Yarabbi, senin duaları kutlu izleri yomlu has kulların varsa, onların hürmetine<br />
lutfunun bir sanat göstermesini diliyorum... şimdicek bu odun yığını altın olsun!<br />
Bunu der demez bir de gördüm ki odunlar altın olmuş, yeryüzünde ateş gibi parlayıp<br />
duruyorlar! Ben bunu görünce kendimden geçtim... bir hayli zaman baygın kaldım. O<br />
şaşkınlığım geçip kendime gelince,<br />
Dedi ki: Allah’nın o ulular, gayret sahibi ve şöhretten kaçar kişilerse, Onların<br />
hürmetine yine bu altını hemen odun yap, eski haline getiriver! Bu söz üzerine derhal<br />
o altın dallar, yine odun oldu... o erin işini görünce akıl da sarhoş oldu, kendisinden<br />
geçti. Bakış da!<br />
Ondan sonra odunlarını yükleyip yürüdü... hızlı hızlı önümden şehre gitti! O<br />
padişahtan, ardından gidip müşküllerini sormak, sözünü duymak istedim ama,<br />
Heybeti mani oldu gidemedim... bayağı kişilerin has erlere varmasına yol yok!<br />
Eğer biri can- beş vererek yol bulursa bu da onların rahmeti ve cezbesiyle olur. Şu<br />
halde o tevfike erişmeyi ganimet bil...eğer bir doğru erin sohbetini bulduysan bunu<br />
fırsat say! Padişaha yakın olduğu, padişahın yakınlığına erdiği halde bu kutluluğu<br />
değersiz görüp yolundan olan ahmağa benzeme!<br />
Ahmak kurbanlık koyundan bol ve iyi bir parça verdiler mi “Bu, galiba öküz budu” der.<br />
A iftiracı, bu öküz budu değil ... fakat eşekliğinden sana öküz budu görünmede. Bu<br />
rüşvetsiz verilen padişah ihsanı... bu rahmet yüzünden verilen hususi bir ihsan!<br />
İBRAHİM ETHEM´İN GÖÇÜ<br />
Sen de Edhem gibi devlet ve saltanatı hemencecik terk et de ebedi bir saltanata eriş!<br />
İbrahim Edhem, geceleyin tahtında uyumaktaydı. Gözcüler, bekçiler de damda gürültü<br />
edip duruyorlardı.<br />
Padişah, bekçilerin hırsızları ve kötü kişileri defetmelerini istemiyordu. Çünkü<br />
kendisinin adalet sahibi olduğunu, kendisine hiçbir kötülük gelmeyeceğini biliyordu,<br />
gönlü emindi. Muratları, dilekleri koruyan adalettir... geceleyin damlarda sopalarını<br />
kakıp gezen bekçiler değil!<br />
Fakat padişahın, rebap sesini dinlemeden maksadı, iştiyaklar çekenler gibi Allah<br />
hitabını hayal etmekti. Zurna ve davul sesleri, bir parçacık o külli nefirin, kıyamet<br />
gününde çalınacak olan Sur’un sesine benzer.<br />
Hakimler, bu musuki nağmelerini göklerin dönüşünden aldık demişlerdir. Halkın<br />
tamburla çaldığı, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler, hep göğün hareketinden<br />
alınmadır. Müminler derler ki cennetin tesiriyle bütün kötü ve çirkin sesler de latif<br />
olur.<br />
Biz hepimiz Adem’in cüz’üleriydik...cennette o nağmeleri dinledik, duyduk! Gerçi<br />
suyla toprak, bize bir şüphe verdi ama yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz. Fakat<br />
musibet toprağıyla karıştıktan sonra bu zir ve bem perdeleri, nereden o nağmeleri<br />
verecek<br />
Su, sidik ve pislikle karışınca bozulur, mizacı acı ve sert bir hale gelir. İnsanın<br />
cesedinde de birazcık su vardır... sen onu sidik bile saysan yine ateşi söndürür ya! Su,<br />
pis bile olsa yine tabiatı bakidir... o tabiatla gam ateşini söndürür!<br />
İş bu yüzden güzel sesi dinlemek aşıklara gıdadır... çünkü güzel ses dinlemede kalp<br />
huzuru ve Allah ile birleşme zevki vardır. Adamın içindeki hayaller kuvvetlenir, hatta<br />
hayaller, o güzel sesten, o güzel nağmeden suretlere bürünür. Suya ceviz atanın ateşi<br />
nasıl kuvvetlendiyse aşk ateşi de güzel seslerle kuvvet bulunur!<br />
Su pek derin bir yerdeydi... susuzun biri suyun üst tarafında bulunan ceviz ağacına<br />
binmiş, ağacı silkeliyordu. Ağaçtan cevizler, suya düştükçe suyun sesini dinliyor,<br />
sudan meydana gelen habbeleri seyrediyordu. Bir akıllı adam, bunu görüp dedi ki:<br />
Yiğidim bu cevizler, seni susatır!<br />
Suya bir hayli ceviz düşüyor ama su derinde... senden uzakta! Sen, yukarıdan aşağıya<br />
zahmetlerle ininceye kadar su da onları daha uzağa götürecek! Adam dedi ki: Benim<br />
bu ağaç silkelemeden maksadım ceviz toplamak değil... görünüşe bakma da<br />
maksadıma iyi dikkat et!<br />
Benim maksadım suyun sesini işitmek ve suda hasıl olan şu habbeleri görmektir.<br />
Alem de susuzun, daima havuzun çevresinde dönüp dolaşmaktan başka ne işi var<br />
Hacının Kabe’nin çevresini tavaf etmesi gibi o da ırmağın, suyun çevresinde dolanır,<br />
suyun sesini dinler durur!<br />
İşte ey halk ziyası Hüsameddin, o susuzun maksadı gibi benim de bu Mesnevi’den<br />
maksadım sensin. Mesnevi, ferileri bakımından da, tamamı ile senindir... onu sen<br />
kabul etmişsindir.<br />
Padişahlar, iyiyi de kabul ederler, kötüyü de ... bir şeyi kabul ettiler mi artık<br />
reddetmezler. Mademki bir fidan diktin, onu sula... mademki açtın düğümleme!<br />
Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın, onu şiir halinde söylemedeki muradım<br />
senin sesindir. Bence sesin, Allah sesidir... aşık, haşa; sevgilisinden ayrılmaz.<br />
Nasın caniyle nasın rabbi arasında keyfiyetsiz, kıyasa sığmaz bir ulaşma, bir birlik<br />
vardır. Fakat nas dedim, nesnas değil... nas canın canı olan Allah’ya aşina olanlardır,<br />
başkaları değil! Nas dediğim adamdır, adam nerede Sen adamların başını, görmedin,<br />
kuyruksun sen!<br />
Görünüşte o toprağı atan sen idin, hakikatte Allah idi” ayetini okumuşsun ama<br />
cisimden ibaretsin, cüz’ülerde kala kalmışsın! A ahmak, cisim ülkeni Belkıs gibi<br />
Süleyman Peygamber için terk et! Lahavle diyorum ama sözümden değil... o kötü<br />
düşüncelinin vesveselerinden lahavle demekteyim! Çünkü o, benim sözlerime karşı<br />
hayallere düşmekte, gönlündeki vesveseler ve şüpheden doğan inkarlar yüzünden<br />
hayaller kurmaktadır.<br />
Lahavle diyorum; yani çaresi yok... çünkü senin gönlünde benim sözlerimin zıddı olan<br />
düşünceler ve sözler var! Sözlerim, boğazına takıldı kaldı, artık ben sustum... hadi<br />
sen, sana layık olanı söyle bakalım!Güzel sesli bir neyzen ney çalarken ansızın aşağı<br />
tarafından bir yeldir çıktı! Neyzen neyi aşağı tarafına tutarak, hadi bakalım dedi...<br />
benden iyi üfleyeceksen üfle!<br />
Ey müslüman,edep nedir diye arar sorarsan bil ki edep, ancak her edepsizin<br />
edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir. Kimi falan adamın huyu kötü, tabiatı fena<br />
diye şikayet eder görürsen, bil ki bu şikayetçinin huyu kötüdür; kötüdür ki o kötü<br />
huylunun kötülüğünü söylüyor!<br />
Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara tahammül eden, onların kötülüğünü<br />
söylemeyen kişidir. Fakat şeyh, birisinin kötülüğünü söylerse bu, Allah emriyledir<br />
kızgınlığa, heva ve hevese uymadan değil!<br />
Onun şikayeti, şikayet değildir, onu ıslahtır... o şikayet, peygamberlerin şikayetine<br />
benzer. Peygamberlerin sabırsızlığı, bil ki Allah emriyledir... yoksa onların hilmi, kötü<br />
şeylere tahammül eder.<br />
Onlar kötülüğe tahammül ede ede tabiatlarını öldürdüler... artık onlardan bir<br />
tahammülsüzlük zuhur ederse kendilerinden değildir, Allah’dandır. Ey Süleyman,<br />
kuzgunla doğan arasında Allah hilmine bürün de bütün kuşlarla uzlaş! Ey hilmi,<br />
yüzlerce Belkıs’ı zebun eden, ey “Rabbim, kavmine sen doğru yolu göster, onlar<br />
bilmiyorlar” diyen!<br />
O iyi adlı, iyi sanlı padişah, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, bir hay huy<br />
duydu. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu... kendi kendine kimin ne haddine<br />
dedi. Sarayın penceresinden “Kim o... bu, insan olamaz, peri olmalı herhalde” diye<br />
seslendi.<br />
Hiç görülmemiş bir bölük halk, damdan başlarını indirdiler... dediler ki: Kaybımız var,<br />
gece vakti onu arayıp duruyoruz. İbrahim Ethem “Ne arıyorsunuz ” dedi. Dediler ki:<br />
Develerimizi! İbrahim Ethem “Damda deve arandığını kim görmüş ” deyince,<br />
Dediler ki: “ Peki... öyleyse sen taht üstünde oturur, padişahlık ederken Allah’yı<br />
bulmayı nasıl arıyor, nasıl umuyorsun ” İşte bu oldu, bundan sonra bir daha İbrahim<br />
Ethem’i kimse görmedi... peri gibi insanların gözünden kayboldu!<br />
Kendisi, halkın gözü önündeydi ama manası gizliydi... halk, sakaldan, hırkadan başka<br />
neyi görür ki Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de... işte ondan sonra<br />
zümrüdü anka gibi alemde meşhur oldu.<br />
Hangi kuşun canı, Kafdağına geldiyse bütün alem onu söyler, ondan bahseder. Bu<br />
doğu nuru da Sebe’e vurunca Belkıs’a da, oradaki halka da bir velveledir düştü! Ölmüş<br />
ruhların hepsi dirildiler, kanat çırptılar... öldüler, ten mezarlarından baş kaldırdılar!<br />
Birbirlerine “Bak... gökten bir sestir geldi” diye müjde vermeye başladılar. O sesten<br />
dinler gürbüzleşti... Gönüllerin dalları, yaprakları yeşerdi! Süleyman’dan gelen o<br />
nefes, Sur üfürülmüş gibi ölüleri mezarlarından kurtardı.<br />
Ey dinleyen, yakini Allah daha iyi bilir ya, bu devir geçti... ( Kendi zamanına ve<br />
zamanının Süleyman’ına dikkat et de) bundan böyle kutluluk senin olsun!<br />
PUTLARIN SECDESİ<br />
Sana Halime’nin gizli hikayesini söyleyeyim de gönlünden gam gitsin! Mustafa’yı<br />
sütten kesince fesleğen ve gül gibi elini alıp bağrına basarak... Her iyi ve kötüden<br />
kaçırıp esirgeyerek o padişahlar padişahını atasına teslim etmek üzere Mekke’ye<br />
geldi.<br />
O emaneti, zayi etmeden korkarak Kabe’ye geldi, Hatim’e girdi. Fakat bu sırada<br />
havadan “ Ey Hatim, sana pek büyük bir güneş doğdu...Ey Hatim, bugün sana<br />
cömertlik güneşinden yüz binlerce nur isabet ediverdi... Ey Hatim, bugün sana, talih<br />
ve bahtın, ardında çavuş olduğu ulular ulusu bir padişah gelip kondu...<br />
Şüphe yok ki yeni baştan yücelikler alemine mensup canların konağı olacaksın...<br />
Tertemiz canlar her yandan bölük bölük, takım takım, şevklerinden sarhoş olarak<br />
sana gelecekler” diye ses geliyordu. Halime bu sese şaşırıp kaldı... ne önde kimse<br />
vardı, ne artta!<br />
Altı cihette de kimse yoktu... fakat bu canlar feda olası ses, ardı ardına gelip<br />
durmaktaydı. Halime, o güzel ses nereden geliyor, kim söylüyor diye araştırmak üzere<br />
Mustafa’yı yere bıraktı. Her tarafa göz gezdirdi... o sırlar açan, gizli şeyler söyleyen<br />
padişah nerede diye her tarafa baktı. Yarabbi, böyle yüce bir ses sağdan, soldan<br />
gelmede... fakat söyleyen kim Diyordu.<br />
Kimseyi göremeyince şaşırdı, ümidi kesildi, söyleyeni bulamayacağını anladı... söğüt<br />
dalı gibi her tarafı tir tir titriyordu. Tekrar o aklı başında olan çocuğu bıraktığı yere<br />
döndü... bir de ne baksın, Mustafa, koyduğu yerde yok! Büsbütün şaşırdı... Konağı<br />
dertlerle karardı adeta!<br />
Şu yana, bu yana koşup bağırmaya, bir tanecik incimi kim aldı benim diye feryat<br />
etmeye başladı. Mekke’liler biz bilmiyoruz... hatta orada bir çocuk olduğunu bile<br />
görmedik dediler. Halime öyle bir feryat edip ağlamaya başladı ki onun ağlamasını<br />
görüp başkaları da ağladılar! Göğsünü döverek öyle yanık yanık ağlıyordu ki<br />
ağlamasına bakıp yıldızlar bile ağlamaya koyuldular!<br />
Bu sırada ihtiyar bir adam, elindeki sopasını kaka kaka çıkageldi. Dedi ki: “A Halime,<br />
başına ne geldi senin Neden böyle ağlıyor, yasla ciğerler dağlıyorsun ” Halime “Ben<br />
Ahmed’in inanılır, güvenilir süt ninesiyim...onu atasına teslim etmek üzere getirdim.<br />
Fakat Hatime gelince kulağıma havadan sesler gelmeye başladı.<br />
Gökten gelen o sesleri duyunca çocuğu oraya bıraktım...Bu sözleri kim söylüyor,<br />
göreyim dedim... çünkü pek latif, pek güzel bir sesti o. Ne etrafımda kimseyi gördüm,<br />
ne de bir an o ses kesildi. Şaşırıp kaldım, şaşkınlıkla şuraya buraya giderken bir de<br />
baktım ki çocuk, koyduğum yerde yok... eyvahlar olsun, yazık oldu bana!”<br />
İhtiyar, “Meraklanma, kederlenme... ben sana bir padişah göstereyim. O sana<br />
çocuğun ne olduğunu, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu söyler” dedi. Halime,<br />
canım feda olsun sana ey güzel yüzlü, tatlı sözlü ihtiyar!<br />
Hadi, hemen bana o yüce bakışlı padişahı göster de çocuğun halinden haber alayım,<br />
dedi. İhtiyar, Halime’yi Uzza’nın yanına götürdü... dedi ki: “Bu put, kayıpları haber<br />
vermede tecrübe edilmiştir.<br />
Biz, ona tapı kılarak vardık mı binlerce kaybımızı bulmuştur.” İhtiyar, puta secde edip<br />
derhal “Ey Arabın velinimeti, ey cömertlik denizi! Ey uzza! Sen bize nice lutuflarda<br />
bulundun da biz tuzaklardan kurtulduk. Lutufların yüzünden Arap’ta hakkın var...<br />
Arab’ın sana ram olması farz olmuştur.<br />
Sad kabilesinden olan Halime, derdine derman olacağını umarak senin gölgene gelip<br />
sığındı. Onun bir küçük çocuğu kaybolmuş... adı Muhammedmiş!”dedi. Arap,<br />
Muhammed derdemez derhal bütün putlar yere kapandılar, secde ettiler.<br />
“A ihtiyar, Muhammed’i ne çeşit arayış bu Biz onun yüzünden işten kalacak, hor hakir<br />
olacağız! Biz onun yüzünden yüz üstü düşeceğiz, taşlanacağız... onun yüzünden<br />
karımıza kesat gelecek, ayarımız mahvolacak!<br />
Fetret zamanında heva ve heves ehlinin arada bir bizden gördükleri o hayaller, Onun<br />
devri gelince yok olacak... su görününce teyemmümüm hükmü kalmayacak! A ihtiyar,<br />
uzaklaş bizden sınama ateşini alevlendirme; Ahmed’in kıskançlığıyla bizi yakma!<br />
Allah aşkına uzaklaş ey ihtiyar... uzaklaş da takdir ateşi, seni de bizimle beraber<br />
yakmasın! Biliyor musun ki bu, adeta ejderhanın kuyruğunu sıkmaktır... hiç biliyor<br />
musun, bu ne çeşit haber getiriştir Bu haberden denizin de yüreği coşar, madenin<br />
de ... bu haberden yedi kat gök bile tir tir titrer!” dediler.<br />
O gün görmüş, yaş yaşamış ihtiyar, taşlardan bu sözleri duyunca sopasını yere attı.<br />
Titremeye başladı... o seslerden korkmuştu; dişleri takır takır birbirine vuruyordu.<br />
Kışın çıplak adamın titremesi gibi titremekte “ Eyvahlar olsun, helak olduk”<br />
demekteydi.<br />
Halime ihtiyarın bu halini görünce büsbütün şaşırdı, ne yapacağını unuttu. Dedi ki: “ A<br />
ihtiyar, ben de mihnetteyim ama şimdi temelli şaşırdım kaldım! An olur rüzgar bana<br />
hatiplik eder, zaman gelir taşlar edep öğretir!<br />
Rüzgar, bana söz söyler... taş ve dağ, eşyanın hakikatını anlatır! Gah olur gayb erleri,<br />
gökyüzünün yeşil kanatlı melekleri çocuğumu kaparlar! Kime ağlayıp sızlanayım...<br />
kime şikayet edeyim Yüzlerce gönülle sevdalara kapılanlara döndüm şimdi.<br />
O çocuğun gayreti, gayb sırlarını söyletmiyor, ağzımı yumuyor benim...şu kadar<br />
söyleyeyim: çocuğum kayboldu! Fakat şimdi başka bir şey söylesem halk, beni delirdi<br />
sanır, zincirlere vurur!”<br />
İhtiyar dedi ki: “Halime, şad ol... şükür secdesine kapan, yüzünü pek yırtma. Gam<br />
yeme... o kaybolmaz, belki bütün alem onda kaybolur! Her an onun önünde, ardında<br />
yüz binlerce gözcü bekçi var; onu korurlar.<br />
Görmedin mi O hünerli putlar, çocuğun adını duyunca nasıl yerlere kapandılar, secde<br />
ettiler! Bu devir yeryüzünde acayip bir devir... ben ihtiyarladım gittim de buna benzer<br />
bir şey görmedim. Bu haberden taşlar nasıl feryada geldiler Bilmem artık suçlulara<br />
neler olur<br />
Taşa biz mabut diyoruz, mabut oluşta onun bir suçu yok ... sen de ona kul olmaya<br />
mecbur değilsin! ( Fakat ona sen mabut diyorsun, o da bunu reddediyor, kabul<br />
etmeye mecbur.) O, mecburken bu derecede korkarsa artık suçluya neler olacak, bir<br />
düşün!<br />
Mustafa’nın ceddi, Halime’nin halini, halk içinde ağlayıp sızladığını, sesi, bir millik<br />
mesafeye yetişecek kadar feryat ve figan ettiğini duyunca, işi anladı... eliyle göğsünü<br />
yumruklamaya, bağırıp ağlamaya koyuldu. Derken yana yakıla Kabe kapısına gelip<br />
dedi ki: “ Ey gece sırlarını da, gündüzün gizlenen işleri de bilen Allah!<br />
Kendimde bir hüner, bir marifet görmüyorum ki senin gibisiyle sırdaş olayım.<br />
Kendimde bir ehliyet görmüyorum ki bu kutlu kapıda makbule geçeyim. Ne başımda<br />
bir değer var, ne secdemde... ne de ağlamamla bir devlet gülümser benim.<br />
Ancak o eşi bulunmaz tek incinin yüzünde senin lutuf eserlerini görmüşüm ey kerem<br />
sahibi Allah’m. O bizden ama bize benzemiyor... biz hep bakırız, Ahmet kimya! Onda<br />
gördüğüm şaşılacak şeyleri ne bir dostta gördüm ben, ne bir düşmanda!<br />
Bu çocuğa ihsan ettiğin faziletleri, birisi yüzyıl mücadelede bulunsa elde edemez”,<br />
nişanesini bile bulamaz. Senin ona olan inayetlerini iyice gördüm... anladım ki o senin<br />
denizinin biricik incisi!<br />
Ben de işte sana onu şefaatçı getirmedeyim... onun yüzü suyu hürmetine ey herkesin<br />
halini bilen Allah, o ne haldedir; bana bildir! Kabe içinden derhal bir ses geldi: “şimdi<br />
sana yüz gösterecek ! O yüzlerce devletle bizden nasip almıştır... yüzlerce bölük<br />
melek, onu korumadadır.<br />
Onun zahirini, aleme meşhur edeceğiz... batınını da herkes den gizleyeceğiz! Su ve<br />
toprak altın madeniydi; bizse kuyumcuyuz... gah onu halhal yaparız, gah yüzük! Gah<br />
kılıç bağı yaparız... gah aslanın boynuna tasma! Gah onu tahtı bezeyen turunç yaparız,<br />
gah devlet isteyen padişahların başına taç ederiz!...<br />
Bu toprakla aşklarımız vardır bizim...çünkü o rıza ka’desine oturmuştur. Gah ondan<br />
böyle bir padişah çıkarırız... gah o padişahı da bir padişaha aşık ederiz! O topraktan<br />
yüz binlerce aşık, yüz binlerce maşuk yaratırız... hepsi de feryad-ü figandadır, arayıp<br />
taramadadır!<br />
Bizim işimize candan meyli olmayanın körlüğüne işimiz budur işte! Nevaleyi azıksızlar<br />
üzerine koruz...işte o yüzden toprağa bu faziletleri veririz biz. Çünkü toprak, tozlu ve<br />
kapkara görünür ama içinde nurlu sıfatlar vardır. Dış yüzü iç yüzüyle savaştadır... iç<br />
yüzü inci gibidir, dışı taşa benzer.<br />
Dışı, biz, ancak buyuz der... içi, dikkat et, işin önüne, ardına iyi bak der! Dışı içimizde<br />
hiçbir şey yoktur diye inkarda da bulunur... içi hele dur da sana hakikatimizi<br />
gösterelim der. Dışıyla içi savaştadır... ve içi, dışına sabrettiğinden Allah yardımına<br />
nail olur.<br />
İşte biz bu ekşi suratlı topraktan suretler düzer onun gizli gülümsemesini meydana<br />
çıkarırız. Çünkü toprağın dışı kederden, ağlayıştan ibarettir ama içinde yüz binlerce<br />
gülüşler vardır. Biz sırları açığa vururuz... işimiz budur bizim!bu gizli şeyleri pusudan<br />
çıkarır dururuz! Hırsız inkardan gelir, susar bir şey söylemez ama sahne onu sıkıştırır,<br />
hırsızlığını meydana çıkarır!<br />
Bu topraklarda da nice nimetler çalmıştır...onu belalara uğratır, ikrar ettirir.<br />
Onun nice şaşılacak çocukları var... Fakat Ahmet hepsinden üstün! Yerle gök, bizim<br />
gibi iki çiftten böyle bir tek padişah doğdu diye gülmekte, sevinip neşelenmektedir.<br />
Gökyüzü neşesinden yarılmada ... yeryüzü, azadeliğinden süsene dönmektedir!<br />
Ey güzel toprak, mademki dış yüzün iç yüzünle savaşta, çekişte... kim kendisiyle<br />
savaşa girişirse nihayet hakikati, bulur, rengin, kokunun ( görünüşün ) düşmanı olur.<br />
Karanlığı nuruyla muharebeye girişenin can güneşine zeval yoktur.<br />
Bizim için sınamalara giren, bizim için çalışan kişinin ayağına gök bile sırt verir!<br />
Zahirin karanlıklardan feryat etmede ama içyüzün gül bahçesi içinde için de gül<br />
bahçesi! O, ekşi suratlı sofiler gibi nur söndüren kişilerle karışıp uzlaşmamak<br />
niyetinde.<br />
Ekşi suratlı arifler, kirpiye benzerler...sert dikenlerin dibinde gizlice zevki safadadır<br />
onlar. Bahçe gizlidir de bahçenin çevresindeki diken meydanda... yani ey düşman<br />
hırsız, bu kapıdan uzaklaş derler!<br />
Ey kirpi, kendine dikeni bekçi yapmışsın... başını, sofiler gibi içine çekmişsin.<br />
İstiyorsun ki şu gül yüzlü, fakat diken huylu kişilerden hiç kimse, senin azıcık bir<br />
zevkine bile ilişmesin! Senin çocuğun, çocuk huylu ama iki alam de onun yavrucağı...<br />
onun için yaratılmış!<br />
Biz, alemi onunla diriltir, feleği onun hizmetine kul, köle ederiz! Abdulmuttalip “ şimdi<br />
nerede ey gizlileri bilen, bana ona varacak doğru yolu göster” dedi.<br />
Kabe içinden Abdülmuttalib’e ses geldi: “Ey o aklı başında olan çocuğu arayan, filan<br />
vadide, falan ağacın altında!” O iyi bahtlı, bu sesi duyunca hemen yürüdü. Ardınca da<br />
Kureyş emirleri gidiyorlardı. Çünkü Peygamber’in atası Kureyş ulularındandı.<br />
Adem Peygambere kadar bütün geçmişleri, mecliste de en ulu kişilerdi, savaşta da! Bu<br />
soy, zahiri soyuydu... ulu padişahlar padişahından süzülmeydi. İçiyse zaten soydan,<br />
soptan uzaktı, paktı... balıktan “simak” denilen yıldıza kadar onunla cins ve eşit<br />
olacak kimse yoktu!<br />
Hak nurunun kimden doğduğunu, nasıl vücut bulduğunu kimse aranmaz. Allah<br />
halkının nescini arayıp sormaya ne luzum var Allah’nın sevap karşılığı olarak verdiği<br />
en bayağı hil’at bile güneş ziyasından daha parlak, daha üstündür!<br />
Hani bir köpek, çukur içinde kör dilenciyi gördü de saldırdı, hırkasını yırttıydı ya! Bunu<br />
söyledik ama tenkit için bir kere daha söylüyoruz. Kör dedi ki: Senin dostların şimdi<br />
dağlarda av arıyorlar...<br />
Hısımların dağda yaban eşeği avlıyorlar... sense köy ortasında kör tutuyorsun! A<br />
yücelerden kaçan şeyh, bu hileyi bırak! Sen, başına birkaç körü toplamış acı suya<br />
benziyorsun! Adeta bunlar benim dervişlerimdir...ben de acı suyum. Benden içerler de<br />
böyle kör olurlar diyorsun!<br />
Suyunu Ledün denizinden tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma! Kalk,<br />
yaban eşeği avlayan Allah aslanlarını gör... sen, neden köpek gibi hileyle kör<br />
avlamadasın Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim... fakat yaban eşeği de nedir ki<br />
Onlar sevgiliden başkasını avlamazlar... hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur<br />
sarhoşudur!<br />
Avı ve padişahın avcılığını seyrederken hepsi de avlanmayı bırakmışlar, hayran olup<br />
can vermişlerdir! O cinsten olan kuşları avlamak için avcılar nasıl ellerine ölü bir kuş<br />
alırlarsa sevgili de onları eline almıştır.<br />
O ölü kuş vuslat ve firkat arasında ihtiyarsız bir haldedir. “ Kalp, Allah’nın iki parmağı<br />
arasındadır” hadisini okumadın mı Ölü kuşa avlanan dikkat ederse görür ki padişaha<br />
avlanmıştır. Bu ölü kuştan baş çeken, asla avcının elini bulamaz!<br />
Ölü kuş der ki: benim murdarlığıma bakma padişahın bana olan aşkına bak... bak da<br />
beni nasıl görüp gözetmekte, bir gör! Ben pis değilim... beni padişah öldürdü; suretim,<br />
ölüye benzedi. Bundan önce kanadımla uçuyordu; şimdiyse hareketim, padişahın<br />
elinden. Fani hareketim, derimden çıktı gitti... şimdiki hareketim baki, çünkü ondan!<br />
Benim hareketime karşı eğri harekette bulunanı, simurg bile olsa perişan eder,<br />
ağlatır, inletir, öldürürüm! Diriysen aklını başına topla da beni ölü görme... kulsan<br />
benim padişah elinde olduğumu gör!<br />
İsa, keremiyle ölüyü diriltti... halbuki ben, İsa’yı yaratanın elindeyim. Allah elinde<br />
oldukça hiç ölü kalır mıyım İsa’nın elinde bile olsam buna imkan yok! İsa’yım ama<br />
nefesimden can bulan bir daha ölmez, ebediyen diri kalır.<br />
İsa’nın nefesiyle dirilen, tekrar öldü... fakat bu İsa’ya can verene ne mutlu! Ben,<br />
Musa’mın elindeki asayım... Musa’m gizli de ben, önünde görünüp durmaktayım.<br />
Müslümanlara deniz üstündeki köprü kesilir, sonra da Firavun’a ejderha olurum!<br />
Oğul, yalnız bu asayı görme... Allah elinde olmasa asa, bu işleri yapamaz! Tufan<br />
dalgası da asa kesildi... o dertte büyücülere tapanların şatafatlarını sömürüp yedi!<br />
Allah asalarını saymaya kalkışsam şu Firavun’a mensup olanların hilelerini yutarım<br />
ya...<br />
Fakat bırak, bu zehirli tatlı otu birkaç günceğiz otlasınlar hele! Firavun’un mesnedi ve<br />
başlık, başbuğluk, olmasaydı cehennem nereden beslenecekti ki A kasap, önce<br />
semirt de sonra kes... çünkü cehennemdeki köpekler azıksız! Dünyada düşmanlar<br />
olmasaydı halktaki kızgınlık yatışır, geçer giderdi!<br />
Cehennem dediğin o kızgınlıktır... düşmanlık gerek ki yaşasın. Yoksa merhamet, onu<br />
söndürüverirdi! O vakit kahırsız ve kötülüksüz lutuf kalırdı; bu takdirde padişahlığın<br />
kemali nasıl zahir olurdu ki<br />
O münkirler, öğütçülerin sözlerine, getirdikleri misallere aldırış etmediler, onların<br />
sakallarına güldüler! İstersen sen de gül... fakat a murdar, ne vakte dek<br />
yaşayacaksın, ne vakte dek Ey sevenler, niyaza başlayın, şad olun, bu kapıda<br />
yalvarın... çünkü bu kapı, bugün açılacak!<br />
Bahçede soğan, sarımsak vesaire gibi sebzelerin her birine ayrı bir evlek vardır. Her<br />
biri, kendi cinsiyledir, kendi evleğindedir...yetişip olmak için orada rutubetten<br />
gıdalanır durur! Sen safran evleğisin, safran olur... başka sebzelerle karışıp uzlaşma!<br />
Ey safran, sudan gıdanı al da safran ol, zerdeye gir! Şalgam evleğine girip ağzını açma<br />
da onunla aynı tabiatta, aynı huya sahip olma! Sen bir evleğe konmuşsun, o bir<br />
evleğe... çünkü “Allah’nın olan yeryüzü pek geniş!”<br />
Hele o yeryüzü yok mu O kadar geniş ki sefere çıkan devler, periler bile orada<br />
kaybolmada!<br />
O denizde, o ovada, o dağlarda vehim ve hayal bile yol alamaz; kaybolur gider! Şu<br />
ova, o yeryüzündeki ovada uçsuz bucaksız denizdeki bir kara kıl gibi kalır!<br />
Orada öyle durgun sular var ki akmaları gizlidir... hepsi de akarsulardan daha taze,<br />
daha hoştur! İçten içe can ve ruh gibi gizli gizli akarlar, akıp giden ayakları<br />
vardır!dinleyen uyudu, sözü kısa kes ey hatip... su üstüne yazı yazmayı bırak gayri!<br />
Kalk ey Belkıs, alışveriş pazarı kızıştı...şu kesatçı hasislerden kaç!<br />
Kalk ey Belkıs, ölüm gelip çatmadan şimdi ihtiyarınla kalk! Sonra ölüm, kulağını öyle<br />
bir çeker ki hırsız gibi can çekişe sahneye gelir, teslim olursun! Bu eşeklerden ne<br />
vakte dek nal çalıp duracaksın Eğer bir şey çalacaksan bari gel de laal çal!<br />
Kız kardeşlerin ebedilik mülkünü elde ettiler, sense bu yaslı yurtta kalakaldın! Ne<br />
mutlu ona ki bu yurttan sıçradı, çıktı...çünkü ecel, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder!<br />
Kalk, gel ey Belkıs de bir kerecik olsun din padişahlarıyla din sultanlarının yurdunu<br />
gör!<br />
Onlar, görünüşte dostlar arasında nağmelerle deve sürüyorlar ama iç aleminde gül<br />
bahçesinde oturmuşlar, zevki safa ediyorlar. Bahçe, onlar nereye giderse beraber<br />
gitmekte...fakat bu halktan gizli! Meyveler, beni topla, beni devşir diye yalvarmada...<br />
abıhayat, benden iç diye niyaz etmede!<br />
Gel de güneş gibi, dolunay gibi, hilal gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!..<br />
yürümeye başladın mı ruh gibi ayaksız yürürsün... çiğneme zahmetine uğramadan<br />
yüzlerce yemekler yersin! Ne gemime gam timsahı çarpar...ne ölümden kötüleşirsin!<br />
Sen hem padişahsın, hem asker, hem taht... sen hem iyi bir bahta nail olursun, hem<br />
bizzat baht ve talih kesilirsin! Fakat zahirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa<br />
ne fayda... bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın döner!<br />
Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hale düşersin... ey seçilmiş kişi, sen baht ol, sen<br />
devlet kesil! Ey manevi er, kendin baht olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin Ey<br />
güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin...<br />
imkan mı var buna<br />
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI<br />
Şairin biri, padişahtan elbise almak, rütbeye erişmek, ihsana nail olmak ümidiyle bir<br />
şiir yazıp götürdü. Padişah ikram sahibiydi, şaire bin kırmızı altın verilmesini, bundan<br />
başka daha da ihsanlarda bulunmalarını emretti.<br />
Veziri dedi ki: Bu pek az... Hiç olmazsa ona o bin altın ver de safayı hatırla gitsin!<br />
Hatta böyle bir şaire senin gibi ihsanda avucu denize benzer bir padişahın ona bin<br />
altın vermesi bile azdır! Vezir, padişaha, harmanın onda biri şaire verilsin diye geçmiş<br />
padişahların ihsanlarına dair hikayeler söyledi, hikmetlerden bahsetti.<br />
Padişah da şaire on bin altınla değerli elbiseler verdi... şairin içini şükür ve sena yurdu<br />
haline getirdi. Şair sonradan bu kimin gayretiyle oldu, padişaha benim ehliyetimi kim<br />
bildirdi diye araştırdı.<br />
Dediler ki: adı da Hasan, huyu da Hasen olan vezir yok mu, işte o buna sebep oldu.<br />
Şair, bunu duyunca veziri methetti, bu hususta uzun bir kaside yazdı, vezirin evine<br />
gidip sundu. (Bu kasidede padişahın methi hiç yoktu. Çünkü padişahın nimetleri,<br />
hilatları, zaten dilsiz, dudaksız, padişahı methedip duruyordu!)<br />
Birkaç yıl sonra şair, yine yok yoksun bir hale düştü, muhtaç oldu... rızıklanmak, ekin<br />
parası bulmak ümidiyle, dedi ki: Yokluk ve darlık zamanında sınanmış şeyi aramak,<br />
ona başvurmak daha iyi... Kerem ve ihsanda sınadığın kapıya gideyim de yine<br />
ihtiyacımı arz edeyim.<br />
Sibeveyh, Allah sözünün manasını anlatırken “Halk, hacet zamanında ona<br />
sığınır...İhtiyaçlarımızı sana arz eder, sana sığınırız...hacetlerimizi senden diler, sen<br />
de buluruz demektir” dedi. Binlerce akıllı kişi, dert ve ihtiyaç zamanında umumiyetle<br />
o tek Allah’nın huzurunda ağlar, inler.<br />
Hiçbir aklı eksik ve deli yoktur ki acizliğini varsın da bir nekese arz etsin! Akıllılar,<br />
binlerce defa ihtiyaçlarının giderildiğini görmeselerdi hiç o tapıya canla başla giderler<br />
miydi Hatta deniz dalgaları arasındaki bütün balıklar, yücelerde uçan bütün kuşlar<br />
bile...<br />
Fil, kurt, avlanan aslan, koca ejderha, karınca, yılan...Hatta toprak, su, yel ve her bir<br />
kıvılcım bile kışın da dileğini ondan elde eder, baharda da! Bu gökyüzü, her an,<br />
yarabbi, beni bir zaman bile aşağılatma diye ona yalvarır...<br />
Benim direğim, senin korumandadır... bütün gökler sağ elinde dürülmüş, yayılmıştır,<br />
der. Bu yer, beni su üstünde yükleyen sensin, kararımı elden alma diye niyaz eder.<br />
Hepsi keselerini onun nimetiyle doldurup büzmüşler... hepsi hacet vermeyi ondan<br />
öğrenmişlerdir.<br />
Her peygamber, “Sabır ve namaz hususunda ondan yardım isteyin” diye ondan berat<br />
ve ferman getirmiştir. Kendinize gelin; ondan isteyin... başkasından değil. Suyu<br />
denizde arayın, kuru derede değil! Başkasından isteneni de o verir...o kimsenin sana<br />
meyleden eline cömertliği ihsan eden yine Allah’tır.<br />
İtaatından çekineni bile altınlara gark eder, Kanun yaparsa itaat eder de ona yüz<br />
tutarsan neler yapmaz Şair, bir kere daha ihsan sevdasıyla yüzünü o ihsan sahibi<br />
padişaha tuttu. Şairin hediyesi ne olacak Yeni bir şiir... onu ihsan sahibine götürür,<br />
sunar, adeta rehin bırakır!<br />
İhsan sahipleri, yüzlerce kerem ve cömertlikle altınlar yığarlar, şairleri beklerler.<br />
Onlarca bir şiir, yüz denk kumaştan daha iyidir... hele denize dalıp da dibinden inciler<br />
çıkaran bir şairin şiiri olursa! İnsan, önce ekmeğe haristir... çünkü gıda ve ekmek,<br />
cana direktir. Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere<br />
başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır. Fakat az bir şey elde eder de ekmek<br />
için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada sana ve şairlerin methine aşık olur.<br />
İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler... lutfunu, ihsanını anlatmada<br />
mimberler kursunlar...<br />
Bu suretle de onun lutfu, ihsanı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun!<br />
Allah, bizim huyumuzu da kendi huyuna uygun, kendi suretine göre yarattı, bizim<br />
vasfımız da onun vasfından bir ödenektir.<br />
Yaratıcı Allah da, kendisine şükür ve hamd edilmesini ister... bu yüzden insanın huyu<br />
da böyledir;o da kendisinin övülmesini diler. Hele fazilette çevik ve üstün olan Allah<br />
eri, sağlam tulum gibi o yelle doludur. Fakat insan, o methe layık değilse, o methin<br />
ehli olmazsa yalancı yel, fayda vermez...tulumu yırtar, parlatır!<br />
Bu meseli kendiliğimden söylemedim arkadaş; aklın başındaysa ve ehilsen serserice<br />
dinleme! Bunu hakkındaki hicivleri duyunca, müşriklerin “ Ahmet neden medihten<br />
hoşlanıyor, neden medihten memnun oluyor ” dediklerini işitince söyledi.<br />
Şair, ihsan ölmedi ya diye evvelce nail olduğu ihsana şükran olarak yazdığı şiiri alıp<br />
padişaha götürdü, sundu. İhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı... ne mutlu o kişiye ki<br />
bu merkebi sürdü! Zalimler de ölüp gittiler, fakat yaptıkları zulümler kaldı... vay o<br />
cana ki bu hileyi, bu kötülüğü yaptı!<br />
Peygamber “ Ne mutlu o adama ki dünyadan gitti de ondan iyi bir iş kaldı” demiştir.<br />
İhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki... Allah indinde din ve ihsan, küçük ve değersiz<br />
bir şey değildir! Eyvahlar olsun o kişiye ki kendisi öldü de isyanı kaldı... sakın, öldü de<br />
canını kurtardı sanma ha!<br />
Bırak bunu şimdi...şair, yol üstünde borçlu ve paraya pek ihtiyacı var! Şair önceki<br />
ihsana nail olurum ümidiyle söylediği şiiri götürüp padişaha sundu. Güzelim incilerle<br />
dolu olan o latif ve nefis şiiri, evvelki ihsan ve ikramın ümidiyle arz etti. Padişahın<br />
adetiydi , yine adeti veçhile bin altın verin dedi.<br />
Fakat bu sefer bu cömert vezir yücelik Burak’ına binmiş, dünyadan göçüp gitmişti.<br />
Onun yerine başka birisi vezir olmuştu... bu vezir pek merhametsiz, pek hasisti. Dedi<br />
ki: Padişahım, masraflarımız var... bir şaire bu kadar ihsanda bulunmak layık değil!<br />
Ben, o şairi bu ihsanın onda on da birinin dörtte biriyle hoşnut ve razı ederim.<br />
Oradakiler, önce o, padişahtan tam on bin altın almıştı. Şeker yedikten sonra şeker<br />
kamışını nasıl çiğner... padişahtan sonra nasıl olur da dilencilik eder Dediler.<br />
Vezir dedi ki: Ben onu öyle bir sıkarım ki nihayet beklemeden usanır, bizar olur...<br />
Yoldan toprak alıp versem yeşillikten gül yaprağı veriyorum gibi kapar. Bunu bana<br />
bırakın... Bu işte üstadım ben; işe girişen ateş bile olsa ben yatıştırmasını bilirim!<br />
Süreyya yıldızından saraya dek uçsa yine beni görünce yumuşar!<br />
Padişah, peki dedi... ne yaparsan yap, hüküm senin. Yalnız onu sevindir, çünkü bizim<br />
iyiliğimizi söyler. Vezir, onu da, onun gibi daha iki yüz tane ümitlenip duran kişiyi de<br />
bana bırak sen, dedi.<br />
Vezir, şairi bekletti durdu... kış geldi geçti de bahar geldi! Şair bekleye bekleye<br />
ihtiyarladı...bu dertle bu tedbirle adeta zebun oldu. Dedi ki: Altın yoksa bari bana söv<br />
de canımı kurtar, kölen olayım!<br />
Bekleme beni öldürdü, bari git de, yoksul canım rehinden kurtulsun! Nihayet vezir,<br />
şaire o bin altının onda birinin tam dörtte birini, yani yirmi beş altın verdi... şair derin<br />
bir düşünceye daldı. Kendi kendisine önce verilen ihsan, hem peşindi, hem de o kadar<br />
çoktu. Bu ise hem geç kaldı. Hem de açılınca gördüm ki bir deste diken, dedi.<br />
Şaire dediler ki: O cömert vezir dünyadan gitti, Allah rahmet etsin! O ihsan, onun<br />
yüzünden kat kat artmıştı... onun zamanında ihsanlarda yanlışlık pek az olurdu. Şimdi<br />
o gitti, ihsanı da beraber götürdü... o ölmedi, doğrucası kerem ve ihsan öldü!<br />
O cömert, o akıllı vezir geçip gitti. Yoksulların derisini yüzen bu vezir gelip çattı. Yürü,<br />
bunu al da hemencecik bu gece buradan kaç... yoksa bu inatçı, seni yakalar, elindekini<br />
de alır! Senin bizim çalışmamızdan haberin bile yok...biz, ondan bu hediyeyi de<br />
yüzlerce hileye başvurduk da aldık!<br />
Şair, yüzünü onlara çevirdi de dedi ki: “ Ey beni esirgeyenler, bu kötü vezirler nereden<br />
geldi Bu insanın elbiselerini soyan vezirin adı ne Söyleyin bana! Onlar “Hasan”<br />
dediler. Şair, Yarabbi dedi... Onun adı da Hasan, bunun adı da... Ey din rabbi, yazıklar<br />
olsun; nasıl oluyor da ikisinin de adı bir oluyor<br />
Onun adı Hasan... fakat onun kaleminin bir yazısıyla yüzlerce cömert kişi padişaha<br />
vezir ve muhasip olabilirdi... Bunun adı da Hasan... fakat bu Hasan’ın çirkin<br />
sakalından yüzlerce ip örebilirsin! Padişah, böyle bir vezirin sözünü dinlerse kendisini<br />
de rezil rüsvay eder, devletini de!<br />
Firavun, Musa’nın sözlerini işittikçe kaç defa yumuşadı, ram oldu. Musa’nın sözleri,<br />
öyle sözlerdi ki o eşsiz sözlerin güzelliğini duysa, taştan süt akardı. Fakat huyu kinden<br />
ibaret olan veziri Haman’la görüşüp danışınca, Haman, ona “Şimdiye kadar<br />
padişahtın... şimdi bir yamalı hırka giyenin hilesine kapılıp kul mu oldun ” derdi.<br />
Bu söz, mancınıktan atılan taş gibi gelir, Firavun’un sırçadan yapılma sarayını<br />
kırıverirdi! Güzel sözlü Kelim’in yüz gün uğraşıp yaptığını o, bir anda yıkar giderdi!<br />
Senin aklın da vezirdir ve heva ve hevesine mağluptur... vücudun da Allah yolunu<br />
kesip durmaktadır...<br />
Allah’ya mensup bir öğütçü, sana öğüt verse o sözü, bir hileyle tesirsiz bırakmakta;<br />
Bu, yerinde bir söz değil, kendine gel de yerinden, yurdundan olma... iş öyle değil,<br />
kendine gel, delirme demektedir. Vay o padişaha ki veziri budur... her ikisinin yeri de<br />
kin güden cehennemdir<br />
Ne mutlu o padişaha ki müşkül işe düştü mü elini tutacak Asaf gibi bir veziri vardır.<br />
Adaletli padişah, Asaf’a eş oldu mu “Nur üstüne nur” olur... “Padişah Süleyman”<br />
veziri de Asaf oldu mu nur üstüne nurdur, amber üstüne amber!<br />
Fakat padişah Firavun, veziri de Haman olursa ikisi de talihsizlikten, kötülükten<br />
kaçamazlar, çaresiz perişan olur giderler! Karanlıklar üstüne çöken karanlıklara<br />
düşerler de ne akıl, onlara yar olur, ne de kıyamet günü devlete erişirler!<br />
Ben kötülerde kötülükten başka bir şey görmedim... sen gördüysen var selam söyle!<br />
Padişah cana benzer, vezir de akla... fesatçı akıl, ruhu kötülüklere götürür. Akıl<br />
meleği Harut’laşınca yüzlerce kötü kişiye sihir öğretir!<br />
Cüz’i aklı kendine vezir yapma. Aklı küllü vezir yap padişahım. Heva ve hevesini<br />
kendine vezir yapma da pak canın namazdan, niyazdan kalmasın. Çünkü bu heva ve<br />
heves, hırslarla doludur ve içinde bulunduğu hali görür... aklın düşüncesiyse din<br />
gününün düşüncesidir.<br />
Aklın gözleri işin sonunu gözetir... Akıl, bir gül için diken zahmetini çeker durur! Fakat<br />
o gül, öyle bir güldür ki ne solar, ne de güzün dökülür... koku almayan her kötü<br />
kişinin burnu ondan uzak olsun!<br />
DEVİN SÜLEYMANLIĞI<br />
Aklın varsa başka bir akılla dost ol, görüş, danış! İki akılla bir çok belalardan kurtulur,<br />
ayağını göklerin ta yücesine korsun! Dev kendine Süleyman adını taktı, devleti elde<br />
etti, ülkeyi hükmüne aldı. Süleyman’ın yaptığı işleri görmüştü, onun gibi hareket<br />
ediyordu... fakat iç yüzden yine devliği suratına vurmakta, devliği görünüp<br />
durmaktaydı!<br />
Halk, bu Süleyman’da o nur o temizlik yok; Süleyman’dan Süleyman’a ne farklar var.<br />
O uyanıklığa benziyordu, buysa derin bir uyku gibi. Adeta o Hasanla bu Hasan gibi<br />
aralarında pek büyük bir fark var diyordu. Dev de, “ Allah benim şeklimde güzel bir<br />
dev yaratmıştır. Bir dev’e benim suretimi vermiştir; sakın o, sizi aldatmasın.<br />
Meydana çıkar da Süleyman benim diye davaya kalkışırsa sakın onun suretine itibar<br />
etmeyin” diyordu. Dev, hileyle onlara bu sözleri söylüyordu ama iyi adamların<br />
gönüllerinde bunun aksi görünmekteydi. İyiyi kötüyü fark eden adamla oyun olmaz;<br />
hele o adamın bu fark edişi ve aklı, gaypları görür söylerse!<br />
Onlar, kendi kendilerine “A eğri sözlü, tersine gidiyorsun... Böyle tersine tersine gide<br />
gide ta cehennemin en dibine kadar gideceksin ya! Süleyman, Süleymanlıktan kaldı,<br />
yoksul oldu ama alnında o aydın dolunay parlayıp durmada. Sen, nihayet bir yüzüktür<br />
kapmışsın ama zemheri gibi donmuş kalmış bir cehennemsin yine!<br />
Biz neredeyiz... ululuk, sayvan ve kök önünde secde etmek nerede Böyle şeylerin<br />
önüne baş komak şöyle dursun, hayvan tırnağını bile komayız biz! Hatta gaflete düşer<br />
de baş komaya kalkarsak bile bir pençe gelir, başımızı yerden iter, mani olur...<br />
Bu aşağılık kişiye baş komayın, kendinize gelin... bu bayağı adama secde etmeyin<br />
der” demekteydiler. Ben, bu cana canlar katan hikayeyi anlatmaya kalkardım ama<br />
Allah gayreti olmasaydı! Kanaat et, bu kadarcığını kabul eyle de başka bir vakit bunu<br />
anlatayım!<br />
Dev, adını Süleyman Peygamber taktı ama ancak çoluk çocuğu kandırmak için!<br />
Namuzsuzun suretini, adını bırak... lakaptan addan kaç, manaya yürü! Onu halinden<br />
işinden sor... onu halinde işinde ara!<br />
Her sabah Süleyman Mescid-i Aksa’ya gelir, tam bir ihlasla Allah’ya ibadet ederdi. Her<br />
gün mescidde yeni bir otun bittiğini görür, adın nedir, ne faydan var Ne biçim ilaçsın,<br />
nesin, sana ne derler... kime ziyansın, faydan kime Diye sorardı.<br />
Her ot, adını, tesirini söyler; “Şuna can’ım, öbürüne zehir...Buna zehirim, ona şeker...<br />
adım, kader levhinde şudur diye dile gelirdi. Doktorlar Süleyman’dan o otu<br />
öğrenirler,bilgi sahibi olurlar, ona uyarlardı. Bu suretle doktorluk kitapları düzdüler...<br />
bedenleri hastalıklardan kurtardılar. Bu nücum ve tıp bilgileri, Peygamberlerin<br />
vahiyleridir...yoksa akıl ve duygunun o tarafa nereden yolu olacak<br />
Cüz’i akıl, bir şeyden hüküm çıkaracak akıl değildir. O, ancak fen sahibinden fenni<br />
kabul eder, öğrenmeye muhtaçtır. Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir. Ama<br />
vahiy sahibi ona öğretir. Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir,<br />
fakat sonra akıl, onların üstüne bazı şeyler katar!<br />
Dikkat ey de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadıkça öğrenebiliyor mu<br />
Hile kılı kırk yarar ama usta olmadıkça hiçbir sanatı elde edemez! Sanat bilgisi, bu<br />
akılla olsaydı ustasız bir sanat meydana gelirdi!<br />
Mezar kazma, en bayağı bir sanat... düşünceden, düzenden, fikirden doğacak değil ya!<br />
Fakat Kabilde bu anlayış olsaydı Habili başı üstünde taşır mıydı Ben bu ölüyü, bu<br />
kana, toprağa karışmış ölüyü ne yapayım, nasıl yok edeyim der miydi Bir de gördü ki<br />
bir karga, ölü bir kargayı ağzına almış, hemen geldi...<br />
Havadan indi Kabile öğretmek için mezar kazıcılığına başladı. Tırnaklarıyla yerden bir<br />
toz kopardı, yeri kazıp hemen hemen ölü kargayı o mezara koydu; gömüp üstünü<br />
toprakla örttü... bu suretle karga, Allah ilhamı ile bilgi sahibi oldu. Kabil, bunu<br />
görünce yuh olsun benim aklıma dedi... bir karga bile bilgide benden üstün!<br />
Allah, Aklıküll’e “Mazagalbasar” dedi... fakat cüzzi akıl her yana baka durur. Has<br />
kişilerin nuru, Mazagalbasar aklıdır... karga aklıysa ölülere mezar kazma üstadı!<br />
Karga, ardınca uçan canı nihayet mezarlığa götürür! Kendine gel de kargaya benzeyen<br />
nefsin ardından git... Kafdağına, gönül Mescid-i Aksa’nda yeni bir ot yeni bir kök<br />
bitmede!<br />
Süleyman gibi sen de onlara dikkat et... onları izle, onların üstüne ret ayağını koyma!<br />
Çünkü bu durup duran yeryüzünün halini sana çeşit çeşit otlar anlatır. Yerde şeker<br />
kamışı mı bitmiş, yoksa alelade kamış mı... her biten ot, bittiği yerin halini,<br />
kabiliyetini bildirir! Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu fikirler<br />
de gönüldeki sırları gösterir.<br />
Mecliste bana söz söyleyecek adam bulsam çimenlik gibi yüz binlerce gül bitiririm.<br />
Fakat söz söylerken de nefes öldüren bir pezevenk olsa gönüldeki nükteler hırsız gibi<br />
kaçar. Herkes<br />
in hareketi kendisini çeken ne yandaysa o taraftadır... doğru adamın çekişi, yalancının<br />
çekişine benzemez.<br />
Gah sapık bir halde, gah doğru yolu bulmuş olarak gider durursun...ne seni<br />
sürükleyen ip meydandadır, ne çeken adam! Kör bir deveye benzersin... boynundaki<br />
yular seni yeder durur; fakat sen çekeni gör, yuları değil!<br />
Kafir, köpeğin ardına düşüp gittiğini görseydi güçlü kuvvetli Şeytan’a mazkara olur<br />
muydu Hiç Onun ardına bir namussuz gibi düşer miydi hiç Hemencecik ayağını<br />
çeker, kurtulurdu!<br />
Sığır kasapların ne yapacağını bilseydi hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi<br />
Yahut ellerinden kepek yer miydi... yahut da onların yüze gülücüğüne aldanır onlara<br />
süt verir miydi<br />
Hatta ot yese bile, neden beslendiğini bilseydi o otu hazmedebilir miydi Şu halde<br />
alemin direği gafletten ibarettir...devlet nedir Dev yani koş kelimesiyle let yani<br />
dayak kelimesinden meydana gelme bir kelime! Önce koş... koş da sonunda dayak ye!<br />
Bu yıkık yerde devlet sahibine eşekçesine ölümden başka hiçbir şey yok!<br />
Sen, bir işe el atar, o işe iyice sarılırsın...o işteki ayıp ve noksan o anda sana<br />
örtülüdür. Allah, senden o işin ayıbını örttüğünden canla başla o işe girişebilirsin.<br />
Hararetle sahip olduğun fikrin de ayıbı senden gizlidir. Sana o fikirdeki ayıp ve kusur<br />
belli olsaydı ondan kaçardın...canın, bu fikirle aramda keşke mağriple maşrik arası<br />
kadar uzaklık olsaydı der!<br />
Nihayet ondan usanır, pişman olursun ya...bu hal, evvel olsaydı hiç ona koşar mıydın<br />
Şu halde ona girişelim, kaza ve kadere uygun olarak o işi görelim diye önce ondaki<br />
ayıbı, kusuru, bizden gizlemiştir.<br />
Kaza ve kader, hükmünü izhar edince göz açılır, pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlıkta<br />
ayrı bir kaza ve kaderdir...bu pişmanlığı bırak da Allah’a tap! Pişman olmayı kendine<br />
adet edinirsen boyuna pişman olur durur, nihayet bu pişmanlığı da daha ziyade<br />
pişman olursun! Ömrünün yarısı perişanlıkta geçer, öbür yarısı da pişmanlıkta heder<br />
olur gider!<br />
Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de daha iyi bir hal, daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş<br />
ara! Elinde daha iyi bir iş yoksa pişmanlığın neye Neyi fevt ettin de pişman oluyorsun<br />
ki Eğer biliyorsan bilirsin ki doğru yol, Allah’a tapmaktan ibarettir...yok bilmiyorsan<br />
herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki<br />
İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin...ey yiğit zıt zıddıyla görülebilir. Mademki bu fikri<br />
terk etmekten acizsin... o vakit günah işlememekten de acizdin! Aciz olduktan sonra<br />
pişmanlık neden O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara! Alemde bir kadir olmadıkça hiç<br />
kimse, ne bir acizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur... bunu böyle bil!<br />
Böylece, olmasına çalıştığın her isteğin ayıbından bihabersin... onun ayıbı ve noktası,<br />
sana örtülüdür! O istediğin ayıp ve noksanı sana görünseydi canın o araştırmadan<br />
kaçıverirdi! O işin ayıp ve noksanı sence belli olsaydı seni hiç kimse o işe, hatta çeke<br />
çeke bile olsa götüremezdi! nefret ettiğin öbür iş yok mu Ondan neden nefret ettin<br />
Çünkü ayıbı, noksanı meydana çıktı da ondan!<br />
Ey sırları bilen güzel sözlü Allah, kötü işlerin ayıbını, noksanını bizden gizleme! İyi<br />
işleri de bize ayıplı gösterme de o işe gidelim ,sarılalım... çalışmamız heba olmasın,<br />
gayretimiz soğumasın! Yüce Süleyman, adeti veçhile alaca karanlıkta mescide giderdi.<br />
Her gün, adeti veçhile mescitten yeniden yeniye hangi ot, hangi kök bitmiş... o<br />
padişah,bunu arar araştırırdı. gönül haktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle<br />
görür, tanır.<br />
Sofinin biri, bir bağda neşelenip açılmak için soficesine yüzünü dizine dayamış,<br />
varlığının derinlerine dalmış gitmişti. Her zevekilin biri onun bu uykusundan usandı.<br />
Dedi ki: Ne uyuyorsun ya hu Bir başını kaldır da üzüm çubuğuna, şu ağaçlara,<br />
“Allah’ın rahmet eserlerine bakın” dedi... yüzünü şu rahmet eserlerine çevir, seyret!<br />
Sofi dedi ki: A heveskar kişi, Allah eserleri gönüldür... dışarıdakilerse ancak ve ancak<br />
Allah eserlerinin eserleridir. Bağlar, bahçeler, yeşillikler, gönüldedir... dışarıdakiyse<br />
akarsuya vuran akislere benzer. O görünen bağ, suya akseden hayali bir bağdır...<br />
suyun letafeti yüzünden oynar durur!<br />
Bağlar, bahçeler, meyveler, gönüldedir. Onların letafetinin aksi, şu suya toprağa<br />
vurmuştur! O neşe selvisinin aksi olmasaydı Allah bu aleme aldanış yeri demezdi. Bu<br />
aldanış şudur; yani bu hayal, erlerin gönülleriyle canlarının aksinden hasıl olmuştur.<br />
Bütün aldananlar, cennet budur sanarak bu akse gelmişlerdir.<br />
Asıl bağlardan, bahçelerden kaçarlar da bir hayalle eğlenir kalırlar! Fakat bu gaflet<br />
uykusu başa geldi de uyandılar mı doğruyu görürler ama o görüşte ne fayda var<br />
Sonra mezarlığa bir feryadu figandır, bir ahu vahdır düşer... kıyamete kadar bu<br />
yanılmalarına hasret çekip dururlar!Ne mutlu o kişiye ki ölümden önce öldü... yani bu<br />
üzümün aslından bir koku elde etti!<br />
Derken Süleyman bir bucakta başağa benzer bir yeni otun bitmiş olduğunu gördü.<br />
Yeşil, taze, görülmedik bir ottu bu... adeta yeşilliği göz alıyordu. Süleyman, o ota<br />
derhal selam verdi; o da selamını aldı; Süleyman, otun güzelliğine şaştı kaldı. Dedi ki:<br />
adın ne... dilsiz dudaksız söyle bakalım! Ot ey alem padişahı bana keçiboynuzu derler,<br />
dedi.<br />
Süleyman, sen de ne haysiyet var Dedi. Ot dedi ki: Bittiğim yer yıkılır viran olur. Ben<br />
keçiboynuzuyum... bittiğim yer perişan olur; şu suyun toprağın yıkıcısıyım ben!<br />
Süleyman, derhal ecelinin geldiğini, göçme vaktinin göründüğünü anladı. Dedi ki:ben<br />
hayatta oldukça şüphe yok ki bu mescit, yeryüzündeki afetlerden bozulup yıkılmaz.<br />
Ben yaşadıkça nasıl olurda Mescid-i Aksa perişan olur, yıkılır gider<br />
Şu halde şüphe yok, mescidimiz, ölümümüzden sonra yıkılacak! Bedenin secdegahı<br />
olan mescit, gönüldür... kötü dost da her yerde mescitte biten keçiboynuzudur! Sende<br />
kötü dostun sevgisi peydahlandı mı kendine gel... ondan kaç, onunla az konuş, görüş!<br />
Onu kökündeki sök, çıkar ... çünkü biter, boy verirse seni de kökünden söker,<br />
mahveder, mescidini de!<br />
Ey aşık, eğrilik, sana keçiboynuzu gibidir...çocuklar gibi niye eğriliğe doğru gider,<br />
sürtünürsün Kendini suçlu bil suçlu gör...korkma da o ders üstadı, senden dersi<br />
çalmasın. Cahilim, bana öğret demen, bu çeşit insaf sahibi olman, namus ve şeref<br />
gözetmenden iyidir! Ey yüzü nurlu çocuk, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” demeyi<br />
babandan öğren!<br />
O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de düzen bayrağını yüceltti. Fakat İblis,<br />
bahse girişti, bahse girişte, benzin kırmızı, beni sen sararttın... renk, senin verdiğin<br />
renktedir...beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, uğradığım afetin,<br />
dağlandığım dağın da, dedi!<br />
Kendine gel de “Rabbi bima agveyteni”yi oku...oku da cebri olma, ters bir kumaş<br />
dokumaya kalkışma! Cebir ağacına ne vakte dek sıçrayıp çıkacak, ihtiyarını bir yana<br />
bırakacaksın İblis ve soyu sopu gibi Allah ile savaşta, mübasedesin... Eteklerini<br />
çemrer de isyana öyle koşar, gidersin... bu kadar hoşlukla, bunca istekle cebir olur<br />
muymuş<br />
O kadar istekle kim, kötülüğe gider... böyle oynaya oynaya kim sapıklığa koşar Sana<br />
başkaları öğüt verdikçe o işin iyiliğini söyler, belki yirmi erle bu hususta savaşa<br />
girişir, yirmi ere karşı ayak direrdin! Doğrusu budur...yol ancak budur...ve bundan<br />
ibarettir; adam olmayandan başka kim beni kınar ki Dersin!<br />
Mecbur olan adam böyle söz söyler mi Yolsuz olan kişi, böyle savaşır mı Nefsin neyi<br />
isterse ihtiyarın var, fakat aklının istediği şeyde mecbursun ha! Bahtı yaver ve talihi<br />
kutlu olan bilir ki akıl ve zeka taslamak iblis’tendir, aşk Adem’den!<br />
Akıl ve zeka denizde yüzgeçliğe benzer... bundan az kişi kurtulur ve yüzgeçlikte<br />
bulunan nihayet gün gelir, gark olur gider! Yüzgeçliği bırak, kibirden, kinden<br />
vazgeç...bu ırmak değil; denizdir deniz! Hem de öyle sığınılacak bir yeri olmayan<br />
uçsuz bucaksız deniz ki yedi denizi bir saman çöpü gibi kapı verir!<br />
Aşk, ileri gidenler için bir gemiye benzer...gemiye binen kişinin bir afete uğraması<br />
nadirdir, çok defa kurtulur. Aklı zekayı sat da hayranlığı satın al... akıl ve zeka zandır,<br />
hayranlıksa bakış görüş! Aklı Mustafa’nın önünde kurban et...Hasbiyallah de, yani<br />
Allah’ım bana yeter!<br />
Kenan gibi gemiden baş çekme... ona da zeki aklı bu gururu vermiş aldatmıştı. Ben<br />
yüce bir dağın üzerine çıkar kurtulurum, neden Nuh’a minnet edeyim Dedi. A akılsız<br />
nasıl olurda onun minnetini çekmezsin! Allah bile onun mihnetini çekmekte. Nasıl olur<br />
canımız ona minnettar olmaz! Allah bile ona şükretmede, minnet etmede!<br />
A hasetle dolu mağrur kişi, onun minnetini Allah bile çekiyor! Keşke o yüzme<br />
öğrenmeseydi de Nuh’a minnet etse, gemiye girmeye tamah etseydi! Keşke çocuk gibi<br />
hilelere cahil olsaydı da çocuklar gibi anasına el atsa, anasına sarılsaydı! Yahut da<br />
nakli bilgi ile az dolu olsaydı da gönlü bir veliden vahiy ilmini kapsaydı!<br />
Böyle bir nur varken kitabı önüne açarsın vahiy ile dinlenen ruhunda seni azarlar!<br />
Zamanın kutbunun sözüne karşı nakli ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye<br />
benzer! Kendini aptal yerine koy, ona uy da yürü...ancak bu aptallıkla kurtulabilirsin!<br />
Babam, insanların padişahı, bunun için “cennetliklerin çoğu aptaldır” dedi. Akıl ve<br />
zeka sana kibir ve gurur verir... aptal ol da gönlün doğru kalsın! Aptallık dediğim<br />
halka iki kat maskara olan adamın ahmaklığı değildir... bu aptallık, ona hayran olan<br />
adamın aptallığıdır!<br />
Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar... bu yüzden<br />
ellerini doğrayanlar yok mu işte onlar aptaldır! Aklı, dost aşkında kurban et...akılların<br />
hepside o taraftandır, odur!Akıllılar akıllarını o tarafa göndermişlerdir. Yalnız sevgili<br />
olmayan ahmak, bu tarafta kalmıştır!<br />
Hayretle şu baştan aklın gitti mi başındaki her saç, bir baş, bir akıl kesilir! O tarafta<br />
akla, beyne düşünce zahmeti yoktur...çünkü orada her ova, her bahçe akıl ve beyin<br />
bitirir! Bu ovadan geçer, o taraftaki ovaya gelirsen nükteler duyarsın... oradaki<br />
bağlara, bahçelere gelirsen hurma fidanın sulanır, yeşerir!<br />
Bu yoldaki köşkü, sayvanı, şöhreti şanı terk et... kılavuzun hareket etmedikçe hareket<br />
etme! Başsız hareket eden, kuyruk olur... böyle adamın hareketi akrebin hareketine<br />
benzer! Eğri gider, geceleri görmez, çirkindir, zehirlidir... işi gücü, temiz bedenleri<br />
dalamak ,sokmaktır!<br />
Başını ez onun...huyu hep budur, ahlakı hep bu ...bu huyundan vazgeçmez o! Onun<br />
için en iyi şey, başının ezilmesidir...çünkü bu suretle can kırıntısı da o kötü tenden<br />
kurtulmuş olur! Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun! Fakat<br />
elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini... yoksa yüzlerce zarar yapar.<br />
Kötü yaradılışlı kişiye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkiyanın eline kılıç vermeye<br />
benzer! Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, adam olmayana bilgi belletmekten yeğdir.<br />
Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir. Savaş delilerin<br />
ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere farz olmuştur.<br />
Onun canı delidir, teni de elindeki kılıçtır... o çirkin huylunun elindeki kılıcı al!<br />
Bilgisizlere, geçtikleri mevkiinin yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse<br />
yapamaz! Çünkü ayıbı gizliyken meydan bulur da yılanı, delikten çıkar, sahralara<br />
uğrar! Cahil kötü hükümler yürüten bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple<br />
dolar!<br />
Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini<br />
dileyen kendisidir. Çünkü o ya hasisliğe kalkışır, az verir... yahut cömertliğe girişir,<br />
yersiz ihsanlarda bulunur! Şahı, beydak hanesine kor... ahmak, ihsanda bulundu mu<br />
ihsanı, buna benzer işte!<br />
Hüküm, bir sapığın eline geçti mi onu mevki sanır ama hakikatte kuyuya düşmüş<br />
demektir! Yol bilmez ,kılavuzluk etmeye kalkışır... kötü ruhu, cihanı yakar, yandırır!<br />
Yokluk yolunun çocuğu, pirlik etmeye girişirse ardına düşenler, devletsizlik<br />
gulyabanisine çatarlar! Gel de sana ayı göstereyim der ama o nursuz pirsiz, ayı hiç<br />
görmemiştir ki! Ömrümde ayın aksini suda bile görmemişken nasıl olurda<br />
gösterebilirsin a hamhalat, a bön! Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime<br />
çektiler!<br />
Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey ürküp kaçan, kilimden çık! Kilime baş<br />
çekme, yüzünü örtme... çünkü alem şaşkın bir beden, sense bu aleme akılsın! Kendine<br />
gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme... çünkü sende vahiy mumunun nurları<br />
var! Kendine gel de geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur!<br />
Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir...sana sığınmadıkça aslan bile Tavşan<br />
kesilir! Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et... çünkü sen, ikinci Nuh’sun!<br />
Akıllılara bir yol gösterici lazım... Hele yol, deniz yolu olursa! Kalk da yolu vurulmuş<br />
kervana bak...her yanda kaptan kesilmiş gül yabanileri gör!<br />
Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin... Ruhullah gibi yalnız<br />
yürümeyi adet edinme! Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe<br />
benziyorsun... bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil<br />
topluluğa gel! Ey Peygamber, hidayet, Kaf Dağına benzer, sense Hümasın!<br />
Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür... köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü<br />
bırakmaz. Kınayanlar, senin dolunayına karşı köpeklere benzerler... sana karşı<br />
yürüyüp dururlar! Bu köpekler, “ Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar...<br />
ahmaklıklarından senin dolunayına karşı hav havlayıp durmaktalar!<br />
Ey şifa, hastayı terk etme... Ey şifa hastayı terk etme... sağıra kızıp körün sopasını<br />
bırakma! Sen demedin mi ki “Körü, yolda tutup yeden Allah’dan yüzlerce ecir alır,<br />
yüzlerce sevaba girer! Kim bir kötü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu<br />
bulur!”<br />
Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin... ahir zamanın yasına<br />
neşesin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları, yakın makamına<br />
kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu<br />
ben vururum, sen tasalanma, neşelen, neşeli neşeli yürü!<br />
Onun körlüğüne körlükler katarım... o, şeker sanır ama ben ona zehir veririm! Akıllar<br />
benim nurumla parlar, aydınlanır... hileler, benim hilemden öğrenilir! Alemdeki erkek<br />
fillerin ayaklarına göre Türkmenin kara çadırı nedir ki<br />
Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu, kasırgama karşı nedir Derhal korkunç<br />
sur sesiyle kalk da binlerce ölü, topraktan çıksın! Sen vaktin israfilisin; doğruca kalk<br />
da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Ey mihnetlere düşmüş de soru soran kişi,<br />
dikkat et, bak da gör. Bu kıyametten yüzlerce alem kopmada!<br />
Bu zikir ve kunut ehli olmasa ahmağın sorusuna verilecek cevap sükuttan ibarettir<br />
padişahım! Duamız kabul edilmeyince Allah göğünden isteğimize sükutla cevap verilir<br />
canım! Harman devşirme zamanı geldi ama yazıklar olsun... gün bahtımız yüzünden<br />
geçti gitti! Gün dar... halbuki bu söz, o kadar geniş ki bütün bir ömür bile ona az gelir!<br />
Bu daracık çukurlarda mızrak oyununa girişmek, bu oyunu oynayanları utandırır!<br />
Vakit dar... fakat oğul, halkın hatırı ve anlayışı da vakitten yüz kere daha dar!<br />
Ahmağın cevabı, mademki sukuttur... ne diye sözü uzatıp durursun Allah rahmetinin<br />
yüceliği ve kerem denizinin dalgalanması yüzünden her çorak yere yağmur yağdırıp<br />
ıslatmada!<br />
AHMAĞA VERİLECEK CEVAP SUSMAKTIR<br />
Bir padişahın aklı ölmüş, şehveti diri bir kölesi vardı. Padişahın ince hizmetlerini<br />
bırakır, kötü düşüncelere dalar, fakat yaptığını iyi sanırdı! Padişah nafakasını azaltın...<br />
söylenir dırlanırsa adını kullar arasından silin dedi. Kölenin aklı azdı, hırsı çok...<br />
nafakasını az görünce kızdı, serkeşleşti.<br />
Aklı olsaydı kendi kendinin etrafında döner dolaşır, düşünür taşınır da suçunu görür,<br />
kendisini affettirirdi. Eşekliği yüzünden bir ayağı bağlanmış eşek serkeşliğe kalkıştı<br />
mı iki ayağı da boynuna bağlanır! Eşek, bana bir bağ kafidir derse aldırış etme! Çünkü<br />
bu iki bağ, o bayağı hayvanın hareketi yüzünden bağlanmıştır!<br />
Hadiste gelmiştir: Ulu Allah, halkı üç çeşit yarattı. Bir bölüğü, tamamı ile akıldan,<br />
bilgiden ve cömertlikten ibaret... bunlar meleklerdir, secdeden başka bir iş bilmezler!<br />
Yaradılışlarında hırs ve heva yoktur... mutlak nurdur onlar, Allah aşkıyla dirilmişlerdir.<br />
Bir bölüğü ise bilgisizliktir... hayvan gibi ot otlamakla semirirler.<br />
Onlar, ahırdan, ottan başka bir şey görmezler... kötülükten de gafildirler, yücelikten,<br />
iyilikten de! Üçüncü bölükse Ademoğullarıdır, insanlardır. Bunları yarı yaradılışları<br />
bakımından melektirler, yarı yaradılışları bakımından eşek! Eşek olan yarıları,<br />
aşağılığa meyleder, öbür yarıları da akla meyleder!<br />
İlk iki bölük savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat bu bölük,<br />
yani insan ikisine de aykırıdır ve azap içindedir. Bu insanda sınanma yönünden<br />
bölüklere ayrılmıştır... hepsi insan şeklindedir ama üç kısımdır: Bir kısmı, mutlak<br />
varlık olan Allah’ya dalmış, kendini kaybetmiş olanlardır... bunlar İsa gibi meleklere<br />
katılmışlardır.<br />
Surette insandır bunlar, fakat hakikatte cebrail... kızgınlıktan heva ve hevesten,<br />
dedikodudan kurtulmuşlardır. Riyazattan da kurtulmuşlardır, zahitlikten ve savaştan<br />
da... sanki onlar, insanoğlundan doğmamışlardır! İkinci kısmı eşeklere katılmış<br />
olanlardır. Bunlar kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet<br />
kesilmişlerdir.<br />
Bunlardaki cebrail’lik meleklik sıfatı gitmiştir... çünkü o ev dardı, o sıfat da büyük,<br />
sığamadı, geçip gitti! Canı olmayan adam ölür... canında bu sıfat bulunmayan kişi de<br />
eşek olur. Çünkü bu sıfatta olmayan can bayağıdır, aşağıdır... bu sözü sofi söylemiştir,<br />
doğrudur! O hayvanlardan da fazla can çekişir... alemde ince işlere girişir!<br />
Onun örüp dokuduğu hile ve şeytanlık, başka bir hayvandan zuhur edemez! Altın<br />
sırmalı elbiseler dokur, denizin dibinden inciler çıkarır... Hendese bilgilerinin en ince<br />
noktalarını bilir, yahut nücum, tıp ve felsefe bilgilerini elde eder! Çünkü onun, ancak<br />
bu dünya ile alakası vardır... yedinci kat göğe çıkmaya yolu yoktur.<br />
Bütün bu bilgiler, ahır yapısına yarar... ahır da öküzle devenin varlığına destektir!<br />
Hayvanların birkaç gün yaşamalarına yarayan bu bilgilerin adını, şu ahmaklar<br />
remizler, ince şeyler kodular. Allah yolunun, Allah durağının bilgisini ancak gönül<br />
sahibi, yahut da gönül sahibinin gönlü bilir! İşte Allah bu terkiple latif bir hayvan olan<br />
insanı yarattı, onu bilgilere eş etti.<br />
O bölüğe “hayvanlar gibi” dedi... çünkü uyanıklığın uykuyla ne münasebeti var<br />
Hayvani ruhta ancak uyku bulunur... bu çeşit insanlarda aksine duygular vardır. Fakat<br />
uyanıklık gelmedi de hayvani uyku kalmadı mı duygusunun aksi ve aykırı olduğunu<br />
levhten okur anlar! Uykuya dalan kişinin uyandığı zaman, rüyada gördüklerinin aksini<br />
görmesi gibi! Hülasa o aşağılık kişi, aşağılık alemdendir ... onu bırak, “ Ben batanları<br />
sevmem, de!”<br />
çünkü hayvani ruha sahip olan kişinin, huylarını değiştirmeye, nefsiyle savaşa<br />
girişmeye, aşağılıktan kurtulmaya istidadı vardı ama o istidadı fevt etti! Halbuki<br />
hayvanda istidat yoktur... hayvanlıktaki özrü apaçıktır! İnsandan yol gösteren bu<br />
istidat gitti mi ne yerse yesin eşek beynidir!<br />
Aklı arttıran bir ilaç olan beladür yese afyon kesilir... kalp illeti ve akılsızlığı artar!<br />
Gece gündüz savaşta, çekiştedir bunlar... sonu yani insanlığı, önüyle yani<br />
hayvanlığıyla savaşır durur.<br />
Bu, Mecnun’la devesine benzer... o, ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!<br />
Mecnun’un sevdası, önde bulunan Leyla’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp<br />
yavrusuna ulaşmak! Mecnun, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri<br />
döner, geriye giderdi.<br />
Mecnun, tamamı ile aşkla, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine<br />
imkan yoktu. Kendisini gözetleyen akıldı... fakat aklını, Leyla’nın sevdası kapmıştı!<br />
Deveye gelince o, çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı... yularını gevşek hissetti mi,<br />
anlardı ki Mecnun daldı gitti... hemen geriye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa<br />
doğru gitmeye başlardı.<br />
Mecnun kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini<br />
anlardı. Üç gün böyle yol aldılar... Mecnun, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.<br />
Nihayet dedi ki: A deve, ikimizde aşığız ama birbirimize aykırıyız... arkadaşlığa layık<br />
değiliz! Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da senden ayrılmak gerek!<br />
Bu iki arkadaş da, birbirinin yolunu vurmada...tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol<br />
azıtır gider! Senin canın da arşın ayrılığı ile yoksulluğa düşmüş... teninse diken aşkıyla<br />
deveye dönmüş! Can, yücelere kanatlar açmada...ten, tırnaklarıyla yere sarılmada! Ey<br />
vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça canım, Leyla’dan uzak kaldı gitti!<br />
Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi bende seninle bu hallere düştüm...<br />
ömrüm geldi geçti! Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret... halbuki ben,<br />
senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kalakaldım!<br />
Yol yakın... fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adamakıllı usandım artık! Bu<br />
sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım,<br />
yandım artık, dedi! Ona o geniş ova daracık bir hale geldi... kendisini bir taşlığa<br />
atıverdi! Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi...<br />
Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı! Ayağını bağladı, top olurum de<br />
dedi, onun çevganının önüne düşer, yuvarlanarak giderim! İşte güzel sözlü hakim,<br />
tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.<br />
Allah aşkı, hiç Leyla’nın aşkından az değersiz olur mu Ona top olmak elbette daha<br />
doğru, daha yerinde! Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevganiyle yuvarlanarak git!<br />
Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Allah çekişiyle olur... halbuki önceki<br />
gidişimiz, deveyle idi!<br />
Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır... bu gidiş cinlerin gidişiyle de olmaz, insanların<br />
çalışmasıyla da! Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir... bunu, Ahmed’in lutfu<br />
meydana getirdi vesselam!<br />
KÖLENİN ŞİKAYETİ<br />
Sözü kısa kes de padişaha mektup yazıp gönderen köleyi anlat! O köle, nazenin<br />
padişaha savaşla, varlıkla, kinle dolu bir mektup yazıp gönderir. Kalıbın, cesedin<br />
mektuptur, ona dikkat et, padişaha layık mı, değil mi Bir anla da sonra gönder!<br />
Bir bucağa git, mektubu aç, oku... bak bakalım, içindeki sözler,padişahlara layık olan<br />
sözler Layık değilse o mektubu yırt, çaresine bak, başka bir mektup yaz! Fakat ten<br />
mektubunu açmayı kolay sanma. Yoksa herkes gönül sırrını apaçık görürdü! Bu<br />
mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin işidir bu, çocuk işi değil! Hepimiz,<br />
fihriste kani olmuş kalmışız... çünkü heva ve hevese, hırsa bulaşmışız!<br />
Halbuki o fihrist, ona baksınlar da metni de öyle sansınlar diye halka bir tuzaktır.<br />
Mektubu aç, bu sözden baş çevirme! Allah, doğruyu daha iyi bilir! Mektubun fihristi,<br />
dille ikrar etmeye benzer... halbuki sen gönül mektubunun metnini sına! Bak bakalım,<br />
ikrarınla muvafık mı Buna bak da işin, münafıkların işine dönmesin!<br />
Ağır bir çuval yüklenip götürmeye koyulsan onun dışına bakmakla yükü hafiflemez ki!<br />
Asıl içine bak...çuvalda acı, tatlı ne var, bir gör de taşımaya değerse taşı! Yoksa<br />
çuvalındaki taşları boşalt... kendini bu saçma işten, bu ar olan yükten kurtar gitsin!<br />
Çuvala aklı erer padişahlara, sultanlara götürülebilecek şeyleri doldur!<br />
Bir fakih, bez parçaları toplamış, sarığın içine ezip büzerek yerleştirmişti. Bu suretle<br />
kavuğunun büyük ve iri görünmesini, halkın kendisine ehemmiyet vermesini ve<br />
mescide gelince baş köşeye geçirilmesini istiyordu. Elbiselerden parçalar almış,<br />
onlarla sarığını büyütmüştü. Sarığının dışı, cennet elbiselerine benzemekteydi... fakat<br />
içi, münafık gönlü gibi rezil, çirkin bir şeydi.<br />
Parça parça bezler, yünler, deriler... hep o sarığın içine gömülmüştü. Bir sabah çağı,<br />
bu şatafatla bir şeyler elde etmek üzere medreseye giderken, hırsızın biri de dar bir<br />
yolda her türlü hilelere başvurup bir şeyler yapmak üzere bekliyordu.<br />
Fakih, o yola sapınca hemen başından kavuğunu kaptı, işini başarmak için koşup<br />
gitmeye başladı. Fakih arkasından bağırdı: oğul, sarığı çöz de öyle götür! Böyle dört<br />
kanatla uçar gibi gidiyorsun ama götürdüğün hediyeyi bir aç da gör! Onu, elceğinizle<br />
bir aç, ovala da sonra götür, sana helal ettim! Hırsız, kaçarken sarığı çözer çözmez<br />
içinden yola yüz binlerce bez parçası dökülüverdi!...<br />
O bir şeye yaramaz, o olmayasıca sarığından kala kala hırsızın elinde ancak bir arşın<br />
doğru düzen bezceğiz kaldı! Hırsız, elindekini yere vurup “A aşağılık adam, bu hileyle<br />
beni işimden gücümden ettin” dedi.<br />
Fakih dedi ki: “ Hileyle seni yolundan alıkoydum ama nasihat yollu işi de anlattım!<br />
Dünya da böyledir işte... bir hoşça açılır saçılır ama vefasızlığını da bağıra bağıra<br />
söyler! Bu oluş ve bozuluş aleminde o hile, oluştur, nasihat da bozulmuş üstadım!<br />
Oluş der ki: İzim kutludur... ardımdan gel! Bozuluş da git der, ben hiçbir şey değilim!<br />
Ey baharların güzelliğine şaşırarak dudağını dişleyip duran, güzün sapsarı benzine ve<br />
mevsimin soğukluğuna bak! Gündüzün güneşin yüzünü güzel görmektesin ama onun<br />
bir de batma zamanında ölümünü düşün!<br />
Dolunayı şu güzelim çardakta bir hoşça seyredersin ama ay sonunda bir de hasretine<br />
bak onun! Bir oğlan, güzellikle halkın efendisi olur... olur ama yarın da bunar, halka<br />
rezil rüsvay olur! Gümüş bedenli güzellerin vücudu, seni avladıysa ihtiyarlıktan sonra<br />
bir de pamuk tarlasına dönen bedene bak!<br />
Ey yağlı, ballı yemekleri gören, yiyen, onların fazlasını git de helada seyret! Pisliğe<br />
nerede senin o güzelliğin... nerede senin tabaklarda o hoş görünüşün, yerken senden<br />
duyulan o zevk, o lezzet, de! O sana der ki: o taneydi... ben de onun tuzağıydım... sen<br />
avlanınca o tane gizlendi!<br />
Nice parmaklar vardır ki üstatlar bile onları kıskanır ama sonunda iş işlerken tir tir<br />
titrer! Can gibi güzel baygın gözler, nihayet görmez olur, onlardan su damlamaya<br />
başlar! Aslanların safında giden aslan gibi yiğit er, sonunda bir fareye mağlup olur!<br />
Sanat sahibi ve çevik istidatlı kişiye sonunda bak! İhtiyar eşeğe döner, bunar gider!<br />
Akıllılar alan siyah ve miskler saçan kıvırcık saçlar, nihayet boz eşeğin çirkin<br />
kuyruğuna döner! Önce açıla saçıla oluşuna güzelce bir gör, sonunda da bozuluşunu,<br />
rüsvay oluşunu seyret! Önce sana tuzağını apaçık gösteren şey, sonunda ona kapılan<br />
hamların bıyığını, sakalını yoldu!<br />
Artık dünya, beni hileleriyle aldattı...yoksa aklım, onun tuzağından kaçardı elbet<br />
deme! Altın gerdanlığı, hamaili bir gör de bak...hakikatte nasıl bir tomruktur, bir<br />
zincirdir o! Böylece bütün alem cüzlerini say dök... hepsini önünden ve sonundan bir<br />
gör! Kim daha ziyade sonu görürse o, daha kutludur... fakat kim ahırı görürse o daha<br />
fazla kovulmuş, sürülmüştür!<br />
Her şeyin yüzünü güzel ve parlak ay gibi gör...fakat evvelini gördükten sonra sonunu<br />
da seyret! Seyret de kör iblise dönme... o, noksan olduğundan noksan görür, bir yanı<br />
görür de bir yanı görmez! Adem’in toprağını gördü de dinini görmedi... bu alemi gören<br />
maneviyatını görmedi.<br />
Ey, yiğit er, erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal mülk bakımından<br />
değildir. Öyle olsaydı aslan ve fil, daha kuvvetli olduğu için insandan yüce, daha üstün<br />
olurdu a kör! Ey yalnız bu anı gören, erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin<br />
kadına nazaran daha ziyade sonu görür olmasındandır!<br />
Erkek, işin sonunu göremezse işin sonunu görenlere nazaran kadın gibi noksan<br />
sayılır! Alemden iki zıt ses gelmektedir... bakalım sen hangisine istidatlısın Bir<br />
tanesi, iyi kişilere hayattır... öbürü kötü kişilere hile! Bir ses, ey güzel ve bana düşkün<br />
olan kişi, ben diken çiçeğiyim... çiçek dökülür, ben kalırım; diken dalından ibaretim<br />
ben der.<br />
Çiçeği, ey gül satan, gel bu yana der... dikenin sesiyse bizim yanımıza gelmeye<br />
kalkışma der! Bu seslerden birini kabul ettin mi öbürünü duymazsın bile... çünkü<br />
seven kişi, sevgiliye aykırı olan kişilerin sözlerine sağır olur! O seslerin biri işte ben<br />
buracıktayım, hazırım der. Öbür ses de, sen benim sonuma bak der.<br />
Cihanın bozuluşu, “benim şimdiki halim biledir, pusudur... sonumu, bir aynaya<br />
benzeyen önüme bak da gör!” der. Bu iki çuvaldan birine girdin mi öbürüne zıt olur,<br />
artık ona layık olmazsın! Ne mutlu ona ki erlerin akıllarının duyduğu bu sesi, önceden<br />
işitti! Gönül evini hangi ses boş bulursa o gelir, tutar... artık sahibine ondan başkası<br />
ya eğri görünür, yahut acayip! Yeni testi sidiği emerse artık su, ondan o pisliği<br />
gideremez!<br />
Alemde her şey, bir şeyi çekmektedir... küfür, kafiri, doğruluk, doğru yola götüreni!<br />
Kehlibar da vardır, mıknatıs da... sen demir de olsan, saman çöpü de olsan elbette bir<br />
tuzağa düşersin! Demirsen seni bir mıknatıs kapar... yok saman çöpüysen kehlibara<br />
tutulur, ona gidersin!<br />
İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötülerin yanında yer alır, onlara komşu olur! Musa,<br />
Kıpti’ye göre pek kötüdür ama Haman da İsrailoğullarına göre taşlanmış melunun<br />
biridir. Haman’ın canı Kıpti’ye çeker, Adem’in midesi buğdayla suyu! Karanlık<br />
yüzünden birisini tanıyamadın mı, kendisine kimi imam edinmiş, kime uymuş... bak,<br />
ne olduğunu anlarsın!<br />
ARİFİN GIDASI<br />
Her yavru, anasının ardından gider... bununla da cinsiyet anlaşılır. Adem oğluna süt,<br />
göğüsten gelir, eşeğin sütü de bedeninin yarısından, aşağılık tarafından akar. Adalet<br />
taksimcidir, bölüşülecek şeyleri o bölüştürür... fakat şaşılacak şey şu ki bunda ne<br />
cebir vardır ne de zulüm! Cebir olsaydı pişmanlık olur muydu Zulüm olsaydı Allah’nın<br />
koruması olur muydu<br />
Gün geçti, ders yarına kaldı... sırrımız hiç güne sığar mı ki Ey kötü kişinin<br />
yaltaklanmasına inanan, sözleri doğru sayan, sen su habbelerinden bir kubbe<br />
yapmışsın ama o öyle bir çadır ki ipleri pek kuvvetsiz, hile yıldırıma benzer... onun<br />
ışığıyla yolcuların, yolu görmelerine imkan yok! Bu alemde de bir şey yok, bu<br />
alemdekilerde de! Her ikisi de vefasızlıkta aynı gönüle sahip!<br />
Dünyanın oğlu dünya gibi vefasız... sana yüz tutar ama o, yüz değildir, arkadır! Fakat<br />
o cihanın ehli, o cihan gibi ebedi olarak ihsan ve keremdeki ahitlerinde,<br />
peymanlarında dururlar! Hiç iki peygamberin birbirine zıt olduğunu, birbirlerinin<br />
mucizesini kapıp aldığını gördün mü O alemin meyvesi solar, bozulur mu Akla<br />
mensup neşe kederlenmez ki!<br />
Nefis, ahdinde durmaz; o yüzden gebertilecek bir şeydir ya! Kendisi de alçaktır,<br />
kıblegahı da alçaktır. Nefislere de bu alçaklar topluluğu layıktır... ölüye mezarın,<br />
kefenin layık olduğu gibi! Zekidir, ince şeyleri bilir... bilir ama değil mi ki kıblesi<br />
dünyadır, onu ölü bil sen!<br />
Allah’nın vahiy suyu bu ölüye ispat etti de ölü topraktan bir diri zuhur etti. Fakat sen<br />
vahiy gelmedikçe sakın o yüzüne sürdüğün ömrü uzun olasıca kırmızılığa güvenip<br />
aldanma, gururlanma ha! Nazardan düşücü olmayan bir ses, bir şöhret... batmayan bir<br />
güneşe mensup parlaklık ara! O ince hünerler, o dedikodular, Firavun’un kavmine<br />
benzer, ecel Nil nehrine!<br />
Onları parlaklığı kemerleri, sayvanları ve büyüleri, halkı boyunlarından zorla çeker<br />
ama, Hepsini de büyücülerin büyüsü bil... Ölümse ejderha haline gelen o sopadır.<br />
Bütün büyüleri bir lokma yaptı da yuttu... geceyle dolu olan bir alemi sabahın yalayıp<br />
yutması gibi hani!<br />
Fakat o yutmakla sabahın nuru artmadı ki... evvelce nasılsa yine de öyle! Çokluk,<br />
fazlalık eserdedir, zatta değil... zata ne artma vardır, ne eksilme! Allah alemi<br />
yaratmakla çoğalmadı, artmadı... zaten önce olmayan şimdi olmuş değildir ki! Fakat<br />
halkın yaratılmasıyla eser çoğaldı, arttı. Yalnız bu iki artmanın arasında hayli fark var!<br />
Eserin artması onun zuhurudur... bu suretle sanatları ve işi zahir olur, görünür. Zatın<br />
artmasına gelince bu, o zatın sebeplere bağlı ve sonradan meydana gelmiş olduğuna<br />
delildir.<br />
Musa, büyü de insanı şaşırtır... ben ne yapayım ne işleyeyim Halk, mucizeyle büyüyü<br />
ayırt edemez ki dedi. Allah dedi ki: O fark edişi ben onlarda izhar eder, doğruyu eğriyi<br />
ayırt edemeyen aklı görür, bilir bir hale getiririm. Onlar deniz gibi köpürdüler ama<br />
korkma ya Musa, sen üstün olacaksın!<br />
Sihir, zamanında övünülecek bir şeydi... fakat asa ejderha olunca bütün sihirler<br />
utanılır bir şey oluverdi! Herkes güzellik şirinlik davasındadır ama şirinliklere mihenk<br />
taşı ölümdür! Büyü de geçti gitti, Musa’nın mucizesi de... her ikisinin de varlık<br />
damından leğenleri düştü! Büyü leğeninin sesinden yalnız lanet kaldı; din leğeninin<br />
sesinden de yalnız yücelik!<br />
Mihenk taşı, erkekte de yok, kadında da... o gizli kalmış; artık ey kalp, gel, safa karış<br />
da laf et, tam sırası! Lafın tam zamanı şimdi... çünkü mihenk yok ortada, artık seni<br />
yüce tutarlar, elden ele gezersin ey kalp! Kalp her an gururlanır da der ki ben daima<br />
senin gibiyim a altın... ne vakit senden aşağıyım ki<br />
Altında evet ey kapı yoldaşı, der...fakat mihenk geliyor hazırlan hele! Bedenin ölümü,<br />
sır ehli için bir hediyedir...halis altına makastan ne noksan gelir ki Kalp, eğer sonuna<br />
baksaydı sonradan kararacağına önceden kararırdı: önceden kararınca da nifaktan,<br />
kötülükten uzak kalırdı.<br />
Fazilet ve ihsan kimyasını isteseydi aklı, hilesinden üstün olurdu. Gönlü kırık bir hale<br />
gelince de kendisini anlar, kırıkları düzelten Allah’yı önünde görürdü. Davacı, sonunu<br />
görünce kırık, sınık bir hale gelir de derhal bağlanır, sarılır, kırıklığı geçiverir!<br />
Allah ihsanı, bakırları iksire doğru sürer götürür... fakat o altın yaldızlı, bu ihsandan<br />
mahrum kalır. Ey altın yaldızlı, davaya kalkışma da sana müşteri olan hep böyle kör<br />
kalmaz, sen onu gör! Mahşer nuru, onların gözlerini açar... onların gözlerini sen<br />
bağlıyordun ya... bu yüzden rüsvay olursun sen!<br />
İşin sonunu gören, canların ve gözlerin hasedini çeken kişileri gör! Bir de bu günkü<br />
gören kişileri seyret! Bunlar, içleri bozuk kişilerdir... asıldan baş çekmişler,<br />
ayrılmışlardır! Bugünü görenlere, bu yüzden bilgisizlikte ve şüphede kalanlara göre<br />
suphu sadıkla suphu kazibin ikisi de birdir.<br />
Suphu kazip, yüz binlerce kervanı helak yeliyle süpürmüş, gitmiştir civanım! Cihanda<br />
hiçbir nakit yoktur ki o, isteklileri yanıltmasın... vay o kişinin canına ki mihengi<br />
makası yoktur!<br />
Ebu Süleyman dedi ki: ben de Ahmet’im... Ahmet’in dinini hileyle vurup kıracağım!<br />
Ebu Süleyman’a de ki: Pek kibirlenme, işin önüne bakıp böbürlenme, sonuna bak!<br />
Başına adam toplama hırsıyla kılavuzluğa kalkışma... kılavuza uy, ardından git de<br />
önünde mum gidedursun, sen de yolunu gör!<br />
Mum, ay gibi maksadını gösterir... bu tarafta tane var, yahut burası tuzak der! Elinde<br />
bir ışık oldu mu istesen de istemesen de doğan iziyle karga izini görür, ayırt edersin!<br />
Fakat mumun yoksa buna imkan yoktur. Çünkü bu kargalar hilekardır... akdoğanların<br />
seslerini öğrenmişlerdir.<br />
Yiğit, hüthüdün sesini öğrense de nerede hüthüdün sesi, Seba’nın haberi Arızi sesi,<br />
asıl sesten bil...padişahların taçları, hüthütlerin taçlarından alınmadır! Dervişlerin<br />
sözleriyle ariflerin nüktelerini şu hayasızlar, dillerine dolamışlardır. Eski ümmetlerin<br />
helak olması, hep katı taşı öd ağacı sanmalarındandır!<br />
Onu anlayacak, meydana çıkaracak temyiz kabiliyetleri vardı ama hırs ve tamah,<br />
insanı kör ve sağır eder! Körlerin körlüğü rahmetten uzak değildir, onlara acınır.<br />
Fakat hırs körlüğüne özür yoktur! Padişahın çarmıha gerdiği adama acınır, fakat haset<br />
çarmıhına gerilen bağışlanmaz!<br />
A balık, sonuna bak işin, oltaya değil! Fakat pis boğazlığın, senin işin sonunu gören<br />
gözünü kapattı! İki gözle evveli sonu gör... kendine gel, iblis gibi tek gözlü olma! Tek<br />
gözlü ona derler ki yalnız içinde bulunduğu hali görür... hayvanlar gibi başka şeyden<br />
haberi yoktur.<br />
Öküzün iki gözünü çıkarmanın cezası bir gözü çıkarma cezasıdır... çünkü onda şeref<br />
yoktur ki! Öküzün iki gözü, değerinin yarısıdır... çünkü onun iki gözle yapacağı şeyi,<br />
sen ona yaptırabilirsin! Fakat bir insanın tek gözünü çıkarsan değerinin yarısını<br />
vermek gerek! Zira insan gözü, başlı başına başka birinin yardımı olmaksızın bir iş<br />
görebilir!<br />
Eşeğin gözü, işin sonunu görmediğinden eşek, çift gözlü olsa da tek gözlü<br />
hükmündedir. Bu sözün sonu yoktur... o hafif akıllı, ekmek tamahı ile padişaha<br />
mektup yazmaya koyuldu.<br />
Mektubu yazmadan mutfak eminine gitti... ey cömert padişahın mutfağındaki hasis<br />
adam, dedi... nafakamdan bu kadar şey kesmek padişahtan, padişahın himmetinden<br />
uzaktır! Mutfak emini dedi ki: öyle iktiza etmiştir de ondan kesmiştir... ne<br />
hasisliktendir bu, ne de darlığından!<br />
Köle, hayır dedi... vallahi bu söz, bu emir, padişahın değildir... padişahın yanında eski<br />
altın bile topraktır adeta! Mutfak emini, ona on türlü delil getirdi... fakat o hırsından<br />
hepsini reddetti. Kuşluk vakti nafakası az gelince bir hayli söylendi, kötü sözler<br />
söyledi, fakat hiçbir faydası olmadı.<br />
Dedi ki: siz bunu kasten yapıyorsunuz. Mutfak emini “ hayır biz emir kuluyuz!” bunu<br />
feri’den sanma, asıldandır bu... yaya pek kabahat bulma, oku atan koldur. “Attığın<br />
vakit sen atmadın” ayeti bir iptiladır... fakat Peygambere de pek günah bulma; bu iş<br />
Allah’dandır!<br />
“A gözü kamaşmış adam, su baştan bulanıktır... gözünü bir iyice aç da işin önüne<br />
bak!” dedi. Köle kızgınlıkla, dertle bir bucağa çekildi, padişaha kızgınlığını bildirir bir<br />
mektup yazdı. Mektupta padişahı övdü... onun cömertlik incilerini deldi!<br />
“Ey avucu, hacetler isteyeni hacetini vermede denizden de cömert olan, buluttan da<br />
cömert olan! çünkü bulut verir ama ağlaya ağlaya verir... halbuki senin elin, gülerek<br />
biteviye sofralar yayar” dedi. Mektubun zahiri medihti ama o medihlerden<br />
kızgınlığının kokusu duyuluyordu.<br />
Senin işin de tıpkı onun işi gibi nursuz ve çirkin... çünkü sen, yaradılış nurundan<br />
uzaksın, uzak! Bayağı kişilerin işi kesatlıdır... taze meyve gibi o, çabucak bozulur,<br />
çürür! Dünyanın parlaklığı ve revacı da ondan kesat bulur... çünkü o, oluş ve<br />
bozulmuş alemindendir. Methedende kin oldu mu onun karihasından doğan medihler,<br />
insana hoş gelmez! Gönül, kinden, pislikten arın da sonra çevikçe hamd suresini oku!<br />
Ağzınla hamd ediyorsun ama için bunu reddetmede... dilindeki hamd, ya şeytanlıktır,<br />
ya efsun!<br />
İşte onun için Allah “Ben dışa bakmam, içe bakarım” dedi.<br />
Bu ovanın ne başı var zaten, ne sonu... o köle de mektubuna cevap gelmediğinden<br />
sıkılıp duruyor! Ne şaşılacak şey, padişah neden bana cevap yazmadı... yoksa<br />
kızgınlığından mektubu götüren bir hıyanetlikte mi bulundu Mektubu mu gizledi,<br />
yoksa padişaha vermedi mi Acaba bir münafık mıydı, saman altından su mu yürüttü<br />
Tecrübe için başka bir mektup yazar, hünerli, terbiyeli bir başka elçi arar bulurum<br />
demekte, Cahilliğinden o bihaber, padişahı, mutfak eminini, mektup götüreni<br />
ayıplamaktaydı. Hiç ben din yolunda eğri gittim, gavurluk ettim diye kendisine<br />
gelmiyor, kusuru kendinde bulmuyordu<br />
O kötü zanda bulunan köle kınamalarla, feryadu figanlarla dolu bir mektup daha<br />
yazdı. “ Bundan önce padişaha bir mektup daha yazdım... fakat bilmem eline değdi<br />
mi ” dedi. Güzel yüzlü padişah o mektubu da okudu; ona da cevap vermedi,<br />
seslenmedi.<br />
Padişah ona aldırmamaktaydı... o da tam beş kere padişaha mektup yazdı. Nihayet<br />
perdeci başı “ o da sizin kulunuz... bir cevap verseniz değer. Cevap verirseniz, bir<br />
kula, bir köleye lutuf ile bakarsanız padişahlığınızdan ne eksilir ki ” dedi.<br />
Padişah dedi ki: bu kolay... fakat köle sersem... ahmak adam çirkindir, Allah<br />
merdududur. Suçunu, kabahatini affederim ama illeti bana da sirayet eder sonra! Bir<br />
uyuz, yüz kişiyi uyuz eder... hele bu hareketi beğenilmez habis uyuz , büsbütün<br />
beterdi!<br />
Kafir bile akılsızlık uyuzuna tutulmasın... yoksa şumluğu, bulutta bile yağmur<br />
bırakmaz! Şumluğu yüzünden buluttan bir katra yağmur yağmaz... şehir, onun<br />
baykuşluğu yüzünden viraneye döner! O ahmakların uyuzluğu yüzünden Nuh tufanı,<br />
koca bir alemi kötülüklerle yıktı gitti!<br />
Peygamber “ Kim ahmaksa düşmanımızdır... yol kesen gulyabanidir... akıllıysa<br />
canımızdır; ondan gelen serin esinti ondan gelen rüzgar bize fesleğendir. Akıl, bana<br />
sövse razıyım... çünkü benim feyiz vericiliğimden bir feyze sahiptir. Onun sövmesi<br />
faydasız değildir... boş elle kalkıp konukluğa gelmez.<br />
Ahmak, ağzımı helva tıksa onun helvasından hastalanır, ateşlenirim! dedi. Latifsen.<br />
Gönlün aydınsa şunu iyice bil: eşek götünü öpmede bir lezzet yoktur! Faydasız yere<br />
bıyığını pis pis kokutur... yemek yemeksizin elbise, onun tenceresiyle kararır! Yemek<br />
dediğim akıldır, ekmek ve kebap değil... oğul, cana gıda akıl nurudur.<br />
İnsana nurdan başka bir yiyecek yoktur... o candan başka bir şeyle beslenip yetişmez<br />
insan. Bu yiyecekleri yavaş yavaş azalt... çünkü bunlar, eşek gıdasıdır, hür adamın<br />
gıdası değil! Bunları azalt da asıl gıdayı almaya kabiliyetin olsun, nur lokmalarını<br />
yiyesin!<br />
Bu ekmeğin ekmek oluşu, o nurun aksiyledir... bu canın can oluşu, o canın feyziyledir.<br />
Bir kerecik nur yemeğini yedin mi ekmeğin başına da toprak saçarsın, tandırın başına<br />
da! Akıl, iki akıldır: Birincisi kazanılan akıldır... sen onu mektepte çocuk nasıl<br />
öğrenirse öyle öğrenirsin.<br />
Kitaptan, üstattan, düşünceden, anıştan, manalardan, güzel ve dokunulmadık<br />
bilgilerden. Aklın artar, başkalarından daha fazla akıllı olursun... fakat bu<br />
ezberlemekle de ağırlaşır, sıkılırsın! Geze dolaşa adeta bir ezberleme levhası<br />
kesilirsin... halbuki bunlardan geçen Levhimahfuz olur!<br />
Öbür akıl, Allah vergisidir... onun kaynağı candadır. Gönülden bilgi ırmağı coştu mu ne<br />
kokar, ne eskir, ne de sararır! Kaynağın yolu bağlı ise ne gam! Çünkü o anbean ev<br />
içinden çoşup durmaktadır!tahsil ile elde edilen akıl, ırmaklara benzer... o, şuradan<br />
buradan çıkar, evlere gider. Yolu kapandı mı çaresiz kalır, akmaz! Sen, çeşmeyi<br />
gönlünde ara.<br />
DERT VE ELEM KOKUSU<br />
Birisi, Irak’tan bir hırkayla çıkageldi. Dostları, ayrılığını sordular; Dedi ki: doğru,<br />
ayrılık vardı ama yolculuk bana pek kutluydu, adeta beni muştulamaktaydı. Halife,<br />
bana tam on kat elbise verdi... yüzlerce methüsena, ona yakın olsun! Onu bir hayli<br />
övdü, şükürlerde, hamitlerde bulundu... nihayet şükür, haddini aştı.<br />
Dediler ki: senin perişan halin, yalanına şahadet etmekte. Bedenin çıplak, başın<br />
kabak, için yanmış... bu şükürleri, bir yerden mi çaldın, yoksa birisinden mi öğrendin<br />
Nerede methettiğin emirin şükür ve hamd nişaneleri Onların, şu şerefsiz başında,<br />
ayağında görünmesi gerekti.<br />
Dilin, o padişahı methetmede ama yedi azan da şikayet edip duruyor. O cömertlik<br />
padişahını, o kerem sultanını övüyorsun ama bu övüşe karşılık ayağında bir ayakkabı,<br />
bacağında bir şalvar olmalıydı bari! Ben, dedi... bütün verdiklerini dağıttım;emir<br />
ihsanda kusur etmedi hiç!<br />
Bütün ihsanlarını aldım, fakat hepsini yetimlere, yoksullara bağışladım. Mal verdim,<br />
karşılığında uzun bir ömür aldım... çünkü içim pek temizdir benim!<br />
Bunun üzerine dediler ki: o kutlu mal gittiyse içindeki bu duman, bu hararet nedir ya<br />
İçinde diken gibi yüzlerce pislik var...hiç keder, muştulanma nişanesi olur mu<br />
Söylediğin o geçmiş şeyler doğruysa nerede aşk, bağışlama ve razı olma nişanesi<br />
Hadi tutalım mal kayboldu gitti, meyil nerede Sel geçip gittiyse geçtiği yer hani<br />
Gözün evvelce cana canlar katan siyah bir göz idiyse hadi diyelim o güzellik geçti...<br />
fakat neden şimdi gözün gök A ekşi suratlı, temizlik nişanesi nerede Senden eğri<br />
lafların kokusu gelmekte, sus! Mal bağışlamanın gönülde yüz türlü nişanesi olur... iyi<br />
işin yüzlerce alameti görünür!<br />
Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir!Allah<br />
tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonra temiz mahsul vermesin... imkanı yok! Allah<br />
bahçeleri de mahsul vermezse artık Allah yeri geniştir denebilir mi Söyle!<br />
Bu yokluk yeri bile mahsul vermemezlikte bulunmaz... artık bundan çok geniş olan<br />
Allah yeri nasıl olur da mahsul vermez Bu yerin bile sayısız mahsul verme kabiliyeti<br />
vardır, en aşağı bir tohuma yedi yüz verir! Hamd ediyorsun, hani hamd edenlerin<br />
nişanesi Bu nişaneler ne içinde var, ne dışında!<br />
Arifin Allah’ya hamd etmesi doğrudur... çünkü o hamdın şahidi eldir, ayaktır! Hamd<br />
ediş, arifi karanlık cisim kuyusundan çekip çıkarır... dünya zindanından kurtarır!<br />
Sırtındaki takva atlasıyla ülfet nuru, hamd etmesinin nişanesidir. Bu eğreti alemden<br />
kurtulmuş, gül bahçelerinde, akarsu kenarlarında yurt tutmuştur.<br />
Oturduğu yer, yurt, vasıl olduğu makam ve rütbe, yüce himmetinin sır sedirinin<br />
üstüdür! Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki doğruların hepsi de orada latif, neşeli<br />
ve sevinçli yüzlerinden belli olarak yurt tutmuşlardır! Onların hamd etmeleri, gül<br />
bahçesinin bahara hamd etmesi gibidir... yüzlerce nişanesi, yüzlerce alameti ve eseri<br />
vardır!<br />
Baharın geldiğine kaynak, fidan, çimen... o gül bahçesi, o elvan çiçekler şahittir.<br />
Güzelin her tarafta binlerce şahidi vardır... sedefteki incinin oluşuna şahadet edenler<br />
gibi. Halbuki senin nefesinden kötü sırrın kokusu gelmede... ey lafazan, derdin<br />
başından, yüzünden parlayıp görünmede!<br />
Alem meydanında kokudan anlayan maharet sahipleri var... öyle ataklık edip pek<br />
hayhuy etmeye kalkışma! Misten bahsetme... ağzından soğan kokusu gelmede, sırrını<br />
açığa vurmada! Sen daima gülbeşeker yedim diyorsun ama nefesinden gelip duran<br />
sarımsak kokusu, yavelenme be demekte!<br />
Gönül, büyük ve geniş bir eve benzer... gönül evinin gizli komşuları vardır.<br />
Pencereden, duvardaki delikten görüp gözetir, sırları anlarlar! Ev sahibinin<br />
sezinlemediği, hiç bilmediği bir yarıktan, bir delikten onlar, her şeyi görürler.<br />
Kuran’ı okusan a... Şeytan ve kavmi, gizlice insanların halinden koku alırlar. İnsanın<br />
bilmediği bir yoldan insanın sırrını anlarlar... bu yol, duyguyla duyulur, yahut buna<br />
benzer bir şeyle bilinir yol değildir. Görenlerin ortasında hileye kalkışma... mihenk<br />
ortadayken lafa girişme ey kalp!<br />
Mihengin, halisi de anlamaya kabiliyeti vardır, kalpı da... Allah, onu beden ve kalp<br />
emiri yapmıştır! Şeytanlar bile o kabalıklarıyla, o kötülükleriyle sırrımızı, fikrimizi,<br />
gittiğimiz yolu biliyorlar... onların bile içimize hırsızlama bir yolu var... biz, onların<br />
hırsızlıklarından baş aşağı gelmedeyiz...<br />
Her an, bize büyük ziyanlar veriyorlar... delikleri var, yarıkları var; bizi gözetliyorlar...<br />
E artık alemdeki aydın canlar, neden gizli hallerden bihaber olsunlar Gökyüzüne<br />
çadır kurmuş canlar, insanın vücuduna girmede şeytanlardan aşağı olurlar Şeytan,<br />
hırsızlama olarak göğe çıkmaya kalkışır da yakıcı şahapla kovulur, sürülür.<br />
Kötü kafir, savaşta mızrakla nasıl beyni üstüne düşerse o da gökten baş aşağı öyle<br />
düşer! Şeytanları, o gönüllerin beğendikleri ruhları kıskandıklarından gökten böyle<br />
baş aşağı atarlar...Artık çolak, topal, kör ve sağır değilsen ulu ve yüce ruhlara karşı bu<br />
zanda bulunma... utan, az söylen, can çekişme... cismi gözeten, sırlarını anlayan nice<br />
casus var!<br />
Bu beden doktorları pek bilgilidirler... senin hastalıklarını senden daha iyi bilirler!<br />
İdrara bakıp ahvalini anlar... fakat sen; hastalığını o tarzda bilemez, teşhis<br />
edemezsin. Sonra nabızdan benizden, kandan da her türlü hastalığın kokusunu alırlar.<br />
Alemdeki Allah doktorları, artık sen söylemeden nasıl olur da halini anlamazlar senin<br />
Nabzından da gözünden de, benzinin renginden de, sende derhal yüzlerce hastalık<br />
bulur, anlarlar. Beden doktorları, doktorluğu yeni öğrenmişlerdir zaten... onlar,<br />
hastalığı teşhis için idrara vesaireye muhtaçtır. Fakat kamil, Allah doktorları, uzaktan<br />
adını duydular mı varlığının ta derinlerine kadar girerler! Hatta sen doğmadan yıllarca<br />
evvelki hallerini bile görürler!<br />
EBUYEZİD’İN MÜJDESİ<br />
Bayezid’in Ebulhasan’ın halini daha evvelce nasıl gördüğünü duymadın mı Bir gün o<br />
takva sultanı, dervişleriyle sahradan geçerken, ansızın ona Rey civarında Harkan<br />
tarafından bir kokudur geldi. Orada iştiyaklı bir feryat çekti, rüzgardan koku aldı.<br />
Aşıkçasına bir kokladı; adeta ruhu rüzgardan bir şarap tatmaktaydı.<br />
Buzlu suyla dolu olan bir testinin dışında ter gibi sular peydahlanır. O, havanın<br />
soğukluğundan meydana gelir... yoksa testinin içinden dışarı su sızmaz! Koku getiren<br />
rüzgar, onu su haline getirmiştir... işte onun gibi su da Bayezid’e halis şarap haline<br />
gelmişti! Bayezid’de sarhoşluk eseri görününce bir müridi ona gelip sordu: “Beş<br />
duyguyla altı cihetten dışarı olan şu hoş hal nedir Yüzün gah kızarmakta, gah<br />
ağarmakta... bu ne hal, bu ne müjde Koklayıp duruyorsun ama görünürde gül yok,<br />
şüphesiz bu, gayb aleminden, hakiki güllerin açtığı gül bahçesinden.<br />
Ey her kendini tanıyan, bilen kişinin muradı ve maksadı olan er, her an sana gayb<br />
aleminden bir haber, bir mektup gelmekte, Her an Yakup gibi sana da bir Yusuf’tan<br />
şifa kokusu erişmekte. Bize de o testiden bir katra dök... bize de o gül bahçesinden bir<br />
kokucuk anlat!Biz buna alışmamışız ey yüce ve güzel er... bizim dudağımız kuru, sen<br />
bu şarabı yalnızca içiyorsun!<br />
Ey, çevik er, ey gökyüzünü dönüp dolaşan er, içtiğin şaraptan bize de bir yudumcuk<br />
sun! Bu zamanda meclisin beyi sensin, senden başkası değil... bize de bak! Bu şarap,<br />
gizlice içilir mi ki Şarap, muhakkak adamı rezil, rüsvay eder! Kokusunu gizlesen bile<br />
sarhoş gözlerini ne yapacaksın ki<br />
Zaten bu koku, alemde yüz binlerce perde altında gizlenebilecek bir koku değil ki! O<br />
kekin kokuyla ovalar, çöller doldu... hatta ova da nedir ki O koku, dokuz feleği bile<br />
geçti! Bu şarabın bulunduğu testinin başını balçıkla örtme... zaten bu öyle bir açıkta<br />
şarap ki örtülmesine imkan yok!<br />
Ey sırlar bilen sır söyleyici, seni avlayanı lutfet, söyle! Bayezıd dedi ki: “Şaşılacak bir<br />
koku geldi bana... Peygambere Yemen’den gelen koku gibi! Muhammet demiştir ki.<br />
Seher yelinin eliyle bana Yemen’den Allah kokusu gelmekte. Vise’nin ruhuna Rahim’in<br />
kokusu geldiği gibi Üveys’ten de Allah kokusu geliyor.<br />
Üveys’ten, Karen kabilesinden garip bir koku geldi de Peygamberi sarhoş etti,<br />
neşelendirdi! Üveys kendinden geçmiş, yere mensupken göklere mensup olmuştu!<br />
Heliyle, şekerle karışmış, halli hamur olmuş, acı tadı kalmamıştı artık! Heliyle,<br />
varlığından tamamıyla geçmişti... yalnız heliyle şeklindeydi ama lezzeti kalmamıştı<br />
ki!”Bu sözün sonu gelmez. O aslan er, gayb aleminin vahyinden neler söyledi Sen<br />
onu anlat!<br />
Bayezıd dedi ki “Bu taraftan bir dostun kokusu gelmekte... bu köyden bir padişah<br />
geliyor! Bunca yıldan sonra bir padişah doğacak... otağını göklere kuracak! Yüzü<br />
Allah’nın gül bahçelerinin tesiriyle gül rengine dönecek... makam ve rütbe bakımından<br />
benden üstün olacak!”<br />
Dediler ki: Adı ne Bayezid, Ebül Hasan dedi... onun şeklini, kaşının çenesinin ne<br />
şekilde olduğunu anlattı. Boyunu, rengini, şeklini, saçlarını, yüzünü bir bir anlattı. İç<br />
huylarını, manevi sıfatlarını... ruhunu, yolunu, yerini, varlığını hep söyledi. Ten şekli,<br />
ten gibi iğretidir... ona pek gönül verme... o bir anda gelir geçer!<br />
Tabii ruhun şekli, hali de fanidir... o can şeklini, sıfatını iste ki gökyüzündedir! Onun<br />
bedeni, yeryüzünde mum gibidir... nuru ise yedinci kat tavanın üstündedir! Güneşin<br />
ışıkları odadadır ama güneş, dördüncü kat göktedir. Gülün suretini, latife yollu<br />
burnunun altında görürsün ama gül kokusu dimağın ta tavanına, sayvanına kadar her<br />
yeri tutmuştur.<br />
Uyuyan adam, Aden’de bir azaba uğradığını görür ama aksi, bedeninde ter halinde<br />
görünür! Gömlek, Mısır’da bir harise rehin olmuştur ama Kenan ülkesi o gömleğin<br />
kokusuyla dolmuştur!Tarihçiler, bunu duyunca Bayezid’in tayin ettiği zamanı<br />
yazdılar... adeta şişe benzeyen kamış kalemlerini kebapla bezediler.<br />
Tanı o zaman, o tarih gelip çatınca o padişah doğdu... devlet satrancını oynadı!<br />
Bayezid’in ölümünden sonra yıllar geçti, Ebul Hasan dünyaya geldi. O padişah,<br />
Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.<br />
Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... neden mahfuzdur o levh Hatadan! Bu,<br />
ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah<br />
vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.<br />
Sen istersen onu gönül vahyi farzet... Gönül zaten onun nazargahıdır... Gönül, ona<br />
agah olunca nasıl hata eder Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün...<br />
hatadan, yanılmadan eminsin!<br />
Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir. Çünkü cennet,<br />
hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... merhamet, gönlü kırık acizlerin<br />
nasibidir. Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allahnın merhameti nasip olur, ne halkın!<br />
Bu sözün sonu yoktur... evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan<br />
oldu! Ne mutlu o sofiye ki rızkı azalır... boncuğu inci olur, kendisi deniz kesilir! O<br />
hususi Allah nafakasını duyan, Allahnın yakınlığına erer,gayb nafakasını elde eder.<br />
Fakat ruh nafakası noksan olan kişinin canı o noksan yüzünden titremeye başlar.<br />
Anlar ki bir hata etmiştir de bundan dolayı rıza yaseminliği perişan olmuştur. İşte o<br />
adam da ekinin az olması yüzünden harman sahibine mektup yazdı. Mektubunu o<br />
yüce ve adil padişaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi.<br />
Dedi ki: onun derdi yalnız gıda, başka bir şey değil... ahmağa verilecek en iyi cevap<br />
sükuttur. Ayrılık ve vuslat derdi onda hiç yok... fer’e bağlanmış, aslı hiç aramıyor. O<br />
ahmağın biri... varlığa kapılmış, ölmüş gitmiş fer’in derdiyle asla aldırış bile<br />
etmemekte.<br />
Göklerle yeri bir elma farz et... Allahnın kudret ağacından bitmiş! Sen, bu elmanın<br />
içindeki bir kurda benzersin; ağaçtan da haberin yok, bahçıvandan da! Elmada bir kurt<br />
daha var; fakat onun canı dış aleminde bayrak sahibi! Onun hareketi elmayı yarar...<br />
elma onun hareketine karşı koyamaz!<br />
Hareketi, perdeleri yırtar... sureti kurt ama hakikatte o, bir ejderha! Demirden çıkan<br />
ilk ateş, dışarıya yavaş ,yavaş adım atar. Dadısı pamuktur önce... fakat sonunda<br />
şuleleri ta esire kadar çıkar, İnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır... fakat nihayet<br />
meleklerden de üstün olur.<br />
Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar! Karanlık<br />
alemi aydınlatır... demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer!<br />
Ateş de cismanidir ama ne ruhtandır, ne de ruhani alemden! Cisme, o yücelikten bir<br />
nasip yoktur... cisim, can denizinin önünde bir katra gibidir! Cisim, canla artar, gün<br />
günden fazlalaşır... fakat can gitti mi cisme bak, ne hale gelir<br />
Cisminin haddi, bir iki arşından fazla değildir... fakat canın, ta göklere kadar çıkar,<br />
dolaşır! En iyi kişi, ruha ta Bağdat’a Semerkand’a kadar olan mesafe tasavvurda yarım<br />
adımdır ancak! Gözünüz iki dirhemlik taş ağırlığında bir yağ parçasıdır ama ruhunun<br />
nuru göklere dek her tarafı kaplar.<br />
Nursa, bu göz olmadan da uykuda her şeyi görür... fakat göz, bu nur olmayınca ancak<br />
harap olur gider! Canın, tenin sakalıyla, bıyığıyla alış verişi yoktur... fakat ten, can<br />
olmayınca murdardır, aşağıdır! Bu cisim, hayvani ruhun debdebesine sebeptir... sen<br />
daha önceden git de insani ruhu gör!<br />
İnsandan da dedikodudan da geç de Cebrail’in ruhunun dayanıp kaldığı deniz kıyısına<br />
var! Ondan sonra Ahmed’in canı (esrarı faş etme sakın diye) sana karşı dudağını<br />
ısırsın... Cebrail, senden korksun, geride kalsın! Bir yay kadar ileri varır, sana doğru<br />
gelirsem derhal yanarım desin!<br />
Rüzgar, Süleyman’ın tahtına ters esti...Süleyman dedi ki: Ey rüzgar, ters esme!<br />
Rüzgar da ey Süleyman dedi, ters hareket etme... ters hareket edersen, benim<br />
tersliğime kızma! Allah, biz ders alalım da insafa gelelim diye bu teraziyi halk etti. Sen<br />
eksik dirhem korsan ben eksik tartarım... sen benimle apaydın muamelede<br />
bulunursan ben de seninle apaydın muamelede bulunurum!<br />
Böylece Süleyman’ın tacı da eğrildi... aydın günü ona gece etti adeta! Süleyman dedi<br />
ki: Ey taç, neden başımda eğrilirsin... A güneş, doğumdan eksilme benim! O eliyle tacı<br />
düzelttikçe taç eğrilmekteydi yiğidim! Tam sekiz kere doğrulttu, sekiz kere eğrildi...<br />
dedi ki: Ey taç, bu ne bu Eğrilme artık!<br />
Taç dedi ki: Beni yüz kere doğrultsan yine eğrilirim... çünkü inanılır kişi, sen<br />
eğrilmedesin! Süleyman, bunun üzerine kalbini doğrulttu... gönlündeki şehvetten<br />
soğudu... Tacı da derhal doğruldu... nasıl istiyorsa başında öyle durdu.<br />
Süleyman, bundan sonra onu mahsustan eğriltmede, taç da inadına doğrulmadaydı. O<br />
ulu Peygamber, tacını sekiz kere eğriltti; her defasında taç, başında doğruldu. Taç,<br />
dile geldi de ey padişah, nazlan dedi... kanadından mademki tozu, toprağı silktin; uç!<br />
Bana izin yok ki bundan ileriye geçeyim... bu sırrın gayb perdelerini yırtayım!<br />
Elini sen ağzıma koy da kapat... ağzım, beğenilmeyen şeyler söylemesin! Hasılı sana<br />
ne dert gelirse başkasına kabahat bulma; kendine bak! Dostum, bu iş başkasından<br />
oldu sanma... o kölenin uğraştığı gibi uğraşıp durma! Köle, gah elçiyle, mutfak<br />
eminiyle uğraşıp savaşmasaydı... gah cömert padişaha kızmadaydı.<br />
Tıpkı Firavun gibi... hani o da Musa’yı bırakmıştı da halkın yavrucaklarının başlarını<br />
kestiriyordu. Halbuki düşman, o kör gönüllünün evindeydi... oysa başka çocukların<br />
başlarını kopartıp duruyordu! Sen de dış aleminde başkalarıyla kötü oluyorsun da<br />
içten kötü nefsinle uzlaşıyorsun.<br />
Düşmanın o... fakat sen ona şeker vermedesin... dışarıdan da herkesi töhmetli<br />
tutmadasın! Sen Firavun gibi körsün, kör gönüllüsün... düşmanla iyisin de suçsuzları<br />
aşağılatmadasın. A firavun, niceye dek suçsuzları öldürecek, asıl suçlu olan nefsini<br />
hoş tutacaksın Firavun’un aklı, padişahların aklından üstündü ama Allah hükmü onu<br />
akılsız ve kör etmişti!<br />
Bir adamın can gözünü, can kulağını Allah kapattı mı o adam Eflatun olsa hayvanlaşır!<br />
Hasılı Bayezit hakkındaki gayb hükmü nasıl zuhur ettiyse Allah hükmü levh üstünde<br />
( çaresiz) zuhur eder.<br />
Ebulhasan, Bayezid’in buyurduğu gibi zuhur etti... ve bunu adamlarından duydu.<br />
Bayezid, Hasan benim dervişim ve ümmetim olur... her sabah benim mezarımda<br />
benden ders alır demişti. Kendisi de dedi ki: ben de Şeyh’i rüyamda gördüm...<br />
ruhundan bu sözü duydum.<br />
Her sabah, onun mezarına yüz tutar, ta kuşluk çağına kadar huzurunda dururdu. Ya<br />
bir şeyhin huzuruna gider gibi o mezarın başına gelir, yahut da sözsüz müşkülleri<br />
hallolurdu. Nihayet yine bir gün kutlulukla o mezarın başına geldi... yeni kar yağmıştı,<br />
mezarlar karla örtülmüştü.<br />
Mezarın üstünde kat kat karların bayrak gibi yüceldiğini, kubbe kubbe yığıldığını<br />
görünce gamlandı. O diri Şeyh’in mezarından ses geldi. Ben buradayım, bana gel diye<br />
seni çağırıp duruyorum. Kendine gel... sesime koş; bu yana seğirt! Alem karla dolsa<br />
da sen, benden yüz çevirme! O gün, Ebulhasan’ın hali düzeldi... önce duymuş olduğu<br />
şaşılacak şeyler, o gün kendisinde zuhur etti.<br />
Bir adam, birisiyle meşverette bulunuyor, tereddütten kurtulmak, hapisten halas<br />
olmak istiyordu. O adam dedi ki: Hoş fakat benden başkasını ara bul da danışacağın<br />
şeyi ona danış! Ben senin düşmanınım, bana sarılma... düşmanın tedbiri, aydın<br />
olamaz! Git, sana dost olan birisini ara... dost şüphe yok ki dostun hayrını diler.<br />
Ben düşmanım, benim gibisinden bir çare olmaz... eğri gider, sana düşmanlık ederim.<br />
Kurttan bekçilik istemek doğru bir şey değildir... bir şeyi bulunmadığı yerde aramak,<br />
aramamak demektir. Hiç şüphe etme ki ben sana düşmanım... senin yolunu keserim<br />
ben, nasıl olur da sana yol gösteririm<br />
Kim dostlarla düşer kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir... fakat zamanede<br />
düşmanla düşüp kalkan gül bahçesinde bile olsa külhandadır! Biz, ben diye varlığa<br />
düşerek dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın! Allah için halka hayır yap, yahut<br />
kendi canın için herkese hayırda bulun da. Daima gözüne dost görünsün... gönlüne<br />
kin yüzünden çirkin suretler gelmesin!<br />
Fakat birisine düşmanlıkta bulundun mu ondan çekin... seni seven bir dostla görüş,<br />
danışacağını ona danış! Adam dedi ki: Ey iyi kişi, biliyorum seni... sen benim eski<br />
düşmanımsın. Fakat akıllı ve manevi bir adamsın; aklın eğri gitmeme razı olmaz.<br />
Tabiat, düşmandan hıncını çıkartmak ister ama akıl, nefse demirden bir bağdır; Gelir,<br />
onu kötülükten men eder, geri çeker... akıl, onun iyi ve kötü hareketlerine adeta bir<br />
şahnedir. İmana mensup akıl adil bir şahneye benzer... gönül şehrinin bekçisidir,<br />
hakimidir. Kedi gibi aklı uyanıktır onun... hırsız, fare gibi delikte kalakalır! Nerede fare<br />
çıkar, bir şeye el uzatırsa ya orada kedi yoktur, yahut varsa bile sureti vardır!<br />
Kedi nedir Aslanları yıkan aslan... tendeki imana mensup akıl! Onun görünüşü yırtıcı<br />
hayvanlara hakimdir... narası otlayan hayvanları men eder! Şehir, hırsızlarla, elbise<br />
soyanlarla dolu... söyle, ister şahne olsun, ister olmasın!<br />
O muhteşem fakir Bayezid, dervişlerine “İşte Allah benim” dedi. O fenlere sahip er,<br />
sarhoşça apaçık “Benden başka Allah yoktur...bilin de bana tapın” buyurdu. O hal<br />
geçince sabahleyin “Sen böyle dedin... bu doğru değil” diye kendisine söylediler. Dedi<br />
ki: “Bunu bir daha dalar da söylersem hemen o anda beni bıçaklayın!<br />
Allah, tenden münezzehtir... benimse tenim var. Böyle söylediğim zaman öldürülmem<br />
lazım! O hür er, bu tavsiyede bulununca her derviş bir bıçak hazırladı. Bayezid, yine o<br />
koca kadehi dikip sarhoş oldu... tavsiyeleri aklından çıktı. Meze geldi... aklı avare<br />
oldu; sabah geldi, mumu çaresiz kaldı!<br />
Akıl şahneye benzer... sultan gelince biçare şahne bir bucağa büzüldü! Akıl Allah<br />
gölgesidir, Allah güneş... gölge, güneşe karşı dayanır, durabilir mi hiç Peri ve cin,<br />
insana üstün olunca insandaki insanlık sıfatı kaybolur... ne söylerse o peri söyler...cin<br />
tutmuş adam söyler ama hakikatte o sözler, cinindir, perinindir!<br />
Perinin bile yolu yordamı böyle olursa o perinin Allah’sı nasıl olur Varlığı gider insan<br />
peri kesilir...ilhama nail olmayan Türk arapça konuşmaya başlar! Fakat kendine<br />
gelince hiçbir lugat bilmez. Peri de bile böyle bir varlık, böyle bir sıfat olduktan sonra,<br />
artık perinin ve insanın Allah’sı, nasıl olur da periden aşağı olur<br />
Aslanı bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kişi, kalkar da erkek aslanın<br />
sütünü emerse sen artık bu işi o yapmadı, şarap yaptı dersin! Eski altınlardan söz<br />
düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir! Şarapta bile<br />
bu zor, bu kuvvet olursa Allah nurunda olmaz mı hiç Allah nuru, seni tamamı ile<br />
senden alır... sen aşağılarsın, onun sözü üstün olur. Kuran, gerçi Peygamber’in<br />
dudağından çıkar ama kim Allah söylemedi derse kafirdir.<br />
Kendinden geçiş hüması uçmaya başlayınca Bayezid yine o söze koyuldu. Aklı<br />
şaşkınlık seli kaptı götürdü... o sözü evvelce söylediğinden daha zorlu söyledi.<br />
“Hırkamda, varlığımda Allahdan başka bir şey yok... yerde gökte nice bir arayıp<br />
durursun ” dedi.<br />
Dervişler deli divane oldular... bıçaklarını tertemiz bedenine sapladılar. Her biri<br />
Girdeküh mülhitleri gibi pervasızca pirlerine bıçak saplamaya koyuldular.<br />
Fakat şeyhe kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor kendisini yaralıyordu. O hünerli<br />
şeyhin vücudunda bir eser bile görünmüyordu. Fakat dervişler perişan oldular,<br />
kanlara battılar.<br />
Boynuna bıçak saplayanın kendi boynu kesildi, ağlaya inleye yıkılıp öldü. Göğsünü<br />
yaralayanın göğsü yarıldı, ebedi bir surette geberip gitti.<br />
O sahip kıranın mertebesini bilen ise onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle şeye<br />
gönül vermedi. Yarı aklı onun elini bağladı; canını kurtardı... yoksa oda kendisini<br />
perişan ederdi. Sabah oldu o dervişler eksilmişti... evlerinden bir feryat-ı figan<br />
yüceldi.<br />
Bayezid huzuruna binlerce kadın, erkek üşüştü. Dediler ki: “Ey iki alemi de gömleğe<br />
sığdıran er! Senin şu bedenin insan bedeni olsaydı insanların bedenleri gibi hançer<br />
yaraları ile mahvolur giderdi.<br />
Kendisinden olan kendinden geçmişe gelip çattı... kendisinde olan, kendi gözüne<br />
diken batırdı.<br />
Ey kendinde olmayanlara Zülfikar vuran, aklını başına al, o Zülfikarı sen, kendi<br />
kendine vurmaktasın. Çünkü, kendinden gecen fanidir,kurtulmuştur... ebedi olarak<br />
emniyet bucağında oturur. Sureti fanidir; o bir ayna kesilmiştir... o aynada<br />
başkalarının yüzünden gayrı bir şey görünmez.<br />
Tuh der tükürürsen kendi yüzüne tükürmüş olursun... aynaya vurursan yine kendine<br />
vurursun. Orada çirkin bir surat görürsen gördüğünde sensin... İsa ve Meryem’i<br />
görürsen yine gördüklerin senden ibarettir.<br />
O ne budur, ne o... her şeyden arı durudur... yalnız senin önüne senin suretini kor. Söz<br />
buraya gelince dudak yumuldu... kalem buraya gelince kırıldı, durdu! Fasahat el verdi<br />
ama dudağını yum, sus; Allah, doğruyu daha iyi bilir!<br />
Ey daimi sarhoş, sen dam kenarındasın... ya otur, ya aşağıya in vesselam! Ne vakit<br />
muradına erersen o hoş zaman dam kıyısına gelişindir, böyle bil bunu. İyi zamanda<br />
kork... o zamanı define gibi sakla, açığa vurma.<br />
Açığa vurma da sevgiye ansızın bir bela gelip çatmasın... kendine gel de o gizlilik<br />
yerinde korka korka yürü.<br />
Neşeli zamanda neşenin geçip gitmesinden korkarsın... işte bu, gayp damından canın<br />
göçüp gitmesidir. Sır damının kenarını, sen görmüyorsun ruh görüyor da tir tir<br />
titriyor.<br />
Ansızın gelip çatan her bela, neşe damının korkuluğu kıyısında gelip çatmıştır. İnsan,<br />
damın kenarında olmadıkça düşmez Nuh ve Lüt kavimlerine bak da ibret al.<br />
PEYGAMBER TAKDİRİ<br />
Peygamber, kafirlerle savaşmak, abes şeyleri gidermek için bir ordu gönderiyordu.<br />
Huzeyl kabilesinden bir genci seçti, orduya emir etti. Askerin aslı kumandandır...<br />
kumandansız kavim, başsız bedene benzer! Şu ölüşün, solup gidişin, hep başbuğu<br />
terk etmendendir. Usançtan, nekeslikten, benlikten baş çekmede, kendini başbuğ<br />
saymadasın!<br />
Tıpkı yükten kaçan katır gibi... o da başını alır, dağları boylar! Sahibi, a sersem... her<br />
tarafta eşek avlamak üzere sinmiş bir kurt var... şimdi gözümden kayboldun mu her<br />
yandan kuvvetli bir kurt çıkagelir. Kemiklerini şeker gibi ezer, ufalar... artık bir daha<br />
diriliği göremezsin bile!<br />
Hadi kurdu bir tarafa bırak... odsuz kalırsın ya! Ateş, odun olmadı mı söner gider.<br />
Kendine gel de sahipliğimden kaçma, yükün ağırlığından çekinme... senin canın benim<br />
diye ardına düşer, koşar durur! Sen de bir katırsın... çünkü nefsin üstün. A kendisine<br />
tapan, hüküm üstünündür.<br />
Fakat ululuk ıssı Allah, sana eşek demedi at dedi... Arap, arap atına “Taal” der.<br />
Cefakar nefis katırlarını bakmak, yola getirmek için Mustafa, Hakk’ın imrahorudur.<br />
Kerem ve ihsan çekişiyle “Kul tealev” dedi... “Gelin de sizi riyazatla terbiye edeyim<br />
dedi, azgın ve serkeş atları alıştırır, yola getiririm ben.<br />
Nefisleri azgınlıktan geçinceye dek bu katırlardan ne tekmeler yedim. Nerede<br />
azgınları yumuşatan bir er varsa onların tekmelerinden kurtulmasına bir çare yoktur!<br />
Hasılı belaların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek, zaten bir<br />
beladır. Siz, kaidesiz, nizamsız gitmektesiniz; sözüme uyun da rahvan gidin... bu<br />
suretle de uysal bir hale gelin,padişahın bineceği bir at olun!<br />
Allah dedi ki: “onlara gelin de, ey terbiyeye alışkın olmayan katırlar, gelin de! Fakat<br />
gelmezlerse gamlanma... o iki temkinsiz için kinlenme! Bazılarının kulakları bu, gelin<br />
sözüne karşı sağırdır... her hayvanın ayrı ahırı vardır. Bazıları bu sesten ürker,<br />
kaçarlar...her atın ahırı ayrıdır.<br />
Bazılarının de bu hikayelerden canı sıkılır...çünkü her kuşun kafesi başkadır. Melekler<br />
bile bir cinsten değildirler; bu yüzden göklerde saf saf dururlar. Çocuklar, gerçi bir<br />
mektebe giderler, giderler ama ders bakımından her biri, öbüründen üstündür.<br />
Doğuya mensup olanın da duyguları var, batıya mensup olanın da... fakat görmek<br />
göze kısmet olmuştur, mesnet ona verilmiştir. Yüz binlerce kulak saf saf düzülse yine<br />
de hepsi aydın bir göze muhtaçtır. Sonra kulakların da can sesini, Allah haberlerini,<br />
Peygamber buyruklarını duymada bir mesnedi var<br />
Yüz binlerce göze ses duyma kabiliyeti verilmemiştir; hiçbir gözün ses duymadan<br />
haberi yoktur. Böylece her duyguyu birer birer say... her biri, öbürünün işini göremez!<br />
Beş tane dış, beş tane de iç duygusu... hepsi on tane duygu, ayakta saf kurmuştur.<br />
Din safından baş çeken giden, gider, en son safa katılır!<br />
Sen, gülün sözünü terk etme... söyleye dur! Bu söz pek büyük bir kimyadır. Bir bakır<br />
senin sözünden nefret eder, kaçmaya kalkışırsa yine sen kimyayı ondan esirgeme!<br />
Büyücü nefesi şimdi, bu söze uymadıysa sözün, belki sonunda ona tesir eder, bir<br />
fayda verir.<br />
Oğul, gelin de gelin... sizi Allah esenlik yurduna çağırmada! Hocam, benliği bırak,<br />
başbuğ olma sevdasından vazgeç! Bir başbuğ ara, ona uy... başbuğ olmaya pek<br />
özenme!<br />
Peygamber, Allah yardımına nail olan askerine Huzeyl kabilesinden olan o genci<br />
başbuğ yapınca, bir herzevekil, hasedinden dayanamadı... itiraza bunu kabul<br />
edemeyiz bayrağını kaldırmaya kalkıştı. Halka bak hele... bunlar karanlık<br />
alemindendir...geçici bir matah için nasıl geçici bir hale düşer, nasıl itiraza kalkışırlar!<br />
Ululuk yüzünden hepsi dağınıklığa düşmüşler, canlarını vermişler, ölü bir hale<br />
gelmişlerdir. Fakat savaşta, diridir onlar!<br />
Şaşılacak şey şu: Zindanın anahtarı, bu çeşit adamın elindedir de yine kendisi<br />
zindanda mahpustur! O genç tepeden tırnağa kadar pisliğe batmıştır... fakat akarsu,<br />
eteğine dokunup akmaktadır!Dilediği ile daima yan yanadır da yine de bir dayanacak,<br />
huzur bulacak kişinin yanına varabilsem diye ne sabrı vardır, ne kararı!<br />
Nur gizlidir... arayıp sormak, gizliliğine şahit. Fakat gönül, saçma sözlerden kurtuluş<br />
dilemez ki! Fakat dünya zindanında bir kurtuluş yeri olmasaydı gönül ne sıkılırdı, ne<br />
de halas olmayı araştırır, isterdi! Sıkılıp üzülmen, seni bir memur gibi “ Hadi ey sapık,<br />
ey yolsuz... bir doğru yol ara” diye çekip çekiştirmededir...<br />
Doğru yol vardır... fakat pusuda gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden<br />
delicesine aramak gerek; böyle arayan bulur! Dağınıklık, pusuda topluluğu arar... sen<br />
hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör! Bağdaki cansız mahsulat, köklerinden<br />
sürmüş, yetişmiştir... onlara diriliği vereni anla!<br />
Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır<br />
mıydı<br />
Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmağa batıp ıslanan olur muydu Yanını yere koyup<br />
yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatağın, yorganın var! Karar edilecek<br />
bir yer olmadıkça karasız kişi olmaz...sersemliği gideren bir şey bulunmasa sersemlik<br />
bulunmaz!<br />
O adam dedi ki: “Hayır hayır ey Allah elçisi. Askere ihtiyar birisini başbuğ yap!<br />
Ey Allah elçisi, genç, aslan oğlu aslan bile olsa askere , ihtiyardan başkası kumandan<br />
olmasın! Zaten sen söyledin...şahidim senin sözün: Kendisine uyulacak kişi pir<br />
olmalıdır, pir! Ey Allah elçisi, şu askere bak! Ondan daha yaşlı daha ileri bunca kişi<br />
var! Bu ağaçtaki şu sarı yaprağa bakma da onun olgun elmalarını devşir!<br />
Onun sarı yaprakları nasıl olur da bomboş olur... zaten yaprağının sararması, olgunluk<br />
ve kemal alametidir. Yüzün sararması, saçın sakalın ağarması, olgun aklı müjdeler!<br />
Yeni sürmüş, yeni yeşermiş yapraklarsa meyvenin hamlığına delalet eder. Azıksızlık<br />
azığı her şeyden vazgeçiş, ariflik nişanesidir.<br />
Altının sarılığı, sarrafın yüzünü kızartır,benzine kan getirir. Gül yüzlü, sakallı, bıyığı<br />
yeni terlemiş genç, henüz mektepte okuma, yazma öğrenmededir. Yazısı, yazısının<br />
harfleri eğri büğrüdür... gürbüz olsa bile delikanlıdır, aklı azdır onun! İhtiyarın ayağı,<br />
hızlı adım atmasa da aklının iki kanadı vardır, yücelerde uçar!<br />
Örnek istiyorsan Cafer’e bak! Allah, ona elinin, ayağının yerine iki kanat verdi! Altını<br />
bırak... bu söz örtülüdür, gönlüm civa gibi ıstıraplara düştü! İçimizden güzel sözlü,<br />
güzel sesli yüzlerce sükut, elini ağzına komada, yeter artık demede!<br />
Sükut denizdir, söylemek ırmağa benzer... deniz seni aramada, sen ırmağı arama!<br />
Denizin işaretlerinden baş çevirme... sözü bitir doğrusunu Allah daha iyi bilir! O<br />
edepsiz, Peygamberin huzurunda o soğuk dudaklarından sözler çıkarmada, böylece<br />
söylenip durmadaydı.<br />
O bihaber, söz fırsatını bulmuştu, boyuna söylenip duruyordu...zaten haber de görüşe<br />
göre saçma sapan bir şeydir! Bu haberler, hep görüş yerine geçer, görüş olmayınca<br />
habere ehemmiyet verilir...göz önünde olandan haber verilmez; göz önünde<br />
olmayandan haber verilir!<br />
Birisi görüş makamına vardı mı artık bu haberlerin onca hiçbir değeri yoktur.<br />
Sevgiliye ulaştın, onunla düşüp kalkmaya başladın mı kılavuzları affet artık!<br />
Çocukluktan geçip adam olan kişiye mektup da soğuk gelir, kılavuzluk eden kadın da!<br />
Mektubu okusa bile bilmeyenlere öğretmek için okur...söz söylerse bile anlatmak için<br />
söyler!<br />
Gözlüler önünde haberden bahsetmek hatadır...çünkü bu bahis bizim gafil<br />
olduğumuza noksanlığımıza delalet eder. Gözlünün önünde susmak, sana fayda verir.<br />
“Kuran okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmiştir. Can gözü açık olan<br />
kamil, sana söyle derse güzelce, edeplice söyle, sözü uzatma! Uzat diye emrederse<br />
yine emre uy, utanarak söyle!<br />
Nitekim şimdi ben de bu güzelim Mesnevi’yi yazarken öyle yapıyorum ey Hak Ziyası<br />
Hüsamettin! Akıllı davranıp kısa kesmeye kalkıştım mı,o, beni yüz çeşit vesileyle<br />
söyletmeye kalkışır. A ululuk ıssı Allah’nın ışığı Hüsamettin, görüyorsun mademki;<br />
sözden ne istersin ki Bu herhalde fazla iştahtan olacak... hani şair de “Bana hep<br />
şarap sun, hem de işte bu, şaraptır”da demiştir ya!<br />
Şu anda onun kadehi, senin ağzında... fakat kulak da kulağın nasibini ver, diyor! Ey<br />
kulak, senin nasibin hararetlenip kızarmaktır... işte hararet, işte sarhoşluk! Fakat<br />
kulak, ben bundan daha fazlasını istiyorum, harisim ben demekte!<br />
Şeker huylu Mustafa’nın huzurunda o Arap, sözü haddinden aşırınca, O “Vecnecmi”<br />
padişahı, “Abese” sultanı, o soğuk nefesiyle “ Sözün kafi artık” diye dudağını ısırdı.<br />
Söylemesin diye elini ağzına koydu... gizlileri bilen kişinin yanında nice bir söyleyip<br />
duracaksın<br />
Kuru fışkıyı gözü açık erin önüne götürmüş, bunu misk yerine satın al diyorsun! Deve<br />
pisliğini burnunun altına koyuyor, bir de oh oh diyorsun a beyni kokmuş kişi! A akılsız<br />
şaşı! Kötü kumaşın revaç bulsun diye bir de oh ohtur tutturmuşsun!Bu suretle bu<br />
tertemiz burnu aldatmak, o göklerin gül bahçelerinde yayılan eri kandırmak<br />
istiyorsun!<br />
Onun yumuşaklığı, kendisini ahmak göstermede ama senin de kendini bir parçacık<br />
bilmen lazım! Bu gece de tencerenin ağzı açık kaldıysa kedinin de utanması icap eder!<br />
O ışığı güzel arif kendisini uyuyor göstermede ama adamakıllı uyanıktır... sakın<br />
sarığını aşırmaya kalkışma!<br />
A pis inatçı, bu Şeytan masalını Mustafa’nın huzurunda nice bir söyleyeceksin<br />
Bunların yüz binlerce hilmi vardır...bir tek hilmleri bile yüzlerce dağa bedeldir!<br />
Hilmleri, uyanık adamı bile aptal eder... yüz binlerce gözü olan zeka sahibini şaşırtır,<br />
yolunu kaybettirir, sapığa döndürür! Hilmleri, güzel ve latif bir şarap gibi tatlı ta<br />
beynin üst yanına gider, bütün bedene yayılır!<br />
O sert şaraptan sarhoş olana bak! Sarhoş Ferzin gibi eğri büğrü gitmeye başladı!o<br />
adamın çabuk alan şarabın tesiriyle genç, bir ihtiyar gibi yol üstünde düşüp kalmada!<br />
Hele şu “Bela” küpünün şarabı yok mu... öyle sarhoşluğu bir gecelik şarap değil bu!<br />
Ashabı kehf, o şarabı içtiler de tam üç yüz dokuz yıl akıllarını kaybettiler, ne mezeye<br />
el sundular, ne bir yere kıpırdadılar! Mısır kadınları bu şaraptan bir kadehçik içtiler de<br />
ellerini şahrem kesip doğradılar! Büyücüler de Musa’nın sarhoşluğuna<br />
düştüler...darağacını sevgili sandılar! Cafer-i Tayyar, o şaraptan sarhoş oldu da elini,<br />
ayağını feda etti!<br />
Peygamber hadsiz sarhoşluğundan o aptala bir ışık vurmuş, onu neşelendirmiş,<br />
sarhoş etmişti. Neşesinden çok konuşmaya başladı. Sarhoş, ebedi bırakır, baş aşağı<br />
düşer! Fakat her yerde kendinden geçen, kötülük etmez... şarap zaten edepsiz olanı<br />
edepsiz eder. Şarap içen akıllıysa daha ziyade akıllı olur... kötü huylu ise büsbütün<br />
berbat bir hale gelir. Fakat insanların çoğu kötü ve ahlaksız olduğundan şarabı<br />
herkese haram ettiler.<br />
Hüküm üstündür halkın çoğu da kötüdür; bu yüzden kılıcı yol kesicilerin elinden<br />
aldılar. Peygamber dedi ki: Ey işin dış yüzünü gören, sen onu genç ve hünersiz görme.<br />
Nice kara sakallı ihtiyarlar vardır... nice de gönülleri, zift gibi kapkara ak sakallılar.<br />
Onun aklını defalarca denedim... o genç işlerde ihtiyarlık etti.<br />
İhtiyar, akıl ihtiyarıdır oğlum... saçın, sakalın ağarmasıyla adam, adam olmaz.<br />
İblis’ten daha ihtiyar kim var Fakat değil mi ki aklı yok, hiçbir şeye yaramaz. Birisi<br />
çocuktur ama İsa nefesli, gururdan, nefesten arınmış olursa ona nasıl çocuk<br />
diyebilirsin<br />
Saç ağarması, ancak gözü bağlı ne kısa görüşlü kişiye göre pişkinlik alametidir. O<br />
mukallit, alamet olarak delilden başka bir şey bilmediği için daima buna yol arar.<br />
Onun için bir işe girişeceksen o pire danış dedi. Çünkü o, taklit perdesinden çıkmış<br />
kurtulmuştur da ne varsa her şeyi Allah nuru ile görür. Onun pak nuru delilsiz,<br />
beyansız deriyi yırtar, içi meydana çıkarır.<br />
Yalnız dışı görene göre kalp nedir, geçer altın ne Hurma sepetinde ne var O bilir.<br />
Nice altınları, hasetçi hırsızların elinden kurtulsun diye dumanla karartmışlardır. Nice<br />
bakırlar vardır ki aklı kıt olanlara satsınlar diye onları altın suyuna batırmışlar, altın<br />
yaldızla yaldızlamışlardır.<br />
Biz bütün ülkelerin iç yüzünü görenleriz... gönlü görürüz, dış yüzüne bakmayız biz!<br />
Zahirin etrafında dönüp dolaşan kadılar, zahiri görünüşe göre hükmederler.<br />
Birisi şahadet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptı mı bunlar, derhal o adamın<br />
mümin olduğuna hükmederler. Bu suretle de nice münafıklar, zahire sığınmışlar...<br />
böylece de yüzlerce iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.<br />
Çalış çabala da akıl ve din piri ol... bu suretle aklı kül gibi iç alemini gör. O güzelim<br />
akıl, yokluktan yüz gösterince Allah ona bir elbisedir giydirdi, binlerce de ad taktı. Bu<br />
güzel adların en aşağısı işte şu: O, hiç kimseye muhtaç değildir. Akıl bir kere yüz<br />
gösterse, suretini şu aleme izhar etse gündüz bile, onun nuruna karşı kapkaranlık<br />
kalırdı. Ahmaklık da mesela, meydana çıkıverse gecenin karanlığı, onun yanında<br />
apaydın kalır. Çünkü o, geceden daha karanlıktır, daha karadır. Fakat ne fayda Kötü<br />
yarasa karanlıların satın alır.<br />
Yavaş, yavaş gündüzün ışığına alış... yoksa yarasa gibi nura kavuşmaz, kalakalırsın!<br />
Yarasa nerede bir güçlük, bir müşkül varsa orasını sever... nerede bir devletlinin ışığı<br />
yanıyorsa oraya düşman kesilir. Bilgisi görgüsü daha fazla görünsün diye gönlü daima<br />
müşküller arar. O her müşkülle seni oyalar... kendi kötü tabiatına karşı gaflete<br />
daldırır.<br />
Akıllı ona derler ki elinde meşalesi vardır... kafilenin önünde gider, onlara kılavuzluk<br />
eder. o önde giden kendi nuruna uymuş, onun ardına düşmüştür... o kendinden<br />
geçmiş bir halde yola düşüp giden, kendisine tabidir.<br />
O kendisine inanmıştır... sizde onun canının yayıldığı nura. O nur alemince inanın.<br />
Yarım akıllıda kendisine bir akıllıyı göz etmiş, göz diye bu akıllıyı bilmiş tanımıştır.<br />
Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atmıştır... bu suretle onunla göz sahibi<br />
olmuş,çevikleşmiş ululaşmıştır.<br />
Bir arpa ağırlığınca bile aklı olmayan eşeğe gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk<br />
etmiştir. Az,çok... bir yol da bilmez. Fakat yine de bir kılavuzun ardına düşmekten<br />
sıkılır, arlanıp utanır. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde gah topallayıp meyus olarak,<br />
gah koşup yortarak gider durur.<br />
Bir kandil yoktur ki önünde tutsun, önünü görsün... hatta yarım bir ışık bile bulamaz<br />
ki ondan bir nur dilensin. Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki<br />
ölsün, kendisini ölü bilsin. O akıllıya karşı tam bir ölü hale gelsin de kendisini aşağılık<br />
yerden dama yüceltsin!<br />
Tam aklın yoksa kendini ölü hale getir... sözü diri bir akıllıya sığın. Böyle olmayan<br />
adam diri değildir ki İsa’ya hemdem olsun... ölü değildir ki İsa’nın ölüleri dirilten<br />
nefesine mazhar olsun. Kör canı her yana adım atar, sıçrar durur ama bir türlü<br />
kurtulamaz.<br />
A inatçı, bu, içinde üç büyük balık bulunan gölcüğün hikayesine benzer. “Kelile” de<br />
okumuşsundur ama o kabuktan ibarettir, bu anlatışımızsa canın ta içidir.<br />
Birkaç balıkçı, o gölcüğün yanından geçtiler, o balıkları gördüler. Derhal koşup ağ<br />
getirmeye gittiler. Balılar bunu anladılar... içlerinden akıllı olan yola düştü; hiç de<br />
gidilmesi istenmeyen o güç yola yürüdü. Bunlarla danışmayayım dedi türlü, türlü<br />
fikirlerde bulunur, azmimi gevşetirler. Yurtlarının sevgisine kapılırlar; tembellikleri,<br />
bilgisizlikleri bana da sirayet eder.<br />
Danışmak için bir iyi ve diri kişi lazım ki seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri<br />
Ey yolcu yolcuyla danış, kadınla değil... çünkü kadının reyi seni topal eder. Vatan<br />
sevgisinden dem vurma; durma,yürü... vatan oradadır, burada değil canım efendim!<br />
Vatan istiyorsan ırmağın o tarafına geç... bu doğru hadisi eğri ve yanlış okuma!<br />
Hadiste aptes alınırken yıkanan her uzuv için ayrı dua rivayet edilmiştir. Burnunu<br />
yıkar, burnuna su çekerken gani Allahdan cennet kokusu iste. İste de bu koku, seni<br />
cennete çeksin götürsün... gül kokusu gül bahçesinin delilidir.<br />
Aptes bozduktan sonra yıkanırken de okunacak virt edilecek dua şudur: Yarabbi sen<br />
beni bu pislikten arıt. Benim elin buraya yetişti, burasını yıkadı... elim canımı<br />
yıkamada gevşek.<br />
Adam olmayanların canları, ihsanınla adam olmuştur... canlara erişen, senin lütuf ve<br />
kerem elindir. Ben aşağılık bir kişiyim... buna kudretim yetişti. Ey kerem sahibi Allah,<br />
arıtmaya kudretim olmayan iç pisliğimi de sen temizle! Rabbim ben pislikten derimi<br />
yıkadım, arıttım... içimi de hadiselerden sen yıka, arıt!<br />
Birisi aptes bozduktan sonra temizlerken “Yarabbi, beni cennet kokusu ile eş et” diye<br />
dua etti. Birisi duyup dedi ki: “Güzel dua ettin ama deliği kaybetmişsin! Bu dua,<br />
apteste burna su verilirken okunacak dua... sen burun duasını oturak yerini yıkarken<br />
okuyordun!”<br />
Hür kişi cennet kokusunu burnundan duyar... hiç oturak yerinden cennet kokusu gelir<br />
mi<br />
Ey aptal kişilere karşı alçaklık gösterip de padişahlara karşı ululanan, o ululuk,<br />
aşağılık adamlara karşı olursa güzeldir, iyidir... fakat kendine gel, tersine hareket<br />
etme; bu, senin yolunu bağlar!<br />
Gül, burun için bitti,yetişti... a hoyrat adam koku almak burnun işidir. Ey yiğit, gül<br />
kokusu burun içindir... bu aşağıdaki delik, o kokunun yeri değildir. hiç buradan sana<br />
cennet kokusu gelir mi Sana koku lazımsa yerinden ara!<br />
Bunun gibi “Vatanı sevmek imandandır” hadisi de doğru ama hocam, önce iyice vatanı<br />
tanı!<br />
O akıllı balık dedi ki: Bir yol bulayım da gönlümü şunlarla danışmadan, şunların reyine<br />
uymadan çekip çevireyim. kendine gel şimdi danışma zamanı değil; yola düş... Ali gibi<br />
kuyuya ah et. O ahın mahremi pek azdır... geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü.<br />
Bu gölcükten denize doğru git... denizi ara, şu girdabı bırak.<br />
Göğsünü ayak yaptı da yola düştü... çekingen balık, o tehlikeli yerden ta nur denizini<br />
kadar yürüdü, denize ulaştı. Ardına köpek düşen ceylan, hayatından bir damar bile<br />
kalsa koşar ya... işte o da onun gibi koşmaktaydı. Artık köpek varken tavşan<br />
uykusuna dalmak hatadır... zaten korkan adamın gözüne uyku girer mi<br />
O balık gitti deniz yolunu tuttu... pek uzun olan o yola düştü. Bir hayli zahmetler çekti,<br />
fakat sonun da emniyet ve afiyet makamına yetişti. Kendisini uçsuz bucaksız, hiçbir<br />
yandan kıyısı görünmez denize attı.<br />
Derken balıkçılar ağ getirdiler... yarı akıllının neşesi bozuldu, ağzının tadı kaçtı. Dedi<br />
ki: Fırsatı teptim, nasıl oldu da o yol gösterene arkadaş olmadım O ansızın gitti...<br />
gitti ama benim de hararetle ardına düşmem gerekti. Fakat geçene acınmak hatadır...<br />
gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur.<br />
Birisi hileyle tuzağına bir kuş düşürdü. Kuş, ona dedi ki: Ey ulu hoca. Sen birçok<br />
öküzler, koyunlar yedin... birçok develer kurban ettin. Dünyada onlarla bile<br />
doymadın... benimle de doymazsın sen! Beni bırak da sana üç öğüt vereyim... bak<br />
bakalım aptal mıyım, akıllı mıyım Birinci öğüdü elimdeyken vereyim, ikincisini<br />
samanla karışık balçıktan yapılma damının üstünde. Üçüncüsünü de ağacın üstünde<br />
veririm... bu üç öğütle bahtın iyileşir.<br />
Elindeyken vereceğim öğüt şu: Olmayacak söze kim söylerse söylesin inanma. Bu ulu<br />
öğüdü elindeyken verip azat oldu, duvarın üstüne konup, dedi ki: Geçmiş gitmiş şeye<br />
gam yeme... fırsatını kaybettin mi üzülme artık! Sonra “Şu küçücük bedenimde on<br />
dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci var. Seni de oğullarını da devlete eriştirdi... o<br />
inci senin hakkındı... fakat kısmetin değilmiş, kaçırdın... öyle bir inci dünyada<br />
bulunmaz” dedi.<br />
Adam gebe kadın doğururken nasıl feryat ederse öyle bağırmaya başladı. Kuş dedi ki:<br />
Sana geçmiş şeye gam etme diye nasihat etmedim mi, mademki geçip gitti, neden<br />
gam yersin Ya öğüdümü anlamadın, yahut da sağırsın sen. Sonra bir de sana<br />
sapıklığa düşme olmayacak söze sakın inanma demedim mi Bu ikinci öğüdüm değil<br />
miydi Ben, kendim üç dirhem gelmem aslanım... içinde on dirhemlik inci nasıl<br />
bulunur<br />
Adam, bu söz üzerine kendine geldi, hadi dedi... o üçüncü güzel öğüdü de ver<br />
bakalım.<br />
Kuş dedi ki: Evet. Allah için o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü sana bedava<br />
söyleyeceğim ha! Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum<br />
saçmaktır. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez... ey öğütçü, ona hikmet<br />
tohumunu pek saçma.<br />
Öbür balık, o bela çağında aklının gölgesinden ayrı düştü de dedi ki: O, denize vardı,<br />
gamdan azat oldu... ben öyle bir iyi arkadaştan ayrıldım.<br />
Fakat artık onu düşünmeyeyim de kendi kendime bir çare bulayım... şimdi kendimi ölü<br />
göstereyim ben... suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtı mı aşağıya verip kendimi<br />
Salı vereyim... su, nereye götürürse gideyim. Yüzen kişi gibi değil de adeta bir saman<br />
çöpü gibi su üstünde sürükleneyim. Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım...<br />
ölümden önce ölmek, azaptan kurtuluştur.<br />
Ey yiğit ölümden önce ölmek emniyettir... bize Mustafa böyle buyurdu. Dedi ki: Size<br />
ölüm, sınamalarla gelmeden hepiniz ölün. Balık, güya öldü, karnını yukarıya çevirdi...<br />
su, onu gah yukarıya çıkarıyor, gah aşağıya alıyordu.<br />
Balıkçıların her biri eyvah dediler... en iyi balık öldü... hepsi de pek kederlendi. Balık<br />
onların eyvah demelerinden sevindi... bu oyunla kılıçtan kurtuldum galibi dedi.<br />
Balıkçının biri onu yakaladı... tuh yazıklar olsun deyip fırlattı, torağa attı. Balık çırpına<br />
çırpına gizlice suya fırladı gitti. Öbür ahmak, ıstıraplar içinde kalakaldı. O ahmak<br />
sıçrayıp kilimini kurtarmak için sağa sola çırpındı durdu.<br />
Fakat avcılar ağı attılar... ağın içinde kaldı; ahmaklık onu ateşe attı. Ateş üstünde tava<br />
içinde ahmaklıkla eş oldu. Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona “sana hiç<br />
korkutucu bir zat gelmedi mi ” diyordu.<br />
O da, o işkencenin, o belanın içinde kafirlerin canları gibi “Evet, geldi” demekteydi.<br />
Sonra da eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam, denizden başka<br />
yerde yurt tutmam... bir gölcükte oturmam artık.<br />
Uçsuz bucaksız bir su ararım da emin olayım... ebediyen emniyet ve sıhhat içinde<br />
ömür süreyim diyordu.<br />
Akıl, ona diyordu k: Ahmaklık, seninle değil mi Ahmaklıkla ahde vefa edilmez.<br />
Ahitlerde vefa etmek, akılla olur... sense aklın yok a eşek değerli. Akıl, ahdini<br />
hatırlar... akıl, unutkanlık perdesini yırtar. Aklın olmadı mı unutkanlık, sana hakim<br />
olur... sana düşmanlık eder, tedbirini bozar.<br />
Aşağılık pervane, aklının azlığından kendini ateşe vurur... ateş, ateşin yakıcılığı,<br />
ateşin sesi, aklına bile gelmez. Fakat kanadı yandı mı tövbe eder ama hırsı ve<br />
unutkanlığı yine onu ateşe atar. Bir şeyi kavramak, anlamak, hıfzetmek ve<br />
hatırlamak, aklın işidir... akıl bunların derecesini yüceltir.<br />
İnci olmayınca parlaklığı nasıl olur da bulunur Hatırlatan olmayınca adam, o işten<br />
nasıl kaçınır Bu vakitsiz istek de sahibinin akılsızlığındandır. Çünkü ahmaklığın nasıl<br />
bir huyu vardır Göremez ki!<br />
O, nedamet zahmetinin sonucudur... define gibi aydın olan aklıdan gelmez. Zahmet<br />
geçti mi o nedamet de yok olur gider... o tövbe ve nedamet, toprak değerinde bile<br />
değildir. o nedamet, gam ve elem karanlığı yüzünden yükünü bağladı... fakat gündüz<br />
geldi mi gecenin sözünü mahveder.<br />
O gam karanlığı gitti de hoşluk vakti geldi mi gönülden de onun neticesi, o derdin<br />
doğurduğu nedamet geçip gider.<br />
O adam, tövbe eder ama akıl piri ona “Tekrar dünyaya döndürülseler yine yapma<br />
denen şeylere bulaşırlar. Onları yaparlar” diye bağırıp durur.<br />
Ey yiğit, akıl, şehvetin zıddıdır... şehveti dokuyan akla akıl deme. Şehvete mağlup<br />
olana vehim de... vehim, halis akıllar altınının kalpıdır. Vehimle akıl, mihenk<br />
olmadıkça meydana çıkmaz. Her ikisini de hemen mihenge vur. Bu mihenk de<br />
KURANDIR. Peygamberlerin halidir... mihenk kalpa gel der. Gel de benim yüzümden<br />
ne hale girdiğini gör... çünkü sen benim ne inişimin ehlisin ne çıkışımın.<br />
Aklı bir testere ikiye biçse o ateşteki altın gibi yine gülümser. Vehim, alemleri yakan<br />
Firavundur; akıl, canları parlatan aydınlatan Musa’nındır. Musa, yokluk yoluna gitti...<br />
Firavun, ona dedi ki: Sen kimsin Musa, ben akılım... ululuk ıssı Allahnın elçisiyim...<br />
Allahnın ulu burhanıyım, azgınlıktan insana emniyet veren kişiyim ben.<br />
Firavun dedi ki: Sus, huyluyu bırak da sen bana eski adını söyle. Musa dedi ki: Benim<br />
nispetim, Allahnın şu toprak yurdunadır... asıl adım da onun kullarının en aşağısı. Ben<br />
o Allahnın kulunun oğluyum... onun cariyesiyle kulundan doğmuşum. Asıl mensup<br />
olduğum topraktır; su ve balçıktır... Allah suya toprağa canla gönül vermiştir.<br />
Bu toprak bedeninim dönüp gideceği yer de yine toraktır... senin gideceğin yer de<br />
topraktır a mağrur. Bizim de bütün serkeşlerin de aslı topraktır. Hepimiz<br />
topraktanız... buna da yüz türlü nişane var. Bedenine toraktan yardım gelmededir...<br />
boynun toraktan biten gıdalarla düzelip kalınlaşmadadır.<br />
Can gitti mi beden o korkunç, mezar da toprak olur gider. Sen de, biz de, sana<br />
benzeyenlerde hep toprak olurlar... senin mevkiin rütben de kalmaz.<br />
Firavun dedi ki: Bundan, bu soydan başka bir adın daha var senin... sana ne ad daha<br />
ala yaraşır. Firavunun kulu kullarının kulu... bedeni, canı, önce onun nimetleriyle<br />
beslenip yetişen kul. Asi, azgın ve pek zalim kul... kötü işi yüzünden yurttan kaçan<br />
kul. Kanlı katil, gaddar,hak bilmez kul... artık sen bu sıfatlara bak da var kıyas et<br />
nesin<br />
Gariplikte hor, yoksul, çıplak bir kul, öyle bir kul ki ne bizim hakkımızı tanır,ne bize<br />
şükreder.<br />
Musa şöyle cevap verdi: Haşa... o padişaha, padişahlıkta kimse şerik olamaz. Mülk ve<br />
devlette tektir, eşi yok. Kullarına ondan başka başbuğ yoktur.<br />
Halkına ondan başka kimse sahip değildir. helake düşmüş kişiden başka kimse ona<br />
şeriklik davasına kalkışamaz. Beni nakşeden, bana bu sureti veren odur; nakkaşım<br />
odur benim... başkası bu davaya kalkışırsa zalimdir. Sen benim kaşımı bile yaratmaya<br />
kadir değilsin... böyleyken Nasıl olur da beni yarattığını söyleyebilirsin<br />
Asıl o gaddar, o azgın sensin ki Allah’a şerik olmak davasına düşmüşsün. Ben bir kötü<br />
kişiyi öldürdüysem ne nefsime uyduğumdan öldürdüm, ne de eğlence için. Ben bir<br />
yumruk indirdim o da derhal ölüverdi... zaten canı yoktu can verdi geberdi gitti.<br />
Ben bir köpek öldürdüm... fakat sen peygamber oğullarını, yüz binlerce suçsuz,<br />
ziyansız çocukları öldürdün ya! Onları öldürdün; hepsinin kanı senin boynundadır...<br />
bakalım hele, bu kan içmeden başına neler gelecek<br />
Yakup soyunu öldürdün... maksadın da hep beni öldürmekti, bunu umuyor, bunu<br />
istiyordun sen! Allah, seni kör etti de beni seçti... nefsinin pişirip kotardığı hile, baş<br />
aşağı geldi.<br />
Firavun dedi ki: Bunları bırak hele... şüphesiz benim hakkım, tuz ekmek hakkı buydu<br />
ha. Beni halkın önünde rezil rüsvay edesin... aydın günü gönlüme karartasın... sen de<br />
olan hakkıma karşılık yapacağın bumu senin<br />
Musa, kıyamet gününün horluğu daha güçtür... hayırda, şerde bana riayet etmezsen<br />
kıyamette halin bundan beter olur. Bir pirenin acısına tahammülün yok; yılanın<br />
acısına nasıl tahammül edeceksin Görünüşte senin işini yıkıyorum ama bir dikeni gül<br />
bahçesi haline getiriyorum dedi.<br />
Birisi geldi yeri bellemeye, sürmeye başladı. Aptalın biri dayanamayıp feryat etti. Dedi<br />
ki: Bu yeri neden yıkıyorsun... neden yarıyor dağıtıyorsun<br />
Adam dedi ki: A ahmak, yürü git... benimle uğraşma! Sen, yapılmayı yıkılmada bil. Bu<br />
yer, böyle çirkin ve yıkık bir hale gelmedikçe nasıl olur da gül bahçesi, buğday tarlası<br />
haline gelir. Düzeni alt üst olmadıkça nasıl olur da bostanlık, ekinlik olur; mahsul ve<br />
meyve yetiştirir Yarayı neşterle deşmedikçe iyileşir onulur mu hiç Ahlatın, ilaçla<br />
yıkanmadıkça hastalığın nasıl geçer, nasıl şifa bulursun<br />
Terzi kumaşı paramparça eder... bir kimse çıkıp da o sanatını bilen terziye, bu canım<br />
atlası neden bu hale getirdin... neden kestin; ben kesik kumaşı ne yapayım der mi<br />
Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı Marangoz, demirci ve<br />
kasap da bunun gibi yıkıp yakıp harap etmezler mi O halileyi, belileyi dövmek, onları<br />
adeta telef etmek, bedenin yapılmasıdır. Buğdayı değirmende ezmeseydin ondan<br />
ekmek yapabilir miydi<br />
A balık, yediğim tuz ekmek, seni ağından kurtarmak için beni böyle uğraştırıyorsun<br />
ya! Musa’nın öğüdünü kabul edersen sonu kötü olan böyle bir oltadan kurtulursun!<br />
Kendini hayli zamandır heva ve hevese kul, köle ettin... yeter artık! Küçücük bir kurdu<br />
ejderha haline getirdin. Ben de senin ejderhana karşı ejderha getirttim... onunla<br />
anbean seni ıslah etmek niyetindeyim. Onun nefesi, bunun nefesiyle tutulsun...<br />
ejderham, o ejderhayı mahvetsin!<br />
Eğer razı olursan iki yılandan da kurtulursun... yok, razı olmazsan o ejderha, canını<br />
kökünden siler süpürür, seni mahveder!<br />
Firavun dedi ki: Pek usta bir büyücüsün... bu ülkeye bir ikiliktir saldın. Gönlü bir olan<br />
halkı iki bölüğe ayırdın... öyledir; büyücülük, dağa, taşa bile tesir eder... onları bile<br />
yarar, yıkar.<br />
Musa şöyle cevap verdi: Ben, Allah emirlerine gark olmuşum... hiç Allah adı ile<br />
büyücülük görülmüş şey midir<br />
Büyücülüğün temeli gaflettir, kafirliktir... halbuki Musa’nın canı, din meşalesidir. A<br />
çirkin, ben büyücülere benzer miyim Nefesine Mesih bile haset etmededir benim.<br />
A cenabet, benim nerem büyücülere benzer Kitaplar, canımda nurlanır, ışıklanır.<br />
Fakat sen heva ve heves kanadı ile uçtuğun için benim hakkımda şüpheye<br />
düşüyorsun. Kim hilebazlarla canavarların işini işlerse elbette kerem sahipleri<br />
hakkında şüphelenir.<br />
Sen, bir alemin cüzüsün... ne olursan ol, mutlaka o alemin külünü kendi sıfatlarında<br />
görürsün sen, azgın herif!döndün de başın döndü mü gözüne ev de dönüyor görünür.<br />
Gemiye binersin; gemi hareket etti mi deniz kıyısını yürüyor görürsün! Bir savaştan,<br />
bir çekişten canın daralırsa bütün dünyayı dar görürüsün!<br />
Dostların dilediği gibi hoşluğa erersen, gönlün hoş olursa bu alem, sana gül bahçesi<br />
görünür.<br />
Nice kişiler, ta Hint ülkesine, Herat şehrine dek vardılar da oralarda alış verişten<br />
başka bir şey bulamadılar! Niceler, Türkistan’a, Çin’e vardılar da oralarda hileden,<br />
tuzaktan başka bir şey görmediler!<br />
Sefere giden renkten, kokudan başka bir şey göremezse söyle ona: Bütün iklimleri<br />
dolaşsın; hep bunu görür. Öküz Bağdat’a geliverir... bir ucundan öbür ucuna kadar<br />
şehri dolaşır... bütün o yaşayıştan, o güzelliklerden, o lezzetlerden ancak ve ancak<br />
sokaklardaki karpuz kabuğunu görür! Öküzün yahut eşeğin seyrine layık olan şey,<br />
sokaklara atılan samanlarla yolarda biten otlardır!<br />
Tabiat mıhına kurumuş et gibi asılı kalan kişinin canı, sebeplere bağlanmıştı... bundan<br />
ötesini göremez. Ey baş köşede oturan ulu kişi, sebeplerin kalktığı ova, Allahnın geniş<br />
yeryüzüdür. Orada can, her an suret değiştirir... her an yeniden yeniye ve apaçık bir<br />
alem görür.<br />
Fakat bir sıfata kapılmış, o sıfatla donup kalmış kişiye, cennette, cennet ırmaklarının<br />
kıyısında, olsa orası yine kötü ve çirkin görünür!<br />
Cihanı görme çerçeven anlayışıncadır... pak kişilerin sence perde ardında olması,<br />
onları görmemen, pis duygundandır. Bir zaman duygunu görüş suyuyla yıka...<br />
sofilerin çamaşır yıkamaları budur, böyledir... bunu böyle bil. Sen temizlendin mi<br />
perde yırtılır... pak kişilerin canları sana görünmeye başlar.<br />
Bütün alem nurla, suretlerle dolsa o güzellikten ancak göz haberdar olur. Gözünü<br />
yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulağını açarsan, kulak der ki: Ben<br />
sureti göremem... ancak suret, bir ses verirse o sesi duyarım. Bilirim, bilirim ama<br />
kendime ait olan şeyleri bilirim... bana ait şey de harften, sesten başka bir şey<br />
değildir. kendine gel, hadi ey burun... şu güzeli gör, desen imkanı yoktur.<br />
Sana der ki: Mis, yahut gülsuyu olursa koklarım... benim işim budur, bilgim bu<br />
kadardır. Ben o baldırı gümüşe benzeyen güzeli nasıl görürüm Aklını başını devşir de<br />
yapamayacağım şeyi teklif etme bana! Eğri duyguda eğriden başka bir şey göremez...<br />
onun önüne ister eğri getir, ister doğru. Hocam şaşı göz bil ki tek göremez.<br />
Sen de Firavunsun... tepeden tırnağa kadar hile ve riyadan ibaretsin... onun beni<br />
kendinden farklı görmemektesin. A eğri görüşlü, sen bana kendi gözünle bakma,<br />
benim gözümle bak da biri, iki görme! Bana, bir an olsun benim gözümle bak da<br />
varlıktan öte bir meydan gör. Darlıktan da kurtul, addan, şöhretten de... aşk içinden<br />
aşk gör vesselam. Bil ki beden çerçevesinden kurtuldun mu kulağın da göz olur,<br />
burnun da.<br />
O tatlı dilli padişah doğru söylemiştir: Ariflerin her kılı göz kesilir. Göz evvelce göz<br />
değildi... o, rahimde bir et parçasından ibaretti. Yağ parçası görmeye sebep olmaz<br />
oğlum... öyle olsaydı hiç kimse rüyada görülen şeyleri göremezdi. Mesela şeytan ve<br />
peri de görür... fakat ikisinin gözünde yağ parçasına benzer bir şey yoktur.<br />
Nurun yağla ne münasebeti var Fakat yaratıcı sevgi ihsan edici Allah bu münasebeti<br />
bağışlamıştır işte! İnsan topraktan yaratılmıştır fakat toprağa benzemez ki... cinlerin<br />
ateşle bir münasebeti yoktur; fakat onlar da ateşten yaratılmışlardır. Perinin aslı<br />
ateştir; fakat dikkat edersen ateşe hiç benzemez.<br />
Kuş, havadan yaratılmış olmakla beraber havaya nereden benzer Allah, münasebeti<br />
olmayan şeylere münasebet verdi.<br />
Bu fer’lerin asıllarıyla münasebeti vardır... Allah onlara bu münasebeti vermiştir;<br />
fakat bu münasebete akıl ermez, keyfiyeti bilinmez! İnsan hiçbir değeri olmayan<br />
topraktan meydana gelmiştir... fakat bu oğlun,babası ile ne münasebeti var<br />
Bir münasebeti varsa bile akıldan gizlidir, keyfiyetine akıl ermez; akıl nereden bu<br />
münasebeti izleyecek bulacak Yele göz vermemiş olsaydı Ad kavmini nasıl fark<br />
ederdi Mümini nasıl olur da düşmandan ayırt eder... şarabı, nasıl olur da testiden<br />
fark ederdi<br />
Nemrut’un yaktığı ateşe göz olmasaydı Halil’e nasıl olur da, kendisini zahmetlere<br />
sokup saygı gösterirdi Nil’in gözü olmasaydı, görmeseydi, Kıpti ile İsrail oğullarını<br />
nasıl ayırt edebilirdi Dağda taşta görüş yoktu da nasıl Davut’a yar oldu Bu<br />
yeryüzünün can gözü yoktu da Karun’u neden öyle sömürüp yuttu Hannane direğinin<br />
gönül gözü olmasaydı o tek kişinin, o eşsiz erin ayrılığını görür müydü Kırık taşlar,<br />
görmeselerdi avuç içinde nasıl şahadet ederlerdi<br />
A akıl, sen kanatlarını aç da “İza zülziletil arzu zilzaleha” suresini oku! Kıyamet günü<br />
bu yeryüzü, görmeseydi iyiye kötüye nasıl şahadet ederdi ki Halbuki halini,<br />
kendisinde olan haberleri söyleyecek... yeryüzü bize sırlarını açacak. Beni senin gibi<br />
bir padişaha göndermesi de bir delildir... gönderen bilir ki. Böyle bir illete böyle bir<br />
ilaç lazım bu ilaç, o umulmaz yarayı kolayca iyileştirecek elbet. Bundan önce rüyalar<br />
görmüştüm... Allahnın beni seçip göndereceğini anlamıştım. Ben elime asayı ve nuru<br />
alacak, senin gibi bir küstahın boynuzunu kıracaktım. Bunun için kıyamet gününün<br />
sahibi olan Allah sana çeşit çeşit rüyalar gösteriyordu.<br />
Bunlar senin kötü içine, azgınlığına layık rüyalardı. Bunların sana, senin haline tam<br />
uygun olduğunu bildirmek diliyordu. Allah, sana bunları gösteriyordu ki onun hikmet<br />
sahibi ve her şeyden haberdar, aynı zamanda derman kabul etmez dertlerin<br />
dermanını ihsan eder bir Allah olduğunu bilesin.<br />
Fakat sen bu rüyaları tevile kalkıştın... kör ve sağır kesildin, bunlar; ağır uykudan<br />
meydana gelen hayaller dedin. Doktorlarla müneccimler de kendilerinde olan nur<br />
pırıltısı ile tabirini gördüler, fakat tamahlarından hakikati söylemediler. Kederlenmek,<br />
devletine bir gussa gelmek, senin devletinden, padişahlığından uzaktır. Ya çeşitli<br />
gıdalardan, yahut yemekten insan, hep böyle rüyalar görür dediler. Çünkü gördüler ki<br />
sen öğüt istemiyorsun, kaba ve hoyratsın, kan içicisin... yok, yoksul huylu değilsin!<br />
Padişahlar, bir iş için kan dökerler ama merhametleri kızgınlılarından üstündür.<br />
Padişahın Allah huyuyla huylanması gerektir. Allahnın gazabın arıktır. Şeytan gibi<br />
gazabının üstün olması gerekmez, öyle olursa hile yüzünden lüzum yokken kan döker!<br />
Namussuzların hilmi gibi halim olması da doğru değildir... çünkü karısı da orospu olur<br />
cariyesi de! Halbuki sen, gönlünü şeytan evi haline getirdin... kinini, kendine kıble<br />
yaptın. Keskin boynuzların nice ciğerleri deldi... işte şu asam, senin küstah boynuzunu<br />
kırdı!<br />
Cisme mensup askerler, ruhanilerin kalelerine saldırırlar. O taraftan tertemiz birisi<br />
gelmesin diye gayb derbendine hücum ederler. Gaziler, savaşa pek gitmediler mi<br />
kafirler, yürür saldırılar. Gayb gazileri, hilimlerinden sana saldırmazlar kötü gidişli.<br />
Gayb derbentlerine saldırdın... gayb erlerinin bu tarafa gelmemesini diledin!<br />
Ata bellerine, ana rahimlerine pençe attın... kötülükle yolu kesmek istedin! Ululuk ıssı<br />
Allahnın soy sop yetişmesi için açtığı ana yolu sen nasıl kapatabilirsin A inatçı, sen<br />
derbentleri tuttun ama körlüğüne rağmen, yine bir er çıktı işte.<br />
İşte o çıkan er benim... senin maksadını yıkıp yakarım; Allahnın adı ile senin adını<br />
sanını yok ederim! Sen var, derbentleri iyice tuta dur... ne vakte dek sakalına bıyığına<br />
gülüp duracaksın Kader bıyığını sakalını birer birer yolar... nihayet kadere karşı<br />
çekinmenin fayda vermediğini anlarsın. Senin bıyığın sakalın mı daha kuvvetlidir,<br />
Ad’ın bıyığı sakalı mı Onların nefesinden şehirler titrer dururdu.<br />
Sen mi daha inatçısın Semud mu Varlık alemine onlar gibisi gelmedi gitti. Bunlardan<br />
yüz tanesini daha söylesem fayda yok; sen sağırsın... duyarın da duymazlıktan<br />
gelirsin!<br />
Söylediğim sözden tövbe ettim; tam senin ilacını yaptım. Bu ilacı senin ham sakalına<br />
korum da pişer, yahut da yanar... sen de ebedi olarak yaralı kalırsın. Bu suretle de<br />
bilirsin ki Allah, her şeyi bilir... her şeye, ona layık olan ilacı verir ey düşman. Ne vakit<br />
bir eğrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da onun ardından derhal layığını<br />
görmedin<br />
Ne zaman gökyüzüne bir nefes bir dua gönderdin de ardınca ona benzer bir iyilik<br />
gelmedi Dikkat etsen, uyanık olsan her an, yaptığın işin cevabını görürsün!<br />
Dikkat ederde ipe sarılırsan senin için kıyametin gelmesine hacet yok. Remiz ve<br />
işareti gören kişiye açık söz söylemeye ihtiyaç var mı Bu bela sana aptallığından<br />
gelir... nükteleri remizleri anlamazsın!<br />
Gönül kötülük yüzünden karardı da kapkara oldu mu artık anla... burada<br />
sersemleşmenin lüzumu yok! Yoksa o karalık, sana bir ok olur... sersemliğinin cezası<br />
sana erişir! Ok gelmezse lütuf ve kerem yüzünden gelmez; o kötülük görülmediğinden<br />
değil.<br />
Kendine gel de eğer sana gönül gerekse dikkat et... çünkü her işin ardından senin için<br />
bir şey meydana gelir. Himmetin bundan fazla olursa dikkatle işin, daha yücelir.<br />
Sen de görünüşte kapkara bir demire benzersin ama kendini cilala, cilala! Bu suretle<br />
de gönlün, suretlerle dolu bir ayna kesilsin; ona her cihetten gümüş bedenli bir güzel<br />
aksetsin! Demir gerçi karadır nursuzdur... fakat cilalamak ondaki karalığı giderir.<br />
Demir cilalanır, yüzünü güzelleştirir... bu suretle suretler onda görünebilir. Topraktan<br />
yaratılan beden kabadır, karadır ama cila kabul eder, onu cilala. Cilala da onda gayb<br />
şekilleri yüz göstersin... huri ve melek akisleri görünsün!<br />
Allah bil ki sana bir akıl cilası vermiştir... onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır. A<br />
binamaz, cilalanmayı bırakmışsın da heva ve hevesinin iki elini de açmışsın. Heva ve<br />
heves kapandı mı eli açılır. Gayb aynası olan demirde bütün suretler görünür. İçini<br />
kararttın, paslattın, işte “Yeryüzünde fesada çalışırlar” ayetinin manası budur.<br />
Şimdiye kadar böyle hareket ettin durdun artık böyle harekette bulunma... suyu<br />
kararttın, daha ziyade karartma. Bulandırma da bu su durulsun... o suyun içinde ay ve<br />
yıldızları tavaf eder gör. Çünkü insan ırmak suyuna benzer... bulandı mı artık onun<br />
dibini göremezsin. Irmağın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu... sakın bulandırma o<br />
saf ve durudur.<br />
İnsanların canı havaya benzer... tozla karıştı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü<br />
göstermez. Güneşin görünmesine mani olur... fakat tozu gitti mi saf ve parlak bir hale<br />
gelir. Canın kapkara olmakla beraber Allah, kurtuluş yolunu bulasın diye sana rüyalar<br />
göstermiştir.<br />
Allah, sonunda olacak şeyleri kudretiyle kapkara demirde gösterdi. Bu suretle senin<br />
daha az kötülük etmeni diledi... fakat sen, hep bunları gördüğün halde daha beter<br />
oluyordun! Sana rüyada kötü şeyler gösterdi... onlardan ürktün, halbuki o kötü şeyler<br />
senin suretindi. Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!<br />
Tükürmüş de sen çirkinsin, layığın ancak bu demiş, aynada çirkinliğim, senin<br />
çirkinliğin a kör ve aşağılık adam! Bu pisliği de kendi çirkin yüzüne bulaştırdın, bana<br />
değil... çünkü ben apaydınım demiş!<br />
Sen gah elbiseni yanmış gördün; gah ağzın tutulmuş, gözün kör olmuş gördün. Gah<br />
bir canavar kanına kastetti... gah yırtıcı bir hayvan, başını ısırdı! Kendini gah lağıma<br />
baş aşağı düşürüyorsun gördün... gah kanlı sellerde gark olmuşsun gördün. Bazen<br />
rüyada bu tertemiz gökyüzünde sana “kötüsün, kötüsün, kötü” diye ses geldi... bazen<br />
dağlardan apaçık “hadi git be sen de ashabı şimaldensin” sesini duydun! Bazen her<br />
cansız şeyden “Firavun, ebediyen cehenneme düştü gitti” sedasını işittin!<br />
Bundan beter rüyalar da gördün... fakat utancından söyleyemiyorsun ki ters tabiatın<br />
büsbütün tersleşmesin, kızmayasın.<br />
Ey öğüt kabul etmeyen azıcığını söylüyorum sana... bu azıcığı duy da bil ki ben<br />
biliyorum. Gördüğün rüyaları ve başına gelecek işleri düşünmemek için kendini ölü ve<br />
kör ettin. Ne vakte dek kaçacaksın İşte hileler düzen anlayışın körlüğü, önüne geldi<br />
çattı.<br />
Kendine gel, bundan böyle çekin artık... çünkü Allah keremiyle tövbe kapısı açıktır.<br />
Tövbenin batı tarafında bir kapısı vardır, kıyamete kadar açıktır, o kapıdan yüz<br />
çevirme! Cennetin Allah rahmetiyle sekiz tane kapısı var... oğul, o sekiz kapıdan birisi<br />
de tövbe kapısıdır.<br />
Öbürlerinin hepsi de bazen açılır, bazen kapanır... fakat tövbe kapısı hep açıktır. Bunu<br />
ganimet bil... kapı açık, hasetçinin körlüğüne rağmen derhal pılını pırtını oraya çek.<br />
Kendine gel de benden bir öğüt kabul et, karşılık olarak dört şey al! Firavun, o bir<br />
öğüt, hangi öğüt O tek öğüdü bana birazcık anlat dedi.<br />
Musa dedi ki: O tek öğüt şu: Apaçık şöyle deki Allah tektir, ondan başka tapacak<br />
yoktur. Göklerin yıldızların... insanlarla şeytanların cin ve perilerin, kuşların yüce<br />
yaratıcısıdır. Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı o dur... ülkesinin sınırı yoktur,<br />
kendisinin benzeri yoktur. Firavun ey Musa dedi... buna karşılık bana vereceğin o dört<br />
şey nedir onları da söyle. O güzel vaadin lutfiyle kafirliğin çarmıhı gevşesin. Belki bir<br />
ganimet olarak elde edeceğim o hoş vaatler yüzünden yüz batmanlık küfür kilidim<br />
açılır... belki bal ırmağının tesiri ile bedenimdeki kin zehri ballaşır.<br />
Yahut o tertemiz süt ırmağının aksiyle esir aklım bir an olsun beslenir. Yahut o şarap<br />
ırmaklarının aksiyle sarhoş olur da Allah emrinin zevkinden bir koku alırım. Yahut<br />
ırmakların letafetinden çorak ve yıkık bedenim tazelenir. Çorak bedenimden bir<br />
yeşillik meydana gelir... dikenliklerim cennet-i Me’va kesilir. Belki cennetin ve dört<br />
ırmağın aksiyle can, Allah, yardımına mazhar olur da sevgiliyi aramaya koyulur.<br />
Nitekim cehennemin aksiyle de ateş kesilmişim. Hak kahrı ile karışmışım.<br />
Cehennem yılanının aksiyle yılana dönmüşüm... cennet ehline zehirler yağdırma da,<br />
onları dalayıp durmadayım. Gah cehennemdeki kaynar suyun kaynamasının,<br />
köpürmesinin tesiri ile zulüm suyum, halkı çürütür eritir.<br />
Ben zemherinin aksiyle zemheri olmuşum... yahut da cehennemin aksiyle cehenneme<br />
benzemişim. Şimdi yoksul ve mazlumlara cehennemim... vay onu zebun bulursam.<br />
Musa dedi ki: O dördün birincisi, bedenin ebedi olarak sıhhatte kalır. Tıp bilgisinde<br />
söylenen illetler, ey akıllı er, bedeninden uzaklaşır. İkincisi, ömrün uzun olur... ecel,<br />
ömründen çekinir! İyi bir ömür sürdükten sonra alemden, muradına erişmeden<br />
gitmezsin. Hatta süt emer çocuğun süt istemesi gibi eceli istesin... fakat seni esir<br />
eden bir zahmet, bir dert yüzünden değil.<br />
Ölümü arasın ama bir eziyete uğrayıp aciz kaldığından değil de evin harabesinde<br />
defineyi gördüğünden. Bunun üzerine kazmayı eline alır da hiç düşünmeksizin evi<br />
yıkmaya başlarsın. Çünkü evi, definenin perdesi görürsün... bilir anlarsın ki bu bir tek<br />
tane, yüzlerce harmana mani olmaktadır. Artık bir taneyi ateşe atarsın, erlik sıfatı ile<br />
sıfatlanır, er olursun.<br />
Ey bir yaprak uğruna bağdan olan... sen yaprağa kapılıp kalan ve bu yüzden üzümden<br />
olan kurda benziyorsun. Fakat Allahnın lütfu ve keremi, bu kurdu uyandırırsa<br />
bilgisizlik ejderhası seni yer, siler süpürür.<br />
Kurt meyvelerle, ağaçlarla dolu bir bağ kesilir... işte bahtı, talihi iyi olanlar, böyle bir<br />
değişikliğe nail olurlar.<br />
Evi yık... bu Yemen akiği ile yüz binlerce ev yapılır. Hazine ev altındadır, ev<br />
yıkılmadıkça ele geçmesine çare yok... evi yıkmaktan ürkme, durma! Çünkü bu<br />
hazinenin ele geçecek bir parası ile zahmetsiz, meşakkatsiz binlerce ev yapılabilir.<br />
Nihayet bu ev zaten viran olacak... altındaki hazine de apaçık ortaya çıkacak. Fakat o<br />
vakit hazine senin olmaz... çünkü o ele geçen ganimet, ruhun evi yıkma ücretidir.<br />
“İnsan ancak çalıştığını kazanır.” O işten hiçbir ücrete sahip olamayınca, artık,<br />
eyvahlar olsun... böyle bir ay bulut altındaymış da görmedim.<br />
İyilik edip bana söylenen sözleri tutmadım... artık hazine gitti, elim bomboş diye elini<br />
ısırır, hayıflanır durursun. Mesela; sen ücretle bir ev kiralarsın... fakat o evi satın<br />
alsan bile senin değildir ki! Bu evde iş işleyesin diye kira müddeti, eceline kadardır.<br />
Dükkanda eskicilik yamacılık edersin... fakat bu dükkanının altında iki maden<br />
gömülüdür. Bu dükkan kiralıktır çabuk ol, kazmayı al da dibini kaz! Birdenbire kazma<br />
madene rastlasın da dükkandan da kurtul, yamacılıktan da. Yamacılık dediğin nedir<br />
su içmek yemek yemek... bu yamalarla köhne hırkanı yamar durursun!<br />
Bu beden hırkası daima yırtılır... sen de bu yemekle içmekle onu yamarsın. Ey talihi<br />
yaver padişah soyundan gelen, kendine gel de yamacılıktan utan. Bu dükkanın dibini<br />
bir parçacık kaz da o iki maden başını yüceltsin.<br />
Bu kiralık evin müddeti bitmeden kendine gel... yoksa bu müddet biter, sende ondan<br />
bir fayda elde edemezsin! Sonra dükkan sahibi seni dükkandan çıkarır; bu dükkanı da<br />
hazineyi elde etmek için yıkar. Sen gah hasretle başına vurursun; gah ham sakalını<br />
yolar durursun.<br />
Yazıklar olsun; bu dükkan benimdi... kör müydüm ki buradan bir fayda elde etmedim.<br />
Yazılar olsun, bu bizimdi... yel götürdü! Biz kullara da ebediyen hasretlere düşüp<br />
eyvahlar olsun demek kaldı dersin!<br />
Ben evde bir süs, bir nakış gördüm de o evin sevgisiyle kararsız bir hale geldim. Gizli<br />
hazineden haberim bile olmadı... yoksa kazma, elimde çiçek demeti kesilirdi. Ah, o<br />
zaman kazmanın hakkını verseydim şimdi gamdan kurtulmuş olurdum! Gözümü<br />
nakşa, takmış, çocuklar gibi aşk oyunlarına dalıp kalmıştım.<br />
O muradına erişmiş hakim, sen bir çocuksun... ev de nakışlarla, suretlerle dolu<br />
diyerek ne de doğru, ne de güzel söylemiştir.<br />
“İlahimane” de vasiyetlerde bulunmuş, tozu dumana ver, varlığının kökünü kazı<br />
demiştir. Firavun ey Musa dedi; kafi... gönlüm, ıstıraptan eridi gitti... artık üçüncü<br />
vaadini söyle!<br />
Musa dedi ki; üçüncüsü şu: Devletin iki kat artar, iki alemin de düşmanından arınmış<br />
devlet ve saltanatına nail olursun. Şimdiki devlet ve ikbalinden daha fazla devlete,<br />
ikbale ve ülkelere sahip olursun... şimdiki devletin savaş içindedir, o devlet sulh ve<br />
huzur içinde.<br />
Savaş aleminde sana böyle bir devlet ve ülke ihsan eden, bir gör de bak... sulhta<br />
ülkene nasıl bir sofra kurar. Keremiyle cefa zamanında onları veren, vefa zamanında<br />
seni nasıl görüp gözetir, arayıp yoklar... bir bak da gör.<br />
Firavun ey Musa, dördüncüsü nedir çabuk söyle... çünkü sabrım yetti, hırsım arttı<br />
dedi.<br />
Musa dedi ki: Daima genç kalırsın... daima saçın, sakalın katran gibi siyah, yüzün<br />
erguvan gibi kırmızı olur.<br />
Bizce rengin, kokunun değeri yoktur... fakat sen aşağılıksın, onun için aşağı alemden<br />
konuşuyorum. Renkle, kokuyla, mevki ile öğünmek, çocukları sevindirir, aldatır. İşim<br />
çocuğa düştü... gayrı çocukların ağzını kullanmam lazım!<br />
Mektebe git de sana kuş alayım, yahut kuru üzüm, ceviz ve fıstık getireyim diyeyim!<br />
Sen beden gençliğinden başka bir şey bilmiyorsun ya, al işte bu gençliği... a eşek, nah<br />
sana arpa. Yüzün hiç buruşmaz pörsümez... kutlu gençliğin hep bu halde kalır. Ona ne<br />
ihtiyarlık buruşması gelir... ne de selviye benzeyen boyun iki kat olur. Ne sendeki<br />
gençliğin kuvveti azalır, ne dişlerin ağırır, sallanır.<br />
Kadınların erkeklerden nefretine sebep olan gevşekliği kadına yaklaşmamak derdini<br />
görmezsin. Gençlik çağının parlaklığı seni öyle bir açar, neşelendirir ki Ukaşe’nin<br />
müjdesi de Peygamberi öyle açmış, öyle neşelendirmişti işte.<br />
Ahır zaman Peygamberi Ahmet Rebüyülevvel ayında göçtü... bunda hiç itilaf yoktur.<br />
Gönlü, bu göç zamanını haber alınca can ve gönülden o vakte aşık oldu. Safer gelince,<br />
bu ay bitince sefer edeceğim diye neşelendi. Her gece bu buluşmanın iştiyaki ile<br />
sabahlara kadar “Ey yücelerden yüce arkadaş” der dururdu. “Bana kim safer ayı çıktı<br />
diye müjde verirse... kim safer gitti, Rebiyyülevvel geldi diye beni muştularsa ben de<br />
onu cennetle muştular, ona şefaatçi olurum” dedi.<br />
Ukaşe gelip müjde dedi... safer çıktı gitti. Peygamber de “Ey ulu aslan, cennet<br />
senindir” buyurdu. Başka biri de gelip safer çıktı dedi... Peygamber dedi ki: O müjdeyi<br />
Ukaşe aldı. Erler, görüyorsun ya, alemden göçmeden neşeleniyorlar... şu çocuklarsa<br />
alemde kalmalarına seviniyorlar. İyi suyun tadını tatmayan kör kuşa, acı su, kevser<br />
görünür.<br />
Musa da senin saf ikbaline bir dert erişmez diye bu tarzda kerametler sayıp<br />
dökmekteydi. Firavun, pek güzel... iyi söyledin ama bir de iyi bir dostla görüşeyim,<br />
danışayım dedi.<br />
Firavun, bu sözü Asiye’ye açtı. Asiye dedi ki: A gönlü kararmış, bu vaatlere can ver.<br />
Bu sözlerde ne büyük inayetler var. Ey iyi huylu padişah, durma hemen bunları elde<br />
et. Ekim zamanı geldi... hem de ne faydalı ekim ya! Bu sözleri söyledi ve iştiyakinden<br />
ağlamaya başladı. Yerinden sıçradı, ne mutlu sana dedi... a kelceğiz, güneş başına taç<br />
oldu. Kelin ayıbını külah örter... hele o külah güneş ve ay olursa ne mutlu!<br />
Daha o mecliste bunu duyunca neden evet... yüzlerce hamt olsun demedin Bu söz,<br />
güneşin kulağına değseydi buna nail olmak ümidiyle baş aşağı yere inerdi. Hiç bildin<br />
mi, ne vaattir bu, ne lutüftur Hak İblisi arayıp soruyor adeta. O kerem sahibi, seni<br />
böyle bir lutfa, böyle bir ihsana çağırdı da nasıl tahammül ettin Şaşılacak şey. Nasıl<br />
yüreğini eritmedi bu Eritseydi iki cihandan da nasip alırdın. Adamın yüreği Allah için<br />
erirse şehitler gibi iki alemde de lütfa, ihsana mazhar olur.<br />
Gafillik de hikmettir, bu kör oluşun da bir hikmeti var... var ama neden bu dereceye<br />
kadar olsun Sermayenin çabucak elden uçmaması için gafillik, hem hikmettir, hem<br />
nimet. Fakat umulmaz bir yara haline gelmemeli... aklın ve canın zehri olmamalı,<br />
adama eziyet vermemeli. Kim böyle bir alışverişi edebilir Bir gülle gül bahçesini satın<br />
alıyorsun! Bir taneye karşılık yüzlerce ağaçlık... bir habbeye karşılık yüzlerce maden.<br />
Kim her şeyi Allah için yapar, Allah’a karşı ihlas sahibi olursa” demek, o taneyi<br />
vermektir. Bu suretle de “Allah da onun olur, her dilediğini verir” sözünün hakikati<br />
elde edilir. Çünkü bu arık ve kararsız varlık, o ebedi Allahnın zevalsiz varlığından var<br />
olmuştur. Fani varlık, kendisini ona verdi mi baki olur, asla ölmez. Yelden, topraktan<br />
korkan ve bu ikisi yüzünden helak olan katra gibi.<br />
Katra, aslı olan denize kavuştu mu güneşin hararetinden de kurtulur, yelden,<br />
topraktan da. Zahiri, denizde yok olur ama zatı yok olmaz, ebedileşir,iyileşir. Kendine<br />
gel ey katra da pişman olmaksızın varlığını ver... ver de bir katraya karşılık uçsuz<br />
bucaksız denizi bul. Kendine gel ey katra da bu şerefi bul, denizin avucuna düş, o<br />
avuçta telef olmaktan emin ol. Böyle bir devlet, kimin eline düşmüştür; bir deniz bir<br />
katrayı dilemekte istemekte!<br />
Allah hakkı için, Allah hakkı için çabuk sat ve satın al... bir katrayı ver, incilerle dolu<br />
denizi elde et. Allah hakkı için, Allah hakkı için hiç geciktirme... bu söz, lütuf<br />
denizinden gelmede! Lütuf bile bu lütuf içinde kaybolur... aşağılık bir adam, yedinci<br />
kat göğe çıkıyor.<br />
Kendine gel, hiçbir kimse bunu aramakla bulamaz... nasılsa bir acayip oyuna<br />
rastladın. Firavun, bunu bir de Haman’a söyleyin; padişaha vezirin reyini almak<br />
lazımdır, dedi.<br />
Asiye dedi ki: Bu sırrı Haman’a söyleme. Kör kocakarı, doğanın kıymetini ne bilir. Bir<br />
ak doğanı kocakarının birine verirsen iyilik olsun diye pençelerindeki tırnakları keser.<br />
Halbuki asıl iş gördüğü, avlandığı uzvu, tırnaklarıdır... kör kocakarıcağız körcesine o<br />
tırnakları kesiverir. Anan neredeymiş ki der... a ulu yavrum, tırnakların böyle uzamış<br />
senin Kötü kocakarı, doğanın tırnağını, gagasını kanatlarını keser... sevgi çağında<br />
işte bunları yapar. Doğanın önüne tutmaç kor da o, az yedi mi kızar... sevgiyi yırtar<br />
atar!<br />
Senin için böyle bir tutmaç pişirdim de sen ululuk gösteriyor, haddini bilmiyorsun ha!<br />
Sen o eziyetlere, belalara layıksın... devletin ikbalini kadrini nereden bileceksin sen<br />
Der. Tutmaç yemiyorsan bari al, bunu iç diye doğana tutmaç suyu verir. Halbuki<br />
doğan, tutmaç suyundan hoşlanmaz, içmez... kocakarı büsbütün kızar; kızgınlıkla o<br />
sıcak çorbayı doğanın başından aşağı döker, hayvanın başını yakar, kel eder!<br />
Canı yanar teessürle gönülleri parlatan padişahın lütfunu anarak ağlamaya başlar;<br />
padişahın çehresinden yüzlerce kemale nail olan o nazenin, o işveli gözlerinden yaşlar<br />
döker.<br />
“Mazagal basar” sırrına nail olan gözleri o karganın açtığı yaralarla dolar... güzel ve<br />
güzel göz, zaten kötü göz yüzünden dertlere, elemlere uğrar! Halbuki o öyle engin bir<br />
gözdür ki iki alem bile ona bir kıl kadar görünmektedir.<br />
Gözüne binlerce gökyüzü görünse kaynağın denizin yanında kayboluşu gibi kaybolur!<br />
O göz, bu duygu alemine ait şeylerden geçti mi gayb alemini görür de bu kabiliyet<br />
yüzünden öpülür durur. Zaten bir kulak bulamıyorum ki o güzel göze ait bir nükte<br />
söyleyeyim.<br />
O gözden ulu ve kutlu yaşlar süzülse Cebrail, katrasını kapardı... O güzel gidişli dilber,<br />
müsaade ederse bu kaptığı katrayı kanadına, gagasına sürerdi.<br />
Doğan der ki: Kocakarının kızgınlığı alevlendi ama kuvvetimi, nurumu, sabrımı ve<br />
ilmimi yakmadı ya. Can doğanım yüzlerce suret dokur, durur... deveyi, yaralar Salih’i<br />
değil! Salih, ululukla bir nefes aldı, bir dua etti mi dağdan, o çeşit yüzlerce deve<br />
doğar!<br />
Gönül der ki: Sus, aklını başına al... yoksa gayret, varlık nescini çeker yırtar! Fakat ne<br />
çare... padişahlık gururu, öğüt dinletmiyordu; nihayet öğüdü gönlünden koparıp attı.<br />
Allah gayretinin yüzlerce gizli hilmi vardır... yoksa bir anda yüzlerce cihanı yakardı.<br />
Mutlaka Haman’la görüşüp danışmam lazım... ülke ona dayanmaktadır, ben onunla<br />
kuvvet, kudret bulmaktayım, dedi. Mustafa’nın meşveret ettiği zat, Allah Sıddıkı idi...<br />
Ebucehel’e fikir veren Ebuleheb’di. Cinsiyet onu öyle bir çekti ki o nasihatler, kulağına<br />
bile giremedi. Her şey kendi cinsinden olana yüzlerce kanatla uçar gider... ona ulaşma<br />
hayali ile bağlarını yırtıp yürür!<br />
Muratza’nın yanına bir kadın gelip dedi ki: Çocuğum oluğun üstüne kaydı. Çağırsam<br />
ele geçmez... bıraksam düşüp helak olacağından korkuyorum. Akıllı değil ki<br />
tehlikelerden kurtul, yanıma gel deyeyim de anlasın.<br />
Elle işaret etsem anlamaz... anlasa bile kötülük şu ki dinlemez. Mememi, sütümü<br />
gösterdim ama benden gözünü, yüzünü çevirip duruyor. Allah hakkı için ey ulular, siz,<br />
bu alemde de acizlerin ellerinden tutan, onlara yardım eden erlersiniz, o alemde de!<br />
Benim derdime tez bir derman bul ki gönlümün meyvesini kaybedeceğim diye<br />
yüreğim titremede.<br />
Ali dedi ki: Dama bir çocuk çıkar... çocuğun kendi cinsini görünce, derhal oluktan<br />
dama gelir... cins, cinsine ebedi olarak aşıktır. Kadın öyle yaptı... çocuğu o çocuğu<br />
görünce ona yüz tuttu; oluktan dama geldi. Her cins, kendi cinsinden olanları çeker,<br />
bunu böyle bil.<br />
Çocuk sürtüne, sürtüne öbür çocuğun olduğu tarafa geldi ve aşağıya düşme<br />
tehlikesinden kurtuldu.<br />
Peygamberler de kulları oluktan kurtarmak için insan olarak gönderilmişlerdir.<br />
Peygamber, ben de sizin gibi insanım... kendi cinsinize gelin kaybolmayın buyurdu.<br />
Çünkü cinsiyetin acayip bir çekiciliği vardır... nerede birisini veya bir şeyi arayan<br />
varsa onu aratan, bir yana çeken cinsiyettir.<br />
İsa ve İdris, meleklere aynı cinstendiler; onun için gökyüzüne çıktılar. Harun’la<br />
Marut’sa ten cinsindendiler; yücelerden aşağıya indiler. Kafirler şeytanlarla aynı<br />
cinstendir... canları şeytanların şakirdi olmuştur. Şeytanlarda yüz binlerce kötü huylar<br />
öğrenmişler, akıl ve gönül gözünü kapamışlardır. Onların kötü huylarından en<br />
ehemmiyetsizi hasettir. Hani İblisin boynuna vuran haset.<br />
O köpekler bunlara ululuk ve haset öğretmişlerdir... onlar, halkın ebedi bir mülke, bir<br />
devlete nail olmasını istemezler. Kimde sağdan, soldan bir yücelik görürlerse hasetten<br />
adeta kulunçları kabarır, dertlenirler. Çünkü harmanı yanmış talihsiz, kimsenin<br />
mumunun yanmasını istemez.<br />
Kendine gel de sen de bir yücelik elde et başkalarının yüceliğinden dertlenme.<br />
Allahdan bu hasedin defini dile de Allah, seni cesetten kurtarsın! Allah bir yudumcuk<br />
şaraba öyle bir hassa vermiştir ki adamı sarhoş eder, iki alemden de kurtarır.<br />
Bir avuç yeşil ota, esrara öyle bir hassa vermiştir ki bir zaman olsun insanı<br />
kendisinden alır. Allah uykuya öyle bir hal vermiştir ki düşünceyi iki alemden de<br />
keser. Mecnun’u bir deri aşkından öyle bir hale getirmiştir ki dostu düşmandan fark<br />
etmez olmuştur. Senin anlayışına havale edilecek bunun gibi yüz binlerce şarabı<br />
vardır onun.<br />
Nefsin kötülük şarapları var ki o kötü kişiyi bunlarla yoldan çıkarır! Aklın kutluluk<br />
şarapları var ki insan onların neşesi ile zevalsiz bir konak bulur. Sarhoşlukla gök<br />
kubbe çadırını o yandan söker, yola düşer.<br />
Kendine gel ey gönül de mağrur olma... İsa, Allah sarhoşudur, eşek arpa sarhoşu! Şu<br />
küplerden o çeşit şaraplar ara ki sarhoşluğunun sonu gelmesin. Çünkü her sevgili,<br />
dolu bir küpe benzer... o tortuludur bu inci gibi saf.<br />
Ey şarabı anlayan, tanıtan er, ihtiyatla tat da karışıksız, katıksız arı duru bir şarap<br />
bulasın! Her iki şarap da sarhoşluk verir ama bunun sarhoşluğu, adamı da Allah’a<br />
kadar çeker götürür. Bunu iç de düşünceden, vesveselerden, hile ve düzenlerden<br />
kurtul; akıl bağı olmaksızın deve gibi coş, raksa giriş.<br />
Peygamberler ruh ve melek cinsindendirler o yüzden gökteki meleği çekerler. Yel,<br />
ateş cinsindendir onun dostudur... her ikisi de yücelir, yücelere çıkar. Boş testinin<br />
ağzını kapadın da havuza, yahut ırmağa attın mı Kıyamete kadar batmaz... çünkü<br />
içerisi boştur o boşlukta hava vardır; yelin meyli yüceleredir... içinde bulunduğu kabı<br />
da yücelere kaldırır.<br />
Peygamberlerin cinsinden olan canlar da çekişe, çekişe onların yanlarına giderler.<br />
Çünkü bu kısımdan olan kişinin aklı üstündür... şüphe yok ki akıl da yaradılış<br />
bakımından melekle aynı cinstendir. Nefis havası da düşmana üstündür... fakat nefis,<br />
aşağılık cinstendir, aşağılık alemine gider!<br />
Kıpti kötü Firavunun cinsindendi... İsrail oğulları kabilelerine mensup olanlar da Allah<br />
kelimi Musa’nın cinsinden. Haman, tan Firavunun cinsindendi... Firavun o yüzden onu<br />
seçmiş, baş köşeye geçirmiş, kendisine vezir etmişti. Hasılı sonunda da Haman onu<br />
baş köşeden ta cehennemin dibin e kadar çekti... çünkü o iki pis adam cehennem<br />
cinsindendi. İkisi de cehennem gibi yakıcıydı... ikisi de nurun zıddı idi... ikisi de<br />
cehennem gibi gönül nurundan çekinen ve nefret eden kişiydi! Çünkü cehennem, ey<br />
mümin, sırattan çabuk geç, nurun ateşimi söndürecek. Ey mümin nurun eteğimi<br />
sürüdü mü ateşimi mahvedecek; hemen geç der.<br />
Cehennemlik de nurdan ürker, kaçar... çünkü güzelin cehennem tabiatlıdır o. Mümin<br />
canla başla nasıl cehennemden kaçarsa cehennem de müminden öyle kaçar. Çünkü<br />
müminin nuru ateş cinsinden değildir... nuru arayan, hakikatte ateşin zıddıdır.<br />
Hadiste gelmiştir: Mümin duada Allah’a yalvarır, cehennemden aman diler ya;<br />
cehennemde canla başla ondan aman diler... Yarabbi, beni falandan uzak et der.<br />
Cinsiyet cazibesini şimdi bir gör hele... bakalım sen hangi cinstensin; küfür cinsinden<br />
mi, iman cinsinden mi<br />
Haman’a meylin varsa Haman’dansın... Musa’ya meylin varsa Subhan’dan! İkisine de<br />
meyilsen, iki cinsten de katışığın var... nefisle akıl, ikisi de sende karışık! İkisi de<br />
savaşta... kendine gel, kendine! Çalış da manalar suretlere üstün olsun.<br />
Düşmanını her an bozguna uğramış, mağlup olmuş göresin... savaş aleminde bu<br />
sevinç kafirdir doğrusu! O inatçı suratlı Firavun, nihayet Haman’a kabalıkla bu sözleri<br />
söyledi, Allah Kelim’inin vaatlerini anlattı... o sapığı kendine mahrem etti.<br />
Firavun Haman’ı tenha bulunca bunları anlattı. Haman sıçrayıp yakasını yırttı. O<br />
melun naralar attı, ağladı... kavuğunu, sarığını yere attı.<br />
Dedi ki: Böyle küstahça ve abes sözleri nasıl oldu da padişahın yüzüne karşı söyledi<br />
Sen, bütün alemi hükmüne almış, işini bahtın yardımı ile altın haline getirmişsin.<br />
Padişahlar, inatsız, ısrarsız doğudan da sana vergi getirmedeler, batıdan da!<br />
Ey ulu padişah, bütün padişahlar, sevinçle senin kapının eşiğini öpüyorlar! Düşmanın<br />
atı atımızı gördü mü, sopa görmeden yüz çevirmede! Şimdiye dek alemin tapındığı<br />
secde ettiği sendin... şimdi kulların en aşağısı mı olacaksın Bir efendinin kula<br />
tapmasındansa binlerce defa ateşe atılması daha hoş!<br />
Hayır buna imkan yok! Ey Çin ülkesini bile hükmü altına alan padişahım, önce beni<br />
öldür de seni bu halde görmeyeyim! Padişahım önce benim boynumu vur da bu<br />
alçalmayı gözlerim görmesin! Böyle bir şey olmamıştır ya... fakat olmasın da! Yer, gök<br />
olacak, gökyüzü yer ha!<br />
Kullarımız, bizimle kapı yoldaşı olacaklar... esirlerimiz, gönüllerimizi yaralayacak, öyle<br />
mi<br />
Düşmanların gözleri aydın olacak da dost körleşecek... sonra da bize mezarın dibi, gül<br />
bahçesi kesilecek ha!<br />
Haman, dostla düşmanı tanımıyor, tavlayı körcesine ters oynuyordu. A melun senin<br />
düşmanın senden başkası değil... kinine uyup da suçsuzlara düşman deme!<br />
Sence bu kötü hal devlettir... yani evveli “Devkoş”, sonu da “Let-dayak ye!”bu<br />
devletten sürüne, sürüne kaçmazsan şu baharın daima güz olur gider! Doğu ve batı,<br />
senin gibi niceleri görmüştür... sonunda hepsinin de başı, bedeninden kesilmiş<br />
gitmiştir.<br />
Doğuyla batının bile kararı yokken nasıl olur da bir adamı ebedi edebilirler<br />
Korkuda,zindana<br />
Girmekten ürkme yüzünden halk, sana birkaç günceğiz yaltaklandı... onunla<br />
öğünüyorsun Ha!<br />
Fakat halk kime secde ederse onun canını zehirliyor demektir.<br />
Bir kere devlet, yüz çevirdi, bir kere bahtı döndü mü kendisine secde edenin kendisini<br />
zehirlediğini de analar, bilgi sahibi olan adam da. Ne mutlu ona ki nefsini<br />
aşağılatmıştır... vay o kişiye ki serkeşlikle dağ gibi baş kaldırmıştır.<br />
Bu ululuk bil ki zehirli bir şaraptır... o şarapla aptal kişi sarhoş olur. Bir devletsiz,<br />
zehirli şarabı içti mi bir zamancağız neşeden başını sallar ama, bir an sonra zehir,<br />
canına tesir eder; can verip can almaya başlar. Onun zehirli olduğuna inanmıyorsan<br />
bak da gör; Ad kavmine o zehir neler etti<br />
Bir padişah, başka bir padişahı tuttu mu ya öldürür, ya bir zindana hapseder! Fakat bir<br />
düşkün dertliyi görse derdine merhem bulur; ona ihsanlarda bulunur! O ululanma<br />
zehir değilse neden padişah, onu suçsuz, hatasız öldürüyor<br />
Öbürüne de kendisine bir kullukta bulunmadığı halde neden iltifat ediyor Bu iki<br />
harekete bakıp zehri anlamak mümkündür! Yol kesen, asla bir yoksulu dövüp<br />
vurmaz... Kurt ölü kurdu katiyen ısırmaz.<br />
Hızır gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı. Mademki kırık<br />
gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet yoksulluktadır, yürü yoksul ol. Madeni olan ve<br />
madenden birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaraları ile paramparça oldu.<br />
Kılıç boynu olanın boynunu keser... gölge yerlere döşenmiştir o hiç yaralanmaz.<br />
Ululuk fazla ateştir a kızgın... kardeş, kendini ateşe nasıl atıyorsun ki Yerle bir olan,<br />
bak hele oklara hedef olur mu hiç Fakat yerden baş kaldırdı mı o zaman hedefler gibi<br />
çaresiz yaralanır. Bu bizlik, benlik, halkın merdivenidir... halk nihayet bu merdivenden<br />
düşer!<br />
Kim merdivenin daha üstüne çıkarsa daha aptaldır... çünkü düşünce onun kemikleri<br />
daha beter kırılır. Bunlar fer-ileridir... asılları ise şudur: Yücelik Allah’a şirk koşmadır.<br />
Ölmedin de onunla dirilmedin mi ona ortak olmaya, ülke ve devlet kazanmaya<br />
savaşan bir düşmansın! Fakat onunla dirildin mi, zaten dirilen odur... bu, tam birliktir;<br />
nerede şerik oluş Fakat bunu işlerinin aynasında gör, çünkü bunu sözle, dedikoduyla<br />
anlayamazsın! İçimdekini söylersem çok ciğerleri kan kesiliverir!<br />
Artık bu kadarını kafi göreyim... zaten anlayanlara bu yeter... köyde kimse varsa iki<br />
kere seslendim işte. Hasılı Haman, o kötü sözlerle böyle bir yolu Firavuna kesti.<br />
Devlet lokması da ağzına kadar gelmişti... Haman Firavunun boğazını kesiverdi.<br />
Firavunun harmanını o yele verdi... hiçbir padişahın böyle bir veziri olmasın.<br />
Musa dedi ki: Ben sana lütuflar gösterdim, cömertliklerde bulundum... fakat ne<br />
yapayım Allah sana kısmet etmemiş! Hakiki olmayan padişahlığı ne el bil, ne yen!<br />
Çalma, çırpma padişahlık, cansız, gönülsüz ve gözsüzdür. Sana padişahlığı halk<br />
verdiyse borç alır gibi yine senden alır!<br />
İğreti padişahlığı Allah’a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakiki padişahlık<br />
versin!<br />
BAHİS<br />
Arap beyleri toplanıp Peygamberin yanına gelerek çekişmeye başladılar. Dediler ki:<br />
Sen bir beysin... bizim de her birimiz birer beyiz! Şu beyliği bölüşelim, ülkenin sana<br />
düşen kısmını al! Her birimiz, kendisine düşen bölüğe razı olsun; sen de artık bizim<br />
hissemizden el yıka.<br />
Peygamber dedi ki: Bana beyliği Allah verdi... o, bana başbuğluk ve mutlak bie beylik<br />
ihsan etti.<br />
Buyurdu ki: Bu devir, Ahmed’in devridir, bu zaman, Ahmed’in zamanı... kendinize<br />
gelin de onun emrine uyun!<br />
Kavim, biz de Allahnın takdiri ile hükmediyoruz... bize de beyliği veren Allahdır dedi.<br />
Peygamber fakat dedi... Allah, bana beyliği bir mülk olarak verdi, sizeyse bir vesileyle<br />
iğreti. Benim beyliğim kıyamete dek bakidir... iğreti beylikse çabucak geçip gider!<br />
Kavim ey emir... çok söyleme; üstün olduğunu iddia ediyorsun, delilin nedir dediler.<br />
Derhal Allahnın kahır emri ile gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o<br />
civarı kapladı. O pek korkunç sel şehre yüz tuttu... şehirliler feryat ederek korkudan<br />
kaçışmaya başladılar. Sınama zamanı gelmişti... şüphenin kalkacağı hakikatin apaçık<br />
ortaya çıkacağı zamandı. Peygamber dedi ki: Her bey mızrağını atsın da şu sel dursun!<br />
Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Beyliğinizi bir sınayalım! Hepsi mızraklarını<br />
attılar. Mustafa’da elindeki sopayı, o buyruklar yürüten inanmayanları aciz bırakan<br />
sopayı attı.<br />
O coşkun inatçı ve şiddetli sel, bütün o mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp<br />
sürükledi. Bütün mızraklar kayboldu... sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde<br />
duruyordu! O sopanın himmetiyle o şiddetli sel, şehirden yüz çevirdi, başka bir tarafa<br />
akıp gitti.<br />
Bu büyük işi gören Arap beyleri, korkularından hep Mustafa’nın beyliğini tasdik<br />
ettiler. Yalnız hasetleri pek üstün olan üç kişi inanmadı... inatlarından büyücü ve<br />
kahin dediler.<br />
İğreti beylik böyle zayıf olur... Allah vergisi olan beylikse böyle yücedir işte.<br />
Ey soyu sopu belli kişi, o mızraklarla sopayı görmediysen o beylerin adları ile<br />
peygamberin adına bak. Onların adlarını kuvvetli, şiddetli ölüm seli sildi süpürdü...<br />
fakat Ahmed’in adı ve devleti baki.<br />
Onun nöbetini günde beş defa vuruyorlar... bu, kıyamete kadar her gün böyle sürüp<br />
gidecek! Aklın varsa sana lütuflarda bulundum... eşeksen eşeğe de asayı getirdim.<br />
Seni bu ahırdan öyle bir çıkarırım ki sopayla başını, kulağını kanlara boyarım!<br />
Bu ahırdaki eşekler de senin cefandan aman bulamıyorlar insanlarda! İşte sevilmeyen<br />
her eşeği yola getirmek, terbiye etmek için sopa getirdim ben! Seni kahretmek için o<br />
sopa, bir ejderha kesilir... çünkü sen de işte ve huyda bir ejderha kesilmişsin. Sen<br />
amansız bir dağ ejderhasısın ama gökyüzü ejderhasına da bak!<br />
Bu sopada cehennemden bir hisse var... kendine gel de aydınlığa kaç. Yoksa benim<br />
dişlerimin arasında kalırsın... benim kahrımdan seni kimse kurtaramaz demektedir.<br />
Allahnın cehennemi nerede demeyesin diye bu, bir sopayken şimdi ejderha olmuştur.<br />
Allah, nereyi isterse orasını cehennem yapar... gökyüzünün yücelerini kuşa ökse ve<br />
tuzak haline getirir. Dişlerine bir ağrı verir ki bu diş ağrısı cehennem, ejderha dersin.<br />
Yahut da tükürdüğünü bal haline kor... bu, cennet ve cennet elbiseleri dersin!<br />
Dişlerinin dibinden şeker bitirir... bu suretle kaderin hükmünü anlar bilirsin!<br />
Şu halde dişlerinle suçsuzları ısırma... çekinemeyeceğin, kurtulamayacağın silleyi<br />
düşün. Allah Nil’i Kıpti’lere kan haline getirdi... İsrail oğullarını da beladan korudu.<br />
Buna bak da Allahnın yoldaki aklı başında kişiyle sarhoşu ayırt ettiğini anla. Nil bu<br />
ayırt edişi Allahdan öğrendi de buna ihsanlarda bulundu, öbürünü sıkıca bağladı. Allah<br />
lütfu, Nil’e akıl verdi... kahrı ise Kabil’i sersemleştirdi. Keremi ile cansız şeylerde akıl<br />
yarattı... kahrı ile aklının aklını aldı. Lütfuyla cansız şeyde akıl peydahlandı... kahrı ile<br />
bilgi akıllardan kaçtı. Emri ile oraya yağmur gibi akıl yağdı... bunun aklıysa Allah<br />
hışmını görüp kaçtı gitti!<br />
Bulut, güneş, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler. Her<br />
biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip çatar. Bunu nasıl<br />
oldu da peygamberlerden anlamadın sen Onlar, taşa sopaya bilgi ihsan ettiler.<br />
Bunları gör de diğer cansız şeyleri de şüphesiz bir halde sopaya, taşa kıyas et! Taşla<br />
sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız şeylerin halinde de haber verir...<br />
onlar da “Biz, Allah’ı biliriz, ona itaat ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmiş abes<br />
şeyler değiliz” derler.<br />
Nil suyuna bak da anla... boğarken iki ümmetin arasını ayırt etti ya! Yer, nasıl Karun’u<br />
kahredip sömürdü; onu nasıl bildiyse Nil’i de öyle bilgi sahibi bil. Ay da öyle... emri<br />
duyunca derhal gökyüzünde yarıldı, ikiye bölündü ya.<br />
Nerede bir ağaç ve taş varsa Mustafa’yı görünce apaçık selam verdi ya! İşte<br />
cansızların hepsini de böyle bil, böyle tanı!<br />
Dün birisi, alem, sonradan yaratıldı... bu gökyüzü fanidir, varisi Hak’dır diyordu. Bir<br />
filozof dedi ki: Sonradan yaratıldığını nasıl biliyorsun Yağmur bulutun sonradan<br />
yaratıldığını nasıl bilir Bu değişip duran alemden sen, bir zerre bile değilsin... öyle<br />
olduğu halde güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin ki<br />
Pislik içinde gömülü olan bir kurtcağız, yeryüzünün evvelini, sonunu nereden bilecek<br />
Sen bu sözü babandan duydun... taklitle aptallığından ona sarıldın Sonradan<br />
yaratıldığına delil nedir söyle; yoksa sus, fazla söylenmeye kalkma!<br />
Adam dedi ki: Bu derin denizde bir gün iki bölük halkın bahse giriştiklerinin gördüm.<br />
Onlar çekişir bahsederken halk onların başına üşüştü. Ben de kalabalığın arasına<br />
karıştım, onların sözlerini, hallerini anlamak için durdum, bekledim.<br />
Bir bölüğü alem fanidir... şüphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var diyordu. Öbür<br />
bölüğün bu alem kadimdir, evveli yoktur, yaratıcısı yapıcısı da yoktur... varsa bile<br />
kendisidir diyordu.<br />
Allah’a inanan, yaratıcıyı inkar ettin... geceyle gündüzü getirip götüren ve rızk veren<br />
Allah’a münkir oldun, dedi.<br />
Filozof ben dedi... delilsiz sözü dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır! Hadi<br />
delilini göster... yoksa bu alemde delilsiz söz dinlemem ben!<br />
Mümin dedi ki: Delil, canımdadır... canımın içinde gizli delilim var! Senin gözün<br />
zayıftır, hilali göremezsin; fakat ben görüyorum, bana kızma.<br />
Dedikodu uzadıkça uzadı... dinleyenlerde bu bezenmiş alemin başına, sonuna hayran<br />
olup kaldılar. Mümin dostum dedi... gönlümde bir delil var... bence, bu, alemin<br />
sonradan yaratıldığına bir alamet! İyice inanmışım... inancımın nişanesi de şu: İyice<br />
inanan ateşe bile girse, aşılardaki aşk sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz,<br />
mahvolmaz! Sözlerinin sırrı, ancak yüzümün sarılığından, zayıflığından anlaşılır.<br />
Yanaklara akan kanlı göz yaşları, sevgilinin güzelliğine delildir.<br />
Filozof, ben halkın hepsine de delil olamayan bu şeylere ehemmiyet vermem, bunları<br />
delil saymam, dedi.<br />
Mümin dedi ki: Kalp akçe ile halis akçe bahse girişseler... halis akçe, sen kalpsın; ben<br />
halisim, iyiyim dese, son sınama ateştir... bu iki arkadaş ateşe düştüler mi. Halkın ileri<br />
gidenleri de hallerini anlar, alelade olanları da... herkes, şüpheden kurtulur, onların<br />
ne olduklarını iyice anlar bilir.<br />
Canım, su ve ateş de gizli olan halis akçayla kalpı sınamak, için yaratılmıştır. Sen ve<br />
ben... ikimiz de ateşe girelim... bu işe şaşıp kalanlara baki bir delil olalım! Ben de, sen<br />
de birden denize dalalım... çünkü ben de bu halka bir delilim sen de!<br />
Öyle yaptılar; ateşe girdiler... ikisi de kendilerini kızgın ateşe attılar. Allah var diye<br />
iddia eden kurtuldu öbür haramzede yandı, mahvoldu. Bu haberi müezzinden duy...<br />
ham ruhun körlüğünü bir kat daha arttırır!<br />
Ecelle ölümle Mustafa’nın adı yanmamıştır... çünkü o adın sahibi ileriden ileriydi<br />
uludan ulu. Bu devirde bahse girişenlerin yüz binlercesi münkirlerin perdelerini<br />
yırtmıştır.<br />
Müminle filozof bu işe karar verdiler... mucizelerin devam ettiği zuhur etti; doğru olan<br />
galip oldu... bu cevaptan anladım ki alemin evveli vardır, bu gök kubbe sonradan<br />
yaratılmıştır diyen haklıdır. Münkirin getirdiği delilin yüzü daima sarıdır... o inkarın<br />
doğruluğuna nerede bir nişane<br />
Münkirlerin övüldüğü bir minare nerede Alemde böyle bir minare göster bana da<br />
onların doğruluğuna nişane olsun. Hani nerede bir mimber ki oraya birisi çıksın da bir<br />
münkirin zamanını ansın. Paraların üstüne basılan peygamber adları, kıyamete kadar<br />
onların doğruluğuna alamettir.<br />
Padişahların paraları değişir duru... fakat Ahmed’in parası, kıyamete dek sürer gider!<br />
Altın olsun, gümüş olsun... bir paranın üstünde bir münkirin adını gösterene!<br />
Hadi bunu mucize sayma! Peki bir de güneş gibi apaydın olan ve adına Ümmül Kitap<br />
denen yüz dilli Kuran’a bak! Kimsenin ondan bir harfi çalmaya, yahut sözüne bir söz<br />
katmaya ne haddi var, ne kudreti.<br />
Üstünün dostu ol ki üstün olasın... kendine gel be hey azgın, mağluplara dost olma!<br />
Münkirin delili, ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey<br />
görmüyorum! Hiç düşünmez ki nerede bir görünen şey varsa o, gizli hikmetleri haber<br />
vermededir.<br />
Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.<br />
GÖKLER YERLER VE İKİSİ ARASINDAKİLER<br />
Hiçbir ressam var mıdır ki yaptığı resmi, hiçbir menfaat ümidi gözetmeden yalnız<br />
resim yapmak için yapsın. Hem resim yapmak için yapar, hem de uluların büyüklerin<br />
bir vesile ile kederlerinden kurtulmalarını ister. Çocukların neşelenmesini, bu resimle<br />
ölüp gitmiş dostların, dostlar tarafından hatırlanmasını diler.<br />
Hiçbir testici yoktur ki içine su konmasını düşünmeden testisini, sırf testi yapmak için<br />
yapsın! hiçbir kaseci yoktur ki kaseyi ancak kase olmak için yapsın da içine yemek<br />
konmak için yapmasın!<br />
Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdığı yazıyı yalnız yazısını, yazısının güzelliğini<br />
göstermek için yazsın da okumak için yazmasın.<br />
Görünen suret gayp alemindeki surete delalet eder, o da başka bir gayp suretinden<br />
vücut bulmuştur. Böylece bunları, görüşünün miktarınca ta üçüncü dördüncü, onuncu<br />
surete kadar say dur.<br />
Oğul bunla, satrançtaki oyunlara benzer... her oyunun faydasını ondan sonrakinde<br />
gör. Bu oyunu, o gizli oyunu oynamak için, onu da diğer bir oyun için... nihayet o<br />
oyunu da bir başka oyun için oynarlar.<br />
Gözünü böylece etraftan ileriye çevir de ta karşındakini mat edip oyunu kazanıncaya<br />
dek ne oyunlar oynayacaksan hepsini gör. Merdiven basamaklarına çıkmak için önce<br />
birincisine, sonra ikincisine basmak lazım. ikincisi de bil ki üçüncüsüne çıkmak için<br />
kurulmuştur... böyle, böyle merdivenin son basamağına çıkar dama varırsın.<br />
Yemek meni içindir... meni de soy sop üretmek, gönlü gözü aydınlatmak içindir. Fakat<br />
kısa görüşlü adam, ilk işten başka bir şey görmez... aklı yerde yetişen otlara benzer,<br />
yere mahkumdur, gezmez dolaşamaz. Otu, ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın... ayağı<br />
toprağa kakılmış kalmıştır. Rüzgarın tesiri ile başını sallasa da baş sallanmasına<br />
aldanma.<br />
Başı, ey seher yeli, duyduk, peki der ama ayağı isyan ediyoruz bırak bizi der. Kısa<br />
görüşlüde gezip dolaşmayı bilmediğinden aşağılık kişiler gibi sürünüp gider... körler<br />
gibi Allah’a dayanıp adım atar.<br />
Savaşta Allah’a dayanmaktan ne fayda çıkar ki Bu tavla oynayan acemilerin Allah’a<br />
dayanmasına benzer. Donup kalmamış olan keskin bakışlarsa, ileriyi delip gider,<br />
perdeleri yırtıp görür. Bu bakışa sahip olanlar, on yıl sonra olacak şeyi şimdicik, hem<br />
de gözleri ile görürler.<br />
Böylece herkes bakışı ve görüşü miktarınca gaybı da görür, geleceği de... hayrı da<br />
görür şerri de. Gözün önünde ardında bir hail kalmadı mı bütün dünya dümdüz olur,<br />
göz, gayp levhini bile okur.<br />
Gözünü ardına çevirdi mi varlığın başladığı zamandan itibaren büütün macera ve<br />
alemin yaradılışı gözüne görünür! Yer meleklerinin ululuk ıssı Allah ile babamızın<br />
halife olması hususunda bahse giriştiklerini duyar görür. Ön tarafa baktı mı mahşere<br />
kadar ne olacaksa onların da hepsi gözünün önünde canlanır.<br />
Şu halde arkaya bakınca aslın aslına kadar... önüne bakınca kıyamete kadar her şey<br />
gözüne apaçık görünür. Herkes gönlünün aydınlığı ve cilası nispetinde gaybı görür.<br />
Kim gönlünü daha fazla cilaladı ise daha ziyade görür... ona daha fazla suretler<br />
görünür.<br />
Sen eğer bu arılık Allah lütfu dersen gönlünü arıtmaya muvaffak oluş da onun<br />
vergisidir, onun lütfundandır. O çalışma da o dua da himmet miktarıncadır... “İnsan,<br />
ancak çalıştığını elde eder!” himmeti veren ancak Allahdır... hiçbir saman çöpü,<br />
padişahın himmetine sahip değildir.<br />
Allahnın bir adamı bir işe ayırması, bir işe koşması, dileği, isteği, ihtiyar ve iradeyi<br />
men etmek değildir ki! Fakat talihsize bir zahmet erdi mi o pılısını pırtısını toplar,<br />
küfür ve ,isyan semtine çeker. Talihli birisine bir zahmet verdi mi o, pılısını pırtısını<br />
daha yakına çeker getirir. Kötü yürekliler, korkularından savaşta kaçma sebeplerini<br />
ele alırlar, onlara yapışırlar. Cesur erlerse yine can korkusundan düşman saflarına<br />
hücum ederler.<br />
Korku ve tasa Rüstem’leri ileri götürür... o kötü yürekli korkaksa korkusundan olduğu<br />
yerde ölür gider. Bela ve can korkusu mihenktir... onun içindir yiğitler, tehlike anında<br />
korkaklardan ayırt edilirler.<br />
Allah Musa’nın gönlüne vahyetti: “Ey seçilmiş kişi ben seni seviyorum.” Musa ey<br />
kerem sahibi dedi: sebebini söyle de neyse onu arttırayım.<br />
Allah dedi ki: Çocuk , anası kendisine kızsa bile yine anasına sarılır! Ondan başka<br />
birisinin varlığını bile bilmez... ondan mahmurdur, ondan sarhoş. Anası ona bir sille<br />
indirse yine anasına gelir, ona sokulur. Ondan başka kimseden yardım istemez...<br />
bütün şerri de odur, bütün hayrı da o.<br />
Senin hatırında da hayırdan, şerden bizden başka kimse yok... başka yerlere dönüp<br />
bakmıyorsun bile! Benden başka ne varsa sence taştan, kerpiçten ibaret... ister çocuk<br />
olsun, ister genç, ister ihtiyar, hiç kimseye aldırış ettiğin yok.<br />
Namazda “İyyake nabüdü- yalnız sana taparız” ve bela vakitlerinde “Sensen<br />
başkasından yardım istemeyiz” demek de buna benzer. Bu “İyyake nabüdü” sözlükte<br />
hasrdır ve ancak ziyanı gidermeye münhasırdır.<br />
“İyyake nestain” de hasr içindir ve yardım istemeyi yalnız Allah’a hasreder. Yani bu<br />
ayetin manası şudur: Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz.<br />
SÖZ MANAYI AÇAR MI ÖRTER Mİ<br />
Bir padişah, nedimlerinden birine kızdı, onun tozunu dumanına katmak, onu<br />
mahvetmek istedi. Kılıcını kınından çekti, yaptığı hareketin cezasını verecek, nedimin<br />
başını kesecekti. Kimsede bir şey söyleme, yahut birisinin şefaat edip bağışlanmasını<br />
dilemeye kudret yoktu. Yalnız padişah yakınlarından İmadüllah adlı birisi,<br />
Mustafa’casına şefaate kalkıştı; yerinden sıçrayıp hemen secdeye kapandı... padişah<br />
da derhal kılıcını elinden bıraktı.<br />
Dedi ki: “İfrit bile olsa bağışladım... Şeytan bile olsa sucunu örttüm. Ayağını ortaya<br />
attın mı atmadın mı Yüzlerce ziyanda bulunmuş olsa razıyım. Yüz binlerce<br />
kızgınlıktan geçebilirim... senin benim yanımda o derece bir değerin vardır. Senin<br />
yalvarmana aldırış etmezlikten gelemem... senin yalvarman benim yalvarmam<br />
demektir. Yerle gök birbirine karışsaydı bu adamı yine affetmezdim. Vücudumun her<br />
zerresi, ayrı, ayrı yalvarsaydı yine başını kılıçtan kurtaramazdı.<br />
Fakat bağışladım diye seni minnetli bir hale getirmiyorum ha... yalnız benim<br />
yanımdaki değerinin anlatıyorum ey benim yanımdaki değerini anlatıyorum ey benim<br />
nedimim! Bunu sen yapmadın, ben yaptım... ey sıfatları, bizim sıfatlarımızda<br />
görülmüş, ey varlığını biz e vermiş olan nedim.<br />
Bu işi sen dileyerek yapmadın, içinden öyle geldi... seni bu işe sevk eden biziz...<br />
Çünkü ben, sana kendimi vermiş değilim, sen varlığını bana vermişsin. “Sen atmadın<br />
o taşları... hakikatte Allah attı” ayetine mazhar olmuşsun... kendini köpük gibi<br />
dalgaya salıvermiş, bırakmışsın! Mademki la oldun, illanın yanında ev kur... şaşılacak<br />
şey şu: Hem esirsin hem bey!<br />
Ne verdiysen padişah verdi, sen vermedin... doğruyu Allah daha iyi bilir ya, ortada var<br />
olan ancak odur. O nedim zahmetten beladan kurtuldu, fakat bu şefaatçiye öyle bir<br />
incindi ki selam bile vermez oldu. O ihlas sahibi kişiden dostluğu kesti... yolda<br />
rastlasa yüzünü duvara döner, selam vermezdi! Kendisini kurtaran arkadaşına adeta<br />
yabancı olmuştu... halk şaşırdı, bu iş, ağızlara yayıldı, hikaye gibi söylenmeye<br />
başlandı. Herkes, deli değilse neden canını satın alan arkadaşı ile dostluktan vazgeçti.<br />
O, onun başını kurtardı, canını satın aldı... ayağının bastığı yer toprak kesilmeliydi.<br />
Halbuki bu tersine hareket etti, ondan vazgeçti, böyle bir dosta kin gütmeye başladı<br />
diyordu. Aralarını bulmak isteyen birisi onu kınadı da dedi ki: Böyle bir öğütçü dosta<br />
neden bu cefada bulunuyorsun Padişahın o has dostu, senin canını satın aldı, boynun<br />
vurulmadı, kurtuldun, fakat seni o kurtardı! Kötülük bile yapsaydı kaçmaman<br />
gerekti... halbuki o temiz ve iyi dost, sana iyilikte bulundu.<br />
Nedim dedi ki: Ben, canımı padişaha feda edecektim... o, neden araya girdi de<br />
şefaatte bulundu O anda ben Allah’la öyle bir haldeydim ki aramıza seçilmiş bir<br />
peygamber bile giremezdi! Padişahın kahrından başka bir rahmet istemem, ondan<br />
başka kimseye sığınamam. Ben, padişaha yüz tutmuş, onu sevmiş, ondan başkasını<br />
yok bilmişim! Kahrı ile başımı kesse bile bana altmış tane can bağışlar! Benim işim<br />
başımla oynamak, arlıktan geçmektir... padişahımın işi de baş bağışlamaktır.<br />
Padişahın eliyle kesilen başa ne mutlu... yazıklar olsun ondan başkasına eğilen başa!<br />
Padişah kahreder de geceyi zift gibi karanlık bir hale sokarsa gece, öyle bir yüce<br />
dereceye erer ki binlerce bayram günü olmadan bile arlanır! Padişahı gören kimsenin<br />
padişahın etrafında dönmesi kahrın da üstündedir, lütfun da; küfürden de üstündür,<br />
dinden de!<br />
Buna ait alemde bir söz yoktur... gizlidir, gizlidir gizli! Çünkü bu güzel ve temiz adlarla<br />
sözler, Adem kirmanından zuhur etti.<br />
“Allemel’esma” Adem’e imamdı, fakat ayın lâm elbisesi ile değil! Adem başına sudan,<br />
topraktan bir külah koyunca o cana ait adların yüzü karardı. Suyla topraktan mana<br />
zuhur etsin diye cana ait adlar, harf ve nefes nikabiyle yüzlerini örttüler. Söz, gerçi bir<br />
bakımdan manayı açar ama on bakımdan da örter, gizler!<br />
Ben, zamanın Halil’iyim, o da Cebrail’dir. Bela çağında onun kılavuzluğunu istemem<br />
ben! O, Halil’e şefaat eden Cebrail’den edep öğrenmedi mi ki Cebrail Allah Halil’ine<br />
“Muradın var mı Söyle de yardım edeyim... yoksa derhal çekip gideyim”... deyince<br />
İbrahim, “hayır... sen aradan çık. Hakikat meydana çıktıktan sonra vasıta zahmettir”<br />
dedi.<br />
Peygamber bu dünya için kulları Allah’a ulaştıran bir bağdır. Çünkü o müminlerle<br />
Allah arasında bir vasıtadır. Fakat her gönül, gizli vahyi duyup işitseydi alemde harf<br />
ve sese ne lüzum kalırdı<br />
Gerçi o Allahdan mahvolmuştur, başsızdır... fakat benim işim ondan da ince! Onun<br />
yaptığı iş Allah işidir, ben ona göre zayıfım... doğru, fakat bu iş, yine bana pek kötü<br />
görünmede! Halka lütfun ta kendisi olan şey, yüce ve nazenin erlere kahırdır. Şu<br />
halde halk, zahmet ve belalar çekmeli de aradaki farkı görüp anlamalı!<br />
Ey hakiki dost, manayı anlamaya vasıta olan bu harfler, manaya erişmiş adama göre<br />
dikendir, hordur hakirdir! Öyleyse saf ruhun harflerden kurtulması için pek çok<br />
belalar çekmesi, pek anlayışlı olması lazımdır.<br />
Fakat bazıları bu sesten büsbütün sağır kesilirler, bazıları ise daha yücedir, daha<br />
üstün olurlar! Bu bela Nil ırmağına benzer, iyilere sudur, kötülere kan. Kim, sonu daha<br />
fazla görürse daha kutludur... daha ciddiyetle işe sarılır, ekin eker de daha fazla<br />
meyve toplar. Çünkü bilir ki bu ekim dünyası, mahşere hazırlanmak, ahirette burada<br />
ektiğini toplamak, devşirmek için yaratılmıştır. Hiçbir bağlantı yoktur ki yalnız o bağ<br />
için bağlansın... o bağlantı, bir ticaret elde etmek, bir kâr kazanmak içindir. Dikkat<br />
edersen görürsün ki hiçbir münkirin inkarı, sırf inkar için değildir...<br />
Hasedinden düşmanı kahretmek, yahut üstün olmayı dilemek, kendini göstermek<br />
içindir. O üstünlük isteği de başka bir tamahladır... hasılı manalar olmadıkça<br />
suretlerin bir lezzeti olamaz! İşte onun için “Neden bunu yapıyorsun ” diye sorarsın...<br />
çünkü suretler zeytin yağıdır mana ışık. Değilse bu “Neden” sözü neden Çünkü suret,<br />
ancak o suret ,ç,n olsaydı “Neden bunu yapıyorsun ” diye sormazdın ki!<br />
Bu “Neden” diye sormak, bir şey öğrenmek içindir... bundan başka bir suretle neden<br />
diye sormak kötüdür. Ey emin adam, bunun faydası, sırrı bundan ibaretse neden<br />
hikmetini arıyorsun ya! Göğün ve yer ehlinin suretleri, ancak bu suretler için<br />
yaratılmışsa bunda bir hikmet yoktur ki! Bir hikmet sahibi yoksa bu tertip nedir... bir<br />
hikmet sahibi varsa işi nasıl boş ve abes olabilir Doğru, yanlış, bir şey düşünmeksizin<br />
ne kimse hamama bir resim yapar, ne bir yeri boyar!<br />
HZ.MUSA´NIN ALLAH’A SORUSU<br />
Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Allah, yapıp düzdün, neden yine bozar<br />
yıkarsın Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın... sonra bunları yıkar,<br />
mahvedersin; neden<br />
Allah dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun,<br />
biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim. Fakat<br />
bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun... bunu bilip sonra da<br />
halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu<br />
biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.<br />
Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu<br />
soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... nitekim diken de toprakla sudan biter,<br />
gül de!<br />
Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş... nitekim acı da rutubetten hasıl<br />
olur, tatlı da! Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir... hastalık da iyi gıdadan olur,<br />
kuvvet de!<br />
Allah Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi<br />
yaptı. Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.<br />
Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine adeta düşman olurlar,<br />
çekişir dururlar.<br />
Allah buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.<br />
Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel! Musa tohum ekti, ekin<br />
bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti... Orağı alıp biçmeye başladı.<br />
Gaybtan kulağına bir ses geldi:<br />
Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun Musa dedi ki:<br />
Yarabbi, burada tane de var saman da... onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman<br />
ambarına konması layık değil... saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu<br />
ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka eklerken ayıt etmek lazım.<br />
Allah dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun Musa<br />
Allahn bana bu temyizi sen verdin dedi... Allah dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da<br />
temyiz olmaz Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış kara ruhlar da.<br />
Bu sedeflerin hepsi bir değil... birisinde inci var, öbüründe boncuk! Buğdayları<br />
samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vacip. Bu alem halkı,<br />
hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır.<br />
Ben bir hazineydim dedi Allah, hem de gizli... bunu duyda cevherini kaybetme,<br />
meydana çıkar!<br />
Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk cevherinde yalan da gizlidir. O yalanın, şu<br />
fani tendir... doğrun da Allah’a mensup olan can! yıllardır şu ten ayranı meydandadır<br />
da can yağı onda fani ve değersiz bir hale gelmiştir.<br />
Nihayet Allah, bir elçi kulunu, ayranı yayığa koyup döven birisini gönderir de, bende<br />
bir ben gizli olduğunu bileyim diye sıfatla hünerle o yayığı döver. Yahut da zatından<br />
adeta bir cüz olan bir kulunun sözünü izhar eder de o söz, vahiy arayan kişinin<br />
kulağına girer.<br />
Müminin kulağı, vahyimizi kavrar, beller... öyle kulak, insanı Hakk’a davet edenin<br />
eşidir, arkadaşıdır. Adeta çocuğun kulağına benzer; anasının sözleriyle dolar da söze<br />
başlar, konuşur. Çocukta anlayan bir kulak olmazsa anasının sözünü duymaz, dilsiz<br />
olur.<br />
Anadan doğma sağır, daima dilsizdir de... söyleyen kişi, sözü önce anasından<br />
duymuştur. Bil ki sağır ve dilsizin kulağı, afetlerden bir afettir... ne söz dinlemeye<br />
kabiliyeti vardır, ne de bellemeye. Belletilmeden söyleyen Allahdır, çünkü onun<br />
sıfatları, sebeplerden ayrıdır. Yahut Adem gibi ana ve dadı hicabı olmaksızın Allah<br />
telkini ile söyler. Yahut da Allah belletmesiyle Mesih gibi doğar doğmaz konuşur.<br />
Doğuşundaki zina ve fesat töhmetlerini ret etmek, zinadan doğmadığını anlatmak için<br />
dile gelir.<br />
Çalışmada bir hareket gerek ki ayran, gönüldeki yağdan ayrılsın. Yağ, ayran içinde<br />
adeta yok gibidir de ayran, varlık alemine bayrak dikmiştir. Sen de var olarak görünen<br />
deriden ibarettir... fani görünen yok mu Asıl var olan odur işte! Yağlanmamış,<br />
eskimemiş ayranın varsa dövüp yağını çıkarmadıkça sakın harcama!<br />
Hemen onu bilgiyle elden ele alarak döndüre dur da gizlendiğini meydana çıkarsın.<br />
Çünkü bu fani ola şey, bakinin delilidir... nitekim sarhoşların yalvarmaları da sakiye<br />
delildir!<br />
Bayraklardaki aslanların hareketi, gizli bir yelin varlığından haber verir. Yeller<br />
esmeseydi ölü aslan havada nasıl olur da hareket ederdi<br />
Aslanın hareketlerinden rüzgarın sabah yeli, yahut cenup rüzgarı olduğunu anlarsın...<br />
bu hareket, o gizli rüzgarı anlatır. Şu beden de bayraktaki aslana benzer... düşünce<br />
onu her an oynatır durur! Doğudan gelen düşünce sabah yelidir... batıdan gelen<br />
ufunetli cenup yeli! Bu düşünce yelinin doğuşu, başka doğudur... bu düşünce yelinin<br />
batısı, o yandadır! Ay cansızdır, doğusu da cansız... fakat gönlün doğusu canlar<br />
canının canıdır!<br />
Gündüzün doğan şu güneş yok mu... iç alemini aydınlatan güneşin doğuşundan bir<br />
kabuktur, onun bir aksidir ancak! Çünkü ten, can yalımı olmadı mı ölür gider... artık<br />
onca ne gündüz vardır, ne gece! Beden olmaz, fakat ruh olursa gece ve gündüz<br />
bakidir, düzenlidir. Nitekim göz, rüyada ay ve güneş olmadığı halde ayı da görür,<br />
güneşi de!<br />
Arkadaş uykumuz ölümün kardeşidir... bu kardeşe bak o kardeşi anla! Sana, rüya<br />
ölümün fer’idir derlerse sakın ha, hakikatine erişmedikçe bu sözü dinleme! Ruhun<br />
uykuda öyle şeyler görür ki yirmi yıl uyanık kalsan onları göremezsin!<br />
Rüyanı tabir ettirmek için bir hayli zaman bilgiç padişahlara koşar, şu rüyanın tabiri<br />
nedir diye sorarsın... böyle bir sırra fer’i demek köpekliktir! Bu söylediğimiz rüya,<br />
alelade halkın gördüğü rüyadır... Allah’a yaklaşmış erlerin rüyası ile Allah seçmesinin,<br />
Allah yakınlığının ta kendisidir.<br />
Fil gerektir ki uyuyunca rüyasında Hindistan’ı görsün! Eşek, hiç Hindistan’ı rüyada<br />
görmez... çünkü Hindistan’dan ayrılmamış, gurbete düşmemiştir ki! Fil gibi adam akıllı<br />
bir can gerek ki uykusunda iştiyakla Hindistan’a gitsin! Fil Hindistan’ı arar, ister... o<br />
yüzden bu istek bu anış geceleyin bir surete bürünüp ona görünür.<br />
“Allah’ı anın” emrine uymak, bir herzevekilin işi değil... “Allahna dön “ emrine uymak,<br />
her kalleşin ayağının harcı değil. Fakat sen meyus olma; file benze! Fil değilsen bile fil<br />
olmaya çalış. Alemdeki kimyagerlere bak... her an sırça üzerine resim yapanların<br />
seslerini duy! Onlar gök boşluğuna suretler düzerler... benim için senin için işler<br />
yaparlar!<br />
Ey tavuk karasına uğramış adam! Yeni yakası misler kokan erleri görmüyorsan şu<br />
sana dokunan şeyleri gör bari! Toprağından her an yeniden yeniye otlar biter; onları<br />
gör... her an anlayışına yeni bir şey dokunur; onlara bak!<br />
İbrahim Ethem de rüyada hicapsız olarak bütün gönül Hindistan’ını gördü de,<br />
zincirlerini kırdı; memleketi birbirine geçirdi, gözlerden kayboldu! Şu iş Hindistan’ı<br />
görmenin nişanesidir... insan, uykusundan sıçrayıp uyanır, deli divane olur.<br />
Bütün tedbirlerin başına toprak saçar... zincirlerin halkalarını kırar geçer!<br />
Peygamberin nuru anlatılırken gönüllerdeki nişanesini söylediği gibi hani...<br />
Dedi ki: Nur, kalbe girdi mi nişanesi şudur: İnsan bu yalan yurttan uzaklaşır, neşeler<br />
yurdu olan ahiretten de geçer!<br />
Ey temiz dost, Mustafa’nın bu hadisini anlatmak için bir hikaye söyleyeceğiz, dinle.<br />
Bir padişahın yiğit bir oğlu vardı... zahiri de hünerlerle bezenmişti, batını da. Bir gece<br />
rüyasında çocuğunun ansızın öldüğünü gördü. Padişaha alemin arılığı tortulu bir hal<br />
oldu. Yanışının tesiri ile gözyaşları bile kurudu, ağlamaya bile iktidarı kalmadı. Öyle<br />
dertlendi, öyle kederlendi ki ah etmeye bile mecali kesildi!<br />
Ölüm isteği ile cesedi, iş görmez bir hal aldı... neyse eceli gelmemiş, ömrü varmış;<br />
uykudan uyandı. Bu sefer de uyanınca öyle bir sevindi ki ömründe öyle bir sevinç<br />
görmemişti. Sevinçten ölecekti adeta... canı ile bedeni sanki ölümle dirim arasında<br />
tomruğa vurulmuştu! Bu ışık gam soluğu ile de söner, neşe soluğu ile de... işte sana<br />
bir alay, işte sana bir eğlence! O, bu iki ölüm arasında diridir... bu tomruğa vurulmuş<br />
olduğu halde gülünecek bir şey!<br />
Padişah kendi kendine dedi ki: bu neşeye sebep, o gamdı; Allah sebep ihsan etti,<br />
sevindim. Ne şaşılacak şey! Bir hadise bir yönden ölüm, öbür yönden dirim ve sevinç.<br />
Şu bir yönden tatlıdır, zevk vericidir. Diğer bir yönden de öldürücü, azap vericidir. Ten<br />
sevinci dünyaya mensup olana göre yücelik... fakat ahiret gününe göre noksan ve<br />
zeval!<br />
Düş yorucu rüyada gülmeyi ağlamaya, hayıflamaya, kederlenmeye yorar. Ağlamayı da<br />
sevince, feraha verir ey şen, esen kişi!<br />
Padişah, bu gam geçti gitti ama can, bu çeşit şeylerden kötü şüphelere düşer diye<br />
düşünceye daldı. Gül gider de dedi, ayağıma böyle bir diken batarsa hiç olmazsa<br />
ondan bana bir yadigar kalmalı! Yokluğa sayısız, sonsuz sebepler var... hangi yolu<br />
kapayalım ki Isırıcı ölüme yüzlerce pencere var, yüzlerce kapı var... açılırken her biri<br />
cik cik etmekte!<br />
O ölüm kapılarının acı cik ciklerini haris kişinin kulağı, mal ve mülk hırsından duymaz.<br />
Bir taraftan bedenin dertleri, kapıların sesi... bir taraftan düşmanların cefası kapıların<br />
sesi.<br />
Canım efendim, hele bir tıp fihristini oku hastalıların yalımlı ateşini gör! Bütün o<br />
alillerden bu eve yol var... her iki adımda akreplerle dolu bir kuyu var!<br />
Rüzgar şiddetli, ışığım sönmek üzere... çabuk davranayım da onun ışığından bir ışık<br />
daha uyandırayım. Bari bu ikisinden biri kalsın da yel, ışığın birini söndürürse onunla<br />
eğleneyim. Arifler gibi hani... arif de bu noksan beden kendiliğinden kurtulmak için<br />
gönül kandilini yakar da günün birinde ansızın bu kandil sönerse onun yerine can<br />
kandilini koyayım der.<br />
Padişah bu işi anlamadı da aldandı... fani kandilin yerine başka bir fani kandile<br />
kapıldı!<br />
Padişah bunun üzerine, evlensin de soyu sopu üresin diye şehzadeye bir kız almak<br />
istedi. Bu doğan, tekrar yokluk alemine yüz tutarsa o doğanın yerini yine bir doğan<br />
tutsun...<br />
Bu doğanın sureti, eğer şu alemden giderse manası, oğlunda baki kalsın dedi. Onun<br />
için o uyanık padişah, Mustafa “Çocuk babanın sırrıdır” buyurdu. İşte bu yüzden<br />
bütün halk, sevgilerden çocuklarına sanat öğretirler de, onların kalıpları gözden<br />
gizlenince o manalar alemde baki kalsın derler.<br />
Allah, hikmetiyle istidat sahibi olan her küçük çocuğun doğru yolu bulması için onların<br />
hırsına bir ciddiyet vermiştir.<br />
Ben de kendi soyumun devamı için oğluma mezhebi meşrebi iyi bir kız alacağım.<br />
Fakat alacağım kızın kötü bir padişahın soyundan değil, temiz bir kişinin soyundan bir<br />
kız olmasını isterim.<br />
Padişah, zaten bu temiz kişidir... hür olan da odur... ne şehvetin esiridir, ne boğazının.<br />
Fakat halk, aksine olarak esirlere padişah adını taktılar... Zenciye Kâfur adı takıldığı<br />
gibi hani! Kanlar içen çöle kurtuluş yeri, bayağı, nekes ve kutsuz kişiye kutlu adını<br />
verirler ya!<br />
Şehvet, kızgınlık ve istek esirine bey, yahut “Sadr ecel – en ulu vezir” dediler. O ecel<br />
esirlerine halk, şehirlerde beyler ve “Emirani ecel – Ulu beyler” adını taktılar. Canı,<br />
ayakkabıcıların safında alçalmış, yani mevkiye mala kapılıp kalmış olma “Sadr – Ulu<br />
ve baş köşeye geçen vezir” derler.<br />
Padişah bu zaidi seçince bu haber, kadınların kulağına vardı! Şehzadenin anası,<br />
aklının noksan oluşundan itiraz ederek dedi ki: Evlenmede gerek akıl, gerek nakil, eşit<br />
olmayı şart koşmuştur. Halbuki sen nekesliğinden, cimriliğinden kurnazlık ederek<br />
oğlumuzu bir yoksulla akraba yapıyorsun<br />
Padişah dedi ki: Temiz bir kişiye yoksul demek hatadır... çünkü onun kalbi ganidir ve<br />
bu da Allah vergisidir. Böyle adam, takvasında kanaat bucağına kaçar, yoksul gibi<br />
nekesliğinden, tembelliğinden değil!<br />
Kanaattan meydana gelen darlık, takvadandır... bu, aşağılık kişilerin yokluğundan,<br />
darlığından apayrı bir şeydir. Nekes, bir habbe bulsa başını bile verir... halbuki temiz<br />
kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, terk edip gider! Hırsından, her çeşit<br />
harama kasten padişaha ulu kişiler, yoksul derler.<br />
Kadın dedi ki: Nerede onda çeyiz olarak verecek şehir ve kaleler... yahut saçı olarak<br />
saçacak inciler, paralar pullar<br />
Padişah, yürü yahu dedi... kim, din gamına düşerse Allah, öbür dertleri artık ondan<br />
alır. Nihayet padişah üstün geldi, ona yaradılışı güzel ve bir temiz kişinin soyundan bir<br />
kız aldı. Kızın güzellikte eşi yoktu... yüzü, kuşluk güneşinden daha parlaktı! Kızın<br />
güzelliği buydu, huyu da güzelliği gibiydi... hasılı ahlakı o kadar iyiydi ki anlatmaya<br />
imkan yok!<br />
Dini avlamaya bak ki onunla beraber güzellik, mal, mevki ve sana fayda veren baht da<br />
senin olsun! Ahiret, bil ki deve katarıdır; dünya malı devenin yükü ve tüyü. Katara<br />
sahip oldun mu yünü, tüyü de onunla beraber gelir. Fakat yünü alırsan deve senin<br />
olmaz ki... deve senin olursa yünün ne değeri kalır<br />
Padişah temiz ve riyasız soydan gelen o kızı nikahla oğluna aldı. Fakat kaza ve kader<br />
bu ya... o güzelim şehzadeye bir ihtiyar büyücü de aşık olmuştu. O Kabil’li kocakarı,<br />
şehzadeye öyle bir büyü yaptı ki Babil büyücüleri bile bu büyüye haset ederler.<br />
Şehzade, o çirkin kocakarıya aşık oldu... gelinden de geçti güveylikten de! İşte böyle<br />
bir kara ifrit, böyle bir Kabil’li karı ansızın şehzadenin yolunu vuruverdi! O ferci<br />
kokmuş doksanlık kocakarı, şehzadenin ne aklını bıraktı, ne ağzını, zavallıda<br />
konuşacak iktidar bile kalmadı. Şehzade tam bir yıl o karıya esir oldu... o kokmuş<br />
karının ayakkabısının tasmasını öpüp durdu. Kocakarının sohbeti, şehzadeyi kesip<br />
biçmekte, eritip mahvetmekteydi... adeta yarı canlı bir hale gelmişti.<br />
Başkaları onun zayıflığından derde düşerken o büyünün tesiri ile kendisinden bilen<br />
bihaberdi. Dünya padişaha zindan kesildi... şehzade ise babası ve akrabası ağlarken<br />
gülmekteydi! Padişah pek çaresiz kaldı... gece gündüz kurbanlar kestirmede,<br />
sadakalar vermekteydi! Ne çare varsa hepsine başvurdu... fakat oğlan, kocakarıya<br />
gittikçe daha fazla aşık oluyordu. Padişah, bunda mutlaka bir sır, bir hikmet<br />
olduğunu, bundan böyle ancak yalvarıp yakarmakla bir çare bulunabileceğini iyice<br />
anladı.<br />
Secdeye kapanıp “Yarabbi, fermanın yürür... Allah mülkünde Allahdan başka kimin<br />
hükmü geçerki Fakat bu yosul çocuk öd ağacı gibi yanıp duruyor... ey merhametli<br />
Allah, elini tut” demeye başladı.<br />
Nihayet onun Yarab, Yarab demesi, feryad-ü figan etmesi makbule geçti... yoldan usta<br />
bir büyücü çıkageldi. O büyücü uzaktan o çocuğun bir ihtiyar karıya esir olduğunu<br />
duymuştu. Bu karının büyüde eşsiz örneksiz olduğunu ve bir ikincisinin bulunmadığını<br />
işitmişti.<br />
Yiğidim, el elin üstündedir... hünerde de, kuvvette de el elin üstündedir arşa varınca!<br />
Ellerin sonu Allah elidir... deniz, şüphe yok ki sellerin varıp döküldüğü son yerdir.<br />
Bulutlar da suyu denizden alır... seller akıp gider nihayet ona varır.<br />
Padişah bu oğlan elden gitti dedi. Adam dedi ki: İşte ulu bir derman olarak geldim ya!<br />
Bu büyücülerden hiç kimse o kocakarıya eşit olamaz... ancak ben, o yandan geldim,<br />
büyüde bilgim çoktur... onunla ben başa çıkarım! Musa’nın eli gibi Allah izniyle onun<br />
büyüsünü kökünden yıkar, mahvederim. Çünkü bana bu bilgi Allah tarafından verildi...<br />
hor hakir büyücülere şakirtlik ederek öğrenmedim. Onun büyüsünü bozmak<br />
şehzadenin benzinin sarılığını gidermek için geldim ben! Seher çağında mezarlığa git<br />
de orada duvarın yanında kireçle boyanmış bir ak mezar var. Orasını kıbleye doğru<br />
kaz; Allahnın kudretine, kuvvetine bak!<br />
Bu hikaye pek uzundur, sen de usandın... bari fazlasını bırakayım da hulasasını<br />
söyleyeyim.<br />
O sıkı düğümleri çözdü şehzadeyi mihnetten kurtardı. Çocuk kendisine gelince koşa,<br />
koşa babasının tahtına vardı, yüzlerce mihnetle, secdeye kapandı, yüzünü yerlere<br />
sürdü... koltuğunda da bir kılıç ve bir kefen vardı.<br />
Padişah şenlikler yaptırdı şehir halkı sevindi, o ümidini kesmiş gelinde muradına erdi.<br />
Alem yeni baştan dirildi, parladı! Şaşarım doğrusu o günde bir gündü bugün de bir<br />
gün! Padişah ona öyle bir düğün yaptı ki köpeklerin önüne bile gülsuyu şerbeti kondu.<br />
Büyücü kocakarı kederinden geberdi... çirkin yüzünü de cehennem Malikine tapşırdı<br />
çirkin huyunu da! Şehzade o kocakarı benim aklımı nasıl oldu da çeldi diye hayretlere<br />
düşmüştü!<br />
Güzellikte aya benzeyen ve güzellerin güzellik yolunu kesip vuran gelini görünce, aklı<br />
başından gitti düşüp bayıldı... tam üç gün aklı başına gelmedi! Üç gün üç gece<br />
kendisini kaybetti. Halk onun baygınlığından meraka düştü. Gül suları ile, ilaçlarla<br />
nihayet kendisine geldi... yavaş yavaş açıldı, iyiyi, kötüyü anlamaya başladı.<br />
Bir yıl sonra padişah söz arasında ona dedi ki: Oğlum hele o eski sevgiliyi hatırla<br />
bakalım! O seninle beraber yatanı, o yatağı bir hatırla da bu derece vefasız ve acı<br />
sözlü olma.<br />
Şehzade bırak baba dedi... ben, neşe yurdunu buldum, gurur yurdunun aldanma<br />
diyarının kuyusundan kurtuldum. Mümin yol buldu da karanlıktan Hak nurunun<br />
bulunduğu tarafa yüz çevirdi mi öyle olur işte!<br />
Kardeş bil ki şehzade sensin bu eski dünyada yeniden doğmuşsun! Kabil’li büyücü bu<br />
dünyadır... erleri bile rengine kokusuna esir etmiştir. Bu bulanık ırmağa düştün mü<br />
her an “Kul eüzü” leri oku kendine üfle. Bu büyüden bu ıstıraptan kurtul, sabah,<br />
Allahsına sığın ondan yardım iste!<br />
Dünya, halkı büyü yaparak kuyuya atmıştır da Peygamber onun için dünyaya büyücü<br />
demiştir. Kendine gel bu kokmuş kocakarının kuvvetli büyüleri vardır... sıcak nefesi<br />
padişahları bile esir eder. Gönülde onun tükürüklü üfürükler salan büyücüleri var...<br />
büyü düğümlerini düğümleyen odur! Dünya büyücüsü pek ilginç bir karıdır... onun<br />
büyü ipini çözmek herkesin ayağının harcı değil! Eğer akıllar onun bağladığı<br />
düğümleri çözseydi Allah peygamberleri yollar mıydı<br />
Kendine gel de nefesi kutlu, düğümler çözen, Allah dilediğini işler sırrını bilir birisini<br />
ara! Dünya seni de balık gibi oltasına takmıştır... şehzade bir yıl kaldı, sense altmış<br />
yıldır o oltadasın! Tam altmış yıldır onun oltasında mihnetler içindesin... ne bir<br />
hoşluğum var, ne bir sünnete uyarsın!<br />
Günahkar bir bedbahtsın... ne dünyan güzel, ne vebalden, günahtan kurtulmuşsun!<br />
Dünyanın üfürüğü bu düğümleri pek sıkı düğümledi... sen artık tek yaratıcının<br />
üfürüğünü iste!<br />
İste de “Ben Adem’e ruhumdan üfürdüm” üfürüğü, seni bundan kurtarsın ve yücel<br />
desin! Büyü üfürüğünü Allah üfürüğünden başka bir şey bozmaz... bu kahır<br />
üfürüğüdür, o lütuf üfürüğü!<br />
Allahnı rahmeti kahrından arıktır, ileridir. Sen de ileri olmak istiyorsan yürü, bir ileri<br />
gitmiş er ara. Bu suretle amelleriyle, yahut, hurilerle evlendirilmiş kişilerin<br />
mertebesine eriş... ey büyülenmiş padişah işte sana kurtuluş çaresi!<br />
Dünya kocakarısı senin yanında oldukça ve sen, onun ,işvelerine kapılıp kaldıkça ne<br />
onun ağı, tuzağı çözülür, ne büyü düğümleri. Ümmetlerin ışığı olan peygamber, bu<br />
dünya ile öbür dünyaya ortaklar demedi mi Şu halde bununla buluşmak ondam<br />
ayrılmaktır... bu bedenin sıhhati, canın hastalığıdır. Bu geçitten ayrılmak müşküldür, o<br />
duraktan ayrılmaksa bil ki daha müşkül! Nakıştan ayrılmak bile sana güç geliyor...<br />
nakkaşından ayrılmak ne kadar güç gelir ya! Ey aşağılık dünya ayrılığına sabretmeyen<br />
dost, Allah ayrılığına nasıl sabredeceksin<br />
Bu kara sudan ayrılamıyorsun da Allah kaynağından ayrılmaya nasıl katlanıyorsun ya<br />
Bu kara suyu içmedikçe pek dinlenemiyor, esenleşemiyorsun... iyi kişilerden ve<br />
onların içtikleri kaynak suyundan ayrılınca halin ne olur<br />
Bir nefescik Allah güzelliğini görsen canın da ateşlere düşer, vücudun da! Ondan<br />
sonra bu suyu cife görürsün... Allah yakınlığının debdebesini gördün mü, şehzade gibi<br />
sevgiline kavuşursun... ayağındaki dikeni çıkarırsın!<br />
Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini bul... doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
Aklını başına devşir; her zaman kendinle eş olma... her an eşek gibi balçığa düşme. Bu<br />
sürçme, gözünün iyi görmeyişindendir... kör gibi inişi yokuşu göremiyorsun.<br />
Yusuf’un gömleğinin kokusunu kendine senet yap... çünkü onun kokusu gözleri aydın<br />
eder! O gizli suretle o alındaki nur, peygamberlerin gözlerini uzakları görür bir hale<br />
getirmiştir. O yüzün nuru, insanı ateşten kurtarır... kendine gel de iğreti nura kani<br />
olma. Bu nur, insana ancak içinde bulunduğu zamanı gösterir; bedeni aklı ve ruhu<br />
uyuz eder. Görünüşü nurdur ama hakikatte ateştir. Eğer ışık istiyorsan iki elini de bu<br />
nurdan çek!<br />
Ancak içinde bulunduğu zamanı ve hali gören göz ve can, nereye giderse gitsin<br />
anbean yüzüstü düşer. Bu çeşit insanlar içinde uzağı gören olsa bile hünersizdir...<br />
görür ama uykuda uzağı nasıl görürse öyle görür. Dere kıyısında dudakların<br />
kupkuru... yatar uyursun; su aramak içinde seraba doğru koşup gidersin! Uzaklarda<br />
serabı görür ona koşar... görüşüne aşık olur, uykuda arkadaşlarına gönlü gözü açık<br />
olan benim, perdeleri deler, her şeyi görürüm ben... işte bak, şimdi de o tarafta su<br />
gördüm... hadi, koşalım, oraya varalım diye atar tutarsın... halbuki o gördüğün<br />
seraptır senin. Her adımda bu güzelim sudan biraz daha uzaklaşırsın... koşa, koşa seni<br />
aldatan o seraba güya yaklaşır, fakat hakiki sudan uzak düşersin. Azmin, bu sana<br />
gelmiş, akmış ulaşmış olan hakiki suya tam bir perde!<br />
Nice kişiler vardır ki ulaşmak istedikleri yerden hareket eder oraya varmak için yola<br />
düşerler. Uyuyan kişinin ne gördüğü şey işe yarar, ne söylediği laf! Gördüğü şey de<br />
söylediği söz de bir hayalden başka bir şey değildir, ondan elini çek. Uykun gelmişse<br />
yolda uyu... Allah hakkı için, ancak Allah yolunda yat. Olur ya, belki bir yolcu, rastlar<br />
da seni hayallerden, uykudan kurtarır. Uyuyan kişinin düşüncesi, kılı kırk yarsa fayda<br />
yok... o incelikle yine köy yolunu bulamaz.<br />
Uyuyan kişinin düşüncesi, ister iki kat olsun, ister üç kat... yine hata içinde hatadır,<br />
yine hat içinde hat. Ona hiç çekinmeden dalgalar gelir vurur da o, yine upuzun<br />
çöllerde koşar durur! Su, ona şah damarından yakındır da o susuzluktan yanar yakılır!<br />
Hani şunu gibi: Kıtlık yılında bir zabit, bütün kavim ağlayıp sızlarken gülerdi. Dediler<br />
ki: “Gülünecek yer değil... kıtlık, müminlerin kökünü kurutmada, rahmet bizden<br />
gözünü yumdu... ova, kızgın güneşin tesiri ile yandı, kavruldu! Bağlar üzümler<br />
simsiyah oldu... ne yerde bir nem var, ne yukarıda ne aşağıda.<br />
Halk, bu kıtlıktan, bu azaptan sudan çıkmış balık gibi onar onar, yüzer yüzer ölmede...<br />
Müslümanlara acımıyor musun Müminler kardeştir... yağları da birdir etleri de...<br />
hepsi bir vücuttur. Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir... ister<br />
sulh çağında olsun, ister savaş; bu, budur.”<br />
Zahit dedi ki: Bu, sizin gözünüze kıtlık görünüyor... fakat bence yeryüzü cennet gibi,<br />
ben böyle görüyorum. Ben her ovada, her yerde ta bele kadar boyu atmış gürbüz<br />
başaklar görmekteyim. Başaklar seher yeli ile dalgalanmada... ova pırasayla dopdolu!<br />
Acaba doğru mu diye sınıyor, elimi uzatıyor, onları yokluyor, tutuyorum... artık ben,<br />
nasıl elimi keser gözümü çıkartırım<br />
A aşağılık kavim, siz, ten Firavununun dostusunuz... onun için Nil size kan<br />
görünmede. Hemencecik akıl Musa’sına dost olasınız kan görmez, ırmak suyunu<br />
görürsünüz. Babanla aranda bir şey geçti mi babanı köpek gibi görürsün, gözüne<br />
böyle görünür! Baban köpek değildir senin; o cefanın tesiri ile öyledir; öyle bir<br />
merhametli adam bile sana köpek görünür!<br />
Kardeşleri Yusuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı... bu yüzden onu kurt şeklinde<br />
gördüler. Fakat babanla barıştın da kızgınlığın gitti mi köpek ortadan kalkar, baban,<br />
sana ateşli bir dost olur.<br />
Bütün alem, aklıküllün suretidir... bütün insanların babası odur. Birisi aklıkülle karşı<br />
küfranını artırırsa bütün alem ona köpek görünür. Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su<br />
ve toprak, sana altın döşeme görünsün.<br />
Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hal ve zaman, adeta kıyamet kesilir... gözünün<br />
önünde gök de değişir yer de! Ben daima bu babayla uzlaşmış haldeyim... onun için şu<br />
alem, bana cennet görünmede!<br />
Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim... yeni görmekle de<br />
elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı<br />
nimetlerle dopdolu görüyorum... sular kaynaklardan coşup akmada...<br />
Bu suların sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tövbekar<br />
dervişler gibi oynuyor... yapraklar, çalgıcılar ve şarkı okuyanlar gibi el çırpıyor. Ayna,<br />
keçeden yapılma kılıf içindeki şimşek gibi parlayıp durmada... artık ayna görünürse<br />
nasıl olur Ben, bunun binde birini bile söyleyemiyorum; çünkü her kulak, şüphelerle<br />
dolu! Vehme göre bu söz müjdedir... fakat akıl der ki: Müjde ne demek bu benim<br />
halimdir zaten.<br />
Hani Üzeyr’in çocukları gibi... yolda babalarının ahvalini soruşturmaktaydılar. Onlar<br />
ihtiyarlamışlardı, babaları ise gençti... derken babaları ansızın önlerine çıkıverdi. Ona<br />
“Ey yolcu bizim azizimizden bir haberin var mı acaba Birisi bize onun bugün<br />
geleceğini, bizi ümitsizliğe düşürdükten sonra bugün erişeceğini söyledi” dediler.<br />
Uzeyr dedi ki: Evet benden sonra gelecek... çocuklardan biri bu müjdeyi işitince<br />
sevindi. Ey muştucu şad ol diye bağırdı. Bir tanesi Uzeyr’i tanıdı; a sersem, müjdenin<br />
yeri mi ki Şeker madeninin tam içine düştün deyip kendisinden geçti, yere yığıldı.<br />
Bu, vehme müjdedir ama akla göre vuslatın ta kendisi... çünkü vehim gözü perdelidir,<br />
hakikati göremez. Kafirlere derttir, müminlere muştucu... fakat işin iç yüzünü gören<br />
göz göre vuslatın ta kendisi. Çünkü aşık, anı daimde daima sarhoştur... hasılı<br />
küfürden de yücedir o, imandan da! Küfür, içteki kuru kabuktur, iman içteki lezzetli<br />
kabuk! Küfür de, iman da... ikisi de onun kapıcısıdır... çünkü o içtir küfürle din, ikisi de<br />
kabuktur.<br />
Kuru kabukların yeri ateştir... içe yapışık kabuksa hoştur lezzetlidir. İçe gelince:<br />
Zaten o, hoşluk mertebesinden de yüksektir... lezzetlet veren odur. Bu sözün sonu<br />
yoktur; geri dön de Musa’m denizin dibinde toz koparsın! Bu sözler alelade halkın<br />
aklına göre söylendi... geri kalanı ise gizlenmiştir!<br />
A töhmetli kişi, senin akıl altının paramparça... böyle bir altına nasıl mühür ve damga<br />
vurayım Aklın yüzlerce mühim işe dağılmış... binlerce isteğe mala mülke bölünmüş!<br />
Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale<br />
gelsin! Onları en küçük parçasına kadar toplar şüpheden arınırsan sana padişah<br />
sikkesi basılabilir.<br />
A ham kişi, ağırlıkta bir miskalı geçersen padişah senden bir altın kadeh düzer. O<br />
kadehte padişahın hem adı, hem lakapları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen.<br />
Nihayet sevgilin sana hem ekmek olur, hem su... hem ışık kesilir, hem güzel, hem<br />
meze olur, hem şarap!<br />
Kendini derle topla da ne varsa sana söyleyebileyim. Çünkü söz söylemek, tasdik<br />
edilmek içindir... Allah’a şirk koşan can, doğruya inanmaz. Feleğin abes şeylerine<br />
bölünmüş olan can, altmış sevda ortasında müşterek bir hale gelmiştir.<br />
Artık, böyle kişiye bir şey söylenemez, ona karşı susmak daha iyidir... çünkü<br />
ahmaklara verilecek cevap sükuttur. Bunu bilirim ben... bilirim ama ten sarhoşluğu<br />
ağzımı, ben istemediğim halde açar. Aksırık ve esnemekle de bu ağzın, istemediğin<br />
halde açılır ya, işte öyle!<br />
Peygamber gibi hani... “Söylemeden hakikatleri saçmadan dolayı her gün yetmiş kere<br />
tövbe ederim. Fakat o sarhoşluk tövbemi bozar... bu elbiseler soyan beden<br />
sarhoşluğu, tövbeni unutturur” dedi. Çok eski zamanın ahvalini izhar etmek için<br />
Allahnın hikmeti, sır bilen kişiye bir unutkanlık verir.<br />
Gizli sırlar, “Yazılan yazıldı kalem de kurudu” kaynağından coşan bir ırmak kesilir,<br />
bunca davullarla, bayraklarla ortaya çıkar! Ey insanlar, sonsuz rahmet her an<br />
akmaktadır fakat siz uykudasınız, anlamıyorsunuz! Uyuyan kişinin elbisesi, ırmak<br />
suyunu içer de uyuyan, uykuda serap arar!<br />
Orada belki su vardır ümidi ile koşar durur... ve bu düşünceyle suya varacak yolu<br />
kendi kendine kaybeder gider! Çünkü orada der, buradan uzaklaşır... bu hayale<br />
kapılır, hakikatten ayrılır! Bunlar güya uzağı görürüler, fakat ruhları uykudadır... ey<br />
yolcular acıyın bunlara! Ben insana uyku getiren bir susuzluk görmedim... ancak<br />
akılsız kişinin susuzluğu uyku getirir!<br />
Akıl zaten ona derler ki Allah yaylasında yayılmış, Allah nimetlerini yemiş olsun...<br />
Utaritten gelen akla akıl demezler!<br />
Bu aklın ileri görüşü,mezara kadardır... fakat gönül sahibinin aklı sur üfürülünceye<br />
dek olacak şeyleri görür. Bu akıl, mezardan, topraktan ileriye geçemez... bu ayak,<br />
şaşılacak şeylerin bulunduğu sahaya gidemez. Bu ayaktan, bu akıldan bez, yürü...<br />
kendine gaybı görür bir göz ara da berhudar ol.<br />
Üstada bağlanan kitap şakirdi olan kişi, Musa gibi yeninden, yakasından parlayacak<br />
nuru nereden bulacak Bu bakış, bu akıl, adama ancak baş dönmesi verir... bırak<br />
görüşü artık da bekle bakalım! Söz söylemeden yücelik aramayın... bekleyen kişiye<br />
dinlemek söylemekten yeğdir.<br />
Belletme mevkii de bir nevi şehvettir ve her çeşit şehvet, yolda puttur. Her fuzuli kişi,<br />
Allahnın fazlına, ihsanına erişebilseydi Allah, bunca peygamber yollar mıydı Cüz-i<br />
akıl, şimşek ve aydınlık gibidir... şimşeğin verdiği aydınlıkla vahye erişebilir misin hiç<br />
Şimşeğin ışığı yol göstermeye yaramaz... o ağla diye buluta bir emirdir! Bizim akıl<br />
şimşeğimizde ağlamak içindir... yokluğun, varlık iştiyaki ile ağlamasına yarar.<br />
Çocuğun aklı, yazı yazanların etrafında dön dolaş der ama insan, kendi kendine bir<br />
şey belleyemez. Hastanın aklı hastayı doktora çeker, götürür ama kendisi, derdine<br />
derman olamaz!<br />
İşte bak... şeytanlar gökyüzüne çıkmak ister, kulaklarını yukarı alemdeki surlara<br />
dikerler. O sırlardan az bir miktarını çalarken hemen gökten şahaplar gelir, onları<br />
sürer. Gidin de onlara; gidin... yeryüzüne peygamber gelmiştir; ne istiyorsanız ondan<br />
isteyin, ondan elde edin. Değer biçilmez inciler istiyorsanız “Evlere kapılarından<br />
girin!” kapı halkasını dövün, kapıda durun... gökyüzü damından sizlere yol yok!<br />
İhtiyacınızı bu uzun yoldan gideremezsiniz... biz, sırların sırlarını topraktan yaratılan<br />
kulumuza verdik. Hain değilseniz onun huzuruna gelin... boş kamışsanız bile onun<br />
himmetiyle şeker kamışı olun! O kılavuz, senin toprağından yeşillikler bitirir... bu,<br />
Cebrail’in atının nalından uzak bir iş değil! Bir Cebrail’in atının ayağına toprak olursan<br />
yeşillik kesilir, yenilenir tazelenirsin!<br />
Samiri, buzağı hamuruna canlar bağışlayan yeşilliği koydu da o yeşillik, altından<br />
yapılan o buzağıda bir inci haline geldi, buzağı adeta canlandı! Canlandı da içindeki o<br />
yeşillik öyle bir ses verdi ki düşmanlara bir sınama oldu!<br />
Sır ehline emin olarak gelirseniz doğan gibi başınıza geçirilen külahtan kurtulursunuz.<br />
Doğanı miskin ve çaresiz bir hale getiren ve gözünü, kulağını örten üsküf, doğanın<br />
bütün meyli, kendi cinsine olduğundan gözünü bağlamak, kendi cinsini göstermemek<br />
içindir.<br />
Fakat doğan, kendi cinsinden vazgeçti de padişaha dost oldu mu doğancı, onun<br />
gözünü açar, başından üsküfünü çıkarır. Allah da şeytanları, gözetleme yerinden...aklı<br />
cüz-iyi kendi müstakil reyinden, pek başbuğluk davasında bulunma... sen, reyinde<br />
müstakil değilsin, ancak gönlün şakirdisin ve istidadın var diye sürer!<br />
Der ki: Yürü gönle git... çünkü sen gönlün cüzüsün; kendine gel, sen adil padişahın<br />
kulusun! Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir... çünkü “Ben ondan hayırlıyım” sözü,<br />
şeytan sözüdür. Be aşağılık, Adem’in kulluğu ile İblis’in kibrine bak da aradaki farkı<br />
gör. Adem’in kulluğunu seç. Yol güneşi olan peygamber bile “Nefsini aşağılayan kişiye<br />
ne mutlu” dedi.<br />
Tuba gölgesini gör de güzelce uyu... o gölgeye baş koy da serkeşlik etmeden uykuya<br />
dal! Nefsi aşağılama gölgesi, güzel bir yatılacak yerdir... o arılığa istidadı olana hoş bir<br />
uyku verir. Bu gölgeyi bırakır da benlik tarafına gidersen çabucak asi olur, azar,<br />
yolunu kaybeder gidersin!<br />
Şu halde yürü, şeyhin, üstadın emrinin gölgesi altına git; sus emre uy! Böyle<br />
yapmadın mı istidat ve kabiliyet sahibi bile olsan kamillik davasına kalkıştığından<br />
değişir, çarpılır, istidat ve kabiliyetini kaybedersin! Sır bilen ve haberdar olan üstada<br />
serkeşlik edersen istidattan da olursun! Şimdilik ayakkabı dikiciliğine razı ol, sabret...<br />
yoksa sabretmezsen yamacı, eskici olur kalırsın!<br />
Eskicilerde sabır ve hilm olsaydı hepsi de öğrenir, yeni ayakkabı diker, ayakkabıcı<br />
olurlardı. Çok çalışır, çok didinirsen nihayet usanır da sen kendin, akıl bir bağmış<br />
meğerse dersin! Felsefeye kapılan adam gibi hani... o da ölüm gününde aklı, kolsuz<br />
kanatsız gördü de, kararsızca itiraf etti o zaman... dedi ki: Zeka ile atımızı saçma ve<br />
asılsız yerlere sürdük! Gururlandık aldandık da erlerden baş çektik... hayal denizinde<br />
yüzdük durduk.<br />
Halbuki ruh dininizde yüzgeçlik hiçmiş... burada Nuh’un gemisine girmekten başka bir<br />
çare yokmuş. O peygamberler padişahı da böyle buyurdu: Bu kül denizinde, bu<br />
okyanusta gemi benim! Yahut da benim can gözüme varis olan, doğrulukta benim<br />
yerime geçen halifemdir.<br />
Yiğit, gemiden yüz döndürmemem gerek... işte biz, denizdeki Nuh gemisiyiz! Kenan<br />
gibi her dağa gitme... Kuran’dan “Bu gün kurtuluş yoktur “ayetini duy! Gözün bağlı da<br />
bu gemi, onun için sana aşağı, düşünce dağın da pek yüksek görünmede!<br />
Aman ha aman bu alçacık gemiye hor bakma... Allahnın buna gelip duran ihsanına<br />
bak. Düşünce dağının yüceliğine de pek bakma... çünkü onu bir dalga altüst ediverir!<br />
Eğer Kenan’san, sana bunun gibi iki yüz nasihat versem yine bana inanmazsın! Bu<br />
sözü Kenan’ın kulağı nereden kabul edecek Onu Allah mühürlemiş gitmiş.<br />
Allahnın mühürlediği kulağa öğüt mü girer Sonradan olan şey, ezeli hükmü nasıl<br />
değiştirir Fakat Kenan değilsin ümidi ile yine sana bir hoş söz söyleyeyim:<br />
Nihayet bunu ikrar edeceksin, bari kendine gel de ilk güne bak, son günü gör! Son<br />
günü görebilirsin sen... yalnız sonu gören gözünü yıpratma, kör etme. Kim<br />
kutlucasına işin sonunu görürse hiçbir an yolda sürçmez. Her an bu düşüp kalkmayı<br />
istemiyorsan bir erin ayak bastığı toprağı gözüne çek. Onun ayağının bastığı toprağı<br />
gözüne sürme yap da bu külhaniliği başından at! Çünkü bu şakirtlikte, bu yokluğa<br />
düşmeyle iğne bile olsan Zülfikar kesilirsin. Her seçilmiş erin ayak bastığı toprağı<br />
gözüne sürme gibi çek; o toprak, gözünü hem yakar, hem aydınlatır. Deve gözü<br />
ışılansın diye diken yer de onun için gözü nurlar saçar!<br />
Allahdan ehemmiyetli bir vahiyle Musa’ya şöyle bir vahiy geldi: Eğriliği bırak, doğru ol<br />
şimdi! Bu beden ağacı Musa’nın asasıdır... Allah emri geldi: Onu elinden at. At da<br />
hayrını şerrini gör... sonra da tekrar onu Allah emri ile eline al. Atmadan önce o bir<br />
sopadan başka bir şey değildi... fakat Allah emri ile eline alınca iyileşti, güzelleşti.<br />
Evvelce o kuzulara ağaçtan yaprak silkerdi... fakat o mağrur kavme mucize oldu!<br />
Firavuna uyanların başına hakim kesildi... sularını kan yaptı, elleri ile başlarını<br />
dövmelerine sebep oldu. Tarlalarına çekirgeler üşüştü ne varsa yediler, süpürdüler...<br />
ekinleri kıtlık ve ölüm mahsulü verdi!<br />
Musa nihayet işin sonuna bakınca kendinden geçti de duaya başladı. Dedi ki: Yarabbi,<br />
bütün bu mucizeler, bu çalışmalar neden Çünkü bu topluluk doğru yola gelmeyecek<br />
ki!<br />
Allahdan emir geldi: Nuh’a uy... malum olan akıbeti görmeyi bırak! Onu bilmezlikten<br />
gel; çünkü sen yola davetçisin... “Allah emrini tebliğ et” diye emredilmiştir... bu, boş<br />
değil ya!<br />
Senin bu ısrarla onları doğru yola çağırışının en ehemmiyetsiz hikmeti şudur: Onların<br />
inadı ısrarı meydana çıkar da, Allahnın yol göstermesi ve sapıklığa sevk etmesi, bütün<br />
fırkalarca bilinir. Varlıktan maksat, Allah kemalini izhar etmektir... şu halde halkı,<br />
öğütle azdırmakla sınamak gerek!<br />
Şeytan onları azgınlık yoluna götürmede ısrar eder, şeyh doğru yola götürmede ısrar<br />
eder. O dertli işler, birbiri ardına olup durdukça Nil, tamamı ile kan kesilmekteydi.<br />
Nihayet Firavun bizzat Musa’nın yanına gelip iki büklüm olarak yalvarmaya başladı.<br />
Padişahım biz ettik sen etme... söz söylemeye de yüzümüz yok bizim. Uğruna öleyim<br />
parça, parça olayım... niyazımı kabul et. Ben yüceliğe alışmışım beni hırpalama. Lütfet<br />
ey emniyet sahibi, rahmetle dudağını kımıldat da bu ateşli ağız kapansın.<br />
Musa dedi ki: Allahm Firavun beni aldatıyor... sana aldananı aldatmak istiyor.<br />
Dinleyeyim mi yoksa ben de ona hile mi yapayım da o hilenin ferine yapışan hilenin<br />
aslını anlasın mı Çünkü her hilenin, her düzenin aslı bizdedir... yerde olan her şeyin<br />
aslı göktedir.<br />
Allah dedi ki: o köpek buna değmez! Köpeğe uzaktan bir kemik atıver! Hadi, o sopayı<br />
kımıldat da topraklar, çekirgelerin mahvettiklerini yeniden bitirsin! O çekirgeler<br />
derhal yansın, kavrulsun, kapkara kesilsin de halk, Allahnın her şeyi nasıl<br />
değiştirdiğini görsün.<br />
Bir işi yapmak için sebebe ihtiyacım yoktur, o sebep, hakikati örtmek gizlemek içindir.<br />
Bu suretle tabiata inanan, ilaca sarılır... müneccim yıldıza yüz tutar.<br />
Münafık hırsından, malım kesata uğrar diye korkup sabah karanlığı pazara gelir! Rızk<br />
peşine düşen, lokma arayan kulluk etmemiş, yüzünü yıkamamış kişi de cehenneme<br />
lokma olur gider. Yayılıp otlayan kuzu gibi halkın canı da hem yer, hem de yenir.<br />
Kuzu yayılıp otladıkça kasap, o bizim için istek yaprağını yemekte, bizim için<br />
semirmekte diye sevinir. Yemede içmede cehennem gibi oburluk eder, cehennem için<br />
semirir durursun! Kendi işine koyul, bir gün olsun hikmet yaylasında yayıl, otla da<br />
saltanatlı gönül semirsin. Bedenin yiyip içmesi, bu yemeye manidir... cani tacire<br />
benzer, beden de yol kesiciye. Yol kesen hırsız, odun gibi yanıp yakıldı mı tacirin<br />
mumu yanar, parlar!<br />
Çünkü sen akıldan ibaretsin; başka neyin varsa ancak aklı örter, gizler... kendini<br />
kaybetme de saçma sapan şeylerle de uğraşma! Bil ki her şehvet şarap ve afyon gibi<br />
akla perdedir... akıllılar bunlarla hayretlere düşerler! Fakat aklı gideren, insanı sarhoş<br />
eden yalnız şarap değildir ki... şehvete ait ne varsa hepsi gözü kulağı bağlar, örter!<br />
Şeytan, şarap içmekten ne kadar uzaktı... sarhoştu ama ululukla, inat ve isyanla<br />
sarhoş olmuştu. Sarhoş, olmayan şeyi gören kimsedir... mesela bakırı, demiri altın<br />
görür.<br />
Bu sözün sonu gelmez... Ey Musa, hemen sen dudağını depret de tarlalardan ekinler<br />
bitsin!<br />
Musa emre uydu; derhal yeryüzü yeşerdi, sümbüllerle, iri taneli başaklarla doldu!<br />
Kıptiler derhal kıtlık görmüş, sığır açlığa uğramış, ölüm haline gelmiş adamlar gibi<br />
onları yemeye koyuldular.<br />
Müminler, insanlar, hayvanlar, Allahnın ihsanı ile birkaç gün yediler doydular.<br />
Karınları doyunca nimeti inkara başladılar... o zaruret gidince yine azdılar, isyan<br />
ettiler. Nefis Firavundur sakın ha doyurma... doyurma da eski küfrü aklına gelmesin!<br />
Ateşin hararetine düşmedikçe nefis güzelleşmez... demir, kor haline gelmedikçe sakın<br />
dövmeye kalkışma!<br />
Beden, aç olmadıkça harekete gelmez... tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak, bil ki<br />
soğuk demiri dövmektir adeta! Zari, zari ağlayıp inlese de aklını başına al Müslüman<br />
olmak istemez bu nefis! O Firavuna benzer... Kıtlıkta Firavun gibi Musa’nın huzurunda<br />
secde eder, yalvarır. Fakat işi bitti mi azar... hani eşek, yükünü atınca çifte atmaya<br />
başlar ya, tıpkı onun gibi!<br />
İş ileri gitti, muradı oldu mu ağlayıp inlemeleri hep unutur gider! Hani bir adamla<br />
yıllarca bir şehirde kalır da bir an gözünü kapadı, uyudu da rüya görmeye başladı mı,<br />
kendisini iyi ve kötü şeylerle dolu bir şekilde bulur... kendi şehrini hatırlamaz bile.<br />
Ben oradaydım... bu yeni şehir benim şehrim değil, ben buraya mal olamam, nasılsa<br />
şöyle bir gelivermişim demez bile! Böyle demesi şöyle dursun, kendini orada dünyaya<br />
gelmiş, oraya alışmış sanır! Ne şaşılacak şeydir ki ruh da oturduğu, doğup yetiştiği<br />
yerleri yurtları, hatırına bile getirmez; bulutun yıldızı örttüğü gibi şu yıkık dünyanın<br />
gözlerini bağladığını düşünmez! Hele ruh, bunca, şehirler çiğnemiş, bunca şehirler<br />
gezmiştir... anlayış yüzünden o şehirlerin tozları daha silkilmemiştir bile!<br />
İnsan, görüp geçirdiği şeyleri görüp bilmesi için sıkı bir azimle işe girişip de gönlünü<br />
arıtmıştır ki; insanın gönlü saf olmalı da sırları mazhar olarak baş çıkarmalı... gözün<br />
açılmalı da önü, sonu görmeli!<br />
Önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan nebatat alemine düşmüştür. Yıllarca<br />
nebat olmuş, bu alemde ömür sürmüştür de nebat, cansız şeylerin zıddı olduğu halde<br />
bir zamanlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir.<br />
Nebatlıktan hayvanlığa düşünce de nebat olduğu zamanki halini hiç hatırlamaz. Yalnız<br />
yeşilliğe karşı bir meyli vardır... hele bahar geldi, çiçekler açıldı mı! Hani çocukların da<br />
analarına meyilleri vardır... fakat çocuk, anasına ana sütüne neden meylediyor; bu<br />
sırrı bilmez! Hani, her yeni derviş de genç pire, o yüce bahta şiddetle meyleder ya!<br />
Çünkü bu aklın cüz-ü, o aklın külündendir... bu gölgenin hareketi, o gül dalının<br />
hareketindendir. Nihayet gölgesi onda yok olur da bu meylin, bu araştırmanın sırrını<br />
bilir, anlar!<br />
A iyi bahtlı kişi, bu ağaç oynamadıkça o dalın gölgesi nasıl oynar ki Bildiği yaratıcı<br />
tekrar onu hayvanlıktan insanlığa çekip çevirir... böylece iklimden iklime giden<br />
nihayet insan aleminde akıllı, bilgili ve yüce bir hal alır. Fakat önceki akılları<br />
hatırlamadığı gibi bu akıldan da geçip değişeceğini aklına bile getirmez.<br />
Nihayet bu hırsla, istekle dolu akıldan da kurtuldu mu yüz binlerce şaşılacak akıllar<br />
görür! Gerçi uyumuştur, önceki ahvali unutmuştur... fakat hiç onu bu unutkanlık<br />
aleminde bırakırlar mı ki Yine o uykudan uyandırırlar; uyanınca kendi haline gülmeye<br />
başlar... uykuda uğradığım o gam, e keder neydi... nasıl oldu da doğru düzen halleri<br />
unuttum...<br />
Nasıl oldu da o derdin, o illetin rüyadan aldatıştan, hayalden ibaret olduğunu<br />
bilmedim der! Dünya da buna benzer... adeta uyuyan kişinin gördüğü hayallerdir.<br />
Uyuyan sanır ki bu hayaller, hakikattir ve sürüp gidecek! Fakat ansızın ecel sabahı<br />
geldi mi zan ve hile karanlığından kurtulur. Yerini yurdunu görünce gamlanıp<br />
tasalandığına gülmeye başlar. Uykuda gördüğün iyi ve kötü şeyler, mahşer gününde<br />
birer, birer zuhur eder.<br />
Bu alem uykusunda neler yaptıysan uyanınca hepsini apaçık görürüsün de, anlarsın<br />
da rüya da bu kötü işleri yaptın ama onlar geçip gitmedi; hepsinin bir tabiri var!<br />
Ey esire sitem ve cefalarda da bulunan, bu gülüş, düş yorma günün de ağlayıp feryat<br />
etmelidir. Rüyadaki derdin, elemin, zari zari ağlayışın bil ki uyanınca neşeleneceğine<br />
delalet eder.<br />
Ey Yusuf’ların derisini yırtan, bu derin uykudan uyanınca kurt olarak haşredilirsin!<br />
Huyların birer birer kurt olur da kızgınlıkla uzuvlarını paralar senin. Kısastan sonra<br />
ölürsün ama ölümünden sonra da o kan uyumaz... öldüm kurtuldum artık deme ha!<br />
Bu şimdiki kısas, alemin nizamı için düzendir... oradaki kısasa nispetle bir oyundan<br />
ibarettir. Onun için Allah dünyaya oyun dedi... çünkü bu ceza, o cezaya karşı bir<br />
oyundur. Bu ceza, savaşı ve fitneyi yatıştırmak içindir... o, adamı hadım etmektir; bu,<br />
sünnet etmek!<br />
Ey Musa, bu söze son yoktur... kendine gel de o eşekleri bırak, otlasınlar. Otlasınlar da<br />
o güzelim otlardan semirsinler... çünkü aklını başına al; bizim kızgın kurtlarımız var!<br />
Kurtlarımızın feryatlarını biliriz... bu eşekleri onlara verir, onlara yediririz.<br />
Dudaklarından çıkan o güzel nefesin kimyası, bu eşekleri adam etmek istedi... sen<br />
lütfettin ihsanlarda bulundun da onları bir hayli çağırdın... fakat o eşeklerin talihleri<br />
yok, kısmetleri değil! Artık nimet yorganını onların üstüne ört de hemen gaflet<br />
uykusuna dalsınlar. Dalsınlar da bu gaflet uykusundan sıçrayıp uyanınca bakıp<br />
görsünler ki mum sönmüş, saki gitmiş!<br />
Onların azgınlıkları seni şaşırttı ama onlar, ahirette de hasret şarabını içecekler... bu<br />
suretle adaletimiz, dışarıya ayak basar, kendini gösteriri de kıyamette her kötü işe,<br />
tam layık olan bir ceza verir. Apaçık görmedikleri padişah, daima gizli olarak onlarla<br />
beraberdir. Hani akıl gibi... sen onu göremezsin ama o da seninle beraberdir.<br />
Sen onu göremezsin ama o, seni sınamadadır, duruşunu, hareketini görür durur! Ne<br />
şaşılacak şeydir bu, böyleyken sen, aklı yaratanın seninle oluşunu caiz görmezsin!<br />
İnsan akıldan gaflet eder, kötü işlerde bulunur; sonra aklı, insanı kınamaya başlar!<br />
Sen akıldan gafilsin ama o kınama, aklın varlığından değil midir ya<br />
Eğer aklın olmasaydı, senden gaflet etseydi nasıl olur seni kınar, bu kınamayla sana<br />
sille vururdu Fakat senin nefsin, ondan gafil olmasaydı bu delilikte bulunur, bu pis<br />
işlere girişir miydin Şu halde aklın, bir usturlaba benzer... varlık güneşinin yakınlığını<br />
onunla bilirsin! Aklının sana yakınlığı keyfiyete sığmaz... ne sağdadır, ne solda... ne<br />
arttadır, ne önde! Aklın bile sana yakınlığı, aklın bile sendeki varlığı keyfiyetsiz,<br />
anlatılmaz bir haldeyken ve o yolda akıldan bahis bile edilemezken o padişahın,<br />
Allahnın sana yakınlığı neden keyfiyetsiz olmasın<br />
Parmağındaki hareket, ne parmağının önündedir, ne ardında... ne sağındadır, ne<br />
solunda! Uyku ve ölüm halinde o hareket parmağından gider... uyanıkken gelir. O<br />
hareket olmadıkça parmağından bir fayda hasıl olmaz... peki ne yolla geliyor o<br />
hareket Gözünün nuru, gözbebeğindeki ışık, altı cihetten de gelmiyor... fakat ne<br />
yolla geliyor Taraf ve cihet halk alemindedir... emir ve sıfat alemini cihetsiz bil.<br />
Güzelim bil ki emir aleminde cihet yoktur... artık emir sahibi olan Allah, elbette<br />
büsbütün cihetten münezzehtir. Aklın bile ciheti yok... elbette beyanı iyice bilen Allah<br />
akıldan üstün akıldır, candan üstün can!<br />
Hiçbir mahluk yoktur ki onunla alakası olmasın... fakat babacığım, bu alaka,<br />
anlatılamaz, keyfiyetsizdir. Çünkü ruhta ne ulaşma vardır, ne ayrılma, fakat zan,<br />
ayrılık ve birlikten gayrı bir şey düşünemez! Bu buluşma, birleşme ve ayrılmadan<br />
gayrı bir delilin izini bul... fakat iz izlemek, susuzu kandırmaz ki!<br />
Aslıdan uzaksan birteviye iz izle dur da erlik damarın seni vuslata eriştirsin! Akıl, bu<br />
alakaya nasıl yol bulsun, bu alakayı nasıl anlasın... bu akıl, ayrılık ve buluşma<br />
alakalarına bağlıdır. Mustafa, bunu için bize “Allahnın zatından pek bahsetmeyin” diye<br />
vasiyette bulundu.<br />
Zaten Allahnın zatını düşünmek, hakikatte zatını düşünmek değildir ki! Çünkü<br />
düşünenin zannı ve düşüncesi, ancak yolla taallük eder... o zan ve düşünceyle Allah<br />
arasındaysa yüz binlerce perde vardır!<br />
Herkes, bir perdeyle kapanmış, ulaştım sanmıştır ama Allah sandığı, ancak kendi<br />
vehmidir. İşte peygamber, bu yüzden o vehim sahibinin yanlışa düşüp de<br />
malihulyalara kapılmaması için vehmini gidermiştir.<br />
Çünkü onun vehminde ebedi terk ediş vardır. Edepsizi de Allah baş aşağı eder. Baş<br />
aşağı oluş da şudur: İnsan aşağılara gider durur da kendisini üstün sanır. Zaten<br />
sarhoşun yapacağı şey budur: O, göğü yerden fark etmez.<br />
Allahnın şaşılacak eserlerini düşünün... ululuğunu, büyüklüğünü görün de kendinizi<br />
kaybedin! İnsan onun sanatına dalar da sakalını, bıyığını kaybederse haddini bilir,<br />
sanat sahibini düşünmeden vazgeçer, sesini bile çıkarmaz!<br />
Candan yürekten “Ben seni övmem” sözünden başka bir şey söyleyemez...çünkü o<br />
bahis, zaten sayıdan, hadden dışarıdır!<br />
KATIR VE DEVE<br />
Katırın biri bir gün bir deveyle buluştu... ikisi de bir ahıra düştüler. Katır dedi ki: “Ben<br />
tepede, düzde, pazarda, köyde çok düşüyorum. Hele dağ terekesinden aşağı inerken<br />
her zaman korkumdan tepe taklak kapanırım. Sense yüz üstü pek az düşersin... be<br />
neden Yoksa senin arı canın devletlik mi ki<br />
Ben her an tepesi üstü düşer, dizimi vurur, yüzümü, dizimi kanlara bularım! Palanım,<br />
yüküm baş aşağı olur; kiracıdan da daima dayak yerim. Hani az akıllı adam gibi... o da<br />
aklının kıtlığından günahından tövbe eder... her an da tövbesini bozar. O tövbe bozan<br />
reyindeki, azmindeki gevşekliğinin yüzünden zamanede İblise maskara olur.<br />
Her an yükü ağır olan ve taşlık yolda gitmeye savaşan topal beygir gibi tepesi üstüne<br />
düşer. O ters huylu, tövbesini bozduğu için kafasına gaybtan tokatlar yer durur. Sonra<br />
tekrar gevşek azmiyle tövbe eder... fakat Şeytan “Ne yaptın ” der demez tövbesini<br />
bozar. Pek zayıftır... fakat kendisini öyle ulu görür, öyle kibirlenir ki Allah’a<br />
ulaşanlara bile hor bakar!<br />
Ey deve, sense mümine benzersin; yüz üstü az düşer, burnunu az vurursun! Sende ne<br />
var ki afete uğramıyorsun... sürçmüyor, yüz üstü az düşüyorsun<br />
Deve dedi ki: “Her kutluluk Allahdandır ama benimle senin aranda çok fark var! Benim<br />
başım yüce, iki gözüm yücelerini görüyor... yüce görüş sahibini zarardan korur. Ben<br />
dağın başındayken dağın eteğini görürüm... her çukuru, her düzü kat, kat görürüm.<br />
Nitekim o ulu er de eceline kadar başına ne gelecekse gördü. Yirmi yıl sonra neler<br />
olacak o iyi huylu bütün bunları bilir. Hatta o takva sahibi yalnız kendi halini görmez...<br />
batıdakilerin halini de görür, doğudakilerin halini de! Nur, onun gözünde, gönlünde<br />
yurt tutar... neden mi dedin Vatan sevgisi yüzünden!<br />
Hani Yusuf gibi... o da ayın, güneşin kendisine secde ettiğini önce rüyasında gördü.<br />
On yıl önce hatta daha önce gördükleri Yusuf’un başına geldi. “Mümin Allah nuru ile<br />
görür” sözü saçma değil... Allah nuru, gökleri bile delip geçer.<br />
Senin gözünde o nur yok... yürü, sen hayvani duygulara kapılıp kalmışsın! Sen,<br />
gözünün zayıflığından ayağının önünü görürüsün... zayıfsın kılavuzun da zayıf! Elle<br />
ayağa kılavuzluk eden gözdür... basılacak tutulacak yeri de o görür, basılmayacak<br />
tutulmayacak yeri de o! Sonra bir de benim gözün pek aydındır... bir de şu var:<br />
Yaradılışım tertemizdir benim. Çünkü ben, helâlzadeyim... zinadan olma ve<br />
sapıklardan değilim. Sense şüphe yok ki zinadan olmasın... yay kötü oldu mu ok eğri<br />
gider!”<br />
Katır doğru dedin ey deve dedi... bu sözü söyler söylemez de gözleri yaşlarla doldu.<br />
Bir müddet ağladı, devenin ayağına kapandı; dedi ki: Ey kulların Allahsınca seçilmiş<br />
er, lütfetsen de beni kulluğa kabul etsen ne ziyana girersin<br />
Deve, mademki huzurumda ikrar ettin dedi... yürü, zamanenin afetlerinden kurtuldun.<br />
İnsafa geldin, beladan halas oldun; düşmandın muhabbet ehline katıldın! Kötü huy<br />
zaten senin aslında yoktu... aslı kötü olandan inattan, kötülükten başka bir şey<br />
gelmez. Fakat aslında kötülük olmayan ve iğreti olarak kötü huylara sahip olan,<br />
kötülüğünü ikrar eder, tövbe etmeyi diler. Adem peygamber gibi. Onun işlediği o pek<br />
ehemmiyetsiz suç da iğretiydi de derhal tövbe etti. Fakat İblisin suçu, asil olduğundan<br />
canım tövbeye yol yoktu ona.<br />
Yürü, kendinden de kurtuldun, kötü huydan da, cehennem alevinden de halas oldun,<br />
yırtıcı hayvanların dişlerinden de! Yürü, şimdicik devleti elde ettin, kendini ebedi bir<br />
kutluluğa attın.<br />
“Kullarımın arasına katıl” devletine eriştin, “Cennetime gir” kumaşını dokudun! Kulları<br />
arasına girmeye yol buldun, gizli bir yolda ebedi cennete sokuldun. “Bize doğru yolu<br />
göster” dedin; doğru yolda elini tuttu seni ta cennete kadar götürdü.<br />
Ey aziz kişi, ateştin, nur oldun... koruktun yaş ve kuru üzüm oldun. Allah doğrusunu<br />
daha iyi bilir ya, yıldızdın güneş kesildin...neşelen artık!<br />
Ey Hak ziyası Hüsamettin, balını tut, süt havuzuna at da, o süt, bozulmadan<br />
kurtulsun... lezzet denizinde lezzeti büsbütün fazlalaşsın. Elest denizine ulaşsın.<br />
Deniz oldu mu her türlü bozulmadan kurtuldu demektir. Süt, bal denizine akacak bir<br />
yol bulursa da artık hiçbir afete uğramaz, ekşiyip kesilmez.<br />
Ey Allah aslanı, aslancasına bir kükre de o kükreyiş ta yedinci göğe çıksın! Fakat<br />
usanmış bıkmış canın ne haberi olur ki Fare, aslan kükreyişini ne bilsin Gönlü deniz<br />
gibi engin ve yaradılışı iyi olanların istifadesi için ahvalini altın suyu ile yaz! Bu cana<br />
canlar katan söz, Nil suyudur... Yarabbi sen onu Kipti’nin gözüne kan göster.<br />
NİL´İN SUYU<br />
Duydum ki bir kıpti, susuzluktan bunalıp İsrail oğullarının birisinin evine geldi; dedi<br />
ki: Seninle dostum, arakadaşım... bugün de bir hacetim var, senden istemeye geldim.<br />
Çünkü Musa büyücülük, afsunculuk etti... nihayet nilin suyu bize kan kesildi.<br />
İsrail oğulları alınca duru su oluyor, içiyorlar... halbuki Kıpti’nin gözü bağlanmış, ona<br />
kan oluyor. Kıpti kavmi işte buracıkta susuzluktan ölüp gidiyor. Bu, ya<br />
bahtsızlığından, ya kendi kötülüğünden! Kendin için bir tas su doldur da bu eski dost<br />
suyundan içsin senin! Çünkü o, kendin için doldursan kan olmaz temiz ve duru su<br />
olur! Ben de sana tabi olarak su içmiş olayım... tabi olan kişi, tabi olduğu kişinin<br />
lütfiyle dertten kurtulur.<br />
İsrail oğlu peki canım efendim dedi... sana bir hizmet edeyim, istediğini yapayım a<br />
gözümün nuru! Senin muradına gideyim, seni sevindireyim... kulun, kölen olayım da<br />
hürlük edeyim! Tası Nil’den doldurdu, ağzına dayadı, yarısını içti. Sonra tası su<br />
isteyene doğru eğdi, sen de iç dedi... su derhal kara kan kesildi. Tekrar kendi tarafına<br />
eğdi, kan su oldu... Kıpti kızdı alevlendi. Bir müddet oturdu... hiddeti geçince dedi ki:<br />
Ey ulu kılıç, ey kardeş, şu düğümün açılmasına çare nedir<br />
İsrail oğlu dedi ki: Bunu takva sahibi içer. Takva sahibi da Firavunun gittiği yoldan<br />
usanan, Musa’laşan kişidir. Musa’ya uy, Musa kavmi ol da bu suyu iç... ayla uzlaş da<br />
ay ışığını gör. Allah kullarına kızgınlığından gözünde yüz binlerce karanlık var!<br />
Kızgınlığını yatıştır da gözlerini aç, neşelen... dostlarından ibret al da üstat ol!<br />
Sende kaf dağı gibi küfür varken nasıl olur da Nil’den avucuna su almada bana tabi<br />
olabilirsin sen Dağ iğne deliğinden geçer mi hiç Geçer... ancak tek bir iplik haline<br />
gelirse! Dağı tövbenle saman çöpü haline getir de suçları bağışlananların kadehini<br />
güzelce al, hoş bir hal de çek gitsin. Fakat bu hileyle onu nasıl içebilirsin ki Allah, onu<br />
kafirlere haram etmiştir.<br />
A iftiralara uğramış iftiracı, hileyi düzeni yaratan Allah, nasıl olur da senin hilene,<br />
düzenine kapılır Musa kavminden ol... hilenin faydası yok... senin hilen yel ölçmekten<br />
ibaret! Suyun haddimi var, Allah emrini terk etsin de kafirlere su olsun! Sen sanıyor<br />
musun ki ekmek yemektesin Yılan zehri, ömür törpüsü yiyorsun sen! Fakat sevgilinin<br />
buyruğunu terk eden kişiye nasıl yarar<br />
Sanır mısın ki Mesnevi sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın!<br />
Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulağına girsin ağzına gelsin! Duyarsın,<br />
duyarsın ama sana masal gibi gelir... dışyüzünü duyarsın, iç yüzünü değil! Bir güzel,<br />
başına, yüzüne çarşafını örtmüş, senden yüzünü gizlemiş! İnadından Kuran, sana<br />
nasıl gelirse Şehname yahut Kilile ve Demine de öyle gelir! İnayet sürmesi gözünü<br />
aydınlatır, açarsa doğrucuyla mecazı o vakit ayırt eder, anlarsın! Yoksa koku almayan<br />
adama mis de bir, fışkı da... değil mi ki koku almıyor!<br />
Ululuk ıssı Allahnın sözünü okumaktan maksat kendini usançtan, elemden<br />
kurtarmaktır. Çünkü vesvese ve gussa ateşi, bu sözle yatışır... bu söz, insanın derdine<br />
deva olur. Bu kadar bir ateşi söndürmede akılca duru ve temiz su da birdir, sidik de!<br />
Vesvese ateşini, su da sidik de... her ikisi de uykunun, dert ve gussa ateşini<br />
söndürmesi gibi söndürür. Fakat Allahnın ruhlu sözü olan bu temiz suyun, candan<br />
bütün vesveseleri tamamı ile giderdiğini bilsen gönül, gül bahçesinin yolunu bulur, o<br />
bahçeye varır.<br />
Çünkü Allah kitaplarının sırrından bir koku alan, bağlarda, dere kıyılarında uçar durur.<br />
Sen yoksa velilerin yüzünü de bizim gördüğümüz gibi midir sanırsın Peygamber bile<br />
müminler nasıl oluyor da benim yüzümü göremiyorlar diye hayrette kaldı.<br />
Halk nasıl oluyor da yüzümün nurunu görmüyorlar Halbuki o nur, doğu güneşinin<br />
nurunu bile aştı... yok, görüp duruyorlarsa bu şaşırma nedir diyordu. Nihayet o yüz,<br />
gizlilikler alemindedir diye vahiy geldi. Yüzünü kafirler görmesin diye sence ay ama<br />
halka göre bulut. Bu şaraptan halk ve ileri gelenler içmesin diye sence tane ama halka<br />
göre tuzak!<br />
Allah, “Onlar sana bakarlar” fakat hamam duvarındaki resimlere benzerler...<br />
“Bakarlar da görmezler” dedi. Ey resme tapan, resim de o iki sönük gözle sana<br />
bakar,öyle görünür. Onun huzurunda terbiyeni takınırsın... fakat onun hiç aldırış<br />
etmediğini görünce neden bana riayet etmiyor ki diye hayretlere düşersin. Neden bu<br />
güzel resim, sorularına cevap vermiyor... neden verdiğim selamı almıyor Ben, ona<br />
yüzlerce secde ettiğim halde neden o, bir lütfedip başını, sakalını oynatmıyor dersin<br />
Allah dış alemde görünmez, baş oynatmaz ama buna karşılık içine öyle bir zevk verir<br />
ki, o zevk, iki yüz baş sallamaya değer... işte akıl ve can böyle baş sallar!<br />
Çalışıp çabalar akla hizmet edersen aklın sana yapacağı şey şudur: Seni doğru yola<br />
ulaştırır; bu yola ulaşma vesilelerini arttırır . Allah sana açıkça baş sallamaz ama seni<br />
başlara başbuğ yapar! Allah, sana gizlice öyle bir şey verir ki bütün dünyadakiler sana<br />
secde ederler. Nitekim bir taşa da değer verdi mi o taş, yani altın, halka göre yüce<br />
olur. Bir katra su, Allah lütfuna nail olur da inci kesilir, altını bile geçer.<br />
Beden topraktır, fakat Allah ona bir ışık verdi mi alemi kaplamada, dünyayı zapt<br />
etmede ay gibi üstat olur. Kendine gel... bu hükümdarlar, bir tılsımdan, ölü bir<br />
resimden ibarettirler. Fakat bakar gibi görünürler de ahmakların yollarını keserler.<br />
Bakar, göz kırpar gibi görünürler de aptallar, onlara bir varlık verir, onları delil<br />
edinirler!<br />
Kıpti dedi ki: Sen bana bir duada bulun... çünkü benim gönlüm kapkara, bu yüzden de<br />
o ağız yok! Dua et de belki bu gönlün kilidi açılır... çirkin, güzeller meclisinde yer alır.<br />
Çarpılmış kişi dua bereketiyle güzelleşir... yahut da bir şeytan, yeniden melek olur!<br />
Yahut da kuru dal, Meryem’in elindeki kuvvetle misler kokar, yaş bir hale gelir, meyve<br />
verir!<br />
İsrail oğlu o anda secdeye kapandı da dedi ki: Ey Allah, ey aşikar ve gizli işleri bilen!<br />
Kul, senden başka kimin huzurunda el kavuşturur Dua da senden, duayı kabul<br />
etmede senden! Önce duaya meyil veren de sensin... sonradan duayı kabul eden de<br />
sen! Evvel de sensin, ahır da sen... bizse arada söze bile gelmeyecek hiçin hiçi! Böyle<br />
söylenip dururken nihayet leğeni damdan düştü... gönlü kendinden geçti. Dua<br />
ederken tekrar kendisine geldi... “İnsan, ancak çalıştığını elde eder!”<br />
O dua ile meşgul iken Kıpti’nin yüreği coştu. Ansızın bir nara attı, bir kükredi. Dedi ki:<br />
“Durma, hemen bana iman ederken ne diyeceğini öğret de derhal eski zünnarımı<br />
keseyim! Canıma bir ateştir saldılar... bir şeytana , candan bir iltifattır ettiler. Senin<br />
dostunum seni görmeden duramam... Allah’a hamt olsun bu dostluk, nihayet elimi<br />
tuttu. Sohbetlerin bir kimya idi herhalde... gönül evinden ayağın eksik olmasın! Sen<br />
cennet fidanından bir daldın... ona yapıştım da beni cennete dek götürdü. Bedenimi<br />
kapıp götüren bir seldi... bu sel, beni de lütuf ve ihsan denizinin kıyısına dek iletti. Su<br />
ümidiyle sele doğru gittim; fakat denizi gördüm, kile kile inciler elde ettim.”<br />
İsrail oğlu ona hadi, şimdi su al diye tas getirdi. Kıpti dedi ki: Yürü git sular gözümde<br />
hor hakir oldu. “Allah müminleri satın aldı” sırrından bir şerbet içtim ki artık kıyamete<br />
kadar susamam ben! Irmaklara kaynaklara su ihsan eden, içimde bir kaynaktır<br />
coşturdu! Ciğerim susuzluktan yanıp kavrulmakta, su istemekteydi... şimdi öyle bir<br />
himmete nail oldu ki suyu hakir görmede!<br />
“Kaf hâ yâ ayn sâd” vadindeki doğruluğa delil olarak Allah, Kâfi adının “Kef”i oldu.<br />
Kafiyim, sana bütün hayırları, sebepsiz, başkasının yardımını vasıta etmeden veririm.<br />
Kafiyim, seni ekmeksiz tutuyorum... ordusuz, askersiz sana beylik, padişahlık ihsan<br />
ederim... Bahar olmadığı halde sana nergis ve ağustos gülü verir; kitapsız ustasız<br />
sana bilgiler belletirim... kafiyim, ilaçsız sıhhat verir; mezarı, kuyuyu meydan haline<br />
getiririm...<br />
Musa’ya bütün alemin başına indirsin diye bir sopa verir; kuvvet kudret bağlarım...<br />
Musa’nın eline bir nur, bir parlaklık veririm ki güneşe bile tokat atar! Sopayı yedi başlı<br />
yılan haline getiririm... hem öyle bir yılan ki erkek bir yılanın belinden gelmemiş, dişi<br />
bir yılandan doğmamış.<br />
Nil suyuna kan karıştırmam; kudretimle suyunu kan haline getiririm. Nil suyu gibi<br />
neşeni gam haline getiririm de bir daha neşeye yol bulamazsın. Sonra tekrar imanını<br />
yeniledim mi yine Firavundan bezersin. Görürsün ki rahmet Musa’sı gelmiş... kan gibi<br />
görünen Nil, onun yüzünden su olmuş!<br />
İçten ipin ucunu bırakmazsan zevk Nil’in hiç kan kesilmez. Ben, iman edeyim de bu<br />
kan tufanından bir su içeyim diyordum. Ben ne bilirimdim ki Allah beni değiştirecek,<br />
gönlümü başka bir hale koyacak da beni Nil yapacak! Başkalarının gözünde eskisi<br />
gibiyim ama benim gözüme akıp duran bir Nil görünmede!<br />
Nitekim bu alem de Peygamberin gözüne tespihe gark olmuş görünmede... bize<br />
göreyse aptalca durup duruyor. Onun gözüne bu alem aşk ve ihsanla dolmuş<br />
görünüyor; başkasının gözüne ise ölü ve cansız. Yukarı olsun, aşağı olsun onca her<br />
yer, hızlı hızlı yürümede... o, taştan topraktan nükteler duymada!<br />
Halbuki halka bunların hepsi kapalı... her şey ölü görünmede... ben, bundan daha<br />
ziyade şaşılacak bir perde görmedim. Bütün mezatlar bizce bir. Fakat velilerin<br />
gözünde kimisi cennet bahçesi, kimisi cehennem çukuru! Halk, Peygamber ekşi<br />
suratlı; neden böyle niye zevki yok ki derlerdi.<br />
İleri gelenlerse derlerdi ki: Sizin gözünüze öyle görünüyor o. Bir zamancağız bizim<br />
gözümüzle bakın da “Heletâ” daki gülüşleri görün hele! O ters şey, armut ağacının<br />
üstünde öyle görünü... a genç ağaçtan in de bak! O armut ağacı, varlık ağacıdır... sen<br />
ırada oldukça sana yeni şey eski görünür.<br />
O ağacın üstünde oldukça alem pis bir dikenlik, kızgın akreplerle, yılanlarla dopdolu<br />
bir yer görünür. Fakat ağaçtan inersen derhal alemi gül yüzlü dilberlerle, dadılarla,<br />
tayalarla dolu görürsün.<br />
Bir kadın oynaşı ile aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu. Kocasına<br />
a iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyve toplamak istiyorum dedi. Ağaca çıkınca kocasına<br />
baktı ağlamaya başladı. Dedi ki: A merdut ahlaksız... üstündeki lüti kim Karı gibi<br />
onun altına yatmışsın... meğerse sen ne ibneymişsin!<br />
Kocası senin başın döndü galiba... çünkü burada benden başka kimse yok dedi. Kadın<br />
o üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele diye birkaç kere daha sordu, söylendi.<br />
Adam a kadın ağaçtan in; başın döndü; adam akıllı bunadın sen dedi. Kadın, ağaçtan<br />
indi; kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti. Kocası bağırdı: A orospu<br />
maymun gibi üstüne çıkan o adam kim Kadın burada benden başka kimse yok ki<br />
dedi... kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama. Adam, bu sözü birkaç kere<br />
söylediyse de kadın, “Bu armut ağacından olacak! Ben de armut ağacının<br />
üstündeyken öyle şeyler gördüm be hey kaltaban! Aşağıya inde bak... benden başka<br />
kimse yok, bütün bu hayaller armut ağacından!<br />
Şaka ve latife bir şey belletmeye yarar... onu ciddi gibi dinle; görünüşte latife oluşuna<br />
kapılma! Her ciddi şey, maskaralara göre maskaralık, şakadır... fakat akıllara göre de<br />
latifeler, ciddidir.<br />
Aklı kıt olanlar armut ağacı ararlar... fakat bu armut ağacından o armut ağacına uzun<br />
bir yol var! Armut ağacından inde yürümeye koyul... senin gözün de kamaşmış yüzün<br />
de! Bu ağaç, benliktir... evvelki varlıktır. İnsan, bu varlıkla kaldıkça gözü şaşı olur,<br />
olmayacak şeyler görür. Fakat armut ağacından indin mi düşüncede de bir eğrilik,<br />
sapıklık kalmaz, gözde de sözde de! O vakit bu ağacı,dalları yedinci kat göğe kadar<br />
yücelmiş büyük bir devlet ağacı olmuş görürsün. Aşağı indin de ondan ayrıldın mı<br />
Allah, rahmetiyle o ağacı değiştirir. Bu aşağıya inme, bu tevazu yüzünden Allah<br />
gözüne doğru bir görüş kabiliyeti verir. Doğru görüş kolay ve bedava olsaydı Mustafa<br />
Allahdan bu görüşü diler miydi<br />
Dedi ki: “Yarabbi, yukarıda olsun, aşağıda olsun, her cüzü bana olduğu gibi<br />
göster!”aşağıya indikten sonra yine o ağaca çık... çünkü artık o ağaç, “OL” emriyle<br />
değişmiş yeşermiştir.<br />
Musa’nın ağacına dönmüştür bu ağaç! Pılını pırtını Musa’nın bulunduğu yere çekersen<br />
görürüsün ki, bu ağacı ateş yeşertir, neşeli bir hale kor... dalı, “Şüphe yok ben<br />
Allah’ım der durur!”<br />
Gölgesine bütün hacetler reva olur... işte ilahi kimya böyledir. Artık o benlik, o varlık<br />
helal olur sana... çünkü onda ululuk ıssı Allahnın sıfatlarını görürüsün! Eğri ağaç<br />
doğrulur, Allah’ı gösterir... “Kökü yerdedir dalları budakları gökte!”<br />
ZÜLKARNEY´İN KAF DAĞI ZİYARETİ<br />
Zülkarneyn, Kaf dağına gitti... o dağın saf zümrütten olduğunu gördü. Bütün alemi<br />
halka gibi çepeçevre çevirmişti... Zülkarneyn, o dağı görüp şaşırdı.Dedi ki: Sen dağsan<br />
öbür dağlar ne Onlar senin yanında bir oyuncak adeta!<br />
Kaf dağı dedi ki: O dağlar, benim damarlarımdır... onlar, güzellikte, alımda bana eş<br />
olmazlar. Benim her şehirde gizli bir damarım vardır... alemin çevresi damarlarıma<br />
bağlıdır. Allah, bir şehirde yer deprentisi yapmak isterse bana söyler, ben oraya varan<br />
damarı oynatırım. O şehre ulaşan damarı kahırla oynattım mı orada yer deprenir.<br />
Allah yeter deyince damarım yatışır... durur görünürüm ama daima işteyim ben!<br />
Merhem gibi dururum ama hayli iş görürüm... akıl gibi hani; o da durur ama söz,<br />
ondan doğar, harekete gelir. Fakat bunu aklı kavramaya göre yer deprentisi yerdeki<br />
buharlardan olur.<br />
Bir karıncacık,kağıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir başka karıncaya söyledi. Dedi<br />
ki: O kalem, kağıdı fesleğen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi... acayip şekiller<br />
yaptı.O karınca, o sanatı yapan parmaklardır... şu kalem, yaptığı işte parmaklara<br />
tabidir, parmakların fer-i ve eseridir dedi.<br />
Üçüncü karınca dedi ki: Hayır... onları yapan koldur. Arık parmaklar, onun kuvvetiyle<br />
o nakışları çizdi. Böylece her biri bahiste ileriye doğru gitti. Nihayet birazcık anlayışı<br />
olan ve karıncaların ulusu bulunan bir karınca, dedi ki: Bu hüneri, suret yapıyor<br />
sanmayın, öyle görmeyin! Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir. Suret elbise<br />
ve sopa gibidir... bu nakışları, akıldan, candan başka bir şey yapamaz!<br />
Halbuki o da, akılla canın, Allahnın döndürüp hareket ettirmesi olmazsa cansız bir<br />
şeyden ibaret olduğunu bilmiyordu. Allah, akıldan bir an inayeti kesti mi zeka sahibi<br />
olan akıl, aptallılar yapar.<br />
Zülkarneyn, Kafdağı’nın konuştuğunu, söz incilerini deldiğini görünce, dedi ki: Ey<br />
sırları bilen ve her şeyden haberi olan, söz söyleyen dağ, bana Allah sanatlarından<br />
bahset.<br />
Kaf dağı dedi ki: Yürü... Allah sanatları söylenebilmekten söze gelmekten çok<br />
üstündür. Yahut kalemin ne haddi var ki sayfalara o sanatların nişanesini yazabilsin!<br />
Zülkarneyn, ona ait küçük bir hikaye olsun söyle... Allahnın şaşılacak kudretlerinden<br />
bahset ey iyi huylu alim dedi.<br />
Kaf dağı dedi ki: “İşte sana üç yüz yıllık yol olan şu ova. Padişah, onu kar dağlarıyla<br />
doldurmuştur. Dağ, dağın üstüne sayısız olarak yığılmıştır... daha da her zaman oraya<br />
kar yağıp durmada! Bir kar dağının üstüne başka bir kar dağı yığılıp durmada... karın<br />
soğukluğu, ta yerin dibine kadar işlemede! An be an o uçsuz bucaksız, o büyük<br />
ambardan kardan meydana gelen bir dağ üstüne kardan bir dağ daha yığılmada!<br />
Padişahım böyle bir ova olmasaydı cehennemin harareti beni mahvederdi!”<br />
Gafilleri kar dağları bil! Allah, akılların perdeleri yanmasın diye onları böyle soğuk<br />
yaratmıştır. Karlar yağdıran bilgisizliğin aksi olmasaydı o Kafdağı, iştiyak ateşiyle<br />
yanar erirdi. Zaten ateş de Allah kahrından bir zerredir... aşağılık kişileri korkutmak<br />
için adeta bir kamçıdır. Fakat bu kadar büyük ve üstün olan kahrı ile beraber yine de<br />
bak... lütfunun soğukluğu ondan ileri! Keyfiyetsiz ve manevi bir ileri oluştur bu... geri<br />
kalanı da, ileri gideni de ikiliksiz olarak gör. Göremezsen bu aşağılık anlayışındandır...<br />
zaten halkın akılları, o madenden bir arpadır ancak!<br />
O takdirde din alametlerini ayıplama, ayıbı kendinde bul! Topraktan yaratılan kuş,<br />
nasıl olur da gök yüzünü aşar geçer Koşup dönüp dolaşacağı en yüce yer havadır...<br />
çünkü onun meydana gelişi, şehvetten, heva ve hevestendir. Şu halde sen evet, hayır<br />
demeksizin hayran ol da Allah rahmetinden önüne bir binek gelsin!<br />
Bu şaşılacak şeyleri anlamada acizsen evet demen tekellüme sapmandır. Evet demez<br />
de hayır dersen o sözde boynunu vurur... o hayır sözü yüzünden Allahnın kahrı, senin<br />
pencereni kapatır. Şu hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arttan Allah<br />
yardımı gelsin. Hayran olur şaşırır kalır, varlığından geçersen hal dili ile “Yarabbi bizi<br />
doğru yola götür” dersin!<br />
Bu iş pek büyüktür, pek büyük... fakat titremeye başladın mı o büyük şey, sana<br />
yumuşar, dümdüz olur. Çünkü bu büyüklük, münkire göredir... aciz oldun mu lütuftur,<br />
ihsandır o.<br />
Mustafa Cebrail’e “Ey dost, suretin nasıl... Apaşikar olarak bana öyle görün de seni<br />
göreyim, sana bakayım “ dedi.<br />
Cebrail dedi ki: “Takatın yoktur göremezsin... duygu zayıftır, pek yufkadır!”<br />
Peygamber “Görün bakayım da bu beden, duygunun ne derece zayıf ve kuvvetsiz<br />
olduğunu anlasın” dedi.<br />
İnsanın bedenine Ait duygusu noksandır. Fakat içinde pek ulu, güzel bir huy vardır.<br />
İnsanın bedeni ile ruhu taşla demire benzer. Fakat bu taşla demir, sıfat ve eser<br />
bakımından bir çakmaktır. Ateş, taşla demirden doğar... doğar da bu iki babaya<br />
kahırlar yağdırır! Ateş, bedene ait bir sıfattır... fakat bedeni kahreder, alevler çıkarır!<br />
Öyle olduğu halde yine bedende öyle bir ışık vardır ki ışık, İbrahim gibi ateş burcunu<br />
kahreder!<br />
Hasılı o bilgili peygamber “Biz, ileri gidenlerin artta gelenleriyiz” remzini söyledi.<br />
Görünüşte bu ikisi de bir örse zebundur ama sıfat ve tesir bakımından demir<br />
madenlerinden bile üstündür. İşte insan da görünüşte cihanın fer-i dir... fakat sıfat<br />
bakımından insanı, cihanın, aslı bil! İnsan zahiren bir sivri sineğin tesiriyle mustarip<br />
olur; fakat içyüzü, yedi kat göğü bile kaplamıştır.<br />
Peygamber, Cebrail’in asli suretiyle görünmesine ısrar edince Cebrail, birazcık<br />
göründü... fakat öyle heybetliydi ki dağ bile görse paramparça olurdu. Bir kanadı<br />
doğuydu, batıyı kaplayıverdi... Mustafa, görünce heybetinden kendinden geçti. Cebrail<br />
Mustafa’yı korkusundan baygın bir halde görünce kucakladı, bağrına bastı.<br />
O heybet, yabancıların nasibi... bu lütufsa dostların kısmeti! Padişahlar, tahtlarına,<br />
oturdular mı çevrelerinde ellerinde kılıçları bulunan heybetli çavuşlar bulunur. Bu<br />
çavuşlarda sopalar, mızraklar, kılıçlar vardır... aslanlar bile onları görse<br />
heybetlerinden titrerler. Çavuşların seslerinden, çevganlarından canlar ürker,<br />
heybetlerinden herkes korkar! Fakat bu yoldaki alelade, yahut ileri gelen halka,<br />
padişahlar padişahından haber vermek içindir.<br />
Bu heybet, halk ululanmasın, kimse başına ululuk külahını giymesin diyedir, halka bir<br />
gösteriştir. Bu suretle onların benliğinin kırılması, kendini görüp beğenen nefsin, az<br />
fesatta bulunması, az kötülük etmesi istenir.<br />
Padiaşhın kahır zamanı kudreti ve gazabı bulunduğu bu suretle halka bildirilmiş olur<br />
da şehir emniyette kalır. Böyle nefislerdeki kötülük hevesleri ölür... padişahın heybeti,<br />
o kötülüklere mani olur. Fakat padişah hususi meclislere geldi mi orada heybet mi<br />
kalır, kısas mı Padişah orada pek halimdir; merhametleri coşar... alemde ancak<br />
çenkle neyin coşkunluğunu işitirsin. Savaş zamanında heybetli davullar, kösler<br />
çalınır... işret zamanında da ileri gelenlerle konuşulur, çenk sesi duyulur.<br />
Halka soru, hesap divanı... peri yüzlü güzellere de şarap kadehi! O zırh, o tulga<br />
savaşta giyilir... bu ipekli kumaşlarla çalgı padişahın sayvanında giyilip çalınır. Ey<br />
cömert er, bu sözün sonu yoktur... Allah, doğruyu daha iyi bilir ya, bitir artık bu sözü.<br />
Hazreti Ahmet’teki o batmış olan duygu, şimdi Medine topraklarında uyumakta...<br />
saflar yaran o ulu huysa hiç değişmemiş... doğruluk makamında! Değişenler bedene<br />
ait sıfatlar... baki olan ruhsa apaydın bir güneş. O hiç değişmez, hiç başka bir hale<br />
gelmez... çünkü ne doğudandır ne batıdan! Hiç güneş zerreden kendini kaybeder mi<br />
Hiç ışık pervaneye bakıp da kendinden geçer mi<br />
Hazreti Ahmet’in bedeninin o yüce ruhla alakası vardı... bu değişme, bil ki bedene ait<br />
bir haldir. Hastalık gibi, uyku ve ağrı gibi... can bu sıfatlardan arıdır.<br />
Anlatamam... yoksa canın vasfına bir girişsem bu dünyaya da deprenti düşer, olmuş<br />
altmine de! Onun tilkisi bir an perişan olduysa can aslanı o anda uykuda olmalı<br />
herhalde. Uykudan münezzeh olan o aslan uykudaydı. İşte sana hem yumuşak ve<br />
hilm, hem de korkunç ve heybetli bir aslan!<br />
Aslan kendini öylece uyur gösterir... bütün bu köpekler de sahiden uyuyor, hatta<br />
