<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - Evliya Kıssaları]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2026 18:07:54 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz.Ali´nin Kardeşi Akil´in Ziyareti]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1347</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:53:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1347</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz.Ali´nin Kardeşi Akil´in Ziyareti</span><br />
<br />
Akil, kardeşi Emirül müminin Ali aleyhisselamın halifeliği zamanında misafir olarak, hazretin Kufe deki evine geldi. Ali (r.a.) büyük oğlu Hasan ibni Ali ye amcasına bir elbise hediye etmesini işaret etti. İmam Hasan (r.a.) kendi malından bir gömlek ve bir cübbeyi amcası Akil e hediye etti. Gece yaklaştı, hava sıcaktı Ali (r.a.) ve Akil Dar ül imare nin damına çıkmışlar konuşmakla meşguldüler. Akşam yemeği vakti geldi. Kendisini halifelik sarayında misafir olarak gören Akil, muhakkak renkli bir sofra beklemekteydi. Fakat beklediğinin aksine çok sade ve fakirane bir sofra getirildi. Şaşırarak yemeğin hepsi bu mu diye sordu.<br />
<br />
Ali (r.a.):Yoksa bu Allah ın nimeti değil midir Ben Allah a çok şükür ediyorum.<br />
<br />
Akil: İstediğimi bir an evvel söyleyip izin almam lazım, borçluyum ve borç altında kaldım. Emir ver de biran evvel borcumu versinler. Kardeşine ne kadar yardım etmek istiyorsan et de, evime döneyim.<br />
<br />
- Ne kadar borçlusun<br />
<br />
- Yüz bin dirhem.<br />
<br />
- Oh! Yüz bin dirhem! Ne kadar çok! Üzgünüm kardeşim, borçlarını verecek kadar param yok. Fakat istersen sabret, hisselerin tediye zamanı yaklaşıyor, kendi payımı alıp, sana vereyim böylece eşitlik ve kardeşlik şartını, yerine getireyim. Eğer ailemin masrafları olmasaydı kendi payımın tümünü sana verir kendime bir şey bırakmazdım, dedi.<br />
<br />
- Nasıl Hisselerin tediye zamanı gelinceye kadar bekletiyorsun Üstelik hem senin devlet hazinesi elindedir, birde bana sabret de hisselerin tediye zamanı geldiğinde, kendi payımı sana vereyim diyorsun. Sen ne kadar istersen, hazineden ve Beyt ül mal de alabilirsin. Niçin beni hisselerin tediye zamanı gelinceye kadar bekletiyorsun Üstelik hem senin Beyt ül mal de bütün hakkın ne kadardır Farz en hakkının tamamını bana versen, derdimin ne kadarına deva olur<br />
<br />
- Senin teklifine şaşıyorum doğrusu, devlet hazinesinin parası varmış veya yokmuş, ben ve seninle ne ilgisi var Ben ve sen diğer Müslümanlar gibi herhangi bir kişiyiz. Doğrudur, kardeşimsin ve imkanlarım ölçüsünde, sana malımdan yardım etmem gerekir.<br />
<br />
Fakat kendi malımdan müslümanların Beyt ül Malı ndan, değil.<br />
<br />
Konuşmaları devam etti ve Akil, türlü dillerle izin ver Beyt ül mal den bana yeteri kadar para versinler de işimin peşinden gideyim diye ısrar ediyordu.<br />
<br />
Oturdukları yer Kufe pazarını görüyordu.Tüccar ve pazarcıların para sandıkları, oradan görülüyordu. Akil hala ısrar ediyordu. Ali (R.a.), Akil e buyurdu:<br />
<br />
- Eğer yine ısrar ediyor ve sözümü kabul etmiyorsan, o halde sana bir teklifim var. Yaparsan eğer, borçlarının, tamamını ödeyip daha fazlasına da sahip olabilirsin.<br />
<br />
- Akil ne iş yapayım<br />
<br />
- Buranın altında sandıklar vardır. Şimdi orada kimse yok. Ve pazarda da kimse kalmadı. Buradan aşağı in ve sandıkları kır. Gönlün ne isterse al.<br />
<br />
- Sandıklar kimin malıdır<br />
<br />
- Bu esnafın malıdır. Nakdi değeri olan mallarını, oraya döküyorlar.<br />
<br />
- Hayret. Bana, halkın sandıklarını kırmama ve bin zahmetle kazandıkları ve bu sandıklara döküp Allah a tevekkül ederek evlerine giden, çaresiz halkın, malını alıp, gitmemi mi teklif ediyorsun<br />
<br />
- O halde nasıl bana, müslümanların Beyt ül mal sandığını senin için açmamı teklif ediyorsun Peki bu mal kimindir Bunlar da bir şey düşünmeden evlerinde rahatça uyuyan halkındır. O halde başka bir teklif daha yapayım. İstersen bu teklifi kabul et.<br />
<br />
- Başka ne teklifi<br />
<br />
- Hazırsan eğer kılıcını al, ben de kılıcımı alayım, Kufe ye yakın eski bir şehir olan Hıre vardır. Orada toptancı tüccarlar ve zengin kimseler vardır. Gece ikimiz gideriz. Birimiz baskın yaparız. Büyük servetleri alıp getiririz.<br />
<br />
- Kardeşim, ben hırsızlık yapmak için gelmedim ki bu sözleri söylüyorsun. Sen sadece elinde bulunan Beyt ül mal den ve devlet hazinesinden, borçlarımı vermem için bana para vermelerine izin ver diyorum.<br />
<br />
- Birlikte bir kişinin malını çalmamız, yüz binlerce müslüman ın malını yani, bütün müslümanların malını çalmamızdan daha iyidir. Nasıl olur bir kişinin malını çalmak hırsızlık da, bütün halkın malını çalmak hırsızlık değildir<br />
<br />
Sen utanmıyor musun ki hırsızlık yalnız birinin birine saldırması, zorla malını pençesinden almasıdır diyorsun, hırsızlık çeşitlerinin en kötüsü şimdi bana teklif ettiğin değil midir </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hz.Ali´nin Kardeşi Akil´in Ziyareti</span><br />
<br />
Akil, kardeşi Emirül müminin Ali aleyhisselamın halifeliği zamanında misafir olarak, hazretin Kufe deki evine geldi. Ali (r.a.) büyük oğlu Hasan ibni Ali ye amcasına bir elbise hediye etmesini işaret etti. İmam Hasan (r.a.) kendi malından bir gömlek ve bir cübbeyi amcası Akil e hediye etti. Gece yaklaştı, hava sıcaktı Ali (r.a.) ve Akil Dar ül imare nin damına çıkmışlar konuşmakla meşguldüler. Akşam yemeği vakti geldi. Kendisini halifelik sarayında misafir olarak gören Akil, muhakkak renkli bir sofra beklemekteydi. Fakat beklediğinin aksine çok sade ve fakirane bir sofra getirildi. Şaşırarak yemeğin hepsi bu mu diye sordu.<br />
<br />
Ali (r.a.):Yoksa bu Allah ın nimeti değil midir Ben Allah a çok şükür ediyorum.<br />
<br />
Akil: İstediğimi bir an evvel söyleyip izin almam lazım, borçluyum ve borç altında kaldım. Emir ver de biran evvel borcumu versinler. Kardeşine ne kadar yardım etmek istiyorsan et de, evime döneyim.<br />
<br />
- Ne kadar borçlusun<br />
<br />
- Yüz bin dirhem.<br />
<br />
- Oh! Yüz bin dirhem! Ne kadar çok! Üzgünüm kardeşim, borçlarını verecek kadar param yok. Fakat istersen sabret, hisselerin tediye zamanı yaklaşıyor, kendi payımı alıp, sana vereyim böylece eşitlik ve kardeşlik şartını, yerine getireyim. Eğer ailemin masrafları olmasaydı kendi payımın tümünü sana verir kendime bir şey bırakmazdım, dedi.<br />
<br />
- Nasıl Hisselerin tediye zamanı gelinceye kadar bekletiyorsun Üstelik hem senin devlet hazinesi elindedir, birde bana sabret de hisselerin tediye zamanı geldiğinde, kendi payımı sana vereyim diyorsun. Sen ne kadar istersen, hazineden ve Beyt ül mal de alabilirsin. Niçin beni hisselerin tediye zamanı gelinceye kadar bekletiyorsun Üstelik hem senin Beyt ül mal de bütün hakkın ne kadardır Farz en hakkının tamamını bana versen, derdimin ne kadarına deva olur<br />
<br />
- Senin teklifine şaşıyorum doğrusu, devlet hazinesinin parası varmış veya yokmuş, ben ve seninle ne ilgisi var Ben ve sen diğer Müslümanlar gibi herhangi bir kişiyiz. Doğrudur, kardeşimsin ve imkanlarım ölçüsünde, sana malımdan yardım etmem gerekir.<br />
<br />
Fakat kendi malımdan müslümanların Beyt ül Malı ndan, değil.<br />
<br />
Konuşmaları devam etti ve Akil, türlü dillerle izin ver Beyt ül mal den bana yeteri kadar para versinler de işimin peşinden gideyim diye ısrar ediyordu.<br />
<br />
Oturdukları yer Kufe pazarını görüyordu.Tüccar ve pazarcıların para sandıkları, oradan görülüyordu. Akil hala ısrar ediyordu. Ali (R.a.), Akil e buyurdu:<br />
<br />
- Eğer yine ısrar ediyor ve sözümü kabul etmiyorsan, o halde sana bir teklifim var. Yaparsan eğer, borçlarının, tamamını ödeyip daha fazlasına da sahip olabilirsin.<br />
<br />
- Akil ne iş yapayım<br />
<br />
- Buranın altında sandıklar vardır. Şimdi orada kimse yok. Ve pazarda da kimse kalmadı. Buradan aşağı in ve sandıkları kır. Gönlün ne isterse al.<br />
<br />
- Sandıklar kimin malıdır<br />
<br />
- Bu esnafın malıdır. Nakdi değeri olan mallarını, oraya döküyorlar.<br />
<br />
- Hayret. Bana, halkın sandıklarını kırmama ve bin zahmetle kazandıkları ve bu sandıklara döküp Allah a tevekkül ederek evlerine giden, çaresiz halkın, malını alıp, gitmemi mi teklif ediyorsun<br />
<br />
- O halde nasıl bana, müslümanların Beyt ül mal sandığını senin için açmamı teklif ediyorsun Peki bu mal kimindir Bunlar da bir şey düşünmeden evlerinde rahatça uyuyan halkındır. O halde başka bir teklif daha yapayım. İstersen bu teklifi kabul et.<br />
<br />
- Başka ne teklifi<br />
<br />
- Hazırsan eğer kılıcını al, ben de kılıcımı alayım, Kufe ye yakın eski bir şehir olan Hıre vardır. Orada toptancı tüccarlar ve zengin kimseler vardır. Gece ikimiz gideriz. Birimiz baskın yaparız. Büyük servetleri alıp getiririz.<br />
<br />
- Kardeşim, ben hırsızlık yapmak için gelmedim ki bu sözleri söylüyorsun. Sen sadece elinde bulunan Beyt ül mal den ve devlet hazinesinden, borçlarımı vermem için bana para vermelerine izin ver diyorum.<br />
<br />
- Birlikte bir kişinin malını çalmamız, yüz binlerce müslüman ın malını yani, bütün müslümanların malını çalmamızdan daha iyidir. Nasıl olur bir kişinin malını çalmak hırsızlık da, bütün halkın malını çalmak hırsızlık değildir<br />
<br />
Sen utanmıyor musun ki hırsızlık yalnız birinin birine saldırması, zorla malını pençesinden almasıdır diyorsun, hırsızlık çeşitlerinin en kötüsü şimdi bana teklif ettiğin değil midir </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ümmü Seleme´nin Evinde]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1346</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:50:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1346</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ümmü Seleme´nin Evinde</span><br />
<br />
O gece Resul-i Ekrem (s.a.v), Ümmü Seleme nin evindeydi. Gece yarısıydı. Seleme uyandı ve Resul-i Ekrem (s.a.v) in yerinde olmadığını gördü. Başına ne geldi diye merak etti. Ayriyeten kadınca kıskançlık onu araştırma yapmaya teşvik etti. Yerinden kalkıp aramaya başladı. Resul-i Ekrem (s.a.v) i, karanlık bir köşede durmuş, elini ğöğe kaldırmış, gözyaşı dökerken gördü. Şöyle söylüyordu: Allah ım bana verdiğin güzel şeyleri benden geri alma. Allahım, beni düşmanların ve kıskanç kimselerin kınamasından koru. Beni, kurtardığın o kötülüklere tekrar çevirme. Allahım beni hiç bir zaman bir göz açıp kapayıncaya kadar bile kendime bırakma.<br />
<br />
Ümmü Seleme, öylesine cümleleri işitince titremeğe başladı. Gitti bir köşeye oturdu ve ağlamaya başladı. Ümmü Seleme o kadar çok ağladı ki Resul-i Ekrem (s.a.v) gelerek ona sordu:<br />
<br />
- Niçin ağlıyorsun<br />
<br />
- Niçin ağlamayayım Senki bu mevki ve makamınla çekinerek Allah tan böyle korkuyorsun. Ondan, kendini bir an olsun bırakmamasını istiyorsun. O halde benim gibilerin vay haline.<br />
<br />
- Ey Ümmü Seleme, nasıl çekinmeyeyim ve nasıl gönlüm rahat olabilir Yunus Peygamber bir an kendi kendisiyle yetindi ve başına neler geldi.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ümmü Seleme´nin Evinde</span><br />
<br />
O gece Resul-i Ekrem (s.a.v), Ümmü Seleme nin evindeydi. Gece yarısıydı. Seleme uyandı ve Resul-i Ekrem (s.a.v) in yerinde olmadığını gördü. Başına ne geldi diye merak etti. Ayriyeten kadınca kıskançlık onu araştırma yapmaya teşvik etti. Yerinden kalkıp aramaya başladı. Resul-i Ekrem (s.a.v) i, karanlık bir köşede durmuş, elini ğöğe kaldırmış, gözyaşı dökerken gördü. Şöyle söylüyordu: Allah ım bana verdiğin güzel şeyleri benden geri alma. Allahım, beni düşmanların ve kıskanç kimselerin kınamasından koru. Beni, kurtardığın o kötülüklere tekrar çevirme. Allahım beni hiç bir zaman bir göz açıp kapayıncaya kadar bile kendime bırakma.<br />
<br />
Ümmü Seleme, öylesine cümleleri işitince titremeğe başladı. Gitti bir köşeye oturdu ve ağlamaya başladı. Ümmü Seleme o kadar çok ağladı ki Resul-i Ekrem (s.a.v) gelerek ona sordu:<br />
<br />
- Niçin ağlıyorsun<br />
<br />
- Niçin ağlamayayım Senki bu mevki ve makamınla çekinerek Allah tan böyle korkuyorsun. Ondan, kendini bir an olsun bırakmamasını istiyorsun. O halde benim gibilerin vay haline.<br />
<br />
- Ey Ümmü Seleme, nasıl çekinmeyeyim ve nasıl gönlüm rahat olabilir Yunus Peygamber bir an kendi kendisiyle yetindi ve başına neler geldi.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Cafer ve Bir Gurup Sufinin Tartışması]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1345</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:48:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1345</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İmam Cafer ve Bir Gurup Sufinin Tartışması</span><br />
<br />
Süfyan-ı Sevri İmam-ı Sadık (k.s) a geldi; İmamı, yumurtanın akıyla kabuğu arasındaki ince bir zar gibi, çok latif, beyaz bir elbise giymiş olarak gördü. İtiraz kastiyle Bu elbise sana uygun değildir. Dünyanın süslerine bulaşmaman gerekir dedi senden zühde çalışarak, takva sahibi olman ve kendini dünyadan uzak tutman beklenir. diye devam etti.<br />
<br />
İmam : Sana bir söz söylemek istiyorum; iyice dinle çünkü senin dünya ve ahiretine faydalıdır. Eğer gerçekten yanılıp da bu konu hakkında, İslam dininin görüşünü bilmiyorsan; sözüm, senin için çok faydalı olacaktır. Yok, eğer senin görüşün İslam da bid at icadetmek ise bu ayrı bir mesele o zaman bu sözler sana hiç bir fayda sağlamayacaktır.<br />
<br />
Belki de sen Allah ın elçisinin ve sahabesinin sade ve fakirane durumunu kendi zamanlarında, göz önüne getiriyorsun ve bütün müslümanların kıyamet gününe kadar, aynı durumu, örnek alarak, daima fakirce yaşamalarını, bir vazife olarak düşünüyorsun. Fakat ben sana söyleyeyim, Allah ın elçisi öylesine bir zaman ve muhitteydi ki fakirlik, yoksulluk onları altına almıştır. Bütün halk, yaşamak için gerekli olan ihtiyaç araçlarından mahrumdu.<br />
<br />
Resül-i Ekrem (s.a.v) ve sahabesinin yaşamının vaziyeti, umumun o zamanki durumuna bağlıydı. Fakat yaşama araçlarının mevcut olduğu ve ilahi bağışların bol bulunduğu bir asır ve zamanda, o nimetlerden yararlanma hakkı, en çok iyi ve salih kişilere aittir, ve kötülere değil Müslümanlara aittir kafirlere değil.<br />
<br />
Beni hangi şeylerde ayıplıyorsun sen Allah a yemin ederim ki nimetlerden ve ilahi bağışlardan faydalandığımı gördüğün gibi, buluğ çağına ulaştığım zamandan beri, malımda başka kimselerin hakkı olursa, onu nasıl ödemem gerekir düşüncesiyle geçmeyen bir gece veya gündüzüm olmamıştır.<br />
<br />
Süfyan İmamın mantığına bir cevap veremedi. Başı aşağı ve yenilmiş olarak dışarı çıktı. Dostları ve meslektaşlarına gidip macerayı anlattı. Onlar da birlikte gidip İmamla tartışmaya karar verdiler.<br />
<br />
Topluluk birleşti ve Arkadaşımız, güzelce kendi delillerini zikredemedi, biz şimdi parlak delillerle sizi mahkum etmeye geldik. dediler.<br />
<br />
İmam : - "Delilleriniz nedir Açıklayınız "<br />
<br />
Topluluk : - "Delillerimiz Kuran dandır."<br />
<br />
İmam : - "En iyi delil Kuran dan olur zaten, açıklayınız, dinlemeye hazırım."<br />
<br />
Topluluk : - "Biz, Kuran dan iki ayeti iddiamız ve benimsediğimiz yolun doğruluğunu kanıtlaması için getireceğiz ve bu bizim için yeterlidir. Allah Kur an-ı Kerim de, bir yerde, sahabeden bir topluluğu şöyle övüyor" :<br />
<br />
Kendileri yoksullukta ve sıkıntıda oldukları halde başkalarını kendilerine üstün tutarlar, ve öyle kimselerdirler ki, cimrilikten ve kıskançlık sıfatlarından uzak kalırlar, onlardır kurtulanların ta kendisi.<br />
<br />
Ve başka bir yerde Kur an diyor ki :<br />
<br />
Yemeğe ihtiyaçları olduğu halde, onları fakir, yetim ve esire yedirirler. [3]<br />
<br />
Sözleri buraya geldiği zaman, meclisin kenarında oturan ve onların sözlerine kulak veren biri dedi ki; Şimdiye kadar anladığım şey şu ki, sizin kendi sözlerinize bile inancınız yok. Siz bu sözleri halkın, kendi mallarına karşı ilgisiz kalıpta onları sizlere bağışlamasını ve buna karşılık, o mallardan kendinizin faydalanmanızı tasarlıyorsunuz.<br />
<br />
İmam: - "Şimdilik bu sözleri bırakınız. Bunların faydası yoktur. Sonra topluluğa dönüp buyurdu: Önce söyleyiniz, Kuran dan delil getiren sizler, acaba Kuran daki muhkem, müteşabih, nasih ve mensuh u ayırd ediyor musunuz, etmiyormusunuz . Bu ümmetin doğru yolundan sapanların çoğunun, asıl uzaklaşma nedeni, Kuran da mevcut olan, gerçek ve sahih bilgilere sahip olmamaları oldu.<br />
<br />
Topluluk: - "Elbette bu konuda bir miktar bilgimiz var, fakat tam değildir.<br />
<br />
İmam : - "Sizin talihsizliğiniz de bundandır. Peygamber (s.a.v) in hadisleri de Kuran ın ayetleri gibidir. Onları da kamilen tanımak ve öğrenmek lazımdır. Ama Kuran dan okuduğunuz bu ayetler, ilahi nimetlerden yararlanmayı yasaklamaz. Bu ayetler bağışlamaya bağlıdır. Bir kavmi övüyor. Çünkü onlar muayyen bir zamanda diğerlerini, kendilerine üstün kıldılar ve helal olan mallarını başkalarına verdiler, vermeselerdi de hiç bir suç ve günah işlemiş olmazlardı. Allah onlara böyle yapmanız gerekir diye emretmemişti, fakat, yapmalarını da yasaklamamıştı. Onlar, şefkat, ihsan hükmüyle kendilerini yoksulluk ve sıkıntıya bırakmışlar ve başkalarına vermişler. Allah da onlara mükafat verecektir. O halde, bu ayetler sizin iddianıza uymuyor. Çünkü siz halkı kınıyorsunuz ve Allah ın onlara layık gördüğü mal ve nimetlerini kendilerine yasaklıyorsunuz. Onlar, o gün verdiler, dağıttılar. Fakat sonra bu konuda Allah tarafından mükemmel bir ferman geldi; bu işin sınırlarını tayin etti. Sonradan gelen bu ferman, onların işini feshedicidir. Elbette ki bizim, bu düstura tabi olmamız gerekir; değil onların ameline.<br />
<br />
Allah, inananların durumunu düzeltmek için özel lütfu vasıtasıyla, kişinin kendini ve ailesini darlığa atmasını ve avucundakileri başkalarına bağışlamasını yasaklamıştır. Çünkü kişinin ailesi arasında dayanma gücü olmayan zayıflar, küçük çocuklar, ihtiyarlar vardır. Eğer ben kazandığım bir parça ekmeği dağıtırsam, sorumlu olduğum ailem telef olacaktır. Binaenaleyh Resül-i Ekrem (s.a.v) buyurdu ki :<br />
<br />
- Bir kaç tane hurması veya birkaç ekmeği ya da bir kaç tane dinarı olan bir kimse, onları dağıtmaya kalkarsa, ilk önce babası ve anasına dağıtması gerekir, ikinci derecede kendisi, hanımı ve çocuklarına, üçüncü derecede akrabalarına ve mümin kardeşlerine ve dördüncü derecede hayrata.<br />
<br />
- Bu dördüncüsü onların hepsinden sonradır. Allah ın elçisi, Ensardan bir adamın öldüğünü ve sahip olduğu küçük servetini de Allah yolunda verdiğini işitince buyurdu:<br />
<br />
- Eğer önceden bana haber vermiş olsaydınız, onu müslümanların mezarına defnetmeye bırakmazdım çünkü o, geriye halka karşı muhtaç duruma düşebilecek çocuklar bıraktı.<br />
<br />
Babam İmam Bakır (k.s) bana, Allah ın elçisinin Daima bağışlarınızda ailenizden başlayınız, akrabalık sırasına göre, yani her zaman önde gelen kimse tercih edilir. diye, buyurduğunu nakletti.<br />
<br />
Bütün bunlara ilave olarak, Kur an-ı Mecid in (Aziz-i Hüsen) hükümleri de gidiş ve tutum tarzınızı yasaklar. Orada şöyle buyuruyor:<br />
<br />
- İyi bilen kimseler onlardır ki bağış makamında ne çok süratlı ne de ağır olurlar, itidal yolunu önlerine alırlar.<br />
<br />
Kur an-ı Kerim deki pek çok ayetlerde bağış ve yardımdaki israf yasaklanız.Aynı şekilde cimrilik de yasaklanır. Kur an, bu iş için ortada gitmenin (tutumlu olmanın) sınırlarını belirlemiştir. İnsan sahip olduğu her şeyi başkalarına versin ve kendisi eli boş kalsın sonra elini duaya kaldırıp Allahım bana rızk ver diye yalvarsın değil, Allah böyle bir duayı asla uygun bulmaz. Çünkü Peygamber-i Ekrem(s.a.v) : Allah şu bir kaç grubun duasını kabul etmez buyurmuştur :<br />
<br />
1. Allah tan babası ve annesinin kötülüğünü isteyen kimse,<br />
<br />
2. Malını şahid tutmaksızın ve yazmaksızın karşı tarafa ödünç veren ve malı o kimse tarafından yenildiği Taktirde, duaya yönelip çare isteyen kimse. Elbette Allah bu kimsenin duasını kabul etmez. Çünkü o kendi eliyle çare yolunu ortadan kaldırmış ve malını senetsiz, şahitsiz başkasına vermiştir.<br />
<br />
3. O kimseki Allah tan hanımının kötülüklerinin Defi ni ister. Çünkü bu işin çaresi kendi elindedir. Eğer gerçekten bu kadının elinden rahatsızsa evlilik bağını boşanmakla koparabilir.<br />
<br />
4. Evinde oturmuş, ellerini bağlayıp, Allah tan rızk isteyen kimse. Allah bu cimri ve cahil kuluna der ki : Ey kulum! Ben sana çalışma ve hareket yolunu açmadım mı Sana, uzuvlar ve organlar vemedim mi Sana göresin, işitesin, düşünesin, çalışasın, ve dua edesin diye el, ayak, göz, kulak ve akıl vermedim mi Bütün bunların yaratılışında bir hedef ve gaye vardır. Bu nimetlere şükretmekse bunları gayelerine uygun bir yönde çalıştırılmakla olur. Ve bu şekilde seninle kendi aramdaki delilleri, tamamlamış oldum ki, gayret yoluna adım basasın, ve benim düsturuma dönerek çalışasın, itaat edesin ve başkalarının omuzuna yük olmayasın, bu takdirde, eğer umumi meşiyetime uygun olursa sana bol rızık vereceğim, fakat bununla beraber bazı sebep veya maslahatlardan dolayı, yaşantın düzelmezse, o zaman kendi gayret ve vazifeni yapmış olduğun için, bir mazeretin kalmaz.<br />
<br />
5. O kimse ki, Allah ona bol mal ve servet verir, o da onları fazlasıyla saçıp savurarak yok eder ve sonra elini duaya kaldırarak Allahım bana rızık ver diye yalvarır. Allah cevaben şöyle der :<br />
<br />
Ben sana bol rızık vermedim mi Niçin tutumlu olmadın -Bağış ve ihsanda tutumlu olmak gerekir diye düstur koymadım mı -Hesapsız harcamayı yasaklamadım mı<br />
<br />
6. O kimse ki akrabalık bağlarını kesmek için dua eder ve Allah tan, yakınlara bağlı kalmanın kesilmesinin gerekli olduğunu diler. Veyahut da o kimse ki akrabalık bağını kesmiş olduğu halde başka bir konuda dua etmek ister. Allah, Kur an-ı Kerimde, özellikle Peygamberine ihsanda, tutumunu öğretti.<br />
<br />
Çünkü şöyle bir olay oldu : Peygamberin yanında bir miktar altın vardı ve o, onları fakirlere harcamak istiyordu. Ve hatta o paranın bir gece bile kendi evinde kalmasını istemiyordu, onun için bir günde altınların hepsini, ona buna verdi. Sabahleyin başka bir dilenci Peyda oldu ve ısrarla Peygamberden yardım istedi. Peygamberin de elinde, dilenciye verecek hiç bir şeyi yoktu. Bu yüzden çok rahatsız oldu ve üzüldü. Burada Kuran ın şu ayeti indi ve konuyla ilgili düsturu getirdi, gelen ayet şuydu .<br />
<br />
Elini boynuna bağlama, tamamiyle de açma, sonra kendini kınar ve bir şeye gücün yetmeyerek pişman bir halde oturur kalırsın<br />
<br />
Bunlar peygamberlerden gelmiş hadislerdir. Kur an ayetleri de bu hadislerin anlamını te yid eder. Elbette Kuran a inanmış olanlar, Kur an ayetlerindeki mazmunlara da inanırlar.<br />
<br />
Ebu Bekir e ölüm zamanında Malın hakkında bir vasiyet yap denildi. Malımın beşte biri dağıtılsın, geriye kalanı, mirasçıların olsun, ve beşte biri az değildir. dedi.<br />
<br />
Ölüm hastalığındaki bir hastanın malının üçte birini de vasiyet etmeye hakkı vardır. Eğer o zat bütün haklardan istifade etmenin en iyi olduğunu bilseydi üçte birini vasiyet ederdi.<br />
<br />
Fazileti, zühdü takvası ile tanıdığınız Selman ve Ebu Zer in tutumları da dediğim gibi aynı şekildeydi.<br />
<br />
Selman, yıllık ihtiyacını beyt ül maldan aldığı zaman, bir yıllık masrafını göz önüne alarak kendisine diğer seneye ulaştıracak miktarı ayarlıyordu. Bunu görenler ona: Bütün bu zühdü takvayla bir yılın masraflarını toplamak düşüncesinde misin diye sordular, belkide bu gün veya yarın ölecek, senenin sonuna yetişmeyeceksin O cevaben şöyle dedi :<br />
<br />
- Ya ölmezsem! ... Niçin sadece ölüm ihtimalini düşünüyorsunuz, bir ihtimal daha var, o da sağ kalmamdır ki bu takdirde masraflarım ve ihtiyacım olacaktır. Siz bilgisizlerin gafil olduğunuz nokta şudur ki bilmiyorsunuz ki eğer yeteri kadar yaşama vesilesi olmazsa, insanın nefsi hakka ita ata ağırlık eder, Hak yolunda kullanması gereken neşesini ve gücünü kaybeder ancak yeteri kadar vesile hasıl olunca rahata kavuşur.<br />
<br />
Ebu Zer in sütlerinden istifade ettiği bir kaç deve ve koyunu vardı zaman zaman et yemeğine ihtiyacı olursa, veya bir misafir gelirse, ya da başkalarını muhtaç görürse, onların etinden istifade ederdi. Ve başkalarına vermek istediğinde, onların karşısında kendisine de bir pay ayırırdı.<br />
<br />
Kimdi bunlardan daha çok zahit Peygamberin bunlar hakkında neler söylediğini hepiniz biliyorsunuz. Bu şahıslar hiç bir zaman kendi mallarının tümünü zühd ve takva adıyla bağışlamadılar, ve sizin bu gün teklif ettiğiniz yol gibi, halk, varını - yokunu harcayıp kendilerini ve ailelerini sıkıntıya terk etme yoluna gitmediler.<br />
<br />
Ben size, babamın soyundan ve dolayısıyla Allah ın elçisinden naklettiği şu hadisi hatırlatayım :<br />
<br />
Bilmiyorum bu gün size söylediklerim yeterlimidir yoksa daha da mı anlatayım Biliyor musunuz ki, İslamın ilk devrinde müslümanların sayısı az olduğu için cihad kanunu şuydu: "Bir müslüman on kafire karşı mukavemet etmelidir." Eğer direnmezse suç ve günah işlemiş sayılırdı. Fakat sonra imkanlar artınca Allah, lütfü ve merhametiyle büyük bir kolaylık sağladı ve bu konuyu şöyle değiştirdi: "Her müslüman yalnız, iki kafire karşı direnmekle vazifelidir." Daha fazlasıyla değil.<br />
<br />
Sizden, İslam adalet mahkemeleri ve adaleti hakkında bir şey sormak istiyorum. farz ediniz ki, sizden biriniz, mahkemededir ve hanımının nafakası konusu mevzu bahistir.<br />
<br />
Hakim : - Hanımının nafakasını vermen gerekir diye hüküm verirse o kimse burada ne yapar<br />
<br />
Acaba Ben zahidim, dünya malından kaçınmışım diye mazeret mi getirir. Acaba bu meşru bir mazeret midir<br />
<br />
Sizce hakimin Hanımının masraflarını, vermen gerekir hükmü, hak ve adalete mutabık mıdır; yoksa zulüm müdür<br />
<br />
Söyleyiniz, eğer bu hüküm zulüm ve haksızlıksa, açık bir yalan söylemiş olmuyor musunuz Yok, eğer hakimin hükmü doğrudur diyorsanız, mazeretiniz batıldır. Öyleyse yolunuzun ve tutumunuzun yanlış olduğunu kabul ediniz.<br />
<br />
Diğer bir soru : Zaman zaman, Müslümanlar vacip veya vacip olmayan bazı bağışlar vermek zorundadır. Mesela zekat ya keffare veriyorsunuz. Şimdi biz, zühdün manasını, hayattan ve hayatta muhtaç olunan şeylerden kaçınmak farz edelim ve bütün halkın, istediğiniz şekilde zahid olduğunu farz edelim. Hayattan ve muhtaç olunan şeylerden yüz çevirsinler. O halde keffarelerin ve vacip sadakaların gereği ne olur Altın, gümüş, koyun, deve, öküz, hurma, kuru üzüm ve diğerlerine taalluk eden zekatları verme vazifesi ne olur Bu sadakalar, yoksulların daha iyi yaşamaları veyahut nimetlerinden nasiplerini almaları için farz edilmiş değil midir<br />
<br />
Bütün bunlar gösteriyor ki dinin hedefi, ve bu hükümlerden maksat, hayat nimetlerine ulaşmak ve onlardan faydalanmaktır. Fakat dinin hedefi, fakir olmak olsaydı, dini terbiyenin de en yüce sınırı insanoğlunun, bu dünyanın malından kaçınması, fakirlik ve çaresizlik içinde yaşaması olurdu. O takdirde fakirler, o yüce hedefe ulaştıklarından onlara memnun ve saadetli hallerinden çıkmaları için bir şey vermek gerekmezdi. Ve ne de, onların mutluluk denizinde yüzdükleri için, bunu kabul etmeleri gerekirdi. Aslında eğer hakikat, sizin söylediğiniz biçimdeyse, o zaman hiç kimsenin, elinde bir mal bulundurması doğru değildir. Bilakis eline geçeni vermesi gerekir böylece artık zekat meselesi ortadan kalkmış olur.<br />
<br />
O halde belli oldu ki, siz çok tehlikeli ve çirkin bir yol seçmişsiniz ve halkı da kötü bir yola davet ediyorsunuz. Gittiğiniz ve diğer halkı ona çağırdığınız yol, Kur an ve peygamberin sünnet ve hadislerinden habersiz olma cehaletinden doğmaktadır. Bunlar şüphe götüren hadisler değildir. Aksine öylesine hadislerdir ki, Kur an, onların doğruluğuna şahitlik eder. Ama Peygamberin hadislerine inancınız yoksa ve reddediyorsanız bu da başka bir cahilliktir. Siz, Kur an ayetlerinin manasındaki ince anlamlı ve hayret verici sözlerden yararlanmayı düşünmüyorsunuz. Nasih ile mensuh, muhkem ile müteşabih arasındaki farkı bilmiyorsunuz. Emir ve yasağı teşhis etmiyorsunuz.<br />
