<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Dini Forum - islamda Çocuklar]]></title>
		<link>https://dini-forum.com/</link>
		<description><![CDATA[Dini Forum - https://dini-forum.com]]></description>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 09:30:01 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2856</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 05:52:29 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=2856</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span></span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span></span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span></span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?</span></span><br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Ramazan Hazırlığı Yapalım</span></span><br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Evimizi Süsleyelim</span></span><br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım</span></span><br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim</span></span><br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler</span></span><br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim</span></span><br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım</span></span><br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Camilere Götürelim</span></span><br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span></span> diyor.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım</span></span><br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim</span></span><br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. Yardım Kutusu Hazırlayalım</span></span><br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım</span></span><br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım</span></span><br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14. Ramazan Panosu Hazırlayalım</span></span><br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım</span></span><br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım</span></span><br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17. Ramazan Albümü Hazırlayalım</span></span><br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun</span></span><br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;<br />
</li>
<li>Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;<br />
</li>
<li>Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.<br />
</li>
<li>Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.<br />
</li>
<li>Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.<br />
</li>
<li>Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.<br />
</li>
</ol>
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span></span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span></span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span></span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?</span></span><br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Ramazan Hazırlığı Yapalım</span></span><br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Evimizi Süsleyelim</span></span><br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım</span></span><br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim</span></span><br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler</span></span><br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim</span></span><br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım</span></span><br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Camilere Götürelim</span></span><br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span></span> diyor.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım</span></span><br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim</span></span><br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. Yardım Kutusu Hazırlayalım</span></span><br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım</span></span><br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım</span></span><br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14. Ramazan Panosu Hazırlayalım</span></span><br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım</span></span><br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım</span></span><br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17. Ramazan Albümü Hazırlayalım</span></span><br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun</span></span><br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;<br />