ölmüş sanırlar! Yoksa alemde kimin ne kudreti olurdu ki bir zayıftan en ehemmiyetsiz<br />
şeyi bile çalıp çırpsın! Cebrail’e baktı da Hazreti Ahmet’in ancak köpüğü yaralandı...<br />
denizi köpük sevgisiyle coştu, köpürdü.<br />
Ay, baştan başa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne zararı<br />
var ki Varsın olmasın! Hazreti Ahmet eğer o ulu ve yüce kanadını açarsa Cebrail,<br />
ebedi olarak kendisinden geçip gider. Ahmet, sidreden ve Cebrail’in gözetme<br />
yerinden, makamından sınırından geçince, Cebrail’e “Hadi ardımca uç” dedi. Cebrail<br />
dedi ki: “Yürü, yürü ben senin eşin, eşitin değilim!”<br />
Hazreti Ahmet tekrar “Ey perdeleri yakan, gel... ben daha kendi yüce makamıma<br />
gitmedim ki” dedi. Cebrail dedi ki: “A benim güzel nurlu arkadaşım, bir kanat çırpıp<br />
buradan ileriye geçsem kolum kanadım yanar!”<br />
Bu hikayeler hayret içinde hayrettir... Allah hasları, daha has olanların ahvalini<br />
görünce kendilerinden geçerler. Bütün kendinden geçişler, burada oyundan ibarettir...<br />
ne kadar canın var ki senin Burası can verme makamıdır!<br />
Ey Cebrail, ister yüce ol, ister büyük... sen ne pervanesin ne de mum! Mum yanınca<br />
pervaneyi çağırdı mı pervanenin canı yanmadan çekinmez! Bu ters sözü göm de<br />
aksine olarak aslanı, yaban eşeğine av yap. İçinden sözler alıp aleme saçtığın<br />
tulumun ağzını kapa... saçma sapan sözler dağarcığını açma!<br />
Gözleri yeryüzünden geçememiş, yükselmemiş olan kişiye bu sözler ters ve saçma<br />
gelir. Onlara aykırı harekette bulunma; onlarla hoş geçinmeye bak ey garip olarak<br />
onların evlerine konmuş olan sevgili.<br />
Diledikleri, istedikleri şeyi ver, onları razı et, ey onların yurtlarına konmuş, orayı yurt<br />
edinmiş olan dost! Padişaha ulaşıncaya dek, onun güzelim naz ve edalarını görünceye<br />
kadar ey Rey’li, Maragal’lıyla hoş geçim!<br />
Ey Musa zamane Firavun’unun tapısında yumuşak söz söylemek gerek! Kaynayan<br />
yağın üstüne su dökersen ocağı da yakarsın tencereyi de! Yumuşak söyle ama sakın<br />
doğrudan gayrı bir şey söyleme... yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!<br />
İkindi oldu, sözü kısa kes ey ikindisi, asrı uyandıran er! Toprak yemeyi adet edinmiş<br />
adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme... şeker daha iyidir de!<br />
Harfle sesle alıverişin yok ama yine de can sözlerine can bahçesisin sen!<br />
Şeker kamışına asılakonan şu eşek başı, nice kişileri hor hakir bir hale koydu! Onu<br />
uzaktan gören, orada ancak o var sandı... hani mağlup olan koç kıçın kıçın geri gider<br />
ya; o da öyle geri gitti. Harf suretini mana bağına, yüce ve güzelim bahçeye konan<br />
eşek başı bil!<br />
Ey Hak Ziyası Hüsameddin, bu eşek başını kavun karpuz bostanına getir. Getir de eşek<br />
başı, salhanede nasıl öldüyse bu çiğ erin piştiği yer de ona başka bir hayat versin! İşte<br />
bizden suret düzmek, senden can vermek... hayır, yanlış söyledim... bu da senden, o<br />
da!<br />
Ey apaçık alemi aydınlatan güneş, gökyüzünde övülmüşsün sen... yer de seni tanısın,<br />
yeryüzünde de ebediyen övül! Övül de yere mensup olanlarda, yüce gök ehliyle<br />
gönülleri bir, kıbleleri bir, huyları bir olsunlar! Ayrılık kalksın, şirk ve ikilik kalmasın!<br />
Zaten manevi varlık da ancak birlik vardır. Benim canım senin canını tanıdı mı görüp<br />
geçirdikleri şeylerin aynı şeyler olduğunu hatırlarlar.<br />
Yeryüzünde Musa ve Harun kesilirler... sütle bal gibi güzelce birbirlerine karışır,<br />
kaynaşırlar. Fakar azıcık tanır, bilir de inkar ederse bu inkar edişi de birliği örten bir<br />
perdeden ibarettir. Nice tanıyıp bilenlerde sonra yüz çevirdiler... İşte o ay yüzlü, bu<br />
çeşit adamın şükretmeyişine kızdı ya!<br />
Bunların hepsini okudun, bildin... şimdi “Lem yekün” suresini de oku da bu eski<br />
kafirin inadını, ısrarını bil! Hazreti Ahmet’in sureti, bu aleme ziya salmadan önce onun<br />
vasıfları, her kafirin muskasıydı. Böyle bir zat var, gelecek derlerdi... yüzünün<br />
hayaliyle yürekleri çarpardı! Secde ederler, ey insanların Rabbi, onu ne kadar<br />
mümkünse o kadar tez meydana çıkar diye yalvarırlardı.<br />
Hazreti Ahmet’in adı ile fetih dilerler... düşmanları, bu yüzden baş aşağı gelirdi.<br />
Nerede bir korkunç savaş olsa Hazreti Ahmet’in döne döne hücumu, onlara yardım<br />
ederdi. Nerede müzmin bir hastalığa uğrasalar onu anarlar da bu suretle şifa<br />
bulurlardı. Sureti gönüllerinde, kulaklarında, ağızlarında ve yollarındaydı.<br />
Fakat onu hakiki suretini her çakal bulabilir mi hiç O suret, ancak, onun fer’iydi, yani<br />
hayalden ibaretti. Onun sureti duvara aksettiyse duvarın gönlünden kan damlar.<br />
Sureti, duvara öyle bir kutlu gelir ki duvar, derhal iki yüzlülükten kurtulur. Temiz ve<br />
pak kişilerin temizliğine nispetle o iki yüzlülük duvara ayıptır doğrusu. Fakat nihayet<br />
onu görünce bütün bu ululamayı, yüceltmeyi... bütün bu sevgiyi adeta yel aldı,<br />
götürdü. Kalp akçe ateşi görünce hemen karardı... hiç kalp, kalbe yol bulabilir mi ki<br />
Kalp, mihenk taşına iştiyakını söyler durur, kendisine uyanları bu suretle şüphelere<br />
salar... adam olmayan, onun hilesine kapılır gider. Zaten bu şüphe her bayağı kişide<br />
baş gösterir!<br />
Der ki: Eğer bu ayarı bütün akçe olmasa, sınama taşını ister mi O mihenk ister ama<br />
kalplığını meydana çıkaracak mihenk değil!<br />
Kalpın vasfını gizleyen, açığa vurmayan mihenk, ne mihenktir, ne bilgi nuru! Yüzün<br />
ayıbını, her kaltabanın hatırı için gizleyip göstermeyen ayna. Ayna değildir<br />
münafıktır... kudretin yeterse böyle ayna arama sen!<br />
DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- IV</span><br />
<br />
AYDAN DA PARLAK VAİZ<br />
AŞIĞIN AHMAKLIĞI<br />
KÖTLÜK BİR TOHUMDUR<br />
SINAMA<br />
MESCİT-İ AKSA<br />
HALİN VERDİĞİ<br />
İNSAN ALEMDİR<br />
BELKIS´IN HEDİYESİ<br />
KORUYAN ADALETTİR<br />
İBRAHİM ETHEM´İM GÖÇÜ<br />
PUTLARIN SECDESİ<br />
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI<br />
DEVİN SÜLEYMANLIĞI<br />
AHMAĞA VERİLECEK CEVAP SUSMAKTIR<br />
KÖLENİN ŞİKAYETİ<br />
ARİFİN GIDASI<br />
DERT VE ELEM KOKUSU<br />
EBUYEZİD´İN MÜJDESİ<br />
PEYGAMBER TAKDİRİ<br />
BAHİS<br />
GÖKLER YERLER VE İKİSİ ARASINDAKİLER<br />
SÖZ MANAYI AÇAR MI ÖRTER Mİ<br />
HZ.MUSA´NIN ALLAH’A SORUSU<br />
KATIR VE DEVE<br />
NİL´İN SUYU<br />
ZÜLKARNEY´İN KAF DAĞI ZİYARETİ<br />
AYDAN PARLAK<br />
<br />
Ey Hak Ziyası Hüsamettin, sen öyle bir ersin ki Mesnevi, senin nurunla ayı bile geçti,<br />
aydan bile parlak bir hale geldi. Ey lutfu, keremi ile umulan, yüce himmetin bu<br />
Mesneviyi nereye çekmekte Allah bilir. Bu Mesnevinin boynunu bağlamış, bildiğin<br />
yere doğru çekmektesin.<br />
Mesnevi, koşup gitmekte... çeken gizli. Fakat görecek gözü olmayan gafilden gizli.<br />
Mesnevinin yazılmasına önce sen sebep olmuşsun... artar, uzarsa arttıran, uzatan<br />
yine sensin. Madem ki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor... Allah takva<br />
sahiplerinin dileğini ihsan eder.<br />
Evvelce sen, varlığını Allah’a verdin... karşılık olarak Allah da varlığını sana verdi.<br />
Mesnevi sana binlerce şükretmede... ellerini kaldırıp dualar eylemede... Allah,<br />
Mesnevinin diliyle, eliyle sana şükrettiğini gördü de ihsanlarda bulundu, lutuflar etti,<br />
keremini çoğalttı. Çünkü Allah, şükredenin nimetini çoğaltmayı vaat etmiştir.<br />
Nitekim secdenin karşılığı, Allah’a yakın olmaktır. Allahmız “Secde et de yaklaş”<br />
dedi... bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın Allah’a yaklaşmasına sebeptir.<br />
Mesnevi, ziyadeleşiyorsa, uzuyorsa bu yüzden ziyadeleşiyor, bu yüzden uzuyor... fazla<br />
ve büyük görünmek için değil!<br />
Üzüm çubuğu, yazdan nasıl hoşlanırsa, onunla nasıl bağdaşmışsa biz de seninle öyle<br />
bağdaşmışız, senden öyle hoşlanmaktayız... istiyorsan emret, çek de çekip götürelim!<br />
Ey sabır, varlığın anahtarıdır sırrının emri, bu kervanı güzel güzel ta hacca kadar çek,<br />
götür!<br />
Hac. Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erliktir. Hüsamettin, sen bir güneşsin,<br />
onun için sana ziya edelim... bu iki söz, Hüsam ve Ziya, senin vasıflarındır. Bu Hüsam<br />
ve Ziya birdir... Şüphe yok ki güneşin kılıcı ziyadandır.<br />
Nur, ayındır, bu ziya da güneşin... Kuran’ı oku da bak! Babacığım, Kuran güneşe ziya<br />
dedi, aya da nur... hele bak da gör! Güneş, aydan daha üstündür ya... Şu halde Ziyayı<br />
da mertebe bakımından nurdan üstün bil!<br />
Hiç kimse gidilecek yolu ay ışığıyla görmedi de güneş doğunca yol meydana çıktı,<br />
göründü. Güneş, alınacak, satılacak şeyleri güzelce gösterdi de bu yüzden pazarlar<br />
gündüzleri kuruldu. Kalp akçeyle sağlam akçe iyice ayırt edilsin, kimse hileye<br />
kapılmasın, aldanmasın diye.<br />
Güneşin nuru yeryüzüne adamakıllı vurdu, alışveriş edenler için alemlere rahmet<br />
kesildi. Fakat bu, kalpazanların istemedikleri bir şeydir. Onlara pek ağır gelir bu iş...<br />
çünkü güneşin nuru, onların işine kesat verir, kalp akçeleri görünür, fark edilir de<br />
geçmez olur<br />
Kalp akçe, sarrafın can düşmanıdır... yoksula köpekten başkası düşman olur mu<br />
Peygamberler, düşmanlarla savaşırlar... melekler de “Yarabbi, sen koru!” diye dua<br />
ederler. Allahnın pek nurlu olan bu kandili hırsızların üflemesinden, onların<br />
nefesinden uzak tut! Hırsız ve kalpazan, nura düşmandır vesselam...<br />
Ey feryada yetişen Allah, sen feryadımıza yetiş! Hüsamettin, bu dördüncü deftere<br />
nurlar saç! Çünkü güneş de dördüncü kat gökten doğar, alemi nurlara gark eder. Sen<br />
de bu dördüncü defterle alemlere güneş gibi nurlar saç da şehirlerle ülkelere<br />
parlarsın, her tarafı nura gark etsin!<br />
Bu kitap, masal diyene masaldır... fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini<br />
anlayan kişi de erdir! Mesnevi, Nil ırmağının suyudur... Kıptiye kan görünür ama Musa<br />
kavmine kan değildir, sudur! Bu sözün düşmanı, şimdi gözüme şöyle görünmede...<br />
Cehenneme baş aşağı düşmüş!<br />
Ey Hak Ziyası, sen onun halini gördün... Hak, sana, onun işlerine karşılık verdiği<br />
cevabı gösterdi! Gayb alemini gören gözün, gayb alemi gibi üstattır. Bu görüş, bu<br />
ihsan, şu alemden eksik olmasın!<br />
Bizim halimiz olan şu hikayeyi burada tamamlarsan yakışır. Adam olmayanları, adam<br />
olanların hatırı için bırak; hikayeyi bitir, hikayeye son ver! Hikaye üçüncü cilt de<br />
tamamlanmadıysa işte dördüncü cilt... onu, burada düzene koy, tamamla!<br />
O adamın, bekçiden korkup bağa at sürdüğünü anlatıyorduk. O adamın aşık olup bu<br />
dertle tam sekiz yıl yanıp yakıldığı güzel de meğerse o bağdaymış! Aşık o sevgilinin<br />
gölgesini bile görmeye imkan bulamıyordu. Ancak Zümrüdüanka’yı duyar gibi onun da<br />
vasfını işitmekteydi.<br />
Kazara nasılsa onu, bir kerecik görmüştü, o ilk görüşte ona vurulmuş, ona gönül<br />
vermiş gitmişti. Ondan sonra ne kadar çalıştı çabaladıysa o sert huylu dilber, bir türlü<br />
mecal vermemiş, bir türlü kendisini göstermemişti. Ne yalvarmamın bir çaresi<br />
olmuştu, ne mal, mülk vermenin... o fidan sevgilinin gözü toktu, tamahı yoktu!<br />
Allah, her hüner ve sanata, her dilenen ve istenen şeye aşık olan kişinin dudağını, ilk<br />
önce o şeye dokundurur, ona lezzeti tattırır... Ondan sonra aşıklar, o lezzetle,<br />
dileklerini aramaya koyuldular mı her gün önlerine bir tuzak çıkarır, ayaklarına bir<br />
bağ vurur!<br />
Aramayıp taramaya giriştiler mi “hele nikah parasını getir bakalım” diye kapıyı kapar.<br />
Aşıklar da, o ümitle döner dolaşır, koşarlar... Her an ricaya düşerler, her an<br />
ümitsizliğe kapılırlar. Herkesin, bir şey elde edeceğim diye bir ümidi vardır... nihayet<br />
bir gün olur, ona bir kapı da açarlar. Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O<br />
kapıya tapan, oraya ümit bağlayan kişi de ümitlenir, o ümitle ateş kesilir, işe girişir!<br />
O genç de hoş bir halde o bağa girince ansızın ayağı defineye batıverdi! Allah bekçiyi<br />
sebep etti... bekçi korkusundan geceleyin koşa koşa bağa girdi, sığındı da, Bağdan<br />
geçen ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgilisinin elinde bir fener, yüzüğünü<br />
aramakta olduğunu gördü.<br />
O anda neşesinden Allah’ya şükürler ederek bekçiye hayır dualarda bulunmaya<br />
başladı:<br />
“Bekçiden huylanıp kaçtım, ziyanlara girdim, ama yarabbi, sen onun yirmi misli altın<br />
ve gümüşü onun başına saç! Onu, kötü kişilerin şerrinden kurtar... ben nasıl<br />
neşelendiysem onu da sen neşelendir! Onu bu alemde de mesut et, o alemde de... Onu<br />
kötülükten, köpeklikten kurtar!<br />
Allahm, gerçi o kötü kişinin huyu daima halkın belasını istemektir. ( ama yine sen onu<br />
koru). Kötü kişi, padişah, Müslümanları suçlu buldu diye bir haber duydu mu semirir,<br />
neşelenir... Yok... eğer padişah, merhamet etti, o cezayı cömertliğiyle<br />
Müslümanlardan bağışladı diye bir söz duysa, bu söz yüzünden canı sıkılır, yaslara<br />
düşer... kötü kişide daha buna benzer yüzlerce yomsuzluklar vardır.<br />
Fakat o aşık, kötü bekçiye hayır dualar edip duruyordu. Çünkü rahata onun yüzünden<br />
kavuşmuştu. Bekçi herkese zehirdi, fakat ona panzehir! Bekçi, onun sevgilisine<br />
kavuşmasına sebep olmuştu. Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey<br />
yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra şunu da bil ki,<br />
Alemde hiçbir zehir, yahut şeker yoktur ki birine ayak, öbürüne ayakkabı olmasın!<br />
Evet... birine ayak olur, öbürüne bukağı. Birisine zehirdir, öbürüne şeker gibi tatlı!<br />
Yılanın zehiri, yılana hayattır, insanaysa ölüm! Deniz mahluklarına deniz, bağ, bahçe<br />
gibidir...fakat karada yaşayanlara ölümdür, dağdır!<br />
Ey iş eri, bu nispeti birden tuttur da böylece bine kadar saya dur! Zeyd, birisine göre<br />
şeytandır, öbürüneyse sultan! O, zeyd pek yüce bir kişidir der... Bu zeyd gebertilecek<br />
bir kafirdir der!<br />
Zeyd, bir adamdır ama ona öyledir, bunaysa baştanbaşa zahmettir, ziyandır! Eğer<br />
onun, sana göre de şeker haline gelmesini istiyorsan var, onu aşıklarının gözüyle gör!<br />
O güzele kendi gözünle bakma... isteneni isteyenlerin gözüyle gör!<br />
Kendi gözünün yerine, ona aşık olanlardan ariyet bir göz edin...Hatta ariyet olarak<br />
ondan bir göz, bir görüş, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak! Bak da bıkmadan,<br />
usanmadan emin ol. İşte ululuk ıssı peygamber, bunun için “Kim kendini Allah’a<br />
verirse Allah, kendisini ona verir” dedi...<br />
“Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de... bu suretle devleti, bahtsızlıktan<br />
kurtulur” buyurdu. Ne olursa olsun, kötü ve istenmeyen bir şey bile olsa değil mi ki<br />
sana kılavuzluk etti,sevgiline ulaştırdı, sevimlidir, dosttur!<br />
VAİZ<br />
Bir vaiz vardı... mimbere çıktı mı yol kesenlere duaya başlar, ellerini kaldırıp “Yarabbi,<br />
kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et! Hayır sahipleriyle alay edenlerin<br />
hepsine, bütün kafir gönüllülere, kiliselerde bulunanlara merhamette bulun” derdi.<br />
Temiz kişilere hiç dua etmez, kötülerden başkasına duada bulunmazdı.<br />
Ona “Hiç böyle bir adet görmedik... sapıklara dua etmek mürüvvet değildir” dediler.<br />
Dedi ki: “ Ben onlardan iyilik gördüm... bu yüzden onlara dua etmeyi adet edindim. O<br />
kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm ve cevir ettiler ki nihayet beni şerden<br />
kurtardılar, hayra ulaştırdılar.<br />
Ne vakit dünyaya yöneldimse onlardan eziyetler gördüm, meşakkatler çektim,<br />
dayaklar yedim. Bu yüzden de iyilik tarafına kaçardım... beni o kurtlar yola<br />
getirirlerdi. Benim iyiliğime sebep oldular... ey aklı başında adam, bu yüzden onlara<br />
dua etmek, boynumun borcudur benim!”<br />
Kul dertten, elemden Allah’ya sızlanır, uğradığı zahmetten yüzlerce şikayette bulunur.<br />
Allah da der ki: Gördün ya, nihayet dert ve zahmet, seni, bana yalvarır bir hale getirdi,<br />
seni doğrulttu, Sen, seni yolundan alıkoyandan, bizim kapımızdan uzaklaştırıp<br />
kovandan şikayette bulun!<br />
Hakikatte her düşman senin ilacındır... sana kimyadır, seni faydalandırır, gönlünü alır<br />
senin! Çünkü ondan kaçar, halvet bucaklarına sığınır, Allah lutfundan yardım dilersin.<br />
Dostlarınsa hakikatte düşmanlarındır; onlar seni Allah tapısından uzaklaştırır, seni<br />
meşgul ederler!<br />
Bir hayvan vardır ki adına porsuk derler... dayak yedikçe şişmanlar, semirir, semirir.<br />
Ona sopayı vurdukça iyileşir. Sopa vuruldukça semirir, büyür... İşte müminin canı da<br />
hakikatten bir porsuktur, o da zahmet ve meşakkatlerle kuvvetlenir, semirir.<br />
Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere uğradılar... onların çektikleri<br />
meşakkat, bütün cihan halkının çektiği meşakkatten daha üstündü, daha artıktı!<br />
Çünkü canları da, bütün canlardan daha büyük, daha üstündü... onun için de onların<br />
uğradıkları belaya başka bir taife uğramadı.<br />
Deri, ilaçlarla belalara uğrar da Taif derisi güzel bir hale girer. Yoksa ona o acı ve<br />
keskin ilaçlar sürülmeseydi pis pis kokar, berbat bir hale gelirdi! İnsanı da<br />
tabaklanmamış deri say... rutubetten nem kapar, çirkin bir hale gelir, ağır ağır<br />
kokar!Sen, ona acı ve keskin ilaçları fazlaca ver de temizlensin, latif bir hale gelsin,<br />
semirsin!<br />
Buna kudretin yoksa senin dileğin olmaksızın Allah bir zahmet verirse ona sabret, ona<br />
razı ol! Çünkü dosttan gelen bela, sizi temizler... onun bilgisi, sizin tedbirlerinizden<br />
üstündür! Bir adam, belada safa görürse bela,tatlılaşır... hasta iyileştiğini görünce<br />
ilaç, kendisine hoş gelir. Mat olduğu halde kazandığını görür de “ Ey sözlerine,<br />
özlerine inanılır kişiler, beni öldürün!” der.<br />
Bu kötü kişi de başkasına fayda verdi ama kendi hakkında merdut bir adam kesildi.<br />
İmandan gele merhamet, ondan alındı... Şeytan sıfatı olan kin, ona çattı, sataştı!<br />
Hiddetin, kinin yapılıp düzüldüğü tezgah oldu... bil ki kin, sapıklığın, kafirliğin<br />
temelidir!<br />
Akıllı birisi, İsa’ya “Alemde her şeyden daha sarp, daha güç nedir Diye sordu. İsa<br />
dedi ki: “Ey can, en sarp, en güç şey, Allah gazabıdır. Çünkü o gazaptan cehennem<br />
bile su gibi titrer!” Adam “Peki, bu Allah gazabından nasıl aman bulmalı ” deyince İsa<br />
şöyle cevap verdi: “Kızdığın zaman kızgınlığına uyamamak gerek!” Kötü kişi bu<br />
kızgınlığın madenidir... onun çirkin kızgınlığı yırtıcı canavarların kızgınlığını da geçer!<br />
O hünersiz kişi, kızgınlıktan vazgeçmekten başka Allah’dan ne rahmet umabilir ki<br />
Gerçi bunların alemde bulunmamasına imkan yok; bunlar da lazım bu dünyaya... fakat<br />
bu sözü söylemek, onları büsbütün sapıklığa atmaktır! Dünyada çare yok, sidik de<br />
bulunur; bulunur ama arı duru su değildir ya!<br />
AŞIĞIN AHMAKLIĞI<br />
O ahmak adam, sevgilisini yapayalnız görünce hemencecik kucaklamaya, öpmeye<br />
kalkıştı. O güzel, “Küstahlık etme, edepsizliğin lüzumu yok, aklını başına al” diye<br />
heybetle bir bağırdı. Aşık “Burası ıssız, halk yok... su ortada, benim gibi de bir susuz!<br />
Burada rüzgardan başka kımıldayan yok... kim var, kim bu açılıp saçılmamıza mani<br />
olacak ” dedi. Sevgili dedi ki: “A deli herif, meğerse sen budalaymışsın... akıllılardan<br />
bir şey duymamış, işitmemişsin! Rüzgarı esiyor gördün mü bil ki burada onu bir<br />
estiren, bir harekete getiren var.<br />
Allah sanatının dilediği gibi iş görme yelpazesi, bu rüzgarlara dokunmada, onu estirip<br />
durmada! Bizim hükmümüzde olan ehemmiyetsiz ve cüz’i bir rüzgar bile yelpazeyi<br />
sallamadıkça esmez.<br />
A aptal adam, bu cüz’i rüzgar bile sen ve yelpaze olmadıkça meydana gelmez.<br />
Dudaktaki nefes yeli de canın, bedenin emrine tabidir, onların emriyle harekete gelir.<br />
Gah o nefesle birisini över,birisine haber yollarsın... gah birini kınar, aleyhinde<br />
bulunur, söversin!Buna bak da öbür rüzgarların hallerini de bil...akıllılar cüz’de küllü<br />
görürler.<br />
Allah, rüzgarı gah bahar rüzgarı yapar, gah kışın onu, bu güzellikten soyar, ayırır. Ad<br />
kavmine kasırga halinde getirir, Hud Peygambere ise aynı rüzgarı güzel kokulu bir<br />
halde estirir. Bir rüzgarı zehirli sam yeli haline sokar; sabah rüzgarını da gelişi kutlu<br />
bir hale kor.<br />
Her türlü yeli onunla mukayese edesin diye sana da bir nefes yeli verdi. Lutuf ve kahır<br />
yeli olmadıkça söz olmaz... söz, bir bölük halka baldır, bir bölüğüne zehir! Yelpaze,<br />
birisini serinlendirmek için sallanır... fakat sivrisineklerle kara sinekleri de kahretmek<br />
içindir!<br />
Artık Allah takdirinin yelpazesi, neden mihnetlerle, belalarla dolu olmasın<br />
Mademki cüz’i olan nefes rüzgarı, yahut yelpazenin çıkardığı yel bile ya bir şeyi<br />
bozmak, ya bir şeyi düzene koymak için esmekte... Bu şimal rüzgarı, bu seher ve bu<br />
batı yeli nasıl olurda lutuftan, ihsandan uzak olur Bir avuç buğdayı gördün mü<br />
ambarı düşün, ambarı gör... anla ki ambardakiler de hep böyle.<br />
Gökyüzünün rüzgar burcundan kopup gelen bütün rüzgarlar da o rüzgarı koparanın<br />
yelpazesi olmasa nasıl eser Ekinciler, ekin devşirme zamanı harman başında<br />
Allah’dan rüzgar istemezler mi<br />
İsterler... buğdaydan samanı ayırmak, buğdayı ambara koymak, yahut kuyulara<br />
gömmek için rüzgar isterler. Rüzgar gecikti mi hepsinin de Allah’ya yalvarmaya<br />
başladığını görürsün. Doğum zamanı da böyledir... o doğum yeli, o doğum sancısı<br />
gelmezse eyvahlar olsun, aman yarabbi seslerini duymaya başlarsın. Rüzgarı onun<br />
gönderdiğini bilmeseler yalvarmanın manası mı kalır<br />
Yelkenli gemiye binenler de rüzgar dilerler, Allah’dan bir uygun yel isterler. Diş ağrısı<br />
da yelden olursa yana yakıla tamam bir itikatla Allah’dan o yelin yatışmasını dilersin.<br />
Askerler de yalvarıp yakarırlar, Allah’dan, “Ey muradımızı veren Rabbim, sen bize bir<br />
zafer rüzgarı ver” diye dua ederler. Doğum gecikince, gebenin yakınları, her azizden<br />
muska isterler.<br />
Hepsi de adamakıllı bilir ki rüzgarı, Alemlerin Rabbi Allah göndermekte. Zaten her<br />
bilen kişi, aklen bilir ki hareket edenin bir hareket ettiricisi vardır. Sen onu gözünle<br />
görmüyorsan eserleri görünüyor ya... onlara bak da anla!<br />
Beden de canla hareket eder: fakat canı görmezsin. Görmezsin ama tenin hareketine<br />
bak da canı anla! Aşık, “Edebe riayet bakımından aptal bile olsam vefada, istekte<br />
akıllıyım, anlayışlıyım” dedi. Sevgili dedi ki: “Eğer şu görünen hareket, edebe riayetse<br />
artık ötesini sen daha iyi bilirsin!<br />
Edep buysa o gömülü olan, o henüz görünmeyen huyların, mutlaka bundan beter<br />
olacak... bunu iyice anladık, bildik!<br />
Bu testiden ne sızmışsa bundan sonra da şüphe yok, aynı şey, aynı tarzda sızıp<br />
duracak!<br />
KÖTÜLÜK BİR TOHUMDUR<br />
Sofinin biri, bir gün eve geldi... evin bir kapısı vardı, karısı da bir kunduracıyla<br />
içerdeydi. Kadın, nefsinin hilelerine uymuş, kunduracıya kul köle kesilmiş, odada<br />
adamla buluşmuştu. Sofi, kuşluk çağı kapıyı sıkıca döver dövmez ikisi de şaşırdılar...<br />
ne bir hileye başvurmaya imkan vardı, ne kaçıp kurtulacak bir yol!<br />
Sofinin, o zamanda dükkanı bırakıp eve gelmesi hiç adeti değildi. Karısından bir şeyler<br />
sezinlenmiş, şüpheye düşmüş, bu yüzden o gün mahsus vakitsiz gelmişti. Kadınınsa<br />
onun, hiçbir defa işini bırakıp o zamanda eve gelmeyeceğine itimadı vardı. Fakat<br />
nasılsa bu fikri doğru çıkmadı... Allah suçları örter... örter ama cezasını da verir!<br />
Kötülükte bulundun mu kork, emin olma, çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah,<br />
onu mutlaka bitirir! Birkaç kere, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye örter,<br />
gizler. O müminler ulusu Ömer, halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.<br />
Hırsız, ey ülkenin beyi, diye bağırdı, beni öldürtme... bu, ilk suçum! Ömer dedi ki:<br />
“Haşa, Allah, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasını vermez. Lutfunu meydana<br />
çıkarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandırır;<br />
Bu suretle bu iki sıfatının da meydana çıkmasını, lutfunun muştucu, kahrının da<br />
korkutucu olmasını diler.” Kadın da defalarca bu kötü işte bulunmuştu da kolaycacık<br />
işi atlatmıştı... bu iş ona kolay görünüyordu artık.<br />
Gevşek ayaklı akıl, testinin daima ırmaktan kırılmadan sapasağlam gelemeyeceğini<br />
bilmiyordu ki! Fakat bu sefer kaza ve kader, onu öyle bir daraltmış, münafıkı ansızın<br />
ölüm nasıl yakalarsa öyle bir sıkı yakalamıştı ki!<br />
Ne yol vardır , ne yoldaş, ne de kurtulma imkanı...(münafık, böyle bir haldeyken) can<br />
alıcı melek de gelir çatar, canına el uzatır ya! İşte kadın da o cefa odasında dostuyla<br />
belalara uğramış, öylece adeta kuruyup kalmıştı<br />
Sofi, gönlünden, hay kafirler hay... size kin güdüp duruyorum ama hele sabredeyim.<br />
Şimdilik bunu bilmezlikten geleyim de herkes bu çanın sesini duymasın, diyordu. Hak<br />
yolundaki er de<br />
size gizlice böyle kin güder... istiska hastalığı gibi kinini yavaş yavaş, azar azar<br />
belirtir.<br />
İstiskaya tutulan adam buz gibi her an erir durur... fakat her an, kendisini daha<br />
iyiceyim sanır!<br />
Hani, “sırtlan nerede Burada yok yahu” diye aranırlar da sırtlan bu söze inanır, bu<br />
suretle tutulur, avlanır ya! Kadının evinde de gizlenecek bir yer; bir tümsek, bir aralık,<br />
yukarıya çıkacak bir yol yoktu.<br />
Ne bir tandır vardı, oynaşını oraya gizlesin... ne bir çuval vardı, perde gibi önüne<br />
gersin! Evin içi kıyamet günü arasat meydanı gibi dümdüzdü... ne bir çukur vardı, ne<br />
bir tepe, ne de kaçacak bir yer! Allah bu kıyamet gününü anlatırken mahşer meydanı<br />
için “Orada bir çukur, bir tümsek göremezsin” demiştir.<br />
Kadın hemen çarşafını oynaşının üstüne attı, erkeği kadın şekline sokup kapıyı açtı.<br />
Çarşafın altında adam, apaçık rüsvay olmuş, görünüp durmaktaydı... adeta merdiven<br />
üstünde bir deveye benziyordu. Kadın oynaşı için kocasına dedi ki: “Şehir<br />
büyüklerinden birinin karısı... malı var devleti var, pek zengin! Yabancı birisi,<br />
cahilcesine gelmesin diye kapıyı kapadım.”<br />
Sofi, ala dedi... ne hizmeti var,hele söyle de minnetsizce, seve seve yapayım. Karısı<br />
dedi ki: “Bize akraba olmak istiyor... iyi bir kadın ama içini Allah bilir artık. Kızı<br />
görmek istiyordu ama tesadüf bu ya, kız da mektepte. Fakat ister un olsun, ister<br />
kepek... onu canla gönülle gelinliğe kabul ederim dedi. Öyle bir oğlu var ki şehirde<br />
misli yok... güzel, anlayışlı, çevik, hem de iyi bir geçimi var.”<br />
Sofi dedi ki: “İyi ama biz yoksuluz, perişanız... bu kadının ailesiyse mallı, mülklü<br />
kişiler. Nasıl olurda bize eşit olabilir Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden...<br />
böyle şey olur mu hiç Nikahta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lazım... yoksa iş<br />
bozulur, geçim olmaz!”<br />
Kadın dedi ki: Ben de bu özrü söyledim, ama o, “Çeyiz filan arayanlardan değilim... Biz<br />
mala, altına doymuş, imtila olmuş, usanmışız... halk gibi hırs sahibi değiliz, mal ve<br />
para toplama düşüncesi yok bizde. Bizim istediğimiz şey, yalnız kapalı, temiz ve<br />
namuslu oluşudur. Zaten iki alemde de kurtuluş, bununla olur.”dedi.<br />
Sofi, yine yoksulluk özrünü ortaya koydu; bunu gizli kalmasın diye tekrar tekrar<br />
anlattı. Kadın dedi ki: “Ben de bunu tekrarladım, çeyizimizin olmadığını iyice anlattım.<br />
Fakat onun inanışı dağdan da sağlam... yüzlerce yoksulluktan bile şikayet etmiyor.<br />
Benim istediğim şey namustur, sizden dilediğim doğruluktur, himmettir deyip<br />
duruyor.”<br />
Sofi dedi ki: “Zaten çeyizimizi, malımızı gördü... gizli aşikar başka neyimiz varsa<br />
onları da hep görür. İşte daracık bir evimiz, bir kişi sığacak kadar bir yerimiz var...<br />
öyle dar ki orada bir iğne bile gizlenemez. Temizliğe, kapalılığa, namuslu oluşa<br />
gelince: o, bunu zaten bilir!<br />
Kapalılığını, örtülü ve namuslu oluşunu o, önünde de, sonunda da, başında da,<br />
nihayetinde de bizden daha iyi bilir, bizden daha iyi görür. Zaten kızımızın çeyizi<br />
çimeni, aşçısı, işçisi olmadığı meydanda... iyi ve namuslu oluşuna gelince: o, bunu<br />
zaten bilir.<br />
Kızın namuslu olduğunu babanın anlatması şart değil ya... nasıl olduğu esasen onca<br />
aydın gün gibi meydandadır. Senin de yanlışın meydana çıktı, rezil rüsvay oldun... bari<br />
az söyle; bu hikayeyi onun için anlattım.<br />
A davada ayak direyip duran, senin anlayışın, hüküm çıkarışın da bundan ibaret işte!<br />
Sen de sofinin karısı gibi hainsin, kötülükte hile tuzağını kurmuşsun! Bu suretle her<br />
yüzü yunmadık pis kişiye temizliğini anlatır durursun... kendinden utanır da Allah’dan<br />
utanmazsın!<br />
Allah, her şeyi görür, bu görüş de daima seni korkutsun diye kendisine “gören”dedi.<br />
Kötü sözlerden dudağını yumasın diye de kendisini “duyan diye anlattı. Korkasın da<br />
bir fesat düşünmeyesin diye “bilen”adını takındı.<br />
Fakat bunlar, mesela zenciye kafur adının verildiği gibi Allah’ya konmuş adlar<br />
değildir. Allah ismi, sıfattan türeme, sıfattan meydana gelmedir, Allah sıfatlarıysa<br />
kadimdir, evveli yoktur. İlleti Ula misali gibi batıl ve saçma değildir.<br />
Öyle olmasaydı sağıra duyan, köre aydın adlarının verilmesi gibi alay olur, maskaralık<br />
olurdu. Tanınma için konan ad, mesela terbiyesiz ve utanmaz birisine mahcup, yahut<br />
kara ve çirkin birisine güzel diye konuvermiş bir addır.<br />
Yeni doğmuş çocukcağıza hacı, yahut da soyunda var diye gazi adını koymaktır. Bu<br />
lakapları, övmek için söylerlerse övülende bu sıfatlar yoksa övüş, doğru olmaz ki. Ya<br />
alaya almaktır, yahut da öven delidir. Allah ise zalimlerin söylediklerinden beridir,<br />
paktır.<br />
Ben seninle buluşmadan önce de biliyordum: Güzel yüzlüsün ama kötü huylusun sen!<br />
Ben seni görmeden de inatçı bir adam olduğunu, kötülükte ayak diremiş, kötülüğe<br />
alışmış bulunduğunu biliyordum. Gözüm kızarırsa, az görsem bile yine o illete<br />
tutulduğumu bilirim ya!<br />
Sen beni çobansız bir kuzu gibi yapayalnız gördün de bekçim, gözcüm yok sandın.<br />
Aşıklar, bakılmaması lazım gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert<br />
sebebiyle de ağlarlar, inlerler. O ceylanı çobansız, o esiri ucuz sanırlar. Nihayet<br />
“Gözcüsü, bekçisi benim... az bak!” diye bir bakış okudur gelir, ciğerlerine saplanır!<br />
Ben, bir kuzudan da, keçiden de aşağı mıyım ki ardımda gözcüm, bekçim olmasın<br />
Öyle bir bekçim var ki saltanat, ona yaraşır... bana nasıl bir yel esmekte O bilir! O yel<br />
soğuk mudur, sıcak mı O bilen Allah, gafil değildir... bilir a kötü kişi!<br />
Fakat şehvete mensup olan nefis Hak’tan sağırdır, kördür. Ben de senin körlüğünü ta<br />
uzaktan gördüm. Onun için sekiz yıldır hiç seni sormadım... çünkü seni bilgisizlikle kat<br />
kat dolu gördüm ben. Külhandaki adama nasılsın diye neye sorayım Nasıl olacak; baş<br />
aşağı bir halde işte!<br />
Dünya şehveti, külhana benzer. Takva hamamı da onunla aydınlanır. Fakat takva<br />
sahipleri bu külhanda safa ve zevk içindedirler... çünkü onlar, hamama girmiş, yunup<br />
arınmışlardır. Zenginlerse hamamdakileri ısıtmak için tezek taşıyanlara benzerler.<br />
Allah, hamam ısınsın, tavlansın diye onlara bir hırs vermiştir. Bu külhandan vazgeç de<br />
hamama git... külhanı terk etmek, bil ki hamama girmenin ta kendisidir. Külhanda<br />
kalan dünya şehvetine sabreden, dünyadan el etek çeken kişiye hizmetçi<br />
mesabesindedir.<br />
Hamamda olan, yüzünden, yüzünün temizliğinden, güzelliğinden anlaşılır.<br />
Külhandakiler de yüzlerindeki ve elbiselerindeki duman, is ve tozdan belli olurlar.<br />
Yüzünü görmezsen kokusuna dikkat et... koku, her köre sopa gibidir! Kokusunu da<br />
alamadıysan onu konuştur; yeni sözden eski sırrı anla!Altın babası külhancı der ki:<br />
Bugün akşama kadar tam yirmi küfe tezek taşıdım.<br />
Bunun gibi senin hırsın da, bu dünyada ateşe benzer... her alevi, yüzlerce ağız<br />
açmıştır! Gerçi tezek, ateşi alevler, kuvvetlendirir ama akla göre bu altın, hiç de hoşa<br />
gitmeyen fışkıdır, tezektir. Ateşten dem vuran güneş, yaş fışkıyı ateşe atılmaya değer<br />
bir hale getirir. İşte bunun gibi hırs külhanı yüzlerce kıvılcımla kıvılcımlansın,<br />
alevlensin diye o taşı altın haline getiren de yine güneştir.<br />
Mal topladım diyen ne diyor yani Bu kadar fışkı, bu kadar tezek getirdim diyor!<br />
Bu söz, rezilliği arttıran bir sözdür ama külhandakiler, aralarında bununla övünürler!<br />
Sen akşama kadar altı küfe tezek getirdin... halbuki ben, hiç zahmet çekmeden<br />
tamam yirmi küfe tezek taşıdım, derler. Külhanda doğup temizlik nedir görmeyen<br />
kişiye mis koklatsın incinir, hasta olur!<br />
Birisi, güzel koku satanların pazarına gelince aklı başından gitti, büzülüp yere yıkıldı.<br />
Kerem sahibi attarlardan gelen güzel kokular, başını döndürdü, yere düştü! O bihaber,<br />
gün ortasında yol uğrağına bir leş gibi yıkıldı, kaldı. Derhal halk, başına üşüştü...<br />
Herkes lahavle diyerek derdine derman aramaktaydı.<br />
Birisi, eliyle kalbini yokluyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu. Bilmiyordu ki o<br />
alanda onun başına ne geldiyse gülsuyundan geldi. Biri bileklerini başını ovuyor,<br />
öbürü hararetlensin diye samanlı ıslak balçık getiriyordu.<br />
Biri ödağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor, başka biri elbisesinin bir kısmını soyup<br />
üstündekileri hafifletiyordu. Birisi nasıl atıyor diye nabzını yokluyor, öbürü ağzını<br />
kokluyor. Şarap mı içti, esrar mı... yoksa afyon mu yuttu... anlamak istiyordu. Halk,<br />
onun neden bayıldığını anlayamamış, şaşırıp kalmıştı.<br />
Derhal akrabalarına haber verdiler, falan adam feşman yerde perişan bir halde düşüp<br />
kaldı dediler. Neden bayıldı, ne oldu da leğeni damdan düştü Kimse bilmiyordu! O<br />
tabağın iriyarı, güçlü kuvvetli, bilgili anlayışlı bir erkek kardeşi vardı, hemencecik<br />
koşa koşa geldi.<br />
Yenine biraz köpek pisliği almıştı, halkı yardı, feryat ederek kardeşinin başucuna<br />
geldi. Ben neden hastalandı biliyorum, dedi... hastalık teşhis edildi, sebebi bilindi mi<br />
tedavisi kolaydır. Sebebi bilinmezse tedavisi güçleşir... hangi ilaç iyi gelecek Yüz<br />
türlü ihtimal vardır.<br />
Fakat sebebi bilindi mi iş kolaylaşır. Sebeplerini bilmek, bilgisizliği giderir.<br />
Adam kendi kendine, onun iliğine damarına kat kat köpek pisliği sinmiştir. Rızkını<br />
elde etmek için her gün, akşamlara kadar pisliğe gömülmüştür, tabaklığa gark<br />
olunmuştur demişti. Büyük Calinus da böyle demiştir: Hastaya, neye alışkınsa onu<br />
ver! Aykırı olan şeylerden zahmet çeker; onun için hastalığının ilacını da alıştığı<br />
şeylerde ara!<br />
Bokböceği, daima pislik taşır durur... bu yüzden de gülsuyundan bayılır. Onun ilacı<br />
yine köpek pisliğidir... çünkü ona alışmıştır, onunla halli hamur olmuştur. “Pisler,<br />
peslerindir” ayetini oku da bu sözün önünü, sonunu anla!<br />
Öğütçüler, pis kişiyi, ona bir kapı açılması, iyileşmesi için amberle, gülsuyu ile tedavi<br />
etmek isterler! Fakat ey inanılır, itimat edilir kişiler, pislere temiz şeyler layık değildir<br />
ki! Onlar, vahyin güzel kokusuyla eğrilmişler, sapıtmışlardır da “Siz bize<br />
uğursuzsunuz, biz, sizin yüzünüzden kötülüğe uğradık” diye feryada başlamışlardır.<br />
“Bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalanıyoruz... sizin vazınız iyi değil, bize<br />
iyi gelmiyor. Eğer yine susmaz da nasihata başlarsanız derhal sizi taşlar, öldürürüz.<br />
Biz, oyunla, abes ve saçma şeylerle semirmişiz... öğüte hiç alışmamışız!<br />
Bizim gıdamız yalandır, asılsız laftır, saçma sapan sözlerdir... sizin bildirdiğiniz şeyler,<br />
midemizi bozuyor. Siz bu sözlerle hastalığımızı yüzlerce defa artırıyor... akla ilaç<br />
olarak afyon veriyorsunuz” demişlerdir.<br />
Delikanlı, kardeşine yapacağı ilacı kimse görmesin diye halkı uzaklaştırdı. Gizli bir<br />
şeyler söyler gibi ağzını kulağına götürdü, sonra da o şeyi burnuna koydu. Köpek<br />
pisliğine avucuna sürtmüştü... pis beynin ilacını bu pislikle görmüştü. Avucunu<br />
koklatır koklatmaz adam, deprenmeye başladı. Halk, bu pek mühim bir afsun<br />
dediler...<br />
Afsunu okuyup kulağına üfürdü... adam adeta ölmüştü, afsun imdadına yetişti! Kötü<br />
kişilerin hareketi o yandandır... zina, bakışla, göz ve kaş işaretiyle harekete gelir.<br />
Kime öğüt miski fayda vermezse muhakkak o, kötü kokulara alışmıştır.<br />
Allah, müşrikler, ta ezelden pislik içinde doğduklarından onlara “Necis-pis” demiştir.<br />
Pislik içinde doğan kurt, ebediyen huyundan dönmez, ambere bakmaz! Ona nur saçısı<br />
isabet etmemiştir... o, tamamı ile cisimden ibarettir, kabuk gibi içsiz, gönülsüzdür o!<br />
Hak nuru saçısından nasibi varsa, bu nur, ona da değmişse pisliğe düşse bile Mısır’da<br />
olduğu gibi o pislik içine gömülen yumurtadan bir kuş meydana gelir! Fakat meydana<br />
gelen kuş, evde beslenen pis tavuk cinsinden değildir, bilgi ve anlayış kuşudur.<br />
Sen de nurdan nasipsize benziyorsun; çünkü burnunu pisliğe sokmadasın!<br />
Ayrılığından yüzün, benzin sarardı ama sarı bir yapraksın, olmamış bir meyvesin!<br />
Çömlek, ateşten, isten simsiyah oldu, is rengini aldı; fakat et, kartlığından öylece<br />
duruyor, hiç pişmemiş!<br />
Seni tam sekiz yıl ayrılık ateşiyle kaynattım ama hamlığın, münafıklığın, bir zerre bile<br />
eksilmemiş! Hastalıktan donmuş kalmış koruksun sen... Halbuki koruklar, şimdi kuru<br />
üzüm haline geldi, sense hala hamsın!”<br />
Aşık dedi ki: “Kusuruma bakma... bakayım, bana uyacak mısın, yoksa namuslu musun<br />
diye seni sınadım. Senin namuslu olduğunu sınamadan da biliyordum ama haber<br />
alma, gözle görmeye benzer mi ya<br />
Sen bir güneşsin; adın sanın meşhur olmuş, aleme yayılmış! Güneşi böyle bir<br />
tecrübeye aldımsa ne ziyanı var Sen bensin, ben kendimi her gün fayda da, ziyanda<br />
sınar dururum. Düşmanlar, peygamberleri de sınadılar, sınadılar da onlardan<br />
mucizeler zuhur etti.<br />
Gözümü, nurla sınadım, ey gözlerinden kötü gözler, uzak olasıca sevgili! Bu dünya bir<br />
viraneye benzer, sense definesin... definede seni aradıysam incinme bana! Seni<br />
küstahça sınadım... bu suretle düşmanlara da her zaman söyleyeyim; Dilim seni<br />
anınca gözüm de gördüğüne tanık olsun!<br />
Hürmet yolunu bulduysan ey ay yüzlü sevgili, işte boynumda kefen, elimde kılıç...<br />
huzuruna geldim! Ben bu eldenim başka elden değil ... lutfet, elimi ayağımı sen kes de<br />
beni, başkasına öldürtme!<br />
Ayrılıktan dem vuruyorsun... dilediğini yap, fakat beni kendinden ayırma, bunu<br />
yapma! Şimdi söz ülkesine yol aldık... fakat vakit geçti, söylemeye imkan yok! İşin dış<br />
yüzünü söyledik, içyüzü örtülü kaldı... sağ olursak böyle kalmaz, onu da söyleriz<br />
elbet!<br />
Sevgili, ağzını açıp şöyle cevap verdi: “Bizce senin halin gün gibi aydınlık ama sence<br />
gece! Bu kara hileleri adalet gününde gören kişilerin önüne neye getirir, yayar<br />
dökersin ki Gönlündeki hilelerin, düzenlerin hepsi bizim önümüzde rüsvay olmada,<br />
hepsini de gün gibi görüp duruyoruz. O suçu, kulumuza acır da örtersek sen neden<br />
yüzsüzlük eder, haddini aşarsın<br />
Babandan öğrensene... Adem, suç işleyince hemencecik ayak çıkarılan yere geldi; O<br />
gizli sırları bilen Allah’yı hazır nazır gördü de iki ayak üstüne durup suçunun<br />
affedilmesini dilemeye koyuldu.<br />
Keder külünün ortasına geçip oturdu; hileye, bahaneye sapıp bir daldan bir dala<br />
sıçramadı. “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” dedi... çünkü önünde, ardında azap<br />
meleklerini gördü. Can gibi gizli olan azap meleklerini gördü; her birinin elindeki sopa,<br />
ta gökyüzüne kadar uzanıyordu.<br />
Kendine gel... Süleyman’ın huzurunda karınca ol da bu sopa, seni paramparça<br />
etmesin! Doğruluk durağında başka bir yerde bir an bile durma... insana kimse, gözü<br />
gibi lalalık edemez. Kör, öğütle arınıp temizlense bile yine her an sürçer, pislenir.<br />
Ey Adem, senin gözün var, kör değilsin... fakat kaza geldi mi göz kör olur! Gözlü<br />
adamın, bir tesadüf neticesi kuyuya düşmesi için ömürler lazım. Fakat bu kaza, körün<br />
yoldaşıdır. Çünkü düşmek, onun tabiatıdır, huyudur.<br />
Kör, pisliğe düşer de bu koku nedir, kendisinden midir, yoksa bir pisliğe bulaşmış da<br />
ondan mı Bilemez ki. Ona birisi miskler saçsa onu da kendisinden bilir, sevgilinin<br />
lutfundan değil!<br />
Hasılı ey gözü açık kişi, bu iki göz, sana yüzlerce anadır, yüzlerce baba!<br />
Hele gönül gözü yok mu O, bu göze nispetle yetmiş kat azizdir, yetmiş derece<br />
kuvvetlidir... bu iki duygu gözü, onun nimetiyle geçinmededir. Yazıklar olsun ki yol<br />
kesiciler oturmuşlar, dilime yüzlerce düğüm vurmuşlardır! Ayağı bağlı olan, nasıl<br />
rahvan gidebilir!Ağır bir bağdır bu... mazur gör!<br />
Ey gönül, bu söz, kırık dökük geliyor. Bu söz incidir, Allah gayreti de değirmen. İnci<br />
küçük ve kırık bile olsa hasta göze tutya olur. Ey inci, kırıldığına acınma... kırılmakla<br />
parlayacak apaydın olacaksın! Böyle o kırık dökük söylenecek... fakat Allah ganidir,<br />
sonunda onu düzgün bir hale getirir. Buğday, kırıldı,ufalandıysa zayi olmadı ya... un<br />
haline geldi de dükkana girdi, ekmek oldu.<br />
Ey aşık, senin de suçun belli oldu... artık suyu yağı bırak da kırık dökük bir hale gel!<br />
Adem’in has çocuklarına mahsustur bu... onlar, “Rabbimiz, biz nefsimize<br />
zulmettik”derler.<br />
Sen de hacetini arz et, lanetlenmiş yüzsüz iblis gibi delil getirmeye kalkışma! Yok<br />
eğer yüzsüzlük, İblis’in ayıbını örttüyse sen de inada giriş, yüzsüzlükte bulun, bu<br />
yolda çalış, didin!<br />
Ebucehil, Peygamber’den, kindar Oğuz Türk’ü gibi bir mucize istedi. Fakat Allah<br />
Sıddık’ı mucize istemedi, bu yüzün sahibi zaten doğrudan başka bir şey söyleyemez ki<br />
dedi. Sen nerede, senin gibi birisinin benliğe düşerek benim gibi bir sevgiliyi sınaması<br />
nerede<br />
SINAMA<br />
Allah’yı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza’ya dedi ki: “Peki yüksek bir<br />
yapının damındasın... ey aklı başında olan, Allah’nın koruyacağını biliyorsun değil<br />
mi ” Murtaza, evet dedi... o koruyucudur, ganidir... bizim varlığımızı, bizi ta<br />
çocukluğumuzdan adamlığımıza kadar hep o korur, o görüp gözetir!<br />
Yahudi, peki dedi... mademki öyledir, kendini bu damdan aşağıya at... Allah’nın<br />
koruyuculuğuna tamamı ile güven! Kendini aşağıya at da ben de adamakıllı inandığını<br />
anlayayım, güzelim inanışını, deliliyle göreyim!<br />
Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya<br />
sataşmasın! Kulun, iptilalara düşerek Allah’yı sınaması hiç yaraşır mı A nadan, a<br />
budala, kulun ne haddi vardır ki edepsizliğe kalkışıp Allah’yı sınamaya girişsin<br />
Sınama Allah’ya yaraşır... O, kullarını her an sınar durur. Bu sınamayla da içimizde<br />
gizlediğimiz inanışlarımızı bize apaçık gösterir. Adem, bu suçla, bu hata ile Hakk’ı<br />
sınadım dedi mi hiç “Padişahım, senin hilmin nereye kadardır Onu görmek istedim”<br />
gibi bir söz söyledi mi hiç Ah, bu mecal kimde var, kimde Senin aklın şaşmış, pek<br />
sersemlemişsin... özrün günahından beter!<br />
Gök kubbeyi yücelteni sınamak ha! Sen, bunu ne bilirsin ki A hayrı, şerri bilmeyen,<br />
sen kendini sına, başkasını değil! Kendini sınadın mı başkalarını sınamadan<br />
vazgeçersin. Şeker parçası olduğunu bildin mi, şeker yapılan ve satılan yere layık<br />
olduğunu da bilirsin.<br />
Sınamaksızın şunu bil ki Allah, yersiz, zamansız şeker göndermez sana. Sınamaksızın<br />
şunu bil ki eğer başsan Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez! Akıllı kişi, hiç<br />
değerli bir inciyi abdes hane de sidik gölcüğüne atar mı Anlayışlı hakim bile buğdayı<br />
saman ambarına göndermez.<br />
Mürit, önden giden, kılavuz olan şeyhi sınamaya kalkışırsa eşektir. Din yolunda onu<br />
sınamaya kalkıştın mı a hakikatten haberi olmayan, sen sınanmış olursun... Senin<br />
cüretin, senin bilgisizliğin çırçıplak olur, aleme yayılır... yoksa o, bu araştırmayla<br />
nereden anlaşılır; nasıl meydana çıkar<br />
A yiğidim, bir zerre, kalkar da dağı tartmağa girişirse terazisi parçalanır gider!<br />
Onlarda kendi akıllarınca bir terazi düzenler de Allah erini o teraziyle tartmağa<br />
kalkarlar! Halbuki o, akıl terazisine bile sığmaz... akıl terazisini bile kırar, parçalar!<br />
Onu sınamak, ona emrine göre hükmetmek gibidir... öyle bir padişaha buyruk<br />
buyurtmaya kalkışma sakın!<br />
Hiç ressamlar, öyle bir ressamı sınayabilir, öyle bir ressama hüküm yürütebilir mi<br />
Eğer ressama bir sınama belirdiyse, ressam bir sınama bilgisine sahip olsaydı onu da<br />
çizen yine o ressam değil midir Artık o ressamın bilgisindeki suretler nazaran bu<br />
ressamın çizdiği suret nedir ki<br />
Sana bir sınama vesvesesi geldi mi onu kötü talih bil... gelip çatmış, boynunu<br />
vurmuştur! Böyle bir vesveseye uğradın mı çabucacık Allah’ya dön secdeye var...<br />
Secde yerini gözyaşınla ısla... ey Allah, beni bu şüpheden kurtar de! Sınamayı diledin<br />
mi işte o zaman din mescidin keçiboynuzuyla dolu demektir!<br />
MESCİT-İ AKSA<br />
Davut iyiden iyi taşla Mescid-i Aksa’yı yapmaya niyetlendi, bu niyetle daraldı, bu işe<br />
girişmeyi iyice kurdu. Allah, “Bu işten vazgeç... bu mescidi sen yapamazsın. Ey<br />
seçilmiş kişi, Mescid-i Aksa’yı senin yapmanı biz takdir etmedik” diye kendisine vahiy<br />
etti.<br />
Davut “Ey sırları bilen Allah, suçum nedir Neden mescidi yapma diyorsun bana ”<br />
dedi. Allah dedi ki: “Suçsuzsun, suçun yok ama kanlara girmişsin... mazlumların<br />
kanlarını boynuna almışsın! Senin sesinden sayısız halk can verdi; sayısız halk, ona av<br />
oldu! Sesin bir hayli kana girmiş, canlar yakan güzel nağmelerin bir hayli adamı<br />
canından etmiştir!”<br />
Davut dedi ki: “Senin mağlubundum, senin sarhoşundum... elim, senin kuvvet ve<br />
kudretinle bağlıydı. Padişah mağlup olana acınmaz mı Mağlup, adeta yok demek<br />
değil midir<br />
Allah buyurdu ki: Bu mağlup, öyle bir yoktur ki vara nispetle zahiren yok olmuş<br />
değildir, iyice anlayın bunu! Bu çeşit yok olan, kendinden geçmiş, var olanların en<br />
iyisi, en ulusu olmuştur.<br />
O, Allah sıfatlarına nispetle yoktur... fakat hakikatte ona yoklukta bir varlık vardır.<br />
Bütün ruhlar onun tedbirindedir... bütün cesetler onun hükmündedir. Bizim lutfumuza<br />
mağlup olan iradesiz, ihtiyarsız ve aciz kalmış değildir; o, bizim sevgimizde ihtiyar<br />
sahibi olmuştur.<br />
Zaten ihtiyar ve iradenin sonu da budur, yani insanın mevhum irade ve ihtiyarının bu<br />
makamda yok oluşudur. Zaten nihayet o, mevhum varlıktan mahvolmasaydı hiçbir<br />
ihtiyar ve iradeden lezzet alamaz, zevk bulamazdı.<br />
Dünyada ister yenecek lokma olsun, ister içilecek bir şey... onun lezzeti, lezzetten<br />
kesilmesinin fer’idir. (İnsan, yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe yiyeceği ve<br />
içeceği şeylerden lezzet alamaz. Maddi lezzetlerden kesilmedikçe manevi lezzeti<br />
bulamaz) Lezzetten geçen gerçi bütün lezzetlere aldırış etmez bir hale gelir ama<br />
hakikatte kendisi lezzet kesilir, lezzetten hiç ayrılmaz olur!<br />
Bu iş senin zorunla, senin kuvvetinle olmayacak ama o mescidi, oğlun yapacak! Ey<br />
hikmet sahibi, onun yaptığı senin yaptığındır... evveline evvel olmayan bir zamandan<br />
beri inananlar, birbirlerinin aynıdır, birdir onlar! İnananlar sayılıdır, çoktur ama iman<br />
birdir... cisimleri çoktur ama canları tektir.<br />
İnsanda öküzün, eşeğin anlayışından ve canından başka bir akıl, başka bir can vardır.<br />
O deme erişen, o makamda Allah velisi olan kişide de, insandaki candan, akıldan<br />
başka ve ayrı bir can ve akıl vardır. Hayvani canlarda birlik yoktur... bu birliği rüzgarın<br />
ruhunda arama!<br />
Bu hayvani can, ekmek yese insani ruhun karnı doymaz; bu yük çekse o, sıkıntı<br />
çekmez! Hatta onun ölümüyle bu hayvani ruh, neşelenir, sevinir... insani ruhun bir şey<br />
elde ettiğini görünce de hasedinden ölür!<br />
Kurtların, köpeklerin canı, hep ayrı ayrıdır. Bir olan Allah aslanlarının canlarıdır.<br />
Canları diye cemi sırasıyla söyledim... çünkü o bir tek can, cisme nispetle yüz olur!<br />
Gökteki bir tek güneşin bir tek nuru da ev içlerine vurunca yüzlerce nur olur ya!<br />
Fakat ortadan duvarları kaldırdın mı hepsinin de nuru bir olur. Evlerin temelleri<br />
kalmadı mı müminler bir tek insana döner, bu sır meydana çıkar. Bu sözden farklar<br />
belirir, müşküller doğar... çünkü hakikatte buna benzemez bu iş ki; bu bir misaldir.<br />
Aslanla yiğit bir Ademoğlu arasında sonsuz farklar vardır. Fakat ey hoş gün gören kişi<br />
misal getirildiği zaman aradaki birlik, yiğitlik ve canla başla oynama bakımındandır.<br />
Çünkü o yiğit, her bakımdan aslanın misli değildir, nihayet yiğitlik bakımından aslana<br />
benzer.<br />
Bu alemde her bakımdan bir olan bir nakış, bir suret yoktur ki sana mislini<br />
göstereyim. Aklı şaşkınlıktan kurtarayım diye yine nakış bir misale el atayım:<br />
Geceleyin her eve bir kandil, bir mum korlar ve onun ışığıyla karanlıktan kurtulurlar<br />
ya...O kandil, bu tene benzer, nuru da cana.<br />
Kandil, fitile, şuna buna muhtaçtır. Bu duyguların o altı fitilli kandili, umumiyetle<br />
uykuya, yemeye, içmeye dayanır... o kandilin temeli, bunlardır. Yiyip içmeden, yatıp<br />
uyumadan yarım nefeslik bir zaman bile yaşayamaz... fakat yiyip yatmakla da<br />
yaşayamaz! Fitili, yağı olmadıkça bakası yoktur; fakat fitille, yağla da vefası yoktur.<br />
Çünkü sebebe bağlı olan, sebepsiz meydana gelmeyen ışığı, ölümü arar durur... nasıl<br />
yaşayabilir ki aydın gün, onun ölümüdür. İnsanın bütün duygularının da bakası<br />
yoktur... zira mahşer günü, hepsi de yok olur gider!<br />
Fakat atalarımızın duygu ve can ışığı, tamamı ile de ot gibi bitip ot gibi yitmez...<br />
tamamı ile fani olmamıştır. Yalnız güneşin nurunda yıldızların nuru ve ay ışığı<br />
mahvolur ve görünmez! Pirenin ısırmasından meydana gelen yanış, dert ve zahmet,<br />
yılan ısırınca mahvolur ya!<br />
Çıplak adam arıların sokmasından kurtulmak için suya atlar ya! Arılar adamın<br />
tepesinde dolaşır dururlar... başını bir çıkardı mı hiç affetmezler, hemen sokarlar!<br />
Allah’yı anış sudur, zamanede şu kadının, bu erkeğin anılışı da arı!<br />
Allah’yı anış suyuna dal, nefesini tut, sabret de eski düşüncelerden, vesveselerden<br />
kurtul! Ondan sonra da sen, tepeden tırnağa kadar o arı duru suyun tabiatına<br />
bürünürsün... Öyle bir hale gelirsin ki o kötü arı, sudan nasıl kaçar, çekinirse senden<br />
de öyle kaçar, öyle çekinir!<br />
Sonra dilersen sudan uzaklaş... içten suyun tabiatına sahip olursun, hakikatte ondan<br />
ayrılmamış sayılırsın! Dünyadan geçen kişilerde yok olmamışlar, fakat Allah<br />
sıfatlarına bürünmüşlerdir. Onların sıfatları, Hak sıfatlarına karşı, güneşin<br />
karşısındaki yıldızlara dönmüştür.<br />
A inatçı Kuran’dan buna delil istiyorsan oku: “Onların hepsi huzurumuzdadır!”<br />
Haklarında “Huzurumuzdadır” denenler yok olamazlar, iyi dikkat et de ruhların<br />
bakasını iyice anlayasın! Bakadan mahcup olan ruh azaptadır, Allah’ya vasıl olan<br />
ruhsa baka aleminde hicaplardan kurtulmuş bir haldedir.<br />
İşte bu hayvani duygu kandilinden ne murat edilmişse, bu kandilin hakikati neyse<br />
sana söyledim... kendine gel de sakın bu hayvani duyguyla ruh arasında bir birlik<br />
tasavvur etme! Çabuk, ruhunu, yolcuların kutlu ruhlarına ulaştır!<br />
Yüz tane kandilin olsa ister sönsünler, ister yansınlar, değil mi ki hepsi ayrı ayrıdır...<br />
bir olamazlar! İşte bu yüzden bizim ashabımız, hep savaştadır... fakat peygamberlerin<br />
birbirleriyle savaştıklarını kimsecikler duymamıştır.<br />
Çünkü peygamberlerin nurları güneştir; duygu ışığımızsa kandil, mum ve is! Biri<br />
söner, öbürü gündüze kadar kalır... biri yanıp erir, öbürü parlar durur! Hayvani can<br />
gıda ile dirilir...her iyi kötü şeyle de ölüverir! Fakat bu kandil söndü, ortadan kalktı mı<br />
komşunun evi neden karanlık kalsın<br />
Madem ki o evin ışığı, bunun ışığı olmaksızın da duruyor... şu halde her evin duygu<br />
ışığı ayrı ayrıdır. Bu hayvani canın misalidir... Rabbani canın değil! Gece Hindusundan<br />
ay doğdu mu ışığı, her pencereden vurur, her tarafı aydınlatır!<br />
O yüzlerce evin ışığını sen, bir say... çünkü ay battı mı bu evin sönüp öbürününki<br />
kalmaz. Parlak güneş tan yerinde durdukça ışığı her eve konuk olur. Fakat can güneşi<br />
battı mı bütün evlerin nuru kaybolur, gidiverir! Bu söz nurun misalidir, misli değil...<br />
sana doğru yolu gösterir, düşmanın da yolunu vurur!<br />
O münkir, o kötü huylu, örümcek gibi kokmuş ağlar kurar... Tükürüğü ile nura perde<br />
gerer; fakat kendi anlayış gözünü kör eder. Atın boynunu tutarsa murat alır,<br />
maksadına erişir... fakat ayağını yakalarsa tekmeyi yer!<br />
Gemsiz ve serkeş ata pek yaklaşma... kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy<br />
vesselam! Bu azmini sakın hor görme, ehemmiyetsiz sanma... bu yolda sabır lazım,<br />
çekilecek mihnetlere tahammül gerek!<br />
Süleyman, Kabe gibi temiz, Mina gibi yüce olan o yapıya başladı. Yapısında<br />
tekellüflerde bulundu... öbür yapılar gibi rasgele ve değersiz ve değersiz bir yapı<br />
değildi o! Yapı için dağdan kesilen her taş, apaçık “Önce beni götürün” derdi.<br />
Adem’in yoğrulduğu su ve toprak gibi o yapının her kerpicinden nur parladı. Taş,<br />
hammalsız geliyordu... o kapı, o duvarlar, adeta canlıydı. Allah daima der ki: Cennetin<br />
duvarları, bu duvarlar gibi cansız ve çirkin değildir.<br />
Ten kapısı, ten duvarı gibi uyanıktır... cennet evi de diridir; çünkü padişahlar<br />
padişahına mensuptur orası! Ağaç da cennet ehliyle konuşur, söz söyler, meyve de,<br />
akan duru sular da! Çünkü cenneti aletle yapmamışlardır ki... orası amellerden,<br />
niyetlerden yapılmadır. Bu yapı ölü sudan, ölü topraktan yapılmıştır; o yapı diri<br />
ibadetlerle kurulmuştur. Bu aslına benzer, dağınıklıklarla doludur... o da aslı olan<br />
ilme, amele benzer!<br />
Oradaki taht da, köşk de, taç da, elbise de cennet ehline sorular sorar, cevaplar verir!<br />
Döşemesi, döşeyen olmaksızın döşenmiştir... o ev, süpürgesiz süpürülmüş,<br />
temizlenmiştir! Gönül evine bak! Gamla tozlandı mı süpürgeci olmaksızın tövbeyle<br />
süpürülür, arınır.<br />
O yurdun tahtı, kimse taşıyıp götürmeksizin gider yürür... kapı halkası da güzel<br />
seslerle şarkılar söyler, çalgılar çalar, kapı da!<br />
Gönülde de o ebediyet yurdu olan cennetin diriliği var... fakat ne fayda, dilime<br />
gelmiyor ki, söyleyemiyorum ki! Süleyman her sabah çağı halkı irşad için mescide<br />
girdi mi, Gah sözle, gah nameyle, sazla gah işle, yani rüku ederek, yahut namaz<br />
kılarak halka öğüt verirdi.<br />
İşle olan öğüt, halkı daha ziyade çeker... çünkü bu öğüdü sağırların bile can kulakları<br />
duyar! Sonra bu öğüt de emirlik vehmi de az olur... bu yüzden halka adamakıllı tesir<br />
eder!<br />
HALİN VERDİĞİ<br />
Osman, halife olur olmaz hemen koşup minbere çıktı. Ulular ulusu peygamberin<br />
minberi üç basamaktı. Ebubekir, minbere çıkınca ikinci basamağa, Ömer de<br />
zamanında İslama ve dine saygısı dolayısıyla üçüncü basamağa oturmuştu.<br />
Osman’ın devri gelince o üst basamağa çıktı, o bahtı kutlu, oraya oturdu. Herzevekilin<br />
biri ona sordu: “İlk iki halife, Peygamberin yerine oturmadılar. Sen nasıl oldu da<br />
onlardan üstün olmaya kalkışıyorsun Halbuki mertebe bakımından onlardan aşağısın<br />
sen.”<br />
Osman dedi ki: “Üçüncü basamağa otursaydım beni Ömer’e benziyorum sanırlardı.<br />
İkinci basamağa otursaydım diyebilirlerdi ki bu Ebubekir’e benziyor, onun misli!<br />
Bu üst basamak, Mustafa’nın makamı... o padişaha benzememe zaten imkanı yok.<br />
Ondan sonra o merhametli halife, hutbe okuyacak yerde ta ikindiye yakın bir zamana<br />
kadar sustu kaldı. Kimsede, hadi okusana diyecek bir kudret de yoktu, mescitten çıkıp<br />
gidecek kudret de!<br />
Halkın ileri olanlarına da bir heybet çökmüştü, bayağılarına da. Mescidin içi, damı<br />
nurla dolmuştu! Can gözü açık olanlar o nuru görüyorlardı... bırak onları, körler bile o<br />
nurla hararete gelmiş çoşmuşlardı!<br />
Körün gözü, güneşin doğduğunu hararetinden anlar. Fakat bu hararet, her duyulanın<br />
hakikatı görülsün diye gözü açar... ve hararetinde bir sıkıntı bir hal vardır... hakiki<br />
güneşin hararetiyle gönlü açar, gönüle bir ferahlık, bir genişlik verir!<br />
Kör, evveline evvel olmayan Allah nuruyla hararetlendi mi ferahından, ben<br />
görüyorum, gözlerim açıldı benim der. Güzelim, adamakıllı ve hoş bir sarhoşluktur<br />
bu...yalnız can gözünün açılması için aşılacak az bir yol vardır.<br />
Bu körün güneşten nasibidir...Allah doğrusunu daha iyi bilir ya... bunun gibi belki<br />
yüzlerce nasibi de var! O nuru gören kişinin ahvalini anlatmak, hiç Ebu Ali Sina’nın<br />
harcı mıdır Yüz kat kuvvetli bile olsa bu dil, kim oluyor ki eliyle görüş perdesini<br />
oynatmaya kalkışıyor Perdeye elini sürerse vay ona... Allah kılıcı elini kesiverir!<br />
Hatta el de nedir ki Bilgisizliğinden serkeşlik eden başı bile keser, koparır! Bunu söz<br />
olsun diye söyledim... yoksa onun eli nerede, o nerede Hani derler ya ... teyzenin<br />
tenasül aleti olsaydı dayı olurdu, işte bu sözde onun gibi!<br />
Dilden, sınıklıktan arınan göze... söylenen nakledile gelen sözden görülen,bilinen<br />
hakikate yüz binlerce yıllık yol var desem yine de az söylemiş olurum! Fakat kendine<br />
gel, sakın gökyüzünün nurundan ümit kesme... Allah dilerse o nur, bir anda sana<br />
erişiverir!<br />
Mesela yıldızların madenlere yüzlerce tesiri vardır... Allah kudreti onu, madenlere her<br />
an ulaştırmadadır. Gökyüzünde bir yıldız olan güneş, karanlıkları giderir... Allah<br />
güneşiyse Allah sıfatlarında daimidir.<br />
Ey yardım isteyen, güneşin tesiri, beş yüzyıllık yola olan gökten yeryüzüne geliverdi<br />
ya! Zuhale üç yüz bin beş yüz yıllık, hatta daha da nice fazla bir yol var... fakat tesiri,<br />
anbean görünüp durmada!Dilerse Allah, güneş doğunca gölgenin dürülüp kaybolduğu<br />
gibi onun da tesirini dürer kaybeder... güneşe karşı gölgenin ne değeri olabilir<br />
Yıldız gibi tertemiz ruhlar, gökyüzündeki yıldızlara feyiz verir, yardım eder!Görünüşte<br />
o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız,<br />
bizim içyüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir!<br />
İNSAN ALEMDİR<br />
Surette sen küçük bir alemsin ama hakikatte en büyük alem sensin. Görünüşte dal,<br />
meyvenin aslıdır; fakat hakikatte dal, meyve için var olmuştur. Meyve elde etmeye bir<br />
meyli, meyve elde etmeye bir ümidi olmasaydı hiç bahçıvan, ağaç diker miydi Şu<br />
halde meyve, görünüşte ağaçtan doğmuştur ama hakikatte ağaç, meyveden vücut<br />
bulmuştur.<br />
Mustafa, onun için “Adem’le bütün peygamberler, benim ardımda ve sancağımın<br />
altındadır” dedi. O hünerler sahibi, onun için “Biz, sonda gelen, fakat en ileri giden ve<br />
ön dölü alanlarız” buyurdu.<br />
Suret bakımından ben Adem’den doğmuşum ama hakikatte onun atasının atasıyım<br />
ben! Melekler bana secde ettiler... Adem, benim ardımdan yürüdü, yedinci kat göğün<br />
üstüne çıktı! Hakikatte babam, benden doğdu...ağaç, meyveden vücut buldu.<br />
İlk düşünce, iş aleminde son olarak zuhur etti. Hele vasfa mazhar olan düşünce! Hasılı<br />
bir an içinde gökten nice kervanlar gelmekte, göğe nice kervanlar gitmektedir! Bu yol<br />
bu kervana uzun gelmez... ova, üstün gelen kişiye geniş gelir mi hiç<br />
Gönül her an Kabe’ye gitmekte... benden de Allah lutfu ile gönlün tabiatına<br />
bürünmede! Bu uzunluk, kısalık, bedene göredir... Allah’nın bulunduğu yerde uzunun,<br />
kısanın lafı mı olur Allah, cismi tebdil etti mi gayri fersaha bile bakmadan yürür<br />
gider!<br />
Ey yiğit, lafı bırak gayri! Şimdi yüzlerce ümit var, hemen adım ata gör! Gözünü bir<br />
yumdun mu bakarsın ki gemide oturmuşsun, uyuyorsun... öyle olduğu halde yol<br />
almadasın!<br />
Peygamber, bunun için “Ben; zamane tufanına gemi gibiyim; Biz ve ashabım, Nuh’un<br />
gemisine benzeriz. Kim bu gemiye el atar, kim bu gemiye girerse kurtulur” buyurdu.<br />
Şeyhle beraber olunca kötülüklerden uzaksın... gece gündüz gitmektesin; gemidesin.<br />
Canlar bağışlayan cana sığınmışsın... gemiye girmiş,uyuyorsun; öyle olduğu halde yol<br />
almaktasın!<br />
Zamanın peygamberlerinden ayrılma... kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme!<br />
Aslan bile olsan değil mi ki kılavuzsuz yol almaktasın; kendini görüyorsun, sapıksın,<br />
hor hakirsin. Ancak şeyhin kanatlarıyla uç da şeyhin askerlerinin yardımını gör! Bir<br />
zaman olur, onun lutuf dalgaları, sana kanat kesilir; bir an gelir, kahır ateşi seni taşır,<br />
götürür! Kahrını, lutfunun zıddı sayma pek...tesir bakımından ikisinin de birliğini gör!<br />
Bir zaman seni toprak gibi yeşertir...bir zaman seni sevgilinin havasıyla doldurur,<br />
şişirir! Arifin bedenine cemat vasfını verir de orada neşeli güller, nesrinler bitirir!<br />
Fakat bunları o görür, başkası değil... temiz içten başka hiçbir şey, cennetin kokusunu<br />
alamaz!<br />
İçini, sevgiyi inkardan arıt da orada onun gül bahçesindeki reyhanlar bitsin! İçini arıt<br />
da Muhammed’in Yemen ülkesinden Rahman kokusunu aldığı gibi sen de benim<br />
sevgilimin ebedilik kokusunu bul! Miraç edenlerin safında durursan yokluk, seni Burak<br />
gibi göklere yüceltir. Yere mensup ve ancak aya kadar yüceltebilecek miraç değildir<br />
bu... kamışı, şekere ulaştıran miraca benzer!<br />
Bu miraç, buğunun göğe ağması gibi bir miraç değildir... ana karnındaki çocuğun bilgi<br />
ve irfan derecesine ulaşmasına benzer! Yokluk küheylanı, ne de güzel bir buraktır...<br />
yok olduysan seni varlık makamına götürür!<br />
Dağlar, denizler ancak tırnağına dokunabilir; o derece süratlidir... duygu alemini<br />
derhal geride bırakıverir! Ayağını gemiye çek de can sevgilisine giden can gibi<br />
oturduğun yerde yürüye dur!<br />
Elsiz, ayaksız evveline evvel olmayan Allah’ya kadar git... canların, yokluktan elsiz<br />
ayaksız varlık alemine koştukları gibi! Duyan, gaflet uykusunda olmasaydı, can kulağı<br />
açık bulunsaydı sözde kıyas perdesini yırtardın ya!<br />
Ey felek, onun sözlerine inciler saç... ey cihan onun cihanından utan! Eğer inciler<br />
saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır... camit cismin görür, sevilir bir hale gelir. O<br />
saçtığın incileri kendin için saçtın demektir... Çünkü her çeşit sermayen yüz misli<br />
artar!<br />
BELKIS´IN HEDİYESİ<br />
Belkıs’ın hediyesi kırk katır yükü altın kerpiçti. Hediyeleri getirenler, Süleyman’ın<br />
saray meydanına girince bir de gördüler ki yer, tamamı ile halis altınla döşenmiş! Altın<br />
üstünde tam kırk konaklık yol aldılar...Artık altın gözlerine su gibi bile görünmüyordu,<br />
o kadar ehemmiyetsiz bir hale gelmişti.<br />
Defalarca bu altınları, getirdiğimiz yere götürelim... biz ne olmayacak iş yapıyoruz;<br />
Toprağı bile halis altın olan bir yere hediye olarak altın götürmek aptallıktır dediler.<br />
Ey Allah’ya aklı hediye götüren, akıl, orada yoldaki topraktan da aşağıdır!<br />
Hediyenin makbule geçmeyeceğini anladıklarından utangaçlıkları, adeta onları gerisin<br />
geriye itmekteydi! Sonra yine dediler ki: İster makbule geçsin, ister geçmesin... bize<br />
ne Biz emir kuluyuz!<br />
Altın olsun toprak olsun...biz, götürmeye mecburuz... buyruk verenin buyruğunu<br />
yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Geri götürün derlerse yine fermana uyar,<br />
getirdiğimiz hediyeyi geri götürürüz!<br />
Süleyman, hediye getirenleri ve getirdikleri hediyeyi görünce gülmeye başladı. “Ben,<br />
sizden tirit istedim mi ki Ben,bana hediye verin demedim; hediyeye layık olun dedim.<br />
Bana gayb aleminden eşi görülmedik hediyeler gelmekte... öyle hediyeler ki insan,<br />
onları istemeye niyetlense aklına bile getiremez!<br />
Siz, yer altındaki madeni altın haline getiren bir yıldıza, güneşe tapıyorsunuz... o<br />
yıldızı yaratana yüz tutun! Değeri yüce olan canınızı hor hakir ederek gökteki güneşe<br />
tapıyorsunuz. Güneş Allah emriyle bizim aşçımızdır, çiyleri pişirir... artık ona Allah<br />
dersen aptallıktır bu!<br />
Güneş tutulursa ne yaparsın Ondaki o karaltıyı nasıl giderirsin Nihayet yine Allah<br />
tapısına yüz vurup ya Rabbi. O karaltıyı gider, yine ona nurunu ver demez misin Gece<br />
yarısı seni öldürmeye kalkışsalar ağlayıp yalvaracağım, yahut aman dileyeceğim<br />
güneş nerede<br />
Hadiselerin çoğu da hep geceleyin olur... halbuki geceleyin taptığın Allah ortada<br />
yoktur. Allah’ya gönül doğruluğu ile eğilirsen yıldızlardan kurtulur, Allah’ya mahrem<br />
olursun! Mahrem oldun mu sana ağız açar, sırları söylerim... bu suretle gece yarısı bir<br />
güneş görürsün sen!<br />
Onun, temiz ruhtan başka doğuşu... yok doğmasında da geceyle gündüz farkı olamaz.<br />
Gündüz, onun doğduğu zamana derler... geceleyin doğdu, parladı mı ortada gece<br />
kalmaz. Bu görünen güneş, o güneşin önünde adeta güneşe karşı zerre nasıl<br />
görünürse öyle görünür!<br />
Alemi aydınlatan, parlatan bu güneşin gözü, o güneşi görünce kamaşır şaşırır kalır!<br />
Arşın nuruna... arşın o sonsuz ve hadsiz ışığına karşı bu güneşi bir zerre gibi<br />
görürsün! Göze Allah’dan bir kuvvet gelince zahiri güneşi hor ve yoksul görür, bayağı<br />
bulursun! Allah, öyle bir kimyagerdir ki onun bir tesiriyle duman, yıldız haline<br />
gelmiştir...<br />
Öyle bir görülmedik iksiri vardır ki karanlığı güneş haline getirmiştim. Bir acayip<br />
sanatkardır ki bir sanatıyla zühale bu kadar hassa vermiştir... artık sen öbür can<br />
yıldızlarıyla can incilerini de var, buna kıyas et!<br />
Duygu gözü, güneşe zebundur; ilahi bir göz ara, ilahi bir göz bul da, Onun bakışına<br />
karşı şimşekler saçan güneşin nurları zebun olsun! O bakış nura mensuptur, bu bakış,<br />
nara... ateş, nura karşı adamakıllı kara görünür!<br />
Şeyh Abdullah-ı Mağribi dedi ki: “Altmış yıldır ben gece nedir, görmedim. Bu altmış yıl<br />
içinde ne gündüz, ne de gece... hiçbir sebeple bir karanlığa düşmedim.” Sofiler de<br />
şeyhin sözünün doğruluğunu söylemişler, demişlerdi ki: “Geceleri ardında giderdik.”<br />
Dikenlerle, çukurlarla dolu olan çöllerde yürürdük... o, dolunay gibi önümüzde giderdi.<br />
Yüzünü geriye çevirmeden gece vakti, “Dikkat edin, önünüzde çukur var, sola doğru<br />
yürüyün” derdi. Bir an sonra da “Sağa gidin, ayağımızın altında diken var”diye<br />
seslenirdi.<br />
Gündüz olur, biz ayağını öperdik... görürdük ki ayakları gelin ayağı gibi! Ne topraktan<br />
eser var, ne çamurdan... ne diken yırtmış, ne taş yaralamış! Allah, Mağribi’yi maşrıki<br />
etmişti... Batıyı ona doğu gibi nurlar saçan bir hale getirmişti! Bu serkeş güneşin<br />
nuru, aşk meydanının öyle bir atıdır ki halkın ileri gidenlerinin gününü de o korur, geri<br />
kalanların gününü de o!<br />
O yüce nur nasıl korumaz ki binlerce güneşi izhar eden odur. Sen onun nuru ile<br />
emniyet içinde yürüye dur... ejderhalar, akrepler arasında yol almaya bak! O pak nur,<br />
senin önünde gider durur... her yol vuranı tutar, paramparça eder!<br />
“Allah, kıyamet gününde Peygamberini utandırmaz” ayetini doğru bil; “ Müminlerin<br />
nurları, önlerinde ve sağlarında yürür yollarını aydınlatır” ayetini oku! O nur<br />
kıyamette çoğalır ama Allah’dan o nuru burada da istemeli! Çünkü Allah istenen şeye<br />
delalet etmeyi daha iyi bilir ama buluta da can nuru bağışlar karanlığa da!<br />
Süleyman Peygamber, o elçilere dedi ki: “Ey utanan elçiler, geri dönün ... altın sizin<br />
olsun; bana gönül getirin, gönül! Benim bu altınlarımı da alın da o altınlara ilave<br />
edin... körlüğünüzü anlayın da o altınları katırın fercine sokun! Katırın ferci, altın kilit<br />
vurulmaya layıktır... Aşığın altınıysa sapsarı yüzüdür!<br />
O yüz, Allah’nın nazar ettiği yerdir... halbuki altın madenine güneş nazar eder! Maden<br />
güneş ışığının nazargahıdır. Şimdi de bana gelip çattınız, benim esirimsiniz ama yine<br />
benim sizi yakalamamdan korkun, canınızı siper edin!<br />
Taneye kapılmış kuş dam üstündedir ama kanadı açık olduğu halde tuzağa<br />
tutulmuştur o! Mademki gönlünü canla başla taneye verdi... sen onu tutulmadan<br />
tutulmuş bil! Taneye bakıp duruyor ya... sen o bakışları, ayağına vurulan düğüm say!<br />
Tane, sen şimdi bana hırsızlama bakıyorsun ama hele sabret; asıl ben seni<br />
çalıyorum;O bakış, sonunda seni bana çekince anlarsın ki ben senden gafil değilim<br />
der!<br />
Toprak yemeyi adet edinmiş olan birisi bir aktara gidip kelle şekeri almak istedi. O<br />
hilebaz ve gönlü bozuk aktarın terazisinde dirhem ve taş yerine toprak vardı. Dedi ki:<br />
Benim terazimin dirhemi topraktır. Şeker almaya niyetin varsa sabret de dirhem<br />
bulayım.<br />
Adam “Mühim bir işim var, şeker almam lazım... dirhemin ne olursa olsun, zararı yok”<br />
dedi. Kendi kendisine de “Toprak yemeyi adet edinen kişiye taş nedir ki Toprak<br />
altından daha iyi! Hani o kılavuz kadın gibi...oğlum, pek güzel bir kız buldum.<br />
Pek güzel ama ondan başka bir şey daha var:o namuslu kız, helvacı kızı demiş de,<br />
Evlenecek adam böyle olması daha iyi ya... helvacının kızı daha yağlı, daha tatlı olur<br />
demiş! Onun gibi senin de taş dirhemin yok da taş yerine toprak kullanıyorsan daha<br />
iyi ya... toprak benim gönlümün istediği meyve!” diyordu.<br />
Aktar, terazisinin dirhem gözüne dirhem vazifesini gören taş yerine toprak parçasını<br />
koydu. Öbür gözüne koymak üzere de o toprağın ağırlığınca şeker kırmaya koyuldu.<br />
Şekeri kesip kıracak bir aleti olmadığı için biraz gecikti, müşteriyi de orada bıraktı.<br />
Aktarın yüzü öbür yanaydı... toprak yemeyi adet edinmiş olan müşteri, dayanamadı...<br />
gizlice ve güya aktara göstermeden toprağı koparıp yemeye başladı. Ansızın döner de<br />
beni görüverir diye de korkmaktaydı.<br />
Aktar, bunu gördü... gördü ama kendisini meşgul gösterdi. Diyordu ki: “A sararmış<br />
suratlı, hadi biraz daha fazla çal! Toprağımı çalıyorsan bana bir şey olmuyor; sen,<br />
adeta kendi yanından et koparıyor, kendi etini yiyorsun!<br />
Benden korkup duruyorsun ya eşekliğinden... ben de az yiyeceksin diye<br />
korkmaktayım! Meşgulum ama kamışımdan sana fazla şeker verecek kadar da ahmak<br />
değilim ben! Alacağın şekeri görünce kimin ahmak ve gafil olduğunu anlarsın, hele<br />
dur”<br />
Kuş, o taneye baktıkça bakar, hoşlanır ama tane de uzaktan o kuşun yolunu vurur!<br />
Göz zinasından hoşlanırsın ama nihayet kendi yanından kopardığın eti kebap edip<br />
yemiyor musun ki Bu uzaktan bakış ok ve zehir gibidir... gittikçe sevgin artar, sabrın<br />
eksilir!<br />
Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır...ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı! Hatta bu<br />
ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı! Hatta bu ahiret mülkü, öyle bir derin tuzaktır ki<br />
ulu kuşları avlar!<br />
Ben Süleyman’ım, sizin mülkünüzü istemem... mülk istemek şöyle dursun, ben sizi,<br />
helak edecek şeylerden kurtarırım! Şimdi siz, malın, mülkün esirisiniz... mala mülke<br />
sahip olan kişi, helak olmaktan kurtulan, mala, mala mülke esir olmayan kişidir.<br />
Halbuki ey aleme esir olan, aksine adını bu cihanın emiri taktın!<br />
Hakikatte sen, bu alemin esirisin, canın, bu cihan hapsine düşmüştür... öyle olduğu<br />
halde niceye,bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın<br />
Ey, elçiler, tez sizi elçi olarak gönderiyorum... bu hediyeleri reddetmem, sizin için<br />
kabul etmemden yeğdir. Belkıs’ın yanına gidince gördüğünüz şaşılacak şeyleri, altın<br />
ovasını hep söyleyin.<br />
Söyleyin de benim altına tamah etmediğimi, altını yaratandan altın elde ettiğimi<br />
anlasın. O Allah, öyle bir Allah’dır ki dilerse bütün yeryüzünü baştanbaşa altın ve<br />
değeri biçilmez inci haline getirir.<br />
Ey altını seçen, onu seven, onun için Allah mahşer gününde bu yeryüzünü gümüşten<br />
halk edecektir. Biz altına aldırış bile etmeyiz... sanatlarımız çok bizim; bütün<br />
yeryüzündekileri altın haline getiririz biz! Sizden altın mı isteriz biz Biz sizi kimyager<br />
yaparız.<br />
Sebe mülkü bile olsa vazgeçin o dünya mülkünden... suyun toprağın dışında nice<br />
mülkler var!<br />
Senin taht dediğin şey, tahttan yapılma tuzaktır... konduğun yeri baş köşe sanmışsın<br />
ama kapıda kala kalmışsın!<br />
Sen daha kendi sakalına hüküm yürütemiyor, ona bile padişahlık edemiyorsun; artık<br />
nasıl olurda iyiye, kötüye padişahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkışırsın<br />
İstemediğin halde sakalın ağarıyor... gayri ey eğri ümitli, sakalından utan!<br />
Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibindir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan<br />
dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder. Fakat Allah<br />
tapısında bir secde, sana iki yüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.<br />
Ben ne mal isterim, ne mülk... ne devlet isterim, ne saltanat... bana o secde devletini<br />
ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın! Cihan padişahları, kötülüklerinden<br />
dolayı kulluk şarabından bir koku bile almamışlar.<br />
Yoksa onlar da Edhem gibi, hemencecik coşarlar, sarhoş olurlar, dünya saltanatını<br />
vurup kırarlardı! Fakat Allah, bu alem dursun, mamur olsun diye gözlerini ağızlarını<br />
kapamıştır. Bu suretle de onlara taht ve taç tatlı gelir, alemdeki halktan haraç alalım<br />
derler...<br />
Fakat haraç ala ala kum gibi altın yığsın yine ölür, geberirsin, onlar senden arta kalır!<br />
Mal, mülk, devlet ve altın, canına yoldaş olmaz... sen altın ver de görüşünün<br />
kuvvetlenmesi için sürme al! Bu sürmeyi çek de şu alemin daracık bir kuyu olduğunu<br />
gör; Yusufcasına ipe el at!<br />
Kuyudan çıkıp dama yücelince görenler, müjde, işte bize bir köle desinler!<br />
Kuyuda göz, akisler yapar, insana hayaller görünür... onların en bayağısı şudur: Taş<br />
altın şeklinde görünür! Oyun zamanı çocuklarda kızışırlar... o taş topaç kırıklarını altın<br />
ve mal görürler ya. Fakat Allah arifleri kimyager olmuşlardır da onlara madenler bile<br />
değersiz görünür artık! Süleyman Peygamber de savaşacağı yerde Belkıs’ın<br />
adamlarını ve askerini kendisine çekti.<br />
Ey azizler dedi, çabucak gelin... çünkü cömertlik denizi dalgalanmaya başladı.<br />
Köpüren dalgaları, her an kıyıya zararsız, ziyansız, yüzlerce inci atar!<br />
Ey doğru yolu bulanlar, sala dedim size... Rıdvan, şimdicek cennet kapısını açtı.<br />
Süleyman dedi ki: “ Ey elçiler, gidin, Belkıs’a varın, onu bu dine inandırın! Deyin ki:<br />
Hep buraya gelin... çabuk şüphe yok ki Allah, sizi esenlik yurduna çağırtmada!<br />
Ey devlet isteyen, tez buraya gel... bu zaman, feyiz zamanı, kapıların açıldığı çağ! Ey<br />
dilemeyen sen de gel... sen de gel de bu vefalı sevgiliden dilek sahibi olasın! Belkıs,<br />
kendine gel, aklını başına topla... yoksa fena olur. Askerin, sana düşman kesilir,<br />
senden döner! Perdecin, perdeni yırtar... canın, canına düşmanlık eder! Yerdeki,<br />
gökteki zerrelerin hepsi, sınama çağında Allah askeridir.<br />
Yerli gördün ya, Ad kavmine ne yaptı! Suyu gördün ya, tufanda neler bitti! O kin denizi<br />
Firavun’a ne işler açtı... bu yeryüzü Karun’a ne işler gösterdi! Ebabil kuşları, file neler<br />
etti... sivrisinek, Nemrud’un başını nasıl yedi!<br />
Davud, eliyle koca taşı kaldırıp atınca taş tamam altı yüz parçaya bölündü, ordu da<br />
bozguna uğradı! Lut’un düşmanlarına taş yağdı da nihayet kara su içinde dalga yutup<br />
boğuldular! Alemdeki cansız şeylerin akıllıca peygamberlere ettikleri yardımları<br />
söylemeye kalkışsam,<br />
Mesnevi o kadar büyür ki kırk deve bile aciz olur, çekemez! El, kafirin aleyhine<br />
şahadette bulunur; Allah askeri olur, Allah’nın buyruğuna baş kor!<br />
Ey işte, güçte Allah’nın zıddına ders gösteren, kork... sen de Allah askerleri<br />
arasındasın. Cüz’ünün cüz’ü bile ona uymuştur, onun askeridir. Şimdi nifak yüzünden<br />
sana muti görünür! Allah, gözüne, “Onu sık” dese göz ağrısı senin yüzlerce defa<br />
kökünü kazır!<br />
Dişine “Ona bir ceza ver” dese bir de bakarsın ki dişin, kulağını çekip burmaya başlar!<br />
Tıp kitabını aç da hastalıklar bahsini oku... ten askerinin neler yaptığını gör! Mademki<br />
her şeyin canının canı odur, canın canıyla düşmanlığa girişmek kolay mıdır<br />
Belkıs, cin ve şeytan askerlerini bir tarafa bırak, çünkü onlar, benim emrime canla<br />
başla uyarlar, benim hükmümle saflar yararlar! Belkıs, önce saltanatı bırak... çünkü<br />
beni buldun mu bütün devlet ve mal, mülk senin olur!<br />
Yanıma gelince zaten anlayacaksın ki bensiz bir hamam nakşından, hamamdaki bir<br />
resimden ibaretmişim! Resim, ister padişah resmi olsun, ister zengin resmi ... değil mi<br />
ki resimdir, candan nasibi yoktur! O, başkaları için bezenmiştir... beyhude yere ağzını,<br />
gözünü açmıştır.<br />
Sen, kendi kendine savaşa girişmişsin... başkalarını kendin olarak tanımamış,<br />
anlamamışsın! Sen hangi surette rastlasan, bu, benim diye durup kalıyorsun ama<br />
vallahi o, sen değilsin! Bir zamancağız halktan uzaklaşsan, yapayalnız kalsan ta<br />
boğazına kadar gama, endişeye batarsın.<br />
Halbuki bu, nasıl sen olabilir Sen o tek kişisin; sen kendinin güzelisin, kendinin<br />
dilberisin, kendinin sarhoşusun! Kendinin kuşu, kendinin avı, kendinin tuzağısın...<br />
kendinin baş köşesi, kendinin döşemesi, kendinin damısın!<br />
Cevher ona derler ki varlığı, kendi kendine olsun... onunla var olan, onun feri bulunan<br />
şey, arazdır. Sen de Ademoğluysan onun gibi ol, bütün zürriyetleri kendinde gör!<br />
Testide ne vardır ki nehirde olmasın... evde ne vardır ki şehirde bulunmasın!<br />
Bu alem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu alem odadır, gönülse<br />
görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!<br />
Hemencecik gel... ben, seni davet eden bir elçiyim... ecel gibi şehveti öldürücüyüm,<br />
şehvete esir değil! Hatta şehvetin olsa bile şehvette emirim... bir güzelin yüzünü<br />
görüp şehvet esiri olmam ben!<br />
Aslımızın aslı, Halil ve bütün peygamberler gibi putları kıran kişilerdir. Ey esir, biz put<br />
haneye girsek bile puta secde etmeyiz, put bize secde eder. Ahmet de put haneye<br />
gitti, Ebu Cehil de... fakat bunun gitmesiyle onun gitmesi arasında pek büyük bir fark<br />
var!<br />
Bu put haneye girdi mi putlar baş kor, secdeye kapanır... o girdi mi ümmetler gibi<br />
putlara secde eder! Şehvete mensup olan bu alem de put hanedir... Hem<br />
peygamberlere yuvadır, hem kafirlere! Fakat şehvet, pak kişilere kuldur... halis altını<br />
ateş yakmaz! Kafirler kalptır, temiz kişilerse altına benzerler. Her iki kısım da bu<br />
potanın içindedir.<br />
Potaya kalp olan girdi mi hemen kararır... altın girdi mi altınlığı belli olur. Altın, elini<br />
kolunu açar da potaya atılır, ateş içinde hoş bir surette gülümser durur! Alemde<br />
cismimiz, bizim yüzümüzü örtmektedir... biz, samanla örtülü deniz gibiyiz!<br />
Din padişahına toprak diye bakma a bilgisiz! Melun Şeytan da Adem’e bu bakışla<br />
bakmıştı. Sen söyle bana bakayım... hiç bu güneş, balçıkla sıvanabilir mi Nura<br />
yüzlerce toz toprak döksen yine görünür, yine baş gösterir, parlar! Saman da nedir ki<br />
suyun yüzünü örtsün! Toprak da kim oluyor ki güneşi kapatabilirsin!<br />
Kalk ey Belkıs, Ethem gibi padişahcasına şu iki üç günlük saltanat dumanını dağıt!<br />
İştiyak çekercesine Sebe’e ait hikayeyi söylüyorum... çünkü seher yeli, laleliğe esip<br />
geldi! Bedenler vuslat günlerini buldu... çocuklar asılları olan analarına, babalarına<br />
kavuştular. Ümmetler içinde gizli olan aşk ümmeti, çevresini kınamalar kaplamış<br />
cömertliğe benzer.<br />
Ruhların aşağılanması, bedenler yüzündendir. Bedenlerin yüceliği, ruhlardandır! Ey<br />
aşıklar, arı- duru şarap sizindir, size sunulur. Baki olan sizsiniz, beka sizindir! Ey!<br />
Yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın aşık olun... işte Yusuf’un kokusu gelmekte,<br />
hemen koklayın, o kokuyu alın!<br />
Ey Süleyman’a mensup kuş dili, gel! Hangi kuşun sesi gelirse ona göre nağmeler düz!<br />
Allah sesini kuşlara göndermiştir... her kuşun nağmesini sana öğretmiştir! Cebri olan<br />
kuşa cebir dilince söyle ... kanadı kırılmış olana sabırdan bahset! Sabreden kuşu hoş<br />
gör, affet... Anka’ya Kaf dağının vasıflarını oku!<br />
Güvercine doğandan korunmasını emret... doğana hilmi anlat, can yakmadan<br />
çekinmesini söyle! Çaresiz kalan, nurdan mahrum olan yarasayı nura eş et, nura aşina<br />
kıl! Savaşan kekliğe sulh öğret... horozlara sabah çağının alametlerini göster!<br />
Hüthütten karakuşa kadar bütün kuşlara böylece yol göster... Allah, doğruyu daha iyi<br />
bilir!<br />
Süleyman, Sebe’deki kuşlara bir ıslık çalınca hepsini kendisine bend etti. Ancak canı<br />
ve kanadı olmayan, yahut balık gibi aslından sağır ve dilsiz olan müstesna! Hayır...<br />
yanlış söyledim, sağır bile Allah vahyine karşı baş koyup secde etse Allah ona duygu<br />
ihsan eder.<br />
Belkıs, canla, gönülle Süleyman’a gitmeyi kurdu... geçmiş zamanlarına acıklandı!<br />
Aşıkların adı sanı, arı namusu terk ettikleri gibi o da malını, mülkünü terk etti. O nazlı<br />
nazenin kölelerle cariyeler, gözüne porsumuş, kokmuş, çürümüş soğan gibi<br />
görünmeye başladı.<br />
Bağlar, köşkler, ırmaklar, aşk yüzünden gözüne külhan gibi görünüyordu. Aşk, kızıştı<br />
da akın etti mi bütün güzeller, göze çirkin görünür. Aşk gayreti, zümrüdü bile insanın<br />
gözüne pırasa kadar adi gösterir... İşte “La” nın manası budur.<br />
Ey sığınacak yer arayan, “La ilahe illa Hu” budur... ay bile sana kararmış çömlek gibi<br />
görünür! Belkıs da hiçbir mala hiçbir hazineye, hiçbir değerli şeye ehemmiyet<br />
vermiyordu... yalnız tahtından geçememişti.<br />
Süleyman, Belkıs’ın gönlündekini anladı... Çünkü Süleyman’ın gönlünden Belkıs’ın<br />
gönlüne yol olmuştu! Karıncaların sesini bile duyan, elbette uzaktakilerin feryadını da<br />
duyar. “Bir karınca dedi ki” sırrını söyleyen, bu köhne kemerin, bu eski dünyanın<br />
sırrını da bilir.<br />
Uzaktan gördü ki o kendisini bile teslim eden Belkıs’a, yalnız tahtından ayrılmak acı<br />
geliyor! Bunun sebebini söylesem, tahtına neden bu kadar aşıktı... anlatmaya<br />
kalkışsam söz uzar. (Belkıs, tahtla aynı cinsten değildi... doğru, fakat) bu kalem de<br />
duygusuzdur, katiple aynı cinsten değildir ama ona munistir, eştir, arkadaştır. Her<br />
sanatın aleti de böyle cansızdır ama canlı olan sanatkarın munisidir.<br />
Anlayış gözünde nem olmasaydı bu sebebi daha açık anlatırdım! Taht haddinden fazla<br />
büyüktü; nakledilmesine imkan yoktu. Pek ince sanatlıydı... beden gibi eczası, tamamı<br />
ile birbirine bitişmişti... ayrılıp götürülmesi de mümkün değildi, kırılabilirdi.<br />
Süleyman dedi ki: Sonunda tahttan da, taçtan da soğuyacak ya!can, birlik alemine<br />
ulaşır, o alemden baş gösterirse birliğin nuruna karşı bedenin nuru kalmaz artık. İnci<br />
denizin dibinden çıktı mı denizdeki köpüklerle çer çöpü hor hakir görürsün!<br />
Nurlar saçan güneş doğdu, baş gösterdi mi artık akrebin kuyruğunda kim yurt tutmak<br />
ister Fakat bütün bunlarla beraber yine de onun tahtını getirtmek lazım. Getirtmeli<br />
de buluştuğu vakit üzülmesin... çocukça dileği yerine gelmiş olsun.<br />
O taht bizce adi bir şey ama onca pek aziz...ne yapalım, hurilerin sofrasında birde<br />
şeytan bulunsun! Hem o nazlı tahtı, sonradan Eyaz’a hırkasıyla çarığı nasıl ibret<br />
olduysa ona da ibret olur! Bu tahta bakar da neye tutulduğunu, nereden nereye<br />
geldiğini, ne haldeyken ne hale büründüğünü bilir,anlar!<br />
Allah da toprağı, meniyi ve et parçasını daima bizim gözümüz önünde tutmuyor mu A<br />
kötü niyetli bak... seni ne halden ne hale getirdim Şimdi onlardan nefret ediyorsun<br />
değil mi Sen o devirlerde o toprağa, meniye, et parçasına aşıktın... o zamanlar bu<br />
kerem ve ihsanı inkar ediyordun!<br />
Önce toprak halindeyken ( ben nereden akıl ve ruh sahibi olacağım diye) inkarda<br />
bulunuyordun ya... bu kerem ve ihsan, o inkarını gidermek içindir. Canlanman, evvelki<br />
inkarına karşı reddedilmez bir delildir... şu hastalığın dermandan da beter oldu ya!<br />
Toprağın bu işi yapmasına imkan mı var... meni, düşmanlıkta bulunur, inkara düşer mi<br />
hiç O zamanlar gönülsüz ve ruhsuzdun... bu yüzden düşünceyi de inkar ediyorsun,<br />
inkarı da! Cemadken insan olacağını inkar edersin, şimdi de haşr olmayı inkar etmede<br />
ayak diredin! Sen şuna benzersin: Adam gelir, kapıyı döver de ev sahibi, içerden “ Ev<br />
sahibi evde yok diye bağırır. Kapıyı döven bu “Ev sahibi evde yok” sözünden anlar ve<br />
ev sahibi içerdedir... halkadan elini çekmez!<br />
Senin inkarın da Allah’nın cemad aleminden yüzlerce haşirde bulunduğunu, yüzlerce<br />
can yarattığını gösterir, belli eder! Su ve toprağın “Hel eta” dan inkar doğurmasına<br />
dek, (insanın asli maddesi bile yokken nihayet sudan, topraktan meni haline gelip<br />
duygu ve görgü sahibi olmasına kadar) nice sıfatlar düzüldü, koşuldu!<br />
İşte su ve toprak (yani insan) da (inkarda bulunuyor ama hakikatte) inkar<br />
etmemekte... yalnız o ev sahibi gibi “ o haber veren içerde yok” diye bağırmakta!<br />
Bunu yüz türlü açar, anlatırım ama ince sözlerden insanın aklı sürçer... onun için<br />
vazgeçiyorum!<br />
Bir ifrit dedi ki: Sen daha yerinden kalkmadan ben, tahtını getiririm. Asaf da “ İsm-i<br />
azam kudretiyle ben, bir anda bu tahtı buraya getiririm” dedi. İfrit, sihirde üstattı<br />
ama o taht, Asaf’ın nefesiyle geldi.<br />
Belkıs’ın tahtı derhal Süleyman’ın huzurunda belirdi... fakat Asaf’ın himmetiyle;<br />
ifritlerin hilesiyle değil! Süleyman, Allah’ya hamd olsun dedi... bu nimeti de alemlerin<br />
Rabbi’nin lutfuyla gördüm, bunun gibi yüzlercesini de!<br />
Sonra tahta baktı da dedi ki: Evet sen ahmakları aldatabilirsin ey ağaç! Nakşedilmiş,<br />
bezenmiş tahta ve taş önünde nice aptallar baş kor, secde eder! Secde edenin de<br />
canından haberi yoktur, secde edilenin de... ancak canından bir hareket ve azıcık bir<br />
eser görmüştür, işte o kadar!<br />
Şaşırıp kaldığı sıralarda taşın söz söylediğini, işarette bulunduğunu görmüş de<br />
büsbütün hayretlere dalmıştır! O kötü kişi, ibadet tavlasını yerinde oynamamıştır da<br />
bu yüzden taştan aslanı sahici aslan sanmıştır. Hakiki aslan da, kereminden cömertlik<br />
etmiş, hemencecik köpeğin önüne bir kemik fırlatıp atmış... O köpek, doğru özlü değil<br />
ama bizim kemik verişimiz, umumi bir lutuftur, demiştir<br />
Kalk ey Belkıs, gel de devleti, saltanatı gör...Allah denizi kıyısında inciler topla! Kız<br />
kardeşlerin, yüce göklerde oturuyor...sen neden murdar bir şeye padişahlık eder<br />
durursun O padişahın, kız kardeşlerine yüce ve bol bahşişlerden neler verdiğini hiç<br />
bilir misin Halbuki sen neşeyle “külhanın padişahı ve başbuğu benim” diye davul<br />
dövmedesin!<br />
Ey süleyman, Mescid-i Aksayı yap, Belkıs’ın kavmi namaza geldi! Süleyman, mescidi<br />
yapmaya başlayınca cin ve insan, hepsi işe koyuldu. Bir bölüğü aşkla, istekle... bir<br />
bölüğü istemeyerek işe girişti. Tıpkı kulların Allah buyruğuna uymaları, ibadet<br />
etmeleri gibi!<br />
Halk da cinlere benzer... şehvet, onları dükkana alış verişe, mahsule ve yiyeceğe<br />
çeken zincirdir. Bu zincir, korkudan ve şaşkınlıktan yapılmadır... halkı, zincirsiz ve hür<br />
sanma! Bir bölüğünü kazanca, ava çeker... bir bölüğünü madene, denizlere sürükler!<br />
Onları iyiye, kötüye çeker götürür... Allah, “boynunda liften örülmüş bir ip var...<br />
boyunlarına bir ip attık...o ipi, huylarından ördük, meydana getirdik... hiçbir pis ve<br />
kötü, yahut temiz ve iyi kişi yoktur ki amel defteri boynuna asılmamış olsun”<br />
demiştir.<br />
Kötü işe hırsın, ateşe benzer...kömür, ateşin rengiyle güzelleşir. Kömürün karalığı<br />
ateşte gizlenir... ateş söndü mü karalık meydana çıkar! Kömür, senin hırsından ateş<br />
haline geldi, ateş halinde göründü... fakat hırs geçti mi o kömür, kapkara , berbat bir<br />
halde kalakalır!<br />
O zaman kömürün ateş gibi görünmesi, işin güzelliğinden değildi, hırs ateşindendi!<br />
Hırs, senin işini gücünü bezemişti... hırs gidince işin gücün kapkara kaldı! Şeytan’ın<br />
bezediği ekşi otu aptal adam, olmuş ve iyi sanır.<br />
Fakat denedi mi ne olduğunu anlar, dişleri kamaşır kalır! Heves yüzünden o tuzak<br />
tane görünmededir...o esasen hamdır, fakat hırs şeytanının aksi onu güzel gösterir.<br />
Hırsı din işinde ve hayırda haris ol. Bu işler, zaten güzeldir... hırsın geçse bile güzel<br />
görünür!<br />
Hayırlar, esasen güzel ve latiftir, başka bir şeyin aksiyle güzel görünmüş değildir. Bu<br />
işlerde hırsın parlaklığı geçse bile hayrın letafeti, hayrın parlaklığı kalır. Halbuki<br />
dünya işinden hırsın parlaklığı gitti mi ateşin harareti ve parlaklığı gitmiş, kömür<br />
kalmış demektir... tıpkı buna benzer.<br />
Çocukları da hırs aldatır da zevklerinden bir değneği at yaparlar, eteklerini çemreyip<br />
güya ata binerler! Fakat çocuktan o kötü hırs geçti mi öbür çocuklara gülesi gelir. Ben<br />
neler yapmışım, ne işlere girişmişim... sirke bana hırsımdan bal görünmüş diye<br />
gülmeye başlar.<br />
Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu... onun için boyuna parlayıp duruyor,<br />
parlaklığı boyuna artıyordu. Ulular, nice mescitler yaptılar... fakat hiçbirinin adı<br />
Mescid-i Aksa değildi. Her an şerefi artan Kabe’nin yüceliği, İbrahim’in<br />
ihlaslarındandı!<br />
O mescidin fazileti, toprağından, taşından değildi... yapıcısında hırs ve savaş yoktu da<br />
ondan! Ne onların kitapları, başkalarının kitaplarına benzer... ne mescitleri,<br />
başkalarının mescitlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının alışverişine,<br />
malına mülküne!<br />
Ne edepleri başkalarının edepleri gibidir. Ne hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti,<br />
azabı gibidir. Uykuları da başkadır, kıyasları da, sözleri de!<br />
Her birerinin başka bir nuru, feri var... can kuşları uçar ama, başka bir kanatla uçar!<br />
Gönül, onların halini andıkça titrer durur... onların işleri, bizim işlerimize kıbledir!<br />
Onların kuşlarının yumurtası altındandır... canları, gece yarısı, seher çağını görür!<br />
O kavmin iyiliğini canla başla ne kadar söylersem söyleyeyim, noksan söylemiş olur;<br />
onları noksan övmüş olurum! Ey ulular, mescid-i Aksa yapın; çünkü Süleyman yine<br />
geldi vesselam! Bu devlerden, perilerden baş çeken olursa bütün melekler, onları<br />
tutar, bağlar, tomruğa vurur!<br />
Dev, bir an bile hileye düzene girişir de eğri büğrü yürürse derhal başına şimşek gibi<br />
bir kamçıdır gelir!<br />
Sen de Süleyman’a benze de devlerin. Yapına yardım etsinler, taş kessinler! Süleyman<br />
gibi vesvesesiz, hilesiz ol da cinle dev, senin de buyruğuna uysun! Senin hatemin bu<br />
gönüldür... aklını başına al da dev, hatemini avlamasın! Avladı, ele geçirdi mi artık<br />
sana boyuna Süleymanlık eder... hatemli devden sakın vesselam!<br />
Gönül, o Süleymanlık gelip geçici bir şey değildir... sen zahiren de Süleymanlık etme<br />
kabiliyetindesin, içinde de o ehliyet var senin. Dev de bir zaman olur, Süleymanlık<br />
eder ama her dokumacı nereden atlas dokuyacak Elini oynatır ama ikisinin arasında<br />
ne kadar fark var!<br />
KORUYAN ADALETTİR<br />
Dervişin biri hikaye etti: Ben rüyada Hızır’a mensup olan erenleri gördüm. Onlara: “<br />
Helal olan ve hiç vebali bulunmayan rızkı nereden elde edeyim Dedim. Beni dağlara<br />
ormanlara götürdüler... ormanlarda meyveleri silktiler.<br />
Allah, himmetimizle bunları sana tatlı etti... Hemen ye bunlar temiz, helal ve sayısız...<br />
aynı zamanda uğraşmaksızın, başın ağrımadan, yükünü çekmeden, yukarı aşağı<br />
koşmadan elde edilen rızıklardır dediler.<br />
Onları yedim, sözümde öyle bir feyiz, öyle bir tesir hasıl oldu ki sözlerim, akılları<br />
hayran etmeye başladı. Rabbim dedim, bu bir imtihan...sen bana bütün halktan gizli<br />
bir ihsanda bulun! Söz söyleyemez bir hale geldim... hoş bir gönüle sahip oldum;<br />
zevkimden nar gibi yarıldım!<br />
Dedim ki içimdeki bu zevk yok mu ya... cennette bundan başka bir zevk olmasa bile,<br />
başka bir nimet istemem... bunu bırakıp da ceviz ve şeker yemeğe girişmem!<br />
Kazancımdan elimde bir iki habbe kalmıştı. Onları cübbemin yenine dikmiştim.<br />
Dervişin biri de odunculuk etmekteydi... yorgun argın ormandan geldi. Onu görünce<br />
dedim ki: Artık benim rızıkla işim yok... bundan sonra rızık için gam yemiyorum. Kötü<br />
meyveler bana güzel ve hoş gelmekte... hususi bir rızka nail oldum ben.<br />
Mademki boğaz derdinden kurtuldum, birkaç habbem var, onları şuna vereyim... Şu<br />
oduncuya bağışlayayım da o da iki üç günceğiz rızık derdinden kurtulsun! Oduncu<br />
içinden geçeni anlıyormuş meğerse... çünkü kulağı, Allah nuruyla nurlanmış!<br />
Her düşünce , ona göre bir şişe içindeki kandil gibi. Hepsini görüyormuş! İçten geçen<br />
ondan saklanamıyor... o, bütün gönüllerden geçenlere emir kesilmiş! O sırrına<br />
şaşılacak er, benim bu düşünceme karşı ağzının içinden söylenip durmaktaydı.<br />
Padişahlar hakkında böyle düşünüyorsun ha... onlar, sana rızık vermeseler nasıl<br />
rızıklanacaksın ki demekteydi. Ben sözünü anlayamıyordum ama azarlanması<br />
gönlüme iyice aksediyordu. Derken aslan gibi heybetle önüme geldi, sırtındaki odun<br />
demetini yere bıraktı.<br />
Odunları yere korken halindeki heybetten yedi azami bir titremedir aldı! Dedi<br />
ki:Yarabbi, senin duaları kutlu izleri yomlu has kulların varsa, onların hürmetine<br />
lutfunun bir sanat göstermesini diliyorum... şimdicek bu odun yığını altın olsun!<br />
Bunu der demez bir de gördüm ki odunlar altın olmuş, yeryüzünde ateş gibi parlayıp<br />
duruyorlar! Ben bunu görünce kendimden geçtim... bir hayli zaman baygın kaldım. O<br />
şaşkınlığım geçip kendime gelince,<br />
Dedi ki: Allah’nın o ulular, gayret sahibi ve şöhretten kaçar kişilerse, Onların<br />
hürmetine yine bu altını hemen odun yap, eski haline getiriver! Bu söz üzerine derhal<br />
o altın dallar, yine odun oldu... o erin işini görünce akıl da sarhoş oldu, kendisinden<br />
geçti. Bakış da!<br />
Ondan sonra odunlarını yükleyip yürüdü... hızlı hızlı önümden şehre gitti! O<br />
padişahtan, ardından gidip müşküllerini sormak, sözünü duymak istedim ama,<br />
Heybeti mani oldu gidemedim... bayağı kişilerin has erlere varmasına yol yok!<br />
Eğer biri can- beş vererek yol bulursa bu da onların rahmeti ve cezbesiyle olur. Şu<br />
halde o tevfike erişmeyi ganimet bil...eğer bir doğru erin sohbetini bulduysan bunu<br />
fırsat say! Padişaha yakın olduğu, padişahın yakınlığına erdiği halde bu kutluluğu<br />
değersiz görüp yolundan olan ahmağa benzeme!<br />
Ahmak kurbanlık koyundan bol ve iyi bir parça verdiler mi “Bu, galiba öküz budu” der.<br />
A iftiracı, bu öküz budu değil ... fakat eşekliğinden sana öküz budu görünmede. Bu<br />
rüşvetsiz verilen padişah ihsanı... bu rahmet yüzünden verilen hususi bir ihsan!<br />
İBRAHİM ETHEM´İN GÖÇÜ<br />
Sen de Edhem gibi devlet ve saltanatı hemencecik terk et de ebedi bir saltanata eriş!<br />
İbrahim Edhem, geceleyin tahtında uyumaktaydı. Gözcüler, bekçiler de damda gürültü<br />
edip duruyorlardı.<br />
Padişah, bekçilerin hırsızları ve kötü kişileri defetmelerini istemiyordu. Çünkü<br />
kendisinin adalet sahibi olduğunu, kendisine hiçbir kötülük gelmeyeceğini biliyordu,<br />
gönlü emindi. Muratları, dilekleri koruyan adalettir... geceleyin damlarda sopalarını<br />
kakıp gezen bekçiler değil!<br />
Fakat padişahın, rebap sesini dinlemeden maksadı, iştiyaklar çekenler gibi Allah<br />
hitabını hayal etmekti. Zurna ve davul sesleri, bir parçacık o külli nefirin, kıyamet<br />
gününde çalınacak olan Sur’un sesine benzer.<br />
Hakimler, bu musuki nağmelerini göklerin dönüşünden aldık demişlerdir. Halkın<br />
tamburla çaldığı, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler, hep göğün hareketinden<br />
alınmadır. Müminler derler ki cennetin tesiriyle bütün kötü ve çirkin sesler de latif<br />
olur.<br />
Biz hepimiz Adem’in cüz’üleriydik...cennette o nağmeleri dinledik, duyduk! Gerçi<br />
suyla toprak, bize bir şüphe verdi ama yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz. Fakat<br />
musibet toprağıyla karıştıktan sonra bu zir ve bem perdeleri, nereden o nağmeleri<br />
verecek<br />
Su, sidik ve pislikle karışınca bozulur, mizacı acı ve sert bir hale gelir. İnsanın<br />
cesedinde de birazcık su vardır... sen onu sidik bile saysan yine ateşi söndürür ya! Su,<br />
pis bile olsa yine tabiatı bakidir... o tabiatla gam ateşini söndürür!<br />
İş bu yüzden güzel sesi dinlemek aşıklara gıdadır... çünkü güzel ses dinlemede kalp<br />
huzuru ve Allah ile birleşme zevki vardır. Adamın içindeki hayaller kuvvetlenir, hatta<br />
hayaller, o güzel sesten, o güzel nağmeden suretlere bürünür. Suya ceviz atanın ateşi<br />
nasıl kuvvetlendiyse aşk ateşi de güzel seslerle kuvvet bulunur!<br />
Su pek derin bir yerdeydi... susuzun biri suyun üst tarafında bulunan ceviz ağacına<br />
binmiş, ağacı silkeliyordu. Ağaçtan cevizler, suya düştükçe suyun sesini dinliyor,<br />
sudan meydana gelen habbeleri seyrediyordu. Bir akıllı adam, bunu görüp dedi ki:<br />
Yiğidim bu cevizler, seni susatır!<br />
Suya bir hayli ceviz düşüyor ama su derinde... senden uzakta! Sen, yukarıdan aşağıya<br />
zahmetlerle ininceye kadar su da onları daha uzağa götürecek! Adam dedi ki: Benim<br />
bu ağaç silkelemeden maksadım ceviz toplamak değil... görünüşe bakma da<br />
maksadıma iyi dikkat et!<br />
Benim maksadım suyun sesini işitmek ve suda hasıl olan şu habbeleri görmektir.<br />
Alem de susuzun, daima havuzun çevresinde dönüp dolaşmaktan başka ne işi var<br />
Hacının Kabe’nin çevresini tavaf etmesi gibi o da ırmağın, suyun çevresinde dolanır,<br />
suyun sesini dinler durur!<br />
İşte ey halk ziyası Hüsameddin, o susuzun maksadı gibi benim de bu Mesnevi’den<br />
maksadım sensin. Mesnevi, ferileri bakımından da, tamamı ile senindir... onu sen<br />
kabul etmişsindir.<br />
Padişahlar, iyiyi de kabul ederler, kötüyü de ... bir şeyi kabul ettiler mi artık<br />
reddetmezler. Mademki bir fidan diktin, onu sula... mademki açtın düğümleme!<br />
Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın, onu şiir halinde söylemedeki muradım<br />
senin sesindir. Bence sesin, Allah sesidir... aşık, haşa; sevgilisinden ayrılmaz.<br />
Nasın caniyle nasın rabbi arasında keyfiyetsiz, kıyasa sığmaz bir ulaşma, bir birlik<br />
vardır. Fakat nas dedim, nesnas değil... nas canın canı olan Allah’ya aşina olanlardır,<br />
başkaları değil! Nas dediğim adamdır, adam nerede Sen adamların başını, görmedin,<br />
kuyruksun sen!<br />
Görünüşte o toprağı atan sen idin, hakikatte Allah idi” ayetini okumuşsun ama<br />
cisimden ibaretsin, cüz’ülerde kala kalmışsın! A ahmak, cisim ülkeni Belkıs gibi<br />
Süleyman Peygamber için terk et! Lahavle diyorum ama sözümden değil... o kötü<br />
düşüncelinin vesveselerinden lahavle demekteyim! Çünkü o, benim sözlerime karşı<br />
hayallere düşmekte, gönlündeki vesveseler ve şüpheden doğan inkarlar yüzünden<br />
hayaller kurmaktadır.<br />
Lahavle diyorum; yani çaresi yok... çünkü senin gönlünde benim sözlerimin zıddı olan<br />
düşünceler ve sözler var! Sözlerim, boğazına takıldı kaldı, artık ben sustum... hadi<br />
sen, sana layık olanı söyle bakalım!Güzel sesli bir neyzen ney çalarken ansızın aşağı<br />
tarafından bir yeldir çıktı! Neyzen neyi aşağı tarafına tutarak, hadi bakalım dedi...<br />
benden iyi üfleyeceksen üfle!<br />
Ey müslüman,edep nedir diye arar sorarsan bil ki edep, ancak her edepsizin<br />
edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir. Kimi falan adamın huyu kötü, tabiatı fena<br />
diye şikayet eder görürsen, bil ki bu şikayetçinin huyu kötüdür; kötüdür ki o kötü<br />
huylunun kötülüğünü söylüyor!<br />
Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara tahammül eden, onların kötülüğünü<br />
söylemeyen kişidir. Fakat şeyh, birisinin kötülüğünü söylerse bu, Allah emriyledir<br />
kızgınlığa, heva ve hevese uymadan değil!<br />
Onun şikayeti, şikayet değildir, onu ıslahtır... o şikayet, peygamberlerin şikayetine<br />
benzer. Peygamberlerin sabırsızlığı, bil ki Allah emriyledir... yoksa onların hilmi, kötü<br />
şeylere tahammül eder.<br />
Onlar kötülüğe tahammül ede ede tabiatlarını öldürdüler... artık onlardan bir<br />
tahammülsüzlük zuhur ederse kendilerinden değildir, Allah’dandır. Ey Süleyman,<br />
kuzgunla doğan arasında Allah hilmine bürün de bütün kuşlarla uzlaş! Ey hilmi,<br />
yüzlerce Belkıs’ı zebun eden, ey “Rabbim, kavmine sen doğru yolu göster, onlar<br />
bilmiyorlar” diyen!<br />
O iyi adlı, iyi sanlı padişah, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, bir hay huy<br />
duydu. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu... kendi kendine kimin ne haddine<br />
dedi. Sarayın penceresinden “Kim o... bu, insan olamaz, peri olmalı herhalde” diye<br />
seslendi.<br />
Hiç görülmemiş bir bölük halk, damdan başlarını indirdiler... dediler ki: Kaybımız var,<br />
gece vakti onu arayıp duruyoruz. İbrahim Ethem “Ne arıyorsunuz ” dedi. Dediler ki:<br />
Develerimizi! İbrahim Ethem “Damda deve arandığını kim görmüş ” deyince,<br />
Dediler ki: “ Peki... öyleyse sen taht üstünde oturur, padişahlık ederken Allah’yı<br />
bulmayı nasıl arıyor, nasıl umuyorsun ” İşte bu oldu, bundan sonra bir daha İbrahim<br />
Ethem’i kimse görmedi... peri gibi insanların gözünden kayboldu!<br />
Kendisi, halkın gözü önündeydi ama manası gizliydi... halk, sakaldan, hırkadan başka<br />
neyi görür ki Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de... işte ondan sonra<br />
zümrüdü anka gibi alemde meşhur oldu.<br />
Hangi kuşun canı, Kafdağına geldiyse bütün alem onu söyler, ondan bahseder. Bu<br />
doğu nuru da Sebe’e vurunca Belkıs’a da, oradaki halka da bir velveledir düştü! Ölmüş<br />
ruhların hepsi dirildiler, kanat çırptılar... öldüler, ten mezarlarından baş kaldırdılar!<br />
Birbirlerine “Bak... gökten bir sestir geldi” diye müjde vermeye başladılar. O sesten<br />
dinler gürbüzleşti... Gönüllerin dalları, yaprakları yeşerdi! Süleyman’dan gelen o<br />
nefes, Sur üfürülmüş gibi ölüleri mezarlarından kurtardı.<br />
Ey dinleyen, yakini Allah daha iyi bilir ya, bu devir geçti... ( Kendi zamanına ve<br />
zamanının Süleyman’ına dikkat et de) bundan böyle kutluluk senin olsun!<br />
PUTLARIN SECDESİ<br />
Sana Halime’nin gizli hikayesini söyleyeyim de gönlünden gam gitsin! Mustafa’yı<br />
sütten kesince fesleğen ve gül gibi elini alıp bağrına basarak... Her iyi ve kötüden<br />
kaçırıp esirgeyerek o padişahlar padişahını atasına teslim etmek üzere Mekke’ye<br />
geldi.<br />
O emaneti, zayi etmeden korkarak Kabe’ye geldi, Hatim’e girdi. Fakat bu sırada<br />
havadan “ Ey Hatim, sana pek büyük bir güneş doğdu...Ey Hatim, bugün sana<br />
cömertlik güneşinden yüz binlerce nur isabet ediverdi... Ey Hatim, bugün sana, talih<br />
ve bahtın, ardında çavuş olduğu ulular ulusu bir padişah gelip kondu...<br />
Şüphe yok ki yeni baştan yücelikler alemine mensup canların konağı olacaksın...<br />
Tertemiz canlar her yandan bölük bölük, takım takım, şevklerinden sarhoş olarak<br />
sana gelecekler” diye ses geliyordu. Halime bu sese şaşırıp kaldı... ne önde kimse<br />
vardı, ne artta!<br />
Altı cihette de kimse yoktu... fakat bu canlar feda olası ses, ardı ardına gelip<br />
durmaktaydı. Halime, o güzel ses nereden geliyor, kim söylüyor diye araştırmak üzere<br />
Mustafa’yı yere bıraktı. Her tarafa göz gezdirdi... o sırlar açan, gizli şeyler söyleyen<br />
padişah nerede diye her tarafa baktı. Yarabbi, böyle yüce bir ses sağdan, soldan<br />
gelmede... fakat söyleyen kim Diyordu.<br />
Kimseyi göremeyince şaşırdı, ümidi kesildi, söyleyeni bulamayacağını anladı... söğüt<br />
dalı gibi her tarafı tir tir titriyordu. Tekrar o aklı başında olan çocuğu bıraktığı yere<br />
döndü... bir de ne baksın, Mustafa, koyduğu yerde yok! Büsbütün şaşırdı... Konağı<br />
dertlerle karardı adeta!<br />
Şu yana, bu yana koşup bağırmaya, bir tanecik incimi kim aldı benim diye feryat<br />
etmeye başladı. Mekke’liler biz bilmiyoruz... hatta orada bir çocuk olduğunu bile<br />
görmedik dediler. Halime öyle bir feryat edip ağlamaya başladı ki onun ağlamasını<br />
görüp başkaları da ağladılar! Göğsünü döverek öyle yanık yanık ağlıyordu ki<br />
ağlamasına bakıp yıldızlar bile ağlamaya koyuldular!<br />
Bu sırada ihtiyar bir adam, elindeki sopasını kaka kaka çıkageldi. Dedi ki: “A Halime,<br />
başına ne geldi senin Neden böyle ağlıyor, yasla ciğerler dağlıyorsun ” Halime “Ben<br />
Ahmed’in inanılır, güvenilir süt ninesiyim...onu atasına teslim etmek üzere getirdim.<br />
Fakat Hatime gelince kulağıma havadan sesler gelmeye başladı.<br />
Gökten gelen o sesleri duyunca çocuğu oraya bıraktım...Bu sözleri kim söylüyor,<br />
göreyim dedim... çünkü pek latif, pek güzel bir sesti o. Ne etrafımda kimseyi gördüm,<br />
ne de bir an o ses kesildi. Şaşırıp kaldım, şaşkınlıkla şuraya buraya giderken bir de<br />
baktım ki çocuk, koyduğum yerde yok... eyvahlar olsun, yazık oldu bana!”<br />
İhtiyar, “Meraklanma, kederlenme... ben sana bir padişah göstereyim. O sana<br />
çocuğun ne olduğunu, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu söyler” dedi. Halime,<br />
canım feda olsun sana ey güzel yüzlü, tatlı sözlü ihtiyar!<br />
Hadi, hemen bana o yüce bakışlı padişahı göster de çocuğun halinden haber alayım,<br />
dedi. İhtiyar, Halime’yi Uzza’nın yanına götürdü... dedi ki: “Bu put, kayıpları haber<br />
vermede tecrübe edilmiştir.<br />
Biz, ona tapı kılarak vardık mı binlerce kaybımızı bulmuştur.” İhtiyar, puta secde edip<br />
derhal “Ey Arabın velinimeti, ey cömertlik denizi! Ey uzza! Sen bize nice lutuflarda<br />
bulundun da biz tuzaklardan kurtulduk. Lutufların yüzünden Arap’ta hakkın var...<br />
Arab’ın sana ram olması farz olmuştur.<br />
Sad kabilesinden olan Halime, derdine derman olacağını umarak senin gölgene gelip<br />
sığındı. Onun bir küçük çocuğu kaybolmuş... adı Muhammedmiş!”dedi. Arap,<br />
Muhammed derdemez derhal bütün putlar yere kapandılar, secde ettiler.<br />
“A ihtiyar, Muhammed’i ne çeşit arayış bu Biz onun yüzünden işten kalacak, hor hakir<br />
olacağız! Biz onun yüzünden yüz üstü düşeceğiz, taşlanacağız... onun yüzünden<br />
karımıza kesat gelecek, ayarımız mahvolacak!<br />
Fetret zamanında heva ve heves ehlinin arada bir bizden gördükleri o hayaller, Onun<br />
devri gelince yok olacak... su görününce teyemmümüm hükmü kalmayacak! A ihtiyar,<br />
uzaklaş bizden sınama ateşini alevlendirme; Ahmed’in kıskançlığıyla bizi yakma!<br />
Allah aşkına uzaklaş ey ihtiyar... uzaklaş da takdir ateşi, seni de bizimle beraber<br />
yakmasın! Biliyor musun ki bu, adeta ejderhanın kuyruğunu sıkmaktır... hiç biliyor<br />
musun, bu ne çeşit haber getiriştir Bu haberden denizin de yüreği coşar, madenin<br />
de ... bu haberden yedi kat gök bile tir tir titrer!” dediler.<br />
O gün görmüş, yaş yaşamış ihtiyar, taşlardan bu sözleri duyunca sopasını yere attı.<br />
Titremeye başladı... o seslerden korkmuştu; dişleri takır takır birbirine vuruyordu.<br />
Kışın çıplak adamın titremesi gibi titremekte “ Eyvahlar olsun, helak olduk”<br />
demekteydi.<br />
Halime ihtiyarın bu halini görünce büsbütün şaşırdı, ne yapacağını unuttu. Dedi ki: “ A<br />
ihtiyar, ben de mihnetteyim ama şimdi temelli şaşırdım kaldım! An olur rüzgar bana<br />
hatiplik eder, zaman gelir taşlar edep öğretir!<br />
Rüzgar, bana söz söyler... taş ve dağ, eşyanın hakikatını anlatır! Gah olur gayb erleri,<br />
gökyüzünün yeşil kanatlı melekleri çocuğumu kaparlar! Kime ağlayıp sızlanayım...<br />
kime şikayet edeyim Yüzlerce gönülle sevdalara kapılanlara döndüm şimdi.<br />
O çocuğun gayreti, gayb sırlarını söyletmiyor, ağzımı yumuyor benim...şu kadar<br />
söyleyeyim: çocuğum kayboldu! Fakat şimdi başka bir şey söylesem halk, beni delirdi<br />
sanır, zincirlere vurur!”<br />
İhtiyar dedi ki: “Halime, şad ol... şükür secdesine kapan, yüzünü pek yırtma. Gam<br />
yeme... o kaybolmaz, belki bütün alem onda kaybolur! Her an onun önünde, ardında<br />
yüz binlerce gözcü bekçi var; onu korurlar.<br />
Görmedin mi O hünerli putlar, çocuğun adını duyunca nasıl yerlere kapandılar, secde<br />
ettiler! Bu devir yeryüzünde acayip bir devir... ben ihtiyarladım gittim de buna benzer<br />
bir şey görmedim. Bu haberden taşlar nasıl feryada geldiler Bilmem artık suçlulara<br />
neler olur<br />
Taşa biz mabut diyoruz, mabut oluşta onun bir suçu yok ... sen de ona kul olmaya<br />
mecbur değilsin! ( Fakat ona sen mabut diyorsun, o da bunu reddediyor, kabul<br />
etmeye mecbur.) O, mecburken bu derecede korkarsa artık suçluya neler olacak, bir<br />
düşün!<br />
Mustafa’nın ceddi, Halime’nin halini, halk içinde ağlayıp sızladığını, sesi, bir millik<br />
mesafeye yetişecek kadar feryat ve figan ettiğini duyunca, işi anladı... eliyle göğsünü<br />
yumruklamaya, bağırıp ağlamaya koyuldu. Derken yana yakıla Kabe kapısına gelip<br />
dedi ki: “ Ey gece sırlarını da, gündüzün gizlenen işleri de bilen Allah!<br />
Kendimde bir hüner, bir marifet görmüyorum ki senin gibisiyle sırdaş olayım.<br />
Kendimde bir ehliyet görmüyorum ki bu kutlu kapıda makbule geçeyim. Ne başımda<br />
bir değer var, ne secdemde... ne de ağlamamla bir devlet gülümser benim.<br />
Ancak o eşi bulunmaz tek incinin yüzünde senin lutuf eserlerini görmüşüm ey kerem<br />
sahibi Allah’m. O bizden ama bize benzemiyor... biz hep bakırız, Ahmet kimya! Onda<br />
gördüğüm şaşılacak şeyleri ne bir dostta gördüm ben, ne bir düşmanda!<br />
Bu çocuğa ihsan ettiğin faziletleri, birisi yüzyıl mücadelede bulunsa elde edemez”,<br />
nişanesini bile bulamaz. Senin ona olan inayetlerini iyice gördüm... anladım ki o senin<br />
denizinin biricik incisi!<br />
Ben de işte sana onu şefaatçı getirmedeyim... onun yüzü suyu hürmetine ey herkesin<br />
halini bilen Allah, o ne haldedir; bana bildir! Kabe içinden derhal bir ses geldi: “şimdi<br />
sana yüz gösterecek ! O yüzlerce devletle bizden nasip almıştır... yüzlerce bölük<br />
melek, onu korumadadır.<br />
Onun zahirini, aleme meşhur edeceğiz... batınını da herkes den gizleyeceğiz! Su ve<br />
toprak altın madeniydi; bizse kuyumcuyuz... gah onu halhal yaparız, gah yüzük! Gah<br />
kılıç bağı yaparız... gah aslanın boynuna tasma! Gah onu tahtı bezeyen turunç yaparız,<br />
gah devlet isteyen padişahların başına taç ederiz!...<br />
Bu toprakla aşklarımız vardır bizim...çünkü o rıza ka’desine oturmuştur. Gah ondan<br />
böyle bir padişah çıkarırız... gah o padişahı da bir padişaha aşık ederiz! O topraktan<br />
yüz binlerce aşık, yüz binlerce maşuk yaratırız... hepsi de feryad-ü figandadır, arayıp<br />
taramadadır!<br />
Bizim işimize candan meyli olmayanın körlüğüne işimiz budur işte! Nevaleyi azıksızlar<br />
üzerine koruz...işte o yüzden toprağa bu faziletleri veririz biz. Çünkü toprak, tozlu ve<br />
kapkara görünür ama içinde nurlu sıfatlar vardır. Dış yüzü iç yüzüyle savaştadır... iç<br />
yüzü inci gibidir, dışı taşa benzer.<br />
Dışı, biz, ancak buyuz der... içi, dikkat et, işin önüne, ardına iyi bak der! Dışı içimizde<br />
hiçbir şey yoktur diye inkarda da bulunur... içi hele dur da sana hakikatimizi<br />
gösterelim der. Dışıyla içi savaştadır... ve içi, dışına sabrettiğinden Allah yardımına<br />
nail olur.<br />
İşte biz bu ekşi suratlı topraktan suretler düzer onun gizli gülümsemesini meydana<br />
çıkarırız. Çünkü toprağın dışı kederden, ağlayıştan ibarettir ama içinde yüz binlerce<br />
gülüşler vardır. Biz sırları açığa vururuz... işimiz budur bizim!bu gizli şeyleri pusudan<br />
çıkarır dururuz! Hırsız inkardan gelir, susar bir şey söylemez ama sahne onu sıkıştırır,<br />
hırsızlığını meydana çıkarır!<br />
Bu topraklarda da nice nimetler çalmıştır...onu belalara uğratır, ikrar ettirir.<br />
Onun nice şaşılacak çocukları var... Fakat Ahmet hepsinden üstün! Yerle gök, bizim<br />
gibi iki çiftten böyle bir tek padişah doğdu diye gülmekte, sevinip neşelenmektedir.<br />
Gökyüzü neşesinden yarılmada ... yeryüzü, azadeliğinden süsene dönmektedir!<br />
Ey güzel toprak, mademki dış yüzün iç yüzünle savaşta, çekişte... kim kendisiyle<br />
savaşa girişirse nihayet hakikati, bulur, rengin, kokunun ( görünüşün ) düşmanı olur.<br />
Karanlığı nuruyla muharebeye girişenin can güneşine zeval yoktur.<br />
Bizim için sınamalara giren, bizim için çalışan kişinin ayağına gök bile sırt verir!<br />
Zahirin karanlıklardan feryat etmede ama içyüzün gül bahçesi içinde için de gül<br />
bahçesi! O, ekşi suratlı sofiler gibi nur söndüren kişilerle karışıp uzlaşmamak<br />
niyetinde.<br />
Ekşi suratlı arifler, kirpiye benzerler...sert dikenlerin dibinde gizlice zevki safadadır<br />
onlar. Bahçe gizlidir de bahçenin çevresindeki diken meydanda... yani ey düşman<br />
hırsız, bu kapıdan uzaklaş derler!<br />
Ey kirpi, kendine dikeni bekçi yapmışsın... başını, sofiler gibi içine çekmişsin.<br />
İstiyorsun ki şu gül yüzlü, fakat diken huylu kişilerden hiç kimse, senin azıcık bir<br />
zevkine bile ilişmesin! Senin çocuğun, çocuk huylu ama iki alam de onun yavrucağı...<br />
onun için yaratılmış!<br />
Biz, alemi onunla diriltir, feleği onun hizmetine kul, köle ederiz! Abdulmuttalip “ şimdi<br />
nerede ey gizlileri bilen, bana ona varacak doğru yolu göster” dedi.<br />
Kabe içinden Abdülmuttalib’e ses geldi: “Ey o aklı başında olan çocuğu arayan, filan<br />
vadide, falan ağacın altında!” O iyi bahtlı, bu sesi duyunca hemen yürüdü. Ardınca da<br />
Kureyş emirleri gidiyorlardı. Çünkü Peygamber’in atası Kureyş ulularındandı.<br />
Adem Peygambere kadar bütün geçmişleri, mecliste de en ulu kişilerdi, savaşta da! Bu<br />
soy, zahiri soyuydu... ulu padişahlar padişahından süzülmeydi. İçiyse zaten soydan,<br />
soptan uzaktı, paktı... balıktan “simak” denilen yıldıza kadar onunla cins ve eşit<br />
olacak kimse yoktu!<br />
Hak nurunun kimden doğduğunu, nasıl vücut bulduğunu kimse aranmaz. Allah<br />
halkının nescini arayıp sormaya ne luzum var Allah’nın sevap karşılığı olarak verdiği<br />
en bayağı hil’at bile güneş ziyasından daha parlak, daha üstündür!<br />
Hani bir köpek, çukur içinde kör dilenciyi gördü de saldırdı, hırkasını yırttıydı ya! Bunu<br />
söyledik ama tenkit için bir kere daha söylüyoruz. Kör dedi ki: Senin dostların şimdi<br />
dağlarda av arıyorlar...<br />
Hısımların dağda yaban eşeği avlıyorlar... sense köy ortasında kör tutuyorsun! A<br />
yücelerden kaçan şeyh, bu hileyi bırak! Sen, başına birkaç körü toplamış acı suya<br />
benziyorsun! Adeta bunlar benim dervişlerimdir...ben de acı suyum. Benden içerler de<br />
böyle kör olurlar diyorsun!<br />
Suyunu Ledün denizinden tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma! Kalk,<br />
yaban eşeği avlayan Allah aslanlarını gör... sen, neden köpek gibi hileyle kör<br />
avlamadasın Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim... fakat yaban eşeği de nedir ki<br />
Onlar sevgiliden başkasını avlamazlar... hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur<br />
sarhoşudur!<br />
Avı ve padişahın avcılığını seyrederken hepsi de avlanmayı bırakmışlar, hayran olup<br />
can vermişlerdir! O cinsten olan kuşları avlamak için avcılar nasıl ellerine ölü bir kuş<br />
alırlarsa sevgili de onları eline almıştır.<br />
O ölü kuş vuslat ve firkat arasında ihtiyarsız bir haldedir. “ Kalp, Allah’nın iki parmağı<br />
arasındadır” hadisini okumadın mı Ölü kuşa avlanan dikkat ederse görür ki padişaha<br />
avlanmıştır. Bu ölü kuştan baş çeken, asla avcının elini bulamaz!<br />
Ölü kuş der ki: benim murdarlığıma bakma padişahın bana olan aşkına bak... bak da<br />
beni nasıl görüp gözetmekte, bir gör! Ben pis değilim... beni padişah öldürdü; suretim,<br />
ölüye benzedi. Bundan önce kanadımla uçuyordu; şimdiyse hareketim, padişahın<br />
elinden. Fani hareketim, derimden çıktı gitti... şimdiki hareketim baki, çünkü ondan!<br />
Benim hareketime karşı eğri harekette bulunanı, simurg bile olsa perişan eder,<br />
ağlatır, inletir, öldürürüm! Diriysen aklını başına topla da beni ölü görme... kulsan<br />
benim padişah elinde olduğumu gör!<br />
İsa, keremiyle ölüyü diriltti... halbuki ben, İsa’yı yaratanın elindeyim. Allah elinde<br />
oldukça hiç ölü kalır mıyım İsa’nın elinde bile olsam buna imkan yok! İsa’yım ama<br />
nefesimden can bulan bir daha ölmez, ebediyen diri kalır.<br />
İsa’nın nefesiyle dirilen, tekrar öldü... fakat bu İsa’ya can verene ne mutlu! Ben,<br />
Musa’mın elindeki asayım... Musa’m gizli de ben, önünde görünüp durmaktayım.<br />
Müslümanlara deniz üstündeki köprü kesilir, sonra da Firavun’a ejderha olurum!<br />
Oğul, yalnız bu asayı görme... Allah elinde olmasa asa, bu işleri yapamaz! Tufan<br />
dalgası da asa kesildi... o dertte büyücülere tapanların şatafatlarını sömürüp yedi!<br />
Allah asalarını saymaya kalkışsam şu Firavun’a mensup olanların hilelerini yutarım<br />
ya...<br />
Fakat bırak, bu zehirli tatlı otu birkaç günceğiz otlasınlar hele! Firavun’un mesnedi ve<br />
başlık, başbuğluk, olmasaydı cehennem nereden beslenecekti ki A kasap, önce<br />
semirt de sonra kes... çünkü cehennemdeki köpekler azıksız! Dünyada düşmanlar<br />
olmasaydı halktaki kızgınlık yatışır, geçer giderdi!<br />
Cehennem dediğin o kızgınlıktır... düşmanlık gerek ki yaşasın. Yoksa merhamet, onu<br />
söndürüverirdi! O vakit kahırsız ve kötülüksüz lutuf kalırdı; bu takdirde padişahlığın<br />
kemali nasıl zahir olurdu ki<br />
O münkirler, öğütçülerin sözlerine, getirdikleri misallere aldırış etmediler, onların<br />
sakallarına güldüler! İstersen sen de gül... fakat a murdar, ne vakte dek<br />
yaşayacaksın, ne vakte dek Ey sevenler, niyaza başlayın, şad olun, bu kapıda<br />
yalvarın... çünkü bu kapı, bugün açılacak!<br />
Bahçede soğan, sarımsak vesaire gibi sebzelerin her birine ayrı bir evlek vardır. Her<br />
biri, kendi cinsiyledir, kendi evleğindedir...yetişip olmak için orada rutubetten<br />
gıdalanır durur! Sen safran evleğisin, safran olur... başka sebzelerle karışıp uzlaşma!<br />
Ey safran, sudan gıdanı al da safran ol, zerdeye gir! Şalgam evleğine girip ağzını açma<br />
da onunla aynı tabiatta, aynı huya sahip olma! Sen bir evleğe konmuşsun, o bir<br />
evleğe... çünkü “Allah’nın olan yeryüzü pek geniş!”<br />
Hele o yeryüzü yok mu O kadar geniş ki sefere çıkan devler, periler bile orada<br />
kaybolmada!<br />
O denizde, o ovada, o dağlarda vehim ve hayal bile yol alamaz; kaybolur gider! Şu<br />
ova, o yeryüzündeki ovada uçsuz bucaksız denizdeki bir kara kıl gibi kalır!<br />
Orada öyle durgun sular var ki akmaları gizlidir... hepsi de akarsulardan daha taze,<br />
daha hoştur! İçten içe can ve ruh gibi gizli gizli akarlar, akıp giden ayakları<br />
vardır!dinleyen uyudu, sözü kısa kes ey hatip... su üstüne yazı yazmayı bırak gayri!<br />
Kalk ey Belkıs, alışveriş pazarı kızıştı...şu kesatçı hasislerden kaç!<br />
Kalk ey Belkıs, ölüm gelip çatmadan şimdi ihtiyarınla kalk! Sonra ölüm, kulağını öyle<br />
bir çeker ki hırsız gibi can çekişe sahneye gelir, teslim olursun! Bu eşeklerden ne<br />
vakte dek nal çalıp duracaksın Eğer bir şey çalacaksan bari gel de laal çal!<br />
Kız kardeşlerin ebedilik mülkünü elde ettiler, sense bu yaslı yurtta kalakaldın! Ne<br />
mutlu ona ki bu yurttan sıçradı, çıktı...çünkü ecel, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder!<br />
Kalk, gel ey Belkıs de bir kerecik olsun din padişahlarıyla din sultanlarının yurdunu<br />
gör!<br />
Onlar, görünüşte dostlar arasında nağmelerle deve sürüyorlar ama iç aleminde gül<br />
bahçesinde oturmuşlar, zevki safa ediyorlar. Bahçe, onlar nereye giderse beraber<br />
gitmekte...fakat bu halktan gizli! Meyveler, beni topla, beni devşir diye yalvarmada...<br />
abıhayat, benden iç diye niyaz etmede!<br />
Gel de güneş gibi, dolunay gibi, hilal gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!..<br />
yürümeye başladın mı ruh gibi ayaksız yürürsün... çiğneme zahmetine uğramadan<br />
yüzlerce yemekler yersin! Ne gemime gam timsahı çarpar...ne ölümden kötüleşirsin!<br />
Sen hem padişahsın, hem asker, hem taht... sen hem iyi bir bahta nail olursun, hem<br />
bizzat baht ve talih kesilirsin! Fakat zahirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa<br />
ne fayda... bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın döner!<br />
Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hale düşersin... ey seçilmiş kişi, sen baht ol, sen<br />
devlet kesil! Ey manevi er, kendin baht olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin Ey<br />
güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin...<br />
imkan mı var buna<br />
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI<br />
Şairin biri, padişahtan elbise almak, rütbeye erişmek, ihsana nail olmak ümidiyle bir<br />
şiir yazıp götürdü. Padişah ikram sahibiydi, şaire bin kırmızı altın verilmesini, bundan<br />
başka daha da ihsanlarda bulunmalarını emretti.<br />
Veziri dedi ki: Bu pek az... Hiç olmazsa ona o bin altın ver de safayı hatırla gitsin!<br />
Hatta böyle bir şaire senin gibi ihsanda avucu denize benzer bir padişahın ona bin<br />
altın vermesi bile azdır! Vezir, padişaha, harmanın onda biri şaire verilsin diye geçmiş<br />
padişahların ihsanlarına dair hikayeler söyledi, hikmetlerden bahsetti.<br />
Padişah da şaire on bin altınla değerli elbiseler verdi... şairin içini şükür ve sena yurdu<br />
haline getirdi. Şair sonradan bu kimin gayretiyle oldu, padişaha benim ehliyetimi kim<br />
bildirdi diye araştırdı.<br />
Dediler ki: adı da Hasan, huyu da Hasen olan vezir yok mu, işte o buna sebep oldu.<br />
Şair, bunu duyunca veziri methetti, bu hususta uzun bir kaside yazdı, vezirin evine<br />
gidip sundu. (Bu kasidede padişahın methi hiç yoktu. Çünkü padişahın nimetleri,<br />
hilatları, zaten dilsiz, dudaksız, padişahı methedip duruyordu!)<br />
Birkaç yıl sonra şair, yine yok yoksun bir hale düştü, muhtaç oldu... rızıklanmak, ekin<br />
parası bulmak ümidiyle, dedi ki: Yokluk ve darlık zamanında sınanmış şeyi aramak,<br />
ona başvurmak daha iyi... Kerem ve ihsanda sınadığın kapıya gideyim de yine<br />
ihtiyacımı arz edeyim.<br />
Sibeveyh, Allah sözünün manasını anlatırken “Halk, hacet zamanında ona<br />
sığınır...İhtiyaçlarımızı sana arz eder, sana sığınırız...hacetlerimizi senden diler, sen<br />
de buluruz demektir” dedi. Binlerce akıllı kişi, dert ve ihtiyaç zamanında umumiyetle<br />
o tek Allah’nın huzurunda ağlar, inler.<br />
Hiçbir aklı eksik ve deli yoktur ki acizliğini varsın da bir nekese arz etsin! Akıllılar,<br />
binlerce defa ihtiyaçlarının giderildiğini görmeselerdi hiç o tapıya canla başla giderler<br />
miydi Hatta deniz dalgaları arasındaki bütün balıklar, yücelerde uçan bütün kuşlar<br />
bile...<br />
Fil, kurt, avlanan aslan, koca ejderha, karınca, yılan...Hatta toprak, su, yel ve her bir<br />
kıvılcım bile kışın da dileğini ondan elde eder, baharda da! Bu gökyüzü, her an,<br />
yarabbi, beni bir zaman bile aşağılatma diye ona yalvarır...<br />
Benim direğim, senin korumandadır... bütün gökler sağ elinde dürülmüş, yayılmıştır,<br />
der. Bu yer, beni su üstünde yükleyen sensin, kararımı elden alma diye niyaz eder.<br />
Hepsi keselerini onun nimetiyle doldurup büzmüşler... hepsi hacet vermeyi ondan<br />
öğrenmişlerdir.<br />
Her peygamber, “Sabır ve namaz hususunda ondan yardım isteyin” diye ondan berat<br />
ve ferman getirmiştir. Kendinize gelin; ondan isteyin... başkasından değil. Suyu<br />
denizde arayın, kuru derede değil! Başkasından isteneni de o verir...o kimsenin sana<br />
meyleden eline cömertliği ihsan eden yine Allah’tır.<br />
İtaatından çekineni bile altınlara gark eder, Kanun yaparsa itaat eder de ona yüz<br />
tutarsan neler yapmaz Şair, bir kere daha ihsan sevdasıyla yüzünü o ihsan sahibi<br />
padişaha tuttu. Şairin hediyesi ne olacak Yeni bir şiir... onu ihsan sahibine götürür,<br />
sunar, adeta rehin bırakır!<br />
İhsan sahipleri, yüzlerce kerem ve cömertlikle altınlar yığarlar, şairleri beklerler.<br />
Onlarca bir şiir, yüz denk kumaştan daha iyidir... hele denize dalıp da dibinden inciler<br />
çıkaran bir şairin şiiri olursa! İnsan, önce ekmeğe haristir... çünkü gıda ve ekmek,<br />
cana direktir. Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere<br />
başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır. Fakat az bir şey elde eder de ekmek<br />
için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada sana ve şairlerin methine aşık olur.<br />
İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler... lutfunu, ihsanını anlatmada<br />
mimberler kursunlar...<br />
Bu suretle de onun lutfu, ihsanı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun!<br />
Allah, bizim huyumuzu da kendi huyuna uygun, kendi suretine göre yarattı, bizim<br />
vasfımız da onun vasfından bir ödenektir.<br />
Yaratıcı Allah da, kendisine şükür ve hamd edilmesini ister... bu yüzden insanın huyu<br />
da böyledir;o da kendisinin övülmesini diler. Hele fazilette çevik ve üstün olan Allah<br />
eri, sağlam tulum gibi o yelle doludur. Fakat insan, o methe layık değilse, o methin<br />
ehli olmazsa yalancı yel, fayda vermez...tulumu yırtar, parlatır!<br />
Bu meseli kendiliğimden söylemedim arkadaş; aklın başındaysa ve ehilsen serserice<br />
dinleme! Bunu hakkındaki hicivleri duyunca, müşriklerin “ Ahmet neden medihten<br />
hoşlanıyor, neden medihten memnun oluyor ” dediklerini işitince söyledi.<br />
Şair, ihsan ölmedi ya diye evvelce nail olduğu ihsana şükran olarak yazdığı şiiri alıp<br />
padişaha götürdü, sundu. İhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı... ne mutlu o kişiye ki<br />
bu merkebi sürdü! Zalimler de ölüp gittiler, fakat yaptıkları zulümler kaldı... vay o<br />
cana ki bu hileyi, bu kötülüğü yaptı!<br />
Peygamber “ Ne mutlu o adama ki dünyadan gitti de ondan iyi bir iş kaldı” demiştir.<br />
İhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki... Allah indinde din ve ihsan, küçük ve değersiz<br />
bir şey değildir! Eyvahlar olsun o kişiye ki kendisi öldü de isyanı kaldı... sakın, öldü de<br />
canını kurtardı sanma ha!<br />
Bırak bunu şimdi...şair, yol üstünde borçlu ve paraya pek ihtiyacı var! Şair önceki<br />
ihsana nail olurum ümidiyle söylediği şiiri götürüp padişaha sundu. Güzelim incilerle<br />
dolu olan o latif ve nefis şiiri, evvelki ihsan ve ikramın ümidiyle arz etti. Padişahın<br />
adetiydi , yine adeti veçhile bin altın verin dedi.<br />
Fakat bu sefer bu cömert vezir yücelik Burak’ına binmiş, dünyadan göçüp gitmişti.<br />
Onun yerine başka birisi vezir olmuştu... bu vezir pek merhametsiz, pek hasisti. Dedi<br />
ki: Padişahım, masraflarımız var... bir şaire bu kadar ihsanda bulunmak layık değil!<br />
Ben, o şairi bu ihsanın onda on da birinin dörtte biriyle hoşnut ve razı ederim.<br />
Oradakiler, önce o, padişahtan tam on bin altın almıştı. Şeker yedikten sonra şeker<br />
kamışını nasıl çiğner... padişahtan sonra nasıl olur da dilencilik eder Dediler.<br />
Vezir dedi ki: Ben onu öyle bir sıkarım ki nihayet beklemeden usanır, bizar olur...<br />
Yoldan toprak alıp versem yeşillikten gül yaprağı veriyorum gibi kapar. Bunu bana<br />
bırakın... Bu işte üstadım ben; işe girişen ateş bile olsa ben yatıştırmasını bilirim!<br />
Süreyya yıldızından saraya dek uçsa yine beni görünce yumuşar!<br />
Padişah, peki dedi... ne yaparsan yap, hüküm senin. Yalnız onu sevindir, çünkü bizim<br />
iyiliğimizi söyler. Vezir, onu da, onun gibi daha iki yüz tane ümitlenip duran kişiyi de<br />
bana bırak sen, dedi.<br />
Vezir, şairi bekletti durdu... kış geldi geçti de bahar geldi! Şair bekleye bekleye<br />
ihtiyarladı...bu dertle bu tedbirle adeta zebun oldu. Dedi ki: Altın yoksa bari bana söv<br />
de canımı kurtar, kölen olayım!<br />
Bekleme beni öldürdü, bari git de, yoksul canım rehinden kurtulsun! Nihayet vezir,<br />
şaire o bin altının onda birinin tam dörtte birini, yani yirmi beş altın verdi... şair derin<br />
bir düşünceye daldı. Kendi kendisine önce verilen ihsan, hem peşindi, hem de o kadar<br />
çoktu. Bu ise hem geç kaldı. Hem de açılınca gördüm ki bir deste diken, dedi.<br />
Şaire dediler ki: O cömert vezir dünyadan gitti, Allah rahmet etsin! O ihsan, onun<br />
yüzünden kat kat artmıştı... onun zamanında ihsanlarda yanlışlık pek az olurdu. Şimdi<br />
o gitti, ihsanı da beraber götürdü... o ölmedi, doğrucası kerem ve ihsan öldü!<br />
O cömert, o akıllı vezir geçip gitti. Yoksulların derisini yüzen bu vezir gelip çattı. Yürü,<br />
bunu al da hemencecik bu gece buradan kaç... yoksa bu inatçı, seni yakalar, elindekini<br />
de alır! Senin bizim çalışmamızdan haberin bile yok...biz, ondan bu hediyeyi de<br />
yüzlerce hileye başvurduk da aldık!<br />
Şair, yüzünü onlara çevirdi de dedi ki: “ Ey beni esirgeyenler, bu kötü vezirler nereden<br />
geldi Bu insanın elbiselerini soyan vezirin adı ne Söyleyin bana! Onlar “Hasan”<br />
dediler. Şair, Yarabbi dedi... Onun adı da Hasan, bunun adı da... Ey din rabbi, yazıklar<br />
olsun; nasıl oluyor da ikisinin de adı bir oluyor<br />
Onun adı Hasan... fakat onun kaleminin bir yazısıyla yüzlerce cömert kişi padişaha<br />
vezir ve muhasip olabilirdi... Bunun adı da Hasan... fakat bu Hasan’ın çirkin<br />
sakalından yüzlerce ip örebilirsin! Padişah, böyle bir vezirin sözünü dinlerse kendisini<br />
de rezil rüsvay eder, devletini de!<br />
Firavun, Musa’nın sözlerini işittikçe kaç defa yumuşadı, ram oldu. Musa’nın sözleri,<br />
öyle sözlerdi ki o eşsiz sözlerin güzelliğini duysa, taştan süt akardı. Fakat huyu kinden<br />
ibaret olan veziri Haman’la görüşüp danışınca, Haman, ona “Şimdiye kadar<br />
padişahtın... şimdi bir yamalı hırka giyenin hilesine kapılıp kul mu oldun ” derdi.<br />
Bu söz, mancınıktan atılan taş gibi gelir, Firavun’un sırçadan yapılma sarayını<br />
kırıverirdi! Güzel sözlü Kelim’in yüz gün uğraşıp yaptığını o, bir anda yıkar giderdi!<br />
Senin aklın da vezirdir ve heva ve hevesine mağluptur... vücudun da Allah yolunu<br />
kesip durmaktadır...<br />
Allah’ya mensup bir öğütçü, sana öğüt verse o sözü, bir hileyle tesirsiz bırakmakta;<br />
Bu, yerinde bir söz değil, kendine gel de yerinden, yurdundan olma... iş öyle değil,<br />
kendine gel, delirme demektedir. Vay o padişaha ki veziri budur... her ikisinin yeri de<br />
kin güden cehennemdir<br />
Ne mutlu o padişaha ki müşkül işe düştü mü elini tutacak Asaf gibi bir veziri vardır.<br />
Adaletli padişah, Asaf’a eş oldu mu “Nur üstüne nur” olur... “Padişah Süleyman”<br />
veziri de Asaf oldu mu nur üstüne nurdur, amber üstüne amber!<br />
Fakat padişah Firavun, veziri de Haman olursa ikisi de talihsizlikten, kötülükten<br />
kaçamazlar, çaresiz perişan olur giderler! Karanlıklar üstüne çöken karanlıklara<br />
düşerler de ne akıl, onlara yar olur, ne de kıyamet günü devlete erişirler!<br />
Ben kötülerde kötülükten başka bir şey görmedim... sen gördüysen var selam söyle!<br />
Padişah cana benzer, vezir de akla... fesatçı akıl, ruhu kötülüklere götürür. Akıl<br />
meleği Harut’laşınca yüzlerce kötü kişiye sihir öğretir!<br />
Cüz’i aklı kendine vezir yapma. Aklı küllü vezir yap padişahım. Heva ve hevesini<br />
kendine vezir yapma da pak canın namazdan, niyazdan kalmasın. Çünkü bu heva ve<br />
heves, hırslarla doludur ve içinde bulunduğu hali görür... aklın düşüncesiyse din<br />
gününün düşüncesidir.<br />
Aklın gözleri işin sonunu gözetir... Akıl, bir gül için diken zahmetini çeker durur! Fakat<br />
o gül, öyle bir güldür ki ne solar, ne de güzün dökülür... koku almayan her kötü<br />
kişinin burnu ondan uzak olsun!<br />
DEVİN SÜLEYMANLIĞI<br />
Aklın varsa başka bir akılla dost ol, görüş, danış! İki akılla bir çok belalardan kurtulur,<br />
ayağını göklerin ta yücesine korsun! Dev kendine Süleyman adını taktı, devleti elde<br />
etti, ülkeyi hükmüne aldı. Süleyman’ın yaptığı işleri görmüştü, onun gibi hareket<br />
ediyordu... fakat iç yüzden yine devliği suratına vurmakta, devliği görünüp<br />
durmaktaydı!<br />
Halk, bu Süleyman’da o nur o temizlik yok; Süleyman’dan Süleyman’a ne farklar var.<br />
O uyanıklığa benziyordu, buysa derin bir uyku gibi. Adeta o Hasanla bu Hasan gibi<br />
aralarında pek büyük bir fark var diyordu. Dev de, “ Allah benim şeklimde güzel bir<br />
dev yaratmıştır. Bir dev’e benim suretimi vermiştir; sakın o, sizi aldatmasın.<br />
Meydana çıkar da Süleyman benim diye davaya kalkışırsa sakın onun suretine itibar<br />
etmeyin” diyordu. Dev, hileyle onlara bu sözleri söylüyordu ama iyi adamların<br />
gönüllerinde bunun aksi görünmekteydi. İyiyi kötüyü fark eden adamla oyun olmaz;<br />
hele o adamın bu fark edişi ve aklı, gaypları görür söylerse!<br />
Onlar, kendi kendilerine “A eğri sözlü, tersine gidiyorsun... Böyle tersine tersine gide<br />
gide ta cehennemin en dibine kadar gideceksin ya! Süleyman, Süleymanlıktan kaldı,<br />
yoksul oldu ama alnında o aydın dolunay parlayıp durmada. Sen, nihayet bir yüzüktür<br />
kapmışsın ama zemheri gibi donmuş kalmış bir cehennemsin yine!<br />
Biz neredeyiz... ululuk, sayvan ve kök önünde secde etmek nerede Böyle şeylerin<br />
önüne baş komak şöyle dursun, hayvan tırnağını bile komayız biz! Hatta gaflete düşer<br />
de baş komaya kalkarsak bile bir pençe gelir, başımızı yerden iter, mani olur...<br />
Bu aşağılık kişiye baş komayın, kendinize gelin... bu bayağı adama secde etmeyin<br />
der” demekteydiler. Ben, bu cana canlar katan hikayeyi anlatmaya kalkardım ama<br />
Allah gayreti olmasaydı! Kanaat et, bu kadarcığını kabul eyle de başka bir vakit bunu<br />
anlatayım!<br />
Dev, adını Süleyman Peygamber taktı ama ancak çoluk çocuğu kandırmak için!<br />
Namuzsuzun suretini, adını bırak... lakaptan addan kaç, manaya yürü! Onu halinden<br />
işinden sor... onu halinde işinde ara!<br />
Her sabah Süleyman Mescid-i Aksa’ya gelir, tam bir ihlasla Allah’ya ibadet ederdi. Her<br />
gün mescidde yeni bir otun bittiğini görür, adın nedir, ne faydan var Ne biçim ilaçsın,<br />
nesin, sana ne derler... kime ziyansın, faydan kime Diye sorardı.<br />
Her ot, adını, tesirini söyler; “Şuna can’ım, öbürüne zehir...Buna zehirim, ona şeker...<br />
adım, kader levhinde şudur diye dile gelirdi. Doktorlar Süleyman’dan o otu<br />
öğrenirler,bilgi sahibi olurlar, ona uyarlardı. Bu suretle doktorluk kitapları düzdüler...<br />
bedenleri hastalıklardan kurtardılar. Bu nücum ve tıp bilgileri, Peygamberlerin<br />
vahiyleridir...yoksa akıl ve duygunun o tarafa nereden yolu olacak<br />
Cüz’i akıl, bir şeyden hüküm çıkaracak akıl değildir. O, ancak fen sahibinden fenni<br />
kabul eder, öğrenmeye muhtaçtır. Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir. Ama<br />
vahiy sahibi ona öğretir. Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir,<br />
fakat sonra akıl, onların üstüne bazı şeyler katar!<br />
Dikkat ey de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadıkça öğrenebiliyor mu<br />
Hile kılı kırk yarar ama usta olmadıkça hiçbir sanatı elde edemez! Sanat bilgisi, bu<br />
akılla olsaydı ustasız bir sanat meydana gelirdi!<br />
Mezar kazma, en bayağı bir sanat... düşünceden, düzenden, fikirden doğacak değil ya!<br />
Fakat Kabilde bu anlayış olsaydı Habili başı üstünde taşır mıydı Ben bu ölüyü, bu<br />
kana, toprağa karışmış ölüyü ne yapayım, nasıl yok edeyim der miydi Bir de gördü ki<br />
bir karga, ölü bir kargayı ağzına almış, hemen geldi...<br />
Havadan indi Kabile öğretmek için mezar kazıcılığına başladı. Tırnaklarıyla yerden bir<br />
toz kopardı, yeri kazıp hemen hemen ölü kargayı o mezara koydu; gömüp üstünü<br />
toprakla örttü... bu suretle karga, Allah ilhamı ile bilgi sahibi oldu. Kabil, bunu<br />
görünce yuh olsun benim aklıma dedi... bir karga bile bilgide benden üstün!<br />
Allah, Aklıküll’e “Mazagalbasar” dedi... fakat cüzzi akıl her yana baka durur. Has<br />
kişilerin nuru, Mazagalbasar aklıdır... karga aklıysa ölülere mezar kazma üstadı!<br />
Karga, ardınca uçan canı nihayet mezarlığa götürür! Kendine gel de kargaya benzeyen<br />
nefsin ardından git... Kafdağına, gönül Mescid-i Aksa’nda yeni bir ot yeni bir kök<br />
bitmede!<br />
Süleyman gibi sen de onlara dikkat et... onları izle, onların üstüne ret ayağını koyma!<br />
Çünkü bu durup duran yeryüzünün halini sana çeşit çeşit otlar anlatır. Yerde şeker<br />
kamışı mı bitmiş, yoksa alelade kamış mı... her biten ot, bittiği yerin halini,<br />
kabiliyetini bildirir! Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu fikirler<br />
de gönüldeki sırları gösterir.<br />
Mecliste bana söz söyleyecek adam bulsam çimenlik gibi yüz binlerce gül bitiririm.<br />
Fakat söz söylerken de nefes öldüren bir pezevenk olsa gönüldeki nükteler hırsız gibi<br />
kaçar. Herkes<br />
in hareketi kendisini çeken ne yandaysa o taraftadır... doğru adamın çekişi, yalancının<br />
çekişine benzemez.<br />
Gah sapık bir halde, gah doğru yolu bulmuş olarak gider durursun...ne seni<br />
sürükleyen ip meydandadır, ne çeken adam! Kör bir deveye benzersin... boynundaki<br />
yular seni yeder durur; fakat sen çekeni gör, yuları değil!<br />
Kafir, köpeğin ardına düşüp gittiğini görseydi güçlü kuvvetli Şeytan’a mazkara olur<br />
muydu Hiç Onun ardına bir namussuz gibi düşer miydi hiç Hemencecik ayağını<br />
çeker, kurtulurdu!<br />
Sığır kasapların ne yapacağını bilseydi hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi<br />
Yahut ellerinden kepek yer miydi... yahut da onların yüze gülücüğüne aldanır onlara<br />
süt verir miydi<br />
Hatta ot yese bile, neden beslendiğini bilseydi o otu hazmedebilir miydi Şu halde<br />
alemin direği gafletten ibarettir...devlet nedir Dev yani koş kelimesiyle let yani<br />
dayak kelimesinden meydana gelme bir kelime! Önce koş... koş da sonunda dayak ye!<br />
Bu yıkık yerde devlet sahibine eşekçesine ölümden başka hiçbir şey yok!<br />
Sen, bir işe el atar, o işe iyice sarılırsın...o işteki ayıp ve noksan o anda sana<br />
örtülüdür. Allah, senden o işin ayıbını örttüğünden canla başla o işe girişebilirsin.<br />
Hararetle sahip olduğun fikrin de ayıbı senden gizlidir. Sana o fikirdeki ayıp ve kusur<br />
belli olsaydı ondan kaçardın...canın, bu fikirle aramda keşke mağriple maşrik arası<br />
kadar uzaklık olsaydı der!<br />
Nihayet ondan usanır, pişman olursun ya...bu hal, evvel olsaydı hiç ona koşar mıydın<br />
Şu halde ona girişelim, kaza ve kadere uygun olarak o işi görelim diye önce ondaki<br />
ayıbı, kusuru, bizden gizlemiştir.<br />
Kaza ve kader, hükmünü izhar edince göz açılır, pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlıkta<br />
ayrı bir kaza ve kaderdir...bu pişmanlığı bırak da Allah’a tap! Pişman olmayı kendine<br />
adet edinirsen boyuna pişman olur durur, nihayet bu pişmanlığı da daha ziyade<br />
pişman olursun! Ömrünün yarısı perişanlıkta geçer, öbür yarısı da pişmanlıkta heder<br />
olur gider!<br />
Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de daha iyi bir hal, daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş<br />
ara! Elinde daha iyi bir iş yoksa pişmanlığın neye Neyi fevt ettin de pişman oluyorsun<br />
ki Eğer biliyorsan bilirsin ki doğru yol, Allah’a tapmaktan ibarettir...yok bilmiyorsan<br />
herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki<br />
İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin...ey yiğit zıt zıddıyla görülebilir. Mademki bu fikri<br />
terk etmekten acizsin... o vakit günah işlememekten de acizdin! Aciz olduktan sonra<br />
pişmanlık neden O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara! Alemde bir kadir olmadıkça hiç<br />
kimse, ne bir acizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur... bunu böyle bil!<br />
Böylece, olmasına çalıştığın her isteğin ayıbından bihabersin... onun ayıbı ve noktası,<br />
sana örtülüdür! O istediğin ayıp ve noksanı sana görünseydi canın o araştırmadan<br />
kaçıverirdi! O işin ayıp ve noksanı sence belli olsaydı seni hiç kimse o işe, hatta çeke<br />
çeke bile olsa götüremezdi! nefret ettiğin öbür iş yok mu Ondan neden nefret ettin<br />
Çünkü ayıbı, noksanı meydana çıktı da ondan!<br />
Ey sırları bilen güzel sözlü Allah, kötü işlerin ayıbını, noksanını bizden gizleme! İyi<br />
işleri de bize ayıplı gösterme de o işe gidelim ,sarılalım... çalışmamız heba olmasın,<br />
gayretimiz soğumasın! Yüce Süleyman, adeti veçhile alaca karanlıkta mescide giderdi.<br />
Her gün, adeti veçhile mescitten yeniden yeniye hangi ot, hangi kök bitmiş... o<br />
padişah,bunu arar araştırırdı. gönül haktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle<br />
görür, tanır.<br />
Sofinin biri, bir bağda neşelenip açılmak için soficesine yüzünü dizine dayamış,<br />
varlığının derinlerine dalmış gitmişti. Her zevekilin biri onun bu uykusundan usandı.<br />
Dedi ki: Ne uyuyorsun ya hu Bir başını kaldır da üzüm çubuğuna, şu ağaçlara,<br />
“Allah’ın rahmet eserlerine bakın” dedi... yüzünü şu rahmet eserlerine çevir, seyret!<br />
Sofi dedi ki: A heveskar kişi, Allah eserleri gönüldür... dışarıdakilerse ancak ve ancak<br />
Allah eserlerinin eserleridir. Bağlar, bahçeler, yeşillikler, gönüldedir... dışarıdakiyse<br />
akarsuya vuran akislere benzer. O görünen bağ, suya akseden hayali bir bağdır...<br />
suyun letafeti yüzünden oynar durur!<br />
Bağlar, bahçeler, meyveler, gönüldedir. Onların letafetinin aksi, şu suya toprağa<br />
vurmuştur! O neşe selvisinin aksi olmasaydı Allah bu aleme aldanış yeri demezdi. Bu<br />
aldanış şudur; yani bu hayal, erlerin gönülleriyle canlarının aksinden hasıl olmuştur.<br />
Bütün aldananlar, cennet budur sanarak bu akse gelmişlerdir.<br />
Asıl bağlardan, bahçelerden kaçarlar da bir hayalle eğlenir kalırlar! Fakat bu gaflet<br />
uykusu başa geldi de uyandılar mı doğruyu görürler ama o görüşte ne fayda var<br />
Sonra mezarlığa bir feryadu figandır, bir ahu vahdır düşer... kıyamete kadar bu<br />
yanılmalarına hasret çekip dururlar!Ne mutlu o kişiye ki ölümden önce öldü... yani bu<br />
üzümün aslından bir koku elde etti!<br />
Derken Süleyman bir bucakta başağa benzer bir yeni otun bitmiş olduğunu gördü.<br />
Yeşil, taze, görülmedik bir ottu bu... adeta yeşilliği göz alıyordu. Süleyman, o ota<br />
derhal selam verdi; o da selamını aldı; Süleyman, otun güzelliğine şaştı kaldı. Dedi ki:<br />
adın ne... dilsiz dudaksız söyle bakalım! Ot ey alem padişahı bana keçiboynuzu derler,<br />
dedi.<br />
Süleyman, sen de ne haysiyet var Dedi. Ot dedi ki: Bittiğim yer yıkılır viran olur. Ben<br />
keçiboynuzuyum... bittiğim yer perişan olur; şu suyun toprağın yıkıcısıyım ben!<br />
Süleyman, derhal ecelinin geldiğini, göçme vaktinin göründüğünü anladı. Dedi ki:ben<br />
hayatta oldukça şüphe yok ki bu mescit, yeryüzündeki afetlerden bozulup yıkılmaz.<br />
Ben yaşadıkça nasıl olurda Mescid-i Aksa perişan olur, yıkılır gider<br />
Şu halde şüphe yok, mescidimiz, ölümümüzden sonra yıkılacak! Bedenin secdegahı<br />
olan mescit, gönüldür... kötü dost da her yerde mescitte biten keçiboynuzudur! Sende<br />
kötü dostun sevgisi peydahlandı mı kendine gel... ondan kaç, onunla az konuş, görüş!<br />
Onu kökündeki sök, çıkar ... çünkü biter, boy verirse seni de kökünden söker,<br />
mahveder, mescidini de!<br />
Ey aşık, eğrilik, sana keçiboynuzu gibidir...çocuklar gibi niye eğriliğe doğru gider,<br />
sürtünürsün Kendini suçlu bil suçlu gör...korkma da o ders üstadı, senden dersi<br />
çalmasın. Cahilim, bana öğret demen, bu çeşit insaf sahibi olman, namus ve şeref<br />
gözetmenden iyidir! Ey yüzü nurlu çocuk, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” demeyi<br />
babandan öğren!<br />
O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de düzen bayrağını yüceltti. Fakat İblis,<br />
bahse girişti, bahse girişte, benzin kırmızı, beni sen sararttın... renk, senin verdiğin<br />
renktedir...beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, uğradığım afetin,<br />
dağlandığım dağın da, dedi!<br />
Kendine gel de “Rabbi bima agveyteni”yi oku...oku da cebri olma, ters bir kumaş<br />
dokumaya kalkışma! Cebir ağacına ne vakte dek sıçrayıp çıkacak, ihtiyarını bir yana<br />
bırakacaksın İblis ve soyu sopu gibi Allah ile savaşta, mübasedesin... Eteklerini<br />
çemrer de isyana öyle koşar, gidersin... bu kadar hoşlukla, bunca istekle cebir olur<br />
muymuş<br />
O kadar istekle kim, kötülüğe gider... böyle oynaya oynaya kim sapıklığa koşar Sana<br />
başkaları öğüt verdikçe o işin iyiliğini söyler, belki yirmi erle bu hususta savaşa<br />
girişir, yirmi ere karşı ayak direrdin! Doğrusu budur...yol ancak budur...ve bundan<br />
ibarettir; adam olmayandan başka kim beni kınar ki Dersin!<br />
Mecbur olan adam böyle söz söyler mi Yolsuz olan kişi, böyle savaşır mı Nefsin neyi<br />
isterse ihtiyarın var, fakat aklının istediği şeyde mecbursun ha! Bahtı yaver ve talihi<br />
kutlu olan bilir ki akıl ve zeka taslamak iblis’tendir, aşk Adem’den!<br />
Akıl ve zeka denizde yüzgeçliğe benzer... bundan az kişi kurtulur ve yüzgeçlikte<br />
bulunan nihayet gün gelir, gark olur gider! Yüzgeçliği bırak, kibirden, kinden<br />
vazgeç...bu ırmak değil; denizdir deniz! Hem de öyle sığınılacak bir yeri olmayan<br />
uçsuz bucaksız deniz ki yedi denizi bir saman çöpü gibi kapı verir!<br />
Aşk, ileri gidenler için bir gemiye benzer...gemiye binen kişinin bir afete uğraması<br />
nadirdir, çok defa kurtulur. Aklı zekayı sat da hayranlığı satın al... akıl ve zeka zandır,<br />
hayranlıksa bakış görüş! Aklı Mustafa’nın önünde kurban et...Hasbiyallah de, yani<br />
Allah’ım bana yeter!<br />
Kenan gibi gemiden baş çekme... ona da zeki aklı bu gururu vermiş aldatmıştı. Ben<br />
yüce bir dağın üzerine çıkar kurtulurum, neden Nuh’a minnet edeyim Dedi. A akılsız<br />
nasıl olurda onun minnetini çekmezsin! Allah bile onun mihnetini çekmekte. Nasıl olur<br />
canımız ona minnettar olmaz! Allah bile ona şükretmede, minnet etmede!<br />
A hasetle dolu mağrur kişi, onun minnetini Allah bile çekiyor! Keşke o yüzme<br />
öğrenmeseydi de Nuh’a minnet etse, gemiye girmeye tamah etseydi! Keşke çocuk gibi<br />
hilelere cahil olsaydı da çocuklar gibi anasına el atsa, anasına sarılsaydı! Yahut da<br />
nakli bilgi ile az dolu olsaydı da gönlü bir veliden vahiy ilmini kapsaydı!<br />
Böyle bir nur varken kitabı önüne açarsın vahiy ile dinlenen ruhunda seni azarlar!<br />
Zamanın kutbunun sözüne karşı nakli ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye<br />
benzer! Kendini aptal yerine koy, ona uy da yürü...ancak bu aptallıkla kurtulabilirsin!<br />
Babam, insanların padişahı, bunun için “cennetliklerin çoğu aptaldır” dedi. Akıl ve<br />
zeka sana kibir ve gurur verir... aptal ol da gönlün doğru kalsın! Aptallık dediğim<br />
halka iki kat maskara olan adamın ahmaklığı değildir... bu aptallık, ona hayran olan<br />
adamın aptallığıdır!<br />
Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar... bu yüzden<br />
ellerini doğrayanlar yok mu işte onlar aptaldır! Aklı, dost aşkında kurban et...akılların<br />
hepside o taraftandır, odur!Akıllılar akıllarını o tarafa göndermişlerdir. Yalnız sevgili<br />
olmayan ahmak, bu tarafta kalmıştır!<br />
Hayretle şu baştan aklın gitti mi başındaki her saç, bir baş, bir akıl kesilir! O tarafta<br />
akla, beyne düşünce zahmeti yoktur...çünkü orada her ova, her bahçe akıl ve beyin<br />
bitirir! Bu ovadan geçer, o taraftaki ovaya gelirsen nükteler duyarsın... oradaki<br />
bağlara, bahçelere gelirsen hurma fidanın sulanır, yeşerir!<br />
Bu yoldaki köşkü, sayvanı, şöhreti şanı terk et... kılavuzun hareket etmedikçe hareket<br />
etme! Başsız hareket eden, kuyruk olur... böyle adamın hareketi akrebin hareketine<br />
benzer! Eğri gider, geceleri görmez, çirkindir, zehirlidir... işi gücü, temiz bedenleri<br />
dalamak ,sokmaktır!<br />
Başını ez onun...huyu hep budur, ahlakı hep bu ...bu huyundan vazgeçmez o! Onun<br />
için en iyi şey, başının ezilmesidir...çünkü bu suretle can kırıntısı da o kötü tenden<br />
kurtulmuş olur! Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun! Fakat<br />
elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini... yoksa yüzlerce zarar yapar.<br />
Kötü yaradılışlı kişiye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkiyanın eline kılıç vermeye<br />
benzer! Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, adam olmayana bilgi belletmekten yeğdir.<br />
Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir. Savaş delilerin<br />
ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere farz olmuştur.<br />
Onun canı delidir, teni de elindeki kılıçtır... o çirkin huylunun elindeki kılıcı al!<br />
Bilgisizlere, geçtikleri mevkiinin yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse<br />
yapamaz! Çünkü ayıbı gizliyken meydan bulur da yılanı, delikten çıkar, sahralara<br />
uğrar! Cahil kötü hükümler yürüten bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple<br />
dolar!<br />
Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini<br />
dileyen kendisidir. Çünkü o ya hasisliğe kalkışır, az verir... yahut cömertliğe girişir,<br />
yersiz ihsanlarda bulunur! Şahı, beydak hanesine kor... ahmak, ihsanda bulundu mu<br />
ihsanı, buna benzer işte!<br />
Hüküm, bir sapığın eline geçti mi onu mevki sanır ama hakikatte kuyuya düşmüş<br />
demektir! Yol bilmez ,kılavuzluk etmeye kalkışır... kötü ruhu, cihanı yakar, yandırır!<br />
Yokluk yolunun çocuğu, pirlik etmeye girişirse ardına düşenler, devletsizlik<br />
gulyabanisine çatarlar! Gel de sana ayı göstereyim der ama o nursuz pirsiz, ayı hiç<br />
görmemiştir ki! Ömrümde ayın aksini suda bile görmemişken nasıl olurda<br />
gösterebilirsin a hamhalat, a bön! Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime<br />
çektiler!<br />
Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey ürküp kaçan, kilimden çık! Kilime baş<br />
çekme, yüzünü örtme... çünkü alem şaşkın bir beden, sense bu aleme akılsın! Kendine<br />
gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme... çünkü sende vahiy mumunun nurları<br />
var! Kendine gel de geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur!<br />
Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir...sana sığınmadıkça aslan bile Tavşan<br />
kesilir! Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et... çünkü sen, ikinci Nuh’sun!<br />
Akıllılara bir yol gösterici lazım... Hele yol, deniz yolu olursa! Kalk da yolu vurulmuş<br />
kervana bak...her yanda kaptan kesilmiş gül yabanileri gör!<br />
Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin... Ruhullah gibi yalnız<br />
yürümeyi adet edinme! Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe<br />
benziyorsun... bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil<br />
topluluğa gel! Ey Peygamber, hidayet, Kaf Dağına benzer, sense Hümasın!<br />
Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür... köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü<br />
bırakmaz. Kınayanlar, senin dolunayına karşı köpeklere benzerler... sana karşı<br />
yürüyüp dururlar! Bu köpekler, “ Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar...<br />
ahmaklıklarından senin dolunayına karşı hav havlayıp durmaktalar!<br />
Ey şifa, hastayı terk etme... Ey şifa hastayı terk etme... sağıra kızıp körün sopasını<br />
bırakma! Sen demedin mi ki “Körü, yolda tutup yeden Allah’dan yüzlerce ecir alır,<br />
yüzlerce sevaba girer! Kim bir kötü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu<br />
bulur!”<br />
Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin... ahir zamanın yasına<br />
neşesin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları, yakın makamına<br />
kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu<br />
ben vururum, sen tasalanma, neşelen, neşeli neşeli yürü!<br />
Onun körlüğüne körlükler katarım... o, şeker sanır ama ben ona zehir veririm! Akıllar<br />
benim nurumla parlar, aydınlanır... hileler, benim hilemden öğrenilir! Alemdeki erkek<br />
fillerin ayaklarına göre Türkmenin kara çadırı nedir ki<br />
Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu, kasırgama karşı nedir Derhal korkunç<br />
sur sesiyle kalk da binlerce ölü, topraktan çıksın! Sen vaktin israfilisin; doğruca kalk<br />
da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Ey mihnetlere düşmüş de soru soran kişi,<br />
dikkat et, bak da gör. Bu kıyametten yüzlerce alem kopmada!<br />
Bu zikir ve kunut ehli olmasa ahmağın sorusuna verilecek cevap sükuttan ibarettir<br />
padişahım! Duamız kabul edilmeyince Allah göğünden isteğimize sükutla cevap verilir<br />
canım! Harman devşirme zamanı geldi ama yazıklar olsun... gün bahtımız yüzünden<br />
geçti gitti! Gün dar... halbuki bu söz, o kadar geniş ki bütün bir ömür bile ona az gelir!<br />
Bu daracık çukurlarda mızrak oyununa girişmek, bu oyunu oynayanları utandırır!<br />
Vakit dar... fakat oğul, halkın hatırı ve anlayışı da vakitten yüz kere daha dar!<br />
Ahmağın cevabı, mademki sukuttur... ne diye sözü uzatıp durursun Allah rahmetinin<br />
yüceliği ve kerem denizinin dalgalanması yüzünden her çorak yere yağmur yağdırıp<br />
ıslatmada!<br />
AHMAĞA VERİLECEK CEVAP SUSMAKTIR<br />
Bir padişahın aklı ölmüş, şehveti diri bir kölesi vardı. Padişahın ince hizmetlerini<br />
bırakır, kötü düşüncelere dalar, fakat yaptığını iyi sanırdı! Padişah nafakasını azaltın...<br />
söylenir dırlanırsa adını kullar arasından silin dedi. Kölenin aklı azdı, hırsı çok...<br />
nafakasını az görünce kızdı, serkeşleşti.<br />
Aklı olsaydı kendi kendinin etrafında döner dolaşır, düşünür taşınır da suçunu görür,<br />
kendisini affettirirdi. Eşekliği yüzünden bir ayağı bağlanmış eşek serkeşliğe kalkıştı<br />
mı iki ayağı da boynuna bağlanır! Eşek, bana bir bağ kafidir derse aldırış etme! Çünkü<br />
bu iki bağ, o bayağı hayvanın hareketi yüzünden bağlanmıştır!<br />
Hadiste gelmiştir: Ulu Allah, halkı üç çeşit yarattı. Bir bölüğü, tamamı ile akıldan,<br />
bilgiden ve cömertlikten ibaret... bunlar meleklerdir, secdeden başka bir iş bilmezler!<br />
Yaradılışlarında hırs ve heva yoktur... mutlak nurdur onlar, Allah aşkıyla dirilmişlerdir.<br />
Bir bölüğü ise bilgisizliktir... hayvan gibi ot otlamakla semirirler.<br />
Onlar, ahırdan, ottan başka bir şey görmezler... kötülükten de gafildirler, yücelikten,<br />
iyilikten de! Üçüncü bölükse Ademoğullarıdır, insanlardır. Bunları yarı yaradılışları<br />
bakımından melektirler, yarı yaradılışları bakımından eşek! Eşek olan yarıları,<br />
aşağılığa meyleder, öbür yarıları da akla meyleder!<br />
İlk iki bölük savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat bu bölük,<br />
yani insan ikisine de aykırıdır ve azap içindedir. Bu insanda sınanma yönünden<br />
bölüklere ayrılmıştır... hepsi insan şeklindedir ama üç kısımdır: Bir kısmı, mutlak<br />
varlık olan Allah’ya dalmış, kendini kaybetmiş olanlardır... bunlar İsa gibi meleklere<br />
katılmışlardır.<br />
Surette insandır bunlar, fakat hakikatte cebrail... kızgınlıktan heva ve hevesten,<br />
dedikodudan kurtulmuşlardır. Riyazattan da kurtulmuşlardır, zahitlikten ve savaştan<br />
da... sanki onlar, insanoğlundan doğmamışlardır! İkinci kısmı eşeklere katılmış<br />
olanlardır. Bunlar kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet<br />
kesilmişlerdir.<br />
Bunlardaki cebrail’lik meleklik sıfatı gitmiştir... çünkü o ev dardı, o sıfat da büyük,<br />
sığamadı, geçip gitti! Canı olmayan adam ölür... canında bu sıfat bulunmayan kişi de<br />
eşek olur. Çünkü bu sıfatta olmayan can bayağıdır, aşağıdır... bu sözü sofi söylemiştir,<br />
doğrudur! O hayvanlardan da fazla can çekişir... alemde ince işlere girişir!<br />
Onun örüp dokuduğu hile ve şeytanlık, başka bir hayvandan zuhur edemez! Altın<br />
sırmalı elbiseler dokur, denizin dibinden inciler çıkarır... Hendese bilgilerinin en ince<br />
noktalarını bilir, yahut nücum, tıp ve felsefe bilgilerini elde eder! Çünkü onun, ancak<br />
bu dünya ile alakası vardır... yedinci kat göğe çıkmaya yolu yoktur.<br />
Bütün bu bilgiler, ahır yapısına yarar... ahır da öküzle devenin varlığına destektir!<br />
Hayvanların birkaç gün yaşamalarına yarayan bu bilgilerin adını, şu ahmaklar<br />
remizler, ince şeyler kodular. Allah yolunun, Allah durağının bilgisini ancak gönül<br />
sahibi, yahut da gönül sahibinin gönlü bilir! İşte Allah bu terkiple latif bir hayvan olan<br />
insanı yarattı, onu bilgilere eş etti.<br />
O bölüğe “hayvanlar gibi” dedi... çünkü uyanıklığın uykuyla ne münasebeti var<br />
Hayvani ruhta ancak uyku bulunur... bu çeşit insanlarda aksine duygular vardır. Fakat<br />
uyanıklık gelmedi de hayvani uyku kalmadı mı duygusunun aksi ve aykırı olduğunu<br />
levhten okur anlar! Uykuya dalan kişinin uyandığı zaman, rüyada gördüklerinin aksini<br />
görmesi gibi! Hülasa o aşağılık kişi, aşağılık alemdendir ... onu bırak, “ Ben batanları<br />
sevmem, de!”<br />
çünkü hayvani ruha sahip olan kişinin, huylarını değiştirmeye, nefsiyle savaşa<br />
girişmeye, aşağılıktan kurtulmaya istidadı vardı ama o istidadı fevt etti! Halbuki<br />
hayvanda istidat yoktur... hayvanlıktaki özrü apaçıktır! İnsandan yol gösteren bu<br />
istidat gitti mi ne yerse yesin eşek beynidir!<br />
Aklı arttıran bir ilaç olan beladür yese afyon kesilir... kalp illeti ve akılsızlığı artar!<br />
Gece gündüz savaşta, çekiştedir bunlar... sonu yani insanlığı, önüyle yani<br />
hayvanlığıyla savaşır durur.<br />
Bu, Mecnun’la devesine benzer... o, ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!<br />
Mecnun’un sevdası, önde bulunan Leyla’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp<br />
yavrusuna ulaşmak! Mecnun, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri<br />
döner, geriye giderdi.<br />
Mecnun, tamamı ile aşkla, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine<br />
imkan yoktu. Kendisini gözetleyen akıldı... fakat aklını, Leyla’nın sevdası kapmıştı!<br />
Deveye gelince o, çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı... yularını gevşek hissetti mi,<br />
anlardı ki Mecnun daldı gitti... hemen geriye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa<br />
doğru gitmeye başlardı.<br />
Mecnun kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini<br />
anlardı. Üç gün böyle yol aldılar... Mecnun, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.<br />
Nihayet dedi ki: A deve, ikimizde aşığız ama birbirimize aykırıyız... arkadaşlığa layık<br />
değiliz! Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da senden ayrılmak gerek!<br />
Bu iki arkadaş da, birbirinin yolunu vurmada...tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol<br />
azıtır gider! Senin canın da arşın ayrılığı ile yoksulluğa düşmüş... teninse diken aşkıyla<br />
deveye dönmüş! Can, yücelere kanatlar açmada...ten, tırnaklarıyla yere sarılmada! Ey<br />
vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça canım, Leyla’dan uzak kaldı gitti!<br />
Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi bende seninle bu hallere düştüm...<br />
ömrüm geldi geçti! Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret... halbuki ben,<br />
senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kalakaldım!<br />
Yol yakın... fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adamakıllı usandım artık! Bu<br />
sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım,<br />
yandım artık, dedi! Ona o geniş ova daracık bir hale geldi... kendisini bir taşlığa<br />
atıverdi! Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi...<br />
Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı! Ayağını bağladı, top olurum de<br />
dedi, onun çevganının önüne düşer, yuvarlanarak giderim! İşte güzel sözlü hakim,<br />
tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.<br />
Allah aşkı, hiç Leyla’nın aşkından az değersiz olur mu Ona top olmak elbette daha<br />
doğru, daha yerinde! Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevganiyle yuvarlanarak git!<br />
Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Allah çekişiyle olur... halbuki önceki<br />
gidişimiz, deveyle idi!<br />
Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır... bu gidiş cinlerin gidişiyle de olmaz, insanların<br />
çalışmasıyla da! Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir... bunu, Ahmed’in lutfu<br />
meydana getirdi vesselam!<br />
KÖLENİN ŞİKAYETİ<br />
Sözü kısa kes de padişaha mektup yazıp gönderen köleyi anlat! O köle, nazenin<br />
padişaha savaşla, varlıkla, kinle dolu bir mektup yazıp gönderir. Kalıbın, cesedin<br />
mektuptur, ona dikkat et, padişaha layık mı, değil mi Bir anla da sonra gönder!<br />
Bir bucağa git, mektubu aç, oku... bak bakalım, içindeki sözler,padişahlara layık olan<br />
sözler Layık değilse o mektubu yırt, çaresine bak, başka bir mektup yaz! Fakat ten<br />
mektubunu açmayı kolay sanma. Yoksa herkes gönül sırrını apaçık görürdü! Bu<br />
mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin işidir bu, çocuk işi değil! Hepimiz,<br />
fihriste kani olmuş kalmışız... çünkü heva ve hevese, hırsa bulaşmışız!<br />
Halbuki o fihrist, ona baksınlar da metni de öyle sansınlar diye halka bir tuzaktır.<br />
Mektubu aç, bu sözden baş çevirme! Allah, doğruyu daha iyi bilir! Mektubun fihristi,<br />
dille ikrar etmeye benzer... halbuki sen gönül mektubunun metnini sına! Bak bakalım,<br />
ikrarınla muvafık mı Buna bak da işin, münafıkların işine dönmesin!<br />
Ağır bir çuval yüklenip götürmeye koyulsan onun dışına bakmakla yükü hafiflemez ki!<br />
Asıl içine bak...çuvalda acı, tatlı ne var, bir gör de taşımaya değerse taşı! Yoksa<br />
çuvalındaki taşları boşalt... kendini bu saçma işten, bu ar olan yükten kurtar gitsin!<br />
Çuvala aklı erer padişahlara, sultanlara götürülebilecek şeyleri doldur!<br />
Bir fakih, bez parçaları toplamış, sarığın içine ezip büzerek yerleştirmişti. Bu suretle<br />
kavuğunun büyük ve iri görünmesini, halkın kendisine ehemmiyet vermesini ve<br />
mescide gelince baş köşeye geçirilmesini istiyordu. Elbiselerden parçalar almış,<br />
onlarla sarığını büyütmüştü. Sarığının dışı, cennet elbiselerine benzemekteydi... fakat<br />
içi, münafık gönlü gibi rezil, çirkin bir şeydi.<br />
Parça parça bezler, yünler, deriler... hep o sarığın içine gömülmüştü. Bir sabah çağı,<br />
bu şatafatla bir şeyler elde etmek üzere medreseye giderken, hırsızın biri de dar bir<br />
yolda her türlü hilelere başvurup bir şeyler yapmak üzere bekliyordu.<br />
Fakih, o yola sapınca hemen başından kavuğunu kaptı, işini başarmak için koşup<br />
gitmeye başladı. Fakih arkasından bağırdı: oğul, sarığı çöz de öyle götür! Böyle dört<br />
kanatla uçar gibi gidiyorsun ama götürdüğün hediyeyi bir aç da gör! Onu, elceğinizle<br />
bir aç, ovala da sonra götür, sana helal ettim! Hırsız, kaçarken sarığı çözer çözmez<br />
içinden yola yüz binlerce bez parçası dökülüverdi!...<br />
O bir şeye yaramaz, o olmayasıca sarığından kala kala hırsızın elinde ancak bir arşın<br />
doğru düzen bezceğiz kaldı! Hırsız, elindekini yere vurup “A aşağılık adam, bu hileyle<br />
beni işimden gücümden ettin” dedi.<br />
Fakih dedi ki: “ Hileyle seni yolundan alıkoydum ama nasihat yollu işi de anlattım!<br />
Dünya da böyledir işte... bir hoşça açılır saçılır ama vefasızlığını da bağıra bağıra<br />
söyler! Bu oluş ve bozuluş aleminde o hile, oluştur, nasihat da bozulmuş üstadım!<br />
Oluş der ki: İzim kutludur... ardımdan gel! Bozuluş da git der, ben hiçbir şey değilim!<br />
Ey baharların güzelliğine şaşırarak dudağını dişleyip duran, güzün sapsarı benzine ve<br />
mevsimin soğukluğuna bak! Gündüzün güneşin yüzünü güzel görmektesin ama onun<br />
bir de batma zamanında ölümünü düşün!<br />
Dolunayı şu güzelim çardakta bir hoşça seyredersin ama ay sonunda bir de hasretine<br />
bak onun! Bir oğlan, güzellikle halkın efendisi olur... olur ama yarın da bunar, halka<br />
rezil rüsvay olur! Gümüş bedenli güzellerin vücudu, seni avladıysa ihtiyarlıktan sonra<br />
bir de pamuk tarlasına dönen bedene bak!<br />
Ey yağlı, ballı yemekleri gören, yiyen, onların fazlasını git de helada seyret! Pisliğe<br />
nerede senin o güzelliğin... nerede senin tabaklarda o hoş görünüşün, yerken senden<br />
duyulan o zevk, o lezzet, de! O sana der ki: o taneydi... ben de onun tuzağıydım... sen<br />
avlanınca o tane gizlendi!<br />
Nice parmaklar vardır ki üstatlar bile onları kıskanır ama sonunda iş işlerken tir tir<br />
titrer! Can gibi güzel baygın gözler, nihayet görmez olur, onlardan su damlamaya<br />
başlar! Aslanların safında giden aslan gibi yiğit er, sonunda bir fareye mağlup olur!<br />
Sanat sahibi ve çevik istidatlı kişiye sonunda bak! İhtiyar eşeğe döner, bunar gider!<br />
Akıllılar alan siyah ve miskler saçan kıvırcık saçlar, nihayet boz eşeğin çirkin<br />
kuyruğuna döner! Önce açıla saçıla oluşuna güzelce bir gör, sonunda da bozuluşunu,<br />
rüsvay oluşunu seyret! Önce sana tuzağını apaçık gösteren şey, sonunda ona kapılan<br />
hamların bıyığını, sakalını yoldu!<br />
Artık dünya, beni hileleriyle aldattı...yoksa aklım, onun tuzağından kaçardı elbet<br />
deme! Altın gerdanlığı, hamaili bir gör de bak...hakikatte nasıl bir tomruktur, bir<br />
zincirdir o! Böylece bütün alem cüzlerini say dök... hepsini önünden ve sonundan bir<br />
gör! Kim daha ziyade sonu görürse o, daha kutludur... fakat kim ahırı görürse o daha<br />
fazla kovulmuş, sürülmüştür!<br />
Her şeyin yüzünü güzel ve parlak ay gibi gör...fakat evvelini gördükten sonra sonunu<br />
da seyret! Seyret de kör iblise dönme... o, noksan olduğundan noksan görür, bir yanı<br />
görür de bir yanı görmez! Adem’in toprağını gördü de dinini görmedi... bu alemi gören<br />
maneviyatını görmedi.<br />
Ey, yiğit er, erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal mülk bakımından<br />
değildir. Öyle olsaydı aslan ve fil, daha kuvvetli olduğu için insandan yüce, daha üstün<br />
olurdu a kör! Ey yalnız bu anı gören, erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin<br />
kadına nazaran daha ziyade sonu görür olmasındandır!<br />
Erkek, işin sonunu göremezse işin sonunu görenlere nazaran kadın gibi noksan<br />
sayılır! Alemden iki zıt ses gelmektedir... bakalım sen hangisine istidatlısın Bir<br />
tanesi, iyi kişilere hayattır... öbürü kötü kişilere hile! Bir ses, ey güzel ve bana düşkün<br />
olan kişi, ben diken çiçeğiyim... çiçek dökülür, ben kalırım; diken dalından ibaretim<br />
ben der.<br />
Çiçeği, ey gül satan, gel bu yana der... dikenin sesiyse bizim yanımıza gelmeye<br />
kalkışma der! Bu seslerden birini kabul ettin mi öbürünü duymazsın bile... çünkü<br />
seven kişi, sevgiliye aykırı olan kişilerin sözlerine sağır olur! O seslerin biri işte ben<br />
buracıktayım, hazırım der. Öbür ses de, sen benim sonuma bak der.<br />
Cihanın bozuluşu, “benim şimdiki halim biledir, pusudur... sonumu, bir aynaya<br />
benzeyen önüme bak da gör!” der. Bu iki çuvaldan birine girdin mi öbürüne zıt olur,<br />
artık ona layık olmazsın! Ne mutlu ona ki erlerin akıllarının duyduğu bu sesi, önceden<br />
işitti! Gönül evini hangi ses boş bulursa o gelir, tutar... artık sahibine ondan başkası<br />
ya eğri görünür, yahut acayip! Yeni testi sidiği emerse artık su, ondan o pisliği<br />
gideremez!<br />
Alemde her şey, bir şeyi çekmektedir... küfür, kafiri, doğruluk, doğru yola götüreni!<br />
Kehlibar da vardır, mıknatıs da... sen demir de olsan, saman çöpü de olsan elbette bir<br />
tuzağa düşersin! Demirsen seni bir mıknatıs kapar... yok saman çöpüysen kehlibara<br />
tutulur, ona gidersin!<br />
İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötülerin yanında yer alır, onlara komşu olur! Musa,<br />
Kıpti’ye göre pek kötüdür ama Haman da İsrailoğullarına göre taşlanmış melunun<br />
biridir. Haman’ın canı Kıpti’ye çeker, Adem’in midesi buğdayla suyu! Karanlık<br />
yüzünden birisini tanıyamadın mı, kendisine kimi imam edinmiş, kime uymuş... bak,<br />
ne olduğunu anlarsın!<br />
ARİFİN GIDASI<br />
Her yavru, anasının ardından gider... bununla da cinsiyet anlaşılır. Adem oğluna süt,<br />
göğüsten gelir, eşeğin sütü de bedeninin yarısından, aşağılık tarafından akar. Adalet<br />
taksimcidir, bölüşülecek şeyleri o bölüştürür... fakat şaşılacak şey şu ki bunda ne<br />
cebir vardır ne de zulüm! Cebir olsaydı pişmanlık olur muydu Zulüm olsaydı Allah’nın<br />
koruması olur muydu<br />
Gün geçti, ders yarına kaldı... sırrımız hiç güne sığar mı ki Ey kötü kişinin<br />
yaltaklanmasına inanan, sözleri doğru sayan, sen su habbelerinden bir kubbe<br />
yapmışsın ama o öyle bir çadır ki ipleri pek kuvvetsiz, hile yıldırıma benzer... onun<br />
ışığıyla yolcuların, yolu görmelerine imkan yok! Bu alemde de bir şey yok, bu<br />
alemdekilerde de! Her ikisi de vefasızlıkta aynı gönüle sahip!<br />
Dünyanın oğlu dünya gibi vefasız... sana yüz tutar ama o, yüz değildir, arkadır! Fakat<br />
o cihanın ehli, o cihan gibi ebedi olarak ihsan ve keremdeki ahitlerinde,<br />
peymanlarında dururlar! Hiç iki peygamberin birbirine zıt olduğunu, birbirlerinin<br />
mucizesini kapıp aldığını gördün mü O alemin meyvesi solar, bozulur mu Akla<br />
mensup neşe kederlenmez ki!<br />
Nefis, ahdinde durmaz; o yüzden gebertilecek bir şeydir ya! Kendisi de alçaktır,<br />
kıblegahı da alçaktır. Nefislere de bu alçaklar topluluğu layıktır... ölüye mezarın,<br />
kefenin layık olduğu gibi! Zekidir, ince şeyleri bilir... bilir ama değil mi ki kıblesi<br />
dünyadır, onu ölü bil sen!<br />
Allah’nın vahiy suyu bu ölüye ispat etti de ölü topraktan bir diri zuhur etti. Fakat sen<br />
vahiy gelmedikçe sakın o yüzüne sürdüğün ömrü uzun olasıca kırmızılığa güvenip<br />
aldanma, gururlanma ha! Nazardan düşücü olmayan bir ses, bir şöhret... batmayan bir<br />
güneşe mensup parlaklık ara! O ince hünerler, o dedikodular, Firavun’un kavmine<br />
benzer, ecel Nil nehrine!<br />
Onları parlaklığı kemerleri, sayvanları ve büyüleri, halkı boyunlarından zorla çeker<br />
ama, Hepsini de büyücülerin büyüsü bil... Ölümse ejderha haline gelen o sopadır.<br />
Bütün büyüleri bir lokma yaptı da yuttu... geceyle dolu olan bir alemi sabahın yalayıp<br />
yutması gibi hani!<br />
Fakat o yutmakla sabahın nuru artmadı ki... evvelce nasılsa yine de öyle! Çokluk,<br />
fazlalık eserdedir, zatta değil... zata ne artma vardır, ne eksilme! Allah alemi<br />
yaratmakla çoğalmadı, artmadı... zaten önce olmayan şimdi olmuş değildir ki! Fakat<br />
halkın yaratılmasıyla eser çoğaldı, arttı. Yalnız bu iki artmanın arasında hayli fark var!<br />
Eserin artması onun zuhurudur... bu suretle sanatları ve işi zahir olur, görünür. Zatın<br />
artmasına gelince bu, o zatın sebeplere bağlı ve sonradan meydana gelmiş olduğuna<br />
delildir.<br />
Musa, büyü de insanı şaşırtır... ben ne yapayım ne işleyeyim Halk, mucizeyle büyüyü<br />
ayırt edemez ki dedi. Allah dedi ki: O fark edişi ben onlarda izhar eder, doğruyu eğriyi<br />
ayırt edemeyen aklı görür, bilir bir hale getiririm. Onlar deniz gibi köpürdüler ama<br />
korkma ya Musa, sen üstün olacaksın!<br />
Sihir, zamanında övünülecek bir şeydi... fakat asa ejderha olunca bütün sihirler<br />
utanılır bir şey oluverdi! Herkes güzellik şirinlik davasındadır ama şirinliklere mihenk<br />
taşı ölümdür! Büyü de geçti gitti, Musa’nın mucizesi de... her ikisinin de varlık<br />
damından leğenleri düştü! Büyü leğeninin sesinden yalnız lanet kaldı; din leğeninin<br />
sesinden de yalnız yücelik!<br />
Mihenk taşı, erkekte de yok, kadında da... o gizli kalmış; artık ey kalp, gel, safa karış<br />
da laf et, tam sırası! Lafın tam zamanı şimdi... çünkü mihenk yok ortada, artık seni<br />
yüce tutarlar, elden ele gezersin ey kalp! Kalp her an gururlanır da der ki ben daima<br />
senin gibiyim a altın... ne vakit senden aşağıyım ki<br />
Altında evet ey kapı yoldaşı, der...fakat mihenk geliyor hazırlan hele! Bedenin ölümü,<br />
sır ehli için bir hediyedir...halis altına makastan ne noksan gelir ki Kalp, eğer sonuna<br />
baksaydı sonradan kararacağına önceden kararırdı: önceden kararınca da nifaktan,<br />
kötülükten uzak kalırdı.<br />
Fazilet ve ihsan kimyasını isteseydi aklı, hilesinden üstün olurdu. Gönlü kırık bir hale<br />
gelince de kendisini anlar, kırıkları düzelten Allah’yı önünde görürdü. Davacı, sonunu<br />
görünce kırık, sınık bir hale gelir de derhal bağlanır, sarılır, kırıklığı geçiverir!<br />
Allah ihsanı, bakırları iksire doğru sürer götürür... fakat o altın yaldızlı, bu ihsandan<br />
mahrum kalır. Ey altın yaldızlı, davaya kalkışma da sana müşteri olan hep böyle kör<br />
kalmaz, sen onu gör! Mahşer nuru, onların gözlerini açar... onların gözlerini sen<br />
bağlıyordun ya... bu yüzden rüsvay olursun sen!<br />
İşin sonunu gören, canların ve gözlerin hasedini çeken kişileri gör! Bir de bu günkü<br />
gören kişileri seyret! Bunlar, içleri bozuk kişilerdir... asıldan baş çekmişler,<br />
ayrılmışlardır! Bugünü görenlere, bu yüzden bilgisizlikte ve şüphede kalanlara göre<br />
suphu sadıkla suphu kazibin ikisi de birdir.<br />
Suphu kazip, yüz binlerce kervanı helak yeliyle süpürmüş, gitmiştir civanım! Cihanda<br />
hiçbir nakit yoktur ki o, isteklileri yanıltmasın... vay o kişinin canına ki mihengi<br />
makası yoktur!<br />
Ebu Süleyman dedi ki: ben de Ahmet’im... Ahmet’in dinini hileyle vurup kıracağım!<br />
Ebu Süleyman’a de ki: Pek kibirlenme, işin önüne bakıp böbürlenme, sonuna bak!<br />
Başına adam toplama hırsıyla kılavuzluğa kalkışma... kılavuza uy, ardından git de<br />
önünde mum gidedursun, sen de yolunu gör!<br />
Mum, ay gibi maksadını gösterir... bu tarafta tane var, yahut burası tuzak der! Elinde<br />
bir ışık oldu mu istesen de istemesen de doğan iziyle karga izini görür, ayırt edersin!<br />
Fakat mumun yoksa buna imkan yoktur. Çünkü bu kargalar hilekardır... akdoğanların<br />
seslerini öğrenmişlerdir.<br />
Yiğit, hüthüdün sesini öğrense de nerede hüthüdün sesi, Seba’nın haberi Arızi sesi,<br />
asıl sesten bil...padişahların taçları, hüthütlerin taçlarından alınmadır! Dervişlerin<br />
sözleriyle ariflerin nüktelerini şu hayasızlar, dillerine dolamışlardır. Eski ümmetlerin<br />
helak olması, hep katı taşı öd ağacı sanmalarındandır!<br />
Onu anlayacak, meydana çıkaracak temyiz kabiliyetleri vardı ama hırs ve tamah,<br />
insanı kör ve sağır eder! Körlerin körlüğü rahmetten uzak değildir, onlara acınır.<br />
Fakat hırs körlüğüne özür yoktur! Padişahın çarmıha gerdiği adama acınır, fakat haset<br />
çarmıhına gerilen bağışlanmaz!<br />
A balık, sonuna bak işin, oltaya değil! Fakat pis boğazlığın, senin işin sonunu gören<br />
gözünü kapattı! İki gözle evveli sonu gör... kendine gel, iblis gibi tek gözlü olma! Tek<br />
gözlü ona derler ki yalnız içinde bulunduğu hali görür... hayvanlar gibi başka şeyden<br />
haberi yoktur.<br />
Öküzün iki gözünü çıkarmanın cezası bir gözü çıkarma cezasıdır... çünkü onda şeref<br />
yoktur ki! Öküzün iki gözü, değerinin yarısıdır... çünkü onun iki gözle yapacağı şeyi,<br />
sen ona yaptırabilirsin! Fakat bir insanın tek gözünü çıkarsan değerinin yarısını<br />
vermek gerek! Zira insan gözü, başlı başına başka birinin yardımı olmaksızın bir iş<br />
görebilir!<br />
Eşeğin gözü, işin sonunu görmediğinden eşek, çift gözlü olsa da tek gözlü<br />
hükmündedir. Bu sözün sonu yoktur... o hafif akıllı, ekmek tamahı ile padişaha<br />
mektup yazmaya koyuldu.<br />
Mektubu yazmadan mutfak eminine gitti... ey cömert padişahın mutfağındaki hasis<br />
adam, dedi... nafakamdan bu kadar şey kesmek padişahtan, padişahın himmetinden<br />
uzaktır! Mutfak emini dedi ki: öyle iktiza etmiştir de ondan kesmiştir... ne<br />
hasisliktendir bu, ne de darlığından!<br />
Köle, hayır dedi... vallahi bu söz, bu emir, padişahın değildir... padişahın yanında eski<br />
altın bile topraktır adeta! Mutfak emini, ona on türlü delil getirdi... fakat o hırsından<br />
hepsini reddetti. Kuşluk vakti nafakası az gelince bir hayli söylendi, kötü sözler<br />
söyledi, fakat hiçbir faydası olmadı.<br />
Dedi ki: siz bunu kasten yapıyorsunuz. Mutfak emini “ hayır biz emir kuluyuz!” bunu<br />
feri’den sanma, asıldandır bu... yaya pek kabahat bulma, oku atan koldur. “Attığın<br />
vakit sen atmadın” ayeti bir iptiladır... fakat Peygambere de pek günah bulma; bu iş<br />
Allah’dandır!<br />
“A gözü kamaşmış adam, su baştan bulanıktır... gözünü bir iyice aç da işin önüne<br />
bak!” dedi. Köle kızgınlıkla, dertle bir bucağa çekildi, padişaha kızgınlığını bildirir bir<br />
mektup yazdı. Mektupta padişahı övdü... onun cömertlik incilerini deldi!<br />
“Ey avucu, hacetler isteyeni hacetini vermede denizden de cömert olan, buluttan da<br />
cömert olan! çünkü bulut verir ama ağlaya ağlaya verir... halbuki senin elin, gülerek<br />
biteviye sofralar yayar” dedi. Mektubun zahiri medihti ama o medihlerden<br />
kızgınlığının kokusu duyuluyordu.<br />
Senin işin de tıpkı onun işi gibi nursuz ve çirkin... çünkü sen, yaradılış nurundan<br />
uzaksın, uzak! Bayağı kişilerin işi kesatlıdır... taze meyve gibi o, çabucak bozulur,<br />
çürür! Dünyanın parlaklığı ve revacı da ondan kesat bulur... çünkü o, oluş ve<br />
bozulmuş alemindendir. Methedende kin oldu mu onun karihasından doğan medihler,<br />
insana hoş gelmez! Gönül, kinden, pislikten arın da sonra çevikçe hamd suresini oku!<br />
Ağzınla hamd ediyorsun ama için bunu reddetmede... dilindeki hamd, ya şeytanlıktır,<br />
ya efsun!<br />
İşte onun için Allah “Ben dışa bakmam, içe bakarım” dedi.<br />
Bu ovanın ne başı var zaten, ne sonu... o köle de mektubuna cevap gelmediğinden<br />
sıkılıp duruyor! Ne şaşılacak şey, padişah neden bana cevap yazmadı... yoksa<br />
kızgınlığından mektubu götüren bir hıyanetlikte mi bulundu Mektubu mu gizledi,<br />
yoksa padişaha vermedi mi Acaba bir münafık mıydı, saman altından su mu yürüttü<br />
Tecrübe için başka bir mektup yazar, hünerli, terbiyeli bir başka elçi arar bulurum<br />
demekte, Cahilliğinden o bihaber, padişahı, mutfak eminini, mektup götüreni<br />
ayıplamaktaydı. Hiç ben din yolunda eğri gittim, gavurluk ettim diye kendisine<br />
gelmiyor, kusuru kendinde bulmuyordu<br />
O kötü zanda bulunan köle kınamalarla, feryadu figanlarla dolu bir mektup daha<br />
yazdı. “ Bundan önce padişaha bir mektup daha yazdım... fakat bilmem eline değdi<br />
mi ” dedi. Güzel yüzlü padişah o mektubu da okudu; ona da cevap vermedi,<br />
seslenmedi.<br />
Padişah ona aldırmamaktaydı... o da tam beş kere padişaha mektup yazdı. Nihayet<br />
perdeci başı “ o da sizin kulunuz... bir cevap verseniz değer. Cevap verirseniz, bir<br />
kula, bir köleye lutuf ile bakarsanız padişahlığınızdan ne eksilir ki ” dedi.<br />
Padişah dedi ki: bu kolay... fakat köle sersem... ahmak adam çirkindir, Allah<br />
merdududur. Suçunu, kabahatini affederim ama illeti bana da sirayet eder sonra! Bir<br />
uyuz, yüz kişiyi uyuz eder... hele bu hareketi beğenilmez habis uyuz , büsbütün<br />
beterdi!<br />
Kafir bile akılsızlık uyuzuna tutulmasın... yoksa şumluğu, bulutta bile yağmur<br />
bırakmaz! Şumluğu yüzünden buluttan bir katra yağmur yağmaz... şehir, onun<br />
baykuşluğu yüzünden viraneye döner! O ahmakların uyuzluğu yüzünden Nuh tufanı,<br />
koca bir alemi kötülüklerle yıktı gitti!<br />
Peygamber “ Kim ahmaksa düşmanımızdır... yol kesen gulyabanidir... akıllıysa<br />
canımızdır; ondan gelen serin esinti ondan gelen rüzgar bize fesleğendir. Akıl, bana<br />
sövse razıyım... çünkü benim feyiz vericiliğimden bir feyze sahiptir. Onun sövmesi<br />
faydasız değildir... boş elle kalkıp konukluğa gelmez.<br />
Ahmak, ağzımı helva tıksa onun helvasından hastalanır, ateşlenirim! dedi. Latifsen.<br />
Gönlün aydınsa şunu iyice bil: eşek götünü öpmede bir lezzet yoktur! Faydasız yere<br />
bıyığını pis pis kokutur... yemek yemeksizin elbise, onun tenceresiyle kararır! Yemek<br />
dediğim akıldır, ekmek ve kebap değil... oğul, cana gıda akıl nurudur.<br />
İnsana nurdan başka bir yiyecek yoktur... o candan başka bir şeyle beslenip yetişmez<br />
insan. Bu yiyecekleri yavaş yavaş azalt... çünkü bunlar, eşek gıdasıdır, hür adamın<br />
gıdası değil! Bunları azalt da asıl gıdayı almaya kabiliyetin olsun, nur lokmalarını<br />
yiyesin!<br />
Bu ekmeğin ekmek oluşu, o nurun aksiyledir... bu canın can oluşu, o canın feyziyledir.<br />
Bir kerecik nur yemeğini yedin mi ekmeğin başına da toprak saçarsın, tandırın başına<br />
da! Akıl, iki akıldır: Birincisi kazanılan akıldır... sen onu mektepte çocuk nasıl<br />
öğrenirse öyle öğrenirsin.<br />
Kitaptan, üstattan, düşünceden, anıştan, manalardan, güzel ve dokunulmadık<br />
bilgilerden. Aklın artar, başkalarından daha fazla akıllı olursun... fakat bu<br />
ezberlemekle de ağırlaşır, sıkılırsın! Geze dolaşa adeta bir ezberleme levhası<br />
kesilirsin... halbuki bunlardan geçen Levhimahfuz olur!<br />
Öbür akıl, Allah vergisidir... onun kaynağı candadır. Gönülden bilgi ırmağı coştu mu ne<br />
kokar, ne eskir, ne de sararır! Kaynağın yolu bağlı ise ne gam! Çünkü o anbean ev<br />
içinden çoşup durmaktadır!tahsil ile elde edilen akıl, ırmaklara benzer... o, şuradan<br />
buradan çıkar, evlere gider. Yolu kapandı mı çaresiz kalır, akmaz! Sen, çeşmeyi<br />
gönlünde ara.<br />
DERT VE ELEM KOKUSU<br />
Birisi, Irak’tan bir hırkayla çıkageldi. Dostları, ayrılığını sordular; Dedi ki: doğru,<br />
ayrılık vardı ama yolculuk bana pek kutluydu, adeta beni muştulamaktaydı. Halife,<br />
bana tam on kat elbise verdi... yüzlerce methüsena, ona yakın olsun! Onu bir hayli<br />
övdü, şükürlerde, hamitlerde bulundu... nihayet şükür, haddini aştı.<br />
Dediler ki: senin perişan halin, yalanına şahadet etmekte. Bedenin çıplak, başın<br />
kabak, için yanmış... bu şükürleri, bir yerden mi çaldın, yoksa birisinden mi öğrendin<br />
Nerede methettiğin emirin şükür ve hamd nişaneleri Onların, şu şerefsiz başında,<br />
ayağında görünmesi gerekti.<br />
Dilin, o padişahı methetmede ama yedi azan da şikayet edip duruyor. O cömertlik<br />
padişahını, o kerem sultanını övüyorsun ama bu övüşe karşılık ayağında bir ayakkabı,<br />
bacağında bir şalvar olmalıydı bari! Ben, dedi... bütün verdiklerini dağıttım;emir<br />
ihsanda kusur etmedi hiç!<br />
Bütün ihsanlarını aldım, fakat hepsini yetimlere, yoksullara bağışladım. Mal verdim,<br />
karşılığında uzun bir ömür aldım... çünkü içim pek temizdir benim!<br />
Bunun üzerine dediler ki: o kutlu mal gittiyse içindeki bu duman, bu hararet nedir ya<br />
İçinde diken gibi yüzlerce pislik var...hiç keder, muştulanma nişanesi olur mu<br />
Söylediğin o geçmiş şeyler doğruysa nerede aşk, bağışlama ve razı olma nişanesi<br />
Hadi tutalım mal kayboldu gitti, meyil nerede Sel geçip gittiyse geçtiği yer hani<br />
Gözün evvelce cana canlar katan siyah bir göz idiyse hadi diyelim o güzellik geçti...<br />
fakat neden şimdi gözün gök A ekşi suratlı, temizlik nişanesi nerede Senden eğri<br />
lafların kokusu gelmekte, sus! Mal bağışlamanın gönülde yüz türlü nişanesi olur... iyi<br />
işin yüzlerce alameti görünür!<br />
Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir!Allah<br />
tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonra temiz mahsul vermesin... imkanı yok! Allah<br />
bahçeleri de mahsul vermezse artık Allah yeri geniştir denebilir mi Söyle!<br />
Bu yokluk yeri bile mahsul vermemezlikte bulunmaz... artık bundan çok geniş olan<br />
Allah yeri nasıl olur da mahsul vermez Bu yerin bile sayısız mahsul verme kabiliyeti<br />
vardır, en aşağı bir tohuma yedi yüz verir! Hamd ediyorsun, hani hamd edenlerin<br />
nişanesi Bu nişaneler ne içinde var, ne dışında!<br />
Arifin Allah’ya hamd etmesi doğrudur... çünkü o hamdın şahidi eldir, ayaktır! Hamd<br />
ediş, arifi karanlık cisim kuyusundan çekip çıkarır... dünya zindanından kurtarır!<br />
Sırtındaki takva atlasıyla ülfet nuru, hamd etmesinin nişanesidir. Bu eğreti alemden<br />
kurtulmuş, gül bahçelerinde, akarsu kenarlarında yurt tutmuştur.<br />
Oturduğu yer, yurt, vasıl olduğu makam ve rütbe, yüce himmetinin sır sedirinin<br />
üstüdür! Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki doğruların hepsi de orada latif, neşeli<br />
ve sevinçli yüzlerinden belli olarak yurt tutmuşlardır! Onların hamd etmeleri, gül<br />
bahçesinin bahara hamd etmesi gibidir... yüzlerce nişanesi, yüzlerce alameti ve eseri<br />
vardır!<br />
Baharın geldiğine kaynak, fidan, çimen... o gül bahçesi, o elvan çiçekler şahittir.<br />
Güzelin her tarafta binlerce şahidi vardır... sedefteki incinin oluşuna şahadet edenler<br />
gibi. Halbuki senin nefesinden kötü sırrın kokusu gelmede... ey lafazan, derdin<br />
başından, yüzünden parlayıp görünmede!<br />
Alem meydanında kokudan anlayan maharet sahipleri var... öyle ataklık edip pek<br />
hayhuy etmeye kalkışma! Misten bahsetme... ağzından soğan kokusu gelmede, sırrını<br />
açığa vurmada! Sen daima gülbeşeker yedim diyorsun ama nefesinden gelip duran<br />
sarımsak kokusu, yavelenme be demekte!<br />
Gönül, büyük ve geniş bir eve benzer... gönül evinin gizli komşuları vardır.<br />
Pencereden, duvardaki delikten görüp gözetir, sırları anlarlar! Ev sahibinin<br />
sezinlemediği, hiç bilmediği bir yarıktan, bir delikten onlar, her şeyi görürler.<br />
Kuran’ı okusan a... Şeytan ve kavmi, gizlice insanların halinden koku alırlar. İnsanın<br />
bilmediği bir yoldan insanın sırrını anlarlar... bu yol, duyguyla duyulur, yahut buna<br />
benzer bir şeyle bilinir yol değildir. Görenlerin ortasında hileye kalkışma... mihenk<br />
ortadayken lafa girişme ey kalp!<br />
Mihengin, halisi de anlamaya kabiliyeti vardır, kalpı da... Allah, onu beden ve kalp<br />
emiri yapmıştır! Şeytanlar bile o kabalıklarıyla, o kötülükleriyle sırrımızı, fikrimizi,<br />
gittiğimiz yolu biliyorlar... onların bile içimize hırsızlama bir yolu var... biz, onların<br />
hırsızlıklarından baş aşağı gelmedeyiz...<br />
Her an, bize büyük ziyanlar veriyorlar... delikleri var, yarıkları var; bizi gözetliyorlar...<br />
E artık alemdeki aydın canlar, neden gizli hallerden bihaber olsunlar Gökyüzüne<br />
çadır kurmuş canlar, insanın vücuduna girmede şeytanlardan aşağı olurlar Şeytan,<br />
hırsızlama olarak göğe çıkmaya kalkışır da yakıcı şahapla kovulur, sürülür.<br />
Kötü kafir, savaşta mızrakla nasıl beyni üstüne düşerse o da gökten baş aşağı öyle<br />
düşer! Şeytanları, o gönüllerin beğendikleri ruhları kıskandıklarından gökten böyle<br />
baş aşağı atarlar...Artık çolak, topal, kör ve sağır değilsen ulu ve yüce ruhlara karşı bu<br />
zanda bulunma... utan, az söylen, can çekişme... cismi gözeten, sırlarını anlayan nice<br />
casus var!<br />
Bu beden doktorları pek bilgilidirler... senin hastalıklarını senden daha iyi bilirler!<br />
İdrara bakıp ahvalini anlar... fakat sen; hastalığını o tarzda bilemez, teşhis<br />
edemezsin. Sonra nabızdan benizden, kandan da her türlü hastalığın kokusunu alırlar.<br />
Alemdeki Allah doktorları, artık sen söylemeden nasıl olur da halini anlamazlar senin<br />
Nabzından da gözünden de, benzinin renginden de, sende derhal yüzlerce hastalık<br />
bulur, anlarlar. Beden doktorları, doktorluğu yeni öğrenmişlerdir zaten... onlar,<br />
hastalığı teşhis için idrara vesaireye muhtaçtır. Fakat kamil, Allah doktorları, uzaktan<br />
adını duydular mı varlığının ta derinlerine kadar girerler! Hatta sen doğmadan yıllarca<br />
evvelki hallerini bile görürler!<br />
EBUYEZİD’İN MÜJDESİ<br />
Bayezid’in Ebulhasan’ın halini daha evvelce nasıl gördüğünü duymadın mı Bir gün o<br />
takva sultanı, dervişleriyle sahradan geçerken, ansızın ona Rey civarında Harkan<br />
tarafından bir kokudur geldi. Orada iştiyaklı bir feryat çekti, rüzgardan koku aldı.<br />
Aşıkçasına bir kokladı; adeta ruhu rüzgardan bir şarap tatmaktaydı.<br />
Buzlu suyla dolu olan bir testinin dışında ter gibi sular peydahlanır. O, havanın<br />
soğukluğundan meydana gelir... yoksa testinin içinden dışarı su sızmaz! Koku getiren<br />
rüzgar, onu su haline getirmiştir... işte onun gibi su da Bayezid’e halis şarap haline<br />
gelmişti! Bayezid’de sarhoşluk eseri görününce bir müridi ona gelip sordu: “Beş<br />
duyguyla altı cihetten dışarı olan şu hoş hal nedir Yüzün gah kızarmakta, gah<br />
ağarmakta... bu ne hal, bu ne müjde Koklayıp duruyorsun ama görünürde gül yok,<br />
şüphesiz bu, gayb aleminden, hakiki güllerin açtığı gül bahçesinden.<br />
Ey her kendini tanıyan, bilen kişinin muradı ve maksadı olan er, her an sana gayb<br />
aleminden bir haber, bir mektup gelmekte, Her an Yakup gibi sana da bir Yusuf’tan<br />
şifa kokusu erişmekte. Bize de o testiden bir katra dök... bize de o gül bahçesinden bir<br />
kokucuk anlat!Biz buna alışmamışız ey yüce ve güzel er... bizim dudağımız kuru, sen<br />
bu şarabı yalnızca içiyorsun!<br />
Ey, çevik er, ey gökyüzünü dönüp dolaşan er, içtiğin şaraptan bize de bir yudumcuk<br />
sun! Bu zamanda meclisin beyi sensin, senden başkası değil... bize de bak! Bu şarap,<br />
gizlice içilir mi ki Şarap, muhakkak adamı rezil, rüsvay eder! Kokusunu gizlesen bile<br />
sarhoş gözlerini ne yapacaksın ki<br />
Zaten bu koku, alemde yüz binlerce perde altında gizlenebilecek bir koku değil ki! O<br />
kekin kokuyla ovalar, çöller doldu... hatta ova da nedir ki O koku, dokuz feleği bile<br />
geçti! Bu şarabın bulunduğu testinin başını balçıkla örtme... zaten bu öyle bir açıkta<br />
şarap ki örtülmesine imkan yok!<br />
Ey sırlar bilen sır söyleyici, seni avlayanı lutfet, söyle! Bayezıd dedi ki: “Şaşılacak bir<br />
koku geldi bana... Peygambere Yemen’den gelen koku gibi! Muhammet demiştir ki.<br />
Seher yelinin eliyle bana Yemen’den Allah kokusu gelmekte. Vise’nin ruhuna Rahim’in<br />
kokusu geldiği gibi Üveys’ten de Allah kokusu geliyor.<br />
Üveys’ten, Karen kabilesinden garip bir koku geldi de Peygamberi sarhoş etti,<br />
neşelendirdi! Üveys kendinden geçmiş, yere mensupken göklere mensup olmuştu!<br />
Heliyle, şekerle karışmış, halli hamur olmuş, acı tadı kalmamıştı artık! Heliyle,<br />
varlığından tamamıyla geçmişti... yalnız heliyle şeklindeydi ama lezzeti kalmamıştı<br />
ki!”Bu sözün sonu gelmez. O aslan er, gayb aleminin vahyinden neler söyledi Sen<br />
onu anlat!<br />
Bayezıd dedi ki “Bu taraftan bir dostun kokusu gelmekte... bu köyden bir padişah<br />
geliyor! Bunca yıldan sonra bir padişah doğacak... otağını göklere kuracak! Yüzü<br />
Allah’nın gül bahçelerinin tesiriyle gül rengine dönecek... makam ve rütbe bakımından<br />
benden üstün olacak!”<br />
Dediler ki: Adı ne Bayezid, Ebül Hasan dedi... onun şeklini, kaşının çenesinin ne<br />
şekilde olduğunu anlattı. Boyunu, rengini, şeklini, saçlarını, yüzünü bir bir anlattı. İç<br />
huylarını, manevi sıfatlarını... ruhunu, yolunu, yerini, varlığını hep söyledi. Ten şekli,<br />
ten gibi iğretidir... ona pek gönül verme... o bir anda gelir geçer!<br />
Tabii ruhun şekli, hali de fanidir... o can şeklini, sıfatını iste ki gökyüzündedir! Onun<br />
bedeni, yeryüzünde mum gibidir... nuru ise yedinci kat tavanın üstündedir! Güneşin<br />
ışıkları odadadır ama güneş, dördüncü kat göktedir. Gülün suretini, latife yollu<br />
burnunun altında görürsün ama gül kokusu dimağın ta tavanına, sayvanına kadar her<br />
yeri tutmuştur.<br />
Uyuyan adam, Aden’de bir azaba uğradığını görür ama aksi, bedeninde ter halinde<br />
görünür! Gömlek, Mısır’da bir harise rehin olmuştur ama Kenan ülkesi o gömleğin<br />
kokusuyla dolmuştur!Tarihçiler, bunu duyunca Bayezid’in tayin ettiği zamanı<br />
yazdılar... adeta şişe benzeyen kamış kalemlerini kebapla bezediler.<br />
Tanı o zaman, o tarih gelip çatınca o padişah doğdu... devlet satrancını oynadı!<br />
Bayezid’in ölümünden sonra yıllar geçti, Ebul Hasan dünyaya geldi. O padişah,<br />
Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.<br />
Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... neden mahfuzdur o levh Hatadan! Bu,<br />
ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah<br />
vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.<br />
Sen istersen onu gönül vahyi farzet... Gönül zaten onun nazargahıdır... Gönül, ona<br />
agah olunca nasıl hata eder Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün...<br />
hatadan, yanılmadan eminsin!<br />
Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir. Çünkü cennet,<br />
hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... merhamet, gönlü kırık acizlerin<br />
nasibidir. Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allahnın merhameti nasip olur, ne halkın!<br />
Bu sözün sonu yoktur... evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan<br />
oldu! Ne mutlu o sofiye ki rızkı azalır... boncuğu inci olur, kendisi deniz kesilir! O<br />
hususi Allah nafakasını duyan, Allahnın yakınlığına erer,gayb nafakasını elde eder.<br />
Fakat ruh nafakası noksan olan kişinin canı o noksan yüzünden titremeye başlar.<br />
Anlar ki bir hata etmiştir de bundan dolayı rıza yaseminliği perişan olmuştur. İşte o<br />
adam da ekinin az olması yüzünden harman sahibine mektup yazdı. Mektubunu o<br />
yüce ve adil padişaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi.<br />
Dedi ki: onun derdi yalnız gıda, başka bir şey değil... ahmağa verilecek en iyi cevap<br />
sükuttur. Ayrılık ve vuslat derdi onda hiç yok... fer’e bağlanmış, aslı hiç aramıyor. O<br />
ahmağın biri... varlığa kapılmış, ölmüş gitmiş fer’in derdiyle asla aldırış bile<br />
etmemekte.<br />
Göklerle yeri bir elma farz et... Allahnın kudret ağacından bitmiş! Sen, bu elmanın<br />
içindeki bir kurda benzersin; ağaçtan da haberin yok, bahçıvandan da! Elmada bir kurt<br />
daha var; fakat onun canı dış aleminde bayrak sahibi! Onun hareketi elmayı yarar...<br />
elma onun hareketine karşı koyamaz!<br />
Hareketi, perdeleri yırtar... sureti kurt ama hakikatte o, bir ejderha! Demirden çıkan<br />
ilk ateş, dışarıya yavaş ,yavaş adım atar. Dadısı pamuktur önce... fakat sonunda<br />
şuleleri ta esire kadar çıkar, İnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır... fakat nihayet<br />
meleklerden de üstün olur.<br />
Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar! Karanlık<br />
alemi aydınlatır... demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer!<br />
Ateş de cismanidir ama ne ruhtandır, ne de ruhani alemden! Cisme, o yücelikten bir<br />
nasip yoktur... cisim, can denizinin önünde bir katra gibidir! Cisim, canla artar, gün<br />
günden fazlalaşır... fakat can gitti mi cisme bak, ne hale gelir<br />
Cisminin haddi, bir iki arşından fazla değildir... fakat canın, ta göklere kadar çıkar,<br />
dolaşır! En iyi kişi, ruha ta Bağdat’a Semerkand’a kadar olan mesafe tasavvurda yarım<br />
adımdır ancak! Gözünüz iki dirhemlik taş ağırlığında bir yağ parçasıdır ama ruhunun<br />
nuru göklere dek her tarafı kaplar.<br />
Nursa, bu göz olmadan da uykuda her şeyi görür... fakat göz, bu nur olmayınca ancak<br />
harap olur gider! Canın, tenin sakalıyla, bıyığıyla alış verişi yoktur... fakat ten, can<br />
olmayınca murdardır, aşağıdır! Bu cisim, hayvani ruhun debdebesine sebeptir... sen<br />
daha önceden git de insani ruhu gör!<br />
İnsandan da dedikodudan da geç de Cebrail’in ruhunun dayanıp kaldığı deniz kıyısına<br />
var! Ondan sonra Ahmed’in canı (esrarı faş etme sakın diye) sana karşı dudağını<br />
ısırsın... Cebrail, senden korksun, geride kalsın! Bir yay kadar ileri varır, sana doğru<br />
gelirsem derhal yanarım desin!<br />
Rüzgar, Süleyman’ın tahtına ters esti...Süleyman dedi ki: Ey rüzgar, ters esme!<br />
Rüzgar da ey Süleyman dedi, ters hareket etme... ters hareket edersen, benim<br />
tersliğime kızma! Allah, biz ders alalım da insafa gelelim diye bu teraziyi halk etti. Sen<br />
eksik dirhem korsan ben eksik tartarım... sen benimle apaydın muamelede<br />
bulunursan ben de seninle apaydın muamelede bulunurum!<br />
Böylece Süleyman’ın tacı da eğrildi... aydın günü ona gece etti adeta! Süleyman dedi<br />
ki: Ey taç, neden başımda eğrilirsin... A güneş, doğumdan eksilme benim! O eliyle tacı<br />
düzelttikçe taç eğrilmekteydi yiğidim! Tam sekiz kere doğrulttu, sekiz kere eğrildi...<br />
dedi ki: Ey taç, bu ne bu Eğrilme artık!<br />
Taç dedi ki: Beni yüz kere doğrultsan yine eğrilirim... çünkü inanılır kişi, sen<br />
eğrilmedesin! Süleyman, bunun üzerine kalbini doğrulttu... gönlündeki şehvetten<br />
soğudu... Tacı da derhal doğruldu... nasıl istiyorsa başında öyle durdu.<br />
Süleyman, bundan sonra onu mahsustan eğriltmede, taç da inadına doğrulmadaydı. O<br />
ulu Peygamber, tacını sekiz kere eğriltti; her defasında taç, başında doğruldu. Taç,<br />
dile geldi de ey padişah, nazlan dedi... kanadından mademki tozu, toprağı silktin; uç!<br />
Bana izin yok ki bundan ileriye geçeyim... bu sırrın gayb perdelerini yırtayım!<br />
Elini sen ağzıma koy da kapat... ağzım, beğenilmeyen şeyler söylemesin! Hasılı sana<br />
ne dert gelirse başkasına kabahat bulma; kendine bak! Dostum, bu iş başkasından<br />
oldu sanma... o kölenin uğraştığı gibi uğraşıp durma! Köle, gah elçiyle, mutfak<br />
eminiyle uğraşıp savaşmasaydı... gah cömert padişaha kızmadaydı.<br />
Tıpkı Firavun gibi... hani o da Musa’yı bırakmıştı da halkın yavrucaklarının başlarını<br />
kestiriyordu. Halbuki düşman, o kör gönüllünün evindeydi... oysa başka çocukların<br />
başlarını kopartıp duruyordu! Sen de dış aleminde başkalarıyla kötü oluyorsun da<br />
içten kötü nefsinle uzlaşıyorsun.<br />
Düşmanın o... fakat sen ona şeker vermedesin... dışarıdan da herkesi töhmetli<br />
tutmadasın! Sen Firavun gibi körsün, kör gönüllüsün... düşmanla iyisin de suçsuzları<br />
aşağılatmadasın. A firavun, niceye dek suçsuzları öldürecek, asıl suçlu olan nefsini<br />
hoş tutacaksın Firavun’un aklı, padişahların aklından üstündü ama Allah hükmü onu<br />
akılsız ve kör etmişti!<br />
Bir adamın can gözünü, can kulağını Allah kapattı mı o adam Eflatun olsa hayvanlaşır!<br />
Hasılı Bayezit hakkındaki gayb hükmü nasıl zuhur ettiyse Allah hükmü levh üstünde<br />
( çaresiz) zuhur eder.<br />
Ebulhasan, Bayezid’in buyurduğu gibi zuhur etti... ve bunu adamlarından duydu.<br />
Bayezid, Hasan benim dervişim ve ümmetim olur... her sabah benim mezarımda<br />
benden ders alır demişti. Kendisi de dedi ki: ben de Şeyh’i rüyamda gördüm...<br />
ruhundan bu sözü duydum.<br />
Her sabah, onun mezarına yüz tutar, ta kuşluk çağına kadar huzurunda dururdu. Ya<br />
bir şeyhin huzuruna gider gibi o mezarın başına gelir, yahut da sözsüz müşkülleri<br />
hallolurdu. Nihayet yine bir gün kutlulukla o mezarın başına geldi... yeni kar yağmıştı,<br />
mezarlar karla örtülmüştü.<br />
Mezarın üstünde kat kat karların bayrak gibi yüceldiğini, kubbe kubbe yığıldığını<br />
görünce gamlandı. O diri Şeyh’in mezarından ses geldi. Ben buradayım, bana gel diye<br />
seni çağırıp duruyorum. Kendine gel... sesime koş; bu yana seğirt! Alem karla dolsa<br />
da sen, benden yüz çevirme! O gün, Ebulhasan’ın hali düzeldi... önce duymuş olduğu<br />
şaşılacak şeyler, o gün kendisinde zuhur etti.<br />
Bir adam, birisiyle meşverette bulunuyor, tereddütten kurtulmak, hapisten halas<br />
olmak istiyordu. O adam dedi ki: Hoş fakat benden başkasını ara bul da danışacağın<br />
şeyi ona danış! Ben senin düşmanınım, bana sarılma... düşmanın tedbiri, aydın<br />
olamaz! Git, sana dost olan birisini ara... dost şüphe yok ki dostun hayrını diler.<br />
Ben düşmanım, benim gibisinden bir çare olmaz... eğri gider, sana düşmanlık ederim.<br />
Kurttan bekçilik istemek doğru bir şey değildir... bir şeyi bulunmadığı yerde aramak,<br />
aramamak demektir. Hiç şüphe etme ki ben sana düşmanım... senin yolunu keserim<br />
ben, nasıl olur da sana yol gösteririm<br />
Kim dostlarla düşer kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir... fakat zamanede<br />
düşmanla düşüp kalkan gül bahçesinde bile olsa külhandadır! Biz, ben diye varlığa<br />
düşerek dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın! Allah için halka hayır yap, yahut<br />
kendi canın için herkese hayırda bulun da. Daima gözüne dost görünsün... gönlüne<br />
kin yüzünden çirkin suretler gelmesin!<br />
Fakat birisine düşmanlıkta bulundun mu ondan çekin... seni seven bir dostla görüş,<br />
danışacağını ona danış! Adam dedi ki: Ey iyi kişi, biliyorum seni... sen benim eski<br />
düşmanımsın. Fakat akıllı ve manevi bir adamsın; aklın eğri gitmeme razı olmaz.<br />
Tabiat, düşmandan hıncını çıkartmak ister ama akıl, nefse demirden bir bağdır; Gelir,<br />
onu kötülükten men eder, geri çeker... akıl, onun iyi ve kötü hareketlerine adeta bir<br />
şahnedir. İmana mensup akıl adil bir şahneye benzer... gönül şehrinin bekçisidir,<br />
hakimidir. Kedi gibi aklı uyanıktır onun... hırsız, fare gibi delikte kalakalır! Nerede fare<br />
çıkar, bir şeye el uzatırsa ya orada kedi yoktur, yahut varsa bile sureti vardır!<br />
Kedi nedir Aslanları yıkan aslan... tendeki imana mensup akıl! Onun görünüşü yırtıcı<br />
hayvanlara hakimdir... narası otlayan hayvanları men eder! Şehir, hırsızlarla, elbise<br />
soyanlarla dolu... söyle, ister şahne olsun, ister olmasın!<br />
O muhteşem fakir Bayezid, dervişlerine “İşte Allah benim” dedi. O fenlere sahip er,<br />
sarhoşça apaçık “Benden başka Allah yoktur...bilin de bana tapın” buyurdu. O hal<br />
geçince sabahleyin “Sen böyle dedin... bu doğru değil” diye kendisine söylediler. Dedi<br />
ki: “Bunu bir daha dalar da söylersem hemen o anda beni bıçaklayın!<br />
Allah, tenden münezzehtir... benimse tenim var. Böyle söylediğim zaman öldürülmem<br />
lazım! O hür er, bu tavsiyede bulununca her derviş bir bıçak hazırladı. Bayezid, yine o<br />
koca kadehi dikip sarhoş oldu... tavsiyeleri aklından çıktı. Meze geldi... aklı avare<br />
oldu; sabah geldi, mumu çaresiz kaldı!<br />
Akıl şahneye benzer... sultan gelince biçare şahne bir bucağa büzüldü! Akıl Allah<br />
gölgesidir, Allah güneş... gölge, güneşe karşı dayanır, durabilir mi hiç Peri ve cin,<br />
insana üstün olunca insandaki insanlık sıfatı kaybolur... ne söylerse o peri söyler...cin<br />
tutmuş adam söyler ama hakikatte o sözler, cinindir, perinindir!<br />
Perinin bile yolu yordamı böyle olursa o perinin Allah’sı nasıl olur Varlığı gider insan<br />
peri kesilir...ilhama nail olmayan Türk arapça konuşmaya başlar! Fakat kendine<br />
gelince hiçbir lugat bilmez. Peri de bile böyle bir varlık, böyle bir sıfat olduktan sonra,<br />
artık perinin ve insanın Allah’sı, nasıl olur da periden aşağı olur<br />
Aslanı bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kişi, kalkar da erkek aslanın<br />
sütünü emerse sen artık bu işi o yapmadı, şarap yaptı dersin! Eski altınlardan söz<br />
düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir! Şarapta bile<br />
bu zor, bu kuvvet olursa Allah nurunda olmaz mı hiç Allah nuru, seni tamamı ile<br />
senden alır... sen aşağılarsın, onun sözü üstün olur. Kuran, gerçi Peygamber’in<br />
dudağından çıkar ama kim Allah söylemedi derse kafirdir.<br />
Kendinden geçiş hüması uçmaya başlayınca Bayezid yine o söze koyuldu. Aklı<br />
şaşkınlık seli kaptı götürdü... o sözü evvelce söylediğinden daha zorlu söyledi.<br />
“Hırkamda, varlığımda Allahdan başka bir şey yok... yerde gökte nice bir arayıp<br />
durursun ” dedi.<br />
Dervişler deli divane oldular... bıçaklarını tertemiz bedenine sapladılar. Her biri<br />
Girdeküh mülhitleri gibi pervasızca pirlerine bıçak saplamaya koyuldular.<br />
Fakat şeyhe kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor kendisini yaralıyordu. O hünerli<br />
şeyhin vücudunda bir eser bile görünmüyordu. Fakat dervişler perişan oldular,<br />
kanlara battılar.<br />
Boynuna bıçak saplayanın kendi boynu kesildi, ağlaya inleye yıkılıp öldü. Göğsünü<br />
yaralayanın göğsü yarıldı, ebedi bir surette geberip gitti.<br />
O sahip kıranın mertebesini bilen ise onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle şeye<br />
gönül vermedi. Yarı aklı onun elini bağladı; canını kurtardı... yoksa oda kendisini<br />
perişan ederdi. Sabah oldu o dervişler eksilmişti... evlerinden bir feryat-ı figan<br />
yüceldi.<br />
Bayezid huzuruna binlerce kadın, erkek üşüştü. Dediler ki: “Ey iki alemi de gömleğe<br />
sığdıran er! Senin şu bedenin insan bedeni olsaydı insanların bedenleri gibi hançer<br />
yaraları ile mahvolur giderdi.<br />
Kendisinden olan kendinden geçmişe gelip çattı... kendisinde olan, kendi gözüne<br />
diken batırdı.<br />
Ey kendinde olmayanlara Zülfikar vuran, aklını başına al, o Zülfikarı sen, kendi<br />
kendine vurmaktasın. Çünkü, kendinden gecen fanidir,kurtulmuştur... ebedi olarak<br />
emniyet bucağında oturur. Sureti fanidir; o bir ayna kesilmiştir... o aynada<br />
başkalarının yüzünden gayrı bir şey görünmez.<br />
Tuh der tükürürsen kendi yüzüne tükürmüş olursun... aynaya vurursan yine kendine<br />
vurursun. Orada çirkin bir surat görürsen gördüğünde sensin... İsa ve Meryem’i<br />
görürsen yine gördüklerin senden ibarettir.<br />
O ne budur, ne o... her şeyden arı durudur... yalnız senin önüne senin suretini kor. Söz<br />
buraya gelince dudak yumuldu... kalem buraya gelince kırıldı, durdu! Fasahat el verdi<br />
ama dudağını yum, sus; Allah, doğruyu daha iyi bilir!<br />
Ey daimi sarhoş, sen dam kenarındasın... ya otur, ya aşağıya in vesselam! Ne vakit<br />
muradına erersen o hoş zaman dam kıyısına gelişindir, böyle bil bunu. İyi zamanda<br />
kork... o zamanı define gibi sakla, açığa vurma.<br />
Açığa vurma da sevgiye ansızın bir bela gelip çatmasın... kendine gel de o gizlilik<br />
yerinde korka korka yürü.<br />
Neşeli zamanda neşenin geçip gitmesinden korkarsın... işte bu, gayp damından canın<br />
göçüp gitmesidir. Sır damının kenarını, sen görmüyorsun ruh görüyor da tir tir<br />
titriyor.<br />
Ansızın gelip çatan her bela, neşe damının korkuluğu kıyısında gelip çatmıştır. İnsan,<br />
damın kenarında olmadıkça düşmez Nuh ve Lüt kavimlerine bak da ibret al.<br />
PEYGAMBER TAKDİRİ<br />
Peygamber, kafirlerle savaşmak, abes şeyleri gidermek için bir ordu gönderiyordu.<br />
Huzeyl kabilesinden bir genci seçti, orduya emir etti. Askerin aslı kumandandır...<br />
kumandansız kavim, başsız bedene benzer! Şu ölüşün, solup gidişin, hep başbuğu<br />
terk etmendendir. Usançtan, nekeslikten, benlikten baş çekmede, kendini başbuğ<br />
saymadasın!<br />
Tıpkı yükten kaçan katır gibi... o da başını alır, dağları boylar! Sahibi, a sersem... her<br />
tarafta eşek avlamak üzere sinmiş bir kurt var... şimdi gözümden kayboldun mu her<br />
yandan kuvvetli bir kurt çıkagelir. Kemiklerini şeker gibi ezer, ufalar... artık bir daha<br />
diriliği göremezsin bile!<br />
Hadi kurdu bir tarafa bırak... odsuz kalırsın ya! Ateş, odun olmadı mı söner gider.<br />
Kendine gel de sahipliğimden kaçma, yükün ağırlığından çekinme... senin canın benim<br />
diye ardına düşer, koşar durur! Sen de bir katırsın... çünkü nefsin üstün. A kendisine<br />
tapan, hüküm üstünündür.<br />
Fakat ululuk ıssı Allah, sana eşek demedi at dedi... Arap, arap atına “Taal” der.<br />
Cefakar nefis katırlarını bakmak, yola getirmek için Mustafa, Hakk’ın imrahorudur.<br />
Kerem ve ihsan çekişiyle “Kul tealev” dedi... “Gelin de sizi riyazatla terbiye edeyim<br />
dedi, azgın ve serkeş atları alıştırır, yola getiririm ben.<br />
Nefisleri azgınlıktan geçinceye dek bu katırlardan ne tekmeler yedim. Nerede<br />
azgınları yumuşatan bir er varsa onların tekmelerinden kurtulmasına bir çare yoktur!<br />
Hasılı belaların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek, zaten bir<br />
beladır. Siz, kaidesiz, nizamsız gitmektesiniz; sözüme uyun da rahvan gidin... bu<br />
suretle de uysal bir hale gelin,padişahın bineceği bir at olun!<br />
Allah dedi ki: “onlara gelin de, ey terbiyeye alışkın olmayan katırlar, gelin de! Fakat<br />
gelmezlerse gamlanma... o iki temkinsiz için kinlenme! Bazılarının kulakları bu, gelin<br />
sözüne karşı sağırdır... her hayvanın ayrı ahırı vardır. Bazıları bu sesten ürker,<br />
kaçarlar...her atın ahırı ayrıdır.<br />
Bazılarının de bu hikayelerden canı sıkılır...çünkü her kuşun kafesi başkadır. Melekler<br />
bile bir cinsten değildirler; bu yüzden göklerde saf saf dururlar. Çocuklar, gerçi bir<br />
mektebe giderler, giderler ama ders bakımından her biri, öbüründen üstündür.<br />
Doğuya mensup olanın da duyguları var, batıya mensup olanın da... fakat görmek<br />
göze kısmet olmuştur, mesnet ona verilmiştir. Yüz binlerce kulak saf saf düzülse yine<br />
de hepsi aydın bir göze muhtaçtır. Sonra kulakların da can sesini, Allah haberlerini,<br />
Peygamber buyruklarını duymada bir mesnedi var<br />
Yüz binlerce göze ses duyma kabiliyeti verilmemiştir; hiçbir gözün ses duymadan<br />
haberi yoktur. Böylece her duyguyu birer birer say... her biri, öbürünün işini göremez!<br />
Beş tane dış, beş tane de iç duygusu... hepsi on tane duygu, ayakta saf kurmuştur.<br />
Din safından baş çeken giden, gider, en son safa katılır!<br />
Sen, gülün sözünü terk etme... söyleye dur! Bu söz pek büyük bir kimyadır. Bir bakır<br />
senin sözünden nefret eder, kaçmaya kalkışırsa yine sen kimyayı ondan esirgeme!<br />
Büyücü nefesi şimdi, bu söze uymadıysa sözün, belki sonunda ona tesir eder, bir<br />
fayda verir.<br />
Oğul, gelin de gelin... sizi Allah esenlik yurduna çağırmada! Hocam, benliği bırak,<br />
başbuğ olma sevdasından vazgeç! Bir başbuğ ara, ona uy... başbuğ olmaya pek<br />
özenme!<br />
Peygamber, Allah yardımına nail olan askerine Huzeyl kabilesinden olan o genci<br />
başbuğ yapınca, bir herzevekil, hasedinden dayanamadı... itiraza bunu kabul<br />
edemeyiz bayrağını kaldırmaya kalkıştı. Halka bak hele... bunlar karanlık<br />
alemindendir...geçici bir matah için nasıl geçici bir hale düşer, nasıl itiraza kalkışırlar!<br />
Ululuk yüzünden hepsi dağınıklığa düşmüşler, canlarını vermişler, ölü bir hale<br />
gelmişlerdir. Fakat savaşta, diridir onlar!<br />
Şaşılacak şey şu: Zindanın anahtarı, bu çeşit adamın elindedir de yine kendisi<br />
zindanda mahpustur! O genç tepeden tırnağa kadar pisliğe batmıştır... fakat akarsu,<br />
eteğine dokunup akmaktadır!Dilediği ile daima yan yanadır da yine de bir dayanacak,<br />
huzur bulacak kişinin yanına varabilsem diye ne sabrı vardır, ne kararı!<br />
Nur gizlidir... arayıp sormak, gizliliğine şahit. Fakat gönül, saçma sözlerden kurtuluş<br />
dilemez ki! Fakat dünya zindanında bir kurtuluş yeri olmasaydı gönül ne sıkılırdı, ne<br />
de halas olmayı araştırır, isterdi! Sıkılıp üzülmen, seni bir memur gibi “ Hadi ey sapık,<br />
ey yolsuz... bir doğru yol ara” diye çekip çekiştirmededir...<br />
Doğru yol vardır... fakat pusuda gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden<br />
delicesine aramak gerek; böyle arayan bulur! Dağınıklık, pusuda topluluğu arar... sen<br />
hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör! Bağdaki cansız mahsulat, köklerinden<br />
sürmüş, yetişmiştir... onlara diriliği vereni anla!<br />
Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır<br />
mıydı<br />
Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmağa batıp ıslanan olur muydu Yanını yere koyup<br />
yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatağın, yorganın var! Karar edilecek<br />
bir yer olmadıkça karasız kişi olmaz...sersemliği gideren bir şey bulunmasa sersemlik<br />
bulunmaz!<br />
O adam dedi ki: “Hayır hayır ey Allah elçisi. Askere ihtiyar birisini başbuğ yap!<br />
Ey Allah elçisi, genç, aslan oğlu aslan bile olsa askere , ihtiyardan başkası kumandan<br />
olmasın! Zaten sen söyledin...şahidim senin sözün: Kendisine uyulacak kişi pir<br />
olmalıdır, pir! Ey Allah elçisi, şu askere bak! Ondan daha yaşlı daha ileri bunca kişi<br />
var! Bu ağaçtaki şu sarı yaprağa bakma da onun olgun elmalarını devşir!<br />
Onun sarı yaprakları nasıl olur da bomboş olur... zaten yaprağının sararması, olgunluk<br />
ve kemal alametidir. Yüzün sararması, saçın sakalın ağarması, olgun aklı müjdeler!<br />
Yeni sürmüş, yeni yeşermiş yapraklarsa meyvenin hamlığına delalet eder. Azıksızlık<br />
azığı her şeyden vazgeçiş, ariflik nişanesidir.<br />
Altının sarılığı, sarrafın yüzünü kızartır,benzine kan getirir. Gül yüzlü, sakallı, bıyığı<br />
yeni terlemiş genç, henüz mektepte okuma, yazma öğrenmededir. Yazısı, yazısının<br />
harfleri eğri büğrüdür... gürbüz olsa bile delikanlıdır, aklı azdır onun! İhtiyarın ayağı,<br />
hızlı adım atmasa da aklının iki kanadı vardır, yücelerde uçar!<br />
Örnek istiyorsan Cafer’e bak! Allah, ona elinin, ayağının yerine iki kanat verdi! Altını<br />
bırak... bu söz örtülüdür, gönlüm civa gibi ıstıraplara düştü! İçimizden güzel sözlü,<br />
güzel sesli yüzlerce sükut, elini ağzına komada, yeter artık demede!<br />
Sükut denizdir, söylemek ırmağa benzer... deniz seni aramada, sen ırmağı arama!<br />
Denizin işaretlerinden baş çevirme... sözü bitir doğrusunu Allah daha iyi bilir! O<br />
edepsiz, Peygamberin huzurunda o soğuk dudaklarından sözler çıkarmada, böylece<br />
söylenip durmadaydı.<br />
O bihaber, söz fırsatını bulmuştu, boyuna söylenip duruyordu...zaten haber de görüşe<br />
göre saçma sapan bir şeydir! Bu haberler, hep görüş yerine geçer, görüş olmayınca<br />
habere ehemmiyet verilir...göz önünde olandan haber verilmez; göz önünde<br />
olmayandan haber verilir!<br />
Birisi görüş makamına vardı mı artık bu haberlerin onca hiçbir değeri yoktur.<br />
Sevgiliye ulaştın, onunla düşüp kalkmaya başladın mı kılavuzları affet artık!<br />
Çocukluktan geçip adam olan kişiye mektup da soğuk gelir, kılavuzluk eden kadın da!<br />
Mektubu okusa bile bilmeyenlere öğretmek için okur...söz söylerse bile anlatmak için<br />
söyler!<br />
Gözlüler önünde haberden bahsetmek hatadır...çünkü bu bahis bizim gafil<br />
olduğumuza noksanlığımıza delalet eder. Gözlünün önünde susmak, sana fayda verir.<br />
“Kuran okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmiştir. Can gözü açık olan<br />
kamil, sana söyle derse güzelce, edeplice söyle, sözü uzatma! Uzat diye emrederse<br />
yine emre uy, utanarak söyle!<br />
Nitekim şimdi ben de bu güzelim Mesnevi’yi yazarken öyle yapıyorum ey Hak Ziyası<br />
Hüsamettin! Akıllı davranıp kısa kesmeye kalkıştım mı,o, beni yüz çeşit vesileyle<br />
söyletmeye kalkışır. A ululuk ıssı Allah’nın ışığı Hüsamettin, görüyorsun mademki;<br />
sözden ne istersin ki Bu herhalde fazla iştahtan olacak... hani şair de “Bana hep<br />
şarap sun, hem de işte bu, şaraptır”da demiştir ya!<br />
Şu anda onun kadehi, senin ağzında... fakat kulak da kulağın nasibini ver, diyor! Ey<br />
kulak, senin nasibin hararetlenip kızarmaktır... işte hararet, işte sarhoşluk! Fakat<br />
kulak, ben bundan daha fazlasını istiyorum, harisim ben demekte!<br />
Şeker huylu Mustafa’nın huzurunda o Arap, sözü haddinden aşırınca, O “Vecnecmi”<br />
padişahı, “Abese” sultanı, o soğuk nefesiyle “ Sözün kafi artık” diye dudağını ısırdı.<br />
Söylemesin diye elini ağzına koydu... gizlileri bilen kişinin yanında nice bir söyleyip<br />
duracaksın<br />
Kuru fışkıyı gözü açık erin önüne götürmüş, bunu misk yerine satın al diyorsun! Deve<br />
pisliğini burnunun altına koyuyor, bir de oh oh diyorsun a beyni kokmuş kişi! A akılsız<br />
şaşı! Kötü kumaşın revaç bulsun diye bir de oh ohtur tutturmuşsun!Bu suretle bu<br />
tertemiz burnu aldatmak, o göklerin gül bahçelerinde yayılan eri kandırmak<br />
istiyorsun!<br />
Onun yumuşaklığı, kendisini ahmak göstermede ama senin de kendini bir parçacık<br />
bilmen lazım! Bu gece de tencerenin ağzı açık kaldıysa kedinin de utanması icap eder!<br />
O ışığı güzel arif kendisini uyuyor göstermede ama adamakıllı uyanıktır... sakın<br />
sarığını aşırmaya kalkışma!<br />
A pis inatçı, bu Şeytan masalını Mustafa’nın huzurunda nice bir söyleyeceksin<br />
Bunların yüz binlerce hilmi vardır...bir tek hilmleri bile yüzlerce dağa bedeldir!<br />
Hilmleri, uyanık adamı bile aptal eder... yüz binlerce gözü olan zeka sahibini şaşırtır,<br />
yolunu kaybettirir, sapığa döndürür! Hilmleri, güzel ve latif bir şarap gibi tatlı ta<br />
beynin üst yanına gider, bütün bedene yayılır!<br />
O sert şaraptan sarhoş olana bak! Sarhoş Ferzin gibi eğri büğrü gitmeye başladı!o<br />
adamın çabuk alan şarabın tesiriyle genç, bir ihtiyar gibi yol üstünde düşüp kalmada!<br />
Hele şu “Bela” küpünün şarabı yok mu... öyle sarhoşluğu bir gecelik şarap değil bu!<br />
Ashabı kehf, o şarabı içtiler de tam üç yüz dokuz yıl akıllarını kaybettiler, ne mezeye<br />
el sundular, ne bir yere kıpırdadılar! Mısır kadınları bu şaraptan bir kadehçik içtiler de<br />
ellerini şahrem kesip doğradılar! Büyücüler de Musa’nın sarhoşluğuna<br />
düştüler...darağacını sevgili sandılar! Cafer-i Tayyar, o şaraptan sarhoş oldu da elini,<br />
ayağını feda etti!<br />
Peygamber hadsiz sarhoşluğundan o aptala bir ışık vurmuş, onu neşelendirmiş,<br />
sarhoş etmişti. Neşesinden çok konuşmaya başladı. Sarhoş, ebedi bırakır, baş aşağı<br />
düşer! Fakat her yerde kendinden geçen, kötülük etmez... şarap zaten edepsiz olanı<br />
edepsiz eder. Şarap içen akıllıysa daha ziyade akıllı olur... kötü huylu ise büsbütün<br />
berbat bir hale gelir. Fakat insanların çoğu kötü ve ahlaksız olduğundan şarabı<br />
herkese haram ettiler.<br />
Hüküm üstündür halkın çoğu da kötüdür; bu yüzden kılıcı yol kesicilerin elinden<br />
aldılar. Peygamber dedi ki: Ey işin dış yüzünü gören, sen onu genç ve hünersiz görme.<br />
Nice kara sakallı ihtiyarlar vardır... nice de gönülleri, zift gibi kapkara ak sakallılar.<br />
Onun aklını defalarca denedim... o genç işlerde ihtiyarlık etti.<br />
İhtiyar, akıl ihtiyarıdır oğlum... saçın, sakalın ağarmasıyla adam, adam olmaz.<br />
İblis’ten daha ihtiyar kim var Fakat değil mi ki aklı yok, hiçbir şeye yaramaz. Birisi<br />
çocuktur ama İsa nefesli, gururdan, nefesten arınmış olursa ona nasıl çocuk<br />
diyebilirsin<br />
Saç ağarması, ancak gözü bağlı ne kısa görüşlü kişiye göre pişkinlik alametidir. O<br />
mukallit, alamet olarak delilden başka bir şey bilmediği için daima buna yol arar.<br />
Onun için bir işe girişeceksen o pire danış dedi. Çünkü o, taklit perdesinden çıkmış<br />
kurtulmuştur da ne varsa her şeyi Allah nuru ile görür. Onun pak nuru delilsiz,<br />
beyansız deriyi yırtar, içi meydana çıkarır.<br />
Yalnız dışı görene göre kalp nedir, geçer altın ne Hurma sepetinde ne var O bilir.<br />
Nice altınları, hasetçi hırsızların elinden kurtulsun diye dumanla karartmışlardır. Nice<br />
bakırlar vardır ki aklı kıt olanlara satsınlar diye onları altın suyuna batırmışlar, altın<br />
yaldızla yaldızlamışlardır.<br />
Biz bütün ülkelerin iç yüzünü görenleriz... gönlü görürüz, dış yüzüne bakmayız biz!<br />
Zahirin etrafında dönüp dolaşan kadılar, zahiri görünüşe göre hükmederler.<br />
Birisi şahadet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptı mı bunlar, derhal o adamın<br />
mümin olduğuna hükmederler. Bu suretle de nice münafıklar, zahire sığınmışlar...<br />
böylece de yüzlerce iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.<br />
Çalış çabala da akıl ve din piri ol... bu suretle aklı kül gibi iç alemini gör. O güzelim<br />
akıl, yokluktan yüz gösterince Allah ona bir elbisedir giydirdi, binlerce de ad taktı. Bu<br />
güzel adların en aşağısı işte şu: O, hiç kimseye muhtaç değildir. Akıl bir kere yüz<br />
gösterse, suretini şu aleme izhar etse gündüz bile, onun nuruna karşı kapkaranlık<br />
kalırdı. Ahmaklık da mesela, meydana çıkıverse gecenin karanlığı, onun yanında<br />
apaydın kalır. Çünkü o, geceden daha karanlıktır, daha karadır. Fakat ne fayda Kötü<br />
yarasa karanlıların satın alır.<br />
Yavaş, yavaş gündüzün ışığına alış... yoksa yarasa gibi nura kavuşmaz, kalakalırsın!<br />
Yarasa nerede bir güçlük, bir müşkül varsa orasını sever... nerede bir devletlinin ışığı<br />
yanıyorsa oraya düşman kesilir. Bilgisi görgüsü daha fazla görünsün diye gönlü daima<br />
müşküller arar. O her müşkülle seni oyalar... kendi kötü tabiatına karşı gaflete<br />
daldırır.<br />
Akıllı ona derler ki elinde meşalesi vardır... kafilenin önünde gider, onlara kılavuzluk<br />
eder. o önde giden kendi nuruna uymuş, onun ardına düşmüştür... o kendinden<br />
geçmiş bir halde yola düşüp giden, kendisine tabidir.<br />
O kendisine inanmıştır... sizde onun canının yayıldığı nura. O nur alemince inanın.<br />
Yarım akıllıda kendisine bir akıllıyı göz etmiş, göz diye bu akıllıyı bilmiş tanımıştır.<br />
Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atmıştır... bu suretle onunla göz sahibi<br />
olmuş,çevikleşmiş ululaşmıştır.<br />
Bir arpa ağırlığınca bile aklı olmayan eşeğe gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk<br />
etmiştir. Az,çok... bir yol da bilmez. Fakat yine de bir kılavuzun ardına düşmekten<br />
sıkılır, arlanıp utanır. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde gah topallayıp meyus olarak,<br />
gah koşup yortarak gider durur.<br />
Bir kandil yoktur ki önünde tutsun, önünü görsün... hatta yarım bir ışık bile bulamaz<br />
ki ondan bir nur dilensin. Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki<br />
ölsün, kendisini ölü bilsin. O akıllıya karşı tam bir ölü hale gelsin de kendisini aşağılık<br />
yerden dama yüceltsin!<br />
Tam aklın yoksa kendini ölü hale getir... sözü diri bir akıllıya sığın. Böyle olmayan<br />
adam diri değildir ki İsa’ya hemdem olsun... ölü değildir ki İsa’nın ölüleri dirilten<br />
nefesine mazhar olsun. Kör canı her yana adım atar, sıçrar durur ama bir türlü<br />
kurtulamaz.<br />
A inatçı, bu, içinde üç büyük balık bulunan gölcüğün hikayesine benzer. “Kelile” de<br />
okumuşsundur ama o kabuktan ibarettir, bu anlatışımızsa canın ta içidir.<br />
Birkaç balıkçı, o gölcüğün yanından geçtiler, o balıkları gördüler. Derhal koşup ağ<br />
getirmeye gittiler. Balılar bunu anladılar... içlerinden akıllı olan yola düştü; hiç de<br />
gidilmesi istenmeyen o güç yola yürüdü. Bunlarla danışmayayım dedi türlü, türlü<br />
fikirlerde bulunur, azmimi gevşetirler. Yurtlarının sevgisine kapılırlar; tembellikleri,<br />
bilgisizlikleri bana da sirayet eder.<br />
Danışmak için bir iyi ve diri kişi lazım ki seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri<br />
Ey yolcu yolcuyla danış, kadınla değil... çünkü kadının reyi seni topal eder. Vatan<br />
sevgisinden dem vurma; durma,yürü... vatan oradadır, burada değil canım efendim!<br />
Vatan istiyorsan ırmağın o tarafına geç... bu doğru hadisi eğri ve yanlış okuma!<br />
Hadiste aptes alınırken yıkanan her uzuv için ayrı dua rivayet edilmiştir. Burnunu<br />
yıkar, burnuna su çekerken gani Allahdan cennet kokusu iste. İste de bu koku, seni<br />
cennete çeksin götürsün... gül kokusu gül bahçesinin delilidir.<br />
Aptes bozduktan sonra yıkanırken de okunacak virt edilecek dua şudur: Yarabbi sen<br />
beni bu pislikten arıt. Benim elin buraya yetişti, burasını yıkadı... elim canımı<br />
yıkamada gevşek.<br />
Adam olmayanların canları, ihsanınla adam olmuştur... canlara erişen, senin lütuf ve<br />
kerem elindir. Ben aşağılık bir kişiyim... buna kudretim yetişti. Ey kerem sahibi Allah,<br />
arıtmaya kudretim olmayan iç pisliğimi de sen temizle! Rabbim ben pislikten derimi<br />
yıkadım, arıttım... içimi de hadiselerden sen yıka, arıt!<br />
Birisi aptes bozduktan sonra temizlerken “Yarabbi, beni cennet kokusu ile eş et” diye<br />
dua etti. Birisi duyup dedi ki: “Güzel dua ettin ama deliği kaybetmişsin! Bu dua,<br />
apteste burna su verilirken okunacak dua... sen burun duasını oturak yerini yıkarken<br />
okuyordun!”<br />
Hür kişi cennet kokusunu burnundan duyar... hiç oturak yerinden cennet kokusu gelir<br />
mi<br />
Ey aptal kişilere karşı alçaklık gösterip de padişahlara karşı ululanan, o ululuk,<br />
aşağılık adamlara karşı olursa güzeldir, iyidir... fakat kendine gel, tersine hareket<br />
etme; bu, senin yolunu bağlar!<br />
Gül, burun için bitti,yetişti... a hoyrat adam koku almak burnun işidir. Ey yiğit, gül<br />
kokusu burun içindir... bu aşağıdaki delik, o kokunun yeri değildir. hiç buradan sana<br />
cennet kokusu gelir mi Sana koku lazımsa yerinden ara!<br />
Bunun gibi “Vatanı sevmek imandandır” hadisi de doğru ama hocam, önce iyice vatanı<br />
tanı!<br />
O akıllı balık dedi ki: Bir yol bulayım da gönlümü şunlarla danışmadan, şunların reyine<br />
uymadan çekip çevireyim. kendine gel şimdi danışma zamanı değil; yola düş... Ali gibi<br />
kuyuya ah et. O ahın mahremi pek azdır... geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü.<br />
Bu gölcükten denize doğru git... denizi ara, şu girdabı bırak.<br />
Göğsünü ayak yaptı da yola düştü... çekingen balık, o tehlikeli yerden ta nur denizini<br />
kadar yürüdü, denize ulaştı. Ardına köpek düşen ceylan, hayatından bir damar bile<br />
kalsa koşar ya... işte o da onun gibi koşmaktaydı. Artık köpek varken tavşan<br />
uykusuna dalmak hatadır... zaten korkan adamın gözüne uyku girer mi<br />
O balık gitti deniz yolunu tuttu... pek uzun olan o yola düştü. Bir hayli zahmetler çekti,<br />
fakat sonun da emniyet ve afiyet makamına yetişti. Kendisini uçsuz bucaksız, hiçbir<br />
yandan kıyısı görünmez denize attı.<br />
Derken balıkçılar ağ getirdiler... yarı akıllının neşesi bozuldu, ağzının tadı kaçtı. Dedi<br />
ki: Fırsatı teptim, nasıl oldu da o yol gösterene arkadaş olmadım O ansızın gitti...<br />
gitti ama benim de hararetle ardına düşmem gerekti. Fakat geçene acınmak hatadır...<br />
gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur.<br />
Birisi hileyle tuzağına bir kuş düşürdü. Kuş, ona dedi ki: Ey ulu hoca. Sen birçok<br />
öküzler, koyunlar yedin... birçok develer kurban ettin. Dünyada onlarla bile<br />
doymadın... benimle de doymazsın sen! Beni bırak da sana üç öğüt vereyim... bak<br />
bakalım aptal mıyım, akıllı mıyım Birinci öğüdü elimdeyken vereyim, ikincisini<br />
samanla karışık balçıktan yapılma damının üstünde. Üçüncüsünü de ağacın üstünde<br />
veririm... bu üç öğütle bahtın iyileşir.<br />
Elindeyken vereceğim öğüt şu: Olmayacak söze kim söylerse söylesin inanma. Bu ulu<br />
öğüdü elindeyken verip azat oldu, duvarın üstüne konup, dedi ki: Geçmiş gitmiş şeye<br />
gam yeme... fırsatını kaybettin mi üzülme artık! Sonra “Şu küçücük bedenimde on<br />
dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci var. Seni de oğullarını da devlete eriştirdi... o<br />
inci senin hakkındı... fakat kısmetin değilmiş, kaçırdın... öyle bir inci dünyada<br />
bulunmaz” dedi.<br />
Adam gebe kadın doğururken nasıl feryat ederse öyle bağırmaya başladı. Kuş dedi ki:<br />
Sana geçmiş şeye gam etme diye nasihat etmedim mi, mademki geçip gitti, neden<br />
gam yersin Ya öğüdümü anlamadın, yahut da sağırsın sen. Sonra bir de sana<br />
sapıklığa düşme olmayacak söze sakın inanma demedim mi Bu ikinci öğüdüm değil<br />
miydi Ben, kendim üç dirhem gelmem aslanım... içinde on dirhemlik inci nasıl<br />
bulunur<br />
Adam, bu söz üzerine kendine geldi, hadi dedi... o üçüncü güzel öğüdü de ver<br />
bakalım.<br />
Kuş dedi ki: Evet. Allah için o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü sana bedava<br />
söyleyeceğim ha! Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum<br />
saçmaktır. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez... ey öğütçü, ona hikmet<br />
tohumunu pek saçma.<br />
Öbür balık, o bela çağında aklının gölgesinden ayrı düştü de dedi ki: O, denize vardı,<br />
gamdan azat oldu... ben öyle bir iyi arkadaştan ayrıldım.<br />
Fakat artık onu düşünmeyeyim de kendi kendime bir çare bulayım... şimdi kendimi ölü<br />
göstereyim ben... suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtı mı aşağıya verip kendimi<br />
Salı vereyim... su, nereye götürürse gideyim. Yüzen kişi gibi değil de adeta bir saman<br />
çöpü gibi su üstünde sürükleneyim. Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım...<br />
ölümden önce ölmek, azaptan kurtuluştur.<br />
Ey yiğit ölümden önce ölmek emniyettir... bize Mustafa böyle buyurdu. Dedi ki: Size<br />
ölüm, sınamalarla gelmeden hepiniz ölün. Balık, güya öldü, karnını yukarıya çevirdi...<br />
su, onu gah yukarıya çıkarıyor, gah aşağıya alıyordu.<br />
Balıkçıların her biri eyvah dediler... en iyi balık öldü... hepsi de pek kederlendi. Balık<br />
onların eyvah demelerinden sevindi... bu oyunla kılıçtan kurtuldum galibi dedi.<br />
Balıkçının biri onu yakaladı... tuh yazıklar olsun deyip fırlattı, torağa attı. Balık çırpına<br />
çırpına gizlice suya fırladı gitti. Öbür ahmak, ıstıraplar içinde kalakaldı. O ahmak<br />
sıçrayıp kilimini kurtarmak için sağa sola çırpındı durdu.<br />
Fakat avcılar ağı attılar... ağın içinde kaldı; ahmaklık onu ateşe attı. Ateş üstünde tava<br />
içinde ahmaklıkla eş oldu. Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona “sana hiç<br />
korkutucu bir zat gelmedi mi ” diyordu.<br />
O da, o işkencenin, o belanın içinde kafirlerin canları gibi “Evet, geldi” demekteydi.<br />
Sonra da eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam, denizden başka<br />
yerde yurt tutmam... bir gölcükte oturmam artık.<br />
Uçsuz bucaksız bir su ararım da emin olayım... ebediyen emniyet ve sıhhat içinde<br />
ömür süreyim diyordu.<br />
Akıl, ona diyordu k: Ahmaklık, seninle değil mi Ahmaklıkla ahde vefa edilmez.<br />
Ahitlerde vefa etmek, akılla olur... sense aklın yok a eşek değerli. Akıl, ahdini<br />
hatırlar... akıl, unutkanlık perdesini yırtar. Aklın olmadı mı unutkanlık, sana hakim<br />
olur... sana düşmanlık eder, tedbirini bozar.<br />
Aşağılık pervane, aklının azlığından kendini ateşe vurur... ateş, ateşin yakıcılığı,<br />
ateşin sesi, aklına bile gelmez. Fakat kanadı yandı mı tövbe eder ama hırsı ve<br />
unutkanlığı yine onu ateşe atar. Bir şeyi kavramak, anlamak, hıfzetmek ve<br />
hatırlamak, aklın işidir... akıl bunların derecesini yüceltir.<br />
İnci olmayınca parlaklığı nasıl olur da bulunur Hatırlatan olmayınca adam, o işten<br />
nasıl kaçınır Bu vakitsiz istek de sahibinin akılsızlığındandır. Çünkü ahmaklığın nasıl<br />
bir huyu vardır Göremez ki!<br />
O, nedamet zahmetinin sonucudur... define gibi aydın olan aklıdan gelmez. Zahmet<br />
geçti mi o nedamet de yok olur gider... o tövbe ve nedamet, toprak değerinde bile<br />
değildir. o nedamet, gam ve elem karanlığı yüzünden yükünü bağladı... fakat gündüz<br />
geldi mi gecenin sözünü mahveder.<br />
O gam karanlığı gitti de hoşluk vakti geldi mi gönülden de onun neticesi, o derdin<br />
doğurduğu nedamet geçip gider.<br />
O adam, tövbe eder ama akıl piri ona “Tekrar dünyaya döndürülseler yine yapma<br />
denen şeylere bulaşırlar. Onları yaparlar” diye bağırıp durur.<br />
Ey yiğit, akıl, şehvetin zıddıdır... şehveti dokuyan akla akıl deme. Şehvete mağlup<br />
olana vehim de... vehim, halis akıllar altınının kalpıdır. Vehimle akıl, mihenk<br />
olmadıkça meydana çıkmaz. Her ikisini de hemen mihenge vur. Bu mihenk de<br />
KURANDIR. Peygamberlerin halidir... mihenk kalpa gel der. Gel de benim yüzümden<br />
ne hale girdiğini gör... çünkü sen benim ne inişimin ehlisin ne çıkışımın.<br />
Aklı bir testere ikiye biçse o ateşteki altın gibi yine gülümser. Vehim, alemleri yakan<br />
Firavundur; akıl, canları parlatan aydınlatan Musa’nındır. Musa, yokluk yoluna gitti...<br />
Firavun, ona dedi ki: Sen kimsin Musa, ben akılım... ululuk ıssı Allahnın elçisiyim...<br />
Allahnın ulu burhanıyım, azgınlıktan insana emniyet veren kişiyim ben.<br />
Firavun dedi ki: Sus, huyluyu bırak da sen bana eski adını söyle. Musa dedi ki: Benim<br />
nispetim, Allahnın şu toprak yurdunadır... asıl adım da onun kullarının en aşağısı. Ben<br />
o Allahnın kulunun oğluyum... onun cariyesiyle kulundan doğmuşum. Asıl mensup<br />
olduğum topraktır; su ve balçıktır... Allah suya toprağa canla gönül vermiştir.<br />
Bu toprak bedeninim dönüp gideceği yer de yine toraktır... senin gideceğin yer de<br />
topraktır a mağrur. Bizim de bütün serkeşlerin de aslı topraktır. Hepimiz<br />
topraktanız... buna da yüz türlü nişane var. Bedenine toraktan yardım gelmededir...<br />
boynun toraktan biten gıdalarla düzelip kalınlaşmadadır.<br />
Can gitti mi beden o korkunç, mezar da toprak olur gider. Sen de, biz de, sana<br />
benzeyenlerde hep toprak olurlar... senin mevkiin rütben de kalmaz.<br />
Firavun dedi ki: Bundan, bu soydan başka bir adın daha var senin... sana ne ad daha<br />
ala yaraşır. Firavunun kulu kullarının kulu... bedeni, canı, önce onun nimetleriyle<br />
beslenip yetişen kul. Asi, azgın ve pek zalim kul... kötü işi yüzünden yurttan kaçan<br />
kul. Kanlı katil, gaddar,hak bilmez kul... artık sen bu sıfatlara bak da var kıyas et<br />
nesin<br />
Gariplikte hor, yoksul, çıplak bir kul, öyle bir kul ki ne bizim hakkımızı tanır,ne bize<br />
şükreder.<br />
Musa şöyle cevap verdi: Haşa... o padişaha, padişahlıkta kimse şerik olamaz. Mülk ve<br />
devlette tektir, eşi yok. Kullarına ondan başka başbuğ yoktur.<br />
Halkına ondan başka kimse sahip değildir. helake düşmüş kişiden başka kimse ona<br />
şeriklik davasına kalkışamaz. Beni nakşeden, bana bu sureti veren odur; nakkaşım<br />
odur benim... başkası bu davaya kalkışırsa zalimdir. Sen benim kaşımı bile yaratmaya<br />
kadir değilsin... böyleyken Nasıl olur da beni yarattığını söyleyebilirsin<br />
Asıl o gaddar, o azgın sensin ki Allah’a şerik olmak davasına düşmüşsün. Ben bir kötü<br />
kişiyi öldürdüysem ne nefsime uyduğumdan öldürdüm, ne de eğlence için. Ben bir<br />
yumruk indirdim o da derhal ölüverdi... zaten canı yoktu can verdi geberdi gitti.<br />
Ben bir köpek öldürdüm... fakat sen peygamber oğullarını, yüz binlerce suçsuz,<br />
ziyansız çocukları öldürdün ya! Onları öldürdün; hepsinin kanı senin boynundadır...<br />
bakalım hele, bu kan içmeden başına neler gelecek<br />
Yakup soyunu öldürdün... maksadın da hep beni öldürmekti, bunu umuyor, bunu<br />
istiyordun sen! Allah, seni kör etti de beni seçti... nefsinin pişirip kotardığı hile, baş<br />
aşağı geldi.<br />
Firavun dedi ki: Bunları bırak hele... şüphesiz benim hakkım, tuz ekmek hakkı buydu<br />
ha. Beni halkın önünde rezil rüsvay edesin... aydın günü gönlüme karartasın... sen de<br />
olan hakkıma karşılık yapacağın bumu senin<br />
Musa, kıyamet gününün horluğu daha güçtür... hayırda, şerde bana riayet etmezsen<br />
kıyamette halin bundan beter olur. Bir pirenin acısına tahammülün yok; yılanın<br />
acısına nasıl tahammül edeceksin Görünüşte senin işini yıkıyorum ama bir dikeni gül<br />
bahçesi haline getiriyorum dedi.<br />
Birisi geldi yeri bellemeye, sürmeye başladı. Aptalın biri dayanamayıp feryat etti. Dedi<br />
ki: Bu yeri neden yıkıyorsun... neden yarıyor dağıtıyorsun<br />
Adam dedi ki: A ahmak, yürü git... benimle uğraşma! Sen, yapılmayı yıkılmada bil. Bu<br />
yer, böyle çirkin ve yıkık bir hale gelmedikçe nasıl olur da gül bahçesi, buğday tarlası<br />
haline gelir. Düzeni alt üst olmadıkça nasıl olur da bostanlık, ekinlik olur; mahsul ve<br />
meyve yetiştirir Yarayı neşterle deşmedikçe iyileşir onulur mu hiç Ahlatın, ilaçla<br />
yıkanmadıkça hastalığın nasıl geçer, nasıl şifa bulursun<br />
Terzi kumaşı paramparça eder... bir kimse çıkıp da o sanatını bilen terziye, bu canım<br />
atlası neden bu hale getirdin... neden kestin; ben kesik kumaşı ne yapayım der mi<br />
Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı Marangoz, demirci ve<br />
kasap da bunun gibi yıkıp yakıp harap etmezler mi O halileyi, belileyi dövmek, onları<br />
adeta telef etmek, bedenin yapılmasıdır. Buğdayı değirmende ezmeseydin ondan<br />
ekmek yapabilir miydi<br />
A balık, yediğim tuz ekmek, seni ağından kurtarmak için beni böyle uğraştırıyorsun<br />
ya! Musa’nın öğüdünü kabul edersen sonu kötü olan böyle bir oltadan kurtulursun!<br />
Kendini hayli zamandır heva ve hevese kul, köle ettin... yeter artık! Küçücük bir kurdu<br />
ejderha haline getirdin. Ben de senin ejderhana karşı ejderha getirttim... onunla<br />
anbean seni ıslah etmek niyetindeyim. Onun nefesi, bunun nefesiyle tutulsun...<br />
ejderham, o ejderhayı mahvetsin!<br />
Eğer razı olursan iki yılandan da kurtulursun... yok, razı olmazsan o ejderha, canını<br />
kökünden siler süpürür, seni mahveder!<br />
Firavun dedi ki: Pek usta bir büyücüsün... bu ülkeye bir ikiliktir saldın. Gönlü bir olan<br />
halkı iki bölüğe ayırdın... öyledir; büyücülük, dağa, taşa bile tesir eder... onları bile<br />
yarar, yıkar.<br />
Musa şöyle cevap verdi: Ben, Allah emirlerine gark olmuşum... hiç Allah adı ile<br />
büyücülük görülmüş şey midir<br />
Büyücülüğün temeli gaflettir, kafirliktir... halbuki Musa’nın canı, din meşalesidir. A<br />
çirkin, ben büyücülere benzer miyim Nefesine Mesih bile haset etmededir benim.<br />
A cenabet, benim nerem büyücülere benzer Kitaplar, canımda nurlanır, ışıklanır.<br />
Fakat sen heva ve heves kanadı ile uçtuğun için benim hakkımda şüpheye<br />
düşüyorsun. Kim hilebazlarla canavarların işini işlerse elbette kerem sahipleri<br />
hakkında şüphelenir.<br />
Sen, bir alemin cüzüsün... ne olursan ol, mutlaka o alemin külünü kendi sıfatlarında<br />
görürsün sen, azgın herif!döndün de başın döndü mü gözüne ev de dönüyor görünür.<br />
Gemiye binersin; gemi hareket etti mi deniz kıyısını yürüyor görürsün! Bir savaştan,<br />
bir çekişten canın daralırsa bütün dünyayı dar görürüsün!<br />
Dostların dilediği gibi hoşluğa erersen, gönlün hoş olursa bu alem, sana gül bahçesi<br />
görünür.<br />
Nice kişiler, ta Hint ülkesine, Herat şehrine dek vardılar da oralarda alış verişten<br />
başka bir şey bulamadılar! Niceler, Türkistan’a, Çin’e vardılar da oralarda hileden,<br />
tuzaktan başka bir şey görmediler!<br />
Sefere giden renkten, kokudan başka bir şey göremezse söyle ona: Bütün iklimleri<br />
dolaşsın; hep bunu görür. Öküz Bağdat’a geliverir... bir ucundan öbür ucuna kadar<br />
şehri dolaşır... bütün o yaşayıştan, o güzelliklerden, o lezzetlerden ancak ve ancak<br />
sokaklardaki karpuz kabuğunu görür! Öküzün yahut eşeğin seyrine layık olan şey,<br />
sokaklara atılan samanlarla yolarda biten otlardır!<br />
Tabiat mıhına kurumuş et gibi asılı kalan kişinin canı, sebeplere bağlanmıştı... bundan<br />
ötesini göremez. Ey baş köşede oturan ulu kişi, sebeplerin kalktığı ova, Allahnın geniş<br />
yeryüzüdür. Orada can, her an suret değiştirir... her an yeniden yeniye ve apaçık bir<br />
alem görür.<br />
Fakat bir sıfata kapılmış, o sıfatla donup kalmış kişiye, cennette, cennet ırmaklarının<br />
kıyısında, olsa orası yine kötü ve çirkin görünür!<br />
Cihanı görme çerçeven anlayışıncadır... pak kişilerin sence perde ardında olması,<br />
onları görmemen, pis duygundandır. Bir zaman duygunu görüş suyuyla yıka...<br />
sofilerin çamaşır yıkamaları budur, böyledir... bunu böyle bil. Sen temizlendin mi<br />
perde yırtılır... pak kişilerin canları sana görünmeye başlar.<br />
Bütün alem nurla, suretlerle dolsa o güzellikten ancak göz haberdar olur. Gözünü<br />
yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulağını açarsan, kulak der ki: Ben<br />
sureti göremem... ancak suret, bir ses verirse o sesi duyarım. Bilirim, bilirim ama<br />
kendime ait olan şeyleri bilirim... bana ait şey de harften, sesten başka bir şey<br />
değildir. kendine gel, hadi ey burun... şu güzeli gör, desen imkanı yoktur.<br />
Sana der ki: Mis, yahut gülsuyu olursa koklarım... benim işim budur, bilgim bu<br />
kadardır. Ben o baldırı gümüşe benzeyen güzeli nasıl görürüm Aklını başını devşir de<br />
yapamayacağım şeyi teklif etme bana! Eğri duyguda eğriden başka bir şey göremez...<br />
onun önüne ister eğri getir, ister doğru. Hocam şaşı göz bil ki tek göremez.<br />
Sen de Firavunsun... tepeden tırnağa kadar hile ve riyadan ibaretsin... onun beni<br />
kendinden farklı görmemektesin. A eğri görüşlü, sen bana kendi gözünle bakma,<br />
benim gözümle bak da biri, iki görme! Bana, bir an olsun benim gözümle bak da<br />
varlıktan öte bir meydan gör. Darlıktan da kurtul, addan, şöhretten de... aşk içinden<br />
aşk gör vesselam. Bil ki beden çerçevesinden kurtuldun mu kulağın da göz olur,<br />
burnun da.<br />
O tatlı dilli padişah doğru söylemiştir: Ariflerin her kılı göz kesilir. Göz evvelce göz<br />
değildi... o, rahimde bir et parçasından ibaretti. Yağ parçası görmeye sebep olmaz<br />
oğlum... öyle olsaydı hiç kimse rüyada görülen şeyleri göremezdi. Mesela şeytan ve<br />
peri de görür... fakat ikisinin gözünde yağ parçasına benzer bir şey yoktur.<br />
Nurun yağla ne münasebeti var Fakat yaratıcı sevgi ihsan edici Allah bu münasebeti<br />
bağışlamıştır işte! İnsan topraktan yaratılmıştır fakat toprağa benzemez ki... cinlerin<br />
ateşle bir münasebeti yoktur; fakat onlar da ateşten yaratılmışlardır. Perinin aslı<br />
ateştir; fakat dikkat edersen ateşe hiç benzemez.<br />
Kuş, havadan yaratılmış olmakla beraber havaya nereden benzer Allah, münasebeti<br />
olmayan şeylere münasebet verdi.<br />
Bu fer’lerin asıllarıyla münasebeti vardır... Allah onlara bu münasebeti vermiştir;<br />
fakat bu münasebete akıl ermez, keyfiyeti bilinmez! İnsan hiçbir değeri olmayan<br />
topraktan meydana gelmiştir... fakat bu oğlun,babası ile ne münasebeti var<br />
Bir münasebeti varsa bile akıldan gizlidir, keyfiyetine akıl ermez; akıl nereden bu<br />
münasebeti izleyecek bulacak Yele göz vermemiş olsaydı Ad kavmini nasıl fark<br />
ederdi Mümini nasıl olur da düşmandan ayırt eder... şarabı, nasıl olur da testiden<br />
fark ederdi<br />
Nemrut’un yaktığı ateşe göz olmasaydı Halil’e nasıl olur da, kendisini zahmetlere<br />
sokup saygı gösterirdi Nil’in gözü olmasaydı, görmeseydi, Kıpti ile İsrail oğullarını<br />
nasıl ayırt edebilirdi Dağda taşta görüş yoktu da nasıl Davut’a yar oldu Bu<br />
yeryüzünün can gözü yoktu da Karun’u neden öyle sömürüp yuttu Hannane direğinin<br />
gönül gözü olmasaydı o tek kişinin, o eşsiz erin ayrılığını görür müydü Kırık taşlar,<br />
görmeselerdi avuç içinde nasıl şahadet ederlerdi<br />
A akıl, sen kanatlarını aç da “İza zülziletil arzu zilzaleha” suresini oku! Kıyamet günü<br />
bu yeryüzü, görmeseydi iyiye kötüye nasıl şahadet ederdi ki Halbuki halini,<br />
kendisinde olan haberleri söyleyecek... yeryüzü bize sırlarını açacak. Beni senin gibi<br />
bir padişaha göndermesi de bir delildir... gönderen bilir ki. Böyle bir illete böyle bir<br />
ilaç lazım bu ilaç, o umulmaz yarayı kolayca iyileştirecek elbet. Bundan önce rüyalar<br />
görmüştüm... Allahnın beni seçip göndereceğini anlamıştım. Ben elime asayı ve nuru<br />
alacak, senin gibi bir küstahın boynuzunu kıracaktım. Bunun için kıyamet gününün<br />
sahibi olan Allah sana çeşit çeşit rüyalar gösteriyordu.<br />
Bunlar senin kötü içine, azgınlığına layık rüyalardı. Bunların sana, senin haline tam<br />
uygun olduğunu bildirmek diliyordu. Allah, sana bunları gösteriyordu ki onun hikmet<br />
sahibi ve her şeyden haberdar, aynı zamanda derman kabul etmez dertlerin<br />
dermanını ihsan eder bir Allah olduğunu bilesin.<br />
Fakat sen bu rüyaları tevile kalkıştın... kör ve sağır kesildin, bunlar; ağır uykudan<br />
meydana gelen hayaller dedin. Doktorlarla müneccimler de kendilerinde olan nur<br />
pırıltısı ile tabirini gördüler, fakat tamahlarından hakikati söylemediler. Kederlenmek,<br />
devletine bir gussa gelmek, senin devletinden, padişahlığından uzaktır. Ya çeşitli<br />
gıdalardan, yahut yemekten insan, hep böyle rüyalar görür dediler. Çünkü gördüler ki<br />
sen öğüt istemiyorsun, kaba ve hoyratsın, kan içicisin... yok, yoksul huylu değilsin!<br />
Padişahlar, bir iş için kan dökerler ama merhametleri kızgınlılarından üstündür.<br />
Padişahın Allah huyuyla huylanması gerektir. Allahnın gazabın arıktır. Şeytan gibi<br />
gazabının üstün olması gerekmez, öyle olursa hile yüzünden lüzum yokken kan döker!<br />
Namussuzların hilmi gibi halim olması da doğru değildir... çünkü karısı da orospu olur<br />
cariyesi de! Halbuki sen, gönlünü şeytan evi haline getirdin... kinini, kendine kıble<br />
yaptın. Keskin boynuzların nice ciğerleri deldi... işte şu asam, senin küstah boynuzunu<br />
kırdı!<br />
Cisme mensup askerler, ruhanilerin kalelerine saldırırlar. O taraftan tertemiz birisi<br />
gelmesin diye gayb derbendine hücum ederler. Gaziler, savaşa pek gitmediler mi<br />
kafirler, yürür saldırılar. Gayb gazileri, hilimlerinden sana saldırmazlar kötü gidişli.<br />
Gayb derbentlerine saldırdın... gayb erlerinin bu tarafa gelmemesini diledin!<br />
Ata bellerine, ana rahimlerine pençe attın... kötülükle yolu kesmek istedin! Ululuk ıssı<br />
Allahnın soy sop yetişmesi için açtığı ana yolu sen nasıl kapatabilirsin A inatçı, sen<br />
derbentleri tuttun ama körlüğüne rağmen, yine bir er çıktı işte.<br />
İşte o çıkan er benim... senin maksadını yıkıp yakarım; Allahnın adı ile senin adını<br />
sanını yok ederim! Sen var, derbentleri iyice tuta dur... ne vakte dek sakalına bıyığına<br />
gülüp duracaksın Kader bıyığını sakalını birer birer yolar... nihayet kadere karşı<br />
çekinmenin fayda vermediğini anlarsın. Senin bıyığın sakalın mı daha kuvvetlidir,<br />
Ad’ın bıyığı sakalı mı Onların nefesinden şehirler titrer dururdu.<br />
Sen mi daha inatçısın Semud mu Varlık alemine onlar gibisi gelmedi gitti. Bunlardan<br />
yüz tanesini daha söylesem fayda yok; sen sağırsın... duyarın da duymazlıktan<br />
gelirsin!<br />
Söylediğim sözden tövbe ettim; tam senin ilacını yaptım. Bu ilacı senin ham sakalına<br />
korum da pişer, yahut da yanar... sen de ebedi olarak yaralı kalırsın. Bu suretle de<br />
bilirsin ki Allah, her şeyi bilir... her şeye, ona layık olan ilacı verir ey düşman. Ne vakit<br />
bir eğrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da onun ardından derhal layığını<br />
görmedin<br />
Ne zaman gökyüzüne bir nefes bir dua gönderdin de ardınca ona benzer bir iyilik<br />
gelmedi Dikkat etsen, uyanık olsan her an, yaptığın işin cevabını görürsün!<br />
Dikkat ederde ipe sarılırsan senin için kıyametin gelmesine hacet yok. Remiz ve<br />
işareti gören kişiye açık söz söylemeye ihtiyaç var mı Bu bela sana aptallığından<br />
gelir... nükteleri remizleri anlamazsın!<br />
Gönül kötülük yüzünden karardı da kapkara oldu mu artık anla... burada<br />
sersemleşmenin lüzumu yok! Yoksa o karalık, sana bir ok olur... sersemliğinin cezası<br />
sana erişir! Ok gelmezse lütuf ve kerem yüzünden gelmez; o kötülük görülmediğinden<br />
değil.<br />
Kendine gel de eğer sana gönül gerekse dikkat et... çünkü her işin ardından senin için<br />
bir şey meydana gelir. Himmetin bundan fazla olursa dikkatle işin, daha yücelir.<br />
Sen de görünüşte kapkara bir demire benzersin ama kendini cilala, cilala! Bu suretle<br />
de gönlün, suretlerle dolu bir ayna kesilsin; ona her cihetten gümüş bedenli bir güzel<br />
aksetsin! Demir gerçi karadır nursuzdur... fakat cilalamak ondaki karalığı giderir.<br />
Demir cilalanır, yüzünü güzelleştirir... bu suretle suretler onda görünebilir. Topraktan<br />
yaratılan beden kabadır, karadır ama cila kabul eder, onu cilala. Cilala da onda gayb<br />
şekilleri yüz göstersin... huri ve melek akisleri görünsün!<br />
Allah bil ki sana bir akıl cilası vermiştir... onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır. A<br />
binamaz, cilalanmayı bırakmışsın da heva ve hevesinin iki elini de açmışsın. Heva ve<br />
heves kapandı mı eli açılır. Gayb aynası olan demirde bütün suretler görünür. İçini<br />
kararttın, paslattın, işte “Yeryüzünde fesada çalışırlar” ayetinin manası budur.<br />
Şimdiye kadar böyle hareket ettin durdun artık böyle harekette bulunma... suyu<br />
kararttın, daha ziyade karartma. Bulandırma da bu su durulsun... o suyun içinde ay ve<br />
yıldızları tavaf eder gör. Çünkü insan ırmak suyuna benzer... bulandı mı artık onun<br />
dibini göremezsin. Irmağın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu... sakın bulandırma o<br />
saf ve durudur.<br />
İnsanların canı havaya benzer... tozla karıştı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü<br />
göstermez. Güneşin görünmesine mani olur... fakat tozu gitti mi saf ve parlak bir hale<br />
gelir. Canın kapkara olmakla beraber Allah, kurtuluş yolunu bulasın diye sana rüyalar<br />
göstermiştir.<br />
Allah, sonunda olacak şeyleri kudretiyle kapkara demirde gösterdi. Bu suretle senin<br />
daha az kötülük etmeni diledi... fakat sen, hep bunları gördüğün halde daha beter<br />
oluyordun! Sana rüyada kötü şeyler gösterdi... onlardan ürktün, halbuki o kötü şeyler<br />
senin suretindi. Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!<br />
Tükürmüş de sen çirkinsin, layığın ancak bu demiş, aynada çirkinliğim, senin<br />
çirkinliğin a kör ve aşağılık adam! Bu pisliği de kendi çirkin yüzüne bulaştırdın, bana<br />
değil... çünkü ben apaydınım demiş!<br />
Sen gah elbiseni yanmış gördün; gah ağzın tutulmuş, gözün kör olmuş gördün. Gah<br />
bir canavar kanına kastetti... gah yırtıcı bir hayvan, başını ısırdı! Kendini gah lağıma<br />
baş aşağı düşürüyorsun gördün... gah kanlı sellerde gark olmuşsun gördün. Bazen<br />
rüyada bu tertemiz gökyüzünde sana “kötüsün, kötüsün, kötü” diye ses geldi... bazen<br />
dağlardan apaçık “hadi git be sen de ashabı şimaldensin” sesini duydun! Bazen her<br />
cansız şeyden “Firavun, ebediyen cehenneme düştü gitti” sedasını işittin!<br />
Bundan beter rüyalar da gördün... fakat utancından söyleyemiyorsun ki ters tabiatın<br />
büsbütün tersleşmesin, kızmayasın.<br />
Ey öğüt kabul etmeyen azıcığını söylüyorum sana... bu azıcığı duy da bil ki ben<br />
biliyorum. Gördüğün rüyaları ve başına gelecek işleri düşünmemek için kendini ölü ve<br />
kör ettin. Ne vakte dek kaçacaksın İşte hileler düzen anlayışın körlüğü, önüne geldi<br />
çattı.<br />
Kendine gel, bundan böyle çekin artık... çünkü Allah keremiyle tövbe kapısı açıktır.<br />
Tövbenin batı tarafında bir kapısı vardır, kıyamete kadar açıktır, o kapıdan yüz<br />
çevirme! Cennetin Allah rahmetiyle sekiz tane kapısı var... oğul, o sekiz kapıdan birisi<br />
de tövbe kapısıdır.<br />
Öbürlerinin hepsi de bazen açılır, bazen kapanır... fakat tövbe kapısı hep açıktır. Bunu<br />
ganimet bil... kapı açık, hasetçinin körlüğüne rağmen derhal pılını pırtını oraya çek.<br />
Kendine gel de benden bir öğüt kabul et, karşılık olarak dört şey al! Firavun, o bir<br />
öğüt, hangi öğüt O tek öğüdü bana birazcık anlat dedi.<br />
Musa dedi ki: O tek öğüt şu: Apaçık şöyle deki Allah tektir, ondan başka tapacak<br />
yoktur. Göklerin yıldızların... insanlarla şeytanların cin ve perilerin, kuşların yüce<br />
yaratıcısıdır. Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı o dur... ülkesinin sınırı yoktur,<br />
kendisinin benzeri yoktur. Firavun ey Musa dedi... buna karşılık bana vereceğin o dört<br />
şey nedir onları da söyle. O güzel vaadin lutfiyle kafirliğin çarmıhı gevşesin. Belki bir<br />
ganimet olarak elde edeceğim o hoş vaatler yüzünden yüz batmanlık küfür kilidim<br />
açılır... belki bal ırmağının tesiri ile bedenimdeki kin zehri ballaşır.<br />
Yahut o tertemiz süt ırmağının aksiyle esir aklım bir an olsun beslenir. Yahut o şarap<br />
ırmaklarının aksiyle sarhoş olur da Allah emrinin zevkinden bir koku alırım. Yahut<br />
ırmakların letafetinden çorak ve yıkık bedenim tazelenir. Çorak bedenimden bir<br />
yeşillik meydana gelir... dikenliklerim cennet-i Me’va kesilir. Belki cennetin ve dört<br />
ırmağın aksiyle can, Allah, yardımına mazhar olur da sevgiliyi aramaya koyulur.<br />
Nitekim cehennemin aksiyle de ateş kesilmişim. Hak kahrı ile karışmışım.<br />
Cehennem yılanının aksiyle yılana dönmüşüm... cennet ehline zehirler yağdırma da,<br />
onları dalayıp durmadayım. Gah cehennemdeki kaynar suyun kaynamasının,<br />
köpürmesinin tesiri ile zulüm suyum, halkı çürütür eritir.<br />
Ben zemherinin aksiyle zemheri olmuşum... yahut da cehennemin aksiyle cehenneme<br />
benzemişim. Şimdi yoksul ve mazlumlara cehennemim... vay onu zebun bulursam.<br />
Musa dedi ki: O dördün birincisi, bedenin ebedi olarak sıhhatte kalır. Tıp bilgisinde<br />
söylenen illetler, ey akıllı er, bedeninden uzaklaşır. İkincisi, ömrün uzun olur... ecel,<br />
ömründen çekinir! İyi bir ömür sürdükten sonra alemden, muradına erişmeden<br />
gitmezsin. Hatta süt emer çocuğun süt istemesi gibi eceli istesin... fakat seni esir<br />
eden bir zahmet, bir dert yüzünden değil.<br />
Ölümü arasın ama bir eziyete uğrayıp aciz kaldığından değil de evin harabesinde<br />
defineyi gördüğünden. Bunun üzerine kazmayı eline alır da hiç düşünmeksizin evi<br />
yıkmaya başlarsın. Çünkü evi, definenin perdesi görürsün... bilir anlarsın ki bu bir tek<br />
tane, yüzlerce harmana mani olmaktadır. Artık bir taneyi ateşe atarsın, erlik sıfatı ile<br />
sıfatlanır, er olursun.<br />
Ey bir yaprak uğruna bağdan olan... sen yaprağa kapılıp kalan ve bu yüzden üzümden<br />
olan kurda benziyorsun. Fakat Allahnın lütfu ve keremi, bu kurdu uyandırırsa<br />
bilgisizlik ejderhası seni yer, siler süpürür.<br />
Kurt meyvelerle, ağaçlarla dolu bir bağ kesilir... işte bahtı, talihi iyi olanlar, böyle bir<br />
değişikliğe nail olurlar.<br />
Evi yık... bu Yemen akiği ile yüz binlerce ev yapılır. Hazine ev altındadır, ev<br />
yıkılmadıkça ele geçmesine çare yok... evi yıkmaktan ürkme, durma! Çünkü bu<br />
hazinenin ele geçecek bir parası ile zahmetsiz, meşakkatsiz binlerce ev yapılabilir.<br />
Nihayet bu ev zaten viran olacak... altındaki hazine de apaçık ortaya çıkacak. Fakat o<br />
vakit hazine senin olmaz... çünkü o ele geçen ganimet, ruhun evi yıkma ücretidir.<br />
“İnsan ancak çalıştığını kazanır.” O işten hiçbir ücrete sahip olamayınca, artık,<br />
eyvahlar olsun... böyle bir ay bulut altındaymış da görmedim.<br />
İyilik edip bana söylenen sözleri tutmadım... artık hazine gitti, elim bomboş diye elini<br />
ısırır, hayıflanır durursun. Mesela; sen ücretle bir ev kiralarsın... fakat o evi satın<br />
alsan bile senin değildir ki! Bu evde iş işleyesin diye kira müddeti, eceline kadardır.<br />
Dükkanda eskicilik yamacılık edersin... fakat bu dükkanının altında iki maden<br />
gömülüdür. Bu dükkan kiralıktır çabuk ol, kazmayı al da dibini kaz! Birdenbire kazma<br />
madene rastlasın da dükkandan da kurtul, yamacılıktan da. Yamacılık dediğin nedir<br />
su içmek yemek yemek... bu yamalarla köhne hırkanı yamar durursun!<br />
Bu beden hırkası daima yırtılır... sen de bu yemekle içmekle onu yamarsın. Ey talihi<br />
yaver padişah soyundan gelen, kendine gel de yamacılıktan utan. Bu dükkanın dibini<br />
bir parçacık kaz da o iki maden başını yüceltsin.<br />
Bu kiralık evin müddeti bitmeden kendine gel... yoksa bu müddet biter, sende ondan<br />
bir fayda elde edemezsin! Sonra dükkan sahibi seni dükkandan çıkarır; bu dükkanı da<br />
hazineyi elde etmek için yıkar. Sen gah hasretle başına vurursun; gah ham sakalını<br />
yolar durursun.<br />
Yazıklar olsun; bu dükkan benimdi... kör müydüm ki buradan bir fayda elde etmedim.<br />
Yazılar olsun, bu bizimdi... yel götürdü! Biz kullara da ebediyen hasretlere düşüp<br />
eyvahlar olsun demek kaldı dersin!<br />
Ben evde bir süs, bir nakış gördüm de o evin sevgisiyle kararsız bir hale geldim. Gizli<br />
hazineden haberim bile olmadı... yoksa kazma, elimde çiçek demeti kesilirdi. Ah, o<br />
zaman kazmanın hakkını verseydim şimdi gamdan kurtulmuş olurdum! Gözümü<br />
nakşa, takmış, çocuklar gibi aşk oyunlarına dalıp kalmıştım.<br />
O muradına erişmiş hakim, sen bir çocuksun... ev de nakışlarla, suretlerle dolu<br />
diyerek ne de doğru, ne de güzel söylemiştir.<br />
“İlahimane” de vasiyetlerde bulunmuş, tozu dumana ver, varlığının kökünü kazı<br />
demiştir. Firavun ey Musa dedi; kafi... gönlüm, ıstıraptan eridi gitti... artık üçüncü<br />
vaadini söyle!<br />
Musa dedi ki; üçüncüsü şu: Devletin iki kat artar, iki alemin de düşmanından arınmış<br />
devlet ve saltanatına nail olursun. Şimdiki devlet ve ikbalinden daha fazla devlete,<br />
ikbale ve ülkelere sahip olursun... şimdiki devletin savaş içindedir, o devlet sulh ve<br />
huzur içinde.<br />
Savaş aleminde sana böyle bir devlet ve ülke ihsan eden, bir gör de bak... sulhta<br />
ülkene nasıl bir sofra kurar. Keremiyle cefa zamanında onları veren, vefa zamanında<br />
seni nasıl görüp gözetir, arayıp yoklar... bir bak da gör.<br />
Firavun ey Musa, dördüncüsü nedir çabuk söyle... çünkü sabrım yetti, hırsım arttı<br />
dedi.<br />
Musa dedi ki: Daima genç kalırsın... daima saçın, sakalın katran gibi siyah, yüzün<br />
erguvan gibi kırmızı olur.<br />
Bizce rengin, kokunun değeri yoktur... fakat sen aşağılıksın, onun için aşağı alemden<br />
konuşuyorum. Renkle, kokuyla, mevki ile öğünmek, çocukları sevindirir, aldatır. İşim<br />
çocuğa düştü... gayrı çocukların ağzını kullanmam lazım!<br />
Mektebe git de sana kuş alayım, yahut kuru üzüm, ceviz ve fıstık getireyim diyeyim!<br />
Sen beden gençliğinden başka bir şey bilmiyorsun ya, al işte bu gençliği... a eşek, nah<br />
sana arpa. Yüzün hiç buruşmaz pörsümez... kutlu gençliğin hep bu halde kalır. Ona ne<br />
ihtiyarlık buruşması gelir... ne de selviye benzeyen boyun iki kat olur. Ne sendeki<br />
gençliğin kuvveti azalır, ne dişlerin ağırır, sallanır.<br />
Kadınların erkeklerden nefretine sebep olan gevşekliği kadına yaklaşmamak derdini<br />
görmezsin. Gençlik çağının parlaklığı seni öyle bir açar, neşelendirir ki Ukaşe’nin<br />
müjdesi de Peygamberi öyle açmış, öyle neşelendirmişti işte.<br />
Ahır zaman Peygamberi Ahmet Rebüyülevvel ayında göçtü... bunda hiç itilaf yoktur.<br />
Gönlü, bu göç zamanını haber alınca can ve gönülden o vakte aşık oldu. Safer gelince,<br />
bu ay bitince sefer edeceğim diye neşelendi. Her gece bu buluşmanın iştiyaki ile<br />
sabahlara kadar “Ey yücelerden yüce arkadaş” der dururdu. “Bana kim safer ayı çıktı<br />
diye müjde verirse... kim safer gitti, Rebiyyülevvel geldi diye beni muştularsa ben de<br />
onu cennetle muştular, ona şefaatçi olurum” dedi.<br />
Ukaşe gelip müjde dedi... safer çıktı gitti. Peygamber de “Ey ulu aslan, cennet<br />
senindir” buyurdu. Başka biri de gelip safer çıktı dedi... Peygamber dedi ki: O müjdeyi<br />
Ukaşe aldı. Erler, görüyorsun ya, alemden göçmeden neşeleniyorlar... şu çocuklarsa<br />
alemde kalmalarına seviniyorlar. İyi suyun tadını tatmayan kör kuşa, acı su, kevser<br />
görünür.<br />
Musa da senin saf ikbaline bir dert erişmez diye bu tarzda kerametler sayıp<br />
dökmekteydi. Firavun, pek güzel... iyi söyledin ama bir de iyi bir dostla görüşeyim,<br />
danışayım dedi.<br />
Firavun, bu sözü Asiye’ye açtı. Asiye dedi ki: A gönlü kararmış, bu vaatlere can ver.<br />
Bu sözlerde ne büyük inayetler var. Ey iyi huylu padişah, durma hemen bunları elde<br />
et. Ekim zamanı geldi... hem de ne faydalı ekim ya! Bu sözleri söyledi ve iştiyakinden<br />
ağlamaya başladı. Yerinden sıçradı, ne mutlu sana dedi... a kelceğiz, güneş başına taç<br />
oldu. Kelin ayıbını külah örter... hele o külah güneş ve ay olursa ne mutlu!<br />
Daha o mecliste bunu duyunca neden evet... yüzlerce hamt olsun demedin Bu söz,<br />
güneşin kulağına değseydi buna nail olmak ümidiyle baş aşağı yere inerdi. Hiç bildin<br />
mi, ne vaattir bu, ne lutüftur Hak İblisi arayıp soruyor adeta. O kerem sahibi, seni<br />
böyle bir lutfa, böyle bir ihsana çağırdı da nasıl tahammül ettin Şaşılacak şey. Nasıl<br />
yüreğini eritmedi bu Eritseydi iki cihandan da nasip alırdın. Adamın yüreği Allah için<br />
erirse şehitler gibi iki alemde de lütfa, ihsana mazhar olur.<br />
Gafillik de hikmettir, bu kör oluşun da bir hikmeti var... var ama neden bu dereceye<br />
kadar olsun Sermayenin çabucak elden uçmaması için gafillik, hem hikmettir, hem<br />
nimet. Fakat umulmaz bir yara haline gelmemeli... aklın ve canın zehri olmamalı,<br />
adama eziyet vermemeli. Kim böyle bir alışverişi edebilir Bir gülle gül bahçesini satın<br />
alıyorsun! Bir taneye karşılık yüzlerce ağaçlık... bir habbeye karşılık yüzlerce maden.<br />
Kim her şeyi Allah için yapar, Allah’a karşı ihlas sahibi olursa” demek, o taneyi<br />
vermektir. Bu suretle de “Allah da onun olur, her dilediğini verir” sözünün hakikati<br />
elde edilir. Çünkü bu arık ve kararsız varlık, o ebedi Allahnın zevalsiz varlığından var<br />
olmuştur. Fani varlık, kendisini ona verdi mi baki olur, asla ölmez. Yelden, topraktan<br />
korkan ve bu ikisi yüzünden helak olan katra gibi.<br />
Katra, aslı olan denize kavuştu mu güneşin hararetinden de kurtulur, yelden,<br />
topraktan da. Zahiri, denizde yok olur ama zatı yok olmaz, ebedileşir,iyileşir. Kendine<br />
gel ey katra da pişman olmaksızın varlığını ver... ver de bir katraya karşılık uçsuz<br />
bucaksız denizi bul. Kendine gel ey katra da bu şerefi bul, denizin avucuna düş, o<br />
avuçta telef olmaktan emin ol. Böyle bir devlet, kimin eline düşmüştür; bir deniz bir<br />
katrayı dilemekte istemekte!<br />
Allah hakkı için, Allah hakkı için çabuk sat ve satın al... bir katrayı ver, incilerle dolu<br />
denizi elde et. Allah hakkı için, Allah hakkı için hiç geciktirme... bu söz, lütuf<br />
denizinden gelmede! Lütuf bile bu lütuf içinde kaybolur... aşağılık bir adam, yedinci<br />
kat göğe çıkıyor.<br />
Kendine gel, hiçbir kimse bunu aramakla bulamaz... nasılsa bir acayip oyuna<br />
rastladın. Firavun, bunu bir de Haman’a söyleyin; padişaha vezirin reyini almak<br />
lazımdır, dedi.<br />
Asiye dedi ki: Bu sırrı Haman’a söyleme. Kör kocakarı, doğanın kıymetini ne bilir. Bir<br />
ak doğanı kocakarının birine verirsen iyilik olsun diye pençelerindeki tırnakları keser.<br />
Halbuki asıl iş gördüğü, avlandığı uzvu, tırnaklarıdır... kör kocakarıcağız körcesine o<br />
tırnakları kesiverir. Anan neredeymiş ki der... a ulu yavrum, tırnakların böyle uzamış<br />
senin Kötü kocakarı, doğanın tırnağını, gagasını kanatlarını keser... sevgi çağında<br />
işte bunları yapar. Doğanın önüne tutmaç kor da o, az yedi mi kızar... sevgiyi yırtar<br />
atar!<br />
Senin için böyle bir tutmaç pişirdim de sen ululuk gösteriyor, haddini bilmiyorsun ha!<br />
Sen o eziyetlere, belalara layıksın... devletin ikbalini kadrini nereden bileceksin sen<br />
Der. Tutmaç yemiyorsan bari al, bunu iç diye doğana tutmaç suyu verir. Halbuki<br />
doğan, tutmaç suyundan hoşlanmaz, içmez... kocakarı büsbütün kızar; kızgınlıkla o<br />
sıcak çorbayı doğanın başından aşağı döker, hayvanın başını yakar, kel eder!<br />
Canı yanar teessürle gönülleri parlatan padişahın lütfunu anarak ağlamaya başlar;<br />
padişahın çehresinden yüzlerce kemale nail olan o nazenin, o işveli gözlerinden yaşlar<br />
döker.<br />
“Mazagal basar” sırrına nail olan gözleri o karganın açtığı yaralarla dolar... güzel ve<br />
güzel göz, zaten kötü göz yüzünden dertlere, elemlere uğrar! Halbuki o öyle engin bir<br />
gözdür ki iki alem bile ona bir kıl kadar görünmektedir.<br />
Gözüne binlerce gökyüzü görünse kaynağın denizin yanında kayboluşu gibi kaybolur!<br />
O göz, bu duygu alemine ait şeylerden geçti mi gayb alemini görür de bu kabiliyet<br />
yüzünden öpülür durur. Zaten bir kulak bulamıyorum ki o güzel göze ait bir nükte<br />
söyleyeyim.<br />
O gözden ulu ve kutlu yaşlar süzülse Cebrail, katrasını kapardı... O güzel gidişli dilber,<br />
müsaade ederse bu kaptığı katrayı kanadına, gagasına sürerdi.<br />
Doğan der ki: Kocakarının kızgınlığı alevlendi ama kuvvetimi, nurumu, sabrımı ve<br />
ilmimi yakmadı ya. Can doğanım yüzlerce suret dokur, durur... deveyi, yaralar Salih’i<br />
değil! Salih, ululukla bir nefes aldı, bir dua etti mi dağdan, o çeşit yüzlerce deve<br />
doğar!<br />
Gönül der ki: Sus, aklını başına al... yoksa gayret, varlık nescini çeker yırtar! Fakat ne<br />
çare... padişahlık gururu, öğüt dinletmiyordu; nihayet öğüdü gönlünden koparıp attı.<br />
Allah gayretinin yüzlerce gizli hilmi vardır... yoksa bir anda yüzlerce cihanı yakardı.<br />
Mutlaka Haman’la görüşüp danışmam lazım... ülke ona dayanmaktadır, ben onunla<br />
kuvvet, kudret bulmaktayım, dedi. Mustafa’nın meşveret ettiği zat, Allah Sıddıkı idi...<br />
Ebucehel’e fikir veren Ebuleheb’di. Cinsiyet onu öyle bir çekti ki o nasihatler, kulağına<br />
bile giremedi. Her şey kendi cinsinden olana yüzlerce kanatla uçar gider... ona ulaşma<br />
hayali ile bağlarını yırtıp yürür!<br />
Muratza’nın yanına bir kadın gelip dedi ki: Çocuğum oluğun üstüne kaydı. Çağırsam<br />
ele geçmez... bıraksam düşüp helak olacağından korkuyorum. Akıllı değil ki<br />
tehlikelerden kurtul, yanıma gel deyeyim de anlasın.<br />
Elle işaret etsem anlamaz... anlasa bile kötülük şu ki dinlemez. Mememi, sütümü<br />
gösterdim ama benden gözünü, yüzünü çevirip duruyor. Allah hakkı için ey ulular, siz,<br />
bu alemde de acizlerin ellerinden tutan, onlara yardım eden erlersiniz, o alemde de!<br />
Benim derdime tez bir derman bul ki gönlümün meyvesini kaybedeceğim diye<br />
yüreğim titremede.<br />
Ali dedi ki: Dama bir çocuk çıkar... çocuğun kendi cinsini görünce, derhal oluktan<br />
dama gelir... cins, cinsine ebedi olarak aşıktır. Kadın öyle yaptı... çocuğu o çocuğu<br />
görünce ona yüz tuttu; oluktan dama geldi. Her cins, kendi cinsinden olanları çeker,<br />
bunu böyle bil.<br />
Çocuk sürtüne, sürtüne öbür çocuğun olduğu tarafa geldi ve aşağıya düşme<br />
tehlikesinden kurtuldu.<br />
Peygamberler de kulları oluktan kurtarmak için insan olarak gönderilmişlerdir.<br />
Peygamber, ben de sizin gibi insanım... kendi cinsinize gelin kaybolmayın buyurdu.<br />
Çünkü cinsiyetin acayip bir çekiciliği vardır... nerede birisini veya bir şeyi arayan<br />
varsa onu aratan, bir yana çeken cinsiyettir.<br />
İsa ve İdris, meleklere aynı cinstendiler; onun için gökyüzüne çıktılar. Harun’la<br />
Marut’sa ten cinsindendiler; yücelerden aşağıya indiler. Kafirler şeytanlarla aynı<br />
cinstendir... canları şeytanların şakirdi olmuştur. Şeytanlarda yüz binlerce kötü huylar<br />
öğrenmişler, akıl ve gönül gözünü kapamışlardır. Onların kötü huylarından en<br />
ehemmiyetsizi hasettir. Hani İblisin boynuna vuran haset.<br />
O köpekler bunlara ululuk ve haset öğretmişlerdir... onlar, halkın ebedi bir mülke, bir<br />
devlete nail olmasını istemezler. Kimde sağdan, soldan bir yücelik görürlerse hasetten<br />
adeta kulunçları kabarır, dertlenirler. Çünkü harmanı yanmış talihsiz, kimsenin<br />
mumunun yanmasını istemez.<br />
Kendine gel de sen de bir yücelik elde et başkalarının yüceliğinden dertlenme.<br />
Allahdan bu hasedin defini dile de Allah, seni cesetten kurtarsın! Allah bir yudumcuk<br />
şaraba öyle bir hassa vermiştir ki adamı sarhoş eder, iki alemden de kurtarır.<br />
Bir avuç yeşil ota, esrara öyle bir hassa vermiştir ki bir zaman olsun insanı<br />
kendisinden alır. Allah uykuya öyle bir hal vermiştir ki düşünceyi iki alemden de<br />
keser. Mecnun’u bir deri aşkından öyle bir hale getirmiştir ki dostu düşmandan fark<br />
etmez olmuştur. Senin anlayışına havale edilecek bunun gibi yüz binlerce şarabı<br />
vardır onun.<br />
Nefsin kötülük şarapları var ki o kötü kişiyi bunlarla yoldan çıkarır! Aklın kutluluk<br />
şarapları var ki insan onların neşesi ile zevalsiz bir konak bulur. Sarhoşlukla gök<br />
kubbe çadırını o yandan söker, yola düşer.<br />
Kendine gel ey gönül de mağrur olma... İsa, Allah sarhoşudur, eşek arpa sarhoşu! Şu<br />
küplerden o çeşit şaraplar ara ki sarhoşluğunun sonu gelmesin. Çünkü her sevgili,<br />
dolu bir küpe benzer... o tortuludur bu inci gibi saf.<br />
Ey şarabı anlayan, tanıtan er, ihtiyatla tat da karışıksız, katıksız arı duru bir şarap<br />
bulasın! Her iki şarap da sarhoşluk verir ama bunun sarhoşluğu, adamı da Allah’a<br />
kadar çeker götürür. Bunu iç de düşünceden, vesveselerden, hile ve düzenlerden<br />
kurtul; akıl bağı olmaksızın deve gibi coş, raksa giriş.<br />
Peygamberler ruh ve melek cinsindendirler o yüzden gökteki meleği çekerler. Yel,<br />
ateş cinsindendir onun dostudur... her ikisi de yücelir, yücelere çıkar. Boş testinin<br />
ağzını kapadın da havuza, yahut ırmağa attın mı Kıyamete kadar batmaz... çünkü<br />
içerisi boştur o boşlukta hava vardır; yelin meyli yüceleredir... içinde bulunduğu kabı<br />
da yücelere kaldırır.<br />
Peygamberlerin cinsinden olan canlar da çekişe, çekişe onların yanlarına giderler.<br />
Çünkü bu kısımdan olan kişinin aklı üstündür... şüphe yok ki akıl da yaradılış<br />
bakımından melekle aynı cinstendir. Nefis havası da düşmana üstündür... fakat nefis,<br />
aşağılık cinstendir, aşağılık alemine gider!<br />
Kıpti kötü Firavunun cinsindendi... İsrail oğulları kabilelerine mensup olanlar da Allah<br />
kelimi Musa’nın cinsinden. Haman, tan Firavunun cinsindendi... Firavun o yüzden onu<br />
seçmiş, baş köşeye geçirmiş, kendisine vezir etmişti. Hasılı sonunda da Haman onu<br />
baş köşeden ta cehennemin dibin e kadar çekti... çünkü o iki pis adam cehennem<br />
cinsindendi. İkisi de cehennem gibi yakıcıydı... ikisi de nurun zıddı idi... ikisi de<br />
cehennem gibi gönül nurundan çekinen ve nefret eden kişiydi! Çünkü cehennem, ey<br />
mümin, sırattan çabuk geç, nurun ateşimi söndürecek. Ey mümin nurun eteğimi<br />
sürüdü mü ateşimi mahvedecek; hemen geç der.<br />
Cehennemlik de nurdan ürker, kaçar... çünkü güzelin cehennem tabiatlıdır o. Mümin<br />
canla başla nasıl cehennemden kaçarsa cehennem de müminden öyle kaçar. Çünkü<br />
müminin nuru ateş cinsinden değildir... nuru arayan, hakikatte ateşin zıddıdır.<br />
Hadiste gelmiştir: Mümin duada Allah’a yalvarır, cehennemden aman diler ya;<br />
cehennemde canla başla ondan aman diler... Yarabbi, beni falandan uzak et der.<br />
Cinsiyet cazibesini şimdi bir gör hele... bakalım sen hangi cinstensin; küfür cinsinden<br />
mi, iman cinsinden mi<br />
Haman’a meylin varsa Haman’dansın... Musa’ya meylin varsa Subhan’dan! İkisine de<br />
meyilsen, iki cinsten de katışığın var... nefisle akıl, ikisi de sende karışık! İkisi de<br />
savaşta... kendine gel, kendine! Çalış da manalar suretlere üstün olsun.<br />
Düşmanını her an bozguna uğramış, mağlup olmuş göresin... savaş aleminde bu<br />
sevinç kafirdir doğrusu! O inatçı suratlı Firavun, nihayet Haman’a kabalıkla bu sözleri<br />
söyledi, Allah Kelim’inin vaatlerini anlattı... o sapığı kendine mahrem etti.<br />
Firavun Haman’ı tenha bulunca bunları anlattı. Haman sıçrayıp yakasını yırttı. O<br />
melun naralar attı, ağladı... kavuğunu, sarığını yere attı.<br />
Dedi ki: Böyle küstahça ve abes sözleri nasıl oldu da padişahın yüzüne karşı söyledi<br />
Sen, bütün alemi hükmüne almış, işini bahtın yardımı ile altın haline getirmişsin.<br />
Padişahlar, inatsız, ısrarsız doğudan da sana vergi getirmedeler, batıdan da!<br />
Ey ulu padişah, bütün padişahlar, sevinçle senin kapının eşiğini öpüyorlar! Düşmanın<br />
atı atımızı gördü mü, sopa görmeden yüz çevirmede! Şimdiye dek alemin tapındığı<br />
secde ettiği sendin... şimdi kulların en aşağısı mı olacaksın Bir efendinin kula<br />
tapmasındansa binlerce defa ateşe atılması daha hoş!<br />
Hayır buna imkan yok! Ey Çin ülkesini bile hükmü altına alan padişahım, önce beni<br />
öldür de seni bu halde görmeyeyim! Padişahım önce benim boynumu vur da bu<br />
alçalmayı gözlerim görmesin! Böyle bir şey olmamıştır ya... fakat olmasın da! Yer, gök<br />
olacak, gökyüzü yer ha!<br />
Kullarımız, bizimle kapı yoldaşı olacaklar... esirlerimiz, gönüllerimizi yaralayacak, öyle<br />
mi<br />
Düşmanların gözleri aydın olacak da dost körleşecek... sonra da bize mezarın dibi, gül<br />
bahçesi kesilecek ha!<br />
Haman, dostla düşmanı tanımıyor, tavlayı körcesine ters oynuyordu. A melun senin<br />
düşmanın senden başkası değil... kinine uyup da suçsuzlara düşman deme!<br />
Sence bu kötü hal devlettir... yani evveli “Devkoş”, sonu da “Let-dayak ye!”bu<br />
devletten sürüne, sürüne kaçmazsan şu baharın daima güz olur gider! Doğu ve batı,<br />
senin gibi niceleri görmüştür... sonunda hepsinin de başı, bedeninden kesilmiş<br />
gitmiştir.<br />
Doğuyla batının bile kararı yokken nasıl olur da bir adamı ebedi edebilirler<br />
Korkuda,zindana<br />
Girmekten ürkme yüzünden halk, sana birkaç günceğiz yaltaklandı... onunla<br />
öğünüyorsun Ha!<br />
Fakat halk kime secde ederse onun canını zehirliyor demektir.<br />
Bir kere devlet, yüz çevirdi, bir kere bahtı döndü mü kendisine secde edenin kendisini<br />
zehirlediğini de analar, bilgi sahibi olan adam da. Ne mutlu ona ki nefsini<br />
aşağılatmıştır... vay o kişiye ki serkeşlikle dağ gibi baş kaldırmıştır.<br />
Bu ululuk bil ki zehirli bir şaraptır... o şarapla aptal kişi sarhoş olur. Bir devletsiz,<br />
zehirli şarabı içti mi bir zamancağız neşeden başını sallar ama, bir an sonra zehir,<br />
canına tesir eder; can verip can almaya başlar. Onun zehirli olduğuna inanmıyorsan<br />
bak da gör; Ad kavmine o zehir neler etti<br />
Bir padişah, başka bir padişahı tuttu mu ya öldürür, ya bir zindana hapseder! Fakat bir<br />
düşkün dertliyi görse derdine merhem bulur; ona ihsanlarda bulunur! O ululanma<br />
zehir değilse neden padişah, onu suçsuz, hatasız öldürüyor<br />
Öbürüne de kendisine bir kullukta bulunmadığı halde neden iltifat ediyor Bu iki<br />
harekete bakıp zehri anlamak mümkündür! Yol kesen, asla bir yoksulu dövüp<br />
vurmaz... Kurt ölü kurdu katiyen ısırmaz.<br />
Hızır gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı. Mademki kırık<br />
gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet yoksulluktadır, yürü yoksul ol. Madeni olan ve<br />
madenden birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaraları ile paramparça oldu.<br />
Kılıç boynu olanın boynunu keser... gölge yerlere döşenmiştir o hiç yaralanmaz.<br />
Ululuk fazla ateştir a kızgın... kardeş, kendini ateşe nasıl atıyorsun ki Yerle bir olan,<br />
bak hele oklara hedef olur mu hiç Fakat yerden baş kaldırdı mı o zaman hedefler gibi<br />
çaresiz yaralanır. Bu bizlik, benlik, halkın merdivenidir... halk nihayet bu merdivenden<br />
düşer!<br />
Kim merdivenin daha üstüne çıkarsa daha aptaldır... çünkü düşünce onun kemikleri<br />
daha beter kırılır. Bunlar fer-ileridir... asılları ise şudur: Yücelik Allah’a şirk koşmadır.<br />
Ölmedin de onunla dirilmedin mi ona ortak olmaya, ülke ve devlet kazanmaya<br />
savaşan bir düşmansın! Fakat onunla dirildin mi, zaten dirilen odur... bu, tam birliktir;<br />
nerede şerik oluş Fakat bunu işlerinin aynasında gör, çünkü bunu sözle, dedikoduyla<br />
anlayamazsın! İçimdekini söylersem çok ciğerleri kan kesiliverir!<br />
Artık bu kadarını kafi göreyim... zaten anlayanlara bu yeter... köyde kimse varsa iki<br />
kere seslendim işte. Hasılı Haman, o kötü sözlerle böyle bir yolu Firavuna kesti.<br />
Devlet lokması da ağzına kadar gelmişti... Haman Firavunun boğazını kesiverdi.<br />
Firavunun harmanını o yele verdi... hiçbir padişahın böyle bir veziri olmasın.<br />
Musa dedi ki: Ben sana lütuflar gösterdim, cömertliklerde bulundum... fakat ne<br />
yapayım Allah sana kısmet etmemiş! Hakiki olmayan padişahlığı ne el bil, ne yen!<br />
Çalma, çırpma padişahlık, cansız, gönülsüz ve gözsüzdür. Sana padişahlığı halk<br />
verdiyse borç alır gibi yine senden alır!<br />
İğreti padişahlığı Allah’a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakiki padişahlık<br />
versin!<br />
BAHİS<br />
Arap beyleri toplanıp Peygamberin yanına gelerek çekişmeye başladılar. Dediler ki:<br />
Sen bir beysin... bizim de her birimiz birer beyiz! Şu beyliği bölüşelim, ülkenin sana<br />
düşen kısmını al! Her birimiz, kendisine düşen bölüğe razı olsun; sen de artık bizim<br />
hissemizden el yıka.<br />
Peygamber dedi ki: Bana beyliği Allah verdi... o, bana başbuğluk ve mutlak bie beylik<br />
ihsan etti.<br />
Buyurdu ki: Bu devir, Ahmed’in devridir, bu zaman, Ahmed’in zamanı... kendinize<br />
gelin de onun emrine uyun!<br />
Kavim, biz de Allahnın takdiri ile hükmediyoruz... bize de beyliği veren Allahdır dedi.<br />
Peygamber fakat dedi... Allah, bana beyliği bir mülk olarak verdi, sizeyse bir vesileyle<br />
iğreti. Benim beyliğim kıyamete dek bakidir... iğreti beylikse çabucak geçip gider!<br />
Kavim ey emir... çok söyleme; üstün olduğunu iddia ediyorsun, delilin nedir dediler.<br />
Derhal Allahnın kahır emri ile gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o<br />
civarı kapladı. O pek korkunç sel şehre yüz tuttu... şehirliler feryat ederek korkudan<br />
kaçışmaya başladılar. Sınama zamanı gelmişti... şüphenin kalkacağı hakikatin apaçık<br />
ortaya çıkacağı zamandı. Peygamber dedi ki: Her bey mızrağını atsın da şu sel dursun!<br />
Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Beyliğinizi bir sınayalım! Hepsi mızraklarını<br />
attılar. Mustafa’da elindeki sopayı, o buyruklar yürüten inanmayanları aciz bırakan<br />
sopayı attı.<br />
O coşkun inatçı ve şiddetli sel, bütün o mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp<br />
sürükledi. Bütün mızraklar kayboldu... sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde<br />
duruyordu! O sopanın himmetiyle o şiddetli sel, şehirden yüz çevirdi, başka bir tarafa<br />
akıp gitti.<br />
Bu büyük işi gören Arap beyleri, korkularından hep Mustafa’nın beyliğini tasdik<br />
ettiler. Yalnız hasetleri pek üstün olan üç kişi inanmadı... inatlarından büyücü ve<br />
kahin dediler.<br />
İğreti beylik böyle zayıf olur... Allah vergisi olan beylikse böyle yücedir işte.<br />
Ey soyu sopu belli kişi, o mızraklarla sopayı görmediysen o beylerin adları ile<br />
peygamberin adına bak. Onların adlarını kuvvetli, şiddetli ölüm seli sildi süpürdü...<br />
fakat Ahmed’in adı ve devleti baki.<br />
Onun nöbetini günde beş defa vuruyorlar... bu, kıyamete kadar her gün böyle sürüp<br />
gidecek! Aklın varsa sana lütuflarda bulundum... eşeksen eşeğe de asayı getirdim.<br />
Seni bu ahırdan öyle bir çıkarırım ki sopayla başını, kulağını kanlara boyarım!<br />
Bu ahırdaki eşekler de senin cefandan aman bulamıyorlar insanlarda! İşte sevilmeyen<br />
her eşeği yola getirmek, terbiye etmek için sopa getirdim ben! Seni kahretmek için o<br />
sopa, bir ejderha kesilir... çünkü sen de işte ve huyda bir ejderha kesilmişsin. Sen<br />
amansız bir dağ ejderhasısın ama gökyüzü ejderhasına da bak!<br />
Bu sopada cehennemden bir hisse var... kendine gel de aydınlığa kaç. Yoksa benim<br />
dişlerimin arasında kalırsın... benim kahrımdan seni kimse kurtaramaz demektedir.<br />
Allahnın cehennemi nerede demeyesin diye bu, bir sopayken şimdi ejderha olmuştur.<br />
Allah, nereyi isterse orasını cehennem yapar... gökyüzünün yücelerini kuşa ökse ve<br />
tuzak haline getirir. Dişlerine bir ağrı verir ki bu diş ağrısı cehennem, ejderha dersin.<br />
Yahut da tükürdüğünü bal haline kor... bu, cennet ve cennet elbiseleri dersin!<br />
Dişlerinin dibinden şeker bitirir... bu suretle kaderin hükmünü anlar bilirsin!<br />
Şu halde dişlerinle suçsuzları ısırma... çekinemeyeceğin, kurtulamayacağın silleyi<br />
düşün. Allah Nil’i Kıpti’lere kan haline getirdi... İsrail oğullarını da beladan korudu.<br />
Buna bak da Allahnın yoldaki aklı başında kişiyle sarhoşu ayırt ettiğini anla. Nil bu<br />
ayırt edişi Allahdan öğrendi de buna ihsanlarda bulundu, öbürünü sıkıca bağladı. Allah<br />
lütfu, Nil’e akıl verdi... kahrı ise Kabil’i sersemleştirdi. Keremi ile cansız şeylerde akıl<br />
yarattı... kahrı ile aklının aklını aldı. Lütfuyla cansız şeyde akıl peydahlandı... kahrı ile<br />
bilgi akıllardan kaçtı. Emri ile oraya yağmur gibi akıl yağdı... bunun aklıysa Allah<br />
hışmını görüp kaçtı gitti!<br />
Bulut, güneş, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler. Her<br />
biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip çatar. Bunu nasıl<br />
oldu da peygamberlerden anlamadın sen Onlar, taşa sopaya bilgi ihsan ettiler.<br />
Bunları gör de diğer cansız şeyleri de şüphesiz bir halde sopaya, taşa kıyas et! Taşla<br />
sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız şeylerin halinde de haber verir...<br />
onlar da “Biz, Allah’ı biliriz, ona itaat ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmiş abes<br />
şeyler değiliz” derler.<br />
Nil suyuna bak da anla... boğarken iki ümmetin arasını ayırt etti ya! Yer, nasıl Karun’u<br />
kahredip sömürdü; onu nasıl bildiyse Nil’i de öyle bilgi sahibi bil. Ay da öyle... emri<br />
duyunca derhal gökyüzünde yarıldı, ikiye bölündü ya.<br />
Nerede bir ağaç ve taş varsa Mustafa’yı görünce apaçık selam verdi ya! İşte<br />
cansızların hepsini de böyle bil, böyle tanı!<br />
Dün birisi, alem, sonradan yaratıldı... bu gökyüzü fanidir, varisi Hak’dır diyordu. Bir<br />
filozof dedi ki: Sonradan yaratıldığını nasıl biliyorsun Yağmur bulutun sonradan<br />
yaratıldığını nasıl bilir Bu değişip duran alemden sen, bir zerre bile değilsin... öyle<br />
olduğu halde güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin ki<br />
Pislik içinde gömülü olan bir kurtcağız, yeryüzünün evvelini, sonunu nereden bilecek<br />
Sen bu sözü babandan duydun... taklitle aptallığından ona sarıldın Sonradan<br />
yaratıldığına delil nedir söyle; yoksa sus, fazla söylenmeye kalkma!<br />
Adam dedi ki: Bu derin denizde bir gün iki bölük halkın bahse giriştiklerinin gördüm.<br />
Onlar çekişir bahsederken halk onların başına üşüştü. Ben de kalabalığın arasına<br />
karıştım, onların sözlerini, hallerini anlamak için durdum, bekledim.<br />
Bir bölüğü alem fanidir... şüphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var diyordu. Öbür<br />
bölüğün bu alem kadimdir, evveli yoktur, yaratıcısı yapıcısı da yoktur... varsa bile<br />
kendisidir diyordu.<br />
Allah’a inanan, yaratıcıyı inkar ettin... geceyle gündüzü getirip götüren ve rızk veren<br />
Allah’a münkir oldun, dedi.<br />
Filozof ben dedi... delilsiz sözü dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır! Hadi<br />
delilini göster... yoksa bu alemde delilsiz söz dinlemem ben!<br />
Mümin dedi ki: Delil, canımdadır... canımın içinde gizli delilim var! Senin gözün<br />
zayıftır, hilali göremezsin; fakat ben görüyorum, bana kızma.<br />
Dedikodu uzadıkça uzadı... dinleyenlerde bu bezenmiş alemin başına, sonuna hayran<br />
olup kaldılar. Mümin dostum dedi... gönlümde bir delil var... bence, bu, alemin<br />
sonradan yaratıldığına bir alamet! İyice inanmışım... inancımın nişanesi de şu: İyice<br />
inanan ateşe bile girse, aşılardaki aşk sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz,<br />
mahvolmaz! Sözlerinin sırrı, ancak yüzümün sarılığından, zayıflığından anlaşılır.<br />
Yanaklara akan kanlı göz yaşları, sevgilinin güzelliğine delildir.<br />
Filozof, ben halkın hepsine de delil olamayan bu şeylere ehemmiyet vermem, bunları<br />
delil saymam, dedi.<br />
Mümin dedi ki: Kalp akçe ile halis akçe bahse girişseler... halis akçe, sen kalpsın; ben<br />
halisim, iyiyim dese, son sınama ateştir... bu iki arkadaş ateşe düştüler mi. Halkın ileri<br />
gidenleri de hallerini anlar, alelade olanları da... herkes, şüpheden kurtulur, onların<br />
ne olduklarını iyice anlar bilir.<br />
Canım, su ve ateş de gizli olan halis akçayla kalpı sınamak, için yaratılmıştır. Sen ve<br />
ben... ikimiz de ateşe girelim... bu işe şaşıp kalanlara baki bir delil olalım! Ben de, sen<br />
de birden denize dalalım... çünkü ben de bu halka bir delilim sen de!<br />
Öyle yaptılar; ateşe girdiler... ikisi de kendilerini kızgın ateşe attılar. Allah var diye<br />
iddia eden kurtuldu öbür haramzede yandı, mahvoldu. Bu haberi müezzinden duy...<br />
ham ruhun körlüğünü bir kat daha arttırır!<br />
Ecelle ölümle Mustafa’nın adı yanmamıştır... çünkü o adın sahibi ileriden ileriydi<br />
uludan ulu. Bu devirde bahse girişenlerin yüz binlercesi münkirlerin perdelerini<br />
yırtmıştır.<br />
Müminle filozof bu işe karar verdiler... mucizelerin devam ettiği zuhur etti; doğru olan<br />
galip oldu... bu cevaptan anladım ki alemin evveli vardır, bu gök kubbe sonradan<br />
yaratılmıştır diyen haklıdır. Münkirin getirdiği delilin yüzü daima sarıdır... o inkarın<br />
doğruluğuna nerede bir nişane<br />
Münkirlerin övüldüğü bir minare nerede Alemde böyle bir minare göster bana da<br />
onların doğruluğuna nişane olsun. Hani nerede bir mimber ki oraya birisi çıksın da bir<br />
münkirin zamanını ansın. Paraların üstüne basılan peygamber adları, kıyamete kadar<br />
onların doğruluğuna alamettir.<br />
Padişahların paraları değişir duru... fakat Ahmed’in parası, kıyamete dek sürer gider!<br />
Altın olsun, gümüş olsun... bir paranın üstünde bir münkirin adını gösterene!<br />
Hadi bunu mucize sayma! Peki bir de güneş gibi apaydın olan ve adına Ümmül Kitap<br />
denen yüz dilli Kuran’a bak! Kimsenin ondan bir harfi çalmaya, yahut sözüne bir söz<br />
katmaya ne haddi var, ne kudreti.<br />
Üstünün dostu ol ki üstün olasın... kendine gel be hey azgın, mağluplara dost olma!<br />
Münkirin delili, ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey<br />
görmüyorum! Hiç düşünmez ki nerede bir görünen şey varsa o, gizli hikmetleri haber<br />
vermededir.<br />
Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.<br />
GÖKLER YERLER VE İKİSİ ARASINDAKİLER<br />
Hiçbir ressam var mıdır ki yaptığı resmi, hiçbir menfaat ümidi gözetmeden yalnız<br />
resim yapmak için yapsın. Hem resim yapmak için yapar, hem de uluların büyüklerin<br />
bir vesile ile kederlerinden kurtulmalarını ister. Çocukların neşelenmesini, bu resimle<br />
ölüp gitmiş dostların, dostlar tarafından hatırlanmasını diler.<br />
Hiçbir testici yoktur ki içine su konmasını düşünmeden testisini, sırf testi yapmak için<br />
yapsın! hiçbir kaseci yoktur ki kaseyi ancak kase olmak için yapsın da içine yemek<br />
konmak için yapmasın!<br />
Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdığı yazıyı yalnız yazısını, yazısının güzelliğini<br />
göstermek için yazsın da okumak için yazmasın.<br />
Görünen suret gayp alemindeki surete delalet eder, o da başka bir gayp suretinden<br />
vücut bulmuştur. Böylece bunları, görüşünün miktarınca ta üçüncü dördüncü, onuncu<br />
surete kadar say dur.<br />
Oğul bunla, satrançtaki oyunlara benzer... her oyunun faydasını ondan sonrakinde<br />
gör. Bu oyunu, o gizli oyunu oynamak için, onu da diğer bir oyun için... nihayet o<br />
oyunu da bir başka oyun için oynarlar.<br />
Gözünü böylece etraftan ileriye çevir de ta karşındakini mat edip oyunu kazanıncaya<br />
dek ne oyunlar oynayacaksan hepsini gör. Merdiven basamaklarına çıkmak için önce<br />
birincisine, sonra ikincisine basmak lazım. ikincisi de bil ki üçüncüsüne çıkmak için<br />
kurulmuştur... böyle, böyle merdivenin son basamağına çıkar dama varırsın.<br />
Yemek meni içindir... meni de soy sop üretmek, gönlü gözü aydınlatmak içindir. Fakat<br />
kısa görüşlü adam, ilk işten başka bir şey görmez... aklı yerde yetişen otlara benzer,<br />
yere mahkumdur, gezmez dolaşamaz. Otu, ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın... ayağı<br />
toprağa kakılmış kalmıştır. Rüzgarın tesiri ile başını sallasa da baş sallanmasına<br />
aldanma.<br />
Başı, ey seher yeli, duyduk, peki der ama ayağı isyan ediyoruz bırak bizi der. Kısa<br />
görüşlüde gezip dolaşmayı bilmediğinden aşağılık kişiler gibi sürünüp gider... körler<br />
gibi Allah’a dayanıp adım atar.<br />
Savaşta Allah’a dayanmaktan ne fayda çıkar ki Bu tavla oynayan acemilerin Allah’a<br />
dayanmasına benzer. Donup kalmamış olan keskin bakışlarsa, ileriyi delip gider,<br />
perdeleri yırtıp görür. Bu bakışa sahip olanlar, on yıl sonra olacak şeyi şimdicik, hem<br />
de gözleri ile görürler.<br />
Böylece herkes bakışı ve görüşü miktarınca gaybı da görür, geleceği de... hayrı da<br />
görür şerri de. Gözün önünde ardında bir hail kalmadı mı bütün dünya dümdüz olur,<br />
göz, gayp levhini bile okur.<br />
Gözünü ardına çevirdi mi varlığın başladığı zamandan itibaren büütün macera ve<br />
alemin yaradılışı gözüne görünür! Yer meleklerinin ululuk ıssı Allah ile babamızın<br />
halife olması hususunda bahse giriştiklerini duyar görür. Ön tarafa baktı mı mahşere<br />
kadar ne olacaksa onların da hepsi gözünün önünde canlanır.<br />
Şu halde arkaya bakınca aslın aslına kadar... önüne bakınca kıyamete kadar her şey<br />
gözüne apaçık görünür. Herkes gönlünün aydınlığı ve cilası nispetinde gaybı görür.<br />
Kim gönlünü daha fazla cilaladı ise daha ziyade görür... ona daha fazla suretler<br />
görünür.<br />
Sen eğer bu arılık Allah lütfu dersen gönlünü arıtmaya muvaffak oluş da onun<br />
vergisidir, onun lütfundandır. O çalışma da o dua da himmet miktarıncadır... “İnsan,<br />
ancak çalıştığını elde eder!” himmeti veren ancak Allahdır... hiçbir saman çöpü,<br />
padişahın himmetine sahip değildir.<br />
Allahnın bir adamı bir işe ayırması, bir işe koşması, dileği, isteği, ihtiyar ve iradeyi<br />
men etmek değildir ki! Fakat talihsize bir zahmet erdi mi o pılısını pırtısını toplar,<br />
küfür ve ,isyan semtine çeker. Talihli birisine bir zahmet verdi mi o, pılısını pırtısını<br />
daha yakına çeker getirir. Kötü yürekliler, korkularından savaşta kaçma sebeplerini<br />
ele alırlar, onlara yapışırlar. Cesur erlerse yine can korkusundan düşman saflarına<br />
hücum ederler.<br />
Korku ve tasa Rüstem’leri ileri götürür... o kötü yürekli korkaksa korkusundan olduğu<br />
yerde ölür gider. Bela ve can korkusu mihenktir... onun içindir yiğitler, tehlike anında<br />
korkaklardan ayırt edilirler.<br />
Allah Musa’nın gönlüne vahyetti: “Ey seçilmiş kişi ben seni seviyorum.” Musa ey<br />
kerem sahibi dedi: sebebini söyle de neyse onu arttırayım.<br />
Allah dedi ki: Çocuk , anası kendisine kızsa bile yine anasına sarılır! Ondan başka<br />
birisinin varlığını bile bilmez... ondan mahmurdur, ondan sarhoş. Anası ona bir sille<br />
indirse yine anasına gelir, ona sokulur. Ondan başka kimseden yardım istemez...<br />
bütün şerri de odur, bütün hayrı da o.<br />
Senin hatırında da hayırdan, şerden bizden başka kimse yok... başka yerlere dönüp<br />
bakmıyorsun bile! Benden başka ne varsa sence taştan, kerpiçten ibaret... ister çocuk<br />
olsun, ister genç, ister ihtiyar, hiç kimseye aldırış ettiğin yok.<br />
Namazda “İyyake nabüdü- yalnız sana taparız” ve bela vakitlerinde “Sensen<br />
başkasından yardım istemeyiz” demek de buna benzer. Bu “İyyake nabüdü” sözlükte<br />
hasrdır ve ancak ziyanı gidermeye münhasırdır.<br />
“İyyake nestain” de hasr içindir ve yardım istemeyi yalnız Allah’a hasreder. Yani bu<br />
ayetin manası şudur: Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz.<br />
SÖZ MANAYI AÇAR MI ÖRTER Mİ<br />
Bir padişah, nedimlerinden birine kızdı, onun tozunu dumanına katmak, onu<br />
mahvetmek istedi. Kılıcını kınından çekti, yaptığı hareketin cezasını verecek, nedimin<br />
başını kesecekti. Kimsede bir şey söyleme, yahut birisinin şefaat edip bağışlanmasını<br />
dilemeye kudret yoktu. Yalnız padişah yakınlarından İmadüllah adlı birisi,<br />
Mustafa’casına şefaate kalkıştı; yerinden sıçrayıp hemen secdeye kapandı... padişah<br />
da derhal kılıcını elinden bıraktı.<br />
Dedi ki: “İfrit bile olsa bağışladım... Şeytan bile olsa sucunu örttüm. Ayağını ortaya<br />
attın mı atmadın mı Yüzlerce ziyanda bulunmuş olsa razıyım. Yüz binlerce<br />
kızgınlıktan geçebilirim... senin benim yanımda o derece bir değerin vardır. Senin<br />
yalvarmana aldırış etmezlikten gelemem... senin yalvarman benim yalvarmam<br />
demektir. Yerle gök birbirine karışsaydı bu adamı yine affetmezdim. Vücudumun her<br />
zerresi, ayrı, ayrı yalvarsaydı yine başını kılıçtan kurtaramazdı.<br />
Fakat bağışladım diye seni minnetli bir hale getirmiyorum ha... yalnız benim<br />
yanımdaki değerinin anlatıyorum ey benim yanımdaki değerini anlatıyorum ey benim<br />
nedimim! Bunu sen yapmadın, ben yaptım... ey sıfatları, bizim sıfatlarımızda<br />
görülmüş, ey varlığını biz e vermiş olan nedim.<br />
Bu işi sen dileyerek yapmadın, içinden öyle geldi... seni bu işe sevk eden biziz...<br />
Çünkü ben, sana kendimi vermiş değilim, sen varlığını bana vermişsin. “Sen atmadın<br />
o taşları... hakikatte Allah attı” ayetine mazhar olmuşsun... kendini köpük gibi<br />
dalgaya salıvermiş, bırakmışsın! Mademki la oldun, illanın yanında ev kur... şaşılacak<br />
şey şu: Hem esirsin hem bey!<br />
Ne verdiysen padişah verdi, sen vermedin... doğruyu Allah daha iyi bilir ya, ortada var<br />
olan ancak odur. O nedim zahmetten beladan kurtuldu, fakat bu şefaatçiye öyle bir<br />
incindi ki selam bile vermez oldu. O ihlas sahibi kişiden dostluğu kesti... yolda<br />
rastlasa yüzünü duvara döner, selam vermezdi! Kendisini kurtaran arkadaşına adeta<br />
yabancı olmuştu... halk şaşırdı, bu iş, ağızlara yayıldı, hikaye gibi söylenmeye<br />
başlandı. Herkes, deli değilse neden canını satın alan arkadaşı ile dostluktan vazgeçti.<br />
O, onun başını kurtardı, canını satın aldı... ayağının bastığı yer toprak kesilmeliydi.<br />
Halbuki bu tersine hareket etti, ondan vazgeçti, böyle bir dosta kin gütmeye başladı<br />
diyordu. Aralarını bulmak isteyen birisi onu kınadı da dedi ki: Böyle bir öğütçü dosta<br />
neden bu cefada bulunuyorsun Padişahın o has dostu, senin canını satın aldı, boynun<br />
vurulmadı, kurtuldun, fakat seni o kurtardı! Kötülük bile yapsaydı kaçmaman<br />
gerekti... halbuki o temiz ve iyi dost, sana iyilikte bulundu.<br />
Nedim dedi ki: Ben, canımı padişaha feda edecektim... o, neden araya girdi de<br />
şefaatte bulundu O anda ben Allah’la öyle bir haldeydim ki aramıza seçilmiş bir<br />
peygamber bile giremezdi! Padişahın kahrından başka bir rahmet istemem, ondan<br />
başka kimseye sığınamam. Ben, padişaha yüz tutmuş, onu sevmiş, ondan başkasını<br />
yok bilmişim! Kahrı ile başımı kesse bile bana altmış tane can bağışlar! Benim işim<br />
başımla oynamak, arlıktan geçmektir... padişahımın işi de baş bağışlamaktır.<br />
Padişahın eliyle kesilen başa ne mutlu... yazıklar olsun ondan başkasına eğilen başa!<br />
Padişah kahreder de geceyi zift gibi karanlık bir hale sokarsa gece, öyle bir yüce<br />
dereceye erer ki binlerce bayram günü olmadan bile arlanır! Padişahı gören kimsenin<br />
padişahın etrafında dönmesi kahrın da üstündedir, lütfun da; küfürden de üstündür,<br />
dinden de!<br />
Buna ait alemde bir söz yoktur... gizlidir, gizlidir gizli! Çünkü bu güzel ve temiz adlarla<br />
sözler, Adem kirmanından zuhur etti.<br />
“Allemel’esma” Adem’e imamdı, fakat ayın lâm elbisesi ile değil! Adem başına sudan,<br />
topraktan bir külah koyunca o cana ait adların yüzü karardı. Suyla topraktan mana<br />
zuhur etsin diye cana ait adlar, harf ve nefes nikabiyle yüzlerini örttüler. Söz, gerçi bir<br />
bakımdan manayı açar ama on bakımdan da örter, gizler!<br />
Ben, zamanın Halil’iyim, o da Cebrail’dir. Bela çağında onun kılavuzluğunu istemem<br />
ben! O, Halil’e şefaat eden Cebrail’den edep öğrenmedi mi ki Cebrail Allah Halil’ine<br />
“Muradın var mı Söyle de yardım edeyim... yoksa derhal çekip gideyim”... deyince<br />
İbrahim, “hayır... sen aradan çık. Hakikat meydana çıktıktan sonra vasıta zahmettir”<br />
dedi.<br />
Peygamber bu dünya için kulları Allah’a ulaştıran bir bağdır. Çünkü o müminlerle<br />
Allah arasında bir vasıtadır. Fakat her gönül, gizli vahyi duyup işitseydi alemde harf<br />
ve sese ne lüzum kalırdı<br />
Gerçi o Allahdan mahvolmuştur, başsızdır... fakat benim işim ondan da ince! Onun<br />
yaptığı iş Allah işidir, ben ona göre zayıfım... doğru, fakat bu iş, yine bana pek kötü<br />
görünmede! Halka lütfun ta kendisi olan şey, yüce ve nazenin erlere kahırdır. Şu<br />
halde halk, zahmet ve belalar çekmeli de aradaki farkı görüp anlamalı!<br />
Ey hakiki dost, manayı anlamaya vasıta olan bu harfler, manaya erişmiş adama göre<br />
dikendir, hordur hakirdir! Öyleyse saf ruhun harflerden kurtulması için pek çok<br />
belalar çekmesi, pek anlayışlı olması lazımdır.<br />
Fakat bazıları bu sesten büsbütün sağır kesilirler, bazıları ise daha yücedir, daha<br />
üstün olurlar! Bu bela Nil ırmağına benzer, iyilere sudur, kötülere kan. Kim, sonu daha<br />
fazla görürse daha kutludur... daha ciddiyetle işe sarılır, ekin eker de daha fazla<br />
meyve toplar. Çünkü bilir ki bu ekim dünyası, mahşere hazırlanmak, ahirette burada<br />
ektiğini toplamak, devşirmek için yaratılmıştır. Hiçbir bağlantı yoktur ki yalnız o bağ<br />
için bağlansın... o bağlantı, bir ticaret elde etmek, bir kâr kazanmak içindir. Dikkat<br />
edersen görürsün ki hiçbir münkirin inkarı, sırf inkar için değildir...<br />
Hasedinden düşmanı kahretmek, yahut üstün olmayı dilemek, kendini göstermek<br />
içindir. O üstünlük isteği de başka bir tamahladır... hasılı manalar olmadıkça<br />
suretlerin bir lezzeti olamaz! İşte onun için “Neden bunu yapıyorsun ” diye sorarsın...<br />
çünkü suretler zeytin yağıdır mana ışık. Değilse bu “Neden” sözü neden Çünkü suret,<br />
ancak o suret ,ç,n olsaydı “Neden bunu yapıyorsun ” diye sormazdın ki!<br />
Bu “Neden” diye sormak, bir şey öğrenmek içindir... bundan başka bir suretle neden<br />
diye sormak kötüdür. Ey emin adam, bunun faydası, sırrı bundan ibaretse neden<br />
hikmetini arıyorsun ya! Göğün ve yer ehlinin suretleri, ancak bu suretler için<br />
yaratılmışsa bunda bir hikmet yoktur ki! Bir hikmet sahibi yoksa bu tertip nedir... bir<br />
hikmet sahibi varsa işi nasıl boş ve abes olabilir Doğru, yanlış, bir şey düşünmeksizin<br />
ne kimse hamama bir resim yapar, ne bir yeri boyar!<br />
HZ.MUSA´NIN ALLAH’A SORUSU<br />
Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Allah, yapıp düzdün, neden yine bozar<br />
yıkarsın Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın... sonra bunları yıkar,<br />
mahvedersin; neden<br />
Allah dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun,<br />
biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim. Fakat<br />
bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun... bunu bilip sonra da<br />
halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu<br />
biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.<br />
Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu<br />
soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... nitekim diken de toprakla sudan biter,<br />
gül de!<br />
Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş... nitekim acı da rutubetten hasıl<br />
olur, tatlı da! Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir... hastalık da iyi gıdadan olur,<br />
kuvvet de!<br />
Allah Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi<br />
yaptı. Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.<br />
Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine adeta düşman olurlar,<br />
çekişir dururlar.<br />
Allah buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.<br />
Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel! Musa tohum ekti, ekin<br />
bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti... Orağı alıp biçmeye başladı.<br />
Gaybtan kulağına bir ses geldi:<br />
Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun Musa dedi ki:<br />
Yarabbi, burada tane de var saman da... onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman<br />
ambarına konması layık değil... saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu<br />
ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka eklerken ayıt etmek lazım.<br />
Allah dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun Musa<br />
Allahn bana bu temyizi sen verdin dedi... Allah dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da<br />
temyiz olmaz Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış kara ruhlar da.<br />
Bu sedeflerin hepsi bir değil... birisinde inci var, öbüründe boncuk! Buğdayları<br />
samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vacip. Bu alem halkı,<br />
hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır.<br />
Ben bir hazineydim dedi Allah, hem de gizli... bunu duyda cevherini kaybetme,<br />
meydana çıkar!<br />
Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk cevherinde yalan da gizlidir. O yalanın, şu<br />
fani tendir... doğrun da Allah’a mensup olan can! yıllardır şu ten ayranı meydandadır<br />
da can yağı onda fani ve değersiz bir hale gelmiştir.<br />
Nihayet Allah, bir elçi kulunu, ayranı yayığa koyup döven birisini gönderir de, bende<br />
bir ben gizli olduğunu bileyim diye sıfatla hünerle o yayığı döver. Yahut da zatından<br />
adeta bir cüz olan bir kulunun sözünü izhar eder de o söz, vahiy arayan kişinin<br />
kulağına girer.<br />
Müminin kulağı, vahyimizi kavrar, beller... öyle kulak, insanı Hakk’a davet edenin<br />
eşidir, arkadaşıdır. Adeta çocuğun kulağına benzer; anasının sözleriyle dolar da söze<br />
başlar, konuşur. Çocukta anlayan bir kulak olmazsa anasının sözünü duymaz, dilsiz<br />
olur.<br />
Anadan doğma sağır, daima dilsizdir de... söyleyen kişi, sözü önce anasından<br />
duymuştur. Bil ki sağır ve dilsizin kulağı, afetlerden bir afettir... ne söz dinlemeye<br />
kabiliyeti vardır, ne de bellemeye. Belletilmeden söyleyen Allahdır, çünkü onun<br />
sıfatları, sebeplerden ayrıdır. Yahut Adem gibi ana ve dadı hicabı olmaksızın Allah<br />
telkini ile söyler. Yahut da Allah belletmesiyle Mesih gibi doğar doğmaz konuşur.<br />
Doğuşundaki zina ve fesat töhmetlerini ret etmek, zinadan doğmadığını anlatmak için<br />
dile gelir.<br />
Çalışmada bir hareket gerek ki ayran, gönüldeki yağdan ayrılsın. Yağ, ayran içinde<br />
adeta yok gibidir de ayran, varlık alemine bayrak dikmiştir. Sen de var olarak görünen<br />
deriden ibarettir... fani görünen yok mu Asıl var olan odur işte! Yağlanmamış,<br />
eskimemiş ayranın varsa dövüp yağını çıkarmadıkça sakın harcama!<br />
Hemen onu bilgiyle elden ele alarak döndüre dur da gizlendiğini meydana çıkarsın.<br />
Çünkü bu fani ola şey, bakinin delilidir... nitekim sarhoşların yalvarmaları da sakiye<br />
delildir!<br />
Bayraklardaki aslanların hareketi, gizli bir yelin varlığından haber verir. Yeller<br />
esmeseydi ölü aslan havada nasıl olur da hareket ederdi<br />
Aslanın hareketlerinden rüzgarın sabah yeli, yahut cenup rüzgarı olduğunu anlarsın...<br />
bu hareket, o gizli rüzgarı anlatır. Şu beden de bayraktaki aslana benzer... düşünce<br />
onu her an oynatır durur! Doğudan gelen düşünce sabah yelidir... batıdan gelen<br />
ufunetli cenup yeli! Bu düşünce yelinin doğuşu, başka doğudur... bu düşünce yelinin<br />
batısı, o yandadır! Ay cansızdır, doğusu da cansız... fakat gönlün doğusu canlar<br />
canının canıdır!<br />
Gündüzün doğan şu güneş yok mu... iç alemini aydınlatan güneşin doğuşundan bir<br />
kabuktur, onun bir aksidir ancak! Çünkü ten, can yalımı olmadı mı ölür gider... artık<br />
onca ne gündüz vardır, ne gece! Beden olmaz, fakat ruh olursa gece ve gündüz<br />
bakidir, düzenlidir. Nitekim göz, rüyada ay ve güneş olmadığı halde ayı da görür,<br />
güneşi de!<br />
Arkadaş uykumuz ölümün kardeşidir... bu kardeşe bak o kardeşi anla! Sana, rüya<br />
ölümün fer’idir derlerse sakın ha, hakikatine erişmedikçe bu sözü dinleme! Ruhun<br />
uykuda öyle şeyler görür ki yirmi yıl uyanık kalsan onları göremezsin!<br />
Rüyanı tabir ettirmek için bir hayli zaman bilgiç padişahlara koşar, şu rüyanın tabiri<br />
nedir diye sorarsın... böyle bir sırra fer’i demek köpekliktir! Bu söylediğimiz rüya,<br />
alelade halkın gördüğü rüyadır... Allah’a yaklaşmış erlerin rüyası ile Allah seçmesinin,<br />
Allah yakınlığının ta kendisidir.<br />
Fil gerektir ki uyuyunca rüyasında Hindistan’ı görsün! Eşek, hiç Hindistan’ı rüyada<br />
görmez... çünkü Hindistan’dan ayrılmamış, gurbete düşmemiştir ki! Fil gibi adam akıllı<br />
bir can gerek ki uykusunda iştiyakla Hindistan’a gitsin! Fil Hindistan’ı arar, ister... o<br />
yüzden bu istek bu anış geceleyin bir surete bürünüp ona görünür.<br />
“Allah’ı anın” emrine uymak, bir herzevekilin işi değil... “Allahna dön “ emrine uymak,<br />
her kalleşin ayağının harcı değil. Fakat sen meyus olma; file benze! Fil değilsen bile fil<br />
olmaya çalış. Alemdeki kimyagerlere bak... her an sırça üzerine resim yapanların<br />
seslerini duy! Onlar gök boşluğuna suretler düzerler... benim için senin için işler<br />
yaparlar!<br />
Ey tavuk karasına uğramış adam! Yeni yakası misler kokan erleri görmüyorsan şu<br />
sana dokunan şeyleri gör bari! Toprağından her an yeniden yeniye otlar biter; onları<br />
gör... her an anlayışına yeni bir şey dokunur; onlara bak!<br />
İbrahim Ethem de rüyada hicapsız olarak bütün gönül Hindistan’ını gördü de,<br />
zincirlerini kırdı; memleketi birbirine geçirdi, gözlerden kayboldu! Şu iş Hindistan’ı<br />
görmenin nişanesidir... insan, uykusundan sıçrayıp uyanır, deli divane olur.<br />
Bütün tedbirlerin başına toprak saçar... zincirlerin halkalarını kırar geçer!<br />
Peygamberin nuru anlatılırken gönüllerdeki nişanesini söylediği gibi hani...<br />
Dedi ki: Nur, kalbe girdi mi nişanesi şudur: İnsan bu yalan yurttan uzaklaşır, neşeler<br />
yurdu olan ahiretten de geçer!<br />
Ey temiz dost, Mustafa’nın bu hadisini anlatmak için bir hikaye söyleyeceğiz, dinle.<br />
Bir padişahın yiğit bir oğlu vardı... zahiri de hünerlerle bezenmişti, batını da. Bir gece<br />
rüyasında çocuğunun ansızın öldüğünü gördü. Padişaha alemin arılığı tortulu bir hal<br />
oldu. Yanışının tesiri ile gözyaşları bile kurudu, ağlamaya bile iktidarı kalmadı. Öyle<br />
dertlendi, öyle kederlendi ki ah etmeye bile mecali kesildi!<br />
Ölüm isteği ile cesedi, iş görmez bir hal aldı... neyse eceli gelmemiş, ömrü varmış;<br />
uykudan uyandı. Bu sefer de uyanınca öyle bir sevindi ki ömründe öyle bir sevinç<br />
görmemişti. Sevinçten ölecekti adeta... canı ile bedeni sanki ölümle dirim arasında<br />
tomruğa vurulmuştu! Bu ışık gam soluğu ile de söner, neşe soluğu ile de... işte sana<br />
bir alay, işte sana bir eğlence! O, bu iki ölüm arasında diridir... bu tomruğa vurulmuş<br />
olduğu halde gülünecek bir şey!<br />
Padişah kendi kendine dedi ki: bu neşeye sebep, o gamdı; Allah sebep ihsan etti,<br />
sevindim. Ne şaşılacak şey! Bir hadise bir yönden ölüm, öbür yönden dirim ve sevinç.<br />
Şu bir yönden tatlıdır, zevk vericidir. Diğer bir yönden de öldürücü, azap vericidir. Ten<br />
sevinci dünyaya mensup olana göre yücelik... fakat ahiret gününe göre noksan ve<br />
zeval!<br />
Düş yorucu rüyada gülmeyi ağlamaya, hayıflamaya, kederlenmeye yorar. Ağlamayı da<br />
sevince, feraha verir ey şen, esen kişi!<br />
Padişah, bu gam geçti gitti ama can, bu çeşit şeylerden kötü şüphelere düşer diye<br />
düşünceye daldı. Gül gider de dedi, ayağıma böyle bir diken batarsa hiç olmazsa<br />
ondan bana bir yadigar kalmalı! Yokluğa sayısız, sonsuz sebepler var... hangi yolu<br />
kapayalım ki Isırıcı ölüme yüzlerce pencere var, yüzlerce kapı var... açılırken her biri<br />
cik cik etmekte!<br />
O ölüm kapılarının acı cik ciklerini haris kişinin kulağı, mal ve mülk hırsından duymaz.<br />
Bir taraftan bedenin dertleri, kapıların sesi... bir taraftan düşmanların cefası kapıların<br />
sesi.<br />
Canım efendim, hele bir tıp fihristini oku hastalıların yalımlı ateşini gör! Bütün o<br />
alillerden bu eve yol var... her iki adımda akreplerle dolu bir kuyu var!<br />
Rüzgar şiddetli, ışığım sönmek üzere... çabuk davranayım da onun ışığından bir ışık<br />
daha uyandırayım. Bari bu ikisinden biri kalsın da yel, ışığın birini söndürürse onunla<br />
eğleneyim. Arifler gibi hani... arif de bu noksan beden kendiliğinden kurtulmak için<br />
gönül kandilini yakar da günün birinde ansızın bu kandil sönerse onun yerine can<br />
kandilini koyayım der.<br />
Padişah bu işi anlamadı da aldandı... fani kandilin yerine başka bir fani kandile<br />
kapıldı!<br />
Padişah bunun üzerine, evlensin de soyu sopu üresin diye şehzadeye bir kız almak<br />
istedi. Bu doğan, tekrar yokluk alemine yüz tutarsa o doğanın yerini yine bir doğan<br />
tutsun...<br />
Bu doğanın sureti, eğer şu alemden giderse manası, oğlunda baki kalsın dedi. Onun<br />
için o uyanık padişah, Mustafa “Çocuk babanın sırrıdır” buyurdu. İşte bu yüzden<br />
bütün halk, sevgilerden çocuklarına sanat öğretirler de, onların kalıpları gözden<br />
gizlenince o manalar alemde baki kalsın derler.<br />
Allah, hikmetiyle istidat sahibi olan her küçük çocuğun doğru yolu bulması için onların<br />
hırsına bir ciddiyet vermiştir.<br />
Ben de kendi soyumun devamı için oğluma mezhebi meşrebi iyi bir kız alacağım.<br />
Fakat alacağım kızın kötü bir padişahın soyundan değil, temiz bir kişinin soyundan bir<br />
kız olmasını isterim.<br />
Padişah, zaten bu temiz kişidir... hür olan da odur... ne şehvetin esiridir, ne boğazının.<br />
Fakat halk, aksine olarak esirlere padişah adını taktılar... Zenciye Kâfur adı takıldığı<br />
gibi hani! Kanlar içen çöle kurtuluş yeri, bayağı, nekes ve kutsuz kişiye kutlu adını<br />
verirler ya!<br />
Şehvet, kızgınlık ve istek esirine bey, yahut “Sadr ecel – en ulu vezir” dediler. O ecel<br />
esirlerine halk, şehirlerde beyler ve “Emirani ecel – Ulu beyler” adını taktılar. Canı,<br />
ayakkabıcıların safında alçalmış, yani mevkiye mala kapılıp kalmış olma “Sadr – Ulu<br />
ve baş köşeye geçen vezir” derler.<br />
Padişah bu zaidi seçince bu haber, kadınların kulağına vardı! Şehzadenin anası,<br />
aklının noksan oluşundan itiraz ederek dedi ki: Evlenmede gerek akıl, gerek nakil, eşit<br />
olmayı şart koşmuştur. Halbuki sen nekesliğinden, cimriliğinden kurnazlık ederek<br />
oğlumuzu bir yoksulla akraba yapıyorsun<br />
Padişah dedi ki: Temiz bir kişiye yoksul demek hatadır... çünkü onun kalbi ganidir ve<br />
bu da Allah vergisidir. Böyle adam, takvasında kanaat bucağına kaçar, yoksul gibi<br />
nekesliğinden, tembelliğinden değil!<br />
Kanaattan meydana gelen darlık, takvadandır... bu, aşağılık kişilerin yokluğundan,<br />
darlığından apayrı bir şeydir. Nekes, bir habbe bulsa başını bile verir... halbuki temiz<br />
kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, terk edip gider! Hırsından, her çeşit<br />
harama kasten padişaha ulu kişiler, yoksul derler.<br />
Kadın dedi ki: Nerede onda çeyiz olarak verecek şehir ve kaleler... yahut saçı olarak<br />
saçacak inciler, paralar pullar<br />
Padişah, yürü yahu dedi... kim, din gamına düşerse Allah, öbür dertleri artık ondan<br />
alır. Nihayet padişah üstün geldi, ona yaradılışı güzel ve bir temiz kişinin soyundan bir<br />
kız aldı. Kızın güzellikte eşi yoktu... yüzü, kuşluk güneşinden daha parlaktı! Kızın<br />
güzelliği buydu, huyu da güzelliği gibiydi... hasılı ahlakı o kadar iyiydi ki anlatmaya<br />
imkan yok!<br />
Dini avlamaya bak ki onunla beraber güzellik, mal, mevki ve sana fayda veren baht da<br />
senin olsun! Ahiret, bil ki deve katarıdır; dünya malı devenin yükü ve tüyü. Katara<br />
sahip oldun mu yünü, tüyü de onunla beraber gelir. Fakat yünü alırsan deve senin<br />
olmaz ki... deve senin olursa yünün ne değeri kalır<br />
Padişah temiz ve riyasız soydan gelen o kızı nikahla oğluna aldı. Fakat kaza ve kader<br />
bu ya... o güzelim şehzadeye bir ihtiyar büyücü de aşık olmuştu. O Kabil’li kocakarı,<br />
şehzadeye öyle bir büyü yaptı ki Babil büyücüleri bile bu büyüye haset ederler.<br />
Şehzade, o çirkin kocakarıya aşık oldu... gelinden de geçti güveylikten de! İşte böyle<br />
bir kara ifrit, böyle bir Kabil’li karı ansızın şehzadenin yolunu vuruverdi! O ferci<br />
kokmuş doksanlık kocakarı, şehzadenin ne aklını bıraktı, ne ağzını, zavallıda<br />
konuşacak iktidar bile kalmadı. Şehzade tam bir yıl o karıya esir oldu... o kokmuş<br />
karının ayakkabısının tasmasını öpüp durdu. Kocakarının sohbeti, şehzadeyi kesip<br />
biçmekte, eritip mahvetmekteydi... adeta yarı canlı bir hale gelmişti.<br />
Başkaları onun zayıflığından derde düşerken o büyünün tesiri ile kendisinden bilen<br />
bihaberdi. Dünya padişaha zindan kesildi... şehzade ise babası ve akrabası ağlarken<br />
gülmekteydi! Padişah pek çaresiz kaldı... gece gündüz kurbanlar kestirmede,<br />
sadakalar vermekteydi! Ne çare varsa hepsine başvurdu... fakat oğlan, kocakarıya<br />
gittikçe daha fazla aşık oluyordu. Padişah, bunda mutlaka bir sır, bir hikmet<br />
olduğunu, bundan böyle ancak yalvarıp yakarmakla bir çare bulunabileceğini iyice<br />
anladı.<br />
Secdeye kapanıp “Yarabbi, fermanın yürür... Allah mülkünde Allahdan başka kimin<br />
hükmü geçerki Fakat bu yosul çocuk öd ağacı gibi yanıp duruyor... ey merhametli<br />
Allah, elini tut” demeye başladı.<br />
Nihayet onun Yarab, Yarab demesi, feryad-ü figan etmesi makbule geçti... yoldan usta<br />
bir büyücü çıkageldi. O büyücü uzaktan o çocuğun bir ihtiyar karıya esir olduğunu<br />
duymuştu. Bu karının büyüde eşsiz örneksiz olduğunu ve bir ikincisinin bulunmadığını<br />
işitmişti.<br />
Yiğidim, el elin üstündedir... hünerde de, kuvvette de el elin üstündedir arşa varınca!<br />
Ellerin sonu Allah elidir... deniz, şüphe yok ki sellerin varıp döküldüğü son yerdir.<br />
Bulutlar da suyu denizden alır... seller akıp gider nihayet ona varır.<br />
Padişah bu oğlan elden gitti dedi. Adam dedi ki: İşte ulu bir derman olarak geldim ya!<br />
Bu büyücülerden hiç kimse o kocakarıya eşit olamaz... ancak ben, o yandan geldim,<br />
büyüde bilgim çoktur... onunla ben başa çıkarım! Musa’nın eli gibi Allah izniyle onun<br />
büyüsünü kökünden yıkar, mahvederim. Çünkü bana bu bilgi Allah tarafından verildi...<br />
hor hakir büyücülere şakirtlik ederek öğrenmedim. Onun büyüsünü bozmak<br />
şehzadenin benzinin sarılığını gidermek için geldim ben! Seher çağında mezarlığa git<br />
de orada duvarın yanında kireçle boyanmış bir ak mezar var. Orasını kıbleye doğru<br />
kaz; Allahnın kudretine, kuvvetine bak!<br />
Bu hikaye pek uzundur, sen de usandın... bari fazlasını bırakayım da hulasasını<br />
söyleyeyim.<br />
O sıkı düğümleri çözdü şehzadeyi mihnetten kurtardı. Çocuk kendisine gelince koşa,<br />
koşa babasının tahtına vardı, yüzlerce mihnetle, secdeye kapandı, yüzünü yerlere<br />
sürdü... koltuğunda da bir kılıç ve bir kefen vardı.<br />
Padişah şenlikler yaptırdı şehir halkı sevindi, o ümidini kesmiş gelinde muradına erdi.<br />
Alem yeni baştan dirildi, parladı! Şaşarım doğrusu o günde bir gündü bugün de bir<br />
gün! Padişah ona öyle bir düğün yaptı ki köpeklerin önüne bile gülsuyu şerbeti kondu.<br />
Büyücü kocakarı kederinden geberdi... çirkin yüzünü de cehennem Malikine tapşırdı<br />
çirkin huyunu da! Şehzade o kocakarı benim aklımı nasıl oldu da çeldi diye hayretlere<br />
düşmüştü!<br />
Güzellikte aya benzeyen ve güzellerin güzellik yolunu kesip vuran gelini görünce, aklı<br />
başından gitti düşüp bayıldı... tam üç gün aklı başına gelmedi! Üç gün üç gece<br />
kendisini kaybetti. Halk onun baygınlığından meraka düştü. Gül suları ile, ilaçlarla<br />
nihayet kendisine geldi... yavaş yavaş açıldı, iyiyi, kötüyü anlamaya başladı.<br />
Bir yıl sonra padişah söz arasında ona dedi ki: Oğlum hele o eski sevgiliyi hatırla<br />
bakalım! O seninle beraber yatanı, o yatağı bir hatırla da bu derece vefasız ve acı<br />
sözlü olma.<br />
Şehzade bırak baba dedi... ben, neşe yurdunu buldum, gurur yurdunun aldanma<br />
diyarının kuyusundan kurtuldum. Mümin yol buldu da karanlıktan Hak nurunun<br />
bulunduğu tarafa yüz çevirdi mi öyle olur işte!<br />
Kardeş bil ki şehzade sensin bu eski dünyada yeniden doğmuşsun! Kabil’li büyücü bu<br />
dünyadır... erleri bile rengine kokusuna esir etmiştir. Bu bulanık ırmağa düştün mü<br />
her an “Kul eüzü” leri oku kendine üfle. Bu büyüden bu ıstıraptan kurtul, sabah,<br />
Allahsına sığın ondan yardım iste!<br />
Dünya, halkı büyü yaparak kuyuya atmıştır da Peygamber onun için dünyaya büyücü<br />
demiştir. Kendine gel bu kokmuş kocakarının kuvvetli büyüleri vardır... sıcak nefesi<br />
padişahları bile esir eder. Gönülde onun tükürüklü üfürükler salan büyücüleri var...<br />
büyü düğümlerini düğümleyen odur! Dünya büyücüsü pek ilginç bir karıdır... onun<br />
büyü ipini çözmek herkesin ayağının harcı değil! Eğer akıllar onun bağladığı<br />
düğümleri çözseydi Allah peygamberleri yollar mıydı<br />
Kendine gel de nefesi kutlu, düğümler çözen, Allah dilediğini işler sırrını bilir birisini<br />
ara! Dünya seni de balık gibi oltasına takmıştır... şehzade bir yıl kaldı, sense altmış<br />
yıldır o oltadasın! Tam altmış yıldır onun oltasında mihnetler içindesin... ne bir<br />
hoşluğum var, ne bir sünnete uyarsın!<br />
Günahkar bir bedbahtsın... ne dünyan güzel, ne vebalden, günahtan kurtulmuşsun!<br />
Dünyanın üfürüğü bu düğümleri pek sıkı düğümledi... sen artık tek yaratıcının<br />
üfürüğünü iste!<br />
İste de “Ben Adem’e ruhumdan üfürdüm” üfürüğü, seni bundan kurtarsın ve yücel<br />
desin! Büyü üfürüğünü Allah üfürüğünden başka bir şey bozmaz... bu kahır<br />
üfürüğüdür, o lütuf üfürüğü!<br />
Allahnı rahmeti kahrından arıktır, ileridir. Sen de ileri olmak istiyorsan yürü, bir ileri<br />
gitmiş er ara. Bu suretle amelleriyle, yahut, hurilerle evlendirilmiş kişilerin<br />
mertebesine eriş... ey büyülenmiş padişah işte sana kurtuluş çaresi!<br />
Dünya kocakarısı senin yanında oldukça ve sen, onun ,işvelerine kapılıp kaldıkça ne<br />
onun ağı, tuzağı çözülür, ne büyü düğümleri. Ümmetlerin ışığı olan peygamber, bu<br />
dünya ile öbür dünyaya ortaklar demedi mi Şu halde bununla buluşmak ondam<br />
ayrılmaktır... bu bedenin sıhhati, canın hastalığıdır. Bu geçitten ayrılmak müşküldür, o<br />
duraktan ayrılmaksa bil ki daha müşkül! Nakıştan ayrılmak bile sana güç geliyor...<br />
nakkaşından ayrılmak ne kadar güç gelir ya! Ey aşağılık dünya ayrılığına sabretmeyen<br />
dost, Allah ayrılığına nasıl sabredeceksin<br />
Bu kara sudan ayrılamıyorsun da Allah kaynağından ayrılmaya nasıl katlanıyorsun ya<br />
Bu kara suyu içmedikçe pek dinlenemiyor, esenleşemiyorsun... iyi kişilerden ve<br />
onların içtikleri kaynak suyundan ayrılınca halin ne olur<br />
Bir nefescik Allah güzelliğini görsen canın da ateşlere düşer, vücudun da! Ondan<br />
sonra bu suyu cife görürsün... Allah yakınlığının debdebesini gördün mü, şehzade gibi<br />
sevgiline kavuşursun... ayağındaki dikeni çıkarırsın!<br />
Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini bul... doğrusunu Allah daha iyi bilir.<br />
Aklını başına devşir; her zaman kendinle eş olma... her an eşek gibi balçığa düşme. Bu<br />
sürçme, gözünün iyi görmeyişindendir... kör gibi inişi yokuşu göremiyorsun.<br />
Yusuf’un gömleğinin kokusunu kendine senet yap... çünkü onun kokusu gözleri aydın<br />
eder! O gizli suretle o alındaki nur, peygamberlerin gözlerini uzakları görür bir hale<br />
getirmiştir. O yüzün nuru, insanı ateşten kurtarır... kendine gel de iğreti nura kani<br />
olma. Bu nur, insana ancak içinde bulunduğu zamanı gösterir; bedeni aklı ve ruhu<br />
uyuz eder. Görünüşü nurdur ama hakikatte ateştir. Eğer ışık istiyorsan iki elini de bu<br />
nurdan çek!<br />
Ancak içinde bulunduğu zamanı ve hali gören göz ve can, nereye giderse gitsin<br />
anbean yüzüstü düşer. Bu çeşit insanlar içinde uzağı gören olsa bile hünersizdir...<br />
görür ama uykuda uzağı nasıl görürse öyle görür. Dere kıyısında dudakların<br />
kupkuru... yatar uyursun; su aramak içinde seraba doğru koşup gidersin! Uzaklarda<br />
serabı görür ona koşar... görüşüne aşık olur, uykuda arkadaşlarına gönlü gözü açık<br />
olan benim, perdeleri deler, her şeyi görürüm ben... işte bak, şimdi de o tarafta su<br />
gördüm... hadi, koşalım, oraya varalım diye atar tutarsın... halbuki o gördüğün<br />
seraptır senin. Her adımda bu güzelim sudan biraz daha uzaklaşırsın... koşa, koşa seni<br />
aldatan o seraba güya yaklaşır, fakat hakiki sudan uzak düşersin. Azmin, bu sana<br />
gelmiş, akmış ulaşmış olan hakiki suya tam bir perde!<br />
Nice kişiler vardır ki ulaşmak istedikleri yerden hareket eder oraya varmak için yola<br />
düşerler. Uyuyan kişinin ne gördüğü şey işe yarar, ne söylediği laf! Gördüğü şey de<br />
söylediği söz de bir hayalden başka bir şey değildir, ondan elini çek. Uykun gelmişse<br />
yolda uyu... Allah hakkı için, ancak Allah yolunda yat. Olur ya, belki bir yolcu, rastlar<br />
da seni hayallerden, uykudan kurtarır. Uyuyan kişinin düşüncesi, kılı kırk yarsa fayda<br />
yok... o incelikle yine köy yolunu bulamaz.<br />
Uyuyan kişinin düşüncesi, ister iki kat olsun, ister üç kat... yine hata içinde hatadır,<br />
yine hat içinde hat. Ona hiç çekinmeden dalgalar gelir vurur da o, yine upuzun<br />
çöllerde koşar durur! Su, ona şah damarından yakındır da o susuzluktan yanar yakılır!<br />
Hani şunu gibi: Kıtlık yılında bir zabit, bütün kavim ağlayıp sızlarken gülerdi. Dediler<br />
ki: “Gülünecek yer değil... kıtlık, müminlerin kökünü kurutmada, rahmet bizden<br />
gözünü yumdu... ova, kızgın güneşin tesiri ile yandı, kavruldu! Bağlar üzümler<br />
simsiyah oldu... ne yerde bir nem var, ne yukarıda ne aşağıda.<br />
Halk, bu kıtlıktan, bu azaptan sudan çıkmış balık gibi onar onar, yüzer yüzer ölmede...<br />
Müslümanlara acımıyor musun Müminler kardeştir... yağları da birdir etleri de...<br />
hepsi bir vücuttur. Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir... ister<br />
sulh çağında olsun, ister savaş; bu, budur.”<br />
Zahit dedi ki: Bu, sizin gözünüze kıtlık görünüyor... fakat bence yeryüzü cennet gibi,<br />
ben böyle görüyorum. Ben her ovada, her yerde ta bele kadar boyu atmış gürbüz<br />
başaklar görmekteyim. Başaklar seher yeli ile dalgalanmada... ova pırasayla dopdolu!<br />
Acaba doğru mu diye sınıyor, elimi uzatıyor, onları yokluyor, tutuyorum... artık ben,<br />
nasıl elimi keser gözümü çıkartırım<br />
A aşağılık kavim, siz, ten Firavununun dostusunuz... onun için Nil size kan<br />
görünmede. Hemencecik akıl Musa’sına dost olasınız kan görmez, ırmak suyunu<br />
görürsünüz. Babanla aranda bir şey geçti mi babanı köpek gibi görürsün, gözüne<br />
böyle görünür! Baban köpek değildir senin; o cefanın tesiri ile öyledir; öyle bir<br />
merhametli adam bile sana köpek görünür!<br />
Kardeşleri Yusuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı... bu yüzden onu kurt şeklinde<br />
gördüler. Fakat babanla barıştın da kızgınlığın gitti mi köpek ortadan kalkar, baban,<br />
sana ateşli bir dost olur.<br />
Bütün alem, aklıküllün suretidir... bütün insanların babası odur. Birisi aklıkülle karşı<br />
küfranını artırırsa bütün alem ona köpek görünür. Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su<br />
ve toprak, sana altın döşeme görünsün.<br />
Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hal ve zaman, adeta kıyamet kesilir... gözünün<br />
önünde gök de değişir yer de! Ben daima bu babayla uzlaşmış haldeyim... onun için şu<br />
alem, bana cennet görünmede!<br />
Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim... yeni görmekle de<br />
elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı<br />
nimetlerle dopdolu görüyorum... sular kaynaklardan coşup akmada...<br />
Bu suların sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tövbekar<br />
dervişler gibi oynuyor... yapraklar, çalgıcılar ve şarkı okuyanlar gibi el çırpıyor. Ayna,<br />
keçeden yapılma kılıf içindeki şimşek gibi parlayıp durmada... artık ayna görünürse<br />
nasıl olur Ben, bunun binde birini bile söyleyemiyorum; çünkü her kulak, şüphelerle<br />
dolu! Vehme göre bu söz müjdedir... fakat akıl der ki: Müjde ne demek bu benim<br />
halimdir zaten.<br />
Hani Üzeyr’in çocukları gibi... yolda babalarının ahvalini soruşturmaktaydılar. Onlar<br />
ihtiyarlamışlardı, babaları ise gençti... derken babaları ansızın önlerine çıkıverdi. Ona<br />
“Ey yolcu bizim azizimizden bir haberin var mı acaba Birisi bize onun bugün<br />
geleceğini, bizi ümitsizliğe düşürdükten sonra bugün erişeceğini söyledi” dediler.<br />
Uzeyr dedi ki: Evet benden sonra gelecek... çocuklardan biri bu müjdeyi işitince<br />
sevindi. Ey muştucu şad ol diye bağırdı. Bir tanesi Uzeyr’i tanıdı; a sersem, müjdenin<br />
yeri mi ki Şeker madeninin tam içine düştün deyip kendisinden geçti, yere yığıldı.<br />
Bu, vehme müjdedir ama akla göre vuslatın ta kendisi... çünkü vehim gözü perdelidir,<br />
hakikati göremez. Kafirlere derttir, müminlere muştucu... fakat işin iç yüzünü gören<br />
göz göre vuslatın ta kendisi. Çünkü aşık, anı daimde daima sarhoştur... hasılı<br />
küfürden de yücedir o, imandan da! Küfür, içteki kuru kabuktur, iman içteki lezzetli<br />
kabuk! Küfür de, iman da... ikisi de onun kapıcısıdır... çünkü o içtir küfürle din, ikisi de<br />
kabuktur.<br />
Kuru kabukların yeri ateştir... içe yapışık kabuksa hoştur lezzetlidir. İçe gelince:<br />
Zaten o, hoşluk mertebesinden de yüksektir... lezzetlet veren odur. Bu sözün sonu<br />
yoktur; geri dön de Musa’m denizin dibinde toz koparsın! Bu sözler alelade halkın<br />
aklına göre söylendi... geri kalanı ise gizlenmiştir!<br />
A töhmetli kişi, senin akıl altının paramparça... böyle bir altına nasıl mühür ve damga<br />
vurayım Aklın yüzlerce mühim işe dağılmış... binlerce isteğe mala mülke bölünmüş!<br />
Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale<br />
gelsin! Onları en küçük parçasına kadar toplar şüpheden arınırsan sana padişah<br />
sikkesi basılabilir.<br />
A ham kişi, ağırlıkta bir miskalı geçersen padişah senden bir altın kadeh düzer. O<br />
kadehte padişahın hem adı, hem lakapları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen.<br />
Nihayet sevgilin sana hem ekmek olur, hem su... hem ışık kesilir, hem güzel, hem<br />
meze olur, hem şarap!<br />
Kendini derle topla da ne varsa sana söyleyebileyim. Çünkü söz söylemek, tasdik<br />
edilmek içindir... Allah’a şirk koşan can, doğruya inanmaz. Feleğin abes şeylerine<br />
bölünmüş olan can, altmış sevda ortasında müşterek bir hale gelmiştir.<br />
Artık, böyle kişiye bir şey söylenemez, ona karşı susmak daha iyidir... çünkü<br />
ahmaklara verilecek cevap sükuttur. Bunu bilirim ben... bilirim ama ten sarhoşluğu<br />
ağzımı, ben istemediğim halde açar. Aksırık ve esnemekle de bu ağzın, istemediğin<br />
halde açılır ya, işte öyle!<br />
Peygamber gibi hani... “Söylemeden hakikatleri saçmadan dolayı her gün yetmiş kere<br />
tövbe ederim. Fakat o sarhoşluk tövbemi bozar... bu elbiseler soyan beden<br />
sarhoşluğu, tövbeni unutturur” dedi. Çok eski zamanın ahvalini izhar etmek için<br />
Allahnın hikmeti, sır bilen kişiye bir unutkanlık verir.<br />
Gizli sırlar, “Yazılan yazıldı kalem de kurudu” kaynağından coşan bir ırmak kesilir,<br />
bunca davullarla, bayraklarla ortaya çıkar! Ey insanlar, sonsuz rahmet her an<br />
akmaktadır fakat siz uykudasınız, anlamıyorsunuz! Uyuyan kişinin elbisesi, ırmak<br />
suyunu içer de uyuyan, uykuda serap arar!<br />
Orada belki su vardır ümidi ile koşar durur... ve bu düşünceyle suya varacak yolu<br />
kendi kendine kaybeder gider! Çünkü orada der, buradan uzaklaşır... bu hayale<br />
kapılır, hakikatten ayrılır! Bunlar güya uzağı görürüler, fakat ruhları uykudadır... ey<br />
yolcular acıyın bunlara! Ben insana uyku getiren bir susuzluk görmedim... ancak<br />
akılsız kişinin susuzluğu uyku getirir!<br />
Akıl zaten ona derler ki Allah yaylasında yayılmış, Allah nimetlerini yemiş olsun...<br />
Utaritten gelen akla akıl demezler!<br />
Bu aklın ileri görüşü,mezara kadardır... fakat gönül sahibinin aklı sur üfürülünceye<br />
dek olacak şeyleri görür. Bu akıl, mezardan, topraktan ileriye geçemez... bu ayak,<br />
şaşılacak şeylerin bulunduğu sahaya gidemez. Bu ayaktan, bu akıldan bez, yürü...<br />
kendine gaybı görür bir göz ara da berhudar ol.<br />
Üstada bağlanan kitap şakirdi olan kişi, Musa gibi yeninden, yakasından parlayacak<br />
nuru nereden bulacak Bu bakış, bu akıl, adama ancak baş dönmesi verir... bırak<br />
görüşü artık da bekle bakalım! Söz söylemeden yücelik aramayın... bekleyen kişiye<br />
dinlemek söylemekten yeğdir.<br />
Belletme mevkii de bir nevi şehvettir ve her çeşit şehvet, yolda puttur. Her fuzuli kişi,<br />
Allahnın fazlına, ihsanına erişebilseydi Allah, bunca peygamber yollar mıydı Cüz-i<br />
akıl, şimşek ve aydınlık gibidir... şimşeğin verdiği aydınlıkla vahye erişebilir misin hiç<br />
Şimşeğin ışığı yol göstermeye yaramaz... o ağla diye buluta bir emirdir! Bizim akıl<br />
şimşeğimizde ağlamak içindir... yokluğun, varlık iştiyaki ile ağlamasına yarar.<br />
Çocuğun aklı, yazı yazanların etrafında dön dolaş der ama insan, kendi kendine bir<br />
şey belleyemez. Hastanın aklı hastayı doktora çeker, götürür ama kendisi, derdine<br />
derman olamaz!<br />
İşte bak... şeytanlar gökyüzüne çıkmak ister, kulaklarını yukarı alemdeki surlara<br />
dikerler. O sırlardan az bir miktarını çalarken hemen gökten şahaplar gelir, onları<br />
sürer. Gidin de onlara; gidin... yeryüzüne peygamber gelmiştir; ne istiyorsanız ondan<br />
isteyin, ondan elde edin. Değer biçilmez inciler istiyorsanız “Evlere kapılarından<br />
girin!” kapı halkasını dövün, kapıda durun... gökyüzü damından sizlere yol yok!<br />
İhtiyacınızı bu uzun yoldan gideremezsiniz... biz, sırların sırlarını topraktan yaratılan<br />
kulumuza verdik. Hain değilseniz onun huzuruna gelin... boş kamışsanız bile onun<br />
himmetiyle şeker kamışı olun! O kılavuz, senin toprağından yeşillikler bitirir... bu,<br />
Cebrail’in atının nalından uzak bir iş değil! Bir Cebrail’in atının ayağına toprak olursan<br />
yeşillik kesilir, yenilenir tazelenirsin!<br />
Samiri, buzağı hamuruna canlar bağışlayan yeşilliği koydu da o yeşillik, altından<br />
yapılan o buzağıda bir inci haline geldi, buzağı adeta canlandı! Canlandı da içindeki o<br />
yeşillik öyle bir ses verdi ki düşmanlara bir sınama oldu!<br />
Sır ehline emin olarak gelirseniz doğan gibi başınıza geçirilen külahtan kurtulursunuz.<br />
Doğanı miskin ve çaresiz bir hale getiren ve gözünü, kulağını örten üsküf, doğanın<br />
bütün meyli, kendi cinsine olduğundan gözünü bağlamak, kendi cinsini göstermemek<br />
içindir.<br />
Fakat doğan, kendi cinsinden vazgeçti de padişaha dost oldu mu doğancı, onun<br />
gözünü açar, başından üsküfünü çıkarır. Allah da şeytanları, gözetleme yerinden...aklı<br />
cüz-iyi kendi müstakil reyinden, pek başbuğluk davasında bulunma... sen, reyinde<br />
müstakil değilsin, ancak gönlün şakirdisin ve istidadın var diye sürer!<br />
Der ki: Yürü gönle git... çünkü sen gönlün cüzüsün; kendine gel, sen adil padişahın<br />
kulusun! Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir... çünkü “Ben ondan hayırlıyım” sözü,<br />
şeytan sözüdür. Be aşağılık, Adem’in kulluğu ile İblis’in kibrine bak da aradaki farkı<br />
gör. Adem’in kulluğunu seç. Yol güneşi olan peygamber bile “Nefsini aşağılayan kişiye<br />
ne mutlu” dedi.<br />
Tuba gölgesini gör de güzelce uyu... o gölgeye baş koy da serkeşlik etmeden uykuya<br />
dal! Nefsi aşağılama gölgesi, güzel bir yatılacak yerdir... o arılığa istidadı olana hoş bir<br />
uyku verir. Bu gölgeyi bırakır da benlik tarafına gidersen çabucak asi olur, azar,<br />
yolunu kaybeder gidersin!<br />
Şu halde yürü, şeyhin, üstadın emrinin gölgesi altına git; sus emre uy! Böyle<br />
yapmadın mı istidat ve kabiliyet sahibi bile olsan kamillik davasına kalkıştığından<br />
değişir, çarpılır, istidat ve kabiliyetini kaybedersin! Sır bilen ve haberdar olan üstada<br />
serkeşlik edersen istidattan da olursun! Şimdilik ayakkabı dikiciliğine razı ol, sabret...<br />
yoksa sabretmezsen yamacı, eskici olur kalırsın!<br />
Eskicilerde sabır ve hilm olsaydı hepsi de öğrenir, yeni ayakkabı diker, ayakkabıcı<br />
olurlardı. Çok çalışır, çok didinirsen nihayet usanır da sen kendin, akıl bir bağmış<br />
meğerse dersin! Felsefeye kapılan adam gibi hani... o da ölüm gününde aklı, kolsuz<br />
kanatsız gördü de, kararsızca itiraf etti o zaman... dedi ki: Zeka ile atımızı saçma ve<br />
asılsız yerlere sürdük! Gururlandık aldandık da erlerden baş çektik... hayal denizinde<br />
yüzdük durduk.<br />
Halbuki ruh dininizde yüzgeçlik hiçmiş... burada Nuh’un gemisine girmekten başka bir<br />
çare yokmuş. O peygamberler padişahı da böyle buyurdu: Bu kül denizinde, bu<br />
okyanusta gemi benim! Yahut da benim can gözüme varis olan, doğrulukta benim<br />
yerime geçen halifemdir.<br />
Yiğit, gemiden yüz döndürmemem gerek... işte biz, denizdeki Nuh gemisiyiz! Kenan<br />
gibi her dağa gitme... Kuran’dan “Bu gün kurtuluş yoktur “ayetini duy! Gözün bağlı da<br />
bu gemi, onun için sana aşağı, düşünce dağın da pek yüksek görünmede!<br />
Aman ha aman bu alçacık gemiye hor bakma... Allahnın buna gelip duran ihsanına<br />
bak. Düşünce dağının yüceliğine de pek bakma... çünkü onu bir dalga altüst ediverir!<br />
Eğer Kenan’san, sana bunun gibi iki yüz nasihat versem yine bana inanmazsın! Bu<br />
sözü Kenan’ın kulağı nereden kabul edecek Onu Allah mühürlemiş gitmiş.<br />
Allahnın mühürlediği kulağa öğüt mü girer Sonradan olan şey, ezeli hükmü nasıl<br />
değiştirir Fakat Kenan değilsin ümidi ile yine sana bir hoş söz söyleyeyim:<br />
Nihayet bunu ikrar edeceksin, bari kendine gel de ilk güne bak, son günü gör! Son<br />
günü görebilirsin sen... yalnız sonu gören gözünü yıpratma, kör etme. Kim<br />
kutlucasına işin sonunu görürse hiçbir an yolda sürçmez. Her an bu düşüp kalkmayı<br />
istemiyorsan bir erin ayak bastığı toprağı gözüne çek. Onun ayağının bastığı toprağı<br />
gözüne sürme yap da bu külhaniliği başından at! Çünkü bu şakirtlikte, bu yokluğa<br />
düşmeyle iğne bile olsan Zülfikar kesilirsin. Her seçilmiş erin ayak bastığı toprağı<br />
gözüne sürme gibi çek; o toprak, gözünü hem yakar, hem aydınlatır. Deve gözü<br />
ışılansın diye diken yer de onun için gözü nurlar saçar!<br />
Allahdan ehemmiyetli bir vahiyle Musa’ya şöyle bir vahiy geldi: Eğriliği bırak, doğru ol<br />
şimdi! Bu beden ağacı Musa’nın asasıdır... Allah emri geldi: Onu elinden at. At da<br />
hayrını şerrini gör... sonra da tekrar onu Allah emri ile eline al. Atmadan önce o bir<br />
sopadan başka bir şey değildi... fakat Allah emri ile eline alınca iyileşti, güzelleşti.<br />
Evvelce o kuzulara ağaçtan yaprak silkerdi... fakat o mağrur kavme mucize oldu!<br />
Firavuna uyanların başına hakim kesildi... sularını kan yaptı, elleri ile başlarını<br />
dövmelerine sebep oldu. Tarlalarına çekirgeler üşüştü ne varsa yediler, süpürdüler...<br />
ekinleri kıtlık ve ölüm mahsulü verdi!<br />
Musa nihayet işin sonuna bakınca kendinden geçti de duaya başladı. Dedi ki: Yarabbi,<br />
bütün bu mucizeler, bu çalışmalar neden Çünkü bu topluluk doğru yola gelmeyecek<br />
ki!<br />
Allahdan emir geldi: Nuh’a uy... malum olan akıbeti görmeyi bırak! Onu bilmezlikten<br />
gel; çünkü sen yola davetçisin... “Allah emrini tebliğ et” diye emredilmiştir... bu, boş<br />
değil ya!<br />
Senin bu ısrarla onları doğru yola çağırışının en ehemmiyetsiz hikmeti şudur: Onların<br />
inadı ısrarı meydana çıkar da, Allahnın yol göstermesi ve sapıklığa sevk etmesi, bütün<br />
fırkalarca bilinir. Varlıktan maksat, Allah kemalini izhar etmektir... şu halde halkı,<br />
öğütle azdırmakla sınamak gerek!<br />
Şeytan onları azgınlık yoluna götürmede ısrar eder, şeyh doğru yola götürmede ısrar<br />
eder. O dertli işler, birbiri ardına olup durdukça Nil, tamamı ile kan kesilmekteydi.<br />
Nihayet Firavun bizzat Musa’nın yanına gelip iki büklüm olarak yalvarmaya başladı.<br />
Padişahım biz ettik sen etme... söz söylemeye de yüzümüz yok bizim. Uğruna öleyim<br />
parça, parça olayım... niyazımı kabul et. Ben yüceliğe alışmışım beni hırpalama. Lütfet<br />
ey emniyet sahibi, rahmetle dudağını kımıldat da bu ateşli ağız kapansın.<br />
Musa dedi ki: Allahm Firavun beni aldatıyor... sana aldananı aldatmak istiyor.<br />
Dinleyeyim mi yoksa ben de ona hile mi yapayım da o hilenin ferine yapışan hilenin<br />
aslını anlasın mı Çünkü her hilenin, her düzenin aslı bizdedir... yerde olan her şeyin<br />
aslı göktedir.<br />
Allah dedi ki: o köpek buna değmez! Köpeğe uzaktan bir kemik atıver! Hadi, o sopayı<br />
kımıldat da topraklar, çekirgelerin mahvettiklerini yeniden bitirsin! O çekirgeler<br />
derhal yansın, kavrulsun, kapkara kesilsin de halk, Allahnın her şeyi nasıl<br />
değiştirdiğini görsün.<br />
Bir işi yapmak için sebebe ihtiyacım yoktur, o sebep, hakikati örtmek gizlemek içindir.<br />
Bu suretle tabiata inanan, ilaca sarılır... müneccim yıldıza yüz tutar.<br />
Münafık hırsından, malım kesata uğrar diye korkup sabah karanlığı pazara gelir! Rızk<br />
peşine düşen, lokma arayan kulluk etmemiş, yüzünü yıkamamış kişi de cehenneme<br />
lokma olur gider. Yayılıp otlayan kuzu gibi halkın canı da hem yer, hem de yenir.<br />
Kuzu yayılıp otladıkça kasap, o bizim için istek yaprağını yemekte, bizim için<br />
semirmekte diye sevinir. Yemede içmede cehennem gibi oburluk eder, cehennem için<br />
semirir durursun! Kendi işine koyul, bir gün olsun hikmet yaylasında yayıl, otla da<br />
saltanatlı gönül semirsin. Bedenin yiyip içmesi, bu yemeye manidir... cani tacire<br />
benzer, beden de yol kesiciye. Yol kesen hırsız, odun gibi yanıp yakıldı mı tacirin<br />
mumu yanar, parlar!<br />
Çünkü sen akıldan ibaretsin; başka neyin varsa ancak aklı örter, gizler... kendini<br />
kaybetme de saçma sapan şeylerle de uğraşma! Bil ki her şehvet şarap ve afyon gibi<br />
akla perdedir... akıllılar bunlarla hayretlere düşerler! Fakat aklı gideren, insanı sarhoş<br />
eden yalnız şarap değildir ki... şehvete ait ne varsa hepsi gözü kulağı bağlar, örter!<br />
Şeytan, şarap içmekten ne kadar uzaktı... sarhoştu ama ululukla, inat ve isyanla<br />
sarhoş olmuştu. Sarhoş, olmayan şeyi gören kimsedir... mesela bakırı, demiri altın<br />
görür.<br />
Bu sözün sonu gelmez... Ey Musa, hemen sen dudağını depret de tarlalardan ekinler<br />
bitsin!<br />
Musa emre uydu; derhal yeryüzü yeşerdi, sümbüllerle, iri taneli başaklarla doldu!<br />
Kıptiler derhal kıtlık görmüş, sığır açlığa uğramış, ölüm haline gelmiş adamlar gibi<br />
onları yemeye koyuldular.<br />
Müminler, insanlar, hayvanlar, Allahnın ihsanı ile birkaç gün yediler doydular.<br />
Karınları doyunca nimeti inkara başladılar... o zaruret gidince yine azdılar, isyan<br />
ettiler. Nefis Firavundur sakın ha doyurma... doyurma da eski küfrü aklına gelmesin!<br />
Ateşin hararetine düşmedikçe nefis güzelleşmez... demir, kor haline gelmedikçe sakın<br />
dövmeye kalkışma!<br />
Beden, aç olmadıkça harekete gelmez... tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak, bil ki<br />
soğuk demiri dövmektir adeta! Zari, zari ağlayıp inlese de aklını başına al Müslüman<br />
olmak istemez bu nefis! O Firavuna benzer... Kıtlıkta Firavun gibi Musa’nın huzurunda<br />
secde eder, yalvarır. Fakat işi bitti mi azar... hani eşek, yükünü atınca çifte atmaya<br />
başlar ya, tıpkı onun gibi!<br />
İş ileri gitti, muradı oldu mu ağlayıp inlemeleri hep unutur gider! Hani bir adamla<br />
yıllarca bir şehirde kalır da bir an gözünü kapadı, uyudu da rüya görmeye başladı mı,<br />
kendisini iyi ve kötü şeylerle dolu bir şekilde bulur... kendi şehrini hatırlamaz bile.<br />
Ben oradaydım... bu yeni şehir benim şehrim değil, ben buraya mal olamam, nasılsa<br />
şöyle bir gelivermişim demez bile! Böyle demesi şöyle dursun, kendini orada dünyaya<br />
gelmiş, oraya alışmış sanır! Ne şaşılacak şeydir ki ruh da oturduğu, doğup yetiştiği<br />
yerleri yurtları, hatırına bile getirmez; bulutun yıldızı örttüğü gibi şu yıkık dünyanın<br />
gözlerini bağladığını düşünmez! Hele ruh, bunca, şehirler çiğnemiş, bunca şehirler<br />
gezmiştir... anlayış yüzünden o şehirlerin tozları daha silkilmemiştir bile!<br />
İnsan, görüp geçirdiği şeyleri görüp bilmesi için sıkı bir azimle işe girişip de gönlünü<br />
arıtmıştır ki; insanın gönlü saf olmalı da sırları mazhar olarak baş çıkarmalı... gözün<br />
açılmalı da önü, sonu görmeli!<br />
Önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan nebatat alemine düşmüştür. Yıllarca<br />
nebat olmuş, bu alemde ömür sürmüştür de nebat, cansız şeylerin zıddı olduğu halde<br />
bir zamanlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir.<br />
Nebatlıktan hayvanlığa düşünce de nebat olduğu zamanki halini hiç hatırlamaz. Yalnız<br />
yeşilliğe karşı bir meyli vardır... hele bahar geldi, çiçekler açıldı mı! Hani çocukların da<br />
analarına meyilleri vardır... fakat çocuk, anasına ana sütüne neden meylediyor; bu<br />
sırrı bilmez! Hani, her yeni derviş de genç pire, o yüce bahta şiddetle meyleder ya!<br />
Çünkü bu aklın cüz-ü, o aklın külündendir... bu gölgenin hareketi, o gül dalının<br />
hareketindendir. Nihayet gölgesi onda yok olur da bu meylin, bu araştırmanın sırrını<br />
bilir, anlar!<br />
A iyi bahtlı kişi, bu ağaç oynamadıkça o dalın gölgesi nasıl oynar ki Bildiği yaratıcı<br />
tekrar onu hayvanlıktan insanlığa çekip çevirir... böylece iklimden iklime giden<br />
nihayet insan aleminde akıllı, bilgili ve yüce bir hal alır. Fakat önceki akılları<br />
hatırlamadığı gibi bu akıldan da geçip değişeceğini aklına bile getirmez.<br />
Nihayet bu hırsla, istekle dolu akıldan da kurtuldu mu yüz binlerce şaşılacak akıllar<br />
görür! Gerçi uyumuştur, önceki ahvali unutmuştur... fakat hiç onu bu unutkanlık<br />
aleminde bırakırlar mı ki Yine o uykudan uyandırırlar; uyanınca kendi haline gülmeye<br />
başlar... uykuda uğradığım o gam, e keder neydi... nasıl oldu da doğru düzen halleri<br />
unuttum...<br />
Nasıl oldu da o derdin, o illetin rüyadan aldatıştan, hayalden ibaret olduğunu<br />
bilmedim der! Dünya da buna benzer... adeta uyuyan kişinin gördüğü hayallerdir.<br />
Uyuyan sanır ki bu hayaller, hakikattir ve sürüp gidecek! Fakat ansızın ecel sabahı<br />
geldi mi zan ve hile karanlığından kurtulur. Yerini yurdunu görünce gamlanıp<br />
tasalandığına gülmeye başlar. Uykuda gördüğün iyi ve kötü şeyler, mahşer gününde<br />
birer, birer zuhur eder.<br />
Bu alem uykusunda neler yaptıysan uyanınca hepsini apaçık görürüsün de, anlarsın<br />
da rüya da bu kötü işleri yaptın ama onlar geçip gitmedi; hepsinin bir tabiri var!<br />
Ey esire sitem ve cefalarda da bulunan, bu gülüş, düş yorma günün de ağlayıp feryat<br />
etmelidir. Rüyadaki derdin, elemin, zari zari ağlayışın bil ki uyanınca neşeleneceğine<br />
delalet eder.<br />
Ey Yusuf’ların derisini yırtan, bu derin uykudan uyanınca kurt olarak haşredilirsin!<br />
Huyların birer birer kurt olur da kızgınlıkla uzuvlarını paralar senin. Kısastan sonra<br />
ölürsün ama ölümünden sonra da o kan uyumaz... öldüm kurtuldum artık deme ha!<br />
Bu şimdiki kısas, alemin nizamı için düzendir... oradaki kısasa nispetle bir oyundan<br />
ibarettir. Onun için Allah dünyaya oyun dedi... çünkü bu ceza, o cezaya karşı bir<br />
oyundur. Bu ceza, savaşı ve fitneyi yatıştırmak içindir... o, adamı hadım etmektir; bu,<br />
sünnet etmek!<br />
Ey Musa, bu söze son yoktur... kendine gel de o eşekleri bırak, otlasınlar. Otlasınlar da<br />
o güzelim otlardan semirsinler... çünkü aklını başına al; bizim kızgın kurtlarımız var!<br />
Kurtlarımızın feryatlarını biliriz... bu eşekleri onlara verir, onlara yediririz.<br />
Dudaklarından çıkan o güzel nefesin kimyası, bu eşekleri adam etmek istedi... sen<br />
lütfettin ihsanlarda bulundun da onları bir hayli çağırdın... fakat o eşeklerin talihleri<br />
yok, kısmetleri değil! Artık nimet yorganını onların üstüne ört de hemen gaflet<br />
uykusuna dalsınlar. Dalsınlar da bu gaflet uykusundan sıçrayıp uyanınca bakıp<br />
görsünler ki mum sönmüş, saki gitmiş!<br />
Onların azgınlıkları seni şaşırttı ama onlar, ahirette de hasret şarabını içecekler... bu<br />
suretle adaletimiz, dışarıya ayak basar, kendini gösteriri de kıyamette her kötü işe,<br />
tam layık olan bir ceza verir. Apaçık görmedikleri padişah, daima gizli olarak onlarla<br />
beraberdir. Hani akıl gibi... sen onu göremezsin ama o da seninle beraberdir.<br />
Sen onu göremezsin ama o, seni sınamadadır, duruşunu, hareketini görür durur! Ne<br />
şaşılacak şeydir bu, böyleyken sen, aklı yaratanın seninle oluşunu caiz görmezsin!<br />
İnsan akıldan gaflet eder, kötü işlerde bulunur; sonra aklı, insanı kınamaya başlar!<br />
Sen akıldan gafilsin ama o kınama, aklın varlığından değil midir ya<br />
Eğer aklın olmasaydı, senden gaflet etseydi nasıl olur seni kınar, bu kınamayla sana<br />
sille vururdu Fakat senin nefsin, ondan gafil olmasaydı bu delilikte bulunur, bu pis<br />
işlere girişir miydin Şu halde aklın, bir usturlaba benzer... varlık güneşinin yakınlığını<br />
onunla bilirsin! Aklının sana yakınlığı keyfiyete sığmaz... ne sağdadır, ne solda... ne<br />
arttadır, ne önde! Aklın bile sana yakınlığı, aklın bile sendeki varlığı keyfiyetsiz,<br />
anlatılmaz bir haldeyken ve o yolda akıldan bahis bile edilemezken o padişahın,<br />
Allahnın sana yakınlığı neden keyfiyetsiz olmasın<br />
Parmağındaki hareket, ne parmağının önündedir, ne ardında... ne sağındadır, ne<br />
solunda! Uyku ve ölüm halinde o hareket parmağından gider... uyanıkken gelir. O<br />
hareket olmadıkça parmağından bir fayda hasıl olmaz... peki ne yolla geliyor o<br />
hareket Gözünün nuru, gözbebeğindeki ışık, altı cihetten de gelmiyor... fakat ne<br />
yolla geliyor Taraf ve cihet halk alemindedir... emir ve sıfat alemini cihetsiz bil.<br />
Güzelim bil ki emir aleminde cihet yoktur... artık emir sahibi olan Allah, elbette<br />
büsbütün cihetten münezzehtir. Aklın bile ciheti yok... elbette beyanı iyice bilen Allah<br />
akıldan üstün akıldır, candan üstün can!<br />
Hiçbir mahluk yoktur ki onunla alakası olmasın... fakat babacığım, bu alaka,<br />
anlatılamaz, keyfiyetsizdir. Çünkü ruhta ne ulaşma vardır, ne ayrılma, fakat zan,<br />
ayrılık ve birlikten gayrı bir şey düşünemez! Bu buluşma, birleşme ve ayrılmadan<br />
gayrı bir delilin izini bul... fakat iz izlemek, susuzu kandırmaz ki!<br />
Aslıdan uzaksan birteviye iz izle dur da erlik damarın seni vuslata eriştirsin! Akıl, bu<br />
alakaya nasıl yol bulsun, bu alakayı nasıl anlasın... bu akıl, ayrılık ve buluşma<br />
alakalarına bağlıdır. Mustafa, bunu için bize “Allahnın zatından pek bahsetmeyin” diye<br />
vasiyette bulundu.<br />
Zaten Allahnın zatını düşünmek, hakikatte zatını düşünmek değildir ki! Çünkü<br />
düşünenin zannı ve düşüncesi, ancak yolla taallük eder... o zan ve düşünceyle Allah<br />
arasındaysa yüz binlerce perde vardır!<br />
Herkes, bir perdeyle kapanmış, ulaştım sanmıştır ama Allah sandığı, ancak kendi<br />
vehmidir. İşte peygamber, bu yüzden o vehim sahibinin yanlışa düşüp de<br />
malihulyalara kapılmaması için vehmini gidermiştir.<br />
Çünkü onun vehminde ebedi terk ediş vardır. Edepsizi de Allah baş aşağı eder. Baş<br />
aşağı oluş da şudur: İnsan aşağılara gider durur da kendisini üstün sanır. Zaten<br />
sarhoşun yapacağı şey budur: O, göğü yerden fark etmez.<br />
Allahnın şaşılacak eserlerini düşünün... ululuğunu, büyüklüğünü görün de kendinizi<br />
kaybedin! İnsan onun sanatına dalar da sakalını, bıyığını kaybederse haddini bilir,<br />
sanat sahibini düşünmeden vazgeçer, sesini bile çıkarmaz!<br />
Candan yürekten “Ben seni övmem” sözünden başka bir şey söyleyemez...çünkü o<br />
bahis, zaten sayıdan, hadden dışarıdır!<br />
KATIR VE DEVE<br />
Katırın biri bir gün bir deveyle buluştu... ikisi de bir ahıra düştüler. Katır dedi ki: “Ben<br />
tepede, düzde, pazarda, köyde çok düşüyorum. Hele dağ terekesinden aşağı inerken<br />
her zaman korkumdan tepe taklak kapanırım. Sense yüz üstü pek az düşersin... be<br />
neden Yoksa senin arı canın devletlik mi ki<br />
Ben her an tepesi üstü düşer, dizimi vurur, yüzümü, dizimi kanlara bularım! Palanım,<br />
yüküm baş aşağı olur; kiracıdan da daima dayak yerim. Hani az akıllı adam gibi... o da<br />
aklının kıtlığından günahından tövbe eder... her an da tövbesini bozar. O tövbe bozan<br />
reyindeki, azmindeki gevşekliğinin yüzünden zamanede İblise maskara olur.<br />
Her an yükü ağır olan ve taşlık yolda gitmeye savaşan topal beygir gibi tepesi üstüne<br />
düşer. O ters huylu, tövbesini bozduğu için kafasına gaybtan tokatlar yer durur. Sonra<br />
tekrar gevşek azmiyle tövbe eder... fakat Şeytan “Ne yaptın ” der demez tövbesini<br />
bozar. Pek zayıftır... fakat kendisini öyle ulu görür, öyle kibirlenir ki Allah’a<br />
ulaşanlara bile hor bakar!<br />
Ey deve, sense mümine benzersin; yüz üstü az düşer, burnunu az vurursun! Sende ne<br />
var ki afete uğramıyorsun... sürçmüyor, yüz üstü az düşüyorsun<br />
Deve dedi ki: “Her kutluluk Allahdandır ama benimle senin aranda çok fark var! Benim<br />
başım yüce, iki gözüm yücelerini görüyor... yüce görüş sahibini zarardan korur. Ben<br />
dağın başındayken dağın eteğini görürüm... her çukuru, her düzü kat, kat görürüm.<br />
Nitekim o ulu er de eceline kadar başına ne gelecekse gördü. Yirmi yıl sonra neler<br />
olacak o iyi huylu bütün bunları bilir. Hatta o takva sahibi yalnız kendi halini görmez...<br />
batıdakilerin halini de görür, doğudakilerin halini de! Nur, onun gözünde, gönlünde<br />
yurt tutar... neden mi dedin Vatan sevgisi yüzünden!<br />
Hani Yusuf gibi... o da ayın, güneşin kendisine secde ettiğini önce rüyasında gördü.<br />
On yıl önce hatta daha önce gördükleri Yusuf’un başına geldi. “Mümin Allah nuru ile<br />
görür” sözü saçma değil... Allah nuru, gökleri bile delip geçer.<br />
Senin gözünde o nur yok... yürü, sen hayvani duygulara kapılıp kalmışsın! Sen,<br />
gözünün zayıflığından ayağının önünü görürüsün... zayıfsın kılavuzun da zayıf! Elle<br />
ayağa kılavuzluk eden gözdür... basılacak tutulacak yeri de o görür, basılmayacak<br />
tutulmayacak yeri de o! Sonra bir de benim gözün pek aydındır... bir de şu var:<br />
Yaradılışım tertemizdir benim. Çünkü ben, helâlzadeyim... zinadan olma ve<br />
sapıklardan değilim. Sense şüphe yok ki zinadan olmasın... yay kötü oldu mu ok eğri<br />
gider!”<br />
Katır doğru dedin ey deve dedi... bu sözü söyler söylemez de gözleri yaşlarla doldu.<br />
Bir müddet ağladı, devenin ayağına kapandı; dedi ki: Ey kulların Allahsınca seçilmiş<br />
er, lütfetsen de beni kulluğa kabul etsen ne ziyana girersin<br />
Deve, mademki huzurumda ikrar ettin dedi... yürü, zamanenin afetlerinden kurtuldun.<br />
İnsafa geldin, beladan halas oldun; düşmandın muhabbet ehline katıldın! Kötü huy<br />
zaten senin aslında yoktu... aslı kötü olandan inattan, kötülükten başka bir şey<br />
gelmez. Fakat aslında kötülük olmayan ve iğreti olarak kötü huylara sahip olan,<br />
kötülüğünü ikrar eder, tövbe etmeyi diler. Adem peygamber gibi. Onun işlediği o pek<br />
ehemmiyetsiz suç da iğretiydi de derhal tövbe etti. Fakat İblisin suçu, asil olduğundan<br />
canım tövbeye yol yoktu ona.<br />
Yürü, kendinden de kurtuldun, kötü huydan da, cehennem alevinden de halas oldun,<br />
yırtıcı hayvanların dişlerinden de! Yürü, şimdicik devleti elde ettin, kendini ebedi bir<br />
kutluluğa attın.<br />
“Kullarımın arasına katıl” devletine eriştin, “Cennetime gir” kumaşını dokudun! Kulları<br />
arasına girmeye yol buldun, gizli bir yolda ebedi cennete sokuldun. “Bize doğru yolu<br />
göster” dedin; doğru yolda elini tuttu seni ta cennete kadar götürdü.<br />
Ey aziz kişi, ateştin, nur oldun... koruktun yaş ve kuru üzüm oldun. Allah doğrusunu<br />
daha iyi bilir ya, yıldızdın güneş kesildin...neşelen artık!<br />
Ey Hak ziyası Hüsamettin, balını tut, süt havuzuna at da, o süt, bozulmadan<br />
kurtulsun... lezzet denizinde lezzeti büsbütün fazlalaşsın. Elest denizine ulaşsın.<br />
Deniz oldu mu her türlü bozulmadan kurtuldu demektir. Süt, bal denizine akacak bir<br />
yol bulursa da artık hiçbir afete uğramaz, ekşiyip kesilmez.<br />
Ey Allah aslanı, aslancasına bir kükre de o kükreyiş ta yedinci göğe çıksın! Fakat<br />
usanmış bıkmış canın ne haberi olur ki Fare, aslan kükreyişini ne bilsin Gönlü deniz<br />
gibi engin ve yaradılışı iyi olanların istifadesi için ahvalini altın suyu ile yaz! Bu cana<br />
canlar katan söz, Nil suyudur... Yarabbi sen onu Kipti’nin gözüne kan göster.<br />
NİL´İN SUYU<br />
Duydum ki bir kıpti, susuzluktan bunalıp İsrail oğullarının birisinin evine geldi; dedi<br />
ki: Seninle dostum, arakadaşım... bugün de bir hacetim var, senden istemeye geldim.<br />
Çünkü Musa büyücülük, afsunculuk etti... nihayet nilin suyu bize kan kesildi.<br />
İsrail oğulları alınca duru su oluyor, içiyorlar... halbuki Kıpti’nin gözü bağlanmış, ona<br />
kan oluyor. Kıpti kavmi işte buracıkta susuzluktan ölüp gidiyor. Bu, ya<br />
bahtsızlığından, ya kendi kötülüğünden! Kendin için bir tas su doldur da bu eski dost<br />
suyundan içsin senin! Çünkü o, kendin için doldursan kan olmaz temiz ve duru su<br />
olur! Ben de sana tabi olarak su içmiş olayım... tabi olan kişi, tabi olduğu kişinin<br />
lütfiyle dertten kurtulur.<br />
İsrail oğlu peki canım efendim dedi... sana bir hizmet edeyim, istediğini yapayım a<br />
gözümün nuru! Senin muradına gideyim, seni sevindireyim... kulun, kölen olayım da<br />
hürlük edeyim! Tası Nil’den doldurdu, ağzına dayadı, yarısını içti. Sonra tası su<br />
isteyene doğru eğdi, sen de iç dedi... su derhal kara kan kesildi. Tekrar kendi tarafına<br />
eğdi, kan su oldu... Kıpti kızdı alevlendi. Bir müddet oturdu... hiddeti geçince dedi ki:<br />
Ey ulu kılıç, ey kardeş, şu düğümün açılmasına çare nedir<br />
İsrail oğlu dedi ki: Bunu takva sahibi içer. Takva sahibi da Firavunun gittiği yoldan<br />
usanan, Musa’laşan kişidir. Musa’ya uy, Musa kavmi ol da bu suyu iç... ayla uzlaş da<br />
ay ışığını gör. Allah kullarına kızgınlığından gözünde yüz binlerce karanlık var!<br />
Kızgınlığını yatıştır da gözlerini aç, neşelen... dostlarından ibret al da üstat ol!<br />
Sende kaf dağı gibi küfür varken nasıl olur da Nil’den avucuna su almada bana tabi<br />
olabilirsin sen Dağ iğne deliğinden geçer mi hiç Geçer... ancak tek bir iplik haline<br />
gelirse! Dağı tövbenle saman çöpü haline getir de suçları bağışlananların kadehini<br />
güzelce al, hoş bir hal de çek gitsin. Fakat bu hileyle onu nasıl içebilirsin ki Allah, onu<br />
kafirlere haram etmiştir.<br />
A iftiralara uğramış iftiracı, hileyi düzeni yaratan Allah, nasıl olur da senin hilene,<br />
düzenine kapılır Musa kavminden ol... hilenin faydası yok... senin hilen yel ölçmekten<br />
ibaret! Suyun haddimi var, Allah emrini terk etsin de kafirlere su olsun! Sen sanıyor<br />
musun ki ekmek yemektesin Yılan zehri, ömür törpüsü yiyorsun sen! Fakat sevgilinin<br />
buyruğunu terk eden kişiye nasıl yarar<br />
Sanır mısın ki Mesnevi sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın!<br />
Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulağına girsin ağzına gelsin! Duyarsın,<br />
duyarsın ama sana masal gibi gelir... dışyüzünü duyarsın, iç yüzünü değil! Bir güzel,<br />
başına, yüzüne çarşafını örtmüş, senden yüzünü gizlemiş! İnadından Kuran, sana<br />
nasıl gelirse Şehname yahut Kilile ve Demine de öyle gelir! İnayet sürmesi gözünü<br />
aydınlatır, açarsa doğrucuyla mecazı o vakit ayırt eder, anlarsın! Yoksa koku almayan<br />
adama mis de bir, fışkı da... değil mi ki koku almıyor!<br />
Ululuk ıssı Allahnın sözünü okumaktan maksat kendini usançtan, elemden<br />
kurtarmaktır. Çünkü vesvese ve gussa ateşi, bu sözle yatışır... bu söz, insanın derdine<br />
deva olur. Bu kadar bir ateşi söndürmede akılca duru ve temiz su da birdir, sidik de!<br />
Vesvese ateşini, su da sidik de... her ikisi de uykunun, dert ve gussa ateşini<br />
söndürmesi gibi söndürür. Fakat Allahnın ruhlu sözü olan bu temiz suyun, candan<br />
bütün vesveseleri tamamı ile giderdiğini bilsen gönül, gül bahçesinin yolunu bulur, o<br />
bahçeye varır.<br />
Çünkü Allah kitaplarının sırrından bir koku alan, bağlarda, dere kıyılarında uçar durur.<br />
Sen yoksa velilerin yüzünü de bizim gördüğümüz gibi midir sanırsın Peygamber bile<br />
müminler nasıl oluyor da benim yüzümü göremiyorlar diye hayrette kaldı.<br />
Halk nasıl oluyor da yüzümün nurunu görmüyorlar Halbuki o nur, doğu güneşinin<br />
nurunu bile aştı... yok, görüp duruyorlarsa bu şaşırma nedir diyordu. Nihayet o yüz,<br />
gizlilikler alemindedir diye vahiy geldi. Yüzünü kafirler görmesin diye sence ay ama<br />
halka göre bulut. Bu şaraptan halk ve ileri gelenler içmesin diye sence tane ama halka<br />
göre tuzak!<br />
Allah, “Onlar sana bakarlar” fakat hamam duvarındaki resimlere benzerler...<br />
“Bakarlar da görmezler” dedi. Ey resme tapan, resim de o iki sönük gözle sana<br />
bakar,öyle görünür. Onun huzurunda terbiyeni takınırsın... fakat onun hiç aldırış<br />
etmediğini görünce neden bana riayet etmiyor ki diye hayretlere düşersin. Neden bu<br />
güzel resim, sorularına cevap vermiyor... neden verdiğim selamı almıyor Ben, ona<br />
yüzlerce secde ettiğim halde neden o, bir lütfedip başını, sakalını oynatmıyor dersin<br />
Allah dış alemde görünmez, baş oynatmaz ama buna karşılık içine öyle bir zevk verir<br />
ki, o zevk, iki yüz baş sallamaya değer... işte akıl ve can böyle baş sallar!<br />
Çalışıp çabalar akla hizmet edersen aklın sana yapacağı şey şudur: Seni doğru yola<br />
ulaştırır; bu yola ulaşma vesilelerini arttırır . Allah sana açıkça baş sallamaz ama seni<br />
başlara başbuğ yapar! Allah, sana gizlice öyle bir şey verir ki bütün dünyadakiler sana<br />
secde ederler. Nitekim bir taşa da değer verdi mi o taş, yani altın, halka göre yüce<br />
olur. Bir katra su, Allah lütfuna nail olur da inci kesilir, altını bile geçer.<br />
Beden topraktır, fakat Allah ona bir ışık verdi mi alemi kaplamada, dünyayı zapt<br />
etmede ay gibi üstat olur. Kendine gel... bu hükümdarlar, bir tılsımdan, ölü bir<br />
resimden ibarettirler. Fakat bakar gibi görünürler de ahmakların yollarını keserler.<br />
Bakar, göz kırpar gibi görünürler de aptallar, onlara bir varlık verir, onları delil<br />
edinirler!<br />
Kıpti dedi ki: Sen bana bir duada bulun... çünkü benim gönlüm kapkara, bu yüzden de<br />
o ağız yok! Dua et de belki bu gönlün kilidi açılır... çirkin, güzeller meclisinde yer alır.<br />
Çarpılmış kişi dua bereketiyle güzelleşir... yahut da bir şeytan, yeniden melek olur!<br />
Yahut da kuru dal, Meryem’in elindeki kuvvetle misler kokar, yaş bir hale gelir, meyve<br />
verir!<br />
İsrail oğlu o anda secdeye kapandı da dedi ki: Ey Allah, ey aşikar ve gizli işleri bilen!<br />
Kul, senden başka kimin huzurunda el kavuşturur Dua da senden, duayı kabul<br />
etmede senden! Önce duaya meyil veren de sensin... sonradan duayı kabul eden de<br />
sen! Evvel de sensin, ahır da sen... bizse arada söze bile gelmeyecek hiçin hiçi! Böyle<br />
söylenip dururken nihayet leğeni damdan düştü... gönlü kendinden geçti. Dua<br />
ederken tekrar kendisine geldi... “İnsan, ancak çalıştığını elde eder!”<br />
O dua ile meşgul iken Kıpti’nin yüreği coştu. Ansızın bir nara attı, bir kükredi. Dedi ki:<br />
“Durma, hemen bana iman ederken ne diyeceğini öğret de derhal eski zünnarımı<br />
keseyim! Canıma bir ateştir saldılar... bir şeytana , candan bir iltifattır ettiler. Senin<br />
dostunum seni görmeden duramam... Allah’a hamt olsun bu dostluk, nihayet elimi<br />
tuttu. Sohbetlerin bir kimya idi herhalde... gönül evinden ayağın eksik olmasın! Sen<br />
cennet fidanından bir daldın... ona yapıştım da beni cennete dek götürdü. Bedenimi<br />
kapıp götüren bir seldi... bu sel, beni de lütuf ve ihsan denizinin kıyısına dek iletti. Su<br />
ümidiyle sele doğru gittim; fakat denizi gördüm, kile kile inciler elde ettim.”<br />
İsrail oğlu ona hadi, şimdi su al diye tas getirdi. Kıpti dedi ki: Yürü git sular gözümde<br />
hor hakir oldu. “Allah müminleri satın aldı” sırrından bir şerbet içtim ki artık kıyamete<br />
kadar susamam ben! Irmaklara kaynaklara su ihsan eden, içimde bir kaynaktır<br />
coşturdu! Ciğerim susuzluktan yanıp kavrulmakta, su istemekteydi... şimdi öyle bir<br />
himmete nail oldu ki suyu hakir görmede!<br />
“Kaf hâ yâ ayn sâd” vadindeki doğruluğa delil olarak Allah, Kâfi adının “Kef”i oldu.<br />
Kafiyim, sana bütün hayırları, sebepsiz, başkasının yardımını vasıta etmeden veririm.<br />
Kafiyim, seni ekmeksiz tutuyorum... ordusuz, askersiz sana beylik, padişahlık ihsan<br />
ederim... Bahar olmadığı halde sana nergis ve ağustos gülü verir; kitapsız ustasız<br />
sana bilgiler belletirim... kafiyim, ilaçsız sıhhat verir; mezarı, kuyuyu meydan haline<br />
getiririm...<br />
Musa’ya bütün alemin başına indirsin diye bir sopa verir; kuvvet kudret bağlarım...<br />
Musa’nın eline bir nur, bir parlaklık veririm ki güneşe bile tokat atar! Sopayı yedi başlı<br />
yılan haline getiririm... hem öyle bir yılan ki erkek bir yılanın belinden gelmemiş, dişi<br />
bir yılandan doğmamış.<br />
Nil suyuna kan karıştırmam; kudretimle suyunu kan haline getiririm. Nil suyu gibi<br />
neşeni gam haline getiririm de bir daha neşeye yol bulamazsın. Sonra tekrar imanını<br />
yeniledim mi yine Firavundan bezersin. Görürsün ki rahmet Musa’sı gelmiş... kan gibi<br />
görünen Nil, onun yüzünden su olmuş!<br />
İçten ipin ucunu bırakmazsan zevk Nil’in hiç kan kesilmez. Ben, iman edeyim de bu<br />
kan tufanından bir su içeyim diyordum. Ben ne bilirimdim ki Allah beni değiştirecek,<br />
gönlümü başka bir hale koyacak da beni Nil yapacak! Başkalarının gözünde eskisi<br />
gibiyim ama benim gözüme akıp duran bir Nil görünmede!<br />
Nitekim bu alem de Peygamberin gözüne tespihe gark olmuş görünmede... bize<br />
göreyse aptalca durup duruyor. Onun gözüne bu alem aşk ve ihsanla dolmuş<br />
görünüyor; başkasının gözüne ise ölü ve cansız. Yukarı olsun, aşağı olsun onca her<br />
yer, hızlı hızlı yürümede... o, taştan topraktan nükteler duymada!<br />
Halbuki halka bunların hepsi kapalı... her şey ölü görünmede... ben, bundan daha<br />
ziyade şaşılacak bir perde görmedim. Bütün mezatlar bizce bir. Fakat velilerin<br />
gözünde kimisi cennet bahçesi, kimisi cehennem çukuru! Halk, Peygamber ekşi<br />
suratlı; neden böyle niye zevki yok ki derlerdi.<br />
İleri gelenlerse derlerdi ki: Sizin gözünüze öyle görünüyor o. Bir zamancağız bizim<br />
gözümüzle bakın da “Heletâ” daki gülüşleri görün hele! O ters şey, armut ağacının<br />
üstünde öyle görünü... a genç ağaçtan in de bak! O armut ağacı, varlık ağacıdır... sen<br />
ırada oldukça sana yeni şey eski görünür.<br />
O ağacın üstünde oldukça alem pis bir dikenlik, kızgın akreplerle, yılanlarla dopdolu<br />
bir yer görünür. Fakat ağaçtan inersen derhal alemi gül yüzlü dilberlerle, dadılarla,<br />
tayalarla dolu görürsün.<br />
Bir kadın oynaşı ile aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu. Kocasına<br />
a iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyve toplamak istiyorum dedi. Ağaca çıkınca kocasına<br />
baktı ağlamaya başladı. Dedi ki: A merdut ahlaksız... üstündeki lüti kim Karı gibi<br />
onun altına yatmışsın... meğerse sen ne ibneymişsin!<br />
Kocası senin başın döndü galiba... çünkü burada benden başka kimse yok dedi. Kadın<br />
o üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele diye birkaç kere daha sordu, söylendi.<br />
Adam a kadın ağaçtan in; başın döndü; adam akıllı bunadın sen dedi. Kadın, ağaçtan<br />
indi; kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti. Kocası bağırdı: A orospu<br />
maymun gibi üstüne çıkan o adam kim Kadın burada benden başka kimse yok ki<br />
dedi... kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama. Adam, bu sözü birkaç kere<br />
söylediyse de kadın, “Bu armut ağacından olacak! Ben de armut ağacının<br />
üstündeyken öyle şeyler gördüm be hey kaltaban! Aşağıya inde bak... benden başka<br />
kimse yok, bütün bu hayaller armut ağacından!<br />
Şaka ve latife bir şey belletmeye yarar... onu ciddi gibi dinle; görünüşte latife oluşuna<br />
kapılma! Her ciddi şey, maskaralara göre maskaralık, şakadır... fakat akıllara göre de<br />
latifeler, ciddidir.<br />
Aklı kıt olanlar armut ağacı ararlar... fakat bu armut ağacından o armut ağacına uzun<br />
bir yol var! Armut ağacından inde yürümeye koyul... senin gözün de kamaşmış yüzün<br />
de! Bu ağaç, benliktir... evvelki varlıktır. İnsan, bu varlıkla kaldıkça gözü şaşı olur,<br />
olmayacak şeyler görür. Fakat armut ağacından indin mi düşüncede de bir eğrilik,<br />
sapıklık kalmaz, gözde de sözde de! O vakit bu ağacı,dalları yedinci kat göğe kadar<br />
yücelmiş büyük bir devlet ağacı olmuş görürsün. Aşağı indin de ondan ayrıldın mı<br />
Allah, rahmetiyle o ağacı değiştirir. Bu aşağıya inme, bu tevazu yüzünden Allah<br />
gözüne doğru bir görüş kabiliyeti verir. Doğru görüş kolay ve bedava olsaydı Mustafa<br />
Allahdan bu görüşü diler miydi<br />
Dedi ki: “Yarabbi, yukarıda olsun, aşağıda olsun, her cüzü bana olduğu gibi<br />
göster!”aşağıya indikten sonra yine o ağaca çık... çünkü artık o ağaç, “OL” emriyle<br />
değişmiş yeşermiştir.<br />
Musa’nın ağacına dönmüştür bu ağaç! Pılını pırtını Musa’nın bulunduğu yere çekersen<br />
görürüsün ki, bu ağacı ateş yeşertir, neşeli bir hale kor... dalı, “Şüphe yok ben<br />
Allah’ım der durur!”<br />
Gölgesine bütün hacetler reva olur... işte ilahi kimya böyledir. Artık o benlik, o varlık<br />
helal olur sana... çünkü onda ululuk ıssı Allahnın sıfatlarını görürüsün! Eğri ağaç<br />
doğrulur, Allah’ı gösterir... “Kökü yerdedir dalları budakları gökte!”<br />
ZÜLKARNEY´İN KAF DAĞI ZİYARETİ<br />
Zülkarneyn, Kaf dağına gitti... o dağın saf zümrütten olduğunu gördü. Bütün alemi<br />
halka gibi çepeçevre çevirmişti... Zülkarneyn, o dağı görüp şaşırdı.Dedi ki: Sen dağsan<br />
öbür dağlar ne Onlar senin yanında bir oyuncak adeta!<br />
Kaf dağı dedi ki: O dağlar, benim damarlarımdır... onlar, güzellikte, alımda bana eş<br />
olmazlar. Benim her şehirde gizli bir damarım vardır... alemin çevresi damarlarıma<br />
bağlıdır. Allah, bir şehirde yer deprentisi yapmak isterse bana söyler, ben oraya varan<br />
damarı oynatırım. O şehre ulaşan damarı kahırla oynattım mı orada yer deprenir.<br />
Allah yeter deyince damarım yatışır... durur görünürüm ama daima işteyim ben!<br />
Merhem gibi dururum ama hayli iş görürüm... akıl gibi hani; o da durur ama söz,<br />
ondan doğar, harekete gelir. Fakat bunu aklı kavramaya göre yer deprentisi yerdeki<br />
buharlardan olur.<br />
Bir karıncacık,kağıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir başka karıncaya söyledi. Dedi<br />
ki: O kalem, kağıdı fesleğen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi... acayip şekiller<br />
yaptı.O karınca, o sanatı yapan parmaklardır... şu kalem, yaptığı işte parmaklara<br />
tabidir, parmakların fer-i ve eseridir dedi.<br />
Üçüncü karınca dedi ki: Hayır... onları yapan koldur. Arık parmaklar, onun kuvvetiyle<br />
o nakışları çizdi. Böylece her biri bahiste ileriye doğru gitti. Nihayet birazcık anlayışı<br />
olan ve karıncaların ulusu bulunan bir karınca, dedi ki: Bu hüneri, suret yapıyor<br />
sanmayın, öyle görmeyin! Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir. Suret elbise<br />
ve sopa gibidir... bu nakışları, akıldan, candan başka bir şey yapamaz!<br />
Halbuki o da, akılla canın, Allahnın döndürüp hareket ettirmesi olmazsa cansız bir<br />
şeyden ibaret olduğunu bilmiyordu. Allah, akıldan bir an inayeti kesti mi zeka sahibi<br />
olan akıl, aptallılar yapar.<br />
Zülkarneyn, Kafdağı’nın konuştuğunu, söz incilerini deldiğini görünce, dedi ki: Ey<br />
sırları bilen ve her şeyden haberi olan, söz söyleyen dağ, bana Allah sanatlarından<br />
bahset.<br />
Kaf dağı dedi ki: Yürü... Allah sanatları söylenebilmekten söze gelmekten çok<br />
üstündür. Yahut kalemin ne haddi var ki sayfalara o sanatların nişanesini yazabilsin!<br />
Zülkarneyn, ona ait küçük bir hikaye olsun söyle... Allahnın şaşılacak kudretlerinden<br />
bahset ey iyi huylu alim dedi.<br />
Kaf dağı dedi ki: “İşte sana üç yüz yıllık yol olan şu ova. Padişah, onu kar dağlarıyla<br />
doldurmuştur. Dağ, dağın üstüne sayısız olarak yığılmıştır... daha da her zaman oraya<br />
kar yağıp durmada! Bir kar dağının üstüne başka bir kar dağı yığılıp durmada... karın<br />
soğukluğu, ta yerin dibine kadar işlemede! An be an o uçsuz bucaksız, o büyük<br />
ambardan kardan meydana gelen bir dağ üstüne kardan bir dağ daha yığılmada!<br />
Padişahım böyle bir ova olmasaydı cehennemin harareti beni mahvederdi!”<br />
Gafilleri kar dağları bil! Allah, akılların perdeleri yanmasın diye onları böyle soğuk<br />
yaratmıştır. Karlar yağdıran bilgisizliğin aksi olmasaydı o Kafdağı, iştiyak ateşiyle<br />
yanar erirdi. Zaten ateş de Allah kahrından bir zerredir... aşağılık kişileri korkutmak<br />
için adeta bir kamçıdır. Fakat bu kadar büyük ve üstün olan kahrı ile beraber yine de<br />
bak... lütfunun soğukluğu ondan ileri! Keyfiyetsiz ve manevi bir ileri oluştur bu... geri<br />
kalanı da, ileri gideni de ikiliksiz olarak gör. Göremezsen bu aşağılık anlayışındandır...<br />
zaten halkın akılları, o madenden bir arpadır ancak!<br />
O takdirde din alametlerini ayıplama, ayıbı kendinde bul! Topraktan yaratılan kuş,<br />
nasıl olur da gök yüzünü aşar geçer Koşup dönüp dolaşacağı en yüce yer havadır...<br />
çünkü onun meydana gelişi, şehvetten, heva ve hevestendir. Şu halde sen evet, hayır<br />
demeksizin hayran ol da Allah rahmetinden önüne bir binek gelsin!<br />
Bu şaşılacak şeyleri anlamada acizsen evet demen tekellüme sapmandır. Evet demez<br />
de hayır dersen o sözde boynunu vurur... o hayır sözü yüzünden Allahnın kahrı, senin<br />
pencereni kapatır. Şu hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arttan Allah<br />
yardımı gelsin. Hayran olur şaşırır kalır, varlığından geçersen hal dili ile “Yarabbi bizi<br />
doğru yola götür” dersin!<br />
Bu iş pek büyüktür, pek büyük... fakat titremeye başladın mı o büyük şey, sana<br />
yumuşar, dümdüz olur. Çünkü bu büyüklük, münkire göredir... aciz oldun mu lütuftur,<br />
ihsandır o.<br />
Mustafa Cebrail’e “Ey dost, suretin nasıl... Apaşikar olarak bana öyle görün de seni<br />
göreyim, sana bakayım “ dedi.<br />
Cebrail dedi ki: “Takatın yoktur göremezsin... duygu zayıftır, pek yufkadır!”<br />
Peygamber “Görün bakayım da bu beden, duygunun ne derece zayıf ve kuvvetsiz<br />
olduğunu anlasın” dedi.<br />
İnsanın bedenine Ait duygusu noksandır. Fakat içinde pek ulu, güzel bir huy vardır.<br />
İnsanın bedeni ile ruhu taşla demire benzer. Fakat bu taşla demir, sıfat ve eser<br />
bakımından bir çakmaktır. Ateş, taşla demirden doğar... doğar da bu iki babaya<br />
kahırlar yağdırır! Ateş, bedene ait bir sıfattır... fakat bedeni kahreder, alevler çıkarır!<br />
Öyle olduğu halde yine bedende öyle bir ışık vardır ki ışık, İbrahim gibi ateş burcunu<br />
kahreder!<br />
Hasılı o bilgili peygamber “Biz, ileri gidenlerin artta gelenleriyiz” remzini söyledi.<br />
Görünüşte bu ikisi de bir örse zebundur ama sıfat ve tesir bakımından demir<br />
madenlerinden bile üstündür. İşte insan da görünüşte cihanın fer-i dir... fakat sıfat<br />
bakımından insanı, cihanın, aslı bil! İnsan zahiren bir sivri sineğin tesiriyle mustarip<br />
olur; fakat içyüzü, yedi kat göğü bile kaplamıştır.<br />
Peygamber, Cebrail’in asli suretiyle görünmesine ısrar edince Cebrail, birazcık<br />
göründü... fakat öyle heybetliydi ki dağ bile görse paramparça olurdu. Bir kanadı<br />
doğuydu, batıyı kaplayıverdi... Mustafa, görünce heybetinden kendinden geçti. Cebrail<br />
Mustafa’yı korkusundan baygın bir halde görünce kucakladı, bağrına bastı.<br />
O heybet, yabancıların nasibi... bu lütufsa dostların kısmeti! Padişahlar, tahtlarına,<br />
oturdular mı çevrelerinde ellerinde kılıçları bulunan heybetli çavuşlar bulunur. Bu<br />
çavuşlarda sopalar, mızraklar, kılıçlar vardır... aslanlar bile onları görse<br />
heybetlerinden titrerler. Çavuşların seslerinden, çevganlarından canlar ürker,<br />
heybetlerinden herkes korkar! Fakat bu yoldaki alelade, yahut ileri gelen halka,<br />
padişahlar padişahından haber vermek içindir.<br />
Bu heybet, halk ululanmasın, kimse başına ululuk külahını giymesin diyedir, halka bir<br />
gösteriştir. Bu suretle onların benliğinin kırılması, kendini görüp beğenen nefsin, az<br />
fesatta bulunması, az kötülük etmesi istenir.<br />
Padiaşhın kahır zamanı kudreti ve gazabı bulunduğu bu suretle halka bildirilmiş olur<br />
da şehir emniyette kalır. Böyle nefislerdeki kötülük hevesleri ölür... padişahın heybeti,<br />
o kötülüklere mani olur. Fakat padişah hususi meclislere geldi mi orada heybet mi<br />
kalır, kısas mı Padişah orada pek halimdir; merhametleri coşar... alemde ancak<br />
çenkle neyin coşkunluğunu işitirsin. Savaş zamanında heybetli davullar, kösler<br />
çalınır... işret zamanında da ileri gelenlerle konuşulur, çenk sesi duyulur.<br />
Halka soru, hesap divanı... peri yüzlü güzellere de şarap kadehi! O zırh, o tulga<br />
savaşta giyilir... bu ipekli kumaşlarla çalgı padişahın sayvanında giyilip çalınır. Ey<br />
cömert er, bu sözün sonu yoktur... Allah, doğruyu daha iyi bilir ya, bitir artık bu sözü.<br />
Hazreti Ahmet’teki o batmış olan duygu, şimdi Medine topraklarında uyumakta...<br />
saflar yaran o ulu huysa hiç değişmemiş... doğruluk makamında! Değişenler bedene<br />
ait sıfatlar... baki olan ruhsa apaydın bir güneş. O hiç değişmez, hiç başka bir hale<br />
gelmez... çünkü ne doğudandır ne batıdan! Hiç güneş zerreden kendini kaybeder mi<br />
Hiç ışık pervaneye bakıp da kendinden geçer mi<br />
Hazreti Ahmet’in bedeninin o yüce ruhla alakası vardı... bu değişme, bil ki bedene ait<br />
bir haldir. Hastalık gibi, uyku ve ağrı gibi... can bu sıfatlardan arıdır.<br />
Anlatamam... yoksa canın vasfına bir girişsem bu dünyaya da deprenti düşer, olmuş<br />
altmine de! Onun tilkisi bir an perişan olduysa can aslanı o anda uykuda olmalı<br />
herhalde. Uykudan münezzeh olan o aslan uykudaydı. İşte sana hem yumuşak ve<br />
hilm, hem de korkunç ve heybetli bir aslan!<br />
Aslan kendini öylece uyur gösterir... bütün bu köpekler de sahiden uyuyor, hatta<br />
ölmüş sanırlar! Yoksa alemde kimin ne kudreti olurdu ki bir zayıftan en ehemmiyetsiz<br />
şeyi bile çalıp çırpsın! Cebrail’e baktı da Hazreti Ahmet’in ancak köpüğü yaralandı...<br />
denizi köpük sevgisiyle coştu, köpürdü.<br />
Ay, baştan başa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne zararı<br />
var ki Varsın olmasın! Hazreti Ahmet eğer o ulu ve yüce kanadını açarsa Cebrail,<br />
ebedi olarak kendisinden geçip gider. Ahmet, sidreden ve Cebrail’in gözetme<br />
yerinden, makamından sınırından geçince, Cebrail’e “Hadi ardımca uç” dedi. Cebrail<br />
dedi ki: “Yürü, yürü ben senin eşin, eşitin değilim!”<br />
Hazreti Ahmet tekrar “Ey perdeleri yakan, gel... ben daha kendi yüce makamıma<br />
gitmedim ki” dedi. Cebrail dedi ki: “A benim güzel nurlu arkadaşım, bir kanat çırpıp<br />
buradan ileriye geçsem kolum kanadım yanar!”<br />
Bu hikayeler hayret içinde hayrettir... Allah hasları, daha has olanların ahvalini<br />
görünce kendilerinden geçerler. Bütün kendinden geçişler, burada oyundan ibarettir...<br />
ne kadar canın var ki senin Burası can verme makamıdır!<br />
Ey Cebrail, ister yüce ol, ister büyük... sen ne pervanesin ne de mum! Mum yanınca<br />
pervaneyi çağırdı mı pervanenin canı yanmadan çekinmez! Bu ters sözü göm de<br />
aksine olarak aslanı, yaban eşeğine av yap. İçinden sözler alıp aleme saçtığın<br />
tulumun ağzını kapa... saçma sapan sözler dağarcığını açma!<br />
Gözleri yeryüzünden geçememiş, yükselmemiş olan kişiye bu sözler ters ve saçma<br />
gelir. Onlara aykırı harekette bulunma; onlarla hoş geçinmeye bak ey garip olarak<br />
onların evlerine konmuş olan sevgili.<br />
Diledikleri, istedikleri şeyi ver, onları razı et, ey onların yurtlarına konmuş, orayı yurt<br />
edinmiş olan dost! Padişaha ulaşıncaya dek, onun güzelim naz ve edalarını görünceye<br />
kadar ey Rey’li, Maragal’lıyla hoş geçim!<br />
Ey Musa zamane Firavun’unun tapısında yumuşak söz söylemek gerek! Kaynayan<br />
yağın üstüne su dökersen ocağı da yakarsın tencereyi de! Yumuşak söyle ama sakın<br />
doğrudan gayrı bir şey söyleme... yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!<br />
İkindi oldu, sözü kısa kes ey ikindisi, asrı uyandıran er! Toprak yemeyi adet edinmiş<br />
adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme... şeker daha iyidir de!<br />
Harfle sesle alıverişin yok ama yine de can sözlerine can bahçesisin sen!<br />
Şeker kamışına asılakonan şu eşek başı, nice kişileri hor hakir bir hale koydu! Onu<br />
uzaktan gören, orada ancak o var sandı... hani mağlup olan koç kıçın kıçın geri gider<br />
ya; o da öyle geri gitti. Harf suretini mana bağına, yüce ve güzelim bahçeye konan<br />
eşek başı bil!<br />
Ey Hak Ziyası Hüsameddin, bu eşek başını kavun karpuz bostanına getir. Getir de eşek<br />
başı, salhanede nasıl öldüyse bu çiğ erin piştiği yer de ona başka bir hayat versin! İşte<br />
bizden suret düzmek, senden can vermek... hayır, yanlış söyledim... bu da senden, o<br />
da!<br />
Ey apaçık alemi aydınlatan güneş, gökyüzünde övülmüşsün sen... yer de seni tanısın,<br />
yeryüzünde de ebediyen övül! Övül de yere mensup olanlarda, yüce gök ehliyle<br />
gönülleri bir, kıbleleri bir, huyları bir olsunlar! Ayrılık kalksın, şirk ve ikilik kalmasın!<br />
Zaten manevi varlık da ancak birlik vardır. Benim canım senin canını tanıdı mı görüp<br />
geçirdikleri şeylerin aynı şeyler olduğunu hatırlarlar.<br />
Yeryüzünde Musa ve Harun kesilirler... sütle bal gibi güzelce birbirlerine karışır,<br />
kaynaşırlar. Fakar azıcık tanır, bilir de inkar ederse bu inkar edişi de birliği örten bir<br />
perdeden ibarettir. Nice tanıyıp bilenlerde sonra yüz çevirdiler... İşte o ay yüzlü, bu<br />
çeşit adamın şükretmeyişine kızdı ya!<br />
Bunların hepsini okudun, bildin... şimdi “Lem yekün” suresini de oku da bu eski<br />
kafirin inadını, ısrarını bil! Hazreti Ahmet’in sureti, bu aleme ziya salmadan önce onun<br />
vasıfları, her kafirin muskasıydı. Böyle bir zat var, gelecek derlerdi... yüzünün<br />
hayaliyle yürekleri çarpardı! Secde ederler, ey insanların Rabbi, onu ne kadar<br />
mümkünse o kadar tez meydana çıkar diye yalvarırlardı.<br />
Hazreti Ahmet’in adı ile fetih dilerler... düşmanları, bu yüzden baş aşağı gelirdi.<br />
Nerede bir korkunç savaş olsa Hazreti Ahmet’in döne döne hücumu, onlara yardım<br />
ederdi. Nerede müzmin bir hastalığa uğrasalar onu anarlar da bu suretle şifa<br />
bulurlardı. Sureti gönüllerinde, kulaklarında, ağızlarında ve yollarındaydı.<br />
Fakat onu hakiki suretini her çakal bulabilir mi hiç O suret, ancak, onun fer’iydi, yani<br />
hayalden ibaretti. Onun sureti duvara aksettiyse duvarın gönlünden kan damlar.<br />
Sureti, duvara öyle bir kutlu gelir ki duvar, derhal iki yüzlülükten kurtulur. Temiz ve<br />
pak kişilerin temizliğine nispetle o iki yüzlülük duvara ayıptır doğrusu. Fakat nihayet<br />
onu görünce bütün bu ululamayı, yüceltmeyi... bütün bu sevgiyi adeta yel aldı,<br />
götürdü. Kalp akçe ateşi görünce hemen karardı... hiç kalp, kalbe yol bulabilir mi ki<br />
Kalp, mihenk taşına iştiyakını söyler durur, kendisine uyanları bu suretle şüphelere<br />
salar... adam olmayan, onun hilesine kapılır gider. Zaten bu şüphe her bayağı kişide<br />
baş gösterir!<br />
Der ki: Eğer bu ayarı bütün akçe olmasa, sınama taşını ister mi O mihenk ister ama<br />
kalplığını meydana çıkaracak mihenk değil!<br />
Kalpın vasfını gizleyen, açığa vurmayan mihenk, ne mihenktir, ne bilgi nuru! Yüzün<br />
ayıbını, her kaltabanın hatırı için gizleyip göstermeyen ayna. Ayna değildir<br />
münafıktır... kudretin yeterse böyle ayna arama sen!<br />
DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mesnevi´den Hikayeler- V]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1242</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:14:15 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1242</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- V</span><br />
<br />
YILDIZLARIN NURU<br />
KESİLESİ KUŞLAR<br />
İNANANIN KAFİRDEN FARKI<br />
İBADETLERİN TANIKLIĞI<br />
ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK<br />
YIRTIK CÜBBE<br />
TAVUS KUŞU<br />
GÖZYAŞI BEDAVA<br />
GÜNEŞTE YOK OLMAK<br />
AHIRDAKİ CEYLAN<br />
YEDİ ÖKÜZ<br />
ALLAH’A GÖZYAŞI<br />
ŞEHVETİN SONU<br />
ŞÜPHE<br />
ADEM´İN YARATILIŞI<br />
EYAZ´IN DEFİNESİ<br />
ZAHİDİN KARISI<br />
NASUH TÖVBESİ<br />
EŞEK TİLKİ VE ASLAN<br />
BİLGİLER EMEN ZAHİT<br />
DAVET<br />
BU NE YAMAN ÇELİŞKİ<br />
KİBİR<br />
KONUK EVİ<br />
ŞEHİT OLMAK<br />
AY YÜZLÜ<br />
EMRİN LEZZETİ<br />
YILDIZLARIN NURU<br />
<br />
Yıldızların nuru olan Şah Hüsameddin, beşinci cildin başlamasını istiyor. Ey Allah ışığı<br />
cömert Hüsameddin, beşeri bulantılardan durulanların üstatlarına üstatsın sen.<br />
Halk perde ardında olamasaydı, halkın gözleri açık olsaydı ve havsalalar dar ve zayıf<br />
bulunmasaydı. Seni övmeye manevi bir tarzda girişir, bu sözlerden başka sözler<br />
söyleyecek bir dudak çardım.<br />
Fakat doğan kuşunun lokmasını yont kuşu yutamaz. Çaresi, suyla yağı birbirine<br />
katmaktan ibaret. Seni bu zindan altminde yaşayanlara övmek lüzumsuzdur. Senin<br />
vasfını ancak ruhanilerin topluluğunda söyleyebilirim.<br />
Alem ehline seni anlatmak zararlıdır. Seni aşk sırrı gibi gizlemekteyim. Övmek tarif<br />
etmek perdeyi yırtmaktır. Halbuki güneşin anlatılmaya da ihtiyacı yok, tarife de.<br />
Güneşi öven kendini över, iki gözüm de aydındır, çapaklı değil, ağrımıyor demek ister.<br />
Alemdeki güneşi yermek, iki gözüm de kör, karanlık ve çipil diye kendini yermektir.<br />
Alemde muradına ermiş güneşe haset eden kişiyi bağışla sen.<br />
Bir adam güneşi örtebilir, gözlerden gizleyebilir mi Onun tazeliğini pörsütür onu<br />
soldurabilir mi Yahut haddi sonu olmayan nurunu eksiltebilir mi Yahut da onu<br />
mertebesinden indirebilir mi<br />
Ululara haset edene o haset ebedi bir ölümdür.<br />
Senin kadrin rütbense akılların anlayacağı dereceyi çoktan geçti. Akıl, seni anlatmada<br />
şaşırdı, aciz kaldı. Gerçi bu akıl, anlatmada aciz oldu ama yine de acizcesine anlatması<br />
gerek. Çünkü hepsi anlaşılmayan bir şey bilin ki atılıvermez.<br />
Bulutunun tufanını içemezsen su içmeyi nasıl terk edersin Sırrı atıp ortaya<br />
koyamazsan kabuklarını anlat, onunla anlayışları tazele! Sözler sana göre<br />
kabuklardan ibarettir ama başka anlayışlara göre tamamı ile içtir.<br />
Gök arşa göre aşağıdadır ama bu bir yığın toprağa göre pek yücedir. Seni<br />
kaybettiklerinden, fırsatı kaçırdıklarından dolayı hasrete düşmeden ben onlara seni<br />
öveyim de yol bulsunlar.<br />
Sen Allah nurusun. Canı, Allah’ya kuvvetle çeker durursun. Halksa vehim ve şüphe<br />
karanlıklarındadır.<br />
Bu güzelim nurun, şu gözsüzlere sürme çekmesi için şart, o nuru ululamaktır. Delik<br />
kulaklı istidat sahibi, nuru bulur. Çünkü o fare gibi karanlığa aşık değildir.<br />
Geceleri dönüp dolaşan çipiller, nasıl olur da iman meşalesini tavaf edebilirler<br />
Müşkül ve ince nükteler din nuruna ulaşmamış, karanlıkta kalmış kişilere, tabii bağdır.<br />
Böyle adam kendi hünerini örmek, bezemek için güneşe göz açamaz.<br />
Hurma gibi göklere dal budak salamaz da köstebek gibi yeri delik deşik eder. İnsan<br />
için, iç sıkıcı dört şey vardır; bu dört şey aklın çarmıhı kesilmiştir.<br />
KESİLESİ KUŞLAR<br />
Ey idraki güneşe benzeyen, sen vaktin Halil’isin. Bu yol kesen dört kuşu öldür! Çünkü<br />
bunların her biri de karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.<br />
Tene ait dört huy, Halil’in kuşlarına benzer. Onları kesmek cana yol açar. Ey Halil<br />
iyiden kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten kurtulsun. Kül,<br />
sensin, hepsi de senin cüzilerindir. Çöz ayaklarını, onların ayakları senin ayakların<br />
demektir. Alem, senin yüzünden ruhların uçtuğu, toplandığı bir yer haline gelir; bir<br />
atlı, yüzlerce orduya dayanç olur.<br />
Çünkü bu ten dört huyun durağıdır, o huyların adları dört fitneci kuştur. Halkın ebedi<br />
olarak diriliğini istersen bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes. Sonra da onları bir<br />
başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.<br />
Dört yol kesen manevi kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir. Bütün gönüllere emir<br />
olursan, ey kişi, bu zamanda Allah halifesi sensin. Bu dört diri kuşun kes başlarını da<br />
ebedi olmayan halkı ebedileştir!<br />
Bu kuşlar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört<br />
huydur.<br />
Kaz hırstır, horoz şehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dileğe.<br />
Kuzgunun dileği, ebedi olmak, yahut uzun bir ömre kavuşmaktır, bunu umar durur.<br />
Hırs kazı, kuru yaş ne bulursa yere gömer. Bir an bile kursağı durmaz Allah<br />
buyruğundan yalnız “Yiyin” hükmünü duymuştur. Yağmacıya benzer, evini kazar,<br />
çabuk çabuk dağarcığını doldurmaya bakar. İyi kötü ne olursa dağarcığına tıkar. İnci<br />
tanelerini de oraya tıkıştırır, nohut tanelerini de. Başka bir düşman gelip de çuvalına<br />
kuru yaş, ne bulursa doldurmasın der. Vakit dardır, fırsat geçmekte. O da bundan<br />
korkarak durmaksızın eline ne geçerse çabucak koltuklar. Başka bir düşman getirmez<br />
diye efendisine güveni yoktur.<br />
Fakat iman sahibi o yaşayışa güvenir, bu yüzden de yavaş yavaş, durup dinlenerek<br />
yağma eder. Padişahın düşmanı nasıl kahrettiğini bilir. Bu yüzden fırsatı<br />
kaçırmayacağına da emindir, düşmanın gelmeyeceğine de inanmıştır. Başka kapı<br />
yoldaşlarının ona çullanmayacağını, onun derip devşirdiğini kapışmayacaklarını bilir,<br />
emindir.<br />
Padişahın adaletini bilir, kulların nasıl zaptettiğini , kimsenin kimseye nasıl sitemde<br />
bulunmadığını görmüştür.<br />
Hasılı acele etmez, sakindir, nasibini kaçırmayacağına emindir. Bu yüzden sabreder<br />
gözü toktur, eline geçeni başkalına ihsan eder, yeni yakası temizdir.<br />
Çünkü yavaşlık Allah ışığıdır. O çabukluksa şeytanın dürtmesinden meydana gelir.<br />
Zira Şeytan onu yoksulluklarla korkutur, sabır beygirini sinirlenip öldürür.<br />
Kur’an dan duy, Şeytan, seni şiddetli yoksullukla tehdit eder ürkütür. Bu suretle<br />
sende ona uyar, aceleyle pis şeyleri yer, pis yerleri elde edersin. Ne adamlığın kalır,<br />
ne sabrın, ne sevap düşüncen! Hasılı kafir yedi karınla yemek yer, dini ve gönlü arıktır<br />
ama karnı büyük!<br />
İNANANIN KAFİRDEN FARKI<br />
Kafirler, Peygambere konuk oldular. Akşam vakti mescide geldiler. Ey bütün<br />
dünyadakileri yurdunda konaklayan, ey padişah, biz sana konuk geldik. Azığımız yok<br />
uzaktan gelmişiz. Hemencecik başımıza rahmet ve nur saç dediler.<br />
Peygamber, sahabeye, dostlarım, dedi. Bunları paylaşın. Çünkü siz benimle benim<br />
huyumla dolusunuz. Her askerin bedeni padişahla doludur. Padişahın mevki ve<br />
rütbesine düşman olanlara bu yüzden kılıç vururlar. Sen padişah kızgınlığı ile kılıç<br />
sallarsın, yoksa kardeşlere niye kızasın ki<br />
Bir kardeşe, padişahın kızgınlığının aksiyle suçsuz olarak on batmanlık gürzü<br />
vuruyorsun. Padişah bir candır ama ordu onunla doludur. Ruh su gibidir, bu bedenler<br />
ırmağa benzerler. Padişahın can suyu tatlıysa bütün ırmaklar tatlı suyla dolar. Çünkü<br />
halk, padişahlarının dinindedir, o “abese” suresinin padişahı böyle buyurmuştur.<br />
Her dost bir konuk seçti, konukların arasında pek iri ve misli görülmemiş biri vardı.<br />
Öyle iriydi ki kimse onu götürmeye cesaret edemedi. Kadehteki posa ve tortu gibi o<br />
da mescit de kala kaldı.<br />
O herkesten arda kalınca Mustafa, alıp götürdü. Sürüde yedi tane süt verir keçi vardı.<br />
Keçiler yemek zamanı, sağılmak üzere eve gelmişlerdi. O kıtlık babası Oğuz oğlu Uc,<br />
ekmeği de yedi, yemeği de. O yedi keçinin sütünü de sildi süpürdü. Ev halkı, hep o<br />
keçilerin sütünü umuyordu. Bu yüzden hepsi de kızdılar.<br />
O bedavacı herif, midesini davula çevirdi, yalnız başına on sekiz adamın yiyeceğini<br />
yedi bitirdi. Yatacağı zaman odaya girdi. Halayıkta kızgınlıkla kapıyı kapadı. Dışarıdan<br />
zincirini sürdü, bağladı. Ona pek kızmış ondan pek dertlenmişti. Kafirin gece yarısı,<br />
yahut sabah vakti aptesi geldi, karnı guruldamaya başladı. Yatağından kalkıp kapıya<br />
koştu, elini atınca kapıyı kapalı buldu. O hileci herif kapıyı açmak için türlü türlü<br />
hilelere başvurduysa da kapıyı açamadı. İyice sıkıştı oda dardı. Şaşırıp kaldı, ne bir<br />
derman bulabildi ne bir hile. Nihayet bir hileye başvurdu, uyumaya bu buruntuyu<br />
geçiştirmeye savaştı. Uyudu da. Rüyada kendisini bir viranede gördü.<br />
Hatırında virane vardı ondan dolayı da virane gördü. Kendisini tenha bir viranede<br />
görünce aptes bozmaya zaten ihtiyacı vardı, hemen işini beceriverdi. Uyanınca bir de<br />
baktı ki yataj pislik içinde. Derdinden deliye döndü.<br />
Bu çeşit rezillik toprakla bile örtülemez diye içinden yüzlerce defa coştu, köpürdü.<br />
Uykum uyanıklığımdan beter. Burada yiyor orada pisliyorum dedi. Kafir, mezarın<br />
dibinde nasıl bağırırsa o da öylece keşke geberseydim demeye koyuldu. Bu gece bir<br />
geçse de kapının açılmasını duysam diye beklemeye başladı. Ok yayadan fırlar gibi<br />
kimsecikler görmeden kaçmayı kurmaktaydı. Hikaye uzundur kısa kesiyorum. Nihayet<br />
kapı açıldı, o da dertten gamdan kurtuldu.<br />
Mustafa sabahleyin gelip kapıyı açtı. Sabah o yolunu sapıtmış kişiye yol gösterdi.<br />
Mustafa , o belalara uğrayan utanmasın diye gizlendi. Kapıyı açanı görmesinde<br />
serbestçe dışarı çıksın diyordu. Ya bir şeyin ardında gizlendi, yahut da Allah eteği<br />
Mustafa’yı ondan gizledi.<br />
Allah boyası, bazen örter, neliksiz niteliksiz Allah perdesini, bakanın önüne örüverir.<br />
Bu suretle düşmanını kendi yanındayken bile göstermez. Allah kudreti, bundan da<br />
artık, bundan da üstün.<br />
Mustafa onun geceki halini görüyordu. Fakat Allah fermanı, ona hatasını bildirmeden<br />
bir yol açmasına, o kötülükle bir kuyuya düşmesine mani olmaktaydı.<br />
Allah hikmeti ve gökten inen emir, onun kendisini o halde görmesini istemekteydi.<br />
Nice düşmanlıklar vardır ki yapılmaya döner. Bir herzevekil, o pis yatağı, inadına<br />
Peygamberin yanına getirdi. Ve gör hele, konuğun bu işi işlemiş dedi. Alemlere<br />
rahmet olan Mustafa, bir güldü. Getir o ibriği dedi, hepsini kendi elimle yıkayayım<br />
dedi.<br />
Herkes Allah hakki için yapma, canımız da sana kurban olsun, tenimizde. Sen bırak bu<br />
pisliği biz yıkayalım. Bu iş, el işidir, gönül işi değil.<br />
Ey hakkında “Le amruka-ömrün için” diye Allah’nın and içtiği zat, Allah sana ömür<br />
dedi. Seni halife yaptı, kürsüye oturttu. Biz sana hizmet için yaşıyoruz, sen hizmet<br />
etmeye kalkışırsan biz ne oluruz Dedi.<br />
Peygamber dedi ki: “Ben de biliyorum, fakat şimdi bunu ben yıkayacağım. Bunu bizzat<br />
yıkamamda bir himmet var.”<br />
Bu söz Peygamber sözü diye hepsi sustular, bu sır nedir, hele bir çıksın diye<br />
beklemeye koyuldular. Peygamber o pisliği, bilhassa Allah buyruğu ile adamakıllı<br />
yıkamakta idi, riya ile değil. Çünkü, gönlü bunu sen yıka bunda kat kat hikmetler var<br />
diyordu.<br />
O kafirciğin bir armağan heykeli vardı. Onu kaybolmuş görünce kararı kalmadı. Dedi<br />
ki gece kaldığım odadadır haberim olmadan orada bıraktım. Utanıyordu ama hırsı da<br />
onu, o yana çekiyordu. Hırs ejderhadır küçücük bir şey değil. Heykelin ardına düşüp<br />
koşa koşa geldi, onu Mustafa’nın odasında gördü.<br />
Gördü ama Allah eli bizzat o pisliği yıkamaktaydı, kötü gözler ondan ırak olsun; kafir<br />
bunu da gördü. Gördü de heykeli hatırından çıktı. Onda bir coşkunluktur baş gösterdi,<br />
yakasını yırttı.<br />
İki elini yüzüne, başına vuruyor, kafasını duvara kapıya çarpıyordu. Bir halde ki<br />
burnundan, başından kanlar revan olmaya başladı. O ulu Peygamber, ona acıdı.<br />
Naralar atıyordu. Halk başına toplanınca, Ey halk sakının diyordu. Ey akılsız kafa diye<br />
başına vuruyor, ey nursuz göğüs diye göğsünü dövüyordu.<br />
Ey yeryüzünün küllü, senden şu aşağılık cüz-ü, utanmaktadır diye secde ediyordu.<br />
Sen kül olduğun halde O’nun emrine baş eğiyorsun da ben cüzü olduğum halde<br />
zulmediyor kötülükte bulunuyor, azıyorum.<br />
Sen kül iken Allah’ya karşı hor hakir oluyor, O’ndan titriyorsun da ben cüzü iken O’na<br />
aykırı hareket ediyorum diyor:<br />
Her an yüzünü göğe kaldırıp Ey cihanın kıblesi, yüzüm yok diye feryat ediyordu.<br />
Halden artık titreyip çarpınınca Mustafa onu kucakladı. Yatıştırdı pek iltifat etti,<br />
gözlerini açtı, ona kendini tanıttı.<br />
Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar Bir günlük<br />
çocuk bile yolu bilir. Ağlayayım da esirgeyen dadı gelip yetişsin der. Sen bilmiyorsun;<br />
dadılar dadısı da sen ağlamadıkça bedavaca sütü az verir.<br />
Kulak ver, “Çok ağlayın” dedi. Ağlayın da yaratıcı Allah’nın ihsan sütü aksın. Dünyanın<br />
direği bulutun ağlamasıdır, güneşin yakması. Sen bu iki ipe iyi sarıl. Güneşin<br />
hararetiyle bulutun gözyaşı olmasaydı beden ve araz, nasıl olur da semirir, gelişirdi<br />
Bu hararetle bu ağlayış, temel olmasaydı şu dört mevsim nasıl mamur olurdu<br />
Güneşin hararetiyle alem bulutunun ağlaması, nasıl cihanın ağzının tadını getiriyor,<br />
nasıl alemi hoş bir hale sokuyorsa, sen de akıl güneşini yak, gözünü göz yaşları saçan<br />
bir bulut haline getir. Küçük çocuk gibi sana da ağlayan bir göz gerek. O ekmeği az ye<br />
ekmek senin şerefini giderdi. Ten, gece gündüz onunla gelişir, yapraklanırsa can dalı,<br />
yapraklarını döker, göz mevsimine düşer.<br />
Beden azığı, derhal canın azıksız kalmasıyla neticelenir. Bunu azaltmak omu<br />
çoğaltmak gerek.<br />
“Allah’ya borç verin.” Sen de bu ten ağzından borç ver de karşılığında gönlünde<br />
yeşillikler bitsin. Borç ver de bu ten lokmasını azalt, bu suretle de “Gözlerin<br />
görmediği” yüz görünsün. Ten kendisini pislikten arıtırsa ululuk misk ve incileriyle<br />
dolar.<br />
Böyle adam şu pislikten kurtulur, temizliğe ulaşır, bedeni, “Allah sizi, kirlerden<br />
temizlemeyi diler” sırrına ulaşır. Fakat Şeytan, “Sakın sakın bundan pişman olur<br />
hüzne düşersin. Bedeninden bu hevesleri giderir, bunları eritirsen çok pişman olur<br />
derde düşersin. Şunu ye hararet verir, mizaca devadır; şunu da faydalanmak için iç,<br />
ilaçtır. Hem de şu niyete düş. Bu beden binektir, neye alıştıysa vermek, daha doğru<br />
bir iştir. Sakın açlığa alışma; sıhhatin bozulur, beyninde, kalbinde yüzlerce illet<br />
meydana gelir” der.<br />
O alçak Şeytan, bu çeşit tehditlerle gelir, halka yüzlerce afsun okur. Kendisini tedavi<br />
eden Calinos gösterir. Bunu da senin hasta gönlünü aldatmak için yapar. “Bu sana<br />
dertten, gamdan kurtulmak için bir ilaçtır” der. Adem’e de buğday için böyle demişti<br />
ya.<br />
Heybelerle heyhatlarla gelir, dudaklarını, azgın atın, nallanırken kıstırdıkları iki, tahta<br />
parçası ile kıstırır. Aşağılık taş lal göstermek için at nallanırken dudaklarını<br />
kıstırdıkları gibi senin dudaklarını da kıstırıp, atın kulağından tutar gibi kulaklarını<br />
tutup seni hırs ve kazanca öeker.<br />
Şüphe etme ki ayağına nalı vurur, sende onun derdi ile yoldan kala kalırsın. Onun nalı<br />
seni iki iş arasında tereddüde düşürmektir. Bunu mu yapayım dersin, onu mu Aklını<br />
başına alda kendine gel. Peygamber’in seçtiği işi yap, deliyle çocuğun yaptığını<br />
yapma.<br />
“Cennet çevrilmiştir.” Neyle çevrilmiştir “İnsanın istemediği, hoşlanmadığı şeylerle.”<br />
Çünkü, ekin bunlarla çoğalır, gelişir.<br />
Şeytan’ın hileyle, zeyreklikle yüzlerce afsunu vardır. Ejderha bile olsa adamı sepete<br />
kor. İnsan akar su olsa bağlar, zamanın en akıllı, en bilgin adamı olsa onu yanıltır,<br />
güler.<br />
Aklı bir dostun aklına dost et de “Onların işi danışmakladır” ayetini oku ona göre iş<br />
yap!<br />
Bu sözün sonu yoktur. Arap o padişahın lütfuna şaşırıp kaldı. Deli oluyordu aklı<br />
kaçayazdı. Mustafa’nın akıl eli onu geri çekti. Bu yana gel dedi, bir kişi ağır bir<br />
uykudan nasıl uyanırsa uyandı. O tarafa geldi. Mustafa bu yana gel, bu işi yapma,<br />
kendine gel. Bu yanda sana bir çok işler var dedi.<br />
Yüzüne su serpti, ey Allah şehidi, dedi, dile gel şahadet getir. Ben de şehit olayım da<br />
dışarı çıkayım. O uçsuz bucaksız çölde bulundukça canımdan beziyorum. Biz takdir<br />
kadısının şu dehlizinde Bela ve Elest davalarını görmek için duruyoruz.<br />
Biz bela dedik sınama yönünden işimiz ve sözümüz, bunu görmek, bunu bildirmekten<br />
ibarettir. Neden kadının dehlizinde durmaktayız Biz şahit olmak için gelmedik mi<br />
Ey şahit niceye bir kadının dehlizinde hapis olacaksın O şahadeti ver de kurtul. Seni<br />
buraya şunun için çağırdılar ki inat etmelisin, o şahadette bulunasın. Halbuki sen,<br />
inadından şu daracık yerde oturmuş, elini bağlamış, dudağını yummuşsun.<br />
Ey tanık, sen bu şahadette bulunmadıkça şu dehlizden nasıl kurtulabilirsin İş bir<br />
anda biter, yap, bitir. Kısa işi kendine uzatma. İster yüzyılda ister bir anda olsun; şu<br />
emaneti ver de kurtul!<br />
Bu söze son yoktur, Mustafa, ona iman etmesini söyledi, o da kabul etti. O kutlu<br />
şahadet bağlanmış düğümleri çözdü. İmana geldi. Mustafa ona dedi ki: Bu gece de<br />
bizim konuğumuz ol. Adam vallahi dedi, ebedi olarak senin konuğunum. Nerede<br />
olursam olayım, nereye gidersem gideyim sana misafirim. Beni dirilttin, senin azatlın,<br />
senin kapıcınım. Bu alemde senin sofranın başında, o alem de.<br />
Bu seçilmiş sofradan başka bir sofra seçen kişinin boğazını, nihayet kemik yırtar<br />
deler. Kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki Şeytan, onunla bir kâseden<br />
yemek yer. Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki Şeytan, ona komşu olur.<br />
Kim sensiz uzak bir yola giderse Şeytan onula yoldaş olur, onunla bir sofraya oturur.<br />
Yüce ve güzel bir ata binse haset eder; Şeytan da ona arkadaş olur.<br />
Nazlı karısı ondan bir çocuk doğursa Şeytan onun soyundan ona ortak kesilir. Allah<br />
Kur’anda “Ey Mümin, Şeytana kafirlerin mallarında, evlatlarında ortak ol”<br />
buyurmuştur. Peygamber bunu Ali’ye değer biçilmez sözleri arasında açıkça<br />
söylemiştir.<br />
Konuk dedi ki: “Ey Allah elçisi, bulutsuz bir güneş gibi peygamberliği sen tamamladın,<br />
apaydın bir hale koydun. Senin bu yaptığını iki yüz ana yapamaz. İsa bile bunu Azer’e<br />
yapmadı. Senin yüzünden canım hemencecik ecelden kurtuldu. Azer de dirildi ama o<br />
anda yine öldü.<br />
Arap o gece Peygambere konuk oldu, bir keçiden sağılan sütün yarısını ancak<br />
yiyebildi, ağzını silip çekildi. Peygamber süt iç, yufka ekmeği ye diye ısrar ettiyse de<br />
Vallahi dedi, riyasız doydum. Bu ne tekellüf, ne sıkılma, ne de hile. Dün geceden daha<br />
ziyade doydum.<br />
Bütün ev halkı şaştılar. Bu kandil, şu bir kara zeytin yağı ile nasıl doldu diye<br />
hayretlere düştüler. Bir ebabil kuşunun gıdası, böyle bir fili nasıl doyurdu dediler.<br />
Kadın, erkek, o fil bedenli, bir sineğin yiyeceğini yiyor diye fısıldaşmaya başladılar.<br />
Kafirliğin hırs ve vehmi baş aşağı düştü, ejderha bir karıncanın gıdası ile doydu.<br />
Kafirliğin aç gözlülüğü ondan gitti, iman gıdası onu semirtti geliştirdi. Öküz açlığı<br />
illetine tutunan adam, Meryem gibi cennet meyvesini gördü. Cennet meyvesi,<br />
bedenine koştu, ulaştı. Cehennem gibi olan midesi, yatıştı rahatladı.<br />
Ey imandan yalnız bir lafa kanan, ununla kanaat eden kişi, zaten iman yüce bir<br />
nimettir, büyük bir gıdadır.<br />
İBADETLERİN TANIKLIĞI<br />
Bu namaz, oruç ve savaş da inanışa tanıktır. Bu zekat, hediye, bu hasedi bırakma da<br />
kendi sırrından haber vermedir.<br />
İhsanda bulunmak doyurmak, konuk davet etmek, ey ulular, biz sizinleyiz, size doğru<br />
bir özle inandık demektir. Hediyeler armağanlar, sunulan şeyler, ben seninleyim; seni<br />
seviyorum diye tanıklıktan ibarettir.<br />
Kimi bir mal veya afsun için çalışır, uğraşırsa bu ne demektir İçimde bir cevherim var<br />
demektir; Allah’dan çekinmemden, yahut cömertliğimden bir cevherim var ki bu<br />
zekatla oruç ikisine de şahittir.<br />
Oruç der ki: Bu helalden çekindi, bil ki harama ulaşmasına artık imkan yok. Zekat der<br />
ki: Kendi malını bile veriyor, artık, kendisiyle aynı dinde aynı yolda olandan nasıl<br />
çalar<br />
Fakat bu işleri riya ve tezvirle yaparsa o iki tanık, Allah’nın adalet mahkemesine kabul<br />
edilmez. Avcı tane saçar ama acımasından değil, avlanmak için. Kendi de oruç ayında<br />
oruç tutar ama kendisini av avlamak için uyur gösterir. Bu eğrilikten yüzlerce kavim,<br />
kötü sanılmıştır. Bu kötü kişi, cömert kişilerle oruç tutanların adını da kötüye<br />
çıkarmıştır.<br />
Fakat Allah’nın lütuf ve ihsanı, o eğri işlerle bulunmakla beraber nihayet onu,<br />
hepsinden de arıtır. Rahmeti o kötülüğü aşmış, ayın on dördüne bile vermediği ışığı<br />
vermiştir.<br />
Allah onun çalışmasını bu kötülükle karışmadan yıkar; rahmeti, onu bu hatadan arıtır.<br />
Bu suretle de Allah’nın yargılayıcılığı meydana çıkar; bu miğfer, kulun kelliğini örter.<br />
Yağmur pis şeyleri arıtmak için gökten yağar.<br />
Su durdu mu pislenir. Pislenince de duygu ondan iğrenir, onu istemez. Allah yine onu<br />
doğruluk denizine götürür. O suların suyu kereminden onu yıkar, arıtır. Ertesi yıl<br />
eteğini sürüyerek gelir.<br />
Hey, neredesin Dense “Hoşlar denizindeyim. Ben burada pislendim, gittim. Temiz<br />
geldim. Elbiseler giyindim, toprağa ulaştım. Ey kirliler, pisler, bana gelin. Çünkü, ben<br />
Allah huyu ile huylandım. Bütün kirliliğinizi kabul ederim, melek gibi, şeytana bile<br />
temizlik bağışlarım. Pislenince yine oraya giderim, temizliklerin aslının aslına varırım.<br />
Kirli hırkamı orada başımdan çıkarırım, o, yine bana temiz bir elbise verir. Onun işi<br />
budur, benim işim de bu. Alemlerin Rabbi, alemi bezer süsler” der.<br />
Bizim bu pisliklerimiz olmasaydı suya bu icazetname nereden verilirdi Su, birisinden<br />
altın keseleri çalmış, nerede bir müflis diye her tarafa koşan birine benzer. Yahut<br />
bitmiş otlara dökülür; yahut bir yüzü yunmamışın yüzünü yıkar.<br />
Yahut da denizlerde elsiz ayaksız gemiyi hamal gibi başında taşır. Onda yüz binlerce<br />
ilaç gizli. Çünkü her ilaç olduğu gibi ondan yetişir gelişir. Her incinin canı, her tanenin<br />
gönlü, bir eczane gibi olan suda yürür durur. Yeryüzü yetimlerini o besler, kuruyup<br />
kalmış kişileri o yürütür. Fakat mayası bitti mi bunalır, yeryüzünde bizim gibi şaşırır<br />
kalır.<br />
İçten feryada başlar; Yarabbi, bana ne verdiysen verdim, yoksul kaldım. Sermayemi<br />
temize pise döktüm sarf ettim. Ey sermaye veren, daha yok mu<br />
Allah buluta onu iyi bir yere götür der. Güneşe de ey güneş der onu yukarıya çek! Onu<br />
türlü türlü yollara sürer, nihayet ucu bucağı olmayan denize ulaştırır.<br />
Bu sudan maksat velilerin canıdır. O can, sizin kirliliklerinizi iyiden iyiye yıkar, arıtır.<br />
Yeryüzündekilerin hıyanetliklerinden bunaldı mı yine arşa, temizlik bağışlayana gider.<br />
Yine o taraftan eteğini çeke çeke gelir, o okyanusun temizliklerinden<br />
yeryüzündekilere ders vermeye koşar.<br />
Halkla karışmadan yoruldu mu o sefer “ey Bilal, seninle bize bir huzur ver, bir<br />
istirahat ver.” Ey güzel sesli Bilal ezan okunan yere çık, göç davulunu çal der. Can<br />
sefere gitti beden kıyamda. Bu yüzden namaz bitince selam verilir işte. Herkesi<br />
teyemmüm kurtarır, kıble arayanları aramaktan vaz geçirir, kıbleyi gösterir. Bu misal<br />
getirme söz arasında bir vasıtadır. Herkesin anlaması için vasıta şarttır.<br />
Bir delile bağlanmadan kurtulmuş olan semenderden başka kim, vasıtasız ateşe<br />
girebilir Tabiatını ateşle hoş bir hale getirmen için vasıtan hamamdır.<br />
Halil gibi ateşe giremeyeceğinden hamam sana elçi oldu, su da delil. Doymak<br />
Allahdandır ama tabiat ehli, ekmeksiz nasıl olur da doyar<br />
Lütuf Allahdandır ama ten ehli, çayırlık çimenlik perdesi olmaksızın o lütfu bulamaz.<br />
Fakat perdesiz bir halde ten vasıtası kalmayınca insan, Musa gibi ayın nurunu<br />
yeninden yakasından görür, bulur.Bu hünerler de, suyun gönlünün Allah lütfu ile<br />
dopdolu olduğuna tanıktır.<br />
İş ve söz, için tanıklarıdır. Bu ikisine bak da için nasıl anla. Sırrın, onun içine<br />
giremiyorsa hastanın sidiğine bak. İşle söz, hastaların sidiğine benzer, beden<br />
doktoruna bu bir delildir. Halbuki ruh doktoru, canına girer de can yolundan imanına<br />
kadar varır.<br />
Onların güzel söze, güzel işe ihtiyaçları yoktur. Sakının onlardan, onlar kalplerin<br />
casusudurlar. Bu söz ve iş tanıklarını, dere gibi henüz ulaşmamışlarda ara!<br />
Nurlu adamın nuru, o bir iş yapmadan bir söz söylemeden de içinden o nura tanıklık<br />
verir. Arifin sırrı, sözüyle ve işiyle meydana çıkmaktan ziyade hiçbir söz söylemeden<br />
ve hiçbir iş yapmadan halka görünür, meydana çıkar. Nitekim güneş doğup yükselince<br />
horoz sesine müezzinin haber vermesine ve diğer alametlere hacet yoktur, bir iş ve<br />
bir söz olmasa da güneşin nuru, güneşe tanıklık verir.<br />
Fakat haddi aşan yolcunun nuru ile çöller, ovalar dolmuştur. Güzelliğe görülmeye<br />
ehemmiyet bile vermez, tekellüflere, canla, başla oynamaya, cömertliklerde<br />
bulunmaya aldırış bile etmez.<br />
O incinin nuru dışa vurdu mu artık, o, bu zahitliklerden kurtulmuştur. Artık ondan iş<br />
ve söz tanığı arama, iki cihan da gül gibi onun yüzünden açılmıştır. İster söz olsun,<br />
ister iş ister başka şey... Bu tanıklık nedir Gizliyi meydana çıkartmak değil mi<br />
Maksat cevherin sırrını meydana çıkartmaktır. Vasıf bakidir, bu arazsa geçici.<br />
Altının mihenkte bıraktığı iz kalmaz, fakat şüphe yok ki altın, adı iyi olarak kalır. Bu<br />
namaz, bu savaş ve bu oruç da kalmaz. Fakat can, iyi adla iyi sanla kalır. Can böyle<br />
işler, böyle sözler gösterdi de cevherini, buyruk mihengine sürdü; inanışım doğrudur.<br />
İşte tanığım da buracıkta dedi. Fakat tanıklar şüphelidir.<br />
Bil ki tanıkları tezkiye lazımdır: Senin davanı kabul etmek, tezkiyeye bağlıdır. Sözü<br />
doğru söylemek, söze ait tanıktadır, ahdi korumak da işe ait tanıkta. Söz tanığı eğri<br />
söylerse ret edilir, iş tanığı da eğri yürür, koşarsa yine ret edilir.<br />
Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. “Çalışmanız ayrı ayrı;<br />
aykırılıklar içindesiniz” Gündüz dikiyorsunuz gece söküyorsunuz!<br />
Peki sözleri birbirine uymayan şahidi kim dinler Meğer ki Allah kendi lütfu ile bir<br />
hilim göstere. Söz ve iş, içtekini, sırrı meydana vurmaktadır. Her ikisi, gizli sırrı<br />
meydana çıkarır.<br />
Tanığın tezkiye edildi mi kabul olunur, yoksa yerinde sayar emekler durur.<br />
A inatçı, sen inat ettikçe onlar da ederler. “Sen onları bekleyedur onlar da<br />
bekliyorlar!..<br />
ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK<br />
Gerçi ruh gıdası canın ve gözün yediği bir gıdadır; fakat oğul, cismin de ondan nasibi<br />
vardır. Şeytana benzeyen beden, onu yemeseydi Resül benim Şeytanım Müslüman<br />
olmuştur buyurmazdı.<br />
Ölüyü dirilten o yemekten Şeytan yiyip içmese nasıl olur da Müslüman olur Şeytan<br />
dünyaya aşıktır. Kördür, sağırdır. Bir aşkı başka bir aşk giderebilir. Yakıynin gizli<br />
evinde yer, içerse yavaş yavaş aşk pılı pırtısını oraya çeker götürür.<br />
Ey karnına haris olan böylece yücel. Bunun yolu, ancak yiyeceğini değiştirmedir. Ey<br />
kalp hastası, ilaca sarıl. Bütün tedbir, mizacı değiştirmeden ibarettir. Ey yemeğe rehin<br />
düşüp hapiste kalan, sütten kesilmeye tahammül edersen yakında kurtulursun.<br />
Açlıkta bir çok yemekler var. Onları ara, onları dile ey onlardan nefret eden. Nurla<br />
gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı meleklere uy. Melek gibi Allah’ı tesbih<br />
etmeyi kendine gıda yap da melekler gibi ezadan kurtul.<br />
Cebrail murdar şeylere hiç bakmamakta, onların etrafında dönüp dolaşmamakta.<br />
Böyle olduğu halde kuvvet bakımından herkes den aşağı mıdır ki<br />
Allah aleme ne de hoş, ne de güzel bir sofra yaymıştır. Fakat o sofra, aşağılık kişilerin<br />
gözlerinden pek gizlidir. Alem nimetlerle dolu bir bağ olsa fare ve yılan yine toprak<br />
yer.<br />
İster kış olsun ister bahar, onların gıdası topraktır. Fakat sen varlığın beyisin, nasıl<br />
olur da yılan gibi toprak yersin<br />
Tahtanın içindeki kurt, kimin böyle güzel helvası var der. Bok böceği, bok içinde yaşar<br />
ve alemde pislikten başka bir meze bilmez.<br />
Ey eşi, benzeri olamayan Allah, mademki bu sözü kulağımıza küpe yaptın, ihsanda<br />
bulun, bu sözleri bol bol saç! Kulağımızı tut, bizi o sarhoşların halis şarabını içtikleri<br />
meclise çek, oraya götür.<br />
Madenm ki bize bundan bir koku duyurdun, Ey din Allahsı o tulumun ağzını kapama.<br />
Ey kendisine sığınılan Allah, ey kendisinden imdat istenen Rab, esirgeme, ihsan et de<br />
erkek, kadın herkes, senin şarabından içsin!<br />
Ey duaları duadan önce duyan, muratları istenmeden veren Allah, gönüle her an<br />
yüzlerce kapı açarsın. Birkaç harftir yazdın. Taşlar bile o harflerin sevgisiyle eridi<br />
muma döndü.<br />
Yüzlerce akla, fikre fitne olarak kaş nurunu, göz sadını, kulak cimini yazdın. Akıl o<br />
harfler yüzünden ince eleyip sık dokumaya koyuldu. Ey yazısı güzel edip, bunları boz!<br />
Yokluğa, her düşünceye göre an be an güzel bir hayal nakşetme; hayal levhine göz,<br />
yanak, yüz ve ben gibi görülmemiş harfler yazmaktasın. Halbuki ben, yokluğa aşığım,<br />
vara bakıp sarhoş olmam. Çünkü yoluk sevgilisi, bence daha vefalıdır.<br />
Allah akıla o şekilleri okuttu, bu suretle onun tedbirlerden vazgeçip Allahsını<br />
dilemesini diledi.<br />
Akıl, her sabah melek gibi o Levhi Mahfuz’dan bir ders alır. Yokluğu parmaksız olarak<br />
yazılmış yazılara bak; dünyaya dalanlar, o yazıların karartısına şaşırıp kalmışlar.<br />
Herkes bir hayale kapılmış, bir bucağı eşmede. Biri bir define bulmak için bir bucağı<br />
kazmada; biri bir hayal peşine düşmüş, azamet sahibi olduğu halde dağlardaki<br />
madenlere yüz çevirmiş; bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış, bir başkası<br />
da hırs içinde ekine tarlaya düşmüş!<br />
O yol kesen, kurtulduğunu hayal etmiş, bu ise hayalince bir hastaya merhem olmuş.<br />
Biri peri çağırmaya koyulmuş, gönlünü aklını kaybetmiş, öbürü, yıldız bilgisine kapılıp<br />
nalını yıldızın üstüne koymuş. Bu gidişler ,çteki renk renk hayaller yüzünden dışarıda<br />
da birbirine aykırı görünür.<br />
Bu ona bakıp ne yapıyor, ne iş iliyor diye hayrette. Bu şaraptan her tadan kişi,<br />
öbürünün yaptığını boş bulmada. O hayaller birbirine aykırı olamasaydı görünen<br />
gidişler, nasıl olur da birbirine zıt olur, zıt görünürdü Hepside can kıblesini<br />
kaybetmişlerdir de onun için herkes, bir yana yüz çevirmiştir.<br />
Nitekim bir bölük halkta kıble nerede diye aralar, bir hayale kapılıp her yana döner<br />
dururlar. Sabah olup ta Kâbe yüz gösterdi mi kimin yol yitirdiği anlaşılır. Yahut da<br />
dalgıçlar gibi hani. Hepsi denize dalar, herkes, denizin dibinde eline ne geçerse<br />
aceleyle devşirir. Değerli bir inci ümidiyle şunu bunu torbalarına doldururlar.<br />
O koca denizin dibinden çıktılar mı iri değerli inci kimdeyse meydana çıkar. Öbürünün<br />
küçük inci, daha öbürünün de kırık taş parçaları ve boncuk bulduğu anlaşılır. İşte<br />
onları uykularından uyaracak olan, kahredici ve kötülükleri açığa vurucu bulunan<br />
kıyamette buna benzer.<br />
Her bölük pervaneler gibi alemde bir mumun etrafında dönüp dolaşır. Kendilerini bir<br />
ateşe vururlar ama hakikatte kendi mumlarının çevresinde dolanmaktadırlar.<br />
Alevinden ağacın daha ziyade yeşerdiği bahtı yaver Musa’nın ateşini umarlar.<br />
Her sürü o ateşin ihsanını duymuştur; herkes her kıvılcımı o ateş sanır. Fakat sabah<br />
çağı, ebedilik nuru doğdu mu her biri, etrafında döndüğü nurun ne biçim bir mum<br />
olduğunu görür. Kim o zafer mumu ile yakmış ise o mum, ona seksen tane kanat<br />
bağışlar.<br />
Nice pervaneler iki gözlerini yummuşlardır da kötü bir muma atılmışlardır, kanatlarını<br />
yakıp onun altına düşe kalmışlardır.<br />
Pişmanlıla hararetle çırpınıp dururlar. Gözlerinin bağı olmasına, böylece bir havaya<br />
körcesine düşmelerine ah çekerler. Mum da ben yandım, seni yanmadan, cefa ve<br />
elemden nasıl kurtarabilirdim Der.<br />
Mum da ağlaya ağlaya der ki: Benim bile başım yandı, artık başkasını nasıl<br />
aydınlatabilirim O “Senin ahvaline baktım da gururlandım, halini geç gördüm” der.<br />
Mum sönmüş şarap bitmiş, sevgilide bizim eğri görüşümüzden utanmış, dalgalara<br />
batmış, görülmüştür. Faydaları, ziyanın ve helakin ta kendisi olmuştur. Artık,<br />
körlükten Allah’a şikayet et dur.<br />
Halbuki ne güzeldir inanılır Müslüman, iman sahibi ve ibadet edip duran kardeşlerin<br />
ruhları. Herkes bir yana yüz tutmuştur. O azizlerse hiç yanda olmayana yüz<br />
çevirmişlerdir. Her güvercin bir yana uçmuştur, bu güvercinse cihetsizlik tarafına.<br />
Biz ne hava kuşlarıyız, ne ev kuşları. Bizim yemimiz yemsizlik yemidir. Onun için<br />
rızkımız böyle bol bol gelmededir; çünkü, bizim elbise dikmemiz elbiseyi yırtmaktır!<br />
YIRTIK CÜBBE<br />
Sofinin biri bir iç sıkıntısına uğradı, cüppesinin önünü yırttı, ondan sonra ferahladı. O<br />
yırtık cüppeye fereci (ferahlık) adını koydu. Bu lâkap, o kurtulmuş adamdan sonra<br />
yayıldı. Yayıldı ama safını şeyh aldı, götürdü, halkla tortudan ibaret olan adı kaldı.<br />
Böylece her şeyin bir saf ve tortusuz tarafı vardır, adını da tortu gibi aleme<br />
bırakmıştır. Kim toprak yemeyi adet edinmişse tortuya yapışmıştır. Sofi ise<br />
hemencecik safın bulunduğu tarafa gider.<br />
Elbette tortunun safı vardır der ve gönül, bu delaletle saflığa varır, ulaşır. Tortu<br />
güçlüktür, safı da kolaylığı. Saf, burmaya benzer, tortu da hurma çağlasına. Güçlük<br />
kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidini kesme. Bu ölümden sonra hayata yol var.<br />
Oğul ferahlamak istiyorsan cüppeni yırt ta o saflıktan hemencecik baş çıkarsın. Sofi<br />
saflığı dileyen kişidir. Sofilik, sof elbiseyle, terzilikle, yavaş yavaş yürümekle olmaz.<br />
Fakat bu alçak ve aşağılık kişilerce sofuluk, terzilikten ve oğlancılıktan ibarettir.<br />
Fakat o saflık, o iyi ad, san hayaliyle bu renge bürünmekte iyidir ama, o hayalle asla<br />
kadar gitmek şartıyla. Kat kat hayale tapanlar gibi değil. Hayal, seni güzellik otağının<br />
çevresine sokulmaktan men eden gayret çavuşudur.<br />
O, her arayanın yolunu,yol yok, diye keser. Onun hayali geldi mi, sana, dur, der.<br />
Ancak kulağı delik ve anlayışlı kişiyi durdurmaz. Çünkü o, Allah yardımı askerine<br />
sığınmış, o sayede coşup köpürmüştür.<br />
O, ne hayallerden ürker, sıçrar, ne de padişahlık taslar. Padişahın nişane olarak<br />
verdiği oku gösterir yoluna gider. Allahm, bu şaşkın gönle bir ok bağışla, bu iki kat<br />
olmuş yaylara bir ok ver. Uluların içtikleri o gizli kadehten yeryüzüne bir yudumcuk<br />
saçtın.<br />
Güzellerin saçlarında, yüzlerinde o bir yudumcuk şarabın nişanesi var. Padişahlar, bu<br />
yüzden topraktan meydana gelen güzelleri yalar dururlar. Gece gündüz yüzlerce<br />
gönülle o topraktan meydana gelen güzeli öpüp durman, onda güzelliğin bir zerresi<br />
bulunduğundandır. Seni, toprakla karışmış bir yudumcuk güzellik şarabı böyle deli<br />
divane ediyor, artık onun safı neler yapmaz<br />
Herkes bir kerpiç parçasının önünde yenini, yakasını yırtmakta. Halbuki o kerpiç,<br />
güzelliğin bir yudumcuğuna, bir zerreciğine sahip. Ayda, güneşte, hamel burcunda bir<br />
yudumcuk güzellik şarabı var. Arş da kürsüde, zuhal yıldızında bir zerrecik güzellik<br />
var. Ona bir yudum mu dersin, yoksa şaşılacak bir şey bu kimya mı dersin Ona bir<br />
sürtünmekle bu kadar güzellikler meydana geliyor.<br />
Ey akıllı kişi ona sürtünmeyi can ve gönülden dile. Fakat bu kimyaya “Ancak temiz<br />
olanlar dokunabilirler.” Altında, lâ’lde, incilerde o güzellik şarabından bir yudumcuk<br />
var; şarapta, mezede, meyvede o şaraptan bir yudumcuk! Tertemiz güzellerin<br />
yüzlerinde de yine bir yudumcuk. Artık onun süzülmüş ve saf olanı nasıldır Bir<br />
düşün!<br />
Bu toprakla karışık bir yudumcuk şarabı yalayıp durmaktasın, onu toprağa<br />
karışmamış, saf bir halde görürsen ne hale geleceksin Ölüm zamanında o bir<br />
yudumcuk saf şarap, bu toprak bedenden ölümle ayrılmakta. Geri kalanı hemen<br />
görmüyorsun. Böyle çirkin bir beden onunla bak ne hale geliyormuş!<br />
Can bunlardan ten olmadan yüz gösterse o vuslattaki letafeti ben anlatamam ki! Ay,<br />
şu bulut olmaksızın ışık salsa onu kimsecikler anlatamaz! Ne hoştur o tatlılarla,<br />
şekerlerle dolu olan mutfak. Şu padişahlar o mutfağı yalayıp dururlar.<br />
Ne güzeldir o din ovasının harmanı. Her harman oradan başak devşirir. Ne alâdır<br />
gamsız, kedersiz ömür denizi. Yedi denizde ondan meydana gelmiş bir çiğ tanesidir.<br />
Elest sakisi, şu aşağılık ve çorak yeryüzünde bir yudumcuk saçmıştır da, toprak, o<br />
sebeple coşmuştur; biz de o yüzden coştuk. Allahm, pek isteksiz, pek tembel olduk,<br />
bir yudumcuk daha saç!<br />
Caizse yokluktan feryat ediyor, yokluğu anlatmaya çalışıyorum. Caiz değilse işte<br />
sustum. Bu, iki kat hırsı anlatmaydı ya... Halil’den öğren o hırs kazını kesmek gerek.<br />
Kazada bundan başka sözleri söyleyemem, vakit kalmaz diye ürküyorum.<br />
TAVUS KUŞU<br />
Şimdi ad san için cilvelenip duran iki renkli tavusa geldik. Onun gayreti, sonucundan<br />
ve faydasından habersiz bir halde halkı, hayırla şerle avlamaktır. Tuzak gibi av tutup<br />
durur. Tuzağın maksada ait ne bilgisi var.<br />
Tuzağın, av tutmaktan ne zarar vardır, ne faydası; onun bu beyhude tutuşuna şaşıran<br />
işte ben. Kardeş, iki yüz güzelle bağdaştın, dost oldun, sonra yine onları terk ettin.<br />
Doğduğun günden beri işin bu. Sevgi tuzağıyla adam avlar durursun. Bu avlanmaktan,<br />
bu kalabalıktan, bu başlık sevdasından el çek. Hiç bunlarla bir şey ördün, bu yüzden<br />
bir şey elde ettin mi<br />
Ömrünün çoğu geçti, gün akşama yaklaştı. Sense hala adam avlamaya koyulmuşsun.<br />
Onu tut, bunu tuzaktan azat et. Alçaklar gibi bir başkasını avla. Derken bunu da bırak,<br />
başka birini ara... Bu işte tam hiçbir şeyden haberi olmayan çocukların oynadığı bir<br />
oyun! Gece gelip çatar, tuzağında bir av bile yok. Tuzak sana, bir baş ağrısından, bir<br />
bağdan başka bir şey değil. Şu halde sen, kendi kendini avladın demektir. Çünkü,<br />
hapse düştün, maksada erişemedin, mahrum kaldın.<br />
Hiç alemde bizim gibi kendi kendini avlayan bir ahmak daha var mı Aşağılık kişilerin<br />
tuzağına domuz tutulur. Sonsuz zahmet, sonra da onu yemek haram. Avlamaya değen<br />
şey ancak aşktır. Fakat oda öyle herkesin tuzağına düşer mi ya Meğer ki sen<br />
gelesinde ona av olasın... Meğer ki sen, tuzağı bırakasın da onun tuzağına gidip<br />
düşesin.<br />
Aşk der ki: Ben yavaş yavaş çalışmasaydım; bana avlanmak av tutmadan yeğdir.<br />
Benim hayranım ol da övün. Güneşi bırak da zerre ol! Kapım da otur. Evsiz barksız kal.<br />
Mumluk davasına kalkışma, pervane ol.<br />
Bu suretle dirilik sultanlığını bulur, kullukta gizli olan padişahlığı görürsün. Alemde<br />
tersine çakılmış nallar görür, esirlere padişah adı verildiğini duyarsın. Boğazına ipler<br />
takılmış, kendisi dar ağacının tacı olmuştur da kalabalık bir halk güruhu, ona işte<br />
padişah derler.<br />
Kafirlerin mezarları gibi dışı süslü. İçinde ulu Allah’nın kahır ve azabı. Onlar kabirleri<br />
kireçle örmüşler, bezemişler, zan perdesini yüzlerine örtmüşlerdir. Seninde yoksul<br />
tabiatın hünerlerle kireçlenmiş, bezenmiştir ama mumdan yapılan nahle benzer; ne<br />
yaprağı vardır ne meyve verir.<br />
Bir derviş bir dervişe “Allah’yı nasıl gördün, söyle” dedi. Derviş dedi: Neliksiz,<br />
niteliksiz gördüm. Fakat söze getirebilmek için onu kısa bir örnekle anlatayım.<br />
Gördüm ki sol yanında bir ateş, sağ yanında da bir kevser ırmağı var. Solunda cihanı<br />
yakıp yandıran müthiş bir ateş, sağında güzelim bir ırmak.<br />
Bir kısım halk o ateşe el atmış, bir kısım halkta o kevsere ulaşacağından neşeli ve<br />
sarhoş. Fakat bu, her kötü kişiyle her bahtı yaver olanı şaşırtacak pek aykırı ve acayip<br />
bir oyundu. Kim o ateşe, kıvılcıma atılıyorsa öbür yandaki sudan baş çıkarıyordu.<br />
Kim suya atlıyorsa derhal kendisini ateş içinde buluyordu. Kim sağ yana gidiyor, o<br />
güzelim suya dalıyorsa sol taraftaki ateş içinden baş göstermekteydi. Sol yandaki<br />
ateşe dalansa sağ yandan çıkmaktaydı.<br />
Bunun sırrını pek az kişi anlıyor, hasılı o ateşe pek az kişi atlıyordu. Ancak başına<br />
devlet saçısı saçılan, suyu bırakıp ateşe kaçıyordu. Halk eldeki hazır zevki mabut<br />
edinmiştir. Hulâsa halk, bu oyunu kaybetmiş, bu oyunda zarar girmiştir.<br />
Bölük, bölük saf, saf hırslarına uyanlar, ateşten çekinmede, suya kaçmada. Fakat suya<br />
dalan, ateşten baş gösterme de. Ey hakikatten haberi olmayan, ibret al, ibret! Ateş, ey<br />
bön ahmaklar, ben ateş değilim, makbul bir kaynağım. A gözsüzler sizin gözünüzü<br />
bağlamışlar. Bana gelin, kıvılcımlarımdan kaçmayın.<br />
Ey Halil burada be kıvılcım vardır, ne duman. Bu görünen şey, ancak Nemrud’un<br />
büyüsü, hilesi demekteydi. Sen Halil gibi akıllıysan ateş senin soyudur, sen bir<br />
pervanesin. Pervanenin canı keşke binlerce kanadın olsaydı da, mahrem olmayanların<br />
kötülüklerine rağmen amasız bir suretle ateşlerde yansaydı.<br />
Bilgisiz kişi, eşekliğinden bana acır, bense bilgi ve görgü sahibi olduğumdan ona<br />
acırım diye bağırıp durur. Hele şu suların bile canı olan ateş yok mu Pervanenin işi<br />
bizim işimizin aksi. O nur görür ateşe atılır, gönül de ateş görür, nura dalar. Ulu<br />
Allah’nın, Halil evladı kimdir, göresin diye böyle oyunları vardır.<br />
Ateşe su şeklini vermişler, ateşin içinde de bir kaynaktır coşturmuşlardır. Bir büyücü<br />
büyüsüyle bir topluluk içinde pirinçle dolu sahanı, akreplerle dolu gösterir. Evi,<br />
büyüsü ve nefesiyle akreplerle dolmuş gösterir ama onlar, sahici akrep değildir ki.<br />
Büyücü bunu gibi yüzlerce hüner gösterdikten sonra artık düşün, büyücüyü yaratan,<br />
neler yapmaz Hasılı Allah büyüsü ile zaman, zaman nice kişiler, karı gibi alta<br />
yatmışlardır. Büyücüler ona kuldur, köledir. Hepsi de yont kuşu gibi tuzağa<br />
düşmüşlerdir.<br />
Kendine gel de dalgalara benzer hilelerin nasıl baş aşağı olduğunu Kuran’ı okuyup<br />
anla, sihri helali gör. Ben Firavun değilim ki nehre gideyim. Ben, Halil gibi ateşe<br />
giderim. O ateş değildir, duru bir sudur. Halbuki öbürü hileyle ateş gibi bir su<br />
görünmededir. İyi şeyleri caiz gören o Peygamber, ne de güzel söyledi: Bir zerre aklın<br />
oruçtan da yeğdir, namazda da.<br />
Çünkü, aklın cevherdir, bu ikisiyse araz. Bu ikisi, namaz ve oruç, onun tam olmasıyla<br />
farz olur. Bu suretle de o aynanın cilalanması, ibadetle gönlün arınması mümkün olur.<br />
Fakat ayna aslından bozuksa onu cilalamak güçtür, zor cilalanır. Cilalanabilecek<br />
seçilmiş aynaysa az bir cila ile parlar, azıcık bir cila ona kafidir.<br />
Akıllardaki bu aykırılık, bil ki mertebe bakımından yerden göğe kadardır. Akıl vardır<br />
güneş gibi. Akıl vardır, zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da. Akıl<br />
vardır, bir sarhoş mumu gibi, akıl vardır, bir ateş kıvılcımı gibi.<br />
O güneş gibi aklın önünden bulut kalktı mı Allah’nın nurunu gören akıllar<br />
faydalanırlar. Aklı cüzü aklın adını kötüye çıkarmıştır. Dünya muradı insanı muratsız<br />
bir hale getirmiştir. O, bir avdan avcının güzelliğini görmüştür. Bu avcılığa düşmüş, bu<br />
yüzden bir avın derdine uğramıştır.<br />
O, hizmetle hizmet edilme nazına erişmiştir; bu, kendisine hizmet edilmeyi dilemiş,<br />
yüce yolundan geri dönmüştür. O Firavunlukta suya tutsak olmuş, İsrailoğlu, tutsaklık<br />
yüzünden yüzlerce Suhrab kuvvetini elde etmiştir.<br />
Bu aykırı bir oyundur, yaman bir ferzin-benttir. Hileye az başvur, devlet ve baht işidir<br />
bu. Hayal ve hileyi az doku. Çünkü, gani Allah hileciye az yol gösterir. Hile edeceksen<br />
iyi hizmet etme yolunda hizmet et de bir ümmet içinde peygamberlik elde edesin. Hile<br />
et de kendi hilenden kurtul. Hile et de bedenden ayrıl tek kal. Hile et de en aşağı bir<br />
kul ol. Aşağılıkla yürü de efendi kesil.<br />
Ey koca kurt, tilkiliğe kalkışma, hile ve hizmetle efendilik etmeyi umma. Fakat<br />
pervane gibi ateşe atıl, o ateşi kesene doldurup ağzını büzme, her şey den kurtul.<br />
Gücü kuvveti bırak, ağlamaya giriş. A yoksul, ağlayışa acınır.<br />
Susuz ve aciz kişini ağlayışı mânevidir, doğrudur. Soğuk,soğuk ağlayışsa, o azgının<br />
yalanından ibarettir. Yusuf’un kardeşlerinin ağlamaları hileden ibarettir. çünkü, içleri<br />
hasetle, illetle doludur.<br />
GÖZYAŞI BEDAVA<br />
Arab’ın birinin köpeği ölmek üzereydi. Arap yağmur gibi gözyaşı dökmede, başıma ne<br />
dertler geldi demedeydi. Bir dilenci geçiyordu. Dedi ki: Niye ağlıyorsun Kimin çin<br />
feryat ve figan ediyorsun<br />
Arap bir köpeğim vardı dedi, pek iyi huyluydu. İşte şuracıkta yol üstünde ölüyor.<br />
Gündüz avcımdı, gece bekçim. Gözü pekti, avı hemen yakalardı. Hırsızı derhal kovardı.<br />
Adam derdi ne yaralandı mı Diye sordu. Arap, hayır dedi, açlık onu bu hale getirdi.<br />
Adam, bu derde, bu mihnete sabret dedi, Allah, sabredenlere karşılık ihsanda bulunur.<br />
Ondan sonra dedi ki: Ey hür kişi, elindeki şu dolu dağarcıkta ne var<br />
Arap, dün akşamdan artan ekmeğim, azığım. Bedeni kuvvetlendirmek için<br />
taşımaktayım dedi. Adam dedi ki: Neden o köpeğe ekmek yemek vermedin Arap o<br />
kadar merhametim yok. Yolda parasız ekmek ele geçmez. Fakat gözyaşı bedava dedi.<br />
Adam, a havayla dolu kırba, toprak başına! Demek ki sence ekmek, gözyaşından daha<br />
iyi ha Gözyaşı kandır, dertle su haline gelir. Topraktan meydana gelen ekmek,<br />
beyhude kan dökmeye değmez dedi.<br />
Arap, iblis gibi bütün vücudunu hor hakir bir hale getirmişti. Bu bütünün parçası,<br />
anacak aşağılık ve bayağı bir şeydir. Ben varlığını o ihsan ve cömertlik sahibinden<br />
başkasına satmayana kul, köle olayım. O ağlarsa gökyüzü de ağlar. O feryat ederse<br />
gökyüzü de Yarabbi demeye başlar.<br />
Ben o himmet sahibi bakıra kul, köle olayım ki kimyadan başka bir şeye eğilmez. Dua<br />
ederken Allah’ya sınık bir halde el kaldır. Allah’nın merhamet ve ihsanı, sınık kişiye<br />
doğru uçar.<br />
Bu daracık kuyudan kurtulmak istiyorsan durmadan ateşe yüz çevir kardeş. Allah’nın<br />
hilesini gör, kendi hileni bırak. Ey hilesine karşı hilebazların bile utanıp şaşırdıkları<br />
Allahm!<br />
Tavus kuşu gibi kanadına bakma, ayağını gör ki kötü göz, sana bir pusu kurmasın.<br />
Dağ bile kötülerin nazarıyla yerinden oynar. Kuran’da “Yüzlikunneke”yi oku da anla.<br />
Dağ gibi Ahmet bile yolda çamur ve yağmur yokken nazara uğradı da ayağı titremeye<br />
başladı. Bu duraklama, sürçme, bu ayak titremesi de ne Bu işin boş olmasına imkan<br />
yok diye hayrette kaldı. Nihayet ayet geldi de, o hal sana kötü gözden erişti diye<br />
hikmetini bildirdi.<br />
Allah eğer senden başka biri olsaydı derhal yok olur, o nazara avlanır erir giderdi.<br />
Fakat benim korumam, eteğini çemreyip geldi de kurtuldun, yalnız bu titreyişin, bu<br />
sürçmen, bu sırrı sana bildirmek içindi dedi.<br />
İberet al da o dağ gibi olan Peygambere bak... Ondan sonra a saman çöpünden aşağı<br />
olan adam, hünerini malını arz etme!<br />
Ey Allah peygamberi, o mecliste öyle adamlar vardır ki herkesin kuşlarına bile nazar<br />
değdirir, onları bile öldürürler. Nazarlarından kükreyen aslanın bile kellesi yarılır,<br />
inlemeye başlar. Güçlü deveye nazarı ile ölüm değdirir, sonra arkasından köleyi, yürü<br />
bu devenin yağından satın al diye yollar. Köle deveyi sakatlanmış görür. Atla beraber<br />
koşan o deve sakatlanmış başı kesilmiştir.<br />
Şüphe yok ki hasetle, kötü gözle feleğin dönüşünü, yürüyüşünü bile başka bir tarzda<br />
döndürürler. Su gizlidir, fakat dolap meydanda. Fakat su esasen dönüp yürümektedir.<br />
Kötü gözün ilacı iyi gözdür. İyi göz, kötü gözü ayağının altına alır, yok eder.<br />
İlerisi gidiş, rahmettir sıfatıdır, iyi göz de rahmettir. Halbuki kötü göz, kahır ve<br />
lanetten meydana gelmededir. Allah’nın rahmeti gazabından üstündür. Bunun içindir<br />
ki her peygamber, kendi zıddına üst olmuş onu mat etmiştir.<br />
Çünkü, peygamber rahmetin neticesidir. Zıddı ise kötü yüzlüdür, kahır neticesidir.<br />
Kazın hırsı birdir. Şehvet hırsı yılandır, mevki hırsı ejderha. Kaz hırsı, boğaz ve cima<br />
şehvetinden meydana gelir. Fakat baş olma hırsında bu şehvetlerin tam yirmi tanesi<br />
toplanmıştır. Mevki sahibi, mevkii yüzünden Allahlıktan dem vurur. Allah ile ortak<br />
olmayı tamah eder, nasıl af edilebilir<br />
Adem’in işlediği kusur karın ve cima yüzünden oldu. Fakat iblisin suçu ululuktan ve<br />
mevki yüzündendi. Hasılı Adem çabucak tövbe etti, halbuki o melun, tövbe etmeye<br />
tenezzül etmedi. Boğaz ve cima hırsı da kötüdür. Fakat mevki hırsı olmadıkça yine de<br />
sınıklıdır.<br />
Bu mevki hırsının kökünü dalını söylemeye kalkışırsam bir başka cilt lazımdır. Arap<br />
serkeş ata Şeytan dedi, yazıda yayılan ata değil. Şeytanlık lügat ta baş çekmedir. Bu<br />
sıfat lanete layıktır. Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur, yer. Fakat baş olmak<br />
isteyen iki adam dünyaya sığamaz.<br />
O, dünya yüzünden bunun bulunmasını istemez. Hatta padişah padişahlığıma ortak<br />
olur diye babasını bile öldürür. Duymuşsundur ya saltanat kısırdır derler. Padişahlık<br />
davasında olan, korkusundan akrabalığı filan hep keser, hepsinden vazgeçer.<br />
Çünkü, saltanat kısırdır, onun oğlu yoktur. Ateş gibi kimseyle dostluğu olamaz. Kimi<br />
bulursa yakar, yırtar. Kimseyi bulamazsa kendi kendisini yer. Hiç ol da onun dişinden<br />
kurtul. O katı yürekliden merhameti az um!<br />
Hiç oldun mu o katı yürekliden korkma. Her sabah mutlak yokluktan ders al. Ululuk,<br />
ululuk ısısı Allah’nın elbisesidir. Kim onu giymeye kalkışırsa vebale girer. Taç onundur<br />
kemer bizim vay haddini aşana! Bu tavusluk kanadı, sana bir sınamadır. Buna kapıldın<br />
mı Allah’ya ortak olmaya, onun gibi noksan sıfatlardan arı olduğunu davaya<br />
kalkışırsın.<br />
Bir tavus kuşu, ovada kanatlarını yolmaktaydı. Hakimin biri gezmeye çıkmıştı. Onu<br />
görüp dedi ki: Ey tavus böyle güzelim kanatları nasıl yoluyor da kökünden yolup<br />
atıyorsun Hiç acımıyor musun<br />
Bu süsü koparıp balçığa atmana gönlün nasıl razı oluyor Hafızlar o tüyleri<br />
beğendiklerinden alıp mushafların arasına koyuyorlar. Halk havalanmak için<br />
tüylerinden yelpazeler yapıyorlar. Bu ne nankörlük bu ne cüret! Bilmiyor musun ki<br />
nakkaşın kim Yahut da biliyor da nazlanıyor; mahsustan o süsleri yoluyorsun.<br />
Birçok naz vardır ki suç olur; kulu, padişahın gözünden düşürür. Nazlanmak, şekerden<br />
tatlıdır ama az çiğne, yüzlerce tehlikesi vardır. Niyaz yolu emin bir yoldur. Nazı bırak<br />
da o yola düş. Nice nazlananlar vardır ki kol kanat çırpar ama nihayet o hal adama<br />
vebal olur. Nazın güzelliği seni bir an yüceltse bile onun gizli korkusu, seni eritir<br />
mahveder.<br />
Bu yalvarışa gelince: Seni zayıflatır. Zayıflatır ama parlak ayın on dördü gibi baş<br />
köşeye geçirir. Ölüden diriyi çekip çıkarınca ölen, doğru yolu bulur. Diriden ölüye<br />
çıkarınca da diri nefis, ölüm tarafına yönelir, ölüm tarafına dönüp dolaşır.<br />
Öl ki hiçbir şeye ihtiyacı olmayan diri Allah, ölüden diri meydana getirsin. Allah, bu ölü<br />
bedenden meydana bir diri getirsin. Kış olursan baharın gelişini, gece kesilirsen<br />
gündüzün oluşunu görürsün.<br />
O kanatları yolma ki bir daha yerine yapışmaz. Ey güzel yüzlü, yasa düşüp yüzünü<br />
yırtma. Kuşluk güneşine benzeyen o güzelim yüzü yırtmak, yanlış bir iştir. Böyle bir<br />
yüzü tırnakla yaralamak kafirliktir. Ay bile onun ayrılığı ile ağlamakta. Yoksa yüzünü<br />
görmüyor musun Bırak bu inatçılığı, bırak bu düşünceyi!<br />
Bedende Nefsi Mutmainne’nin yüzünü düşünce tırnakları yaralar. Kötü düşünceyi<br />
zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar. Müşkül düğümleri<br />
açmak ister; fakat bu, adeta altın bir kaba aptes bozmaya benzer.<br />
Ey işin sonuna varan düğümü çözülmüş say. Bu düğüm, boş keseye vurulmuş kuvvetli<br />
ve çözülmez bir düğümdür. Düğümleri açmakla uğraşa,uğraşa kocaldım, başka birkaç,<br />
düğümü de çözülmüş sayıver.<br />
Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam<br />
mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı Adamsan bu müşkülü çöz. İnsan nefsine<br />
sahipsen nefsini bu yolda sarf et. Ayan ve arazı bildin tut, ne çıkar Asıl, kendi haddini<br />
bil ki bundan kaçıp kurtulmaya imkan yok.<br />
Kendi haddini bilince de artık bu hadden kaç da ey toprak eleyen, hadsiz aleme ulaş.<br />
Ömrün mahmul ve mevzu derdiyle geçti. Gözün açılmadı, hayatın duyduğun şeylerle<br />
geçip gitti. Neticesiz ve tesirsiz olan her delil boş çıktı. Sen kendi neticene bak.<br />
Yapanı ancak yapılan şeylerle görebildin; iktirani kıyasla kanaat ettin. Filozof<br />
davasında delilleri çoğaltıp durur. Halbuki kalbi temiz Allah kulu, onun aksine delillere<br />
bakmaz bile. Delil ve hicaptan kaçar, delalet edilenin peşine düşer, başını yakasının<br />
içine çeker. Filozofa göre duman, ateşe delildir ama bizce dumansız olarak o ateşe<br />
atılmak daha hoştur.<br />
Hele yakılıktan, sevgiden meydana gelen şu ateş yok mu O, bize dumandan daha<br />
yakındır. Hasılı cana ariz olan hayallere kapılıp dumana koşmak ve bu yüzden candan<br />
olmak, pek kötü bir iştir, pek bahtsızlıktır.<br />
Kanadını yolma, onun sevgisini gönlünden sök, çıkar. Çünkü, savaşmak için düşmanın<br />
bulunması şarttır. Düşman olamadıkça savaş imkanı yoktur. Şehvetin olmazsa ondan<br />
kaçınma emrine uyman mümkün değildir. meylin olmazsa sabrın manası yok. Düşman<br />
yoksa ordu sahibi olmana ne hacet<br />
Kendine gel de kendini hadım etme, papaz olma. Çünkü, çekinmek ve temiz durmak,<br />
şehvetin zıddıdır. Heva ve heves olmadıkça have ve hevesten çekinin denmesi<br />
mümkün değildir. ölülere gazilik taslanmaz ya.<br />
“Yoksullara verin onları doyurun “ denmiştir, şu halde kazan. Çünkü elinde eskiden<br />
kazandığın bir şey olmadıkça harcayamazsın ki. Gerçi o mutlak olarak “Yoksulları<br />
doyurun” demiştir ama sen “Kazanın da sonra yoksulları doyurun” diye oku.<br />
Yine böyle o padişah “Sabredin” buyurdu. Bir istek olmalı ki yüz çeviresin. “Yiyin”<br />
emri şehvet için bir tuzaktır, ondan sonra gelen “İsraf etmeyin” emriyse temizliktir.<br />
Şehvet olmasa ondan kaçınmaya imkan olabilir mi<br />
Sabretme ezasına uğramadıkça karşılığında bir hayır ve mükafat elde edemezsin. Ne<br />
hoştur o şart ve ne sevinçli şeydir o mükafat. O gönüller açan, canlara canlar katan<br />
mükafat!<br />
Aşıkların neşesi de odur, gamı da, hizmetlerine karşılık aldıkları ücret de. Aşk,<br />
sevgiliden başkasını seyre dalarsa bu, aşk değildir, aslı yok bir sevdadır. Aşk, o<br />
yalımdır ki parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.<br />
La kılıcı, Allah’dan başka ne varsa hepsini keser silip süpürür. Bir bak hele, La’dan<br />
sonra ne kalır İllahlah kalır, hepsi gider. Neşelen, sevin ey ikiliği yakıp yandıran<br />
şiddetli aşk! Zaten evvelkilerde oydu, sonrakiler de. İkilik ancak şaşı gözün bir<br />
görüşüdür, bunu böyle gör. Ne şaşılacak şey! Hiç onun aksinden başka bir güzel olur<br />
mu Beden, ancak canla hareket edebilir. Canı olmayan bedeni istersen yağla, balla<br />
beslemeye kalk, yine beyhudedir.<br />
Bunu, bir günceğiz olsun dirilip bu canlar canının elindeki kadehi alan, o şarabı içen<br />
bilir. Fakat gözü, o yüzleri göremeyene şu duman, can görünür. Abdülaziz oğlu Ömer’i<br />
görmediğinden Haccac onca adalet sahibidir.<br />
O, Musa’nın ejderhasını görmemiştir de büyücülerin iplerinde can var sanır. Arı duru<br />
suyu içmeyen kuş, kara su içinde kanat çırpıp durur. Zıt olmadıkça zıttı tanınamaz.<br />
Yara görülünce onulmaya başlanır.<br />
Hasılı Elest ikliminin kadrini bilesin diye dünya, önce gelmiştir. Fakat buradan<br />
kurtulup oraya vardın mı ebed şeker hanesinde şükreder durursun. Dersin ki: Sanki<br />
orada toprak elemişim. Bu tertemiz alemden kaçıp duruyormuşum.<br />
Keşke bundan önce ölseydim de o balçıkta çektiklerim, daha az olsaydı. İşte onun için<br />
o her şeyi bilen peygamber, “Kim ölür bedenini terk ederse, öldüğünden,<br />
göçtüğünden dolayı hasrete düşmez. Ancak taksiratından, fırsatı fevt ettiğinden<br />
hasrete düşer.<br />
Ölen keşke maksadıma bundan önce erişseydim diye diler. Kötüyse, önce ölseydi<br />
kötülüğü daha az olurdu. İyiyse, iyilik yurduna daha önce giderdi. Kötü, haberim<br />
yokmuş, ben an be an önümdeki perdeleri arttırıp duruyormuşum. Bundan önce<br />
buraya göçseydim bu perdem, daha az olurdu der” buyurmuştur.<br />
Hırsa düşüp kanaat yüzünü az yırt. Ululanıp aşağılanma yüzünü az incit. Hasisliğinden<br />
cömertlik yüzünü, Şeytanlığından secdenin güzelim cemalini az parala. O cenneti<br />
bezeyen kanatları yolma. O yolları kaplayan kanatları yolma.<br />
Tavus kuşu, bu öğüdü duyunca ona baktı. Sonra da zari, zari ağlamaya koyuldu. O<br />
dertlini feryadı figanı orada bulunanları da feryada düşürdü. Neden kanatlarını<br />
yoluyorsun diye soran cevapsız kalıp pişman bir halde ağlamalı oldu.<br />
Neden boşboğazlıkta bulundum da sordum O, zaten dertle doluymuş, ben onu<br />
büsbütün coşturdum diyordu. Gözlerinden akan yaşlar toprağa damlamakta idi.<br />
Damlayan damlaların her birinde yüzlerce cevap vardı.<br />
Doğru ve özden ağlayış, canlara dokunur, feleği ve arşı bile ağlatır. Akıl ve gönüller,<br />
şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar.<br />
Harut’la Marut gibi. O iki temiz melek de bu alemde korkunç bir kuyuda mahpusturlar.<br />
Aşağılık şehvet alemine düştüler de suçları yüzünden bu kuyuda bağlana kaldılar.<br />
İyilerle kötüler büyüyü ve büyüyü bozan şeyleri bu iki melekten öğrenirler. Fakat<br />
önce kendine gel, büyüyü öğrenme vazgeç bu sevdadan.<br />
Biz bu büyüyü seni belaya uğratmak ve sınamak için öğretiriz diye öğüt verirler.<br />
Sınamada şart ihtiyar sahibi olmaktır. Kudret elde olmadıkça da ihtiyar olamaz.<br />
İstekler uyumuş köpeklere benzer. Onlardaki hayır ve şer de gizlidir. Kudretleri<br />
olmadığı için bunlar, yere yatmış odun parçaları gibi yatakalmışlardır.<br />
Fakat aralarına pis bir şey atıldı mı adeta köpeklere hırs surunu üfürür. O sakaktaki<br />
bir eşek düşüp öldü mü uyuyan yüzlerce köpek uyanır. Gayp gizliliğinden gitmiş olan<br />
hırslar, yenlerinden yakalarından baş çıkarır, hücuma koyulurlar.<br />
Her köpeğin kılları diş kesilir hile için kuyruk sallamaya başlarlar. Köpeğin belden<br />
aşağısı hile, belden yukarısı öfke olur, odun bulmuş zayıf ateşe döner. Mekansızlık<br />
elinden yalım,yalım gelip çatar, ateşten çıkan alev ta göğe kadar, ağar.<br />
Bunun için yüzlerce köpek de insanın bedenin de uyumuştur. Bir av olmadığı için<br />
onlar, adeta gizlenmişlerdir. Yahut da gözleri bağlı doğan kuşlarına benzerler. Perde<br />
ardında bir av sevdasıyla yanıp tutuşurlar. Fakat doğanın külahını kaldırdın da avını<br />
gördün mü derhal dağlara dönüp dolaşmaya başlar. Hastanın isteği yatışmıştır. Hatırı,<br />
yalnız iyileşmektedir. Ama ekmek, elma ve karpuz görünce onu yemek ister bu istekle<br />
zarar korkusu, savaşa girişir. Sabrederse bunları görüşü, iyiliğine yarar. Çünkü o<br />
heyecana düşmek, onun gevşemiş tabiatına iyi gelir. Fakat sabredemezse görmemesi<br />
daha iyidir. Okun zırhsız adamdan uzak olması yeğ!<br />
Tavus kuşu ağlaması bitince dedi ki: Yürü, sen renge ve kokuya kapılmışsın.<br />
Görmüyorsun ki bu kanatlar yüzünden her yandan başıma yüzlerce bela gelip<br />
çatmada. Nice merhametsiz avcılar, bu kanatlar yüzünden her yanda benim için tuzak<br />
kuruyorlar. Nice okçu kanatlarım için yayını çekmiş bana ok atmada.<br />
Gücüm kuvvetim yok, kendimi koruyamıyorum, bu kazadan, bu beladan, bu<br />
fitnelerden kurtulmama imkan yok. Madem ki iş böyle, dağlarda, ovalarda emin<br />
olabilmek için çirkin olmam daha iyi.<br />
Ey yiğit, bu kanatlar, benim ululanma silahım kesildi. Ululanmaysa ululananları<br />
yüzlerce belaya uğratır.<br />
Nice hüner ve sanatlar vardır ki ham kişiyi helak eder. Çünkü o, taneye koşar, bu<br />
yüzden de tuzağı görmez. İhtiyarına sahip olmak, “Sakının” emrine uyan ve kendisine<br />
sahip olan adam için iyidir. Kendini koruyamıyor kötülüklerden çekinemiyorsan sakın,<br />
o aleti uzaklaştırır, ihtiyarı bırak.<br />
Benim de cilvelendiğim şey ve ihtiyarım, o kanattır. Onu yoluyorum, çünkü başıma<br />
kastetmede. Sabır sahibi, kendi kanadını yok farz eder, bu suretle kanadı da onu kötü<br />
düşüncelere sevk etmez.<br />
Şu halde ona de ki: Kanadını yolma, onun bir zararı yoktur. Bu çeşit adama ok gelse<br />
önüne kalkanını tutar. Fakat bana bu güzel kanat düşmandır. Çünkü sabredemiyor,<br />
cilveleniyorum. Eğer çekinme ve korunma bana yol gösterseydi ihtiyar yüzünden<br />
debdebem, devletim artardı. Ben çocuğa yahut sarhoşa benziyorum, sınanmalara<br />
tahammülüm yok. Benim elime kılıç vermek caiz değildir.<br />
Eğer aklım olsaydı da beni men etseydi kılıç, elimde bir zafer vasıtası olurdu. Güneş<br />
gibi nurlar saçan bir akıl lazım ki doğrudan başka bir suretle kılıç vurmasın. Parlak<br />
aklım ve iyi bir huyum yok, şu halde silahımı neden kuyuya atmayayım<br />
Bu silah, bana düşman olacak. Onun için kılıçla kalkanı kuyuya atıyorum. Ne kolumda<br />
kuvvet var, ne dayanacağım bir yer. Kılıcımı atmazsam düşmanım elimden alır onunla<br />
beni yaralar. Bu kötü huylu nefis, yüzünü örtmemekte. Ben de onun inadına yüzümü<br />
yırtmaktayım. Bu suretle şu yücelik, şu güzellik azalsın da tamamı ile bitince de ben<br />
vebale az düşeyim. Yüzümü bu niyetle yırttığımdan suçum yok. Çünkü, bu yüzü<br />
yaralarla örtmek gerek. Gönlüm, gizlenme huyuna sahip olsaydı yüzüm, günden güne<br />
parlar, güzelleşirdi.<br />
Kuvvetim kudretim yok, iyiliğe de meyledemiyorum. Bunu gördüm, düşmanımı da<br />
gördüm, derhal silahımı kırdım. Bu suretle de onun bana üstün olmamasına,<br />
hançerimin kendime vebal olmamasına gayret etmiş oldum.<br />
Damarım oynadıkça kaçıyorum, çünkü adamın kendisinden kaçması kolaydır.<br />
Başkasından kaçan, ondan kurtulunca karar eder. Halbuki benim düşmanım da benim,<br />
benden kaçan da ben. Şu halde işim kıyamete kadar boyuna kaçmaktır. Adama kendi<br />
gölgesi düşman olursa ne Hint’te emin olur, ne Huten’de.<br />
GÜNEŞTE YOK OLMAK<br />
Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Muhammet gibi<br />
gölgesi olmaz. “Yokluk benim iftiharımdır” sırrına ziynet yokluktur. Bu çeşit adam,<br />
mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun<br />
çevresine uğrayamaz. Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu dökenin<br />
isteğine uydu,ışığına sığındı.<br />
Mumu döken muma der ki: Seni yok olmak için döktüm. O da, ben yokluğa kaçtım diye<br />
cevap verir. Bu var olan ışık, lazım bir ışıktır, geçici ve arızi ışık gibi değil.<br />
Mum ateşe tamamı ile yok oldu mu artık ondan ne bir eser görürsün ne bir ışık! Suret<br />
ateşi karanlığı gidermek için mum suretinde durur. Beden mumu şu görünen mumun<br />
aksinedir; yok oldukça can nuru artar. Bu ebedi ışıktır, mumsa geçici. Can mumunun<br />
alevi, Allah’ya aittir. Ateşten meydana gelen şu ateş, nur olduğundan geçici gölge,<br />
ondan uzaklaşmıştır.<br />
Bulutun gölgesi yere düşer. Fakat gölge, ayla düşüp kalkmaz. A bahtı yaver kişi,<br />
kendinden geçmek, bulutsuz bir jale gelmektir. Kendinden geçtin mi değirmi aya<br />
benzersin. Fakat rüzgar, bir bulutu sürüp getirdi mi ayır nuru aydan daha eksik bir<br />
hale düşer. Bulut ve toz yüzünden ay, bir hayal gibi görünür. İşte beden bulutu da bizi<br />
hayal düşüncesine sürer.<br />
Ayın lutfuna bak ki bu da onun lutfudur, çünkü bize, bulutlar düşmanımızdır demiştir.<br />
Ay, ne buluta aldırış eder, ne toza. O, göğün yücesindedir. Bulut bizim canımıza<br />
düşmandır. Bulut bizim gözümüzden ayı gizler.<br />
Bu perde, huriyi Zâl gibi kuvvetlendirir, dolunayı yeni aydan daha noksan bir hale<br />
getirir. Ay bizi yücelik kucağına oturtmuş, düşmanımızı kendi düşmanı saymıştır.<br />
Bulutun letafeti ve parlaklığı da yandandır. Fakat buluta ay diyen hayli yol sapıtmıştır.<br />
Ayın nuru buluta vurdu mu onun kara yüzünü ay gibi parlatır.<br />
Gerçi ayla aynı renge boyanmıştır. Bu da bir devlettir ama buluttaki o nur, eğretidir.<br />
Kıyamette güneş de kalmaz, ay da. Göz ışığın aslı ile meşgul olur. Bu suretle temelli<br />
mülkle eğreti mülk seçilir. Şu fani konak, karar yurdundan ayrılır. Dadı, bir kaç gün<br />
içindir. Ey ana sen bizi kucağına al.<br />
Kanadım buluttur. O, perdedir ve önümdekini göstermez. O yalnız Allah lütfiyle letafet<br />
kazanır. Kanadımı yolayım, onu güzelliğini yolumdan atayım da aynı güzelliğini yine<br />
aydan seyredeyim. Ben dadı istemem, ana daha hoş. Ben Musa’yım benim dadım<br />
anamdır.<br />
Ben, aynı lutfunu vasıtayla elde etmek istemem. Çünkü bu ilgi, nicelerin helakine<br />
sebep oldu. Yahut da bulut, Allah yolunda yok olur da artık ayın yüzüne perdelik<br />
etmez. Suretini yokluk şeklinde gösterir. Peygamberlerle velilerin tenleri gibi.<br />
O çeşit bulut, perdelik etmez. Hatta mana bakımından perdelik etmesi bile faydalıdır.<br />
Nitekim aydın sabahta katralar yağar, fakat gökte bulut yoktur. O yağmur yağışı<br />
Peygamberin mucizesi idi. Bulut mahvoldu, gökyüzü rengini aldı. Buluttu ama ondan<br />
bulut huyu gitmişti. Aşığın bedeni de sabırla böyle olur işte. Bedendir ama bedenliği<br />
kaybolmuştur, değişmiştir, ondan renk de gitmiştir, koku da.<br />
Kanat başkasının, baş bana lazım. Baş, duygu, görgü yurdudur ve bedenin direğidir.<br />
Başkasının avı için can feda etmeyi mutlak küfür, hayırdan ümitsizlik bil. Kendine gel,<br />
dudu kuşlarının önündeki şekere benzeme. Zehre benze de ziyandan kurtul. Yahut da<br />
neşelen hitabını duymak için kendini köpeklerin önündeki ölüye benzet. Hızır da bu<br />
gemiyi, zaptedecek kimseden kurtarmak için deldi.<br />
“Yokluk benim iftiharımdır” sözü, onun için yüce bir söz oldu, tamahkarlardan gani<br />
Allah’ya kaçmama yol açtı. Mamurelerde oturanların hırsından kurtulmak için<br />
defineleri, yıkık yerlere gömerler. Kanadını yolmayı bilmiyorsan yürü, halvete gir de<br />
bütün kanatlarını şuna buna harcatma. Çünkü sen hem lokmasın, hem lokmayı yiyen.<br />
Ey can, aklını başına al, hem yiyorsun hem yeniyorsun!<br />
Bir kuşcağız kurt avlıyordu kedi fırsat bulup onu kapıverdi. Yiyordu, yeniyordu, fakat<br />
kendisi avlanırken başka bir avcıdan haberi bile yoktu. Hırsız, bir kumaşı çalmaktadır<br />
ama şahne de, hırsızın düşmanları ile beraber ardındadır. Hırsız aklı, pılı pırtıda, kilitte<br />
ve kapıdadır. Şahneden ve seher çağından ah edeceğinden gafildir.<br />
Sevdasına öyle dalmıştır ki kendisini arayandan haberi bile yoktur. Bir ot, arı duru bir<br />
suyu içti mi derhal bir hayvan gelir, onu otlar yer. O ot, hem yer, hem yenir. Allah’dan<br />
her varlık böyledir işte.<br />
Allah “Sizi doyurur, fakat kendi yemek yemez” Allah ne yenir ne yer. O, et ve deri<br />
değildir. yiyen ve yenilen, pusuya gizlenmiş bulunan bir yiyiciden nasıl emin olabilir<br />
Yenen şeylerin emin olması, sonunda yas ve matem verir. Yürü, yemeyen içmeyen<br />
Allah’nın tapısına git. Her hayal, başka bir hayali yemekte, her düşünce, başka bir<br />
düşünceyi otlamaktadır. Hayalden geçemiyorsun, yahut da uyuyup ondan<br />
kurtulamıyorsun.<br />
Düşünce arıdır, uykunsa su. Uyusan bile uyandın mı yine başına üşüşür. Nice hayal<br />
arılar uçuşup durur, seni bu yana o yana çekiştirir. Bu hayal, yiyenlerin en aşağılığıdır.<br />
Öbürlerini ise ululuk ıssı Allah bilir. Kendine gel de o kaba ve haşin yiyiciler<br />
bölüğünden kaç. “Seni biz koruruz” diyen Allah’ya sığın. Yahut da o koruyucuya koşup<br />
kurtulmak elinden gelmiyorsa o koruma sıfatını kazanan kişiye kaç.<br />
Elini pirden başkasına verme. Pirin elini tutan Allah’dır. Senin kocalmış aklın,<br />
çocukluğu huy edinmiştir, nefis civarında bu huyu kazanmıştır. O, perde altındadır.<br />
Kamil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin. Elini onun eline<br />
verdin mi yiyicilerin elinden kurtulursun.<br />
Allah, “Allah eli onların elinin üstündedir” dedi ya, işte senin elin de o biat ehlinin eli<br />
olur. Elini pirin eline verdin, o her şeyi bilen ulu pire uydun mu, kurtuldun demektir.<br />
Çünkü o, ey mürit, vaktinin peygamberidir... Peygamberin nuru ondan zuhur eder.<br />
Ona uydun, onun elini tuttun mu Hudeybiye’de bulunup Peygambere biat eden<br />
sahabeden olursun. Cennetle muştulanan o on kişiden sayılırsın, halis ve potada erise<br />
bile ayarı düşmez altına dönersin.<br />
Bu bilelik doğrudur çünkü insan kimi severse ona eşittir. Bu alemde de onunladır, o<br />
alemde de. Bu, huyları güzel Ahmet’in hadisidir. Dedi ki: “İnsan sevdiği ile<br />
beraberdir” Kalp dilediğinden ayrılmaz.<br />
Nerede tuzak ve yem varsa orada az otur. Yürü ey arık kötürüm, kendin gibi arık<br />
kötürümleri gör! Ey zebunların zebunu, şunu da bil ki, el, elin üstündedir el üstünde el<br />
vardır. Ne şaşılacak şey, sen hem zebunsun, hem de zebunların elini tutmaya<br />
çalışıyorsun. Hem avsın hem de avlamayı diliyorsun.<br />
Onların önüne ardına set olma. Çünkü, sen düşmanı görmezsin ama o düşman<br />
ortadadır. Avcılık hırsı, insanı kendi avlanacağından gafil kılar. Erlik gösterir ama<br />
yüreksizdir. İstekte bir kuştan aşağı olma. Serçe kuşu bile önüne ardına bakınır.<br />
Yemin bulunduğu yere geldi mi önüne ardına kaç kere dolanır. Acaba der, önümde<br />
ardımda bir avcı var mı Varsa onun korkusu ile şu lokmadan el çekmem gerek.<br />
Kötülerin hikayelerini gör, hallerine bak. Eşinin dostunun ölümlerinden ibret al.<br />
Onları silahsız, pusatsız nasıl helak etti Bir bak. O, herhalde senin yanındadır. Allah<br />
işkence yapar ama gürzle elle değil. Bil ki Allah, elsiz hüküm sürer, ferman yürütür.<br />
Allah varsa hani, nerede Diyen işkenceye uğradı mı vardır, odur diye ikrar eder. Allah<br />
varlığı şaşılacak bir şey, akıldan uzak diyen, gözyaşları döker de ey bana benden<br />
yakın Allah diye yalvarmaya koyulur.<br />
Tuzaktan kaçmak vaciptir, fakat senin tuzağın kanadına yapışıktır. İşte onun için ben,<br />
bu menhus tuzağın mıhını çekip çıkarıyorum; murada erişmek için dilimi, damağımı<br />
acıtmamak istiyorum. Bu sözü, senin aklına uygun söyledim. Anla da arayıp<br />
taramadan yüz çevirme. Hırs ve hasetten ibaret olan şu bağı çöz. Ebuleheb’in<br />
karısının boynundaki hurma ipini düşün.<br />
Bu sözün ne sonu vardır, nede bu söz bitip tükenir. Ey Allah Halil’i, kuzgunu neden<br />
öldürdün Buyruğa uydun doğru. Fakat bu buyruğun hikmeti neydi Onun sırlarından<br />
birazcığını göstermek gerek. Kara kuzgunun gaak diye bağırması, dünyada daima<br />
uzun bir ömür istemesindendir. İblis gibi tek ve pak Allah’dan kıyamete kadar dünya<br />
hayatını ister. İblis de “Beni kıyamet gününe kadar yaşat “ dedi. Keşke, “Rabbimiz,<br />
tövbe ettik” deseydi. Tövbesiz ömür, baştanbaşa can çekişmedir.<br />
Hazır olan kaçılmayan ölüm, Allah’dan gafil olmaktır. Hakla olunca ömür de, ölüm<br />
de... ikisi de hoştur. Fakat Allah’sız abıhayat bile ateştir. Öyle bir tapıdan daima ömür<br />
istemesi de lanet tesiriyledir. Allah’dan, ondan başkasını istemek, görünüşte istenen<br />
şeyin artmasını istemektir, ama hakikatte onun tamamı ile eksilmesini dilemektir.<br />
Hele ayrılık ve yabancılıkla geçen ömür yok mu Bu adeta aslanın huzurunda tilkilik<br />
taslamaya benzer. Bana daha fazla ömür ver de daha gerisin geri gideyim; mühletini<br />
uzat da daha aşağılık bir hale geleyim demektir. Nihayet o, lanete nişane olur. Lanet<br />
isteyen kişiyse kötü bir kişidir.<br />
Hoş ömür, yakınlık aleminden can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise pislik yemek<br />
içindir. Bana fazla ömür ver ki pislik yiyeyim, daima ban bunu ver ki benim yaradılışım<br />
kötüdür demektedir. O ağzı kokan kuzgun, eğer pislik yemeseydi beni kuzgun<br />
huyundan kurtar diye yalvarırdı.<br />
Ey toprağı altına çeviren, bir başka toprağı da insanlar babası yapan Allah! Senin işin,<br />
eşyayı olduğu halden çevirmek, ihsan ve lutüflarda bulunmaktır, benim işimse yanlışa<br />
düşmek, unutmak ve hata etmektir. Bilginle yanlışımı noksanı mı döndür. Ben baştan<br />
aşağıya kadar sümükten ibaretim, sen beni sabırdan, hilimden ibaret bir hale getir.<br />
Ey çorak toprağı ekmek haline getiren, ey ölü ekmeği canlandıran, can eden. Ey<br />
şaşırmış cana rehberlik eden, ey yolunu sapıtmışı peygamber yapan! Yeryüzünün bir<br />
cüzünü gök yaparsın. Yeryüzünün neşesini yıldızlarla artırırsın.<br />
Kim bu alemden bir abıhayat elde ederse ölüm, ona başkalarından daha çabuk gelir<br />
çatar. Kâinata bakan gönül gözü, görür ki burada daima yeniden yeniye bozulup<br />
düzelen şeyler var. Şu ten hırkasının iğnesiz, ipliksiz dikilmesinden ve bakırı altın<br />
yapan iksirden başka bir şey değildir.<br />
Sen, var olduğun gün, ya ateştin, ya yel, yahut da torak. Eğer o halde ebediyen<br />
kalman mümkün olsaydı hiç sana bu yücelik nasip olur muydu Allah seni değiştirdi.<br />
Önceki varlığın kalmadı. Onun yerine sana daha iyi varlık verdi. Böylece yüz binlerce<br />
varlığa büründün ki daima ikinci varlık, ilkinden iyidir. Bunları değiştiren Allah’dan<br />
gör de vasıtaları bırak. Çünkü vasıtalara kapıldın da aslından uzaklaştın. Nerede<br />
vasıta çoğalırsa ulaşma kaybolur gider. Şaşkınlığın, her şeyi sebepten bilmendendir.<br />
Halbuki hayret, sana o tapıya yol açar. Bu varlıkları yokluklardan buldun. Öyleyse<br />
neden yokluktan yüz çevirdin O yokluktan ne ziyana uğradın ki varlığa yapıştın a yer<br />
faresi!<br />
Madem ki ikinci evvelkinden daha iyidir, yokluğu ara, insanı halden hale değiştirene<br />
tap. A inatçı, varlığa düştüğün demden beri şimdiye kadar her lahza yüz binlerce haşir<br />
gördün. Haberin yokken cemad aleminden yetişip gelişen nebat alemine geldin. Nebat<br />
aleminden de hayat ve iptila alemine düştün.<br />
Sonra tekrar güzelim akıl ve temyiz alemine gider, bu beş duyguyla altı cihet<br />
aleminden kurtulursun. Bu ayak izleri, deniz kıyısına kadar gider. Sonra deniz içinde<br />
ayak izleri yok olur biter. Çünkü kuruluk menzillerinde ihtiyat için köyler vardır,<br />
yurtlar vardır, konaklar vardır. Deniz konakları da durup dinlenmeyen, sahası ve<br />
tavanı olmayan dalgalanmalardır. O menzillerin nişanesi adı sanı yoktur.<br />
Nebat aleminden sırf ruh alemine kadar her iki konak arasında bunlar gibi yüzlerce<br />
konak vardır. Yokluklarda bu varlığı gördün de nasıl beden varlığına böyle yapıştın<br />
Kendine gel ey kuzgun, kendine gel de şu canı ver, doğan kuşu ol. Allah’nın halden<br />
hale döndürmesi karşısında canınla başınla oyna.<br />
Yeniyi al, eskiyi bırak. Çünkü her yılın, geçen üç yıldan daha artıştır daha üstün.<br />
Hurma fidanı gibi ihsan sahibi olmazsam var, eskiyi eskiye kat ambarına yığ! O eski,<br />
kokmuş ve pörsümüş şeyi körlere hediye et. Yeniyi gören seni almaz. O Allah’ya av<br />
olur, sana tutulmaz. Ey kara ve tuzlu su, nerede kör kuş varsa bölük, bölük senin<br />
başına toplanır.<br />
Bu suretle de körlükleri artar. Çünkü kara su, körlüğü arttırır. Dünya ehlinin bu<br />
sebeple gönül gözleri kördür; onlar, balçıkla bulanmış su içerler. Madem ki gizli bir<br />
alemde abıhayatın yok, şu halde kara ve tuzlu suyu ver, kötülüğü al bu alemde! Bu<br />
halle bir de varlık istiyor, onu anıyorsun ha. Halbuki sen, zenci gibi kara yüzlü olmakla<br />
neşelisin.<br />
Zenci aslından öyle olduğundan, aslından zenci olduğundan o kara renkten hoşlanır,<br />
rahattır. Fakat bir gün güzelleşse, güzel yüzlü bir hale gelse de sonra kararsa çaresini<br />
aramaya koyulur. Uçar kuş, yeryüzünde kalsa derde, eleme düşer, feryat etmeye<br />
başlar. Fakat ev kuşu, yeryüzünde güzelce yürür, yem toplar, neşeli bir halde dönüp<br />
dolaşır.<br />
Çünkü o aslında uçamaz, öbürü uçucudur.<br />
Peygamber, canım hakkı için dedi, yoksul düşen zengine,hor hakir bir hale gelen<br />
yüceye, yahut da bilgisizlikle şöhret kazanan Mudar kabilesinin arasına düşmüş saf ve<br />
temiz alime acıyın.<br />
Peygamber dedi ki: Taş ve dağ bile olsanız bu üç bölük halka merhamet edin. Çünkü<br />
o, başlıkta bulunduktan sonra hor oldu. Öbürü, zenginken yoksul düştü, parasız kaldı.<br />
Üçüncüsü de alemde ahmak adamlar arasında belalara uğrayan alimdir.<br />
Çünkü yücelikten horluğa düşmek, bedenden bir uzvu kesmektir. Bedenden ayrılan<br />
uzuv, ölür, yeni kesilmiş uzuv bir müddet oynar, oynar ama bu hareket sürüp gitmez.<br />
Geçen yıl Elest kadehinden şarap içen, bu yıl baş ağrısına eza ve cefaya uğrar. Köpek<br />
gibi bayağı olan kişide padişahlık hırsı ne gezer.<br />
Suçu olan tövbe eder. Yolu kaybeden kişi ah eder.<br />
AHIRDAKİ CEYLAN<br />
Avcının biri, bir ceylan tuttu. O merhametsiz herif, ceylanı ahıra kapattı. Ahır,<br />
öküzlerle, eşeklerle doluydu. O herif de ceylanı, zalimler gibi bu ahıra hapsetti.<br />
Ceylan, ürkekliğinden her yana kaçmakta idi. Avcı, geceleyin eşeklere saman<br />
veriyordu.<br />
Her öküz, her eşek, açlığından samanı şeker gibi yiyor, şekerden de hoş buluyordu.<br />
Ceylan, gah bir yandan bir yana kaçıyor, gah tozdan, dumandan yüzünü çeviriyordu.<br />
Kimi, zıttı ile bir araya koyarlarsa onu, ölüm azabına uğratmış olurlar. Süleyman da<br />
Hüthüt, gitmeye mecbur olduğuna dair kabul edilebilecek bir özür getirmezse, ya onu<br />
öldürürüm yahut da sayıya gelmez bir azaba uğratırım demişti.<br />
Ey güvenilir kişi, düşün, o azap hangi azap Kendi cinsinden olmayanlarla bir kafese<br />
kapatılmak! Ey insan, bu kafeste azap içindesin. Can kuşun, seninle cins olmayanlara<br />
tutulmuş. Ruh, doğan kuşudur, tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla<br />
baykuşlardan yaralanır.<br />
İşte can kuşu da, Sebzvar şehrindeki Ebubekir gibi onların arasında zari, zari ağlayıp<br />
inleyerek kalakalmıştır.<br />
Muhammet Alp Ulug Harzemşah, tamamı ile mahvolmuş Sebzvar’lılarla savaşa<br />
girmişti. Askerlerini sıkıştırdı. Ordusu, düşmanları öldürmeye koyuldu. Şehirliler aman<br />
diye huzuruna gelip secde ettiler. Kulağımıza küpe tak, bizi kul et, tek canımızı<br />
bağışla. Sana lazım olan her vergiyi her hediyeyi verelim, onu her yıl çoğaltalım. Ey<br />
aslan huylu canımız senin,bir zamancağız onu bize emanet bırak dediler.<br />
Padişah bana Ebubekir adlı birisini getirmezseniz canınızı kurtaramazsınız.<br />
Şehrinizden Ebubekir adlı birini bana armağan olarak sunmazsanız, size kötülük eder,<br />
sizi ekin gibi keser biçerim. Ne vergi alırım, ne afsun dinlerim dedi. Yoluna altın dolu<br />
bir çuval getirip, bu şehirden Ebubekir adlı birini isteme.<br />
Sebzvar’da nasıl olurda Ebubekir bulunur Hiç dere içinde ıslanmamış toprak parçası<br />
bulunur mu Dediler.<br />
Padişah altından yüz çevirip “A mecusiler” dedi, Ebubekir adlı birisini armağan olarak<br />
getirmedikçe fayda yok. ben çocuk değilim ki altına, gümüşe hayran olayım.”<br />
Ey zebun kişi sende secde etmedikçe kıçınla mescidi silip süpürsen kurtulamazsın.<br />
Şehirliler, sağdan, soldan haberciler uçurdular. Bu yıkık yerde bir Ebubekir var mı<br />
nerede Diye aramaya koyuldular.<br />
Üç gün üç gece koşup tozduktan sonra bir arık Ebubekir bulabildiler. Yolcuymuş,<br />
hastalıktan yıkık bir yerin bir bucağında kuruyup kalmış. Bir yıkık bucakta uyuyormuş.<br />
Onu görünce, çabuk dediler, kalk seni padişah istiyor. Senin yüzünden şehrimiz<br />
ölümden kurtulacak.<br />
Adam dedi ki: Ayağım olsaydı, yürümeye kudret bulsaydım gideceğim yere giderdim.<br />
Bu düşman yurdun da kalır mıydım hiç Sevgililerin şehrine koşar giderdim. Ölü<br />
taşıyan bir salacayı getirip Ebubekir’i üstüne yatırdılar. Hamallara verip görsün diye<br />
Harzemşah’ın huzuruna götürdüler. Bu cihan, Sebzvar’dır. Allah eri, burada zayi olur<br />
gider. Harzemşah ulu Allahdır. Bu rezil kavimden gönül istemektedir.<br />
Peygamber, “Allah, suretlerinize bakmaz, kalbe bakar. Kalp işlerinizi düzene koyun”<br />
demiştir. Allah, ben sana, bir gönül sahibinden bakarım. Secdene, altın vermene<br />
bakmam bile demektedir. Sen, gönlünü gönül sandın da gönül sahiplerini aramayı<br />
bıraktın. Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan<br />
kaybolur gider. Bu çeşit gönül kırıklarına gönül deme. Sebzvar’da Ebubekir arama.<br />
Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır. Allah, altı cihette de o aynadan nazar eder durur. Altı<br />
cihette bulunan, bu cihetlerden kurtulamayan kişiye Allah, o gönül sahibi vasıta<br />
olamadıkça nazar etmez.<br />
Birisini ret ederse onun için eder. Kabul ederse yine şefaatçi odur. O olmadıkça Allah<br />
kimseye rızk vermezi. İşte ben, vuslata ulaşan kişinin ahvalinden bir miktarcığını<br />
söyledim. Allah, ihsanını onun eline kor da acınanlara onun elinden ihsanda bulunur.<br />
Onun avucu ile bütünlük denizi birleşmiştir. O, neliksiz ve niteliksizdir ve tam kemal<br />
sahibidir.<br />
Söze sığmayan bu birleşmeyi söylemenin imkanı yoktur vesselam. Ey zengin, yüzlerce<br />
çuval altın getirsen Allah der ki: A iki büklüm adam gönül getir. Gönül senden razı ise<br />
ben de razıyım. Gönül senden yüz çevirmişse ben de yüz çeviririm. Sana bakmam, o<br />
gönle bakarım. Ey canı kapımda olan, bana armağan olarak gönül getir. Gönül sahibi,<br />
seninle nasılsa ben de öyleyim. Cennetler anaların ayakları altındadır. Halkın anası da<br />
odur, babası da odur, aslı da o. Ne mutlu gönlü deriden bedenden ayırt edebilen<br />
kişiye.<br />
Sen dersin ki işte, sana gönül getirdim ya. Fakat o der ki: Kutu (şehir), bu gönüllerle<br />
dopdolu. Sen, bana alemin kutbu olan gönlü getir. İnsanın canının canının canının<br />
canı, o gönüldür. İşte onun için o gönüller sultanı, nur ve ihsanlarla dolu olan gönlü<br />
beklemektedir.<br />
Sen günlerce Sebzvar şehrinde gezip dolaşsan o çeşit bir gönül bulamazsın. Nihayet<br />
solmuş, pörsümüş bir gönül bulur, onu salacaya kor, o tarafa götürürsün.<br />
Ey padişahlar padişahı, sana gönül getirdim. Bu Sebzvar’da bundan daha iyi gönül<br />
yoktur dersin. O da der ki: A küstah, burası mezarlık mı ki buraya ölü gönül<br />
getiriyorsun Yürü, padişah huylu gönlü getir ki varlık Sebzvar’ı onun yüzünden aman<br />
bulur. Sanki o gönül, bu cihandan gizlenmiştir. Çünkü karanlık, ışıkla bir yerde<br />
bulunmaz. Birbirlerine zıttır bunlar. Tabiat Sebzvar’ının, o gönülle düşmanlığı, Elest<br />
gününden miras kalmıştır.<br />
Çünkü o, doğan kuşudur, dünya şehriyse kuzgun. Kendi cinsinden olmayanı görmek<br />
insanı yaralar. İnsan, kendi cinsinden olmayana yumuşaklık gösterirse<br />
münafıklığından gösterir, onunla uyuşursa bir şey elde etmek için uyuşur. Çünkü bu<br />
leş arayan aşağılık kuzgunun kat,kat yüz binlerce hilesi vardır.<br />
Münafıklığı kabul ederlerse kurtulur; münafıklığı, kendisine fayda verecek bir<br />
doğruluk olur. Çünkü gönül sahibi, debdebesiyle beraber bizim pazarımızda ayıplıdır.<br />
Cansız değilsen gönül sahibini ara. Padişaha zıt değilsen gönülle aynı cinsten olmaya<br />
bak. Halbuki riyası, sana hoş gelen, tabiatına uygun olan kişi, dostundur. Dostundur<br />
ama Allah’nın dostu değil ki!<br />
Kim senin huyuna suyuna giderse sence ya velidir, ya peygamber. Yürü, hava ve<br />
hevesi bırak da bir koku al, o güzelim amber kokusunu duy. Hava ve hevesine uyarsan<br />
dimağın bozulur. Misk ve amber sence hiçbir şeye yaramaz bir hale gelir. Bu sözün<br />
sonu gelmez, halbuki ceylanımız, ahırda bir yerden bir yere kaçıp durmada.<br />
O göbeği miskli ceylan, günlerce eşek ahırında işkence çekmekteydi. Karaya vurmuş<br />
balık gibi can çekişmede, çırpınıp durmadaydı. Pislikle misk, adeta bir hokkaya<br />
girmişti.<br />
Bir eşek diyordu ki: Ha, bu hayvanlar babası, padişahlarla beylerin huyundan susun.<br />
Başka bir eşek, onun gidip gelmesine bakıp alay ederek bir inci bulmuş, nasıl olur da<br />
ucuza satar Diyordu.<br />
Bir başka eşek, söyleyin diyordu, bu naziklikle padişahın tahtına çıkıp yaslansın. Bir<br />
başka eşek de çok yemiş, imtilaya uğramış, yemeden kalmıştı. Ceylanı çağırdı. Ceylan<br />
başını kaldırıp, Hayır iştahım yok, kuvvetsizim dedi. Eşek dedi ki: Biliyorum ki<br />
nazlanıyorsun. Yahut da utanıyorsun da onun için çekinmektesin.<br />
Ceylan kendi kendisine o yemek senin yemeğin. Senin bedeninin cüzileri, ondan<br />
dirilmekte, tazeleşmekte. Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar, bahçelerle<br />
avunur, eğlenirdim. Kaza ve kader, bizi azaba düşürse o huy, o güzel tabiat nasıl olur<br />
da değişiverir<br />
Yoksul olduysam bile nasıl olurda yoksulca hareket ederim Elbisem eskidiyse ben<br />
yeniyim. Ben, sümbülü, laleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve istemeyerek yerdim dedi.<br />
Eşek, evet dedi, söylen, mırıldan. Gariplikle çok saçma şeyler söylenebilir.<br />
Ceylan dedi ki: Göbeğim, sözlerime tanıklık etmede. Öd ağacı ile ambere bile<br />
ehemmiyet vermemede. Fakat koku almayan, bunları nereden duyacak Pisliğe tapan<br />
eşeğe o koku haramdır. Eşek, yolda eşek pisliğini koklar. Bu çeşit mahluklara miski<br />
nasıl sunabilirim O şefaatçi peygamber, bu yüzden “İslam dünyada gariptir” remzini<br />
söylemiştir.<br />
Çünkü zati, meleklerle hem dem olmakla beraber akrabaları bile ondan kaçarlar. Halk<br />
onun suretine bakar, onu kendilerine cins sanır ama ondaki kokuyu duymaz. Öküz<br />
suretindeki aslan gibi. Onu uzaktan görürsün ama içini deşmeye kalkışma. Deşersen<br />
ten öküzünü terk et. Çünkü o aslan huylu, öküzü paralar.<br />
Öküz tabiatı, seni başından eder, hayvanlık huyu, seni hayvanlıktan ayırır. Öküz bile<br />
olsan onun yanında aslan kesilirsin. Fakat sen öküzlükten hoşlanıyorsan aslanlığı<br />
arama.<br />
YEDİ ÖKÜZ<br />
Mısır azizi gayb gözüne kapı açıldığında rüyada, yedi semiz ve besili öküzü yedi tane<br />
arık öküzün yediğini gördü. O arık öküzler hakikatte aslanlardı. Böyle olmasa o<br />
öküzleri yiyemezlerdi.<br />
Şu halde iş eri de surette insan görünür ama hakikatte onda insanı yiyen bir aslan<br />
gizlidir. Adamı güzelce yer, onu tek mücerret bir hale getirir. Derdi varsa tortusunu<br />
süzer, saf bir hale sokar. O bir dert yüzünden bütün tortulardan kurtulur, ayağını süha<br />
yıldızının başına kor.<br />
Niceye yolsuzluklarla dopdolu olan kuzgun gibi söylenip duracaksın Ey Halil horozu<br />
neden kestin diyeceksin<br />
Halil der ki: Buyruğa uydum. İyi ama o buyruktaki hikmet neydi Söyle de Allah’yı her<br />
bir kılımla tespih edeyim.<br />
Horoz şehvete mensuptur, şehvetine pek tapar. O zehirli ve kötü şaraptan sarhoştur.<br />
Şehvet soy üretmek için olmasaydı Adem utancından kendisini hadım ederdi. Melun<br />
İblis, Allah’ya avlanabilmek için bana kuvvetli bir tuzak lazım dedi. Allah, ona altın,<br />
gümüş ve at gösterdi, halkı bunlarla aldatabilirsin dedi.<br />
İblis, zahiren bunu beğendi. Beğendi ama suratını ekşitti, sıkılmış turunç gibi<br />
dudaklarını sarkıttı. Allah, o geberesiceye güzel madenlerden altın ve mücevheratı<br />
armağan etti. A melun dedi, şu tuzağı da al. Şeytan dedi ki: Ey güzel yardımcı daha<br />
artır.<br />
Yağlı, ballı şeylerle ağır ve değerli şaraplar ve bir çok ipek elbiseler verdi. Şeytan dedi<br />
ki: Yarabbi, imdat et, bundan fazla isterim. Ver de onları iplerimle adamakıllı<br />
bağlıyayım.<br />
Bu suretle erkek ve yürekli sarhoşların, erkekçesine o bağları koparsınlar. Bu hava ve<br />
heves tuzaklarıyla ipler, senin erini adam olmayanlardan ayırt etsin.<br />
Ey ululuk tahtının sultanı, başka bir tuzak istiyorum, öyle bir tuzak ki insanı baş aşağı<br />
atacak kadar şiddetli ve aldatıcı olsun. Allah, şarap ve çalgıyı getirip önüne koydu.<br />
Şeytan bunları görünce hafifçe güldü neşelendi.<br />
Ezeli azgınlığa haber gönderip fitne denizinin dibinden toz kopar dedi. Musa’da senin<br />
kullarından bir kul değil miydi Deniz dibinde tozdan perdeler salmadı mı Su her<br />
taraftan çekildi ve deniz dibinden bir toz koptu. Allah erkeklerin aklını, sabrını alan<br />
kadın güzelliğini ona gösterince. Parmacıklarını şıkırdatarak oynamaya başladı. Ver,<br />
ver şimdicik muradıma kavuştum dedi.<br />
Aklı fikri kararsız hale getiren o mahmur gözleri görünce, şu gönlü çöre otu gibi yakıp<br />
kavuran dilberlerin yüzlerini seyredince neşelendi. Şeytan, incecik perdeden Allah<br />
tecelli etmiş gibi o işveyi görünce derhal yerinden sıçrayıp oynamaya koyuldu.<br />
Adem güzellik timsaliydi, melek ona secde etmişti. Fakat Adem, bu güzellikten<br />
düşünce, dedi ki: Eyvah, varlıktan sonra yokluğa düştüm. Allah dedi ki: Cürmün şu:<br />
Fazla yaşadın.<br />
Cebrail, onu perçeminden tutup güzeller bölüğünden ve şu cennetten çık dedi.<br />
Adem yücelikten sonra bu aşağılık nedir dedi. Cebrail dedi ki: O lütuftu bu da kahır.<br />
Adem, ey Cebrail dedi, canla, gönülle secde etmiştin. Şimdi nasıl beni cennetlerden<br />
sürüyorsun Güz mevsiminde ağaçların yaprakları nasıl dökülürse benden de bir<br />
sınama yüzünden şu güzelim elbiseler uçmakta.<br />
Parıltısı aya benzeyen yüz, ihtiyarlıkta kertenkele sırtına döner. Parıl,parıl parlayan o<br />
saç, o baş, ihtiyarlık çağında berbat bir hale gelir, tepedeki saçlar dökülür, insan kele<br />
benzer. O naz ve edalarla salınan ve mızrak gibi dümdüz olan boy, kocalıkta bükülür,<br />
yay gibi iki kat olur.<br />
Lale rengindeki yüz safrana benzer. Aslan gibi kuvvetliyken gücü, kuvveti kesilir, gibi<br />
takatsiz bir hale gelir.<br />
Güreşte hileyle bir pehlivanı koltuğuna alıp yere yıkarken şimdi yol yürümek üzere<br />
onu koltuklarlar, onun koltuğuna girerler. Bu ancak gam alametidir, pörsüme<br />
nişanesidir. Bunların her biri, ölüm elçisidir.<br />
Fakat bir adamın hekimi Allah nuru olursa ona kocalıktan, hararetten bir noksan<br />
gelmez. Onun gevşekliği, sarhoşun gevşekliği gibidir. O gevşeklikte bile güçlü<br />
kuvvetlidir, Rüstem bile ona haset eder. Ölürse kemikleri zevke gark olur, zerre,zerre<br />
bütün varlığı, şevk ışığına dalar. Fakat nuru olmayan kişi, meyvesiz bağdır. Güz onu<br />
alt üst eder.<br />
Gülü kalmaz, kara,kara dikenleri kalır. Saman yığını gibi sararır, mahsulsüz bir hale<br />
gelir. Allahm o bağ ne kusurda bulundu ki o güzelim elbiselerden ayrıldı Kendisini<br />
gördü. Kendisini görmek, öldürücü bir zehirdir ey sınanan kişi kendine gel! Aşkından<br />
alemin ağlayıp inlediği güzeli, ne suçu var ki herkes kendinden uzaklaştırır.<br />
Suçu şu: Süsü, püsü iğretidir. Öyle olduğu halde bu elbiseler benimdir diye davaya<br />
kalkışır. Onu alalım da yakinen bilsin, harman bizimdir, güzellerse tanesini toplarlar.<br />
Bilsin ki o süs, püs iğretidir. O varlık güneşinin bir ışığıdır. O güzellik, kudret, fazilet<br />
ve hüner, güzellik güneşindendir, bu tarafa gelmiş vurmuştur.<br />
O güneşin ışığı, yıldızlar gibi yine şu vurduğu duvarlardan çekilir gider. Güneşin ışığı<br />
gitti mi her duvar, kapkara, karanlık bir halde kala kalır. Güzellerin yüzünde insanı<br />
hayran eden nur, üç renkli camdan vuran güneşin ışığıdır. Renk,renk camlar o nuru<br />
bize çeşit renkli göstermededir. Renk,renk camlar kalmadı mı, o vakitler seni renksiz<br />
nur hayran eder. Nuru, camsız görmeyi adet edin de cam kırılınca kör kalmayasın.<br />
Öğrenilmiş, bellenmiş bilgiye kani olmuş, gözünü başkasının nuru ile aydınlatmışsın.<br />
O da, o ışığı iğreti aldığını bilesin diye senden mumunu kapıverir. Fakat sen şükreder,<br />
çalışıp çabalarsan gam yeme. Sana bunun gibi yüzlercesini verir. Şükretmiyorsan<br />
artık kan ağla. Çünkü o güzellik kafirden ayrılmıştır.<br />
Küfre ümmet olanların işleri borçtur. İmana ümmet olanların kalpleri temizdir, özleri<br />
halistir. Şükür etmeyenden güzellikte kaybolur, hüner ve sanat da. Artık bir daha<br />
ondan bir eser bile göremez. Akrabalık akraba olmayış, şükür ve sevgi, öyle bir gider<br />
ki bir daha aklına bile gelmez.<br />
Ey kafirler, “Yaptıkları işledikleri boştur” ayeti, her murada erişmiş kişinin elinden o<br />
muradın, o maksadın çıkıp gitmesidir. Yalnız şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde<br />
ettikleri kaybolmaz. Çünkü devlet, onların arkalarındadır.<br />
Elden giden devlet, nereden kuvvet verecek İnsana kuvvet ve kudret, gelecek<br />
devletten gelir. “Borç verin” emrine uy da bu devletten borç ver. Bu suretle önünde<br />
yüzlerce devlet görürsün. Bu içilen şeyden, biraz iç de önünde kevser havuzunu<br />
bulasın.<br />
Vefa toprağına bir yudumcuk döken kişiden devlet avı, nasıl olur da kaçabilir Allah,<br />
onları gönüllerini hoş eder. “Özleri doğrulmuştur halistir” Allah, onlara ihsan ettikleri<br />
şeyleri, o şeyler mahvolup bittikten sonra yine ihsan eder.<br />
Ey ecel, ey köyü yağmalayan , bu şükreden kullardan ne aldıysan geri ver der. Ecel<br />
verir, verir ama onu kabul etmezler. Çünkü can nimetleriyle nimetlenmişlerdir. Biz<br />
sofiyiz, hırkalarımızı attık. Mademki oynayıp yutulduk, artık geri almayız.<br />
Biz, verdiğimiz şeylere karşılık ihsanlar elde ettik; bizden ihtiyaç, hırs ve garez gitti.<br />
Tuzlu ve helak edici sudan çıktık, arı duru suya, kevser kaynağına atıldık. Ey alem<br />
başkalarına ettiğin şeyler, vefasızlıktır, hiledir, aşırı nazdır. Biz, verdiğimiz şeylere<br />
karşılık ihsanlar elde ettik bütün onları, senin başına döktük. Çünkü biz savaşa girmiş,<br />
savaşa girmiş savaşta şehit olmuş erleriz derler.<br />
Sen de bu suretle bil ki pak Allah’nın yürekli ve yiğit öyle kulları vardır ki, dünya<br />
yalanının bıyığını koparırlar, otağlarını yardım burcunun ta üstüne kurarlar. Bu<br />
şehitler yine yeni baştan gazi olurlar. Bu tutsaklar yine yardım elde ederler. Sonra<br />
yine yeni baştan yokluktan baş gösterirler de anadan doğma kör değilsen gör derler.<br />
Sen de bu suretle bil ki yoklukta güneşler vardır. Burada güneş sayılan, orada süha<br />
yıldızıdır. Kardeş yoklukta varlık nasıl olur Zıt, zıddın içine nasıl girer sığışır “Ölüden<br />
diri çıkarır” hükmünü bil. Yokluk ibadet edenlerin ümididir. Ambarı boş olan ekinci,<br />
yokluk ümidi ile neşelenmez mi O yokluktan tohum bitecek, mahsul verecek diye<br />
sevinmez mi Bu işi anladıysan düşün bak. Sen de an be an yokluktan anlayış, zevk,<br />
huzur ve ihsan bulmayı beklemektesin.<br />
Bu sırrı açığa vurmaya izin yok. Yoksa (değersiz bir şehir olan) Ebhaz’ı bir Bağdat<br />
haline getirirdim. Şu halde yokluk Allah sanatının hazinesidir. Ondan anbean ihsanlar<br />
gelip durmaktadır.<br />
Allah eşsiz, örneksiz şeyler yaratıp durmaktadır. Eşsiz örneksiz şeyler yaratan da o<br />
zattır ki bir aslı, bir dayanağı olmadığı halde fer-i yaratır, izhar eder.<br />
Allah yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yokluk şeklinde izhar etti. Denizi örttü<br />
de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi. Toprak, bir minare<br />
gibi havada döne,döne yücelir. Toprak, kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar A<br />
illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile<br />
anlıyorsun.<br />
Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki. Köpüğü<br />
duygunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir de dedikodu meydanda.<br />
Bizse yok demeyi var olduğunu ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış<br />
meğer. Uykulu göz, hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki<br />
Hasılı, azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal<br />
meydana çıkmış. Bu yoku nasıl da gözümüzün önüne dikti O hakikat, gözden nasıl<br />
oldu da gizlendi Aferin ey büyüler yapan üstat! Senden çekinenlere tortulu suyu saf<br />
gösterdin!<br />
Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kar<br />
ederler. Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar,<br />
kumaşı da kaybeder. Bu alemde büyücüdür. Biz, onda ticaret ediyoruz, ondan ölçülüp<br />
biçilen ay ışığını alıyoruz. O, büyücü gibi acele,acele beş yüz arşın ay ışığı ölçer.<br />
Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldın mıydı paradan da olursun, eline kumaş da<br />
geçmez, kesen de bomboş kalır. Sana “kul eüzü” yü okumak, ey tek Allah, lütfet, beni<br />
bu üfürüklerden koru, feryat bu düğümlerden! O büyücü karılar düğümlere üfürürler.<br />
Onların şerrinden sana sığınırım ey imdada yetişen Allah, medet demek gerekir.<br />
Fakat azizim, bunu işinin, gücünün diliyle de okumalısın. Söz dili gevşektir. Zamanede<br />
sana üç yoldaş vardır. Biri vefakardır ikisi gaddar. Biri dostlarındır, öbürü malın<br />
mülkün. Üçüncüsüyse iyi işlerdir ve bu vefalıdır.<br />
Mal seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkmaz. Dost gelir, gelir ama mezar<br />
başına kadar. Ölüm günüde dost, sana hal diliyle der ki: Sana buraya kadar yoldaşım,<br />
bundan öteye gidemem. Mezarının başında bir zamancağız dururum. Fakat yaptığın<br />
işler vefakardır; onlara sarıl ki onlar; mezarın içine kadar seninle gelirler.<br />
Peygamber dedi ki: Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.<br />
Amelin, iyiyse sana ebediyen dost olur. Kötüyse mezarında yılan kesilir. Babam,<br />
doğruluk yolundaki bu amel, bu kazanç, nasıl olur da üstatsız elde edilebilir Alemde<br />
en aşağılık sanat bile hiç üstatsız elde edilebilir mi<br />
Her sanatın önü bilgidir, ondan sonra amel gelir. Bu suretle de amel, bir müddet<br />
mühletten, yahut ecelden sonra gayda verir. Ey akıl sahibi, sanata çalış, fakat o<br />
sanatı, ehil olan kerem sahibi ve temiz bir kişiden öğren. Kardeş, inciyi sedefin içinde<br />
ara, sanatı da sanat ehlinden iste.<br />
Öğütçüleri gördünüz mü insaf edin de onlardan öğrenmeye çalışın, çekinmeyin. Bir<br />
adam tabak olsa da tabaklık sanatını yaparken kirli bir hırka giyse bu hırka, onun<br />
zenginliğini ululuğunu azaltmaz ki. Demirci, demir döverken yırtık pırtık bir elbiseye<br />
bürünse halk yanında itibarı eksilmez ki.<br />
Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar. Bir şey belleyip öğrenme hususunda<br />
aşağılık bir elbiseye bürün. bilgi sahibi olmanın yolu sözledir. Sanat bellemenin yolu<br />
işle. Yokluk istiyorsan o, konuşup görüşmeyle kaimdir. Bu hususta ne dilin işe yarar<br />
ne elin. Can yokluk bilgisini bir candan beller. Bu bilgi ne defterden bellenir, ne<br />
dilden!<br />
O rumuz, yolcunun gönlünde varsa, ben de remizler bilirim derse yolcu, henüz<br />
remizleri bilmiyor demektir. Yolcunun gönlü açılır,nurlanırsa o vakit Allah, “senin<br />
göğsünü açmadık mı Seni ferahlandırmadık mı ” buyurur.<br />
Senin içini açtık göğsünü ferahlattık. Sense hala onu dışarıdan istemektesin. Süt<br />
sağılan yer, sensin de sen, başkalarının süt sağmasını bekliyorsun. Sende kıyısı<br />
bucağı olmayan bir süt kaynağı var. Sen neden tulumda süt arasın A su çeken,<br />
denize bir deliğin, bir yolun var senin. utan kuyudan su çekmeye!<br />
“Elem neşrah” ayetinde bildirildiği gibi senin göğsün şerh edilmedi mi ki Öyleyse<br />
neden sıkılır, neden yine şerh istersin ki<br />
İçinde gönlünün ferahlanmasına, şerh edilmesine bak ki “Onlar, kendilerinde olan<br />
Allah delillerini görmezler” ayetindeki kınamaya uğramayasın.<br />
Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var da sen hala şuraya buraya koşup<br />
duruyor, ekmek istiyorsun. Şaşkın mısın ne Kendi başına dolan. Neden her kapıyı<br />
dövüp durursun Yürü, gönül kapısını döv!<br />
Dizine kadar dereye girmişsimde kendinden gafilsin, şundan bundan su isteyip<br />
durursun. Önünde de sana yardım edecek su var, ardında da. Fakat kaynaklara<br />
ulaşman için önünde de set var, ardında da.<br />
Ata binmişsin, at oyluğunun altında, fakat süvari at arıyor. Bu nedir dense at, fakat<br />
nerede Diyor. Hey gidi hey! Bu altındaki at nedir dedin mi evet diyor, at ama o atı<br />
kim gördü acaba Suyun sarhoşu su da gözünün önünde. Kendisi su içinde, fakat akar<br />
sudan haberi bile yok. İnci gibi hani. İnci de deniz içinde deniz nerede Der. Sedef<br />
gibi olan hayal onun duvarı. Nerede demesi kendisine hicap olmakta, güneşin ziyasını<br />
kaplayan bir bulut kesilmede. Kendi kötü gözü, gözüne perde olmada. Ben seddimi<br />
kaldırdım demesi, kendisine set kesilmede. Aklı kulağına bağ olmada. Ey Allah<br />
şaşkını, aklını Allah’ya ver.<br />
Aklını bir çok yerlere dağıttın. Halbuki o saçma sapan uğraşman, o beyhude<br />
mırıldanman, bir tereye bile değmez. Aklının suyunu her diken, çekip durdukça akıl<br />
suyun, meyvelere nasıl ulaşabilir Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala<br />
su ver de tazelendir.<br />
Şimdi ikisi de yeşil ama sonuna bak. Bu sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve<br />
verir. Bağın suyu buna helaldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görürsün<br />
vesselam.<br />
Adalet nedir ağaçlara su vermek. Zulüm nedir dikeni sulamak. Adalet bir nimeti<br />
yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil.<br />
Zulüm nedir bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak<br />
belaya kaynak olur. Allah nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle,<br />
sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil.<br />
Dünya gamının savaşını bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, canına az tattır.<br />
Yük dengini İsa’nın başına koymuş da; tekme atan, yuvarlanıp kalgıyan eşeği çayıra<br />
salıveriyor. Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değildir.<br />
Gönülsen yürü, nazlan, horluk çekme. Bedensen şeker yeme, zehir tat!<br />
Zehir bedene faydalıdır, şeker zararlı. Bedenin yardım görmemesi daha iyidir.<br />
Cehennem odunu bedendir, onu azalt, bir odun daha biterse hemen kes! Yoksa iki<br />
alemde de Ebuleheb’in karısı gibi odun hamalı olursun, odun hamalı.<br />
Sidre dalını odundan farket, ikisi de yeşil görünür yiğidim ama bir değildir. O dalın aslı<br />
yedinci kat göktü. Bu dalın aslı ise ateştir, dumandır.<br />
Duyguya göre ikisi de birbirine benzer. Çünkü göz ve duygunun mezhebi, yanlış<br />
görmedir. Bu, can gözüne görünür, gönle varmak için yorul çabala. Ayağın yoksa<br />
yuvarlan da nihayet her azı, her çoğu gör.<br />
Zeliha, her taraftan kapıları kapadı ama Yusuf’ta hiçbir hareket görünmedi. Kilit ve<br />
kapı tekrar açıldı, yol göründü. Çünkü Yusuf, Allahsına dayanmıştı, her yana dönüp<br />
dolaşmaktaydı.<br />
Alemde bir yarık görünmemede ama Yusuf gibi hayran bir halde her yana koşup<br />
gelmek gerek. Ki kilit açılsın, kapı görünsün, mekansızlık size yer olsun. Ey sınanan<br />
kişi, aleme geldin ama geldiğin yolu hiç görmüyor musun Sen bir yerden, bir yurttan<br />
geldin. Geldiğin yolu bilmiyor musun, hayır, değil mi<br />
Mademki bilmiyorsun, yol yok deme. Bu yolsuz yoldan bize gitmek görünür. Rüyada<br />
neşeli bir halde sağa, sola gitmektesin. O meydanın yolu nerede biliyor musun Sen<br />
gözünü kapa, kendini teslim et de kendini o eski şehirde göresin.<br />
Fakat gözünü nasıl kapatabilirsin ki yüzlerce mahmur göz, senin gözünü kapatmadan<br />
seni senden almada. Sen bir müşterinin aşkı ile gözünü dört açmışsın, ulu olma, baş<br />
olma ümidine kapılmışsın. Uyusan bile rüyada o müşteriyi görmedesin. Kötü baykuş,<br />
rüyada yıkık yerden başka bir şey görebilir mi<br />
Kıvrıla büküle her an müşteriyi aramadasın. Fakat neyin var ki satacaksın Hiçbir<br />
şeyin yok, hiçbir şeyin. Gönlünde bir ekmek, bir kuşluk kahvaltısı olsaydı alıcılara<br />
aldırmazdın bile.<br />
Birisi ben peygamberim bütün peygamberlerden üstünüm diyordu. Boynunu bağlayıp<br />
padişaha götürdüler, dediler ki: Bu, ben Allah elçisiyim demekte. Halk, bu ne hiledir,<br />
bu ne saçma ve kötü şey diye karınca ve çekirge gibi başına üşüşmüş. Eğer bu, yokluk<br />
aleminden elçi olarak gelmişse diyorlar, biz hep peygamberiz hep yüceyiz. Biz de<br />
oradan garip olarak geldik, neden bu peygamberlik, sana mahsus olsun<br />
Siz de uyuyan bir çocuk gibi yoldan, duraktan habersiz bir halde gelmediniz mi<br />
Duraklarda uykuda ve sarhoş olarak geçtiniz. Yoldan, yukarıdan, aşağıdan bir<br />
haberiniz bile yoktu. Bizse hoş bir halde beş duygu ve altı cihet aleminin ötesinden ta<br />
beş duygu ve altı cihet alemine kadar uyanık olarak yürüdük.<br />
Kılavuzlarımız haberdardı yol biliyorlardı. Onun için durakların aslını temelini gördük.<br />
Peygamberlik davasına kalkışsan hakkında padişaha, ona işkence ettir de bir daha bu<br />
çeşit söz söylemesin dediler. Padişah, onu pek bitkin pek zayıf gördü. Bir sille vurulsa<br />
ölüverecekti. Artık onu dövmenin ona işkence etmenin imkanı mı vardı Bedeni adeta<br />
cama dönmüştü. Padişah, ona güzellikle neden bu serkeşlik davasına giriştin Diye<br />
sorayım, burada sertlik iş görmez tatlı dil, yılanı bile ininden çıkarır dedi.<br />
Halkı onun başından dağıttı. Padişah iyi bir adamdı zikri, virdi de iyilikti. Onu bir yere<br />
oturttu, yerini yurdunu sordu. Neyle geçinirsin nereye sığınırsın dedi.<br />
Adam dedi ki: Darüsselam’danım, oradan yola çıktım, bu melamet yurduna düştüm.<br />
Ne bir evim var, ne benimle düşüp kalkan. Hiç ayın yerde evi olur mu Padişah latife<br />
ederek dedi ki: Ne yedin kuşluk övünü olarak neyin var İştahın var mı Sabahleyin<br />
ne yedin ki böyle sarhoş bir hale gelmiş, atıp tutuyor, esip savuruyorsun<br />
Adam, kuru, yaş, ekmeğin olsaydı peygamberlik davasına kalkışır mıydım hiç Bu<br />
kalabalığa peygamberlik etmek, dağda kalp aramaya benzer. Hiç kimse dağdan,<br />
taştan akıl ve gönül aramaz, anlayış ve müşkül şeyleri belleyiş ferasetini istemez. Sen<br />
ne dersen dağ da sana hemen onu söyler, alaycılar gibi seninle alay eder.<br />
Bu kavim nerede, bu kavime haber vermek nerede Cansız bir şeyden kim can ister<br />
Sen, bir kadından, yahut paradan haber, verirsen hepsi malını, senin önüne kor. Filan<br />
yerde seni bir güzel oğlan çağırıyor, sana aşık olmuş dersen bunu anlar. Fakat<br />
Allah’dan bal gibi haber verir, ey ahdına bütün kul, Allah’ya gel dersen, bu ölü<br />
alemden vazgeç de azık ve kar alemine git. Madem ki baki olmak imkanı var, fani<br />
olma diye öğütte bulunursan, senin kanına kastederler. Fakat bu, din ve hüner<br />
taassubundan değildir.<br />
Hatta mala mülke sarılmaları yüzünden bu sözleri duymak, onlara acı gelir. Eşeğin<br />
yarasına bir bez bağlasan da o bez, yaraya yapışsa, sonra onu çekip çıkarmak istesen<br />
eşek derhal, acıdan çifte atmaya kalkışır. Ne mutlu o adama ki böyle bir işe girişmedi.<br />
Hele eşeğin elli tane yarası olsa, her yarasının başında, yaraya yapışmış bir bez<br />
bulunsa artık var sen kıyas et!<br />
Mal mülk bez gibidir, bu hırs ise yara. Kimin hırsı fazla ise yarası fazladır. Baykuşun<br />
malı mülkü ancak yıkık yerdir. O, Tabes ve Bağdat şehirlerinin vasıflarını dinlemez<br />
bile.<br />
Padişah kuşu yoldan geldi mi bu baykuşlara, padişahtan yüzlerce haber getirir.<br />
Saltanat merkezini oradaki bağları bahçeleri, dereleri anlatır. Anlatır ama ona<br />
yüzlerce düşmen vah vah eder.<br />
Doğan kuşu eski masallar anlatmada, saçma sapan söylenip durmada. Halbuki asıl<br />
eskimiş ebedi olarak çürümüş olanlar, onlardır. Yoksa o nefes eskiyi yenileştirir. Eski<br />
ölülere can verir, akıl tacını giydirir, iman nuru bağışlar. Ruh bağışlayan güzelden<br />
nurunu esirgeme. O seni kır atın üstüne bindirir.<br />
Taçlar veren o başı yüce erden başını çekme. O, gönlünün ayağındaki yüzlerce<br />
düğümü çözer. Fakat kime söyleyeyim Bütün köy içinde nerede bir diri Abıhayatın<br />
bulunduğu tarafa koşan kim Sen bir horluk görür görmez aşktan kaçmadasın. Bir<br />
addan başka aşktan ne biliyorsun ki<br />
Aşkın yüzlerce nazı, edası, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir. Aşk vefakar<br />
olduğu için vefakar olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile. İnsan bir ağaca<br />
benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine”, sağlamlaşmasına çalışmak<br />
gerek.<br />
Bozuk düzen ahit, çürümüş köktür. Kökü çürümüş ağaç meyve vermez. Ağacın dalları,<br />
yaprakları yeşil bile olsa kök çürümüş, kurumuşsa faydası yok.<br />
Fakat kökü sağlam da yeşil yaprakları yoksa nihayet günün birinde yüzlerce yaprak el<br />
sallar. İlminle gururlanma da ahdini bütünlemeye bak. Çünkü bilgi kabuğa benzer,<br />
ahitse onun içindir.<br />
Vefakarların faydalandığını gördün mü sen, Şeytan gibi haset edersin. Mizaç ve tabiatı<br />
bozuk ve hasta olan kişi, kimsenin iyi olmamasını ister. Şeytan gibi hasetçi değilsen<br />
dava kapısını bırak da vefa tapısına gel. Madem ki vefan yok, bari söylenme. Çünkü<br />
sözün çoğu, bizlik benlik davasıdır.<br />
Bu söz, gönlü geliştiren bir sözdür. Susmakla insan yüzlerce gelişmeye nail olur.<br />
İçteki şey, dile geldi mi iç, harç olur gider. Çok harç etme de o güzelim iç kalsın. Az<br />
söyleyen adam da derin bir düşünce vardır. Söyleme kabuğu arttı mı iç yok olur.<br />
Kabuk kalın olursa iç küçülür, zayıflar. İç kemale geldi, güzelleşti, büyüyüp oldu mu<br />
kabuk incelir. Hamlıktan kurtulup yetişen olan cevize, bademe ve fıstığa, şu üç<br />
meyveye bir bak. Kim isyan ederse Şeytan olur, iyilerin devletine haset eder. Allah<br />
ahdine vefa edersen Allah da kereminden senin ahdini korur. Sense Allah’ya vefa<br />
etmekten gözünü yummuşsun. “Beni anın da sizi anayım” ayetini duymadın mı ki<br />
“Ahdıma vefa edin” ahdına kulak ver de sevgiliden “Ahdınıza vefa edeyim” vaidi<br />
gelsin. Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir yere kuru tohum<br />
ekmek gibi. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.<br />
Bu ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana lazım diye bir<br />
işarette bulunmaktan ibarettir. Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu<br />
nimetten yine bize ihsan et demektir.<br />
Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker. Tohumun yoksa<br />
Allah, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki görenler, ne hoş çalışmış da ne<br />
güzel fidana sahip olmuş derler. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu<br />
dert yüzünden sanat sahibi Allah, o kuru hurma ağacını yeşertti.<br />
Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Allah bu yüzden o istemeden onun yüzlerce<br />
muradını vefa etti. Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır.<br />
Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile onlara kul, köle<br />
kesilmiştir.<br />
Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir Allah ikramıdır.<br />
Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne akla, hayale gelir, ne de<br />
söze sığar. Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram<br />
ve ihsandır.<br />
Ey gıda, temkin ve sebat ihsan eden Allah, halkı bu sebatsızlıktan kurtar. Sabit olmak<br />
lazım olan iş de bu iki büklüm olmuş nefse yardım et, onu doğrult. Sen onlara sabır<br />
ver, sen onların terazilerinin iyilik kefelerini ağırlaştır, sen onları suret düzenlerinin<br />
hilesinden kurtar.<br />
Ey kerem sahibi, sen onları hasetten geri çek de haset yüzünden taşlanmış Şeytan<br />
olmasınlar. Halk geçici mal ve beden uğruna hasetten yanıp duruyor. Padişahlara<br />
baksana. Haset yüzünden ordu çekip akrabalarını öldürüyorlar. Pislikle dolu düzenbaz<br />
aşılar, birbirlerinin kanına, canına kastediyorlar.<br />
Vise’nin, Ramin’in, Husrev’in, Şirin’in hikayelerini oku, o ahmakların haset yüzünden<br />
neler yaptıklarını gör. Aşık da yok oldu, maşuk da. Zaten onlar da bir şey değillerdi,<br />
aşk ve hevesleri de. O temiz Allah’dır ki yoku yoka aşık eder, yoklukları birbirine<br />
vurur, işler çıkarır. Gönlü perişan aşığın gönlünde hasetler baş gösterir. Var olan,<br />
yoku bu çeşit güçlüklere sokar, böyle mecbur eder.<br />
Herkesten ziyade merhametli, esirgeyici olan şu kadınlar yok mu Öyle olduğu halde<br />
iki ortak hasetten birbirini yer. Taş yürekli erkekleri düşün, artık haset yüzünden<br />
onlar da ne hale düşerler, bir kıyas et. Şeriat, latif afsun okumasaydı herkes,<br />
düşmanının bedenini yırtar, paramparça ederdi. Şeriat şerri def etmek için bir rey<br />
kullanır, Şeytanı delil şişesi içine hapseder. Boşboğaz Şeytanı, tanıkla, yeminle, aht’e<br />
yemininden dönmesinden ilzam ederde Şeytan bu suretle şişeye girer.<br />
Şeriat iki zıttı hoşnut eden bir teraziye benzer. Alayla doğruyu bir araya getirir. Şeriat,<br />
bil ki kileye teraziye benzer. Onun sebebi ile iki düşman da savaştan kinden kurtulur.<br />
Terazi olmasa o düşman, ziyan ettiğini, hileye uğradığını vehim etmeden nasıl<br />
kurtulurdu Şu halde şu vefasız pis dünyada ne varsa hep hasettir, hep düşmandır,<br />
hep cefadır. Dünya böyle olunca artık devlet ve ikbale erişme hususunda cinler ve<br />
insanlar, nasıl hasede düşerler, düşün!<br />
Zaten o şeytanlar, eski hasetçilerdir. Bir an bile yol kesmeden vazgeçmezler. İsyan<br />
tohumunu eken Ademoğulluları da haset yüzünden şeytan olmuşlardır. Kuran’ı oku da<br />
bak. İnsan şeytanları da, Allah’nın çarpmasıyla Şeytan cinsinden olmuşlardır. Şeytan<br />
birisini kandırma da aciz oldu mu bu çeşit insanlardan yardım ister. Siz dostsunuz,<br />
bize dostlukta bulunan, bizdensiniz, bizim tarafımızı tutun derler.<br />
Alemde birisinin yolunu kestiler, birini azdırıp yoldan çıkardılar mı iki cinsten olan<br />
şeytanlar da sevinirler. Birisi imanla can verdi, dinde mertebesi yüceldi mi iki bölük de<br />
feryada, ağlayıp bağırmaya koyulur.<br />
Bir edep sahibi birisine akıl verdi, onu doğru yola getirdi mi iki bölük de dişlerini<br />
çiğnemeye hayıflanmaya başlarlar.<br />
Padişah söyle bakalım bari, vahiy nedir, yahut da peygamber olan, ne elde eder Diye<br />
sordu. Adam dedi ki: Ne vardır ki peygamber, onu elde etmesin, yahut ne devlet<br />
kalmıştır ki peygamber ona ulaşmış bulunmasın Tutalım ki bu peygambere gelen<br />
vahiy, Allah sırlarının hazinesi değil, bal arısının gönlüne gelen vahiyden de aşağı<br />
değil ya.<br />
“Allah bal arısına vahiy etti” ayetine gelince onun vahiy evi tatlılarla doldu. O yüce ve<br />
ulu Allah’nın vahiy nuru ile alemi mum ve balla doldurdu. Bense insanım, hakkımda<br />
“Biz onu ululadık” dendi. İnsan yücelere gitmede. Artık insana olan vahiy nasıl olur da<br />
arıya gelen vahiyden aşağı olur<br />
Sen “Biz sana kevseri – çokluğu, tükenmez soy sopu verdik” ayetini okumadın mı<br />
Okuduysan neden böyle kupkuru ve susuz kaldın öyleyse Yoksa Firavun musun ki<br />
kevser, sana Nil gibi kan oluyor, pisleniyor a illetli adam.<br />
Tövbe et. Düşmanlardan vazgeç. Onun testisinde kevser suyu yoktur. Kimi, kevserden<br />
benzi kızarmış görürsen onun la düş kalk, onun huyuyla huylan. Çünkü o, Muhammed<br />
huyuyla huylanmıştır. Böyle yap da “Allah için sever” lerden sayıl. Çünkü Ahmet’in<br />
ağacında biten elma ondadır.<br />
Kimi, kevser içmemiş dudağı kuru görürsen onu ölüm ve sıtma gibi düşman say.<br />
Baban anan bile olsa o, hakikatte senin kanını içen bir düşmandır. Bunu, Allah<br />
Halil’den öğren. O, önce babasından bizar oldu. Böyle ol da Allah tapısında “Allah için<br />
sevmez düşmanlık eder” ler arasına katıl, aşk gayreti de seni kınamasın.<br />
Sen, “La ilahe illahlah – Allah’dan başka yoktur tapacak” sözünü okumadıkça bu yolun<br />
izini bulamazsın.<br />
Bu aşık sevgilisinin huzurunda yaptığı işleri bir bir sayıyor, diyordu ki: Senin için<br />
şunları yaptım, bunları ettim. Şu savaş meydanında oklara nişan oldum. Mal gitti<br />
kuvvet gitti, namus gitti. Aşkından nice muratsızlıklara uğradım. Hiçbir sabah, beni<br />
uyur, yahut güler bir halde görmedi. Hiçbir akşam, beni düzgün bir halde bulmadı. Acı<br />
ve tortulu neler içmişse etraflıca ve bir bir saymaktaydı.<br />
Sevgilisine minnet olsun diye değil de aşkına yüzlerce tanık olmak üzere bunları sayıp<br />
döküyordu. Aklı olanlara bir işaret yeter. Aşıkların sevgiliye karşı duydukları susuzluk,<br />
ne vakti gider, biter ki, usanmadan sözünü tekrarlar durur. Hiç balık bir işaretle duru<br />
suya kanar mı Bir söz bile söylemedim diye şikayet ederek o eski derde ait yüzlerce<br />
söz söylüyordu.<br />
Onda bir ateş vardı fakat neydi, bilmiyordu. Yalnız mum gibi, onun hararetiyle ağlayıp<br />
duruyordu.<br />
Sevgili dedi ki: Doğru bütün bunları yaptın ama kulağını iyi aç ve dinle, aşkın ve<br />
sevginin aslının aslı olan bir şey var ki onu yapmadın. Bu yaptıklarının hepsi feridir.<br />
Aşık söyle dedi, o asıl nedir Sevgili dedi ki: Ölmek ve yok olmaktır.<br />
Hepsini yaptın fakat ölmedin hala dirisin. Canınla oynayan aşıksan hemen öl. Aşık o<br />
anda uzanıp can verdi. Gül gibi başı ile oynadı, gülerek sevinçli bir halde ölüp gitti. O<br />
gülüş onda ebedi olarak kaldı, arif kişinin zahmete uğrayan canı, aklı gibi.<br />
Ayın nuru her iyiye kötüye vursa bile hiç kirlenir mi O yine tamamı ile tertemiz aya<br />
dönüp gelir, akıl ve can nurunun Allah’a dönüp ulaşması gibi. Işığı yoldaki pisliklere<br />
vursa bile ayın nuru daima temizdir.<br />
O yoldaki pisliklerden, o bulaşıklardan nur, pislenmez. Güneşin nuru “Geri dön”<br />
emrini duymuş, acele aslına dönmüştür. Ne külhanlarda pislenmiştir, ne gül<br />
bahçelerinin kokusunu almıştır. Göz nuru ve nur görmüş zat, aslına dönmüştür;<br />
sevdası ovalarda, çöllerde kalmıştır.<br />
ALLAH’A GÖZYAŞI<br />
Birisi, müftüden gizlice sordu: Bir adam namazda feryat ederek ağlarsa, acaba namazı<br />
bozulur mu, bozulmaz mı, namaz da ağlamak caiz midir<br />
Müftü dedi ki: Gözyaşı denilen o yaş niçin aktı O, ne gördü, neden ağladı Önce buna<br />
dikkat etmek gerek. Acaba gizlice ne gördü de o gözyaşı çeşmesi aktı Eğer yalvarıp<br />
yakaran kişi, o alemi gördüyse ağlayışı ile namazı daha makbul bir hale gelir. Yok, o<br />
ağlayış, o yaş, beden zahmetindense ip de kırıldı iğne de.<br />
Bir mürit pirinin huzuruna vardı. Pir, hay hayla ağlıyordu. Mürit şeyhi ağlıyor görünce<br />
o da ağlamaya koyuldu, gözünden yaşlar akmaya başladı.<br />
Kulağı duyan bir dost bir dosta latife etti mi bir kere güler, sağır iki kere. Birinci<br />
gülüşü halkı güler görerek taklitle gülmektir. Onlar gibi o da güler, güler ama öbür<br />
gülenlerin halinden haberi yoktur. Neden güldünüz diye sorar, anlayınca ikinci defa<br />
gülmeye başlar. Mukallit de kendisindeki neşeyle aynen sağıra benzer.<br />
Şeyhin ışığı vurur, meşrebi akseder, müritlere bir neşe feyzidir gelir. Fakat bu feyiz<br />
müritlerden değildir, şeyhtendir. Bu hal, suda duran sepete, cama vuran ışığa benzer.<br />
Bu hali, kendilerinden bilirlerse noksanlıktır.<br />
Irmaktan çıkarıldı mı o inatçı, ondaki suyun, dereden olduğunu anlar bilir. Cam da, ay<br />
batınca o ışığın, aydın aydan olduğunu anlar.<br />
“Kalk” emri, gözünü açtı mı seher gibi ikinci defa güler. Bu sefer o taklit alemindeki<br />
gülüşüne güleceği gelir, tatlı tatlı güler.<br />
Der ki: Bunca uzun ve uzak yollardan geldim. Hakikat, hep bu hakikatmış, sırlar; hep<br />
bu sırlar. Ben o vadide kendimden uzak olarak neşeleniyor, körlüğümden,<br />
hamlığımdan, ne hayaller kuruyordum, halbuki ne umuyordum ne çıktı Ters<br />
anlayışım, meğer bana ters ve yanlış suretler gösteriyormuş.<br />
Yolda emekleyen çocukta erlerin düşüncesi nerede Nerede onun hayali Nerede<br />
dosdoğru hakikat Çocukların düşünceleri ya dadıdır, ya süt. Ya kuru üzümdür,<br />
cevizdir yahut da bağırıp ağlama. O mukallit de illetli bir çocuğa benzer. İnce<br />
bahislere girişir, deliller getirir ama aldırma. Delil bulmada ki, müşkül işleri<br />
halletmedeki o derinleşme, onu basiretten alır. Sırrının sürmesi olan hakikati<br />
bırakmıştır da müşkül şeyleri söylemeye girişmiştir.<br />
Ey mukallit, Buhara’dan dön de horluğa doğru yürü, ancak bu suretle aslan bir er<br />
olabilirsin. Nihayette kendi içinde başka bir Buhara görürsün ki saflar yaran erler bile<br />
onun meclisinde kendilerinden geçmiş, bir şey anlamaz bir hale girmişlerdir.<br />
Çavuş, gerçi yeryüzünde pek çevik pek çabuk gider. Gider ama denize varınca damarı<br />
kopar. O, ancak karada “Onları yüklendik” sırrına mazhardır. Asıl adam, yükleri<br />
denizde yüklenendir. Koş ey vehme, surete kapılmış adam, padişahında bir çok ihsan<br />
ve lütufları vardır.<br />
O saf ve bön mürit de, o azize uydu da taklitle ağlamaya koyuldu. O mukallit de sağır<br />
adam gibi ağlayanı gördü, sebebinden haberi olmaksızın ağlamaya başladı. Bir hayli<br />
ağlayıp, tapı kılarak dışarı çıkınca başka bir hararetli ve has mürit, ardına düşüp ona<br />
yetişti.<br />
Dedi ki: Ey bulut gibi habersiz ağlayan, bakışı ile adamı adam eden şeyhin ağlamasına<br />
uyup hiçbir şeyden haberi olmaksızın ağlamaya koyulan! Ey vefalı mürit, Allah hakkı<br />
için, Allah hakkı için kendine gel. Gerçi taklitten de faydalanırsın ama, o padişahı<br />
ağlıyor gördüm de ben de onun gibi ağladım demek şartı ile. Çünkü bu söz<br />
münkirliktir. Bilgisizlik taklit ve zan ile dolu olan ağlayış, o inanılan kişinin ağlayışına<br />
benzemez. Sen bu ağlayışı o ağlayışa kıyas etme. Bu ağlayıştan o ağlayışa uzun bir<br />
yol var.<br />
O ağlayış, tam otuz yıl savaştan sonra elde edilir. Akıl, o makama yaramaz. Akılla o<br />
makam arasında yüz konak var. Akıl, o durağı bilemez bilir sanma. Onun ağlayışı, ne<br />
gamdandır, ne ferahtan. Güzelliğin ta kendisi olan ağlayışı ruh bilir. Onun ağlayışı da<br />
o yandandır, gülüşü de. Aklın vehmettiği şeylerden dışarıdır o. Onun gözyaşı, gözüne<br />
benzer. Görmeyen göz nasıl olur da gören göze benzer. Onun gördüğünü ellemeye<br />
imkan yoktur, ne akıl kıyası ile bilinir, ne duygu yolu ile!<br />
Gece, ta uzaktan nuru gördü mü kaçar. Şu halde gece karanlığı, nurun halini nasıl<br />
bilir Sinek, rüzgardan kaçar. Artık nasıl olur da rüzgarların zevkini tadabilir Önü<br />
olmayan geldi mi sonradan olan, abes olur. Şu halde önü olmayan, sonradan olanı<br />
nereden bilecek<br />
Önü olmayan sonradan olan şeye aksetti mi onu hayran eder. Onu yok etti mi de<br />
kendi rengine boyar. Dilersen yüzlerce benzerini bulabilirsin. Fakat benim için lüzum<br />
yok o yoksul: Bu “Elif lâm mim ve Hâ mim” bu harfler tıpkı Musa’nın asasına benzer.<br />
Harfler de görünüşte bu harflere benzerler. Fakat bunların vasıflarından değillerdir.<br />
Sınama sözünden eline bir sopa alan kişinin sopası, bir iş başarma da hiç Musa’nın<br />
sopasına döner mi Bu nefes, İsa’nın nefesidir, öyle her yelden, her üfürükten<br />
meydana gelme nefes değil ki ferahtan, yahut gamdan meydana gelsin.<br />
Babacığım, bu “Elif lâm mim ve Hâ mim” insanların sahibi Allah’dan gelmiştir. Her elif<br />
lâm buna nereden benzeyecek Canın varsa bunlara o gözle bakma. Gerçi harflerden<br />
meydana gelmiştir, hatta halkın harflerden meydana gelen sözlerine de benzer.<br />
Muhammet de etten deriden meydana gelmiştir, bu hususta her beden, onun<br />
cinsindendir. Eti vardır, derisi vardır, kemiği vardır. Fakat hiç bu bedenlere benzer mi<br />
O terkip de öyle mucizeler meydana geldi ki bütün terkipler mat oldular.<br />
Kuran’daki “Hâ mim” terkibi de böyledir. Pek yücedir o,öbür terkiplerse pek aşağıda.<br />
Çünkü bu terkipten hayat meydana gelir, aciz halinde sür üfürülmüş gibi her şey<br />
dirilir.<br />
“Hâ mim” Allah lütfu ile Musa’nın asası gibi ejderha olur, denizler yarar. Görünüşü<br />
başka sözlerin, terkiplerin görünüşüne benzer ama değirmi ekmek, ay değirmisinden<br />
çok uzaktır. Onun ağlayışı da kendinden değildir, gülüşü de, sözü de. Bütün bunlar,<br />
ancak Allah’nın huyudur. Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler,<br />
onlardan adam akıllı gizli kalmıştır.<br />
Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, itirazları yüzünden de o ince<br />
şey fevt olup gitmiştir.<br />
ŞEHVETİN SONU<br />
Bir halayık şehvetin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine<br />
alıştırmıştı. O eşek, kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı<br />
öğrenmişti. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye<br />
kabağı, eşeğin aletine takardı. Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi<br />
yapmaktaydı. Çünkü, eşeğin aleti tamamı ile girse rahmi de parçalanırdı, damarları<br />
da.<br />
Eşek boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibi olan kadın da neden bu eşek böyle<br />
zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu. Fakat işin ne olduğunu<br />
anlamakta acizdi. Nalbantlara illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de,<br />
onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi. Kadın bu işin<br />
aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline dikkat etmekte, neden<br />
böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı.<br />
İnsanın adamakıllı çalışmaya kul olması gerekir. Çünkü her şeyi iyice arayan nihayet<br />
bulur. Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün O halayık eşeğin altına<br />
yatmıyor mu Bunu kapının yarığından gördü bu hale pek şaştı. Eşek erkekler<br />
kadınlara nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini<br />
becermekteydi.<br />
Kadın hasede düştü. Dedi ki, bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş Bu işin bana<br />
olması lazım ben işe daha ehlim. Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış,<br />
mum da yanmış. Görmezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. A kız ne vakte dek ahırı<br />
süpürüp duracaksın dedi. Bu sözü işi gizlemek için söylüyor, ben geldim kapıyı aç<br />
diyordu.<br />
Sustu halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık bütün<br />
fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı. Yüzünü ekşitip gözlerini yaşartarak dudaklarını<br />
oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu. Eline sapı yıpranmış bir süpürge<br />
aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü. Elinde süpürge kapıyı açınca<br />
kadın, dudak altından seni usta seni, dedi.<br />
Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi. Fakat yemeden içmeden kesilmiş eşeğin<br />
hali ne İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada. Gözleri kapıda seni<br />
beklemede. Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululadı,<br />
Dedi ki: Tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle. Şunu söyle, böyle<br />
yap, şöyle et. Neyse ben kadınların masallarını kısa kesiyorum. Maksat neyse sen<br />
onun özünü al. O işi görmezlikten gelen kadın onu yola vurunca, zaten şehvetten<br />
sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi.<br />
Yalnız kaldım, bağıra, bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin gah tam, gah yarım<br />
yamalak yakınlaşmalarından kurtuldum. Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle<br />
neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale düştü. Hatta ne keçisi O<br />
yakınlaşma kadını keçi haline getirdi. Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale<br />
sokmaya şaşılmaz ki!<br />
Şehvet isteği, gönlü sağır ve kör yaptı mı eşeği bile Yusuf gibi nurdan meydana gelmiş<br />
bir ateş parçası gösterir. Nice ateşten sarhoş olmuşlar vardır ki ateş ararlar,<br />
kendilerini de mutlak nur sanırlar.<br />
Yalnız Allah kulu böyle değildir. yahut da Allah birisini çeker çevirir de yola getirir,<br />
yaprağı döndürür bu da başka! Böyle olan o ateş hayali bilir, o hayalin yolda eğreti<br />
olduğunu anlar. Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri<br />
yoktur. Şehvet yüz binlerce iyi adı kötüye çıkarmıştır. Yüz binlerce akıllı, fikirli adamı<br />
şaşkın bir hale getirmiştir. Bir eşeği bile Mısır Yusuf’u gibi güzel gösterdikten sonra o<br />
çıfıt bir Yusuf’u nasıl gösterir Pisliği afsunu ile sana bal göstermede, iş inada bindi mi<br />
balı nasıl gösterir Bir düşün artık. Şehvet yemeden olur, az ye. Yahut bir kadın<br />
nikahla da kötülükten kaç. Yedin içtin mi şehvet, seni harama çeker. Ele gireni elbet<br />
harcamak gerekir.<br />
Şu halde nikah Lâhavle okumaya benzer. Oku, yani bir kadın nikahla da şehvet, seni<br />
belaya düşürmesin. Madem ki, yemeye içmeye hırsın var, çabuk bir kadın al evlen.<br />
Yoksa bil ki kedi gelir yağlı kuyruğu kapar. Sıçrayan eşeğin sırtına taş yükü vur, o<br />
kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle.<br />
Ateşin ne yaptığını bilemezsin, savul oradan. Bu çeşit bilginle ateşin çevresinde dönüp<br />
dolaşma. Ateşe çömleği koyup çorba pişirmeyi bilmiyorsan bil ki ne çömlek kalır, ne<br />
çorba. Su hazır olmalı, ahçılığı da bilmelisin ki o tenceredeki çorba, dökülmeden,<br />
bozulmadan pişsin. Demircilik sanatını bilmiyorsan demirci ocağından geçerken<br />
sakalını bıyığını yakarsın.<br />
Kadın kapıyı kapadı, sevine, sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği<br />
çeke, çeke ahırın ortasına getirdi. O erkek eşeğin altına yattı. O kahpe de muradına<br />
ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı. Eşek ayağını kaldırıp aletini<br />
daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü. Alışmış eşek kadına abandı,<br />
aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi.<br />
Eşeğin aletinin hızından ciğeri parçalandı, damarları koptu birbirinden ayrıldı. Soluk<br />
bile alamadan derhal can verdi. Seki bir yana düştü o bir yana. Ahırın içi kanla doldu,<br />
kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı.<br />
Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı babacığım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit<br />
olmuş insan gördün mü<br />
Kuran’dan rezillikle azap edilmeyi duyda böyle kepazelikle can verme. Bil ki bu<br />
hayvan nefis bir erkek eşektir. Onun altına düşmekse ondan daha kötü ve ayıp bir<br />
şeydir. Nefis yolunda benlikle ölürsen bil ki hakikatte sen de o kadın gibisin. Allah,<br />
nefsimize eşek sureti vermiştir. Çünkü suretler, huylara uygundur. Kıyamette sırların<br />
açığa çıkması budur. Allah hakkı için eşeğe benzeyen nefisten kaç. Allah, kafirleri<br />
ateşle korkutmuştur. Onlar da ateşe utançtan hayırlıdır demişlerdir. Allah hayır<br />
demiştir, o ateş, utançların aslıdır. Bu kadını öldüren şu ateş gibi. Hırsından doyacak<br />
kadar yemek yemedi, daha fazla yemek istedi. Kötü ölüm lokması boğazına durdu.<br />
A haris adam doyacak kadar ye, hatta yemeğin helva ve palüze bile olsa. Allah,<br />
teraziye dil verdi. Aklını başına devşir de Kuran’dan Rahman suresini oku. Kendine gel<br />
de hırsından teraziyi bırakma. Hırs ve tamah seni azdıran bir düşmandır.<br />
Hırs, hepsini ister fakat bütün lezzetlerden mahrum olur. A turp oğlu turp hırsa<br />
tapma. O halayıkcağız hem gidiyor, hem de ah diyordu; a kadın sen ustayı yola saldın.<br />
Ustasız iş yapmak istedin. Bilgisizlikle canınla oynamaya kalkıştın. Benden bir bilgidir<br />
çaldın, çaldın ama tuzağın ahvalini sormaya arlandın. Kuş, hem harmanından tane<br />
toplamalıydı, hem de boynuna ip dolamamalıydı.<br />
Taneyi az ye bu kadar pis boğaz olma. “Yiyin” emrini okudunsa “İsraf etmeyin”<br />
emrini de oku. Bu suretle tane yemekle beraber tuzağa da düşme. Bilgi ve kanaat<br />
ancak bunu icap ettirir. Akıllı kişi dünyanın gamını yemez, nimetini yer. Bilgisizlerse<br />
nedamet içinde mahrum kalırlar. Boğazlarına tuzağın ipi dolaştı mı tane yemek,<br />
hepsine haram olur. Kuş, tuzaktaki taneyi nasıl yer Yemeye kalkışırsa tuzaktaki tane<br />
zehre döner.<br />
Tuzaktaki taneyi gafil kuş yer, halkın bu dünya tuzağındaki nimetleri yemesi gibi.<br />
Akıllı ve işten haberi olan kuşlar, kendilerini taneden adamakıllı çekerler. Çünkü,<br />
tuzağın içindeki taneler zehirlidir. Kördür o kuş ki tuzaktan tane diler. Tuzak sahibi,<br />
aptalların başını keser. Güzel ve narin olanlarıysa meclislere çeker götürür.<br />
Çünkü aptalların ancak etleri işe yarar. Güzel ve zariflerinse güzel sesleri işe yarar.<br />
Hasılı halayıkcağız kapının yarığından, hanımının eşeğin altında can verdiğini<br />
görünce, dedi ki: A ahmak kadın, bu iş nedir sana ustan bir şey gösterdi ise, yalnız<br />
görünüşe kapıldın. Halbuki iç yüzü senden gizliydi. Usta olmadan dükkan açtın.<br />
Bal gibi, pâlüze gibi olan o aleti gördün, âlâ. Fakat a haris neden kabağı görmedin<br />
Yoksa eşeğin aşkına o kadar mı dalmıştın ki gözüne kabak görünmedi Ustadan<br />
sanatın dış yüzünü gördün sevine, sevine ustalığa kalkıştın. Nice riyacı ve işten haberi<br />
olmayan ahmak kişiler vardır ki erlerin yolundan göre,göre ancak sof kumaş<br />
görmüştür.<br />
Nice boş boğazlar vardır ki azıcık bir hüner elde etmişler, padişahlardan laftan başka<br />
bir şey öğrenmemişlerdir. Her biri Musa’yım diye eline bir sopa almış, her bir, İsa’yım<br />
diye ahmaklara üfürmeye kalkmıştır.<br />
Bir gün doğruların doğruluğu, senden mehenk taşını isteyecektir. Eyvah o günden!<br />
Artık geri kalanını ustaya sor. Bu harislerin hepsi de kördür dilsizdir. Hepsini aradın,<br />
elde etmek istedin, fakat herkesten geri kaldın. Bu ahmak sürü, kurtlara av olmuştur.<br />
Bir suret gördün, onun sözünü söylemeye başlayıverdin ha; dudu kuşları gibi kendi<br />
sözünden haberin bile yok.<br />
Dudu kuşu, önünde bir ayna, ayna içinde de kendi aksini görür. Aynanın ardında usta<br />
gizlenmiştir; güzel dille edeplice söz söyler. Duducuk, bu söz söyleyeni ayna içinde<br />
gördüğü dudu sanır. Bu suretle o koca kurdun hilesinden haberi olmaz, güya kendi<br />
cinsinden olan bu dududan söz söylemeyi öğrenir.<br />
Usta, ona ayna ardından söz söylemeyi öğretir. Böyle olmasa kendi cinsinden olmayan<br />
birisinden söz söylemeyi öğrenemez. O hünerli kuş, söz öğrenir ama sırrından da<br />
haberi yoktur manasından da. Söz söylemeyi bir insandan beller. Fakat bir duducuk,<br />
bundan başka insandan ne bilebilir, ne elde edebilir ki<br />
Velinin beden aynasında da kötülüklerle dolu olan mürit, tıpkı bunun gibi kendisini<br />
görür. Fakat söz ve iş zamanında aynanın ardındaki Akl-ı Kül-ü nereden görecek O<br />
sanır ki insan söylüyor. Halbuki bu, başka bir sırdır, onun bundan haberi bile yoktur.<br />
Söz söylemeyi belletir, belletir ama önü sonu olmayan sır belletir. Halbuki o, bu sırra<br />
eş değildir, bir dududur, bunu bilemez.<br />
Halkta kuşların ötüşünü taklit ederler. Bu, ağzın ve boğazın yapabileceği bir şeydir.<br />
Fakat kuşların seslerini taklit edenin o seslerdeki manadan haberi bile yoktur. Kuş<br />
dilini aancak bakışı hoş Süleyman bilir.<br />
Nice kişilerde dervişlerin sözlerini öğrenir, mimber ve meclisleri o sözlerle parlatır.<br />
Fakat onların ya bu sözlerden başka bir kısmetleri yoktur, yahut da sonunda Allah<br />
rahmeti onlara yol gösterir.<br />
ŞÜPHE<br />
Birisi çiledeyken rüyasında, bir yolda gebe bir köpek gördü. Ansızın köpeğin<br />
karnındaki enciklerin havladığını duydu. Encikler ortada yoktu. Köpek yavruları ana<br />
karnında nasıl havlar diye bir hayli şaştı.<br />
Hiç köpek enciği anasının karnında nasıl havlar Alemde bunu kim görmüştür<br />
Uykudan uyanıp kendine gelince şaşkınlığı an be an artıyordu. Çilede kimse yoktu ki<br />
düğümü çözsün Bu işi anacak yüce ve ulu Allah tapısından halledebilirdi.<br />
Dedi ki: Yarabbi, bu müşkül iş, bu dedikodu nedir çilemde şaşırdım seni zikretmeden<br />
kaldım. Kanadımı aç da uçayım, zikir bahçesine ve elmalılara gideyim. Hafiften derhal<br />
ses geldi: Bu, bil ki bilgisizlerin lafına benzer. Örtüden, perdeden dışarı çıkmamış,<br />
gözü bağlı. Fakat yine de beyhude yere söylenip durur.<br />
Ana karnında köpek enciğinin havlaması beyhudedir. Ne ava yarar, ne gece<br />
bekçiliğine. Kurt görmemiş ki onu kovsun. Hırsız gelmemiş ki onu kovalasın.<br />
Harislikten ve baş olma sevdasından bakışı görgüsüzdü, fakat laf söylemede atılgan.<br />
Müşteri bulma havasına kapılmış, hararetli bir halde, fakat gözü kapalı olarak işe<br />
girişmiş.<br />
Ayı görmeden nişaneleri söylemede, köylüyü bu suretle aykırı bir anlayışa sürmede.<br />
Müşteri bulmak için, mevki kazanmak için ayı görmediği halde ondan yüzlerce nişane<br />
vermede. Kâr veren müşteri, tektir. Fakat onlar, bu müşteri hakkında şüphe ve zan<br />
içindedirler. Hiçbir ululuğu, hiçbir değeri olmayan müşteriye hava satar bu adamlar.<br />
Bizim müşterimiz Allahdır, “Allah satın alır.” Artık sende her müşterinin derdine<br />
düşme, kurtul bu işten. Seni arayan müşteriyi ara, senin başlangıcını ve sonunu bilen<br />
müşteriyi bul. Kendine gel. Her müşteriye el atma. İki sevgiliyi sevmek kötüdür. O,<br />
satın alsa bile ondan kar elde edemezsin. Onda akla fikre değer verme kabiliyeti<br />
yoktur.<br />
O, yarım nal parasına bile sahip değilken sen tutuyor, ona yakut lâl gösteriyorsun.<br />
Şeytan, nasıl kendisini taşlanmış bir hale getirmişse hırs da tıpkı onun gibi seni kör<br />
etmiş, her şeyden mahrum bırakmıştır. O, azapçı şeytan, Fil ashabı ile Lüt kavmini<br />
nasıl taşlatmışsa onları da tıpkı öyle taşlatmış, helak etmiştir.<br />
Müşteriyi, sabredenler bulurlar. Çünkü onlar, her müşteriye koşmazlar. Kim o<br />
müşteriden yüz çevirirse o adamdan baht da yüz çevirir, ikbal de, ebedilik de.<br />
Darvan’lılar nasıl haset yüzünden ebedi olarak hasrette kaldılarsa, haris olanlar da<br />
ebediyen hasrette kalmışlardır.<br />
Temiz bir Allah adamı vardı. Aklı, her şeye erer, işin sonunu görürdü. Yemen ülkesine<br />
yakın Darvan şehrindendi, sadaka vermekle, güzel huylu olmakla şöhret kazanmıştı.<br />
Civarı yoksullarla Kâbe kesilmişti. Bir şey umanlar hep onun etrafına gelirlerdi.<br />
Riyasız olarak mahsulünün onda birini verir, buğday samandan ayrıldı mı tekrar,<br />
öğütülüp un haline geldi mi, ekmek pişirildi mi yine onda birini verirdi.<br />
Her elde ettiğinin onda birini verir, ektiğinin öşrünü dört kere yoksullara dağıtırdı. O,<br />
yiğit her zaman bütün oğullarına vasiyetlerde bulunur; Allah hakkı için, Allah hakkı<br />
için benden sonra hırsınıza uyup yoksulların hakkını vermezlikte bulunmayın. Bu onda<br />
birleri verin de Allah koruması ile mahsulünüz elinizde kalsın.<br />
Tahmine şüpheye hacet yok, mahsulleri gayp âleminden veren de Allahdır, meyveleri<br />
veren de. Gelir zamanında harcarsan bu harcama kar kazancıdır, kar edersin.<br />
Köylünün çoğu tarlasından elde ettiği tohumu yine eker. Yediğinden fazlasını yine<br />
tohumluk yapar. Çünkü tekrar mahsul elde edeceğinden şüphe etmez.<br />
Tohumu, o yerden elde ettiği için yine o yere saçmaktan çekinmez. Kunduracı da<br />
ekmeğinden arttırdığı parayla gön ve sahtiyan satın alır. Elime ne geçiyorsa<br />
bunlardan geçiyor. Kapalı rızkım bunlarla açılıyor der. Eline geçen para o yüzden<br />
geçtiğinden parasını ona sarf eder. Fakat bu yer ve deri ancak perdedir. Asıl rızkı, her<br />
an Allahdan bil.<br />
Elde ettiğin karı, elde ettiğin yere ekersen birine karşılık yüz bin elde edersin. Tutalım<br />
şimdi sebep sandığın yere tohumu ektin. İki üç yıl o tohum bitmez, mahsul vermezse<br />
ne yaparsın Allah’a yalvarmadan el açıp dua etmeden başka elinden ne gelir<br />
Allah huzurunda elini başına vurursun. Bu el ve baş, bu çırpınış, rızkı onun verdiğine<br />
tanıktır. Bu suretle anlar bilirsin ki rızkın aslının aslı, odur. Rızk arayan da onu arar.<br />
Rızkı ondan ara, Zetyd’den, Amr’dan değil. Sarhoşluğu ondan iste esrardan, şaraptan<br />
değil.<br />
Zenginliği defineden, hazineden, mal mülkten değil, ondan dile. Yardımı amcadan,<br />
dayıdan değil ondan iste. Çünkü sonunda bütün bunları bırakıp gideceksin. Kendine<br />
gel de o zaman kimi çağırıyor, kimden imdat istiyordun, bir düşün! Şimdi de onu<br />
çağır, ondan başkalarını bırak. Bırak da cihan mülküne varis ol.<br />
Bir zaman gelecek ki “adam, kardeşinden kaçacak”, oğul babasından ürkecek. O anda<br />
her dost, düşman kesilecek. Çünkü onlar, senin putundu, yoluna mani oluyordu.<br />
Yüzünü nakkaştan çevirmiştin ve nakşa tutmuştun. Çünkü gönlün, o suretle<br />
hoşlanıyor, o nakışla avunuyordu. Şimdi de dostların seninle zıt olurlar, senden yüz<br />
çevirip sana düşmanlığa kalkışırlarsa, hemencecik de ki: İşte, günün aydın oldu. Yarın<br />
olacak şey bu günden oluverdi. Buradakiler hep bana zıt oldular. Kıyamette böyle<br />
olacaktı ya, bu hal, bana daha önce gelip çattı.<br />
Günümü onlarla geçirmeden, ömrümü onlarla bitirmeden ne olduklarını anladım. Eğer<br />
bu hal olmasaydı ayıplı bir kumaş satın almış olacaktın. Şükürler olsun ki o kumaşın<br />
ayıplı olduğunu daha önceden öğrendin. Elimdeki sermaye, elimden çıkmadan işi<br />
anladım, yoksa yine sonunda o kumaşın ayıbı meydana çıkacaktı.<br />
Mal da gidecekti ömür de. Bir yırtık kumaş için malımı da verecektin canımı da. Malımı<br />
mülkümü verip kalp para alacaktım, sonra da sevine, sevine evimin yolunu<br />
tutacaktım. Şükürler olsun ki altının kalp olduğunu, ömrümü o yüzden harcamadan<br />
meydana çıktı. Yoksa kalp, ta sona kadar boynumda kalacaktı. Boş yere de ömrümü<br />
zayi edecektim. Mademki paranın kalp olduğu şimdiden anlaşıldı, ben de ondan<br />
ayağımı hemen çekeyim.<br />
Dostun, sana düşmanlık eder, hasedini, kinini dışarıya vursa, senden yüz çevirdiği için<br />
feryat etme. Kendini ahmak ve bilgisiz bir hale düşürme.<br />
Allah’a şükret yoksullara ekmek ver ki onun çuvalında eskimedin, yıpranmadın. Ebedi<br />
ve doğru bir dost aramak üzere çuvalından tez çıktın. Ne nazlı, ne vefalı sevgidir o ki<br />
ölümünden sonra bile dostluğu bir katken üç kat olur, bağlılığındaki kuvvet üç kat<br />
artar.<br />
O dost, ya padişahtır, yüce bir sultandır, yahut da padişahın makbulü olan yanında<br />
şefaati kabul edilen bir kuldur. Düzenbaz, hileci, riyakar dosttan kurtuldun, ölmeden<br />
önce onun düzenini riyasını gördün.<br />
Eğer alemde halkın sana şu cefasını bilsen bu, sence gizli bir altın hazinesi sayılır.<br />
Halkı, sana karşı kötü huylu eder de sonunda çaresiz kalırsın, hepsinden yüz<br />
çevirirsin. Şunu iyice bil ki nihayet hepsi de düşman olacak, baş kesici hasım<br />
kesilecektir.<br />
Sen de mezarda tek Allah’dan “Yarabbi, beni tek bırakma” diye feryat edeceksin. Ey<br />
cefası vefalıların ahdinden güzel olan dost, vefalıların bal gibi vefaları da sendendir.<br />
Ey ambar sahibi, sözü aklından duy da buğdayını Allah yerine saç! Saç da hırsızdan da<br />
emin olsun, buğday bitinden de. Şeytanı, Şeytanın oğlu ile beraber çabuk öldür.<br />
Çünkü o, seni yoksullukla korkutup durmadadır. Ey erkek çakır kuşu, ceylan avlar gibi<br />
avla onu. Padişahın, muradına erişmiş yüce doğanı, ceylana avlanırsa ayıptır. Adam<br />
bu çeşit bir hayli öğüt tohumları ekti ama oğullarının yeri çoraktı bir fayda vermedi.<br />
Öğütçü, yüzlerce çalışıp çabalasa öğüdü duymak ve kabullenmek için dinleyende<br />
kabul edici kulak gerek. Sen yüzlerce lütuflarda bulunarak ona öğüt verirsin ama bu<br />
öğütün, onun kulağına bile girmez.<br />
Duymayan inatçı bir adam, yüzlerce söyleyeni aciz bırakır. Peygamberlerden daha<br />
öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır Nefesleri taşa bile tesir eder. Fakat dağ taş bile<br />
onların sözlerini duydu, sözleri dağa, taşa bile tesir etti de bahtı kötü kişinin bahtı<br />
açılmadı gitti.<br />
Bizlik benlik kaydına düşen gönüller, onların sözlerine karşı taştan da katı bir hal<br />
alırlar. Bir gönlün ıslah olmasına çare, insanı halden hale döndüren Allahnın ihsan ve<br />
lütfudur. Onun vergisine de kabiliyet şart değildir. belki kabiliyete sahip oluşa şart,<br />
onun lütuf ve ihsanda bulunmasıdır. Allah vergisi içtir, kabiliyet, deri.<br />
Şunu görsene: Musa’nın sopası ejderha olmada, avucu güneş gibi parlamada.<br />
Peygamberlerin aklımıza fikrimize sığmayan yüz binlerce mucizeleri, sebeplerden<br />
olmamıştır, Allah yaratması ile olmuştur. Yoklara kabiliyet nereden geliyor Kabiliyet,<br />
Allah işinde şart olsaydı hiçbir yok varlık alemine gelmezdi.<br />
Arayanlar için bu gök perdenin altında bir adettir koydu, sebepler ve yollar yarattı.<br />
Olan şeylerin pek çoğu o adete göre olagelir. Fakat bazı da olur ki kudret, o adeti<br />
yırtar, kaldırır. Hoşluk tatlılıkla adet, yol yordam koydu ama sonra da o adeti, o yolu<br />
yordamı yırttı, adına mucize dendi.<br />
Sebepsiz olarak bize yücelik gelmez. Gelmez ama kudret, sebebi kaldırmada aciz<br />
değil. Ey sebebe kapılan, sebepten dışarı uçma. Fakat sebebi yaratanı da abes<br />
sanmaya kalkışma. Sebebi yaratan Allah, ne dilerse yapar. Mutlak olan kudret,<br />
sebepleri de yırtar, ortadan kaldırır. Fakat arayan muradına erişsin diye çok defa,<br />
yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yaratır.<br />
Sebep olmasa mürit nasıl yol arasın Şu halde yolda sebeplerin görünmesi lazımdır.<br />
Bu sebepler, görüşlere perdedir. Çünkü her göz, onun sanatını görmeye layık değildir.<br />
Sebebi yırtacak bir göz gerek ki perdeleri kökünden çekip çıkarsın. Bu suretle de<br />
mekansızlık yurdunda sebepleri yaratanı görsün, çalışmayı, kazancı dükkânı saçma ve<br />
beyhude saysın. Her hayır ve şer, sebebini yaratandan gelir. Babacığım sebep ve<br />
vasıtalar.<br />
Bir zamancağız gaflet devri yürüyüp gitsin diye ana yolun üstünde toplanmış bir<br />
hayalden başka bir şey değildir.<br />
ADEM´İN YARATILIŞI<br />
Sanat sahibi Allah, hayra, şerre uğramak, sınamak üzere Adem’i yaratmak istediği<br />
zaman, özü doğru Cebrail’e “Yürü, yeryüzünden bir avuç toprak ödünç al” buyurdu.<br />
Cebrail hizmete bel bağlayıp alemlerin rabbinin emrini yerine getirmek üzere<br />
yeryüzüne geldi. O, buyruk kulu, yere el attı. Toprak, kendini çekti, çekindi.<br />
Dile gelip yalvarmaya, tek yaratıcı hürmetine beni bırak, yürü git, canımı bağışla. O<br />
yürük atının yularını çek benden. Benden yaratılacak insan, tekliflere uğrayacak,<br />
tehlikelere düşecek. Allah hakkı için beni bırak, alma. Allah seni seçti, Levih’teki<br />
bilgiyi sana gösterdi. O lütuf hakkı için vazgeç benden.<br />
Allah ihsanı ile meleklere hoca oldun. Daima Allah ile konuşmadasın.<br />
Peygamberlerinde elçisi olacaksın. Sen vahiy canının hayatısın bedeni değil. İsrafil<br />
bedenlere can verir, sen cana can verirsin. O yüzden İsrafil’den üstünsün. O, sür-ü<br />
üfürür, bedenlere can gelir. Senin nefesin mücerret gönüllere can bağışlar.<br />
Bedendeki canın canı, gönlün diriliğidir. Şu halde senin ihsanın, İsrafil’in ihsanından<br />
üstündür. Sonra Mikâil bedenlere rızk verir. Senin çalışmansa aydın gönlü rızk verir. O<br />
kile vergisiyle eteğini doldurmuştur. Senin rızkınsa kileye sığmaz.<br />
Kahır ve şiddet sahibi Azrail’den de üstünsün. Rahmetin, gazaptan fazla ve üstün<br />
olduğu gibi. Arşı bu dördü taşırlar. Sen bunların padişahısın. Hakikatte uyanıklık<br />
bakımından dördünün en yücesi en üstünüsün. Mahşer günü görürsün ki arşı sekiz<br />
melek taşır. O zaman sekizinin en üstünü yine sen olacaksın demeye başlar.<br />
Bu çeşit sayıp dökmeye, ağlayıp yalvarmaya koyuldu. Çünkü o, bundaki maksadın ne<br />
olduğunu anlamış, bundan bir koku almıştı. Cebrail utanç madeniydi. O antlar, yolunu<br />
bağladı. Yer, pek çok yalvardığı, antlar, yeminler verdiği için geri döndü, dedi ki: Ey<br />
kulların rabbi! Ben senin işinde serseri değildim. Fakat aramızda geçen şeyleri,<br />
söylenen sözleri sen daha iyi bilirsin. Adlarından bir adı andı ki ey her şeyi gören<br />
Allah, o adın korkusundan yedi gökte dönmesini terk eder durur.<br />
Utandım adından sıkıldım. Yoksa bir avuç toprak getirmek kolay bir şey. Sen<br />
meleklere öyle bir kuvvet vermişsin ki bu gökleri bile yırtarlar.<br />
Allah, Mikael’e “Sen yeryüzüne inde ondan aslan gibi bir avuç toprak kapıver” dedi.<br />
Mikael yeryüzüne gelip ondan bir avuç toprak kapacağı zaman, yeryüzü titredi,<br />
ağlamaya, yalvarmaya, gözyaşları dökmeye başladı. Gönlü yanarak yalvardı, kanlı<br />
gözyaşı dökerek ant verdi, dedi ki:<br />
Lütuf sahibi eşsiz Allah hakkı için ki seni, arşı taşıyan ulu melekler arasına kattı.<br />
Aleme rızk veren kilelerin memurusun, lütuf ve ihsan susuzlarına avuç,avuç su<br />
verirsin. Çünkü Mikail sözü kileden üremedir. Mikail rızk veren kilecidir. Bana aman<br />
ver, azat et beni. Bak kanlı gözyaşlarına bulandım da seninle öyle konuşuyorum.<br />
Melek, Allah merhametinin madenidir. Dedi ki: Şimdi ben şu yaranın üstüne nasıl tuz<br />
ekeyim Nitekim Şeytan da kahır madenidir. Adem oğullarından bu yüzden feryat<br />
eder.<br />
Yiğidim, merhamet, gazaptan fazladır, gazaba üstündür. Allah sıfatlarından lütuf,<br />
kahrın üstündedir. Kullarda onun huyundadır, tulumlar onun suyu ile doludur. O Allah<br />
Resulü, o sülük kılavuzu “İnsanlar padişahların dinindedir” demiştir.<br />
Mikail, din rabbinin tapısına, eli yeni boş olarak gitti. Dedi ki: Ey sırları bilen tek<br />
padişah, toprak ağlayıp inledi, yolumu bağladı benim. Senin yanında gözyaşının bir<br />
değeri vardır. İşitmezlikten gelemedim. Ahın feryadın sence yüce bir değeri var. O<br />
hukuku terk etmek elimden gelmedi. Sence yaşlı gözün pek değeri var. Artık ben,<br />
nasıl inat edebilirdim<br />
Kul, günde beş kere namaza gel, feryat et diye davet edilir. Müezzinin “Haydi felaha”<br />
demesi yok mu O felah, bu ağlayış bu sızlanıştır.<br />
Sen kimi dertle hasta etmek istersen onun gönlüne ağlayış yolunu kapatırsın. Bu<br />
suretle de defeden olmaz, bela gelip çatar. Çünkü sızlanma şefaatçisi bulunmaz.<br />
Birisini beladan kurtarmak istersen gönlüne sızlanmayı getirirsin. Kuran’da şiddetli<br />
azaba uğrayan ümmetler hakkında dedin ki: O anda ağlayıp sızlanmadılar ki bela<br />
onlardan dönüp savuşsun. Gönülleri katı olduğundan suçları kendilerine ibadet<br />
görünüyordu. İnatçı kendisini suçlu bilmedikçe nasıl olur da gözleri yaşarır ağlar<br />
Yunus peygamberin kavmine bela gelip çattı. Gökten ateş dolu bir bulut ayrıldı.<br />
Yıldırımlar saçıyor, taşları yakıyordu. Gök gürlemekte, benizleri sararmaktaydı.<br />
Onların hepsi damlardaydı. Vakit geceydi. Gök yüzünden gelen bu bela, gece vakti<br />
gelip çatmıştı. Hepsi damlardan aşağı indi. Başlarını açıp ovanın yolunu tuttular.<br />
Analar evlatlarını kendilerinden ayırdılar. Hepsi feryat figana, çığrışıp ağlaşmaya<br />
koyuldu.<br />
O kavim, akşam namazından seher vaktine kadar başlarına toprak serptiler. Hepsi<br />
avaz,avaz ağlaşıp yalvardılar. O inatçı kavme Allah acıdı. Ümitsizlikten, sabırsız ah ve<br />
feryattan sonra yavaş,yavaş bulut dağılmaya başladı.<br />
Yunus peygamberin hikayesi uzun ve etraflıdır. Halbuki toprağı anlatma ve feyiz<br />
verme zamanı. Hasılı ağlayıp sızlanmanın Allah yanında değeri vardır. Ağlayıp<br />
sızlanmada ki değer nerede var<br />
Ey ümit hemen kalk belini sıkıca bağla. Kalk ey ağlayan daima gül. Çünkü ulu Allah<br />
üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanları ile bir tutmaktadır.<br />
Allahmız bunun üzerine İsrafil’e, yürü dedi, avucunu toprakla doldur gel. İsrafil<br />
yeryüzüne geldi ama toprak, ağlayıp inlemeye başladı.<br />
Dedi ki: Ey sür meleği, ey hayat denizi! Ölüler senin nefeslerinle dirilir. Sür-e öyle bir<br />
kuvvetli üflersin ki halk, çürümüşken dirilir, mahşere gelir, o ovayı doldurur. Sür-ü<br />
üfler, haydin ey Kerbela şehitleri, kalkın! Ey ölüm kılıcı ile helak olanlar, dallar,<br />
yapraklar gibi topraktan baş kaldırın dersin. Senin merhametin ve o tesirli nefesin<br />
yüzünden şu alem,, dirilerle dolar. Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Sen arşı<br />
taşımaktasın, ihsan ve lütufların kıblesisin. Arş, ihsan ve adalet madenidir. Onun<br />
altıdan yargılamalarla dolu dört tane ırmak akmaktadır. Süt, ebedi olan bal, şarap ve<br />
akar su ırmakları. Bunlar arştan cennetlere giderler. Alemde o ırmaklardan çok az bir<br />
şey görünür.<br />
Gerçi o dört ırmağın burada görünen cüzleri bulanıktır ya. Neden Acı yokluk<br />
zehrinden. O dört ırmaktan şu kara toprağa bir yudumcuk serptiler de bir fitnedir<br />
kopardılar. Bu suretle aşağılık kişiler, onların aslını arasınlar, bunu dilediler. Fakat<br />
adam olmayanlar bunlara kani olup gittiler.<br />
Allah çocukları beslemek, yetiştirmek için sütü verdi, her kadının göğsünü bu süt<br />
ırmağına kaynak yaptı. Şarap ırmağını, gamı defetmek, düşünceyi gidermek ve insana<br />
kuvvet ve cesaret vermek için üzümden akıttı. Bal ırmağına da arının için kaynak etti,<br />
o ırmağı bedendeki hastalıkları gidermek için akıttı. Suyu da temizlenmek ve içip<br />
kanmak için herkese ihsan etti. Bu suretle de bunları görüp asıllarını izlemeni diledi.<br />
Fakat ey herzevekil, sen bunlara kani oluverdin.<br />
Şimdi toprağın başından geçenleri dinle. Bak, o kudret sahibi İsrafil’e ne efsunlar<br />
okuyor. İsrafil’e karşı suratını ekşitti, yüzlerce şekilde yalvarıp yakardı. Ululuk ıssı<br />
pak Allah hakkı için dedi, bana bu kahrı helal görme. Ben bu işten bir koku alıyorum,<br />
kafama bir kötü şüphedir girdi.<br />
Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Çünkü hüma kuşu, hiçbir kuşu incitmez. Ey<br />
dertlilere şifa ve rahmet olan melek, sen de o iki kişinin yaptıklarını yap.<br />
İsrafil, çabucak padişahın tapısına döndü, özür getirdi olanları anlattı. Dedi ki:<br />
Yarabbi, görünüşte toprağı al diye emrettin ama içine onun aksini ilham ettin.<br />
Kulağıma, toprağı al dedin, aklıma da bunun aksini emrettin. Rahmet gazaptan<br />
fazladır, üstündür, üstün geldi ey işleri eşsiz, örneksiz olan ve iyi işler işleyen Allah.<br />
Allah, Azrail’e “Çabuk git, o hayallere kapılmış toprağın halini gör. O arık zalimi bul,<br />
hemen bir avuç torak al, gel” dedi. Kaza ve kader çavuşu Azrail, buyruğu yerine<br />
getirmek üzere toprak yuvarlağına geldi. Toprak adeti veçhile yine feryada, ant<br />
vermeye başladı. Bir çok yeminler verdi.<br />
“Ey has kul, ey arşı taşıyan, ey arşta da, ferşte de emrine itaat edilen! Tek ve<br />
merhametli Allah’nın rahmeti hakkı için git. Sana lütuflarda bulunan Allah hakkı için<br />
git. Kendisinden başka tapılan bulunmayan, huzurunda kimsenin ağlayıp sızlanması<br />
ret edilmeyen padişah hakkı için” dedi.<br />
Fakat Azrail dedi ki: Bu afsunla gizli, aşikar buyruk sahibi olandan yüz çevirmem ben.<br />
Toprak, O, ilim sahibi olmayı da emretti. İkisi de emir. Bilgi yolu ile lütfet de halim ol,<br />
o emri tut dedi ama, Azrail, O, ya tevildir, ya kıyas. Apaçık emirde öyle tevile, kıyasa<br />
az uy. Kendi düşünceni tevil etsen daha iyi. Başka hiçbir emre benzemeyen bu açık<br />
emri tevil etmekten daha yeğ. Yalvarmana içim yanıp durmada. Acı gözyaşlarından<br />
gönlüm kanla doldu. Merhametsiz değilim, hatta o üç temiz melekten daha<br />
merhametliyim ben, senin derdinle dertleniyorum. Ben bir yetime tokat atsam, halim<br />
bir adam da ona tatlı bir şey verse, bu tokat onun tatlısından daha hoştur. Eyvah eğer<br />
o tatlıya kanarsa.<br />
Feryadından ciğerim yanıyor. Fakat Allah, bana başka bir çeşit lütuf öğretmede. Gizli<br />
lütuf, kahırlar içindedir; değer biçilmez akıkin pislik içinde oluşu gibi. Allah’nın kahrı,<br />
benim hilmimden yüz kat iyidir. Allah’dan canını esirgemek can çekişmektir. Onun en<br />
kötü kahrı, iki alemin de hilminden iyidir. Ne güzeldir alemlerin rabbi ve ne iyidir onun<br />
yardımı.<br />
Onun kahrında lütuflar gizlidir; onun uğrunda can vermek, adamın canına canlar<br />
katar. Kendine gel de kötü zannı ve azgınlığı bırak. Madem ki Allah gel diyor, başını<br />
ayak yap da koş. Onun gel demesi, insana yücelikler verir; sarhoşluklar, eşler,<br />
yaygılar bağışlar. Ben o yüce emri hiç, ama hiçbir suretle tevil edemem.<br />
Dertli toprak bütün bunları duydu. Fakat o kötü zan, kulağına küpe olmuştu, ondan<br />
vazgeçmedi. Aşağılı toprak tekrar başka bir çeşit yalvarmaya, sarhoş gibi secde<br />
etmeye başladı.<br />
Azrail dedi ki: Yeter, artık bundan fazlası yok. Hem benden sana ziyan da gelmez.<br />
Ben, istersen sana başımı, canımı rehin vereyim. Yalvarmayı düşünme, artık o<br />
merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma da. Ben emir kuluyum,<br />
emri terk edemem. Onun emri, denizden toz koparır. O kulağı, gözü, başı, yaratan<br />
Allah’nın emrinden başka kendiliğimden ne bir hayır dilerim, ne bir şer.<br />
Kulağım onun sözünden başka söze sağır. O, bana tatlı canımdan da değerli. Can,<br />
ondan geldi, o candan değil. O, bedavaca yüz binlerce can verir. Can nedir ki kerem<br />
sahibinden esirgeyeyim Pire de nedir ki onun yüzünden yorganı yakayım Ben, onun<br />
hayrından başka bir hayır bilmem. Ondan başkasına sağırım, dilsiz, körüm. Ağlayıp<br />
inleyenlere karşı kulağım sağır. Onu elinde bir mızrak gibiyim ben.<br />
Ahmakçasına mızraktan merhamet umma, mızrağı elinde tutan padişahtan um.<br />
Mızrağa, kılıca nasıl yalvarabilirsin Onlar, o yüce kişinin elinde tutsaktır. O,<br />
sanatkarlıkta Azer’dir, bense putum. Benden ne alet yaparsa o aletim ben. Beni kadeh<br />
yaparsa kadeh olurum, hançer yaparsa hançer. Çeşme yaparsa su veririm, ateş<br />
yaparsa ziya. Yağmur yaparsa yağar, harmana feyiz ve bereket veririm, ok yaparsa<br />
bedene saplanırım. Yılan yaparsa zehirlerim, yardım ederse hizmette bulunurum. Ben<br />
iki parmağın arasındaki kalem gibiyim. İbadet safında müterreddit değilim.<br />
Azrail toprağı söze tuttu; o sırada o köhne topraktan bir avuç kaptı. Yeryüzünden<br />
sihirbazca bir avuç toprak aldı, halbuki toprak, sözle meşguldü, ondan haberi bile<br />
olmadı. O bir avuç toprağı yeryüzünün rızası olmadan aldı, kaçmak isteyen, ayakları<br />
gerisin geriye giden çocuğu nasıl zorla mektebe götürürlerse öylece Allah tapısına<br />
götürdü.<br />
Allah dedi ki: Apaydın bilgim hakkı için seni bu halkın celladı yapacağım. Azrail dedi<br />
ki: Yarabbi, halk bana düşman olur. Halkın ölüm çağında boğazını sıktım mı herkes<br />
bana düşman kesilir. Yüce Allahm, reva görür müsün halk benden nefret etsin, bana<br />
düşman olsun<br />
Allah dedi ki: Ben, sıtma ve humma, kulunç, yaralanma, gibi öyle sebepler yaratırım<br />
ki, onlar gözlerini senden çevirirler, o hastalılara, o sebeplere üç kat sarılırlar, yalnız<br />
onları görürler.<br />
Azrail, “Yarabbi, Yüce Allahm, öyle kullarında vardır ki onlar, sebepleri yırtarlar.<br />
Gözleri sebeplerden geçer, senin ihsanınla perdeleri aşar. Hal göz doktorundan birlik<br />
sürmesini çekerler de illetten de kurtulurlar sebepten de. Ne hummaya bakarlar, ne<br />
kulunca, ne basura, be sebeplere hiç önem vermezler. Çünkü bu illetlerin her birinin<br />
devası vardır. Deva kabul etmeyen illet kaza ve kaderdir.<br />
Bil ki her hastalığın mutlaka bir devası vardır. Soğuk illetinin devası nasıl kürk<br />
giymekse. Fakat Allah, bir adamı dondurmayı murat ederse soğuk, yüz tane kürk<br />
giyse yüzünden de tesir eder. Bedeni öyle bir titremeye başlar ki, ne elbiseyle ısınır ne<br />
evle.<br />
Kava ve kader geldi mi doktor aptallaşır. O ilaç da fayda verme hususunda yolunu<br />
şaşırır. Ahmakları avlayan bu sebepler, nasıl olur da can gözü açık olanın anlayışına<br />
perde olur Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer-i<br />
görür” dedi.<br />
Allah dedi ki: Aslı bilen kişi, nasıl olur da arada seni görür Kendini halktan gizledin<br />
ama sırları apaydın görenlerce sen de bir perdesin. Onlara ecel, şeker gibi tatlı<br />
gelirken artık gözleri dünya devlet ve ikbaline sarhoş olur mu<br />
Onlarca bedene ait olan ölüm, acı değildir. Çünkü onlar, kuyudan, zindandan çayırlığa,<br />
çimenliğe gidiyorlar. Bu ıstıraplarla dolu alemden kurtuluyorlar. İnsan bir hiçin<br />
kayboluşuna ağlar mı Padişaha mensup birisi zindanın burcunu yıksa zindandakinin<br />
gönlü, ona incinir mi Yazık, şu mermer taşı kırdı da canımızı, ruhumuzu hapisten<br />
kurtardı.<br />
O güzelim mermer, o yüce taş, zindanın burcuna ne yakışıyordu, ne de güzel<br />
uymuştu. Nasıl oldu da kırdı, beni de hapisten kurtardı Bu suca karşılık elini kırmalı<br />
onun der mi Hapisten çıkarılıp dar ağacına götürülen kişiden başka hiçbir mahpus<br />
böyle saçma bir söz söylemez. Birisine, yılan zehrinden kurtarıp şeker verseler bu hal,<br />
o adama hiç acı gelir mi Can beden kavgasından kurtulur. Beden ayağı olmaksızın<br />
gönül kanadıyla uçmaya başlar.<br />
Hani zindanın kuyusuna hapsedilen adamın uyuyup rüyasında gül bahçesini görmesi<br />
gibi. Bu adam der ki: Allahm, beni bedene döndürme de şu gül bahçesinde bir salınıp<br />
gezineyim. Allah da duan kabul edildi, dönme der. Doğrusunu Allah daha iyi bilir ya.<br />
Bu çeşit rüya bir bak ne hoştur. Adam, ölümünü görmeden cennete gitmede.<br />
Artık hiç o adam, uyanmaya hasret çeker, kuyunun dibinde zincirlere, bukağılara<br />
vurulmuş olarak yaşamayı arzu eder mi İnanmışsan artık savaş safına gel ki senin<br />
meclisin gökyüzündedir. Yüzlerce ulaşma ümidiyle kalk, ey kul, mihrap önündeki<br />
mum gibi dinlen. Başı kesilmiş mum gibi bütün gece arayıp isteme yüzünden ağla,<br />
gözyaşları dök, yan dur. Yemekten, içmekten ağzını yum, gök sofrasına koş. Her an<br />
ümidini gök yüzüne bağla. Gökyüzü havası ile söğüt gibi titre.<br />
Sana anbean gökten su ve ateş gelip durmada. Rızkını arttırmadadır. Seni de oraya<br />
götürürse şaşma. Aczine bakma isteğine bak. Çünkü bu istek, sende Allahnın bir<br />
emanetidir. Her isteyen kişinin istenmesi yerindedir. Çalış da bu istek artsın. Bu<br />
suretle de gönlün şu ten kuyusundan çıksın. Halk, filan yoksul öldü desinler, sen de a<br />
gafiller diriyim ben. Bedenim yapayalnız yatmış, uyumuş ama sekiz cennet de<br />
gönlümde açılmış de.<br />
Can. gül ve neşrin içinde uyuduktan sonra beden, şu pislikte kalmış Ne gam! Uyumuş<br />
canın bedenden ne haberi var O, ister gül bahçesinde uyusun, ister külhanda. Can, şu<br />
su rengindeki alemde “Keşke kavmim, Rabbim beni ne yüzden yargıladı, bilseydi”<br />
diye nara atmada.<br />
Can, şu bedensiz yaşamayı istemezse peki, gökyüzü kimin sayvanı olacak Canın,<br />
bedensiz yaşamayı dilemezse “Rızkınız gökyüzündedir” nimeti, kimin kısmeti olacak<br />
Bu kaba rızk kırıntılarından kurtulursan yüce ve latif rızklara nail olursun. O manevi<br />
rızktan binlerce okka yemek yesen yine pak ve tüy gibi hafif olarak gidersin. O yemek,<br />
sen de ne yel yapar, ne kulunç, ne de mide ağrısı verir. Az yersen karga gibi aç<br />
kalırsın, çok yersen geğirmeye başlar, imtila olursun.<br />
Az yersen huyun kötüleşir, kabalaşır, nobranlaşırsın. Çok yersen bedenin imtilaya<br />
müstahak olur. Fakat Allah taamından, o lezzetli rızktan denizler kadar ye, yine de<br />
gemi gibi yürü yüz. Oruca sarıl, sabret, orucu terk etme, her an Allah rızkını bekle.<br />
Çünkü o işi gücü güzel Allah, bekleyenlere hediyeler verir. Tok adam ekmek<br />
beklemez. Ekmeği yiyeceği ister er gelsin ister geç. Aç adam daima nerede der durur.<br />
Açlıkla bekler, araştırır. Beklemezsen o yetmiş kat devlet ve ikbal nevalesi sana<br />
gelmez. Babacığım yüceler yemeğini ercesine bekle,bekle. Her aç nihayet bir yiyecek<br />
bulur. Devlet güneşi elbette ona vurur.<br />
Himmet sahibi misafir, az yemek yerse sofra sahibi, ona daha güzel yemek getirir.<br />
Yalnız yoksul ve nekes olan sofra sahibi başka, ona söz yok. Kerem sahibi rızk<br />
vericiye kötü zanda bulunma.<br />
Ey dayanılan, güvenilen er, bir dağ gibi başını kaldır da güneşin ilk ışığı sana vursun.<br />
Baksana o oturaklı yüce dağın tepesi de seher güneşini bekleyip durmada.<br />
Biri ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı demedeydi. Bir başka biri<br />
de dedi ki: Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya hiçbir şeye yaramazdı.<br />
Ovaya yığılmış, dövülmeden öylece bırakılmış bir harmana benzerdi. Halbuki sen asıl<br />
ölümü dirilik sandın, tohumu çorak yere ektin. Yalancı akıl, her şeyi aksi görür, diriliği<br />
de ölüm sanır a ahmak!<br />
Ey Allah, sen bize her şeyi, o hile yurdunda nasılsa öylece göster. Hiçbir ölü, öldüğüne<br />
hayıflanmaz, azığın azlığına hayıflanır. Yoksa ölün, bir kuyudan ovaya, devlete,<br />
yaşayışa ve genişliğe çıkar. Bu yas konağından, şu daracık deve yatağından geniş bir<br />
ovaya geçer. Orası doğruluk makamıdır, yalan sayvanı değil. Orada hususi bir şarap<br />
vardır, adam onunla sarhoş olur ayranla değil.<br />
Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Allahdır. Ateşe tapanların<br />
mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Aydın bir suretle yaşamadıysan, bir iki<br />
nefeslik ömrün kaldı bari ercesine öl!<br />
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Sür-ün<br />
üfürülmesi, pak Allah’nın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir. Herkesin<br />
canı, sabahleyin kalkınca nasıl aklımız başımıza gelirse tıpkı öyle, kendi bedenine<br />
girer. Can, kıyamet günü, kendi bedenini tanır, define gibi kendine mahsus olan o<br />
yıkık yere girer. Her can. kendi bedenini tanır, o bedene girer. Kuyumcunu canı, nasıl<br />
olurda terzinin bedenine girer Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer,<br />
zulmedenin canı, zulmedenin bedenine.<br />
Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa Allah bilgisi de bedenleri<br />
tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.<br />
Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl<br />
tanımaz Ey Allah’a sığınan, sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeride var ondan<br />
kıyas et. Can, nasıl toprağa uçarsa amel defteri de sağa, sola öyle uçar.<br />
İyiliğe kötülüğe dair dün ne yaptıysa onların yazılı olduğu nekeslik ve cömertlik<br />
defterini, insanın avucuna koyarlar. Seher çağı uykudan uyandı mı o hayır ve şer, ona<br />
gelip çatar. Riyazatı huy edinmişse uyandığı zaman yanına o gelir. Dün, hamlık etmiş,<br />
kötülükte, azgınlıkta bulunmuşsa sol yanından verilen defteri, yas mektubuna döner.<br />
Dün, temiz, kötülükten çekingen ve dindar olarak yaşamışsa uyanınca değerli inciyi<br />
elde eder. Bizim uykumuz ve uyanmamız, ölümle mahşere iki tanıktır. Küçük haşir<br />
büyük haşri gösterir; küçük ölüm, büyük ölümü aydınlatır.<br />
Fakat bu defter, hayalidir, gizlidir. Büyük haşirde o defter meydana çıkar. Bu hayal,<br />
burada gizlidir, eseri görünür. Fakat bu hayal, orada suretlere bürünür. Mühendise<br />
bak yere tohum eker gibi gönlüne bir ev yapma hayali kor. O hayal, dışarıda zahir<br />
olur, adeta yerden tohum biter gibi.<br />
Gönülde yurt tutan her hayal, mahşer gününde bir surete bürünecektir. Mühendisin<br />
gönlünde kurduğu hayali, tohum bitirme kabiliyetindeki bir yere ekilmiş, orada bitmiş<br />
mahsul tut. Bu iki mahşeri hulâsa etmeden maksadım bir kısastır, inananların bundan<br />
hisse almasıdır. Kıyamet gününün güneşi doğdu mu çirkin, güzel herkes yerden<br />
derhal kalkar. Herkes kaza ve kader divanına koşar, geçer para da potaya girer, kalp<br />
para da.<br />
Geçer para neşelenerek, nazlana,nazlana kalp para, yanıp eriyerek. Anbean sınamalar<br />
gelmede, bedende gönül sırları görünmede. Kandil nasıl suyla yağla görünür,<br />
aydınlanıp meydana çıkarsa, yahut toprak, nasıl mahsul verir, sırlarını meydana korsa<br />
öyle. Baharın eli, soğanı, safranı, haşhaşı çıkarır, kışın sırrını nasıl meydana korsa<br />
öyle.<br />
Biri “Biz Allahdan çekinenleriz” diye yemyeşil, öbürü menekşe gibi başı aşağıda.<br />
Tehlikeye uğrama korkusu, gönle yerleşmiş, bu yüzden kaynaklat kaynama da, on<br />
tane dere olmada. Gözler, defterler sol yandan gelmesin diye açılmış, bekleyip<br />
durmada.<br />
Amel defterinin sağdan verilmesi kolay iş değil. Bunun için gözler sağı solu<br />
gözlemede. Derken bir kulun eline kapkara, suçlarla kötülüklerle dolu bir defter<br />
verilir. İçinde ne bir hayır var, ne bir iyi işte bulunma. Ancak doğru özlülerin gönlünü<br />
incitme var. Baştan ayağa kadar kötülükle, suçla, yol ehline çaldığı ıslıklarla, onlarla<br />
ettiği alaylarla dopdolu. Hileleri, hırsızlıkları, Firavunlar gibi ben, biz demeleri, defteri<br />
kaplamış. O kötü amelli kul, defterini okudu mu analar ki zindandan başka göçecek<br />
yer yok. Suç meydanda özür yolu bağlı. Artık hırsızlar gibi darağacına yürümeye<br />
başlar. O binlerce delili, o binlerce kötü sözü, pis bir çivi gibi ağzını kapatmış.<br />
Üstünde, evinde, çaldığı şeyler çıkmış, okuduğu masal dinlenmez olmuş. Cehennem<br />
zindanına doğru yürümeye koyulur. Çünkü ateşten kaçmasına imkan yok. Melekler de<br />
memurlar gibi önüne ardına düşerler. Evvelce gizliydiler şimdi asesler gibi meydana<br />
çıkarlar. Onu, yürü ey köpek, samanlığına gir diye sürerler, ellerindeki mızraklarla<br />
dürterler. O, her yol başında ayağını sürür, belki o kuyudan kurtulurum ümidine<br />
düşer. Bekleyerek durur, susar, bir ümide kapılıp yüzünü geriye çevirir. Güz<br />
yağmurları gibi gözyaşı döker, ümidi kurumuştur, ondan başka elinden ne gelir<br />
Her an yüzünü geriye çevirir, Allah’nın mukaddes tapısına yönelir. Derken Allah’dan<br />
“Ey nur ülkesinin melekleri, ona ey iyi huylardan çırılçıplak tembel” deyin.<br />
Ey şer madeni, ne bekliyorsun A şaşkın neden yüzünü geriye çeviriyorsun İşte<br />
defterin, eline gelen defter a Allah inciten a Şeytana tapan! Yaptığın şeylerin yazılı<br />
olduğu defteri gördün ya. Ne bakıyorsun artık, yaptığının cezasını gör. Beyhude yere<br />
emekleyip duruyorsun Böyle bir kuyuda aydınlık ümidi nerede<br />
Ne görünüşte bir ibadetin var, ne içinde gizli bir iyilik niyeti. Ne geceleri münacatta<br />
bulundun, namaz kıldın; ne gündüzleri haramdan çekindin oruç tuttun! Ne kimseyi<br />
incitmemek için dilini tuttun, ne ibretle önüne ardına baktın. Önünde ölüm anlayışı ile<br />
can çekişmeden, ardında dostlarının ölümünden başka ne var ki<br />
Ne zulmünle yana yakıla coşarak bir tövbe ettin, ne ağlayıp sızlandın ey buğday<br />
gösterip arpa satan adi adam!terazin eğriydi azgındı. Artık mükafat terazisinin doğru<br />
olmasını neye beklersin Hıyanette eksik tartmada adeta sol ayak kesilmiştin, nasıl<br />
olur da terazin sağ yanından gelir A boyu bükülmüş, mükafat ve mücazat, gölge<br />
gibidir, elbet gölgen de önüne iki büküm düşecek. Allahdan bu çeşit sert hitaplar gelir.<br />
Öyle ki bu sözleri dağ duysa kamburlaşır.<br />
Kul der ki: Yarabbi, buyurduklarının yüz misli kötüyüm, yüz misli kötüyüm, yüz misli<br />
kötü. Sen kötülüklerimi hilminle örttün, yoksa yaptığım fenalıları bilirsin. Fakat kendi<br />
savaşımı, hayır ve şerden öte olan işlerimi, küfrümü, yolumu yordamı mı, aczimle<br />
sana yalvarışımı, benim, benim gibi yüzlerce kulun hayalini bir yana bırakalım.<br />
Ancak senin lütfuna ümit bağladım. Benim doğru oluşum, yahut inatçılığım şöyle<br />
dursun. Ey garezsiz kerem sahibi, karşılıksız olan lütfuna, ihsanına ümit bağlamışım.<br />
Onun için kendi işime bakmıyorum, geri dönüp senin kayıtsız şartsız keremine<br />
bakıyorum. O ümitle yüzümü geri çevirdim. Ben yokken varlığımı sen verdin.<br />
Bedavaca bana varlık elbisesi bağışladın. Ben daima buna güveniyordum.<br />
Kul kendi suçunu ihsanını sayınca Allah ihsanı ile Allah bağışlaması gelip yetişir. Der<br />
ki: Ey melekler, onu tekrar bana getirin, çünkü gönül gözü rica ve niyazda. Ben de<br />
aldırmayayım da onu azat edeyim, o hatalara bir kalem çekivereyim. Bir şeye<br />
aldırmamak, birinin iyiliğinden, kötülüğünden kendisine ziyan gelmeyen kişiye<br />
mübahtır.<br />
Keremimizden hoş bir ateş yakalım da az çok, hiçbir suçu kusuru kalmasın. Öyle bir<br />
ateş yakalım ki yalımındaki değersiz kıvılcım bile suçu da yaksın, cebri de, ihtiyarı da.<br />
İnsan ağırlıklarının bulunduğu yere bir yalım salalım da dikeni ruhani bir gül bahçesi<br />
haline getirelim.<br />
Biz dokuzuncu kat gökten “Sizin işinizi düzeltir” kimyasını gönderdik. Artık o ebedi ve<br />
daimi nur karşısında insanlar babasının debdebesi ve ihtiyarı nedir ki Onun söyleyen<br />
dili, bir et parçası, gören gözü bir et lokması. Duyan kulağı, iki parça kemikten,<br />
anlayan kalbi iki katra kanan ibaret.<br />
Sen pisliklerle dopdolu bir kurtcağızsın. Fakat cihana bir gürültü saldın. Meniden<br />
yaratıldın, benliği bırak. Ey Eyaz, çarığı hatırla.<br />
EYAZ´IN DEFİNESİ<br />
Eyaz, pek akıllı, fikirli olduğundan postu ile çarığını bir odaya asmıştı. Her gün o boş<br />
odaya gider, kendi kendisine ululanma derdi, işte çağırın şu. Padişaha onun bir odası<br />
var dediler, oraya biriktirdiği altınları, gümüşleri altın küplerini koymuş. Kimseyi<br />
oraya sokmuyor. Daima kapısını kapalı tutuyor.<br />
Padişah dedi ki: Tuhaf şey. O kölenin bizden gizlediği nedir ki acaba Bir beye, oraya<br />
git, gece yarısı kapıyı aç. Odaya gir. Ne bulursan yağma et, sırrını da kapı yoldaşlarına<br />
aç. Bizden bu kadar ikramlar gördüğü, sayısız lütuflarımıza nail olduğu halde<br />
hasisliğinden altın gümüş biriktiriyor ha!<br />
Vefa gösterme de seviyorum demede, coşup köpürmede. Hey gidi buğday gösterip<br />
arpa satan hey! Sevgide dirilik bulana kulluktan başka her şey haramdır, dedi.<br />
Gece yarısı o bey, otuz tane güvenilir adamla Eyaz’ın odasını açmaya gitti. Bunca yiğit<br />
meşaleler yakmışlar, sevinerek odaya gidiyorlar. Padişahın emri bu. Odayı açacak,<br />
altın torbalarını alacağız diyorlardı. Onların birisi hey gidi hey diyordu, altın da nedir<br />
akik, lâl ve inciden haber ver.<br />
Çünkü padişah mahzeninin en has kulu o. Hatta bu güz o padişaha can mesabesinde.<br />
Böyle bir sevgiye karşı yakutun, lâl-in akikin sözü mü olur<br />
Padişahın ondan şüphesi yoktu. Sınama için bir latifeye girişmişti. Onu her türlü<br />
gıllugıştan temiz biliyordu. Fakat yine de vehmimden gönlü titriyordu. Allah esirgesin<br />
diyordu, ya böyle bir şey çıkarda bundan incinirse. Utanmasını hiç istemem. Bunu<br />
yapmamıştır ya, yapsa bile pekala yapmış. O benim sevgilim, ne dilerse yapsın!<br />
Sevgilimin yaptığını ben yaptım demektir. Ben perdeyim ama hakikatte o benden<br />
ibarettir, ben de oyum.<br />
Sonra ondan diyordu, bu çeşit huylar ne kadar uzak. Bu saçma bir söz beyhude bir<br />
hayal. Eyaz’ın böyle bir şey yapmasına imkan yok. Çünkü o bir deniz ki dibini<br />
görmenin imkanı bulunmaz. Yedi deniz de o denizin bir katrası. Bütün varlık onun<br />
dalgasından bir damla. Bütün temizlikleri o denizden elde ederler. Katraları<br />
teker,teker birer sırça yapan sanatkar. O padişahlar padişahı, hatta padişahlar<br />
meydana getiren o. Yalnız kötü göz deymesin diye adı Eyaz olmuş.<br />
Kötü öz şöyle dursun, iyi gözler bile onu nazarlar. Çünkü güzelliğinin haddi yok,<br />
elbette kıskanacaklar. Gökler kadar geniş bir ağız isterim ki o meleklerin bile<br />
kıskandıkları güzeli öveyim. Hatta bu çeşit bir ağza sahip olsam, yahut bunun yüz<br />
misli geniş bir ağız elde etsem yine de feryat-ü figan o ağza sığamaz.<br />
Fakat ey dayandığım dost, bu kadar da söylemesem gönül sırçası, zayıflığından<br />
çatlayacak. Gönül sırçasını pek nazik gördüm de biraz teskin edebilmek için nice<br />
cüppeler yırttım.<br />
Güzelim; ben her ay başı mutlaka üç gün deli olurum. Kendine gel bu gün o üç günün<br />
ilki. Bu gün zafer günü firüze günü değil. Padişahın derdine düşen her gönle anbean<br />
ay başı var. Deli oldum da Mahmut’un hikayesiyle Eyaz’ın vasıflarını söyleyemedim<br />
kaldı gitti işte.<br />
Çünkü film rüyaya Hindistan’ı gördü. Köy harap oldu, haraçtan ümidini kes. Aklım<br />
fikrim zayi olduktan sonra nasıl nazım düzebilir, kafiyeye riayet edebilirim Dertlerle<br />
deliliğim bir değil ki. Bende delilik içinde delilik var, delilik içinde delilik. Yoklukta<br />
varlığı göreli bedenim gizli işaretlerden eridi bitti.<br />
Ey Eyaz aşkınla kıla döndüm, hikayeyi söylemeden kaldım, artık sen benim hikayemi<br />
söyle. Ben aşkla senin hikayeni çok söyledim. Artık ben hikayeye döndüm, sen benim<br />
hikayemi oku. Ey uyduğum zat, zaten okursun, ben okuyamam. Ben Tur dağına<br />
benzerim, sen Musa’sın bu da ses. Biçare dağ söz nedir, ne bilsin Dağ, bomboştur,<br />
sözü Musa bilir. Dağ bilse,bilse kadrince bilir. Beden ruh letafetinden çok az bir şeye<br />
maliktir.<br />
Ten hesaplarsan usturlaba benzer, güneşe benzeyen ruhun bir delilidir. Gözü iyi<br />
görmeyen müneccimin usturlaba müracaatı zaruridir. Güneşi usturlapla hesaplaması<br />
lazımdır ki güneşin nerede bulunduğundan bir koku alsın. Doğruyu usturlapla arayan<br />
can, gökyüzünü ve güneşi ne kadar bilebilir Sen göz usturlabı ile bakıp gördükçe<br />
alemi pek dar görürüsün. Sen alemi gözünün alabildiği kadar görebilirsin. Halbuki<br />
alem nerede, sen neredesin Niye bıyığını buruyorsun ya Ariflerin bir sürmesi vardır,<br />
onu ara da dereye benzeyen şu gözün deniz kesilsin.<br />
Zerrece aklım fikrim varsa bu ne sevdadır, bu ne dağınık söz Aklım, fikrim başımda<br />
yoksa benim bunda ne günahım var Benim günahım yok ama aklımı alan sevgilinin<br />
de günahı yok. Bütün akılların aklı onun huzurunda ölüp gitmede.<br />
Ey akıllara fitne salan, onları hayran eden, akılların senden başka sığınacağı yer yok.<br />
Beni çıldırttığın demden beri aklı hiç arzulamadım. Beni süsleyip bezediğin zamandan<br />
beri güzelliğe hiç haset etmedim. Senin sevdana düşüp çıldırmam hoş ve iyi değil mi<br />
Allah sana hayırlar versin, evet iyi de!<br />
O ister Arapça söylesin ister Farsça. Nerede bir kulak nerede bir akıl ki o sözleri<br />
anlasın. Onun şarabı, her aklın harcı değil. Onun küpesi her kulağın oyuncağı değil.<br />
Bir kere daha delicesine geldim işte. Yürü, yürü ey can, çabuk bir zincir getir. Fakat<br />
sevgilimin zülfünden başka iki yüz tane zincir olsa kırarım ha.<br />
Yine Eyaz’ın aşk hikayesine dön. Çünkü o hikaye sırlarla dopdolu bir hazinedir. Her<br />
gün o güzelim odaya çarığını postunu görmeye giderdi. Çünkü varlık, insanı<br />
adamakıllı sarhoş eder, aklını başından alır, utancını gönlünden. Önce gelenlerden<br />
nice yüz binlerce taifeyi varlık sarhoşluğu, bu geçitte yere yıktı.<br />
İblis de neden Adem benden üstün olsun ki deyip Azazil kesildi. Ben hem hocayım<br />
hem hoca oğlu. Yüz binlerce hünere kabiliyetim var, her şeyi yapabilirim. Hüner ve<br />
marifette kimseden aşağı değilim ki hizmet etmek üzere düşmanın önünde ayak üstü<br />
durayım.<br />
Ben ateşten doğdum, o balçıktan. Ateşe karşı balçığın ne değeri vardır ki Ben alemin<br />
en ulusu, zamanın övünülecek kişisiyken o vakit o neredeydi Dedi.<br />
Şeytanın can ateşi alevlenmede. O bir ateştir ki aslı gibi. “Çocuk babasının sırrıdır”<br />
denmiştir. Hayır yanlış söyledim. O ateş Allah kahrıdır. Bu hususta bir sebep<br />
göstermeye ne hacet Sebepsiz ve sebeplerle hiçbir münasebeti olmayan bir iş,<br />
ezelden beri daima olagelmektedir. Onun sebepsiz ve illetsiz pak sanatına, ne<br />
sonradan yaratılan bir şeyin sebebi sığar, ne de sonradan yaratılan bir şey.<br />
Baba sırrı da ne oluyor Babamız onun yaratışı. Yaradılış içtir, babaysa deriye benzer<br />
bir suret. Bil ki ey aşk fındığı, dostun aşktır. Canını iç haline getirmek ister de derini<br />
yırtar, döker.<br />
Sevgilisi deri olan kişinin derisini Allah, her an değiştirir durur. Manen için, ateşe<br />
hakimdir. Fakat kabukların, ateşe ancak odun olabilir. Ateşin kudreti, içinde su olan<br />
tahta testinin dışındadır. İnsanın sırrı ateşten üstündür. Hiç cehennemin maliki ateşe<br />
helak olur mu<br />
Şu halde sen, bedenini çoğaltma, mananın fazla olmasına bak ki Malik ateşten üstün<br />
olasın. Halbuki sen deri üstüne deriye bürünüyor, derilere bürünmüş bir kurda<br />
dönüyorsun. Ateşin yiyeceği ancak deridir. Allah kahrı kibrin derisini yırtar, yüzer. Bu<br />
kibirlenme, derinin bir neticesidir. Kibrin mevkii, malı, o sevgiliden, deriden meydana<br />
gelir.<br />
Bu kibirlenme nedir içten haberdar olmamak. Donan suyun güneşten gafil oluşu gibi.<br />
Fakat su güneşten haberdar oldu mu buzu kalmaz, yumuşar, ısınır akıverir.<br />
İçi görmek, bütün bedeni hor etmek, aşık olmaktır. Çünkü bu taktirde bütün beden<br />
tamahtan ibaret olur. “Tamah eden alçalır” denmiştir. Fakat içi görmeyen, deriyle<br />
kanaat eder. “Kanaat eden yüceldi” bağı, ona zindan olur. Burada yücelik kafirliktir<br />
alçalmak din. Taş taşlıktan fani olmadıkça yüzüğe takılır mı Hem hala taşsın, hem de<br />