<br />
Süleyman ibn Davud un kıssası hakkında bana cevap veriniz. O Allah tan öylesine bir saltanat istedi ki, ondan daha yükseği, hiç bir kimseye mümkün olmasın. Ve Alllah, ona istediği şekilde bir saltanat verdi. Elbette ki, Süleyman, haktan gayri bir şey istemiyordu. Süleyman ın, dünyada böyle bir saltanat istemesinden, ne Allah Kuran da, ne de hiç bir mümin başka bir yerde bir kusur görmedi.<br />
<br />
Süleyman dan önce gelen, Davud Peygamber de aynı şekildedir. Yusuf un hikayesi de böyledir ki: Padişaha, resmen Bana hazinedarlık ver, çünkü hem eminim, hem de işimi bilirim Sonra işi öyle bir yere geldi ki Mısır dan Yemen sınırına kadar ülkenin işleri ona verildi. Kıtlık zamanında çevreden ona gelirler, yiyecek satın alırlar ve dönerlerdi. Elbette ki, ne Yusuf haksız bir iş yapmaya meyl etti, ve ne de Allah Kuran da bu işi Yusuf a ayıp saydı. Ve yine Allahı seven ve Allah tarafından sevilen bir kul olan Zülkarneyn in kıssası da aynı şekildedir. Cihan esbabı, kendisine verildi ve doğu ile batının maliki oldu.<br />
<br />
Ey kalabalık! doğru olmayan bu yoldan uzaklaşınız ve kendinizi İslam terbiyesiyle edeplendiriniz Allah ın emrettiği ve yasakladığı şeylere tecavüz etmeyiniz. Önünüzdeki düsturu (kaideleri) harap etmeyiniz. Bilmediğiniz meselelere müdahale etmeyiniz. O meselelerin ilmini ehlinden sorunuz. Nasihi mensuhdan, muhkemi müteşabih ten, helali haramdan ayıracak derecede olunuz. Bu sizin için, daha iyi daha kolay, ve cahillikten de daha uzaktır. Cehaleti bırakınız, çünkü taraftarı az olan ilmin aksine cehaletin taraftarı olan bir çok kimseler vardır.<br />
<br />
Allah, "Her bilgi sahibinden, daha yüksek olan, başka bir bilgin vardır buyurdu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İmam Cafer ve Bir Gurup Sufinin Tartışması</span><br />
<br />
Süfyan-ı Sevri İmam-ı Sadık (k.s) a geldi; İmamı, yumurtanın akıyla kabuğu arasındaki ince bir zar gibi, çok latif, beyaz bir elbise giymiş olarak gördü. İtiraz kastiyle Bu elbise sana uygun değildir. Dünyanın süslerine bulaşmaman gerekir dedi senden zühde çalışarak, takva sahibi olman ve kendini dünyadan uzak tutman beklenir. diye devam etti.<br />
<br />
İmam : Sana bir söz söylemek istiyorum; iyice dinle çünkü senin dünya ve ahiretine faydalıdır. Eğer gerçekten yanılıp da bu konu hakkında, İslam dininin görüşünü bilmiyorsan; sözüm, senin için çok faydalı olacaktır. Yok, eğer senin görüşün İslam da bid at icadetmek ise bu ayrı bir mesele o zaman bu sözler sana hiç bir fayda sağlamayacaktır.<br />
<br />
Belki de sen Allah ın elçisinin ve sahabesinin sade ve fakirane durumunu kendi zamanlarında, göz önüne getiriyorsun ve bütün müslümanların kıyamet gününe kadar, aynı durumu, örnek alarak, daima fakirce yaşamalarını, bir vazife olarak düşünüyorsun. Fakat ben sana söyleyeyim, Allah ın elçisi öylesine bir zaman ve muhitteydi ki fakirlik, yoksulluk onları altına almıştır. Bütün halk, yaşamak için gerekli olan ihtiyaç araçlarından mahrumdu.<br />
<br />
Resül-i Ekrem (s.a.v) ve sahabesinin yaşamının vaziyeti, umumun o zamanki durumuna bağlıydı. Fakat yaşama araçlarının mevcut olduğu ve ilahi bağışların bol bulunduğu bir asır ve zamanda, o nimetlerden yararlanma hakkı, en çok iyi ve salih kişilere aittir, ve kötülere değil Müslümanlara aittir kafirlere değil.<br />
<br />
Beni hangi şeylerde ayıplıyorsun sen Allah a yemin ederim ki nimetlerden ve ilahi bağışlardan faydalandığımı gördüğün gibi, buluğ çağına ulaştığım zamandan beri, malımda başka kimselerin hakkı olursa, onu nasıl ödemem gerekir düşüncesiyle geçmeyen bir gece veya gündüzüm olmamıştır.<br />
<br />
Süfyan İmamın mantığına bir cevap veremedi. Başı aşağı ve yenilmiş olarak dışarı çıktı. Dostları ve meslektaşlarına gidip macerayı anlattı. Onlar da birlikte gidip İmamla tartışmaya karar verdiler.<br />
<br />
Topluluk birleşti ve Arkadaşımız, güzelce kendi delillerini zikredemedi, biz şimdi parlak delillerle sizi mahkum etmeye geldik. dediler.<br />
<br />
İmam : - "Delilleriniz nedir Açıklayınız "<br />
<br />
Topluluk : - "Delillerimiz Kuran dandır."<br />
<br />
İmam : - "En iyi delil Kuran dan olur zaten, açıklayınız, dinlemeye hazırım."<br />
<br />
Topluluk : - "Biz, Kuran dan iki ayeti iddiamız ve benimsediğimiz yolun doğruluğunu kanıtlaması için getireceğiz ve bu bizim için yeterlidir. Allah Kur an-ı Kerim de, bir yerde, sahabeden bir topluluğu şöyle övüyor" :<br />
<br />
Kendileri yoksullukta ve sıkıntıda oldukları halde başkalarını kendilerine üstün tutarlar, ve öyle kimselerdirler ki, cimrilikten ve kıskançlık sıfatlarından uzak kalırlar, onlardır kurtulanların ta kendisi.<br />
<br />
Ve başka bir yerde Kur an diyor ki :<br />
<br />
Yemeğe ihtiyaçları olduğu halde, onları fakir, yetim ve esire yedirirler. [3]<br />
<br />
Sözleri buraya geldiği zaman, meclisin kenarında oturan ve onların sözlerine kulak veren biri dedi ki; Şimdiye kadar anladığım şey şu ki, sizin kendi sözlerinize bile inancınız yok. Siz bu sözleri halkın, kendi mallarına karşı ilgisiz kalıpta onları sizlere bağışlamasını ve buna karşılık, o mallardan kendinizin faydalanmanızı tasarlıyorsunuz.<br />
<br />
İmam: - "Şimdilik bu sözleri bırakınız. Bunların faydası yoktur. Sonra topluluğa dönüp buyurdu: Önce söyleyiniz, Kuran dan delil getiren sizler, acaba Kuran daki muhkem, müteşabih, nasih ve mensuh u ayırd ediyor musunuz, etmiyormusunuz . Bu ümmetin doğru yolundan sapanların çoğunun, asıl uzaklaşma nedeni, Kuran da mevcut olan, gerçek ve sahih bilgilere sahip olmamaları oldu.<br />
<br />
Topluluk: - "Elbette bu konuda bir miktar bilgimiz var, fakat tam değildir.<br />
<br />
İmam : - "Sizin talihsizliğiniz de bundandır. Peygamber (s.a.v) in hadisleri de Kuran ın ayetleri gibidir. Onları da kamilen tanımak ve öğrenmek lazımdır. Ama Kuran dan okuduğunuz bu ayetler, ilahi nimetlerden yararlanmayı yasaklamaz. Bu ayetler bağışlamaya bağlıdır. Bir kavmi övüyor. Çünkü onlar muayyen bir zamanda diğerlerini, kendilerine üstün kıldılar ve helal olan mallarını başkalarına verdiler, vermeselerdi de hiç bir suç ve günah işlemiş olmazlardı. Allah onlara böyle yapmanız gerekir diye emretmemişti, fakat, yapmalarını da yasaklamamıştı. Onlar, şefkat, ihsan hükmüyle kendilerini yoksulluk ve sıkıntıya bırakmışlar ve başkalarına vermişler. Allah da onlara mükafat verecektir. O halde, bu ayetler sizin iddianıza uymuyor. Çünkü siz halkı kınıyorsunuz ve Allah ın onlara layık gördüğü mal ve nimetlerini kendilerine yasaklıyorsunuz. Onlar, o gün verdiler, dağıttılar. Fakat sonra bu konuda Allah tarafından mükemmel bir ferman geldi; bu işin sınırlarını tayin etti. Sonradan gelen bu ferman, onların işini feshedicidir. Elbette ki bizim, bu düstura tabi olmamız gerekir; değil onların ameline.<br />
<br />
Allah, inananların durumunu düzeltmek için özel lütfu vasıtasıyla, kişinin kendini ve ailesini darlığa atmasını ve avucundakileri başkalarına bağışlamasını yasaklamıştır. Çünkü kişinin ailesi arasında dayanma gücü olmayan zayıflar, küçük çocuklar, ihtiyarlar vardır. Eğer ben kazandığım bir parça ekmeği dağıtırsam, sorumlu olduğum ailem telef olacaktır. Binaenaleyh Resül-i Ekrem (s.a.v) buyurdu ki :<br />
<br />
- Bir kaç tane hurması veya birkaç ekmeği ya da bir kaç tane dinarı olan bir kimse, onları dağıtmaya kalkarsa, ilk önce babası ve anasına dağıtması gerekir, ikinci derecede kendisi, hanımı ve çocuklarına, üçüncü derecede akrabalarına ve mümin kardeşlerine ve dördüncü derecede hayrata.<br />
<br />
- Bu dördüncüsü onların hepsinden sonradır. Allah ın elçisi, Ensardan bir adamın öldüğünü ve sahip olduğu küçük servetini de Allah yolunda verdiğini işitince buyurdu:<br />
<br />
- Eğer önceden bana haber vermiş olsaydınız, onu müslümanların mezarına defnetmeye bırakmazdım çünkü o, geriye halka karşı muhtaç duruma düşebilecek çocuklar bıraktı.<br />
<br />
Babam İmam Bakır (k.s) bana, Allah ın elçisinin Daima bağışlarınızda ailenizden başlayınız, akrabalık sırasına göre, yani her zaman önde gelen kimse tercih edilir. diye, buyurduğunu nakletti.<br />
<br />
Bütün bunlara ilave olarak, Kur an-ı Mecid in (Aziz-i Hüsen) hükümleri de gidiş ve tutum tarzınızı yasaklar. Orada şöyle buyuruyor:<br />
<br />
- İyi bilen kimseler onlardır ki bağış makamında ne çok süratlı ne de ağır olurlar, itidal yolunu önlerine alırlar.<br />
<br />
Kur an-ı Kerim deki pek çok ayetlerde bağış ve yardımdaki israf yasaklanız.Aynı şekilde cimrilik de yasaklanır. Kur an, bu iş için ortada gitmenin (tutumlu olmanın) sınırlarını belirlemiştir. İnsan sahip olduğu her şeyi başkalarına versin ve kendisi eli boş kalsın sonra elini duaya kaldırıp Allahım bana rızk ver diye yalvarsın değil, Allah böyle bir duayı asla uygun bulmaz. Çünkü Peygamber-i Ekrem(s.a.v) : Allah şu bir kaç grubun duasını kabul etmez buyurmuştur :<br />
<br />
1. Allah tan babası ve annesinin kötülüğünü isteyen kimse,<br />
<br />
2. Malını şahid tutmaksızın ve yazmaksızın karşı tarafa ödünç veren ve malı o kimse tarafından yenildiği Taktirde, duaya yönelip çare isteyen kimse. Elbette Allah bu kimsenin duasını kabul etmez. Çünkü o kendi eliyle çare yolunu ortadan kaldırmış ve malını senetsiz, şahitsiz başkasına vermiştir.<br />
<br />
3. O kimseki Allah tan hanımının kötülüklerinin Defi ni ister. Çünkü bu işin çaresi kendi elindedir. Eğer gerçekten bu kadının elinden rahatsızsa evlilik bağını boşanmakla koparabilir.<br />
<br />
4. Evinde oturmuş, ellerini bağlayıp, Allah tan rızk isteyen kimse. Allah bu cimri ve cahil kuluna der ki : Ey kulum! Ben sana çalışma ve hareket yolunu açmadım mı Sana, uzuvlar ve organlar vemedim mi Sana göresin, işitesin, düşünesin, çalışasın, ve dua edesin diye el, ayak, göz, kulak ve akıl vermedim mi Bütün bunların yaratılışında bir hedef ve gaye vardır. Bu nimetlere şükretmekse bunları gayelerine uygun bir yönde çalıştırılmakla olur. Ve bu şekilde seninle kendi aramdaki delilleri, tamamlamış oldum ki, gayret yoluna adım basasın, ve benim düsturuma dönerek çalışasın, itaat edesin ve başkalarının omuzuna yük olmayasın, bu takdirde, eğer umumi meşiyetime uygun olursa sana bol rızık vereceğim, fakat bununla beraber bazı sebep veya maslahatlardan dolayı, yaşantın düzelmezse, o zaman kendi gayret ve vazifeni yapmış olduğun için, bir mazeretin kalmaz.<br />
<br />
5. O kimse ki, Allah ona bol mal ve servet verir, o da onları fazlasıyla saçıp savurarak yok eder ve sonra elini duaya kaldırarak Allahım bana rızık ver diye yalvarır. Allah cevaben şöyle der :<br />
<br />
Ben sana bol rızık vermedim mi Niçin tutumlu olmadın -Bağış ve ihsanda tutumlu olmak gerekir diye düstur koymadım mı -Hesapsız harcamayı yasaklamadım mı<br />
<br />
6. O kimse ki akrabalık bağlarını kesmek için dua eder ve Allah tan, yakınlara bağlı kalmanın kesilmesinin gerekli olduğunu diler. Veyahut da o kimse ki akrabalık bağını kesmiş olduğu halde başka bir konuda dua etmek ister. Allah, Kur an-ı Kerimde, özellikle Peygamberine ihsanda, tutumunu öğretti.<br />
<br />
Çünkü şöyle bir olay oldu : Peygamberin yanında bir miktar altın vardı ve o, onları fakirlere harcamak istiyordu. Ve hatta o paranın bir gece bile kendi evinde kalmasını istemiyordu, onun için bir günde altınların hepsini, ona buna verdi. Sabahleyin başka bir dilenci Peyda oldu ve ısrarla Peygamberden yardım istedi. Peygamberin de elinde, dilenciye verecek hiç bir şeyi yoktu. Bu yüzden çok rahatsız oldu ve üzüldü. Burada Kuran ın şu ayeti indi ve konuyla ilgili düsturu getirdi, gelen ayet şuydu .<br />
<br />
Elini boynuna bağlama, tamamiyle de açma, sonra kendini kınar ve bir şeye gücün yetmeyerek pişman bir halde oturur kalırsın<br />
<br />
Bunlar peygamberlerden gelmiş hadislerdir. Kur an ayetleri de bu hadislerin anlamını te yid eder. Elbette Kuran a inanmış olanlar, Kur an ayetlerindeki mazmunlara da inanırlar.<br />
<br />
Ebu Bekir e ölüm zamanında Malın hakkında bir vasiyet yap denildi. Malımın beşte biri dağıtılsın, geriye kalanı, mirasçıların olsun, ve beşte biri az değildir. dedi.<br />
<br />
Ölüm hastalığındaki bir hastanın malının üçte birini de vasiyet etmeye hakkı vardır. Eğer o zat bütün haklardan istifade etmenin en iyi olduğunu bilseydi üçte birini vasiyet ederdi.<br />
<br />
Fazileti, zühdü takvası ile tanıdığınız Selman ve Ebu Zer in tutumları da dediğim gibi aynı şekildeydi.<br />
<br />
Selman, yıllık ihtiyacını beyt ül maldan aldığı zaman, bir yıllık masrafını göz önüne alarak kendisine diğer seneye ulaştıracak miktarı ayarlıyordu. Bunu görenler ona: Bütün bu zühdü takvayla bir yılın masraflarını toplamak düşüncesinde misin diye sordular, belkide bu gün veya yarın ölecek, senenin sonuna yetişmeyeceksin O cevaben şöyle dedi :<br />
<br />
- Ya ölmezsem! ... Niçin sadece ölüm ihtimalini düşünüyorsunuz, bir ihtimal daha var, o da sağ kalmamdır ki bu takdirde masraflarım ve ihtiyacım olacaktır. Siz bilgisizlerin gafil olduğunuz nokta şudur ki bilmiyorsunuz ki eğer yeteri kadar yaşama vesilesi olmazsa, insanın nefsi hakka ita ata ağırlık eder, Hak yolunda kullanması gereken neşesini ve gücünü kaybeder ancak yeteri kadar vesile hasıl olunca rahata kavuşur.<br />
<br />
Ebu Zer in sütlerinden istifade ettiği bir kaç deve ve koyunu vardı zaman zaman et yemeğine ihtiyacı olursa, veya bir misafir gelirse, ya da başkalarını muhtaç görürse, onların etinden istifade ederdi. Ve başkalarına vermek istediğinde, onların karşısında kendisine de bir pay ayırırdı.<br />
<br />
Kimdi bunlardan daha çok zahit Peygamberin bunlar hakkında neler söylediğini hepiniz biliyorsunuz. Bu şahıslar hiç bir zaman kendi mallarının tümünü zühd ve takva adıyla bağışlamadılar, ve sizin bu gün teklif ettiğiniz yol gibi, halk, varını - yokunu harcayıp kendilerini ve ailelerini sıkıntıya terk etme yoluna gitmediler.<br />
<br />
Ben size, babamın soyundan ve dolayısıyla Allah ın elçisinden naklettiği şu hadisi hatırlatayım :<br />
<br />
Bilmiyorum bu gün size söylediklerim yeterlimidir yoksa daha da mı anlatayım Biliyor musunuz ki, İslamın ilk devrinde müslümanların sayısı az olduğu için cihad kanunu şuydu: "Bir müslüman on kafire karşı mukavemet etmelidir." Eğer direnmezse suç ve günah işlemiş sayılırdı. Fakat sonra imkanlar artınca Allah, lütfü ve merhametiyle büyük bir kolaylık sağladı ve bu konuyu şöyle değiştirdi: "Her müslüman yalnız, iki kafire karşı direnmekle vazifelidir." Daha fazlasıyla değil.<br />
<br />
Sizden, İslam adalet mahkemeleri ve adaleti hakkında bir şey sormak istiyorum. farz ediniz ki, sizden biriniz, mahkemededir ve hanımının nafakası konusu mevzu bahistir.<br />
<br />
Hakim : - Hanımının nafakasını vermen gerekir diye hüküm verirse o kimse burada ne yapar<br />
<br />
Acaba Ben zahidim, dünya malından kaçınmışım diye mazeret mi getirir. Acaba bu meşru bir mazeret midir<br />
<br />
Sizce hakimin Hanımının masraflarını, vermen gerekir hükmü, hak ve adalete mutabık mıdır; yoksa zulüm müdür<br />
<br />
Söyleyiniz, eğer bu hüküm zulüm ve haksızlıksa, açık bir yalan söylemiş olmuyor musunuz Yok, eğer hakimin hükmü doğrudur diyorsanız, mazeretiniz batıldır. Öyleyse yolunuzun ve tutumunuzun yanlış olduğunu kabul ediniz.<br />
<br />
Diğer bir soru : Zaman zaman, Müslümanlar vacip veya vacip olmayan bazı bağışlar vermek zorundadır. Mesela zekat ya keffare veriyorsunuz. Şimdi biz, zühdün manasını, hayattan ve hayatta muhtaç olunan şeylerden kaçınmak farz edelim ve bütün halkın, istediğiniz şekilde zahid olduğunu farz edelim. Hayattan ve muhtaç olunan şeylerden yüz çevirsinler. O halde keffarelerin ve vacip sadakaların gereği ne olur Altın, gümüş, koyun, deve, öküz, hurma, kuru üzüm ve diğerlerine taalluk eden zekatları verme vazifesi ne olur Bu sadakalar, yoksulların daha iyi yaşamaları veyahut nimetlerinden nasiplerini almaları için farz edilmiş değil midir<br />
<br />
Bütün bunlar gösteriyor ki dinin hedefi, ve bu hükümlerden maksat, hayat nimetlerine ulaşmak ve onlardan faydalanmaktır. Fakat dinin hedefi, fakir olmak olsaydı, dini terbiyenin de en yüce sınırı insanoğlunun, bu dünyanın malından kaçınması, fakirlik ve çaresizlik içinde yaşaması olurdu. O takdirde fakirler, o yüce hedefe ulaştıklarından onlara memnun ve saadetli hallerinden çıkmaları için bir şey vermek gerekmezdi. Ve ne de, onların mutluluk denizinde yüzdükleri için, bunu kabul etmeleri gerekirdi. Aslında eğer hakikat, sizin söylediğiniz biçimdeyse, o zaman hiç kimsenin, elinde bir mal bulundurması doğru değildir. Bilakis eline geçeni vermesi gerekir böylece artık zekat meselesi ortadan kalkmış olur.<br />
<br />
O halde belli oldu ki, siz çok tehlikeli ve çirkin bir yol seçmişsiniz ve halkı da kötü bir yola davet ediyorsunuz. Gittiğiniz ve diğer halkı ona çağırdığınız yol, Kur an ve peygamberin sünnet ve hadislerinden habersiz olma cehaletinden doğmaktadır. Bunlar şüphe götüren hadisler değildir. Aksine öylesine hadislerdir ki, Kur an, onların doğruluğuna şahitlik eder. Ama Peygamberin hadislerine inancınız yoksa ve reddediyorsanız bu da başka bir cahilliktir. Siz, Kur an ayetlerinin manasındaki ince anlamlı ve hayret verici sözlerden yararlanmayı düşünmüyorsunuz. Nasih ile mensuh, muhkem ile müteşabih arasındaki farkı bilmiyorsunuz. Emir ve yasağı teşhis etmiyorsunuz.<br />
<br />
Süleyman ibn Davud un kıssası hakkında bana cevap veriniz. O Allah tan öylesine bir saltanat istedi ki, ondan daha yükseği, hiç bir kimseye mümkün olmasın. Ve Alllah, ona istediği şekilde bir saltanat verdi. Elbette ki, Süleyman, haktan gayri bir şey istemiyordu. Süleyman ın, dünyada böyle bir saltanat istemesinden, ne Allah Kuran da, ne de hiç bir mümin başka bir yerde bir kusur görmedi.<br />
<br />
Süleyman dan önce gelen, Davud Peygamber de aynı şekildedir. Yusuf un hikayesi de böyledir ki: Padişaha, resmen Bana hazinedarlık ver, çünkü hem eminim, hem de işimi bilirim Sonra işi öyle bir yere geldi ki Mısır dan Yemen sınırına kadar ülkenin işleri ona verildi. Kıtlık zamanında çevreden ona gelirler, yiyecek satın alırlar ve dönerlerdi. Elbette ki, ne Yusuf haksız bir iş yapmaya meyl etti, ve ne de Allah Kuran da bu işi Yusuf a ayıp saydı. Ve yine Allahı seven ve Allah tarafından sevilen bir kul olan Zülkarneyn in kıssası da aynı şekildedir. Cihan esbabı, kendisine verildi ve doğu ile batının maliki oldu.<br />
<br />
Ey kalabalık! doğru olmayan bu yoldan uzaklaşınız ve kendinizi İslam terbiyesiyle edeplendiriniz Allah ın emrettiği ve yasakladığı şeylere tecavüz etmeyiniz. Önünüzdeki düsturu (kaideleri) harap etmeyiniz. Bilmediğiniz meselelere müdahale etmeyiniz. O meselelerin ilmini ehlinden sorunuz. Nasihi mensuhdan, muhkemi müteşabih ten, helali haramdan ayıracak derecede olunuz. Bu sizin için, daha iyi daha kolay, ve cahillikten de daha uzaktır. Cehaleti bırakınız, çünkü taraftarı az olan ilmin aksine cehaletin taraftarı olan bir çok kimseler vardır.<br />
<br />
Allah, "Her bilgi sahibinden, daha yüksek olan, başka bir bilgin vardır buyurdu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bu Ümmetin Üstünlükleri Ve Allah Dostlarının Menkıbeleri]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1344</link>
			<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 18:33:28 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1344</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu Ümmetin Üstünlükleri Ve Allah Dostlarının Menkıbeleri</span><br />
<br />
Bu ümmetin üstünlükleri:<br />
1– (Mesâbîh-i serîf)de bu bâbın evvelinde Abdüllah ibni<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Geçmis ümmetlerin ömrüne nisbetle sizin ömrünüz,<br />
ikindi nemâzı vaktiyle günesin batması arasındaki zemân gibidir.<br />
Sizin, yehûdîlerin ve nasâranın hâli suna benzer. Isçi çalısdırmak<br />
istiyen bir adam dedi ki, kim benim için birer kırâta günün<br />
yarısına kadar çalısır. Yehûdîler, günün yarısına kadar çalısdı.<br />
O kimse sonra, kim benim için bir kırâta günün ortasından<br />
ikindi vaktine kadar çalısır. Nasâra, ikindi vaktine kadar birer kırâta<br />
çalısdı. Sonra söyle dedi, kim ikindi vaktinden günesin batmasına<br />
kadar ikiser kırâta çalısır. Dikkat ediniz, siz ikindi vaktinden<br />
günesin batmasına kadar çalısanlarsınız. Dikkat ediniz. Sizin<br />
ücretiniz iki katdır. Yehûdîler ve nasâra kızdılar. Biz çok çalısıyor,<br />
az ücret alıyoruz, dediler. Allahü teâlâ onlara, hakkınızı vermekde<br />
size zulm etdim mi? buyurdu. Hâyır, dediler. Allahü teâlâ<br />
buyurdu ki, o benim diledigime verdigim bir ihsândır.)<br />
2– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Ümmetimin içinde beni en çok sevenler, benden<br />
sonra gelen, ehlini ve malını beni görmege fedâ eden kimselerdir.)<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onların<br />
siddetli muhabbetlerini temennî eder. Onların birisi ki, ehlini<br />
ve malını beni görmek için ve bana vâsıl olmak için fedâ edeydi,<br />
o kimseler bu sıfatla sıfatlanmıslardır.<br />
3– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Allahü teâlânın kullarından öyleleri vardır ki,<br />
Allahü teâlâya birsey için yemîn etseler, muhakkak o sey yerine<br />
getirilir. Ümmetimden Allahü teâlânın emrlerini yerine getirenler,<br />
eksik olmaz. Onlara karsı koyanlar, küçük düsürmek<br />
– 565 –<br />
istiyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü teâlânın emri gelinceye<br />
kadar, onlar bu hasletleri üzere olurlar.) Bu hadîs-i serîfi<br />
rivâyet eden Enes “radıyallahü anh” hazretleri dedi ki: Râbi’a<br />
adlı hanım benim halam idi. Ensârdan bir câriyenin ön disini<br />
kırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûruna geldiler. Da’vâya Resûlullah bakdı. Kısâs yapılmasını<br />
emr etdiler. Enes bin Nadr ki, Enes bin Mâlikin amcasıdır.<br />
O, Allahü teâlâya yemîn ederek, yâ Resûlallah, onun disini<br />
kırma dedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Yâ Enes! Allahın kitâbı kısâsı emr ediyor!) Sonra<br />
disi kırılan câriyenin yakınları kısâs yerine diyeti kabûl etdiler.<br />
O durumda Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, Allahın adı<br />
ile birsey için yemîn etseler, Allahü teâlâ bu sevgili kullarının<br />
hâtırı için, o seyi hemen yaratarak, istedikleri hâsıl olur.)<br />
(Müslim) serhinde beyân olunmusdur: Enes bin Nadrın<br />
(Hâyır, vallahi onun disini kırma) demesinin ma’nâsı, Habîbullah<br />
hazretlerinin hükm-i serîflerini red degildir. Belki murâdı,<br />
kısâs etmege müstahak olanları vaz geçirmekdir. Afv etmeleri<br />
için, Resûlullahı onlardan yana afvda sefâ’at etmek için yöneltmek<br />
için idi. Kendisini yemîninde hânis etmiyeceklerine kuvvetle<br />
inandıgı için yemîn etdi. Veyâ Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin fadlına ve lutfüne i’timâdı, güveni tam olup, yemînini<br />
bozdurmayıp, hasmlarının kalbine afvı ilhâm buyurur, seklindedir.<br />
Hadîs-i serîfin ikinci kısmı Sâm ehli için buyurulmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (Sâm topragında, benim ümmetimden, Allahü teâlânın emrlerini<br />
yerine getiren kimseler eksik olmaz. Onları zelîl etmek,<br />
onlara karsı çıkmak istiyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü<br />
teâlâ sânühü hazretlerinin emr-i serîfi gelene dekden murâd kıyâmetdir,<br />
onlar o hasletleri üzere olurlar.)<br />
4– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Ben kardeslerimi görmegi severim!) Eshâb-ı kirâm<br />
dediler ki: Yâ Resûlallah! Biz senin ihvânın [kardeslerin]<br />
degilmiyiz! Buyurdular ki, (Siz benim Eshâbımsınız. Kardeslerim<br />
o kimselerdir ki, gelmemislerdir. Benden sonra gelirler.<br />
Ben onların ferâtıyım.) Ya’nî evvel gidip, lâzım olanları onlar<br />
– 566 –<br />
için hâzırlarım. Bâbın evvelinden buraya kadar zikr olunan hadîs-<br />
i serîf, (Mesâbîh-i serîf)in sahîh hadîslerinde vardır. Hasen<br />
hadîslerinde ancak bu hadîs-i serîf vârid olmusdur.<br />
5– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Ümmetim yagmur gibidir. Önce gelenler mi,<br />
yoksa sonra gelenler mi üstündür bilinmez!) Türpüstî “rahimehullah”<br />
buyurmusdur ki, bu hadîs-i serîf ile, evvelkilerin, sonrakiler<br />
üzerine efdaliyyetlerinde tereddüt etmemelidir. Zîrâ önce<br />
gelenler, sonra gelenlerden; zemânlarının sonraki zemânlardan<br />
kıymetli olacagından üstündürler. Hadîs-i serîfde tereddütden<br />
murâd, fâideli olmalarındadır. Dîni nesr etmekde, hakîkat ile<br />
fâideli olmakdadır. Yagmur, önce ekini bitirir. Sonra, sapı üzerine<br />
durdugu hâlde [o hâle gelince] olgunlasdırır, terbiye eder.<br />
Yagmurun fâidesinin evvelinde mi, sonunda mı oldugu bilinmez.<br />
Böylece; bu ümmetde de, evvelkiler dîni kâim kıldılar;<br />
kurdular. Sonrakiler, zemânla insanların bozdugu dîni dogru<br />
olarak, önceki gibi kurdular. Bu hadîs-i serîfde isâret olunmusdur<br />
ki, muhakkak bu ümmetin âhıri [sonra gelenleri] hayr ve salâhda,<br />
dînin kuvvetli olmasında öncekiler gibi olur. O rivâyet<br />
üzerine, hadîs-i serîfde bildirildigi gibi, Mehdî hazretlerinin gelmesi<br />
mahallinde, Îsâ bin Meryem “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”<br />
hazretlerinin gelmesi [nüzûlü] vaktinde, geçmis ümmetlerin<br />
aksine olarak, çok kuvvetli olup, önce gelenlere benziyecekdir.<br />
Zîrâ onların [geçmis ümmetlerin] sonra gelenleri dîni tebdîl<br />
ve Kitâbullahı tahrîf etdiler. [Hadîd sûresi 16.cı âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen], (... Kur’ân-ı kerîmden evvel kitâb verilenler gibi<br />
olmayınız! Onlar, kendileri ile Peygamberleri arasındaki zemân<br />
uzayınca, kalblerine kasvet yerlesip, çogu dinden çıkıp, kitâblarına<br />
göre ameli terk etdiler) buyurulmusdur. (Meâlim-üt-tenzîl)<br />
de, sûre-i Âl-i Imrânda, 110.cu âyet-i kerîmenin tefsîrinde,<br />
Allahü teâlâ, meâlen, (Sizler, bütün insanlar içinde en iyi bir<br />
ümmetsiniz, cemâ’atsiniz...!) buyurmusdur.<br />
Katâdeden nakl olunmusdur ki, onlar ümmet-i Muhammeddir.<br />
Ondan evvel hazret-i Mûsâdan, hazret-i Dâvüdden ve hazret-<br />
i Süleymândan “aleyhimüsselâm” gayri bir Peygamber harb<br />
ile emr olunmamısdır. Onlar küffâr ile harb ederler. Küffârı<br />
[kâfirleri] dinlerine dâhil ederler. Onlar, insanlar için hayrlı üm-<br />
– 567 –<br />
met olurlar idi. Denildi ki, linnâs kavl-i serîfi uhricet kavli serîfinin<br />
sılasındandır. Ma’nâsı su demek olur ki, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri, insanlar için hayrlı olan bir ümmet seçdi. Yine<br />
râvîler an’anesi ile Behrâm bin Hâkimden, o da babasından<br />
nakl etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin, (Sizler, bütün<br />
insanlar içinde en iyi bir ümmetsiniz, cemâ’atsiniz...) kavl-i<br />
serîfinde [Âl-i Imrân sûresi 110.cu âyeti], buyurdu ki, (Siz yetmis<br />
ümmeti, Allahü teâlâ katında, onların en iyisi ve mükerremi<br />
olarak temâmladınız!) buyurmusdur. Yine râvîler an’anesi<br />
ile rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki: (Dahâ önce geçen yetmis ümmetden<br />
Allahü teâlâ katında en iyisi ve mükerremi bu [Peygamber<br />
efendimizin] ümmetdir.) Teveffi kavl-i serîfi ifâdandır.<br />
Esref ma’nâsınadır.<br />
Yine an’ane ile Ömer ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bütün Peygamberlere<br />
“aleyhimüsselâm” ben girmeden evvel Cennete girmeleri harâm<br />
kılınmısdır. Yine bütün ümmetlere, benim ümmetim girmeden<br />
evvel Cennete girmeleri harâm kılınmısdır.) Yine<br />
an’ane ile, Abdüllah bin Berdeden, o da babasından rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Cennet ehli yüzyirmi saf olur. Sekseni bu ümmetden,<br />
kırkı sâir ümmetlerdendir.) (Me’âlim)den nakl burada temâm<br />
oldu. Bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eyleyen Allahü<br />
teâlâya hamd olsun. (Ravda-tül Ulemâ) sâhibi beyân etmis<br />
ki, denildi, her safın arası mesrıkla magrib arasınca olur. Her safın<br />
arası dünyâ misâli olur.<br />
6– (Mesâbîh)de, Hesâb, Kısâs ve Mîzân bâbında, sahîh hadîs<br />
olarak nakl olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Nûh aleyhisselâm, kıyâmet<br />
gününde gelir. Ona denilir ki, risâletini kavmine teblîg etdin<br />