</li>
<li>Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;<br />
</li>
<li>Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.<br />
</li>
<li>Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.<br />
</li>
<li>Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.<br />
</li>
<li>Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.<br />
</li>
</ol>
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müslüman Çocuğuna Bazı Dini Sualler ve Cevapları]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=647</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:28:13 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=647</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/M%C3%BCsl%C3%BCman%20%C3%87ocu%C4%9Funa%20Baz%C4%B1%20Dini%20Sualler%20ve%20Cevaplar%C4%B1.png" loading="lazy"  alt="[Resim: M%C3%BCsl%C3%BCman%20%C3%87ocu%C4%9Funa%...%C4%B1.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Müslüman Çocuğuna Bazı Dini Sualler ve Cevapları</span><br />
<br />
<br />
SUAL – Sen müslüman mısın?<br />
<br />
CEVAP – Müslümanım Elhamdülillâh.<br />
<br />
SUAL – Müslümanım demenin mânası nedir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ı bir bilmek, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Muhammed Aleyhisselâm’ı tasdik etmektir.<br />
<br />
SUAL – Ne zamandan beri müslümansın?<br />
<br />
CEVAP – “Belâ” dediğimiz zamandan beri müslümanım.<br />
<br />
SUAL – “Belâ” zamanı neye derler?<br />
<br />
CEVAP – Misâk’a derler. Yâni Cenâb-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben “Elestü birabbiküm” yâni (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) diye sordu. Onlar da “Belâ” (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri müslümanım demektir.<br />
<br />
SUAL – Rabbin kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh.<br />
<br />
SUAL – Seni kim yarattı?<br />
<br />
CEVAP – Allâh.<br />
<br />
SUAL – Sen kimin kulusun?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ın kuluyum.<br />
<br />
SUAL – Allâh kaçtır diyenlere ne dersin?<br />
<br />
CEVAP – Allâh birdir derim.<br />
<br />
SUAL – Allâh’ın bir olduğuna delilin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Sure-i ihlasın ilk âyeti kerimesidir.<br />
<br />
SUAL – Bunun manası nedir?<br />
<br />
CEVAP – Sen söyleki ey Habibim Allâh birdir, demektir.<br />
<br />
SUAL – Allâh’ın varlığına aklî delilin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Bu âlemin varlığı ve âlemdeki nizâm ve intizâmın devamıdır.<br />
<br />
SUAL – Allâh’ın zâtı hakkında düşünce câiz midir?<br />
<br />
CEVAP– Câiz değildir. Çünkü akıl Allâh’ın zâtını anlamaktan âcizdir. Allâh’ın, ancak sıfatı hakkında düşünülür.<br />
<br />
SUAL – İman-ı yeis nedir?<br />
<br />
CEVAP – Firavun gibi ölürken iman etmektir.<br />
<br />
SUAL – Bu iman mûteber midir?<br />
<br />
CEVAP – Değildir.<br />
<br />
SUAL – Tevbe-i yeis nedir?<br />
<br />
CEVAP – İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.<br />
<br />
SUAL – Bu tevbe mûteber midir?<br />
<br />
CEVAP – Mûteberdir.<br />
<br />
SUAL – Dinin hangi dindir?<br />
<br />
CEVAP – İslâm dinidir.<br />
<br />
SUAL – Kitabın hangi kitaptır?<br />
<br />
CEVAP – Kur’an’dır.<br />
<br />
SUAL – Kıblen neresidir?<br />
<br />
CEVAP – Kâbe-i Muazzama’dır.<br />
<br />
SUAL – Kimin zürriyetindensin?<br />
<br />
CEVAP – Âdem Aleyhisselâm’ın zürriyetindenim.<br />
<br />
SUAL – Kimin milletindensin?<br />
<br />
CEVAP – İbrahim Aleyhisselâm’ın milletindenim.<br />
<br />
SUAL – Kimin ümmetindensin?<br />
<br />
CEVAP – Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetindenim.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor?<br />
<br />
CEVAP – Mekke’de doğdu. Elli yaşından sonra Medine’ye hicret etti. Şimdi Medine’de “Ravza-i Mütahhara” sındadır.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin kaç adı vardır?<br />