ben diyor, varlık güdüyorsun. Halbuki senin yoksullanmanın, yok olmanın tam<br />
zamanı.<br />
Kafir, daima mal ve mevki arar. Çünkü külhan, fışkı ile tavlanır. Bu iki dadı, mal ve<br />
mevki, deriyi şişirir, yağla etle, kibirle, benlikle doldurur. Kafirler gözlerini işin içine<br />
atmadılar da o yüzden deriyi iç sandılar.<br />
Bu yola kılavuz İblistir. Çünkü mevki tuzağına ilk avlanan odur. Mal yılana benzer<br />
mevki ise ejderhadır. Allah erlerinin gölgesi bu ikisine de zümrüttür. Yılanın o<br />
zümrütten gözü kamaşır, kör olur; yolcu da kurtulur.<br />
O ulu, yani İblis, önce bu yola diken döşemiştir. Onun için her incinen, lanet şeytana<br />
der. Yani bu dert, bana onun hilesinden geldi. Hilede ilk önce ayak olan odur demek<br />
ister. Ondan sonra nice zamanlar geçmiş, niceleri gelip gitmiş, fakat herkes, onun<br />
yoluna ayak basmıştır.<br />
Yiğidim kim bir kötü adet koysa, ondan sonra halk körlüğünden o adete uysa. Bütün o<br />
adeti işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o, baştır öbürleri<br />
kuyruk. Fakat Adem, ben topraktan yaratıldım diye o çarıkla postu önüne koymuştur.<br />
Eyaz gibi o da çarığını göz önünde tuttu, sonunda akibeti Mahmut oldu. Mutlak varlık<br />
yoklukları meydana getirip durur. Yokluktan başka var yaratan iş yurdu var mı<br />
Adam, yazılmış kağıda yazı yazar mı, yahut fidan dikilmiş fidanlığa tekrar fidan diker<br />
mi Yazmak için yazılmamış bir kağıt arar. Tohum ekmek için ekilmemiş bir yeri<br />
aktarır.<br />
Sen de kardeş tohum ekilmemiş bir yol ol, yazılmamış beyaz bir kağıt kesil de, “Nun<br />
vel kalem” yazısı ile şeref kazan, sana da o kerem sahibi tohum eksin. Bu palüzeden<br />
tatmamış ol. Gördüğün mutfağı görmezlikten gel. Çünkü bu palüze insana sarhoşluk<br />
verir de postla çarık hatırından çıkar. Can verme ve ölüm zamanı gelince sonra ah<br />
eder, o zaman hırkanı çarığını anarsın.<br />
Fakat çirkinlik dalgasına dalmadıkça, sana bir sığınacak bulunmadıkça, o doğru düzen<br />
gemiyi aklına bile getirmez, çarık ve pöstekine göz bile atmazsın. Fakat yokluk<br />
denizine daldın da aciz oldun mu sevgi davasına düşer, “Rabbimiz kendimize<br />
zulmettik” demeye kalkışırsın.<br />
Şeytan der ki: Hele şu hama bakın. Şu vakitsiz öten horozun kesin başını.<br />
Bu huy Eyaz’ın zekasından uzaktır. Yalvarıp yakarmadan namaz kılmaz o. O, önceden<br />
de gökteki horozdur. Onun nazarları tam zamanındadır.<br />
Ey horozlar, ötmeyi para için değil, Allah için ötenden öğrenin. Yalancı sabah gelir,<br />
onu aldatamaz. Yalancı sabahı, ona iyilik ve kötülük alemidir. Dünya ehlinin aklı,<br />
noksan olduğundan yalancı sabahı, sahici sabah sanırlar. Yalancı sabah, nice kervanın<br />
yolunu vurmuştur. Kervancılar, o yalancı aydınlığı sabah sanıp yola çıkmışlardır.<br />
Yalancı sabah, halka kılavuz olmasın. Çünkü nice kervanları yele vermiştir.<br />
Ey yalancı sabaha kapılan, sahici sabahı da yalancı görme. Nifaktan, kötülükten<br />
kurtulduysan neden kardeşin hakkında kötü zanna düşüyor, münafıklık diyorsun<br />
Kötü zanda bulunanın işi, daima çirkindir. Dostun hakkında da kemdi kitabını okur o.<br />
Eğrilikte kalan aşağılık kişiler, peygamberlere de büyücü ve eğri adam dediler.<br />
O kötü düşünceli aşağılık beyler de Eyaz’ın odası hakkında böyle kötü düşünceye<br />
saptılar. Orada definesi, hazinesi var dediler. Başkalarını kendi aynanda görme.<br />
Padişah onun temizliğini biliyordu. O araştırmayı onlar için yaptırıyordu.<br />
O beye, odayı gece yarısı aç da haberi olmasın. Bu suretle düşünceleri meydana<br />
çıksın. Ondan sonra ona yapılacak şeyi biz biliriz. O altınları mücevherleri de size<br />
bağışladım. Yalnız neler çıktığını bana haber verin, o kadar dedi. Dedi ama eşi<br />
olmayan Eyaz için de içi titremekteydi. Bunları ben mi söylüyorum Bu sözleri duysa<br />
ne hale gelir Diyordu. Sonra da diyordu ki: Dini hakkı için onun temkini bundan da<br />
artıktır. Benim sitemime kızmaz, benim sözümden alınmaz, maksadımı sırrımı anlar.<br />
Bir belaya uğrayan, o dertten perişan olmaz, bir çok tevillerde bulunur. Eyaz’da<br />
sabırlıdır, tevillerde bulunur. O işin sonuna bakar. Yusuf gibi, bu zindandakilerin<br />
rüyalarını tabir eder, tabiri onca aşikardır. Rüyasını yoramayan başkasının rüyasını<br />
nasıl yorabilir Ben onu sınasam, sınama yüzünden ona yüzlerce kılıç vursam yine o<br />
merhametli sevgilinin sevgisi eksilmez. Bilir ki o kılıcı kendime vuruyorum.<br />
Ayrılık derdinden Mecnun, ansızın hastalandı. İştiyak aleviyle kanı kaynadı, nihayet<br />
boğaz illetine tutuldu. Tedavi için hekim geldi. Gördü ki damarını yarmak ve kan<br />
almaktan başka çare yok. Kanı defetmek için hacamat lazım dedi. Çağırdılar hünerli<br />
bir hacamatçı geldi. Kolunu bağladı, şiş olan yeri deşeceği sırada o huyu, aşktan<br />
ibaret olan aşık, bir nara attı.<br />
Dedi ki: Paranı al git, hacamat etme. Ölürsem öleyim, bu köhnemiş beden bırak ölsün!<br />
Hacamatçı dedi ki: Bundan ne korkuyorsun sen kükremiş aslandan bile korkmazsın.<br />
Geceleyin aslan, kurt, ayı, yaban sığırı gibi hayvanlarla bütün yırtıcı hayvanat, saf,saf<br />
çevrene toplanırlar. Onlar sende aşk ve vecitten başka hiçbir şey görmezler. Senden<br />
insan kokusu almazlar.<br />
Kurt, ayı ve aslan bile aşk nedir, biliyor. Artık aşktan kör olan kişi köpekten de<br />
aşağıdır. Köpekte aşk damarı olmasaydı Ashabı kehf’in köpeği, kalp erbabını arar<br />
mıydı hiç Şöhret olmamıştır ama alemde onun cinsinden çok köpekler vardır. Sense<br />
kendi cinsinden olandan bile bir koku almadın. Artık kurtla koyundan aşk kokusunu<br />
nereden alacaksın<br />
Aşk olmasaydı, varlık nereden olurdu Ekmek nasıl olur da gelir senin vücuduna<br />
katılırdı Ekmek varlığa katıldı neden Aşktan, istekten. Yoksa ekmeğin can olmasına<br />
yol var mı Aşk ölü olan ekmeği can haline getirmede, fani olan canı ebedileştirmede.<br />
Mecnun dedi ki: Ben yaradan korkmuyorum. Sabrım, taştan yapılma dağlardan da<br />
fazladır. Yarasız durmaya hayatta tahammülüm yok. Yaralara aşığım, onlara<br />
koşa,koşa giderim. Fakat vücudum Leyla ile doludur. Bu sedef o incinin sıfatları ile<br />
dolmuştur.<br />
Ey hacamatçı, korkarım beni hacamat ederken Leyla’yı yaralarsın. Gönlü aydın olan<br />
akıllı kişi, bilir ki benimle Leyla arasında bir fark yok.<br />
Bir sevgili aşkını sınamak istedi de bir seher çağı dedi ki: Ey falan oğlu falan, ey<br />
dertlere uğramış aşık, beni mi daha çok seversin kendini mi Doğru söyle.<br />
Aşık dedi ki: Ben, sende öyle bir fani olmuşum ki tependen tırnağa kadar seninle<br />
doluyum. Varlığımdan bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda<br />
senden başka bir varlık yok. Bu sebeple sirke bal denizinde nasıl yok olursa ben de<br />
sende öyle yok oldum. Hani taş halis lal haline gelir, güneşin sıfatları ile dolar ya,<br />
artık onda taşlık kalmaz. Onun önü de güneşin sıfatıyla dolar, ardı da. Ondan sonra<br />
kendini severse o güneşi sevmektir civanım. O, canla başla güneşi sever yine şüphe<br />
yok ki kendisini sevmiş olur. Halis lal, ister kendisini sevsin, ister güneşi.<br />
Bu iki sevgide zaten fark yoktur. Her iki tarafta da doğu ışığından başka bir şey yoktur<br />
ki. Fakat taş lal olmadıkça kendisine düşmandır. Çünkü orada bir varlık değil, iki varlık<br />
vardır. Çünkü taş karanlıktır, gündüz bile kördür. Karanlıksa hakikatte nurun zıddıdır.<br />
O, kendisini sever, kafirdir. Çünkü, büyük güneşi men eder durur. Şu halde taşın<br />
“ben” demesi yaraşır bir şey değil. O, daima karanlıktadır, yokluktadır.<br />
Firavun ben Allah’ım dedi alçaldı. Mansur Ben Hakkım dedi kurtuldu. O “Benim”<br />
deyişin ardından hemen Allah laneti ulaştı. Fakat ey seven kişi, bu “Benim” deyişin<br />
ardından hemen Allah rahmeti ulaştı. Çünkü, o kara taştı, bu akik. O, nura düşmandı<br />
bu aşık.<br />
Bu “Benim” demek, a boşboğaz, hakikatte odur demektir. Fakat iki nurun birleşmesi<br />
gibi de değil,, bir şeyin bir şeye sızması gibi de değil.<br />
Çalış da taşlığın azalsın, lal ol da taşın nurlansın. Savaşta, zahmet çekmede sabırlı ol<br />
da anbean yoklukta varlık bul. Sende her zaman taşlık sıfatı azalsın, lal sıfatı<br />
kuvvetlensin. Bedenden varlık sıfatı gitsin, başındaki sarhoşluk çoğalsın. Kulak gibi<br />
tamamı ile kulak ol da sana lal küpe takılsın.<br />
Kuyu kazan adam gibi sen de adamsan şu bedenin kuyusunu kaz da suya ulaş. Fakat<br />
duru suyun rabbinden bir cezbe gelirse kuyu kazmadan da su, yerden fışkırır. Yalnız<br />
sen buna kulak asma da kazmaya savaş. Yavaş,yavaş kuyunun toprağını deş<br />
derinleştir. Kim zahmet çekerse defineyi elde eder. Kim çalışır çabalarsa devlete<br />
ulaşır.<br />
Peygamber, Rukü ve secde varlık halkasını Allah kapısına vurmaktır dedi. Kim o<br />
kapının halkasını döverse elbette ona devlet baş gösterir.<br />
O emin adamlar, hazine, altın ve altın dolu küpler bulmak üzere oda kapısına geldiler.<br />
Yüzlerce hünerle ve istekle çırpınarak kilidi açtılar. Çünkü kilit pek sağlamdı,<br />
adamakıllı kilitlenmişti. Aynı zamanda başka kilitlere de benzemiyordu.<br />
Eyaz bu odayı hasisliğinden, yahut malını, ham altınını gizlemek için değil, bu sırrı<br />
halktan gizlemek için kilitlemişti. Bazıları kötü hayallere kapılır, bir kısım halkta bana<br />
riyakar der demişti. Himmetli adamların öyle can sırları vardır ki lal madeni gibi onları<br />
aşağılık adamlardan gizlerler. Fakat ahmaklarca altın, candan yeğdir. Padişahların<br />
yanındaysa can altını saçılır.<br />
Onlarda altın hırsı ile hararetlenmişler, koşuyorlardı. Akılları böyle hızlı gitmeyin,<br />
daha yavaş olun diyordu ama dinleyen kim Hırs beyhude yere seraba doğru koşar.<br />
Akılsa iyi bak der o su değil. Hırs üstün gelmişti, altın da can gibi sevgiliydi. Artık o<br />
anda aklın sesi duyulmaz olmuştu. Hırsları şamataları bir iken yüz olmuştu. Aklın<br />
tedbir ve irşadı artık gizlenmişti. Nihayet aldanma kuyusuna düşecekler, o vakit<br />
hikmetin kınamasını duyacaklardı.<br />
Tuzağın ipine dolaşıp gururu kırılınca nefsi levvamenin kınanmasını işiteceklerdi. Bu<br />
çeşit adam, başını bela duvarına çarpmadıkça kulağı sağırdır, gönlün öğüdünü<br />
duymaz. Helva ve şeker hırsı çocukların iki kulağını sağır eder, öğütleri duymaz. Fakat<br />
çıban çıkarmaya başladı mı kulakları açılır, öğütleri dinler.<br />
O birkaç kişi yüzlerce hırsla, yüzlerce hevesle odanın kapısını açtılar. Kokmuş ayrana<br />
üşüşen, ayranın içine düşen sinekler gibi birbirlerini çiğneyerek odaya girdiler.<br />
Sinekler de ayrana debdebeyle ve koşa,koşa atılırlar ama içine düştüler mi içmelerine<br />
imkan bulunmaz, iki kanatları da ıslanır kala kalırlar.<br />
Onlar da içeri girip sağa, sola bakındılar. Fakat odada bir yırtık çarıkla bir eski kürkten<br />
başka bir şey yoktu. Tekrar burası boş olamaz. Bu çarık, işi gizlemek için konmuş.<br />
Keskin kazmalar getirelim de yeri kazalım dediler. Her tarafı kazdılar eştiler. Delikler<br />
açtılar, derin,derin çukurlar kazdılar. Çukurları kazarlarken o çukurlar, onlara, a<br />
kazıcılar, bizde bir şey yok diyordu.<br />
Nihayet bir şey bulamayınca bu zandan utandılar, çukurları doldurmaya koyuldular.<br />
Her biri sayısız Lahavle okumaktaydı. Tamah kuşları gıdasız kalmıştı. Duvarın, kapının<br />
yarıkları, delikleri, onların o beyhude sapıklığına şahitti. Sanki duvar değildi, inkar<br />
edememeleri için Eyaz’ın huzurunda onlar aleyhinde birer tanıktı.<br />
Suçsuz birisine bir töhmet atıldı mı duvar ve ören tanıklık verir. Hasıla üstleri, başları<br />
tozla toprakla dolu, yüzleri sapsarı utanmış bir halde Padişahın huzuruna vardılar.<br />
Padişah mahsustan fikrini gizleyerek onlara “Hayrola koltuklarınızda ne altın var, ne<br />
torba. Paralarla ağır kumaşları gizlediyseniz yüzünüzdeki neşe nerede Dedi.<br />
Kök, gizlice ürer, kök verir ama “Eseri, yüzlerinde görünür” yaprağı yemyeşildir.<br />
Yücelmiş dal, o kökün zehirden, şekerden ne yediyse, yediklerini bağıra,bağıra ilan<br />
eder. Kökte bir maya bir sermaye yoksa daldaki bu yeşil yapraklar nedir toprak,<br />
kökün ağzını mühürlese bile el ve ayak dalları tanıklık verir.<br />
O emin adamlar, hep birden gölge gibi padişahın huzurunda secde edip özür<br />
getirdiler. O kızgınlığın, o benlik davasının mazur görülmesini niyaz etmek için huzura<br />
kılıç ve kefenle gittiler. Utançlarından her biri parmaklarını ısırıyorlardı. Her biri cihan<br />
padişahı diyordu.<br />
Kanımızı dökersen sana helaldir. Canımızı bağışlarsan bu da bir nimettir, bir lütuf ve<br />
ihsandır. Biz, bize layık olanı işledik. Artık ey ulu padişah, sen ne buyruk yürütürsen<br />
yürüt.<br />
Ey gönülleri aydınlatan Padişah, suçumuzu bağışlamazsan haklısın, bağışlarsan lütuf<br />
etmiş olursun. Geceleyin gece gibi hareket etmiş, gündüzün gündüz gibi hareket<br />
etmiş olursun. Bağışlarsan ümitsizliğimiz gider, bağışlamazsan bizim gibi yüzlercesi<br />
sana feda olsun.<br />
Padişah dedi ki: Bu yanıp yakılmayı, bu yalvarıp yakarmayı ben istemem. Bu Eyaz’ın<br />
hakkı. Bu kötülük bana değil onadır. Bu yara, o izi güzel kölenin damarlarına<br />
vurulmuştur. Can bakımından biriz ama görünüşte bu kârdan, bu zarardan uzağım<br />
ben.<br />
Kulun bir töhmet altına alınması, padişaha ayıp değildir. bu, padişahın ancak bilimini<br />
keremini gösterir. Padişah töhmet altına alınanı ihsanları ile Karun gibi zengin ederse<br />
suçsuza bakınca neler yapmaz<br />
Padişahı gafil sanma. O, herkesin yaptığını bilir. Yalnız bildiğini dışarıya vurmasına<br />
hilmi rıza vermez. Onun bilgisine karşı “Burada kim şefaatçi olabilir ” Onun hilminden<br />
başka pervasızca kim şefaat edebilir Zaten o suç, önce onun hilmi yüzünden<br />
meydana gelir. Yoksa onun korkusu, kimde suç işlemeye mecal bırakır ki<br />
Adam öldürenin kan diyeti Padişahın hilmine havale edilmiştir. Nefsimiz sarhoştu<br />
kendinde değildi. O hilimden haberi yoktu. Şeytan, sarhoşluğundan istifade etti de<br />
külahını kaptı.<br />
Halimliğinin sakisi şarap dökmeseydi Şeytan, nereden Adem’le kavgaya girerdi<br />
Meleklere bilgi belletildiği zaman Adem onların hocasıydı; paralarının ayarına bakan<br />
oydu. Fakat cennette hilim şarabını içtiği için Şeytanın bir oyunu ile yüzü sarardı.<br />
O bela, Allah belletmesinin incileriydi. Onu çabuk çevik bilgi sahibi yapmıştı. Yine<br />
Allahnın kuvvetli hilim afyonu, hırsız Şeytanı, onun eşyasına doğru sürmüş, getirmişti.<br />
Akıl, sakim sensin, elimden tut diye onun hilmine gelir sığınır.<br />
Ey Eyaz suçlulara hükmet. Ey tertemiz olan ve kötülüklerden yüzlerce defa sakınıp<br />
çekinen Eyaz! Seni iki yüz kere kaynatıp sınasam sende yine bir hile bulamam. Sayısız<br />
halk sınanmadan utanır. Halbuki sınamalarda sen herkesi utandırıyorsun. Bu,yalnız<br />
bilgi değil, adeta dağ, yüzlerce dağ.<br />
Padişah bu sözleri söyleyince Eyaz dedi ki: Padişahım, bu lütuf ve ihsan, senin lütuf<br />
ve ihsanındır. Bunu böyle bilirim ben, ancak o çarıkla posttan ibaretim. Onun için<br />
Peygamber bunu anlattı, dedi ki: Kim kendisini bilirse Allahsını bilir.<br />
Çarığın menidir, kanın post. Hocam bundan ötesi hep onun ihsanı. Başka yok, bu, bu<br />
kadardır deme. Daha arayıp isteyesin diye ihsan etmiştir. Bağcı, bostanının<br />
fidanlarını, mahsulünü bilesin diye sana birkaç elma verir. Buğdaycı, alıcıya bir avuç<br />
buğday verir ama ambarındaki anlasın diye.<br />
Bilgisini, bilgisinin çokluğunu anlasın diye hoca, sana birkaç mesele anlatır. Yok, ilmi<br />
işte bu kadar dersen sakaldan çerçöp silker gibi seni atar, kendisinden uzaklaştırır.<br />
Ey Eyaz, şimdi gel de ceza ver. Alemde görülmemiş bir adaletin temelini koy.<br />
Suçluların ölümüne müstahaktır. Fakat affını hilmini gözetiyorlar, tamahları buna.<br />
Bakalım, merhametin mi üstün olacak, öfken mi Kevser suyu mu üste çıkacak alev<br />
mi<br />
Halkı avlamak için Elest ahdinden beri hilim dalı da hışım dalı da... İkisi de var. Bunun<br />
için o apaçık Elestü sözünde nefiyle ispat birbirine eşit. Çünkü bu söz, ispatı bildiren<br />
bir sorgudur, fakat onda “Leyse-değildir” sözü gömülüdür. Bırak da bu ham anlayış<br />
kalsın. Hasların kasesini halkın önüne koyma.<br />
Allah’ın kahrı vebaya, lütfu da sabah yeline benzer. Birisi demiri çeker, öbürü saman<br />
çöpünü. Allah, doğruları doğru yola kadar çeker. Batıl olanlarda batılları çekerler.<br />
Mide helvayı severse helvayı çeker, safraya mensupsa sirkeyi ister. Sıcak döşeme,<br />
üstüne oturanın soğukluğunu alır, soğuk döşeme hararetini alır.<br />
Dost görürsen sevgin kaynar, düşman görürsen kızar, öfkelenirsin. Ey Eyaz, bu işi<br />
çabuk bitir. Çünkü bu, bir çeşit öç almadır ki beklenmekte.<br />
Eyaz, padişahım dedi, bütün ferman senin. Güneş varken yıldız görünmez. Zühre,<br />
Utarit, yahut da şahap ne oluyor ki güneş varken görünebilsin. Hırkamla postumdan<br />
geçebilseydim hiç böyle kınama tohumu eker miydim Odanın kapısındaki kilidi<br />
açmak da neydi Hayale kapılan yüzlerce hasetçi bundan ne umuyordu Suyun içine<br />
el atmışlar, her biri dere de kuru toprak arıyordu. Hiç derede kuru toprak bulunur mu<br />
Hiç balık suya asi olabilir mi<br />
Bu yoksulun cefacı olduğunu sanıyorlardı. Halbuki, öyle vefalıyım ki vefa bile benim<br />
vefamı görür de utanır. Mahrem olmayanlardan çekinmeseydim vefaya ait birkaç söz<br />
söylerdim. Alem şüpheci ve tutulacak bir yer arayıcı. Onun için bizde deriden hariç söz<br />
söyleyelim. Kendini kırarsan iç olur, içe ait latif hikayeler duyarsın.<br />
Cevizin kabuğunda ses vardır ama içinde, yağında ses ne gezer. Onun da sesi vardır,<br />
vardır ama kulak duyamaz. Onun sesi, güzelim kulaktan gizlidir. Yoksa için sesi pek<br />
güzeldir. Onu duyan, kabuğun şakırtısını dinler mi hiç<br />
Sen sükut ederek içi elde edesin diye o şakırtıya tahammül ediyorsun. Bir müddet<br />
dudaksız, kulaksız ol da sonra dudak gibi tatlı şeylere eş ol. Niceye bir nazım ve nesir<br />
söyleyecek, sırları açığa vuracaksın Hocam, bir günceğiz de şunu sına, dilsiz ol<br />
bakalım.<br />
Ne kadar zamandır kabız veren acı ve sert yemekler pişirdin, bir kere de tatlı<br />
yemekler pişirmeyi dene. Birisi, kıyamette kendine gelir. İsyan defteri, eline simsiyah<br />
olarak verilir. Yas mektupları gibi üstü simsiyah, içi kenarları suçlarla dolu.<br />
Baştanbaşa kötülüklerle suçlarla dolu. Kafirle dolu olan savaş yeri gibi.<br />
Elbette pis ve veballe dolu olan öyle bir defter, sağlam gelmez sol yandan gelir. Peki,<br />
o halde burada da defterine bak, sol eline mi yaraşır sağ eline mi Dükkanda bir tek<br />
sol ayak mesti, bir tek de sol ayak ayakkabısı bulunsa sınamadan onların sol olduğunu<br />
anlarsın. Sen de mademki sağ değilsin, bil ki solsun. Aslanla maymunun sesi anlaşılır.<br />
Fakat gülü güzelleştiren, ona güzel kokular veren Allahnın ihsanı, lütfu, her solu sağ<br />
yapar. Her solağa o, sağlık verir. Denize duru suyu o ihsan eder. Onun tapısında<br />
soldan sağ ol da onun lütuf ve ihsanlarını gör.<br />
Reva görür müsün şu bayağı defter, soldan sağa geçsin Sen söyle. Zulüm ve cefalarla<br />
dolu olan böyle bir defter, nasıl olur da sağ ele layık olur<br />
Ey Eyaz, bir çarık parçasına şu sevgi nedir neden bir put gibi ona aşıksın Mecnun<br />
gibi kendi Leyla’dan yüzünü çevirmişsin de bir çarığı kendine din, iman edinmişsin. İki<br />
eski çarığa niceye kadar bir taze sözler söyleyecek, cansız bir şeye ezeli sırrı<br />
açacaksın<br />
Ey Eyaz, Araplar gibi sevginden çöllerde kalan çadır yerlerine, oralardaki döküntülere<br />
uzun, uzun hitap ediyorsun. Çarığın göçüp giden hangi sevgiliden kalma Pöstekin,<br />
sanki Yusuf’un gömleği. Hıristiyan gibi hani, gider de keşişe bire yıllık sucunu, yaptığı<br />
zinaları, kalbinden geçirdiği kötülükleri sayıp döker.<br />
Keşiş, suçunu bağışladı mı, onun affını Allah affı bilir. Halbuki o papaz, ne suç bilir, ne<br />
adalet. Ama aşk ve inanış pek kudretli bir sihirbazdır. Dostluk ve vehim, yüzlerce<br />
Yusuf yaratır. Büyü zaten Harun’la Marut’tan kalmadır.<br />
İnsan, sevgilinin hatırası ile bir suret yaratır. O suretin çekişi, seni dedikoduya sevk<br />
eder. Suretin önüne varır, yüz binlerce sır dökersin, dostun dosta sır söylemesi gibi.<br />
Halbuki ortada ne bir suret vardır, ne bir heykel. Öyle olduğu halde ondan yüzlerce<br />
Elest duyulur, bundan yüzlerce Bela.<br />
Nitekim gönlü yaralı bir ana da yeni ölmüş yavrusunun mezarına, candan yürekler<br />
sırlar söyler. O cansız toprak, ona diri görünür. O toprağı diri ve canlı sanır, o toprak<br />
yığınının gözü, kulağı vardır zannına kapılır. Onca toprağın her zerresi duyar, o coştu<br />
mu, feryadını işitir, anlar. O toprağı, adeta duyurur sanır. Şu büyücü aşka bak hele.<br />
Ana, çocuğunun mezarının toprağına anbean gözyaşları ile kapanır, yüzünü gözünü<br />
sürer.<br />
Oğlu diriyken bile o canının canına, o can yavrusuna asla böyle yüzünü gözünü<br />
sürmemiştir. Fakat bu ölümden birkaç gün geçti mi sevgisinin ateşi yatışır. Ölüye<br />
karşı aşk ebedi olmaz ki. Sen, cana canlar katan diriyi sev.<br />
Bu acı geçti mi o mezarın karşısında durmaktan yorgunluk gelir, uykusu gelir. Cansız<br />
bir şeyden ancak cansız bir şey doğar. Çünkü aşk, afsununu çalmış, gitmiştir. Ateş<br />
sönüverdi mi kül kalmıştır. Gencin aynada gördüğünü ihtiyar, tamamı ile kerpiçte<br />
görür.<br />
Pir, senin aşkındır, sakalı da ak olan değil. Pir, yüz binlerce ümitsizin elinden tutandır.<br />
Aşk ayrılık aleminden suretler düzer. Fakat insan hakiki sevgili ile buluştu mu<br />
tasavvur bile edilmeyen tasvire bile sığmayan hakikat meydana çıkar da, der ki: Aklın<br />
ve akıllının da aslının aslı benim, sarhoşun da. Suretlerdeki o güzellik, bizim<br />
aksimizdir.<br />
Şimdi perdeleri kaldırarak, güzelliğimizi vasıtasız gösterdik. Çünkü benim aksimle çok<br />
uğraştın, nihayet zatının tecrit kuvvetini buldun. Bu taraftan benim cezbem gelince<br />
Hıristiyan, arada papazı görmez. Halbuki o, papaz perdesinin ardındaki Allah<br />
lütfundan bağışlanmasını, o lütuftan cürüm ve hatanın yarlıganmasını diler.<br />
Bir taştan bir kaynak çıkıp aksa taş, artık o akar suyun içinde gizli kalır. Ondan sonra<br />
artık kimse ona taş demez. Çünkü o taştan o inci çıkıp akmaktadır. Bu suretleri<br />
kaseler bil. Bu kaselere, Hak ne dökerse o dolar.<br />
Eyaz, çarığın sırrı nedir söyle. Bir çarığa bu kadar niyazın nedir söyle de Sunkur’la<br />
arkadaşın Bekbaruk duysun, pösteki ile çarığın sırrının sırrını anlasın.<br />
Eyaz kulluk senden nurlandı. Nurun, aşağılık alemden kurtuldu gökyüzüne yüceldi.<br />
Senin yüzünden kulluk, hür kişilerin hasret çektikleri bir şey oldu. Sen, kulluğa hayat<br />
vereli hürler bile kulluğa özenir oldular. İnanmış adam ona derler ki her hususta kafir<br />
bile onun imanına haset etsin, özensin.<br />
Bu söz, hadde hesaba sığmaz... Ey Eyaz, sen şimdi ahvalini söyle. Senin ahvalin, bir<br />
yenilik madeninden meydana gelmede. Sen bu hallere nasıl razı olabilirsin ki Hadi, o<br />
güzel hallerini anlat da şu beş duyguyla altı cihet ahvalinin başına toprak saç. İç<br />
ahvali söze gelmiyorsa sana ait tek ve çift perdesi altında dış halini söyleyeyim.<br />
Bil ki sevgilinin lütfu ile ölümün acılıkları bile cana şeker kamışından daha hoş<br />
gelmede. O tatlı nebattan denize bir toz uçsa denizin tuzluluğu kalmaz, baştanbaşa<br />
tatlılaşır.<br />
Ey emniyetli dost, bunun gibi yüz binlerce haller gelir, sonra yine geldiği gibi gayb<br />
alemine gider.<br />
Her günün hali, düne benzer. Ahval ırmak gibi akar durur, onu bağlayacak hiç bir şey<br />
yoktur. Her günün neşesi, bir başka çeşittir. Her günün düşüncesinde bir başka eser<br />
vardır.<br />
Ey doğru özlü, daima yalvarıp yakarmada olan Eyaz, doğruluğun denizden de artıktır,<br />
dağdan da. Ne istek zamanı bir hataya düşüyorsun, dağ gibi aklın saman gibi uçuyor.<br />
Ne öfke ve kin zamanı sabrın gevşeyip karar ve sebatını terk ediyor.<br />
Erlik budur işte. Yoksa adam, sakalla, aletle adam olmaz. Öyle olsaydı eşeğin aleti<br />
erlerin padişahı olurdu. Allah Kuran’da kimlere er dedi Nerede bu beden oraya<br />
varacak Babacığım hayvan ruhunun ne değeri var Kasapların pazarından geç de<br />
gör. Yüz binlerce baş, gövde üstüne konmuştur. Değerlerini yağdan kuyruktan kıyas<br />
et.<br />
Orospu olur ki aletin dönüp dolaşması yüzünden aklı fareye döner, şehveti aslana.<br />
ZAHİDİN KARISI<br />
Bir zahidin kıskanç bir karısı, bir de huri gibi güzel bir halayığı vardı. Kadın,<br />
kıskançlığından kocasını gözetir, halayıkla hiç yalnız bırakmazdı. Kadın, bir zaman<br />
onların ikisini de gözetti, yalnız kalmalarına fırsat vermedi.<br />
Nihayet Allahnın kaza ve kaderi gelip çattı. Koruyucu akıl, şaşırdı gitti. Allah hükmü,<br />
Allah takdiri gelince akıl kim oluyor ki Ay bile tutulur. Kadın, hamama gitmişti.<br />
Birden aklına geldi hamam tasını evde unutmuştu. Kuş gibi hemencecik koş. Evden o<br />
gümüş hamam tasını getir dedi.<br />
Halayık bu sözü duyunca efendisiyle buluşabileceğini düşünüp adeta canlandı. Efendi<br />
şimdi evde yalnızdır deyip sevine, sevine hemen eve koştu. Halayık altı yıldır<br />
efendisini yalnız bulmayı gözlüyordu, bu sevdadaydı. Adeta uçarak eve geldi. Efendiyi<br />
evde yalnız buldu.<br />
Şehvet, iki aşığı da öyle bürümüştü, ikisinin de gözleri öyle karamıştı ki ihtiyatı<br />
akıllarına bile getirmediler. Evin kapısını kapamadılar.<br />
İkisi de neşeyle kucaklaştılar, birleştiler. Adeta o anda iki can bir oldu. Bu sırada<br />
hamamda kadının aklına geldi nasıl oldu da dedi, ben bu kızı eve yolladım Adeta<br />
kendi elimle ateşi pamuğun içine attım. Koçu koyuna saldım.<br />
Başındaki kili hemen yıkadı, cansız bir halde halayığın ardına düştü. Hem koşuyor,<br />
hem çarşafını giyiyordu. O halayık can sevgisiyle koşmuştu, bu korkusundan<br />
koşuyordu. Aşk nerede, korku nerede Aralarında ne fark var<br />
Arif, her an padişahın tahtına kadar ulaşır. Zahitse yürür,yürür bir ayda tam bir<br />
günlük yol alır. Zahidin de şerefli bir günü yok değildir, vardır. Vardır ama onun günü,<br />
nereden elli bin yıllık olacak.<br />
İş erinin ömründe her gün, bu cihan yıllarınca elli bin yıldır. Akıllar, bu sırra<br />
eremezler, kapı dışında kalırlar. Bu sır, vehmin ödünü patlatırsa bırak patlatsın. Aşk<br />
karşısında kıl kadar bile korku yoktur. Aşk mezhebinde herkes kurbandır. Aşk, Allah<br />
sıfatıdır. Fakat korku, şehvete kapılmış kulun sıfatıdır.<br />
Kuran’da “Onlar Allah’ı severler” sözünü okudun ya, bu söz “Allah da onları sever”<br />
sözüne eştir. Şu halde muhabbeti de Allah sıfatı bil, aşkı da. Azizim korku Allah sıfatı<br />
olamaz. Allah sıfatı nerede, bir avuç toprağın sıfatı nerede Sonradan yaratılanın sıfatı<br />
nerede, o pak ve önü sonu olmayan Allahnın sıfatı nerede<br />
Aşkın sıfatını söylemeye koyulursam yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır. Çünkü<br />
kıyametin kopacağı bir zaman, bu dünyanın bir sonu vardır. Fakat Allah sıfatına son<br />
nerede Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kainatı<br />
kaplar.<br />
Korkak zahit, ayağı ile yürümeye çabalar. Aşılarsa şimşekten de hızlı uçarlar, yelden<br />
de! O korkaklar, aşkın tozuna nereden ulaşacaklar Aşk derdi, gökyüzünü döşeme<br />
edinir. Zahit bu makama ulaşamaz. Meğer ki Allah ışığının inayeti gelip erişe de bu<br />
alemden ve bu yürüyüşten kurtula.<br />
Kendi kuşundan, düşünden, dedikodusundan halas olsa da yüce doğan kuşu, padişaha<br />
yol bula. Bu dedikodu, cebir ve ihtiyarıdır. Sevgilinin cezbesi, bu ikisinin ardından<br />
gelir. Hasılı o kadın eve varıp kapıyı açtı. Kapının sesi kulaklarına gelince, halayıkcağız<br />
perişan bir halde sıçradı, adam da namaza durdu.<br />
Kadın halayıkcağızı perişan, şaşkın ve somurtkan, kocasını da namaz da görünce bu<br />
halden şüphelendi. Derhal kocasının eteğini kaldırdı. Bir de ne görsün Aleti ve<br />
hayaları, meni içinde. Aletinden arta kalan meni damlamada, baldırı dizi pislik içinde.<br />
Başına vurdu da dedi ki: A adi herif, namaz kılan adamın hayaları böyle mi olur Şu<br />
alet, bu çeşit pislik içinde bulunan but ve kasık, Allah’ı anmaya layık mıdır<br />
Sen de insaf et, zulümle, kötülükle, küfür ve kinle dolu olan amel defteri sağ yandan<br />
verilmeye değer mi Kafire de bu gökyüzünü, şu halkı ve alemi kim yarattı Diye<br />
sorsan., der ki: Allah yarattı. Yaratmak, Allah’a layıktır. Fakat onun küfrü, bir hayli<br />
kötülüğü ve sitemi, bu çeşit ikrarla bir araya gelir mi<br />
O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı İşi,<br />
ikrarını yalanlar. Bu suretle de o, korku azabına layık olur. Mahşer günü, her gizli şey,<br />
meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezil eder. Elle ayak, dile gelir. Allah<br />
huzurunda onun kötülüğüne şahadet eder. El ben şöyle çaldım der, dudak ben şöyle<br />
sordum der. Ayak, ben şehvete koştum, ferç ben zina ettim diye tanıklık eder.<br />
Göz der ki: Ben harama baktım. Kulak der ki: Ben kötü söz işittim. Derken sözleri<br />
baştan aşağıya yalan olur, azası yalanını meydana çıkarır. Nitekim doğru düzen<br />
namazın da yalanı, hayaların tanıklığı ile meydana çıktı.<br />
Şu halde öyle hareket etki o hareketin, dilsiz, dudaksız, tanıklığın, şahadet ederim<br />
demenin ta kendisi olsun. Bütün beden, her uzuv, faydada şahadet ederim desin ey<br />
oğul. kulun, efendisinin izini izlemesi, ben buyruğa tabiim, şu da benim efendimdir<br />
demesidir. Ömür defterini kararttınsa önce yaptıklarına tövbe et.<br />
Ömrün geçtiyse kökü bu demdir, tez ömür ağacını tövbe suyuyla sula. Ömrünün<br />
köküne abıhayat dök de ömür ağacın yeşersin. Bütün geçmiştekiler, bu tövbeyle<br />
iyileşir. Geçen yıldaki zehir, bu yüzden şeker kesilir.<br />
Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Geçmişteki bütün suçların ibadet olur. Hocam Nasuh<br />
tövbesine sarıl, canla başla buna çalış. Bu Nasuh tövbesini sana anlatayım, dinle.<br />
İnanmışsın ama yeniden inan.<br />
NASUH TÖVBESİ<br />
Bundan önce Nasuh adlı bir adam vardı. Tellaklık eder, bu suretle kadınları avlardı.<br />
Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizlerdi. Kadınların<br />
hamamında tellaklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti.<br />
Yıllarca tellaklık etti, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile almadı. Çünkü sesi<br />
de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehvette pek yüceydi, pek<br />
uyanıktı. Çarşaf giyer, başını örter, peçe takardı. Fakat şehvetli ve azgın bir gençti. Bu<br />
suretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. Tövbe etmekte, ayak<br />
diremeye çalışmaktaydı. Fakat kafir nefis, tövbesini bozdurup dururdu.<br />
0 kötü işli herif bir arifin yanına gidip “Beni duada an “ diye yalvardı. O hür er onun<br />
sırrını anladı ama Allah hilmi gibi o da açığa vurmadı. Dudağı kilitliydi ama gönlünde<br />
sırlar vardı. Dudağını yummuştu ama gönlü sırlarla doluydu. Allah şarabını içen<br />
arifler, sırları bilirler ama örterler.<br />
İşin sırlarını kime öğretirlerse ağzını mühürlerler, dikerlerdi. Arif, tuhaf tuhaf güldü<br />
de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden Allah seni kurtarsın.<br />
O dua, yedi göğü de geçti, kabul edildi. O yoksulun işi, nihayet iyileşti, düzene girdi.<br />
Çünkü şeyhin o duası, her duaya benzemez. Şeyh, Allahda yok olmuştur, onun sözü<br />
Hak sözüdür. Allah, kendisinden bir şey isterse kendi isteğini nasıl ret eder. Ululuk<br />
ıssı Allah, onu bu lanetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebep halk etti.<br />
Nasuh hamamda tası doldururken padişahın kızının bir incisi kayboldu ve bütün<br />
kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. Önce herkesin eşyasını araştırmak üzere<br />
hamamın kapısını iyice kapattılar. Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi inciyi<br />
çalan da rezil olmadı. Bunun üzerine bu üstün körü işi bırakıp herkesin ağzını,<br />
kulağını vücudundaki bütün delilleri adamakıllı aramaya koyuldular.<br />
O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. Hepiniz soyunun,<br />
ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağırıldı. Sultanın hizmetçileri, o<br />
değerli inciyi bulmak için bir bir herkesi aramaya başladılar. Nasuh korkusundan<br />
tehna bir yere çekildi. Yüzü,korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları gövermişti.<br />
Ölümünü gözünün önünde görüyor, gazel yaprağı gibi tirtir titriyordu.<br />
Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim; ahdlar ettim, sonra onları bozdum. Ben,<br />
bana layık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. Arama nöbeti bana<br />
gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim<br />
Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak. Böyle bir keder,<br />
böyle bir gam, kafirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet,medet! Keşke<br />
anam beni doğurmasaydı, yahut da beni bir aslan paralasaydı. Allahm sana düşeni<br />
yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada. Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi<br />
bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim.<br />
Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et. Beni bu sefer de korur<br />
suçumu örtersen ne olur Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim. Bu sefer de<br />
tövbemi kabul et de tövbende durmak için yüzlerce kemer bağlanayım. Bu sefer de<br />
kusur da bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme.<br />
Hem böyle söylenip titremede, hem katra katra gözyaşları dökmede, hem de<br />
cellatların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryat etmekteydi. Hiçbir Frenk bu hale<br />
düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor. Azrail’i<br />
gözünün önünde görüyordu. Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki kapı ve duvar<br />
da onunla beraber yarabbi demeye başladı.<br />
O yarabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu. Herkesi aradık, ey Nasuh,<br />
sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nasuh kendisinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu.<br />
Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Bedeninden amansız bir<br />
halde aklı gidince sırrı, derhal Allah’a ulaştı. Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı.<br />
Allah, bir doğan kuşuna benzeyen canını huzuruna çağırdı. Muratsız gemisi kırılınca<br />
rahmet denizinin kıyısına düştü. Akılsız fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı.<br />
İşte o zaman rahmet denizi coştu.<br />
Canı, beden ayıbından kurtulunca sevine, sevine aslına gitti. Can, doğan kuşuna<br />
benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp<br />
kalmıştır.<br />
Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu, Keykubad’a uçar gider.<br />
Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile abıhayatı içer. Zayıf zerre değerlenir, büyür.<br />
Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur.<br />
Yüz yıllık ölü mezarından çıkar. Melun Şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset<br />
ederler. Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyve verir, tazeleşir. Kurt kuzuyla eş<br />
olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur.<br />
Canı helak eden o korkudan sonra “Kaybolan inci, işte şuracıkta” diye müjdeler geldi.<br />
Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. İnci bulundu, biz<br />
de neşelere daldık. Müjde verin, inci bulundu.<br />
Hamam, halkın bağrışmasıyla, hüzün gitti feryadı ile, el çırpmasıyla doldu. Kendinden<br />
geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan<br />
helallık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı.<br />
Senden şüphe ettik, hakkını helal et. Dedikoduda bulunduk, adeta etini yedik<br />
diyorlardı. Çünkü o, yakınlıkta herkesten ön olduğu için herkes daha ziyade ondan<br />
şüphe etmişti.<br />
Nasuh, has tellaktı, mahremdi. Hatta sultanla ruhları birdi bedenleri ayrı. Sultana<br />
ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır.<br />
Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar;<br />
aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi. Onun<br />
için ondan helallık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı.<br />
Nasuh, “Bu bana Allahnın lütfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben. Benden<br />
helallık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum. Bana<br />
söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir,<br />
fakat bence apaçık bu. Kim benden birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey,<br />
binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. Suçlarımı ve kötü hareketlerimi<br />
bir ben bilirim, bir de onları örten Allahm. Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o<br />
bile gözümde bir yelden ibaret oldu. Yaptıklarımın hepsini Allah gördü de göstermedi,<br />
bu suretle de kötülükle yüzümü sarartmadı. Sonra da yine Allah rahmeti, kürkümü<br />
dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasip etti.<br />
Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farz etti. Beni selvi<br />
ve süsen gibi azat etti, bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı.<br />
Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. Ah ettim,<br />
ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. O ipe sarıldım, dışarı çıktım.<br />
Neşelendim, ferahladım, semirdim benzim kırmızılaştı. Kuyunun dibinde zebun bir<br />
haldeydim, şimdi bütün aleme sığmıyorum. Şükürler olsu sana Yarabbi. Beni ansızın<br />
gamdan kurtardın. Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye<br />
kalkışsam şükründen acizim.<br />
Şu bahçede, şu ırmaklarım kıyısında halka “Keşke kavmim bilseydi, Allah beni ne<br />
yüzden yarlıgadı” diye nara atmaktayım dedi. Ondan sonra birisi gelip Nasuh’a iltifat<br />
ederek dedi ki: Padişahımızın kızı seni çağırıyor. Ey temiz kişi, padişahın kızı seni<br />
istemede, gel de başını yıka. Gönlü, senden başka bir tellak istemiyor. Onu ovmak<br />
kille yıkamak senin işin.<br />
Nasuh yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nasuh’un hastalandı şimdi.<br />
Yürü, koş acele bir başkasını bul. Allah hakkı için benim elim, işe varmıyor artık.<br />
Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider Ben bir<br />
kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım.<br />
Allah’a sağlam tövbe ettim. Canım, bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam. O<br />
mihneti gördükten sonra ancak eşek olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider<br />
diyordu .<br />
EŞEK TİLKİ VE ASLAN<br />
Bir çiftçinin bir eşeği vardı. Beli yaralı, karnı bomboş, tamamı ile arık bir halde idi.<br />
Gündüzün, ta gecelere kadar otsuz kayalıklarda gıdasız, koruyucusuz aç biilaç dolaşır<br />
dururdu. Oralarda içecek sudan başka bir şey yoktu. Eşek gece gündüz yas matem<br />
içindeydi. Oralarda bir kamışlık, bir orman vardı. Orada işi gücü avlanmak olan bir<br />
aslan vardı.<br />
Aslan bir erkek fille savaşmış, yorulup hastalanmış, avdan kalmıştı. O zayıflıkla bir<br />
müddet avlanamadı. Öbür canavarlarda kuşluk yemeği yiyemez oldular. Çünkü<br />
aslandan artan artıkları onlar yerlerdi. Aslan hastalanınca onlarda dara düştüler.<br />
Aslan, bir tilkiye var git, benim için bir eşek avla. Çayırlıkta bir eşek bulursan ona<br />
maval oku, kandırıp buraya getir. Eşeğin etini yer, kuvvetlenirsem ondan sonra başka<br />
bir av tutabilirim. Birazcığını ben yiyeyim, geri kalanını siz yersiniz. Ben de bu suretle<br />
sizin gıdalanmanıza sebep olayım. Benim için ya bir eşek ara, ya bir öküz. Ne bulursan<br />
ona o bildiğin afsunlardan oku. Onu afsunlarla güzel sözlerle aldat, buraya çek, getir<br />
diye emir verdi.<br />
Kutup aslandır,işi de avlanmaktır. Bu halkın arta kalanları, onun artıklarını yerler.<br />
Kudretin yettikçe kutbun rızasına çalış da o kuvvetlensin, vahşi hayvanları avlasın.<br />
Onun halk gibi kuvvetsiz kalması caiz mi Bütün boğazlara giren rızk aklın elinden<br />
verilir. Çünkü halkın bulabildiği şey, ancak onun artığıdır. Senden av isterse bunu<br />
gözet. O, akıl gibidir. Halksa bedendeki uzunlara benzer. Bedenin tedbiri, akla<br />
bağlıdır. Kutbun zayıflaması, ten cihetinden olur, ruh cihetinden değil. Gemi zayıflar,<br />
Nuh zayıflamaz. Kutup, o kimsedir ki kendi etrafında döner dolaşır. Göklerse onun<br />
etrafında döner.<br />
Gemisini tamir hususunda ona yardım et. Ona has bir kul, tam bir köle olduysan buna<br />
çalış. Ona yardım edersen yardım sana yarar, ona değil. Allah “Allah’a yardım<br />
ederseniz yardıma nail olursunuz” buyurdu.<br />
Tilki gibi av avla da ona feda et. Bu suretle o verdiğin avın binlerce mislini karşılık<br />
olarak al. Müridin avlanması tilkicesine olur. İnatçı sırtlan ölü hayvan avlar. Onun<br />
önüne ölüyü getirirsen o ölü dirilir. Bostana dökülen gübre, mahsulü geliştirir.<br />
Tilki aslana emriniz baş üstüne. Hileler düzeyim, aklını başından alayım, istediğin gibi<br />
hizmette bulunayım. Hile ve afsun benim işimdir. İşim gücüm, masal söylemeden,<br />
halkı yoldan çıkarmadan ibarettir dedi.<br />
Dağ başından dereye doğru koşmaya başladı. Derken o yoksul ve zayıf eşeği buldu.<br />
Candan bir selam verip yanına gitti, o saf yoksulun yanına vardı.<br />
Dedi ki: bu kuru ovada ne alemdesin Bu çorak kayalıklarda ne yapıyorsun Eşek dedi<br />
ki: İster gamda olayım, ister cennette. Kısmetimi Allah veriyor ona şükretmedeyim.<br />
Dosta hayır zamanında da şükrederim, şer zamanında da. Çünkü kaza ve kaderde<br />
beterin beteri var. Mademki rızkı taksim eden o, şikayet küfürdür. Sabrı gerektir.<br />
Sabır genişliğe ulaşmanın anahtarıdır.<br />
Allahdan başka herkes düşmandır, dost odur. Şu halde dosttan düşmana şikayet<br />
etmek iyi bir şey mi Bana ayran verirse bal istemem. Çünkü her nimetin bir gamı<br />
vardır.<br />
Bir saka vardı. Onun da bir eşeği vardı. Mihnetten çember gibi iki büklüm olmuştu.<br />
Sırtında ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe adete aşıktı. Ölümünü<br />
arayıp duruyordu. Arpa nerede Kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını<br />
doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bit şişle<br />
onu nodullayıp duruyordu.<br />
İmrahor, onu görüp acıdı. Eşeğin sahibi ile dostluğu vardı. Ona selam verdi, bu eşek<br />
neden böyle dal gibi iki kat olmuş diye sordu.<br />
Adam, benim yoksulluğumdan, benim taksiratımdan. Bu ağzı dili bağlı mahluk saman<br />
bulamıyor dedi.<br />
İmparator dedi ki: Sen, birkaç onu bana ver de padişahın ahırında kuvvetlensin.<br />
Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her<br />
yanda tavlı, semiz, güzel Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş,<br />
sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da tam vaktinde.<br />
Atların tımarını da görünce başını göğe kaldırdı dedi ki: Ey ulu Allah, tutalım eşeğim,<br />
senin mahlukun değil miyim Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden<br />
zayıfım Geceleri arkamın acısından, karnımın acılığından her an ölümümü istiyorum.<br />
Bu atların halleri böyle mükemmel. Peki neden azap ve bela yalnız bana mahsus<br />
Derken ansızın savaş koptu Arap atlarına eğerleri vurup savaşa sürdüler. Onlar,<br />
düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler sapladı. Savaştan geri dönüp hepsi<br />
de perişan bir halde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı.<br />
Nalbantlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri<br />
çıkarıyorlardı.<br />
Eşek bunları görünce dedi ki: Yarabbi ben yoksullukla süregeldim şu afiyete razıyım.<br />
O gıdadan da bizarım, o çirkin yaradan da. Afiyet dileyen dünyayı terk eder.<br />
Tilki dedi ki: Allah emrine uyup helal rızk aramak farzdır. Bu alem sebepler alemidir.<br />
Sebepsiz hiçbir şey elde edilmez, şu halde mutlaka dilemek lazımdır. Allah “Allah’ın<br />
ihsanını dileyin” diye emretti. Kaplan gibi kaçmak caiz değildir. peygamber rızk için<br />
“Kapısı bağlıdır kapısında da kilit var” buyurmuştur. O kilidin anahtarı bizim<br />
hareketimiz, gelip gitmemiz ve kazancımızdır. Bu kapının anahtarsız açılmasına yol<br />
yok. İstemeden ekmek vermek Allahnın adeti değil.<br />
Eşek o senin dediğin Allah’a dayanmanın zayıflığından. Yoksa can veren ekmek de<br />
verir. Padişahlık ve zafer isteyen kişiye ekmek lokması az gelmez oğlum. Tuzak kurup<br />
av avlayanlarla yırtıcı canavarların hepsi rızk yemede. Bunlar ne kazanç peşinde<br />
dolaşırlar, ne de rızk kazanmaya çalışırlar. Rızk verici Allah, herkese kısmetini<br />
vermededir. Herkesin kısmetini, önüne koymadadır.<br />
Kim sabrederse rızkı gelir yetişir. Çalışıp çabalama zahmetine düşmen senin<br />
sabırsızlığındandır. Dedi.<br />
Tilki dedi ki: Allah’a dayanma, nadir bulunur. Bu dayanmada mahir olanlar, pek az<br />
kimselerdir. Nadir şeyin etrafında dönüp dolaşmak, bilgisizlikten ileri gelir. Herkes<br />
nereden padişahlığa yol bulacak Peygamber kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi<br />
herkes elde edebilir mi haddini bil de yukarılarda uçma. Uçma da kötülük çukuruna<br />
düşme!<br />
Eşek bunu ters söylüyorsun dedi, bil ki kötülük, insana tamahtan gelir. Kanaatten hiç<br />
kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı. Allah, ekmeği domuzlarla<br />
köpeklerden bile esirgemiyor. Şu bulut ve yağmur, insanların kazancı değil ya. Sen<br />
nasıl rızka düşkün bir aşıksan rızk da rızk yiyene öyle düşkün bir aşıktır.<br />
Bir zahit, Mustafa’dan “Herkesin rızkı Allahdan gelir. Dilesen de dilemesen de rızkın,<br />
senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır” sözünü duymuş. Denemek için sahralara<br />
düştü, bir dağın dibine vardı, yatıp uyudu. Bakalım diyordu rızkım gelecek mi Şunu<br />
bir göreyim de bu husustaki inancım kuvvetlensin.<br />
Bir kervan yolunu kaybetti. Süre süre o adamın bulunduğu yere kadar geldi. Kervan<br />
halkı onu uyumuş görünce, birisi bu adam neden böyle çölde yoldan ve şehirden uzak<br />
bir yerde çıplak bir halde yatıyor Hiçbir kurttan, hiçbir düşmandan korkmuyor. Ölü<br />
mü acaba, yoksa diri mi Dedi.<br />
Kervan halkı gelip onu yakaladılar. O ulu er hiçbir şey söylemedi. Ne vücudunu<br />
oynattı, ne başını. Ne de gözünü açtı. Bunun üzerine bu zavallı zayıf, açlıktan ölüm<br />
haline gelmiş dediler. Ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler. Boğazına dökmek<br />
istediler.<br />
Zahit rızkın insana çaresiz yetişip geleceği hakkındaki sözü iyice anlamak için inadına<br />
dişlerini sıktı. Kervan halkı acıdılar. Bu zavallı, tamamı ile bitmiş, açlıktan ölüm haline<br />
gelmiş dediler. Koşup bıçak getirdiler, ağzına dayayıp dişlerini zorla açtılar. Ağzına<br />
çorba döktüler ekmek parçaları tıktılar.<br />
Adam dedi ki: Gönül susuyorsun ama sırrı biliyorsun da kendini naza çekiyorsun.<br />
Gönlü cevap verdi. Biliyorum ki canıma da rızk veren Allahdır, tenime de. Bunu da<br />
mahsustan yapıyorum. Bundan fazla sınama, deneme olur mu Rızk sabredenlere ne<br />
güzel yetişiyor bak.<br />
Tilki dedi ki: Bu hikayeleri bırak da az bile olsa elini kazanca at. Allah sana el<br />
vermiştir, bir iş yap. Kazan da bir dosta da yardımda bulun. Herkes bir kazanca<br />
yürümüş, başka dostlarına da, yardım ediyor.<br />
Bütün kazancı bir kişi elde edemez. Bir kişi hem dülger, hem saka, hem terazi olamaz<br />
ya. Alemin kararı böyledir. Herkes yoksulluğundan bir işe sarılmıştır. Ortada bedava<br />
yemek şart değildir. sünnet olan yol, iş işlemek ve bir şey kazanmaktır.<br />
Eşek dedi ki: Ben Allah’a dayanmadan daha iyi bir kâr bilmiyorum. İki alemde de en<br />
iyi kazanç budur. Ona şükretme kazancının eşini göremiyorum. Allah’a şükür rızkı<br />
artırır. Aralarında bahis uzadı. Nihayet sualden de kaldılar, cevaptan da.<br />
Tilki, bundan sonra ona “Nefislerinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın” emrini söyledi.<br />
Kuru ve kayalık bir sahrada sabretmek ahmaklıktır. Allahnın alemi geniş. Buradan<br />
çayırlığa göç. Oradan ırmak kenarında yeşil otlat otla. Cennet gibi yemyeşil bir<br />
çayırlık. Orada yeşillikler bitmiş, ta bele kadar büyümüş. Ne mutlu o hayvana ki oraya<br />
varır. Deve bile o yeşillikte kaybolur.<br />
Orada her yanda bir kaynak akmada. Orada hayvanlar amana kavuşmuş, hepsi<br />
rahattaydı. eşek eşekliğinden “A melun sen oradasın da neden böyle zayıfsın Nerede<br />
neşen, semizliğin, nerede nurun, ferin Neden bu sıkıntılara düşmüş bedenin böyle<br />
zayıf Bu aç gözlülük, bu görmezlik, senin yoksuzluğundandır, beylerbeyi olduğundan<br />
değil. Madem kaynaktan geldin neden kurusun Madem misk ceylanısın nerede sende<br />
misk kokusu Söylediğin anlattığın şeylerden neden sende bir nişane yok ey yüce<br />
kişi Diyemedi.<br />
Birisi deveye “Ey izi kutlu, nereden geliyorsun Dedi. Deve dedi ki: Senin civarında<br />
bulunan sıcacık hamamdan. Adam evet dedi, zaten dizinden belli.<br />
İnatçı Firavun, Musa’nın ejderhasını görünce mühlet istedi, yumuşaklık gösterdi.<br />
Akıllılar dediler ki: Bu daha fazla sertleşmeliydi hani ya Allah idi. Mucize ister ejderha<br />
olsun, ister yılan. Onun Allahlık kibri, Allahlık hışmı ne oldu Oturunca “Ben yüce<br />
Allah’ım “diyordu. Bir kurtcağız için bu yaltaklanma neden<br />
Senin nefsin mezeyle, hurma şarabı ile sarhoşsa bil ki gayb salkımını görmemiştir.<br />
Çünkü o nuru görenlerde alâmetler vardır. Onlar bu gurur yüzünden uzaklaşırlar. Acı<br />
suyun etrafında dönüp dolaşan kuş tatlı suyu görmemiştir. Onun imanı da taklitten<br />
ibarettir. Canı, iman yüzünü görmemiştir. Mukallide yoldan da büyük bir tehlike<br />
vardır, yol kesen taşlanmış bir Şeytandan da.<br />
Fakat hak nurunu görünce emin olur. Ondaki şüphe ıstırapları yatışır. Denizin köpüğü,<br />
aslı olan toprağa gelmedikçe çalkalanıp durur. O köpük toprağa aittir, deniz de<br />
gariptir. Gariplikte de ıstırap çekmesinden başka bir çaresi yoktur.<br />
Bir adamın gözü açıldı da o nakşı okudu mu artık şeytan bir daha ona el atamaz. Eşek<br />
tilkiye sırlar söyledi ama serserice söyledi mukallitçe söyledi. Suyu övdü, fakat<br />
iştiyakı yoktu. Yüzünü elbisesini yırttı, fakat aşık değildi.<br />
Münafıkın özrü kabul edilmez. Çünkü o özür, dudağındadır, kalbinde değil. Elma<br />
kokusuna sahiptir ama elmaya değil. O koku onda ancak zarar vermek için vardır.<br />
Bütün kadınlar, savaşta saf yarmazlar, feryat ve figan ederler. Onu saf içinde aslan<br />
gibi görürsün, eline kılıcını almıştır ama eli titrer durur. Vay aklı dişi, kötü ve çirkin<br />
nefsi erkek ve atılmaya hazır olana. Nihayet onun aklı alt olur. Ziyandan başka bir<br />
yere göçemez. Ne mutlu aklı erkek olana, çirkin nefsi dişi ve aciz bulunana!<br />
Cüz-i aklı, erkek ve üst olursa dişi nefsini aklı alt eder. Görünüşte dişinin saldırması<br />
da kuvvetlidir ama onun ziyanı, o eşek gibi eşekliğindendir. Kadında hayvan sıfatı<br />
üstündür. Çünkü kadının renge kokuya meyli vardır.<br />
O eşekte çayırlığın rengini kokusunu duyunca elindeki bütün deliller kaçıp gitti.<br />
Yağmura muhtaç bir susuz haline geldi, bulut yoktu. Öküz açlığına uğradı, sabrı<br />
yoktu. Babam, sabır demir kalkandır. Allah, kalkana “Zafer geldi çattı” yazısını<br />
yazmıştır.<br />
Mukallit söz arasında yüzlerce delil getirir. Fakat onları kıyas bakımından söyler, açık<br />
bir tarzda değil. Misklere bulanmıştır ama misk değildir. kendisinde misk kokusu<br />
vardır ama pis bir şeydir ancak.<br />
Ey mürit, pislik misk haline gelinceye kadar yıllarca o bahçede otlamak gerek. Evet,<br />
arpa yememeli eşekler gibi. Ceylancasına Huten ülkesinde erguvan otlamak gerek.<br />
Karanfillerden, yaseminden, gülden başka bir şey otlama. O ceylanlarla Huten<br />
sahrasına yürü. Mideni o reyhanlara, güllere alıştır da peygamberlerin hikmet ve<br />
gıdasını bul. Mideni şu ottan arpadan vazgeçir; reyhan ve gül yemeye başla.<br />
Ten midesi insanı samanlığa çeker. Gönül midesi reyhanlığa. Ot ve arpa yiyen kurban<br />
olur. Allah nuru ile gıdalanan Kur’an olur. Senin yarın pisliktir,yarın misk. Kendine gel<br />
de pisliği değil, Çin miskini arttır.<br />
O mukallitte yüzlerce delil, yüzlerce söz vardır. Ama dile getirince görürsün ki onlarda<br />
can yok. Söyleyende can ve fer olmazsa sözünde yaprak ve meyve nereden olacak<br />
Öyle söz, tesir eder mi hiç<br />
Küstahçasına insanları yola sokar ama kendisi saman çöpünden fazla titrer. Sözü pek<br />
parlaktır, fakat sözünde de bir titreyiş gizlidir.<br />
Nura ulaşmış şeyh, insana yol bildirir, sözünü nurla yoldaş eder. Çalış çabala da<br />
sarhoş ol, nura ulaş, sözünden Allah nuru aksın. Pekmez içinde ne kaynatılırsa<br />
pekmez lezzetini alır. Havuç, elma, ayva ve ceviz, pekmez de kaynatılsa hepsinden de<br />
pekmez lezzeti alırsın. Bilgi de nura karışırsa inatçı ve kötü kişiler bile bilginden nur<br />
bulurlar. Ne söylersen o da nur olur. Çünkü gökten sudan başka bir şey yağmaz. Gök<br />
ol, bulut ol, yağmur yağdır. Oluk da yağmur yağdırır ama faydası yok.<br />
Oluktaki su iğretidir, halbuki bulutta ve deniz de yaratılıştan vardır. Düşünce oluğa<br />
benzer. Vahiy ve keşif, bulut ve denizdir. Yağmur suyu, bahçeyi yüz türlü renklerle<br />
bezer. Halbuki oluk, komşuları birbirine düşürür, kavga çıkarır.<br />
Eşek, tilkiyle iki üç kere bahiste bulundu. Fakat mukallitti, tilkinin hilesine kapıldı.<br />
Görgü ve anlayışı olmadığından tilkinin hilesi onu kandırdı. Yemek hırsı onu öyle bir<br />
alçalttı ki beş yüz delili olmakla beraber tilkiye zebun oldu.<br />
Bir oğlancı evine bir oğlan götürdü. Onu baş aşağı edip düzmeye koyuldu. Bu sırada o<br />
melun çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: Belindeki ne Oğlan, kötü düşünceli<br />
biri hakkımda kötü düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevap verdi.<br />
Oğlancı, Allah’a hamdolsun dedi, iiyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye<br />
kapılmadım.<br />
Sen de adamlık olmadıktan sonra hançerlerin ne faydası var Yürek olmadıktan sonra<br />
bunda ne fayda var ki Tutalım ki Ali’den Zülfikar’ı miras aldın, Allah aslanındaki kol,<br />
sende de varsa göster. Mesih’ten bir nefes bellediğini farz edelim, İsa’nın dudağı, dişi<br />
nerede ki a çirkin adam<br />
Kazanmak bir şeyler elde etmek için diyelim ki bir gemi yaptın, Nuh gibi bir gemi<br />
kaptanı hani. Tutalım ki İbrahim gibi put kırıyorsun, beden putunu onun gibi ateş<br />
içine atış nerede Delilin varsa meydana çıkar da tahta kılıcı bile o delillerle Zülfikar<br />
haline getir.<br />
Bir delil seni amelden alıyorsa o Allahnın gazabıdır. Yolda korkanları kuvvetli bir hale<br />
getirdin ama sen hepsinden fazla korkmada, hepsinden ziyade tirtir titremedesin.<br />
Herkese Allah’a dayanma dersi veriyorsun ama hırsından havadaki sivrisineğin<br />
damarını sormadasın.<br />
A oğlan, askerin önünde gidiyorsun ama bıyığının yalancılığına aletin tanıklık<br />
vermede. Gönül, namertlikle dolu olduktan sonra sakalınla, bıyığına, ancak gülünür.<br />
Yağmur gibi gözyaşları dökerek tövbe et de bıyık ve sakalını, alay mevzuu olmadan<br />
kurtar.<br />
Erlik ilacını kullan da hamel burcundaki kızgın güneşe dön. Mideyi bırak, gönül<br />
tarafına salın. Salın da Allahdan sana perdesiz bir selam gelsin. Kendine çeki düzen<br />
verecek bir iki adım at da aşk, kulağını tutup seni çeksin.<br />
Tilki hilede ayak diredi. Eşeğin sakalını tutup çekti. Nerede o tekkenin ilahicisi ki<br />
hararetle defe vurup “Eşek gitti eşek gitti” desin. Bir tavşan bile aslanı kuyuya<br />
sürüklerse bir tilki, eşeği çayırlığa nasıl sürüklemez Kulağını tıka da o ihsan ve lütuf<br />
sahibi velinin afsunundan başka bir afsun okuma. Onun afsunu helvadan da tatlıdır.<br />
Hatta öyle bir erdir ki ayağının bastığı toprak, yüzlerce helvaya değer. Şarapla dolu<br />
koca küpler, onun dudaklarındaki şaraptan mayalanmıştır. Ondan uzakta kalan can,<br />
lal dudaklardaki şarabı görmediği için şaraba aşıktır. Kör kuş, tatlı suyu görmemiş,<br />
kara ve acı suyun etrafında dönüp dolaşmasın.<br />
Can Musası, gönlü Sina haline getirir, kör dudu kuşlarının gözlerini açar. Can şirininin<br />
Hüsrev’i nöbet tutmuştur. Şehirde şeker ucuzlamıştır. Gayb Yusufları ordularını<br />
çekmede, şeker denklerini getirmede. Mısır’dan gelen develerin yüzü bizim tarafa<br />
yönelmiş, ey dudu kuşları, şenlik seslerini duyun. Şehrimiz yarın şekerle dolacak.<br />
Şeker zaten ucuz ama daha da ucuzlayacak.<br />
Ey tatlı sevenler, şekerlere bulanın, sofrası olanların körlüklerine rağmen dudu gibi<br />
şekerlere bakın. Şeker kamışını dövün iş ancak bundan ibaret. Canlar feda edin, işte<br />
sevgili. Şimdi şehrimizde bir tek ekşi suratlı bile kalmadı. Çünkü Şirin Hüsrev’leri<br />
tahta çıkardı.<br />
Ya hey! Şarap üstüne şarap, meze üstüne meze. Artık minareye çık da sala ver. Taş ve<br />
mermer, lal ve altın haline geliyor. Güneş gökyüzünde elceğizlerini çırpmada. Zerreler<br />
aşılar gibi birbirleriyle oynaşmada.<br />
Kaynaklar yeşilliklerden, çayırlık, çimenliklerden mahmurlaştı. Gül, dallar üstüne<br />
çicekler açıyor. Devlet gözü tam bir büyü yapmada; ruh Mansur oldu Enel Hak diye<br />
bağırmada.<br />
Tilki bir eşeği baştan çıkarırsa bırak çıkarsın. Sen eşek olma da gam yeme.<br />
Birisi kaçıp bir eve sığındı. Korkudan benzi uçmuş, sapsarı kesilmiş dudakları<br />
gövermişti. Ev sahibi peki dedi, A amcasını canı, eşekleri titremede. Ne oldu neden<br />
kaçtın Neden böyle benzin attı Adam dedi ki: Zalim padişahı eğlendirmek için bugün<br />
sokakta ne kadar eşek varsa yakalıyorlar. Ev sahibi, peki dedi. A amcasının canı,<br />
eşekleri yakalıyorlar. Sen eşek değilsin ya, bundan ne tasan var senin<br />
Adam dedi ki: Bu işe öyle bir girişmişler, öyle kızışmışlar ki beni bile eşek diye<br />
yakalarlarsa şaşılmaz. Eşek yakalamaya el atmışlar hiçbir şey fark etmiyor artık. Bir<br />
şeyi fark etmeyen kişiler başımıza geçerlerse eşeğin sahibini de eşek diye götürürler<br />
mi, götürürler.<br />
Fakat bizim şehrimizin padişahı abes iş yapmaz. Onun temyiz hassası vardır. O her<br />
şeyi duyar, her şeyi görür. Adam ol da eşek tutanlardan korkma. Ey zamanenin İsa’sı,<br />
eşek değilsen ürkme.<br />
Dördüncü kat gök, senin nurunla dolu. Haşa senin durağın ahır değil. Sen, bir iş için<br />
ahırdasın ama gökyüzünden de yücesin sen, yıldızlardan da. İmrahor başkadır eşek<br />
başka. Her ahıra giden eşek değildir. Neden böyle eşeğin kuyruğuna yapıştık, ardına<br />
düştük Gül bahçesinden güllerden bahset. Narı, turuncu elma dalını söyle. Şarabı ve<br />
sayısız güzelleri anlat. Yahut dalgası inci olan, inci söyleyen, gören denizi, yahut gül<br />
devşiren, yumurtaları altından, gümüşten olan kuşları söyle.<br />
Yahut ceylanları besleyen, hem sırt üstü, hem yüzükoyun uçan doğan kuşlarından<br />
bahset. Alemde gizli merdiven vardır, basamak basamak ta göğe kadar. Her bulutun<br />
başka bir merdiveni vardır, her gidişin başka bir göğü. Her biri öbürünün halinden<br />
bihaberdir. Geniş bir ülkedir, ne başı var, ne sonu.<br />
Bu, o neden böyle hoş diye şaşmaktadır; o, bu neden böyle şaşıyor diye hayrette.<br />
Yeryüzü sahası geniştir. Orada her ağaç, yerden baş vermiş, boy atmıştır. Ağaçlardaki<br />
yapraklarla dallar, ne de güzel ülke ne de geniş saha diye şükrederler.<br />
Bülbüller, yediğin şeyden bize de ver diye kıvrım kıvrım çiçeklerin çevrelerinde<br />
uçuşur, ötüşürler. Bu sözün sonu yoktur. Sen yine o tilkinin aslanın, o illetin ve açlığın<br />
hikayesine dön!<br />
Tilki eşeği alıp çayırlığa götürdü. Aslan, ona saldırıp paramparça edecekti. Eşek<br />
aslandan uzaktı. Eşeği görünce hırsından yaklaşmasına sabredemedi. Birden korkunç<br />
bir surette kükredi. Fakat kımıldayacak kuvveti yoktu zaten.<br />
Eşek, uzaktan bunu görünce dönüp nalları kaldırdı, ta dağın eteğine kadar kaçtı. Tilki<br />
dedi ki: A padişahım kavga zamanında neden sabretmedin O sapık, sana yaklaşsaydı<br />
hafif bir saldırışta ona üstün gelirdin. Acele, Şeytanın hilesidir; sabır ve tedbir<br />
Allahnın lütfu. O uzaktaydı hamleni görüp kaçtı. Zayıflığını anladı, yüzünün suyunu<br />
döktü. Aslan kuvvetim yerinde sandın dedi, bu derece halsiz olduğumu<br />
zannetmiyordum. Fakat açlık ve ihtiyacım hadden aştı. Açlıktan sabrım da kayboldu<br />
aklım da. Elinden gelirse bir kere daha onu baştan çıkar, buraya getir. Düzenlerle onu<br />
buraya getirmeye çalış. Sana pek minnettar olurum.<br />
Tilki evet dedi, Allah yardım eder de körlükle gözünü bağlar, çektiği korkuyu unutursa<br />
ne ala. Bu da, onun eşekliğinden uzak değildir. fakat onu yine kandırırda buraya<br />
getirirsem yine acele edip emeğimi yele verme.<br />
Aslan dedi ki: Evet sınadım anladım ki pek halsizim bedenimde fer kalmamış. Eşek<br />
tamamı ile bana yaklaşmadıkça yerimden bile kımıldamam. Kendimi öyle uyur<br />
gösteririm.<br />
Tilki yola düştü. “Aman padişahım sen bir himmet et de aklını bir gaflet bürüsün. Eşek<br />
her kötü kişiye kanmamak için Allah’a tövbeler etmiştir. Onun tövbelerini hilelerimle<br />
bozayım. Biz aklın ve aydın ahdın düşmanıyız. Eşek başı çocuklarımızın topudur, eşek<br />
fikri elimizin oyuncağı" diyordu.<br />
Zühal yıldızının devrinden meydana gelen aklın, aklı külle karşı ne değeri vardır O<br />
akıl, Utarit’le Zuhal’den feyiz alır, bilgi sahibi olur. Bizse sıfatı lütuf ve ihsan olan Allah<br />
kereminden feyiz alır, bilgi sahibi oluruz.<br />
Turamızın kıvrımı, “Allah insana bilgi öğretti” ayetidir. Maksatlarımız, Allah indindeki<br />
bilgidir. O aydın güneş bizi terbiye etmiştir. O yüzden “Rabbim yücelerin yücesidir”<br />
der dururuz.<br />
Tilki, eşek hilemizi sınadıysa da bununla beraber bu hileye yüzlerce sınamayı unutur<br />
gider. Belki o gevşek huylu tövbesini bozar da bunun seyyiesine uğrar demekteydi.<br />
Ahdı, tövbeyi bozmak, sonunda insanı lanete uğratır. Cumartesi günlerinde iş<br />
işlemeye mecbur olan Yahudiler, tövbelerini bozdular da çarpılıp helak oldular. Allah o<br />
kavmi maymun şekline soktu. Çünkü inada girişip Allah ahdini bozdular.<br />
Bu ümmette beden çırpınması yoktur. Fakat ey akıllı fikirli adam, gönül çarpılması<br />
vardır. Bir adamın gönlü maymun gönlüne döndü mü bedeni de maymunun gönlünden<br />
aşağı olur. O eşeğin gönlü de hakikatten haberdar olsaydı, bir hünere nail olmuş<br />
bulunsaydı sureti yüzünden hor olur muydu hiç<br />
Ashabı kehf’in köpeğinin huyu iyiydi, fakat sureti, köpek suretindeydi. Fakat bu<br />
suretti, ona bir noksan verdi mi Yahudiler, halk zahiri azabı görsün diye zahiren<br />
çarpıldılar. Fakat iç aleminden bunlardan başka yüz binlercesi, tövbesini bozma<br />
yüzünden domuz ve eşek oldu.<br />
Tilki çabucak eşeğin yanına geldi. Eşek, senin gibi dosttan çekinmek gerek.<br />
A adam olmayan dedi, ben sana ne yaptım da beni ejderhanın yanına götürdün Bana<br />
kinlenmene sebep neydi Yaradılışındaki kötülükten başka ne sebep vardı buna a<br />
inatçı Ona hiçbir eziyet vermediği, dokunmadığı halde gencin ayağını sokan akrep<br />
gibi hani. Yahut ta bizden kendisine bir kötülük gelmediği halde can düşmanımız olan<br />
Şeytan gibi. Şeytan tabiatı bakımından insana düşmandır. İnsanın helak oluşuna<br />
sevinir. Her an adamın peşine düşer, bir türlü bırakmaz. Huyunu, çirkin tabiatını<br />
bırakır mı hiç<br />
Çünkü onun içindeki kötülük, sebep yokken onu zulme, düşmanlığa çeker. Her an,<br />
seni bir kuyuya atmak için bir otağa çağırır. Baş aşağı havuza yuvarlamak için filan<br />
yerde bir havuz var, dereler akıyor der durur. Vahye nail olan, gözü açık bulunan<br />
Adem’i bile o melun, kötülüğe, şerre düşürdü.<br />
Adem’in geçmişte bir suçu yoktu, ona bir zarar vermemişti, bir haksızlıkta<br />
bulunmamıştı.<br />
Tilki dedi ki: O bir büyü, bir tılsımdı, senin gözüne aslan göründü. Yoksa ben beden<br />
bakımından senden zayıfım, öyle olduğu halde gece gündüz orada otlamaktayım. O<br />
çeşit bir tılsım yapmasalar da her obur, doğru oraya koşardı.<br />
Fillerle, ejderhalarla dolu aç bir dünya durup dururken hiç tılsım olmadıkça yazı, öyle<br />
yemyeşil durur mu Ben, öyle korkunç bir şey görürsen sakın korkma diyecektim<br />
ama, gönlüm haline yandı, o derde daldım da aklımdan çıktı. Seni köpek gibi açıkmış,<br />
perişan bir halde görünce koşa koşa gelsin diye seğirttim. Yoksa sana tılsım<br />
anlatacak, sana bir hayal görünür ama aslı yoktur diyecektim.<br />
Eşek dedi ki: Hadi ey düşman, çekil önümden, çekil de çirkin suratını görmeyeyim.<br />
Seni kötü talihli bir hale getiren Allah, çirkin suratını da kerih ve pek berbat bir hale<br />
soktu. Bana hangi suratla geliyorsun Gergedanın yüzü bile bu kadar kalın derili<br />
değildir. Seni çayıra götüreyim diye apaçık canıma kastettin.<br />
Azrail’i gözlerimle gördüm. Sonra da yine bana düzen kurmaya, beni kandırmaya<br />
savaşıyorsun ha! Ben ister eşek olayım, ister eşeklerin kusuru. Nihayet benim de<br />
canım var. Bunu nasıl feda edebilirim O gördüğüm amansız korkuyu çocuk görseydi<br />
derhal kocalırdı. O korkudan, o heybetten kendimi cansız, gönülsüz bir halde dağdan<br />
baş aşağı attım. O perdesiz azabı görür görmez ayağım, kakıldı kaldı. Allah’a<br />
ahdettim. Yarabbi dedim, ayağımdaki şu bağı çöz.<br />
Bundan böyle kimsenin vesvesesine kanmayayım ey lütuflar sahibi Allah, ey<br />
yardımcım, ahtım olsun, nezrim olsun. Allah, o anda ayağımın bağını çözdü. O dua ve<br />
sızlanma, o niyaz yüzünden ayağım çözüldü. Yoksa o erkek aslan bana yetişseydi<br />
halim ne olurdu Aslanın pençesi altında eşek ne hale gelir Yine o aç aslan hileyle<br />
seni bana yolladı değil mi a kötü arkadaş<br />
Herkesin, kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan pak Allahnın zatına and olsun<br />
ki kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir. Çünkü kötü yılan, insanın yalnız canını alır.<br />
Kötü arkadaşsa insanı cehenneme sürer, orasını adama durak eder. İnsanın, düşüp<br />
kalktığı adamla konuşa görüşe huyu ile huylanır. Gönül arkadaşının huyunu kapar. O<br />
sana gölge saldı mı mayasız olduğu için senin mayanı çalar.<br />
Aklın sarhoş bir ejderha bile olsa kötü arkadaş, bil ki zümrüttür. Aklının gözünü<br />
çıkarır, kör eder. Onun kınaması, seni taunun eline teslim eder.<br />
Tilki dedi ki: Bizim safımızda tortu yoktur. Fakat vehme gelen hayallerde,<br />
küçümsenecek şeyler değildir. ey saf ve bön adam, bütün bunlar senin vehmindir.<br />
Yoksa sana karşı hiçbir gıllügışim yok. Kötü hayaline kapılıp bana bakma. Dostlara<br />
karşı neden kötü zanda bulunuyorsun<br />
Saf kardeşler hakkında iki zanda bulun. Zahiren onlardan cefa bile görsen haklarında<br />
kötü düşünceye kapılma. Bu kötü hayal, bu kötü zan, meydana çıktı mı yüz binlerce<br />
dostu birbirinden ayırır. Seni esirgeyen biri, sana cevreder, seni sınarsa hakkında<br />
kötü zanna düşmemek gerektir. Akıl karı budur.<br />
Hele ben hiç kötü değilim. Adim kötüye çıkmış ama aldırma. O gördüğüm aslan değildi<br />
tılsımdı. O uğradığın şey kötü bile olduysa yine dostlar, o hatayı af ederler. Vehim ve<br />
tamahla korku alemi, yolcuya pek büyük bir settir. Bu nakışlar bu hayal suretleri, dağ<br />
giiiiibi Halil’e bile zarar verdi. Cömert İbrahim bile vehim alemine düşünce “Bu benim<br />
rabbimdir” dedi. Tevil incisini delen o zat, yıldızı görünce böyle dedi işte.<br />
Gözleri bağlayan vehim ve hayal alemi, öyle bir dağı bile yerinden oynattı. O bile “Bu<br />
benim rabbimdir” dedi. Artık, eşeği ne hale kor, bir düşün! Dağ gibi akıllar bile vehim<br />
deniziyle hayal girdabına gark olur. Bu kötülük tufanı, dağları bile aşarken Nuh<br />
gemisine binenlerden başka kim aman bulur<br />
Yakin yolunun bekçisi olan bu hayal yüzünden din ehli, tam yetmiş iki fırka oldu.<br />
Yalnız yakin eri, vehim ve hayalden kurtulur. Kaşını kılını yeni ay sanmaz. Fakat bir<br />
kimseye Ömer’in nuru dayanç olmadıkça onun eğri kaşı yolunu vurur. Yüz binlerce<br />
koskocaman gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur. Bunların en aşağısı akıllı<br />
ve filozof Firavun’dur. Onun aya da vehim burcundan tutulup gitti. Hiç kimse orospu<br />
kadın kimdir bilmez. Bilen, o kadını iyice tanıyan da hakkında şüpheye düşmez.<br />
Vehmin seni şaşkın bir hale getirdiyse neden öbür vehmin etrafında dönüp dolaşırsın<br />
Ben kendi benliğimden aciz kaldım. Sen neden benlikle dolu bir halde önümde<br />
duruyorsun Canla başla benlikten, varlıktan kurtulmayı istiyorum ki onun güzelim<br />
savlicanına top olayım. Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur.<br />
Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. Nakışsız bir ayna haline gelir, değer<br />
kazanır. Çünkü bütün nakışları aksettirir.<br />
Eşek bir hayli çalıştı tilkiden korundu. Fakat köpek gibi acıkmıştı, açlık kendisine eş<br />
olmuştu. Hırsı üstün geldi, sabrı zayıfladı. Ekmek sevdası nice boğazları yırtmıştır.<br />
Kendisine hakikatler keşfedilen peygamber, onun için “Az kaldı ki yoksulluk, küfür<br />
olayazdı.” Dedi. O, eşek açlığa tutsak olmuştu. Hileyse bile dedi tut ki öldüm. Bari bu<br />
açlık azabından kurtulurum ya. Yaşayış buysa ölüm bence daha iyi.<br />
Önce tövbe etmiş and içmişti ama nihayet eşekliğinden tövbesini de bozdu, andını da.<br />
Hırs, insanı kör ahmak eder, bilgisiz bir hale sokar, ölümü kolaylaştırır. Halbuki ölüm<br />
eşeklere kolay değildir. çünkü ebedi canları yoktur ki. Ebedi canı olmadığı için de<br />
kötülükte bulunan birisidir. Ecele cüreti ahmaklıktandır.<br />
Çalış da ebedi cana ulaş, ölüm gününde de elinde bir azık bulunsun. Kötü kişinin rızk<br />
veren Allah’a güveni yoktur. Gayptan ona rızkının cömertçe saçıldığına inanmaz.<br />
Gerçi zaman zaman ona bir açlık verdi, verdi ama Allah ihsanı, şimdiye kadar onu<br />
rızksız bırakmadı. Eğer açlık olmasaydı imtilaya tutulurdun, ondan sonra da sende<br />
daha yüzlerce illet baş gösterirdi. Açlık illeti, hem latif oluş, hem hafif bir hale geliş,<br />
hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunuş bakımından o illetlerden elbette daha iyidir.<br />
Açlık zahmeti, illetlerden daha iyidir; hele açlıkta yüzlerce fayda ve hüner de varken.<br />
Kendine gel açlık ilaçların padişahıdır. Açlığı canla başla kabul et, onu böyle hor<br />
görme. Bütün hastalıklar, açlıkla iyileşir. Bütün ilaçlar aç olmadıkça sana tesir etmez.<br />
Birisi küflü ekmek yiyordu. Bir adam neden bu kadar haris ve aç gözlü oldun Diye<br />
sordu.<br />
Dedi ki: Sabrın sonucunda açlık, iki misli arttı mı arpa ekmeği bile bana helva gelir.<br />
Sabrettim, sabırlı oldum mu daima helva yemiş olurum. Zaten açlık herkese zebun<br />
olmaz ki. Bu açlık, hadden aşırı bir otlaktır. Açlığı, onunla güçlü kuvvetli aslan<br />
kesilsinler diye ancak Allah haslarına vermişlerdir. Açlığı, öyle her adi yoksula neden<br />
verecekler Ot az değil ya önüne koyuverirler. Ye derler, sen ancak buna layıksın.<br />
Suda yüzen kuş değilsin sen, ekmek yiyen bir kuşsun.<br />
Bir şeyh, müridiyle dara düşmüştü. Şehirde ekmek vardı, bulundukları yerde kıttı.<br />
Müridin gönlünde açlık ve kıtlık korkusu, gafletinden her an artmaktaydı. Şeyh<br />
biliyordu müridin içinden geçeni anlamıştı. Ona dedi ki: Ne vakte dek bu elem bu<br />
ıstırap içinde kalacaksın Ekmek derdinden yanıp yakılıyorsun. Adeta Allah’a<br />
dayanma gözünü kapamışsın. Sen o yüce nazeninlerden değilsin ki sana ceviz ve kuru<br />
üzüm vermesinler.<br />
Açlık Allah hastalarının gıdasıdır. Senin gibi ahmak yoksul, nereden ona zebun<br />
olacak Aldırış etme sen onlardan değilsin ki bu mutfakta ekmeksiz bekleyesin. Şu<br />
aşağılık ve karnına düşkün kişilere daima kase üstüne kase sunarlar, ekmek üstüne<br />
ekmek. Bu çeşit adam öldü mü ekmek, önünden giderek ey yoksullukla, ümitsizlikle<br />
kendini öldüren der.<br />
İşte sen öldün, ekmek kaldı. Hadi kalk da al ekmeğini bakalım ey kendini elemlerle<br />
öldüren. Kendine gel de elin ayağın titremesin. Rızkın, senin ona aşık olmandan<br />
ziyade sana aşıktır. Aşıktır, senin sabırsızlığını bilir de emekliye emekliye sana gelir a<br />
herzevekil. Sabrın olsaydı rızkın gelir aşıklar gibi kendini sana teslim ederdi. Açlık<br />
korkusundan bir titreyiş nedir Allah’a dayanmayla tok yaşanabilir pekala.<br />
Dünyada yemyeşil bir ada vardır, orada yalnız başına obur bir öküz yaşar. Akşama<br />
kadar bütün yazıyı yalar, otlar, doyar, semirip şişer. Gece oldu mu yarın ne yiyeceğim<br />
diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirir, ince bir kıla döner.<br />
Sabah olunca yazı yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.<br />
Öküz, öküz açlığına tutulmuştur, akşama kadar bütün yazıyı baştanbaşa otlar, bitirir.<br />
Yine büyür, semirir, şişer. Bedeni yağlanır, güçlü kuvvetli bir hale gelir. Derken akşam<br />
oldu mu açlık korkusuna düşer, bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan<br />
zayıflar. Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim Diye düşünür durur.<br />
Yıllardır, o öküz bu haldedir işte. Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte<br />
yayılırım, hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam<br />
nedir diye düşünmez bile. Akşam oldu, gece bastı mı o semiz öküz, eyvahlar olsun,<br />
rızkım bitti diye yine zayıflar.<br />
İşte nefis, o öküzdür, yazı da dünya. Nefis ekmek korkusuyla daima zayıflar durur.<br />
Gelecek zamanlarda ne yiyeceğim, yarının rızkını nasıl ve nerede elde edeceğim<br />
kaydına düşer. Yıllardır yedin, yiyeceğin eksilmedi. Artık biraz da gelecek düşüncesini<br />
bırak da geçmişe bak. Yediğin rızkları hatırına getir, geleceğe bakma da az sızlan.<br />
Tilkicik eşeği ta aslanın yanına kadar götürdü. Aslan, eşeği paramparça etti. O<br />
canavarlar padişahı, bu savaşta yoruldu, susadı. Su içmek üzere kaynağa gitti.<br />
Tilkiceğiz eşeğin ciğeriyle yüreğini fırsat bulup yedi. Aslan, su içip dönünce aradı,<br />
eşeğin ne ciğeri vardı, ne yüreği.<br />
Tilkiye ciğeri nerede, yüreği ne oldu Dedi. Canavar, hayvanın bu iki uzvunu pek<br />
sever.<br />
Tilki dedi ki: Onda yahut ciğer olsaydı hiçbir kere buraya gelir miydi O kıyamet<br />
görmüş, o dağdan düşmeyi seyretmiş, o korkuyu tatmış, güç ile kaçmıştı. Ciğeri yahut<br />
yüreği olsaydı tekrar senin yanına gelir miydi Bir gönülde gönül nuru olmadı mı o<br />
gönül, gönül değildir. bir beden de ruh yoksa o beden, topraktan ibarettir.<br />
Bir kandilde can nuru yoksa sidikten, pislikten ibarettir. O sırçaya kandil deme artık.<br />
O sırça, o kap, halkın yapısıdır ama kandilin nuru, ululuk ıssı Allahnın ihsanıdır. Hasılı<br />
sayı ve çokluk kaplardadır, alevlerdeyse ancak birlik vardır. Bir yere altı tane kandil<br />
koysalar nurlarında sayı ve çokluk olmaz.<br />
O çıfıt, kapları gördü de müşrik oldu. Öbürü de nuru gördü de imana geldi, anlayış<br />
sahibi oldu. ruh, kaplara baktı mı, Şis’le Nuh’u iki görür. Derenin, suyu varsa deredir.<br />
Adam canı olan adamdır.<br />
Bunlar insan değillerdir, suretten ibarettirler. Bunlar ekmek ölüsüdürler, şehvet<br />
öldürmüştür bunları.<br />
BİLGİLER EMEN ZAHİT<br />
Gazne’de bilgiler emen bir zahit vardı. Adı Muhammet’di, Künyesi Serrezi. Her gece<br />
üzüm çotuğunun ucunu yer, onunla iftar ederdi. Yedi yıl bu haldeydi. Varlık<br />
padişahından birçok şaşılacak şeyler gördü. Fakat maksadı padişahın cemalini<br />
görmekti.<br />
O kendine doymuş er, bir dağ başına çıktı. Dedi ki: Ya bana kendini göster, yahut<br />
kendimi bu dağdan atacağım.<br />
Allah dedi ki: O ihsanın zamanı gelmedi. Kendini atarsan da ölmezsin, ben seni<br />
öldürmem. Şeyh, iştiyakından kendisini o yüce dağdan derin bir suya attı. O canına<br />
doymuş er ölmedi. Ölümden kurtulduğuna feryat etmeye başladı. Çünkü bu yaşayış<br />
ona ölüm gibi görünmedeydi. İş, onca tersineydi. O, gayb aleminden ölüm istiyor,<br />
hayatım ölümümdedir deyip duruyordu. Ölümü, hayat gibi kabul etmede, helakine<br />
gönül vermedeydi.<br />
Ali gibi kılıçla hançer, ona reyhan kesilmiş, nerkisle nesrin, canına düşman olmuştu.<br />
Açlıktan da ileri, gizlilikten de ileri duyulmamış bir ses geldi: Yürü ovayı bırak şehre<br />
git! Dedi ki: Ey kıldan kıla bütün gizliliklerimi bilen Allah, şehirde ne yapayım Söyle.<br />
Allah dedi ki: Nefsini alçaltman için Abbas-ı Debs gibi rüsvay ol, dilen. Bir müddet<br />
zenginlerden para topla, yoksullara dağıt. Bir müddet hizmetin budur. Şeyh, baş<br />
üstüne ey canımın sığındığı Allah dedi.<br />
Mahlukatın Allahsı ile o zahit arasında bir çok sual, cevap birçok macera oldu. Öyle ki<br />
yerle gök bunlarla nurlandı. Bütün bu sözler, dillere destan oldu. Fakat ben, bu sözü<br />
kısa kesiyorum, her aşağılık kişi, sırları duymasın diye.<br />
Şeyh Allah buyruğunu kabul edip Gaznenin şehrini yüzünün nuru ile aydınlattı. Bir<br />
bölük halk, ferahtan ona karşı vardılar. Fakat o acele bilinmez bir yoldan şehre girdi.<br />
Şehrin ileri gelenleri uluları hep birden kalkıp onun için köşkler hazırladılar.<br />
Şeyh ben dedi, kendimi göstermeye gelmedim, ancak horluğa ve dilenciliğe geldim.<br />
Dedikoduda bulunmaya niyetim bile yok. Elimde zembil kapı kapı gezeceğim. Buyruk<br />
kuluyum buyruk da Allahdan. Ben dilencilik edeceğim, dilencilik edeceğim, dilencilik.<br />
Dilenirken de duyulamamış sözler söyleyecek değilim. Dilencilerin aşağılık yolundan<br />
başka bir yol yordam tutmayacağım. Bu suretle tamamı ile alçaklığa dalayım da ileri<br />
gelenlerden de, halktan da kötü sözler duyayım.<br />
Allah buyruğu candır, ben ona tabiim. O, tamah hakkında “Tamah eden alçalır”<br />
buyurdu. Mademki din sultanı benden tamahkarlık istiyor, bundan böyle kanaatin<br />
başına toprak! O, alçalmamı istiyor, ben nasıl yüceliğe savaşırım O, dilenci olmamı<br />
diliyor, ben nasıl beylik edeyim Bundan böyle benden yalnız dilencilik ve alçaklık<br />
iste. Dağarcığımda yirmi tane Abbas var benim.<br />
Şeyh, eline zembili almış sokak,sokak kapı, kapı dolaşıyor. Ağam Allah için bir şey ver,<br />
Hak bu hususta sana tevfik verdi mi ki Diyordu. Sırları arştan yüceydi, kürsüden de.<br />
Öyle olduğu halde işi gücü “Allah için, Allah için” demekti.<br />
Peygamberlerin hepsi, bu çeşit hareket ederler. Halk müflistir, öyle olduğu halde<br />
onlar, halktan bir şey isterler.<br />
“Allah’a ödünç verin, Allah’a ödünç verin” derler. İşi tersine yürütürler de “Allah’a<br />
yardım ederseniz Allah da size yardım eder” derler.<br />
Bu şeyh de kapı kapı dolaşıp yalvarmadaydı. Halbuki şeyh için gökyüzünde yüzlerce<br />
kapı açıktı. O dilenciliği boğazı için değil Allah için yapıyordu. Bu işe iyice sarılmıştı.<br />
Hatta boğazı için bile dilense ne çıkar O boğaz Allah nuru ile dopdoluydu.<br />
Onun ekmek, bal ve süt yemesi, yüz yoksulun çilesinden, üç günde bir iftar ederek<br />
oruç tutmasından daha hayırlıdır. O, nur yer, ekmek yiyor deme. Görünüşte otlar,<br />
fakat hakikatte lale eker.<br />
Kandilin yağını yiyen alev gibi o da etrafındakileri aydınlatır, onların nurunu arttırır.<br />
Allah ekmek yiyene “İsraf etmeyin” dedi, nur yiyene “Artık kafi” demedi. O boğaz,<br />
iptila boğazıdır, buysa israftan da emin, ileri gidişten de.<br />
Şeyhin bu hale düşmesi hırsından tamahından değildi, buyruğa uymasındandı. Öyle<br />
can hırsa tamaha uymaz ki. Kimya, bakıra gel kendini tamamı ile bana ver derse bu<br />
sözü tamahından söylemez. Allah yedinci göğe kadar toprak hazinelerini Şeyhe<br />
göstermişti.<br />
Şeyh dedi ki: Ey beni yaratan! Ben aşığım. Senden başka bir şey dilersem kötü kişi<br />
olayım. Sekiz cennet gözüme görünür, yahut sana cehennem korkusundan hizmet<br />
edersem, ancak kendi selametini arayan bir inanmış kul olurum. Çünkü cennet de<br />
bedene aittir, cehennem de. Bir aşık, Allah aşkı ile gıdalanırsa yüzlerce beden, onca<br />
bir gazel yaprağına değmez.<br />
O ulu Şeyhin bedeni de başka bir şey oldu, artık ona pek beden deme. Hem Allah aşığı<br />
olmak, hem de ücret istemek olur mu Emniyet sahibi Cebrail, hiç hırsızlık eder mi<br />
O yaslı Leyla’nın aşkına bile bu alem saltanatı bir zerre göründü. Önce toprakla altın<br />
birdi. Altın da nedir Canını bile tehlikeden esirgemiyordu.<br />
Aslan kurt ve başka yırtıcı canavarlar bile bunu duydular, anladılar da onunla akraba<br />
gibi çevresine toplandılar. Çünkü o, hayvan huyundan arındı, temizlendi. Aşkla doldu.<br />
Yağı, eti de zehirli bir hal aldı. Aklın şekerler dökmesi, canavarlara zehir olur. Çünkü<br />
iyinin iyiliği kötünün zıddıdır.<br />
Aşığın etini canavarlar yiyemez. Aşk iyilerce de bilinir, tanınır, kötülerce de. Faraza<br />
aşığı kurt kuş yese bile eti zehir olur, yiyeni öldürür. Aşktan başka ne varsa her şeyi<br />
aşk yer, yutar, iki alem de aşk kuşunun gagası önünde bir taneden ibarettir. Bir tane,<br />
hiç kuşu yiyebilir mi Samanlık hiç atı otlatabilir mi<br />
Kulluk ta bulunan da belki sen de aşık olursun. Kulluk bir kazançtır ki, amelle elde<br />
edilir. Kul, kulluktan azat olmayı diler. Aşıksa ebediyen azat olmak istemez. Kul daima<br />
elbise vergi diler. Aşığın elbisesiyse daima sevgilinin cemalidir. Aşk, söze sığmaz. Aşk,<br />
bir denizdir ki dibi görünmez.<br />
Denizin katralarını saymaya imkan yoktur. Yedi deniz de aşk denizinin önünde<br />
küçücük bir göl kalır. A canım bu sözün sonu gelmez. Yine zamane Şeyhinin<br />
hikayesine dön.<br />
Böyle bir Şeyh, sokak sokak dolaşan bir dilenci oldu. Aşk, pervasızca geldi, ne yapsın<br />
sakının aşktan. Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.<br />
Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar. Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.<br />
Pak aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın” dedi. Hasılı o,<br />
aşktan tekti. Onun için Allah, onu peygamberler içinden seçti. Sen, pak aşka mensup<br />
olmasaydın, sende aşk olmasaydı dedi, hiç gökleri var eder miydim Ben aşkın<br />
yüceliğini anlayasın diye kadri yüce göğü yücelttim. Gökten daha başka faydalar da<br />
gelir. O yumurta gibidir. Bu, civciv gibi ona tabidir.<br />
Aşıkların horluğundan bir koku alasın diye toprağı tamamı ile hor ettim, ayaklar altına<br />
serdim. Aşkla bir yoksul nasıl değişir, anlaman için toprağa yeşillik ve tazelik verdim.<br />
Şu terinden kımıldamayan dağlar da sana aşıkların sebatını söyler.<br />
Gerçi oğul, o manadır, bunlar suret. Fakat anlayışa yaklaştırmak için lazım bu. Kederi,<br />
dikene benzetirler. Dikenin kendisi değildir, bu benzetiş, ancak uyandırmak, anlatmak<br />
içindir. Katı gönle taş derler. Gönlün taşla münasebeti yoktur, fakat bir örnektir<br />
verirler işte. Düşüncede onun tıpkısı olmaz. Fakat öyle değildir deme de ayıbı<br />
benzetişe, anlatışa ver.<br />
Şeyh bir günde yoksul gibi dört kere bir beyin köşküne gitti. Zembili elinde, Allah için<br />
canı yaratan, sizden bir lokma ekmek istiyor sözleri dilindeydi. Oğul, bunlar, aklı küllü<br />
bile şaşırtan, sersem eden tersine çakılmış nallardır. Bey, onu görünce kötü kişi<br />
dedi, sana bir şey söyleyeceğim ama bana nekes deme. Bu ne küstahlık, bu ne<br />
utanmaz yüz, bu ne çeşit iş Bir günde tam dört kere geliyorsun A şeyh, burada<br />
seninle mukayyet olacak kim var ki Ben senin gibi küstah bir dilenci görmedim.<br />
Dilencilerin namusunu berbat ettin. Bu yaptığın, ne çirkin Abbaslık Abbası Debs,<br />
senin hizmetkarın olamaz. Bu şom nefis, mülhitte olmasın.<br />
Şeyh dedi ki: Beyim, sus, ben emir kuluyum. İçimdeki ateşi bilmiyorsun, bu kadar<br />
coşma. Ekmek için kendimde bir hırs görseydim ekmek isteyen karnımı deşerdim.<br />
Yedi yıl bu bedenim, aşk ateşiyle yandı kavruldu. Çöllerde asma yaprağı yedim,<br />
onunla geçindim. Hatta taze, yahut kuru yaprak yemeden bu bedenimin rengi<br />
yemyeşil oldu. İnsanlar atasının suretinde, perdesinde bulundukça aşılara öyle pek<br />
serserice bakma.<br />
Akıllı fikirli kişiler, kılı kırk yardılar. Heyet (kozmografya) bilgisini elde ettiler.<br />
Neyrencat, sihir ve felsefeyi, hakkı ile beslemeyi dilerse de, mümkün olduğu kadar<br />
çalıştılar, elde ettiler, bütün akranlarını geçtiler.<br />
Aşk kıskançlığından kendisini gizledi. Böyle bir güneş, onlardan gizli kaldı. Gündüzün<br />
yıldızları gören keskin gözden güneş yüzünü gizledi. Bundan geç de öğüdümü dinle.<br />
Aşıları aşk gözü ile gör.<br />
Vakit dar, can da kuşkuda. Artık, sana özür getirmesine imkan yok. Sen anla da o<br />
sözü bekleme. Aşıların gönüllerini az incit. Sen bu neşeyi anlayamamışsın. Bari ahır ol<br />
ihtiyatı bırakma.<br />
Mutlaka yapılması lazım şey var, yapılsa da olur, yapılmasa da olur iş var, bir de<br />
yapılmasına imkan olmayan var. Sen bu ikisinin ortasını tut, ihtiyatta caiz olanı gözet<br />
ey bu kavme sonradan gelip katılan kişi!<br />
Şeyh bu sözleri söyleyip hay hayla ağlamaya koyuldu, gözyaşları yeryüzünü ıslatmaya<br />
başladı. Şeyhin doğruluğu, beyin içine aksetti. Aşk, her bir görülmemiş çömlek<br />
kaynatır durur. Aşkın doğruluğu cansız bir şeye bile tesir eder. Bilen bir kişinin<br />
gönlüne dokunsa şaşılır mı Musa’nın doğruluğu, sopaya ve dağa tesir etti, hatta<br />
azametli denize bile dokundu. Ahmed’in doğruluğu ayın yüzüne tesir etti. Hatta parlak<br />
güneşin bile yolunu vurdu.<br />
İkisi yüz yüze verip feryada başladılar. Emir de ağlamaya koyuldu, fakir de. Uzun bir<br />
müddet ağlaştılar. Sonra bey dedi ki: Ulu kişi kalk!<br />
Hazineden ne dilersen al. Bunun gibi yüzlerce ihsana müstehaksın ya, fakat gönlünün<br />
dilediğini devşir. O senindir. Neye meylin varsa al. Zaten sana iki alem bile dar<br />
gelmede. Şeyh dedi ki: Bana böyle izin vermediler. Elinle dilediğin şeyi al demediler.<br />
Ben bu küstahlığa kendi dileğimle kalkışmadım ki bir kavme sonradan gelip katılanlar<br />
gibi bu eve girip dilediğimi alayım.<br />
Bu sözleri bahane edip kalktı. O ihsan, doğru bir ihsan değildi, onun için kabul etmedi.<br />
Beyin özü doğruydu, gıllügişi yoktu. Fakat her doğru, Şeyhin gözüne görünmez, o her<br />
doğruyu kabul etmezdi ki. Allah bana git dilencilik ederek ekmek iste buyurdu dedi.<br />
O iş eri, tam iki yıl bu işi yaptı. Ondan sonra Allahdan emir geldi. Bundan sonra ver,<br />
fakat kimseden isteme. Biz sana bu kudreti gayptan ihsan ettik. Kim senden birden<br />
bine kadar ne isterse istesin elini hasırın altına sok, çıkar. Bu zahmetsiz hazineden<br />
ver. Avucunda toprak altın kesilecektir hemen ver.<br />
Ne dilersen ver hiç düşünme. Allah bil ki sana çoklardan çok ihsanda bulundu.<br />
İhsanımızda ne tükenme vardır, ne azalma. Bu vergiden ne pişman oluruz, ne hasret<br />
duyarız. Ey dayanılmaz zat, elini hasırın altına daldır da ihsanımız, kötü gözlerden<br />
gizli kalsın.<br />
Hasırın altından avucunu doldur, beli kırılmış dilenciye sun. Bundan böyle ardı arası<br />
kesilmeyecek, sonu gelmeyecek olan ihsanımızdan ver. Değerli inci isteyenlere hemen<br />
bahşet. Yürü, “Allah eli, onların elleri üstündedir” sırrı sana verildi. Allah eli gibi<br />
sebepsiz, vesilesiz rızk saç. Borçluları borcundan kurtar. Alem döşemesini yağmur<br />
gibi yeşert.<br />
Bu yıl da işi buydu ancak. Din rabbinin kesesinden boyuna altın verirdi. Kara topar,<br />
elinde altın kesilirdi. Hatemi Tay, onun safında adeta bir yoksuldu.<br />
Yoksul, ihtiyacını söylemese de o bilir, ne kadar ihtiyacı varsa verirdi. O beli bükülmüş<br />
yoksulun gönlünde ne varsa ne fazla, ne noksan, o kadar verirdi ona. Ona ne bildin ki<br />
bu kadar istiyor, bunu nereden anladın Derlerdi.<br />
Derdi ki: Gönül evi bomboş, cennet gibi nasıl ki orada da (cennette) fakr ve ihtiyaç<br />
yoktur adeta. Orada yalnız Allah sevgisi var. Onun vuslatı hayalinden başka hiç<br />
kimsecikler yok. Ben evi, iyi kötü her şeyden sildim, süpürdüm. Evin tek Allahnın<br />
sevgisiyle dolu.<br />
Orada Allahdan başka ne görürsem benim malım değildir, benden bir şey isteyen<br />
yoksulun malıdır. Suda bir hurma fidanı, yahut hurmanın kırılıp eğilmiş, yeni aya<br />
dönmüş dalı görününce o akis, dışarıdaki fidanın, dışarıdaki dalın aksidir. Suda bir<br />
suret görürsen o, dışarıda bulunan şeyin aksidir yiğidim.<br />
Fakat suyun pislikten arınması için beden ırmağını temizlemek arıtmak şarttır. Bu<br />
suretle onda bir bulanıklık ve çer çöp kalmamalı ki yüzün, içine aksetsin görünsün. A<br />
adamcağız, bedeninde toprakla karışmış sudan başka ne var Söyle. A gönül düşmanı,<br />
suyu topraktan arıt. Halbuki sen, her an yemekle, içmekle o dereye daha fazla toprak<br />
dökmede, o suyu daha fazla bulandırmadasın.<br />
O suyun içinde hiçbir şeycikler bulunmadığından yüzler, ona akseder orada görünür.<br />
Halbuki senin için temizlenmemiş. Evin, şeytanla, adam olmayanlarla, canavarlarla<br />
dolu. A eşek, inadından eşeklikte kala kaldın. Nereden Mesih’e ait ruhlardan bir koku<br />
alacaksın<br />
Orada bir hayal baş gösterse hangi pusudan çıktığını nereden bileceksin İçteki<br />
hayallerin süpürülmesi için beden, riyazatla hayale döner.<br />
DAVET<br />
Birisi, gündüzün, gönlü aşk ve yanışla dolu olarak kandille gezerdi. Bir herzevekil ona<br />
dedi ki: A adam kendine gel de öyle bir dükkanı arayıp durma. Aydın günde kandille<br />
ne gezip duruyorsun, bu ne saçma şey<br />
Adam dedi ki: Her yanda adam arıyorum. O nefesle diri olan kimdir Bir adam, şu<br />
Pazar, adamla dolu o hür kişi dedi.<br />
Adam arayan dedi ki: Bu iki yol ağzı ana caddede öfke ve hırs zamanında dayanan bir<br />
adam arıyorum. Öfke ve şehvet vaktinde kendini tutabilen adam nerede Bucak,<br />
bucak sokak, sokak böyle bir adam arıyorum işte. Nerede alemde bu iki halde<br />
dayanabilen bir adam ki bugün ona canımı feda edeyim.<br />
Bunu duyan, nadir bulunur bir şey arıyorsun, fakat kaza ve kaderden gafilsin dedi iyi<br />
bak. Sen, fer-e bakıyorsun; asıldan haberin bile yok. Biz fer-iz asıl olan kader<br />
hükümleridir. Kaza ve kader, dönüp duran gökyüzünün bile yolunu kaybeder.<br />
Yüzlerce Utarit’i kaza ve kader aptallaştırır. Çare alemini daraltır, demirle mermeri<br />
bile eritir, su haline getirir.<br />
Ey bu yolu adım adım adımlamaya karar veren kişi, sen hamın hamısın, hamın<br />
hamısın, hamın hamı. Değirmen taşının dönüşünü gördün, bari gel de dereyi de gör.<br />
Toprağı tozu havalanmış görmedesin. Fakat toprağın arasında yeli de gör. Düşünce<br />
kaplarını kaynar görmedesin, aklını başına devşir de ateşe de bak.<br />
Allah Eyyüb’e ihsanlarını söylerken ben, senin her kılına bir sabır verdim dedi.<br />
Kendine gel de sabrına bu kadar bakma. Sabrı gördün sabır vereni de gör. Dolabın<br />
dönüşünü ne vakte dek göreceksin Başını çevir de hızlı ve coşkun coşkun akan suyu<br />
da gör. Görüyorum deyip duruyorsun ama onu görmenin ayan beyan nişaneleri vardır.<br />
Şöyle denizin köpüğünü görüverdin mi hayran olman lazım ki denizi de göresin.<br />
Köpüğü gören, sırlar söyler. Fakat denizi gören şaşırır kalır. Köpüğü gören niyetlerde<br />
bulunur; denizi gören, gönlünü deniz haline getirir. Köpükleri gören onları sayar<br />
döker. Denizi görenin irade ve ihtiyarı kalmaz. Köpüğü gören dönüp dolaşmaya düşer.<br />
Denizi gören de hiçbir gıllügüş kalmaz.<br />
Bir adam, Mecusi’nin birine, yahu gel de Müslüman ol Müslümanlar arasına karış dedi.<br />
Mecusi dedi ki: Allah dilerse imana gelirim. İhsanını çoğaltırsa yakin elde ederim dedi.<br />
Müslüman dedi ki: Allah senin imana gelmeni ister, canını cehennemden kurtarmak<br />
diler. Ama kötü nefsin, o çirkin Şeytanın seni küfür tarafın, kilisenin bulunduğu yere<br />
çekmektedir.<br />
Mecusi, ey insaf sahibi dedi, mademki onlar üstün, ben de güçlü kuvvetli olana dost<br />
olurum. Üstün olana dost olabilir, beni daha fazla ve kuvvetle çekenin bulunduğu yere<br />
gidebilirim. Allah, benden adamakıllı öz doğruluğu istiyormuş. Dileği yerine<br />
gelmedikten sonra ne fayda Nefis ve Şeytan, kendi dileğini yürüttükten sonra Allah<br />
inayeti kahroldu, paramparça oldu demektir.<br />
Sen bir köşk, bir saray yaparsın. Onu yüzlerce nakışlarla, resimlerle bezersin. Sen<br />
onun bir hayır yurdu, bir mescit olmasını istersin ama başka biri çıkar gelir, orayı<br />
kilise, manastır yapar. Yahur sen bir kumaş dokur, ondan giyinmek içi kendine bir<br />
kaftan yapmak istersin. Sen kaftan istersin ama düşman, inadı yüzünden senin<br />
rahmine o kumaştan şalvar yapar. Canım efendim, onun isteğine uymaktan başka ne<br />
çaresi var kumaşın Kumaş sahibi zebun oldu, kumaşın ne kabahati var Üstün<br />
olmayana ait olmayan kimdir ki<br />
Birisi, ev sahibinin isteği olmadan sürüp gelir, onun yurduna diken ekerse, ev sahibi,<br />
elbette horluğa düşmek zorunda kalır. Ona böyle bir horluk, çaresiz gelip çatar.<br />
Bende taze ve yeni isem de ne çare Hor hakir oldum işte. Sevgili böyle istiyor, ben de<br />
hor oluyorum. Nefsin istediği olduktan sonra artık, bir işi Allah dilerse olur demek, bir<br />
alaydan ibarettir. Ben, Mecusilerin kusuru, yahut kafirsem de Allah hakkında yine<br />
böyle bir zanda bulunmam. Bir kimse onun dileği olmadan ülkesinde gezsin dolaşsın,<br />
buyruk yürütsün... buna imkan yoktur.<br />
Birisi, onun ülkesini ele geçirsin de soluğu yaratan Allah, bir nefes bile almasın, bir<br />
şey bile söylemesin, böyle şey olmaz. Eğer Allah , bir adamdan Şeytanı sürüp koymak<br />
dilerde buna rağmen Şeytan, her an o adamın derdini arttırırsa, bu Şeytana kul olmak<br />
gerek. Çünkü her mecliste üstün çıkan o. Ben, aman Şeytan benden kapmasın der<br />
durursam peki, böyle bir anda o ihsanlar sahibi Allah neden elimden tutmaz. Onun<br />
dilediği oluyorsa artık benim işim kimden düzelir ki<br />
Haşa; Allah neyi dilerse o olur. O, mekan aleminde de hakimdir, mekansızlık aleminde<br />
de. Hiçbir kimse, onun ülkesinde onun emri olmadıkça bir kılı bile kımıldatamaz. Mülk<br />
onundur, ferman onun. Onun kapısında en aşağılık köpek, Şeytandır.<br />
Türkmen’in kapısında bir köpeği olsa, o köpek, onun kapısına yüzünü başını koyup<br />
yatsa, evin çocukları, kuyruğunu bile çekseler aldırmaz, onların ellerinde oyuncak<br />
olur.<br />
Fakat yoldan bir yabancı geçse erkek aslan gibi ona saldırır. Çünkü “Kafirlere<br />
şiddetlidir” dosta gül gibidir, düşmana diken gibi. Türkmen ona tutmaç suyu bile<br />
verse o, buna razı olur, bekçiliğini yapar. Peki köpek Şeytanı da Allah yaratmıştır.<br />
Onda yüzlerce düşünce, yüzlerce hile halk etmiştir.<br />
İyinin kötünün yüz suyunu gidersin diye yüz sularını ona gıda etmiştir. Halkın yüz<br />
suyu, ona verilen tutmaç suyudur. Şeytan bunu yer, bununla doyar. Böyle olduğu<br />
halde nasıl olur da canı, kudret otağının önünde kurban olmaz<br />
İyilerden de, kötülerden de sürü sürü nice kişiler var ki ayaklarını yere döşemiş,<br />
köpek gibi o kapıya yönelmiştir. Hepsi de Allahlık mağarasının eşiğinde köpek gibi<br />
yatmışlar, zerre zerre buyruk beklemede, kulak kabartmadalar. Ey köpek Şeytan, halk<br />
bu yola ayak bastı mı onları sına. Saldır onlara, onları buraya koma. Bu suretle bak<br />
bakalım, doğrulukta hangisi er, hangisi dişi.<br />
“Allah’a sığınırım” neden denir Köpek kızıp saldırmaya başlayınca değil mi Ey Hıta<br />
Türkü “Allah’a sığınırım” demek, köpeğe bağır yolu aç da, otağının kapısına geleyim,<br />
senin cömertliğinden bir hacet dileyeyim demektir.<br />
Türk, köpeğin saldırışından aciz olunca bu “Allah’a sığınırım” demek, bu feryat<br />
etmek, yerinde bir iş değildir. Türk de “Allah’a sığınırım” bu köpekten. Bu köpeğin<br />
yüzünden yurdumdan aciz kaldım. Sen, bu kapıya gelmeme yardım etmiyorsun bende<br />
bu kapıdan çıkamıyorum derse, artık Türkün de başına toprak konuğunda. Bir köpek<br />
ikisinin de boynunu bağlıyor demek.<br />
Haşa... Allah hakkı için Türk, bir nara attı mı köpek kim oluyor Erkek aslan bile kan<br />
kusar. Ey kendine Allah aslanı diyen yıllar oldu köpeklikte kaldın. Bu köpek senin için<br />
nasıl av avlayabilir ki sen apaçık köpeğe av olmuşsun.<br />
Müslüman dedi ki: Ey Cebri, sözümü dinle. Kendi düşünceni bildirdin, söyleyeceklerini<br />
söyledin. Şimdi cevap veriyorum bana kulak ver. A santranç oynayan kendi oyununu<br />
gördün. Şimdi de uzun uzadiye hasmının oyununu gör. Kendi özür defterini okudun.<br />
Sünni’nin defterini de oku, ne diye öyle kala kaldın<br />
Kaza ve kader konusunda cebrice ince sözler söyledin. Şimdi macerayı dinle de onun<br />
sırrını benden duy. Şüphe yok ki bizim bir ihtiyarımız vardır. Duyguyu inkar<br />
edemezsin, bu meydandadır. Kimse, taşa gel buraya demez. Kimse bir toprak<br />
parçasından vefa ummaz. Kimse adama hadi uç demediği gibi köre de gel, beni gör<br />
diye bir teklifte bulunmaz.<br />
Allah “Köre teklif yok” dedi. Hiç güçlükleri açan Allah kimseyi güce sokar mı Kimse<br />
taşa geç geldin, yahut sopaya neden bana vurdun demez.<br />
Mecbur olandan böyle şeyler aranmayacağı gibi özürlüye de kimse bu çeşit sözler<br />
söylemez, vurup dövmez. Ey yeni yakası temiz kişi, emir, nehiy, öfke, lütuf ve<br />
azarlama, ancak ihtiyacı olanadır. Zulümde de ihtiyarımız vardır, sitemde de. Ben, bu<br />
Şeytanla nefisten bunu kastettim.<br />
İhtiyar senin içindedir. O, bir Yusuf görmedikçe elini uzatamaz. İhtiyar ve dilek<br />
nefistedir. Dilediği şeyin yüzünü görür de ondan sonra kol kanat açar.<br />
Köpek uyumuş ama ihtiyarı kayboldu sanma. İşkembeyi gördü mü kuyruğunu<br />
sallamaya başlar. At da arpa gördü mü kişnemeye koyulur; kedi de etin oynadığını<br />
görünce miyavlamaya başlar. İhtiyarın harekete gelmesine sebep görüştür, ateşten<br />
kıvılcım çıkaranın körük olduğu gibi. Şu halde, ihtiyarın, İblis gibi seni oynatır. Sana<br />
vasıtalık eder, Vis’in selamını haberini getirir. Dilediği bir şeyi adama gösterdi mi,<br />
uyumuş olan ihtiyar, derhal gözünü açar. Melekler de Şeytanın inadına gönlüne<br />
feryatlar salar.<br />
Bu suretle hayra olan ihtiyarını harekete getirmek ister. Çünkü bu göstermeden önce<br />
şu iki huy da uykudadır. Şu halde ihtiyar damarlarını harekete geçirmek için melek de<br />
sana yapılacak şeyleri gösterir, Şeytan da. Sendeki hayır ve şer ihtiyarı, ilham ve<br />
vesveselerle birken on olur, on kişinin ihtiyarına sahip olursun.<br />
A tatlı adam, namazın dışındaki işlerin helal olması için namazdan çıkarken meleklere<br />
selam vermek gerekir. Bu selam, sizin güzel ilhamınız ve duanız yüzünden ihtiyarımla<br />
şu namazı kıldım demektir. Suçtan sonra da tutar İblise lanet edersin. Çünkü bu<br />
eğriliğe onun yüzünden düştün. Şeytanla melek, gayp perdesinin ardından gizlice bu<br />
kötülükle iyiliği sana gösterir.<br />
Fakat gözünün önünden gayp perdesi kalktı mı seni hayra, şerre sevk edenlerin<br />
yüzlerini görürsün. Onların sözlerinden, gizlice söz söyleyenlerin bunlar olduğunu<br />
tanırsın.<br />
Şeytan, ey tabiat ve ten tutsağı der, ben bunu sana gösterdim, fakat zorlamadım ki.<br />
Melek de, ben sana, bu neşe yüzünden gamın artar demedim mi Falan günde ben<br />
sana şöyle demedim mi Cinler yolu o tarafa giden yoldur. Biz senin canına dostuz,<br />
ruhuna ruhlar katarız. Senin babana ihlasla secde etmişiz. Şimdi de sana hizmet<br />
etmekte, hizmet edilme yoluna seni çağırmadayız.<br />
Bu Şeytanlar babana da düşmandı. “Secde edin” emrine uymadılar. Fakat sen ona<br />
uydun da bizi dinlemedin. Hizmet haklarımızı tanımadın bile. Şimdi biz de<br />
meydandayız, onlar da. Sözümüzden, sesimizden tanı, gör der.<br />
Gece yarısı dosttan bir sır duydun, onun söz söyleyişini işittin mi, sabahleyin söz<br />
söyleyenin o dost olduğunu anlarsın. Geceleyin kişi, sana haber getirirse sabahleyin<br />
ikisini de seslerinden tanırsın. Geceleyin aslan ve köpek seslerini duysan karanlıkta<br />
yüzlerini görmezsin ama, gündüz olunca yine bağırdıkları zaman aklınla o sesleri ayırt<br />
eder, hangi hayvanlara ait olduğunu anlarsın.<br />
Hasılı Şeytanla ruh, sana kötülüğü ve iyiliği gösterirler. Her ikisi de ihtiyarın olduğuna<br />
delildir. Bizde bir gizli ihtiyar vardır. İki şey gördün mü artar harekete gelir. Hocalar,<br />
çocukları döverler, hiç kara taş terbiye kabul eder mi Hiç taşa yarın gel, gelmezsen<br />
seni kötü bir surette cezalandırırım der mi Hiç akıllı adam, bir toprak parçasını<br />
döver, bir taşı azarlar mı<br />
Akıl bakımından cebir, kadere inanmamaktan da daha rezilce bir iştir. Çünkü Cebri<br />
olan kendi duygusunu inkar ediyor demektir. Kaderi inkar eden hiç olmazsa duyguyu<br />
inkar etmiyor. Oğul, Allah işi, duyguya sığmaz ya. Fakat ulu Allahnın işini inkar<br />
edense adeta delilin delalet ettiği şeyi inkar ediyor demektir.<br />
Kaderi inkar eden, duman vardır da ateş yoktur, kandilin ışığı, hiçbir ışık olmaksızın<br />
aydındır demektir. Cebri ise ateşi görür de inadına ateş yok der. Ateş, eteğini<br />
tutuşturur, yakar, yine ateş yoktur der. Karanlık, eteğini dolaştırır, yere kapaklanır,<br />
yine karanlık yok eder.<br />
Hasılı bu Cebir davası, Sofistliktir. Onun içinde Allah’ı inkar edişten de beterdir.<br />
Allah’ı inkar eden, alem vardır, Allah yoktur. Yarabbi diyene icabette bulunmaz,<br />
yoktur ki der. Sofist tereddütler ıstıraplar içindedir. Bütün alem ihtiyarı inkar eder,<br />
emrin, nehyin, şunu getir, bunu getirme demenin hak olduğunu söyler de; o, daima<br />
emir ve nehiy yoktur. Yapılan işler, dileğimizle değildir deyip durur.<br />
Arkadaş, duyguyu hayvan bile ikrar eder. Fakat bu husustaki delil, pek incedir. Zira<br />
biz, ihtiyarımızı duyarız. Bize bir işi teklif etmek, yerindedir.<br />
Vicdani anlayış duygu yerine kaimdir. Her ikisi de bir arktan akar. Onun için bu<br />
anlayışa yap, yapma diye emir etmek, nehiyde bulunmak, onunla maceralara<br />
girişmek, söyleşmek yerindedir. Yarın bunu, yahut onu yapayım demek ihtiyara<br />
delildir güzelim. Yaptığın kötülük yüzünden pişman olman da ihtiyarına delalet eder,<br />
demek ki kendi ihtiyarınla pişman oldun, doğru yolu buldun.<br />
Bütün Kuran emirdir nehiydir, korkutmadır. Mermer taşa kim emir verir, bunu kim<br />
görmüştür Akıllı bilgili adam, toprak parçasına, taşa hükmeder mi Akıl, tahta<br />
parçasına taşa hükmeder mi Akıl sahibi resme, be hey eli bağlı, ayağı kırık yiğit,<br />
mızrağı al da savaşa gel diye el atar, buyruk yürütmeye kalkar mı<br />
Peki... Yıldızları ve gökyüzünü yaratan Allah, cahilcesine nasıl emir ve nehiyde<br />
bulunur Kulda ihtiyar yoktur diye Allahdan güya aciz ihtimalini gidermeye kalkıştın<br />
ama onu cahil, ahmak ve aptal yaptın. Kader yoktur, kul, kendi ihtiyarıyla iş yapar<br />
demekte hiç olmazsa aciz yoktur, hatta olsa bile cahillik, acizlikten beterdir.<br />
Türk kereminden konuğa der ki, kapıma köpeksiz gel de köpeğim, senden ağzını<br />
dudağını bağlasın. Sense bu sözün tam aksini tutar otağın tam aksine gidersin.<br />
Elbette köpek seni yaralar. Kullar nasıl gitmişlerse öyle git ki köpeği, sana karşı kin ve<br />
merhametli olsun.<br />
Sen tutar, kendinle beraber bir köpek, yahut tilki görürsen elbette her çadırın altından<br />
bir köpek çıkar, başına üşüşürler. Allahdan başkasında ihtiyar yoksa suçluya niye<br />
kızıyorsun Neden düşmana karşı diş biler durursun Nasıl onun suçunu kusurunu<br />
görürsün Evin damından bir odun kırılıp düşse seni adamakıllı yaralasa, hiç o tahta<br />
parçasına kızar mısın Neden bana vurdu da elimi kırdı O benim can düşmanım der<br />
misin Neden küçük çocukları döversin de büyüklere dokunmazsın Malını çalan<br />
hırsızı gösterir, tut şunu, elini ayağını kır, onu esir et dersin.<br />
Karına göz koyana yüz binlerce defa coşar köpürürsün. Fakat sel gelse de eşyanı<br />
götürse akıl, hiç sele kızar, kinlenir mi Yahut yel esse de sarığını kapıp uçursa<br />
gönlünde yele karşı bir hiddet peydahlanır mı Öfke, cebrice, özürlere girişmeyesin<br />
diye sana ihtiyarın olduğunu anlatıp durmadadır. Deveci bir deveyi dövse o deve,<br />
dövene kasteder. Devecinin değneğine kızmaz. Görüyorsun ya, deve bile ihtiyardan<br />
bir kokuya sahiptir.<br />
Yine böyle bir köpeğe taş atsan iki büklüm olur da yine sarar. Hatta seni bırakıp o taşı<br />
yakalarsa, ısırırsa o da yine sana olan kızgınlığındandır. Çünkü sen ondan uzaktasın<br />
sana el atamıyor, onu ısırıyor. Hayvani olan akıl bile ihtiyarı biliyor. Artık sen ey insani<br />
akıl, utan da ihtiyar yoktur deme.<br />
İhtiyar, apaydın meydandadır ama o obur, sahur yemeği tamahı ile gözünü nurdan<br />
kapar. Çünkü onun bütün meyli ekmek yemeğedir, bunun için yüzünü karanlığa tutar<br />
da daha gündüz olmadı der. Hırs gündüzü bile gizledikten sonra artık delile sırtını<br />
çevirirse şaşılmaz.<br />
Bir hırsız, şahneye dedi ki: Efendim, yaptığım iş, Allah taktiri. Şahne dedi ki: A iki<br />
gözümün nuru, benim yaptığım da Allahnın hikmeti, Allahnın taktiri!<br />
Birisi bir dükkandan bir turp çalsa da a akıllı kişi, bu Allah taktiri dese; başına iki üç<br />
yumruk vurur da bu da Allah taktiri dersin, koy turpu yerine. A herzevekil, bir nebat<br />
hususunda bakkal bile bu kadri kabul etmiyor da, sen buna nasıl güveniyor,<br />
ejderhanın çevresinde dönüp dolaşıyorsun<br />
Böyle bir özürle ey akılsız adam, kanını da tamamı ile sebil ettin, malını da, karını da<br />
öyle mi Şu halde birisi de senin bıyığını tutup yolsa da özür getirse, kendisini mecbur<br />
gösterse kabul mu edeceksin Allah hükmü, sana özür olabiliyorsa ala, öğren de bana<br />
fetva ver bakalım. benim de yüzlerce isteğim, şehvetim var da elim, korkudan, Allah<br />
heybetinden bağlı. Kerem ette bana şu özrü öğret, elimden ayağımdan düğümü çöz.<br />
Bir sanatı seçmiş kendine iş edinmişsin. Bu, bir ihtiyarım var, bir düşüncem var<br />
demektir. Yoksa ey iş eri, neden sanatlar arasında o sanatı seçtin Ama nefis ve hava<br />
hevesi geldi miydi sana yirmi er kuvveti gelir. Dostun senin bir zerre menfaatine mani<br />
olsa hemen savaş ihtiyarına sahip olur onunla cenge kalkışırsın. Fakat nimetlere<br />
şükür etme nöbeti geldi mi ihtiyarın yoktur; taştan da aşağı bir hal alırsın. Nihayet<br />
cehennem de seni yakıyor ama hoş gör, beni mazur tut diye özür getirir.<br />
Kimse, bu delille seni mazur görmedikten sonra artık bu delil, seni celladın elinden<br />
kurtarmaz. Alem böyle kurulmuş, böyle gider. Bu alemi gördün ya, o alemin hali de<br />
artık sana malum oldu demektir.<br />
Birisi ağacın tepesine çıkmış, hırsızcasına şiddetle ağacı silkiyor, meyvelerini<br />
döküyordu. Bağ sahibi gelip de a alçak dedi, Allahdan utanmıyor musun Bu yaptığın<br />
ne<br />
Hırsız dedi ki: Allah bağından Allah kulu, Allahnın ihsan ettiği hurmayı yerse, adice ne<br />
kınıyorsun, gani Allahnın ihsanını neden kıskanıyorsun. Bağ sahibi hizmetçisine Aybek<br />
dedi, getir o ipi de şu adama cevap vereyim. İp gelince hırsızı ağaca bir güzel bağladı.<br />
Arkasına, ayaklarına vurarak onu adamakıllı dövmeye başladı. Hırsız yahu dedi<br />
Allahdan utan, bu suçsuz günahsız kulu öldürüyorsun.<br />
Bağcı dedi ki: Allahnın kulu, başka bir kulunu Allah sopası ile dövüyor. Sopa da<br />
Allahnın, arka da, yanda. Ben, ancak onun kulu ve buyruğunun aletiyim. Hırsız<br />
cebirden tövbe ettim. İhtiyar vardır, vardır, var dedi. Kullardaki ihtiyarları, onun<br />
ihtiyarı var etti. Onun ihtiyarı bir atlıdır, bizim ihtiyarımıza binmiştir.<br />
Allah ihtiyarı, bizim ihtiyarımızı meydana getirmiştir. Emir, ancak ihtiyara dayanır.<br />
Her mahlukun, ihtiyarsız gibi görünen muktedir bir hakimi vardır ki, onu ihtiyarsız bir<br />
surette çekip avlar. Zeydin kulağını tutup bir yana çeker. Fakat ihtiyacı olmayan Allah,<br />
hiçbir aleti olmaksızın, o kulun ihtiyarını kendisine kement yapar. Zeydi, kendi ihtiyarı<br />
bağlar. Allah da köpeksiz tuzaksız onu avlar. O dülger tahtaya hakimdir, o ressam<br />
güzelliğe hakim. Demirci demire hakimdir, mimar, alete hakim.<br />
Şaşılacak şey, görülmemiş nesne şudur ki bunca ihtiyar, kul gibi onun ihtiyarına secde<br />
eder. Cansız şeylere kudretin var, fakat bu kudretin, onlardaki cansızlığı giderir mi<br />
Onun kudreti de tıpkı bunun gibi kulların ihtiyarlarını gidermez. İstersen onun kudret<br />
ve ihtiyarını kemaliyle söyle. Bu, cebir ve sapıklık olmaz. Benim küfrüm onun dileğidir<br />
dedin ama bil ki senin bu küfürde bir dileğin var.<br />
Çünkü sen istemedikçe kafir olmazsın. Dileksiz küfür, tenakuzdur. Hem kafirsin hem<br />
de küfrü istemiyorsun böyle şey olur mu Acze emir vermek hem kötü bir şeydir, hem<br />
çirkin bir şey. Acze kızmak, gazap etmekse bundan da beterdir, hele merhamet sahibi<br />
Allah kızar, gazap ederse.<br />
Öküz boyunduruğa gelmezse döverler. Fakat uçmayan öküz hiç dövülür mü, horlanır<br />
mı Öküz bile hizmetten kaçarsa mazur tutulmuyor peki öküz sahibi neden mazur<br />
sayılsın Madem ki hasta değilsin başını bağlama. İhtiyarın vardır, sakalına bıyığına<br />
gülme. Çalış Allah şarabını iç, bir tazelik bul da o zaman ihtiyarsız bir hale gelir,<br />
kendinden geçersin. O zaman bütün ihtiyar o şarabın olur. Sen de tam bir sarhoş gibi<br />
tamamı ile mazur sayılırsın.<br />
O zaman ne söylersen, sözün şarabın sözü olur. O zaman ne siler süpürürsen silip<br />
süpürdüğün, şarabın silip süpürmesi olur.<br />
Allah kadehinden şarap içen bir sarhoş hiç adaletten ve doğrudan başka bir şey yapar<br />
mı Firavun, imana gelen büyücülerin ellerini, ayaklarını kestireceği vakit Firavuna<br />
yirmi kere dediler ki: Elimizin ayağımızın kesileceğinden bir pervamız yok. Bizim<br />
elimiz ayağımız o tek Allahdır. Zahiri olsa bir gölgeden ibarettir, eksilebilir.<br />
Kulun “Allah ne dilediyse o oldu” demesi, o işte tembel ol demek için değildir. Bu söz<br />
kalbini sağlam tutup çalışmaya teşviktir. O hizmette daha fazla gayrette bulun, o işe<br />
daha fazla alış ve sarıl demektir. Sana, adamın ne dilerse dile. İşin iş, dilediğin şey,<br />
dilediğin gibi olacak deseler. O zaman tembellik etsen de caizdir. Çünkü ne dilersen<br />
olup bitecek.<br />
Fakat “Allah neyi dilediyse o oldu” Hüküm mutlak ve ebedi olarak onundur derlerse,<br />
neden o işe yüzlerce adam gibi sarılmaz, kulcasına o işin etrafında dönüp<br />
dolaşmazsın Vezir neyi dilerse o olur. Alıp tutmada hüküm onun hükmü derlerse.<br />
Derhal yüz adammışsın gibi onun etrafında dönüp dolaşır, başına ihsan ve lütuflar<br />
dökmesi için elinden geleni yapmaya mı kalkışırsın<br />
Yoksa vezirden, vezirin köşkünden kaçıp gider misin Bu son hareket onun yardımını<br />
lütfunu aramak değildir ki. Sen, bu sözü ters anladın da tembelleştin, anlayışına ters<br />
bir hal oldu, aklın karıştı gitti.<br />
Emir filan efendinindir demek ne demektir Sakın ha ondan başkasıyla az düş kalk.<br />
Onun başına dön dolaş. Emir onun emri, düşmanı o öldürecek, dostun canını o<br />
kurtaracak. O ne dilerse ancak ona nail olabilirsin. Onun için onun yanına az gitme,<br />
onu kaybetme, onu seç demektir.<br />
Mademki hüküm onun hükmü, onun yanına uğrama, onun etrafında dönüp dolaşma da<br />
amel defterin kapkara, yüzün sapsarı olmasın demek değildir. O sözü tevil etmek<br />
gereklidir ki seni kızıştırsın, ümitlendirsin, çevik bir hele getirsin, ar ve haya sahibi<br />
etsin.<br />
Eğer sana gevşeklik verirse bil ki bu, başka bir hale sokuyor, tevil değildir. Bu söz seni<br />
gayrete getirmek, ümitsizleri iki ellerinden tutmak için gelmiştir. Kuran’ın manası,<br />
ancak Kuran’dan, yahut da hava ve hevesini ateşe vurmuş, Kuran’ın huzurunda<br />
alçalmış, kurban olmuş, ruhu, Kuran kesilmiş adamdan sor. Bir yağ tamamı ile güle<br />
feda olur, gül kesilirse ister onu yağ diye kokla,ister gül diye.<br />
“Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu” sözü de insanı, en önemli işe teşvik etmek<br />
içindir. Şu halde kalem, herkesin işine layık olanı mükafat ve mücazatı yazmıştır. Eğri<br />
gidersen kalemde sana eğri yazar. Doğru gidersen kalem de kutluluğunu arttırır.<br />
Zulmedersen kötüsün gerisin geriye gittin. Kalem bunu yazdı ve mürekkep kurudu.<br />
Adalette bulunursan saadete eresin, kalem bunu yazdı, mürekkebi bile kurudu.<br />
Elinle hırsızlık edersen cezanı çekersin. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Şarap<br />
içersen sarhoş olursun. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Reva görür müsün ki<br />
Allah, işten kalsın bir şey yapamasın. İş, benim elimden çıktı, bir şey yapamam artık.<br />
Benim yanıma bu kadar gelme, bu kadar sızlanma desin.<br />
“Kalem kurudu” sözünün manası, benim yanımda adaletle sitem bir değildir. ben<br />
hayırla şerrin arasına bir fark koydum. Kötüyle daha kötüyü de ayırdım demektir. Bir<br />
zerre bile sende edep hayayı arttırsa, dostunda bir zerre daha edepli olsan bil ki bu,<br />
Allahnın lütfudur, ihsanıdır. O bir zerre senin kadrini arttırır. O bir zerre, harice dağ<br />
gibi ayak basar.<br />
Bir padişah olsa da onun yanında emin kişiyle zalimin farkı olmasa, onun kendisini ret<br />
edeceğinden korkup titreyenle onun işini kınayanı, fark etmese, yanında ikisi de bir<br />
olsa bu adam, padişah değildir. kara toprak, o adamın başına. Bir zerre bile senin<br />
çalışmanı arttırsa Allah terazisinde tartılır.<br />
Halbuki bu padişahların önünde can çekişip durursun. Çünkü bunlar, hiyanetle<br />
hakikati bilmezler, haberleri bile yoktur. Bir kovucunun sözü ile yıllarca süren<br />
hizmetini zayi ediverir. Fakat her şeyi duyan, her şeyi gören bir padişah, kovucuların<br />
sözlerine aldırmaz bile.<br />
Bütün kovucular, ondan ümitlerini keser, meyus olurlar. Fakat bize geldiler,<br />
kovuculuk ettiler mi onlara bağlılığımız artar.<br />
Padişaha bizim önümüzde nice kovucuklukta bulunurlar, cefakarlıklarımızı söylerler.<br />
Yürü artık kalem kurudu, az vefakar ol derler.<br />
“Kalem yazdı, mürekkebi kurudu” sözünün manası, cefa ile vefa birdir demek değildir.<br />
cefaya karşılık cefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. O vefaya karşılık da vefa...<br />
Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu demektir. Af vardır, fakat ümit parlaklığı nerede<br />
ki kul, Allahdan çekinmeyle yüzü ak olsun<br />
Hırsız af edilse bile canını kurtarır. Fakat nerede vezir ve hazine emini olacak Ey din<br />
emini, ey Allah’a mensup er, gel ki her taç, her bayrak eminlikten meydana gelir.<br />
Padişahın oğlu bile olsa da hainlikten bulunsa padişah, bil ki onun başını bedeninden<br />
ayırıverir. Fakat Hintli bir kara köle vefada bulunsa devlet ve ikbale erişir, ömrü artar.<br />
Ne kölesi Hatta bir kapının köpeği bile vefadan bulunsa sahibinin gönlünde ona karşı<br />
yüzlerce rıza vardır. Bu yüzden köpeğin ağzını bile öper. Artık var kıyas et,<br />
kapısındaki aslan, vefakarlık etse de ona neler yapmaz<br />
Yalnız hırsız, kulluklar eder, doğruluğu cefayı kökünden çekip sökerse... Hani yol<br />
kesen Fuzeyl gibi. O da oyununu iyi oynadı; bir adam gibi değil, on adam gibi tövbeye<br />
sarıldı. Bu çeşit hırsız da yücelir devlete erer. Nitekim büyücüler, sabır ve vefaları ile<br />
Firavunun yüzünü kararttılar.<br />
Evvelce yaptıkları suça karşılık ellerini, ayaklarını feda ettiler. Bu iş, yüzlerce yıl<br />
ibadette bulunmaya benzer mi hiç Sen, elli yıl ibadette bulunur, kulluk edersin ama<br />
nereden böyle bir doğruluğu elde edeceksin<br />
Herat şehrinde bir küstah yoksul, mevkii yüksek bir köleyi gördü. Sırtında atlas bir<br />
elbise, belinde altın bir kemer vardı. Köle giderken yoksul, yüzünü gökyüzüne kaldırdı<br />
da dedi ki: Allah, kula bakmayı neden bu ihsan sahibi efendiden öğrenmezsin Ey<br />
Allah, kula bakmayı bu uludan, padişahımızın seçtiği bu yüce kişiden öğren bari.<br />
Yoksul muhtaçtı, çıplaktı, hiçbir şeyi yoktu. Kışın soğuktan tirtir titriyordu.<br />
Kendinden haberi olmayan adam, bu yüzden böyle bir cürette bulundu. Allahnın<br />
binlerce ihsanına, onun nedimi olduğuna, onu bilenler arasına katıldığına güveni<br />
vardı. Padişahın nedimi bir küstahlıkta bulunursa bu hareketi, kendine senet yapma.<br />
Allah bel verdi. Elbette bel, kemerden iyidir. Fakat taç veren adam, baş da verebilir<br />
mi Sonunda bir gün padişah, o efendiyi (Amid’i) bir suç altına aldı, elini ayağını<br />
bağlattı.<br />
Efendimizin definesi nerede Gösterin diye kölelere işkence etmeye başladı. A aşağılık<br />
adamlar, onun sırrını söyleyin bana... Yoksa dilinizi boğazınızı keserim diye, tam bir<br />
ay onlara gece gündüz işkence ettirdi. Onları paramparça etti. Bir tanesi bile<br />
efendilerinin sırrını söylemediler.<br />
Bu sırada yoksul uyurken hafiften ses geldi: Ey ulu er, gel de sen de kul olmayı<br />
bunlardan öğren. ey Yusufların derisini paralayan, seni de bir kurt paralarsa bunu<br />
kendinden bil. Bütün yıl dokuduğunu giyin, bütün yıl ektiğini biç.<br />
Anbean sana gelip çatan bu dertler, senin yaptıklarının cezasıdır. İşte “Kalem yazdı,<br />
mürekkebi bile kurudu” nun manası budur. Bizim adetimiz değişmez, doğru yolu<br />
gösteririz. İyiliğe karşılık iyilik, kötülüğe karşılık da kötülük demektir.<br />
Ne yapacaksan düşün de öyle yap, çünkü Süleyman diridir. Sen şeytan oldukça kılıcı<br />
sıyrılmıştır. Fakat bir adam melek oldu mu kılıçtan emindir, Süleyman’dan hiçbir<br />
korkusu yoktur onun. Süleyman’ın hükmü,meleğe değildir, Şeytanadır. Eziyet,<br />
zahmet, topraktadır, gökte değil. Bu cebir inanışı bırak, pek hoştur bu inanış. Bu<br />
inanışı bırak da cebrin sırrının sırrı nedir anla. Bütün tembellerin malı olan o cebirden<br />
bir haber al. Maşukluğu bırak da aşık ol ey ve üstün olduğunu sanan!<br />
Sen manada geceden de dilsiz, sessizsin. Öyle olduğu halde sözüne niceye bir müşteri<br />
arayacaksın Onlar, senin önünde sana aş sallayıp dururlar. Ömrün, onların sevdası<br />
ile geçti gitti. Bana hasetten kıvranma diyorsun ama adam, bir hiçi kaybetti diye haset<br />
eder mi hiç Aşağılık kişilerin bir şey öğretmesi toprak parçasına nakışlar yapmaya<br />
benzer a aç gözlü. Kendine aşkı ve bakışı öğret. Bu bilgi, taşa kazılan nakış gibidir.<br />
Nefsin sana bir vefa şakirdidir. Başka her şey yok oldu. Sen nerede ne arıyorsun ki<br />
Başkalarını bilgi sahibi ediyor, yüceltiyor, fakat kendini kötü huylu ve bomboş bir hale<br />
sokuyorsun.<br />
Gönlün o cennette dolaştı mı, o kaynakla birleşti mi artık kendine gel boşalmadan<br />
korkma. Allah, ey doğru özlü Peygamber, söyle dedi. Çünkü, bu denizdir söyle<br />
azalmaz. Yine susun ve dinleyin dendi. Yani kendinize gelin, suyunuzu telef etmeyin,<br />
bağ susuzdur. Babacığım bu sözün sonu gelmez. Bu sözü bırak da sonuna bak.<br />
Gayretim koymuyor, senin önünde dursunlar, aşık olmadıkları halde sana gülsünler!<br />
Aşıkların anbean kerem perdesi ardında senin için nara atmadalar. Sen de o gayb<br />
aşıklarına aşık ol, şu beş günlük aşıklara pek aldırış etme. Bunlar hile ile düzenle seni<br />
yerler. Yıllardır bunlardan bir habbe bile görmedin. Halkın yoluna niceyedir bir<br />
hengame salıp duracaksın Ayağın mercuh senin, hiçbir muradına ermedin gittin.<br />
İyilik hoşluk zamanında hepsi dosttur, eştir. Fakat dert ve gam zamanı, Allahdan<br />
başka kim sana dost Gözün dişin ağrıdığı zaman feryada erişen Allahdan başka<br />
elinden tutan var mı Sen de o hastalık, o dert zamanını hatırla da Eyaz gibi postuna<br />
bak, ibret al.<br />
Pösteki, senin o derde düştüğün zamanki halindir. Eyaz, onun için onu saklamıştır.<br />
Cebri kafir, öyle bir cevap vermeye girişti ki Müslüman’ın mantığı, adeta cevaptan aciz<br />
kaldı, şaşırdı. Fakat ben o cevaplarla sualleri hep söylersem söyleyeceğim sözü<br />
bırakmalıyım. Halbuki bizim ondan daha mühim söyleyeceğimiz şeyler var ki onlarla<br />
anlayışın daha ziyadeleşir. Onun için o sual cevabı azıcık ve kısaca anlattık. Bütün,<br />
azla meydana çıkar zaten. Esasen kadere inanmayanla cebri arasındaki bu bahis,<br />
mahşere kadar sürer gider. Hasmını alt edemeseydin onun mezhebine uyar, onun<br />
yolunu tutardın. Onlar da cevap da aciz kalsalardı o bozuk yoldan dönerlerdi. Fakat bu<br />
gidişin böyle olması lazım ki onların hepsi, delillerle yollarının doğruluğuna<br />
kanmadalar.<br />
Kimsenin, hasmın müşkül suallerini cevapsız bırakmaması, düşmanın devlet ve<br />
ikbalinden mahcup olması, o devleti görmemesi lazım ki, bu yetmiş iki fırka kıyamete<br />
kadar alemde kalsın. Çünkü bu alem, karanlılar ve gayb alemidir. Gölge için bir<br />
yeryüzü lazım.<br />
Kıyamete dek şu yetmiş iki fırka kalmadı ki bidat yolunu tutanın dedikodusu<br />
eksilmesin. Değerli olan hazinenin bir çok kilitleri olur. Hazinenin değeri bundan<br />
anlaşılır. Maksadın yüceliği de ey sınanan adam, yolun sıkıntısından, yolda aşılmaz<br />
geçitler ve yol kesiciler bulunmasından belli olur.<br />
Kabe’nin şerefi, o sıkıntılarda, çöl Arap’larının yol kesiciliğinde ve çölün<br />
uzunluğundandır. İyi olan her gidişin, her yolun bir tehlikesi, bir manii bir yol kesicisi<br />
vardır. Bu gidiş öbürüne haset eder, düşman kesilir. Mukallit de iki yolun arasında<br />
şaşırır kalır. Her iki yolun doğruluğu, yürüyüş de birbirine zıt görünür. Her fırka kendi<br />
yolunda hoştur, o yoldan memnundur.<br />
Bir yolun yolcusu, cevap vermezse kavgaya girişir. Bu, ezelden kıyamete kadar böyle<br />
gelmiş, böyle gider. Her fırka, biz bilmeyiz ama ulularımız buna cevap verebilir der.<br />
Vesvesenin ağzını bağlayan, ancak aşktır. Yoksa vesveseyi kim bağlayabilmiştir ki<br />
Yüzü güzel dilber ara da aşık ol. Dere, dere dolan, bir su kuşu tut. Yüzünün suyunu<br />
döken sudan ne elde edebilirsin Anlayışını mahveden şeyden ne anlarsın Şu akılla<br />
anlaşılacak şeylerden başka aşkta, akılla anlaşılacak daha nice parlak ve güzel şeyler<br />
vardır.<br />
Allahda senin bu aklından başka akıllar var ki gökyüzünün sebepleri onlarla tedbire<br />
girer. Rızklarını bu akılla elde edersin. Öbür akla gelince; onunla yedi kat gökleri,<br />
kendine bir döşeme yaparsın.<br />
Allah sevgisine düşer, aklınla oynarsan Allah, sana o aklın onlarca fazlasını, hatta yedi<br />
yüzünü ihsan eder. O kadındır, akılları ile oynadılar da Yusuf’un aşk sayvanına<br />
sıçradılar. Ömür sakisi, bir an onların akıllarını aldı, ömürlerinin sonuna kadar akla<br />
doydular, adını bile anmadılar.<br />
Ululuk ıssı Allahnın güzelliğiyse yüzlerce Yusuf güzelliğinin de aslıdır. Ey kadından<br />
aşağı adam, o güzelliğe feda ol. Ey can, bahsi ancak akıl keser. Nerede insanı<br />
dedikodudan kurtarıp feryada yetişen biri O söze aşk yüzünden bir hayrettir gelir,<br />
macerayı nakletmeye takati kalmaz. Çünkü, bir cevap verirse içindeki incinin<br />
düşeceğinden korkar.<br />
O hayırdan da adamakıllı dudağını yummuştur, şerden de. Ağzından incinin<br />
düşeceğinden ürker. Nitekim Peygamberin dostu da demiştir ki: Peygamber, bize bir<br />
şeyden haber verdi, bir şey söyledi mi O seçilmiş Peygamber, bu incileri saçtığı<br />
sırada bizden yüzlerce huzur, yüzlerce vekar isterdi. Hani başında bir kuş olur da<br />
uçmasın diye canın titrer.<br />
Yerinden bile kımıldamaz, o güzelim kuş havalanmasın dersin. Nefes almaz,<br />
öksürüğün bile gelse kendini sıkar, o devlet kuşu uçar diye korkundan öksürmezsin<br />
bile. O sırada birisi sana tatlı, yahut acı bir söz söylese ağzına parmağını koyar, sus<br />
demek istersin. İşte o kuş hayrettir, seni susturur. Tencerenin ağzını kapatır, seni<br />
kaynatmaya başlar.<br />
BU NE YAMAN ÇELİŞKİ<br />
Ahmaklar bilgisizliklerinden Mecnun’a dediler ki: Leyla pek o kadar ahım şahım bir<br />
şey değil. Şehrimizde ondan daha güzel ay gibi yüz binlerce kız var.<br />
Mecnun dedi ki: Suret testidir, güzellik şarap, Allah bana onun suretinden şarap<br />
içirmede. Halbuki onun testisinden size sirke verdi de onun için onun sevgisi, sizin<br />
kulağınızı tutup çekmede.<br />
Allah, bir testiden hem zehir verir, hem bal. Onu bana veren de ulu Allahdır, bunu,<br />
şuna veren de. Testiyi görüyorsun ama o şarap, doğru olmayan göze görünmez. Can<br />
zevki, ehlinden başkasına bakmaz, hısmından başkasına nişane vermez. O şarap,<br />
ehlinden başkasını görmez. Şu zarf hicapları ise onu gizleyen çadırlara benzer.<br />
O deniz bir çadırdır ki onun içinde kaz yaşar. Fakat kuzgunlar ölürler. Zehir, yılana<br />
gıdadır, azıktır. Ondan başkasına ise yılanın zehri, derttir ölümdür. Her minnetin<br />
sureti, bana cennettir, ona cehennem.<br />
Şu halde gördüğünüz bütün cisimlerle bütün eşyada hem gıda vardır, hem zehir, fakat<br />
siz görmezsiniz. Her cisim, bir kaseye, bir testiye benzer. Onda hem gıda vardır, hem<br />
gönül yakıcı bir hassa. Kase meydandadır içindeki gıda gizli. O kaseden ne yediğini<br />
yalnızca yiyen bilir.<br />
Yusuf’un sureti güzel bir kadehti. Babası o kadehten yüzlerce neşe şarabı içerdi. Fakat<br />
kardeşleri, ondan zehirli bir su içtiler de bu öfkeleri, kinleri arttı. Sonra yine Zeliha,<br />
şekerler yedi, aşktan bir başka çeşit afyon yuttu. O güzeli Yusuf’tan Yakup’un aldığı<br />
gıdadan başka türlü bir gıda aldı.<br />
Çeşit, çeşit şerbetler, fakat tesiri bir. Bu suretle de gayb alemine ait hiçbir şüphem<br />
kalmaz ya. Şarap gayb alemindendir, testi bu cihandan. Testi meydandadır, içindeki<br />
şarap gizliden gizli. Namahremlerin gözlerinden pek gizli ama mahremlere meydanda,<br />
apaçık.<br />
Allahm gözlerim sarhoş bir hale geldi. Yüklerimiz sırtımızı ağırlaştırdı, büktü, sen bizi<br />
affet. Ey gizli Allah, o alemde de doldun, bu alemde de. Doğu nurunun da üstüne<br />
yüceldin, batı nurunun da. Sen, bir sırsın ki sırrımızı açığa vurur, bilirsin. Sen, bir<br />
fecirsin, kin nehirlerimizi kaynatır akıtırsın.<br />
Ey zatı gizli ihsanı duyulur Allah, sen su gibisin, bir değirmen taşına benzeriz. Sen yel<br />
gibisin, bir toz gibi. Yeli gizlersin de tozu meydandadır. Sen bir baharsın, biz bağ gibi<br />
yemyeşil, hoş bir haldeyiz. O gizlidir ihsanı aşikar.<br />
Sen can gibisin, biz ele, ayağa benzeriz. Elin tutup koy vermesi, can vasıtası iledir.<br />
Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu anlatışı akıldan alır, akıldan beller. Sen<br />
sevinç gibisin, biz gülme gibi. Yani sevincin sonucu güler neşeleniriz.<br />
Bizim hareketimiz, her an sana bir tanıklık vermede; ululuk ıssı Allah’a bir tanıktır.<br />
Değirmen taşının ıstıraplarla dönüşü de, suyun varlığına tanıktır. Ey benim<br />
vehmimden, dedikodundan dışarı olan Allah, toprak benim de başıma, getirdiğim<br />
örneğin de başına.<br />
Kul sabretmez, güzel güzel tasvirlerde bulunur. Her an sana, canım, ayaklarının altına<br />
yayılmış bir döşemedir. Hani o çoban gibi. O da Yarabbi, seni arayan çobana gel. Gel<br />
de gömleğindeki bitleri ayıklayayım, kırayım. Çarığını dikeyim eteğini öpeyim diyordu<br />
ya. Kimse aşk ve muhabbette ona eş olamazdı, fakat Allah’ı tesbih etmeyi, ona söz<br />
söylemeyi bilmiyordu. Onun aşkı, gökyüzüne çadır kurmuştu. Köpeğe benzeyen can, o<br />
çobanın çadırı önünde bir köpek kesilmişti. Allah aşkının denizi coşunca onun gönlüne<br />
vurdu, senin kulağına değdi.<br />
Sözü kuvvetli, cerbezesi yerinde bir vaaz eden vardı. Mimbere çıkmış vaaz ediyordu.<br />
Kadın, erkek, herkes mimberin dibine toplanmıştı.<br />
Cuha’da bir çarşaf giyip yüzünü örttü, kadınlar arasına karıştı. Kimse onu<br />
tanımıyordu. Bir kadın, vaaz edene gizlice sordu: Kasıktaki kıllar namazın<br />
bozulmasına sebep olur mu Vaiz dedi ki: Uzun olursa namaz mekruh olur. Ya hamam<br />
otu ile, ya ustura ile tıraş etmen lazım ki namaz tamam olsun, kabul edilsin.<br />
Kadın: Ne kadar uzun olursa namazım kabul olmaz dedi. Vaiz eden dedi ki: Bir arpa<br />
boyu uzun olursa tıraş etmek farzdır.<br />
Cuha, hemen kız kardeş dedi, bak bakalım benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu<br />
Allah rızası için elini uzat da bir yokla. Bakalım, mekruh olacak kadar uzamış mı<br />
Yanındaki kadın, Cuha’nın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi. Derhal şiddetli bir<br />
nara attı. Hoca sözüm gönlüne tesir etti dedi.<br />
Cuha dedi ki: Hayır, gönlüne tesir etmedi, eline tesir etti. A akıllı adam, gönlüne tesir<br />
etseydi vay haline.<br />
O büyücülerin gönlüne birazcık tesir etti de onlarca sopa da bir oldu, el de. Padişahım,<br />
bir ihtiyarın sopasını alsan o sopa onun eli ayağı olduğu için pek incinir. Halbuki onlar,<br />
elleri, ayakları kesileceği halde “Bize bir zarar olmaz ki” diye nara attılar, naraları<br />
gökyüzüne vardı. Hadi, gel kes dediler, can, can çekişmeden kurtulur.<br />
Biz bildik ki şu tenden ibaret değiliz. Beden olmaksızın da Allah ile yaşarız. Ne mutlu o<br />
kişiye ki kendi zatını tanıdı, ebedi emniyet sahasında bir köşk kurdu.<br />
Çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Halbuki büyük adama göre bu, hiçbir şey<br />
değildir. Gönle göre de beden, beden cevizle kuru üzümdür. Çocuk nereden<br />
büyüklerin bilgisine sahip olacak<br />
Kim, perde ardındaysa zaten çocuktur. Er ona derler ki kırılmaz. Bir adam sakalla,<br />
hayayla erkek olsaydı keçinin de sakalı var. O da adam olurdu. Halbuki keçi, kötü bir<br />
kılavuz olur, kendisine uyanları ancak kasaba çeker götürür. Sakalını tarar, ben ileri<br />
gelen biriyim demek ister. Doğru, ileri gelensin ama ölüme ve gama.<br />
Kendine gel de sakaldan vaz geç, kendine bir yol tut, bu benliği bu teşvişi bırak. Bu<br />
suretle de aşıklar için gül suyu kesil, gül bahçesine kılavuz ol, öne düş. Gül kokusu<br />
nedir akıl nefesi, ebediyet ülkesinin güzel kılavuzu.<br />
Bayezid zamanında bir kafir vardı. Ona kutlu bir Müslüman dedi ki: Ne olur Müslüman<br />
olsan da yüzlerce kurtuluşa erişsen, ululuklar bulsan.<br />
Kafir dedi ki: Eğer Müslümanlık, alemin şeyhi Bayezid’in Müslümanlığı ise, ben ona<br />
takat getiremem. O, benim çalışmalarımdan çok üstün. Dine imana inanmıyorum ama<br />
onun imanına adamakıllı iman etmişim. İmanım var ki o, herkesten yüce, pek latif,<br />
pek nurlu. Ağzım adamakıllı mühürlü, iman edemem ama gizliden gizliye onun<br />
imanına müminim. Yok eğer sizin imanınız, imansa ona ne meylim var ne iştahım.<br />
İmana yüzlerce meyli olan sizi gördü mü soğur, kesilir.<br />
Çünkü sizin imanınızdan adam, yalnız bir ad görür, manası yoktur. Nasıl olur da çöle<br />
kurtuluş yeri denir Sizin imanınıza bakan kişinin imana olan sevgisi soğur gider.<br />
Bir müezzin vardı, sesi pek çirkindi. Kafir ülkesinde ezan okurdu. Ezan okuma, savaş<br />
çıkar, düşmanlık uzar dedilerse de, inat etti, pervasızca o kafir ülkesinde ezan<br />
okumaya koyuldu.<br />
Halk umumi bir kargaşalıktan korkarken bir de baktılar, elinde bir elbise, kafirin biri<br />
çıkageldi. Dostlar gibi eline mum ve helva almış, öyle bir latif elbiseyi hediye<br />
getiriyordu.<br />
Söyleyin o müezzin nerede Onun selası ve ezanı bana rahatlık verdi diye sormadaydı.<br />
Yahu dediler. Nasıl olur Hiç o bet ses, insana rahatlık verir mi Kafir dedi ki: Sesi<br />
kiliseye gelince, benim pek güzel, pek yüce bir kızım var, çoktandır Müslüman olmak<br />
isterdi. Bu sevda, kafasından bir türlü çıkmıyordu. Bunca kafir ona öğüt verdi. Fakat<br />
gönlünde iman sevgisi, öyle bir yerleşmişti ki. Bu dert, adeta bir buhurdanlıktı, ben de<br />
öd ağacı. Anbean imana yöneldikçe ben, dert, azap ve işkence içindeydim. Bu hususta<br />
elimde hiçbir çare yoktu; nihayet müezzin ezan verince, kızım bu çirkin ses nedir<br />
kulağıma geldi de beni berbat etti. Bütün ömrümde bu kilisede, şu manastırda bu<br />
derece çirkin bir ses duymadım dedi.<br />
Kız kardeşi, bu ezandır, Müslümanlar okur, Müslümanları ibadete çağırırlar dedi.<br />
İnanmadı başkasına sordu, o da evet deyince, inandı, yüzü sapsarı kesildi,<br />
Müslümanlık hevesi kalmadı. Ben teşvişten azaptan kurtuldum, dün gece korkusuz<br />
rahat bir uyku uyudum.<br />
Onun sesinden dolayı rahatlaştım. Onun için de ona hediye getirdim; nerede o adam<br />
Müezzini görünce de hediyeyi kabul et dedi, beni dertten kurtardın , elimi tuttun.<br />
Bana öyle bir ihsanda bulundun ki senin azat kabul etmez bir kulun oldum.<br />
Malda, mülkte, zenginlikte tek bir kişi olsaydım ağzını altınla doldururdum. İşte sizin<br />
imanınızda bunun gibi bir riya, geçici bir şey. O ezan gibi yol kesici.<br />
Fakat Beyazıd’ın imanına, onun doğruluğuna karşı gönlümde nice hasret var. Hani şu<br />
kadın gibi. Eşeğin çiftleşmesini gördü de dedi ki: Amanın şu tek erkeğe bakın.<br />
Çiftleşme buysa bizim kocalarımız, bizimle çiftleşmiyorlar, içimize aptes bozuyorlar.<br />
Bayezid, imanın bütün şartlarına haiz... Aferinler olsun bunun gibi tek aslana. Onun<br />
imanının bir katrası denize gitse deniz, o katrada gark olur. Nitekim zerrecik ateş,<br />
ormanlara düşse o zerre bütün ormanları yakar, yok eder.<br />
Padişahın, yahut ordunun gönlündeki hayal gibi. O hayal de hayaldir ama savaşta<br />
düşmanları mahveder. Muhammed’in yüzünde bir yıldızdır parladı, kafirlerin, çıfıtların<br />
gevherleri yok oldu. İmana erişen aman buldu, imana gelmeyenlerin şüphesi iki kat<br />
oldu. Önce gelenlerin halis küfrü kalmadı da yerini ya Müslümanlık tuttu, ya korku...<br />
Bu da hileyle suyu yağa karıştırmaktır. Bu örnekler, nurun zerresine eşit olamaz.<br />
Zerre, bir cisimden ayrılmış, küçücük bir parçadan başka bir şey değildir. zerre,,<br />
taksim kabul etmeyen güneş olamaz ki, zerre demekte bil ki gizli bir muradım var.<br />
Sen, denize mahrem değilsin, ancak köpüksün şimdi.<br />
Şeyhin parlak iman güneşi, şeyhin can doğusundan yüz gösterse. Bütün aşağılık alemi<br />
ta yerin dibine kadar hazine kesilir, bütün yücelikler alemi, yemyeşil cennete döner.<br />
Onun aydın nurdan canı var. Hor hakir topraktan bir bedeni. Şaştım kaldım, acaba o,<br />
bu mu, yoksa o mu Söyle bu işte müşküle düştüm.<br />
Kardeş eğer o, bu ise o nedir ki yedi kat gök onun nuru ile dolmuş. Yok... o, bu değilse<br />
dostum, şubeden nedir öyleyse ACABA BU İKİSİNDEN HANGİSİ KİM<br />
Bir adamın bir karısı vardı. Pek hilebaz, pek kötü huylu ve yol kesici bir kadındı.<br />
Adam, eve ne getirse harcar, telef ederdi. Adam da sesini çıkarmazdı. Bir gün adam<br />
konuğunu ağırlamak için yüzlerce sıkıntıyla biraz et aldı, eve getirdi.<br />
Kadın onu kebap edip şarapla sildi süpürdü. Adam gelince de düzensiz sözlerle hileye<br />
başladı. Adam dedi ki: Konuk geldi, et nerede Konuğa yemek çıkarmak lazım. Kadın<br />
eti şu kedi yedi, hadi git et al yine dedi. Adam Aybek dedi, teraziyi getir, şu kediyi bir<br />
tartayım. Terazi geldi, kediyi tarttı, yarım batman geldi. Bunun üzerine a hilebaz<br />
kadın dedi, et yarım batmandı, yarım okka kadar da fazlalığı olacak. Kedi de yarım<br />
batman geldi. Eğer bu kediyse söyle, et nerede Yok, bu etse hadi var, bucak bucak<br />
kediyi ara.<br />
Bayezid de buysa o ruh nedir o, o ruhsa şu suret kim Dostum hayretler içinde<br />
hayrete düştüm. Bu ne senin işin,ne benim işim. Her ikisi de odur. Fakat mahsulüm<br />
aslı tanedir, o saman çöpü feridir. Allah hikmeti, bu zıtları birbiriyle kaynaştırdı. Ey<br />
kasap, şu oyluk eti, gerdanla beraber işte. Ruh bedensiz bir iş yapamaz. Kalıbında<br />
ruhsuz soğur donar. Kalıbın meydandadır da canın gizli. Alemin sebepleri de şu<br />
ikisinden düzelmiştir.<br />
Toprağı bir adamın başına atarsan baş yarmaz. Suyu birinin başına atsan yine baş<br />
yarılmaz.<br />
Baş yarmak istiyorsan suyla toprağı birbirine katıp kerpiç yapman gerek. Baş yardın<br />
mı o kerpiçin suyu, aslına gider, ayrılış gününde toprak da toprağa kavuşur.<br />
Allahnın suyla toprağı birleştirmesindeki hikmeti, niyazla inattan hasıl olur. Ondan<br />
sonra daha başka birleşmeler meydana gelir ki onları ne kulak duymuştur, ne göz<br />
görmüştür. Kulak duysaydı kulak olarak kalır, yahut artık başka sözleri duyabilir<br />
miydi<br />
Kar ve buz, güneşi görseydi buzluktan ümidini keser giderdi. Damarlarına iliklerine<br />
kadar su kesilirdi de hava Davut’u, ondan zırh yapardı. Her ağacın canına derman<br />
olurdu. Her ağaç, onun kudumiyle devlet olurdu. Halbuki o donmuş buz, öylece<br />
kalakaldı da ağaçlara bana dokunmayın demeye başladı.<br />
O buz gibi donup kalan adamın cismi de ne bir şeyle uyuşup birleşir, ne de bir şey,<br />
onunla uzlaşır. O, ancak kendi nefsinin hırsı peşindedir. O da faydasız değildir, yeşillik<br />
padişahı da değil. Eyaz , senin yıldızın, pek yücedir. Her burç, ona durak olamaz.<br />
Himmetin öyle her vefayı beğenir, saflığın öyle her saflığa seçip kabul eder mi hiç<br />
KİBİR<br />
Neşeli ve şaraba düşkün bir bey vardı. Her mahmurun, her çaresiz kişinin sığındığı bir<br />
zattı. Esirgeyici, yoksulları korur, altınlar, inciler bağışlayıcı, deryadil bir adamdı.<br />
Erlerin padişahı, inanmış adamların beyi, yol bilir, sırdan anlar, dostlarını görür<br />
gözetir bir zattı. İsa’nın zamanı, Mesih’in devri idi. Halkın gönlünü alan, kimseyi<br />
incitmemeye gayret eden o güzel beye, bir gece ansızın konuk geldi. O konuk da onun<br />
gibi hoş ve iyi bir beydi. Neşelensinler diye şarap içmek istediler. O zaman şarap<br />
helaldi. Şarapları azdı dedi ki: Köle, yürü, testiyi doldur, bize şarap getir.<br />
Filan keşişte halis şarap var. Ondan al da canımız, ileri gelenlerin derdinden de halas<br />
olsun, halkın derdinden de. O keşişin şarabının bir katrası, binlerce testi, binlerce küp<br />
şarabın yaptığını yapar. O şarapta gizli bir maya var, nitekim bazı erler vardır ki aba<br />
altında sultandır onlar. Sen paramparça hırkaya bak. Anlaşılmasın diye altının da<br />
yüzünü karartırlar.<br />
Lal görünüşte buğulu görünür ama kötü göz, onu beğenmesin diyedir bu. Hazine ve<br />
mücevharat, ev içinde olur mu hiç Hazineler daima yıkık yerlerdedir. Adem’in<br />
hazinesi de yıkık yere gömülmüştü de bu yüzden o melun Şeytanın gözü onu görmedi.<br />
O, toprağa hor baktı. Fakat can, ona bu toprak, sana bir set olmuştur deme de idi.<br />
Köle iki testi alıp yola düştü. Derhal keşişlerin manastırına vardı. Altını verip o altın<br />
gibi şarabı aldı. Taşı verip karşılığında cevheri satın aldı. O şarap ki padişahların<br />
başına sıçrar da sakinin başına altın taç koyarlar.<br />
O şarap ki fitneler, kargaşalılar çıkarır, kullarla padişahları birbirine katar. O şarabı ki<br />
kemikleri eritir de tamamı ile can yapar, o zaman tahtayla taht bir olur. Ayıkken kulla<br />
padişah suyla yağ gibidir ama sarhoşluk vaktinde tendeki cana dönerler. Heriseye<br />
benzerler, artık farkları kalmaz. Fakat bu makama varıp gark olmayan bunu fark<br />
edemez.<br />
İşte o köle o çeşit şarap almış, o adı sanı güzel beyin köşküne gitmekteydi. Yolda<br />
gamlar görmüş beyni kuru, belalara bürünmüş bir zahit, önüne çıkıverdi. Zahidin<br />
bedeni gönül ateşleriyle yanmış, evini Allahdan başka her şeyden silip süpürmüştü.<br />
Nice çaresiz mihnetlere uğramış, binlerce dağlar üstüne dağlar yakmıştı. Her an<br />
gönlü, savaşlara düşmüş, gece gündüz riyazatlara sarılmıştı. Yıllarca aylarca kanlara<br />
batmış, topraklara bulanmıştı. Gece yarısı o köleyi görünce, dedi ki: Testilerdeki<br />
nedir köle, şarap dedi. Zahit, kimin, kime götürüyorsun Diye sordu. Köle, o ulu<br />
beyin dedi. Zahit dedi ki: Allah’ı dileyen kişinin ameli böyle mi olur Hem Allah’ı<br />
istiyor, hem de içip eğleniyor ha! Şeytan şarabı sonra da yarım akıl öyle mi Senin<br />
aklın şarapsız böyle dağınık. Aklına akıllar katmak gerek. Ya sarhoş olunca aklın ne<br />
hale gelir ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağına tutulmuş adam<br />
Ziya-i Delk, hazır cevap ve tatlı sözlü bir zattı. Şeyh-i İslam Tac-ı Belh’in kardeşi idi.<br />
Tac-ı Belh, pek kısa boyluydu, adeta bir kuşa benzerdi. Bütün bilgileri bilir, alim<br />
faziletli bir adamdı ama Ziya, güzel söz söylemede ve nüktecilikte ondan üstündü. O<br />
pek kısaydı, Ziya da haddinden fazla uzun. Şeyhülislam, pek nazlı, pek kibirli bir<br />
adamdı.<br />
Bu kardeşinden utandı. Ziya da sözü tesirli bir vaizdi. Bir meclis günü, Ziya meclise<br />
geldi, kadınlarla, alim ve temiz kişilerle doluydu. Şeyhülislam, kibrinden kardeşine<br />
şöyle kalktı ve yine derhal oturdu.<br />
Ziya alınarak dedi ki: Çok uzun boylusun. Bari o selvi boyundan birazcığını çal. Sende<br />
akıl nerede, fikir nerede ki ey bilgi düşmanı tutup şarap içeceksin Yüzün pek güzel<br />
bari biraz da çivit sür. Habeşin yüzüne, çivit, gülünç olur doğrusu. A azgın sende nur<br />
nerede de ki kendinden geçiyor da karanlık arıyorsun.<br />
Gölgeyi gündüz aralar. Sense bulutlu gecede tutmuş, gölge aramaya çıkmışsın. Şarap<br />
gıda için halka helaldir ama sevgiyi dileyenlere haramdır. Aşıkların şarabı gönül<br />
kanıdır. Onların gözleri yolda konaktadır. Böyle bir korkunç çölde bu akıl kılavuzu,<br />
tutulup kalır. Sen de kılavuzları gözetirsen kervanı helak eder yolu yitirirsin.<br />
Arpa ekmeği bile hakikatten haramdır. Nefsin önüne kepekle karşılık ekmek koy.<br />
Allah yolunun düşmanını hor tut. Hırsızı mimbere çıkarma, dara çek. Hırsızın elini kes.<br />
Kesmekten acizsen hiç olmazsa bağla. Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini<br />
bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.<br />
Halbuki sen, düşmana şarap ve şeker kamışı veriyorsun. Niçin Ona zehir gibi gül, taş<br />
desene. Zahit, gayrete gelip testiye bir taş attı, kırdı. Köle de testiyi elinden atıp<br />
zahitten kaçtı.<br />
Beyin yanına gidince bey, şarap nerede Dedi. Köle bir ,bir macerayı anlattı.<br />
Bey, ateşe döndü, hemen yerinden doğruldu, bana o zahidin evi nerede Göster dedi.<br />
Göster de şu ağır gürzle kafasını ezeyim. O kahpe oğlunun akılsız kellesini kırayım. O,<br />
köpekliğinden doğru yolu göstermeyi ne bilir O, ancak şöhret aşığı. Bu yobazlık, bu<br />
riya ile kendisine bir mevki yapmak, bir şey bahane ederek kendini göstermek istiyor.<br />
Onun şuna buna riya yapmaktan başka hiçbir hüneri yok. Deliyse, fitne çıkarmak<br />
istiyorsa delinin ilacı, öküz aletinden yapılma kamçıdır.<br />
Vurmalı kerataya da kafasındaki Şeytan çıksın. Eşekçiler, nodullamadıkça eşek gider<br />
mi hiç Bey, eline bir topuz alıp sokağa çıktı. Gece yarısı yarı sarhoş bir halde geldi,<br />
zahidin evine girdi. Kızgınlıkla zahidi öldürmek niyetindeydi. Zahit, evde bulunan<br />
yünlerin altına girip gizlendi. Zahit, beyin sözlerini yün bükenlerin yünleri altına<br />
gizlenmiş, işitiyordu.<br />
Orada kendi kendine dedi ki: Adamın çirkinliğini yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir,<br />
çünkü onun yüzü serttir. Ayna gibi demirden bir yüz gerek ki sana çirkin yüzüne bak<br />
desin.<br />
Padişah Delkak’la satranç oynardı. Delkak padişahı mat etti mi padişah derhal kızardı.<br />
Bunu kibrine yediremez, Tu Allah müstehakını versin diye satranç taşlarını birer, birer<br />
Delkak’ın başına vururdu.<br />
Al, işte şahın bu senin bu kaltaban derdi. Delkak, aman padişahım der sabrederdi. Bir<br />
gün yine padişah mat oldu. Bir oyun daha oynamalarını emretti. Delkak, zemheride<br />
çıplak kalmış adam gibi tirtir titriyordu. Bir oyun daha oynadı, yine padişah mat oldu.<br />
Tu Allah müstehakını versin zamanı gelince, Delkak sıçradı bir köşeye kaçtı;<br />
korkusundan altı tane halının altına girdi. Yastıklarla o altı tane halının altına gizlenip<br />
padişahın satranç taşlarından aman buldu. Padişah ne yapıyorsun, bu ne Deyice,<br />
padişahım dedi, Tu Allah müstehakını versin.<br />
Ateşler püskürüyorsun... Senin gibi öfkeli bir padişaha döşeme altından başka yerde<br />
doğru söz söylenebilir mi Sen mat oldun ama ben şahın çarpmasından mat oluyorum.<br />
Onun için halıların altından Tu Allah müstehakını versin diyorum!<br />
Mahalle o beyin bağrış, çağırışıyla, kapıyı tekmelemesi, vurun tutun diye nara<br />
atmasıyla doldu. Sağdan, soldan halk dışarı fırladı. Ey ulumuz af zamanıdır. Onun<br />
beyni kurumuş. Şimdi onun aklı, fikri çocukların aklından fikrinden az. Hem zahit,<br />
hem ihtiyar. Bu halindeki şu zahitlik, onu kat, kat zayıflatmış. Bu zahitlikten de bir<br />
feyze nail olamamış.<br />
Zahmetler çekmiş de sevgiliden bir hazine elde edememiş. İşler yapmış da bir pul<br />
kazanamamış. Ya iş onun harcı değilmiş, ya henüz mükafat vakti gelmemiş. Ya o<br />
çalışma çıfıtça bir çalışma, yahut da mükafata erişmesinin bir zamanı, bir saati var.<br />
Ona bu dert bu musibet yeter... Şu kanlı ovada kimsiz kimsesiz kala kalmış.<br />
Gözleri ağırlıklı, bir bucağa çekilip oturmuş, yüzünü ekşitmiş, suratını asmış. Ne bir<br />
göz hekimi var ki derdine yansın, ne onun aklı var ki bir göz ilacı arayıp bulsun,<br />
gözüne çeksin.<br />
Kendi zannına uymuş, çalışıp çabalamaya koyulmuş, işim, iyileşecek diye bir ümide<br />
kapılmış.<br />
Halbuki onun tuttuğu yolla sevgilinin vuslatı arasında ne uzun bir mesafe var. Çünkü<br />
o, baş aramıyor, reis olmayı istiyor.<br />
Bir an Allah ile, nasibim bu hesapta hep zahmet mi diye adeta didişmede. Bir an hep<br />
uçuyor, ele geçmiyor, bizim kolumuzu kanadımızı kırıyorsun diye bahtı ile kavga<br />
etmede. Kim, renge, kokuya mahpus kalırsa zahit olsa bile huyu iyi olmaz, dar<br />
canlıdır.<br />
Bu daracık duraktan çıkmadıkça nasıl olur da ahlakı düzelir, gönlü ferahlar Zahitlere,<br />
genişliğe çıkmadan yalnız bulundukları zaman bıçak ve ustura vermeye hiç gelmez.<br />
Darlılarından, muratlarına eremediklerinden, dertlerinden karınlarını deşiverirler.<br />
Mustafa’yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail,<br />
sakın yapma. Kün emrinde sana nice devletler taktir edilmiştir deyince, yatışır,<br />
kendini atmaktan vazgeçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan<br />
dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi. Bu sefer Cebrail görünür, ey<br />
eşi olmayan Padişah, yapma bunu derdi.<br />
Hicap keşfedilip de o inciyi koynunda buluncaya kadar bu haldeydi. Halk, her çeşit<br />
mihnetten ötürü kendini öldürüp dururken mihnetlerin aslı olan bu ayrılığı nasıl<br />
çeksin Halk canını feda eden şaşar. Fakat bizim her birimiz fedai huyluyuz. Ne mutlu<br />
o kişiye ki bedenini, feda edilmeye değer bir dosta feda etmiştir.<br />
Herkes bir fennin, bir sanatın fedaisidir. Ömrünü o yolda sarf eder, ölüp gider. İster<br />
doğularda olsun, ister batılarda, herkes, nihayet ölür. O zaman ne aşık kalır, ne<br />
maşuk. Hiç olmazsa be devletli, zaten şu hünere gönüllü, kendisini feda etmiş. Onun<br />
öldürülmesinde yüzlerce hayat var. Aşık da onca ebedi, maşuk da, aşk da. İki alemde<br />
de dileğine ermiş, iyi bir ad san kazanmış.<br />
Ey ulular, aşılara acıyın. Onların şanı, helak olduktan sonra bile helak olmaya hazır<br />
bulunmaktadır. Beyim onun kabalığını affet onun derdine bedbahtlığına bak. Onu<br />
affet de Allah da seni affetsin, suçlarını yargılasın.<br />
Sen de gafletle az testiler kırmamışsındır. Sen de affa ümit bağlamışsındır. Affet de<br />
ahrette sen de af edilesin. Kader, ceza vermede kılı kırk yarar.<br />
Bey dedi ki: O kim oluyor ki bizim testimize taş atıp kırıyor Benim civarımdan erkek<br />
aslan bile yüzlerce çekingenlikle korka, korka geçmede. Neden kulumuzun gönlünü<br />
incitti, bizi konuğumuzun yanında utandırdı<br />
Onun kanından daha değerli olan şarabı döktü de kadınlar gibi bizden kaçıp da<br />
gizlendi. Fakat tut ki bir kuş gibi uçsun, benim elimden nerede canını kurtaracak<br />
Kahır okumla kanadını kırar, onun arda kalası kanadını koparırım. Benden kaçıp da bir<br />
katı taşın içine girse, gizlense yine onu tutar, o taşın içinden çıkarırım. Ona bir kılıç<br />
çalayım da bütün kaltabanlara ibret olsun.<br />
Herkese yobazlık satsın, bu yetmiyormuş gibi bir de bize satmaya kalkışsın ha! Onun<br />
da cezasını şimdicik vereceğim, onun gibi yüz tanesinin de. Öyle kızmış, öyle kan<br />
dökücülüğü tutmuş ki ağzından ateş püskürüyor.<br />
O şefaatçiler, onun o hay hayına karşı birçok defalar elini, ayağını öpüp, dediler ki: A<br />
beyim, sana kin gütmek yaraşmaz. Şarap dökülüp gitti ise ne çıkar Sen, şarapsız da<br />
hoşsun. Şarap, neşe sermayesini senden alır. Suyun letafeti senin letafetine imrenir.<br />
Padişahlık et, ey merhamet sahibi, ey kerem sahibinin oğlu kerem sahibi bağışla. Her<br />
şarap, bu boya, bu yüze kuldur. Bütün sarhoşlar sana haset ederler.<br />
Senin gül renkli şaraba hiç ihtiyacın yok. Gül rengini bırak, gül renklilik sensin zaten.<br />
Ey zühreye benzeyen yüzü kuşluk güneşi olan, ey rengine karşı gül rengi yoksul bir<br />
hale gelen bey, şarap küpte gizlice senin yüzünün iştiyakiyle kaynayıp coşar.<br />
Sen baştan başa denizsin, ıslaklığı ne istersin ki Sen, tamamı ile varlıksın, yokluğu<br />
ne arasın ki Ey parlak ay, tozu ne yapacaksın Ay bile senin yüzüne bakar da sararır.<br />
Sen hoşsun, güzelsin her türlü hoşluğun madenisin. Neden şaraba minnet edersin ki<br />
Başında “Biz insan oğullarını ululadık” tacı, boynunda “Biz sana kevser ırmağını<br />
verdik” gerdanlığı var.<br />
İnsan cevherdir, gök ona arazdır. Her şey fer-i dir, her şeyden maksat odur. Ey akıllar,<br />
tedbirler, fikirler kulu kölesi olan bey, mademki böylesin, kendini neden böyle ucuza<br />
satıyorsun Sana hizmet etmek bütün varlık alemine farzdır. Bir cevher, neden<br />
arazdan ihsan ister ki Yazıklar olsun kitaplardan bilgi arıyorsun ha!<br />
Bir bilgi denizisin ki bir ıslaklıkta gizlenmiş; bir allemsin ki üç arşın boyunda bir<br />
bedene bürünmüş!<br />
Şarap nedir, güzel ses ve çalgı dinlemek, yahut bir güzelle buluşmak nedir ki sen<br />
onlardan bir neşe, bir menfaat ummadasın!<br />
Hiç güneş, bir zerreden borç ister mi, hiç zühre yıldızı, bir küçücük küpten şarap diler<br />
mi Sen keyfiyeti bilinmez bir cansın, keyfiyet alemine hapsedilmişsin. Sen bir<br />
güneşsin, bir ukdeye tutulmuşsun; işte bu sana yakışmaz yazık.<br />
Bey dedi ki: Hayır, hayır. Ben, o şarabın adamıyım. Ben, bu hoşluktan alınan zevke<br />
kanaat edemem. Ben, yasemin gibi olmayı, gah şöyle, gah böyle eğilip bükülmeyi<br />
isterim. Bütün korkulardan, bütün ümitlerde kurtulup söğüt gibi her yana eğilmeliyim.<br />
Söğüt dalı gibi sağa, sola dönmeli, onun gibi rüzgarda çeşit, çeşit oynamalıyım.<br />
Şarabın verdiği neşeye alışan, nereden bu neşeyi beğenecek hey hocam!<br />
Peygamberler, Allah neşesine dalmışlardı, onunla yoğrulmuşlardı da onun için bu<br />
neşeden vaz geçtiler. Onların canları, o neşeyi gördüğünden onlara bu neşeler,<br />
oyuncak görünmüştü. Diri olan bir güzelliğe dostluk eden, artık ölüyü nasıl kucaklar<br />
O alem, zerre zerre diridir. Her zerresi nükteden anlar, söz söyler. Onlar, ölü olan<br />
cihanda oturmaz, dinlemezler. Çünkü ot, ancak hayvanlara layıktır. Kim gül<br />
bahçesinde meclis kurar, yurt tutarsa külhanda şarap içer mi hiç<br />
Pak ruhun makamı, illiyyin’dir. Pislikte yurt edinense kurttur. Allah mahmuruna<br />
tertemiz şarap kadehi sunulur. Bu kör kuşlaraysa şu kara ve tuzlu su. Kime Ömer’in<br />
adaleti el vermezse onca kanlı Haccac adildir.<br />
Kızlara cansız bebekleri oyuncak diye verirler. Çünkü onlar, diri oyuncaktan bir şey<br />
anlamazlar ki. Küçük erkek çocuklar, erliklerinden bir şey anlamazlar, güçleri<br />
kuvvetleri yoktur. Onun için onlara tahta kılıç daha yeğdir. Kafirler peygamberlerin<br />
kiliselerde yapılmış olan resimleri ile kanaat ederler.<br />
Fakat ay parçaları bizim için apaydın olduğundan resimlerine aldırış bile etmeyiz.<br />
Onların birer sureti, bu alemdedir ama birer sureti de ay gibi gökyüzündedir. Bu<br />
suretteki ağızları, onlarla düşüp kalkanla konuşur, nükteler söyler. O suretteki<br />
ağızlarıysa Allah ile konuşur. Görünen kulak, bu sözü duyar, beller. Can kulağıysa Kün<br />
emrinin sırlarını işitir.<br />
Ten gözü, insanın şeklini görür, beller. Can gözü, Mazagalbasar sırrını görür, hayran<br />
olur. Görünen ayak, mescit safında durur, mana ayağı göğün üstünde tavafta bulunur.<br />
İşte her cüz-ü böyle say... bu, vakit içindedir, zamana bağlıdır, oysa ondan da hariçtir.<br />
Zamana bağlı olan, ecele kadar durur. Öbürüyse ebediyete dost, ezele eştir. Bir adı iki<br />
devlet sahibidir, bir sıfatı iki kıble imamı.<br />
Ona ne halvetin lüzumu vardır, ne çilenin. Hiçbir bulut onu örtemez. Halvet yurdu,<br />
güneş değirmesidir, artık ona nasıl olur da yabancı gece perde kesilir Hastalık ve<br />
perhiz zamanı geçti, buhran kalmadı. Küfür, iman oldu, küfran kalmadı. Elif gibi<br />
doğruluğu yüzünden öne geçmiştir. Onda kendi sıfatlarından hiçbir şey kalmamıştır.<br />
Kendi huylarından çıkmış tek olmuş... canı, canına can katan sevgiliyse çırılçıplak bir<br />
hale gelmiştir.<br />
O tek ve benzersiz, eşsiz örneksiz padişahın huzuruna çırılçıplak gidince padişah, ona<br />
kendi kutlu sıfatlarından bir elbise giydirmiştir. Padişahın sıfatlarından bir elbiseye<br />
bürünmüş, kuyudan mevki ve ikbal sayvanının üstüne uçmuştur.<br />
Tortulu bir şey saf oldu mu böyle olur. Tıpkı onun gibi o da tasın dibinden üstüne<br />
çıkmıştır. Tasın dibindeyken tortuluydu, toprak cüzüleri, ona karışmış, o şomluk onu<br />
bulandırmıştı.<br />
Hiç de hoş olmayan dost onun kolunu kanadını bağlamıştı. Fakat o aslında yüceydi.<br />
“Yeryüzüne inin” sesi gelince onu Harut gibi baş aşağı asakodu. Harut gökteki<br />
meleklerdendi, bir azar yüzünden öylece asılı kaldı. Baş aşağı asılı kalmasının sebebi,<br />
baştan çıkması, kendisini baş sanması ve yalnızca öne geçmeye kalkışmasıydı. Sepet<br />
kendisini suyla dolu görünce nazlandı, istiğnaya girişti de sudan çekildi hani. Fakat<br />
ciğerinde bir katracık suyu bile kalmadı. Bunun üzerine deniz, acıdı da onu tekrar<br />
davet etti.<br />
Denizden sebepsiz hizmet karşılığı olmaksızın rahmet gelir. Bu, ne kutlu andır. Allah<br />
hakkı için denizin etrafında dönüp dolaşmak, denizde gecelerin yüzleri, sarı olsa bile<br />
aldırış etmemek gerek. Denizin etrafında dönüp dolaşmalı ki Allahnın lütfu,<br />
bağışlaması gelip çatıversin de sararmış yüz, bir mücevher bularak kızarsın. Yüzün<br />
sarı rengi, renklerin en iyisidir. Çünkü o yüze kavuşmayı beklemektedir.<br />
Fakat bir adamın yüzünde parlayıp duran kırmızılık, o adamın canının, bulunduğuna<br />
kani olmasındandır. Halbuki insan zayıflatan, alçaltan, sarartıp solduran tamahtır. Bu<br />
solgunluk ve arıklık, bedene ait illetlerden değildir. hastalıksız bir sarı yüz görse<br />
Calinas’un bile aklı şaşar.<br />
Fakat tamahı bağlandın mı Allah nurlarına dalarsın. Mustafa bunun için tamaha<br />
düşenin nefsi alçalır demiştir.<br />
Gölgesiz nur, latiftir, yücedir. Kafes, kafes vuran nura, bir kalburdan aksetmededir. O<br />
kafes şeklindeki gölge, kalburun gölgesidir. Aşıklar, bedenlerinin çıplak olmasını<br />
isterler. Fakat erkekliği olmayana ha elbise olmuş, ha olmamış. O ekmek ve sofra,<br />
oruçlulara çıkar. At sineğine çorba nedir tencere ne<br />
KONUK EVİ<br />
Delikanlım, bu denen bir konuk evidir. Her sabah, oraya koşa, koşa bir yeni konuk<br />
gelir. Sakın bu, benim boynumda kaldı deme. Şimdicik yine uçar, yokluk alemine<br />
gider. Gayb aleminden gönlüne ne gelirse konuktur onu hoş tut.<br />
Birisine ansızın konuk geldi. Ev sahibi konuğunu gerdanlık gibi boynuna taktı. Sofra<br />
çıkardı, ağırladı. O gece mahallelerinde sünnet düğünü vardı. Erkek, kadınına gizlice<br />
dedi ki: Bu gece iki yatak ser. Bizim yatağımızı kapı yanına yap, konuğun yatağını da<br />
öbür tarafa. Kadın, olur iki gözümün nuru, baş üstüne. Hizmetler eder, güler yüz<br />
gösteririm, merak etme dedi. Yatakları yapıp sünnet düğününe gitti.<br />
Yüce konuk, kadının kocası ile kaldı. Geceleyin kuru, yaş bir çerez çıkardı. Yediler<br />
içtiler. O iki temiz adam, gece geç vakte kadar oturup konuştular, gece yarısına dek<br />
iyi, kötü başlarından geçenleri anlattılar. Çerezden, konuşup görüşmeden sonra<br />
konuk, uykusuzluktan kalktı, kapı yanındaki yatağa girip yattı.<br />
Adam, utancından ona bir şey diyemedi, canım, senin yatağın bu taraftaki. Sen yatıp<br />
uyuyasın diye yatağı, şuraya serdik diye bir söz söyleyemedi. Karısı ile<br />
kararlaştırdıklarının aksine, konuk için serilen yatağa girdi, öbür yatakta da konuk<br />
yatıp uyudu. O gece şiddetli bir yağmur başladı. Bulutların çokluğu, hayret verecek bir<br />
derecede idi.<br />
Kadın gelince konuk öbür taraftadır kocam öbür taraftadır, kapı yanında yatan<br />
kocamdır diye, anadan doğma soyunup yorganın altına girdi, konuğu birkaç kere de<br />
istekle öptü.<br />
Dedi ki: Hani bir şeyden korkuyordum ya. Başıma geldi mi geldi, geldi mi geldi.<br />
Yağmur, çamur yüzünden konuk kakıldı kaldı. Beylik sabunu gibi elinden çıkmasına<br />
imkan yok. Bu yağmur çamurda o, nereden gidecek Başına canına and olsun, adam<br />
başımıza kaldı. Konuk bu sözleri duyunca hemen sıçrayıp dedi ki: Kadın bırak beni.<br />
Ayakkabım var benim, çamurdan korkum yok. Ben gidiyorum, Allah size hayırlar<br />
versin. Yolculukta can, bir an bile eğlenmez. Yolcu derhal geldiği yere dönmeli. Bir<br />
yerde kalıp eğlenmek, yol keser.<br />
Kadın, o soğuk sözü söylediğine pişman oldu. Çünkü o eşsiz mihman ürküp yola<br />
düşüyordu. Kadın lütfen, hoş gör, ben şaka olsun diye söyledim deyip, secdeler etti,<br />
bir hayli yalvarıp sızlandı ama fayda etmedi. Konuk, yola düşüp bunları hasret bıraktı.<br />
Bu yüzden adam da yasa battı, kadın da. Çünkü artık o konuğun yüzünü, leğendeki<br />
akisten değil, kendi yüzünden görmüşlerdi. Konuk gitmede ova, konuğun nuru ile<br />
cennet gibi aydınlanmadaydı. Adam bundan sonra bu işin derdinden utancından evini<br />
konuk evi haline soktu.<br />
Fakat kadının gönlünde de, erkeğin gönlünde de o konuğun hayali, her an derdi ki:<br />
Ben, Hızır’ın dostuyum size yüzlerce cömertlik hazinesi saçacaktım, fakat ne<br />
yapayım Kısmetiniz değilmiş.<br />
Konuk evine her gün nasıl bir yüce konuk gelirse onun gibi her an sana bir fikir gelir.<br />
Canım, fikri bir adam say. Çünkü adam, fikirle değerlidir, fikirle diridir. Gam fikri, neşe<br />
yolunu vurursa gam yeme. O, hakikatte başka neşeler hazırlamaktadır.<br />
O, hayrın aslından yeni bir sevinç, yeni bir neşe gelsin diye evi, başkalarından sıkıca<br />
süpürür. Gönül dalındaki sararmış, kurumuş yaprakları ayırır, daldan yeni ve yeşil<br />
yapraklar bitmesine yardım eder. Bu alemden öte bir aleme yeni bir zevk gelsin diye<br />
eski sevinci, kökünden çeker, çıkarır.<br />
Gam, üstü dallarla yapraklarla örtülü yeni kökü bitirsin diye çürümüş, pörsümüş olan<br />
eski kökü yerinden söküp çıkarır. Gam, gönülden neyi döker, yahut koparırsa karşılık<br />
olarak mutlaka daha iyisini verir. Hele derdin gamın yakın ehline kul olduğunu iyice<br />
bilene daha fazla lütuflarda bulunur.<br />
Bulutla şimşek, asık suratlılık, ekşi yüzlülük göstermese asma yaprağı, doğuya<br />
benzeyen gülümsemelerini gösterir mi hiç Kutluluk, kutsuzluk, gönlüne gelir,<br />
konuklar. Bunlar, evden eve giden yıldızlara benzerler. Senin burcunda konakladı mı<br />
onun talihi gibi sen de tatlı bir hale, gel, çevikleş.<br />
Böyle hareket et de o yıldız, aya gitti, ulaştı mı o gönül sultanına senden şükür etsin.<br />
Sabırlı ve her şeye razı olan Eyyüb, tam yedi yıl Allah konuğunu belayı hoş tuttu. O<br />
sert ve yüzü pek ala da Allah’a dönünce ondan yüzlerce çeşit şükürlerde bulundu da,<br />
dedi ki: Eyyüb ben sevgililerini öldürdüğüm halde sevgisinden bir kere bile yüzünü<br />
çevirmedi. Allah bilgisine vefakarlıkta bulundu, utancından bela ile adeta sütle bal gibi<br />
kaynaştı, karıştı. Senin de gönlüne yeniden yeniye belalar geldikçe o belaları güle<br />
güle karşıla.<br />
Ey yaradanım, beni o belanın şerrinden sakla bekle. O yüzden gelecek ihsanları bana<br />
haram etme, beni o lütuflara kavuştur. Rabbim, uğradığım belalara karşı lütfet de<br />
şükredeyim, geçip giderse ona hasret çekmeyeyim de. O suratı asık derdi koru. O<br />
acılığı şeker gibi tatlı say.<br />
Bulutunda görünüşte yüzü asıktır ama gül bahçesini bezer, çalı çırpıyı kırar. Gamı<br />
bulut gibi bil de o asık suratıyla pek surat asmaya kalkışma. Belki o inci, elindedir,<br />
olur ya. Onun için çalış çabala da senden razı olsun. Hatta böyle olmasa bile bu huyu<br />
adet edinir, o güzelim huyla huylanır, o huyu arttırırsın da, başka yerlerde de böyle<br />
hareket edersin ve bir gün birdenbire muhtaç olduğun şeye erişiverirsin.<br />
Neşene mani olan düşünce, Allahnın emri ile, Allahnın hikmeti ile gelir. Sen ona<br />
felaket deme delikanlım. Belki bir yıldızdır, belki kutluluk kıranındadır. Sen ona fer-i<br />
deme, asıl tut da onunla daima maksadına eriş, üstün çık. Onu fer-i sayar, muzır<br />
tutarsan gözün, aslı gözler durur.<br />
Halbuki bekleyiş, çeşnide zehirdir adeta. Bu gidişle daima ölüm halinde kalırsın. Onu<br />
asıl bil, kucakla da bekleyiş ölümünden kurtul.<br />
ŞEHİT OLMAK<br />
Zengin bir adam vardı. Bu adamın da zühre yanaklı, ay yüzlü, gümüş bedenli bir kızı<br />
vardı. Kız, kendini bildi, babası onu kocaya verdi. Fakat kocası kızın dengi değildi.<br />
Kavun, karpuz oldu, sulandı mı yarmazsan telef olur gider.<br />
Babası da kızın baştan çıkmasından korktu da onun için onu, dengi olmayan birisine<br />
verdi. Kızına dedi ki: Kendini kocandan koru, sakın gebe kalma. Ne yapayım Bu<br />
yoksula seni vermek zorunda kaldım. Bu adamı garip say, garipte vefa olmaz. Ansızın<br />
her şeyi bırakır, kaçıp gider. Çocuğu başına dert kalır.<br />
Kızı dedi ki: Babacığım, dediğini tutarım. Öğüdün pek doğru, kabulüm. Babası, her iki<br />
üç günde bir kere kızına aman ha sakın diye öğüt veriyordu. Derken kız, birdenbire<br />
gebe kalıverdi; ikisi de gençti. Kız, bunu babasından gizledi. Çocuk karnında beş,<br />
yahut altı aylık oldu. Artık iyiden iyiye belli oldu. Babası dedi ki: Ben sana ondan<br />
kendini koru demedim mi Öğütlerim yel miydi ki sana tesir etmedi<br />
Kız, baba dedi, nasıl tahammül edeyim Erkekle kadın, şüphe yok ki ateşle pamuk.<br />
Pamuk ateşten nasıl çekinebilir Yahut da ateş nasıl olur da pamuğu yakmaz, çekinir<br />
Babası dedi ki: A kızım, ben sana onun yanına gitme demedim. Yalnız menisinden<br />
kendini koru dedim. Tam zevk anında onun beli gelirken kendini çekmeliydin. Kız,<br />
peki... beli ne vakit gelecek, ben ne bileyim Bu, pek gizli bir şey, anlaşılmaz ki dedi.<br />
Babası gözleri süzüldü mü anla ki beli geliyor deyince, kız dedi: Onun gözü<br />
süzülünceye kadar benim bu iki gözüm de kör oluyor a baba. Her bayağı akıl, hırs ve<br />
öfke zamanı, yerinde durmaz ki.<br />
Bir sofi, askere savaşa gitti. Ansızın savaş başladı. Sofi, ağırlıklarla çadırda kalan<br />
zayıflarla beraber kaldı. Erler, ta savaş yerine kadar at sürdüler. Ağır kişiler, toprak<br />
gibi yerlerinde kala kaldılar. İleri gidenlerin ileri gidenleriyse yürüyüp ilerlediler.<br />
Savaşlar edip üstün gelerek bir çok ganimetlerle geri döndüler.<br />
Sen de al diye sofıye de armağan sundular. O, o armağanı attı, hiçbir şey almadı.<br />
Neden kızgınsın dediler. Savaştan mahrum kaldım dedi. Sofi, savaş safında hançer<br />
çekip savaşmadığı için bu iltifattan memnun olmadı. Bunun üzerine esir getirdik<br />
dediler, birini al öldür. Başını kes de gazi ol. Sofi, buna biraz sevindi yüreklendi.<br />
Suyla alınan aptestin yüzlerce aydınlığı, nuru, feri vardır ama su olmazsa teyemmüm<br />
edilir. Sofi, bağlı esiri alıp gaza etmek üzere çadırın arkasına götürdü. Oraya tutsakla<br />
gitti ama biraz gecikti diye meraka düştüler. İki eli bağlı tutsak. Onu<br />
öldürüvermeliydi. Öldürmede neden bu kadar gecikti, sebebi ne Dediler.<br />
Birisi işi anlamak üzere ardından gitti. Bir de ne görsün Kafir, sofinin üstüne<br />
çıkmamış mı Erkek, dişinin üstüne biner gibi o tutsak da yoksulun üstüne aslan gibi<br />
binmiş. Elleri bağlı olduğu halde hiddetle sofinin boynunu ısırmada. Dişleriyle<br />
boğazını dişlemede. Sofi, kafirin altına düşmüş, aklı başından gitmiş. Eli bağlı kafir,<br />
bir kedi gibi, elinde mızrak olmadığı halde onu berbat etmiş. Dişleriyle onu yarı<br />
öldürmüş. Boynundan akan kanla sakalı kıpkırmızı kesilmiş.<br />
Sen de eli bağlı olan nefsinin elinde tıpkı o sofi gibi alta düşmüş, kendinden<br />
geçmişsin. Yoldaki bir tepecikten aciz kalmışsın. Halbuki önünde yüz binlerce dağ var.<br />
Bu kadarcık bir tepeden korkup ölüye döndün. Önünde aşılacak dağ gibi beller var,<br />
nasıl gideceksin Gaziler hiddetle gelip derhal acımadan o kafiri kılıçlayıp öldürdüler.<br />
Kendine gelsin diye de sofinin yüzüne sular saçtılar, gül suları serptiler. Sofi, kendine<br />
gelip onları görünce ne oldu yahu diye sordular.<br />
Ey aziz Allah hakkı için bu ne hal Neden böyle bu derece kendinden geçtin Yarı<br />
ölmüş elleri bağlı bir tutsaktan neden böyle korktun, aklın başından gitti, bu hale<br />
düştün<br />
Sofi dedi ki: Başını keseceğim sırada o aç gözlü bana öyle bir hışımla baktı ki...<br />
Gözünü açtı, dolandırdı da öyle bir bakış baktı bana ki aklım başımdan gitti. Gözünü<br />
dolandırması, bana adeta bir ordu göründü. O nasıl korkuydu Anlatamam! Hikayeyi<br />
kısa keselim, işte o bakıştan korktum. Kendimden geçip yere yıkıldım.<br />
Gaziler dediler ki: Sende bu yürek varken sakın savaşa girişmeye yeltenme. Eli bağlı<br />
bir kafirin göz süzmesiyle gemin kırıldı, gark oldun. Erkek aslanlar, saldırdılar mı<br />
kılıçlarıyla başlar top gibi yerlere yuvarlanır. Erlerin savaşına aşina değilsin, böyle bir<br />
zamanda kan denizinde nasıl yüzebilirsin sen<br />
Boyunlara inen kılıçların tak tak diye çıkardığı ses, (Bir mahalle öteden duyulan)<br />
çamaşır dövenlerin tak takını hiçe sayar. Nice başsız bedenler yerlerde çırpınır. Nice<br />
bedensiz başlar, kan denizinde habbelere döner. İnsanları yok eden yüzlerce er,<br />
savaşta atların ayakları altında yok olur gider.<br />
Sen bir fareden ürküp uçan bu akılla o savaş safına karışıp nasıl kılıç çekeceksin<br />
Savaş bu, bulgur aşı değil ki yenlerini sıvayıp girişesin. Bulgur aşını kaşıklamaya<br />
benzemez, gel de burada kılıcı gör. Bu safta demirden yaratılmış bir Hamza lazım.<br />
Savaş, öyle hayal gibi bir hayalden ürküp kaçan her yüreksizin işi değil. Savaş,<br />
Türklerin işidir, nazenin kadınların değil. Nazlı nazenin kadınların yeri evdir, eve git<br />
sen de.<br />
Ayyazi dedi ki: Tam doksan kere belki yaralanırım diye, çırılçıplak savaşa girdim,<br />
okların önüne gittim, belki birisi gelir saplanır dedim. Fakat boğaza, yahut can alacak<br />
bir yere ok isabeti, devlet sahibi bir şehitten başkasına nasip olmuyor.<br />
Vücudumda yaralanmadık bir tek yer yok. Bedenim oktan kalbur gibi delik deşik oldu.<br />
Fakat bu ne yiğitlik, ne de zeka işi. Baht işi bu. Bir türlü can alacak bir yerime ok<br />
isabet etmedi. Şehitliğin kısmet olmadığını anlayınca halvete gittim, çileye girdim.<br />
Kendimi büyük savaşa attım, riyazata zayıflamaya koyuldum. Halvetteyken kulağıma<br />
gazilerin savaşa giderken çaldıkları davul sesleri geldi. Sabah çağıydı, can kulağımla<br />
duydum nefsim içimden seslendi. Kalk, savaş zamanı geldi, yürü. Kendini savaşa at.<br />
Dedim ki: Ey vefasız habis nefis, savaşa meyletme nerede, sen neredesin Ey nefis,<br />
doğru söyle, bu hilebazlık nedir yoksa şehvette düşkün nefis, ibadete yanaşmaz bile.<br />
Doğru söylemezsen üstüne saldırır, seni riyazatla adamakıllı sıkar, sıkıştırır. O anda<br />
nefsim, içimden seslendi, dilsiz, ağızsız fasih bir surette söz söylemekteydi: Beni her<br />
gün burada öldürüp duruyorsun. Canıma, kafirlere yapılan eziyetleri yapıyorsun.<br />
Kimsenin halimden haberi yok. Sen, beni uykusuz, yemeksiz öldürüp durmadasın. Bari<br />
savaşta bir yarayla şu bedenden kurtulurum da halk da erliğimi, fedakarlığımı görür.<br />
Dedim ki: A nefisceğiz, hem münafık olarak yaşamadasın, hem münafıkça ölmedesin,<br />
nesin sen İki alemde de mürai imişsin, iki alemde de hiçbir şeye yaramazmışsın<br />
meğer. Bu beden sağ oldukça halvetten çıkmamayı nezrettim. Çünkü, bu beden<br />
halvette ne yaparsa kadına, erkeğe görünmek için yapmaz.<br />
Halvetteki hareketi de ancak Allah içindir, huzuru ve sükunu da. Orada niyetinde<br />
başka bir şey bulunmaz. Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar’la<br />
Rüstem’in harcıdır. Öyle bir farenin kıpırdaması ile uçup gidecek akıl sahibinin harcı<br />
değil. O çeşit adama karılar gibi savaştan, kılıçtan uzak durmak gerek. O da sofi, bu<br />
da. Yazık o sofiye. O, bir iğneyle ölmede, bu kılıçlara karşı durmada.<br />
Sureti sofidir ama canı yok. Bu çeşit sofiler öbür sofilerin de adını kötüye çıkarır.<br />
Toprakla karılmış olan şu bedenin kapısına, duvarına Allah, gayretiyle yüzlerce sofi<br />
yaptı. Büyüden o suretler oynasınlar da Musa’nın asası gizlensin dedi. Sopanın<br />
doğruluğu, suretleri yer, siler süpürür. Fakat Firavuna mensup olan göz, tozla<br />
toprakla doludur. Öbür sofi, harp safına, yaralanmak için yirmi kere girer. Savaş<br />
zamanı Müslümanlarla beraber kafire saldırır, bir kere bile geri dönmez. Yaralanır,<br />
yarasını bağlar, tekrar saldırır, savaşır. Beden bir yarayla ölmez diye savaşta yirmi<br />
kere yaralanır. Bir yarayla can vermeye acıklanır; doğruluğu elinden canının kolayca<br />
kurtulacağından üzülür.<br />
Birisinin elinde kırk kuruşu vardı. Her gece birini denize atardı. Bu suretle de nefsine<br />
iyice eziyet etmek, yavaşlıkla onun can çekişmesini uzatmak isterdi. Müslümanlarla<br />
savaşa gider, onlar düşmandan yüz döndürseler bile o feri dönmezdi. Bir kere daha<br />
yaralanır, onu da bağlardı. Belki yirmi kere bedeninde mızrak ve ok kırılırdı.<br />
Bu suretle savaşa savaşa nihayet kuvveti bitti, yere düştü. Aşkının doğruluğuyla,<br />
doğruluk makamına ulaştı. Doğruluk, can vermektir. Kendinize gelin de bu hususta<br />
ileri geçin. Kuran’da “Erler vardır ki Allah ile ettikleri ahdi bozmadılar, ahitlerine<br />
doğrulukla sarıldılar” ayetini okuyun.<br />
Mademki bu beden, ruha bir alettir, şu halde bu hakiki ölüm değildir. nice ham kişiler<br />
vardır ki görünüşte kanlarını döktüler. Fakat nefisleri diri olarak o tarafa kaçtı. Aleti<br />
kırıldı ama yol kesen diri kaldı. Bindiği at kanlar saçtı ama nefis diri. At öldü, yolu<br />
aşılmadı. Ancak ham, kötü, perişan bir halde kala kaldı.<br />
Her kan döken şehit olsaydı öldürülen kafir de kutlu bir şehit sayılırdı. Nice şehit<br />
olmuş güvenilir kişiler de vardır ki dünyada ölürler, şehit olmuşlardır, fakat diri gibi<br />
yürür gezerler. Yol kesen ruh olmuştur, onun kılıcı olan beden bakidir ve savaş arayan<br />
erin elindedir.<br />
Kılıcı, kılıçtır, fakat, o adama değil. Fakat bu görünüş, seni şaşırtır. Nefis değişti mi bu<br />
beden kılıcı, ihsan ve lütuflar sahibi Allahnın elindedir. O öyle bir erdir ki gıdasız,<br />
tamamı ile dert. Öbür erlik ise toz gibi ortası delik bir şeydir.<br />
AY YÜZLÜ<br />
Bir kovucu, Mısır halifesine, Musul padişahının huri gibi bir cariyesi olduğunu söyleyip<br />
dedi ki: Onun bir cariyesi var ki alemde onun gibi güzel yok. Güzelliğinin haddi yok.,<br />
söze sığmaz, anlatılmaz ki. İşte resmi, şu kağıtta bir bak.<br />
O ulu halife, kağıttaki resmi görünce hayran oldu, elindeki kadeh düştü. Derhal<br />
Musul’a büyük bir ordu ile bir er gönderdi. Eğer o ay parçasını teslim etmezse orasını<br />
yak yık. Verirse bir şey yapma, bırak, yalnız o ay parçasını getir de yeryüzündeyken<br />
ayı kucaklayayım dedi.<br />
Er, binlerce Rüstem’le, davul ve bayraklarla yola düştü, Musul’a yollandı. Sayısız<br />
asker, şehri mahvetmek üzere tarlanın çevresine üşüşen çekirgeler gibi oraya<br />
üşüştüler. Savaş için her yana Kafdağı gibi mancınıklar kurdurdu.<br />
Oklar yağmur gibi yağmada, mancınıklarla atılan taşlar gürler gibi gürlemeye, kılıçlar<br />
şimşek gibi çakmaya başlamıştı. Savaş, tam bir hafta sürdü, kanlar döküldü. Taştan<br />
yapılma kale mum gibi eridi, yerle yeksan oldu. Musul padişahı, bu korkunç savaşı<br />
görünce içeriden bir elçi göndererek, Müslümanların kanını dökmeden maksadın ne<br />
Bu şiddetli savaşta ölüp gidiyorlar. Meramın nedir maksadın, Musul şehrini almaksa<br />
böyle kan dökmeden de olur bu iş. Ben şehirden çıkayım gel, sen gir. Tek mazlumların<br />
kanı, seni tutmasın. Yok, muradın mal, altın ve mücevherse bunu, bu şehirden almak,<br />
zaten kolay bir şey dedi.<br />
Elçi o erin huzuruna gelince er, cariyenin resmini verdi. Bu kağıda bak dedi, bunu<br />
istiyorum. Derhal teslim etsin yoksa ben üstünüm. Elçi gelip maksadı söyleyince o<br />
erkek padişah dedi ki: Bu suret eksik olsun tez götür. Ben iman ahdinde puta<br />
tapanlardan değilim. Putun puta tapanda olması daha doğru. Elçi, kızı getirince o yiğit<br />
er, derhal aşık oldu.<br />
Aşk bir denizdir, gökyüzü, bu denizde bir köpük. Aşk, Yusuf’un havasına kapılan<br />
Zeliha gibi insanı hayran eder. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya,<br />
donar kalırdı.<br />
Aşk olmasaydı nereden cansız bir şey, nebata girer, onda mahvolurdu; büyüyüp<br />
yetişen nebatlar, nereden kendilerini canlılara feda ederlerdi<br />
Ruh, nasıl olurdu da o nefese feda olurdu da onun esintisinden Meryem gebe kalırdı<br />
Her biri yerlerinde buz gibi dona kalırdı. Nereden çekirge gibi uçar gıda arardı ki O<br />
yüceliğe aşık olanlar, zerre zerre, fidan gibi yüceliğe koşmadalar. Onların bu<br />
koşmaları, “Allah tesbih”tir. Can için bedeni temizlemededirler.<br />
O yiğit er kuyuyu yol sanmış, çorak yerden hoşlanmış, oraya tohum ekmeye<br />
kalkışmıştı. O yatıp uyuyan, rüyada bir hayal görür, onunla buluşur düşü azar. Uyanıp<br />
kendine gelince görür ki o oyunbozanlık, uyanıkken olmamış. Vah der beyhude yere<br />
erlik suyumu zayi ettim, o işveli hayalin işvesine kapıldım. O yiğit er de beden yiğidi<br />
idi, asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle bir kuma saçtı gitti.<br />
Aşk bineği, yüzlerce gemi atmış, ölümden bile korkmam diye nara atmaktaydı. Aşk ve<br />
sevda da halifeden pervam bile yok. Varlığımla ölümüm birdir bence diyordu. Fakat<br />
böyle ateşli ateşli ekmeye kalkışma. Bir iş eriyle danış. Fakat meşveret nerede, akıl<br />
nerede Hırs seli, adama yıkık yerleri kazdırır, tırnaklarını uzatır.<br />
Bir güzele aşık olanın önünde de set vardır, ardında da. Öyle adam, artık önünü ardını<br />
az görür. Kara sel cana kastetmeye geldi mi bir tilki aslanı kuyuya düşürür. Dağ gibi<br />
aslanlar, kuyuda olmayan bir hayali görürler de kendilerini kaldırıp atarlar.<br />
Hiç kimseyi kadınlarla mahrem tutma. Çünkü erkekle kadın, ateşle pamuğa benzer.<br />
Allah suyu ile yunmuş bir ateş gerek ki bülüğa erme sırasında bile Yusuf gibi<br />
kötülükten çekinsin. Selvi boylu latif Zeliha’dan aslanlar gibi kendini çeksin.<br />
O yiğit er de Musul’dan döndü, yola düştü. Yolda bir ormana, bir yeşilliğe geldi. Aşk<br />
ateşi, öyle bir parlamıştı ki yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına<br />
kastetti. Akıl nerede, halifeden korkma nerede<br />
Şehvet, bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turpoğlu turp. Yüzlerce<br />
halife, o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür. O kadına tapan er<br />
şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu. Aleti, dosdoğru gideceği yere giderken<br />
orduda bir gürültü, bir kızılca kıyamet koptu.<br />
Er sıçradı, götü başı açık bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Bir de ne<br />
görsün, ormandan kara bir erkek aslan, kendisini ordunun içine kapmış koy vermiş.<br />
Atlar, ürküp köpürmüşler, her çadır ve ağır yeri yıkılmış, herkes birbirine girmiş.<br />
Erkek aslan, ormanın gizli bir yerinden fırlamış, havaya, deniz dalgası gibi tam yirmi<br />
arşın sıçramıştı. Er, pek yiğitti, aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın<br />
önünü kesti. Kılıçla bir vurdu, başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu<br />
çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hala dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da<br />
erliği, yine sönmedi, hala ayaktaydı.<br />
O, tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. İstekle ona kendisini teslim etti. O<br />
anda iki can birleştiler.<br />
Bu iki canın birbirleriyle birleşmesi yüzünden gayıptan bir başka can gelir erişir.<br />
Kadının rahminde meniyi kabule mani bir şey yoksa bu can, doğuş yolu ile gelir, yüz<br />
gösterir.<br />
Her nerede iki adam, sevgiyle, yahut kinle birleşseler, bir üçüncü can, mutlaka doğar.<br />
Fakat o suretler, gayp aleminde doğarlar. Oraya varınca onları gözünle de görürsün. O<br />
sonuçlar, senin birleşmelerinden doğdu. Kendine gel de her eşe hemen sevinme.<br />
Vaktini bekle. O zürriyetlerin sana ulaşacağından emin ol. Onlar, amelden ve<br />
sebeplerden doğmuşlardır. Her birinin sözü vardır, mekanı vardır.<br />
O güzelim perdelerden sesleri erişir: Ey bizden gafil olan, hadi, çabuk yücel. Kadının<br />
canı da kıyamet gününü bekler, erkeğin canı da. Bu alemde emeklemen nedir ki<br />
Daha çabuk adım at.<br />
O er, o yalancı sabah yüzünden yolunu kaybetti de sinek gibi ayran kabına düştü işte.<br />
Birkaç gün murat alıp verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş<br />
yüzlü, bu işe dair halifeye bir şey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi<br />
görünce sarhoş oldu, onun tası da damdan düştü. Onu, övdüklerinin yüz misli güzel<br />
buldu. Hiç görme, işitmeye benzer mi Övme, akıl kulağı için bir tasvirdir. Fakat suret,<br />
bil ki gözün harcıdır, kulağın değil.<br />
Birisi, bilir bir adama sordu: A sözü güzel er, hak nedir, batıl ne O er, adamın<br />
kulağına tutup bu batıldır dedi, gözse haktır onun her şeye yakini vardır. O, yani<br />
duymak, buna nispetle batıldır. Ey emin kişi, sözlerin çoğu da nispetten ibarettir.<br />
Yarasa güneşten gizlenir, perde ardına girerse güneşin hayalinden gizlenmiş değildir.<br />
korku, ona bir hayal verir. İşte o hayal, onu karanlığa çeker. Nur hayali, onu korkutur<br />
da karanlık gecelere sarılmasına sebep olur. Sen düşmanın hayali ve tasavvuru<br />
yüzünden sevgiliye ve dosta sarılmışsındır.<br />
Ey Musa sana keşfedilen tecelli nurları, dağa vurdu. Fakat o hayaller kuran dağ, senin<br />
hakikatinin ziyasına tahammül edemedi. Kendine gel de hayaline kabiliyetim var diye<br />
gururlanma, bu yoldan hakikate ulaşacağını umma. Savaş hayalinden kimse korkmaz.<br />
Savaştan önce yiğitlik yoktur bunu bil kafi. Puşt da savaş hayaline kapılır, aklından<br />
Rüstemler gibi yiğitlikler geçirir. Hamam duvarına yapılan Rüstem resmine her ham<br />
kişi saldırabilir. Fakat duymadan meydana gelen bu hayal, göz önüne geldi mi puşt<br />
kim oluyor Rüstem bile aciz kalır. Çalış da o duyduğun şeyi gör. Batıl olan hak olsun.<br />
Ondan sonra kulağın, göz tabiatını kazanır. Bir yün yumağı gibi olan kulakların, göz<br />
kesilir. Hatta bütün bedenin aynaya döner. Her tarafın göz ve gönül haline gelir.<br />
Kulak bir hayal meydana getirir, o hayal de o güzelliğin vuslatına miyancıdır. Çalış, bu<br />
hayal çoğalsın da miyancı olan bu hayal, Mecnun’a kılavuzluk etsin.<br />
O ahmak Halife de bir zaman o güzel cariyeye kapıldı, onunla gönül eğledi işte. Tut ki<br />
bütün doğuyu batıyı zaptettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu<br />
saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farz et, çaktı, söndü. Ebedi kalmayacak<br />
mülkü, gönül, bir rüya bil. Cellat gibi boğazına yapışan debdebeyi, şan ve şöhreti ne<br />
yapacaksın ki<br />
Bil ki bu alemde de bir emniyet bucağı vardır. Yalnız münafıkın sözünü az duy, çünkü<br />
o söz zaten söz değildir.<br />
Ahireti inkar edenin delili, her an ancak şudur: Eğer başka bir alem olsaydı onu<br />
görürdük. Bir çocuk aklın eserlerini görmüyor diye akıllı adam, akla ait şeyleri<br />
nakletmez mi ki Akıllı bir adam da aşk ahvalini görmezse aşkın kutlu ayı eksilmez ya.<br />
Yusuf’un güzelliğini kardeşlerinin gözleri görmedi. Fakat Yakup’un gözünden gizli<br />
kalmadı ki. Musa’nın gözü, asayı bir sopadan ibaret gördü ama gayb gözü de onu bir<br />
yılan, bir kıyamet gördü. Baş gözü ile can gözü savaşta idi. Can gözü üstün geldi delil<br />
gösterdi. Musa’nın gözü, elini el gördü ama can gözüne karşı o elden bir nurdur<br />
parladı.<br />
Bu söz kemal bakımından sonsuzdur. Hakikatten haberi olmayan mahrumlara hayal<br />
görünür. Çünkü onca hakikat, ferçten ve boğazdan ibarettir. Onun yanında sevgilinin<br />
sırlarını az söyle.<br />
Bizce ferç ve boğaz hayaldir. Bunun için de can, her an cemalini bize gösterir.<br />
Kim ferç ve boğazına düşmüş, bu düşkünlüğünü kendisine adet ve huy edinmişse ona<br />
denecek söz, ancak “Sizin dininiz sizin, benim ki benim” sözünden ibarettir. Böyle bir<br />
inkara karşı sözü kısa kes. Ey Ahmet eski kafirle az konuş.<br />
Halife buluşmayı diledi, bu maksatla o cariyenin yanına gitti. Onu andı aletini kaldırdı.<br />
O cana canlar katan, o sevgisini gittikçe arttıran güzelle buluşmaya niyetlendi.<br />
Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir zevkinin yolunu bağladı. Farenin<br />
çıtırtısı kulağına değdi. Aleti indi uyudu, şehveti tamamı ile kaçtı. Bu ıslık yılan ıslığı<br />
olmasın, çünkü hasır kuvvetle oynamakta dedi.<br />
Cariye, Halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeye başladı. O erin, aslanı<br />
öldürüp geldiği halde hala aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı,<br />
uzadıkça uzadı. Kendini tutmaya çalışıyordu ama bir türlü dudaklarını kapatamıyordu<br />
ki. Esrara alışık olanlar gibi boyuna gülüyordu. Kahkaha, kârına da üstün gelmişti<br />
zararına da.<br />
Ne düşündü aklına ne getirdiyse fayda vermedi; aklına getirdiği şeylerde gülmesini<br />
arttırıyordu. Sanki bir selin bendi birden yıkılmıştı. Ağlayış, gülüş gönlün gamı,<br />
neşesi... Bil ki her birinin ayrı bir madeni vardır. Her birinin ayrı mahzeni vardır ve o<br />
mahzenin anahtarı, kapalı kapıları açan Allahnın elindedir. Bir türlü gülmesi<br />
dinmiyordu. Nihayet Halife alındı huysuzlandı.<br />
Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi, neden gülüyorsun Söyle. Bu<br />
gülüşten gönlüme bir şüphe düştü hileye kalkışma, doğru söyle. Yalanla beni<br />
kandırmaya kalkışırsan, yahut boş bir bahane icat edersen, ben bunu anlarım,<br />
gönlümde bunu anlayan bir nur vardır. Doğruyu söylemek gerek vesselam.<br />
Bil ki padişahların gönüllerinde ulu bir ay vardır. Bazı, bazı gaflet yüzünden bulut<br />
altına girer ama önemi yok. Gönülde gezip dolaşma zamanı bir ışık vardır ki hiddet ve<br />
hırs vaktinde leğen altına gizlenir. O anlayış, şimdi benim dostumdur. Söylenecek<br />
sözü söylemezsen, bu kılıçla boynunu vururum. Bahanen hiç fayda vermez. Doğru<br />
söylersen seni azat ederim. Allah hakkı için neşeni kırmam. Yedi mushafı birbiri<br />
üzerine koyup sözünü tutacağına yemin etti.<br />
Cariye aciz kalınca ahvali anlattı. O yüz Zal-e bedel olan Rüstem’in erliğini söyledi.<br />
Yoldaki gerdeği, o sırada vukua gelen olayları bir bir nakil etti.<br />
Erin kılıcı çekip gidişini, aslanı öldürdükten sonra gelişini, aletinin hala gergedan<br />
boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu Halifenin gevşekliğini ve<br />
farenin bir çıtırtısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi.<br />
Allah sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek, kötü tohum ekme. Su, bulut,<br />
ateş ve bu güneş, sırları toprağın altından çıkarır.<br />
Yaprakların dökülmesinden sonra gelen bahar, kıyametin varlığına bir delildir. Bahar,<br />
o sırları meydana çıkarır, şu yeryüzü ne yediyse rüsvay olur. Yedikleri, ağzından,<br />
dudağından biter, çıkar. İçindeki neyse meydana gelir. Her ağacın kökündeki sır ve o<br />
ağacın yemişi tamamı ile üstünde görünür. Gönlünü inciten her gam, içtiğin şarabın<br />
tesiri iledir. Fakat nereden bileceksin o mahmurluk, o baş ağrısı, hangi şaraptan<br />
meydana geldi<br />
Bu baş ağrısının o tanenin meyvesinden olduğunu aklı, fikri olanlar anlar. Dalla<br />
meyve, tohuma benzemez. Meni, hiç insanın bedenine benzer mi Heyula esere<br />
benzemezken tohum, hiç ağaca benzer mi<br />
Meni, ekmekten meydana gelir, fakat ekmek gibi midir İnsan, meniden olur, fakat<br />
hiç meni gibi midir Cin, ateşten yaratılmıştır, fakat nereden ateşe benzer Bulut<br />
buhardandır, fakat buhar gibi değildir ki.<br />
İsa, Cebrail’in üfürmesinden vücut buldu. Fakat suret bakımından onun gibi midir,<br />
yahut ona benzer mi Adem, topraktan yaratılmıştır, toprağa benzemez. Hiçbir üzüm,<br />
üzüm çotuğu gibi değildir. hırsız, darağacının ayağı gibi midir İbadet ebedi cennete<br />
benzer mi<br />
Hiçbir asıl esere benzemez. Şu halde zahmetin ve baş ağrısının aslını bilemezsin.<br />
Fakat bu mücazat, mükafat, bir aslı olmadan vücuda gelmez. Allah, hiçbir suçsuz<br />
kulunu incitmez. Asıl neyse, o şeyi çeken odur. Ona benzemez ama ondandır.<br />
Şu halde bil ki çektiğin zahmet, yaptığın bir suçun sonucudur. Sana inen bir tokat bir<br />
şehvetten ötürüdür.<br />
İbret almaz o suçu bilmezsen bile hiç olmazsa derhal ağlayıp sızlanmaya koyul,<br />
yargılanma dile. Secde et, yüzlerce defa Yarabbi de, bu gam, yaptığım suçun<br />
karşılığıdır ancak.<br />
Ey Yarabbim, sen zulümden, sitemden temizsin. Nasıl olur da suçsuz olarak insana bir<br />
dert, bir gam verirsin Ben suçu belli beyan bilmiyorum, fakat bu derde sebep de<br />
mutlaka bir suçtur. Sebebi örttüğün gibi suçu da ört. Çünkü ceza, benim suçumu<br />
ortaya koymaktadır. Ceza sebebiyle hırsızlığım meydana çıkar.<br />
Padişah, kendi kendisine suçunu, kabahatini, kızı ele geçirmek için ettiği ısrarı anıp<br />
tövbe etti, Allahdan yargılanmak diledi.<br />
Dedi ki: Başkalarına yaptığım şeyler, ceza haline geldi, bana gelip çattı. Mevkiime<br />
güvenip başkalarının eşine kastettim. Bu kasıt bana döndü,kuyuya düştüm.<br />
Başkasının kapısını dövdüm, o da tuttu benim kapımı dövdü. Kim başkalarının karısına<br />
kötülük ederse bil ki kendi karısına pezevenklik eder. Çünkü bir kötülüğün cezası,<br />
tıpkı onun gibi olan bir kötülüğe uğramaktır. Suçun cezası, o suçun misli olur.<br />
Sen, başkasının karısını bir sebeple kendine çektin mi, aynen sen de onun gibi, hatta<br />
ondan da üstün bir deyyussun. Ben, Musul padişahının cariyesini zorla aldım, benden<br />
onu derhal aldılar. Emniyet ettiğim adam olan lalam, hain çıktı, bana hıyanette<br />
bulundu.<br />
Kin gütme, öç alma zamanı değil. Ben kendi elimle bir ham iştir yaptım. O beye de kin<br />
güdersem yapacağım zulüm yine başıma gelir. Şu ceza bir kere başıma geldi ya, bunu<br />
sınadım artık sınanmışı tekrar sınamam.<br />
Musul padişahının derdi, boynumu kırdı adeta. Artık başkasını incitmem. Allah, bize<br />
mükafatını anlattı. “Döner kötülüğe gelirsimiz de cezanızı veririz” dedi.<br />
Burada ileri gitmek faydasızdır. Sabırdan, merhametten başka iyi bir iş yoktur.<br />
Rabbimiz, biz nefsimize zulüm ettik, bir hatada bulunduk. Ey merhameti büyük Allah<br />
bize acı. Ben onu afettim, sen de yeni suçumu da afet, eski suçlarımı da.<br />
Sonra cariyeye sakın dedi bu senden duyduğum sözü kimseye söyleme. Seni beyinle<br />
evlendireceğim. Allah hakkı için sakın bu hikayeyi kimseye anma. Anma da o, benden<br />
utanmasın. Çünkü o, bir kötülükte bulundu ama yüz binlerce de iyilik etti. Ben onu,<br />
defalarca sınadım, ona senden de güzel kadınları emniyet ettim. Hiç dokunmadı bu<br />
olan şey benim yaptığımın cezası.<br />
Bundan sonra o beyi huzuruna çağırdı. Alemi kahretmeyi düşünen hışmını yendi. Ona<br />
kabul edilecek bir bahane buldu. Dedi ki: Ben bu cariyeden soğudum. Sebebi de şu:<br />
Çocuğumun anası, bir cariyeyi kıskanmada, adeta bir tencere gibi kaynayıp durmada,<br />
yüzlerce sıkıntılara uğradı. Oğlumun anasıdır onun nice hakları vardır. Böylece cevir<br />
ve cefalara layık değildir o. Kıskançlığa başladı kanlar yutmada. Bu cariye yüzünden<br />
pek şiddetli acılara düştü.<br />
Hasılı bu cariyeyi birisine vereceğim. Buna karar verdikten sonra azizim efendim,<br />
senden daha iyisini bulacak değilim ya.<br />
Sen onun için canınla oynadın. Artık onu senden başkasına vermek doğru değil. Onu,<br />
o beye nikahlayıp verdi. Öfkesini, hırsını kırdı geçirdi.<br />
Onda erkek eşeklerin gücü, kuvveti yoktu. Fakat peygamberlerin erliği vardı. Hışmı,<br />
şehveti, hırsı terk etmek, erliktir. Bu, peygamberlik damarıdır. Söyle, damarında eşek<br />
erliği olmasın da Allah onu daima Ulu beylerbeyi diye çağırsın.<br />
Allahdanuzak merdut bir diri olmaktansa Allahnın görüp gözettiği bir ölü olmam daha<br />
yeğ. Şu erliğin içi, sırrıdır, öbürü deriden ibaret. O, adamı cennete götürür, bu<br />
cehenneme.<br />
Cennetin, hoşa gitmeyen şeylerle çevrildiği kaplandığı söylenmiş, cehennemin heva<br />
ve hevesten meydana geldiği haber verilmiştir.<br />
Ey Eyaz, ey Şeytanı öldüren erkek aslan, eşek erliğini azalt, akıl erliğini çoğalt. Bu<br />
kadar yüzlerce alemin anlayamadığı şey, sence bir çocuk oyuncağı oldu. İşte sana er.<br />
Ey benim emrimin lezzetini bulan, ey emrime vefakarlıkta bulunmak üzere canlar<br />
veren.<br />
Emre, emrin lezzetine dair manevi hikayeyi dinle şimdi.<br />
EMRİN LEZZETİ<br />
Padişah, bir gün divana gitti. Bütün memleket büyüklerini divanda toplanmış buldu. O<br />
nurlu padişah, bir mücevher çıkarıp vezirin eline vererek. Dedi ki: Bu, nasıl bir<br />
mücevher, değeri nedir vezir, yüz eşek yükü altın değerinde bir mücevher dedi.<br />
Padişah, kır bu mücevheri deyince dedi ki: Nasıl kırabilirim Senin hazinenin malını<br />
iyiliğini dileyen biriyim ben. Değer biçilmez böyle bir mücevherin zayi olmasını nasıl<br />
reva görebilir Padişah vezirin sözünü taktir etti, ona bir elbise ihsan etti. O cömert<br />
ve er padişah inciyi ondan aldı. O cömert padişah, vezire giydiği elbiselerden başka<br />
daha nice ağır elbiseler verdi. Onları bir müddet söze tuttu. Yeni şeylere, eski<br />
vakalara ait bahislerde bulundu.<br />
Sonra mücevheri perdecinin eline verdi, bir isteklisi olsa dedi ne değer acaba<br />
Perdeci, bu mücevher dedi, ülkenin yarısı değerinde. Allah ülkeyi tehlikelerden<br />
korusun.<br />
Padişah kır bu mücevheri dedi. Perdeci, ey kılıcı güneş gibi parlayan padişahım, bunu<br />
kırıp ufalamak pek yazıktır, pek yazık. Değeri şöyle dursun şu parlaklığa bak.<br />
Gündüzün nuru bile ona uymada. Bunu kırmaya nasıl elim varır Nasıl olur da<br />
padişahın hazinesine düşman olurum dedi.<br />
Padişah ona elbise verdi, gelirini arttırdı. Onun aklını övmeye başladı. Bir müddet<br />
sonra mücevheri bir beyin eline verdi. Onu da bir sınadı. O da öyle söyledi, bütün<br />
beyler de. Her birine ağır elbiseler ihsan etti. Elbiselerini arttırdı o aşağılık kişileri<br />
yoldan çıkardı kuyuya attı. Elli, altmış bey, hepsi de veziri taklit ederek böyle<br />
söylediler.<br />
Gerçi dünyanın değeri taklittir ama her mukallit de sınanmada rüsvay olur.<br />
Ey Eyaz, söylemiyorsun, bu parlaklıkta, bu güzellikte olan bir mücevherin değeri<br />
nedir eyaz söyleyebileceğimden de fazla deyince Padişah, peki dedi, hadi öyleyse<br />
hemen onu kır, hurdahaş et.<br />
Eyaz’ın yenlerinde taş vardı. Derhal onları çıkarıp mücevheri kırdı, un ufak etti. Belki o<br />
delikanlı bu işi rüyada görmüştü de yenine, koltuğuna iki taş gizlemişti. Yusuf gibi<br />
hani. O da işinin sonunun nereye varacağını kuyu dibinde görmüştü.<br />
Kime fetih ve zafer, haber verirse onca murada ermede birdir, ermeme de. Kimin<br />
payandası, sevgilinin, vuslatı olursa o, kırılmadan savaşmadan ne korkacak<br />
Karşısındakini mat edeceğini iyice bilen at gitmiş, fil gitmiş aldırır mı Onca bunlar<br />
zaten saçma şeylerdir. At arayan, atını alıp götürse al götür der, önüne düşecek o at<br />
değil ya.<br />
İnsan atla bir soydan olur mu Adamın ata olan sevgisi, öne geçmek içindir. Suretler<br />
için bu kadar elem çekme. Suret baş ağrısı olmaksızın manayı elde et. Zahit, işin<br />
sonunu düşünür. Soru hesap günü halim ne olacak diye dertlenir. Ariflerse<br />
başlangıçtan, önden haberdardır, sonu düşünme derdinden de kurtulmuşlardır.<br />
Arifte arif olmadan önce korku da vardı, yalvarış da. Fakat Allah takdirini bildiğinden,<br />
işin önünden haberdar olduğundan bu bilgi, her ikisini de ortadan kaldırmıştır.<br />
Evvelce mercimek ektiğini bildiğinden ne mahsul elde edeceğini de bilir. Ariftir<br />
korkudan da kurtulmuştur, ürkmeden de. Allah kılıcı, o hay huyu kesmiş, ikiye<br />
bölmüştür. Evvelce Allahdan korkar umardı. Korku yok oldu o yalvarış meydana çıktı.<br />
Eyaz da o değerli mücevheri kırınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne<br />
korkusuzluk Allah hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. O topluluğun<br />
hepsi de körlüklerinden padişahın inci gibi olan buyruğunu kırmıştı. Mücevherin<br />
değeri ile sevginin sonucu gönüllerinde gizli kalmıştı.<br />
Eyaz dedi ki: Ey ünlü ulular, Padişahın buyruğumu daha ileri mücevher mi Sizce Allah<br />
hakkı için söyleyin, Padişahın emri mi daha üstün, yoksa bu güzelim mücevher mi Ey<br />
mücevhere bakan, Padişaha aldırış etmeyen beyler, önünüzde gul var ana cadde<br />
değil.<br />
Ben gözümü padişahtan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam. Boyalı taşı seçip<br />
Padişahın buyruğunu geri bırakan canda hiçbir cevher, hiçbir değer yoktur. Gül renkli<br />
oyuncağı ardına at. Onlara renk vereni aklına getir ve şaş. Dereye gir testiyi taşa çal.<br />
Kokuya renge ateş ver. Din yolunda yol kesicilerden değilsen kadınlar gibi renge<br />
kokuya tapma.<br />
Bu sözler üzerine o yüce erler, bu hatalarına özür olmak üzere başlarını önlerine<br />
eğdiler. O anda her birinin gönüllerinden belki iki yüz kere ah çıktı, bir duman gibi ta<br />
göğe kadar ulaştı.<br />
Padiaşh ihtiyar cellada emir verdi: Bu çerçöpü benim yüce tapumdan uzaklaştır. Bu<br />
aşağılık adamlar, bu yüce makama layık değiller. Bir taş için benim buyruğumu ret<br />
ettiler. Buyruğum, bu çeşit fesatçılarca bir boyalı taş için hor hakir oldu.<br />
Bunun üzerine merhametli Eyaz sıçradı, o ulu Padişahın tahtına doğru koştu. Secde<br />
edip boğazını tutarak, padişahım dedi, senin gibi yüce bir padişahın sultanlığına gök<br />
yüzü bile hayran olmuştur.<br />
Ey hüma kuşu, hümalar kutluluğu senden bulur, cömertler cömertliğe senden ereler.<br />
Ey kerem sahibi, alemdeki kerem ve ihsanlar, senin bağışlamana karşı mahvolur<br />
gider. Ey lütuf sahibi, kırmızı gül, seni görünce utancından gömleğini yırtar. Yarlıgama<br />
senin yarlıgamanla doymuş, tilkiler, senin affınla aslanlara üstün olmuştur.<br />
Senin buyuğuna karşı korkusuzca harekette bulunan, affından başka nereye<br />
dayansın Bu suçluların gafletleri, küstahlıları, ey af madeni padişah, senin affının<br />
çokluğundan meydana geldi. Gaflet daima küstahlıktan meydana gelir. Ululama<br />
gözden kuru ağrıyı giderir.<br />
Gaflet ve kötü bir alışkanlık olan unutkanlık, ululama ateşiyle yanıp gider. Onun<br />
heybeti adama uyaklık ve anlayış verir, adamın içindeki unutkanlık ve yanılma çıkar,<br />
kalmaz. Yağma zamanı halkın uykusu gelmez. Kimse hırkamı çalmasınlar diye<br />
uyumaz. Hırka korkusu ile bile uyku kaçarsa artık can ve boğaz korkusu ile kim uyur<br />
ki<br />
Buna tanık “Rabbimiz, unutup işlediğimiz suçlarla bizi suçlu sayma” ayetidir. Çünkü<br />
unutma da bir bakıma suçtur. Unutan, onu layık olduğu veçhile ululamıştır. Yoksa hiç<br />
savaşta adamı uyku tutar mı<br />
Unutma, çaresiz gelip çatar ama buna tutulmamak için de sebeplere yapışmak lazım.<br />
Çünkü onu ululamada gevşeklik gösterdi mi insanda ya unutma meydana gelir, ya<br />
yanlış. Sarhoş gibi hani. O da cinayetlerde bulunur, sonra da mazurdum, ne yapayım<br />
der.<br />
Ona derler ki: Doğru ama a kötü işli, o zıkkımı sen içtin, dileğinle isteğinle<br />
zıkkımlandın. Sarhoşluk sana kendi kendine gelmedi, onu sen davet ettin. O dileği de<br />
kendin meydana getirdin. Sarhoşluk, senin kastın, çalışıp çabalaman olmasaydı da<br />
kendi kendine sana gelip çatsaydı can sakisi, senin ahdini korur, gözetirdi. Sana arka<br />
olur, senin adına o, özür dilerdi. Allah sarhoşluğuna kul köle olayım.<br />
Ey her çeşit elde edilen şey, kendisinden olan Allah, bütün alemin af ve ihsanı, senin<br />
ihsanından bir zerredir. Aflar senin affını överler. İnsanlar, sakının, ona benzer ona<br />
eşit yoktur. Onların canlarını sen bağışla, huzurundan da kovma. Ey muradına erişen,<br />
senin damağının tadıdır onlar. Yüzünü görene acı, nasıl olur da seni gören, acı<br />
ayrılığını çekebilir Ayrılıktan bahsediyorsun, ne yaparsan yap da bunu yapma. Senin<br />
tuzağına tutulup yüz binlerce defa ölmek bile ayrılmaya bedel olamaz.<br />
Ey suçluların feryadına yetişen ayrılık acısını erlerden de uzaklaştır, kadınlardan da.<br />
Senin vuslatını umarak ölmek hoştur. Fakat ayrılığın acısı, ateşin üstündedir. Kafir<br />
bile cehennemden bana bir baksaydın cehennemde olduğuma gam mı çekerdim deyip<br />
durur. Çünkü o bakış, bütün eziyetleri tatlılaştırır; büyücülerin el ve ayaklarının kan<br />
diyetidir o bakış.<br />
Gökyüzü zararı yok sesini dudu. Gökyüzü, sanki o savlicana bir top kesildi. Firavunun<br />
vuruşu bize zarar vermez ki dediler, Allahnın lütfu, başkalarının kahrından üstündür.<br />
Ey insanları azgınlık, sapıklık yoluna süren, sırrımızı bilsen a can gözü kör herif,<br />
anlarsın ki biz kendimizi kurtarıyoruz. Kendine gel de bu yana yanaş, bu erganunun<br />
“Keşke kavmim, rabbim beni yüzden yarlıgadı, bilselerdi” sesini dinle.<br />
Allah ihsanı, bize bir Firavunluk verdi ki senin Firavunluğun kaç para eder, senin<br />
saltanatın geçici. Ey Mısır’a ve Nil ırmağına kapılıp gururlanan. Başını kaldır da ebedi<br />
ve ulu saltanatı gör. Sen şu pis hırkayı terk edersen Nil ırmağını can nilinden gark<br />
edersin.<br />
A Firavun kendine gel de Mısır’dan el çek. Can Mısır’ının içinde yüzlerce Mısır var. Sen,<br />
halka “ben rabbinizim” deyip durursun ama bu iki sözden de gafilsin. Rab olan rablık<br />
ettiği kişiden nasıl titrer Ben demeyi bilen, nasıl olur da cisim ve can bağına bağlı<br />
kalır<br />
İşte bak buracıkta bizler ben diyoruz, çünkü benlikten kurtulduk; zahmetlerle,<br />
belalarla dolu benlik ten halas olduk. A köpek, o benlik sana kutlu gelmedi. Fakat<br />
bizce mühürlenmiş bir devlet oldu. Bu benlik sana kin gütmese idi bize böyle güzel bir<br />
ikbal, bir devlet olur muydu Yokluk yurdundan kurtuluyoruz, buna şükrane olarak şu<br />
darağacının başında sana bir öğüt verelim. Bizim ölü darağacımız, göç burağıdır.<br />
Senin saltanat yurdunsa gururdan, gafletten ibarettir.<br />
Bu yaşayış ölüm suretinde gizlidir. O ölümse yaşayış kabuğunda gizli. Nur, ateş<br />
şeklinde görünmede, ateş de nur şeklinde. Yoksa dünya, hiç gurur yurdu, aldanma<br />
durağı olur muydu Kendine gel acele etme. Önce yok ol. Battın mı nur doğrusundan<br />
baş göster. Ezel benliğinden gönül hayretlere düştü; bu benlik, soğuk bir hale geldi,<br />
ayıp ve ar kesildi. Can bensiz benlikten hoş bir hal aldı, alem benliğinden sıçrayıp<br />
çıktı.<br />
Benden kurtuldu da şimdi ben oldu. Aferinler olsun zahmetsiz benliğe. O kaçmada,<br />
benlikse peşine düşmüş. Onu, onsuz gördüğünden ardını bırakmamak da. Sen, onu<br />
istedikçe o, seni istemez. Fakat öldün mü isteğini elde edersin.<br />
Diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı Sen istedikçe isteğin seni ara mı Bu bahse<br />
akıl, yol gösterici olsaydı Fahr-i Razi, din sırrını bilirdi. Fakat “Tatmayan bilmez”.<br />
Onun için onun aklı ve kurduğu hayallerde, ancak hayretini arttırır.<br />
Bu ben, nerede düşünceyle açılacak, bulunacak O ben, yokluktan sonra açılır,<br />
bulunur. Bu akıllar, araştırma yüzünden ittihat ve hulül uçurumuna düşer. Ey<br />
yakınlaşma yüzünden yokluğa erişmiş, yıldız gibi güneş nurlarına dalmış olan Eyaz!<br />
Hatta ittihat ve hulülle değil de meni gibi beden haline gelmiş olan dost.<br />
Ey af etmeyi sandığına almış, kendine mal edinmiş zat, affet. Sen lütufta en ileri<br />
gidensin. Bütün lütuf edenler, senin ardındadır. Ben kim oluyorum ki af diyeyim Ey<br />
padişahım ey Kün emrinin hulasası!<br />
Ben kim oluyorum ki ey bütün benler, eteğine sarılmış olan padişahım, benliğimden<br />
geçmeden seninle beraber bulunayım<br />
Hilimle dolu olana ben nasıl olur da acımayı öğretmeye kalkışır, bilgi sahibine nasıl<br />
olur da hilim yolunu gösterebilirim Beni sillelerle tokatlarla zebun etsen bile hakkın<br />
var. Ben yüz binlerce tokada layık bir kulum. Ben huzurunda ne söyleyeyim de sana<br />
bir şey anlatmaya kalkışayım. Yahut da ne yüzle kerem şartını sana hatırlatmaya<br />
girişeyim<br />
Sence bilinmeyen ne var Alemde hatırında olmayan nedir ki Sen, bilgisizlikten<br />
arısın; bilgin de alemde bulunan şeylerden herhangi birini unutmadan da arıdır. Bir<br />
hiç olanı tuttun adam ettin; onu güneş gibi nurlarla parlattın. Madem ki beni adam<br />
ettin, yalvarırsam yalvarışımı kerem et dinle. Benim suretimden ihzar ettiğin şefaati<br />
de yine sen ediyorsun demektir.<br />
Çünkü bu yurt, benim malımdan, mülkümden bomboş, burada benim hiçbir şeyim yok.<br />
Evde kuru yaş ne varsa benim değil. Duamı su gibi akıttın, sebatını da bağışla ve o<br />
duayı kabul et. Önce bana duayı ilham eden sensin, sonunda duamı da sen kabul et.<br />
Kabul et de o alem padişahı suçluların suçunu bu kulu için af etti diyeyim.<br />
Ben kendimi beğenmekteydim, baştanbaşa dertten ibarettim, Padişahım, her dertliye<br />
deva verdi. Cehennemliktim, kötülüklerle, şerlerle doluydum. Onun ihsan eli beni bir<br />
kevser haline getirdi. Cehennem kimi yakar, yandırırsa ben o yana şeyleri cesette<br />
tekrar çıkarır bitiririm. Kevserin işi nedir her yanan, onun vasıtası ile biter yenilenir.<br />
Kevser katra katra keremlerini ilan eder; cehennemin yaktığı şeyleri ben yine yerine<br />
getiririm der.<br />
Cehennem güz mevsiminin soğuğuna benzer. Kevserse ey gül bahçesi bahar gibidir.<br />
Cehennem ölüme mezar toprağına benzer. Kevserse sur üfürülmesi gibidir. Ey<br />
cehennemde bedenleri yananlar, Allah keremi sizi kevsere çağırmadadır. Ey daima<br />
faal olan diri Allah, lütfen “Halkı benden faydalansınlar diye yarattım; ben onlardan<br />
faydalanayım diye değil” buyurmuştun. Bu senin cömertliğindir; bütün noksanlar o<br />
cömertlikle düzelir. Bedene tapan şu kullarını afet. Af denizinin af edişi yerinde bir<br />
iştir. Halkı ırmak gibi, sel gibi afet, yıka, arıt, kendi denizine daldır, temizle.<br />
Aflar her gece şu gönlünden çıkar, güvercinler gibi sana uçar ulaşır. Seher çağı yine<br />
onları uçurur, geceye kadar şu bedenlere hapsedersin. Yine akşam çağı, o sayvanın, o<br />
adamın aşkı ile kanat çırparak uçarlar.<br />
Bedenden vuslat ipini kopardılar mı sana, senin huzuruna gelirler. Çünkü senden ikbal<br />
ve devlete erişmişlerdir. Baş aşağı geri dönmeden emin olarak “Biz şüphe yok<br />
rabbimize dönenleriz” diye havada kanat çırparlar. O keremden de “gelin yücelin”<br />
diye ses gelir. O dönüşten sonra artık o hırs, o keder kalmaz.<br />
Alemde çok gariplikler çektiniz. Ey ulular kadrini bilin. Bu ağacın gölgesinde nazla<br />
sarhoş olarak ayaklarınızı uzatınız. Din yoluyla zahmetler çeken ayaklarınızı ebedi<br />
hurilerin kucaklarına ellerine bırakınız. Huriler merhametli bir halde işaret ederek bu<br />
sofiler, seferden döndüler. Güneş nuru gibi saf sofiler, bir müddet toprağa düştüler,<br />
pisliğe karıştılar. Fakat ayaklarında üstlerinde başlarında hiçbir pislik olmaksızın<br />
tertemiz olarak güneşin nuru gibi yüce, yüce güneş değirmesine geldiler.<br />
Yüce Allah bu suçlularda başlarını duvarlara vurdular. Kendi hatalarını suçlarını<br />
anladılar. Padişahın oyununda mat oldular ama, şimdi ah ederek ey lütfu, suçlulara<br />
yol gösteren Allah diye sana yüz tuttular. Lütfet yolda kirlenenleri tez af fıratın da,<br />
yıkanılacak kaynakta yıka, arıt.<br />
Arıt da uzun zamandır işlene gelen suçtan yıkansınlar, temizlerin safına katılıp namaz<br />
kılsınlar. Sayıdan dışarı olan o saflarda “Bizler saflarız” nuruna gark olsunlar. Söz, bu<br />
halin övüşüne gelince kalem de kırıldı kağıt da yırtıldı. Hiç deniz bir kaba sığar mı<br />
Aslanı bir kuzu kapıp götürebilir mi<br />
Perde ardındaysan perdeden çık da şaşılacak padişahlığı gör. Sarhoş kavim, kadehini<br />
kırdılar ama senden sarhoş olanların özrü var. Onların sarhoşluğu, ikbal ve mala<br />
değildir ey işleri tatlı Allah senin şarabından sarhoş olmuştur onlar.<br />
Ey padişahlar padişahı, onlar senin hususiyetinden sarhoş olmuşlardır. Ey saf eden<br />
Allah, kendi sarhoşunu afet. Hitap ettiğin zaman senin hususiyetinin lezzeti, insanı,<br />
öyle bir sarhoş eder ki, yüz küp şarap insanı öyle sarhoş edemez.<br />
Mademki beni sarhoş ettin, had vurma bana. Şeriat, sarhoşlara had vurmaz. Aklım<br />
başıma gelsin de o vakit döv. Zaten ben ayılmayı istemiyorum ki.<br />
Ey lütuflar ve ihsanlar sahibi Allah, senin şarabını içen, ebedi olarak aklından da<br />
kurtuldu gitti, had vurulmasından da. Onlar, sarhoşluklarının verdiği yoklukta ebedi<br />
olarak kalırlar. Sizin sevginizde yok olan gayri ayrılık kalmaz.<br />
İhsanın bize yürü der, yürü ey aşkımızın ayranına kapılmış olan. Sinek gibi ayranımıza<br />
düşmüşsün... Sen sarhoş değilsin ey sinek şarabın ta kendisisin. Ey sinek gerkesler<br />
senden sarhoş olurlar. Çünkü sen bal denizine at sürmüşsün.<br />
Dağlar zerreler gibi senin sarhoşundur. Nokta da senin elindedir, pergel de, çizgi de.<br />
Halkın titrediği fitne, senden titrer. Her değerli mücevher, sence ucuzdan ucuzdur.<br />
Allah, bana beş yüz ağız verseydi de ey can ve ey cihan seni anlatsaydım. Halbuki bir<br />
ağzım var, o da et sırları bilen Allah, senden utancından kırık dökük. Fakat yokluktan<br />
daha kırık dökük olmam ya. Bunca ümmetler, onun ağzından zuhur etti. Yüzlerce<br />
gayp eserleri, Allahnın lütuf ve ihsanı ile yokluktan dışarı çıkmayı beklemede.<br />
Ey keremine kurban olduğum Allah, başım senin havanla dönmede. Sana rağbetimiz<br />
senin dileğinle oluyor. Nerede bir yol yürüyen varsa onu Allah cezbesi çekmededir.<br />
Hiç yel olmadan toprak havaya kalkar mı Hiç deniz olmadan bir gemi, denize ayak<br />
atabilir mi Abıhayat önünde kimse ölmez. Halbuki abıhayat, senin suyunun yanında<br />
bir tortudan ibarettir.<br />
Abıhayat can kıblesidir. Dostlar, bağlar, bahçeler, suyla yeşerir, güler. Ölümü içenler,<br />
onun aşkı ile diridirler; gönüllerini candan da çekmişlerdir, abıhayattan da. Aşkının<br />
suyu mademki bize el verdi, abıhayatın bizce hiçbir değeri yok artık.<br />
Her can, abıhayattan diridir. Fakat abıhayatın suyu da sensin. Her an bana bir ölüm,<br />
bir haşir verdin de o keremin neler yaptığını gördüm. Senin yeniden dirilteceğine<br />
güvenim var; o yüzden bu ölüm, bana uyku gibi görünmede ey Allah.<br />
Her an yedi denize de serap olsa ey suyun suyu, sen onu kulağından tutar, getirirsin.<br />
Akıl ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi<br />
yağmurdan korkar mı hiç<br />
Bu cilt mesnevinin beşinci cildidir. Can göğünün burçlarındaki yıldızlara benzer.<br />
Yıldızları tanımayan gemiciden başkasının duyguları, yıldızla yol bulamaz. Başkaları,<br />
yıldızları ancak seyrederler, ne kutlularından haberleri vardır, ne kırandan.<br />
Geceleri ta sabahlara kadar böyle şeytanları yakıp yandıran yıldızlara aşinalık et. Her<br />
biri kötü zanna kapılmış şeytanı defetmek için gök kalesinden adeta neft atmaktadır.<br />
Yıldızlar şeytana akrep gibidirler, fakat müşteriye en yakın bir dosttur onlar.<br />
Yay, okla şeytanı oklar, bir yere mıhlarsa ekinleri, meyveleri sulamak için kova, suyla<br />
dolu. Balık gerçi azgınlık gemisini kırarsa da dost için öküz gibi ekim eker.<br />
Güneş geceyi aslan gibi paralasa da lal, onun yüzünden atlas elbiselere nail olur.<br />
Yokluktan baş gösteren her varlık birine zehirdir, öbürüne şeker. Dost ol, kötü<br />
huyundan ayrıl da zehir küpünden bile şeker ye.<br />
Faruki tiryak, ona şeker kesilmişti de onun için zehir, Faruk’a bir zarar vermedi.<br />
BEŞİNCİ CİLDİN SONU.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- V</span><br />
<br />
YILDIZLARIN NURU<br />
KESİLESİ KUŞLAR<br />
İNANANIN KAFİRDEN FARKI<br />
İBADETLERİN TANIKLIĞI<br />
ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK<br />
YIRTIK CÜBBE<br />
TAVUS KUŞU<br />
GÖZYAŞI BEDAVA<br />
GÜNEŞTE YOK OLMAK<br />
AHIRDAKİ CEYLAN<br />
YEDİ ÖKÜZ<br />
ALLAH’A GÖZYAŞI<br />
ŞEHVETİN SONU<br />
ŞÜPHE<br />
ADEM´İN YARATILIŞI<br />
EYAZ´IN DEFİNESİ<br />
ZAHİDİN KARISI<br />
NASUH TÖVBESİ<br />
EŞEK TİLKİ VE ASLAN<br />
BİLGİLER EMEN ZAHİT<br />
DAVET<br />
BU NE YAMAN ÇELİŞKİ<br />
KİBİR<br />
KONUK EVİ<br />
ŞEHİT OLMAK<br />
AY YÜZLÜ<br />
EMRİN LEZZETİ<br />
YILDIZLARIN NURU<br />
<br />
Yıldızların nuru olan Şah Hüsameddin, beşinci cildin başlamasını istiyor. Ey Allah ışığı<br />
cömert Hüsameddin, beşeri bulantılardan durulanların üstatlarına üstatsın sen.<br />
Halk perde ardında olamasaydı, halkın gözleri açık olsaydı ve havsalalar dar ve zayıf<br />
bulunmasaydı. Seni övmeye manevi bir tarzda girişir, bu sözlerden başka sözler<br />
söyleyecek bir dudak çardım.<br />
Fakat doğan kuşunun lokmasını yont kuşu yutamaz. Çaresi, suyla yağı birbirine<br />
katmaktan ibaret. Seni bu zindan altminde yaşayanlara övmek lüzumsuzdur. Senin<br />
vasfını ancak ruhanilerin topluluğunda söyleyebilirim.<br />
Alem ehline seni anlatmak zararlıdır. Seni aşk sırrı gibi gizlemekteyim. Övmek tarif<br />
etmek perdeyi yırtmaktır. Halbuki güneşin anlatılmaya da ihtiyacı yok, tarife de.<br />
Güneşi öven kendini över, iki gözüm de aydındır, çapaklı değil, ağrımıyor demek ister.<br />
Alemdeki güneşi yermek, iki gözüm de kör, karanlık ve çipil diye kendini yermektir.<br />
Alemde muradına ermiş güneşe haset eden kişiyi bağışla sen.<br />
Bir adam güneşi örtebilir, gözlerden gizleyebilir mi Onun tazeliğini pörsütür onu<br />
soldurabilir mi Yahut haddi sonu olmayan nurunu eksiltebilir mi Yahut da onu<br />
mertebesinden indirebilir mi<br />
Ululara haset edene o haset ebedi bir ölümdür.<br />
Senin kadrin rütbense akılların anlayacağı dereceyi çoktan geçti. Akıl, seni anlatmada<br />
şaşırdı, aciz kaldı. Gerçi bu akıl, anlatmada aciz oldu ama yine de acizcesine anlatması<br />
gerek. Çünkü hepsi anlaşılmayan bir şey bilin ki atılıvermez.<br />
Bulutunun tufanını içemezsen su içmeyi nasıl terk edersin Sırrı atıp ortaya<br />
koyamazsan kabuklarını anlat, onunla anlayışları tazele! Sözler sana göre<br />
kabuklardan ibarettir ama başka anlayışlara göre tamamı ile içtir.<br />
Gök arşa göre aşağıdadır ama bu bir yığın toprağa göre pek yücedir. Seni<br />
kaybettiklerinden, fırsatı kaçırdıklarından dolayı hasrete düşmeden ben onlara seni<br />
öveyim de yol bulsunlar.<br />
Sen Allah nurusun. Canı, Allah’ya kuvvetle çeker durursun. Halksa vehim ve şüphe<br />
karanlıklarındadır.<br />
Bu güzelim nurun, şu gözsüzlere sürme çekmesi için şart, o nuru ululamaktır. Delik<br />
kulaklı istidat sahibi, nuru bulur. Çünkü o fare gibi karanlığa aşık değildir.<br />
Geceleri dönüp dolaşan çipiller, nasıl olur da iman meşalesini tavaf edebilirler<br />
Müşkül ve ince nükteler din nuruna ulaşmamış, karanlıkta kalmış kişilere, tabii bağdır.<br />
Böyle adam kendi hünerini örmek, bezemek için güneşe göz açamaz.<br />
Hurma gibi göklere dal budak salamaz da köstebek gibi yeri delik deşik eder. İnsan<br />
için, iç sıkıcı dört şey vardır; bu dört şey aklın çarmıhı kesilmiştir.<br />
KESİLESİ KUŞLAR<br />
Ey idraki güneşe benzeyen, sen vaktin Halil’isin. Bu yol kesen dört kuşu öldür! Çünkü<br />
bunların her biri de karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.<br />
Tene ait dört huy, Halil’in kuşlarına benzer. Onları kesmek cana yol açar. Ey Halil<br />
iyiden kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten kurtulsun. Kül,<br />
sensin, hepsi de senin cüzilerindir. Çöz ayaklarını, onların ayakları senin ayakların<br />
demektir. Alem, senin yüzünden ruhların uçtuğu, toplandığı bir yer haline gelir; bir<br />
atlı, yüzlerce orduya dayanç olur.<br />
Çünkü bu ten dört huyun durağıdır, o huyların adları dört fitneci kuştur. Halkın ebedi<br />
olarak diriliğini istersen bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes. Sonra da onları bir<br />
başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.<br />
Dört yol kesen manevi kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir. Bütün gönüllere emir<br />
olursan, ey kişi, bu zamanda Allah halifesi sensin. Bu dört diri kuşun kes başlarını da<br />
ebedi olmayan halkı ebedileştir!<br />
Bu kuşlar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört<br />
huydur.<br />
Kaz hırstır, horoz şehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dileğe.<br />
Kuzgunun dileği, ebedi olmak, yahut uzun bir ömre kavuşmaktır, bunu umar durur.<br />
Hırs kazı, kuru yaş ne bulursa yere gömer. Bir an bile kursağı durmaz Allah<br />
buyruğundan yalnız “Yiyin” hükmünü duymuştur. Yağmacıya benzer, evini kazar,<br />
çabuk çabuk dağarcığını doldurmaya bakar. İyi kötü ne olursa dağarcığına tıkar. İnci<br />
tanelerini de oraya tıkıştırır, nohut tanelerini de. Başka bir düşman gelip de çuvalına<br />
kuru yaş, ne bulursa doldurmasın der. Vakit dardır, fırsat geçmekte. O da bundan<br />
korkarak durmaksızın eline ne geçerse çabucak koltuklar. Başka bir düşman getirmez<br />
diye efendisine güveni yoktur.<br />
Fakat iman sahibi o yaşayışa güvenir, bu yüzden de yavaş yavaş, durup dinlenerek<br />
yağma eder. Padişahın düşmanı nasıl kahrettiğini bilir. Bu yüzden fırsatı<br />
kaçırmayacağına da emindir, düşmanın gelmeyeceğine de inanmıştır. Başka kapı<br />
yoldaşlarının ona çullanmayacağını, onun derip devşirdiğini kapışmayacaklarını bilir,<br />
emindir.<br />
Padişahın adaletini bilir, kulların nasıl zaptettiğini , kimsenin kimseye nasıl sitemde<br />
bulunmadığını görmüştür.<br />
Hasılı acele etmez, sakindir, nasibini kaçırmayacağına emindir. Bu yüzden sabreder<br />
gözü toktur, eline geçeni başkalına ihsan eder, yeni yakası temizdir.<br />
Çünkü yavaşlık Allah ışığıdır. O çabukluksa şeytanın dürtmesinden meydana gelir.<br />
Zira Şeytan onu yoksulluklarla korkutur, sabır beygirini sinirlenip öldürür.<br />
Kur’an dan duy, Şeytan, seni şiddetli yoksullukla tehdit eder ürkütür. Bu suretle<br />
sende ona uyar, aceleyle pis şeyleri yer, pis yerleri elde edersin. Ne adamlığın kalır,<br />
ne sabrın, ne sevap düşüncen! Hasılı kafir yedi karınla yemek yer, dini ve gönlü arıktır<br />
ama karnı büyük!<br />
İNANANIN KAFİRDEN FARKI<br />
Kafirler, Peygambere konuk oldular. Akşam vakti mescide geldiler. Ey bütün<br />
dünyadakileri yurdunda konaklayan, ey padişah, biz sana konuk geldik. Azığımız yok<br />
uzaktan gelmişiz. Hemencecik başımıza rahmet ve nur saç dediler.<br />
Peygamber, sahabeye, dostlarım, dedi. Bunları paylaşın. Çünkü siz benimle benim<br />
huyumla dolusunuz. Her askerin bedeni padişahla doludur. Padişahın mevki ve<br />
rütbesine düşman olanlara bu yüzden kılıç vururlar. Sen padişah kızgınlığı ile kılıç<br />
sallarsın, yoksa kardeşlere niye kızasın ki<br />
Bir kardeşe, padişahın kızgınlığının aksiyle suçsuz olarak on batmanlık gürzü<br />
vuruyorsun. Padişah bir candır ama ordu onunla doludur. Ruh su gibidir, bu bedenler<br />
ırmağa benzerler. Padişahın can suyu tatlıysa bütün ırmaklar tatlı suyla dolar. Çünkü<br />
halk, padişahlarının dinindedir, o “abese” suresinin padişahı böyle buyurmuştur.<br />
Her dost bir konuk seçti, konukların arasında pek iri ve misli görülmemiş biri vardı.<br />
Öyle iriydi ki kimse onu götürmeye cesaret edemedi. Kadehteki posa ve tortu gibi o<br />
da mescit de kala kaldı.<br />
O herkesten arda kalınca Mustafa, alıp götürdü. Sürüde yedi tane süt verir keçi vardı.<br />
Keçiler yemek zamanı, sağılmak üzere eve gelmişlerdi. O kıtlık babası Oğuz oğlu Uc,<br />
ekmeği de yedi, yemeği de. O yedi keçinin sütünü de sildi süpürdü. Ev halkı, hep o<br />
keçilerin sütünü umuyordu. Bu yüzden hepsi de kızdılar.<br />
O bedavacı herif, midesini davula çevirdi, yalnız başına on sekiz adamın yiyeceğini<br />
yedi bitirdi. Yatacağı zaman odaya girdi. Halayıkta kızgınlıkla kapıyı kapadı. Dışarıdan<br />
zincirini sürdü, bağladı. Ona pek kızmış ondan pek dertlenmişti. Kafirin gece yarısı,<br />
yahut sabah vakti aptesi geldi, karnı guruldamaya başladı. Yatağından kalkıp kapıya<br />
koştu, elini atınca kapıyı kapalı buldu. O hileci herif kapıyı açmak için türlü türlü<br />
hilelere başvurduysa da kapıyı açamadı. İyice sıkıştı oda dardı. Şaşırıp kaldı, ne bir<br />
derman bulabildi ne bir hile. Nihayet bir hileye başvurdu, uyumaya bu buruntuyu<br />
geçiştirmeye savaştı. Uyudu da. Rüyada kendisini bir viranede gördü.<br />
Hatırında virane vardı ondan dolayı da virane gördü. Kendisini tenha bir viranede<br />
görünce aptes bozmaya zaten ihtiyacı vardı, hemen işini beceriverdi. Uyanınca bir de<br />
baktı ki yataj pislik içinde. Derdinden deliye döndü.<br />
Bu çeşit rezillik toprakla bile örtülemez diye içinden yüzlerce defa coştu, köpürdü.<br />
Uykum uyanıklığımdan beter. Burada yiyor orada pisliyorum dedi. Kafir, mezarın<br />
dibinde nasıl bağırırsa o da öylece keşke geberseydim demeye koyuldu. Bu gece bir<br />
geçse de kapının açılmasını duysam diye beklemeye başladı. Ok yayadan fırlar gibi<br />
kimsecikler görmeden kaçmayı kurmaktaydı. Hikaye uzundur kısa kesiyorum. Nihayet<br />
kapı açıldı, o da dertten gamdan kurtuldu.<br />
Mustafa sabahleyin gelip kapıyı açtı. Sabah o yolunu sapıtmış kişiye yol gösterdi.<br />
Mustafa , o belalara uğrayan utanmasın diye gizlendi. Kapıyı açanı görmesinde<br />
serbestçe dışarı çıksın diyordu. Ya bir şeyin ardında gizlendi, yahut da Allah eteği<br />
Mustafa’yı ondan gizledi.<br />
Allah boyası, bazen örter, neliksiz niteliksiz Allah perdesini, bakanın önüne örüverir.<br />
Bu suretle düşmanını kendi yanındayken bile göstermez. Allah kudreti, bundan da<br />
artık, bundan da üstün.<br />
Mustafa onun geceki halini görüyordu. Fakat Allah fermanı, ona hatasını bildirmeden<br />
bir yol açmasına, o kötülükle bir kuyuya düşmesine mani olmaktaydı.<br />
Allah hikmeti ve gökten inen emir, onun kendisini o halde görmesini istemekteydi.<br />
Nice düşmanlıklar vardır ki yapılmaya döner. Bir herzevekil, o pis yatağı, inadına<br />
Peygamberin yanına getirdi. Ve gör hele, konuğun bu işi işlemiş dedi. Alemlere<br />
rahmet olan Mustafa, bir güldü. Getir o ibriği dedi, hepsini kendi elimle yıkayayım<br />
dedi.<br />
Herkes Allah hakki için yapma, canımız da sana kurban olsun, tenimizde. Sen bırak bu<br />
pisliği biz yıkayalım. Bu iş, el işidir, gönül işi değil.<br />
Ey hakkında “Le amruka-ömrün için” diye Allah’nın and içtiği zat, Allah sana ömür<br />
dedi. Seni halife yaptı, kürsüye oturttu. Biz sana hizmet için yaşıyoruz, sen hizmet<br />
etmeye kalkışırsan biz ne oluruz Dedi.<br />
Peygamber dedi ki: “Ben de biliyorum, fakat şimdi bunu ben yıkayacağım. Bunu bizzat<br />
yıkamamda bir himmet var.”<br />
Bu söz Peygamber sözü diye hepsi sustular, bu sır nedir, hele bir çıksın diye<br />
beklemeye koyuldular. Peygamber o pisliği, bilhassa Allah buyruğu ile adamakıllı<br />
yıkamakta idi, riya ile değil. Çünkü, gönlü bunu sen yıka bunda kat kat hikmetler var<br />
diyordu.<br />
O kafirciğin bir armağan heykeli vardı. Onu kaybolmuş görünce kararı kalmadı. Dedi<br />
ki gece kaldığım odadadır haberim olmadan orada bıraktım. Utanıyordu ama hırsı da<br />
onu, o yana çekiyordu. Hırs ejderhadır küçücük bir şey değil. Heykelin ardına düşüp<br />
koşa koşa geldi, onu Mustafa’nın odasında gördü.<br />
Gördü ama Allah eli bizzat o pisliği yıkamaktaydı, kötü gözler ondan ırak olsun; kafir<br />
bunu da gördü. Gördü de heykeli hatırından çıktı. Onda bir coşkunluktur baş gösterdi,<br />
yakasını yırttı.<br />
İki elini yüzüne, başına vuruyor, kafasını duvara kapıya çarpıyordu. Bir halde ki<br />
burnundan, başından kanlar revan olmaya başladı. O ulu Peygamber, ona acıdı.<br />
Naralar atıyordu. Halk başına toplanınca, Ey halk sakının diyordu. Ey akılsız kafa diye<br />
başına vuruyor, ey nursuz göğüs diye göğsünü dövüyordu.<br />
Ey yeryüzünün küllü, senden şu aşağılık cüz-ü, utanmaktadır diye secde ediyordu.<br />
Sen kül olduğun halde O’nun emrine baş eğiyorsun da ben cüzü olduğum halde<br />
zulmediyor kötülükte bulunuyor, azıyorum.<br />
Sen kül iken Allah’ya karşı hor hakir oluyor, O’ndan titriyorsun da ben cüzü iken O’na<br />
aykırı hareket ediyorum diyor:<br />
Her an yüzünü göğe kaldırıp Ey cihanın kıblesi, yüzüm yok diye feryat ediyordu.<br />
Halden artık titreyip çarpınınca Mustafa onu kucakladı. Yatıştırdı pek iltifat etti,<br />
gözlerini açtı, ona kendini tanıttı.<br />
Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar Bir günlük<br />
çocuk bile yolu bilir. Ağlayayım da esirgeyen dadı gelip yetişsin der. Sen bilmiyorsun;<br />
dadılar dadısı da sen ağlamadıkça bedavaca sütü az verir.<br />
Kulak ver, “Çok ağlayın” dedi. Ağlayın da yaratıcı Allah’nın ihsan sütü aksın. Dünyanın<br />
direği bulutun ağlamasıdır, güneşin yakması. Sen bu iki ipe iyi sarıl. Güneşin<br />
hararetiyle bulutun gözyaşı olmasaydı beden ve araz, nasıl olur da semirir, gelişirdi<br />
Bu hararetle bu ağlayış, temel olmasaydı şu dört mevsim nasıl mamur olurdu<br />
Güneşin hararetiyle alem bulutunun ağlaması, nasıl cihanın ağzının tadını getiriyor,<br />
nasıl alemi hoş bir hale sokuyorsa, sen de akıl güneşini yak, gözünü göz yaşları saçan<br />
bir bulut haline getir. Küçük çocuk gibi sana da ağlayan bir göz gerek. O ekmeği az ye<br />
ekmek senin şerefini giderdi. Ten, gece gündüz onunla gelişir, yapraklanırsa can dalı,<br />
yapraklarını döker, göz mevsimine düşer.<br />
Beden azığı, derhal canın azıksız kalmasıyla neticelenir. Bunu azaltmak omu<br />
çoğaltmak gerek.<br />
“Allah’ya borç verin.” Sen de bu ten ağzından borç ver de karşılığında gönlünde<br />
yeşillikler bitsin. Borç ver de bu ten lokmasını azalt, bu suretle de “Gözlerin<br />
görmediği” yüz görünsün. Ten kendisini pislikten arıtırsa ululuk misk ve incileriyle<br />
dolar.<br />
Böyle adam şu pislikten kurtulur, temizliğe ulaşır, bedeni, “Allah sizi, kirlerden<br />
temizlemeyi diler” sırrına ulaşır. Fakat Şeytan, “Sakın sakın bundan pişman olur<br />
hüzne düşersin. Bedeninden bu hevesleri giderir, bunları eritirsen çok pişman olur<br />
derde düşersin. Şunu ye hararet verir, mizaca devadır; şunu da faydalanmak için iç,<br />
ilaçtır. Hem de şu niyete düş. Bu beden binektir, neye alıştıysa vermek, daha doğru<br />
bir iştir. Sakın açlığa alışma; sıhhatin bozulur, beyninde, kalbinde yüzlerce illet<br />
meydana gelir” der.<br />
O alçak Şeytan, bu çeşit tehditlerle gelir, halka yüzlerce afsun okur. Kendisini tedavi<br />
eden Calinos gösterir. Bunu da senin hasta gönlünü aldatmak için yapar. “Bu sana<br />
dertten, gamdan kurtulmak için bir ilaçtır” der. Adem’e de buğday için böyle demişti<br />
ya.<br />
Heybelerle heyhatlarla gelir, dudaklarını, azgın atın, nallanırken kıstırdıkları iki, tahta<br />
parçası ile kıstırır. Aşağılık taş lal göstermek için at nallanırken dudaklarını<br />
kıstırdıkları gibi senin dudaklarını da kıstırıp, atın kulağından tutar gibi kulaklarını<br />
tutup seni hırs ve kazanca öeker.<br />
Şüphe etme ki ayağına nalı vurur, sende onun derdi ile yoldan kala kalırsın. Onun nalı<br />
seni iki iş arasında tereddüde düşürmektir. Bunu mu yapayım dersin, onu mu Aklını<br />
başına alda kendine gel. Peygamber’in seçtiği işi yap, deliyle çocuğun yaptığını<br />
yapma.<br />
“Cennet çevrilmiştir.” Neyle çevrilmiştir “İnsanın istemediği, hoşlanmadığı şeylerle.”<br />
Çünkü, ekin bunlarla çoğalır, gelişir.<br />
Şeytan’ın hileyle, zeyreklikle yüzlerce afsunu vardır. Ejderha bile olsa adamı sepete<br />
kor. İnsan akar su olsa bağlar, zamanın en akıllı, en bilgin adamı olsa onu yanıltır,<br />
güler.<br />
Aklı bir dostun aklına dost et de “Onların işi danışmakladır” ayetini oku ona göre iş<br />
yap!<br />
Bu sözün sonu yoktur. Arap o padişahın lütfuna şaşırıp kaldı. Deli oluyordu aklı<br />
kaçayazdı. Mustafa’nın akıl eli onu geri çekti. Bu yana gel dedi, bir kişi ağır bir<br />
uykudan nasıl uyanırsa uyandı. O tarafa geldi. Mustafa bu yana gel, bu işi yapma,<br />
kendine gel. Bu yanda sana bir çok işler var dedi.<br />
Yüzüne su serpti, ey Allah şehidi, dedi, dile gel şahadet getir. Ben de şehit olayım da<br />
dışarı çıkayım. O uçsuz bucaksız çölde bulundukça canımdan beziyorum. Biz takdir<br />
kadısının şu dehlizinde Bela ve Elest davalarını görmek için duruyoruz.<br />
Biz bela dedik sınama yönünden işimiz ve sözümüz, bunu görmek, bunu bildirmekten<br />
ibarettir. Neden kadının dehlizinde durmaktayız Biz şahit olmak için gelmedik mi<br />
Ey şahit niceye bir kadının dehlizinde hapis olacaksın O şahadeti ver de kurtul. Seni<br />
buraya şunun için çağırdılar ki inat etmelisin, o şahadette bulunasın. Halbuki sen,<br />
inadından şu daracık yerde oturmuş, elini bağlamış, dudağını yummuşsun.<br />
Ey tanık, sen bu şahadette bulunmadıkça şu dehlizden nasıl kurtulabilirsin İş bir<br />
anda biter, yap, bitir. Kısa işi kendine uzatma. İster yüzyılda ister bir anda olsun; şu<br />
emaneti ver de kurtul!<br />
Bu söze son yoktur, Mustafa, ona iman etmesini söyledi, o da kabul etti. O kutlu<br />
şahadet bağlanmış düğümleri çözdü. İmana geldi. Mustafa ona dedi ki: Bu gece de<br />
bizim konuğumuz ol. Adam vallahi dedi, ebedi olarak senin konuğunum. Nerede<br />
olursam olayım, nereye gidersem gideyim sana misafirim. Beni dirilttin, senin azatlın,<br />
senin kapıcınım. Bu alemde senin sofranın başında, o alem de.<br />
Bu seçilmiş sofradan başka bir sofra seçen kişinin boğazını, nihayet kemik yırtar<br />
deler. Kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki Şeytan, onunla bir kâseden<br />
yemek yer. Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki Şeytan, ona komşu olur.<br />
Kim sensiz uzak bir yola giderse Şeytan onula yoldaş olur, onunla bir sofraya oturur.<br />
Yüce ve güzel bir ata binse haset eder; Şeytan da ona arkadaş olur.<br />
Nazlı karısı ondan bir çocuk doğursa Şeytan onun soyundan ona ortak kesilir. Allah<br />
Kur’anda “Ey Mümin, Şeytana kafirlerin mallarında, evlatlarında ortak ol”<br />
buyurmuştur. Peygamber bunu Ali’ye değer biçilmez sözleri arasında açıkça<br />
söylemiştir.<br />
Konuk dedi ki: “Ey Allah elçisi, bulutsuz bir güneş gibi peygamberliği sen tamamladın,<br />
apaydın bir hale koydun. Senin bu yaptığını iki yüz ana yapamaz. İsa bile bunu Azer’e<br />
yapmadı. Senin yüzünden canım hemencecik ecelden kurtuldu. Azer de dirildi ama o<br />
anda yine öldü.<br />
Arap o gece Peygambere konuk oldu, bir keçiden sağılan sütün yarısını ancak<br />
yiyebildi, ağzını silip çekildi. Peygamber süt iç, yufka ekmeği ye diye ısrar ettiyse de<br />
Vallahi dedi, riyasız doydum. Bu ne tekellüf, ne sıkılma, ne de hile. Dün geceden daha<br />
ziyade doydum.<br />
Bütün ev halkı şaştılar. Bu kandil, şu bir kara zeytin yağı ile nasıl doldu diye<br />
hayretlere düştüler. Bir ebabil kuşunun gıdası, böyle bir fili nasıl doyurdu dediler.<br />
Kadın, erkek, o fil bedenli, bir sineğin yiyeceğini yiyor diye fısıldaşmaya başladılar.<br />
Kafirliğin hırs ve vehmi baş aşağı düştü, ejderha bir karıncanın gıdası ile doydu.<br />
Kafirliğin aç gözlülüğü ondan gitti, iman gıdası onu semirtti geliştirdi. Öküz açlığı<br />
illetine tutunan adam, Meryem gibi cennet meyvesini gördü. Cennet meyvesi,<br />
bedenine koştu, ulaştı. Cehennem gibi olan midesi, yatıştı rahatladı.<br />
Ey imandan yalnız bir lafa kanan, ununla kanaat eden kişi, zaten iman yüce bir<br />
nimettir, büyük bir gıdadır.<br />
İBADETLERİN TANIKLIĞI<br />
Bu namaz, oruç ve savaş da inanışa tanıktır. Bu zekat, hediye, bu hasedi bırakma da<br />
kendi sırrından haber vermedir.<br />
İhsanda bulunmak doyurmak, konuk davet etmek, ey ulular, biz sizinleyiz, size doğru<br />
bir özle inandık demektir. Hediyeler armağanlar, sunulan şeyler, ben seninleyim; seni<br />
seviyorum diye tanıklıktan ibarettir.<br />
Kimi bir mal veya afsun için çalışır, uğraşırsa bu ne demektir İçimde bir cevherim var<br />
demektir; Allah’dan çekinmemden, yahut cömertliğimden bir cevherim var ki bu<br />
zekatla oruç ikisine de şahittir.<br />
Oruç der ki: Bu helalden çekindi, bil ki harama ulaşmasına artık imkan yok. Zekat der<br />
ki: Kendi malını bile veriyor, artık, kendisiyle aynı dinde aynı yolda olandan nasıl<br />
çalar<br />
Fakat bu işleri riya ve tezvirle yaparsa o iki tanık, Allah’nın adalet mahkemesine kabul<br />
edilmez. Avcı tane saçar ama acımasından değil, avlanmak için. Kendi de oruç ayında<br />
oruç tutar ama kendisini av avlamak için uyur gösterir. Bu eğrilikten yüzlerce kavim,<br />
kötü sanılmıştır. Bu kötü kişi, cömert kişilerle oruç tutanların adını da kötüye<br />
çıkarmıştır.<br />
Fakat Allah’nın lütuf ve ihsanı, o eğri işlerle bulunmakla beraber nihayet onu,<br />
hepsinden de arıtır. Rahmeti o kötülüğü aşmış, ayın on dördüne bile vermediği ışığı<br />
vermiştir.<br />
Allah onun çalışmasını bu kötülükle karışmadan yıkar; rahmeti, onu bu hatadan arıtır.<br />
Bu suretle de Allah’nın yargılayıcılığı meydana çıkar; bu miğfer, kulun kelliğini örter.<br />
Yağmur pis şeyleri arıtmak için gökten yağar.<br />
Su durdu mu pislenir. Pislenince de duygu ondan iğrenir, onu istemez. Allah yine onu<br />
doğruluk denizine götürür. O suların suyu kereminden onu yıkar, arıtır. Ertesi yıl<br />
eteğini sürüyerek gelir.<br />
Hey, neredesin Dense “Hoşlar denizindeyim. Ben burada pislendim, gittim. Temiz<br />
geldim. Elbiseler giyindim, toprağa ulaştım. Ey kirliler, pisler, bana gelin. Çünkü, ben<br />
Allah huyu ile huylandım. Bütün kirliliğinizi kabul ederim, melek gibi, şeytana bile<br />
temizlik bağışlarım. Pislenince yine oraya giderim, temizliklerin aslının aslına varırım.<br />
Kirli hırkamı orada başımdan çıkarırım, o, yine bana temiz bir elbise verir. Onun işi<br />
budur, benim işim de bu. Alemlerin Rabbi, alemi bezer süsler” der.<br />
Bizim bu pisliklerimiz olmasaydı suya bu icazetname nereden verilirdi Su, birisinden<br />
altın keseleri çalmış, nerede bir müflis diye her tarafa koşan birine benzer. Yahut<br />
bitmiş otlara dökülür; yahut bir yüzü yunmamışın yüzünü yıkar.<br />
Yahut da denizlerde elsiz ayaksız gemiyi hamal gibi başında taşır. Onda yüz binlerce<br />
ilaç gizli. Çünkü her ilaç olduğu gibi ondan yetişir gelişir. Her incinin canı, her tanenin<br />
gönlü, bir eczane gibi olan suda yürür durur. Yeryüzü yetimlerini o besler, kuruyup<br />
kalmış kişileri o yürütür. Fakat mayası bitti mi bunalır, yeryüzünde bizim gibi şaşırır<br />
kalır.<br />
İçten feryada başlar; Yarabbi, bana ne verdiysen verdim, yoksul kaldım. Sermayemi<br />
temize pise döktüm sarf ettim. Ey sermaye veren, daha yok mu<br />
Allah buluta onu iyi bir yere götür der. Güneşe de ey güneş der onu yukarıya çek! Onu<br />
türlü türlü yollara sürer, nihayet ucu bucağı olmayan denize ulaştırır.<br />
Bu sudan maksat velilerin canıdır. O can, sizin kirliliklerinizi iyiden iyiye yıkar, arıtır.<br />
Yeryüzündekilerin hıyanetliklerinden bunaldı mı yine arşa, temizlik bağışlayana gider.<br />
Yine o taraftan eteğini çeke çeke gelir, o okyanusun temizliklerinden<br />
yeryüzündekilere ders vermeye koşar.<br />
Halkla karışmadan yoruldu mu o sefer “ey Bilal, seninle bize bir huzur ver, bir<br />
istirahat ver.” Ey güzel sesli Bilal ezan okunan yere çık, göç davulunu çal der. Can<br />
sefere gitti beden kıyamda. Bu yüzden namaz bitince selam verilir işte. Herkesi<br />
teyemmüm kurtarır, kıble arayanları aramaktan vaz geçirir, kıbleyi gösterir. Bu misal<br />
getirme söz arasında bir vasıtadır. Herkesin anlaması için vasıta şarttır.<br />
Bir delile bağlanmadan kurtulmuş olan semenderden başka kim, vasıtasız ateşe<br />
girebilir Tabiatını ateşle hoş bir hale getirmen için vasıtan hamamdır.<br />
Halil gibi ateşe giremeyeceğinden hamam sana elçi oldu, su da delil. Doymak<br />
Allahdandır ama tabiat ehli, ekmeksiz nasıl olur da doyar<br />
Lütuf Allahdandır ama ten ehli, çayırlık çimenlik perdesi olmaksızın o lütfu bulamaz.<br />
Fakat perdesiz bir halde ten vasıtası kalmayınca insan, Musa gibi ayın nurunu<br />
yeninden yakasından görür, bulur.Bu hünerler de, suyun gönlünün Allah lütfu ile<br />
dopdolu olduğuna tanıktır.<br />
İş ve söz, için tanıklarıdır. Bu ikisine bak da için nasıl anla. Sırrın, onun içine<br />
giremiyorsa hastanın sidiğine bak. İşle söz, hastaların sidiğine benzer, beden<br />
doktoruna bu bir delildir. Halbuki ruh doktoru, canına girer de can yolundan imanına<br />
kadar varır.<br />
Onların güzel söze, güzel işe ihtiyaçları yoktur. Sakının onlardan, onlar kalplerin<br />
casusudurlar. Bu söz ve iş tanıklarını, dere gibi henüz ulaşmamışlarda ara!<br />
Nurlu adamın nuru, o bir iş yapmadan bir söz söylemeden de içinden o nura tanıklık<br />
verir. Arifin sırrı, sözüyle ve işiyle meydana çıkmaktan ziyade hiçbir söz söylemeden<br />
ve hiçbir iş yapmadan halka görünür, meydana çıkar. Nitekim güneş doğup yükselince<br />
horoz sesine müezzinin haber vermesine ve diğer alametlere hacet yoktur, bir iş ve<br />
bir söz olmasa da güneşin nuru, güneşe tanıklık verir.<br />
Fakat haddi aşan yolcunun nuru ile çöller, ovalar dolmuştur. Güzelliğe görülmeye<br />
ehemmiyet bile vermez, tekellüflere, canla, başla oynamaya, cömertliklerde<br />
bulunmaya aldırış bile etmez.<br />
O incinin nuru dışa vurdu mu artık, o, bu zahitliklerden kurtulmuştur. Artık ondan iş<br />
ve söz tanığı arama, iki cihan da gül gibi onun yüzünden açılmıştır. İster söz olsun,<br />
ister iş ister başka şey... Bu tanıklık nedir Gizliyi meydana çıkartmak değil mi<br />
Maksat cevherin sırrını meydana çıkartmaktır. Vasıf bakidir, bu arazsa geçici.<br />
Altının mihenkte bıraktığı iz kalmaz, fakat şüphe yok ki altın, adı iyi olarak kalır. Bu<br />
namaz, bu savaş ve bu oruç da kalmaz. Fakat can, iyi adla iyi sanla kalır. Can böyle<br />
işler, böyle sözler gösterdi de cevherini, buyruk mihengine sürdü; inanışım doğrudur.<br />
İşte tanığım da buracıkta dedi. Fakat tanıklar şüphelidir.<br />
Bil ki tanıkları tezkiye lazımdır: Senin davanı kabul etmek, tezkiyeye bağlıdır. Sözü<br />
doğru söylemek, söze ait tanıktadır, ahdi korumak da işe ait tanıkta. Söz tanığı eğri<br />
söylerse ret edilir, iş tanığı da eğri yürür, koşarsa yine ret edilir.<br />
Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. “Çalışmanız ayrı ayrı;<br />
aykırılıklar içindesiniz” Gündüz dikiyorsunuz gece söküyorsunuz!<br />
Peki sözleri birbirine uymayan şahidi kim dinler Meğer ki Allah kendi lütfu ile bir<br />
hilim göstere. Söz ve iş, içtekini, sırrı meydana vurmaktadır. Her ikisi, gizli sırrı<br />
meydana çıkarır.<br />
Tanığın tezkiye edildi mi kabul olunur, yoksa yerinde sayar emekler durur.<br />
A inatçı, sen inat ettikçe onlar da ederler. “Sen onları bekleyedur onlar da<br />
bekliyorlar!..<br />
ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK<br />
Gerçi ruh gıdası canın ve gözün yediği bir gıdadır; fakat oğul, cismin de ondan nasibi<br />
vardır. Şeytana benzeyen beden, onu yemeseydi Resül benim Şeytanım Müslüman<br />
olmuştur buyurmazdı.<br />
Ölüyü dirilten o yemekten Şeytan yiyip içmese nasıl olur da Müslüman olur Şeytan<br />
dünyaya aşıktır. Kördür, sağırdır. Bir aşkı başka bir aşk giderebilir. Yakıynin gizli<br />
evinde yer, içerse yavaş yavaş aşk pılı pırtısını oraya çeker götürür.<br />
Ey karnına haris olan böylece yücel. Bunun yolu, ancak yiyeceğini değiştirmedir. Ey<br />
kalp hastası, ilaca sarıl. Bütün tedbir, mizacı değiştirmeden ibarettir. Ey yemeğe rehin<br />
düşüp hapiste kalan, sütten kesilmeye tahammül edersen yakında kurtulursun.<br />
Açlıkta bir çok yemekler var. Onları ara, onları dile ey onlardan nefret eden. Nurla<br />
gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı meleklere uy. Melek gibi Allah’ı tesbih<br />
etmeyi kendine gıda yap da melekler gibi ezadan kurtul.<br />
Cebrail murdar şeylere hiç bakmamakta, onların etrafında dönüp dolaşmamakta.<br />
Böyle olduğu halde kuvvet bakımından herkes den aşağı mıdır ki<br />
Allah aleme ne de hoş, ne de güzel bir sofra yaymıştır. Fakat o sofra, aşağılık kişilerin<br />
gözlerinden pek gizlidir. Alem nimetlerle dolu bir bağ olsa fare ve yılan yine toprak<br />
yer.<br />
İster kış olsun ister bahar, onların gıdası topraktır. Fakat sen varlığın beyisin, nasıl<br />
olur da yılan gibi toprak yersin<br />
Tahtanın içindeki kurt, kimin böyle güzel helvası var der. Bok böceği, bok içinde yaşar<br />
ve alemde pislikten başka bir meze bilmez.<br />
Ey eşi, benzeri olamayan Allah, mademki bu sözü kulağımıza küpe yaptın, ihsanda<br />
bulun, bu sözleri bol bol saç! Kulağımızı tut, bizi o sarhoşların halis şarabını içtikleri<br />
meclise çek, oraya götür.<br />
Madenm ki bize bundan bir koku duyurdun, Ey din Allahsı o tulumun ağzını kapama.<br />
Ey kendisine sığınılan Allah, ey kendisinden imdat istenen Rab, esirgeme, ihsan et de<br />
erkek, kadın herkes, senin şarabından içsin!<br />
Ey duaları duadan önce duyan, muratları istenmeden veren Allah, gönüle her an<br />
yüzlerce kapı açarsın. Birkaç harftir yazdın. Taşlar bile o harflerin sevgisiyle eridi<br />
muma döndü.<br />
Yüzlerce akla, fikre fitne olarak kaş nurunu, göz sadını, kulak cimini yazdın. Akıl o<br />
harfler yüzünden ince eleyip sık dokumaya koyuldu. Ey yazısı güzel edip, bunları boz!<br />
Yokluğa, her düşünceye göre an be an güzel bir hayal nakşetme; hayal levhine göz,<br />
yanak, yüz ve ben gibi görülmemiş harfler yazmaktasın. Halbuki ben, yokluğa aşığım,<br />
vara bakıp sarhoş olmam. Çünkü yoluk sevgilisi, bence daha vefalıdır.<br />
Allah akıla o şekilleri okuttu, bu suretle onun tedbirlerden vazgeçip Allahsını<br />
dilemesini diledi.<br />
Akıl, her sabah melek gibi o Levhi Mahfuz’dan bir ders alır. Yokluğu parmaksız olarak<br />
yazılmış yazılara bak; dünyaya dalanlar, o yazıların karartısına şaşırıp kalmışlar.<br />
Herkes bir hayale kapılmış, bir bucağı eşmede. Biri bir define bulmak için bir bucağı<br />
kazmada; biri bir hayal peşine düşmüş, azamet sahibi olduğu halde dağlardaki<br />
madenlere yüz çevirmiş; bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış, bir başkası<br />
da hırs içinde ekine tarlaya düşmüş!<br />
O yol kesen, kurtulduğunu hayal etmiş, bu ise hayalince bir hastaya merhem olmuş.<br />
Biri peri çağırmaya koyulmuş, gönlünü aklını kaybetmiş, öbürü, yıldız bilgisine kapılıp<br />
nalını yıldızın üstüne koymuş. Bu gidişler ,çteki renk renk hayaller yüzünden dışarıda<br />
da birbirine aykırı görünür.<br />
Bu ona bakıp ne yapıyor, ne iş iliyor diye hayrette. Bu şaraptan her tadan kişi,<br />
öbürünün yaptığını boş bulmada. O hayaller birbirine aykırı olamasaydı görünen<br />
gidişler, nasıl olur da birbirine zıt olur, zıt görünürdü Hepside can kıblesini<br />
kaybetmişlerdir de onun için herkes, bir yana yüz çevirmiştir.<br />
Nitekim bir bölük halkta kıble nerede diye aralar, bir hayale kapılıp her yana döner<br />
dururlar. Sabah olup ta Kâbe yüz gösterdi mi kimin yol yitirdiği anlaşılır. Yahut da<br />
dalgıçlar gibi hani. Hepsi denize dalar, herkes, denizin dibinde eline ne geçerse<br />
aceleyle devşirir. Değerli bir inci ümidiyle şunu bunu torbalarına doldururlar.<br />
O koca denizin dibinden çıktılar mı iri değerli inci kimdeyse meydana çıkar. Öbürünün<br />
küçük inci, daha öbürünün de kırık taş parçaları ve boncuk bulduğu anlaşılır. İşte<br />
onları uykularından uyaracak olan, kahredici ve kötülükleri açığa vurucu bulunan<br />
kıyamette buna benzer.<br />
Her bölük pervaneler gibi alemde bir mumun etrafında dönüp dolaşır. Kendilerini bir<br />
ateşe vururlar ama hakikatte kendi mumlarının çevresinde dolanmaktadırlar.<br />
Alevinden ağacın daha ziyade yeşerdiği bahtı yaver Musa’nın ateşini umarlar.<br />
Her sürü o ateşin ihsanını duymuştur; herkes her kıvılcımı o ateş sanır. Fakat sabah<br />
çağı, ebedilik nuru doğdu mu her biri, etrafında döndüğü nurun ne biçim bir mum<br />
olduğunu görür. Kim o zafer mumu ile yakmış ise o mum, ona seksen tane kanat<br />
bağışlar.<br />
Nice pervaneler iki gözlerini yummuşlardır da kötü bir muma atılmışlardır, kanatlarını<br />
yakıp onun altına düşe kalmışlardır.<br />
Pişmanlıla hararetle çırpınıp dururlar. Gözlerinin bağı olmasına, böylece bir havaya<br />
körcesine düşmelerine ah çekerler. Mum da ben yandım, seni yanmadan, cefa ve<br />
elemden nasıl kurtarabilirdim Der.<br />
Mum da ağlaya ağlaya der ki: Benim bile başım yandı, artık başkasını nasıl<br />
aydınlatabilirim O “Senin ahvaline baktım da gururlandım, halini geç gördüm” der.<br />
Mum sönmüş şarap bitmiş, sevgilide bizim eğri görüşümüzden utanmış, dalgalara<br />
batmış, görülmüştür. Faydaları, ziyanın ve helakin ta kendisi olmuştur. Artık,<br />
körlükten Allah’a şikayet et dur.<br />
Halbuki ne güzeldir inanılır Müslüman, iman sahibi ve ibadet edip duran kardeşlerin<br />
ruhları. Herkes bir yana yüz tutmuştur. O azizlerse hiç yanda olmayana yüz<br />
çevirmişlerdir. Her güvercin bir yana uçmuştur, bu güvercinse cihetsizlik tarafına.<br />
Biz ne hava kuşlarıyız, ne ev kuşları. Bizim yemimiz yemsizlik yemidir. Onun için<br />
rızkımız böyle bol bol gelmededir; çünkü, bizim elbise dikmemiz elbiseyi yırtmaktır!<br />
YIRTIK CÜBBE<br />
Sofinin biri bir iç sıkıntısına uğradı, cüppesinin önünü yırttı, ondan sonra ferahladı. O<br />
yırtık cüppeye fereci (ferahlık) adını koydu. Bu lâkap, o kurtulmuş adamdan sonra<br />
yayıldı. Yayıldı ama safını şeyh aldı, götürdü, halkla tortudan ibaret olan adı kaldı.<br />
Böylece her şeyin bir saf ve tortusuz tarafı vardır, adını da tortu gibi aleme<br />
bırakmıştır. Kim toprak yemeyi adet edinmişse tortuya yapışmıştır. Sofi ise<br />
hemencecik safın bulunduğu tarafa gider.<br />
Elbette tortunun safı vardır der ve gönül, bu delaletle saflığa varır, ulaşır. Tortu<br />
güçlüktür, safı da kolaylığı. Saf, burmaya benzer, tortu da hurma çağlasına. Güçlük<br />
kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidini kesme. Bu ölümden sonra hayata yol var.<br />
Oğul ferahlamak istiyorsan cüppeni yırt ta o saflıktan hemencecik baş çıkarsın. Sofi<br />
saflığı dileyen kişidir. Sofilik, sof elbiseyle, terzilikle, yavaş yavaş yürümekle olmaz.<br />
Fakat bu alçak ve aşağılık kişilerce sofuluk, terzilikten ve oğlancılıktan ibarettir.<br />
Fakat o saflık, o iyi ad, san hayaliyle bu renge bürünmekte iyidir ama, o hayalle asla<br />
kadar gitmek şartıyla. Kat kat hayale tapanlar gibi değil. Hayal, seni güzellik otağının<br />
çevresine sokulmaktan men eden gayret çavuşudur.<br />
O, her arayanın yolunu,yol yok, diye keser. Onun hayali geldi mi, sana, dur, der.<br />
Ancak kulağı delik ve anlayışlı kişiyi durdurmaz. Çünkü o, Allah yardımı askerine<br />
sığınmış, o sayede coşup köpürmüştür.<br />
O, ne hayallerden ürker, sıçrar, ne de padişahlık taslar. Padişahın nişane olarak<br />
verdiği oku gösterir yoluna gider. Allahm, bu şaşkın gönle bir ok bağışla, bu iki kat<br />
olmuş yaylara bir ok ver. Uluların içtikleri o gizli kadehten yeryüzüne bir yudumcuk<br />
saçtın.<br />
Güzellerin saçlarında, yüzlerinde o bir yudumcuk şarabın nişanesi var. Padişahlar, bu<br />
yüzden topraktan meydana gelen güzelleri yalar dururlar. Gece gündüz yüzlerce<br />
gönülle o topraktan meydana gelen güzeli öpüp durman, onda güzelliğin bir zerresi<br />
bulunduğundandır. Seni, toprakla karışmış bir yudumcuk güzellik şarabı böyle deli<br />
divane ediyor, artık onun safı neler yapmaz<br />
Herkes bir kerpiç parçasının önünde yenini, yakasını yırtmakta. Halbuki o kerpiç,<br />
güzelliğin bir yudumcuğuna, bir zerreciğine sahip. Ayda, güneşte, hamel burcunda bir<br />
yudumcuk güzellik şarabı var. Arş da kürsüde, zuhal yıldızında bir zerrecik güzellik<br />
var. Ona bir yudum mu dersin, yoksa şaşılacak bir şey bu kimya mı dersin Ona bir<br />
sürtünmekle bu kadar güzellikler meydana geliyor.<br />
Ey akıllı kişi ona sürtünmeyi can ve gönülden dile. Fakat bu kimyaya “Ancak temiz<br />
olanlar dokunabilirler.” Altında, lâ’lde, incilerde o güzellik şarabından bir yudumcuk<br />
var; şarapta, mezede, meyvede o şaraptan bir yudumcuk! Tertemiz güzellerin<br />
yüzlerinde de yine bir yudumcuk. Artık onun süzülmüş ve saf olanı nasıldır Bir<br />
düşün!<br />
Bu toprakla karışık bir yudumcuk şarabı yalayıp durmaktasın, onu toprağa<br />
karışmamış, saf bir halde görürsen ne hale geleceksin Ölüm zamanında o bir<br />
yudumcuk saf şarap, bu toprak bedenden ölümle ayrılmakta. Geri kalanı hemen<br />
görmüyorsun. Böyle çirkin bir beden onunla bak ne hale geliyormuş!<br />
Can bunlardan ten olmadan yüz gösterse o vuslattaki letafeti ben anlatamam ki! Ay,<br />
şu bulut olmaksızın ışık salsa onu kimsecikler anlatamaz! Ne hoştur o tatlılarla,<br />
şekerlerle dolu olan mutfak. Şu padişahlar o mutfağı yalayıp dururlar.<br />
Ne güzeldir o din ovasının harmanı. Her harman oradan başak devşirir. Ne alâdır<br />
gamsız, kedersiz ömür denizi. Yedi denizde ondan meydana gelmiş bir çiğ tanesidir.<br />
Elest sakisi, şu aşağılık ve çorak yeryüzünde bir yudumcuk saçmıştır da, toprak, o<br />
sebeple coşmuştur; biz de o yüzden coştuk. Allahm, pek isteksiz, pek tembel olduk,<br />
bir yudumcuk daha saç!<br />
Caizse yokluktan feryat ediyor, yokluğu anlatmaya çalışıyorum. Caiz değilse işte<br />
sustum. Bu, iki kat hırsı anlatmaydı ya... Halil’den öğren o hırs kazını kesmek gerek.<br />
Kazada bundan başka sözleri söyleyemem, vakit kalmaz diye ürküyorum.<br />
TAVUS KUŞU<br />
Şimdi ad san için cilvelenip duran iki renkli tavusa geldik. Onun gayreti, sonucundan<br />
ve faydasından habersiz bir halde halkı, hayırla şerle avlamaktır. Tuzak gibi av tutup<br />
durur. Tuzağın maksada ait ne bilgisi var.<br />
Tuzağın, av tutmaktan ne zarar vardır, ne faydası; onun bu beyhude tutuşuna şaşıran<br />
işte ben. Kardeş, iki yüz güzelle bağdaştın, dost oldun, sonra yine onları terk ettin.<br />
Doğduğun günden beri işin bu. Sevgi tuzağıyla adam avlar durursun. Bu avlanmaktan,<br />
bu kalabalıktan, bu başlık sevdasından el çek. Hiç bunlarla bir şey ördün, bu yüzden<br />
bir şey elde ettin mi<br />
Ömrünün çoğu geçti, gün akşama yaklaştı. Sense hala adam avlamaya koyulmuşsun.<br />
Onu tut, bunu tuzaktan azat et. Alçaklar gibi bir başkasını avla. Derken bunu da bırak,<br />
başka birini ara... Bu işte tam hiçbir şeyden haberi olmayan çocukların oynadığı bir<br />
oyun! Gece gelip çatar, tuzağında bir av bile yok. Tuzak sana, bir baş ağrısından, bir<br />
bağdan başka bir şey değil. Şu halde sen, kendi kendini avladın demektir. Çünkü,<br />
hapse düştün, maksada erişemedin, mahrum kaldın.<br />
Hiç alemde bizim gibi kendi kendini avlayan bir ahmak daha var mı Aşağılık kişilerin<br />
tuzağına domuz tutulur. Sonsuz zahmet, sonra da onu yemek haram. Avlamaya değen<br />
şey ancak aşktır. Fakat oda öyle herkesin tuzağına düşer mi ya Meğer ki sen<br />
gelesinde ona av olasın... Meğer ki sen, tuzağı bırakasın da onun tuzağına gidip<br />
düşesin.<br />
Aşk der ki: Ben yavaş yavaş çalışmasaydım; bana avlanmak av tutmadan yeğdir.<br />
Benim hayranım ol da övün. Güneşi bırak da zerre ol! Kapım da otur. Evsiz barksız kal.<br />
Mumluk davasına kalkışma, pervane ol.<br />
Bu suretle dirilik sultanlığını bulur, kullukta gizli olan padişahlığı görürsün. Alemde<br />
tersine çakılmış nallar görür, esirlere padişah adı verildiğini duyarsın. Boğazına ipler<br />
takılmış, kendisi dar ağacının tacı olmuştur da kalabalık bir halk güruhu, ona işte<br />
padişah derler.<br />
Kafirlerin mezarları gibi dışı süslü. İçinde ulu Allah’nın kahır ve azabı. Onlar kabirleri<br />
kireçle örmüşler, bezemişler, zan perdesini yüzlerine örtmüşlerdir. Seninde yoksul<br />
tabiatın hünerlerle kireçlenmiş, bezenmiştir ama mumdan yapılan nahle benzer; ne<br />
yaprağı vardır ne meyve verir.<br />
Bir derviş bir dervişe “Allah’yı nasıl gördün, söyle” dedi. Derviş dedi: Neliksiz,<br />
niteliksiz gördüm. Fakat söze getirebilmek için onu kısa bir örnekle anlatayım.<br />
Gördüm ki sol yanında bir ateş, sağ yanında da bir kevser ırmağı var. Solunda cihanı<br />
yakıp yandıran müthiş bir ateş, sağında güzelim bir ırmak.<br />
Bir kısım halk o ateşe el atmış, bir kısım halkta o kevsere ulaşacağından neşeli ve<br />
sarhoş. Fakat bu, her kötü kişiyle her bahtı yaver olanı şaşırtacak pek aykırı ve acayip<br />
bir oyundu. Kim o ateşe, kıvılcıma atılıyorsa öbür yandaki sudan baş çıkarıyordu.<br />
Kim suya atlıyorsa derhal kendisini ateş içinde buluyordu. Kim sağ yana gidiyor, o<br />
güzelim suya dalıyorsa sol taraftaki ateş içinden baş göstermekteydi. Sol yandaki<br />
ateşe dalansa sağ yandan çıkmaktaydı.<br />
Bunun sırrını pek az kişi anlıyor, hasılı o ateşe pek az kişi atlıyordu. Ancak başına<br />
devlet saçısı saçılan, suyu bırakıp ateşe kaçıyordu. Halk eldeki hazır zevki mabut<br />
edinmiştir. Hulâsa halk, bu oyunu kaybetmiş, bu oyunda zarar girmiştir.<br />
Bölük, bölük saf, saf hırslarına uyanlar, ateşten çekinmede, suya kaçmada. Fakat suya<br />
dalan, ateşten baş gösterme de. Ey hakikatten haberi olmayan, ibret al, ibret! Ateş, ey<br />
bön ahmaklar, ben ateş değilim, makbul bir kaynağım. A gözsüzler sizin gözünüzü<br />
bağlamışlar. Bana gelin, kıvılcımlarımdan kaçmayın.<br />
Ey Halil burada be kıvılcım vardır, ne duman. Bu görünen şey, ancak Nemrud’un<br />
büyüsü, hilesi demekteydi. Sen Halil gibi akıllıysan ateş senin soyudur, sen bir<br />
pervanesin. Pervanenin canı keşke binlerce kanadın olsaydı da, mahrem olmayanların<br />
kötülüklerine rağmen amasız bir suretle ateşlerde yansaydı.<br />
Bilgisiz kişi, eşekliğinden bana acır, bense bilgi ve görgü sahibi olduğumdan ona<br />
acırım diye bağırıp durur. Hele şu suların bile canı olan ateş yok mu Pervanenin işi<br />
bizim işimizin aksi. O nur görür ateşe atılır, gönül de ateş görür, nura dalar. Ulu<br />
Allah’nın, Halil evladı kimdir, göresin diye böyle oyunları vardır.<br />
Ateşe su şeklini vermişler, ateşin içinde de bir kaynaktır coşturmuşlardır. Bir büyücü<br />
büyüsüyle bir topluluk içinde pirinçle dolu sahanı, akreplerle dolu gösterir. Evi,<br />
büyüsü ve nefesiyle akreplerle dolmuş gösterir ama onlar, sahici akrep değildir ki.<br />
Büyücü bunu gibi yüzlerce hüner gösterdikten sonra artık düşün, büyücüyü yaratan,<br />
neler yapmaz Hasılı Allah büyüsü ile zaman, zaman nice kişiler, karı gibi alta<br />
yatmışlardır. Büyücüler ona kuldur, köledir. Hepsi de yont kuşu gibi tuzağa<br />
düşmüşlerdir.<br />
Kendine gel de dalgalara benzer hilelerin nasıl baş aşağı olduğunu Kuran’ı okuyup<br />
anla, sihri helali gör. Ben Firavun değilim ki nehre gideyim. Ben, Halil gibi ateşe<br />
giderim. O ateş değildir, duru bir sudur. Halbuki öbürü hileyle ateş gibi bir su<br />
görünmededir. İyi şeyleri caiz gören o Peygamber, ne de güzel söyledi: Bir zerre aklın<br />
oruçtan da yeğdir, namazda da.<br />
Çünkü, aklın cevherdir, bu ikisiyse araz. Bu ikisi, namaz ve oruç, onun tam olmasıyla<br />
farz olur. Bu suretle de o aynanın cilalanması, ibadetle gönlün arınması mümkün olur.<br />
Fakat ayna aslından bozuksa onu cilalamak güçtür, zor cilalanır. Cilalanabilecek<br />
seçilmiş aynaysa az bir cila ile parlar, azıcık bir cila ona kafidir.<br />
Akıllardaki bu aykırılık, bil ki mertebe bakımından yerden göğe kadardır. Akıl vardır<br />
güneş gibi. Akıl vardır, zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da. Akıl<br />
vardır, bir sarhoş mumu gibi, akıl vardır, bir ateş kıvılcımı gibi.<br />
O güneş gibi aklın önünden bulut kalktı mı Allah’nın nurunu gören akıllar<br />
faydalanırlar. Aklı cüzü aklın adını kötüye çıkarmıştır. Dünya muradı insanı muratsız<br />
bir hale getirmiştir. O, bir avdan avcının güzelliğini görmüştür. Bu avcılığa düşmüş, bu<br />
yüzden bir avın derdine uğramıştır.<br />
O, hizmetle hizmet edilme nazına erişmiştir; bu, kendisine hizmet edilmeyi dilemiş,<br />
yüce yolundan geri dönmüştür. O Firavunlukta suya tutsak olmuş, İsrailoğlu, tutsaklık<br />
yüzünden yüzlerce Suhrab kuvvetini elde etmiştir.<br />
Bu aykırı bir oyundur, yaman bir ferzin-benttir. Hileye az başvur, devlet ve baht işidir<br />
bu. Hayal ve hileyi az doku. Çünkü, gani Allah hileciye az yol gösterir. Hile edeceksen<br />
iyi hizmet etme yolunda hizmet et de bir ümmet içinde peygamberlik elde edesin. Hile<br />
et de kendi hilenden kurtul. Hile et de bedenden ayrıl tek kal. Hile et de en aşağı bir<br />
kul ol. Aşağılıkla yürü de efendi kesil.<br />
Ey koca kurt, tilkiliğe kalkışma, hile ve hizmetle efendilik etmeyi umma. Fakat<br />
pervane gibi ateşe atıl, o ateşi kesene doldurup ağzını büzme, her şey den kurtul.<br />
Gücü kuvveti bırak, ağlamaya giriş. A yoksul, ağlayışa acınır.<br />
Susuz ve aciz kişini ağlayışı mânevidir, doğrudur. Soğuk,soğuk ağlayışsa, o azgının<br />
yalanından ibarettir. Yusuf’un kardeşlerinin ağlamaları hileden ibarettir. çünkü, içleri<br />
hasetle, illetle doludur.<br />
GÖZYAŞI BEDAVA<br />
Arab’ın birinin köpeği ölmek üzereydi. Arap yağmur gibi gözyaşı dökmede, başıma ne<br />
dertler geldi demedeydi. Bir dilenci geçiyordu. Dedi ki: Niye ağlıyorsun Kimin çin<br />
feryat ve figan ediyorsun<br />
Arap bir köpeğim vardı dedi, pek iyi huyluydu. İşte şuracıkta yol üstünde ölüyor.<br />
Gündüz avcımdı, gece bekçim. Gözü pekti, avı hemen yakalardı. Hırsızı derhal kovardı.<br />
Adam derdi ne yaralandı mı Diye sordu. Arap, hayır dedi, açlık onu bu hale getirdi.<br />
Adam, bu derde, bu mihnete sabret dedi, Allah, sabredenlere karşılık ihsanda bulunur.<br />
Ondan sonra dedi ki: Ey hür kişi, elindeki şu dolu dağarcıkta ne var<br />
Arap, dün akşamdan artan ekmeğim, azığım. Bedeni kuvvetlendirmek için<br />
taşımaktayım dedi. Adam dedi ki: Neden o köpeğe ekmek yemek vermedin Arap o<br />
kadar merhametim yok. Yolda parasız ekmek ele geçmez. Fakat gözyaşı bedava dedi.<br />
Adam, a havayla dolu kırba, toprak başına! Demek ki sence ekmek, gözyaşından daha<br />
iyi ha Gözyaşı kandır, dertle su haline gelir. Topraktan meydana gelen ekmek,<br />
beyhude kan dökmeye değmez dedi.<br />
Arap, iblis gibi bütün vücudunu hor hakir bir hale getirmişti. Bu bütünün parçası,<br />
anacak aşağılık ve bayağı bir şeydir. Ben varlığını o ihsan ve cömertlik sahibinden<br />
başkasına satmayana kul, köle olayım. O ağlarsa gökyüzü de ağlar. O feryat ederse<br />
gökyüzü de Yarabbi demeye başlar.<br />
Ben o himmet sahibi bakıra kul, köle olayım ki kimyadan başka bir şeye eğilmez. Dua<br />
ederken Allah’ya sınık bir halde el kaldır. Allah’nın merhamet ve ihsanı, sınık kişiye<br />
doğru uçar.<br />
Bu daracık kuyudan kurtulmak istiyorsan durmadan ateşe yüz çevir kardeş. Allah’nın<br />
hilesini gör, kendi hileni bırak. Ey hilesine karşı hilebazların bile utanıp şaşırdıkları<br />
Allahm!<br />
Tavus kuşu gibi kanadına bakma, ayağını gör ki kötü göz, sana bir pusu kurmasın.<br />
Dağ bile kötülerin nazarıyla yerinden oynar. Kuran’da “Yüzlikunneke”yi oku da anla.<br />
Dağ gibi Ahmet bile yolda çamur ve yağmur yokken nazara uğradı da ayağı titremeye<br />
başladı. Bu duraklama, sürçme, bu ayak titremesi de ne Bu işin boş olmasına imkan<br />
yok diye hayrette kaldı. Nihayet ayet geldi de, o hal sana kötü gözden erişti diye<br />
hikmetini bildirdi.<br />
Allah eğer senden başka biri olsaydı derhal yok olur, o nazara avlanır erir giderdi.<br />
Fakat benim korumam, eteğini çemreyip geldi de kurtuldun, yalnız bu titreyişin, bu<br />
sürçmen, bu sırrı sana bildirmek içindi dedi.<br />
İberet al da o dağ gibi olan Peygambere bak... Ondan sonra a saman çöpünden aşağı<br />
olan adam, hünerini malını arz etme!<br />
Ey Allah peygamberi, o mecliste öyle adamlar vardır ki herkesin kuşlarına bile nazar<br />
değdirir, onları bile öldürürler. Nazarlarından kükreyen aslanın bile kellesi yarılır,<br />
inlemeye başlar. Güçlü deveye nazarı ile ölüm değdirir, sonra arkasından köleyi, yürü<br />
bu devenin yağından satın al diye yollar. Köle deveyi sakatlanmış görür. Atla beraber<br />
koşan o deve sakatlanmış başı kesilmiştir.<br />
Şüphe yok ki hasetle, kötü gözle feleğin dönüşünü, yürüyüşünü bile başka bir tarzda<br />
döndürürler. Su gizlidir, fakat dolap meydanda. Fakat su esasen dönüp yürümektedir.<br />
Kötü gözün ilacı iyi gözdür. İyi göz, kötü gözü ayağının altına alır, yok eder.<br />
İlerisi gidiş, rahmettir sıfatıdır, iyi göz de rahmettir. Halbuki kötü göz, kahır ve<br />
lanetten meydana gelmededir. Allah’nın rahmeti gazabından üstündür. Bunun içindir<br />
ki her peygamber, kendi zıddına üst olmuş onu mat etmiştir.<br />
Çünkü, peygamber rahmetin neticesidir. Zıddı ise kötü yüzlüdür, kahır neticesidir.<br />
Kazın hırsı birdir. Şehvet hırsı yılandır, mevki hırsı ejderha. Kaz hırsı, boğaz ve cima<br />
şehvetinden meydana gelir. Fakat baş olma hırsında bu şehvetlerin tam yirmi tanesi<br />
toplanmıştır. Mevki sahibi, mevkii yüzünden Allahlıktan dem vurur. Allah ile ortak<br />
olmayı tamah eder, nasıl af edilebilir<br />
Adem’in işlediği kusur karın ve cima yüzünden oldu. Fakat iblisin suçu ululuktan ve<br />
mevki yüzündendi. Hasılı Adem çabucak tövbe etti, halbuki o melun, tövbe etmeye<br />
tenezzül etmedi. Boğaz ve cima hırsı da kötüdür. Fakat mevki hırsı olmadıkça yine de<br />
sınıklıdır.<br />
Bu mevki hırsının kökünü dalını söylemeye kalkışırsam bir başka cilt lazımdır. Arap<br />
serkeş ata Şeytan dedi, yazıda yayılan ata değil. Şeytanlık lügat ta baş çekmedir. Bu<br />
sıfat lanete layıktır. Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur, yer. Fakat baş olmak<br />
isteyen iki adam dünyaya sığamaz.<br />
O, dünya yüzünden bunun bulunmasını istemez. Hatta padişah padişahlığıma ortak<br />
olur diye babasını bile öldürür. Duymuşsundur ya saltanat kısırdır derler. Padişahlık<br />
davasında olan, korkusundan akrabalığı filan hep keser, hepsinden vazgeçer.<br />
Çünkü, saltanat kısırdır, onun oğlu yoktur. Ateş gibi kimseyle dostluğu olamaz. Kimi<br />
bulursa yakar, yırtar. Kimseyi bulamazsa kendi kendisini yer. Hiç ol da onun dişinden<br />
kurtul. O katı yürekliden merhameti az um!<br />
Hiç oldun mu o katı yürekliden korkma. Her sabah mutlak yokluktan ders al. Ululuk,<br />
ululuk ısısı Allah’nın elbisesidir. Kim onu giymeye kalkışırsa vebale girer. Taç onundur<br />
kemer bizim vay haddini aşana! Bu tavusluk kanadı, sana bir sınamadır. Buna kapıldın<br />
mı Allah’ya ortak olmaya, onun gibi noksan sıfatlardan arı olduğunu davaya<br />
kalkışırsın.<br />
Bir tavus kuşu, ovada kanatlarını yolmaktaydı. Hakimin biri gezmeye çıkmıştı. Onu<br />
görüp dedi ki: Ey tavus böyle güzelim kanatları nasıl yoluyor da kökünden yolup<br />
atıyorsun Hiç acımıyor musun<br />
Bu süsü koparıp balçığa atmana gönlün nasıl razı oluyor Hafızlar o tüyleri<br />
beğendiklerinden alıp mushafların arasına koyuyorlar. Halk havalanmak için<br />
tüylerinden yelpazeler yapıyorlar. Bu ne nankörlük bu ne cüret! Bilmiyor musun ki<br />
nakkaşın kim Yahut da biliyor da nazlanıyor; mahsustan o süsleri yoluyorsun.<br />
Birçok naz vardır ki suç olur; kulu, padişahın gözünden düşürür. Nazlanmak, şekerden<br />
tatlıdır ama az çiğne, yüzlerce tehlikesi vardır. Niyaz yolu emin bir yoldur. Nazı bırak<br />
da o yola düş. Nice nazlananlar vardır ki kol kanat çırpar ama nihayet o hal adama<br />
vebal olur. Nazın güzelliği seni bir an yüceltse bile onun gizli korkusu, seni eritir<br />
mahveder.<br />
Bu yalvarışa gelince: Seni zayıflatır. Zayıflatır ama parlak ayın on dördü gibi baş<br />
köşeye geçirir. Ölüden diriyi çekip çıkarınca ölen, doğru yolu bulur. Diriden ölüye<br />
çıkarınca da diri nefis, ölüm tarafına yönelir, ölüm tarafına dönüp dolaşır.<br />
Öl ki hiçbir şeye ihtiyacı olmayan diri Allah, ölüden diri meydana getirsin. Allah, bu ölü<br />
bedenden meydana bir diri getirsin. Kış olursan baharın gelişini, gece kesilirsen<br />
gündüzün oluşunu görürsün.<br />
O kanatları yolma ki bir daha yerine yapışmaz. Ey güzel yüzlü, yasa düşüp yüzünü<br />
yırtma. Kuşluk güneşine benzeyen o güzelim yüzü yırtmak, yanlış bir iştir. Böyle bir<br />
yüzü tırnakla yaralamak kafirliktir. Ay bile onun ayrılığı ile ağlamakta. Yoksa yüzünü<br />
görmüyor musun Bırak bu inatçılığı, bırak bu düşünceyi!<br />
Bedende Nefsi Mutmainne’nin yüzünü düşünce tırnakları yaralar. Kötü düşünceyi<br />
zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar. Müşkül düğümleri<br />
açmak ister; fakat bu, adeta altın bir kaba aptes bozmaya benzer.<br />
Ey işin sonuna varan düğümü çözülmüş say. Bu düğüm, boş keseye vurulmuş kuvvetli<br />
ve çözülmez bir düğümdür. Düğümleri açmakla uğraşa,uğraşa kocaldım, başka birkaç,<br />
düğümü de çözülmüş sayıver.<br />
Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam<br />
mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı Adamsan bu müşkülü çöz. İnsan nefsine<br />
sahipsen nefsini bu yolda sarf et. Ayan ve arazı bildin tut, ne çıkar Asıl, kendi haddini<br />
bil ki bundan kaçıp kurtulmaya imkan yok.<br />
Kendi haddini bilince de artık bu hadden kaç da ey toprak eleyen, hadsiz aleme ulaş.<br />
Ömrün mahmul ve mevzu derdiyle geçti. Gözün açılmadı, hayatın duyduğun şeylerle<br />
geçip gitti. Neticesiz ve tesirsiz olan her delil boş çıktı. Sen kendi neticene bak.<br />
Yapanı ancak yapılan şeylerle görebildin; iktirani kıyasla kanaat ettin. Filozof<br />
davasında delilleri çoğaltıp durur. Halbuki kalbi temiz Allah kulu, onun aksine delillere<br />
bakmaz bile. Delil ve hicaptan kaçar, delalet edilenin peşine düşer, başını yakasının<br />
içine çeker. Filozofa göre duman, ateşe delildir ama bizce dumansız olarak o ateşe<br />
atılmak daha hoştur.<br />
Hele yakılıktan, sevgiden meydana gelen şu ateş yok mu O, bize dumandan daha<br />
yakındır. Hasılı cana ariz olan hayallere kapılıp dumana koşmak ve bu yüzden candan<br />
olmak, pek kötü bir iştir, pek bahtsızlıktır.<br />
Kanadını yolma, onun sevgisini gönlünden sök, çıkar. Çünkü, savaşmak için düşmanın<br />
bulunması şarttır. Düşman olamadıkça savaş imkanı yoktur. Şehvetin olmazsa ondan<br />
kaçınma emrine uyman mümkün değildir. meylin olmazsa sabrın manası yok. Düşman<br />
yoksa ordu sahibi olmana ne hacet<br />
Kendine gel de kendini hadım etme, papaz olma. Çünkü, çekinmek ve temiz durmak,<br />
şehvetin zıddıdır. Heva ve heves olmadıkça have ve hevesten çekinin denmesi<br />
mümkün değildir. ölülere gazilik taslanmaz ya.<br />
“Yoksullara verin onları doyurun “ denmiştir, şu halde kazan. Çünkü elinde eskiden<br />
kazandığın bir şey olmadıkça harcayamazsın ki. Gerçi o mutlak olarak “Yoksulları<br />
doyurun” demiştir ama sen “Kazanın da sonra yoksulları doyurun” diye oku.<br />
Yine böyle o padişah “Sabredin” buyurdu. Bir istek olmalı ki yüz çeviresin. “Yiyin”<br />
emri şehvet için bir tuzaktır, ondan sonra gelen “İsraf etmeyin” emriyse temizliktir.<br />
Şehvet olmasa ondan kaçınmaya imkan olabilir mi<br />
Sabretme ezasına uğramadıkça karşılığında bir hayır ve mükafat elde edemezsin. Ne<br />
hoştur o şart ve ne sevinçli şeydir o mükafat. O gönüller açan, canlara canlar katan<br />
mükafat!<br />
Aşıkların neşesi de odur, gamı da, hizmetlerine karşılık aldıkları ücret de. Aşk,<br />
sevgiliden başkasını seyre dalarsa bu, aşk değildir, aslı yok bir sevdadır. Aşk, o<br />
yalımdır ki parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.<br />
La kılıcı, Allah’dan başka ne varsa hepsini keser silip süpürür. Bir bak hele, La’dan<br />
sonra ne kalır İllahlah kalır, hepsi gider. Neşelen, sevin ey ikiliği yakıp yandıran<br />
şiddetli aşk! Zaten evvelkilerde oydu, sonrakiler de. İkilik ancak şaşı gözün bir<br />
görüşüdür, bunu böyle gör. Ne şaşılacak şey! Hiç onun aksinden başka bir güzel olur<br />
mu Beden, ancak canla hareket edebilir. Canı olmayan bedeni istersen yağla, balla<br />
beslemeye kalk, yine beyhudedir.<br />
Bunu, bir günceğiz olsun dirilip bu canlar canının elindeki kadehi alan, o şarabı içen<br />
bilir. Fakat gözü, o yüzleri göremeyene şu duman, can görünür. Abdülaziz oğlu Ömer’i<br />
görmediğinden Haccac onca adalet sahibidir.<br />
O, Musa’nın ejderhasını görmemiştir de büyücülerin iplerinde can var sanır. Arı duru<br />
suyu içmeyen kuş, kara su içinde kanat çırpıp durur. Zıt olmadıkça zıttı tanınamaz.<br />
Yara görülünce onulmaya başlanır.<br />
Hasılı Elest ikliminin kadrini bilesin diye dünya, önce gelmiştir. Fakat buradan<br />
kurtulup oraya vardın mı ebed şeker hanesinde şükreder durursun. Dersin ki: Sanki<br />
orada toprak elemişim. Bu tertemiz alemden kaçıp duruyormuşum.<br />
Keşke bundan önce ölseydim de o balçıkta çektiklerim, daha az olsaydı. İşte onun için<br />
o her şeyi bilen peygamber, “Kim ölür bedenini terk ederse, öldüğünden,<br />
göçtüğünden dolayı hasrete düşmez. Ancak taksiratından, fırsatı fevt ettiğinden<br />
hasrete düşer.<br />
Ölen keşke maksadıma bundan önce erişseydim diye diler. Kötüyse, önce ölseydi<br />
kötülüğü daha az olurdu. İyiyse, iyilik yurduna daha önce giderdi. Kötü, haberim<br />
yokmuş, ben an be an önümdeki perdeleri arttırıp duruyormuşum. Bundan önce<br />
buraya göçseydim bu perdem, daha az olurdu der” buyurmuştur.<br />
Hırsa düşüp kanaat yüzünü az yırt. Ululanıp aşağılanma yüzünü az incit. Hasisliğinden<br />
cömertlik yüzünü, Şeytanlığından secdenin güzelim cemalini az parala. O cenneti<br />
bezeyen kanatları yolma. O yolları kaplayan kanatları yolma.<br />
Tavus kuşu, bu öğüdü duyunca ona baktı. Sonra da zari, zari ağlamaya koyuldu. O<br />
dertlini feryadı figanı orada bulunanları da feryada düşürdü. Neden kanatlarını<br />
yoluyorsun diye soran cevapsız kalıp pişman bir halde ağlamalı oldu.<br />
Neden boşboğazlıkta bulundum da sordum O, zaten dertle doluymuş, ben onu<br />
büsbütün coşturdum diyordu. Gözlerinden akan yaşlar toprağa damlamakta idi.<br />
Damlayan damlaların her birinde yüzlerce cevap vardı.<br />
Doğru ve özden ağlayış, canlara dokunur, feleği ve arşı bile ağlatır. Akıl ve gönüller,<br />
şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar.<br />
Harut’la Marut gibi. O iki temiz melek de bu alemde korkunç bir kuyuda mahpusturlar.<br />
Aşağılık şehvet alemine düştüler de suçları yüzünden bu kuyuda bağlana kaldılar.<br />
İyilerle kötüler büyüyü ve büyüyü bozan şeyleri bu iki melekten öğrenirler. Fakat<br />
önce kendine gel, büyüyü öğrenme vazgeç bu sevdadan.<br />
Biz bu büyüyü seni belaya uğratmak ve sınamak için öğretiriz diye öğüt verirler.<br />
Sınamada şart ihtiyar sahibi olmaktır. Kudret elde olmadıkça da ihtiyar olamaz.<br />
İstekler uyumuş köpeklere benzer. Onlardaki hayır ve şer de gizlidir. Kudretleri<br />
olmadığı için bunlar, yere yatmış odun parçaları gibi yatakalmışlardır.<br />
Fakat aralarına pis bir şey atıldı mı adeta köpeklere hırs surunu üfürür. O sakaktaki<br />
bir eşek düşüp öldü mü uyuyan yüzlerce köpek uyanır. Gayp gizliliğinden gitmiş olan<br />
hırslar, yenlerinden yakalarından baş çıkarır, hücuma koyulurlar.<br />
Her köpeğin kılları diş kesilir hile için kuyruk sallamaya başlarlar. Köpeğin belden<br />
aşağısı hile, belden yukarısı öfke olur, odun bulmuş zayıf ateşe döner. Mekansızlık<br />
elinden yalım,yalım gelip çatar, ateşten çıkan alev ta göğe kadar, ağar.<br />
Bunun için yüzlerce köpek de insanın bedenin de uyumuştur. Bir av olmadığı için<br />
onlar, adeta gizlenmişlerdir. Yahut da gözleri bağlı doğan kuşlarına benzerler. Perde<br />
ardında bir av sevdasıyla yanıp tutuşurlar. Fakat doğanın külahını kaldırdın da avını<br />
gördün mü derhal dağlara dönüp dolaşmaya başlar. Hastanın isteği yatışmıştır. Hatırı,<br />
yalnız iyileşmektedir. Ama ekmek, elma ve karpuz görünce onu yemek ister bu istekle<br />
zarar korkusu, savaşa girişir. Sabrederse bunları görüşü, iyiliğine yarar. Çünkü o<br />
heyecana düşmek, onun gevşemiş tabiatına iyi gelir. Fakat sabredemezse görmemesi<br />
daha iyidir. Okun zırhsız adamdan uzak olması yeğ!<br />
Tavus kuşu ağlaması bitince dedi ki: Yürü, sen renge ve kokuya kapılmışsın.<br />
Görmüyorsun ki bu kanatlar yüzünden her yandan başıma yüzlerce bela gelip<br />
çatmada. Nice merhametsiz avcılar, bu kanatlar yüzünden her yanda benim için tuzak<br />
kuruyorlar. Nice okçu kanatlarım için yayını çekmiş bana ok atmada.<br />
Gücüm kuvvetim yok, kendimi koruyamıyorum, bu kazadan, bu beladan, bu<br />
fitnelerden kurtulmama imkan yok. Madem ki iş böyle, dağlarda, ovalarda emin<br />
olabilmek için çirkin olmam daha iyi.<br />
Ey yiğit, bu kanatlar, benim ululanma silahım kesildi. Ululanmaysa ululananları<br />
yüzlerce belaya uğratır.<br />
Nice hüner ve sanatlar vardır ki ham kişiyi helak eder. Çünkü o, taneye koşar, bu<br />
yüzden de tuzağı görmez. İhtiyarına sahip olmak, “Sakının” emrine uyan ve kendisine<br />
sahip olan adam için iyidir. Kendini koruyamıyor kötülüklerden çekinemiyorsan sakın,<br />
o aleti uzaklaştırır, ihtiyarı bırak.<br />
Benim de cilvelendiğim şey ve ihtiyarım, o kanattır. Onu yoluyorum, çünkü başıma<br />
kastetmede. Sabır sahibi, kendi kanadını yok farz eder, bu suretle kanadı da onu kötü<br />
düşüncelere sevk etmez.<br />
Şu halde ona de ki: Kanadını yolma, onun bir zararı yoktur. Bu çeşit adama ok gelse<br />
önüne kalkanını tutar. Fakat bana bu güzel kanat düşmandır. Çünkü sabredemiyor,<br />
cilveleniyorum. Eğer çekinme ve korunma bana yol gösterseydi ihtiyar yüzünden<br />
debdebem, devletim artardı. Ben çocuğa yahut sarhoşa benziyorum, sınanmalara<br />
tahammülüm yok. Benim elime kılıç vermek caiz değildir.<br />
Eğer aklım olsaydı da beni men etseydi kılıç, elimde bir zafer vasıtası olurdu. Güneş<br />
gibi nurlar saçan bir akıl lazım ki doğrudan başka bir suretle kılıç vurmasın. Parlak<br />
aklım ve iyi bir huyum yok, şu halde silahımı neden kuyuya atmayayım<br />
Bu silah, bana düşman olacak. Onun için kılıçla kalkanı kuyuya atıyorum. Ne kolumda<br />
kuvvet var, ne dayanacağım bir yer. Kılıcımı atmazsam düşmanım elimden alır onunla<br />
beni yaralar. Bu kötü huylu nefis, yüzünü örtmemekte. Ben de onun inadına yüzümü<br />
yırtmaktayım. Bu suretle şu yücelik, şu güzellik azalsın da tamamı ile bitince de ben<br />
vebale az düşeyim. Yüzümü bu niyetle yırttığımdan suçum yok. Çünkü, bu yüzü<br />
yaralarla örtmek gerek. Gönlüm, gizlenme huyuna sahip olsaydı yüzüm, günden güne<br />
parlar, güzelleşirdi.<br />
Kuvvetim kudretim yok, iyiliğe de meyledemiyorum. Bunu gördüm, düşmanımı da<br />
gördüm, derhal silahımı kırdım. Bu suretle de onun bana üstün olmamasına,<br />
hançerimin kendime vebal olmamasına gayret etmiş oldum.<br />
Damarım oynadıkça kaçıyorum, çünkü adamın kendisinden kaçması kolaydır.<br />
Başkasından kaçan, ondan kurtulunca karar eder. Halbuki benim düşmanım da benim,<br />
benden kaçan da ben. Şu halde işim kıyamete kadar boyuna kaçmaktır. Adama kendi<br />
gölgesi düşman olursa ne Hint’te emin olur, ne Huten’de.<br />
GÜNEŞTE YOK OLMAK<br />
Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Muhammet gibi<br />
gölgesi olmaz. “Yokluk benim iftiharımdır” sırrına ziynet yokluktur. Bu çeşit adam,<br />
mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun<br />
çevresine uğrayamaz. Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu dökenin<br />
isteğine uydu,ışığına sığındı.<br />
Mumu döken muma der ki: Seni yok olmak için döktüm. O da, ben yokluğa kaçtım diye<br />
cevap verir. Bu var olan ışık, lazım bir ışıktır, geçici ve arızi ışık gibi değil.<br />
Mum ateşe tamamı ile yok oldu mu artık ondan ne bir eser görürsün ne bir ışık! Suret<br />
ateşi karanlığı gidermek için mum suretinde durur. Beden mumu şu görünen mumun<br />
aksinedir; yok oldukça can nuru artar. Bu ebedi ışıktır, mumsa geçici. Can mumunun<br />
alevi, Allah’ya aittir. Ateşten meydana gelen şu ateş, nur olduğundan geçici gölge,<br />
ondan uzaklaşmıştır.<br />
Bulutun gölgesi yere düşer. Fakat gölge, ayla düşüp kalkmaz. A bahtı yaver kişi,<br />
kendinden geçmek, bulutsuz bir jale gelmektir. Kendinden geçtin mi değirmi aya<br />
benzersin. Fakat rüzgar, bir bulutu sürüp getirdi mi ayır nuru aydan daha eksik bir<br />
hale düşer. Bulut ve toz yüzünden ay, bir hayal gibi görünür. İşte beden bulutu da bizi<br />
hayal düşüncesine sürer.<br />
Ayın lutfuna bak ki bu da onun lutfudur, çünkü bize, bulutlar düşmanımızdır demiştir.<br />
Ay, ne buluta aldırış eder, ne toza. O, göğün yücesindedir. Bulut bizim canımıza<br />
düşmandır. Bulut bizim gözümüzden ayı gizler.<br />
Bu perde, huriyi Zâl gibi kuvvetlendirir, dolunayı yeni aydan daha noksan bir hale<br />
getirir. Ay bizi yücelik kucağına oturtmuş, düşmanımızı kendi düşmanı saymıştır.<br />
Bulutun letafeti ve parlaklığı da yandandır. Fakat buluta ay diyen hayli yol sapıtmıştır.<br />
Ayın nuru buluta vurdu mu onun kara yüzünü ay gibi parlatır.<br />
Gerçi ayla aynı renge boyanmıştır. Bu da bir devlettir ama buluttaki o nur, eğretidir.<br />
Kıyamette güneş de kalmaz, ay da. Göz ışığın aslı ile meşgul olur. Bu suretle temelli<br />
mülkle eğreti mülk seçilir. Şu fani konak, karar yurdundan ayrılır. Dadı, bir kaç gün<br />
içindir. Ey ana sen bizi kucağına al.<br />
Kanadım buluttur. O, perdedir ve önümdekini göstermez. O yalnız Allah lütfiyle letafet<br />
kazanır. Kanadımı yolayım, onu güzelliğini yolumdan atayım da aynı güzelliğini yine<br />
aydan seyredeyim. Ben dadı istemem, ana daha hoş. Ben Musa’yım benim dadım<br />
anamdır.<br />
Ben, aynı lutfunu vasıtayla elde etmek istemem. Çünkü bu ilgi, nicelerin helakine<br />
sebep oldu. Yahut da bulut, Allah yolunda yok olur da artık ayın yüzüne perdelik<br />
etmez. Suretini yokluk şeklinde gösterir. Peygamberlerle velilerin tenleri gibi.<br />
O çeşit bulut, perdelik etmez. Hatta mana bakımından perdelik etmesi bile faydalıdır.<br />
Nitekim aydın sabahta katralar yağar, fakat gökte bulut yoktur. O yağmur yağışı<br />
Peygamberin mucizesi idi. Bulut mahvoldu, gökyüzü rengini aldı. Buluttu ama ondan<br />
bulut huyu gitmişti. Aşığın bedeni de sabırla böyle olur işte. Bedendir ama bedenliği<br />
kaybolmuştur, değişmiştir, ondan renk de gitmiştir, koku da.<br />
Kanat başkasının, baş bana lazım. Baş, duygu, görgü yurdudur ve bedenin direğidir.<br />
Başkasının avı için can feda etmeyi mutlak küfür, hayırdan ümitsizlik bil. Kendine gel,<br />
dudu kuşlarının önündeki şekere benzeme. Zehre benze de ziyandan kurtul. Yahut da<br />
neşelen hitabını duymak için kendini köpeklerin önündeki ölüye benzet. Hızır da bu<br />
gemiyi, zaptedecek kimseden kurtarmak için deldi.<br />
“Yokluk benim iftiharımdır” sözü, onun için yüce bir söz oldu, tamahkarlardan gani<br />
Allah’ya kaçmama yol açtı. Mamurelerde oturanların hırsından kurtulmak için<br />
defineleri, yıkık yerlere gömerler. Kanadını yolmayı bilmiyorsan yürü, halvete gir de<br />
bütün kanatlarını şuna buna harcatma. Çünkü sen hem lokmasın, hem lokmayı yiyen.<br />
Ey can, aklını başına al, hem yiyorsun hem yeniyorsun!<br />
Bir kuşcağız kurt avlıyordu kedi fırsat bulup onu kapıverdi. Yiyordu, yeniyordu, fakat<br />
kendisi avlanırken başka bir avcıdan haberi bile yoktu. Hırsız, bir kumaşı çalmaktadır<br />
ama şahne de, hırsızın düşmanları ile beraber ardındadır. Hırsız aklı, pılı pırtıda, kilitte<br />
ve kapıdadır. Şahneden ve seher çağından ah edeceğinden gafildir.<br />
Sevdasına öyle dalmıştır ki kendisini arayandan haberi bile yoktur. Bir ot, arı duru bir<br />
suyu içti mi derhal bir hayvan gelir, onu otlar yer. O ot, hem yer, hem yenir. Allah’dan<br />
her varlık böyledir işte.<br />
Allah “Sizi doyurur, fakat kendi yemek yemez” Allah ne yenir ne yer. O, et ve deri<br />
değildir. yiyen ve yenilen, pusuya gizlenmiş bulunan bir yiyiciden nasıl emin olabilir<br />
Yenen şeylerin emin olması, sonunda yas ve matem verir. Yürü, yemeyen içmeyen<br />
Allah’nın tapısına git. Her hayal, başka bir hayali yemekte, her düşünce, başka bir<br />
düşünceyi otlamaktadır. Hayalden geçemiyorsun, yahut da uyuyup ondan<br />
kurtulamıyorsun.<br />
Düşünce arıdır, uykunsa su. Uyusan bile uyandın mı yine başına üşüşür. Nice hayal<br />
arılar uçuşup durur, seni bu yana o yana çekiştirir. Bu hayal, yiyenlerin en aşağılığıdır.<br />
Öbürlerini ise ululuk ıssı Allah bilir. Kendine gel de o kaba ve haşin yiyiciler<br />
bölüğünden kaç. “Seni biz koruruz” diyen Allah’ya sığın. Yahut da o koruyucuya koşup<br />
kurtulmak elinden gelmiyorsa o koruma sıfatını kazanan kişiye kaç.<br />
Elini pirden başkasına verme. Pirin elini tutan Allah’dır. Senin kocalmış aklın,<br />
çocukluğu huy edinmiştir, nefis civarında bu huyu kazanmıştır. O, perde altındadır.<br />
Kamil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin. Elini onun eline<br />
verdin mi yiyicilerin elinden kurtulursun.<br />
Allah, “Allah eli onların elinin üstündedir” dedi ya, işte senin elin de o biat ehlinin eli<br />
olur. Elini pirin eline verdin, o her şeyi bilen ulu pire uydun mu, kurtuldun demektir.<br />
Çünkü o, ey mürit, vaktinin peygamberidir... Peygamberin nuru ondan zuhur eder.<br />
Ona uydun, onun elini tuttun mu Hudeybiye’de bulunup Peygambere biat eden<br />
sahabeden olursun. Cennetle muştulanan o on kişiden sayılırsın, halis ve potada erise<br />
bile ayarı düşmez altına dönersin.<br />
Bu bilelik doğrudur çünkü insan kimi severse ona eşittir. Bu alemde de onunladır, o<br />
alemde de. Bu, huyları güzel Ahmet’in hadisidir. Dedi ki: “İnsan sevdiği ile<br />
beraberdir” Kalp dilediğinden ayrılmaz.<br />
Nerede tuzak ve yem varsa orada az otur. Yürü ey arık kötürüm, kendin gibi arık<br />
kötürümleri gör! Ey zebunların zebunu, şunu da bil ki, el, elin üstündedir el üstünde el<br />
vardır. Ne şaşılacak şey, sen hem zebunsun, hem de zebunların elini tutmaya<br />
çalışıyorsun. Hem avsın hem de avlamayı diliyorsun.<br />
Onların önüne ardına set olma. Çünkü, sen düşmanı görmezsin ama o düşman<br />
ortadadır. Avcılık hırsı, insanı kendi avlanacağından gafil kılar. Erlik gösterir ama<br />
yüreksizdir. İstekte bir kuştan aşağı olma. Serçe kuşu bile önüne ardına bakınır.<br />
Yemin bulunduğu yere geldi mi önüne ardına kaç kere dolanır. Acaba der, önümde<br />
ardımda bir avcı var mı Varsa onun korkusu ile şu lokmadan el çekmem gerek.<br />
Kötülerin hikayelerini gör, hallerine bak. Eşinin dostunun ölümlerinden ibret al.<br />
Onları silahsız, pusatsız nasıl helak etti Bir bak. O, herhalde senin yanındadır. Allah<br />
işkence yapar ama gürzle elle değil. Bil ki Allah, elsiz hüküm sürer, ferman yürütür.<br />
Allah varsa hani, nerede Diyen işkenceye uğradı mı vardır, odur diye ikrar eder. Allah<br />
varlığı şaşılacak bir şey, akıldan uzak diyen, gözyaşları döker de ey bana benden<br />
yakın Allah diye yalvarmaya koyulur.<br />
Tuzaktan kaçmak vaciptir, fakat senin tuzağın kanadına yapışıktır. İşte onun için ben,<br />
bu menhus tuzağın mıhını çekip çıkarıyorum; murada erişmek için dilimi, damağımı<br />
acıtmamak istiyorum. Bu sözü, senin aklına uygun söyledim. Anla da arayıp<br />
taramadan yüz çevirme. Hırs ve hasetten ibaret olan şu bağı çöz. Ebuleheb’in<br />
karısının boynundaki hurma ipini düşün.<br />
Bu sözün ne sonu vardır, nede bu söz bitip tükenir. Ey Allah Halil’i, kuzgunu neden<br />
öldürdün Buyruğa uydun doğru. Fakat bu buyruğun hikmeti neydi Onun sırlarından<br />
birazcığını göstermek gerek. Kara kuzgunun gaak diye bağırması, dünyada daima<br />
uzun bir ömür istemesindendir. İblis gibi tek ve pak Allah’dan kıyamete kadar dünya<br />
hayatını ister. İblis de “Beni kıyamet gününe kadar yaşat “ dedi. Keşke, “Rabbimiz,<br />
tövbe ettik” deseydi. Tövbesiz ömür, baştanbaşa can çekişmedir.<br />
Hazır olan kaçılmayan ölüm, Allah’dan gafil olmaktır. Hakla olunca ömür de, ölüm<br />
de... ikisi de hoştur. Fakat Allah’sız abıhayat bile ateştir. Öyle bir tapıdan daima ömür<br />
istemesi de lanet tesiriyledir. Allah’dan, ondan başkasını istemek, görünüşte istenen<br />
şeyin artmasını istemektir, ama hakikatte onun tamamı ile eksilmesini dilemektir.<br />
Hele ayrılık ve yabancılıkla geçen ömür yok mu Bu adeta aslanın huzurunda tilkilik<br />
taslamaya benzer. Bana daha fazla ömür ver de daha gerisin geri gideyim; mühletini<br />
uzat da daha aşağılık bir hale geleyim demektir. Nihayet o, lanete nişane olur. Lanet<br />
isteyen kişiyse kötü bir kişidir.<br />
Hoş ömür, yakınlık aleminden can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise pislik yemek<br />
içindir. Bana fazla ömür ver ki pislik yiyeyim, daima ban bunu ver ki benim yaradılışım<br />
kötüdür demektedir. O ağzı kokan kuzgun, eğer pislik yemeseydi beni kuzgun<br />
huyundan kurtar diye yalvarırdı.<br />
Ey toprağı altına çeviren, bir başka toprağı da insanlar babası yapan Allah! Senin işin,<br />
eşyayı olduğu halden çevirmek, ihsan ve lutüflarda bulunmaktır, benim işimse yanlışa<br />