mi. Nûh aleyhisselâm der ki, (Evet yâ Rabbî!) Ümmetinden<br />
süâl olunur ki, Nûh size teblîg etdi mi. Onlar inkâr edib, (Bize<br />
korkutucu kimse gelmedi) derler. Sonra Nûh aleyhisselâma denilir<br />
ki, sâhidlerin kimdir. Buyurur ki, Muhammed Mustafâ<br />
aleyhisselâtü vesselâmın ümmetidir.) Resûlullah “sallallahü<br />
– 568 –<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Siz gelirsiniz ve Nûh<br />
aleyhisselâm teblîg etdi, diye sehâdet edersiniz!) Sonra Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, [meâl-i serîfi] (Böylece,<br />
size insanlara sâhid ve örnek olmanız için...) olan [Bekara<br />
sûresinin 143.cü] âyet-i kerîmesini okudular. Bu âyet-i kerîme,<br />
ikinci cüz’ün basındaki âyet-i kerîmedir. Muhyissünne Begavî<br />
(Me’âlim-üt-tenzîl)de bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmisdir: Bu<br />
âyet-i kerîme nâzil olunca, yehûdî ileri gelenleri, Mu’âz bin Cebele<br />
“radıyallahü anh” kıble hakkında dediler ki, Muhammed<br />
bizim kıblemizi, hasedinden dolayı terk etdi. Bizim kıblemiz<br />
Enbiyâ “aleyhimüsselâm” kıblesidir. Bizim insanlar arasında<br />
âdil oldugumuzu Muhammed bilir, dediler. Mu’âz “radıyallahü<br />
anh”, muhakkak, hak üzere ve âdil olan biziz. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri meâl-i serîfi, (... bunun gibi, sizi adâletli ümmet<br />
kıldık...) olan [Bekara sûresinin 143.]cü âyet-i kerîmesinde<br />
bunu beyân buyurdu. (Ibrâhîm aleyhisselâm ve zürriyyetini seçip,<br />
ayırdıgımız gibi, sizi de seçilmis ve adâlet üzere olan ümmet<br />
kıldık) buyuruldu. Bu da onun gibidir. Dinde eksikligi ve fazlalıgı<br />
olan din ehlinin, ikisi de zemmedilmisdir.<br />
Bize Abdülvâhid bin Ahmed an’ane ile Ebû Sâ’id-i Hudrî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden haber verdi. Bir gün Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ikindi nemâzından<br />
sonra bizim aramızda durdu. Orada, kıyâmete kadar<br />
olacak seyleri terk etmekden zikr etdi [söyledi]. Bir gün hurma<br />
agaçları arasında bir dıvârın yanında durup, buyurdu: (Âgâh<br />
olun [Dikkat ediniz], dünyânın ömründen, geçen zemâna nisbetle<br />
kalanı, bugünün kalan zemânı kadar bile degildir. Bu ümmet,<br />
yetmis ümmeti, hepsinin iyisi ve ekremi olarak temâmlar!)<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin, [meâl-i serîfi yukarıda<br />
zikr olunan âyet-i kerîmenin devâmı olan] (Böylece, insanlara<br />
sâhid olacaksınız!) kavl-i serîfini okudular. (Kıyâmet gününde<br />
Resûller insanlara teblîg etdikleri) ile alâkalı olarak Ibni Cüreyh<br />
dedi ki, ben Atâya (... Böylece insanlara sâhid olacaksınız)<br />
kavl-i serîfinin ma’nâsı nedir, dedim. O dedi ki, insanlardan,<br />
hakkı terk edenler üzerine, Ümmet-i Muhammed sâhiddirler.<br />
(Resûl de sizin üzerinize sâhiddir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri de onları ta’dîl ve tezkiye edici olur.<br />
Bunun beyânı sudur ki, muhakkak Allahü teâlâ sânühü evvelîn<br />
ve âhırîni cem’ eder. Ya’nî Allahü teâlâ kıyâmet günü bütün in-<br />
– 569 –<br />
sanları yüksek bir yerde toplayınca, kâfirlere (Size hiç uyarıcı,<br />
sakındırıcı Peygamber gelmedi mi) buyurur. Onlar (bize korkutucu<br />
[sakındırıcı] ve müjde verici kimse gelmedi) derler. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ Enbiyâ aleyhisselâmı bundan süâl eder. Enbiyâ<br />
cevâb verirler ki, (biz onlara vahyi teblîg etdik.) Allahü<br />
teâlâ Enbiyâdan yine süâl eder. Hâlbuki herseyi bilir. Sâhid tutmakdan<br />
dolayı sorar. O zemân Ümmet-i Muhammed getirilir.<br />
Ümmet-i Muhammed sehâdet ederler. Muhakkak Enbiyâ teblîg<br />
etdiler. O ümmetler derler ki, bunlar nereden bilirler, bizden<br />
sonra geldiler. Sonra bu ümmetden süâl olunur. Onlar derler ki,<br />
yâ Rabbî! Sen bize Resûl gönderdin. O Resûl ile kitâb nâzil kıldın<br />
[gönderdin]. O kitâbda bize haber verdin. Resûllerin ile<br />
gönderdigin haberlerin hepsi dogrudur. Ondan sonra Muhammed<br />
aleyhisselâm getirilir. Ümmetinin hâlinden süâl olunur.<br />
Onların temiz ve dogru olduguna sehâdet eder. (Me’âlim-üttenzîl)<br />
den alınan kısm temâm oldu.<br />
7– (Ravda-tül-ülemâ) kitâbının yirmibirinci bâbında, Ebû<br />
Mûsâ-el-es’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl edilmisdir.<br />
Biz mescidde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûrunda oturmusduk. Habîbullahı vahy<br />
agırlıgı kapladı. Vahy geldiginde hâl-i serîfleri böyle olurdu ki,<br />
vahyin agırlıgı üzerlerini kaplardı. Hattâ a’zâ-i serîfleri ayrılır<br />
derecesinde olurdu. Mubârek basını bir sâat asagı saldı. Sonra<br />
basını kaldırdı ki, bize haber versin. Ikinci ve sonra üçüncü kerre<br />
yine vahy agırlıgı hâsıl oldu. Yine mubârek basını saldı. Sonra,<br />
haber vermek için basını kaldırdı. Dördüncü kerre yine<br />
vahy agırlıgı kapladı. Yine mubârek basını saldı. Sonra mubârek<br />
basını kaldırıp, secdeye vardı. Biz de onunla berâber secdeye<br />
vardık. Secdeyi uzatdı. Mubârek basını secdeden kaldırdı.<br />
Biz dedik. Yâ Resûlallah! Size gelen bu dört vahyden bize haber<br />
verir misiniz? Buyurdular ki: (Bana Cebrâîl aleyhisselâm,<br />
evvelki gelisinde dedi ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
sana selâm söyledi ve buyurdu: Yâ Muhammed! Ümmetinin<br />
üçde birinin azâb ve hesâb görmeden Cennete girmesini mi istersin,<br />
yoksa bütün günâhkârlarına sefâ’at etmegi mi istersin!<br />
Cebrâîl aleyhisselâm, benden yana isâret etdi. Sefâ’atini ihtiyâr<br />
etdim. Sonra, ne vakt ki Cebrâîl aleyhisselâm gitdi. Ben istedim<br />
ki, size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak<br />
Rabbil’âlemîn sana selâm söyler ve buyurur ki: Ey Habîbim!<br />
– 570 –<br />
Ümmetinin yarısının hesâbsız ve azâbsız, Cennete girmesini mi<br />
istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına sefâ’at etmegi<br />
mi istersin. Ben sefâ’atı ihtiyâr etdim [seçdim] ve istedim ki,<br />
size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak<br />
Rabbin selâm söyledi ve buyurdu ki, ey Habîbim! Ümmetinin<br />
üçde ikisinin hesâb ve azâb olunmadan Cennete girmesini mi<br />
istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına sefâ’at etmegi<br />
mi istersin. Ben sefâ’ati ihtiyâr etdim [seçdim] ve istedim ki,<br />
size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak<br />
Rabbin sana selâm söyler ve buyurur ki: [Vedduhâ sûresi 5.ci<br />
ve Tâhâ sûresi 130.cu âyet-i kerîmesinin bir kısmını okudu. Meâl-<br />
i serîfi] (Yâ Muhammed! Onlar bana ve sana îmân getirseler<br />
ve bes vakt nemâzı kılsalar, farzları edâ etseler ve senin sünnetini<br />
yerine getirseler, sen râzı oluncaya kadar sefâ’at etmene izn<br />
veririm.) Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur<br />
ki: (Bana kâfi gelir, bana kâfi gelir!) [Vedduhâ sûresi 5.ci<br />
âyet-i kerîmesinde meâlen,] (Ileride [kıyâmet günü] Rabbin sana<br />
sefâ’at makâmı vermekde hosnûd olacaksın) ve Tâhâ sûresi<br />
130.cu âyet-i kerîmesinde meâlen, (... Tesbîh et [nemâz kıl] ki,<br />
Allahın rızâsına eresin) buyuruldu.<br />
8– (Ravda-tül-ulemâ) kitâbının aynı bâbında; Abdüllah ibni<br />
Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kavl-i serîfinde<br />
[Hicr sûresi 2.ci âyet-i kerîmesinde] meâlen, (Kâfirler, dünyâda<br />
hezîmet, yâhud ölüm ânında, kıyâmet azâbı vukû’unda, müslimân<br />
olmaklıgı temennî ederler. Denildi ki, kâfirler Cehennemde<br />
mü’minlerin günâhkârlarını görüp, siz müslimânlar iken Cehennemdesiniz.<br />
Islâmınız size ne fâide etdi derler. Bir zemân<br />
sonra, Allahü teâlânın fadlı ve rahmeti ile o müslimânlar nârdan<br />
çıkıp, Cennete gitdiklerinde, kâfirler o vakt ne olaydı, biz de<br />
ehl-i islâmdan olaydık, derler) buyuruldu. Abdüllah ibni Abbâs<br />
“radıyallahü anhümâ” buyurdu ki, bu ümmetden bir tâife sırat<br />
üzerinde habs olunur. Hâlbuki, Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bütün Peygamberlerden<br />
önce Cennete dâhil olur. Ümmeti de, bütün ümmetlerden önce<br />
Cennete dâhil olur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Cennete girdikden sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
sıratda kalan tâifenin nâr [Cehennem]dan tarafa gönderilmesini<br />
ve (Mâlik)e teslîmini emr eder.<br />
– 571 –<br />
Mâlik, onları görünce, yâ eskiyâ cemâ’ati, siz kimsiniz ve kimin<br />
ümmetindensiniz. Cehenneme girenlerin son buldugunu<br />
isitmisdim. Cehennem ehlinin hepsi bana, baglı ve zincire vurulmus<br />
hâlde ve yüzleri üzerine sürünüp ve yüzleri kara, gözleri<br />
gögermis hâlde gelirler. Ammâ, sizin elleriniz baglı degil ve<br />
zincire vurulmamıssınız. Yüzleriniz kararmamıs. Gözleriniz gögermemis.<br />
Ayaklarınız üzerine yürürsünüz; kimsiniz, der. Onlar,<br />
derler ki, yâ Mâlik, bunu bize sorma. Zîrâ biz, muhakkak<br />
sana bunu haber vermege hayâ ederiz. Velâkin biz; Kur’ân-ı<br />
kerîme uyan, Ramezân ayında oruc tutanlarız. Biz hacca gidenlerdeniz.<br />
Biz gâzîleriz [cihâda gidenlerdeniz]. Biz zekât edâ<br />
edenlerdeniz. Biz yetîmlere ikrâm edicilerdeniz. Biz cünüb<br />
olunca gusl edenlerdeniz. Biz bes vakt nemâz kılıcılardanız.<br />
Mâlik der ki, ey mahser eskiyâsı! Allahü teâlâ Kur’ân-ı azîmde<br />
sizi ma’siyyetden men’ etmedi mi. Onlar derler ki, yâ Mâlik, bize<br />
tevbîh etme. Simdi Allahü teâlânın tevbîhinden ve süâlinden<br />
kurtulduk. Sonra onlar bu hâlde iken, Ars tarafından bir nidâ<br />
edici, siddetli nidâ eder ve der ki, yâ Mâlik, onları Nârın [Cehennemin]<br />
üst tabakasına dâhil et. Hâlbuki onlar, Cehennemin<br />
kenârında dururlar. Sonra Mâlik der ki, yâ mahser eskiyâsı!<br />
Sübhesiz söyleneni isitdiniz. Fehm etdiniz. Evet isitdik, lâkin bize<br />
mühlet ver. Bir sâat nefslerimiz üzerine aglıyalım, derler.<br />
Mâlik der ki, benim size mühlet vermege izn yokdur. Mâlike<br />
Ars tarafından nidâ gelir ki, (Yâ Mâlik, terk et onları, nefsleri<br />
üzerine aglasınlar.)<br />
Sonra nefsleri üzerine aglamaga baslarlar. Derler ki: (Biz<br />
nârda [Cehennemde] nasıl sabr edelim. Biz günesin harâretine<br />
sabr edemezdik. Katran elbisesi giymege nasıl sabr edelim. Biz<br />
yumusak elbiseler giymeyi tercih ederdik. Zakkum yimege ve<br />
hamîm içmege nasıl sabr edelim. Biz hep güzel yemekler yir, soguk<br />
içecekler içerdik.) Bunlar böyle aglarlar iken, Ars tarafından<br />
bir nidâ gelir. Yâ Mâlik! Bunları nârın [Cehennemin] birinci<br />
tabakasına gönder. Sonra onların yanına siddetli melekler gelir.<br />
Onlar, kalb olmadıgı için acıması olmıyan zebânîlerdir. Herbir<br />
insana bir zebânî yapısır. O sırada, hepsi seslerini yükseltirler<br />
ve derler ki, (Yâ Muhammed, Yâ Ebel Kâsım, Yâ Ebel Erâmil<br />
velyetâmâ. Yâ Fahrel kıyâmeh. Yâ Fâtihal bâb. Yâ nârın<br />
kapısını ümmetine kapayan! Yâ ümmetine sefâ’at eden. Biz<br />
ümmetinin za’îfleriyiz. Nârın [Cehennemin] atesine dayanama-<br />
– 572 –<br />
yız. Sefâ’atin ile bize imdâd et. Yâ Mâlik, biz ümmet-i Muhammeddeniz.)<br />
Sonra Mâlik hazretleri Cennetden tarafa teveccüh<br />
eder [döner]. Ellerini kulaklarına koyar. Müezzinler gibi yüksek<br />
ses ile nidâ eder ki: Yâ Muhammed! Muhakkak sen, Cennetde<br />
ni’metler içindesin [ni’metlenir hâldesin]. Senin za’îf ümmetlerin<br />
Nârda feryâd ederler. Onların feryâdına yetis [eris].<br />
Zîrâ za’îfdirler. Cehennemin harâretine sabrları yokdur. O hâlde,<br />
Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
haber gelir. Hemen serîrinden [tahtından] sıçrayıp ve Buraka<br />
biner ve buyurur, yâ Burak, çabuk ol ki, ümmetim za’îfdirler,<br />
Cehennemin harâretine sabr edemezler. Burak da ayaklarını<br />
kaldırıp, Cehennemin kenârına koyar. Muhammed “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların seslerini isitdigi vakt,<br />
aglarlar. Sonra Muhammed aleyhisselâm Arsın kenârına erisir.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine secdeye varır. Ve sefâ’at<br />
eder. Allahü teâlâ ve tekaddes onların hakkındaki sefâ’atini kabûl<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
sefâ’ati ile Cehennemden kurtulurlar. O vakt, kâfir oldukları<br />
hâlde, ehl-i nâr temennî ederler; ne olaydı, müslimân<br />
olup, Ümmet-i Muhammedden olaydık. Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
kavl-i serîfi buna isâretdir ki, [Hicr sûresi 2.ci âyetinde;<br />
meâlen] (Kâfirlerden, müslimân olmagı temennî etmiyen çok<br />
az kimse vardır!) buyurulmusdur.<br />
9– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbında, kırkdördüncü bâbda,<br />
musîbete sabr beyânında; Sâbit-el Benânî “rahimehullah” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Bize nakl edildi ki, Osmân bin<br />
Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir oglu vefât etdi.<br />
Ondan dolayı üzüntüsü çok olup, mahzûn oldu. Evinde oturdu.<br />
Evinde bir mescid binâ etdi. Orada ibâdet ederdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri isitip, buyurdu ki,<br />
(Onu benim yanıma getirin. Onu Cennet ile müjdeleyin!) Sonra<br />
onu, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanına götürdüler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdular<br />
ki; (Bil, yâ Osmân ki, muhakkak Cehennemin yedi kapısı<br />
vardır. Ve Cennetin sekiz kapısı vardır. Cennet kapılarından<br />
her birine gitdiginde, oglunu orada görüp, Allahü teâlâdan sana<br />
sefâ’at eder hâlde oldugunu görmege râzı olmaz mısın!) Osmân<br />
bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh”, yâ Resûlallah; râzı oldum,<br />
dedi. Süâl edildi ki, yâ Resûlallah! Bizim ogullarımız da böyle<br />
– 573 –<br />
olur mu? Buyurdular ki, (Evet olur, kıyâmete kadar ümmetimden<br />
sabr eden ve sevâb istiyen herkese de böyledir!)<br />
10– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbının Cum’a faslı bâbında<br />
nakl edilmisdir. Bize imâm-ı Nasr-ül Harbî üstâdı Amr bin<br />
Su’aybdan, o babasından, o da dedesinden “radıyallahü teâlâ<br />
anh” haber verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular: (Bir âlem vardır ki, beydâ ve melsâdır<br />
[beyâz ve düzdür]. Gümüs gibidir. Bu dünyânın yedi büyüklügünde<br />
ve melekler ile doludur. O seklde ki bir igne atsan yere<br />
düsmez. Belki meleklerin üzerine düser. Onlardan her bir melek,<br />
elinde bir alem [bayrak] vardır ki, üzerinde (Lâ ilâhe illallah<br />
Muhammedün Resûlullah) yazılmısdır. Her bir Cum’a gecesi<br />
toplanırlar. O alemin etrâfında Allahü tebâreke ve teâlâyı<br />
tedarru’ ederler. Ümmet-i Muhammedin selâmeti üzerine düâ<br />
ederler. Sabâh oluncaya kadar derler ki, yâ Rabbî! Ümmet-i<br />
Muhammede acı! Onlara azâb etme! Çünki, sabâh olup, kıyâmetden<br />
emîn olurlar. (Yâ Rabbî! Gusl edenleri, Cum’aya hâzırlananları<br />
afv eyle, istediklerini bagısla!) diye düâ ederler. Rivâyet<br />
eden der ki, alemlerin [bayraklarının] uzunlugu kırk fersâh<br />
olur. Düâ etdiklerinde, aglıyarak seslerini yükseltirler. Rabbil’âlemîn<br />
onlara ne istersiniz diye buyurur. Derler ki, ümmet-i<br />
Muhammedi afv etmeni isteriz. Allahü teâlâ ve tekaddes, (onları<br />
afv etdim) buyurur.)<br />
11– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbı altmısdördüncü bâbında,<br />
Leyletül-Kadrin fazîleti açıklanırken nakl edilmisdir. Denildi<br />
ki, Allahü teâlâ ve tekaddes ve azze sânühü; ümmet-i Muhammede<br />
Ramezânda bes sey verir ki, onlardan baska kimseye vermemisdir.<br />
1– Ramezânın ilk gecesi oldugu zemân, onlara [bu<br />
ümmete] rahmet nazarı ile nazar eder. Her kime ki, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ rahmet nazarı ile bakar, ona azâb etmez. 2–<br />
Allahü teâlâ meleklere buyurur. Bu ayda ibâdetleri bırakın.<br />
Ümmet-i Muhammede istigfâr edin. 3– Allahü teâlâ sânühü<br />
Cennet meleklerinin reîsi (Rıdvân)a buyurur. Cenneti süsle ve<br />
kapılarını aç. Ümmet-i Muhammedden bir kimse bu ayda ölürse,<br />
cesedi gelinceye kadar, rûhu Cennete dâhil olsun. 4– Allahü<br />
teâlâ hazretleri, Cehennem meleklerinin reîsi (Mâlik)e, Cehennemin<br />
kapılarını baglaması için emr eder. Eger, bu ümmetden<br />
isyân edenlerden birisi ölür ise, Ramezân ayı geçene kadar, Ce-<br />
– 574 –<br />
hennemde azâb olunmasın. 5– Allahü teâlâ, onlara Kadr gecesini<br />
verir. Hattâ eger bir kimse, o gecede Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ibâdet etse, günâhlarını afv eder. O gecede Cehennemden<br />
âzâd olur. O gecede bütün Ramezân ayı müddetince âzâd olanlar<br />
kadar mü’min âzâd olur.<br />
12– (Mesâbîh) kitâbında, Îsâ aleyhisselâmın nüzûlü [gökden<br />
inmesi] bâbında, sahîh hadîs olarak bildirilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Îsâ<br />
bin Meryem “aleyhisselâm” gökden iner. Mü’minlerin emîri,<br />
hazret-i Îsâya gel bize imâm ol, der. Hazret-i Îsâ buyurur, sizin<br />
ba’zınız ba’zınız üzerine emîrsiniz.) Denildi ki, yâ Resûlallah,<br />
niçin o zemânda Allahü teâlâ müslimânlar üzerine emîri kendilerinden<br />
yapar. Buyurdular ki, (Bu ümmetin emîrlerini kendilerinden<br />
kılmak, bu ümmete ikrâmdır ve sânlarının büyüklügündendir.)<br />
13– Yine (Mesâbîh)de (Hasr) bâbında, sahîh hadîs olarak bildirilmisdir.<br />
Ebû Sâ’id-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri [Âdem<br />
aleyhisselâma] buyurur: Yâ Âdem! Âdem aleyhisselâm der ki,<br />
Lebbeyk, [buyur yâ Rabbî!] Hayr Senin elindedir. Allahü teâlâ<br />
buyurur: Nâra [Cehenneme] müstehak olanı gönder. Âdem der<br />
ki, nâra müstehak nedir [ne kadardır]. Allahü Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretleri buyurur: Her binde dokuzyüzdoksandokuzu. O zemân<br />
çocuk yaslı olur. Hâmile kadının çocugu dünyâya gelir. Insanlar,<br />
serhos olmadıkları hâlde serhos gibi görünürler. Allahü<br />
teâlânın azâbı çok siddetlidir.) Yâ Resûlallah! Hangimiz o binde<br />
birden oluruz, diye sorduk. Buyurdu: (Bana müjdelediler. Sizden<br />
bir, Ye’cûc ve Me’cûcden bin olacakdır.) Sonra buyurdu: (Nefsim<br />
kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cennet ehlinin<br />
dörtde biri siz olursunuz!) Biz tekbîr getirdik. Sonra buyurdu:<br />
(Siz Cennet ehlinin üçde biri olursunuz!) Biz yine tekbîr getirdik.<br />
Sonra buyurdu: (Siz Cennet ehlinin yarısı olursunuz!) Biz<br />
yine tekbîr getirdik. (Müslim) hadîs kitâbını serh eden “rahimehullah”<br />
demis ki, bir rivâyetde, bir âhır hadîsde buyurdular ki:<br />
(Siz Cennet ehlinin üçde ikisi olursunuz. Cennet ehli yüzyirmi saf<br />
olacak. Seksen safı ümmetimden olacakdır.)<br />
(Müslim)i serh eden diyor ki, çocugun ihtiyârlaması, hâmile<br />
– 575 –<br />
kadının çocuk dogurması, bu ahvâl dünyâdan çıkmadan öncedir.<br />
Çocugun yaslanması, hâmile kadının çocuk dogurması, zâhiri<br />
üzerine olur. Denildi ki, belki bu ahvâl kıyâmetde olur.<br />
Ma’nâsı o demek olur ki, onların üzerine dehsetli ve siddetli bir<br />
mertebe erisir ki, eger hâmile tasavvur olunsa, muhakkak dogurur.<br />
Denilir ki, hâmile olarak ölen kadın, hâmile oldugu hâlde<br />
hasr olunur. Böyle oldugu takdîrde, o hâlde çocugunu dogurur.<br />
Nihâyet sonra buyurdular ki: (Müjdeler olsun size ki, sübhesiz<br />
sizden bir sahs ehl-i Cennet, Ye’cûc ve Me’cûcden bin<br />
sahs ehl-i nâr olur!) Sonra buyurdular ki: (O Allahü teâlâ hakkı<br />
için ki, benim nefsim yed-indedir. Ben ricâ ederim ki, [Cennetlik<br />
olan bir kisi] siz olursunuz!)<br />
(Müslim serhi)nde beyân olunmus ki, hadîs-i serîfde (Siz)<br />
hitâbları, bütün ümmetdir. Birincide, ehl-i Cennetin dörtde biri<br />
siz olursunuz, buyurdu. Ikincide buyurdu, üçde bir olursunuz.<br />
Üçüncüde buyurdu, yarısı olursunuz. (Müslim serhi)nde buyurdu:<br />
(Insanlar arasında siz) hitâbı, müslimânlaradır. Insanlardan<br />
murâd kâfirlerdir. Ba’zı rivâyetlerde, entüm (siz) yerine elmüslimûn<br />
tasrîh etmisdir (müslimânlar buyurmusdur). Ve finnâs<br />
(insanlar) yerine fil küffâr tasrîh etmisdir (kâfirler buyurmusdur).<br />
Selmâsî “rahimehullah” beyân etmis ki, (Sizin bütün<br />
insanlara nisbetle, azlık bakımından durumunuz, beyâz bir öküzün<br />
üzerinde bulunan bir siyâh kıl gibidir. Bu derece az olmanıza<br />
ragmen ehl-i Cennetin yarısı olursunuz.)<br />
14– Yine (Mesâbîh) kitâbında, Havz ve sefâ’at bâbında, sahîh<br />
hadîs olarak nakl olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak, benim<br />
havzımın iki ucunun arası Île ile Aden arasındaki mesâfeden<br />
uzakdır. Île bir beldedir ki bahr-i ahmer [Kızıldeniz]in Sâm tarafındadır.<br />
Oradan Adene birbuçuk aylık mikdârı yol olur. Muhakkak<br />
onun bardaklarının sayısı yıldızlardan çokdur. Bir kimse<br />
kendi havzına baskalarının develerinin girmesine nasıl mâni’<br />
olursa, ben de ümmetimden baskalarını havzımdan men’ ederim.)<br />
Dediler, yâ Resûlallah, Siz bizi bilir misin? Buyurdular ki,<br />
(Evet, sizi bilirim. Sizin için bir alâmet olur ki, baska ümmetlerde<br />
olmaz. Siz, yüzleriniz, elleriniz ve ayaklarınız, abdestin eserinden<br />
ak [nûrlu] oldugunuz hâlde gelirsiniz.)<br />
15– Yine (Mesâbîh)de, aynı bâbın sahîh hadîslerinde, Enes<br />
– 576 –<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ne zemân<br />
ki kıyâmet günü olur. Insanlar arasat meydânında toplanır.<br />
Ba’zısı ba’zısından yana dalga vurur, birbirine karısırlar.<br />
Sonra Âdem aleyhisselâma gelirler ve derler ki, Rabbinden sefâ’at<br />
eyle. Hazret-i Âdem der ki, ben sefâ’ate ehl degilim. Lâkin,<br />
Ibrâhîm aleyhisselâma gidin ki, muhakkak o Halîl-ül rahmândır.<br />
Sonra Ibrâhîm aleyhisselâma gelirler. O da der ki, ben<br />
sefâ’ate ehl degilim. Mûsâ aleyhisselâma gidin. Muhakkak o<br />
kelîmullahdır. Sonra Mûsâ aleyhisselâma gelirler. O da der ki,<br />
ben sefâ’ate ehl degilim. Lâkin Îsâ aleyhisselâma gidin ki, muhakkak<br />
o, rûhullahdır ve kelîmetullahdır. Sonra Îsâ aleyhisselâma<br />
gelirler. O da der ki, ben sefâ’ate ehl degilim. Lâkin, Muhammed<br />
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
gidin. Sonra bana gelirler. Ben derim. Ben sefâ’ate ehilim.<br />
Sonra sefâ’at üzerine izn taleb ederim. Bana izn verilir. Rabbimin<br />
bana ilhâm etdigi hamdler ile hamd ederim. Bu ânda o<br />
hamdler hıfzımda degildir. Sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
o hamdler ile hamdler ederim. Sonra, secde ederim.<br />
Rabbime secde etdigim hâlde bana buyurur: Yâ Muhammed!<br />
Kaldır basını, söyle isitilir, süâl eyle cevâb verilir. Sefâ’at eyle,<br />
sefâ’atin kabûl olunur. Sonra ben derim ki, yâ Rabbî! (Ümmetî,<br />
ümmetî). Rahmet et ümmetime. Ve tafdîl et onların üzerine<br />
kerâmetle. [Tekrâr buyurmaları, te’kîdden dolayı veyâ nidâ<br />
içindir. Böylece ümmeti kendine yakın olsunlar. Ates onlara<br />
yakın olmasın. Zîrâ nûr-i serîfleri atesi söndürür.] Sonra bana<br />
denilir, (Git ve çıkar atesden o kimseyi ki, kalbinde zerre mikdârı<br />
veyâ hardal dânesi kadar îmânı olsun!))<br />
(Müslim) hadîs kitâbını serh eden beyân etmisdir ki, îmândan<br />
murâd, a’mâl-ı zâidedir [islerin, amelin fazlalıgıdır]. Zerre mikdârı<br />
îmânda, nefsin tasdîki üzerine, fazladan zâhir veyâ bâtın<br />
ameli bulunur. Zîrâ, sâdece îmânı olup, amelden bir fazlalıgı olmıyanlara<br />
sefâ’at izni olmaz. Yanında amelden hiçbirseyi olmayıp<br />
[ya’nî hiç amel yapmayıp], sâdece îmânı olan kimsenin isi,<br />
Allahü tebâreke ve teâlânın rahmetine kalmısdır. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ben de giderim.<br />
Her kimin kalbinde arpa mikdârı îmânı var ise, nârdan [Cehennemden]<br />
çıkarırım. Sonra avdet ederim. O hamdler ile hamd<br />
ederim ve secde eylerim. Bana denilir ki, yâ Muhammed, basını<br />
– 577 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:37<br />
kaldır! Söyle isitilir. Süâl et, cevâb verilir. Sefâ’at et, sefâ’atin kabûl<br />
olunur. Ben derim: Yâ Rabbî! Ümmetime rahmet et. Denilir<br />
ki, git, kalbinde bir zerre veyâ bir hardal dânesi mikdârı îmânı<br />
olan kimseyi nârdan çıkar.) Zerre, ufacık sarı karıncaya derler.<br />
Veyâ bacadan giren günes ısıgında görülen tozların bir dânesine<br />
zerre derler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Ben de giderim. Kalbinde zerre mikdârı îmânı olanı<br />
çıkarırım. Yine gelirim, secdeye varıp, niyâz ederim. Bana denilir,<br />
git, her kimin kalbinde, pek cüz’î, pek cüz’î, pek cüz’î hardal<br />
dânesi mikdârı îmânı olursa, nârdan çıkar. Pek cüz’înin tekrârı<br />
mübâlaga içindir. Sonra varırım, nârdan çıkarırım. Sonra dönerim.<br />
Dördüncü kerre ben derim ki: Yâ Rabbî, Lâ ilâhe illallah,<br />
diyen kimselere sefâ’at etmem için bana izn ver!)<br />
Selmâsî “rahimehullah” demisdir ki, ben ricâ ederim, bunlardan<br />
murâd o kimselerdir ki, ömrlerinde bir amel islememislerdir<br />
ki, onunla rahmete kavussun ve nârdan [Cehennemden]<br />
kurtulmaga müstehak olsun. Dünyâda bu kelime-i tayyibeyi<br />
demisdir. Sonra bu kimsenin sefâ’ate ihtiyâcı da çokdur. Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur: Onları nârdan çıkarmak<br />
senin üzerine degil, velâkin, izzetim ve celâlim ve kibriyâm<br />
hakkı için, elbette o kimseyi, Lâ ilâhe illallah, dedigi için ben çıkarırım.<br />
Halhâlî “rahimehullah” buyurmuslar ki, Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerinin (Leyse zâlike) kavl-i serîfinin iki ma’nâsı<br />
olabilir. Birisi; Lâ ilâhe illallah diyen kimseyi, nârdan çıkarmak<br />
için sana sefâ’at etmege izn verilmis ise de, bu is sana bırakılmamısdır.<br />
Ikinci ma’nâsı odur ki, onlar hakkında sana sefâ’at izni<br />
yokdur. Ancak ben onları fadl ve keremimle afv ederim. Bu<br />
ma’nâya göre; hayrlı amel islemiyen kimsenin nârdan [Cehennemden]<br />
çıkarılması sefâ’at ile mümkin olmayıp, onun isi Allahü<br />
teâlânın lutf ve keremine kalmısdır.<br />
16– Yine (Mesâbîh)de, Seyyid-il Mürselîn “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin fazîletleri bâbında, sahîh hadîs-i<br />
serîf olarak rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri arzı<br />
[yeryüzünü] benim için cem’ etdi [küçültdü]. Ben yeryüzünün<br />
[arzın] dogusunu batısını gördüm. Muhakkak benim ümmetimin<br />
mülkü arzdan [yeryüzünden] bana gösterilen yere kadar yayıla-<br />
– 578 –<br />
cakdır. Bana kırmızı ve beyâz olmak üzere iki hazîne verildi.)<br />
Türpüstî “rahimehullah” demisdir ki, bundan kasd edilen altın<br />
ile gümüsdür. Onun için ki, Kisrâ [Îrân] milletinin ve memleketinin<br />
nakd parasının çogu altın, Kayser [Bizans] milletinin<br />
ve memleketinin nakd parasının çogu da gümüsdür.<br />
(Ben Rabbimden, ümmetimi umûmî kıtlık ile helâk etmemesini,<br />
eger islâm beldesinde kıtlık vâki’ olursa, az bir yerde olsun;<br />
istedim. Ve ırzlarına dokunmamaları için, nefslerinden baska<br />
düsman musallat etmemesini, istedim. Rabbim bana buyurdu:<br />
Yâ Muhammed! Muhakkak ben bir hükm etsem, elbette o red<br />
olunmaz. Ben sana, va’d verdim, ümmetin için ki, onları umûmî<br />
kıtlık ile helâk etmem. Onlar üzerine nefslerinden gayri, nefslerine<br />
dokunmasınlar diye düsman musallat etmem. Onlar birbiri<br />
arasında muhârebe ederlerse, onların düsmanları, onların kendileridir.<br />
Ba’zısı ba’zısını helâk eder. Ba’zısı ba’zısını esîr eder.)<br />
Tayyibî “rahimehullah” demisdir ki; bu ümmetin ayb kirleri<br />
ve günâh pislikleri, yine bu ümmetin elleri ile temizlenir. Ba’zısı<br />
ba’zısını temizler. Zîrâ mü’minlerin ba’zıları ba’zılarının evliyâsıdır<br />
[yardımcısıdır]. Eger mü’min mü’mine bir seyde yardımcı<br />
olsa, o sûretle yardımcıdır. Eger mü’min mü’mine eziyyet etse,<br />
o sûretle yardımcıdır. Zîrâ o sey mü’mine erisdikde, ya’nî<br />
mü’min eziyyet gördükde, günâhlarına keffâretdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunun için, ümmeti<br />
arasındaki anlasmazlıklarda düâ için men’ olundular.<br />
17– Yine (Mesâbîh) kitâbının sahîh hadîslerinde, yukarıdaki<br />
hadîs-i serîfin akabinde, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
nakl edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri Medîne-i münevverede Benû Mu’âviye mescidine<br />