<br />
CEVAP – Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lâzımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir?<br />
<br />
CEVAP – Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin babasının adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Abdullah’tır.<br />
<br />
SUAL – Annesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Âmine’dir.<br />
<br />
SUAL – Süt annesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Halîme Hâtun’dur.<br />
<br />
SUAL – Ebesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Şifâ Hatun’dur.<br />
<br />
SUAL – Dedesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Abdülmuttalip’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimiz kaç yaşında iken kendisine fiilen peygamberlik geldi?<br />
<br />
CEVAP – 40 yaşında iken fiilen peygamberlik geldi.<br />
<br />
SUAL – Fiilen kaç sene peygamberlik yaptı?<br />
<br />
CEVAP – 23 sene peygamberlik yaptı.<br />
<br />
SUAL – Fâni hayatı kaç yaşında sona erdi?<br />
<br />
CEVAP – 63 yaşında sona erdi.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin kaç kızı vardı?<br />
<br />
CEVAP – Dört kızı vardı:<br />
Zeynep,<br />
Rukiyye,<br />
Ümmü Gülsûm,<br />
Fâtıma (radıyallâhü anhünne)’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin kaç oğlu doğdu?<br />
<br />
CEVAP – Üç oğlu doğdu:<br />
Kâsım,<br />
Abdullah (Diğer adı Tayyip),<br />
İbrahim (Radıyallâhü anhüm) hazretleridir.<br />
<br />
SUAL – Ezvâc-ı Tâhirâtı yani Peygamberimizin mübarek hanımlarını sayar mısın?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım:<br />
Hazret-i Hadîce,<br />
Hazret-i Sevde,<br />
Hazret-i Aişe,<br />
Hz. Hafsa,<br />
Hz. Zeynep b.Huzeyme,<br />
Hz. Ümmi Seleme,<br />
Hz. Zeynep binti Cahş,<br />
Hz. Cüveyriye,<br />
Hazret-i Ümmü Habîbe,<br />
Hz. Safiyye,<br />
Hz. Meymûne,<br />
Hazreti Mâriye, (radıyallahü anhüm) vâlidelerimiz.<br />
Bunlardan Hz. Hadîce (radıyallâhü anhâ) vâlidemiz peygamberimizin ilk zevcesidir. Efendimizden 15 yaş büyük olup 25 sene beraber hayat sürmüştür.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazılarını sayar mısın?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimiz, kabîlelerin İslâmiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefâletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve nâmuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gâye kadınlar vasıtasiyle İslâm’ı yaymaktır.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin en son vefat eden eşi kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Hz. Âişe (radıyallâhü anhâ)’dir.<br />
<br />
SUAL – Gelmiş ve gelecek insanların en yücesi kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamber Efendimizin kaç torunu vardır?<br />
<br />
CEVAP – İki torunu vardır:<br />
Hasan,<br />
Hüseyin (radıyallâhü anhümâ) hazretleridir.<br />
<br />
SUAL – Bunlar kimin çocuklarıdır?<br />
<br />
CEVAP – Hz. Ali ve Hz. Fâtıma (radıyallâhü anhümâ)’ nındır.<br />
<br />
SUAL – Peygamber kime denir?<br />
<br />
CEVAP – Ahkâm-ı ilâhiye’yi insanlara tebliğ için Allâh’ın vazifelendirdiği zâta denir.<br />
<br />
SUAL – Allâh tarafından mahlûkata gönderilen peygamberlerin sayısı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimizden yapılan bir rivâyete göre yüz yirmi dört bin, diğer bir rivâyete göre, iki yüz yirmi dört bindir.<br />
<br />
SUAL – Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen peygamberlerin sayısı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Yirmisekizdir.<br />
<br />
SUAL – İsimlerini sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût, İsmâil, İshak, Yâkup, Yûsuf, Eyyûp, Şuayp, Musâ, Hârun, Dâvûd, Süleyman, Yûnus, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Zekeriyya, Yahyâ, İsâ, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Hazret-i Muhammed Mustafa Salevâtullâhi alâ nebiyyinâ ve aleyhim ecmâiyn hazerâtıdır. Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn (aleyhimüsselâm) hazretlerine bazıları velîdir, demişlerdir.<br />
<br />