düşmek, unutmak ve hata etmektir. Bilginle yanlışımı noksanı mı döndür. Ben baştan<br />
aşağıya kadar sümükten ibaretim, sen beni sabırdan, hilimden ibaret bir hale getir.<br />
Ey çorak toprağı ekmek haline getiren, ey ölü ekmeği canlandıran, can eden. Ey<br />
şaşırmış cana rehberlik eden, ey yolunu sapıtmışı peygamber yapan! Yeryüzünün bir<br />
cüzünü gök yaparsın. Yeryüzünün neşesini yıldızlarla artırırsın.<br />
Kim bu alemden bir abıhayat elde ederse ölüm, ona başkalarından daha çabuk gelir<br />
çatar. Kâinata bakan gönül gözü, görür ki burada daima yeniden yeniye bozulup<br />
düzelen şeyler var. Şu ten hırkasının iğnesiz, ipliksiz dikilmesinden ve bakırı altın<br />
yapan iksirden başka bir şey değildir.<br />
Sen, var olduğun gün, ya ateştin, ya yel, yahut da torak. Eğer o halde ebediyen<br />
kalman mümkün olsaydı hiç sana bu yücelik nasip olur muydu Allah seni değiştirdi.<br />
Önceki varlığın kalmadı. Onun yerine sana daha iyi varlık verdi. Böylece yüz binlerce<br />
varlığa büründün ki daima ikinci varlık, ilkinden iyidir. Bunları değiştiren Allah’dan<br />
gör de vasıtaları bırak. Çünkü vasıtalara kapıldın da aslından uzaklaştın. Nerede<br />
vasıta çoğalırsa ulaşma kaybolur gider. Şaşkınlığın, her şeyi sebepten bilmendendir.<br />
Halbuki hayret, sana o tapıya yol açar. Bu varlıkları yokluklardan buldun. Öyleyse<br />
neden yokluktan yüz çevirdin O yokluktan ne ziyana uğradın ki varlığa yapıştın a yer<br />
faresi!<br />
Madem ki ikinci evvelkinden daha iyidir, yokluğu ara, insanı halden hale değiştirene<br />
tap. A inatçı, varlığa düştüğün demden beri şimdiye kadar her lahza yüz binlerce haşir<br />
gördün. Haberin yokken cemad aleminden yetişip gelişen nebat alemine geldin. Nebat<br />
aleminden de hayat ve iptila alemine düştün.<br />
Sonra tekrar güzelim akıl ve temyiz alemine gider, bu beş duyguyla altı cihet<br />
aleminden kurtulursun. Bu ayak izleri, deniz kıyısına kadar gider. Sonra deniz içinde<br />
ayak izleri yok olur biter. Çünkü kuruluk menzillerinde ihtiyat için köyler vardır,<br />
yurtlar vardır, konaklar vardır. Deniz konakları da durup dinlenmeyen, sahası ve<br />
tavanı olmayan dalgalanmalardır. O menzillerin nişanesi adı sanı yoktur.<br />
Nebat aleminden sırf ruh alemine kadar her iki konak arasında bunlar gibi yüzlerce<br />
konak vardır. Yokluklarda bu varlığı gördün de nasıl beden varlığına böyle yapıştın<br />
Kendine gel ey kuzgun, kendine gel de şu canı ver, doğan kuşu ol. Allah’nın halden<br />
hale döndürmesi karşısında canınla başınla oyna.<br />
Yeniyi al, eskiyi bırak. Çünkü her yılın, geçen üç yıldan daha artıştır daha üstün.<br />
Hurma fidanı gibi ihsan sahibi olmazsam var, eskiyi eskiye kat ambarına yığ! O eski,<br />
kokmuş ve pörsümüş şeyi körlere hediye et. Yeniyi gören seni almaz. O Allah’ya av<br />
olur, sana tutulmaz. Ey kara ve tuzlu su, nerede kör kuş varsa bölük, bölük senin<br />
başına toplanır.<br />
Bu suretle de körlükleri artar. Çünkü kara su, körlüğü arttırır. Dünya ehlinin bu<br />
sebeple gönül gözleri kördür; onlar, balçıkla bulanmış su içerler. Madem ki gizli bir<br />
alemde abıhayatın yok, şu halde kara ve tuzlu suyu ver, kötülüğü al bu alemde! Bu<br />
halle bir de varlık istiyor, onu anıyorsun ha. Halbuki sen, zenci gibi kara yüzlü olmakla<br />
neşelisin.<br />
Zenci aslından öyle olduğundan, aslından zenci olduğundan o kara renkten hoşlanır,<br />
rahattır. Fakat bir gün güzelleşse, güzel yüzlü bir hale gelse de sonra kararsa çaresini<br />
aramaya koyulur. Uçar kuş, yeryüzünde kalsa derde, eleme düşer, feryat etmeye<br />
başlar. Fakat ev kuşu, yeryüzünde güzelce yürür, yem toplar, neşeli bir halde dönüp<br />
dolaşır.<br />
Çünkü o aslında uçamaz, öbürü uçucudur.<br />
Peygamber, canım hakkı için dedi, yoksul düşen zengine,hor hakir bir hale gelen<br />
yüceye, yahut da bilgisizlikle şöhret kazanan Mudar kabilesinin arasına düşmüş saf ve<br />
temiz alime acıyın.<br />
Peygamber dedi ki: Taş ve dağ bile olsanız bu üç bölük halka merhamet edin. Çünkü<br />
o, başlıkta bulunduktan sonra hor oldu. Öbürü, zenginken yoksul düştü, parasız kaldı.<br />
Üçüncüsü de alemde ahmak adamlar arasında belalara uğrayan alimdir.<br />
Çünkü yücelikten horluğa düşmek, bedenden bir uzvu kesmektir. Bedenden ayrılan<br />
uzuv, ölür, yeni kesilmiş uzuv bir müddet oynar, oynar ama bu hareket sürüp gitmez.<br />
Geçen yıl Elest kadehinden şarap içen, bu yıl baş ağrısına eza ve cefaya uğrar. Köpek<br />
gibi bayağı olan kişide padişahlık hırsı ne gezer.<br />
Suçu olan tövbe eder. Yolu kaybeden kişi ah eder.<br />
AHIRDAKİ CEYLAN<br />
Avcının biri, bir ceylan tuttu. O merhametsiz herif, ceylanı ahıra kapattı. Ahır,<br />
öküzlerle, eşeklerle doluydu. O herif de ceylanı, zalimler gibi bu ahıra hapsetti.<br />
Ceylan, ürkekliğinden her yana kaçmakta idi. Avcı, geceleyin eşeklere saman<br />
veriyordu.<br />
Her öküz, her eşek, açlığından samanı şeker gibi yiyor, şekerden de hoş buluyordu.<br />
Ceylan, gah bir yandan bir yana kaçıyor, gah tozdan, dumandan yüzünü çeviriyordu.<br />
Kimi, zıttı ile bir araya koyarlarsa onu, ölüm azabına uğratmış olurlar. Süleyman da<br />
Hüthüt, gitmeye mecbur olduğuna dair kabul edilebilecek bir özür getirmezse, ya onu<br />
öldürürüm yahut da sayıya gelmez bir azaba uğratırım demişti.<br />
Ey güvenilir kişi, düşün, o azap hangi azap Kendi cinsinden olmayanlarla bir kafese<br />
kapatılmak! Ey insan, bu kafeste azap içindesin. Can kuşun, seninle cins olmayanlara<br />
tutulmuş. Ruh, doğan kuşudur, tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla<br />
baykuşlardan yaralanır.<br />
İşte can kuşu da, Sebzvar şehrindeki Ebubekir gibi onların arasında zari, zari ağlayıp<br />
inleyerek kalakalmıştır.<br />
Muhammet Alp Ulug Harzemşah, tamamı ile mahvolmuş Sebzvar’lılarla savaşa<br />
girmişti. Askerlerini sıkıştırdı. Ordusu, düşmanları öldürmeye koyuldu. Şehirliler aman<br />
diye huzuruna gelip secde ettiler. Kulağımıza küpe tak, bizi kul et, tek canımızı<br />
bağışla. Sana lazım olan her vergiyi her hediyeyi verelim, onu her yıl çoğaltalım. Ey<br />
aslan huylu canımız senin,bir zamancağız onu bize emanet bırak dediler.<br />
Padişah bana Ebubekir adlı birisini getirmezseniz canınızı kurtaramazsınız.<br />
Şehrinizden Ebubekir adlı birini bana armağan olarak sunmazsanız, size kötülük eder,<br />
sizi ekin gibi keser biçerim. Ne vergi alırım, ne afsun dinlerim dedi. Yoluna altın dolu<br />
bir çuval getirip, bu şehirden Ebubekir adlı birini isteme.<br />
Sebzvar’da nasıl olurda Ebubekir bulunur Hiç dere içinde ıslanmamış toprak parçası<br />
bulunur mu Dediler.<br />
Padişah altından yüz çevirip “A mecusiler” dedi, Ebubekir adlı birisini armağan olarak<br />
getirmedikçe fayda yok. ben çocuk değilim ki altına, gümüşe hayran olayım.”<br />
Ey zebun kişi sende secde etmedikçe kıçınla mescidi silip süpürsen kurtulamazsın.<br />
Şehirliler, sağdan, soldan haberciler uçurdular. Bu yıkık yerde bir Ebubekir var mı<br />
nerede Diye aramaya koyuldular.<br />
Üç gün üç gece koşup tozduktan sonra bir arık Ebubekir bulabildiler. Yolcuymuş,<br />
hastalıktan yıkık bir yerin bir bucağında kuruyup kalmış. Bir yıkık bucakta uyuyormuş.<br />
Onu görünce, çabuk dediler, kalk seni padişah istiyor. Senin yüzünden şehrimiz<br />
ölümden kurtulacak.<br />
Adam dedi ki: Ayağım olsaydı, yürümeye kudret bulsaydım gideceğim yere giderdim.<br />
Bu düşman yurdun da kalır mıydım hiç Sevgililerin şehrine koşar giderdim. Ölü<br />
taşıyan bir salacayı getirip Ebubekir’i üstüne yatırdılar. Hamallara verip görsün diye<br />
Harzemşah’ın huzuruna götürdüler. Bu cihan, Sebzvar’dır. Allah eri, burada zayi olur<br />
gider. Harzemşah ulu Allahdır. Bu rezil kavimden gönül istemektedir.<br />
Peygamber, “Allah, suretlerinize bakmaz, kalbe bakar. Kalp işlerinizi düzene koyun”<br />
demiştir. Allah, ben sana, bir gönül sahibinden bakarım. Secdene, altın vermene<br />
bakmam bile demektedir. Sen, gönlünü gönül sandın da gönül sahiplerini aramayı<br />
bıraktın. Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan<br />
kaybolur gider. Bu çeşit gönül kırıklarına gönül deme. Sebzvar’da Ebubekir arama.<br />
Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır. Allah, altı cihette de o aynadan nazar eder durur. Altı<br />
cihette bulunan, bu cihetlerden kurtulamayan kişiye Allah, o gönül sahibi vasıta<br />
olamadıkça nazar etmez.<br />
Birisini ret ederse onun için eder. Kabul ederse yine şefaatçi odur. O olmadıkça Allah<br />
kimseye rızk vermezi. İşte ben, vuslata ulaşan kişinin ahvalinden bir miktarcığını<br />
söyledim. Allah, ihsanını onun eline kor da acınanlara onun elinden ihsanda bulunur.<br />
Onun avucu ile bütünlük denizi birleşmiştir. O, neliksiz ve niteliksizdir ve tam kemal<br />
sahibidir.<br />
Söze sığmayan bu birleşmeyi söylemenin imkanı yoktur vesselam. Ey zengin, yüzlerce<br />
çuval altın getirsen Allah der ki: A iki büklüm adam gönül getir. Gönül senden razı ise<br />
ben de razıyım. Gönül senden yüz çevirmişse ben de yüz çeviririm. Sana bakmam, o<br />
gönle bakarım. Ey canı kapımda olan, bana armağan olarak gönül getir. Gönül sahibi,<br />
seninle nasılsa ben de öyleyim. Cennetler anaların ayakları altındadır. Halkın anası da<br />
odur, babası da odur, aslı da o. Ne mutlu gönlü deriden bedenden ayırt edebilen<br />
kişiye.<br />
Sen dersin ki işte, sana gönül getirdim ya. Fakat o der ki: Kutu (şehir), bu gönüllerle<br />
dopdolu. Sen, bana alemin kutbu olan gönlü getir. İnsanın canının canının canının<br />
canı, o gönüldür. İşte onun için o gönüller sultanı, nur ve ihsanlarla dolu olan gönlü<br />
beklemektedir.<br />
Sen günlerce Sebzvar şehrinde gezip dolaşsan o çeşit bir gönül bulamazsın. Nihayet<br />
solmuş, pörsümüş bir gönül bulur, onu salacaya kor, o tarafa götürürsün.<br />
Ey padişahlar padişahı, sana gönül getirdim. Bu Sebzvar’da bundan daha iyi gönül<br />
yoktur dersin. O da der ki: A küstah, burası mezarlık mı ki buraya ölü gönül<br />
getiriyorsun Yürü, padişah huylu gönlü getir ki varlık Sebzvar’ı onun yüzünden aman<br />
bulur. Sanki o gönül, bu cihandan gizlenmiştir. Çünkü karanlık, ışıkla bir yerde<br />
bulunmaz. Birbirlerine zıttır bunlar. Tabiat Sebzvar’ının, o gönülle düşmanlığı, Elest<br />
gününden miras kalmıştır.<br />
Çünkü o, doğan kuşudur, dünya şehriyse kuzgun. Kendi cinsinden olmayanı görmek<br />
insanı yaralar. İnsan, kendi cinsinden olmayana yumuşaklık gösterirse<br />
münafıklığından gösterir, onunla uyuşursa bir şey elde etmek için uyuşur. Çünkü bu<br />
leş arayan aşağılık kuzgunun kat,kat yüz binlerce hilesi vardır.<br />
Münafıklığı kabul ederlerse kurtulur; münafıklığı, kendisine fayda verecek bir<br />
doğruluk olur. Çünkü gönül sahibi, debdebesiyle beraber bizim pazarımızda ayıplıdır.<br />
Cansız değilsen gönül sahibini ara. Padişaha zıt değilsen gönülle aynı cinsten olmaya<br />
bak. Halbuki riyası, sana hoş gelen, tabiatına uygun olan kişi, dostundur. Dostundur<br />
ama Allah’nın dostu değil ki!<br />
Kim senin huyuna suyuna giderse sence ya velidir, ya peygamber. Yürü, hava ve<br />
hevesi bırak da bir koku al, o güzelim amber kokusunu duy. Hava ve hevesine uyarsan<br />
dimağın bozulur. Misk ve amber sence hiçbir şeye yaramaz bir hale gelir. Bu sözün<br />
sonu gelmez, halbuki ceylanımız, ahırda bir yerden bir yere kaçıp durmada.<br />
O göbeği miskli ceylan, günlerce eşek ahırında işkence çekmekteydi. Karaya vurmuş<br />
balık gibi can çekişmede, çırpınıp durmadaydı. Pislikle misk, adeta bir hokkaya<br />
girmişti.<br />
Bir eşek diyordu ki: Ha, bu hayvanlar babası, padişahlarla beylerin huyundan susun.<br />
Başka bir eşek, onun gidip gelmesine bakıp alay ederek bir inci bulmuş, nasıl olur da<br />
ucuza satar Diyordu.<br />
Bir başka eşek, söyleyin diyordu, bu naziklikle padişahın tahtına çıkıp yaslansın. Bir<br />
başka eşek de çok yemiş, imtilaya uğramış, yemeden kalmıştı. Ceylanı çağırdı. Ceylan<br />
başını kaldırıp, Hayır iştahım yok, kuvvetsizim dedi. Eşek dedi ki: Biliyorum ki<br />
nazlanıyorsun. Yahut da utanıyorsun da onun için çekinmektesin.<br />
Ceylan kendi kendisine o yemek senin yemeğin. Senin bedeninin cüzileri, ondan<br />
dirilmekte, tazeleşmekte. Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar, bahçelerle<br />
avunur, eğlenirdim. Kaza ve kader, bizi azaba düşürse o huy, o güzel tabiat nasıl olur<br />
da değişiverir<br />
Yoksul olduysam bile nasıl olurda yoksulca hareket ederim Elbisem eskidiyse ben<br />
yeniyim. Ben, sümbülü, laleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve istemeyerek yerdim dedi.<br />
Eşek, evet dedi, söylen, mırıldan. Gariplikle çok saçma şeyler söylenebilir.<br />
Ceylan dedi ki: Göbeğim, sözlerime tanıklık etmede. Öd ağacı ile ambere bile<br />
ehemmiyet vermemede. Fakat koku almayan, bunları nereden duyacak Pisliğe tapan<br />
eşeğe o koku haramdır. Eşek, yolda eşek pisliğini koklar. Bu çeşit mahluklara miski<br />
nasıl sunabilirim O şefaatçi peygamber, bu yüzden “İslam dünyada gariptir” remzini<br />
söylemiştir.<br />
Çünkü zati, meleklerle hem dem olmakla beraber akrabaları bile ondan kaçarlar. Halk<br />
onun suretine bakar, onu kendilerine cins sanır ama ondaki kokuyu duymaz. Öküz<br />
suretindeki aslan gibi. Onu uzaktan görürsün ama içini deşmeye kalkışma. Deşersen<br />
ten öküzünü terk et. Çünkü o aslan huylu, öküzü paralar.<br />
Öküz tabiatı, seni başından eder, hayvanlık huyu, seni hayvanlıktan ayırır. Öküz bile<br />
olsan onun yanında aslan kesilirsin. Fakat sen öküzlükten hoşlanıyorsan aslanlığı<br />
arama.<br />
YEDİ ÖKÜZ<br />
Mısır azizi gayb gözüne kapı açıldığında rüyada, yedi semiz ve besili öküzü yedi tane<br />
arık öküzün yediğini gördü. O arık öküzler hakikatte aslanlardı. Böyle olmasa o<br />
öküzleri yiyemezlerdi.<br />
Şu halde iş eri de surette insan görünür ama hakikatte onda insanı yiyen bir aslan<br />
gizlidir. Adamı güzelce yer, onu tek mücerret bir hale getirir. Derdi varsa tortusunu<br />
süzer, saf bir hale sokar. O bir dert yüzünden bütün tortulardan kurtulur, ayağını süha<br />
yıldızının başına kor.<br />
Niceye yolsuzluklarla dopdolu olan kuzgun gibi söylenip duracaksın Ey Halil horozu<br />
neden kestin diyeceksin<br />
Halil der ki: Buyruğa uydum. İyi ama o buyruktaki hikmet neydi Söyle de Allah’yı her<br />
bir kılımla tespih edeyim.<br />
Horoz şehvete mensuptur, şehvetine pek tapar. O zehirli ve kötü şaraptan sarhoştur.<br />
Şehvet soy üretmek için olmasaydı Adem utancından kendisini hadım ederdi. Melun<br />
İblis, Allah’ya avlanabilmek için bana kuvvetli bir tuzak lazım dedi. Allah, ona altın,<br />
gümüş ve at gösterdi, halkı bunlarla aldatabilirsin dedi.<br />
İblis, zahiren bunu beğendi. Beğendi ama suratını ekşitti, sıkılmış turunç gibi<br />
dudaklarını sarkıttı. Allah, o geberesiceye güzel madenlerden altın ve mücevheratı<br />
armağan etti. A melun dedi, şu tuzağı da al. Şeytan dedi ki: Ey güzel yardımcı daha<br />
artır.<br />
Yağlı, ballı şeylerle ağır ve değerli şaraplar ve bir çok ipek elbiseler verdi. Şeytan dedi<br />
ki: Yarabbi, imdat et, bundan fazla isterim. Ver de onları iplerimle adamakıllı<br />
bağlıyayım.<br />
Bu suretle erkek ve yürekli sarhoşların, erkekçesine o bağları koparsınlar. Bu hava ve<br />
heves tuzaklarıyla ipler, senin erini adam olmayanlardan ayırt etsin.<br />
Ey ululuk tahtının sultanı, başka bir tuzak istiyorum, öyle bir tuzak ki insanı baş aşağı<br />
atacak kadar şiddetli ve aldatıcı olsun. Allah, şarap ve çalgıyı getirip önüne koydu.<br />
Şeytan bunları görünce hafifçe güldü neşelendi.<br />
Ezeli azgınlığa haber gönderip fitne denizinin dibinden toz kopar dedi. Musa’da senin<br />
kullarından bir kul değil miydi Deniz dibinde tozdan perdeler salmadı mı Su her<br />
taraftan çekildi ve deniz dibinden bir toz koptu. Allah erkeklerin aklını, sabrını alan<br />
kadın güzelliğini ona gösterince. Parmacıklarını şıkırdatarak oynamaya başladı. Ver,<br />
ver şimdicik muradıma kavuştum dedi.<br />
Aklı fikri kararsız hale getiren o mahmur gözleri görünce, şu gönlü çöre otu gibi yakıp<br />
kavuran dilberlerin yüzlerini seyredince neşelendi. Şeytan, incecik perdeden Allah<br />
tecelli etmiş gibi o işveyi görünce derhal yerinden sıçrayıp oynamaya koyuldu.<br />
Adem güzellik timsaliydi, melek ona secde etmişti. Fakat Adem, bu güzellikten<br />
düşünce, dedi ki: Eyvah, varlıktan sonra yokluğa düştüm. Allah dedi ki: Cürmün şu:<br />
Fazla yaşadın.<br />
Cebrail, onu perçeminden tutup güzeller bölüğünden ve şu cennetten çık dedi.<br />
Adem yücelikten sonra bu aşağılık nedir dedi. Cebrail dedi ki: O lütuftu bu da kahır.<br />
Adem, ey Cebrail dedi, canla, gönülle secde etmiştin. Şimdi nasıl beni cennetlerden<br />
sürüyorsun Güz mevsiminde ağaçların yaprakları nasıl dökülürse benden de bir<br />
sınama yüzünden şu güzelim elbiseler uçmakta.<br />
Parıltısı aya benzeyen yüz, ihtiyarlıkta kertenkele sırtına döner. Parıl,parıl parlayan o<br />
saç, o baş, ihtiyarlık çağında berbat bir hale gelir, tepedeki saçlar dökülür, insan kele<br />
benzer. O naz ve edalarla salınan ve mızrak gibi dümdüz olan boy, kocalıkta bükülür,<br />
yay gibi iki kat olur.<br />
Lale rengindeki yüz safrana benzer. Aslan gibi kuvvetliyken gücü, kuvveti kesilir, gibi<br />
takatsiz bir hale gelir.<br />
Güreşte hileyle bir pehlivanı koltuğuna alıp yere yıkarken şimdi yol yürümek üzere<br />
onu koltuklarlar, onun koltuğuna girerler. Bu ancak gam alametidir, pörsüme<br />
nişanesidir. Bunların her biri, ölüm elçisidir.<br />
Fakat bir adamın hekimi Allah nuru olursa ona kocalıktan, hararetten bir noksan<br />
gelmez. Onun gevşekliği, sarhoşun gevşekliği gibidir. O gevşeklikte bile güçlü<br />
kuvvetlidir, Rüstem bile ona haset eder. Ölürse kemikleri zevke gark olur, zerre,zerre<br />
bütün varlığı, şevk ışığına dalar. Fakat nuru olmayan kişi, meyvesiz bağdır. Güz onu<br />
alt üst eder.<br />
Gülü kalmaz, kara,kara dikenleri kalır. Saman yığını gibi sararır, mahsulsüz bir hale<br />
gelir. Allahm o bağ ne kusurda bulundu ki o güzelim elbiselerden ayrıldı Kendisini<br />
gördü. Kendisini görmek, öldürücü bir zehirdir ey sınanan kişi kendine gel! Aşkından<br />
alemin ağlayıp inlediği güzeli, ne suçu var ki herkes kendinden uzaklaştırır.<br />
Suçu şu: Süsü, püsü iğretidir. Öyle olduğu halde bu elbiseler benimdir diye davaya<br />
kalkışır. Onu alalım da yakinen bilsin, harman bizimdir, güzellerse tanesini toplarlar.<br />
Bilsin ki o süs, püs iğretidir. O varlık güneşinin bir ışığıdır. O güzellik, kudret, fazilet<br />
ve hüner, güzellik güneşindendir, bu tarafa gelmiş vurmuştur.<br />
O güneşin ışığı, yıldızlar gibi yine şu vurduğu duvarlardan çekilir gider. Güneşin ışığı<br />
gitti mi her duvar, kapkara, karanlık bir halde kala kalır. Güzellerin yüzünde insanı<br />
hayran eden nur, üç renkli camdan vuran güneşin ışığıdır. Renk,renk camlar o nuru<br />
bize çeşit renkli göstermededir. Renk,renk camlar kalmadı mı, o vakitler seni renksiz<br />
nur hayran eder. Nuru, camsız görmeyi adet edin de cam kırılınca kör kalmayasın.<br />
Öğrenilmiş, bellenmiş bilgiye kani olmuş, gözünü başkasının nuru ile aydınlatmışsın.<br />
O da, o ışığı iğreti aldığını bilesin diye senden mumunu kapıverir. Fakat sen şükreder,<br />
çalışıp çabalarsan gam yeme. Sana bunun gibi yüzlercesini verir. Şükretmiyorsan<br />
artık kan ağla. Çünkü o güzellik kafirden ayrılmıştır.<br />
Küfre ümmet olanların işleri borçtur. İmana ümmet olanların kalpleri temizdir, özleri<br />
halistir. Şükür etmeyenden güzellikte kaybolur, hüner ve sanat da. Artık bir daha<br />
ondan bir eser bile göremez. Akrabalık akraba olmayış, şükür ve sevgi, öyle bir gider<br />
ki bir daha aklına bile gelmez.<br />
Ey kafirler, “Yaptıkları işledikleri boştur” ayeti, her murada erişmiş kişinin elinden o<br />
muradın, o maksadın çıkıp gitmesidir. Yalnız şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde<br />
ettikleri kaybolmaz. Çünkü devlet, onların arkalarındadır.<br />
Elden giden devlet, nereden kuvvet verecek İnsana kuvvet ve kudret, gelecek<br />
devletten gelir. “Borç verin” emrine uy da bu devletten borç ver. Bu suretle önünde<br />
yüzlerce devlet görürsün. Bu içilen şeyden, biraz iç de önünde kevser havuzunu<br />
bulasın.<br />
Vefa toprağına bir yudumcuk döken kişiden devlet avı, nasıl olur da kaçabilir Allah,<br />
onları gönüllerini hoş eder. “Özleri doğrulmuştur halistir” Allah, onlara ihsan ettikleri<br />
şeyleri, o şeyler mahvolup bittikten sonra yine ihsan eder.<br />
Ey ecel, ey köyü yağmalayan , bu şükreden kullardan ne aldıysan geri ver der. Ecel<br />
verir, verir ama onu kabul etmezler. Çünkü can nimetleriyle nimetlenmişlerdir. Biz<br />
sofiyiz, hırkalarımızı attık. Mademki oynayıp yutulduk, artık geri almayız.<br />
Biz, verdiğimiz şeylere karşılık ihsanlar elde ettik; bizden ihtiyaç, hırs ve garez gitti.<br />
Tuzlu ve helak edici sudan çıktık, arı duru suya, kevser kaynağına atıldık. Ey alem<br />
başkalarına ettiğin şeyler, vefasızlıktır, hiledir, aşırı nazdır. Biz, verdiğimiz şeylere<br />
karşılık ihsanlar elde ettik bütün onları, senin başına döktük. Çünkü biz savaşa girmiş,<br />
savaşa girmiş savaşta şehit olmuş erleriz derler.<br />
Sen de bu suretle bil ki pak Allah’nın yürekli ve yiğit öyle kulları vardır ki, dünya<br />
yalanının bıyığını koparırlar, otağlarını yardım burcunun ta üstüne kurarlar. Bu<br />
şehitler yine yeni baştan gazi olurlar. Bu tutsaklar yine yardım elde ederler. Sonra<br />
yine yeni baştan yokluktan baş gösterirler de anadan doğma kör değilsen gör derler.<br />
Sen de bu suretle bil ki yoklukta güneşler vardır. Burada güneş sayılan, orada süha<br />
yıldızıdır. Kardeş yoklukta varlık nasıl olur Zıt, zıddın içine nasıl girer sığışır “Ölüden<br />
diri çıkarır” hükmünü bil. Yokluk ibadet edenlerin ümididir. Ambarı boş olan ekinci,<br />
yokluk ümidi ile neşelenmez mi O yokluktan tohum bitecek, mahsul verecek diye<br />
sevinmez mi Bu işi anladıysan düşün bak. Sen de an be an yokluktan anlayış, zevk,<br />
huzur ve ihsan bulmayı beklemektesin.<br />
Bu sırrı açığa vurmaya izin yok. Yoksa (değersiz bir şehir olan) Ebhaz’ı bir Bağdat<br />
haline getirirdim. Şu halde yokluk Allah sanatının hazinesidir. Ondan anbean ihsanlar<br />
gelip durmaktadır.<br />
Allah eşsiz, örneksiz şeyler yaratıp durmaktadır. Eşsiz örneksiz şeyler yaratan da o<br />
zattır ki bir aslı, bir dayanağı olmadığı halde fer-i yaratır, izhar eder.<br />
Allah yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yokluk şeklinde izhar etti. Denizi örttü<br />
de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi. Toprak, bir minare<br />
gibi havada döne,döne yücelir. Toprak, kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar A<br />
illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile<br />
anlıyorsun.<br />
Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki. Köpüğü<br />
duygunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir de dedikodu meydanda.<br />
Bizse yok demeyi var olduğunu ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış<br />
meğer. Uykulu göz, hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki<br />
Hasılı, azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal<br />
meydana çıkmış. Bu yoku nasıl da gözümüzün önüne dikti O hakikat, gözden nasıl<br />
oldu da gizlendi Aferin ey büyüler yapan üstat! Senden çekinenlere tortulu suyu saf<br />
gösterdin!<br />
Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kar<br />
ederler. Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar,<br />
kumaşı da kaybeder. Bu alemde büyücüdür. Biz, onda ticaret ediyoruz, ondan ölçülüp<br />
biçilen ay ışığını alıyoruz. O, büyücü gibi acele,acele beş yüz arşın ay ışığı ölçer.<br />
Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldın mıydı paradan da olursun, eline kumaş da<br />
geçmez, kesen de bomboş kalır. Sana “kul eüzü” yü okumak, ey tek Allah, lütfet, beni<br />
bu üfürüklerden koru, feryat bu düğümlerden! O büyücü karılar düğümlere üfürürler.<br />
Onların şerrinden sana sığınırım ey imdada yetişen Allah, medet demek gerekir.<br />
Fakat azizim, bunu işinin, gücünün diliyle de okumalısın. Söz dili gevşektir. Zamanede<br />
sana üç yoldaş vardır. Biri vefakardır ikisi gaddar. Biri dostlarındır, öbürü malın<br />
mülkün. Üçüncüsüyse iyi işlerdir ve bu vefalıdır.<br />
Mal seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkmaz. Dost gelir, gelir ama mezar<br />
başına kadar. Ölüm günüde dost, sana hal diliyle der ki: Sana buraya kadar yoldaşım,<br />
bundan öteye gidemem. Mezarının başında bir zamancağız dururum. Fakat yaptığın<br />
işler vefakardır; onlara sarıl ki onlar; mezarın içine kadar seninle gelirler.<br />
Peygamber dedi ki: Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.<br />
Amelin, iyiyse sana ebediyen dost olur. Kötüyse mezarında yılan kesilir. Babam,<br />
doğruluk yolundaki bu amel, bu kazanç, nasıl olur da üstatsız elde edilebilir Alemde<br />
en aşağılık sanat bile hiç üstatsız elde edilebilir mi<br />
Her sanatın önü bilgidir, ondan sonra amel gelir. Bu suretle de amel, bir müddet<br />
mühletten, yahut ecelden sonra gayda verir. Ey akıl sahibi, sanata çalış, fakat o<br />
sanatı, ehil olan kerem sahibi ve temiz bir kişiden öğren. Kardeş, inciyi sedefin içinde<br />
ara, sanatı da sanat ehlinden iste.<br />
Öğütçüleri gördünüz mü insaf edin de onlardan öğrenmeye çalışın, çekinmeyin. Bir<br />
adam tabak olsa da tabaklık sanatını yaparken kirli bir hırka giyse bu hırka, onun<br />
zenginliğini ululuğunu azaltmaz ki. Demirci, demir döverken yırtık pırtık bir elbiseye<br />
bürünse halk yanında itibarı eksilmez ki.<br />
Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar. Bir şey belleyip öğrenme hususunda<br />
aşağılık bir elbiseye bürün. bilgi sahibi olmanın yolu sözledir. Sanat bellemenin yolu<br />
işle. Yokluk istiyorsan o, konuşup görüşmeyle kaimdir. Bu hususta ne dilin işe yarar<br />
ne elin. Can yokluk bilgisini bir candan beller. Bu bilgi ne defterden bellenir, ne<br />
dilden!<br />
O rumuz, yolcunun gönlünde varsa, ben de remizler bilirim derse yolcu, henüz<br />
remizleri bilmiyor demektir. Yolcunun gönlü açılır,nurlanırsa o vakit Allah, “senin<br />
göğsünü açmadık mı Seni ferahlandırmadık mı ” buyurur.<br />
Senin içini açtık göğsünü ferahlattık. Sense hala onu dışarıdan istemektesin. Süt<br />
sağılan yer, sensin de sen, başkalarının süt sağmasını bekliyorsun. Sende kıyısı<br />
bucağı olmayan bir süt kaynağı var. Sen neden tulumda süt arasın A su çeken,<br />
denize bir deliğin, bir yolun var senin. utan kuyudan su çekmeye!<br />
“Elem neşrah” ayetinde bildirildiği gibi senin göğsün şerh edilmedi mi ki Öyleyse<br />
neden sıkılır, neden yine şerh istersin ki<br />
İçinde gönlünün ferahlanmasına, şerh edilmesine bak ki “Onlar, kendilerinde olan<br />
Allah delillerini görmezler” ayetindeki kınamaya uğramayasın.<br />
Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var da sen hala şuraya buraya koşup<br />
duruyor, ekmek istiyorsun. Şaşkın mısın ne Kendi başına dolan. Neden her kapıyı<br />
dövüp durursun Yürü, gönül kapısını döv!<br />
Dizine kadar dereye girmişsimde kendinden gafilsin, şundan bundan su isteyip<br />
durursun. Önünde de sana yardım edecek su var, ardında da. Fakat kaynaklara<br />
ulaşman için önünde de set var, ardında da.<br />
Ata binmişsin, at oyluğunun altında, fakat süvari at arıyor. Bu nedir dense at, fakat<br />
nerede Diyor. Hey gidi hey! Bu altındaki at nedir dedin mi evet diyor, at ama o atı<br />
kim gördü acaba Suyun sarhoşu su da gözünün önünde. Kendisi su içinde, fakat akar<br />
sudan haberi bile yok. İnci gibi hani. İnci de deniz içinde deniz nerede Der. Sedef<br />
gibi olan hayal onun duvarı. Nerede demesi kendisine hicap olmakta, güneşin ziyasını<br />
kaplayan bir bulut kesilmede. Kendi kötü gözü, gözüne perde olmada. Ben seddimi<br />
kaldırdım demesi, kendisine set kesilmede. Aklı kulağına bağ olmada. Ey Allah<br />
şaşkını, aklını Allah’ya ver.<br />
Aklını bir çok yerlere dağıttın. Halbuki o saçma sapan uğraşman, o beyhude<br />
mırıldanman, bir tereye bile değmez. Aklının suyunu her diken, çekip durdukça akıl<br />
suyun, meyvelere nasıl ulaşabilir Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala<br />
su ver de tazelendir.<br />
Şimdi ikisi de yeşil ama sonuna bak. Bu sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve<br />
verir. Bağın suyu buna helaldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görürsün<br />
vesselam.<br />
Adalet nedir ağaçlara su vermek. Zulüm nedir dikeni sulamak. Adalet bir nimeti<br />
yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil.<br />
Zulüm nedir bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak<br />
belaya kaynak olur. Allah nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle,<br />
sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil.<br />
Dünya gamının savaşını bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, canına az tattır.<br />
Yük dengini İsa’nın başına koymuş da; tekme atan, yuvarlanıp kalgıyan eşeği çayıra<br />
salıveriyor. Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değildir.<br />
Gönülsen yürü, nazlan, horluk çekme. Bedensen şeker yeme, zehir tat!<br />
Zehir bedene faydalıdır, şeker zararlı. Bedenin yardım görmemesi daha iyidir.<br />
Cehennem odunu bedendir, onu azalt, bir odun daha biterse hemen kes! Yoksa iki<br />
alemde de Ebuleheb’in karısı gibi odun hamalı olursun, odun hamalı.<br />
Sidre dalını odundan farket, ikisi de yeşil görünür yiğidim ama bir değildir. O dalın aslı<br />
yedinci kat göktü. Bu dalın aslı ise ateştir, dumandır.<br />
Duyguya göre ikisi de birbirine benzer. Çünkü göz ve duygunun mezhebi, yanlış<br />
görmedir. Bu, can gözüne görünür, gönle varmak için yorul çabala. Ayağın yoksa<br />
yuvarlan da nihayet her azı, her çoğu gör.<br />
Zeliha, her taraftan kapıları kapadı ama Yusuf’ta hiçbir hareket görünmedi. Kilit ve<br />
kapı tekrar açıldı, yol göründü. Çünkü Yusuf, Allahsına dayanmıştı, her yana dönüp<br />
dolaşmaktaydı.<br />
Alemde bir yarık görünmemede ama Yusuf gibi hayran bir halde her yana koşup<br />
gelmek gerek. Ki kilit açılsın, kapı görünsün, mekansızlık size yer olsun. Ey sınanan<br />
kişi, aleme geldin ama geldiğin yolu hiç görmüyor musun Sen bir yerden, bir yurttan<br />
geldin. Geldiğin yolu bilmiyor musun, hayır, değil mi<br />
Mademki bilmiyorsun, yol yok deme. Bu yolsuz yoldan bize gitmek görünür. Rüyada<br />
neşeli bir halde sağa, sola gitmektesin. O meydanın yolu nerede biliyor musun Sen<br />
gözünü kapa, kendini teslim et de kendini o eski şehirde göresin.<br />
Fakat gözünü nasıl kapatabilirsin ki yüzlerce mahmur göz, senin gözünü kapatmadan<br />
seni senden almada. Sen bir müşterinin aşkı ile gözünü dört açmışsın, ulu olma, baş<br />
olma ümidine kapılmışsın. Uyusan bile rüyada o müşteriyi görmedesin. Kötü baykuş,<br />
rüyada yıkık yerden başka bir şey görebilir mi<br />
Kıvrıla büküle her an müşteriyi aramadasın. Fakat neyin var ki satacaksın Hiçbir<br />
şeyin yok, hiçbir şeyin. Gönlünde bir ekmek, bir kuşluk kahvaltısı olsaydı alıcılara<br />
aldırmazdın bile.<br />
Birisi ben peygamberim bütün peygamberlerden üstünüm diyordu. Boynunu bağlayıp<br />
padişaha götürdüler, dediler ki: Bu, ben Allah elçisiyim demekte. Halk, bu ne hiledir,<br />
bu ne saçma ve kötü şey diye karınca ve çekirge gibi başına üşüşmüş. Eğer bu, yokluk<br />
aleminden elçi olarak gelmişse diyorlar, biz hep peygamberiz hep yüceyiz. Biz de<br />
oradan garip olarak geldik, neden bu peygamberlik, sana mahsus olsun<br />
Siz de uyuyan bir çocuk gibi yoldan, duraktan habersiz bir halde gelmediniz mi<br />
Duraklarda uykuda ve sarhoş olarak geçtiniz. Yoldan, yukarıdan, aşağıdan bir<br />
haberiniz bile yoktu. Bizse hoş bir halde beş duygu ve altı cihet aleminin ötesinden ta<br />
beş duygu ve altı cihet alemine kadar uyanık olarak yürüdük.<br />
Kılavuzlarımız haberdardı yol biliyorlardı. Onun için durakların aslını temelini gördük.<br />
Peygamberlik davasına kalkışsan hakkında padişaha, ona işkence ettir de bir daha bu<br />
çeşit söz söylemesin dediler. Padişah, onu pek bitkin pek zayıf gördü. Bir sille vurulsa<br />
ölüverecekti. Artık onu dövmenin ona işkence etmenin imkanı mı vardı Bedeni adeta<br />
cama dönmüştü. Padişah, ona güzellikle neden bu serkeşlik davasına giriştin Diye<br />
sorayım, burada sertlik iş görmez tatlı dil, yılanı bile ininden çıkarır dedi.<br />
Halkı onun başından dağıttı. Padişah iyi bir adamdı zikri, virdi de iyilikti. Onu bir yere<br />
oturttu, yerini yurdunu sordu. Neyle geçinirsin nereye sığınırsın dedi.<br />
Adam dedi ki: Darüsselam’danım, oradan yola çıktım, bu melamet yurduna düştüm.<br />
Ne bir evim var, ne benimle düşüp kalkan. Hiç ayın yerde evi olur mu Padişah latife<br />
ederek dedi ki: Ne yedin kuşluk övünü olarak neyin var İştahın var mı Sabahleyin<br />
ne yedin ki böyle sarhoş bir hale gelmiş, atıp tutuyor, esip savuruyorsun<br />
Adam, kuru, yaş, ekmeğin olsaydı peygamberlik davasına kalkışır mıydım hiç Bu<br />
kalabalığa peygamberlik etmek, dağda kalp aramaya benzer. Hiç kimse dağdan,<br />
taştan akıl ve gönül aramaz, anlayış ve müşkül şeyleri belleyiş ferasetini istemez. Sen<br />
ne dersen dağ da sana hemen onu söyler, alaycılar gibi seninle alay eder.<br />
Bu kavim nerede, bu kavime haber vermek nerede Cansız bir şeyden kim can ister<br />
Sen, bir kadından, yahut paradan haber, verirsen hepsi malını, senin önüne kor. Filan<br />
yerde seni bir güzel oğlan çağırıyor, sana aşık olmuş dersen bunu anlar. Fakat<br />
Allah’dan bal gibi haber verir, ey ahdına bütün kul, Allah’ya gel dersen, bu ölü<br />
alemden vazgeç de azık ve kar alemine git. Madem ki baki olmak imkanı var, fani<br />
olma diye öğütte bulunursan, senin kanına kastederler. Fakat bu, din ve hüner<br />
taassubundan değildir.<br />
Hatta mala mülke sarılmaları yüzünden bu sözleri duymak, onlara acı gelir. Eşeğin<br />
yarasına bir bez bağlasan da o bez, yaraya yapışsa, sonra onu çekip çıkarmak istesen<br />
eşek derhal, acıdan çifte atmaya kalkışır. Ne mutlu o adama ki böyle bir işe girişmedi.<br />
Hele eşeğin elli tane yarası olsa, her yarasının başında, yaraya yapışmış bir bez<br />
bulunsa artık var sen kıyas et!<br />
Mal mülk bez gibidir, bu hırs ise yara. Kimin hırsı fazla ise yarası fazladır. Baykuşun<br />
malı mülkü ancak yıkık yerdir. O, Tabes ve Bağdat şehirlerinin vasıflarını dinlemez<br />
bile.<br />
Padişah kuşu yoldan geldi mi bu baykuşlara, padişahtan yüzlerce haber getirir.<br />
Saltanat merkezini oradaki bağları bahçeleri, dereleri anlatır. Anlatır ama ona<br />
yüzlerce düşmen vah vah eder.<br />
Doğan kuşu eski masallar anlatmada, saçma sapan söylenip durmada. Halbuki asıl<br />
eskimiş ebedi olarak çürümüş olanlar, onlardır. Yoksa o nefes eskiyi yenileştirir. Eski<br />
ölülere can verir, akıl tacını giydirir, iman nuru bağışlar. Ruh bağışlayan güzelden<br />
nurunu esirgeme. O seni kır atın üstüne bindirir.<br />
Taçlar veren o başı yüce erden başını çekme. O, gönlünün ayağındaki yüzlerce<br />
düğümü çözer. Fakat kime söyleyeyim Bütün köy içinde nerede bir diri Abıhayatın<br />
bulunduğu tarafa koşan kim Sen bir horluk görür görmez aşktan kaçmadasın. Bir<br />
addan başka aşktan ne biliyorsun ki<br />
Aşkın yüzlerce nazı, edası, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir. Aşk vefakar<br />
olduğu için vefakar olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile. İnsan bir ağaca<br />
benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine”, sağlamlaşmasına çalışmak<br />
gerek.<br />
Bozuk düzen ahit, çürümüş köktür. Kökü çürümüş ağaç meyve vermez. Ağacın dalları,<br />
yaprakları yeşil bile olsa kök çürümüş, kurumuşsa faydası yok.<br />
Fakat kökü sağlam da yeşil yaprakları yoksa nihayet günün birinde yüzlerce yaprak el<br />
sallar. İlminle gururlanma da ahdini bütünlemeye bak. Çünkü bilgi kabuğa benzer,<br />
ahitse onun içindir.<br />
Vefakarların faydalandığını gördün mü sen, Şeytan gibi haset edersin. Mizaç ve tabiatı<br />
bozuk ve hasta olan kişi, kimsenin iyi olmamasını ister. Şeytan gibi hasetçi değilsen<br />
dava kapısını bırak da vefa tapısına gel. Madem ki vefan yok, bari söylenme. Çünkü<br />
sözün çoğu, bizlik benlik davasıdır.<br />
Bu söz, gönlü geliştiren bir sözdür. Susmakla insan yüzlerce gelişmeye nail olur.<br />
İçteki şey, dile geldi mi iç, harç olur gider. Çok harç etme de o güzelim iç kalsın. Az<br />
söyleyen adam da derin bir düşünce vardır. Söyleme kabuğu arttı mı iç yok olur.<br />
Kabuk kalın olursa iç küçülür, zayıflar. İç kemale geldi, güzelleşti, büyüyüp oldu mu<br />
kabuk incelir. Hamlıktan kurtulup yetişen olan cevize, bademe ve fıstığa, şu üç<br />
meyveye bir bak. Kim isyan ederse Şeytan olur, iyilerin devletine haset eder. Allah<br />
ahdine vefa edersen Allah da kereminden senin ahdini korur. Sense Allah’ya vefa<br />
etmekten gözünü yummuşsun. “Beni anın da sizi anayım” ayetini duymadın mı ki<br />
“Ahdıma vefa edin” ahdına kulak ver de sevgiliden “Ahdınıza vefa edeyim” vaidi<br />
gelsin. Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir yere kuru tohum<br />
ekmek gibi. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.<br />
Bu ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana lazım diye bir<br />
işarette bulunmaktan ibarettir. Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu<br />
nimetten yine bize ihsan et demektir.<br />
Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker. Tohumun yoksa<br />
Allah, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki görenler, ne hoş çalışmış da ne<br />
güzel fidana sahip olmuş derler. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu<br />
dert yüzünden sanat sahibi Allah, o kuru hurma ağacını yeşertti.<br />
Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Allah bu yüzden o istemeden onun yüzlerce<br />
muradını vefa etti. Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır.<br />
Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile onlara kul, köle<br />
kesilmiştir.<br />
Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir Allah ikramıdır.<br />
Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne akla, hayale gelir, ne de<br />
söze sığar. Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram<br />
ve ihsandır.<br />
Ey gıda, temkin ve sebat ihsan eden Allah, halkı bu sebatsızlıktan kurtar. Sabit olmak<br />
lazım olan iş de bu iki büklüm olmuş nefse yardım et, onu doğrult. Sen onlara sabır<br />
ver, sen onların terazilerinin iyilik kefelerini ağırlaştır, sen onları suret düzenlerinin<br />
hilesinden kurtar.<br />
Ey kerem sahibi, sen onları hasetten geri çek de haset yüzünden taşlanmış Şeytan<br />
olmasınlar. Halk geçici mal ve beden uğruna hasetten yanıp duruyor. Padişahlara<br />
baksana. Haset yüzünden ordu çekip akrabalarını öldürüyorlar. Pislikle dolu düzenbaz<br />
aşılar, birbirlerinin kanına, canına kastediyorlar.<br />
Vise’nin, Ramin’in, Husrev’in, Şirin’in hikayelerini oku, o ahmakların haset yüzünden<br />
neler yaptıklarını gör. Aşık da yok oldu, maşuk da. Zaten onlar da bir şey değillerdi,<br />
aşk ve hevesleri de. O temiz Allah’dır ki yoku yoka aşık eder, yoklukları birbirine<br />
vurur, işler çıkarır. Gönlü perişan aşığın gönlünde hasetler baş gösterir. Var olan,<br />
yoku bu çeşit güçlüklere sokar, böyle mecbur eder.<br />
Herkesten ziyade merhametli, esirgeyici olan şu kadınlar yok mu Öyle olduğu halde<br />
iki ortak hasetten birbirini yer. Taş yürekli erkekleri düşün, artık haset yüzünden<br />
onlar da ne hale düşerler, bir kıyas et. Şeriat, latif afsun okumasaydı herkes,<br />
düşmanının bedenini yırtar, paramparça ederdi. Şeriat şerri def etmek için bir rey<br />
kullanır, Şeytanı delil şişesi içine hapseder. Boşboğaz Şeytanı, tanıkla, yeminle, aht’e<br />
yemininden dönmesinden ilzam ederde Şeytan bu suretle şişeye girer.<br />
Şeriat iki zıttı hoşnut eden bir teraziye benzer. Alayla doğruyu bir araya getirir. Şeriat,<br />
bil ki kileye teraziye benzer. Onun sebebi ile iki düşman da savaştan kinden kurtulur.<br />
Terazi olmasa o düşman, ziyan ettiğini, hileye uğradığını vehim etmeden nasıl<br />
kurtulurdu Şu halde şu vefasız pis dünyada ne varsa hep hasettir, hep düşmandır,<br />
hep cefadır. Dünya böyle olunca artık devlet ve ikbale erişme hususunda cinler ve<br />
insanlar, nasıl hasede düşerler, düşün!<br />
Zaten o şeytanlar, eski hasetçilerdir. Bir an bile yol kesmeden vazgeçmezler. İsyan<br />
tohumunu eken Ademoğulluları da haset yüzünden şeytan olmuşlardır. Kuran’ı oku da<br />
bak. İnsan şeytanları da, Allah’nın çarpmasıyla Şeytan cinsinden olmuşlardır. Şeytan<br />
birisini kandırma da aciz oldu mu bu çeşit insanlardan yardım ister. Siz dostsunuz,<br />
bize dostlukta bulunan, bizdensiniz, bizim tarafımızı tutun derler.<br />
Alemde birisinin yolunu kestiler, birini azdırıp yoldan çıkardılar mı iki cinsten olan<br />
şeytanlar da sevinirler. Birisi imanla can verdi, dinde mertebesi yüceldi mi iki bölük de<br />
feryada, ağlayıp bağırmaya koyulur.<br />
Bir edep sahibi birisine akıl verdi, onu doğru yola getirdi mi iki bölük de dişlerini<br />
çiğnemeye hayıflanmaya başlarlar.<br />
Padişah söyle bakalım bari, vahiy nedir, yahut da peygamber olan, ne elde eder Diye<br />
sordu. Adam dedi ki: Ne vardır ki peygamber, onu elde etmesin, yahut ne devlet<br />
kalmıştır ki peygamber ona ulaşmış bulunmasın Tutalım ki bu peygambere gelen<br />
vahiy, Allah sırlarının hazinesi değil, bal arısının gönlüne gelen vahiyden de aşağı<br />
değil ya.<br />
“Allah bal arısına vahiy etti” ayetine gelince onun vahiy evi tatlılarla doldu. O yüce ve<br />
ulu Allah’nın vahiy nuru ile alemi mum ve balla doldurdu. Bense insanım, hakkımda<br />
“Biz onu ululadık” dendi. İnsan yücelere gitmede. Artık insana olan vahiy nasıl olur da<br />
arıya gelen vahiyden aşağı olur<br />
Sen “Biz sana kevseri – çokluğu, tükenmez soy sopu verdik” ayetini okumadın mı<br />
Okuduysan neden böyle kupkuru ve susuz kaldın öyleyse Yoksa Firavun musun ki<br />
kevser, sana Nil gibi kan oluyor, pisleniyor a illetli adam.<br />
Tövbe et. Düşmanlardan vazgeç. Onun testisinde kevser suyu yoktur. Kimi, kevserden<br />
benzi kızarmış görürsen onun la düş kalk, onun huyuyla huylan. Çünkü o, Muhammed<br />
huyuyla huylanmıştır. Böyle yap da “Allah için sever” lerden sayıl. Çünkü Ahmet’in<br />
ağacında biten elma ondadır.<br />
Kimi, kevser içmemiş dudağı kuru görürsen onu ölüm ve sıtma gibi düşman say.<br />
Baban anan bile olsa o, hakikatte senin kanını içen bir düşmandır. Bunu, Allah<br />
Halil’den öğren. O, önce babasından bizar oldu. Böyle ol da Allah tapısında “Allah için<br />
sevmez düşmanlık eder” ler arasına katıl, aşk gayreti de seni kınamasın.<br />
Sen, “La ilahe illahlah – Allah’dan başka yoktur tapacak” sözünü okumadıkça bu yolun<br />
izini bulamazsın.<br />
Bu aşık sevgilisinin huzurunda yaptığı işleri bir bir sayıyor, diyordu ki: Senin için<br />
şunları yaptım, bunları ettim. Şu savaş meydanında oklara nişan oldum. Mal gitti<br />
kuvvet gitti, namus gitti. Aşkından nice muratsızlıklara uğradım. Hiçbir sabah, beni<br />
uyur, yahut güler bir halde görmedi. Hiçbir akşam, beni düzgün bir halde bulmadı. Acı<br />
ve tortulu neler içmişse etraflıca ve bir bir saymaktaydı.<br />
Sevgilisine minnet olsun diye değil de aşkına yüzlerce tanık olmak üzere bunları sayıp<br />
döküyordu. Aklı olanlara bir işaret yeter. Aşıkların sevgiliye karşı duydukları susuzluk,<br />
ne vakti gider, biter ki, usanmadan sözünü tekrarlar durur. Hiç balık bir işaretle duru<br />
suya kanar mı Bir söz bile söylemedim diye şikayet ederek o eski derde ait yüzlerce<br />
söz söylüyordu.<br />
Onda bir ateş vardı fakat neydi, bilmiyordu. Yalnız mum gibi, onun hararetiyle ağlayıp<br />
duruyordu.<br />
Sevgili dedi ki: Doğru bütün bunları yaptın ama kulağını iyi aç ve dinle, aşkın ve<br />
sevginin aslının aslı olan bir şey var ki onu yapmadın. Bu yaptıklarının hepsi feridir.<br />
Aşık söyle dedi, o asıl nedir Sevgili dedi ki: Ölmek ve yok olmaktır.<br />
Hepsini yaptın fakat ölmedin hala dirisin. Canınla oynayan aşıksan hemen öl. Aşık o<br />
anda uzanıp can verdi. Gül gibi başı ile oynadı, gülerek sevinçli bir halde ölüp gitti. O<br />
gülüş onda ebedi olarak kaldı, arif kişinin zahmete uğrayan canı, aklı gibi.<br />
Ayın nuru her iyiye kötüye vursa bile hiç kirlenir mi O yine tamamı ile tertemiz aya<br />
dönüp gelir, akıl ve can nurunun Allah’a dönüp ulaşması gibi. Işığı yoldaki pisliklere<br />
vursa bile ayın nuru daima temizdir.<br />
O yoldaki pisliklerden, o bulaşıklardan nur, pislenmez. Güneşin nuru “Geri dön”<br />
emrini duymuş, acele aslına dönmüştür. Ne külhanlarda pislenmiştir, ne gül<br />
bahçelerinin kokusunu almıştır. Göz nuru ve nur görmüş zat, aslına dönmüştür;<br />
sevdası ovalarda, çöllerde kalmıştır.<br />
ALLAH’A GÖZYAŞI<br />
Birisi, müftüden gizlice sordu: Bir adam namazda feryat ederek ağlarsa, acaba namazı<br />
bozulur mu, bozulmaz mı, namaz da ağlamak caiz midir<br />
Müftü dedi ki: Gözyaşı denilen o yaş niçin aktı O, ne gördü, neden ağladı Önce buna<br />
dikkat etmek gerek. Acaba gizlice ne gördü de o gözyaşı çeşmesi aktı Eğer yalvarıp<br />
yakaran kişi, o alemi gördüyse ağlayışı ile namazı daha makbul bir hale gelir. Yok, o<br />
ağlayış, o yaş, beden zahmetindense ip de kırıldı iğne de.<br />
Bir mürit pirinin huzuruna vardı. Pir, hay hayla ağlıyordu. Mürit şeyhi ağlıyor görünce<br />
o da ağlamaya koyuldu, gözünden yaşlar akmaya başladı.<br />
Kulağı duyan bir dost bir dosta latife etti mi bir kere güler, sağır iki kere. Birinci<br />
gülüşü halkı güler görerek taklitle gülmektir. Onlar gibi o da güler, güler ama öbür<br />
gülenlerin halinden haberi yoktur. Neden güldünüz diye sorar, anlayınca ikinci defa<br />
gülmeye başlar. Mukallit de kendisindeki neşeyle aynen sağıra benzer.<br />
Şeyhin ışığı vurur, meşrebi akseder, müritlere bir neşe feyzidir gelir. Fakat bu feyiz<br />
müritlerden değildir, şeyhtendir. Bu hal, suda duran sepete, cama vuran ışığa benzer.<br />
Bu hali, kendilerinden bilirlerse noksanlıktır.<br />
Irmaktan çıkarıldı mı o inatçı, ondaki suyun, dereden olduğunu anlar bilir. Cam da, ay<br />
batınca o ışığın, aydın aydan olduğunu anlar.<br />
“Kalk” emri, gözünü açtı mı seher gibi ikinci defa güler. Bu sefer o taklit alemindeki<br />
gülüşüne güleceği gelir, tatlı tatlı güler.<br />
Der ki: Bunca uzun ve uzak yollardan geldim. Hakikat, hep bu hakikatmış, sırlar; hep<br />
bu sırlar. Ben o vadide kendimden uzak olarak neşeleniyor, körlüğümden,<br />
hamlığımdan, ne hayaller kuruyordum, halbuki ne umuyordum ne çıktı Ters<br />
anlayışım, meğer bana ters ve yanlış suretler gösteriyormuş.<br />
Yolda emekleyen çocukta erlerin düşüncesi nerede Nerede onun hayali Nerede<br />
dosdoğru hakikat Çocukların düşünceleri ya dadıdır, ya süt. Ya kuru üzümdür,<br />
cevizdir yahut da bağırıp ağlama. O mukallit de illetli bir çocuğa benzer. İnce<br />
bahislere girişir, deliller getirir ama aldırma. Delil bulmada ki, müşkül işleri<br />
halletmedeki o derinleşme, onu basiretten alır. Sırrının sürmesi olan hakikati<br />
bırakmıştır da müşkül şeyleri söylemeye girişmiştir.<br />
Ey mukallit, Buhara’dan dön de horluğa doğru yürü, ancak bu suretle aslan bir er<br />
olabilirsin. Nihayette kendi içinde başka bir Buhara görürsün ki saflar yaran erler bile<br />
onun meclisinde kendilerinden geçmiş, bir şey anlamaz bir hale girmişlerdir.<br />
Çavuş, gerçi yeryüzünde pek çevik pek çabuk gider. Gider ama denize varınca damarı<br />
kopar. O, ancak karada “Onları yüklendik” sırrına mazhardır. Asıl adam, yükleri<br />
denizde yüklenendir. Koş ey vehme, surete kapılmış adam, padişahında bir çok ihsan<br />
ve lütufları vardır.<br />
O saf ve bön mürit de, o azize uydu da taklitle ağlamaya koyuldu. O mukallit de sağır<br />
adam gibi ağlayanı gördü, sebebinden haberi olmaksızın ağlamaya başladı. Bir hayli<br />
ağlayıp, tapı kılarak dışarı çıkınca başka bir hararetli ve has mürit, ardına düşüp ona<br />
yetişti.<br />
Dedi ki: Ey bulut gibi habersiz ağlayan, bakışı ile adamı adam eden şeyhin ağlamasına<br />
uyup hiçbir şeyden haberi olmaksızın ağlamaya koyulan! Ey vefalı mürit, Allah hakkı<br />
için, Allah hakkı için kendine gel. Gerçi taklitten de faydalanırsın ama, o padişahı<br />
ağlıyor gördüm de ben de onun gibi ağladım demek şartı ile. Çünkü bu söz<br />
münkirliktir. Bilgisizlik taklit ve zan ile dolu olan ağlayış, o inanılan kişinin ağlayışına<br />
benzemez. Sen bu ağlayışı o ağlayışa kıyas etme. Bu ağlayıştan o ağlayışa uzun bir<br />
yol var.<br />
O ağlayış, tam otuz yıl savaştan sonra elde edilir. Akıl, o makama yaramaz. Akılla o<br />
makam arasında yüz konak var. Akıl, o durağı bilemez bilir sanma. Onun ağlayışı, ne<br />
gamdandır, ne ferahtan. Güzelliğin ta kendisi olan ağlayışı ruh bilir. Onun ağlayışı da<br />
o yandandır, gülüşü de. Aklın vehmettiği şeylerden dışarıdır o. Onun gözyaşı, gözüne<br />
benzer. Görmeyen göz nasıl olur da gören göze benzer. Onun gördüğünü ellemeye<br />
imkan yoktur, ne akıl kıyası ile bilinir, ne duygu yolu ile!<br />
Gece, ta uzaktan nuru gördü mü kaçar. Şu halde gece karanlığı, nurun halini nasıl<br />
bilir Sinek, rüzgardan kaçar. Artık nasıl olur da rüzgarların zevkini tadabilir Önü<br />
olmayan geldi mi sonradan olan, abes olur. Şu halde önü olmayan, sonradan olanı<br />
nereden bilecek<br />
Önü olmayan sonradan olan şeye aksetti mi onu hayran eder. Onu yok etti mi de<br />
kendi rengine boyar. Dilersen yüzlerce benzerini bulabilirsin. Fakat benim için lüzum<br />
yok o yoksul: Bu “Elif lâm mim ve Hâ mim” bu harfler tıpkı Musa’nın asasına benzer.<br />
Harfler de görünüşte bu harflere benzerler. Fakat bunların vasıflarından değillerdir.<br />
Sınama sözünden eline bir sopa alan kişinin sopası, bir iş başarma da hiç Musa’nın<br />
sopasına döner mi Bu nefes, İsa’nın nefesidir, öyle her yelden, her üfürükten<br />
meydana gelme nefes değil ki ferahtan, yahut gamdan meydana gelsin.<br />
Babacığım, bu “Elif lâm mim ve Hâ mim” insanların sahibi Allah’dan gelmiştir. Her elif<br />
lâm buna nereden benzeyecek Canın varsa bunlara o gözle bakma. Gerçi harflerden<br />
meydana gelmiştir, hatta halkın harflerden meydana gelen sözlerine de benzer.<br />
Muhammet de etten deriden meydana gelmiştir, bu hususta her beden, onun<br />
cinsindendir. Eti vardır, derisi vardır, kemiği vardır. Fakat hiç bu bedenlere benzer mi<br />
O terkip de öyle mucizeler meydana geldi ki bütün terkipler mat oldular.<br />
Kuran’daki “Hâ mim” terkibi de böyledir. Pek yücedir o,öbür terkiplerse pek aşağıda.<br />
Çünkü bu terkipten hayat meydana gelir, aciz halinde sür üfürülmüş gibi her şey<br />
dirilir.<br />
“Hâ mim” Allah lütfu ile Musa’nın asası gibi ejderha olur, denizler yarar. Görünüşü<br />
başka sözlerin, terkiplerin görünüşüne benzer ama değirmi ekmek, ay değirmisinden<br />
çok uzaktır. Onun ağlayışı da kendinden değildir, gülüşü de, sözü de. Bütün bunlar,<br />
ancak Allah’nın huyudur. Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler,<br />
onlardan adam akıllı gizli kalmıştır.<br />
Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, itirazları yüzünden de o ince<br />
şey fevt olup gitmiştir.<br />
ŞEHVETİN SONU<br />
Bir halayık şehvetin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine<br />
alıştırmıştı. O eşek, kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı<br />
öğrenmişti. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye<br />
kabağı, eşeğin aletine takardı. Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi<br />
yapmaktaydı. Çünkü, eşeğin aleti tamamı ile girse rahmi de parçalanırdı, damarları<br />
da.<br />
Eşek boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibi olan kadın da neden bu eşek böyle<br />
zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu. Fakat işin ne olduğunu<br />
anlamakta acizdi. Nalbantlara illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de,<br />
onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi. Kadın bu işin<br />
aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline dikkat etmekte, neden<br />
böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı.<br />
İnsanın adamakıllı çalışmaya kul olması gerekir. Çünkü her şeyi iyice arayan nihayet<br />
bulur. Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün O halayık eşeğin altına<br />
yatmıyor mu Bunu kapının yarığından gördü bu hale pek şaştı. Eşek erkekler<br />
kadınlara nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini<br />
becermekteydi.<br />
Kadın hasede düştü. Dedi ki, bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş Bu işin bana<br />
olması lazım ben işe daha ehlim. Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış,<br />
mum da yanmış. Görmezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. A kız ne vakte dek ahırı<br />
süpürüp duracaksın dedi. Bu sözü işi gizlemek için söylüyor, ben geldim kapıyı aç<br />
diyordu.<br />
Sustu halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık bütün<br />
fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı. Yüzünü ekşitip gözlerini yaşartarak dudaklarını<br />
oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu. Eline sapı yıpranmış bir süpürge<br />
aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü. Elinde süpürge kapıyı açınca<br />
kadın, dudak altından seni usta seni, dedi.<br />
Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi. Fakat yemeden içmeden kesilmiş eşeğin<br />
hali ne İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada. Gözleri kapıda seni<br />
beklemede. Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululadı,<br />
Dedi ki: Tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle. Şunu söyle, böyle<br />
yap, şöyle et. Neyse ben kadınların masallarını kısa kesiyorum. Maksat neyse sen<br />
onun özünü al. O işi görmezlikten gelen kadın onu yola vurunca, zaten şehvetten<br />
sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi.<br />
Yalnız kaldım, bağıra, bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin gah tam, gah yarım<br />
yamalak yakınlaşmalarından kurtuldum. Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle<br />
neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale düştü. Hatta ne keçisi O<br />
yakınlaşma kadını keçi haline getirdi. Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale<br />
sokmaya şaşılmaz ki!<br />
Şehvet isteği, gönlü sağır ve kör yaptı mı eşeği bile Yusuf gibi nurdan meydana gelmiş<br />
bir ateş parçası gösterir. Nice ateşten sarhoş olmuşlar vardır ki ateş ararlar,<br />
kendilerini de mutlak nur sanırlar.<br />
Yalnız Allah kulu böyle değildir. yahut da Allah birisini çeker çevirir de yola getirir,<br />
yaprağı döndürür bu da başka! Böyle olan o ateş hayali bilir, o hayalin yolda eğreti<br />
olduğunu anlar. Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri<br />
yoktur. Şehvet yüz binlerce iyi adı kötüye çıkarmıştır. Yüz binlerce akıllı, fikirli adamı<br />
şaşkın bir hale getirmiştir. Bir eşeği bile Mısır Yusuf’u gibi güzel gösterdikten sonra o<br />
çıfıt bir Yusuf’u nasıl gösterir Pisliği afsunu ile sana bal göstermede, iş inada bindi mi<br />
balı nasıl gösterir Bir düşün artık. Şehvet yemeden olur, az ye. Yahut bir kadın<br />
nikahla da kötülükten kaç. Yedin içtin mi şehvet, seni harama çeker. Ele gireni elbet<br />
harcamak gerekir.<br />
Şu halde nikah Lâhavle okumaya benzer. Oku, yani bir kadın nikahla da şehvet, seni<br />
belaya düşürmesin. Madem ki, yemeye içmeye hırsın var, çabuk bir kadın al evlen.<br />
Yoksa bil ki kedi gelir yağlı kuyruğu kapar. Sıçrayan eşeğin sırtına taş yükü vur, o<br />
kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle.<br />
Ateşin ne yaptığını bilemezsin, savul oradan. Bu çeşit bilginle ateşin çevresinde dönüp<br />
dolaşma. Ateşe çömleği koyup çorba pişirmeyi bilmiyorsan bil ki ne çömlek kalır, ne<br />
çorba. Su hazır olmalı, ahçılığı da bilmelisin ki o tenceredeki çorba, dökülmeden,<br />
bozulmadan pişsin. Demircilik sanatını bilmiyorsan demirci ocağından geçerken<br />
sakalını bıyığını yakarsın.<br />
Kadın kapıyı kapadı, sevine, sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği<br />
çeke, çeke ahırın ortasına getirdi. O erkek eşeğin altına yattı. O kahpe de muradına<br />
ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı. Eşek ayağını kaldırıp aletini<br />
daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü. Alışmış eşek kadına abandı,<br />
aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi.<br />
Eşeğin aletinin hızından ciğeri parçalandı, damarları koptu birbirinden ayrıldı. Soluk<br />
bile alamadan derhal can verdi. Seki bir yana düştü o bir yana. Ahırın içi kanla doldu,<br />
kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı.<br />
Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı babacığım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit<br />
olmuş insan gördün mü<br />
Kuran’dan rezillikle azap edilmeyi duyda böyle kepazelikle can verme. Bil ki bu<br />
hayvan nefis bir erkek eşektir. Onun altına düşmekse ondan daha kötü ve ayıp bir<br />
şeydir. Nefis yolunda benlikle ölürsen bil ki hakikatte sen de o kadın gibisin. Allah,<br />
nefsimize eşek sureti vermiştir. Çünkü suretler, huylara uygundur. Kıyamette sırların<br />
açığa çıkması budur. Allah hakkı için eşeğe benzeyen nefisten kaç. Allah, kafirleri<br />
ateşle korkutmuştur. Onlar da ateşe utançtan hayırlıdır demişlerdir. Allah hayır<br />
demiştir, o ateş, utançların aslıdır. Bu kadını öldüren şu ateş gibi. Hırsından doyacak<br />
kadar yemek yemedi, daha fazla yemek istedi. Kötü ölüm lokması boğazına durdu.<br />
A haris adam doyacak kadar ye, hatta yemeğin helva ve palüze bile olsa. Allah,<br />
teraziye dil verdi. Aklını başına devşir de Kuran’dan Rahman suresini oku. Kendine gel<br />
de hırsından teraziyi bırakma. Hırs ve tamah seni azdıran bir düşmandır.<br />
Hırs, hepsini ister fakat bütün lezzetlerden mahrum olur. A turp oğlu turp hırsa<br />
tapma. O halayıkcağız hem gidiyor, hem de ah diyordu; a kadın sen ustayı yola saldın.<br />
Ustasız iş yapmak istedin. Bilgisizlikle canınla oynamaya kalkıştın. Benden bir bilgidir<br />
çaldın, çaldın ama tuzağın ahvalini sormaya arlandın. Kuş, hem harmanından tane<br />
toplamalıydı, hem de boynuna ip dolamamalıydı.<br />
Taneyi az ye bu kadar pis boğaz olma. “Yiyin” emrini okudunsa “İsraf etmeyin”<br />
emrini de oku. Bu suretle tane yemekle beraber tuzağa da düşme. Bilgi ve kanaat<br />
ancak bunu icap ettirir. Akıllı kişi dünyanın gamını yemez, nimetini yer. Bilgisizlerse<br />
nedamet içinde mahrum kalırlar. Boğazlarına tuzağın ipi dolaştı mı tane yemek,<br />
hepsine haram olur. Kuş, tuzaktaki taneyi nasıl yer Yemeye kalkışırsa tuzaktaki tane<br />
zehre döner.<br />
Tuzaktaki taneyi gafil kuş yer, halkın bu dünya tuzağındaki nimetleri yemesi gibi.<br />
Akıllı ve işten haberi olan kuşlar, kendilerini taneden adamakıllı çekerler. Çünkü,<br />
tuzağın içindeki taneler zehirlidir. Kördür o kuş ki tuzaktan tane diler. Tuzak sahibi,<br />
aptalların başını keser. Güzel ve narin olanlarıysa meclislere çeker götürür.<br />
Çünkü aptalların ancak etleri işe yarar. Güzel ve zariflerinse güzel sesleri işe yarar.<br />
Hasılı halayıkcağız kapının yarığından, hanımının eşeğin altında can verdiğini<br />
görünce, dedi ki: A ahmak kadın, bu iş nedir sana ustan bir şey gösterdi ise, yalnız<br />
görünüşe kapıldın. Halbuki iç yüzü senden gizliydi. Usta olmadan dükkan açtın.<br />
Bal gibi, pâlüze gibi olan o aleti gördün, âlâ. Fakat a haris neden kabağı görmedin<br />
Yoksa eşeğin aşkına o kadar mı dalmıştın ki gözüne kabak görünmedi Ustadan<br />
sanatın dış yüzünü gördün sevine, sevine ustalığa kalkıştın. Nice riyacı ve işten haberi<br />
olmayan ahmak kişiler vardır ki erlerin yolundan göre,göre ancak sof kumaş<br />
görmüştür.<br />
Nice boş boğazlar vardır ki azıcık bir hüner elde etmişler, padişahlardan laftan başka<br />
bir şey öğrenmemişlerdir. Her biri Musa’yım diye eline bir sopa almış, her bir, İsa’yım<br />
diye ahmaklara üfürmeye kalkmıştır.<br />
Bir gün doğruların doğruluğu, senden mehenk taşını isteyecektir. Eyvah o günden!<br />
Artık geri kalanını ustaya sor. Bu harislerin hepsi de kördür dilsizdir. Hepsini aradın,<br />
elde etmek istedin, fakat herkesten geri kaldın. Bu ahmak sürü, kurtlara av olmuştur.<br />
Bir suret gördün, onun sözünü söylemeye başlayıverdin ha; dudu kuşları gibi kendi<br />
sözünden haberin bile yok.<br />
Dudu kuşu, önünde bir ayna, ayna içinde de kendi aksini görür. Aynanın ardında usta<br />
gizlenmiştir; güzel dille edeplice söz söyler. Duducuk, bu söz söyleyeni ayna içinde<br />
gördüğü dudu sanır. Bu suretle o koca kurdun hilesinden haberi olmaz, güya kendi<br />
cinsinden olan bu dududan söz söylemeyi öğrenir.<br />
Usta, ona ayna ardından söz söylemeyi öğretir. Böyle olmasa kendi cinsinden olmayan<br />
birisinden söz söylemeyi öğrenemez. O hünerli kuş, söz öğrenir ama sırrından da<br />
haberi yoktur manasından da. Söz söylemeyi bir insandan beller. Fakat bir duducuk,<br />
bundan başka insandan ne bilebilir, ne elde edebilir ki<br />
Velinin beden aynasında da kötülüklerle dolu olan mürit, tıpkı bunun gibi kendisini<br />
görür. Fakat söz ve iş zamanında aynanın ardındaki Akl-ı Kül-ü nereden görecek O<br />
sanır ki insan söylüyor. Halbuki bu, başka bir sırdır, onun bundan haberi bile yoktur.<br />
Söz söylemeyi belletir, belletir ama önü sonu olmayan sır belletir. Halbuki o, bu sırra<br />
eş değildir, bir dududur, bunu bilemez.<br />
Halkta kuşların ötüşünü taklit ederler. Bu, ağzın ve boğazın yapabileceği bir şeydir.<br />
Fakat kuşların seslerini taklit edenin o seslerdeki manadan haberi bile yoktur. Kuş<br />
dilini aancak bakışı hoş Süleyman bilir.<br />
Nice kişilerde dervişlerin sözlerini öğrenir, mimber ve meclisleri o sözlerle parlatır.<br />
Fakat onların ya bu sözlerden başka bir kısmetleri yoktur, yahut da sonunda Allah<br />
rahmeti onlara yol gösterir.<br />
ŞÜPHE<br />
Birisi çiledeyken rüyasında, bir yolda gebe bir köpek gördü. Ansızın köpeğin<br />
karnındaki enciklerin havladığını duydu. Encikler ortada yoktu. Köpek yavruları ana<br />
karnında nasıl havlar diye bir hayli şaştı.<br />
Hiç köpek enciği anasının karnında nasıl havlar Alemde bunu kim görmüştür<br />
Uykudan uyanıp kendine gelince şaşkınlığı an be an artıyordu. Çilede kimse yoktu ki<br />
düğümü çözsün Bu işi anacak yüce ve ulu Allah tapısından halledebilirdi.<br />
Dedi ki: Yarabbi, bu müşkül iş, bu dedikodu nedir çilemde şaşırdım seni zikretmeden<br />
kaldım. Kanadımı aç da uçayım, zikir bahçesine ve elmalılara gideyim. Hafiften derhal<br />
ses geldi: Bu, bil ki bilgisizlerin lafına benzer. Örtüden, perdeden dışarı çıkmamış,<br />
gözü bağlı. Fakat yine de beyhude yere söylenip durur.<br />
Ana karnında köpek enciğinin havlaması beyhudedir. Ne ava yarar, ne gece<br />
bekçiliğine. Kurt görmemiş ki onu kovsun. Hırsız gelmemiş ki onu kovalasın.<br />
Harislikten ve baş olma sevdasından bakışı görgüsüzdü, fakat laf söylemede atılgan.<br />
Müşteri bulma havasına kapılmış, hararetli bir halde, fakat gözü kapalı olarak işe<br />
girişmiş.<br />
Ayı görmeden nişaneleri söylemede, köylüyü bu suretle aykırı bir anlayışa sürmede.<br />
Müşteri bulmak için, mevki kazanmak için ayı görmediği halde ondan yüzlerce nişane<br />
vermede. Kâr veren müşteri, tektir. Fakat onlar, bu müşteri hakkında şüphe ve zan<br />
içindedirler. Hiçbir ululuğu, hiçbir değeri olmayan müşteriye hava satar bu adamlar.<br />
Bizim müşterimiz Allahdır, “Allah satın alır.” Artık sende her müşterinin derdine<br />
düşme, kurtul bu işten. Seni arayan müşteriyi ara, senin başlangıcını ve sonunu bilen<br />
müşteriyi bul. Kendine gel. Her müşteriye el atma. İki sevgiliyi sevmek kötüdür. O,<br />
satın alsa bile ondan kar elde edemezsin. Onda akla fikre değer verme kabiliyeti<br />
yoktur.<br />
O, yarım nal parasına bile sahip değilken sen tutuyor, ona yakut lâl gösteriyorsun.<br />
Şeytan, nasıl kendisini taşlanmış bir hale getirmişse hırs da tıpkı onun gibi seni kör<br />
etmiş, her şeyden mahrum bırakmıştır. O, azapçı şeytan, Fil ashabı ile Lüt kavmini<br />
nasıl taşlatmışsa onları da tıpkı öyle taşlatmış, helak etmiştir.<br />
Müşteriyi, sabredenler bulurlar. Çünkü onlar, her müşteriye koşmazlar. Kim o<br />
müşteriden yüz çevirirse o adamdan baht da yüz çevirir, ikbal de, ebedilik de.<br />
Darvan’lılar nasıl haset yüzünden ebedi olarak hasrette kaldılarsa, haris olanlar da<br />
ebediyen hasrette kalmışlardır.<br />
Temiz bir Allah adamı vardı. Aklı, her şeye erer, işin sonunu görürdü. Yemen ülkesine<br />
yakın Darvan şehrindendi, sadaka vermekle, güzel huylu olmakla şöhret kazanmıştı.<br />
Civarı yoksullarla Kâbe kesilmişti. Bir şey umanlar hep onun etrafına gelirlerdi.<br />
Riyasız olarak mahsulünün onda birini verir, buğday samandan ayrıldı mı tekrar,<br />
öğütülüp un haline geldi mi, ekmek pişirildi mi yine onda birini verirdi.<br />
Her elde ettiğinin onda birini verir, ektiğinin öşrünü dört kere yoksullara dağıtırdı. O,<br />
yiğit her zaman bütün oğullarına vasiyetlerde bulunur; Allah hakkı için, Allah hakkı<br />
için benden sonra hırsınıza uyup yoksulların hakkını vermezlikte bulunmayın. Bu onda<br />
birleri verin de Allah koruması ile mahsulünüz elinizde kalsın.<br />
Tahmine şüpheye hacet yok, mahsulleri gayp âleminden veren de Allahdır, meyveleri<br />
veren de. Gelir zamanında harcarsan bu harcama kar kazancıdır, kar edersin.<br />
Köylünün çoğu tarlasından elde ettiği tohumu yine eker. Yediğinden fazlasını yine<br />
tohumluk yapar. Çünkü tekrar mahsul elde edeceğinden şüphe etmez.<br />
Tohumu, o yerden elde ettiği için yine o yere saçmaktan çekinmez. Kunduracı da<br />
ekmeğinden arttırdığı parayla gön ve sahtiyan satın alır. Elime ne geçiyorsa<br />
bunlardan geçiyor. Kapalı rızkım bunlarla açılıyor der. Eline geçen para o yüzden<br />
geçtiğinden parasını ona sarf eder. Fakat bu yer ve deri ancak perdedir. Asıl rızkı, her<br />
an Allahdan bil.<br />
Elde ettiğin karı, elde ettiğin yere ekersen birine karşılık yüz bin elde edersin. Tutalım<br />
şimdi sebep sandığın yere tohumu ektin. İki üç yıl o tohum bitmez, mahsul vermezse<br />
ne yaparsın Allah’a yalvarmadan el açıp dua etmeden başka elinden ne gelir<br />
Allah huzurunda elini başına vurursun. Bu el ve baş, bu çırpınış, rızkı onun verdiğine<br />
tanıktır. Bu suretle anlar bilirsin ki rızkın aslının aslı, odur. Rızk arayan da onu arar.<br />
Rızkı ondan ara, Zetyd’den, Amr’dan değil. Sarhoşluğu ondan iste esrardan, şaraptan<br />
değil.<br />
Zenginliği defineden, hazineden, mal mülkten değil, ondan dile. Yardımı amcadan,<br />
dayıdan değil ondan iste. Çünkü sonunda bütün bunları bırakıp gideceksin. Kendine<br />
gel de o zaman kimi çağırıyor, kimden imdat istiyordun, bir düşün! Şimdi de onu<br />
çağır, ondan başkalarını bırak. Bırak da cihan mülküne varis ol.<br />
Bir zaman gelecek ki “adam, kardeşinden kaçacak”, oğul babasından ürkecek. O anda<br />
her dost, düşman kesilecek. Çünkü onlar, senin putundu, yoluna mani oluyordu.<br />
Yüzünü nakkaştan çevirmiştin ve nakşa tutmuştun. Çünkü gönlün, o suretle<br />
hoşlanıyor, o nakışla avunuyordu. Şimdi de dostların seninle zıt olurlar, senden yüz<br />
çevirip sana düşmanlığa kalkışırlarsa, hemencecik de ki: İşte, günün aydın oldu. Yarın<br />
olacak şey bu günden oluverdi. Buradakiler hep bana zıt oldular. Kıyamette böyle<br />
olacaktı ya, bu hal, bana daha önce gelip çattı.<br />
Günümü onlarla geçirmeden, ömrümü onlarla bitirmeden ne olduklarını anladım. Eğer<br />
bu hal olmasaydı ayıplı bir kumaş satın almış olacaktın. Şükürler olsun ki o kumaşın<br />
ayıplı olduğunu daha önceden öğrendin. Elimdeki sermaye, elimden çıkmadan işi<br />
anladım, yoksa yine sonunda o kumaşın ayıbı meydana çıkacaktı.<br />
Mal da gidecekti ömür de. Bir yırtık kumaş için malımı da verecektin canımı da. Malımı<br />
mülkümü verip kalp para alacaktım, sonra da sevine, sevine evimin yolunu<br />
tutacaktım. Şükürler olsun ki altının kalp olduğunu, ömrümü o yüzden harcamadan<br />
meydana çıktı. Yoksa kalp, ta sona kadar boynumda kalacaktı. Boş yere de ömrümü<br />
zayi edecektim. Mademki paranın kalp olduğu şimdiden anlaşıldı, ben de ondan<br />
ayağımı hemen çekeyim.<br />
Dostun, sana düşmanlık eder, hasedini, kinini dışarıya vursa, senden yüz çevirdiği için<br />
feryat etme. Kendini ahmak ve bilgisiz bir hale düşürme.<br />
Allah’a şükret yoksullara ekmek ver ki onun çuvalında eskimedin, yıpranmadın. Ebedi<br />
ve doğru bir dost aramak üzere çuvalından tez çıktın. Ne nazlı, ne vefalı sevgidir o ki<br />
ölümünden sonra bile dostluğu bir katken üç kat olur, bağlılığındaki kuvvet üç kat<br />
artar.<br />
O dost, ya padişahtır, yüce bir sultandır, yahut da padişahın makbulü olan yanında<br />
şefaati kabul edilen bir kuldur. Düzenbaz, hileci, riyakar dosttan kurtuldun, ölmeden<br />
önce onun düzenini riyasını gördün.<br />
Eğer alemde halkın sana şu cefasını bilsen bu, sence gizli bir altın hazinesi sayılır.<br />
Halkı, sana karşı kötü huylu eder de sonunda çaresiz kalırsın, hepsinden yüz<br />
çevirirsin. Şunu iyice bil ki nihayet hepsi de düşman olacak, baş kesici hasım<br />
kesilecektir.<br />
Sen de mezarda tek Allah’dan “Yarabbi, beni tek bırakma” diye feryat edeceksin. Ey<br />
cefası vefalıların ahdinden güzel olan dost, vefalıların bal gibi vefaları da sendendir.<br />
Ey ambar sahibi, sözü aklından duy da buğdayını Allah yerine saç! Saç da hırsızdan da<br />
emin olsun, buğday bitinden de. Şeytanı, Şeytanın oğlu ile beraber çabuk öldür.<br />
Çünkü o, seni yoksullukla korkutup durmadadır. Ey erkek çakır kuşu, ceylan avlar gibi<br />
avla onu. Padişahın, muradına erişmiş yüce doğanı, ceylana avlanırsa ayıptır. Adam<br />
bu çeşit bir hayli öğüt tohumları ekti ama oğullarının yeri çoraktı bir fayda vermedi.<br />
Öğütçü, yüzlerce çalışıp çabalasa öğüdü duymak ve kabullenmek için dinleyende<br />
kabul edici kulak gerek. Sen yüzlerce lütuflarda bulunarak ona öğüt verirsin ama bu<br />
öğütün, onun kulağına bile girmez.<br />
Duymayan inatçı bir adam, yüzlerce söyleyeni aciz bırakır. Peygamberlerden daha<br />
öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır Nefesleri taşa bile tesir eder. Fakat dağ taş bile<br />
onların sözlerini duydu, sözleri dağa, taşa bile tesir etti de bahtı kötü kişinin bahtı<br />
açılmadı gitti.<br />
Bizlik benlik kaydına düşen gönüller, onların sözlerine karşı taştan da katı bir hal<br />
alırlar. Bir gönlün ıslah olmasına çare, insanı halden hale döndüren Allahnın ihsan ve<br />
lütfudur. Onun vergisine de kabiliyet şart değildir. belki kabiliyete sahip oluşa şart,<br />
onun lütuf ve ihsanda bulunmasıdır. Allah vergisi içtir, kabiliyet, deri.<br />
Şunu görsene: Musa’nın sopası ejderha olmada, avucu güneş gibi parlamada.<br />
Peygamberlerin aklımıza fikrimize sığmayan yüz binlerce mucizeleri, sebeplerden<br />
olmamıştır, Allah yaratması ile olmuştur. Yoklara kabiliyet nereden geliyor Kabiliyet,<br />
Allah işinde şart olsaydı hiçbir yok varlık alemine gelmezdi.<br />
Arayanlar için bu gök perdenin altında bir adettir koydu, sebepler ve yollar yarattı.<br />
Olan şeylerin pek çoğu o adete göre olagelir. Fakat bazı da olur ki kudret, o adeti<br />
yırtar, kaldırır. Hoşluk tatlılıkla adet, yol yordam koydu ama sonra da o adeti, o yolu<br />
yordamı yırttı, adına mucize dendi.<br />
Sebepsiz olarak bize yücelik gelmez. Gelmez ama kudret, sebebi kaldırmada aciz<br />
değil. Ey sebebe kapılan, sebepten dışarı uçma. Fakat sebebi yaratanı da abes<br />
sanmaya kalkışma. Sebebi yaratan Allah, ne dilerse yapar. Mutlak olan kudret,<br />
sebepleri de yırtar, ortadan kaldırır. Fakat arayan muradına erişsin diye çok defa,<br />
yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yaratır.<br />
Sebep olmasa mürit nasıl yol arasın Şu halde yolda sebeplerin görünmesi lazımdır.<br />
Bu sebepler, görüşlere perdedir. Çünkü her göz, onun sanatını görmeye layık değildir.<br />
Sebebi yırtacak bir göz gerek ki perdeleri kökünden çekip çıkarsın. Bu suretle de<br />
mekansızlık yurdunda sebepleri yaratanı görsün, çalışmayı, kazancı dükkânı saçma ve<br />
beyhude saysın. Her hayır ve şer, sebebini yaratandan gelir. Babacığım sebep ve<br />
vasıtalar.<br />
Bir zamancağız gaflet devri yürüyüp gitsin diye ana yolun üstünde toplanmış bir<br />
hayalden başka bir şey değildir.<br />
ADEM´İN YARATILIŞI<br />
Sanat sahibi Allah, hayra, şerre uğramak, sınamak üzere Adem’i yaratmak istediği<br />
zaman, özü doğru Cebrail’e “Yürü, yeryüzünden bir avuç toprak ödünç al” buyurdu.<br />
Cebrail hizmete bel bağlayıp alemlerin rabbinin emrini yerine getirmek üzere<br />
yeryüzüne geldi. O, buyruk kulu, yere el attı. Toprak, kendini çekti, çekindi.<br />
Dile gelip yalvarmaya, tek yaratıcı hürmetine beni bırak, yürü git, canımı bağışla. O<br />
yürük atının yularını çek benden. Benden yaratılacak insan, tekliflere uğrayacak,<br />
tehlikelere düşecek. Allah hakkı için beni bırak, alma. Allah seni seçti, Levih’teki<br />
bilgiyi sana gösterdi. O lütuf hakkı için vazgeç benden.<br />
Allah ihsanı ile meleklere hoca oldun. Daima Allah ile konuşmadasın.<br />
Peygamberlerinde elçisi olacaksın. Sen vahiy canının hayatısın bedeni değil. İsrafil<br />
bedenlere can verir, sen cana can verirsin. O yüzden İsrafil’den üstünsün. O, sür-ü<br />
üfürür, bedenlere can gelir. Senin nefesin mücerret gönüllere can bağışlar.<br />
Bedendeki canın canı, gönlün diriliğidir. Şu halde senin ihsanın, İsrafil’in ihsanından<br />
üstündür. Sonra Mikâil bedenlere rızk verir. Senin çalışmansa aydın gönlü rızk verir. O<br />
kile vergisiyle eteğini doldurmuştur. Senin rızkınsa kileye sığmaz.<br />
Kahır ve şiddet sahibi Azrail’den de üstünsün. Rahmetin, gazaptan fazla ve üstün<br />
olduğu gibi. Arşı bu dördü taşırlar. Sen bunların padişahısın. Hakikatte uyanıklık<br />
bakımından dördünün en yücesi en üstünüsün. Mahşer günü görürsün ki arşı sekiz<br />
melek taşır. O zaman sekizinin en üstünü yine sen olacaksın demeye başlar.<br />
Bu çeşit sayıp dökmeye, ağlayıp yalvarmaya koyuldu. Çünkü o, bundaki maksadın ne<br />
olduğunu anlamış, bundan bir koku almıştı. Cebrail utanç madeniydi. O antlar, yolunu<br />
bağladı. Yer, pek çok yalvardığı, antlar, yeminler verdiği için geri döndü, dedi ki: Ey<br />
kulların rabbi! Ben senin işinde serseri değildim. Fakat aramızda geçen şeyleri,<br />
söylenen sözleri sen daha iyi bilirsin. Adlarından bir adı andı ki ey her şeyi gören<br />
Allah, o adın korkusundan yedi gökte dönmesini terk eder durur.<br />
Utandım adından sıkıldım. Yoksa bir avuç toprak getirmek kolay bir şey. Sen<br />
meleklere öyle bir kuvvet vermişsin ki bu gökleri bile yırtarlar.<br />
Allah, Mikael’e “Sen yeryüzüne inde ondan aslan gibi bir avuç toprak kapıver” dedi.<br />
Mikael yeryüzüne gelip ondan bir avuç toprak kapacağı zaman, yeryüzü titredi,<br />
ağlamaya, yalvarmaya, gözyaşları dökmeye başladı. Gönlü yanarak yalvardı, kanlı<br />
gözyaşı dökerek ant verdi, dedi ki:<br />
Lütuf sahibi eşsiz Allah hakkı için ki seni, arşı taşıyan ulu melekler arasına kattı.<br />
Aleme rızk veren kilelerin memurusun, lütuf ve ihsan susuzlarına avuç,avuç su<br />
verirsin. Çünkü Mikail sözü kileden üremedir. Mikail rızk veren kilecidir. Bana aman<br />
ver, azat et beni. Bak kanlı gözyaşlarına bulandım da seninle öyle konuşuyorum.<br />
Melek, Allah merhametinin madenidir. Dedi ki: Şimdi ben şu yaranın üstüne nasıl tuz<br />
ekeyim Nitekim Şeytan da kahır madenidir. Adem oğullarından bu yüzden feryat<br />
eder.<br />
Yiğidim, merhamet, gazaptan fazladır, gazaba üstündür. Allah sıfatlarından lütuf,<br />
kahrın üstündedir. Kullarda onun huyundadır, tulumlar onun suyu ile doludur. O Allah<br />
Resulü, o sülük kılavuzu “İnsanlar padişahların dinindedir” demiştir.<br />
Mikail, din rabbinin tapısına, eli yeni boş olarak gitti. Dedi ki: Ey sırları bilen tek<br />
padişah, toprak ağlayıp inledi, yolumu bağladı benim. Senin yanında gözyaşının bir<br />
değeri vardır. İşitmezlikten gelemedim. Ahın feryadın sence yüce bir değeri var. O<br />
hukuku terk etmek elimden gelmedi. Sence yaşlı gözün pek değeri var. Artık ben,<br />
nasıl inat edebilirdim<br />
Kul, günde beş kere namaza gel, feryat et diye davet edilir. Müezzinin “Haydi felaha”<br />
demesi yok mu O felah, bu ağlayış bu sızlanıştır.<br />
Sen kimi dertle hasta etmek istersen onun gönlüne ağlayış yolunu kapatırsın. Bu<br />
suretle de defeden olmaz, bela gelip çatar. Çünkü sızlanma şefaatçisi bulunmaz.<br />
Birisini beladan kurtarmak istersen gönlüne sızlanmayı getirirsin. Kuran’da şiddetli<br />
azaba uğrayan ümmetler hakkında dedin ki: O anda ağlayıp sızlanmadılar ki bela<br />
onlardan dönüp savuşsun. Gönülleri katı olduğundan suçları kendilerine ibadet<br />
görünüyordu. İnatçı kendisini suçlu bilmedikçe nasıl olur da gözleri yaşarır ağlar<br />
Yunus peygamberin kavmine bela gelip çattı. Gökten ateş dolu bir bulut ayrıldı.<br />
Yıldırımlar saçıyor, taşları yakıyordu. Gök gürlemekte, benizleri sararmaktaydı.<br />
Onların hepsi damlardaydı. Vakit geceydi. Gök yüzünden gelen bu bela, gece vakti<br />
gelip çatmıştı. Hepsi damlardan aşağı indi. Başlarını açıp ovanın yolunu tuttular.<br />
Analar evlatlarını kendilerinden ayırdılar. Hepsi feryat figana, çığrışıp ağlaşmaya<br />
koyuldu.<br />
O kavim, akşam namazından seher vaktine kadar başlarına toprak serptiler. Hepsi<br />
avaz,avaz ağlaşıp yalvardılar. O inatçı kavme Allah acıdı. Ümitsizlikten, sabırsız ah ve<br />
feryattan sonra yavaş,yavaş bulut dağılmaya başladı.<br />
Yunus peygamberin hikayesi uzun ve etraflıdır. Halbuki toprağı anlatma ve feyiz<br />
verme zamanı. Hasılı ağlayıp sızlanmanın Allah yanında değeri vardır. Ağlayıp<br />
sızlanmada ki değer nerede var<br />
Ey ümit hemen kalk belini sıkıca bağla. Kalk ey ağlayan daima gül. Çünkü ulu Allah<br />
üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanları ile bir tutmaktadır.<br />
Allahmız bunun üzerine İsrafil’e, yürü dedi, avucunu toprakla doldur gel. İsrafil<br />
yeryüzüne geldi ama toprak, ağlayıp inlemeye başladı.<br />
Dedi ki: Ey sür meleği, ey hayat denizi! Ölüler senin nefeslerinle dirilir. Sür-e öyle bir<br />
kuvvetli üflersin ki halk, çürümüşken dirilir, mahşere gelir, o ovayı doldurur. Sür-ü<br />
üfler, haydin ey Kerbela şehitleri, kalkın! Ey ölüm kılıcı ile helak olanlar, dallar,<br />
yapraklar gibi topraktan baş kaldırın dersin. Senin merhametin ve o tesirli nefesin<br />
yüzünden şu alem,, dirilerle dolar. Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Sen arşı<br />
taşımaktasın, ihsan ve lütufların kıblesisin. Arş, ihsan ve adalet madenidir. Onun<br />
altıdan yargılamalarla dolu dört tane ırmak akmaktadır. Süt, ebedi olan bal, şarap ve<br />
akar su ırmakları. Bunlar arştan cennetlere giderler. Alemde o ırmaklardan çok az bir<br />
şey görünür.<br />
Gerçi o dört ırmağın burada görünen cüzleri bulanıktır ya. Neden Acı yokluk<br />
zehrinden. O dört ırmaktan şu kara toprağa bir yudumcuk serptiler de bir fitnedir<br />
kopardılar. Bu suretle aşağılık kişiler, onların aslını arasınlar, bunu dilediler. Fakat<br />
adam olmayanlar bunlara kani olup gittiler.<br />
Allah çocukları beslemek, yetiştirmek için sütü verdi, her kadının göğsünü bu süt<br />
ırmağına kaynak yaptı. Şarap ırmağını, gamı defetmek, düşünceyi gidermek ve insana<br />
kuvvet ve cesaret vermek için üzümden akıttı. Bal ırmağına da arının için kaynak etti,<br />
o ırmağı bedendeki hastalıkları gidermek için akıttı. Suyu da temizlenmek ve içip<br />
kanmak için herkese ihsan etti. Bu suretle de bunları görüp asıllarını izlemeni diledi.<br />
Fakat ey herzevekil, sen bunlara kani oluverdin.<br />
Şimdi toprağın başından geçenleri dinle. Bak, o kudret sahibi İsrafil’e ne efsunlar<br />
okuyor. İsrafil’e karşı suratını ekşitti, yüzlerce şekilde yalvarıp yakardı. Ululuk ıssı<br />
pak Allah hakkı için dedi, bana bu kahrı helal görme. Ben bu işten bir koku alıyorum,<br />
kafama bir kötü şüphedir girdi.<br />
Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Çünkü hüma kuşu, hiçbir kuşu incitmez. Ey<br />
dertlilere şifa ve rahmet olan melek, sen de o iki kişinin yaptıklarını yap.<br />
İsrafil, çabucak padişahın tapısına döndü, özür getirdi olanları anlattı. Dedi ki:<br />
Yarabbi, görünüşte toprağı al diye emrettin ama içine onun aksini ilham ettin.<br />
Kulağıma, toprağı al dedin, aklıma da bunun aksini emrettin. Rahmet gazaptan<br />
fazladır, üstündür, üstün geldi ey işleri eşsiz, örneksiz olan ve iyi işler işleyen Allah.<br />
Allah, Azrail’e “Çabuk git, o hayallere kapılmış toprağın halini gör. O arık zalimi bul,<br />
hemen bir avuç torak al, gel” dedi. Kaza ve kader çavuşu Azrail, buyruğu yerine<br />
getirmek üzere toprak yuvarlağına geldi. Toprak adeti veçhile yine feryada, ant<br />
vermeye başladı. Bir çok yeminler verdi.<br />
“Ey has kul, ey arşı taşıyan, ey arşta da, ferşte de emrine itaat edilen! Tek ve<br />
merhametli Allah’nın rahmeti hakkı için git. Sana lütuflarda bulunan Allah hakkı için<br />
git. Kendisinden başka tapılan bulunmayan, huzurunda kimsenin ağlayıp sızlanması<br />
ret edilmeyen padişah hakkı için” dedi.<br />
Fakat Azrail dedi ki: Bu afsunla gizli, aşikar buyruk sahibi olandan yüz çevirmem ben.<br />
Toprak, O, ilim sahibi olmayı da emretti. İkisi de emir. Bilgi yolu ile lütfet de halim ol,<br />
o emri tut dedi ama, Azrail, O, ya tevildir, ya kıyas. Apaçık emirde öyle tevile, kıyasa<br />
az uy. Kendi düşünceni tevil etsen daha iyi. Başka hiçbir emre benzemeyen bu açık<br />
emri tevil etmekten daha yeğ. Yalvarmana içim yanıp durmada. Acı gözyaşlarından<br />
gönlüm kanla doldu. Merhametsiz değilim, hatta o üç temiz melekten daha<br />
merhametliyim ben, senin derdinle dertleniyorum. Ben bir yetime tokat atsam, halim<br />
bir adam da ona tatlı bir şey verse, bu tokat onun tatlısından daha hoştur. Eyvah eğer<br />
o tatlıya kanarsa.<br />
Feryadından ciğerim yanıyor. Fakat Allah, bana başka bir çeşit lütuf öğretmede. Gizli<br />
lütuf, kahırlar içindedir; değer biçilmez akıkin pislik içinde oluşu gibi. Allah’nın kahrı,<br />
benim hilmimden yüz kat iyidir. Allah’dan canını esirgemek can çekişmektir. Onun en<br />
kötü kahrı, iki alemin de hilminden iyidir. Ne güzeldir alemlerin rabbi ve ne iyidir onun<br />
yardımı.<br />
Onun kahrında lütuflar gizlidir; onun uğrunda can vermek, adamın canına canlar<br />
katar. Kendine gel de kötü zannı ve azgınlığı bırak. Madem ki Allah gel diyor, başını<br />
ayak yap da koş. Onun gel demesi, insana yücelikler verir; sarhoşluklar, eşler,<br />
yaygılar bağışlar. Ben o yüce emri hiç, ama hiçbir suretle tevil edemem.<br />
Dertli toprak bütün bunları duydu. Fakat o kötü zan, kulağına küpe olmuştu, ondan<br />
vazgeçmedi. Aşağılı toprak tekrar başka bir çeşit yalvarmaya, sarhoş gibi secde<br />
etmeye başladı.<br />
Azrail dedi ki: Yeter, artık bundan fazlası yok. Hem benden sana ziyan da gelmez.<br />
Ben, istersen sana başımı, canımı rehin vereyim. Yalvarmayı düşünme, artık o<br />
merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma da. Ben emir kuluyum,<br />
emri terk edemem. Onun emri, denizden toz koparır. O kulağı, gözü, başı, yaratan<br />
Allah’nın emrinden başka kendiliğimden ne bir hayır dilerim, ne bir şer.<br />
Kulağım onun sözünden başka söze sağır. O, bana tatlı canımdan da değerli. Can,<br />
ondan geldi, o candan değil. O, bedavaca yüz binlerce can verir. Can nedir ki kerem<br />
sahibinden esirgeyeyim Pire de nedir ki onun yüzünden yorganı yakayım Ben, onun<br />
hayrından başka bir hayır bilmem. Ondan başkasına sağırım, dilsiz, körüm. Ağlayıp<br />
inleyenlere karşı kulağım sağır. Onu elinde bir mızrak gibiyim ben.<br />
Ahmakçasına mızraktan merhamet umma, mızrağı elinde tutan padişahtan um.<br />
Mızrağa, kılıca nasıl yalvarabilirsin Onlar, o yüce kişinin elinde tutsaktır. O,<br />
sanatkarlıkta Azer’dir, bense putum. Benden ne alet yaparsa o aletim ben. Beni kadeh<br />
yaparsa kadeh olurum, hançer yaparsa hançer. Çeşme yaparsa su veririm, ateş<br />
yaparsa ziya. Yağmur yaparsa yağar, harmana feyiz ve bereket veririm, ok yaparsa<br />
bedene saplanırım. Yılan yaparsa zehirlerim, yardım ederse hizmette bulunurum. Ben<br />
iki parmağın arasındaki kalem gibiyim. İbadet safında müterreddit değilim.<br />
Azrail toprağı söze tuttu; o sırada o köhne topraktan bir avuç kaptı. Yeryüzünden<br />
sihirbazca bir avuç toprak aldı, halbuki toprak, sözle meşguldü, ondan haberi bile<br />
olmadı. O bir avuç toprağı yeryüzünün rızası olmadan aldı, kaçmak isteyen, ayakları<br />
gerisin geriye giden çocuğu nasıl zorla mektebe götürürlerse öylece Allah tapısına<br />
götürdü.<br />
Allah dedi ki: Apaydın bilgim hakkı için seni bu halkın celladı yapacağım. Azrail dedi<br />
ki: Yarabbi, halk bana düşman olur. Halkın ölüm çağında boğazını sıktım mı herkes<br />
bana düşman kesilir. Yüce Allahm, reva görür müsün halk benden nefret etsin, bana<br />
düşman olsun<br />
Allah dedi ki: Ben, sıtma ve humma, kulunç, yaralanma, gibi öyle sebepler yaratırım<br />
ki, onlar gözlerini senden çevirirler, o hastalılara, o sebeplere üç kat sarılırlar, yalnız<br />
onları görürler.<br />
Azrail, “Yarabbi, Yüce Allahm, öyle kullarında vardır ki onlar, sebepleri yırtarlar.<br />
Gözleri sebeplerden geçer, senin ihsanınla perdeleri aşar. Hal göz doktorundan birlik<br />
sürmesini çekerler de illetten de kurtulurlar sebepten de. Ne hummaya bakarlar, ne<br />
kulunca, ne basura, be sebeplere hiç önem vermezler. Çünkü bu illetlerin her birinin<br />
devası vardır. Deva kabul etmeyen illet kaza ve kaderdir.<br />
Bil ki her hastalığın mutlaka bir devası vardır. Soğuk illetinin devası nasıl kürk<br />
giymekse. Fakat Allah, bir adamı dondurmayı murat ederse soğuk, yüz tane kürk<br />
giyse yüzünden de tesir eder. Bedeni öyle bir titremeye başlar ki, ne elbiseyle ısınır ne<br />
evle.<br />
Kava ve kader geldi mi doktor aptallaşır. O ilaç da fayda verme hususunda yolunu<br />
şaşırır. Ahmakları avlayan bu sebepler, nasıl olur da can gözü açık olanın anlayışına<br />
perde olur Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer-i<br />
görür” dedi.<br />
Allah dedi ki: Aslı bilen kişi, nasıl olur da arada seni görür Kendini halktan gizledin<br />
ama sırları apaydın görenlerce sen de bir perdesin. Onlara ecel, şeker gibi tatlı<br />
gelirken artık gözleri dünya devlet ve ikbaline sarhoş olur mu<br />
Onlarca bedene ait olan ölüm, acı değildir. Çünkü onlar, kuyudan, zindandan çayırlığa,<br />
çimenliğe gidiyorlar. Bu ıstıraplarla dolu alemden kurtuluyorlar. İnsan bir hiçin<br />
kayboluşuna ağlar mı Padişaha mensup birisi zindanın burcunu yıksa zindandakinin<br />
gönlü, ona incinir mi Yazık, şu mermer taşı kırdı da canımızı, ruhumuzu hapisten<br />
kurtardı.<br />
O güzelim mermer, o yüce taş, zindanın burcuna ne yakışıyordu, ne de güzel<br />
uymuştu. Nasıl oldu da kırdı, beni de hapisten kurtardı Bu suca karşılık elini kırmalı<br />
onun der mi Hapisten çıkarılıp dar ağacına götürülen kişiden başka hiçbir mahpus<br />
böyle saçma bir söz söylemez. Birisine, yılan zehrinden kurtarıp şeker verseler bu hal,<br />
o adama hiç acı gelir mi Can beden kavgasından kurtulur. Beden ayağı olmaksızın<br />
gönül kanadıyla uçmaya başlar.<br />
Hani zindanın kuyusuna hapsedilen adamın uyuyup rüyasında gül bahçesini görmesi<br />
gibi. Bu adam der ki: Allahm, beni bedene döndürme de şu gül bahçesinde bir salınıp<br />
gezineyim. Allah da duan kabul edildi, dönme der. Doğrusunu Allah daha iyi bilir ya.<br />
Bu çeşit rüya bir bak ne hoştur. Adam, ölümünü görmeden cennete gitmede.<br />
Artık hiç o adam, uyanmaya hasret çeker, kuyunun dibinde zincirlere, bukağılara<br />
vurulmuş olarak yaşamayı arzu eder mi İnanmışsan artık savaş safına gel ki senin<br />
meclisin gökyüzündedir. Yüzlerce ulaşma ümidiyle kalk, ey kul, mihrap önündeki<br />
mum gibi dinlen. Başı kesilmiş mum gibi bütün gece arayıp isteme yüzünden ağla,<br />
gözyaşları dök, yan dur. Yemekten, içmekten ağzını yum, gök sofrasına koş. Her an<br />
ümidini gök yüzüne bağla. Gökyüzü havası ile söğüt gibi titre.<br />
Sana anbean gökten su ve ateş gelip durmada. Rızkını arttırmadadır. Seni de oraya<br />
götürürse şaşma. Aczine bakma isteğine bak. Çünkü bu istek, sende Allahnın bir<br />
emanetidir. Her isteyen kişinin istenmesi yerindedir. Çalış da bu istek artsın. Bu<br />
suretle de gönlün şu ten kuyusundan çıksın. Halk, filan yoksul öldü desinler, sen de a<br />
gafiller diriyim ben. Bedenim yapayalnız yatmış, uyumuş ama sekiz cennet de<br />
gönlümde açılmış de.<br />
Can. gül ve neşrin içinde uyuduktan sonra beden, şu pislikte kalmış Ne gam! Uyumuş<br />
canın bedenden ne haberi var O, ister gül bahçesinde uyusun, ister külhanda. Can, şu<br />
su rengindeki alemde “Keşke kavmim, Rabbim beni ne yüzden yargıladı, bilseydi”<br />
diye nara atmada.<br />
Can, şu bedensiz yaşamayı istemezse peki, gökyüzü kimin sayvanı olacak Canın,<br />
bedensiz yaşamayı dilemezse “Rızkınız gökyüzündedir” nimeti, kimin kısmeti olacak<br />
Bu kaba rızk kırıntılarından kurtulursan yüce ve latif rızklara nail olursun. O manevi<br />
rızktan binlerce okka yemek yesen yine pak ve tüy gibi hafif olarak gidersin. O yemek,<br />
sen de ne yel yapar, ne kulunç, ne de mide ağrısı verir. Az yersen karga gibi aç<br />
kalırsın, çok yersen geğirmeye başlar, imtila olursun.<br />
Az yersen huyun kötüleşir, kabalaşır, nobranlaşırsın. Çok yersen bedenin imtilaya<br />
müstahak olur. Fakat Allah taamından, o lezzetli rızktan denizler kadar ye, yine de<br />
gemi gibi yürü yüz. Oruca sarıl, sabret, orucu terk etme, her an Allah rızkını bekle.<br />
Çünkü o işi gücü güzel Allah, bekleyenlere hediyeler verir. Tok adam ekmek<br />
beklemez. Ekmeği yiyeceği ister er gelsin ister geç. Aç adam daima nerede der durur.<br />
Açlıkla bekler, araştırır. Beklemezsen o yetmiş kat devlet ve ikbal nevalesi sana<br />
gelmez. Babacığım yüceler yemeğini ercesine bekle,bekle. Her aç nihayet bir yiyecek<br />
bulur. Devlet güneşi elbette ona vurur.<br />
Himmet sahibi misafir, az yemek yerse sofra sahibi, ona daha güzel yemek getirir.<br />
Yalnız yoksul ve nekes olan sofra sahibi başka, ona söz yok. Kerem sahibi rızk<br />
vericiye kötü zanda bulunma.<br />
Ey dayanılan, güvenilen er, bir dağ gibi başını kaldır da güneşin ilk ışığı sana vursun.<br />
Baksana o oturaklı yüce dağın tepesi de seher güneşini bekleyip durmada.<br />
Biri ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı demedeydi. Bir başka biri<br />
de dedi ki: Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya hiçbir şeye yaramazdı.<br />
Ovaya yığılmış, dövülmeden öylece bırakılmış bir harmana benzerdi. Halbuki sen asıl<br />
ölümü dirilik sandın, tohumu çorak yere ektin. Yalancı akıl, her şeyi aksi görür, diriliği<br />
de ölüm sanır a ahmak!<br />
Ey Allah, sen bize her şeyi, o hile yurdunda nasılsa öylece göster. Hiçbir ölü, öldüğüne<br />
hayıflanmaz, azığın azlığına hayıflanır. Yoksa ölün, bir kuyudan ovaya, devlete,<br />
yaşayışa ve genişliğe çıkar. Bu yas konağından, şu daracık deve yatağından geniş bir<br />
ovaya geçer. Orası doğruluk makamıdır, yalan sayvanı değil. Orada hususi bir şarap<br />
vardır, adam onunla sarhoş olur ayranla değil.<br />
Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Allahdır. Ateşe tapanların<br />
mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Aydın bir suretle yaşamadıysan, bir iki<br />
nefeslik ömrün kaldı bari ercesine öl!<br />
Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Sür-ün<br />
üfürülmesi, pak Allah’nın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir. Herkesin<br />
canı, sabahleyin kalkınca nasıl aklımız başımıza gelirse tıpkı öyle, kendi bedenine<br />
girer. Can, kıyamet günü, kendi bedenini tanır, define gibi kendine mahsus olan o<br />
yıkık yere girer. Her can. kendi bedenini tanır, o bedene girer. Kuyumcunu canı, nasıl<br />
olurda terzinin bedenine girer Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer,<br />
zulmedenin canı, zulmedenin bedenine.<br />
Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa Allah bilgisi de bedenleri<br />
tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.<br />
Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl<br />
tanımaz Ey Allah’a sığınan, sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeride var ondan<br />
kıyas et. Can, nasıl toprağa uçarsa amel defteri de sağa, sola öyle uçar.<br />
İyiliğe kötülüğe dair dün ne yaptıysa onların yazılı olduğu nekeslik ve cömertlik<br />
defterini, insanın avucuna koyarlar. Seher çağı uykudan uyandı mı o hayır ve şer, ona<br />
gelip çatar. Riyazatı huy edinmişse uyandığı zaman yanına o gelir. Dün, hamlık etmiş,<br />
kötülükte, azgınlıkta bulunmuşsa sol yanından verilen defteri, yas mektubuna döner.<br />
Dün, temiz, kötülükten çekingen ve dindar olarak yaşamışsa uyanınca değerli inciyi<br />
elde eder. Bizim uykumuz ve uyanmamız, ölümle mahşere iki tanıktır. Küçük haşir<br />
büyük haşri gösterir; küçük ölüm, büyük ölümü aydınlatır.<br />
Fakat bu defter, hayalidir, gizlidir. Büyük haşirde o defter meydana çıkar. Bu hayal,<br />
burada gizlidir, eseri görünür. Fakat bu hayal, orada suretlere bürünür. Mühendise<br />
bak yere tohum eker gibi gönlüne bir ev yapma hayali kor. O hayal, dışarıda zahir<br />
olur, adeta yerden tohum biter gibi.<br />
Gönülde yurt tutan her hayal, mahşer gününde bir surete bürünecektir. Mühendisin<br />
gönlünde kurduğu hayali, tohum bitirme kabiliyetindeki bir yere ekilmiş, orada bitmiş<br />
mahsul tut. Bu iki mahşeri hulâsa etmeden maksadım bir kısastır, inananların bundan<br />
hisse almasıdır. Kıyamet gününün güneşi doğdu mu çirkin, güzel herkes yerden<br />
derhal kalkar. Herkes kaza ve kader divanına koşar, geçer para da potaya girer, kalp<br />
para da.<br />
Geçer para neşelenerek, nazlana,nazlana kalp para, yanıp eriyerek. Anbean sınamalar<br />
gelmede, bedende gönül sırları görünmede. Kandil nasıl suyla yağla görünür,<br />
aydınlanıp meydana çıkarsa, yahut toprak, nasıl mahsul verir, sırlarını meydana korsa<br />
öyle. Baharın eli, soğanı, safranı, haşhaşı çıkarır, kışın sırrını nasıl meydana korsa<br />
öyle.<br />
Biri “Biz Allahdan çekinenleriz” diye yemyeşil, öbürü menekşe gibi başı aşağıda.<br />
Tehlikeye uğrama korkusu, gönle yerleşmiş, bu yüzden kaynaklat kaynama da, on<br />
tane dere olmada. Gözler, defterler sol yandan gelmesin diye açılmış, bekleyip<br />
durmada.<br />
Amel defterinin sağdan verilmesi kolay iş değil. Bunun için gözler sağı solu<br />
gözlemede. Derken bir kulun eline kapkara, suçlarla kötülüklerle dolu bir defter<br />
verilir. İçinde ne bir hayır var, ne bir iyi işte bulunma. Ancak doğru özlülerin gönlünü<br />
incitme var. Baştan ayağa kadar kötülükle, suçla, yol ehline çaldığı ıslıklarla, onlarla<br />
ettiği alaylarla dopdolu. Hileleri, hırsızlıkları, Firavunlar gibi ben, biz demeleri, defteri<br />
kaplamış. O kötü amelli kul, defterini okudu mu analar ki zindandan başka göçecek<br />
yer yok. Suç meydanda özür yolu bağlı. Artık hırsızlar gibi darağacına yürümeye<br />
başlar. O binlerce delili, o binlerce kötü sözü, pis bir çivi gibi ağzını kapatmış.<br />
Üstünde, evinde, çaldığı şeyler çıkmış, okuduğu masal dinlenmez olmuş. Cehennem<br />
zindanına doğru yürümeye koyulur. Çünkü ateşten kaçmasına imkan yok. Melekler de<br />
memurlar gibi önüne ardına düşerler. Evvelce gizliydiler şimdi asesler gibi meydana<br />
çıkarlar. Onu, yürü ey köpek, samanlığına gir diye sürerler, ellerindeki mızraklarla<br />
dürterler. O, her yol başında ayağını sürür, belki o kuyudan kurtulurum ümidine<br />
düşer. Bekleyerek durur, susar, bir ümide kapılıp yüzünü geriye çevirir. Güz<br />
yağmurları gibi gözyaşı döker, ümidi kurumuştur, ondan başka elinden ne gelir<br />
Her an yüzünü geriye çevirir, Allah’nın mukaddes tapısına yönelir. Derken Allah’dan<br />
“Ey nur ülkesinin melekleri, ona ey iyi huylardan çırılçıplak tembel” deyin.<br />
Ey şer madeni, ne bekliyorsun A şaşkın neden yüzünü geriye çeviriyorsun İşte<br />
defterin, eline gelen defter a Allah inciten a Şeytana tapan! Yaptığın şeylerin yazılı<br />
olduğu defteri gördün ya. Ne bakıyorsun artık, yaptığının cezasını gör. Beyhude yere<br />
emekleyip duruyorsun Böyle bir kuyuda aydınlık ümidi nerede<br />
Ne görünüşte bir ibadetin var, ne içinde gizli bir iyilik niyeti. Ne geceleri münacatta<br />
bulundun, namaz kıldın; ne gündüzleri haramdan çekindin oruç tuttun! Ne kimseyi<br />
incitmemek için dilini tuttun, ne ibretle önüne ardına baktın. Önünde ölüm anlayışı ile<br />
can çekişmeden, ardında dostlarının ölümünden başka ne var ki<br />
Ne zulmünle yana yakıla coşarak bir tövbe ettin, ne ağlayıp sızlandın ey buğday<br />
gösterip arpa satan adi adam!terazin eğriydi azgındı. Artık mükafat terazisinin doğru<br />
olmasını neye beklersin Hıyanette eksik tartmada adeta sol ayak kesilmiştin, nasıl<br />
olur da terazin sağ yanından gelir A boyu bükülmüş, mükafat ve mücazat, gölge<br />
gibidir, elbet gölgen de önüne iki büküm düşecek. Allahdan bu çeşit sert hitaplar gelir.<br />
Öyle ki bu sözleri dağ duysa kamburlaşır.<br />
Kul der ki: Yarabbi, buyurduklarının yüz misli kötüyüm, yüz misli kötüyüm, yüz misli<br />
kötü. Sen kötülüklerimi hilminle örttün, yoksa yaptığım fenalıları bilirsin. Fakat kendi<br />
savaşımı, hayır ve şerden öte olan işlerimi, küfrümü, yolumu yordamı mı, aczimle<br />
sana yalvarışımı, benim, benim gibi yüzlerce kulun hayalini bir yana bırakalım.<br />
Ancak senin lütfuna ümit bağladım. Benim doğru oluşum, yahut inatçılığım şöyle<br />
dursun. Ey garezsiz kerem sahibi, karşılıksız olan lütfuna, ihsanına ümit bağlamışım.<br />
Onun için kendi işime bakmıyorum, geri dönüp senin kayıtsız şartsız keremine<br />
bakıyorum. O ümitle yüzümü geri çevirdim. Ben yokken varlığımı sen verdin.<br />
Bedavaca bana varlık elbisesi bağışladın. Ben daima buna güveniyordum.<br />
Kul kendi suçunu ihsanını sayınca Allah ihsanı ile Allah bağışlaması gelip yetişir. Der<br />
ki: Ey melekler, onu tekrar bana getirin, çünkü gönül gözü rica ve niyazda. Ben de<br />
aldırmayayım da onu azat edeyim, o hatalara bir kalem çekivereyim. Bir şeye<br />
aldırmamak, birinin iyiliğinden, kötülüğünden kendisine ziyan gelmeyen kişiye<br />
mübahtır.<br />
Keremimizden hoş bir ateş yakalım da az çok, hiçbir suçu kusuru kalmasın. Öyle bir<br />
ateş yakalım ki yalımındaki değersiz kıvılcım bile suçu da yaksın, cebri de, ihtiyarı da.<br />
İnsan ağırlıklarının bulunduğu yere bir yalım salalım da dikeni ruhani bir gül bahçesi<br />
haline getirelim.<br />
Biz dokuzuncu kat gökten “Sizin işinizi düzeltir” kimyasını gönderdik. Artık o ebedi ve<br />
daimi nur karşısında insanlar babasının debdebesi ve ihtiyarı nedir ki Onun söyleyen<br />
dili, bir et parçası, gören gözü bir et lokması. Duyan kulağı, iki parça kemikten,<br />
anlayan kalbi iki katra kanan ibaret.<br />
Sen pisliklerle dopdolu bir kurtcağızsın. Fakat cihana bir gürültü saldın. Meniden<br />
yaratıldın, benliği bırak. Ey Eyaz, çarığı hatırla.<br />
EYAZ´IN DEFİNESİ<br />
Eyaz, pek akıllı, fikirli olduğundan postu ile çarığını bir odaya asmıştı. Her gün o boş<br />
odaya gider, kendi kendisine ululanma derdi, işte çağırın şu. Padişaha onun bir odası<br />
var dediler, oraya biriktirdiği altınları, gümüşleri altın küplerini koymuş. Kimseyi<br />
oraya sokmuyor. Daima kapısını kapalı tutuyor.<br />
Padişah dedi ki: Tuhaf şey. O kölenin bizden gizlediği nedir ki acaba Bir beye, oraya<br />
git, gece yarısı kapıyı aç. Odaya gir. Ne bulursan yağma et, sırrını da kapı yoldaşlarına<br />
aç. Bizden bu kadar ikramlar gördüğü, sayısız lütuflarımıza nail olduğu halde<br />
hasisliğinden altın gümüş biriktiriyor ha!<br />
Vefa gösterme de seviyorum demede, coşup köpürmede. Hey gidi buğday gösterip<br />
arpa satan hey! Sevgide dirilik bulana kulluktan başka her şey haramdır, dedi.<br />
Gece yarısı o bey, otuz tane güvenilir adamla Eyaz’ın odasını açmaya gitti. Bunca yiğit<br />
meşaleler yakmışlar, sevinerek odaya gidiyorlar. Padişahın emri bu. Odayı açacak,<br />
altın torbalarını alacağız diyorlardı. Onların birisi hey gidi hey diyordu, altın da nedir<br />
akik, lâl ve inciden haber ver.<br />
Çünkü padişah mahzeninin en has kulu o. Hatta bu güz o padişaha can mesabesinde.<br />
Böyle bir sevgiye karşı yakutun, lâl-in akikin sözü mü olur<br />
Padişahın ondan şüphesi yoktu. Sınama için bir latifeye girişmişti. Onu her türlü<br />
gıllugıştan temiz biliyordu. Fakat yine de vehmimden gönlü titriyordu. Allah esirgesin<br />
diyordu, ya böyle bir şey çıkarda bundan incinirse. Utanmasını hiç istemem. Bunu<br />
yapmamıştır ya, yapsa bile pekala yapmış. O benim sevgilim, ne dilerse yapsın!<br />
Sevgilimin yaptığını ben yaptım demektir. Ben perdeyim ama hakikatte o benden<br />
ibarettir, ben de oyum.<br />
Sonra ondan diyordu, bu çeşit huylar ne kadar uzak. Bu saçma bir söz beyhude bir<br />
hayal. Eyaz’ın böyle bir şey yapmasına imkan yok. Çünkü o bir deniz ki dibini<br />
görmenin imkanı bulunmaz. Yedi deniz de o denizin bir katrası. Bütün varlık onun<br />
dalgasından bir damla. Bütün temizlikleri o denizden elde ederler. Katraları<br />
teker,teker birer sırça yapan sanatkar. O padişahlar padişahı, hatta padişahlar<br />
meydana getiren o. Yalnız kötü göz deymesin diye adı Eyaz olmuş.<br />
Kötü öz şöyle dursun, iyi gözler bile onu nazarlar. Çünkü güzelliğinin haddi yok,<br />
elbette kıskanacaklar. Gökler kadar geniş bir ağız isterim ki o meleklerin bile<br />
kıskandıkları güzeli öveyim. Hatta bu çeşit bir ağza sahip olsam, yahut bunun yüz<br />
misli geniş bir ağız elde etsem yine de feryat-ü figan o ağza sığamaz.<br />
Fakat ey dayandığım dost, bu kadar da söylemesem gönül sırçası, zayıflığından<br />
çatlayacak. Gönül sırçasını pek nazik gördüm de biraz teskin edebilmek için nice<br />
cüppeler yırttım.<br />
Güzelim; ben her ay başı mutlaka üç gün deli olurum. Kendine gel bu gün o üç günün<br />
ilki. Bu gün zafer günü firüze günü değil. Padişahın derdine düşen her gönle anbean<br />
ay başı var. Deli oldum da Mahmut’un hikayesiyle Eyaz’ın vasıflarını söyleyemedim<br />
kaldı gitti işte.<br />
Çünkü film rüyaya Hindistan’ı gördü. Köy harap oldu, haraçtan ümidini kes. Aklım<br />
fikrim zayi olduktan sonra nasıl nazım düzebilir, kafiyeye riayet edebilirim Dertlerle<br />
deliliğim bir değil ki. Bende delilik içinde delilik var, delilik içinde delilik. Yoklukta<br />
varlığı göreli bedenim gizli işaretlerden eridi bitti.<br />
Ey Eyaz aşkınla kıla döndüm, hikayeyi söylemeden kaldım, artık sen benim hikayemi<br />
söyle. Ben aşkla senin hikayeni çok söyledim. Artık ben hikayeye döndüm, sen benim<br />
hikayemi oku. Ey uyduğum zat, zaten okursun, ben okuyamam. Ben Tur dağına<br />
benzerim, sen Musa’sın bu da ses. Biçare dağ söz nedir, ne bilsin Dağ, bomboştur,<br />
sözü Musa bilir. Dağ bilse,bilse kadrince bilir. Beden ruh letafetinden çok az bir şeye<br />
maliktir.<br />
Ten hesaplarsan usturlaba benzer, güneşe benzeyen ruhun bir delilidir. Gözü iyi<br />
görmeyen müneccimin usturlaba müracaatı zaruridir. Güneşi usturlapla hesaplaması<br />
lazımdır ki güneşin nerede bulunduğundan bir koku alsın. Doğruyu usturlapla arayan<br />
can, gökyüzünü ve güneşi ne kadar bilebilir Sen göz usturlabı ile bakıp gördükçe<br />
alemi pek dar görürüsün. Sen alemi gözünün alabildiği kadar görebilirsin. Halbuki<br />
alem nerede, sen neredesin Niye bıyığını buruyorsun ya Ariflerin bir sürmesi vardır,<br />
onu ara da dereye benzeyen şu gözün deniz kesilsin.<br />
Zerrece aklım fikrim varsa bu ne sevdadır, bu ne dağınık söz Aklım, fikrim başımda<br />
yoksa benim bunda ne günahım var Benim günahım yok ama aklımı alan sevgilinin<br />
de günahı yok. Bütün akılların aklı onun huzurunda ölüp gitmede.<br />
Ey akıllara fitne salan, onları hayran eden, akılların senden başka sığınacağı yer yok.<br />
Beni çıldırttığın demden beri aklı hiç arzulamadım. Beni süsleyip bezediğin zamandan<br />
beri güzelliğe hiç haset etmedim. Senin sevdana düşüp çıldırmam hoş ve iyi değil mi<br />
Allah sana hayırlar versin, evet iyi de!<br />
O ister Arapça söylesin ister Farsça. Nerede bir kulak nerede bir akıl ki o sözleri<br />
anlasın. Onun şarabı, her aklın harcı değil. Onun küpesi her kulağın oyuncağı değil.<br />
Bir kere daha delicesine geldim işte. Yürü, yürü ey can, çabuk bir zincir getir. Fakat<br />
sevgilimin zülfünden başka iki yüz tane zincir olsa kırarım ha.<br />
Yine Eyaz’ın aşk hikayesine dön. Çünkü o hikaye sırlarla dopdolu bir hazinedir. Her<br />
gün o güzelim odaya çarığını postunu görmeye giderdi. Çünkü varlık, insanı<br />
adamakıllı sarhoş eder, aklını başından alır, utancını gönlünden. Önce gelenlerden<br />
nice yüz binlerce taifeyi varlık sarhoşluğu, bu geçitte yere yıktı.<br />
İblis de neden Adem benden üstün olsun ki deyip Azazil kesildi. Ben hem hocayım<br />
hem hoca oğlu. Yüz binlerce hünere kabiliyetim var, her şeyi yapabilirim. Hüner ve<br />
marifette kimseden aşağı değilim ki hizmet etmek üzere düşmanın önünde ayak üstü<br />
durayım.<br />
Ben ateşten doğdum, o balçıktan. Ateşe karşı balçığın ne değeri vardır ki Ben alemin<br />
en ulusu, zamanın övünülecek kişisiyken o vakit o neredeydi Dedi.<br />
Şeytanın can ateşi alevlenmede. O bir ateştir ki aslı gibi. “Çocuk babasının sırrıdır”<br />
denmiştir. Hayır yanlış söyledim. O ateş Allah kahrıdır. Bu hususta bir sebep<br />
göstermeye ne hacet Sebepsiz ve sebeplerle hiçbir münasebeti olmayan bir iş,<br />
ezelden beri daima olagelmektedir. Onun sebepsiz ve illetsiz pak sanatına, ne<br />
sonradan yaratılan bir şeyin sebebi sığar, ne de sonradan yaratılan bir şey.<br />
Baba sırrı da ne oluyor Babamız onun yaratışı. Yaradılış içtir, babaysa deriye benzer<br />
bir suret. Bil ki ey aşk fındığı, dostun aşktır. Canını iç haline getirmek ister de derini<br />
yırtar, döker.<br />
Sevgilisi deri olan kişinin derisini Allah, her an değiştirir durur. Manen için, ateşe<br />
hakimdir. Fakat kabukların, ateşe ancak odun olabilir. Ateşin kudreti, içinde su olan<br />
tahta testinin dışındadır. İnsanın sırrı ateşten üstündür. Hiç cehennemin maliki ateşe<br />
helak olur mu<br />
Şu halde sen, bedenini çoğaltma, mananın fazla olmasına bak ki Malik ateşten üstün<br />
olasın. Halbuki sen deri üstüne deriye bürünüyor, derilere bürünmüş bir kurda<br />
dönüyorsun. Ateşin yiyeceği ancak deridir. Allah kahrı kibrin derisini yırtar, yüzer. Bu<br />
kibirlenme, derinin bir neticesidir. Kibrin mevkii, malı, o sevgiliden, deriden meydana<br />
gelir.<br />
Bu kibirlenme nedir içten haberdar olmamak. Donan suyun güneşten gafil oluşu gibi.<br />
Fakat su güneşten haberdar oldu mu buzu kalmaz, yumuşar, ısınır akıverir.<br />
İçi görmek, bütün bedeni hor etmek, aşık olmaktır. Çünkü bu taktirde bütün beden<br />
tamahtan ibaret olur. “Tamah eden alçalır” denmiştir. Fakat içi görmeyen, deriyle<br />
kanaat eder. “Kanaat eden yüceldi” bağı, ona zindan olur. Burada yücelik kafirliktir<br />
alçalmak din. Taş taşlıktan fani olmadıkça yüzüğe takılır mı Hem hala taşsın, hem de<br />
ben diyor, varlık güdüyorsun. Halbuki senin yoksullanmanın, yok olmanın tam<br />
zamanı.<br />
Kafir, daima mal ve mevki arar. Çünkü külhan, fışkı ile tavlanır. Bu iki dadı, mal ve<br />
mevki, deriyi şişirir, yağla etle, kibirle, benlikle doldurur. Kafirler gözlerini işin içine<br />
atmadılar da o yüzden deriyi iç sandılar.<br />
Bu yola kılavuz İblistir. Çünkü mevki tuzağına ilk avlanan odur. Mal yılana benzer<br />
mevki ise ejderhadır. Allah erlerinin gölgesi bu ikisine de zümrüttür. Yılanın o<br />
zümrütten gözü kamaşır, kör olur; yolcu da kurtulur.<br />
O ulu, yani İblis, önce bu yola diken döşemiştir. Onun için her incinen, lanet şeytana<br />
der. Yani bu dert, bana onun hilesinden geldi. Hilede ilk önce ayak olan odur demek<br />
ister. Ondan sonra nice zamanlar geçmiş, niceleri gelip gitmiş, fakat herkes, onun<br />
yoluna ayak basmıştır.<br />
Yiğidim kim bir kötü adet koysa, ondan sonra halk körlüğünden o adete uysa. Bütün o<br />
adeti işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o, baştır öbürleri<br />
kuyruk. Fakat Adem, ben topraktan yaratıldım diye o çarıkla postu önüne koymuştur.<br />
Eyaz gibi o da çarığını göz önünde tuttu, sonunda akibeti Mahmut oldu. Mutlak varlık<br />
yoklukları meydana getirip durur. Yokluktan başka var yaratan iş yurdu var mı<br />
Adam, yazılmış kağıda yazı yazar mı, yahut fidan dikilmiş fidanlığa tekrar fidan diker<br />
mi Yazmak için yazılmamış bir kağıt arar. Tohum ekmek için ekilmemiş bir yeri<br />
aktarır.<br />
Sen de kardeş tohum ekilmemiş bir yol ol, yazılmamış beyaz bir kağıt kesil de, “Nun<br />
vel kalem” yazısı ile şeref kazan, sana da o kerem sahibi tohum eksin. Bu palüzeden<br />
tatmamış ol. Gördüğün mutfağı görmezlikten gel. Çünkü bu palüze insana sarhoşluk<br />
verir de postla çarık hatırından çıkar. Can verme ve ölüm zamanı gelince sonra ah<br />
eder, o zaman hırkanı çarığını anarsın.<br />
Fakat çirkinlik dalgasına dalmadıkça, sana bir sığınacak bulunmadıkça, o doğru düzen<br />
gemiyi aklına bile getirmez, çarık ve pöstekine göz bile atmazsın. Fakat yokluk<br />
denizine daldın da aciz oldun mu sevgi davasına düşer, “Rabbimiz kendimize<br />
zulmettik” demeye kalkışırsın.<br />
Şeytan der ki: Hele şu hama bakın. Şu vakitsiz öten horozun kesin başını.<br />
Bu huy Eyaz’ın zekasından uzaktır. Yalvarıp yakarmadan namaz kılmaz o. O, önceden<br />
de gökteki horozdur. Onun nazarları tam zamanındadır.<br />
Ey horozlar, ötmeyi para için değil, Allah için ötenden öğrenin. Yalancı sabah gelir,<br />
onu aldatamaz. Yalancı sabahı, ona iyilik ve kötülük alemidir. Dünya ehlinin aklı,<br />
noksan olduğundan yalancı sabahı, sahici sabah sanırlar. Yalancı sabah, nice kervanın<br />
yolunu vurmuştur. Kervancılar, o yalancı aydınlığı sabah sanıp yola çıkmışlardır.<br />
Yalancı sabah, halka kılavuz olmasın. Çünkü nice kervanları yele vermiştir.<br />
Ey yalancı sabaha kapılan, sahici sabahı da yalancı görme. Nifaktan, kötülükten<br />
kurtulduysan neden kardeşin hakkında kötü zanna düşüyor, münafıklık diyorsun<br />
Kötü zanda bulunanın işi, daima çirkindir. Dostun hakkında da kemdi kitabını okur o.<br />
Eğrilikte kalan aşağılık kişiler, peygamberlere de büyücü ve eğri adam dediler.<br />
O kötü düşünceli aşağılık beyler de Eyaz’ın odası hakkında böyle kötü düşünceye<br />
saptılar. Orada definesi, hazinesi var dediler. Başkalarını kendi aynanda görme.<br />
Padişah onun temizliğini biliyordu. O araştırmayı onlar için yaptırıyordu.<br />
O beye, odayı gece yarısı aç da haberi olmasın. Bu suretle düşünceleri meydana<br />
çıksın. Ondan sonra ona yapılacak şeyi biz biliriz. O altınları mücevherleri de size<br />
bağışladım. Yalnız neler çıktığını bana haber verin, o kadar dedi. Dedi ama eşi<br />
olmayan Eyaz için de içi titremekteydi. Bunları ben mi söylüyorum Bu sözleri duysa<br />
ne hale gelir Diyordu. Sonra da diyordu ki: Dini hakkı için onun temkini bundan da<br />
artıktır. Benim sitemime kızmaz, benim sözümden alınmaz, maksadımı sırrımı anlar.<br />
Bir belaya uğrayan, o dertten perişan olmaz, bir çok tevillerde bulunur. Eyaz’da<br />
sabırlıdır, tevillerde bulunur. O işin sonuna bakar. Yusuf gibi, bu zindandakilerin<br />
rüyalarını tabir eder, tabiri onca aşikardır. Rüyasını yoramayan başkasının rüyasını<br />
nasıl yorabilir Ben onu sınasam, sınama yüzünden ona yüzlerce kılıç vursam yine o<br />
merhametli sevgilinin sevgisi eksilmez. Bilir ki o kılıcı kendime vuruyorum.<br />
Ayrılık derdinden Mecnun, ansızın hastalandı. İştiyak aleviyle kanı kaynadı, nihayet<br />
boğaz illetine tutuldu. Tedavi için hekim geldi. Gördü ki damarını yarmak ve kan<br />
almaktan başka çare yok. Kanı defetmek için hacamat lazım dedi. Çağırdılar hünerli<br />
bir hacamatçı geldi. Kolunu bağladı, şiş olan yeri deşeceği sırada o huyu, aşktan<br />
ibaret olan aşık, bir nara attı.<br />
Dedi ki: Paranı al git, hacamat etme. Ölürsem öleyim, bu köhnemiş beden bırak ölsün!<br />
Hacamatçı dedi ki: Bundan ne korkuyorsun sen kükremiş aslandan bile korkmazsın.<br />
Geceleyin aslan, kurt, ayı, yaban sığırı gibi hayvanlarla bütün yırtıcı hayvanat, saf,saf<br />
çevrene toplanırlar. Onlar sende aşk ve vecitten başka hiçbir şey görmezler. Senden<br />
insan kokusu almazlar.<br />
Kurt, ayı ve aslan bile aşk nedir, biliyor. Artık aşktan kör olan kişi köpekten de<br />
aşağıdır. Köpekte aşk damarı olmasaydı Ashabı kehf’in köpeği, kalp erbabını arar<br />
mıydı hiç Şöhret olmamıştır ama alemde onun cinsinden çok köpekler vardır. Sense<br />
kendi cinsinden olandan bile bir koku almadın. Artık kurtla koyundan aşk kokusunu<br />
nereden alacaksın<br />
Aşk olmasaydı, varlık nereden olurdu Ekmek nasıl olur da gelir senin vücuduna<br />
katılırdı Ekmek varlığa katıldı neden Aşktan, istekten. Yoksa ekmeğin can olmasına<br />
yol var mı Aşk ölü olan ekmeği can haline getirmede, fani olan canı ebedileştirmede.<br />
Mecnun dedi ki: Ben yaradan korkmuyorum. Sabrım, taştan yapılma dağlardan da<br />
fazladır. Yarasız durmaya hayatta tahammülüm yok. Yaralara aşığım, onlara<br />
koşa,koşa giderim. Fakat vücudum Leyla ile doludur. Bu sedef o incinin sıfatları ile<br />
dolmuştur.<br />
Ey hacamatçı, korkarım beni hacamat ederken Leyla’yı yaralarsın. Gönlü aydın olan<br />
akıllı kişi, bilir ki benimle Leyla arasında bir fark yok.<br />
Bir sevgili aşkını sınamak istedi de bir seher çağı dedi ki: Ey falan oğlu falan, ey<br />
dertlere uğramış aşık, beni mi daha çok seversin kendini mi Doğru söyle.<br />
Aşık dedi ki: Ben, sende öyle bir fani olmuşum ki tependen tırnağa kadar seninle<br />
doluyum. Varlığımdan bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda<br />
senden başka bir varlık yok. Bu sebeple sirke bal denizinde nasıl yok olursa ben de<br />
sende öyle yok oldum. Hani taş halis lal haline gelir, güneşin sıfatları ile dolar ya,<br />
artık onda taşlık kalmaz. Onun önü de güneşin sıfatıyla dolar, ardı da. Ondan sonra<br />
kendini severse o güneşi sevmektir civanım. O, canla başla güneşi sever yine şüphe<br />
yok ki kendisini sevmiş olur. Halis lal, ister kendisini sevsin, ister güneşi.<br />
Bu iki sevgide zaten fark yoktur. Her iki tarafta da doğu ışığından başka bir şey yoktur<br />
ki. Fakat taş lal olmadıkça kendisine düşmandır. Çünkü orada bir varlık değil, iki varlık<br />
vardır. Çünkü taş karanlıktır, gündüz bile kördür. Karanlıksa hakikatte nurun zıddıdır.<br />
O, kendisini sever, kafirdir. Çünkü, büyük güneşi men eder durur. Şu halde taşın<br />
“ben” demesi yaraşır bir şey değil. O, daima karanlıktadır, yokluktadır.<br />
Firavun ben Allah’ım dedi alçaldı. Mansur Ben Hakkım dedi kurtuldu. O “Benim”<br />
deyişin ardından hemen Allah laneti ulaştı. Fakat ey seven kişi, bu “Benim” deyişin<br />
ardından hemen Allah rahmeti ulaştı. Çünkü, o kara taştı, bu akik. O, nura düşmandı<br />
bu aşık.<br />
Bu “Benim” demek, a boşboğaz, hakikatte odur demektir. Fakat iki nurun birleşmesi<br />
gibi de değil,, bir şeyin bir şeye sızması gibi de değil.<br />
Çalış da taşlığın azalsın, lal ol da taşın nurlansın. Savaşta, zahmet çekmede sabırlı ol<br />
da anbean yoklukta varlık bul. Sende her zaman taşlık sıfatı azalsın, lal sıfatı<br />
kuvvetlensin. Bedenden varlık sıfatı gitsin, başındaki sarhoşluk çoğalsın. Kulak gibi<br />
tamamı ile kulak ol da sana lal küpe takılsın.<br />
Kuyu kazan adam gibi sen de adamsan şu bedenin kuyusunu kaz da suya ulaş. Fakat<br />
duru suyun rabbinden bir cezbe gelirse kuyu kazmadan da su, yerden fışkırır. Yalnız<br />
sen buna kulak asma da kazmaya savaş. Yavaş,yavaş kuyunun toprağını deş<br />
derinleştir. Kim zahmet çekerse defineyi elde eder. Kim çalışır çabalarsa devlete<br />
ulaşır.<br />
Peygamber, Rukü ve secde varlık halkasını Allah kapısına vurmaktır dedi. Kim o<br />
kapının halkasını döverse elbette ona devlet baş gösterir.<br />
O emin adamlar, hazine, altın ve altın dolu küpler bulmak üzere oda kapısına geldiler.<br />
Yüzlerce hünerle ve istekle çırpınarak kilidi açtılar. Çünkü kilit pek sağlamdı,<br />
adamakıllı kilitlenmişti. Aynı zamanda başka kilitlere de benzemiyordu.<br />
Eyaz bu odayı hasisliğinden, yahut malını, ham altınını gizlemek için değil, bu sırrı<br />
halktan gizlemek için kilitlemişti. Bazıları kötü hayallere kapılır, bir kısım halkta bana<br />
riyakar der demişti. Himmetli adamların öyle can sırları vardır ki lal madeni gibi onları<br />
aşağılık adamlardan gizlerler. Fakat ahmaklarca altın, candan yeğdir. Padişahların<br />
yanındaysa can altını saçılır.<br />
Onlarda altın hırsı ile hararetlenmişler, koşuyorlardı. Akılları böyle hızlı gitmeyin,<br />
daha yavaş olun diyordu ama dinleyen kim Hırs beyhude yere seraba doğru koşar.<br />
Akılsa iyi bak der o su değil. Hırs üstün gelmişti, altın da can gibi sevgiliydi. Artık o<br />
anda aklın sesi duyulmaz olmuştu. Hırsları şamataları bir iken yüz olmuştu. Aklın<br />
tedbir ve irşadı artık gizlenmişti. Nihayet aldanma kuyusuna düşecekler, o vakit<br />
hikmetin kınamasını duyacaklardı.<br />
Tuzağın ipine dolaşıp gururu kırılınca nefsi levvamenin kınanmasını işiteceklerdi. Bu<br />
çeşit adam, başını bela duvarına çarpmadıkça kulağı sağırdır, gönlün öğüdünü<br />
duymaz. Helva ve şeker hırsı çocukların iki kulağını sağır eder, öğütleri duymaz. Fakat<br />
çıban çıkarmaya başladı mı kulakları açılır, öğütleri dinler.<br />
O birkaç kişi yüzlerce hırsla, yüzlerce hevesle odanın kapısını açtılar. Kokmuş ayrana<br />
üşüşen, ayranın içine düşen sinekler gibi birbirlerini çiğneyerek odaya girdiler.<br />
Sinekler de ayrana debdebeyle ve koşa,koşa atılırlar ama içine düştüler mi içmelerine<br />
imkan bulunmaz, iki kanatları da ıslanır kala kalırlar.<br />
Onlar da içeri girip sağa, sola bakındılar. Fakat odada bir yırtık çarıkla bir eski kürkten<br />
başka bir şey yoktu. Tekrar burası boş olamaz. Bu çarık, işi gizlemek için konmuş.<br />
Keskin kazmalar getirelim de yeri kazalım dediler. Her tarafı kazdılar eştiler. Delikler<br />
açtılar, derin,derin çukurlar kazdılar. Çukurları kazarlarken o çukurlar, onlara, a<br />
kazıcılar, bizde bir şey yok diyordu.<br />
Nihayet bir şey bulamayınca bu zandan utandılar, çukurları doldurmaya koyuldular.<br />
Her biri sayısız Lahavle okumaktaydı. Tamah kuşları gıdasız kalmıştı. Duvarın, kapının<br />
yarıkları, delikleri, onların o beyhude sapıklığına şahitti. Sanki duvar değildi, inkar<br />
edememeleri için Eyaz’ın huzurunda onlar aleyhinde birer tanıktı.<br />
Suçsuz birisine bir töhmet atıldı mı duvar ve ören tanıklık verir. Hasıla üstleri, başları<br />
tozla toprakla dolu, yüzleri sapsarı utanmış bir halde Padişahın huzuruna vardılar.<br />
Padişah mahsustan fikrini gizleyerek onlara “Hayrola koltuklarınızda ne altın var, ne<br />
torba. Paralarla ağır kumaşları gizlediyseniz yüzünüzdeki neşe nerede Dedi.<br />
Kök, gizlice ürer, kök verir ama “Eseri, yüzlerinde görünür” yaprağı yemyeşildir.<br />
Yücelmiş dal, o kökün zehirden, şekerden ne yediyse, yediklerini bağıra,bağıra ilan<br />
eder. Kökte bir maya bir sermaye yoksa daldaki bu yeşil yapraklar nedir toprak,<br />
kökün ağzını mühürlese bile el ve ayak dalları tanıklık verir.<br />
O emin adamlar, hep birden gölge gibi padişahın huzurunda secde edip özür<br />
getirdiler. O kızgınlığın, o benlik davasının mazur görülmesini niyaz etmek için huzura<br />
kılıç ve kefenle gittiler. Utançlarından her biri parmaklarını ısırıyorlardı. Her biri cihan<br />
padişahı diyordu.<br />
Kanımızı dökersen sana helaldir. Canımızı bağışlarsan bu da bir nimettir, bir lütuf ve<br />
ihsandır. Biz, bize layık olanı işledik. Artık ey ulu padişah, sen ne buyruk yürütürsen<br />
yürüt.<br />
Ey gönülleri aydınlatan Padişah, suçumuzu bağışlamazsan haklısın, bağışlarsan lütuf<br />
etmiş olursun. Geceleyin gece gibi hareket etmiş, gündüzün gündüz gibi hareket<br />
etmiş olursun. Bağışlarsan ümitsizliğimiz gider, bağışlamazsan bizim gibi yüzlercesi<br />
sana feda olsun.<br />
Padişah dedi ki: Bu yanıp yakılmayı, bu yalvarıp yakarmayı ben istemem. Bu Eyaz’ın<br />
hakkı. Bu kötülük bana değil onadır. Bu yara, o izi güzel kölenin damarlarına<br />
vurulmuştur. Can bakımından biriz ama görünüşte bu kârdan, bu zarardan uzağım<br />
ben.<br />
Kulun bir töhmet altına alınması, padişaha ayıp değildir. bu, padişahın ancak bilimini<br />
keremini gösterir. Padişah töhmet altına alınanı ihsanları ile Karun gibi zengin ederse<br />
suçsuza bakınca neler yapmaz<br />
Padişahı gafil sanma. O, herkesin yaptığını bilir. Yalnız bildiğini dışarıya vurmasına<br />
hilmi rıza vermez. Onun bilgisine karşı “Burada kim şefaatçi olabilir ” Onun hilminden<br />
başka pervasızca kim şefaat edebilir Zaten o suç, önce onun hilmi yüzünden<br />
meydana gelir. Yoksa onun korkusu, kimde suç işlemeye mecal bırakır ki<br />
Adam öldürenin kan diyeti Padişahın hilmine havale edilmiştir. Nefsimiz sarhoştu<br />
kendinde değildi. O hilimden haberi yoktu. Şeytan, sarhoşluğundan istifade etti de<br />
külahını kaptı.<br />
Halimliğinin sakisi şarap dökmeseydi Şeytan, nereden Adem’le kavgaya girerdi<br />
Meleklere bilgi belletildiği zaman Adem onların hocasıydı; paralarının ayarına bakan<br />
oydu. Fakat cennette hilim şarabını içtiği için Şeytanın bir oyunu ile yüzü sarardı.<br />
O bela, Allah belletmesinin incileriydi. Onu çabuk çevik bilgi sahibi yapmıştı. Yine<br />
Allahnın kuvvetli hilim afyonu, hırsız Şeytanı, onun eşyasına doğru sürmüş, getirmişti.<br />
Akıl, sakim sensin, elimden tut diye onun hilmine gelir sığınır.<br />
Ey Eyaz suçlulara hükmet. Ey tertemiz olan ve kötülüklerden yüzlerce defa sakınıp<br />
çekinen Eyaz! Seni iki yüz kere kaynatıp sınasam sende yine bir hile bulamam. Sayısız<br />
halk sınanmadan utanır. Halbuki sınamalarda sen herkesi utandırıyorsun. Bu,yalnız<br />
bilgi değil, adeta dağ, yüzlerce dağ.<br />
Padişah bu sözleri söyleyince Eyaz dedi ki: Padişahım, bu lütuf ve ihsan, senin lütuf<br />
ve ihsanındır. Bunu böyle bilirim ben, ancak o çarıkla posttan ibaretim. Onun için<br />
Peygamber bunu anlattı, dedi ki: Kim kendisini bilirse Allahsını bilir.<br />
Çarığın menidir, kanın post. Hocam bundan ötesi hep onun ihsanı. Başka yok, bu, bu<br />
kadardır deme. Daha arayıp isteyesin diye ihsan etmiştir. Bağcı, bostanının<br />
fidanlarını, mahsulünü bilesin diye sana birkaç elma verir. Buğdaycı, alıcıya bir avuç<br />
buğday verir ama ambarındaki anlasın diye.<br />
Bilgisini, bilgisinin çokluğunu anlasın diye hoca, sana birkaç mesele anlatır. Yok, ilmi<br />
işte bu kadar dersen sakaldan çerçöp silker gibi seni atar, kendisinden uzaklaştırır.<br />
Ey Eyaz, şimdi gel de ceza ver. Alemde görülmemiş bir adaletin temelini koy.<br />
Suçluların ölümüne müstahaktır. Fakat affını hilmini gözetiyorlar, tamahları buna.<br />
Bakalım, merhametin mi üstün olacak, öfken mi Kevser suyu mu üste çıkacak alev<br />
mi<br />
Halkı avlamak için Elest ahdinden beri hilim dalı da hışım dalı da... İkisi de var. Bunun<br />
için o apaçık Elestü sözünde nefiyle ispat birbirine eşit. Çünkü bu söz, ispatı bildiren<br />
bir sorgudur, fakat onda “Leyse-değildir” sözü gömülüdür. Bırak da bu ham anlayış<br />
kalsın. Hasların kasesini halkın önüne koyma.<br />
Allah’ın kahrı vebaya, lütfu da sabah yeline benzer. Birisi demiri çeker, öbürü saman<br />
çöpünü. Allah, doğruları doğru yola kadar çeker. Batıl olanlarda batılları çekerler.<br />
Mide helvayı severse helvayı çeker, safraya mensupsa sirkeyi ister. Sıcak döşeme,<br />
üstüne oturanın soğukluğunu alır, soğuk döşeme hararetini alır.<br />
Dost görürsen sevgin kaynar, düşman görürsen kızar, öfkelenirsin. Ey Eyaz, bu işi<br />
çabuk bitir. Çünkü bu, bir çeşit öç almadır ki beklenmekte.<br />
Eyaz, padişahım dedi, bütün ferman senin. Güneş varken yıldız görünmez. Zühre,<br />
Utarit, yahut da şahap ne oluyor ki güneş varken görünebilsin. Hırkamla postumdan<br />
geçebilseydim hiç böyle kınama tohumu eker miydim Odanın kapısındaki kilidi<br />
açmak da neydi Hayale kapılan yüzlerce hasetçi bundan ne umuyordu Suyun içine<br />
el atmışlar, her biri dere de kuru toprak arıyordu. Hiç derede kuru toprak bulunur mu<br />
Hiç balık suya asi olabilir mi<br />
Bu yoksulun cefacı olduğunu sanıyorlardı. Halbuki, öyle vefalıyım ki vefa bile benim<br />
vefamı görür de utanır. Mahrem olmayanlardan çekinmeseydim vefaya ait birkaç söz<br />
söylerdim. Alem şüpheci ve tutulacak bir yer arayıcı. Onun için bizde deriden hariç söz<br />
söyleyelim. Kendini kırarsan iç olur, içe ait latif hikayeler duyarsın.<br />
Cevizin kabuğunda ses vardır ama içinde, yağında ses ne gezer. Onun da sesi vardır,<br />
vardır ama kulak duyamaz. Onun sesi, güzelim kulaktan gizlidir. Yoksa için sesi pek<br />
güzeldir. Onu duyan, kabuğun şakırtısını dinler mi hiç<br />
Sen sükut ederek içi elde edesin diye o şakırtıya tahammül ediyorsun. Bir müddet<br />
dudaksız, kulaksız ol da sonra dudak gibi tatlı şeylere eş ol. Niceye bir nazım ve nesir<br />
söyleyecek, sırları açığa vuracaksın Hocam, bir günceğiz de şunu sına, dilsiz ol<br />
bakalım.<br />
Ne kadar zamandır kabız veren acı ve sert yemekler pişirdin, bir kere de tatlı<br />
yemekler pişirmeyi dene. Birisi, kıyamette kendine gelir. İsyan defteri, eline simsiyah<br />
olarak verilir. Yas mektupları gibi üstü simsiyah, içi kenarları suçlarla dolu.<br />
Baştanbaşa kötülüklerle suçlarla dolu. Kafirle dolu olan savaş yeri gibi.<br />
Elbette pis ve veballe dolu olan öyle bir defter, sağlam gelmez sol yandan gelir. Peki,<br />
o halde burada da defterine bak, sol eline mi yaraşır sağ eline mi Dükkanda bir tek<br />
sol ayak mesti, bir tek de sol ayak ayakkabısı bulunsa sınamadan onların sol olduğunu<br />
anlarsın. Sen de mademki sağ değilsin, bil ki solsun. Aslanla maymunun sesi anlaşılır.<br />
Fakat gülü güzelleştiren, ona güzel kokular veren Allahnın ihsanı, lütfu, her solu sağ<br />
yapar. Her solağa o, sağlık verir. Denize duru suyu o ihsan eder. Onun tapısında<br />
soldan sağ ol da onun lütuf ve ihsanlarını gör.<br />
Reva görür müsün şu bayağı defter, soldan sağa geçsin Sen söyle. Zulüm ve cefalarla<br />
dolu olan böyle bir defter, nasıl olur da sağ ele layık olur<br />
Ey Eyaz, bir çarık parçasına şu sevgi nedir neden bir put gibi ona aşıksın Mecnun<br />
gibi kendi Leyla’dan yüzünü çevirmişsin de bir çarığı kendine din, iman edinmişsin. İki<br />
eski çarığa niceye kadar bir taze sözler söyleyecek, cansız bir şeye ezeli sırrı<br />
açacaksın<br />
Ey Eyaz, Araplar gibi sevginden çöllerde kalan çadır yerlerine, oralardaki döküntülere<br />
uzun, uzun hitap ediyorsun. Çarığın göçüp giden hangi sevgiliden kalma Pöstekin,<br />
sanki Yusuf’un gömleği. Hıristiyan gibi hani, gider de keşişe bire yıllık sucunu, yaptığı<br />
zinaları, kalbinden geçirdiği kötülükleri sayıp döker.<br />
Keşiş, suçunu bağışladı mı, onun affını Allah affı bilir. Halbuki o papaz, ne suç bilir, ne<br />
adalet. Ama aşk ve inanış pek kudretli bir sihirbazdır. Dostluk ve vehim, yüzlerce<br />
Yusuf yaratır. Büyü zaten Harun’la Marut’tan kalmadır.<br />
İnsan, sevgilinin hatırası ile bir suret yaratır. O suretin çekişi, seni dedikoduya sevk<br />
eder. Suretin önüne varır, yüz binlerce sır dökersin, dostun dosta sır söylemesi gibi.<br />
Halbuki ortada ne bir suret vardır, ne bir heykel. Öyle olduğu halde ondan yüzlerce<br />
Elest duyulur, bundan yüzlerce Bela.<br />
Nitekim gönlü yaralı bir ana da yeni ölmüş yavrusunun mezarına, candan yürekler<br />
sırlar söyler. O cansız toprak, ona diri görünür. O toprağı diri ve canlı sanır, o toprak<br />
yığınının gözü, kulağı vardır zannına kapılır. Onca toprağın her zerresi duyar, o coştu<br />
mu, feryadını işitir, anlar. O toprağı, adeta duyurur sanır. Şu büyücü aşka bak hele.<br />
Ana, çocuğunun mezarının toprağına anbean gözyaşları ile kapanır, yüzünü gözünü<br />
sürer.<br />
Oğlu diriyken bile o canının canına, o can yavrusuna asla böyle yüzünü gözünü<br />
sürmemiştir. Fakat bu ölümden birkaç gün geçti mi sevgisinin ateşi yatışır. Ölüye<br />
karşı aşk ebedi olmaz ki. Sen, cana canlar katan diriyi sev.<br />
Bu acı geçti mi o mezarın karşısında durmaktan yorgunluk gelir, uykusu gelir. Cansız<br />
bir şeyden ancak cansız bir şey doğar. Çünkü aşk, afsununu çalmış, gitmiştir. Ateş<br />
sönüverdi mi kül kalmıştır. Gencin aynada gördüğünü ihtiyar, tamamı ile kerpiçte<br />
görür.<br />
Pir, senin aşkındır, sakalı da ak olan değil. Pir, yüz binlerce ümitsizin elinden tutandır.<br />
Aşk ayrılık aleminden suretler düzer. Fakat insan hakiki sevgili ile buluştu mu<br />
tasavvur bile edilmeyen tasvire bile sığmayan hakikat meydana çıkar da, der ki: Aklın<br />
ve akıllının da aslının aslı benim, sarhoşun da. Suretlerdeki o güzellik, bizim<br />
aksimizdir.<br />
Şimdi perdeleri kaldırarak, güzelliğimizi vasıtasız gösterdik. Çünkü benim aksimle çok<br />
uğraştın, nihayet zatının tecrit kuvvetini buldun. Bu taraftan benim cezbem gelince<br />
Hıristiyan, arada papazı görmez. Halbuki o, papaz perdesinin ardındaki Allah<br />
lütfundan bağışlanmasını, o lütuftan cürüm ve hatanın yarlıganmasını diler.<br />
Bir taştan bir kaynak çıkıp aksa taş, artık o akar suyun içinde gizli kalır. Ondan sonra<br />
artık kimse ona taş demez. Çünkü o taştan o inci çıkıp akmaktadır. Bu suretleri<br />
kaseler bil. Bu kaselere, Hak ne dökerse o dolar.<br />
Eyaz, çarığın sırrı nedir söyle. Bir çarığa bu kadar niyazın nedir söyle de Sunkur’la<br />
arkadaşın Bekbaruk duysun, pösteki ile çarığın sırrının sırrını anlasın.<br />
Eyaz kulluk senden nurlandı. Nurun, aşağılık alemden kurtuldu gökyüzüne yüceldi.<br />
Senin yüzünden kulluk, hür kişilerin hasret çektikleri bir şey oldu. Sen, kulluğa hayat<br />
vereli hürler bile kulluğa özenir oldular. İnanmış adam ona derler ki her hususta kafir<br />
bile onun imanına haset etsin, özensin.<br />
Bu söz, hadde hesaba sığmaz... Ey Eyaz, sen şimdi ahvalini söyle. Senin ahvalin, bir<br />
yenilik madeninden meydana gelmede. Sen bu hallere nasıl razı olabilirsin ki Hadi, o<br />
güzel hallerini anlat da şu beş duyguyla altı cihet ahvalinin başına toprak saç. İç<br />
ahvali söze gelmiyorsa sana ait tek ve çift perdesi altında dış halini söyleyeyim.<br />
Bil ki sevgilinin lütfu ile ölümün acılıkları bile cana şeker kamışından daha hoş<br />
gelmede. O tatlı nebattan denize bir toz uçsa denizin tuzluluğu kalmaz, baştanbaşa<br />
tatlılaşır.<br />
Ey emniyetli dost, bunun gibi yüz binlerce haller gelir, sonra yine geldiği gibi gayb<br />
alemine gider.<br />
Her günün hali, düne benzer. Ahval ırmak gibi akar durur, onu bağlayacak hiç bir şey<br />
yoktur. Her günün neşesi, bir başka çeşittir. Her günün düşüncesinde bir başka eser<br />
vardır.<br />
Ey doğru özlü, daima yalvarıp yakarmada olan Eyaz, doğruluğun denizden de artıktır,<br />
dağdan da. Ne istek zamanı bir hataya düşüyorsun, dağ gibi aklın saman gibi uçuyor.<br />
Ne öfke ve kin zamanı sabrın gevşeyip karar ve sebatını terk ediyor.<br />
Erlik budur işte. Yoksa adam, sakalla, aletle adam olmaz. Öyle olsaydı eşeğin aleti<br />
erlerin padişahı olurdu. Allah Kuran’da kimlere er dedi Nerede bu beden oraya<br />
varacak Babacığım hayvan ruhunun ne değeri var Kasapların pazarından geç de<br />
gör. Yüz binlerce baş, gövde üstüne konmuştur. Değerlerini yağdan kuyruktan kıyas<br />
et.<br />
Orospu olur ki aletin dönüp dolaşması yüzünden aklı fareye döner, şehveti aslana.<br />
ZAHİDİN KARISI<br />
Bir zahidin kıskanç bir karısı, bir de huri gibi güzel bir halayığı vardı. Kadın,<br />
kıskançlığından kocasını gözetir, halayıkla hiç yalnız bırakmazdı. Kadın, bir zaman<br />
onların ikisini de gözetti, yalnız kalmalarına fırsat vermedi.<br />
Nihayet Allahnın kaza ve kaderi gelip çattı. Koruyucu akıl, şaşırdı gitti. Allah hükmü,<br />
Allah takdiri gelince akıl kim oluyor ki Ay bile tutulur. Kadın, hamama gitmişti.<br />
Birden aklına geldi hamam tasını evde unutmuştu. Kuş gibi hemencecik koş. Evden o<br />
gümüş hamam tasını getir dedi.<br />
Halayık bu sözü duyunca efendisiyle buluşabileceğini düşünüp adeta canlandı. Efendi<br />
şimdi evde yalnızdır deyip sevine, sevine hemen eve koştu. Halayık altı yıldır<br />
efendisini yalnız bulmayı gözlüyordu, bu sevdadaydı. Adeta uçarak eve geldi. Efendiyi<br />
evde yalnız buldu.<br />
Şehvet, iki aşığı da öyle bürümüştü, ikisinin de gözleri öyle karamıştı ki ihtiyatı<br />
akıllarına bile getirmediler. Evin kapısını kapamadılar.<br />
İkisi de neşeyle kucaklaştılar, birleştiler. Adeta o anda iki can bir oldu. Bu sırada<br />
hamamda kadının aklına geldi nasıl oldu da dedi, ben bu kızı eve yolladım Adeta<br />
kendi elimle ateşi pamuğun içine attım. Koçu koyuna saldım.<br />
Başındaki kili hemen yıkadı, cansız bir halde halayığın ardına düştü. Hem koşuyor,<br />
hem çarşafını giyiyordu. O halayık can sevgisiyle koşmuştu, bu korkusundan<br />
koşuyordu. Aşk nerede, korku nerede Aralarında ne fark var<br />
Arif, her an padişahın tahtına kadar ulaşır. Zahitse yürür,yürür bir ayda tam bir<br />
günlük yol alır. Zahidin de şerefli bir günü yok değildir, vardır. Vardır ama onun günü,<br />
nereden elli bin yıllık olacak.<br />
İş erinin ömründe her gün, bu cihan yıllarınca elli bin yıldır. Akıllar, bu sırra<br />
eremezler, kapı dışında kalırlar. Bu sır, vehmin ödünü patlatırsa bırak patlatsın. Aşk<br />
karşısında kıl kadar bile korku yoktur. Aşk mezhebinde herkes kurbandır. Aşk, Allah<br />
sıfatıdır. Fakat korku, şehvete kapılmış kulun sıfatıdır.<br />
Kuran’da “Onlar Allah’ı severler” sözünü okudun ya, bu söz “Allah da onları sever”<br />
sözüne eştir. Şu halde muhabbeti de Allah sıfatı bil, aşkı da. Azizim korku Allah sıfatı<br />
olamaz. Allah sıfatı nerede, bir avuç toprağın sıfatı nerede Sonradan yaratılanın sıfatı<br />
nerede, o pak ve önü sonu olmayan Allahnın sıfatı nerede<br />
Aşkın sıfatını söylemeye koyulursam yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır. Çünkü<br />
kıyametin kopacağı bir zaman, bu dünyanın bir sonu vardır. Fakat Allah sıfatına son<br />
nerede Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kainatı<br />
kaplar.<br />
Korkak zahit, ayağı ile yürümeye çabalar. Aşılarsa şimşekten de hızlı uçarlar, yelden<br />
de! O korkaklar, aşkın tozuna nereden ulaşacaklar Aşk derdi, gökyüzünü döşeme<br />
edinir. Zahit bu makama ulaşamaz. Meğer ki Allah ışığının inayeti gelip erişe de bu<br />
alemden ve bu yürüyüşten kurtula.<br />
Kendi kuşundan, düşünden, dedikodusundan halas olsa da yüce doğan kuşu, padişaha<br />
yol bula. Bu dedikodu, cebir ve ihtiyarıdır. Sevgilinin cezbesi, bu ikisinin ardından<br />
gelir. Hasılı o kadın eve varıp kapıyı açtı. Kapının sesi kulaklarına gelince, halayıkcağız<br />
perişan bir halde sıçradı, adam da namaza durdu.<br />
Kadın halayıkcağızı perişan, şaşkın ve somurtkan, kocasını da namaz da görünce bu<br />
halden şüphelendi. Derhal kocasının eteğini kaldırdı. Bir de ne görsün Aleti ve<br />
hayaları, meni içinde. Aletinden arta kalan meni damlamada, baldırı dizi pislik içinde.<br />
Başına vurdu da dedi ki: A adi herif, namaz kılan adamın hayaları böyle mi olur Şu<br />
alet, bu çeşit pislik içinde bulunan but ve kasık, Allah’ı anmaya layık mıdır<br />
Sen de insaf et, zulümle, kötülükle, küfür ve kinle dolu olan amel defteri sağ yandan<br />
verilmeye değer mi Kafire de bu gökyüzünü, şu halkı ve alemi kim yarattı Diye<br />
sorsan., der ki: Allah yarattı. Yaratmak, Allah’a layıktır. Fakat onun küfrü, bir hayli<br />
kötülüğü ve sitemi, bu çeşit ikrarla bir araya gelir mi<br />
O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı İşi,<br />
ikrarını yalanlar. Bu suretle de o, korku azabına layık olur. Mahşer günü, her gizli şey,<br />
meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezil eder. Elle ayak, dile gelir. Allah<br />
huzurunda onun kötülüğüne şahadet eder. El ben şöyle çaldım der, dudak ben şöyle<br />
sordum der. Ayak, ben şehvete koştum, ferç ben zina ettim diye tanıklık eder.<br />
Göz der ki: Ben harama baktım. Kulak der ki: Ben kötü söz işittim. Derken sözleri<br />
baştan aşağıya yalan olur, azası yalanını meydana çıkarır. Nitekim doğru düzen<br />
namazın da yalanı, hayaların tanıklığı ile meydana çıktı.<br />
Şu halde öyle hareket etki o hareketin, dilsiz, dudaksız, tanıklığın, şahadet ederim<br />
demenin ta kendisi olsun. Bütün beden, her uzuv, faydada şahadet ederim desin ey<br />
oğul. kulun, efendisinin izini izlemesi, ben buyruğa tabiim, şu da benim efendimdir<br />
demesidir. Ömür defterini kararttınsa önce yaptıklarına tövbe et.<br />
Ömrün geçtiyse kökü bu demdir, tez ömür ağacını tövbe suyuyla sula. Ömrünün<br />
köküne abıhayat dök de ömür ağacın yeşersin. Bütün geçmiştekiler, bu tövbeyle<br />
iyileşir. Geçen yıldaki zehir, bu yüzden şeker kesilir.<br />
Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Geçmişteki bütün suçların ibadet olur. Hocam Nasuh<br />
tövbesine sarıl, canla başla buna çalış. Bu Nasuh tövbesini sana anlatayım, dinle.<br />
İnanmışsın ama yeniden inan.<br />
NASUH TÖVBESİ<br />
Bundan önce Nasuh adlı bir adam vardı. Tellaklık eder, bu suretle kadınları avlardı.<br />
Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizlerdi. Kadınların<br />
hamamında tellaklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti.<br />
Yıllarca tellaklık etti, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile almadı. Çünkü sesi<br />
de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehvette pek yüceydi, pek<br />
uyanıktı. Çarşaf giyer, başını örter, peçe takardı. Fakat şehvetli ve azgın bir gençti. Bu<br />
suretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. Tövbe etmekte, ayak<br />
diremeye çalışmaktaydı. Fakat kafir nefis, tövbesini bozdurup dururdu.<br />
0 kötü işli herif bir arifin yanına gidip “Beni duada an “ diye yalvardı. O hür er onun<br />
sırrını anladı ama Allah hilmi gibi o da açığa vurmadı. Dudağı kilitliydi ama gönlünde<br />
sırlar vardı. Dudağını yummuştu ama gönlü sırlarla doluydu. Allah şarabını içen<br />
arifler, sırları bilirler ama örterler.<br />
İşin sırlarını kime öğretirlerse ağzını mühürlerler, dikerlerdi. Arif, tuhaf tuhaf güldü<br />
de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden Allah seni kurtarsın.<br />
O dua, yedi göğü de geçti, kabul edildi. O yoksulun işi, nihayet iyileşti, düzene girdi.<br />
Çünkü şeyhin o duası, her duaya benzemez. Şeyh, Allahda yok olmuştur, onun sözü<br />
Hak sözüdür. Allah, kendisinden bir şey isterse kendi isteğini nasıl ret eder. Ululuk<br />
ıssı Allah, onu bu lanetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebep halk etti.<br />
Nasuh hamamda tası doldururken padişahın kızının bir incisi kayboldu ve bütün<br />
kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. Önce herkesin eşyasını araştırmak üzere<br />
hamamın kapısını iyice kapattılar. Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi inciyi<br />
çalan da rezil olmadı. Bunun üzerine bu üstün körü işi bırakıp herkesin ağzını,<br />
kulağını vücudundaki bütün delilleri adamakıllı aramaya koyuldular.<br />
O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. Hepiniz soyunun,<br />
ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağırıldı. Sultanın hizmetçileri, o<br />
değerli inciyi bulmak için bir bir herkesi aramaya başladılar. Nasuh korkusundan<br />
tehna bir yere çekildi. Yüzü,korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları gövermişti.<br />
Ölümünü gözünün önünde görüyor, gazel yaprağı gibi tirtir titriyordu.<br />
Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim; ahdlar ettim, sonra onları bozdum. Ben,<br />
bana layık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. Arama nöbeti bana<br />
gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim<br />
Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak. Böyle bir keder,<br />
böyle bir gam, kafirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet,medet! Keşke<br />
anam beni doğurmasaydı, yahut da beni bir aslan paralasaydı. Allahm sana düşeni<br />
yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada. Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi<br />
bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim.<br />
Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et. Beni bu sefer de korur<br />
suçumu örtersen ne olur Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim. Bu sefer de<br />
tövbemi kabul et de tövbende durmak için yüzlerce kemer bağlanayım. Bu sefer de<br />
kusur da bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme.<br />
Hem böyle söylenip titremede, hem katra katra gözyaşları dökmede, hem de<br />
cellatların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryat etmekteydi. Hiçbir Frenk bu hale<br />
düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor. Azrail’i<br />
gözünün önünde görüyordu. Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki kapı ve duvar<br />
da onunla beraber yarabbi demeye başladı.<br />
O yarabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu. Herkesi aradık, ey Nasuh,<br />
sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nasuh kendisinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu.<br />
Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Bedeninden amansız bir<br />
halde aklı gidince sırrı, derhal Allah’a ulaştı. Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı.<br />
Allah, bir doğan kuşuna benzeyen canını huzuruna çağırdı. Muratsız gemisi kırılınca<br />
rahmet denizinin kıyısına düştü. Akılsız fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı.<br />
İşte o zaman rahmet denizi coştu.<br />
Canı, beden ayıbından kurtulunca sevine, sevine aslına gitti. Can, doğan kuşuna<br />
benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp<br />
kalmıştır.<br />
Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu, Keykubad’a uçar gider.<br />
Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile abıhayatı içer. Zayıf zerre değerlenir, büyür.<br />
Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur.<br />
Yüz yıllık ölü mezarından çıkar. Melun Şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset<br />
ederler. Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyve verir, tazeleşir. Kurt kuzuyla eş<br />
olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur.<br />
Canı helak eden o korkudan sonra “Kaybolan inci, işte şuracıkta” diye müjdeler geldi.<br />
Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. İnci bulundu, biz<br />
de neşelere daldık. Müjde verin, inci bulundu.<br />
Hamam, halkın bağrışmasıyla, hüzün gitti feryadı ile, el çırpmasıyla doldu. Kendinden<br />
geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan<br />
helallık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı.<br />
Senden şüphe ettik, hakkını helal et. Dedikoduda bulunduk, adeta etini yedik<br />
diyorlardı. Çünkü o, yakınlıkta herkesten ön olduğu için herkes daha ziyade ondan<br />
şüphe etmişti.<br />
Nasuh, has tellaktı, mahremdi. Hatta sultanla ruhları birdi bedenleri ayrı. Sultana<br />
ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır.<br />
Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar;<br />
aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi. Onun<br />
için ondan helallık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı.<br />
Nasuh, “Bu bana Allahnın lütfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben. Benden<br />
helallık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum. Bana<br />
söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir,<br />
fakat bence apaçık bu. Kim benden birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey,<br />
binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. Suçlarımı ve kötü hareketlerimi<br />
bir ben bilirim, bir de onları örten Allahm. Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o<br />
bile gözümde bir yelden ibaret oldu. Yaptıklarımın hepsini Allah gördü de göstermedi,<br />
bu suretle de kötülükle yüzümü sarartmadı. Sonra da yine Allah rahmeti, kürkümü<br />
dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasip etti.<br />
Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farz etti. Beni selvi<br />
ve süsen gibi azat etti, bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı.<br />
Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. Ah ettim,<br />
ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. O ipe sarıldım, dışarı çıktım.<br />
Neşelendim, ferahladım, semirdim benzim kırmızılaştı. Kuyunun dibinde zebun bir<br />
haldeydim, şimdi bütün aleme sığmıyorum. Şükürler olsu sana Yarabbi. Beni ansızın<br />
gamdan kurtardın. Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye<br />
kalkışsam şükründen acizim.<br />
Şu bahçede, şu ırmaklarım kıyısında halka “Keşke kavmim bilseydi, Allah beni ne<br />
yüzden yarlıgadı” diye nara atmaktayım dedi. Ondan sonra birisi gelip Nasuh’a iltifat<br />
ederek dedi ki: Padişahımızın kızı seni çağırıyor. Ey temiz kişi, padişahın kızı seni<br />
istemede, gel de başını yıka. Gönlü, senden başka bir tellak istemiyor. Onu ovmak<br />
kille yıkamak senin işin.<br />
Nasuh yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nasuh’un hastalandı şimdi.<br />
Yürü, koş acele bir başkasını bul. Allah hakkı için benim elim, işe varmıyor artık.<br />
Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider Ben bir<br />
kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım.<br />
Allah’a sağlam tövbe ettim. Canım, bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam. O<br />
mihneti gördükten sonra ancak eşek olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider<br />
diyordu .<br />
EŞEK TİLKİ VE ASLAN<br />
Bir çiftçinin bir eşeği vardı. Beli yaralı, karnı bomboş, tamamı ile arık bir halde idi.<br />
Gündüzün, ta gecelere kadar otsuz kayalıklarda gıdasız, koruyucusuz aç biilaç dolaşır<br />
dururdu. Oralarda içecek sudan başka bir şey yoktu. Eşek gece gündüz yas matem<br />
içindeydi. Oralarda bir kamışlık, bir orman vardı. Orada işi gücü avlanmak olan bir<br />
aslan vardı.<br />
Aslan bir erkek fille savaşmış, yorulup hastalanmış, avdan kalmıştı. O zayıflıkla bir<br />
müddet avlanamadı. Öbür canavarlarda kuşluk yemeği yiyemez oldular. Çünkü<br />
aslandan artan artıkları onlar yerlerdi. Aslan hastalanınca onlarda dara düştüler.<br />
Aslan, bir tilkiye var git, benim için bir eşek avla. Çayırlıkta bir eşek bulursan ona<br />
maval oku, kandırıp buraya getir. Eşeğin etini yer, kuvvetlenirsem ondan sonra başka<br />
bir av tutabilirim. Birazcığını ben yiyeyim, geri kalanını siz yersiniz. Ben de bu suretle<br />
sizin gıdalanmanıza sebep olayım. Benim için ya bir eşek ara, ya bir öküz. Ne bulursan<br />
ona o bildiğin afsunlardan oku. Onu afsunlarla güzel sözlerle aldat, buraya çek, getir<br />
diye emir verdi.<br />
Kutup aslandır,işi de avlanmaktır. Bu halkın arta kalanları, onun artıklarını yerler.<br />
Kudretin yettikçe kutbun rızasına çalış da o kuvvetlensin, vahşi hayvanları avlasın.<br />
Onun halk gibi kuvvetsiz kalması caiz mi Bütün boğazlara giren rızk aklın elinden<br />
verilir. Çünkü halkın bulabildiği şey, ancak onun artığıdır. Senden av isterse bunu<br />
gözet. O, akıl gibidir. Halksa bedendeki uzunlara benzer. Bedenin tedbiri, akla<br />
bağlıdır. Kutbun zayıflaması, ten cihetinden olur, ruh cihetinden değil. Gemi zayıflar,<br />
Nuh zayıflamaz. Kutup, o kimsedir ki kendi etrafında döner dolaşır. Göklerse onun<br />
etrafında döner.<br />
Gemisini tamir hususunda ona yardım et. Ona has bir kul, tam bir köle olduysan buna<br />
çalış. Ona yardım edersen yardım sana yarar, ona değil. Allah “Allah’a yardım<br />
ederseniz yardıma nail olursunuz” buyurdu.<br />
Tilki gibi av avla da ona feda et. Bu suretle o verdiğin avın binlerce mislini karşılık<br />
olarak al. Müridin avlanması tilkicesine olur. İnatçı sırtlan ölü hayvan avlar. Onun<br />
önüne ölüyü getirirsen o ölü dirilir. Bostana dökülen gübre, mahsulü geliştirir.<br />
Tilki aslana emriniz baş üstüne. Hileler düzeyim, aklını başından alayım, istediğin gibi<br />
hizmette bulunayım. Hile ve afsun benim işimdir. İşim gücüm, masal söylemeden,<br />
halkı yoldan çıkarmadan ibarettir dedi.<br />
Dağ başından dereye doğru koşmaya başladı. Derken o yoksul ve zayıf eşeği buldu.<br />
Candan bir selam verip yanına gitti, o saf yoksulun yanına vardı.<br />
Dedi ki: bu kuru ovada ne alemdesin Bu çorak kayalıklarda ne yapıyorsun Eşek dedi<br />
ki: İster gamda olayım, ister cennette. Kısmetimi Allah veriyor ona şükretmedeyim.<br />
Dosta hayır zamanında da şükrederim, şer zamanında da. Çünkü kaza ve kaderde<br />
beterin beteri var. Mademki rızkı taksim eden o, şikayet küfürdür. Sabrı gerektir.<br />
Sabır genişliğe ulaşmanın anahtarıdır.<br />
Allahdan başka herkes düşmandır, dost odur. Şu halde dosttan düşmana şikayet<br />
etmek iyi bir şey mi Bana ayran verirse bal istemem. Çünkü her nimetin bir gamı<br />
vardır.<br />
Bir saka vardı. Onun da bir eşeği vardı. Mihnetten çember gibi iki büklüm olmuştu.<br />
Sırtında ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe adete aşıktı. Ölümünü<br />
arayıp duruyordu. Arpa nerede Kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını<br />
doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bit şişle<br />
onu nodullayıp duruyordu.<br />
İmrahor, onu görüp acıdı. Eşeğin sahibi ile dostluğu vardı. Ona selam verdi, bu eşek<br />
neden böyle dal gibi iki kat olmuş diye sordu.<br />
Adam, benim yoksulluğumdan, benim taksiratımdan. Bu ağzı dili bağlı mahluk saman<br />
bulamıyor dedi.<br />
İmparator dedi ki: Sen, birkaç onu bana ver de padişahın ahırında kuvvetlensin.<br />
Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her<br />
yanda tavlı, semiz, güzel Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş,<br />
sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da tam vaktinde.<br />
Atların tımarını da görünce başını göğe kaldırdı dedi ki: Ey ulu Allah, tutalım eşeğim,<br />
senin mahlukun değil miyim Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden<br />
zayıfım Geceleri arkamın acısından, karnımın acılığından her an ölümümü istiyorum.<br />
Bu atların halleri böyle mükemmel. Peki neden azap ve bela yalnız bana mahsus<br />
Derken ansızın savaş koptu Arap atlarına eğerleri vurup savaşa sürdüler. Onlar,<br />
düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler sapladı. Savaştan geri dönüp hepsi<br />
de perişan bir halde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı.<br />
Nalbantlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri<br />
çıkarıyorlardı.<br />
Eşek bunları görünce dedi ki: Yarabbi ben yoksullukla süregeldim şu afiyete razıyım.<br />
O gıdadan da bizarım, o çirkin yaradan da. Afiyet dileyen dünyayı terk eder.<br />
Tilki dedi ki: Allah emrine uyup helal rızk aramak farzdır. Bu alem sebepler alemidir.<br />
Sebepsiz hiçbir şey elde edilmez, şu halde mutlaka dilemek lazımdır. Allah “Allah’ın<br />
ihsanını dileyin” diye emretti. Kaplan gibi kaçmak caiz değildir. peygamber rızk için<br />
“Kapısı bağlıdır kapısında da kilit var” buyurmuştur. O kilidin anahtarı bizim<br />
hareketimiz, gelip gitmemiz ve kazancımızdır. Bu kapının anahtarsız açılmasına yol<br />
yok. İstemeden ekmek vermek Allahnın adeti değil.<br />
Eşek o senin dediğin Allah’a dayanmanın zayıflığından. Yoksa can veren ekmek de<br />
verir. Padişahlık ve zafer isteyen kişiye ekmek lokması az gelmez oğlum. Tuzak kurup<br />
av avlayanlarla yırtıcı canavarların hepsi rızk yemede. Bunlar ne kazanç peşinde<br />
dolaşırlar, ne de rızk kazanmaya çalışırlar. Rızk verici Allah, herkese kısmetini<br />
vermededir. Herkesin kısmetini, önüne koymadadır.<br />
Kim sabrederse rızkı gelir yetişir. Çalışıp çabalama zahmetine düşmen senin<br />
sabırsızlığındandır. Dedi.<br />
Tilki dedi ki: Allah’a dayanma, nadir bulunur. Bu dayanmada mahir olanlar, pek az<br />
kimselerdir. Nadir şeyin etrafında dönüp dolaşmak, bilgisizlikten ileri gelir. Herkes<br />
nereden padişahlığa yol bulacak Peygamber kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi<br />
herkes elde edebilir mi haddini bil de yukarılarda uçma. Uçma da kötülük çukuruna<br />
düşme!<br />
Eşek bunu ters söylüyorsun dedi, bil ki kötülük, insana tamahtan gelir. Kanaatten hiç<br />
kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı. Allah, ekmeği domuzlarla<br />
köpeklerden bile esirgemiyor. Şu bulut ve yağmur, insanların kazancı değil ya. Sen<br />
nasıl rızka düşkün bir aşıksan rızk da rızk yiyene öyle düşkün bir aşıktır.<br />
Bir zahit, Mustafa’dan “Herkesin rızkı Allahdan gelir. Dilesen de dilemesen de rızkın,<br />
senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır” sözünü duymuş. Denemek için sahralara<br />
düştü, bir dağın dibine vardı, yatıp uyudu. Bakalım diyordu rızkım gelecek mi Şunu<br />
bir göreyim de bu husustaki inancım kuvvetlensin.<br />
Bir kervan yolunu kaybetti. Süre süre o adamın bulunduğu yere kadar geldi. Kervan<br />
halkı onu uyumuş görünce, birisi bu adam neden böyle çölde yoldan ve şehirden uzak<br />
bir yerde çıplak bir halde yatıyor Hiçbir kurttan, hiçbir düşmandan korkmuyor. Ölü<br />
mü acaba, yoksa diri mi Dedi.<br />
Kervan halkı gelip onu yakaladılar. O ulu er hiçbir şey söylemedi. Ne vücudunu<br />
oynattı, ne başını. Ne de gözünü açtı. Bunun üzerine bu zavallı zayıf, açlıktan ölüm<br />
haline gelmiş dediler. Ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler. Boğazına dökmek<br />
istediler.<br />
Zahit rızkın insana çaresiz yetişip geleceği hakkındaki sözü iyice anlamak için inadına<br />
dişlerini sıktı. Kervan halkı acıdılar. Bu zavallı, tamamı ile bitmiş, açlıktan ölüm haline<br />
gelmiş dediler. Koşup bıçak getirdiler, ağzına dayayıp dişlerini zorla açtılar. Ağzına<br />
çorba döktüler ekmek parçaları tıktılar.<br />
Adam dedi ki: Gönül susuyorsun ama sırrı biliyorsun da kendini naza çekiyorsun.<br />
Gönlü cevap verdi. Biliyorum ki canıma da rızk veren Allahdır, tenime de. Bunu da<br />
mahsustan yapıyorum. Bundan fazla sınama, deneme olur mu Rızk sabredenlere ne<br />
güzel yetişiyor bak.<br />
Tilki dedi ki: Bu hikayeleri bırak da az bile olsa elini kazanca at. Allah sana el<br />
vermiştir, bir iş yap. Kazan da bir dosta da yardımda bulun. Herkes bir kazanca<br />
yürümüş, başka dostlarına da, yardım ediyor.<br />
Bütün kazancı bir kişi elde edemez. Bir kişi hem dülger, hem saka, hem terazi olamaz<br />
ya. Alemin kararı böyledir. Herkes yoksulluğundan bir işe sarılmıştır. Ortada bedava<br />
yemek şart değildir. sünnet olan yol, iş işlemek ve bir şey kazanmaktır.<br />
Eşek dedi ki: Ben Allah’a dayanmadan daha iyi bir kâr bilmiyorum. İki alemde de en<br />
iyi kazanç budur. Ona şükretme kazancının eşini göremiyorum. Allah’a şükür rızkı<br />
artırır. Aralarında bahis uzadı. Nihayet sualden de kaldılar, cevaptan da.<br />
Tilki, bundan sonra ona “Nefislerinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın” emrini söyledi.<br />
Kuru ve kayalık bir sahrada sabretmek ahmaklıktır. Allahnın alemi geniş. Buradan<br />
çayırlığa göç. Oradan ırmak kenarında yeşil otlat otla. Cennet gibi yemyeşil bir<br />
çayırlık. Orada yeşillikler bitmiş, ta bele kadar büyümüş. Ne mutlu o hayvana ki oraya<br />
varır. Deve bile o yeşillikte kaybolur.<br />
Orada her yanda bir kaynak akmada. Orada hayvanlar amana kavuşmuş, hepsi<br />
rahattaydı. eşek eşekliğinden “A melun sen oradasın da neden böyle zayıfsın Nerede<br />
neşen, semizliğin, nerede nurun, ferin Neden bu sıkıntılara düşmüş bedenin böyle<br />
zayıf Bu aç gözlülük, bu görmezlik, senin yoksuzluğundandır, beylerbeyi olduğundan<br />
değil. Madem kaynaktan geldin neden kurusun Madem misk ceylanısın nerede sende<br />
misk kokusu Söylediğin anlattığın şeylerden neden sende bir nişane yok ey yüce<br />
kişi Diyemedi.<br />
Birisi deveye “Ey izi kutlu, nereden geliyorsun Dedi. Deve dedi ki: Senin civarında<br />
bulunan sıcacık hamamdan. Adam evet dedi, zaten dizinden belli.<br />
İnatçı Firavun, Musa’nın ejderhasını görünce mühlet istedi, yumuşaklık gösterdi.<br />
Akıllılar dediler ki: Bu daha fazla sertleşmeliydi hani ya Allah idi. Mucize ister ejderha<br />
olsun, ister yılan. Onun Allahlık kibri, Allahlık hışmı ne oldu Oturunca “Ben yüce<br />
Allah’ım “diyordu. Bir kurtcağız için bu yaltaklanma neden<br />
Senin nefsin mezeyle, hurma şarabı ile sarhoşsa bil ki gayb salkımını görmemiştir.<br />
Çünkü o nuru görenlerde alâmetler vardır. Onlar bu gurur yüzünden uzaklaşırlar. Acı<br />
suyun etrafında dönüp dolaşan kuş tatlı suyu görmemiştir. Onun imanı da taklitten<br />
ibarettir. Canı, iman yüzünü görmemiştir. Mukallide yoldan da büyük bir tehlike<br />
vardır, yol kesen taşlanmış bir Şeytandan da.<br />
Fakat hak nurunu görünce emin olur. Ondaki şüphe ıstırapları yatışır. Denizin köpüğü,<br />
aslı olan toprağa gelmedikçe çalkalanıp durur. O köpük toprağa aittir, deniz de<br />
gariptir. Gariplikte de ıstırap çekmesinden başka bir çaresi yoktur.<br />
Bir adamın gözü açıldı da o nakşı okudu mu artık şeytan bir daha ona el atamaz. Eşek<br />
tilkiye sırlar söyledi ama serserice söyledi mukallitçe söyledi. Suyu övdü, fakat<br />
iştiyakı yoktu. Yüzünü elbisesini yırttı, fakat aşık değildi.<br />
Münafıkın özrü kabul edilmez. Çünkü o özür, dudağındadır, kalbinde değil. Elma<br />
kokusuna sahiptir ama elmaya değil. O koku onda ancak zarar vermek için vardır.<br />
Bütün kadınlar, savaşta saf yarmazlar, feryat ve figan ederler. Onu saf içinde aslan<br />
gibi görürsün, eline kılıcını almıştır ama eli titrer durur. Vay aklı dişi, kötü ve çirkin<br />
nefsi erkek ve atılmaya hazır olana. Nihayet onun aklı alt olur. Ziyandan başka bir<br />
yere göçemez. Ne mutlu aklı erkek olana, çirkin nefsi dişi ve aciz bulunana!<br />
Cüz-i aklı, erkek ve üst olursa dişi nefsini aklı alt eder. Görünüşte dişinin saldırması<br />
da kuvvetlidir ama onun ziyanı, o eşek gibi eşekliğindendir. Kadında hayvan sıfatı<br />
üstündür. Çünkü kadının renge kokuya meyli vardır.<br />
O eşekte çayırlığın rengini kokusunu duyunca elindeki bütün deliller kaçıp gitti.<br />
Yağmura muhtaç bir susuz haline geldi, bulut yoktu. Öküz açlığına uğradı, sabrı<br />
yoktu. Babam, sabır demir kalkandır. Allah, kalkana “Zafer geldi çattı” yazısını<br />
yazmıştır.<br />
Mukallit söz arasında yüzlerce delil getirir. Fakat onları kıyas bakımından söyler, açık<br />
bir tarzda değil. Misklere bulanmıştır ama misk değildir. kendisinde misk kokusu<br />
vardır ama pis bir şeydir ancak.<br />
Ey mürit, pislik misk haline gelinceye kadar yıllarca o bahçede otlamak gerek. Evet,<br />
arpa yememeli eşekler gibi. Ceylancasına Huten ülkesinde erguvan otlamak gerek.<br />
Karanfillerden, yaseminden, gülden başka bir şey otlama. O ceylanlarla Huten<br />
sahrasına yürü. Mideni o reyhanlara, güllere alıştır da peygamberlerin hikmet ve<br />
gıdasını bul. Mideni şu ottan arpadan vazgeçir; reyhan ve gül yemeye başla.<br />
Ten midesi insanı samanlığa çeker. Gönül midesi reyhanlığa. Ot ve arpa yiyen kurban<br />
olur. Allah nuru ile gıdalanan Kur’an olur. Senin yarın pisliktir,yarın misk. Kendine gel<br />
de pisliği değil, Çin miskini arttır.<br />
O mukallitte yüzlerce delil, yüzlerce söz vardır. Ama dile getirince görürsün ki onlarda<br />
can yok. Söyleyende can ve fer olmazsa sözünde yaprak ve meyve nereden olacak<br />
Öyle söz, tesir eder mi hiç<br />
Küstahçasına insanları yola sokar ama kendisi saman çöpünden fazla titrer. Sözü pek<br />
parlaktır, fakat sözünde de bir titreyiş gizlidir.<br />
Nura ulaşmış şeyh, insana yol bildirir, sözünü nurla yoldaş eder. Çalış çabala da<br />
sarhoş ol, nura ulaş, sözünden Allah nuru aksın. Pekmez içinde ne kaynatılırsa<br />
pekmez lezzetini alır. Havuç, elma, ayva ve ceviz, pekmez de kaynatılsa hepsinden de<br />
pekmez lezzeti alırsın. Bilgi de nura karışırsa inatçı ve kötü kişiler bile bilginden nur<br />
bulurlar. Ne söylersen o da nur olur. Çünkü gökten sudan başka bir şey yağmaz. Gök<br />
ol, bulut ol, yağmur yağdır. Oluk da yağmur yağdırır ama faydası yok.<br />
Oluktaki su iğretidir, halbuki bulutta ve deniz de yaratılıştan vardır. Düşünce oluğa<br />
benzer. Vahiy ve keşif, bulut ve denizdir. Yağmur suyu, bahçeyi yüz türlü renklerle<br />
bezer. Halbuki oluk, komşuları birbirine düşürür, kavga çıkarır.<br />
Eşek, tilkiyle iki üç kere bahiste bulundu. Fakat mukallitti, tilkinin hilesine kapıldı.<br />
Görgü ve anlayışı olmadığından tilkinin hilesi onu kandırdı. Yemek hırsı onu öyle bir<br />
alçalttı ki beş yüz delili olmakla beraber tilkiye zebun oldu.<br />
Bir oğlancı evine bir oğlan götürdü. Onu baş aşağı edip düzmeye koyuldu. Bu sırada o<br />
melun çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: Belindeki ne Oğlan, kötü düşünceli<br />
biri hakkımda kötü düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevap verdi.<br />
Oğlancı, Allah’a hamdolsun dedi, iiyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye<br />
kapılmadım.<br />
Sen de adamlık olmadıktan sonra hançerlerin ne faydası var Yürek olmadıktan sonra<br />
bunda ne fayda var ki Tutalım ki Ali’den Zülfikar’ı miras aldın, Allah aslanındaki kol,<br />
sende de varsa göster. Mesih’ten bir nefes bellediğini farz edelim, İsa’nın dudağı, dişi<br />
nerede ki a çirkin adam<br />
Kazanmak bir şeyler elde etmek için diyelim ki bir gemi yaptın, Nuh gibi bir gemi<br />
kaptanı hani. Tutalım ki İbrahim gibi put kırıyorsun, beden putunu onun gibi ateş<br />
içine atış nerede Delilin varsa meydana çıkar da tahta kılıcı bile o delillerle Zülfikar<br />
haline getir.<br />
Bir delil seni amelden alıyorsa o Allahnın gazabıdır. Yolda korkanları kuvvetli bir hale<br />
getirdin ama sen hepsinden fazla korkmada, hepsinden ziyade tirtir titremedesin.<br />
Herkese Allah’a dayanma dersi veriyorsun ama hırsından havadaki sivrisineğin<br />
damarını sormadasın.<br />
A oğlan, askerin önünde gidiyorsun ama bıyığının yalancılığına aletin tanıklık<br />
vermede. Gönül, namertlikle dolu olduktan sonra sakalınla, bıyığına, ancak gülünür.<br />
Yağmur gibi gözyaşları dökerek tövbe et de bıyık ve sakalını, alay mevzuu olmadan<br />
kurtar.<br />
Erlik ilacını kullan da hamel burcundaki kızgın güneşe dön. Mideyi bırak, gönül<br />
tarafına salın. Salın da Allahdan sana perdesiz bir selam gelsin. Kendine çeki düzen<br />
verecek bir iki adım at da aşk, kulağını tutup seni çeksin.<br />
Tilki hilede ayak diredi. Eşeğin sakalını tutup çekti. Nerede o tekkenin ilahicisi ki<br />
hararetle defe vurup “Eşek gitti eşek gitti” desin. Bir tavşan bile aslanı kuyuya<br />
sürüklerse bir tilki, eşeği çayırlığa nasıl sürüklemez Kulağını tıka da o ihsan ve lütuf<br />
sahibi velinin afsunundan başka bir afsun okuma. Onun afsunu helvadan da tatlıdır.<br />
Hatta öyle bir erdir ki ayağının bastığı toprak, yüzlerce helvaya değer. Şarapla dolu<br />
koca küpler, onun dudaklarındaki şaraptan mayalanmıştır. Ondan uzakta kalan can,<br />
lal dudaklardaki şarabı görmediği için şaraba aşıktır. Kör kuş, tatlı suyu görmemiş,<br />
kara ve acı suyun etrafında dönüp dolaşmasın.<br />
Can Musası, gönlü Sina haline getirir, kör dudu kuşlarının gözlerini açar. Can şirininin<br />
Hüsrev’i nöbet tutmuştur. Şehirde şeker ucuzlamıştır. Gayb Yusufları ordularını<br />
çekmede, şeker denklerini getirmede. Mısır’dan gelen develerin yüzü bizim tarafa<br />
yönelmiş, ey dudu kuşları, şenlik seslerini duyun. Şehrimiz yarın şekerle dolacak.<br />
Şeker zaten ucuz ama daha da ucuzlayacak.<br />
Ey tatlı sevenler, şekerlere bulanın, sofrası olanların körlüklerine rağmen dudu gibi<br />
şekerlere bakın. Şeker kamışını dövün iş ancak bundan ibaret. Canlar feda edin, işte<br />
sevgili. Şimdi şehrimizde bir tek ekşi suratlı bile kalmadı. Çünkü Şirin Hüsrev’leri<br />
tahta çıkardı.<br />
Ya hey! Şarap üstüne şarap, meze üstüne meze. Artık minareye çık da sala ver. Taş ve<br />
mermer, lal ve altın haline geliyor. Güneş gökyüzünde elceğizlerini çırpmada. Zerreler<br />
aşılar gibi birbirleriyle oynaşmada.<br />
Kaynaklar yeşilliklerden, çayırlık, çimenliklerden mahmurlaştı. Gül, dallar üstüne<br />
çicekler açıyor. Devlet gözü tam bir büyü yapmada; ruh Mansur oldu Enel Hak diye<br />
bağırmada.<br />
Tilki bir eşeği baştan çıkarırsa bırak çıkarsın. Sen eşek olma da gam yeme.<br />
Birisi kaçıp bir eve sığındı. Korkudan benzi uçmuş, sapsarı kesilmiş dudakları<br />
gövermişti. Ev sahibi peki dedi, A amcasını canı, eşekleri titremede. Ne oldu neden<br />
kaçtın Neden böyle benzin attı Adam dedi ki: Zalim padişahı eğlendirmek için bugün<br />
sokakta ne kadar eşek varsa yakalıyorlar. Ev sahibi, peki dedi. A amcasının canı,<br />
eşekleri yakalıyorlar. Sen eşek değilsin ya, bundan ne tasan var senin<br />
Adam dedi ki: Bu işe öyle bir girişmişler, öyle kızışmışlar ki beni bile eşek diye<br />
yakalarlarsa şaşılmaz. Eşek yakalamaya el atmışlar hiçbir şey fark etmiyor artık. Bir<br />
şeyi fark etmeyen kişiler başımıza geçerlerse eşeğin sahibini de eşek diye götürürler<br />
mi, götürürler.<br />
Fakat bizim şehrimizin padişahı abes iş yapmaz. Onun temyiz hassası vardır. O her<br />
şeyi duyar, her şeyi görür. Adam ol da eşek tutanlardan korkma. Ey zamanenin İsa’sı,<br />
eşek değilsen ürkme.<br />
Dördüncü kat gök, senin nurunla dolu. Haşa senin durağın ahır değil. Sen, bir iş için<br />
ahırdasın ama gökyüzünden de yücesin sen, yıldızlardan da. İmrahor başkadır eşek<br />
başka. Her ahıra giden eşek değildir. Neden böyle eşeğin kuyruğuna yapıştık, ardına<br />
düştük Gül bahçesinden güllerden bahset. Narı, turuncu elma dalını söyle. Şarabı ve<br />
sayısız güzelleri anlat. Yahut dalgası inci olan, inci söyleyen, gören denizi, yahut gül<br />
devşiren, yumurtaları altından, gümüşten olan kuşları söyle.<br />
Yahut ceylanları besleyen, hem sırt üstü, hem yüzükoyun uçan doğan kuşlarından<br />
bahset. Alemde gizli merdiven vardır, basamak basamak ta göğe kadar. Her bulutun<br />
başka bir merdiveni vardır, her gidişin başka bir göğü. Her biri öbürünün halinden<br />
bihaberdir. Geniş bir ülkedir, ne başı var, ne sonu.<br />
Bu, o neden böyle hoş diye şaşmaktadır; o, bu neden böyle şaşıyor diye hayrette.<br />
Yeryüzü sahası geniştir. Orada her ağaç, yerden baş vermiş, boy atmıştır. Ağaçlardaki<br />
yapraklarla dallar, ne de güzel ülke ne de geniş saha diye şükrederler.<br />
Bülbüller, yediğin şeyden bize de ver diye kıvrım kıvrım çiçeklerin çevrelerinde<br />
uçuşur, ötüşürler. Bu sözün sonu yoktur. Sen yine o tilkinin aslanın, o illetin ve açlığın<br />
hikayesine dön!<br />
Tilki eşeği alıp çayırlığa götürdü. Aslan, ona saldırıp paramparça edecekti. Eşek<br />
aslandan uzaktı. Eşeği görünce hırsından yaklaşmasına sabredemedi. Birden korkunç<br />
bir surette kükredi. Fakat kımıldayacak kuvveti yoktu zaten.<br />
Eşek, uzaktan bunu görünce dönüp nalları kaldırdı, ta dağın eteğine kadar kaçtı. Tilki<br />
dedi ki: A padişahım kavga zamanında neden sabretmedin O sapık, sana yaklaşsaydı<br />
hafif bir saldırışta ona üstün gelirdin. Acele, Şeytanın hilesidir; sabır ve tedbir<br />
Allahnın lütfu. O uzaktaydı hamleni görüp kaçtı. Zayıflığını anladı, yüzünün suyunu<br />
döktü. Aslan kuvvetim yerinde sandın dedi, bu derece halsiz olduğumu<br />
zannetmiyordum. Fakat açlık ve ihtiyacım hadden aştı. Açlıktan sabrım da kayboldu<br />
aklım da. Elinden gelirse bir kere daha onu baştan çıkar, buraya getir. Düzenlerle onu<br />
buraya getirmeye çalış. Sana pek minnettar olurum.<br />
Tilki evet dedi, Allah yardım eder de körlükle gözünü bağlar, çektiği korkuyu unutursa<br />
ne ala. Bu da, onun eşekliğinden uzak değildir. fakat onu yine kandırırda buraya<br />
getirirsem yine acele edip emeğimi yele verme.<br />
Aslan dedi ki: Evet sınadım anladım ki pek halsizim bedenimde fer kalmamış. Eşek<br />
tamamı ile bana yaklaşmadıkça yerimden bile kımıldamam. Kendimi öyle uyur<br />
gösteririm.<br />
Tilki yola düştü. “Aman padişahım sen bir himmet et de aklını bir gaflet bürüsün. Eşek<br />
her kötü kişiye kanmamak için Allah’a tövbeler etmiştir. Onun tövbelerini hilelerimle<br />
bozayım. Biz aklın ve aydın ahdın düşmanıyız. Eşek başı çocuklarımızın topudur, eşek<br />
fikri elimizin oyuncağı" diyordu.<br />
Zühal yıldızının devrinden meydana gelen aklın, aklı külle karşı ne değeri vardır O<br />
akıl, Utarit’le Zuhal’den feyiz alır, bilgi sahibi olur. Bizse sıfatı lütuf ve ihsan olan Allah<br />
kereminden feyiz alır, bilgi sahibi oluruz.<br />
Turamızın kıvrımı, “Allah insana bilgi öğretti” ayetidir. Maksatlarımız, Allah indindeki<br />
bilgidir. O aydın güneş bizi terbiye etmiştir. O yüzden “Rabbim yücelerin yücesidir”<br />
der dururuz.<br />
Tilki, eşek hilemizi sınadıysa da bununla beraber bu hileye yüzlerce sınamayı unutur<br />
gider. Belki o gevşek huylu tövbesini bozar da bunun seyyiesine uğrar demekteydi.<br />
Ahdı, tövbeyi bozmak, sonunda insanı lanete uğratır. Cumartesi günlerinde iş<br />
işlemeye mecbur olan Yahudiler, tövbelerini bozdular da çarpılıp helak oldular. Allah o<br />
kavmi maymun şekline soktu. Çünkü inada girişip Allah ahdini bozdular.<br />
Bu ümmette beden çırpınması yoktur. Fakat ey akıllı fikirli adam, gönül çarpılması<br />
vardır. Bir adamın gönlü maymun gönlüne döndü mü bedeni de maymunun gönlünden<br />
aşağı olur. O eşeğin gönlü de hakikatten haberdar olsaydı, bir hünere nail olmuş<br />
bulunsaydı sureti yüzünden hor olur muydu hiç<br />
Ashabı kehf’in köpeğinin huyu iyiydi, fakat sureti, köpek suretindeydi. Fakat bu<br />
suretti, ona bir noksan verdi mi Yahudiler, halk zahiri azabı görsün diye zahiren<br />
çarpıldılar. Fakat iç aleminden bunlardan başka yüz binlercesi, tövbesini bozma<br />
yüzünden domuz ve eşek oldu.<br />
Tilki çabucak eşeğin yanına geldi. Eşek, senin gibi dosttan çekinmek gerek.<br />
A adam olmayan dedi, ben sana ne yaptım da beni ejderhanın yanına götürdün Bana<br />
kinlenmene sebep neydi Yaradılışındaki kötülükten başka ne sebep vardı buna a<br />
inatçı Ona hiçbir eziyet vermediği, dokunmadığı halde gencin ayağını sokan akrep<br />
gibi hani. Yahut ta bizden kendisine bir kötülük gelmediği halde can düşmanımız olan<br />
Şeytan gibi. Şeytan tabiatı bakımından insana düşmandır. İnsanın helak oluşuna<br />
sevinir. Her an adamın peşine düşer, bir türlü bırakmaz. Huyunu, çirkin tabiatını<br />
bırakır mı hiç<br />
Çünkü onun içindeki kötülük, sebep yokken onu zulme, düşmanlığa çeker. Her an,<br />
seni bir kuyuya atmak için bir otağa çağırır. Baş aşağı havuza yuvarlamak için filan<br />
yerde bir havuz var, dereler akıyor der durur. Vahye nail olan, gözü açık bulunan<br />
Adem’i bile o melun, kötülüğe, şerre düşürdü.<br />
Adem’in geçmişte bir suçu yoktu, ona bir zarar vermemişti, bir haksızlıkta<br />
bulunmamıştı.<br />
Tilki dedi ki: O bir büyü, bir tılsımdı, senin gözüne aslan göründü. Yoksa ben beden<br />
bakımından senden zayıfım, öyle olduğu halde gece gündüz orada otlamaktayım. O<br />
çeşit bir tılsım yapmasalar da her obur, doğru oraya koşardı.<br />
Fillerle, ejderhalarla dolu aç bir dünya durup dururken hiç tılsım olmadıkça yazı, öyle<br />
yemyeşil durur mu Ben, öyle korkunç bir şey görürsen sakın korkma diyecektim<br />
ama, gönlüm haline yandı, o derde daldım da aklımdan çıktı. Seni köpek gibi açıkmış,<br />
perişan bir halde görünce koşa koşa gelsin diye seğirttim. Yoksa sana tılsım<br />
anlatacak, sana bir hayal görünür ama aslı yoktur diyecektim.<br />
Eşek dedi ki: Hadi ey düşman, çekil önümden, çekil de çirkin suratını görmeyeyim.<br />
Seni kötü talihli bir hale getiren Allah, çirkin suratını da kerih ve pek berbat bir hale<br />
soktu. Bana hangi suratla geliyorsun Gergedanın yüzü bile bu kadar kalın derili<br />
değildir. Seni çayıra götüreyim diye apaçık canıma kastettin.<br />
Azrail’i gözlerimle gördüm. Sonra da yine bana düzen kurmaya, beni kandırmaya<br />
savaşıyorsun ha! Ben ister eşek olayım, ister eşeklerin kusuru. Nihayet benim de<br />
canım var. Bunu nasıl feda edebilirim O gördüğüm amansız korkuyu çocuk görseydi<br />
derhal kocalırdı. O korkudan, o heybetten kendimi cansız, gönülsüz bir halde dağdan<br />
baş aşağı attım. O perdesiz azabı görür görmez ayağım, kakıldı kaldı. Allah’a<br />
ahdettim. Yarabbi dedim, ayağımdaki şu bağı çöz.<br />
Bundan böyle kimsenin vesvesesine kanmayayım ey lütuflar sahibi Allah, ey<br />
yardımcım, ahtım olsun, nezrim olsun. Allah, o anda ayağımın bağını çözdü. O dua ve<br />
sızlanma, o niyaz yüzünden ayağım çözüldü. Yoksa o erkek aslan bana yetişseydi<br />
halim ne olurdu Aslanın pençesi altında eşek ne hale gelir Yine o aç aslan hileyle<br />
seni bana yolladı değil mi a kötü arkadaş<br />
Herkesin, kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan pak Allahnın zatına and olsun<br />
ki kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir. Çünkü kötü yılan, insanın yalnız canını alır.<br />
Kötü arkadaşsa insanı cehenneme sürer, orasını adama durak eder. İnsanın, düşüp<br />
kalktığı adamla konuşa görüşe huyu ile huylanır. Gönül arkadaşının huyunu kapar. O<br />
sana gölge saldı mı mayasız olduğu için senin mayanı çalar.<br />
Aklın sarhoş bir ejderha bile olsa kötü arkadaş, bil ki zümrüttür. Aklının gözünü<br />
çıkarır, kör eder. Onun kınaması, seni taunun eline teslim eder.<br />
Tilki dedi ki: Bizim safımızda tortu yoktur. Fakat vehme gelen hayallerde,<br />
küçümsenecek şeyler değildir. ey saf ve bön adam, bütün bunlar senin vehmindir.<br />
Yoksa sana karşı hiçbir gıllügışim yok. Kötü hayaline kapılıp bana bakma. Dostlara<br />
karşı neden kötü zanda bulunuyorsun<br />
Saf kardeşler hakkında iki zanda bulun. Zahiren onlardan cefa bile görsen haklarında<br />
kötü düşünceye kapılma. Bu kötü hayal, bu kötü zan, meydana çıktı mı yüz binlerce<br />
dostu birbirinden ayırır. Seni esirgeyen biri, sana cevreder, seni sınarsa hakkında<br />
kötü zanna düşmemek gerektir. Akıl karı budur.<br />
Hele ben hiç kötü değilim. Adim kötüye çıkmış ama aldırma. O gördüğüm aslan değildi<br />
tılsımdı. O uğradığın şey kötü bile olduysa yine dostlar, o hatayı af ederler. Vehim ve<br />
tamahla korku alemi, yolcuya pek büyük bir settir. Bu nakışlar bu hayal suretleri, dağ<br />
giiiiibi Halil’e bile zarar verdi. Cömert İbrahim bile vehim alemine düşünce “Bu benim<br />
rabbimdir” dedi. Tevil incisini delen o zat, yıldızı görünce böyle dedi işte.<br />
Gözleri bağlayan vehim ve hayal alemi, öyle bir dağı bile yerinden oynattı. O bile “Bu<br />
benim rabbimdir” dedi. Artık, eşeği ne hale kor, bir düşün! Dağ gibi akıllar bile vehim<br />
deniziyle hayal girdabına gark olur. Bu kötülük tufanı, dağları bile aşarken Nuh<br />
gemisine binenlerden başka kim aman bulur<br />
Yakin yolunun bekçisi olan bu hayal yüzünden din ehli, tam yetmiş iki fırka oldu.<br />
Yalnız yakin eri, vehim ve hayalden kurtulur. Kaşını kılını yeni ay sanmaz. Fakat bir<br />
kimseye Ömer’in nuru dayanç olmadıkça onun eğri kaşı yolunu vurur. Yüz binlerce<br />
koskocaman gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur. Bunların en aşağısı akıllı<br />
ve filozof Firavun’dur. Onun aya da vehim burcundan tutulup gitti. Hiç kimse orospu<br />
kadın kimdir bilmez. Bilen, o kadını iyice tanıyan da hakkında şüpheye düşmez.<br />
Vehmin seni şaşkın bir hale getirdiyse neden öbür vehmin etrafında dönüp dolaşırsın<br />
Ben kendi benliğimden aciz kaldım. Sen neden benlikle dolu bir halde önümde<br />
duruyorsun Canla başla benlikten, varlıktan kurtulmayı istiyorum ki onun güzelim<br />
savlicanına top olayım. Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur.<br />
Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. Nakışsız bir ayna haline gelir, değer<br />
kazanır. Çünkü bütün nakışları aksettirir.<br />
Eşek bir hayli çalıştı tilkiden korundu. Fakat köpek gibi acıkmıştı, açlık kendisine eş<br />
olmuştu. Hırsı üstün geldi, sabrı zayıfladı. Ekmek sevdası nice boğazları yırtmıştır.<br />
Kendisine hakikatler keşfedilen peygamber, onun için “Az kaldı ki yoksulluk, küfür<br />
olayazdı.” Dedi. O, eşek açlığa tutsak olmuştu. Hileyse bile dedi tut ki öldüm. Bari bu<br />
açlık azabından kurtulurum ya. Yaşayış buysa ölüm bence daha iyi.<br />
Önce tövbe etmiş and içmişti ama nihayet eşekliğinden tövbesini de bozdu, andını da.<br />
Hırs, insanı kör ahmak eder, bilgisiz bir hale sokar, ölümü kolaylaştırır. Halbuki ölüm<br />
eşeklere kolay değildir. çünkü ebedi canları yoktur ki. Ebedi canı olmadığı için de<br />
kötülükte bulunan birisidir. Ecele cüreti ahmaklıktandır.<br />
Çalış da ebedi cana ulaş, ölüm gününde de elinde bir azık bulunsun. Kötü kişinin rızk<br />
veren Allah’a güveni yoktur. Gayptan ona rızkının cömertçe saçıldığına inanmaz.<br />
Gerçi zaman zaman ona bir açlık verdi, verdi ama Allah ihsanı, şimdiye kadar onu<br />
rızksız bırakmadı. Eğer açlık olmasaydı imtilaya tutulurdun, ondan sonra da sende<br />
daha yüzlerce illet baş gösterirdi. Açlık illeti, hem latif oluş, hem hafif bir hale geliş,<br />
hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunuş bakımından o illetlerden elbette daha iyidir.<br />
Açlık zahmeti, illetlerden daha iyidir; hele açlıkta yüzlerce fayda ve hüner de varken.<br />
Kendine gel açlık ilaçların padişahıdır. Açlığı canla başla kabul et, onu böyle hor<br />
görme. Bütün hastalıklar, açlıkla iyileşir. Bütün ilaçlar aç olmadıkça sana tesir etmez.<br />
Birisi küflü ekmek yiyordu. Bir adam neden bu kadar haris ve aç gözlü oldun Diye<br />
sordu.<br />
Dedi ki: Sabrın sonucunda açlık, iki misli arttı mı arpa ekmeği bile bana helva gelir.<br />
Sabrettim, sabırlı oldum mu daima helva yemiş olurum. Zaten açlık herkese zebun<br />
olmaz ki. Bu açlık, hadden aşırı bir otlaktır. Açlığı, onunla güçlü kuvvetli aslan<br />
kesilsinler diye ancak Allah haslarına vermişlerdir. Açlığı, öyle her adi yoksula neden<br />
verecekler Ot az değil ya önüne koyuverirler. Ye derler, sen ancak buna layıksın.<br />
Suda yüzen kuş değilsin sen, ekmek yiyen bir kuşsun.<br />
Bir şeyh, müridiyle dara düşmüştü. Şehirde ekmek vardı, bulundukları yerde kıttı.<br />
Müridin gönlünde açlık ve kıtlık korkusu, gafletinden her an artmaktaydı. Şeyh<br />
biliyordu müridin içinden geçeni anlamıştı. Ona dedi ki: Ne vakte dek bu elem bu<br />
ıstırap içinde kalacaksın Ekmek derdinden yanıp yakılıyorsun. Adeta Allah’a<br />
dayanma gözünü kapamışsın. Sen o yüce nazeninlerden değilsin ki sana ceviz ve kuru<br />
üzüm vermesinler.<br />
Açlık Allah hastalarının gıdasıdır. Senin gibi ahmak yoksul, nereden ona zebun<br />
olacak Aldırış etme sen onlardan değilsin ki bu mutfakta ekmeksiz bekleyesin. Şu<br />
aşağılık ve karnına düşkün kişilere daima kase üstüne kase sunarlar, ekmek üstüne<br />
ekmek. Bu çeşit adam öldü mü ekmek, önünden giderek ey yoksullukla, ümitsizlikle<br />
kendini öldüren der.<br />
İşte sen öldün, ekmek kaldı. Hadi kalk da al ekmeğini bakalım ey kendini elemlerle<br />
öldüren. Kendine gel de elin ayağın titremesin. Rızkın, senin ona aşık olmandan<br />
ziyade sana aşıktır. Aşıktır, senin sabırsızlığını bilir de emekliye emekliye sana gelir a<br />
herzevekil. Sabrın olsaydı rızkın gelir aşıklar gibi kendini sana teslim ederdi. Açlık<br />
korkusundan bir titreyiş nedir Allah’a dayanmayla tok yaşanabilir pekala.<br />
Dünyada yemyeşil bir ada vardır, orada yalnız başına obur bir öküz yaşar. Akşama<br />
kadar bütün yazıyı yalar, otlar, doyar, semirip şişer. Gece oldu mu yarın ne yiyeceğim<br />
diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirir, ince bir kıla döner.<br />
Sabah olunca yazı yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.<br />
Öküz, öküz açlığına tutulmuştur, akşama kadar bütün yazıyı baştanbaşa otlar, bitirir.<br />
Yine büyür, semirir, şişer. Bedeni yağlanır, güçlü kuvvetli bir hale gelir. Derken akşam<br />
oldu mu açlık korkusuna düşer, bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan<br />
zayıflar. Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim Diye düşünür durur.<br />
Yıllardır, o öküz bu haldedir işte. Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte<br />
yayılırım, hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam<br />
nedir diye düşünmez bile. Akşam oldu, gece bastı mı o semiz öküz, eyvahlar olsun,<br />
rızkım bitti diye yine zayıflar.<br />
İşte nefis, o öküzdür, yazı da dünya. Nefis ekmek korkusuyla daima zayıflar durur.<br />
Gelecek zamanlarda ne yiyeceğim, yarının rızkını nasıl ve nerede elde edeceğim<br />
kaydına düşer. Yıllardır yedin, yiyeceğin eksilmedi. Artık biraz da gelecek düşüncesini<br />
bırak da geçmişe bak. Yediğin rızkları hatırına getir, geleceğe bakma da az sızlan.<br />
Tilkicik eşeği ta aslanın yanına kadar götürdü. Aslan, eşeği paramparça etti. O<br />
canavarlar padişahı, bu savaşta yoruldu, susadı. Su içmek üzere kaynağa gitti.<br />
Tilkiceğiz eşeğin ciğeriyle yüreğini fırsat bulup yedi. Aslan, su içip dönünce aradı,<br />
eşeğin ne ciğeri vardı, ne yüreği.<br />
Tilkiye ciğeri nerede, yüreği ne oldu Dedi. Canavar, hayvanın bu iki uzvunu pek<br />
sever.<br />
Tilki dedi ki: Onda yahut ciğer olsaydı hiçbir kere buraya gelir miydi O kıyamet<br />
görmüş, o dağdan düşmeyi seyretmiş, o korkuyu tatmış, güç ile kaçmıştı. Ciğeri yahut<br />
yüreği olsaydı tekrar senin yanına gelir miydi Bir gönülde gönül nuru olmadı mı o<br />
gönül, gönül değildir. bir beden de ruh yoksa o beden, topraktan ibarettir.<br />
Bir kandilde can nuru yoksa sidikten, pislikten ibarettir. O sırçaya kandil deme artık.<br />
O sırça, o kap, halkın yapısıdır ama kandilin nuru, ululuk ıssı Allahnın ihsanıdır. Hasılı<br />
sayı ve çokluk kaplardadır, alevlerdeyse ancak birlik vardır. Bir yere altı tane kandil<br />
koysalar nurlarında sayı ve çokluk olmaz.<br />
O çıfıt, kapları gördü de müşrik oldu. Öbürü de nuru gördü de imana geldi, anlayış<br />
sahibi oldu. ruh, kaplara baktı mı, Şis’le Nuh’u iki görür. Derenin, suyu varsa deredir.<br />
Adam canı olan adamdır.<br />
Bunlar insan değillerdir, suretten ibarettirler. Bunlar ekmek ölüsüdürler, şehvet<br />
öldürmüştür bunları.<br />
BİLGİLER EMEN ZAHİT<br />
Gazne’de bilgiler emen bir zahit vardı. Adı Muhammet’di, Künyesi Serrezi. Her gece<br />
üzüm çotuğunun ucunu yer, onunla iftar ederdi. Yedi yıl bu haldeydi. Varlık<br />
padişahından birçok şaşılacak şeyler gördü. Fakat maksadı padişahın cemalini<br />
görmekti.<br />
O kendine doymuş er, bir dağ başına çıktı. Dedi ki: Ya bana kendini göster, yahut<br />
kendimi bu dağdan atacağım.<br />
Allah dedi ki: O ihsanın zamanı gelmedi. Kendini atarsan da ölmezsin, ben seni<br />
öldürmem. Şeyh, iştiyakından kendisini o yüce dağdan derin bir suya attı. O canına<br />
doymuş er ölmedi. Ölümden kurtulduğuna feryat etmeye başladı. Çünkü bu yaşayış<br />
ona ölüm gibi görünmedeydi. İş, onca tersineydi. O, gayb aleminden ölüm istiyor,<br />
hayatım ölümümdedir deyip duruyordu. Ölümü, hayat gibi kabul etmede, helakine<br />
gönül vermedeydi.<br />
Ali gibi kılıçla hançer, ona reyhan kesilmiş, nerkisle nesrin, canına düşman olmuştu.<br />
Açlıktan da ileri, gizlilikten de ileri duyulmamış bir ses geldi: Yürü ovayı bırak şehre<br />
git! Dedi ki: Ey kıldan kıla bütün gizliliklerimi bilen Allah, şehirde ne yapayım Söyle.<br />
Allah dedi ki: Nefsini alçaltman için Abbas-ı Debs gibi rüsvay ol, dilen. Bir müddet<br />
zenginlerden para topla, yoksullara dağıt. Bir müddet hizmetin budur. Şeyh, baş<br />
üstüne ey canımın sığındığı Allah dedi.<br />
Mahlukatın Allahsı ile o zahit arasında bir çok sual, cevap birçok macera oldu. Öyle ki<br />
yerle gök bunlarla nurlandı. Bütün bu sözler, dillere destan oldu. Fakat ben, bu sözü<br />
kısa kesiyorum, her aşağılık kişi, sırları duymasın diye.<br />
Şeyh Allah buyruğunu kabul edip Gaznenin şehrini yüzünün nuru ile aydınlattı. Bir<br />
bölük halk, ferahtan ona karşı vardılar. Fakat o acele bilinmez bir yoldan şehre girdi.<br />
Şehrin ileri gelenleri uluları hep birden kalkıp onun için köşkler hazırladılar.<br />
Şeyh ben dedi, kendimi göstermeye gelmedim, ancak horluğa ve dilenciliğe geldim.<br />
Dedikoduda bulunmaya niyetim bile yok. Elimde zembil kapı kapı gezeceğim. Buyruk<br />
kuluyum buyruk da Allahdan. Ben dilencilik edeceğim, dilencilik edeceğim, dilencilik.<br />
Dilenirken de duyulamamış sözler söyleyecek değilim. Dilencilerin aşağılık yolundan<br />
başka bir yol yordam tutmayacağım. Bu suretle tamamı ile alçaklığa dalayım da ileri<br />
gelenlerden de, halktan da kötü sözler duyayım.<br />
Allah buyruğu candır, ben ona tabiim. O, tamah hakkında “Tamah eden alçalır”<br />
buyurdu. Mademki din sultanı benden tamahkarlık istiyor, bundan böyle kanaatin<br />
başına toprak! O, alçalmamı istiyor, ben nasıl yüceliğe savaşırım O, dilenci olmamı<br />
diliyor, ben nasıl beylik edeyim Bundan böyle benden yalnız dilencilik ve alçaklık<br />
iste. Dağarcığımda yirmi tane Abbas var benim.<br />
Şeyh, eline zembili almış sokak,sokak kapı, kapı dolaşıyor. Ağam Allah için bir şey ver,<br />
Hak bu hususta sana tevfik verdi mi ki Diyordu. Sırları arştan yüceydi, kürsüden de.<br />
Öyle olduğu halde işi gücü “Allah için, Allah için” demekti.<br />
Peygamberlerin hepsi, bu çeşit hareket ederler. Halk müflistir, öyle olduğu halde<br />
onlar, halktan bir şey isterler.<br />
“Allah’a ödünç verin, Allah’a ödünç verin” derler. İşi tersine yürütürler de “Allah’a<br />
yardım ederseniz Allah da size yardım eder” derler.<br />
Bu şeyh de kapı kapı dolaşıp yalvarmadaydı. Halbuki şeyh için gökyüzünde yüzlerce<br />
kapı açıktı. O dilenciliği boğazı için değil Allah için yapıyordu. Bu işe iyice sarılmıştı.<br />
Hatta boğazı için bile dilense ne çıkar O boğaz Allah nuru ile dopdoluydu.<br />
Onun ekmek, bal ve süt yemesi, yüz yoksulun çilesinden, üç günde bir iftar ederek<br />
oruç tutmasından daha hayırlıdır. O, nur yer, ekmek yiyor deme. Görünüşte otlar,<br />
fakat hakikatte lale eker.<br />
Kandilin yağını yiyen alev gibi o da etrafındakileri aydınlatır, onların nurunu arttırır.<br />
Allah ekmek yiyene “İsraf etmeyin” dedi, nur yiyene “Artık kafi” demedi. O boğaz,<br />
iptila boğazıdır, buysa israftan da emin, ileri gidişten de.<br />
Şeyhin bu hale düşmesi hırsından tamahından değildi, buyruğa uymasındandı. Öyle<br />
can hırsa tamaha uymaz ki. Kimya, bakıra gel kendini tamamı ile bana ver derse bu<br />
sözü tamahından söylemez. Allah yedinci göğe kadar toprak hazinelerini Şeyhe<br />
göstermişti.<br />
Şeyh dedi ki: Ey beni yaratan! Ben aşığım. Senden başka bir şey dilersem kötü kişi<br />
olayım. Sekiz cennet gözüme görünür, yahut sana cehennem korkusundan hizmet<br />
edersem, ancak kendi selametini arayan bir inanmış kul olurum. Çünkü cennet de<br />
bedene aittir, cehennem de. Bir aşık, Allah aşkı ile gıdalanırsa yüzlerce beden, onca<br />
bir gazel yaprağına değmez.<br />
O ulu Şeyhin bedeni de başka bir şey oldu, artık ona pek beden deme. Hem Allah aşığı<br />
olmak, hem de ücret istemek olur mu Emniyet sahibi Cebrail, hiç hırsızlık eder mi<br />
O yaslı Leyla’nın aşkına bile bu alem saltanatı bir zerre göründü. Önce toprakla altın<br />
birdi. Altın da nedir Canını bile tehlikeden esirgemiyordu.<br />
Aslan kurt ve başka yırtıcı canavarlar bile bunu duydular, anladılar da onunla akraba<br />
gibi çevresine toplandılar. Çünkü o, hayvan huyundan arındı, temizlendi. Aşkla doldu.<br />
Yağı, eti de zehirli bir hal aldı. Aklın şekerler dökmesi, canavarlara zehir olur. Çünkü<br />
iyinin iyiliği kötünün zıddıdır.<br />
Aşığın etini canavarlar yiyemez. Aşk iyilerce de bilinir, tanınır, kötülerce de. Faraza<br />
aşığı kurt kuş yese bile eti zehir olur, yiyeni öldürür. Aşktan başka ne varsa her şeyi<br />
aşk yer, yutar, iki alem de aşk kuşunun gagası önünde bir taneden ibarettir. Bir tane,<br />
hiç kuşu yiyebilir mi Samanlık hiç atı otlatabilir mi<br />
Kulluk ta bulunan da belki sen de aşık olursun. Kulluk bir kazançtır ki, amelle elde<br />
edilir. Kul, kulluktan azat olmayı diler. Aşıksa ebediyen azat olmak istemez. Kul daima<br />
elbise vergi diler. Aşığın elbisesiyse daima sevgilinin cemalidir. Aşk, söze sığmaz. Aşk,<br />
bir denizdir ki dibi görünmez.<br />
Denizin katralarını saymaya imkan yoktur. Yedi deniz de aşk denizinin önünde<br />
küçücük bir göl kalır. A canım bu sözün sonu gelmez. Yine zamane Şeyhinin<br />
hikayesine dön.<br />
Böyle bir Şeyh, sokak sokak dolaşan bir dilenci oldu. Aşk, pervasızca geldi, ne yapsın<br />
sakının aşktan. Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.<br />
Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar. Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.<br />
Pak aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın” dedi. Hasılı o,<br />
aşktan tekti. Onun için Allah, onu peygamberler içinden seçti. Sen, pak aşka mensup<br />
olmasaydın, sende aşk olmasaydı dedi, hiç gökleri var eder miydim Ben aşkın<br />
yüceliğini anlayasın diye kadri yüce göğü yücelttim. Gökten daha başka faydalar da<br />
gelir. O yumurta gibidir. Bu, civciv gibi ona tabidir.<br />
Aşıkların horluğundan bir koku alasın diye toprağı tamamı ile hor ettim, ayaklar altına<br />
serdim. Aşkla bir yoksul nasıl değişir, anlaman için toprağa yeşillik ve tazelik verdim.<br />
Şu terinden kımıldamayan dağlar da sana aşıkların sebatını söyler.<br />
Gerçi oğul, o manadır, bunlar suret. Fakat anlayışa yaklaştırmak için lazım bu. Kederi,<br />
dikene benzetirler. Dikenin kendisi değildir, bu benzetiş, ancak uyandırmak, anlatmak<br />
içindir. Katı gönle taş derler. Gönlün taşla münasebeti yoktur, fakat bir örnektir<br />
verirler işte. Düşüncede onun tıpkısı olmaz. Fakat öyle değildir deme de ayıbı<br />
benzetişe, anlatışa ver.<br />
Şeyh bir günde yoksul gibi dört kere bir beyin köşküne gitti. Zembili elinde, Allah için<br />
canı yaratan, sizden bir lokma ekmek istiyor sözleri dilindeydi. Oğul, bunlar, aklı küllü<br />
bile şaşırtan, sersem eden tersine çakılmış nallardır. Bey, onu görünce kötü kişi<br />
dedi, sana bir şey söyleyeceğim ama bana nekes deme. Bu ne küstahlık, bu ne<br />
utanmaz yüz, bu ne çeşit iş Bir günde tam dört kere geliyorsun A şeyh, burada<br />
seninle mukayyet olacak kim var ki Ben senin gibi küstah bir dilenci görmedim.<br />
Dilencilerin namusunu berbat ettin. Bu yaptığın, ne çirkin Abbaslık Abbası Debs,<br />
senin hizmetkarın olamaz. Bu şom nefis, mülhitte olmasın.<br />
Şeyh dedi ki: Beyim, sus, ben emir kuluyum. İçimdeki ateşi bilmiyorsun, bu kadar<br />
coşma. Ekmek için kendimde bir hırs görseydim ekmek isteyen karnımı deşerdim.<br />
Yedi yıl bu bedenim, aşk ateşiyle yandı kavruldu. Çöllerde asma yaprağı yedim,<br />
onunla geçindim. Hatta taze, yahut kuru yaprak yemeden bu bedenimin rengi<br />
yemyeşil oldu. İnsanlar atasının suretinde, perdesinde bulundukça aşılara öyle pek<br />
serserice bakma.<br />
Akıllı fikirli kişiler, kılı kırk yardılar. Heyet (kozmografya) bilgisini elde ettiler.<br />
Neyrencat, sihir ve felsefeyi, hakkı ile beslemeyi dilerse de, mümkün olduğu kadar<br />
çalıştılar, elde ettiler, bütün akranlarını geçtiler.<br />
Aşk kıskançlığından kendisini gizledi. Böyle bir güneş, onlardan gizli kaldı. Gündüzün<br />
yıldızları gören keskin gözden güneş yüzünü gizledi. Bundan geç de öğüdümü dinle.<br />
Aşıları aşk gözü ile gör.<br />
Vakit dar, can da kuşkuda. Artık, sana özür getirmesine imkan yok. Sen anla da o<br />
sözü bekleme. Aşıların gönüllerini az incit. Sen bu neşeyi anlayamamışsın. Bari ahır ol<br />
ihtiyatı bırakma.<br />
Mutlaka yapılması lazım şey var, yapılsa da olur, yapılmasa da olur iş var, bir de<br />
yapılmasına imkan olmayan var. Sen bu ikisinin ortasını tut, ihtiyatta caiz olanı gözet<br />
ey bu kavme sonradan gelip katılan kişi!<br />
Şeyh bu sözleri söyleyip hay hayla ağlamaya koyuldu, gözyaşları yeryüzünü ıslatmaya<br />
başladı. Şeyhin doğruluğu, beyin içine aksetti. Aşk, her bir görülmemiş çömlek<br />
kaynatır durur. Aşkın doğruluğu cansız bir şeye bile tesir eder. Bilen bir kişinin<br />
gönlüne dokunsa şaşılır mı Musa’nın doğruluğu, sopaya ve dağa tesir etti, hatta<br />
azametli denize bile dokundu. Ahmed’in doğruluğu ayın yüzüne tesir etti. Hatta parlak<br />
güneşin bile yolunu vurdu.<br />
İkisi yüz yüze verip feryada başladılar. Emir de ağlamaya koyuldu, fakir de. Uzun bir<br />
müddet ağlaştılar. Sonra bey dedi ki: Ulu kişi kalk!<br />
Hazineden ne dilersen al. Bunun gibi yüzlerce ihsana müstehaksın ya, fakat gönlünün<br />
dilediğini devşir. O senindir. Neye meylin varsa al. Zaten sana iki alem bile dar<br />
gelmede. Şeyh dedi ki: Bana böyle izin vermediler. Elinle dilediğin şeyi al demediler.<br />
Ben bu küstahlığa kendi dileğimle kalkışmadım ki bir kavme sonradan gelip katılanlar<br />
gibi bu eve girip dilediğimi alayım.<br />
Bu sözleri bahane edip kalktı. O ihsan, doğru bir ihsan değildi, onun için kabul etmedi.<br />
Beyin özü doğruydu, gıllügişi yoktu. Fakat her doğru, Şeyhin gözüne görünmez, o her<br />
doğruyu kabul etmezdi ki. Allah bana git dilencilik ederek ekmek iste buyurdu dedi.<br />
O iş eri, tam iki yıl bu işi yaptı. Ondan sonra Allahdan emir geldi. Bundan sonra ver,<br />
fakat kimseden isteme. Biz sana bu kudreti gayptan ihsan ettik. Kim senden birden<br />
bine kadar ne isterse istesin elini hasırın altına sok, çıkar. Bu zahmetsiz hazineden<br />
ver. Avucunda toprak altın kesilecektir hemen ver.<br />
Ne dilersen ver hiç düşünme. Allah bil ki sana çoklardan çok ihsanda bulundu.<br />
İhsanımızda ne tükenme vardır, ne azalma. Bu vergiden ne pişman oluruz, ne hasret<br />
duyarız. Ey dayanılmaz zat, elini hasırın altına daldır da ihsanımız, kötü gözlerden<br />
gizli kalsın.<br />
Hasırın altından avucunu doldur, beli kırılmış dilenciye sun. Bundan böyle ardı arası<br />
kesilmeyecek, sonu gelmeyecek olan ihsanımızdan ver. Değerli inci isteyenlere hemen<br />
bahşet. Yürü, “Allah eli, onların elleri üstündedir” sırrı sana verildi. Allah eli gibi<br />
sebepsiz, vesilesiz rızk saç. Borçluları borcundan kurtar. Alem döşemesini yağmur<br />
gibi yeşert.<br />
Bu yıl da işi buydu ancak. Din rabbinin kesesinden boyuna altın verirdi. Kara topar,<br />
elinde altın kesilirdi. Hatemi Tay, onun safında adeta bir yoksuldu.<br />
Yoksul, ihtiyacını söylemese de o bilir, ne kadar ihtiyacı varsa verirdi. O beli bükülmüş<br />
yoksulun gönlünde ne varsa ne fazla, ne noksan, o kadar verirdi ona. Ona ne bildin ki<br />
bu kadar istiyor, bunu nereden anladın Derlerdi.<br />
Derdi ki: Gönül evi bomboş, cennet gibi nasıl ki orada da (cennette) fakr ve ihtiyaç<br />
yoktur adeta. Orada yalnız Allah sevgisi var. Onun vuslatı hayalinden başka hiç<br />
kimsecikler yok. Ben evi, iyi kötü her şeyden sildim, süpürdüm. Evin tek Allahnın<br />
sevgisiyle dolu.<br />
Orada Allahdan başka ne görürsem benim malım değildir, benden bir şey isteyen<br />
yoksulun malıdır. Suda bir hurma fidanı, yahut hurmanın kırılıp eğilmiş, yeni aya<br />
dönmüş dalı görününce o akis, dışarıdaki fidanın, dışarıdaki dalın aksidir. Suda bir<br />
suret görürsen o, dışarıda bulunan şeyin aksidir yiğidim.<br />
Fakat suyun pislikten arınması için beden ırmağını temizlemek arıtmak şarttır. Bu<br />
suretle onda bir bulanıklık ve çer çöp kalmamalı ki yüzün, içine aksetsin görünsün. A<br />
adamcağız, bedeninde toprakla karışmış sudan başka ne var Söyle. A gönül düşmanı,<br />
suyu topraktan arıt. Halbuki sen, her an yemekle, içmekle o dereye daha fazla toprak<br />
dökmede, o suyu daha fazla bulandırmadasın.<br />
O suyun içinde hiçbir şeycikler bulunmadığından yüzler, ona akseder orada görünür.<br />
Halbuki senin için temizlenmemiş. Evin, şeytanla, adam olmayanlarla, canavarlarla<br />
dolu. A eşek, inadından eşeklikte kala kaldın. Nereden Mesih’e ait ruhlardan bir koku<br />
alacaksın<br />
Orada bir hayal baş gösterse hangi pusudan çıktığını nereden bileceksin İçteki<br />
hayallerin süpürülmesi için beden, riyazatla hayale döner.<br />
DAVET<br />
Birisi, gündüzün, gönlü aşk ve yanışla dolu olarak kandille gezerdi. Bir herzevekil ona<br />
dedi ki: A adam kendine gel de öyle bir dükkanı arayıp durma. Aydın günde kandille<br />
ne gezip duruyorsun, bu ne saçma şey<br />
Adam dedi ki: Her yanda adam arıyorum. O nefesle diri olan kimdir Bir adam, şu<br />
Pazar, adamla dolu o hür kişi dedi.<br />
Adam arayan dedi ki: Bu iki yol ağzı ana caddede öfke ve hırs zamanında dayanan bir<br />
adam arıyorum. Öfke ve şehvet vaktinde kendini tutabilen adam nerede Bucak,<br />
bucak sokak, sokak böyle bir adam arıyorum işte. Nerede alemde bu iki halde<br />
dayanabilen bir adam ki bugün ona canımı feda edeyim.<br />
Bunu duyan, nadir bulunur bir şey arıyorsun, fakat kaza ve kaderden gafilsin dedi iyi<br />
bak. Sen, fer-e bakıyorsun; asıldan haberin bile yok. Biz fer-iz asıl olan kader<br />
hükümleridir. Kaza ve kader, dönüp duran gökyüzünün bile yolunu kaybeder.<br />
Yüzlerce Utarit’i kaza ve kader aptallaştırır. Çare alemini daraltır, demirle mermeri<br />
bile eritir, su haline getirir.<br />
Ey bu yolu adım adım adımlamaya karar veren kişi, sen hamın hamısın, hamın<br />
hamısın, hamın hamı. Değirmen taşının dönüşünü gördün, bari gel de dereyi de gör.<br />
Toprağı tozu havalanmış görmedesin. Fakat toprağın arasında yeli de gör. Düşünce<br />
kaplarını kaynar görmedesin, aklını başına devşir de ateşe de bak.<br />
Allah Eyyüb’e ihsanlarını söylerken ben, senin her kılına bir sabır verdim dedi.<br />
Kendine gel de sabrına bu kadar bakma. Sabrı gördün sabır vereni de gör. Dolabın<br />
dönüşünü ne vakte dek göreceksin Başını çevir de hızlı ve coşkun coşkun akan suyu<br />
da gör. Görüyorum deyip duruyorsun ama onu görmenin ayan beyan nişaneleri vardır.<br />
Şöyle denizin köpüğünü görüverdin mi hayran olman lazım ki denizi de göresin.<br />
Köpüğü gören, sırlar söyler. Fakat denizi gören şaşırır kalır. Köpüğü gören niyetlerde<br />
bulunur; denizi gören, gönlünü deniz haline getirir. Köpükleri gören onları sayar<br />
döker. Denizi görenin irade ve ihtiyarı kalmaz. Köpüğü gören dönüp dolaşmaya düşer.<br />
Denizi gören de hiçbir gıllügüş kalmaz.<br />
Bir adam, Mecusi’nin birine, yahu gel de Müslüman ol Müslümanlar arasına karış dedi.<br />
Mecusi dedi ki: Allah dilerse imana gelirim. İhsanını çoğaltırsa yakin elde ederim dedi.<br />
Müslüman dedi ki: Allah senin imana gelmeni ister, canını cehennemden kurtarmak<br />
diler. Ama kötü nefsin, o çirkin Şeytanın seni küfür tarafın, kilisenin bulunduğu yere<br />
çekmektedir.<br />
Mecusi, ey insaf sahibi dedi, mademki onlar üstün, ben de güçlü kuvvetli olana dost<br />
olurum. Üstün olana dost olabilir, beni daha fazla ve kuvvetle çekenin bulunduğu yere<br />
gidebilirim. Allah, benden adamakıllı öz doğruluğu istiyormuş. Dileği yerine<br />
gelmedikten sonra ne fayda Nefis ve Şeytan, kendi dileğini yürüttükten sonra Allah<br />
inayeti kahroldu, paramparça oldu demektir.<br />
Sen bir köşk, bir saray yaparsın. Onu yüzlerce nakışlarla, resimlerle bezersin. Sen<br />
onun bir hayır yurdu, bir mescit olmasını istersin ama başka biri çıkar gelir, orayı<br />
kilise, manastır yapar. Yahur sen bir kumaş dokur, ondan giyinmek içi kendine bir<br />
kaftan yapmak istersin. Sen kaftan istersin ama düşman, inadı yüzünden senin<br />
rahmine o kumaştan şalvar yapar. Canım efendim, onun isteğine uymaktan başka ne<br />
çaresi var kumaşın Kumaş sahibi zebun oldu, kumaşın ne kabahati var Üstün<br />
olmayana ait olmayan kimdir ki<br />
Birisi, ev sahibinin isteği olmadan sürüp gelir, onun yurduna diken ekerse, ev sahibi,<br />
elbette horluğa düşmek zorunda kalır. Ona böyle bir horluk, çaresiz gelip çatar.<br />
Bende taze ve yeni isem de ne çare Hor hakir oldum işte. Sevgili böyle istiyor, ben de<br />
hor oluyorum. Nefsin istediği olduktan sonra artık, bir işi Allah dilerse olur demek, bir<br />
alaydan ibarettir. Ben, Mecusilerin kusuru, yahut kafirsem de Allah hakkında yine<br />
böyle bir zanda bulunmam. Bir kimse onun dileği olmadan ülkesinde gezsin dolaşsın,<br />
buyruk yürütsün... buna imkan yoktur.<br />
Birisi, onun ülkesini ele geçirsin de soluğu yaratan Allah, bir nefes bile almasın, bir<br />
şey bile söylemesin, böyle şey olmaz. Eğer Allah , bir adamdan Şeytanı sürüp koymak<br />
dilerde buna rağmen Şeytan, her an o adamın derdini arttırırsa, bu Şeytana kul olmak<br />
gerek. Çünkü her mecliste üstün çıkan o. Ben, aman Şeytan benden kapmasın der<br />
durursam peki, böyle bir anda o ihsanlar sahibi Allah neden elimden tutmaz. Onun<br />
dilediği oluyorsa artık benim işim kimden düzelir ki<br />
Haşa; Allah neyi dilerse o olur. O, mekan aleminde de hakimdir, mekansızlık aleminde<br />
de. Hiçbir kimse, onun ülkesinde onun emri olmadıkça bir kılı bile kımıldatamaz. Mülk<br />
onundur, ferman onun. Onun kapısında en aşağılık köpek, Şeytandır.<br />
Türkmen’in kapısında bir köpeği olsa, o köpek, onun kapısına yüzünü başını koyup<br />
yatsa, evin çocukları, kuyruğunu bile çekseler aldırmaz, onların ellerinde oyuncak<br />
olur.<br />
Fakat yoldan bir yabancı geçse erkek aslan gibi ona saldırır. Çünkü “Kafirlere<br />
şiddetlidir” dosta gül gibidir, düşmana diken gibi. Türkmen ona tutmaç suyu bile<br />
verse o, buna razı olur, bekçiliğini yapar. Peki köpek Şeytanı da Allah yaratmıştır.<br />
Onda yüzlerce düşünce, yüzlerce hile halk etmiştir.<br />
İyinin kötünün yüz suyunu gidersin diye yüz sularını ona gıda etmiştir. Halkın yüz<br />
suyu, ona verilen tutmaç suyudur. Şeytan bunu yer, bununla doyar. Böyle olduğu<br />
halde nasıl olur da canı, kudret otağının önünde kurban olmaz<br />
İyilerden de, kötülerden de sürü sürü nice kişiler var ki ayaklarını yere döşemiş,<br />
köpek gibi o kapıya yönelmiştir. Hepsi de Allahlık mağarasının eşiğinde köpek gibi<br />
yatmışlar, zerre zerre buyruk beklemede, kulak kabartmadalar. Ey köpek Şeytan, halk<br />
bu yola ayak bastı mı onları sına. Saldır onlara, onları buraya koma. Bu suretle bak<br />
bakalım, doğrulukta hangisi er, hangisi dişi.<br />
“Allah’a sığınırım” neden denir Köpek kızıp saldırmaya başlayınca değil mi Ey Hıta<br />
Türkü “Allah’a sığınırım” demek, köpeğe bağır yolu aç da, otağının kapısına geleyim,<br />
senin cömertliğinden bir hacet dileyeyim demektir.<br />
Türk, köpeğin saldırışından aciz olunca bu “Allah’a sığınırım” demek, bu feryat<br />
etmek, yerinde bir iş değildir. Türk de “Allah’a sığınırım” bu köpekten. Bu köpeğin<br />
yüzünden yurdumdan aciz kaldım. Sen, bu kapıya gelmeme yardım etmiyorsun bende<br />
bu kapıdan çıkamıyorum derse, artık Türkün de başına toprak konuğunda. Bir köpek<br />
ikisinin de boynunu bağlıyor demek.<br />
Haşa... Allah hakkı için Türk, bir nara attı mı köpek kim oluyor Erkek aslan bile kan<br />
kusar. Ey kendine Allah aslanı diyen yıllar oldu köpeklikte kaldın. Bu köpek senin için<br />
nasıl av avlayabilir ki sen apaçık köpeğe av olmuşsun.<br />
Müslüman dedi ki: Ey Cebri, sözümü dinle. Kendi düşünceni bildirdin, söyleyeceklerini<br />
söyledin. Şimdi cevap veriyorum bana kulak ver. A santranç oynayan kendi oyununu<br />
gördün. Şimdi de uzun uzadiye hasmının oyununu gör. Kendi özür defterini okudun.<br />
Sünni’nin defterini de oku, ne diye öyle kala kaldın<br />
Kaza ve kader konusunda cebrice ince sözler söyledin. Şimdi macerayı dinle de onun<br />
sırrını benden duy. Şüphe yok ki bizim bir ihtiyarımız vardır. Duyguyu inkar<br />
edemezsin, bu meydandadır. Kimse, taşa gel buraya demez. Kimse bir toprak<br />
parçasından vefa ummaz. Kimse adama hadi uç demediği gibi köre de gel, beni gör<br />
diye bir teklifte bulunmaz.<br />
Allah “Köre teklif yok” dedi. Hiç güçlükleri açan Allah kimseyi güce sokar mı Kimse<br />
taşa geç geldin, yahut sopaya neden bana vurdun demez.<br />
Mecbur olandan böyle şeyler aranmayacağı gibi özürlüye de kimse bu çeşit sözler<br />
söylemez, vurup dövmez. Ey yeni yakası temiz kişi, emir, nehiy, öfke, lütuf ve<br />
azarlama, ancak ihtiyacı olanadır. Zulümde de ihtiyarımız vardır, sitemde de. Ben, bu<br />
Şeytanla nefisten bunu kastettim.<br />
İhtiyar senin içindedir. O, bir Yusuf görmedikçe elini uzatamaz. İhtiyar ve dilek<br />
nefistedir. Dilediği şeyin yüzünü görür de ondan sonra kol kanat açar.<br />
Köpek uyumuş ama ihtiyarı kayboldu sanma. İşkembeyi gördü mü kuyruğunu<br />
sallamaya başlar. At da arpa gördü mü kişnemeye koyulur; kedi de etin oynadığını<br />
görünce miyavlamaya başlar. İhtiyarın harekete gelmesine sebep görüştür, ateşten<br />
kıvılcım çıkaranın körük olduğu gibi. Şu halde, ihtiyarın, İblis gibi seni oynatır. Sana<br />
vasıtalık eder, Vis’in selamını haberini getirir. Dilediği bir şeyi adama gösterdi mi,<br />
uyumuş olan ihtiyar, derhal gözünü açar. Melekler de Şeytanın inadına gönlüne<br />
feryatlar salar.<br />
Bu suretle hayra olan ihtiyarını harekete getirmek ister. Çünkü bu göstermeden önce<br />
şu iki huy da uykudadır. Şu halde ihtiyar damarlarını harekete geçirmek için melek de<br />
sana yapılacak şeyleri gösterir, Şeytan da. Sendeki hayır ve şer ihtiyarı, ilham ve<br />
vesveselerle birken on olur, on kişinin ihtiyarına sahip olursun.<br />
A tatlı adam, namazın dışındaki işlerin helal olması için namazdan çıkarken meleklere<br />
selam vermek gerekir. Bu selam, sizin güzel ilhamınız ve duanız yüzünden ihtiyarımla<br />
şu namazı kıldım demektir. Suçtan sonra da tutar İblise lanet edersin. Çünkü bu<br />
eğriliğe onun yüzünden düştün. Şeytanla melek, gayp perdesinin ardından gizlice bu<br />
kötülükle iyiliği sana gösterir.<br />
Fakat gözünün önünden gayp perdesi kalktı mı seni hayra, şerre sevk edenlerin<br />
yüzlerini görürsün. Onların sözlerinden, gizlice söz söyleyenlerin bunlar olduğunu<br />
tanırsın.<br />
Şeytan, ey tabiat ve ten tutsağı der, ben bunu sana gösterdim, fakat zorlamadım ki.<br />
Melek de, ben sana, bu neşe yüzünden gamın artar demedim mi Falan günde ben<br />
sana şöyle demedim mi Cinler yolu o tarafa giden yoldur. Biz senin canına dostuz,<br />
ruhuna ruhlar katarız. Senin babana ihlasla secde etmişiz. Şimdi de sana hizmet<br />
etmekte, hizmet edilme yoluna seni çağırmadayız.<br />
Bu Şeytanlar babana da düşmandı. “Secde edin” emrine uymadılar. Fakat sen ona<br />
uydun da bizi dinlemedin. Hizmet haklarımızı tanımadın bile. Şimdi biz de<br />
meydandayız, onlar da. Sözümüzden, sesimizden tanı, gör der.<br />
Gece yarısı dosttan bir sır duydun, onun söz söyleyişini işittin mi, sabahleyin söz<br />
söyleyenin o dost olduğunu anlarsın. Geceleyin kişi, sana haber getirirse sabahleyin<br />
ikisini de seslerinden tanırsın. Geceleyin aslan ve köpek seslerini duysan karanlıkta<br />
yüzlerini görmezsin ama, gündüz olunca yine bağırdıkları zaman aklınla o sesleri ayırt<br />
eder, hangi hayvanlara ait olduğunu anlarsın.<br />
Hasılı Şeytanla ruh, sana kötülüğü ve iyiliği gösterirler. Her ikisi de ihtiyarın olduğuna<br />
delildir. Bizde bir gizli ihtiyar vardır. İki şey gördün mü artar harekete gelir. Hocalar,<br />
çocukları döverler, hiç kara taş terbiye kabul eder mi Hiç taşa yarın gel, gelmezsen<br />
seni kötü bir surette cezalandırırım der mi Hiç akıllı adam, bir toprak parçasını<br />
döver, bir taşı azarlar mı<br />
Akıl bakımından cebir, kadere inanmamaktan da daha rezilce bir iştir. Çünkü Cebri<br />
olan kendi duygusunu inkar ediyor demektir. Kaderi inkar eden hiç olmazsa duyguyu<br />
inkar etmiyor. Oğul, Allah işi, duyguya sığmaz ya. Fakat ulu Allahnın işini inkar<br />
edense adeta delilin delalet ettiği şeyi inkar ediyor demektir.<br />
Kaderi inkar eden, duman vardır da ateş yoktur, kandilin ışığı, hiçbir ışık olmaksızın<br />
aydındır demektir. Cebri ise ateşi görür de inadına ateş yok der. Ateş, eteğini<br />
tutuşturur, yakar, yine ateş yoktur der. Karanlık, eteğini dolaştırır, yere kapaklanır,<br />
yine karanlık yok eder.<br />
Hasılı bu Cebir davası, Sofistliktir. Onun içinde Allah’ı inkar edişten de beterdir.<br />
Allah’ı inkar eden, alem vardır, Allah yoktur. Yarabbi diyene icabette bulunmaz,<br />
yoktur ki der. Sofist tereddütler ıstıraplar içindedir. Bütün alem ihtiyarı inkar eder,<br />
emrin, nehyin, şunu getir, bunu getirme demenin hak olduğunu söyler de; o, daima<br />
emir ve nehiy yoktur. Yapılan işler, dileğimizle değildir deyip durur.<br />
Arkadaş, duyguyu hayvan bile ikrar eder. Fakat bu husustaki delil, pek incedir. Zira<br />
biz, ihtiyarımızı duyarız. Bize bir işi teklif etmek, yerindedir.<br />
Vicdani anlayış duygu yerine kaimdir. Her ikisi de bir arktan akar. Onun için bu<br />
anlayışa yap, yapma diye emir etmek, nehiyde bulunmak, onunla maceralara<br />
girişmek, söyleşmek yerindedir. Yarın bunu, yahut onu yapayım demek ihtiyara<br />
delildir güzelim. Yaptığın kötülük yüzünden pişman olman da ihtiyarına delalet eder,<br />
demek ki kendi ihtiyarınla pişman oldun, doğru yolu buldun.<br />
Bütün Kuran emirdir nehiydir, korkutmadır. Mermer taşa kim emir verir, bunu kim<br />
görmüştür Akıllı bilgili adam, toprak parçasına, taşa hükmeder mi Akıl, tahta<br />
parçasına taşa hükmeder mi Akıl sahibi resme, be hey eli bağlı, ayağı kırık yiğit,<br />
mızrağı al da savaşa gel diye el atar, buyruk yürütmeye kalkar mı<br />
Peki... Yıldızları ve gökyüzünü yaratan Allah, cahilcesine nasıl emir ve nehiyde<br />
bulunur Kulda ihtiyar yoktur diye Allahdan güya aciz ihtimalini gidermeye kalkıştın<br />
ama onu cahil, ahmak ve aptal yaptın. Kader yoktur, kul, kendi ihtiyarıyla iş yapar<br />
demekte hiç olmazsa aciz yoktur, hatta olsa bile cahillik, acizlikten beterdir.<br />
Türk kereminden konuğa der ki, kapıma köpeksiz gel de köpeğim, senden ağzını<br />
dudağını bağlasın. Sense bu sözün tam aksini tutar otağın tam aksine gidersin.<br />
Elbette köpek seni yaralar. Kullar nasıl gitmişlerse öyle git ki köpeği, sana karşı kin ve<br />
merhametli olsun.<br />
Sen tutar, kendinle beraber bir köpek, yahut tilki görürsen elbette her çadırın altından<br />
bir köpek çıkar, başına üşüşürler. Allahdan başkasında ihtiyar yoksa suçluya niye<br />
kızıyorsun Neden düşmana karşı diş biler durursun Nasıl onun suçunu kusurunu<br />
görürsün Evin damından bir odun kırılıp düşse seni adamakıllı yaralasa, hiç o tahta<br />
parçasına kızar mısın Neden bana vurdu da elimi kırdı O benim can düşmanım der<br />
misin Neden küçük çocukları döversin de büyüklere dokunmazsın Malını çalan<br />
hırsızı gösterir, tut şunu, elini ayağını kır, onu esir et dersin.<br />
Karına göz koyana yüz binlerce defa coşar köpürürsün. Fakat sel gelse de eşyanı<br />
götürse akıl, hiç sele kızar, kinlenir mi Yahut yel esse de sarığını kapıp uçursa<br />
gönlünde yele karşı bir hiddet peydahlanır mı Öfke, cebrice, özürlere girişmeyesin<br />
diye sana ihtiyarın olduğunu anlatıp durmadadır. Deveci bir deveyi dövse o deve,<br />
dövene kasteder. Devecinin değneğine kızmaz. Görüyorsun ya, deve bile ihtiyardan<br />
bir kokuya sahiptir.<br />
Yine böyle bir köpeğe taş atsan iki büklüm olur da yine sarar. Hatta seni bırakıp o taşı<br />
yakalarsa, ısırırsa o da yine sana olan kızgınlığındandır. Çünkü sen ondan uzaktasın<br />
sana el atamıyor, onu ısırıyor. Hayvani olan akıl bile ihtiyarı biliyor. Artık sen ey insani<br />
akıl, utan da ihtiyar yoktur deme.<br />
İhtiyar, apaydın meydandadır ama o obur, sahur yemeği tamahı ile gözünü nurdan<br />
kapar. Çünkü onun bütün meyli ekmek yemeğedir, bunun için yüzünü karanlığa tutar<br />
da daha gündüz olmadı der. Hırs gündüzü bile gizledikten sonra artık delile sırtını<br />
çevirirse şaşılmaz.<br />
Bir hırsız, şahneye dedi ki: Efendim, yaptığım iş, Allah taktiri. Şahne dedi ki: A iki<br />
gözümün nuru, benim yaptığım da Allahnın hikmeti, Allahnın taktiri!<br />
Birisi bir dükkandan bir turp çalsa da a akıllı kişi, bu Allah taktiri dese; başına iki üç<br />
yumruk vurur da bu da Allah taktiri dersin, koy turpu yerine. A herzevekil, bir nebat<br />
hususunda bakkal bile bu kadri kabul etmiyor da, sen buna nasıl güveniyor,<br />
ejderhanın çevresinde dönüp dolaşıyorsun<br />
Böyle bir özürle ey akılsız adam, kanını da tamamı ile sebil ettin, malını da, karını da<br />
öyle mi Şu halde birisi de senin bıyığını tutup yolsa da özür getirse, kendisini mecbur<br />
gösterse kabul mu edeceksin Allah hükmü, sana özür olabiliyorsa ala, öğren de bana<br />
fetva ver bakalım. benim de yüzlerce isteğim, şehvetim var da elim, korkudan, Allah<br />
heybetinden bağlı. Kerem ette bana şu özrü öğret, elimden ayağımdan düğümü çöz.<br />
Bir sanatı seçmiş kendine iş edinmişsin. Bu, bir ihtiyarım var, bir düşüncem var<br />
demektir. Yoksa ey iş eri, neden sanatlar arasında o sanatı seçtin Ama nefis ve hava<br />
hevesi geldi miydi sana yirmi er kuvveti gelir. Dostun senin bir zerre menfaatine mani<br />
olsa hemen savaş ihtiyarına sahip olur onunla cenge kalkışırsın. Fakat nimetlere<br />
şükür etme nöbeti geldi mi ihtiyarın yoktur; taştan da aşağı bir hal alırsın. Nihayet<br />
cehennem de seni yakıyor ama hoş gör, beni mazur tut diye özür getirir.<br />
Kimse, bu delille seni mazur görmedikten sonra artık bu delil, seni celladın elinden<br />
kurtarmaz. Alem böyle kurulmuş, böyle gider. Bu alemi gördün ya, o alemin hali de<br />
artık sana malum oldu demektir.<br />
Birisi ağacın tepesine çıkmış, hırsızcasına şiddetle ağacı silkiyor, meyvelerini<br />
döküyordu. Bağ sahibi gelip de a alçak dedi, Allahdan utanmıyor musun Bu yaptığın<br />
ne<br />
Hırsız dedi ki: Allah bağından Allah kulu, Allahnın ihsan ettiği hurmayı yerse, adice ne<br />
kınıyorsun, gani Allahnın ihsanını neden kıskanıyorsun. Bağ sahibi hizmetçisine Aybek<br />
dedi, getir o ipi de şu adama cevap vereyim. İp gelince hırsızı ağaca bir güzel bağladı.<br />
Arkasına, ayaklarına vurarak onu adamakıllı dövmeye başladı. Hırsız yahu dedi<br />
Allahdan utan, bu suçsuz günahsız kulu öldürüyorsun.<br />
Bağcı dedi ki: Allahnın kulu, başka bir kulunu Allah sopası ile dövüyor. Sopa da<br />
Allahnın, arka da, yanda. Ben, ancak onun kulu ve buyruğunun aletiyim. Hırsız<br />
cebirden tövbe ettim. İhtiyar vardır, vardır, var dedi. Kullardaki ihtiyarları, onun<br />
ihtiyarı var etti. Onun ihtiyarı bir atlıdır, bizim ihtiyarımıza binmiştir.<br />
Allah ihtiyarı, bizim ihtiyarımızı meydana getirmiştir. Emir, ancak ihtiyara dayanır.<br />
Her mahlukun, ihtiyarsız gibi görünen muktedir bir hakimi vardır ki, onu ihtiyarsız bir<br />
surette çekip avlar. Zeydin kulağını tutup bir yana çeker. Fakat ihtiyacı olmayan Allah,<br />
hiçbir aleti olmaksızın, o kulun ihtiyarını kendisine kement yapar. Zeydi, kendi ihtiyarı<br />
bağlar. Allah da köpeksiz tuzaksız onu avlar. O dülger tahtaya hakimdir, o ressam<br />
güzelliğe hakim. Demirci demire hakimdir, mimar, alete hakim.<br />
Şaşılacak şey, görülmemiş nesne şudur ki bunca ihtiyar, kul gibi onun ihtiyarına secde<br />
eder. Cansız şeylere kudretin var, fakat bu kudretin, onlardaki cansızlığı giderir mi<br />
Onun kudreti de tıpkı bunun gibi kulların ihtiyarlarını gidermez. İstersen onun kudret<br />
ve ihtiyarını kemaliyle söyle. Bu, cebir ve sapıklık olmaz. Benim küfrüm onun dileğidir<br />
dedin ama bil ki senin bu küfürde bir dileğin var.<br />
Çünkü sen istemedikçe kafir olmazsın. Dileksiz küfür, tenakuzdur. Hem kafirsin hem<br />
de küfrü istemiyorsun böyle şey olur mu Acze emir vermek hem kötü bir şeydir, hem<br />
çirkin bir şey. Acze kızmak, gazap etmekse bundan da beterdir, hele merhamet sahibi<br />
Allah kızar, gazap ederse.<br />
Öküz boyunduruğa gelmezse döverler. Fakat uçmayan öküz hiç dövülür mü, horlanır<br />
mı Öküz bile hizmetten kaçarsa mazur tutulmuyor peki öküz sahibi neden mazur<br />
sayılsın Madem ki hasta değilsin başını bağlama. İhtiyarın vardır, sakalına bıyığına<br />
gülme. Çalış Allah şarabını iç, bir tazelik bul da o zaman ihtiyarsız bir hale gelir,<br />
kendinden geçersin. O zaman bütün ihtiyar o şarabın olur. Sen de tam bir sarhoş gibi<br />
tamamı ile mazur sayılırsın.<br />
O zaman ne söylersen, sözün şarabın sözü olur. O zaman ne siler süpürürsen silip<br />
süpürdüğün, şarabın silip süpürmesi olur.<br />
Allah kadehinden şarap içen bir sarhoş hiç adaletten ve doğrudan başka bir şey yapar<br />
mı Firavun, imana gelen büyücülerin ellerini, ayaklarını kestireceği vakit Firavuna<br />
yirmi kere dediler ki: Elimizin ayağımızın kesileceğinden bir pervamız yok. Bizim<br />
elimiz ayağımız o tek Allahdır. Zahiri olsa bir gölgeden ibarettir, eksilebilir.<br />
Kulun “Allah ne dilediyse o oldu” demesi, o işte tembel ol demek için değildir. Bu söz<br />
kalbini sağlam tutup çalışmaya teşviktir. O hizmette daha fazla gayrette bulun, o işe<br />
daha fazla alış ve sarıl demektir. Sana, adamın ne dilerse dile. İşin iş, dilediğin şey,<br />
dilediğin gibi olacak deseler. O zaman tembellik etsen de caizdir. Çünkü ne dilersen<br />
olup bitecek.<br />
Fakat “Allah neyi dilediyse o oldu” Hüküm mutlak ve ebedi olarak onundur derlerse,<br />
neden o işe yüzlerce adam gibi sarılmaz, kulcasına o işin etrafında dönüp<br />
dolaşmazsın Vezir neyi dilerse o olur. Alıp tutmada hüküm onun hükmü derlerse.<br />
Derhal yüz adammışsın gibi onun etrafında dönüp dolaşır, başına ihsan ve lütuflar<br />
dökmesi için elinden geleni yapmaya mı kalkışırsın<br />
Yoksa vezirden, vezirin köşkünden kaçıp gider misin Bu son hareket onun yardımını<br />
lütfunu aramak değildir ki. Sen, bu sözü ters anladın da tembelleştin, anlayışına ters<br />
bir hal oldu, aklın karıştı gitti.<br />
Emir filan efendinindir demek ne demektir Sakın ha ondan başkasıyla az düş kalk.<br />
Onun başına dön dolaş. Emir onun emri, düşmanı o öldürecek, dostun canını o<br />
kurtaracak. O ne dilerse ancak ona nail olabilirsin. Onun için onun yanına az gitme,<br />
onu kaybetme, onu seç demektir.<br />
Mademki hüküm onun hükmü, onun yanına uğrama, onun etrafında dönüp dolaşma da<br />
amel defterin kapkara, yüzün sapsarı olmasın demek değildir. O sözü tevil etmek<br />
gereklidir ki seni kızıştırsın, ümitlendirsin, çevik bir hele getirsin, ar ve haya sahibi<br />
etsin.<br />
Eğer sana gevşeklik verirse bil ki bu, başka bir hale sokuyor, tevil değildir. Bu söz seni<br />
gayrete getirmek, ümitsizleri iki ellerinden tutmak için gelmiştir. Kuran’ın manası,<br />
ancak Kuran’dan, yahut da hava ve hevesini ateşe vurmuş, Kuran’ın huzurunda<br />
alçalmış, kurban olmuş, ruhu, Kuran kesilmiş adamdan sor. Bir yağ tamamı ile güle<br />
feda olur, gül kesilirse ister onu yağ diye kokla,ister gül diye.<br />
“Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu” sözü de insanı, en önemli işe teşvik etmek<br />
içindir. Şu halde kalem, herkesin işine layık olanı mükafat ve mücazatı yazmıştır. Eğri<br />
gidersen kalemde sana eğri yazar. Doğru gidersen kalem de kutluluğunu arttırır.<br />
Zulmedersen kötüsün gerisin geriye gittin. Kalem bunu yazdı ve mürekkep kurudu.<br />
Adalette bulunursan saadete eresin, kalem bunu yazdı, mürekkebi bile kurudu.<br />
Elinle hırsızlık edersen cezanı çekersin. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Şarap<br />
içersen sarhoş olursun. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Reva görür müsün ki<br />
Allah, işten kalsın bir şey yapamasın. İş, benim elimden çıktı, bir şey yapamam artık.<br />
Benim yanıma bu kadar gelme, bu kadar sızlanma desin.<br />
“Kalem kurudu” sözünün manası, benim yanımda adaletle sitem bir değildir. ben<br />
hayırla şerrin arasına bir fark koydum. Kötüyle daha kötüyü de ayırdım demektir. Bir<br />
zerre bile sende edep hayayı arttırsa, dostunda bir zerre daha edepli olsan bil ki bu,<br />
Allahnın lütfudur, ihsanıdır. O bir zerre senin kadrini arttırır. O bir zerre, harice dağ<br />
gibi ayak basar.<br />
Bir padişah olsa da onun yanında emin kişiyle zalimin farkı olmasa, onun kendisini ret<br />
edeceğinden korkup titreyenle onun işini kınayanı, fark etmese, yanında ikisi de bir<br />
olsa bu adam, padişah değildir. kara toprak, o adamın başına. Bir zerre bile senin<br />
çalışmanı arttırsa Allah terazisinde tartılır.<br />
Halbuki bu padişahların önünde can çekişip durursun. Çünkü bunlar, hiyanetle<br />
hakikati bilmezler, haberleri bile yoktur. Bir kovucunun sözü ile yıllarca süren<br />
hizmetini zayi ediverir. Fakat her şeyi duyan, her şeyi gören bir padişah, kovucuların<br />
sözlerine aldırmaz bile.<br />
Bütün kovucular, ondan ümitlerini keser, meyus olurlar. Fakat bize geldiler,<br />
kovuculuk ettiler mi onlara bağlılığımız artar.<br />
Padişaha bizim önümüzde nice kovucuklukta bulunurlar, cefakarlıklarımızı söylerler.<br />
Yürü artık kalem kurudu, az vefakar ol derler.<br />
“Kalem yazdı, mürekkebi kurudu” sözünün manası, cefa ile vefa birdir demek değildir.<br />
cefaya karşılık cefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. O vefaya karşılık da vefa...<br />
Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu demektir. Af vardır, fakat ümit parlaklığı nerede<br />
ki kul, Allahdan çekinmeyle yüzü ak olsun<br />
Hırsız af edilse bile canını kurtarır. Fakat nerede vezir ve hazine emini olacak Ey din<br />
emini, ey Allah’a mensup er, gel ki her taç, her bayrak eminlikten meydana gelir.<br />
Padişahın oğlu bile olsa da hainlikten bulunsa padişah, bil ki onun başını bedeninden<br />
ayırıverir. Fakat Hintli bir kara köle vefada bulunsa devlet ve ikbale erişir, ömrü artar.<br />
Ne kölesi Hatta bir kapının köpeği bile vefadan bulunsa sahibinin gönlünde ona karşı<br />
yüzlerce rıza vardır. Bu yüzden köpeğin ağzını bile öper. Artık var kıyas et,<br />
kapısındaki aslan, vefakarlık etse de ona neler yapmaz<br />
Yalnız hırsız, kulluklar eder, doğruluğu cefayı kökünden çekip sökerse... Hani yol<br />
kesen Fuzeyl gibi. O da oyununu iyi oynadı; bir adam gibi değil, on adam gibi tövbeye<br />
sarıldı. Bu çeşit hırsız da yücelir devlete erer. Nitekim büyücüler, sabır ve vefaları ile<br />
Firavunun yüzünü kararttılar.<br />
Evvelce yaptıkları suça karşılık ellerini, ayaklarını feda ettiler. Bu iş, yüzlerce yıl<br />
ibadette bulunmaya benzer mi hiç Sen, elli yıl ibadette bulunur, kulluk edersin ama<br />
nereden böyle bir doğruluğu elde edeceksin<br />
Herat şehrinde bir küstah yoksul, mevkii yüksek bir köleyi gördü. Sırtında atlas bir<br />
elbise, belinde altın bir kemer vardı. Köle giderken yoksul, yüzünü gökyüzüne kaldırdı<br />
da dedi ki: Allah, kula bakmayı neden bu ihsan sahibi efendiden öğrenmezsin Ey<br />
Allah, kula bakmayı bu uludan, padişahımızın seçtiği bu yüce kişiden öğren bari.<br />
Yoksul muhtaçtı, çıplaktı, hiçbir şeyi yoktu. Kışın soğuktan tirtir titriyordu.<br />
Kendinden haberi olmayan adam, bu yüzden böyle bir cürette bulundu. Allahnın<br />
binlerce ihsanına, onun nedimi olduğuna, onu bilenler arasına katıldığına güveni<br />
vardı. Padişahın nedimi bir küstahlıkta bulunursa bu hareketi, kendine senet yapma.<br />
Allah bel verdi. Elbette bel, kemerden iyidir. Fakat taç veren adam, baş da verebilir<br />
mi Sonunda bir gün padişah, o efendiyi (Amid’i) bir suç altına aldı, elini ayağını<br />
bağlattı.<br />
Efendimizin definesi nerede Gösterin diye kölelere işkence etmeye başladı. A aşağılık<br />
adamlar, onun sırrını söyleyin bana... Yoksa dilinizi boğazınızı keserim diye, tam bir<br />
ay onlara gece gündüz işkence ettirdi. Onları paramparça etti. Bir tanesi bile<br />
efendilerinin sırrını söylemediler.<br />
Bu sırada yoksul uyurken hafiften ses geldi: Ey ulu er, gel de sen de kul olmayı<br />
bunlardan öğren. ey Yusufların derisini paralayan, seni de bir kurt paralarsa bunu<br />
kendinden bil. Bütün yıl dokuduğunu giyin, bütün yıl ektiğini biç.<br />
Anbean sana gelip çatan bu dertler, senin yaptıklarının cezasıdır. İşte “Kalem yazdı,<br />
mürekkebi bile kurudu” nun manası budur. Bizim adetimiz değişmez, doğru yolu<br />
gösteririz. İyiliğe karşılık iyilik, kötülüğe karşılık da kötülük demektir.<br />
Ne yapacaksan düşün de öyle yap, çünkü Süleyman diridir. Sen şeytan oldukça kılıcı<br />
sıyrılmıştır. Fakat bir adam melek oldu mu kılıçtan emindir, Süleyman’dan hiçbir<br />
korkusu yoktur onun. Süleyman’ın hükmü,meleğe değildir, Şeytanadır. Eziyet,<br />
zahmet, topraktadır, gökte değil. Bu cebir inanışı bırak, pek hoştur bu inanış. Bu<br />
inanışı bırak da cebrin sırrının sırrı nedir anla. Bütün tembellerin malı olan o cebirden<br />
bir haber al. Maşukluğu bırak da aşık ol ey ve üstün olduğunu sanan!<br />
Sen manada geceden de dilsiz, sessizsin. Öyle olduğu halde sözüne niceye bir müşteri<br />
arayacaksın Onlar, senin önünde sana aş sallayıp dururlar. Ömrün, onların sevdası<br />
ile geçti gitti. Bana hasetten kıvranma diyorsun ama adam, bir hiçi kaybetti diye haset<br />
eder mi hiç Aşağılık kişilerin bir şey öğretmesi toprak parçasına nakışlar yapmaya<br />
benzer a aç gözlü. Kendine aşkı ve bakışı öğret. Bu bilgi, taşa kazılan nakış gibidir.<br />
Nefsin sana bir vefa şakirdidir. Başka her şey yok oldu. Sen nerede ne arıyorsun ki<br />
Başkalarını bilgi sahibi ediyor, yüceltiyor, fakat kendini kötü huylu ve bomboş bir hale<br />
sokuyorsun.<br />
Gönlün o cennette dolaştı mı, o kaynakla birleşti mi artık kendine gel boşalmadan<br />
korkma. Allah, ey doğru özlü Peygamber, söyle dedi. Çünkü, bu denizdir söyle<br />
azalmaz. Yine susun ve dinleyin dendi. Yani kendinize gelin, suyunuzu telef etmeyin,<br />
bağ susuzdur. Babacığım bu sözün sonu gelmez. Bu sözü bırak da sonuna bak.<br />
Gayretim koymuyor, senin önünde dursunlar, aşık olmadıkları halde sana gülsünler!<br />
Aşıkların anbean kerem perdesi ardında senin için nara atmadalar. Sen de o gayb<br />
aşıklarına aşık ol, şu beş günlük aşıklara pek aldırış etme. Bunlar hile ile düzenle seni<br />
yerler. Yıllardır bunlardan bir habbe bile görmedin. Halkın yoluna niceyedir bir<br />
hengame salıp duracaksın Ayağın mercuh senin, hiçbir muradına ermedin gittin.<br />
İyilik hoşluk zamanında hepsi dosttur, eştir. Fakat dert ve gam zamanı, Allahdan<br />
başka kim sana dost Gözün dişin ağrıdığı zaman feryada erişen Allahdan başka<br />
elinden tutan var mı Sen de o hastalık, o dert zamanını hatırla da Eyaz gibi postuna<br />
bak, ibret al.<br />
Pösteki, senin o derde düştüğün zamanki halindir. Eyaz, onun için onu saklamıştır.<br />
Cebri kafir, öyle bir cevap vermeye girişti ki Müslüman’ın mantığı, adeta cevaptan aciz<br />
kaldı, şaşırdı. Fakat ben o cevaplarla sualleri hep söylersem söyleyeceğim sözü<br />
bırakmalıyım. Halbuki bizim ondan daha mühim söyleyeceğimiz şeyler var ki onlarla<br />
anlayışın daha ziyadeleşir. Onun için o sual cevabı azıcık ve kısaca anlattık. Bütün,<br />
azla meydana çıkar zaten. Esasen kadere inanmayanla cebri arasındaki bu bahis,<br />
mahşere kadar sürer gider. Hasmını alt edemeseydin onun mezhebine uyar, onun<br />
yolunu tutardın. Onlar da cevap da aciz kalsalardı o bozuk yoldan dönerlerdi. Fakat bu<br />
gidişin böyle olması lazım ki onların hepsi, delillerle yollarının doğruluğuna<br />
kanmadalar.<br />
Kimsenin, hasmın müşkül suallerini cevapsız bırakmaması, düşmanın devlet ve<br />
ikbalinden mahcup olması, o devleti görmemesi lazım ki, bu yetmiş iki fırka kıyamete<br />
kadar alemde kalsın. Çünkü bu alem, karanlılar ve gayb alemidir. Gölge için bir<br />
yeryüzü lazım.<br />
Kıyamete dek şu yetmiş iki fırka kalmadı ki bidat yolunu tutanın dedikodusu<br />
eksilmesin. Değerli olan hazinenin bir çok kilitleri olur. Hazinenin değeri bundan<br />
anlaşılır. Maksadın yüceliği de ey sınanan adam, yolun sıkıntısından, yolda aşılmaz<br />
geçitler ve yol kesiciler bulunmasından belli olur.<br />
Kabe’nin şerefi, o sıkıntılarda, çöl Arap’larının yol kesiciliğinde ve çölün<br />
uzunluğundandır. İyi olan her gidişin, her yolun bir tehlikesi, bir manii bir yol kesicisi<br />
vardır. Bu gidiş öbürüne haset eder, düşman kesilir. Mukallit de iki yolun arasında<br />
şaşırır kalır. Her iki yolun doğruluğu, yürüyüş de birbirine zıt görünür. Her fırka kendi<br />
yolunda hoştur, o yoldan memnundur.<br />
Bir yolun yolcusu, cevap vermezse kavgaya girişir. Bu, ezelden kıyamete kadar böyle<br />
gelmiş, böyle gider. Her fırka, biz bilmeyiz ama ulularımız buna cevap verebilir der.<br />
Vesvesenin ağzını bağlayan, ancak aşktır. Yoksa vesveseyi kim bağlayabilmiştir ki<br />
Yüzü güzel dilber ara da aşık ol. Dere, dere dolan, bir su kuşu tut. Yüzünün suyunu<br />
döken sudan ne elde edebilirsin Anlayışını mahveden şeyden ne anlarsın Şu akılla<br />
anlaşılacak şeylerden başka aşkta, akılla anlaşılacak daha nice parlak ve güzel şeyler<br />
vardır.<br />
Allahda senin bu aklından başka akıllar var ki gökyüzünün sebepleri onlarla tedbire<br />
girer. Rızklarını bu akılla elde edersin. Öbür akla gelince; onunla yedi kat gökleri,<br />
kendine bir döşeme yaparsın.<br />
Allah sevgisine düşer, aklınla oynarsan Allah, sana o aklın onlarca fazlasını, hatta yedi<br />
yüzünü ihsan eder. O kadındır, akılları ile oynadılar da Yusuf’un aşk sayvanına<br />
sıçradılar. Ömür sakisi, bir an onların akıllarını aldı, ömürlerinin sonuna kadar akla<br />
doydular, adını bile anmadılar.<br />
Ululuk ıssı Allahnın güzelliğiyse yüzlerce Yusuf güzelliğinin de aslıdır. Ey kadından<br />
aşağı adam, o güzelliğe feda ol. Ey can, bahsi ancak akıl keser. Nerede insanı<br />
dedikodudan kurtarıp feryada yetişen biri O söze aşk yüzünden bir hayrettir gelir,<br />
macerayı nakletmeye takati kalmaz. Çünkü, bir cevap verirse içindeki incinin<br />
düşeceğinden korkar.<br />
O hayırdan da adamakıllı dudağını yummuştur, şerden de. Ağzından incinin<br />
düşeceğinden ürker. Nitekim Peygamberin dostu da demiştir ki: Peygamber, bize bir<br />
şeyden haber verdi, bir şey söyledi mi O seçilmiş Peygamber, bu incileri saçtığı<br />
sırada bizden yüzlerce huzur, yüzlerce vekar isterdi. Hani başında bir kuş olur da<br />
uçmasın diye canın titrer.<br />
Yerinden bile kımıldamaz, o güzelim kuş havalanmasın dersin. Nefes almaz,<br />
öksürüğün bile gelse kendini sıkar, o devlet kuşu uçar diye korkundan öksürmezsin<br />
bile. O sırada birisi sana tatlı, yahut acı bir söz söylese ağzına parmağını koyar, sus<br />
demek istersin. İşte o kuş hayrettir, seni susturur. Tencerenin ağzını kapatır, seni<br />
kaynatmaya başlar.<br />
BU NE YAMAN ÇELİŞKİ<br />
Ahmaklar bilgisizliklerinden Mecnun’a dediler ki: Leyla pek o kadar ahım şahım bir<br />
şey değil. Şehrimizde ondan daha güzel ay gibi yüz binlerce kız var.<br />
Mecnun dedi ki: Suret testidir, güzellik şarap, Allah bana onun suretinden şarap<br />
içirmede. Halbuki onun testisinden size sirke verdi de onun için onun sevgisi, sizin<br />
kulağınızı tutup çekmede.<br />
Allah, bir testiden hem zehir verir, hem bal. Onu bana veren de ulu Allahdır, bunu,<br />
şuna veren de. Testiyi görüyorsun ama o şarap, doğru olmayan göze görünmez. Can<br />
zevki, ehlinden başkasına bakmaz, hısmından başkasına nişane vermez. O şarap,<br />
ehlinden başkasını görmez. Şu zarf hicapları ise onu gizleyen çadırlara benzer.<br />
O deniz bir çadırdır ki onun içinde kaz yaşar. Fakat kuzgunlar ölürler. Zehir, yılana<br />
gıdadır, azıktır. Ondan başkasına ise yılanın zehri, derttir ölümdür. Her minnetin<br />
sureti, bana cennettir, ona cehennem.<br />
Şu halde gördüğünüz bütün cisimlerle bütün eşyada hem gıda vardır, hem zehir, fakat<br />
siz görmezsiniz. Her cisim, bir kaseye, bir testiye benzer. Onda hem gıda vardır, hem<br />
gönül yakıcı bir hassa. Kase meydandadır içindeki gıda gizli. O kaseden ne yediğini<br />
yalnızca yiyen bilir.<br />
Yusuf’un sureti güzel bir kadehti. Babası o kadehten yüzlerce neşe şarabı içerdi. Fakat<br />
kardeşleri, ondan zehirli bir su içtiler de bu öfkeleri, kinleri arttı. Sonra yine Zeliha,<br />
şekerler yedi, aşktan bir başka çeşit afyon yuttu. O güzeli Yusuf’tan Yakup’un aldığı<br />
gıdadan başka türlü bir gıda aldı.<br />
Çeşit, çeşit şerbetler, fakat tesiri bir. Bu suretle de gayb alemine ait hiçbir şüphem<br />
kalmaz ya. Şarap gayb alemindendir, testi bu cihandan. Testi meydandadır, içindeki<br />
şarap gizliden gizli. Namahremlerin gözlerinden pek gizli ama mahremlere meydanda,<br />
apaçık.<br />
Allahm gözlerim sarhoş bir hale geldi. Yüklerimiz sırtımızı ağırlaştırdı, büktü, sen bizi<br />
affet. Ey gizli Allah, o alemde de doldun, bu alemde de. Doğu nurunun da üstüne<br />
yüceldin, batı nurunun da. Sen, bir sırsın ki sırrımızı açığa vurur, bilirsin. Sen, bir<br />
fecirsin, kin nehirlerimizi kaynatır akıtırsın.<br />
Ey zatı gizli ihsanı duyulur Allah, sen su gibisin, bir değirmen taşına benzeriz. Sen yel<br />
gibisin, bir toz gibi. Yeli gizlersin de tozu meydandadır. Sen bir baharsın, biz bağ gibi<br />
yemyeşil, hoş bir haldeyiz. O gizlidir ihsanı aşikar.<br />
Sen can gibisin, biz ele, ayağa benzeriz. Elin tutup koy vermesi, can vasıtası iledir.<br />
Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu anlatışı akıldan alır, akıldan beller. Sen<br />
sevinç gibisin, biz gülme gibi. Yani sevincin sonucu güler neşeleniriz.<br />
Bizim hareketimiz, her an sana bir tanıklık vermede; ululuk ıssı Allah’a bir tanıktır.<br />
Değirmen taşının ıstıraplarla dönüşü de, suyun varlığına tanıktır. Ey benim<br />
vehmimden, dedikodundan dışarı olan Allah, toprak benim de başıma, getirdiğim<br />
örneğin de başına.<br />
Kul sabretmez, güzel güzel tasvirlerde bulunur. Her an sana, canım, ayaklarının altına<br />
yayılmış bir döşemedir. Hani o çoban gibi. O da Yarabbi, seni arayan çobana gel. Gel<br />
de gömleğindeki bitleri ayıklayayım, kırayım. Çarığını dikeyim eteğini öpeyim diyordu<br />
ya. Kimse aşk ve muhabbette ona eş olamazdı, fakat Allah’ı tesbih etmeyi, ona söz<br />
söylemeyi bilmiyordu. Onun aşkı, gökyüzüne çadır kurmuştu. Köpeğe benzeyen can, o<br />
çobanın çadırı önünde bir köpek kesilmişti. Allah aşkının denizi coşunca onun gönlüne<br />
vurdu, senin kulağına değdi.<br />
Sözü kuvvetli, cerbezesi yerinde bir vaaz eden vardı. Mimbere çıkmış vaaz ediyordu.<br />
Kadın, erkek, herkes mimberin dibine toplanmıştı.<br />
Cuha’da bir çarşaf giyip yüzünü örttü, kadınlar arasına karıştı. Kimse onu<br />
tanımıyordu. Bir kadın, vaaz edene gizlice sordu: Kasıktaki kıllar namazın<br />
bozulmasına sebep olur mu Vaiz dedi ki: Uzun olursa namaz mekruh olur. Ya hamam<br />
otu ile, ya ustura ile tıraş etmen lazım ki namaz tamam olsun, kabul edilsin.<br />
Kadın: Ne kadar uzun olursa namazım kabul olmaz dedi. Vaiz eden dedi ki: Bir arpa<br />
boyu uzun olursa tıraş etmek farzdır.<br />
Cuha, hemen kız kardeş dedi, bak bakalım benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu<br />
Allah rızası için elini uzat da bir yokla. Bakalım, mekruh olacak kadar uzamış mı<br />
Yanındaki kadın, Cuha’nın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi. Derhal şiddetli bir<br />
nara attı. Hoca sözüm gönlüne tesir etti dedi.<br />
Cuha dedi ki: Hayır, gönlüne tesir etmedi, eline tesir etti. A akıllı adam, gönlüne tesir<br />
etseydi vay haline.<br />
O büyücülerin gönlüne birazcık tesir etti de onlarca sopa da bir oldu, el de. Padişahım,<br />
bir ihtiyarın sopasını alsan o sopa onun eli ayağı olduğu için pek incinir. Halbuki onlar,<br />
elleri, ayakları kesileceği halde “Bize bir zarar olmaz ki” diye nara attılar, naraları<br />
gökyüzüne vardı. Hadi, gel kes dediler, can, can çekişmeden kurtulur.<br />
Biz bildik ki şu tenden ibaret değiliz. Beden olmaksızın da Allah ile yaşarız. Ne mutlu o<br />
kişiye ki kendi zatını tanıdı, ebedi emniyet sahasında bir köşk kurdu.<br />
Çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Halbuki büyük adama göre bu, hiçbir şey<br />
değildir. Gönle göre de beden, beden cevizle kuru üzümdür. Çocuk nereden<br />
büyüklerin bilgisine sahip olacak<br />
Kim, perde ardındaysa zaten çocuktur. Er ona derler ki kırılmaz. Bir adam sakalla,<br />
hayayla erkek olsaydı keçinin de sakalı var. O da adam olurdu. Halbuki keçi, kötü bir<br />
kılavuz olur, kendisine uyanları ancak kasaba çeker götürür. Sakalını tarar, ben ileri<br />
gelen biriyim demek ister. Doğru, ileri gelensin ama ölüme ve gama.<br />
Kendine gel de sakaldan vaz geç, kendine bir yol tut, bu benliği bu teşvişi bırak. Bu<br />
suretle de aşıklar için gül suyu kesil, gül bahçesine kılavuz ol, öne düş. Gül kokusu<br />
nedir akıl nefesi, ebediyet ülkesinin güzel kılavuzu.<br />
Bayezid zamanında bir kafir vardı. Ona kutlu bir Müslüman dedi ki: Ne olur Müslüman<br />
olsan da yüzlerce kurtuluşa erişsen, ululuklar bulsan.<br />
Kafir dedi ki: Eğer Müslümanlık, alemin şeyhi Bayezid’in Müslümanlığı ise, ben ona<br />
takat getiremem. O, benim çalışmalarımdan çok üstün. Dine imana inanmıyorum ama<br />
onun imanına adamakıllı iman etmişim. İmanım var ki o, herkesten yüce, pek latif,<br />
pek nurlu. Ağzım adamakıllı mühürlü, iman edemem ama gizliden gizliye onun<br />
imanına müminim. Yok eğer sizin imanınız, imansa ona ne meylim var ne iştahım.<br />
İmana yüzlerce meyli olan sizi gördü mü soğur, kesilir.<br />
Çünkü sizin imanınızdan adam, yalnız bir ad görür, manası yoktur. Nasıl olur da çöle<br />
kurtuluş yeri denir Sizin imanınıza bakan kişinin imana olan sevgisi soğur gider.<br />
Bir müezzin vardı, sesi pek çirkindi. Kafir ülkesinde ezan okurdu. Ezan okuma, savaş<br />
çıkar, düşmanlık uzar dedilerse de, inat etti, pervasızca o kafir ülkesinde ezan<br />
okumaya koyuldu.<br />
Halk umumi bir kargaşalıktan korkarken bir de baktılar, elinde bir elbise, kafirin biri<br />
çıkageldi. Dostlar gibi eline mum ve helva almış, öyle bir latif elbiseyi hediye<br />
getiriyordu.<br />
Söyleyin o müezzin nerede Onun selası ve ezanı bana rahatlık verdi diye sormadaydı.<br />
Yahu dediler. Nasıl olur Hiç o bet ses, insana rahatlık verir mi Kafir dedi ki: Sesi<br />
kiliseye gelince, benim pek güzel, pek yüce bir kızım var, çoktandır Müslüman olmak<br />
isterdi. Bu sevda, kafasından bir türlü çıkmıyordu. Bunca kafir ona öğüt verdi. Fakat<br />
gönlünde iman sevgisi, öyle bir yerleşmişti ki. Bu dert, adeta bir buhurdanlıktı, ben de<br />
öd ağacı. Anbean imana yöneldikçe ben, dert, azap ve işkence içindeydim. Bu hususta<br />
elimde hiçbir çare yoktu; nihayet müezzin ezan verince, kızım bu çirkin ses nedir<br />
kulağıma geldi de beni berbat etti. Bütün ömrümde bu kilisede, şu manastırda bu<br />
derece çirkin bir ses duymadım dedi.<br />
Kız kardeşi, bu ezandır, Müslümanlar okur, Müslümanları ibadete çağırırlar dedi.<br />
İnanmadı başkasına sordu, o da evet deyince, inandı, yüzü sapsarı kesildi,<br />
Müslümanlık hevesi kalmadı. Ben teşvişten azaptan kurtuldum, dün gece korkusuz<br />
rahat bir uyku uyudum.<br />
Onun sesinden dolayı rahatlaştım. Onun için de ona hediye getirdim; nerede o adam<br />
Müezzini görünce de hediyeyi kabul et dedi, beni dertten kurtardın , elimi tuttun.<br />
Bana öyle bir ihsanda bulundun ki senin azat kabul etmez bir kulun oldum.<br />
Malda, mülkte, zenginlikte tek bir kişi olsaydım ağzını altınla doldururdum. İşte sizin<br />
imanınızda bunun gibi bir riya, geçici bir şey. O ezan gibi yol kesici.<br />
Fakat Beyazıd’ın imanına, onun doğruluğuna karşı gönlümde nice hasret var. Hani şu<br />
kadın gibi. Eşeğin çiftleşmesini gördü de dedi ki: Amanın şu tek erkeğe bakın.<br />
Çiftleşme buysa bizim kocalarımız, bizimle çiftleşmiyorlar, içimize aptes bozuyorlar.<br />
Bayezid, imanın bütün şartlarına haiz... Aferinler olsun bunun gibi tek aslana. Onun<br />
imanının bir katrası denize gitse deniz, o katrada gark olur. Nitekim zerrecik ateş,<br />
ormanlara düşse o zerre bütün ormanları yakar, yok eder.<br />
Padişahın, yahut ordunun gönlündeki hayal gibi. O hayal de hayaldir ama savaşta<br />
düşmanları mahveder. Muhammed’in yüzünde bir yıldızdır parladı, kafirlerin, çıfıtların<br />
gevherleri yok oldu. İmana erişen aman buldu, imana gelmeyenlerin şüphesi iki kat<br />
oldu. Önce gelenlerin halis küfrü kalmadı da yerini ya Müslümanlık tuttu, ya korku...<br />
Bu da hileyle suyu yağa karıştırmaktır. Bu örnekler, nurun zerresine eşit olamaz.<br />
Zerre, bir cisimden ayrılmış, küçücük bir parçadan başka bir şey değildir. zerre,,<br />
taksim kabul etmeyen güneş olamaz ki, zerre demekte bil ki gizli bir muradım var.<br />
Sen, denize mahrem değilsin, ancak köpüksün şimdi.<br />
Şeyhin parlak iman güneşi, şeyhin can doğusundan yüz gösterse. Bütün aşağılık alemi<br />
ta yerin dibine kadar hazine kesilir, bütün yücelikler alemi, yemyeşil cennete döner.<br />
Onun aydın nurdan canı var. Hor hakir topraktan bir bedeni. Şaştım kaldım, acaba o,<br />
bu mu, yoksa o mu Söyle bu işte müşküle düştüm.<br />
Kardeş eğer o, bu ise o nedir ki yedi kat gök onun nuru ile dolmuş. Yok... o, bu değilse<br />
dostum, şubeden nedir öyleyse ACABA BU İKİSİNDEN HANGİSİ KİM<br />
Bir adamın bir karısı vardı. Pek hilebaz, pek kötü huylu ve yol kesici bir kadındı.<br />
Adam, eve ne getirse harcar, telef ederdi. Adam da sesini çıkarmazdı. Bir gün adam<br />
konuğunu ağırlamak için yüzlerce sıkıntıyla biraz et aldı, eve getirdi.<br />
Kadın onu kebap edip şarapla sildi süpürdü. Adam gelince de düzensiz sözlerle hileye<br />
başladı. Adam dedi ki: Konuk geldi, et nerede Konuğa yemek çıkarmak lazım. Kadın<br />
eti şu kedi yedi, hadi git et al yine dedi. Adam Aybek dedi, teraziyi getir, şu kediyi bir<br />
tartayım. Terazi geldi, kediyi tarttı, yarım batman geldi. Bunun üzerine a hilebaz<br />
kadın dedi, et yarım batmandı, yarım okka kadar da fazlalığı olacak. Kedi de yarım<br />
batman geldi. Eğer bu kediyse söyle, et nerede Yok, bu etse hadi var, bucak bucak<br />
kediyi ara.<br />
Bayezid de buysa o ruh nedir o, o ruhsa şu suret kim Dostum hayretler içinde<br />
hayrete düştüm. Bu ne senin işin,ne benim işim. Her ikisi de odur. Fakat mahsulüm<br />
aslı tanedir, o saman çöpü feridir. Allah hikmeti, bu zıtları birbiriyle kaynaştırdı. Ey<br />
kasap, şu oyluk eti, gerdanla beraber işte. Ruh bedensiz bir iş yapamaz. Kalıbında<br />
ruhsuz soğur donar. Kalıbın meydandadır da canın gizli. Alemin sebepleri de şu<br />
ikisinden düzelmiştir.<br />
Toprağı bir adamın başına atarsan baş yarmaz. Suyu birinin başına atsan yine baş<br />
yarılmaz.<br />
Baş yarmak istiyorsan suyla toprağı birbirine katıp kerpiç yapman gerek. Baş yardın<br />
mı o kerpiçin suyu, aslına gider, ayrılış gününde toprak da toprağa kavuşur.<br />
Allahnın suyla toprağı birleştirmesindeki hikmeti, niyazla inattan hasıl olur. Ondan<br />
sonra daha başka birleşmeler meydana gelir ki onları ne kulak duymuştur, ne göz<br />
görmüştür. Kulak duysaydı kulak olarak kalır, yahut artık başka sözleri duyabilir<br />
miydi<br />
Kar ve buz, güneşi görseydi buzluktan ümidini keser giderdi. Damarlarına iliklerine<br />
kadar su kesilirdi de hava Davut’u, ondan zırh yapardı. Her ağacın canına derman<br />
olurdu. Her ağaç, onun kudumiyle devlet olurdu. Halbuki o donmuş buz, öylece<br />
kalakaldı da ağaçlara bana dokunmayın demeye başladı.<br />
O buz gibi donup kalan adamın cismi de ne bir şeyle uyuşup birleşir, ne de bir şey,<br />
onunla uzlaşır. O, ancak kendi nefsinin hırsı peşindedir. O da faydasız değildir, yeşillik<br />
padişahı da değil. Eyaz , senin yıldızın, pek yücedir. Her burç, ona durak olamaz.<br />
Himmetin öyle her vefayı beğenir, saflığın öyle her saflığa seçip kabul eder mi hiç<br />
KİBİR<br />
Neşeli ve şaraba düşkün bir bey vardı. Her mahmurun, her çaresiz kişinin sığındığı bir<br />
zattı. Esirgeyici, yoksulları korur, altınlar, inciler bağışlayıcı, deryadil bir adamdı.<br />
Erlerin padişahı, inanmış adamların beyi, yol bilir, sırdan anlar, dostlarını görür<br />
gözetir bir zattı. İsa’nın zamanı, Mesih’in devri idi. Halkın gönlünü alan, kimseyi<br />
incitmemeye gayret eden o güzel beye, bir gece ansızın konuk geldi. O konuk da onun<br />
gibi hoş ve iyi bir beydi. Neşelensinler diye şarap içmek istediler. O zaman şarap<br />
helaldi. Şarapları azdı dedi ki: Köle, yürü, testiyi doldur, bize şarap getir.<br />
Filan keşişte halis şarap var. Ondan al da canımız, ileri gelenlerin derdinden de halas<br />
olsun, halkın derdinden de. O keşişin şarabının bir katrası, binlerce testi, binlerce küp<br />
şarabın yaptığını yapar. O şarapta gizli bir maya var, nitekim bazı erler vardır ki aba<br />
altında sultandır onlar. Sen paramparça hırkaya bak. Anlaşılmasın diye altının da<br />
yüzünü karartırlar.<br />
Lal görünüşte buğulu görünür ama kötü göz, onu beğenmesin diyedir bu. Hazine ve<br />
mücevharat, ev içinde olur mu hiç Hazineler daima yıkık yerlerdedir. Adem’in<br />
hazinesi de yıkık yere gömülmüştü de bu yüzden o melun Şeytanın gözü onu görmedi.<br />
O, toprağa hor baktı. Fakat can, ona bu toprak, sana bir set olmuştur deme de idi.<br />
Köle iki testi alıp yola düştü. Derhal keşişlerin manastırına vardı. Altını verip o altın<br />
gibi şarabı aldı. Taşı verip karşılığında cevheri satın aldı. O şarap ki padişahların<br />
başına sıçrar da sakinin başına altın taç koyarlar.<br />
O şarap ki fitneler, kargaşalılar çıkarır, kullarla padişahları birbirine katar. O şarabı ki<br />
kemikleri eritir de tamamı ile can yapar, o zaman tahtayla taht bir olur. Ayıkken kulla<br />
padişah suyla yağ gibidir ama sarhoşluk vaktinde tendeki cana dönerler. Heriseye<br />
benzerler, artık farkları kalmaz. Fakat bu makama varıp gark olmayan bunu fark<br />
edemez.<br />
İşte o köle o çeşit şarap almış, o adı sanı güzel beyin köşküne gitmekteydi. Yolda<br />
gamlar görmüş beyni kuru, belalara bürünmüş bir zahit, önüne çıkıverdi. Zahidin<br />
bedeni gönül ateşleriyle yanmış, evini Allahdan başka her şeyden silip süpürmüştü.<br />
Nice çaresiz mihnetlere uğramış, binlerce dağlar üstüne dağlar yakmıştı. Her an<br />
gönlü, savaşlara düşmüş, gece gündüz riyazatlara sarılmıştı. Yıllarca aylarca kanlara<br />
batmış, topraklara bulanmıştı. Gece yarısı o köleyi görünce, dedi ki: Testilerdeki<br />
nedir köle, şarap dedi. Zahit, kimin, kime götürüyorsun Diye sordu. Köle, o ulu<br />
beyin dedi. Zahit dedi ki: Allah’ı dileyen kişinin ameli böyle mi olur Hem Allah’ı<br />
istiyor, hem de içip eğleniyor ha! Şeytan şarabı sonra da yarım akıl öyle mi Senin<br />
aklın şarapsız böyle dağınık. Aklına akıllar katmak gerek. Ya sarhoş olunca aklın ne<br />
hale gelir ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağına tutulmuş adam<br />
Ziya-i Delk, hazır cevap ve tatlı sözlü bir zattı. Şeyh-i İslam Tac-ı Belh’in kardeşi idi.<br />
Tac-ı Belh, pek kısa boyluydu, adeta bir kuşa benzerdi. Bütün bilgileri bilir, alim<br />
faziletli bir adamdı ama Ziya, güzel söz söylemede ve nüktecilikte ondan üstündü. O<br />
pek kısaydı, Ziya da haddinden fazla uzun. Şeyhülislam, pek nazlı, pek kibirli bir<br />
adamdı.<br />
Bu kardeşinden utandı. Ziya da sözü tesirli bir vaizdi. Bir meclis günü, Ziya meclise<br />
geldi, kadınlarla, alim ve temiz kişilerle doluydu. Şeyhülislam, kibrinden kardeşine<br />
şöyle kalktı ve yine derhal oturdu.<br />
Ziya alınarak dedi ki: Çok uzun boylusun. Bari o selvi boyundan birazcığını çal. Sende<br />
akıl nerede, fikir nerede ki ey bilgi düşmanı tutup şarap içeceksin Yüzün pek güzel<br />
bari biraz da çivit sür. Habeşin yüzüne, çivit, gülünç olur doğrusu. A azgın sende nur<br />
nerede de ki kendinden geçiyor da karanlık arıyorsun.<br />
Gölgeyi gündüz aralar. Sense bulutlu gecede tutmuş, gölge aramaya çıkmışsın. Şarap<br />
gıda için halka helaldir ama sevgiyi dileyenlere haramdır. Aşıkların şarabı gönül<br />
kanıdır. Onların gözleri yolda konaktadır. Böyle bir korkunç çölde bu akıl kılavuzu,<br />
tutulup kalır. Sen de kılavuzları gözetirsen kervanı helak eder yolu yitirirsin.<br />
Arpa ekmeği bile hakikatten haramdır. Nefsin önüne kepekle karşılık ekmek koy.<br />
Allah yolunun düşmanını hor tut. Hırsızı mimbere çıkarma, dara çek. Hırsızın elini kes.<br />
Kesmekten acizsen hiç olmazsa bağla. Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini<br />
bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.<br />
Halbuki sen, düşmana şarap ve şeker kamışı veriyorsun. Niçin Ona zehir gibi gül, taş<br />
desene. Zahit, gayrete gelip testiye bir taş attı, kırdı. Köle de testiyi elinden atıp<br />
zahitten kaçtı.<br />
Beyin yanına gidince bey, şarap nerede Dedi. Köle bir ,bir macerayı anlattı.<br />
Bey, ateşe döndü, hemen yerinden doğruldu, bana o zahidin evi nerede Göster dedi.<br />
Göster de şu ağır gürzle kafasını ezeyim. O kahpe oğlunun akılsız kellesini kırayım. O,<br />
köpekliğinden doğru yolu göstermeyi ne bilir O, ancak şöhret aşığı. Bu yobazlık, bu<br />
riya ile kendisine bir mevki yapmak, bir şey bahane ederek kendini göstermek istiyor.<br />
Onun şuna buna riya yapmaktan başka hiçbir hüneri yok. Deliyse, fitne çıkarmak<br />
istiyorsa delinin ilacı, öküz aletinden yapılma kamçıdır.<br />
Vurmalı kerataya da kafasındaki Şeytan çıksın. Eşekçiler, nodullamadıkça eşek gider<br />
mi hiç Bey, eline bir topuz alıp sokağa çıktı. Gece yarısı yarı sarhoş bir halde geldi,<br />
zahidin evine girdi. Kızgınlıkla zahidi öldürmek niyetindeydi. Zahit, evde bulunan<br />
yünlerin altına girip gizlendi. Zahit, beyin sözlerini yün bükenlerin yünleri altına<br />
gizlenmiş, işitiyordu.<br />
Orada kendi kendine dedi ki: Adamın çirkinliğini yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir,<br />
çünkü onun yüzü serttir. Ayna gibi demirden bir yüz gerek ki sana çirkin yüzüne bak<br />
desin.<br />
Padişah Delkak’la satranç oynardı. Delkak padişahı mat etti mi padişah derhal kızardı.<br />
Bunu kibrine yediremez, Tu Allah müstehakını versin diye satranç taşlarını birer, birer<br />
Delkak’ın başına vururdu.<br />
Al, işte şahın bu senin bu kaltaban derdi. Delkak, aman padişahım der sabrederdi. Bir<br />
gün yine padişah mat oldu. Bir oyun daha oynamalarını emretti. Delkak, zemheride<br />
çıplak kalmış adam gibi tirtir titriyordu. Bir oyun daha oynadı, yine padişah mat oldu.<br />
Tu Allah müstehakını versin zamanı gelince, Delkak sıçradı bir köşeye kaçtı;<br />
korkusundan altı tane halının altına girdi. Yastıklarla o altı tane halının altına gizlenip<br />
padişahın satranç taşlarından aman buldu. Padişah ne yapıyorsun, bu ne Deyice,<br />
padişahım dedi, Tu Allah müstehakını versin.<br />
Ateşler püskürüyorsun... Senin gibi öfkeli bir padişaha döşeme altından başka yerde<br />
doğru söz söylenebilir mi Sen mat oldun ama ben şahın çarpmasından mat oluyorum.<br />
Onun için halıların altından Tu Allah müstehakını versin diyorum!<br />
Mahalle o beyin bağrış, çağırışıyla, kapıyı tekmelemesi, vurun tutun diye nara<br />
atmasıyla doldu. Sağdan, soldan halk dışarı fırladı. Ey ulumuz af zamanıdır. Onun<br />
beyni kurumuş. Şimdi onun aklı, fikri çocukların aklından fikrinden az. Hem zahit,<br />
hem ihtiyar. Bu halindeki şu zahitlik, onu kat, kat zayıflatmış. Bu zahitlikten de bir<br />
feyze nail olamamış.<br />
Zahmetler çekmiş de sevgiliden bir hazine elde edememiş. İşler yapmış da bir pul<br />
kazanamamış. Ya iş onun harcı değilmiş, ya henüz mükafat vakti gelmemiş. Ya o<br />
çalışma çıfıtça bir çalışma, yahut da mükafata erişmesinin bir zamanı, bir saati var.<br />
Ona bu dert bu musibet yeter... Şu kanlı ovada kimsiz kimsesiz kala kalmış.<br />
Gözleri ağırlıklı, bir bucağa çekilip oturmuş, yüzünü ekşitmiş, suratını asmış. Ne bir<br />
göz hekimi var ki derdine yansın, ne onun aklı var ki bir göz ilacı arayıp bulsun,<br />
gözüne çeksin.<br />
Kendi zannına uymuş, çalışıp çabalamaya koyulmuş, işim, iyileşecek diye bir ümide<br />
kapılmış.<br />
Halbuki onun tuttuğu yolla sevgilinin vuslatı arasında ne uzun bir mesafe var. Çünkü<br />
o, baş aramıyor, reis olmayı istiyor.<br />
Bir an Allah ile, nasibim bu hesapta hep zahmet mi diye adeta didişmede. Bir an hep<br />
uçuyor, ele geçmiyor, bizim kolumuzu kanadımızı kırıyorsun diye bahtı ile kavga<br />
etmede. Kim, renge, kokuya mahpus kalırsa zahit olsa bile huyu iyi olmaz, dar<br />
canlıdır.<br />
Bu daracık duraktan çıkmadıkça nasıl olur da ahlakı düzelir, gönlü ferahlar Zahitlere,<br />
genişliğe çıkmadan yalnız bulundukları zaman bıçak ve ustura vermeye hiç gelmez.<br />
Darlılarından, muratlarına eremediklerinden, dertlerinden karınlarını deşiverirler.<br />
Mustafa’yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail,<br />
sakın yapma. Kün emrinde sana nice devletler taktir edilmiştir deyince, yatışır,<br />
kendini atmaktan vazgeçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan<br />
dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi. Bu sefer Cebrail görünür, ey<br />
eşi olmayan Padişah, yapma bunu derdi.<br />
Hicap keşfedilip de o inciyi koynunda buluncaya kadar bu haldeydi. Halk, her çeşit<br />
mihnetten ötürü kendini öldürüp dururken mihnetlerin aslı olan bu ayrılığı nasıl<br />
çeksin Halk canını feda eden şaşar. Fakat bizim her birimiz fedai huyluyuz. Ne mutlu<br />
o kişiye ki bedenini, feda edilmeye değer bir dosta feda etmiştir.<br />
Herkes bir fennin, bir sanatın fedaisidir. Ömrünü o yolda sarf eder, ölüp gider. İster<br />
doğularda olsun, ister batılarda, herkes, nihayet ölür. O zaman ne aşık kalır, ne<br />
maşuk. Hiç olmazsa be devletli, zaten şu hünere gönüllü, kendisini feda etmiş. Onun<br />
öldürülmesinde yüzlerce hayat var. Aşık da onca ebedi, maşuk da, aşk da. İki alemde<br />
de dileğine ermiş, iyi bir ad san kazanmış.<br />
Ey ulular, aşılara acıyın. Onların şanı, helak olduktan sonra bile helak olmaya hazır<br />
bulunmaktadır. Beyim onun kabalığını affet onun derdine bedbahtlığına bak. Onu<br />
affet de Allah da seni affetsin, suçlarını yargılasın.<br />
Sen de gafletle az testiler kırmamışsındır. Sen de affa ümit bağlamışsındır. Affet de<br />
ahrette sen de af edilesin. Kader, ceza vermede kılı kırk yarar.<br />
Bey dedi ki: O kim oluyor ki bizim testimize taş atıp kırıyor Benim civarımdan erkek<br />
aslan bile yüzlerce çekingenlikle korka, korka geçmede. Neden kulumuzun gönlünü<br />
incitti, bizi konuğumuzun yanında utandırdı<br />
Onun kanından daha değerli olan şarabı döktü de kadınlar gibi bizden kaçıp da<br />
gizlendi. Fakat tut ki bir kuş gibi uçsun, benim elimden nerede canını kurtaracak<br />
Kahır okumla kanadını kırar, onun arda kalası kanadını koparırım. Benden kaçıp da bir<br />
katı taşın içine girse, gizlense yine onu tutar, o taşın içinden çıkarırım. Ona bir kılıç<br />
çalayım da bütün kaltabanlara ibret olsun.<br />
Herkese yobazlık satsın, bu yetmiyormuş gibi bir de bize satmaya kalkışsın ha! Onun<br />
da cezasını şimdicik vereceğim, onun gibi yüz tanesinin de. Öyle kızmış, öyle kan<br />
dökücülüğü tutmuş ki ağzından ateş püskürüyor.<br />
O şefaatçiler, onun o hay hayına karşı birçok defalar elini, ayağını öpüp, dediler ki: A<br />
beyim, sana kin gütmek yaraşmaz. Şarap dökülüp gitti ise ne çıkar Sen, şarapsız da<br />
hoşsun. Şarap, neşe sermayesini senden alır. Suyun letafeti senin letafetine imrenir.<br />
Padişahlık et, ey merhamet sahibi, ey kerem sahibinin oğlu kerem sahibi bağışla. Her<br />
şarap, bu boya, bu yüze kuldur. Bütün sarhoşlar sana haset ederler.<br />
Senin gül renkli şaraba hiç ihtiyacın yok. Gül rengini bırak, gül renklilik sensin zaten.<br />
Ey zühreye benzeyen yüzü kuşluk güneşi olan, ey rengine karşı gül rengi yoksul bir<br />
hale gelen bey, şarap küpte gizlice senin yüzünün iştiyakiyle kaynayıp coşar.<br />
Sen baştan başa denizsin, ıslaklığı ne istersin ki Sen, tamamı ile varlıksın, yokluğu<br />
ne arasın ki Ey parlak ay, tozu ne yapacaksın Ay bile senin yüzüne bakar da sararır.<br />
Sen hoşsun, güzelsin her türlü hoşluğun madenisin. Neden şaraba minnet edersin ki<br />
Başında “Biz insan oğullarını ululadık” tacı, boynunda “Biz sana kevser ırmağını<br />
verdik” gerdanlığı var.<br />
İnsan cevherdir, gök ona arazdır. Her şey fer-i dir, her şeyden maksat odur. Ey akıllar,<br />
tedbirler, fikirler kulu kölesi olan bey, mademki böylesin, kendini neden böyle ucuza<br />
satıyorsun Sana hizmet etmek bütün varlık alemine farzdır. Bir cevher, neden<br />
arazdan ihsan ister ki Yazıklar olsun kitaplardan bilgi arıyorsun ha!<br />
Bir bilgi denizisin ki bir ıslaklıkta gizlenmiş; bir allemsin ki üç arşın boyunda bir<br />
bedene bürünmüş!<br />
Şarap nedir, güzel ses ve çalgı dinlemek, yahut bir güzelle buluşmak nedir ki sen<br />
onlardan bir neşe, bir menfaat ummadasın!<br />
Hiç güneş, bir zerreden borç ister mi, hiç zühre yıldızı, bir küçücük küpten şarap diler<br />
mi Sen keyfiyeti bilinmez bir cansın, keyfiyet alemine hapsedilmişsin. Sen bir<br />
güneşsin, bir ukdeye tutulmuşsun; işte bu sana yakışmaz yazık.<br />
Bey dedi ki: Hayır, hayır. Ben, o şarabın adamıyım. Ben, bu hoşluktan alınan zevke<br />
kanaat edemem. Ben, yasemin gibi olmayı, gah şöyle, gah böyle eğilip bükülmeyi<br />
isterim. Bütün korkulardan, bütün ümitlerde kurtulup söğüt gibi her yana eğilmeliyim.<br />
Söğüt dalı gibi sağa, sola dönmeli, onun gibi rüzgarda çeşit, çeşit oynamalıyım.<br />
Şarabın verdiği neşeye alışan, nereden bu neşeyi beğenecek hey hocam!<br />
Peygamberler, Allah neşesine dalmışlardı, onunla yoğrulmuşlardı da onun için bu<br />
neşeden vaz geçtiler. Onların canları, o neşeyi gördüğünden onlara bu neşeler,<br />
oyuncak görünmüştü. Diri olan bir güzelliğe dostluk eden, artık ölüyü nasıl kucaklar<br />
O alem, zerre zerre diridir. Her zerresi nükteden anlar, söz söyler. Onlar, ölü olan<br />
cihanda oturmaz, dinlemezler. Çünkü ot, ancak hayvanlara layıktır. Kim gül<br />
bahçesinde meclis kurar, yurt tutarsa külhanda şarap içer mi hiç<br />
Pak ruhun makamı, illiyyin’dir. Pislikte yurt edinense kurttur. Allah mahmuruna<br />
tertemiz şarap kadehi sunulur. Bu kör kuşlaraysa şu kara ve tuzlu su. Kime Ömer’in<br />
adaleti el vermezse onca kanlı Haccac adildir.<br />
Kızlara cansız bebekleri oyuncak diye verirler. Çünkü onlar, diri oyuncaktan bir şey<br />
anlamazlar ki. Küçük erkek çocuklar, erliklerinden bir şey anlamazlar, güçleri<br />
kuvvetleri yoktur. Onun için onlara tahta kılıç daha yeğdir. Kafirler peygamberlerin<br />
kiliselerde yapılmış olan resimleri ile kanaat ederler.<br />
Fakat ay parçaları bizim için apaydın olduğundan resimlerine aldırış bile etmeyiz.<br />
Onların birer sureti, bu alemdedir ama birer sureti de ay gibi gökyüzündedir. Bu<br />
suretteki ağızları, onlarla düşüp kalkanla konuşur, nükteler söyler. O suretteki<br />
ağızlarıysa Allah ile konuşur. Görünen kulak, bu sözü duyar, beller. Can kulağıysa Kün<br />
emrinin sırlarını işitir.<br />
Ten gözü, insanın şeklini görür, beller. Can gözü, Mazagalbasar sırrını görür, hayran<br />
olur. Görünen ayak, mescit safında durur, mana ayağı göğün üstünde tavafta bulunur.<br />
İşte her cüz-ü böyle say... bu, vakit içindedir, zamana bağlıdır, oysa ondan da hariçtir.<br />
Zamana bağlı olan, ecele kadar durur. Öbürüyse ebediyete dost, ezele eştir. Bir adı iki<br />
devlet sahibidir, bir sıfatı iki kıble imamı.<br />
Ona ne halvetin lüzumu vardır, ne çilenin. Hiçbir bulut onu örtemez. Halvet yurdu,<br />
güneş değirmesidir, artık ona nasıl olur da yabancı gece perde kesilir Hastalık ve<br />
perhiz zamanı geçti, buhran kalmadı. Küfür, iman oldu, küfran kalmadı. Elif gibi<br />
doğruluğu yüzünden öne geçmiştir. Onda kendi sıfatlarından hiçbir şey kalmamıştır.<br />
Kendi huylarından çıkmış tek olmuş... canı, canına can katan sevgiliyse çırılçıplak bir<br />
hale gelmiştir.<br />
O tek ve benzersiz, eşsiz örneksiz padişahın huzuruna çırılçıplak gidince padişah, ona<br />
kendi kutlu sıfatlarından bir elbise giydirmiştir. Padişahın sıfatlarından bir elbiseye<br />
bürünmüş, kuyudan mevki ve ikbal sayvanının üstüne uçmuştur.<br />
Tortulu bir şey saf oldu mu böyle olur. Tıpkı onun gibi o da tasın dibinden üstüne<br />
çıkmıştır. Tasın dibindeyken tortuluydu, toprak cüzüleri, ona karışmış, o şomluk onu<br />
bulandırmıştı.<br />
Hiç de hoş olmayan dost onun kolunu kanadını bağlamıştı. Fakat o aslında yüceydi.<br />
“Yeryüzüne inin” sesi gelince onu Harut gibi baş aşağı asakodu. Harut gökteki<br />
meleklerdendi, bir azar yüzünden öylece asılı kaldı. Baş aşağı asılı kalmasının sebebi,<br />
baştan çıkması, kendisini baş sanması ve yalnızca öne geçmeye kalkışmasıydı. Sepet<br />
kendisini suyla dolu görünce nazlandı, istiğnaya girişti de sudan çekildi hani. Fakat<br />
ciğerinde bir katracık suyu bile kalmadı. Bunun üzerine deniz, acıdı da onu tekrar<br />
davet etti.<br />
Denizden sebepsiz hizmet karşılığı olmaksızın rahmet gelir. Bu, ne kutlu andır. Allah<br />
hakkı için denizin etrafında dönüp dolaşmak, denizde gecelerin yüzleri, sarı olsa bile<br />
aldırış etmemek gerek. Denizin etrafında dönüp dolaşmalı ki Allahnın lütfu,<br />
bağışlaması gelip çatıversin de sararmış yüz, bir mücevher bularak kızarsın. Yüzün<br />
sarı rengi, renklerin en iyisidir. Çünkü o yüze kavuşmayı beklemektedir.<br />
Fakat bir adamın yüzünde parlayıp duran kırmızılık, o adamın canının, bulunduğuna<br />
kani olmasındandır. Halbuki insan zayıflatan, alçaltan, sarartıp solduran tamahtır. Bu<br />
solgunluk ve arıklık, bedene ait illetlerden değildir. hastalıksız bir sarı yüz görse<br />
Calinas’un bile aklı şaşar.<br />
Fakat tamahı bağlandın mı Allah nurlarına dalarsın. Mustafa bunun için tamaha<br />
düşenin nefsi alçalır demiştir.<br />
Gölgesiz nur, latiftir, yücedir. Kafes, kafes vuran nura, bir kalburdan aksetmededir. O<br />
kafes şeklindeki gölge, kalburun gölgesidir. Aşıklar, bedenlerinin çıplak olmasını<br />
isterler. Fakat erkekliği olmayana ha elbise olmuş, ha olmamış. O ekmek ve sofra,<br />
oruçlulara çıkar. At sineğine çorba nedir tencere ne<br />
KONUK EVİ<br />
Delikanlım, bu denen bir konuk evidir. Her sabah, oraya koşa, koşa bir yeni konuk<br />
gelir. Sakın bu, benim boynumda kaldı deme. Şimdicik yine uçar, yokluk alemine<br />
gider. Gayb aleminden gönlüne ne gelirse konuktur onu hoş tut.<br />
Birisine ansızın konuk geldi. Ev sahibi konuğunu gerdanlık gibi boynuna taktı. Sofra<br />
çıkardı, ağırladı. O gece mahallelerinde sünnet düğünü vardı. Erkek, kadınına gizlice<br />
dedi ki: Bu gece iki yatak ser. Bizim yatağımızı kapı yanına yap, konuğun yatağını da<br />
öbür tarafa. Kadın, olur iki gözümün nuru, baş üstüne. Hizmetler eder, güler yüz<br />
gösteririm, merak etme dedi. Yatakları yapıp sünnet düğününe gitti.<br />
Yüce konuk, kadının kocası ile kaldı. Geceleyin kuru, yaş bir çerez çıkardı. Yediler<br />
içtiler. O iki temiz adam, gece geç vakte kadar oturup konuştular, gece yarısına dek<br />
iyi, kötü başlarından geçenleri anlattılar. Çerezden, konuşup görüşmeden sonra<br />
konuk, uykusuzluktan kalktı, kapı yanındaki yatağa girip yattı.<br />
Adam, utancından ona bir şey diyemedi, canım, senin yatağın bu taraftaki. Sen yatıp<br />
uyuyasın diye yatağı, şuraya serdik diye bir söz söyleyemedi. Karısı ile<br />
kararlaştırdıklarının aksine, konuk için serilen yatağa girdi, öbür yatakta da konuk<br />
yatıp uyudu. O gece şiddetli bir yağmur başladı. Bulutların çokluğu, hayret verecek bir<br />
derecede idi.<br />
Kadın gelince konuk öbür taraftadır kocam öbür taraftadır, kapı yanında yatan<br />
kocamdır diye, anadan doğma soyunup yorganın altına girdi, konuğu birkaç kere de<br />
istekle öptü.<br />
Dedi ki: Hani bir şeyden korkuyordum ya. Başıma geldi mi geldi, geldi mi geldi.<br />
Yağmur, çamur yüzünden konuk kakıldı kaldı. Beylik sabunu gibi elinden çıkmasına<br />
imkan yok. Bu yağmur çamurda o, nereden gidecek Başına canına and olsun, adam<br />
başımıza kaldı. Konuk bu sözleri duyunca hemen sıçrayıp dedi ki: Kadın bırak beni.<br />
Ayakkabım var benim, çamurdan korkum yok. Ben gidiyorum, Allah size hayırlar<br />
versin. Yolculukta can, bir an bile eğlenmez. Yolcu derhal geldiği yere dönmeli. Bir<br />
yerde kalıp eğlenmek, yol keser.<br />
Kadın, o soğuk sözü söylediğine pişman oldu. Çünkü o eşsiz mihman ürküp yola<br />
düşüyordu. Kadın lütfen, hoş gör, ben şaka olsun diye söyledim deyip, secdeler etti,<br />
bir hayli yalvarıp sızlandı ama fayda etmedi. Konuk, yola düşüp bunları hasret bıraktı.<br />
Bu yüzden adam da yasa battı, kadın da. Çünkü artık o konuğun yüzünü, leğendeki<br />
akisten değil, kendi yüzünden görmüşlerdi. Konuk gitmede ova, konuğun nuru ile<br />
cennet gibi aydınlanmadaydı. Adam bundan sonra bu işin derdinden utancından evini<br />
konuk evi haline soktu.<br />
Fakat kadının gönlünde de, erkeğin gönlünde de o konuğun hayali, her an derdi ki:<br />
Ben, Hızır’ın dostuyum size yüzlerce cömertlik hazinesi saçacaktım, fakat ne<br />
yapayım Kısmetiniz değilmiş.<br />
Konuk evine her gün nasıl bir yüce konuk gelirse onun gibi her an sana bir fikir gelir.<br />
Canım, fikri bir adam say. Çünkü adam, fikirle değerlidir, fikirle diridir. Gam fikri, neşe<br />
yolunu vurursa gam yeme. O, hakikatte başka neşeler hazırlamaktadır.<br />
O, hayrın aslından yeni bir sevinç, yeni bir neşe gelsin diye evi, başkalarından sıkıca<br />
süpürür. Gönül dalındaki sararmış, kurumuş yaprakları ayırır, daldan yeni ve yeşil<br />
yapraklar bitmesine yardım eder. Bu alemden öte bir aleme yeni bir zevk gelsin diye<br />
eski sevinci, kökünden çeker, çıkarır.<br />
Gam, üstü dallarla yapraklarla örtülü yeni kökü bitirsin diye çürümüş, pörsümüş olan<br />
eski kökü yerinden söküp çıkarır. Gam, gönülden neyi döker, yahut koparırsa karşılık<br />
olarak mutlaka daha iyisini verir. Hele derdin gamın yakın ehline kul olduğunu iyice<br />
bilene daha fazla lütuflarda bulunur.<br />
Bulutla şimşek, asık suratlılık, ekşi yüzlülük göstermese asma yaprağı, doğuya<br />
benzeyen gülümsemelerini gösterir mi hiç Kutluluk, kutsuzluk, gönlüne gelir,<br />
konuklar. Bunlar, evden eve giden yıldızlara benzerler. Senin burcunda konakladı mı<br />
onun talihi gibi sen de tatlı bir hale, gel, çevikleş.<br />
Böyle hareket et de o yıldız, aya gitti, ulaştı mı o gönül sultanına senden şükür etsin.<br />
Sabırlı ve her şeye razı olan Eyyüb, tam yedi yıl Allah konuğunu belayı hoş tuttu. O<br />
sert ve yüzü pek ala da Allah’a dönünce ondan yüzlerce çeşit şükürlerde bulundu da,<br />
dedi ki: Eyyüb ben sevgililerini öldürdüğüm halde sevgisinden bir kere bile yüzünü<br />
çevirmedi. Allah bilgisine vefakarlıkta bulundu, utancından bela ile adeta sütle bal gibi<br />
kaynaştı, karıştı. Senin de gönlüne yeniden yeniye belalar geldikçe o belaları güle<br />
güle karşıla.<br />
Ey yaradanım, beni o belanın şerrinden sakla bekle. O yüzden gelecek ihsanları bana<br />
haram etme, beni o lütuflara kavuştur. Rabbim, uğradığım belalara karşı lütfet de<br />
şükredeyim, geçip giderse ona hasret çekmeyeyim de. O suratı asık derdi koru. O<br />
acılığı şeker gibi tatlı say.<br />
Bulutunda görünüşte yüzü asıktır ama gül bahçesini bezer, çalı çırpıyı kırar. Gamı<br />
bulut gibi bil de o asık suratıyla pek surat asmaya kalkışma. Belki o inci, elindedir,<br />
olur ya. Onun için çalış çabala da senden razı olsun. Hatta böyle olmasa bile bu huyu<br />
adet edinir, o güzelim huyla huylanır, o huyu arttırırsın da, başka yerlerde de böyle<br />
hareket edersin ve bir gün birdenbire muhtaç olduğun şeye erişiverirsin.<br />
Neşene mani olan düşünce, Allahnın emri ile, Allahnın hikmeti ile gelir. Sen ona<br />
felaket deme delikanlım. Belki bir yıldızdır, belki kutluluk kıranındadır. Sen ona fer-i<br />
deme, asıl tut da onunla daima maksadına eriş, üstün çık. Onu fer-i sayar, muzır<br />
tutarsan gözün, aslı gözler durur.<br />
Halbuki bekleyiş, çeşnide zehirdir adeta. Bu gidişle daima ölüm halinde kalırsın. Onu<br />
asıl bil, kucakla da bekleyiş ölümünden kurtul.<br />
ŞEHİT OLMAK<br />
Zengin bir adam vardı. Bu adamın da zühre yanaklı, ay yüzlü, gümüş bedenli bir kızı<br />
vardı. Kız, kendini bildi, babası onu kocaya verdi. Fakat kocası kızın dengi değildi.<br />
Kavun, karpuz oldu, sulandı mı yarmazsan telef olur gider.<br />
Babası da kızın baştan çıkmasından korktu da onun için onu, dengi olmayan birisine<br />
verdi. Kızına dedi ki: Kendini kocandan koru, sakın gebe kalma. Ne yapayım Bu<br />
yoksula seni vermek zorunda kaldım. Bu adamı garip say, garipte vefa olmaz. Ansızın<br />
her şeyi bırakır, kaçıp gider. Çocuğu başına dert kalır.<br />
Kızı dedi ki: Babacığım, dediğini tutarım. Öğüdün pek doğru, kabulüm. Babası, her iki<br />
üç günde bir kere kızına aman ha sakın diye öğüt veriyordu. Derken kız, birdenbire<br />
gebe kalıverdi; ikisi de gençti. Kız, bunu babasından gizledi. Çocuk karnında beş,<br />
yahut altı aylık oldu. Artık iyiden iyiye belli oldu. Babası dedi ki: Ben sana ondan<br />
kendini koru demedim mi Öğütlerim yel miydi ki sana tesir etmedi<br />
Kız, baba dedi, nasıl tahammül edeyim Erkekle kadın, şüphe yok ki ateşle pamuk.<br />
Pamuk ateşten nasıl çekinebilir Yahut da ateş nasıl olur da pamuğu yakmaz, çekinir<br />
Babası dedi ki: A kızım, ben sana onun yanına gitme demedim. Yalnız menisinden<br />
kendini koru dedim. Tam zevk anında onun beli gelirken kendini çekmeliydin. Kız,<br />
peki... beli ne vakit gelecek, ben ne bileyim Bu, pek gizli bir şey, anlaşılmaz ki dedi.<br />
Babası gözleri süzüldü mü anla ki beli geliyor deyince, kız dedi: Onun gözü<br />
süzülünceye kadar benim bu iki gözüm de kör oluyor a baba. Her bayağı akıl, hırs ve<br />
öfke zamanı, yerinde durmaz ki.<br />
Bir sofi, askere savaşa gitti. Ansızın savaş başladı. Sofi, ağırlıklarla çadırda kalan<br />
zayıflarla beraber kaldı. Erler, ta savaş yerine kadar at sürdüler. Ağır kişiler, toprak<br />
gibi yerlerinde kala kaldılar. İleri gidenlerin ileri gidenleriyse yürüyüp ilerlediler.<br />
Savaşlar edip üstün gelerek bir çok ganimetlerle geri döndüler.<br />
Sen de al diye sofıye de armağan sundular. O, o armağanı attı, hiçbir şey almadı.<br />
Neden kızgınsın dediler. Savaştan mahrum kaldım dedi. Sofi, savaş safında hançer<br />
çekip savaşmadığı için bu iltifattan memnun olmadı. Bunun üzerine esir getirdik<br />
dediler, birini al öldür. Başını kes de gazi ol. Sofi, buna biraz sevindi yüreklendi.<br />
Suyla alınan aptestin yüzlerce aydınlığı, nuru, feri vardır ama su olmazsa teyemmüm<br />
edilir. Sofi, bağlı esiri alıp gaza etmek üzere çadırın arkasına götürdü. Oraya tutsakla<br />
gitti ama biraz gecikti diye meraka düştüler. İki eli bağlı tutsak. Onu<br />
öldürüvermeliydi. Öldürmede neden bu kadar gecikti, sebebi ne Dediler.<br />
Birisi işi anlamak üzere ardından gitti. Bir de ne görsün Kafir, sofinin üstüne<br />
çıkmamış mı Erkek, dişinin üstüne biner gibi o tutsak da yoksulun üstüne aslan gibi<br />
binmiş. Elleri bağlı olduğu halde hiddetle sofinin boynunu ısırmada. Dişleriyle<br />
boğazını dişlemede. Sofi, kafirin altına düşmüş, aklı başından gitmiş. Eli bağlı kafir,<br />
bir kedi gibi, elinde mızrak olmadığı halde onu berbat etmiş. Dişleriyle onu yarı<br />
öldürmüş. Boynundan akan kanla sakalı kıpkırmızı kesilmiş.<br />
Sen de eli bağlı olan nefsinin elinde tıpkı o sofi gibi alta düşmüş, kendinden<br />
geçmişsin. Yoldaki bir tepecikten aciz kalmışsın. Halbuki önünde yüz binlerce dağ var.<br />
Bu kadarcık bir tepeden korkup ölüye döndün. Önünde aşılacak dağ gibi beller var,<br />
nasıl gideceksin Gaziler hiddetle gelip derhal acımadan o kafiri kılıçlayıp öldürdüler.<br />
Kendine gelsin diye de sofinin yüzüne sular saçtılar, gül suları serptiler. Sofi, kendine<br />
gelip onları görünce ne oldu yahu diye sordular.<br />
Ey aziz Allah hakkı için bu ne hal Neden böyle bu derece kendinden geçtin Yarı<br />
ölmüş elleri bağlı bir tutsaktan neden böyle korktun, aklın başından gitti, bu hale<br />
düştün<br />
Sofi dedi ki: Başını keseceğim sırada o aç gözlü bana öyle bir hışımla baktı ki...<br />
Gözünü açtı, dolandırdı da öyle bir bakış baktı bana ki aklım başımdan gitti. Gözünü<br />
dolandırması, bana adeta bir ordu göründü. O nasıl korkuydu Anlatamam! Hikayeyi<br />
kısa keselim, işte o bakıştan korktum. Kendimden geçip yere yıkıldım.<br />
Gaziler dediler ki: Sende bu yürek varken sakın savaşa girişmeye yeltenme. Eli bağlı<br />
bir kafirin göz süzmesiyle gemin kırıldı, gark oldun. Erkek aslanlar, saldırdılar mı<br />
kılıçlarıyla başlar top gibi yerlere yuvarlanır. Erlerin savaşına aşina değilsin, böyle bir<br />
zamanda kan denizinde nasıl yüzebilirsin sen<br />
Boyunlara inen kılıçların tak tak diye çıkardığı ses, (Bir mahalle öteden duyulan)<br />
çamaşır dövenlerin tak takını hiçe sayar. Nice başsız bedenler yerlerde çırpınır. Nice<br />
bedensiz başlar, kan denizinde habbelere döner. İnsanları yok eden yüzlerce er,<br />
savaşta atların ayakları altında yok olur gider.<br />
Sen bir fareden ürküp uçan bu akılla o savaş safına karışıp nasıl kılıç çekeceksin<br />
Savaş bu, bulgur aşı değil ki yenlerini sıvayıp girişesin. Bulgur aşını kaşıklamaya<br />
benzemez, gel de burada kılıcı gör. Bu safta demirden yaratılmış bir Hamza lazım.<br />
Savaş, öyle hayal gibi bir hayalden ürküp kaçan her yüreksizin işi değil. Savaş,<br />
Türklerin işidir, nazenin kadınların değil. Nazlı nazenin kadınların yeri evdir, eve git<br />
sen de.<br />
Ayyazi dedi ki: Tam doksan kere belki yaralanırım diye, çırılçıplak savaşa girdim,<br />
okların önüne gittim, belki birisi gelir saplanır dedim. Fakat boğaza, yahut can alacak<br />
bir yere ok isabeti, devlet sahibi bir şehitten başkasına nasip olmuyor.<br />
Vücudumda yaralanmadık bir tek yer yok. Bedenim oktan kalbur gibi delik deşik oldu.<br />
Fakat bu ne yiğitlik, ne de zeka işi. Baht işi bu. Bir türlü can alacak bir yerime ok<br />
isabet etmedi. Şehitliğin kısmet olmadığını anlayınca halvete gittim, çileye girdim.<br />
Kendimi büyük savaşa attım, riyazata zayıflamaya koyuldum. Halvetteyken kulağıma<br />
gazilerin savaşa giderken çaldıkları davul sesleri geldi. Sabah çağıydı, can kulağımla<br />
duydum nefsim içimden seslendi. Kalk, savaş zamanı geldi, yürü. Kendini savaşa at.<br />
Dedim ki: Ey vefasız habis nefis, savaşa meyletme nerede, sen neredesin Ey nefis,<br />
doğru söyle, bu hilebazlık nedir yoksa şehvette düşkün nefis, ibadete yanaşmaz bile.<br />
Doğru söylemezsen üstüne saldırır, seni riyazatla adamakıllı sıkar, sıkıştırır. O anda<br />
nefsim, içimden seslendi, dilsiz, ağızsız fasih bir surette söz söylemekteydi: Beni her<br />
gün burada öldürüp duruyorsun. Canıma, kafirlere yapılan eziyetleri yapıyorsun.<br />
Kimsenin halimden haberi yok. Sen, beni uykusuz, yemeksiz öldürüp durmadasın. Bari<br />
savaşta bir yarayla şu bedenden kurtulurum da halk da erliğimi, fedakarlığımı görür.<br />
Dedim ki: A nefisceğiz, hem münafık olarak yaşamadasın, hem münafıkça ölmedesin,<br />
nesin sen İki alemde de mürai imişsin, iki alemde de hiçbir şeye yaramazmışsın<br />
meğer. Bu beden sağ oldukça halvetten çıkmamayı nezrettim. Çünkü, bu beden<br />
halvette ne yaparsa kadına, erkeğe görünmek için yapmaz.<br />
Halvetteki hareketi de ancak Allah içindir, huzuru ve sükunu da. Orada niyetinde<br />
başka bir şey bulunmaz. Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar’la<br />
Rüstem’in harcıdır. Öyle bir farenin kıpırdaması ile uçup gidecek akıl sahibinin harcı<br />
değil. O çeşit adama karılar gibi savaştan, kılıçtan uzak durmak gerek. O da sofi, bu<br />
da. Yazık o sofiye. O, bir iğneyle ölmede, bu kılıçlara karşı durmada.<br />
Sureti sofidir ama canı yok. Bu çeşit sofiler öbür sofilerin de adını kötüye çıkarır.<br />
Toprakla karılmış olan şu bedenin kapısına, duvarına Allah, gayretiyle yüzlerce sofi<br />
yaptı. Büyüden o suretler oynasınlar da Musa’nın asası gizlensin dedi. Sopanın<br />
doğruluğu, suretleri yer, siler süpürür. Fakat Firavuna mensup olan göz, tozla<br />
toprakla doludur. Öbür sofi, harp safına, yaralanmak için yirmi kere girer. Savaş<br />
zamanı Müslümanlarla beraber kafire saldırır, bir kere bile geri dönmez. Yaralanır,<br />
yarasını bağlar, tekrar saldırır, savaşır. Beden bir yarayla ölmez diye savaşta yirmi<br />
kere yaralanır. Bir yarayla can vermeye acıklanır; doğruluğu elinden canının kolayca<br />
kurtulacağından üzülür.<br />
Birisinin elinde kırk kuruşu vardı. Her gece birini denize atardı. Bu suretle de nefsine<br />
iyice eziyet etmek, yavaşlıkla onun can çekişmesini uzatmak isterdi. Müslümanlarla<br />
savaşa gider, onlar düşmandan yüz döndürseler bile o feri dönmezdi. Bir kere daha<br />
yaralanır, onu da bağlardı. Belki yirmi kere bedeninde mızrak ve ok kırılırdı.<br />
Bu suretle savaşa savaşa nihayet kuvveti bitti, yere düştü. Aşkının doğruluğuyla,<br />
doğruluk makamına ulaştı. Doğruluk, can vermektir. Kendinize gelin de bu hususta<br />
ileri geçin. Kuran’da “Erler vardır ki Allah ile ettikleri ahdi bozmadılar, ahitlerine<br />
doğrulukla sarıldılar” ayetini okuyun.<br />
Mademki bu beden, ruha bir alettir, şu halde bu hakiki ölüm değildir. nice ham kişiler<br />
vardır ki görünüşte kanlarını döktüler. Fakat nefisleri diri olarak o tarafa kaçtı. Aleti<br />
kırıldı ama yol kesen diri kaldı. Bindiği at kanlar saçtı ama nefis diri. At öldü, yolu<br />
aşılmadı. Ancak ham, kötü, perişan bir halde kala kaldı.<br />
Her kan döken şehit olsaydı öldürülen kafir de kutlu bir şehit sayılırdı. Nice şehit<br />
olmuş güvenilir kişiler de vardır ki dünyada ölürler, şehit olmuşlardır, fakat diri gibi<br />
yürür gezerler. Yol kesen ruh olmuştur, onun kılıcı olan beden bakidir ve savaş arayan<br />
erin elindedir.<br />
Kılıcı, kılıçtır, fakat, o adama değil. Fakat bu görünüş, seni şaşırtır. Nefis değişti mi bu<br />
beden kılıcı, ihsan ve lütuflar sahibi Allahnın elindedir. O öyle bir erdir ki gıdasız,<br />
tamamı ile dert. Öbür erlik ise toz gibi ortası delik bir şeydir.<br />
AY YÜZLÜ<br />
Bir kovucu, Mısır halifesine, Musul padişahının huri gibi bir cariyesi olduğunu söyleyip<br />
dedi ki: Onun bir cariyesi var ki alemde onun gibi güzel yok. Güzelliğinin haddi yok.,<br />
söze sığmaz, anlatılmaz ki. İşte resmi, şu kağıtta bir bak.<br />
O ulu halife, kağıttaki resmi görünce hayran oldu, elindeki kadeh düştü. Derhal<br />
Musul’a büyük bir ordu ile bir er gönderdi. Eğer o ay parçasını teslim etmezse orasını<br />
yak yık. Verirse bir şey yapma, bırak, yalnız o ay parçasını getir de yeryüzündeyken<br />
ayı kucaklayayım dedi.<br />
Er, binlerce Rüstem’le, davul ve bayraklarla yola düştü, Musul’a yollandı. Sayısız<br />
asker, şehri mahvetmek üzere tarlanın çevresine üşüşen çekirgeler gibi oraya<br />
üşüştüler. Savaş için her yana Kafdağı gibi mancınıklar kurdurdu.<br />
Oklar yağmur gibi yağmada, mancınıklarla atılan taşlar gürler gibi gürlemeye, kılıçlar<br />
şimşek gibi çakmaya başlamıştı. Savaş, tam bir hafta sürdü, kanlar döküldü. Taştan<br />
yapılma kale mum gibi eridi, yerle yeksan oldu. Musul padişahı, bu korkunç savaşı<br />
görünce içeriden bir elçi göndererek, Müslümanların kanını dökmeden maksadın ne<br />
Bu şiddetli savaşta ölüp gidiyorlar. Meramın nedir maksadın, Musul şehrini almaksa<br />
böyle kan dökmeden de olur bu iş. Ben şehirden çıkayım gel, sen gir. Tek mazlumların<br />
kanı, seni tutmasın. Yok, muradın mal, altın ve mücevherse bunu, bu şehirden almak,<br />
zaten kolay bir şey dedi.<br />
Elçi o erin huzuruna gelince er, cariyenin resmini verdi. Bu kağıda bak dedi, bunu<br />
istiyorum. Derhal teslim etsin yoksa ben üstünüm. Elçi gelip maksadı söyleyince o<br />
erkek padişah dedi ki: Bu suret eksik olsun tez götür. Ben iman ahdinde puta<br />
tapanlardan değilim. Putun puta tapanda olması daha doğru. Elçi, kızı getirince o yiğit<br />
er, derhal aşık oldu.<br />
Aşk bir denizdir, gökyüzü, bu denizde bir köpük. Aşk, Yusuf’un havasına kapılan<br />
Zeliha gibi insanı hayran eder. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya,<br />
donar kalırdı.<br />
Aşk olmasaydı nereden cansız bir şey, nebata girer, onda mahvolurdu; büyüyüp<br />
yetişen nebatlar, nereden kendilerini canlılara feda ederlerdi<br />
Ruh, nasıl olurdu da o nefese feda olurdu da onun esintisinden Meryem gebe kalırdı<br />
Her biri yerlerinde buz gibi dona kalırdı. Nereden çekirge gibi uçar gıda arardı ki O<br />
yüceliğe aşık olanlar, zerre zerre, fidan gibi yüceliğe koşmadalar. Onların bu<br />
koşmaları, “Allah tesbih”tir. Can için bedeni temizlemededirler.<br />
O yiğit er kuyuyu yol sanmış, çorak yerden hoşlanmış, oraya tohum ekmeye<br />