tesrîf buyurdular. O mescidde iki rek’at nemâz kıldı. Biz<br />
de berâber kıldık. Uzun bir düâ etdi. Sonra döndü ve buyurdu<br />
ki: (Rabbimden üç sey istedim. Ikisini bana verdi. Birisinden<br />
beni men’ etdi. Ümmetimi umûmî kıtlık ile helâk etmemesini<br />
istedim. Suda bogulmakla helâk etmemesini istedim. Bunları<br />
bana verdi.) (Mefâtih) sâhibi “rahimehullah” beyân etmis ki,<br />
suda bogulmakdan murâd, umûmî bogulmadır. Ya’nî Rabbimden,<br />
ümmetimin hepsini suda, fir’avnın kavmini denizde, Nûh<br />
aleyhisselâmın kavmini tûfanda bogması gibi, bogmamasını is-<br />
– 579 –<br />
tedim; demekdir. (Ümmetimin arasında harblerin olmamasını<br />
istedim. Beni men’ etdi) buyurdu.<br />
18– Yine (Mesâbîh) kitâbında aynı bâbda hasen hadîs olarak<br />
bildiriliyor. Habbâb bin Eret “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri nemâz kıldı ve nemâzı uzatdı. [Ya’nî uzun<br />
okuyarak kıldı.] Dediler; yâ Resûlallah! Bir nemâz kıldın ki,<br />
böyle uzun nemâz kılmamıs idin. Buyurdular ki: (Evet, bu nemâz<br />
ragbet ve heybet nemâzıdır!) (Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân<br />
etmisdir: Bir nemâzdır ki, onda Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerine ragbet vardır. Ya’nî Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
korku vardır. Ya’nî hudû’ ve husû’ vardır. Bu ümmete sunu ögretmekdedir<br />
ki, onlara bir yaramazlık [musîbet] ulassa, Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden korkarak ve ona sıgınarak, nemâz kılsınlar.<br />
Böylece, o zarar, Allahü teâlâ hazretlerinin fadlı ve rahmeti ile<br />
ondan gitsin. Lutf ve keremiyle maksadları hâsıl olur. (Ben Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden, ümmetim için üç sey istedim. Ikisini<br />
bana verdi. [Kendilerine] kendi nefslerinden baska düsman musallat<br />
etmemesini, umûmî kıtlık ile helâk etmemesini istedim;<br />
bana verdi. Ba’zısının ba’zısına zarar vermemesini ve katl etmemesini<br />
istedim. Bunu benden men’ etdi.)<br />
19– Yine (Mesâbîh)de hasen olarak nakl olunan hadîs-i serîfin<br />
akabinde, Ebû Mâlik-el Es’arî “radıyallahü anh” hazretlerinden<br />
nakl edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular: (Muhakkak Allahü teâlâ azze ve<br />
celle sizi üç hasletden afv etdi.) (Mefâtih) sâhibi “rahimehullahü<br />
teâlâ” demisdir ki, (Hadîs-i serîfde geçen hılâl kelimesi, haslet<br />
ma’nâsına gelen, “Halk” kelimesinin çoguludur. Ya’nî Allahü<br />
teâlâ azze ve celle, ikrâm ederek, sizi üç zarardan korudu.<br />
Peygamberiniz sizin üzerinize beddüâ etmez. Yoksa, cümleniz<br />
helâk olursunuz. Ehl-i bâtıl ehl-i Hak üzerine gâlib olmaz. Türpüstî<br />
“rahimehullah” demisdir ki, buradan ehl-i hakkın temâmen<br />
ortadan silinmiyecegi, hiç olmazsa bir cemâ’atin dâimâ bulunacagı<br />
anlasılır. Çünki, Allahü teâlâ, Resûlüne bu dîni kıyâmete<br />
kadar koruyacagına söz vermisdir [kefîl olmusdur]. Üçüncüsü,<br />
dalâlet üzerine birlesmenizden korudu.)<br />
20– Yine o hadîs-i serîfin akabinde, Avf bin Mâlik “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
– 580 –<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri, bu ümmet üzerine, biri kendilerinden,<br />
biri de düsmanlarından olmak üzere iki kılıcı cem’ etmez!)<br />
(Mefâtih) sâhibi demisdir: Ya’nî hem müslimânlar ve hem<br />
de kâfirler ile bu ümmet aynı ânda muhârebe etmez. Müslimânlar,<br />
yâ kendi aralarında veyâ kâfirler ile harb eder.<br />
21– Yine (Mesâbîh) kitâbında, o bâbın haseninde, Amr bin<br />
Kays “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Biz<br />
dünyâya gelmekde âhirleriz [sondayız]. Kıyâmet gününde,<br />
Cennete girmekde ve sâir fazîletlerde sâbıklarız [öndeyiz]. Söyliyecegim<br />
sözler ile ögünmüyorum. Ibrâhîm Halîlullah, Mûsâ<br />
Kelîmullahdır ve ben Habîbullahım. Kıyâmet günü livâ-i hamd<br />
benim elimdedir. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana va’d<br />
etdi ümmetimin sânında ve onları üç seyden halâs etdi. Umûmî<br />
kıtlıkdan, düsmanın temâmen helâk etmesinden, dalâlet üzerine<br />
birlesmelerinden korudu.)<br />
22– Yine (Mesâbîh)de o bâbın haseninde, Ka’b-ül Ahbâr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Tevrâtdan<br />
hikâye eder. Buyurdu ki, Tevrâtda yazılmıs bulduk: Muhammed<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Allahü teâlânın<br />
Resûlüdür. Benim seçilmis kulumdur. Cefâ edici, hakkı kötüleyici<br />
degildir. Kaba degildir. Kelbiden menkûldür: Sözde ve kalb<br />
fi’linde kaba degildir. Sokaklarda bagırıcı degildir. Kötülüge<br />
kötülükle karsılık verici degildir. Fekat afv edicidir. Merhametlidir.<br />
Dogum yeri Mekkedir. Hicret yeri Tayyibe [Medîne]dir.<br />
Mülkü Sâmdır.<br />
Halhâlî “rahimehullahü teâlâ” demisdir ki, mülkden murâd<br />
nübüvvet ve dindir. Ya’nî dîni bütün beldelere yayılır. Sâm ehli<br />
Resûlullaha önce tâbi’ olmakda ve kâfirlere gâlib olmakda öncedir.<br />
Kâfirler onun üzerine gâlib olmakdan emîn olmadı. Ümmeti<br />
çok hamd edicidirler. Allahü teâlâ hazretlerine gizli âsikâr her<br />
yerde hamd ederler. Yüksek yerlerde tekbîr getirirler. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin azamet ve kudretinde hayretde kalırlar. Semse<br />
[günese] râidirler. [Râi: koruyan, çoban demekdir.] (Mefâtih)<br />
kitâbının sâhibi demisdir ki; ru’ât, râinin cemi’dir. Günesi gözetliyenlerden<br />
murâd, o kimselerdir ki, nemâz vaktlerini hıfz ederler.<br />
Semsin [günesin] dogusu ile ve batısı ve seyrine [hareketine]<br />
– 581 –<br />
bakarak, nemâz vaktini bilirler. Nemâzları vaktinde kılarlar. Bedenlerinde;<br />
diz ile topuk arasındaki kısma kadar izâr baglarlar.<br />
Bedenlerinin etrâfını, yüzlerini ve kulaklarını, baslarını ve ayaklarını<br />
yıkayarak abdest alırlar. Müezzinleri, yüksek yerlerde ezân<br />
okur. Muhârebedeki safları ile nemâzdaki safları aynıdır.<br />
Tayyibî “rahimehullah” demisdir: Tesbîh olundu. Cemâ’at<br />
ile nemâzda olan saflar, nefs-i emmâre ile ve seytân ile mücâhede<br />
sebebi ile oldugundan, din düsmanları ile muhârebe ve mücâhede<br />
saflarına benzer seklinde ta’bîr buyurdular. Bu açıklamadan<br />
ötürü bunlardan her benziyen ve benzetilen olabilir.<br />
Belki salât safının zikrini sona almakla, benzetilen yapılması<br />
tercîh edilmisdir. Çünki, nemâz safındaki cihâd, (Cihâd-ı ekber)<br />
dir. Onların sesi, Tesbîh ve tehlîl, kırâet-i Kur’ân-ı azîm ve<br />
zikr okumakla bal arısının sesi gibidir.<br />
23– Sûre-i Enbiyânın sonunda [105.ci âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen], (Biz Tevrâtdan sonra, Dâvüdün Zebûrunda yazdık ki,<br />
arz-ı Cennete benim sâlih kullarım vâris olur!) buyurulmakdadır.<br />
Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde Muhyissünne Imâm-ı Begavî<br />
“rahimehullah” hazretleri (Me’âlimüt-tenzîl) kitâbında buyurmusdur:<br />
Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü teâlâ anh” ve Mücâhid<br />
“rahimehullah” buyurmuslar ki, Zebûr, gökden indirilen kitâblardandır.<br />
Zikr, ümm-ül kitâbdır; Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
katındadır. (Bundan sonra onun zikri levh-i mahfûzda yazıldı)<br />
demekdir. Sübhesiz ki, yeryüzü sâlih kullara mîrâs bırakılır.<br />
Mücâhid dedi ki, ümmet-i Muhammed vârisdirler. Delîli, Allahü<br />
teâlâ kavl-i serîfinde [Zümer sûresi 74.cü âyetinde meâlen],<br />
(Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize va’dini yerine getirdi. Bizi<br />
arza [Cennete] vâris kıldı!) buyurmusdur.<br />
Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu: Murâd odur ki,<br />
kâfirlerin hâkim oldukları toprakları müslimânlar alır. Bu, Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretlerinin dîninin izhârı ile ve müslimânların<br />
i’zâzı ile bildirilmis olur. Denildi ki, arzdan, arz-ı Mukaddeseyi<br />
irâde [kasd] etdi. “Muhakkak ki, bu Kur’ânda (Belâg)<br />
vardır. Buradaki (Belâg) maksûda kavusmak demekdir.<br />
Ya’nî her kim ki, Kur’ân-ı azîme ittibâ’ eder ve onunla amel<br />
eder, umdugu sevâba [karsılıga] kavusur. Denildi ki, belâgan,<br />
ya’nî kifâye vardır ve denilir ki, bu seyde belâg ve belîge vardır,<br />
deriz. Ya’nî kifâye vardır. Kur’ân-ı azîm ise Cennet azıgıdır.<br />
– 582 –<br />
Misâfirin belâgı gibi. Ibâdet edenlerden maksad ise, o mü’minler<br />
ki, Allahü teâlâya ibâdet edenlerdir. Ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ”, (âlimler) olarak açıkladı. Ka’b-ül ahbâr ise,<br />
ümmet-i Muhammedin, bes vakt nemâz kılanları ve oruc tutanlarıdır,<br />
diye açıkladı.<br />
24– Bir fârisî risâleden terceme olunmusdur: Hazret-i Süleymân<br />
“alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” bir gün, deniz kenârında<br />
oturmuslar idi. Bir karıncanın geldigini gördü. Agzında bir<br />
yesil yaprak tutardı. Deniz kenârına ulasdı. Sudan bir kurbaga<br />
çıkdı. O yapragı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri<br />
döndü. Karıncadan sordular ki, bunun hikmeti nedir. Karınca<br />
cevâb verdi ki, bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretleri bir tas halk etmisdir. O tasın arasında [içinde] bir<br />
kurdcagız [böcek] halk etmisdir. Beni onun rızkına sebeb etmisdir.<br />
Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm.<br />
Deniz kenârına ulasdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbaga<br />
sûretinde yaratdıgı bir melegi o rızkı benden alır, o kurdcagıza<br />
[böcege] verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki; Sübhânallah ki, beni halk etdi,<br />
deniz ortasında ve tas arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı<br />
unutmadı. Ilâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!<br />
25– (Mesâbîh)de, Kitâb ve sünnete sıkı sarılmak bâbının hasen<br />
hadîsler kısmında, Bilâl bin Hâris-el Müzenî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bir kimse,<br />
benim terk edilmis veyâ unutulmus sünnetlerimden bir sünnetimi,<br />
meselâ cemâ’at ile nemâz kılmak gibi, bayram nemâzı<br />
gibi, Kur’ân-ı azîm-üs-sânı kırâ’et etmek gibi ve ilm tahsîli gibi,<br />
ihyâ etse, kendi amel etmekle, yâ ondan yana tergîb ile muhakkak<br />
o kimseye, onunla amel edenlerin ecri kadar onların ecrlerinden<br />
bir sey noksan olmaksızın, ecr verilir. Bir kimse, bid’at,<br />
dalâlet ihdâs etse [çıkarsa] ki, Allahü tebâreke ve teâlâ ve Resûlü<br />
ona râzı olmaz.)<br />
Bid’at iki nev’dir. Biri hasenedir. Imâmların ihdâs etdikleri<br />
âdet-i hasenedir. Meselâ minâre gibi. Birisi seyyiedir. Imâmların<br />
inkâr etdikleri bid’atlerdir. Kabr üzerine binâ etmek gibi.<br />
Bid’ati ihdâs eden kimsenin üzerine, onunla amel edenlerin günâhları<br />
da yüklenir ve onların günâhından bir seyi eksilmez.<br />
– 583 –<br />
[(Fâideli Bilgiler) kitâbının 164.cü ve 408.ci sahîfelerinde<br />
(Bid’at) hakkında ma’lûmât vardır. Lütfen oradan okuyunuz!]<br />
26– Yine o bâbın hasen hadîsler kısmında, Ebû Hüreyre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:<br />
(Siz öyle bir zemânda geldiniz ki, Allahü teâlânın emrlerinden<br />
onda dokuzunu yapıp, birini yapmazsanız helâk olursunuz! Cehenneme<br />
gidersiniz! Bir zemân gelecek ki, o zemânın mü’minleri,<br />
emrlerin birini yapabilip, dokuzunu bıraksalar, Cehennemden<br />
kurtulurlar! O zemânda îmânı olanlara müjdeler olsun!)<br />
Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki, bu kavli sarf<br />
etmek, bütün emrler için câiz degildir. [Ya’nî emr olunanların<br />
hepsi için degildir.] Zîrâ muhakkak biz biliriz, dînin aslında bildirildigi<br />
gibi öyle emrler vardır ki, mü’minlerden hiçbir ferd<br />
onu terk edemez. Onu ihmâl etmek için özr makbûl olmaz. O<br />
farzlar kendisini ilgilendirir. Bunlardan mu’âf olamaz. Bu hadîs-<br />
i serîf, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker içindir. Ya’nî, muhakkak<br />
siz bir zemândasınız ki, sizden biriniz, emr-i ma’rûf ve<br />
nehy-i münkerden emr olunanların onda birini terk etse helâk<br />
olur. Zîrâ muhakkak din kuvvetlenmis, hak meydâna çıkmısdır.<br />
Dînin yardımcıları çokdur. Sizden biriniz ma’zûr olmaz. Gevsekligi<br />
özr olmaz. Fekat, fesâd zemânında, fitneler çogaldıgında<br />
Hak gizli olur. O zemân böyle degildir.<br />
27– Yine (Mesâbîh) kitâbının ilm bölümünde, hasen hadîslerden<br />
biri, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Imâm-ı Begavî buyurmus ki, bize erismisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Allahü teâlâ azze ve celle hazretleri, bu ümmet<br />
için, her yüz senenin basında bir müceddid gönderir. Bu dîni<br />
kuvvetlendirir!) Ya’nî ilm azalsa, mübtedi’ler gâlib olsa [bid’at<br />
sâhibleri çogalsa], Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri rabbânî<br />
ilm sâhibi âlime tevfîk verir ki, insanlara dînî ilmleri ta’lîm eder<br />
ve beyân eder. Böylece, sünnet bid’atden ayrılır. Dînin emrlerini<br />
hakkı ile yapanlar çogalır. Bu, Allahü teâlâ hazretlerinin bu<br />
ümmete bir lutfudur.<br />
28– Yine (Mesâbîh-i serîf) kitâbının, Tahâret bölümünün, sahîh<br />
hadîsler kısmında, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh”<br />
– 584 –<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Benim ümmetim, kıyâmet<br />
günü da’vet olunduklarında [çagrıldıklarında], abdestin<br />
te’sîri ile, yüzleri, kol ve ayakları, beyâz ve nûrludur. Beyâzlıgını<br />
çogaltabilen çogaltsın!) Sârih [Mesâbîhi serh eden] “rahimehullahü<br />
teâlâ” beyân etmisdir ki, da’vet olunurlar kavl-i serîfinden<br />
murâd, ihtimâldir ki, ismlendirilmis olmakdır. Ya’nî benim<br />
ümmetime, ey yüz, kol ve ayakları beyâz olanlar, Cennete dâhil<br />
olunuz, denilir. Demek olur ki, benim ümmetim, yüz, kol ve<br />
ayakları beyâz oldukları hâlde, Cennetden yana çagrılırlar.<br />
(Müslim) kitâbını serh eden “rahimehullahü teâlâ” demisdir<br />
ki, ba’zıları bu hadîs-i serîf ile bunun üzerine istidlâl etmisdir ki,<br />
muhakkak abdest bu ümmetin hasâisindendir. Ba’zıları dediler<br />
ki, abdest bu ümmete mahsûs degildir. Abdest uzvlarının beyâz<br />
ve nûrlu olması bu ümmete mahsûsdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, abdest aldıkdan sonra buyurmusdur<br />
ki: (Bu benim ve benden evvel gelen Peygamberlerin<br />
abdestidir!) Bu hadîs-i serîf za’îfdir. Sahîh oldugu takdîrde, Enbiyâ<br />
“alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri, kendileri<br />
abdest alıp, ümmetleri abdest almamıs olma ihtimâli vardır,<br />
seklinde cevâb verildi. Yine hadîs-i serîfin akabinde, Ebû Hüreyre<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Mü’minin abdest suyu erisdigi yerine, hilye de<br />
erisir!) Ya’nî nûr, abdest alınan uzv üzerine ulasır. Hilye; nûr,<br />
beyâzlık demekdir.<br />
29– Yine (Mesâbîh-i serîf)de Savm [oruc] bölümünün, sahîh<br />
hadîsler kısmında, nakl olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bizim orucumuz<br />
ile ehl-i kitâbın orucu arasındaki fark, sahûr yemegidir!) (Müslim)<br />
kitâbını serh eden “rahimehullah” beyân etmisdir ki, bizim<br />
savmımız ile ehl-i kitâbın savmının arasındaki fark sahûr yemegidir.<br />
Zîrâ onlar sahûra kalkmazlar ve bizde sahûr müstehâbdır.<br />
(Ekletül seharî), sahûr yimege derler. (Gudve) ve (asve),<br />
yinilen sey çok da olsa sabâh ve aksam yemegidir. Hemzenin<br />
ötüresi ile ükleten okunursa, bir lokma anlamına gelir. (Ekle)<br />
kelimesinin basındaki hemze fethalıdır. Ya’nî (Ekleten) diye<br />
okunur. Bir kerre yemek demekdir. Kâdî “rahimehullah” bu<br />
– 585 –<br />
hadîs-i serîfdeki (ekleten] kelimesini; (ükleten) diye okumus,<br />
böyle oldugunu söylemisdir. Dogru olanı fetha ile (ekleten)<br />
seklinde okunmasıdır. Zîrâ, burada maksad odur.<br />
(Mefâtih) sâhibi “rahimehullah” beyân etmis ki, yimek, içmek<br />
ve cimâ’, benî Isrâîl üzerine, orucları gecelerinde uyudukdan<br />
sonra harâm idi; onlara câiz degildi. Onlara aksam uyuyuncaya<br />
kadar câiz idi. Islâmiyyetin baslangıcında da böyle idi.<br />
Sonra Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri fecre kadar yimek, içmek<br />
ve cimâ’a izn verdi.<br />
30– Yine (Mesâbîh)in Kur’ân-ı kerîmin fazîletleri bölümünün<br />
hasen hadîsler kısmında rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretleri, arzı ve semâvatı yaratmazdan bin<br />
sene evvel, Tâhâ ve Yasîn sûrelerini meleklere okudu. Ya’nî<br />
ma’nâlarını ilhâm etdi. Ne vakt ki melekler Kur’ân-ı azîm-üssânı<br />
isitdiler, dediler, ne güzel bir hayâtdır ki, Tûbâ agacı o ümmet<br />
için olsun ki, bu Kur’ân-ı azîm onların üzerine nâzil olur;<br />
bu Kur’ân-ı hakîmi yüklenen kalblere ve okuyan dillere müjdeler<br />
olsun!)<br />
31– (Mesâbîh)de aynı faslın hasen hadîsler kısmında, Ubeyy<br />
bin Ka’b “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Ben ümmî bir ümmet üzerine gönderildim!)<br />
(Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmis [açıklamısdır]ki, ümmî<br />
lügatde mensûbdur. Arablarda okuma ve yazma bilmiyendir.<br />
Her kim ki, okumak ve yazmak bilmez, o kimselere denir.<br />
Ya’nî anadan dogdugu hâl üzere kalmısdır. Onlardan ba’zısı<br />
kadın, ba’zısı ihtiyâr erkek, ba’zısı çocukdur, ya’nî küçükdür.<br />
Ba’zı kisiler aslâ okumamısdır. (Mefâtih) kitâbının sahîbi demisdir.<br />
Eger bir kırâet üzere okusam, ümmet okumaga kâdir<br />
olmazlar. Zîrâ insanlardan birkaç kimsenin dili bir tarafa mâildir.<br />
Anlatmaga kâdir olmaz. O kimsenin dili idgâma mâildir. O<br />
kimse ki, dili, izhâra mâildir. Bunların gayri gibi.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu: Yâ Muhammed! Muhakkak<br />
Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine nâzil oldu. Bir rivâyetde buyurdu,<br />
bu harflerden herbiri sifâ vericidir. Ya’nî bunlardan her<br />
biri kırâet eden kârîlerin sadr [gögüs]larına, illetlerine, hastalık-<br />
– 586 –<br />
larına sifâ verir. Murâdları hâsıl olur. [Hadîs-i serîfde buyuruldu:<br />
(Önce inen kitâblar, bir harf, ya’nî kelime idi ve birseyi bildirirlerdi.<br />
Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine nâzil oldu. Yedi sey<br />
bildirmekdedir. Zecr (yasak), Emr, Halâl, Harâm, Muhkem<br />
(açık bildirilenler), mütesâbîh (açıkca anlasılamıyan) ve misâller.<br />
Bunlardan, halâli halâl biliniz! Harâmı harâm biliniz! Emr<br />
edilenleri yapınız! Yasak edilenlerden sakınınız! Misâl ve hikâye<br />
olanlardan ibret alınız! Muhkem olanlara uyunuz. Mütesâbîh<br />
olanlara inanınız. Bunlara inandık. Hepsini Rabbimiz bildirmisdir,<br />
deyiniz!) (Kıyâmet ve Âhıret) kitâbı 184.cü sahîfeye<br />
bakınız!]<br />
(Mefâtih) kitâbının sâhibi bu vechle beyân etmisdir. Ba’zı<br />
sârihler demislerdir ki, (Kâfiye kelimesi, ecrde) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sıdkına hüccet<br />
olmakda mu’cize oldugu içindir.<br />
32– Yine (Mesâbîh)de, De’avât [düâlar] bölümünün, sahîh<br />
hadîsler sonunda, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Her nebî için bir<br />
da’vet-i müstecâbe vardır. [Her Peygamberin bir düâsı kabûl<br />
olundu.] Her Peygamber düâsının kabûl olunması için acele etdi.<br />
Peygamberler “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâya, ümmetleri üzerine denizde bogulmaları,<br />
suda gark olmaları, zelzele, sayha, tas atılması, kötü<br />
sekle girmek ve yere batması gibi; felâketleri için düâ etdiler.<br />
Ben düâmı; ümmetim üzerine sefâ’at etmek için sakladım. Allahü<br />
teâlâya sirk kosmadan ölmüs olan kimseye, benim sefâ’atimi<br />
Allahü teâlâ kabûl eder.)<br />
(Müslim) hadîs kitâbını serh eden demisdir ki, insâallah buyurdukları,<br />
temennî ve teberrük içindir. Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretlerinin su emr-i serîfine imtisâlen buyurdu: (Yârın<br />
ben su isi yaparım demeyin, insâallah yaparım deyin.) [Kehf sûresi<br />
23.cü âyet-i kerîme meâlî.] Ba’zı sârihler buyurmuslar ki,<br />
bu hadîs-i serîfde, mü’minlerin âsîlerinin Cehennemde sonsuz<br />
kalmıyacaklarına delîl vardır. Zîrâ, sefâ’at hastalıga ilâc gibidir.<br />
Ilâc, rûh sâhibi olan diri kimseye sifâ verir. Îmân rûh gibidir.<br />
Günâh hastalık gibidir. Sirk, Allahü teâlâ muhâfaza etsin, rûhsuz<br />
meyyit gibidir. Mâdem rûh vardır. Ilâc fâide verir. Rûh çık-<br />
– 587 –<br />
dıkdan sonra ilâc da fâidesiz kalır.<br />
33– Yine (Mesâbîh)de; Tesbîh, tahmîd, tehlîlin sevâbı bâbında<br />
bildirilen hasen hadîs-i serîflerde; Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Mi’râc gecesi,<br />
Ibrâhîm aleyhisselâm ile karsılasdım. Bana dedi, yâ Muhammed!<br />
Benden, ümmetine selâm söyle! Onlara haber ver ki, muhakkak<br />
Cennetin topragı tayyibdir. Suyu tatlıdır. Zemîni düz ve<br />
agaçsız oldugundan, oraya dikilen fidanın, Sübhânallahi velhamdülillâhi<br />
ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber oldugunu haber<br />
ver.) Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” demis ki, fidan tayyib (temiz)<br />
toprakda yetisir. Tatlı su ile gelisir. Ekinin iyisi düz ve<br />
agaçsız arazîde olur. Bu kelimeleri söyliyen Cennete vârîs olur,<br />
buyurulmusdur. Cennetde agaç dikmek için ugrasmak bosa gitmez.<br />
Zîrâ oradaki ekinin telef olması, çabuk çürümesi yokdur.<br />
34– Yine (Mesâbîh)de, Hesâb, kısâs ve Mîzân bâbında, hasen<br />
hadîs olarak bildiriliyor. Ebû Emâme “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Buyurdular ki:<br />
(Rabbim bana ümmetimden yetmis bin kimseyi, hesâb ve azâb<br />
olunmadan Cennete dâhil etmegi va’d etdi. Bunlardan her bin<br />
ile yetmis bin kisi dahî ve Rabbimin avuçları ile üç avuç mikdârı<br />
kimseler Cennete girer!) (Müslim) kitâbını serh eden demisdir<br />
ki, (avuç, avuç) kavl-i serîfinden murâd, ümmetin Cennete<br />
çok gireceginden, mübâlagadır. Yoksa avuç ve ölçü Allahü teâlâ<br />
için yokdur. Allahü teâlâ mahlûklara âid seylerden münezzehdir,<br />
uzakdır. Buradaki mübâlagadan maksad, hadsiz ve hudûdsuzdur.<br />
Bu ümmetden hesâb ve azâb görmeden Cennete girenlerin<br />
çok oldugu bildirilmekdedir. Fekat bu, Allahü teâlânın<br />
rahmet deryâsının genisligine nisbeten bir avuç bugday menzilesindedir.<br />
35– Yine (Mesâbîh)de, o hadîs-i serîf yazıldıkdan sonra, bir<br />
hadîs-i serîf rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Muhakkak ki, Allahü teâlâ kıyâmet<br />
günü insanlar arasından ümmetimden birini seçer. Onun<br />
için, herbirinin uzunlugu gözün görebildigi yere kadar olan<br />
doksan dokuz amel defteri nesr eder [ortaya çıkarır, açar].)<br />
(Eserîden nakl edilmisdir ki, bu her amel defterinin genisligi ve<br />
uzunlugu, insanın gözünün görebildigi yere kadardır.) Sonra,<br />
– 588 –<br />
Allahü teâlâ o kimseye, ([bu amel defterinde] yazılı olanlardan<br />
bir seyi inkâr edebilir misin. Sana benim Hafazâ meleklerim<br />
zulm etdiler mi, diye sorar. O kimse der ki; hâyır yâ Rabbî! Sonra<br />
Allahü teâlâ hazretleri buyurur ki; senin için bir özr var mıdır.<br />
O kul; hâyır yâ Rabbî, der. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
buyurur ki; Evet muhakkak ki, bizim indimizde senin için<br />
bir hasene vardır. Bugün aslâ sana zulm edilmez. Sonra Allahü<br />
teâlâ, üzerinde “Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne Muhammeden<br />
abdühü ve Resûlüh” yazılı olan bir kâgıd çıkarır. O<br />
kimseye; terâzîni hâzırla buyurur. O kul, yâ Rabbî, bu amel defterlerinin<br />
yanında bu kâgıdın agırlıgı ne olur ki, der. Allahü teâlâ<br />
buyurur ki, bugün sana aslâ zulm olunmaz.) Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sözlerine devâmla buyurdular<br />
ki; (Sonra amel defterleri bir kefeye, o kâgıd bir kefeye<br />
konur. Amel defteri hafîf, o kâgıd agır gelir.) Allahü teâlânın<br />
tevhîdini bildiren kelime-i tevhîd karsısında ma’siyyetden<br />
hiçbir sey agır gelemez. Bilâkis kelime-i tevhîd bütün ma’siyyetler<br />
karsısında agır gelir.<br />
36– Yine (Mesâbîh) kitâbının Kur’ân-ı kerîmin fazîletleri bölümünün<br />
hasen hadîsler faslının evvelinde, Ebû Sa’îd-il Hudrî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Buyurdu<br />
ki; ben muhâcirlerin fakîrlerinden bir cemâ’at ile oturuyordum.<br />
Ba’zılarının üzerini elbiseleri örtmedigi için, birbirlerini<br />
siper ederler idi. Bir kâri’ yanımızda Kur’ân-ı kerîm okuyordu.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o sırada gelip,<br />
yanımızda durdu. O kâri’ sükût etdi [susdu]. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” selâm verdi. Sonra buyurdu: (Siz ne<br />
islersiniz [ne yapıyorsunuz]). Biz dedik ki, (Kitâbullahı dinliyorduk.)<br />
Buyurdu ki: (Allahü teâlâya hamd olsun ki, ümmetimden<br />
berâber bulunmaga emr olundugum kimseler kıldı.)<br />
(Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmisdir. Allahü teâlâya<br />
hamd olsun ki, ümmetimden sâlihler, fakîrler ve kendine yakın<br />
kıldıgı bir zümre yaratdı. Onları kendine çok yakın kılması sebebiyle<br />
bana onlarla birlikde bulunmaya sabr etmemi emr etdi.<br />
[Kehf sûresi 28.ci âyetinde meâlen] (Sabâh aksam Rablerinin<br />
rızâsını dileyerek, Ona yalvaranlarla berâber sen de sabr et.<br />
Dünyâ hayâtının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden<br />
ayırma. Bizi anmakdan gâfil kıldıgımız ve isinde asırı gide-<br />
– 589 –<br />
rek hevesine uyan kimseye uyma) buyurdu. Bu âyet-i kerîmedeki<br />
sabr, habs (hâkim olmak) demekdir. “Sabâh aksam Rablerinin<br />
rızâsını dilerler” buyurulmasını müfessîrler, Onlar<br />
Kur’ân-ı kerîmi ve ahkâm-ı islâmiyyeyi sabâh ve aksam senden<br />
ögrenirler demekdir, diye tefsîr etmislerdir. Âyet-i kerîmede<br />
“Onun vechini isterler” buyurulmasını ise, (Onlar Allahü teâlânın<br />
rızâsını taleb ederler) diye tefsîr etmislerdir. “Gözlerini onlardan<br />
çevirme” buyurulmasını da, gözlerini, bakıslarını onlardan<br />
çevirip, zenginler tarafına bakma, diye tefsîr etmislerdir.<br />
BÜYÜK ÂLIMLER<br />
(Silsile-i aliyye)[1]<br />
Nebî, Sıddîk ve Selmân, Kâsım, Ca’fer, Bistâmî,<br />
irfân kaynagı oldu, Ebül-Hasen Harkânî.<br />
Ebû Alî Fârmedî geldi sonra bu meydâna,<br />
çok Velî yetisdirdi, hem Yûsüf-i Hemedânî.<br />
Abdülhâlık Goncdüvânî, ma’rifetler semâsında,<br />
dünyâyı aydınlatdı, hem Ârif-i Rîvegerî.<br />
Mâverâ-ün-nehr ili, Tûr-i Sînâ gibi oldu,<br />
nûrlandıranlardan biri, Mahmûd-i Incirfagnevî.<br />
Alî Râmîtenîdir Azîzân ve pîr-i Nessâc,<br />
çok kerâmet gösterdi, Muhammed Bâbâ Semmâsî.<br />
Seyyid Emîr Gilâl de, ilm deryâsında sadef,<br />
andan meydâna geldi, Behâüddîn-i Buhârî.<br />
Alâ’üddîn-i Attâr, zemânının kutbu idi,<br />
Ya’kûb-ı Çerhîde oldu zâhir, envâr-ı rahmânî.<br />
Ubeydüllah-i Ahrâr ve kâdî Muhammed Zâhid,<br />
Dervîs Muhammed geldi ve Hâcegî Muhammed Emkenegî.<br />
Bâkî billahdan gelen, nûrlara kendi de katıp,<br />
binlerce kalb temizledi, imâm-ı Ahmed Rabbânî.<br />
Urvet-ül-vüskâ Ma’sûm ve Seyfeddînle seyyid Nûr,<br />
ve Mazherle Abdüllah, sonra Hâlid-i Bagdâdî.<br />
Feyz verdiler bunlar da, sonra bu nûru Abdüllah,<br />
Anadoluya yaydı, hem de Tâhâ-yı Hakkârî.<br />
– 590 –<br />
[1] 1- Bu si’rin bir sûreti (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının 969.cu sahîfesinde<br />
mevcûddur. 2- Her ism hakkında genis bilgi, (Se’âdet-i Ebediyye) sahîfe<br />
1059 da baslıyan yazıda mevcûddur.<br />
Hem seyyid-i Sâlih de, kardesin yerini tutup,<br />
fenâ-fillâha kavusdu Sıbgatullâh-i Hîzânî.<br />
Bu üç Velînin sohbetlerinde yükselip,<br />
mürsid-i kâmil oldu, seyyid Fehîm-i Arvâsî.<br />
Bu otuzdört Velînin kalbleri, bir ayna gibi,<br />
yaydılar hep cihâna, envâr-ı Resûlillâhi.<br />
Bütün bu nûrlar en son, toplandı bir hazînede,<br />
ismi bu hazînenin: Abdülhakîm-i Arvâsî.<br />
Gelince kalblere müceddid-i elfin feyzi,<br />
yetisdi her yerde birer hakîkî Velî.<br />
Bu hâli görünce mason ile yehûdî,<br />
müslimânlara saldırdı, canavar gibi.<br />
Bu hücûmları, islâmı yok etmek içindi,<br />
bunu haber veriyor, Mâide sûresi.<br />
Hem bu sûre, islâma müsrikler saldıracak diyor,<br />
masonların müsrik olduklarını haber veriyor.<br />