SUAL – Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz kaç tarihinde doğdu ve kaç tarihinde vefat etti?<br />
<br />
CEVAP – Rebîülevvel ayının onikinci pazartesi günü milâdi 571 tarihinde doğdu ve yine Rebîülevvel ayının onikisinde milâdi 632 tarihinde vefat etti.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimiz Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye kaç tarihinde hicret etti?<br />
<br />
CEVAP – Milâdi 622 tarihinde hicret etti. Hicret biz müslümanlarca tarih başlangıcıdır.<br />
<br />
SUAL – Melek nedir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ın nurdan yarattığı ve istedikleri şekle girebilen, daima ibâdet eden günahsız varlıklardır.<br />
<br />
SUAL – Dört büyük melek hangileridir?<br />
<br />
CEVAP – Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil Aleyhimüsselâmdır.<br />
<br />
SUAL – Dört büyük kitap hangileridir ve hangi peygamberlere inmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Tevrat Musâ Aleyhisselâma, Zebur Dâvûd Aleyhisselâma, İncil İsa Aleyhisselâma, Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine inmiştir.<br />
<br />
SUAL – Suhuf ne demektir, kaç tanedir ve kimlere verilmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Cenâb-ı Hakk’ın, dört kitaptan başka Cebrâil Aleyhisselâm vasıtasıyla bazı peygamberlere gönderdiği sahifelere suhuf denir ki, yüz tanedir. Âdem Aleyhisselâma 10, Şit Aleyhisselâma 50, İdris Aleyhisselâma 30, İbrâhim Aleyhisselâma ise 10 suhuf verilmiştir.<br />
<br />
SUAL – Mezhep kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – İkidir.<br />
<br />
SUAL – Nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Îtikatta mezhep, amelde mezhep.<br />
<br />
SUAL – Îtikatta mezhep imamları kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – İkidir.<br />
<br />
SUAL – Kimlerdir?<br />
<br />
CEVAP – İmam Ebû Muhammed Mâtüridî ve İmam Ebü’l-Haseni’l-Eş’ârî Hazretleri’dir.<br />
<br />
SUAL – Amelde mezhep kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Dörttür.<br />
<br />
SUAL – Nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî mezhepleridir.<br />
<br />
SUAL – Îtikatta mezhebin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebidir.<br />
<br />
SUAL – Amelde mezhebin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Hanefî mezhebidir.<br />
<br />
SUAL – Bizim itikatta mezhebimizin imamı kimdir?<br />
<br />
CEVAP – İmam Ebû Mansur Muhammed Mâtüridî rahimehüllah Hazretleri’dir.<br />
<br />
SUAL – Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebine mensup olanların îtikatta imamları kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Ebü’l-Haseni’l-Eş’ârî (rahimehullah) Hazretleri’dir.<br />
<br />
SUAL – İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâtüridî nerelidir?<br />
<br />
CEVAP – Semerkand’ın Mâtûrid köyündendir. Türk’tür.<br />
<br />
SUAL – Mâtüridî ne zaman vefat etmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Hicrî (333) tarihinde vefat etmiştir.<br />
<br />
SUAL – Ebü’l-Haseni’l-Eş’ârî Hazretleri nerelidir? Ne zaman vefat etmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Basra’lı olup Hicrî (324) tarihinde vefat etmiştir.<br />
<br />
SUAL – Namazın kazâya kalmasına meşrû sebep kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Üçtür.<br />
<br />
SUAL – Sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım:<br />
a) Uyku<br />
b) Muharebe esnasında düşmandan hiç fırsat bulamamak,<br />
c) Unutmak.<br />
<br />
SUAL – Otuz iki farzı sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım: 6 İmanın şartı, 5 İslâm’ın şartı, 12 Namazın farzı, 4 Abdestin farzı, 3 Guslün farzı, 2 Teyemmümün farzı, cem’an 32 eder.<br />
<br />
SUAL – İmanın şartları nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ın varlığına, birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allâh olduğuna inanmaktır.<br />
<br />
SUAL – İslâm’ın şartı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Beştir:<br />
Kelime-i Şehâdet getirmek,<br />
Namaz kılmak,<br />
Zekât vermek,<br />
Oruç tutmak,<br />
Hacca gitmek,<br />
<br />
SUAL – Abdestin farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Dörttür.<br />