kalkışmıştı. O yatıp uyuyan, rüyada bir hayal görür, onunla buluşur düşü azar. Uyanıp<br />
kendine gelince görür ki o oyunbozanlık, uyanıkken olmamış. Vah der beyhude yere<br />
erlik suyumu zayi ettim, o işveli hayalin işvesine kapıldım. O yiğit er de beden yiğidi<br />
idi, asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle bir kuma saçtı gitti.<br />
Aşk bineği, yüzlerce gemi atmış, ölümden bile korkmam diye nara atmaktaydı. Aşk ve<br />
sevda da halifeden pervam bile yok. Varlığımla ölümüm birdir bence diyordu. Fakat<br />
böyle ateşli ateşli ekmeye kalkışma. Bir iş eriyle danış. Fakat meşveret nerede, akıl<br />
nerede Hırs seli, adama yıkık yerleri kazdırır, tırnaklarını uzatır.<br />
Bir güzele aşık olanın önünde de set vardır, ardında da. Öyle adam, artık önünü ardını<br />
az görür. Kara sel cana kastetmeye geldi mi bir tilki aslanı kuyuya düşürür. Dağ gibi<br />
aslanlar, kuyuda olmayan bir hayali görürler de kendilerini kaldırıp atarlar.<br />
Hiç kimseyi kadınlarla mahrem tutma. Çünkü erkekle kadın, ateşle pamuğa benzer.<br />
Allah suyu ile yunmuş bir ateş gerek ki bülüğa erme sırasında bile Yusuf gibi<br />
kötülükten çekinsin. Selvi boylu latif Zeliha’dan aslanlar gibi kendini çeksin.<br />
O yiğit er de Musul’dan döndü, yola düştü. Yolda bir ormana, bir yeşilliğe geldi. Aşk<br />
ateşi, öyle bir parlamıştı ki yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına<br />
kastetti. Akıl nerede, halifeden korkma nerede<br />
Şehvet, bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turpoğlu turp. Yüzlerce<br />
halife, o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür. O kadına tapan er<br />
şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu. Aleti, dosdoğru gideceği yere giderken<br />
orduda bir gürültü, bir kızılca kıyamet koptu.<br />
Er sıçradı, götü başı açık bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Bir de ne<br />
görsün, ormandan kara bir erkek aslan, kendisini ordunun içine kapmış koy vermiş.<br />
Atlar, ürküp köpürmüşler, her çadır ve ağır yeri yıkılmış, herkes birbirine girmiş.<br />
Erkek aslan, ormanın gizli bir yerinden fırlamış, havaya, deniz dalgası gibi tam yirmi<br />
arşın sıçramıştı. Er, pek yiğitti, aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın<br />
önünü kesti. Kılıçla bir vurdu, başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu<br />
çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hala dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da<br />
erliği, yine sönmedi, hala ayaktaydı.<br />
O, tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. İstekle ona kendisini teslim etti. O<br />
anda iki can birleştiler.<br />
Bu iki canın birbirleriyle birleşmesi yüzünden gayıptan bir başka can gelir erişir.<br />
Kadının rahminde meniyi kabule mani bir şey yoksa bu can, doğuş yolu ile gelir, yüz<br />
gösterir.<br />
Her nerede iki adam, sevgiyle, yahut kinle birleşseler, bir üçüncü can, mutlaka doğar.<br />
Fakat o suretler, gayp aleminde doğarlar. Oraya varınca onları gözünle de görürsün. O<br />
sonuçlar, senin birleşmelerinden doğdu. Kendine gel de her eşe hemen sevinme.<br />
Vaktini bekle. O zürriyetlerin sana ulaşacağından emin ol. Onlar, amelden ve<br />
sebeplerden doğmuşlardır. Her birinin sözü vardır, mekanı vardır.<br />
O güzelim perdelerden sesleri erişir: Ey bizden gafil olan, hadi, çabuk yücel. Kadının<br />
canı da kıyamet gününü bekler, erkeğin canı da. Bu alemde emeklemen nedir ki<br />
Daha çabuk adım at.<br />
O er, o yalancı sabah yüzünden yolunu kaybetti de sinek gibi ayran kabına düştü işte.<br />
Birkaç gün murat alıp verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş<br />
yüzlü, bu işe dair halifeye bir şey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi<br />
görünce sarhoş oldu, onun tası da damdan düştü. Onu, övdüklerinin yüz misli güzel<br />
buldu. Hiç görme, işitmeye benzer mi Övme, akıl kulağı için bir tasvirdir. Fakat suret,<br />
bil ki gözün harcıdır, kulağın değil.<br />
Birisi, bilir bir adama sordu: A sözü güzel er, hak nedir, batıl ne O er, adamın<br />
kulağına tutup bu batıldır dedi, gözse haktır onun her şeye yakini vardır. O, yani<br />
duymak, buna nispetle batıldır. Ey emin kişi, sözlerin çoğu da nispetten ibarettir.<br />
Yarasa güneşten gizlenir, perde ardına girerse güneşin hayalinden gizlenmiş değildir.<br />
korku, ona bir hayal verir. İşte o hayal, onu karanlığa çeker. Nur hayali, onu korkutur<br />
da karanlık gecelere sarılmasına sebep olur. Sen düşmanın hayali ve tasavvuru<br />
yüzünden sevgiliye ve dosta sarılmışsındır.<br />
Ey Musa sana keşfedilen tecelli nurları, dağa vurdu. Fakat o hayaller kuran dağ, senin<br />
hakikatinin ziyasına tahammül edemedi. Kendine gel de hayaline kabiliyetim var diye<br />
gururlanma, bu yoldan hakikate ulaşacağını umma. Savaş hayalinden kimse korkmaz.<br />
Savaştan önce yiğitlik yoktur bunu bil kafi. Puşt da savaş hayaline kapılır, aklından<br />
Rüstemler gibi yiğitlikler geçirir. Hamam duvarına yapılan Rüstem resmine her ham<br />
kişi saldırabilir. Fakat duymadan meydana gelen bu hayal, göz önüne geldi mi puşt<br />
kim oluyor Rüstem bile aciz kalır. Çalış da o duyduğun şeyi gör. Batıl olan hak olsun.<br />
Ondan sonra kulağın, göz tabiatını kazanır. Bir yün yumağı gibi olan kulakların, göz<br />
kesilir. Hatta bütün bedenin aynaya döner. Her tarafın göz ve gönül haline gelir.<br />
Kulak bir hayal meydana getirir, o hayal de o güzelliğin vuslatına miyancıdır. Çalış, bu<br />
hayal çoğalsın da miyancı olan bu hayal, Mecnun’a kılavuzluk etsin.<br />
O ahmak Halife de bir zaman o güzel cariyeye kapıldı, onunla gönül eğledi işte. Tut ki<br />
bütün doğuyu batıyı zaptettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu<br />
saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farz et, çaktı, söndü. Ebedi kalmayacak<br />
mülkü, gönül, bir rüya bil. Cellat gibi boğazına yapışan debdebeyi, şan ve şöhreti ne<br />
yapacaksın ki<br />
Bil ki bu alemde de bir emniyet bucağı vardır. Yalnız münafıkın sözünü az duy, çünkü<br />
o söz zaten söz değildir.<br />
Ahireti inkar edenin delili, her an ancak şudur: Eğer başka bir alem olsaydı onu<br />
görürdük. Bir çocuk aklın eserlerini görmüyor diye akıllı adam, akla ait şeyleri<br />
nakletmez mi ki Akıllı bir adam da aşk ahvalini görmezse aşkın kutlu ayı eksilmez ya.<br />
Yusuf’un güzelliğini kardeşlerinin gözleri görmedi. Fakat Yakup’un gözünden gizli<br />
kalmadı ki. Musa’nın gözü, asayı bir sopadan ibaret gördü ama gayb gözü de onu bir<br />
yılan, bir kıyamet gördü. Baş gözü ile can gözü savaşta idi. Can gözü üstün geldi delil<br />
gösterdi. Musa’nın gözü, elini el gördü ama can gözüne karşı o elden bir nurdur<br />
parladı.<br />
Bu söz kemal bakımından sonsuzdur. Hakikatten haberi olmayan mahrumlara hayal<br />
görünür. Çünkü onca hakikat, ferçten ve boğazdan ibarettir. Onun yanında sevgilinin<br />
sırlarını az söyle.<br />
Bizce ferç ve boğaz hayaldir. Bunun için de can, her an cemalini bize gösterir.<br />
Kim ferç ve boğazına düşmüş, bu düşkünlüğünü kendisine adet ve huy edinmişse ona<br />
denecek söz, ancak “Sizin dininiz sizin, benim ki benim” sözünden ibarettir. Böyle bir<br />
inkara karşı sözü kısa kes. Ey Ahmet eski kafirle az konuş.<br />
Halife buluşmayı diledi, bu maksatla o cariyenin yanına gitti. Onu andı aletini kaldırdı.<br />
O cana canlar katan, o sevgisini gittikçe arttıran güzelle buluşmaya niyetlendi.<br />
Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir zevkinin yolunu bağladı. Farenin<br />
çıtırtısı kulağına değdi. Aleti indi uyudu, şehveti tamamı ile kaçtı. Bu ıslık yılan ıslığı<br />
olmasın, çünkü hasır kuvvetle oynamakta dedi.<br />
Cariye, Halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeye başladı. O erin, aslanı<br />
öldürüp geldiği halde hala aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı,<br />
uzadıkça uzadı. Kendini tutmaya çalışıyordu ama bir türlü dudaklarını kapatamıyordu<br />
ki. Esrara alışık olanlar gibi boyuna gülüyordu. Kahkaha, kârına da üstün gelmişti<br />
zararına da.<br />
Ne düşündü aklına ne getirdiyse fayda vermedi; aklına getirdiği şeylerde gülmesini<br />
arttırıyordu. Sanki bir selin bendi birden yıkılmıştı. Ağlayış, gülüş gönlün gamı,<br />
neşesi... Bil ki her birinin ayrı bir madeni vardır. Her birinin ayrı mahzeni vardır ve o<br />
mahzenin anahtarı, kapalı kapıları açan Allahnın elindedir. Bir türlü gülmesi<br />
dinmiyordu. Nihayet Halife alındı huysuzlandı.<br />
Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi, neden gülüyorsun Söyle. Bu<br />
gülüşten gönlüme bir şüphe düştü hileye kalkışma, doğru söyle. Yalanla beni<br />
kandırmaya kalkışırsan, yahut boş bir bahane icat edersen, ben bunu anlarım,<br />
gönlümde bunu anlayan bir nur vardır. Doğruyu söylemek gerek vesselam.<br />
Bil ki padişahların gönüllerinde ulu bir ay vardır. Bazı, bazı gaflet yüzünden bulut<br />
altına girer ama önemi yok. Gönülde gezip dolaşma zamanı bir ışık vardır ki hiddet ve<br />
hırs vaktinde leğen altına gizlenir. O anlayış, şimdi benim dostumdur. Söylenecek<br />
sözü söylemezsen, bu kılıçla boynunu vururum. Bahanen hiç fayda vermez. Doğru<br />
söylersen seni azat ederim. Allah hakkı için neşeni kırmam. Yedi mushafı birbiri<br />
üzerine koyup sözünü tutacağına yemin etti.<br />
Cariye aciz kalınca ahvali anlattı. O yüz Zal-e bedel olan Rüstem’in erliğini söyledi.<br />
Yoldaki gerdeği, o sırada vukua gelen olayları bir bir nakil etti.<br />
Erin kılıcı çekip gidişini, aslanı öldürdükten sonra gelişini, aletinin hala gergedan<br />
boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu Halifenin gevşekliğini ve<br />
farenin bir çıtırtısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi.<br />
Allah sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek, kötü tohum ekme. Su, bulut,<br />
ateş ve bu güneş, sırları toprağın altından çıkarır.<br />
Yaprakların dökülmesinden sonra gelen bahar, kıyametin varlığına bir delildir. Bahar,<br />
o sırları meydana çıkarır, şu yeryüzü ne yediyse rüsvay olur. Yedikleri, ağzından,<br />
dudağından biter, çıkar. İçindeki neyse meydana gelir. Her ağacın kökündeki sır ve o<br />
ağacın yemişi tamamı ile üstünde görünür. Gönlünü inciten her gam, içtiğin şarabın<br />
tesiri iledir. Fakat nereden bileceksin o mahmurluk, o baş ağrısı, hangi şaraptan<br />
meydana geldi<br />
Bu baş ağrısının o tanenin meyvesinden olduğunu aklı, fikri olanlar anlar. Dalla<br />
meyve, tohuma benzemez. Meni, hiç insanın bedenine benzer mi Heyula esere<br />
benzemezken tohum, hiç ağaca benzer mi<br />
Meni, ekmekten meydana gelir, fakat ekmek gibi midir İnsan, meniden olur, fakat<br />
hiç meni gibi midir Cin, ateşten yaratılmıştır, fakat nereden ateşe benzer Bulut<br />
buhardandır, fakat buhar gibi değildir ki.<br />
İsa, Cebrail’in üfürmesinden vücut buldu. Fakat suret bakımından onun gibi midir,<br />
yahut ona benzer mi Adem, topraktan yaratılmıştır, toprağa benzemez. Hiçbir üzüm,<br />
üzüm çotuğu gibi değildir. hırsız, darağacının ayağı gibi midir İbadet ebedi cennete<br />
benzer mi<br />
Hiçbir asıl esere benzemez. Şu halde zahmetin ve baş ağrısının aslını bilemezsin.<br />
Fakat bu mücazat, mükafat, bir aslı olmadan vücuda gelmez. Allah, hiçbir suçsuz<br />
kulunu incitmez. Asıl neyse, o şeyi çeken odur. Ona benzemez ama ondandır.<br />
Şu halde bil ki çektiğin zahmet, yaptığın bir suçun sonucudur. Sana inen bir tokat bir<br />
şehvetten ötürüdür.<br />
İbret almaz o suçu bilmezsen bile hiç olmazsa derhal ağlayıp sızlanmaya koyul,<br />
yargılanma dile. Secde et, yüzlerce defa Yarabbi de, bu gam, yaptığım suçun<br />
karşılığıdır ancak.<br />
Ey Yarabbim, sen zulümden, sitemden temizsin. Nasıl olur da suçsuz olarak insana bir<br />
dert, bir gam verirsin Ben suçu belli beyan bilmiyorum, fakat bu derde sebep de<br />
mutlaka bir suçtur. Sebebi örttüğün gibi suçu da ört. Çünkü ceza, benim suçumu<br />
ortaya koymaktadır. Ceza sebebiyle hırsızlığım meydana çıkar.<br />
Padişah, kendi kendisine suçunu, kabahatini, kızı ele geçirmek için ettiği ısrarı anıp<br />
tövbe etti, Allahdan yargılanmak diledi.<br />
Dedi ki: Başkalarına yaptığım şeyler, ceza haline geldi, bana gelip çattı. Mevkiime<br />
güvenip başkalarının eşine kastettim. Bu kasıt bana döndü,kuyuya düştüm.<br />
Başkasının kapısını dövdüm, o da tuttu benim kapımı dövdü. Kim başkalarının karısına<br />
kötülük ederse bil ki kendi karısına pezevenklik eder. Çünkü bir kötülüğün cezası,<br />
tıpkı onun gibi olan bir kötülüğe uğramaktır. Suçun cezası, o suçun misli olur.<br />
Sen, başkasının karısını bir sebeple kendine çektin mi, aynen sen de onun gibi, hatta<br />
ondan da üstün bir deyyussun. Ben, Musul padişahının cariyesini zorla aldım, benden<br />
onu derhal aldılar. Emniyet ettiğim adam olan lalam, hain çıktı, bana hıyanette<br />
bulundu.<br />
Kin gütme, öç alma zamanı değil. Ben kendi elimle bir ham iştir yaptım. O beye de kin<br />
güdersem yapacağım zulüm yine başıma gelir. Şu ceza bir kere başıma geldi ya, bunu<br />
sınadım artık sınanmışı tekrar sınamam.<br />
Musul padişahının derdi, boynumu kırdı adeta. Artık başkasını incitmem. Allah, bize<br />
mükafatını anlattı. “Döner kötülüğe gelirsimiz de cezanızı veririz” dedi.<br />
Burada ileri gitmek faydasızdır. Sabırdan, merhametten başka iyi bir iş yoktur.<br />
Rabbimiz, biz nefsimize zulüm ettik, bir hatada bulunduk. Ey merhameti büyük Allah<br />
bize acı. Ben onu afettim, sen de yeni suçumu da afet, eski suçlarımı da.<br />
Sonra cariyeye sakın dedi bu senden duyduğum sözü kimseye söyleme. Seni beyinle<br />
evlendireceğim. Allah hakkı için sakın bu hikayeyi kimseye anma. Anma da o, benden<br />
utanmasın. Çünkü o, bir kötülükte bulundu ama yüz binlerce de iyilik etti. Ben onu,<br />
defalarca sınadım, ona senden de güzel kadınları emniyet ettim. Hiç dokunmadı bu<br />
olan şey benim yaptığımın cezası.<br />
Bundan sonra o beyi huzuruna çağırdı. Alemi kahretmeyi düşünen hışmını yendi. Ona<br />
kabul edilecek bir bahane buldu. Dedi ki: Ben bu cariyeden soğudum. Sebebi de şu:<br />
Çocuğumun anası, bir cariyeyi kıskanmada, adeta bir tencere gibi kaynayıp durmada,<br />
yüzlerce sıkıntılara uğradı. Oğlumun anasıdır onun nice hakları vardır. Böylece cevir<br />
ve cefalara layık değildir o. Kıskançlığa başladı kanlar yutmada. Bu cariye yüzünden<br />
pek şiddetli acılara düştü.<br />
Hasılı bu cariyeyi birisine vereceğim. Buna karar verdikten sonra azizim efendim,<br />
senden daha iyisini bulacak değilim ya.<br />
Sen onun için canınla oynadın. Artık onu senden başkasına vermek doğru değil. Onu,<br />
o beye nikahlayıp verdi. Öfkesini, hırsını kırdı geçirdi.<br />
Onda erkek eşeklerin gücü, kuvveti yoktu. Fakat peygamberlerin erliği vardı. Hışmı,<br />
şehveti, hırsı terk etmek, erliktir. Bu, peygamberlik damarıdır. Söyle, damarında eşek<br />
erliği olmasın da Allah onu daima Ulu beylerbeyi diye çağırsın.<br />
Allahdanuzak merdut bir diri olmaktansa Allahnın görüp gözettiği bir ölü olmam daha<br />
yeğ. Şu erliğin içi, sırrıdır, öbürü deriden ibaret. O, adamı cennete götürür, bu<br />
cehenneme.<br />
Cennetin, hoşa gitmeyen şeylerle çevrildiği kaplandığı söylenmiş, cehennemin heva<br />
ve hevesten meydana geldiği haber verilmiştir.<br />
Ey Eyaz, ey Şeytanı öldüren erkek aslan, eşek erliğini azalt, akıl erliğini çoğalt. Bu<br />
kadar yüzlerce alemin anlayamadığı şey, sence bir çocuk oyuncağı oldu. İşte sana er.<br />
Ey benim emrimin lezzetini bulan, ey emrime vefakarlıkta bulunmak üzere canlar<br />
veren.<br />
Emre, emrin lezzetine dair manevi hikayeyi dinle şimdi.<br />
EMRİN LEZZETİ<br />
Padişah, bir gün divana gitti. Bütün memleket büyüklerini divanda toplanmış buldu. O<br />
nurlu padişah, bir mücevher çıkarıp vezirin eline vererek. Dedi ki: Bu, nasıl bir<br />
mücevher, değeri nedir vezir, yüz eşek yükü altın değerinde bir mücevher dedi.<br />
Padişah, kır bu mücevheri deyince dedi ki: Nasıl kırabilirim Senin hazinenin malını<br />
iyiliğini dileyen biriyim ben. Değer biçilmez böyle bir mücevherin zayi olmasını nasıl<br />
reva görebilir Padişah vezirin sözünü taktir etti, ona bir elbise ihsan etti. O cömert<br />
ve er padişah inciyi ondan aldı. O cömert padişah, vezire giydiği elbiselerden başka<br />
daha nice ağır elbiseler verdi. Onları bir müddet söze tuttu. Yeni şeylere, eski<br />
vakalara ait bahislerde bulundu.<br />
Sonra mücevheri perdecinin eline verdi, bir isteklisi olsa dedi ne değer acaba<br />
Perdeci, bu mücevher dedi, ülkenin yarısı değerinde. Allah ülkeyi tehlikelerden<br />
korusun.<br />
Padişah kır bu mücevheri dedi. Perdeci, ey kılıcı güneş gibi parlayan padişahım, bunu<br />
kırıp ufalamak pek yazıktır, pek yazık. Değeri şöyle dursun şu parlaklığa bak.<br />
Gündüzün nuru bile ona uymada. Bunu kırmaya nasıl elim varır Nasıl olur da<br />
padişahın hazinesine düşman olurum dedi.<br />
Padişah ona elbise verdi, gelirini arttırdı. Onun aklını övmeye başladı. Bir müddet<br />
sonra mücevheri bir beyin eline verdi. Onu da bir sınadı. O da öyle söyledi, bütün<br />
beyler de. Her birine ağır elbiseler ihsan etti. Elbiselerini arttırdı o aşağılık kişileri<br />
yoldan çıkardı kuyuya attı. Elli, altmış bey, hepsi de veziri taklit ederek böyle<br />
söylediler.<br />
Gerçi dünyanın değeri taklittir ama her mukallit de sınanmada rüsvay olur.<br />
Ey Eyaz, söylemiyorsun, bu parlaklıkta, bu güzellikte olan bir mücevherin değeri<br />
nedir eyaz söyleyebileceğimden de fazla deyince Padişah, peki dedi, hadi öyleyse<br />
hemen onu kır, hurdahaş et.<br />
Eyaz’ın yenlerinde taş vardı. Derhal onları çıkarıp mücevheri kırdı, un ufak etti. Belki o<br />
delikanlı bu işi rüyada görmüştü de yenine, koltuğuna iki taş gizlemişti. Yusuf gibi<br />
hani. O da işinin sonunun nereye varacağını kuyu dibinde görmüştü.<br />
Kime fetih ve zafer, haber verirse onca murada ermede birdir, ermeme de. Kimin<br />
payandası, sevgilinin, vuslatı olursa o, kırılmadan savaşmadan ne korkacak<br />
Karşısındakini mat edeceğini iyice bilen at gitmiş, fil gitmiş aldırır mı Onca bunlar<br />
zaten saçma şeylerdir. At arayan, atını alıp götürse al götür der, önüne düşecek o at<br />
değil ya.<br />
İnsan atla bir soydan olur mu Adamın ata olan sevgisi, öne geçmek içindir. Suretler<br />
için bu kadar elem çekme. Suret baş ağrısı olmaksızın manayı elde et. Zahit, işin<br />
sonunu düşünür. Soru hesap günü halim ne olacak diye dertlenir. Ariflerse<br />
başlangıçtan, önden haberdardır, sonu düşünme derdinden de kurtulmuşlardır.<br />
Arifte arif olmadan önce korku da vardı, yalvarış da. Fakat Allah takdirini bildiğinden,<br />
işin önünden haberdar olduğundan bu bilgi, her ikisini de ortadan kaldırmıştır.<br />
Evvelce mercimek ektiğini bildiğinden ne mahsul elde edeceğini de bilir. Ariftir<br />
korkudan da kurtulmuştur, ürkmeden de. Allah kılıcı, o hay huyu kesmiş, ikiye<br />
bölmüştür. Evvelce Allahdan korkar umardı. Korku yok oldu o yalvarış meydana çıktı.<br />
Eyaz da o değerli mücevheri kırınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne<br />
korkusuzluk Allah hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. O topluluğun<br />
hepsi de körlüklerinden padişahın inci gibi olan buyruğunu kırmıştı. Mücevherin<br />
değeri ile sevginin sonucu gönüllerinde gizli kalmıştı.<br />
Eyaz dedi ki: Ey ünlü ulular, Padişahın buyruğumu daha ileri mücevher mi Sizce Allah<br />
hakkı için söyleyin, Padişahın emri mi daha üstün, yoksa bu güzelim mücevher mi Ey<br />
mücevhere bakan, Padişaha aldırış etmeyen beyler, önünüzde gul var ana cadde<br />
değil.<br />
Ben gözümü padişahtan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam. Boyalı taşı seçip<br />
Padişahın buyruğunu geri bırakan canda hiçbir cevher, hiçbir değer yoktur. Gül renkli<br />
oyuncağı ardına at. Onlara renk vereni aklına getir ve şaş. Dereye gir testiyi taşa çal.<br />
Kokuya renge ateş ver. Din yolunda yol kesicilerden değilsen kadınlar gibi renge<br />
kokuya tapma.<br />
Bu sözler üzerine o yüce erler, bu hatalarına özür olmak üzere başlarını önlerine<br />
eğdiler. O anda her birinin gönüllerinden belki iki yüz kere ah çıktı, bir duman gibi ta<br />
göğe kadar ulaştı.<br />
Padiaşh ihtiyar cellada emir verdi: Bu çerçöpü benim yüce tapumdan uzaklaştır. Bu<br />
aşağılık adamlar, bu yüce makama layık değiller. Bir taş için benim buyruğumu ret<br />
ettiler. Buyruğum, bu çeşit fesatçılarca bir boyalı taş için hor hakir oldu.<br />
Bunun üzerine merhametli Eyaz sıçradı, o ulu Padişahın tahtına doğru koştu. Secde<br />
edip boğazını tutarak, padişahım dedi, senin gibi yüce bir padişahın sultanlığına gök<br />
yüzü bile hayran olmuştur.<br />
Ey hüma kuşu, hümalar kutluluğu senden bulur, cömertler cömertliğe senden ereler.<br />
Ey kerem sahibi, alemdeki kerem ve ihsanlar, senin bağışlamana karşı mahvolur<br />
gider. Ey lütuf sahibi, kırmızı gül, seni görünce utancından gömleğini yırtar. Yarlıgama<br />
senin yarlıgamanla doymuş, tilkiler, senin affınla aslanlara üstün olmuştur.<br />
Senin buyuğuna karşı korkusuzca harekette bulunan, affından başka nereye<br />
dayansın Bu suçluların gafletleri, küstahlıları, ey af madeni padişah, senin affının<br />
çokluğundan meydana geldi. Gaflet daima küstahlıktan meydana gelir. Ululama<br />
gözden kuru ağrıyı giderir.<br />
Gaflet ve kötü bir alışkanlık olan unutkanlık, ululama ateşiyle yanıp gider. Onun<br />
heybeti adama uyaklık ve anlayış verir, adamın içindeki unutkanlık ve yanılma çıkar,<br />
kalmaz. Yağma zamanı halkın uykusu gelmez. Kimse hırkamı çalmasınlar diye<br />
uyumaz. Hırka korkusu ile bile uyku kaçarsa artık can ve boğaz korkusu ile kim uyur<br />
ki<br />
Buna tanık “Rabbimiz, unutup işlediğimiz suçlarla bizi suçlu sayma” ayetidir. Çünkü<br />
unutma da bir bakıma suçtur. Unutan, onu layık olduğu veçhile ululamıştır. Yoksa hiç<br />
savaşta adamı uyku tutar mı<br />
Unutma, çaresiz gelip çatar ama buna tutulmamak için de sebeplere yapışmak lazım.<br />
Çünkü onu ululamada gevşeklik gösterdi mi insanda ya unutma meydana gelir, ya<br />
yanlış. Sarhoş gibi hani. O da cinayetlerde bulunur, sonra da mazurdum, ne yapayım<br />
der.<br />
Ona derler ki: Doğru ama a kötü işli, o zıkkımı sen içtin, dileğinle isteğinle<br />
zıkkımlandın. Sarhoşluk sana kendi kendine gelmedi, onu sen davet ettin. O dileği de<br />
kendin meydana getirdin. Sarhoşluk, senin kastın, çalışıp çabalaman olmasaydı da<br />
kendi kendine sana gelip çatsaydı can sakisi, senin ahdini korur, gözetirdi. Sana arka<br />
olur, senin adına o, özür dilerdi. Allah sarhoşluğuna kul köle olayım.<br />
Ey her çeşit elde edilen şey, kendisinden olan Allah, bütün alemin af ve ihsanı, senin<br />
ihsanından bir zerredir. Aflar senin affını överler. İnsanlar, sakının, ona benzer ona<br />
eşit yoktur. Onların canlarını sen bağışla, huzurundan da kovma. Ey muradına erişen,<br />
senin damağının tadıdır onlar. Yüzünü görene acı, nasıl olur da seni gören, acı<br />
ayrılığını çekebilir Ayrılıktan bahsediyorsun, ne yaparsan yap da bunu yapma. Senin<br />
tuzağına tutulup yüz binlerce defa ölmek bile ayrılmaya bedel olamaz.<br />
Ey suçluların feryadına yetişen ayrılık acısını erlerden de uzaklaştır, kadınlardan da.<br />
Senin vuslatını umarak ölmek hoştur. Fakat ayrılığın acısı, ateşin üstündedir. Kafir<br />
bile cehennemden bana bir baksaydın cehennemde olduğuma gam mı çekerdim deyip<br />
durur. Çünkü o bakış, bütün eziyetleri tatlılaştırır; büyücülerin el ve ayaklarının kan<br />
diyetidir o bakış.<br />
Gökyüzü zararı yok sesini dudu. Gökyüzü, sanki o savlicana bir top kesildi. Firavunun<br />
vuruşu bize zarar vermez ki dediler, Allahnın lütfu, başkalarının kahrından üstündür.<br />
Ey insanları azgınlık, sapıklık yoluna süren, sırrımızı bilsen a can gözü kör herif,<br />
anlarsın ki biz kendimizi kurtarıyoruz. Kendine gel de bu yana yanaş, bu erganunun<br />
“Keşke kavmim, rabbim beni yüzden yarlıgadı, bilselerdi” sesini dinle.<br />
Allah ihsanı, bize bir Firavunluk verdi ki senin Firavunluğun kaç para eder, senin<br />
saltanatın geçici. Ey Mısır’a ve Nil ırmağına kapılıp gururlanan. Başını kaldır da ebedi<br />
ve ulu saltanatı gör. Sen şu pis hırkayı terk edersen Nil ırmağını can nilinden gark<br />
edersin.<br />
A Firavun kendine gel de Mısır’dan el çek. Can Mısır’ının içinde yüzlerce Mısır var. Sen,<br />
halka “ben rabbinizim” deyip durursun ama bu iki sözden de gafilsin. Rab olan rablık<br />
ettiği kişiden nasıl titrer Ben demeyi bilen, nasıl olur da cisim ve can bağına bağlı<br />
kalır<br />
İşte bak buracıkta bizler ben diyoruz, çünkü benlikten kurtulduk; zahmetlerle,<br />
belalarla dolu benlik ten halas olduk. A köpek, o benlik sana kutlu gelmedi. Fakat<br />
bizce mühürlenmiş bir devlet oldu. Bu benlik sana kin gütmese idi bize böyle güzel bir<br />
ikbal, bir devlet olur muydu Yokluk yurdundan kurtuluyoruz, buna şükrane olarak şu<br />
darağacının başında sana bir öğüt verelim. Bizim ölü darağacımız, göç burağıdır.<br />
Senin saltanat yurdunsa gururdan, gafletten ibarettir.<br />
Bu yaşayış ölüm suretinde gizlidir. O ölümse yaşayış kabuğunda gizli. Nur, ateş<br />
şeklinde görünmede, ateş de nur şeklinde. Yoksa dünya, hiç gurur yurdu, aldanma<br />
durağı olur muydu Kendine gel acele etme. Önce yok ol. Battın mı nur doğrusundan<br />
baş göster. Ezel benliğinden gönül hayretlere düştü; bu benlik, soğuk bir hale geldi,<br />
ayıp ve ar kesildi. Can bensiz benlikten hoş bir hal aldı, alem benliğinden sıçrayıp<br />
çıktı.<br />
Benden kurtuldu da şimdi ben oldu. Aferinler olsun zahmetsiz benliğe. O kaçmada,<br />
benlikse peşine düşmüş. Onu, onsuz gördüğünden ardını bırakmamak da. Sen, onu<br />
istedikçe o, seni istemez. Fakat öldün mü isteğini elde edersin.<br />
Diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı Sen istedikçe isteğin seni ara mı Bu bahse<br />
akıl, yol gösterici olsaydı Fahr-i Razi, din sırrını bilirdi. Fakat “Tatmayan bilmez”.<br />
Onun için onun aklı ve kurduğu hayallerde, ancak hayretini arttırır.<br />
Bu ben, nerede düşünceyle açılacak, bulunacak O ben, yokluktan sonra açılır,<br />
bulunur. Bu akıllar, araştırma yüzünden ittihat ve hulül uçurumuna düşer. Ey<br />
yakınlaşma yüzünden yokluğa erişmiş, yıldız gibi güneş nurlarına dalmış olan Eyaz!<br />
Hatta ittihat ve hulülle değil de meni gibi beden haline gelmiş olan dost.<br />
Ey af etmeyi sandığına almış, kendine mal edinmiş zat, affet. Sen lütufta en ileri<br />
gidensin. Bütün lütuf edenler, senin ardındadır. Ben kim oluyorum ki af diyeyim Ey<br />
padişahım ey Kün emrinin hulasası!<br />
Ben kim oluyorum ki ey bütün benler, eteğine sarılmış olan padişahım, benliğimden<br />
geçmeden seninle beraber bulunayım<br />
Hilimle dolu olana ben nasıl olur da acımayı öğretmeye kalkışır, bilgi sahibine nasıl<br />
olur da hilim yolunu gösterebilirim Beni sillelerle tokatlarla zebun etsen bile hakkın<br />
var. Ben yüz binlerce tokada layık bir kulum. Ben huzurunda ne söyleyeyim de sana<br />
bir şey anlatmaya kalkışayım. Yahut da ne yüzle kerem şartını sana hatırlatmaya<br />
girişeyim<br />
Sence bilinmeyen ne var Alemde hatırında olmayan nedir ki Sen, bilgisizlikten<br />
arısın; bilgin de alemde bulunan şeylerden herhangi birini unutmadan da arıdır. Bir<br />
hiç olanı tuttun adam ettin; onu güneş gibi nurlarla parlattın. Madem ki beni adam<br />
ettin, yalvarırsam yalvarışımı kerem et dinle. Benim suretimden ihzar ettiğin şefaati<br />
de yine sen ediyorsun demektir.<br />
Çünkü bu yurt, benim malımdan, mülkümden bomboş, burada benim hiçbir şeyim yok.<br />
Evde kuru yaş ne varsa benim değil. Duamı su gibi akıttın, sebatını da bağışla ve o<br />
duayı kabul et. Önce bana duayı ilham eden sensin, sonunda duamı da sen kabul et.<br />
Kabul et de o alem padişahı suçluların suçunu bu kulu için af etti diyeyim.<br />
Ben kendimi beğenmekteydim, baştanbaşa dertten ibarettim, Padişahım, her dertliye<br />
deva verdi. Cehennemliktim, kötülüklerle, şerlerle doluydum. Onun ihsan eli beni bir<br />
kevser haline getirdi. Cehennem kimi yakar, yandırırsa ben o yana şeyleri cesette<br />
tekrar çıkarır bitiririm. Kevserin işi nedir her yanan, onun vasıtası ile biter yenilenir.<br />
Kevser katra katra keremlerini ilan eder; cehennemin yaktığı şeyleri ben yine yerine<br />
getiririm der.<br />
Cehennem güz mevsiminin soğuğuna benzer. Kevserse ey gül bahçesi bahar gibidir.<br />
Cehennem ölüme mezar toprağına benzer. Kevserse sur üfürülmesi gibidir. Ey<br />
cehennemde bedenleri yananlar, Allah keremi sizi kevsere çağırmadadır. Ey daima<br />
faal olan diri Allah, lütfen “Halkı benden faydalansınlar diye yarattım; ben onlardan<br />
faydalanayım diye değil” buyurmuştun. Bu senin cömertliğindir; bütün noksanlar o<br />
cömertlikle düzelir. Bedene tapan şu kullarını afet. Af denizinin af edişi yerinde bir<br />
iştir. Halkı ırmak gibi, sel gibi afet, yıka, arıt, kendi denizine daldır, temizle.<br />
Aflar her gece şu gönlünden çıkar, güvercinler gibi sana uçar ulaşır. Seher çağı yine<br />
onları uçurur, geceye kadar şu bedenlere hapsedersin. Yine akşam çağı, o sayvanın, o<br />
adamın aşkı ile kanat çırparak uçarlar.<br />
Bedenden vuslat ipini kopardılar mı sana, senin huzuruna gelirler. Çünkü senden ikbal<br />
ve devlete erişmişlerdir. Baş aşağı geri dönmeden emin olarak “Biz şüphe yok<br />
rabbimize dönenleriz” diye havada kanat çırparlar. O keremden de “gelin yücelin”<br />
diye ses gelir. O dönüşten sonra artık o hırs, o keder kalmaz.<br />
Alemde çok gariplikler çektiniz. Ey ulular kadrini bilin. Bu ağacın gölgesinde nazla<br />
sarhoş olarak ayaklarınızı uzatınız. Din yoluyla zahmetler çeken ayaklarınızı ebedi<br />
hurilerin kucaklarına ellerine bırakınız. Huriler merhametli bir halde işaret ederek bu<br />
sofiler, seferden döndüler. Güneş nuru gibi saf sofiler, bir müddet toprağa düştüler,<br />
pisliğe karıştılar. Fakat ayaklarında üstlerinde başlarında hiçbir pislik olmaksızın<br />
tertemiz olarak güneşin nuru gibi yüce, yüce güneş değirmesine geldiler.<br />
Yüce Allah bu suçlularda başlarını duvarlara vurdular. Kendi hatalarını suçlarını<br />
anladılar. Padişahın oyununda mat oldular ama, şimdi ah ederek ey lütfu, suçlulara<br />
yol gösteren Allah diye sana yüz tuttular. Lütfet yolda kirlenenleri tez af fıratın da,<br />
yıkanılacak kaynakta yıka, arıt.<br />
Arıt da uzun zamandır işlene gelen suçtan yıkansınlar, temizlerin safına katılıp namaz<br />
kılsınlar. Sayıdan dışarı olan o saflarda “Bizler saflarız” nuruna gark olsunlar. Söz, bu<br />
halin övüşüne gelince kalem de kırıldı kağıt da yırtıldı. Hiç deniz bir kaba sığar mı<br />
Aslanı bir kuzu kapıp götürebilir mi<br />
Perde ardındaysan perdeden çık da şaşılacak padişahlığı gör. Sarhoş kavim, kadehini<br />
kırdılar ama senden sarhoş olanların özrü var. Onların sarhoşluğu, ikbal ve mala<br />
değildir ey işleri tatlı Allah senin şarabından sarhoş olmuştur onlar.<br />
Ey padişahlar padişahı, onlar senin hususiyetinden sarhoş olmuşlardır. Ey saf eden<br />
Allah, kendi sarhoşunu afet. Hitap ettiğin zaman senin hususiyetinin lezzeti, insanı,<br />
öyle bir sarhoş eder ki, yüz küp şarap insanı öyle sarhoş edemez.<br />
Mademki beni sarhoş ettin, had vurma bana. Şeriat, sarhoşlara had vurmaz. Aklım<br />
başıma gelsin de o vakit döv. Zaten ben ayılmayı istemiyorum ki.<br />
Ey lütuflar ve ihsanlar sahibi Allah, senin şarabını içen, ebedi olarak aklından da<br />
kurtuldu gitti, had vurulmasından da. Onlar, sarhoşluklarının verdiği yoklukta ebedi<br />
olarak kalırlar. Sizin sevginizde yok olan gayri ayrılık kalmaz.<br />
İhsanın bize yürü der, yürü ey aşkımızın ayranına kapılmış olan. Sinek gibi ayranımıza<br />
düşmüşsün... Sen sarhoş değilsin ey sinek şarabın ta kendisisin. Ey sinek gerkesler<br />
senden sarhoş olurlar. Çünkü sen bal denizine at sürmüşsün.<br />
Dağlar zerreler gibi senin sarhoşundur. Nokta da senin elindedir, pergel de, çizgi de.<br />
Halkın titrediği fitne, senden titrer. Her değerli mücevher, sence ucuzdan ucuzdur.<br />
Allah, bana beş yüz ağız verseydi de ey can ve ey cihan seni anlatsaydım. Halbuki bir<br />
ağzım var, o da et sırları bilen Allah, senden utancından kırık dökük. Fakat yokluktan<br />
daha kırık dökük olmam ya. Bunca ümmetler, onun ağzından zuhur etti. Yüzlerce<br />
gayp eserleri, Allahnın lütuf ve ihsanı ile yokluktan dışarı çıkmayı beklemede.<br />
Ey keremine kurban olduğum Allah, başım senin havanla dönmede. Sana rağbetimiz<br />
senin dileğinle oluyor. Nerede bir yol yürüyen varsa onu Allah cezbesi çekmededir.<br />
Hiç yel olmadan toprak havaya kalkar mı Hiç deniz olmadan bir gemi, denize ayak<br />
atabilir mi Abıhayat önünde kimse ölmez. Halbuki abıhayat, senin suyunun yanında<br />
bir tortudan ibarettir.<br />
Abıhayat can kıblesidir. Dostlar, bağlar, bahçeler, suyla yeşerir, güler. Ölümü içenler,<br />
onun aşkı ile diridirler; gönüllerini candan da çekmişlerdir, abıhayattan da. Aşkının<br />
suyu mademki bize el verdi, abıhayatın bizce hiçbir değeri yok artık.<br />
Her can, abıhayattan diridir. Fakat abıhayatın suyu da sensin. Her an bana bir ölüm,<br />
bir haşir verdin de o keremin neler yaptığını gördüm. Senin yeniden dirilteceğine<br />
güvenim var; o yüzden bu ölüm, bana uyku gibi görünmede ey Allah.<br />
Her an yedi denize de serap olsa ey suyun suyu, sen onu kulağından tutar, getirirsin.<br />
Akıl ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi<br />
yağmurdan korkar mı hiç<br />
Bu cilt mesnevinin beşinci cildidir. Can göğünün burçlarındaki yıldızlara benzer.<br />
Yıldızları tanımayan gemiciden başkasının duyguları, yıldızla yol bulamaz. Başkaları,<br />
yıldızları ancak seyrederler, ne kutlularından haberleri vardır, ne kırandan.<br />
Geceleri ta sabahlara kadar böyle şeytanları yakıp yandıran yıldızlara aşinalık et. Her<br />
biri kötü zanna kapılmış şeytanı defetmek için gök kalesinden adeta neft atmaktadır.<br />
Yıldızlar şeytana akrep gibidirler, fakat müşteriye en yakın bir dosttur onlar.<br />
Yay, okla şeytanı oklar, bir yere mıhlarsa ekinleri, meyveleri sulamak için kova, suyla<br />
dolu. Balık gerçi azgınlık gemisini kırarsa da dost için öküz gibi ekim eker.<br />
Güneş geceyi aslan gibi paralasa da lal, onun yüzünden atlas elbiselere nail olur.<br />
Yokluktan baş gösteren her varlık birine zehirdir, öbürüne şeker. Dost ol, kötü<br />
huyundan ayrıl da zehir küpünden bile şeker ye.<br />
Faruki tiryak, ona şeker kesilmişti de onun için zehir, Faruk’a bir zarar vermedi.<br />
BEŞİNCİ CİLDİN SONU.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mesnevi´den Hikayeler- VI]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1241</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:13:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1241</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- VI</span><br />
<br />
DAVET<br />
HİNTLİ KÖLENİN AŞKI<br />
EYAZ´IN AKLI<br />
ÇAYIRLIKTAKİ KUŞ<br />
SEVGİLİNİN SÖZÜ<br />
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK<br />
AŞURE GÜNÜ<br />
SAHUR DAVULU<br />
HZ.BİLAL AŞKI<br />
HİLAL´İN HASTALIĞI<br />
KOCAKARI HİKAYESİ<br />
AYIPLARI ÖRTEN HEKİM<br />
DEFİNE YIKIK YERDEDİR<br />
ZAMAN YAPRAKLARINDAKİ GİZ<br />
KAZANMADAN RIZK DİLEYEN YOKSUL<br />
HASAN-I HARKANİYE´YE AİT HİKAYE<br />
ÜÇ YOLCU<br />
TİRMİZ PADİŞAHI<br />
FARE İLE KURBAĞA<br />
SULTAN MAHMUT<br />
ÖLÜ;YAŞADIĞI HALDE ÖLEN KİŞİDİR<br />
ADIN ÖMER İSE<br />
BEY´İN GÜZEL ATI<br />
PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU<br />
DAVET<br />
<br />
Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, nice zamandır altıncı cildin yazılmasını meyledip<br />
durmaktasın. Husami-name, senin gibi bilgisi çok bir erin çekişiyle dünyayı dönüp<br />
dolaşmada. Ey manevi er, Mesnevinin son cildi olan altıncı cildi de sana armağan<br />
sunmaktayım.<br />
Bu altı ciltle cihete nur saç da çevresini dolanmayan dolansın. Aşkın beşle altıyla işi<br />
yoktur. Onun maksadı, ancak sevgilinin kendisini çekmesidir. Belki bundan sonra bir<br />
izin gelir de söylenmesi lazım olan sırlar söylenir.<br />
Bu ince ve gizli kinayelerden daha açık, daha anlayışlı bir tarzda anlatılır. Sır, ancak<br />
sırrı bilenle eşittir. Sır, onu inkar eden kişinin kulağına söylenmez. Fakat Allahdan<br />
davet etme emri gelince artık halkın kabul edip etmemesiyle ne işimiz var<br />
Nuh, tam dokuz yüz yıl kavmini davet edip durdu. Her an da kavminin inkarı arttı.<br />
Fakat söylemeden vazgeçti mi Hiç sükut mağarasına çekilmeye kalkıştı mı<br />
Köpeklerin havlaması ile kervan, hiç yolundan kalır mı Ay ışığı olan gecede<br />
dolunay, köpeklerin havlaması ile yürüyüşünü ağırlaştırır mı, dedi. Ay, ışığını saçar,<br />
köpek de havlar durur. Herkes, yaradılışına göre bir hizmette bulunur. Takdir herkese<br />
bir hizmet vermiş, herkesi bir işe layık görüp iptilaya salmıştır.<br />
Ay der ki: Köpek, o pis sesini bırakmıyorsa ben ayım, gidişimi nasıl bırakırım ki<br />
Sirke, sirkeliğini artırdıkça şekerin artması gerek. Kahır, sirkedir, lütuf da bala benzer.<br />
Sirkengübinin temeli bu ikisidir. Bal, sirkeden az oldu mu sirkengübin iyi olmaz.<br />
Nuh’un kavmi de, ona sirke döküp duruyorlardı, fakat Allahnın lütuf ve ihsan denizi<br />
ona daha fazla şeker dökmekteydi. Onun şekerine cömertlik denizinden yardım<br />
edilmekte idi de o yüzden alem halkının sirkesinden fazlaydı onun şekeri.<br />
Tek bir kişi ama bine bedel... Kimdir o Allah velisi. Hatta o yüce Allah kulu, yüzlerce<br />
zamanın tek eridir. Denize bir yol bulmuş olan küpün önünde ırmaklar bile diz çöker.<br />
Hele şu deniz yok mu Bütün denizler, bu örmekleri, bu sözleri duyunca ulu bir ad,<br />
küçücük, ehemmiyetsiz bir ada eş oldu diye utançlarından ağızları acılaşır.<br />
Bu dünyanın o dünya ile birleşmesinden bu dünya, utanır, ortadan kalkar. Bu söz<br />
dardır, derecesi pek aşağıdır. Yoksa bayağı bir şeyin hasın hası ile ne münasebeti var<br />
Kuzgun, bağında kuzgunca bağırır. Fakat bülbül, bunu duyup sesini azaltır mı Bu<br />
“Allah dilediğini yapar” pazarında her ikisi için de ayrı alıcı var.<br />
Dikenliğin gıdası ateştir; sarhoş dimağının gıdası da gül kokusu. Bir leş, bizce<br />
kötüdür, pistir ama domuzla köpeğe şekerdir helvadır. Pisler, şu pisliklerini yapa<br />
dursunlar, sular da pisleri arıtmaya savaşır. Yılanlar zehir saçar, acılar bizi perişan<br />
eder ama, bal arıları dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları<br />
doldurur. Zehirler tesirlerini yapıp dururlar ama panzehirler de hemen o tesirleri<br />
gideriverir.<br />
Şu aleme baksan görürsün ki baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle adeta<br />
dinin kafirlerle savaşması gibi savaşır durur. Bir zerre sola doğru uçmaktadır, öbürü<br />
sağa doğru gidip arayacağını aramada. Bir zerre yücelere çıkmada, öbürü baş aşağı<br />
düşmede. Şöyle durur gibi görünürler ama onların savaşını bu durgunluk aleminde<br />
gör. Onların fiili savaşları gizli savaşlarından ileri gelmededir. Bu aykırılığı gör de o<br />
aykırılığı anla.<br />
Fakat güneşte mahvolan zerrenin savaşı, vasıftan hesaptan dışarıdır. Zerrenin<br />
kendiside, nefesi de mahvoldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır. Onun<br />
kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden “Biz Allah’a dönenleriz”<br />
sırrından. Biz kendimizden geçip senin denizine döndük. Asıldan süt içtik, geliştik. Ey<br />
gulyabaniye aldanıp yolun fer-i lerine dalan, ey usulsüz kişi asıllardan az bahset.<br />
Bizim savaşımızda hakikatte bizden değildir, sulhumuz da. Her halimiz Allahnın iki<br />
parmağı arasındadır. Tabiat, iş ve söz bakımından cüzüler arasındaki savaş, pek<br />
korkunç bir savaştır. Fakat bu alem, şu savaşla durmadadır. Unsurlara bak da anla.<br />
Dört unsur dört kuvvetli direttir. Dünyanın tavanı onlarla düz durmada. Her direk,<br />
öbürünü kırar. Su direği ateş direğini yıkar. Halkın yapısı zıtlar üstüne kurulmuş.<br />
Hasılı biz, zarar bakımından da savaştayız, fayda bakımından da. Ahvalin, birbirine<br />
aykırı. Tesir dolayısıyla her biri öbürüne zıt. Her an kendi yolumu vurup durmadayım,<br />
artık başkasına nasıl bir çare bulabilirim<br />
Bana gelen hal askerlerinin dalgalarına bak; her biri, öbürüyle savaşmada, her biri,<br />
öbürüne kin gütmede. Kendindeki şu müthiş savaşa bak. Başkalarının savaşı ile ne<br />
meşgul olup durursun Meğer ki Allah, seni bu savaştan çeke de sulh aleminde bir tek<br />
renge boyanasın. O alem, ancak bakidir, mamurdur, başka türlü olmasına imkan yok.<br />
Çünkü terkibi, zıt olan şeylerden değil.<br />
Bu yok olma, bitme, zıttın zıddını yok etmesinden ileri gelir. Zıt olmadı mı<br />
ebedilikten başka bir şey olamaz. O eşsiz, örneksiz Allah, cennetten zıddı giderdi.<br />
Orada güneş de yoktur, zıddı olan zemheri de. Renklerin asılları, renksizliktir...<br />
Savaşların aslı barışlardır. Bu gamlarla dolu olan bucağın aslı, o alemdir. Her ayrılığın<br />
aslı, buluşmadır.<br />
Hocam, neden biz bu ayrılılar içindeyiz Neden birlik bu sayıları doğuruyor Çünkü<br />
biz fer’iz, bu birbirine zıt olan dört asıl, fer’ide kendi huyunu işliyor. Halbuki can<br />
cevheri, ayrılıkların ötesinden. Onun huyu bu değil, onun huyu, ulu Allahnın huyu.<br />
Savaşlara bak. O savaşlar, barışların asılları. Allah uğrunda savaşan Peygamber gibi<br />
hani. O, iki cihanda da üstündür. Bu üstünü dil anlatmaz ki.<br />
Irmak suyunu tamamı ile içmenin imkanı yok. Yok ama susuzluğu giderecek kadar<br />
içmenin de imkanı yok. Mana denizine susamışsan Mesnevi adasından o denize bir ark<br />
aç. O arkı o derece aç ki her an Mesneviyi, ancak ve ancak mana denizi göresin.<br />
Yel derenin üzerindeki saman çöplerini temizledi mi su, tek renkliliğini meydana<br />
çıkarır. Sen Mesnevide ter-ü taze mercan dallarını gör, can suyundan bitmiş meyveleri<br />
seyret. Söz, harften, sesten ve soluktan ayrıldı mı hepsini bırakır, deniz kesilir. Harfi<br />
söyleyen de, duyan da, hatta harfler de, bu üçü de sonunda can olur.<br />
Ekmek veren, ekmek alan ve pak ekmek suretlerden kurtulur, toprak olur. Fakat<br />
manaları, yine birbirinden ayrı olarak ve daimi bir surette üç makamdadır. Suret<br />
toprak olur ama mana olmaz. Kim, olur derse de ki: Hayır buna imkan yok.<br />
Ruh aleminde gah suretten kaçarak, gah surete bürünerek üçü de beklerler.<br />
Suretlere gidin diye emir gelir, giderler. Yine onun emri ile suretlerden ayrılırlar.<br />
Hasılı “Halk da onundur, emir de” sırrını bil. Halk, surettir, emir de o surete binen can.<br />
binek de padişahın buyruğundadır, binen de, cisim kapıdadır, can huzurda. Su testiye<br />
dolmak istedi mi padişah, can askerine binin diye emreder. Sonra yine canları<br />
yücelere çekmek diledi mi padişah nakiplerinden ses gelir: İnin! Bundan öte söz<br />
inceldi. Ateşi azalt, odunu çok atma. Atma da küçücük çömlek kaynamasın. Anlayış<br />
çömlekleri pek küçük ve pek yufka.<br />
Noksandan münezzeh Allah, bir elmalık meydana getirmede, onları ağaçlara,<br />
yapraklara benzeyen harfler içinde gizlemede. Bu ses, harf ve dedikodu ağaçlığı<br />
arasında elmadan ancak bir koku alınabilir. Bari sen de bu kokuyu sende aklına iyice<br />
çek, bu kokuyu iyice al da seni kulağından tutup asla kadar götürsün. Nezle<br />
olmamaya, koku almaya bak. Halkın yelinden, nefesinden bedenini ört. Onların<br />
havaları, kış rüzgarlarından da soğuktur. Örtün, bürün de burnuna girmesin. Onlar<br />
cansız donmuş kişilerdir. Nefesleri, karlı dağlardan gelir. Fakat yeryüzü bu karlı<br />
kefene büründü mü durma, hemen Hüsameddin’in güneş kılıcını vur. Derhal doğudan<br />
Allah kılıcını çek, o doğuyla bu tapıyı ısıt.<br />
Güneş, karı hançerledi mi dağlardan ovalardan seller yürür. Çünkü o, ne doğudadır,<br />
ne batıda. Gece gündüz müneccimle savaşır durur. Neden der, benden başka ve yol<br />
göstermeyen yıldızları bayağılık ve körlük yüzünden kıble edindin Kuran’da o emim<br />
erin “Ben hataları sevmem” sözü hoşuna gitmedi. Ayın önüne geçtin, beline eleğim<br />
sağmadan kulluk kemerini bağladın da o yüzden ayın ikiye bölünüşünden incindin.<br />
“Güneş dürülür” ayetini inkar edersin. Çünkü sence güneş en yüce bir mertebedir.<br />
Havanın değişmesini yıldızların tesirinden bilirsin de “And olsun yıldıza, indiği zaman”<br />
ayetinden hoşlanmazsın.<br />
Ay, ekmekten de tesirli değil ya. Nice ekmek vardır ki adamın can damarını koparır.<br />
Zühre sudan daha tesirli değildir ya. Nice su vardır ki bedeni harap eder. Fakat onun<br />
sevgisi senin canındadır da onun için dostun öğüdü bir kulağından girer, bir<br />
kulağından çıkar. Fakat bil ki senin öğüdünde bize tesir etmez, bizim öğüdümüz de<br />
sana.<br />
Meğer ki göklerin anahtarları elinde olan sevgiliden sana hususi bir anahtar ihsan<br />
edile. Bu söz, yıldıza benzer, aya benzer. Fakat Allah buyruğu olmaksızın tesir etmez.<br />
Bu cihetsiz yıldız, yalnız vahiy arayan kulaklara tesir eder. Cihetten cihetsizlik<br />
alemine gelin de sizi kurdu paralamasın der.<br />
Onun yıldızlar saçan pırıltısı karşısında şu dünya güneşi, bir yarasaya benzer. Yedi<br />
mavi gök, onun kulluğundadır. Bir çavuşa benzeyen ay, onun derdiyle yanmada<br />
erimededir. Zühre bir şey soracak oldu mu el atar, müşteri can nakdini eline alıp<br />
huzurunda durur.<br />
Zühal onun elini öpme havasındadır ama kendisini bu devlete layık görmez. Merih<br />
onun yüzünden elini ayağını incitmiş, Utarit onun vasfından yüzlerce kalem kırmıştır.<br />
Bütün bu yıldızlar, müneccimle, ey canı bırakıp rengi seçen. Can odur,bizse hep<br />
rengiz, sayılar ve yazılarız. Onun düşünce yıldızı, bütün yıldızların canıdır diye<br />
savaşmaktadır.<br />
Düşünce de nerede O makam, tamamıyla pak nurdur. Ey düşüncelere kapılan, bu<br />
düşünce lafı senin için söylenmiştir. Her yıldızın yücelerde bir evi vardır ama bizim<br />
yıldızımız hiçbir eve sığmaz. Yeri, yurdu yakan şey, nasıl olur da mekana sığar Haddi<br />
olmayan nur, nasıl olur da hadde girer Fakat sevdalı ve bir zayıf kişi anlasın diye bir<br />
örnek verir, bir suretle tasvir ederler.<br />
O şey, örnektir, onun misli değil. Bu örneği de donmuş kalmış akıl, bunu anlasın<br />
diye getirirler. Akıl keskindir ama ayağı gevşektir. Çünkü gönlü yıkıktır, bedeni<br />
sağlam. Bu çeşit aklı olanların akılları, neye takılırsa sımsıkı takılır ama şehveti<br />
bırakmayı hiç mi hiç düşünmezler. Dava zamanı göğüsleri doğruya benzer, fakat<br />
takva zamanı sabırları, adeta bir şimşektir.<br />
Her biri hünerlerle kendini gösterir, alim geçinir. Fakat vefa vaktinde alem gibi<br />
vefasızdır. Kendini görme zamanında cihana sığmaz, fakat ekmek gibi boğazda mide<br />
de kaybolur gider. Fakat yine de bütün bu vasıflar iyidir... İyilik aradı mı insanda kötü<br />
şey kalmaz ki.<br />
Meni benliğinde kaldıkça kokuşur, pis olur. Fakat cana ulaştı mı aydınlık alemini<br />
bulur. Cansız şey nebatata yüz tuttu mu, baht ağacından hayat biter. Canlıya yüz<br />
tutan nebat, Hızır gibi abıhayat kaynağından içer. Can da canana yüz tutarsa pılısını<br />
pırtısını sonsuz ömür iklimine çeker götürür.<br />
Bir gün bilgisiz bir adam, vaaz eden birine sordu: Mimberde senden daha yüce söz<br />
söyleyen, senden daha güzel vaaz eden bir adam bile yok. Sana bir sorum var, ey<br />
akıllı er, bu mecliste sualime cevap ver. Bir kale burcunun üstüne bir kuş otursa başı<br />
mı daha üstündür, kuyruğu mu<br />
Vaaz eden dedi ki: Yüzü şehre, kuyruğu köyeyse yüzü, bil ki kuyruğundan üstündür.<br />
Yok... Eğer kuyruğu şehre, yüzü köyeyse o kuyruğa toprak ol, yüzünden yüz çevir.<br />
Kanadı olan kuş yuvasına kadar uçup gider. İnsanlar, insanların kanadı da himmettir.<br />
Bir aşık, hayra, şerre bulanabilir. Sen onun hayrına şerrine bakma, himmetine bak.<br />
Doğan, isterse beyaz ve eşsiz olsun; fare avladıktan sonra bayağıdır. Fakat baykuşun<br />
meyli, padişaha olsa doğan sayılır, külahına bakma. İnsan, bir hamur teknesi<br />
boyuncadır ama gök yüzünden de üstündür, esirden de. Hiç bu gökyüzü “Biz onu<br />
ululadık” sözünü duydu mu Kim duydu bu sözü Dertlere düşmüş Ademoğlu.<br />
Hiç kimse, güzelliğini, aklını, sözlerini, isteklerini yeryüzüne gösterdi, bildirdi mi<br />
Hiç yüzünün güzelliğini, reyindeki isabeti gökyüzüne göstermeye, söylemeye kalkıştı<br />
mı Oğlum, hiçbir gümüş bedenli dilber, hamam duvarlarına çizilmiş resimlere<br />
kendisini gösterir, onların karşısında cilvelenir mi O huri gibi güzel resimler şöyle<br />
dursun kalkar yarı kör bir kocakarıya karşı cilvelenirsin. O kocakarı da olan ve<br />
resimlerde olamayan nedir ki seni o resimlerden tutup çeker Sen söylemezsin ama<br />
ben söyleyeyim: Akıldır, duygudur, anlayıştır, tedbirdir, candır. Kocakarı da insanla<br />
kaynaşan can var. Halbuki hamamdaki resimlerde ruh yok. Hamam duvarındaki resim,<br />
bir harekete gelseydi derhal seni kocakarıdan çekerdi.<br />
Can nedir Hayırdan şerden haberdar olan, lütuf ve ihsana sevinen, zarardan yerinip<br />
ağlayan şey. Madem ki canın sırrı, mahiyeti, insana hayrı, şerri haber vermede... Şu<br />
halde hakikatten kimin daha ziyade haberi varsa o, daha canlıdır.<br />
Ruhun tesiri, bilgi ve anlayıştır. Kimde bu bilgi ve anlayış, daha fazlaysa o, daha<br />
ziyade Allahlıktır. Fakat bu tabiat aleminin ötesinde öyle haberler, öyle bilgiler vardır<br />
ki bu canlar, o meydan da cansız bir hale gelirler. Bunlardan haberdar olamayan can,<br />
Allah tapısına mazhar oldu... Canların canı ise Allah’a mazhar oldu.<br />
Melekler de tamamı ile akıldan, candan ibarettiler. Fakat yeni bir can geldi. Adem<br />
yaratıldı mı onun karşısında beden haline geldiler. Kutluluktan o canı gördüler, ten<br />
gibi o ruha hizmetçi kesildiler.<br />
Şeytana gelince canla başla ondan baş çekti, canla birleşmedi, çünkü ölü bir uzuvdu.<br />
Canı olmadığı için Adem’e feda olmadı... Kırık bir eldi cana itaat etmedi. Fakat o uzvu<br />
kırıldıysa cana bir noksan gelmedi ya. Canın elindedir bu onu yine yaratabilir. Başka<br />
bir sır daha var, fakat bunu duyacak kulak nerede O şekeri yiyecek dudu kuşu hani<br />
Has dudulara pek bol, pek değerli şeker var ama aşağılık dudular, o taraftan göz<br />
yummuşlar. Yalnız sureti derviş olan, o zekatı, o arılığı nereden tadacak. O, manadır,<br />
faülün failat değil. İsa’nın eşeğinden şeker esirgenemez ama eşek, yaradılış<br />
bakımından otu beğenir. Şeker, eşeği neşelendirseydi önüne kantarla şeker<br />
dökülürdü. “Onların ağızlarını mühürledik” ayetinin manasını bil. Yolcuya bu mühim<br />
bir şeydir. Bunu bil de belki peygamberlerin sonuncusunun yolu hürmetine ağızdan o<br />
kuvvetli mühür kaldırılır.<br />
Peygamberlerden kalan mühürleri, Ahmed’in dini hürmetine kaldırdılar. Açılmamış<br />
kilitleri vardı; onlar, “İnna fettehna” eliyle açıldı. O, bu dünyada da şefaatçidir, o<br />
dünyada da, bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada cennetlere. Bu dünyada “Sen<br />
onlara yol göster” der; o dünyada “Sen onlara ay gibi yüzünü göster” der.<br />
Onun gizli aşikar işi, daima “Yarabbi sen kavmime doğru yolu göster, onlar<br />
bilmiyorlar” demektir. Onun nefesi ile iki kapı da açıktır. Duası, iki alemde de<br />
müstecap olur. Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son peygamber<br />
olmuştur. Sanatında son derece ileri gitmiş bir üstadı görünce bu sanat, sende<br />
bitmiştir demez misin<br />
Ey peygamber, mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmaktasın, hatemsin, bu iş,<br />
seninle ve sende bitmiştir. Can bağışlayanlar aleminde bir hatemsin sen. Hasılı<br />
mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Muhammed’in işaretleri, tamamı ile açılıktır,<br />
açılık içinde açılıktır, açılık içinde açıklık. Onun canına, evladına gelişine ve zamanına<br />
yüz binlerce aferin. Onun devlet ve ikbal sahibi halifesinin oğulları, onun can ve gönül<br />
unsurundan doğmuşlardır.<br />
İster Bağdat’tan olsunlar, ister Herat’tan, ister Rey’den. Su toprak karışıklığı<br />
olmaksızın onun soyudur onlar. Gül dalı nerede biterse bitsin güldür. Şarap, nerede<br />
kaynayıp köpürürse köpürsün şaraptır. Güneş isterse batıdan baş göstersin, yine<br />
güneştir, başka bir şey değil.<br />
Allahm sen örtücülüğünle ört, ayıp görenlere bunu gösterme, onları kör et. Allah,<br />
ben, eşi olmayan güneşle kötü huylu yarasanın gözünü bağlamışım dedi. Bakışı<br />
noksan yarasanın gözünden, o güneşin yıldızları da gizlidir.<br />
Ey Allah ışığı Hüsameddin, ey ruh cilası, ey doğru yolu gösteren padişah gel!<br />
Mesneviyi yayılmış bir mera haline getir, örneklerinin suretlerine can ver! Can ver de<br />
bütün harfleri akıl ve can olsun, can cennetine uçup gitsin. Zaten onlar, senin sayende<br />
can aleminden gelip harf tuzağına tutuldular, mahpus oldular.<br />
Ömrün alemde Hızır gibi uzasın, canlara can katsın, düşkünlerin ellerini tutsun,<br />
daimi olsun. İlyas ve Hızır gibi dünyalar durdukça dur da yeryüzü, lütfunla gökyüzü<br />
haline gelsin. Kötü gözlülerin şatafatı, nazarı olmasaydı lütfunun yüzde birini<br />
söylerdim. Fakat nefesi zehirli kem gözlerden ben ne can üzen zahımlar yedim. Onun<br />
için senin halini, ancak başkalarının hallerini anarak remiz ve kinayeyle söylerim.<br />
Bu bahanede, gönlüne ait bir hiledir ki gönlün ayakları, o yüzden, toprağa kakılmış<br />
kalmıştır. Yüzlerce gönül ve can yaratıcı Allah’a aşık olmuştur da onlara ya kem göz<br />
mani olmuştur ya kötü kulak.<br />
Bunların bir tanesi de peygamberin amcası. Arapların kınaması, ona pek korkunç<br />
göründü.<br />
Arap kendi çocuğuna uydu da güvenilir dininden döndü derlerse ne derim, dedi.<br />
Peygamber amca dedi, bir kere şahadet getir de senin için Allah’a şefaat edeyim.<br />
Ebutalip, doğru ama duyulur, yayılır, herkes duyar. İki kişiyi aşan her sır yayılır,<br />
otuz iki dişten otuz iki orduya duyulur. Bu Arapların diline düşerim. Onların yanında<br />
bu yüzden hor hakir olurum dedi.<br />
Fakat Allahnın ezeli lütfu olsaydı Allah çekişiyle beraber bu kötü gönüllülük olur<br />
muydu hiç<br />
Ey düşkünlere yardım eden Allah, medet! Medet bu iki taraflı dileklerden. Ben,<br />
gönlün hilesinden, düzeninden öyle perişan bir hale geldim ki feryada bile kudretim<br />
kalmadı.<br />
Ben kim oluyorum Gökyüzü bile yüzlerce işiyle gücü ile, iktidarı ile, yüzlerce<br />
debdebe ve tantanası ile beraber bu pusudan, bu dileğe uyma yüzünden feryada geldi.<br />
Ey kerem sahibi, ey hilim sahibi, bu iki taraflı dilekten sen bana aman ver. Ey kerem<br />
sahibi, doğru yolun bir taraflı çekişi, iki yol arasında tereddüde düşmekten hayırlıdır.<br />
Bu iki yoldan da maksat sensin ama bu ikilikten adama adeta can çekişmesi gelir.<br />
Bu iki yolla da sana gelmeye azmedilir ama savaş, asla neşe meclisine benzemez dedi.<br />
Bunu, Kuran’daki “Göklerle yeryüzü Allah emanetini kabul etmekten korktular,<br />
çekindiler” ayetini oku da Allahdan duy. Bu ikilikte kalış, caba şu mu iyidir, hayırlıdır,<br />
yoksa bu mu diye tereddüde düşüş, gönülde bir savaş gibidir. Tereddütte de bütün<br />
kudretleriyle korku ve ümit birbirine saldırır.<br />
Ey yüce Allah, önce bendeki bu çekiliş ve yükseliş geliş senden meydana geldi,<br />
yoksa bu deniz, sakindi Yarabbi. Bana bu tereddüdü, o makamdan verdin, kereminle<br />
yine beni tereddütsüz bir hale getir.<br />
Medet ey feryada yetişen Allahm, sen beni dertlere müptela etmektesin. Senin<br />
verdiğin dertlerle erler bile kadılara döner. Bu derde uğratış niceye dek, yapma<br />
Yarabbi. Bana bir yol bağışla, on yol verme bana.<br />
Sırtı yaralı arık bir deveyim; sırtımda bir semere benzeyen ihtiyar yüzünden sırtım<br />
yaralandı. Arkamdaki bu mahfe, gah ağır gelip beni bu yana çekmede, gah öbür tarafa<br />
yayılıp beni o yana sürüklemede. Bu uygunsuz yükü sırtımdan al da iyi kişilerin<br />
bahçelerini göreyim. Uyanık olarak değil de Ashabı Kehf gibi uykuda olarak cömertlik<br />
bahçesinde yayılayım.<br />
Sağıma, soluma yatıp uyuyayım, fakat ancak top gibi ihtiyarsız olarak yuvarlanayım.<br />
Ey din Allahsı, sağıma da dönersem senin döndürmenle döneyim, soluma da<br />
dönersem senin döndürmenle. Yüz binlerce yıllardır havadaki zerreler gibi<br />
ihtiyarsızdım. O zaman ve o hali unuttum ama uykuda bu alemden göçüp gitmem,<br />
bana o alemden bir armağan.<br />
Uyku zamanı bu dört unsur çarmıhından kurtulur, şu daracık yurttan can yaylasına<br />
sıçrar, çıkarım. Uyku dadısından o geçmiş günlerin sütünü içerim ey bir şeye ihtiyacı<br />
olmayan ve herkes kendisine muhtaç olan Allah.<br />
Bütün alem, kendi ihtiyarından, kendi varlığından sarhoşluk alemine kaçmaktadır.<br />
Bu suretle herkes, şarap, çalgı gibi şeylere düşer de kendi aklından bir an olsun<br />
kurtulmaya çalışır.<br />
Herkes bilir ki bu varlık tuzaktır. İnsanın kendi ihtiyarı ile bir şeyi düşünmesi, bir<br />
şeyi anması cehennemdir adeta.<br />
Onun için herkes varlığından, kendiliğinden geçme alemine, yahut sarhoşluğa kaçar,<br />
yahut da bir işe koyulup kendini unutur. Fakat yine bu alemden kendini çeker, varlık<br />
alemine gelirsin. Çünkü o kendini unutma alemine Allah fermanı olmadan gitmiştik.<br />
Ne cin, zaman kaydının hapsinden kurtulabilir, ne insan. Yüce göklere çıkmak<br />
anacak doğru yolu bulma kudretiyle olabilir.<br />
İnsan doğru yolu ancak Allahdan çekinen kulun ruhunu, göklerden şeytanları kovan<br />
şahaplardan koruyan kuvvetle bulabilir. Yok olmadıkça hiç kimseye ululuk tapısına<br />
varmaya yol yoktur. Göklere yücelme nedir şu yokluk. Aşıların yolu da yokluktur, dini<br />
de. Aşk yolunda yalvarma bakımından pöstekiyle çarık, Eyaz’a mihrap olmuştur. Gerçi<br />
onu padişah severdi. İçi de güzeldi, dışı da. Fakat kendisi de kibirsiz riyasız, kinsiz bir<br />
hale gelmişti. Yüzü, padişahın güzelliğine bir anda kesilmişti. Varlığından uzaklaştığı<br />
için işinin sonu da Mahmut oldu.<br />
Eyaz kibir korkusundan çekinirdi de onun için temkini, pek kuvvetli bir hale<br />
gelmişti. O tertemiz bir hale gelmişti. Kibrin nefsin boynunu vurmuştu. Ya o düzenleri<br />
halka bir şey öğretmek için yapıyor, yahut korkuda uzak bir hikmet yüzünden böyle<br />
bir harekette bulunuyordu. Yahut varlık, yokluk rüzgarları ile esip gelen bir bağ<br />
olduğundan bir gün çarığını görmeyi istiyor, bu suretle de yokluk definesinin üstüne<br />
kurulan yapının kapısını açmak, o zevk yaşayışının yelini bulmak diliyordu. Bu<br />
kaynağın malı, mülkü, atlası, çabuk yürüyüp giden cana bir zincirdir.<br />
Buna kapılan, şu altın zinciri gördü de kapıldı, ruhu bir delik içinde kaldı, ovalara<br />
çıkamadı. Görünüşü cennet ama hakikatte bir cehennem. Üstü güllü nakışlarla<br />
bezenmiş bir zehirli yılan. İnanan kişiye cehennem zarar vermez ama ortadan geçmek<br />
daha iyidir ya. Cehennem ona bir zeval vermez-. Vermez ama herhalde cennet, onun<br />
için daha hoştur ya.<br />
Ey noksan kişiler, şu gül yüzlülerden sakının. Onlarla konuşmaya kalktınız, düşüp<br />
kalkmaya başladınız mı anlarsınız ki onlar cehennemdir.<br />
HİNTLİ KÖLENİN AŞKI<br />
Zengin bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Onu beslemiş, büyütmüş, adeta ölüyken<br />
diriltmişti. Bilgi ve edep belletmiş, gönlünde hüner ışığını yakmıştı.<br />
Çocukluğundan beri nazla yetiştirilmiş, o iyilikçi adam, onu lütuf kucağında<br />
büyütmüştü. Bu zengin adamında güzel, gümüş bedenli, yaradılışı ahlakı hoş bir kızı<br />
vardı.<br />
Kız, evlenme çağına girince kızı isteyenler, ona ağır nikah parası vermeye<br />
başladılar. Her ulu adamdan kız istemeye bir görücü geliyordu. Adam, malın sebatı<br />
yoktur, gece gelir, gündüz dağılıverir. Güzelliğin de değeri yoktur. Bir diken yarası ile<br />
renk solup sararıverir. Büyük bir adamın oğlu olmak da bir şey değil. Bu çeşit gençler<br />
mala mülke gururlanır. Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur,<br />
yaptığı kötü iş yüzünden babasına bir ar olur. Hünerli bilgili kişi iyidir ama İblisten<br />
ibret al ona da az tap.<br />
Onun bilgisi vardı ama din aşkı yoktu, bu yüzden Adem’in yalnız topraktan yaratılan<br />
suretini gördü.<br />
Ey emin kişi, bilgi de ne kadar ileri gidersen git onunla gaybı gören gözün açılmaz<br />
ki! Can gözü açık olmayan, sakaldan, sarıktan başka bir şey görmez, adamın ileri<br />
yahut geri oluşunu onu tarif edenden öğrenir.<br />
Ey arif, sen, birsini anlamak için onu bilen, söyleyip tarif eden kişiye müracaat<br />
etmezsin. Çünkü sen, doğmuş, parıl, parıl parlamakta olan bir nursun. Senin takvan,<br />
dinin var, iyi işler işlersin, öyle ki alem onlarla düzelir, kurtuluşa ere.<br />
Kendine öyle temiz ve iyi bir damak seçti ki bütün halkın övündüğü kişiydi o.<br />
Kadınlar onun malı yok, mülkü yok, ululuğu yok, güzel değil, başına buyruk değil<br />
dediler.<br />
Adam dedi ki: Onlar dine, zahitliğe uymuş adamlar. O da yeryüzünde altını olmayan<br />
bir define. Hasılı armağanlar sunuldu, nişan yapıldı, kumaşlar gönderildi, kızın<br />
verileceği ortalığa yayıldı.<br />
Evde küçük bir köle vardı. Bu sıralarda hastalandı, yanıp yakılmaya, eriyip solmaya<br />
başladı. Hummaya tutulmuş bir hasta gibi eriyordu. Hekim, hastalığını anlayamadı.<br />
Akıl diyordu ki: Onun illeti, gönül illeti. Beden ilacı gönlüne tesir etmez ki. Bu sevda<br />
yüzünden köleciğin gönlü yaralıydı ama derdini kimseciklere söyleyemiyordu.<br />
Bir gece zengin adam karısına dedi ki: Kimseye duyurmadan, gizlice onun halini sor<br />
soruştur bakalım. Sen onun anası sayılırsın. Derdini sana açar elbette. Kadın, bu sözü<br />
kulağına koyunca ertesi gün kölenin yanına gitti. Yüzlerce nazla muhabbetle başını<br />
karıştırmaya, saçlarını taramaya başladı. Şefkatli analar gibi onu yumuşattı, nihayet<br />
söyletmeye muvaffak oldu.<br />
Köle dedi ki: Senden bunu mu umardım ben kızını inatçı bir yabancıya veresin. Bizim<br />
efendimizin kızı olsun, biz de ona aşık olalım da o başkasına varsın Yazık değil mi<br />
Kadın bu söze öyle kızdı ki onu dövüp damdan aşağıya atmak istedi. O kim oluyor<br />
diyordu, bir kahpenin Hintli bir oğlu. Nasıl oluyor da bir efendinin kızına tamah<br />
ediyor Fakat bunları içinden söylemekle beraber sabretmek daha doğru deyip<br />
kendini tuttu. Kocasına, dinle şu şaşılacak şeyi dedi.<br />
Biz onu güvenilir bir adam sanıyorduk, umarmıydık böyle bir çalıkuşunun hain<br />
çıkacağını<br />
Efendi dedi ki: Sabret. Ona de ki: Kızı ona vermez sana veririz. Bu suretle belki<br />
gönlündeki sevdayı çıkarırız. Sen hele bir hoşça bak, ben nasıl onu bu işten<br />
vazgeçiririm Sen gönlünü hoş tut iyice bil ki kızımız hakikatten de senin eşindir. A<br />
güzel müşteri, evvelce bunu bilmiyorduk, mademki bildik, elbette kızımıza daha<br />
layıksın sen. Ateşimiz kendi mangalımızda; Leyla, bizim Leyla’mız, Mecnunumuzda<br />
sensin, de. İyice bir hayale bir düşünceye düşsün. İyi düşünce insanı semirtir.<br />
İnsan kulağından gelişir, duya duya canlanır. Hayvansa boğazından yemesinden,<br />
içmesinden gelişir.<br />
Kadın, “Böyle bir arlanılacak sözü ağzın nasıl varır da söyler Onun için böyle bir<br />
abes sözü nasıl geveleyebilirim Gebersin o şeytan huylu hain” dedi.<br />
Adam, hayır dedi, korkma. Sen böyle söyle de onun hastalığı geçsin, bu lütuf<br />
yüzünden iyileşsin. Ondan sonra sevgilim onun derdini gidermeyi bana bırak sen.<br />
Yalnız o ince eleyip sık dokuyan bir kere iyileşsin.<br />
Kadın o hasta köleye böyle söyleyince köle ferahladı, öyle kabardı o köle ki adeta<br />
yeryüzüne sığamaz oldu. Semirdi, gelişti, benzine kan geldi, kırmızı güle döndü,<br />
binlerce şükürler etti. Bazen de hanımcığım diyordu sakın bu bir düzen olmasın!<br />
Efendi, Ferec’i evlendiriyorum diye davet yaptı, eşini dostunu çağırdı. Gelenler de<br />
“Ferec, kutlu olsun” diye onu kandırmaktaydılar. Ferec, bu sözleri duyunca artık kızı<br />
alacağına iyice inandı. Büsbütün iyileşti, hastalığı kökünden geçti gitti. Ondan sonra<br />
gerdek gecesi bir oğlanı kadın kılığına soktular. Elini, bileğini gelinler gibi kınaladılar.<br />
Adeta ona tavuk gösterip horoz verdiler.<br />
Başını bağladılar, gelinler gibi elbiseler giydirdiler, gürbüz oğlanı kadın kıyafetine<br />
sokup koyverdiler. Efendi halvet zamanı derhal mumu üfledi. Hintli köle öyle güçlü<br />
kuvvetli bir oğlanla yalnız kaldı. Oğlan, köleye saldırınca Hintlicik, feryada başladı<br />
ama dışarıdaki def gürültüsünden sesini kimse duymuyordu ki.<br />
Def çalması, el çırpması, kadın ve erkeğin naraları, onun sesini boğuyordu. Oğlan,<br />
sabaha kadar o Hintli köleceğizi berbat edip durdu. Köle, adeta köpeğin önündeki un<br />
torbasına döndü. Sabahleyin tas ve büyük bir bohça getirdiler. Ferec damatlar gibi<br />
güvey hamamına gitti. Gitti ama bitkin bir haldeydi. Ardı, külahçıların yırtık<br />
peştamalına dönmüştü.<br />
Zavallı hamamdan dönünce efendinin kızı, gelin gibi odaya geçip oturdu. Anası, köle<br />
kızı gündüzün sınamaya kalkmasın diye oracıkta beklemekteydi.<br />
Köle, bir müddet kinle kıza baktı da sonra ellerini on parmağını da ona doğru<br />
sallayıp dedi ki: Dilerim kimse seninle buluşmasın, senin gibi kötü ve pis bir geline<br />
düşmesin. Gündüzün yüzün, kadınlar gibi ter-ü taze, geceleyin çirkin aletin, eşek<br />
aletinden beter.<br />
İşte bu alemin bütün nimetleri, uzaktan pek hoştur ama yaklaştı mı sınamadan<br />
ibarettir. Uzaktan su görünür yanına vardın mı görürsün ki serapmış. O kokmuş bir<br />
kocakarıdır ama çok cilvelidir, kendisini yeni bir gelin gibi gösterir.<br />
Sakın onun yüzündeki boyaya aldanma; aman, onun zehirle karışık şerbetini<br />
tatmaya kalkışma.<br />
Sabret, sabır sıkıntının anahtarıdır; sabret de Ferec gibi yüzlerce zahmete mihnete<br />
düşme. Tanesi meydandadır da tuzağı gizlidir. Önce onun sana nimet verişi hoş<br />
görünür ama sonu öyle değil.<br />
Ona ulaştın mı eyvahlar olsun sana. Nedamete düşer, ne kadar zarı zarı ağlarsın.<br />
Fakat beylik, vezirlik ve padişahlık adı, hakikatte ölümdür, derttir, can vermedir.<br />
Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. Cenaze gibi kimsenin boynuna binme. Allah<br />
nimetine küfranda bulunan, ister ki herkes, kendisini yüklesin de ölüyü mezara<br />
götürür gibi götürsünler. Rüyada kimi tabuta binmiş, görülüyor görürsen yüce<br />
mertebeli büyük mevkili bir adam olur.<br />
Çünkü o tabut halkın boynuna bir yüktür. Bu büyükler de halkın boynuna yük<br />
koyarlar, yük olurlar. Yükünü herkese yükleme, kendine yükle. Baş olmayı az iste<br />
yoksulluk daha iyidir. Halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin.<br />
Sonunda iki elinle bu biniciliğin alnını karışlarsın, fakat şimdi bir şehre<br />
benzemedesin. Şehre benziyorsun ama hakikatte bir yıkık köysün sen! Şimdi bir şehir<br />
görünürken varlığından bez de pılını pırtını yıkık yerde çözme. Şimdi yüzlerce bağa,<br />
bahçeye sahipken vazgeç varlıktan da aciz ve yıkık yere tapar bir hale gelmeyesin.<br />
Peygamber Allahdan cenneti istiyorsan kimseden bir şey isteme. Kimseden bir şey<br />
istemezsen ben kefilim, cennete de girersin, Allah’a da ulaşırsın dedi.<br />
Bunu duyan sahabe de şu kefillik yüzünden öyle ayarı tam bir hale geldi ki bir gün<br />
ata binmiş, bir yere gidiyordu. Elinden kamçısı düştü. Attan inip kendisi aldı,<br />
kimseden istemedi. Çünkü Allah, bir şey verdi mi iyidir, kimseye kötü bir şey vermez.<br />
O, bilir ve adamın dileğini insan istemeden verir.<br />
Fakat Allah emri ile dilersen caizdir. Çünkü o çeşit istek, peygamberlerin yoludur.<br />
Sevgili emredince kötü kalmaz. Küfür onun için olursa iman kesilir. Onun emri ile olan<br />
kötülük, bütün alem iyiliklerinden üstündür.<br />
Sedefin kabuğu paralanırsa ilenme, onda yüz binlerce inci vardır. Bu sözün sonu<br />
gelmez, dön de padişaha gel. Doğan kuşuna benze. Halis altın gibi dükkana çık da<br />
ilenmeden kınanmadan kurtul. Bir suret, gönle girdi mi insan, sonunda nedamete<br />
düşer, o suretten bezer. Sonunda herkes, kapıldığı suretten tövbe eder, fakat yine<br />
unutuş gelir, onu o yana çeker. Pervane gibi uzaktan o ateşi nur görür, yükünü o<br />
tarafa çeker. Fakat geldi mi kanadı yanıp kaçar. Kaçar ama çocuklar gibi yine gelir,<br />
yaraya tuz eker.<br />
Yine zanna tamaha düşer, derhal kendisini o ateşe atar. Yine yanar, sıçrar. Fakat<br />
yine gönlündeki hırs, kendisine yandığını unutturur, sarhoş eder.<br />
Hintli köle gibi bezdi de o işten vazgeçti mi işte o zaman yanmaktan kurtulur. Ey<br />
geceleri aydınlatan ay gibi yüzü parlak güzel, ey konuşup görüşmesine aldananı<br />
yakan yalancı, der.<br />
Fakat yine tövbe ve sızlanma, hatırından çıkar. Çünkü Allah, yalancıların düzenini<br />
zayıf bir hale getirir, bozar gider. Onlar savaş ateşini yaktılar mı Allah, onların ateşini<br />
tamamı ile söndürür.<br />
İnsan azmeder der ki: Gönül, orada durma. Fakat yine unutur, çünkü azim ehli<br />
değildir ki. Doğruluk tohumunu ekmemiş olduğundan Allah, ona o unutkanlığı verir.<br />
Gönül çakmağını çakmak ister ama Allah, o kıvılcımı söndürüverir.<br />
Bir adam, geceleyin bir ayak pıtırtısı işitti. Mumu yakmak için çakmağı kavradı.<br />
Hırsız gelip adamın önüne oturdu, kav ateş aldıkça söndürmeye başladı. Kav ateş<br />
almasın diye boyuna kavı, yandıkça parmağı ile söndürüyordu.<br />
Adam, kavı kendi kendine sönüyor sanmakta, hırsızın söndürdüğünü<br />
görmemekteydi. Tuhaf şey dedi, bu kav, ıslak olmalı ki ateşlenirken hemen sönmede.<br />
Pek karanlık olduğundan önünde oturan ve ateşi söndüren hırsızı görmüyordu.<br />
Senin de gönlünde böyle ateş söndüren var da kafir gözün körlüğünden görmüyor.<br />
Bilen duyan gönül, nasıl olur da dönen şeyi bir döndüren var, bunu bilmez Nasıl<br />
olur da kendi kendine geceyle gündüz, sahipsiz olarak nasıl gelir, nasıl gider<br />
demezsin<br />
A aşağılık kişi, aklın aldığı şeylerin etrafında döner dolaşırsın ha... bir de gel de şu<br />
akılsızlığını gör! Evi bir yapanın olması mı daha akla uygundur, yapıcısı olmayan kendi<br />
kendine yapılmış bir ev mi, a aklı kıt Yazıyı bir yazanın olması mı daha akla uyar,<br />
yoksa olmaması mı ey oğul<br />
Cim harfine benzeyen kulak, aynaya benzeyen göz, mime benzeyen ağız, nasıl olur<br />
da yazan olmadan yazılır, meydana gelir a kınanmaya değer adam Aydın bir mum,<br />
yakmayan oldukça mı bulunur, yoksa bilen bir yakıcı olunca mı<br />
Güzel bir sanat kör ve çolak bir adamın elinden mi çıkar, yoksa her tarafı bütün bir<br />
gözlünün elinden mi Madem ki seni kahredeceğini, başına mihnet topuzunu<br />
vuracağını bildin; hadi Nemrut gibi savaş, havayı okla bakalım! Hani Moğul askerleri<br />
gibi... Onlar da biri hastalandı mı ölmesin diye göğe ok atarlar ya, sen de atadur.<br />
Yahut da kaçabilirsen kaç, kurtul bakalım imkanı var mı Onun eline bir kere rehin<br />
olmuşsun.<br />
Yokluktayken bile elinden kurtulamadın, şimdi nasıl kurtulabilirsin a güzelim. İstek<br />
yok mu İşte o, sıçramak, kaçmaktır; onun adaletine karşı takvanın kanını dökmektir.<br />
Bu dünya tuzaktır, tanesi de istek. Tuzaklardan kaç onlardan yüz çevir. Böyle<br />
hareket ettin mi yüzlerce ferahlık bulursun. Fakat istekten geçemedin mi fesatlıklara<br />
uğrarsın.<br />
Bunun için bir peygamber “Müftüler sana kuvvetli fetvalar bile verseler sen, kalbine<br />
danış” dedi. İsteği bırak da Allah acısın. Bunun böyle olması lazım, bunu denedin<br />
sınadın ya.<br />
Mademki kaçamıyorsun, ona kullukta bulun da hapsinden kurtul, gül bahçelerine<br />
git. Her an kendini görür gözetirsin adaleti de görürsün, yüceliği de ey azgın.<br />
Fakat perde ardına girer, gözünü kaparsan senin bu göz yummanla güneş, işinden<br />
gücünden kalır mı hiç<br />
EYAZ´IN AKLI<br />
Beyler, hasetten coşunca nihayet padişahı bile kınamaya başlayıp dediler ki: Bu<br />
senin Eyaz’ında otuz adamın aklı yokken nasıl olur da otuz beyin kaftan parasını yer<br />
Padişah otuz beyle avlanmak üzere dağlara ovalara çıktı. Uzaktan bir kervan gördü,<br />
beyin birisine git de sor bakalım, o kervan hangi şehirden geliyor Dedi.<br />
Bey gitti, sorup geldi, dedi ki: Rey’den geliyor. Peki nereye gidiyormuş Deyince<br />
kalakaldı. Bir başka beye git bakalım yüce kişi dedi, sen de nereye gidiyor, şunu anla!<br />
O da gidip geldi, Yemen’e gidiyormuş dedi. Padişah yükü neymiş Deyince dinelip<br />
kaldı. Padişah bir başka beye hadi, sen de yükü neymiş, onu öğren dedi. Bey gidip<br />
geldi, her cins mal var, fakat çoğu Rey kaseleri deyince, padişah Rey’den ne vakit<br />
çıkmış Diye sordu. O aklı gevşek bey de aciz kaldı. Böylece otuz hatta daha fazla<br />
beyin hepsi de aciz ve noksan çıktı.<br />
Bunun üzerine padişah beylere dedi ki: Ben bir gün tek başıma Eyaz’ımı sınadım. Şu<br />
kervan nereden geliyor git anla dedim. Gitti, hepsini sorup öğrenmiş. Benim emrim<br />
olmadan kervanın bütün ahvalini, olduğu gibi bir bir anlattı. Bu otuz bey, otuz defada<br />
ne öğrenebildiyse o, hepsini birden öğrenip geldi.<br />
Beyler bu bir zeka işi, o da Allah vergisi, çalışmakla olmaz ki. Aya o güzel yüzü Allah<br />
vermiş, güle o hoş kokuyu Allah ihsan etmiş dediler. Padişah dedi ki: İnsanın elde<br />
ettiği şey zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, karsa çalışıp çabalamasından.<br />
Yoksa Adem, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” der miydi. Bu suç bahtımdan,<br />
kader böyleymiş,ihtiyatın tedbirin ne faydası var Derdi. İblis gibi hani. O da “Sen<br />
beni azdırdın. Hem kadehimizi kırıyor, hem de bizi dövüyorsun” demişti ya.<br />
Halbuki takdir haktır ama, kulun çalışması da hak. Kendine gel de koca şeytan gibi<br />
kör olma. İki iş arasında tereddütte kalıyoruz. Hiç ihtiyarımız olmasa bu tereddüt olur<br />
mu<br />
İki eli iki ayağı bağlı olan adam bunu mu yapsam onu mu der mi Denize mi dalsam,<br />
yücelere mi uçsam diye hiç tereddüt eder mi Musul’a mı gitsem, yoksa büyü<br />
öğrenmek için Babil’e mi diye düşüncelere kapılır mı Şu halde tereddüt, bir kudrete<br />
delalet eder. Böyle olmasa tereddüde düşmenin bıyığına gülerler.<br />
Yiğidim, kadere az bahane bul! Nasıl oluyor da suçunu başkalarına yükletiyorsun<br />
Zeyd, kana girsin, cezasını Amr çeksin... Amr, şarap içsin Ahmet dayak yesin, bu olur<br />
mu Kendi etrafında dolan, kendi suçunu gör. Hareketi güneşten bil, gölgeden bilme.<br />
Bir beyin bile ceza vermesi yanlış olmuyor, o gözü açık er, düşmanı biliyor. Bal<br />
şerbeti içersen başkasına humma gelmiyor. Gündüzün çalışıyorsun, akşamleyin<br />
ücretini başkası almıyor. Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin Ne ektin de<br />
devşirme vakti onu biçmedin<br />
Canından teninden doğan işin, çocuğun gibi gelir, senin eteğini tutar. Yaptığın işe<br />
gayb aleminden bir suret verirler. Hırsızlık için darağacı kurmuyorlar mı Darağacı<br />
hırsızlığa benzemez ama gaypları bilen Allahnın meydana getirdiği bir örnektir.<br />
Allah şahsın gönlüne, adalet için şöyle bir suret düz diye ilhamda bulunur. Sen de<br />
bilir, anlarsın ki bu, bu işin karşılığı. Yoksa adalet sahibi olan Allah takdiri, insana<br />
yaptığına uygun olmayan cezayı nasıl olur da verir<br />
Hakim bile bunu seçer, bu çeşit hareket ederken bu hakilerin en doğru ve adaletli<br />
hüküm vereni olan Allah, nasıl hükmeder Düşün artık.<br />
Arpa ektin mi arpadan başka bir şey bitmez. Borcu sen verdin kimden rehin<br />
istiyorsun ki Suçunu başkasına yükleme. Aklını yaptığın işin cezasına ver, kulağını o<br />
yana aç... suçu kendine bul, tohumu sen ektin. Allahnın mücazatıyla, adaletiyle uzlaş.<br />
Zahmetin sebebi kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör, talihimden deme.<br />
Talihe bakış insanı şaşı eder. Köpeği samanlıkta uyutur tembel bir hale sokar. Civanım<br />
kendi nefsini suçlu bul da adaletin verdiği cezayı az kına.<br />
Ercesine tövbe et, yola baş koy. “Kim bir zerre kadar iyilik, yahut kötülük etse<br />
mükafat ve mücazatını görür.” Nefsin afsununa az aldan, Allah güneşi, bir zerreyi bile<br />
örtüp kaybetmez. Şu cismani güneş karşısında bile bu cismani zerreler görünürse,<br />
elbette hatıra ve düşünce zerreleri, hakikatlar güneşine karşı görünecek.<br />
ÇAYIRLIKTAKİ KUŞ<br />
Bir kuş, çayırlığa gitti. Orada da av için bir tuzak vardı. Avcı yere birkaç tane saçmış,<br />
kendisi de orada pusuya sinmişti. Biçare avı yakalamak için kendisine yaprakları otları<br />
sarmıştı.<br />
Bir kuşcağız onu tanımayıp geldi, adamın etrafında dönüp dolaştı. Sen kimsin ki<br />
dedi, böyle yeşiller giyinmişsin bu vahşi hayvanlar içinde ovada oturup duruyorsun.<br />
Adam, bir zahidim dedi, dünyadan elimi ayağımı çektim, burada otlarla kanaat edip<br />
gidiyorum. Zahitliği kendime yol yordam yaptım. Çünkü ecelimi önümde<br />
görmekteyim. Komşumun ölümü bana, vaiz edici yeter. Bu öğüt, benim kazancımı<br />
dükkanımı yıktı mahvetti. Sonunda mademki yapayalnız kalacağım, her kadınla, her<br />
erkekle düşüp kalkmaya alışmamak lazım.<br />
Mademki sonunda mezara yüz tutacağım tek Allah’a alışmam daha iyi. Güzelim,<br />
sonunda değil mi ki çenemiz bağlanacak, çenemi az oynatmam daha doğru.<br />
Ey altın sırmalı esvaplar giymeye, altın kemerler takınmaya alışmış adam, nihayet<br />
sana da bir dikilmemiş elbisedir giydirilecek. Yüzümüzü toprağa tutalım, ondan bittik,<br />
geliştik. Neden gönlümüzü vefasızlara verelim<br />
Bizim atalarımız akrabalarımız, eskiden beri dört tabiattır. Öyle olduğu halde biz,<br />
eğreti akrabalara tamah ettik. Yıllardır insanın cismi, unsurlarla görüşmede,<br />
konuşmada.<br />
Ruhu da, nefislerle akılardan ama ruh, kendi asılarını unutmuş. O tertemiz nefislerle<br />
akıllardan, cana her an ey vefasız diye mektup gelmede. Beş günlük dostları buldun<br />
da eski dostlardan yüz çevirdin. Çocuklar oyundan hoşlanırlar ama, geceleyin onları<br />
çeke çeke evlerine götürürler.<br />
Küçük çocuk oyuna başlarken soyunur, hırkasını küllahını, ayakkabısını çıkarır atar.<br />
Hırsız da gelip ansızın onları kapıverir. Çocuk, oyuna öyle bir dalar ki külahı, gömleği<br />
aklına bile gelmez. Gece gelir çatar bir türlü oyunu bırakamaz. Eve bir türlü yüz<br />
çeviremez.<br />
Duymadın mı, “Dünya ancak bir oyundan ibarettir” denmiştir. Sense oyuna daldın,<br />
elbiseni yele verdin, şimdi korkuya düştün. Gece gelmeden elbiseni ara, gündüzü<br />
dedikoduyla zayi etme.<br />
Hasılı ben o ovada kendime halvet bir yer seçtim, halkı elbise hırsızı gördüm. Ömrün<br />
yarısı, sevgili isteğiyle geçti, yarısı düşmanların derdiyle. O, cüppeyi aldı götürdü bu,<br />
külahı. Biz de küçücük çocuklar gibi oyuna daldık; derken ecel gecesi yaklaştı. Artık<br />
bırak şu oyunu, yeter dönme oyuna gayrı. Tövbe atına binde hırsıza yetiş, hırsızdan<br />
elbiselerini al, geri dön.<br />
Tövbe atı acayip bir attır. Bir anda şu aşağılık alemden ta göğün üstüne kadar<br />
sıçrayıp çıkar. Fakat atını da hırsızdan gözet ha. Biliyorsun ya o gizlice elbiseni çaldı.<br />
Aman şu atını gözet de hırsız çalmasın.<br />
Birisinin bir koçu vardı. Boynuna bir ip bağlamış, ardından çekip götürüyordu. Bir<br />
hırsız geldi, ipini kesip koçu götürdü. Adam haberdar olunca koçu nereye götürdü diye<br />
sağa sola koşmaya başladı. Hırsızın bir kuyu başında eyvahlar olsun diye<br />
feryadetmekte olduğunu gördü.<br />
Dedi ki: Üstat, neden feryat ediyorsun Hırsız, kuyuya altın torbam düştü.<br />
Çıkarabilirsen sana gönül hoşluğu ile beşte birini veririm. Yüz altının beşte birine<br />
sahip olursun dedi. Bu tam on koçun değeri.<br />
Bir kapı kapandı ise on kapı açıldı. Bir koç gittiyse Allah, ona karşılık bir deve ihsan<br />
etti deyip ; elbisesini çıkarttı, kuyuya indi. Hırsız da derhal elbiselerini alıp kaçtı.<br />
Yolu köye çıkaracak bir tedbir gerek. Yoksa insana tamah tohumunu getiren tedbire<br />
tedbir demezler. Tamah huyu fitneden ibaret bir hırsızdır ama hayal gibi her an bir<br />
surete bürünür.<br />
Onun hilesini Allahdan da başka kimse bilmez. Allah’a kaç da o alçaktan kurtul!<br />
Kuş dedi ki: Azizim, halvette oturma. Ahmed’in dininde rahiplik iyi değildir.<br />
peygamber, rahipliği neyhetti. Sen, nasıl oldu da böyle bidate kapıldın.<br />
Cuma namazını kılmak, namazı cemaatle eda etmek, halka iyilik yapmalarını, Allah<br />
buyruklarını tutmalarını emretmek, kötülükte bulunmaktan çekinmek lazım. Kötü<br />
huyluların zahmetlerini çekip sabretmek, bulut gibi halka menfaatli olmak gerek.<br />
“İnsanların hayırlısı halka faydalı olanıdır” babacığım. Taş değilsen taşla toprakla<br />
işin ne Acınmış, Allah rahmetine erişmiş ümmetin arasında ol. Ahmed’in sünnetini<br />
bırakma, ona mahkum et kendini.<br />
Adam dedi ki: Aklı tam olmayan, akıllı kişinin yanında taşa kerpice benzer. Ekmek<br />
isteğine düşen, eşekten farksızdır. Onunla konuşup görüşmek rahipliğin ta kendisidir.<br />
Çünkü Haktan başka ne varsa hepsi mahvolur gider. Her gelecek, bir müddet sonra<br />
gelir, olacak olur. Adam olmayan kişinin hükmü de. Kıblesine benzer. O ölüyü arayıp<br />
durur, var onu da ölü say sen.<br />
Böyle adamlarla düşüp kalkan da rahiptir. Çünkü düşüp kalktığı adamlar, taştan,<br />
kerpiçten başka bir şey değildir. Hatta onlar taştan, kerpiçten de beterdir. Çünkü taş<br />
ve kerpiç, kimsenin yolunu vurmaz. Halbuki bu kerpiçlerden insana yüz binlerce zarar<br />
gelir.<br />
Kuş, iyi ama dedi, asıl savaş, yolda böyle yol vuranlar olunca savaştır. Aslan gibi<br />
olan er, halkı korumak, onlara yardım etmek ve düşmanla savaşmak için emin<br />
olmayan yola gelir. Erlik, yolcu düşmanla çatıştığı zaman meydana çıkar.<br />
Peygamber, kılıçla gönderildi, ümmeti de saflar yaran er bir ümmettir. Bizim dinimiz<br />
de iş savaştır. İsa dininde mağaraya, dağa çekilip ibadette.<br />
Adam dedi ki: Evet ama insanda güç kuvvet varsa, kötülüklere karşı durabilirse.<br />
Kuvvet olmayınca çekinmek daha doğru. Takatin yetmeyeceği şeyden kaçmak daha<br />
yerinde bir iş.<br />
Kuş, işe sarılmak için dedi, yüreğin doğru olması gerek. Yoksa insanın dostu eksik<br />
olmaz. Sen dost ol da sayısız dost gör. Fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala<br />
kalırsın. Şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Ey temiz er, sakın Yakup’un eteğini<br />
bırakma. Kurt, çok defa sürüden bir kuzu, yalnız başına bir yol tutup ayrıldı mı onu<br />
kapar,yer.<br />
Sünneti ve topluluğu bırakan kişi, yırtıcı hayvanlarla dopdolu olan böyle bir yerde<br />
kendi kanını dökmez de ne yapar Sünnet yoldur, topluluk da yoldaşa benzer. Yolsuz<br />
yoldaşsız oldun mu bu daracık yerde helak oldun gitti.<br />
Akla düşman olan yoldaş, yoldaş değildir. o, bir fırsat arar ki elbiseni alıp götürsün.<br />
Seninle beraber gider, gider ama bir aşılmaz bele, boğaza gelsin de varını yoğunu<br />
yağma etsin diye. Yahut o yoldaş dediğin kimse görünüşte cesurdur fakat hakikatte<br />
korkak. Bu sarp iş başa düştü mü dönmek için sana ders vermeye kalkışır.<br />
Korkaklığından dostunu da korkutur. Böyle yoldaşı düşman bil, dost değil.<br />
Bu yol, insanın canı ile başı ile oynayacağı yoldur. Her meşelikte, her sazlıkta yufka<br />
yüreklileri geriye çevirecek bir afet vardır. Din yolu, her puşt tabiatlının gideceği yol<br />
değildir. bu yüzden de tehlikelerle doludur.<br />
Yoldaki bu korku, unu kepekten ayıran elek gibi insanların da yüreklilerini<br />
yüreksizlerinden ayırt eder. Yol, nasıl yoldur Gidenlerin ayak izleri ile dopdolu bir<br />
yol. Dost nasıl dosttur Rey ve tedbir bakımından merdivene benzeyen, seni aklı ile<br />
her an irşat edip yücelten dost.<br />
Tutalım ki ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama topluluk olmadıkça o neşeyi<br />
bulamazsın ki. Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla,<br />
yoldaşlarla giderse birken yüz olur. Eşek ağır canlı olduğu halde eşeğiyle dostu ile<br />
giderse neşelenir kuvvet bulur.<br />
Kervendan ayrılıp yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece<br />
yorulur. O çölü yalnız olarak aşıncaya kadar kaç sopa fazla yer, kaç kere fazla<br />
nodullanır.<br />
O eşek sana der ki: Eşek değilsen yola böyle yalnız düşme. Sen de bu öğüdü iyi<br />
dinle. Yolu gözeterek tenhaca ve güzel güzel giden şüphe yok ki dostlarla daha güzel<br />
gider.<br />
Her peygamber bu düz yolda mucize gösterdi, yoldaşları aradı. Duvarların yardımı<br />
olmasa evler, ambarlar nereden meydana gelirdi Her duvar birbirinden ayrı olsa<br />
tavan, havada nasıl olur da direksiz dayanaksız durur. Katibin, kalemin yardımı<br />
olmasa kağıt üstüne yazı yazılır, sayı mı dökülür<br />
Bir kişi kamışları yere döşese, fakat örüp hasır yapmasa nasıl durur Bir yel geldi mi<br />
alır, uçuruverir. Allah, her cins eş yarattı, sonuçlarda topluluktan meydana geldi.<br />
Hasılı dam söyledi kuş söyledi... bahisleri uzadı gitti.<br />
Mesneviyi kısa gönlün istediği bir şekilde düz. Macerayı özlü ve kısa anlat. Ondan<br />
sonra kuş dedi ki: Bu buğdaylar kimin Adam, vasisi olmayan bir yetimin emaneti.<br />
Beni emin bildikleri için emanet ettiler, yetim malı dedi.<br />
Kuş dedi ki: Ben pek açım. Şu anda bana leş bile helal. Müsaade ette ey emniyetli,<br />
zahit ve muhterem zat, şu buğdaydan yiyeyim. Adam, zaruret hakkında fetva veren<br />
de sensin. Fakat zaruretin, ihtiyacın yok da yersen suçlu olursun. Hatta zaruretin<br />
varsa bile çekinmek daha iyi. Fakat mademki yiyeceksin, parasını ver bari dedi.<br />
Kuş, o anda tamamı ile kendisinden geçmişti. Atı, yularını elinden almıştı.<br />
Buğdayları yedi ama tuzakta kala kaldı. Nice Yasin okudu,nice En’am okudu. Aciz<br />
kaldıktan sonra ister acıklan ister ah et. Bu kara duman, o hale düşmeden gerekti.<br />
Hırs ve heves, insanı harekete getirdi mi o zaman ey feryadıma yetişen medet de.<br />
Çünkü bu feryat, Basra harap olmadan edilen feryattır. Belki bu sınıklık yüzünden<br />
Basra kurtulur.<br />
Ey ağlayan dövünen, bana Basra ile Musul yıkılmadan ağla dövün! Ölümden evvel<br />
feryat et, başına topraklar saç. Ölümden sonraysa ağlama, dayan. Ben felakete<br />
düşmeden, helak olmadan ağla bana, felaket tufanından sonraysa ağlamayı bırak.<br />
Şeytan yolunu vurmadan Yasin okumak gerek. Kervan vurulup kırılmadan hayvan<br />
döv de yol alsın ey kervancı.<br />
Bir kervan muhafızı uyunmuştu. Hırsız gelip kervanı soydu, aldığı malları toprağa<br />
gömdü. Sabahleyin kervan halkı uyandı, malların, gümüşlerin, develerin yerinde yeller<br />
esiyordu.<br />
Mallarımız ne oldu yahu Söyle bakalım dediler. Dedi ki: Gece hırsızlar geldiler.<br />
Gözümüzün önünde ne var ne yoksa alıp götürdüler. Halk, a kum tepesine benzeyen<br />
herif, a arda kalasıca, sen ne yaptın Dediler. Dedi ki: Ben bir kişiydim, onlar yiğit,<br />
gürbüz, silahlı bir alay adamdı. Halk pekala dedi, savaşmayacaktın bari uyanın kalkın<br />
diye bağırsaydın.<br />
Dedi ki: Bağırmak istedim ama tam o sırada bana bıçak, kılıç gösterip sus, yoksa<br />
acımadan seni keseriz demek istediler. Ben de korkudan ağzımı kapadım. Fakat şimdi<br />
istediğiniz kadar bağırıp çağırayım. O zaman soluk bile alamıyordum, fakat şimdi<br />
dilediğiniz kadar feryat edeyim.<br />
Kötü ve rüsva, şeytan, ömrünü zati ettikten sonra “Eüzü” çekmek, “fatiha” okumak<br />
beyhudedir. Beyhudedir ama yine de gaflete düşmek, feryat etmekten daha kötüdür<br />
ya.<br />
Sen de beyhude olsa, tatsız tuzsuz bulunsa bile yine feryat et, sızlan; ey yüce ve<br />
üstün Allah de... Lütfet bu hor kişilere bir bak. Feryada erişme zamanı da kadirsin, o<br />
zaman geçince de. Allah’ım senden bir şey eksilmez ki!<br />
Sen “Kaybettiğiniz şeylere hayıflanmayın” diyen padişahsın. Dilediğin şey nasıl<br />
olmaz<br />
Kuş dedi ki: Zahitlerin afsununu dinleyenin layığı budur. Zahit hayır dedi, nahak<br />
yere yetimlerin malını yiyen kişinin layığı bu. Kuş, bundan sonra öyle bir ağlayıp<br />
sızlanmaya koyuldu ki derdinden tuzak da titredi, avcı da.<br />
Kuş, gönlümdeki birbirine zıt şeyler yüzünden belim kırıldı diyordu; sevgili, gel de<br />
ellerinle başımı okşa. Elinin altında oldukça başım rahatlaşır. Elin lütuf ve ihsan<br />
hususunda bir delildir senin. Gölgeni başımdan çekme. Kararım kalmadı, kararım<br />
kalmadı, kararım kalmadı!<br />
Senin derdinle ey selvilerin, yaseminlerin haset ettikleri güzel, uyku gözlerimden<br />
usandı. Layık değilsem bile ne olur, bir an olsun bu dertlere düşmüş, dermana layık<br />
olmayan kulun halini sorsan ne olur ki<br />
Yoklukta ne liyakat vardı ki sen ona bunca lütuf kapılarını açtın. Uyuz bir toprağı,<br />
kerem ettin de insan haline getirdin; yenine, yakasına duygu nurlarından on inci<br />
doldurdun. Ölü bir meni, bu beş zahiri, beş batını duyguyla adam haline geldi.<br />
Ey yüce nur, senin tevfikın olmadıkça tövbe nedir ki Tövbenin bıyığına gülmeli.<br />
Dilersen tövbe bıyıklarını bir bir yolarsın. Tövbe, bir gölgedir, sense aydın bir ay.<br />
Ey yüzünden dükkanım, durağım yıkılmış olan dilber, kalbimi sıkmaktasın, nasıl<br />
feryat etmeyeyim Senden nasıl kaçabilirim ki sensiz bir diri bile yoktur. Senin<br />
Allahlığın olmadıkça kulun varlığı olamaz.<br />
Ey canların aslı, canımı al benim. Sensiz bu candan usandım artık. Deliliğe aşığım,<br />
akıllılığa, usluluğa doydum. Utancımı yırttım, paraladım mı hiç olmazsa sırrımı açık<br />
söylerim. Ne zamana dek bu sabır, ne zamana dek bu mihnet ve titreyiş<br />
Saçak gibi ar ve haya altında gizlendim kaldım. Birdenbire şu yorganın altından bir<br />
sıçrayayım. Yoldaşlar, sevgili, yolları bağladı. Biz topal ceylanlarız, o avlanan bir<br />
aslan. Ona teslim olmak, emrine boyun eğmekten başka, böyle bir kan döken erkek<br />
aslana karşı ne çaremiz var<br />
O güneş gibi ne uyumakta, ne bir şey yemekte. Ruhları da uyutmamakta,ruhlara da<br />
bir şey yedirmemekte. Gel demekte, ya ben ol, ya benim huyumla huylan da sana<br />
tecelli edeyim, yüzümü gör. Görmediysen neden böyle çıldırdın... Topraktan neden<br />
böyle dirilmeyi istiyorsun<br />
Mekansızlık mekanından sana ot vermeseydi can gözün, o tarafa dikilir kalır mıydı<br />
hiç Kedi delikten rızıklanır da onun için delik başında bekler durur. Başka bir kedi de<br />
damlarda gezinir çünkü kuş avlar onunla rızıklanır.<br />
Birisi çulhacılığı kıble edinmiştir, öbürü kaftan parası için padişaha bekçilik yapar.<br />
Bir başkası da işsiz güçsüzdür, yüzünü mekansızlık yurduna tutmuştur. Çünkü onun<br />
can gıdasını da oradan sen vermedesin.<br />
İradesini Allah’a verenin işi iştir. O, Allah işi için her işten kesilmiştir. Başkaları şu<br />
birkaç gün içinde ta göç gecesine kadar çocuklar gibi oyuna dalıp giderler. Uyuyan biri<br />
sıçrayıp uyandı mı vesveseler dadısı ona işveler yapar.<br />
Hadi der canım yavrum uyu. Kimsenin seni uyandırmasına razı değiliz biz. Senin<br />
kendi kendini uykudan çekip koparman lazım... su sesini duyan susuz gibi hani.<br />
Ben susuzların kulağına gelen bir su sesiyim. Yağmur gibi göklerden yağarım ben.<br />
Aşık, sıçra şu ıstıraptan kurtul. Hem susuzluk, hem su sesini duymak hem de uyku...<br />
Bu nasıl olur<br />
SEVGİLİNİN SÖZÜ<br />
Eski zamanlarda bir aşık vardı, devrinde ahdinde duran bir aşıktı o. Yıllarca zaman<br />
ay yüzlü sevgilisine bağlanmış, padişahına adeta esir olmuştu. Arayan nihayet bulur.<br />
Kurtuluş, sabırdan doğar. Sevgilisi bir gün, bu gece gel dedi, senin için ballar börekler<br />
yaptım. Fakat odada gece yarısına kadar bekle de geceleyin sen çağırmadan ben<br />
gelirim.<br />
Adam kurban kesti ekmekler dağıttı. Beklediği ay, toz altından çıkmış görünmüştü.<br />
O hararetli aşık geceleyin, sevgilisinin vaadine ümitlenerek o odaya gelip oturdu.<br />
Gece yarısı geçince vaadinde duran sevgilisi çıka geldi. Fakat aşığını uyuyor buldu.<br />
Yeninden bir parça kesti. Sen çocuksun bunlarla oynaya dur diye cebine de birkaç<br />
tane ceviz koydu. Aşık geceleyin uykusundan sıçrayıp uyanınca başında yenini,<br />
cebinde cevizleri gördü.<br />
Dedi ki: Padişahımız, doğruluktan vefadan ibaret. Bize ne geliyorsa bizden geliyor.<br />
Ey uykusuz gönül, biz bundan eminiz. Çünkü bekçi gibi dam üstünde elimizde sopa<br />
beklemekteyiz. Cevizlerimiz, bu değirmende kırıldı, derdimize ait ne söylesem azdır.<br />
Ey bizi kınayan, bu macerayı ne vakte dek dinleyip duracağız Bundan böyle artık<br />
deliye az öğüt ver. Ben artık ayrılık işvesine ait sözleri duymak istemem. Bunu<br />
sınadım, ne vakte dek sınamaya devam edeceğim. Bu yolda coşup köpürmekten, deli<br />
divane olmaktan başka ne varsa uzaklıktır, yabancılıktır. Derhal kalk ayağıma o zinciri<br />
vur. Çünkü ben, tedbir silsilesini yırttım gitti. Fakat o devletli sevgilimin büklüm<br />
büklüm saçlarından başka iki yüz tane zincir getirsen kırarım.<br />
Kardeş aşk ve namus doğru bir şey değil. Ey aşık ar ve haya kapısında durma. Artık<br />
vakti geldi, soyunayım, sureti bırakayım da baştanbaşa can olayım.<br />
Ey utancın düşüncenin düşmanı gel! Ben ar ve haya perdesini yırttım. Ey canın<br />
uykusunu büyüyle bağlayan sevgili, sen şu alemde ne katı yürekli sevgilisin. Hemen<br />
sabrın boğazını sık da aşkın gönlü kutlu olsun. Ey gönlümüzü yurt ve konak edinen<br />
dost, ben yanmadıkça aşkın gönlü kutlu olur mu hiç Sen kendi evini yakmadasın yak.<br />
Kimdir bu caiz değil diyecek<br />
Ey sarhoş aslan bu evi yak. Aşkın evi, böyle olsun, bu daha doğru ve yerinde.<br />
Bundan böyle bu yanışı kıble edineyim, çünkü ben mumum yandıkça aydınım.<br />
Babacığım bu gece uykuyu bırak, bir gececik olsun uykusuzlar mahallesine gel de, şu<br />
mecnun olanlara pervane gibi vuslat uğruna ölenlere bak.<br />
Halkın aşk denizinde gark olan şu gemisine bak. Sanki aşkın boğazı bir ejderha.<br />
Gizli, fakat gönüller kapan bir ejderha... Dağ gibi akılları çekiveren bir kehribar. Hangi<br />
güzel koku satanın aklı, ondan haberdar olsa ırmağa bütün tablalarını döküverir.<br />
Yürü, yürü... hakikaten bu ırmağın ne misli vardır, ne eşi; sen, bu ırmaktan ebediyen<br />
çıkamazsın.<br />
Ey yalancı gözünü aç da bak. Ne vakte dek ben şunu, bunu bilmem diyeceksin. Riya<br />
ve mahrumiyet vebasından kurtul, diri ve daima işte güçte olan Allahlık alemine gir.<br />
Gir de görmüyorum, görüyorum olsun... Şu bilmemler biliyorum haline gelsin.<br />
Sarhoşluktan geç sarhoşluk verir ol. Bu renkten renge girişi bırak, onun istivasına<br />
naklet. niceye bir bu sarhoşlukla nazlanıp duracaksın Her mahalle başında bunca<br />
sarhoşluk var.<br />
İki alem de sevgilinin sarhoşları ile dolsa hepsi de bir olur ki o bir de hor hakir<br />
değildir. Onlar bir olmakla derecelerinden düşmeyecekleri gibi çok olmakla da<br />
dereceleri düşmez. Her hakir kimdir Bedene tapan cehennemlik!<br />
Alem güneşin nuru ile dolsa o yalımı güzel ısılık kaynağı, hor mu olur Fakat bütün<br />
bununla beraber yücelere çık, salın. Çünkü Allahnın yeryüzü geniştir, sana ram<br />
olmuştur.<br />
Bu sarhoşluk, yüce bir doğan kuşuna benzer ama kutluluk mekanında ondan da<br />
yüceleri vardır. Yürü, herkesten seçilmiş olmada, ruh bağışlamada sarhoşlukta ve<br />
sarhoş etmede bir İsrafil kesil. sarhoşun gönlü ile alay etme, eğlenme hevesi düştü<br />
mü bunu bilmem onu bilmem demeyi tutturur. Bunu bilmem onu bilmem demek,<br />
bildiğimiz kimdir onu söylemen içindir.<br />
Sözde bir şeyi nefyetmek. Bir şeyi ispat etmek içindir. Nefyi bırak da söze ispattan<br />
başla. Bu değil, o değil sözünü terk et de var olanı ileri getir. Nefyi bırak da var olana<br />
tap, bunu o sarhoş Türk’ten öğren babacığım.<br />
Yabancı bir Türk, seher vakti uyandı. Sarhoşluğun verdiği mahmurlukla bir çalgıcı<br />
istedi. Can çalgıcısı, insanın canına munistir. Sarhoşun mezesi, gıdası ve kuvveti odur.<br />
Çalgıcı onları sarhoşluğa çeker. Sonra yine sarhoşluğu, çalgıcının, okuyucunun<br />
nağmesinden, nefesinden tadarlar.<br />
Allah şarabı, insanı o çalgıcıya, o okuyucuya götürür; bu ten şarabı da bu çalgıcıdan,<br />
bu okuyucudan gıdalanır. Söze gelince ikisi de birdir ama hakikatte bu Hasan’la o<br />
Hasan arasında fark çoktur. Arada söze ait bir şüphe var ama gökyüzü nerede, ip<br />
nerede<br />
Sözdeki birlik daima yol vurur. Kafirle müminin birliği, ten bakımındandır.<br />
Bedenler ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var Sen ona bak. O<br />
beden testisi, abıhayatla doludur, bu beden testisi ölüm zehriyle. içindekine bakarsan<br />
padişahsın, dışına bakarsan yolunu azıttın gitti. Söz,bil ki şu bedene benzer, manası<br />
da içindeki candır. Baş gözü, daima bedeni görür, can gözü ise, hünerli canı.<br />
Mesnevinin sözlerindeki suret de surete kapılanı azdırır, yolunu kaybettirir, manaya<br />
bakan kişiye de yol gösterir, doğru yolu buldurur.<br />
Allah da “Bu Kuran, gönül yüzünden bazılarına doğru yolu gösterir, bazılarının da<br />
yolunu azıtır” buyurmuştur.<br />
Arif, şarap dedi mi Allah için olsun abes görme. Arife nasıl olur da bir şey yok olur<br />
Sen şeytanın içtiği şarabı anlarsan Allah şarabını nereden düşünebileceksin<br />
Çalgı ile şarap... bu ikisi de eşittir. Bu ona koşar o buna. Sarhoşlar çalgının<br />
namesiyle, çalgıcının nefesiyle gıdalanırlar. Çalgı ile çalgıcı onları meyhaneye çeker<br />
götürür. O meydanın başıdır, bu, sonu. Gönül, onun çevganında bir top kesilmiştir.<br />
Akılda ne varsa kulak oraya dikilir. Başta safra varsa yanınca sevda olur. Sonra bu<br />
ikisi de kendinden geçer, orada baba da bir olur oğul da. Neşeyle dert uzlaştı mı<br />
türkümüz çalgıcıları uyandırdı.<br />
Çalgıcı uyutucu bir şarkı okumaya başladı: Ey yüzünü görmediğim sevgili, bana bir<br />
kadeh sun. Sen benim yüzümsün, hakikatimsin, seni görmezsem şaşılmaz. Yakınlığın<br />
son derecesi, şüpheye düşme perdesiyle bürünmedir.<br />
Sen aklımsın, seni görmezsem şaşılmaz. Karışık şeylerin birbirine girmesinden seni<br />
göremezsem şaşılacak şey değildir bu. Sen, bana şah damarımdan daha yakınken, ya<br />
diye nasıl sana hitap edebilirim Ya uzakta olana hitaptır.<br />
Ben, kıskançlığımdan yanımdaki sevgiliyi gizlemek, duyanları yanıltmak için<br />
dağlarda, çöllerde sana nida edip duruyorum.<br />
Peygamberin huzuruna bir kör geldi, ey her hamur teknesine ihsanda bulunan dedi.<br />
Sen, sulara, yağmurlara hakimsin, ben de susuzum, su istiyorum. Ey beni suvaran<br />
medet, medet!<br />
Kör kapıdan aceleyle gelince Ayşe görünmemek için derhal kaçtı. O temiz kadın,<br />
kıskanç peygamberin gayretini biliyordu. Kim daha güzelse kıskançlığı daha artıktır.<br />
Çünkü oğullarım kıskançlık nazdan meydana gelir.<br />
Kokmuş kocakarılar, çirkinliklerinin, kartlılarını bilirler de kocalarına kendi elleriyle<br />
genç kadın alırlar, kendi elleriyle kendilerine ortak getirirler. İki alemde de Ahmed’in<br />
güzelliği gibi güzellik mi var Allah nuru, ona yardım etmede. İki alemin nazı da onda<br />
olacak elbet. Bu bakımdan kıskançlık da, güneşten yüz kat daha parlak olan ona<br />
yaraşır.<br />
Topumu zühal yıldızına attım. Yıldızlar yüzünüzü çevirin. Benim eşi olmayan<br />
parlaklığıma karşı yok olun. Yoksa nuruma karşı rüsvay olursunuz.<br />
Ben her gece keremimden kaybolurum, gider gibi görünürüm, yoksa nereye<br />
gideceğim Gider gibi görünürüm de, siz de bir gececik olsun bensiz şu alemde<br />
yarasalar gibi kanat çırpın! Tavus kuşları gibi kanatlarınızı gösterin, sarhoş olun baş<br />
çekin ululanın.<br />
Fakat çarık nasıl Eyaz’ın mumu ise siz de arada bir o çirkin ayaklarınıza bakın.<br />
Benlikle sol taraf ehlinden olmayasınız diye kulağınızı çekmek için sabahleyin yüz<br />
gösteririm der. Bunu bırak da bu söz uzundur. Kün emri sözü uzatmayı nehyetmiştir.<br />
Peygamber sınamak için “O kadar gizlenme, o seni görmüyor ki” dedi. Ayşe elleriyle<br />
işaret ederek “O görmüyor ama ben onu görüyorum ya” demek istedi.<br />
Bu öğüt vericinin sözlerinin benzetmelerle, örneklerle dolu olması, aklın, ruhun<br />
güzelliğine karşı kıskançlığından onu göstermek istemeyişinden ileri gelir. Ruh, bu<br />
kadar gizliyken akıl, neden bu derece de onu kıskanır.<br />
Onun nuru kendi yüzünü örtmüştür. A kıskanç, kimden gizleniyorsun Bu güneş,<br />
yüzünü örtmeden seyredip durmada. Fakat onun şiddetli nuru, yüzüne perde olmada.<br />
Güneş bile ondan bir eser görmemekte. Artık sen, onu kimden gizlersin ki a kıskanç<br />
Fakat bende öyle bir kıskançlık var ki onu kendimden bile kıskanır, kendimden bile<br />
gizlemek isterim. Şiddetli kıskançlık ateşimden gözlerimle, kulaklarımla savaşa<br />
girmişim adeta.<br />
Ey can, ey gönül! Mademki bu kadar kıskançsın, ağzını yum, sözü bırak bari. Fakat<br />
korkarım susarsam o güneş başka bir yerde perdesini yırtar, kendini gösterir.<br />
Sükutumuz ondan daha ziyade anlatmış olur. Onu görünmekten men edersek<br />
görünmeye olan meyl daha fazlalaşır.<br />
Deniz coşup kükredi mi, kükreyişi köpük halinde görünür; köpürüşü, “Bilinmeyi<br />
diledim, sevdim de halkı yarattım” sırrını meydana getirir. Söz söylemekse o<br />
pencereyi kapatmak demektir. Söz söylemek, onu gizlemenin ta kendisidir.<br />
Güle karşı bülbüle naralar at da ondan haberi olmayanlara korkusunu duyurma,<br />
oyala bu nağmelerle onları. Kulakları, sözle meşgul olsun da akılları, gülün yüzünü<br />
görme havasına kapılmasın. Hele pek aydın olan bu güneşin karşısında her delil<br />
hakikatte yol vurucudur.<br />
Çalgıcı, sarhoş Türkün huzurunda nağmelere gizleyerek elest sırlarını söylemeye<br />
başladı:<br />
Bilmem ki ay mısın, put mu Bilmem ki benden ne istersin Bilmem ki sana nasıl<br />
hizmet edeyim Susup oturayım mı, yoksa söyleyeyim mi<br />
Şaşılacak şey şu: Hem benden ayrı değilsin, hem de ben neredeyim, sen neredesin<br />
Bunu bir türlü bilmiyorum. Bilmiyorum beni nasıl çekiyor da bazen karalar da<br />
yürütüyor, bazen kan denizlerine gark ediyorsun. Böylece ağzını açıp bilmem,<br />
bilmiyorum demeye girişti, boyuna bu lafı söylüyordu. Bilmiyorum sözü haddi aşınca<br />
Türkümüz kızdı, kızıştı. Yerinden fırlayıp topuzunu çekti, çalgıcının başına çöktü.<br />
Hemen bir çavuş koşup topuzu yakaladı, çalgıcıyı öldürmek size yaraşmaz dedi.<br />
Türk dedi ki: Bu sayısız tekerlemesi, kafamı şişirdi, bari ben onun kafasını ezeyim de<br />
görsün. A kaltaban, bilmiyorsan nane yeme... Biliyorsan ne söyleyeceksen söyle. A<br />
ahmak bildiğini söyle bari de bilmiyorum, bilmiyorum deyip durma.<br />
Ben; neredensin, nerelisin be adam Diye soruyorum. Sen, ne Herat’lıyım ne<br />
Belh’li... ne Bağdat’lıyım ne Musul’lu, ne de Tıraz’lı diyor, ne diye uzatıp duruyorsun.<br />
Nereliysen söyle bari de kurtul. Burada meramını söylememek aptallıktır.<br />
Yahut da sana ne yedin diye soruversem ne şarap içtim, ne kebap yedim... Ne et<br />
yedim, ne tirit ne de mercimek diyorsun. Ne yediysen yalnız onu söyle kafi. Sözü uzun<br />
uzun gevelemek neden Çalgıcı dedi ki: Maksadım gizli.<br />
Senin nefyetmenden, yoktur demenden ispat senden ürküp kaçmada. Var olanı bir<br />
türlü bulamıyorsun. İspattan bir koku alasın diye nefyettim, bilmiyorum dedim. Bu<br />
sazı, nefiyle nağmelendirdim. Ölünce de ölüm, sana yaşayış sırlarını söyler.<br />
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK<br />
Bir haylidir can çekiştin ama hala perde arkasındasın. Çünkü bir türlü ölemedin;<br />
halbuki ölüm, asıldı. Ölmedikçe can çekişmen, sona ermez. Merdiven<br />
tamamlanmadıkça dama çıkamazsın.<br />
Yüz ayak merdivenin iki ayağı noksan olsa dama çıkmak isteyen çıkamaz, dama<br />
namahrem kesilir. Yüz kulaç ipin bir kulacı eksik olsa kovaya kuyu suyunun dolmasına<br />
imkan yoktur.<br />
Bu gemi, yükünden artık olan son batmanı da yüklemezse batmaz beyim. Son<br />
yüklenen yükü asıl bil, ne iş yaparsa o yapar. Vesvese ve azgınlık gemisini o batırır.<br />
Akıl gemisi battı mı insan, bu gök kubbeye güneş kesilir. Ölmediğin için can çekişmen<br />
uzadı. Ey Tıraz mumu, sabahleyin sön öl. Yıldızlarımız gizlenmedikçe can güneşi, bil ki<br />
gizlidir.<br />
Topuzu kendine vur da benliğini darmadağın et. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış<br />
pamuğa benzer. Ey alçak, bende, benim hareketlerimde gördüğün benlik, senin<br />
benliğinin aksidir. Sen, kendi kendine topuz vurmadasın.<br />
Benim suretimde kendi aksini görmüş kendinle boğazlaşmak için coşmuş,<br />
köpürmüşsün. Hani o aslan da kuyuda kendi aksini görmüştü de düşmanı sanıp<br />
saldırmıştı ya, onun gibi işte.<br />
Yok demek, şüphe yok ki var olanın varlığın zıddıdır. Yok, diyorum, bilmem diyorum,<br />
sen de bu zıtla, zıddı olan varı ve varlığı birazcık anla artık.<br />
Bu zamanda zıddı nefyetmeden başka anlayış çaresi yok ki tuzak olmasın. Ey akıllı<br />
fikirli er, sevgiliyi perdesiz görmek istiyorsan ölümü seç, o perdeyi yırt. Fakat ölür<br />
mezara gidersin hani o ölümü değil. Seni değiştiren nura götüren ölümü seç.<br />
Erkek erkeklik çağına girdi, kendini bildi mi çocukluk, ölür gider; Rum diyarına<br />
mensup olur. Zencilik kalmaz. Toprak altın oldu mu topraklığı kalmaz. Gam ferahlık<br />
haline geldi mi insana keder verme dikeni yok olur gider.<br />
Mustafa bunu için ey sırları arayan, diri olan bir ölü görmek istersen dedi... Diriler<br />
gibi şu toprak üstünde ölü olarak yürüyen, canı göklere yücelmiş, yüceleri yurt<br />
edinmiş birisini görmek dilersen... Ölümden önce bu alemden göçmüş, akılla değil de<br />
ancak sen de ölürsen anlayacağın bir hale gelmiş. Canı, halkın canı gibi göçmemiş, bir<br />
duraktan bir durağa göçe göçe ta son durağa varmış.<br />
Birisini, yeryüzünde bu sıfatlara bürünmüş gezip duran bir ölüyü görmek istersen...<br />
Tertemiz Ebu Bekir’i gör ki o, doğruluğu yüzünden mahşere varmış, haşrolmuş<br />
kişilerin ulusudur.<br />
Bu alemde EbuBekris Sıddıyk’a bak da haşri daha iyi tasdik et.<br />
Muhammed’de elde bulunan, görünüp duran yüzlerce kıyametti. Çünkü o, her<br />
hakikati, çözüp bağlama yokluğunda hal olmuş, hakiki varlığa ulaşmıştı. Ahmet bu<br />
dünyaya ikinci defa doğmuştu. O, apaçık yüzlerce kıyametti. Ondan kıyameti sorup<br />
dururlar ve “Ey kıyamet, kıyamete ne kadar zaman var” derlerdi.<br />
Birisi o hakiki mahşer olan Peygamberden haşri sordu mu çok defa hal diliyle<br />
“Mahşerden haşri soruyor” derdi.<br />
İşte onun için o güzel haberler veren peygamber, ey ulular demiştir, ölmeden önce<br />
ölün! Nitekim ben de ölmeden öldüm de bu sesi, bu şöhreti o taraftan aldım, getirdim.<br />
Kıyamet ol da kıyameti gör. Her şeyi görmenin şartı budur. İster nur olsun, ister<br />
karanlık. O olmadıkça onu tamamı ile bilemezsin.<br />
Akıl oldun mu aklı tamamı ile bilirsin, aşk oldun mu aşkın yanmış, mahvolmuş<br />
fitillerini anlar, duyarsın. Anlayış bunu kavrayabilseydi bu davanın delilini apaçık<br />
söylerdim.<br />
İncir yiyen bir kuş gelip konuk olsa bu tarafta incir çoktur, incirin hiçbir değeri<br />
yoktur. Alemde bulunan kadın, erkek... Herkes her an can vermede, ölmededir.<br />
Sözlerini de, ölüm zamanı babanın oğula vasiyeti say. Da ibret al acın... Bu suretle de<br />
buğuz haset ve kin, kökünden sökülüp çıksın. Yakınlarına onlar ölünce nasıl yüreğin<br />
yanarsa o çeşit bak. Gelecek şey gelmiştir onları ölmüş say, sevdiğini ölüyor, ölmüş<br />
onu kaybetmişsin bil.<br />
Garezler senin bu çeşit bakışına perde oluyorsa onları yırt, at. Bunları yırtıp<br />
atamazsan acizim deyip kalma. Bil ki aciz olanı bir acze salan var. Aciz, bir zincirdir.<br />
Birisi gelmiş, sana o zinciri takmıştır. Gözünü açıp zinciri takanı görmek gerek.<br />
Ey yaşayış yolunu gösteren ben bir doğandım, ayağım bağlandı, bu neden Diye<br />
yalvarıp sızlanmaya koyul. Yarabbi de, kötülüğe kuvvetle adım attım. Bu yüzden<br />
kahrınla daima zarar ve ziyan içindeyim.<br />
Senin öğütlerine karşı kulağım sağırdır. Put kırıyorum diye davadaydım ama put<br />
yapıyormuşum meğer. Senin yaptığın şeyleri senin sanatlarını anmak mı farzdır,<br />
ölümü anmak mı Ölüm, güz mevsimine benzer, sense yaprakların aslısın.<br />
Şu ölüm yıllardır davulcağızını döver durur da senin kulağın vakitsiz ve yersiz oynar.<br />
Fakat can verme çağında ah ölüm dersin. Ölüm şimdi mi seni uyandırdı Ölümün nara<br />
atmadan boğazı yırtıldı sesi tutuldu; dövüle dövüle davulu patladı!<br />
Sense kendini bir şeylere verdin, ince eleyip sık dokudun; ne sesini duydun, ne<br />
davulunu! Fakat ölümün ne demek olduğunu şimdi anladın işte.<br />
AŞURE GÜNÜ<br />
Aşure günü bütün Halep’liler, Antakya kapısına gelirler, ta geceye kadar. Kadın<br />
erkek, büyük bir kalabalık toplanır, Ehlibeyt’in yasını tutarlardı.<br />
Bağırırlar, ağlarlar, feryat ederlerdi. Şia, Kerbela vakası için yas tutarlardı. Ehlibeyt’in<br />
Yezit’ten, Şimir’den çektikleri zulümleri, onlar tarafından uğradıkları sınamaları sayıp<br />
dökerler, sesleri ses verir, feryatları, bütün ovayı, çölü doldururdu. Bir garip şair,<br />
aşure günü çölden geldi, o feryadı duydu. Şehri bırakıp o tarafa yürüdü, feryadın<br />
sebebini araştırmaya koyuldu.<br />
Merak etti, bu gam nedir bu yas kime tutuluyor diye soruşturmaya başladı. Herhalde<br />
bir ulu bey ölmüş olmalı diyordu; böyle bir topluluk, küçük iş değil. Ben garibim siz<br />
buralısınız adını lakaplarını söyleyin. Adı neydi ne iş görürdü, nasıl adamdı Bana<br />
bildirin de onun iyiliklerine ait bir mersiye söyleyeyim.<br />
Bunu duyanların birisi dedi ki: Yahu sen deli misin Yoksa Şia değilsin de Ehlibeyt<br />
düşmanı mısın Aşure gününü, o gün şehit olan cana yas tutmanın yüzlerce yıl<br />
yaşamadan daha üstün olduğunu bilmiyor musun Bu dert Müminin yanında değersiz<br />
olur mu hiç Kulağın aşkı küpenin değerincedir. Mümine göre o pak nurun yası,<br />
yüzlerce Nuh tufanından da meşhurdur.<br />
Şair dedi ki: Doğru ama Yezit’in devri nerede Bu yas buraya ne kadar geç gelmiş<br />
Körler bile o kötülükleri gördüler, sağırların kulakları bile o hikayeleri duydu. Siz<br />
şimdiye kadar uyuyor muydunuz ki şimdi yas tutuyor, elbisenizi yırtıyorsunuz<br />
Ey uykuya dalanlar, kendinize ağlayın! Çünkü bu ağır uyku, çok kötü bir ölüm.<br />
Allah’a mensup ruh, zindandan kurtuldu. Neden elbisenizi yırtalım, niçin elimizi ısırıp<br />
duralım Onlar din sultanlarıydı. Bağı kırdıkları zaman onlara sevinç çağıdır.<br />
Devlet saymanına uçup gittiler; tomruğu zinciri çözüp attılar. O gün devler günüdür,<br />
güzellik ve saltanat günüdür. Bir zerrecik anlasan, bilsen bunun böyle olduğunu<br />
tasdik edersin<br />
Bilmiyor anlamıyorsan yürü, kendine ağla. Çünkü göçmeyi mahşeri inkar ediyorsun.<br />
Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla ki bu eski topraktan başka bir şey görmüyor.<br />
Görüyorsa neden yiğitleşmiyor, Allah’a dayanmıyor; neden gözü tok değil<br />
Nerede yüzünde din şarabının verdiği nur Denizi gördüysen hani cömert elin,<br />
avucun Irmağı gören suyu esirgemez; hele o denizi, o bulutu görmüşse.<br />
Karınca o güzelim harmanları görmez de bir tanecik buğdayın üstüne titrer. O taneyi<br />
hırsla, korkuyla çeker durur da onca yığını görmez. Harman sahibi de ey körlüğünden<br />
hiçbir şey görmeyen der; harmanlarımızdan ancak o bir tek taneyi gördün de ona<br />
canla başla sarıldın. Ey surette zerre olan, Zuhal yıldızını gör. Sen bir topal karıncasın,<br />
yürü Süleyman’a bak. Sen bu cisimden ibaret değilsin, gözden ibaretsin. Canı görsen<br />
cisimden vazgeçersin.<br />
İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şer değil. Gözü, neyi görürse değeri o<br />
kadardır insanın.<br />
Bir küp boyuna deniz suyu ile doldurulsa koca bir dağı sele verir. Küpün canından<br />
denize bir yol açılırsa küp, ırmaktan üstün olur. Onun için “Söyle” sözü denizin<br />
sözüdür. Ahmed neyi söylerse hakikatte o söz hakikat denizinindir. Onun sözleri<br />
denizin incileridir. Çünkü gönlü denizle birdir onun. Deniz daima küpümüze yardım<br />
edip durursa artık bir balıkta denizin bulunmasına şaşılır mı<br />
Duygu gözü şu geçip gidici suretlere düşmüş, donup kalmıştır. Sen, o sureti geçip<br />
gidici görürsün ama hakikatte geçip gitmez o. Bu ikilik şaşı gözün görüşüdür. Yoksa<br />
evvel ahirdir, ahir de evvel.<br />
Bu nereden bilinir Öldükten sonra dirilmeden. Öldükten sonra dirilmeyi ara da<br />
bundan az bahset. Dirilme gününün gelmesine şart önce ölmektir. Çünkü dirilme,<br />
ölümden sonradır. Herkes yokluktan korkar, işte bütün alem, bu yüzden yol<br />
sapıtmıştır. Halbuki yokluk, asıl sığınılacak yerdir.<br />
Bilgiyi nerede arayalım Bilgiyi terk etmede. Barışı nerede umalım Barıştan<br />
vazgeçmeden. Varlığı nerede arayalım Varlığı terk etmede. Elmayı nereden umalım<br />
Elden vazgeçmeden!<br />
Ey güzel yardımcı, yok gören gözü varlığı görür bir hale getirmeye de kadirsin sen.<br />
Yokluktan meydana gelen göz, varlığı tamamı ile yom gördü. Fakat şu iki göz, değişti<br />
de nurlandı mı bu düzgün cihan mahşer olur. Bu hamlara anlamak haram oldu da<br />
onun için bu hakikatler noksan göründü.<br />
Allah cömerttir ama güzelim cennetin nimetleri cehennemliğe haramdır. O, ebedi<br />
ahde vefa edenlerden değildir, onun için de cennet balı ağzına acı gelir. Müşteri<br />
olmayınca alış veriş etmeye eliniz oynar mı Birisi gelir, mallara bakar, fakat<br />
bakmakla alıcı olmaz ki. O ahmak bakış ancak alay içindir.<br />
Bu kaça Şu kaça Diye sorar, dolaşır. Fakat vakit geçirmek, içinden de gülüp<br />
eğlenmek için. Usancından gelir, senden kumaş ister. Fakat ne müşteridir ne de<br />
kumaş arar. Kumaşı yüz kere görür, yüz kere geri verir. O nerede kumaş ölçecek Yel<br />
ölçer poyraz biçer! Nerede müşterinin gelişi, alışverişi, nerede bir serserinin alayı,<br />
gönül eğleyişi Cebinde bir habbe bile yoktur. Ancak gevezelik eder, yoksa nereden<br />
cüppe alacak Alışveriş için sermaye yoktur; artık onun çirkin suratı nedir, alayı,<br />
gevezeliği ne oluyor Bu dünya pazarında sermaye altındır, orada da aşk ve iki ıslak<br />
göz.<br />
Kim eli boş pazara giderse ömrü geçer, tamamı ile ham ve eli boş olarak geri döner.<br />
Kardeş neredeydin Hiçbir yerde. Ne pişirdin Hiçbir şey! Müşteri ol da elim oynasın<br />
gebe olan madenimden lal doğsun. Fakat müşteri gevşek ve soğuk bile olsa yine sen<br />
onu çağır. Çünkü böyle emredilmiştir. Doğan kuşunu uçur ruh güvercinini tut. Davet<br />
yolunda Nuh’un yolunda yürü.<br />
Allah için hizmette bulun. Halkın kabul etmesiyle, ret etmesiyle ne işin var senin.<br />
SAHUR DAVULU<br />
Birisi, büyük bir zatın evinin kapısında sahur davulu çalmakta idi. Gece yarısı aşk ile<br />
şevk ile davul çalıyordu. Ona kabiliyetli birisi dedi ki: Evvela bu davulu, seher vakti<br />
çal, gece yarısı bu kepazelik olmaz. Bir de ey hevesli adam, şunu da bil ki bu evde hiç<br />
kimse yok.<br />
Burada şeytandan periden başka kimse yokken ne diye vaktini zayi ediyorsun Tefi,<br />
davulu birisi duysun diye çalıyorsan duyacak kulak nerede Bunu anlamak için akıl<br />
lazım, fakat akıl hani<br />
Davulcu dedi ki: Sen sözünü bitirdin şimdi cevabımı dinle de şaşırıp kalma. Sence<br />
şimdi gece yarısı ama bence neşe sabahı yaklaştı. Her sınıklık bence kutlu bir hale<br />
geldi. Bütün geceler, gözüme gündüz kesildi.<br />
Nil ırmağı sana kandır ama bence kan değil, sudur ey akıllı kişi. Sence o demirdir,<br />
tunçtur ama Davut peygambere mumdur. Dağ, sana karşı ağırıdır, cansızdır, fakat<br />
Davut’un önünde usta bir çalgıçı, bir okuyucudur.<br />
Senin önünde o kırık taşlar susarlar. Fakat Ahmed’in önünde fasih bir hale gelir,<br />
hamdü senada bulunurlar. Senin önünde mescidin sütunu ölüdür, fakat Ahmed’e karşı<br />
gönlünü aldırmış bir aşıktır.<br />
Cihanın bütün cüzüleri halkın önünde ölüdür, Allah’a karşı bilgi sahibi ve muti. Bu<br />
evde bu konakta kimse yok, neden bu davulu çalıyorsun dedin. Bu halk, Allah için<br />
paralar verir, yüzlerce hayrın temelini atar, mescitler yaparlar. Sarhoş aşıklar gibi<br />
uzun bir yol olan Hacca giderler, seve seve canları ile, malları ile oynarlar. Hiç o evde<br />
kimse yok derler mi Ev sahibi, ev içinde gizlenen cana benzer.<br />
Allah nuru ile ışıklanan, sevgilinin konağını dolu görür. Nice dolu ve kalabalık<br />
konaklar vardır ki işin sonunu görenler, onları boş görürler. Kimi dilersen Kabe’de ara<br />
da derhal önünde beliriversin.<br />
Ziynetli ve yüce olan bir suret, nasıl olur da Allah yurdu olmaz, boş olur Ona kapı<br />
kapanmaz, o geldi mi derhal açılır. Fakat başkaları, aşkla değil, ihtiyaçlardan gelirler.<br />
Hacca gidenler neden bu ses duymadan “Lebbeyk” deyip duruyoruz derler mi<br />
Hakikatte onlara şu “Lebbeyk” demeyi nasip ediş, her lahza tek Allahdan gelen bir<br />
sestir.<br />
Ben de koku aldım, biliyorum bu köşk, bu konak, can meclisinin kurulduğu yerdir<br />
toprağı da kimyadır. Hafif ve tiz nağmelerle bakırımı ebediyen onun kimyasına vurup<br />
duracağım. Nihayet bu sahur davulum, denizleri coşturacak, inciler saçacak,<br />
ihsanlarda bulunacak. Halk, savaş safında Allah için canları ile oynar. Birisi Eyüp gibi<br />
belalara düşer, öbürü Yakup gibi sabreder. Yüz binlerce susuz ve muhtaç kişi, Allah<br />
için tamaha düşer, çalışır durur.<br />
Ben de suçları yargılayan, örten Allah için bu kapıdan sahur davulu çalıyorum,<br />
benim de ümidim onda. Parasını almak için müşterimi istiyorsun Gönül, Allahdan<br />
daha iyi müşteri nerede var Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir<br />
gönül nuru verir. Hakikatte yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir<br />
saltanat ihsan eder.<br />
Birkaç katra göz yaşı alır, şekerlerin, balların kıskandığı kevseri bağışlar. Sevdalarla,<br />
dertlerle dolu ah-ı alır, her ah-a karşılık yüzlerce karlı mevkii lütfeder. Gözyaşı<br />
bulutunun sürdüğü ah bulutu yüzündendir ki Halil’e fazla ah eden dedi.<br />
Gel de hemen şu eşi olmayan alışverişi durmayan pazarda eskileri sat, hazır ve elde<br />
bir olan beyliği al. Eğer bir şüphe gelir de yolunu vurursa ticarette bulunan<br />
peygamberleri kendine senet yap.<br />
O padişahlar padişahı, onların talihlerini öyle yaver etti, onlara öyle bir baht verdi ki<br />
dağlar bile onların pılı pırtılarını çekmeye muktedir değildir.<br />
HAZRETİ BİLAL AŞKI<br />
Efendisi, Bilal’i terbiye etmek için diken dalı ile dövmekte o da dikenlere canını feda<br />
etmekteydi. Efendisi neden Ahmed’i anmaktasın diyordu... Sen, kötü bir kulsun,<br />
benim dinimi inkar ediyorsun. Efendisi onu güneş altında dövmekte, o da “Ahad” diye<br />
övünmekteydi.<br />
Derken Sıddıyk, o taraftan geçti, onun “Ahad” demesini duydu. Gözü doldu gönlü<br />
incindi, o “Ahad” sözünden bir aşina kokusu aldı. Sonra onu tenhaca görüp nasihat<br />
verdi, dedi ki: İnanışını kafirlerden gizli tut. Allah gizli şeyleri bilir, maksadını gizle.<br />
Bilal tövbe ettim dedi. Ertesi gün Sıddyk, erkenden bir iş için oradan geçiyordu. Yine<br />
“Ahad” sözüyle dayak sesini duydu. Gönlü ateşlendi.<br />
Yine nasihat etti, o da tövbe etti ama aşk gelince tövbesini bozuverdi. Böyle bir hayli<br />
tövbe etti, nihayet tövbeden bezdi. İnanışını açığa vurdu, bedenini belaya attı, ey<br />
Muhammed dedi, ey tövbelere düşman. Bedenim de seninle dolu, damarım da. Artık<br />
bu bedene nasıl olur da tövbe sığar Bundan böyle tövbeyi gönülden çıkaracağım.<br />
Ebedi hayata nasıl olur da tövbe edebilirim<br />
Aşk, kahredicidir, ben de onun eline düşmüş, kahrolmuş birisiyim. Aşkın coşup<br />
köpürmesiyle, aşkın acılığı ile şeker gibi tatlılaştım. Ey kasırga, senin önünde bir<br />
yaprağım ben, nereye düşeceğimi ne bilirim<br />
Hilal’sem de koşuşup duruyorum Bilal’sem de. Senin güneşine uymuşum bir kere.<br />
Ayın Bedir oluş yahut zayıflayıp eriyerek hilal haline gelişle ne işi var O güneşin<br />
ardına düşmüş gölge gibi koşar durur. kaza ve kadere karşı bir kararda durmaya<br />
kalkışan kendi sakalına güler.<br />
Hem bir saman çöpü rüzgarın önüne düşmek, hem de bir yerde durmaya kalkışmak.<br />
Hem kıyamet, hem de sonra işe güce kalkmak! Ben aşkın elinde dağarcıktaki kedi<br />
gibiyim. Bir an yukarı çıkmadayım, bir an aşağı düşmede. O, beni başının üstünde<br />
döndürüp durmada. Ne aşağıda kararım var, ne yukarıda. Aşılar kuvvetli bir selin<br />
önüne düşmüşlerdir. Onlar, aşkın takdirine razı olmuşlardır.<br />
Değirmen taşı gibi durup dinlenmeden gece gündüz inleyip sızlanarak döner<br />
dururlar. Değirmen taşının dönüp durması, kimse bu ırmak duruyor demesin diye<br />
ırmak arayanlara bir şahit olmuştur. Arktaki suyu görmüyorsan gel de değirmen<br />
taşının dönüşünü gör. Feleğin o dönüp durmadan usandığı, bir karara bağlandığı yok.<br />
Sen de ey gönül, yıldız gibi ol, durup dinlenmeyi dileme.<br />
Hangi dala el atsan, nereye ulaşıp yapışsan aşk, o dalı kırar, o şeyi koparır. Kaderin<br />
dönüp duruşunu görmüyorsan unsurların coşuşunu, dönüşünü seyret.<br />
Denizin üstündeki çöplerle köpüklerin dönüp akışı, şerefli denizin köpürüp<br />
coşmasındandır. Başı dönmüş rüzgarın dönüşünü seyret de onun emrine uymuş olan<br />
deniz dalgalarının coşup köpürüşünü gör. Güneşle ay, iki değirmen öküzüdür. Dönüp<br />
dururlar ve etrafı korurlar. Yıldızlar da konak konak koşarlar. Her kutlu ve kutsuz<br />
şeyin bineği olurlar.<br />
Felekteki yıldızlar, uzak olduklarından, duyguların da tembel ve gevşek olup iz<br />
izleyemediklerinden onların hakikatini bilmezsin. Bizim göz, kulak ve akıl<br />
yıldızlarımız, gece nerededir, uyanıkken nerede<br />
Gah kutlulukla, vuslatta, gönülleri hoş. Gah kutsuzlukla, ayrılıkta kendilerinden<br />
geçmişlerdir. Felekteki ay, böyle dönüp durdukça bazen kapkaranlıktır bir zamanda<br />
apaydınlık. Gah balla süt gibi bahar ve yaz olur, gah, bir ölüm yerine benzeyen kış,<br />
zemheri gelir çatar, karlar yağar.<br />
Külli olan şeyler bile onun önünde top gibi yuvarlanıp durur, çevganına tabi olur,<br />
secde eder. Sen ey gönül, bu yüz binlerce varlık içinden bir cüzüsün, nasıl olur da<br />
onun hükmüne karşı kararsız bir hale gelmezsin<br />
Beyin emrindeki ata dön, at gah ahırda mahpustur, gah gezer dolaşır. Seni de bir<br />
mıha bağladı mı sabret, çözdü mü yürü sıçra. Güneş gökyüzünde eğri büğrü gitti mi<br />
yüzü kararır, Allah onu bir tutulmaya uğratır.<br />
Sen de aklını başına devşir de tutulma yerine düşmemeye savaş, bu suretle de<br />
tencere gibi yüzü kara bir hale gelme. Buluta da öyle yürüme, böyle yürü diye ateşten<br />
kırbaç vururlar. Filan ovaya yağmur yağdır, buraya değil, kulağını aç diye kulağını<br />
bururlar.<br />
Senin aklın, güneşten artık değildir ya. Nehyedilen fikirde kakılıp kalma. Ey akıl, sen<br />
de dizginini eğriltme de tutulup nursuz bir hale gelmeyesin. Güneşin suçu az oldu mu<br />
az tutulur, yarısını tutulmuş görürsün, yarısını nurlu.<br />
Allah, bu suretle seni suçun ne kadarsa o kadar tutarım. Suça verilen ceza suç<br />
miktarıncadır. İster iyi olsun ister kötü... İster aşikar olsun, ister gizli... Biz her şeyi<br />
duyarız, her şeyi görürüz der.<br />
Babacığım, bundan geç, nevruz oldu, halk, Allah lütfuna ulaştı, herkesin ağzına tat<br />
geldi. Yine ırmağımıza can suyu geldi. Yine padişahımız köyümüze kondu.<br />
Baht salınıp gezmede, eteğini sürmede, tövbeyi bozma zamanı geldi diye naralar<br />
atmadadır. Yine sel geldi, tövbeyi silip süpürdü. Bekçi uykuya daldı, fırsat vakti gelip<br />
çattı. Her mahmur, şarap içti, sarhoş oldu. Bu gece varımızı, yoğumuzu rehine<br />
koyacağız.<br />
O canlara canlar katan lal şarapla lal içinde lal olduk, lal içinde lal kesildik. Yine<br />
meclis şenlendi, gönülleri parlattı. Kalk, kem göz değmesin diye mangala çöre otu at.<br />
Güzel sarhoşların naralarını duyuyorum. Camın, ta sonuna kadar böyle olmayalım<br />
işte.<br />
İşte bir Hilal bir Bilal’e dost oldu. Diken yarası, ona gül ve gülnar kesildi. Beden<br />
diken yarası ile kalbura döndü ama canım, bedenim, devlet gülistanı oldu. Beden, o<br />
kafirin dikeninin zahmı önünde ama canım, Allahnın sarhoşu.<br />
Canıma bir can kokusudur gelmede, merhametli sevgilimin kokusu erişmede.<br />
Mustafa, Miraçtan geldi, Bilal’ine nu mutlu ne mutlu. Sıddıyk, doğru özlü, doğru sözlü<br />
Bilal’den bu sözleri duyunca tövbesinden el yudu.<br />
Sıddıyk bunun üzerine Mustafa’nın yanına gelip vefalı Bilal’in halini anlattı. Dedi ki:<br />
O felekleri ölçen çevik ve kutlu kanatlı Bilal, şimdi senin aşkına düşmüş, senin<br />
tuzağına tutulmuştur.<br />
Padişahın doğanı iken o kuzgunlardan zahmetlere uğramada. O ağır define, pislik<br />
içine gömülmüş. Baykuşlar, doğana sitem etmedeler. Suçsuz olduğu halde kanatlarını<br />
yolmadalar.<br />
Suçu ancak doğan oluşu. Yusuf’un güzellikten başka ne suçu var ki Baykuşun yeri<br />
yurdu yıkık yerlerdir. Onun için doğana kafirce kızmadalar. Neden o diyarı<br />
hatırlıyorsun Neden padişahın köşkünü bileğini anıyorsun Baykuşların köyünde<br />
gevezelik ediyor, buraya bir kargaşalıktır salıyorsun. Feleğin üstündeki esir bile,<br />
yuvamıza haset ederken sen oraya yıkık yer diyor, orayı hor görüyorsun.<br />
Deli oldun galiba ki baykuşların seni padişah ve başbuğ yapmaları hevesine kapıldın.<br />
Vehme, sevdaya kapılıp dönmede, dolaşmada, bu cennete virane adını takmadasın.<br />
Kötü huylu herif, bu delilik, bu saçma fikirler, kafadan çıkıncaya kadar kafana<br />
vuracağız senin. Bu sözlerle onu doğruya karşı çarmıha geriyorlar, elbiselerini soyup<br />
çıplak vücudunu diken dallarıyla dövüyorlar. Bedenden yüzlerce kan ırmağı<br />
fışkırmada. Öyle olduğu halde “Ahad” diyerek baş koymada.<br />
Dinini gizle melun kafirlerden sırrını sakla diye öğütler verdim. Fakat o aşık,<br />
kıyamete ulaşmış... Ona tövbe kapısı kapanmış. Hem aşıklık, hem tövbe, hem de<br />
sabretme imkanı. Bu, pek imkansız bir şeydir canım efendim. Tövbe bir kurtçağızdır,<br />
aşksa bir ejderhaya benzer. Tövbe, halkın sıfatıdır, aşksa Allah sıfatı.<br />
Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allahnın vasıflarındandır. Ondan başkasına<br />
aşık olma geçici bir hevestir. Çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir.<br />
Görünüşü nurdur, fakat içi dumandır. Nur gitti de duman meydana çıktı mı mecazi<br />
aşk, derhal soğur donar. O güzellik aslına gider, beden kokmuş rüsvay, kötü bir halde<br />
kalır.<br />
Ayın nuru da aya döndü mü duvardaki aksi gider, o duvar simsiyah kesilir. O nakış,<br />
o boya gitti mi su ve toprak kalır. Ay olmayınca o duvar şeytan gibi bir hale düşer.<br />
Kalp altının yüzünden altını gidince, o altın, kendi madenine dönünce, kepaze bakır,<br />
duman gibi kala kalır. Bu yüzden de ona aşık olanın yüzü kararır.<br />
Gözlülerse altın madenine aşık olurlar. Aşkları her gün biraz daha artar. Çünkü altın<br />
madenine altınlıkta ortak yoktur. Merhaba ey şüphesiz hilesiz altın madeni. Kim kalp<br />
bir akçayı altın madenine ortak ederse asıl altın, mekansızlık madenine gitti mi, aşık<br />
da ıstırabından ölür, maşuk da. İkisi de adeta suyu çekilmiş girdaptaki balığa döner.<br />
Allah’a ait olan aşk, yücelik güneşidir. Halk da gölge gibi onun nurunun emrindedir.<br />
Mustafa, bu vakayı duyunca hoş bir surette ferahladı, neşelendi Ebubekir’de bu hali<br />
görünce söz söylemeye iştahlandı. Mustafa gibi bir dinleyici duyunca her kılı, ayrı bir<br />
dil oldu.<br />
Mustafa dedi ki: Peki, ne çaresi var şimdi Ebubekir ben ona müşteriyim dedi.<br />
Efendisi ne isterse zarara ziyana bakmadan alacağım. Çünkü o yeryüzünde Allah esiri<br />
olmuş, Allah düşmanlarının hışmına uğramış.<br />
Mustafa dedi ki: Ey devlet arayan, bu hususta ben de sana ortağım. Vekilim ol,<br />
müşteri olup onu al, yarı parasını ben de sana ortağım. Ebubekir baş üstüne deyip<br />
derhal amansız kafirin evine gitti. Kendi kendine çocukların elindeki inciyi almak<br />
kolaydır diyordu. Yol yanıltan Şeytan, dünya malına karşılık bu ahmak çocukların<br />
aklını, imanını satın alır ya.<br />
Leşe o kadar ziynet verir ki karşılık olarak onlardan iki yüz tane gül bahçesi satın<br />
alır. Büyü yapar da o kadar ay ışığı gösterir ki aşağılık adamlardan yüzlerce keseyi<br />
kapar.<br />
Peygamberler onlara alışveriş etmeyi öğrettiler, onların önünde din mumunu<br />
yaktılar. Fakat şeytan ve yol yanıltan büyücü, hileyle, büyüye peygamberleri onlara<br />
çirkin gösterdi. Düşman büyü yaparak karı ile kocayı birbirine çirkin gösterir, nihayet<br />
aralarına ayrılık düşer. Onların gözlerini büyüyle kapattılar da böyle değerli bir inciyi<br />
aşağılık kişiye sattılar.<br />
Bu inci, iki alemde de üstündür. Gel de hemen şu eşek gibi bir şeyden anlamayan<br />
çocuktan satın al. Eşeğe göre katır bocuğu ile inci birdir. O eşek zaten inciyle denizin<br />
vücudunda şüphe eder. O denizi de inkar eder, incilerini de. Hiç hayvan, inciyi süsü<br />
püsü arar mı Allah, lal ve inci aramaz. Allah onun kafasına böyle bir şey koymamıştır.<br />
Hiç eşeklerde küpe gördün mü Eşeğin kulağı da yeşilliktedir aklı da. Vettini<br />
suresindeki “İnsanı en güzel şekilde yarattık” ayetini oku. Ey dost en değerli inci<br />
candır. En güzel şekli olan insan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz. Bu<br />
paha biçilmez şeyin değerini söylesem ben de yanarım, duyan da yanar.<br />
Burada artık sus dudağını yum, eşeğini bu tarafa sürme. Sıddıyk da eşeklerin yanına<br />
gitti. Kapının halkasını dövdü. Kapı açılınca o kafirin evine adeta kendinden geçmiş bir<br />
halde girdi. Kendinden geçmiş sarhoş ve ateşli bir halde oturdu. Ağzından bir hayli acı<br />
sözler çıktı.<br />
Dedi ki: Bu Allah dostunu nasıl dövüyorsun Ey apaçık düşman bu ne haset Kendi<br />
dininde doğru isen doğru sözlü bir adama zulmetmeye gönlün nasıl razı oluyor Ey<br />
kafirlik dininde karı olan, nasıl oluyor da bir şehzadeye karşı böyle bir zanda<br />
bulunuyorsun Ey ebedi lanete uğramış, ey merdut adam, daima adamı eğri büğrü<br />
gösteren aynaya bakma. O anda Sıddıyk’ın ağzından çıkan sözleri söylesem elini<br />
ayağını kaybedersin. O hikmet kaynakları cihetsizlik makamından coşmada,<br />
dudağından Fırat gibi kaynayıp akmada idi.<br />
Herhangi bir taştan su kaynar, akar. Bu su, taşın ne yanından gelir, ne ortasından.<br />
Allah o taşı kendisine bir siper yapmıştır. O gök renkli suyu, o taştan akıtıp<br />
durmadadır. Nitekim senin göz kaynağından da nur, hiç eksilmeden akıp durmadadır.<br />
O nur, ne yağdan meydana gelir, ne deriden. Dost, yaratılışta o gözü, nura bir vesile<br />
yapmıştır. Kulak boşluğunda da çekici bir yel vardır. Söyleyenin yalan olsun doğru<br />
olsun sözlerini duyar anlar.<br />
O küçücük kemikteki yel nasıl bir yeldir ki söz söyleyenin harfini, sesini alıyor<br />
Kemikle yel ancak bir vesileden ibarettir. İki alemde de Allahdan başka kimse yoktur.<br />
Perdesiz olarak duyan da odur söyleyen de. Çünkü “Kulaklar baştan sayılır.”<br />
Kafir dedi ki: Ey ikramcı adam, eğer acıyorsan para ver, al onu. Gönlün yanoyorsa<br />
onu benden satın al. Müşkülün parasız hallolmaz. Ebubekir, yüzlerce hizmette<br />
bulunur, Allah’a karşı da beş yüz kere şükür secdesine kapanırım. Güzel bir kulum<br />
var fakat kafir. Vücudu beyaz ama gönlü kara, gönlü nurlu kulu ver bana. Birisini<br />
gönderip kölesini getirtti, hakikatten o köle pek güzeldi. Bir derece ki o kafir, hayran<br />
oldu, taşa benzeyen yüreği adeta yerinden oynadı.<br />
Surete tapanların hali budur. Taş gibi yürekleri, bir suret gördüler mi mum gibi erir.<br />
Fakat yine dayandı, inat etti, bu hiçbir şey değil, bundan başka daha para vermelisin<br />
dedi.<br />
Ebubekir, o kafirin, hırsı yatışıncaya, gönlü razı oluncaya kadar da para verip Bilal’i<br />
satın aldı. O taş yürekli kafir acıklanarak, eğlenerek, alay ederek bir kahkaha attı.<br />
Sıddıyk dedi ki: Bu kahkaha neden Herif cevap vereceği yerde büsbütün gülmeye<br />
kahkahasını arttırmaya başladı.<br />
Dedi ki: Bu kara köleyi almaya bu kadar düşmesen, bu kadar sevdalanmasan, ben de<br />
ısrar etmezdim , bu verdiğin paranın onda biriyle almış olurdun. Bence o yarım akça<br />
bile etmez. Fakat pahasını bağıra çağıra sen arttırdın.<br />
Sıddıyk a ahmak diye cevap verdi, çocuk gibi bir cevize karşılık bir inci verdin. Bence<br />
o iki cihana değer. Ben cana bakıyorum sen renge bakıyorsun. O kızıl altın fakat şu<br />
ahmaklar yurdunda oturanların hasedi yüzünden kara görünmede. Cisimlerin şu yedi<br />
rengini gören baş gözü, bu perde ardından o ruhu göremez. Eğer satışta biraz daha<br />
nekeslik etseydin bütün malımı mülkümü verirdim. Daha ziyade üstüne düşseydin<br />
başkalarından bir etek dolusu altın borç alır, onu da verirdim. Fakat bedava buldun da<br />
ucuz verdin. Hokkayı açıp da içindeki inciyi görmedin.<br />
Cahilliğinden üstü kapalın okkayı verdin, yakında görürsün sen ne zarara girdin! Lal<br />
dolu hokkayı yele verdin. Zenci gibi kara yüzlü oluşuna da seviniyorsun. Sonunda çok<br />
eyvah dersin. Hiçbir kimse bahtı, devleti satar mı Baht sana köle elbiselerini<br />
bürünmüş de gelmişti. Fakat talihsiz gözün, zahirden başka bir şey görmedi ki. O sana<br />
kulluğunu gösterdi, fakat çirkin huyun onunla hileye düzene girişti.<br />
A herzevekil bu bedeni ak, gönlü kara köleyi puta taparcasına al bakalım. Bu senin,<br />
o da benim. İkimiz karlıyız a kafir. Senin dinin senin, benimki benim. Puta tapanların<br />
layığı budur zaten. Çulu atlas olur atı sopa. Kafirlerin mezarı gibi dumanla ateşle<br />
doludur içi, fakat dışarısı yüzlerce nakışla, ziynetle bezenmiştir.<br />
Zalimlerim malları gibi hani. Dışarıdan güzel görünür ama hakikatte mazlum kanıdır,<br />
vebalidir. Münafık gibi görünüşte orucu, namazı görünür de hakikatte otsuz, çimensiz<br />
kapkara topraktır.<br />
Gar gur edip duran boş buluta benzer. Ondan ne yeryüzünde bir fayda vardır, ne<br />
buğdaya bir kuvvet. Hileli ve yalan vade gibi hani. Sonu rüsvaylıktır, fakat önü parlak<br />
görünür.<br />
Ondan sonra Bilal’in elini tuttu, o mihmetin dişlerinde bir hilale dönmüş olan dostun<br />
eline yapıştı, yola düştüler. O bir hilale dönmüş de ağza yol bulmuştu, tatlı dilli birine<br />
gitmekteydi. Zayıf, hasta bir haldeydi. Mustafa’nın yüzünü görünce sırt üstü düşüp<br />
bayıldı.<br />
Uzun müddet kendisinden geçmiş olarak öyle baygın kaldı. Kendine gelince<br />
sevincinden gözyaşları dökmeye başladı. Mustafa onu kuçakladı. Ona ne bağışladı, ne<br />
ihsanlarda bulundu kim bilir Sanki bir bakırdı, iksire kavuşmuş. Sanki bir müflisti, bol<br />
bir define elde etmiş.<br />
Perişan balık denize düşmüştü, yolunu kaybetmiş kervan yol bulmuştu.<br />
Peygamberin o anda söylediği sözler, geceye söylenseydi gecelikten çıkar, sabah gibi<br />
apaydın olurdu. Ben, o sözleri anlatamam ki!<br />
Hamel burcundaki güneş, otlara ve henüz olmamış hurmalara ne yapar Bilirsin ya.<br />
Arı duru su, çiçeklerle fidanlara neler söyler Onu da bilirsin. Allahnın sanatı, cihanın<br />
bütün cüzilerine karşı adeta afsuncuların ağzından çıkan soluğun, harfin tesirini<br />
yapar. Allah çekişi, tesir ve sebeplerle olur. Harfsiz, dudaksız yüzlerce söz söyler<br />
Allah. Tesir ediş de kaderden değil midir Fakat tesiri, akılla anlaşılmaz.<br />
Akıl, asıllarda mukallit olduğu için bil ki ferilerinde de mukallittir. Akıl peki, ben aslı<br />
bilmede de mukallidim, fer-i bilmede de fakat asıl maksat nedir, diye sorarsa de ki:<br />
Asıl maksat öyle bir şeydir ki sen onu bilemezsin vesselam.<br />
Peygamber dedi ki: Ey Sıddıyk, sana demedim mi ki bu ihsanda beni de ortak et.<br />
Ebubekir biz dedi ikimiz de senin kullarınız. Ben, onu senin rızan için azat ettim. Sen<br />
beni kul et,bana dostum de, de senden hiç azatlık istemem. Benim azatlığım sana kul<br />
olmamdır. Sensiz olursam mihnetlere azaplara uğrarım.<br />
Ey Allah seçilmişi, bu seçilişinle dünyayı dirilttin. Halkın geri kalanlarını ileri<br />
götürdün, hele beni yok mu Gençliğimde rüya görmüştüm, değirmi güneş, bana<br />
selam vermişti. Beni yerden almış, gökyüzüne çıkarmıştı. Bu yücelişte ona yoldaş<br />
olmuştum. Bu rüya, olmayacak bir şey, malihulyadan ibaret. Hiç olmayacak şey,<br />
benim halime uyar mı , benim vasfım olur mu Demiştim.<br />
Fakat seni görünce kendimi gördüm. Aferin o güzel aynaya! Seni görünce olmayacak<br />
şey, bana hal oldu. Canım ululuklara daldı. Ey şehirlerin ruhu, seni görünce bu<br />
güneşin sevgisi, harareti, gözümden düştü. Gözüm senin yüzünden yüce bir himmet<br />
sahibi oldu, artık çayırlığa, çimenliğe hor bakıyor, onları hoş görmüyor.<br />
Nur aradım, kendimi nurun nuru olarak gördüm. Huri aradım, kendimi hurilerin bile<br />
kıskandıkları derecede güzel buldum. Latif ve gümüş bedenli bir Yusuf aradım, sen de<br />
bir Yusuf’lar yurdu gördüm ben. Cennet peşindeydim, arayıp duruyordum. Her cüzün,<br />
bana bir cennet göründü. Bu övüşte bana nispetledir, yoksa bu övüş sana bir<br />
kınamadır, bir hicivdir. Hani, Allah Kelim’i Musa’ya karşı, o saf çoban, Allah’ı övüyor.<br />
Gel de bitlerini kırayım sana süt içireyim,çarığını dikeyim, önüne çevireyim diyordu<br />
ya. Fakat Allah onun bu sözlerini medih, saydı; sen de merhamet eder, benim<br />
sözlerimi medih sayarsan şaşılmaz. Anlayışlara acı, kusurludur onlar ey akılların,<br />
vehimlerin ötesinde olan Allah. Ey aşıklar, eskileri yenileyen alemden yepyeni bir<br />
ikbal, bir devlet erişti.<br />
O alem, öyle bir alemdir ki biçarelere çareler, arar. Dünyanın yüz binlerce bulunmaz<br />
matahı o alemdedir. Ey kavim, müjdeler olsun, ferahlık vakti geldi, zahmet devri<br />
geçti, ferahlanın ey kavim.<br />
Ey Bilal, bizi ferahlandır demek için bir güneş, hilalin evine gitti. Ey Bilal, düşman<br />
kokusu ile dudak altından söylediğin sözü minarelere çık da kafirlerin körlüğüne<br />
rağmen bağır.<br />
Müjdeci, her dertlinin kulağına, kalk ey talihsiz, devlet yolunu tut diye bağırmada.<br />
Ey bu hapiste, şu kokmuş yerde, bitler içinde kalan, kendine gel... kimse duymasın<br />
kurtuldun sus!<br />
Dostum, her kılın dibinden bir davul sesi gelmede... Neden şimdi susuyorsun<br />
Hasetçi düşman öyle bir sağır oldu ki bu kadar davul sesine karşı hani, ses nerede ki<br />
diyor. Bak, ne taze diye yüzüne reyhan vuruyorlar da körlüğünden bu eziyet de nedir<br />
ki demekte. Huri, elini sıkar; kör neden beni incitiyor diye hayretlere düşer, elini<br />
çeker. Bedenimi, elimi ne diye çekiştirip duruyorlar... Ben uyuyorum, bırakın da<br />
güzelce dalayım, bir rüya göreyim der. Rüyada arayıp durduğun burada... gözünü aç,<br />
o izi kutlu ay, önünde! Onun için yücelere daha fazla bela geldi. Çünkü sevgili,<br />
güzellere daha fazla cilvelenir.<br />
Her yolda güzellerle latife eder, kendisini onlara gösterir, onlarla cilvelenir. Fakat<br />
bazen körleri de bir coşturur. Bir an için kendisini körlere de verir. Bu yüzden de<br />
körlerin mahallesinden bir feryattır kopar.<br />
Bilal’in bazı vasıflarını duydum. Şimdi de Hial’in zayıflığını dinle. O, yürüyüşte,<br />
gidişte Bilal’den ileriydi; kötü huylarını daha fazla tepelemişti. Senin gibi ardına<br />
ardına gitmez, her an daha ziyade gerilemezdi; senin gibi mücevheri bırakıp taşa<br />
koşmazdı. Hani şunu gibi: Bir adama konuk geldi. Adam, konuğun yaşını sormaya, ne<br />
vakit doğduğunu araştırmaya koyuldu. Oğul dedi, kaç yaşındasın Söyle, saklama<br />
anlat bakalım. Konuk on sekiz dedi yahut on yedi, on altı. Yahut da kardeşlik, on beş!<br />
Ev sahibi hadi bakalım şaşkın hadi, biraz daha geri geri git de ananın rahmine gir!<br />
Birisi bir beyden at istedi. Bey, yürü dedi, o güzel atı al. Adam, ben onu istemem<br />
deyince neden dedi. Adam dedi ki: Pek huylu geri geri gidiyor. Boyuna gerisin geri<br />
gitmede. Bey dedi ki: Sen de kuyruğunu eve çevir.<br />
Senin nefis atının kuyruğu da şehvettir. Bu sebepten o kendisine tapan geri geri<br />
gider. Şehvet, sana aslından kuyruk olduysa o şehveti çek çevir, ahirete şehvetlen.<br />
Şehvetini yemeden içmeden kestin mi şehvet yüce akıl cihetine düşer, oradan baş<br />
gösterir. Hani bir ağacın kötü dallarını budarsın da iyi dallarından dal budak verir, o<br />
dallar kuvvetlenir ya.<br />
Kuyruğunu o tarafa çevirdin mi geri geri gitse bile sığınılacak yere kadar varır,<br />
dayanır. Ne mutludur binicisine râm olan ve doğru giden atlar. Onlar, ne geri giderler,<br />
ne huysuzluk ederler. Allah Kelim’i Musa gibi hızlı hızlı gider, bir kilim gibi Bahreyn’e<br />
kadar varır, yayılır.<br />
Musa’nın gittiği yol, tam yedi yüz yıllık yoldu, o sevda ile bu kadar uzun yolu aştı.<br />
Bedenindeki gidiş gayreti bu kadardı. Canındaki gayretse ta İlliyn’e değdi. İyi<br />
biniciler, birbirlerini geçmek için atlarını sürdüler. Karınları şiş battallarsa ahırda kala<br />
kaldılar.<br />
Hani bir kervan bir köye gelip çatmış, orada açık bir kapı görmüştü. Kervan<br />
halkından biri bu kocakarı soğuğunda eşyamızı buraya atalım, birkaç gün burada<br />
kalalım dedi.<br />
İçeriden bir ses geldi: Hayır neyiniz varsa önce dışarıya bırakın da ondan sonra içeri<br />
girin. Atılması gereken ne varsa dışarıya at da öyle gel. Onlarla içeriye girmeye<br />
kalkışma ki bu meclis pek yüce bir meclistir.<br />
Hilal, gönlü üstat, ruhu aydın bir zattı. İnanmış bir adamın kuluydu, ona seyislik<br />
etmekteydi. Ahırda seyislik ediyordu, ay, kuldu, köleydi ama hakikatte padişahlar<br />
padişahıydı. Beyin, kölesinden haberi bile yoktur. Çünkü ona ancak şeytanın Adem’e<br />
baktığı gibi bakıyordu.<br />
Ancak su ve toprak görüyordu, ondaki defineden haberi yoktu. Beş duyguyla altı<br />
ciheti görüyordu, beş duygunun aslını değil. Toprağın rengi meydandaydı, din nuru<br />
görünmüyordu. Her peygamber alemde böyleydi.<br />
Birisi minareyi görür, minaredeki kuşu göremez. Minaredeki hünerli doğanı gözü<br />
alamaz. İkincisi kanatlarını çırpan kuşu görür, fakat kuşun ağzındaki tüyü göremez.<br />
Allah nuru ile bakansa hem kuşu görür, hem ağzındaki tüyü.<br />
Öbürüne der ki: Tüyü gör tüyü. Tüyü göremedikçe düğüm açılmaz. Birisi insanı<br />
nakışlarla bezenmiş balçıktan bir suret görür öbürü ilim ve amelle dolu bir balçık.<br />
Beden minaredir, ilim ve ibadet kuşa benzer, onu ister üç yüz tane say ister iki tane.<br />
Orta görüşlü adam, yalnız kuşu görür, kuştan başka önde, artta hiçbir şey göremez.<br />
Tüyse, kuşta gizli olan tüydür, kuşun canı onunla kaimdir. Gagasında tüy bulunan<br />
kuşun işi, hiç eğreti olmaz. Onun bilgisi daima canından coşar.<br />
HİLAL´İN HASTALIĞI<br />
Hilal kazara hastalandı, zayıflamaya, erimeye başladı. Mustafa, vahiyle onun halini<br />
anladı. Efendisi, onu, pek hor gördüğünden hastalığından da haberdar olmadı.<br />
O ihsan sahibi ahırda tam dokuz gün yattı. Hiç kimse halini bilmiyordu. Er olan,<br />
erlere padişahlar padişahı kesilen, kendisini yüzlerce akıl, bir deniz gibi kaplayan,<br />
peygambere vahiy geldi. Allah merhameti dertlilere derman oldu, iştiyakını çeken<br />
Hilal hastadır.<br />
Mustafa kadri yüce Hilal’i görmek, ona geçmiş olsun deyip hatırını sormak için o<br />
tarafa doğru yola çıktı.<br />
O ay, vahiy güneşinin ardına düşmüş, sahabe de yıldızlar gibi onun ardınca<br />
gitmedeydi. Ay “Sahabem yıldızlara benzer. İyilere doğru yolu gösterirler, azgınları<br />
taşlarlar” diyordu.<br />
Beye o padişah geldi dediler neşesinden çılgın bir halde yerinden sıçradı. O<br />
padişahlar padişahını kendisi için gelmiş sanıp sevinçten ellerini çırptı. Aşağıya inip<br />
muştucuya canlar saçıyordu adeta. Yeri öptü, selam verdi. Yüzü, sevincinden gül gibi<br />
kızarmıştı.<br />
Buyurun dedi yurdumuzu şereflendirin de burası cennete dönsün. Evim,<br />
gökyüzünden üstün olsun, çünkü zamanın kutbunu gördüm. O hürmete değer sultan,<br />
onu azarlar gibi dedi ki: Ben seni görmeye gelmedim. bey, ruhum sana feda olsun<br />
dedi, hatta ruh da nedir ki Lütuf et, bu geliş kimin için Söyle. Söyle de senin lütuf ve<br />
ihsan bağına dikilmiş bir fidan olan o zatın ayaklarına toprak olayım.<br />
Mustafa, arşın Hilal’i nerede Tevazuundan ay ışığı gibi yerlere döşenen. Kullukta,<br />
gizlenen padişah, o sırları duymak için dünyaya gelmiş er nerede O bizim kulumuz<br />
seyisimiz deme. Şunu bil ki define yıkık yerlerdedir.<br />
Binlerce dolunay ayaklarının altına döşenmiş olan Hilal, hastalıkla ne alemde acaba<br />
Dedi. Bey, hastalığından haberim yok ama dedi, birkaç gündür yanıma gelmedi. O,<br />
atlarla katırlarla düşer kalkar, seyis olduğu için şu ahırda yatar.<br />
Peygamber Hilal’i görmek üzere ahıra girdi araştırmaya başladı. Ahır karanlık, pis ve<br />
berbattı. Fakat ülfet zamanı gelip çatınca bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.<br />
O erkek aslan, Yusuf’un kokusunu alan Yakup gibi Peygamberin kokusunu aldı.<br />
Mucizeler, imana sebep olmaz, sıfatları çeken cinsiyet kokusudur. Mucizeler düşmanı<br />
kahretmek içindir. Halbuki cinsiyet kokusu, gönül almaya insanı aşık etmeye sebep<br />
olur. Mucizeler, düşmanı kahreder ama dostu değil. Hiç dostun boynu ağlar mı<br />
Hilal uykudayken Peygamberin kokusunu aldı, bu gübrelik içindeki şu güzel koku<br />
nedir ki Dedi. Derken atların katırların ayakları arasında o eşi olmayan Peygamberin<br />
tertemiz eteğini gördü. Sürüne sürüne ahırın bucağından gelip o erin ayağına yüzünü<br />
gözünü sürdü. Peygamber yüzünü yüzüne sürdü. Başını yüzünü gözünü öptü.<br />
Rabbim dedi, sen ne gizli mücevhersin. Ey arş garibi, nasılsın iyi misin<br />
Hilal dedi ki: Uykusu dağılmış bir aşığın ağzına gün doğarsa ne hale gelir Toprak<br />
çiğneyen bir susuzu su, güzel bir halde başı üstünde taşırsa nasıl olur<br />
İsa gibi hani. Irmak onu baş üstünde tutardı; abıhayat içinde gark olmadan emindi.<br />
Ahmed dedi ki: Eğer yakıyni fazla olsaydı hava ona binek olurdu. Benim gibi... Ben<br />
de havaya bindim, miraç gecesi hava üstünde yürüdüm.<br />
Hilal dedi ki: Kör ve pis bir köpek, uykudan sıçrayıp kalkar da kendisini aslan olmuş<br />
görünce ne hale gelir Fakat okla vurulan aslan gibi bir aslan değil, korkusundan<br />
kılıçların temrenlerin kırıldığı bir aslan. Yılan gibi karnı üstünde sürünüp giden bir<br />
körün gözü açılır, bağı baharı görürse ne olur Mahiyet ve keyfiyetten kurtulan,<br />
keyfiyetsizliğin ebedi hayat yurduna ulaşan birisi nasıl olur<br />
Mekansızlık yurduna mahiyet ve keyfiyet bağışlayan bir hale gelir, bütün keyfiyet ve<br />
mahiyetler, köpekler gibi sofranın etrafına toplanırsa, keyfiyetsizlik aleminden onlara<br />
kemik verirse ne olur Cenabetken sus bu sureyi okuma. Keyfiyetten gusül edip,<br />
tamamı ile yıkanıp arınmadıkça sen bu musafa dokunma oğlum.<br />
Fakat ey padişahlar, pis olayım, temiz olayım, alemde bunu okumayayım da neyi<br />
okuyayım Sen bana sevaba girmem için diyorsun ki yıkanıp arınmadan su havuzuna<br />
girme. Fakat havuzun dışında topraktan başka bir şey yok. Havuza girmeyen<br />
temizlenemiyor. Suyun bu lütuf ve keremi olmasa, her pislikleri kabul edip<br />
temizlemese, vay ona iştiyak çekenlere, vay ona ümit bağlayanlara, vay onların ebedi<br />
hasretine!<br />
Suyun yüzlerce lütfu vardır, yüzlerce ihsanı vardır. Pislikleri kabul eder vesselam. Ey<br />
hak ziyası Hüsamettin, nur seni kötü kuşlardan korur, gözetip bekler. Ey yarasalardan<br />
gizli olan güneş, Allah nuru ve onun yücelişi, senin gözcün bekçindir. Güneşin<br />
yüzündeki perde, ancak parlaklığının fazlalığı ve ışığının keskin ve şiddetli oluşudur.<br />
Güneşin perdesi de Allah nurudur. Ondan nasipsiz olan yarasadır gecedir. Her ikisi de<br />
güneşten uzakta ve perde ardında kaldığından ya yüzleri kararmıştır, yahut da donup<br />
kalmışlardır.<br />
Hilal’e ait hikayenin bir kısmını yazdım. Şimdi de dolunaya ait hikayeyi dile getir.<br />
Hilal’le dolunay birdir. İkilikten, noksandan, gidilmeden uzaktır onlar. Hilal<br />
hakikatte noksan kabul etmez, görünüşteki noksan, yavaş yavaş dolunay haline<br />
gelmek,kemal bulmaktır.<br />
Geceleyin geceye yavaşlık hususunda ders verir. Sıkıntının yavaş yavaş açılacağını<br />
gösterir. Yavaşlıkla ey ham aceleci der, dama dayanan merdivenden basamak<br />
basamak çıkılır. Tencereye yavaş ve ustaca kayna, delice kaynayan yemekten hayır<br />
gelmez der. Allah, alemi bir kere Kün demekle yaratmaya kadir mi değildi Bunda<br />
şüphe mi var Peki neden bu yaratış altı gün sürdü, her gün de tam bin yıl kadardı.<br />
Neden çocuk dokuz ayda yaratılmada Çünkü padişahların adeti bir şeyi yavaşlıkla<br />
yapmaktır.<br />
Neden Adem’in yaratılışı kırk sabah sürdü, yavaş yavaş o balçığı insan haline<br />
getirdi Allah, senin gibi aceleci değildir a ham adam. Sen, şimdi sıçrayıp koştun;<br />
çocuk olduğun halde kendini şeyh göstermedesin. Kabak gibi her şeyin üstüne çıktın.<br />
Nerede sen de savaşta direnecek ayak Ağaçlara duvarlara dayandın, kabak gibi<br />
yukarı çıktın a kelceğiz.<br />
Önce bineğin, usul boylu selvidir ama sonunda kupkuru, içi boş bir hale gelirdin. A<br />
su kabağı, yeşil rengin tez sararır, çünkü o renk iğreti bir boyadır, aslında yok ki.<br />
KOCAKARI HİKAYESİ<br />
Doksan yaşında bir kocakarı vardı. Yüzü bumburuşuktu rengi safran gibi sarıydı.<br />
Yanağı, sofra altısının baş tarafları gibi kat kattı. Fakat erkek aşkından<br />
vazgeçmemişti.<br />
Dişleri dökülmüş saçları süt gibi ağarmıştı. Boyu yay gibi bükülmüş, her duygusu<br />
değişmişti. Böyle olduğu halde koca isteği ve şehvet hırsı hala yerindeydi. Erkek<br />
avlamaya aşkı vardı da tuzağı paramparça olmuştu. Vakitsiz öten horoza, yolsuz<br />
yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş bir boş tencereydi sanki.<br />
Meydana aşıktı fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı, fakat ne<br />
dudağı vardı ne zurnası. İhtiyarlıkta Allahm, kafire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah<br />
kime verdiyse ne kötüdür o kul. Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü damalara salamaz,<br />
ancak pisliğe gübreye salar.<br />
Öyle olduğu halde şu altmış yaşındaki köpeklere bak ki her an köpek dişleri biraz<br />
daha keskinleşmede. İhtiyar köpeğin, derisinden tüyler dökülür; fakat şu ipekler<br />
giymiş kart köpeklere bak bir kere de!<br />
Bu köpeklerin aşkı da alt yanlarıyla paraya, hırsları da. Kocaldıkça da bu hırsları<br />
artıyor, hele bak şu köpek soylarına! Böyle ömür cehennem sermayesi. Gazap<br />
kasaplarına salhane.<br />
Ömrün uzun olsun dediler mi hoşlanır, güler de ağzı açık kalır. Böyle bir bedduayı<br />
dua sanır. Gözünü açmaz, kafasını bir türlü kaldırmaz. Kıl ucu kadar ahret ahvalini<br />
görseydi, böyle diyene “Senin ömrün uzun olsun” derdi.<br />
Ekmeğe tapan, bir erkek bir yoksul, bir zembilli dilenci, bir gün Geylan’lı zengin<br />
birisinden ekmek alınca dedi ki: Yarabbi sen bu kulunu hoşlukla, selametle evine<br />
barkına kavuştur.<br />
Geylan’lı kızıp a çirkin herif dedi, eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa oraya<br />
Allah, seni kavuştursun. Aşağılık kişiler, her söz söyleyeni hor hakir bir hale getirirler.<br />
Sözü yüceyse, değerliyse bile o sözün kaderini düşürürler. Çünkü söz, dinleyene göre<br />
söylenir; terzi kaftanını adamın boyuna göre biçer.<br />
Mademki meclisteki dinleyenler aşağılık kişiler, aşağılık söz söylemeden başka çare<br />
yok. Bu sözü rehine koy da yine o kocakarı hikayesine başla.<br />
Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver! Ne sermayesi var,<br />
ne değeri, ne de bir sermaye kabul edecek kabiliyeti. Ne hoş ve güzel bir şey verir, ne<br />
alır. Ne manası var ne anlama liyakati. Ne dili var ne kulağı, ne aklı var; ne görü. Ne<br />
kendinde, ne kendinden geçmiş, ne düşünceye sahip. Ne niyazı var, ne nazlanacak<br />
güzelliği. Soğan gibi kat kat ve her katıda kokmuş!<br />
Ne bir yol varmış, ne yola gidecek ayağı kalmış. O kahpenin ne bir yanıklığı var, ne<br />
bir ah ve feryadı.<br />
Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi. Ev sahibi, burada<br />
ekmek ne arar Burası ekmekçi dükkanı mı, aptal mısın sen dedi. Dilenci bari biraz<br />
yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkanı değil ki.<br />
A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de yine ev sahibi, burasını değirmen mi<br />
sandın dedi. Dilenci her şeyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap<br />
verdi: Burası ırmak yahut çeşme değil.<br />
Hasılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı,<br />
yok dedi. Yoksul eve girip eteklerini kaldırdı evin içinde aptes bozmaya niyetlendi. Ev<br />
sahibi ey çirkin herif ne yapıyorsun deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bari aptes<br />
bozayım da ferahlayayım. Burada yaşamanın madem ki imkanı yok, böyle eve ancak<br />
aptes bozulur.<br />
Padişah kolunda beslenmedin, avlanmayı bellemedin, zaten doğan değilsin ki av<br />
tutasın. Tavus kuşu da değilsin ki yüzlerce nakışlarla bezenesin de gözleri<br />
neşelendiresin. Dudu değilsin ki sana şeker versinler, tatlı sözlerini dinlesinler.<br />
Bülbül değilsin, aşıkçasına ağlayıp inleyesin, çayırlıkta, çimenlikte yahut lale<br />
bahçelerinde güzel güzel çileyesin. Hüthüt değilsin ki çavuşluk edesin. Leylek değilsin<br />
ki yücelerde yurt tutasın.<br />
Ne iştesin sen Seni ne diye satın alsınlar Ne kuşusun sen Seni ne diye yesinler<br />
Bu değer bilmezlerin dükkanından vazgeç, yücel “Allah satın alır” ihsanının dükkanına<br />
gel. Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır. Onun yanında<br />
hiçbir kalp ret edilmez; çünkü alış verişten kar beklemez ki.<br />
O bunak sokağa bir gelin gibi çıkmak istedi; a azgın karı, kaşlarını yoldu. Yanağını,<br />
yüzünü, ağzını güzelleştirip süslenmek için aynanın önüne oturdu. Yüzüne neşeyle<br />
birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.<br />
Kuranın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı. Bu suretle<br />
yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu. O<br />
tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere<br />
düşüyordu. Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor, fakat yine çarşafına<br />
büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.<br />
Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lanet dedi. Bu sözü der demez<br />
İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş kokmuş kahpe! Ben bütün<br />
ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim.<br />
Kötülükte acayip bir tohum ektin, alemde musaf bırakmadın.<br />
Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni. Yüzün<br />
elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın. Satmak ve onlarla kendine<br />
şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın. Fakat eğreti renk<br />
senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.<br />
Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü. O<br />
göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.<br />
Sükut alemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti<br />
yoktur! Gönlünü bir iki günceğiz cilala da o aynayı kendine defter edin. Sahip kıran<br />
Yusuf’un sayesinde Züleyha yeni baştan gençleşti.<br />
Kocakarı soğuğunun o soğukluğu, temmuz güneşiyle değişiverir. Meryem’in<br />
sızıldanışıyla kurumuş hurma dalı yeşerir, hurma verir. A kocakarı, kaza ve kaderle<br />
niceye bir savaşıp duracaksın, geçmişi bırak da eldekini ara. Mademki yüzünün<br />
güzelleşmesine imkan yok; ister allık sür, ister kara mürekkep.<br />
AYIPLARI ÖRTEN HEKİM<br />
Birisi hastalandı. Hekimi gidip dedi ki: Nabzımı ele al da içimdeki derdi anla. Çünkü<br />
nabızdaki damar kalbe ulaşır. Kalp görünmez kayıptır. Onun hali, nabızdan anlaşılır,<br />
çünkü nabızla ilişiği vardır.<br />
Ey emin kişi, yel de gizlidir; kopardığı tozdan, uçurduğu yapraklardan anlaşılır.<br />
Sağdan mı esiyor, soldan mı Onu sana yaprakların hareketi söyler. Gönül<br />
sarhoşluğu nerededir Görmezsin. Onu nerkise benzeyen mahmur gözlerde ara.<br />
Allahnın zatından da uzak olduğun için onu peygamberlerle mucizelerden bile<br />
bilirsin. Gizli olan mucize ve kerametler, temiz pirlerden gönüllere akseder. Onların<br />
gönüllerinde yüzlerce hazır kıyamet vardır... En aşağısı şudur: Komşuları sarhoş olur.<br />
Kutlu bir kişinin yanına göçen talihli, Allah ile düşüp kalkıyor demektir. Cansız<br />
şeylere tesir eden mucize ya sopa ( nın ejderha olması) dır, ya deniz(in bölünmesi)<br />
dir, yahut da ayın ikiye ayrılışı. Fakat vasıtasız olarak cana tesir ederse gizlice bir<br />
ilgiyle ilgilenir.<br />
Mucize ve kerametlerin cansız şeylere tesiri daimidir, birbiri ardınca ulanır durur.<br />
Bu suretle o cansız şeyden adamın gönlüne tesir eder. Ne hoştur hamur heyulası<br />
olmayan ekmek. Ne hoştur Mesih’in hiç eksilmeyen sofrası, ne hoştur Meryem’in<br />
bağsız, bahçesiz yetişen meyvesi.<br />
Kamil erin canından kopup gelen mucizeler, talibin canına, gönlüne hayat gibi tesir<br />
eder.<br />
Mucize denizdir, nakıs kişiyse karada yaşayan kuş. Suda yaşayan kuş, helak<br />
olmadan emindir. Her namahremin canını aciz eder, fakat hem dem olan kişinin<br />
canına kudret bağışlar. İçinde bu kutluluğu bulamazsan her an zahirden istidlalde<br />
bulun.<br />
Tesirler, insanın duygularında görünür durur. Bunlar, tesir edeni haber verirler. Her<br />
ilacın manası hakikati, her hünerin sanatı, sihri gibi gizlidir. Fakat yaptığı işe ve<br />
eserlerine bakarsan hakikati gizli olmakla beraber onu meydana çıkarırsın. İçinde<br />
gizli olan kuvvet, fiile gelince açığa çıkar, görünür.<br />
Bunların hepsi, sana eserleriyle görünür de nasıl olur. Allah, eserleriyle görünmez<br />
Sebeplerle tesirler, iç ve kabuk değil mi Araştırırsan hepsi de onun eserleri değil mi<br />
Eserlerine bakıyor da bazı şeyleri seviyorsun, peki, neden eserleri bağışlayandan<br />
haberin yok<br />
Bir hayale kapılıp halkı seviyorsun da doğu ve batının padişahını nasıl sevmiyorsun<br />
Ey ulu kişi, bu sözün sonu gelmez. Bu husustaki hırsımız da dilerim bitmesin. Dön de<br />
hasta hikayesini söyle, ayıpları örten hekimle macerasını anlat.<br />
Hekim, hastanın nabzını tutup halini anladı. İyileşme ümidi hiç yoktu.<br />
Dedi ki: Gönlün ne dilerse onu yap da bedenindeki bu eski dert gitsin. Hatırına ne<br />
gelirse yap, geri durma da sabır ve perhiz, sana eziyet vermesin.<br />
Bil ki sabır ve perhiz, bu hastalığa ziyandır, gönlüne geleni yap. Hastaya, Allahnın<br />
dediği gibi adeta “Dilediğinizi yapın” dedi. Hasta ala dedi, haydi sen git, hayra karşı.<br />
Ben ırmak kıyısına seyre gidiyorum.<br />
Kendisine sıhhatten bir kapı açılsın, iyileşsin diye gönlünün dilediğince ırmak<br />
kıyısında gezinip duruyordu. Su kenarında bir sofi oturmuş, elini yüzünü yıkıyor,<br />
temizken bir kat daha temiz oluyordu. Hasta sofinin kafasını görünce hülyaya kapıldı,<br />
içinden bir sille vurmak isteği coştu. Bulgur aşına tapan sofinin kellesine vurmak için<br />
elini kaldırdı.<br />
Hekim, içinden geçeni yapmazsan o, sana dert olur dedi. Allah da “Kendinizi,<br />
elinizle, tehlikeye atmayın” buyurmuştur. Hele bir sille aşk edeyim. Bu sabır ve<br />
perhiz, bir tehlikedir. Başkaları gibi çekinme, bir iyice vur bakalım diyordu.<br />
Silleyi aşk edince sofinin kellesinden şırrak diye bir ses çıktı. Sofi, hey asi kaltaban<br />
diye bağırdı. Ona iki üç yumruk vurmak, sakalını, bıyığını yolmak istedi ama vazgeçti.<br />
Halk da hastadır, hummalıdır, çaresizdir. Şeytanın igvasıyla böyle sille vurur durur.<br />
Hepside suçsuzları incitmeye haristir. Birbirlerinin kafasını noksan görürler. Ey<br />
suçsuzların kafasına vuran, bunun cezasını kendi kafanda görmüyor musun<br />
Ey hava ve hevesini hekimlik sanıp zayıfları tokatlamaya kalkışan! Sana bu ilaçtır<br />
diyen, seninle alay etmiş, sana gülmüştür. O, Adem’e de buğdaya kılavuzluk ettiydi<br />
ya!<br />
Ey Allah yardımını dileyen Adem ve Havva, ilaç için bunu yiyin, “Ebedi olarak<br />
yaşarsınız” demişti ya. Şeytan, Adem’in ayağını titretti, sürçtürdü, onun kafasına<br />
vurdu. Fakat o sille döndü, şeytanın kafasına geldi, ona ceza oldu.<br />
Şeytan, Adem’i adam akıllı sürçtürdü ama Adem’in arkası Allah idi, elini tutan Haktı.<br />
Adem bir dağdı, yılanla dolsa ne çıkar Tiryak madeniydi, ona hiçbir zarar gelmedi.<br />
Sende tiryakten bir zerre bile yok, kurtulacağını nasıl umuyor, nasıl aldanıyorsun<br />
Nerede sen de Halil’cesine Allah’a dayanma, nerede sende Kelim’deki keramet<br />
Nerede o Allah’a dayanma ki kılıcın İsmail’i kesmesin, nerede o keramet ki Nil’in<br />
dibini ana cadde yapsın<br />
Kutlu bir adam, minareden düşse elbisesine rüzgar dolar, onu yere yavaş indirir,<br />
kurtulur.<br />
Ey güzel adam, o bahta inanmıyorsan neden kendini yele veriyorsun ya Bu<br />
minareden Ad gibi yüz binlercesi tepesi üstüne düştü, başlarını da yele verdiler,<br />
canlarını da. Bu minareden tepesi üstüne düşen milyonlarca kişiye bak. İp üstünde<br />
oynamayı bilmiyorsan ayaklarına şükret, yeryüzünde yürü.<br />
Kendine kağıttan kanat yapıp dağdan uçmaya kalkışma. Bu sevdada niceler<br />
başından oldu. O sofi, kızgınlıktan ateşlendi, ateşe döndü ama işin sonuna göz attı.<br />
Taneyi almayan ve tuzağı gören kişi, ilk saftan adım atar atmaz durur, ileri gitmez.<br />
İşin sonunu gören gözlere ne mutlu. Onlar, bedenin bozulup çürüyüşünü görürler.<br />
Ahmed’in gözü de onu görmüş, cehennemi buradayken kıldan kıla seyretmişti. Arşı,<br />
kürsüyü, cennetleri görmüş, gaflet perdelerini yırtmıştı. Zarardan kurtulmak<br />
istiyorsan gözünü işin önünde kapa, sonuna bak. Sona bak da yokları var gör, varları,<br />
duyguyla duyulan aşağılık bir şey bul.<br />
Yoksulluğa düşüp de cömertliği kim aramaz, dükkanlarda bir kar elde etmeyi kim<br />
istemez Tarlalarda kim mahsul istemez, fidanlıklardan kim bir fidan ummaz<br />
Medreselerde bilgi elde etmeyi istemeyen, ibadet yurtlarında Allah lütfunu dilemeyen<br />
var mı Bütün bunlar varları, artlarına atmışlar yokları istemekte, yoklara kul<br />
olmaktadırlar. Çünkü Allah sanatının madeni mahzeni, yokluktan başka bir yerde<br />
tecelli etmez.<br />
Bundan önce bir remizdir söylemiştik. Sakın bunu ve onu iki görme. Demiştik her<br />
sanat sahibi, sanatını meydana getirmek için yokluk arar. Mimar yapılmamış bir yer,<br />
yıkılmış, tavanları çökmüş bir yurt arar. Saka, içinde su olmayan kap peşindedir.<br />
Dülger, kapısı bulunmayan bir ev aramaktadır. Avlanma zamanında hepsi de yokluğa<br />
saldırırlar. Ondan sonra da hepsi yokluktan kaçarlar. Mademki ümidin yoklukta,<br />
neden çekiniyorsun ondan Tamahının enis olduğu şeyden bu çekinme nedir<br />
Mademki tamahın o yokluktur, yokluktan yok oluştan bu kaçışın neden Eğer bir<br />
yuvaya enis olmuşsan neden yokluk pususunda bekliyorsun a canım Elinde ne var,<br />
ne yoksa hepsinden gönlünü çekmiş, gönül oltasını yokluk denizine salmışsın. Öyle<br />
olduğu halde bu murat denizinden kaçışın neden O denizden oltana yüz binlerce av<br />
düştü. Neden kârın adını ölüm taktın Büyüye bak ki kâr sana ölüm görünmede.<br />
Onun büyüsündeki sanat, iki gözünü de bağladı da canlar, kuyuya rağbet ettiler.<br />
Allah hilesiyle hayaline kuyunun üstündeki ova tamamı ile yılan zehrinden ibaret<br />
görünür. Hasılı kuyuyu, sığınılacak yer sanır, nihayet ölüm de onu kuyuya atar.<br />
Söylediğim bu yanlışları Attar’ın sözlerinden dinle azizim.<br />
Sofi dedi ki: Kafaya yenen bir sille yüzünden körcesine baş vermeye gelmez. Teslim<br />
hırkasını giyinmişim, bana sille yemek kolay gelir. Düşmanını pek arık gördü, ben de<br />
düşmanca bir yumruk vursam. Kalay gibi eriyip akıverecek. Derken padişah kısas<br />
emredecek. Zaten çadır harap, direk kırık, yıkılmaya bahane arıyor. Bu ölü herif için<br />
kılıç altına gitmek, kısasa razı olmak yazıktır doğrusu, yazık dedi.<br />
Onu dövemediğinden kadıya götürmek kurdu. Çünkü kadı Allahnın terazisidir.<br />
Kilesine şeytan hilesi giremez. O, hasetlerin, çekişlerin makasıdır. İki düşmanın<br />
savaşı dedikodusunu keser. Afsunu şeytanı şişeye hapseder. Kanunu fitneleri<br />
yatıştırır. Tamahkar düşman teraziyi görünce serkeşliği bırakır, onun hükmüne uyar.<br />
Fakat terazi olmazsa çok bile versen payına razı olmaz.<br />
Kadı rahmettir, savaşı defeder, kıyametteki adalet denizinden bir katradır o. Katra<br />
küçük ve ayağı kısa bile olsa denizin letafeti, ondan belli olur. Gözündeki tozu<br />
temizledin mi katradan Dicleyi görebilirsin. Cüzüler küllerin haline tanıktır. Gün<br />
battıktan sonra batıdan beliren kızıllık, güneşin varlığını bildirir.<br />
Allah “Güneş battıktan sonra batıda beliren kızıllığa and olsun” dediği zaman<br />
Ahmed’in cismine yemin etmiştir. Karınca bir tanecik buğdayı görüp harmanı<br />
anlasaydı hiç o bir tane buğdayın üstüne titrer miydi<br />
Sen yine sözüne gel, sofi sabırsız. Yediği sillenin cezasını acele istemekte. Ey<br />
zulümler eden, nasıl oluyor da gönlün hoş yaptığını çekmeyeceksin mi sanıyorsun da<br />
gafil oluyorsun Yoksa yaptıklarını unuttun mu ki gaflet, perdelerini indirdi Ardında<br />
düşmanların olmasaydı düşmanların sana haset ederdi.<br />
Fakat sende olan hukuk yüzünden hapistesin. Yaptığın isyanlar yüzünden azar azar<br />
özür dilemeye bak. Bak da ceza veren seni birden tutmasın. Ey dost, suyunu durult.<br />
Sofi kendisine sille vuran adamın yanına gidip davacı gibi eteğine yapıştı. Onu çeke<br />
çeke kadının yanına götürdü. Bu ters eşeği ya eşeğe bindir, halka göstererek ceza ver.<br />
Yahut da döverek cezalandır. Artık hangisini münasip görürsen onu yap. Senin<br />
verdiğin cezadan ölse bile ölür gider, soran bile olmaz. Kadını şer-an vurduğu sopayla<br />
birisi ölürse kadı, onu ödemez. Çünkü şeriatin emri oyuncak değildir. o, Allah vekilidir,<br />
Allah adaletinin gölgesidir. Her hak sahibiyle cezaya müstahak olanın aynasıdır o.<br />
O, mazlumun hakkını hak etmek için ceza verir, kendi ırzı için kızgınlığından yahut<br />
da bir şey kazanmak için değil. Onun cezası, Allah içindir, kıyamet günü içindir. Bu<br />
ceza da bir hata olsa bile ona diyet lazım gelmez. Çünkü birisini kendisi için döven<br />
borçludur. Allah için döven her şeyden emindir. Baba oğlunu dövse de oğlu ölse kan<br />
diyetini vermesi lazımdır. Çünkü onu kendi işi için dövmüştür. Oğulun babaya hizmeti<br />
vaciptir. Fakat çocuğun öğretmeni dövse de çocuk bu dayaktan ölse korkma,<br />
öğretmene hiçbir şey olmaz. Çünkü öğretmen Allah vekilidir, emindir. Her eminin<br />
hakkındaki hükümde böyledir.<br />
Talebenin öğretmene hizmeti farz değildir. bu yüzden de üstat ona kendisi için bir<br />
ceza vermez. Baba döverse kendi hizmeti için döver, bundan dolayı,kan pahasından<br />
kurtulamaz.<br />
Ey Zülfikar, kendi varlığının, benliğinin başını kes. Kendinden geç, derviş gibi yok ol.<br />
Kendinden geçtin, varlığını bıraktın mı ne yaparsan Allah yapar. “Sen atmadın, Allah<br />
attı” hükmüne girersin, eminsin. O diyet Allah’adır, emin olan adama değil. Bu,<br />
“Fıkıh” ta uzun uzadiye ve etraflıca anlatılmıştır. Her dükkanın ayrı bir sanatı, ayrı bir<br />
karı vardır. Mesnevide yokluk dükkanıdır oğul.<br />
Kunduracı dükkanında güzel deriler bulunur. Herhangi bir tahta parçası görürse bil<br />
ki kundura kalıbıdır. Kumaş satanlarda kumaşlar, ipekliler bulunur, demir olsa olsa<br />
arşın olarak vardır.<br />
Mesnevimiz vahdet dükkanıdır. Orada birden başka ne görürsen puttur. Halkı tuzağa<br />
düşürmek için putu övmeyi “Onlar ak ve yüce kuşlardır” sözü gibi say. Peygamber,<br />
onu “Vennecmi” suresinde okudu ama o söz, surede bir ayet değildi, sınama için<br />
söylenmiş bir sözdü. Sonunda bütün kafirlerde secde ettiler. Bu, bir sırdı, bu suretle<br />
onlar da yere baş koydular. Bundan sonra anlaşılması güç, karışık bir söz vardır. Sen,<br />
Süleyman’la bulun, şeytanlara karışma.<br />
Yine sofi ile kadı hikayesine gel, o zayıf ve perişan, fakat zalim adamın hikayesini<br />
anlat.<br />
Kadı dedi ki: Oğul, önce tavanı durdur da ondan sonra ona hayır, şer bir resim<br />
yapayım. Vuran nerede Vurduğu yer neresi Yahu, bu, hastalıkla bir hayal olmuş!<br />
Şeriat dirilerle zenginler içindir. Hiç mezardaki ölülere şeriat hükümleri tatbik<br />
edilebilir mi Yoklukla kendilerinden geçmiş olanlar, o ölülerden yüz kat daha ölüdür.<br />
Ölü, bir kere ölmüş, bu alemden geçip gitmiştir. Halbuki sofiler, yüz taraftan<br />
ölmüşlerdir. Ölüm, bir kere öldürülmedir. Halbuki bu, üç yüz ölümdür, her birine de<br />
sayısız diyet vardır.<br />
Allah, bunları defalarla öldürmüştür ama diyetleri için de ambarlar dökmüştür.<br />
Bunların her biri hakikat aleminde Circis’e benzerler. Altmış kere öldürülmüşler,<br />
altmış kere dirilmişlerdir.<br />
Bu çeşir adam, ihsan sahibi kılıcın zevkiyle öldürülmüştür; fakat bir kere daha vur<br />
diye yanar, sızlanır durur. Vallahi şehit olan, o canlar bağışlayan varlığın aşkıyla ikinci<br />
defa öldürülmeye öyle bir aşıktır ki!<br />
Kadı dedi ki: Ben dirilere hükmederim, mezarlıkta yatan ölülere değil. Bu görünüşte<br />
mezarda alçalmış, ölü değil ama mezarlar onun varlığında gizli. Mezarda ölüyü çok<br />
gördün, bir de ölüde mezarı gör ey kör adam.<br />
Bir mezardan üstüne bir kerpiç düşse ne yaparsın, akıllılar kalkarlar, mezardan<br />
davacı olurlar mı Ölüye kızıp da kinlenmeye öç almaya kalkışma. Hamam duvarındaki<br />
resimle kavgaya girişme. Şükret ki sana bir diri vurmadı. Çünkü dirinin ret ettiğini<br />
Allah da ret eder. Dirilerin kızgınlığı Allah kızgınlığıdır, Allah zahmıdır. Çünkü o dışı<br />
temiz kişi, Allah’la diridir. Allah onu öldürmüş, ayağından üflemiş, çabucak kasap gibi<br />
derisini yüzmüştür. Allahnın üfürmesi, ona ebedi olarak kalır. Allahnın üfürmesi<br />
kasabın üfürmesine benzemez.<br />
Fakat Allah üfürmesiyle kasap üfürmesi arasında çok fark vardır. Bu, baştan aşağıya<br />
kadar lutuftur, kemaldir, öbürü tamamı ile ayıp ve ar. Bu dirilik üfürmeyle<br />
mahvolmuştur; o dirilik, o üfürmeyle gelmiştir, ebedidir.<br />
Bu soluk, o soluk değildir ki söze sığsın, anlatabilsin. Kendine gel de şu kuyunun<br />
dibinden köşkün üstüne çık, yücel! Bunu eşeğe bindirmenin şeriatta yeri yok. Sopanın<br />
resmini eşeğe bindiren var mıdır hiç Onu eşeğe değil, tabuta bindirmek daha doğru,<br />
daha yerinde.<br />
Zulüm nedir bir şeyi layık olduğu yere koymamak. Sen de onu, ona layık olan<br />
yerden başka bir yere koyup zayi etme.<br />
Sofi dedi ki: Peki, hiçbir suçum, günahım yokken bana bir sille vurmasını reva<br />
görüyor musun Demek ki bir değirmen eşeği, hiçbir suçu olmayan sofiye bir sille aşk<br />
edebilir ha Kadı, zayıf adama, az çok paran var mı Diye sordu. Adam, dünyada<br />
yalnız altı kuruşum var deyince, peki dedi, üç kuruşunu sen harcan, üç kuruşunu da<br />
hiç laf etmeden ver bu adama. o dA zayıf yok yoksul bir adam. Üç kuruşla kendine<br />
ekmek katık alır.<br />
Hasta adamın gözü kadının ensesine ilişti. Baktı ki onun kellesi, sofininkinden daha<br />
hoş. Vurduğum sillenin cezası ucuz deyip vurmak için elini kaldırdı. Kadının yanına<br />
gidip kulağına bir şey söyleyecek gibi yaptı, ensesine bir hudayi sille aşk etti. Dedi ki:<br />
Altı kuruşu bölüşün ben de hırıltıdan gürültüden kurtulayım!<br />
Kadı kızınca sofi, hey deli. Şüphe yok ki senin hükmün adalettir, azgınlık değil. Ey<br />
din şeyhi, ey emin adam! Kendine yapılmasını istemediğin şeyi kardeşine nasıl<br />
hükmediyorsun Bilmiyor musun ki benim için kuyu kazarsan nihayet kendin<br />
düşersin.<br />
“Kim kardeşine kuyu kazarsa kendi düşer” hadisini okumadın mı Okuduysan a<br />
babasının kuzusu önce o hükme sen uy. Kafana bir sille inmesine sebep olan şu tek<br />
hükmün yok mu Eğer öbür hükümlerin de böyleyse, vay senin hükümlerine. Kim bilir<br />
onlar da başına, ayağına ne dertler getirir Bir zalime, sana harcamak için üç kuruş<br />
lazım diye acırsın ha. Acımanın yeri mi Zalimin elini kes. Halbuki sen, hükmü, dizgini<br />
o zalimin eline veriyorsun. Sen ey adaleti bilinmez adam, kurt yavrusuna süt veren<br />
keçiye benziyorsun!<br />
Kadı dedi ki: Kaza be kaderden gelen her silleye her cefaya razı olmamız gerek.<br />
Alnımızın yazısına içten razıyım, yüzüm ekşidi ama hoş gör; hak, acıdır. Gönlüm<br />
bağdır, gözüm buluta benzer. Bulut ağladı mı bağ güler, neşelenir, hoş bir hale gelir.<br />
Kıtlık yılında gülüp duran güneşin yüzünden baplar, bahçeler ölüm haline girer, can<br />
çekişirler.<br />
Allahnın “Çok ağlayın” emrini okumuşsundur. Peki, ne diye pişmiş kelle gibi sırıtıp<br />
kaldın ya Mum gibi daima göz yaşı dökersen mum gibi evi aydınlatmış olursun.<br />
Anasının yahut babasının ekşi suratı,çocuğu her zarardan korur. Ey sersem sersem<br />
gülüp duran, gülmenin zevkini gördün, bir de ağlamanın zevkini seyret. O, şeker<br />
madenidir. Seni cehennem ağlatırsa onu anmak, sana cennetten hoştur. gülmeler,<br />
ağlamalarda gizlidir. Ey saf ve temiz kişi, defineyi yıkık yerlerde ara.<br />
Zevk gamlardadır. Onların izini kaybetmişler, abıhayatı karanlıklara çekip<br />
götürmüşlerdir. Yolda konak yerine kadar tersine nal izleri var. İhtiyatlı ol gözünü<br />
dört aç. İbret gözünü dört aç. Sevgilinin iki gözünü de kendi gözlerine dost et.<br />
Kuran’dan “Onlar işlerini danışarak yaparlar” ayetini oku. Sevgiliye dost ol,<br />
nazlanarak of deme. Dost yola arkadır,sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki yol<br />
sevgiliden ibarettir. Dostlara, sevdiklere ulaştı mı sus, otur. O halkaya kendini yüzük<br />
taşı yapmaya kalkışma. Aklını başına devşir de Cuma namazına bak. Herkes<br />
toplanmıştır, bir düşüncededir, susup dururlar. Varını yoğunu sükut diyarına çek.<br />
Nişan arıyorsan kendini nişane yapmaya kalkışma.<br />
Peygamber dedi ki: Bil ki karanlıkta yıldızlar nasıl yol gösterirse dostlar da elemler,<br />
sıkıntılar denizinde öyle yol gösterir. Gözü yıldızlara dik, yol ara. Söz, bakışı<br />
bulandırır, sus, söyleme. İki doğru söz söyledin mi, uydurma söz de ona uyar, ulanır<br />
gider. Söz, sözü açar derler; hiç duymadın mı bu lafı Sakın doğru söze de girişeyim<br />
deme. Çünkü söz, doğrudan eğriye gidiverir.<br />
Ağzını açtın mı artık söz, senin elinde değildir. saf sözün ardından bulanık söz de<br />
akar. Fakat Allah vahyinin yolunda masum olanın sözleri, tamımı ile saftır, onun için<br />
böyle dam ağzını açar, söze başlarsa caizdir. Çünkü peygamber, kendi heva ve<br />
hevesinden söz söylemez. Allah masumundan heva ve heves doğar mı hiç Hal sahibi<br />
ol da söz söyle; bu suretle de benim gibi söze düşkün olma.<br />
Sofi dedi ki: Mademki altın, bir madendendir. Neden bunda fayda var, onda zarar<br />
Hepsi bir elden geldiği halde neden bunu aklı başında, öbürü sarhoş<br />
Bu ırmaklar, hep bir denizden akıyor da neden bu tatlı, öbürü ağza zehir gibi<br />
gelmede. Bütün nurlar, ebedilik güneşindedir de doğru sabahla yalancı aydınlık nasıl<br />
meydana geliyor Bakanın gözüne çekilen sürme, aynı sürme. Doğru görüşle şaşı<br />
görüş nereden çıkıyor<br />
Para basılan yerin sahibi Allah iken nasıl oluyor da paraların bir kısmı iyi basılıyor,<br />
bir kısmı fena Allah, yola “benim yolum” dedikten sonra neden bu ahde vefa etmede,<br />
öbürü yol kesmede. Mademki hür kişiyle şaşkın kişi, bir karından doğmada, “Çocuk,<br />
babanın sırrıdır” sözü nasıl doğru oluyor<br />
Binlerce suretle görünen birliği kim görmüştür Daimi olarak duran bir varlıktan<br />
nasıl oluyor da yüz binlerce hareket meydana geliyor<br />
Kadı dedi ki: Ey sofi, şaşırma. Bunu bir örnekle anlatacağım dinle. Aşıkların<br />
kararsızlığı da sevgilinin karar ve sebatından ileri gelir. O dağ gibi nazlanıp durur,<br />
aşıklar da yapraklar gibi titrerler.<br />
Onun gülüşü ağlamalar koparır, yüzünün suyu yüz sularının yerlere döker.<br />
Bütün bu keyfiyetler, köpük gibi denizin üstünde oynar durur. Fakat denizin zatında<br />
da bir zıttı, bir ortağı benzeri yoktur, işinde de. Varlılar, varlık libaslarını ondan<br />
giyerler. Zıt, kendisine zıt olan şeye nasıl olur da varlık verir Onu yaratması şöyle<br />
dursun belki ondan kaçar, uzaklaşır. Eş ne demektir Misil demektir, iyinin kötünün<br />
misli. Misil kendisine misil yaratır mı hiç<br />
Ey Allahdan korkup çekinen, Allah, birbirine benzer, birbirinin misli iki varlık olsa<br />
yaratıcılıkta bu, neden öbürüne üstün olsun yani Bir bahçedeki yapraklar kadar<br />
birbirine eş ve zıt varlık olsa onlar, yine zıttı ve eşi olmayan denizin köpüklerine<br />
benzerler. Denizin bu zıt görünüşlerini , keyfiyetsiz olarak gör. Denizin varlığına<br />
keyfiyet nasıl sığar Onun en aşağı oyunu, canındır. Bu nelik ve nitelik cana nasıl<br />
sığar Can nasıldır, nicedir diyebilir misin<br />
Peki her katradaki akıl ve can bile bedene bigane olan böyle bir deniz, nasıl olur da<br />
sayı ve keyfiyetin daracık sahasına sığar Aklıkül bile orada bilmeyenler arasına<br />
katılmıştır. Akıl, bedene ey cansız şey der, hiç o dönüp varacağın denizden bir koku<br />
aldın, bir şey duydun mu<br />
Beden der ki: Ben ancak senin bir gölgenim. Gölgeden kim yardım ister ki Akıl da<br />
burası der, anlayabilecek kişinin, anlayamayacak kişiden daha aciz olduğu bir yerdir.<br />
Öyle bir hasret makamıdır burası ki, burada parlak güneş bile bir zerreye kulluk<br />
etmede, köle gibi hizmetlerde bulunmaktadır.<br />
Aslan burada ceylanın önüne baş kor. Doğan burada çil kuşunun yanında kanat<br />
çırpar. Buna inanmıyorsan neden Mustafa yoksullardan dua ister durur ya Bu,<br />
belletme incindi dersen bilgisizlik, nasıl olur da anlatma vesilesi kesilir O biliyor ki<br />
padişahlara layık defineyi, padişah, yıkık yerlere gömer. O yıkık yerin her cüzü,<br />
defineyi gösterir ama kötü zan, o defineyi kaybetmek için tersine çakılmış nal izlerine<br />
benzer.<br />
Hatta doğrusu hakikat, hakikatte garkolmuştur da bu sebeple yetmiş fıkra, belki de<br />
yüz fıkra meydana çıkmıştır. Sofi can kulağını iyi aç, sana kendi saçma sözlerini<br />
anlatıyorum.<br />
Takdir sana bir zahım vurdu mu bekle, ondan sonra bir ağır elbise giydirecektir.<br />
Çünkü o, silleyi vurduktan sonra taç ve taht bağışlamayacak bir padişah değildi.<br />
Bütün dünya, onca bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşı da sonsuz<br />
ihsanlarda bulunur. Boynunu, dünyanın şu altın boyunduruğundan çabuk kurtar da<br />
Allahdan sille satın almaya bak.<br />
Peygamberler de dertlere musibetlere sabrettiler de o yüzden başlarını yücelttiler.<br />
Fakat yiğidim, hazırlan, bekle de gelince seni evde bulsun. Yoksa eve geldim,<br />
kimsecikler yoktu diye getirdiği elbiseyi geri götürür ha.<br />
Sofi dedi ki: Ne olurdu yani, bu alem, ebedi olarak insana gülseydi, hiç kaşlarını<br />
çatmasaydı. Her an ortaya bir acılık katmasaydı, değişip durarak insana zahmetler<br />
vermeseydi. Gündüzün nurunu gece çalmasaydı, zevk ve sefalar sürülen bahçeyi kış<br />
talan etmeseydi. Sıhhat kadehi humma taşı ile kırılmasaydı eminliği dert ve elem<br />
korkusu bozmasaydı. Hasılı nimetinde bir hırıltı, gürültü olmasaydı cömertliğinden, ne<br />
eksilirdi ki<br />
Kadı, pek bomboş bir sofisin sen. Küfi yazıdaki kef gibi bomboşsun, bir parçacık bile<br />
aklın yok. Ağzından şekerler saçan hikayeci, geceleri terzilerin hainliklerini anlatır, hiç<br />
duymadın mı sen Onların halkı nasıl soyup soğana çevirdiklerine dair geçmiş<br />
zamanlardaki hikayeleri anlatır durur.<br />
Kumaş keserlerken kumaşın bir parçasını nasıl çaldıklarını şuna buna söyler.<br />
Hikayecinin biri de geceleyin yine terzi masalı okumaya koyulmuştu. Halk başına<br />
toplanmıştı. Dinleyici bulunduğundan bütün cüzleri hikaye olmuştu adeta.<br />
Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması,<br />
çocuğun tesiriyledir. Yirmi dört şubeden çalgı çalan bir çalgıcıya dinleyen olmadı mı<br />
çalgısı bir yük olur. Aklına ne bir yanık nağme gelir, ne bir güzel, ne de on parmağı,<br />
çalgının perdelerinde ve tellerde oynar.<br />
Gayb haberlerini dinleyen bir kulak olmasaydı hiçbir muştucu gökten vahiy<br />
getirmezdi. Allah sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne yeryüzü<br />
gülerdi. “Sen olmasaydın” sözü, keskin ve görür gözler içindir. Fakat halk, kadın ve<br />
yemek aşkından nereden Allah sanatına bakacak, nereden Allah aşkına düşecek<br />
Yiyecek birkaç köpek olmadıktan sonra tutmaç suyunu köpeklerin yiyecekleri yere<br />
dökmezsin ki. Yürü, Allah mağarasının köpeği ol da o, seni seçsin, bu yal yerinden<br />
kurtarsın.<br />
Hikayeci, terzilerin insafsızca hırsızlılarını anlattı, çaldıkları kumaşları nasıl<br />
sakladıklarını söyledi. Halk arasında Hıta’lı bir Türk vardı. Bu sırrın açılmasına pek<br />
kızdı öfkelendi. Gece, kıyamet günü gibi o sırları, hakikat ehline açıp durmaktaydı.<br />
Nereye gitsen de orada birbirlerinin sırlarını açan iki düşmanı savaşır görsen; o anı,<br />
anılıp söylenen mahşer bil. O sır söyleyen boğazı da sur say. Allah, öfke sebeplerini<br />
hazırlamış, o kötülükleri ortaya atmıştır. Hikayeci terzilerin bir çok hainliklerini sayıp<br />
döktü. Türk acıklandı, kızdı, dertlendi.<br />
Dedi ki: Ey meddah, şehrinizde hilede, hıyanette en usta hangi terzi<br />
Meddah dedi ki: Ciğeroğlu derler bir terzi vardır, hırsızlıkta, çeviklikte halkı öldürür<br />
adeta. Türk, benden dedi bir iplik bile çalamaz. Sizinle bahse giriyorum.<br />
Senden daha akıllı nice kişileri mat etti, bahse girişme, böyle kanatlanıp uçmaya<br />
kalkma. Yürü aklına böyle mağrur olma. Onun hileleriyle sen de kendini kaybedersin<br />
dediler.<br />
Türk, büsbütün kızdı, benden ne yeni, ne eski hiçbir şey alamaz diye bahse girişti.<br />
Tamah edenler de onu büsbütün kızdırdılar. Bahse girip ağzını açarak dedi ki: Şu Arap<br />
atım rehin olsun. Benden hileyle at çalabilirse at sizin olur. Fakat hile yapamaz,<br />
çalamazsa ben sizden bir at alırım. Türk, o gece kızgınlığından uyuyamadı. Hırsızın<br />
hayali ile savaşıp durmaktaydı. Sabah çağı bir atlas kumaşı koltukladı, çarşıya o<br />
hilebazın dükkanına gitti.<br />
Terziye selam verdi. Usta hemen yerinden kalkıp selamını aldı, merhaba hoş geldin<br />
dedi. Türk’e haddinden fazla saygı gösterdi, hal ve hatır sordu, kendisini sevdirdi.<br />
Türk, ondan bu bülbül gibi çilemeyi görünce o İstanbul atlasını terzinin önüne attı.<br />
Bana, dedi, bundan savaş için bir kaftan biç. Belinden aşağısı bol olsun yukarısı dar.<br />
Belden yukarısı dar olsun da güzel dursun, beni bezesin. Fakat aşağı tarafı bol olmalı<br />
ki savaşta ayağıma dolaşmasın.<br />
Terzi, sevimli müşterim, sana yüzlerce hizmette bulunayım deyip elini gözünün<br />
üstüne koydu, baş üstüne dedi. Kumaşı önce bir ölçtü, ne kadardan çıkacak onu<br />
anladı, sonra Türkü lafa tuttu. Başka beylerin hikayelerini söylemeye, onların lütuf ve<br />
ihsanları övmeye koyuldu. Nekeslerden, onların aşağılık huylarından bahsetti.<br />
Güldürmek için tuhaf tuhaf sözler söyledi. Ateş gibi makasını çıkardı, kumaşı kesmeye<br />
başladı. Ağzıysa masallarla afsunlarla doluydu.<br />
Türk hikayelere gülmeye başladı. Daracık gözü tamamı ile örtüldü. Terzi kumaştan<br />
bir parça çalıp oyluğunun altına gizledi. Allahdan başka kimsecikler görmedi.<br />
Allah her şeyi görür ama huyu, örtmektir. Fakat haddini aştın mı açan da odur ha.<br />
Türk, onun masallarının lezzetinden giriştiği bahsi tamamen unuttu. Atlas neymiş,<br />
bahis neymiş, rehin ne Türk, o terzi beyinin latifesine kapıldı gitti, adeta sarhoş oldu,<br />
kendinden geçti. Allah için olsun, latifelerin canıma gıda oldu, gülünecek bir şey daha<br />
söyle diye yalvardı. O hain gülünecek bir şey daha söyledi. Türk kahkahasından sırt<br />
üstü yere yıkıldı. Gafil Türk, gülüp dururken terzi kumaştan bir parça daha çalıp<br />
gömleğinin yakasından koynuna soktu.<br />
Hıta’lı Türk, üçüncü defa, Allah aşkına gülünç bir şey daha söyle dedi. Terzi, ikinci<br />
latifesinden daha gülünç bir şey söyledi, Türkü tamamı ile avladı.<br />
Gözü kapanmış, aklı gitmiş şaşırmış kalmış bahse giriştiği halde kahkahayla sarhoş<br />
olmuştu. Bu sırada Türkün gülmesinden meydanı boş bulup kumaştan bir parça daha<br />
çaldı. Hıta’lı Türk, ustadan dördüncü defa olarak yine gülünç bir şey isteyince, herif<br />
rahme geldi, hilesini, başkalarına yapmaya niyetlenip, amma da gülünecek şeye haris<br />
ha dedi, zararından, ziyanından haberi bile yok. Türk, ustayı öperek; Allah aşkına bir<br />
hikaye daha söyle diye yalvarıyordu.<br />
Ey masal, hikaye olmuş, varlıktan geçmiş adam, masalı ne zamana kadar<br />
deneyeceksin Senden daha ziyade gülünecek masal yok. Yıkık kabrinin başına git de<br />
bir güzelce dur.<br />
Ey bilgisizlik ve şüphe mezarına düşmüş kişi, feleğin latifesini, masalını ne zamana<br />
kadar arayacaksın Ne zamana kadar şu cihanın işvesini tadacaksın Ne aklın düzenin<br />
de kaldı, ne canın.<br />
Hor ve zalim olan şu felek senin gibi yüz binlerce kişinin yüz suyunu döktü. Herkesin<br />
terzisi olan felek, yüz yaşındaki ham bebeklerin elbiselerini yırtar, diker. Latifesi<br />
bahçelere bir letafet verir ama kış gelince verdiğin şeylerin hepsini yele verir.<br />
Halbuki ihtiyar oğlancıklar, ihtiyaçları yüzünden onun kutlu, kutsuz devriyle alay<br />
etmek eğlenmek için önüne oturmuşlardır.<br />
Terzi dedi ki: A hadım ağası vazgeç. Bir latife daha söylersem vay haline. Sonra<br />
kaftanın dapdaracık olur. Hiç kimse kendi kendine böyle iş işler mi Gülüyorsun ama<br />
gülmenin yeri mi<br />
Ömrünün atlasını, ay makasıyla gurur terzisi kesip parça parça ediyor. Sense<br />
yıldızım, hep beni güldürseydi, hep kutlu olsaydı der, bunu isterdin. Onun terbilerine<br />
pek kızar, cilvesinden, kininden, aletlerinden hiddetlenirsin.<br />
Susmasından, kutsuzluğundan, tutukluluğundan, kinciliğinden incinirsin. Neden<br />
zühre çalıp çığırmıyor dersin. Fakat onun kutluluğuna, oynayışına, çağırışına pek<br />
güvenme.<br />
Yıldız der ki: Latifeyi biraz daha fazlalaştırırsam seni tamamı ile aldatır, borçlu<br />
çıkarırım. Bu yıldızların işvesine bakma da ey hor hakir kişi, erkeklere olan aşkına<br />
bak.<br />
Birisi yola düşmüş, dükkana gidiyordu. Gördü ki kadınlar yolu kapamış. Hızlı<br />
yürümeden ayağı yanmaktaydı. Yolsa ay gibi kadınlarla doluydu, yol açmaya adeta<br />
imkan yoktu. Bir kadına yüz çevirdi de dedi ki: A bayağı mahluklar, a kızcağızlar, ne<br />
de çoksunuz.<br />
Kadın ona döndü ey emniyet sahibi dedi, bizim bolluğumuzu kötü görme. Bu kadar<br />
çoğuz ama öyle olduğu halde size bu çokluk bile az gelmede. Kadın kıtlığından<br />
oğlancılığa düşüyorsunuz da yapan da dünyaya rezil rüsva oluyor, yaptıran da.<br />
Zamanın hadislerine bakma. Feleğin acılıklarını, hazm olunmaz şeylerini görme.<br />
Rızkın, geçimin darlığına, şu kıtlığına, korkuya, titreyişle bakma.<br />
Şuna bak sen: Bu kadar acılıklarıyla beraber yine onun için ölüyor, ondan bir türlü<br />
kendinizi çekemiyorsunuz. Acı imtihanı bir rahmet bil, Belh ve Merv ülkelerine sahip<br />
olmayı bir gazap say.<br />
O İbrahim telef olmaktan çekinmedi, ateşe atıldı, fakat yanmadı, bu İbrahim,<br />
şereften saltanattan kaçtı, kendisini ateşe attı. Şaşılacak şey ateş onu yakmadı, bunu<br />
yaktı. İstek yolunda böyle tersine nallar vardır işte.<br />
Sofi dedi ki: Yardımı dilenen Allah, kârımızı ziyansız etmeye kadirdir. Ateşi gül ve<br />
ağaç haline getiren, bunu da zararsız bir hale getirebilir. Dikenden gül çıkaran şu kışı<br />
da bahar edebilir. Her selviyi hür bir halde sere serpe yücelten, derdi de neşe haline<br />
getirir. Onun lütfiyle her şey, yokluktan var oldu. Var ettiğini ebedi kılarsa nesi eksilir<br />
ki Bedene can verip dirilten, dirilttiğini öldürmezse ziyana mı girer<br />
O cömert Allah, kulunun isteğini çalışmadan verse ne çıkar Artık kullarından<br />
pusuda bekleyen nefis hilesiyle melun şeytanın hilesini uzat Tutsa ne olur ki<br />
Kadı dedi ki: Acı emir olmasaydı, dünyada çirkin, güzel taş ve inci bulunmasaydı,<br />
nefis, şeytan heva ve hevese... Zahmet, meşakkat, savaş olmasaydı, a perdesi,<br />
yırtılmış adam; padişah kullarına ne ad takardı<br />
Nasıl ey sabırlı, ey hilim sahibi, ey yiğitlik, ey hikmet ıssı diyebilirdi Yol kesen ve<br />
melun şeytan olmasaydı sabırlılar, doğrular ve yoksulları doyuranlar, nasıl belli<br />
olurdu<br />
Rüstem ve Hamza’yla namussu, aynı ve bir olsaydı bilgi ve hikmet batıl olurdu. Bilgi<br />
ve hikmet, doğru yolla yolsuzluğu göstermek içindir. her taraf yoldan ibaret olsaydı<br />
hikmet, abes ve boş bir şey olurdu. Sense bu acı sulu tabiat dükkanı için iki aleminde<br />
yıkılmasını hoş görüyorsun.<br />
Ben bilip duruyorum ki sen paksın, ham değilsin. Bu soruşunda aşağılık kişilerin<br />
anlaması için. Devranın cefası ile alemdeki bütün eziyetler, Allahdan uzak olmadan ve<br />
gafil bulunmadan daha kolaydır. Çünkü bunlar hep geçer de onlar geçmez. Devlet, ona<br />
derler ki insanın canı uyanık olsun.<br />
DEFİNE YIKIK YERDEDİR<br />
Allah rahmet etsin, hikaye etmiş, Gazi padişah Mahmut’u anarak inciler delmiştir.<br />
Hint savaşında o ulu ve temiz kişi bir köle elde etti. Onu halife yaptı tahta oturttu.<br />
Ona ordu verdi onu kendisine oğul edindi.<br />
Bu hikayeyi uzun boylu ve etraflı olarak o din büyüğünün kitabında bul oku. Hasılı o<br />
çocuk, o güzelim tahtın üstünde o büyük padişahın yanı başında otururdu.<br />
Daima yanar yakılır, ağlar dururdu. Padişah dedi ki ey bahtı kutlu! Neden<br />
ağlıyorsun Devletin mi bozuldu Padişahlardan üstünsün, padişahlar padişahı ile<br />
düşüp kalkmadasın. Sen şu tahtın üstünde oturuyorsun vezirlerle asker, tahtının<br />
önünde ay ve yıldızlar gibi saf, saf duruyorlar.<br />
Çocuk şundan ağlıyorum dedi; anam memleketimizde. Beni daima seninle korkutur<br />
seni aslan Mahmut’un elinde göreyim derdi. Babam, anama sıkılır, bu ne kızgınlık, bu<br />
ne kötü dilek. Bundan başka bir beddua bulamıyor musun da böyle kötü ve öldürücü<br />
bir bedduada bulunuyorsun. Ne merhametsiz ne taş yürekli anasın. Onu adeta<br />
yüzlerce kılıçla kesip öldürmedesin diye kızar savaşırdı.<br />
Ben ikisinin sözüne şaşardım, gönlüme bir korkudur bir derttir düşerdi. Mahmut<br />
acaba ne cehennem adam ki derdim, helake felaketlere örnek olmada. Senin<br />
korkundan titrer dururdum. Keremlerinden ağırlamalarından tamamı ile gafildim.<br />
Neden anam şimdi gelsin de beni taht üstünde görsün ey cihan padişahı!<br />
İşte yoksullukta ey daralmış adam, o Mahmut’a benzer, tıpkısıdır. Tabiatın, seni<br />
yoksullukla korkutur durur. Fakat ey yüce ve adalet sahibi Mahmut’un merhametini<br />
bilsen sonu hayır olsun, Mahmut olsun dersin.<br />
Ey gönlü korkup duran, yoksulluk sana göre Mahmut’tur. Seni yoldan çıkaran<br />
tabiatını pek dinleme. Yoksulluğu adam akıllı avlasan o çocuk gibi kıyamete dek<br />
ağlarsın. Beden, insanı besleme hususunda anaya benzer ama sana yüz düşmandan<br />
daha düşmandır.<br />
Bedenin hasta oldu mu sana ilaç aratır, kuvvetlendi mi seni şeytanlaştırır, bir put<br />
haline sokar. Şu sitemlerle dopdolu olan bedeni bir zırh bil; ne kışa yarar ne yaza.<br />
Sabredersen kötü arkadaş iyidir. Sabır insanın göğsünü açar, insanı genişletir. Ayın<br />
gece sabretmesi, onu apaydın bir hale kor. Gülün dikene sabrı, onu güzel kokulu bir<br />
hale getirir. Aslanın pislik ve kan içinde kalıp sabretmesi, onu deve yavrularıyla<br />
doyurur.<br />
Peygamberlerin münkirlere sabretmesi onları Allah hası yapmış, sahip kıran<br />
etmiştir. Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki onu sabretmek, uğraşıp kazanmakla<br />
elde etmiştir.<br />
Kimi aç çıplak görürsen bu hali, sabırsızlığına tanıktır. Kim ürker, canı dertler içinde<br />
kalırsa mutlaka bir kötü kişiye arkadaşlık etmiştir. Eğer sabretsen ülfetine tahammül<br />
edip vefa göstersen sevdiğinden ayrılmaz, başını dövmezdin.<br />
Balla sütün karıştığı gibi Allah huyuyla huylansaydın “Ben batanları sevmem” der,<br />
kervandan arda kalmış ateş gibi yol üstünde yalnız başına kala kalmazdın.<br />
Sabırsızlıktan Allahdan başkasına eş oldun mu onun ayrılığı ile dertlenirsin, hayrın<br />
kalmaz. Sohbetin halis altınsa nasıl oluyor da haine emanet ediyorsun<br />
Allah ile düş kalk, onun huylarıyla huylan da emanetlerin zayi olmaktan da emin<br />
olsun, eksilmekten de. Huyları yaratanın huyuyla huylan, peygamberlerin ahlakını<br />
yetiştirip besleyen Allahnın ahlakına bürün.<br />
Ona bir kuzu versen sana bir sürü bağışlar. Her sıfatı, kemale götüren zaten<br />
Allahdır. Kuzuyu kurda emanet edebilir misin Sakın kurtla Yusuf’u yoldaş etme. Kurt<br />
kurnazlıktan gelir, tilkilenirse sakın aldanma, ondan iyilik gelmez.<br />
Bilgisiz adam bir müddet seninle gönül arkadaşlığında bulunsa bile nihayet<br />
cahillikten sana bir zahım vurur. Onun iki aleti vardır, o hunsadır. Her iki aletinin işi<br />
nihayet meydana çıkar. Erlik aletini kadınlardan saklar onlara bir kız kardeş olur.<br />
Erlerden de kadınlık aletini, eliyle örtüp gizler. Kendisini erkek gösterir.<br />
Allah, “Onun gizli ayıbını meydana çıkarır, burnunun üstünde erlik aleti gibi<br />
gösteririz” de, gözü olan kullarımız o işvecinin hilelerine aldanıp çuvala girmezler”<br />
dedi.<br />
Hasılı her alet insanı erkek etmez. Eğer bilgin varsa kendine gel de bilgisizlikten<br />
kork. Tatlı sözlü cahil dostun sözlerine pek kapılma. O sözler eskimiş, yıllanmış zehre<br />
benzer.<br />
Anasının canı, gözümün nuru der ama günden güne artan duran dertten, hasretten<br />
başka bir şey vermez sana. O ana, babaya açıkça, yavrucuğum mektepten bezdi,<br />
soldu sararsı der. Başka karından olsaydı ona bu kadar cefada bulunmadım.<br />
Doğrusunu istersen bu yavrucuk, senin oğlun olmasaydı ve ben doğurmasaydım, yine<br />
anası bu sözü söylerdi.<br />
Kendine gel, bu anadan, onun merhametinden kaç. Babanın sillesi, onun<br />
helvasından yeğdir. Ana, nefistir... Baba da cömert akıl. Akla uyan önce daralır ama<br />
sonunda yüzlerce genişliğe uğrar.<br />
Ey akılları ihsan eden Allah, feryada yetiş. Sen bir şey dilemezsen hiç kimse dilemez.<br />
İstek de sendedir, ihsan da. Biz kimiz ki Evvel de sensin, ahir de. Hem sen söyle,<br />
hem sen dinle, hem sen ol. Biz bunca malımız mülkümüzle yine hiçbir şey değiliz.<br />
Yarabbi, bize tekliflerde bulundun, lütfet de secdeye rağbetimizi arttır; bize cebir<br />
tembelliğini gönderip şevkimizi söndürme. Cebir, kamillerin kolu, kanadıdır...<br />
Tembellerin bağı, zindanı. Bu cebri Nil suyu gibi bil. Mümine sudur, kafire kan. Kanat,<br />
doğan kuşlarını padişaha götürür, kuzgunları mezarlığa. Şimdi sen, yokluğu anlatmayı<br />
bırak. Çünkü panzehiri benzer de zehir sanırsın.<br />
Ey kapı yoldaşı kendine gel. Hintli çocuk gibi yokluk Mahmut’un dan korkma sakın.<br />
Şimdi bürünmüş olduğun varlıktan kork. O varlık hayali de bir şey değildir, sen de bir<br />
şey değilsin.<br />
Hiçbir şey olmayan bir şey, hiçbir şey olmayan bir şeye aşık olmuş; hiç var olmamış,<br />
hiç var olmamışın yolunu kesmiştir. Bu hayaller, ortadan kalktı mı akla sığmaz<br />
şeylerin apaçık görünür sana.<br />
İnsanların başbuğu doğru söylemiştir: “Dünyadan geçip giden kişinin, ölüm<br />
yüzünden bir derdi, bir acısı yoktur. Elindekini kaçırdığından dolayı yüzlerce acıya<br />
düşer.”<br />
Neden her devletin, her nimetin mahzeni olan ölümü kıble edinmedin<br />
Şaşkınlığımdan bütün ömrümce hayalleri kıble edindim, onlar da ecel gelince<br />
kaybolup gittiler der. Ölenlerin hasreti ölümden değildir. neden suretlere kapıldık<br />
kaldık Diye acınırlar. Bunların bir suretten köpükten ibaret olduğunu görmedik.<br />
Halbuki köpük, denizden doğar, denizde gelişir ve hareket eder. Deniz köpükleri<br />
karaya attı mı mezarlığa git de o köpükleri seyret. Nerede sizin hareketiniz,<br />
oynaşmanız Deniz sizi mahvolmaya mı terk etti de.<br />
Onlar da sana dille dudakla değil de hal diliyle bu soruyu bize sorma, denize sor<br />
desinler.<br />
Köpük gibi olan suret de dalga olmadan nasıl oynar Yel olmadıkça toprak nasıl olur<br />
da havalanır Suret tozunu gördün ya, yeli de gör. Köpüğü gördün ya, icat denizi de<br />
seyret.<br />
Gör, gör ki sende yalnız bu görüş, bu bakış işe yarar. Bundan ötesini sorarsan<br />
yağsın, etsin, ilik ve sinirsen ibaretsin. Fakat yağın mumları ışıklandırmaya yaramaz.<br />
Etin sarhoşa kebap olmaz. Bütün bu bedenini bakışta erit, bakışa yürü, bakışa git,<br />
bakışa var! Bir bakış vardır, iki alemi de görür, padişahın yüzünü de. Bu ikisinin<br />
arasında sayıya sığmaz fark var. Gizli şeyleri Allah bilir ama gözüne bir sürme ara.<br />
Yokluk denizini anlattık, duydun ya. Çalış da daima bu denizde ol. Çünkü tezgahın<br />
aslı yokluk alemidir; orada hiçbir şey yoktur, bomboştur, oranın nişanesi bulunmaz.<br />
Bütün ustalar, işlerini göstermek için yokluğu ve sınıklık yurdunu ararlar. Ustalın<br />
ustası Allahnın da tezgahı yokluktur. Nerede yokluk fazlaysa orası Allah tezgahıdır,<br />
Allah işi oradadır. Yokluk, en yüksek derece olduğundan yoksullar, oraya vardılar,<br />
öndülü aldılar. Hele bedenini malını yok etmiş derviş hepsinden ileridir. Fakat iş<br />
beden yokluğundadır, dilencilikte değil.<br />
Dilenci malı bitmiş kişidir; kanat sahibi ise bedenine kıyan kişi. Artık dertten şikayet<br />
etme. Çünkü dert, insanı yokluğa sürüp götüren rahman bir attır.<br />
Ben bu kadarını söyledim ötesini sen düşün. Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan<br />
yürü, zikret. Zikir, fikri titretir, harekete getirir. Zikri bu donmuş fikre güneş yap. İşin<br />
aslı cezp eder. Fakat kardeş, işten kalıp o cezbeyi bekleme. Çünkü işi bırakmak,<br />
nazlanmaya benzer. Canı ile oynayan hiç nazlanabilir mi<br />
Oğul ne kabul edilmeyi düşün, ne ret edilmeyi. Sen daima emri nehyi gör gözet.<br />
Derken cezbe kuşu, birden bire çerden çöpten yapılmış yuvasından uçar, görünüverir.<br />
Onu gördün mü sabah oldu demektir, mumu o vakit söndür.<br />
Gözler, perdeleri delip hakikati görmeye başladı mı bu nur, onun nurudur artık. Bu<br />
nura sahip olan, dışa bakar içi görür. Zerrede ebedi varlık güneşini görür, katrada<br />
bütün denizi.<br />
ZAMAN YAPRAKLARINDAKİ GİZ<br />
Kadının biri kocasına dedi ki: Ey adamlığı bir adımda aşan! Bana hiç bakmıyorsun,<br />
neden Ne zamana kadar bu horlukta kalacağım<br />
Kocası dedi ki: Boğazına bakıyorum, çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp<br />
çabalıyorum. Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine<br />
de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin gediğim yok.<br />
Kadın, gömleğinin yenini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi. Dedi ki: Kabalığından<br />
bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi Kocası a kadın dedi, sana bir<br />
sorum var: Yoksul adamım ben elimden bu geliyor. Doğru, bu çok kaba, çok çirkin,<br />
fakat ey düşünceli kadın, bir düşün. Bu mu daha kötü yoksa boşanmak mı Bu mu<br />
daha kötü, yoksa boşanmak mı Bu mu sana daha kötü geliyor yoksa ayrılık mı<br />
Ey kınayıp duran bela, yoksulluk, eziyet ve mihnet de böyledir işte. Şüphe yok ki<br />
heva ve hevesi terk etmek acıdır ama Allahdan uzak olma acılığından daha iyidir.<br />
Savaş ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allahnın kulu kendinden<br />
uzaklaştırmasından, böyle bir derde uğratmasından yeğdir. İhsan ve lütuflar ıssı<br />
Allah, bir gün, ey benim hastam, ey benim mihnetime uğrayan kul, nasılsın Derse hiç<br />
zahmet ve eziyet kalır mı Hatta böyle demese bile, böyle dediğini duymasan,<br />
anlamasan bile senin o zevkin yok mu Allahnın senin hatırını sormasıdır işte.<br />
Gönül hekimleri olan güzeller, hastaların hatırını sormaya düşkündürler. Utanır, söz<br />
olmasın derlerse bir çare bulurlar, yine haber gönderirler. Haber bile göndermeseler<br />
bunu düşünürler ya. Hasılı hiçbir sevgili yoktur ki aşkından haberi olmasın<br />
Ey duyulmamış, eşsiz hikayeler arayan, aşıkların hikayesini oku. Bunca uzun<br />
zamanlardır kaynar durursun ama yine de tatar aşı gibi yarı pişman bir haldesin ey<br />
kadid olmuş adam!<br />
Bir ömürdür Allah adaletini görmüş, o tadı almışsın da yine görmeyenlerden daha<br />
namahremsin. Talebelik eden üstat olur. Öyle olduğu halde sen günden güne geri<br />
gitmişsin a inatçı kör. Anandan babandan haberin yok, geceyle gündüzden de ibret<br />
almamışsın.<br />
ÖRNEK:<br />
Bir arif, papazın birine sordu: Sen mi daha yaşlısın sakalın mı<br />
Papaz dedi ki: Ben ondan önce doğdum. Sakalsız nice zamanlarım var.<br />
Arif dedi ki: Sakalın ağarmış, eski halini terk etmiş. Öyle olduğu halde yazıklar<br />
olsun, kötü huyun hala dönmemiş! O senden önce doğmuş seni geçmiş. Sense tirit<br />
sevdası ile böylece kala kalmışsın. Önce doğduğun renktesin hala. Ondan bir adım bile<br />
ileri atmamışsın. Hala kaptaki ekşi ayransın. Hala o yoğurdun yağını ayıramamışsın.<br />
Hala balçık küpteki hamursun, bir ömürdür ateşli tandırdasın ama hala pişmemişsin.<br />
Heves yeli ile başın dönüyor ama tepedeki ot gibi ayağın toprakta. Musa kavmi gibi<br />
Tih çölünün ıssısında, durduğun yerde tam kırk yıl kala kalmışsın a akılsız adam! Her<br />
gün ta akşama kadar koşup duruyorsun. Fakat kendini yine de ilk konak yerinde<br />
görmedesin. O öküze aşık oldukça şu üç yüz yıllık uzaklıktan kurtulamazsın. Onların<br />
da gönüllerinden öküzün hayali çıkmadıkça ıssı bir girdaba benzeyen o çölde kaldılar.<br />
Bu öküzü bir tarafa bırak, Allahdan sonsuz lütuflara ermiş, nihayetsiz nimetler<br />
görmüşsün. Fakat öküz tabiatlısın, onun için o büyük büyük iyilikler, bu öküzün aşkı<br />
ile gönlünden gidiverdi. Bari şimdi bedeninin bütün cüzilerinden sor. Şu dilsiz<br />
uzuvlarının yüzlerce dili vardır.<br />
Aleme rızk veren Allahnın nimetlerinin zikri zaman yapraklarında gizlenmiştir.<br />
Sen gece gündüz hikaye arar durursun. Halbuki senin cüzilerinin cüzileri, sana<br />
hikayeler söyler durur. Onlar yokluktan var olalı nice neşeler gördüler, nice gamlar<br />
tattılar. Çünkü hiçbir cüzi lezzetsiz bitmez. Istıraplarla zayıflar, kuru kalır.<br />
Halbuki senin cüzün kaldı da o iyilik, o nimet, aklından gitti. Daha doğrusu<br />
gitmedi,beş duygunla yedi endamından gizlendi. Yaz gibi hani. Yazın pamuk biter de o<br />
kalır, fakat yaz hatırlanmaz olur. Yahut da buz gibi. Kışın olur da kış gizlenir, buz bize<br />
kalır. Bu o güçlükten bir armağandır. Kışın da yazın armağanları şu meyvelerdir.<br />
Ey yiğit bunun gibi senin her cüzün de bedenin de Allahnın bir nimetini<br />
söylemededir. Şu kadın gibi yirmi oğlu vardı da her oğlu, bir güzel halini<br />
anlatmadadır.<br />
Sarhoşluk ve oynaşma olmadıkça gebe kalınmaz. Bahar olmayınca bahçelerde bir<br />
şey doğar mı Gebelerle kucaklarındaki çocuklar, baharın o kadınlarından aşkına<br />
delalet eder. Her ağaç çocuklarını emzirmededir. Hepsi, Meryem gibi gizli bir<br />
padişahtan gebe kalmıştır. Ateş sula gizlenir ama üstünde yüz binlerce köpük coşar.<br />
Ateş pek gizlidir, fakat köpük, on parmağı ile ateşin varlığına delalet etmededir.<br />
Vuslat sarhoşlarının cüzileri de, bunun gibi hal ve söz timsallerinden gebe kalır. Hal<br />
güzelliğine karşı ağızları açık kalmıştır onların. Gözleri cihan nakşına örtülmüştür.<br />
O doğanlar bu dört unsurdan doğmazlar. Onun için de bu gözlere görünmezler.<br />
Onlar, tecelliden doğmuşlardır. Bu yüzden renksiz perdeyle örtülüdürler. Doğmuşlar<br />
dedim ya, hakikatte doğmamışlar da. Bu söz, ancak anlatmak için söylenmiş bir<br />
sözdür.<br />
Sus da “Kul-söyle” padişahı söylesin. Bu çeşit güllere karşı bülbüllük satmaya<br />
kalkışma. Bu gül, coşmuş köpürmüş, söyleyip duran bir güldür. Ey bülbül, bana karşı<br />
sözü kes de kulak kesil.<br />
Her ikisi de yani hal de, söz de, tertemiz iki güzele benzer. Vuslat sırrına iki adil<br />
şahittir bunlar. Bu iki seçilmiş latif güzellik de gebeliklere ve geçmiş zamandaki<br />
haşirlere şahadet ederler. Yeniden yeniye gelen temmuz ayında buzun, her an kış<br />
hikayelerini söylemesi gibi. Hani buz da soğuk rüzgarları, zemheriyi, yaz günlerinde o<br />
güç zamanları söyler ya.<br />
Kışın meyve ve Allah lütfunun hikayelerini anlatır. Güneşin gülümsediği zamanları,<br />
çimen gelinlerine dokunup eksiltmesini söyler. İşte onun gibi senden de hal gitti,<br />
cüzün o halin armağanı olarak kaldı. Ya ona sor, yahut da hatırla.<br />
Gama giriftar oldumu çeviksen derhal sıçrar, o ümitsiz deminden kurtulursun. Ona,<br />
ey hali, nimetleri o yüceliği inkar eden gam, dersin...<br />
Her dem baharda, neşede değilsin de gül yığınına benzeyen bedenin, neyin ambarı<br />
ya Gül yığını bedenin, düşüncen de gül suyu gibi. Gül suyu, gülü inkar ediyor ha.<br />
Şaşılacak şey bu işte!<br />
Nimetleri inkar eden maymun huylulardan saman bile esirgenir. Fakat peygamber<br />
huylu kişilere güneş ve bulut, saçı olarak saçılır. O küfür inadı, maymun adetidir. Şu<br />
hamd-ü şükürse Peygamberin yoludur.<br />
Perdelerin yırtılması, maymun huylulara neler etti Peygambere benzeyenlerse<br />
ibadetleri, ne faydalar verdi! Mamur yerlerde kuduz köpekler vardır. Yücelik ve nur<br />
definesi, yıkık yerlerdedir.<br />
Şu doğma, ayın tutulmasından olmasaydı bunca filozof, yolu kaybeder miydi hiç<br />
Akıllı fikirli kişiler, bu yol yitirme yüzünden burunlarının üstünde ahmaklık dağını<br />
gördüler.<br />
KAZANMADAN RIZK DİLEYEN YOKSUL<br />
Çaresiz bir müflis, derde düşmüştü. Hiçbir şeyi yoktu, binlerce zehir yutmuştu.<br />
Namazlarda, dualarda yalvarmakta, ey Allahm, ey kurdu kuşu koruyan! Sen, beni<br />
yorulmadan, çalışıp çabalamadan yarattın. Şu alemde rızkımı da benim kazancım<br />
olmadan ver.<br />
Başında gizli olan beş inci verdin. Beş duygu daha ihsan ettin ki onlar da gizli. Bu<br />
ihsanların sayıya sığmaz. Ben utanıyorum anlatmadan acizim. Beni yaratan yalnız<br />
sensin. Rızkımı da sen düzene koy demekteydi.<br />
Yıllarca bu duada bulundu. Nihayet ağlayıp yalvarışı tesir etti. Hani çalışmadan,<br />
yorulmadan helal bir rızk isteyen adam vardı ya, onun gibi. Nihayet Allah adaletine<br />
sahip Davut Peygamber zamanında bir öküz, onu kutluluğa ulaştırmıştı. Bu adamda<br />
yüzünü yerlere sürdü, yalvarıp sızladı, nihayet meydandan icabet topunu çeldi. Bazen<br />
duasının kabul edilmeyişine bakıp kötü zanlara düşüyor, niçin duam kabul edilmiyor<br />
diyor, derken yine Allahnın lütuf ve keremi, gönlüne muştuluklar veriyor, duasının<br />
kabul edileceğine delil oluyordu.<br />
Çalışıp çabalarken yorulup ümitsizliğe düşünce Allah tapısından gel sesini<br />
duyuyordu. Allah alçaltıcıdır, yücelticidir. Bu ikisinden başka hiçbir işi yoktur.<br />
Yerin alçalışına bak, göğün yücelişine bak. Kainatın devranı bu ikisinden hali<br />
değildir. şu yerin yücelip alçalışı da bir başka çeşittir. Yılın yarısında çorak bir hale<br />
gelir, yarısında yeşerir, tazeleşir.<br />
Mihnetle dolu olan zamanın yücelip alçalması, büsbütün başka tarzdadır. Yirmi dört<br />
saatin yarısı günden olur yarısı gece. Zıtlarla uzlaşan mizacın yükselmesi, alçalması<br />
da şudur: Gah insan sıhhatli olur, gah hastalanır, inler.<br />
Dünyanın bütün hallerini böyle bil. Kıtlık, bolluk, barış, savaş, hep denemelerden<br />
meydana gelir. Şu dünya, havada bu iki kanatla uçar. Canlar da bu ikisi yüzünden<br />
korku ve ümit yurtlarında yurt edinirler.<br />
Böylece dünya, şimal rüzgarına benzeyen hayatla ve sam yeli gibi titrer durur.<br />
Nihayet İsa’mızın tek renge boyayan birlik küpü yüzlerce renkli küpleri kırar. Çünkü o<br />
alem, tuzlaya benzer. Oraya ne düşerse renkten arınır.<br />
Toprağa bak. Çeşit, çeşit renkte bulunan insanları mezarlarda bir renge sokmada.<br />
Bu, görünen bedenlerin tuzlası, mana alemine ait tuzlaysa bundan tamamı ile ayrıdır.<br />
O mana tuzlası manevidir. O, ezelden ebede kadar yenilikler içindedir. Eskilik bu<br />
yeniliğin zıddıdır. Halbuki o alemin yeniliği zıtsızdır, eşsizdir, sayıya da sığmaz.<br />
Nitekim Mustafa’nın nurunun cilası ile yüz binlerce çeşit karanlık ışık kesildi.<br />
O ulu er yüzünden Yahudilerin. Allah’a şirk koşanların, Hıristiyanların, Mecusilerin<br />
hepsi bir renge boyandılar. Yüz binlerce kısa ve uzun gölgeler o sır denizinin nurunda<br />
bir oldular. Ne uzunluk kaldı, ne kısalık, ne genişlik. Çeşit, çeşit gölgeler, güneşe rehin<br />
oldu. Fakat mahşerdeki tek renge boyanış, iyiye de apaçık görünür, kötüye de.<br />
O alemde manalar, surete bürünürler. Suretlerimiz, hülyalarımıza uygun olur. O<br />
zamanda mektupların sureti açığa çıkar, elbiselerin astarı yüz olur, herkesin içi, dışına<br />
döner. Şimdi gizli şeyler, alacalı öküze benzer. Söz iği, alem içinde yüzlerce renkte bir<br />
iplik gibi görünür.<br />
Şimdi yüzlerce renge boyanma, yüzlerce gönül sahibi olma devri. Tek renkli olma<br />
alemi nereden tecelli edecek Şimdi zencilik zamanı. Rum diyarına mensup olanlar,<br />
beyaz güzeller gizli. Şimdi gece, güneş gizli.<br />
Kurdun devri, Yusuf kuyunun dibinde. Kıptilerin nöbeti, Firavun padişah şimdi. Bu<br />
suretle de herkese lüzumlu, lüzumsuz gülüp duran ve kimseden esirgemeyen rızktan<br />
şu köpeklerde birkaç gün rızıklansınlar, hisselerini alsınlar bakalım.<br />
“Gelin” buyruğu verilinceye kadar aslanlar, orman içinde beklemedeler. Bu emir<br />
geldi mi o aslanlar, yayıldıkları yerden çıkarlar. Allah hicapsız olarak yayılacakları,<br />
geçinecekleri yerleri gösterir.<br />
İnsanın mahiyeti, insanlık, karayı da kaplar, denizi de. Alacalı öküzler o kurban<br />
gününde kesilirler. O kurban günü, korkunç bir kıyamettir. Müminlere bayramdır,<br />
öküzlere helak olma günü. O kurban gününde bütün su kuşları, gemiler gibi deniz<br />
üstünde akarlar, yüzerler.<br />
Bu suretle de “Helak olan apaçık delilleri helak olur.” Kurtulan kurtulur ve yakıyne<br />
erer. Doğan kuşları, padişaha giderler, kuzgunlar, mezarlığa. Kemikle ekmek gibi pis<br />
şeylerin cüzileri, bu cihanda kuzgunların mezesi gıdasıdır.<br />
Hikmetin kadrini bilme nerede, bağ bahçe nerede Nefsiyle savaşmak, kahpe adama<br />
layık değildir. eşeğin ardından öd ağacı yakılmaz eşeğin ardına da misk sürülmez.<br />
Kadınlara savaş yazılmamıştır. Nefisle savaşmaksa onların işi olamaz. Çünkü bu,<br />
büyük savaştır. Ancak nadir bazı kadında da bir Rüstem vardır. Meryem gibi gizlidir o.<br />
Nitekim erlerin bedeninde, yüreksizliklerinden kadınların gizlendiği vardır. Kim,<br />
erliğe hazırlanmamış, er olmamışsa o dişilik, öbür alemde surete bürünür. O gün<br />
adalet günüdür. Adalet, her şeyi layık olduğu yere koymaktır. Ayakkabı ayağındır,<br />
külah başın. Bu suretle her isteyen isteğine erişir her batan batacağı yere kavuşur.<br />
Hiçbir istek isteyenden esirgenmez. Parlaklığın eşi güneştir, suyun eşi bulut.<br />
Dünya Allahnın kahır yurdudur. Kahrı seçtiysen kahır göre dur. Kahır kılıcı, denize,<br />
karaya düşmüş. Kahrolanların kemiklerine, kıllarına bak. Damın çevresinde kuşların<br />
kanatlarını, ayaklarını seyret. Bunlar, sessiz, sözsüz sana Allah kahrını anlatırlar.<br />
Ölü, gömüldüğü yerde bir yığın toprak kaldı. Öldüğü zaman geçtikçe o yığın da<br />
düzeldi gitti. Allah adaleti, herkesi eşiyle çift etmiştir; fili fille, sivrisineği sivrisinekle.<br />
Ahmed’e mecliste dört seçilmiş dost, enis olur, Ebucehl’e de Utbe’yle Zül-hımar!<br />
Cebrail’le canların kıblesi Sidre’dir, karnına kul olanların kıblesi sofra. Arifin kıblesi<br />
vuslat nurudur, filozaflaşan aklın kıblesi hayal.<br />
Zahidin kıblesi ihsan sahibi Allahdır, tamahkarın kıblesi altınla dolu torba. Mana<br />
gözetenlerin kıblesi sabırdır, surete tapanların kıblesi taştan yapılan suret.<br />
Batın aleminde oturanların kıblesi lütuf ve ihsan sahibi Allahdır, zahire tapanların<br />
kıblesi kadın yüzü. Böylece eski yeni... Say dur. Usanırsan yürü, işine bak. Bizim<br />
rızkımız, altın kase içindeki şarap, köpeklerin rızkı, yal yedikleri yere dökülen tutamaç<br />
suyu.<br />
Ne huyla huylandırdıysak ona layıksın. Seni o rızk için göndermişizdir. Onu ekmeğe<br />
aşık ettik, o huyu verdik ona. Bunu sevgiliye aşık ettik, sarhoş yaptık, bu huyu verdik<br />
buna. Huyundan razıysan, hoşlanıyorsan neden ondan kaçıyorsun öyleyse Dişilik<br />
hoşuna gittiyse çarşafa gir. Rüstemlikten hoşlanıyorsan al hançeri. Bu sözün sonu<br />
yoktur. O yoksul da yoksulluk derdiyle arıkladı, gücü kuvveti kalmadı.<br />
Bir gece rüyasında gördü. Ne rüyası, rüya nerede Doğru özlü sofi, uyumadan rüya<br />
görür. Hatif ona dedi ki: Ey bir çok yorgunluklar görmüş er, kağıtçılarda bir kağıt ara.<br />
Komşun olan kağıtçıda gizlidir o. Kağıtlarını ele al.<br />
Onların arasında şu şekilde, şu renkte bir kağıt var. Onu gizle bir yerde oku. Oğul,<br />
onu kağıtçıdan çaldın mı kalabalıktan, iyi kötü adamlardan bir kenara çekil. Yalnızca<br />
oku. Okurken kimseyi yanında bulundurma.<br />
İş yayılır, ortaya düşerse bile dertlenme. O defineden senden başka hiç kimsecik,<br />
bir arpa bile alamaz. Elde etmen uzarsa sakın ümitsizlenme her an “ Allahdan ümit<br />
kesmeyin” ayetini vird edin.<br />
O muştucu, bunu söyleyip elini, adamın göğsüne koydu, hadi dedi, yürü, zahmet<br />
çek!<br />
O genç dalgınlık aleminden kendine gelince ferahından adeta dünyaya sığmıyordu.<br />
Allahnın koruması ve lütfu olmasaydı sevincinden çatlayacaktı doğrusu. Öyle bir<br />
sevinmişti ki. Kulağı, altı yüz perdenin ardından Allah sesini duymuştu. İşitme<br />
duygusu, perdeleri aşmış, başını yüceltmiş, feleği geçmişti.<br />
Öyle bir an olur ki insanın görüş duygusu ibret ıssı olur, gaip perdesinden bile geçer.<br />
Duyguları, perdeyi aştı mı artık birbiri ardına ve boyuna görür, duyar. Adam, kağıtçı<br />
dükkanına geldi. Meşk kağıtlarına el attı.<br />
O yazılı kağıt çabucak gözüne ilişti, Hatif’in söylediği alametlerin hepside o kağıtta<br />
vardı. Kağıdı koltuğuna koyup hayırlı pazarlar olsun usta, ben gidiyorum artık dedi.<br />
Tenha bir bucağa çekildi, kağıdı okudu. Adeta şaşırdı kaldı.<br />
Bir definenin yerini göstermekte olan böyle bir değer biçilmez kağıt, meşk<br />
kağıtlarının arasına nasıl girmişti Sonra aklına şu geldi: Her şeyi koruyan, Allahdır.<br />
Koruyucu Allah nasıl olur da birisinin, abes yere bir şey aşırmasına müsaade eder<br />
Ova, baştanbaşa altınla, para ile dolu olsa hiç kimse, Allahnın izni olmadıkça bir arpa<br />
bile alamaz. Tutulmadan, kekelemeden yüzlerce kitap okuyan Allah taktir etmediyse<br />
aklında hiçbir şey kalmaz. Fakat Allah’a kulluk edersen bir kitap bile okumadan<br />
yeninden, yakandan duyulmadık bilgiler bulursun.<br />
Musa’nın avucu, koynundan ziyalandı, nurlar saçtı, nuru, gökyüzündeki aydan da<br />
üstündü. Bu heybetli gökyüzünden dilediğin, ey Musa, koynundan baş gösterdi. Bil ki<br />
yüce gökler, insanın anladığı şeylerin aksidir; gökler, o akisten ibarettir. Yüce ulu<br />
Allahnın eli, iki alemden de önce aklı yaratmadı mı Bu söz, hem apaçıktır, hem de<br />
pek gizli. Çünkü sinek, ankaya mahrem olamaz. Oğul, yine hikayeye dön de defineyle<br />
o yoksulun kıssasını tamamla.<br />
Kağıtta şu yazılıydı: Bil ki şehrin dışında bir define var. İçinde mezar olan filan<br />
kubbe var ya. Hani arkası şehre, kapısı Ferkat yıldızına karşı. O türbeyi ardına al,<br />
yüzünü kıbleye çevir. Sonra yayla bir ok at. Kutlu kişi yaydan oku attın mı okun<br />
düştüğü yeri kaz.<br />
O yiğit kuvvetli bir yay aldı, oku boşluğa doğru attı. Derhal kazma kürek getirdi.<br />
Sevine,sevine okunun düştüğü yeri kazmaya koyuldu. Hem kendi körleşti, hem<br />
kazması, küreği. Fakat gizli defineden hiçbir eser görünmedi.<br />
Böylece her gün ok atıyor, düştüğü yeri kazıyor, fakat bir türlü definenin yerini<br />
bulamıyordu. Bunu adet edindi. Daima orayı burayı kazıp durduğundan şehre bir<br />
dedikodudur yayıldı, iş halkın ağzına düştü.<br />
Pusuda duran, fırsat gözleyen adamlar, bu işi padişaha haber verdiler. Filan, bir<br />
define bildiren kağıt bulmuş diye söylediler. Adam, padişah tarafından duyulduğunu<br />
anlayınca teslim olmadan, kadere boyun eğmeden başka çare görmedi. Padişah<br />
kendisine işkence yapmadan, kağıdı padişahın önüne koydu.<br />
Dedi ki: Şu kağıdı buldum ama defineyi bulamadım. Define yerine hadsiz, hesapsız<br />
zahmetlere girdim. Defineden bir habbe bile meydana çıkmadı. Fakat ben yılan gibi bir<br />
hayli kıvrandım durdum. Bir aydır ağzımın tadı yok. Bunun ziyanı da haram oldu bana,<br />
kârı da. Belki bahtın şu perdeyi açar ey savaşı kutlu olan kaleler fethetmiş padişahım.<br />
Padişah da altı ay, belki de daha fazla ok attı, her yanda define aradı durdu. Fakat<br />
eziyetten, dertten, sıkıntıdan başka bir şey elde etmedi. Define adeta ankaya<br />
benziyordu, ismi var cismi yok.<br />
İşin eni, boyu uzayıp duruyordu. Padişah, nihayet o defineden usandı. Her tarafı yer<br />
yer eştirmişti. Günün birinde kağıdı, herifin önüne atıp dedi ki: al şu kağıdı. Definenin<br />
eseri bile görünmedi. Senin işin yok, bu iş sana daha layık.<br />
Bu işi olanın yapacağı şey değil. Gülü yakıp dikenin etrafında dolanmak akıl karı<br />
değil. Demirden ot bitmesini bekleyen olabilir ama bu hülyaya tutulan, az olur. Bu iş<br />
için senin gibi yorulma bilmez bir adam gerek. Sen mademki yorulmuyorsun, var ara.<br />
Bulursan ne ala, onu sana helal ettim. Bulamazsan yorulmazsın kazar durursun. Akıl,<br />
ümitsizlik yoluna gider mi hiç Aşk lazım ki o tarafa koşsun.<br />
Hiç bir şeye aldırmayan aşktır, akıl değil. Akıl, faydalanacağı şeyi arar. Aşk yılmaz,<br />
canını sakınmaz, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına gitmiş gibi belalara<br />
uğrar, sabreder.<br />
Öyle pek yüzlüdür ki hiç arkasını dönmez. Bir fayda elde etmek ümidini öldürmüştür<br />
içinde. Neyi var, neyi yoksa ortaya kor, oynar, yutulur, bir ücret aramaz. Allahnın<br />
aldığı gibi yine hepsini Allah’a verir, tertemiz olur. Allah, ona sebepsiz olarak Allah<br />
vergisini Allah’a bağışlar. Cömertlik, sebepsiz olarak vermektir. Temizlik, her şeyi<br />
Allah’a verip arınmak, her şeriatın dışındadır. Çünkü şeriat, ya Allah ihsanına nail<br />
olmayı, yahut Allah kahrından kurtulmayı arar. Varlıktan arınanlarsa Allahnın has<br />
kurbanlarıdır. Onlar, ne Allah’ı sınarlar, ne de ziyana, kara aldırış ederler.<br />
O dertli definenin kağıdını padişah, o dertlere uğramış fakire verince; yoksul adam,<br />
düşmanlarından, onların saçmasından emin oldu, gidip sevdalandığı şeye adamakıllı<br />
sarıldı.<br />
İnsanı dertlere düşüren aşka yar oldu. Köpek, yarasını yalaya yalaya iyi eder. Aşk<br />
ıstırabına hiçbir yar, hiçbir ortak yoktur. Aşığa alemde bir tek mahrem bile bulunmaz.<br />
Aşıktan daha deli kimse yoktur. Akıl, onun sevdasına karşı kördür, sağırdır. Çünkü bu,<br />
herkesin deliliğine benzemez ki. Hekimlik bilgisinde bunu iyileştirecek hükümler<br />
yoktur. Bir hekim, bu çeşit deliliğe uğrasa hekimlik kitabını kanı ile yıkar, yazılanların<br />
hepsini silerdi.<br />
Bütün akılların hekimliği, aşka göre çizilmiş suretlerden başka bir şey değildir.<br />
bütün güzellerin yüzleri, onun yüzünün perdesidir. Ey aşk mezhebine giren, yüzünü<br />
kendine çevir. Sana meftun olan, senden başkası değildir.<br />
O adamda kendini kıble yapmış, dua edip durmuştu. “İnsan ancak çalıştığını elde<br />
eder.” Bundan önce bir cevap duymadan yıllarca dua etmişti. İcabet edilmeden dua<br />
ediyor, Allah kereminden “Lebbeyk” sesini gizli olarak işitiyordu.<br />
O illetli adam, ulu yaratıcının cömertliğine güvendiğinden tefsiz oynuyordu. Ona ne<br />
bir hatif sesi gelmişti, ne bir haberci ulaşmıştı. Ümit kulağı, “Lebbeyk” sesiyle doluydu<br />
ama. Ümidi, dilsiz, sessiz “gel” demekteydi. O davet, gönlünden usancı silip<br />
süpürüyordu. Dama gelmeyi öğrenen güvercini çağırma, kov, o bir yere gidemez,<br />
kanadı bağlıdır.<br />
Ey hak Ziyası Hüsameddin, onu kovsan da seninle buluştuğu için can kanadı<br />
bitmiştir; kovsan da can kuşu, sebepsiz olarak senin damının etrafında döner dolaşır.<br />
Onun yiyeceği ,içeceği, konacağı yer, hep senin damındır. Yücelerde kanat çırpar<br />
ama tuzağına aşıktır. Hatta ruh, bir an hırsızlamacasına o fütuhattan dolayı sana<br />
şükretmese, münkir olsa.<br />
Durup dinlenmeden kin güden aşk sahnesi, derhal o inkar eden göğüse ateş dolu bir<br />
leğen koyuverir. Aya gel, tozdan vazgeç. Aşk padişahı seni çağırmada, çabuk dön der.<br />
Ben, güvercin gibi sarhoşçasına bu damın, bu güvercinliğin etrafında kanat<br />
çırpmaktaydı. Aşk Cebrailiyim, Sidre’m sensin. İlletliyim, Meryem oğlu İsa sensin<br />
bana. O inciler saçan denizi coştur. Şu hastayı bu gün bir hoşça sor, soruştur. Çünkü<br />
sen, onunsun, deniz de onundur. Bu an, onun nöbet zamanıdır ama aldırma.<br />
Zaten bu, onun meydana getirdiği bir feryattan ibarettir. Yarabbi, sen gizli olanı<br />
koru, onu meydana çıkarma. Ney gibi iki ağzımız var. Bir ağız, onun dudaklarında<br />
gizli. Öbür ağız, size görünmede, feryat etmede, havaya bir hay huydur salmada.<br />
Fakat can gözü açık olan bilir ki bu baştan çıkan feryat da o baştan çıkmadadır.<br />
Neyin bu feryadı, onun soluklarından. Ruhun hay huyu, onun hay huylarından. Ney,<br />
onun dudakları ile hemdem olmasaydı alemi şekerle doldurabilir miydi<br />
Kiminle yattın, hangi tarafından kalktın da böyle deniz gibi coşup köpürmedesin<br />
Yahut da “Ben rabbime konuk olurum” hadisini okudun, ateş denizinin ta içine atıldın.<br />
Fakat “ey ateş, soğu” narası, ey kendisine uyulan zat, senin canını korudu.<br />
Ey hak Ziyası, din ve gönlün Husam’ı! Hiç güneş, balçıkla sıvanır mı Bu toprak<br />
parçaları, senin güneşini örtmek istediler ama, dağların gönlündeki lâ’l madenleri,<br />
sana delalet etmede. Bağlar, bahçeler, senin gülümsemelerinle dopdolu.<br />
Senin erliğine mahrem olacak Rüstem nerede ki senin yüzlerce harmanından bir<br />
buğday tanesini söylemeye kalkayım. Senin sırrından bir ah etmek istersem ancak Ali<br />
gibi bir kuyuya gitmeli, kuyunun içine ah etmeliyim.<br />
Kardeşlerin gönüllerinde kin olduğundan Yusuf’umun kuyu dibinde kalması daha iyi.<br />
Sarhoş oldum, kendini ortaya atacağım artık. Kuyu nedir ki Ben gidip ovanın ta<br />
ortasına çadır kuracağım. Ateşli şarabı ver avucuma da ondan sonra benim sarhoşça<br />
debdebemi, azametimi seyret.<br />
O yoksul, defineyi elde edemedi ama söyle, beklesin. Çünkü biz, bu anda neşeye<br />
gark olduk. Ey yoksul, artık sen Allah’a sığın. Ben gark oldum, benden yardım isteme.<br />
Artık o hikayelerde işim yok benim. Ne kendimden haberim var, ne sakalımdan! İçine<br />
bir kıl bile sığmayan şaraba gurur, izzeti nefis filan sığar mı hiç<br />
Saki, büyük bir sağrak sun da şu zengini sakalından, bıyığından kurtar. Gururundan<br />
bize bıyık buruyor, fakat bize hasedinden de sakalını yolup durmada. Onun bütün<br />
riyalarını, düzenlerini biliyoruz. O mattır, mattır, mat.<br />
Pir, beş yüz yıl sonra, ondan ne doğacak Kıldan kıla ve apaçık görür. Halkın aynada<br />
gördüğünü pir, pişmemiş kerpiçte görür. Kaba sakallının evinde görmediği, köseye bir<br />
bir görünür.<br />
Denize git, sen balık oğlusun. Neden çerçöp gibi sakalına düştün böyle Çerçöp<br />
değilsin sen, bu senden uzaktır. Sana inciler bile haset eder. Denizde, dalgalar<br />
arasında olman daha doğrudur. Deniz birdir. Eşi, ortağı yoktur. İncisi balığı da<br />
dalgasından başka bir şey değildir.<br />
Ona eş, ortak olsun... Buna imkan yoktur. Böyle şey, o denizden, o denizin pak<br />
dalgasından uzaktır. Denizde ikilik ve ıstırap yoktur. Fakat şaşıya ne söyleyeyim Hiç<br />
hiç! Ey şemen, şaşılara arkadaşız madem, müşrikçe konuşmak gerek. O birlik, vasıf ve<br />
hal bakımındandır. Fakat söz meydanına ancak ikilik gelebilir. Ya şaşı gibi bu ikiliği iç,<br />
yahut ağzını yum, güzelce sus! Yahut da nöbetle gah sus, gah söyle. Hasılı şaşıca<br />
davul döv vesselam. Bir mahrem gördün mü can sırrını söyle. Gül gördün mü bülbüller<br />
gibi nara at.<br />
Hileyle, geçici şeylerle dolu bir tulum görürsen dudağını kapat, kendini küp haline<br />
sok. O, suyun düşmanıdır, onun önünde oynama. Yoksa bilgisizlik taşını atar, küpü<br />
kırar. Cabilin eziyetlerine sabretmek, ehil olanlara ciladır. Nerede bir gönül varsa<br />
sabırla cilalanır. Nemrut’un ateşi, İbrahim’e bir ayna temizliği verdi, aynayı cilalar gibi<br />
onu da arıttı, cilaladı. Nuh kavminin cefası ile Nuh’unu sabrı, Nuh’a ruh cilası oldu.<br />
HASAN-I HARKANİYE AİT HİKAYE<br />
Bir derviş, Ebül-Huseyn-i Harkan’ın şöhretini duyup Talkan şehrinden yola çıkmıştı.<br />
Dağlar aştı, uzun ovalar geçti, şeyhi görmek için özü doğru olarak, Allah’a yalvarıp<br />
yakararak bunca yol aldı.<br />
Yolda gördüğü cefalar, çektiği eziyetler, anlatılmaya değer ama ben kısa kesiyorum.<br />
O genç, yolu bitirip maksadına ulaştı. O padişahın evini sordu. Öğrenip kapısına geldi,<br />
yüzlerce saygıyla kapı halkasını vurdu. Şeyhin karısı, kapıdan başını çıkardı.<br />
Ey kerem sahibi, ne istiyorsun Dedi. Derviş, ziyaret için geldim deyince. Kadın<br />
kahkahayla gülüp dedi ki: Sakalına bak yahu. Hele şu yolculuğa, şu uğradığın derde<br />
bak. Yerinde, yurdunda işin yok muydu da beyhude yere yollara düştün Bir ahmağı<br />
görmek hevesine mi düştün, yoksa yurdundan mı usandın Yahut da şeytan sana bir<br />
boyunduruk urdu, vesveseler verdi, sana bu yolculuk kapısını açtı.<br />
Birçok kötü sözler söyledi, küfürlerde bulundu, dırıldandı durdu. Onların hepsini<br />
söyleyemem ben. Kadının sayısız gülümsemesinden, hikayeler söylemesinden derviş,<br />
pek dertlendi, dertlere uğradı.<br />
Dervişin gözlerinden yaşlar aktı, dedi ki: Bütün bunlarla beraber o adı tatlı padişah<br />
nerede Söyle bana.<br />
Kadın dedi ki: O bomboş riyakar bir hilebazdır. Ahmaklara tuzaktır. Yol azıtanlara<br />
kementlik eder. Senin gibi sakalını değirmende ağartan yüz binlerce kişi azgınlıktan<br />
ona düşmüştür. Onu görmez, esenlikle yerine yurduna dönersen senin için daha<br />
hayırlıdır. Onu görüp de azmazsın hiç olmazsa. Onun işi gücü laftır, kase yalayıcı,<br />
hazır sofraya oturucu bir heriftir. Fakat davulunun sesi, etrafa yayılmış nasılsa.<br />
Bu kavim İsrail oğullarına benzer, öküze taparlar. Böyle bir öküze el vurup adarlar<br />
işte. Bu hazır sofraya oturan adama kapılan, geceleyin bir leştir, gündüzün işsiz<br />
güçsüz bir adam. Bunlar yüzlerce bilgiyi, yüceliği bırakmışlardır da bir hileye, bir<br />
riyaya kapılmışlardır. İşte hal bu.<br />
Nerede Musa’nın soyu Gelse de şu öküze tapanların kanlarını dökse. Yazık! Şeriatı,<br />
Allahdan ürküp sakınmayı ardına atmış. Nerede Ömer Gelse de şiddetle doğruluğu<br />
emretse. Bunlar her kötü şeyi mübah biliyorlar. Bu ibahilik bunlardan yayıldı, fesatçı<br />
kalleşe de ruhsat oldu adeta. Nerede Peygamberle sahabesinin yolu. Nerede namaz,<br />
nerede tesbih, nerede onların edepleri.<br />
Genç, yeter diye bağırdı, apaydın günde bekçinin ne lüzumu var Erlerin nuru<br />
doğuyu da tuttu batıyı da. Gökler bile hayrette kalıp secde ettiler.<br />
Tantı güneşi Hamel burcundan doğdu da bu güneş utancından perde arkasına girdi.<br />
Senin gibi bir şeytanın saçmaları, nereden beni bu kapının tokmağından döndürecek<br />
Ben bulut gibi yele kapılıp gelmedim ki beni bu kapıdan bir tozla çevirebilesin. Öküz<br />
bile o kerem kıblesi olunca nur kesilir, fakat o nur olmadı mı kıble, küfürdür, puttur.<br />
Heva ve hevesten gelen, ibahilik sapıklıktır, azgınlıktır, fakat Allahdan gelen, ibahilik<br />
yüceliktir.<br />
O hesaba sığmaz nurun doğup parladığı yerde küfür iman kesildi,şeytan Müslüman<br />
oldu. O, yücelik mazharıdır, Allah sevgilisidir. Bütün ileri meleklerden öndülü<br />
kapmıştır. Melekten Adem’e seçde etmeleri ondan ileri olmalarındandır. Deri daima<br />
içe secde eder.<br />
A kocakarı, sen Allah mumunu üflüyorsun ama hem sen yanıyorsun, hem başın, ey<br />
ağzı kokmuş. Bir köpeğin ağzından deniz pislenir mi Güneş üflemekle söner mi<br />
Eğer görünüşe göre hüküm veriyorsan bu aydınlıktan daha aydın, daha görünür ne<br />
var Söyle. Zahirden olanların hepsi, bu zuhurun karşısında noksanın, kusurun en<br />
ilerisidir. Kim Allah mumunu üflerse o mum sönmez, üfleyenin ağzı yanar. Senin gibi<br />
bir çok yarasalar rüya görürler ama bu alem, güneşten yetim kalır mı<br />
Ruh denizlerinde öyle kuvvetli dalgalar olur ki Nuh tufanından yüzlerce defa<br />
üstündür. Fakat Kenan’ın gözünde kıl bitmiştir de o yüzden Nuh’u da bırakmıştır,<br />
gemiyi de. Dağa tırmanmaya kalkışmıştır. Fakat derhal yarım bir dalga, dağı da<br />
aşağılıkların dibine atmıştır, Kenan’ı da. Ay, nurunu saçar köpek havlar durur. Hiç<br />
köpek ayı kendisine ortak edebilir mi Ay ışığı ile geceleyin yol alanlar, köpek<br />
havlaması ile yollarından kalırlar mı Cüzü, külle doğru ok gibi gider. Kokuşuk<br />
kocakarının ardına düşer mi hiç<br />
Şeriatın canı da ariftir, takvanın canı da. Marifet, geçmiş zamanlardaki zahitliğin<br />
mahsulüdür. Zahitlik, ekmeye çalışmaktır. Marifet de o ekilenin bitmesidir.<br />
Şu halde çalışmak ve inanmak, bedene benzer. Bu ekmenin canı da biten mahsuldür<br />
ve onu devşirmektir. Doğruluğu emretmek de odur, doğruluk da o. Bu günümüzün de<br />
padişahıdır, yarınımızın da. Deri, daima latif içe kuldur.<br />
Şeyh “Ben Allah’ım” dedi ama ileri gitti, bütün körlerin boğazını sıktı. Kulun varlığı<br />
Allah varlığında yok olunca ne kalır Bir düşün a çıfıt.<br />
Gözün varsa aç da bak. Lâ dedikten sonra artık ne kalır O göğe aya tüküren<br />
dudağın, boğazın, ağzın kesilseydi keşke. Şüphe yok ki o tükürük, göğe çıkmaz,<br />
döner, senin suratına gelir.<br />
“Ebuleheb’in ruhuna kıyamete kadar “Elleri kurusun” bedduası geldiği gibi o<br />
tükürük de kıyamete kadar Allahdan, senin sıratından gelir. Davulu var, bayrağı var,<br />
ülkesi var. Böyle bir padişaha hazır sofraya oturur diyen köpektir. Gökler onu ayına<br />
kuldur. Doğu da ondan ekmek dilemektir, batı da.<br />
Fermanında “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” hadisi yazılı olan zat, bir zattır<br />
ki herkes, onun nimetlerine, onun rızk taksimine muhtaçtır. O olmasaydı gökyüzü<br />
olmazdı, dönmezdi, nurlanmazdı, meleklere yurt kesilmezdi. O olmasaydı denizler<br />
olmaz, denizlerdeki heybet vücut bulmaz, balıklar ve padişahlara layık inciler<br />
meydana gelmezdi.<br />
O olmasaydı yeryüzü olmaz, yeryüzünün içinde defineler, dışında yaseminler<br />
yaratılmazdı. Rızklarda onun rızkını yemektedir. Meyveler de onun yağmuruna karşı<br />
dudakları kupkuru bir haldedir.<br />
Kendine gel de, bu işteki düğüm, tersine düğümlenmiştir. Sana sadaka verene sen<br />
sadaka ver. Ey yoksul zengine zekat ver. Bütün altınlar bütün ipekli kumaşlar,<br />
yokluktadır yoksuldadır. Senin gibi bir kötü, o makbul ruha eş olmuş, Nuh’un<br />
nikahındaki katil gibi adeta. Bu yurda mensup olmasaydın şimdi seni paramparça<br />
ederdim. O Nuh’u senden halâs ederdim, ben de kısasa uğrar, şeyhin yolunda ölmek<br />
şerefiyle yücelirdim.<br />
Fakat zamanın padişahlar padişahının evinde bu çeşit küstahlıkta bulunamam. Yürü,<br />
dua et ki bu yurdun köpeğisin. Yoksa şimdi yapacağımı yapardım sana.<br />
Ondan sonra derviş herkese sormakta, şeyhi her tarafta araştırmaktaydı. Birisi dedi<br />
ki: O kutup, odun getirmek üzere ormana gitti. O Zülfikar düşünceli ve ateşli derviş<br />
şeyhin havasına uyup ormanın yolunu tuttu. Şeytan, aklına ayı tozla örten bir gizli<br />
vesvese vermekteydi. Bu din şeyhi neden böyle bir kadını evinde tutuyor, onunla<br />
düşüp kalkıyor<br />
Zıt, nasıl olur da zıddıyla beraber bulunur Halkın imamı olan bir zat nerede,<br />
maymun nerede Diyordu. Sonra yine ateş gibi dönüyor, Lâ havle okuyor, ona itirazım<br />
küfürdür, kindir diyordu. Ben kim oluyorum ki Allahnın işlerine karışıyorum<br />
Nefsimden neden böyle şüpheler, kınamalar geliyor<br />
Derken nefsi yine saldırıyor, bu yüzden gönlünden kuyumcular potasından çıkar gibi<br />
duman tütüyordu. Şeytanla, diyordu, Cebrail’in ne münasebeti var ki onunla<br />
konuşsun, düşüp kalksın, beraber yatsın uyusun. Azer, nasıl olur da Hilal’le<br />
geçinebilir Yol kesen nasıl olur da kılavuzla beraber bulunur<br />
O bu düşüncedeyken ünlü şeyh, bir aslana binmiş, çıkageldi. Kükremiş aslan odunu<br />
çekmekteydi. O kutlu zat da odunlarının üstüne binmişti. Kamçısı bir yılandı. Yücelikle<br />
yılanı bir kamçı gibi eline almıştı. İyice bil ki, her şeyh, sarhoş aslanın üstüne biner. O<br />
görünür, bu görünmez ama can gözünden gizli değildir. onların altında yüz binlerce<br />
aslan vardır, odun çeker durur. Gayp gözü, onu görür.<br />
Fakat adam olmayan da görsün diye Allah, onları bir bir baş gözüne de gösterir. O<br />
padişah, dervişi uzaktan görüp güldü. Sakın dedi, aldanma, şeytanı dinleme.<br />
O ulu şeyh, gönlünün nuru ile dervişin içinden geçeni bildi. O nur, ne güzel bir<br />
delildir. O hünerli zat, dervişin yola düşmesinden o ana kadar aklından geçenleri bir<br />
bir söyledi. Ondan sonra o güzel güzel çileyip şakıyan zat, kadını kınamsı hususunda<br />
da ağzını açıp, dedi ki: O tahammül nefis havasında değildir. bu zan senin nefsinin<br />
havasıdır, orada durma. Ben sabredip bu kadının yükünü çekmeseydim aslan, benim<br />
yükümü çeker miydi hiç Ben Allah yükünün altında kendinden geçmiş sarhoş ve<br />
köpürmüş bir deveyim. Onun buyruğunda yarı ham bile değilim ki halkın kınaması,<br />
yermesini düşüneyim.<br />
Bizim geri kalanımızda onun buyruğudur, ileri gidenimizde. Canımız yüz üstü<br />
koşarak onu aramadadır. Bizim tekliğimiz, çiftliğimiz, hava ve hevesten değildir.<br />
canımız, mühre gibi Allah elindedir.<br />
O ahmağın nazını da çekeriz, onun gibi yüzlercesinin nazını da. Bu, renk aşkından,<br />
koku sevdasından değildir. bu kaza ve kader, bizim dersimizin talebeleridir. Artık<br />
savaşımızın debdebesi nereye varır, bir düşün. Nereye mi varır Yere bir yol olmayan<br />
bir yere. Işığı, gözleri alan Allah ayına ancak. O nur, bütün vehimlerden ve<br />
tasavvurlardan uzak olan nurun nurunun nurunun nurudur!<br />
Dedikoduyu senin için aşağılattım. İbret al da kötü huylu arkadaşla arkadaş ol,<br />
uzlaş. “Sabır, sıkıntının anahtarıdır” sırrına ermek için gülerek hoşlanarak onun<br />
derdini çek. Bu aşağılık kişilerin aşağılığını çekersen sünnetlerin nuruna ulaşırsın.<br />
Peygamberler aşağılık adamların zahmetlerini çok çektiler. Bu çeşit yılanlardan nice<br />
ıstıraplara uğradılar. Yargılayan Allahnın muradı, hükmü, ta ezelden tecelli ve zuhur<br />
etmekti. Zıddı olmadıkça bir şey görünemez. O misli olmayan padişahın zıddı yoktur.<br />
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” ayetindeki hikmet<br />
Bunun için padişahlığına ayna olmak üzere bir gönül sahibini halife edindi. Ona<br />
hadsiz, hesapsız arılığını ihsan etti, ondan sonra karanlıklardan da ona bir zıt verdi.<br />
Ak ve kara iki bayrak dikti. Birisi Adem’di bunların öbürü yol kesen İblis. O iki büyük<br />
ordu arasında savaşlar oldu, geldi geçti.<br />
İkinci devre Habil geldi, onun pak nurunun zıddı Kaabil oldu. Adalet ve zulümden<br />
ibaret olan bu iki bayrak, böylece devir devir, Nemrud’a kadar geldi dayandı.<br />
O İbrahim’in zıddı ve düşmanı oldu. O iki ordu birbirine kin güttü, savaştı durdu.<br />
Savaşın uzamasından hoşlanmayınca ikisinin arasını ateş ayırdı. O iki taifenin<br />
müşkülü halledilsin diye ateşi, azabı hakem yaptı. Devir, devir zaman, zaman bu iki<br />
fırka, Firavunla esirgeyici Musa’nın zamanına kadar yıllarca savaştı. Savaş bitmedi<br />
tükenmedi. Bu iş, haddi aşıp usanç verince de Allah, denizi hakem yaptı; bakalım<br />
hangisi öndülü alacak dedi.<br />
Mustafa’nın devrine, onun zuhuruna kadar bu böyle gitti. O zuhur edince Ebucehil’le<br />
o cefa askerinin başbuğuyla savaştı. Allah, Semud kavmi için, bir haykırış hizmetkar<br />
tuttu, onların canlarını alıverdi. Ad kavmi için tez kalkan ve hızlı giden bir hizmetkarı<br />
tuttu, yeli kullandı.<br />
Karun’un halini de bildi, onu defetmek için de yeryüzünü kullandı. Yer, halim<br />
olmakla beraber ona kinlendi, onu yuttu. Yerin halimliği adeta kahroldu da Karun’u da<br />
dibine kadar sömürdü, hazinesini de. Bu bedenin direği lokmadır. Açlık kılıcına karşı<br />
ekmek, bir zırhtır. Öyle olduğu halde Allah, senin ekmeğine bir kahır mayası kodu mu<br />
o ekmek boğaz illeti gibi kursağında durur, boğazını sıkar, seni öldürür. Seni soğuktan<br />
koruyan şu elbiseye Allah, zemheri mizacını verir. Bu güzelim cüppe buz gibi soğuk<br />
olur, kar gibi ziyan verir.<br />
Kürkten de kaçarsın, ipekli elbisenden de. Ondan kaçar zemheriye sığınırsın. Sen iki<br />
dağ tepesi değilsin,bir dağ tepesisin, yalın kat bir adamsın sen. Zelle azabından<br />
gafilsin.<br />
Şehre, köye Allah emri geldi: Eve duvara, onlara gölge verme, yağmura, güneşe<br />
mani olma dendi. Bu suretle o ümmet peygamberlerinin yanına koştular. Ey ulu kişi<br />
dediler, çoğumuz öldük. Artık arkasını tefsirden oku. O eli sopalı er, sopayı yılan yaptı.<br />
Aklın varsa bu nükte sana yeter. Gözün var ama anlayışın yok. Adeta donmuş bir<br />
kaynak, bir et parçası.<br />
Bunun içindir ki düşünceleri meydana getiren, bezeyen Allah, ey kul, anlayışlı bir<br />
surette bak demektedir. Soğuk demiri döv demiyor, bunu istemiyor, fakat ey demir,<br />
hiç olmazsa Davut’un yanında dön dolaş.<br />
Bedenin ölmüş, İsrafil’in yanına koş. Gönlün donmuş, yürüyüp giden güneşe git.<br />
Hayallerden öyle libaslara büründün ki neredeyse kötü zanlı sofestailere karışacaksın.<br />
Sofestai’de zaten akıl yoktu. Bu yüzden duygudan da oldu, varlıktan da mahrum<br />
kaldı. Kendine gel, şimdi söz çiğnemek devri. Söylersen halka rezil rüsva olursun.<br />
İm’an ne demektir Kaynaktan su akıtmak. Bedenden can gitti mi o cana “giden<br />
revan” derler. Canı beden bağından çözüp kurtararak çayırlığa, çimenliğe salıveren<br />
hakim. Hayatla ruhu ayırt etmek için ona bu iki lakabı taktı. Bunu fark edenin canına<br />
aferin. Bu suretle de Allah fermanına uyan, dilerse gülü diken, dikeni gül yapan<br />
kişideki ruhu anlattı.<br />
İnananlar, o zararlı yelin elinden kaçmışlar, hepsi bir daire içine sığınmışlardı. Yel,<br />
adeta tufandı, onun lütfu da gemi. Onun bu çeşit nice gemileri var, nice tufanları.<br />
Allah, bir padişahı gemi yapar. Hırsı ile kendisini saflara vurur. Maksadı halkın emin<br />
olması değildir, ülke zapt etmektir. Değirmen beygiri koşar, döner durur. Maksadı da<br />
dayak yemeden kurtulmaktadır. Su çekmekten yahut susamdan şırlagan yağı<br />
çıkarmaktan haberi bile yoktur.<br />
Öküz, arabayı çekmek eşyayı götürmek için değil, dayak korkusundan yürür, yeler.<br />
Fakat Allah, ona öyle bir acı korkusu vermiştir de o yüzden işler de görülür gider. Her<br />
kazanç sahibi de bunun gibi alemi ıslah için değil, kendisi için çalışır. Her biri derdine<br />
bir melhem arar. Derken bir alem de bu yüzden düzene girer. Allah korkuyu bu aleme<br />
direk yapmıştır. Herkes can korkusu ile bir işe sarılmıştır.<br />
Allah’a hamd olsun ki böyle bir korkuyu mimar etmiş, onunla yer yüzünü düzene<br />
koymuştur. Bunların hepside iyiden, kötüden korkarlar. Fakat hiçbir kimse yoktur ki<br />
kendi kendisinden korksun. Şu halde hakikatte herkese hakim olan birsidir ve o,<br />
duygularla duyulmaz ama çok yakındır insana. O, bir gizli yerde duyulur ama bu evin<br />
duyguları ile duyulmaz. Allahnın anlaşılacağı, duyulacağı duygu değildir, o duygu,<br />
başka bir duygudur.<br />
Hayvan duygusu, o suretleri görseydi öküzle eşek de vaktin Beyazıd’ı olurdu.<br />
Bedeni, ruha mazhar eden, gemiyi Nuh’a burak yapan, dilerse ey nur arayan, gemiyi<br />
değiştirir, tufan haline getirir.<br />
Ey yoksul, her an sana bir tufandır, bir gemidir. Seni gama neşeye ulaştırır durur.<br />
Gemiyle denizi görmüyorsan bütün cüzilerindeki şu titreyişi, şu kaynaşmayı gör.<br />
Gözler, korkunun aslını görmediğinden çeşit çeşit hayallerden korkar insan.<br />
Sarhoş bir herif, körün birine bir yumruk indirir. Kör sanır ki kendisini deve tepti.<br />
Çünkü o sırada deve sesini duymuştur. Körün aynası kulaktır, göz değil. Derken yine<br />
hayır, bu bir taş olacak. Belki şu çınlayıp duran kubbeden geldi der. Bu da değil, o da<br />
değil, öbürü de değil. Bunları o korkuyu yaratan gösterir. Korku ve titreyiş, mutlaka<br />
başkasındandır. Hiçbir kimse kendisinden korkar mı O filozofcuk, korkuya vehim der.<br />
O, bu dersi eğri anlamıştır.<br />
Hakikati olmayan vehim olur mu hiç Hiç gönül doğru olmayan bir yere akar mı<br />
Yalancı, doğru olmasa bir yalan kıvırabilir mi İki alemde de bir yalan doğrudan<br />
meydana gelir. Doğrunun revacına, parlaklığına bakar da yalancı o ümitle yalan<br />
söyler.<br />
Ey yalancı, bu yalanın da doğru yüzünden geçmede. Nimete şükret de doğruyu inkar<br />
etme. Filozofluk taslayandan mı söyleyeyim, onun sevdasından mı bahsedeyim<br />
Yoksa Allahnın gemilerini denizlerini mi anlatayım<br />
Hadi onun gemilerinden bahsedeyim. Çünkü o bahis, gönle öğüt verir. Külden<br />
bahsedeyim. Çünkü cüz, küllün içindedir. Her vesileyi Nuh ve kaptan bil, bu halkın<br />
sohbetini de tufan say. Aslandan ve erkek ejderhadan az kaç da aşinalarından,<br />
akrabalarından daha fazla sakın. Onlar seninle buluşup ömrünü ziyan ederler. Onları<br />
anma, gayb aleminden elde ettiğin mahsulü bitirir.<br />
Susuz eşek gibi her birinin hayali, beden kabından düşünce şerbetini emer,<br />
sömürür. O kovucuların hayali, abıhayattan elde ettiğin çiğ tanesini emiverir. Daldan<br />
suyun çekilmesine alamet, o dalın kupkuru kalması, oynamamasıdır.<br />
Her uzuv taze dala benzer. Ne yana çekersen eğilir. Dilersen ondan sepet, hatta<br />
çember bile yaparsın. Fakat suyu çekildi mi, kökünden su almaz oldu, kurudu mu<br />
dilediğin gibi bükülmez.<br />
Kuran’dan “Namaza kalksalar da üşenerek kalkarlar” ayetini okusana. Dal kökünden<br />
meme emmiyor ki. Bu alamet, taş gibidir. Kısa keseyim de yoksulu, definesini onun<br />
hallerini söyleyeyim. Her fidanı yakan ateşi gördün ya. Hayali yakan can ateşini de<br />
seyret. Candan böyle bir ateş yalımlandı mı ne hayale aman vardır ne hakikate.<br />
O, her aslanın, her tilkinin düşmanıdır. “her şey helak olur, ancak onun hakikati<br />
bakidir.” Onun hakikatine var, varlığından vazgeç. “Bismi” deki elif gibi kelimede<br />
kaybol. O elif, Bismi’de gizlenmiştir. O, hem Bismi’de vardır, hem yoktur. Böyle<br />
ulanmak için hazfedildi mi kelimede yok olur. O, ulanma içindir, be harfiyle sin harfi,<br />
onunla birbirine ulanmıştır. Fakat be harfiyle sin harfinin ulanması, elifin bulanmasına<br />
razı olmaz.<br />
Bu ulanmada, bu buluşmada bir harf bile sığmazsa artık sözü kısa kesmem lazım<br />
benim. Bir harf bile sin’le be’yi ayırıyor. Burada susmak, ne lüzumlu bir şey. Elif,<br />
varlığından yok olmuştur ama o harfi olmaksızın da be’yle sin, elifi söyler durur.<br />
“Sen atmadın attığın vakit o attı” ayeti Peygamberin varlığı olmadan inmiştir.<br />
Peygamber de kendi varlığından geçmiş, susmuş, Allah diliyle söylemeye koyulmuştur<br />
da ondan sonra “Allah dedi” demiştir. İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir. Fakat içildi,<br />
yendi de varlığından geçti mi tesir eder.<br />
Ormanlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine Mesnevinin biteceğini umma.<br />
Toprak oldukça ve kerpiç dökücü, toprağı karıp dört sopadan meydana gelen kalıba<br />
döktükçe bu kitabın şiiri de uzar gider.<br />
Hatta toprak kalmasa, yapılan kerpiç kurusa yine onun denizi coşar, köpürür...<br />
Köpüklerden toprak düzer. Orman kalmasa, ağaçlar tükense ormanlık, bu sefer<br />
denizin içinden biter, baş gösterir. Onun için sıkıntıları gideren o zat, “Bizim<br />
denizimizden zuhur eden sözleri rivayet edin. Bu hususta size bir teklif yoktur” dedi.<br />
Denizden dön, yüzünü karaya ko. Oyundan oyuncaktan bahset, çocuğa bu daha iyi.<br />
Çocukluğunda oyunla oynarsa da yavaş yavaş akıl denizine aşina olur, o denize dalar<br />
yüzer. Çocuk, oyunla akıllanır, oynaya oynaya aklı başına gelir onun. Oyun, görünüşte<br />
akla uymaz ama iş böyledir işte. Deli çocuk, oyun oynar mı Cüzü lazım ki külle<br />
dönsün.<br />
İşte o yoksulun hayali, riyasız olarak gel, gel demekle beni aciz bıraktı. Onun sesini<br />
sen duymazsın ama ben duyarım. Çünkü gizlilik aleminde onun sırdaşıyım ben.<br />
Onu define arıyor sanma. Define kendisi. Dost, manada dosttan başka bir şey<br />
olabilir mi Her lahza o, kendisine secde etmede. Yüzünü görmek için önüne bir ayna<br />
koymuş secde ediyor. Aynada hakikati bir habbecik görseydi ondan bir hayalden<br />
başka bir şey kalmazdı.<br />
Hayalleri de yok olurdu, kendisi de. Bilgisi, bilgisizlikte mahvolmak olurdu. Bizim<br />
bilgisizliğimizden başka bir bilgi, şüphe yok ki benim diye baş gösterirdi.<br />
Adem’e secde edin diye ses gelip durmada. Adem’seniz bir an olsun kendinizi görün.<br />
Bu ses meleklerin gözünden şaşılığı giderdi de yeryüzü, onlarca lacivert gökyüzünün<br />
aynı oldu.<br />
Allahdan başka tapacak yoktur dedi, tapacak yalnız Allahdır demekle ondan başka<br />
varlık yoktur demiş oldu ve birlik açıldı. O dostun, o doğru yolu bulmuş sevgilinin<br />
kulağımızı çekme zamanı geldi.<br />
Kulağımızı tutup çeşmeye götürerek ağzını burada, bu suyla yıka, halktan gizlediğin<br />
şeyleri söyleme demesinin tan vakti. Fakat söylesen de o meydana çıkmaz ki. Yalnız<br />
sen açmayı kastetmekle suçlu olursun, o kadar.<br />
Fakat ben, onların etrafında dönüp duruyorum işte. Bunu söyleyen de benim<br />
dinleyen de. Yoksulun ve definenin suretini söyle. Bunlar, eziyet çekenlerdir, o eziyeti<br />
anlat bakalım.<br />
Rahmet çeşmesi, onlara haram oldu. Öldürücü zehri kadeh kadeh içiyorlar.<br />
Eteklerine toprak doldurmuşlar, şu kaynakları doldurmaya geliyorlar. Denizden<br />
yardım gören bu kaynak, şu iyi kötü bir avuç toprağın çalışıp çabalaması ile dolar mı<br />
hiç<br />
Fakat sizi bıraktım, size karşı kurudum, ebediyen de akmayacağım der. Halk, iştah<br />
bakımından ters tabiatlıdır. Öyleleri vardır ki suyu bırakır, içmez de toprak yer. Halk<br />
peygamberlerin tabiatlarına zıttır, tutar ejderhaya dayanır. Göze mühür vurmasını,<br />
gözü kapatmasını bildin, fakat neden göz yumdun, bunu da bildin mi<br />
Gözü yumdun da onun yerine şu gözlerini neye açtın Bir bir, bil ki kapadığın gözün<br />
yerine gelen kötü gözlerdir onlar. Fakat inayet güneşi parlayıp doğmuş, ümidini<br />
kesenlere lütfetmiştir. Rahmetiyle görülmemiş bir tavla oyununa girişir. Küfrün ta<br />
kendisini tövbe haline kor.<br />
O cömert Allah halkın bu bahtsızlığını görüp iki yüz tane sevgi çemberi akıtmıştır. O,<br />
koncaya dikenden sermaye verir, dikenden gonca bitirir. Yılan boynuzu ile yılanı<br />
süsler, bezer. Gece karanlığından gündüzü çıkarır. Yoksulun elinden zenginlik izhar<br />
eder. Halil’e kumu un yapar, Davut’a dağı enis kılar.<br />
O karanlık bulutların altındaki dağ, olanca vahşetiyle beraber ağız açar, zir ve bem<br />
perdelerinden çenk çalar. Ey halktan nefret eden Davut, kalk. Onları terk ettin, yerine<br />
bizi dinle, beraber çalalım der.<br />
O derviş dedi ki: Ey sırları bilen, bu define için ömrümü ziyan ettim. Hırs şeytanı,<br />
acele ettirdi, bana. Ne yavaşlığım kaldı, ne tedbirim, ne ihtiyatım. Tencereden bir<br />
lokma bile yemedim. Yalnız avucum siyahlandı, ağzım yandı. Bunu iyice bilmiyorum,<br />
bari bu düğümü bağlayana müracaat ederek çözeyim demedim.<br />
Allahnın sözünü Allahnın sözü ile tefsire kalkış. Kendine gel de zannına uyup<br />
hezeyan etme a pek yüzlü! Düğümü kim bağladıysa o çözer. Bu nükteleri, bu sırları,<br />
yine söyleyen açar. Sana o çeşit söz, kolay anlaşılır gibi gelir ama Allah remizleri<br />
kolay anlaşılır mı hiç<br />
Adam yarabbi dedi, bu işten tövbe ettim. Kapıyı sen kapadın, yine sen aç! Duada da<br />
bir hünerim yokmuş, yine başımı hırkaya çekiyor, sana yalvarıyorum. Hüner nerede,<br />
ben neredeyim, doğru bir gönül nerede Bunların hepside senin aksin, hepsi de<br />
sensin. Her gece rüyada bir tedbire girişmede, bir fikre düşmedeyim. Suda gark olan<br />
gemiye döndüm. Ne ben kalıyorum, ne hünerim kalıyor. Beden de bir leş gibi bihaber<br />
olarak bir tarafa düşüyor.<br />
O yüce padişah, seher çağına kadar her gece “evet, Rabbiniz değil miyim ” diye<br />
sormada. “Evet” diye cevap vermede. Nerede “Evet, Rabbimizsiniz” diyen Hepsini de<br />
uyku seli aldı götürdü. Yahut da bir timsah, hepsini paraladı, yedi.<br />
Sabah çağı, karanlıklar kınından parlak kılıcını çekip de, doğu güneşi, geceyi<br />
dürünce bu timsah da yediklerini kusar. Yunus gibi o timsahın midesinden kurtulur,<br />
koku ve renk alemine yayılırız. Halk, Yunus gibi Allah’ı tesbih etti, o karanlıklar<br />
aleminde o yüzden rahat kaldı. Her biri seher vakti, gece balığının karnından çıkınca<br />
der ki: Yarabbi, ey kerem sahibi, o korkunç geceye rahmet definesini gömmüş, ona<br />
bunca tat vermişsin.<br />
O üstü pul pul, yol yol olan ve bir timsaha benzeyen gece, gözlerimizi, kulaklarımızı<br />
kuvvetlendiriyor, bedenimiz rahatlaşıyor. Bundan böyle senin gibi birisi, bizimle<br />
beraber olduktan sonra bize korkunç görünen şeylerden kaçmayız.<br />
Musa, onu ateş gördü ama nurdu. Biz geceyi bir zenci gibi gördük, halbuki o huridir.<br />
Bundan böyle denizi, çerçöpün örtmemesi için senden bir göz isteyelim. Büyüklerin<br />
gözleri açıldı da ellerini çırpmaya, oynamaya başladılar. Ama bu elle, bu ayakla değil.<br />
Halkın gözünü, ancak sebepler bağlar. Sebepten korkup titreyen, eshaptan değildir.<br />
fakat bizim eshabımız; hakikat ehlidir. Allah, onlara kapı açmış, onları odanın baş<br />
köşesine geçirmiştir. Allah eline nispetle müstahak olan da Allah azatlısıdır, bağdan<br />
kurtulmuştur, müstahak olmayan da. Yokluk alemindeyken hak mı kazanmıştık da bu<br />
cana ulaştık, bu bilgiyi elde ettik Ey ağyarı yar eden, ey dikene gül libası ihsan<br />
eyleyen! Toprağımızı ikinci defa olarak yine süz de hiçbir şey olmayanı yine bir şey<br />
haline getir! Bu duayı da önce sen emrettin, yoksa bir toprak parçasında sana dua<br />
etmeye kudret mi olurdu<br />
Ey hikmetine hayran olduğumun Allahsı, mademki dua etmemizi emrettin, bu<br />
emrettiğin duayı sen kabul et. Geceleyin anlayış ve duygular gemisi kırılır. Ne bir ümit<br />
kalır, ne korku, ne yeis. Allahm beni rahmet denizine daldırır, bakalım, ne hünerle<br />
doldurup geri gönderecek<br />
Birisini ululuk nuru ile doldurur, öbürünü vehimlerle, hayallerle. Kendimde bir rey,<br />
bir tedbir olsaydı her yaptığım, her giriştiğim iş, kendi hükmünce olurdu. Geceleyin<br />
aklım, benim buyruğum olmadan gitmezdi. Kuşlarım, tuzağımda dururdu. Can<br />
duraklarını bilir, uykumda da, uyanıkken de, sınandığım zaman da onları anlardım. Bu<br />
işleri bağlayıp çözmek elimde değil, değil de yine de bu ululanmam, bu kendimi<br />
beğenmem nedir Gördüğümü görmemiş sandım da yine dua zembilini kaldırdım.<br />
Ey kerem sahibi, elif gibi hiçbir şeyim yok... Mimin gözünden daha dar bir gönlüm<br />
var ancak. Bu elif, bu mim, varlığımızın anasıdır. Anamız olan mimin eli dardır, elifse<br />
ondan daha yoksul! Elifin bir şeyi yok demek gaflettir, mim gibi gönlü daralmış bir<br />
hale gelmek akıl alametidir. Kendimden geçtiğim zaman hiçim. Fakat aklım başıma<br />
geldi mi ıstıraplara düşer, kıvranır dururum.<br />
Artık böyle bir hiçe bir şey yükleme. Böyle kıvrandıran şeye devlet adını takma.<br />
Zaten beni iyileştirecek bir şeyim yok. Bu yüzlerce derde de vehimden uğradım. Hiçbir<br />
şeyim yok, o haldeyim işte. Bana lütfet. Zahmetler çektim, rahatlaştır beni, rahatımı<br />
arttır benim. Göz yaşlarıma gark oldum, üryan bir halde durmadayım. Senin kapını<br />
görecek göz yok bende. Gözsüz kuluna rahmet et de gözyaşları, şu yazıda bir yeşillik,<br />
bir ot bitirsin. Gözyaşım kalmazsa gözyaşı ihsan et. Peygamberin yaş dökücü gözleri<br />
gibi hani. O bile bunca devletiyle, bunca ululuğuyla, bunca ileri oluşuyla beraber Allah<br />
kereminden gözyaşı istedi.<br />
Artık benim gibi eli boş bir kase yalayıcı, nasıl olur da kanlı gözyaşlarını iplik gibi<br />
salmaz Öyle bir göz bile gözyaşına meftun olduktan sonra benim göz yaşlarım,<br />
yüzlerce ırmak olmalı.<br />
Onun göz yaşlarının bir katrası, benim iki yüz ırmağımdan yeğdir. Çünkü o bir<br />
katrayla insanlar da kurtuldu, cinler de. O cennet bahçesi bile yağmur isteyince çorak<br />
ve çirkin toprak nasıl istemez Kardeş, elini duadan ayırma. Kabul edilmiş, edilmemiş,<br />
bununla ne işin var senin Ekmek bile bu göz yaşına mani olursa elini ekmekten<br />
yumak gerek. Kendine çeki düzen ver, çevikleş, yan yakıl da ekmeğini göz yaşlarınla<br />
pişir.<br />
O böyle dua edip dururken Allahdan ilham geldi, bu müşküller açıldı.<br />
Dendi ki: Hatif sana yaya bir ok koy, at dedi, yayın zıhını adamakıllı çek demedi ki.<br />
Yayı iyice ta kulağına kadar çek demedi, bir ok koy,atıver dedi. Sen, ukalalığından<br />
yayı çekmeye okçuluk hünerini göstermeye kalkıştın. Bu katı yayı bırak da yürü,<br />
alelade yaya bir ok koy, fazla gitmesine savaşma. Düştüğü yeri kaz, defineyi orada<br />
bulmaya çalış, altınları elde et.<br />
Allah, şah damarından yakındır insana. Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara<br />
atmadasın. Ey yayı kurup oku atan! Av yakında, sen uzağa düşmüşsün. Kim daha<br />
uzağa ok atarsa daha uzaktadır. Böyle bir defineden daha uzağa düşer o.<br />
Filozof kendisini düşünceyle öldürdü. Koş de ona, zaten defineye arkasını<br />
çevirmiştir o. Koş de. Ne kadar fazla koşarsa gönlünün muradından o kadar uzaklaşır.<br />
Padişah, “Bizim için savaşanlar” dedi, bizden uzaklaşmaya çalışanlar demedi a<br />
kararsız adam! Kenan gibi hani. O da Nuh’dan arlandı da o koca dağın tepesine<br />
çımaya kalkıştı. Kurtulmak için dağa ne kadar koştu, tırmandıysa kurtuluştan o kadar<br />
uzaklaştı.<br />
Her sabah, daha katı bir yayla daha uzağa ok atıp define arayan bu yoksul gibi.<br />
Daha katı olan her yayı, eline aldıkça defineden o derece mahrum olmaktaydı. Bu<br />
atalar sözü, alemde söylenir durur: Şeytanın canı azapta gerek. Çünkü bilgisiz kişi<br />
hocadan utanır, kalkar, gidip yeni bir dükkan açar.<br />
Ustana danışmadan açtığın o dükkan, bil ki kokmuş bir dükkandır, akreplerle,<br />
yılanlarla doludur o suretten ibaret adam. Çabuk yık bu dükkanı da yeşilliğe, gül<br />
fidanlarına, içilecek suların bulunduğu yere dön.<br />
Kibrinden, işin iç yüzünü bilmediğinden güya kendisini kurtaracak dağı kurtuluş<br />
gemisi yapmaya kalkışan Kenan’a benzemez. O define arayana da okçuluğu hicap<br />
oldu. Halbuki isteği hazırdı, koynundaydı. Nice bilgi, nice zeka, nice zeka, nice anlayış<br />
vardır ki yolcuya bir gulyabani, bir harami kesilir.<br />
Cennetliklerin çoğu ahmaktır. Bu suretle de filozofun şerrinden kurtulur onlar.<br />
Kendini faziletten de üryan bir hale getir, saçma şeylerden de... Böylece rahmet, her<br />
an sana insin dursun. Anlayışlı olmak; sınıklığın, niyazın zıddıdır. Anlayışlı olmayı<br />
bırak, ahmaklıkla uzlaşmaya bak. Anlayışı hırs ve tamah tuzağı bil. Temiz kişinin<br />
şeytan gibi akıllı olmakla ne işi var<br />
Aklı, fikri ileri olanlar, bir sanatla kanaat ederler. Fakat o kadar ileri anlayışlı<br />
olmayanlar sanatı görür, sanatkarı bulurlar. Ana küçücük yavrusunu gündüzün<br />
kucağına alır, ona el ayak olur, onu her şeyden korur.<br />
ÜÇ YOLCU<br />
Oğul, burada bir hikaye dinle de hünerlerine kapılıp belalara uğrama.<br />
Bir Yahudi, bir Müslüman, bir de Hıristiyan yolda arkadaş oldular. Bir mümin, iki<br />
sapıkla yoldaş oldu. Aklın şeytan ve nefisle arkadaş olması gibi.<br />
Yol hali bu bir de bakarsın, bir Maraga’lı ile bir Rey’li arkadaş olur. Beraber yerler,<br />
beraber içerler. Baykuş, karga ve doğan, bir kafese düşebilir. Hapiste bir temiz kişiyle<br />
bir beynamaz arkadaş olabilir. Bir konaktaki kervan sarayda doğu ve batı halkıyla<br />
Maveraünnehir’li bir araya gelir.<br />
Aşağılık ve yüce kişiler, kış ve kar yüzünden bir kervansarayda günlerce kalırlar.<br />
Fakat yol açıldı, mani kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri bir yana gider.<br />
Akıl padişahı, kafesi kırdı mı kuşların her biri bir tarafa uçar. Bundan önce<br />
neşelenerek, sevinerek kendi cinsinin havası ile geldiği yere uçar giderdi ya. Kafeste<br />
ve zindan da iken de her an ağlayıp inleyerek kanat açar ama uçmaya yol ve imkan<br />
yoktur. Fakat yol oldu mu her biri, anarak kanat açtığı yere uçar, yel gibi uçup gider.<br />
Ağlayıp vah ettiği tarafa fırsat buldu mu koşar uçup kavuşur. Bedenine bak. Bu<br />
cüzüler, nereden toplanıp bedenine geldi. Kimisi suya, kimisi toprağa, kimisi yele,<br />
kimisi ateşe mensup. Kimi arştan gelmiş, kimi ferşten. Kimisi güzel, kimisi çirkin.<br />
Her biri kar korkusundan bu kervansaraya sinmiş, geldikleri yere tekrar dönmeyi<br />
umuyor. Çeşit çeşit kar var, her taraf donmuş, hiçbir yerde hayat kalmamış. O adalet<br />
güneşinden uzak kalmışlar, o uzaklık kışından buz kesilmişler. Fakat o kızgın güneşin<br />
harareti bir geldi mi dağ bile kum ve yün kesilir.<br />
Can verirken beden nasıl erirse kendilerinde candan eser olmayan cansızlar bile öyle<br />
erir.<br />
Bu üç yoldaş bir konağa vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti.<br />
Bir ihsan sahibi, “Ben yakınım” sofrasından her üç garibe de helva götürdü. Allahdan<br />
sevap ümidi ile sıcak somun ve bal helvası hediye etti.<br />
Şehirliler edep ve zeka ehli olurlar. Toy vermek yoksul doyurmak da köylülere<br />
verilmiştir. Allah, garibe ziyafet çekmeyi köylülere vermiştir. Köylerde her gün<br />
Allahdan başka imdadına yetişecek hiç kimsesi olmayan yeni bir misafir vardır.<br />
Köylerde her gece yeni bir topluluk vardır ki onların Allahdan başka kimseleri yoktur.<br />
O iki yabancı, adamakıllı yemek yemişler, imtilaya uğramışlardı. O Müslüman ise<br />
oruçluydu. Akşam namazı vakti o helva gelince Mümin, pek aç olduğundan yemek<br />
istediyse de, ikisi de biz boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da<br />
yarın yeriz. Bu gece sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım dediler.<br />
Mümin dedi ki: Sabrı bırakalım da bu gece yiyelim yarının sahibi var. Ona sen, böyle<br />
hikmet satarak yalnız yemek istiyorsun galiba dediler.<br />
Dedi ki: Dostlar, biz üç kişi değil miyiz Bana razı değilseniz pay edelim. Kimse ne<br />
düşerse diler yesin, diler saklasın. İkisi birden hayır dediler, pay etmeyi bırak, “her<br />
pay eden cehennemdedir” sözünü duy.<br />
Mümin, burada pay eden, kendi havasına uyup pay edendir. Allah için pay eden<br />
değil. Sen de Allahnınsın onun payısın. Onun payını başkasına verirsen ona şirk<br />
koşmuş olursun. Eğer kötü kişilerin zamanı olmasaydı bu aslan, köpeklere üstün<br />
olurdu. Onların kasti o Müslüman’ın gam yemesi, o geceyi aç geçirmesiydi.<br />
Allah’a teslim oldu, boynunu eğdi, dostlarım dedi, baş üstüne, dediğiniz gibi olsun.<br />
O gece yatıp uyudular, sabahleyin kalkıp kendilerini bezediler. Yüzlerini ağızlarını<br />
yıkadılar. Her biri, kendi yolunca virdini okumaya koyuldu.<br />
Bir zaman virtlerine yüz tutup Allahdan lütuf ve ihsan dilediler. Müminde ulu<br />
padişaha yüz tutar, Hıristiyan da Yahudi de; Mecusi de. Hatta taş, toprak, dağ ve<br />
suyun bile Allah’a gizli bir duası, ilticası vardır.<br />
Her sözün sonu gelmez. Her üç dostta ibadetlerini bitirdikten sonra dostçasına<br />
birbirlerine yüz çevirdiler.<br />
Biri dedi ki: Her birimiz gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse bu<br />
helvayı o yesin, üstün olan alt olanın payını alsın. Aklı en üstün olanın yemesi<br />
herkesin yemesi demektir. Onun nurlarla dolu olan canı üstün gelmiştir, arda<br />
kalanların derdine o deva eder. Akıllılar, ebediliğe ulaşmışlardır. Şu halde onların<br />
vücudu ile bu alemde mana bakımından bakidir.<br />
Bunu üzerine önce Yahudi gördüğünü söyledi, geceleyin ruhu nerelerde gezdiyse<br />
anlattı. Dedi ki: Yolda önüme Musa çıktı. Öyledir, kedi rüyasında yağlı kuyruk görür.<br />
Musa’nın ardında Tur dağına gittim. Ben de Musa’da Tur dağı da nura gark olduk,<br />
görünmez bir hale geldik. O güneşin nuru ile üç gölge de mahvoldu. Ondan sonra o<br />
nurdan bir kapı açıldı. O nurun içinden bir başka nur göründü. O ikinci nur, çabucak<br />
yüceldi. Ben de, Musa’da, Tur dağı da... Üçümüzde o nurun doğmasıyla yok<br />
kaybolduk. Ondan sonra gördüm, Allah nuru ı-ona üfürünce dağ üçe ayrıldı.<br />
Heybet sıfatı ona tecelli edince parçalar, birbirinden ayrıldı<br />
Her bir parçası bir tarafa gitti. Bir parçası denize doğru gitti. Zehir gibi acı olan deniz<br />
suyu, bu yüzden tatlılaştı.<br />
İkinci parçası yere geçti, yerden tatlı sular, deva çeşmeleri kaynadı. Tertemiz vahyin<br />
kutluluğundan o sular, bütün hastalara şifa kesildi. Öbür parçası da derhal uçup da<br />
Kâbe’nin yanına gitti, Arafat dağı oldu. Sonra tekrar o sesten kendime geldim, bir de<br />
gördüm ki Tur yerindeydi, ne eksiği vardı, ne fazlalığı.<br />
Fakat Musa’nın ayağı altında buz gibi eriyordu. Ne çukuru kaldı ne tepesi. Heybetten<br />
yerle bir oldu, tepesi de o heybetle eteğiyle birleşti. Derken yine kendime geldim,<br />
gördüm ki Tur’la Musa, eskisi gidi durmakta. Yalnız dağın eteğindeki çölde yüzleri<br />
Musa’ya benzeyen bir alay halk var. Onun gibi onların ellerinde de birer asa var,<br />
hırkası tıpkı onların hırkasına benziyor. Hepside eteğini çemremiş kendi turuna<br />
gitmekte. Hepsi ellerini duaya kaldırmış, “Rabbin bana görün” demeye koyulmuş.<br />
Sonra yine o dalgınlıktan kendime geldim, her birinin sureti bana başka türlü<br />
göründü. Hepsi de Allah aşığı peygamberdi bunların. Bu suretle bana peygamberlerin<br />
birliği anlatılmış oldu.<br />
Bu sırada yine o ulu melekleri gördüm. Kardan meydana gelmişti bunlar. Bunlardan<br />
başka yardım dileyen bir halka melek daha vardı ki onlarda ateşten yaratılmışlardı.<br />
O çıfıt böyle söyleyip duruyordu. Nice Yahudi vardır ki sonu iyi olur. Hiçbir kafiri hor<br />
görmeyin. Müslüman olarak ölebilir olur ya. Ömrünün sonundan ne haberin var ki<br />
ondan tamamı ile yüzünü çeviriyorsun. Ondan sonra Hıristiyan söze geldi. Dedi ki:<br />
Rüyada Mesih gördüm.<br />
Onunla dördüncü kat göğe alemin güneşinin bulunduğu durağa çıktım. Gök<br />
kalelerinin şaşılacak şeylerini gördüm. Bu alemdeki alametlere hiç benzemiyorlardı.<br />
Oğulların gökçeği, herkes bilir ki gökyüzünün hüneri, elbette yeryüzünden üstündür.<br />
Bir deve, bir öküz ve bir koç, yolda giderlerken bir bağ ot buldular.<br />
Koç dedi ki: Bunu paylaşırsak hiç birimiz doymayız. Fakat kimin ömrü daha artıksa<br />
bu otu o yesin. Yaşlılara hürmet Mustafa’nın sünnetlerindendir çünkü.<br />
Aşağılık kişilerin hükmettiği bu devirde ise halk, yaşlıları iki yerde öne geçirirler. Ya<br />
ateş gibi sıcak yemeğe buyur derler, yahut bakımsızlıktan yıkılacak dereceye gelen<br />
köprüde ileri sürerler. Aşağılık kişiler kötü bir maksatları olmadıkça bir şeyhi, bir<br />
büyüğü, bir kılavuzu ağırlamazlar. Onların hayırları budur, artık kötülüklerini var sen<br />
kıyas et.<br />
ÖRNEK<br />
Bir padişah camiye geliyordu. Yaverleri, sopalı memurları, halkı dövmedeydi. Sopalı<br />
damlar, birinin başını yarıyor, öbürünün gömleğini yırtıyor, padişaha yol açıyorlardı.<br />
O arada bir yoksul da yasakçılardan suçsuz olarak on sopa yedi. Kanlar içinde kaldı.<br />
Padişaha yüz dönüp dedi ki: Şu apaçık zulme bak, gizlisini ne soruyorsun Camiye<br />
gidiyorsun güya. Hayrın buysa şerrin ve kötülüğün nedir ey azgın<br />
Bir pir aşağılık bir adamdan bir tek selam işitmez ki nihayet ondan bir hayli derde<br />
uğramasın. Böyle bir kötü kişinin veliye musallat olmasındansa kurdun musallat<br />
olması daha iyidir.<br />
Kurt, çok zalimdir ama hiç olmazsa hilesi, düzeni yoktur. Hilesi, aklı fikri olsa hiç<br />
tuzağa düşer mi Hile insandadır tamamı ile. Koç, öküzle deveye arkadaş dedi,<br />
mademki böyle bir ota rastladık, hadi bakalım her birimiz ömrümüzün başlangıcını<br />
söyleyin. Kim daha yaşlı anlaşılsın,öbürleri de sussun.<br />
Benim vücuda gelişim, İsmail’in koçu ile başlar. O vakitten beri varım ben. Öküz ben<br />
dedi, Adem peygamber, bir öküzle çift sürüyordu ya, işte o vakit küçücüktüm. Halkın<br />
atası Adem’in yeryüzünde çift sürdüğü öküzle eşim ben.<br />
Deve öküzle koçtan bu sözleri duyunca çok şaşırdı. Başını indirip otu aldı. Havaya<br />
kaldırdı. Hiçbir söz söylemeden o esrik deve,otu yedi, sonra dedi kİ: Benim için<br />
doğum tarihine zaten hacet yok. Bende bu çeşit gövde ve bu uzun boy varken buna ne<br />
hacet Yavrum, herkes bilir ki ben, sizden küçük değilim. Akıl, fikir sahipleri, bilirler ki<br />
yaratılışım sizden üstündür.<br />
Hıristiyan da, hepiniz bilirsiniz ki dedi bu yüce gök, şu eski yeryüzünden yüzlerce<br />
defa geniştir. Nerede gökyüzünü acayip genişlikleri, nerede şu yerin köşeleri,<br />
bucakları<br />
Müslüman bunu üzerine dedi ki: Dostlar, sultanım Mustafa zuhur etti.<br />
Bana dedi ki: Onların birisi Tur’a gitti, Allah Kelim’ine arkadaş oldu, aşk tavlası<br />
oynamaya girişti. Öbürünü de sahip kıran İsa aldı, dördüncü kat göğe çıkardı.<br />
Kalk a arda kalmış zarar görmüş adam! Bari o helva ile yahniyi sen ye. O hünerli,<br />
sanatlı kişiler, koştular; devlet ve mevki mektubunu okudular. O iki faziletli er, lütuf<br />
ve ihsanlar buldular, meleklere karıştılar. Ey arda kalmış saf ve bön! Kalk, sıçra da<br />
helva kasesinin başına otur! Bu sözü duyunca Hıristiyan’la Yahudi a haris dediler,<br />
yoksa helvayı yedin mi<br />
Müslüman, “O emrine itaat edilen padişah, emredince ben kimim ki buyruğuna<br />
uymayayım sen Yahudi’sin Musa’nın emrinden baş çekebilir misin Seni iyi ve kötü<br />
bir şeye koşsa emrinden nasıl olur da dışarı çıkabilirsin Sen de Mesih’e tabisin, hayır<br />
veya şer, herhangi bir işte Mesih’in emrine karşı durabilir misin E... Artık ben nasıl<br />
olur da peygamberlerin övündüğü Peygamberimin emrinden dışarı çıkabilirim<br />
Helvayı yedim tabii, şimdi de sarhoşum işte!” dedi.<br />
Bunun üzerine vallahi dediler, rüya, senin rüyan. Bu gördüğün rüya, bizim yüzlerce<br />
rüyamızdan üstün.<br />
Ey neşeli zat senin uykun uyanıklık. Rüyanın eserini uyanıklıkla bile görüyorsun. Sen<br />
de faziletten, yiğitlikten, hünerden geç, iş hizmette ve güzel huydadır.<br />
Allah, bizi bunun için meydana getirdi. “İnsanları ancak bana ibadet etsinler diye<br />
yarattım, cinleri de” dedi.<br />
Samiri’nin hüneri, neyini fazlalaştırdı ki O hüner kendisini Allah kapısından<br />
sürdürdü. Karun’un başına kimya bilgisinden neler geldi Seyret de bak. Yer, onu ta<br />
dibini kadar çekti. Ebülhakem, hünerinden ne elde etti Küfrüyle inkarı ile baş aşağı<br />
cehenneme gitti.<br />
Hüner odur ki ateşi apaçık göresin; duman ateşe delalet eder demeyesin bunu böyle<br />
bil. Senin delilin hakikatte hekimin delilinden daha kokmuştur.<br />
Oğul, senin delilin bundan başka bir şey değilse pislik ye, sidiğe bak dur. Delilin,<br />
asaya benzer senin. Elindedir de körlüğünden göremediğin şeyleri, güya onunla<br />
anlarsın. Bu gürültüyü, bu kap tutu göremiyorum, beni mazur tut diyorsun adeta.<br />
TİRMİZ PADİŞAHI<br />
Delkak, Tirmiz’de padişah olan Seyyid’in her şeyi bilen akıllı bir maskarasıydı.<br />
Padişahın Semerkant’da mühim bir işi vardı. O işi derhal yapıp gelecek bir adam aradı.<br />
“Beş günde oraya gidip gelecek ve bana haber getirecek olana hazineler vereceğim”<br />
diye tellal çağırttı. Delkak köydeydi. Bunu duyunca eşeğine bindi. Tirmiz’e doğru<br />
koşturmaya başladı. Öyle koşturuyordu ki eşek sakatlandı. Ata bindi at da çatladı.<br />
Nihayet yol tozlarına bulanmış bir halde Tirmiz’e gelip divana girdi. Vakitsiz olmakla<br />
beraber padişahın huzuruna girmek istedi. Divana bir fısıltıdır düştü. Padişah da<br />
vehimlendi adeta.<br />
Şehrin ileri gelenleri de ürktüler, geri kalanları da. Acaba diyorlardı, ne fitne ne<br />
kötülük çıktı Kuvvetli bir düşman mı kast etti bize, yoksa kaza ve kaderden helak<br />
edici bir felakete mi uğradık<br />
Ne oldu da Delkak, köyden kalktı, böyle aceleyle yola düştü, yolda birkaç tane Arap<br />
atını çatlattı<br />
Halk, padişahın sarayının kapısına toplandı. Bakalım Delkak, böyle acele niçin geldi<br />
diye bekliyorlardı. Onun acelesinden, o telaşından Tirmiz’de bir gürültüdür koptu. Biri<br />
iki eliyle dizlerini dövüyor, öbürü eyvahlar olsun, başımıza gelenler nedir, diye<br />
bağırıyordu.<br />
Herkes, korkudan, gürültüden bir felaket düşünmede, bir başka çeşit düşünceye<br />
kapılmada, yüzlerce hayallere düşmedeydi. Hırkamıza düşen bu ateş nedir, diye<br />
herkes aklınca bir şeyler kuruyordu.<br />
Delkak, huzuruna gitmek istedi. Padişah derhal izin verdi. Yeri öpünce padişah “Ne<br />
oldu yahu” dedi. Kim, o ekşi suratlı adama bir şey sorduysa parmağını ağzına götürüp<br />
sus demekteydi. Bu hareketinden halkın, vehmi artıyor, herkes derleniyor, şaşırıp<br />
kalıyordu. Delkak, padişahın emri üzerine ey kerem sahibi padişahım dedi, bir an dur<br />
da nefes alayım. Aklım başıma gelsin. Çünkü acayip bir aleme düştüm. Bir an geçti<br />
ama padişah da vehme, zanna kapıldı. Boğazı da acıdı, ağzının tadı da kaçtı. Çünkü<br />
Delkak’ı hiç böyle görmemişti. Ondan daha hoş bir nedimi yoktu.<br />
Daima hikayeler söyler, latifeler eder, padişahı sevindirir, güldürürdü. Huzurda<br />
oturdu mu öyle bir güldürürdü ki padişah, kahkaha atarken iki eliyle karnını tutmaya<br />
mecbur olurdu. kahkahadan terlere batar, yüzüstü yerlere yıkılırdı. Bu günse yüzü<br />
sapsarıydı, suratı asıktı. Parmağını ağzına götürüp sus padişahım diyordu. Bu ne<br />
haldi<br />
Padişah, ne felaket var acaba diye vehimlendikçe vehimleniyordu, hayallendikçe<br />
hayalleniyordu. Harzemşah, pek zalimdi, pek kan dökücüydü. Padişahın gönlünde o<br />
yüzden zaten gam, gussa vardı. O taraflardaki birçok padişahları ya hileyle, ya<br />
kuvvetle öldürmüş, yok etmişti o inatçı.<br />
Tirmiz padişahı da bundan vehimleniyordu zaten. Delkak’ın halinden vehim<br />
büsbütün arttı. Dedi ki: çabuk söyle, ne var Kimden bu derece perişan oldun Delkak<br />
cevap verdi: Köyde duydum ki padişah, her ana caddenin başında bir tellal bağırtmış.<br />
Üç günde Semerkant’a kadar gidecek adama hazineler bağışlatacağım demiş. Koşa,<br />
koşa aceleyle geldim ki ben de o kudret olmadığını söyleyeyim. Benden böyle çeviklik<br />
gelmez. Hiç olmazsa bunu benden umma.<br />
Padişah hay canına lanet olsun dedi, şehre yüzlerce korku saldın. A ham herif, bu<br />
kadar şey için ota da ateş saldın, otlağa da. Şu davullu, bayraklı hamlar da, biz yokluk<br />
yurdundan haberciyiz diye bağırıp dururlar ya! Hepsi dünyaya bir şeyhlik lafıdır atmış,<br />
kendisini Beyazıd yerine koymuştur. Kendi kendine yola girmiş, kendi kendine<br />
ulaşmış; bir dava yurdunda meclis kurmuştur.<br />
Kendi kendisine gelin güvey olan gibi. Kız tarafını hiç bundan haberi yokken güvey<br />
evi birbirine girer. İş yarıdan yarıya düzeldi, biz, bize gereken şartları yerine getirdik.<br />
Evleri süpürdük, bezedik. Bu hevesle adeta sarhoş olduk, bu işe hoş bir surette<br />
giriştik der. Fakat o taraftan bir haber geldi mi hayır. O damdan bir kuş uçup bu yana<br />
ulaştı mı Hayır.<br />
Bu birbiri üstüne ulanan elçilikler, bu gürültü patırtı üzerine o taraftan size bir<br />
cevap geldi mi Ne gezer Gelmedi ama sevgilimiz biliyor ya. Mutlaka gönülden gönle<br />
yol vardır derler. Peki ama umduğumuz sevgiliden niye mektubumuza cevap gelmedi,<br />
niye yol bomboş öyleyse<br />
Gizli aşikar yüzlerce nişane var, fakat yeter, bu kapının perdesini bundan fazla<br />
açma. Sen yine, zevzekliğinden kendi kendisini derde atan o ahmak Delkak’ın<br />
hikayesini söyle.<br />
Vezir dedi ki: Ey doğruya bir direk, bir dayak olan padişahım! Şu aşağılık kul bir söz<br />
söyleyecek, onu lütfen dinle. Delkak, köyden bir iş için geldi. Bir şey söyleyecekti.<br />
Şimdi vazgeçti, pişman oldu. Yağdan, baldan bahsetmede, söyleyeceğini gizlemede,<br />
maskaralıkla bu işten kurtulmaya savaşmada. Kını gösteriyor, kılıcı gizliyor. Onu<br />
acımadan sıkıştırmak gerek. Fıstığı, yahut cevizi kırmadıkça ne içi meydana çıkar, ne<br />
ondan bir çıkarılır. Onun bu saçma sözlerini, bu maskaralığını dinleme de titreyişine,<br />
yüzünün rengine bak.<br />
Allah, “Niyetleri yüzlerine görünüp durur” dedi. Çünkü yüz içteki sırrı söyler, açığa<br />
vurur. Bu görünen şey, duyulan sözün zıddıdır. Çünkü insan şerle yoğrulmuştur.<br />
Delkak, feryat ve figan ederek, coşup köpürerek vezir dedi, bu yoksulun kanına<br />
girmeye kalkışma. Gönle nice şüpheler, vehimler gelir ki doğru ve yerinde değildir.<br />
“Şüphe yok ki şüphenin bazısı suçtur, günahtır.” Sitem, hele yoksula olursa hiç doğru<br />
değildir. padişah kendisini inciten kişiye bile kötülük etmezken nasıl olur da onu<br />
güldürene kötülük eder Fakat vezirin sözü, padişahın gönlüne yer etmişti. “Delkak’ı<br />
zindana götürün, maskaralığına, rüyasına pek kapılmayın. Boş karnına davul gibi<br />
vurun da davul gibi nesi var, nesi yoksa bize haber versin.<br />
Davul kuru olursa sesi başka türlü çıkar, yaş olursa başka türlü. İçinde bir şey<br />
olursa başka türlü bir ses verir, boş olursa başka türlü. Sesi ne halde olduğunu bildirir<br />
bize. Siz de onu dövün de zorundan içindekini söylesin, gönüllerimiz kabul edinceye<br />
kadar nesi var, nesi yoksa açığa vursun.<br />
Parlak ve açık doğru söz, gönle rahatlık verir. Gönül, yalan sözle yatışmaz. Yalan,<br />
çerçöpe benzer, gönül de ağza. Çöp ağızda gizlenmez. Ağızda çöp oldu mu dil dolanır<br />
durur, nihayet onu ağızdan atar. Hele göze bir çöp girerse göz yaşarır, kapanıp<br />
açılmaya başlar. Biz, bu çöpü, ağzımıza, gözümüze girmeden ayağımızın altında<br />
ezelim” dedi.<br />
Delkak padişahım yavaş ol dedi. Yavaşlık ve yarlıgama yüzünü pek yırtma. Beni<br />
azaba sokmak için neden bu kadar acele ediyorsun Senin elindeyim, kuş değilim k,<br />
uçayım. Allah için verilen cezada acele etmek doğru değildir. fakat kendi<br />
kızgınlığından, kendi gelip geçici heva ve hevesinden verilen cezada acele edilir.<br />
Adam, kendini bir an önce razı etmeye bakar.<br />
Kaza ve kadere razı olursa kızgınlığı yatışır. Öç almadan geçer, o zevkten mahrum<br />
kalır. Bundan korkar işte. Yalancı şehvet, yemeye atılır, onun lezzetini, zevkini<br />
kaybedivereceğinden korkar ki bu zaten derttir.<br />
İştah varsa acele etmemek, yenen şeyin iyice sinmesi için ağır ağır yemek daha<br />
doğrudur. Sen, benim belamı defetmek, gördüğün gediği tıkamak istiyorsun. O<br />
gedikten bir felaket gelmesin diyorsun ama kaza ve kaderin o gedikten başka daha<br />
nice gedikleri, nice delikleri var.<br />
Belayı def etmenin çaresi, sitem etmek değildir. buna çare ihsandır, aftır keremdir.<br />
Peygamber “sadaka belayı defeder” dedi. Ey yiğit hastalığını sadakayla tedavi et.<br />
Sadaka, yoksulu yakmak, hilim gözleyen gözü kör etmek değildir.<br />
Padişah dedi ki: Hayır, yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan bu,<br />
doğru bir harekettir. Ruh, yerine şah sürmek işi harap etmektir. Şah yerine atı sürmek<br />
de bilgisizliktir. Şeriatta ihsan da var ceza da. Padişah, baş köşeye geçer; at ahıra<br />
bağlanır.<br />
Adalet nedir Bir şeyi layık olduğu yere koymak. Zulüm nedir layık olmadığı yere<br />
koymak. Allahnın yarattığı bir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, hile... hepsi<br />
doğrudur. Bunların hiç biri mutlak olarak hayır değildir. aynı zamanda mutlak olarak<br />
şer de değildir. her birinin yerinde faydası vardır, yerinde de zararı. Onun için bilgi<br />
vaciptir, faydalıdır.<br />
Yoksula yapılan öyle cezalar vardır ki sevap bakımından ekmekten de yeğdir,<br />
helvadan da. Çünkü helva, vakitsiz yenirse safra yapar. Halbuki helva verilecek yerde<br />
ona bir sille vurulsa kötülükten kurtulur. Yoksula vaktinde bir sille vur da boynu<br />
vurulmaktan kurtulsun. vuRmak, hakikatte kötü huyadır. Kilim dövülmez, tozu<br />
dövülür. Meclis de var, zindan da. Her ikisi de lazım. Meclis ihlas sahibi olana, zindan<br />
ham kişiye.<br />
Yarayı deşmek lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği kökleştirmiş<br />
olursun. Yaranın altındaki eti yer. Yarı faydası olsa elli tane ziyanı olur. Delkak, beni<br />
bırak demiyorum dedi, işi ara, sor, tahkik et diyorum. Sabır yolunu kapama, acele<br />
etme. Sabret de birkaç gün düşün. Bu düşünce esnasında bir şeye iyice karar verirsin<br />
de kulağımı bilerek çekersin.<br />
Neden yürüyüşte “Yüzü üstünde sürünme” sözü söylenir Daima doğru yürümek<br />
gerekken yüzüstü sürünme neden İyi kişilerle danış, görüş. Peygamber “İşlerini<br />
meşveretle yapar onlar” dedi, bunu böyle bil. İşleri meşveretle yapmak, şunun içindir:<br />
Meşveretten hata ve eğrilik, az meydana gelir.<br />
Bu akıllar, aydın kandillere benzer. Elbette yirmi kandil bir kandilden daha ziyade<br />
aydınlık verir. Belki aralarına gökyüzünün nurundan yanmış bir kandil düşüverir.<br />
Allah gayreti, ortaya bir perde salmıştır. Aşağılık ve yücelik alemine mensup olanları<br />
birbirine karıştırmış, karmıştır. “Yürüyün alemi gezin” demiştir. Sen de gez, dolaş da<br />
bahtını, rızkını sınaya dur. Meclislerde, peygamber de bulunan akıl gibi bir akıl ara.<br />
Çünkü peygamberden, miras kalan ancak odur. Bu akıl, gaypları önden de görür,<br />
arttan da.<br />
Bu kısa kesilen kitapta anlatılmasına imkan bulunmayan gözü de gözler arasında<br />
ara. İşte o azametli peygamber, rahipliği, dağlara çekilip yalnızca ibadet etmeyi<br />
bunun için menetmiştir. İnsanlar birbirleri ile buluşsunlar diye bunu kaldırmıştır.<br />
Çünkü böyle bir göze sahip adamın bakışı bahttır, ebedilik iksiridir. Temiz kişiler<br />
arsından tertemiz biri vardır ki padişah, onun fermanının üstüne “Şah” çekmiştir.<br />
Onun duası, icabet edilir. İnsanların, cinlerin en ulularının içinde bile ona eşit<br />
yoktur. Onunla inada girişen, ister tatlı olsun, ister ekşi; Allah’a karşı hiçbir delili<br />
yoktur. Çünkü biz onu yücelttik... Özrü, delili ortadan kaldırdık.<br />
Allah kıbleyi ortaya apaçık bir surette çıkardı mı bil ki artık kıble aramak abestir.<br />
Kendine gel, araştırmadan yüz çevir, başını döndürüp durma artık. Döneceğin yer ve<br />
konaklayacağın mekan, meydanda işte. Bu kıbleden bir an gafil oldun mu her batıl<br />
kıblenin maskarası oldun gitti. Sana temyiz verene hamd etmezsen kıbleyi tanıma<br />
kabiliyetini kaybedersin.<br />
Bu ambardan bir şey elde etmek, bir ihsana uğramak niyetindeysen seninle hemdert<br />
olanlardan bir an bile ayrılma. Çünkü bu yardımcıdan ayrıldığın an kötü bir arkadaşın<br />
derdine uğrarsın.<br />
FARE İLE KURBAĞA<br />
Tesadüf bu ya, bir fare, vefalı bir kurbağa ile su başında tanıştılar. Her ikisi de bir<br />
buluşma zamanı tayin ettiler. Her sabah bir bucaktan çıkıyorlar, birbirleri ile gönül<br />
tavlası, oynuyorlar, gönüllerini vesveseden arıtıyorlardı.<br />
Bu buluşmadan ikisinin de gönlü ferahlıyor, birbirlerine hikayeler anlatıyorlar, birini<br />
söylediğini öbürü dinliyordu. Gah baş diliyle, gah hal diliyle sırlarını ortaya<br />
koyuyorlar. “Topluluk rahmettir” sözünü tevil diyorlardı. O kötü mahluk, kurbağa ile<br />
eş oldu mu neşeleniyor, beş yıllık vakaları hatırlıyordu.<br />
Sözün coşması, ulanıp gitmesi, dostluk nişanesidir. Söz söyleyememekte<br />
ülfetsizliktendir. Gönül, dilberi gördü mü nasıl olur da suratı ekşi bir halde kalır<br />
Bülbül, gül görür de nasıl susar Kızarmış balık bile, Hızır’ın himmetiyle dirildi, denize<br />
sıçradı, orada karar kıldı. Sevgili, sevgilisiyle beraber oturdu mu yüz binlerce sır<br />
levhini bilir.<br />
Sevgilinin alnı Levhi mahfuzdur. Dost, onun alnından iki alemin sırrını da apaçık<br />
görür. Dost kudümiyle adeta yol kılavuzudur. Mustafa, bunun için, “Sahabem yıldıza<br />
benzer” demiştir. Yıldız çölde de kılavuzdur, denizde de. Yıldıza göz dik, o kılavuzdur,<br />
yol gösterir. Gözünü onun yüzüne eş et. Onunla bahse girişmeye kalkma, bu çeşit<br />
hareketlerle toz koparma. Çünkü o tozla yıldız, görünmez olur. Halbuki göz, sürçen<br />
dilden elbette daha iyidir. Yalnız Allahdan vahiy alan kişi söylerse o başka. Çünkü o<br />
toz koparmaz, tozu yatıştırır.<br />
Adem, vahiy ve sevgiye mazhar olunca sözü “Allemel esma” sırrını açtı. Her şeyin<br />
adı nasılsa öylece gönül sahifesinden diline aktı, her şeyi bildirdi. Her şeyi gönül gözü<br />
görmüştü, onun için hepsinin hassasını ve mahiyetini apaçık söylüyordu. Her şeye<br />
layık olan adı söyledi, puşta aslan demedi. Nuh da tam dokuz yıl doğru yolda vaaz<br />
ette. Her gün yeni bir öğüt verdi. Laal dudakları, kalplerin yakutuydu. Ne risale<br />
okumuştu, ne de “Kuutül kulub!” vaazlarını şerhlerden öğrenmiyordu. Sözleri, keşifler<br />
kaynağından coşuyordu, ruh şerhiydi.<br />
Bir şarap var. O içildi mi söz suyu dilsizden bile kaynar, köpürür. Yeni doğan çocuk<br />
fasih söz söyler bir edip olur, Mesih gibi, ergen adamların hikmetini okur. O şaraptan<br />