Meshûr yalanları ile aldatıp câhilleri,<br />
Ehl-i sünnetden ayırdılar, binlerce müslimânı.<br />
Hücûmlardan korunur, (Âyet-el kürsî) okuyan,<br />
hıfz-ı ilâhîde olur, (istigfâr düâsı) okuyan.[1]<br />
Resûlullah buyurdu ki, (Âhıretde azâb görmez,<br />
dünyâ islerinde, bana tâbi’ olan).<br />
Se’âdete kavusamaz, önderi seytân olan!<br />
dostlar, ahbâblar kaldı mı, ne oldu anan baban?<br />
Bir hocamız, mason olmus, dîne çatdı hiç durmadan,<br />
ingiliz diploması var, lâkin, kafası bombos nâdân.<br />
Güler yüzle, tatlı dille, bol numara vermekle,<br />
arkadaslarımı aldatdı, yalan sözlerle hemân.<br />
Îmânım var diyor, her bozuk inanan,<br />
Ehl-i sünnetdedir, iyi bil, hakîkî îmân!<br />
Çok sükr islâm âlimi gördüm, sözleri ilm ve irfân,<br />
dedi ki, (aldatılamaz, fen dersleri okuyan!)<br />
Dînimi ondan ögrendim, rûhu olsun sâdümân!<br />
Avrupa, hem Amerika, kısacası bütün cihân.<br />
– 591 –<br />
[1] Istigfâr düâsı, (Estagfirullahel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ huv elhayyel<br />
kayyûme ve etûbü ileyh)dir. Istigfâr, (Estagfirullah)dır. Ma’nâsı, (Beni<br />
afv et Allahım)dır. Urvet-ül vüskâ Ma’sûm-ı Müceddidî, bes vakt<br />
nemâzdan sonra, üç kerre istigfâr düâsı ve 67 kerre istigfâr okurdu ve<br />
yüzkırkbin talebesine okumasını emr ederdi.<br />
Dinleri bozuk ise de, diyorlar vardır Nîrân!<br />
kâfirler yanacak, kurtulur ancak iyi insan!<br />
Iyi insan olmak için, Muhammed aleyhisselâma inan,<br />
Cehenneme girmeyecek, bu son Peygambere uyan.<br />
Târîhi dikkat ile oku, ey körpecik Nev-civân!<br />
mala, makâma aldananın sonu olmus âh, figân.<br />
Aman yâ Rabbî, el-aman! Garîb oldu âhır zemân!<br />
Islâmiyyet unutuldu, moda oldu harâm, yalan!<br />
Pârisde, Profesör olunca, Resûlullaha çatan,<br />
Hamîdullah kurtulamaz, ebedî azâbdan.<br />
(Fâideli Bilgiler) kitâbı, sözlerini yazıyor,<br />
Çok alçak oldugunu anlar, bunları okuyan.<br />
Seyyid Kutb denilen bir ahmak da, kendini müctehid zan ediyor,<br />
Mahv olur, dogru sanarak, sözlerine aldanan.<br />
Ömür geçer, hersey biter, kâfirlerin gidecegi mekân.<br />
karanlık bir çukurdur, arkadas olur yılan, çiyan,<br />
Hak teâlâ, bu vatanı pek kıymetlendirdi,<br />
topragının çok yerine mü’minler secde etdi.<br />
Bu topraklardan gelen, ecdâdımızın seslerini duyan,<br />
anlar ki, Cennete kavusur, Muhammed aleyhisselâma uyan.<br />
Yâ Rabbî! Bu vatanı koruyan kumandanlara yardım et,<br />
bu millete hizmet etmegi, herbirine nasîb et.<br />
Mü’minlere hizmet, çok büyük ni’metdir,<br />
bu ni’mete kavusanın gidecegi yer Cennetdir.<br />
Müslimânın kabri, Cennet bagçesi olur,<br />
bu ni’mete kavusamaz, mü’minin kalbini kıran.<br />
Vandan gelen bir Velî Istanbulda, senelerce,<br />
bunları hep söyledi, yerlesdi hakîkî îmân.<br />
Ankaranın topragı, binüçyüzaltmısikide,<br />
cem’i zıddeyn yaparak, sâd oldu Hâcı Bayram.<br />
Düâ edecegin zemân, Silsileyi oku hemân!<br />
Sâlihleri söyleyince, yagar rahmet-i Rahmân!<br />
Selâm olsun, düâ olsun, bu yazardan dâimâ,<br />
Silsile-i aliyyenin ervâhına yâ Sübhân!<br />
Sonra, bir Fâtiha ile istigfâr düâsı okuyup, sevâbını Muhammed<br />
aleyhisselâmın mubârek rûhuna ve Enbiyânın ve Evliyânın<br />
ve Silsile-i aliyyenin ve Âbâ ve Ecdâdının ervâhına hediyye<br />
ve nûrlu kalblerine ilticâ etmelidir.<br />
1960 Erzincan.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu Ümmetin Üstünlükleri Ve Allah Dostlarının Menkıbeleri</span><br />
<br />
Bu ümmetin üstünlükleri:<br />
1– (Mesâbîh-i serîf)de bu bâbın evvelinde Abdüllah ibni<br />
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Geçmis ümmetlerin ömrüne nisbetle sizin ömrünüz,<br />
ikindi nemâzı vaktiyle günesin batması arasındaki zemân gibidir.<br />
Sizin, yehûdîlerin ve nasâranın hâli suna benzer. Isçi çalısdırmak<br />
istiyen bir adam dedi ki, kim benim için birer kırâta günün<br />
yarısına kadar çalısır. Yehûdîler, günün yarısına kadar çalısdı.<br />
O kimse sonra, kim benim için bir kırâta günün ortasından<br />
ikindi vaktine kadar çalısır. Nasâra, ikindi vaktine kadar birer kırâta<br />
çalısdı. Sonra söyle dedi, kim ikindi vaktinden günesin batmasına<br />
kadar ikiser kırâta çalısır. Dikkat ediniz, siz ikindi vaktinden<br />
günesin batmasına kadar çalısanlarsınız. Dikkat ediniz. Sizin<br />
ücretiniz iki katdır. Yehûdîler ve nasâra kızdılar. Biz çok çalısıyor,<br />
az ücret alıyoruz, dediler. Allahü teâlâ onlara, hakkınızı vermekde<br />
size zulm etdim mi? buyurdu. Hâyır, dediler. Allahü teâlâ<br />
buyurdu ki, o benim diledigime verdigim bir ihsândır.)<br />
2– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Ümmetimin içinde beni en çok sevenler, benden<br />
sonra gelen, ehlini ve malını beni görmege fedâ eden kimselerdir.)<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onların<br />
siddetli muhabbetlerini temennî eder. Onların birisi ki, ehlini<br />
ve malını beni görmek için ve bana vâsıl olmak için fedâ edeydi,<br />
o kimseler bu sıfatla sıfatlanmıslardır.<br />
3– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Allahü teâlânın kullarından öyleleri vardır ki,<br />
Allahü teâlâya birsey için yemîn etseler, muhakkak o sey yerine<br />
getirilir. Ümmetimden Allahü teâlânın emrlerini yerine getirenler,<br />
eksik olmaz. Onlara karsı koyanlar, küçük düsürmek<br />
– 565 –<br />
istiyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü teâlânın emri gelinceye<br />
kadar, onlar bu hasletleri üzere olurlar.) Bu hadîs-i serîfi<br />
rivâyet eden Enes “radıyallahü anh” hazretleri dedi ki: Râbi’a<br />
adlı hanım benim halam idi. Ensârdan bir câriyenin ön disini<br />
kırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
huzûruna geldiler. Da’vâya Resûlullah bakdı. Kısâs yapılmasını<br />
emr etdiler. Enes bin Nadr ki, Enes bin Mâlikin amcasıdır.<br />
O, Allahü teâlâya yemîn ederek, yâ Resûlallah, onun disini<br />
kırma dedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Yâ Enes! Allahın kitâbı kısâsı emr ediyor!) Sonra<br />
disi kırılan câriyenin yakınları kısâs yerine diyeti kabûl etdiler.<br />
O durumda Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, Allahın adı<br />
ile birsey için yemîn etseler, Allahü teâlâ bu sevgili kullarının<br />
hâtırı için, o seyi hemen yaratarak, istedikleri hâsıl olur.)<br />
(Müslim) serhinde beyân olunmusdur: Enes bin Nadrın<br />
(Hâyır, vallahi onun disini kırma) demesinin ma’nâsı, Habîbullah<br />
hazretlerinin hükm-i serîflerini red degildir. Belki murâdı,<br />
kısâs etmege müstahak olanları vaz geçirmekdir. Afv etmeleri<br />
için, Resûlullahı onlardan yana afvda sefâ’at etmek için yöneltmek<br />
için idi. Kendisini yemîninde hânis etmiyeceklerine kuvvetle<br />
inandıgı için yemîn etdi. Veyâ Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerinin fadlına ve lutfüne i’timâdı, güveni tam olup, yemînini<br />
bozdurmayıp, hasmlarının kalbine afvı ilhâm buyurur, seklindedir.<br />
Hadîs-i serîfin ikinci kısmı Sâm ehli için buyurulmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki, (Sâm topragında, benim ümmetimden, Allahü teâlânın emrlerini<br />
yerine getiren kimseler eksik olmaz. Onları zelîl etmek,<br />
onlara karsı çıkmak istiyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü<br />
teâlâ sânühü hazretlerinin emr-i serîfi gelene dekden murâd kıyâmetdir,<br />
onlar o hasletleri üzere olurlar.)<br />
4– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet<br />
edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
buyurdular ki: (Ben kardeslerimi görmegi severim!) Eshâb-ı kirâm<br />
dediler ki: Yâ Resûlallah! Biz senin ihvânın [kardeslerin]<br />
degilmiyiz! Buyurdular ki, (Siz benim Eshâbımsınız. Kardeslerim<br />
o kimselerdir ki, gelmemislerdir. Benden sonra gelirler.<br />
Ben onların ferâtıyım.) Ya’nî evvel gidip, lâzım olanları onlar<br />
– 566 –<br />
için hâzırlarım. Bâbın evvelinden buraya kadar zikr olunan hadîs-<br />
i serîf, (Mesâbîh-i serîf)in sahîh hadîslerinde vardır. Hasen<br />
hadîslerinde ancak bu hadîs-i serîf vârid olmusdur.<br />
5– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Ümmetim yagmur gibidir. Önce gelenler mi,<br />
yoksa sonra gelenler mi üstündür bilinmez!) Türpüstî “rahimehullah”<br />
buyurmusdur ki, bu hadîs-i serîf ile, evvelkilerin, sonrakiler<br />
üzerine efdaliyyetlerinde tereddüt etmemelidir. Zîrâ önce<br />
gelenler, sonra gelenlerden; zemânlarının sonraki zemânlardan<br />
kıymetli olacagından üstündürler. Hadîs-i serîfde tereddütden<br />
murâd, fâideli olmalarındadır. Dîni nesr etmekde, hakîkat ile<br />
fâideli olmakdadır. Yagmur, önce ekini bitirir. Sonra, sapı üzerine<br />
durdugu hâlde [o hâle gelince] olgunlasdırır, terbiye eder.<br />
Yagmurun fâidesinin evvelinde mi, sonunda mı oldugu bilinmez.<br />
Böylece; bu ümmetde de, evvelkiler dîni kâim kıldılar;<br />
kurdular. Sonrakiler, zemânla insanların bozdugu dîni dogru<br />
olarak, önceki gibi kurdular. Bu hadîs-i serîfde isâret olunmusdur<br />
ki, muhakkak bu ümmetin âhıri [sonra gelenleri] hayr ve salâhda,<br />
dînin kuvvetli olmasında öncekiler gibi olur. O rivâyet<br />
üzerine, hadîs-i serîfde bildirildigi gibi, Mehdî hazretlerinin gelmesi<br />
mahallinde, Îsâ bin Meryem “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”<br />
hazretlerinin gelmesi [nüzûlü] vaktinde, geçmis ümmetlerin<br />
aksine olarak, çok kuvvetli olup, önce gelenlere benziyecekdir.<br />
Zîrâ onların [geçmis ümmetlerin] sonra gelenleri dîni tebdîl<br />
ve Kitâbullahı tahrîf etdiler. [Hadîd sûresi 16.cı âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen], (... Kur’ân-ı kerîmden evvel kitâb verilenler gibi<br />
olmayınız! Onlar, kendileri ile Peygamberleri arasındaki zemân<br />
uzayınca, kalblerine kasvet yerlesip, çogu dinden çıkıp, kitâblarına<br />
göre ameli terk etdiler) buyurulmusdur. (Meâlim-üt-tenzîl)<br />
de, sûre-i Âl-i Imrânda, 110.cu âyet-i kerîmenin tefsîrinde,<br />
Allahü teâlâ, meâlen, (Sizler, bütün insanlar içinde en iyi bir<br />
ümmetsiniz, cemâ’atsiniz...!) buyurmusdur.<br />
Katâdeden nakl olunmusdur ki, onlar ümmet-i Muhammeddir.<br />
Ondan evvel hazret-i Mûsâdan, hazret-i Dâvüdden ve hazret-<br />
i Süleymândan “aleyhimüsselâm” gayri bir Peygamber harb<br />
ile emr olunmamısdır. Onlar küffâr ile harb ederler. Küffârı<br />
[kâfirleri] dinlerine dâhil ederler. Onlar, insanlar için hayrlı üm-<br />
– 567 –<br />
met olurlar idi. Denildi ki, linnâs kavl-i serîfi uhricet kavli serîfinin<br />
sılasındandır. Ma’nâsı su demek olur ki, Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri, insanlar için hayrlı olan bir ümmet seçdi. Yine<br />
râvîler an’anesi ile Behrâm bin Hâkimden, o da babasından<br />
nakl etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin, (Sizler, bütün<br />
insanlar içinde en iyi bir ümmetsiniz, cemâ’atsiniz...) kavl-i<br />
serîfinde [Âl-i Imrân sûresi 110.cu âyeti], buyurdu ki, (Siz yetmis<br />
ümmeti, Allahü teâlâ katında, onların en iyisi ve mükerremi<br />
olarak temâmladınız!) buyurmusdur. Yine râvîler an’anesi<br />
ile rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular ki: (Dahâ önce geçen yetmis ümmetden<br />
Allahü teâlâ katında en iyisi ve mükerremi bu [Peygamber<br />
efendimizin] ümmetdir.) Teveffi kavl-i serîfi ifâdandır.<br />
Esref ma’nâsınadır.<br />
Yine an’ane ile Ömer ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bütün Peygamberlere<br />
“aleyhimüsselâm” ben girmeden evvel Cennete girmeleri harâm<br />
kılınmısdır. Yine bütün ümmetlere, benim ümmetim girmeden<br />
evvel Cennete girmeleri harâm kılınmısdır.) Yine<br />
an’ane ile, Abdüllah bin Berdeden, o da babasından rivâyet etmisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Cennet ehli yüzyirmi saf olur. Sekseni bu ümmetden,<br />
kırkı sâir ümmetlerdendir.) (Me’âlim)den nakl burada temâm<br />
oldu. Bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eyleyen Allahü<br />
teâlâya hamd olsun. (Ravda-tül Ulemâ) sâhibi beyân etmis<br />
ki, denildi, her safın arası mesrıkla magrib arasınca olur. Her safın<br />
arası dünyâ misâli olur.<br />
6– (Mesâbîh)de, Hesâb, Kısâs ve Mîzân bâbında, sahîh hadîs<br />
olarak nakl olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Nûh aleyhisselâm, kıyâmet<br />
gününde gelir. Ona denilir ki, risâletini kavmine teblîg etdin<br />
mi. Nûh aleyhisselâm der ki, (Evet yâ Rabbî!) Ümmetinden<br />
süâl olunur ki, Nûh size teblîg etdi mi. Onlar inkâr edib, (Bize<br />
korkutucu kimse gelmedi) derler. Sonra Nûh aleyhisselâma denilir<br />
ki, sâhidlerin kimdir. Buyurur ki, Muhammed Mustafâ<br />
aleyhisselâtü vesselâmın ümmetidir.) Resûlullah “sallallahü<br />
– 568 –<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Siz gelirsiniz ve Nûh<br />
aleyhisselâm teblîg etdi, diye sehâdet edersiniz!) Sonra Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, [meâl-i serîfi] (Böylece,<br />
size insanlara sâhid ve örnek olmanız için...) olan [Bekara<br />
sûresinin 143.cü] âyet-i kerîmesini okudular. Bu âyet-i kerîme,<br />
ikinci cüz’ün basındaki âyet-i kerîmedir. Muhyissünne Begavî<br />
(Me’âlim-üt-tenzîl)de bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmisdir: Bu<br />
âyet-i kerîme nâzil olunca, yehûdî ileri gelenleri, Mu’âz bin Cebele<br />
“radıyallahü anh” kıble hakkında dediler ki, Muhammed<br />
bizim kıblemizi, hasedinden dolayı terk etdi. Bizim kıblemiz<br />
Enbiyâ “aleyhimüsselâm” kıblesidir. Bizim insanlar arasında<br />
âdil oldugumuzu Muhammed bilir, dediler. Mu’âz “radıyallahü<br />
anh”, muhakkak, hak üzere ve âdil olan biziz. Allahü tebâreke<br />
ve teâlâ hazretleri meâl-i serîfi, (... bunun gibi, sizi adâletli ümmet<br />
kıldık...) olan [Bekara sûresinin 143.]cü âyet-i kerîmesinde<br />
bunu beyân buyurdu. (Ibrâhîm aleyhisselâm ve zürriyyetini seçip,<br />
ayırdıgımız gibi, sizi de seçilmis ve adâlet üzere olan ümmet<br />
kıldık) buyuruldu. Bu da onun gibidir. Dinde eksikligi ve fazlalıgı<br />
olan din ehlinin, ikisi de zemmedilmisdir.<br />
Bize Abdülvâhid bin Ahmed an’ane ile Ebû Sâ’id-i Hudrî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden haber verdi. Bir gün Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ikindi nemâzından<br />
sonra bizim aramızda durdu. Orada, kıyâmete kadar<br />
olacak seyleri terk etmekden zikr etdi [söyledi]. Bir gün hurma<br />
agaçları arasında bir dıvârın yanında durup, buyurdu: (Âgâh<br />
olun [Dikkat ediniz], dünyânın ömründen, geçen zemâna nisbetle<br />
kalanı, bugünün kalan zemânı kadar bile degildir. Bu ümmet,<br />
yetmis ümmeti, hepsinin iyisi ve ekremi olarak temâmlar!)<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin, [meâl-i serîfi yukarıda<br />
zikr olunan âyet-i kerîmenin devâmı olan] (Böylece, insanlara<br />
sâhid olacaksınız!) kavl-i serîfini okudular. (Kıyâmet gününde<br />
Resûller insanlara teblîg etdikleri) ile alâkalı olarak Ibni Cüreyh<br />
dedi ki, ben Atâya (... Böylece insanlara sâhid olacaksınız)<br />
kavl-i serîfinin ma’nâsı nedir, dedim. O dedi ki, insanlardan,<br />
hakkı terk edenler üzerine, Ümmet-i Muhammed sâhiddirler.<br />
(Resûl de sizin üzerinize sâhiddir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri de onları ta’dîl ve tezkiye edici olur.<br />
Bunun beyânı sudur ki, muhakkak Allahü teâlâ sânühü evvelîn<br />
ve âhırîni cem’ eder. Ya’nî Allahü teâlâ kıyâmet günü bütün in-<br />
– 569 –<br />
sanları yüksek bir yerde toplayınca, kâfirlere (Size hiç uyarıcı,<br />
sakındırıcı Peygamber gelmedi mi) buyurur. Onlar (bize korkutucu<br />
[sakındırıcı] ve müjde verici kimse gelmedi) derler. Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ Enbiyâ aleyhisselâmı bundan süâl eder. Enbiyâ<br />
cevâb verirler ki, (biz onlara vahyi teblîg etdik.) Allahü<br />
teâlâ Enbiyâdan yine süâl eder. Hâlbuki herseyi bilir. Sâhid tutmakdan<br />
dolayı sorar. O zemân Ümmet-i Muhammed getirilir.<br />
Ümmet-i Muhammed sehâdet ederler. Muhakkak Enbiyâ teblîg<br />
etdiler. O ümmetler derler ki, bunlar nereden bilirler, bizden<br />
sonra geldiler. Sonra bu ümmetden süâl olunur. Onlar derler ki,<br />
yâ Rabbî! Sen bize Resûl gönderdin. O Resûl ile kitâb nâzil kıldın<br />
[gönderdin]. O kitâbda bize haber verdin. Resûllerin ile<br />
gönderdigin haberlerin hepsi dogrudur. Ondan sonra Muhammed<br />
aleyhisselâm getirilir. Ümmetinin hâlinden süâl olunur.<br />
Onların temiz ve dogru olduguna sehâdet eder. (Me’âlim-üttenzîl)<br />
den alınan kısm temâm oldu.<br />
7– (Ravda-tül-ülemâ) kitâbının yirmibirinci bâbında, Ebû<br />
Mûsâ-el-es’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl edilmisdir.<br />
Biz mescidde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretlerinin huzûrunda oturmusduk. Habîbullahı vahy<br />
agırlıgı kapladı. Vahy geldiginde hâl-i serîfleri böyle olurdu ki,<br />
vahyin agırlıgı üzerlerini kaplardı. Hattâ a’zâ-i serîfleri ayrılır<br />
derecesinde olurdu. Mubârek basını bir sâat asagı saldı. Sonra<br />
basını kaldırdı ki, bize haber versin. Ikinci ve sonra üçüncü kerre<br />
yine vahy agırlıgı hâsıl oldu. Yine mubârek basını saldı. Sonra,<br />
haber vermek için basını kaldırdı. Dördüncü kerre yine<br />
vahy agırlıgı kapladı. Yine mubârek basını saldı. Sonra mubârek<br />
basını kaldırıp, secdeye vardı. Biz de onunla berâber secdeye<br />
vardık. Secdeyi uzatdı. Mubârek basını secdeden kaldırdı.<br />
Biz dedik. Yâ Resûlallah! Size gelen bu dört vahyden bize haber<br />
verir misiniz? Buyurdular ki: (Bana Cebrâîl aleyhisselâm,<br />
evvelki gelisinde dedi ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
sana selâm söyledi ve buyurdu: Yâ Muhammed! Ümmetinin<br />
üçde birinin azâb ve hesâb görmeden Cennete girmesini mi istersin,<br />
yoksa bütün günâhkârlarına sefâ’at etmegi mi istersin!<br />
Cebrâîl aleyhisselâm, benden yana isâret etdi. Sefâ’atini ihtiyâr<br />
etdim. Sonra, ne vakt ki Cebrâîl aleyhisselâm gitdi. Ben istedim<br />
ki, size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak<br />
Rabbil’âlemîn sana selâm söyler ve buyurur ki: Ey Habîbim!<br />
– 570 –<br />
Ümmetinin yarısının hesâbsız ve azâbsız, Cennete girmesini mi<br />
istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına sefâ’at etmegi<br />
mi istersin. Ben sefâ’atı ihtiyâr etdim [seçdim] ve istedim ki,<br />
size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak<br />
Rabbin selâm söyledi ve buyurdu ki, ey Habîbim! Ümmetinin<br />
üçde ikisinin hesâb ve azâb olunmadan Cennete girmesini mi<br />
istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına sefâ’at etmegi<br />
mi istersin. Ben sefâ’ati ihtiyâr etdim [seçdim] ve istedim ki,<br />
size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak<br />
Rabbin sana selâm söyler ve buyurur ki: [Vedduhâ sûresi 5.ci<br />
ve Tâhâ sûresi 130.cu âyet-i kerîmesinin bir kısmını okudu. Meâl-<br />
i serîfi] (Yâ Muhammed! Onlar bana ve sana îmân getirseler<br />
ve bes vakt nemâzı kılsalar, farzları edâ etseler ve senin sünnetini<br />
yerine getirseler, sen râzı oluncaya kadar sefâ’at etmene izn<br />
veririm.) Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur<br />
ki: (Bana kâfi gelir, bana kâfi gelir!) [Vedduhâ sûresi 5.ci<br />
âyet-i kerîmesinde meâlen,] (Ileride [kıyâmet günü] Rabbin sana<br />
sefâ’at makâmı vermekde hosnûd olacaksın) ve Tâhâ sûresi<br />
130.cu âyet-i kerîmesinde meâlen, (... Tesbîh et [nemâz kıl] ki,<br />
Allahın rızâsına eresin) buyuruldu.<br />
8– (Ravda-tül-ulemâ) kitâbının aynı bâbında; Abdüllah ibni<br />
Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kavl-i serîfinde<br />
[Hicr sûresi 2.ci âyet-i kerîmesinde] meâlen, (Kâfirler, dünyâda<br />
hezîmet, yâhud ölüm ânında, kıyâmet azâbı vukû’unda, müslimân<br />
olmaklıgı temennî ederler. Denildi ki, kâfirler Cehennemde<br />
mü’minlerin günâhkârlarını görüp, siz müslimânlar iken Cehennemdesiniz.<br />
Islâmınız size ne fâide etdi derler. Bir zemân<br />
sonra, Allahü teâlânın fadlı ve rahmeti ile o müslimânlar nârdan<br />
çıkıp, Cennete gitdiklerinde, kâfirler o vakt ne olaydı, biz de<br />
ehl-i islâmdan olaydık, derler) buyuruldu. Abdüllah ibni Abbâs<br />
“radıyallahü anhümâ” buyurdu ki, bu ümmetden bir tâife sırat<br />
üzerinde habs olunur. Hâlbuki, Muhammed Mustafâ “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bütün Peygamberlerden<br />
önce Cennete dâhil olur. Ümmeti de, bütün ümmetlerden önce<br />
Cennete dâhil olur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
Cennete girdikden sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,<br />
sıratda kalan tâifenin nâr [Cehennem]dan tarafa gönderilmesini<br />
ve (Mâlik)e teslîmini emr eder.<br />
– 571 –<br />
Mâlik, onları görünce, yâ eskiyâ cemâ’ati, siz kimsiniz ve kimin<br />
ümmetindensiniz. Cehenneme girenlerin son buldugunu<br />
isitmisdim. Cehennem ehlinin hepsi bana, baglı ve zincire vurulmus<br />
hâlde ve yüzleri üzerine sürünüp ve yüzleri kara, gözleri<br />
gögermis hâlde gelirler. Ammâ, sizin elleriniz baglı degil ve<br />
zincire vurulmamıssınız. Yüzleriniz kararmamıs. Gözleriniz gögermemis.<br />
Ayaklarınız üzerine yürürsünüz; kimsiniz, der. Onlar,<br />
derler ki, yâ Mâlik, bunu bize sorma. Zîrâ biz, muhakkak<br />
sana bunu haber vermege hayâ ederiz. Velâkin biz; Kur’ân-ı<br />
kerîme uyan, Ramezân ayında oruc tutanlarız. Biz hacca gidenlerdeniz.<br />
Biz gâzîleriz [cihâda gidenlerdeniz]. Biz zekât edâ<br />
edenlerdeniz. Biz yetîmlere ikrâm edicilerdeniz. Biz cünüb<br />
olunca gusl edenlerdeniz. Biz bes vakt nemâz kılıcılardanız.<br />
Mâlik der ki, ey mahser eskiyâsı! Allahü teâlâ Kur’ân-ı azîmde<br />
sizi ma’siyyetden men’ etmedi mi. Onlar derler ki, yâ Mâlik, bize<br />
tevbîh etme. Simdi Allahü teâlânın tevbîhinden ve süâlinden<br />
kurtulduk. Sonra onlar bu hâlde iken, Ars tarafından bir nidâ<br />
edici, siddetli nidâ eder ve der ki, yâ Mâlik, onları Nârın [Cehennemin]<br />
üst tabakasına dâhil et. Hâlbuki onlar, Cehennemin<br />
kenârında dururlar. Sonra Mâlik der ki, yâ mahser eskiyâsı!<br />
Sübhesiz söyleneni isitdiniz. Fehm etdiniz. Evet isitdik, lâkin bize<br />
mühlet ver. Bir sâat nefslerimiz üzerine aglıyalım, derler.<br />
Mâlik der ki, benim size mühlet vermege izn yokdur. Mâlike<br />
Ars tarafından nidâ gelir ki, (Yâ Mâlik, terk et onları, nefsleri<br />
üzerine aglasınlar.)<br />
Sonra nefsleri üzerine aglamaga baslarlar. Derler ki: (Biz<br />
nârda [Cehennemde] nasıl sabr edelim. Biz günesin harâretine<br />
sabr edemezdik. Katran elbisesi giymege nasıl sabr edelim. Biz<br />
yumusak elbiseler giymeyi tercih ederdik. Zakkum yimege ve<br />
hamîm içmege nasıl sabr edelim. Biz hep güzel yemekler yir, soguk<br />
içecekler içerdik.) Bunlar böyle aglarlar iken, Ars tarafından<br />
bir nidâ gelir. Yâ Mâlik! Bunları nârın [Cehennemin] birinci<br />
tabakasına gönder. Sonra onların yanına siddetli melekler gelir.<br />
Onlar, kalb olmadıgı için acıması olmıyan zebânîlerdir. Herbir<br />
insana bir zebânî yapısır. O sırada, hepsi seslerini yükseltirler<br />
ve derler ki, (Yâ Muhammed, Yâ Ebel Kâsım, Yâ Ebel Erâmil<br />
velyetâmâ. Yâ Fahrel kıyâmeh. Yâ Fâtihal bâb. Yâ nârın<br />
kapısını ümmetine kapayan! Yâ ümmetine sefâ’at eden. Biz<br />
ümmetinin za’îfleriyiz. Nârın [Cehennemin] atesine dayanama-<br />
– 572 –<br />
yız. Sefâ’atin ile bize imdâd et. Yâ Mâlik, biz ümmet-i Muhammeddeniz.)<br />
Sonra Mâlik hazretleri Cennetden tarafa teveccüh<br />
eder [döner]. Ellerini kulaklarına koyar. Müezzinler gibi yüksek<br />
ses ile nidâ eder ki: Yâ Muhammed! Muhakkak sen, Cennetde<br />
ni’metler içindesin [ni’metlenir hâldesin]. Senin za’îf ümmetlerin<br />
Nârda feryâd ederler. Onların feryâdına yetis [eris].<br />
Zîrâ za’îfdirler. Cehennemin harâretine sabrları yokdur. O hâlde,<br />
Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
haber gelir. Hemen serîrinden [tahtından] sıçrayıp ve Buraka<br />
biner ve buyurur, yâ Burak, çabuk ol ki, ümmetim za’îfdirler,<br />
Cehennemin harâretine sabr edemezler. Burak da ayaklarını<br />
kaldırıp, Cehennemin kenârına koyar. Muhammed “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların seslerini isitdigi vakt,<br />
aglarlar. Sonra Muhammed aleyhisselâm Arsın kenârına erisir.<br />
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine secdeye varır. Ve sefâ’at<br />
eder. Allahü teâlâ ve tekaddes onların hakkındaki sefâ’atini kabûl<br />
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin<br />
sefâ’ati ile Cehennemden kurtulurlar. O vakt, kâfir oldukları<br />
hâlde, ehl-i nâr temennî ederler; ne olaydı, müslimân<br />
olup, Ümmet-i Muhammedden olaydık. Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
kavl-i serîfi buna isâretdir ki, [Hicr sûresi 2.ci âyetinde;<br />
meâlen] (Kâfirlerden, müslimân olmagı temennî etmiyen çok<br />
az kimse vardır!) buyurulmusdur.<br />
9– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbında, kırkdördüncü bâbda,<br />
musîbete sabr beyânında; Sâbit-el Benânî “rahimehullah” hazretlerinden<br />
rivâyet edilmisdir. Bize nakl edildi ki, Osmân bin<br />
Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir oglu vefât etdi.<br />
Ondan dolayı üzüntüsü çok olup, mahzûn oldu. Evinde oturdu.<br />
Evinde bir mescid binâ etdi. Orada ibâdet ederdi. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri isitip, buyurdu ki,<br />
(Onu benim yanıma getirin. Onu Cennet ile müjdeleyin!) Sonra<br />
onu, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanına götürdüler.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdular<br />
ki; (Bil, yâ Osmân ki, muhakkak Cehennemin yedi kapısı<br />
vardır. Ve Cennetin sekiz kapısı vardır. Cennet kapılarından<br />
her birine gitdiginde, oglunu orada görüp, Allahü teâlâdan sana<br />
sefâ’at eder hâlde oldugunu görmege râzı olmaz mısın!) Osmân<br />
bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh”, yâ Resûlallah; râzı oldum,<br />
dedi. Süâl edildi ki, yâ Resûlallah! Bizim ogullarımız da böyle<br />
– 573 –<br />
olur mu? Buyurdular ki, (Evet olur, kıyâmete kadar ümmetimden<br />
sabr eden ve sevâb istiyen herkese de böyledir!)<br />
10– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbının Cum’a faslı bâbında<br />
nakl edilmisdir. Bize imâm-ı Nasr-ül Harbî üstâdı Amr bin<br />
Su’aybdan, o babasından, o da dedesinden “radıyallahü teâlâ<br />
anh” haber verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”<br />
hazretleri buyurdular: (Bir âlem vardır ki, beydâ ve melsâdır<br />
[beyâz ve düzdür]. Gümüs gibidir. Bu dünyânın yedi büyüklügünde<br />
ve melekler ile doludur. O seklde ki bir igne atsan yere<br />
düsmez. Belki meleklerin üzerine düser. Onlardan her bir melek,<br />
elinde bir alem [bayrak] vardır ki, üzerinde (Lâ ilâhe illallah<br />
Muhammedün Resûlullah) yazılmısdır. Her bir Cum’a gecesi<br />
toplanırlar. O alemin etrâfında Allahü tebâreke ve teâlâyı<br />
tedarru’ ederler. Ümmet-i Muhammedin selâmeti üzerine düâ<br />
ederler. Sabâh oluncaya kadar derler ki, yâ Rabbî! Ümmet-i<br />
Muhammede acı! Onlara azâb etme! Çünki, sabâh olup, kıyâmetden<br />
emîn olurlar. (Yâ Rabbî! Gusl edenleri, Cum’aya hâzırlananları<br />
afv eyle, istediklerini bagısla!) diye düâ ederler. Rivâyet<br />
eden der ki, alemlerin [bayraklarının] uzunlugu kırk fersâh<br />
olur. Düâ etdiklerinde, aglıyarak seslerini yükseltirler. Rabbil’âlemîn<br />
onlara ne istersiniz diye buyurur. Derler ki, ümmet-i<br />
Muhammedi afv etmeni isteriz. Allahü teâlâ ve tekaddes, (onları<br />
afv etdim) buyurur.)<br />
11– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbı altmısdördüncü bâbında,<br />
Leyletül-Kadrin fazîleti açıklanırken nakl edilmisdir. Denildi<br />
ki, Allahü teâlâ ve tekaddes ve azze sânühü; ümmet-i Muhammede<br />
Ramezânda bes sey verir ki, onlardan baska kimseye vermemisdir.<br />
1– Ramezânın ilk gecesi oldugu zemân, onlara [bu<br />
ümmete] rahmet nazarı ile nazar eder. Her kime ki, Allahü<br />
Sübhânehü ve teâlâ rahmet nazarı ile bakar, ona azâb etmez. 2–<br />