Yüzünü tüy bitiminden kulak yumuşağından, çene altına kadar yıkamak.<br />
Kolları dirseklerle beraber yıkamak,<br />
Başın dörtte birini meshetmek,<br />
Ayakları topuklarla beraber yıkamak.<br />
<br />
SUAL – Guslün farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Üçtür:<br />
Bol su ile ağzı yıkamak,<br />
Bol su ile burnu yıkamak,<br />
Hiç kuru yer kalmamak şartı ile bütün vücûdu yıkamak.<br />
<br />
SUAL – Gusül abdestini târif eder misin?<br />
<br />
CEVAP – Ederim: Şöyle ki, önce gizlice besmele çeker niyet ederim. Avret mahallini yıkarım. Namaz abdesti gibi abdest alırım. Bu arada 3 defa ağzıma dolu dolu su alırım. 3 defa burnuma iyice su veririm. Abdestten sonra 3 defa başımdan aşağı su dökerim, 3 defa sağ, 3 defa sol omuzuma su döker, her defasında bütün vücûdumu ovalarım. Vücutta hiç kuru yer kalmayıncaya kadar yıkanırım. Yüzük altı ve göbek kıvrığını ıslatırım. Suyun deriye geçmesine mâni olacak şey varsa giderir ve orayı da ıslatırım. Kadınlar küpe deliklerini de ıslatırlar.<br />
<br />
SUAL – Teyemmümün farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – İkidir:<br />
Niyet, (Teyemmüme niyet etmek.)<br />
Ellerini iki defa toprağa vurup birincide yüzünü, ikincide kollarını mesh etmek; silmek.<br />
<br />
SUAL – Teyemmüm nasıl yapılır?<br />
<br />
CEVAP – Teyemmüm etmeye niyet ederim. Ellerimi temiz toprağa vurur parmak aralarını hilâller, yüzümü mesh ederim. Ellerimi temiz toprağa tekrar vurur, sağ kolumu sol elle, sol kolumu sağ elle mesh ederim.<br />
<br />
SUAL – Namazın farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Altısı içinde, altısı dışında olmak üzere 12′dir.<br />
<br />
SUAL – Dışındakiler nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Hadesten tahâret, necâsetten tahâret, setr-i avret, istikbâl-i kıble, vakit, niyet.<br />
<br />
SUAL – İçindekiler nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – İftitah tekbiri, kıyam, kırâat, rükû, sücûd, kâde-i ahîrede teşehhüd miktarı oturmak.<br />
<br />
SUAL – Bir günde kaç vakit namaz kılınır?<br />
<br />
CEVAP – Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı olmak üzere beş vakit namaz kılınır.<br />
<br />
SUAL – Bu vakitler kaç rek’attir?<br />
<br />
CEVAP – Sabah namazı 4 rek’attir; ikisi sünnet, ikisi farz. Önce sünnet kılınır, sonra farz kılınır. Öğle namazı on rek’attir. Dördü ilk sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet. Önce sünnet kılınır, sonra farz, daha sonra son sünnet kılınır. İkindi namazı 8 rek’attir. 4′ü sünnet 4′ü farz, Önce sünnet kılınır, sonra farz. Akşam namazı 5 rek’attır; üçü farz, ikisi sünnet. Önce farz, sonra sünnet kılınır. Yatsı namazı 13 rek’attir; 4′ü sünnet, 4′ü farz, ikisi son sünnet, 3′ü vitir vâciptir. Önce sünnet, sonra farz, sonra son sünnet, en sonra da vitir vâcip kılınır. Cem’an günde 40 rek’at namaz kılınır.<br />
<br />
SUAL – Namazda zammı sûreyi unuttuğun zaman ne lâzım gelir?<br />
<br />
CEVAP – Sehiv secdesi yapmak lâzım gelir.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi kaç yerde yapılır?<br />
<br />
CEVAP – Vâcibin terk ve tehirinde, farzın yalnız tehirinde yapılır.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi yapılmasa ne olur?<br />
<br />
CEVAP – Namaz noksan olmuş olur.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi nasıl yapılır?<br />
<br />
CEVAP – Namazda son olarak oturduğumuz zaman tahiyyât okuyup bir veya iki tarafa selâm verdikten sonra iki defa secdeye gidilir, ikinci secdeden sonra oturulur. Tehiyyât, salli, bârik, sonuna kadar okunur, selâm verilir.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi icab eden birkaç yer sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım:<br />
Zammı sûreyi unuttuğum zaman,<br />
Vitir namazında kunut tekbirini, kunut duâlarını veya her ikisini unuttuğum zaman,<br />
Dört rek’atli namazlarda ilk oturmada tahiyyât okunduktan sonra hemen kalkmayı unutup salli-barikten en az “Allahümme salli alâ muhammedin” kısmını okuyup üçüncü rek’ata geç kaldığım zaman sehiv secdesi yaparım.<br />
<br />
SUAL – İbâdetle tâatla ihyâ etmeye bilhassa kıymet verdiğimiz gecelere ne denir?<br />
<br />
CEVAP – Kandil geceleri denir.<br />