içip dudağını hoş bir hale getiren dağ. Davut peygamber gibi yüzlerce gazel öğrenir.<br />
Bütün kuşlar, cik cik ötüşlerini bırakmışlar, padişah olan Davut’a uymuşlar, ona dost<br />
olmuşlar, onunla ırlamaya başlamışlar.<br />
Kuş bile onu duyup sarhoş olduktan sonra demir, onun sesini duymuş, bunda<br />
şaşılacak ne var Kasırga, Ad kavmini kırmış geçirmiş, fakat Süleyman’a hamal olmuş,<br />
onu sırtında taşımıştır. Kasırga, o padişahın tahtını yüklenmiş, her sabah, her akşam<br />
bir aylık yol götürmüştür. Hem ona hamal olmuş, hem casusluk yapmıştır. Uzakta olan<br />
birisini sözünü duydu mu, derhal gelir, o sözü Süleyman’ın kulağına fıslardı. “Filan<br />
kişi, şimdi böyle söyledi ey Süleyman ey sahip kıran ay” derdi.<br />
Bu sözün sonu yoktur. Fare, bir gün kurbağaya ey akıl kandili dedi; zaman oluyor ki<br />
sana bir sır söylemek istiyorum. Halbuki sen suyun dibinde bulunuyorsun. Su<br />
kıyısında nara atıyorum ama suyun içindeyken aşıkların narasını duyuyorsun sen.<br />
Ey yiğit er, ben bu muayyen buluşma vakitleri ile kanaat edemiyor, senin sohbetine<br />
doyamıyorum. Namaz ve yol gösteren ibadet, beş vakit olarak farz edildi. Fakat<br />
aşıklar daima namazdadır. Ve sarhoşluk o başlardaki mahmurluk, ne beş vakitle<br />
yatışır, ne beş yüz bin vakitle. “Beni az ziyaret et” sözü aşıklara göre değildir. doğru<br />
özlü aşıkların canı, pek susuzdur.<br />
“Beni ziyaret et “sözü, balıklara göre değildir. çünkü onların canları, deniz<br />
olmadıkça hiçbir şeyle ünsiyet edemez. Bu denizin suyu pek korkunçtur ama<br />
balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur. Aşığa bir an ayrılık, bir yıl gibi gelir.<br />
Bir yıllık vuslat bile onca bir hayalden ibarettir. Aşk susuzdur, susuzu arar. Bunlar,<br />
geceyle gündüz gibi birbirinin ardına düşmüşlerdir. Gündüz geceye aşıktır, onsuz<br />
olamaz. Fakat bakarsan görürüsün ki gece, ona, ondan ziyade aşıktır.<br />
Onlar,birbirlerini aramadan bir lahza bile durmazlar. Daima, birbirlerinin ardından<br />
koşup dururlar.<br />
Bu onun ayağına yapışmıştır. O, bunu kulağına. Bu ona hayrandır, o, buna aşık.<br />
Sevgilinin gönlünce herkes aşıktır, herkesi aşık görür o. Azra´nın gönlünde daima<br />
Vamık vardır. Aşığın gönlünde de sevgiliden başka kimse yoktur. Onların aralarında<br />
ne az, ne çok fark edici bir şey olamaz, onları birbirinden ayıracak kimse bulunamaz.<br />
Bu iki çan bir devededir. Artık buraya “Az ziyaret et” sözü nasıl sığar<br />
Hiç kimse,kendisine “Beni az ziyaret et” der mi Hiç kimse kendisine nöbetle<br />
zamanla dost olur mu Bu birlik aklın alacağı şey değildir. bunu anlamak, insanın<br />
ölümüne bağlıdır. Eğer bu, akılla anlaşılsaydı, insanın nefsini öldürmesi neden vacip<br />
olurdu ki<br />
Akıllar padişahı, bu kadar merhametliyken nasıl olur da zaruretsiz olarak insana<br />
“Kendini öldür” der<br />
Fare dedi ki: Ey merhametli, sevgili dost, ben seni görmedikçe bir an bile karar<br />
edemiyorum. Gündüzün nurum, kazancım, ışığım sensin; geceleyin kararım, neşem,<br />
uykum sen. Beni sevindir, vakitli vakitsiz kerem eder anarsın lütfedersin. Ey iyiliğimi<br />
isteyen, buluşmak için yirmi dört saatte bir kuşluk çağını tayin ettin.<br />
Fakat ciğerim yanıyor, beş yüz kere susuzum, her susuzluğumda bir öküz açlığı var<br />
adeta. Benim derdimden haberin bile yok. Mevkiinin zekatını ver de bu yoksula bir<br />
bak.<br />
Bu biedep yoksul, buna layık değil ama senin umumi lütfun, bundan çok üstün.<br />
Herkese lütfetmektesin. Lütfetmen için bir lüzuma hacet yok. Güneş, pisliklere de<br />
vurur. Fakat nuruna bir ziyan gelmez. O pislik, onun hararetiyle kurur, odun haline<br />
gelir. Bu yüzden de bir külhana girer, nurlanır, hamamın kapısını duvarını kızdırır,<br />
parlatır. Pisken bezenir, nurlanır. Çünkü güneş, ona öyle bir afsun okumuştur işte.<br />
Güneş yeryüzünün içini de kızdırır da artakalan pislikleri yer. Bu pislikler, bu suretle<br />
toprağın cüzü olur, ondan otlar biter. İşte Allahda kötülükleri iyiliklere böyle çevirir.<br />
Güneş en kötü şey olan pisliğe bunu yaparsa yeşilliklere, güllere, nergislere neler<br />
yapmaz Bir düşün, Allah da ibadet güllerine karşılık ne vefada bulunur, ne<br />
mükafatlar verir, ne ihsanlar eder. Kötülüklere böyle elbiseler verirse temizlere neler<br />
bağışlar<br />
Allah onlara gözlerin görmediği şeyler verir. Dile, lügata sığmaz lütuflar eder. Biz<br />
kimiz ki bu derece lütfu hak edelim Gel sevgili, güzel huyunla benim günümü de<br />
aydınlat. Çirkinliğime, kötülüğüme bakma. Dağdaki yılan gibi zehirlerle doluyum ben.<br />
Ben çirkinim, huylarım da tamamı ile çirkin. Beni diken olarak dikti, artık ben nasıl gül<br />
olabilirim<br />
Dikene güldeki güzelliğin ilk baharını ver. Bu yılana tavus güzelliğini sen ihsan et.<br />
Çirkinliğin son derecesine varmışım ben. Fakat senin lütfun da ihsan etmede son<br />
dercedir. Bu kötülüğün çirkinliğin son derecesine varmış olan kulun hacetini, son<br />
derecede olan lutfunla reva et ey usul boylu selvilerin bile haset ettikleri güzel! Ben<br />
ölürsem yine senin lütfun, bana gözyaşı döker, kerem sahibisin, buna ihtiyacın yoktur<br />
ama yine sen ağlarsın bana. Mezarımın başında çok oturursun. O güzel gözlerinden<br />
çok yaşlar akar. Mahrumiyetime ağlar, mazlumluğuma gözlerini yumup yaş dökersin<br />
sen. İyisi mi o lütufların birazcığını şimdi yap. O sözleri, şimdi benim kulağıma küpe<br />
et. Toprağıma söyleyeceğin sözleri şu gamla kulağıma saç, şimdi söyle bana.<br />
Gümüş paralar veren bir ihsan sahibi, sofinin birine dedi ki: Ey ayaklarının altına<br />
canımı döşediğim zat. Ey padişahım! Bugün sana bir kuruş mu vereyim, yoksa yarın<br />
kuşluk çağında üç kuruş mu Hangisini istersin<br />
Sofi dedi ki: Bugünkü de vaat, yarınki de. Dün yarım kuruş verseydin bugün elimde<br />
olsaydı. Buna, bugünkü vereceğin bir kuruştan da daha ziyade sevinirdim, yarın<br />
vereceğin yüz kuruştan da. Peşin sille, veresiye keremden hayırlıdır. İşte kafam<br />
önünde, başımı eğiyorum, vur, tek peşin olsun! Hele sille, senden geldikten sonra hiç<br />
gam yemem. Baş da o elin sarhoşudur, sille de. Ey canımın canı, ey yüzlerce cihan<br />
değer dost, aklını başına devşir, bu peşin şeyi ganimet say. Ay gibi yüzünü gece<br />
yolcularından gizleme. Ey akar su, bu arktan baş çekme.<br />
Hep buradan da ak da ırmak kıyısı bu akar suyla gülsün, kenarlarında yaseminler<br />
boy atsın. Uzaktan ırmak kıyısında sarhoş yeşillikler gördün mü bil ki orada su vardır.<br />
Allah “Gönüllerindeki yüzlerinden anlaşılır” dedi. Yeşillikte yağmuru suyu anlatır.<br />
Yağmur gece yağarsa kimse görmez. Çünkü herkes uykuya dalmıştır. Ama her güzel<br />
gül bahçesi gizli bir yağmura delalet eder.<br />
Kardeşim ben toprak hayvanlarındanım, sen su hayvanlarından. Fakat rahmet ve<br />
ihsan padişahısın. Öyle lütfet, öyle bir ihsan da bulun ki arada bir huzuruna<br />
gelebileyim. Irmak kıyısında seni canla başla çağırıyorum ama sen merhamet edip<br />
cevap vermiyorsun. Suya dalmama imkan yok. Çünkü terkibim topraktan meydana<br />
gelmiş. Ya bir elçi gönder, yahut kerem et, bir nişana ver de benim sesimi sana<br />
ulaştırsın. Bu iş için o iki dost konuşup görüştüler. Nihayet şuna karar verdiler:<br />
Bir uzun ip bulacaklardı. Bu ipin çekişi, onların sırrını birbirine duyuracaktı. Fare,<br />
ipin bir ucunu sana karşı iki büklüm olan bu kulun ayağına bağlarız, öbür ucunu da<br />
senin ayağına. Bu suretle ikimiz, birbirimize ulanmış, bağlanmış oluruz; bir bedendeki<br />
can gibi birbirimize karışırız dedi.<br />
Beden de canın ayağında bir ipe benzer, onu gökyüzünden yere çeker durur. Can<br />
kurbağası, kendinden geçme suyuna hoş bir surette dalmışken, beden faresinden<br />
güzelce kurtulmuşken. Beden faresi o iple yine onu çeker. Can, bu çekişten ne acılar<br />
tadar! Beyni kokmuş farenin çekişi olmasaydı kurbağa, suyun içinde rahatça yaşardı.<br />
Bunun ötesini, gündüz olup da ecel uykusundan uyanınca güneşe nurlar<br />
bağışlayandan duyarsın. İpliğin bir ucunu benim ayağıma bağla, öbür ucunu kendi<br />
ayağına düğümle de bu kupkuru yerde iktiza edince ipi çekebileyim, sen de bu<br />
vesileyle benim derdimi anlayasın dedi. Bu söz kurbağanın gönlüne acı geldi. Bu pis<br />
beni bağlıyor galiba dedi. İyi adamın gönlüne kötü bir düşünce geldi mi bu boş<br />
değildir, bir aslı vardır bunun. O anlayışı vehim sayma, Allah anlayışı bil. Gönüldeki<br />
nur, onu külli levihten okumuş, anlamıştır.<br />
Biliyorsun ya, filcinin o kadar çalışmasına, korkunç bir surette bağırıp çağırmasına<br />
rağmen fil, Allah evine gitmemişti. Ayağı, o kadar köteğe rağmen az çok, Kabe<br />
tarafına gitmiyordu vesselam. Sanki ayakları kurumuştu, yahut da o saldıran canı,<br />
bedeninden çıkmıştı dersin. Fakat başını Yemen tarafına döndürdüler mi o erkek fil<br />
yüz at süratinde koşmaktaydı. Filin duygusu, gayb zahmını anlamıştı. Bu böyle olunca<br />
artık kendisine Allahdan ilham gelen velinin duygusu nasıl olur O güzel huylu Yakup<br />
peygamber d, kardeşleri, Yusuf için babalarından izin alıp onu birazcık sahraya<br />
gezmeye götürmek istedikleri zaman bir şeyler sezinlemişti. Hepsi de ona, Yusuf’a bir<br />
zarar gelir diye düşünme. Bir iki günceğiz müsaade et baba. Neden bize emniyet<br />
etmiyor, neden Yusuf’unu bizimle gezmeye, eğlenmeye göndermiyorsun Yeşilliklerde<br />
beraber gezip tozalım. Biz, onu çağırıyoruz ama emniyet ve ihsan sahibi kişileriz<br />
dediler.<br />
Yakup, şu kadar biliyorum ki onu benim yanımdan alıp götürmenizden gönlümde bir<br />
dert, bir elem peydahlanıyor. Gönlüm, asla yalan söylemez. Çünkü o arş nurundan<br />
nurlanmıştır dedi. Yakup’un şu gönlünün burkulması yok mu işte o, bu işte bir kötülük<br />
olduğuna kati bir delildi. Fakat kaza ve kaderden kaçmasına imkan yoktu. Kaza ve<br />
kader hükmünü işleyecekti. Onun için Yakup da bu kadar nişaneler gördüğü halde<br />
yine de Yusuf’u gönderdi. Körün, kuyuya düşmesine şaşılmaz, fakat yolu gören de<br />
düşer, buna şaşılır işte. Bu kaza ve kaderin çeşit çeşit işleri vardır. Adamın gözünü,<br />
Allah nasıl dilerse öyle bağlar. Gönül hilesini hem bilir, hem bilmez. Mührünü vurmak<br />
için demiri bile yumuşatır, muma döndürür.<br />
Gönül derdi ki: Mademki Allah taktiri böyle, bunu istiyor, ha olsun, ne yapalım<br />
Kendisini bundan gafil tutmaktaydı. Can da, onun ipiyle bağlanmış kalmıştı. O yüce<br />
kişi, taktir yüzünden mat olursa bu, alt olma değildir, Allah kazasına uğramadır. Bir<br />
musibet, onu yüzlerce musibetten kurtarır. Bir iniş onu yüceliklere çıkarır.<br />
Hani ham bir şuh bir şen adam gibi. Gece içtiği şarap, onu sarhoş etti, yüz binlerce<br />
ham kişinin sarhoşluğundan kurtardı. Nihayet o da pişti, usta oldu, cihanın<br />
esirliğinden kurtuldu, hürriyete kavuştu.<br />
Zevali olmayan Allah şarabı içti, sarhoş oldu. Kendisine her şeyi, herkesi anlayacak<br />
bir kabiliyet geldi, halktan kurtuldu. Onların gevşek ve taklitçi inanışlarından, görmez<br />
gözlerinin gördüğü hayalden halas oldu.<br />
Şaşılacak şey! Onların anlayışı, bu nişanesiz denizin met ve cezrine ne yapabilecek<br />
ki Bu yapılmış, düzülmüş mamureler, o çölden geldi. Saltanat, padişahlık, vezirlik,<br />
oradan verildi. Yokluk çölünden bu görünen aleme iştiyaklarla bölük bölük varlıklar<br />
gelip durmada. Bu çölden her akşam, her sabah kervan üstüne kervan geliyor.<br />
Geliyor, biz geldik, nöbet bizim, siz gidin diye yerimizi yurdumuzu alıyor. Oğul, akıl<br />
gözünü açtı mı baba, hemencecik yükünü kağnıya koyuyor. Padişahım biz kimiz ki<br />
devlete, kutluluğa layık olalım Sen gel, talihimi devlete döndür. O alemden buraya<br />
bir ana yol var. Oradan buraya geliyorlar, buradan oraya gidiyorlar.<br />
İyi dikkat et. Oturmuşuz ama gidiyoruz, yeni bir yere hareket etmişiz, fakat<br />
görmüyorsun sen. Sermayeni ağzını bugün için değil, ilerisi için, ileride bir iş yapmak<br />
için hazırlarsın. Ey yola tapan, yolcu odur ki yüzü ve gidişi, ileriyedir. Nitekim gönül<br />
perdesi ardından da anbean yorulmadan, usanmadan hayal alayı gelip durur. O<br />
düşünceler, hep bir fidanlıktan kopup gelmese nasıl olur da hepsi yol bulur, gönle<br />
gelip çatar Bölük, bölük düşünce ordumuz, susamış bir halde gönül çeşmesine<br />
geliyor. Testilerini doldurup gidiyorlar. Daima meydanda ve daima gizli bunlar.<br />
Düşünceleri, gökyüzünün yıldızları say. Fakat bunlar, başka bit gökyüzünde<br />
dönmedeler. Kutluluk gördün mü şükret, ihsanda bulun. Kötülük gördün mü sadaka<br />
ver, yargılanma dile! Çark vur. Ayın nuru ile ruhu parlat. Çünkü tutulma yerine geldi,<br />
zararlar gördü, can simsiyah oldu.<br />
Onu yine hayalden vehimden, zandan kurtar. Yine kuyudan çıkar, cefa ipinden halas<br />
et. Bu suretle de bir gönül, senin güzel gönül alışınla kanatlansın, uçsun, şu balçıktan<br />
kurtulsun!<br />
Ey Mısır azizi, ey ahdinde duran zat,mazlum Yusuf, senin zindanındadır. Onu<br />
kurtarmak için çabucak bir rüya görüver, Allah, ihsan sahiplerini sever. Yedi arık ve<br />
hasta öküz, yedi semiz öküzü yutmada. Yedi kuru ve çirkin beğenilmeyecek başak,<br />
yedi taze ve yemyeşil başağı otlamada.<br />
Ey aziz, gönül Mısırında kıtlık başlıyor. Aman padişahım bunu caiz görme.<br />
Padişahım, senin hapsinde bir Yusuf’um ben. Lütfet, beni kadınlardan kurtar. Arşta<br />
oturup duruyordum. Anamın şehveti “inin” emri ile beni buraya attı. O tam yücelikten<br />
bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm. Ruhu ta arştan bu yurda getirdi.<br />
Hasılı kadınların hilesi pek büyük.<br />
İnişim, önce de kadın yüzünden, sonra da kadın yüzünden. Ruhtum, nasıl oldu da<br />
bedene büründüm Ya bu düşkün Yusuf’un ağlayıp inlemesini duy, yahut o aşık<br />
Yakub’a merhamet et. Kardeşlerimden mi feryat edeyim, kadınlardan mı ADEM GİBİ<br />
CENNETLERDEN DÜŞTÜM BEN! Kış yaprağı gibi soldum, çünkü vuslat cennetinde<br />
buğday yedim. Senin lütfunu, ihsanını, o barış selamını o güzel haberini duyunca, kötü<br />
göz değmesin diye ateşe çöreotu attım, fakat çöreotuma da kötü göz değdi. Önde de<br />
sonda da her kötü gözü def eden, ancak ve ancak mahmur gözlerindir.<br />
Padişahın kötü gözü, senin güzel gözlerin mat eder, mahveder; ne güzel ilaç bu.<br />
Hatta senin gözünden kimyalar erişti mi kötü göz bile iyi göz olur. Padişahın gözü,<br />
doğanın gözüne değdi mi doğan, yücelir, himmetli bir göze sahip olur. O bakıştan öyle<br />
bir göze sahip olur ki, öyle yücelir ki artık erkek aslandan başka bir şey avlamaz olur.<br />
Aslan da nedir ki O manevi yüce doğan, hem senin avındır, hem de seni avlar. Din<br />
çayırında can doğanının ıslığı “Ben batan şeyleri sevmem” naraları olur.<br />
Senin izinden uçup duran gönül doğanı da sayısız ihsanlarla uğradı, gözün, bir<br />
kerecik ona düştü. Burnu bir koku aldı, kulağı senin nağmelerini duydu. Her duygusu,<br />
muayyen olamayan nasipler elde etti.<br />
Sen, hangi duyguya gayb aleminin yolunu açarsan o duygu, artık eskimez,<br />
yıpranmaz, ölmez. Mülk senindir. Duyguya bir şey ihsan edersin; o duygu, öbür<br />
duygulara padişahlık eder.<br />
Fare doğru yolu bulmuş olan kurbağa ile buluşmak isteyince o aşk ipini çekerdi.<br />
Anbean elime böyle bir vasıta, böyle bir vesile geçirdim diye o ipe güvenirdi. Can ve<br />
gönül de bu geceli, görüşmek için artık bir ipliğe döndü adeta derdi.<br />
Derken ansızın bir alaca karga geldi, fareyi yakaladı. Kurbağa da onunla beraber<br />
havalandı. Fare karganın gagasında havalanınca kurbağa da ona bağlı olduğundan<br />
onunla beraber sudan çıktı. Fare, karganın gagasındaydı, kurbağa da ipe bağlı<br />
olduğundan havalanmaktaydı.<br />
Halksa hele bak diyordu, karga, hileyle suda yaşayan kurbağayı nasıl da avladı.<br />
Nasıl suya girdi, nasıl da onu kaptı Suda yaşayan kurbağa, nasıl olur da alaca<br />
kargaya avlanır Kurbağa, bu, suda yaşamayan susuz hayvanlar gibi, aşağılık bir<br />
mahluka eş olanın layığıdır.<br />
Feryat adamın kendi cinsinden olmayan dostundan, feryat. “ey “ulu” lar, sizinle<br />
düşüp kalkacak iyi bir dost arayın, diyordu. Akıl ve ayıplarla dopdolu bulunan nefisten<br />
feryat eder. Nefis, güzel bir yüzdeki çirkin buruna benzer.<br />
Akıl, ona der ki: Cins oluş, iyi bil ki su ve toprak bakımından değil, mana,<br />
bakımındandır. Kendine gel de surete tapma, suret sözüne kapılma, cins oluşu surette<br />
arama. Suret, cansız şeye, taşa benzer. Cansız şeyin, kendisiyle cins olandan, yahut<br />
olmayandan haberi var mıdır<br />
Can, karıncaya benzer, beden de bir buğday tanesine. Karınca o buğday tanesini her<br />
an çeker durur. Karınca bilir ki o kendi cinsinden olmayan buğdaylar, nihayet<br />
yenecek, kendisine karışacak. Bunlar, benim cinsimden olacaklar der.<br />
Karıncanın biri, yoldan bir arpa tanesi bulur, çekip götürmeye koyulur. Öbürü, bir<br />
buğday yakalar, koşa koşa götürmeye başlar. Arpa, buğdayın bulunduğu yere gelmez<br />
ama karınca, karıncanın bulunduğu yere gelir ya. Arpanın gitmesi, buğdaya tabidir.<br />
Karıncaya baksana, dönüp kendi cinsine nasıl geliyor. Buğday, neden arpaya doğru<br />
gidiyor deme. Gözünü aç da düşmanı gör, alınan, götürülen şeyi değil.<br />
Kara bir karınca, siyah kilimin üstünde bir taneyi almış gitmekte mesela. Tanenin<br />
gittiği görülür de karınca görünmez. Akıl der ki gözünü iyi aç da bak. Hiç tane onu bir<br />
götüren olmasa gider mi<br />
Köpek bu yüzden Ashabı Kehf’in bulunduğu yere geldi, onlara katıldı. Suretler,<br />
tanelerdir ama karınca, kalptir.<br />
İsa bu yüzden gökyüzündeki temiz meleklere karıştı. Kafesler ayrıydı ama kuş<br />
yavrusu bir cinsten. Bu kafes meydandadır da kuş yavrusu gizli. Fakat kafesi bir<br />
götüren olmasa kafes, kendi kendine nasıl gider<br />
Ne mutlu o göze ki akıl, onun başında buyruktur; işin sonunu görür, her şeyi bilir,<br />
aydındır, nurludur. Çirkinle güzeli, akılla ayırt edin; şu karadır, bu ak diyen gözle<br />
değil. Göz, pislikte biten yeşilliğe de aldanır. Fakat akıl, onu bir de bizim mehengimize<br />
vur der.<br />
Yalnız isteği gören göz, kuşa bir afettir; fakat tuzağı gören akıl, onu afetlerden<br />
kurtarır. Ama bir tuzak daha vardır ki onu akıl da bilemez. İşte gayb aleminde<br />
bulunanları gören vahiy, onun için bu tarafa koşup geldi.<br />
Cinse cins olmayanı akılla bilmek, tanımak gerek. Hemencecik suretlere koşmamalı.<br />
Cins oluş, ne senin için suretledir, ne benim için. İsa, insan şeklindeydi, fakat melek<br />
cinsindendi. Onun için gökyüzü kuşu, karganın kurbağayı havalandırması gibi onu alıp<br />
bu gök kubbenin üstüne çıkardı.<br />
Abdülgavs da peri cinsindendi de peri gibi tam dokuz yıl gizlice kanat çırpıp uçtu.<br />
Karısı başka bir kocaya vardı, ondan çocukları oldu. Kendi yetimleriyse babalarının<br />
ölümünü konuşurlar; acaba onu kurt mu paraladı, yoksa eşkıya mı öldürdü; yoksa bir<br />
kuyuya mı düştü, yahut da bir pusuya mı uğradı Derlerdi.<br />
Çocuklarının hepsi de düşüncelere dalarlar, hiç biri babamız sağ demezdi. Tam<br />
dokuz yıl sonra fakat yine iğreti olarak meydana çıktı, bir müddet sonra yine gözden<br />
kayboldu.<br />
Bir ay oğullarına konuk oldu. Ondan sonra hiç kimse, bir daha onun rengini bile<br />
görmedi. Kılıç yarası, bedenden ruhu nasıl çalarsa peri cinsinden oluşu onu, insanlar<br />
arasından öyle kaptı işte. Cennetlik, cennet cinsinden olduğu için bu cinsiyet<br />
bakımından Allah’a tapar.<br />
Peygamber “Hamd ve cömertlik, dünyaya uzanmış cennet dallarıdır” demedi mi<br />
Bütün sevgileri, lütufları, sevgi ve lütuf cinsinden bil, bütün kahırları da kahır<br />
cinsinden.<br />
Küstahlık, küstahlığı doğurur, aldatan aldanır. Çünkü bunlar akıl bakımından<br />
birbirlerinin cinsidir. İdris yıldızların cinsindendi. Onun için sekiz yıl Zuhal’de kaldı.<br />
Zuhal, doğularda da onun dostu oldu, batılarda da, herhalde onunla konuştu, onun<br />
sırlarına mahrem oldu. Kaybolduktan sonra tekrar dünyaya gelince yeryüzünde<br />
nücum bilgisine dair ders verirdi. Önünde yıldızlar güzelce saf kurarlar, dersinde<br />
bulunurlardı. Bir derecede ki aşağılık yukarılık bütün halk, yıldızların seslerini<br />
duyarlardı. Cins olma çekişi, yıldızları ta yeryüzüne kadar çekmiş, onun yanına<br />
getirmişti. Her yıldız, kendi adını, halini, nasıl rasat edileceğini ona açar söylerdi.<br />
Cinsiyet nedir bir çeşit bakış. Bununla bir cinsten olanlar,<br />
birbirlerine yol bulur, birbirlerine kavuşurlar. Allah birisine verdiği bakışı sana da<br />
verse sen de onun cinsinden olursun. Bedeni her yana çeken nedir bakıştır. Haberdar<br />
olan, nasıl olur da bihaberi bildiği tarafa çeker Erkekte kadın huyu oldu mu puşt olur,<br />
namussuzluk eder. Kadına kadın huyu verdi mi kadın, kadın arar sevici olur.<br />
Allah, sana Cebrail sıfatlarını verirse kuş gibi uçar, havalarda yol ararsın. Gözün,<br />
havayı gözler durur. Yeryüzüne yabancı kesilir, gökyüzüne aşık olursun. Fakat sana<br />
eşek huyu verirse yüzlerce kanadın olsa uçar, ahıra konarsın!<br />
Aşağılık fare, suret bakımından aşağı olmadı. Pisliğinden çaylağa zebun oldu. Yemek<br />
peşinde koşan hain olan, karanlığa tapan, peynir, fıstık ve pekmezle sarhoş olur. Eşsiz<br />
doğan kuşundan bile fare huyu olursa farelere ar olur, hayvanlar ondan utanırlar.<br />
Oğul Harut’la Marut’a Allah insan huyunu verdi, melek huyları değişti. “Biz Allah’a<br />
ibadet için saflar kurmuşuz” makamından aşağıya düştüler, Babil kuyusuna baş aşağı<br />
asıldılar. Levhi mahfuz, gözlerinden uzaklaştı, levhleri büyü yapan ve büyülenen<br />
kişilerin bedenleri oldu.<br />
Kanatları aynı, başları aynı, bedenleri aynı fakat birisi arz üstünde Musa, öbürü<br />
aşağılık yerlerde hor hakir Firavun. Huy peşinde yürü, iyi huyluyla düş kalk. Gül<br />
bağına bak, nasıl gülün huyunu almış. Mezar toprağı bile insanla şereflenir; gönül ona<br />
elini kor, yüzünü sürer. Toprak bile temiz bir bedenle komşu olduğundan şereflenir,<br />
devlet bulursa, artık sen “Önce komşu gerek sonra ev” de. Gönlün varsa yürü, bir<br />
gönül sahibi dost ara.<br />
Onun toprağı bile can huyunu almış, aziz kişilerin gözlerine sürme olmuştur. Nice<br />
toprak gibi mezarlarda yatanlar var ki faydaları, feyizleri bakımından yüzlerce diriden<br />
yeğ. Gölgesini gizlemiş ama toprağı, gölge vermekte. Yüz binlerce diri, onun<br />
gölgesinde gölgelenmekte.<br />
SULTAN MAHMUT<br />
Sultan Mahmut, bir gece yalnız başına şehri dolaşırken bir bölük hırsıza rastladı.<br />
Hırsızlar ey vefalı adam dediler, sen kimsin Sultan Mahmut, ben de sizlerden biriyim<br />
diye cevap verdi. Hırsızların biri, ey daima hileye düzene baş vuranlar, hadi<br />
bakalım,her birimiz hünerini söylesin.<br />
Yaratılışta ne hüner ne marifet var Şu gece vakti arkadaşlarına anlatsın dedi. Birisi<br />
dedi ki: Ey hünerini göstermeye kalkışan kavim, benim kulaklarımda bir hassa vardır.<br />
Köpek havladı mı, ne diyor, anlarım. Öbürleri, bu iki metelik eder ancak dediler. Bir<br />
başkası ey altına tapanlar, benim bütün hassam gözümdedir. Geceleyin karanlıkta<br />
kimi görsem, hiç şüphe yok, onu gündüz tanırım dedi. Başka biri, benim hünerim<br />
kolumdadır. Kolumun kuvvetiyle duvarları delerim dedi. Başka biri dedi ki: Benim<br />
marifetim burnumda. İşim, toprakları koklamaktır.<br />
“İnsanlar madenlere benzerler” sırrına ermişim. Peygamber, onu ne için söylemişti.<br />
Ben, toprağın bedeninde ne kadar para var, ne madeni gizli anlarım. Bir yerde altın<br />
gizli, öbür tarafın masrafı, gelirinden fazla mesela, derhal bilirim. Mecnun gibi toprağı<br />
koklarım, yanılmaksızın Leyla’nın bulunduğu toprağı bulurum. Her gömleği koklar,<br />
içinde Yusuf mu var, şeytan mı anlarım.<br />
Ahmet gibi hani. O da Yemen’den koku alırdı ya. Benim de şu burnum, o nasibe<br />
erişmiştir işte. Hangi toprak altına komşu, hangisi sıfırdan ibaret. Beş para etmez<br />
Bu, bana malum olur.<br />
Bir başkası da benim hünerin dedi elimdedir. Dağ tepesine kadar kement atarım.<br />
Ahmet gibi... Onun canı da bir kement attı, kenemdi ta göğe ulaştı.<br />
Allah dedi ki: Ey gökyüzündeki Beyt-i Mamur’a kement atan, atışı benden bil.<br />
“Attığın vakit sen atmadın ben attım”<br />
Nihayet dediler ki: Ey yüce ve vefalı dost, sen de söyle. Senin ne hünerin ne<br />
marifetin var<br />
Sultan Mahmut dedi ki: Benim hünerim sakalımdadır. Onunla suçluları cezadan<br />
eziyetten kurtarırım. Suçluları cellatlara verdiler mi, sakalım oynayınca onlar<br />
kurtuluverirler. Acıyıp sakalımı oynattım mı öldürülmeden de kurtulurlar, dertten de,<br />
elemden de. Hırsızlar, bu sözü duyunca kutbumuz sensin dediler; minnet gününde<br />
kurtuluşumuz senden olacak. Sonra hep beraber yola düzüldüler, o kutlu padişahın<br />
köşküne doğru hareket ettiler.<br />
Bu sırada sağ taraftan bir köpek havladı. Köpek sesinden anlayan, köpek diyor ki<br />
dedi, padişah sizinle beraber. Kokudan anlayan bir yandaki toprağı kokladı, bu dedi,<br />
bir dul kadının odasının toprağı. Kement atan, kemendini attı, yüksek bir duvara<br />
ulaştılar. Koku alan bir başka yeri kokladı, dedi ki: O eşsiz padişahın hazinesi burada.<br />
Delik delen, duvarı deldi, hazineye girdiler. Her biri bir şeyler aldı. Bir hayli altın<br />
sırmalarla bezenmiş kumaş, ağır mücevherler alıp hemen gizlediler.<br />
Padişah konakladıkları yeri, şekillerini, adlarını, yollarını iyice öğrendi. Onlardan<br />
gizlenip geri döndü. Sabahleyin divanda bu macerayı anlattı. Hemen yiğit çavuşlar<br />
yolladılar. Hırsızları tutup bağladılar. Hepsini eli bağlı olarak divana getirdiler. Can<br />
korkusu ile tir tir titriyorlardı. Padişahın huzurunda durdular. O ay gibi parlayan<br />
padişah, geceleyin kendileri ile arkadaşlık eden adamdı. Geceleyin kimi görse gündüz<br />
şüphesiz bir surette tanıyan, padişahı tahtında görünce bu adam dedi, geceleyin<br />
bizimle arkadaşlık eden adamdır. Sakalında o kadar hüner, marifet vardı ya hani; bu<br />
tutulmamızda yine ondan oldu.<br />
Gözü, padişahı tanımış olduğundan bu tanışıklıkla ağzını açtı, tesirli bir suretle söz e<br />
başladı. Dedi ki: “Nerede olursanız olun, o sizinledir” dedikleri bu padişah işte. Bizim<br />
yaptığımızı görüyor sırrımızı duyuyordu. Gözüm, geceleyin padişahı tanıdı; Bütün<br />
gece onun ay gibi yüzü ile aşk oyununa girişti. Ben, ondan ümmetimi dileyecek,<br />
şefaatte bulunacağım. O, hiçbir ariften yüz çevirmez. Bil ki arifin gözü, iki alemde de<br />
insana aman verir. Herkes, onunla yardıma nail olur. “Gözü Allahdan başka bir şeye<br />
kaymadı” da onun için Muhammed, her derdin şefaatçisi oldu.<br />
Dünya gecesiyle güneş, perde ardındayken o Allah’ı görüyordu, ümidi ondandı. İki<br />
gözü de “Biz senin göğsünü açmadık mı, ferahlatmadık mı seni ” sürmesiyle<br />
sürmelemişti. Cebrail’in bile görmeye tahammül edemediğini o, gördü.<br />
Allah bir yetime sürme çekti mi onu, doğru yola girmiş eşsiz, iri bir inci haline<br />
getirir. Nuru incilerden üstün olur. Öyle bir istenen, arzulanan, Allah’ı ister, arzular.<br />
Kulların duraklarını gördü; hasılı o yüzden Allah, onun adını “Gören tanık taktı.<br />
Şahidin aleti keskin gözle keskin kulaktır. Geceleri bile uyanıktır; sırlar ondan<br />
gizlenemez. Binlerce davacı, davaya kalkışsa kadı, kulağını şahide verir.<br />
Hüküm verirken kadıların hüneri budur. Onların aydın gözleri, tanıktır. Onun için<br />
şahidin sözü, göz yerine geçer. Çünkü o, garezsiz olarak sırrı görmüştür. Davacı da<br />
görmüştür ama garezle görmüştür. Garez, gönül gözünün perdesidir. Allah diler ki sen<br />
zahit olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.<br />
Bu garezler göze perdedir. Göz perde indi mi insan, yukarı aşağı, bunca şeyi,<br />
göremez, “Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder.” Fakat bir adamın gönlüne güneşin<br />
nuru vurdu mu onca yıldızın bir kadri, kıymeti kalmaz artık. Sırları perdesiz olarak<br />
görür. Müminle kafirlerin ruhlarının ne makamlarda bulunduğunu seyreder.<br />
Allahnın, yeryüzünde de, yüce gökte de insan ruhundan daha gizli bir şeyi yoktur.<br />
Hak, kuru, yaş; her şeyi bildirdi de ruhu “O benim işimdendir” diye mühürledi, gizledi.<br />
Yüce kişinin gözü, ruhu gördü mü artık ona hiçbir gizli şey kalmaz. O, her kavgada,<br />
şahadeti makbul bir şahit olur. Sözü, her baş ağrısını keser, sersemliğini giderir.<br />
Allahnın adı “adalet sahibi” dir, şahit de onun adamıdır. Onun için sevgilinin gözü<br />
adalet sahibi bir şahittir. İki alemde de Allahnın baktığı yer, gönüldür. Padişah daima<br />
gönle bakar.<br />
Allahnın aşkı, onu şahidi “güzeli” sevmesi, bütün bu perdeleri düzüp koşmasına<br />
sebep oldu. Onun için bizim şahit (güzel) seven Allahmız, Miraç gecesi, Peygamberle<br />
buluşunca “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” dedi.<br />
Bu kadı, iyiye de hüküm etmede, kötüye de. Fakat şahit, kadıya bile hüküm etmiyor<br />
mu Hüküm sahibi, şahide esir oldu. Sevin ey Allah rızasını kazanan kişinin keskin<br />
gözü.<br />
Allah’ı bilen, bilinen Allahdan pek ziyade niyazda bulundu; ey sıcakta soğukta bizi<br />
gözleyen Allah dedi...sen hayırda da danıştığımız zatsın, şerde de. Fakat gönlümüz,<br />
senin remizlerinden, buyruklarından bihaberdir. Biz seni görmeyiz, fakat sen gece<br />
gündüz bizi görürsün. Sebebi görmemiz bizim gözümüzü bağlar. Benim gözüm, gözler<br />
arasından seçildi de geceleyin güneşi gördü.<br />
Ey yüce, ey ulu Allah, o, senin lütfundu. Lütfun yüceliği, tamamlanmasındandır.<br />
Yarabbi, nurumuzu kıyamette de fazlalaştır, tamamla. Bizi kahredici kötülüklerden<br />
kurtar. Gece dostuna gündüz ayrılığı verme. Yakınlığı görmüş canı uzaklaştırma.<br />
Senden uzaklaşmak, dertli, veballi bir ölümdür. Hele bu ayrılık, bu uzaklaşma,<br />
buluştuktan sonra olursa. Seni göreni gözsüz bırakma, ondan gizlenme. Bitmiş, boy<br />
atmış yeşilliğine su serp.<br />
Ben yürüyüşte küstahlık etmedim, sen de ceza ve cefada aldırmazlıktan gelme.<br />
Yüzünü göreni, lütfet, cemalinden uzaklaştırma. Senden başkasının yüzünü görmek,<br />
boğaza takılan bir zincirdir. “Allahdan başka bir şey batıldır, asılsızdır.” Batıldırlar<br />
ama bana hak görünmedeler. Çünkü batıl batılları çeker. Yeryüzünde, gökyüzünde ne<br />
varsa hepsi de zerre zerre kehlibar gibi kendi cinsini çekmededir. Mide, ta dibine<br />
kadar ekmeği çekmededir, ciğerdeki hararet suyu. Güzellerin çekici gözleri de<br />
buralarda döner, dolaşır, gül bahçelerindeki kokuları arar durur. Çünkü gözün<br />
duygusu, rengi çeker; beyin ve burun, güzel kokuları.<br />
Bu çekilişleri de sırları bilen Allahdan bil. Sen, kendi çekişinle bizi buralardan kurtar<br />
Yarabbi. Ey müşterimiz olan Allah, sen bu çekicilerden üstünsün. Acizleri satın alırsan<br />
değer, yaraşır. Kadir gecesi, o dolunayı tanıyan, susuz kişinin buluta yüz çevirmesi<br />
gibi yüzünü padişaha döndürdü. Dili de onundu zaten, canı da. Onun olan, ona<br />
küstahça söz söylese ne çıkar<br />
Dedi ki: Biz can gibi balçığa kakılıp kaldık. Kıyamet gününde can güneşi sensin. Ey<br />
gizlice yürüyen padişah, vakti geldi... Kerem et, hayırlısı ile bir sakalını oynat.<br />
Her birimiz hünerimizi gösterdik, fakat o hünerler, ancak bahtsızlığımızı arttırdı. O<br />
marifetler, boynumuzu bağladı, o mevkiler yüzünden baş aşağı düştük, alçaldık. O<br />
hünerler, boynumuza bağlanmış bir hurma lifi oldu. Ölüm günü, onların hiç birinden<br />
fayda yok. Ancak geceleyin gözü padişahı tanıyanın o güzel duygusu işe yarar.<br />
O marifetlerin hepsi yolda görünen adamın yolunu şaşırtan gulyabanidir. Yalnız<br />
geceleyin padişahın yüzünü gören göz başka. Padişah, hüküm gününde yalnız<br />
geceleyin yüzünü gören, kendisini tanıyan adamdan haya eder. Muhabbet padişahını<br />
tanıyan köpeğe de Ashabı Kehf’in köpeği adını takmalıdır. Köpeğin sesini anlayıp<br />
aslandan haber alan bir kulağa sahip bulunan kişinin hüneri de, iyi bir hüner.<br />
Köpek, geceleri bekçiler gibi uyanık olduğundan padişahın geceleri uyanık olan<br />
kullarından da bihaber değildir. adı kötüye çıkanlardan utanmaya lüzum yok. Onların<br />
sırlarını anlamak gerek. Adı tamamı ile kötüye çıkana gelince artık onun hamlıkta<br />
bulunup iyi bir ad san aramaya kalkışmasına hiç lüzum yok. Nice altın vardır ki yağma<br />
edilmekten, zarara uğramaktan kurtarmak için üstünü karartırlar.<br />
Susığırı, denizden bir mücevher çıkarır, onu kıyıya koyar, ışığı ile etrafını görür,<br />
otlamaya koyulur. Mücevherin nuru ile aydınlanan sahadaki sümbül ve süsenleri<br />
hemencecik yer. Böyle güzel kokulu çiçeklerle geçindiğinden, gıdası nergis ve nilüfer<br />
olduğundan da onun pisliği amberdir.<br />
Birini gıdası, ululuk nuru olursa artık nasıl olur da o adamın dudağından sihri helal<br />
doğmaz Gıdası, arı gibi vahiy olan kişinin evi, nasıl olur da balla dolu bulunmaz<br />
Susığırı, yine o mücevherin ışığı ile otlar dururken ansızın mücevherden pek uzağa<br />
düştü. Bir tacir, bunu görüp otlağın, çayırın kararması için mücevheri balçıkla örttü.<br />
Kendisi ağacın arasına gizlendi. Sığır kuvvetli boynuzları ile onu süsmek için bir hayli<br />
aradı. Düşmanı boynuzlamak için o çayırın etrafını belki yirmi kere döndü, dolaştı.<br />
Düşmanını bulmadan ümit kesince mücevheri koyduğu yere geldi. fakat o iri, o<br />
padişahlara layık mücevherin üstündeki balçığı görünce şeytan gibi o da balçıktan<br />
korktu.<br />
Şeytan bile toprağı anlamadıktan, toprağa karşı kör ve sağır kesildikten sonra artık<br />
toprakta mücevher olduğunu öküz, nereden bilecek "İnin" emri ile canı bu aşağılık<br />
yeryüzüne indirdi. Bu hayız hali, onu namazdan mahrum etti. Yoldaşlar, bu dertten<br />
kaçın, bu dedikodudan çekinin. Çünkü heva ve heves, erkeklerin hayzıdır.<br />
“İnin” emri, canı bedene soktu da Adem incisi, toprakta gizlendi. Onu tacir bilir,<br />
fakat öküz bilmez. Gönül ehli olanlar anlarlar, fakat her toprak kazan anlamaz.<br />
İçinde mücevher bulunan topraktaki o mücevher, öbür toprağın da sırrını<br />
söylemektedir. Fakat Allah rahmetinin saçısından bir nur elde etmemiş olan toprak,<br />
inciyle, mücevherle dolu olan toprakların sohbetini anlamaz.<br />
ÖLÜ; YAŞADIĞI HALDE ÖLEN KİŞİDİR<br />
Bir yoksul borçlanmış, civar memleketlerden kalkıp Tebriz’e gelmişti. Dokuz bin<br />
altın borcu vardı. O vakit de Tebriz’de Bedrettin Ömer, muhtesipti.<br />
Bu öyle bir erdi ki gönlü adeta bir denizdi. Her kılı bir Hatem kesilmişti. Hatem,<br />
dünyada olsa ona yoksul olur, önüne baş kor, ayağına toprak olmayı canına minnet<br />
bilirdi. Birisine bir deniz dolusu iyi su verse o vergisinden utanırdı. Bir zerreyi doğu<br />
güneşi haline getirse bu ihsanı bile kendisine layık görmezdi.<br />
O garip, muhtesipten bir kerem umarak gelmişti. Çünkü o, gariplere bir dost, bir<br />
hısım olmuştu adeta. O garip kişi de adeta onun kapısına kapılanmış, ihsanını umarak<br />
tekrar borç vermeye başlamıştı. O kerem sahibine güvenerek, onun vergilerini<br />
umarak borçlanmaktaydı. O ümitle bir hayli borca girmede, o huyu kerem ve ihsandan<br />
ibaret olan zatın lütuf denizine dayanarak şundan bundan borç almaktaydı.<br />
Borç verenlerin suratları asılıyor, o ise o ululuklar, keremler bahçesinin lütfuna<br />
güvenerek gül gibi gülüyordu. Birisinin sırtı, Arab’ın güneşinden kızışırsa artık ona<br />
Ebuleheb’in kızgınlığından ne gam<br />
Bir adam bulutla sözleşti mi sakaların suyuna muhtaç olur mu artık Allah elini bilen<br />
büyücüler, bu ele, bu ayağa el, ayak derler mi hiç Aslana güvenen tilki, yumruğu ile<br />
kaplanların bile kellesini kırar.<br />
Cafer, tek başına bir keleyi zapt etti. Kale, onun sonsuz ve kurumuş dudağına bir<br />
yudumcuk suydu. Bir tek atlı, yürümüş, kaleye kadar gelmiş, savaşa hazırlanmıştı.<br />
Kaledekiler ürküp kapıyı kapattılar. Kimsede karşı duracak cüret yoktu. Gemidekilerin<br />
ne hadleri vardı ki timsaha karşı koysunlar.<br />
Padişah, vezire yüz çevirip “Seninle danışıyorum, böyle bir zamanda ne çare var, ne<br />
yapalım ” dedi.<br />
Vezir dedi ki: Kibri, hileyi bırakıp eline bir kılıç al, boynuna bir kefen at, huzuruna<br />
git. Padişah peki ama dedi, bu tek bir kişi değil mi Vezir, doğru, fakat onun tek<br />
oluşunu görüp de bunu ehemmiyetsiz bulma. Gözünü aç, kaleye dikkat et. Önünde<br />
cıva gibi titreyip durmada. O ise eyerin üstüne öyle bir oturmuş ki sanki doğudakiler<br />
de onunla berabermiş, batıdakiler de. Hiçbir şeye aldırmıyor. Birkaç fedai, ona<br />
saldırdı; kendilerini onun önüne attılar. Fakat hepsini de gürzüyle öldürdü. Hepsi de<br />
onun atının ayakları altına baş aşağı düştüler.<br />
Allah kudreti, ona öyle bir ordu vermiş ki tek başına bir ümmete saldırıyor. Gözüm,<br />
o eri görünce sayı çokluğu gözümden düştü. Yıldızlar çoksa da güneş birdir ve bütün<br />
yıldızlar da onun önünde darmadağın olur, görünmezler.<br />
Binlerce fare baş kaldırsa kedi, ne korkar, ne çekinir. Nasıl olur da fareler, toplanıp<br />
kedinin karşına çıkarlar Onlarda böyle bir yürek yoktur ki. Topluluk, suret<br />
bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de Allahdan mana topluluğu iste.<br />
Topluluk, bedenlerin çokluğundan meydana gelmez. Cismi de isim gibi yel üstünde<br />
durur bir şey bil.<br />
Farelerin yüreklerinde topluluk kudreti olsaydı kızarlar, gayrete gelirlerdi de birkaç<br />
tanesi bar araya gelir; fedai gibi aman vermeden kediye saldırırdı. Bir tanesi gözünü<br />
ısırır, oyar, öbürü kulağını dişleyip yırtar, bir başkası yanını delerdi. Kedi bu<br />
topluluktan kurtulamazdı.<br />
Fakat farede topluluk için yürek yoktur. Kedinin sesini duydu mu aklı başından<br />
gider. Hilebaz kedinin önünde kuruyup kalır. İsterse farenin sayısı yüz bin olsun ne<br />
çıkar<br />
Koyun sürüsü çok olmuş kasaba ne gam Akıl çokluğu uykuyu def edebilir mi<br />
Mülkün sahibi Allahdır. Topluluğu o verir, bu yüreği o ihsan ederde aslan, yaban sığırı<br />
sürüsüne atılır. On çatallı boynuzları olan yüz binlerce yiğit geyik aslanın saldırışına<br />
karşı, adeta yok olur.<br />
Mülkün sahibi O’dur. Bir Yusuf’a güzellik saltanatını verir de onu ak buluttan yağan<br />
latif yağmura döndürür. Bir yüze bir yıldız parlaklığı ihsan ederde koca bir padişah bir<br />
kızın kölesi kesilir. Bir başkasının yüzüne kendi nurunu verir, o adam, gece yarısı her<br />
iyiyi her kötüyü görür.<br />
Yusuf’la Musa, Allah nuruna sahip oldular, yüzlerinde, gönüllerinde o nur parladı.<br />
Musa’nın yüzü, öyle bir nur saçtı ki nihayet yüzüne bir nikap tutunmaya mecbur oldu.<br />
Yüzünün nuru adeta hücum eden yılanın gözünü zümrüt nasıl alırsa gözleri öyle<br />
almaktaydı. Musa o kuvvetli nuru örtmek üzere Allahdan nikap istedi.<br />
Allah da o nikabı, yürü, var, kiliminden yap. Çünkü o, emniyet sahibi bir arifin<br />
elbisesidir. O elbise Allah nurundan bir sabra nail olmuştur, dokumasında can nuru<br />
vardır. Böyle bir hırkadan başka bir şeyle korunamazsın. Nurumuza, ondan başka<br />
hiçbir şey tahammül edemez. Kafdağı bile o nura mani olmaya kalkışsa o nur,<br />
Kafdağı’nı da Tur gibi parçalar dedi.<br />
Erlerin bedenlerine Allah kudretinin yüceliği öyle bir tahammül vermiştir ki neliksiz<br />
niteliksiz Allah nuruna dayanırlar. Tur dağının zerresine tahammül etmediği nur, Allah<br />
kudretiyle bir sırçayı yer eder. Kandil duracak yer ve bir sırça kandil, Kafdağı ile Tur’u<br />
paramparça eden nura mekan olur.<br />
Onların bedenlerini kandil konacak yer, gönüllerini de sırça bil. Bu kandilin nuru,<br />
arşa da vurur, göklere de. Arşın ve göklerin nuru, bu nura karşı şaşırıp kalır, kuşluk<br />
çağındaki yıldız gibi yok olur gider.<br />
Peygamberlerin sonuncusu, bunu hiçbir an zevali olmayan padişahlar padişahından<br />
nakletmiştir.<br />
Allah demiştir ki: Ben göklere, boşluğa, yüce akıllarla nefislere sığmadım da, konuk<br />
gibi vardım, müminin gönlünde keyfiyetsiz, mahiyeti anlaşılmaz bir şekilde yurt<br />
tuttum, oraya konuk oldum. Bu gönül vasıtası ile yücelerde bulunanlar da benden<br />
padişahlılar, baht ve devletler bulurlar, aşağıda bulunanlar da. Böyle bir ayna<br />
olmadıkça güzelliğinden hiçbir şey görünmez, ne yeryüzünde, ne de zaman içinde<br />
nurum tecelli etmez. İki aleme de merhamet atını sürdüm de geniş bir ayna düzdüm.<br />
Her an bu aynadan elli düğün halkı doyar. Aynayı işit fakat nasıldır Sorma. Hasılı<br />
Musa’da bu elbiseden nikap yaptı, yüzünü örttü. Çünkü o yay gibi parlak nurun tesirini<br />
anlamıştı.<br />
Elbisesinden başka bir şeyden nikap yapsaydı sağlam ve yüce bir dağ olsa, hatta<br />
dağdan da sağlam bulunsa yine paramparça olurdu. Allah nuru demir duvarlardan bile<br />
geçtikten sonra artık nikap ona ne yapabilir O nikap, hararetli bir arifin coşkunluk<br />
zamanındaki hırkasına benziyordu adeta.<br />
Kav, önce yakılır, alıştırılır da ondan sonra ateş alır. O doğru yolu gösteren nurun<br />
aşkıyla Safura iki gözünü de yele verdi. Önce bir gözünü kapatıp baktı, Musa’nın<br />
gözündeki nuru görünce o gözü uçtu, kör oldu. Ondan sabrı kalmadı, o gözünü de açıp<br />
baktı, öbür gözünü de o ayın uğruna harcadı.<br />
Savaş eri de önce yoksulara ekmek verir. Fakat ibadet nuru ona vurdu mu canını<br />
bağışlar.<br />
Bir kadın Safura’ya, “O nergis gibi gözlerin elden gitti, acıklanıyor musun ” diye<br />
sordu. Safura dedi ki: Yüz binlerce gözüm olsaydı da hepsini feda etseydim. Fakat ne<br />
fayda, yok ki! Buna acıklanıyorum. Göz pencerem, ayın nuru ile yıkıldı ama ay, define<br />
gibi bu yıkık yeri yurt edindi. Define, artık bu yıkık yurdu, ev mi, dam mı, düşünmeye<br />
vakit bırakır mı<br />
Yusuf sokaktan geçerken yüzünün nuru her evin kafesinden içeri vururdu.<br />
Evdekiler, Yusuf bir yere gidiyor yine derlerdi. Köşede bucakta oturanlarda duvarda<br />
bir nur gördüler mi Yusuf’un geçtiğini anlarlardı. O tarafa penceresi bulunan ev,<br />
Yusuf’un geçişişinden ululanır, şeref bulurdu.<br />
Hadi Yusuf’un geçeceği tarafa bir pencere aç da oraya otur, seyrine bak! Aşık olmak,<br />
o yana bir pencere açmaktır. Çünkü gönül, dostun cemali ile aydınlanır. Şu halde<br />
daima sevgilinin yüzüne bak. Babacığım, dinle, bu senin elindedir. Gönüllere girmeye<br />
yol bul, başkalarını düşünmeyi bırak.<br />
Kimya elinde, deriyi bununla tedavi et de bu sıfatla düşmanları kendine dost edin!<br />
Güzelleştin mi o güzele ulaşırsın da o, ruhu kimsesizlikten kurtarır. Onun rutubeti can<br />
bahçelerini besler, yetiştirir. Soluğu gamdan ölmüş kişiyi diriltir. Yalnız aşağılık cihan<br />
saltanatını vermez, yüz binlerce çeşit, çeşit saltanatlar bağışlar.<br />
Allah Yusuf’a güzellik saltanatını bağışlamakla beraber bir de ders vermeden, meşk<br />
etmeden rüya yorma saltanatını bağışlamıştı. Güzelliği onu zindana çekti, bilgisi de<br />
Zuhal yıldızına dek yüceltti onu.<br />
Bu bilgi ve hüner yüzünden padişah, ona kul oldu. Bilgi padişahlığı, güzellik<br />
saltanatından da üstün oldu ve takdir edildi.<br />
O dertlere uğramış garip de borç korkusu ile yola düştü, o esenlik yurduna hareket<br />
etti. Tebriz’e gül bahçelerinin yurduna yöneldi. Ve gül bahçesinde sırt üstü yatarak<br />
ümit uykusuna dalmıştı.<br />
Şimdi, yüce Tebriz ülkesinden, o saltanat yurdundan parlayıp aydınlanmakta, nura<br />
nur katmaktaydı. O erlerin oturduğu bahçeyi görünce canı gülüyor Yusuf’un kokusunu<br />
alıyor, vuslat Mısrını duyuyordu.<br />
Dedi ki: Ey deveyi süren, devemi ıhlat, bana yardım geldi, yoksulluğun uçup gitti.<br />
Çök ey devem, işler güzelleşti. Şüphe yok ki Tebriz, gönüllerin çöktükleri bir yurttur.<br />
Ey devem bahçelerin kenarlarında yayıl. Tebriz, bize ne güzel de bir feyiz yeri ya! Ey<br />
deveci develerin yükünü çöz. Burası Tebriz şehri, gül bahçelerinin bulunduğu yer. Bu<br />
bağda cennet parlaklığı, cennet güzelliği var. Bu Tebriz’de arş nuru var. Her an<br />
Tebrizlilere arşın yücesinden cana canlar katan bir koku gelmededir. O garip,<br />
muhtesibin evini arayınca halk dediler ki: O dost, vefat etti. Evvelsi gün dünya<br />
yurdundan göçtü. Onun ölümü yüzünden erkeğin yüzü de sapsarı, kadının yüzü de. O<br />
arş tavusuna hatiflerden arş kokusu geldi, o da arşa gitti. Halk, onun gölgesine<br />
sığınırdı. Fakat güneş, o gölgeyi tez tez dürüverdi. Evvelsi gün, bu kıyıdan gemisini<br />
sürdü. O büyük zat, bu gam yurduna doymuştu zaten.<br />
Garip bunu duyunca bir nara attı, kendisinden geçip gitti. Sanki o da, muhtesibin<br />
ardından can verdi. Hemen yüzüne gül suyu serptiler, sular saçtılar. Yol arkadaşları,<br />
haline ağladılar. Adam, geceye kadar kendisine gelemedi, gece yarısında gayb<br />
aleminden canı geri geldi, yarı ölü bir halde ayıldı.<br />
Aklı başına gelince dedi ki: Yarabbi, suçluyum. Halka ümit bağladım. Muhtesip<br />
cömertti ama cömertlikte hiç de senin eşin olamaz. O külah bağışlar, sen, akılla dolu<br />
baş verirsin. O kaftan verir, sen boy pos ihsan edersin. O altın verir bana, sen altın<br />
sayan el. O katır verir bana sen ona binecek akıl.<br />
Obana ışık verir, sen aydın göz. O meze verir, sen onu yiyecek kabiliyet. O maaş<br />
verir, sen ömür ve yaşayış. Onun vaat ettiği şey altındır, senin vaat ettiğin, temiz<br />
şeyler. O oda verir, sen gök ve yer verirsin. Senin verdiğin sahada onun gibi<br />
yüzlercesi yaşar, semirir. Altın senindir, altını o yaratmada. Ekmek senindir, ekmeği<br />
sen bağışlarsın.<br />
Ona cömertliği merhameti veren de sensin. Cömertlik ederde neşelenir; bu neşeyi,<br />
bu sevinci veren de sensin. Ben onu kendime kıble edindim de asıl kıble edilecek<br />
makamı bıraktım.<br />
O din Allahsı aklı, suyla topraktan karılmış balçığa ekerken biz neredeydik<br />
Gökyüzünü yokluktan meydana getirdi, bu yer döşemesini de yaptı döşedi.<br />
Yıldızlardan kandiller yaptı, tabiatlardan kilitler ve anahtarlar. Nice gizli, aşikar<br />
yapıları şu tavanla şu döşemenin içine koydu, gizledi. İnsan yücelikler vasıflarının<br />
usturlabıdır. İnsan sıfatı onun ayetlerine mazhardır. İnsanda ne görürsen onun<br />
aksidir. Irmak suyuna akseden ay gibi hani. Usturlabında örümcek ağı gibi nakışlar<br />
vardır, ezel vasıfları onlarla anlaşılır bilinir. O usturlabın üstündeki ankebut, gayb<br />
göğü ile ruh güneşine ait şerhlerde bulunur, dersler verir, bu doğruyu bulan<br />
usturlapla ankebut, halkın eline müneccimsiz düşmüştür.<br />
Allah bu yıldız bilgisini peygamberlere vermiştir. Gaybı görmek için o alemi<br />
görebilen bir göz gerek. Zamanlarca gelip geçen şu insanlar, dünya kuyusuna<br />
düşmüşlerdir. Her biri, kuyunun içinde kendi aksini görmüştür. Kuyuda sana görünen,<br />
bil ki dışarıdadır. Yoksa o aslan gibi sen de kuyuya düştün gitti.<br />
Tavşan, onu “kuyuda kükremiş bir aslan var. Kuyuya gir de ondan öç al. Sen ondan<br />
üstünsün kopar kafasını” diye yoldan çevirdi. O mukallit de tavşana kandı, onun<br />
maskarası oldu. Kendi hayalleriyle köpürdü, coştu.<br />
“Bu görünen şey, suyun aksettirmesinden ibaret değil mi O her şeyi döndüren,<br />
çeviren Allahnın bir hayal göstermesinden başka bir şey mi Diyemedi. Sen de bir<br />
düşmana kinlendin mi, ey altı duyguya zebun olan, altı duygun da yanılır, yanlışlar<br />
içerisinde kalırsın.<br />
Halbuki ondaki o düşmanlık, Allahnın aksidir. Oradaki kahır, Allahnın kahır<br />
sıfatlarından üremiştir. Ondaki suç, sendeki suçun cinsindendir. Önce o huyu, kendi<br />
tabiatından yıkayıp arıtmak gerek. Sendeki çirkin huy, onda göründü. Çünkü o, sana<br />
bir aynadır adeta. Güzelim aynada çirkinliğini görünce aynaya saldırma. Mesela yüce<br />
yıldız, suya vurur. Sen de yıldızın aksine toprak atarsın.<br />
Bir kutsuz yıldız bizim kutluluğumuzu alt etmek için suya geldi mi dersin. O aksi,<br />
yıldız sanır, kapansın diye üstüne toprak atar durursun. Akis gizlenir, gayb alemine<br />
gider. Sanırsın ki yıldız da söndü. O kutsuz yıldız, gökyüzündedir. Başını o tarafa<br />
kaldırmak lazım. Hatta gönlü, mekansızlık mekanına bağlamak gerek. Burada zuhur<br />
eden yomsuzluk, o mekansızlık aleminin bir aksinden ibarettir. Vergiyi Allah vergisi,<br />
ihsanı Allah ihsanı bil. Çünkü bu aksi, beş duygu alemiyle altı cihet alemine veren<br />
odur.<br />
Aşağılık kimselerin ihsanı, kumdan artık bile olsa yine sen ölürsün, o vergiler<br />
senden arda kalır. Akis gözde ne kadar kalabilir ki Ey eğri gören, aslı görmeyi<br />
kendine hüner yap.<br />
Allah yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber<br />
uzun bir ömür bağışlar. Nimeti de ebedidir onun, nimet ettiği de ebedilik verir. O,<br />
ölüleri bile diriltir, ona baş vurun! Allah, lütfetti mi o lütuf, can gibi sana karışır,<br />
seninle bir olur. Adeta sen o olursun, o, sen olur. Sende ekmek ve suya iştah yoksa bu<br />
ikisi de olmaksızın sana tertemiz bir rızk verir yine. Semizliğin gittiyse Allah, gayb<br />
aleminden lütfeder, sana zayıflıkta bir gizli semizlik, şişmanlık verir.<br />
O peri ve cine kokuyu gıda etmiş, meleklere can gıdası vermiştir. Can nedir ki ona<br />
dayanıyorsun Allah kendi aşkı ile seni diriltir. Ondan aşk diriliği iste, can isteme. O<br />
rızkı iste, ekmek dileme. Halkı su gibi arı duru bil. O suya akseden, ululuk ıssı Allahnın<br />
sıfatlarıdır. Onların bilgileri, adaletleri, lütufları akar suya aksetmiş yıldıza benzer.<br />
Padişahlar, Allah saltanatına mazhardır; bilgi sahipleri, Allah bilgisinin aynasıdır.<br />
Zamanlar geçti gitti. Bu yeni bir zaman. Ay, o ay ama su, o su değil. Adalet, o adalet.<br />
Bilgi de, o bilgi. Fakat o zamanlarda gelip geçen ümmetler, geldiler geçtiler.<br />
Ey akıllı er, zamanlar, zamanların üstüne geldi; hepsi be birer birer bir teviye gelip<br />
geçti. Fakat şu manalar, daimi ve hep o. O arktaki su kaç kere değişti. Fakat ayın<br />
aksiyle yıldızların aksi hep var. Çünkü yapısı, su üstüne kurulmamış, gökyüzü<br />
sahasında onlar.<br />
Bu sıfatlar, bil ki mana yıldızları gibi mana göklerindedir. Güzeller, onun güzelliğinin<br />
aynası. Onlardaki aşk, onun istemesinin aksi. Bu göz kaş, bu boy pos, daima aslına<br />
gider durur. Suya akseden hayal, kalır mı hiç<br />
Bütün tasvirler, ırmak suyundaki akislerdir. Gökyüzünü ovdun mu görürsün ki hepsi<br />
de o. Derken o garibin aklı dedi ki: Şu şaşılığı bırak. Sirke pekmezdir, pekmez de<br />
sirke.<br />
O muhtesibi, noksanın yüzünden ayrı bildin. Gayretli padişahlardan utan a şaşı!<br />
Havanın üstündeki esirden bile ileri gitmiş olan zatı şu karanlıklarda oturan<br />
farelerden sayma. Onu can olarak gör, ağır cisim olarak görme. Onu beyin gör, kemik<br />
olarak görme. Ona melun iblisin gözü ile bakma, onu toprağa mensup sayma.<br />
Güneşle yoldaş olana yarasa deme. Kendisine secde edileni secde eder bilme. Bu da<br />
akislere benzer ama akis değildir. akis suretinde Allahnın görünüşüdür bu. O, bir<br />
güneş görmüştür, cansız ve donmuş bir halde kalmamıştır. Şırlağan yağı, gül yağı<br />
olmuştur; şırlağan yağı kalmamıştır.<br />
Allah Abdal’i de, fani varlıklarını değiştirdiler mi artık halktan değildirler, çevir bu<br />
yaprağı. Birlik kıblesi, nasıl olur da iki olur Toprak, nasıl olur da meleklerin secde<br />
ettikleri bir şey olabilir Adam, bu ırmakta elma aksini gördü ama bu görüşü de,<br />
eteğini elmayla doldurdu. Bu görüşü, yüzlerce çuvalı elmayla doldurdu. Artık, ırmakta<br />
gördüğü, nasıl olur da hayal olur Ten görme de o sağır ve dilsizler gibi kendilerine<br />
doğru bir şey söylenince inkar edenlerden olma.<br />
O zat, “Attığın vakit sen atmadın, Allah attı” sırrına mazhar olmuştur. Onun gürüşü,<br />
Allah görüşüdür. Ona hizmet Allah’a hizmettir. Gündüzü görmek, bu pencereyi<br />
görmektir.<br />
Hele şu pencere yok mu O, kendinden parlamadadır. Ondaki nur, güneşin, yahut<br />
Ferkat yıldızının eğreti nuru değildir. o pencereye vuran nur da yine o güneştendir<br />
ama bilinen yoldan, bilinen taraftan gelmemiştir o. Bu pencereyle güneş arasında öyle<br />
bir yol vardır ki başka pencereler, o yolu bilmez.<br />
Bir bulut gelse de güneşi örtse güneşin nuru bu pencereden köpürür, çağlar. Bu<br />
pencereyle güneş arasında şu havayla altı cihetten başka bir yoldan bir ülfet, bir<br />
ünsiyet vardır.<br />
Onu övmek, onu tesbih etmek, Allah’ı övmek, Allah’ı tesbih etmektir. Bu tabağın<br />
meyvesi, kendiliğinden biter. Bu sebepten salkım salkım elmalar biter. Bu sepete ağaç<br />
adını taksan hiç yanlış olmaz. Bu sepete elma ağacı de. İkisinin arasında gizli bir yol<br />
var zaten. Meyve veren bir ağaçtan ne biterse aynen bu sepetten de biter, bu sepet de<br />
o çeşit meyveleri verir. Şu halde artık sepeti baht ağacı gör de bu sepetin gölgesinde<br />
bir hoşça otur.<br />
Ekmek, insana mülayemet verince ey sevgili dost, artık neden ona ekmek dersin<br />
Mahmude de. Yoldaki toprak göze ve cana parlaklık verirse o toprağı sürme gör,<br />
sürme bil. O nur, bu topraktan çıkıp parlarken artık ben ne diye başımı göğe<br />
kaldırayım O yok oldu, ey küstah, ona var deme. Böyle bir ırmakta hiç kuru toprak<br />
kalır mı Bu güneşin önünde yeni ay parlayabilir, yahut böyle bir Rüstem’e karşı Zal’in<br />
kuvveti para eder mi<br />
Allah da diler ve üstündür o. Nihayet varlıkların kökünü kazır, hepsini yok eder. İki<br />
deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu efendisinde yok olmuş bil. Efendi de efendiyi<br />
yaratanın nurunda yok olmuş, ölüp gitmiş gömülmüştür.<br />
Bu efendiyi Allahdan ayrı bildin mi metni de kaybedersin, dibaceyi de. Gözünü<br />
gönlünü topraktan çevir. Bu, bir tek kıbledir, iki kıble görme. İki gördün mü iki<br />
taraftan kalırsın. Pabuca bir ateştir düşer, pabuç da yanar gider.<br />
ADIN ÖMER İSE<br />
Kaş şehrinde adın Ömer olursa yüz kuruş versen kimse sana lavaş satmaz. Bir<br />
dükkana gidip ben Ömer’im kerem edin de bu Ömer’e ekmek satın dedin mi. Dükkancı<br />
der ki: yürü öbür dükkana git oradaki bir ekmek buradaki elli ekmekten iyidir. Adam<br />
şaşı olmasa başka dükkan yok ki derdi. Onun şaşılığı gitse de nuru, kaşlının gönlüne<br />
vursaydı o vakit de Ömer Ali olurdu.<br />
Fakat bu dükkancı buradan oradaki ekmekçiye ekmekçi diye bağırır bu Ömer’e ekmek<br />
sat. O da Ömer adını duydu mu ekmeği gizler onu başka ve uzak bir dükkana yollar.<br />
Arkadaş diye bağırır bu Ömer’e ekmek ver. Yani sesimi duyda sırrımı anla demek<br />
ister. O da seni ekmek almak için Ömer geliyor diye oradan başka bir dükkana yollar.<br />
Bir dükkanda Ömer’im dedin mi yürü bütün Kaşanı gez, ekmekten mahrumsun.<br />
Fakat bir dükkanda Aliyin dedin mi oracıkta ekmeği parasız zahmetsiz alıver. Biri iki<br />
gören şaşı bile zevkten mahrum olur. Halbuki sen biri on görüyorsun ey anasını satan<br />
Kaşan olan bir yeryüzünde şaşkınlığından Ali olmadınsa Ömer gibi gez dolan gayrı.<br />
Hadi hayra karşı bu yıkık manastırda şaşıya yeniden yeniye göçler vardır. Fakat<br />
hakkı tanıyan gören iki göze sahip olursan iki alemde dostla dolu görürsün. Bu korku<br />
ve ümitle dolu Kaşan la oradan oraya yollanmadan kurtulursun. Bu ırmakta konca<br />
yahut ağaç gördün mesela her ırmakta olduğu gibi onu hayal sanma buna kışların aksi<br />
doğrudur ve Allah bunlardan sana meyve satar.<br />
Göz bu su yüzünden şaşkınlıktan azat olur. Oradaki akisleri görür sepeti meyvelerle<br />
dolar. Şu halde hakikatte bu su değildir bağdır. Artık sende Belkıs gibi happeleri<br />
görüp soyunmaya kalkışma. Eşeklerin sırtında çeşit, çeşit yükler var kendine gel, bu<br />
eşekleri bir sopayla sürme. Eşeğin birindeki yük Laal ve mücevherdir öbüründeki yük<br />
taş ve mermer. Her ırmağı da bir sanma.<br />
Bu ırmakta ay gör ayın aksi deme. Bu hayvanların içtiği su değil Hızırın içtiği<br />
Abıhayat. Onda ne görünürse doğrudur. Bu ırmağın dibinde görünen ay ben ayım,<br />
ayın aksi değilim. Seninle konuşan seninle yol arkadaşlığı benim der. Bu suyun<br />
üstünde ne varsa diler onlara el at diler suyun içine vuran akislerine.<br />
Bu suyu başka sulara kıyas etme bu ay yüzlünün ışığına ay de. Bu sözün sonu<br />
gelmez o garip muhtesibin derdi ile dertlendi bir hayli ağladı.<br />
O adamın borç alışı halka yayıldı. Kethüda onun derdi ile dertlendi. Borcunu para<br />
toplayıp vermek üzere şehirde dolaşmaya her yerde hararetli ,hararetli o adamın<br />
halini anlatmaya başladı fakat bu dilencilikle o para dileyen adamcağızın eline ancak<br />
yüz altın girdi. Gelip adama hali anlattı. Adam Kethüdanın iki eline yapışıp kalktı,<br />
onun delaletiyle o şaşılacak derecede ihsan sahibi olan Muhtesibin mezarına gitti.<br />
Dedi ki: bir kula Allah muvaffakiyet verir de kutlu bir adama konuk olursa ev sahibi<br />
onun yoluna bütün malını mülkünü kor mevkiini bile onun mevkiine feda eder. Artık<br />
ona şükretmek Allah’a şükretmekten ibarettir. Çünkü Allah o ihsan sahibine ihsana eş<br />
etmiştir.<br />
Buna şükretmemek Allah’a şükretmemektir. Onun hakkı şüphe yok ki Allah hakkı<br />
demektir. Nimet ve ihsanlarına karşılık Allah’a şükret fakat ihsan edene de şükret<br />
onu da an. Ananın merhameti Allahdandır ama ona kulluk etmek, hizmette bulunmak<br />
da hem farzdır, hem de yerinde bir iş.<br />
Allah işte bu yüzden “ Muhammed’e salavat getirin” dedi. Çünkü Muhammed,<br />
inananların dönüp başvurdukları zattır. Allah kıyamette kula “ Ne getirdin, sana<br />
verdiğim nimetlere karşılık ne yaptın ” der. Kul der ki: yarabbi sana can ve gönülden<br />
şükrettim. Çünkü o rızık ve ekmek, asıl bakımından sendendi.<br />
Allah der ki: hayır, sana ihsan edene şükretmediğin için bana da şükretmedin. Bir<br />
kerem sahibine zulmettin, sitemde bulundun. Halbuki onun yüzünden benim<br />
nimetlerime nail olmadın mı Hasılı o garip de velinimetinin mezarına gelince ağlayıp<br />
inlemeye koyuldu. Dedi ki: ey her yoksulun dayandığı güvendiği zat. Ey himmeti<br />
umulan ey yolda kalanların imdadına erişen!<br />
Ey rızıklarımız için gam yiyen bizi hatırlayan ey ihsanı, lütfu, Allah rızkı gibi umumi<br />
olan! Ey yoksullara aşiret ve ana baba olan ey onlara geçinmek harcanmak ve<br />
borçlarını vermek için ana baba gibi yardım eden! Ey deniz gibi yakınlarına inci<br />
uzaklarına yağmur hediye eden!<br />
Ey güneş sırtımız senin hararetinle ısınmıştı. Her köşkün parlaklığı sendendi, her<br />
yıkık yerin definesi sendin. Kaşının çatıldığını kimsecikler görmemişti ey mikail gibi<br />
rızık ve azık veren ey gönlü gayb deniziyle birleşmiş, ey ihsanı Kaf dağında gayp<br />
Anka’sı kesilmiş zat! İhsan ederken malımdan ne gitti acaba diye aklına bir şeycikler<br />
gelmezdi. Himmetinin yüce tavanı bir kere olsun yarılmadı senin.<br />
Her ay her yıl ben de benim gibi yüzlerce kişi de senin soyun sopun olmuştu adeta.<br />
Paramız, soyumuz, varımız yoğumuz adımız sanımız bahtımız devletimiz bizim<br />
geçimimiz, bizim verile gelen rızkımız öldü. Sen mecliste de ihsan ve keremde de bir<br />
kişiydin ama bine bedeldin. İhsan esnasında yüzlerce Hatem’din adeta.<br />
Hatem cansız şeyi ölü gönüllü adama verir sayılı birkaç ceviz ihsan ederdi. Sense<br />
her solukta öyle bir hayat bağışlamadasın ki onun güzelliğini anlatmaya ömür yetmez.<br />
Sen ebedi bir hayat tükenmez ve sayılmaz altınlar bağışlarsın. Ey gökyüzünün<br />
civarına secde ettiği zat bir huyuna bile mirasçı yok senin. Lütfun halka çobanlık<br />
etmede gam kurtundan korumada Allah Kelim’i gibi, merhametli bir çoban hem de.<br />
Allah Kelim’i çobanlık ederken sürüden bir koyun kaçmıştı. Musa peşine düştü<br />
koşmaya başladı çarıklarını çıkardı ayaklarının altı şişti kabardı. Akşama kadar onu<br />
aradı. Koyun da gözünden kayboldu. Fakat nihayet koyun yorulup kaldı, Allah Kelim’i<br />
de onu yakaladı. Merhametle arkasını, başını okşamaya anası gibi onu sevmeye<br />
koyuldu.<br />
Bir parçacık bile öfkelenmedi, kızmadı. Yalnız sevdi acıdı gözünden yaşlar döküldü.<br />
Dedi ki. Tutalım bana acımadın kendi kendine neden zulmettin Allah o anda<br />
meleklere dedi ki. Peygamberliğe Musa yaraşır. Mustafa buyurmuştur ki. Her<br />
peygamber, gençliğinde yahut çocukluğunda mutlaka çobanlık etmiştir.<br />
Çobanlık etmeden o sınavı geçirmeden Allah ona alem başbuğluğunu vermez. Birisi<br />
sen de ettin mi Diye sordu. Dedi ki. Ben de bir müddet çobanlık ettim. Vekarları<br />
sabırları meydana çıksın diye Allah onları peygamber yapmadan çoban yapmıştır. Her<br />
buyruk sahibinin de insanlara çobanlık ederken Allah buyruğunu gözetmesi gerektir.<br />
Kendisi sürüsünü güderken Musa gibi halim olması, akıl ve tedbirle bu işi görmesi<br />
lazımdır. Böyle harekette bulunursa Allah ona ayın üstünde, yücelikler aleminde bir<br />
ruhani çobanlık verir. Nitekim peygamberleri de bu çobanlıktan kurtarmış, onlara<br />
temiz kulların çobanlığını vermiştir. Sen bu çobanlıkta öyle doğru hareket ettin ki<br />
sana bir ayıp bulan kör olur.<br />
Biliyorum Allah mükafat olarak sana o alemde de ebedi bir başbuğluk verir. Ben de<br />
deniz gibi cömert eline senin lütfuna ihsanına güvenerek hiç yoktan tam dokuz bin<br />
altın borç ettim. Neredesin sen ki lütfunla bu tortu saf bir hale gelsin. Neredesin ki<br />
yeşillik gibi gülesin de onu da al. Onun on mislini de al diyesin.<br />
Neredesin ki beni güldüresin, efendiler gibi lütufta bulunasın, ihsan edesin.<br />
Neredesin ki beni hazine götüresin da borçtan da emin edesin, yoksulluktan da. Ben<br />
yeter dedikçe, sen ihsanını fazlalaştırasın da bunu da hatırım için al diyesin. Bir alem<br />
nasıl olurda toprak altına sığar Bir gökyüzü nasıl olur da yere girer<br />
Haşa Allah hakkı için sen, diriyken de bu alemden dışarıda değilsin, şimdi de. Gayb<br />
havasında bir kuş uçar ama gölgesi yere vurur. Beden, gönlün gölgesinin,gölgesinin<br />
gölgesidir. Nereden beden gönül mertebesine erişecek Adam uyur, ruhu, güneş gibi<br />
gökyüzünde parlar. Bedense yorgan altındadır. Can, boşluklarda astar gibi gizlidir,<br />
bedense yorganın altında döner durur.<br />
Ruh, “Rabbimin emrindedir” gizlidir. Onun için nasıl bir örnek versem anlatmaya<br />
imkan yoktur. Acaba o şekerler saçan dudak nerede O güzel cevapların, o sırların<br />
hani O şeker çiğneyen akik dudaklar, o müşküllerimizdeki kilitlerin anahtarı ne oldu<br />
Nerede o zülfikar gibi sözler, nerede o akılları kararsız bir hale getiren laflar<br />
Yuvasını arayan kumru gibi niceye bir “ Kü- Kü nerede, nerede” deyip duracaksın<br />
Nerede Rahmet sıfatlarının bulunduğu yerde Kudretten arılıktan akıldan ve<br />
anlayıştan ibaret olan alemde Nerede olacak Aslanın daima ormanda oluşu gibi o da<br />
gönlüyle düşüncesinin daima bulunduğu alemde. Nerede olacak Kadının erkeğin dert<br />
ve mihnet zamanı ümit bağladığı cihanda.<br />
Nerede olacak İnsan hastalanınca sıhhat ümidiyle göz diktiği yerde. Bir kötülüğü<br />
gidermek için yalvardığın bir harmanı savurmak bir gemiyi sürmek için rüzgar<br />
beklediğin alemde. Gönlün işaret ettiği dilin “ Ey o” diye dile getirdiği yerde. Nereden,<br />
nerede diye aramaya lüzum yok, Allah’la iste, keşke ben de çulhalar gibi hep mekik<br />
deyip dursam bu sırrı bilen aklı dileseydim.<br />
Aklımız doğuyu da görür batıyı da. Akıldan ruhlara yüzlerce çeşit şimşekler çakar. O,<br />
köpüklü bir denizle beraber kabardı, kıyıyı kapladı. Sonra denizle beraber çekildi.<br />
Kıyıyı kaplayışı geçti, çekilişi kaldı! Dokuz bin altın borcum var. elimden tutanım yok.<br />
Elimde yalnız bütün şehirden toplanmış yüz altın var, işte bu kadar! Allah, seni çekti<br />
aldı.<br />
Ben bu kargaşalıklar içinde kaldım. Ey toprağı bile güzel zat, ümitsiz bir halde<br />
gidiyorum. Seni hasretinle iştiyakınla dolu olan kuluna bir himmet et ey yüzü de eli de<br />
himmeti de kutlu zat! Kaynağın, ırmakların başına geldim, fakat orada su yerine kan<br />
buldum. Gök, o gök, fakat ay ışığı o ay ışığı değil. Irmak o ırmak, fakat su o su değil!<br />
İhsan sahipleri var ama o tertemiz ihsan sahibi nerede Yıldızlar var ama hani o<br />
güneş<br />
Ey saygı değer zat, en Allah’ya gittin, bari ben de Allah’a gideyim. Bütün devirlerde<br />
gelip geçenlerin toplandıkları yer, bayrağın dibidir, orası ne güzel bir topluluk yeridir.<br />
Allah “ Her şey tapımızda toplanır” der. Allah topluluk yeridir. Resimler ister haberdar<br />
olsunlar, ister olmasınlar, hepsi de ressamın elinde toplanır. O nişansız Allah anbean<br />
onların düşünce sahifesinde bir şeyler yazar, yazdıklarından bir kısmını siler durur.<br />
İnsanı kızdırır, hoşnutluğu giderir, nekesliği getirir, cömertliği giderir. Aklım fikrim,<br />
zihnim yarım lahza bile bu yazıyı bozmadan hali değil. Testici testi ile uğraşıp<br />
durdukça testi hiç kendiliğinden genişleyebilir, büyür mü Tahta dülgerin elindedir.<br />
Yoksa nasıl olur da kesilir, yahut başka bir tahtayla birleşir Kumaş, bir terzinin elinde<br />
olmadıkça kendiliğinden nasıl dikilir yahut biçilir Su kabı, ey akıllı adam sakanın<br />
elindedir. Öyle olmasa kendi kendine nasıl dolar, boşalır Sen de her an dolmada<br />
boşalmadasın. Bil ki onun sanat elindesin.<br />
Gökyüzündeki bu bağ kalktı mı sanatın sanatkarın elinde halden hale girmekte<br />
olduğunu anlarsın. Gözün varsa kendi gözünle bir bak. Hiçbir şeyden haberi olmayan<br />
bir ahmağın gözüyle bakma. Kulağın varsa kendi kulağınla dinle duy. Neden<br />
sersemlerin kulağına kapılıyorsun Taklide uymaksızın bakmayı adet edin, kendi<br />
aklını koru, onu düşün sen.<br />
BEY´İN GÜZEL ATI<br />
Bir beyin pek güzel bir atı vardı. Padişahın at sürülerinde eşi yoktu. Bir gün o ata<br />
binip padişahın alayına katıldı. Harzemşah’ın gözü, ansızın ona ilişti. Atın çalımı, rengi<br />
padişahın gözünü aldı. Dönünceye kadar o attan gözünü ayıramadı. Hangi uzvuna<br />
baksa öbüründen daha güzel görünüyordu. Çevikliğinden, güzelliğinden<br />
ruhaniyetinden başka Allah ona eşsiz bir güzellik vermişti. Padişah aklıyla şöyle bir,<br />
araştırdı. Bu nedir ki aklımı çeldi Dedi.<br />
Gözüm böyle atları çok ördü, toktur, ganidir. Belki böyle güneş gibi iki yüz at<br />
görmüş, aydınlanmıştır. Şahların ruhları bence beydaktır. Böyle olduğu halde nasıl<br />
olur da bir yarım at, haksız olarak gözümü çeler Yoksa büyücüleri yaratan bir büyü<br />
mü yaptı Bu, onun çekişi olmalı, atın hassası değil. Fatiha okudu, bir hayli lahavle<br />
çekti. Fakat okuduğu fatiha gönlündeki derdi çoğalttı. Çünkü padişahı çeken zaten<br />
fatihaydı. Fatiha bir muradın olmasında, bir kötülükten kurtulmada birebirdir. Ama<br />
onu bu derde sokan, fatihanın sahibi Allahydı. Göze bir başkasını gösterirse bu onun<br />
işidir. Gözden kendisinden başkası kaybolur, göz yalnız Hakk’ı görürse bu da onun<br />
uyandırmasıdır. Padişah, iyice anladı ki gönlünün akması Allahdan. Allahnın işi her an<br />
eşsiz örneksiz şeyler yaratmaktır.<br />
Onun hilesiyle taştan öküze , taştan ata tapar, secde ederler. Kafire göre putun bir<br />
ikincisi olamaz. Halbuki putta ne bir kudret vardır, ne bir ruhaniyet. Öyle olduğu halde<br />
o gizliden gizli gönülleri çekip duran nedir O, bu aleme başka bir alemden<br />
parlamadadır. Bu pusuyu akılda görmez canda. Ben göremiyorum sen görebiliyorsan<br />
gör.<br />
Harzemşah, gezintiden dönünce saltanat erkanının ileri gelenlerine sırrını açtı.<br />
Derhal, çavuşlara o atı. Beyden alıp getirmelerini emretti. Çavuşlar ateş gibi koşup<br />
vardılar. Dağ gibi olan o bey yüne döndü adeta. Dertten elemden canı ağzına geldi.<br />
imadülmülk’ten başka derdine derman olacak kimseyi göremedi. İmadülmülk onun<br />
bayrağıydı. Herkes onun altına gelirdi.<br />
Her zulüm gören dertten ölüm haline gelen koşar ona başvururdu. Ulular içinde<br />
ondan daha saygılısı ondan daha üstünü yoktu. Padişahın kapısında adeta bir<br />
peygamberdi. Vezirliğe tamahı yoktu. Soyu sopu temizdi zahitti, ibadet ehliydi.<br />
Geceleri kalkar Allah’a ibadette bulunurdu. Cömertlikte de sanki bir hatemdi. Rey ve<br />
tedbiri pek kutluydu. Her hususta reyi sınanmıştı.<br />
Can vermede de cömertti. Mal vermede de. Yeni ay gibi gayb güneşini dilerdi.<br />
Beylikte garipti kimsesizdi. Yokluk ve Allah sevgisi sıfatlarında gizlenmişti. Her ihtiyaç<br />
sahibine baba gibiydi. Padişahın tapısında şefaatçiydi her zararı def ederdi. Kötülere<br />
Allah hilmi gibi örterdi. Hasılı huyu halkın huyundan bambaşka ve tamamıyla<br />
aykırıydı.<br />
Kaç kere vezirliği bırakıp ibadet için yalnızca dağlara yönelmişti de padişah yüzlerce<br />
niyazlarda bulunarak onu önlemişti. Her an yüzlerce suça şefaat etse padişah ondan<br />
utanır şefaatini kabul ederdi. O bey adalet ve insaf sahibi imadülmülk’ ün yanına baş<br />
açık bir halde koştu. Başına topraklar serpiyordu. Dedi ki Haremde neyim var neyim<br />
yoksa hepsini alsın yağmacılara buyursun varımı yoğumu yağma ettirsin.<br />
Fakat şu bir tek at yok mu o benim canımdır. Ey beni seven hayrımı isteyen! İyice bil<br />
ki onu alırsa öldüm ben. Bu atı elimden alırsa muhakkak biliyorum ki yaşayamam<br />
artık. Allah sana bu yakınlığı ihsan etmiş ey Mesih hemen elinle başımı okşa kadına da<br />
sabrederim, altınım akarım gitse de aldırmam. Bu ne uydurmalar nede hile eyer<br />
inanmazsan bu hararetimi yalan sanırsan hazırım.<br />
Sına; sözü doğrumu yalan mı anla! İmadülmülk bu hali gördü gözleri yaşardı, ağladı.<br />
Gözlerini silerek perişan bir halde padişahın tapısına koştu. Padişahın huzurunda<br />
durdu. Ağzını yumdu fakat içinden kulların Allahsına gizlice yalvarıyordu, ayakta<br />
duruyor fakat sultanının içinden geçirdiği şeyleri duyuyordu. Gönlünden şunları<br />
düşünmekte Allah’a şöyle niyaz etmekteydi.<br />
Yarabbi, o genç, eğri yola gittiyse affet senden başkasına sığınmak doğru değil.<br />
Fakat sen onun yaptığını bakma sana layık olanı yap. O tutsak olan kullardan halas<br />
olmasını beklemede. Fakat sen halas et onu. Çünkü bu halkın hepside muhtaçtır<br />
yoksulundan tut da padişahına kadar hepsi. Yüceliklere sahip dururken bir mumdan<br />
bir mum yalımından yol bulmayı ummak. Güzelim parlak güneş meydandayken mumla<br />
kandilden ayrılmak istemek. Fakat şüphe yok ki bizim şanımız edebi terk etme nimete<br />
karşı küfranda bulunma heva ve hevesinize uymadır.<br />
Aklıların çoğu düşünceye daldığı zaman yasa gibi karanlığı sever geceleyin yarasa<br />
bir kurtcağız yese bu kurt’u bile can güneşi beslemiş yetiştirmiştir. Yarasa geceleyin o<br />
kurt’u yiyip sarhoş olduysa kurt yine kurt yine güneş yüzünden canlanmıştır. Işığın<br />
aydınlığı meydana getiren güneş düşmanını bile doyurmaktadır.<br />
Fakat yarasa olmayan iri doğan kuşunun açık gözü doğru yolu görür aydındır o da<br />
yasa gibi geceleyin gelişmek istese o vakit güneş edebe sokmak için kulağını çeker.<br />
Der ki. Tutalım o inatçı yarasanın bir illeti var ya sana ne oldu Sana bir dert vereyim<br />
seni bir zahmete sokayım da bir daha güneşten çekinmeyesin.<br />
Yusuf da zindanda bulunan birisine yakardı ondan yardım diledi. Dedi ki: buradan<br />
çıkınca ve Padişahın tapısında işim düzelince o azizin huzurunda beni an halimi söyle<br />
de beni bu hapisten kurtarsın. Hiç sıkıntı içinde bulunan bir mahpus nasıl olurda<br />
başka bir mahpus kurtarabilir dünyadakilerin hepsi de mahpustur.<br />
Zindandadır. Şu fani dünyada ölümü bekleyip dururlar. Pek nadirdir. Öyle bir adam<br />
ki bedeni zindanda ruhu yedinci kat gökte olsun. Hasılı Yusuf’ta o adamı kendine<br />
yardımcı gördüğünden zindanda beş küsur yıl kaldı. Şeytan o adamın aklından Yusuf’u<br />
çıkardı, gönlünden Yusuf’un sözünü kaybetti. O güzel huyludan böyle bir suç meydana<br />
geldiği için adalet sahibi Allah onu yıllarca zindanda bıraktı.<br />
Adalet güneşinin ne kusuru oldu ki sen yarasa gibi karanlıklara düştün. Denizden<br />
buluttan ne kusur meydana geldi ki sen kumdan seraptan yardım istiyorsun. Halk aklı<br />
ermeyenler yarasa tabiatındadırlar. Onlar geçici şeylere başvururlar kendileri gibi her<br />
şeyleri gelgeçtir. Fakat ey Yusuf senin bari gözün açık. Bir yarasa karanlıklara<br />
başvurur olmayacak şeylere müracaat eder.<br />
Fakat padişah doğanın gözüne ne oldu ki dedi. Üstat bu suç yüzünden bir daha<br />
çürümüş sopaya dayanma çürük tahtaya basma diye onu cezalandırdı. Fakat Yusuf’u<br />
da gönlüne o mahpusluktan bir dert gelmesin diye kendisiyle meşgul etti. Allah ona<br />
öyle bir ünsiyet öyle bir sarhoşluk ver di ki, gözünde ne zindan kaldı ne karanlık.<br />
Zindan Rahimden daha aşağılık daha kötü daha karanlık daha kanlı ve daha kokuşuk<br />
değil ya. Allah rahimde sana kendi tarafından bir pencere açınca bedenin günden<br />
güne gelişti. O zindan da kıya kabul etmez bir zevkle bedenin duyguları adeta dikilmiş<br />
bir ağaç gibi güzelce açıldı.<br />
O rahimden çıkmak sana pek güç gelirdi. Ananın kasığından arkaya doğru kaçardın.<br />
Lezzet dışardan gelmez içten gelir. Bunu böyle bil. Köşkleri kaleleri aramayı ahmaklık<br />
say. Birisi Mescit bucağında sarhoş ve neşelidir. Öbürü bağda bahçede suratını asar<br />
Muradına erişmez bir zevk bulamaz. Köşk bir şey değildir. Bedenin yık define yıkık<br />
yerdedir a benim beyim. Görmüyor musun bunu şarap meclisinde sarhoş yıkılınca<br />
zevk alıyor. Ev suretlerle dolu ama yık onu yık da defineyi bul sonra yine yap. Tasvir<br />
ve hayal nakışlarıyla dolu bir ev şu resimlerde vuslat definesinin üstüne çekilmiş<br />
perdeye benzer.<br />
Şu gönülde suretler coşup duruyor ya onların hepsi definenin ışığı altınların<br />
parlayışı. Su arı durudur. Fakat üstünü köpük kaplamış köpük suya bir şey vurmasına<br />
mani oluyor. Değerli camda latiftir coşkundur. Fakat insanın bedeni onun üstüne<br />
çekilmiş bir perdedir. Halkın dilinde söylene duran atalar sözünü duysana bize bizden<br />
gelir her ne gelirse.<br />
Bu köpüğe tapan susuzlar da köpük yüzünden arı duru sudan uzaklaşmışlardır. Ey<br />
güneş sen gibi bir kıblemiz bir imanımız varken yine de geceye tapmakta yarasalık<br />
etmekteyiz. Ey yardımı dilenen lütfet de bu yarasaları civarında uçur onları bu<br />
yarasalıktan kurtar. Bu genç bana müracaat etti. Bu suç yüzünden yol sapıttı seni<br />
kaybetti.<br />
Fakat sen onun kusuruna bakma ormanlardaki aslanın gönlünden bir şeyler geçer<br />
ya imadülmülk’ ün gönlünden de bu düşünceler geçmekteydi. Görünüşte Padişahın<br />
huzurundaydı. Fakat ruhu gayp bahçelerinde uçuyordu. Melekler gibi elest ülkesinde<br />
her an yeniden yeniye şarap içmekte sarhoş olmaktaydı. İçi eğlencelerle düğün<br />
derneklerle doluydu. Dışı gamlarla kederlerle.<br />
Bedenin içinde mezarın içinde olduğu gibi hoş bir alem vardı. O bu şaşkınlık<br />
aleminde bakalım gayp ıkliminden ne zuhur edecek diye bekliyorduk. O sırada<br />
çavuşlar o atı Harzemşah’ın huzuruna çektiler hakikaten de bu gök kubbenin altın da<br />
o çeşit o boyda o renkte at yoktu. Rengi her gözü alıyordu.<br />
Sanki şimşekten aydan doğmuştu. Ne de güzeldi ya. Ay gibi Utarit gibi hızlı<br />
gütmekteydi. Sanki arpa yememişti kasırgayla beslenmişti. Ay bir gece içinde gök<br />
sahasını yürür aşar, ay bir gece içinde burçları dönüp dolaşıyor peki neden miracı<br />
inkar ediyorsun öyleyse. O eşi bulunmaz tek inci yüzlerce aya bedeldir.<br />
Bir işaretiyle ay ikiye bölündü şaşılacak şey şu ki ayı yardı ama halkın duyguları<br />
zayıf olduğu için bu kadarcık bir mucize gösterdi. Yoksa peygamberlerle Allah<br />
resullerinin işleri güçleri göklerden de dışarıdır yıldızlardan da feleklerden şu dönen<br />
göklerden dışarı çık ta onların işlerini güçlerini seyret.<br />
Sen yumurtada ki kuş yavrusu gibisin. Havadaki kuşların tespihlerini duymazsın<br />
mucizeler burada anlatılamaz. Sen yine atla harzemşah’ın hikayesini anlat. Köpek<br />
olsun at olsun Allah güneşinin lütfu neye vurursa Ashabı Kehf’in köpeğine döndürür.<br />
Sonra onun lütfunun vuruşunu da bir sanma. Taşa da vurmuştur laale de laal, ondan<br />
bir define elde etmiştir.<br />
Taşsa yalnız bir hararet ve bir parlaklıktır güneş duvara da vurur fakat suya<br />
vurduğu gibi görünmez. Parlamaz ona bir şey vurmaz ve üstünde bir şey titremez. O<br />
tek bir padişah bir ümmet ata hayran, hayran baktı sonra yüzünü imadülmülk ’e<br />
döndürüp ey büyük adam dedi. Güzel bir at değil mi sanki yeryüzünden değil de<br />
cennetten gelmiş imadülmülk dedi ki: Padişahım gönlünün akışı sana şeytanı melek<br />
gibi göstermede.<br />
İyice dikkat edersen görürsün pek güzel pek dilber bu at ama bedenine göre başı<br />
kusurlu. Başı adeta öküz başına benziyor bu söz harzemşah’ın gönlüne tesir etti. At<br />
gözünden düştü. Bir alım satımda garaz vasıta olur satılan şeyin o överse bir Yusuf’u<br />
üç arşın beze alırsın. Can verme çağında da Şeytan vasıtalık eder senden iman incisi<br />
alır. Ahmak derhal o sıkışık zamanda bir ibrik suyu imanını satıverir.<br />
Halbuki o su ibriği değildir. Bir hayalden i,ibarettir. O vasıtalık eden ibrik ancak bir<br />
hile peşindedir. Bir kötülük yapmak ister. Şimdi sağlam ve semizken bile doğru şeyi<br />
bir hayal için verip duruyorsun . çocuk gibi her an madendeki inciyi satıp yerine ceviz<br />
almaktasın. Ecel gününün o hastalığında böyle bir şeyi yaparsan şaşılmaz artık.<br />
Hayalinde bir surettir coşmuştur, fakat sınama zamanında ceviz gibi çürümüş bir<br />
şey. O hayal ilk zuhur ettiği zaman dolunay gibidir. Ama sonunda yeni aya döner.<br />
Önce bakınca onu sonra ne hale gelecekse öyle görürsün. Görürsen aldanmaz. Ondan<br />
kurtulursun. Ey emin kişi dünya çürük bir cevizdir. Onu pek sınama uzaktan bak.<br />
Padişah o atı hal gözüyle gördü imadülmülk meal gözüyle padişahın gözü titredi<br />
ancak iki arşınlık yolu gördü. O sonu gören erse elli arşınlık yolu gördü. Allahnın<br />
insanı gözüne çektiği o sürme ne sürmedir ki can yüzlerce perdesinin ardındaki yolu<br />
görür. Kainatın ulusunun gözü sonu görmeyle eş olmuştur.<br />
O yüzden cihanı leş gördü. Padişah bir kerecik bu zemmi duymakla iktifa etti. Gönlü<br />
attan soğudu gitti. Kendi gözünü bıraktı onun gözünü kabul etti. Kendi aklını bıraktı<br />
onun sözünü duydu. Bu bir bahaneydi o tek Allah at sahibinin yalvarması yüzünden<br />
padişahı attan soğuttu. Atın güzelliğini örttü ona göstermedi o sözde arada kapı<br />
gıcırtısı gibiydi.<br />
O sözü padişahın gözüne bir perde yaptı. Ay o perdenin ardından kara göründü. Ne<br />
temiz mimar ki gayp aleminde sözle afsunla kaleler yapar. Sözü sır köşkünün<br />
kapısının sesi bil. Bu ses kapının açılmasından mı geliyor kapının kapanmasından mı<br />
Buna dikkat et. Kapı sesi duyulur kapı görünmez. Bu sesi görürsünüz kapıyı<br />
görmezsiniz.<br />
Hikmet çengi o bir ses verdi mi dikkat et. Bakalım cennet kapılarından hangisi açıldı.<br />
Kötü söz kapısı açıldı mı bak bakalım cehennemin hangi kapısı açıldı. Kapısından uzak<br />
olsan da sesini duy. Ne mutlu gözü de açık olan kişiye. İyilik ettiğin müddetçe<br />
görürsün ki iyi yaşamaktasın gönlün rahat. Fakat bir kötülükte bulundun bir fenalık<br />
ettin mi o yaşayış o zevk gizleniverir.<br />
Bu aşağılık kişilerin görüşüne uyup kendi görüşünü terk etme. Bu gerkesler seni<br />
leşe doğru çekerler çünkü. Nergis gibi gözlerini kapatıyor aman değneğimi tut beni<br />
yet ey ulu kişi diyorsun. Halbuki seni götürmek için seçtiğin o sopcıya dikkat edersen<br />
görürsün kü o senden de kördür. Kör gibi elini at Allah ipine yapış.<br />
Allahnın emrinden nehyinden başka bir şeyin etrafında dönüp dolaşma Allah ipi<br />
nedir. Heva ve hevesi terk etmek. Bu heva ve heves Ad kavmine bir kasırga<br />
kesilmiştir. Halk heva ve heves yüzünden zindanda oturmaktadır. Kuşun kanadı heva<br />
ve heves yüzünden bağlanmıştır. Balık heva ve heves yüzünden kızgın tavaya düşer.<br />
Namuslu adamlardan utanma arlanma heva ve heves yüzünden gider.<br />
Şahnenin gözü heva ve hevesten bir ateş yalımıdır. Çarmıha gerilmek ve darı<br />
ağacının korkunçluğu heva ve heves yüzündendir. Yer yüzünde beden şahnelerini<br />
gördün ya can aleminin hükümlerini yürüten şahneleri de gör. Ruha gayp aleminde<br />
işkenceler vardır. Fakat sen sıçrayıp kurtulmadıkça bu işkenceler gizlidir.<br />
Kurtuldun mu işkenceyi azabı görürsün çünkü zıt zıddıyla görünür. Kuyuda ve kara<br />
su içinde doğan ovanın letafetiyle kuyunun zahmetini ne anlasın. Allah korkusuyla<br />
heva ve hevesten geçtin mi Allah tesliminden bir sağrak elde edersin. Heva ve<br />
hevesine uyup dolaşma. Bırak o yolu Allah kapısına, sel sebil ırmağına doğru gel.<br />
Heva ve hevese uyup ot gibi yelin geldiği tarafa eğilme. Şüphe yok arş gölgesi, çerden<br />
çöpten yapılma kulübelerden yeğdir.<br />
Padişah, atı görürsün, sahibine verin. Tez beni bu günahtan kurtarın dedi. Fakat<br />
kendi kendine şu kadarcık bile söyleyemedi. Aslanı bu öküz başıyla aldatma. Hileyle<br />
ortaya öküz ayağını getirmedesin. Yürü, Allah ata öküz boynuzunu vermez. Bu şöhret<br />
sahibi mimar, sanatını uygun yapar. Hiç atın bedenine öküz azası koyar mı Mimar<br />
bedenleri uygun yaratmıştır. Köşkleri bir yerden bir yere götürülür bir tarz da<br />
kurmuştur. Köşklerin arasına balkonlar çıkarmış, bir taraftan öbür tarafa sarnıçlar<br />
açmıştır. İçlerinde sonsuz bir alem vardır.<br />
Bir kara çadıra bunca boşluğu sığdırmıştır. Gönül gözü, ululuk ıssı Allah’dan daima<br />
halden hale dönmekte, daima sihri helale uğramakta bulunduğundan Mustafa,<br />
Allahdan çirkini çirkin hakkı hak olarak göstermesini diledi. O eşsiz imadülmülk ’ü de<br />
yaptığı o hileye sevk eden, yine saltanat sahibi Allah’ydı. Allah hilesi bu hilelerin<br />
kaynağıdır. “ Kalb ulu Allah’nın iki parmağı arasındadır.” Gönlüne hile ve kıyası veren<br />
Allah, hırkasını ateşe vermeyi de bilir.<br />
Bu güzel hikayenin de bir türlü sonu gelmiyor. Garip o zatın mezarından dönünce<br />
Kethuda, onu kendi evine götürdü. O yüz altını ondan mühürlü bir kağıt alıp kendisine<br />
teslim etti. yemek çıkardı,hikayeler söyledi. Adamcağızın gönlünde yüzlerce ümit gülü<br />
açıldı. Kolaylığın, güçlükten sonra geldiğini görmüştü. garibe buna ait hikayeler<br />
anlattı. Vakit gece yarısını bile geçti. Hikaye söylerler konuşup dururlarken uyku,<br />
onları aldı, ta can otlağına kadar götürdü.<br />
Kethuda rüyasında o kutlu muhtesibi görü. Odanın baş köşesine geçmiş oturuyordu.<br />
Ona dedi ki: “ Ey iyi ve şirin Kethuda, neler söylediysen hepsini bir, bir işittim,<br />
duydum. Fakat cevap vermeme izin yoktu. İzinsiz ağız açamam ki. Biz işlerin<br />
gidişatını öğrenmiş olduğumuzdan ağızlarımızı mühürlediler.<br />
Gayp sırları faş olmasın. Şu hayat, şu geçim yıkılmasın diye bizi söyletmiyorlar.<br />
Gaflet perdesi tamamıyla yırtılmasın, mihnet tenceresi yarı ham kalmasın diye<br />
susturdular bizi. Kulağımız kalmadı ama baştan ayağa kulağız. Ağzımız söylemiyor,<br />
dudağımız yok ama baştanbaşa sözüz. Ne verdiysek burada bulduk şimdi. Bu alem<br />
perdedir, o alemse asıl hakiki alem. Ekim günü, ektiğini gizleme günüdür; tohumu<br />
toprağa saçma günüdür. Devşirme vaktiyse ektiğinin zuhur ettiği gündür. O gün<br />
mükafat günü, ettiğini bulma günüdür.<br />
Şimdi benden o yeni konuğa edeceğin ihsanları duy. Onun gelip çatacağını görüp<br />
duruyordun. Onun borcundan haberim vardı. Onun için iki üç mücevher hazırlamıştım.<br />
Onların değeri borcuna yeter de artar bile. Konuğum, dertlenmesin diye bu işe<br />
girişmiştim. Onun dokuz bin altın borcu var. ona de ki. Borcunu bunların bir kısmıyla<br />
öde. Bir hayli para artar, onları harca beni de duadan unutma.<br />
Onu kendi elimle vermeyi isterdim. Filan deftere de bunu yazmışımdır. Fakat ecel<br />
mühlet vermedi ki ona Aden incilerini gizlice vereyim. O laal ve yakutları, bir şeye<br />
sardım. Onlar, o garibin borcu için sakladığım şeylerdir, üstünde de onun adı yazılıdır.<br />
Filan kemerin altına gömdüm. O dostun gamını, önceden yedim ben. Onların değerini<br />
Padişahlardan başka kimsecikler bilmez.<br />
Satarken dikkat et, aldatmasınlar seni. Aldanmadan korkuyorsan bir şeyi alırken<br />
Peygamberin öğrettiği gibi üç günlüğüne muhayyer olarak al. Onların kesada<br />
düşeceğinden, değerlerinin düşkün olacağından korkma. Onun revacı hiç geçmez.<br />
Mirasçılarıma da selam söyle benden. Bu vasiyeti de kıldan kıla onlara anlat. O<br />
altınların çokluğuna kapılmasınlar.<br />
Hepsini o konuğun önüne yığsınlar. Bu kadarını istemem derse al, dilediğine ver<br />
desinler. Ben verdiğimden bir habbe bile geri almam. Memeden çıkan süt, bir daha<br />
gerisin geriye memeye girmez. Verdiğini geri alan, Peygamberin sözüne göre köpek<br />
gibi kusmuğunu yemiş olur. Bana lazım değil diye kapısını örter, o altını kabul<br />
etmezse altınları götürüp onun kapısına döksünler.<br />
Kim oraya uğrarsa o altınları alsın, götürsün. İhlas sahibi kimseler hediye ettikleri<br />
şeyi geri almazlar. Ben o parayı o mücevherleri iki yıl önce onun için koydum, ululuk<br />
ıssı Allah’ya böyle nezirde bulundum. Mirasçılarım ondan bir şey almak isterler. Bunu<br />
caiz görürlerse aldıklarının yirmi misli ziyana girerler. Gönlümü incitmeden<br />
çekinmezlerse onlara yüzlerce mihnet kapısı açıktır.<br />
Allah’dan tatlı dillerle dilerim ve umarım ki hakkı müstahak olana ulaştırır. Bu<br />
sözlerden sonra Kethüdaya iki şey daha anlattı ki onları anlatmak için ağzımı<br />
açmayacağım. Hem o iki şey sır olarak kalsın, hem de Mesnevi o kadar uzamasın<br />
artık. Kethüda sıçrayıp ellerini çırparak uyandı. Gah gazel okumaktaydı, gah bağırıp<br />
ağlamakta. Konuk ne sevdalardasın dedi. Ey kethuda, sarhoş ve güzel bir halde<br />
kalktın.<br />
Gece rüyada ne gördün ey ulu er Ne gördün de böyle şehre de sığamıyorsun, ovaya<br />
da. Filin rüyada Hindistan’ı mı gördü de böyle dostların halkasından kaçtın Kethuda,<br />
güzel bir rüya gördüm dedi. Gönlüme doğmuş bir güneş gördüm. O uyanık muhtesibi,<br />
o sevgiliye ulaşmak için can vereni gördüm. İstekleri veren bir iş için çağrılınca bin<br />
kişiye bedel olan efendiyi gördüm.<br />
Sarhoş ve kendisinden geçmiş bir halde böyle sayıp dökerken nihayet sarhoşluk,<br />
aklını, fikrini aldı. Evin ortasına upuzun düştü. Halk, başına üşüştü. Bir müddet sonra<br />
kendisine gelince dedi ki: Ey iyilik güzellik denizi ey akılları kendisinden geçiren!<br />
Uyanıklıkta uyku veren, gönülsüzlük aleminde gönül alıcılığı bağışlayan! Aşağılık<br />
yoksullukta bir gönül zenginliği verir.<br />
Devlet boyunduruğunu da yoksulluk zinciri edersin. Zıddı, zıddın içine kor, yakıcı<br />
suya ateş hararetini verirsin. Nemrud’ un ateşinde bahçe gizlidir, harcamakla ihsan<br />
etmekle gelir artar. Bunu içindir ki o kurtuluş padişahı Mustafa, “ Ey nimet sahipleri,<br />
cömertlik kazançtır, kardır” demiştir.<br />
Mal sadakayla katiyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak, malı zayi etmez,<br />
kaybolmaktan kurtarır. Altın zekat vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten,<br />
fenalıktan kurtaran namazdır. Zekat vermen keseni korur. Namazın da seni kurtlardan<br />
kurtarır, çobanlık eder sana. Tatlı meyve; dalların yaprakların arasında gizlidir. Ebedi<br />
yaşayış, ölümün içindedir. Gübre bir suretle toprağın gıdası olmuş yer, o gıda ile bir<br />
meyve doğurmuştur. Varlık, yoklukta gizlenmiştir.<br />
Secde edilmede secde etmede mevcuttur. Demirle taş görünüşte karanlıktır fakat iç<br />
alemde nurdur alemin ışığıdır. Korkuda yüzlerce eminlik gizli. Gözün karasında bunca<br />
aydınlık var. beden öküzünün içinde şehzade var. defineyi bir yıkık yere gömmüşsün.<br />
Bu suretle de bir kart eşek, o güzelim defineyi anlamasın, ondan kaçsın; yani iblis,<br />
öküzü görsün padişahı görmesin diyorsun.<br />
PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU<br />
Bir padişahın üç oğlu vardı. Üçü de anlayışlı, görgülüydü. Her biri öbürlerinden daha<br />
değerli, cömertlikte yiğitlikte, savaş eri olmada öbürlerinden üstündü. Şehzadeler,<br />
padişahın tapısında toplandılar. Adeta padişahın iki gözünün nuru üç tane mumdular.<br />
Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğul’ un iki gözünden su alır,<br />
gıdalanır. Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.<br />
Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri,<br />
bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker. Kaynak hastalanıp kötüleşirse o ağacın<br />
dalları yaprakları da kurur. O ağaç kurumaya başlar, çünkü oğulun vücudundan<br />
sulanıyor, gıdalanıyordu. Nice böyle gizli su yolları vardır ki ey gafiller, sizin canınıza<br />
ulanmıştır.<br />
Gökten, yerden nice sular çektin de vücudun böyle semirdi. Fakat bu iğretidir. Az, az<br />
sıkıştırmak gerek. Çünkü elde edilenin bırakılması lazım. Yalnız Allah’nın “Adem’e<br />
ruhumdan ruh üfürdüm” dediği varlık yok mu O kalır işte. Sen de ruha bak, başkaları<br />
beyhudedir. Fakat bu beyhude sözünü, cana ruha nispetle söylüyorum, her şeyi<br />
sağlam bir surette yapan sanatkara Allah’ya nispetle değil ha!<br />
Her şeyin aslı olan kaynak coşar da seni bu su yollarına muhtaç etmezse ne mutlu!<br />
Sen yüzlerce kaynaktan su içmedesin. O yüz kaynaktan ne kadarı azalırsa sendeki<br />
hoşluk da o kadar azalır. Fakat içerden bir güzelim kaynak coştu mu seni başka<br />
kaynakları gözlemekten kurtarır. Gözünün nuru balçıktan oldu mu onun sana vereceği<br />
şey de ancak gönül derdinden ibarettir.<br />
Kaleye dışardan su gelirse emniyet ve barış zamanında iyidir ama düşman geldi de<br />
kaleyi çevirdi, kaledekiler kanlarına battılar mı düşman askeri dışardan gelen suyu<br />
keser, kaledekilerin o suya güvenmemelerini temin eder. İşte o zaman kale içindeki<br />
bir acı kuyu dışarıdaki yüz tatlı ırmaktan daha iyidir.<br />
Sebepleri kesen ecel ve ölüm askeri de kış gibi dalları yaprakları kesmeye gelir. O<br />
zaman ağaçlara bahar, yardım edemez. Ancak iç alemindeki sevgilinin bahara<br />
benzeyen yüzü yardım eder. Onun için şu toprak yeryüzüne” Gurur, aldanış yurdu”<br />
denmiştir. Çünkü göçme çağına ulaştın mı senden ayağını çekiverir. Ondan önce senin<br />
sağında, solunda koşar, senin derdini ben alırım, senin yerine ben dertlenirim derdi.<br />
Bir şey almadı ya!<br />
Gam zamanlarında sana senden gam ırak olsun, gamla aranda on dağ bulunsun<br />
derdi. Fakat elem ordusu geldi de ağzını kapattı mı, seni görmüşlüğüm var bile<br />
demez. Allah şeytan içinde bu çeşit bir örnek gösterdi. Hilelerle seni savaşa sokar.<br />
Ben seninleyim, sana yardım eder, tehlikelerde senin önüne ben düşer, tehlikeye ben<br />
koşar, göğüs gererim. Oklara siper olur, dara düştün mü seni kurtarırım.<br />
Senin sürçtüğün yerde ben canımı feda ederim. Sen bir Rüstem’sin, bir Aslansın.<br />
Yürü ercesine karşı dur. Diyerek bu işvelerle seni küfür yoluna getirir, o hile, düzen<br />
çuvalına sokar. Fakat ayağını attın da hendeğe düştün mü ağzını açar, kahkahayla<br />
gülmeye başlar. Sen aman yahu dersin, gel ümidin sende. O hadi der, git, ben senden<br />
bıkmıştım zaten.<br />
Allah’nın adaletinden korkmadın, bense korkarım. Ellerini çek benden! Allah da onda<br />
zaten iyilikten eser yoktur. Şimdi bu hileyle nasıl, nerede kurtulacaksın Dedi ya.<br />
Hesap gününde yapanın da yüzü karadır, yapılanında. İkisi de taşlanırlar. Adalet<br />
bakımından yol kesen de uzaklık kuyusundadır, yol yitiren de ve o azap yurdu, ne<br />
kötü bir yatılacak yerdir. Yolunu azıtan aptal da kurtuluştan ümidini kesmeli yol<br />
azdıran da!<br />
Burada eşek balçığa saplanmıştır, eşekçi de, burada da gaflettedirler, orada da<br />
çamura saplanır kalırlar. Ancak geri dönenler, ondan vazgeçenler ayrı. Onlar güz<br />
mevsiminden çıkar, Allah’nın lütuf ve ihsan baharına ererler. Tövbe ederler Allah da<br />
tövbeyi kabul eder. Onun buyruğunu tutarlar ve o, ne güzel bir buyruk sahibidir.<br />
Pişman oldular da inlemeye başladılar mı suçluların iniltisinden arş bile titrer. Hem<br />
de ananın çocuğunun üstüne titreyişi gibi. Onların ellerini tutar, onları yücelere çeker.<br />
Allah der, sizi aldanmadan, ululanmadan kurtardı, işte ihsan bahçeleri, işte suçları<br />
örten, yargılayan Allah! Bundan böyle size ebedi ve tükenmez rızıkla azık Allah<br />
havasından gelir, damdan, oluktan değil. Deniz bütün vasıtaları, gayretinden kaldırdı,<br />
bizzat kendisi lütfe ihsana başladı mı artık susuz da balık gibi elindeki maşrapayı terk<br />
eder.<br />
O üç oğlan da babalarının ülkesinde seyahate çıkmayı kurdular. Divan ve geçim<br />
işlerini düzene koymak üzere babalarının şehirlerini kalelerini gezip dolaşacaklardı.<br />
Padişahın elini öpüp vedalaştılar. O emrine itaat edilir padişah onlara dedi ki“<br />
gönlünüz nereye isterse varın. Allah’a emanet. Elinizi, kolunuzu sallaya, sallaya gidin.<br />
Yalnız “ Hüş-rüba- Akıl kapan” derler bir kale vardır. Orada nice erlerin kaftanı,<br />
bedenine dar gelir. Sakın oraya gitmeyin.<br />
Allah aşkına olsun sakın “ Zatüssuver- Resimli “ denen kaleye varmayın. Oradan<br />
uzak olun, tehlikeden korkun. O kalenin yüzü, arka tarafı, burçları tavanı döşemesi<br />
hep insan resimleriyle bezenmiştir. Yusuf dalıp baksın diye Zeliha da odasını<br />
resimlerle bezemişti ya hani. Yusuf, ona bakmadığından o da hileye başvurmuş, odayı<br />
kendi resimleriyle doldurmuştu.<br />
Güzel yüzlü Yusuf, nereye bakarsa elinde olmaksızın onun yüzünü görsün diye böyle<br />
yapmıştı. Allah da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mazhar etti. Her hayvan<br />
her bitki nereye baksa nereye varsa Allah güzelliğini görsün; ondan gıdalansın dedi.<br />
Onun için o oraya “ Nereye dönersiniz Allah yüzü var” buyurdu. Susar da bir<br />
bardaktan su bile içersiniz suyun içinde Allah’a bakmaktasınız.<br />
Fakat aşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er!<br />
Ama aşıkın sureti, Allah’da fani olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür<br />
Güneşte Allah güzelliğini görür aşıklar. Gayret sahibi Allahnın sanatıyla nasıl ay, suya<br />
vurur da suda görünürse güneşte de hak görünür. Fakat Allah’nın bu gayreti aşık ve<br />
sadık kişileredir, şeytanla hayvana tecelli etmez o.<br />
Şeytan bile aşık olsa “ Şeytanım benim elimde Müslüman oldu” sırrı belirir. Yezid’lik<br />
Allah ihsanıyla kalmaz, Yezit, Bayazıt olur ey kavim bu sözün sonu gelmez. Siz o<br />
kaleye insan resimlerinden sakının! Olmaya ki heves yolunuzu kessin, ebedi bir<br />
kötülüğe düşesiniz. Tehlikeden sakınmak farzdır. Benden bu garezsiz sözü duyun.<br />
Kurtuluş arıyorsan aklın sağlam ve keskin olması bele pususundan çekinmek yeğdir.<br />
Babaları bu sözleri söylemeseydi, o kaleden çekinin demeseydi. O kaleye gitmek<br />
akıllarına bile gelmeyecekti. Gönülleri o tarafa akmayacaktı bile. Çünkü tanınmış bir<br />
kale değildi. O, pek ıssız bir yerdeydi. Kalelerden yolardan uzaktaydı. Fakat babaları<br />
gitmeyin deyince bu sözden hevese hayale düştüler. Bu men edilme yüzünden<br />
gönüllerinde bir rağbettir uyandı, onun sırrını mutlaka öğrenmek gerek dediler.<br />
Men edilen şeye gitmeyin yapmayın denen şeyi yapmayan kimdir İnsan men<br />
edildiği şeye haristir. Bir şeyi yapma demek, iyi ve Allah’dan çekinir kişileri o şeye<br />
yanaştırmaz ama hava ve hamasîne uyanları o tarafa sürer, götürür. Şu halde bu<br />
yapmayın sözü birçok kişileri azdırır. Birçok kalbi uyanık kişilerde bununla doğru yola<br />
gitmiş olurlar. Alışkın güvercin kamışlardan kaçar mı hiç O kamışlardan alışmamış,<br />
yabani güvercinler kaçar.<br />
Şehzadelerde hizmette bulunuruz, dediğin gibi hareket ederiz baş üstüne.<br />
Buyruğundan dışarı çıkmayız. Senin lütuf ve ihsanından gaflet etmek, küfürdür<br />
dediler. Fakat kendilerine güvendiklerinden Allah izin verirse demediler. Allah’yı<br />
anmadılar bile. Bu Allah izin verirse demek, bu kat, kat tedbir ve ihtiyat, Mesnevinin<br />
başlangıcında anlatıldı. Yüz tane kitap da olsa hepsi de bir baptan ibarettir. Yüz<br />
tarafta da bir tek mihraba dönülür. Bu yolların hepsi de tek bir eve çıkar. Bu binlerce<br />
başak, bir tek tohumdan meydana gelmiştir. Çeşit, çeşit yüz binlerce yemekler vardır.<br />
Fakat yemek olmak bakımından hepside bir şeydir.<br />
Bir tanesini yedin de tamamıyla doydun mu elli tane yemek olsa hepsinden<br />
soğursun. Fakat açken şaşılığın tutar, bir yemeği yüz bin yemek görürsün. O halayığın<br />
hastalığını doktorların ahvalini kusurlarını anlayışsızlıklarını söylemiştik ya. Hekimler<br />
yularsız atlara benziyorlardı. Üstlerindekinden haberleri bile yoktu. Damakları,<br />
gemden yaralanmıştı, tırnakları yol yürümeden incinmişti.<br />
Öyle olduğu halde üstümüzdeki hünerini gösteren bir binici demiyorlardı, haberleri<br />
yoktu bundan. Demiyorlardı ki bu perişanlığımız gemden değil. Üstümüzdeki sevgili<br />
süvaridir. Gül devşirmek için bahçeye gitti. Gül göründü bize ama meğerse dikenmiş<br />
diyen yoktu. Hiçbiri aklını başına alıp da bizim boğazımızı kim tekmeliyor demedi gitti.<br />
Hekimler sebebe kul kesilmişler, Allah hilesini görememişlerdi. Bir ahıra öküz<br />
bağlasan sonra öküzün yerinde bir eşeği bağlı bulsan, bu işi gizlice kim yaptı diye<br />
araştırmaz, uykudaymış gibi gaflet edersen bu, eşekliktir. Kendi kendine “ Bunu<br />
değiştiren kim Görünmüyor ama acaba göktekilerden biri mi yaptı bu işi”<br />
demiyorsun ha Oku dosdoğru sağ tarafa attın, gördün ki sola gitti! Bir ceylan<br />
avlamak için at sürdün, domuza av oldun!<br />
Kazanç için kar elde etmeye koştun, kar şöyle dursun hapse girdin. Başkaları için<br />
kuyu kazdın, bir de gördün ki o kuyuya sen düşmüşsün. Görüyorsun ki Allah sebeplere<br />
el attın ama seni muradına eriştirmedi. Peki neden sebepler hakkında bir kötü zanna<br />
düşmedin Niceler kazançla padişah kesildiler, niceler de kazanç peşinde çırçıplak<br />
kaldılar.<br />
Nice kişi kadın olarak Kaarun oldu. Nice kişide kadın yüzünden borçlandı. Şu halde<br />
sebep, eşeğin kuyruğu gibi oynar, döner durur. Ona pek dayanmazsan daha iyi<br />
edersin. Hatta sebebe yapışırsan bile yiğit olmamalısın ki altında nice tehlikeler<br />
gizlidir. İşte bu tedbir ve çekinme “ Allah izin verirse” demenin sırrıdır. Çünkü bu kaza<br />
ve kader insana eşeği keçi gösterir.<br />
Bir adam yiğit ve akıllı bile olsa kaza ve kader onun gözünü bağladı mı<br />
şaşkınlığından eşek gözüne keçi görünür. Gözleri döndüren Allah’dır. Peki gönlü ve<br />
fikirleri döndüren kimdir Kuyuyu latif bir ev görürsün, tuzağı zarif bir tane. Bu<br />
sofestailik değildir. Allah’nın değiştirmesidir. Hakikatler nerede Sana böyle gösterir<br />
işte. Hakikatleri inkar eden tamamıyla bir hayal peşine düşmüştür. Fakat demez ki<br />
her şeyi hayal sanan da bir hayal olur mu Gözünü ov da bak!<br />
Bu sözün sonu gelmez. Şehzadeler, o kaleye gitmek için yola düştüler. Meyvesini<br />
yemeyin denen ağaca yürüdüler. İhlas sahiplerinin tavlasından çıktılar. Babalarının<br />
gütmeyin demesinden büsbütün hararetlendiler. O kaleye yüz çevirdiler. O seçilmiş<br />
Padişahın sözüne karşı durdular. İnsanın sabrını yakıp yandıran “ Hüş-rüba” kalesine<br />
yüz tuttular.<br />
Öğütleri kabul eden aklın inadına gündüzden döndüler de kapkaranlık geceye<br />
daldılar. O güzelim “ Zatüssuver” kalesinin denize beş kapısı vardı, karaya beş kapısı.<br />
Beş kapısı, dış duygularımız gibi renk ve koku alemineydi, beş kapısı da iç<br />
duygularımız gibi sırlar arardı. O binlerce resim be nakşı seyrettiler, yer, yer gezdiler<br />
resimler görüp kararsız bir hale geldiler. Bu suret kadehlerinden pek sarhoş olma ki<br />
put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.<br />
Suret kadehlerinden geç onlara kapılma. Şarap kadehtedir ama kadehten meydana<br />
gelmemiştir ki. Ağzını şarabı verene aç. Şarap geldikten sonra kadeh eksik olmaz. Ey<br />
Adem gönül bağlayan mana benim beni ara kabuğu, buğday suretini bırak. Kum Halil<br />
için un olduktan sonra artık ey akıllı er, bil ki buğday hiçbir şey değildir. Suret sureti<br />
olmayandan meydana gelir.<br />
Nitekim duman da ateşten çıkar. Bu suret alemini boyuna görür durursun ayıplarını<br />
görmeye başlarsın, usanırsın bıkarsın. Fakat suretsizlik sana tam bir hayret verir.<br />
Yüzlerce alet aletsizlikten meydana çıkar. Allah elsizlik aleminde eller dokur. O canlar<br />
canı adam suretini düzer durur. Nitekim ayrılıktan buluşmadan dolayı da gönülde<br />
çeşit, çeşit hayaller dokunur.<br />
Fakat hiçbir eser yapan esere benzer mi Feryat ve figan zarara benzer mi hiç<br />
Feryadın sureti vardır, zarar suretsizdir. Zarar uğrayanlar, kendi ellerini dişler<br />
dururlar, fakat zararın eli yoktur. Ey delil isteyen bu örnek yakışır bir örnek değil ama<br />
anlayışı az olan için ancak bu örneği bulabildim. Suretsiz Allah’nın sanatı bir suret<br />
eker, derken benden duygularla aletlerle bitiverir.<br />
Dileğine göre ne suret ektiyse beden ona uyar, iyi yahut kötü olur. Nimet sureti<br />
verirse beden şükreder. Mihnet sureti verirse sabreder. Allah acıma suretiyle tecelli<br />
ederse insan gelişir büyür. Bir yara bere suretiyle tecelli ederse ağlar feryat eder. Bir<br />
şehir suretiyle tecelli edince insanı yola düşürür. Bir ok suretiyle tecelli ederse insan<br />
kalkanla karşı durur. Güzellerde tecelli ederse zevk ve işrete dalar. Gayb suretiyle<br />
görünürse insan halvete girer.<br />
İhtiyaç sureti, insanı kazanca götürür. Kol kuvveti şunun bunun malını çalıp<br />
çırpmaya. Bu çeşit hayallerden doğan ve insana bir iş yaptıran suretler, o kadar<br />
çoktur ki saymaya imkan yok. Sonsuz gidişler sonsuz hüner ve sanatlar, hep<br />
düşüncelerde doğan suretlerin gölgesidir. Bir kavim dam kenarında bir hoşça<br />
durmuşlar.<br />
Her birinin gölgesi de bak yere vurmuş. O sağlam damın üstünde duran düşüncenin<br />
fikrin suretidir. O ne yaparsa aşağıda o görünür. İş yerde duvarda görünmede fikir<br />
gizli. Fakat tesir ve ulaşma bakımından ikisi de bir. Bir mecliste zevk kadehinden<br />
içilen suretlerin eseri insanın kendisinden geçmesi sarhoş olmasıdır.<br />
Kadınla erkeğin ve ikisinin buluşma suretleri buluşma anında kendilerinden<br />
geçmelerini meydana getirir. Bir nimet olan ekmek ve tuz suretinin eseri suretsiz olan<br />
kuvvettir. Savaşta kılıç ve kalkan sureti suretsizlikle yani düşmana üstün olmayla<br />
sona erer. Medrese medreseye gidip gelme medresenin türlü, türlü suretleri insan<br />
bilgi sahibi olunca dürülür gider. Bu suretler suretsizliğin kuluyken nasıl oluyor da o<br />
nimet sahibine yok diyorlar. Bu suretler suretsizlikten vücut bulmuştur.<br />
Peki kendilerine bu varlığın verene şu aykırı gidiş onu şu inkar ediş nedir ki. Ha..<br />
suretin inkarı da ondan olur ondan zuhur eder. Bu işte onun bir aksidir zaten. Her<br />
yurdun duvar tavan ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce<br />
zamanında taş tahta ve kerpiç meydanda değildir. Ama bu böyledir. Dilediği gibi iş<br />
yapan suretsizliktir. Suret onun elinde bir alete benzer.<br />
Bazı, bazı o suretsiz varlık yokluk gizliliğinden kerem eder suretlere yüz gösterir.<br />
Her suret ondan yardım görür. Bu suretle onun yüceliğinden güzelliğinden<br />
kudretinden var olur. Derken yine suretsiz varlık yüzünü gizler suretler<br />
ihtiyaçlarından renk ve koku aleminde dilenciliğe başlarlar. Bu suret başka bir<br />
suretten yücelik dilerse bu yol azıtmanın sapıklığın ta kendisidir.<br />
A cevhersiz şu halde neden ihtiyacını başka bir ihtiyaç sahibine arz edersin. Madem<br />
ki suretler kuldur, Allah’ya suret deme. Onu suret sanma onu bir şeye benzetmeye<br />
kalkışma. Yalvar yakar kendini yok etmeye savaş. Çünkü düşünceden suretlerden<br />
başka bir şey meydana gelmez. Başka bir suretle gelişmiyor semirmiyorsan sende sen<br />
yokken doğan suret elbette daha iyidir.<br />
Bir şehre gider o şehir suretine ulaşırsın a yolcu seni oraya çeken suretsizliktir.<br />
Mana bakımından hatta mekansızlık alemine kadar gidersin. Çünkü zevk ve hoşluk<br />
mekan ve zaman aleminden gayrı bir alemdir. Bir sevgilinin suretine gidersin. Onunla<br />
eş olmaya arkadaşlık etmeye can atarsın. Maksattan gafilsin ama mana bakımından<br />
suretsizliğe ittin yine. Şu halde herkesin taptığı Hak’tır.<br />
Çünkü yollara gidenler zevk için giderler suretsizliğe doğru yürürler. Ama bazıları<br />
yüzlerini kuyruğa tutmuşlardır. Baş asıldır ama başı kaybetmişlerdir onlar. Baş bu<br />
sapıklar tarafından kaybedilmiştir. Fakat baş kuyruk yolundan başlık eder. O baştan<br />
imdat görür bu kuyruktan bir tayfa vardır ki onlar başı da kaybetmişlerdir, kuyruğu<br />
da. Hepsi ve her şey kayboldu mu hepsini ver her şeyi bulurlar. Her varlığı her sureti<br />
yok etmeğe yolundan külle koşup ulaşırlar.<br />
Bu söze son yoktur şehzadeler kalede pek güzel pek alımlı bir resim gördüler.<br />
Bundan daha güzel kız görmüşlerdi ama bu resmi görünce derin bir denize daldılar<br />
sanki. Çünkü onlara bu kase içinde afyon verilmişti bir kere kaseler görünürde o afyon<br />
görünmez. Hüş-Rüba Kalesi yapacağını yaptı. Her üçünü de bele kuyusuna attı. Bakış<br />
oku yaysız olarak gönüle geldi saplandı.<br />
Ey aman bilmez aman, aman eski zamanlarda gelip geçmiş nice ümmetleri taştan<br />
suret yaktı yandırdı. Dinlerine de ateş saldı. Gönüllerine de. Artık bu suret canlı olursa<br />
nasıl olur neler yapmaz o. Fitnesi her an bir başka çeşittir onun. Suret aşkı<br />
Şehzadelerin gönlüne mızrak gibi battı. Her biri bulut gibi gözyaşları döküyor alını<br />
dişliyor. Yazık diyordu. Padişahın önceden gördüğünü biz şimdi gördük o eşsiz<br />
padişah bize ne kadar antlar verdi. Peygamberlerin bu yüzden bizim üstümüzde çok<br />
hakkı vardır. Onlar bizim sonumuzdan haber vermişlerdir. Ektiğin tohumdan ancak<br />
diken biter.<br />
Bu tarafa doğru uçarsan buradan öteye yol yoktur. Başka uçacak yer bulamazsın.<br />
Tohumu benden al ki mahsul versin. Benim kanadımla uç ki o tarafa fırlasın gitsin.<br />
Sen onun mutlaka var olduğunu varlığının vacip bulunduğunu bilmezsin ama sonunda<br />
yine dersin ki hakikaten varlığı vacipmiş.<br />
O hakikatte sensin. Fakat sonunda hakiki varlığı anlayıp terk edeceği bu mevhum<br />
senliğin o değildir ha.. bu sonraki varlığın seni evvelki ve hakiki varlığa ulaştırmak ve<br />
böyle bir varlığın olduğunu bildirmek için gelmiş asılsız bir varlıktır. Senin senliğinde<br />
başka bir sen gizlidir. Bu varlıkla var olup kendini gören kişiye kurban olayım ben.<br />
Gencin aynada gördüğünü ihtiyar ondan önce kerpiçte görür.<br />
Biz padişahımızın buyruğundan dışarı çıktık babamızın lütuflarına nankörlük ettik.<br />
Onun sözünü ehemmiyetsiz bulduk. Onun eşsiz inayetlerini mühimsemedik. İşte<br />
şimdilik hepimizde hendeğe düştük. Savaşsız kazalara uğradık öldürdük. Kendi<br />
aklımıza güvendik fikrimize dayandık ta bu tehlikeye çattık. İnce hastalığa tutulan<br />
kendisini nasıl sağlam sanırsa biz de tıpkı onun gibi kendimizi sağlam sandık hür<br />
zannettik.<br />
Fakat gizli illet şimdi meydana çıktı bağlandık avlandıkta ondan sonra kendini<br />
gösterdi. Kılavuzun gölgesi Allah’ı anmadan yeğdir. Bir kaanat yüzlerce tabak<br />
yemekten hayırlıdır. Gören göz üç yüz tane sopadan daha iyidir. Mücevherle taşı ayırt<br />
eden gözdür. Hasılı dertler içinde acaba dünyada kim bu resim kimin resmi diye<br />
araştırmaya koyuldular.<br />
Bir hayli arayıp sorduktan sonra bir gün yolda gözü açık bir ihtiyara rastladılar. O bu<br />
sırrı açtı. Duyma yoluyla değil aklına gelen ilham yoluyla bu sırrı buldu. Sırlar onun<br />
gözünün önünde apaçıktı. Dedi ki. Pervin denilen yıldız kümesi de buna haset eder. Bu<br />
Çin Padişahının kızının resmidir. O, can gibi ana karnındaki çocuk gibi gizlidir.<br />
Sarayında perdeler arkasındadır.<br />
Yanına ne erkek çıkabilir ne kadın. Padişah onu fitnelere uğramaması için<br />
gizlemiştir. Padişah onu pek kıskanır. Bulunduğu yerin damının üstünden kuş bile<br />
uçamaz. Eyvah böyle bir sevdaya düşen gönüle. Hiç kimse böyle sevdaya uğramasın.<br />
Bu bilgisizlik tohumunu eken, o öğütleri ehemmiyetsiz ve lüzumsuz gören kişinin<br />
layığıdır. O kendi tedbirine güvendi, aklımla elbette bir iş başarırım dedi.<br />
Halbuki o inayetin bir zerresi bile aklından doğacak üç yüz ihtiyat tedbirinden daha<br />
iyidir. Beyim kendi hileni bırak. Allah inayetine yürü orada öl. Buna sayılı hilelerle<br />
ulaşılma. Sen ölmedikçe fayda yok vesselam.<br />
Buhara’daki o ulu zat kendisinden bir şey isteyenlere çok iyi muamele ederdi. Pek<br />
çok sayısız ihsanlarda bulunur, ta gecelere kadar cömertlik eder, altınlar saçardı.<br />
Altınları kağıt parçalarına sarar, öyle verirdi. Hasılı dünyada bulundukça hep böyle<br />
ihsanlar ederdi. Güneş gibi tertemiz ay gibiydi. Onlarda Allah’dan aldıkları aydınlığı<br />
halka saçarlardı ya.<br />
Toprağa altın bağışlayan kimdir güneş. Madendeki altın da ondandır yıkık yerlerdeki<br />
hazine de. Her sabah yoksulların bir kısmına ihsanda bulunuyordu. Bu suretle hiçbir<br />
tayfanın mahrum kalmamasını isterdi. Bir gün dertlilere lütfeder, öbür gün dul<br />
kadınlara ihsanda bulunur. Daha öbür gün yoksul Alevilerle okuyup okutmakla<br />
uğraşan yoksul fakirlere kerem eder.<br />
Daha öbürüsü gün halkın eli boşlarına para verir. Daha öbürüsü günde borçlulara<br />
ihsan ederdi. Yalnız bir şartı vardı: kimse ağzını açıp bir şey istemeyecekti. Geçeceği<br />
yolun kenarına bütün yoksullar duvar gibi dizilirler susarlar beklerlerdi. Birisi ağız açtı<br />
da bir şey istedi mi bir habbe bile alamazdı. Şartı kim susarsa kurtulur hükmüydü<br />
kesesi kasesi susamlarındı.<br />
Nasılsa bir gün ihtiyarın biri açım bana zekat ver demişti. İhtiyarı men ettiler. Ama o<br />
boyuna söylemekteydi. Halk hayretlere düştü. Sadr-ı Cihan babacığım ne utanmaz<br />
ihtiyarsın dedi. İhtiyar sen benden daha ziyade utanmazsın dedi. Bu cihanı yedin<br />
yuttun bir de alemle beraber öteki alemin elde etmeye tamah ediyorsun.<br />
Bu sözü duyunca güldü. O ihtiyara bir hayli mal verdi. Adamcağız bütün malları<br />
yalnız başına alıp götürdü. O ihtiyardan başka ondan bir şey isteyen hiçbir kimse ne<br />
yarım habbe altın elde etti. Ne bir zerre kumaş. Fakihlerin günüydü, bir hoca hırsa<br />
geldi feryat ediyordu, bir hayli ağladı sızlandı. Fakat çare yoktu her çeşit söz söyledi,<br />
hiçbir faydası olmadı. Ertesi günü ayağını eski çapıtlarla sardı kötürümlerin arasına<br />
karıştı. Ayağının sağına soluna tahtalar bağladı.<br />
Bu suretle kendisini ayağı kırık bir alil göstermek istedi. Padişah onu gördü tanıdı<br />
hiçbir şey vermedi. Ertesi gün yüzünü bir keçe parçasıyla örttü. Fakat padişah yine<br />
tanıdı ağzını açıp bir şey istediği için kusurda bulunmuştu ona hiçbir şey vermedi. Yüz<br />
türlü hileye başvurdu nihayet aciz kalıp kadınlar gibi çarşafa büründü. Dul kadınların<br />
arasına karışıp elini gizledi başını eğdi öylece durdu.<br />
Fakat padişah yine tanıyıp sadaka vermedi. Hocanın mahrumiyetten yüreği yandı.<br />
Sonunda bir kefenciye gitti dedi ki: beni bir kilime sar yol üstüne koy hiç ağzını açma<br />
yalnız Sadr-ı Cihan’nın buradan geçmesini bekle belki görünce ölü sanırda kefen<br />
parası almak üzere bir şey verir. Ne verirse yarısını sana veririm. Kefenci para gözler<br />
bir yoksuldu dediğini kabul etti.<br />
Onu bir kilime sarıp yol üstüne koydu. Padişahın yolu oraya düştü. Kilimin üstüne<br />
bir miktar altın attı. Hoca hemen aceleyle kilimden elini çıkarıp altınları aldı.<br />
Kefencinin almasına verilen altınları gizlemesine meydan bile bırakmadı. Ölü kilimden<br />
elini uzatıp paraları aldıktan sonra başını kilimden çıkardı. Padişaha dedi ki: ey bana<br />
kerem kapılarını kapayan bak nasıl aldım gördün ya Sadr-ı Cihan doğru dedi.<br />
Aldın ama ölmedikçe kapımdan hiçbir şey koparamadın ya inatçı “ Ölmeden önce<br />
ölün” sırrı budur işte çünkü ölümden sonra ganimetler elde edilir. Ey hilebaz Allah’a<br />
karşı ölümden başka hiçbir hüner para etmez bir inayete uğramak yüzlerce çalışıp<br />
çabalamadan yeğdir. Çalışıp çabalamanın yüzlerce çeşit bozukluğu olabilir. Çalışmada<br />
u korku var. o inayet ölüme bağlıdır. Bu yolu güvenilir erler sınadılar ama ölümde<br />
onun inayeti olmadıkça gelip çatmaz. Aman sen ,sen ol inayete sığınmadan hiçbir<br />
yerde durma. İnayet bu koca yılana zümrüttür. Yılan zümrüdü görmedikçe kör olur<br />
mu hiç<br />
Bir geçle bir kösenin yolu bir topluluğa düştü. Orada oturdular konakladılar. O<br />
seçilmiş topluluk söze sohbete koyuldu. Akşam oldu hatta gecenin de üçte biri geçti.<br />
Bekçinin korkusundan o iki delikanlı o bekar odasında kaldılar orada uyudular.<br />
Kösenin sakalında dört kıl vardı. Fakat yüzü ayın on dördüne benziyordu adeta.<br />
Delikanlı çirkindi arka tarafına tam yirmi tane kerpiç yığdı.<br />
Bekarlardan bir oğlancı gece vakti kalabalığın içinden kalktı. Yavaş, yavaş yürüdü.<br />
İştahlı bir halde oğlanın yanına gelip kerpiçleri bir tarafa koydu. Çocuğa elini uzatınca<br />
çocuk yerinde sıçradı. Hey dedi A köpeğe tapan kimsin sen Bu otuz kerpici neye<br />
buradan aldın Herif dedi ki: sen ne için o otuz kerpici yığdın Oğlan dedi ki: Hastayım<br />
zayıfım. Yatarken ihtiyata riayet ettim.<br />
Herif hastaysan, hastalıktan hararetlendiysen neden hasta haneye gitmedin Yahut<br />
bir esirgeyici hekimin evine varmadın Gitseydin hastalıktan kurtulurdun. Çocuk dedi<br />
ki: ben de bilmem nereye gideyim Nereye gidersem bir derde uğruyorum. Senin gibi<br />
bir zındık bir pis bir dinsiz herif başucuma yırtıcı canavar gibi gelip dikiliyor. Ey iyi bir<br />
yer olan tekkede bile bir an olsun aman bulmadım.<br />
Bir avuç bulgur aşıyla geçinmeye çalışan derviş, gözlerinden meni akarak elleriyle<br />
hayalarını sıkarak bana yüz tuttu. Namuslu oldun mu gizli, gizli bakar aletleriyle<br />
oynarlar. Tekke böyle olursa artık halkın pazarı eşek sürüsü ve hamların divanı nasıl<br />
olur Var kıyas et. Eşek, nerede namus ve takva nerede Eşek korkmayı ürkmeyi ne<br />
bilir Akıl kadının da emniyet ve adaletini diler, erkeğin de. Fakat akıl nerede<br />
Tutar bu sefer de kadınlara kaçarsam Yusuf gibi sınamalara fitnelere düşerim. Yusuf<br />
kadın yüzünden zindana düştü, sıkıntılara uğradı. O bile böyle olursa artık ben elli<br />
kere darağacına çekilirim. Kadınlar bilgisizliklerinden bana saldırdılar. Erkekler<br />
canıma kastederler. Hasılı ne kadınlardan kurulabiliyorum ne erkeklerden. Ne<br />
yapayım bilmem<br />
Ne bunlardanım ben, ne onlardan! Ondan sonra oğlan, köşeye baktı, dedi ki: o<br />
çenesinden o iki kılla dertten kurtuldu gitti. Kerpiçten de kurtuldu, kerpiç<br />
kavgasından da hatta senin gibi bir kahpe oğlu çirkin kart oğlanın saldırışından da.<br />
Gösteriş için olsun çenede bulunan kaç dört kıl, adamın arkasına çepeçevre yığılan<br />
otuz kerpiçten hayırlıdır. Allah inayetinin bir zerresi itaat ve ibadetinden yeğdir.<br />
Çünkü şeytan itaat kerpicini alır, hatta iki yüz tuğla olsa yine kapar, kendine yol<br />
açar. Her yanın kerpiçle dolu olsa yine o kerpiçler senin tarafından konmuştur. Fakat<br />
o iki üç, kıl Allah verisidir. Hakikatte o kıların her biri bir dağdır. Çünkü o, padişahının<br />
bir aman fermanıdır. Sen bir kapıya yüzlerce kilit vursan bir sersem gelir, hepsini de<br />
söker çıkarır. Fakat bir şahne herhangi bir kapıyı mumla kapatsa erler, babayiğitler<br />
bile ona yaklaşamaz, yürekleri oynar. Allah inayeti olan o iki üç kıl kötülüklerle arana<br />
girer, dağ kesilir yüzlerde görünen nura benzer.<br />
Ey iyi yaratılışlı adam kerpiç komaya kalkışma, fakat çirkin şeytandan da emin<br />
olarak uyuma. Yürü Allah kereminden iki tanecik kıl elde et de ondan sonra gam yeme<br />
emin olarak uyu! Bilgili adamın uykusu ibadetten yeğdir. Hele insanı gafletten<br />
uyandıran bilgi olursa. Yüzme bilenin hareketsiz durması aceminin elle ayakla<br />
savaşmasından iyidir.<br />
Acemi elini ayağını oynatır durur, fakat boğulur. Yüzme bilense denizdeki dalgıç gibi<br />
yüzer durur. Bilgi uçsuz bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi dileyenin ömrü binlerce<br />
yıl olsa yine araştırmadan vazgeçmez, bir türlü doymaz. Allah elçisi hadisinde “ İşte<br />
iki tane haris ki hiç doymazlar” dedi.<br />
“ Dünyayı ve dünyanın şatafatını dileyenle bilgi etmek isteyen” dendi. Bu ayırmaya<br />
dikkat edilirse buradaki bilginin dünya bilgisinden başka olduğu anlaşılır babacığım.<br />
dünyadan başka ne olabilir Ahret. Seni buradan ayıran, sana kılavuzluk eden!<br />
Derde uğrayan o üç Şehzade birbirlerine döndüler. Her üçünün de zahmeti birdi,<br />
derdi bir elemi bir. Her üçü aynı düşüncedeydi aynı sevdaya düşmüştü. Her üçü aynı<br />
derde uğramış aynı hastalığa tutulmuştu. Sükut içindeydiler. Fakat üçü de aynı<br />
tehlikeye düşmüştü. Sözde de her birinin delili birdi. Bir müddet hepsi gözyaşı<br />
döktüler, musibet sofrasının başında kanlar saçtılar. Bir zaman her üçü de gönül<br />
ateşiyle yandılar, buhurdan gibi sıcak soluklar aldılar.<br />
Büyük kardeşleri dedi ki. Ey hayırlı kardeşler biz başkasına er gibi öğütler vermez<br />
miydik Adamlarımızdan biri bize dertten yoksulluktan, korkudan yer<br />
deprenmesinden şikayet edince sıkıntıdan az ağla sızla. Sabret, sabır ferahlığın<br />
anahtarı derdik ya1 şimdi bu sabır anahtarı ne oldu O türe bozuldu mu şaşılacak şey!<br />
Savaş zamanında ateş içinde bile altın gibi hoşça gül diyen biz değil miydik Savaşın o<br />
dar zamanında asker benziniz saramasın demez miydik<br />
Atların adam kellerinden başka basacak bir yer bulamadığı zamanlarda ordumuzu<br />
hay haylar la mızrak gibi kahredici bir halde saldırın diye teşvik etmez miydik Bütün<br />
aleme sabredin der; sabır gönlün ve göğsün ışığıdır diye öğüt verirdik ya. Şimdi nöbet<br />
bizde. Neden sersem oluyor, çirkin karılar gibi neden çarşafa bürünüyoruz Ey gönül<br />
herkesi hararetlendirdin ya hadi bakalım şimdi sen hararetlen kendiliğinden utan.<br />
Ey dil herkese öğür verirdin ya işte şimdi sana nöbet geldi neden sustun Ey akıl<br />
nerede o şekerler çiğneyen öğütün Senin çağın şimdi. O hay ,hay ın ne oldu ey<br />
gönülden yüzlerce teşvişi gideren şimdi senin nöbetin hadi oynat sakalını! Kahpelik<br />
eder de şimdi sakalını oynatmazsan bundan önce de sakalına gülmüş olursun.<br />
Başkalarına öğüt verme vaktinde hay, hay iş başa düşünce karılar gibi vay, vay ha!<br />
Başkalarının derdine dermen oluyordun ya; şimdi dert sana konuk oldu fakat<br />
susuverdin.<br />
Askere bağırır çağırır orduyu teşvik ederdin hani. Neden sesin kısıldı, nutkun<br />
tutuldu Kendine de bağırsana. Aklınla elli yıldır ördüğün kumaştan bir zıbın yap da<br />
giyin bakalım! Dostların kulakları sesinden hoşlanıyordu. Elini çıkar da şimdi kulağını<br />
çek! Daima baştın kendini kuyruk yap da ayağını elini sakalını bıyığını az kaybet. Şu<br />
döşenmiş yeryüzünde şimdi oyun senin. Kendini boş bir hale getir de neşelen!<br />
Bir padişah mecliste oturmuş şarap içip sarhoş olmuştu. Kapının önünden bir fakih<br />
geçiyordu. Şunu meclise getirin laal renkli şarabı sunun şuna diye emretti. Hocayı<br />
ister istemez meclise getirdiler. Mecliste zehir gibi, yılan gibi ekşi bir suratla<br />
somurtup oturdu. Padişah şarap sundu. Hoca kızdı kabul etmedi. Padişahtan da yüz<br />
çevirdi sakiden de. Ben ömrümde şarap içmedim.<br />
Halis zehir, bence şaraptan daha hoş. Kendinize gelin bana şarap yerine zehir verin<br />
içip öleyim de kendimden de kurtulayım, sizden de dedi. Şarap içmeden gürültüye<br />
başladı. Mecliste ölüm gibi canavar gibi bir hal aldı. Nefis ehliyle şu balçığa kapılmış<br />
olanlar gibi hani. Onlar gönül ehliyle oturdular mı bu hale gelirler işte. Allah kendi<br />
haslarına gizlilik aleminde hürlerin içtikleri şaraptan sunarlar ama duygu o, şarabın<br />
sözünden başka bir şey duymaz.<br />
Hakikati görmeyenler onların irşadından yüz çevirirler. Çünkü gözle onların ihsanını<br />
göremez. Kulaklarından boğalarına bir yol olsaydı onların öğütleri gönüllerine tesir<br />
ederdi. Fakat bu çeşit adam baştanbaşa ateştir, nur değil. Yakıcı ateşe de ancak<br />
kabuklar atılır. İç kabuktan çıktı. Kabuktan ibaret olan söz, kaybolup gitti. Mide hiç<br />
kabuktan kızışır, gelişir mi Cehennem ateşi ancak kabuğu yakar. ateşin içle hiçbir işi<br />
yoktur. Ateşi içe yalım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir, yakmak için değil.<br />
Allah hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da<br />
böyledir. Gelecek zamanda da. Latif iç, hatta kabuklar bile onun tarafından<br />
yarlıganırken artık nasıl olur da içi yakar uzaktır ondan bu. Hatta inayet eder de bu<br />
inayeti yüzünden başına vurursa bile ona bir iştah verir, o kırmızı şarabı içirir. Başına<br />
vurmazsa o hoca gibi onun ağzını bağlar.<br />
Şarap da içirmez, bu padişahların meclisine de sokmaz. Padişah sakiye dedi ki: Ey<br />
izi kutlu ne susuyorsun Hadi onu hoş bir hale getir, neşelendir. Her akılda gizli bir<br />
hükmeden vardır, kimi dilerse hileyle baştan çıkarır. Doğu güneşi de onun alemi<br />
aydınlatması da tutsaklar gibi onun zincirine bağlanmıştır. Dimağına yarım afsun<br />
okuduğu zaman feleği çarha getirir döndürür.<br />
Bir aklı tesiri altına alan başka bir akıl ondan kudret bulmuştur, tavla üstadı odur.<br />
Saki hocanın başına birkaç sille vurdu al deyip şarap kadehini sundu. Zavallı hoca sille<br />
korkusundan kadehi alıp içti. İçince de sarhoş oldu, neşelendi, bağ gibi gülmeye<br />
başladı. Nedimliğe alaya latifeye koyuldu. Aslanı ile tutacak bir hale geldi. neşesinden<br />
parmacıklarını şakırdatmaya başladı. Sonra su dökmek için ayak yoluna gitti.<br />
Ayak yolunda ay gibi bir halayık vardı. Padişahın cariyelerinden olan bu kız pek<br />
güzeldi. Onu görünce ağzı açık kaldı. Aklı gitti halayığa saldırmaya kalkıştı. Ömrünce<br />
bekardı iştiyak halindeydi. Şimdi bir de sarhoş olmuştu. Hemen halayığa el attı.<br />
Halayık çırpınmaya başladı, narayı attı. Fakat hiçbir çaresi olmadı. Kadın buluşma<br />
zamanında erkeğin elinde ekmekçinin elindeki hamura döner.<br />
Onu gah yumuşaklıkla gah sert bir halde yoğurur durur, elinin altında ondan çak,<br />
çak diye sesler çıkar. Gah onu uzatır, tahta üstünde yassı bir hale getirir. Gah bir<br />
araya toplar. Gah su döker, gah tuz eker. Gah tandıra yayar, ateşle onu mehenge<br />
vurur. İstekli ve istenen bu çeşit dürülüp bükülür, alt olan ve üst gelen, bu oyundadır<br />
işte.<br />
Bu oyun yalnız kocayla karı arasında olmaz. Her aşıkla her sevgili de bu oyunu<br />
oynar. Evveli olmayanla sonradan olanın varlıkla var olup suret kabul edenin Vise ve<br />
Ramin gibi bükülüp ezilmesi farzdır. Fakat her birinin oyunu başka bir çeşittir. Her<br />
birinin ezilip bükülmesi başka bir hünerdendir. Kocayla karıyı ey koca karını kötü<br />
tutma, hoş tut demek için örnek olarak söyledim.<br />
Gerdek gecesi yenge onun elini tutup hoş bir emanet olarak senin eline vermedi mi<br />
Ey güvenilir kişi sen iyi kötü ne yaparsan Allah da sana onu yapar. Hasılı o hoca<br />
ayakyolunda sarhoşluktan halayığa saldırdı. Ne namusu kaldı, ne zahitliği! O huriden<br />
doğmuş güzelin üstüne atıldı. Ateşi o pamuğa düştü. Can, cana ulaştı bedenler<br />
dürülüp bükülmeye başladı. İkisi de başları kesilmiş iki kuş gibi çırpınıyorlardı.<br />
Hocanın gönlünde ne şarap meclisi ne padişah n aslan, ne haya ne din ne ürkeklik<br />
ne de can korkusu kaldı. Gözü kızdı bir şey görmez oldu. Burada zaten ne Hasan<br />
görünür göze, ne Hüseyin! Hocanın meclise dönmesi gecikti. Padişahın bekleyişi de<br />
haddi aştı. Ne oluyor bir göreyim diye gitti. Oradaki kıyamet alametini gördü. Hoca<br />
korkusundan hemen sıçrayıp meclise gitti, ateş gibi derhal şarap kadehini kaptı.<br />
Padişah cehennem gibi kızmış gazaba gelmişti. O kötü işi işleyen hocanın da kızın<br />
da kanına susamıştı. Fakih padişahı hiddetli gazaplı görünce kötü bir hale düştü zehir<br />
kadehi gibi acı ve kanlı bir hale geldi. sakiye yahu acele et dedi., neye öyle sersem,<br />
sersem oturuyorsun Çabuk padişahı neşelendir. Padişah gülümsedi ey ulu er dedi,<br />
hoşlandım, o kız senin olsun!<br />
Ben padişahım benim işim adalettir, lütuftur. Ne yersem cömertliğim, sevgiliyi de<br />
onu verir. Tatlı, tatlı içemediğim şeyi nasıl olur da sevgiliye verir, ona azık olarak<br />
sunarım Ben kendi hususi soframda ne yersem kullarıma da onu yediririm. Pişmiş<br />
olsun ham olsun. Ne yemek yersem kölelerime onu yedirir, onları o yemekle beslerim.<br />
Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime onu yedirir, onları yemekle beslerim.<br />
Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime de onu giydiririm. Onlara köhne elbiseler<br />
giydirmem. Hüner sahibi Peygamberden utanırım. O “ Hizmetçinize siz ne giyiyorsanız<br />
onu giydirin” dedi.<br />
Mustafa evladı olan ümmetine “ Elinizin altındakilere yediğiniz şeyden yedirin” diye<br />
vasiyette bulunundu. Başkalarını hoş bir hale getirdin, sabırla çevikleştirdin, sabra<br />
teşvik ettin. Şimdi erlik göster de kendini de hoş bir hale getir. Sabır düşüncesine<br />
dalan aklını kendine kılavuz et. Sabır kılavuzu sana kanat olursa canın arş ve<br />
kürsünün ta yücesine çıkar. Mustafa’ya bak, sabrı Burak edindi de bu Burak onu<br />
göklere çekti, çıkardı.<br />
Bu sözleri söyleyip derhal yürüdüler. İşte dostum ne olduysa da o vakit odu. Sabrı<br />
seçtiler doğrulardan oldular. Ondan sonra Çin şehirlerine doğru yürüdüler. Analarını<br />
babalarını bıraktılar ülkelerini terk ettiler. O gizli sevgilinin yolunu tuttular. İbrahim<br />
Edhem gibi aşk onları tahtlarından etti. Elsiz ayaksız ve yoksul bir hale düştüler.<br />
Yahut sanki bir sarhoş. İbrahim Peygamber gibi kendisine ateşe attı. Yahut da ulu<br />
Allah’nın sabırlı kulu İsmail kendilerini aşka kurban ettiler, onun hançerine boyun<br />
verdiler.<br />
Aşk İmriülkays’ı dudakları kurumuş susuz bir halde Arap ülkesinden çekti. Nihayet<br />
Tebük’e geldi, orada kerpiç ameleliği yaptı. Padişaha, Arap padişahlarından<br />
imriülkays, bu diyara kazanç elde etmeye geldi. Aşka av oldu, kerpiç ameleliği yapıyor<br />
dediler. Padişah kalktı, gece vakti onun huzuruna gitti. Dedi ki: Ey güzel yüzlü<br />
padişah! Sen zamanın Yusuf’usun. İki ülkede şehiler ve güzellik bakımından bütün<br />
yüceliğiyle sana ram oldu.<br />
Erler kılıcının yüzünden sana kul oldular; kadınlar bulutsuz bir aya benzeyen yüzüne<br />
köle kesildiler. Bizim yanımızda konakla da devlet ve ikbale erişelim. Canımız senin<br />
visalinle yüzlerce defa tazelensin. Ben de senin kulunum ülkem ve saltanatım da. Ey<br />
bunca saltanata tenezzül etmeyen! Böyle bir hayli hikmetler söyledi. İmriülkays<br />
öylece susup duruyordu. Birdenbire sırrının yüzündeki örtüyü kaldırdı.<br />
Kulağına eğilip aşk ve derde it ne söylediyse söyledi. Kendi gibi onu da baştan<br />
çıkardı. Tebük padişahı da onun elinin tuttu, onunla dost oldu. O da onun gibi tahttan,<br />
kemerden bezdi. Bu iki padişah, uzak, uzak ülkelerin yolunu tuttular. Aşk zaten bu<br />
suçu bir kere yapmamıştır ki. Aşk büyüklere baldır, çocuklara süt. O her gemiye<br />
yüklenen ve geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür.<br />
Bu ikisinden başka daha nice sayısız padişahları aşk saltanatlarından, ülkelerinden<br />
etmiştir. Bu üç şehzadenin canı da Çin ülkesinin etrafında kuşlar gibi tane devşirmeye<br />
başladı. Ağızlarını açıp sırlarını söylemeye kudretleri yoktu. Çünkü içlerindeki sır, pek<br />
mühim ve pek tehlikeli bir sırdı. O anda yüz binlerce baş bir pulaydı. Kızgın aşk okunu<br />
yayına koymuş, yayını kurmuştu. Aşkın okunu yayına koymuş, yayını kurmuştu.<br />
Aşkın hoşnutluk zamanında kızgın değilken bile her an öyle zalim bir huyu vardı ki.<br />
Bu hoşnutluk zamanında kızgınlık değilken bile her an, öyle zalim bir huyu vardır ki.<br />
Bu hoşnut olduğu zamanda böyle. Artık kızgın olunca neler yapmaz Ben ne<br />
söyleyeyim Fakat can yaylası, bu aşkın öldürdüğü, bu aşk kılıcının kestiği aslana feda<br />
olsun. Bu çeşit öldürülme binlerce hayattan iyidir.<br />
Saltanatlar bile böyle kulluğa kurban olsun! Şehzadeler yüzlerce korkuyla yüzlerce<br />
çekinmeyle sırlarını kinaye yollu hafif, hafif birbirlerine söylüyorlardı. Sırlara<br />
Allah’dan başka mahrem yoktur. Ah’a ancak gökyüzü hemdemdir. Birbirlerine bir şey<br />
bildirirken aralarında kendilerine ait ıstılahlar vardı. Alelade halk da bu kuşdilinin bir<br />
kısmını bellemiştir de şatafatlar satmışlar, ululuklar etmeye kalkışmışlardır.<br />
Fakat onların sözü kuşların seslerinin suretinden ibarettir. Ham kişi kuşların<br />
ahvalinden gafildir. Nerede bir Süleyman ki kuşdilini anlasın. Şeytan da saltanat sürer<br />
ama Süleyman değildir ki. Şeytan Süleyman’a benzer tahta oturur, hile bilgisi vardır,<br />
fakat “ Biz ona kuşdilini öğrettik” sırrına mazhar değildir ki. Süleyman, Allah’dan<br />
muştuluklara nail olmuştu da bu yüzden “ Biz ona kuşdili öğrettik” sırrına erişmişti.<br />
Sen “ Min Ledün” kuşlarını görmemişsin. Artık o hava kuşlarına bak da onlardan<br />
anla. Simurgların yeri, Kaf dağıdır. Her haya1 oraya el atamaz. Ancak o birleşmeyi<br />
gören hayal o makamı görür. Gördükten sonra da yine araya ayrılık düşer. Fakat işi<br />
tamamıyla kesen ayrılık değildir bu. Bu iş, bu makam her türlü ayrılıktan emindir.<br />
Ruha mensup olan o kalıbın baki kalması için güneş bir an kendisini kardan çeker.<br />
Sen onlardan kendi canın için bir düzenlik ara. Onların sözlerinden ıstılah çalmaya<br />
kalkışma. Zeliha’ da çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adını Yusuf takmıştı.<br />
Onun adını gizli bir surette yazmış, mahremlerine o sırrı bildirmişti. Mum ateşten<br />
yumuşadı dese bu söz, o sevili bize alıştı, sevdalandı demekti. Ay doğdu, bakın dese<br />
yahut söğüt ağacı yeşerdi diye bir söz söylese.<br />
Yapraklar ne güzel oynamakta çörekotu ne hoş yapıyor. Gül bülbülle sırrını söyledi<br />
padişah sevgilisine sır söyledi. Bahtımız ne kutlu yaygıları döşeyin, saka su getirdi<br />
güneş doğdu. Dün gece bir tencere kaynattılar içindekiler güzelce pişti, helmelendi.<br />
Ekmekler tuzsuz felek aksine dönmede. Başım ağrıyor başımın ağrısı geçti gibi bir şey<br />
söylese hep başka şey kastederdi.<br />
Birini övse onu över birinden şikayetlense onun ayrılığını anlatmış olurdu. Yüz<br />
binlerce ad söylese maksadı, dileği hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok<br />
olursa onunla duyar, onun kadehinden sarhoş olurdu. Susuzluğu onun adıyla geçerdi.<br />
Batıni şerbeti onun adıydı. Derdi oldu mu onun yüce adıyla derhal derdi yatışırdı.<br />
Hatta kış vakti sevgilisinin adı ona kürk kesilirdi.<br />
Sevda aleminde sevgilisinin adı bu işi işler işte. Aşağılık kişiler de her an o temiz adı<br />
anar ama bu tesir görülmez çünkü onlarda aşk yoktur. İsa onun adıyla mucizeler<br />
yaptı. Ne mucize gördüyse onun adıyla gösterdi. Bir can Hakk’a ulaştı mı onun zikri,<br />
bunun zikridir. Bunun zikri onun zikri. Böyle can kendinden boşalır, sevgilisinin<br />
aşkıyla dolar. Testide ne varsa dışına o sızar.<br />
Gülme vuslat safranının kokusunu verir, ağlama uzaklık soğanının kokusunu.<br />
Halbuki bunların her birinin gönlünde yüzlerce murat var. bu aşk ve sevgi mezhebi<br />
değildir. Gündüze nasıl güneş lazımsa aşka da sevgili lazım. Güneş o yüze nikap<br />
gibidir. Nikapla sevgilinin yüzünü fark edemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek. Aşıkın<br />
günü de odur, rızkı da.<br />
Aşıkın günü de odur, rızkı da. Aşıkın gönlü de odur, gönlünün yanışı da. Balıklara<br />
ekmek de sudur su da. Elbise de sudur, ilaç da, uyku da. Aşık çocuğa benzer.<br />
Mememden süt emer durur. O iki alemde de sütten başka bir şey bilmez. Fakat şu da<br />
var ki çocuk sütü hem bilir, hem bilmez. Bu tarafta tedbirin yeri yoktur. Bu define<br />
bildiren kitap, açanı da açılanı da bulsun, define sahibi de defineye de nail olsun diye<br />
ruhu hayretlere düşürmüştür.<br />
Ruh bu yürüyüşte hayran olmaz. Hayret şöyle dursun defineyi bi bildiren kitabı elde<br />
eden ruh deniz kesilir sel ve ırmak değil. Bulduğunu buldu mu kendisi kaybolur. Bir<br />
sel gibi denize gark olur gider. Tohum yok oldu da ondan sonra bitti, incir haline geldi.<br />
"“Ben de sen ölmeyince altın vermedim ya” sözü budur işte.<br />
Büyük kardeşleri dedi ki: Kardeşlerim beklemeden canım ağzıma geldi. artık bir<br />
şeye aldırış etmiyorum sabrım kalmadı. Bu sabır beni adeta ateşe attı. Sabretmeden<br />
takatim tak oldu. Başıma gelen şey aşıklara ibret kesildi. Ayrılık yüzünden canıma<br />
doydum. Ayrılıkta yaşamak münafıklıktır. Ayrılığın derdi, niceye bir beni öldürecek<br />
kes başımı da aşk, bana bir baş bağışlasın.<br />
Dinim aşkla yaşamaktır. Bu canla bu başla diri kalmak bunlarla yaşamak benim için<br />
ayıptır, ardır. Kılıç aşıkın canından tozu toprağı iler süpürür. Çünkü kılıç, suçları<br />
kökünden mahveder. Ey güzel ömürlerdir” Hayatım ölümümdendir”diye aşıkının<br />
davulunu dövüp durmaktayım. Beden tozu kalktı mı ayım parlar. Can ayım saf bir<br />
hava bulur. Can su kuşu olduğunu dava etmede. Artık bela tufanından feryat eder mi<br />
hiç<br />
Gemi parçalanmış kaza ne gam Onun gemisi suya ayak basıvermektir. Canım ve<br />
bedenim bu dava ile dirildi. Artık ben bu davadan nasıl vazgeçer, nasıl sukut<br />
edebilirim Rüya görürüm ama uykuda değil. Dava edip duruyorum ama yalancı<br />
değilim. Yüz kere kellemi kessen mum gibiyim ben. Daha ziyade aydınlanır, etrafı<br />
daha aydınlık bir hale getiririm. Ateş önden arttan bütün harmanı sarsa gece<br />
yolcularına ayın harmanı kafidir.<br />
Yusuf’u kardeşlerinin hilesi Yakub peygamberden gizledi. Onu hileyle gizlediler.<br />
Fakat gömlek nihayet gammazlıkta bulundu. İki küçük kardeşi büyük kardeşlerine<br />
öğütlerde bulundular. Dediler ki. Düşeceğin tehlikelerden bihaber olma. Kendine gel,<br />
yaralarımıza tuz ekme. Babayiğitlik taslayıp yahut şüpheye düşüp bu zehri içmeye<br />
kalkışma. Her şeyden haberdar olan bir şeyin tedbirine uymadıkça kalb gözün açık<br />
olmadığı halde nasıl yol gidebilirsin Vay o kuşa ki kanadı bitmeden yücelere uçmaya<br />
kalkışır da tehlikeye düşer. İnsana kol kanat akıldır. Adamın aklı olmazsa kendisine<br />
başka bir aklı kılavuz etmesi gerektir. Ya üstün ol ya üstünlüğü ara.<br />
Ya görüş sahibi ol yahut bir görüş sahibi ara. Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı<br />
açmaya kalkışmak beyhudedir doğru değildir açılmaz. Heva ve heves yüzünden bütün<br />
bir alemi tuzağa tutulmuş gör. İlaç rengindeki yaralara karmış bil. Yılan ölüm gibi<br />
göğsünün üstüne dayanıp ayağa kalkmış ağzına da kuş avlamak için büyük bir yaprak<br />
almıştır.<br />
Otlar arasında o da bir ot gibi boy vermiştir. Kuş onu bir dal sanır yemek için<br />
yaprağın üstüne oturdu mu yılanın ve ölümün ağzına düşer. Bir timsah ağzını açar<br />
dişlerinin çevresinde uzun, uzun kurtlar vardır. Yediğinin artığından dişlerinin<br />
arasında kalanlar kurtlanır. Dişlerinin çevresinde kurtlar peydahlanır. Kuşcağızlar<br />
kurtları o rızkı görüp o tabutu otlak sanırlar.<br />
Ağzı ansızın kuşlarla doldu mu derhal nefesini çeker ağzını kapar. Bu ekmeklerle<br />
azıklarla dolu olan alemi o timsahın açılmış ağzı bil ey rızık kazanan kurt ve yeme<br />
derdine düşüp zaman timsahının hilesinden emin olma. Tilki toprağın altına yayılır<br />
toprağın üstünde de hileli tohumlar vardır. Nihayet bir karga gaflette bulunur oraya<br />
gelir konar. O hilebaz da derhal onun ayağını yakalıyı verir.<br />
Hayvanlar da yüz binlerce hile varken artık hayvanlardan daha üstün olanda ne<br />
hileler bulunur Zeynel-abidin gibi elinde bir Kuran, fakat yeninde kahredici bir<br />
hançer! Sana gelerek efendim der. Fakat gönlümde büyülerle hilelerle dolu bir Babil<br />
var. öldürücü zehrin görünüşü baldır süttür. Kendine gel de haberdar bir pirin sohbeti<br />
olmadıkça yürüme. Heva ve heves lezzetlerinin hepsi hiledir, riyadır.<br />
Her lezzet etrafı karanlıklarla çevrilmiş şimşek ışığına benzer. Derhal gelip geçen<br />
şimşek nuru, yalan ve geçici bir şeydir. Çevresinde karanlıklar var, yolunsa uzaktır<br />
senin. Onun ışığıyla ne bir kitap okuyabilirsin, ne bir konağa at sürebilirsin. Yalnız<br />
şimşek ışığına kapıldığının suçu olarak doğu nurları senden yüz çevirir. Kılavuz<br />
olmadıkça şimşek ışığı seni geceleyin mil, mil karanlık bir çukura çeker. Gah, dağa<br />
düşersin, gah dereye.<br />
Gah bu yana düşersin, gah o yana. Ey mevki arayan, zaten kılavuzu görmezsin.<br />
Hatta görsen bile ondan yüz çevirirsin. Ben bu yolda altmış mil yol yürüdüğüm halde<br />
bu kılavuz hala bana sapık diyor. Bu şaşılacak adamın sözüne kulak asarsam yola yeni<br />
baştan başlamam lazım. Halbuki ben bu yolda ömrümü harc ettim. Ne olursa olsun<br />
artık git oradan dersin.<br />
Evet yol yürüdüm ama şimşeğe benzeyen zannınca. O aştığın yolun onda birini<br />
doğuya benzeyen vahyin izine uy da yürü. “ Zan, doğruyu bilmez” ayetini okuduğun<br />
halde öyle bir şimşeğe uydun da doğudan kaldın ha. A köhne adam, ya bizim<br />
gemimize gir, yahut o gemiyi bizim gemiye bağla. Fakat bu söz söylenince duyan der<br />
ki: bu ululuğu nasıl bırakayım, kör gibi sana uyup nasıl gideyim<br />
Körün kılavuzla gitmesi elbette daha iyidir. Çünkü bundan insana bir ayıp gelirse,<br />
öbüründen yüz ayıp gelir. Pireden adeta akrebe kaçmada, bir ıslaklıktan kaçıp denize<br />
dalmadasın sen babanın cefalarından kaçıp oğlancıların, kötülüklerin, pisliklerin<br />
arasına kaçıyorsun. Yusuf gibi bir iç sıkıntısı yüzünden gezelim, oynayalım deyip<br />
gidiyor, bir kuyuya düşüyorsun. Bu gezinti yüzünden onun gibi kuyuya düşüyorsun<br />
ama nerede onun gibi sana yar olacak Allah inayeti<br />
Yusuf, o gezintiye babasından izin almadan gitseydi mahşere kadar kuyudan<br />
çıkamazdı. Babası, gönlü olsun diye ona izin verdi. Dedi ki: Mademki gönlün gezmeye<br />
akmada. Hadi hayra karşı. Hangi kör olursa olsun bir Mesih’ten baş çekerse o<br />
çıfıtçasına doğru yoldan kalır. Görse de gözünün ışıklanması mümkündür. Fakat bu<br />
çekinmesi yüzünden büsbütün körleşip kaldı.<br />
İsa ona gel der, bana sarıl. Ey kör, o yüce sürme bendedir. Körsen bile benim<br />
mucizemle aydınlığa ulaşır, can Yusuf’unun gömleğine nail olursun. Sana o sınıklıktan<br />
sonra gelen ululukta devlet vardır. O devlet sana yol gösterir. Eli ayağı olmayan<br />
devleti terk et a kart eşek, terk et! Pirden başka üstat ve başbuğ olmasın. Fakat yaş<br />
bakımından pir değil, doğru yol piri.<br />
Karanlığa tapan, pirin emri altına girdi mi aydınlığı görür. Şart teslim olmaktan<br />
ibarettir. Uzun işe girişmek değil. Sapıklıkta koşup yelmenin faydası yoktur. Ben<br />
bundan böyle esir yolunu aramam. Pir ararım, pir ararım, pir! Göklerin merdiveni<br />
pirdir, ok nereden fırlar, havalanır Yaydan. O ağır gövdeli Nemrut, İbrahim’in<br />
yüzünden gerkes kuşiyle beraber göklere sefer etmedi mi Bir hayli yücelere çıktı<br />
ama herkes bu gökten yukarıya çıkamaz ki. İbrahim ona dedi ki: Ey yolcu er, adamın<br />
ben olursam, bana uyarsan, bu sana daha iyidir.<br />
Yücelere çıkmak için beni merdiven edinirsen uçmaksızın gökyüzüne çıkarsın. Hani<br />
gönlün ekmeksiz, azıksız şimşek gibi batıdan da doğuya dek gidişi gibi. Hani gün<br />
battıktan sonra insanların duygularının geceleyin uykuda şehirleri gezip tozduğu gibi.<br />
Hani arifin oturup durduğu halde gizli bir yoldan yüzlerce aleme gittiği gibi. Böyle<br />
gidiş mümkün değilse o ilden gelen bu haberler, kimden geliyor öyleyse<br />
Bu haberlerde bu dosdoğru rivayetlerde yüz binlerce pir ittifak etmiştir. Bu<br />
kaynaklarda, öyle zanla kurulmuş bilgilerde olduğu gibi türlü, türlü değil bir tane bile<br />
aykırı şey yoktur. O arayış karanlık gecede kıble arayışına benzer. Buysa öyle bir<br />
haldir ki gün ortası Kabe de işte orada durup durmada. Kalk ey Nemrut adamları<br />
kanat edin. Bu gerkesler, sana merdiven olmaz. Ey zayıf adam, cüzi akıl gerkese<br />
benzer, o daima leş yer de öyle uçar.<br />
Abdal’ların aklıysa Cebrail’in kanadı gibidir. Mil ,mil yol alır ta sidre gölgesine uçar.<br />
ben padişahın doğanıyım. Güzelim izim kurtlu, ben leşe aldırış bile etmem, gerkes<br />
değilim ben. Gergesi bırak, senin adamın ben olayım. Benim bir kanadım yüzlerce<br />
gerkesten iyidir. Niceye bir körce at koşturup duracaksın Sanat için de usta gerek<br />
kazanç için de. Kendini Çin ülkesinde rezil etme. Bir akıllı er, ara, ondan ayrılma. O<br />
zamanın Eflatunu ne derse ona uy.<br />
Kendine gel, heva ve hevesi bırak, onun dileğince hareket et. Çin ülkesinde herkes<br />
inanarak ve kuvvetle padişahımız, anadan doğmamıştır; onun hiçbir oğlu yoktur.<br />
Hatta bir kadını bile kendisine yaklaştırmamıştır der. Padişahlar hakkında oğlu kızı<br />
vardır diyen, boynunu keskin kılıca eş etmiştir. Padişahsa madem ki der; bu sözü<br />
söyledin karım olduğunu ispat et; kızım olduğunu ispat ettin mi keskin kılıcımdan<br />
emin olursun. Yahut da şüphe etme ki senin boynunu keserim. Canından hırkanı çeker<br />
çıkarırım! Ey yalan dolu sözler söyleyen sen hiçbir suretle başını kılıçtan<br />
kurtaramazsın. Ey bilgisizlikten batıl sözler söyleyip duran! Kesik başlarla dolu olan<br />
hendeği gör.<br />
Bu gürültü yüzünden dibinden ta ağzına kadar kesik başlarla doludur bu hendek. Bu<br />
başların sahipleri hep bu işe giriştiler bu dava yüzünden başlarını verdiler. Kendine<br />
gel de ibret gözünü aç, bunları gör, böyle bir davaya girişmeye kalkışma. Kardeş sen<br />
bu işe giriştin ama ömrümüzü bize zehir edeceksin. Birisi körlükle ve bilmeden yüzyıl<br />
yürürse o aştığı yol, yoldan sayılmaz. Silahsız savaşa gitme. Korkusuzlar gibi<br />
tehlikeye atılma.<br />
Kardeşleri bu sözler söylediler ama o sabırsız şehzade dedi ki: Bana bu sözlerden<br />
nefret geliyor. Göğüs ateşle dolu bir mangala benziyor. Ekin kemale geldi artık orak<br />
zamanı. Gönülde bir sabır vardı, şimdi o da kalmadı. Sabrın yerine aşk gelip oturdu.<br />
Aşkın doğduğu gece sabrım öldü. O ölüp gitti. Allah sizlere ömür versin. Ey söz<br />
dinleyen ben söz söylemeden de geçtim dinlemeden de. Artık soğuk demir dövmeye<br />
kalkışma.<br />
Hey gidi hey. Ben baş aşağı gelmişim, ayağımı bırak benim. Nerede benim<br />
bedenimin cüzlerinde bir akıllı fikir Ben deveyim gücüm yettikçe yük çekerim.<br />
Düştüm mü kesilmem daha yeğ. Kesik başlarla dolu yüzlerce hendek olsa benim<br />
derdime karşı ancak bir eğlencedir bu. Artık ben heva ve heves davulunu korkumdan<br />
kilim altında çalmayacağım. Ben artık sahraya bayrak dikeceğim ya başımı vereceğim,<br />
ya sevgiliyi göreceğim. O şarabı içmeye layık olmayan boğazın kılıçlarla hançerlerle<br />
kesilmesi daha iyi.<br />
Onun vuslatıyla aydınlanmayan gözün ağarması kör olması daha yeğ. Onun sırrına<br />
mahrem olmayan kulağı kökünden kopar. O başta hoş görünmez. O cömertliğe sahip<br />
olmayan elin kasap satırıyla kırılması daha hoş. Onun yürüyüşüne can vermeyen,<br />
onun nerkis bahçesine canla başla gitmeyen ayak yok mu O çeşit ayağın bukağıya<br />
vurulması daha doğrudur. O çeşit ayak nihayet başa dert olur.<br />
Ya bu yolda muradıma erişirim, yahut doğan gibi o yoldan döner yine yurduma<br />
gelirim. Belki muradıma erişmem sefere bağlıdır. Seferde bulamaz isem belki de<br />
oturduğum yerde bulurum. Sevgiliyi öyle bir arayayım ki onu aramaya lüzum<br />
olmadığını bilinceye kadar bu aramadan vazgeçmeyeyim. Zamanenin çevresinde<br />
dönüp dolaşmadıkça o beraberlik kulağıma girer mi benim<br />
Uzun ve uzak yerlere düşmeden bu beraberlik sırrını nasıl anlayabilirim Allah<br />
kullarıyla beraber olduğunu anlattı, sonra da bu sırrı gönlün aksetsin, bununla kanaat<br />
etmesin, bu sırrı araştırsın diye gönülü mühürledi. Gönül seferlere düştü yollar aştı.<br />
Ondan sonra gönüldeki mührü açtı. Hesaptaki iki yanlış gibi hani. O iki yanlıştan sonra<br />
hesap aydınlanır, doğrulur ya, tıpkı onun gibi.<br />
Fakat seferden sonra der ki: bu beraberliği bilseydim hiç onu arar mıydım İyi ama<br />
onu anlamak sefere bağlıdır. O anlayış keskin fikirlerle elde edilmez ki. Hani şeyhin<br />
borcunun verilmesi de o çocuğun ağlamasına bağlıydı ya. Helvacı çocuk zarı, zarı<br />
ağladı da o ulular şeyhinin borcunu ödediler. Bu manevi hikaye bundan önce<br />
“Mesnevi” içinde söylendi. Ondan başka bir yerden tamah etmeyesin iye bir yerden<br />
gönlüne bir korkudur düşer.<br />
Fakat bu tamaha bir başka fayda verir; o muradın başka bir kimseden meydana<br />
gelir. Ey birere sıkıca bağlanan maksadını oradan uman ö yüce ağaçtan meyve elde<br />
edeyim diyen! O maksadın oradan olmaz da Allah onu başka bir yerden verir. Peki o<br />
şeyi sana umduğun taraftan vermeyecekti de neden o tamahı sana verdi Gönlüne bir<br />
hayret gelsin diye bir hikmet bir kudret göstermek için.<br />
Ey fayda dileyen! Muradım acaba nereden meydana gelecek diye gönlün hayran<br />
olsun diye. Bu suretle kendi aczini bilgisizliğini bilirsin de gayba olan inanın büsbütün<br />
fazlalaşır. Gönlüm de menfaat gelecek yerde hayrete düşer. Acaba bu tamahtan bu<br />
ümitten ne hasıl olacak dersin. Terzilikten rızık umarsın, sağ oldukça terzilikle geçinir<br />
giderim dersin.<br />
Derken rızkın kuyumculuktan meydana geliverir. Halbuki o vehmine bile gelmemişti<br />
senin. Peki, o rızık oradan meydana gelmeyecekti de terziliğe tamahın nedendi Allah<br />
bilgisindeki eşsiz örneksiz bir hikmet yüzündendi. Allah onu ezelde öyle yazmıştı.<br />
Düşüncen şaşırsın, bütün hünerin, işin gücün hayranlıktan ibaret oldun diye Allah bu<br />
hikmeti halk etti. Acaba sevgilinin vuslatına bu çalışmasıyla mı ererim.<br />
Yoksa bedeni çalışmam olmaksızın başka bir yoldan mı sevgiliye ulaşırım<br />
Maksadıma bu yoldan erişeceğim demem. Yalnız bakalım, isteğim nereden meydana<br />
gelecek diye çırpınır dururum. Başı kesilmiş kuş can bedeninden nerede kurtulacak<br />
diye her yana koşar çırpınır , çırpınır ya. Ben de ya bu çıkışla muradıma nail olurum,<br />
yahut burçlarla süslü gökteki başka bir burçtan muradıma ererim dersin.<br />
Mal ve akara konmuş bir mirasyedi vardı. Konduğu mirasın hepsini yedi, çırçıplak<br />
kaldı. Miras malının zaten vefası yoktur. Geçip gider fayda etmez, geçip gider sahibi<br />
ondan ayrılıverir. Mirasa konan malın kadrini bilmez çünkü kolay buldu. Dileyip<br />
savaşmadı pek o kadar zahmet çekmedi ki. Sana da Allah bu canı bedava verdi de o<br />
yüzden canının kadrini bilmiyorsun.<br />
Adamın elindeki para da gitti, kumaş da gitti, evler de gitti. Yıkık yerlerde baykuşlar<br />
gibi kalakaldı. Dedi ki: Yarabbi mal, mülk ekmek azık verdin, hepsi gitti. Ya lütfet bir<br />
geçim ver, yahut da ölümümü yolla. Gönlünden her şey boşalınca yarabbi, yarabbi<br />
demeye koyuldu. “ Rabbim beni kurtar, bana yardım et” demeye başladı. Peygamber<br />
“ inanan, kamışa benzer” demiştir. İçi boş olunca feryat eder.<br />
Fakat kamışın içi dolu oldu mu çalgıcı onu elinden atar. Sakın dolu olma. Onun<br />
elinden gelen zarar da hoştur. Boş olda Allah’nın iki parmağı arasında hoş bir hale gel.<br />
Çünkü bütün alem yokluk şarabından sarhoştur. O mirasyedinin de azgınlığı gitti,<br />
gözlerinden yaş boşandı. Gözyaşları, din mahsulüne su verdi.<br />
Nice ihlas sahibi vardır ki ağlar, sızlar, duasındaki ihlas dumanı da göğe kadar gider.<br />
Suçluların sızlanmasından bir öd ağacı kokusu, bu güzelim gök kubbenin ta yücelerine<br />
kadar varır. Bunun üzerine melekler Allah’ya sızlanmaya başlarlar: Ey her duayı kabul<br />
eden, ey sığınılan Allah! Sen yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her iştah sahibi,<br />
dileğini senden diler.<br />
Allah buyurur ki: bu onu horlamak için değil. Ona geç ihsan etmem, onun<br />
faydasınadır. İhtiyacı onu gafletten ayılttı, bana çevirdi; saçından tuttu, çeke, çeke<br />
benim tarafıma getirdi. Dileğini verirsem yine döner, o oyuncağa kapılır gaflete gark<br />
olur gider. Gerçi ey sığınılan en düşkünlere yardım eden Allah diye gönlü kırık perişan<br />
bir halde ağlayıp sızlanmada ama o ağlasın, sızlasın.<br />
Bana onun sesi hoş gelmede. O yarabbi demesi sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor.<br />
Yalvararak başından geçenleri anlatarak beni her çeşit aldatmada. Dudu kuşlarıyla<br />
bülbülleri seslerinin güzelliği yüzünden kafese koyarlar. Fakat kuzgunla baykuşu hiç<br />
kafese korlar mı Güzel seven bir ekmekçinin yanına iki kişi gelse, bir tanesi ihtiyar,<br />
bir tanesi de güzel bir delikanlı olsa.<br />
İkisi de ekmek isteseler ekmekçi hemen bir somun kapıp al deri ihtiyara verir. Öbür<br />
boyu boyu güzel olana hemencecik ekmek verir mi Onu geciktirir. Der ki: bir<br />
zamancağız bekle hele. Evde taze ekmek pişiriyorlar. O sıcak ekmek bir müddet sonra<br />
gelse bile yine hele otur der, helva da gelecek şimdi. Böyle , böyle onu geciktirir,<br />
oyalar gizli bir yoldan avlamaya başlar. Benim seninle bir müddet işim var. ey dünya<br />
güzeli, bekle hele der. İşte müminlerin iyiden kötüden bir murada hemencecik nail<br />
olamamaları iyice bil ki bu yüzdendir.<br />
Mirasyedi, mirası yiyip bitirdi. Yoksullaştı, yarabbi demeye ağlayıp sızlanmaya<br />
başladı. Zaten rahmetler saçan bu kapıyı kim dövdü de Allah icabet etmedi bu kapı<br />
açılıp ona yüzlerce bahar saçılmıştı. Rüya gördü bir hatif ona dedi ki: sen, Mısır’da<br />
zengin olacaksın. Yürü Mısır’a git. İşin orada düzelecek. Allah niyazını kabul etti. O<br />
ricaları kabul eden Allahdır. Falan yerde büyük bir define var. onun için ta Mısır’a<br />
kadar gitmen gerek.<br />
Ey köhne adam durmadan hemencecik Bağdat’tan kalk, Mısır’a şeker kamışlığına<br />
kadar git! Adam, Bağdat’tan kalkıp ta Mısır’a kadar gitti. Mısır’ı görünce sırtı kaşındı.<br />
Sıkıntısını gidermek için hatifin vadine ümitlenerek Mısır’a gitti. Hatif falan mahallede<br />
falan yerde gömülü pek nadir, pek değerli bir define var demişti. Oraya kadar gitti<br />
ama az çok hiçbir geçinecek parası pulu kalmadı. Halktan dilencilik etmeye niyet etti.<br />
Fakat yüzü tutmuyor, utanıyordu. Sabretti, üzülüp durdu. Derken yine açlıktan<br />
kıvranmaya başladı. Dilencilikten başka bir çaresi kalmadı. Dedi ki: geceleyin yavaş,<br />
yavaş çıkarım: karanlıktan görünsem de o suretle dilenirim.<br />
Gece kuşu gibi geceleri Allah’ya zikrederim, elbette bir kapıdan yarım dirhem bir şey<br />
elde ederim. Bu düşünceyle taraf, taraf gezmeye başladı. Bir zaman utangaçlığı mevki<br />
mani oluyor, bir zaman da açlık, kendisine hadi iste diyordu. Gecenin üçte biri<br />
geçinceye kadar isteyeyim mi yoksa dudaklarım kuru bir halde uyuyayım mı Diye bir<br />
ayağını ileri atmada bir ayağını geriye çekmedeydi.<br />
Ansızın o adamı sokakta bekçi yakaladı. Dayanamadı, bir hayli yumrukladı, sopayla<br />
dövdü. O karanlık gecelerde halk hırsızlardan çok zarar görmüştü. bekçi o korkunç ve<br />
menhus gecelerde hırsızları iyiden iyiye araştırmadaydı. Halife geceleyin kimi<br />
sokaklarda dolaşıyor görürseniz benin adamlarından, akrabalarımdan bile olsa<br />
yakalayıp elini kesin demişti.<br />
Padişah bekçiyi iyice tehdit etmiş, neden demişti,hırsızlara böyle merhamet<br />
etmektesiniz Neden onların yalarına kanıyorsunuz, yahut neden onlardan rüşvet<br />
alıyorsunuz Hırsızlara ve her menhus adama acımak zayıfları vurmak ve onlara<br />
merhamet etmektedir. Kendine gel de bu sıkıntı yüzünden öç almadan vazgeçme. O<br />
sıkıntıya o eziyete pek bakmada umumimi sıkıntıyı umumi eziyeti gör.<br />
Şerri defetmek için ısırılan parmağı kes at. Bedeninin helak olacağına zulme<br />
uğrayacağına bak. Tesadüf bu ya o günlerde hırsızlar pek çoğalmıştı. Pişkin, ham bir<br />
çok hırsız belirmişti. İşte bekçi o adamı böyle bir zamanda yakalamış. Sayısız kötek<br />
atmış, sopayla iyice dövmüştü. O yoksul dövme doğruyu söyleyeceğim diye bar, bar<br />
bağırmaya başlamıştı. Bekçi dedi ki. Peki mühlet verdim söyle ne hileye çattın<br />
bakalım<br />
Divan ehli, bekçiyi kınamışlar, neden hırsızlar bu zaman çoğaldılar Bu çokluk senin<br />
ve senin gibilerin yüzünden. Önce çirkin ve pis arkadaşlarını göster. Yoksa hepsinin<br />
öcünü senden alırız. Bu suretle her mal sahibinin altını da emin olsun demişlerdi.<br />
Adam ağız dolusu yeminlerden sonra ben ne ev yakan birisiyim ne yankesici. Ben ne<br />
hırsızım ne zalim. Ben Mısır’da garip bir Bağdatlıyım dedi.<br />
Rüyasını, rüyada hatifin kendisine bir define haber verdiğini söyledi. Bekçinin gönlü<br />
rahatlaştı, adamın doğru söylediğini anladı. Yemininden doğruluk kokusu<br />
gelmekteydi. Sözünden, içinin çörekotu gibi yandığı anlaşılıyordu. Gönül doğru<br />
sözden huzur ve sükun bulut susuzun suyla hararetini teskin etmesi gibi. Ancak bir<br />
illete tutulmuş olan mahcup gönül doğruyu anlamaz. O peygamberlerle ahmak bir<br />
adamı bile ayırt edemez. Yoksa mahallinden kopup gelen o haber aya bile gelse onu<br />
ikiye böler. Ay ikiye bölünür de o hicap altında kalmış gönül bölünmez. Çünkü o<br />
sevgili değildir. Onu Allah reddetmiştir. Bekçinin gözleri yaşardı, bir kaynak oldu<br />
adeta.<br />
Fakat kuru sözden değil, gönül korkusundan. Bir söz cehennemden kopar, adamın<br />
dudağına kadar gelir. Bir söz de can şehrinden kopar, dudağa gelir. Bu dudak cana<br />
canlar katan denizle eziyetler zahmetler denizi arasında bir berzahtır. Şehirlerdeki<br />
köylü pazarına benzer adeta. Etraftan alışveriş için hep oraya gelirler. Kusurlu<br />
kumaşla adamın kesesini berbat eden kalp akça ve inci gibi değerli ve pahalı kumaş,<br />
hep oradadır.<br />
Bir köylü pazarından kim daha ziyade ticaretten anlar, geçer kalp akçayı görür,<br />
tanırsa kar eder. Köylü pazarı bu çeşit adama kar yeri olur. Başkasına da körlüğü<br />
yüzünden suç ve zarar yeridir. Alem cüzülerinden her biri teker, teker aptala<br />
düğümdür, ustaya düğüm açmak. Birine şekerdir, öbürüne zehir. Birine lütuftur.<br />
Öbürüne kahır.<br />
Her cansız şey, peygambere hikayeler söyler. Kabe hacıya tanıklık eder, söz söyler.<br />
Mescit de namaz kılana tanıklık verir, ta uzak yollardan bana gelirdi der. Ateş, Halil’e<br />
gül ve reyhan kesilir. Nemrud ’a uyanlaraysa ölümdür derttir. A güzelim bunu<br />
defalarca söyledim, fakat söylemeye doyamıyorum ki. Solup sararmamak için<br />
defalarca ekmek yedin işte bu hep ekmek. Nasıl olur da usanmazsın<br />
Mizacındaki itidal yüzünden yine acıkırsın. Bu açlıkla da senin hazımsızlığın yanar<br />
gider. Kimde açlık derdi varsa bedeninin her cüzü diğer cüzüyle bağdaşır yenileşir.<br />
Lezzet açlıktan gelir, yeni bir yemekten değil. Açlıkla yenen arpa ekmeği, şekerden<br />
lezzetlidir. O usangaçlık da sözün tekrarından değildir, aç olmadan ve<br />
hazımsızlıktandır.<br />
Dükkandan baç, ve haraç almadan dedikodudan halkı aldatmadan usanmazsın.<br />
Altmış yıl gıybette bulunsan, insanların etini yesen yine doymazsın. Kadınları avlamak<br />
için işvelerde bulunursu. Defalarca güzel sözler söylersin de bir türlü usanç gelmez.<br />
Son söylediğin sözü, ondan öncekinden daha yanarak, daha çevik bir halde ilk<br />
söylediğinden yüzlerce daha hararetli olarak söylersin.<br />
Dert eski ilacı yeniler. Dert her usanmış bezmiş dalı kırar. Eskileri yenileyen kimya<br />
derttir. Nerede dert varsa orada usanç ne gezer Kendine gel de usançtan<br />
soğuk,soğuk ah etme. Dert ara, dert ara, dert ara dert! Abes ilaçlar, derde dermen<br />
aramak için hile düzerler. Yol kesicilerdir baç diye para almaya kalkışırlar. Acı su<br />
içildiği zaman soğuktur, hoş gelir ama susuzluğu kesmez. Yalnız bir hiledir düzer,<br />
yüzlerce yeşillik bitiren tatlı suyu araştırmaya mani olur.<br />
Her kalp altın da tıpkı bunun gibi nerede iyi ve güzel altın varsa onu araştırmaya<br />
mani kesilir. ey mürit senin muradın benim, beni al diye hileyle kolunu kanadını keser.<br />
Senin derdini ben çekerim der ama o dert değildir, tortudur. Görünüşte sana tabidir<br />
ama hakikatte seni alt eder. Yürü yalancı dermandan kaç da derdin, sana derman<br />
olsun, iyileşsin, miskler saçsın. Bekçi evet sen ne hırsızsın ne kötü bir adam. İyi bir<br />
adamsın ama aptalsın, ahmaksın.<br />
Bir rüyaya inanmış bir hayale kapılmış bu kadar yol aşıp buralara gelmişsin. Aklın<br />
yok galiba. Ben yıllardır bir teviye Bağdat’ta bir define var filan yerde filan mahallede<br />
gömülüdür. Diye görürüm. Der demez adam kendine geldi. çünkü bekçi kendisinin<br />
mahallesini söylüyordu. Bekçi sözüne devam etti. Yürü derler filanın evinde o define.<br />
Adam büsbütün ayıldı.<br />
Çünkü o düşman kendisinin evini ve adını söylemekteydi. Bekçi söylüyordu: ben<br />
defalarca bu rüyayı gördüm Bağdat’ta böyle bir define var dediler de bu hayale kapılıp<br />
yerimden bile kıpırdamadım. Sense hiç usanmadan bir rüyaya kapılıp buralara kadar<br />
geliyorsun. Ahmak adamın rüyası da aklınca olur. Aklı gibidir değersizdir bir şeye<br />
yaramaz. Bil ki aklı ve ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası erkeğin rüyasında daha<br />
aşağıdır daha değersizdir.<br />
Aklı kıt ve ahmak adamın rüyasında bir kıymet olmaz. Akılsızlıktan ne çıkar yel gibi<br />
bir rüya. Adam kendi kendine define evindeymiş de neden yoksulluktan feryad<br />
ederim. Definenin başında ne kadar gaflet içindeymişim ne kadar da perde<br />
ardındaymışım gözüm örtülüymüş dedi. Bu muştuluktan sarhoş oldu, derdi kalmadı.<br />
Dilsiz dudaksız yüz binlerce hamd okudu.<br />
İçinden nasibine ermek için bu sıkıntıya uğramak lazımmış halbuki abıhayat benim<br />
meyhanemdeymiş. Yürü ben yüce bir nimete nail oldum kendimi müflis sanıyordum. O<br />
körlüğe rağmen bu nimeti buldum. İster bana ahmak de ister aşağılık bir adam o<br />
define benim oldu ya sen dilediğini söyle. Ben şüphesiz olarak muradımı gördüm. A<br />
kötü ağızlı sen ne istersen söyle. Ey ulu er sen bana dertli de. Sence dertliyim ama<br />
kendimce hoşum ben eğer bu iş aksine olsaydı da sana gül bahçesi bana hor hakir bir<br />
yer kesilseydi vay bana.<br />
SON<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Mesnevi´den Hikayeler- VI</span><br />
<br />
DAVET<br />
HİNTLİ KÖLENİN AŞKI<br />
EYAZ´IN AKLI<br />
ÇAYIRLIKTAKİ KUŞ<br />
SEVGİLİNİN SÖZÜ<br />
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK<br />
AŞURE GÜNÜ<br />
SAHUR DAVULU<br />
HZ.BİLAL AŞKI<br />
HİLAL´İN HASTALIĞI<br />
KOCAKARI HİKAYESİ<br />
AYIPLARI ÖRTEN HEKİM<br />
DEFİNE YIKIK YERDEDİR<br />
ZAMAN YAPRAKLARINDAKİ GİZ<br />
KAZANMADAN RIZK DİLEYEN YOKSUL<br />
HASAN-I HARKANİYE´YE AİT HİKAYE<br />
ÜÇ YOLCU<br />
TİRMİZ PADİŞAHI<br />
FARE İLE KURBAĞA<br />
SULTAN MAHMUT<br />
ÖLÜ;YAŞADIĞI HALDE ÖLEN KİŞİDİR<br />
ADIN ÖMER İSE<br />
BEY´İN GÜZEL ATI<br />
PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU<br />
DAVET<br />
<br />
Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, nice zamandır altıncı cildin yazılmasını meyledip<br />
durmaktasın. Husami-name, senin gibi bilgisi çok bir erin çekişiyle dünyayı dönüp<br />
dolaşmada. Ey manevi er, Mesnevinin son cildi olan altıncı cildi de sana armağan<br />
sunmaktayım.<br />
Bu altı ciltle cihete nur saç da çevresini dolanmayan dolansın. Aşkın beşle altıyla işi<br />
yoktur. Onun maksadı, ancak sevgilinin kendisini çekmesidir. Belki bundan sonra bir<br />
izin gelir de söylenmesi lazım olan sırlar söylenir.<br />
Bu ince ve gizli kinayelerden daha açık, daha anlayışlı bir tarzda anlatılır. Sır, ancak<br />
sırrı bilenle eşittir. Sır, onu inkar eden kişinin kulağına söylenmez. Fakat Allahdan<br />
davet etme emri gelince artık halkın kabul edip etmemesiyle ne işimiz var<br />
Nuh, tam dokuz yüz yıl kavmini davet edip durdu. Her an da kavminin inkarı arttı.<br />
Fakat söylemeden vazgeçti mi Hiç sükut mağarasına çekilmeye kalkıştı mı<br />
Köpeklerin havlaması ile kervan, hiç yolundan kalır mı Ay ışığı olan gecede<br />
dolunay, köpeklerin havlaması ile yürüyüşünü ağırlaştırır mı, dedi. Ay, ışığını saçar,<br />
köpek de havlar durur. Herkes, yaradılışına göre bir hizmette bulunur. Takdir herkese<br />
bir hizmet vermiş, herkesi bir işe layık görüp iptilaya salmıştır.<br />
Ay der ki: Köpek, o pis sesini bırakmıyorsa ben ayım, gidişimi nasıl bırakırım ki<br />
Sirke, sirkeliğini artırdıkça şekerin artması gerek. Kahır, sirkedir, lütuf da bala benzer.<br />
Sirkengübinin temeli bu ikisidir. Bal, sirkeden az oldu mu sirkengübin iyi olmaz.<br />
Nuh’un kavmi de, ona sirke döküp duruyorlardı, fakat Allahnın lütuf ve ihsan denizi<br />
ona daha fazla şeker dökmekteydi. Onun şekerine cömertlik denizinden yardım<br />
edilmekte idi de o yüzden alem halkının sirkesinden fazlaydı onun şekeri.<br />
Tek bir kişi ama bine bedel... Kimdir o Allah velisi. Hatta o yüce Allah kulu, yüzlerce<br />
zamanın tek eridir. Denize bir yol bulmuş olan küpün önünde ırmaklar bile diz çöker.<br />
Hele şu deniz yok mu Bütün denizler, bu örmekleri, bu sözleri duyunca ulu bir ad,<br />
küçücük, ehemmiyetsiz bir ada eş oldu diye utançlarından ağızları acılaşır.<br />
Bu dünyanın o dünya ile birleşmesinden bu dünya, utanır, ortadan kalkar. Bu söz<br />
dardır, derecesi pek aşağıdır. Yoksa bayağı bir şeyin hasın hası ile ne münasebeti var<br />
Kuzgun, bağında kuzgunca bağırır. Fakat bülbül, bunu duyup sesini azaltır mı Bu<br />
“Allah dilediğini yapar” pazarında her ikisi için de ayrı alıcı var.<br />
Dikenliğin gıdası ateştir; sarhoş dimağının gıdası da gül kokusu. Bir leş, bizce<br />
kötüdür, pistir ama domuzla köpeğe şekerdir helvadır. Pisler, şu pisliklerini yapa<br />
dursunlar, sular da pisleri arıtmaya savaşır. Yılanlar zehir saçar, acılar bizi perişan<br />
eder ama, bal arıları dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları<br />
doldurur. Zehirler tesirlerini yapıp dururlar ama panzehirler de hemen o tesirleri<br />
gideriverir.<br />
Şu aleme baksan görürsün ki baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle adeta<br />
dinin kafirlerle savaşması gibi savaşır durur. Bir zerre sola doğru uçmaktadır, öbürü<br />
sağa doğru gidip arayacağını aramada. Bir zerre yücelere çıkmada, öbürü baş aşağı<br />
düşmede. Şöyle durur gibi görünürler ama onların savaşını bu durgunluk aleminde<br />
gör. Onların fiili savaşları gizli savaşlarından ileri gelmededir. Bu aykırılığı gör de o<br />
aykırılığı anla.<br />
Fakat güneşte mahvolan zerrenin savaşı, vasıftan hesaptan dışarıdır. Zerrenin<br />
kendiside, nefesi de mahvoldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır. Onun<br />
kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden “Biz Allah’a dönenleriz”<br />
sırrından. Biz kendimizden geçip senin denizine döndük. Asıldan süt içtik, geliştik. Ey<br />
gulyabaniye aldanıp yolun fer-i lerine dalan, ey usulsüz kişi asıllardan az bahset.<br />
Bizim savaşımızda hakikatte bizden değildir, sulhumuz da. Her halimiz Allahnın iki<br />
parmağı arasındadır. Tabiat, iş ve söz bakımından cüzüler arasındaki savaş, pek<br />
korkunç bir savaştır. Fakat bu alem, şu savaşla durmadadır. Unsurlara bak da anla.<br />
Dört unsur dört kuvvetli direttir. Dünyanın tavanı onlarla düz durmada. Her direk,<br />
öbürünü kırar. Su direği ateş direğini yıkar. Halkın yapısı zıtlar üstüne kurulmuş.<br />
Hasılı biz, zarar bakımından da savaştayız, fayda bakımından da. Ahvalin, birbirine<br />
aykırı. Tesir dolayısıyla her biri öbürüne zıt. Her an kendi yolumu vurup durmadayım,<br />
artık başkasına nasıl bir çare bulabilirim<br />
Bana gelen hal askerlerinin dalgalarına bak; her biri, öbürüyle savaşmada, her biri,<br />
öbürüne kin gütmede. Kendindeki şu müthiş savaşa bak. Başkalarının savaşı ile ne<br />
meşgul olup durursun Meğer ki Allah, seni bu savaştan çeke de sulh aleminde bir tek<br />
renge boyanasın. O alem, ancak bakidir, mamurdur, başka türlü olmasına imkan yok.<br />
Çünkü terkibi, zıt olan şeylerden değil.<br />
Bu yok olma, bitme, zıttın zıddını yok etmesinden ileri gelir. Zıt olmadı mı<br />
ebedilikten başka bir şey olamaz. O eşsiz, örneksiz Allah, cennetten zıddı giderdi.<br />
Orada güneş de yoktur, zıddı olan zemheri de. Renklerin asılları, renksizliktir...<br />
Savaşların aslı barışlardır. Bu gamlarla dolu olan bucağın aslı, o alemdir. Her ayrılığın<br />
aslı, buluşmadır.<br />
Hocam, neden biz bu ayrılılar içindeyiz Neden birlik bu sayıları doğuruyor Çünkü<br />
biz fer’iz, bu birbirine zıt olan dört asıl, fer’ide kendi huyunu işliyor. Halbuki can<br />
cevheri, ayrılıkların ötesinden. Onun huyu bu değil, onun huyu, ulu Allahnın huyu.<br />
Savaşlara bak. O savaşlar, barışların asılları. Allah uğrunda savaşan Peygamber gibi<br />
hani. O, iki cihanda da üstündür. Bu üstünü dil anlatmaz ki.<br />
Irmak suyunu tamamı ile içmenin imkanı yok. Yok ama susuzluğu giderecek kadar<br />
içmenin de imkanı yok. Mana denizine susamışsan Mesnevi adasından o denize bir ark<br />
aç. O arkı o derece aç ki her an Mesneviyi, ancak ve ancak mana denizi göresin.<br />
Yel derenin üzerindeki saman çöplerini temizledi mi su, tek renkliliğini meydana<br />
çıkarır. Sen Mesnevide ter-ü taze mercan dallarını gör, can suyundan bitmiş meyveleri<br />
seyret. Söz, harften, sesten ve soluktan ayrıldı mı hepsini bırakır, deniz kesilir. Harfi<br />
söyleyen de, duyan da, hatta harfler de, bu üçü de sonunda can olur.<br />
Ekmek veren, ekmek alan ve pak ekmek suretlerden kurtulur, toprak olur. Fakat<br />
manaları, yine birbirinden ayrı olarak ve daimi bir surette üç makamdadır. Suret<br />
toprak olur ama mana olmaz. Kim, olur derse de ki: Hayır buna imkan yok.<br />
Ruh aleminde gah suretten kaçarak, gah surete bürünerek üçü de beklerler.<br />
Suretlere gidin diye emir gelir, giderler. Yine onun emri ile suretlerden ayrılırlar.<br />
Hasılı “Halk da onundur, emir de” sırrını bil. Halk, surettir, emir de o surete binen can.<br />
binek de padişahın buyruğundadır, binen de, cisim kapıdadır, can huzurda. Su testiye<br />
dolmak istedi mi padişah, can askerine binin diye emreder. Sonra yine canları<br />
yücelere çekmek diledi mi padişah nakiplerinden ses gelir: İnin! Bundan öte söz<br />
inceldi. Ateşi azalt, odunu çok atma. Atma da küçücük çömlek kaynamasın. Anlayış<br />
çömlekleri pek küçük ve pek yufka.<br />
Noksandan münezzeh Allah, bir elmalık meydana getirmede, onları ağaçlara,<br />
yapraklara benzeyen harfler içinde gizlemede. Bu ses, harf ve dedikodu ağaçlığı<br />
arasında elmadan ancak bir koku alınabilir. Bari sen de bu kokuyu sende aklına iyice<br />
çek, bu kokuyu iyice al da seni kulağından tutup asla kadar götürsün. Nezle<br />
olmamaya, koku almaya bak. Halkın yelinden, nefesinden bedenini ört. Onların<br />
havaları, kış rüzgarlarından da soğuktur. Örtün, bürün de burnuna girmesin. Onlar<br />
cansız donmuş kişilerdir. Nefesleri, karlı dağlardan gelir. Fakat yeryüzü bu karlı<br />
kefene büründü mü durma, hemen Hüsameddin’in güneş kılıcını vur. Derhal doğudan<br />
Allah kılıcını çek, o doğuyla bu tapıyı ısıt.<br />
Güneş, karı hançerledi mi dağlardan ovalardan seller yürür. Çünkü o, ne doğudadır,<br />
ne batıda. Gece gündüz müneccimle savaşır durur. Neden der, benden başka ve yol<br />
göstermeyen yıldızları bayağılık ve körlük yüzünden kıble edindin Kuran’da o emim<br />
erin “Ben hataları sevmem” sözü hoşuna gitmedi. Ayın önüne geçtin, beline eleğim<br />
sağmadan kulluk kemerini bağladın da o yüzden ayın ikiye bölünüşünden incindin.<br />
“Güneş dürülür” ayetini inkar edersin. Çünkü sence güneş en yüce bir mertebedir.<br />
Havanın değişmesini yıldızların tesirinden bilirsin de “And olsun yıldıza, indiği zaman”<br />
ayetinden hoşlanmazsın.<br />
Ay, ekmekten de tesirli değil ya. Nice ekmek vardır ki adamın can damarını koparır.<br />
Zühre sudan daha tesirli değildir ya. Nice su vardır ki bedeni harap eder. Fakat onun<br />
sevgisi senin canındadır da onun için dostun öğüdü bir kulağından girer, bir<br />
kulağından çıkar. Fakat bil ki senin öğüdünde bize tesir etmez, bizim öğüdümüz de<br />
sana.<br />
Meğer ki göklerin anahtarları elinde olan sevgiliden sana hususi bir anahtar ihsan<br />
edile. Bu söz, yıldıza benzer, aya benzer. Fakat Allah buyruğu olmaksızın tesir etmez.<br />
Bu cihetsiz yıldız, yalnız vahiy arayan kulaklara tesir eder. Cihetten cihetsizlik<br />
alemine gelin de sizi kurdu paralamasın der.<br />
Onun yıldızlar saçan pırıltısı karşısında şu dünya güneşi, bir yarasaya benzer. Yedi<br />
mavi gök, onun kulluğundadır. Bir çavuşa benzeyen ay, onun derdiyle yanmada<br />
erimededir. Zühre bir şey soracak oldu mu el atar, müşteri can nakdini eline alıp<br />
huzurunda durur.<br />
Zühal onun elini öpme havasındadır ama kendisini bu devlete layık görmez. Merih<br />
onun yüzünden elini ayağını incitmiş, Utarit onun vasfından yüzlerce kalem kırmıştır.<br />
Bütün bu yıldızlar, müneccimle, ey canı bırakıp rengi seçen. Can odur,bizse hep<br />
rengiz, sayılar ve yazılarız. Onun düşünce yıldızı, bütün yıldızların canıdır diye<br />
savaşmaktadır.<br />
Düşünce de nerede O makam, tamamıyla pak nurdur. Ey düşüncelere kapılan, bu<br />
düşünce lafı senin için söylenmiştir. Her yıldızın yücelerde bir evi vardır ama bizim<br />
yıldızımız hiçbir eve sığmaz. Yeri, yurdu yakan şey, nasıl olur da mekana sığar Haddi<br />
olmayan nur, nasıl olur da hadde girer Fakat sevdalı ve bir zayıf kişi anlasın diye bir<br />
örnek verir, bir suretle tasvir ederler.<br />
O şey, örnektir, onun misli değil. Bu örneği de donmuş kalmış akıl, bunu anlasın<br />
diye getirirler. Akıl keskindir ama ayağı gevşektir. Çünkü gönlü yıkıktır, bedeni<br />
sağlam. Bu çeşit aklı olanların akılları, neye takılırsa sımsıkı takılır ama şehveti<br />
bırakmayı hiç mi hiç düşünmezler. Dava zamanı göğüsleri doğruya benzer, fakat<br />
takva zamanı sabırları, adeta bir şimşektir.<br />
Her biri hünerlerle kendini gösterir, alim geçinir. Fakat vefa vaktinde alem gibi<br />
vefasızdır. Kendini görme zamanında cihana sığmaz, fakat ekmek gibi boğazda mide<br />
de kaybolur gider. Fakat yine de bütün bu vasıflar iyidir... İyilik aradı mı insanda kötü<br />
şey kalmaz ki.<br />
Meni benliğinde kaldıkça kokuşur, pis olur. Fakat cana ulaştı mı aydınlık alemini<br />
bulur. Cansız şey nebatata yüz tuttu mu, baht ağacından hayat biter. Canlıya yüz<br />
tutan nebat, Hızır gibi abıhayat kaynağından içer. Can da canana yüz tutarsa pılısını<br />
pırtısını sonsuz ömür iklimine çeker götürür.<br />
Bir gün bilgisiz bir adam, vaaz eden birine sordu: Mimberde senden daha yüce söz<br />
söyleyen, senden daha güzel vaaz eden bir adam bile yok. Sana bir sorum var, ey<br />
akıllı er, bu mecliste sualime cevap ver. Bir kale burcunun üstüne bir kuş otursa başı<br />
mı daha üstündür, kuyruğu mu<br />
Vaaz eden dedi ki: Yüzü şehre, kuyruğu köyeyse yüzü, bil ki kuyruğundan üstündür.<br />
Yok... Eğer kuyruğu şehre, yüzü köyeyse o kuyruğa toprak ol, yüzünden yüz çevir.<br />
Kanadı olan kuş yuvasına kadar uçup gider. İnsanlar, insanların kanadı da himmettir.<br />
Bir aşık, hayra, şerre bulanabilir. Sen onun hayrına şerrine bakma, himmetine bak.<br />
Doğan, isterse beyaz ve eşsiz olsun; fare avladıktan sonra bayağıdır. Fakat baykuşun<br />
meyli, padişaha olsa doğan sayılır, külahına bakma. İnsan, bir hamur teknesi<br />
boyuncadır ama gök yüzünden de üstündür, esirden de. Hiç bu gökyüzü “Biz onu<br />
ululadık” sözünü duydu mu Kim duydu bu sözü Dertlere düşmüş Ademoğlu.<br />
Hiç kimse, güzelliğini, aklını, sözlerini, isteklerini yeryüzüne gösterdi, bildirdi mi<br />
Hiç yüzünün güzelliğini, reyindeki isabeti gökyüzüne göstermeye, söylemeye kalkıştı<br />
mı Oğlum, hiçbir gümüş bedenli dilber, hamam duvarlarına çizilmiş resimlere<br />
kendisini gösterir, onların karşısında cilvelenir mi O huri gibi güzel resimler şöyle<br />
dursun kalkar yarı kör bir kocakarıya karşı cilvelenirsin. O kocakarı da olan ve<br />
resimlerde olamayan nedir ki seni o resimlerden tutup çeker Sen söylemezsin ama<br />
ben söyleyeyim: Akıldır, duygudur, anlayıştır, tedbirdir, candır. Kocakarı da insanla<br />
kaynaşan can var. Halbuki hamamdaki resimlerde ruh yok. Hamam duvarındaki resim,<br />
bir harekete gelseydi derhal seni kocakarıdan çekerdi.<br />
Can nedir Hayırdan şerden haberdar olan, lütuf ve ihsana sevinen, zarardan yerinip<br />
ağlayan şey. Madem ki canın sırrı, mahiyeti, insana hayrı, şerri haber vermede... Şu<br />
halde hakikatten kimin daha ziyade haberi varsa o, daha canlıdır.<br />
Ruhun tesiri, bilgi ve anlayıştır. Kimde bu bilgi ve anlayış, daha fazlaysa o, daha<br />
ziyade Allahlıktır. Fakat bu tabiat aleminin ötesinde öyle haberler, öyle bilgiler vardır<br />
ki bu canlar, o meydan da cansız bir hale gelirler. Bunlardan haberdar olamayan can,<br />
Allah tapısına mazhar oldu... Canların canı ise Allah’a mazhar oldu.<br />
Melekler de tamamı ile akıldan, candan ibarettiler. Fakat yeni bir can geldi. Adem<br />
yaratıldı mı onun karşısında beden haline geldiler. Kutluluktan o canı gördüler, ten<br />
gibi o ruha hizmetçi kesildiler.<br />
Şeytana gelince canla başla ondan baş çekti, canla birleşmedi, çünkü ölü bir uzuvdu.<br />
Canı olmadığı için Adem’e feda olmadı... Kırık bir eldi cana itaat etmedi. Fakat o uzvu<br />
kırıldıysa cana bir noksan gelmedi ya. Canın elindedir bu onu yine yaratabilir. Başka<br />
bir sır daha var, fakat bunu duyacak kulak nerede O şekeri yiyecek dudu kuşu hani<br />
Has dudulara pek bol, pek değerli şeker var ama aşağılık dudular, o taraftan göz<br />
yummuşlar. Yalnız sureti derviş olan, o zekatı, o arılığı nereden tadacak. O, manadır,<br />
faülün failat değil. İsa’nın eşeğinden şeker esirgenemez ama eşek, yaradılış<br />
bakımından otu beğenir. Şeker, eşeği neşelendirseydi önüne kantarla şeker<br />
dökülürdü. “Onların ağızlarını mühürledik” ayetinin manasını bil. Yolcuya bu mühim<br />
bir şeydir. Bunu bil de belki peygamberlerin sonuncusunun yolu hürmetine ağızdan o<br />
kuvvetli mühür kaldırılır.<br />
Peygamberlerden kalan mühürleri, Ahmed’in dini hürmetine kaldırdılar. Açılmamış<br />
kilitleri vardı; onlar, “İnna fettehna” eliyle açıldı. O, bu dünyada da şefaatçidir, o<br />
dünyada da, bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada cennetlere. Bu dünyada “Sen<br />
onlara yol göster” der; o dünyada “Sen onlara ay gibi yüzünü göster” der.<br />
Onun gizli aşikar işi, daima “Yarabbi sen kavmime doğru yolu göster, onlar<br />
bilmiyorlar” demektir. Onun nefesi ile iki kapı da açıktır. Duası, iki alemde de<br />
müstecap olur. Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son peygamber<br />
olmuştur. Sanatında son derece ileri gitmiş bir üstadı görünce bu sanat, sende<br />
bitmiştir demez misin<br />
Ey peygamber, mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmaktasın, hatemsin, bu iş,<br />
seninle ve sende bitmiştir. Can bağışlayanlar aleminde bir hatemsin sen. Hasılı<br />
mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Muhammed’in işaretleri, tamamı ile açılıktır,<br />
açılık içinde açılıktır, açılık içinde açıklık. Onun canına, evladına gelişine ve zamanına<br />
yüz binlerce aferin. Onun devlet ve ikbal sahibi halifesinin oğulları, onun can ve gönül<br />
unsurundan doğmuşlardır.<br />
İster Bağdat’tan olsunlar, ister Herat’tan, ister Rey’den. Su toprak karışıklığı<br />
olmaksızın onun soyudur onlar. Gül dalı nerede biterse bitsin güldür. Şarap, nerede<br />
kaynayıp köpürürse köpürsün şaraptır. Güneş isterse batıdan baş göstersin, yine<br />
güneştir, başka bir şey değil.<br />
Allahm sen örtücülüğünle ört, ayıp görenlere bunu gösterme, onları kör et. Allah,<br />
ben, eşi olmayan güneşle kötü huylu yarasanın gözünü bağlamışım dedi. Bakışı<br />
noksan yarasanın gözünden, o güneşin yıldızları da gizlidir.<br />
Ey Allah ışığı Hüsameddin, ey ruh cilası, ey doğru yolu gösteren padişah gel!<br />
Mesneviyi yayılmış bir mera haline getir, örneklerinin suretlerine can ver! Can ver de<br />
bütün harfleri akıl ve can olsun, can cennetine uçup gitsin. Zaten onlar, senin sayende<br />
can aleminden gelip harf tuzağına tutuldular, mahpus oldular.<br />
Ömrün alemde Hızır gibi uzasın, canlara can katsın, düşkünlerin ellerini tutsun,<br />
daimi olsun. İlyas ve Hızır gibi dünyalar durdukça dur da yeryüzü, lütfunla gökyüzü<br />
haline gelsin. Kötü gözlülerin şatafatı, nazarı olmasaydı lütfunun yüzde birini<br />
söylerdim. Fakat nefesi zehirli kem gözlerden ben ne can üzen zahımlar yedim. Onun<br />
için senin halini, ancak başkalarının hallerini anarak remiz ve kinayeyle söylerim.<br />
Bu bahanede, gönlüne ait bir hiledir ki gönlün ayakları, o yüzden, toprağa kakılmış<br />
kalmıştır. Yüzlerce gönül ve can yaratıcı Allah’a aşık olmuştur da onlara ya kem göz<br />
mani olmuştur ya kötü kulak.<br />
Bunların bir tanesi de peygamberin amcası. Arapların kınaması, ona pek korkunç<br />
göründü.<br />
Arap kendi çocuğuna uydu da güvenilir dininden döndü derlerse ne derim, dedi.<br />
Peygamber amca dedi, bir kere şahadet getir de senin için Allah’a şefaat edeyim.<br />
Ebutalip, doğru ama duyulur, yayılır, herkes duyar. İki kişiyi aşan her sır yayılır,<br />
otuz iki dişten otuz iki orduya duyulur. Bu Arapların diline düşerim. Onların yanında<br />
bu yüzden hor hakir olurum dedi.<br />
Fakat Allahnın ezeli lütfu olsaydı Allah çekişiyle beraber bu kötü gönüllülük olur<br />
muydu hiç<br />
Ey düşkünlere yardım eden Allah, medet! Medet bu iki taraflı dileklerden. Ben,<br />
gönlün hilesinden, düzeninden öyle perişan bir hale geldim ki feryada bile kudretim<br />
kalmadı.<br />
Ben kim oluyorum Gökyüzü bile yüzlerce işiyle gücü ile, iktidarı ile, yüzlerce<br />
debdebe ve tantanası ile beraber bu pusudan, bu dileğe uyma yüzünden feryada geldi.<br />
Ey kerem sahibi, ey hilim sahibi, bu iki taraflı dilekten sen bana aman ver. Ey kerem<br />
sahibi, doğru yolun bir taraflı çekişi, iki yol arasında tereddüde düşmekten hayırlıdır.<br />
Bu iki yoldan da maksat sensin ama bu ikilikten adama adeta can çekişmesi gelir.<br />
Bu iki yolla da sana gelmeye azmedilir ama savaş, asla neşe meclisine benzemez dedi.<br />
Bunu, Kuran’daki “Göklerle yeryüzü Allah emanetini kabul etmekten korktular,<br />
çekindiler” ayetini oku da Allahdan duy. Bu ikilikte kalış, caba şu mu iyidir, hayırlıdır,<br />
yoksa bu mu diye tereddüde düşüş, gönülde bir savaş gibidir. Tereddütte de bütün<br />
kudretleriyle korku ve ümit birbirine saldırır.<br />
Ey yüce Allah, önce bendeki bu çekiliş ve yükseliş geliş senden meydana geldi,<br />
yoksa bu deniz, sakindi Yarabbi. Bana bu tereddüdü, o makamdan verdin, kereminle<br />
yine beni tereddütsüz bir hale getir.<br />
Medet ey feryada yetişen Allahm, sen beni dertlere müptela etmektesin. Senin<br />
verdiğin dertlerle erler bile kadılara döner. Bu derde uğratış niceye dek, yapma<br />
Yarabbi. Bana bir yol bağışla, on yol verme bana.<br />
Sırtı yaralı arık bir deveyim; sırtımda bir semere benzeyen ihtiyar yüzünden sırtım<br />
yaralandı. Arkamdaki bu mahfe, gah ağır gelip beni bu yana çekmede, gah öbür tarafa<br />
yayılıp beni o yana sürüklemede. Bu uygunsuz yükü sırtımdan al da iyi kişilerin<br />
bahçelerini göreyim. Uyanık olarak değil de Ashabı Kehf gibi uykuda olarak cömertlik<br />
bahçesinde yayılayım.<br />
Sağıma, soluma yatıp uyuyayım, fakat ancak top gibi ihtiyarsız olarak yuvarlanayım.<br />
Ey din Allahsı, sağıma da dönersem senin döndürmenle döneyim, soluma da<br />
dönersem senin döndürmenle. Yüz binlerce yıllardır havadaki zerreler gibi<br />
ihtiyarsızdım. O zaman ve o hali unuttum ama uykuda bu alemden göçüp gitmem,<br />
bana o alemden bir armağan.<br />
Uyku zamanı bu dört unsur çarmıhından kurtulur, şu daracık yurttan can yaylasına<br />
sıçrar, çıkarım. Uyku dadısından o geçmiş günlerin sütünü içerim ey bir şeye ihtiyacı<br />
olmayan ve herkes kendisine muhtaç olan Allah.<br />
Bütün alem, kendi ihtiyarından, kendi varlığından sarhoşluk alemine kaçmaktadır.<br />
Bu suretle herkes, şarap, çalgı gibi şeylere düşer de kendi aklından bir an olsun<br />
kurtulmaya çalışır.<br />
Herkes bilir ki bu varlık tuzaktır. İnsanın kendi ihtiyarı ile bir şeyi düşünmesi, bir<br />
şeyi anması cehennemdir adeta.<br />
Onun için herkes varlığından, kendiliğinden geçme alemine, yahut sarhoşluğa kaçar,<br />
yahut da bir işe koyulup kendini unutur. Fakat yine bu alemden kendini çeker, varlık<br />
alemine gelirsin. Çünkü o kendini unutma alemine Allah fermanı olmadan gitmiştik.<br />
Ne cin, zaman kaydının hapsinden kurtulabilir, ne insan. Yüce göklere çıkmak<br />
anacak doğru yolu bulma kudretiyle olabilir.<br />
İnsan doğru yolu ancak Allahdan çekinen kulun ruhunu, göklerden şeytanları kovan<br />
şahaplardan koruyan kuvvetle bulabilir. Yok olmadıkça hiç kimseye ululuk tapısına<br />
varmaya yol yoktur. Göklere yücelme nedir şu yokluk. Aşıların yolu da yokluktur, dini<br />
de. Aşk yolunda yalvarma bakımından pöstekiyle çarık, Eyaz’a mihrap olmuştur. Gerçi<br />
onu padişah severdi. İçi de güzeldi, dışı da. Fakat kendisi de kibirsiz riyasız, kinsiz bir<br />
hale gelmişti. Yüzü, padişahın güzelliğine bir anda kesilmişti. Varlığından uzaklaştığı<br />
için işinin sonu da Mahmut oldu.<br />
Eyaz kibir korkusundan çekinirdi de onun için temkini, pek kuvvetli bir hale<br />
gelmişti. O tertemiz bir hale gelmişti. Kibrin nefsin boynunu vurmuştu. Ya o düzenleri<br />
halka bir şey öğretmek için yapıyor, yahut korkuda uzak bir hikmet yüzünden böyle<br />
bir harekette bulunuyordu. Yahut varlık, yokluk rüzgarları ile esip gelen bir bağ<br />
olduğundan bir gün çarığını görmeyi istiyor, bu suretle de yokluk definesinin üstüne<br />
kurulan yapının kapısını açmak, o zevk yaşayışının yelini bulmak diliyordu. Bu<br />
kaynağın malı, mülkü, atlası, çabuk yürüyüp giden cana bir zincirdir.<br />
Buna kapılan, şu altın zinciri gördü de kapıldı, ruhu bir delik içinde kaldı, ovalara<br />
çıkamadı. Görünüşü cennet ama hakikatte bir cehennem. Üstü güllü nakışlarla<br />
bezenmiş bir zehirli yılan. İnanan kişiye cehennem zarar vermez ama ortadan geçmek<br />
daha iyidir ya. Cehennem ona bir zeval vermez-. Vermez ama herhalde cennet, onun<br />
için daha hoştur ya.<br />
Ey noksan kişiler, şu gül yüzlülerden sakının. Onlarla konuşmaya kalktınız, düşüp<br />
kalkmaya başladınız mı anlarsınız ki onlar cehennemdir.<br />
HİNTLİ KÖLENİN AŞKI<br />
Zengin bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Onu beslemiş, büyütmüş, adeta ölüyken<br />
diriltmişti. Bilgi ve edep belletmiş, gönlünde hüner ışığını yakmıştı.<br />
Çocukluğundan beri nazla yetiştirilmiş, o iyilikçi adam, onu lütuf kucağında<br />
büyütmüştü. Bu zengin adamında güzel, gümüş bedenli, yaradılışı ahlakı hoş bir kızı<br />
vardı.<br />
Kız, evlenme çağına girince kızı isteyenler, ona ağır nikah parası vermeye<br />
başladılar. Her ulu adamdan kız istemeye bir görücü geliyordu. Adam, malın sebatı<br />
yoktur, gece gelir, gündüz dağılıverir. Güzelliğin de değeri yoktur. Bir diken yarası ile<br />
renk solup sararıverir. Büyük bir adamın oğlu olmak da bir şey değil. Bu çeşit gençler<br />
mala mülke gururlanır. Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur,<br />
yaptığı kötü iş yüzünden babasına bir ar olur. Hünerli bilgili kişi iyidir ama İblisten<br />
ibret al ona da az tap.<br />
Onun bilgisi vardı ama din aşkı yoktu, bu yüzden Adem’in yalnız topraktan yaratılan<br />
suretini gördü.<br />
Ey emin kişi, bilgi de ne kadar ileri gidersen git onunla gaybı gören gözün açılmaz<br />
ki! Can gözü açık olmayan, sakaldan, sarıktan başka bir şey görmez, adamın ileri<br />
yahut geri oluşunu onu tarif edenden öğrenir.<br />
Ey arif, sen, birsini anlamak için onu bilen, söyleyip tarif eden kişiye müracaat<br />
etmezsin. Çünkü sen, doğmuş, parıl, parıl parlamakta olan bir nursun. Senin takvan,<br />
dinin var, iyi işler işlersin, öyle ki alem onlarla düzelir, kurtuluşa ere.<br />
Kendine öyle temiz ve iyi bir damak seçti ki bütün halkın övündüğü kişiydi o.<br />
Kadınlar onun malı yok, mülkü yok, ululuğu yok, güzel değil, başına buyruk değil<br />
dediler.<br />
Adam dedi ki: Onlar dine, zahitliğe uymuş adamlar. O da yeryüzünde altını olmayan<br />
bir define. Hasılı armağanlar sunuldu, nişan yapıldı, kumaşlar gönderildi, kızın<br />
verileceği ortalığa yayıldı.<br />
Evde küçük bir köle vardı. Bu sıralarda hastalandı, yanıp yakılmaya, eriyip solmaya<br />
başladı. Hummaya tutulmuş bir hasta gibi eriyordu. Hekim, hastalığını anlayamadı.<br />
Akıl diyordu ki: Onun illeti, gönül illeti. Beden ilacı gönlüne tesir etmez ki. Bu sevda<br />
yüzünden köleciğin gönlü yaralıydı ama derdini kimseciklere söyleyemiyordu.<br />
Bir gece zengin adam karısına dedi ki: Kimseye duyurmadan, gizlice onun halini sor<br />
soruştur bakalım. Sen onun anası sayılırsın. Derdini sana açar elbette. Kadın, bu sözü<br />
kulağına koyunca ertesi gün kölenin yanına gitti. Yüzlerce nazla muhabbetle başını<br />
karıştırmaya, saçlarını taramaya başladı. Şefkatli analar gibi onu yumuşattı, nihayet<br />
söyletmeye muvaffak oldu.<br />
Köle dedi ki: Senden bunu mu umardım ben kızını inatçı bir yabancıya veresin. Bizim<br />
efendimizin kızı olsun, biz de ona aşık olalım da o başkasına varsın Yazık değil mi<br />
Kadın bu söze öyle kızdı ki onu dövüp damdan aşağıya atmak istedi. O kim oluyor<br />
diyordu, bir kahpenin Hintli bir oğlu. Nasıl oluyor da bir efendinin kızına tamah<br />
ediyor Fakat bunları içinden söylemekle beraber sabretmek daha doğru deyip<br />
kendini tuttu. Kocasına, dinle şu şaşılacak şeyi dedi.<br />
Biz onu güvenilir bir adam sanıyorduk, umarmıydık böyle bir çalıkuşunun hain<br />
çıkacağını<br />
Efendi dedi ki: Sabret. Ona de ki: Kızı ona vermez sana veririz. Bu suretle belki<br />
gönlündeki sevdayı çıkarırız. Sen hele bir hoşça bak, ben nasıl onu bu işten<br />
vazgeçiririm Sen gönlünü hoş tut iyice bil ki kızımız hakikatten de senin eşindir. A<br />
güzel müşteri, evvelce bunu bilmiyorduk, mademki bildik, elbette kızımıza daha<br />
layıksın sen. Ateşimiz kendi mangalımızda; Leyla, bizim Leyla’mız, Mecnunumuzda<br />
sensin, de. İyice bir hayale bir düşünceye düşsün. İyi düşünce insanı semirtir.<br />
İnsan kulağından gelişir, duya duya canlanır. Hayvansa boğazından yemesinden,<br />
içmesinden gelişir.<br />
Kadın, “Böyle bir arlanılacak sözü ağzın nasıl varır da söyler Onun için böyle bir<br />
abes sözü nasıl geveleyebilirim Gebersin o şeytan huylu hain” dedi.<br />
Adam, hayır dedi, korkma. Sen böyle söyle de onun hastalığı geçsin, bu lütuf<br />
yüzünden iyileşsin. Ondan sonra sevgilim onun derdini gidermeyi bana bırak sen.<br />
Yalnız o ince eleyip sık dokuyan bir kere iyileşsin.<br />
Kadın o hasta köleye böyle söyleyince köle ferahladı, öyle kabardı o köle ki adeta<br />
yeryüzüne sığamaz oldu. Semirdi, gelişti, benzine kan geldi, kırmızı güle döndü,<br />
binlerce şükürler etti. Bazen de hanımcığım diyordu sakın bu bir düzen olmasın!<br />
Efendi, Ferec’i evlendiriyorum diye davet yaptı, eşini dostunu çağırdı. Gelenler de<br />
“Ferec, kutlu olsun” diye onu kandırmaktaydılar. Ferec, bu sözleri duyunca artık kızı<br />
alacağına iyice inandı. Büsbütün iyileşti, hastalığı kökünden geçti gitti. Ondan sonra<br />
gerdek gecesi bir oğlanı kadın kılığına soktular. Elini, bileğini gelinler gibi kınaladılar.<br />
Adeta ona tavuk gösterip horoz verdiler.<br />
Başını bağladılar, gelinler gibi elbiseler giydirdiler, gürbüz oğlanı kadın kıyafetine<br />
sokup koyverdiler. Efendi halvet zamanı derhal mumu üfledi. Hintli köle öyle güçlü<br />
kuvvetli bir oğlanla yalnız kaldı. Oğlan, köleye saldırınca Hintlicik, feryada başladı<br />
ama dışarıdaki def gürültüsünden sesini kimse duymuyordu ki.<br />
Def çalması, el çırpması, kadın ve erkeğin naraları, onun sesini boğuyordu. Oğlan,<br />
sabaha kadar o Hintli köleceğizi berbat edip durdu. Köle, adeta köpeğin önündeki un<br />
torbasına döndü. Sabahleyin tas ve büyük bir bohça getirdiler. Ferec damatlar gibi<br />
güvey hamamına gitti. Gitti ama bitkin bir haldeydi. Ardı, külahçıların yırtık<br />
peştamalına dönmüştü.<br />
Zavallı hamamdan dönünce efendinin kızı, gelin gibi odaya geçip oturdu. Anası, köle<br />
kızı gündüzün sınamaya kalkmasın diye oracıkta beklemekteydi.<br />
Köle, bir müddet kinle kıza baktı da sonra ellerini on parmağını da ona doğru<br />
sallayıp dedi ki: Dilerim kimse seninle buluşmasın, senin gibi kötü ve pis bir geline<br />
düşmesin. Gündüzün yüzün, kadınlar gibi ter-ü taze, geceleyin çirkin aletin, eşek<br />
aletinden beter.<br />
İşte bu alemin bütün nimetleri, uzaktan pek hoştur ama yaklaştı mı sınamadan<br />
ibarettir. Uzaktan su görünür yanına vardın mı görürsün ki serapmış. O kokmuş bir<br />
kocakarıdır ama çok cilvelidir, kendisini yeni bir gelin gibi gösterir.<br />
Sakın onun yüzündeki boyaya aldanma; aman, onun zehirle karışık şerbetini<br />
tatmaya kalkışma.<br />
Sabret, sabır sıkıntının anahtarıdır; sabret de Ferec gibi yüzlerce zahmete mihnete<br />
düşme. Tanesi meydandadır da tuzağı gizlidir. Önce onun sana nimet verişi hoş<br />
görünür ama sonu öyle değil.<br />
Ona ulaştın mı eyvahlar olsun sana. Nedamete düşer, ne kadar zarı zarı ağlarsın.<br />
Fakat beylik, vezirlik ve padişahlık adı, hakikatte ölümdür, derttir, can vermedir.<br />
Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. Cenaze gibi kimsenin boynuna binme. Allah<br />
nimetine küfranda bulunan, ister ki herkes, kendisini yüklesin de ölüyü mezara<br />
götürür gibi götürsünler. Rüyada kimi tabuta binmiş, görülüyor görürsen yüce<br />
mertebeli büyük mevkili bir adam olur.<br />
Çünkü o tabut halkın boynuna bir yüktür. Bu büyükler de halkın boynuna yük<br />
koyarlar, yük olurlar. Yükünü herkese yükleme, kendine yükle. Baş olmayı az iste<br />
yoksulluk daha iyidir. Halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin.<br />
Sonunda iki elinle bu biniciliğin alnını karışlarsın, fakat şimdi bir şehre<br />
benzemedesin. Şehre benziyorsun ama hakikatte bir yıkık köysün sen! Şimdi bir şehir<br />
görünürken varlığından bez de pılını pırtını yıkık yerde çözme. Şimdi yüzlerce bağa,<br />
bahçeye sahipken vazgeç varlıktan da aciz ve yıkık yere tapar bir hale gelmeyesin.<br />
Peygamber Allahdan cenneti istiyorsan kimseden bir şey isteme. Kimseden bir şey<br />
istemezsen ben kefilim, cennete de girersin, Allah’a da ulaşırsın dedi.<br />
Bunu duyan sahabe de şu kefillik yüzünden öyle ayarı tam bir hale geldi ki bir gün<br />
ata binmiş, bir yere gidiyordu. Elinden kamçısı düştü. Attan inip kendisi aldı,<br />
kimseden istemedi. Çünkü Allah, bir şey verdi mi iyidir, kimseye kötü bir şey vermez.<br />
O, bilir ve adamın dileğini insan istemeden verir.<br />
Fakat Allah emri ile dilersen caizdir. Çünkü o çeşit istek, peygamberlerin yoludur.<br />
Sevgili emredince kötü kalmaz. Küfür onun için olursa iman kesilir. Onun emri ile olan<br />
kötülük, bütün alem iyiliklerinden üstündür.<br />
Sedefin kabuğu paralanırsa ilenme, onda yüz binlerce inci vardır. Bu sözün sonu<br />
gelmez, dön de padişaha gel. Doğan kuşuna benze. Halis altın gibi dükkana çık da<br />
ilenmeden kınanmadan kurtul. Bir suret, gönle girdi mi insan, sonunda nedamete<br />
düşer, o suretten bezer. Sonunda herkes, kapıldığı suretten tövbe eder, fakat yine<br />
unutuş gelir, onu o yana çeker. Pervane gibi uzaktan o ateşi nur görür, yükünü o<br />
tarafa çeker. Fakat geldi mi kanadı yanıp kaçar. Kaçar ama çocuklar gibi yine gelir,<br />
yaraya tuz eker.<br />
Yine zanna tamaha düşer, derhal kendisini o ateşe atar. Yine yanar, sıçrar. Fakat<br />
yine gönlündeki hırs, kendisine yandığını unutturur, sarhoş eder.<br />
Hintli köle gibi bezdi de o işten vazgeçti mi işte o zaman yanmaktan kurtulur. Ey<br />
geceleri aydınlatan ay gibi yüzü parlak güzel, ey konuşup görüşmesine aldananı<br />
yakan yalancı, der.<br />
Fakat yine tövbe ve sızlanma, hatırından çıkar. Çünkü Allah, yalancıların düzenini<br />
zayıf bir hale getirir, bozar gider. Onlar savaş ateşini yaktılar mı Allah, onların ateşini<br />
tamamı ile söndürür.<br />
İnsan azmeder der ki: Gönül, orada durma. Fakat yine unutur, çünkü azim ehli<br />
değildir ki. Doğruluk tohumunu ekmemiş olduğundan Allah, ona o unutkanlığı verir.<br />
Gönül çakmağını çakmak ister ama Allah, o kıvılcımı söndürüverir.<br />
Bir adam, geceleyin bir ayak pıtırtısı işitti. Mumu yakmak için çakmağı kavradı.<br />
Hırsız gelip adamın önüne oturdu, kav ateş aldıkça söndürmeye başladı. Kav ateş<br />
almasın diye boyuna kavı, yandıkça parmağı ile söndürüyordu.<br />
Adam, kavı kendi kendine sönüyor sanmakta, hırsızın söndürdüğünü<br />
görmemekteydi. Tuhaf şey dedi, bu kav, ıslak olmalı ki ateşlenirken hemen sönmede.<br />
Pek karanlık olduğundan önünde oturan ve ateşi söndüren hırsızı görmüyordu.<br />
Senin de gönlünde böyle ateş söndüren var da kafir gözün körlüğünden görmüyor.<br />
Bilen duyan gönül, nasıl olur da dönen şeyi bir döndüren var, bunu bilmez Nasıl<br />
olur da kendi kendine geceyle gündüz, sahipsiz olarak nasıl gelir, nasıl gider<br />
demezsin<br />
A aşağılık kişi, aklın aldığı şeylerin etrafında döner dolaşırsın ha... bir de gel de şu<br />
akılsızlığını gör! Evi bir yapanın olması mı daha akla uygundur, yapıcısı olmayan kendi<br />
kendine yapılmış bir ev mi, a aklı kıt Yazıyı bir yazanın olması mı daha akla uyar,<br />
yoksa olmaması mı ey oğul<br />
Cim harfine benzeyen kulak, aynaya benzeyen göz, mime benzeyen ağız, nasıl olur<br />
da yazan olmadan yazılır, meydana gelir a kınanmaya değer adam Aydın bir mum,<br />
yakmayan oldukça mı bulunur, yoksa bilen bir yakıcı olunca mı<br />
Güzel bir sanat kör ve çolak bir adamın elinden mi çıkar, yoksa her tarafı bütün bir<br />
gözlünün elinden mi Madem ki seni kahredeceğini, başına mihnet topuzunu<br />
vuracağını bildin; hadi Nemrut gibi savaş, havayı okla bakalım! Hani Moğul askerleri<br />
gibi... Onlar da biri hastalandı mı ölmesin diye göğe ok atarlar ya, sen de atadur.<br />
Yahut da kaçabilirsen kaç, kurtul bakalım imkanı var mı Onun eline bir kere rehin<br />
olmuşsun.<br />
Yokluktayken bile elinden kurtulamadın, şimdi nasıl kurtulabilirsin a güzelim. İstek<br />
yok mu İşte o, sıçramak, kaçmaktır; onun adaletine karşı takvanın kanını dökmektir.<br />
Bu dünya tuzaktır, tanesi de istek. Tuzaklardan kaç onlardan yüz çevir. Böyle<br />
hareket ettin mi yüzlerce ferahlık bulursun. Fakat istekten geçemedin mi fesatlıklara<br />
uğrarsın.<br />
Bunun için bir peygamber “Müftüler sana kuvvetli fetvalar bile verseler sen, kalbine<br />
danış” dedi. İsteği bırak da Allah acısın. Bunun böyle olması lazım, bunu denedin<br />
sınadın ya.<br />
Mademki kaçamıyorsun, ona kullukta bulun da hapsinden kurtul, gül bahçelerine<br />
git. Her an kendini görür gözetirsin adaleti de görürsün, yüceliği de ey azgın.<br />
Fakat perde ardına girer, gözünü kaparsan senin bu göz yummanla güneş, işinden<br />
gücünden kalır mı hiç<br />
EYAZ´IN AKLI<br />
Beyler, hasetten coşunca nihayet padişahı bile kınamaya başlayıp dediler ki: Bu<br />
senin Eyaz’ında otuz adamın aklı yokken nasıl olur da otuz beyin kaftan parasını yer<br />
Padişah otuz beyle avlanmak üzere dağlara ovalara çıktı. Uzaktan bir kervan gördü,<br />
beyin birisine git de sor bakalım, o kervan hangi şehirden geliyor Dedi.<br />
Bey gitti, sorup geldi, dedi ki: Rey’den geliyor. Peki nereye gidiyormuş Deyince<br />
kalakaldı. Bir başka beye git bakalım yüce kişi dedi, sen de nereye gidiyor, şunu anla!<br />
O da gidip geldi, Yemen’e gidiyormuş dedi. Padişah yükü neymiş Deyince dinelip<br />
kaldı. Padişah bir başka beye hadi, sen de yükü neymiş, onu öğren dedi. Bey gidip<br />
geldi, her cins mal var, fakat çoğu Rey kaseleri deyince, padişah Rey’den ne vakit<br />
çıkmış Diye sordu. O aklı gevşek bey de aciz kaldı. Böylece otuz hatta daha fazla<br />
beyin hepsi de aciz ve noksan çıktı.<br />
Bunun üzerine padişah beylere dedi ki: Ben bir gün tek başıma Eyaz’ımı sınadım. Şu<br />
kervan nereden geliyor git anla dedim. Gitti, hepsini sorup öğrenmiş. Benim emrim<br />
olmadan kervanın bütün ahvalini, olduğu gibi bir bir anlattı. Bu otuz bey, otuz defada<br />
ne öğrenebildiyse o, hepsini birden öğrenip geldi.<br />
Beyler bu bir zeka işi, o da Allah vergisi, çalışmakla olmaz ki. Aya o güzel yüzü Allah<br />
vermiş, güle o hoş kokuyu Allah ihsan etmiş dediler. Padişah dedi ki: İnsanın elde<br />
ettiği şey zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, karsa çalışıp çabalamasından.<br />
Yoksa Adem, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” der miydi. Bu suç bahtımdan,<br />
kader böyleymiş,ihtiyatın tedbirin ne faydası var Derdi. İblis gibi hani. O da “Sen<br />
beni azdırdın. Hem kadehimizi kırıyor, hem de bizi dövüyorsun” demişti ya.<br />
Halbuki takdir haktır ama, kulun çalışması da hak. Kendine gel de koca şeytan gibi<br />
kör olma. İki iş arasında tereddütte kalıyoruz. Hiç ihtiyarımız olmasa bu tereddüt olur<br />
mu<br />
İki eli iki ayağı bağlı olan adam bunu mu yapsam onu mu der mi Denize mi dalsam,<br />
yücelere mi uçsam diye hiç tereddüt eder mi Musul’a mı gitsem, yoksa büyü<br />
öğrenmek için Babil’e mi diye düşüncelere kapılır mı Şu halde tereddüt, bir kudrete<br />
delalet eder. Böyle olmasa tereddüde düşmenin bıyığına gülerler.<br />
Yiğidim, kadere az bahane bul! Nasıl oluyor da suçunu başkalarına yükletiyorsun<br />
Zeyd, kana girsin, cezasını Amr çeksin... Amr, şarap içsin Ahmet dayak yesin, bu olur<br />
mu Kendi etrafında dolan, kendi suçunu gör. Hareketi güneşten bil, gölgeden bilme.<br />
Bir beyin bile ceza vermesi yanlış olmuyor, o gözü açık er, düşmanı biliyor. Bal<br />
şerbeti içersen başkasına humma gelmiyor. Gündüzün çalışıyorsun, akşamleyin<br />
ücretini başkası almıyor. Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin Ne ektin de<br />
devşirme vakti onu biçmedin<br />
Canından teninden doğan işin, çocuğun gibi gelir, senin eteğini tutar. Yaptığın işe<br />
gayb aleminden bir suret verirler. Hırsızlık için darağacı kurmuyorlar mı Darağacı<br />
hırsızlığa benzemez ama gaypları bilen Allahnın meydana getirdiği bir örnektir.<br />
Allah şahsın gönlüne, adalet için şöyle bir suret düz diye ilhamda bulunur. Sen de<br />
bilir, anlarsın ki bu, bu işin karşılığı. Yoksa adalet sahibi olan Allah takdiri, insana<br />
yaptığına uygun olmayan cezayı nasıl olur da verir<br />
Hakim bile bunu seçer, bu çeşit hareket ederken bu hakilerin en doğru ve adaletli<br />
hüküm vereni olan Allah, nasıl hükmeder Düşün artık.<br />
Arpa ektin mi arpadan başka bir şey bitmez. Borcu sen verdin kimden rehin<br />
istiyorsun ki Suçunu başkasına yükleme. Aklını yaptığın işin cezasına ver, kulağını o<br />
yana aç... suçu kendine bul, tohumu sen ektin. Allahnın mücazatıyla, adaletiyle uzlaş.<br />
Zahmetin sebebi kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör, talihimden deme.<br />
Talihe bakış insanı şaşı eder. Köpeği samanlıkta uyutur tembel bir hale sokar. Civanım<br />
kendi nefsini suçlu bul da adaletin verdiği cezayı az kına.<br />
Ercesine tövbe et, yola baş koy. “Kim bir zerre kadar iyilik, yahut kötülük etse<br />
mükafat ve mücazatını görür.” Nefsin afsununa az aldan, Allah güneşi, bir zerreyi bile<br />
örtüp kaybetmez. Şu cismani güneş karşısında bile bu cismani zerreler görünürse,<br />
elbette hatıra ve düşünce zerreleri, hakikatlar güneşine karşı görünecek.<br />
ÇAYIRLIKTAKİ KUŞ<br />
Bir kuş, çayırlığa gitti. Orada da av için bir tuzak vardı. Avcı yere birkaç tane saçmış,<br />
kendisi de orada pusuya sinmişti. Biçare avı yakalamak için kendisine yaprakları otları<br />
sarmıştı.<br />
Bir kuşcağız onu tanımayıp geldi, adamın etrafında dönüp dolaştı. Sen kimsin ki<br />
dedi, böyle yeşiller giyinmişsin bu vahşi hayvanlar içinde ovada oturup duruyorsun.<br />
Adam, bir zahidim dedi, dünyadan elimi ayağımı çektim, burada otlarla kanaat edip<br />
gidiyorum. Zahitliği kendime yol yordam yaptım. Çünkü ecelimi önümde<br />
görmekteyim. Komşumun ölümü bana, vaiz edici yeter. Bu öğüt, benim kazancımı<br />
dükkanımı yıktı mahvetti. Sonunda mademki yapayalnız kalacağım, her kadınla, her<br />
erkekle düşüp kalkmaya alışmamak lazım.<br />
Mademki sonunda mezara yüz tutacağım tek Allah’a alışmam daha iyi. Güzelim,<br />
sonunda değil mi ki çenemiz bağlanacak, çenemi az oynatmam daha doğru.<br />
Ey altın sırmalı esvaplar giymeye, altın kemerler takınmaya alışmış adam, nihayet<br />
sana da bir dikilmemiş elbisedir giydirilecek. Yüzümüzü toprağa tutalım, ondan bittik,<br />
geliştik. Neden gönlümüzü vefasızlara verelim<br />
Bizim atalarımız akrabalarımız, eskiden beri dört tabiattır. Öyle olduğu halde biz,<br />
eğreti akrabalara tamah ettik. Yıllardır insanın cismi, unsurlarla görüşmede,<br />
konuşmada.<br />
Ruhu da, nefislerle akılardan ama ruh, kendi asılarını unutmuş. O tertemiz nefislerle<br />
akıllardan, cana her an ey vefasız diye mektup gelmede. Beş günlük dostları buldun<br />
da eski dostlardan yüz çevirdin. Çocuklar oyundan hoşlanırlar ama, geceleyin onları<br />
çeke çeke evlerine götürürler.<br />
Küçük çocuk oyuna başlarken soyunur, hırkasını küllahını, ayakkabısını çıkarır atar.<br />
Hırsız da gelip ansızın onları kapıverir. Çocuk, oyuna öyle bir dalar ki külahı, gömleği<br />
aklına bile gelmez. Gece gelir çatar bir türlü oyunu bırakamaz. Eve bir türlü yüz<br />
çeviremez.<br />
Duymadın mı, “Dünya ancak bir oyundan ibarettir” denmiştir. Sense oyuna daldın,<br />
elbiseni yele verdin, şimdi korkuya düştün. Gece gelmeden elbiseni ara, gündüzü<br />
dedikoduyla zayi etme.<br />
Hasılı ben o ovada kendime halvet bir yer seçtim, halkı elbise hırsızı gördüm. Ömrün<br />
yarısı, sevgili isteğiyle geçti, yarısı düşmanların derdiyle. O, cüppeyi aldı götürdü bu,<br />
külahı. Biz de küçücük çocuklar gibi oyuna daldık; derken ecel gecesi yaklaştı. Artık<br />
bırak şu oyunu, yeter dönme oyuna gayrı. Tövbe atına binde hırsıza yetiş, hırsızdan<br />
elbiselerini al, geri dön.<br />
Tövbe atı acayip bir attır. Bir anda şu aşağılık alemden ta göğün üstüne kadar<br />
sıçrayıp çıkar. Fakat atını da hırsızdan gözet ha. Biliyorsun ya o gizlice elbiseni çaldı.<br />
Aman şu atını gözet de hırsız çalmasın.<br />
Birisinin bir koçu vardı. Boynuna bir ip bağlamış, ardından çekip götürüyordu. Bir<br />
hırsız geldi, ipini kesip koçu götürdü. Adam haberdar olunca koçu nereye götürdü diye<br />
sağa sola koşmaya başladı. Hırsızın bir kuyu başında eyvahlar olsun diye<br />
feryadetmekte olduğunu gördü.<br />
Dedi ki: Üstat, neden feryat ediyorsun Hırsız, kuyuya altın torbam düştü.<br />
Çıkarabilirsen sana gönül hoşluğu ile beşte birini veririm. Yüz altının beşte birine<br />
sahip olursun dedi. Bu tam on koçun değeri.<br />
Bir kapı kapandı ise on kapı açıldı. Bir koç gittiyse Allah, ona karşılık bir deve ihsan<br />
etti deyip ; elbisesini çıkarttı, kuyuya indi. Hırsız da derhal elbiselerini alıp kaçtı.<br />
Yolu köye çıkaracak bir tedbir gerek. Yoksa insana tamah tohumunu getiren tedbire<br />
tedbir demezler. Tamah huyu fitneden ibaret bir hırsızdır ama hayal gibi her an bir<br />
surete bürünür.<br />
Onun hilesini Allahdan da başka kimse bilmez. Allah’a kaç da o alçaktan kurtul!<br />
Kuş dedi ki: Azizim, halvette oturma. Ahmed’in dininde rahiplik iyi değildir.<br />
peygamber, rahipliği neyhetti. Sen, nasıl oldu da böyle bidate kapıldın.<br />
Cuma namazını kılmak, namazı cemaatle eda etmek, halka iyilik yapmalarını, Allah<br />
buyruklarını tutmalarını emretmek, kötülükte bulunmaktan çekinmek lazım. Kötü<br />
huyluların zahmetlerini çekip sabretmek, bulut gibi halka menfaatli olmak gerek.<br />
“İnsanların hayırlısı halka faydalı olanıdır” babacığım. Taş değilsen taşla toprakla<br />
işin ne Acınmış, Allah rahmetine erişmiş ümmetin arasında ol. Ahmed’in sünnetini<br />
bırakma, ona mahkum et kendini.<br />
Adam dedi ki: Aklı tam olmayan, akıllı kişinin yanında taşa kerpice benzer. Ekmek<br />
isteğine düşen, eşekten farksızdır. Onunla konuşup görüşmek rahipliğin ta kendisidir.<br />
Çünkü Haktan başka ne varsa hepsi mahvolur gider. Her gelecek, bir müddet sonra<br />
gelir, olacak olur. Adam olmayan kişinin hükmü de. Kıblesine benzer. O ölüyü arayıp<br />
durur, var onu da ölü say sen.<br />
Böyle adamlarla düşüp kalkan da rahiptir. Çünkü düşüp kalktığı adamlar, taştan,<br />
kerpiçten başka bir şey değildir. Hatta onlar taştan, kerpiçten de beterdir. Çünkü taş<br />
ve kerpiç, kimsenin yolunu vurmaz. Halbuki bu kerpiçlerden insana yüz binlerce zarar<br />
gelir.<br />
Kuş, iyi ama dedi, asıl savaş, yolda böyle yol vuranlar olunca savaştır. Aslan gibi<br />
olan er, halkı korumak, onlara yardım etmek ve düşmanla savaşmak için emin<br />
olmayan yola gelir. Erlik, yolcu düşmanla çatıştığı zaman meydana çıkar.<br />
Peygamber, kılıçla gönderildi, ümmeti de saflar yaran er bir ümmettir. Bizim dinimiz<br />
de iş savaştır. İsa dininde mağaraya, dağa çekilip ibadette.<br />
Adam dedi ki: Evet ama insanda güç kuvvet varsa, kötülüklere karşı durabilirse.<br />
Kuvvet olmayınca çekinmek daha doğru. Takatin yetmeyeceği şeyden kaçmak daha<br />
yerinde bir iş.<br />
Kuş, işe sarılmak için dedi, yüreğin doğru olması gerek. Yoksa insanın dostu eksik<br />
olmaz. Sen dost ol da sayısız dost gör. Fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala<br />
kalırsın. Şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Ey temiz er, sakın Yakup’un eteğini<br />
bırakma. Kurt, çok defa sürüden bir kuzu, yalnız başına bir yol tutup ayrıldı mı onu<br />
kapar,yer.<br />
Sünneti ve topluluğu bırakan kişi, yırtıcı hayvanlarla dopdolu olan böyle bir yerde<br />
kendi kanını dökmez de ne yapar Sünnet yoldur, topluluk da yoldaşa benzer. Yolsuz<br />
yoldaşsız oldun mu bu daracık yerde helak oldun gitti.<br />
Akla düşman olan yoldaş, yoldaş değildir. o, bir fırsat arar ki elbiseni alıp götürsün.<br />
Seninle beraber gider, gider ama bir aşılmaz bele, boğaza gelsin de varını yoğunu<br />
yağma etsin diye. Yahut o yoldaş dediğin kimse görünüşte cesurdur fakat hakikatte<br />
korkak. Bu sarp iş başa düştü mü dönmek için sana ders vermeye kalkışır.<br />
Korkaklığından dostunu da korkutur. Böyle yoldaşı düşman bil, dost değil.<br />
Bu yol, insanın canı ile başı ile oynayacağı yoldur. Her meşelikte, her sazlıkta yufka<br />
yüreklileri geriye çevirecek bir afet vardır. Din yolu, her puşt tabiatlının gideceği yol<br />
değildir. bu yüzden de tehlikelerle doludur.<br />
Yoldaki bu korku, unu kepekten ayıran elek gibi insanların da yüreklilerini<br />
yüreksizlerinden ayırt eder. Yol, nasıl yoldur Gidenlerin ayak izleri ile dopdolu bir<br />
yol. Dost nasıl dosttur Rey ve tedbir bakımından merdivene benzeyen, seni aklı ile<br />
her an irşat edip yücelten dost.<br />
Tutalım ki ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama topluluk olmadıkça o neşeyi<br />
bulamazsın ki. Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla,<br />
yoldaşlarla giderse birken yüz olur. Eşek ağır canlı olduğu halde eşeğiyle dostu ile<br />
giderse neşelenir kuvvet bulur.<br />
Kervendan ayrılıp yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece<br />
yorulur. O çölü yalnız olarak aşıncaya kadar kaç sopa fazla yer, kaç kere fazla<br />
nodullanır.<br />
O eşek sana der ki: Eşek değilsen yola böyle yalnız düşme. Sen de bu öğüdü iyi<br />
dinle. Yolu gözeterek tenhaca ve güzel güzel giden şüphe yok ki dostlarla daha güzel<br />
gider.<br />
Her peygamber bu düz yolda mucize gösterdi, yoldaşları aradı. Duvarların yardımı<br />
olmasa evler, ambarlar nereden meydana gelirdi Her duvar birbirinden ayrı olsa<br />
tavan, havada nasıl olur da direksiz dayanaksız durur. Katibin, kalemin yardımı<br />
olmasa kağıt üstüne yazı yazılır, sayı mı dökülür<br />
Bir kişi kamışları yere döşese, fakat örüp hasır yapmasa nasıl durur Bir yel geldi mi<br />
alır, uçuruverir. Allah, her cins eş yarattı, sonuçlarda topluluktan meydana geldi.<br />
Hasılı dam söyledi kuş söyledi... bahisleri uzadı gitti.<br />
Mesneviyi kısa gönlün istediği bir şekilde düz. Macerayı özlü ve kısa anlat. Ondan<br />
sonra kuş dedi ki: Bu buğdaylar kimin Adam, vasisi olmayan bir yetimin emaneti.<br />
Beni emin bildikleri için emanet ettiler, yetim malı dedi.<br />
Kuş dedi ki: Ben pek açım. Şu anda bana leş bile helal. Müsaade ette ey emniyetli,<br />
zahit ve muhterem zat, şu buğdaydan yiyeyim. Adam, zaruret hakkında fetva veren<br />
de sensin. Fakat zaruretin, ihtiyacın yok da yersen suçlu olursun. Hatta zaruretin<br />
varsa bile çekinmek daha iyi. Fakat mademki yiyeceksin, parasını ver bari dedi.<br />
Kuş, o anda tamamı ile kendisinden geçmişti. Atı, yularını elinden almıştı.<br />
Buğdayları yedi ama tuzakta kala kaldı. Nice Yasin okudu,nice En’am okudu. Aciz<br />
kaldıktan sonra ister acıklan ister ah et. Bu kara duman, o hale düşmeden gerekti.<br />
Hırs ve heves, insanı harekete getirdi mi o zaman ey feryadıma yetişen medet de.<br />
Çünkü bu feryat, Basra harap olmadan edilen feryattır. Belki bu sınıklık yüzünden<br />
Basra kurtulur.<br />
Ey ağlayan dövünen, bana Basra ile Musul yıkılmadan ağla dövün! Ölümden evvel<br />
feryat et, başına topraklar saç. Ölümden sonraysa ağlama, dayan. Ben felakete<br />
düşmeden, helak olmadan ağla bana, felaket tufanından sonraysa ağlamayı bırak.<br />
Şeytan yolunu vurmadan Yasin okumak gerek. Kervan vurulup kırılmadan hayvan<br />
döv de yol alsın ey kervancı.<br />
Bir kervan muhafızı uyunmuştu. Hırsız gelip kervanı soydu, aldığı malları toprağa<br />
gömdü. Sabahleyin kervan halkı uyandı, malların, gümüşlerin, develerin yerinde yeller<br />
esiyordu.<br />
Mallarımız ne oldu yahu Söyle bakalım dediler. Dedi ki: Gece hırsızlar geldiler.<br />
Gözümüzün önünde ne var ne yoksa alıp götürdüler. Halk, a kum tepesine benzeyen<br />
herif, a arda kalasıca, sen ne yaptın Dediler. Dedi ki: Ben bir kişiydim, onlar yiğit,<br />
gürbüz, silahlı bir alay adamdı. Halk pekala dedi, savaşmayacaktın bari uyanın kalkın<br />
diye bağırsaydın.<br />
Dedi ki: Bağırmak istedim ama tam o sırada bana bıçak, kılıç gösterip sus, yoksa<br />
acımadan seni keseriz demek istediler. Ben de korkudan ağzımı kapadım. Fakat şimdi<br />
istediğiniz kadar bağırıp çağırayım. O zaman soluk bile alamıyordum, fakat şimdi<br />
dilediğiniz kadar feryat edeyim.<br />
Kötü ve rüsva, şeytan, ömrünü zati ettikten sonra “Eüzü” çekmek, “fatiha” okumak<br />
beyhudedir. Beyhudedir ama yine de gaflete düşmek, feryat etmekten daha kötüdür<br />
ya.<br />
Sen de beyhude olsa, tatsız tuzsuz bulunsa bile yine feryat et, sızlan; ey yüce ve<br />
üstün Allah de... Lütfet bu hor kişilere bir bak. Feryada erişme zamanı da kadirsin, o<br />
zaman geçince de. Allah’ım senden bir şey eksilmez ki!<br />
Sen “Kaybettiğiniz şeylere hayıflanmayın” diyen padişahsın. Dilediğin şey nasıl<br />
olmaz<br />
Kuş dedi ki: Zahitlerin afsununu dinleyenin layığı budur. Zahit hayır dedi, nahak<br />
yere yetimlerin malını yiyen kişinin layığı bu. Kuş, bundan sonra öyle bir ağlayıp<br />
sızlanmaya koyuldu ki derdinden tuzak da titredi, avcı da.<br />
Kuş, gönlümdeki birbirine zıt şeyler yüzünden belim kırıldı diyordu; sevgili, gel de<br />
ellerinle başımı okşa. Elinin altında oldukça başım rahatlaşır. Elin lütuf ve ihsan<br />
hususunda bir delildir senin. Gölgeni başımdan çekme. Kararım kalmadı, kararım<br />
kalmadı, kararım kalmadı!<br />
Senin derdinle ey selvilerin, yaseminlerin haset ettikleri güzel, uyku gözlerimden<br />
usandı. Layık değilsem bile ne olur, bir an olsun bu dertlere düşmüş, dermana layık<br />
olmayan kulun halini sorsan ne olur ki<br />
Yoklukta ne liyakat vardı ki sen ona bunca lütuf kapılarını açtın. Uyuz bir toprağı,<br />
kerem ettin de insan haline getirdin; yenine, yakasına duygu nurlarından on inci<br />
doldurdun. Ölü bir meni, bu beş zahiri, beş batını duyguyla adam haline geldi.<br />
Ey yüce nur, senin tevfikın olmadıkça tövbe nedir ki Tövbenin bıyığına gülmeli.<br />
Dilersen tövbe bıyıklarını bir bir yolarsın. Tövbe, bir gölgedir, sense aydın bir ay.<br />
Ey yüzünden dükkanım, durağım yıkılmış olan dilber, kalbimi sıkmaktasın, nasıl<br />
feryat etmeyeyim Senden nasıl kaçabilirim ki sensiz bir diri bile yoktur. Senin<br />
Allahlığın olmadıkça kulun varlığı olamaz.<br />
Ey canların aslı, canımı al benim. Sensiz bu candan usandım artık. Deliliğe aşığım,<br />
akıllılığa, usluluğa doydum. Utancımı yırttım, paraladım mı hiç olmazsa sırrımı açık<br />
söylerim. Ne zamana dek bu sabır, ne zamana dek bu mihnet ve titreyiş<br />
Saçak gibi ar ve haya altında gizlendim kaldım. Birdenbire şu yorganın altından bir<br />
sıçrayayım. Yoldaşlar, sevgili, yolları bağladı. Biz topal ceylanlarız, o avlanan bir<br />
aslan. Ona teslim olmak, emrine boyun eğmekten başka, böyle bir kan döken erkek<br />
aslana karşı ne çaremiz var<br />
O güneş gibi ne uyumakta, ne bir şey yemekte. Ruhları da uyutmamakta,ruhlara da<br />
bir şey yedirmemekte. Gel demekte, ya ben ol, ya benim huyumla huylan da sana<br />
tecelli edeyim, yüzümü gör. Görmediysen neden böyle çıldırdın... Topraktan neden<br />
böyle dirilmeyi istiyorsun<br />
Mekansızlık mekanından sana ot vermeseydi can gözün, o tarafa dikilir kalır mıydı<br />
hiç Kedi delikten rızıklanır da onun için delik başında bekler durur. Başka bir kedi de<br />
damlarda gezinir çünkü kuş avlar onunla rızıklanır.<br />
Birisi çulhacılığı kıble edinmiştir, öbürü kaftan parası için padişaha bekçilik yapar.<br />
Bir başkası da işsiz güçsüzdür, yüzünü mekansızlık yurduna tutmuştur. Çünkü onun<br />
can gıdasını da oradan sen vermedesin.<br />
İradesini Allah’a verenin işi iştir. O, Allah işi için her işten kesilmiştir. Başkaları şu<br />
birkaç gün içinde ta göç gecesine kadar çocuklar gibi oyuna dalıp giderler. Uyuyan biri<br />
sıçrayıp uyandı mı vesveseler dadısı ona işveler yapar.<br />
Hadi der canım yavrum uyu. Kimsenin seni uyandırmasına razı değiliz biz. Senin<br />
kendi kendini uykudan çekip koparman lazım... su sesini duyan susuz gibi hani.<br />
Ben susuzların kulağına gelen bir su sesiyim. Yağmur gibi göklerden yağarım ben.<br />
Aşık, sıçra şu ıstıraptan kurtul. Hem susuzluk, hem su sesini duymak hem de uyku...<br />
Bu nasıl olur<br />
SEVGİLİNİN SÖZÜ<br />
Eski zamanlarda bir aşık vardı, devrinde ahdinde duran bir aşıktı o. Yıllarca zaman<br />
ay yüzlü sevgilisine bağlanmış, padişahına adeta esir olmuştu. Arayan nihayet bulur.<br />
Kurtuluş, sabırdan doğar. Sevgilisi bir gün, bu gece gel dedi, senin için ballar börekler<br />
yaptım. Fakat odada gece yarısına kadar bekle de geceleyin sen çağırmadan ben<br />
gelirim.<br />
Adam kurban kesti ekmekler dağıttı. Beklediği ay, toz altından çıkmış görünmüştü.<br />
O hararetli aşık geceleyin, sevgilisinin vaadine ümitlenerek o odaya gelip oturdu.<br />
Gece yarısı geçince vaadinde duran sevgilisi çıka geldi. Fakat aşığını uyuyor buldu.<br />
Yeninden bir parça kesti. Sen çocuksun bunlarla oynaya dur diye cebine de birkaç<br />
tane ceviz koydu. Aşık geceleyin uykusundan sıçrayıp uyanınca başında yenini,<br />
cebinde cevizleri gördü.<br />
Dedi ki: Padişahımız, doğruluktan vefadan ibaret. Bize ne geliyorsa bizden geliyor.<br />
Ey uykusuz gönül, biz bundan eminiz. Çünkü bekçi gibi dam üstünde elimizde sopa<br />
beklemekteyiz. Cevizlerimiz, bu değirmende kırıldı, derdimize ait ne söylesem azdır.<br />
Ey bizi kınayan, bu macerayı ne vakte dek dinleyip duracağız Bundan böyle artık<br />
deliye az öğüt ver. Ben artık ayrılık işvesine ait sözleri duymak istemem. Bunu<br />
sınadım, ne vakte dek sınamaya devam edeceğim. Bu yolda coşup köpürmekten, deli<br />
divane olmaktan başka ne varsa uzaklıktır, yabancılıktır. Derhal kalk ayağıma o zinciri<br />
vur. Çünkü ben, tedbir silsilesini yırttım gitti. Fakat o devletli sevgilimin büklüm<br />
büklüm saçlarından başka iki yüz tane zincir getirsen kırarım.<br />
Kardeş aşk ve namus doğru bir şey değil. Ey aşık ar ve haya kapısında durma. Artık<br />
vakti geldi, soyunayım, sureti bırakayım da baştanbaşa can olayım.<br />
Ey utancın düşüncenin düşmanı gel! Ben ar ve haya perdesini yırttım. Ey canın<br />
uykusunu büyüyle bağlayan sevgili, sen şu alemde ne katı yürekli sevgilisin. Hemen<br />
sabrın boğazını sık da aşkın gönlü kutlu olsun. Ey gönlümüzü yurt ve konak edinen<br />
dost, ben yanmadıkça aşkın gönlü kutlu olur mu hiç Sen kendi evini yakmadasın yak.<br />
Kimdir bu caiz değil diyecek<br />
Ey sarhoş aslan bu evi yak. Aşkın evi, böyle olsun, bu daha doğru ve yerinde.<br />
Bundan böyle bu yanışı kıble edineyim, çünkü ben mumum yandıkça aydınım.<br />
Babacığım bu gece uykuyu bırak, bir gececik olsun uykusuzlar mahallesine gel de, şu<br />
mecnun olanlara pervane gibi vuslat uğruna ölenlere bak.<br />
Halkın aşk denizinde gark olan şu gemisine bak. Sanki aşkın boğazı bir ejderha.<br />
Gizli, fakat gönüller kapan bir ejderha... Dağ gibi akılları çekiveren bir kehribar. Hangi<br />
güzel koku satanın aklı, ondan haberdar olsa ırmağa bütün tablalarını döküverir.<br />
Yürü, yürü... hakikaten bu ırmağın ne misli vardır, ne eşi; sen, bu ırmaktan ebediyen<br />
çıkamazsın.<br />
Ey yalancı gözünü aç da bak. Ne vakte dek ben şunu, bunu bilmem diyeceksin. Riya<br />
ve mahrumiyet vebasından kurtul, diri ve daima işte güçte olan Allahlık alemine gir.<br />
Gir de görmüyorum, görüyorum olsun... Şu bilmemler biliyorum haline gelsin.<br />
Sarhoşluktan geç sarhoşluk verir ol. Bu renkten renge girişi bırak, onun istivasına<br />
naklet. niceye bir bu sarhoşlukla nazlanıp duracaksın Her mahalle başında bunca<br />
sarhoşluk var.<br />
İki alem de sevgilinin sarhoşları ile dolsa hepsi de bir olur ki o bir de hor hakir<br />
değildir. Onlar bir olmakla derecelerinden düşmeyecekleri gibi çok olmakla da<br />
dereceleri düşmez. Her hakir kimdir Bedene tapan cehennemlik!<br />
Alem güneşin nuru ile dolsa o yalımı güzel ısılık kaynağı, hor mu olur Fakat bütün<br />
bununla beraber yücelere çık, salın. Çünkü Allahnın yeryüzü geniştir, sana ram<br />
olmuştur.<br />
Bu sarhoşluk, yüce bir doğan kuşuna benzer ama kutluluk mekanında ondan da<br />
yüceleri vardır. Yürü, herkesten seçilmiş olmada, ruh bağışlamada sarhoşlukta ve<br />
sarhoş etmede bir İsrafil kesil. sarhoşun gönlü ile alay etme, eğlenme hevesi düştü<br />
mü bunu bilmem onu bilmem demeyi tutturur. Bunu bilmem onu bilmem demek,<br />
bildiğimiz kimdir onu söylemen içindir.<br />
Sözde bir şeyi nefyetmek. Bir şeyi ispat etmek içindir. Nefyi bırak da söze ispattan<br />
başla. Bu değil, o değil sözünü terk et de var olanı ileri getir. Nefyi bırak da var olana<br />
tap, bunu o sarhoş Türk’ten öğren babacığım.<br />
Yabancı bir Türk, seher vakti uyandı. Sarhoşluğun verdiği mahmurlukla bir çalgıcı<br />
istedi. Can çalgıcısı, insanın canına munistir. Sarhoşun mezesi, gıdası ve kuvveti odur.<br />
Çalgıcı onları sarhoşluğa çeker. Sonra yine sarhoşluğu, çalgıcının, okuyucunun<br />
nağmesinden, nefesinden tadarlar.<br />
Allah şarabı, insanı o çalgıcıya, o okuyucuya götürür; bu ten şarabı da bu çalgıcıdan,<br />
bu okuyucudan gıdalanır. Söze gelince ikisi de birdir ama hakikatte bu Hasan’la o<br />
Hasan arasında fark çoktur. Arada söze ait bir şüphe var ama gökyüzü nerede, ip<br />
nerede<br />
Sözdeki birlik daima yol vurur. Kafirle müminin birliği, ten bakımındandır.<br />
Bedenler ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var Sen ona bak. O<br />
beden testisi, abıhayatla doludur, bu beden testisi ölüm zehriyle. içindekine bakarsan<br />
padişahsın, dışına bakarsan yolunu azıttın gitti. Söz,bil ki şu bedene benzer, manası<br />
da içindeki candır. Baş gözü, daima bedeni görür, can gözü ise, hünerli canı.<br />
Mesnevinin sözlerindeki suret de surete kapılanı azdırır, yolunu kaybettirir, manaya<br />
bakan kişiye de yol gösterir, doğru yolu buldurur.<br />
Allah da “Bu Kuran, gönül yüzünden bazılarına doğru yolu gösterir, bazılarının da<br />
yolunu azıtır” buyurmuştur.<br />
Arif, şarap dedi mi Allah için olsun abes görme. Arife nasıl olur da bir şey yok olur<br />
Sen şeytanın içtiği şarabı anlarsan Allah şarabını nereden düşünebileceksin<br />
Çalgı ile şarap... bu ikisi de eşittir. Bu ona koşar o buna. Sarhoşlar çalgının<br />
namesiyle, çalgıcının nefesiyle gıdalanırlar. Çalgı ile çalgıcı onları meyhaneye çeker<br />
götürür. O meydanın başıdır, bu, sonu. Gönül, onun çevganında bir top kesilmiştir.<br />
Akılda ne varsa kulak oraya dikilir. Başta safra varsa yanınca sevda olur. Sonra bu<br />
ikisi de kendinden geçer, orada baba da bir olur oğul da. Neşeyle dert uzlaştı mı<br />
türkümüz çalgıcıları uyandırdı.<br />
Çalgıcı uyutucu bir şarkı okumaya başladı: Ey yüzünü görmediğim sevgili, bana bir<br />
kadeh sun. Sen benim yüzümsün, hakikatimsin, seni görmezsem şaşılmaz. Yakınlığın<br />
son derecesi, şüpheye düşme perdesiyle bürünmedir.<br />
Sen aklımsın, seni görmezsem şaşılmaz. Karışık şeylerin birbirine girmesinden seni<br />
göremezsem şaşılacak şey değildir bu. Sen, bana şah damarımdan daha yakınken, ya<br />
diye nasıl sana hitap edebilirim Ya uzakta olana hitaptır.<br />
Ben, kıskançlığımdan yanımdaki sevgiliyi gizlemek, duyanları yanıltmak için<br />
dağlarda, çöllerde sana nida edip duruyorum.<br />
Peygamberin huzuruna bir kör geldi, ey her hamur teknesine ihsanda bulunan dedi.<br />
Sen, sulara, yağmurlara hakimsin, ben de susuzum, su istiyorum. Ey beni suvaran<br />
medet, medet!<br />
Kör kapıdan aceleyle gelince Ayşe görünmemek için derhal kaçtı. O temiz kadın,<br />
kıskanç peygamberin gayretini biliyordu. Kim daha güzelse kıskançlığı daha artıktır.<br />
Çünkü oğullarım kıskançlık nazdan meydana gelir.<br />
Kokmuş kocakarılar, çirkinliklerinin, kartlılarını bilirler de kocalarına kendi elleriyle<br />
genç kadın alırlar, kendi elleriyle kendilerine ortak getirirler. İki alemde de Ahmed’in<br />
güzelliği gibi güzellik mi var Allah nuru, ona yardım etmede. İki alemin nazı da onda<br />
olacak elbet. Bu bakımdan kıskançlık da, güneşten yüz kat daha parlak olan ona<br />
yaraşır.<br />
Topumu zühal yıldızına attım. Yıldızlar yüzünüzü çevirin. Benim eşi olmayan<br />
parlaklığıma karşı yok olun. Yoksa nuruma karşı rüsvay olursunuz.<br />
Ben her gece keremimden kaybolurum, gider gibi görünürüm, yoksa nereye<br />
gideceğim Gider gibi görünürüm de, siz de bir gececik olsun bensiz şu alemde<br />
yarasalar gibi kanat çırpın! Tavus kuşları gibi kanatlarınızı gösterin, sarhoş olun baş<br />
çekin ululanın.<br />
Fakat çarık nasıl Eyaz’ın mumu ise siz de arada bir o çirkin ayaklarınıza bakın.<br />
Benlikle sol taraf ehlinden olmayasınız diye kulağınızı çekmek için sabahleyin yüz<br />
gösteririm der. Bunu bırak da bu söz uzundur. Kün emri sözü uzatmayı nehyetmiştir.<br />
Peygamber sınamak için “O kadar gizlenme, o seni görmüyor ki” dedi. Ayşe elleriyle<br />
işaret ederek “O görmüyor ama ben onu görüyorum ya” demek istedi.<br />
Bu öğüt vericinin sözlerinin benzetmelerle, örneklerle dolu olması, aklın, ruhun<br />
güzelliğine karşı kıskançlığından onu göstermek istemeyişinden ileri gelir. Ruh, bu<br />
kadar gizliyken akıl, neden bu derece de onu kıskanır.<br />
Onun nuru kendi yüzünü örtmüştür. A kıskanç, kimden gizleniyorsun Bu güneş,<br />
yüzünü örtmeden seyredip durmada. Fakat onun şiddetli nuru, yüzüne perde olmada.<br />
Güneş bile ondan bir eser görmemekte. Artık sen, onu kimden gizlersin ki a kıskanç<br />
Fakat bende öyle bir kıskançlık var ki onu kendimden bile kıskanır, kendimden bile<br />
gizlemek isterim. Şiddetli kıskançlık ateşimden gözlerimle, kulaklarımla savaşa<br />
girmişim adeta.<br />
Ey can, ey gönül! Mademki bu kadar kıskançsın, ağzını yum, sözü bırak bari. Fakat<br />
korkarım susarsam o güneş başka bir yerde perdesini yırtar, kendini gösterir.<br />
Sükutumuz ondan daha ziyade anlatmış olur. Onu görünmekten men edersek<br />
görünmeye olan meyl daha fazlalaşır.<br />
Deniz coşup kükredi mi, kükreyişi köpük halinde görünür; köpürüşü, “Bilinmeyi<br />
diledim, sevdim de halkı yarattım” sırrını meydana getirir. Söz söylemekse o<br />
pencereyi kapatmak demektir. Söz söylemek, onu gizlemenin ta kendisidir.<br />
Güle karşı bülbüle naralar at da ondan haberi olmayanlara korkusunu duyurma,<br />
oyala bu nağmelerle onları. Kulakları, sözle meşgul olsun da akılları, gülün yüzünü<br />
görme havasına kapılmasın. Hele pek aydın olan bu güneşin karşısında her delil<br />
hakikatte yol vurucudur.<br />
Çalgıcı, sarhoş Türkün huzurunda nağmelere gizleyerek elest sırlarını söylemeye<br />
başladı:<br />
Bilmem ki ay mısın, put mu Bilmem ki benden ne istersin Bilmem ki sana nasıl<br />
hizmet edeyim Susup oturayım mı, yoksa söyleyeyim mi<br />
Şaşılacak şey şu: Hem benden ayrı değilsin, hem de ben neredeyim, sen neredesin<br />
Bunu bir türlü bilmiyorum. Bilmiyorum beni nasıl çekiyor da bazen karalar da<br />
yürütüyor, bazen kan denizlerine gark ediyorsun. Böylece ağzını açıp bilmem,<br />
bilmiyorum demeye girişti, boyuna bu lafı söylüyordu. Bilmiyorum sözü haddi aşınca<br />
Türkümüz kızdı, kızıştı. Yerinden fırlayıp topuzunu çekti, çalgıcının başına çöktü.<br />
Hemen bir çavuş koşup topuzu yakaladı, çalgıcıyı öldürmek size yaraşmaz dedi.<br />
Türk dedi ki: Bu sayısız tekerlemesi, kafamı şişirdi, bari ben onun kafasını ezeyim de<br />
görsün. A kaltaban, bilmiyorsan nane yeme... Biliyorsan ne söyleyeceksen söyle. A<br />
ahmak bildiğini söyle bari de bilmiyorum, bilmiyorum deyip durma.<br />
Ben; neredensin, nerelisin be adam Diye soruyorum. Sen, ne Herat’lıyım ne<br />
Belh’li... ne Bağdat’lıyım ne Musul’lu, ne de Tıraz’lı diyor, ne diye uzatıp duruyorsun.<br />
Nereliysen söyle bari de kurtul. Burada meramını söylememek aptallıktır.<br />
Yahut da sana ne yedin diye soruversem ne şarap içtim, ne kebap yedim... Ne et<br />
yedim, ne tirit ne de mercimek diyorsun. Ne yediysen yalnız onu söyle kafi. Sözü uzun<br />
uzun gevelemek neden Çalgıcı dedi ki: Maksadım gizli.<br />
Senin nefyetmenden, yoktur demenden ispat senden ürküp kaçmada. Var olanı bir<br />
türlü bulamıyorsun. İspattan bir koku alasın diye nefyettim, bilmiyorum dedim. Bu<br />
sazı, nefiyle nağmelendirdim. Ölünce de ölüm, sana yaşayış sırlarını söyler.<br />
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK<br />
Bir haylidir can çekiştin ama hala perde arkasındasın. Çünkü bir türlü ölemedin;<br />
halbuki ölüm, asıldı. Ölmedikçe can çekişmen, sona ermez. Merdiven<br />
tamamlanmadıkça dama çıkamazsın.<br />
Yüz ayak merdivenin iki ayağı noksan olsa dama çıkmak isteyen çıkamaz, dama<br />
namahrem kesilir. Yüz kulaç ipin bir kulacı eksik olsa kovaya kuyu suyunun dolmasına<br />
imkan yoktur.<br />
Bu gemi, yükünden artık olan son batmanı da yüklemezse batmaz beyim. Son<br />
yüklenen yükü asıl bil, ne iş yaparsa o yapar. Vesvese ve azgınlık gemisini o batırır.<br />
Akıl gemisi battı mı insan, bu gök kubbeye güneş kesilir. Ölmediğin için can çekişmen<br />
uzadı. Ey Tıraz mumu, sabahleyin sön öl. Yıldızlarımız gizlenmedikçe can güneşi, bil ki<br />
gizlidir.<br />
Topuzu kendine vur da benliğini darmadağın et. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış<br />
pamuğa benzer. Ey alçak, bende, benim hareketlerimde gördüğün benlik, senin<br />
benliğinin aksidir. Sen, kendi kendine topuz vurmadasın.<br />
Benim suretimde kendi aksini görmüş kendinle boğazlaşmak için coşmuş,<br />
köpürmüşsün. Hani o aslan da kuyuda kendi aksini görmüştü de düşmanı sanıp<br />
saldırmıştı ya, onun gibi işte.<br />
Yok demek, şüphe yok ki var olanın varlığın zıddıdır. Yok, diyorum, bilmem diyorum,<br />
sen de bu zıtla, zıddı olan varı ve varlığı birazcık anla artık.<br />
Bu zamanda zıddı nefyetmeden başka anlayış çaresi yok ki tuzak olmasın. Ey akıllı<br />
fikirli er, sevgiliyi perdesiz görmek istiyorsan ölümü seç, o perdeyi yırt. Fakat ölür<br />
mezara gidersin hani o ölümü değil. Seni değiştiren nura götüren ölümü seç.<br />
Erkek erkeklik çağına girdi, kendini bildi mi çocukluk, ölür gider; Rum diyarına<br />
mensup olur. Zencilik kalmaz. Toprak altın oldu mu topraklığı kalmaz. Gam ferahlık<br />
haline geldi mi insana keder verme dikeni yok olur gider.<br />
Mustafa bunu için ey sırları arayan, diri olan bir ölü görmek istersen dedi... Diriler<br />
gibi şu toprak üstünde ölü olarak yürüyen, canı göklere yücelmiş, yüceleri yurt<br />
edinmiş birisini görmek dilersen... Ölümden önce bu alemden göçmüş, akılla değil de<br />
ancak sen de ölürsen anlayacağın bir hale gelmiş. Canı, halkın canı gibi göçmemiş, bir<br />
duraktan bir durağa göçe göçe ta son durağa varmış.<br />
Birisini, yeryüzünde bu sıfatlara bürünmüş gezip duran bir ölüyü görmek istersen...<br />
Tertemiz Ebu Bekir’i gör ki o, doğruluğu yüzünden mahşere varmış, haşrolmuş<br />
kişilerin ulusudur.<br />
Bu alemde EbuBekris Sıddıyk’a bak da haşri daha iyi tasdik et.<br />
Muhammed’de elde bulunan, görünüp duran yüzlerce kıyametti. Çünkü o, her<br />
hakikati, çözüp bağlama yokluğunda hal olmuş, hakiki varlığa ulaşmıştı. Ahmet bu<br />
dünyaya ikinci defa doğmuştu. O, apaçık yüzlerce kıyametti. Ondan kıyameti sorup<br />
dururlar ve “Ey kıyamet, kıyamete ne kadar zaman var” derlerdi.<br />
Birisi o hakiki mahşer olan Peygamberden haşri sordu mu çok defa hal diliyle<br />
“Mahşerden haşri soruyor” derdi.<br />
İşte onun için o güzel haberler veren peygamber, ey ulular demiştir, ölmeden önce<br />
ölün! Nitekim ben de ölmeden öldüm de bu sesi, bu şöhreti o taraftan aldım, getirdim.<br />
Kıyamet ol da kıyameti gör. Her şeyi görmenin şartı budur. İster nur olsun, ister<br />
karanlık. O olmadıkça onu tamamı ile bilemezsin.<br />
Akıl oldun mu aklı tamamı ile bilirsin, aşk oldun mu aşkın yanmış, mahvolmuş<br />
fitillerini anlar, duyarsın. Anlayış bunu kavrayabilseydi bu davanın delilini apaçık<br />
söylerdim.<br />
İncir yiyen bir kuş gelip konuk olsa bu tarafta incir çoktur, incirin hiçbir değeri<br />
yoktur. Alemde bulunan kadın, erkek... Herkes her an can vermede, ölmededir.<br />
Sözlerini de, ölüm zamanı babanın oğula vasiyeti say. Da ibret al acın... Bu suretle de<br />
buğuz haset ve kin, kökünden sökülüp çıksın. Yakınlarına onlar ölünce nasıl yüreğin<br />
yanarsa o çeşit bak. Gelecek şey gelmiştir onları ölmüş say, sevdiğini ölüyor, ölmüş<br />
onu kaybetmişsin bil.<br />
Garezler senin bu çeşit bakışına perde oluyorsa onları yırt, at. Bunları yırtıp<br />
atamazsan acizim deyip kalma. Bil ki aciz olanı bir acze salan var. Aciz, bir zincirdir.<br />
Birisi gelmiş, sana o zinciri takmıştır. Gözünü açıp zinciri takanı görmek gerek.<br />
Ey yaşayış yolunu gösteren ben bir doğandım, ayağım bağlandı, bu neden Diye<br />
yalvarıp sızlanmaya koyul. Yarabbi de, kötülüğe kuvvetle adım attım. Bu yüzden<br />
kahrınla daima zarar ve ziyan içindeyim.<br />
Senin öğütlerine karşı kulağım sağırdır. Put kırıyorum diye davadaydım ama put<br />
yapıyormuşum meğer. Senin yaptığın şeyleri senin sanatlarını anmak mı farzdır,<br />
ölümü anmak mı Ölüm, güz mevsimine benzer, sense yaprakların aslısın.<br />
Şu ölüm yıllardır davulcağızını döver durur da senin kulağın vakitsiz ve yersiz oynar.<br />
Fakat can verme çağında ah ölüm dersin. Ölüm şimdi mi seni uyandırdı Ölümün nara<br />
atmadan boğazı yırtıldı sesi tutuldu; dövüle dövüle davulu patladı!<br />
Sense kendini bir şeylere verdin, ince eleyip sık dokudun; ne sesini duydun, ne<br />
davulunu! Fakat ölümün ne demek olduğunu şimdi anladın işte.<br />
AŞURE GÜNÜ<br />
Aşure günü bütün Halep’liler, Antakya kapısına gelirler, ta geceye kadar. Kadın<br />
erkek, büyük bir kalabalık toplanır, Ehlibeyt’in yasını tutarlardı.<br />
Bağırırlar, ağlarlar, feryat ederlerdi. Şia, Kerbela vakası için yas tutarlardı. Ehlibeyt’in<br />
Yezit’ten, Şimir’den çektikleri zulümleri, onlar tarafından uğradıkları sınamaları sayıp<br />
dökerler, sesleri ses verir, feryatları, bütün ovayı, çölü doldururdu. Bir garip şair,<br />
aşure günü çölden geldi, o feryadı duydu. Şehri bırakıp o tarafa yürüdü, feryadın<br />
sebebini araştırmaya koyuldu.<br />
Merak etti, bu gam nedir bu yas kime tutuluyor diye soruşturmaya başladı. Herhalde<br />
bir ulu bey ölmüş olmalı diyordu; böyle bir topluluk, küçük iş değil. Ben garibim siz<br />
buralısınız adını lakaplarını söyleyin. Adı neydi ne iş görürdü, nasıl adamdı Bana<br />
bildirin de onun iyiliklerine ait bir mersiye söyleyeyim.<br />
Bunu duyanların birisi dedi ki: Yahu sen deli misin Yoksa Şia değilsin de Ehlibeyt<br />
düşmanı mısın Aşure gününü, o gün şehit olan cana yas tutmanın yüzlerce yıl<br />
yaşamadan daha üstün olduğunu bilmiyor musun Bu dert Müminin yanında değersiz<br />
olur mu hiç Kulağın aşkı küpenin değerincedir. Mümine göre o pak nurun yası,<br />
yüzlerce Nuh tufanından da meşhurdur.<br />
Şair dedi ki: Doğru ama Yezit’in devri nerede Bu yas buraya ne kadar geç gelmiş<br />
Körler bile o kötülükleri gördüler, sağırların kulakları bile o hikayeleri duydu. Siz<br />
şimdiye kadar uyuyor muydunuz ki şimdi yas tutuyor, elbisenizi yırtıyorsunuz<br />
Ey uykuya dalanlar, kendinize ağlayın! Çünkü bu ağır uyku, çok kötü bir ölüm.<br />
Allah’a mensup ruh, zindandan kurtuldu. Neden elbisenizi yırtalım, niçin elimizi ısırıp<br />
duralım Onlar din sultanlarıydı. Bağı kırdıkları zaman onlara sevinç çağıdır.<br />
Devlet saymanına uçup gittiler; tomruğu zinciri çözüp attılar. O gün devler günüdür,<br />
güzellik ve saltanat günüdür. Bir zerrecik anlasan, bilsen bunun böyle olduğunu<br />
tasdik edersin<br />
Bilmiyor anlamıyorsan yürü, kendine ağla. Çünkü göçmeyi mahşeri inkar ediyorsun.<br />
Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla ki bu eski topraktan başka bir şey görmüyor.<br />
Görüyorsa neden yiğitleşmiyor, Allah’a dayanmıyor; neden gözü tok değil<br />
Nerede yüzünde din şarabının verdiği nur Denizi gördüysen hani cömert elin,<br />
avucun Irmağı gören suyu esirgemez; hele o denizi, o bulutu görmüşse.<br />
Karınca o güzelim harmanları görmez de bir tanecik buğdayın üstüne titrer. O taneyi<br />
hırsla, korkuyla çeker durur da onca yığını görmez. Harman sahibi de ey körlüğünden<br />
hiçbir şey görmeyen der; harmanlarımızdan ancak o bir tek taneyi gördün de ona<br />
canla başla sarıldın. Ey surette zerre olan, Zuhal yıldızını gör. Sen bir topal karıncasın,<br />
yürü Süleyman’a bak. Sen bu cisimden ibaret değilsin, gözden ibaretsin. Canı görsen<br />
cisimden vazgeçersin.<br />
İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şer değil. Gözü, neyi görürse değeri o<br />
kadardır insanın.<br />
Bir küp boyuna deniz suyu ile doldurulsa koca bir dağı sele verir. Küpün canından<br />
denize bir yol açılırsa küp, ırmaktan üstün olur. Onun için “Söyle” sözü denizin<br />
sözüdür. Ahmed neyi söylerse hakikatte o söz hakikat denizinindir. Onun sözleri<br />
denizin incileridir. Çünkü gönlü denizle birdir onun. Deniz daima küpümüze yardım<br />
edip durursa artık bir balıkta denizin bulunmasına şaşılır mı<br />
Duygu gözü şu geçip gidici suretlere düşmüş, donup kalmıştır. Sen, o sureti geçip<br />
gidici görürsün ama hakikatte geçip gitmez o. Bu ikilik şaşı gözün görüşüdür. Yoksa<br />
evvel ahirdir, ahir de evvel.<br />
Bu nereden bilinir Öldükten sonra dirilmeden. Öldükten sonra dirilmeyi ara da<br />
bundan az bahset. Dirilme gününün gelmesine şart önce ölmektir. Çünkü dirilme,<br />
ölümden sonradır. Herkes yokluktan korkar, işte bütün alem, bu yüzden yol<br />
sapıtmıştır. Halbuki yokluk, asıl sığınılacak yerdir.<br />
Bilgiyi nerede arayalım Bilgiyi terk etmede. Barışı nerede umalım Barıştan<br />
vazgeçmeden. Varlığı nerede arayalım Varlığı terk etmede. Elmayı nereden umalım<br />
Elden vazgeçmeden!<br />
Ey güzel yardımcı, yok gören gözü varlığı görür bir hale getirmeye de kadirsin sen.<br />
Yokluktan meydana gelen göz, varlığı tamamı ile yom gördü. Fakat şu iki göz, değişti<br />
de nurlandı mı bu düzgün cihan mahşer olur. Bu hamlara anlamak haram oldu da<br />
onun için bu hakikatler noksan göründü.<br />
Allah cömerttir ama güzelim cennetin nimetleri cehennemliğe haramdır. O, ebedi<br />
ahde vefa edenlerden değildir, onun için de cennet balı ağzına acı gelir. Müşteri<br />
olmayınca alış veriş etmeye eliniz oynar mı Birisi gelir, mallara bakar, fakat<br />
bakmakla alıcı olmaz ki. O ahmak bakış ancak alay içindir.<br />
Bu kaça Şu kaça Diye sorar, dolaşır. Fakat vakit geçirmek, içinden de gülüp<br />
eğlenmek için. Usancından gelir, senden kumaş ister. Fakat ne müşteridir ne de<br />
kumaş arar. Kumaşı yüz kere görür, yüz kere geri verir. O nerede kumaş ölçecek Yel<br />
ölçer poyraz biçer! Nerede müşterinin gelişi, alışverişi, nerede bir serserinin alayı,<br />
gönül eğleyişi Cebinde bir habbe bile yoktur. Ancak gevezelik eder, yoksa nereden<br />
cüppe alacak Alışveriş için sermaye yoktur; artık onun çirkin suratı nedir, alayı,<br />
gevezeliği ne oluyor Bu dünya pazarında sermaye altındır, orada da aşk ve iki ıslak<br />
göz.<br />
Kim eli boş pazara giderse ömrü geçer, tamamı ile ham ve eli boş olarak geri döner.<br />
Kardeş neredeydin Hiçbir yerde. Ne pişirdin Hiçbir şey! Müşteri ol da elim oynasın<br />
gebe olan madenimden lal doğsun. Fakat müşteri gevşek ve soğuk bile olsa yine sen<br />
onu çağır. Çünkü böyle emredilmiştir. Doğan kuşunu uçur ruh güvercinini tut. Davet<br />
yolunda Nuh’un yolunda yürü.<br />
Allah için hizmette bulun. Halkın kabul etmesiyle, ret etmesiyle ne işin var senin.<br />
SAHUR DAVULU<br />
Birisi, büyük bir zatın evinin kapısında sahur davulu çalmakta idi. Gece yarısı aşk ile<br />
şevk ile davul çalıyordu. Ona kabiliyetli birisi dedi ki: Evvela bu davulu, seher vakti<br />
çal, gece yarısı bu kepazelik olmaz. Bir de ey hevesli adam, şunu da bil ki bu evde hiç<br />
kimse yok.<br />
Burada şeytandan periden başka kimse yokken ne diye vaktini zayi ediyorsun Tefi,<br />
davulu birisi duysun diye çalıyorsan duyacak kulak nerede Bunu anlamak için akıl<br />
lazım, fakat akıl hani<br />
Davulcu dedi ki: Sen sözünü bitirdin şimdi cevabımı dinle de şaşırıp kalma. Sence<br />
şimdi gece yarısı ama bence neşe sabahı yaklaştı. Her sınıklık bence kutlu bir hale<br />
geldi. Bütün geceler, gözüme gündüz kesildi.<br />
Nil ırmağı sana kandır ama bence kan değil, sudur ey akıllı kişi. Sence o demirdir,<br />
tunçtur ama Davut peygambere mumdur. Dağ, sana karşı ağırıdır, cansızdır, fakat<br />
Davut’un önünde usta bir çalgıçı, bir okuyucudur.<br />
Senin önünde o kırık taşlar susarlar. Fakat Ahmed’in önünde fasih bir hale gelir,<br />
hamdü senada bulunurlar. Senin önünde mescidin sütunu ölüdür, fakat Ahmed’e karşı<br />
gönlünü aldırmış bir aşıktır.<br />
Cihanın bütün cüzüleri halkın önünde ölüdür, Allah’a karşı bilgi sahibi ve muti. Bu<br />
evde bu konakta kimse yok, neden bu davulu çalıyorsun dedin. Bu halk, Allah için<br />
paralar verir, yüzlerce hayrın temelini atar, mescitler yaparlar. Sarhoş aşıklar gibi<br />
uzun bir yol olan Hacca giderler, seve seve canları ile, malları ile oynarlar. Hiç o evde<br />
kimse yok derler mi Ev sahibi, ev içinde gizlenen cana benzer.<br />
Allah nuru ile ışıklanan, sevgilinin konağını dolu görür. Nice dolu ve kalabalık<br />
konaklar vardır ki işin sonunu görenler, onları boş görürler. Kimi dilersen Kabe’de ara<br />
da derhal önünde beliriversin.<br />
Ziynetli ve yüce olan bir suret, nasıl olur da Allah yurdu olmaz, boş olur Ona kapı<br />
kapanmaz, o geldi mi derhal açılır. Fakat başkaları, aşkla değil, ihtiyaçlardan gelirler.<br />
Hacca gidenler neden bu ses duymadan “Lebbeyk” deyip duruyoruz derler mi<br />
Hakikatte onlara şu “Lebbeyk” demeyi nasip ediş, her lahza tek Allahdan gelen bir<br />
sestir.<br />
Ben de koku aldım, biliyorum bu köşk, bu konak, can meclisinin kurulduğu yerdir<br />
toprağı da kimyadır. Hafif ve tiz nağmelerle bakırımı ebediyen onun kimyasına vurup<br />
duracağım. Nihayet bu sahur davulum, denizleri coşturacak, inciler saçacak,<br />
ihsanlarda bulunacak. Halk, savaş safında Allah için canları ile oynar. Birisi Eyüp gibi<br />
belalara düşer, öbürü Yakup gibi sabreder. Yüz binlerce susuz ve muhtaç kişi, Allah<br />
için tamaha düşer, çalışır durur.<br />
Ben de suçları yargılayan, örten Allah için bu kapıdan sahur davulu çalıyorum,<br />
benim de ümidim onda. Parasını almak için müşterimi istiyorsun Gönül, Allahdan<br />
daha iyi müşteri nerede var Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir<br />
gönül nuru verir. Hakikatte yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir<br />
saltanat ihsan eder.<br />
Birkaç katra göz yaşı alır, şekerlerin, balların kıskandığı kevseri bağışlar. Sevdalarla,<br />
dertlerle dolu ah-ı alır, her ah-a karşılık yüzlerce karlı mevkii lütfeder. Gözyaşı<br />
bulutunun sürdüğü ah bulutu yüzündendir ki Halil’e fazla ah eden dedi.<br />
Gel de hemen şu eşi olmayan alışverişi durmayan pazarda eskileri sat, hazır ve elde<br />
bir olan beyliği al. Eğer bir şüphe gelir de yolunu vurursa ticarette bulunan<br />
peygamberleri kendine senet yap.<br />
O padişahlar padişahı, onların talihlerini öyle yaver etti, onlara öyle bir baht verdi ki<br />
dağlar bile onların pılı pırtılarını çekmeye muktedir değildir.<br />
HAZRETİ BİLAL AŞKI<br />
Efendisi, Bilal’i terbiye etmek için diken dalı ile dövmekte o da dikenlere canını feda<br />
etmekteydi. Efendisi neden Ahmed’i anmaktasın diyordu... Sen, kötü bir kulsun,<br />
benim dinimi inkar ediyorsun. Efendisi onu güneş altında dövmekte, o da “Ahad” diye<br />
övünmekteydi.<br />
Derken Sıddıyk, o taraftan geçti, onun “Ahad” demesini duydu. Gözü doldu gönlü<br />
incindi, o “Ahad” sözünden bir aşina kokusu aldı. Sonra onu tenhaca görüp nasihat<br />
verdi, dedi ki: İnanışını kafirlerden gizli tut. Allah gizli şeyleri bilir, maksadını gizle.<br />
Bilal tövbe ettim dedi. Ertesi gün Sıddyk, erkenden bir iş için oradan geçiyordu. Yine<br />
“Ahad” sözüyle dayak sesini duydu. Gönlü ateşlendi.<br />
Yine nasihat etti, o da tövbe etti ama aşk gelince tövbesini bozuverdi. Böyle bir hayli<br />
tövbe etti, nihayet tövbeden bezdi. İnanışını açığa vurdu, bedenini belaya attı, ey<br />
Muhammed dedi, ey tövbelere düşman. Bedenim de seninle dolu, damarım da. Artık<br />
bu bedene nasıl olur da tövbe sığar Bundan böyle tövbeyi gönülden çıkaracağım.<br />
Ebedi hayata nasıl olur da tövbe edebilirim<br />
Aşk, kahredicidir, ben de onun eline düşmüş, kahrolmuş birisiyim. Aşkın coşup<br />
köpürmesiyle, aşkın acılığı ile şeker gibi tatlılaştım. Ey kasırga, senin önünde bir<br />
yaprağım ben, nereye düşeceğimi ne bilirim<br />
Hilal’sem de koşuşup duruyorum Bilal’sem de. Senin güneşine uymuşum bir kere.<br />
Ayın Bedir oluş yahut zayıflayıp eriyerek hilal haline gelişle ne işi var O güneşin<br />
ardına düşmüş gölge gibi koşar durur. kaza ve kadere karşı bir kararda durmaya<br />
kalkışan kendi sakalına güler.<br />
Hem bir saman çöpü rüzgarın önüne düşmek, hem de bir yerde durmaya kalkışmak.<br />
Hem kıyamet, hem de sonra işe güce kalkmak! Ben aşkın elinde dağarcıktaki kedi<br />
gibiyim. Bir an yukarı çıkmadayım, bir an aşağı düşmede. O, beni başının üstünde<br />
döndürüp durmada. Ne aşağıda kararım var, ne yukarıda. Aşılar kuvvetli bir selin<br />
önüne düşmüşlerdir. Onlar, aşkın takdirine razı olmuşlardır.<br />
Değirmen taşı gibi durup dinlenmeden gece gündüz inleyip sızlanarak döner<br />
dururlar. Değirmen taşının dönüp durması, kimse bu ırmak duruyor demesin diye<br />
ırmak arayanlara bir şahit olmuştur. Arktaki suyu görmüyorsan gel de değirmen<br />
taşının dönüşünü gör. Feleğin o dönüp durmadan usandığı, bir karara bağlandığı yok.<br />
Sen de ey gönül, yıldız gibi ol, durup dinlenmeyi dileme.<br />
Hangi dala el atsan, nereye ulaşıp yapışsan aşk, o dalı kırar, o şeyi koparır. Kaderin<br />
dönüp duruşunu görmüyorsan unsurların coşuşunu, dönüşünü seyret.<br />
Denizin üstündeki çöplerle köpüklerin dönüp akışı, şerefli denizin köpürüp<br />
coşmasındandır. Başı dönmüş rüzgarın dönüşünü seyret de onun emrine uymuş olan<br />
deniz dalgalarının coşup köpürüşünü gör. Güneşle ay, iki değirmen öküzüdür. Dönüp<br />
dururlar ve etrafı korurlar. Yıldızlar da konak konak koşarlar. Her kutlu ve kutsuz<br />
şeyin bineği olurlar.<br />
Felekteki yıldızlar, uzak olduklarından, duyguların da tembel ve gevşek olup iz<br />
izleyemediklerinden onların hakikatini bilmezsin. Bizim göz, kulak ve akıl<br />
yıldızlarımız, gece nerededir, uyanıkken nerede<br />
Gah kutlulukla, vuslatta, gönülleri hoş. Gah kutsuzlukla, ayrılıkta kendilerinden<br />
geçmişlerdir. Felekteki ay, böyle dönüp durdukça bazen kapkaranlıktır bir zamanda<br />
apaydınlık. Gah balla süt gibi bahar ve yaz olur, gah, bir ölüm yerine benzeyen kış,<br />
zemheri gelir çatar, karlar yağar.<br />
Külli olan şeyler bile onun önünde top gibi yuvarlanıp durur, çevganına tabi olur,<br />
secde eder. Sen ey gönül, bu yüz binlerce varlık içinden bir cüzüsün, nasıl olur da<br />
onun hükmüne karşı kararsız bir hale gelmezsin<br />
Beyin emrindeki ata dön, at gah ahırda mahpustur, gah gezer dolaşır. Seni de bir<br />
mıha bağladı mı sabret, çözdü mü yürü sıçra. Güneş gökyüzünde eğri büğrü gitti mi<br />
yüzü kararır, Allah onu bir tutulmaya uğratır.<br />
Sen de aklını başına devşir de tutulma yerine düşmemeye savaş, bu suretle de<br />
tencere gibi yüzü kara bir hale gelme. Buluta da öyle yürüme, böyle yürü diye ateşten<br />
kırbaç vururlar. Filan ovaya yağmur yağdır, buraya değil, kulağını aç diye kulağını<br />
bururlar.<br />
Senin aklın, güneşten artık değildir ya. Nehyedilen fikirde kakılıp kalma. Ey akıl, sen<br />
de dizginini eğriltme de tutulup nursuz bir hale gelmeyesin. Güneşin suçu az oldu mu<br />
az tutulur, yarısını tutulmuş görürsün, yarısını nurlu.<br />
Allah, bu suretle seni suçun ne kadarsa o kadar tutarım. Suça verilen ceza suç<br />
miktarıncadır. İster iyi olsun ister kötü... İster aşikar olsun, ister gizli... Biz her şeyi<br />
duyarız, her şeyi görürüz der.<br />
Babacığım, bundan geç, nevruz oldu, halk, Allah lütfuna ulaştı, herkesin ağzına tat<br />
geldi. Yine ırmağımıza can suyu geldi. Yine padişahımız köyümüze kondu.<br />
Baht salınıp gezmede, eteğini sürmede, tövbeyi bozma zamanı geldi diye naralar<br />
atmadadır. Yine sel geldi, tövbeyi silip süpürdü. Bekçi uykuya daldı, fırsat vakti gelip<br />
çattı. Her mahmur, şarap içti, sarhoş oldu. Bu gece varımızı, yoğumuzu rehine<br />
koyacağız.<br />
O canlara canlar katan lal şarapla lal içinde lal olduk, lal içinde lal kesildik. Yine<br />
meclis şenlendi, gönülleri parlattı. Kalk, kem göz değmesin diye mangala çöre otu at.<br />
Güzel sarhoşların naralarını duyuyorum. Camın, ta sonuna kadar böyle olmayalım<br />
işte.<br />
İşte bir Hilal bir Bilal’e dost oldu. Diken yarası, ona gül ve gülnar kesildi. Beden<br />
diken yarası ile kalbura döndü ama canım, bedenim, devlet gülistanı oldu. Beden, o<br />
kafirin dikeninin zahmı önünde ama canım, Allahnın sarhoşu.<br />
Canıma bir can kokusudur gelmede, merhametli sevgilimin kokusu erişmede.<br />
Mustafa, Miraçtan geldi, Bilal’ine nu mutlu ne mutlu. Sıddıyk, doğru özlü, doğru sözlü<br />
Bilal’den bu sözleri duyunca tövbesinden el yudu.<br />
Sıddıyk bunun üzerine Mustafa’nın yanına gelip vefalı Bilal’in halini anlattı. Dedi ki:<br />
O felekleri ölçen çevik ve kutlu kanatlı Bilal, şimdi senin aşkına düşmüş, senin<br />
tuzağına tutulmuştur.<br />
Padişahın doğanı iken o kuzgunlardan zahmetlere uğramada. O ağır define, pislik<br />
içine gömülmüş. Baykuşlar, doğana sitem etmedeler. Suçsuz olduğu halde kanatlarını<br />
yolmadalar.<br />
Suçu ancak doğan oluşu. Yusuf’un güzellikten başka ne suçu var ki Baykuşun yeri<br />
yurdu yıkık yerlerdir. Onun için doğana kafirce kızmadalar. Neden o diyarı<br />
hatırlıyorsun Neden padişahın köşkünü bileğini anıyorsun Baykuşların köyünde<br />
gevezelik ediyor, buraya bir kargaşalıktır salıyorsun. Feleğin üstündeki esir bile,<br />
yuvamıza haset ederken sen oraya yıkık yer diyor, orayı hor görüyorsun.<br />
Deli oldun galiba ki baykuşların seni padişah ve başbuğ yapmaları hevesine kapıldın.<br />
Vehme, sevdaya kapılıp dönmede, dolaşmada, bu cennete virane adını takmadasın.<br />
Kötü huylu herif, bu delilik, bu saçma fikirler, kafadan çıkıncaya kadar kafana<br />
vuracağız senin. Bu sözlerle onu doğruya karşı çarmıha geriyorlar, elbiselerini soyup<br />
çıplak vücudunu diken dallarıyla dövüyorlar. Bedenden yüzlerce kan ırmağı<br />
fışkırmada. Öyle olduğu halde “Ahad” diyerek baş koymada.<br />
Dinini gizle melun kafirlerden sırrını sakla diye öğütler verdim. Fakat o aşık,<br />
kıyamete ulaşmış... Ona tövbe kapısı kapanmış. Hem aşıklık, hem tövbe, hem de<br />
sabretme imkanı. Bu, pek imkansız bir şeydir canım efendim. Tövbe bir kurtçağızdır,<br />
aşksa bir ejderhaya benzer. Tövbe, halkın sıfatıdır, aşksa Allah sıfatı.<br />
Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allahnın vasıflarındandır. Ondan başkasına<br />
aşık olma geçici bir hevestir. Çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir.<br />
Görünüşü nurdur, fakat içi dumandır. Nur gitti de duman meydana çıktı mı mecazi<br />
aşk, derhal soğur donar. O güzellik aslına gider, beden kokmuş rüsvay, kötü bir halde<br />
kalır.<br />
Ayın nuru da aya döndü mü duvardaki aksi gider, o duvar simsiyah kesilir. O nakış,<br />
o boya gitti mi su ve toprak kalır. Ay olmayınca o duvar şeytan gibi bir hale düşer.<br />
Kalp altının yüzünden altını gidince, o altın, kendi madenine dönünce, kepaze bakır,<br />
duman gibi kala kalır. Bu yüzden de ona aşık olanın yüzü kararır.<br />
Gözlülerse altın madenine aşık olurlar. Aşkları her gün biraz daha artar. Çünkü altın<br />
madenine altınlıkta ortak yoktur. Merhaba ey şüphesiz hilesiz altın madeni. Kim kalp<br />
bir akçayı altın madenine ortak ederse asıl altın, mekansızlık madenine gitti mi, aşık<br />
da ıstırabından ölür, maşuk da. İkisi de adeta suyu çekilmiş girdaptaki balığa döner.<br />
Allah’a ait olan aşk, yücelik güneşidir. Halk da gölge gibi onun nurunun emrindedir.<br />
Mustafa, bu vakayı duyunca hoş bir surette ferahladı, neşelendi Ebubekir’de bu hali<br />
görünce söz söylemeye iştahlandı. Mustafa gibi bir dinleyici duyunca her kılı, ayrı bir<br />
dil oldu.<br />
Mustafa dedi ki: Peki, ne çaresi var şimdi Ebubekir ben ona müşteriyim dedi.<br />
Efendisi ne isterse zarara ziyana bakmadan alacağım. Çünkü o yeryüzünde Allah esiri<br />
olmuş, Allah düşmanlarının hışmına uğramış.<br />
Mustafa dedi ki: Ey devlet arayan, bu hususta ben de sana ortağım. Vekilim ol,<br />
müşteri olup onu al, yarı parasını ben de sana ortağım. Ebubekir baş üstüne deyip<br />
derhal amansız kafirin evine gitti. Kendi kendine çocukların elindeki inciyi almak<br />
kolaydır diyordu. Yol yanıltan Şeytan, dünya malına karşılık bu ahmak çocukların<br />
aklını, imanını satın alır ya.<br />
Leşe o kadar ziynet verir ki karşılık olarak onlardan iki yüz tane gül bahçesi satın<br />
alır. Büyü yapar da o kadar ay ışığı gösterir ki aşağılık adamlardan yüzlerce keseyi<br />
kapar.<br />
Peygamberler onlara alışveriş etmeyi öğrettiler, onların önünde din mumunu<br />
yaktılar. Fakat şeytan ve yol yanıltan büyücü, hileyle, büyüye peygamberleri onlara<br />
çirkin gösterdi. Düşman büyü yaparak karı ile kocayı birbirine çirkin gösterir, nihayet<br />
aralarına ayrılık düşer. Onların gözlerini büyüyle kapattılar da böyle değerli bir inciyi<br />
aşağılık kişiye sattılar.<br />
Bu inci, iki alemde de üstündür. Gel de hemen şu eşek gibi bir şeyden anlamayan<br />
çocuktan satın al. Eşeğe göre katır bocuğu ile inci birdir. O eşek zaten inciyle denizin<br />
vücudunda şüphe eder. O denizi de inkar eder, incilerini de. Hiç hayvan, inciyi süsü<br />
püsü arar mı Allah, lal ve inci aramaz. Allah onun kafasına böyle bir şey koymamıştır.<br />
Hiç eşeklerde küpe gördün mü Eşeğin kulağı da yeşilliktedir aklı da. Vettini<br />
suresindeki “İnsanı en güzel şekilde yarattık” ayetini oku. Ey dost en değerli inci<br />
candır. En güzel şekli olan insan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz. Bu<br />
paha biçilmez şeyin değerini söylesem ben de yanarım, duyan da yanar.<br />
Burada artık sus dudağını yum, eşeğini bu tarafa sürme. Sıddıyk da eşeklerin yanına<br />
gitti. Kapının halkasını dövdü. Kapı açılınca o kafirin evine adeta kendinden geçmiş bir<br />
halde girdi. Kendinden geçmiş sarhoş ve ateşli bir halde oturdu. Ağzından bir hayli acı<br />
sözler çıktı.<br />
Dedi ki: Bu Allah dostunu nasıl dövüyorsun Ey apaçık düşman bu ne haset Kendi<br />
dininde doğru isen doğru sözlü bir adama zulmetmeye gönlün nasıl razı oluyor Ey<br />
kafirlik dininde karı olan, nasıl oluyor da bir şehzadeye karşı böyle bir zanda<br />
bulunuyorsun Ey ebedi lanete uğramış, ey merdut adam, daima adamı eğri büğrü<br />
gösteren aynaya bakma. O anda Sıddıyk’ın ağzından çıkan sözleri söylesem elini<br />
ayağını kaybedersin. O hikmet kaynakları cihetsizlik makamından coşmada,<br />
dudağından Fırat gibi kaynayıp akmada idi.<br />
Herhangi bir taştan su kaynar, akar. Bu su, taşın ne yanından gelir, ne ortasından.<br />
Allah o taşı kendisine bir siper yapmıştır. O gök renkli suyu, o taştan akıtıp<br />
durmadadır. Nitekim senin göz kaynağından da nur, hiç eksilmeden akıp durmadadır.<br />
O nur, ne yağdan meydana gelir, ne deriden. Dost, yaratılışta o gözü, nura bir vesile<br />
yapmıştır. Kulak boşluğunda da çekici bir yel vardır. Söyleyenin yalan olsun doğru<br />
olsun sözlerini duyar anlar.<br />
O küçücük kemikteki yel nasıl bir yeldir ki söz söyleyenin harfini, sesini alıyor<br />
Kemikle yel ancak bir vesileden ibarettir. İki alemde de Allahdan başka kimse yoktur.<br />
Perdesiz olarak duyan da odur söyleyen de. Çünkü “Kulaklar baştan sayılır.”<br />
Kafir dedi ki: Ey ikramcı adam, eğer acıyorsan para ver, al onu. Gönlün yanoyorsa<br />
onu benden satın al. Müşkülün parasız hallolmaz. Ebubekir, yüzlerce hizmette<br />
bulunur, Allah’a karşı da beş yüz kere şükür secdesine kapanırım. Güzel bir kulum<br />
var fakat kafir. Vücudu beyaz ama gönlü kara, gönlü nurlu kulu ver bana. Birisini<br />
gönderip kölesini getirtti, hakikatten o köle pek güzeldi. Bir derece ki o kafir, hayran<br />
oldu, taşa benzeyen yüreği adeta yerinden oynadı.<br />
Surete tapanların hali budur. Taş gibi yürekleri, bir suret gördüler mi mum gibi erir.<br />
Fakat yine dayandı, inat etti, bu hiçbir şey değil, bundan başka daha para vermelisin<br />
dedi.<br />
Ebubekir, o kafirin, hırsı yatışıncaya, gönlü razı oluncaya kadar da para verip Bilal’i<br />
satın aldı. O taş yürekli kafir acıklanarak, eğlenerek, alay ederek bir kahkaha attı.<br />
Sıddıyk dedi ki: Bu kahkaha neden Herif cevap vereceği yerde büsbütün gülmeye<br />
kahkahasını arttırmaya başladı.<br />
Dedi ki: Bu kara köleyi almaya bu kadar düşmesen, bu kadar sevdalanmasan, ben de<br />
ısrar etmezdim , bu verdiğin paranın onda biriyle almış olurdun. Bence o yarım akça<br />
bile etmez. Fakat pahasını bağıra çağıra sen arttırdın.<br />
Sıddıyk a ahmak diye cevap verdi, çocuk gibi bir cevize karşılık bir inci verdin. Bence<br />
o iki cihana değer. Ben cana bakıyorum sen renge bakıyorsun. O kızıl altın fakat şu<br />
ahmaklar yurdunda oturanların hasedi yüzünden kara görünmede. Cisimlerin şu yedi<br />
rengini gören baş gözü, bu perde ardından o ruhu göremez. Eğer satışta biraz daha<br />
nekeslik etseydin bütün malımı mülkümü verirdim. Daha ziyade üstüne düşseydin<br />
başkalarından bir etek dolusu altın borç alır, onu da verirdim. Fakat bedava buldun da<br />
ucuz verdin. Hokkayı açıp da içindeki inciyi görmedin.<br />
Cahilliğinden üstü kapalın okkayı verdin, yakında görürsün sen ne zarara girdin! Lal<br />
dolu hokkayı yele verdin. Zenci gibi kara yüzlü oluşuna da seviniyorsun. Sonunda çok<br />
eyvah dersin. Hiçbir kimse bahtı, devleti satar mı Baht sana köle elbiselerini<br />
bürünmüş de gelmişti. Fakat talihsiz gözün, zahirden başka bir şey görmedi ki. O sana<br />
kulluğunu gösterdi, fakat çirkin huyun onunla hileye düzene girişti.<br />
A herzevekil bu bedeni ak, gönlü kara köleyi puta taparcasına al bakalım. Bu senin,<br />
o da benim. İkimiz karlıyız a kafir. Senin dinin senin, benimki benim. Puta tapanların<br />
layığı budur zaten. Çulu atlas olur atı sopa. Kafirlerin mezarı gibi dumanla ateşle<br />
doludur içi, fakat dışarısı yüzlerce nakışla, ziynetle bezenmiştir.<br />
Zalimlerim malları gibi hani. Dışarıdan güzel görünür ama hakikatte mazlum kanıdır,<br />
vebalidir. Münafık gibi görünüşte orucu, namazı görünür de hakikatte otsuz, çimensiz<br />
kapkara topraktır.<br />
Gar gur edip duran boş buluta benzer. Ondan ne yeryüzünde bir fayda vardır, ne<br />
buğdaya bir kuvvet. Hileli ve yalan vade gibi hani. Sonu rüsvaylıktır, fakat önü parlak<br />
görünür.<br />
Ondan sonra Bilal’in elini tuttu, o mihmetin dişlerinde bir hilale dönmüş olan dostun<br />
eline yapıştı, yola düştüler. O bir hilale dönmüş de ağza yol bulmuştu, tatlı dilli birine<br />
gitmekteydi. Zayıf, hasta bir haldeydi. Mustafa’nın yüzünü görünce sırt üstü düşüp<br />
bayıldı.<br />
Uzun müddet kendisinden geçmiş olarak öyle baygın kaldı. Kendine gelince<br />
sevincinden gözyaşları dökmeye başladı. Mustafa onu kuçakladı. Ona ne bağışladı, ne<br />
ihsanlarda bulundu kim bilir Sanki bir bakırdı, iksire kavuşmuş. Sanki bir müflisti, bol<br />
bir define elde etmiş.<br />
Perişan balık denize düşmüştü, yolunu kaybetmiş kervan yol bulmuştu.<br />
Peygamberin o anda söylediği sözler, geceye söylenseydi gecelikten çıkar, sabah gibi<br />
apaydın olurdu. Ben, o sözleri anlatamam ki!<br />
Hamel burcundaki güneş, otlara ve henüz olmamış hurmalara ne yapar Bilirsin ya.<br />
Arı duru su, çiçeklerle fidanlara neler söyler Onu da bilirsin. Allahnın sanatı, cihanın<br />
bütün cüzilerine karşı adeta afsuncuların ağzından çıkan soluğun, harfin tesirini<br />
yapar. Allah çekişi, tesir ve sebeplerle olur. Harfsiz, dudaksız yüzlerce söz söyler<br />
Allah. Tesir ediş de kaderden değil midir Fakat tesiri, akılla anlaşılmaz.<br />
Akıl, asıllarda mukallit olduğu için bil ki ferilerinde de mukallittir. Akıl peki, ben aslı<br />
bilmede de mukallidim, fer-i bilmede de fakat asıl maksat nedir, diye sorarsa de ki:<br />
Asıl maksat öyle bir şeydir ki sen onu bilemezsin vesselam.<br />
Peygamber dedi ki: Ey Sıddıyk, sana demedim mi ki bu ihsanda beni de ortak et.<br />
Ebubekir biz dedi ikimiz de senin kullarınız. Ben, onu senin rızan için azat ettim. Sen<br />
beni kul et,bana dostum de, de senden hiç azatlık istemem. Benim azatlığım sana kul<br />
olmamdır. Sensiz olursam mihnetlere azaplara uğrarım.<br />
Ey Allah seçilmişi, bu seçilişinle dünyayı dirilttin. Halkın geri kalanlarını ileri<br />
götürdün, hele beni yok mu Gençliğimde rüya görmüştüm, değirmi güneş, bana<br />
selam vermişti. Beni yerden almış, gökyüzüne çıkarmıştı. Bu yücelişte ona yoldaş<br />
olmuştum. Bu rüya, olmayacak bir şey, malihulyadan ibaret. Hiç olmayacak şey,<br />
benim halime uyar mı , benim vasfım olur mu Demiştim.<br />
Fakat seni görünce kendimi gördüm. Aferin o güzel aynaya! Seni görünce olmayacak<br />
şey, bana hal oldu. Canım ululuklara daldı. Ey şehirlerin ruhu, seni görünce bu<br />
güneşin sevgisi, harareti, gözümden düştü. Gözüm senin yüzünden yüce bir himmet<br />
sahibi oldu, artık çayırlığa, çimenliğe hor bakıyor, onları hoş görmüyor.<br />
Nur aradım, kendimi nurun nuru olarak gördüm. Huri aradım, kendimi hurilerin bile<br />
kıskandıkları derecede güzel buldum. Latif ve gümüş bedenli bir Yusuf aradım, sen de<br />
bir Yusuf’lar yurdu gördüm ben. Cennet peşindeydim, arayıp duruyordum. Her cüzün,<br />
bana bir cennet göründü. Bu övüşte bana nispetledir, yoksa bu övüş sana bir<br />
kınamadır, bir hicivdir. Hani, Allah Kelim’i Musa’ya karşı, o saf çoban, Allah’ı övüyor.<br />
Gel de bitlerini kırayım sana süt içireyim,çarığını dikeyim, önüne çevireyim diyordu<br />
ya. Fakat Allah onun bu sözlerini medih, saydı; sen de merhamet eder, benim<br />
sözlerimi medih sayarsan şaşılmaz. Anlayışlara acı, kusurludur onlar ey akılların,<br />
vehimlerin ötesinde olan Allah. Ey aşıklar, eskileri yenileyen alemden yepyeni bir<br />
ikbal, bir devlet erişti.<br />
O alem, öyle bir alemdir ki biçarelere çareler, arar. Dünyanın yüz binlerce bulunmaz<br />
matahı o alemdedir. Ey kavim, müjdeler olsun, ferahlık vakti geldi, zahmet devri<br />
geçti, ferahlanın ey kavim.<br />
Ey Bilal, bizi ferahlandır demek için bir güneş, hilalin evine gitti. Ey Bilal, düşman<br />
kokusu ile dudak altından söylediğin sözü minarelere çık da kafirlerin körlüğüne<br />
rağmen bağır.<br />
Müjdeci, her dertlinin kulağına, kalk ey talihsiz, devlet yolunu tut diye bağırmada.<br />
Ey bu hapiste, şu kokmuş yerde, bitler içinde kalan, kendine gel... kimse duymasın<br />
kurtuldun sus!<br />
Dostum, her kılın dibinden bir davul sesi gelmede... Neden şimdi susuyorsun<br />
Hasetçi düşman öyle bir sağır oldu ki bu kadar davul sesine karşı hani, ses nerede ki<br />
diyor. Bak, ne taze diye yüzüne reyhan vuruyorlar da körlüğünden bu eziyet de nedir<br />
ki demekte. Huri, elini sıkar; kör neden beni incitiyor diye hayretlere düşer, elini<br />
çeker. Bedenimi, elimi ne diye çekiştirip duruyorlar... Ben uyuyorum, bırakın da<br />
güzelce dalayım, bir rüya göreyim der. Rüyada arayıp durduğun burada... gözünü aç,<br />
o izi kutlu ay, önünde! Onun için yücelere daha fazla bela geldi. Çünkü sevgili,<br />
güzellere daha fazla cilvelenir.<br />
Her yolda güzellerle latife eder, kendisini onlara gösterir, onlarla cilvelenir. Fakat<br />
bazen körleri de bir coşturur. Bir an için kendisini körlere de verir. Bu yüzden de<br />
körlerin mahallesinden bir feryattır kopar.<br />
Bilal’in bazı vasıflarını duydum. Şimdi de Hial’in zayıflığını dinle. O, yürüyüşte,<br />
gidişte Bilal’den ileriydi; kötü huylarını daha fazla tepelemişti. Senin gibi ardına<br />
ardına gitmez, her an daha ziyade gerilemezdi; senin gibi mücevheri bırakıp taşa<br />
koşmazdı. Hani şunu gibi: Bir adama konuk geldi. Adam, konuğun yaşını sormaya, ne<br />
vakit doğduğunu araştırmaya koyuldu. Oğul dedi, kaç yaşındasın Söyle, saklama<br />
anlat bakalım. Konuk on sekiz dedi yahut on yedi, on altı. Yahut da kardeşlik, on beş!<br />
Ev sahibi hadi bakalım şaşkın hadi, biraz daha geri geri git de ananın rahmine gir!<br />
Birisi bir beyden at istedi. Bey, yürü dedi, o güzel atı al. Adam, ben onu istemem<br />
deyince neden dedi. Adam dedi ki: Pek huylu geri geri gidiyor. Boyuna gerisin geri<br />
gitmede. Bey dedi ki: Sen de kuyruğunu eve çevir.<br />
Senin nefis atının kuyruğu da şehvettir. Bu sebepten o kendisine tapan geri geri<br />
gider. Şehvet, sana aslından kuyruk olduysa o şehveti çek çevir, ahirete şehvetlen.<br />
Şehvetini yemeden içmeden kestin mi şehvet yüce akıl cihetine düşer, oradan baş<br />
gösterir. Hani bir ağacın kötü dallarını budarsın da iyi dallarından dal budak verir, o<br />
dallar kuvvetlenir ya.<br />
Kuyruğunu o tarafa çevirdin mi geri geri gitse bile sığınılacak yere kadar varır,<br />
dayanır. Ne mutludur binicisine râm olan ve doğru giden atlar. Onlar, ne geri giderler,<br />
ne huysuzluk ederler. Allah Kelim’i Musa gibi hızlı hızlı gider, bir kilim gibi Bahreyn’e<br />
kadar varır, yayılır.<br />
Musa’nın gittiği yol, tam yedi yüz yıllık yoldu, o sevda ile bu kadar uzun yolu aştı.<br />
Bedenindeki gidiş gayreti bu kadardı. Canındaki gayretse ta İlliyn’e değdi. İyi<br />
biniciler, birbirlerini geçmek için atlarını sürdüler. Karınları şiş battallarsa ahırda kala<br />
kaldılar.<br />
Hani bir kervan bir köye gelip çatmış, orada açık bir kapı görmüştü. Kervan<br />
halkından biri bu kocakarı soğuğunda eşyamızı buraya atalım, birkaç gün burada<br />
kalalım dedi.<br />
İçeriden bir ses geldi: Hayır neyiniz varsa önce dışarıya bırakın da ondan sonra içeri<br />
girin. Atılması gereken ne varsa dışarıya at da öyle gel. Onlarla içeriye girmeye<br />
kalkışma ki bu meclis pek yüce bir meclistir.<br />
Hilal, gönlü üstat, ruhu aydın bir zattı. İnanmış bir adamın kuluydu, ona seyislik<br />
etmekteydi. Ahırda seyislik ediyordu, ay, kuldu, köleydi ama hakikatte padişahlar<br />
padişahıydı. Beyin, kölesinden haberi bile yoktur. Çünkü ona ancak şeytanın Adem’e<br />
baktığı gibi bakıyordu.<br />
Ancak su ve toprak görüyordu, ondaki defineden haberi yoktu. Beş duyguyla altı<br />
ciheti görüyordu, beş duygunun aslını değil. Toprağın rengi meydandaydı, din nuru<br />
görünmüyordu. Her peygamber alemde böyleydi.<br />
Birisi minareyi görür, minaredeki kuşu göremez. Minaredeki hünerli doğanı gözü<br />
alamaz. İkincisi kanatlarını çırpan kuşu görür, fakat kuşun ağzındaki tüyü göremez.<br />
Allah nuru ile bakansa hem kuşu görür, hem ağzındaki tüyü.<br />
Öbürüne der ki: Tüyü gör tüyü. Tüyü göremedikçe düğüm açılmaz. Birisi insanı<br />
nakışlarla bezenmiş balçıktan bir suret görür öbürü ilim ve amelle dolu bir balçık.<br />
Beden minaredir, ilim ve ibadet kuşa benzer, onu ister üç yüz tane say ister iki tane.<br />
Orta görüşlü adam, yalnız kuşu görür, kuştan başka önde, artta hiçbir şey göremez.<br />
Tüyse, kuşta gizli olan tüydür, kuşun canı onunla kaimdir. Gagasında tüy bulunan<br />
kuşun işi, hiç eğreti olmaz. Onun bilgisi daima canından coşar.<br />
HİLAL´İN HASTALIĞI<br />
Hilal kazara hastalandı, zayıflamaya, erimeye başladı. Mustafa, vahiyle onun halini<br />
anladı. Efendisi, onu, pek hor gördüğünden hastalığından da haberdar olmadı.<br />
O ihsan sahibi ahırda tam dokuz gün yattı. Hiç kimse halini bilmiyordu. Er olan,<br />
erlere padişahlar padişahı kesilen, kendisini yüzlerce akıl, bir deniz gibi kaplayan,<br />
peygambere vahiy geldi. Allah merhameti dertlilere derman oldu, iştiyakını çeken<br />
Hilal hastadır.<br />
Mustafa kadri yüce Hilal’i görmek, ona geçmiş olsun deyip hatırını sormak için o<br />
tarafa doğru yola çıktı.<br />
O ay, vahiy güneşinin ardına düşmüş, sahabe de yıldızlar gibi onun ardınca<br />
gitmedeydi. Ay “Sahabem yıldızlara benzer. İyilere doğru yolu gösterirler, azgınları<br />
taşlarlar” diyordu.<br />
Beye o padişah geldi dediler neşesinden çılgın bir halde yerinden sıçradı. O<br />
padişahlar padişahını kendisi için gelmiş sanıp sevinçten ellerini çırptı. Aşağıya inip<br />
muştucuya canlar saçıyordu adeta. Yeri öptü, selam verdi. Yüzü, sevincinden gül gibi<br />
kızarmıştı.<br />
Buyurun dedi yurdumuzu şereflendirin de burası cennete dönsün. Evim,<br />
gökyüzünden üstün olsun, çünkü zamanın kutbunu gördüm. O hürmete değer sultan,<br />
onu azarlar gibi dedi ki: Ben seni görmeye gelmedim. bey, ruhum sana feda olsun<br />
dedi, hatta ruh da nedir ki Lütuf et, bu geliş kimin için Söyle. Söyle de senin lütuf ve<br />
ihsan bağına dikilmiş bir fidan olan o zatın ayaklarına toprak olayım.<br />
Mustafa, arşın Hilal’i nerede Tevazuundan ay ışığı gibi yerlere döşenen. Kullukta,<br />
gizlenen padişah, o sırları duymak için dünyaya gelmiş er nerede O bizim kulumuz<br />
seyisimiz deme. Şunu bil ki define yıkık yerlerdedir.<br />
Binlerce dolunay ayaklarının altına döşenmiş olan Hilal, hastalıkla ne alemde acaba<br />
Dedi. Bey, hastalığından haberim yok ama dedi, birkaç gündür yanıma gelmedi. O,<br />
atlarla katırlarla düşer kalkar, seyis olduğu için şu ahırda yatar.<br />
Peygamber Hilal’i görmek üzere ahıra girdi araştırmaya başladı. Ahır karanlık, pis ve<br />
berbattı. Fakat ülfet zamanı gelip çatınca bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.<br />
O erkek aslan, Yusuf’un kokusunu alan Yakup gibi Peygamberin kokusunu aldı.<br />
Mucizeler, imana sebep olmaz, sıfatları çeken cinsiyet kokusudur. Mucizeler düşmanı<br />
kahretmek içindir. Halbuki cinsiyet kokusu, gönül almaya insanı aşık etmeye sebep<br />
olur. Mucizeler, düşmanı kahreder ama dostu değil. Hiç dostun boynu ağlar mı<br />
Hilal uykudayken Peygamberin kokusunu aldı, bu gübrelik içindeki şu güzel koku<br />
nedir ki Dedi. Derken atların katırların ayakları arasında o eşi olmayan Peygamberin<br />
tertemiz eteğini gördü. Sürüne sürüne ahırın bucağından gelip o erin ayağına yüzünü<br />
gözünü sürdü. Peygamber yüzünü yüzüne sürdü. Başını yüzünü gözünü öptü.<br />
Rabbim dedi, sen ne gizli mücevhersin. Ey arş garibi, nasılsın iyi misin<br />
Hilal dedi ki: Uykusu dağılmış bir aşığın ağzına gün doğarsa ne hale gelir Toprak<br />
çiğneyen bir susuzu su, güzel bir halde başı üstünde taşırsa nasıl olur<br />
İsa gibi hani. Irmak onu baş üstünde tutardı; abıhayat içinde gark olmadan emindi.<br />
Ahmed dedi ki: Eğer yakıyni fazla olsaydı hava ona binek olurdu. Benim gibi... Ben<br />
de havaya bindim, miraç gecesi hava üstünde yürüdüm.<br />
Hilal dedi ki: Kör ve pis bir köpek, uykudan sıçrayıp kalkar da kendisini aslan olmuş<br />
görünce ne hale gelir Fakat okla vurulan aslan gibi bir aslan değil, korkusundan<br />
kılıçların temrenlerin kırıldığı bir aslan. Yılan gibi karnı üstünde sürünüp giden bir<br />
körün gözü açılır, bağı baharı görürse ne olur Mahiyet ve keyfiyetten kurtulan,<br />
keyfiyetsizliğin ebedi hayat yurduna ulaşan birisi nasıl olur<br />
Mekansızlık yurduna mahiyet ve keyfiyet bağışlayan bir hale gelir, bütün keyfiyet ve<br />
mahiyetler, köpekler gibi sofranın etrafına toplanırsa, keyfiyetsizlik aleminden onlara<br />
kemik verirse ne olur Cenabetken sus bu sureyi okuma. Keyfiyetten gusül edip,<br />
tamamı ile yıkanıp arınmadıkça sen bu musafa dokunma oğlum.<br />
Fakat ey padişahlar, pis olayım, temiz olayım, alemde bunu okumayayım da neyi<br />
okuyayım Sen bana sevaba girmem için diyorsun ki yıkanıp arınmadan su havuzuna<br />
girme. Fakat havuzun dışında topraktan başka bir şey yok. Havuza girmeyen<br />
temizlenemiyor. Suyun bu lütuf ve keremi olmasa, her pislikleri kabul edip<br />
temizlemese, vay ona iştiyak çekenlere, vay ona ümit bağlayanlara, vay onların ebedi<br />
hasretine!<br />
Suyun yüzlerce lütfu vardır, yüzlerce ihsanı vardır. Pislikleri kabul eder vesselam. Ey<br />
hak ziyası Hüsamettin, nur seni kötü kuşlardan korur, gözetip bekler. Ey yarasalardan<br />
gizli olan güneş, Allah nuru ve onun yücelişi, senin gözcün bekçindir. Güneşin<br />
yüzündeki perde, ancak parlaklığının fazlalığı ve ışığının keskin ve şiddetli oluşudur.<br />
Güneşin perdesi de Allah nurudur. Ondan nasipsiz olan yarasadır gecedir. Her ikisi de<br />
güneşten uzakta ve perde ardında kaldığından ya yüzleri kararmıştır, yahut da donup<br />
kalmışlardır.<br />
Hilal’e ait hikayenin bir kısmını yazdım. Şimdi de dolunaya ait hikayeyi dile getir.<br />
Hilal’le dolunay birdir. İkilikten, noksandan, gidilmeden uzaktır onlar. Hilal<br />
hakikatte noksan kabul etmez, görünüşteki noksan, yavaş yavaş dolunay haline<br />
gelmek,kemal bulmaktır.<br />
Geceleyin geceye yavaşlık hususunda ders verir. Sıkıntının yavaş yavaş açılacağını<br />
gösterir. Yavaşlıkla ey ham aceleci der, dama dayanan merdivenden basamak<br />
basamak çıkılır. Tencereye yavaş ve ustaca kayna, delice kaynayan yemekten hayır<br />
gelmez der. Allah, alemi bir kere Kün demekle yaratmaya kadir mi değildi Bunda<br />
şüphe mi var Peki neden bu yaratış altı gün sürdü, her gün de tam bin yıl kadardı.<br />
Neden çocuk dokuz ayda yaratılmada Çünkü padişahların adeti bir şeyi yavaşlıkla<br />
yapmaktır.<br />
Neden Adem’in yaratılışı kırk sabah sürdü, yavaş yavaş o balçığı insan haline<br />
getirdi Allah, senin gibi aceleci değildir a ham adam. Sen, şimdi sıçrayıp koştun;<br />
çocuk olduğun halde kendini şeyh göstermedesin. Kabak gibi her şeyin üstüne çıktın.<br />
Nerede sen de savaşta direnecek ayak Ağaçlara duvarlara dayandın, kabak gibi<br />
yukarı çıktın a kelceğiz.<br />
Önce bineğin, usul boylu selvidir ama sonunda kupkuru, içi boş bir hale gelirdin. A<br />
su kabağı, yeşil rengin tez sararır, çünkü o renk iğreti bir boyadır, aslında yok ki.<br />
KOCAKARI HİKAYESİ<br />
Doksan yaşında bir kocakarı vardı. Yüzü bumburuşuktu rengi safran gibi sarıydı.<br />
Yanağı, sofra altısının baş tarafları gibi kat kattı. Fakat erkek aşkından<br />
vazgeçmemişti.<br />
Dişleri dökülmüş saçları süt gibi ağarmıştı. Boyu yay gibi bükülmüş, her duygusu<br />
değişmişti. Böyle olduğu halde koca isteği ve şehvet hırsı hala yerindeydi. Erkek<br />
avlamaya aşkı vardı da tuzağı paramparça olmuştu. Vakitsiz öten horoza, yolsuz<br />
yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş bir boş tencereydi sanki.<br />
Meydana aşıktı fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı, fakat ne<br />
dudağı vardı ne zurnası. İhtiyarlıkta Allahm, kafire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah<br />
kime verdiyse ne kötüdür o kul. Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü damalara salamaz,<br />
ancak pisliğe gübreye salar.<br />
Öyle olduğu halde şu altmış yaşındaki köpeklere bak ki her an köpek dişleri biraz<br />
daha keskinleşmede. İhtiyar köpeğin, derisinden tüyler dökülür; fakat şu ipekler<br />
giymiş kart köpeklere bak bir kere de!<br />
Bu köpeklerin aşkı da alt yanlarıyla paraya, hırsları da. Kocaldıkça da bu hırsları<br />
artıyor, hele bak şu köpek soylarına! Böyle ömür cehennem sermayesi. Gazap<br />
kasaplarına salhane.<br />
Ömrün uzun olsun dediler mi hoşlanır, güler de ağzı açık kalır. Böyle bir bedduayı<br />
dua sanır. Gözünü açmaz, kafasını bir türlü kaldırmaz. Kıl ucu kadar ahret ahvalini<br />
görseydi, böyle diyene “Senin ömrün uzun olsun” derdi.<br />
Ekmeğe tapan, bir erkek bir yoksul, bir zembilli dilenci, bir gün Geylan’lı zengin<br />
birisinden ekmek alınca dedi ki: Yarabbi sen bu kulunu hoşlukla, selametle evine<br />
barkına kavuştur.<br />
Geylan’lı kızıp a çirkin herif dedi, eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa oraya<br />
Allah, seni kavuştursun. Aşağılık kişiler, her söz söyleyeni hor hakir bir hale getirirler.<br />
Sözü yüceyse, değerliyse bile o sözün kaderini düşürürler. Çünkü söz, dinleyene göre<br />
söylenir; terzi kaftanını adamın boyuna göre biçer.<br />
Mademki meclisteki dinleyenler aşağılık kişiler, aşağılık söz söylemeden başka çare<br />
yok. Bu sözü rehine koy da yine o kocakarı hikayesine başla.<br />
Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver! Ne sermayesi var,<br />
ne değeri, ne de bir sermaye kabul edecek kabiliyeti. Ne hoş ve güzel bir şey verir, ne<br />
alır. Ne manası var ne anlama liyakati. Ne dili var ne kulağı, ne aklı var; ne görü. Ne<br />
kendinde, ne kendinden geçmiş, ne düşünceye sahip. Ne niyazı var, ne nazlanacak<br />
güzelliği. Soğan gibi kat kat ve her katıda kokmuş!<br />
Ne bir yol varmış, ne yola gidecek ayağı kalmış. O kahpenin ne bir yanıklığı var, ne<br />
bir ah ve feryadı.<br />
Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi. Ev sahibi, burada<br />
ekmek ne arar Burası ekmekçi dükkanı mı, aptal mısın sen dedi. Dilenci bari biraz<br />
yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkanı değil ki.<br />
A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de yine ev sahibi, burasını değirmen mi<br />
sandın dedi. Dilenci her şeyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap<br />
verdi: Burası ırmak yahut çeşme değil.<br />
Hasılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı,<br />
yok dedi. Yoksul eve girip eteklerini kaldırdı evin içinde aptes bozmaya niyetlendi. Ev<br />
sahibi ey çirkin herif ne yapıyorsun deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bari aptes<br />
bozayım da ferahlayayım. Burada yaşamanın madem ki imkanı yok, böyle eve ancak<br />
aptes bozulur.<br />
Padişah kolunda beslenmedin, avlanmayı bellemedin, zaten doğan değilsin ki av<br />
tutasın. Tavus kuşu da değilsin ki yüzlerce nakışlarla bezenesin de gözleri<br />
neşelendiresin. Dudu değilsin ki sana şeker versinler, tatlı sözlerini dinlesinler.<br />
Bülbül değilsin, aşıkçasına ağlayıp inleyesin, çayırlıkta, çimenlikte yahut lale<br />
bahçelerinde güzel güzel çileyesin. Hüthüt değilsin ki çavuşluk edesin. Leylek değilsin<br />
ki yücelerde yurt tutasın.<br />
Ne iştesin sen Seni ne diye satın alsınlar Ne kuşusun sen Seni ne diye yesinler<br />
Bu değer bilmezlerin dükkanından vazgeç, yücel “Allah satın alır” ihsanının dükkanına<br />
gel. Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır. Onun yanında<br />
hiçbir kalp ret edilmez; çünkü alış verişten kar beklemez ki.<br />
O bunak sokağa bir gelin gibi çıkmak istedi; a azgın karı, kaşlarını yoldu. Yanağını,<br />
yüzünü, ağzını güzelleştirip süslenmek için aynanın önüne oturdu. Yüzüne neşeyle<br />
birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.<br />
Kuranın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı. Bu suretle<br />
yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu. O<br />
tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere<br />
düşüyordu. Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor, fakat yine çarşafına<br />
büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.<br />
Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lanet dedi. Bu sözü der demez<br />
İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş kokmuş kahpe! Ben bütün<br />
ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim.<br />
Kötülükte acayip bir tohum ektin, alemde musaf bırakmadın.<br />
Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni. Yüzün<br />
elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın. Satmak ve onlarla kendine<br />
şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın. Fakat eğreti renk<br />
senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.<br />
Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü. O<br />
göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.<br />
Sükut alemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti<br />
yoktur! Gönlünü bir iki günceğiz cilala da o aynayı kendine defter edin. Sahip kıran<br />
Yusuf’un sayesinde Züleyha yeni baştan gençleşti.<br />
Kocakarı soğuğunun o soğukluğu, temmuz güneşiyle değişiverir. Meryem’in<br />
sızıldanışıyla kurumuş hurma dalı yeşerir, hurma verir. A kocakarı, kaza ve kaderle<br />
niceye bir savaşıp duracaksın, geçmişi bırak da eldekini ara. Mademki yüzünün<br />
güzelleşmesine imkan yok; ister allık sür, ister kara mürekkep.<br />
AYIPLARI ÖRTEN HEKİM<br />
Birisi hastalandı. Hekimi gidip dedi ki: Nabzımı ele al da içimdeki derdi anla. Çünkü<br />
nabızdaki damar kalbe ulaşır. Kalp görünmez kayıptır. Onun hali, nabızdan anlaşılır,<br />
çünkü nabızla ilişiği vardır.<br />
Ey emin kişi, yel de gizlidir; kopardığı tozdan, uçurduğu yapraklardan anlaşılır.<br />
Sağdan mı esiyor, soldan mı Onu sana yaprakların hareketi söyler. Gönül<br />
sarhoşluğu nerededir Görmezsin. Onu nerkise benzeyen mahmur gözlerde ara.<br />
Allahnın zatından da uzak olduğun için onu peygamberlerle mucizelerden bile<br />
bilirsin. Gizli olan mucize ve kerametler, temiz pirlerden gönüllere akseder. Onların<br />
gönüllerinde yüzlerce hazır kıyamet vardır... En aşağısı şudur: Komşuları sarhoş olur.<br />
Kutlu bir kişinin yanına göçen talihli, Allah ile düşüp kalkıyor demektir. Cansız<br />
şeylere tesir eden mucize ya sopa ( nın ejderha olması) dır, ya deniz(in bölünmesi)<br />
dir, yahut da ayın ikiye ayrılışı. Fakat vasıtasız olarak cana tesir ederse gizlice bir<br />
ilgiyle ilgilenir.<br />
Mucize ve kerametlerin cansız şeylere tesiri daimidir, birbiri ardınca ulanır durur.<br />
Bu suretle o cansız şeyden adamın gönlüne tesir eder. Ne hoştur hamur heyulası<br />
olmayan ekmek. Ne hoştur Mesih’in hiç eksilmeyen sofrası, ne hoştur Meryem’in<br />
bağsız, bahçesiz yetişen meyvesi.<br />
Kamil erin canından kopup gelen mucizeler, talibin canına, gönlüne hayat gibi tesir<br />
eder.<br />
Mucize denizdir, nakıs kişiyse karada yaşayan kuş. Suda yaşayan kuş, helak<br />
olmadan emindir. Her namahremin canını aciz eder, fakat hem dem olan kişinin<br />
canına kudret bağışlar. İçinde bu kutluluğu bulamazsan her an zahirden istidlalde<br />
bulun.<br />
Tesirler, insanın duygularında görünür durur. Bunlar, tesir edeni haber verirler. Her<br />
ilacın manası hakikati, her hünerin sanatı, sihri gibi gizlidir. Fakat yaptığı işe ve<br />
eserlerine bakarsan hakikati gizli olmakla beraber onu meydana çıkarırsın. İçinde<br />
gizli olan kuvvet, fiile gelince açığa çıkar, görünür.<br />
Bunların hepsi, sana eserleriyle görünür de nasıl olur. Allah, eserleriyle görünmez<br />
Sebeplerle tesirler, iç ve kabuk değil mi Araştırırsan hepsi de onun eserleri değil mi<br />
Eserlerine bakıyor da bazı şeyleri seviyorsun, peki, neden eserleri bağışlayandan<br />
haberin yok<br />
Bir hayale kapılıp halkı seviyorsun da doğu ve batının padişahını nasıl sevmiyorsun<br />
Ey ulu kişi, bu sözün sonu gelmez. Bu husustaki hırsımız da dilerim bitmesin. Dön de<br />
hasta hikayesini söyle, ayıpları örten hekimle macerasını anlat.<br />
Hekim, hastanın nabzını tutup halini anladı. İyileşme ümidi hiç yoktu.<br />