Allahü teâlâ meleklere buyurur. Bu ayda ibâdetleri bırakın.<br />
Ümmet-i Muhammede istigfâr edin. 3– Allahü teâlâ sânühü<br />
Cennet meleklerinin reîsi (Rıdvân)a buyurur. Cenneti süsle ve<br />
kapılarını aç. Ümmet-i Muhammedden bir kimse bu ayda ölürse,<br />
cesedi gelinceye kadar, rûhu Cennete dâhil olsun. 4– Allahü<br />
teâlâ hazretleri, Cehennem meleklerinin reîsi (Mâlik)e, Cehennemin<br />
kapılarını baglaması için emr eder. Eger, bu ümmetden<br />
isyân edenlerden birisi ölür ise, Ramezân ayı geçene kadar, Ce-<br />
– 574 –<br />
hennemde azâb olunmasın. 5– Allahü teâlâ, onlara Kadr gecesini<br />
verir. Hattâ eger bir kimse, o gecede Allahü teâlâ hazretlerine<br />
ibâdet etse, günâhlarını afv eder. O gecede Cehennemden<br />
âzâd olur. O gecede bütün Ramezân ayı müddetince âzâd olanlar<br />
kadar mü’min âzâd olur.<br />
12– (Mesâbîh) kitâbında, Îsâ aleyhisselâmın nüzûlü [gökden<br />
inmesi] bâbında, sahîh hadîs olarak bildirilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Îsâ<br />
bin Meryem “aleyhisselâm” gökden iner. Mü’minlerin emîri,<br />
hazret-i Îsâya gel bize imâm ol, der. Hazret-i Îsâ buyurur, sizin<br />
ba’zınız ba’zınız üzerine emîrsiniz.) Denildi ki, yâ Resûlallah,<br />
niçin o zemânda Allahü teâlâ müslimânlar üzerine emîri kendilerinden<br />
yapar. Buyurdular ki, (Bu ümmetin emîrlerini kendilerinden<br />
kılmak, bu ümmete ikrâmdır ve sânlarının büyüklügündendir.)<br />
13– Yine (Mesâbîh)de (Hasr) bâbında, sahîh hadîs olarak bildirilmisdir.<br />
Ebû Sâ’id-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri [Âdem<br />
aleyhisselâma] buyurur: Yâ Âdem! Âdem aleyhisselâm der ki,<br />
Lebbeyk, [buyur yâ Rabbî!] Hayr Senin elindedir. Allahü teâlâ<br />
buyurur: Nâra [Cehenneme] müstehak olanı gönder. Âdem der<br />
ki, nâra müstehak nedir [ne kadardır]. Allahü Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretleri buyurur: Her binde dokuzyüzdoksandokuzu. O zemân<br />
çocuk yaslı olur. Hâmile kadının çocugu dünyâya gelir. Insanlar,<br />
serhos olmadıkları hâlde serhos gibi görünürler. Allahü<br />
teâlânın azâbı çok siddetlidir.) Yâ Resûlallah! Hangimiz o binde<br />
birden oluruz, diye sorduk. Buyurdu: (Bana müjdelediler. Sizden<br />
bir, Ye’cûc ve Me’cûcden bin olacakdır.) Sonra buyurdu: (Nefsim<br />
kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cennet ehlinin<br />
dörtde biri siz olursunuz!) Biz tekbîr getirdik. Sonra buyurdu:<br />
(Siz Cennet ehlinin üçde biri olursunuz!) Biz yine tekbîr getirdik.<br />
Sonra buyurdu: (Siz Cennet ehlinin yarısı olursunuz!) Biz<br />
yine tekbîr getirdik. (Müslim) hadîs kitâbını serh eden “rahimehullah”<br />
demis ki, bir rivâyetde, bir âhır hadîsde buyurdular ki:<br />
(Siz Cennet ehlinin üçde ikisi olursunuz. Cennet ehli yüzyirmi saf<br />
olacak. Seksen safı ümmetimden olacakdır.)<br />
(Müslim)i serh eden diyor ki, çocugun ihtiyârlaması, hâmile<br />
– 575 –<br />
kadının çocuk dogurması, bu ahvâl dünyâdan çıkmadan öncedir.<br />
Çocugun yaslanması, hâmile kadının çocuk dogurması, zâhiri<br />
üzerine olur. Denildi ki, belki bu ahvâl kıyâmetde olur.<br />
Ma’nâsı o demek olur ki, onların üzerine dehsetli ve siddetli bir<br />
mertebe erisir ki, eger hâmile tasavvur olunsa, muhakkak dogurur.<br />
Denilir ki, hâmile olarak ölen kadın, hâmile oldugu hâlde<br />
hasr olunur. Böyle oldugu takdîrde, o hâlde çocugunu dogurur.<br />
Nihâyet sonra buyurdular ki: (Müjdeler olsun size ki, sübhesiz<br />
sizden bir sahs ehl-i Cennet, Ye’cûc ve Me’cûcden bin<br />
sahs ehl-i nâr olur!) Sonra buyurdular ki: (O Allahü teâlâ hakkı<br />
için ki, benim nefsim yed-indedir. Ben ricâ ederim ki, [Cennetlik<br />
olan bir kisi] siz olursunuz!)<br />
(Müslim serhi)nde beyân olunmus ki, hadîs-i serîfde (Siz)<br />
hitâbları, bütün ümmetdir. Birincide, ehl-i Cennetin dörtde biri<br />
siz olursunuz, buyurdu. Ikincide buyurdu, üçde bir olursunuz.<br />
Üçüncüde buyurdu, yarısı olursunuz. (Müslim serhi)nde buyurdu:<br />
(Insanlar arasında siz) hitâbı, müslimânlaradır. Insanlardan<br />
murâd kâfirlerdir. Ba’zı rivâyetlerde, entüm (siz) yerine elmüslimûn<br />
tasrîh etmisdir (müslimânlar buyurmusdur). Ve finnâs<br />
(insanlar) yerine fil küffâr tasrîh etmisdir (kâfirler buyurmusdur).<br />
Selmâsî “rahimehullah” beyân etmis ki, (Sizin bütün<br />
insanlara nisbetle, azlık bakımından durumunuz, beyâz bir öküzün<br />
üzerinde bulunan bir siyâh kıl gibidir. Bu derece az olmanıza<br />
ragmen ehl-i Cennetin yarısı olursunuz.)<br />
14– Yine (Mesâbîh) kitâbında, Havz ve sefâ’at bâbında, sahîh<br />
hadîs olarak nakl olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak, benim<br />
havzımın iki ucunun arası Île ile Aden arasındaki mesâfeden<br />
uzakdır. Île bir beldedir ki bahr-i ahmer [Kızıldeniz]in Sâm tarafındadır.<br />
Oradan Adene birbuçuk aylık mikdârı yol olur. Muhakkak<br />
onun bardaklarının sayısı yıldızlardan çokdur. Bir kimse<br />
kendi havzına baskalarının develerinin girmesine nasıl mâni’<br />
olursa, ben de ümmetimden baskalarını havzımdan men’ ederim.)<br />
Dediler, yâ Resûlallah, Siz bizi bilir misin? Buyurdular ki,<br />
(Evet, sizi bilirim. Sizin için bir alâmet olur ki, baska ümmetlerde<br />
olmaz. Siz, yüzleriniz, elleriniz ve ayaklarınız, abdestin eserinden<br />
ak [nûrlu] oldugunuz hâlde gelirsiniz.)<br />
15– Yine (Mesâbîh)de, aynı bâbın sahîh hadîslerinde, Enes<br />
– 576 –<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ne zemân<br />
ki kıyâmet günü olur. Insanlar arasat meydânında toplanır.<br />
Ba’zısı ba’zısından yana dalga vurur, birbirine karısırlar.<br />
Sonra Âdem aleyhisselâma gelirler ve derler ki, Rabbinden sefâ’at<br />
eyle. Hazret-i Âdem der ki, ben sefâ’ate ehl degilim. Lâkin,<br />
Ibrâhîm aleyhisselâma gidin ki, muhakkak o Halîl-ül rahmândır.<br />
Sonra Ibrâhîm aleyhisselâma gelirler. O da der ki, ben<br />
sefâ’ate ehl degilim. Mûsâ aleyhisselâma gidin. Muhakkak o<br />
kelîmullahdır. Sonra Mûsâ aleyhisselâma gelirler. O da der ki,<br />
ben sefâ’ate ehl degilim. Lâkin Îsâ aleyhisselâma gidin ki, muhakkak<br />
o, rûhullahdır ve kelîmetullahdır. Sonra Îsâ aleyhisselâma<br />
gelirler. O da der ki, ben sefâ’ate ehl degilim. Lâkin, Muhammed<br />
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine<br />
gidin. Sonra bana gelirler. Ben derim. Ben sefâ’ate ehilim.<br />
Sonra sefâ’at üzerine izn taleb ederim. Bana izn verilir. Rabbimin<br />
bana ilhâm etdigi hamdler ile hamd ederim. Bu ânda o<br />
hamdler hıfzımda degildir. Sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine<br />
o hamdler ile hamdler ederim. Sonra, secde ederim.<br />
Rabbime secde etdigim hâlde bana buyurur: Yâ Muhammed!<br />
Kaldır basını, söyle isitilir, süâl eyle cevâb verilir. Sefâ’at eyle,<br />
sefâ’atin kabûl olunur. Sonra ben derim ki, yâ Rabbî! (Ümmetî,<br />
ümmetî). Rahmet et ümmetime. Ve tafdîl et onların üzerine<br />
kerâmetle. [Tekrâr buyurmaları, te’kîdden dolayı veyâ nidâ<br />
içindir. Böylece ümmeti kendine yakın olsunlar. Ates onlara<br />
yakın olmasın. Zîrâ nûr-i serîfleri atesi söndürür.] Sonra bana<br />
denilir, (Git ve çıkar atesden o kimseyi ki, kalbinde zerre mikdârı<br />
veyâ hardal dânesi kadar îmânı olsun!))<br />
(Müslim) hadîs kitâbını serh eden beyân etmisdir ki, îmândan<br />
murâd, a’mâl-ı zâidedir [islerin, amelin fazlalıgıdır]. Zerre mikdârı<br />
îmânda, nefsin tasdîki üzerine, fazladan zâhir veyâ bâtın<br />
ameli bulunur. Zîrâ, sâdece îmânı olup, amelden bir fazlalıgı olmıyanlara<br />
sefâ’at izni olmaz. Yanında amelden hiçbirseyi olmayıp<br />
[ya’nî hiç amel yapmayıp], sâdece îmânı olan kimsenin isi,<br />
Allahü tebâreke ve teâlânın rahmetine kalmısdır. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ben de giderim.<br />
Her kimin kalbinde arpa mikdârı îmânı var ise, nârdan [Cehennemden]<br />
çıkarırım. Sonra avdet ederim. O hamdler ile hamd<br />
ederim ve secde eylerim. Bana denilir ki, yâ Muhammed, basını<br />
– 577 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:37<br />
kaldır! Söyle isitilir. Süâl et, cevâb verilir. Sefâ’at et, sefâ’atin kabûl<br />
olunur. Ben derim: Yâ Rabbî! Ümmetime rahmet et. Denilir<br />
ki, git, kalbinde bir zerre veyâ bir hardal dânesi mikdârı îmânı<br />
olan kimseyi nârdan çıkar.) Zerre, ufacık sarı karıncaya derler.<br />
Veyâ bacadan giren günes ısıgında görülen tozların bir dânesine<br />
zerre derler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular<br />
ki: (Ben de giderim. Kalbinde zerre mikdârı îmânı olanı<br />
çıkarırım. Yine gelirim, secdeye varıp, niyâz ederim. Bana denilir,<br />
git, her kimin kalbinde, pek cüz’î, pek cüz’î, pek cüz’î hardal<br />
dânesi mikdârı îmânı olursa, nârdan çıkar. Pek cüz’înin tekrârı<br />
mübâlaga içindir. Sonra varırım, nârdan çıkarırım. Sonra dönerim.<br />
Dördüncü kerre ben derim ki: Yâ Rabbî, Lâ ilâhe illallah,<br />
diyen kimselere sefâ’at etmem için bana izn ver!)<br />
Selmâsî “rahimehullah” demisdir ki, ben ricâ ederim, bunlardan<br />
murâd o kimselerdir ki, ömrlerinde bir amel islememislerdir<br />
ki, onunla rahmete kavussun ve nârdan [Cehennemden]<br />
kurtulmaga müstehak olsun. Dünyâda bu kelime-i tayyibeyi<br />
demisdir. Sonra bu kimsenin sefâ’ate ihtiyâcı da çokdur. Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur: Onları nârdan çıkarmak<br />
senin üzerine degil, velâkin, izzetim ve celâlim ve kibriyâm<br />
hakkı için, elbette o kimseyi, Lâ ilâhe illallah, dedigi için ben çıkarırım.<br />
Halhâlî “rahimehullah” buyurmuslar ki, Allahü tebâreke ve<br />
teâlâ hazretlerinin (Leyse zâlike) kavl-i serîfinin iki ma’nâsı<br />
olabilir. Birisi; Lâ ilâhe illallah diyen kimseyi, nârdan çıkarmak<br />
için sana sefâ’at etmege izn verilmis ise de, bu is sana bırakılmamısdır.<br />
Ikinci ma’nâsı odur ki, onlar hakkında sana sefâ’at izni<br />
yokdur. Ancak ben onları fadl ve keremimle afv ederim. Bu<br />
ma’nâya göre; hayrlı amel islemiyen kimsenin nârdan [Cehennemden]<br />
çıkarılması sefâ’at ile mümkin olmayıp, onun isi Allahü<br />
teâlânın lutf ve keremine kalmısdır.<br />
16– Yine (Mesâbîh)de, Seyyid-il Mürselîn “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretlerinin fazîletleri bâbında, sahîh hadîs-i<br />
serîf olarak rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri arzı<br />
[yeryüzünü] benim için cem’ etdi [küçültdü]. Ben yeryüzünün<br />
[arzın] dogusunu batısını gördüm. Muhakkak benim ümmetimin<br />
mülkü arzdan [yeryüzünden] bana gösterilen yere kadar yayıla-<br />
– 578 –<br />
cakdır. Bana kırmızı ve beyâz olmak üzere iki hazîne verildi.)<br />
Türpüstî “rahimehullah” demisdir ki, bundan kasd edilen altın<br />
ile gümüsdür. Onun için ki, Kisrâ [Îrân] milletinin ve memleketinin<br />
nakd parasının çogu altın, Kayser [Bizans] milletinin<br />
ve memleketinin nakd parasının çogu da gümüsdür.<br />
(Ben Rabbimden, ümmetimi umûmî kıtlık ile helâk etmemesini,<br />
eger islâm beldesinde kıtlık vâki’ olursa, az bir yerde olsun;<br />
istedim. Ve ırzlarına dokunmamaları için, nefslerinden baska<br />
düsman musallat etmemesini, istedim. Rabbim bana buyurdu:<br />
Yâ Muhammed! Muhakkak ben bir hükm etsem, elbette o red<br />
olunmaz. Ben sana, va’d verdim, ümmetin için ki, onları umûmî<br />
kıtlık ile helâk etmem. Onlar üzerine nefslerinden gayri, nefslerine<br />
dokunmasınlar diye düsman musallat etmem. Onlar birbiri<br />
arasında muhârebe ederlerse, onların düsmanları, onların kendileridir.<br />
Ba’zısı ba’zısını helâk eder. Ba’zısı ba’zısını esîr eder.)<br />
Tayyibî “rahimehullah” demisdir ki; bu ümmetin ayb kirleri<br />
ve günâh pislikleri, yine bu ümmetin elleri ile temizlenir. Ba’zısı<br />
ba’zısını temizler. Zîrâ mü’minlerin ba’zıları ba’zılarının evliyâsıdır<br />
[yardımcısıdır]. Eger mü’min mü’mine bir seyde yardımcı<br />
olsa, o sûretle yardımcıdır. Eger mü’min mü’mine eziyyet etse,<br />
o sûretle yardımcıdır. Zîrâ o sey mü’mine erisdikde, ya’nî<br />
mü’min eziyyet gördükde, günâhlarına keffâretdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunun için, ümmeti<br />
arasındaki anlasmazlıklarda düâ için men’ olundular.<br />
17– Yine (Mesâbîh) kitâbının sahîh hadîslerinde, yukarıdaki<br />
hadîs-i serîfin akabinde, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
nakl edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri Medîne-i münevverede Benû Mu’âviye mescidine<br />
tesrîf buyurdular. O mescidde iki rek’at nemâz kıldı. Biz<br />
de berâber kıldık. Uzun bir düâ etdi. Sonra döndü ve buyurdu<br />
ki: (Rabbimden üç sey istedim. Ikisini bana verdi. Birisinden<br />
beni men’ etdi. Ümmetimi umûmî kıtlık ile helâk etmemesini<br />
istedim. Suda bogulmakla helâk etmemesini istedim. Bunları<br />
bana verdi.) (Mefâtih) sâhibi “rahimehullah” beyân etmis ki,<br />
suda bogulmakdan murâd, umûmî bogulmadır. Ya’nî Rabbimden,<br />
ümmetimin hepsini suda, fir’avnın kavmini denizde, Nûh<br />
aleyhisselâmın kavmini tûfanda bogması gibi, bogmamasını is-<br />
– 579 –<br />
tedim; demekdir. (Ümmetimin arasında harblerin olmamasını<br />
istedim. Beni men’ etdi) buyurdu.<br />
18– Yine (Mesâbîh) kitâbında aynı bâbda hasen hadîs olarak<br />
bildiriliyor. Habbâb bin Eret “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri nemâz kıldı ve nemâzı uzatdı. [Ya’nî uzun<br />
okuyarak kıldı.] Dediler; yâ Resûlallah! Bir nemâz kıldın ki,<br />
böyle uzun nemâz kılmamıs idin. Buyurdular ki: (Evet, bu nemâz<br />
ragbet ve heybet nemâzıdır!) (Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân<br />
etmisdir: Bir nemâzdır ki, onda Allahü tebâreke ve teâlâ<br />
hazretlerine ragbet vardır. Ya’nî Allahü teâlâ hazretlerinden<br />
korku vardır. Ya’nî hudû’ ve husû’ vardır. Bu ümmete sunu ögretmekdedir<br />
ki, onlara bir yaramazlık [musîbet] ulassa, Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden korkarak ve ona sıgınarak, nemâz kılsınlar.<br />
Böylece, o zarar, Allahü teâlâ hazretlerinin fadlı ve rahmeti ile<br />
ondan gitsin. Lutf ve keremiyle maksadları hâsıl olur. (Ben Allahü<br />
teâlâ hazretlerinden, ümmetim için üç sey istedim. Ikisini<br />
bana verdi. [Kendilerine] kendi nefslerinden baska düsman musallat<br />
etmemesini, umûmî kıtlık ile helâk etmemesini istedim;<br />
bana verdi. Ba’zısının ba’zısına zarar vermemesini ve katl etmemesini<br />
istedim. Bunu benden men’ etdi.)<br />
19– Yine (Mesâbîh)de hasen olarak nakl olunan hadîs-i serîfin<br />
akabinde, Ebû Mâlik-el Es’arî “radıyallahü anh” hazretlerinden<br />
nakl edilmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve<br />
sellem” hazretleri buyurdular: (Muhakkak Allahü teâlâ azze ve<br />
celle sizi üç hasletden afv etdi.) (Mefâtih) sâhibi “rahimehullahü<br />
teâlâ” demisdir ki, (Hadîs-i serîfde geçen hılâl kelimesi, haslet<br />
ma’nâsına gelen, “Halk” kelimesinin çoguludur. Ya’nî Allahü<br />
teâlâ azze ve celle, ikrâm ederek, sizi üç zarardan korudu.<br />
Peygamberiniz sizin üzerinize beddüâ etmez. Yoksa, cümleniz<br />
helâk olursunuz. Ehl-i bâtıl ehl-i Hak üzerine gâlib olmaz. Türpüstî<br />
“rahimehullah” demisdir ki, buradan ehl-i hakkın temâmen<br />
ortadan silinmiyecegi, hiç olmazsa bir cemâ’atin dâimâ bulunacagı<br />
anlasılır. Çünki, Allahü teâlâ, Resûlüne bu dîni kıyâmete<br />
kadar koruyacagına söz vermisdir [kefîl olmusdur]. Üçüncüsü,<br />
dalâlet üzerine birlesmenizden korudu.)<br />
20– Yine o hadîs-i serîfin akabinde, Avf bin Mâlik “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
– 580 –<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü<br />
tebâreke ve teâlâ hazretleri, bu ümmet üzerine, biri kendilerinden,<br />
biri de düsmanlarından olmak üzere iki kılıcı cem’ etmez!)<br />
(Mefâtih) sâhibi demisdir: Ya’nî hem müslimânlar ve hem<br />
de kâfirler ile bu ümmet aynı ânda muhârebe etmez. Müslimânlar,<br />
yâ kendi aralarında veyâ kâfirler ile harb eder.<br />
21– Yine (Mesâbîh) kitâbında, o bâbın haseninde, Amr bin<br />
Kays “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Biz<br />
dünyâya gelmekde âhirleriz [sondayız]. Kıyâmet gününde,<br />
Cennete girmekde ve sâir fazîletlerde sâbıklarız [öndeyiz]. Söyliyecegim<br />
sözler ile ögünmüyorum. Ibrâhîm Halîlullah, Mûsâ<br />
Kelîmullahdır ve ben Habîbullahım. Kıyâmet günü livâ-i hamd<br />
benim elimdedir. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana va’d<br />
etdi ümmetimin sânında ve onları üç seyden halâs etdi. Umûmî<br />
kıtlıkdan, düsmanın temâmen helâk etmesinden, dalâlet üzerine<br />
birlesmelerinden korudu.)<br />
22– Yine (Mesâbîh)de o bâbın haseninde, Ka’b-ül Ahbâr<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Tevrâtdan<br />
hikâye eder. Buyurdu ki, Tevrâtda yazılmıs bulduk: Muhammed<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Allahü teâlânın<br />
Resûlüdür. Benim seçilmis kulumdur. Cefâ edici, hakkı kötüleyici<br />
degildir. Kaba degildir. Kelbiden menkûldür: Sözde ve kalb<br />
fi’linde kaba degildir. Sokaklarda bagırıcı degildir. Kötülüge<br />
kötülükle karsılık verici degildir. Fekat afv edicidir. Merhametlidir.<br />
Dogum yeri Mekkedir. Hicret yeri Tayyibe [Medîne]dir.<br />
Mülkü Sâmdır.<br />
Halhâlî “rahimehullahü teâlâ” demisdir ki, mülkden murâd<br />
nübüvvet ve dindir. Ya’nî dîni bütün beldelere yayılır. Sâm ehli<br />
Resûlullaha önce tâbi’ olmakda ve kâfirlere gâlib olmakda öncedir.<br />
Kâfirler onun üzerine gâlib olmakdan emîn olmadı. Ümmeti<br />
çok hamd edicidirler. Allahü teâlâ hazretlerine gizli âsikâr her<br />
yerde hamd ederler. Yüksek yerlerde tekbîr getirirler. Allahü<br />
teâlâ hazretlerinin azamet ve kudretinde hayretde kalırlar. Semse<br />
[günese] râidirler. [Râi: koruyan, çoban demekdir.] (Mefâtih)<br />
kitâbının sâhibi demisdir ki; ru’ât, râinin cemi’dir. Günesi gözetliyenlerden<br />
murâd, o kimselerdir ki, nemâz vaktlerini hıfz ederler.<br />
Semsin [günesin] dogusu ile ve batısı ve seyrine [hareketine]<br />
– 581 –<br />
bakarak, nemâz vaktini bilirler. Nemâzları vaktinde kılarlar. Bedenlerinde;<br />
diz ile topuk arasındaki kısma kadar izâr baglarlar.<br />
Bedenlerinin etrâfını, yüzlerini ve kulaklarını, baslarını ve ayaklarını<br />
yıkayarak abdest alırlar. Müezzinleri, yüksek yerlerde ezân<br />
okur. Muhârebedeki safları ile nemâzdaki safları aynıdır.<br />
Tayyibî “rahimehullah” demisdir: Tesbîh olundu. Cemâ’at<br />
ile nemâzda olan saflar, nefs-i emmâre ile ve seytân ile mücâhede<br />
sebebi ile oldugundan, din düsmanları ile muhârebe ve mücâhede<br />
saflarına benzer seklinde ta’bîr buyurdular. Bu açıklamadan<br />
ötürü bunlardan her benziyen ve benzetilen olabilir.<br />
Belki salât safının zikrini sona almakla, benzetilen yapılması<br />
tercîh edilmisdir. Çünki, nemâz safındaki cihâd, (Cihâd-ı ekber)<br />
dir. Onların sesi, Tesbîh ve tehlîl, kırâet-i Kur’ân-ı azîm ve<br />
zikr okumakla bal arısının sesi gibidir.<br />
23– Sûre-i Enbiyânın sonunda [105.ci âyet-i kerîmesinde<br />
meâlen], (Biz Tevrâtdan sonra, Dâvüdün Zebûrunda yazdık ki,<br />
arz-ı Cennete benim sâlih kullarım vâris olur!) buyurulmakdadır.<br />
Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde Muhyissünne Imâm-ı Begavî<br />
“rahimehullah” hazretleri (Me’âlimüt-tenzîl) kitâbında buyurmusdur:<br />
Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü teâlâ anh” ve Mücâhid<br />
“rahimehullah” buyurmuslar ki, Zebûr, gökden indirilen kitâblardandır.<br />
Zikr, ümm-ül kitâbdır; Allahü teâlâ hazretlerinin<br />
katındadır. (Bundan sonra onun zikri levh-i mahfûzda yazıldı)<br />
demekdir. Sübhesiz ki, yeryüzü sâlih kullara mîrâs bırakılır.<br />
Mücâhid dedi ki, ümmet-i Muhammed vârisdirler. Delîli, Allahü<br />
teâlâ kavl-i serîfinde [Zümer sûresi 74.cü âyetinde meâlen],<br />
(Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize va’dini yerine getirdi. Bizi<br />
arza [Cennete] vâris kıldı!) buyurmusdur.<br />
Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu: Murâd odur ki,<br />
kâfirlerin hâkim oldukları toprakları müslimânlar alır. Bu, Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretlerinin dîninin izhârı ile ve müslimânların<br />
i’zâzı ile bildirilmis olur. Denildi ki, arzdan, arz-ı Mukaddeseyi<br />
irâde [kasd] etdi. “Muhakkak ki, bu Kur’ânda (Belâg)<br />
vardır. Buradaki (Belâg) maksûda kavusmak demekdir.<br />
Ya’nî her kim ki, Kur’ân-ı azîme ittibâ’ eder ve onunla amel<br />
eder, umdugu sevâba [karsılıga] kavusur. Denildi ki, belâgan,<br />
ya’nî kifâye vardır ve denilir ki, bu seyde belâg ve belîge vardır,<br />
deriz. Ya’nî kifâye vardır. Kur’ân-ı azîm ise Cennet azıgıdır.<br />
– 582 –<br />
Misâfirin belâgı gibi. Ibâdet edenlerden maksad ise, o mü’minler<br />
ki, Allahü teâlâya ibâdet edenlerdir. Ibni Abbâs “radıyallahü<br />
teâlâ anhümâ”, (âlimler) olarak açıkladı. Ka’b-ül ahbâr ise,<br />
ümmet-i Muhammedin, bes vakt nemâz kılanları ve oruc tutanlarıdır,<br />
diye açıkladı.<br />
24– Bir fârisî risâleden terceme olunmusdur: Hazret-i Süleymân<br />
“alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” bir gün, deniz kenârında<br />
oturmuslar idi. Bir karıncanın geldigini gördü. Agzında bir<br />
yesil yaprak tutardı. Deniz kenârına ulasdı. Sudan bir kurbaga<br />
çıkdı. O yapragı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri<br />
döndü. Karıncadan sordular ki, bunun hikmeti nedir. Karınca<br />
cevâb verdi ki, bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ<br />
hazretleri bir tas halk etmisdir. O tasın arasında [içinde] bir<br />
kurdcagız [böcek] halk etmisdir. Beni onun rızkına sebeb etmisdir.<br />
Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm.<br />
Deniz kenârına ulasdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbaga<br />
sûretinde yaratdıgı bir melegi o rızkı benden alır, o kurdcagıza<br />
[böcege] verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin<br />
kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki; Sübhânallah ki, beni halk etdi,<br />
deniz ortasında ve tas arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı<br />
unutmadı. Ilâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!<br />
25– (Mesâbîh)de, Kitâb ve sünnete sıkı sarılmak bâbının hasen<br />
hadîsler kısmında, Bilâl bin Hâris-el Müzenî “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bir kimse,<br />
benim terk edilmis veyâ unutulmus sünnetlerimden bir sünnetimi,<br />
meselâ cemâ’at ile nemâz kılmak gibi, bayram nemâzı<br />
gibi, Kur’ân-ı azîm-üs-sânı kırâ’et etmek gibi ve ilm tahsîli gibi,<br />
ihyâ etse, kendi amel etmekle, yâ ondan yana tergîb ile muhakkak<br />
o kimseye, onunla amel edenlerin ecri kadar onların ecrlerinden<br />
bir sey noksan olmaksızın, ecr verilir. Bir kimse, bid’at,<br />
dalâlet ihdâs etse [çıkarsa] ki, Allahü tebâreke ve teâlâ ve Resûlü<br />
ona râzı olmaz.)<br />
Bid’at iki nev’dir. Biri hasenedir. Imâmların ihdâs etdikleri<br />
âdet-i hasenedir. Meselâ minâre gibi. Birisi seyyiedir. Imâmların<br />
inkâr etdikleri bid’atlerdir. Kabr üzerine binâ etmek gibi.<br />
Bid’ati ihdâs eden kimsenin üzerine, onunla amel edenlerin günâhları<br />
da yüklenir ve onların günâhından bir seyi eksilmez.<br />
– 583 –<br />
[(Fâideli Bilgiler) kitâbının 164.cü ve 408.ci sahîfelerinde<br />
(Bid’at) hakkında ma’lûmât vardır. Lütfen oradan okuyunuz!]<br />
26– Yine o bâbın hasen hadîsler kısmında, Ebû Hüreyre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:<br />
(Siz öyle bir zemânda geldiniz ki, Allahü teâlânın emrlerinden<br />
onda dokuzunu yapıp, birini yapmazsanız helâk olursunuz! Cehenneme<br />
gidersiniz! Bir zemân gelecek ki, o zemânın mü’minleri,<br />
emrlerin birini yapabilip, dokuzunu bıraksalar, Cehennemden<br />
kurtulurlar! O zemânda îmânı olanlara müjdeler olsun!)<br />
Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki, bu kavli sarf<br />
etmek, bütün emrler için câiz degildir. [Ya’nî emr olunanların<br />
hepsi için degildir.] Zîrâ muhakkak biz biliriz, dînin aslında bildirildigi<br />
gibi öyle emrler vardır ki, mü’minlerden hiçbir ferd<br />
onu terk edemez. Onu ihmâl etmek için özr makbûl olmaz. O<br />
farzlar kendisini ilgilendirir. Bunlardan mu’âf olamaz. Bu hadîs-<br />
i serîf, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker içindir. Ya’nî, muhakkak<br />
siz bir zemândasınız ki, sizden biriniz, emr-i ma’rûf ve<br />
nehy-i münkerden emr olunanların onda birini terk etse helâk<br />
olur. Zîrâ muhakkak din kuvvetlenmis, hak meydâna çıkmısdır.<br />
Dînin yardımcıları çokdur. Sizden biriniz ma’zûr olmaz. Gevsekligi<br />
özr olmaz. Fekat, fesâd zemânında, fitneler çogaldıgında<br />
Hak gizli olur. O zemân böyle degildir.<br />
27– Yine (Mesâbîh) kitâbının ilm bölümünde, hasen hadîslerden<br />
biri, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Imâm-ı Begavî buyurmus ki, bize erismisdir.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Allahü teâlâ azze ve celle hazretleri, bu ümmet<br />
için, her yüz senenin basında bir müceddid gönderir. Bu dîni<br />
kuvvetlendirir!) Ya’nî ilm azalsa, mübtedi’ler gâlib olsa [bid’at<br />
sâhibleri çogalsa], Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri rabbânî<br />
ilm sâhibi âlime tevfîk verir ki, insanlara dînî ilmleri ta’lîm eder<br />
ve beyân eder. Böylece, sünnet bid’atden ayrılır. Dînin emrlerini<br />
hakkı ile yapanlar çogalır. Bu, Allahü teâlâ hazretlerinin bu<br />
ümmete bir lutfudur.<br />
28– Yine (Mesâbîh-i serîf) kitâbının, Tahâret bölümünün, sahîh<br />
hadîsler kısmında, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh”<br />
– 584 –<br />
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Benim ümmetim, kıyâmet<br />
günü da’vet olunduklarında [çagrıldıklarında], abdestin<br />
te’sîri ile, yüzleri, kol ve ayakları, beyâz ve nûrludur. Beyâzlıgını<br />
çogaltabilen çogaltsın!) Sârih [Mesâbîhi serh eden] “rahimehullahü<br />
teâlâ” beyân etmisdir ki, da’vet olunurlar kavl-i serîfinden<br />
murâd, ihtimâldir ki, ismlendirilmis olmakdır. Ya’nî benim<br />
ümmetime, ey yüz, kol ve ayakları beyâz olanlar, Cennete dâhil<br />
olunuz, denilir. Demek olur ki, benim ümmetim, yüz, kol ve<br />
ayakları beyâz oldukları hâlde, Cennetden yana çagrılırlar.<br />
(Müslim) kitâbını serh eden “rahimehullahü teâlâ” demisdir<br />
ki, ba’zıları bu hadîs-i serîf ile bunun üzerine istidlâl etmisdir ki,<br />
muhakkak abdest bu ümmetin hasâisindendir. Ba’zıları dediler<br />
ki, abdest bu ümmete mahsûs degildir. Abdest uzvlarının beyâz<br />
ve nûrlu olması bu ümmete mahsûsdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, abdest aldıkdan sonra buyurmusdur<br />
ki: (Bu benim ve benden evvel gelen Peygamberlerin<br />
abdestidir!) Bu hadîs-i serîf za’îfdir. Sahîh oldugu takdîrde, Enbiyâ<br />
“alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri, kendileri<br />
abdest alıp, ümmetleri abdest almamıs olma ihtimâli vardır,<br />
seklinde cevâb verildi. Yine hadîs-i serîfin akabinde, Ebû Hüreyre<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Mü’minin abdest suyu erisdigi yerine, hilye de<br />
erisir!) Ya’nî nûr, abdest alınan uzv üzerine ulasır. Hilye; nûr,<br />
beyâzlık demekdir.<br />
29– Yine (Mesâbîh-i serîf)de Savm [oruc] bölümünün, sahîh<br />
hadîsler kısmında, nakl olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bizim orucumuz<br />
ile ehl-i kitâbın orucu arasındaki fark, sahûr yemegidir!) (Müslim)<br />
kitâbını serh eden “rahimehullah” beyân etmisdir ki, bizim<br />
savmımız ile ehl-i kitâbın savmının arasındaki fark sahûr yemegidir.<br />
Zîrâ onlar sahûra kalkmazlar ve bizde sahûr müstehâbdır.<br />
(Ekletül seharî), sahûr yimege derler. (Gudve) ve (asve),<br />
yinilen sey çok da olsa sabâh ve aksam yemegidir. Hemzenin<br />
ötüresi ile ükleten okunursa, bir lokma anlamına gelir. (Ekle)<br />
kelimesinin basındaki hemze fethalıdır. Ya’nî (Ekleten) diye<br />
okunur. Bir kerre yemek demekdir. Kâdî “rahimehullah” bu<br />
– 585 –<br />
hadîs-i serîfdeki (ekleten] kelimesini; (ükleten) diye okumus,<br />