<br />
SUAL – Kaç tane kandil vardır?<br />
<br />
CEVAP – Beş tane kandil vardır.<br />
Mevlid kandili,<br />
Regaaip kandili,<br />
Mi’rac kandili,<br />
Berât kandili,<br />
Kadir gecesi.<br />
<br />
SUAL – Mevlid kandili nedir?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimizin dünyaya geldiği gecedir.<br />
<br />
SUAL – Regaaib kandili neye denir?<br />
<br />
CEVAP – Hazret-i Âmine’nin yüce Peygamberimize hâmile olduğunu anladığı gecedir.<br />
<br />
SUAL – Mi’rac kandili nedir?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimiz’in, ilâhî saltanatı seyretmek üzere Allâh’ın dâveti ve gücü ile eşsiz bir mûcize olarak göklere ve daha nice âlemlere seyahat ettiği gecedir.<br />
<br />
SUAL – Berât kandili nedir?<br />
<br />
CEVAP – Kur’ân-ı Kerîm’in levh-i mahfuzdan sema-i dünyâya indirildiği, insanların bir senelik hayat ve rızıklarının gözden geçirildiği, müslümanların af ve lütuflara nâil olduğu gecedir.<br />
<br />
SUAL – Kadir gecesi nedir?<br />
<br />
CEVAP – Kur’ân-ı Kerîm’in dünya semâsından Peygamberimize indirilmeye başlandığı gecedir.<br />
<br />
-----------------<br />
Etiketler : Müslüman Çocuğuna, Bazı Dini Sualler, ve ,Cevapları,dini sorular,cocuklar icin,cocuklar,cocuklariniz icin,dini bilgiler,kolay dini bilgiler,cocuk egitiminde,<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/M%C3%BCsl%C3%BCman%20%C3%87ocu%C4%9Funa%20Baz%C4%B1%20Dini%20Sualler%20ve%20Cevaplar%C4%B1.png" loading="lazy"  alt="[Resim: M%C3%BCsl%C3%BCman%20%C3%87ocu%C4%9Funa%...%C4%B1.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Müslüman Çocuğuna Bazı Dini Sualler ve Cevapları</span><br />
<br />
<br />
SUAL – Sen müslüman mısın?<br />
<br />
CEVAP – Müslümanım Elhamdülillâh.<br />
<br />
SUAL – Müslümanım demenin mânası nedir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ı bir bilmek, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Muhammed Aleyhisselâm’ı tasdik etmektir.<br />
<br />
SUAL – Ne zamandan beri müslümansın?<br />
<br />
CEVAP – “Belâ” dediğimiz zamandan beri müslümanım.<br />
<br />
SUAL – “Belâ” zamanı neye derler?<br />
<br />
CEVAP – Misâk’a derler. Yâni Cenâb-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben “Elestü birabbiküm” yâni (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) diye sordu. Onlar da “Belâ” (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri müslümanım demektir.<br />
<br />
SUAL – Rabbin kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh.<br />
<br />
SUAL – Seni kim yarattı?<br />
<br />
CEVAP – Allâh.<br />
<br />
SUAL – Sen kimin kulusun?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ın kuluyum.<br />
<br />
SUAL – Allâh kaçtır diyenlere ne dersin?<br />
<br />
CEVAP – Allâh birdir derim.<br />
<br />
SUAL – Allâh’ın bir olduğuna delilin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Sure-i ihlasın ilk âyeti kerimesidir.<br />
<br />
SUAL – Bunun manası nedir?<br />
<br />
CEVAP – Sen söyleki ey Habibim Allâh birdir, demektir.<br />
<br />
SUAL – Allâh’ın varlığına aklî delilin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Bu âlemin varlığı ve âlemdeki nizâm ve intizâmın devamıdır.<br />
<br />
SUAL – Allâh’ın zâtı hakkında düşünce câiz midir?<br />
<br />
CEVAP– Câiz değildir. Çünkü akıl Allâh’ın zâtını anlamaktan âcizdir. Allâh’ın, ancak sıfatı hakkında düşünülür.<br />
<br />
SUAL – İman-ı yeis nedir?<br />
<br />
CEVAP – Firavun gibi ölürken iman etmektir.<br />
<br />
SUAL – Bu iman mûteber midir?<br />
<br />
CEVAP – Değildir.<br />
<br />
SUAL – Tevbe-i yeis nedir?<br />
<br />
CEVAP – İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.<br />
<br />
SUAL – Bu tevbe mûteber midir?<br />
<br />
CEVAP – Mûteberdir.<br />
<br />
SUAL – Dinin hangi dindir?<br />
<br />
CEVAP – İslâm dinidir.<br />
<br />
SUAL – Kitabın hangi kitaptır?<br />
<br />
CEVAP – Kur’an’dır.<br />
<br />
SUAL – Kıblen neresidir?<br />
<br />
CEVAP – Kâbe-i Muazzama’dır.<br />
<br />
SUAL – Kimin zürriyetindensin?<br />
<br />
CEVAP – Âdem Aleyhisselâm’ın zürriyetindenim.<br />
<br />
SUAL – Kimin milletindensin?<br />
<br />
CEVAP – İbrahim Aleyhisselâm’ın milletindenim.<br />