Dedi ki: Gönlün ne dilerse onu yap da bedenindeki bu eski dert gitsin. Hatırına ne<br />
gelirse yap, geri durma da sabır ve perhiz, sana eziyet vermesin.<br />
Bil ki sabır ve perhiz, bu hastalığa ziyandır, gönlüne geleni yap. Hastaya, Allahnın<br />
dediği gibi adeta “Dilediğinizi yapın” dedi. Hasta ala dedi, haydi sen git, hayra karşı.<br />
Ben ırmak kıyısına seyre gidiyorum.<br />
Kendisine sıhhatten bir kapı açılsın, iyileşsin diye gönlünün dilediğince ırmak<br />
kıyısında gezinip duruyordu. Su kenarında bir sofi oturmuş, elini yüzünü yıkıyor,<br />
temizken bir kat daha temiz oluyordu. Hasta sofinin kafasını görünce hülyaya kapıldı,<br />
içinden bir sille vurmak isteği coştu. Bulgur aşına tapan sofinin kellesine vurmak için<br />
elini kaldırdı.<br />
Hekim, içinden geçeni yapmazsan o, sana dert olur dedi. Allah da “Kendinizi,<br />
elinizle, tehlikeye atmayın” buyurmuştur. Hele bir sille aşk edeyim. Bu sabır ve<br />
perhiz, bir tehlikedir. Başkaları gibi çekinme, bir iyice vur bakalım diyordu.<br />
Silleyi aşk edince sofinin kellesinden şırrak diye bir ses çıktı. Sofi, hey asi kaltaban<br />
diye bağırdı. Ona iki üç yumruk vurmak, sakalını, bıyığını yolmak istedi ama vazgeçti.<br />
Halk da hastadır, hummalıdır, çaresizdir. Şeytanın igvasıyla böyle sille vurur durur.<br />
Hepside suçsuzları incitmeye haristir. Birbirlerinin kafasını noksan görürler. Ey<br />
suçsuzların kafasına vuran, bunun cezasını kendi kafanda görmüyor musun<br />
Ey hava ve hevesini hekimlik sanıp zayıfları tokatlamaya kalkışan! Sana bu ilaçtır<br />
diyen, seninle alay etmiş, sana gülmüştür. O, Adem’e de buğdaya kılavuzluk ettiydi<br />
ya!<br />
Ey Allah yardımını dileyen Adem ve Havva, ilaç için bunu yiyin, “Ebedi olarak<br />
yaşarsınız” demişti ya. Şeytan, Adem’in ayağını titretti, sürçtürdü, onun kafasına<br />
vurdu. Fakat o sille döndü, şeytanın kafasına geldi, ona ceza oldu.<br />
Şeytan, Adem’i adam akıllı sürçtürdü ama Adem’in arkası Allah idi, elini tutan Haktı.<br />
Adem bir dağdı, yılanla dolsa ne çıkar Tiryak madeniydi, ona hiçbir zarar gelmedi.<br />
Sende tiryakten bir zerre bile yok, kurtulacağını nasıl umuyor, nasıl aldanıyorsun<br />
Nerede sen de Halil’cesine Allah’a dayanma, nerede sende Kelim’deki keramet<br />
Nerede o Allah’a dayanma ki kılıcın İsmail’i kesmesin, nerede o keramet ki Nil’in<br />
dibini ana cadde yapsın<br />
Kutlu bir adam, minareden düşse elbisesine rüzgar dolar, onu yere yavaş indirir,<br />
kurtulur.<br />
Ey güzel adam, o bahta inanmıyorsan neden kendini yele veriyorsun ya Bu<br />
minareden Ad gibi yüz binlercesi tepesi üstüne düştü, başlarını da yele verdiler,<br />
canlarını da. Bu minareden tepesi üstüne düşen milyonlarca kişiye bak. İp üstünde<br />
oynamayı bilmiyorsan ayaklarına şükret, yeryüzünde yürü.<br />
Kendine kağıttan kanat yapıp dağdan uçmaya kalkışma. Bu sevdada niceler<br />
başından oldu. O sofi, kızgınlıktan ateşlendi, ateşe döndü ama işin sonuna göz attı.<br />
Taneyi almayan ve tuzağı gören kişi, ilk saftan adım atar atmaz durur, ileri gitmez.<br />
İşin sonunu gören gözlere ne mutlu. Onlar, bedenin bozulup çürüyüşünü görürler.<br />
Ahmed’in gözü de onu görmüş, cehennemi buradayken kıldan kıla seyretmişti. Arşı,<br />
kürsüyü, cennetleri görmüş, gaflet perdelerini yırtmıştı. Zarardan kurtulmak<br />
istiyorsan gözünü işin önünde kapa, sonuna bak. Sona bak da yokları var gör, varları,<br />
duyguyla duyulan aşağılık bir şey bul.<br />
Yoksulluğa düşüp de cömertliği kim aramaz, dükkanlarda bir kar elde etmeyi kim<br />
istemez Tarlalarda kim mahsul istemez, fidanlıklardan kim bir fidan ummaz<br />
Medreselerde bilgi elde etmeyi istemeyen, ibadet yurtlarında Allah lütfunu dilemeyen<br />
var mı Bütün bunlar varları, artlarına atmışlar yokları istemekte, yoklara kul<br />
olmaktadırlar. Çünkü Allah sanatının madeni mahzeni, yokluktan başka bir yerde<br />
tecelli etmez.<br />
Bundan önce bir remizdir söylemiştik. Sakın bunu ve onu iki görme. Demiştik her<br />
sanat sahibi, sanatını meydana getirmek için yokluk arar. Mimar yapılmamış bir yer,<br />
yıkılmış, tavanları çökmüş bir yurt arar. Saka, içinde su olmayan kap peşindedir.<br />
Dülger, kapısı bulunmayan bir ev aramaktadır. Avlanma zamanında hepsi de yokluğa<br />
saldırırlar. Ondan sonra da hepsi yokluktan kaçarlar. Mademki ümidin yoklukta,<br />
neden çekiniyorsun ondan Tamahının enis olduğu şeyden bu çekinme nedir<br />
Mademki tamahın o yokluktur, yokluktan yok oluştan bu kaçışın neden Eğer bir<br />
yuvaya enis olmuşsan neden yokluk pususunda bekliyorsun a canım Elinde ne var,<br />
ne yoksa hepsinden gönlünü çekmiş, gönül oltasını yokluk denizine salmışsın. Öyle<br />
olduğu halde bu murat denizinden kaçışın neden O denizden oltana yüz binlerce av<br />
düştü. Neden kârın adını ölüm taktın Büyüye bak ki kâr sana ölüm görünmede.<br />
Onun büyüsündeki sanat, iki gözünü de bağladı da canlar, kuyuya rağbet ettiler.<br />
Allah hilesiyle hayaline kuyunun üstündeki ova tamamı ile yılan zehrinden ibaret<br />
görünür. Hasılı kuyuyu, sığınılacak yer sanır, nihayet ölüm de onu kuyuya atar.<br />
Söylediğim bu yanlışları Attar’ın sözlerinden dinle azizim.<br />
Sofi dedi ki: Kafaya yenen bir sille yüzünden körcesine baş vermeye gelmez. Teslim<br />
hırkasını giyinmişim, bana sille yemek kolay gelir. Düşmanını pek arık gördü, ben de<br />
düşmanca bir yumruk vursam. Kalay gibi eriyip akıverecek. Derken padişah kısas<br />
emredecek. Zaten çadır harap, direk kırık, yıkılmaya bahane arıyor. Bu ölü herif için<br />
kılıç altına gitmek, kısasa razı olmak yazıktır doğrusu, yazık dedi.<br />
Onu dövemediğinden kadıya götürmek kurdu. Çünkü kadı Allahnın terazisidir.<br />
Kilesine şeytan hilesi giremez. O, hasetlerin, çekişlerin makasıdır. İki düşmanın<br />
savaşı dedikodusunu keser. Afsunu şeytanı şişeye hapseder. Kanunu fitneleri<br />
yatıştırır. Tamahkar düşman teraziyi görünce serkeşliği bırakır, onun hükmüne uyar.<br />
Fakat terazi olmazsa çok bile versen payına razı olmaz.<br />
Kadı rahmettir, savaşı defeder, kıyametteki adalet denizinden bir katradır o. Katra<br />
küçük ve ayağı kısa bile olsa denizin letafeti, ondan belli olur. Gözündeki tozu<br />
temizledin mi katradan Dicleyi görebilirsin. Cüzüler küllerin haline tanıktır. Gün<br />
battıktan sonra batıdan beliren kızıllık, güneşin varlığını bildirir.<br />
Allah “Güneş battıktan sonra batıda beliren kızıllığa and olsun” dediği zaman<br />
Ahmed’in cismine yemin etmiştir. Karınca bir tanecik buğdayı görüp harmanı<br />
anlasaydı hiç o bir tane buğdayın üstüne titrer miydi<br />
Sen yine sözüne gel, sofi sabırsız. Yediği sillenin cezasını acele istemekte. Ey<br />
zulümler eden, nasıl oluyor da gönlün hoş yaptığını çekmeyeceksin mi sanıyorsun da<br />
gafil oluyorsun Yoksa yaptıklarını unuttun mu ki gaflet, perdelerini indirdi Ardında<br />
düşmanların olmasaydı düşmanların sana haset ederdi.<br />
Fakat sende olan hukuk yüzünden hapistesin. Yaptığın isyanlar yüzünden azar azar<br />
özür dilemeye bak. Bak da ceza veren seni birden tutmasın. Ey dost, suyunu durult.<br />
Sofi kendisine sille vuran adamın yanına gidip davacı gibi eteğine yapıştı. Onu çeke<br />
çeke kadının yanına götürdü. Bu ters eşeği ya eşeğe bindir, halka göstererek ceza ver.<br />
Yahut da döverek cezalandır. Artık hangisini münasip görürsen onu yap. Senin<br />
verdiğin cezadan ölse bile ölür gider, soran bile olmaz. Kadını şer-an vurduğu sopayla<br />
birisi ölürse kadı, onu ödemez. Çünkü şeriatin emri oyuncak değildir. o, Allah vekilidir,<br />
Allah adaletinin gölgesidir. Her hak sahibiyle cezaya müstahak olanın aynasıdır o.<br />
O, mazlumun hakkını hak etmek için ceza verir, kendi ırzı için kızgınlığından yahut<br />
da bir şey kazanmak için değil. Onun cezası, Allah içindir, kıyamet günü içindir. Bu<br />
ceza da bir hata olsa bile ona diyet lazım gelmez. Çünkü birisini kendisi için döven<br />
borçludur. Allah için döven her şeyden emindir. Baba oğlunu dövse de oğlu ölse kan<br />
diyetini vermesi lazımdır. Çünkü onu kendi işi için dövmüştür. Oğulun babaya hizmeti<br />
vaciptir. Fakat çocuğun öğretmeni dövse de çocuk bu dayaktan ölse korkma,<br />
öğretmene hiçbir şey olmaz. Çünkü öğretmen Allah vekilidir, emindir. Her eminin<br />
hakkındaki hükümde böyledir.<br />
Talebenin öğretmene hizmeti farz değildir. bu yüzden de üstat ona kendisi için bir<br />
ceza vermez. Baba döverse kendi hizmeti için döver, bundan dolayı,kan pahasından<br />
kurtulamaz.<br />
Ey Zülfikar, kendi varlığının, benliğinin başını kes. Kendinden geç, derviş gibi yok ol.<br />
Kendinden geçtin, varlığını bıraktın mı ne yaparsan Allah yapar. “Sen atmadın, Allah<br />
attı” hükmüne girersin, eminsin. O diyet Allah’adır, emin olan adama değil. Bu,<br />
“Fıkıh” ta uzun uzadiye ve etraflıca anlatılmıştır. Her dükkanın ayrı bir sanatı, ayrı bir<br />
karı vardır. Mesnevide yokluk dükkanıdır oğul.<br />
Kunduracı dükkanında güzel deriler bulunur. Herhangi bir tahta parçası görürse bil<br />
ki kundura kalıbıdır. Kumaş satanlarda kumaşlar, ipekliler bulunur, demir olsa olsa<br />
arşın olarak vardır.<br />
Mesnevimiz vahdet dükkanıdır. Orada birden başka ne görürsen puttur. Halkı tuzağa<br />
düşürmek için putu övmeyi “Onlar ak ve yüce kuşlardır” sözü gibi say. Peygamber,<br />
onu “Vennecmi” suresinde okudu ama o söz, surede bir ayet değildi, sınama için<br />
söylenmiş bir sözdü. Sonunda bütün kafirlerde secde ettiler. Bu, bir sırdı, bu suretle<br />
onlar da yere baş koydular. Bundan sonra anlaşılması güç, karışık bir söz vardır. Sen,<br />
Süleyman’la bulun, şeytanlara karışma.<br />
Yine sofi ile kadı hikayesine gel, o zayıf ve perişan, fakat zalim adamın hikayesini<br />
anlat.<br />
Kadı dedi ki: Oğul, önce tavanı durdur da ondan sonra ona hayır, şer bir resim<br />
yapayım. Vuran nerede Vurduğu yer neresi Yahu, bu, hastalıkla bir hayal olmuş!<br />
Şeriat dirilerle zenginler içindir. Hiç mezardaki ölülere şeriat hükümleri tatbik<br />
edilebilir mi Yoklukla kendilerinden geçmiş olanlar, o ölülerden yüz kat daha ölüdür.<br />
Ölü, bir kere ölmüş, bu alemden geçip gitmiştir. Halbuki sofiler, yüz taraftan<br />
ölmüşlerdir. Ölüm, bir kere öldürülmedir. Halbuki bu, üç yüz ölümdür, her birine de<br />
sayısız diyet vardır.<br />
Allah, bunları defalarla öldürmüştür ama diyetleri için de ambarlar dökmüştür.<br />
Bunların her biri hakikat aleminde Circis’e benzerler. Altmış kere öldürülmüşler,<br />
altmış kere dirilmişlerdir.<br />
Bu çeşir adam, ihsan sahibi kılıcın zevkiyle öldürülmüştür; fakat bir kere daha vur<br />
diye yanar, sızlanır durur. Vallahi şehit olan, o canlar bağışlayan varlığın aşkıyla ikinci<br />
defa öldürülmeye öyle bir aşıktır ki!<br />
Kadı dedi ki: Ben dirilere hükmederim, mezarlıkta yatan ölülere değil. Bu görünüşte<br />
mezarda alçalmış, ölü değil ama mezarlar onun varlığında gizli. Mezarda ölüyü çok<br />
gördün, bir de ölüde mezarı gör ey kör adam.<br />
Bir mezardan üstüne bir kerpiç düşse ne yaparsın, akıllılar kalkarlar, mezardan<br />
davacı olurlar mı Ölüye kızıp da kinlenmeye öç almaya kalkışma. Hamam duvarındaki<br />
resimle kavgaya girişme. Şükret ki sana bir diri vurmadı. Çünkü dirinin ret ettiğini<br />
Allah da ret eder. Dirilerin kızgınlığı Allah kızgınlığıdır, Allah zahmıdır. Çünkü o dışı<br />
temiz kişi, Allah’la diridir. Allah onu öldürmüş, ayağından üflemiş, çabucak kasap gibi<br />
derisini yüzmüştür. Allahnın üfürmesi, ona ebedi olarak kalır. Allahnın üfürmesi<br />
kasabın üfürmesine benzemez.<br />
Fakat Allah üfürmesiyle kasap üfürmesi arasında çok fark vardır. Bu, baştan aşağıya<br />
kadar lutuftur, kemaldir, öbürü tamamı ile ayıp ve ar. Bu dirilik üfürmeyle<br />
mahvolmuştur; o dirilik, o üfürmeyle gelmiştir, ebedidir.<br />
Bu soluk, o soluk değildir ki söze sığsın, anlatabilsin. Kendine gel de şu kuyunun<br />
dibinden köşkün üstüne çık, yücel! Bunu eşeğe bindirmenin şeriatta yeri yok. Sopanın<br />
resmini eşeğe bindiren var mıdır hiç Onu eşeğe değil, tabuta bindirmek daha doğru,<br />
daha yerinde.<br />
Zulüm nedir bir şeyi layık olduğu yere koymamak. Sen de onu, ona layık olan<br />
yerden başka bir yere koyup zayi etme.<br />
Sofi dedi ki: Peki, hiçbir suçum, günahım yokken bana bir sille vurmasını reva<br />
görüyor musun Demek ki bir değirmen eşeği, hiçbir suçu olmayan sofiye bir sille aşk<br />
edebilir ha Kadı, zayıf adama, az çok paran var mı Diye sordu. Adam, dünyada<br />
yalnız altı kuruşum var deyince, peki dedi, üç kuruşunu sen harcan, üç kuruşunu da<br />
hiç laf etmeden ver bu adama. o dA zayıf yok yoksul bir adam. Üç kuruşla kendine<br />
ekmek katık alır.<br />
Hasta adamın gözü kadının ensesine ilişti. Baktı ki onun kellesi, sofininkinden daha<br />
hoş. Vurduğum sillenin cezası ucuz deyip vurmak için elini kaldırdı. Kadının yanına<br />
gidip kulağına bir şey söyleyecek gibi yaptı, ensesine bir hudayi sille aşk etti. Dedi ki:<br />
Altı kuruşu bölüşün ben de hırıltıdan gürültüden kurtulayım!<br />
Kadı kızınca sofi, hey deli. Şüphe yok ki senin hükmün adalettir, azgınlık değil. Ey<br />
din şeyhi, ey emin adam! Kendine yapılmasını istemediğin şeyi kardeşine nasıl<br />
hükmediyorsun Bilmiyor musun ki benim için kuyu kazarsan nihayet kendin<br />
düşersin.<br />
“Kim kardeşine kuyu kazarsa kendi düşer” hadisini okumadın mı Okuduysan a<br />
babasının kuzusu önce o hükme sen uy. Kafana bir sille inmesine sebep olan şu tek<br />
hükmün yok mu Eğer öbür hükümlerin de böyleyse, vay senin hükümlerine. Kim bilir<br />
onlar da başına, ayağına ne dertler getirir Bir zalime, sana harcamak için üç kuruş<br />
lazım diye acırsın ha. Acımanın yeri mi Zalimin elini kes. Halbuki sen, hükmü, dizgini<br />
o zalimin eline veriyorsun. Sen ey adaleti bilinmez adam, kurt yavrusuna süt veren<br />
keçiye benziyorsun!<br />
Kadı dedi ki: Kaza be kaderden gelen her silleye her cefaya razı olmamız gerek.<br />
Alnımızın yazısına içten razıyım, yüzüm ekşidi ama hoş gör; hak, acıdır. Gönlüm<br />
bağdır, gözüm buluta benzer. Bulut ağladı mı bağ güler, neşelenir, hoş bir hale gelir.<br />
Kıtlık yılında gülüp duran güneşin yüzünden baplar, bahçeler ölüm haline girer, can<br />
çekişirler.<br />
Allahnın “Çok ağlayın” emrini okumuşsundur. Peki, ne diye pişmiş kelle gibi sırıtıp<br />
kaldın ya Mum gibi daima göz yaşı dökersen mum gibi evi aydınlatmış olursun.<br />
Anasının yahut babasının ekşi suratı,çocuğu her zarardan korur. Ey sersem sersem<br />
gülüp duran, gülmenin zevkini gördün, bir de ağlamanın zevkini seyret. O, şeker<br />
madenidir. Seni cehennem ağlatırsa onu anmak, sana cennetten hoştur. gülmeler,<br />
ağlamalarda gizlidir. Ey saf ve temiz kişi, defineyi yıkık yerlerde ara.<br />
Zevk gamlardadır. Onların izini kaybetmişler, abıhayatı karanlıklara çekip<br />
götürmüşlerdir. Yolda konak yerine kadar tersine nal izleri var. İhtiyatlı ol gözünü<br />
dört aç. İbret gözünü dört aç. Sevgilinin iki gözünü de kendi gözlerine dost et.<br />
Kuran’dan “Onlar işlerini danışarak yaparlar” ayetini oku. Sevgiliye dost ol,<br />
nazlanarak of deme. Dost yola arkadır,sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki yol<br />
sevgiliden ibarettir. Dostlara, sevdiklere ulaştı mı sus, otur. O halkaya kendini yüzük<br />
taşı yapmaya kalkışma. Aklını başına devşir de Cuma namazına bak. Herkes<br />
toplanmıştır, bir düşüncededir, susup dururlar. Varını yoğunu sükut diyarına çek.<br />
Nişan arıyorsan kendini nişane yapmaya kalkışma.<br />
Peygamber dedi ki: Bil ki karanlıkta yıldızlar nasıl yol gösterirse dostlar da elemler,<br />
sıkıntılar denizinde öyle yol gösterir. Gözü yıldızlara dik, yol ara. Söz, bakışı<br />
bulandırır, sus, söyleme. İki doğru söz söyledin mi, uydurma söz de ona uyar, ulanır<br />
gider. Söz, sözü açar derler; hiç duymadın mı bu lafı Sakın doğru söze de girişeyim<br />
deme. Çünkü söz, doğrudan eğriye gidiverir.<br />
Ağzını açtın mı artık söz, senin elinde değildir. saf sözün ardından bulanık söz de<br />
akar. Fakat Allah vahyinin yolunda masum olanın sözleri, tamımı ile saftır, onun için<br />
böyle dam ağzını açar, söze başlarsa caizdir. Çünkü peygamber, kendi heva ve<br />
hevesinden söz söylemez. Allah masumundan heva ve heves doğar mı hiç Hal sahibi<br />
ol da söz söyle; bu suretle de benim gibi söze düşkün olma.<br />
Sofi dedi ki: Mademki altın, bir madendendir. Neden bunda fayda var, onda zarar<br />
Hepsi bir elden geldiği halde neden bunu aklı başında, öbürü sarhoş<br />
Bu ırmaklar, hep bir denizden akıyor da neden bu tatlı, öbürü ağza zehir gibi<br />
gelmede. Bütün nurlar, ebedilik güneşindedir de doğru sabahla yalancı aydınlık nasıl<br />
meydana geliyor Bakanın gözüne çekilen sürme, aynı sürme. Doğru görüşle şaşı<br />
görüş nereden çıkıyor<br />
Para basılan yerin sahibi Allah iken nasıl oluyor da paraların bir kısmı iyi basılıyor,<br />
bir kısmı fena Allah, yola “benim yolum” dedikten sonra neden bu ahde vefa etmede,<br />
öbürü yol kesmede. Mademki hür kişiyle şaşkın kişi, bir karından doğmada, “Çocuk,<br />
babanın sırrıdır” sözü nasıl doğru oluyor<br />
Binlerce suretle görünen birliği kim görmüştür Daimi olarak duran bir varlıktan<br />
nasıl oluyor da yüz binlerce hareket meydana geliyor<br />
Kadı dedi ki: Ey sofi, şaşırma. Bunu bir örnekle anlatacağım dinle. Aşıkların<br />
kararsızlığı da sevgilinin karar ve sebatından ileri gelir. O dağ gibi nazlanıp durur,<br />
aşıklar da yapraklar gibi titrerler.<br />
Onun gülüşü ağlamalar koparır, yüzünün suyu yüz sularının yerlere döker.<br />
Bütün bu keyfiyetler, köpük gibi denizin üstünde oynar durur. Fakat denizin zatında<br />
da bir zıttı, bir ortağı benzeri yoktur, işinde de. Varlılar, varlık libaslarını ondan<br />
giyerler. Zıt, kendisine zıt olan şeye nasıl olur da varlık verir Onu yaratması şöyle<br />
dursun belki ondan kaçar, uzaklaşır. Eş ne demektir Misil demektir, iyinin kötünün<br />
misli. Misil kendisine misil yaratır mı hiç<br />
Ey Allahdan korkup çekinen, Allah, birbirine benzer, birbirinin misli iki varlık olsa<br />
yaratıcılıkta bu, neden öbürüne üstün olsun yani Bir bahçedeki yapraklar kadar<br />
birbirine eş ve zıt varlık olsa onlar, yine zıttı ve eşi olmayan denizin köpüklerine<br />
benzerler. Denizin bu zıt görünüşlerini , keyfiyetsiz olarak gör. Denizin varlığına<br />
keyfiyet nasıl sığar Onun en aşağı oyunu, canındır. Bu nelik ve nitelik cana nasıl<br />
sığar Can nasıldır, nicedir diyebilir misin<br />
Peki her katradaki akıl ve can bile bedene bigane olan böyle bir deniz, nasıl olur da<br />
sayı ve keyfiyetin daracık sahasına sığar Aklıkül bile orada bilmeyenler arasına<br />
katılmıştır. Akıl, bedene ey cansız şey der, hiç o dönüp varacağın denizden bir koku<br />
aldın, bir şey duydun mu<br />
Beden der ki: Ben ancak senin bir gölgenim. Gölgeden kim yardım ister ki Akıl da<br />
burası der, anlayabilecek kişinin, anlayamayacak kişiden daha aciz olduğu bir yerdir.<br />
Öyle bir hasret makamıdır burası ki, burada parlak güneş bile bir zerreye kulluk<br />
etmede, köle gibi hizmetlerde bulunmaktadır.<br />
Aslan burada ceylanın önüne baş kor. Doğan burada çil kuşunun yanında kanat<br />
çırpar. Buna inanmıyorsan neden Mustafa yoksullardan dua ister durur ya Bu,<br />
belletme incindi dersen bilgisizlik, nasıl olur da anlatma vesilesi kesilir O biliyor ki<br />
padişahlara layık defineyi, padişah, yıkık yerlere gömer. O yıkık yerin her cüzü,<br />
defineyi gösterir ama kötü zan, o defineyi kaybetmek için tersine çakılmış nal izlerine<br />
benzer.<br />
Hatta doğrusu hakikat, hakikatte garkolmuştur da bu sebeple yetmiş fıkra, belki de<br />
yüz fıkra meydana çıkmıştır. Sofi can kulağını iyi aç, sana kendi saçma sözlerini<br />
anlatıyorum.<br />
Takdir sana bir zahım vurdu mu bekle, ondan sonra bir ağır elbise giydirecektir.<br />
Çünkü o, silleyi vurduktan sonra taç ve taht bağışlamayacak bir padişah değildi.<br />
Bütün dünya, onca bir sinek kanadı değerindedir. Bir silleye karşı da sonsuz<br />
ihsanlarda bulunur. Boynunu, dünyanın şu altın boyunduruğundan çabuk kurtar da<br />
Allahdan sille satın almaya bak.<br />
Peygamberler de dertlere musibetlere sabrettiler de o yüzden başlarını yücelttiler.<br />
Fakat yiğidim, hazırlan, bekle de gelince seni evde bulsun. Yoksa eve geldim,<br />
kimsecikler yoktu diye getirdiği elbiseyi geri götürür ha.<br />
Sofi dedi ki: Ne olurdu yani, bu alem, ebedi olarak insana gülseydi, hiç kaşlarını<br />
çatmasaydı. Her an ortaya bir acılık katmasaydı, değişip durarak insana zahmetler<br />
vermeseydi. Gündüzün nurunu gece çalmasaydı, zevk ve sefalar sürülen bahçeyi kış<br />
talan etmeseydi. Sıhhat kadehi humma taşı ile kırılmasaydı eminliği dert ve elem<br />
korkusu bozmasaydı. Hasılı nimetinde bir hırıltı, gürültü olmasaydı cömertliğinden, ne<br />
eksilirdi ki<br />
Kadı, pek bomboş bir sofisin sen. Küfi yazıdaki kef gibi bomboşsun, bir parçacık bile<br />
aklın yok. Ağzından şekerler saçan hikayeci, geceleri terzilerin hainliklerini anlatır, hiç<br />
duymadın mı sen Onların halkı nasıl soyup soğana çevirdiklerine dair geçmiş<br />
zamanlardaki hikayeleri anlatır durur.<br />
Kumaş keserlerken kumaşın bir parçasını nasıl çaldıklarını şuna buna söyler.<br />
Hikayecinin biri de geceleyin yine terzi masalı okumaya koyulmuştu. Halk başına<br />
toplanmıştı. Dinleyici bulunduğundan bütün cüzleri hikaye olmuştu adeta.<br />
Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması,<br />
çocuğun tesiriyledir. Yirmi dört şubeden çalgı çalan bir çalgıcıya dinleyen olmadı mı<br />
çalgısı bir yük olur. Aklına ne bir yanık nağme gelir, ne bir güzel, ne de on parmağı,<br />
çalgının perdelerinde ve tellerde oynar.<br />
Gayb haberlerini dinleyen bir kulak olmasaydı hiçbir muştucu gökten vahiy<br />
getirmezdi. Allah sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne yeryüzü<br />
gülerdi. “Sen olmasaydın” sözü, keskin ve görür gözler içindir. Fakat halk, kadın ve<br />
yemek aşkından nereden Allah sanatına bakacak, nereden Allah aşkına düşecek<br />
Yiyecek birkaç köpek olmadıktan sonra tutmaç suyunu köpeklerin yiyecekleri yere<br />
dökmezsin ki. Yürü, Allah mağarasının köpeği ol da o, seni seçsin, bu yal yerinden<br />
kurtarsın.<br />
Hikayeci, terzilerin insafsızca hırsızlılarını anlattı, çaldıkları kumaşları nasıl<br />
sakladıklarını söyledi. Halk arasında Hıta’lı bir Türk vardı. Bu sırrın açılmasına pek<br />
kızdı öfkelendi. Gece, kıyamet günü gibi o sırları, hakikat ehline açıp durmaktaydı.<br />
Nereye gitsen de orada birbirlerinin sırlarını açan iki düşmanı savaşır görsen; o anı,<br />
anılıp söylenen mahşer bil. O sır söyleyen boğazı da sur say. Allah, öfke sebeplerini<br />
hazırlamış, o kötülükleri ortaya atmıştır. Hikayeci terzilerin bir çok hainliklerini sayıp<br />
döktü. Türk acıklandı, kızdı, dertlendi.<br />
Dedi ki: Ey meddah, şehrinizde hilede, hıyanette en usta hangi terzi<br />
Meddah dedi ki: Ciğeroğlu derler bir terzi vardır, hırsızlıkta, çeviklikte halkı öldürür<br />
adeta. Türk, benden dedi bir iplik bile çalamaz. Sizinle bahse giriyorum.<br />
Senden daha akıllı nice kişileri mat etti, bahse girişme, böyle kanatlanıp uçmaya<br />
kalkma. Yürü aklına böyle mağrur olma. Onun hileleriyle sen de kendini kaybedersin<br />
dediler.<br />
Türk, büsbütün kızdı, benden ne yeni, ne eski hiçbir şey alamaz diye bahse girişti.<br />
Tamah edenler de onu büsbütün kızdırdılar. Bahse girip ağzını açarak dedi ki: Şu Arap<br />
atım rehin olsun. Benden hileyle at çalabilirse at sizin olur. Fakat hile yapamaz,<br />
çalamazsa ben sizden bir at alırım. Türk, o gece kızgınlığından uyuyamadı. Hırsızın<br />
hayali ile savaşıp durmaktaydı. Sabah çağı bir atlas kumaşı koltukladı, çarşıya o<br />
hilebazın dükkanına gitti.<br />
Terziye selam verdi. Usta hemen yerinden kalkıp selamını aldı, merhaba hoş geldin<br />
dedi. Türk’e haddinden fazla saygı gösterdi, hal ve hatır sordu, kendisini sevdirdi.<br />
Türk, ondan bu bülbül gibi çilemeyi görünce o İstanbul atlasını terzinin önüne attı.<br />
Bana, dedi, bundan savaş için bir kaftan biç. Belinden aşağısı bol olsun yukarısı dar.<br />
Belden yukarısı dar olsun da güzel dursun, beni bezesin. Fakat aşağı tarafı bol olmalı<br />
ki savaşta ayağıma dolaşmasın.<br />
Terzi, sevimli müşterim, sana yüzlerce hizmette bulunayım deyip elini gözünün<br />
üstüne koydu, baş üstüne dedi. Kumaşı önce bir ölçtü, ne kadardan çıkacak onu<br />
anladı, sonra Türkü lafa tuttu. Başka beylerin hikayelerini söylemeye, onların lütuf ve<br />
ihsanları övmeye koyuldu. Nekeslerden, onların aşağılık huylarından bahsetti.<br />
Güldürmek için tuhaf tuhaf sözler söyledi. Ateş gibi makasını çıkardı, kumaşı kesmeye<br />
başladı. Ağzıysa masallarla afsunlarla doluydu.<br />
Türk hikayelere gülmeye başladı. Daracık gözü tamamı ile örtüldü. Terzi kumaştan<br />
bir parça çalıp oyluğunun altına gizledi. Allahdan başka kimsecikler görmedi.<br />
Allah her şeyi görür ama huyu, örtmektir. Fakat haddini aştın mı açan da odur ha.<br />
Türk, onun masallarının lezzetinden giriştiği bahsi tamamen unuttu. Atlas neymiş,<br />
bahis neymiş, rehin ne Türk, o terzi beyinin latifesine kapıldı gitti, adeta sarhoş oldu,<br />
kendinden geçti. Allah için olsun, latifelerin canıma gıda oldu, gülünecek bir şey daha<br />
söyle diye yalvardı. O hain gülünecek bir şey daha söyledi. Türk kahkahasından sırt<br />
üstü yere yıkıldı. Gafil Türk, gülüp dururken terzi kumaştan bir parça daha çalıp<br />
gömleğinin yakasından koynuna soktu.<br />
Hıta’lı Türk, üçüncü defa, Allah aşkına gülünç bir şey daha söyle dedi. Terzi, ikinci<br />
latifesinden daha gülünç bir şey söyledi, Türkü tamamı ile avladı.<br />
Gözü kapanmış, aklı gitmiş şaşırmış kalmış bahse giriştiği halde kahkahayla sarhoş<br />
olmuştu. Bu sırada Türkün gülmesinden meydanı boş bulup kumaştan bir parça daha<br />
çaldı. Hıta’lı Türk, ustadan dördüncü defa olarak yine gülünç bir şey isteyince, herif<br />
rahme geldi, hilesini, başkalarına yapmaya niyetlenip, amma da gülünecek şeye haris<br />
ha dedi, zararından, ziyanından haberi bile yok. Türk, ustayı öperek; Allah aşkına bir<br />
hikaye daha söyle diye yalvarıyordu.<br />
Ey masal, hikaye olmuş, varlıktan geçmiş adam, masalı ne zamana kadar<br />
deneyeceksin Senden daha ziyade gülünecek masal yok. Yıkık kabrinin başına git de<br />
bir güzelce dur.<br />
Ey bilgisizlik ve şüphe mezarına düşmüş kişi, feleğin latifesini, masalını ne zamana<br />
kadar arayacaksın Ne zamana kadar şu cihanın işvesini tadacaksın Ne aklın düzenin<br />
de kaldı, ne canın.<br />
Hor ve zalim olan şu felek senin gibi yüz binlerce kişinin yüz suyunu döktü. Herkesin<br />
terzisi olan felek, yüz yaşındaki ham bebeklerin elbiselerini yırtar, diker. Latifesi<br />
bahçelere bir letafet verir ama kış gelince verdiğin şeylerin hepsini yele verir.<br />
Halbuki ihtiyar oğlancıklar, ihtiyaçları yüzünden onun kutlu, kutsuz devriyle alay<br />
etmek eğlenmek için önüne oturmuşlardır.<br />
Terzi dedi ki: A hadım ağası vazgeç. Bir latife daha söylersem vay haline. Sonra<br />
kaftanın dapdaracık olur. Hiç kimse kendi kendine böyle iş işler mi Gülüyorsun ama<br />
gülmenin yeri mi<br />
Ömrünün atlasını, ay makasıyla gurur terzisi kesip parça parça ediyor. Sense<br />
yıldızım, hep beni güldürseydi, hep kutlu olsaydı der, bunu isterdin. Onun terbilerine<br />
pek kızar, cilvesinden, kininden, aletlerinden hiddetlenirsin.<br />
Susmasından, kutsuzluğundan, tutukluluğundan, kinciliğinden incinirsin. Neden<br />
zühre çalıp çığırmıyor dersin. Fakat onun kutluluğuna, oynayışına, çağırışına pek<br />
güvenme.<br />
Yıldız der ki: Latifeyi biraz daha fazlalaştırırsam seni tamamı ile aldatır, borçlu<br />
çıkarırım. Bu yıldızların işvesine bakma da ey hor hakir kişi, erkeklere olan aşkına<br />
bak.<br />
Birisi yola düşmüş, dükkana gidiyordu. Gördü ki kadınlar yolu kapamış. Hızlı<br />
yürümeden ayağı yanmaktaydı. Yolsa ay gibi kadınlarla doluydu, yol açmaya adeta<br />
imkan yoktu. Bir kadına yüz çevirdi de dedi ki: A bayağı mahluklar, a kızcağızlar, ne<br />
de çoksunuz.<br />
Kadın ona döndü ey emniyet sahibi dedi, bizim bolluğumuzu kötü görme. Bu kadar<br />
çoğuz ama öyle olduğu halde size bu çokluk bile az gelmede. Kadın kıtlığından<br />
oğlancılığa düşüyorsunuz da yapan da dünyaya rezil rüsva oluyor, yaptıran da.<br />
Zamanın hadislerine bakma. Feleğin acılıklarını, hazm olunmaz şeylerini görme.<br />
Rızkın, geçimin darlığına, şu kıtlığına, korkuya, titreyişle bakma.<br />
Şuna bak sen: Bu kadar acılıklarıyla beraber yine onun için ölüyor, ondan bir türlü<br />
kendinizi çekemiyorsunuz. Acı imtihanı bir rahmet bil, Belh ve Merv ülkelerine sahip<br />
olmayı bir gazap say.<br />
O İbrahim telef olmaktan çekinmedi, ateşe atıldı, fakat yanmadı, bu İbrahim,<br />
şereften saltanattan kaçtı, kendisini ateşe attı. Şaşılacak şey ateş onu yakmadı, bunu<br />
yaktı. İstek yolunda böyle tersine nallar vardır işte.<br />
Sofi dedi ki: Yardımı dilenen Allah, kârımızı ziyansız etmeye kadirdir. Ateşi gül ve<br />
ağaç haline getiren, bunu da zararsız bir hale getirebilir. Dikenden gül çıkaran şu kışı<br />
da bahar edebilir. Her selviyi hür bir halde sere serpe yücelten, derdi de neşe haline<br />
getirir. Onun lütfiyle her şey, yokluktan var oldu. Var ettiğini ebedi kılarsa nesi eksilir<br />
ki Bedene can verip dirilten, dirilttiğini öldürmezse ziyana mı girer<br />
O cömert Allah, kulunun isteğini çalışmadan verse ne çıkar Artık kullarından<br />
pusuda bekleyen nefis hilesiyle melun şeytanın hilesini uzat Tutsa ne olur ki<br />
Kadı dedi ki: Acı emir olmasaydı, dünyada çirkin, güzel taş ve inci bulunmasaydı,<br />
nefis, şeytan heva ve hevese... Zahmet, meşakkat, savaş olmasaydı, a perdesi,<br />
yırtılmış adam; padişah kullarına ne ad takardı<br />
Nasıl ey sabırlı, ey hilim sahibi, ey yiğitlik, ey hikmet ıssı diyebilirdi Yol kesen ve<br />
melun şeytan olmasaydı sabırlılar, doğrular ve yoksulları doyuranlar, nasıl belli<br />
olurdu<br />
Rüstem ve Hamza’yla namussu, aynı ve bir olsaydı bilgi ve hikmet batıl olurdu. Bilgi<br />
ve hikmet, doğru yolla yolsuzluğu göstermek içindir. her taraf yoldan ibaret olsaydı<br />
hikmet, abes ve boş bir şey olurdu. Sense bu acı sulu tabiat dükkanı için iki aleminde<br />
yıkılmasını hoş görüyorsun.<br />
Ben bilip duruyorum ki sen paksın, ham değilsin. Bu soruşunda aşağılık kişilerin<br />
anlaması için. Devranın cefası ile alemdeki bütün eziyetler, Allahdan uzak olmadan ve<br />
gafil bulunmadan daha kolaydır. Çünkü bunlar hep geçer de onlar geçmez. Devlet, ona<br />
derler ki insanın canı uyanık olsun.<br />
DEFİNE YIKIK YERDEDİR<br />
Allah rahmet etsin, hikaye etmiş, Gazi padişah Mahmut’u anarak inciler delmiştir.<br />
Hint savaşında o ulu ve temiz kişi bir köle elde etti. Onu halife yaptı tahta oturttu.<br />
Ona ordu verdi onu kendisine oğul edindi.<br />
Bu hikayeyi uzun boylu ve etraflı olarak o din büyüğünün kitabında bul oku. Hasılı o<br />
çocuk, o güzelim tahtın üstünde o büyük padişahın yanı başında otururdu.<br />
Daima yanar yakılır, ağlar dururdu. Padişah dedi ki ey bahtı kutlu! Neden<br />
ağlıyorsun Devletin mi bozuldu Padişahlardan üstünsün, padişahlar padişahı ile<br />
düşüp kalkmadasın. Sen şu tahtın üstünde oturuyorsun vezirlerle asker, tahtının<br />
önünde ay ve yıldızlar gibi saf, saf duruyorlar.<br />
Çocuk şundan ağlıyorum dedi; anam memleketimizde. Beni daima seninle korkutur<br />
seni aslan Mahmut’un elinde göreyim derdi. Babam, anama sıkılır, bu ne kızgınlık, bu<br />
ne kötü dilek. Bundan başka bir beddua bulamıyor musun da böyle kötü ve öldürücü<br />
bir bedduada bulunuyorsun. Ne merhametsiz ne taş yürekli anasın. Onu adeta<br />
yüzlerce kılıçla kesip öldürmedesin diye kızar savaşırdı.<br />
Ben ikisinin sözüne şaşardım, gönlüme bir korkudur bir derttir düşerdi. Mahmut<br />
acaba ne cehennem adam ki derdim, helake felaketlere örnek olmada. Senin<br />
korkundan titrer dururdum. Keremlerinden ağırlamalarından tamamı ile gafildim.<br />
Neden anam şimdi gelsin de beni taht üstünde görsün ey cihan padişahı!<br />
İşte yoksullukta ey daralmış adam, o Mahmut’a benzer, tıpkısıdır. Tabiatın, seni<br />
yoksullukla korkutur durur. Fakat ey yüce ve adalet sahibi Mahmut’un merhametini<br />
bilsen sonu hayır olsun, Mahmut olsun dersin.<br />
Ey gönlü korkup duran, yoksulluk sana göre Mahmut’tur. Seni yoldan çıkaran<br />
tabiatını pek dinleme. Yoksulluğu adam akıllı avlasan o çocuk gibi kıyamete dek<br />
ağlarsın. Beden, insanı besleme hususunda anaya benzer ama sana yüz düşmandan<br />
daha düşmandır.<br />
Bedenin hasta oldu mu sana ilaç aratır, kuvvetlendi mi seni şeytanlaştırır, bir put<br />
haline sokar. Şu sitemlerle dopdolu olan bedeni bir zırh bil; ne kışa yarar ne yaza.<br />
Sabredersen kötü arkadaş iyidir. Sabır insanın göğsünü açar, insanı genişletir. Ayın<br />
gece sabretmesi, onu apaydın bir hale kor. Gülün dikene sabrı, onu güzel kokulu bir<br />
hale getirir. Aslanın pislik ve kan içinde kalıp sabretmesi, onu deve yavrularıyla<br />
doyurur.<br />
Peygamberlerin münkirlere sabretmesi onları Allah hası yapmış, sahip kıran<br />
etmiştir. Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki onu sabretmek, uğraşıp kazanmakla<br />
elde etmiştir.<br />
Kimi aç çıplak görürsen bu hali, sabırsızlığına tanıktır. Kim ürker, canı dertler içinde<br />
kalırsa mutlaka bir kötü kişiye arkadaşlık etmiştir. Eğer sabretsen ülfetine tahammül<br />
edip vefa göstersen sevdiğinden ayrılmaz, başını dövmezdin.<br />
Balla sütün karıştığı gibi Allah huyuyla huylansaydın “Ben batanları sevmem” der,<br />
kervandan arda kalmış ateş gibi yol üstünde yalnız başına kala kalmazdın.<br />
Sabırsızlıktan Allahdan başkasına eş oldun mu onun ayrılığı ile dertlenirsin, hayrın<br />
kalmaz. Sohbetin halis altınsa nasıl oluyor da haine emanet ediyorsun<br />
Allah ile düş kalk, onun huylarıyla huylan da emanetlerin zayi olmaktan da emin<br />
olsun, eksilmekten de. Huyları yaratanın huyuyla huylan, peygamberlerin ahlakını<br />
yetiştirip besleyen Allahnın ahlakına bürün.<br />
Ona bir kuzu versen sana bir sürü bağışlar. Her sıfatı, kemale götüren zaten<br />
Allahdır. Kuzuyu kurda emanet edebilir misin Sakın kurtla Yusuf’u yoldaş etme. Kurt<br />
kurnazlıktan gelir, tilkilenirse sakın aldanma, ondan iyilik gelmez.<br />
Bilgisiz adam bir müddet seninle gönül arkadaşlığında bulunsa bile nihayet<br />
cahillikten sana bir zahım vurur. Onun iki aleti vardır, o hunsadır. Her iki aletinin işi<br />
nihayet meydana çıkar. Erlik aletini kadınlardan saklar onlara bir kız kardeş olur.<br />
Erlerden de kadınlık aletini, eliyle örtüp gizler. Kendisini erkek gösterir.<br />
Allah, “Onun gizli ayıbını meydana çıkarır, burnunun üstünde erlik aleti gibi<br />
gösteririz” de, gözü olan kullarımız o işvecinin hilelerine aldanıp çuvala girmezler”<br />
dedi.<br />
Hasılı her alet insanı erkek etmez. Eğer bilgin varsa kendine gel de bilgisizlikten<br />
kork. Tatlı sözlü cahil dostun sözlerine pek kapılma. O sözler eskimiş, yıllanmış zehre<br />
benzer.<br />
Anasının canı, gözümün nuru der ama günden güne artan duran dertten, hasretten<br />
başka bir şey vermez sana. O ana, babaya açıkça, yavrucuğum mektepten bezdi,<br />
soldu sararsı der. Başka karından olsaydı ona bu kadar cefada bulunmadım.<br />
Doğrusunu istersen bu yavrucuk, senin oğlun olmasaydı ve ben doğurmasaydım, yine<br />
anası bu sözü söylerdi.<br />
Kendine gel, bu anadan, onun merhametinden kaç. Babanın sillesi, onun<br />
helvasından yeğdir. Ana, nefistir... Baba da cömert akıl. Akla uyan önce daralır ama<br />
sonunda yüzlerce genişliğe uğrar.<br />
Ey akılları ihsan eden Allah, feryada yetiş. Sen bir şey dilemezsen hiç kimse dilemez.<br />
İstek de sendedir, ihsan da. Biz kimiz ki Evvel de sensin, ahir de. Hem sen söyle,<br />
hem sen dinle, hem sen ol. Biz bunca malımız mülkümüzle yine hiçbir şey değiliz.<br />
Yarabbi, bize tekliflerde bulundun, lütfet de secdeye rağbetimizi arttır; bize cebir<br />
tembelliğini gönderip şevkimizi söndürme. Cebir, kamillerin kolu, kanadıdır...<br />
Tembellerin bağı, zindanı. Bu cebri Nil suyu gibi bil. Mümine sudur, kafire kan. Kanat,<br />
doğan kuşlarını padişaha götürür, kuzgunları mezarlığa. Şimdi sen, yokluğu anlatmayı<br />
bırak. Çünkü panzehiri benzer de zehir sanırsın.<br />
Ey kapı yoldaşı kendine gel. Hintli çocuk gibi yokluk Mahmut’un dan korkma sakın.<br />
Şimdi bürünmüş olduğun varlıktan kork. O varlık hayali de bir şey değildir, sen de bir<br />
şey değilsin.<br />
Hiçbir şey olmayan bir şey, hiçbir şey olmayan bir şeye aşık olmuş; hiç var olmamış,<br />
hiç var olmamışın yolunu kesmiştir. Bu hayaller, ortadan kalktı mı akla sığmaz<br />
şeylerin apaçık görünür sana.<br />
İnsanların başbuğu doğru söylemiştir: “Dünyadan geçip giden kişinin, ölüm<br />
yüzünden bir derdi, bir acısı yoktur. Elindekini kaçırdığından dolayı yüzlerce acıya<br />
düşer.”<br />
Neden her devletin, her nimetin mahzeni olan ölümü kıble edinmedin<br />
Şaşkınlığımdan bütün ömrümce hayalleri kıble edindim, onlar da ecel gelince<br />
kaybolup gittiler der. Ölenlerin hasreti ölümden değildir. neden suretlere kapıldık<br />
kaldık Diye acınırlar. Bunların bir suretten köpükten ibaret olduğunu görmedik.<br />
Halbuki köpük, denizden doğar, denizde gelişir ve hareket eder. Deniz köpükleri<br />
karaya attı mı mezarlığa git de o köpükleri seyret. Nerede sizin hareketiniz,<br />
oynaşmanız Deniz sizi mahvolmaya mı terk etti de.<br />
Onlar da sana dille dudakla değil de hal diliyle bu soruyu bize sorma, denize sor<br />
desinler.<br />
Köpük gibi olan suret de dalga olmadan nasıl oynar Yel olmadıkça toprak nasıl olur<br />
da havalanır Suret tozunu gördün ya, yeli de gör. Köpüğü gördün ya, icat denizi de<br />
seyret.<br />
Gör, gör ki sende yalnız bu görüş, bu bakış işe yarar. Bundan ötesini sorarsan<br />
yağsın, etsin, ilik ve sinirsen ibaretsin. Fakat yağın mumları ışıklandırmaya yaramaz.<br />
Etin sarhoşa kebap olmaz. Bütün bu bedenini bakışta erit, bakışa yürü, bakışa git,<br />
bakışa var! Bir bakış vardır, iki alemi de görür, padişahın yüzünü de. Bu ikisinin<br />
arasında sayıya sığmaz fark var. Gizli şeyleri Allah bilir ama gözüne bir sürme ara.<br />
Yokluk denizini anlattık, duydun ya. Çalış da daima bu denizde ol. Çünkü tezgahın<br />
aslı yokluk alemidir; orada hiçbir şey yoktur, bomboştur, oranın nişanesi bulunmaz.<br />
Bütün ustalar, işlerini göstermek için yokluğu ve sınıklık yurdunu ararlar. Ustalın<br />
ustası Allahnın da tezgahı yokluktur. Nerede yokluk fazlaysa orası Allah tezgahıdır,<br />
Allah işi oradadır. Yokluk, en yüksek derece olduğundan yoksullar, oraya vardılar,<br />
öndülü aldılar. Hele bedenini malını yok etmiş derviş hepsinden ileridir. Fakat iş<br />
beden yokluğundadır, dilencilikte değil.<br />
Dilenci malı bitmiş kişidir; kanat sahibi ise bedenine kıyan kişi. Artık dertten şikayet<br />
etme. Çünkü dert, insanı yokluğa sürüp götüren rahman bir attır.<br />
Ben bu kadarını söyledim ötesini sen düşün. Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan<br />
yürü, zikret. Zikir, fikri titretir, harekete getirir. Zikri bu donmuş fikre güneş yap. İşin<br />
aslı cezp eder. Fakat kardeş, işten kalıp o cezbeyi bekleme. Çünkü işi bırakmak,<br />
nazlanmaya benzer. Canı ile oynayan hiç nazlanabilir mi<br />
Oğul ne kabul edilmeyi düşün, ne ret edilmeyi. Sen daima emri nehyi gör gözet.<br />
Derken cezbe kuşu, birden bire çerden çöpten yapılmış yuvasından uçar, görünüverir.<br />
Onu gördün mü sabah oldu demektir, mumu o vakit söndür.<br />
Gözler, perdeleri delip hakikati görmeye başladı mı bu nur, onun nurudur artık. Bu<br />
nura sahip olan, dışa bakar içi görür. Zerrede ebedi varlık güneşini görür, katrada<br />
bütün denizi.<br />
ZAMAN YAPRAKLARINDAKİ GİZ<br />
Kadının biri kocasına dedi ki: Ey adamlığı bir adımda aşan! Bana hiç bakmıyorsun,<br />
neden Ne zamana kadar bu horlukta kalacağım<br />
Kocası dedi ki: Boğazına bakıyorum, çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp<br />
çabalıyorum. Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine<br />
de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin gediğim yok.<br />
Kadın, gömleğinin yenini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi. Dedi ki: Kabalığından<br />
bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi Kocası a kadın dedi, sana bir<br />
sorum var: Yoksul adamım ben elimden bu geliyor. Doğru, bu çok kaba, çok çirkin,<br />
fakat ey düşünceli kadın, bir düşün. Bu mu daha kötü yoksa boşanmak mı Bu mu<br />
daha kötü, yoksa boşanmak mı Bu mu sana daha kötü geliyor yoksa ayrılık mı<br />
Ey kınayıp duran bela, yoksulluk, eziyet ve mihnet de böyledir işte. Şüphe yok ki<br />
heva ve hevesi terk etmek acıdır ama Allahdan uzak olma acılığından daha iyidir.<br />
Savaş ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allahnın kulu kendinden<br />
uzaklaştırmasından, böyle bir derde uğratmasından yeğdir. İhsan ve lütuflar ıssı<br />
Allah, bir gün, ey benim hastam, ey benim mihnetime uğrayan kul, nasılsın Derse hiç<br />
zahmet ve eziyet kalır mı Hatta böyle demese bile, böyle dediğini duymasan,<br />
anlamasan bile senin o zevkin yok mu Allahnın senin hatırını sormasıdır işte.<br />
Gönül hekimleri olan güzeller, hastaların hatırını sormaya düşkündürler. Utanır, söz<br />
olmasın derlerse bir çare bulurlar, yine haber gönderirler. Haber bile göndermeseler<br />
bunu düşünürler ya. Hasılı hiçbir sevgili yoktur ki aşkından haberi olmasın<br />
Ey duyulmamış, eşsiz hikayeler arayan, aşıkların hikayesini oku. Bunca uzun<br />
zamanlardır kaynar durursun ama yine de tatar aşı gibi yarı pişman bir haldesin ey<br />
kadid olmuş adam!<br />
Bir ömürdür Allah adaletini görmüş, o tadı almışsın da yine görmeyenlerden daha<br />
namahremsin. Talebelik eden üstat olur. Öyle olduğu halde sen günden güne geri<br />
gitmişsin a inatçı kör. Anandan babandan haberin yok, geceyle gündüzden de ibret<br />
almamışsın.<br />
ÖRNEK:<br />
Bir arif, papazın birine sordu: Sen mi daha yaşlısın sakalın mı<br />
Papaz dedi ki: Ben ondan önce doğdum. Sakalsız nice zamanlarım var.<br />
Arif dedi ki: Sakalın ağarmış, eski halini terk etmiş. Öyle olduğu halde yazıklar<br />
olsun, kötü huyun hala dönmemiş! O senden önce doğmuş seni geçmiş. Sense tirit<br />
sevdası ile böylece kala kalmışsın. Önce doğduğun renktesin hala. Ondan bir adım bile<br />
ileri atmamışsın. Hala kaptaki ekşi ayransın. Hala o yoğurdun yağını ayıramamışsın.<br />
Hala balçık küpteki hamursun, bir ömürdür ateşli tandırdasın ama hala pişmemişsin.<br />
Heves yeli ile başın dönüyor ama tepedeki ot gibi ayağın toprakta. Musa kavmi gibi<br />
Tih çölünün ıssısında, durduğun yerde tam kırk yıl kala kalmışsın a akılsız adam! Her<br />
gün ta akşama kadar koşup duruyorsun. Fakat kendini yine de ilk konak yerinde<br />
görmedesin. O öküze aşık oldukça şu üç yüz yıllık uzaklıktan kurtulamazsın. Onların<br />
da gönüllerinden öküzün hayali çıkmadıkça ıssı bir girdaba benzeyen o çölde kaldılar.<br />
Bu öküzü bir tarafa bırak, Allahdan sonsuz lütuflara ermiş, nihayetsiz nimetler<br />
görmüşsün. Fakat öküz tabiatlısın, onun için o büyük büyük iyilikler, bu öküzün aşkı<br />
ile gönlünden gidiverdi. Bari şimdi bedeninin bütün cüzilerinden sor. Şu dilsiz<br />
uzuvlarının yüzlerce dili vardır.<br />
Aleme rızk veren Allahnın nimetlerinin zikri zaman yapraklarında gizlenmiştir.<br />
Sen gece gündüz hikaye arar durursun. Halbuki senin cüzilerinin cüzileri, sana<br />
hikayeler söyler durur. Onlar yokluktan var olalı nice neşeler gördüler, nice gamlar<br />
tattılar. Çünkü hiçbir cüzi lezzetsiz bitmez. Istıraplarla zayıflar, kuru kalır.<br />
Halbuki senin cüzün kaldı da o iyilik, o nimet, aklından gitti. Daha doğrusu<br />
gitmedi,beş duygunla yedi endamından gizlendi. Yaz gibi hani. Yazın pamuk biter de o<br />
kalır, fakat yaz hatırlanmaz olur. Yahut da buz gibi. Kışın olur da kış gizlenir, buz bize<br />
kalır. Bu o güçlükten bir armağandır. Kışın da yazın armağanları şu meyvelerdir.<br />
Ey yiğit bunun gibi senin her cüzün de bedenin de Allahnın bir nimetini<br />
söylemededir. Şu kadın gibi yirmi oğlu vardı da her oğlu, bir güzel halini<br />
anlatmadadır.<br />
Sarhoşluk ve oynaşma olmadıkça gebe kalınmaz. Bahar olmayınca bahçelerde bir<br />
şey doğar mı Gebelerle kucaklarındaki çocuklar, baharın o kadınlarından aşkına<br />
delalet eder. Her ağaç çocuklarını emzirmededir. Hepsi, Meryem gibi gizli bir<br />
padişahtan gebe kalmıştır. Ateş sula gizlenir ama üstünde yüz binlerce köpük coşar.<br />
Ateş pek gizlidir, fakat köpük, on parmağı ile ateşin varlığına delalet etmededir.<br />
Vuslat sarhoşlarının cüzileri de, bunun gibi hal ve söz timsallerinden gebe kalır. Hal<br />
güzelliğine karşı ağızları açık kalmıştır onların. Gözleri cihan nakşına örtülmüştür.<br />
O doğanlar bu dört unsurdan doğmazlar. Onun için de bu gözlere görünmezler.<br />
Onlar, tecelliden doğmuşlardır. Bu yüzden renksiz perdeyle örtülüdürler. Doğmuşlar<br />
dedim ya, hakikatte doğmamışlar da. Bu söz, ancak anlatmak için söylenmiş bir<br />
sözdür.<br />
Sus da “Kul-söyle” padişahı söylesin. Bu çeşit güllere karşı bülbüllük satmaya<br />
kalkışma. Bu gül, coşmuş köpürmüş, söyleyip duran bir güldür. Ey bülbül, bana karşı<br />
sözü kes de kulak kesil.<br />
Her ikisi de yani hal de, söz de, tertemiz iki güzele benzer. Vuslat sırrına iki adil<br />
şahittir bunlar. Bu iki seçilmiş latif güzellik de gebeliklere ve geçmiş zamandaki<br />
haşirlere şahadet ederler. Yeniden yeniye gelen temmuz ayında buzun, her an kış<br />
hikayelerini söylemesi gibi. Hani buz da soğuk rüzgarları, zemheriyi, yaz günlerinde o<br />
güç zamanları söyler ya.<br />
Kışın meyve ve Allah lütfunun hikayelerini anlatır. Güneşin gülümsediği zamanları,<br />
çimen gelinlerine dokunup eksiltmesini söyler. İşte onun gibi senden de hal gitti,<br />
cüzün o halin armağanı olarak kaldı. Ya ona sor, yahut da hatırla.<br />
Gama giriftar oldumu çeviksen derhal sıçrar, o ümitsiz deminden kurtulursun. Ona,<br />
ey hali, nimetleri o yüceliği inkar eden gam, dersin...<br />
Her dem baharda, neşede değilsin de gül yığınına benzeyen bedenin, neyin ambarı<br />
ya Gül yığını bedenin, düşüncen de gül suyu gibi. Gül suyu, gülü inkar ediyor ha.<br />
Şaşılacak şey bu işte!<br />
Nimetleri inkar eden maymun huylulardan saman bile esirgenir. Fakat peygamber<br />
huylu kişilere güneş ve bulut, saçı olarak saçılır. O küfür inadı, maymun adetidir. Şu<br />
hamd-ü şükürse Peygamberin yoludur.<br />
Perdelerin yırtılması, maymun huylulara neler etti Peygambere benzeyenlerse<br />
ibadetleri, ne faydalar verdi! Mamur yerlerde kuduz köpekler vardır. Yücelik ve nur<br />
definesi, yıkık yerlerdedir.<br />
Şu doğma, ayın tutulmasından olmasaydı bunca filozof, yolu kaybeder miydi hiç<br />
Akıllı fikirli kişiler, bu yol yitirme yüzünden burunlarının üstünde ahmaklık dağını<br />
gördüler.<br />
KAZANMADAN RIZK DİLEYEN YOKSUL<br />
Çaresiz bir müflis, derde düşmüştü. Hiçbir şeyi yoktu, binlerce zehir yutmuştu.<br />
Namazlarda, dualarda yalvarmakta, ey Allahm, ey kurdu kuşu koruyan! Sen, beni<br />
yorulmadan, çalışıp çabalamadan yarattın. Şu alemde rızkımı da benim kazancım<br />
olmadan ver.<br />
Başında gizli olan beş inci verdin. Beş duygu daha ihsan ettin ki onlar da gizli. Bu<br />
ihsanların sayıya sığmaz. Ben utanıyorum anlatmadan acizim. Beni yaratan yalnız<br />
sensin. Rızkımı da sen düzene koy demekteydi.<br />
Yıllarca bu duada bulundu. Nihayet ağlayıp yalvarışı tesir etti. Hani çalışmadan,<br />
yorulmadan helal bir rızk isteyen adam vardı ya, onun gibi. Nihayet Allah adaletine<br />
sahip Davut Peygamber zamanında bir öküz, onu kutluluğa ulaştırmıştı. Bu adamda<br />
yüzünü yerlere sürdü, yalvarıp sızladı, nihayet meydandan icabet topunu çeldi. Bazen<br />
duasının kabul edilmeyişine bakıp kötü zanlara düşüyor, niçin duam kabul edilmiyor<br />
diyor, derken yine Allahnın lütuf ve keremi, gönlüne muştuluklar veriyor, duasının<br />
kabul edileceğine delil oluyordu.<br />
Çalışıp çabalarken yorulup ümitsizliğe düşünce Allah tapısından gel sesini<br />
duyuyordu. Allah alçaltıcıdır, yücelticidir. Bu ikisinden başka hiçbir işi yoktur.<br />
Yerin alçalışına bak, göğün yücelişine bak. Kainatın devranı bu ikisinden hali<br />
değildir. şu yerin yücelip alçalışı da bir başka çeşittir. Yılın yarısında çorak bir hale<br />
gelir, yarısında yeşerir, tazeleşir.<br />
Mihnetle dolu olan zamanın yücelip alçalması, büsbütün başka tarzdadır. Yirmi dört<br />
saatin yarısı günden olur yarısı gece. Zıtlarla uzlaşan mizacın yükselmesi, alçalması<br />
da şudur: Gah insan sıhhatli olur, gah hastalanır, inler.<br />
Dünyanın bütün hallerini böyle bil. Kıtlık, bolluk, barış, savaş, hep denemelerden<br />
meydana gelir. Şu dünya, havada bu iki kanatla uçar. Canlar da bu ikisi yüzünden<br />
korku ve ümit yurtlarında yurt edinirler.<br />
Böylece dünya, şimal rüzgarına benzeyen hayatla ve sam yeli gibi titrer durur.<br />
Nihayet İsa’mızın tek renge boyayan birlik küpü yüzlerce renkli küpleri kırar. Çünkü o<br />
alem, tuzlaya benzer. Oraya ne düşerse renkten arınır.<br />
Toprağa bak. Çeşit, çeşit renkte bulunan insanları mezarlarda bir renge sokmada.<br />
Bu, görünen bedenlerin tuzlası, mana alemine ait tuzlaysa bundan tamamı ile ayrıdır.<br />
O mana tuzlası manevidir. O, ezelden ebede kadar yenilikler içindedir. Eskilik bu<br />
yeniliğin zıddıdır. Halbuki o alemin yeniliği zıtsızdır, eşsizdir, sayıya da sığmaz.<br />
Nitekim Mustafa’nın nurunun cilası ile yüz binlerce çeşit karanlık ışık kesildi.<br />
O ulu er yüzünden Yahudilerin. Allah’a şirk koşanların, Hıristiyanların, Mecusilerin<br />
hepsi bir renge boyandılar. Yüz binlerce kısa ve uzun gölgeler o sır denizinin nurunda<br />
bir oldular. Ne uzunluk kaldı, ne kısalık, ne genişlik. Çeşit, çeşit gölgeler, güneşe rehin<br />
oldu. Fakat mahşerdeki tek renge boyanış, iyiye de apaçık görünür, kötüye de.<br />
O alemde manalar, surete bürünürler. Suretlerimiz, hülyalarımıza uygun olur. O<br />
zamanda mektupların sureti açığa çıkar, elbiselerin astarı yüz olur, herkesin içi, dışına<br />
döner. Şimdi gizli şeyler, alacalı öküze benzer. Söz iği, alem içinde yüzlerce renkte bir<br />
iplik gibi görünür.<br />
Şimdi yüzlerce renge boyanma, yüzlerce gönül sahibi olma devri. Tek renkli olma<br />
alemi nereden tecelli edecek Şimdi zencilik zamanı. Rum diyarına mensup olanlar,<br />
beyaz güzeller gizli. Şimdi gece, güneş gizli.<br />
Kurdun devri, Yusuf kuyunun dibinde. Kıptilerin nöbeti, Firavun padişah şimdi. Bu<br />
suretle de herkese lüzumlu, lüzumsuz gülüp duran ve kimseden esirgemeyen rızktan<br />
şu köpeklerde birkaç gün rızıklansınlar, hisselerini alsınlar bakalım.<br />
“Gelin” buyruğu verilinceye kadar aslanlar, orman içinde beklemedeler. Bu emir<br />
geldi mi o aslanlar, yayıldıkları yerden çıkarlar. Allah hicapsız olarak yayılacakları,<br />
geçinecekleri yerleri gösterir.<br />
İnsanın mahiyeti, insanlık, karayı da kaplar, denizi de. Alacalı öküzler o kurban<br />
gününde kesilirler. O kurban günü, korkunç bir kıyamettir. Müminlere bayramdır,<br />
öküzlere helak olma günü. O kurban gününde bütün su kuşları, gemiler gibi deniz<br />
üstünde akarlar, yüzerler.<br />
Bu suretle de “Helak olan apaçık delilleri helak olur.” Kurtulan kurtulur ve yakıyne<br />
erer. Doğan kuşları, padişaha giderler, kuzgunlar, mezarlığa. Kemikle ekmek gibi pis<br />
şeylerin cüzileri, bu cihanda kuzgunların mezesi gıdasıdır.<br />
Hikmetin kadrini bilme nerede, bağ bahçe nerede Nefsiyle savaşmak, kahpe adama<br />
layık değildir. eşeğin ardından öd ağacı yakılmaz eşeğin ardına da misk sürülmez.<br />
Kadınlara savaş yazılmamıştır. Nefisle savaşmaksa onların işi olamaz. Çünkü bu,<br />
büyük savaştır. Ancak nadir bazı kadında da bir Rüstem vardır. Meryem gibi gizlidir o.<br />
Nitekim erlerin bedeninde, yüreksizliklerinden kadınların gizlendiği vardır. Kim,<br />
erliğe hazırlanmamış, er olmamışsa o dişilik, öbür alemde surete bürünür. O gün<br />
adalet günüdür. Adalet, her şeyi layık olduğu yere koymaktır. Ayakkabı ayağındır,<br />
külah başın. Bu suretle her isteyen isteğine erişir her batan batacağı yere kavuşur.<br />
Hiçbir istek isteyenden esirgenmez. Parlaklığın eşi güneştir, suyun eşi bulut.<br />
Dünya Allahnın kahır yurdudur. Kahrı seçtiysen kahır göre dur. Kahır kılıcı, denize,<br />
karaya düşmüş. Kahrolanların kemiklerine, kıllarına bak. Damın çevresinde kuşların<br />
kanatlarını, ayaklarını seyret. Bunlar, sessiz, sözsüz sana Allah kahrını anlatırlar.<br />
Ölü, gömüldüğü yerde bir yığın toprak kaldı. Öldüğü zaman geçtikçe o yığın da<br />
düzeldi gitti. Allah adaleti, herkesi eşiyle çift etmiştir; fili fille, sivrisineği sivrisinekle.<br />
Ahmed’e mecliste dört seçilmiş dost, enis olur, Ebucehl’e de Utbe’yle Zül-hımar!<br />
Cebrail’le canların kıblesi Sidre’dir, karnına kul olanların kıblesi sofra. Arifin kıblesi<br />
vuslat nurudur, filozaflaşan aklın kıblesi hayal.<br />
Zahidin kıblesi ihsan sahibi Allahdır, tamahkarın kıblesi altınla dolu torba. Mana<br />
gözetenlerin kıblesi sabırdır, surete tapanların kıblesi taştan yapılan suret.<br />
Batın aleminde oturanların kıblesi lütuf ve ihsan sahibi Allahdır, zahire tapanların<br />
kıblesi kadın yüzü. Böylece eski yeni... Say dur. Usanırsan yürü, işine bak. Bizim<br />
rızkımız, altın kase içindeki şarap, köpeklerin rızkı, yal yedikleri yere dökülen tutamaç<br />
suyu.<br />
Ne huyla huylandırdıysak ona layıksın. Seni o rızk için göndermişizdir. Onu ekmeğe<br />
aşık ettik, o huyu verdik ona. Bunu sevgiliye aşık ettik, sarhoş yaptık, bu huyu verdik<br />
buna. Huyundan razıysan, hoşlanıyorsan neden ondan kaçıyorsun öyleyse Dişilik<br />
hoşuna gittiyse çarşafa gir. Rüstemlikten hoşlanıyorsan al hançeri. Bu sözün sonu<br />
yoktur. O yoksul da yoksulluk derdiyle arıkladı, gücü kuvveti kalmadı.<br />
Bir gece rüyasında gördü. Ne rüyası, rüya nerede Doğru özlü sofi, uyumadan rüya<br />
görür. Hatif ona dedi ki: Ey bir çok yorgunluklar görmüş er, kağıtçılarda bir kağıt ara.<br />
Komşun olan kağıtçıda gizlidir o. Kağıtlarını ele al.<br />
Onların arasında şu şekilde, şu renkte bir kağıt var. Onu gizle bir yerde oku. Oğul,<br />
onu kağıtçıdan çaldın mı kalabalıktan, iyi kötü adamlardan bir kenara çekil. Yalnızca<br />
oku. Okurken kimseyi yanında bulundurma.<br />
İş yayılır, ortaya düşerse bile dertlenme. O defineden senden başka hiç kimsecik,<br />
bir arpa bile alamaz. Elde etmen uzarsa sakın ümitsizlenme her an “ Allahdan ümit<br />
kesmeyin” ayetini vird edin.<br />
O muştucu, bunu söyleyip elini, adamın göğsüne koydu, hadi dedi, yürü, zahmet<br />
çek!<br />
O genç dalgınlık aleminden kendine gelince ferahından adeta dünyaya sığmıyordu.<br />
Allahnın koruması ve lütfu olmasaydı sevincinden çatlayacaktı doğrusu. Öyle bir<br />
sevinmişti ki. Kulağı, altı yüz perdenin ardından Allah sesini duymuştu. İşitme<br />
duygusu, perdeleri aşmış, başını yüceltmiş, feleği geçmişti.<br />
Öyle bir an olur ki insanın görüş duygusu ibret ıssı olur, gaip perdesinden bile geçer.<br />
Duyguları, perdeyi aştı mı artık birbiri ardına ve boyuna görür, duyar. Adam, kağıtçı<br />
dükkanına geldi. Meşk kağıtlarına el attı.<br />
O yazılı kağıt çabucak gözüne ilişti, Hatif’in söylediği alametlerin hepside o kağıtta<br />
vardı. Kağıdı koltuğuna koyup hayırlı pazarlar olsun usta, ben gidiyorum artık dedi.<br />
Tenha bir bucağa çekildi, kağıdı okudu. Adeta şaşırdı kaldı.<br />
Bir definenin yerini göstermekte olan böyle bir değer biçilmez kağıt, meşk<br />
kağıtlarının arasına nasıl girmişti Sonra aklına şu geldi: Her şeyi koruyan, Allahdır.<br />
Koruyucu Allah nasıl olur da birisinin, abes yere bir şey aşırmasına müsaade eder<br />
Ova, baştanbaşa altınla, para ile dolu olsa hiç kimse, Allahnın izni olmadıkça bir arpa<br />
bile alamaz. Tutulmadan, kekelemeden yüzlerce kitap okuyan Allah taktir etmediyse<br />
aklında hiçbir şey kalmaz. Fakat Allah’a kulluk edersen bir kitap bile okumadan<br />
yeninden, yakandan duyulmadık bilgiler bulursun.<br />
Musa’nın avucu, koynundan ziyalandı, nurlar saçtı, nuru, gökyüzündeki aydan da<br />
üstündü. Bu heybetli gökyüzünden dilediğin, ey Musa, koynundan baş gösterdi. Bil ki<br />
yüce gökler, insanın anladığı şeylerin aksidir; gökler, o akisten ibarettir. Yüce ulu<br />
Allahnın eli, iki alemden de önce aklı yaratmadı mı Bu söz, hem apaçıktır, hem de<br />
pek gizli. Çünkü sinek, ankaya mahrem olamaz. Oğul, yine hikayeye dön de defineyle<br />
o yoksulun kıssasını tamamla.<br />
Kağıtta şu yazılıydı: Bil ki şehrin dışında bir define var. İçinde mezar olan filan<br />
kubbe var ya. Hani arkası şehre, kapısı Ferkat yıldızına karşı. O türbeyi ardına al,<br />
yüzünü kıbleye çevir. Sonra yayla bir ok at. Kutlu kişi yaydan oku attın mı okun<br />
düştüğü yeri kaz.<br />
O yiğit kuvvetli bir yay aldı, oku boşluğa doğru attı. Derhal kazma kürek getirdi.<br />
Sevine,sevine okunun düştüğü yeri kazmaya koyuldu. Hem kendi körleşti, hem<br />
kazması, küreği. Fakat gizli defineden hiçbir eser görünmedi.<br />
Böylece her gün ok atıyor, düştüğü yeri kazıyor, fakat bir türlü definenin yerini<br />
bulamıyordu. Bunu adet edindi. Daima orayı burayı kazıp durduğundan şehre bir<br />
dedikodudur yayıldı, iş halkın ağzına düştü.<br />
Pusuda duran, fırsat gözleyen adamlar, bu işi padişaha haber verdiler. Filan, bir<br />
define bildiren kağıt bulmuş diye söylediler. Adam, padişah tarafından duyulduğunu<br />
anlayınca teslim olmadan, kadere boyun eğmeden başka çare görmedi. Padişah<br />
kendisine işkence yapmadan, kağıdı padişahın önüne koydu.<br />
Dedi ki: Şu kağıdı buldum ama defineyi bulamadım. Define yerine hadsiz, hesapsız<br />
zahmetlere girdim. Defineden bir habbe bile meydana çıkmadı. Fakat ben yılan gibi bir<br />
hayli kıvrandım durdum. Bir aydır ağzımın tadı yok. Bunun ziyanı da haram oldu bana,<br />
kârı da. Belki bahtın şu perdeyi açar ey savaşı kutlu olan kaleler fethetmiş padişahım.<br />
Padişah da altı ay, belki de daha fazla ok attı, her yanda define aradı durdu. Fakat<br />
eziyetten, dertten, sıkıntıdan başka bir şey elde etmedi. Define adeta ankaya<br />
benziyordu, ismi var cismi yok.<br />
İşin eni, boyu uzayıp duruyordu. Padişah, nihayet o defineden usandı. Her tarafı yer<br />
yer eştirmişti. Günün birinde kağıdı, herifin önüne atıp dedi ki: al şu kağıdı. Definenin<br />
eseri bile görünmedi. Senin işin yok, bu iş sana daha layık.<br />
Bu işi olanın yapacağı şey değil. Gülü yakıp dikenin etrafında dolanmak akıl karı<br />
değil. Demirden ot bitmesini bekleyen olabilir ama bu hülyaya tutulan, az olur. Bu iş<br />
için senin gibi yorulma bilmez bir adam gerek. Sen mademki yorulmuyorsun, var ara.<br />
Bulursan ne ala, onu sana helal ettim. Bulamazsan yorulmazsın kazar durursun. Akıl,<br />
ümitsizlik yoluna gider mi hiç Aşk lazım ki o tarafa koşsun.<br />
Hiç bir şeye aldırmayan aşktır, akıl değil. Akıl, faydalanacağı şeyi arar. Aşk yılmaz,<br />
canını sakınmaz, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına gitmiş gibi belalara<br />
uğrar, sabreder.<br />
Öyle pek yüzlüdür ki hiç arkasını dönmez. Bir fayda elde etmek ümidini öldürmüştür<br />
içinde. Neyi var, neyi yoksa ortaya kor, oynar, yutulur, bir ücret aramaz. Allahnın<br />
aldığı gibi yine hepsini Allah’a verir, tertemiz olur. Allah, ona sebepsiz olarak Allah<br />
vergisini Allah’a bağışlar. Cömertlik, sebepsiz olarak vermektir. Temizlik, her şeyi<br />
Allah’a verip arınmak, her şeriatın dışındadır. Çünkü şeriat, ya Allah ihsanına nail<br />
olmayı, yahut Allah kahrından kurtulmayı arar. Varlıktan arınanlarsa Allahnın has<br />
kurbanlarıdır. Onlar, ne Allah’ı sınarlar, ne de ziyana, kara aldırış ederler.<br />
O dertli definenin kağıdını padişah, o dertlere uğramış fakire verince; yoksul adam,<br />
düşmanlarından, onların saçmasından emin oldu, gidip sevdalandığı şeye adamakıllı<br />
sarıldı.<br />
İnsanı dertlere düşüren aşka yar oldu. Köpek, yarasını yalaya yalaya iyi eder. Aşk<br />
ıstırabına hiçbir yar, hiçbir ortak yoktur. Aşığa alemde bir tek mahrem bile bulunmaz.<br />
Aşıktan daha deli kimse yoktur. Akıl, onun sevdasına karşı kördür, sağırdır. Çünkü bu,<br />
herkesin deliliğine benzemez ki. Hekimlik bilgisinde bunu iyileştirecek hükümler<br />
yoktur. Bir hekim, bu çeşit deliliğe uğrasa hekimlik kitabını kanı ile yıkar, yazılanların<br />
hepsini silerdi.<br />
Bütün akılların hekimliği, aşka göre çizilmiş suretlerden başka bir şey değildir.<br />
bütün güzellerin yüzleri, onun yüzünün perdesidir. Ey aşk mezhebine giren, yüzünü<br />
kendine çevir. Sana meftun olan, senden başkası değildir.<br />
O adamda kendini kıble yapmış, dua edip durmuştu. “İnsan ancak çalıştığını elde<br />
eder.” Bundan önce bir cevap duymadan yıllarca dua etmişti. İcabet edilmeden dua<br />
ediyor, Allah kereminden “Lebbeyk” sesini gizli olarak işitiyordu.<br />
O illetli adam, ulu yaratıcının cömertliğine güvendiğinden tefsiz oynuyordu. Ona ne<br />
bir hatif sesi gelmişti, ne bir haberci ulaşmıştı. Ümit kulağı, “Lebbeyk” sesiyle doluydu<br />
ama. Ümidi, dilsiz, sessiz “gel” demekteydi. O davet, gönlünden usancı silip<br />
süpürüyordu. Dama gelmeyi öğrenen güvercini çağırma, kov, o bir yere gidemez,<br />
kanadı bağlıdır.<br />
Ey hak Ziyası Hüsameddin, onu kovsan da seninle buluştuğu için can kanadı<br />
bitmiştir; kovsan da can kuşu, sebepsiz olarak senin damının etrafında döner dolaşır.<br />
Onun yiyeceği ,içeceği, konacağı yer, hep senin damındır. Yücelerde kanat çırpar<br />
ama tuzağına aşıktır. Hatta ruh, bir an hırsızlamacasına o fütuhattan dolayı sana<br />
şükretmese, münkir olsa.<br />
Durup dinlenmeden kin güden aşk sahnesi, derhal o inkar eden göğüse ateş dolu bir<br />
leğen koyuverir. Aya gel, tozdan vazgeç. Aşk padişahı seni çağırmada, çabuk dön der.<br />
Ben, güvercin gibi sarhoşçasına bu damın, bu güvercinliğin etrafında kanat<br />
çırpmaktaydı. Aşk Cebrailiyim, Sidre’m sensin. İlletliyim, Meryem oğlu İsa sensin<br />
bana. O inciler saçan denizi coştur. Şu hastayı bu gün bir hoşça sor, soruştur. Çünkü<br />
sen, onunsun, deniz de onundur. Bu an, onun nöbet zamanıdır ama aldırma.<br />
Zaten bu, onun meydana getirdiği bir feryattan ibarettir. Yarabbi, sen gizli olanı<br />
koru, onu meydana çıkarma. Ney gibi iki ağzımız var. Bir ağız, onun dudaklarında<br />
gizli. Öbür ağız, size görünmede, feryat etmede, havaya bir hay huydur salmada.<br />
Fakat can gözü açık olan bilir ki bu baştan çıkan feryat da o baştan çıkmadadır.<br />
Neyin bu feryadı, onun soluklarından. Ruhun hay huyu, onun hay huylarından. Ney,<br />
onun dudakları ile hemdem olmasaydı alemi şekerle doldurabilir miydi<br />
Kiminle yattın, hangi tarafından kalktın da böyle deniz gibi coşup köpürmedesin<br />
Yahut da “Ben rabbime konuk olurum” hadisini okudun, ateş denizinin ta içine atıldın.<br />
Fakat “ey ateş, soğu” narası, ey kendisine uyulan zat, senin canını korudu.<br />
Ey hak Ziyası, din ve gönlün Husam’ı! Hiç güneş, balçıkla sıvanır mı Bu toprak<br />
parçaları, senin güneşini örtmek istediler ama, dağların gönlündeki lâ’l madenleri,<br />
sana delalet etmede. Bağlar, bahçeler, senin gülümsemelerinle dopdolu.<br />
Senin erliğine mahrem olacak Rüstem nerede ki senin yüzlerce harmanından bir<br />
buğday tanesini söylemeye kalkayım. Senin sırrından bir ah etmek istersem ancak Ali<br />
gibi bir kuyuya gitmeli, kuyunun içine ah etmeliyim.<br />
Kardeşlerin gönüllerinde kin olduğundan Yusuf’umun kuyu dibinde kalması daha iyi.<br />
Sarhoş oldum, kendini ortaya atacağım artık. Kuyu nedir ki Ben gidip ovanın ta<br />
ortasına çadır kuracağım. Ateşli şarabı ver avucuma da ondan sonra benim sarhoşça<br />
debdebemi, azametimi seyret.<br />
O yoksul, defineyi elde edemedi ama söyle, beklesin. Çünkü biz, bu anda neşeye<br />
gark olduk. Ey yoksul, artık sen Allah’a sığın. Ben gark oldum, benden yardım isteme.<br />
Artık o hikayelerde işim yok benim. Ne kendimden haberim var, ne sakalımdan! İçine<br />
bir kıl bile sığmayan şaraba gurur, izzeti nefis filan sığar mı hiç<br />
Saki, büyük bir sağrak sun da şu zengini sakalından, bıyığından kurtar. Gururundan<br />
bize bıyık buruyor, fakat bize hasedinden de sakalını yolup durmada. Onun bütün<br />
riyalarını, düzenlerini biliyoruz. O mattır, mattır, mat.<br />
Pir, beş yüz yıl sonra, ondan ne doğacak Kıldan kıla ve apaçık görür. Halkın aynada<br />
gördüğünü pir, pişmemiş kerpiçte görür. Kaba sakallının evinde görmediği, köseye bir<br />
bir görünür.<br />
Denize git, sen balık oğlusun. Neden çerçöp gibi sakalına düştün böyle Çerçöp<br />
değilsin sen, bu senden uzaktır. Sana inciler bile haset eder. Denizde, dalgalar<br />
arasında olman daha doğrudur. Deniz birdir. Eşi, ortağı yoktur. İncisi balığı da<br />
dalgasından başka bir şey değildir.<br />
Ona eş, ortak olsun... Buna imkan yoktur. Böyle şey, o denizden, o denizin pak<br />
dalgasından uzaktır. Denizde ikilik ve ıstırap yoktur. Fakat şaşıya ne söyleyeyim Hiç<br />
hiç! Ey şemen, şaşılara arkadaşız madem, müşrikçe konuşmak gerek. O birlik, vasıf ve<br />
hal bakımındandır. Fakat söz meydanına ancak ikilik gelebilir. Ya şaşı gibi bu ikiliği iç,<br />
yahut ağzını yum, güzelce sus! Yahut da nöbetle gah sus, gah söyle. Hasılı şaşıca<br />
davul döv vesselam. Bir mahrem gördün mü can sırrını söyle. Gül gördün mü bülbüller<br />
gibi nara at.<br />
Hileyle, geçici şeylerle dolu bir tulum görürsen dudağını kapat, kendini küp haline<br />
sok. O, suyun düşmanıdır, onun önünde oynama. Yoksa bilgisizlik taşını atar, küpü<br />
kırar. Cabilin eziyetlerine sabretmek, ehil olanlara ciladır. Nerede bir gönül varsa<br />
sabırla cilalanır. Nemrut’un ateşi, İbrahim’e bir ayna temizliği verdi, aynayı cilalar gibi<br />
onu da arıttı, cilaladı. Nuh kavminin cefası ile Nuh’unu sabrı, Nuh’a ruh cilası oldu.<br />
HASAN-I HARKANİYE AİT HİKAYE<br />
Bir derviş, Ebül-Huseyn-i Harkan’ın şöhretini duyup Talkan şehrinden yola çıkmıştı.<br />
Dağlar aştı, uzun ovalar geçti, şeyhi görmek için özü doğru olarak, Allah’a yalvarıp<br />
yakararak bunca yol aldı.<br />
Yolda gördüğü cefalar, çektiği eziyetler, anlatılmaya değer ama ben kısa kesiyorum.<br />
O genç, yolu bitirip maksadına ulaştı. O padişahın evini sordu. Öğrenip kapısına geldi,<br />
yüzlerce saygıyla kapı halkasını vurdu. Şeyhin karısı, kapıdan başını çıkardı.<br />
Ey kerem sahibi, ne istiyorsun Dedi. Derviş, ziyaret için geldim deyince. Kadın<br />
kahkahayla gülüp dedi ki: Sakalına bak yahu. Hele şu yolculuğa, şu uğradığın derde<br />
bak. Yerinde, yurdunda işin yok muydu da beyhude yere yollara düştün Bir ahmağı<br />
görmek hevesine mi düştün, yoksa yurdundan mı usandın Yahut da şeytan sana bir<br />
boyunduruk urdu, vesveseler verdi, sana bu yolculuk kapısını açtı.<br />
Birçok kötü sözler söyledi, küfürlerde bulundu, dırıldandı durdu. Onların hepsini<br />
söyleyemem ben. Kadının sayısız gülümsemesinden, hikayeler söylemesinden derviş,<br />
pek dertlendi, dertlere uğradı.<br />
Dervişin gözlerinden yaşlar aktı, dedi ki: Bütün bunlarla beraber o adı tatlı padişah<br />
nerede Söyle bana.<br />
Kadın dedi ki: O bomboş riyakar bir hilebazdır. Ahmaklara tuzaktır. Yol azıtanlara<br />
kementlik eder. Senin gibi sakalını değirmende ağartan yüz binlerce kişi azgınlıktan<br />
ona düşmüştür. Onu görmez, esenlikle yerine yurduna dönersen senin için daha<br />
hayırlıdır. Onu görüp de azmazsın hiç olmazsa. Onun işi gücü laftır, kase yalayıcı,<br />
hazır sofraya oturucu bir heriftir. Fakat davulunun sesi, etrafa yayılmış nasılsa.<br />
Bu kavim İsrail oğullarına benzer, öküze taparlar. Böyle bir öküze el vurup adarlar<br />
işte. Bu hazır sofraya oturan adama kapılan, geceleyin bir leştir, gündüzün işsiz<br />
güçsüz bir adam. Bunlar yüzlerce bilgiyi, yüceliği bırakmışlardır da bir hileye, bir<br />
riyaya kapılmışlardır. İşte hal bu.<br />
Nerede Musa’nın soyu Gelse de şu öküze tapanların kanlarını dökse. Yazık! Şeriatı,<br />
Allahdan ürküp sakınmayı ardına atmış. Nerede Ömer Gelse de şiddetle doğruluğu<br />
emretse. Bunlar her kötü şeyi mübah biliyorlar. Bu ibahilik bunlardan yayıldı, fesatçı<br />
kalleşe de ruhsat oldu adeta. Nerede Peygamberle sahabesinin yolu. Nerede namaz,<br />
nerede tesbih, nerede onların edepleri.<br />
Genç, yeter diye bağırdı, apaydın günde bekçinin ne lüzumu var Erlerin nuru<br />
doğuyu da tuttu batıyı da. Gökler bile hayrette kalıp secde ettiler.<br />
Tantı güneşi Hamel burcundan doğdu da bu güneş utancından perde arkasına girdi.<br />
Senin gibi bir şeytanın saçmaları, nereden beni bu kapının tokmağından döndürecek<br />
Ben bulut gibi yele kapılıp gelmedim ki beni bu kapıdan bir tozla çevirebilesin. Öküz<br />
bile o kerem kıblesi olunca nur kesilir, fakat o nur olmadı mı kıble, küfürdür, puttur.<br />
Heva ve hevesten gelen, ibahilik sapıklıktır, azgınlıktır, fakat Allahdan gelen, ibahilik<br />
yüceliktir.<br />
O hesaba sığmaz nurun doğup parladığı yerde küfür iman kesildi,şeytan Müslüman<br />
oldu. O, yücelik mazharıdır, Allah sevgilisidir. Bütün ileri meleklerden öndülü<br />
kapmıştır. Melekten Adem’e seçde etmeleri ondan ileri olmalarındandır. Deri daima<br />
içe secde eder.<br />
A kocakarı, sen Allah mumunu üflüyorsun ama hem sen yanıyorsun, hem başın, ey<br />
ağzı kokmuş. Bir köpeğin ağzından deniz pislenir mi Güneş üflemekle söner mi<br />
Eğer görünüşe göre hüküm veriyorsan bu aydınlıktan daha aydın, daha görünür ne<br />
var Söyle. Zahirden olanların hepsi, bu zuhurun karşısında noksanın, kusurun en<br />
ilerisidir. Kim Allah mumunu üflerse o mum sönmez, üfleyenin ağzı yanar. Senin gibi<br />
bir çok yarasalar rüya görürler ama bu alem, güneşten yetim kalır mı<br />
Ruh denizlerinde öyle kuvvetli dalgalar olur ki Nuh tufanından yüzlerce defa<br />
üstündür. Fakat Kenan’ın gözünde kıl bitmiştir de o yüzden Nuh’u da bırakmıştır,<br />
gemiyi de. Dağa tırmanmaya kalkışmıştır. Fakat derhal yarım bir dalga, dağı da<br />
aşağılıkların dibine atmıştır, Kenan’ı da. Ay, nurunu saçar köpek havlar durur. Hiç<br />
köpek ayı kendisine ortak edebilir mi Ay ışığı ile geceleyin yol alanlar, köpek<br />
havlaması ile yollarından kalırlar mı Cüzü, külle doğru ok gibi gider. Kokuşuk<br />
kocakarının ardına düşer mi hiç<br />
Şeriatın canı da ariftir, takvanın canı da. Marifet, geçmiş zamanlardaki zahitliğin<br />
mahsulüdür. Zahitlik, ekmeye çalışmaktır. Marifet de o ekilenin bitmesidir.<br />
Şu halde çalışmak ve inanmak, bedene benzer. Bu ekmenin canı da biten mahsuldür<br />
ve onu devşirmektir. Doğruluğu emretmek de odur, doğruluk da o. Bu günümüzün de<br />
padişahıdır, yarınımızın da. Deri, daima latif içe kuldur.<br />
Şeyh “Ben Allah’ım” dedi ama ileri gitti, bütün körlerin boğazını sıktı. Kulun varlığı<br />
Allah varlığında yok olunca ne kalır Bir düşün a çıfıt.<br />
Gözün varsa aç da bak. Lâ dedikten sonra artık ne kalır O göğe aya tüküren<br />
dudağın, boğazın, ağzın kesilseydi keşke. Şüphe yok ki o tükürük, göğe çıkmaz,<br />
döner, senin suratına gelir.<br />
“Ebuleheb’in ruhuna kıyamete kadar “Elleri kurusun” bedduası geldiği gibi o<br />
tükürük de kıyamete kadar Allahdan, senin sıratından gelir. Davulu var, bayrağı var,<br />
ülkesi var. Böyle bir padişaha hazır sofraya oturur diyen köpektir. Gökler onu ayına<br />
kuldur. Doğu da ondan ekmek dilemektir, batı da.<br />
Fermanında “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” hadisi yazılı olan zat, bir zattır<br />
ki herkes, onun nimetlerine, onun rızk taksimine muhtaçtır. O olmasaydı gökyüzü<br />
olmazdı, dönmezdi, nurlanmazdı, meleklere yurt kesilmezdi. O olmasaydı denizler<br />
olmaz, denizlerdeki heybet vücut bulmaz, balıklar ve padişahlara layık inciler<br />
meydana gelmezdi.<br />
O olmasaydı yeryüzü olmaz, yeryüzünün içinde defineler, dışında yaseminler<br />
yaratılmazdı. Rızklarda onun rızkını yemektedir. Meyveler de onun yağmuruna karşı<br />
dudakları kupkuru bir haldedir.<br />
Kendine gel de, bu işteki düğüm, tersine düğümlenmiştir. Sana sadaka verene sen<br />
sadaka ver. Ey yoksul zengine zekat ver. Bütün altınlar bütün ipekli kumaşlar,<br />
yokluktadır yoksuldadır. Senin gibi bir kötü, o makbul ruha eş olmuş, Nuh’un<br />
nikahındaki katil gibi adeta. Bu yurda mensup olmasaydın şimdi seni paramparça<br />
ederdim. O Nuh’u senden halâs ederdim, ben de kısasa uğrar, şeyhin yolunda ölmek<br />
şerefiyle yücelirdim.<br />
Fakat zamanın padişahlar padişahının evinde bu çeşit küstahlıkta bulunamam. Yürü,<br />
dua et ki bu yurdun köpeğisin. Yoksa şimdi yapacağımı yapardım sana.<br />
Ondan sonra derviş herkese sormakta, şeyhi her tarafta araştırmaktaydı. Birisi dedi<br />
ki: O kutup, odun getirmek üzere ormana gitti. O Zülfikar düşünceli ve ateşli derviş<br />
şeyhin havasına uyup ormanın yolunu tuttu. Şeytan, aklına ayı tozla örten bir gizli<br />
vesvese vermekteydi. Bu din şeyhi neden böyle bir kadını evinde tutuyor, onunla<br />
düşüp kalkıyor<br />
Zıt, nasıl olur da zıddıyla beraber bulunur Halkın imamı olan bir zat nerede,<br />
maymun nerede Diyordu. Sonra yine ateş gibi dönüyor, Lâ havle okuyor, ona itirazım<br />
küfürdür, kindir diyordu. Ben kim oluyorum ki Allahnın işlerine karışıyorum<br />
Nefsimden neden böyle şüpheler, kınamalar geliyor<br />
Derken nefsi yine saldırıyor, bu yüzden gönlünden kuyumcular potasından çıkar gibi<br />
duman tütüyordu. Şeytanla, diyordu, Cebrail’in ne münasebeti var ki onunla<br />
konuşsun, düşüp kalksın, beraber yatsın uyusun. Azer, nasıl olur da Hilal’le<br />
geçinebilir Yol kesen nasıl olur da kılavuzla beraber bulunur<br />
O bu düşüncedeyken ünlü şeyh, bir aslana binmiş, çıkageldi. Kükremiş aslan odunu<br />
çekmekteydi. O kutlu zat da odunlarının üstüne binmişti. Kamçısı bir yılandı. Yücelikle<br />
yılanı bir kamçı gibi eline almıştı. İyice bil ki, her şeyh, sarhoş aslanın üstüne biner. O<br />
görünür, bu görünmez ama can gözünden gizli değildir. onların altında yüz binlerce<br />
aslan vardır, odun çeker durur. Gayp gözü, onu görür.<br />
Fakat adam olmayan da görsün diye Allah, onları bir bir baş gözüne de gösterir. O<br />
padişah, dervişi uzaktan görüp güldü. Sakın dedi, aldanma, şeytanı dinleme.<br />
O ulu şeyh, gönlünün nuru ile dervişin içinden geçeni bildi. O nur, ne güzel bir<br />
delildir. O hünerli zat, dervişin yola düşmesinden o ana kadar aklından geçenleri bir<br />
bir söyledi. Ondan sonra o güzel güzel çileyip şakıyan zat, kadını kınamsı hususunda<br />
da ağzını açıp, dedi ki: O tahammül nefis havasında değildir. bu zan senin nefsinin<br />
havasıdır, orada durma. Ben sabredip bu kadının yükünü çekmeseydim aslan, benim<br />
yükümü çeker miydi hiç Ben Allah yükünün altında kendinden geçmiş sarhoş ve<br />
köpürmüş bir deveyim. Onun buyruğunda yarı ham bile değilim ki halkın kınaması,<br />
yermesini düşüneyim.<br />
Bizim geri kalanımızda onun buyruğudur, ileri gidenimizde. Canımız yüz üstü<br />
koşarak onu aramadadır. Bizim tekliğimiz, çiftliğimiz, hava ve hevesten değildir.<br />
canımız, mühre gibi Allah elindedir.<br />
O ahmağın nazını da çekeriz, onun gibi yüzlercesinin nazını da. Bu, renk aşkından,<br />
koku sevdasından değildir. bu kaza ve kader, bizim dersimizin talebeleridir. Artık<br />
savaşımızın debdebesi nereye varır, bir düşün. Nereye mi varır Yere bir yol olmayan<br />
bir yere. Işığı, gözleri alan Allah ayına ancak. O nur, bütün vehimlerden ve<br />
tasavvurlardan uzak olan nurun nurunun nurunun nurudur!<br />
Dedikoduyu senin için aşağılattım. İbret al da kötü huylu arkadaşla arkadaş ol,<br />
uzlaş. “Sabır, sıkıntının anahtarıdır” sırrına ermek için gülerek hoşlanarak onun<br />
derdini çek. Bu aşağılık kişilerin aşağılığını çekersen sünnetlerin nuruna ulaşırsın.<br />
Peygamberler aşağılık adamların zahmetlerini çok çektiler. Bu çeşit yılanlardan nice<br />
ıstıraplara uğradılar. Yargılayan Allahnın muradı, hükmü, ta ezelden tecelli ve zuhur<br />
etmekti. Zıddı olmadıkça bir şey görünemez. O misli olmayan padişahın zıddı yoktur.<br />
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” ayetindeki hikmet<br />
Bunun için padişahlığına ayna olmak üzere bir gönül sahibini halife edindi. Ona<br />
hadsiz, hesapsız arılığını ihsan etti, ondan sonra karanlıklardan da ona bir zıt verdi.<br />
Ak ve kara iki bayrak dikti. Birisi Adem’di bunların öbürü yol kesen İblis. O iki büyük<br />
ordu arasında savaşlar oldu, geldi geçti.<br />
İkinci devre Habil geldi, onun pak nurunun zıddı Kaabil oldu. Adalet ve zulümden<br />
ibaret olan bu iki bayrak, böylece devir devir, Nemrud’a kadar geldi dayandı.<br />
O İbrahim’in zıddı ve düşmanı oldu. O iki ordu birbirine kin güttü, savaştı durdu.<br />
Savaşın uzamasından hoşlanmayınca ikisinin arasını ateş ayırdı. O iki taifenin<br />
müşkülü halledilsin diye ateşi, azabı hakem yaptı. Devir, devir zaman, zaman bu iki<br />
fırka, Firavunla esirgeyici Musa’nın zamanına kadar yıllarca savaştı. Savaş bitmedi<br />
tükenmedi. Bu iş, haddi aşıp usanç verince de Allah, denizi hakem yaptı; bakalım<br />
hangisi öndülü alacak dedi.<br />
Mustafa’nın devrine, onun zuhuruna kadar bu böyle gitti. O zuhur edince Ebucehil’le<br />
o cefa askerinin başbuğuyla savaştı. Allah, Semud kavmi için, bir haykırış hizmetkar<br />
tuttu, onların canlarını alıverdi. Ad kavmi için tez kalkan ve hızlı giden bir hizmetkarı<br />
tuttu, yeli kullandı.<br />
Karun’un halini de bildi, onu defetmek için de yeryüzünü kullandı. Yer, halim<br />
olmakla beraber ona kinlendi, onu yuttu. Yerin halimliği adeta kahroldu da Karun’u da<br />
dibine kadar sömürdü, hazinesini de. Bu bedenin direği lokmadır. Açlık kılıcına karşı<br />
ekmek, bir zırhtır. Öyle olduğu halde Allah, senin ekmeğine bir kahır mayası kodu mu<br />
o ekmek boğaz illeti gibi kursağında durur, boğazını sıkar, seni öldürür. Seni soğuktan<br />
koruyan şu elbiseye Allah, zemheri mizacını verir. Bu güzelim cüppe buz gibi soğuk<br />
olur, kar gibi ziyan verir.<br />
Kürkten de kaçarsın, ipekli elbisenden de. Ondan kaçar zemheriye sığınırsın. Sen iki<br />
dağ tepesi değilsin,bir dağ tepesisin, yalın kat bir adamsın sen. Zelle azabından<br />
gafilsin.<br />
Şehre, köye Allah emri geldi: Eve duvara, onlara gölge verme, yağmura, güneşe<br />
mani olma dendi. Bu suretle o ümmet peygamberlerinin yanına koştular. Ey ulu kişi<br />
dediler, çoğumuz öldük. Artık arkasını tefsirden oku. O eli sopalı er, sopayı yılan yaptı.<br />
Aklın varsa bu nükte sana yeter. Gözün var ama anlayışın yok. Adeta donmuş bir<br />
kaynak, bir et parçası.<br />
Bunun içindir ki düşünceleri meydana getiren, bezeyen Allah, ey kul, anlayışlı bir<br />
surette bak demektedir. Soğuk demiri döv demiyor, bunu istemiyor, fakat ey demir,<br />
hiç olmazsa Davut’un yanında dön dolaş.<br />
Bedenin ölmüş, İsrafil’in yanına koş. Gönlün donmuş, yürüyüp giden güneşe git.<br />
Hayallerden öyle libaslara büründün ki neredeyse kötü zanlı sofestailere karışacaksın.<br />
Sofestai’de zaten akıl yoktu. Bu yüzden duygudan da oldu, varlıktan da mahrum<br />
kaldı. Kendine gel, şimdi söz çiğnemek devri. Söylersen halka rezil rüsva olursun.<br />
İm’an ne demektir Kaynaktan su akıtmak. Bedenden can gitti mi o cana “giden<br />
revan” derler. Canı beden bağından çözüp kurtararak çayırlığa, çimenliğe salıveren<br />
hakim. Hayatla ruhu ayırt etmek için ona bu iki lakabı taktı. Bunu fark edenin canına<br />
aferin. Bu suretle de Allah fermanına uyan, dilerse gülü diken, dikeni gül yapan<br />
kişideki ruhu anlattı.<br />
İnananlar, o zararlı yelin elinden kaçmışlar, hepsi bir daire içine sığınmışlardı. Yel,<br />
adeta tufandı, onun lütfu da gemi. Onun bu çeşit nice gemileri var, nice tufanları.<br />
Allah, bir padişahı gemi yapar. Hırsı ile kendisini saflara vurur. Maksadı halkın emin<br />
olması değildir, ülke zapt etmektir. Değirmen beygiri koşar, döner durur. Maksadı da<br />
dayak yemeden kurtulmaktadır. Su çekmekten yahut susamdan şırlagan yağı<br />
çıkarmaktan haberi bile yoktur.<br />
Öküz, arabayı çekmek eşyayı götürmek için değil, dayak korkusundan yürür, yeler.<br />
Fakat Allah, ona öyle bir acı korkusu vermiştir de o yüzden işler de görülür gider. Her<br />
kazanç sahibi de bunun gibi alemi ıslah için değil, kendisi için çalışır. Her biri derdine<br />
bir melhem arar. Derken bir alem de bu yüzden düzene girer. Allah korkuyu bu aleme<br />
direk yapmıştır. Herkes can korkusu ile bir işe sarılmıştır.<br />
Allah’a hamd olsun ki böyle bir korkuyu mimar etmiş, onunla yer yüzünü düzene<br />
koymuştur. Bunların hepside iyiden, kötüden korkarlar. Fakat hiçbir kimse yoktur ki<br />
kendi kendisinden korksun. Şu halde hakikatte herkese hakim olan birsidir ve o,<br />
duygularla duyulmaz ama çok yakındır insana. O, bir gizli yerde duyulur ama bu evin<br />
duyguları ile duyulmaz. Allahnın anlaşılacağı, duyulacağı duygu değildir, o duygu,<br />
başka bir duygudur.<br />
Hayvan duygusu, o suretleri görseydi öküzle eşek de vaktin Beyazıd’ı olurdu.<br />
Bedeni, ruha mazhar eden, gemiyi Nuh’a burak yapan, dilerse ey nur arayan, gemiyi<br />
değiştirir, tufan haline getirir.<br />
Ey yoksul, her an sana bir tufandır, bir gemidir. Seni gama neşeye ulaştırır durur.<br />
Gemiyle denizi görmüyorsan bütün cüzilerindeki şu titreyişi, şu kaynaşmayı gör.<br />
Gözler, korkunun aslını görmediğinden çeşit çeşit hayallerden korkar insan.<br />
Sarhoş bir herif, körün birine bir yumruk indirir. Kör sanır ki kendisini deve tepti.<br />
Çünkü o sırada deve sesini duymuştur. Körün aynası kulaktır, göz değil. Derken yine<br />
hayır, bu bir taş olacak. Belki şu çınlayıp duran kubbeden geldi der. Bu da değil, o da<br />
değil, öbürü de değil. Bunları o korkuyu yaratan gösterir. Korku ve titreyiş, mutlaka<br />
başkasındandır. Hiçbir kimse kendisinden korkar mı O filozofcuk, korkuya vehim der.<br />
O, bu dersi eğri anlamıştır.<br />
Hakikati olmayan vehim olur mu hiç Hiç gönül doğru olmayan bir yere akar mı<br />
Yalancı, doğru olmasa bir yalan kıvırabilir mi İki alemde de bir yalan doğrudan<br />
meydana gelir. Doğrunun revacına, parlaklığına bakar da yalancı o ümitle yalan<br />
söyler.<br />
Ey yalancı, bu yalanın da doğru yüzünden geçmede. Nimete şükret de doğruyu inkar<br />
etme. Filozofluk taslayandan mı söyleyeyim, onun sevdasından mı bahsedeyim<br />
Yoksa Allahnın gemilerini denizlerini mi anlatayım<br />
Hadi onun gemilerinden bahsedeyim. Çünkü o bahis, gönle öğüt verir. Külden<br />
bahsedeyim. Çünkü cüz, küllün içindedir. Her vesileyi Nuh ve kaptan bil, bu halkın<br />
sohbetini de tufan say. Aslandan ve erkek ejderhadan az kaç da aşinalarından,<br />
akrabalarından daha fazla sakın. Onlar seninle buluşup ömrünü ziyan ederler. Onları<br />
anma, gayb aleminden elde ettiğin mahsulü bitirir.<br />
Susuz eşek gibi her birinin hayali, beden kabından düşünce şerbetini emer,<br />
sömürür. O kovucuların hayali, abıhayattan elde ettiğin çiğ tanesini emiverir. Daldan<br />
suyun çekilmesine alamet, o dalın kupkuru kalması, oynamamasıdır.<br />
Her uzuv taze dala benzer. Ne yana çekersen eğilir. Dilersen ondan sepet, hatta<br />
çember bile yaparsın. Fakat suyu çekildi mi, kökünden su almaz oldu, kurudu mu<br />
dilediğin gibi bükülmez.<br />
Kuran’dan “Namaza kalksalar da üşenerek kalkarlar” ayetini okusana. Dal kökünden<br />
meme emmiyor ki. Bu alamet, taş gibidir. Kısa keseyim de yoksulu, definesini onun<br />
hallerini söyleyeyim. Her fidanı yakan ateşi gördün ya. Hayali yakan can ateşini de<br />
seyret. Candan böyle bir ateş yalımlandı mı ne hayale aman vardır ne hakikate.<br />
O, her aslanın, her tilkinin düşmanıdır. “her şey helak olur, ancak onun hakikati<br />
bakidir.” Onun hakikatine var, varlığından vazgeç. “Bismi” deki elif gibi kelimede<br />
kaybol. O elif, Bismi’de gizlenmiştir. O, hem Bismi’de vardır, hem yoktur. Böyle<br />
ulanmak için hazfedildi mi kelimede yok olur. O, ulanma içindir, be harfiyle sin harfi,<br />
onunla birbirine ulanmıştır. Fakat be harfiyle sin harfinin ulanması, elifin bulanmasına<br />
razı olmaz.<br />
Bu ulanmada, bu buluşmada bir harf bile sığmazsa artık sözü kısa kesmem lazım<br />
benim. Bir harf bile sin’le be’yi ayırıyor. Burada susmak, ne lüzumlu bir şey. Elif,<br />
varlığından yok olmuştur ama o harfi olmaksızın da be’yle sin, elifi söyler durur.<br />
“Sen atmadın attığın vakit o attı” ayeti Peygamberin varlığı olmadan inmiştir.<br />
Peygamber de kendi varlığından geçmiş, susmuş, Allah diliyle söylemeye koyulmuştur<br />
da ondan sonra “Allah dedi” demiştir. İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir. Fakat içildi,<br />
yendi de varlığından geçti mi tesir eder.<br />
Ormanlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine Mesnevinin biteceğini umma.<br />
Toprak oldukça ve kerpiç dökücü, toprağı karıp dört sopadan meydana gelen kalıba<br />
döktükçe bu kitabın şiiri de uzar gider.<br />
Hatta toprak kalmasa, yapılan kerpiç kurusa yine onun denizi coşar, köpürür...<br />
Köpüklerden toprak düzer. Orman kalmasa, ağaçlar tükense ormanlık, bu sefer<br />
denizin içinden biter, baş gösterir. Onun için sıkıntıları gideren o zat, “Bizim<br />
denizimizden zuhur eden sözleri rivayet edin. Bu hususta size bir teklif yoktur” dedi.<br />
Denizden dön, yüzünü karaya ko. Oyundan oyuncaktan bahset, çocuğa bu daha iyi.<br />
Çocukluğunda oyunla oynarsa da yavaş yavaş akıl denizine aşina olur, o denize dalar<br />
yüzer. Çocuk, oyunla akıllanır, oynaya oynaya aklı başına gelir onun. Oyun, görünüşte<br />
akla uymaz ama iş böyledir işte. Deli çocuk, oyun oynar mı Cüzü lazım ki külle<br />
dönsün.<br />
İşte o yoksulun hayali, riyasız olarak gel, gel demekle beni aciz bıraktı. Onun sesini<br />
sen duymazsın ama ben duyarım. Çünkü gizlilik aleminde onun sırdaşıyım ben.<br />
Onu define arıyor sanma. Define kendisi. Dost, manada dosttan başka bir şey<br />
olabilir mi Her lahza o, kendisine secde etmede. Yüzünü görmek için önüne bir ayna<br />
koymuş secde ediyor. Aynada hakikati bir habbecik görseydi ondan bir hayalden<br />
başka bir şey kalmazdı.<br />
Hayalleri de yok olurdu, kendisi de. Bilgisi, bilgisizlikte mahvolmak olurdu. Bizim<br />
bilgisizliğimizden başka bir bilgi, şüphe yok ki benim diye baş gösterirdi.<br />
Adem’e secde edin diye ses gelip durmada. Adem’seniz bir an olsun kendinizi görün.<br />
Bu ses meleklerin gözünden şaşılığı giderdi de yeryüzü, onlarca lacivert gökyüzünün<br />
aynı oldu.<br />
Allahdan başka tapacak yoktur dedi, tapacak yalnız Allahdır demekle ondan başka<br />
varlık yoktur demiş oldu ve birlik açıldı. O dostun, o doğru yolu bulmuş sevgilinin<br />
kulağımızı çekme zamanı geldi.<br />
Kulağımızı tutup çeşmeye götürerek ağzını burada, bu suyla yıka, halktan gizlediğin<br />
şeyleri söyleme demesinin tan vakti. Fakat söylesen de o meydana çıkmaz ki. Yalnız<br />
sen açmayı kastetmekle suçlu olursun, o kadar.<br />
Fakat ben, onların etrafında dönüp duruyorum işte. Bunu söyleyen de benim<br />
dinleyen de. Yoksulun ve definenin suretini söyle. Bunlar, eziyet çekenlerdir, o eziyeti<br />
anlat bakalım.<br />
Rahmet çeşmesi, onlara haram oldu. Öldürücü zehri kadeh kadeh içiyorlar.<br />
Eteklerine toprak doldurmuşlar, şu kaynakları doldurmaya geliyorlar. Denizden<br />
yardım gören bu kaynak, şu iyi kötü bir avuç toprağın çalışıp çabalaması ile dolar mı<br />
hiç<br />
Fakat sizi bıraktım, size karşı kurudum, ebediyen de akmayacağım der. Halk, iştah<br />
bakımından ters tabiatlıdır. Öyleleri vardır ki suyu bırakır, içmez de toprak yer. Halk<br />
peygamberlerin tabiatlarına zıttır, tutar ejderhaya dayanır. Göze mühür vurmasını,<br />
gözü kapatmasını bildin, fakat neden göz yumdun, bunu da bildin mi<br />
Gözü yumdun da onun yerine şu gözlerini neye açtın Bir bir, bil ki kapadığın gözün<br />
yerine gelen kötü gözlerdir onlar. Fakat inayet güneşi parlayıp doğmuş, ümidini<br />
kesenlere lütfetmiştir. Rahmetiyle görülmemiş bir tavla oyununa girişir. Küfrün ta<br />
kendisini tövbe haline kor.<br />
O cömert Allah halkın bu bahtsızlığını görüp iki yüz tane sevgi çemberi akıtmıştır. O,<br />
koncaya dikenden sermaye verir, dikenden gonca bitirir. Yılan boynuzu ile yılanı<br />
süsler, bezer. Gece karanlığından gündüzü çıkarır. Yoksulun elinden zenginlik izhar<br />
eder. Halil’e kumu un yapar, Davut’a dağı enis kılar.<br />
O karanlık bulutların altındaki dağ, olanca vahşetiyle beraber ağız açar, zir ve bem<br />
perdelerinden çenk çalar. Ey halktan nefret eden Davut, kalk. Onları terk ettin, yerine<br />
bizi dinle, beraber çalalım der.<br />
O derviş dedi ki: Ey sırları bilen, bu define için ömrümü ziyan ettim. Hırs şeytanı,<br />
acele ettirdi, bana. Ne yavaşlığım kaldı, ne tedbirim, ne ihtiyatım. Tencereden bir<br />
lokma bile yemedim. Yalnız avucum siyahlandı, ağzım yandı. Bunu iyice bilmiyorum,<br />
bari bu düğümü bağlayana müracaat ederek çözeyim demedim.<br />
Allahnın sözünü Allahnın sözü ile tefsire kalkış. Kendine gel de zannına uyup<br />
hezeyan etme a pek yüzlü! Düğümü kim bağladıysa o çözer. Bu nükteleri, bu sırları,<br />
yine söyleyen açar. Sana o çeşit söz, kolay anlaşılır gibi gelir ama Allah remizleri<br />
kolay anlaşılır mı hiç<br />
Adam yarabbi dedi, bu işten tövbe ettim. Kapıyı sen kapadın, yine sen aç! Duada da<br />
bir hünerim yokmuş, yine başımı hırkaya çekiyor, sana yalvarıyorum. Hüner nerede,<br />
ben neredeyim, doğru bir gönül nerede Bunların hepside senin aksin, hepsi de<br />
sensin. Her gece rüyada bir tedbire girişmede, bir fikre düşmedeyim. Suda gark olan<br />
gemiye döndüm. Ne ben kalıyorum, ne hünerim kalıyor. Beden de bir leş gibi bihaber<br />
olarak bir tarafa düşüyor.<br />
O yüce padişah, seher çağına kadar her gece “evet, Rabbiniz değil miyim ” diye<br />
sormada. “Evet” diye cevap vermede. Nerede “Evet, Rabbimizsiniz” diyen Hepsini de<br />
uyku seli aldı götürdü. Yahut da bir timsah, hepsini paraladı, yedi.<br />
Sabah çağı, karanlıklar kınından parlak kılıcını çekip de, doğu güneşi, geceyi<br />
dürünce bu timsah da yediklerini kusar. Yunus gibi o timsahın midesinden kurtulur,<br />
koku ve renk alemine yayılırız. Halk, Yunus gibi Allah’ı tesbih etti, o karanlıklar<br />
aleminde o yüzden rahat kaldı. Her biri seher vakti, gece balığının karnından çıkınca<br />
der ki: Yarabbi, ey kerem sahibi, o korkunç geceye rahmet definesini gömmüş, ona<br />
bunca tat vermişsin.<br />
O üstü pul pul, yol yol olan ve bir timsaha benzeyen gece, gözlerimizi, kulaklarımızı<br />
kuvvetlendiriyor, bedenimiz rahatlaşıyor. Bundan böyle senin gibi birisi, bizimle<br />
beraber olduktan sonra bize korkunç görünen şeylerden kaçmayız.<br />
Musa, onu ateş gördü ama nurdu. Biz geceyi bir zenci gibi gördük, halbuki o huridir.<br />
Bundan böyle denizi, çerçöpün örtmemesi için senden bir göz isteyelim. Büyüklerin<br />
gözleri açıldı da ellerini çırpmaya, oynamaya başladılar. Ama bu elle, bu ayakla değil.<br />
Halkın gözünü, ancak sebepler bağlar. Sebepten korkup titreyen, eshaptan değildir.<br />
fakat bizim eshabımız; hakikat ehlidir. Allah, onlara kapı açmış, onları odanın baş<br />
köşesine geçirmiştir. Allah eline nispetle müstahak olan da Allah azatlısıdır, bağdan<br />
kurtulmuştur, müstahak olmayan da. Yokluk alemindeyken hak mı kazanmıştık da bu<br />
cana ulaştık, bu bilgiyi elde ettik Ey ağyarı yar eden, ey dikene gül libası ihsan<br />
eyleyen! Toprağımızı ikinci defa olarak yine süz de hiçbir şey olmayanı yine bir şey<br />
haline getir! Bu duayı da önce sen emrettin, yoksa bir toprak parçasında sana dua<br />
etmeye kudret mi olurdu<br />
Ey hikmetine hayran olduğumun Allahsı, mademki dua etmemizi emrettin, bu<br />
emrettiğin duayı sen kabul et. Geceleyin anlayış ve duygular gemisi kırılır. Ne bir ümit<br />
kalır, ne korku, ne yeis. Allahm beni rahmet denizine daldırır, bakalım, ne hünerle<br />
doldurup geri gönderecek<br />
Birisini ululuk nuru ile doldurur, öbürünü vehimlerle, hayallerle. Kendimde bir rey,<br />
bir tedbir olsaydı her yaptığım, her giriştiğim iş, kendi hükmünce olurdu. Geceleyin<br />
aklım, benim buyruğum olmadan gitmezdi. Kuşlarım, tuzağımda dururdu. Can<br />
duraklarını bilir, uykumda da, uyanıkken de, sınandığım zaman da onları anlardım. Bu<br />
işleri bağlayıp çözmek elimde değil, değil de yine de bu ululanmam, bu kendimi<br />
beğenmem nedir Gördüğümü görmemiş sandım da yine dua zembilini kaldırdım.<br />
Ey kerem sahibi, elif gibi hiçbir şeyim yok... Mimin gözünden daha dar bir gönlüm<br />
var ancak. Bu elif, bu mim, varlığımızın anasıdır. Anamız olan mimin eli dardır, elifse<br />
ondan daha yoksul! Elifin bir şeyi yok demek gaflettir, mim gibi gönlü daralmış bir<br />
hale gelmek akıl alametidir. Kendimden geçtiğim zaman hiçim. Fakat aklım başıma<br />
geldi mi ıstıraplara düşer, kıvranır dururum.<br />
Artık böyle bir hiçe bir şey yükleme. Böyle kıvrandıran şeye devlet adını takma.<br />
Zaten beni iyileştirecek bir şeyim yok. Bu yüzlerce derde de vehimden uğradım. Hiçbir<br />
şeyim yok, o haldeyim işte. Bana lütfet. Zahmetler çektim, rahatlaştır beni, rahatımı<br />
arttır benim. Göz yaşlarıma gark oldum, üryan bir halde durmadayım. Senin kapını<br />
görecek göz yok bende. Gözsüz kuluna rahmet et de gözyaşları, şu yazıda bir yeşillik,<br />
bir ot bitirsin. Gözyaşım kalmazsa gözyaşı ihsan et. Peygamberin yaş dökücü gözleri<br />
gibi hani. O bile bunca devletiyle, bunca ululuğuyla, bunca ileri oluşuyla beraber Allah<br />
kereminden gözyaşı istedi.<br />
Artık benim gibi eli boş bir kase yalayıcı, nasıl olur da kanlı gözyaşlarını iplik gibi<br />
salmaz Öyle bir göz bile gözyaşına meftun olduktan sonra benim göz yaşlarım,<br />
yüzlerce ırmak olmalı.<br />
Onun göz yaşlarının bir katrası, benim iki yüz ırmağımdan yeğdir. Çünkü o bir<br />
katrayla insanlar da kurtuldu, cinler de. O cennet bahçesi bile yağmur isteyince çorak<br />
ve çirkin toprak nasıl istemez Kardeş, elini duadan ayırma. Kabul edilmiş, edilmemiş,<br />
bununla ne işin var senin Ekmek bile bu göz yaşına mani olursa elini ekmekten<br />
yumak gerek. Kendine çeki düzen ver, çevikleş, yan yakıl da ekmeğini göz yaşlarınla<br />
pişir.<br />
O böyle dua edip dururken Allahdan ilham geldi, bu müşküller açıldı.<br />
Dendi ki: Hatif sana yaya bir ok koy, at dedi, yayın zıhını adamakıllı çek demedi ki.<br />
Yayı iyice ta kulağına kadar çek demedi, bir ok koy,atıver dedi. Sen, ukalalığından<br />
yayı çekmeye okçuluk hünerini göstermeye kalkıştın. Bu katı yayı bırak da yürü,<br />
alelade yaya bir ok koy, fazla gitmesine savaşma. Düştüğü yeri kaz, defineyi orada<br />
bulmaya çalış, altınları elde et.<br />
Allah, şah damarından yakındır insana. Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara<br />
atmadasın. Ey yayı kurup oku atan! Av yakında, sen uzağa düşmüşsün. Kim daha<br />
uzağa ok atarsa daha uzaktadır. Böyle bir defineden daha uzağa düşer o.<br />
Filozof kendisini düşünceyle öldürdü. Koş de ona, zaten defineye arkasını<br />
çevirmiştir o. Koş de. Ne kadar fazla koşarsa gönlünün muradından o kadar uzaklaşır.<br />
Padişah, “Bizim için savaşanlar” dedi, bizden uzaklaşmaya çalışanlar demedi a<br />
kararsız adam! Kenan gibi hani. O da Nuh’dan arlandı da o koca dağın tepesine<br />
çımaya kalkıştı. Kurtulmak için dağa ne kadar koştu, tırmandıysa kurtuluştan o kadar<br />
uzaklaştı.<br />
Her sabah, daha katı bir yayla daha uzağa ok atıp define arayan bu yoksul gibi.<br />
Daha katı olan her yayı, eline aldıkça defineden o derece mahrum olmaktaydı. Bu<br />
atalar sözü, alemde söylenir durur: Şeytanın canı azapta gerek. Çünkü bilgisiz kişi<br />
hocadan utanır, kalkar, gidip yeni bir dükkan açar.<br />
Ustana danışmadan açtığın o dükkan, bil ki kokmuş bir dükkandır, akreplerle,<br />
yılanlarla doludur o suretten ibaret adam. Çabuk yık bu dükkanı da yeşilliğe, gül<br />
fidanlarına, içilecek suların bulunduğu yere dön.<br />
Kibrinden, işin iç yüzünü bilmediğinden güya kendisini kurtaracak dağı kurtuluş<br />
gemisi yapmaya kalkışan Kenan’a benzemez. O define arayana da okçuluğu hicap<br />
oldu. Halbuki isteği hazırdı, koynundaydı. Nice bilgi, nice zeka, nice zeka, nice anlayış<br />
vardır ki yolcuya bir gulyabani, bir harami kesilir.<br />
Cennetliklerin çoğu ahmaktır. Bu suretle de filozofun şerrinden kurtulur onlar.<br />
Kendini faziletten de üryan bir hale getir, saçma şeylerden de... Böylece rahmet, her<br />
an sana insin dursun. Anlayışlı olmak; sınıklığın, niyazın zıddıdır. Anlayışlı olmayı<br />
bırak, ahmaklıkla uzlaşmaya bak. Anlayışı hırs ve tamah tuzağı bil. Temiz kişinin<br />
şeytan gibi akıllı olmakla ne işi var<br />
Aklı, fikri ileri olanlar, bir sanatla kanaat ederler. Fakat o kadar ileri anlayışlı<br />
olmayanlar sanatı görür, sanatkarı bulurlar. Ana küçücük yavrusunu gündüzün<br />
kucağına alır, ona el ayak olur, onu her şeyden korur.<br />
ÜÇ YOLCU<br />
Oğul, burada bir hikaye dinle de hünerlerine kapılıp belalara uğrama.<br />
Bir Yahudi, bir Müslüman, bir de Hıristiyan yolda arkadaş oldular. Bir mümin, iki<br />
sapıkla yoldaş oldu. Aklın şeytan ve nefisle arkadaş olması gibi.<br />
Yol hali bu bir de bakarsın, bir Maraga’lı ile bir Rey’li arkadaş olur. Beraber yerler,<br />
beraber içerler. Baykuş, karga ve doğan, bir kafese düşebilir. Hapiste bir temiz kişiyle<br />
bir beynamaz arkadaş olabilir. Bir konaktaki kervan sarayda doğu ve batı halkıyla<br />
Maveraünnehir’li bir araya gelir.<br />
Aşağılık ve yüce kişiler, kış ve kar yüzünden bir kervansarayda günlerce kalırlar.<br />
Fakat yol açıldı, mani kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri bir yana gider.<br />
Akıl padişahı, kafesi kırdı mı kuşların her biri bir tarafa uçar. Bundan önce<br />
neşelenerek, sevinerek kendi cinsinin havası ile geldiği yere uçar giderdi ya. Kafeste<br />
ve zindan da iken de her an ağlayıp inleyerek kanat açar ama uçmaya yol ve imkan<br />
yoktur. Fakat yol oldu mu her biri, anarak kanat açtığı yere uçar, yel gibi uçup gider.<br />
Ağlayıp vah ettiği tarafa fırsat buldu mu koşar uçup kavuşur. Bedenine bak. Bu<br />
cüzüler, nereden toplanıp bedenine geldi. Kimisi suya, kimisi toprağa, kimisi yele,<br />
kimisi ateşe mensup. Kimi arştan gelmiş, kimi ferşten. Kimisi güzel, kimisi çirkin.<br />
Her biri kar korkusundan bu kervansaraya sinmiş, geldikleri yere tekrar dönmeyi<br />
umuyor. Çeşit çeşit kar var, her taraf donmuş, hiçbir yerde hayat kalmamış. O adalet<br />
güneşinden uzak kalmışlar, o uzaklık kışından buz kesilmişler. Fakat o kızgın güneşin<br />
harareti bir geldi mi dağ bile kum ve yün kesilir.<br />
Can verirken beden nasıl erirse kendilerinde candan eser olmayan cansızlar bile öyle<br />
erir.<br />
Bu üç yoldaş bir konağa vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti.<br />
Bir ihsan sahibi, “Ben yakınım” sofrasından her üç garibe de helva götürdü. Allahdan<br />
sevap ümidi ile sıcak somun ve bal helvası hediye etti.<br />
Şehirliler edep ve zeka ehli olurlar. Toy vermek yoksul doyurmak da köylülere<br />
verilmiştir. Allah, garibe ziyafet çekmeyi köylülere vermiştir. Köylerde her gün<br />
Allahdan başka imdadına yetişecek hiç kimsesi olmayan yeni bir misafir vardır.<br />
Köylerde her gece yeni bir topluluk vardır ki onların Allahdan başka kimseleri yoktur.<br />
O iki yabancı, adamakıllı yemek yemişler, imtilaya uğramışlardı. O Müslüman ise<br />
oruçluydu. Akşam namazı vakti o helva gelince Mümin, pek aç olduğundan yemek<br />
istediyse de, ikisi de biz boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da<br />
yarın yeriz. Bu gece sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım dediler.<br />
Mümin dedi ki: Sabrı bırakalım da bu gece yiyelim yarının sahibi var. Ona sen, böyle<br />
hikmet satarak yalnız yemek istiyorsun galiba dediler.<br />
Dedi ki: Dostlar, biz üç kişi değil miyiz Bana razı değilseniz pay edelim. Kimse ne<br />
düşerse diler yesin, diler saklasın. İkisi birden hayır dediler, pay etmeyi bırak, “her<br />
pay eden cehennemdedir” sözünü duy.<br />
Mümin, burada pay eden, kendi havasına uyup pay edendir. Allah için pay eden<br />
değil. Sen de Allahnınsın onun payısın. Onun payını başkasına verirsen ona şirk<br />
koşmuş olursun. Eğer kötü kişilerin zamanı olmasaydı bu aslan, köpeklere üstün<br />
olurdu. Onların kasti o Müslüman’ın gam yemesi, o geceyi aç geçirmesiydi.<br />
Allah’a teslim oldu, boynunu eğdi, dostlarım dedi, baş üstüne, dediğiniz gibi olsun.<br />
O gece yatıp uyudular, sabahleyin kalkıp kendilerini bezediler. Yüzlerini ağızlarını<br />
yıkadılar. Her biri, kendi yolunca virdini okumaya koyuldu.<br />
Bir zaman virtlerine yüz tutup Allahdan lütuf ve ihsan dilediler. Müminde ulu<br />
padişaha yüz tutar, Hıristiyan da Yahudi de; Mecusi de. Hatta taş, toprak, dağ ve<br />
suyun bile Allah’a gizli bir duası, ilticası vardır.<br />
Her sözün sonu gelmez. Her üç dostta ibadetlerini bitirdikten sonra dostçasına<br />
birbirlerine yüz çevirdiler.<br />
Biri dedi ki: Her birimiz gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse bu<br />
helvayı o yesin, üstün olan alt olanın payını alsın. Aklı en üstün olanın yemesi<br />
herkesin yemesi demektir. Onun nurlarla dolu olan canı üstün gelmiştir, arda<br />
kalanların derdine o deva eder. Akıllılar, ebediliğe ulaşmışlardır. Şu halde onların<br />
vücudu ile bu alemde mana bakımından bakidir.<br />
Bunu üzerine önce Yahudi gördüğünü söyledi, geceleyin ruhu nerelerde gezdiyse<br />
anlattı. Dedi ki: Yolda önüme Musa çıktı. Öyledir, kedi rüyasında yağlı kuyruk görür.<br />
Musa’nın ardında Tur dağına gittim. Ben de Musa’da Tur dağı da nura gark olduk,<br />
görünmez bir hale geldik. O güneşin nuru ile üç gölge de mahvoldu. Ondan sonra o<br />
nurdan bir kapı açıldı. O nurun içinden bir başka nur göründü. O ikinci nur, çabucak<br />
yüceldi. Ben de, Musa’da, Tur dağı da... Üçümüzde o nurun doğmasıyla yok<br />
kaybolduk. Ondan sonra gördüm, Allah nuru ı-ona üfürünce dağ üçe ayrıldı.<br />
Heybet sıfatı ona tecelli edince parçalar, birbirinden ayrıldı<br />
Her bir parçası bir tarafa gitti. Bir parçası denize doğru gitti. Zehir gibi acı olan deniz<br />
suyu, bu yüzden tatlılaştı.<br />
İkinci parçası yere geçti, yerden tatlı sular, deva çeşmeleri kaynadı. Tertemiz vahyin<br />
kutluluğundan o sular, bütün hastalara şifa kesildi. Öbür parçası da derhal uçup da<br />
Kâbe’nin yanına gitti, Arafat dağı oldu. Sonra tekrar o sesten kendime geldim, bir de<br />
gördüm ki Tur yerindeydi, ne eksiği vardı, ne fazlalığı.<br />
Fakat Musa’nın ayağı altında buz gibi eriyordu. Ne çukuru kaldı ne tepesi. Heybetten<br />
yerle bir oldu, tepesi de o heybetle eteğiyle birleşti. Derken yine kendime geldim,<br />
gördüm ki Tur’la Musa, eskisi gidi durmakta. Yalnız dağın eteğindeki çölde yüzleri<br />
Musa’ya benzeyen bir alay halk var. Onun gibi onların ellerinde de birer asa var,<br />
hırkası tıpkı onların hırkasına benziyor. Hepside eteğini çemremiş kendi turuna<br />
gitmekte. Hepsi ellerini duaya kaldırmış, “Rabbin bana görün” demeye koyulmuş.<br />
Sonra yine o dalgınlıktan kendime geldim, her birinin sureti bana başka türlü<br />
göründü. Hepsi de Allah aşığı peygamberdi bunların. Bu suretle bana peygamberlerin<br />
birliği anlatılmış oldu.<br />
Bu sırada yine o ulu melekleri gördüm. Kardan meydana gelmişti bunlar. Bunlardan<br />
başka yardım dileyen bir halka melek daha vardı ki onlarda ateşten yaratılmışlardı.<br />
O çıfıt böyle söyleyip duruyordu. Nice Yahudi vardır ki sonu iyi olur. Hiçbir kafiri hor<br />
görmeyin. Müslüman olarak ölebilir olur ya. Ömrünün sonundan ne haberin var ki<br />
ondan tamamı ile yüzünü çeviriyorsun. Ondan sonra Hıristiyan söze geldi. Dedi ki:<br />
Rüyada Mesih gördüm.<br />
Onunla dördüncü kat göğe alemin güneşinin bulunduğu durağa çıktım. Gök<br />
kalelerinin şaşılacak şeylerini gördüm. Bu alemdeki alametlere hiç benzemiyorlardı.<br />
Oğulların gökçeği, herkes bilir ki gökyüzünün hüneri, elbette yeryüzünden üstündür.<br />
Bir deve, bir öküz ve bir koç, yolda giderlerken bir bağ ot buldular.<br />
Koç dedi ki: Bunu paylaşırsak hiç birimiz doymayız. Fakat kimin ömrü daha artıksa<br />
bu otu o yesin. Yaşlılara hürmet Mustafa’nın sünnetlerindendir çünkü.<br />
Aşağılık kişilerin hükmettiği bu devirde ise halk, yaşlıları iki yerde öne geçirirler. Ya<br />
ateş gibi sıcak yemeğe buyur derler, yahut bakımsızlıktan yıkılacak dereceye gelen<br />
köprüde ileri sürerler. Aşağılık kişiler kötü bir maksatları olmadıkça bir şeyhi, bir<br />
büyüğü, bir kılavuzu ağırlamazlar. Onların hayırları budur, artık kötülüklerini var sen<br />
kıyas et.<br />
ÖRNEK<br />
Bir padişah camiye geliyordu. Yaverleri, sopalı memurları, halkı dövmedeydi. Sopalı<br />
damlar, birinin başını yarıyor, öbürünün gömleğini yırtıyor, padişaha yol açıyorlardı.<br />
O arada bir yoksul da yasakçılardan suçsuz olarak on sopa yedi. Kanlar içinde kaldı.<br />
Padişaha yüz dönüp dedi ki: Şu apaçık zulme bak, gizlisini ne soruyorsun Camiye<br />
gidiyorsun güya. Hayrın buysa şerrin ve kötülüğün nedir ey azgın<br />
Bir pir aşağılık bir adamdan bir tek selam işitmez ki nihayet ondan bir hayli derde<br />
uğramasın. Böyle bir kötü kişinin veliye musallat olmasındansa kurdun musallat<br />
olması daha iyidir.<br />
Kurt, çok zalimdir ama hiç olmazsa hilesi, düzeni yoktur. Hilesi, aklı fikri olsa hiç<br />
tuzağa düşer mi Hile insandadır tamamı ile. Koç, öküzle deveye arkadaş dedi,<br />
mademki böyle bir ota rastladık, hadi bakalım her birimiz ömrümüzün başlangıcını<br />
söyleyin. Kim daha yaşlı anlaşılsın,öbürleri de sussun.<br />
Benim vücuda gelişim, İsmail’in koçu ile başlar. O vakitten beri varım ben. Öküz ben<br />
dedi, Adem peygamber, bir öküzle çift sürüyordu ya, işte o vakit küçücüktüm. Halkın<br />
atası Adem’in yeryüzünde çift sürdüğü öküzle eşim ben.<br />
Deve öküzle koçtan bu sözleri duyunca çok şaşırdı. Başını indirip otu aldı. Havaya<br />
kaldırdı. Hiçbir söz söylemeden o esrik deve,otu yedi, sonra dedi kİ: Benim için<br />
doğum tarihine zaten hacet yok. Bende bu çeşit gövde ve bu uzun boy varken buna ne<br />
hacet Yavrum, herkes bilir ki ben, sizden küçük değilim. Akıl, fikir sahipleri, bilirler ki<br />
yaratılışım sizden üstündür.<br />
Hıristiyan da, hepiniz bilirsiniz ki dedi bu yüce gök, şu eski yeryüzünden yüzlerce<br />
defa geniştir. Nerede gökyüzünü acayip genişlikleri, nerede şu yerin köşeleri,<br />
bucakları<br />
Müslüman bunu üzerine dedi ki: Dostlar, sultanım Mustafa zuhur etti.<br />
Bana dedi ki: Onların birisi Tur’a gitti, Allah Kelim’ine arkadaş oldu, aşk tavlası<br />
oynamaya girişti. Öbürünü de sahip kıran İsa aldı, dördüncü kat göğe çıkardı.<br />
Kalk a arda kalmış zarar görmüş adam! Bari o helva ile yahniyi sen ye. O hünerli,<br />
sanatlı kişiler, koştular; devlet ve mevki mektubunu okudular. O iki faziletli er, lütuf<br />
ve ihsanlar buldular, meleklere karıştılar. Ey arda kalmış saf ve bön! Kalk, sıçra da<br />
helva kasesinin başına otur! Bu sözü duyunca Hıristiyan’la Yahudi a haris dediler,<br />
yoksa helvayı yedin mi<br />
Müslüman, “O emrine itaat edilen padişah, emredince ben kimim ki buyruğuna<br />
uymayayım sen Yahudi’sin Musa’nın emrinden baş çekebilir misin Seni iyi ve kötü<br />
bir şeye koşsa emrinden nasıl olur da dışarı çıkabilirsin Sen de Mesih’e tabisin, hayır<br />
veya şer, herhangi bir işte Mesih’in emrine karşı durabilir misin E... Artık ben nasıl<br />
olur da peygamberlerin övündüğü Peygamberimin emrinden dışarı çıkabilirim<br />
Helvayı yedim tabii, şimdi de sarhoşum işte!” dedi.<br />
Bunun üzerine vallahi dediler, rüya, senin rüyan. Bu gördüğün rüya, bizim yüzlerce<br />
rüyamızdan üstün.<br />
Ey neşeli zat senin uykun uyanıklık. Rüyanın eserini uyanıklıkla bile görüyorsun. Sen<br />
de faziletten, yiğitlikten, hünerden geç, iş hizmette ve güzel huydadır.<br />
Allah, bizi bunun için meydana getirdi. “İnsanları ancak bana ibadet etsinler diye<br />
yarattım, cinleri de” dedi.<br />
Samiri’nin hüneri, neyini fazlalaştırdı ki O hüner kendisini Allah kapısından<br />
sürdürdü. Karun’un başına kimya bilgisinden neler geldi Seyret de bak. Yer, onu ta<br />
dibini kadar çekti. Ebülhakem, hünerinden ne elde etti Küfrüyle inkarı ile baş aşağı<br />
cehenneme gitti.<br />
Hüner odur ki ateşi apaçık göresin; duman ateşe delalet eder demeyesin bunu böyle<br />
bil. Senin delilin hakikatte hekimin delilinden daha kokmuştur.<br />
Oğul, senin delilin bundan başka bir şey değilse pislik ye, sidiğe bak dur. Delilin,<br />
asaya benzer senin. Elindedir de körlüğünden göremediğin şeyleri, güya onunla<br />
anlarsın. Bu gürültüyü, bu kap tutu göremiyorum, beni mazur tut diyorsun adeta.<br />
TİRMİZ PADİŞAHI<br />
Delkak, Tirmiz’de padişah olan Seyyid’in her şeyi bilen akıllı bir maskarasıydı.<br />
Padişahın Semerkant’da mühim bir işi vardı. O işi derhal yapıp gelecek bir adam aradı.<br />
“Beş günde oraya gidip gelecek ve bana haber getirecek olana hazineler vereceğim”<br />
diye tellal çağırttı. Delkak köydeydi. Bunu duyunca eşeğine bindi. Tirmiz’e doğru<br />
koşturmaya başladı. Öyle koşturuyordu ki eşek sakatlandı. Ata bindi at da çatladı.<br />
Nihayet yol tozlarına bulanmış bir halde Tirmiz’e gelip divana girdi. Vakitsiz olmakla<br />
beraber padişahın huzuruna girmek istedi. Divana bir fısıltıdır düştü. Padişah da<br />
vehimlendi adeta.<br />
Şehrin ileri gelenleri de ürktüler, geri kalanları da. Acaba diyorlardı, ne fitne ne<br />
kötülük çıktı Kuvvetli bir düşman mı kast etti bize, yoksa kaza ve kaderden helak<br />
edici bir felakete mi uğradık<br />
Ne oldu da Delkak, köyden kalktı, böyle aceleyle yola düştü, yolda birkaç tane Arap<br />
atını çatlattı<br />
Halk, padişahın sarayının kapısına toplandı. Bakalım Delkak, böyle acele niçin geldi<br />
diye bekliyorlardı. Onun acelesinden, o telaşından Tirmiz’de bir gürültüdür koptu. Biri<br />
iki eliyle dizlerini dövüyor, öbürü eyvahlar olsun, başımıza gelenler nedir, diye<br />
bağırıyordu.<br />
Herkes, korkudan, gürültüden bir felaket düşünmede, bir başka çeşit düşünceye<br />
kapılmada, yüzlerce hayallere düşmedeydi. Hırkamıza düşen bu ateş nedir, diye<br />
herkes aklınca bir şeyler kuruyordu.<br />
Delkak, huzuruna gitmek istedi. Padişah derhal izin verdi. Yeri öpünce padişah “Ne<br />
oldu yahu” dedi. Kim, o ekşi suratlı adama bir şey sorduysa parmağını ağzına götürüp<br />
sus demekteydi. Bu hareketinden halkın, vehmi artıyor, herkes derleniyor, şaşırıp<br />
kalıyordu. Delkak, padişahın emri üzerine ey kerem sahibi padişahım dedi, bir an dur<br />
da nefes alayım. Aklım başıma gelsin. Çünkü acayip bir aleme düştüm. Bir an geçti<br />
ama padişah da vehme, zanna kapıldı. Boğazı da acıdı, ağzının tadı da kaçtı. Çünkü<br />
Delkak’ı hiç böyle görmemişti. Ondan daha hoş bir nedimi yoktu.<br />
Daima hikayeler söyler, latifeler eder, padişahı sevindirir, güldürürdü. Huzurda<br />
oturdu mu öyle bir güldürürdü ki padişah, kahkaha atarken iki eliyle karnını tutmaya<br />
mecbur olurdu. kahkahadan terlere batar, yüzüstü yerlere yıkılırdı. Bu günse yüzü<br />
sapsarıydı, suratı asıktı. Parmağını ağzına götürüp sus padişahım diyordu. Bu ne<br />
haldi<br />
Padişah, ne felaket var acaba diye vehimlendikçe vehimleniyordu, hayallendikçe<br />
hayalleniyordu. Harzemşah, pek zalimdi, pek kan dökücüydü. Padişahın gönlünde o<br />
yüzden zaten gam, gussa vardı. O taraflardaki birçok padişahları ya hileyle, ya<br />
kuvvetle öldürmüş, yok etmişti o inatçı.<br />
Tirmiz padişahı da bundan vehimleniyordu zaten. Delkak’ın halinden vehim<br />
büsbütün arttı. Dedi ki: çabuk söyle, ne var Kimden bu derece perişan oldun Delkak<br />
cevap verdi: Köyde duydum ki padişah, her ana caddenin başında bir tellal bağırtmış.<br />
Üç günde Semerkant’a kadar gidecek adama hazineler bağışlatacağım demiş. Koşa,<br />
koşa aceleyle geldim ki ben de o kudret olmadığını söyleyeyim. Benden böyle çeviklik<br />
gelmez. Hiç olmazsa bunu benden umma.<br />
Padişah hay canına lanet olsun dedi, şehre yüzlerce korku saldın. A ham herif, bu<br />
kadar şey için ota da ateş saldın, otlağa da. Şu davullu, bayraklı hamlar da, biz yokluk<br />
yurdundan haberciyiz diye bağırıp dururlar ya! Hepsi dünyaya bir şeyhlik lafıdır atmış,<br />
kendisini Beyazıd yerine koymuştur. Kendi kendine yola girmiş, kendi kendine<br />
ulaşmış; bir dava yurdunda meclis kurmuştur.<br />
Kendi kendisine gelin güvey olan gibi. Kız tarafını hiç bundan haberi yokken güvey<br />
evi birbirine girer. İş yarıdan yarıya düzeldi, biz, bize gereken şartları yerine getirdik.<br />
Evleri süpürdük, bezedik. Bu hevesle adeta sarhoş olduk, bu işe hoş bir surette<br />
giriştik der. Fakat o taraftan bir haber geldi mi hayır. O damdan bir kuş uçup bu yana<br />
ulaştı mı Hayır.<br />
Bu birbiri üstüne ulanan elçilikler, bu gürültü patırtı üzerine o taraftan size bir<br />
cevap geldi mi Ne gezer Gelmedi ama sevgilimiz biliyor ya. Mutlaka gönülden gönle<br />
yol vardır derler. Peki ama umduğumuz sevgiliden niye mektubumuza cevap gelmedi,<br />
niye yol bomboş öyleyse<br />
Gizli aşikar yüzlerce nişane var, fakat yeter, bu kapının perdesini bundan fazla<br />
açma. Sen yine, zevzekliğinden kendi kendisini derde atan o ahmak Delkak’ın<br />
hikayesini söyle.<br />
Vezir dedi ki: Ey doğruya bir direk, bir dayak olan padişahım! Şu aşağılık kul bir söz<br />
söyleyecek, onu lütfen dinle. Delkak, köyden bir iş için geldi. Bir şey söyleyecekti.<br />
Şimdi vazgeçti, pişman oldu. Yağdan, baldan bahsetmede, söyleyeceğini gizlemede,<br />
maskaralıkla bu işten kurtulmaya savaşmada. Kını gösteriyor, kılıcı gizliyor. Onu<br />
acımadan sıkıştırmak gerek. Fıstığı, yahut cevizi kırmadıkça ne içi meydana çıkar, ne<br />
ondan bir çıkarılır. Onun bu saçma sözlerini, bu maskaralığını dinleme de titreyişine,<br />
yüzünün rengine bak.<br />
Allah, “Niyetleri yüzlerine görünüp durur” dedi. Çünkü yüz içteki sırrı söyler, açığa<br />
vurur. Bu görünen şey, duyulan sözün zıddıdır. Çünkü insan şerle yoğrulmuştur.<br />
Delkak, feryat ve figan ederek, coşup köpürerek vezir dedi, bu yoksulun kanına<br />
girmeye kalkışma. Gönle nice şüpheler, vehimler gelir ki doğru ve yerinde değildir.<br />
“Şüphe yok ki şüphenin bazısı suçtur, günahtır.” Sitem, hele yoksula olursa hiç doğru<br />
değildir. padişah kendisini inciten kişiye bile kötülük etmezken nasıl olur da onu<br />
güldürene kötülük eder Fakat vezirin sözü, padişahın gönlüne yer etmişti. “Delkak’ı<br />
zindana götürün, maskaralığına, rüyasına pek kapılmayın. Boş karnına davul gibi<br />
vurun da davul gibi nesi var, nesi yoksa bize haber versin.<br />
Davul kuru olursa sesi başka türlü çıkar, yaş olursa başka türlü. İçinde bir şey<br />
olursa başka türlü bir ses verir, boş olursa başka türlü. Sesi ne halde olduğunu bildirir<br />
bize. Siz de onu dövün de zorundan içindekini söylesin, gönüllerimiz kabul edinceye<br />
kadar nesi var, nesi yoksa açığa vursun.<br />
Parlak ve açık doğru söz, gönle rahatlık verir. Gönül, yalan sözle yatışmaz. Yalan,<br />
çerçöpe benzer, gönül de ağza. Çöp ağızda gizlenmez. Ağızda çöp oldu mu dil dolanır<br />
durur, nihayet onu ağızdan atar. Hele göze bir çöp girerse göz yaşarır, kapanıp<br />
açılmaya başlar. Biz, bu çöpü, ağzımıza, gözümüze girmeden ayağımızın altında<br />
ezelim” dedi.<br />
Delkak padişahım yavaş ol dedi. Yavaşlık ve yarlıgama yüzünü pek yırtma. Beni<br />
azaba sokmak için neden bu kadar acele ediyorsun Senin elindeyim, kuş değilim k,<br />
uçayım. Allah için verilen cezada acele etmek doğru değildir. fakat kendi<br />
kızgınlığından, kendi gelip geçici heva ve hevesinden verilen cezada acele edilir.<br />
Adam, kendini bir an önce razı etmeye bakar.<br />
Kaza ve kadere razı olursa kızgınlığı yatışır. Öç almadan geçer, o zevkten mahrum<br />
kalır. Bundan korkar işte. Yalancı şehvet, yemeye atılır, onun lezzetini, zevkini<br />
kaybedivereceğinden korkar ki bu zaten derttir.<br />
İştah varsa acele etmemek, yenen şeyin iyice sinmesi için ağır ağır yemek daha<br />
doğrudur. Sen, benim belamı defetmek, gördüğün gediği tıkamak istiyorsun. O<br />
gedikten bir felaket gelmesin diyorsun ama kaza ve kaderin o gedikten başka daha<br />
nice gedikleri, nice delikleri var.<br />
Belayı def etmenin çaresi, sitem etmek değildir. buna çare ihsandır, aftır keremdir.<br />
Peygamber “sadaka belayı defeder” dedi. Ey yiğit hastalığını sadakayla tedavi et.<br />
Sadaka, yoksulu yakmak, hilim gözleyen gözü kör etmek değildir.<br />
Padişah dedi ki: Hayır, yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan bu,<br />
doğru bir harekettir. Ruh, yerine şah sürmek işi harap etmektir. Şah yerine atı sürmek<br />
de bilgisizliktir. Şeriatta ihsan da var ceza da. Padişah, baş köşeye geçer; at ahıra<br />
bağlanır.<br />
Adalet nedir Bir şeyi layık olduğu yere koymak. Zulüm nedir layık olmadığı yere<br />
koymak. Allahnın yarattığı bir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, hile... hepsi<br />
doğrudur. Bunların hiç biri mutlak olarak hayır değildir. aynı zamanda mutlak olarak<br />
şer de değildir. her birinin yerinde faydası vardır, yerinde de zararı. Onun için bilgi<br />
vaciptir, faydalıdır.<br />
Yoksula yapılan öyle cezalar vardır ki sevap bakımından ekmekten de yeğdir,<br />
helvadan da. Çünkü helva, vakitsiz yenirse safra yapar. Halbuki helva verilecek yerde<br />
ona bir sille vurulsa kötülükten kurtulur. Yoksula vaktinde bir sille vur da boynu<br />
vurulmaktan kurtulsun. vuRmak, hakikatte kötü huyadır. Kilim dövülmez, tozu<br />
dövülür. Meclis de var, zindan da. Her ikisi de lazım. Meclis ihlas sahibi olana, zindan<br />
ham kişiye.<br />
Yarayı deşmek lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği kökleştirmiş<br />
olursun. Yaranın altındaki eti yer. Yarı faydası olsa elli tane ziyanı olur. Delkak, beni<br />
bırak demiyorum dedi, işi ara, sor, tahkik et diyorum. Sabır yolunu kapama, acele<br />
etme. Sabret de birkaç gün düşün. Bu düşünce esnasında bir şeye iyice karar verirsin<br />
de kulağımı bilerek çekersin.<br />
Neden yürüyüşte “Yüzü üstünde sürünme” sözü söylenir Daima doğru yürümek<br />
gerekken yüzüstü sürünme neden İyi kişilerle danış, görüş. Peygamber “İşlerini<br />
meşveretle yapar onlar” dedi, bunu böyle bil. İşleri meşveretle yapmak, şunun içindir:<br />
Meşveretten hata ve eğrilik, az meydana gelir.<br />
Bu akıllar, aydın kandillere benzer. Elbette yirmi kandil bir kandilden daha ziyade<br />
aydınlık verir. Belki aralarına gökyüzünün nurundan yanmış bir kandil düşüverir.<br />
Allah gayreti, ortaya bir perde salmıştır. Aşağılık ve yücelik alemine mensup olanları<br />
birbirine karıştırmış, karmıştır. “Yürüyün alemi gezin” demiştir. Sen de gez, dolaş da<br />
bahtını, rızkını sınaya dur. Meclislerde, peygamber de bulunan akıl gibi bir akıl ara.<br />
Çünkü peygamberden, miras kalan ancak odur. Bu akıl, gaypları önden de görür,<br />
arttan da.<br />
Bu kısa kesilen kitapta anlatılmasına imkan bulunmayan gözü de gözler arasında<br />
ara. İşte o azametli peygamber, rahipliği, dağlara çekilip yalnızca ibadet etmeyi<br />
bunun için menetmiştir. İnsanlar birbirleri ile buluşsunlar diye bunu kaldırmıştır.<br />
Çünkü böyle bir göze sahip adamın bakışı bahttır, ebedilik iksiridir. Temiz kişiler<br />
arsından tertemiz biri vardır ki padişah, onun fermanının üstüne “Şah” çekmiştir.<br />
Onun duası, icabet edilir. İnsanların, cinlerin en ulularının içinde bile ona eşit<br />
yoktur. Onunla inada girişen, ister tatlı olsun, ister ekşi; Allah’a karşı hiçbir delili<br />
yoktur. Çünkü biz onu yücelttik... Özrü, delili ortadan kaldırdık.<br />
Allah kıbleyi ortaya apaçık bir surette çıkardı mı bil ki artık kıble aramak abestir.<br />
Kendine gel, araştırmadan yüz çevir, başını döndürüp durma artık. Döneceğin yer ve<br />
konaklayacağın mekan, meydanda işte. Bu kıbleden bir an gafil oldun mu her batıl<br />
kıblenin maskarası oldun gitti. Sana temyiz verene hamd etmezsen kıbleyi tanıma<br />
kabiliyetini kaybedersin.<br />
Bu ambardan bir şey elde etmek, bir ihsana uğramak niyetindeysen seninle hemdert<br />
olanlardan bir an bile ayrılma. Çünkü bu yardımcıdan ayrıldığın an kötü bir arkadaşın<br />
derdine uğrarsın.<br />
FARE İLE KURBAĞA<br />
Tesadüf bu ya, bir fare, vefalı bir kurbağa ile su başında tanıştılar. Her ikisi de bir<br />
buluşma zamanı tayin ettiler. Her sabah bir bucaktan çıkıyorlar, birbirleri ile gönül<br />
tavlası, oynuyorlar, gönüllerini vesveseden arıtıyorlardı.<br />
Bu buluşmadan ikisinin de gönlü ferahlıyor, birbirlerine hikayeler anlatıyorlar, birini<br />
söylediğini öbürü dinliyordu. Gah baş diliyle, gah hal diliyle sırlarını ortaya<br />
koyuyorlar. “Topluluk rahmettir” sözünü tevil diyorlardı. O kötü mahluk, kurbağa ile<br />
eş oldu mu neşeleniyor, beş yıllık vakaları hatırlıyordu.<br />
Sözün coşması, ulanıp gitmesi, dostluk nişanesidir. Söz söyleyememekte<br />
ülfetsizliktendir. Gönül, dilberi gördü mü nasıl olur da suratı ekşi bir halde kalır<br />
Bülbül, gül görür de nasıl susar Kızarmış balık bile, Hızır’ın himmetiyle dirildi, denize<br />
sıçradı, orada karar kıldı. Sevgili, sevgilisiyle beraber oturdu mu yüz binlerce sır<br />
levhini bilir.<br />
Sevgilinin alnı Levhi mahfuzdur. Dost, onun alnından iki alemin sırrını da apaçık<br />
görür. Dost kudümiyle adeta yol kılavuzudur. Mustafa, bunun için, “Sahabem yıldıza<br />
benzer” demiştir. Yıldız çölde de kılavuzdur, denizde de. Yıldıza göz dik, o kılavuzdur,<br />
yol gösterir. Gözünü onun yüzüne eş et. Onunla bahse girişmeye kalkma, bu çeşit<br />
hareketlerle toz koparma. Çünkü o tozla yıldız, görünmez olur. Halbuki göz, sürçen<br />
dilden elbette daha iyidir. Yalnız Allahdan vahiy alan kişi söylerse o başka. Çünkü o<br />
toz koparmaz, tozu yatıştırır.<br />
Adem, vahiy ve sevgiye mazhar olunca sözü “Allemel esma” sırrını açtı. Her şeyin<br />
adı nasılsa öylece gönül sahifesinden diline aktı, her şeyi bildirdi. Her şeyi gönül gözü<br />
görmüştü, onun için hepsinin hassasını ve mahiyetini apaçık söylüyordu. Her şeye<br />
layık olan adı söyledi, puşta aslan demedi. Nuh da tam dokuz yıl doğru yolda vaaz<br />
ette. Her gün yeni bir öğüt verdi. Laal dudakları, kalplerin yakutuydu. Ne risale<br />
okumuştu, ne de “Kuutül kulub!” vaazlarını şerhlerden öğrenmiyordu. Sözleri, keşifler<br />
kaynağından coşuyordu, ruh şerhiydi.<br />
Bir şarap var. O içildi mi söz suyu dilsizden bile kaynar, köpürür. Yeni doğan çocuk<br />
fasih söz söyler bir edip olur, Mesih gibi, ergen adamların hikmetini okur. O şaraptan<br />
içip dudağını hoş bir hale getiren dağ. Davut peygamber gibi yüzlerce gazel öğrenir.<br />
Bütün kuşlar, cik cik ötüşlerini bırakmışlar, padişah olan Davut’a uymuşlar, ona dost<br />
olmuşlar, onunla ırlamaya başlamışlar.<br />
Kuş bile onu duyup sarhoş olduktan sonra demir, onun sesini duymuş, bunda<br />
şaşılacak ne var Kasırga, Ad kavmini kırmış geçirmiş, fakat Süleyman’a hamal olmuş,<br />
onu sırtında taşımıştır. Kasırga, o padişahın tahtını yüklenmiş, her sabah, her akşam<br />
bir aylık yol götürmüştür. Hem ona hamal olmuş, hem casusluk yapmıştır. Uzakta olan<br />
birisini sözünü duydu mu, derhal gelir, o sözü Süleyman’ın kulağına fıslardı. “Filan<br />
kişi, şimdi böyle söyledi ey Süleyman ey sahip kıran ay” derdi.<br />
Bu sözün sonu yoktur. Fare, bir gün kurbağaya ey akıl kandili dedi; zaman oluyor ki<br />
sana bir sır söylemek istiyorum. Halbuki sen suyun dibinde bulunuyorsun. Su<br />
kıyısında nara atıyorum ama suyun içindeyken aşıkların narasını duyuyorsun sen.<br />
Ey yiğit er, ben bu muayyen buluşma vakitleri ile kanaat edemiyor, senin sohbetine<br />
doyamıyorum. Namaz ve yol gösteren ibadet, beş vakit olarak farz edildi. Fakat<br />
aşıklar daima namazdadır. Ve sarhoşluk o başlardaki mahmurluk, ne beş vakitle<br />
yatışır, ne beş yüz bin vakitle. “Beni az ziyaret et” sözü aşıklara göre değildir. doğru<br />
özlü aşıkların canı, pek susuzdur.<br />
“Beni ziyaret et “sözü, balıklara göre değildir. çünkü onların canları, deniz<br />
olmadıkça hiçbir şeyle ünsiyet edemez. Bu denizin suyu pek korkunçtur ama<br />
balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur. Aşığa bir an ayrılık, bir yıl gibi gelir.<br />
Bir yıllık vuslat bile onca bir hayalden ibarettir. Aşk susuzdur, susuzu arar. Bunlar,<br />
geceyle gündüz gibi birbirinin ardına düşmüşlerdir. Gündüz geceye aşıktır, onsuz<br />
olamaz. Fakat bakarsan görürüsün ki gece, ona, ondan ziyade aşıktır.<br />
Onlar,birbirlerini aramadan bir lahza bile durmazlar. Daima, birbirlerinin ardından<br />
koşup dururlar.<br />
Bu onun ayağına yapışmıştır. O, bunu kulağına. Bu ona hayrandır, o, buna aşık.<br />
Sevgilinin gönlünce herkes aşıktır, herkesi aşık görür o. Azra´nın gönlünde daima<br />
Vamık vardır. Aşığın gönlünde de sevgiliden başka kimse yoktur. Onların aralarında<br />
ne az, ne çok fark edici bir şey olamaz, onları birbirinden ayıracak kimse bulunamaz.<br />
Bu iki çan bir devededir. Artık buraya “Az ziyaret et” sözü nasıl sığar<br />
Hiç kimse,kendisine “Beni az ziyaret et” der mi Hiç kimse kendisine nöbetle<br />
zamanla dost olur mu Bu birlik aklın alacağı şey değildir. bunu anlamak, insanın<br />
ölümüne bağlıdır. Eğer bu, akılla anlaşılsaydı, insanın nefsini öldürmesi neden vacip<br />
olurdu ki<br />
Akıllar padişahı, bu kadar merhametliyken nasıl olur da zaruretsiz olarak insana<br />
“Kendini öldür” der<br />
Fare dedi ki: Ey merhametli, sevgili dost, ben seni görmedikçe bir an bile karar<br />
edemiyorum. Gündüzün nurum, kazancım, ışığım sensin; geceleyin kararım, neşem,<br />
uykum sen. Beni sevindir, vakitli vakitsiz kerem eder anarsın lütfedersin. Ey iyiliğimi<br />
isteyen, buluşmak için yirmi dört saatte bir kuşluk çağını tayin ettin.<br />
Fakat ciğerim yanıyor, beş yüz kere susuzum, her susuzluğumda bir öküz açlığı var<br />
adeta. Benim derdimden haberin bile yok. Mevkiinin zekatını ver de bu yoksula bir<br />
bak.<br />
Bu biedep yoksul, buna layık değil ama senin umumi lütfun, bundan çok üstün.<br />
Herkese lütfetmektesin. Lütfetmen için bir lüzuma hacet yok. Güneş, pisliklere de<br />
vurur. Fakat nuruna bir ziyan gelmez. O pislik, onun hararetiyle kurur, odun haline<br />
gelir. Bu yüzden de bir külhana girer, nurlanır, hamamın kapısını duvarını kızdırır,<br />
parlatır. Pisken bezenir, nurlanır. Çünkü güneş, ona öyle bir afsun okumuştur işte.<br />
Güneş yeryüzünün içini de kızdırır da artakalan pislikleri yer. Bu pislikler, bu suretle<br />
toprağın cüzü olur, ondan otlar biter. İşte Allahda kötülükleri iyiliklere böyle çevirir.<br />
Güneş en kötü şey olan pisliğe bunu yaparsa yeşilliklere, güllere, nergislere neler<br />
yapmaz Bir düşün, Allah da ibadet güllerine karşılık ne vefada bulunur, ne<br />
mükafatlar verir, ne ihsanlar eder. Kötülüklere böyle elbiseler verirse temizlere neler<br />
bağışlar<br />
Allah onlara gözlerin görmediği şeyler verir. Dile, lügata sığmaz lütuflar eder. Biz<br />
kimiz ki bu derece lütfu hak edelim Gel sevgili, güzel huyunla benim günümü de<br />
aydınlat. Çirkinliğime, kötülüğüme bakma. Dağdaki yılan gibi zehirlerle doluyum ben.<br />
Ben çirkinim, huylarım da tamamı ile çirkin. Beni diken olarak dikti, artık ben nasıl gül<br />
olabilirim<br />
Dikene güldeki güzelliğin ilk baharını ver. Bu yılana tavus güzelliğini sen ihsan et.<br />
Çirkinliğin son derecesine varmışım ben. Fakat senin lütfun da ihsan etmede son<br />
dercedir. Bu kötülüğün çirkinliğin son derecesine varmış olan kulun hacetini, son<br />
derecede olan lutfunla reva et ey usul boylu selvilerin bile haset ettikleri güzel! Ben<br />
ölürsem yine senin lütfun, bana gözyaşı döker, kerem sahibisin, buna ihtiyacın yoktur<br />
ama yine sen ağlarsın bana. Mezarımın başında çok oturursun. O güzel gözlerinden<br />
çok yaşlar akar. Mahrumiyetime ağlar, mazlumluğuma gözlerini yumup yaş dökersin<br />
sen. İyisi mi o lütufların birazcığını şimdi yap. O sözleri, şimdi benim kulağıma küpe<br />
et. Toprağıma söyleyeceğin sözleri şu gamla kulağıma saç, şimdi söyle bana.<br />
Gümüş paralar veren bir ihsan sahibi, sofinin birine dedi ki: Ey ayaklarının altına<br />
canımı döşediğim zat. Ey padişahım! Bugün sana bir kuruş mu vereyim, yoksa yarın<br />
kuşluk çağında üç kuruş mu Hangisini istersin<br />
Sofi dedi ki: Bugünkü de vaat, yarınki de. Dün yarım kuruş verseydin bugün elimde<br />
olsaydı. Buna, bugünkü vereceğin bir kuruştan da daha ziyade sevinirdim, yarın<br />
vereceğin yüz kuruştan da. Peşin sille, veresiye keremden hayırlıdır. İşte kafam<br />
önünde, başımı eğiyorum, vur, tek peşin olsun! Hele sille, senden geldikten sonra hiç<br />
gam yemem. Baş da o elin sarhoşudur, sille de. Ey canımın canı, ey yüzlerce cihan<br />
değer dost, aklını başına devşir, bu peşin şeyi ganimet say. Ay gibi yüzünü gece<br />
yolcularından gizleme. Ey akar su, bu arktan baş çekme.<br />
Hep buradan da ak da ırmak kıyısı bu akar suyla gülsün, kenarlarında yaseminler<br />
boy atsın. Uzaktan ırmak kıyısında sarhoş yeşillikler gördün mü bil ki orada su vardır.<br />
Allah “Gönüllerindeki yüzlerinden anlaşılır” dedi. Yeşillikte yağmuru suyu anlatır.<br />
Yağmur gece yağarsa kimse görmez. Çünkü herkes uykuya dalmıştır. Ama her güzel<br />
gül bahçesi gizli bir yağmura delalet eder.<br />
Kardeşim ben toprak hayvanlarındanım, sen su hayvanlarından. Fakat rahmet ve<br />
ihsan padişahısın. Öyle lütfet, öyle bir ihsan da bulun ki arada bir huzuruna<br />
gelebileyim. Irmak kıyısında seni canla başla çağırıyorum ama sen merhamet edip<br />
cevap vermiyorsun. Suya dalmama imkan yok. Çünkü terkibim topraktan meydana<br />
gelmiş. Ya bir elçi gönder, yahut kerem et, bir nişana ver de benim sesimi sana<br />
ulaştırsın. Bu iş için o iki dost konuşup görüştüler. Nihayet şuna karar verdiler:<br />
Bir uzun ip bulacaklardı. Bu ipin çekişi, onların sırrını birbirine duyuracaktı. Fare,<br />
ipin bir ucunu sana karşı iki büklüm olan bu kulun ayağına bağlarız, öbür ucunu da<br />
senin ayağına. Bu suretle ikimiz, birbirimize ulanmış, bağlanmış oluruz; bir bedendeki<br />
can gibi birbirimize karışırız dedi.<br />
Beden de canın ayağında bir ipe benzer, onu gökyüzünden yere çeker durur. Can<br />
kurbağası, kendinden geçme suyuna hoş bir surette dalmışken, beden faresinden<br />
güzelce kurtulmuşken. Beden faresi o iple yine onu çeker. Can, bu çekişten ne acılar<br />
tadar! Beyni kokmuş farenin çekişi olmasaydı kurbağa, suyun içinde rahatça yaşardı.<br />
Bunun ötesini, gündüz olup da ecel uykusundan uyanınca güneşe nurlar<br />
bağışlayandan duyarsın. İpliğin bir ucunu benim ayağıma bağla, öbür ucunu kendi<br />
ayağına düğümle de bu kupkuru yerde iktiza edince ipi çekebileyim, sen de bu<br />
vesileyle benim derdimi anlayasın dedi. Bu söz kurbağanın gönlüne acı geldi. Bu pis<br />
beni bağlıyor galiba dedi. İyi adamın gönlüne kötü bir düşünce geldi mi bu boş<br />
değildir, bir aslı vardır bunun. O anlayışı vehim sayma, Allah anlayışı bil. Gönüldeki<br />
nur, onu külli levihten okumuş, anlamıştır.<br />
Biliyorsun ya, filcinin o kadar çalışmasına, korkunç bir surette bağırıp çağırmasına<br />
rağmen fil, Allah evine gitmemişti. Ayağı, o kadar köteğe rağmen az çok, Kabe<br />
tarafına gitmiyordu vesselam. Sanki ayakları kurumuştu, yahut da o saldıran canı,<br />
bedeninden çıkmıştı dersin. Fakat başını Yemen tarafına döndürdüler mi o erkek fil<br />
yüz at süratinde koşmaktaydı. Filin duygusu, gayb zahmını anlamıştı. Bu böyle olunca<br />
artık kendisine Allahdan ilham gelen velinin duygusu nasıl olur O güzel huylu Yakup<br />
peygamber d, kardeşleri, Yusuf için babalarından izin alıp onu birazcık sahraya<br />
gezmeye götürmek istedikleri zaman bir şeyler sezinlemişti. Hepsi de ona, Yusuf’a bir<br />
zarar gelir diye düşünme. Bir iki günceğiz müsaade et baba. Neden bize emniyet<br />
etmiyor, neden Yusuf’unu bizimle gezmeye, eğlenmeye göndermiyorsun Yeşilliklerde<br />
beraber gezip tozalım. Biz, onu çağırıyoruz ama emniyet ve ihsan sahibi kişileriz<br />
dediler.<br />
Yakup, şu kadar biliyorum ki onu benim yanımdan alıp götürmenizden gönlümde bir<br />
dert, bir elem peydahlanıyor. Gönlüm, asla yalan söylemez. Çünkü o arş nurundan<br />
nurlanmıştır dedi. Yakup’un şu gönlünün burkulması yok mu işte o, bu işte bir kötülük<br />
olduğuna kati bir delildi. Fakat kaza ve kaderden kaçmasına imkan yoktu. Kaza ve<br />
kader hükmünü işleyecekti. Onun için Yakup da bu kadar nişaneler gördüğü halde<br />
yine de Yusuf’u gönderdi. Körün, kuyuya düşmesine şaşılmaz, fakat yolu gören de<br />
düşer, buna şaşılır işte. Bu kaza ve kaderin çeşit çeşit işleri vardır. Adamın gözünü,<br />
Allah nasıl dilerse öyle bağlar. Gönül hilesini hem bilir, hem bilmez. Mührünü vurmak<br />
için demiri bile yumuşatır, muma döndürür.<br />
Gönül derdi ki: Mademki Allah taktiri böyle, bunu istiyor, ha olsun, ne yapalım<br />
Kendisini bundan gafil tutmaktaydı. Can da, onun ipiyle bağlanmış kalmıştı. O yüce<br />
kişi, taktir yüzünden mat olursa bu, alt olma değildir, Allah kazasına uğramadır. Bir<br />
musibet, onu yüzlerce musibetten kurtarır. Bir iniş onu yüceliklere çıkarır.<br />
Hani ham bir şuh bir şen adam gibi. Gece içtiği şarap, onu sarhoş etti, yüz binlerce<br />
ham kişinin sarhoşluğundan kurtardı. Nihayet o da pişti, usta oldu, cihanın<br />
esirliğinden kurtuldu, hürriyete kavuştu.<br />
Zevali olmayan Allah şarabı içti, sarhoş oldu. Kendisine her şeyi, herkesi anlayacak<br />
bir kabiliyet geldi, halktan kurtuldu. Onların gevşek ve taklitçi inanışlarından, görmez<br />
gözlerinin gördüğü hayalden halas oldu.<br />
Şaşılacak şey! Onların anlayışı, bu nişanesiz denizin met ve cezrine ne yapabilecek<br />
ki Bu yapılmış, düzülmüş mamureler, o çölden geldi. Saltanat, padişahlık, vezirlik,<br />
oradan verildi. Yokluk çölünden bu görünen aleme iştiyaklarla bölük bölük varlıklar<br />
gelip durmada. Bu çölden her akşam, her sabah kervan üstüne kervan geliyor.<br />
Geliyor, biz geldik, nöbet bizim, siz gidin diye yerimizi yurdumuzu alıyor. Oğul, akıl<br />
gözünü açtı mı baba, hemencecik yükünü kağnıya koyuyor. Padişahım biz kimiz ki<br />
devlete, kutluluğa layık olalım Sen gel, talihimi devlete döndür. O alemden buraya<br />
bir ana yol var. Oradan buraya geliyorlar, buradan oraya gidiyorlar.<br />
İyi dikkat et. Oturmuşuz ama gidiyoruz, yeni bir yere hareket etmişiz, fakat<br />
görmüyorsun sen. Sermayeni ağzını bugün için değil, ilerisi için, ileride bir iş yapmak<br />
için hazırlarsın. Ey yola tapan, yolcu odur ki yüzü ve gidişi, ileriyedir. Nitekim gönül<br />
perdesi ardından da anbean yorulmadan, usanmadan hayal alayı gelip durur. O<br />
düşünceler, hep bir fidanlıktan kopup gelmese nasıl olur da hepsi yol bulur, gönle<br />
gelip çatar Bölük, bölük düşünce ordumuz, susamış bir halde gönül çeşmesine<br />
geliyor. Testilerini doldurup gidiyorlar. Daima meydanda ve daima gizli bunlar.<br />
Düşünceleri, gökyüzünün yıldızları say. Fakat bunlar, başka bit gökyüzünde<br />
dönmedeler. Kutluluk gördün mü şükret, ihsanda bulun. Kötülük gördün mü sadaka<br />
ver, yargılanma dile! Çark vur. Ayın nuru ile ruhu parlat. Çünkü tutulma yerine geldi,<br />
zararlar gördü, can simsiyah oldu.<br />
Onu yine hayalden vehimden, zandan kurtar. Yine kuyudan çıkar, cefa ipinden halas<br />
et. Bu suretle de bir gönül, senin güzel gönül alışınla kanatlansın, uçsun, şu balçıktan<br />
kurtulsun!<br />
Ey Mısır azizi, ey ahdinde duran zat,mazlum Yusuf, senin zindanındadır. Onu<br />
kurtarmak için çabucak bir rüya görüver, Allah, ihsan sahiplerini sever. Yedi arık ve<br />
hasta öküz, yedi semiz öküzü yutmada. Yedi kuru ve çirkin beğenilmeyecek başak,<br />
yedi taze ve yemyeşil başağı otlamada.<br />
Ey aziz, gönül Mısırında kıtlık başlıyor. Aman padişahım bunu caiz görme.<br />
Padişahım, senin hapsinde bir Yusuf’um ben. Lütfet, beni kadınlardan kurtar. Arşta<br />
oturup duruyordum. Anamın şehveti “inin” emri ile beni buraya attı. O tam yücelikten<br />
bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm. Ruhu ta arştan bu yurda getirdi.<br />
Hasılı kadınların hilesi pek büyük.<br />
İnişim, önce de kadın yüzünden, sonra da kadın yüzünden. Ruhtum, nasıl oldu da<br />
bedene büründüm Ya bu düşkün Yusuf’un ağlayıp inlemesini duy, yahut o aşık<br />
Yakub’a merhamet et. Kardeşlerimden mi feryat edeyim, kadınlardan mı ADEM GİBİ<br />
CENNETLERDEN DÜŞTÜM BEN! Kış yaprağı gibi soldum, çünkü vuslat cennetinde<br />
buğday yedim. Senin lütfunu, ihsanını, o barış selamını o güzel haberini duyunca, kötü<br />
göz değmesin diye ateşe çöreotu attım, fakat çöreotuma da kötü göz değdi. Önde de<br />
sonda da her kötü gözü def eden, ancak ve ancak mahmur gözlerindir.<br />
Padişahın kötü gözü, senin güzel gözlerin mat eder, mahveder; ne güzel ilaç bu.<br />
Hatta senin gözünden kimyalar erişti mi kötü göz bile iyi göz olur. Padişahın gözü,<br />
doğanın gözüne değdi mi doğan, yücelir, himmetli bir göze sahip olur. O bakıştan öyle<br />
bir göze sahip olur ki, öyle yücelir ki artık erkek aslandan başka bir şey avlamaz olur.<br />
Aslan da nedir ki O manevi yüce doğan, hem senin avındır, hem de seni avlar. Din<br />
çayırında can doğanının ıslığı “Ben batan şeyleri sevmem” naraları olur.<br />
Senin izinden uçup duran gönül doğanı da sayısız ihsanlarla uğradı, gözün, bir<br />
kerecik ona düştü. Burnu bir koku aldı, kulağı senin nağmelerini duydu. Her duygusu,<br />
muayyen olamayan nasipler elde etti.<br />
Sen, hangi duyguya gayb aleminin yolunu açarsan o duygu, artık eskimez,<br />
yıpranmaz, ölmez. Mülk senindir. Duyguya bir şey ihsan edersin; o duygu, öbür<br />
duygulara padişahlık eder.<br />
Fare doğru yolu bulmuş olan kurbağa ile buluşmak isteyince o aşk ipini çekerdi.<br />
Anbean elime böyle bir vasıta, böyle bir vesile geçirdim diye o ipe güvenirdi. Can ve<br />
gönül de bu geceli, görüşmek için artık bir ipliğe döndü adeta derdi.<br />
Derken ansızın bir alaca karga geldi, fareyi yakaladı. Kurbağa da onunla beraber<br />
havalandı. Fare karganın gagasında havalanınca kurbağa da ona bağlı olduğundan<br />
onunla beraber sudan çıktı. Fare, karganın gagasındaydı, kurbağa da ipe bağlı<br />
olduğundan havalanmaktaydı.<br />
Halksa hele bak diyordu, karga, hileyle suda yaşayan kurbağayı nasıl da avladı.<br />
Nasıl suya girdi, nasıl da onu kaptı Suda yaşayan kurbağa, nasıl olur da alaca<br />
kargaya avlanır Kurbağa, bu, suda yaşamayan susuz hayvanlar gibi, aşağılık bir<br />
mahluka eş olanın layığıdır.<br />
Feryat adamın kendi cinsinden olmayan dostundan, feryat. “ey “ulu” lar, sizinle<br />
düşüp kalkacak iyi bir dost arayın, diyordu. Akıl ve ayıplarla dopdolu bulunan nefisten<br />
feryat eder. Nefis, güzel bir yüzdeki çirkin buruna benzer.<br />
Akıl, ona der ki: Cins oluş, iyi bil ki su ve toprak bakımından değil, mana,<br />
bakımındandır. Kendine gel de surete tapma, suret sözüne kapılma, cins oluşu surette<br />
arama. Suret, cansız şeye, taşa benzer. Cansız şeyin, kendisiyle cins olandan, yahut<br />
olmayandan haberi var mıdır<br />
Can, karıncaya benzer, beden de bir buğday tanesine. Karınca o buğday tanesini her<br />
an çeker durur. Karınca bilir ki o kendi cinsinden olmayan buğdaylar, nihayet<br />
yenecek, kendisine karışacak. Bunlar, benim cinsimden olacaklar der.<br />
Karıncanın biri, yoldan bir arpa tanesi bulur, çekip götürmeye koyulur. Öbürü, bir<br />
buğday yakalar, koşa koşa götürmeye başlar. Arpa, buğdayın bulunduğu yere gelmez<br />
ama karınca, karıncanın bulunduğu yere gelir ya. Arpanın gitmesi, buğdaya tabidir.<br />
Karıncaya baksana, dönüp kendi cinsine nasıl geliyor. Buğday, neden arpaya doğru<br />
gidiyor deme. Gözünü aç da düşmanı gör, alınan, götürülen şeyi değil.<br />
Kara bir karınca, siyah kilimin üstünde bir taneyi almış gitmekte mesela. Tanenin<br />
gittiği görülür de karınca görünmez. Akıl der ki gözünü iyi aç da bak. Hiç tane onu bir<br />
götüren olmasa gider mi<br />
Köpek bu yüzden Ashabı Kehf’in bulunduğu yere geldi, onlara katıldı. Suretler,<br />
tanelerdir ama karınca, kalptir.<br />
İsa bu yüzden gökyüzündeki temiz meleklere karıştı. Kafesler ayrıydı ama kuş<br />
yavrusu bir cinsten. Bu kafes meydandadır da kuş yavrusu gizli. Fakat kafesi bir<br />
götüren olmasa kafes, kendi kendine nasıl gider<br />
Ne mutlu o göze ki akıl, onun başında buyruktur; işin sonunu görür, her şeyi bilir,<br />
aydındır, nurludur. Çirkinle güzeli, akılla ayırt edin; şu karadır, bu ak diyen gözle<br />
değil. Göz, pislikte biten yeşilliğe de aldanır. Fakat akıl, onu bir de bizim mehengimize<br />
vur der.<br />
Yalnız isteği gören göz, kuşa bir afettir; fakat tuzağı gören akıl, onu afetlerden<br />
kurtarır. Ama bir tuzak daha vardır ki onu akıl da bilemez. İşte gayb aleminde<br />
bulunanları gören vahiy, onun için bu tarafa koşup geldi.<br />
Cinse cins olmayanı akılla bilmek, tanımak gerek. Hemencecik suretlere koşmamalı.<br />
Cins oluş, ne senin için suretledir, ne benim için. İsa, insan şeklindeydi, fakat melek<br />
cinsindendi. Onun için gökyüzü kuşu, karganın kurbağayı havalandırması gibi onu alıp<br />
bu gök kubbenin üstüne çıkardı.<br />
Abdülgavs da peri cinsindendi de peri gibi tam dokuz yıl gizlice kanat çırpıp uçtu.<br />
Karısı başka bir kocaya vardı, ondan çocukları oldu. Kendi yetimleriyse babalarının<br />
ölümünü konuşurlar; acaba onu kurt mu paraladı, yoksa eşkıya mı öldürdü; yoksa bir<br />
kuyuya mı düştü, yahut da bir pusuya mı uğradı Derlerdi.<br />
Çocuklarının hepsi de düşüncelere dalarlar, hiç biri babamız sağ demezdi. Tam<br />
dokuz yıl sonra fakat yine iğreti olarak meydana çıktı, bir müddet sonra yine gözden<br />
kayboldu.<br />
Bir ay oğullarına konuk oldu. Ondan sonra hiç kimse, bir daha onun rengini bile<br />
görmedi. Kılıç yarası, bedenden ruhu nasıl çalarsa peri cinsinden oluşu onu, insanlar<br />
arasından öyle kaptı işte. Cennetlik, cennet cinsinden olduğu için bu cinsiyet<br />
bakımından Allah’a tapar.<br />
Peygamber “Hamd ve cömertlik, dünyaya uzanmış cennet dallarıdır” demedi mi<br />
Bütün sevgileri, lütufları, sevgi ve lütuf cinsinden bil, bütün kahırları da kahır<br />
cinsinden.<br />
Küstahlık, küstahlığı doğurur, aldatan aldanır. Çünkü bunlar akıl bakımından<br />
birbirlerinin cinsidir. İdris yıldızların cinsindendi. Onun için sekiz yıl Zuhal’de kaldı.<br />
Zuhal, doğularda da onun dostu oldu, batılarda da, herhalde onunla konuştu, onun<br />
sırlarına mahrem oldu. Kaybolduktan sonra tekrar dünyaya gelince yeryüzünde<br />
nücum bilgisine dair ders verirdi. Önünde yıldızlar güzelce saf kurarlar, dersinde<br />
bulunurlardı. Bir derecede ki aşağılık yukarılık bütün halk, yıldızların seslerini<br />
duyarlardı. Cins olma çekişi, yıldızları ta yeryüzüne kadar çekmiş, onun yanına<br />
getirmişti. Her yıldız, kendi adını, halini, nasıl rasat edileceğini ona açar söylerdi.<br />
Cinsiyet nedir bir çeşit bakış. Bununla bir cinsten olanlar,<br />
birbirlerine yol bulur, birbirlerine kavuşurlar. Allah birisine verdiği bakışı sana da<br />
verse sen de onun cinsinden olursun. Bedeni her yana çeken nedir bakıştır. Haberdar<br />
olan, nasıl olur da bihaberi bildiği tarafa çeker Erkekte kadın huyu oldu mu puşt olur,<br />
namussuzluk eder. Kadına kadın huyu verdi mi kadın, kadın arar sevici olur.<br />
Allah, sana Cebrail sıfatlarını verirse kuş gibi uçar, havalarda yol ararsın. Gözün,<br />
havayı gözler durur. Yeryüzüne yabancı kesilir, gökyüzüne aşık olursun. Fakat sana<br />
eşek huyu verirse yüzlerce kanadın olsa uçar, ahıra konarsın!<br />
Aşağılık fare, suret bakımından aşağı olmadı. Pisliğinden çaylağa zebun oldu. Yemek<br />
peşinde koşan hain olan, karanlığa tapan, peynir, fıstık ve pekmezle sarhoş olur. Eşsiz<br />
doğan kuşundan bile fare huyu olursa farelere ar olur, hayvanlar ondan utanırlar.<br />
Oğul Harut’la Marut’a Allah insan huyunu verdi, melek huyları değişti. “Biz Allah’a<br />
ibadet için saflar kurmuşuz” makamından aşağıya düştüler, Babil kuyusuna baş aşağı<br />
asıldılar. Levhi mahfuz, gözlerinden uzaklaştı, levhleri büyü yapan ve büyülenen<br />
kişilerin bedenleri oldu.<br />
Kanatları aynı, başları aynı, bedenleri aynı fakat birisi arz üstünde Musa, öbürü<br />
aşağılık yerlerde hor hakir Firavun. Huy peşinde yürü, iyi huyluyla düş kalk. Gül<br />
bağına bak, nasıl gülün huyunu almış. Mezar toprağı bile insanla şereflenir; gönül ona<br />
elini kor, yüzünü sürer. Toprak bile temiz bir bedenle komşu olduğundan şereflenir,<br />
devlet bulursa, artık sen “Önce komşu gerek sonra ev” de. Gönlün varsa yürü, bir<br />
gönül sahibi dost ara.<br />
Onun toprağı bile can huyunu almış, aziz kişilerin gözlerine sürme olmuştur. Nice<br />
toprak gibi mezarlarda yatanlar var ki faydaları, feyizleri bakımından yüzlerce diriden<br />
yeğ. Gölgesini gizlemiş ama toprağı, gölge vermekte. Yüz binlerce diri, onun<br />
gölgesinde gölgelenmekte.<br />
SULTAN MAHMUT<br />
Sultan Mahmut, bir gece yalnız başına şehri dolaşırken bir bölük hırsıza rastladı.<br />
Hırsızlar ey vefalı adam dediler, sen kimsin Sultan Mahmut, ben de sizlerden biriyim<br />
diye cevap verdi. Hırsızların biri, ey daima hileye düzene baş vuranlar, hadi<br />
bakalım,her birimiz hünerini söylesin.<br />
Yaratılışta ne hüner ne marifet var Şu gece vakti arkadaşlarına anlatsın dedi. Birisi<br />
dedi ki: Ey hünerini göstermeye kalkışan kavim, benim kulaklarımda bir hassa vardır.<br />
Köpek havladı mı, ne diyor, anlarım. Öbürleri, bu iki metelik eder ancak dediler. Bir<br />
başkası ey altına tapanlar, benim bütün hassam gözümdedir. Geceleyin karanlıkta<br />
kimi görsem, hiç şüphe yok, onu gündüz tanırım dedi. Başka biri, benim hünerim<br />
kolumdadır. Kolumun kuvvetiyle duvarları delerim dedi. Başka biri dedi ki: Benim<br />
marifetim burnumda. İşim, toprakları koklamaktır.<br />
“İnsanlar madenlere benzerler” sırrına ermişim. Peygamber, onu ne için söylemişti.<br />
Ben, toprağın bedeninde ne kadar para var, ne madeni gizli anlarım. Bir yerde altın<br />
gizli, öbür tarafın masrafı, gelirinden fazla mesela, derhal bilirim. Mecnun gibi toprağı<br />
koklarım, yanılmaksızın Leyla’nın bulunduğu toprağı bulurum. Her gömleği koklar,<br />
içinde Yusuf mu var, şeytan mı anlarım.<br />
Ahmet gibi hani. O da Yemen’den koku alırdı ya. Benim de şu burnum, o nasibe<br />
erişmiştir işte. Hangi toprak altına komşu, hangisi sıfırdan ibaret. Beş para etmez<br />
Bu, bana malum olur.<br />
Bir başkası da benim hünerin dedi elimdedir. Dağ tepesine kadar kement atarım.<br />
Ahmet gibi... Onun canı da bir kement attı, kenemdi ta göğe ulaştı.<br />
Allah dedi ki: Ey gökyüzündeki Beyt-i Mamur’a kement atan, atışı benden bil.<br />
“Attığın vakit sen atmadın ben attım”<br />
Nihayet dediler ki: Ey yüce ve vefalı dost, sen de söyle. Senin ne hünerin ne<br />
marifetin var<br />
Sultan Mahmut dedi ki: Benim hünerim sakalımdadır. Onunla suçluları cezadan<br />
eziyetten kurtarırım. Suçluları cellatlara verdiler mi, sakalım oynayınca onlar<br />
kurtuluverirler. Acıyıp sakalımı oynattım mı öldürülmeden de kurtulurlar, dertten de,<br />
elemden de. Hırsızlar, bu sözü duyunca kutbumuz sensin dediler; minnet gününde<br />
kurtuluşumuz senden olacak. Sonra hep beraber yola düzüldüler, o kutlu padişahın<br />
köşküne doğru hareket ettiler.<br />
Bu sırada sağ taraftan bir köpek havladı. Köpek sesinden anlayan, köpek diyor ki<br />
dedi, padişah sizinle beraber. Kokudan anlayan bir yandaki toprağı kokladı, bu dedi,<br />
bir dul kadının odasının toprağı. Kement atan, kemendini attı, yüksek bir duvara<br />
ulaştılar. Koku alan bir başka yeri kokladı, dedi ki: O eşsiz padişahın hazinesi burada.<br />
Delik delen, duvarı deldi, hazineye girdiler. Her biri bir şeyler aldı. Bir hayli altın<br />
sırmalarla bezenmiş kumaş, ağır mücevherler alıp hemen gizlediler.<br />
Padişah konakladıkları yeri, şekillerini, adlarını, yollarını iyice öğrendi. Onlardan<br />
gizlenip geri döndü. Sabahleyin divanda bu macerayı anlattı. Hemen yiğit çavuşlar<br />
yolladılar. Hırsızları tutup bağladılar. Hepsini eli bağlı olarak divana getirdiler. Can<br />
korkusu ile tir tir titriyorlardı. Padişahın huzurunda durdular. O ay gibi parlayan<br />
padişah, geceleyin kendileri ile arkadaşlık eden adamdı. Geceleyin kimi görse gündüz<br />
şüphesiz bir surette tanıyan, padişahı tahtında görünce bu adam dedi, geceleyin<br />
bizimle arkadaşlık eden adamdır. Sakalında o kadar hüner, marifet vardı ya hani; bu<br />
tutulmamızda yine ondan oldu.<br />
Gözü, padişahı tanımış olduğundan bu tanışıklıkla ağzını açtı, tesirli bir suretle söz e<br />
başladı. Dedi ki: “Nerede olursanız olun, o sizinledir” dedikleri bu padişah işte. Bizim<br />
yaptığımızı görüyor sırrımızı duyuyordu. Gözüm, geceleyin padişahı tanıdı; Bütün<br />
gece onun ay gibi yüzü ile aşk oyununa girişti. Ben, ondan ümmetimi dileyecek,<br />
şefaatte bulunacağım. O, hiçbir ariften yüz çevirmez. Bil ki arifin gözü, iki alemde de<br />
insana aman verir. Herkes, onunla yardıma nail olur. “Gözü Allahdan başka bir şeye<br />
kaymadı” da onun için Muhammed, her derdin şefaatçisi oldu.<br />
Dünya gecesiyle güneş, perde ardındayken o Allah’ı görüyordu, ümidi ondandı. İki<br />
gözü de “Biz senin göğsünü açmadık mı, ferahlatmadık mı seni ” sürmesiyle<br />
sürmelemişti. Cebrail’in bile görmeye tahammül edemediğini o, gördü.<br />
Allah bir yetime sürme çekti mi onu, doğru yola girmiş eşsiz, iri bir inci haline<br />
getirir. Nuru incilerden üstün olur. Öyle bir istenen, arzulanan, Allah’ı ister, arzular.<br />
Kulların duraklarını gördü; hasılı o yüzden Allah, onun adını “Gören tanık taktı.<br />
Şahidin aleti keskin gözle keskin kulaktır. Geceleri bile uyanıktır; sırlar ondan<br />
gizlenemez. Binlerce davacı, davaya kalkışsa kadı, kulağını şahide verir.<br />
Hüküm verirken kadıların hüneri budur. Onların aydın gözleri, tanıktır. Onun için<br />
şahidin sözü, göz yerine geçer. Çünkü o, garezsiz olarak sırrı görmüştür. Davacı da<br />
görmüştür ama garezle görmüştür. Garez, gönül gözünün perdesidir. Allah diler ki sen<br />
zahit olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.<br />
Bu garezler göze perdedir. Göz perde indi mi insan, yukarı aşağı, bunca şeyi,<br />
göremez, “Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder.” Fakat bir adamın gönlüne güneşin<br />
nuru vurdu mu onca yıldızın bir kadri, kıymeti kalmaz artık. Sırları perdesiz olarak<br />
görür. Müminle kafirlerin ruhlarının ne makamlarda bulunduğunu seyreder.<br />
Allahnın, yeryüzünde de, yüce gökte de insan ruhundan daha gizli bir şeyi yoktur.<br />
Hak, kuru, yaş; her şeyi bildirdi de ruhu “O benim işimdendir” diye mühürledi, gizledi.<br />
Yüce kişinin gözü, ruhu gördü mü artık ona hiçbir gizli şey kalmaz. O, her kavgada,<br />
şahadeti makbul bir şahit olur. Sözü, her baş ağrısını keser, sersemliğini giderir.<br />
Allahnın adı “adalet sahibi” dir, şahit de onun adamıdır. Onun için sevgilinin gözü<br />
adalet sahibi bir şahittir. İki alemde de Allahnın baktığı yer, gönüldür. Padişah daima<br />
gönle bakar.<br />
Allahnın aşkı, onu şahidi “güzeli” sevmesi, bütün bu perdeleri düzüp koşmasına<br />
sebep oldu. Onun için bizim şahit (güzel) seven Allahmız, Miraç gecesi, Peygamberle<br />
buluşunca “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” dedi.<br />
Bu kadı, iyiye de hüküm etmede, kötüye de. Fakat şahit, kadıya bile hüküm etmiyor<br />
mu Hüküm sahibi, şahide esir oldu. Sevin ey Allah rızasını kazanan kişinin keskin<br />
gözü.<br />
Allah’ı bilen, bilinen Allahdan pek ziyade niyazda bulundu; ey sıcakta soğukta bizi<br />
gözleyen Allah dedi...sen hayırda da danıştığımız zatsın, şerde de. Fakat gönlümüz,<br />
senin remizlerinden, buyruklarından bihaberdir. Biz seni görmeyiz, fakat sen gece<br />
gündüz bizi görürsün. Sebebi görmemiz bizim gözümüzü bağlar. Benim gözüm, gözler<br />
arasından seçildi de geceleyin güneşi gördü.<br />
Ey yüce, ey ulu Allah, o, senin lütfundu. Lütfun yüceliği, tamamlanmasındandır.<br />
Yarabbi, nurumuzu kıyamette de fazlalaştır, tamamla. Bizi kahredici kötülüklerden<br />
kurtar. Gece dostuna gündüz ayrılığı verme. Yakınlığı görmüş canı uzaklaştırma.<br />
Senden uzaklaşmak, dertli, veballi bir ölümdür. Hele bu ayrılık, bu uzaklaşma,<br />
buluştuktan sonra olursa. Seni göreni gözsüz bırakma, ondan gizlenme. Bitmiş, boy<br />
atmış yeşilliğine su serp.<br />
Ben yürüyüşte küstahlık etmedim, sen de ceza ve cefada aldırmazlıktan gelme.<br />
Yüzünü göreni, lütfet, cemalinden uzaklaştırma. Senden başkasının yüzünü görmek,<br />
boğaza takılan bir zincirdir. “Allahdan başka bir şey batıldır, asılsızdır.” Batıldırlar<br />
ama bana hak görünmedeler. Çünkü batıl batılları çeker. Yeryüzünde, gökyüzünde ne<br />
varsa hepsi de zerre zerre kehlibar gibi kendi cinsini çekmededir. Mide, ta dibine<br />
kadar ekmeği çekmededir, ciğerdeki hararet suyu. Güzellerin çekici gözleri de<br />
buralarda döner, dolaşır, gül bahçelerindeki kokuları arar durur. Çünkü gözün<br />
duygusu, rengi çeker; beyin ve burun, güzel kokuları.<br />
Bu çekilişleri de sırları bilen Allahdan bil. Sen, kendi çekişinle bizi buralardan kurtar<br />
Yarabbi. Ey müşterimiz olan Allah, sen bu çekicilerden üstünsün. Acizleri satın alırsan<br />
değer, yaraşır. Kadir gecesi, o dolunayı tanıyan, susuz kişinin buluta yüz çevirmesi<br />
gibi yüzünü padişaha döndürdü. Dili de onundu zaten, canı da. Onun olan, ona<br />
küstahça söz söylese ne çıkar<br />
Dedi ki: Biz can gibi balçığa kakılıp kaldık. Kıyamet gününde can güneşi sensin. Ey<br />
gizlice yürüyen padişah, vakti geldi... Kerem et, hayırlısı ile bir sakalını oynat.<br />
Her birimiz hünerimizi gösterdik, fakat o hünerler, ancak bahtsızlığımızı arttırdı. O<br />
marifetler, boynumuzu bağladı, o mevkiler yüzünden baş aşağı düştük, alçaldık. O<br />
hünerler, boynumuza bağlanmış bir hurma lifi oldu. Ölüm günü, onların hiç birinden<br />
fayda yok. Ancak geceleyin gözü padişahı tanıyanın o güzel duygusu işe yarar.<br />
O marifetlerin hepsi yolda görünen adamın yolunu şaşırtan gulyabanidir. Yalnız<br />
geceleyin padişahın yüzünü gören göz başka. Padişah, hüküm gününde yalnız<br />
geceleyin yüzünü gören, kendisini tanıyan adamdan haya eder. Muhabbet padişahını<br />
tanıyan köpeğe de Ashabı Kehf’in köpeği adını takmalıdır. Köpeğin sesini anlayıp<br />
aslandan haber alan bir kulağa sahip bulunan kişinin hüneri de, iyi bir hüner.<br />
Köpek, geceleri bekçiler gibi uyanık olduğundan padişahın geceleri uyanık olan<br />
kullarından da bihaber değildir. adı kötüye çıkanlardan utanmaya lüzum yok. Onların<br />
sırlarını anlamak gerek. Adı tamamı ile kötüye çıkana gelince artık onun hamlıkta<br />
bulunup iyi bir ad san aramaya kalkışmasına hiç lüzum yok. Nice altın vardır ki yağma<br />
edilmekten, zarara uğramaktan kurtarmak için üstünü karartırlar.<br />
Susığırı, denizden bir mücevher çıkarır, onu kıyıya koyar, ışığı ile etrafını görür,<br />
otlamaya koyulur. Mücevherin nuru ile aydınlanan sahadaki sümbül ve süsenleri<br />
hemencecik yer. Böyle güzel kokulu çiçeklerle geçindiğinden, gıdası nergis ve nilüfer<br />
olduğundan da onun pisliği amberdir.<br />
Birini gıdası, ululuk nuru olursa artık nasıl olur da o adamın dudağından sihri helal<br />
doğmaz Gıdası, arı gibi vahiy olan kişinin evi, nasıl olur da balla dolu bulunmaz<br />
Susığırı, yine o mücevherin ışığı ile otlar dururken ansızın mücevherden pek uzağa<br />
düştü. Bir tacir, bunu görüp otlağın, çayırın kararması için mücevheri balçıkla örttü.<br />
Kendisi ağacın arasına gizlendi. Sığır kuvvetli boynuzları ile onu süsmek için bir hayli<br />
aradı. Düşmanı boynuzlamak için o çayırın etrafını belki yirmi kere döndü, dolaştı.<br />
Düşmanını bulmadan ümit kesince mücevheri koyduğu yere geldi. fakat o iri, o<br />
padişahlara layık mücevherin üstündeki balçığı görünce şeytan gibi o da balçıktan<br />
korktu.<br />
Şeytan bile toprağı anlamadıktan, toprağa karşı kör ve sağır kesildikten sonra artık<br />
toprakta mücevher olduğunu öküz, nereden bilecek "İnin" emri ile canı bu aşağılık<br />
yeryüzüne indirdi. Bu hayız hali, onu namazdan mahrum etti. Yoldaşlar, bu dertten<br />
kaçın, bu dedikodudan çekinin. Çünkü heva ve heves, erkeklerin hayzıdır.<br />
“İnin” emri, canı bedene soktu da Adem incisi, toprakta gizlendi. Onu tacir bilir,<br />
fakat öküz bilmez. Gönül ehli olanlar anlarlar, fakat her toprak kazan anlamaz.<br />
İçinde mücevher bulunan topraktaki o mücevher, öbür toprağın da sırrını<br />
söylemektedir. Fakat Allah rahmetinin saçısından bir nur elde etmemiş olan toprak,<br />
inciyle, mücevherle dolu olan toprakların sohbetini anlamaz.<br />
ÖLÜ; YAŞADIĞI HALDE ÖLEN KİŞİDİR<br />
Bir yoksul borçlanmış, civar memleketlerden kalkıp Tebriz’e gelmişti. Dokuz bin<br />
altın borcu vardı. O vakit de Tebriz’de Bedrettin Ömer, muhtesipti.<br />
Bu öyle bir erdi ki gönlü adeta bir denizdi. Her kılı bir Hatem kesilmişti. Hatem,<br />
dünyada olsa ona yoksul olur, önüne baş kor, ayağına toprak olmayı canına minnet<br />
bilirdi. Birisine bir deniz dolusu iyi su verse o vergisinden utanırdı. Bir zerreyi doğu<br />
güneşi haline getirse bu ihsanı bile kendisine layık görmezdi.<br />
O garip, muhtesipten bir kerem umarak gelmişti. Çünkü o, gariplere bir dost, bir<br />
hısım olmuştu adeta. O garip kişi de adeta onun kapısına kapılanmış, ihsanını umarak<br />
tekrar borç vermeye başlamıştı. O kerem sahibine güvenerek, onun vergilerini<br />
umarak borçlanmaktaydı. O ümitle bir hayli borca girmede, o huyu kerem ve ihsandan<br />
ibaret olan zatın lütuf denizine dayanarak şundan bundan borç almaktaydı.<br />
Borç verenlerin suratları asılıyor, o ise o ululuklar, keremler bahçesinin lütfuna<br />
güvenerek gül gibi gülüyordu. Birisinin sırtı, Arab’ın güneşinden kızışırsa artık ona<br />
Ebuleheb’in kızgınlığından ne gam<br />
Bir adam bulutla sözleşti mi sakaların suyuna muhtaç olur mu artık Allah elini bilen<br />
büyücüler, bu ele, bu ayağa el, ayak derler mi hiç Aslana güvenen tilki, yumruğu ile<br />
kaplanların bile kellesini kırar.<br />
Cafer, tek başına bir keleyi zapt etti. Kale, onun sonsuz ve kurumuş dudağına bir<br />
yudumcuk suydu. Bir tek atlı, yürümüş, kaleye kadar gelmiş, savaşa hazırlanmıştı.<br />
Kaledekiler ürküp kapıyı kapattılar. Kimsede karşı duracak cüret yoktu. Gemidekilerin<br />
ne hadleri vardı ki timsaha karşı koysunlar.<br />
Padişah, vezire yüz çevirip “Seninle danışıyorum, böyle bir zamanda ne çare var, ne<br />
yapalım ” dedi.<br />
Vezir dedi ki: Kibri, hileyi bırakıp eline bir kılıç al, boynuna bir kefen at, huzuruna<br />
git. Padişah peki ama dedi, bu tek bir kişi değil mi Vezir, doğru, fakat onun tek<br />
oluşunu görüp de bunu ehemmiyetsiz bulma. Gözünü aç, kaleye dikkat et. Önünde<br />
cıva gibi titreyip durmada. O ise eyerin üstüne öyle bir oturmuş ki sanki doğudakiler<br />
de onunla berabermiş, batıdakiler de. Hiçbir şeye aldırmıyor. Birkaç fedai, ona<br />
saldırdı; kendilerini onun önüne attılar. Fakat hepsini de gürzüyle öldürdü. Hepsi de<br />
onun atının ayakları altına baş aşağı düştüler.<br />
Allah kudreti, ona öyle bir ordu vermiş ki tek başına bir ümmete saldırıyor. Gözüm,<br />
o eri görünce sayı çokluğu gözümden düştü. Yıldızlar çoksa da güneş birdir ve bütün<br />
yıldızlar da onun önünde darmadağın olur, görünmezler.<br />
Binlerce fare baş kaldırsa kedi, ne korkar, ne çekinir. Nasıl olur da fareler, toplanıp<br />
kedinin karşına çıkarlar Onlarda böyle bir yürek yoktur ki. Topluluk, suret<br />
bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de Allahdan mana topluluğu iste.<br />
Topluluk, bedenlerin çokluğundan meydana gelmez. Cismi de isim gibi yel üstünde<br />
durur bir şey bil.<br />
Farelerin yüreklerinde topluluk kudreti olsaydı kızarlar, gayrete gelirlerdi de birkaç<br />
tanesi bar araya gelir; fedai gibi aman vermeden kediye saldırırdı. Bir tanesi gözünü<br />
ısırır, oyar, öbürü kulağını dişleyip yırtar, bir başkası yanını delerdi. Kedi bu<br />
topluluktan kurtulamazdı.<br />
Fakat farede topluluk için yürek yoktur. Kedinin sesini duydu mu aklı başından<br />
gider. Hilebaz kedinin önünde kuruyup kalır. İsterse farenin sayısı yüz bin olsun ne<br />
çıkar<br />
Koyun sürüsü çok olmuş kasaba ne gam Akıl çokluğu uykuyu def edebilir mi<br />
Mülkün sahibi Allahdır. Topluluğu o verir, bu yüreği o ihsan ederde aslan, yaban sığırı<br />
sürüsüne atılır. On çatallı boynuzları olan yüz binlerce yiğit geyik aslanın saldırışına<br />
karşı, adeta yok olur.<br />
Mülkün sahibi O’dur. Bir Yusuf’a güzellik saltanatını verir de onu ak buluttan yağan<br />
latif yağmura döndürür. Bir yüze bir yıldız parlaklığı ihsan ederde koca bir padişah bir<br />
kızın kölesi kesilir. Bir başkasının yüzüne kendi nurunu verir, o adam, gece yarısı her<br />
iyiyi her kötüyü görür.<br />
Yusuf’la Musa, Allah nuruna sahip oldular, yüzlerinde, gönüllerinde o nur parladı.<br />
Musa’nın yüzü, öyle bir nur saçtı ki nihayet yüzüne bir nikap tutunmaya mecbur oldu.<br />
Yüzünün nuru adeta hücum eden yılanın gözünü zümrüt nasıl alırsa gözleri öyle<br />
almaktaydı. Musa o kuvvetli nuru örtmek üzere Allahdan nikap istedi.<br />
Allah da o nikabı, yürü, var, kiliminden yap. Çünkü o, emniyet sahibi bir arifin<br />
elbisesidir. O elbise Allah nurundan bir sabra nail olmuştur, dokumasında can nuru<br />
vardır. Böyle bir hırkadan başka bir şeyle korunamazsın. Nurumuza, ondan başka<br />
hiçbir şey tahammül edemez. Kafdağı bile o nura mani olmaya kalkışsa o nur,<br />
Kafdağı’nı da Tur gibi parçalar dedi.<br />
Erlerin bedenlerine Allah kudretinin yüceliği öyle bir tahammül vermiştir ki neliksiz<br />
niteliksiz Allah nuruna dayanırlar. Tur dağının zerresine tahammül etmediği nur, Allah<br />
kudretiyle bir sırçayı yer eder. Kandil duracak yer ve bir sırça kandil, Kafdağı ile Tur’u<br />
paramparça eden nura mekan olur.<br />
Onların bedenlerini kandil konacak yer, gönüllerini de sırça bil. Bu kandilin nuru,<br />
arşa da vurur, göklere de. Arşın ve göklerin nuru, bu nura karşı şaşırıp kalır, kuşluk<br />
çağındaki yıldız gibi yok olur gider.<br />
Peygamberlerin sonuncusu, bunu hiçbir an zevali olmayan padişahlar padişahından<br />
nakletmiştir.<br />
Allah demiştir ki: Ben göklere, boşluğa, yüce akıllarla nefislere sığmadım da, konuk<br />
gibi vardım, müminin gönlünde keyfiyetsiz, mahiyeti anlaşılmaz bir şekilde yurt<br />
tuttum, oraya konuk oldum. Bu gönül vasıtası ile yücelerde bulunanlar da benden<br />
padişahlılar, baht ve devletler bulurlar, aşağıda bulunanlar da. Böyle bir ayna<br />
olmadıkça güzelliğinden hiçbir şey görünmez, ne yeryüzünde, ne de zaman içinde<br />
nurum tecelli etmez. İki aleme de merhamet atını sürdüm de geniş bir ayna düzdüm.<br />
Her an bu aynadan elli düğün halkı doyar. Aynayı işit fakat nasıldır Sorma. Hasılı<br />
Musa’da bu elbiseden nikap yaptı, yüzünü örttü. Çünkü o yay gibi parlak nurun tesirini<br />
anlamıştı.<br />
Elbisesinden başka bir şeyden nikap yapsaydı sağlam ve yüce bir dağ olsa, hatta<br />
dağdan da sağlam bulunsa yine paramparça olurdu. Allah nuru demir duvarlardan bile<br />
geçtikten sonra artık nikap ona ne yapabilir O nikap, hararetli bir arifin coşkunluk<br />
zamanındaki hırkasına benziyordu adeta.<br />
Kav, önce yakılır, alıştırılır da ondan sonra ateş alır. O doğru yolu gösteren nurun<br />
aşkıyla Safura iki gözünü de yele verdi. Önce bir gözünü kapatıp baktı, Musa’nın<br />
gözündeki nuru görünce o gözü uçtu, kör oldu. Ondan sabrı kalmadı, o gözünü de açıp<br />
baktı, öbür gözünü de o ayın uğruna harcadı.<br />
Savaş eri de önce yoksulara ekmek verir. Fakat ibadet nuru ona vurdu mu canını<br />
bağışlar.<br />
Bir kadın Safura’ya, “O nergis gibi gözlerin elden gitti, acıklanıyor musun ” diye<br />
sordu. Safura dedi ki: Yüz binlerce gözüm olsaydı da hepsini feda etseydim. Fakat ne<br />
fayda, yok ki! Buna acıklanıyorum. Göz pencerem, ayın nuru ile yıkıldı ama ay, define<br />
gibi bu yıkık yeri yurt edindi. Define, artık bu yıkık yurdu, ev mi, dam mı, düşünmeye<br />
vakit bırakır mı<br />
Yusuf sokaktan geçerken yüzünün nuru her evin kafesinden içeri vururdu.<br />
Evdekiler, Yusuf bir yere gidiyor yine derlerdi. Köşede bucakta oturanlarda duvarda<br />
bir nur gördüler mi Yusuf’un geçtiğini anlarlardı. O tarafa penceresi bulunan ev,<br />
Yusuf’un geçişişinden ululanır, şeref bulurdu.<br />
Hadi Yusuf’un geçeceği tarafa bir pencere aç da oraya otur, seyrine bak! Aşık olmak,<br />
o yana bir pencere açmaktır. Çünkü gönül, dostun cemali ile aydınlanır. Şu halde<br />
daima sevgilinin yüzüne bak. Babacığım, dinle, bu senin elindedir. Gönüllere girmeye<br />
yol bul, başkalarını düşünmeyi bırak.<br />
Kimya elinde, deriyi bununla tedavi et de bu sıfatla düşmanları kendine dost edin!<br />
Güzelleştin mi o güzele ulaşırsın da o, ruhu kimsesizlikten kurtarır. Onun rutubeti can<br />
bahçelerini besler, yetiştirir. Soluğu gamdan ölmüş kişiyi diriltir. Yalnız aşağılık cihan<br />
saltanatını vermez, yüz binlerce çeşit, çeşit saltanatlar bağışlar.<br />
Allah Yusuf’a güzellik saltanatını bağışlamakla beraber bir de ders vermeden, meşk<br />
etmeden rüya yorma saltanatını bağışlamıştı. Güzelliği onu zindana çekti, bilgisi de<br />
Zuhal yıldızına dek yüceltti onu.<br />
Bu bilgi ve hüner yüzünden padişah, ona kul oldu. Bilgi padişahlığı, güzellik<br />
saltanatından da üstün oldu ve takdir edildi.<br />
O dertlere uğramış garip de borç korkusu ile yola düştü, o esenlik yurduna hareket<br />
etti. Tebriz’e gül bahçelerinin yurduna yöneldi. Ve gül bahçesinde sırt üstü yatarak<br />
ümit uykusuna dalmıştı.<br />
Şimdi, yüce Tebriz ülkesinden, o saltanat yurdundan parlayıp aydınlanmakta, nura<br />
nur katmaktaydı. O erlerin oturduğu bahçeyi görünce canı gülüyor Yusuf’un kokusunu<br />
alıyor, vuslat Mısrını duyuyordu.<br />
Dedi ki: Ey deveyi süren, devemi ıhlat, bana yardım geldi, yoksulluğun uçup gitti.<br />
Çök ey devem, işler güzelleşti. Şüphe yok ki Tebriz, gönüllerin çöktükleri bir yurttur.<br />
Ey devem bahçelerin kenarlarında yayıl. Tebriz, bize ne güzel de bir feyiz yeri ya! Ey<br />
deveci develerin yükünü çöz. Burası Tebriz şehri, gül bahçelerinin bulunduğu yer. Bu<br />
bağda cennet parlaklığı, cennet güzelliği var. Bu Tebriz’de arş nuru var. Her an<br />
Tebrizlilere arşın yücesinden cana canlar katan bir koku gelmededir. O garip,<br />
muhtesibin evini arayınca halk dediler ki: O dost, vefat etti. Evvelsi gün dünya<br />
yurdundan göçtü. Onun ölümü yüzünden erkeğin yüzü de sapsarı, kadının yüzü de. O<br />
arş tavusuna hatiflerden arş kokusu geldi, o da arşa gitti. Halk, onun gölgesine<br />
sığınırdı. Fakat güneş, o gölgeyi tez tez dürüverdi. Evvelsi gün, bu kıyıdan gemisini<br />
sürdü. O büyük zat, bu gam yurduna doymuştu zaten.<br />
Garip bunu duyunca bir nara attı, kendisinden geçip gitti. Sanki o da, muhtesibin<br />
ardından can verdi. Hemen yüzüne gül suyu serptiler, sular saçtılar. Yol arkadaşları,<br />
haline ağladılar. Adam, geceye kadar kendisine gelemedi, gece yarısında gayb<br />
aleminden canı geri geldi, yarı ölü bir halde ayıldı.<br />
Aklı başına gelince dedi ki: Yarabbi, suçluyum. Halka ümit bağladım. Muhtesip<br />
cömertti ama cömertlikte hiç de senin eşin olamaz. O külah bağışlar, sen, akılla dolu<br />
baş verirsin. O kaftan verir, sen boy pos ihsan edersin. O altın verir bana, sen altın<br />
sayan el. O katır verir bana sen ona binecek akıl.<br />
Obana ışık verir, sen aydın göz. O meze verir, sen onu yiyecek kabiliyet. O maaş<br />
verir, sen ömür ve yaşayış. Onun vaat ettiği şey altındır, senin vaat ettiğin, temiz<br />
şeyler. O oda verir, sen gök ve yer verirsin. Senin verdiğin sahada onun gibi<br />
yüzlercesi yaşar, semirir. Altın senindir, altını o yaratmada. Ekmek senindir, ekmeği<br />
sen bağışlarsın.<br />
Ona cömertliği merhameti veren de sensin. Cömertlik ederde neşelenir; bu neşeyi,<br />
bu sevinci veren de sensin. Ben onu kendime kıble edindim de asıl kıble edilecek<br />
makamı bıraktım.<br />
O din Allahsı aklı, suyla topraktan karılmış balçığa ekerken biz neredeydik<br />
Gökyüzünü yokluktan meydana getirdi, bu yer döşemesini de yaptı döşedi.<br />
Yıldızlardan kandiller yaptı, tabiatlardan kilitler ve anahtarlar. Nice gizli, aşikar<br />
yapıları şu tavanla şu döşemenin içine koydu, gizledi. İnsan yücelikler vasıflarının<br />
usturlabıdır. İnsan sıfatı onun ayetlerine mazhardır. İnsanda ne görürsen onun<br />
aksidir. Irmak suyuna akseden ay gibi hani. Usturlabında örümcek ağı gibi nakışlar<br />
vardır, ezel vasıfları onlarla anlaşılır bilinir. O usturlabın üstündeki ankebut, gayb<br />
göğü ile ruh güneşine ait şerhlerde bulunur, dersler verir, bu doğruyu bulan<br />
usturlapla ankebut, halkın eline müneccimsiz düşmüştür.<br />
Allah bu yıldız bilgisini peygamberlere vermiştir. Gaybı görmek için o alemi<br />
görebilen bir göz gerek. Zamanlarca gelip geçen şu insanlar, dünya kuyusuna<br />
düşmüşlerdir. Her biri, kuyunun içinde kendi aksini görmüştür. Kuyuda sana görünen,<br />
bil ki dışarıdadır. Yoksa o aslan gibi sen de kuyuya düştün gitti.<br />
Tavşan, onu “kuyuda kükremiş bir aslan var. Kuyuya gir de ondan öç al. Sen ondan<br />
üstünsün kopar kafasını” diye yoldan çevirdi. O mukallit de tavşana kandı, onun<br />
maskarası oldu. Kendi hayalleriyle köpürdü, coştu.<br />
“Bu görünen şey, suyun aksettirmesinden ibaret değil mi O her şeyi döndüren,<br />
çeviren Allahnın bir hayal göstermesinden başka bir şey mi Diyemedi. Sen de bir<br />
düşmana kinlendin mi, ey altı duyguya zebun olan, altı duygun da yanılır, yanlışlar<br />
içerisinde kalırsın.<br />
Halbuki ondaki o düşmanlık, Allahnın aksidir. Oradaki kahır, Allahnın kahır<br />
sıfatlarından üremiştir. Ondaki suç, sendeki suçun cinsindendir. Önce o huyu, kendi<br />
tabiatından yıkayıp arıtmak gerek. Sendeki çirkin huy, onda göründü. Çünkü o, sana<br />
bir aynadır adeta. Güzelim aynada çirkinliğini görünce aynaya saldırma. Mesela yüce<br />
yıldız, suya vurur. Sen de yıldızın aksine toprak atarsın.<br />
Bir kutsuz yıldız bizim kutluluğumuzu alt etmek için suya geldi mi dersin. O aksi,<br />
yıldız sanır, kapansın diye üstüne toprak atar durursun. Akis gizlenir, gayb alemine<br />
gider. Sanırsın ki yıldız da söndü. O kutsuz yıldız, gökyüzündedir. Başını o tarafa<br />
kaldırmak lazım. Hatta gönlü, mekansızlık mekanına bağlamak gerek. Burada zuhur<br />
eden yomsuzluk, o mekansızlık aleminin bir aksinden ibarettir. Vergiyi Allah vergisi,<br />
ihsanı Allah ihsanı bil. Çünkü bu aksi, beş duygu alemiyle altı cihet alemine veren<br />
odur.<br />
Aşağılık kimselerin ihsanı, kumdan artık bile olsa yine sen ölürsün, o vergiler<br />
senden arda kalır. Akis gözde ne kadar kalabilir ki Ey eğri gören, aslı görmeyi<br />
kendine hüner yap.<br />
Allah yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber<br />
uzun bir ömür bağışlar. Nimeti de ebedidir onun, nimet ettiği de ebedilik verir. O,<br />
ölüleri bile diriltir, ona baş vurun! Allah, lütfetti mi o lütuf, can gibi sana karışır,<br />
seninle bir olur. Adeta sen o olursun, o, sen olur. Sende ekmek ve suya iştah yoksa bu<br />
ikisi de olmaksızın sana tertemiz bir rızk verir yine. Semizliğin gittiyse Allah, gayb<br />
aleminden lütfeder, sana zayıflıkta bir gizli semizlik, şişmanlık verir.<br />
O peri ve cine kokuyu gıda etmiş, meleklere can gıdası vermiştir. Can nedir ki ona<br />
dayanıyorsun Allah kendi aşkı ile seni diriltir. Ondan aşk diriliği iste, can isteme. O<br />
rızkı iste, ekmek dileme. Halkı su gibi arı duru bil. O suya akseden, ululuk ıssı Allahnın<br />
sıfatlarıdır. Onların bilgileri, adaletleri, lütufları akar suya aksetmiş yıldıza benzer.<br />
Padişahlar, Allah saltanatına mazhardır; bilgi sahipleri, Allah bilgisinin aynasıdır.<br />
Zamanlar geçti gitti. Bu yeni bir zaman. Ay, o ay ama su, o su değil. Adalet, o adalet.<br />
Bilgi de, o bilgi. Fakat o zamanlarda gelip geçen ümmetler, geldiler geçtiler.<br />
Ey akıllı er, zamanlar, zamanların üstüne geldi; hepsi be birer birer bir teviye gelip<br />
geçti. Fakat şu manalar, daimi ve hep o. O arktaki su kaç kere değişti. Fakat ayın<br />
aksiyle yıldızların aksi hep var. Çünkü yapısı, su üstüne kurulmamış, gökyüzü<br />
sahasında onlar.<br />
Bu sıfatlar, bil ki mana yıldızları gibi mana göklerindedir. Güzeller, onun güzelliğinin<br />
aynası. Onlardaki aşk, onun istemesinin aksi. Bu göz kaş, bu boy pos, daima aslına<br />
gider durur. Suya akseden hayal, kalır mı hiç<br />
Bütün tasvirler, ırmak suyundaki akislerdir. Gökyüzünü ovdun mu görürsün ki hepsi<br />
de o. Derken o garibin aklı dedi ki: Şu şaşılığı bırak. Sirke pekmezdir, pekmez de<br />
sirke.<br />
O muhtesibi, noksanın yüzünden ayrı bildin. Gayretli padişahlardan utan a şaşı!<br />
Havanın üstündeki esirden bile ileri gitmiş olan zatı şu karanlıklarda oturan<br />
farelerden sayma. Onu can olarak gör, ağır cisim olarak görme. Onu beyin gör, kemik<br />
olarak görme. Ona melun iblisin gözü ile bakma, onu toprağa mensup sayma.<br />
Güneşle yoldaş olana yarasa deme. Kendisine secde edileni secde eder bilme. Bu da<br />
akislere benzer ama akis değildir. akis suretinde Allahnın görünüşüdür bu. O, bir<br />
güneş görmüştür, cansız ve donmuş bir halde kalmamıştır. Şırlağan yağı, gül yağı<br />
olmuştur; şırlağan yağı kalmamıştır.<br />
Allah Abdal’i de, fani varlıklarını değiştirdiler mi artık halktan değildirler, çevir bu<br />
yaprağı. Birlik kıblesi, nasıl olur da iki olur Toprak, nasıl olur da meleklerin secde<br />
ettikleri bir şey olabilir Adam, bu ırmakta elma aksini gördü ama bu görüşü de,<br />
eteğini elmayla doldurdu. Bu görüşü, yüzlerce çuvalı elmayla doldurdu. Artık, ırmakta<br />
gördüğü, nasıl olur da hayal olur Ten görme de o sağır ve dilsizler gibi kendilerine<br />
doğru bir şey söylenince inkar edenlerden olma.<br />
O zat, “Attığın vakit sen atmadın, Allah attı” sırrına mazhar olmuştur. Onun gürüşü,<br />
Allah görüşüdür. Ona hizmet Allah’a hizmettir. Gündüzü görmek, bu pencereyi<br />
görmektir.<br />
Hele şu pencere yok mu O, kendinden parlamadadır. Ondaki nur, güneşin, yahut<br />
Ferkat yıldızının eğreti nuru değildir. o pencereye vuran nur da yine o güneştendir<br />
ama bilinen yoldan, bilinen taraftan gelmemiştir o. Bu pencereyle güneş arasında öyle<br />
bir yol vardır ki başka pencereler, o yolu bilmez.<br />
Bir bulut gelse de güneşi örtse güneşin nuru bu pencereden köpürür, çağlar. Bu<br />
pencereyle güneş arasında şu havayla altı cihetten başka bir yoldan bir ülfet, bir<br />
ünsiyet vardır.<br />
Onu övmek, onu tesbih etmek, Allah’ı övmek, Allah’ı tesbih etmektir. Bu tabağın<br />
meyvesi, kendiliğinden biter. Bu sebepten salkım salkım elmalar biter. Bu sepete ağaç<br />
adını taksan hiç yanlış olmaz. Bu sepete elma ağacı de. İkisinin arasında gizli bir yol<br />
var zaten. Meyve veren bir ağaçtan ne biterse aynen bu sepetten de biter, bu sepet de<br />
o çeşit meyveleri verir. Şu halde artık sepeti baht ağacı gör de bu sepetin gölgesinde<br />
bir hoşça otur.<br />
Ekmek, insana mülayemet verince ey sevgili dost, artık neden ona ekmek dersin<br />
Mahmude de. Yoldaki toprak göze ve cana parlaklık verirse o toprağı sürme gör,<br />
sürme bil. O nur, bu topraktan çıkıp parlarken artık ben ne diye başımı göğe<br />
kaldırayım O yok oldu, ey küstah, ona var deme. Böyle bir ırmakta hiç kuru toprak<br />
kalır mı Bu güneşin önünde yeni ay parlayabilir, yahut böyle bir Rüstem’e karşı Zal’in<br />
kuvveti para eder mi<br />
Allah da diler ve üstündür o. Nihayet varlıkların kökünü kazır, hepsini yok eder. İki<br />
deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu efendisinde yok olmuş bil. Efendi de efendiyi<br />
yaratanın nurunda yok olmuş, ölüp gitmiş gömülmüştür.<br />
Bu efendiyi Allahdan ayrı bildin mi metni de kaybedersin, dibaceyi de. Gözünü<br />
gönlünü topraktan çevir. Bu, bir tek kıbledir, iki kıble görme. İki gördün mü iki<br />
taraftan kalırsın. Pabuca bir ateştir düşer, pabuç da yanar gider.<br />
ADIN ÖMER İSE<br />
Kaş şehrinde adın Ömer olursa yüz kuruş versen kimse sana lavaş satmaz. Bir<br />
dükkana gidip ben Ömer’im kerem edin de bu Ömer’e ekmek satın dedin mi. Dükkancı<br />
der ki: yürü öbür dükkana git oradaki bir ekmek buradaki elli ekmekten iyidir. Adam<br />
şaşı olmasa başka dükkan yok ki derdi. Onun şaşılığı gitse de nuru, kaşlının gönlüne<br />
vursaydı o vakit de Ömer Ali olurdu.<br />
Fakat bu dükkancı buradan oradaki ekmekçiye ekmekçi diye bağırır bu Ömer’e ekmek<br />
sat. O da Ömer adını duydu mu ekmeği gizler onu başka ve uzak bir dükkana yollar.<br />
Arkadaş diye bağırır bu Ömer’e ekmek ver. Yani sesimi duyda sırrımı anla demek<br />
ister. O da seni ekmek almak için Ömer geliyor diye oradan başka bir dükkana yollar.<br />
Bir dükkanda Ömer’im dedin mi yürü bütün Kaşanı gez, ekmekten mahrumsun.<br />
Fakat bir dükkanda Aliyin dedin mi oracıkta ekmeği parasız zahmetsiz alıver. Biri iki<br />
gören şaşı bile zevkten mahrum olur. Halbuki sen biri on görüyorsun ey anasını satan<br />
Kaşan olan bir yeryüzünde şaşkınlığından Ali olmadınsa Ömer gibi gez dolan gayrı.<br />
Hadi hayra karşı bu yıkık manastırda şaşıya yeniden yeniye göçler vardır. Fakat<br />
hakkı tanıyan gören iki göze sahip olursan iki alemde dostla dolu görürsün. Bu korku<br />
ve ümitle dolu Kaşan la oradan oraya yollanmadan kurtulursun. Bu ırmakta konca<br />
yahut ağaç gördün mesela her ırmakta olduğu gibi onu hayal sanma buna kışların aksi<br />
doğrudur ve Allah bunlardan sana meyve satar.<br />
Göz bu su yüzünden şaşkınlıktan azat olur. Oradaki akisleri görür sepeti meyvelerle<br />
dolar. Şu halde hakikatte bu su değildir bağdır. Artık sende Belkıs gibi happeleri<br />
görüp soyunmaya kalkışma. Eşeklerin sırtında çeşit, çeşit yükler var kendine gel, bu<br />
eşekleri bir sopayla sürme. Eşeğin birindeki yük Laal ve mücevherdir öbüründeki yük<br />
taş ve mermer. Her ırmağı da bir sanma.<br />
Bu ırmakta ay gör ayın aksi deme. Bu hayvanların içtiği su değil Hızırın içtiği<br />
Abıhayat. Onda ne görünürse doğrudur. Bu ırmağın dibinde görünen ay ben ayım,<br />
ayın aksi değilim. Seninle konuşan seninle yol arkadaşlığı benim der. Bu suyun<br />
üstünde ne varsa diler onlara el at diler suyun içine vuran akislerine.<br />
Bu suyu başka sulara kıyas etme bu ay yüzlünün ışığına ay de. Bu sözün sonu<br />
gelmez o garip muhtesibin derdi ile dertlendi bir hayli ağladı.<br />
O adamın borç alışı halka yayıldı. Kethüda onun derdi ile dertlendi. Borcunu para<br />
toplayıp vermek üzere şehirde dolaşmaya her yerde hararetli ,hararetli o adamın<br />
halini anlatmaya başladı fakat bu dilencilikle o para dileyen adamcağızın eline ancak<br />
yüz altın girdi. Gelip adama hali anlattı. Adam Kethüdanın iki eline yapışıp kalktı,<br />
onun delaletiyle o şaşılacak derecede ihsan sahibi olan Muhtesibin mezarına gitti.<br />
Dedi ki: bir kula Allah muvaffakiyet verir de kutlu bir adama konuk olursa ev sahibi<br />
onun yoluna bütün malını mülkünü kor mevkiini bile onun mevkiine feda eder. Artık<br />
ona şükretmek Allah’a şükretmekten ibarettir. Çünkü Allah o ihsan sahibine ihsana eş<br />
etmiştir.<br />
Buna şükretmemek Allah’a şükretmemektir. Onun hakkı şüphe yok ki Allah hakkı<br />
demektir. Nimet ve ihsanlarına karşılık Allah’a şükret fakat ihsan edene de şükret<br />
onu da an. Ananın merhameti Allahdandır ama ona kulluk etmek, hizmette bulunmak<br />
da hem farzdır, hem de yerinde bir iş.<br />
Allah işte bu yüzden “ Muhammed’e salavat getirin” dedi. Çünkü Muhammed,<br />
inananların dönüp başvurdukları zattır. Allah kıyamette kula “ Ne getirdin, sana<br />
verdiğim nimetlere karşılık ne yaptın ” der. Kul der ki: yarabbi sana can ve gönülden<br />
şükrettim. Çünkü o rızık ve ekmek, asıl bakımından sendendi.<br />
Allah der ki: hayır, sana ihsan edene şükretmediğin için bana da şükretmedin. Bir<br />
kerem sahibine zulmettin, sitemde bulundun. Halbuki onun yüzünden benim<br />
nimetlerime nail olmadın mı Hasılı o garip de velinimetinin mezarına gelince ağlayıp<br />
inlemeye koyuldu. Dedi ki: ey her yoksulun dayandığı güvendiği zat. Ey himmeti<br />
umulan ey yolda kalanların imdadına erişen!<br />
Ey rızıklarımız için gam yiyen bizi hatırlayan ey ihsanı, lütfu, Allah rızkı gibi umumi<br />
olan! Ey yoksullara aşiret ve ana baba olan ey onlara geçinmek harcanmak ve<br />
borçlarını vermek için ana baba gibi yardım eden! Ey deniz gibi yakınlarına inci<br />
uzaklarına yağmur hediye eden!<br />
Ey güneş sırtımız senin hararetinle ısınmıştı. Her köşkün parlaklığı sendendi, her<br />
yıkık yerin definesi sendin. Kaşının çatıldığını kimsecikler görmemişti ey mikail gibi<br />
rızık ve azık veren ey gönlü gayb deniziyle birleşmiş, ey ihsanı Kaf dağında gayp<br />
Anka’sı kesilmiş zat! İhsan ederken malımdan ne gitti acaba diye aklına bir şeycikler<br />
gelmezdi. Himmetinin yüce tavanı bir kere olsun yarılmadı senin.<br />
Her ay her yıl ben de benim gibi yüzlerce kişi de senin soyun sopun olmuştu adeta.<br />
Paramız, soyumuz, varımız yoğumuz adımız sanımız bahtımız devletimiz bizim<br />
geçimimiz, bizim verile gelen rızkımız öldü. Sen mecliste de ihsan ve keremde de bir<br />
kişiydin ama bine bedeldin. İhsan esnasında yüzlerce Hatem’din adeta.<br />
Hatem cansız şeyi ölü gönüllü adama verir sayılı birkaç ceviz ihsan ederdi. Sense<br />
her solukta öyle bir hayat bağışlamadasın ki onun güzelliğini anlatmaya ömür yetmez.<br />
Sen ebedi bir hayat tükenmez ve sayılmaz altınlar bağışlarsın. Ey gökyüzünün<br />
civarına secde ettiği zat bir huyuna bile mirasçı yok senin. Lütfun halka çobanlık<br />
etmede gam kurtundan korumada Allah Kelim’i gibi, merhametli bir çoban hem de.<br />
Allah Kelim’i çobanlık ederken sürüden bir koyun kaçmıştı. Musa peşine düştü<br />
koşmaya başladı çarıklarını çıkardı ayaklarının altı şişti kabardı. Akşama kadar onu<br />
aradı. Koyun da gözünden kayboldu. Fakat nihayet koyun yorulup kaldı, Allah Kelim’i<br />
de onu yakaladı. Merhametle arkasını, başını okşamaya anası gibi onu sevmeye<br />
koyuldu.<br />
Bir parçacık bile öfkelenmedi, kızmadı. Yalnız sevdi acıdı gözünden yaşlar döküldü.<br />
Dedi ki. Tutalım bana acımadın kendi kendine neden zulmettin Allah o anda<br />
meleklere dedi ki. Peygamberliğe Musa yaraşır. Mustafa buyurmuştur ki. Her<br />
peygamber, gençliğinde yahut çocukluğunda mutlaka çobanlık etmiştir.<br />
Çobanlık etmeden o sınavı geçirmeden Allah ona alem başbuğluğunu vermez. Birisi<br />
sen de ettin mi Diye sordu. Dedi ki. Ben de bir müddet çobanlık ettim. Vekarları<br />
sabırları meydana çıksın diye Allah onları peygamber yapmadan çoban yapmıştır. Her<br />
buyruk sahibinin de insanlara çobanlık ederken Allah buyruğunu gözetmesi gerektir.<br />
Kendisi sürüsünü güderken Musa gibi halim olması, akıl ve tedbirle bu işi görmesi<br />
lazımdır. Böyle harekette bulunursa Allah ona ayın üstünde, yücelikler aleminde bir<br />
ruhani çobanlık verir. Nitekim peygamberleri de bu çobanlıktan kurtarmış, onlara<br />
temiz kulların çobanlığını vermiştir. Sen bu çobanlıkta öyle doğru hareket ettin ki<br />
sana bir ayıp bulan kör olur.<br />
Biliyorum Allah mükafat olarak sana o alemde de ebedi bir başbuğluk verir. Ben de<br />
deniz gibi cömert eline senin lütfuna ihsanına güvenerek hiç yoktan tam dokuz bin<br />
altın borç ettim. Neredesin sen ki lütfunla bu tortu saf bir hale gelsin. Neredesin ki<br />
yeşillik gibi gülesin de onu da al. Onun on mislini de al diyesin.<br />
Neredesin ki beni güldüresin, efendiler gibi lütufta bulunasın, ihsan edesin.<br />
Neredesin ki beni hazine götüresin da borçtan da emin edesin, yoksulluktan da. Ben<br />
yeter dedikçe, sen ihsanını fazlalaştırasın da bunu da hatırım için al diyesin. Bir alem<br />
nasıl olurda toprak altına sığar Bir gökyüzü nasıl olur da yere girer<br />
Haşa Allah hakkı için sen, diriyken de bu alemden dışarıda değilsin, şimdi de. Gayb<br />
havasında bir kuş uçar ama gölgesi yere vurur. Beden, gönlün gölgesinin,gölgesinin<br />
gölgesidir. Nereden beden gönül mertebesine erişecek Adam uyur, ruhu, güneş gibi<br />
gökyüzünde parlar. Bedense yorgan altındadır. Can, boşluklarda astar gibi gizlidir,<br />
bedense yorganın altında döner durur.<br />
Ruh, “Rabbimin emrindedir” gizlidir. Onun için nasıl bir örnek versem anlatmaya<br />
imkan yoktur. Acaba o şekerler saçan dudak nerede O güzel cevapların, o sırların<br />
hani O şeker çiğneyen akik dudaklar, o müşküllerimizdeki kilitlerin anahtarı ne oldu<br />
Nerede o zülfikar gibi sözler, nerede o akılları kararsız bir hale getiren laflar<br />
Yuvasını arayan kumru gibi niceye bir “ Kü- Kü nerede, nerede” deyip duracaksın<br />
Nerede Rahmet sıfatlarının bulunduğu yerde Kudretten arılıktan akıldan ve<br />
anlayıştan ibaret olan alemde Nerede olacak Aslanın daima ormanda oluşu gibi o da<br />
gönlüyle düşüncesinin daima bulunduğu alemde. Nerede olacak Kadının erkeğin dert<br />
ve mihnet zamanı ümit bağladığı cihanda.<br />
Nerede olacak İnsan hastalanınca sıhhat ümidiyle göz diktiği yerde. Bir kötülüğü<br />
gidermek için yalvardığın bir harmanı savurmak bir gemiyi sürmek için rüzgar<br />
beklediğin alemde. Gönlün işaret ettiği dilin “ Ey o” diye dile getirdiği yerde. Nereden,<br />
nerede diye aramaya lüzum yok, Allah’la iste, keşke ben de çulhalar gibi hep mekik<br />
deyip dursam bu sırrı bilen aklı dileseydim.<br />
Aklımız doğuyu da görür batıyı da. Akıldan ruhlara yüzlerce çeşit şimşekler çakar. O,<br />
köpüklü bir denizle beraber kabardı, kıyıyı kapladı. Sonra denizle beraber çekildi.<br />
Kıyıyı kaplayışı geçti, çekilişi kaldı! Dokuz bin altın borcum var. elimden tutanım yok.<br />
Elimde yalnız bütün şehirden toplanmış yüz altın var, işte bu kadar! Allah, seni çekti<br />
aldı.<br />
Ben bu kargaşalıklar içinde kaldım. Ey toprağı bile güzel zat, ümitsiz bir halde<br />
gidiyorum. Seni hasretinle iştiyakınla dolu olan kuluna bir himmet et ey yüzü de eli de<br />
himmeti de kutlu zat! Kaynağın, ırmakların başına geldim, fakat orada su yerine kan<br />
buldum. Gök, o gök, fakat ay ışığı o ay ışığı değil. Irmak o ırmak, fakat su o su değil!<br />
İhsan sahipleri var ama o tertemiz ihsan sahibi nerede Yıldızlar var ama hani o<br />
güneş<br />
Ey saygı değer zat, en Allah’ya gittin, bari ben de Allah’a gideyim. Bütün devirlerde<br />
gelip geçenlerin toplandıkları yer, bayrağın dibidir, orası ne güzel bir topluluk yeridir.<br />
Allah “ Her şey tapımızda toplanır” der. Allah topluluk yeridir. Resimler ister haberdar<br />
olsunlar, ister olmasınlar, hepsi de ressamın elinde toplanır. O nişansız Allah anbean<br />
onların düşünce sahifesinde bir şeyler yazar, yazdıklarından bir kısmını siler durur.<br />
İnsanı kızdırır, hoşnutluğu giderir, nekesliği getirir, cömertliği giderir. Aklım fikrim,<br />
zihnim yarım lahza bile bu yazıyı bozmadan hali değil. Testici testi ile uğraşıp<br />
durdukça testi hiç kendiliğinden genişleyebilir, büyür mü Tahta dülgerin elindedir.<br />
Yoksa nasıl olur da kesilir, yahut başka bir tahtayla birleşir Kumaş, bir terzinin elinde<br />
olmadıkça kendiliğinden nasıl dikilir yahut biçilir Su kabı, ey akıllı adam sakanın<br />
elindedir. Öyle olmasa kendi kendine nasıl dolar, boşalır Sen de her an dolmada<br />
boşalmadasın. Bil ki onun sanat elindesin.<br />
Gökyüzündeki bu bağ kalktı mı sanatın sanatkarın elinde halden hale girmekte<br />
olduğunu anlarsın. Gözün varsa kendi gözünle bir bak. Hiçbir şeyden haberi olmayan<br />
bir ahmağın gözüyle bakma. Kulağın varsa kendi kulağınla dinle duy. Neden<br />
sersemlerin kulağına kapılıyorsun Taklide uymaksızın bakmayı adet edin, kendi<br />
aklını koru, onu düşün sen.<br />
BEY´İN GÜZEL ATI<br />
Bir beyin pek güzel bir atı vardı. Padişahın at sürülerinde eşi yoktu. Bir gün o ata<br />
binip padişahın alayına katıldı. Harzemşah’ın gözü, ansızın ona ilişti. Atın çalımı, rengi<br />
padişahın gözünü aldı. Dönünceye kadar o attan gözünü ayıramadı. Hangi uzvuna<br />
baksa öbüründen daha güzel görünüyordu. Çevikliğinden, güzelliğinden<br />
ruhaniyetinden başka Allah ona eşsiz bir güzellik vermişti. Padişah aklıyla şöyle bir,<br />
araştırdı. Bu nedir ki aklımı çeldi Dedi.<br />
Gözüm böyle atları çok ördü, toktur, ganidir. Belki böyle güneş gibi iki yüz at<br />
görmüş, aydınlanmıştır. Şahların ruhları bence beydaktır. Böyle olduğu halde nasıl<br />
olur da bir yarım at, haksız olarak gözümü çeler Yoksa büyücüleri yaratan bir büyü<br />
mü yaptı Bu, onun çekişi olmalı, atın hassası değil. Fatiha okudu, bir hayli lahavle<br />
çekti. Fakat okuduğu fatiha gönlündeki derdi çoğalttı. Çünkü padişahı çeken zaten<br />
fatihaydı. Fatiha bir muradın olmasında, bir kötülükten kurtulmada birebirdir. Ama<br />
onu bu derde sokan, fatihanın sahibi Allahydı. Göze bir başkasını gösterirse bu onun<br />
işidir. Gözden kendisinden başkası kaybolur, göz yalnız Hakk’ı görürse bu da onun<br />
uyandırmasıdır. Padişah, iyice anladı ki gönlünün akması Allahdan. Allahnın işi her an<br />
eşsiz örneksiz şeyler yaratmaktır.<br />
Onun hilesiyle taştan öküze , taştan ata tapar, secde ederler. Kafire göre putun bir<br />
ikincisi olamaz. Halbuki putta ne bir kudret vardır, ne bir ruhaniyet. Öyle olduğu halde<br />
o gizliden gizli gönülleri çekip duran nedir O, bu aleme başka bir alemden<br />
parlamadadır. Bu pusuyu akılda görmez canda. Ben göremiyorum sen görebiliyorsan<br />
gör.<br />
Harzemşah, gezintiden dönünce saltanat erkanının ileri gelenlerine sırrını açtı.<br />
Derhal, çavuşlara o atı. Beyden alıp getirmelerini emretti. Çavuşlar ateş gibi koşup<br />
vardılar. Dağ gibi olan o bey yüne döndü adeta. Dertten elemden canı ağzına geldi.<br />
imadülmülk’ten başka derdine derman olacak kimseyi göremedi. İmadülmülk onun<br />
bayrağıydı. Herkes onun altına gelirdi.<br />
Her zulüm gören dertten ölüm haline gelen koşar ona başvururdu. Ulular içinde<br />
ondan daha saygılısı ondan daha üstünü yoktu. Padişahın kapısında adeta bir<br />
peygamberdi. Vezirliğe tamahı yoktu. Soyu sopu temizdi zahitti, ibadet ehliydi.<br />
Geceleri kalkar Allah’a ibadette bulunurdu. Cömertlikte de sanki bir hatemdi. Rey ve<br />
tedbiri pek kutluydu. Her hususta reyi sınanmıştı.<br />
Can vermede de cömertti. Mal vermede de. Yeni ay gibi gayb güneşini dilerdi.<br />
Beylikte garipti kimsesizdi. Yokluk ve Allah sevgisi sıfatlarında gizlenmişti. Her ihtiyaç<br />
sahibine baba gibiydi. Padişahın tapısında şefaatçiydi her zararı def ederdi. Kötülere<br />
Allah hilmi gibi örterdi. Hasılı huyu halkın huyundan bambaşka ve tamamıyla<br />
aykırıydı.<br />
Kaç kere vezirliği bırakıp ibadet için yalnızca dağlara yönelmişti de padişah yüzlerce<br />
niyazlarda bulunarak onu önlemişti. Her an yüzlerce suça şefaat etse padişah ondan<br />
utanır şefaatini kabul ederdi. O bey adalet ve insaf sahibi imadülmülk’ ün yanına baş<br />
açık bir halde koştu. Başına topraklar serpiyordu. Dedi ki Haremde neyim var neyim<br />
yoksa hepsini alsın yağmacılara buyursun varımı yoğumu yağma ettirsin.<br />
Fakat şu bir tek at yok mu o benim canımdır. Ey beni seven hayrımı isteyen! İyice bil<br />
ki onu alırsa öldüm ben. Bu atı elimden alırsa muhakkak biliyorum ki yaşayamam<br />
artık. Allah sana bu yakınlığı ihsan etmiş ey Mesih hemen elinle başımı okşa kadına da<br />
sabrederim, altınım akarım gitse de aldırmam. Bu ne uydurmalar nede hile eyer<br />
inanmazsan bu hararetimi yalan sanırsan hazırım.<br />
Sına; sözü doğrumu yalan mı anla! İmadülmülk bu hali gördü gözleri yaşardı, ağladı.<br />
Gözlerini silerek perişan bir halde padişahın tapısına koştu. Padişahın huzurunda<br />
durdu. Ağzını yumdu fakat içinden kulların Allahsına gizlice yalvarıyordu, ayakta<br />
duruyor fakat sultanının içinden geçirdiği şeyleri duyuyordu. Gönlünden şunları<br />
düşünmekte Allah’a şöyle niyaz etmekteydi.<br />
Yarabbi, o genç, eğri yola gittiyse affet senden başkasına sığınmak doğru değil.<br />
Fakat sen onun yaptığını bakma sana layık olanı yap. O tutsak olan kullardan halas<br />
olmasını beklemede. Fakat sen halas et onu. Çünkü bu halkın hepside muhtaçtır<br />
yoksulundan tut da padişahına kadar hepsi. Yüceliklere sahip dururken bir mumdan<br />
bir mum yalımından yol bulmayı ummak. Güzelim parlak güneş meydandayken mumla<br />
kandilden ayrılmak istemek. Fakat şüphe yok ki bizim şanımız edebi terk etme nimete<br />
karşı küfranda bulunma heva ve hevesinize uymadır.<br />
Aklıların çoğu düşünceye daldığı zaman yasa gibi karanlığı sever geceleyin yarasa<br />
bir kurtcağız yese bu kurt’u bile can güneşi beslemiş yetiştirmiştir. Yarasa geceleyin o<br />
kurt’u yiyip sarhoş olduysa kurt yine kurt yine güneş yüzünden canlanmıştır. Işığın<br />
aydınlığı meydana getiren güneş düşmanını bile doyurmaktadır.<br />
Fakat yarasa olmayan iri doğan kuşunun açık gözü doğru yolu görür aydındır o da<br />
yasa gibi geceleyin gelişmek istese o vakit güneş edebe sokmak için kulağını çeker.<br />
Der ki. Tutalım o inatçı yarasanın bir illeti var ya sana ne oldu Sana bir dert vereyim<br />
seni bir zahmete sokayım da bir daha güneşten çekinmeyesin.<br />
Yusuf da zindanda bulunan birisine yakardı ondan yardım diledi. Dedi ki: buradan<br />
çıkınca ve Padişahın tapısında işim düzelince o azizin huzurunda beni an halimi söyle<br />
de beni bu hapisten kurtarsın. Hiç sıkıntı içinde bulunan bir mahpus nasıl olurda<br />
başka bir mahpus kurtarabilir dünyadakilerin hepsi de mahpustur.<br />
Zindandadır. Şu fani dünyada ölümü bekleyip dururlar. Pek nadirdir. Öyle bir adam<br />
ki bedeni zindanda ruhu yedinci kat gökte olsun. Hasılı Yusuf’ta o adamı kendine<br />
yardımcı gördüğünden zindanda beş küsur yıl kaldı. Şeytan o adamın aklından Yusuf’u<br />
çıkardı, gönlünden Yusuf’un sözünü kaybetti. O güzel huyludan böyle bir suç meydana<br />
geldiği için adalet sahibi Allah onu yıllarca zindanda bıraktı.<br />
Adalet güneşinin ne kusuru oldu ki sen yarasa gibi karanlıklara düştün. Denizden<br />
buluttan ne kusur meydana geldi ki sen kumdan seraptan yardım istiyorsun. Halk aklı<br />
ermeyenler yarasa tabiatındadırlar. Onlar geçici şeylere başvururlar kendileri gibi her<br />
şeyleri gelgeçtir. Fakat ey Yusuf senin bari gözün açık. Bir yarasa karanlıklara<br />
başvurur olmayacak şeylere müracaat eder.<br />
Fakat padişah doğanın gözüne ne oldu ki dedi. Üstat bu suç yüzünden bir daha<br />
çürümüş sopaya dayanma çürük tahtaya basma diye onu cezalandırdı. Fakat Yusuf’u<br />
da gönlüne o mahpusluktan bir dert gelmesin diye kendisiyle meşgul etti. Allah ona<br />
öyle bir ünsiyet öyle bir sarhoşluk ver di ki, gözünde ne zindan kaldı ne karanlık.<br />
Zindan Rahimden daha aşağılık daha kötü daha karanlık daha kanlı ve daha kokuşuk<br />
değil ya. Allah rahimde sana kendi tarafından bir pencere açınca bedenin günden<br />
güne gelişti. O zindan da kıya kabul etmez bir zevkle bedenin duyguları adeta dikilmiş<br />
bir ağaç gibi güzelce açıldı.<br />
O rahimden çıkmak sana pek güç gelirdi. Ananın kasığından arkaya doğru kaçardın.<br />
Lezzet dışardan gelmez içten gelir. Bunu böyle bil. Köşkleri kaleleri aramayı ahmaklık<br />
say. Birisi Mescit bucağında sarhoş ve neşelidir. Öbürü bağda bahçede suratını asar<br />
Muradına erişmez bir zevk bulamaz. Köşk bir şey değildir. Bedenin yık define yıkık<br />
yerdedir a benim beyim. Görmüyor musun bunu şarap meclisinde sarhoş yıkılınca<br />
zevk alıyor. Ev suretlerle dolu ama yık onu yık da defineyi bul sonra yine yap. Tasvir<br />
ve hayal nakışlarıyla dolu bir ev şu resimlerde vuslat definesinin üstüne çekilmiş<br />
perdeye benzer.<br />
Şu gönülde suretler coşup duruyor ya onların hepsi definenin ışığı altınların<br />
parlayışı. Su arı durudur. Fakat üstünü köpük kaplamış köpük suya bir şey vurmasına<br />
mani oluyor. Değerli camda latiftir coşkundur. Fakat insanın bedeni onun üstüne<br />
çekilmiş bir perdedir. Halkın dilinde söylene duran atalar sözünü duysana bize bizden<br />
gelir her ne gelirse.<br />
Bu köpüğe tapan susuzlar da köpük yüzünden arı duru sudan uzaklaşmışlardır. Ey<br />
güneş sen gibi bir kıblemiz bir imanımız varken yine de geceye tapmakta yarasalık<br />
etmekteyiz. Ey yardımı dilenen lütfet de bu yarasaları civarında uçur onları bu<br />
yarasalıktan kurtar. Bu genç bana müracaat etti. Bu suç yüzünden yol sapıttı seni<br />
kaybetti.<br />
Fakat sen onun kusuruna bakma ormanlardaki aslanın gönlünden bir şeyler geçer<br />
ya imadülmülk’ ün gönlünden de bu düşünceler geçmekteydi. Görünüşte Padişahın<br />
huzurundaydı. Fakat ruhu gayp bahçelerinde uçuyordu. Melekler gibi elest ülkesinde<br />
her an yeniden yeniye şarap içmekte sarhoş olmaktaydı. İçi eğlencelerle düğün<br />
derneklerle doluydu. Dışı gamlarla kederlerle.<br />
Bedenin içinde mezarın içinde olduğu gibi hoş bir alem vardı. O bu şaşkınlık<br />
aleminde bakalım gayp ıkliminden ne zuhur edecek diye bekliyorduk. O sırada<br />
çavuşlar o atı Harzemşah’ın huzuruna çektiler hakikaten de bu gök kubbenin altın da<br />
o çeşit o boyda o renkte at yoktu. Rengi her gözü alıyordu.<br />
Sanki şimşekten aydan doğmuştu. Ne de güzeldi ya. Ay gibi Utarit gibi hızlı<br />
gütmekteydi. Sanki arpa yememişti kasırgayla beslenmişti. Ay bir gece içinde gök<br />
sahasını yürür aşar, ay bir gece içinde burçları dönüp dolaşıyor peki neden miracı<br />
inkar ediyorsun öyleyse. O eşi bulunmaz tek inci yüzlerce aya bedeldir.<br />
Bir işaretiyle ay ikiye bölündü şaşılacak şey şu ki ayı yardı ama halkın duyguları<br />
zayıf olduğu için bu kadarcık bir mucize gösterdi. Yoksa peygamberlerle Allah<br />
resullerinin işleri güçleri göklerden de dışarıdır yıldızlardan da feleklerden şu dönen<br />
göklerden dışarı çık ta onların işlerini güçlerini seyret.<br />
Sen yumurtada ki kuş yavrusu gibisin. Havadaki kuşların tespihlerini duymazsın<br />
mucizeler burada anlatılamaz. Sen yine atla harzemşah’ın hikayesini anlat. Köpek<br />
olsun at olsun Allah güneşinin lütfu neye vurursa Ashabı Kehf’in köpeğine döndürür.<br />
Sonra onun lütfunun vuruşunu da bir sanma. Taşa da vurmuştur laale de laal, ondan<br />
bir define elde etmiştir.<br />
Taşsa yalnız bir hararet ve bir parlaklıktır güneş duvara da vurur fakat suya<br />
vurduğu gibi görünmez. Parlamaz ona bir şey vurmaz ve üstünde bir şey titremez. O<br />
tek bir padişah bir ümmet ata hayran, hayran baktı sonra yüzünü imadülmülk ’e<br />
döndürüp ey büyük adam dedi. Güzel bir at değil mi sanki yeryüzünden değil de<br />
cennetten gelmiş imadülmülk dedi ki: Padişahım gönlünün akışı sana şeytanı melek<br />
gibi göstermede.<br />
İyice dikkat edersen görürsün pek güzel pek dilber bu at ama bedenine göre başı<br />
kusurlu. Başı adeta öküz başına benziyor bu söz harzemşah’ın gönlüne tesir etti. At<br />
gözünden düştü. Bir alım satımda garaz vasıta olur satılan şeyin o överse bir Yusuf’u<br />
üç arşın beze alırsın. Can verme çağında da Şeytan vasıtalık eder senden iman incisi<br />
alır. Ahmak derhal o sıkışık zamanda bir ibrik suyu imanını satıverir.<br />
Halbuki o su ibriği değildir. Bir hayalden i,ibarettir. O vasıtalık eden ibrik ancak bir<br />
hile peşindedir. Bir kötülük yapmak ister. Şimdi sağlam ve semizken bile doğru şeyi<br />
bir hayal için verip duruyorsun . çocuk gibi her an madendeki inciyi satıp yerine ceviz<br />
almaktasın. Ecel gününün o hastalığında böyle bir şeyi yaparsan şaşılmaz artık.<br />
Hayalinde bir surettir coşmuştur, fakat sınama zamanında ceviz gibi çürümüş bir<br />
şey. O hayal ilk zuhur ettiği zaman dolunay gibidir. Ama sonunda yeni aya döner.<br />
Önce bakınca onu sonra ne hale gelecekse öyle görürsün. Görürsen aldanmaz. Ondan<br />
kurtulursun. Ey emin kişi dünya çürük bir cevizdir. Onu pek sınama uzaktan bak.<br />
Padişah o atı hal gözüyle gördü imadülmülk meal gözüyle padişahın gözü titredi<br />
ancak iki arşınlık yolu gördü. O sonu gören erse elli arşınlık yolu gördü. Allahnın<br />
insanı gözüne çektiği o sürme ne sürmedir ki can yüzlerce perdesinin ardındaki yolu<br />
görür. Kainatın ulusunun gözü sonu görmeyle eş olmuştur.<br />
O yüzden cihanı leş gördü. Padişah bir kerecik bu zemmi duymakla iktifa etti. Gönlü<br />
attan soğudu gitti. Kendi gözünü bıraktı onun gözünü kabul etti. Kendi aklını bıraktı<br />
onun sözünü duydu. Bu bir bahaneydi o tek Allah at sahibinin yalvarması yüzünden<br />
padişahı attan soğuttu. Atın güzelliğini örttü ona göstermedi o sözde arada kapı<br />
gıcırtısı gibiydi.<br />
O sözü padişahın gözüne bir perde yaptı. Ay o perdenin ardından kara göründü. Ne<br />
temiz mimar ki gayp aleminde sözle afsunla kaleler yapar. Sözü sır köşkünün<br />
kapısının sesi bil. Bu ses kapının açılmasından mı geliyor kapının kapanmasından mı<br />
Buna dikkat et. Kapı sesi duyulur kapı görünmez. Bu sesi görürsünüz kapıyı<br />
görmezsiniz.<br />
Hikmet çengi o bir ses verdi mi dikkat et. Bakalım cennet kapılarından hangisi açıldı.<br />
Kötü söz kapısı açıldı mı bak bakalım cehennemin hangi kapısı açıldı. Kapısından uzak<br />
olsan da sesini duy. Ne mutlu gözü de açık olan kişiye. İyilik ettiğin müddetçe<br />
görürsün ki iyi yaşamaktasın gönlün rahat. Fakat bir kötülükte bulundun bir fenalık<br />
ettin mi o yaşayış o zevk gizleniverir.<br />
Bu aşağılık kişilerin görüşüne uyup kendi görüşünü terk etme. Bu gerkesler seni<br />
leşe doğru çekerler çünkü. Nergis gibi gözlerini kapatıyor aman değneğimi tut beni<br />
yet ey ulu kişi diyorsun. Halbuki seni götürmek için seçtiğin o sopcıya dikkat edersen<br />
görürsün kü o senden de kördür. Kör gibi elini at Allah ipine yapış.<br />
Allahnın emrinden nehyinden başka bir şeyin etrafında dönüp dolaşma Allah ipi<br />
nedir. Heva ve hevesi terk etmek. Bu heva ve heves Ad kavmine bir kasırga<br />
kesilmiştir. Halk heva ve heves yüzünden zindanda oturmaktadır. Kuşun kanadı heva<br />
ve heves yüzünden bağlanmıştır. Balık heva ve heves yüzünden kızgın tavaya düşer.<br />
Namuslu adamlardan utanma arlanma heva ve heves yüzünden gider.<br />
Şahnenin gözü heva ve hevesten bir ateş yalımıdır. Çarmıha gerilmek ve darı<br />
ağacının korkunçluğu heva ve heves yüzündendir. Yer yüzünde beden şahnelerini<br />
gördün ya can aleminin hükümlerini yürüten şahneleri de gör. Ruha gayp aleminde<br />
işkenceler vardır. Fakat sen sıçrayıp kurtulmadıkça bu işkenceler gizlidir.<br />
Kurtuldun mu işkenceyi azabı görürsün çünkü zıt zıddıyla görünür. Kuyuda ve kara<br />
su içinde doğan ovanın letafetiyle kuyunun zahmetini ne anlasın. Allah korkusuyla<br />
heva ve hevesten geçtin mi Allah tesliminden bir sağrak elde edersin. Heva ve<br />
hevesine uyup dolaşma. Bırak o yolu Allah kapısına, sel sebil ırmağına doğru gel.<br />
Heva ve hevese uyup ot gibi yelin geldiği tarafa eğilme. Şüphe yok arş gölgesi, çerden<br />
çöpten yapılma kulübelerden yeğdir.<br />
Padişah, atı görürsün, sahibine verin. Tez beni bu günahtan kurtarın dedi. Fakat<br />
kendi kendine şu kadarcık bile söyleyemedi. Aslanı bu öküz başıyla aldatma. Hileyle<br />
ortaya öküz ayağını getirmedesin. Yürü, Allah ata öküz boynuzunu vermez. Bu şöhret<br />
sahibi mimar, sanatını uygun yapar. Hiç atın bedenine öküz azası koyar mı Mimar<br />
bedenleri uygun yaratmıştır. Köşkleri bir yerden bir yere götürülür bir tarz da<br />
kurmuştur. Köşklerin arasına balkonlar çıkarmış, bir taraftan öbür tarafa sarnıçlar<br />
açmıştır. İçlerinde sonsuz bir alem vardır.<br />
Bir kara çadıra bunca boşluğu sığdırmıştır. Gönül gözü, ululuk ıssı Allah’dan daima<br />
halden hale dönmekte, daima sihri helale uğramakta bulunduğundan Mustafa,<br />
Allahdan çirkini çirkin hakkı hak olarak göstermesini diledi. O eşsiz imadülmülk ’ü de<br />
yaptığı o hileye sevk eden, yine saltanat sahibi Allah’ydı. Allah hilesi bu hilelerin<br />
kaynağıdır. “ Kalb ulu Allah’nın iki parmağı arasındadır.” Gönlüne hile ve kıyası veren<br />
Allah, hırkasını ateşe vermeyi de bilir.<br />
Bu güzel hikayenin de bir türlü sonu gelmiyor. Garip o zatın mezarından dönünce<br />
Kethuda, onu kendi evine götürdü. O yüz altını ondan mühürlü bir kağıt alıp kendisine<br />
teslim etti. yemek çıkardı,hikayeler söyledi. Adamcağızın gönlünde yüzlerce ümit gülü<br />
açıldı. Kolaylığın, güçlükten sonra geldiğini görmüştü. garibe buna ait hikayeler<br />
anlattı. Vakit gece yarısını bile geçti. Hikaye söylerler konuşup dururlarken uyku,<br />
onları aldı, ta can otlağına kadar götürdü.<br />
Kethuda rüyasında o kutlu muhtesibi görü. Odanın baş köşesine geçmiş oturuyordu.<br />
Ona dedi ki: “ Ey iyi ve şirin Kethuda, neler söylediysen hepsini bir, bir işittim,<br />
duydum. Fakat cevap vermeme izin yoktu. İzinsiz ağız açamam ki. Biz işlerin<br />
gidişatını öğrenmiş olduğumuzdan ağızlarımızı mühürlediler.<br />
Gayp sırları faş olmasın. Şu hayat, şu geçim yıkılmasın diye bizi söyletmiyorlar.<br />
Gaflet perdesi tamamıyla yırtılmasın, mihnet tenceresi yarı ham kalmasın diye<br />
susturdular bizi. Kulağımız kalmadı ama baştan ayağa kulağız. Ağzımız söylemiyor,<br />
dudağımız yok ama baştanbaşa sözüz. Ne verdiysek burada bulduk şimdi. Bu alem<br />
perdedir, o alemse asıl hakiki alem. Ekim günü, ektiğini gizleme günüdür; tohumu<br />
toprağa saçma günüdür. Devşirme vaktiyse ektiğinin zuhur ettiği gündür. O gün<br />
mükafat günü, ettiğini bulma günüdür.<br />
Şimdi benden o yeni konuğa edeceğin ihsanları duy. Onun gelip çatacağını görüp<br />
duruyordun. Onun borcundan haberim vardı. Onun için iki üç mücevher hazırlamıştım.<br />
Onların değeri borcuna yeter de artar bile. Konuğum, dertlenmesin diye bu işe<br />
girişmiştim. Onun dokuz bin altın borcu var. ona de ki. Borcunu bunların bir kısmıyla<br />
öde. Bir hayli para artar, onları harca beni de duadan unutma.<br />
Onu kendi elimle vermeyi isterdim. Filan deftere de bunu yazmışımdır. Fakat ecel<br />
mühlet vermedi ki ona Aden incilerini gizlice vereyim. O laal ve yakutları, bir şeye<br />
sardım. Onlar, o garibin borcu için sakladığım şeylerdir, üstünde de onun adı yazılıdır.<br />
Filan kemerin altına gömdüm. O dostun gamını, önceden yedim ben. Onların değerini<br />
Padişahlardan başka kimsecikler bilmez.<br />
Satarken dikkat et, aldatmasınlar seni. Aldanmadan korkuyorsan bir şeyi alırken<br />
Peygamberin öğrettiği gibi üç günlüğüne muhayyer olarak al. Onların kesada<br />
düşeceğinden, değerlerinin düşkün olacağından korkma. Onun revacı hiç geçmez.<br />
Mirasçılarıma da selam söyle benden. Bu vasiyeti de kıldan kıla onlara anlat. O<br />
altınların çokluğuna kapılmasınlar.<br />
Hepsini o konuğun önüne yığsınlar. Bu kadarını istemem derse al, dilediğine ver<br />
desinler. Ben verdiğimden bir habbe bile geri almam. Memeden çıkan süt, bir daha<br />
gerisin geriye memeye girmez. Verdiğini geri alan, Peygamberin sözüne göre köpek<br />
gibi kusmuğunu yemiş olur. Bana lazım değil diye kapısını örter, o altını kabul<br />
etmezse altınları götürüp onun kapısına döksünler.<br />
Kim oraya uğrarsa o altınları alsın, götürsün. İhlas sahibi kimseler hediye ettikleri<br />
şeyi geri almazlar. Ben o parayı o mücevherleri iki yıl önce onun için koydum, ululuk<br />
ıssı Allah’ya böyle nezirde bulundum. Mirasçılarım ondan bir şey almak isterler. Bunu<br />
caiz görürlerse aldıklarının yirmi misli ziyana girerler. Gönlümü incitmeden<br />
çekinmezlerse onlara yüzlerce mihnet kapısı açıktır.<br />
Allah’dan tatlı dillerle dilerim ve umarım ki hakkı müstahak olana ulaştırır. Bu<br />
sözlerden sonra Kethüdaya iki şey daha anlattı ki onları anlatmak için ağzımı<br />
açmayacağım. Hem o iki şey sır olarak kalsın, hem de Mesnevi o kadar uzamasın<br />
artık. Kethüda sıçrayıp ellerini çırparak uyandı. Gah gazel okumaktaydı, gah bağırıp<br />
ağlamakta. Konuk ne sevdalardasın dedi. Ey kethuda, sarhoş ve güzel bir halde<br />
kalktın.<br />
Gece rüyada ne gördün ey ulu er Ne gördün de böyle şehre de sığamıyorsun, ovaya<br />
da. Filin rüyada Hindistan’ı mı gördü de böyle dostların halkasından kaçtın Kethuda,<br />
güzel bir rüya gördüm dedi. Gönlüme doğmuş bir güneş gördüm. O uyanık muhtesibi,<br />
o sevgiliye ulaşmak için can vereni gördüm. İstekleri veren bir iş için çağrılınca bin<br />
kişiye bedel olan efendiyi gördüm.<br />
Sarhoş ve kendisinden geçmiş bir halde böyle sayıp dökerken nihayet sarhoşluk,<br />
aklını, fikrini aldı. Evin ortasına upuzun düştü. Halk, başına üşüştü. Bir müddet sonra<br />
kendisine gelince dedi ki: Ey iyilik güzellik denizi ey akılları kendisinden geçiren!<br />
Uyanıklıkta uyku veren, gönülsüzlük aleminde gönül alıcılığı bağışlayan! Aşağılık<br />
yoksullukta bir gönül zenginliği verir.<br />
Devlet boyunduruğunu da yoksulluk zinciri edersin. Zıddı, zıddın içine kor, yakıcı<br />
suya ateş hararetini verirsin. Nemrud’ un ateşinde bahçe gizlidir, harcamakla ihsan<br />
etmekle gelir artar. Bunu içindir ki o kurtuluş padişahı Mustafa, “ Ey nimet sahipleri,<br />
cömertlik kazançtır, kardır” demiştir.<br />
Mal sadakayla katiyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak, malı zayi etmez,<br />
kaybolmaktan kurtarır. Altın zekat vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten,<br />
fenalıktan kurtaran namazdır. Zekat vermen keseni korur. Namazın da seni kurtlardan<br />
kurtarır, çobanlık eder sana. Tatlı meyve; dalların yaprakların arasında gizlidir. Ebedi<br />
yaşayış, ölümün içindedir. Gübre bir suretle toprağın gıdası olmuş yer, o gıda ile bir<br />
meyve doğurmuştur. Varlık, yoklukta gizlenmiştir.<br />
Secde edilmede secde etmede mevcuttur. Demirle taş görünüşte karanlıktır fakat iç<br />
alemde nurdur alemin ışığıdır. Korkuda yüzlerce eminlik gizli. Gözün karasında bunca<br />
aydınlık var. beden öküzünün içinde şehzade var. defineyi bir yıkık yere gömmüşsün.<br />
Bu suretle de bir kart eşek, o güzelim defineyi anlamasın, ondan kaçsın; yani iblis,<br />
öküzü görsün padişahı görmesin diyorsun.<br />
PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU<br />
Bir padişahın üç oğlu vardı. Üçü de anlayışlı, görgülüydü. Her biri öbürlerinden daha<br />
değerli, cömertlikte yiğitlikte, savaş eri olmada öbürlerinden üstündü. Şehzadeler,<br />
padişahın tapısında toplandılar. Adeta padişahın iki gözünün nuru üç tane mumdular.<br />
Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğul’ un iki gözünden su alır,<br />
gıdalanır. Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.<br />
Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri,<br />
bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker. Kaynak hastalanıp kötüleşirse o ağacın<br />
dalları yaprakları da kurur. O ağaç kurumaya başlar, çünkü oğulun vücudundan<br />
sulanıyor, gıdalanıyordu. Nice böyle gizli su yolları vardır ki ey gafiller, sizin canınıza<br />
ulanmıştır.<br />
Gökten, yerden nice sular çektin de vücudun böyle semirdi. Fakat bu iğretidir. Az, az<br />
sıkıştırmak gerek. Çünkü elde edilenin bırakılması lazım. Yalnız Allah’nın “Adem’e<br />
ruhumdan ruh üfürdüm” dediği varlık yok mu O kalır işte. Sen de ruha bak, başkaları<br />
beyhudedir. Fakat bu beyhude sözünü, cana ruha nispetle söylüyorum, her şeyi<br />
sağlam bir surette yapan sanatkara Allah’ya nispetle değil ha!<br />
Her şeyin aslı olan kaynak coşar da seni bu su yollarına muhtaç etmezse ne mutlu!<br />
Sen yüzlerce kaynaktan su içmedesin. O yüz kaynaktan ne kadarı azalırsa sendeki<br />
hoşluk da o kadar azalır. Fakat içerden bir güzelim kaynak coştu mu seni başka<br />
kaynakları gözlemekten kurtarır. Gözünün nuru balçıktan oldu mu onun sana vereceği<br />
şey de ancak gönül derdinden ibarettir.<br />
Kaleye dışardan su gelirse emniyet ve barış zamanında iyidir ama düşman geldi de<br />
kaleyi çevirdi, kaledekiler kanlarına battılar mı düşman askeri dışardan gelen suyu<br />
keser, kaledekilerin o suya güvenmemelerini temin eder. İşte o zaman kale içindeki<br />
bir acı kuyu dışarıdaki yüz tatlı ırmaktan daha iyidir.<br />
Sebepleri kesen ecel ve ölüm askeri de kış gibi dalları yaprakları kesmeye gelir. O<br />
zaman ağaçlara bahar, yardım edemez. Ancak iç alemindeki sevgilinin bahara<br />
benzeyen yüzü yardım eder. Onun için şu toprak yeryüzüne” Gurur, aldanış yurdu”<br />
denmiştir. Çünkü göçme çağına ulaştın mı senden ayağını çekiverir. Ondan önce senin<br />
sağında, solunda koşar, senin derdini ben alırım, senin yerine ben dertlenirim derdi.<br />
Bir şey almadı ya!<br />
Gam zamanlarında sana senden gam ırak olsun, gamla aranda on dağ bulunsun<br />
derdi. Fakat elem ordusu geldi de ağzını kapattı mı, seni görmüşlüğüm var bile<br />
demez. Allah şeytan içinde bu çeşit bir örnek gösterdi. Hilelerle seni savaşa sokar.<br />
Ben seninleyim, sana yardım eder, tehlikelerde senin önüne ben düşer, tehlikeye ben<br />
koşar, göğüs gererim. Oklara siper olur, dara düştün mü seni kurtarırım.<br />
Senin sürçtüğün yerde ben canımı feda ederim. Sen bir Rüstem’sin, bir Aslansın.<br />
Yürü ercesine karşı dur. Diyerek bu işvelerle seni küfür yoluna getirir, o hile, düzen<br />
çuvalına sokar. Fakat ayağını attın da hendeğe düştün mü ağzını açar, kahkahayla<br />
gülmeye başlar. Sen aman yahu dersin, gel ümidin sende. O hadi der, git, ben senden<br />
bıkmıştım zaten.<br />
Allah’nın adaletinden korkmadın, bense korkarım. Ellerini çek benden! Allah da onda<br />
zaten iyilikten eser yoktur. Şimdi bu hileyle nasıl, nerede kurtulacaksın Dedi ya.<br />
Hesap gününde yapanın da yüzü karadır, yapılanında. İkisi de taşlanırlar. Adalet<br />
bakımından yol kesen de uzaklık kuyusundadır, yol yitiren de ve o azap yurdu, ne<br />
kötü bir yatılacak yerdir. Yolunu azıtan aptal da kurtuluştan ümidini kesmeli yol<br />
azdıran da!<br />
Burada eşek balçığa saplanmıştır, eşekçi de, burada da gaflettedirler, orada da<br />
çamura saplanır kalırlar. Ancak geri dönenler, ondan vazgeçenler ayrı. Onlar güz<br />
mevsiminden çıkar, Allah’nın lütuf ve ihsan baharına ererler. Tövbe ederler Allah da<br />
tövbeyi kabul eder. Onun buyruğunu tutarlar ve o, ne güzel bir buyruk sahibidir.<br />
Pişman oldular da inlemeye başladılar mı suçluların iniltisinden arş bile titrer. Hem<br />
de ananın çocuğunun üstüne titreyişi gibi. Onların ellerini tutar, onları yücelere çeker.<br />
Allah der, sizi aldanmadan, ululanmadan kurtardı, işte ihsan bahçeleri, işte suçları<br />
örten, yargılayan Allah! Bundan böyle size ebedi ve tükenmez rızıkla azık Allah<br />
havasından gelir, damdan, oluktan değil. Deniz bütün vasıtaları, gayretinden kaldırdı,<br />
bizzat kendisi lütfe ihsana başladı mı artık susuz da balık gibi elindeki maşrapayı terk<br />
eder.<br />
O üç oğlan da babalarının ülkesinde seyahate çıkmayı kurdular. Divan ve geçim<br />
işlerini düzene koymak üzere babalarının şehirlerini kalelerini gezip dolaşacaklardı.<br />
Padişahın elini öpüp vedalaştılar. O emrine itaat edilir padişah onlara dedi ki“<br />
gönlünüz nereye isterse varın. Allah’a emanet. Elinizi, kolunuzu sallaya, sallaya gidin.<br />
Yalnız “ Hüş-rüba- Akıl kapan” derler bir kale vardır. Orada nice erlerin kaftanı,<br />
bedenine dar gelir. Sakın oraya gitmeyin.<br />
Allah aşkına olsun sakın “ Zatüssuver- Resimli “ denen kaleye varmayın. Oradan<br />
uzak olun, tehlikeden korkun. O kalenin yüzü, arka tarafı, burçları tavanı döşemesi<br />
hep insan resimleriyle bezenmiştir. Yusuf dalıp baksın diye Zeliha da odasını<br />
resimlerle bezemişti ya hani. Yusuf, ona bakmadığından o da hileye başvurmuş, odayı<br />
kendi resimleriyle doldurmuştu.<br />
Güzel yüzlü Yusuf, nereye bakarsa elinde olmaksızın onun yüzünü görsün diye böyle<br />
yapmıştı. Allah da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mazhar etti. Her hayvan<br />
her bitki nereye baksa nereye varsa Allah güzelliğini görsün; ondan gıdalansın dedi.<br />
Onun için o oraya “ Nereye dönersiniz Allah yüzü var” buyurdu. Susar da bir<br />
bardaktan su bile içersiniz suyun içinde Allah’a bakmaktasınız.<br />
Fakat aşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er!<br />
Ama aşıkın sureti, Allah’da fani olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür<br />
Güneşte Allah güzelliğini görür aşıklar. Gayret sahibi Allahnın sanatıyla nasıl ay, suya<br />
vurur da suda görünürse güneşte de hak görünür. Fakat Allah’nın bu gayreti aşık ve<br />
sadık kişileredir, şeytanla hayvana tecelli etmez o.<br />
Şeytan bile aşık olsa “ Şeytanım benim elimde Müslüman oldu” sırrı belirir. Yezid’lik<br />
Allah ihsanıyla kalmaz, Yezit, Bayazıt olur ey kavim bu sözün sonu gelmez. Siz o<br />
kaleye insan resimlerinden sakının! Olmaya ki heves yolunuzu kessin, ebedi bir<br />
kötülüğe düşesiniz. Tehlikeden sakınmak farzdır. Benden bu garezsiz sözü duyun.<br />
Kurtuluş arıyorsan aklın sağlam ve keskin olması bele pususundan çekinmek yeğdir.<br />
Babaları bu sözleri söylemeseydi, o kaleden çekinin demeseydi. O kaleye gitmek<br />
akıllarına bile gelmeyecekti. Gönülleri o tarafa akmayacaktı bile. Çünkü tanınmış bir<br />
kale değildi. O, pek ıssız bir yerdeydi. Kalelerden yolardan uzaktaydı. Fakat babaları<br />
gitmeyin deyince bu sözden hevese hayale düştüler. Bu men edilme yüzünden<br />
gönüllerinde bir rağbettir uyandı, onun sırrını mutlaka öğrenmek gerek dediler.<br />
Men edilen şeye gitmeyin yapmayın denen şeyi yapmayan kimdir İnsan men<br />
edildiği şeye haristir. Bir şeyi yapma demek, iyi ve Allah’dan çekinir kişileri o şeye<br />
yanaştırmaz ama hava ve hamasîne uyanları o tarafa sürer, götürür. Şu halde bu<br />
yapmayın sözü birçok kişileri azdırır. Birçok kalbi uyanık kişilerde bununla doğru yola<br />
gitmiş olurlar. Alışkın güvercin kamışlardan kaçar mı hiç O kamışlardan alışmamış,<br />
yabani güvercinler kaçar.<br />
Şehzadelerde hizmette bulunuruz, dediğin gibi hareket ederiz baş üstüne.<br />
Buyruğundan dışarı çıkmayız. Senin lütuf ve ihsanından gaflet etmek, küfürdür<br />
dediler. Fakat kendilerine güvendiklerinden Allah izin verirse demediler. Allah’yı<br />
anmadılar bile. Bu Allah izin verirse demek, bu kat, kat tedbir ve ihtiyat, Mesnevinin<br />
başlangıcında anlatıldı. Yüz tane kitap da olsa hepsi de bir baptan ibarettir. Yüz<br />
tarafta da bir tek mihraba dönülür. Bu yolların hepsi de tek bir eve çıkar. Bu binlerce<br />
başak, bir tek tohumdan meydana gelmiştir. Çeşit, çeşit yüz binlerce yemekler vardır.<br />
Fakat yemek olmak bakımından hepside bir şeydir.<br />
Bir tanesini yedin de tamamıyla doydun mu elli tane yemek olsa hepsinden<br />
soğursun. Fakat açken şaşılığın tutar, bir yemeği yüz bin yemek görürsün. O halayığın<br />
hastalığını doktorların ahvalini kusurlarını anlayışsızlıklarını söylemiştik ya. Hekimler<br />
yularsız atlara benziyorlardı. Üstlerindekinden haberleri bile yoktu. Damakları,<br />
gemden yaralanmıştı, tırnakları yol yürümeden incinmişti.<br />
Öyle olduğu halde üstümüzdeki hünerini gösteren bir binici demiyorlardı, haberleri<br />
yoktu bundan. Demiyorlardı ki bu perişanlığımız gemden değil. Üstümüzdeki sevgili<br />
süvaridir. Gül devşirmek için bahçeye gitti. Gül göründü bize ama meğerse dikenmiş<br />
diyen yoktu. Hiçbiri aklını başına alıp da bizim boğazımızı kim tekmeliyor demedi gitti.<br />
Hekimler sebebe kul kesilmişler, Allah hilesini görememişlerdi. Bir ahıra öküz<br />
bağlasan sonra öküzün yerinde bir eşeği bağlı bulsan, bu işi gizlice kim yaptı diye<br />
araştırmaz, uykudaymış gibi gaflet edersen bu, eşekliktir. Kendi kendine “ Bunu<br />
değiştiren kim Görünmüyor ama acaba göktekilerden biri mi yaptı bu işi”<br />
demiyorsun ha Oku dosdoğru sağ tarafa attın, gördün ki sola gitti! Bir ceylan<br />
avlamak için at sürdün, domuza av oldun!<br />
Kazanç için kar elde etmeye koştun, kar şöyle dursun hapse girdin. Başkaları için<br />
kuyu kazdın, bir de gördün ki o kuyuya sen düşmüşsün. Görüyorsun ki Allah sebeplere<br />
el attın ama seni muradına eriştirmedi. Peki neden sebepler hakkında bir kötü zanna<br />
düşmedin Niceler kazançla padişah kesildiler, niceler de kazanç peşinde çırçıplak<br />
kaldılar.<br />
Nice kişi kadın olarak Kaarun oldu. Nice kişide kadın yüzünden borçlandı. Şu halde<br />
sebep, eşeğin kuyruğu gibi oynar, döner durur. Ona pek dayanmazsan daha iyi<br />
edersin. Hatta sebebe yapışırsan bile yiğit olmamalısın ki altında nice tehlikeler<br />
gizlidir. İşte bu tedbir ve çekinme “ Allah izin verirse” demenin sırrıdır. Çünkü bu kaza<br />
ve kader insana eşeği keçi gösterir.<br />
Bir adam yiğit ve akıllı bile olsa kaza ve kader onun gözünü bağladı mı<br />
şaşkınlığından eşek gözüne keçi görünür. Gözleri döndüren Allah’dır. Peki gönlü ve<br />
fikirleri döndüren kimdir Kuyuyu latif bir ev görürsün, tuzağı zarif bir tane. Bu<br />
sofestailik değildir. Allah’nın değiştirmesidir. Hakikatler nerede Sana böyle gösterir<br />
işte. Hakikatleri inkar eden tamamıyla bir hayal peşine düşmüştür. Fakat demez ki<br />
her şeyi hayal sanan da bir hayal olur mu Gözünü ov da bak!<br />
Bu sözün sonu gelmez. Şehzadeler, o kaleye gitmek için yola düştüler. Meyvesini<br />
yemeyin denen ağaca yürüdüler. İhlas sahiplerinin tavlasından çıktılar. Babalarının<br />
gütmeyin demesinden büsbütün hararetlendiler. O kaleye yüz çevirdiler. O seçilmiş<br />
Padişahın sözüne karşı durdular. İnsanın sabrını yakıp yandıran “ Hüş-rüba” kalesine<br />
yüz tuttular.<br />
Öğütleri kabul eden aklın inadına gündüzden döndüler de kapkaranlık geceye<br />
daldılar. O güzelim “ Zatüssuver” kalesinin denize beş kapısı vardı, karaya beş kapısı.<br />
Beş kapısı, dış duygularımız gibi renk ve koku alemineydi, beş kapısı da iç<br />
duygularımız gibi sırlar arardı. O binlerce resim be nakşı seyrettiler, yer, yer gezdiler<br />
resimler görüp kararsız bir hale geldiler. Bu suret kadehlerinden pek sarhoş olma ki<br />
put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.<br />
Suret kadehlerinden geç onlara kapılma. Şarap kadehtedir ama kadehten meydana<br />
gelmemiştir ki. Ağzını şarabı verene aç. Şarap geldikten sonra kadeh eksik olmaz. Ey<br />
Adem gönül bağlayan mana benim beni ara kabuğu, buğday suretini bırak. Kum Halil<br />
için un olduktan sonra artık ey akıllı er, bil ki buğday hiçbir şey değildir. Suret sureti<br />
olmayandan meydana gelir.<br />
Nitekim duman da ateşten çıkar. Bu suret alemini boyuna görür durursun ayıplarını<br />
görmeye başlarsın, usanırsın bıkarsın. Fakat suretsizlik sana tam bir hayret verir.<br />
Yüzlerce alet aletsizlikten meydana çıkar. Allah elsizlik aleminde eller dokur. O canlar<br />
canı adam suretini düzer durur. Nitekim ayrılıktan buluşmadan dolayı da gönülde<br />
çeşit, çeşit hayaller dokunur.<br />
Fakat hiçbir eser yapan esere benzer mi Feryat ve figan zarara benzer mi hiç<br />
Feryadın sureti vardır, zarar suretsizdir. Zarar uğrayanlar, kendi ellerini dişler<br />
dururlar, fakat zararın eli yoktur. Ey delil isteyen bu örnek yakışır bir örnek değil ama<br />
anlayışı az olan için ancak bu örneği bulabildim. Suretsiz Allah’nın sanatı bir suret<br />
eker, derken benden duygularla aletlerle bitiverir.<br />
Dileğine göre ne suret ektiyse beden ona uyar, iyi yahut kötü olur. Nimet sureti<br />
verirse beden şükreder. Mihnet sureti verirse sabreder. Allah acıma suretiyle tecelli<br />
ederse insan gelişir büyür. Bir yara bere suretiyle tecelli ederse ağlar feryat eder. Bir<br />
şehir suretiyle tecelli edince insanı yola düşürür. Bir ok suretiyle tecelli ederse insan<br />
kalkanla karşı durur. Güzellerde tecelli ederse zevk ve işrete dalar. Gayb suretiyle<br />
görünürse insan halvete girer.<br />
İhtiyaç sureti, insanı kazanca götürür. Kol kuvveti şunun bunun malını çalıp<br />
çırpmaya. Bu çeşit hayallerden doğan ve insana bir iş yaptıran suretler, o kadar<br />
çoktur ki saymaya imkan yok. Sonsuz gidişler sonsuz hüner ve sanatlar, hep<br />
düşüncelerde doğan suretlerin gölgesidir. Bir kavim dam kenarında bir hoşça<br />
durmuşlar.<br />
Her birinin gölgesi de bak yere vurmuş. O sağlam damın üstünde duran düşüncenin<br />
fikrin suretidir. O ne yaparsa aşağıda o görünür. İş yerde duvarda görünmede fikir<br />
gizli. Fakat tesir ve ulaşma bakımından ikisi de bir. Bir mecliste zevk kadehinden<br />
içilen suretlerin eseri insanın kendisinden geçmesi sarhoş olmasıdır.<br />
Kadınla erkeğin ve ikisinin buluşma suretleri buluşma anında kendilerinden<br />
geçmelerini meydana getirir. Bir nimet olan ekmek ve tuz suretinin eseri suretsiz olan<br />
kuvvettir. Savaşta kılıç ve kalkan sureti suretsizlikle yani düşmana üstün olmayla<br />
sona erer. Medrese medreseye gidip gelme medresenin türlü, türlü suretleri insan<br />
bilgi sahibi olunca dürülür gider. Bu suretler suretsizliğin kuluyken nasıl oluyor da o<br />
nimet sahibine yok diyorlar. Bu suretler suretsizlikten vücut bulmuştur.<br />
Peki kendilerine bu varlığın verene şu aykırı gidiş onu şu inkar ediş nedir ki. Ha..<br />
suretin inkarı da ondan olur ondan zuhur eder. Bu işte onun bir aksidir zaten. Her<br />
yurdun duvar tavan ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce<br />
zamanında taş tahta ve kerpiç meydanda değildir. Ama bu böyledir. Dilediği gibi iş<br />
yapan suretsizliktir. Suret onun elinde bir alete benzer.<br />
Bazı, bazı o suretsiz varlık yokluk gizliliğinden kerem eder suretlere yüz gösterir.<br />
Her suret ondan yardım görür. Bu suretle onun yüceliğinden güzelliğinden<br />
kudretinden var olur. Derken yine suretsiz varlık yüzünü gizler suretler<br />
ihtiyaçlarından renk ve koku aleminde dilenciliğe başlarlar. Bu suret başka bir<br />
suretten yücelik dilerse bu yol azıtmanın sapıklığın ta kendisidir.<br />
A cevhersiz şu halde neden ihtiyacını başka bir ihtiyaç sahibine arz edersin. Madem<br />
ki suretler kuldur, Allah’ya suret deme. Onu suret sanma onu bir şeye benzetmeye<br />
kalkışma. Yalvar yakar kendini yok etmeye savaş. Çünkü düşünceden suretlerden<br />
başka bir şey meydana gelmez. Başka bir suretle gelişmiyor semirmiyorsan sende sen<br />
yokken doğan suret elbette daha iyidir.<br />
Bir şehre gider o şehir suretine ulaşırsın a yolcu seni oraya çeken suretsizliktir.<br />
Mana bakımından hatta mekansızlık alemine kadar gidersin. Çünkü zevk ve hoşluk<br />
mekan ve zaman aleminden gayrı bir alemdir. Bir sevgilinin suretine gidersin. Onunla<br />
eş olmaya arkadaşlık etmeye can atarsın. Maksattan gafilsin ama mana bakımından<br />
suretsizliğe ittin yine. Şu halde herkesin taptığı Hak’tır.<br />
Çünkü yollara gidenler zevk için giderler suretsizliğe doğru yürürler. Ama bazıları<br />
yüzlerini kuyruğa tutmuşlardır. Baş asıldır ama başı kaybetmişlerdir onlar. Baş bu<br />
sapıklar tarafından kaybedilmiştir. Fakat baş kuyruk yolundan başlık eder. O baştan<br />
imdat görür bu kuyruktan bir tayfa vardır ki onlar başı da kaybetmişlerdir, kuyruğu<br />
da. Hepsi ve her şey kayboldu mu hepsini ver her şeyi bulurlar. Her varlığı her sureti<br />
yok etmeğe yolundan külle koşup ulaşırlar.<br />
Bu söze son yoktur şehzadeler kalede pek güzel pek alımlı bir resim gördüler.<br />
Bundan daha güzel kız görmüşlerdi ama bu resmi görünce derin bir denize daldılar<br />
sanki. Çünkü onlara bu kase içinde afyon verilmişti bir kere kaseler görünürde o afyon<br />
görünmez. Hüş-Rüba Kalesi yapacağını yaptı. Her üçünü de bele kuyusuna attı. Bakış<br />
oku yaysız olarak gönüle geldi saplandı.<br />
Ey aman bilmez aman, aman eski zamanlarda gelip geçmiş nice ümmetleri taştan<br />
suret yaktı yandırdı. Dinlerine de ateş saldı. Gönüllerine de. Artık bu suret canlı olursa<br />
nasıl olur neler yapmaz o. Fitnesi her an bir başka çeşittir onun. Suret aşkı<br />
Şehzadelerin gönlüne mızrak gibi battı. Her biri bulut gibi gözyaşları döküyor alını<br />
dişliyor. Yazık diyordu. Padişahın önceden gördüğünü biz şimdi gördük o eşsiz<br />
padişah bize ne kadar antlar verdi. Peygamberlerin bu yüzden bizim üstümüzde çok<br />
hakkı vardır. Onlar bizim sonumuzdan haber vermişlerdir. Ektiğin tohumdan ancak<br />
diken biter.<br />
Bu tarafa doğru uçarsan buradan öteye yol yoktur. Başka uçacak yer bulamazsın.<br />
Tohumu benden al ki mahsul versin. Benim kanadımla uç ki o tarafa fırlasın gitsin.<br />
Sen onun mutlaka var olduğunu varlığının vacip bulunduğunu bilmezsin ama sonunda<br />
yine dersin ki hakikaten varlığı vacipmiş.<br />
O hakikatte sensin. Fakat sonunda hakiki varlığı anlayıp terk edeceği bu mevhum<br />
senliğin o değildir ha.. bu sonraki varlığın seni evvelki ve hakiki varlığa ulaştırmak ve<br />
böyle bir varlığın olduğunu bildirmek için gelmiş asılsız bir varlıktır. Senin senliğinde<br />
başka bir sen gizlidir. Bu varlıkla var olup kendini gören kişiye kurban olayım ben.<br />
Gencin aynada gördüğünü ihtiyar ondan önce kerpiçte görür.<br />
Biz padişahımızın buyruğundan dışarı çıktık babamızın lütuflarına nankörlük ettik.<br />
Onun sözünü ehemmiyetsiz bulduk. Onun eşsiz inayetlerini mühimsemedik. İşte<br />
şimdilik hepimizde hendeğe düştük. Savaşsız kazalara uğradık öldürdük. Kendi<br />
aklımıza güvendik fikrimize dayandık ta bu tehlikeye çattık. İnce hastalığa tutulan<br />
kendisini nasıl sağlam sanırsa biz de tıpkı onun gibi kendimizi sağlam sandık hür<br />
zannettik.<br />
Fakat gizli illet şimdi meydana çıktı bağlandık avlandıkta ondan sonra kendini<br />
gösterdi. Kılavuzun gölgesi Allah’ı anmadan yeğdir. Bir kaanat yüzlerce tabak<br />
yemekten hayırlıdır. Gören göz üç yüz tane sopadan daha iyidir. Mücevherle taşı ayırt<br />
eden gözdür. Hasılı dertler içinde acaba dünyada kim bu resim kimin resmi diye<br />
araştırmaya koyuldular.<br />
Bir hayli arayıp sorduktan sonra bir gün yolda gözü açık bir ihtiyara rastladılar. O bu<br />
sırrı açtı. Duyma yoluyla değil aklına gelen ilham yoluyla bu sırrı buldu. Sırlar onun<br />
gözünün önünde apaçıktı. Dedi ki. Pervin denilen yıldız kümesi de buna haset eder. Bu<br />
Çin Padişahının kızının resmidir. O, can gibi ana karnındaki çocuk gibi gizlidir.<br />
Sarayında perdeler arkasındadır.<br />
Yanına ne erkek çıkabilir ne kadın. Padişah onu fitnelere uğramaması için<br />
gizlemiştir. Padişah onu pek kıskanır. Bulunduğu yerin damının üstünden kuş bile<br />
uçamaz. Eyvah böyle bir sevdaya düşen gönüle. Hiç kimse böyle sevdaya uğramasın.<br />
Bu bilgisizlik tohumunu eken, o öğütleri ehemmiyetsiz ve lüzumsuz gören kişinin<br />
layığıdır. O kendi tedbirine güvendi, aklımla elbette bir iş başarırım dedi.<br />
Halbuki o inayetin bir zerresi bile aklından doğacak üç yüz ihtiyat tedbirinden daha<br />
iyidir. Beyim kendi hileni bırak. Allah inayetine yürü orada öl. Buna sayılı hilelerle<br />
ulaşılma. Sen ölmedikçe fayda yok vesselam.<br />
Buhara’daki o ulu zat kendisinden bir şey isteyenlere çok iyi muamele ederdi. Pek<br />
çok sayısız ihsanlarda bulunur, ta gecelere kadar cömertlik eder, altınlar saçardı.<br />
Altınları kağıt parçalarına sarar, öyle verirdi. Hasılı dünyada bulundukça hep böyle<br />
ihsanlar ederdi. Güneş gibi tertemiz ay gibiydi. Onlarda Allah’dan aldıkları aydınlığı<br />
halka saçarlardı ya.<br />
Toprağa altın bağışlayan kimdir güneş. Madendeki altın da ondandır yıkık yerlerdeki<br />
hazine de. Her sabah yoksulların bir kısmına ihsanda bulunuyordu. Bu suretle hiçbir<br />
tayfanın mahrum kalmamasını isterdi. Bir gün dertlilere lütfeder, öbür gün dul<br />
kadınlara ihsanda bulunur. Daha öbür gün yoksul Alevilerle okuyup okutmakla<br />
uğraşan yoksul fakirlere kerem eder.<br />
Daha öbürüsü gün halkın eli boşlarına para verir. Daha öbürüsü günde borçlulara<br />
ihsan ederdi. Yalnız bir şartı vardı: kimse ağzını açıp bir şey istemeyecekti. Geçeceği<br />
yolun kenarına bütün yoksullar duvar gibi dizilirler susarlar beklerlerdi. Birisi ağız açtı<br />
da bir şey istedi mi bir habbe bile alamazdı. Şartı kim susarsa kurtulur hükmüydü<br />
kesesi kasesi susamlarındı.<br />
Nasılsa bir gün ihtiyarın biri açım bana zekat ver demişti. İhtiyarı men ettiler. Ama o<br />
boyuna söylemekteydi. Halk hayretlere düştü. Sadr-ı Cihan babacığım ne utanmaz<br />
ihtiyarsın dedi. İhtiyar sen benden daha ziyade utanmazsın dedi. Bu cihanı yedin<br />
yuttun bir de alemle beraber öteki alemin elde etmeye tamah ediyorsun.<br />
Bu sözü duyunca güldü. O ihtiyara bir hayli mal verdi. Adamcağız bütün malları<br />
yalnız başına alıp götürdü. O ihtiyardan başka ondan bir şey isteyen hiçbir kimse ne<br />
yarım habbe altın elde etti. Ne bir zerre kumaş. Fakihlerin günüydü, bir hoca hırsa<br />
geldi feryat ediyordu, bir hayli ağladı sızlandı. Fakat çare yoktu her çeşit söz söyledi,<br />
hiçbir faydası olmadı. Ertesi günü ayağını eski çapıtlarla sardı kötürümlerin arasına<br />
karıştı. Ayağının sağına soluna tahtalar bağladı.<br />
Bu suretle kendisini ayağı kırık bir alil göstermek istedi. Padişah onu gördü tanıdı<br />
hiçbir şey vermedi. Ertesi gün yüzünü bir keçe parçasıyla örttü. Fakat padişah yine<br />
tanıdı ağzını açıp bir şey istediği için kusurda bulunmuştu ona hiçbir şey vermedi. Yüz<br />
türlü hileye başvurdu nihayet aciz kalıp kadınlar gibi çarşafa büründü. Dul kadınların<br />
arasına karışıp elini gizledi başını eğdi öylece durdu.<br />
Fakat padişah yine tanıyıp sadaka vermedi. Hocanın mahrumiyetten yüreği yandı.<br />
Sonunda bir kefenciye gitti dedi ki: beni bir kilime sar yol üstüne koy hiç ağzını açma<br />
yalnız Sadr-ı Cihan’nın buradan geçmesini bekle belki görünce ölü sanırda kefen<br />
parası almak üzere bir şey verir. Ne verirse yarısını sana veririm. Kefenci para gözler<br />
bir yoksuldu dediğini kabul etti.<br />
Onu bir kilime sarıp yol üstüne koydu. Padişahın yolu oraya düştü. Kilimin üstüne<br />
bir miktar altın attı. Hoca hemen aceleyle kilimden elini çıkarıp altınları aldı.<br />
Kefencinin almasına verilen altınları gizlemesine meydan bile bırakmadı. Ölü kilimden<br />
elini uzatıp paraları aldıktan sonra başını kilimden çıkardı. Padişaha dedi ki: ey bana<br />
kerem kapılarını kapayan bak nasıl aldım gördün ya Sadr-ı Cihan doğru dedi.<br />
Aldın ama ölmedikçe kapımdan hiçbir şey koparamadın ya inatçı “ Ölmeden önce<br />
ölün” sırrı budur işte çünkü ölümden sonra ganimetler elde edilir. Ey hilebaz Allah’a<br />
karşı ölümden başka hiçbir hüner para etmez bir inayete uğramak yüzlerce çalışıp<br />
çabalamadan yeğdir. Çalışıp çabalamanın yüzlerce çeşit bozukluğu olabilir. Çalışmada<br />
u korku var. o inayet ölüme bağlıdır. Bu yolu güvenilir erler sınadılar ama ölümde<br />
onun inayeti olmadıkça gelip çatmaz. Aman sen ,sen ol inayete sığınmadan hiçbir<br />
yerde durma. İnayet bu koca yılana zümrüttür. Yılan zümrüdü görmedikçe kör olur<br />
mu hiç<br />
Bir geçle bir kösenin yolu bir topluluğa düştü. Orada oturdular konakladılar. O<br />
seçilmiş topluluk söze sohbete koyuldu. Akşam oldu hatta gecenin de üçte biri geçti.<br />
Bekçinin korkusundan o iki delikanlı o bekar odasında kaldılar orada uyudular.<br />
Kösenin sakalında dört kıl vardı. Fakat yüzü ayın on dördüne benziyordu adeta.<br />
Delikanlı çirkindi arka tarafına tam yirmi tane kerpiç yığdı.<br />
Bekarlardan bir oğlancı gece vakti kalabalığın içinden kalktı. Yavaş, yavaş yürüdü.<br />
İştahlı bir halde oğlanın yanına gelip kerpiçleri bir tarafa koydu. Çocuğa elini uzatınca<br />
çocuk yerinde sıçradı. Hey dedi A köpeğe tapan kimsin sen Bu otuz kerpici neye<br />
buradan aldın Herif dedi ki: sen ne için o otuz kerpici yığdın Oğlan dedi ki: Hastayım<br />
zayıfım. Yatarken ihtiyata riayet ettim.<br />
Herif hastaysan, hastalıktan hararetlendiysen neden hasta haneye gitmedin Yahut<br />
bir esirgeyici hekimin evine varmadın Gitseydin hastalıktan kurtulurdun. Çocuk dedi<br />
ki: ben de bilmem nereye gideyim Nereye gidersem bir derde uğruyorum. Senin gibi<br />
bir zındık bir pis bir dinsiz herif başucuma yırtıcı canavar gibi gelip dikiliyor. Ey iyi bir<br />
yer olan tekkede bile bir an olsun aman bulmadım.<br />
Bir avuç bulgur aşıyla geçinmeye çalışan derviş, gözlerinden meni akarak elleriyle<br />
hayalarını sıkarak bana yüz tuttu. Namuslu oldun mu gizli, gizli bakar aletleriyle<br />
oynarlar. Tekke böyle olursa artık halkın pazarı eşek sürüsü ve hamların divanı nasıl<br />
olur Var kıyas et. Eşek, nerede namus ve takva nerede Eşek korkmayı ürkmeyi ne<br />
bilir Akıl kadının da emniyet ve adaletini diler, erkeğin de. Fakat akıl nerede<br />
Tutar bu sefer de kadınlara kaçarsam Yusuf gibi sınamalara fitnelere düşerim. Yusuf<br />
kadın yüzünden zindana düştü, sıkıntılara uğradı. O bile böyle olursa artık ben elli<br />
kere darağacına çekilirim. Kadınlar bilgisizliklerinden bana saldırdılar. Erkekler<br />
canıma kastederler. Hasılı ne kadınlardan kurulabiliyorum ne erkeklerden. Ne<br />
yapayım bilmem<br />
Ne bunlardanım ben, ne onlardan! Ondan sonra oğlan, köşeye baktı, dedi ki: o<br />
çenesinden o iki kılla dertten kurtuldu gitti. Kerpiçten de kurtuldu, kerpiç<br />
kavgasından da hatta senin gibi bir kahpe oğlu çirkin kart oğlanın saldırışından da.<br />
Gösteriş için olsun çenede bulunan kaç dört kıl, adamın arkasına çepeçevre yığılan<br />
otuz kerpiçten hayırlıdır. Allah inayetinin bir zerresi itaat ve ibadetinden yeğdir.<br />
Çünkü şeytan itaat kerpicini alır, hatta iki yüz tuğla olsa yine kapar, kendine yol<br />
açar. Her yanın kerpiçle dolu olsa yine o kerpiçler senin tarafından konmuştur. Fakat<br />
o iki üç, kıl Allah verisidir. Hakikatte o kıların her biri bir dağdır. Çünkü o, padişahının<br />
bir aman fermanıdır. Sen bir kapıya yüzlerce kilit vursan bir sersem gelir, hepsini de<br />
söker çıkarır. Fakat bir şahne herhangi bir kapıyı mumla kapatsa erler, babayiğitler<br />
bile ona yaklaşamaz, yürekleri oynar. Allah inayeti olan o iki üç kıl kötülüklerle arana<br />
girer, dağ kesilir yüzlerde görünen nura benzer.<br />
Ey iyi yaratılışlı adam kerpiç komaya kalkışma, fakat çirkin şeytandan da emin<br />
olarak uyuma. Yürü Allah kereminden iki tanecik kıl elde et de ondan sonra gam yeme<br />
emin olarak uyu! Bilgili adamın uykusu ibadetten yeğdir. Hele insanı gafletten<br />
uyandıran bilgi olursa. Yüzme bilenin hareketsiz durması aceminin elle ayakla<br />
savaşmasından iyidir.<br />
Acemi elini ayağını oynatır durur, fakat boğulur. Yüzme bilense denizdeki dalgıç gibi<br />
yüzer durur. Bilgi uçsuz bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi dileyenin ömrü binlerce<br />
yıl olsa yine araştırmadan vazgeçmez, bir türlü doymaz. Allah elçisi hadisinde “ İşte<br />
iki tane haris ki hiç doymazlar” dedi.<br />
“ Dünyayı ve dünyanın şatafatını dileyenle bilgi etmek isteyen” dendi. Bu ayırmaya<br />
dikkat edilirse buradaki bilginin dünya bilgisinden başka olduğu anlaşılır babacığım.<br />
dünyadan başka ne olabilir Ahret. Seni buradan ayıran, sana kılavuzluk eden!<br />
Derde uğrayan o üç Şehzade birbirlerine döndüler. Her üçünün de zahmeti birdi,<br />
derdi bir elemi bir. Her üçü aynı düşüncedeydi aynı sevdaya düşmüştü. Her üçü aynı<br />
derde uğramış aynı hastalığa tutulmuştu. Sükut içindeydiler. Fakat üçü de aynı<br />
tehlikeye düşmüştü. Sözde de her birinin delili birdi. Bir müddet hepsi gözyaşı<br />
döktüler, musibet sofrasının başında kanlar saçtılar. Bir zaman her üçü de gönül<br />
ateşiyle yandılar, buhurdan gibi sıcak soluklar aldılar.<br />
Büyük kardeşleri dedi ki. Ey hayırlı kardeşler biz başkasına er gibi öğütler vermez<br />
miydik Adamlarımızdan biri bize dertten yoksulluktan, korkudan yer<br />
deprenmesinden şikayet edince sıkıntıdan az ağla sızla. Sabret, sabır ferahlığın<br />
anahtarı derdik ya1 şimdi bu sabır anahtarı ne oldu O türe bozuldu mu şaşılacak şey!<br />
Savaş zamanında ateş içinde bile altın gibi hoşça gül diyen biz değil miydik Savaşın o<br />
dar zamanında asker benziniz saramasın demez miydik<br />
Atların adam kellerinden başka basacak bir yer bulamadığı zamanlarda ordumuzu<br />
hay haylar la mızrak gibi kahredici bir halde saldırın diye teşvik etmez miydik Bütün<br />
aleme sabredin der; sabır gönlün ve göğsün ışığıdır diye öğüt verirdik ya. Şimdi nöbet<br />
bizde. Neden sersem oluyor, çirkin karılar gibi neden çarşafa bürünüyoruz Ey gönül<br />
herkesi hararetlendirdin ya hadi bakalım şimdi sen hararetlen kendiliğinden utan.<br />
Ey dil herkese öğür verirdin ya işte şimdi sana nöbet geldi neden sustun Ey akıl<br />
nerede o şekerler çiğneyen öğütün Senin çağın şimdi. O hay ,hay ın ne oldu ey<br />
gönülden yüzlerce teşvişi gideren şimdi senin nöbetin hadi oynat sakalını! Kahpelik<br />
eder de şimdi sakalını oynatmazsan bundan önce de sakalına gülmüş olursun.<br />
Başkalarına öğüt verme vaktinde hay, hay iş başa düşünce karılar gibi vay, vay ha!<br />
Başkalarının derdine dermen oluyordun ya; şimdi dert sana konuk oldu fakat<br />
susuverdin.<br />
Askere bağırır çağırır orduyu teşvik ederdin hani. Neden sesin kısıldı, nutkun<br />
tutuldu Kendine de bağırsana. Aklınla elli yıldır ördüğün kumaştan bir zıbın yap da<br />
giyin bakalım! Dostların kulakları sesinden hoşlanıyordu. Elini çıkar da şimdi kulağını<br />
çek! Daima baştın kendini kuyruk yap da ayağını elini sakalını bıyığını az kaybet. Şu<br />
döşenmiş yeryüzünde şimdi oyun senin. Kendini boş bir hale getir de neşelen!<br />
Bir padişah mecliste oturmuş şarap içip sarhoş olmuştu. Kapının önünden bir fakih<br />
geçiyordu. Şunu meclise getirin laal renkli şarabı sunun şuna diye emretti. Hocayı<br />
ister istemez meclise getirdiler. Mecliste zehir gibi, yılan gibi ekşi bir suratla<br />
somurtup oturdu. Padişah şarap sundu. Hoca kızdı kabul etmedi. Padişahtan da yüz<br />
çevirdi sakiden de. Ben ömrümde şarap içmedim.<br />
Halis zehir, bence şaraptan daha hoş. Kendinize gelin bana şarap yerine zehir verin<br />
içip öleyim de kendimden de kurtulayım, sizden de dedi. Şarap içmeden gürültüye<br />
başladı. Mecliste ölüm gibi canavar gibi bir hal aldı. Nefis ehliyle şu balçığa kapılmış<br />
olanlar gibi hani. Onlar gönül ehliyle oturdular mı bu hale gelirler işte. Allah kendi<br />
haslarına gizlilik aleminde hürlerin içtikleri şaraptan sunarlar ama duygu o, şarabın<br />
sözünden başka bir şey duymaz.<br />
Hakikati görmeyenler onların irşadından yüz çevirirler. Çünkü gözle onların ihsanını<br />
göremez. Kulaklarından boğalarına bir yol olsaydı onların öğütleri gönüllerine tesir<br />
ederdi. Fakat bu çeşit adam baştanbaşa ateştir, nur değil. Yakıcı ateşe de ancak<br />
kabuklar atılır. İç kabuktan çıktı. Kabuktan ibaret olan söz, kaybolup gitti. Mide hiç<br />
kabuktan kızışır, gelişir mi Cehennem ateşi ancak kabuğu yakar. ateşin içle hiçbir işi<br />
yoktur. Ateşi içe yalım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir, yakmak için değil.<br />
Allah hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da<br />
böyledir. Gelecek zamanda da. Latif iç, hatta kabuklar bile onun tarafından<br />
yarlıganırken artık nasıl olur da içi yakar uzaktır ondan bu. Hatta inayet eder de bu<br />
inayeti yüzünden başına vurursa bile ona bir iştah verir, o kırmızı şarabı içirir. Başına<br />
vurmazsa o hoca gibi onun ağzını bağlar.<br />
Şarap da içirmez, bu padişahların meclisine de sokmaz. Padişah sakiye dedi ki: Ey<br />
izi kutlu ne susuyorsun Hadi onu hoş bir hale getir, neşelendir. Her akılda gizli bir<br />
hükmeden vardır, kimi dilerse hileyle baştan çıkarır. Doğu güneşi de onun alemi<br />
aydınlatması da tutsaklar gibi onun zincirine bağlanmıştır. Dimağına yarım afsun<br />
okuduğu zaman feleği çarha getirir döndürür.<br />
Bir aklı tesiri altına alan başka bir akıl ondan kudret bulmuştur, tavla üstadı odur.<br />
Saki hocanın başına birkaç sille vurdu al deyip şarap kadehini sundu. Zavallı hoca sille<br />
korkusundan kadehi alıp içti. İçince de sarhoş oldu, neşelendi, bağ gibi gülmeye<br />
başladı. Nedimliğe alaya latifeye koyuldu. Aslanı ile tutacak bir hale geldi. neşesinden<br />
parmacıklarını şakırdatmaya başladı. Sonra su dökmek için ayak yoluna gitti.<br />
Ayak yolunda ay gibi bir halayık vardı. Padişahın cariyelerinden olan bu kız pek<br />
güzeldi. Onu görünce ağzı açık kaldı. Aklı gitti halayığa saldırmaya kalkıştı. Ömrünce<br />
bekardı iştiyak halindeydi. Şimdi bir de sarhoş olmuştu. Hemen halayığa el attı.<br />
Halayık çırpınmaya başladı, narayı attı. Fakat hiçbir çaresi olmadı. Kadın buluşma<br />
zamanında erkeğin elinde ekmekçinin elindeki hamura döner.<br />
Onu gah yumuşaklıkla gah sert bir halde yoğurur durur, elinin altında ondan çak,<br />
çak diye sesler çıkar. Gah onu uzatır, tahta üstünde yassı bir hale getirir. Gah bir<br />
araya toplar. Gah su döker, gah tuz eker. Gah tandıra yayar, ateşle onu mehenge<br />
vurur. İstekli ve istenen bu çeşit dürülüp bükülür, alt olan ve üst gelen, bu oyundadır<br />
işte.<br />
Bu oyun yalnız kocayla karı arasında olmaz. Her aşıkla her sevgili de bu oyunu<br />
oynar. Evveli olmayanla sonradan olanın varlıkla var olup suret kabul edenin Vise ve<br />
Ramin gibi bükülüp ezilmesi farzdır. Fakat her birinin oyunu başka bir çeşittir. Her<br />
birinin ezilip bükülmesi başka bir hünerdendir. Kocayla karıyı ey koca karını kötü<br />
tutma, hoş tut demek için örnek olarak söyledim.<br />
Gerdek gecesi yenge onun elini tutup hoş bir emanet olarak senin eline vermedi mi<br />
Ey güvenilir kişi sen iyi kötü ne yaparsan Allah da sana onu yapar. Hasılı o hoca<br />
ayakyolunda sarhoşluktan halayığa saldırdı. Ne namusu kaldı, ne zahitliği! O huriden<br />
doğmuş güzelin üstüne atıldı. Ateşi o pamuğa düştü. Can, cana ulaştı bedenler<br />
dürülüp bükülmeye başladı. İkisi de başları kesilmiş iki kuş gibi çırpınıyorlardı.<br />
Hocanın gönlünde ne şarap meclisi ne padişah n aslan, ne haya ne din ne ürkeklik<br />
ne de can korkusu kaldı. Gözü kızdı bir şey görmez oldu. Burada zaten ne Hasan<br />
görünür göze, ne Hüseyin! Hocanın meclise dönmesi gecikti. Padişahın bekleyişi de<br />
haddi aştı. Ne oluyor bir göreyim diye gitti. Oradaki kıyamet alametini gördü. Hoca<br />
korkusundan hemen sıçrayıp meclise gitti, ateş gibi derhal şarap kadehini kaptı.<br />
Padişah cehennem gibi kızmış gazaba gelmişti. O kötü işi işleyen hocanın da kızın<br />
da kanına susamıştı. Fakih padişahı hiddetli gazaplı görünce kötü bir hale düştü zehir<br />
kadehi gibi acı ve kanlı bir hale geldi. sakiye yahu acele et dedi., neye öyle sersem,<br />
sersem oturuyorsun Çabuk padişahı neşelendir. Padişah gülümsedi ey ulu er dedi,<br />
hoşlandım, o kız senin olsun!<br />
Ben padişahım benim işim adalettir, lütuftur. Ne yersem cömertliğim, sevgiliyi de<br />
onu verir. Tatlı, tatlı içemediğim şeyi nasıl olur da sevgiliye verir, ona azık olarak<br />
sunarım Ben kendi hususi soframda ne yersem kullarıma da onu yediririm. Pişmiş<br />
olsun ham olsun. Ne yemek yersem kölelerime onu yedirir, onları o yemekle beslerim.<br />
Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime onu yedirir, onları yemekle beslerim.<br />
Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime de onu giydiririm. Onlara köhne elbiseler<br />
giydirmem. Hüner sahibi Peygamberden utanırım. O “ Hizmetçinize siz ne giyiyorsanız<br />
onu giydirin” dedi.<br />
Mustafa evladı olan ümmetine “ Elinizin altındakilere yediğiniz şeyden yedirin” diye<br />
vasiyette bulunundu. Başkalarını hoş bir hale getirdin, sabırla çevikleştirdin, sabra<br />
teşvik ettin. Şimdi erlik göster de kendini de hoş bir hale getir. Sabır düşüncesine<br />
dalan aklını kendine kılavuz et. Sabır kılavuzu sana kanat olursa canın arş ve<br />
kürsünün ta yücesine çıkar. Mustafa’ya bak, sabrı Burak edindi de bu Burak onu<br />
göklere çekti, çıkardı.<br />
Bu sözleri söyleyip derhal yürüdüler. İşte dostum ne olduysa da o vakit odu. Sabrı<br />
seçtiler doğrulardan oldular. Ondan sonra Çin şehirlerine doğru yürüdüler. Analarını<br />
babalarını bıraktılar ülkelerini terk ettiler. O gizli sevgilinin yolunu tuttular. İbrahim<br />
Edhem gibi aşk onları tahtlarından etti. Elsiz ayaksız ve yoksul bir hale düştüler.<br />
Yahut sanki bir sarhoş. İbrahim Peygamber gibi kendisine ateşe attı. Yahut da ulu<br />
Allah’nın sabırlı kulu İsmail kendilerini aşka kurban ettiler, onun hançerine boyun<br />
verdiler.<br />
Aşk İmriülkays’ı dudakları kurumuş susuz bir halde Arap ülkesinden çekti. Nihayet<br />
Tebük’e geldi, orada kerpiç ameleliği yaptı. Padişaha, Arap padişahlarından<br />
imriülkays, bu diyara kazanç elde etmeye geldi. Aşka av oldu, kerpiç ameleliği yapıyor<br />
dediler. Padişah kalktı, gece vakti onun huzuruna gitti. Dedi ki: Ey güzel yüzlü<br />
padişah! Sen zamanın Yusuf’usun. İki ülkede şehiler ve güzellik bakımından bütün<br />
yüceliğiyle sana ram oldu.<br />
Erler kılıcının yüzünden sana kul oldular; kadınlar bulutsuz bir aya benzeyen yüzüne<br />
köle kesildiler. Bizim yanımızda konakla da devlet ve ikbale erişelim. Canımız senin<br />
visalinle yüzlerce defa tazelensin. Ben de senin kulunum ülkem ve saltanatım da. Ey<br />
bunca saltanata tenezzül etmeyen! Böyle bir hayli hikmetler söyledi. İmriülkays<br />
öylece susup duruyordu. Birdenbire sırrının yüzündeki örtüyü kaldırdı.<br />
Kulağına eğilip aşk ve derde it ne söylediyse söyledi. Kendi gibi onu da baştan<br />
çıkardı. Tebük padişahı da onun elinin tuttu, onunla dost oldu. O da onun gibi tahttan,<br />
kemerden bezdi. Bu iki padişah, uzak, uzak ülkelerin yolunu tuttular. Aşk zaten bu<br />
suçu bir kere yapmamıştır ki. Aşk büyüklere baldır, çocuklara süt. O her gemiye<br />
yüklenen ve geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür.<br />
Bu ikisinden başka daha nice sayısız padişahları aşk saltanatlarından, ülkelerinden<br />
etmiştir. Bu üç şehzadenin canı da Çin ülkesinin etrafında kuşlar gibi tane devşirmeye<br />
başladı. Ağızlarını açıp sırlarını söylemeye kudretleri yoktu. Çünkü içlerindeki sır, pek<br />
mühim ve pek tehlikeli bir sırdı. O anda yüz binlerce baş bir pulaydı. Kızgın aşk okunu<br />
yayına koymuş, yayını kurmuştu. Aşkın okunu yayına koymuş, yayını kurmuştu.<br />
Aşkın hoşnutluk zamanında kızgın değilken bile her an öyle zalim bir huyu vardı ki.<br />
Bu hoşnutluk zamanında kızgınlık değilken bile her an, öyle zalim bir huyu vardır ki.<br />
Bu hoşnut olduğu zamanda böyle. Artık kızgın olunca neler yapmaz Ben ne<br />
söyleyeyim Fakat can yaylası, bu aşkın öldürdüğü, bu aşk kılıcının kestiği aslana feda<br />
olsun. Bu çeşit öldürülme binlerce hayattan iyidir.<br />
Saltanatlar bile böyle kulluğa kurban olsun! Şehzadeler yüzlerce korkuyla yüzlerce<br />
çekinmeyle sırlarını kinaye yollu hafif, hafif birbirlerine söylüyorlardı. Sırlara<br />
Allah’dan başka mahrem yoktur. Ah’a ancak gökyüzü hemdemdir. Birbirlerine bir şey<br />
bildirirken aralarında kendilerine ait ıstılahlar vardı. Alelade halk da bu kuşdilinin bir<br />
kısmını bellemiştir de şatafatlar satmışlar, ululuklar etmeye kalkışmışlardır.<br />
Fakat onların sözü kuşların seslerinin suretinden ibarettir. Ham kişi kuşların<br />
ahvalinden gafildir. Nerede bir Süleyman ki kuşdilini anlasın. Şeytan da saltanat sürer<br />
ama Süleyman değildir ki. Şeytan Süleyman’a benzer tahta oturur, hile bilgisi vardır,<br />
fakat “ Biz ona kuşdilini öğrettik” sırrına mazhar değildir ki. Süleyman, Allah’dan<br />
muştuluklara nail olmuştu da bu yüzden “ Biz ona kuşdili öğrettik” sırrına erişmişti.<br />
Sen “ Min Ledün” kuşlarını görmemişsin. Artık o hava kuşlarına bak da onlardan<br />
anla. Simurgların yeri, Kaf dağıdır. Her haya1 oraya el atamaz. Ancak o birleşmeyi<br />
gören hayal o makamı görür. Gördükten sonra da yine araya ayrılık düşer. Fakat işi<br />
tamamıyla kesen ayrılık değildir bu. Bu iş, bu makam her türlü ayrılıktan emindir.<br />
Ruha mensup olan o kalıbın baki kalması için güneş bir an kendisini kardan çeker.<br />
Sen onlardan kendi canın için bir düzenlik ara. Onların sözlerinden ıstılah çalmaya<br />
kalkışma. Zeliha’ da çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adını Yusuf takmıştı.<br />
Onun adını gizli bir surette yazmış, mahremlerine o sırrı bildirmişti. Mum ateşten<br />
yumuşadı dese bu söz, o sevili bize alıştı, sevdalandı demekti. Ay doğdu, bakın dese<br />
yahut söğüt ağacı yeşerdi diye bir söz söylese.<br />
Yapraklar ne güzel oynamakta çörekotu ne hoş yapıyor. Gül bülbülle sırrını söyledi<br />
padişah sevgilisine sır söyledi. Bahtımız ne kutlu yaygıları döşeyin, saka su getirdi<br />
güneş doğdu. Dün gece bir tencere kaynattılar içindekiler güzelce pişti, helmelendi.<br />
Ekmekler tuzsuz felek aksine dönmede. Başım ağrıyor başımın ağrısı geçti gibi bir şey<br />
söylese hep başka şey kastederdi.<br />
Birini övse onu över birinden şikayetlense onun ayrılığını anlatmış olurdu. Yüz<br />
binlerce ad söylese maksadı, dileği hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok<br />
olursa onunla duyar, onun kadehinden sarhoş olurdu. Susuzluğu onun adıyla geçerdi.<br />
Batıni şerbeti onun adıydı. Derdi oldu mu onun yüce adıyla derhal derdi yatışırdı.<br />
Hatta kış vakti sevgilisinin adı ona kürk kesilirdi.<br />
Sevda aleminde sevgilisinin adı bu işi işler işte. Aşağılık kişiler de her an o temiz adı<br />
anar ama bu tesir görülmez çünkü onlarda aşk yoktur. İsa onun adıyla mucizeler<br />
yaptı. Ne mucize gördüyse onun adıyla gösterdi. Bir can Hakk’a ulaştı mı onun zikri,<br />
bunun zikridir. Bunun zikri onun zikri. Böyle can kendinden boşalır, sevgilisinin<br />
aşkıyla dolar. Testide ne varsa dışına o sızar.<br />
Gülme vuslat safranının kokusunu verir, ağlama uzaklık soğanının kokusunu.<br />
Halbuki bunların her birinin gönlünde yüzlerce murat var. bu aşk ve sevgi mezhebi<br />
değildir. Gündüze nasıl güneş lazımsa aşka da sevgili lazım. Güneş o yüze nikap<br />
gibidir. Nikapla sevgilinin yüzünü fark edemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek. Aşıkın<br />
günü de odur, rızkı da.<br />
Aşıkın günü de odur, rızkı da. Aşıkın gönlü de odur, gönlünün yanışı da. Balıklara<br />
ekmek de sudur su da. Elbise de sudur, ilaç da, uyku da. Aşık çocuğa benzer.<br />
Mememden süt emer durur. O iki alemde de sütten başka bir şey bilmez. Fakat şu da<br />
var ki çocuk sütü hem bilir, hem bilmez. Bu tarafta tedbirin yeri yoktur. Bu define<br />
bildiren kitap, açanı da açılanı da bulsun, define sahibi de defineye de nail olsun diye<br />
ruhu hayretlere düşürmüştür.<br />
Ruh bu yürüyüşte hayran olmaz. Hayret şöyle dursun defineyi bi bildiren kitabı elde<br />
eden ruh deniz kesilir sel ve ırmak değil. Bulduğunu buldu mu kendisi kaybolur. Bir<br />
sel gibi denize gark olur gider. Tohum yok oldu da ondan sonra bitti, incir haline geldi.<br />
"“Ben de sen ölmeyince altın vermedim ya” sözü budur işte.<br />
Büyük kardeşleri dedi ki: Kardeşlerim beklemeden canım ağzıma geldi. artık bir<br />
şeye aldırış etmiyorum sabrım kalmadı. Bu sabır beni adeta ateşe attı. Sabretmeden<br />
takatim tak oldu. Başıma gelen şey aşıklara ibret kesildi. Ayrılık yüzünden canıma<br />
doydum. Ayrılıkta yaşamak münafıklıktır. Ayrılığın derdi, niceye bir beni öldürecek<br />
kes başımı da aşk, bana bir baş bağışlasın.<br />
Dinim aşkla yaşamaktır. Bu canla bu başla diri kalmak bunlarla yaşamak benim için<br />
ayıptır, ardır. Kılıç aşıkın canından tozu toprağı iler süpürür. Çünkü kılıç, suçları<br />
kökünden mahveder. Ey güzel ömürlerdir” Hayatım ölümümdendir”diye aşıkının<br />
davulunu dövüp durmaktayım. Beden tozu kalktı mı ayım parlar. Can ayım saf bir<br />
hava bulur. Can su kuşu olduğunu dava etmede. Artık bela tufanından feryat eder mi<br />
hiç<br />
Gemi parçalanmış kaza ne gam Onun gemisi suya ayak basıvermektir. Canım ve<br />
bedenim bu dava ile dirildi. Artık ben bu davadan nasıl vazgeçer, nasıl sukut<br />
edebilirim Rüya görürüm ama uykuda değil. Dava edip duruyorum ama yalancı<br />
değilim. Yüz kere kellemi kessen mum gibiyim ben. Daha ziyade aydınlanır, etrafı<br />
daha aydınlık bir hale getiririm. Ateş önden arttan bütün harmanı sarsa gece<br />
yolcularına ayın harmanı kafidir.<br />
Yusuf’u kardeşlerinin hilesi Yakub peygamberden gizledi. Onu hileyle gizlediler.<br />
Fakat gömlek nihayet gammazlıkta bulundu. İki küçük kardeşi büyük kardeşlerine<br />
öğütlerde bulundular. Dediler ki. Düşeceğin tehlikelerden bihaber olma. Kendine gel,<br />
yaralarımıza tuz ekme. Babayiğitlik taslayıp yahut şüpheye düşüp bu zehri içmeye<br />
kalkışma. Her şeyden haberdar olan bir şeyin tedbirine uymadıkça kalb gözün açık<br />
olmadığı halde nasıl yol gidebilirsin Vay o kuşa ki kanadı bitmeden yücelere uçmaya<br />
kalkışır da tehlikeye düşer. İnsana kol kanat akıldır. Adamın aklı olmazsa kendisine<br />
başka bir aklı kılavuz etmesi gerektir. Ya üstün ol ya üstünlüğü ara.<br />
Ya görüş sahibi ol yahut bir görüş sahibi ara. Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı<br />
açmaya kalkışmak beyhudedir doğru değildir açılmaz. Heva ve heves yüzünden bütün<br />
bir alemi tuzağa tutulmuş gör. İlaç rengindeki yaralara karmış bil. Yılan ölüm gibi<br />
göğsünün üstüne dayanıp ayağa kalkmış ağzına da kuş avlamak için büyük bir yaprak<br />
almıştır.<br />
Otlar arasında o da bir ot gibi boy vermiştir. Kuş onu bir dal sanır yemek için<br />
yaprağın üstüne oturdu mu yılanın ve ölümün ağzına düşer. Bir timsah ağzını açar<br />
dişlerinin çevresinde uzun, uzun kurtlar vardır. Yediğinin artığından dişlerinin<br />
arasında kalanlar kurtlanır. Dişlerinin çevresinde kurtlar peydahlanır. Kuşcağızlar<br />
kurtları o rızkı görüp o tabutu otlak sanırlar.<br />
Ağzı ansızın kuşlarla doldu mu derhal nefesini çeker ağzını kapar. Bu ekmeklerle<br />
azıklarla dolu olan alemi o timsahın açılmış ağzı bil ey rızık kazanan kurt ve yeme<br />
derdine düşüp zaman timsahının hilesinden emin olma. Tilki toprağın altına yayılır<br />
toprağın üstünde de hileli tohumlar vardır. Nihayet bir karga gaflette bulunur oraya<br />
gelir konar. O hilebaz da derhal onun ayağını yakalıyı verir.<br />
Hayvanlar da yüz binlerce hile varken artık hayvanlardan daha üstün olanda ne<br />
hileler bulunur Zeynel-abidin gibi elinde bir Kuran, fakat yeninde kahredici bir<br />
hançer! Sana gelerek efendim der. Fakat gönlümde büyülerle hilelerle dolu bir Babil<br />
var. öldürücü zehrin görünüşü baldır süttür. Kendine gel de haberdar bir pirin sohbeti<br />
olmadıkça yürüme. Heva ve heves lezzetlerinin hepsi hiledir, riyadır.<br />
Her lezzet etrafı karanlıklarla çevrilmiş şimşek ışığına benzer. Derhal gelip geçen<br />
şimşek nuru, yalan ve geçici bir şeydir. Çevresinde karanlıklar var, yolunsa uzaktır<br />
senin. Onun ışığıyla ne bir kitap okuyabilirsin, ne bir konağa at sürebilirsin. Yalnız<br />
şimşek ışığına kapıldığının suçu olarak doğu nurları senden yüz çevirir. Kılavuz<br />
olmadıkça şimşek ışığı seni geceleyin mil, mil karanlık bir çukura çeker. Gah, dağa<br />
düşersin, gah dereye.<br />
Gah bu yana düşersin, gah o yana. Ey mevki arayan, zaten kılavuzu görmezsin.<br />
Hatta görsen bile ondan yüz çevirirsin. Ben bu yolda altmış mil yol yürüdüğüm halde<br />
bu kılavuz hala bana sapık diyor. Bu şaşılacak adamın sözüne kulak asarsam yola yeni<br />
baştan başlamam lazım. Halbuki ben bu yolda ömrümü harc ettim. Ne olursa olsun<br />
artık git oradan dersin.<br />
Evet yol yürüdüm ama şimşeğe benzeyen zannınca. O aştığın yolun onda birini<br />
doğuya benzeyen vahyin izine uy da yürü. “ Zan, doğruyu bilmez” ayetini okuduğun<br />
halde öyle bir şimşeğe uydun da doğudan kaldın ha. A köhne adam, ya bizim<br />
gemimize gir, yahut o gemiyi bizim gemiye bağla. Fakat bu söz söylenince duyan der<br />
ki: bu ululuğu nasıl bırakayım, kör gibi sana uyup nasıl gideyim<br />
Körün kılavuzla gitmesi elbette daha iyidir. Çünkü bundan insana bir ayıp gelirse,<br />
öbüründen yüz ayıp gelir. Pireden adeta akrebe kaçmada, bir ıslaklıktan kaçıp denize<br />
dalmadasın sen babanın cefalarından kaçıp oğlancıların, kötülüklerin, pisliklerin<br />
arasına kaçıyorsun. Yusuf gibi bir iç sıkıntısı yüzünden gezelim, oynayalım deyip<br />
gidiyor, bir kuyuya düşüyorsun. Bu gezinti yüzünden onun gibi kuyuya düşüyorsun<br />
ama nerede onun gibi sana yar olacak Allah inayeti<br />
Yusuf, o gezintiye babasından izin almadan gitseydi mahşere kadar kuyudan<br />
çıkamazdı. Babası, gönlü olsun diye ona izin verdi. Dedi ki: Mademki gönlün gezmeye<br />
akmada. Hadi hayra karşı. Hangi kör olursa olsun bir Mesih’ten baş çekerse o<br />
çıfıtçasına doğru yoldan kalır. Görse de gözünün ışıklanması mümkündür. Fakat bu<br />
çekinmesi yüzünden büsbütün körleşip kaldı.<br />
İsa ona gel der, bana sarıl. Ey kör, o yüce sürme bendedir. Körsen bile benim<br />
mucizemle aydınlığa ulaşır, can Yusuf’unun gömleğine nail olursun. Sana o sınıklıktan<br />
sonra gelen ululukta devlet vardır. O devlet sana yol gösterir. Eli ayağı olmayan<br />
devleti terk et a kart eşek, terk et! Pirden başka üstat ve başbuğ olmasın. Fakat yaş<br />
bakımından pir değil, doğru yol piri.<br />
Karanlığa tapan, pirin emri altına girdi mi aydınlığı görür. Şart teslim olmaktan<br />
ibarettir. Uzun işe girişmek değil. Sapıklıkta koşup yelmenin faydası yoktur. Ben<br />
bundan böyle esir yolunu aramam. Pir ararım, pir ararım, pir! Göklerin merdiveni<br />
pirdir, ok nereden fırlar, havalanır Yaydan. O ağır gövdeli Nemrut, İbrahim’in<br />
yüzünden gerkes kuşiyle beraber göklere sefer etmedi mi Bir hayli yücelere çıktı<br />
ama herkes bu gökten yukarıya çıkamaz ki. İbrahim ona dedi ki: Ey yolcu er, adamın<br />
ben olursam, bana uyarsan, bu sana daha iyidir.<br />
Yücelere çıkmak için beni merdiven edinirsen uçmaksızın gökyüzüne çıkarsın. Hani<br />
gönlün ekmeksiz, azıksız şimşek gibi batıdan da doğuya dek gidişi gibi. Hani gün<br />
battıktan sonra insanların duygularının geceleyin uykuda şehirleri gezip tozduğu gibi.<br />
Hani arifin oturup durduğu halde gizli bir yoldan yüzlerce aleme gittiği gibi. Böyle<br />
gidiş mümkün değilse o ilden gelen bu haberler, kimden geliyor öyleyse<br />
Bu haberlerde bu dosdoğru rivayetlerde yüz binlerce pir ittifak etmiştir. Bu<br />
kaynaklarda, öyle zanla kurulmuş bilgilerde olduğu gibi türlü, türlü değil bir tane bile<br />
aykırı şey yoktur. O arayış karanlık gecede kıble arayışına benzer. Buysa öyle bir<br />
haldir ki gün ortası Kabe de işte orada durup durmada. Kalk ey Nemrut adamları<br />
kanat edin. Bu gerkesler, sana merdiven olmaz. Ey zayıf adam, cüzi akıl gerkese<br />
benzer, o daima leş yer de öyle uçar.<br />
Abdal’ların aklıysa Cebrail’in kanadı gibidir. Mil ,mil yol alır ta sidre gölgesine uçar.<br />
ben padişahın doğanıyım. Güzelim izim kurtlu, ben leşe aldırış bile etmem, gerkes<br />
değilim ben. Gergesi bırak, senin adamın ben olayım. Benim bir kanadım yüzlerce<br />
gerkesten iyidir. Niceye bir körce at koşturup duracaksın Sanat için de usta gerek<br />
kazanç için de. Kendini Çin ülkesinde rezil etme. Bir akıllı er, ara, ondan ayrılma. O<br />
zamanın Eflatunu ne derse ona uy.<br />
Kendine gel, heva ve hevesi bırak, onun dileğince hareket et. Çin ülkesinde herkes<br />
inanarak ve kuvvetle padişahımız, anadan doğmamıştır; onun hiçbir oğlu yoktur.<br />
Hatta bir kadını bile kendisine yaklaştırmamıştır der. Padişahlar hakkında oğlu kızı<br />
vardır diyen, boynunu keskin kılıca eş etmiştir. Padişahsa madem ki der; bu sözü<br />
söyledin karım olduğunu ispat et; kızım olduğunu ispat ettin mi keskin kılıcımdan<br />
emin olursun. Yahut da şüphe etme ki senin boynunu keserim. Canından hırkanı çeker<br />
çıkarırım! Ey yalan dolu sözler söyleyen sen hiçbir suretle başını kılıçtan<br />
kurtaramazsın. Ey bilgisizlikten batıl sözler söyleyip duran! Kesik başlarla dolu olan<br />
hendeği gör.<br />
Bu gürültü yüzünden dibinden ta ağzına kadar kesik başlarla doludur bu hendek. Bu<br />
başların sahipleri hep bu işe giriştiler bu dava yüzünden başlarını verdiler. Kendine<br />
gel de ibret gözünü aç, bunları gör, böyle bir davaya girişmeye kalkışma. Kardeş sen<br />
bu işe giriştin ama ömrümüzü bize zehir edeceksin. Birisi körlükle ve bilmeden yüzyıl<br />
yürürse o aştığı yol, yoldan sayılmaz. Silahsız savaşa gitme. Korkusuzlar gibi<br />
tehlikeye atılma.<br />
Kardeşleri bu sözler söylediler ama o sabırsız şehzade dedi ki: Bana bu sözlerden<br />
nefret geliyor. Göğüs ateşle dolu bir mangala benziyor. Ekin kemale geldi artık orak<br />
zamanı. Gönülde bir sabır vardı, şimdi o da kalmadı. Sabrın yerine aşk gelip oturdu.<br />
Aşkın doğduğu gece sabrım öldü. O ölüp gitti. Allah sizlere ömür versin. Ey söz<br />
dinleyen ben söz söylemeden de geçtim dinlemeden de. Artık soğuk demir dövmeye<br />
kalkışma.<br />
Hey gidi hey. Ben baş aşağı gelmişim, ayağımı bırak benim. Nerede benim<br />
bedenimin cüzlerinde bir akıllı fikir Ben deveyim gücüm yettikçe yük çekerim.<br />
Düştüm mü kesilmem daha yeğ. Kesik başlarla dolu yüzlerce hendek olsa benim<br />
derdime karşı ancak bir eğlencedir bu. Artık ben heva ve heves davulunu korkumdan<br />
kilim altında çalmayacağım. Ben artık sahraya bayrak dikeceğim ya başımı vereceğim,<br />
ya sevgiliyi göreceğim. O şarabı içmeye layık olmayan boğazın kılıçlarla hançerlerle<br />
kesilmesi daha iyi.<br />
Onun vuslatıyla aydınlanmayan gözün ağarması kör olması daha yeğ. Onun sırrına<br />
mahrem olmayan kulağı kökünden kopar. O başta hoş görünmez. O cömertliğe sahip<br />
olmayan elin kasap satırıyla kırılması daha hoş. Onun yürüyüşüne can vermeyen,<br />
onun nerkis bahçesine canla başla gitmeyen ayak yok mu O çeşit ayağın bukağıya<br />
vurulması daha doğrudur. O çeşit ayak nihayet başa dert olur.<br />
Ya bu yolda muradıma erişirim, yahut doğan gibi o yoldan döner yine yurduma<br />
gelirim. Belki muradıma erişmem sefere bağlıdır. Seferde bulamaz isem belki de<br />
oturduğum yerde bulurum. Sevgiliyi öyle bir arayayım ki onu aramaya lüzum<br />
olmadığını bilinceye kadar bu aramadan vazgeçmeyeyim. Zamanenin çevresinde<br />
dönüp dolaşmadıkça o beraberlik kulağıma girer mi benim<br />
Uzun ve uzak yerlere düşmeden bu beraberlik sırrını nasıl anlayabilirim Allah<br />
kullarıyla beraber olduğunu anlattı, sonra da bu sırrı gönlün aksetsin, bununla kanaat<br />
etmesin, bu sırrı araştırsın diye gönülü mühürledi. Gönül seferlere düştü yollar aştı.<br />
Ondan sonra gönüldeki mührü açtı. Hesaptaki iki yanlış gibi hani. O iki yanlıştan sonra<br />
hesap aydınlanır, doğrulur ya, tıpkı onun gibi.<br />
Fakat seferden sonra der ki: bu beraberliği bilseydim hiç onu arar mıydım İyi ama<br />
onu anlamak sefere bağlıdır. O anlayış keskin fikirlerle elde edilmez ki. Hani şeyhin<br />
borcunun verilmesi de o çocuğun ağlamasına bağlıydı ya. Helvacı çocuk zarı, zarı<br />
ağladı da o ulular şeyhinin borcunu ödediler. Bu manevi hikaye bundan önce<br />
“Mesnevi” içinde söylendi. Ondan başka bir yerden tamah etmeyesin iye bir yerden<br />
gönlüne bir korkudur düşer.<br />
Fakat bu tamaha bir başka fayda verir; o muradın başka bir kimseden meydana<br />
gelir. Ey birere sıkıca bağlanan maksadını oradan uman ö yüce ağaçtan meyve elde<br />
edeyim diyen! O maksadın oradan olmaz da Allah onu başka bir yerden verir. Peki o<br />
şeyi sana umduğun taraftan vermeyecekti de neden o tamahı sana verdi Gönlüne bir<br />
hayret gelsin diye bir hikmet bir kudret göstermek için.<br />
Ey fayda dileyen! Muradım acaba nereden meydana gelecek diye gönlün hayran<br />
olsun diye. Bu suretle kendi aczini bilgisizliğini bilirsin de gayba olan inanın büsbütün<br />
fazlalaşır. Gönlüm de menfaat gelecek yerde hayrete düşer. Acaba bu tamahtan bu<br />
ümitten ne hasıl olacak dersin. Terzilikten rızık umarsın, sağ oldukça terzilikle geçinir<br />
giderim dersin.<br />
Derken rızkın kuyumculuktan meydana geliverir. Halbuki o vehmine bile gelmemişti<br />
senin. Peki, o rızık oradan meydana gelmeyecekti de terziliğe tamahın nedendi Allah<br />
bilgisindeki eşsiz örneksiz bir hikmet yüzündendi. Allah onu ezelde öyle yazmıştı.<br />
Düşüncen şaşırsın, bütün hünerin, işin gücün hayranlıktan ibaret oldun diye Allah bu<br />
hikmeti halk etti. Acaba sevgilinin vuslatına bu çalışmasıyla mı ererim.<br />
Yoksa bedeni çalışmam olmaksızın başka bir yoldan mı sevgiliye ulaşırım<br />
Maksadıma bu yoldan erişeceğim demem. Yalnız bakalım, isteğim nereden meydana<br />
gelecek diye çırpınır dururum. Başı kesilmiş kuş can bedeninden nerede kurtulacak<br />
diye her yana koşar çırpınır , çırpınır ya. Ben de ya bu çıkışla muradıma nail olurum,<br />
yahut burçlarla süslü gökteki başka bir burçtan muradıma ererim dersin.<br />
Mal ve akara konmuş bir mirasyedi vardı. Konduğu mirasın hepsini yedi, çırçıplak<br />
kaldı. Miras malının zaten vefası yoktur. Geçip gider fayda etmez, geçip gider sahibi<br />
ondan ayrılıverir. Mirasa konan malın kadrini bilmez çünkü kolay buldu. Dileyip<br />
savaşmadı pek o kadar zahmet çekmedi ki. Sana da Allah bu canı bedava verdi de o<br />
yüzden canının kadrini bilmiyorsun.<br />
Adamın elindeki para da gitti, kumaş da gitti, evler de gitti. Yıkık yerlerde baykuşlar<br />
gibi kalakaldı. Dedi ki: Yarabbi mal, mülk ekmek azık verdin, hepsi gitti. Ya lütfet bir<br />
geçim ver, yahut da ölümümü yolla. Gönlünden her şey boşalınca yarabbi, yarabbi<br />
demeye koyuldu. “ Rabbim beni kurtar, bana yardım et” demeye başladı. Peygamber<br />
“ inanan, kamışa benzer” demiştir. İçi boş olunca feryat eder.<br />
Fakat kamışın içi dolu oldu mu çalgıcı onu elinden atar. Sakın dolu olma. Onun<br />
elinden gelen zarar da hoştur. Boş olda Allah’nın iki parmağı arasında hoş bir hale gel.<br />
Çünkü bütün alem yokluk şarabından sarhoştur. O mirasyedinin de azgınlığı gitti,<br />
gözlerinden yaş boşandı. Gözyaşları, din mahsulüne su verdi.<br />
Nice ihlas sahibi vardır ki ağlar, sızlar, duasındaki ihlas dumanı da göğe kadar gider.<br />
Suçluların sızlanmasından bir öd ağacı kokusu, bu güzelim gök kubbenin ta yücelerine<br />
kadar varır. Bunun üzerine melekler Allah’ya sızlanmaya başlarlar: Ey her duayı kabul<br />
eden, ey sığınılan Allah! Sen yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her iştah sahibi,<br />
dileğini senden diler.<br />
Allah buyurur ki: bu onu horlamak için değil. Ona geç ihsan etmem, onun<br />
faydasınadır. İhtiyacı onu gafletten ayılttı, bana çevirdi; saçından tuttu, çeke, çeke<br />
benim tarafıma getirdi. Dileğini verirsem yine döner, o oyuncağa kapılır gaflete gark<br />
olur gider. Gerçi ey sığınılan en düşkünlere yardım eden Allah diye gönlü kırık perişan<br />
bir halde ağlayıp sızlanmada ama o ağlasın, sızlasın.<br />
Bana onun sesi hoş gelmede. O yarabbi demesi sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor.<br />
Yalvararak başından geçenleri anlatarak beni her çeşit aldatmada. Dudu kuşlarıyla<br />
bülbülleri seslerinin güzelliği yüzünden kafese koyarlar. Fakat kuzgunla baykuşu hiç<br />
kafese korlar mı Güzel seven bir ekmekçinin yanına iki kişi gelse, bir tanesi ihtiyar,<br />
bir tanesi de güzel bir delikanlı olsa.<br />
İkisi de ekmek isteseler ekmekçi hemen bir somun kapıp al deri ihtiyara verir. Öbür<br />
boyu boyu güzel olana hemencecik ekmek verir mi Onu geciktirir. Der ki: bir<br />
zamancağız bekle hele. Evde taze ekmek pişiriyorlar. O sıcak ekmek bir müddet sonra<br />
gelse bile yine hele otur der, helva da gelecek şimdi. Böyle , böyle onu geciktirir,<br />
oyalar gizli bir yoldan avlamaya başlar. Benim seninle bir müddet işim var. ey dünya<br />
güzeli, bekle hele der. İşte müminlerin iyiden kötüden bir murada hemencecik nail<br />
olamamaları iyice bil ki bu yüzdendir.<br />
Mirasyedi, mirası yiyip bitirdi. Yoksullaştı, yarabbi demeye ağlayıp sızlanmaya<br />
başladı. Zaten rahmetler saçan bu kapıyı kim dövdü de Allah icabet etmedi bu kapı<br />
açılıp ona yüzlerce bahar saçılmıştı. Rüya gördü bir hatif ona dedi ki: sen, Mısır’da<br />
zengin olacaksın. Yürü Mısır’a git. İşin orada düzelecek. Allah niyazını kabul etti. O<br />
ricaları kabul eden Allahdır. Falan yerde büyük bir define var. onun için ta Mısır’a<br />
kadar gitmen gerek.<br />
Ey köhne adam durmadan hemencecik Bağdat’tan kalk, Mısır’a şeker kamışlığına<br />
kadar git! Adam, Bağdat’tan kalkıp ta Mısır’a kadar gitti. Mısır’ı görünce sırtı kaşındı.<br />
Sıkıntısını gidermek için hatifin vadine ümitlenerek Mısır’a gitti. Hatif falan mahallede<br />
falan yerde gömülü pek nadir, pek değerli bir define var demişti. Oraya kadar gitti<br />
ama az çok hiçbir geçinecek parası pulu kalmadı. Halktan dilencilik etmeye niyet etti.<br />
Fakat yüzü tutmuyor, utanıyordu. Sabretti, üzülüp durdu. Derken yine açlıktan<br />
kıvranmaya başladı. Dilencilikten başka bir çaresi kalmadı. Dedi ki: geceleyin yavaş,<br />
yavaş çıkarım: karanlıktan görünsem de o suretle dilenirim.<br />
Gece kuşu gibi geceleri Allah’ya zikrederim, elbette bir kapıdan yarım dirhem bir şey<br />
elde ederim. Bu düşünceyle taraf, taraf gezmeye başladı. Bir zaman utangaçlığı mevki<br />
mani oluyor, bir zaman da açlık, kendisine hadi iste diyordu. Gecenin üçte biri<br />
geçinceye kadar isteyeyim mi yoksa dudaklarım kuru bir halde uyuyayım mı Diye bir<br />
ayağını ileri atmada bir ayağını geriye çekmedeydi.<br />
Ansızın o adamı sokakta bekçi yakaladı. Dayanamadı, bir hayli yumrukladı, sopayla<br />
dövdü. O karanlık gecelerde halk hırsızlardan çok zarar görmüştü. bekçi o korkunç ve<br />
menhus gecelerde hırsızları iyiden iyiye araştırmadaydı. Halife geceleyin kimi<br />
sokaklarda dolaşıyor görürseniz benin adamlarından, akrabalarımdan bile olsa<br />
yakalayıp elini kesin demişti.<br />
Padişah bekçiyi iyice tehdit etmiş, neden demişti,hırsızlara böyle merhamet<br />
etmektesiniz Neden onların yalarına kanıyorsunuz, yahut neden onlardan rüşvet<br />
alıyorsunuz Hırsızlara ve her menhus adama acımak zayıfları vurmak ve onlara<br />
merhamet etmektedir. Kendine gel de bu sıkıntı yüzünden öç almadan vazgeçme. O<br />
sıkıntıya o eziyete pek bakmada umumimi sıkıntıyı umumi eziyeti gör.<br />
Şerri defetmek için ısırılan parmağı kes at. Bedeninin helak olacağına zulme<br />
uğrayacağına bak. Tesadüf bu ya o günlerde hırsızlar pek çoğalmıştı. Pişkin, ham bir<br />
çok hırsız belirmişti. İşte bekçi o adamı böyle bir zamanda yakalamış. Sayısız kötek<br />
atmış, sopayla iyice dövmüştü. O yoksul dövme doğruyu söyleyeceğim diye bar, bar<br />
bağırmaya başlamıştı. Bekçi dedi ki. Peki mühlet verdim söyle ne hileye çattın<br />
bakalım<br />
Divan ehli, bekçiyi kınamışlar, neden hırsızlar bu zaman çoğaldılar Bu çokluk senin<br />
ve senin gibilerin yüzünden. Önce çirkin ve pis arkadaşlarını göster. Yoksa hepsinin<br />
öcünü senden alırız. Bu suretle her mal sahibinin altını da emin olsun demişlerdi.<br />
Adam ağız dolusu yeminlerden sonra ben ne ev yakan birisiyim ne yankesici. Ben ne<br />
hırsızım ne zalim. Ben Mısır’da garip bir Bağdatlıyım dedi.<br />
Rüyasını, rüyada hatifin kendisine bir define haber verdiğini söyledi. Bekçinin gönlü<br />
rahatlaştı, adamın doğru söylediğini anladı. Yemininden doğruluk kokusu<br />
gelmekteydi. Sözünden, içinin çörekotu gibi yandığı anlaşılıyordu. Gönül doğru<br />
sözden huzur ve sükun bulut susuzun suyla hararetini teskin etmesi gibi. Ancak bir<br />
illete tutulmuş olan mahcup gönül doğruyu anlamaz. O peygamberlerle ahmak bir<br />
adamı bile ayırt edemez. Yoksa mahallinden kopup gelen o haber aya bile gelse onu<br />
ikiye böler. Ay ikiye bölünür de o hicap altında kalmış gönül bölünmez. Çünkü o<br />
sevgili değildir. Onu Allah reddetmiştir. Bekçinin gözleri yaşardı, bir kaynak oldu<br />
adeta.<br />
Fakat kuru sözden değil, gönül korkusundan. Bir söz cehennemden kopar, adamın<br />
dudağına kadar gelir. Bir söz de can şehrinden kopar, dudağa gelir. Bu dudak cana<br />
canlar katan denizle eziyetler zahmetler denizi arasında bir berzahtır. Şehirlerdeki<br />
köylü pazarına benzer adeta. Etraftan alışveriş için hep oraya gelirler. Kusurlu<br />
kumaşla adamın kesesini berbat eden kalp akça ve inci gibi değerli ve pahalı kumaş,<br />
hep oradadır.<br />
Bir köylü pazarından kim daha ziyade ticaretten anlar, geçer kalp akçayı görür,<br />
tanırsa kar eder. Köylü pazarı bu çeşit adama kar yeri olur. Başkasına da körlüğü<br />
yüzünden suç ve zarar yeridir. Alem cüzülerinden her biri teker, teker aptala<br />
düğümdür, ustaya düğüm açmak. Birine şekerdir, öbürüne zehir. Birine lütuftur.<br />
Öbürüne kahır.<br />
Her cansız şey, peygambere hikayeler söyler. Kabe hacıya tanıklık eder, söz söyler.<br />
Mescit de namaz kılana tanıklık verir, ta uzak yollardan bana gelirdi der. Ateş, Halil’e<br />
gül ve reyhan kesilir. Nemrud ’a uyanlaraysa ölümdür derttir. A güzelim bunu<br />
defalarca söyledim, fakat söylemeye doyamıyorum ki. Solup sararmamak için<br />
defalarca ekmek yedin işte bu hep ekmek. Nasıl olur da usanmazsın<br />
Mizacındaki itidal yüzünden yine acıkırsın. Bu açlıkla da senin hazımsızlığın yanar<br />
gider. Kimde açlık derdi varsa bedeninin her cüzü diğer cüzüyle bağdaşır yenileşir.<br />
Lezzet açlıktan gelir, yeni bir yemekten değil. Açlıkla yenen arpa ekmeği, şekerden<br />
lezzetlidir. O usangaçlık da sözün tekrarından değildir, aç olmadan ve<br />
hazımsızlıktandır.<br />
Dükkandan baç, ve haraç almadan dedikodudan halkı aldatmadan usanmazsın.<br />
Altmış yıl gıybette bulunsan, insanların etini yesen yine doymazsın. Kadınları avlamak<br />
için işvelerde bulunursu. Defalarca güzel sözler söylersin de bir türlü usanç gelmez.<br />
Son söylediğin sözü, ondan öncekinden daha yanarak, daha çevik bir halde ilk<br />
söylediğinden yüzlerce daha hararetli olarak söylersin.<br />
Dert eski ilacı yeniler. Dert her usanmış bezmiş dalı kırar. Eskileri yenileyen kimya<br />
derttir. Nerede dert varsa orada usanç ne gezer Kendine gel de usançtan<br />
soğuk,soğuk ah etme. Dert ara, dert ara, dert ara dert! Abes ilaçlar, derde dermen<br />
aramak için hile düzerler. Yol kesicilerdir baç diye para almaya kalkışırlar. Acı su<br />
içildiği zaman soğuktur, hoş gelir ama susuzluğu kesmez. Yalnız bir hiledir düzer,<br />
yüzlerce yeşillik bitiren tatlı suyu araştırmaya mani olur.<br />
Her kalp altın da tıpkı bunun gibi nerede iyi ve güzel altın varsa onu araştırmaya<br />
mani kesilir. ey mürit senin muradın benim, beni al diye hileyle kolunu kanadını keser.<br />
Senin derdini ben çekerim der ama o dert değildir, tortudur. Görünüşte sana tabidir<br />
ama hakikatte seni alt eder. Yürü yalancı dermandan kaç da derdin, sana derman<br />
olsun, iyileşsin, miskler saçsın. Bekçi evet sen ne hırsızsın ne kötü bir adam. İyi bir<br />
adamsın ama aptalsın, ahmaksın.<br />
Bir rüyaya inanmış bir hayale kapılmış bu kadar yol aşıp buralara gelmişsin. Aklın<br />
yok galiba. Ben yıllardır bir teviye Bağdat’ta bir define var filan yerde filan mahallede<br />
gömülüdür. Diye görürüm. Der demez adam kendine geldi. çünkü bekçi kendisinin<br />
mahallesini söylüyordu. Bekçi sözüne devam etti. Yürü derler filanın evinde o define.<br />
Adam büsbütün ayıldı.<br />
Çünkü o düşman kendisinin evini ve adını söylemekteydi. Bekçi söylüyordu: ben<br />
defalarca bu rüyayı gördüm Bağdat’ta böyle bir define var dediler de bu hayale kapılıp<br />
yerimden bile kıpırdamadım. Sense hiç usanmadan bir rüyaya kapılıp buralara kadar<br />
geliyorsun. Ahmak adamın rüyası da aklınca olur. Aklı gibidir değersizdir bir şeye<br />
yaramaz. Bil ki aklı ve ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası erkeğin rüyasında daha<br />
aşağıdır daha değersizdir.<br />
Aklı kıt ve ahmak adamın rüyasında bir kıymet olmaz. Akılsızlıktan ne çıkar yel gibi<br />
bir rüya. Adam kendi kendine define evindeymiş de neden yoksulluktan feryad<br />
ederim. Definenin başında ne kadar gaflet içindeymişim ne kadar da perde<br />
ardındaymışım gözüm örtülüymüş dedi. Bu muştuluktan sarhoş oldu, derdi kalmadı.<br />
Dilsiz dudaksız yüz binlerce hamd okudu.<br />
İçinden nasibine ermek için bu sıkıntıya uğramak lazımmış halbuki abıhayat benim<br />
meyhanemdeymiş. Yürü ben yüce bir nimete nail oldum kendimi müflis sanıyordum. O<br />
körlüğe rağmen bu nimeti buldum. İster bana ahmak de ister aşağılık bir adam o<br />
define benim oldu ya sen dilediğini söyle. Ben şüphesiz olarak muradımı gördüm. A<br />
kötü ağızlı sen ne istersen söyle. Ey ulu er sen bana dertli de. Sence dertliyim ama<br />
kendimce hoşum ben eğer bu iş aksine olsaydı da sana gül bahçesi bana hor hakir bir<br />
yer kesilseydi vay bana.<br />
SON<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>