böyle oldugunu söylemisdir. Dogru olanı fetha ile (ekleten)<br />
seklinde okunmasıdır. Zîrâ, burada maksad odur.<br />
(Mefâtih) sâhibi “rahimehullah” beyân etmis ki, yimek, içmek<br />
ve cimâ’, benî Isrâîl üzerine, orucları gecelerinde uyudukdan<br />
sonra harâm idi; onlara câiz degildi. Onlara aksam uyuyuncaya<br />
kadar câiz idi. Islâmiyyetin baslangıcında da böyle idi.<br />
Sonra Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri fecre kadar yimek, içmek<br />
ve cimâ’a izn verdi.<br />
30– Yine (Mesâbîh)in Kur’ân-ı kerîmin fazîletleri bölümünün<br />
hasen hadîsler kısmında rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü<br />
teâlâ ve tekaddes hazretleri, arzı ve semâvatı yaratmazdan bin<br />
sene evvel, Tâhâ ve Yasîn sûrelerini meleklere okudu. Ya’nî<br />
ma’nâlarını ilhâm etdi. Ne vakt ki melekler Kur’ân-ı azîm-üssânı<br />
isitdiler, dediler, ne güzel bir hayâtdır ki, Tûbâ agacı o ümmet<br />
için olsun ki, bu Kur’ân-ı azîm onların üzerine nâzil olur;<br />
bu Kur’ân-ı hakîmi yüklenen kalblere ve okuyan dillere müjdeler<br />
olsun!)<br />
31– (Mesâbîh)de aynı faslın hasen hadîsler kısmında, Ubeyy<br />
bin Ka’b “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri<br />
buyurdular ki: (Ben ümmî bir ümmet üzerine gönderildim!)<br />
(Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmis [açıklamısdır]ki, ümmî<br />
lügatde mensûbdur. Arablarda okuma ve yazma bilmiyendir.<br />
Her kim ki, okumak ve yazmak bilmez, o kimselere denir.<br />
Ya’nî anadan dogdugu hâl üzere kalmısdır. Onlardan ba’zısı<br />
kadın, ba’zısı ihtiyâr erkek, ba’zısı çocukdur, ya’nî küçükdür.<br />
Ba’zı kisiler aslâ okumamısdır. (Mefâtih) kitâbının sahîbi demisdir.<br />
Eger bir kırâet üzere okusam, ümmet okumaga kâdir<br />
olmazlar. Zîrâ insanlardan birkaç kimsenin dili bir tarafa mâildir.<br />
Anlatmaga kâdir olmaz. O kimsenin dili idgâma mâildir. O<br />
kimse ki, dili, izhâra mâildir. Bunların gayri gibi.<br />
Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu: Yâ Muhammed! Muhakkak<br />
Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine nâzil oldu. Bir rivâyetde buyurdu,<br />
bu harflerden herbiri sifâ vericidir. Ya’nî bunlardan her<br />
biri kırâet eden kârîlerin sadr [gögüs]larına, illetlerine, hastalık-<br />
– 586 –<br />
larına sifâ verir. Murâdları hâsıl olur. [Hadîs-i serîfde buyuruldu:<br />
(Önce inen kitâblar, bir harf, ya’nî kelime idi ve birseyi bildirirlerdi.<br />
Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine nâzil oldu. Yedi sey<br />
bildirmekdedir. Zecr (yasak), Emr, Halâl, Harâm, Muhkem<br />
(açık bildirilenler), mütesâbîh (açıkca anlasılamıyan) ve misâller.<br />
Bunlardan, halâli halâl biliniz! Harâmı harâm biliniz! Emr<br />
edilenleri yapınız! Yasak edilenlerden sakınınız! Misâl ve hikâye<br />
olanlardan ibret alınız! Muhkem olanlara uyunuz. Mütesâbîh<br />
olanlara inanınız. Bunlara inandık. Hepsini Rabbimiz bildirmisdir,<br />
deyiniz!) (Kıyâmet ve Âhıret) kitâbı 184.cü sahîfeye<br />
bakınız!]<br />
(Mefâtih) kitâbının sâhibi bu vechle beyân etmisdir. Ba’zı<br />
sârihler demislerdir ki, (Kâfiye kelimesi, ecrde) Resûlullah<br />
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sıdkına hüccet<br />
olmakda mu’cize oldugu içindir.<br />
32– Yine (Mesâbîh)de, De’avât [düâlar] bölümünün, sahîh<br />
hadîsler sonunda, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden<br />
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi<br />
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Her nebî için bir<br />
da’vet-i müstecâbe vardır. [Her Peygamberin bir düâsı kabûl<br />
olundu.] Her Peygamber düâsının kabûl olunması için acele etdi.<br />
Peygamberler “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”,<br />
Allahü tebâreke ve teâlâya, ümmetleri üzerine denizde bogulmaları,<br />
suda gark olmaları, zelzele, sayha, tas atılması, kötü<br />
sekle girmek ve yere batması gibi; felâketleri için düâ etdiler.<br />
Ben düâmı; ümmetim üzerine sefâ’at etmek için sakladım. Allahü<br />
teâlâya sirk kosmadan ölmüs olan kimseye, benim sefâ’atimi<br />
Allahü teâlâ kabûl eder.)<br />
(Müslim) hadîs kitâbını serh eden demisdir ki, insâallah buyurdukları,<br />
temennî ve teberrük içindir. Allahü Sübhânehü ve<br />
teâlâ hazretlerinin su emr-i serîfine imtisâlen buyurdu: (Yârın<br />
ben su isi yaparım demeyin, insâallah yaparım deyin.) [Kehf sûresi<br />
23.cü âyet-i kerîme meâlî.] Ba’zı sârihler buyurmuslar ki,<br />
bu hadîs-i serîfde, mü’minlerin âsîlerinin Cehennemde sonsuz<br />
kalmıyacaklarına delîl vardır. Zîrâ, sefâ’at hastalıga ilâc gibidir.<br />
Ilâc, rûh sâhibi olan diri kimseye sifâ verir. Îmân rûh gibidir.<br />
Günâh hastalık gibidir. Sirk, Allahü teâlâ muhâfaza etsin, rûhsuz<br />
meyyit gibidir. Mâdem rûh vardır. Ilâc fâide verir. Rûh çık-<br />
– 587 –<br />
dıkdan sonra ilâc da fâidesiz kalır.<br />
33– Yine (Mesâbîh)de; Tesbîh, tahmîd, tehlîlin sevâbı bâbında<br />
bildirilen hasen hadîs-i serîflerde; Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Mi’râc gecesi,<br />
Ibrâhîm aleyhisselâm ile karsılasdım. Bana dedi, yâ Muhammed!<br />
Benden, ümmetine selâm söyle! Onlara haber ver ki, muhakkak<br />
Cennetin topragı tayyibdir. Suyu tatlıdır. Zemîni düz ve<br />
agaçsız oldugundan, oraya dikilen fidanın, Sübhânallahi velhamdülillâhi<br />
ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber oldugunu haber<br />
ver.) Türpüstî “rahimehullahü teâlâ” demis ki, fidan tayyib (temiz)<br />
toprakda yetisir. Tatlı su ile gelisir. Ekinin iyisi düz ve<br />
agaçsız arazîde olur. Bu kelimeleri söyliyen Cennete vârîs olur,<br />
buyurulmusdur. Cennetde agaç dikmek için ugrasmak bosa gitmez.<br />
Zîrâ oradaki ekinin telef olması, çabuk çürümesi yokdur.<br />
34– Yine (Mesâbîh)de, Hesâb, kısâs ve Mîzân bâbında, hasen<br />
hadîs olarak bildiriliyor. Ebû Emâme “radıyallahü teâlâ<br />
anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Buyurdular ki:<br />
(Rabbim bana ümmetimden yetmis bin kimseyi, hesâb ve azâb<br />
olunmadan Cennete dâhil etmegi va’d etdi. Bunlardan her bin<br />
ile yetmis bin kisi dahî ve Rabbimin avuçları ile üç avuç mikdârı<br />
kimseler Cennete girer!) (Müslim) kitâbını serh eden demisdir<br />
ki, (avuç, avuç) kavl-i serîfinden murâd, ümmetin Cennete<br />
çok gireceginden, mübâlagadır. Yoksa avuç ve ölçü Allahü teâlâ<br />
için yokdur. Allahü teâlâ mahlûklara âid seylerden münezzehdir,<br />
uzakdır. Buradaki mübâlagadan maksad, hadsiz ve hudûdsuzdur.<br />
Bu ümmetden hesâb ve azâb görmeden Cennete girenlerin<br />
çok oldugu bildirilmekdedir. Fekat bu, Allahü teâlânın<br />
rahmet deryâsının genisligine nisbeten bir avuç bugday menzilesindedir.<br />
35– Yine (Mesâbîh)de, o hadîs-i serîf yazıldıkdan sonra, bir<br />
hadîs-i serîf rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ<br />
aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Muhakkak ki, Allahü teâlâ kıyâmet<br />
günü insanlar arasından ümmetimden birini seçer. Onun<br />
için, herbirinin uzunlugu gözün görebildigi yere kadar olan<br />
doksan dokuz amel defteri nesr eder [ortaya çıkarır, açar].)<br />
(Eserîden nakl edilmisdir ki, bu her amel defterinin genisligi ve<br />
uzunlugu, insanın gözünün görebildigi yere kadardır.) Sonra,<br />
– 588 –<br />
Allahü teâlâ o kimseye, ([bu amel defterinde] yazılı olanlardan<br />
bir seyi inkâr edebilir misin. Sana benim Hafazâ meleklerim<br />
zulm etdiler mi, diye sorar. O kimse der ki; hâyır yâ Rabbî! Sonra<br />
Allahü teâlâ hazretleri buyurur ki; senin için bir özr var mıdır.<br />
O kul; hâyır yâ Rabbî, der. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri<br />
buyurur ki; Evet muhakkak ki, bizim indimizde senin için<br />
bir hasene vardır. Bugün aslâ sana zulm edilmez. Sonra Allahü<br />
teâlâ, üzerinde “Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne Muhammeden<br />
abdühü ve Resûlüh” yazılı olan bir kâgıd çıkarır. O<br />
kimseye; terâzîni hâzırla buyurur. O kul, yâ Rabbî, bu amel defterlerinin<br />
yanında bu kâgıdın agırlıgı ne olur ki, der. Allahü teâlâ<br />
buyurur ki, bugün sana aslâ zulm olunmaz.) Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sözlerine devâmla buyurdular<br />
ki; (Sonra amel defterleri bir kefeye, o kâgıd bir kefeye<br />
konur. Amel defteri hafîf, o kâgıd agır gelir.) Allahü teâlânın<br />
tevhîdini bildiren kelime-i tevhîd karsısında ma’siyyetden<br />
hiçbir sey agır gelemez. Bilâkis kelime-i tevhîd bütün ma’siyyetler<br />
karsısında agır gelir.<br />
36– Yine (Mesâbîh) kitâbının Kur’ân-ı kerîmin fazîletleri bölümünün<br />
hasen hadîsler faslının evvelinde, Ebû Sa’îd-il Hudrî<br />
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Buyurdu<br />
ki; ben muhâcirlerin fakîrlerinden bir cemâ’at ile oturuyordum.<br />
Ba’zılarının üzerini elbiseleri örtmedigi için, birbirlerini<br />
siper ederler idi. Bir kâri’ yanımızda Kur’ân-ı kerîm okuyordu.<br />
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o sırada gelip,<br />
yanımızda durdu. O kâri’ sükût etdi [susdu]. Resûlullah “sallallahü<br />
teâlâ aleyhi ve sellem” selâm verdi. Sonra buyurdu: (Siz ne<br />
islersiniz [ne yapıyorsunuz]). Biz dedik ki, (Kitâbullahı dinliyorduk.)<br />
Buyurdu ki: (Allahü teâlâya hamd olsun ki, ümmetimden<br />
berâber bulunmaga emr olundugum kimseler kıldı.)<br />
(Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmisdir. Allahü teâlâya<br />
hamd olsun ki, ümmetimden sâlihler, fakîrler ve kendine yakın<br />
kıldıgı bir zümre yaratdı. Onları kendine çok yakın kılması sebebiyle<br />
bana onlarla birlikde bulunmaya sabr etmemi emr etdi.<br />
[Kehf sûresi 28.ci âyetinde meâlen] (Sabâh aksam Rablerinin<br />
rızâsını dileyerek, Ona yalvaranlarla berâber sen de sabr et.<br />
Dünyâ hayâtının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden<br />
ayırma. Bizi anmakdan gâfil kıldıgımız ve isinde asırı gide-<br />
– 589 –<br />
rek hevesine uyan kimseye uyma) buyurdu. Bu âyet-i kerîmedeki<br />
sabr, habs (hâkim olmak) demekdir. “Sabâh aksam Rablerinin<br />
rızâsını dilerler” buyurulmasını müfessîrler, Onlar<br />
Kur’ân-ı kerîmi ve ahkâm-ı islâmiyyeyi sabâh ve aksam senden<br />
ögrenirler demekdir, diye tefsîr etmislerdir. Âyet-i kerîmede<br />
“Onun vechini isterler” buyurulmasını ise, (Onlar Allahü teâlânın<br />
rızâsını taleb ederler) diye tefsîr etmislerdir. “Gözlerini onlardan<br />
çevirme” buyurulmasını da, gözlerini, bakıslarını onlardan<br />
çevirip, zenginler tarafına bakma, diye tefsîr etmislerdir.<br />
BÜYÜK ÂLIMLER<br />
(Silsile-i aliyye)[1]<br />
Nebî, Sıddîk ve Selmân, Kâsım, Ca’fer, Bistâmî,<br />
irfân kaynagı oldu, Ebül-Hasen Harkânî.<br />
Ebû Alî Fârmedî geldi sonra bu meydâna,<br />
çok Velî yetisdirdi, hem Yûsüf-i Hemedânî.<br />
Abdülhâlık Goncdüvânî, ma’rifetler semâsında,<br />
dünyâyı aydınlatdı, hem Ârif-i Rîvegerî.<br />
Mâverâ-ün-nehr ili, Tûr-i Sînâ gibi oldu,<br />
nûrlandıranlardan biri, Mahmûd-i Incirfagnevî.<br />
Alî Râmîtenîdir Azîzân ve pîr-i Nessâc,<br />
çok kerâmet gösterdi, Muhammed Bâbâ Semmâsî.<br />
Seyyid Emîr Gilâl de, ilm deryâsında sadef,<br />
andan meydâna geldi, Behâüddîn-i Buhârî.<br />
Alâ’üddîn-i Attâr, zemânının kutbu idi,<br />
Ya’kûb-ı Çerhîde oldu zâhir, envâr-ı rahmânî.<br />
Ubeydüllah-i Ahrâr ve kâdî Muhammed Zâhid,<br />
Dervîs Muhammed geldi ve Hâcegî Muhammed Emkenegî.<br />
Bâkî billahdan gelen, nûrlara kendi de katıp,<br />
binlerce kalb temizledi, imâm-ı Ahmed Rabbânî.<br />
Urvet-ül-vüskâ Ma’sûm ve Seyfeddînle seyyid Nûr,<br />
ve Mazherle Abdüllah, sonra Hâlid-i Bagdâdî.<br />
Feyz verdiler bunlar da, sonra bu nûru Abdüllah,<br />
Anadoluya yaydı, hem de Tâhâ-yı Hakkârî.<br />
– 590 –<br />
[1] 1- Bu si’rin bir sûreti (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının 969.cu sahîfesinde<br />
mevcûddur. 2- Her ism hakkında genis bilgi, (Se’âdet-i Ebediyye) sahîfe<br />
1059 da baslıyan yazıda mevcûddur.<br />
Hem seyyid-i Sâlih de, kardesin yerini tutup,<br />
fenâ-fillâha kavusdu Sıbgatullâh-i Hîzânî.<br />
Bu üç Velînin sohbetlerinde yükselip,<br />
mürsid-i kâmil oldu, seyyid Fehîm-i Arvâsî.<br />
Bu otuzdört Velînin kalbleri, bir ayna gibi,<br />
yaydılar hep cihâna, envâr-ı Resûlillâhi.<br />
Bütün bu nûrlar en son, toplandı bir hazînede,<br />
ismi bu hazînenin: Abdülhakîm-i Arvâsî.<br />
Gelince kalblere müceddid-i elfin feyzi,<br />
yetisdi her yerde birer hakîkî Velî.<br />
Bu hâli görünce mason ile yehûdî,<br />
müslimânlara saldırdı, canavar gibi.<br />
Bu hücûmları, islâmı yok etmek içindi,<br />
bunu haber veriyor, Mâide sûresi.<br />
Hem bu sûre, islâma müsrikler saldıracak diyor,<br />
masonların müsrik olduklarını haber veriyor.<br />
Meshûr yalanları ile aldatıp câhilleri,<br />
Ehl-i sünnetden ayırdılar, binlerce müslimânı.<br />
Hücûmlardan korunur, (Âyet-el kürsî) okuyan,<br />
hıfz-ı ilâhîde olur, (istigfâr düâsı) okuyan.[1]<br />
Resûlullah buyurdu ki, (Âhıretde azâb görmez,<br />
dünyâ islerinde, bana tâbi’ olan).<br />
Se’âdete kavusamaz, önderi seytân olan!<br />
dostlar, ahbâblar kaldı mı, ne oldu anan baban?<br />
Bir hocamız, mason olmus, dîne çatdı hiç durmadan,<br />
ingiliz diploması var, lâkin, kafası bombos nâdân.<br />
Güler yüzle, tatlı dille, bol numara vermekle,<br />
arkadaslarımı aldatdı, yalan sözlerle hemân.<br />
Îmânım var diyor, her bozuk inanan,<br />
Ehl-i sünnetdedir, iyi bil, hakîkî îmân!<br />
Çok sükr islâm âlimi gördüm, sözleri ilm ve irfân,<br />
dedi ki, (aldatılamaz, fen dersleri okuyan!)<br />
Dînimi ondan ögrendim, rûhu olsun sâdümân!<br />
Avrupa, hem Amerika, kısacası bütün cihân.<br />
– 591 –<br />
[1] Istigfâr düâsı, (Estagfirullahel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ huv elhayyel<br />
kayyûme ve etûbü ileyh)dir. Istigfâr, (Estagfirullah)dır. Ma’nâsı, (Beni<br />
afv et Allahım)dır. Urvet-ül vüskâ Ma’sûm-ı Müceddidî, bes vakt<br />
nemâzdan sonra, üç kerre istigfâr düâsı ve 67 kerre istigfâr okurdu ve<br />
yüzkırkbin talebesine okumasını emr ederdi.<br />
Dinleri bozuk ise de, diyorlar vardır Nîrân!<br />
kâfirler yanacak, kurtulur ancak iyi insan!<br />
Iyi insan olmak için, Muhammed aleyhisselâma inan,<br />
Cehenneme girmeyecek, bu son Peygambere uyan.<br />
Târîhi dikkat ile oku, ey körpecik Nev-civân!<br />
mala, makâma aldananın sonu olmus âh, figân.<br />
Aman yâ Rabbî, el-aman! Garîb oldu âhır zemân!<br />
Islâmiyyet unutuldu, moda oldu harâm, yalan!<br />
Pârisde, Profesör olunca, Resûlullaha çatan,<br />
Hamîdullah kurtulamaz, ebedî azâbdan.<br />
(Fâideli Bilgiler) kitâbı, sözlerini yazıyor,<br />
Çok alçak oldugunu anlar, bunları okuyan.<br />
Seyyid Kutb denilen bir ahmak da, kendini müctehid zan ediyor,<br />
Mahv olur, dogru sanarak, sözlerine aldanan.<br />
Ömür geçer, hersey biter, kâfirlerin gidecegi mekân.<br />
karanlık bir çukurdur, arkadas olur yılan, çiyan,<br />
Hak teâlâ, bu vatanı pek kıymetlendirdi,<br />
topragının çok yerine mü’minler secde etdi.<br />
Bu topraklardan gelen, ecdâdımızın seslerini duyan,<br />
anlar ki, Cennete kavusur, Muhammed aleyhisselâma uyan.<br />
Yâ Rabbî! Bu vatanı koruyan kumandanlara yardım et,<br />
bu millete hizmet etmegi, herbirine nasîb et.<br />
Mü’minlere hizmet, çok büyük ni’metdir,<br />
bu ni’mete kavusanın gidecegi yer Cennetdir.<br />
Müslimânın kabri, Cennet bagçesi olur,<br />
bu ni’mete kavusamaz, mü’minin kalbini kıran.<br />
Vandan gelen bir Velî Istanbulda, senelerce,<br />
bunları hep söyledi, yerlesdi hakîkî îmân.<br />
Ankaranın topragı, binüçyüzaltmısikide,<br />
cem’i zıddeyn yaparak, sâd oldu Hâcı Bayram.<br />
Düâ edecegin zemân, Silsileyi oku hemân!<br />
Sâlihleri söyleyince, yagar rahmet-i Rahmân!<br />
Selâm olsun, düâ olsun, bu yazardan dâimâ,<br />
Silsile-i aliyyenin ervâhına yâ Sübhân!<br />
Sonra, bir Fâtiha ile istigfâr düâsı okuyup, sevâbını Muhammed<br />
aleyhisselâmın mubârek rûhuna ve Enbiyânın ve Evliyânın<br />
ve Silsile-i aliyyenin ve Âbâ ve Ecdâdının ervâhına hediyye<br />
ve nûrlu kalblerine ilticâ etmelidir.<br />
1960 Erzincan.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çok Tevbe Edenler]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1270</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 18:11:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1270</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çok Tevbe Edenler</span><br />
<br />
Ebül Kasım el-Hakim e soruldu:<br />
<br />
- Günahlarında tevbe eden mi, yoksa iman eden kafir mi daha üstündür<br />
<br />
Şöyle cevap verir:<br />
<br />
- Günahlarından tevbe eden asi, iman eden kafirden daha efdaldir. Çünkü kafir küfür halinde iken, ecnebidir. Allah ı bilmez, tanımaz. Asi ise isyan halinde iken Allah ı bilir ve tanır. Aynı zamanda kafir müslüman olduğu vakit ecnebilik derecesinden, Allah ı bilmek derecesine intikal eder. Asi olan ise ariflik derecesinden Allah ın sevgisi derecesine intikal eder. Nitekim Allah Kur an-ı Kerim de:<br />
<br />
- Allah çok tevbe edenleri sever buyurmuştur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çok Tevbe Edenler</span><br />
<br />
Ebül Kasım el-Hakim e soruldu:<br />
<br />
- Günahlarında tevbe eden mi, yoksa iman eden kafir mi daha üstündür<br />
<br />
Şöyle cevap verir:<br />
<br />
- Günahlarından tevbe eden asi, iman eden kafirden daha efdaldir. Çünkü kafir küfür halinde iken, ecnebidir. Allah ı bilmez, tanımaz. Asi ise isyan halinde iken Allah ı bilir ve tanır. Aynı zamanda kafir müslüman olduğu vakit ecnebilik derecesinden, Allah ı bilmek derecesine intikal eder. Asi olan ise ariflik derecesinden Allah ın sevgisi derecesine intikal eder. Nitekim Allah Kur an-ı Kerim de:<br />
<br />
- Allah çok tevbe edenleri sever buyurmuştur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Korkusuz Mücahid]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1269</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 18:10:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1269</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Korkusuz Mücahid</span><br />
<br />
Hazreti Ömer (r.a.) zamanında Rum savaşçılari bir kısım müslümanları esir alırlar. Müslümanların içinde bulunan kuvvetli ve heybetli biri, Rum hükümdarına anlatılır. Rum hükümdarı onu görmek için yanına cağırır.<br />
<br />
Hükümdarın bulunduğu yerin önünde zincir çekilmişti. Başını eğmeden (rüku eder gibi) oradan kimse geçemezdi. Müslüman adam onu gördüğündem rüku eder gibi eğilerek oradan geçmekten kaçındı ve:<br />
<br />
- Ben, kafir olan bir kimsenin yanında rüku eder şekilde girmekten Hazreti Muhammed Aleyhisselam dan utanırım dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rum hükümdarı çekilmiş olan zincirin kaldırılmasını emretti. Zincir kaldırılıp, Rum hükümdarın yanına girdiği zaman onunla uzun uzadıya konuştu. Rum hükümdarı ona:<br />
<br />
- Eğer bizim dinimize girersen, mührümü eline veririm. Rum beldesinin hükümdarlığını da sana bırakırım, istediğini yaparsın dedi. Müslüman olan zat:<br />
<br />
- Rum hükümdarlığının dünyada hakim olduğu yer ne kadardır diye sordu.<br />
<br />
- Üçte biri veya dörtte biri kadardır diye cevap verdi. Adam:<br />
<br />
- Eğer dünya ve dünya dolusu altın ve cevherler onların olsa ve onu bana bir günlük verseler, yine de kabul etmem dedi. O zaman Rum hükümdarı sordu:<br />
<br />
- Ezan nedir Adam:<br />
<br />
- Ezan: Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhü ve rasülühü demektir dedi.<br />
<br />
Rum hükümdarı etrafındakilere:<br />
<br />
- Bunun kalbine Muhammed (s.a.v.) in sevgisi tam manasıyla yerleşmiş. Bu durumda bu adamın dönmesi mümkün değildir dedi ve ateşe su dolu büyük bir kazan konulmasını ve iyice kaynadığı vakit adamın kaynar suyun içine atılmasını emretti.<br />
<br />
Rum hükümdarının emrini yerine getirdiler, adamı kaynar suya attılar. Kaynar suya onu attıkları vakit Bismillahirrahmanirrahim dedi ve Allahü Teala nın yardımıyla kendisine hiçbir şey olmadan, sapa sağlam bir halde dışarı çıktı. Bunu görenler taaccüb ettiler. Çünkü bu, insan gücü ve takatinin üstünde bir hadise idi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rum hükümdarı , onun karanlık odaya konulmasını, kendisinden yemek ve içmenin men edilmesini, sadece domuz eti ile şarap verilmesini emretti. Bu halin tam kırk gün devam etmesini istedi. Rum hükümdarının emri yerine getirildi. Kırk gün tamam olunca yanına girdiler. Kendisine kırk gün içinde verdiklerinin hepsini yanında gördüler. Onlardan hiçbir şey yemediğini ve içmediğini anladılar ve:<br />
<br />
- Sen bunlardan nasıl yemedin ve içmedin Halbuki Muhammed in dininde, zaruret halinde iken bunlardan yenilmesi ve içilmesi caizdir dediler. Adam onlara şöyle cevap verdi:<br />
<br />
- Eğer ben onlardan yemiş ve çıkmış olsaydım siz sevinirdiniz. Ben ise sizi kızdırmak ve öfkelendirmek istedim. Rum hükümdarı:<br />
<br />
- Onlardan yemediğine göre bana secde et, ta ki seni seninle beraber onları serbest bırakayım dedi. Adam:<br />
<br />
- Muhammed (s.a.v.) in dininde Allah tan başkasına secde etmek caiz değildir dedi. Rum hükümdari:<br />
<br />
- Ellerimi öp, seni ve seninle beraber esir bulunanları serbest bırakayım dedi. Adam:<br />
<br />
- El öpmek caiz değildir. Ancak baba, adil olan sultan ve hocanın elinin öpülmesi caizdir dedi.<br />
<br />
Rum hükümdarı, adama:<br />
<br />
- Alnımı öp dedi. Adam:<br />
<br />
- Bunu bir şartla yaparım dedi. Hükümdar:<br />
<br />
- Nasıl istersen öyle yap dedi. Adam, yenini hükümdarının alnının üzerine koydu, onu niyet ederek öptü. Bunun üzerine hükümdar onu ve kendisiyle bulunan esirleri serbest bıraktı. Adama bir çok hediyeler verdi ve Hazreti Ömer (r.a.) e bir mektup yazarak dedi ki:<br />
<br />
- Eğer bu adam bizim memleketimizde olup, bizim dinimizde bulunmuş olsaydı, biz ona yüksek mevkiler verirdik . Hazreti Ömer (r.a.) ın yanına geldiklerinde, adama:<br />
<br />
- Bu hediyeleri kendine alıkoyma. Bütün Medine halkını bu hediyelerden hissedar kıl! buyurdu. Adam da Hazret Ömer (r.a.) in emrini yerine getirdi. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Korkusuz Mücahid</span><br />
<br />
Hazreti Ömer (r.a.) zamanında Rum savaşçılari bir kısım müslümanları esir alırlar. Müslümanların içinde bulunan kuvvetli ve heybetli biri, Rum hükümdarına anlatılır. Rum hükümdarı onu görmek için yanına cağırır.<br />
<br />
Hükümdarın bulunduğu yerin önünde zincir çekilmişti. Başını eğmeden (rüku eder gibi) oradan kimse geçemezdi. Müslüman adam onu gördüğündem rüku eder gibi eğilerek oradan geçmekten kaçındı ve:<br />
<br />
- Ben, kafir olan bir kimsenin yanında rüku eder şekilde girmekten Hazreti Muhammed Aleyhisselam dan utanırım dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rum hükümdarı çekilmiş olan zincirin kaldırılmasını emretti. Zincir kaldırılıp, Rum hükümdarın yanına girdiği zaman onunla uzun uzadıya konuştu. Rum hükümdarı ona:<br />
<br />
- Eğer bizim dinimize girersen, mührümü eline veririm. Rum beldesinin hükümdarlığını da sana bırakırım, istediğini yaparsın dedi. Müslüman olan zat:<br />
<br />
- Rum hükümdarlığının dünyada hakim olduğu yer ne kadardır diye sordu.<br />
<br />
- Üçte biri veya dörtte biri kadardır diye cevap verdi. Adam:<br />
<br />
- Eğer dünya ve dünya dolusu altın ve cevherler onların olsa ve onu bana bir günlük verseler, yine de kabul etmem dedi. O zaman Rum hükümdarı sordu:<br />
<br />
- Ezan nedir Adam:<br />
<br />
- Ezan: Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhü ve rasülühü demektir dedi.<br />
<br />
Rum hükümdarı etrafındakilere:<br />
<br />
- Bunun kalbine Muhammed (s.a.v.) in sevgisi tam manasıyla yerleşmiş. Bu durumda bu adamın dönmesi mümkün değildir dedi ve ateşe su dolu büyük bir kazan konulmasını ve iyice kaynadığı vakit adamın kaynar suyun içine atılmasını emretti.<br />
<br />
Rum hükümdarının emrini yerine getirdiler, adamı kaynar suya attılar. Kaynar suya onu attıkları vakit Bismillahirrahmanirrahim dedi ve Allahü Teala nın yardımıyla kendisine hiçbir şey olmadan, sapa sağlam bir halde dışarı çıktı. Bunu görenler taaccüb ettiler. Çünkü bu, insan gücü ve takatinin üstünde bir hadise idi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rum hükümdarı , onun karanlık odaya konulmasını, kendisinden yemek ve içmenin men edilmesini, sadece domuz eti ile şarap verilmesini emretti. Bu halin tam kırk gün devam etmesini istedi. Rum hükümdarının emri yerine getirildi. Kırk gün tamam olunca yanına girdiler. Kendisine kırk gün içinde verdiklerinin hepsini yanında gördüler. Onlardan hiçbir şey yemediğini ve içmediğini anladılar ve:<br />
<br />
- Sen bunlardan nasıl yemedin ve içmedin Halbuki Muhammed in dininde, zaruret halinde iken bunlardan yenilmesi ve içilmesi caizdir dediler. Adam onlara şöyle cevap verdi:<br />
<br />
- Eğer ben onlardan yemiş ve çıkmış olsaydım siz sevinirdiniz. Ben ise sizi kızdırmak ve öfkelendirmek istedim. Rum hükümdarı:<br />
<br />
- Onlardan yemediğine göre bana secde et, ta ki seni seninle beraber onları serbest bırakayım dedi. Adam:<br />
<br />
- Muhammed (s.a.v.) in dininde Allah tan başkasına secde etmek caiz değildir dedi. Rum hükümdari:<br />
<br />
- Ellerimi öp, seni ve seninle beraber esir bulunanları serbest bırakayım dedi. Adam:<br />
<br />
- El öpmek caiz değildir. Ancak baba, adil olan sultan ve hocanın elinin öpülmesi caizdir dedi.<br />
<br />
Rum hükümdarı, adama:<br />
<br />
- Alnımı öp dedi. Adam:<br />
<br />
- Bunu bir şartla yaparım dedi. Hükümdar:<br />
<br />
- Nasıl istersen öyle yap dedi. Adam, yenini hükümdarının alnının üzerine koydu, onu niyet ederek öptü. Bunun üzerine hükümdar onu ve kendisiyle bulunan esirleri serbest bıraktı. Adama bir çok hediyeler verdi ve Hazreti Ömer (r.a.) e bir mektup yazarak dedi ki:<br />
<br />
- Eğer bu adam bizim memleketimizde olup, bizim dinimizde bulunmuş olsaydı, biz ona yüksek mevkiler verirdik . Hazreti Ömer (r.a.) ın yanına geldiklerinde, adama:<br />
<br />
- Bu hediyeleri kendine alıkoyma. Bütün Medine halkını bu hediyelerden hissedar kıl! buyurdu. Adam da Hazret Ömer (r.a.) in emrini yerine getirdi. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Halifeyi Ağlatan Çocuk]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1268</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 18:09:01 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1268</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Halifeyi Ağlatan Çocuk</span><br />
<br />
Sıcak bir yaz günüydü.<br />
Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.<br />
Adeta insanın beynini kaynatıyordu.<br />
Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,<br />
Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.<br />
<br />
Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.<br />
<br />
Küçücük çocuğun bu telaşı neydi<br />
<br />
Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.<br />
<br />
Acaba bir derdi mi vardı Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.<br />
<br />
Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:<br />
<br />
- "Yavrucuğum nedir bu telâşın Bir derdin mi var<br />
<br />
Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun "<br />
<br />
Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.<br />
<br />
- "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.<br />
<br />
Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:<br />
<br />
- "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun "<br />
<br />
Çocuk kınar gibi halifeye baktı:<br />
<br />
- "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu<br />
<br />
Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.<br />
<br />
Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."<br />
<br />
Halifeyi derin bir düşünce aldı.<br />
<br />
Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:<br />
<br />
"Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Halifeyi Ağlatan Çocuk</span><br />
<br />
Sıcak bir yaz günüydü.<br />
Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.<br />
Adeta insanın beynini kaynatıyordu.<br />
Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,<br />
Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.<br />
<br />
Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.<br />
<br />
Küçücük çocuğun bu telaşı neydi<br />
<br />
Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.<br />
<br />
Acaba bir derdi mi vardı Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.<br />
<br />
Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:<br />
<br />
- "Yavrucuğum nedir bu telâşın Bir derdin mi var<br />
<br />
Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun "<br />
<br />
Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.<br />
<br />
- "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.<br />
<br />
Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:<br />
<br />
- "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun "<br />
<br />
Çocuk kınar gibi halifeye baktı:<br />
<br />
- "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu<br />
<br />
Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.<br />
<br />
Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."<br />
<br />
Halifeyi derin bir düşünce aldı.<br />
<br />
Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:<br />
<br />
"Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Orucun Fazileti]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1267</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 18:08:13 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1267</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Orucun Fazileti</span><br />
<br />
Süfyan-ı Sevri den rivayet edilmektedir, diyor ki:<br />
<br />
Mekke-i Mükerreme de üç sene kaldım. Mekke halkından bir adam her gün öğleyin Mescid-I Haram a gelip tavaf eder ve iki rekat namaz kılardı. Sonra bana selam verip evine dönerdi. Kendisiyle samimiyet kurup birbirimizi çok sevmiştik.<br />
<br />
Kendisini gözler olmuştum. Bir gün hastalandı ve beni çağırıp dedi ki:<br />
<br />
Ben öldüğüm vakit, beni bizzat kendin yıka, cenaze namazımı kıldır ve defnet. O gece beni kabrimde sakın yanlız bırakma. Münker, Nekir melekleri sual sorduklarında, bana kelime-i tevhidi telkin et dedi.<br />
<br />
Ben, isteklerini yapacağıma dair, kendisine söz verdim. Öldüğünde bana söylediğini yerine getirdim. O gece kabrinin yanında yattım. Uyku ile uyanıklık arası bir halde bulunurken, gaibden gelen bir ses:<br />
<br />
Ey Süfyan! Senin muhafızlığına, telkinine ve arkadaş olmana onun hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü onu biz yanlız bırakmadık. Ona Kelime-i Tevhid i telkin ettik dedi. Ben:<br />
<br />
Bu mertebeye ne ile erişti diye sordum.<br />
<br />
Ramazan ayında ve onun ardından Şevval-ı Şeriften de altı gün oruç tutmakla denildi. Uyandığımda, yanımda kimsenin bulunmadığını gördüm. Kalktım, abdest aldım, namaz kıldım ve tekrar yattım. Rüyamda birinci defa gördüğümün aynı ile karşılaştım. Bu hal üç kere vuku bulunca rüyanın şeytani olmayıp Rahmani olduğunu anladım. Bunun üzerine kabrinden ayrıldım ve şöyle niyazda bulundum:<br />
<br />
Ey Allah ım! Lütfunla beni de oruçları tutmaya muvaffak kıl! </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Orucun Fazileti</span><br />
<br />
Süfyan-ı Sevri den rivayet edilmektedir, diyor ki:<br />
<br />
Mekke-i Mükerreme de üç sene kaldım. Mekke halkından bir adam her gün öğleyin Mescid-I Haram a gelip tavaf eder ve iki rekat namaz kılardı. Sonra bana selam verip evine dönerdi. Kendisiyle samimiyet kurup birbirimizi çok sevmiştik.<br />
<br />
Kendisini gözler olmuştum. Bir gün hastalandı ve beni çağırıp dedi ki:<br />
<br />
Ben öldüğüm vakit, beni bizzat kendin yıka, cenaze namazımı kıldır ve defnet. O gece beni kabrimde sakın yanlız bırakma. Münker, Nekir melekleri sual sorduklarında, bana kelime-i tevhidi telkin et dedi.<br />
<br />
Ben, isteklerini yapacağıma dair, kendisine söz verdim. Öldüğünde bana söylediğini yerine getirdim. O gece kabrinin yanında yattım. Uyku ile uyanıklık arası bir halde bulunurken, gaibden gelen bir ses:<br />
<br />
Ey Süfyan! Senin muhafızlığına, telkinine ve arkadaş olmana onun hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü onu biz yanlız bırakmadık. Ona Kelime-i Tevhid i telkin ettik dedi. Ben:<br />
<br />
Bu mertebeye ne ile erişti diye sordum.<br />
<br />
Ramazan ayında ve onun ardından Şevval-ı Şeriften de altı gün oruç tutmakla denildi. Uyandığımda, yanımda kimsenin bulunmadığını gördüm. Kalktım, abdest aldım, namaz kıldım ve tekrar yattım. Rüyamda birinci defa gördüğümün aynı ile karşılaştım. Bu hal üç kere vuku bulunca rüyanın şeytani olmayıp Rahmani olduğunu anladım. Bunun üzerine kabrinden ayrıldım ve şöyle niyazda bulundum:<br />
<br />
Ey Allah ım! Lütfunla beni de oruçları tutmaya muvaffak kıl! </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allah´ın Koruması]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1266</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 18:01:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1266</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah´ın Koruması</span><br />
<br />
Bilginlerin birinden rivayet edilmektedir.<br />
<br />
Demiştir ki: "Komşumuzdan yemek için pişmiş kuzu eti satın almıştık. Fakirlerden biri de bize geldi. Onu da bizimle yemeğe davet ettik. Fakir, kuzu etinden bir lokma alıp ağzına koydu. Sonra yutmadan lokmayı atarak uzaklaştı ve bize<br />
<br />
- "Bana öyle bir hal geldi ki, eti yemekten beni men etti" dedi.<br />
<br />
Biz: "Sen yemeyince, biz de bu etten yemeyiz" dedik.<br />
<br />
Fakir: "Ben bir fakirim, yemem. Size gelince nasıl isterseniz öyle yapınız" dedi.<br />
<br />
Biz de fakirin yemediği etten yemedik. Ve:<br />
<br />
- "Bunu pişireni cağırıp, etin aslını kendisine sorsak, belki de bize bir çirkin sebeb söyler" dedik.<br />
<br />
Gerçekten, eti pişireni çağırdık ve kendisine, etin aslını sorduk. Daha bize sorumuzu bitirmeden etin, ölü hayvan eti olduğunu ve nefsine uyup, parası için sattığını söyledi bize. Bizde eti köpeklere yedirdik.<br />
<br />
Bir müddet sonra o fakiri gördük. Kendisine, eti yemekten çekinmesinin sebebinin ne olduğunu ve kendisine nasıl bir hal geldiğini sorduk. Bize şöyle cevap verdi:<br />
<br />
Allah a yemin ederim ki, senelerden beri hiç et yemek istemezdim. Bu pişmiş eti bana takdim ettiğiniz vakit, nefsim şiddetle et yemek arzuladı. Bundan dolayı ette bir illet olduğunu anladım ve yemeyi terk ettim." </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah´ın Koruması</span><br />
<br />
Bilginlerin birinden rivayet edilmektedir.<br />
<br />
Demiştir ki: "Komşumuzdan yemek için pişmiş kuzu eti satın almıştık. Fakirlerden biri de bize geldi. Onu da bizimle yemeğe davet ettik. Fakir, kuzu etinden bir lokma alıp ağzına koydu. Sonra yutmadan lokmayı atarak uzaklaştı ve bize<br />
<br />
- "Bana öyle bir hal geldi ki, eti yemekten beni men etti" dedi.<br />
<br />
Biz: "Sen yemeyince, biz de bu etten yemeyiz" dedik.<br />
<br />
Fakir: "Ben bir fakirim, yemem. Size gelince nasıl isterseniz öyle yapınız" dedi.<br />
<br />
Biz de fakirin yemediği etten yemedik. Ve:<br />
<br />
- "Bunu pişireni cağırıp, etin aslını kendisine sorsak, belki de bize bir çirkin sebeb söyler" dedik.<br />
<br />
Gerçekten, eti pişireni çağırdık ve kendisine, etin aslını sorduk. Daha bize sorumuzu bitirmeden etin, ölü hayvan eti olduğunu ve nefsine uyup, parası için sattığını söyledi bize. Bizde eti köpeklere yedirdik.<br />
<br />
Bir müddet sonra o fakiri gördük. Kendisine, eti yemekten çekinmesinin sebebinin ne olduğunu ve kendisine nasıl bir hal geldiğini sorduk. Bize şöyle cevap verdi:<br />
<br />
Allah a yemin ederim ki, senelerden beri hiç et yemek istemezdim. Bu pişmiş eti bana takdim ettiğiniz vakit, nefsim şiddetle et yemek arzuladı. Bundan dolayı ette bir illet olduğunu anladım ve yemeyi terk ettim." </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Her Yaratılanda Bir Hikmet Vardır]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1265</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 18:00:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1265</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Her Yaratılanda Bir Hikmet Vardır</span><br />
<br />
Adamın biri, pislik böceği görür ve:<br />
<br />
- "Bu, yaradılışı çirkin pis kokulu olan bir yaratıktır. Allahü Teala nın bunu yaratmasındaki maksadı nedir " der.<br />
<br />
Bunun üzerine Allahü Teala o adama bir çıban verdi ki, bütün doktorlar onu tedavi etmekten aciz kaldılar. Herkes yaranın iyileşmesinden ümit kesmişti ki, bir gün sokakta bağıran bir adamın sesini işitir ve onun getirilip, yarasına bakmasını ister. Kendisine:<br />
<br />
- "Senin yaranı iyileştirmek en meşhur doktorlar bile aciz kaldılar, o adamın senin yaranı ne yapabilir" derler kendisine. Adam:<br />
<br />
- "Muhakkak onun yanıma gelmesi lazımdır" der.<br />
<br />
Bunun üzerine adamı hastanın yanına getirirler. Adam çıbanı görünce, kendisine bir pislik böceği getirmelerini ister. Orada bulunanlar adamın bu isteğine gülerler. Fakat hasta başından geceni hatırlayıp, yanında bulunanlara, adamın istediğini kendisine getirmelerini söyler. Çünkü adam işin hakikatini görüyor ve biliyor" dedi.<br />
<br />
Adama pislik böceği getirdiler. Böceği yakan adam, onun külünden çıbanın üzerine serpti, çıban Allah ın izniyle hemen iyileşti. Hasta, orda bulunanlara söyle dedi:<br />
<br />
- "İyi biliniz ki, Allahü Teala, mahlukatının en adi ve yaramaz olanında bile, en iyi deva bulunduğunu bana bildirmek murad buyurdu. Allah(c.c.) Hakim dir Habir dir...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Her Yaratılanda Bir Hikmet Vardır</span><br />
<br />
Adamın biri, pislik böceği görür ve:<br />
<br />
- "Bu, yaradılışı çirkin pis kokulu olan bir yaratıktır. Allahü Teala nın bunu yaratmasındaki maksadı nedir " der.<br />
<br />
Bunun üzerine Allahü Teala o adama bir çıban verdi ki, bütün doktorlar onu tedavi etmekten aciz kaldılar. Herkes yaranın iyileşmesinden ümit kesmişti ki, bir gün sokakta bağıran bir adamın sesini işitir ve onun getirilip, yarasına bakmasını ister. Kendisine:<br />
<br />
- "Senin yaranı iyileştirmek en meşhur doktorlar bile aciz kaldılar, o adamın senin yaranı ne yapabilir" derler kendisine. Adam:<br />
<br />
- "Muhakkak onun yanıma gelmesi lazımdır" der.<br />
<br />
Bunun üzerine adamı hastanın yanına getirirler. Adam çıbanı görünce, kendisine bir pislik böceği getirmelerini ister. Orada bulunanlar adamın bu isteğine gülerler. Fakat hasta başından geceni hatırlayıp, yanında bulunanlara, adamın istediğini kendisine getirmelerini söyler. Çünkü adam işin hakikatini görüyor ve biliyor" dedi.<br />
<br />
Adama pislik böceği getirdiler. Böceği yakan adam, onun külünden çıbanın üzerine serpti, çıban Allah ın izniyle hemen iyileşti. Hasta, orda bulunanlara söyle dedi:<br />
<br />
- "İyi biliniz ki, Allahü Teala, mahlukatının en adi ve yaramaz olanında bile, en iyi deva bulunduğunu bana bildirmek murad buyurdu. Allah(c.c.) Hakim dir Habir dir...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tevbe Eden Genç]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1264</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:58:28 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1264</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tevbe Eden Genç</span><br />
<br />
Allahü Teala, Peygamberi Musa Aleyhisselama hitap edip:<br />
<br />
- "Ey Musa! Filan mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefat etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür" buyurdu.<br />
<br />
Hazreti Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Ordakilere:<br />
<br />
- "Bu gece, burada Allahü Tealanin dostlarından biri vefat etti mi " diye sorunca.<br />
<br />
- "Ey Allahın peygamberi! Allahü Tealanın dostlarından kimse vefat etmedi. Ama filan evde zamanını kötülüklerle geçiren fasık bir genç öldü. Fışkının çokluğundan hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor" dediler.<br />
<br />
Musa Aleyhisselam: "Ben onu arıyorum" buyurdu. Gösterdiler.<br />
<br />
Hazreti Musa, o eve girdi. Rahmet melekleri gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup. Allahü Tealanın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazreti Musa, yalvararak münacaat etti:<br />
<br />
- "Ey Rabbim! sen buyurdun ki, "O benim dostumdur". İnsanlar ise fasık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir "<br />
<br />
Allahü Teala: "Ey Musa! İnsanların onun için fasık demeleri doğrudur, ama günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki Allah´ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergahın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın" buyurdu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tevbe Eden Genç</span><br />
<br />
Allahü Teala, Peygamberi Musa Aleyhisselama hitap edip:<br />
<br />
- "Ey Musa! Filan mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefat etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür" buyurdu.<br />
<br />
Hazreti Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Ordakilere:<br />
<br />
- "Bu gece, burada Allahü Tealanin dostlarından biri vefat etti mi " diye sorunca.<br />
<br />
- "Ey Allahın peygamberi! Allahü Tealanın dostlarından kimse vefat etmedi. Ama filan evde zamanını kötülüklerle geçiren fasık bir genç öldü. Fışkının çokluğundan hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor" dediler.<br />
<br />
Musa Aleyhisselam: "Ben onu arıyorum" buyurdu. Gösterdiler.<br />
<br />
Hazreti Musa, o eve girdi. Rahmet melekleri gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup. Allahü Tealanın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazreti Musa, yalvararak münacaat etti:<br />
<br />
- "Ey Rabbim! sen buyurdun ki, "O benim dostumdur". İnsanlar ise fasık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir "<br />
<br />
Allahü Teala: "Ey Musa! İnsanların onun için fasık demeleri doğrudur, ama günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki Allah´ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergahın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın" buyurdu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ne Oldum Dememeli Ne Olacağına Bakmalı]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1263</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:57:38 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1263</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ne Oldum Dememeli Ne Olacağına Bakmalı</span><br />
<br />
Zengin adamın biri yemek yiyordu, sofrasında pişmiş tavuk vardı. Bir dilenci gelip, kendisinden bir şey istedi. Dilenciye bir şey vermeyip, onu eli boş geri çevirdi. Adam çok mal ve servet sahibi idi.<br />
<br />
Bir gün karısı ile arası açılıp, boşandılar. Karısı başka kocaya vardı. Kadının ikinci kocası yemek yerken bir dilenci ondan bir şeyler istedi. Sofrasında pişmiş tavuk bulunan adam karısına:<br />
<br />
- "Pişmiş tavuğu alıp dilenciye verdi. Kadın dilenciyi görünce, kendisine yabancı gelmedi. Biraz düşündü ve ilk kocası olduğunu anladı. Durumu ikinci kocasına bildirdi.<br />
<br />
İkinci kocası:<br />
<br />
"Allah a yemin ederim ki, o adamdan bir şeyler isteyen fakir dilenci ben idim. Allah da onun mal ve servetini alıp, bana verdi" dedi.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ne Oldum Dememeli Ne Olacağına Bakmalı</span><br />
<br />
Zengin adamın biri yemek yiyordu, sofrasında pişmiş tavuk vardı. Bir dilenci gelip, kendisinden bir şey istedi. Dilenciye bir şey vermeyip, onu eli boş geri çevirdi. Adam çok mal ve servet sahibi idi.<br />
<br />
Bir gün karısı ile arası açılıp, boşandılar. Karısı başka kocaya vardı. Kadının ikinci kocası yemek yerken bir dilenci ondan bir şeyler istedi. Sofrasında pişmiş tavuk bulunan adam karısına:<br />
<br />
- "Pişmiş tavuğu alıp dilenciye verdi. Kadın dilenciyi görünce, kendisine yabancı gelmedi. Biraz düşündü ve ilk kocası olduğunu anladı. Durumu ikinci kocasına bildirdi.<br />
<br />
İkinci kocası:<br />
<br />
"Allah a yemin ederim ki, o adamdan bir şeyler isteyen fakir dilenci ben idim. Allah da onun mal ve servetini alıp, bana verdi" dedi.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allah´tan Hiç Bağışlanma Dilemedi]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1262</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:56:36 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1262</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah´tan Hiç Bağışlanma Dilemedi</span><br />
<br />
Abdullah b. Cedhan ilk günlerinde çok gaddar biri idi. Bunun için bir çok cinayetler işlemiş, hatta babası ve akrabaları kendisine kızarak evden kovmuşlar ve bir daha evlerine almayacaklarına yemin etmişlerdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Abdullah, mahzun ve mukedder olarak Mekke vadilerine çıkar, ölümünü temenni eder.<br />
<br />
Bir gün vadide yürürken, dağda bir yarık görüp, belki bir yılan veya yırtıcı hayvan bulunur da, beni bu ızdıraplı hayattan kurtarır düşüncesiyle, oraya girer. Mağaraya girdiğinde, gözleri lamba gibi ışıldayan büyük bir yılan görür. Yılan kendisine doğru yönelince korkusundan kaçar. Yılan kıvrılıp durur, Abdullah tekrar ona döner. Yılan bu sefer ona bakar, fakat Abdullah kaçmaz. Yılana yaklaşıp durur. Bir de bakar ki, o gümüşten yapılmış, gözleri yakuttan olan gözleri alır. Ordan ayrılırken bir de bakar ki, onun arkasında ev gibi bir yer olup, içinde uzun bir kemik yığını bulunuyor, başuçlarında da, üzerinde tarihleri yazılı olan ve kendilerinin de Cürhüm kabilesinden ve onların krallarından olduğunu bildiren levha vardır.<br />
<br />
Sonra az ilerde Yakut, lü lü zeberced ve altından büyük bir yığın gördü. Alabildiği kadar ondan da aldı ve kapısını kapayıp, işaretledi.<br />
<br />
Babasının rızasını almak için, bu mücevherlerden bir kısmını ona gönderdi. Sonra aşiretinin başına geçerek, onların idaresinde bulundu. İnsanlara yedirir ve içirirdi. Bu hazineden daima iyilik yapardı. Hatta Peygamber Aleyhisselam şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
- "Abdullah b. Cedan ın büyük gölgeliğinin altında, öğleden sonranın şiddetli sıcağında gölgelenirdim."<br />
<br />
Hazreti Aişe validemiz (r.a.) Peygamber Aleyhisselam a:<br />
<br />
- "Onun iyilikleri kendisine hiçbir fayda sağladı mı " diye sorunca Peygamber Aleyhisselam:<br />
<br />
- "Hayır sağlamadı. Çünkü o, bir gün olsun<br />
<br />
- "Ey Rabbim, kıyamet günü benim günahımı bağışla, demedi" buyurdu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah´tan Hiç Bağışlanma Dilemedi</span><br />
<br />
Abdullah b. Cedhan ilk günlerinde çok gaddar biri idi. Bunun için bir çok cinayetler işlemiş, hatta babası ve akrabaları kendisine kızarak evden kovmuşlar ve bir daha evlerine almayacaklarına yemin etmişlerdi.<br />
<br />
Bunun üzerine Abdullah, mahzun ve mukedder olarak Mekke vadilerine çıkar, ölümünü temenni eder.<br />
<br />
Bir gün vadide yürürken, dağda bir yarık görüp, belki bir yılan veya yırtıcı hayvan bulunur da, beni bu ızdıraplı hayattan kurtarır düşüncesiyle, oraya girer. Mağaraya girdiğinde, gözleri lamba gibi ışıldayan büyük bir yılan görür. Yılan kendisine doğru yönelince korkusundan kaçar. Yılan kıvrılıp durur, Abdullah tekrar ona döner. Yılan bu sefer ona bakar, fakat Abdullah kaçmaz. Yılana yaklaşıp durur. Bir de bakar ki, o gümüşten yapılmış, gözleri yakuttan olan gözleri alır. Ordan ayrılırken bir de bakar ki, onun arkasında ev gibi bir yer olup, içinde uzun bir kemik yığını bulunuyor, başuçlarında da, üzerinde tarihleri yazılı olan ve kendilerinin de Cürhüm kabilesinden ve onların krallarından olduğunu bildiren levha vardır.<br />
<br />
Sonra az ilerde Yakut, lü lü zeberced ve altından büyük bir yığın gördü. Alabildiği kadar ondan da aldı ve kapısını kapayıp, işaretledi.<br />
<br />
Babasının rızasını almak için, bu mücevherlerden bir kısmını ona gönderdi. Sonra aşiretinin başına geçerek, onların idaresinde bulundu. İnsanlara yedirir ve içirirdi. Bu hazineden daima iyilik yapardı. Hatta Peygamber Aleyhisselam şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
- "Abdullah b. Cedan ın büyük gölgeliğinin altında, öğleden sonranın şiddetli sıcağında gölgelenirdim."<br />
<br />
Hazreti Aişe validemiz (r.a.) Peygamber Aleyhisselam a:<br />
<br />
- "Onun iyilikleri kendisine hiçbir fayda sağladı mı " diye sorunca Peygamber Aleyhisselam:<br />
<br />
- "Hayır sağlamadı. Çünkü o, bir gün olsun<br />
<br />
- "Ey Rabbim, kıyamet günü benim günahımı bağışla, demedi" buyurdu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Duanın Kabul Olmasının Şartları]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1261</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:55:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1261</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Duanın Kabul Olmasının Şartları</span><br />
<br />
Horosan emiri olan Yakub b. Leys hastalanır. Doktorlar hastalığını tedavi etmekten aciz kalırlar. Kendisine:<br />
<br />
- "Burda salihlerden Sehl b. Abdullah adında birisi vardır. Onu cağırıp buraya getirtirsen ve sana dua ederse iyileşirsin derler. Bunun üzerine o da:<br />
<br />
- "Onu mutlaka getirmem lazım" der. Gerçekten yanına geldiği vakit ona:<br />
<br />
- "Beni bu hastalıktan kurtarması için Allah a dua et" der. Sehl b. Abdullah:<br />
<br />
- "Ben senin için nasıl dua edeyim ki, sen zulumle hükmediyorsun" der.<br />
<br />
Bunun üzerine Yakub ibn Leys, tevbe eder, zulümetle hükmetmekten vazgeçer. Halkına güzel ve adalatle muamele etmeye başlar ve bütün mahkumları salıverir. Bunun üzerine Sehl iyileşmesi için Allah a şu duada bulunur:<br />
<br />
Ey Allah ım! Ona maşiyetin zilletini gösterdiğin gibi taatin da izzetini göster. Ona şifalar ihsan et, hastalığından onu kurtar."<br />
<br />
Yakub b. Leys sanki ipten çözülmüş gibi o anda iyileşip yerinden kalkar. Sonra Sehl b. Abdullah a bir çok mal teklif eder, kabul etmesi için ricada bulunur. Fakat Sehl b. Abdullah malı almaktan kaçınır ve memleketine döner.<br />
<br />
Yolda giderken kendisine<br />
<br />
- "Keşke emirin verdiği malı alıp fakirlere dağıtmış olsaydın" derler. O sırada yere bakar, yerdeki küçük taşlar cevher olur. Bütün fakirlere:<br />
<br />
- "İstediğiniz kadar alın. Bu gibisi kendisine verilen, Yakup b. Leys in malına muhtaç olur mu " der. Fakirler:<br />
<br />
- "Bizi muaheze etme" diye ricada bulunurlar.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Duanın Kabul Olmasının Şartları</span><br />
<br />
Horosan emiri olan Yakub b. Leys hastalanır. Doktorlar hastalığını tedavi etmekten aciz kalırlar. Kendisine:<br />
<br />
- "Burda salihlerden Sehl b. Abdullah adında birisi vardır. Onu cağırıp buraya getirtirsen ve sana dua ederse iyileşirsin derler. Bunun üzerine o da:<br />
<br />
- "Onu mutlaka getirmem lazım" der. Gerçekten yanına geldiği vakit ona:<br />
<br />
- "Beni bu hastalıktan kurtarması için Allah a dua et" der. Sehl b. Abdullah:<br />
<br />
- "Ben senin için nasıl dua edeyim ki, sen zulumle hükmediyorsun" der.<br />
<br />
Bunun üzerine Yakub ibn Leys, tevbe eder, zulümetle hükmetmekten vazgeçer. Halkına güzel ve adalatle muamele etmeye başlar ve bütün mahkumları salıverir. Bunun üzerine Sehl iyileşmesi için Allah a şu duada bulunur:<br />
<br />
Ey Allah ım! Ona maşiyetin zilletini gösterdiğin gibi taatin da izzetini göster. Ona şifalar ihsan et, hastalığından onu kurtar."<br />
<br />
Yakub b. Leys sanki ipten çözülmüş gibi o anda iyileşip yerinden kalkar. Sonra Sehl b. Abdullah a bir çok mal teklif eder, kabul etmesi için ricada bulunur. Fakat Sehl b. Abdullah malı almaktan kaçınır ve memleketine döner.<br />
<br />
Yolda giderken kendisine<br />
<br />
- "Keşke emirin verdiği malı alıp fakirlere dağıtmış olsaydın" derler. O sırada yere bakar, yerdeki küçük taşlar cevher olur. Bütün fakirlere:<br />
<br />
- "İstediğiniz kadar alın. Bu gibisi kendisine verilen, Yakup b. Leys in malına muhtaç olur mu " der. Fakirler:<br />
<br />
- "Bizi muaheze etme" diye ricada bulunurlar.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Emirin Göremediği Gerçek]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1260</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 17:54:26 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=1260</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Emirin Göremediği Gerçek</span><br />
<br />
İsa el-Hitan kötü ahlaklı bir kadına uğrar ve ona şöyle der:<br />
<br />
- "Bu gece sana geleceğim." Kadın onun sözünden çok memnun olur ve en güzel elbisesini giyinip süslenir. O gece yatsıdan sonra İsa el-Hitan gelip kadının evine girer. iki rekat namaz kılıp evden çıkar gider. Kadın:<br />
<br />
- "Senin evden çıkıp gittiğini görüyorum" der. İsa el-Hitan da:<br />
<br />
- "Maksut hasıl olmuştur inşaAllah" der gelir.<br />
<br />
İsa el-Hitan ın ardından gider, ona tabii olup onun yanında bir daha kötülük yapmamaya tevbe eder. O kadının fakirlerden biri nikahlar. İsa el-Hitan onlara:<br />
<br />
- "Düğününüzü insanlara bulamaç yedirmekle yapın. Onun için katık almayın" der.<br />
<br />
Onlar da düğünlerini aynı İsa el-Hitan ın söylediği gibi yaparlar. Düğünün böyle olması haberi, kadının arkadaşı olan emire ulaşır.<br />
<br />
Emir, İsa el-Hitan ile alay etmek maksadıyla iki sürahi şarap gönderir, kendisine şunları şöyle de, diye de Elçiye tembih eder:<br />
<br />
- "Haberiniz bize ulaştı. Biz de çok sevindik. Bunu alın ve katık yapınınız."<br />
<br />
İsa el-Hitan emirin gönderdiği kimseyi görünce:<br />
<br />
- "Bize gelmekte geciktiniz" dedi ve sürahinin birini alıp eğdi, sürahiden bal aktı. Sonra diğerini alıp eğdi, ondan da yağ aktı. Sonra elçiye oturup kendileriyle yemek yemesini söyledi. Elçi onlarla birlikte, daha evvel hiç yemediği bir yemek yedi. Sonra dönüp emirin yanına gitti ve durumu ona bildirdi.<br />
<br />
Emir, doğru olup olmadığını öğrenmek için geldi. O yemekten yediği vakit taaccüp etti ve İsa el-Hitan dan özür dileyerek tevbe etti. İsa nın duası bereketiyle tevbesi kabul olundu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Emirin Göremediği Gerçek</span><br />
<br />
İsa el-Hitan kötü ahlaklı bir kadına uğrar ve ona şöyle der:<br />
<br />
- "Bu gece sana geleceğim." Kadın onun sözünden çok memnun olur ve en güzel elbisesini giyinip süslenir. O gece yatsıdan sonra İsa el-Hitan gelip kadının evine girer. iki rekat namaz kılıp evden çıkar gider. Kadın:<br />
<br />
- "Senin evden çıkıp gittiğini görüyorum" der. İsa el-Hitan da:<br />
<br />
- "Maksut hasıl olmuştur inşaAllah" der gelir.<br />
<br />
İsa el-Hitan ın ardından gider, ona tabii olup onun yanında bir daha kötülük yapmamaya tevbe eder. O kadının fakirlerden biri nikahlar. İsa el-Hitan onlara:<br />
<br />
- "Düğününüzü insanlara bulamaç yedirmekle yapın. Onun için katık almayın" der.<br />
<br />
Onlar da düğünlerini aynı İsa el-Hitan ın söylediği gibi yaparlar. Düğünün böyle olması haberi, kadının arkadaşı olan emire ulaşır.<br />
<br />
Emir, İsa el-Hitan ile alay etmek maksadıyla iki sürahi şarap gönderir, kendisine şunları şöyle de, diye de Elçiye tembih eder:<br />
<br />
- "Haberiniz bize ulaştı. Biz de çok sevindik. Bunu alın ve katık yapınınız."<br />
<br />
İsa el-Hitan emirin gönderdiği kimseyi görünce:<br />
<br />
- "Bize gelmekte geciktiniz" dedi ve sürahinin birini alıp eğdi, sürahiden bal aktı. Sonra diğerini alıp eğdi, ondan da yağ aktı. Sonra elçiye oturup kendileriyle yemek yemesini söyledi. Elçi onlarla birlikte, daha evvel hiç yemediği bir yemek yedi. Sonra dönüp emirin yanına gitti ve durumu ona bildirdi.<br />
<br />
Emir, doğru olup olmadığını öğrenmek için geldi. O yemekten yediği vakit taaccüp etti ve İsa el-Hitan dan özür dileyerek tevbe etti. İsa nın duası bereketiyle tevbesi kabul olundu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>