<br />
SUAL – Kimin ümmetindensin?<br />
<br />
CEVAP – Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetindenim.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor?<br />
<br />
CEVAP – Mekke’de doğdu. Elli yaşından sonra Medine’ye hicret etti. Şimdi Medine’de “Ravza-i Mütahhara” sındadır.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin kaç adı vardır?<br />
<br />
CEVAP – Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lâzımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir?<br />
<br />
CEVAP – Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin babasının adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Abdullah’tır.<br />
<br />
SUAL – Annesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Âmine’dir.<br />
<br />
SUAL – Süt annesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Halîme Hâtun’dur.<br />
<br />
SUAL – Ebesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Şifâ Hatun’dur.<br />
<br />
SUAL – Dedesinin adı nedir?<br />
<br />
CEVAP – Abdülmuttalip’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimiz kaç yaşında iken kendisine fiilen peygamberlik geldi?<br />
<br />
CEVAP – 40 yaşında iken fiilen peygamberlik geldi.<br />
<br />
SUAL – Fiilen kaç sene peygamberlik yaptı?<br />
<br />
CEVAP – 23 sene peygamberlik yaptı.<br />
<br />
SUAL – Fâni hayatı kaç yaşında sona erdi?<br />
<br />
CEVAP – 63 yaşında sona erdi.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin kaç kızı vardı?<br />
<br />
CEVAP – Dört kızı vardı:<br />
Zeynep,<br />
Rukiyye,<br />
Ümmü Gülsûm,<br />
Fâtıma (radıyallâhü anhünne)’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin kaç oğlu doğdu?<br />
<br />
CEVAP – Üç oğlu doğdu:<br />
Kâsım,<br />
Abdullah (Diğer adı Tayyip),<br />
İbrahim (Radıyallâhü anhüm) hazretleridir.<br />
<br />
SUAL – Ezvâc-ı Tâhirâtı yani Peygamberimizin mübarek hanımlarını sayar mısın?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım:<br />
Hazret-i Hadîce,<br />
Hazret-i Sevde,<br />
Hazret-i Aişe,<br />
Hz. Hafsa,<br />
Hz. Zeynep b.Huzeyme,<br />
Hz. Ümmi Seleme,<br />
Hz. Zeynep binti Cahş,<br />
Hz. Cüveyriye,<br />
Hazret-i Ümmü Habîbe,<br />
Hz. Safiyye,<br />
Hz. Meymûne,<br />
Hazreti Mâriye, (radıyallahü anhüm) vâlidelerimiz.<br />
Bunlardan Hz. Hadîce (radıyallâhü anhâ) vâlidemiz peygamberimizin ilk zevcesidir. Efendimizden 15 yaş büyük olup 25 sene beraber hayat sürmüştür.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazılarını sayar mısın?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimiz, kabîlelerin İslâmiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefâletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve nâmuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gâye kadınlar vasıtasiyle İslâm’ı yaymaktır.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimizin en son vefat eden eşi kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Hz. Âişe (radıyallâhü anhâ)’dir.<br />
<br />
SUAL – Gelmiş ve gelecek insanların en yücesi kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem’dir.<br />
<br />
SUAL – Peygamber Efendimizin kaç torunu vardır?<br />
<br />
CEVAP – İki torunu vardır:<br />
Hasan,<br />
Hüseyin (radıyallâhü anhümâ) hazretleridir.<br />
<br />
SUAL – Bunlar kimin çocuklarıdır?<br />
<br />
CEVAP – Hz. Ali ve Hz. Fâtıma (radıyallâhü anhümâ)’ nındır.<br />
<br />
SUAL – Peygamber kime denir?<br />
<br />
CEVAP – Ahkâm-ı ilâhiye’yi insanlara tebliğ için Allâh’ın vazifelendirdiği zâta denir.<br />
<br />
SUAL – Allâh tarafından mahlûkata gönderilen peygamberlerin sayısı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimizden yapılan bir rivâyete göre yüz yirmi dört bin, diğer bir rivâyete göre, iki yüz yirmi dört bindir.<br />
<br />
SUAL – Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen peygamberlerin sayısı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Yirmisekizdir.<br />
<br />
SUAL – İsimlerini sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût, İsmâil, İshak, Yâkup, Yûsuf, Eyyûp, Şuayp, Musâ, Hârun, Dâvûd, Süleyman, Yûnus, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Zekeriyya, Yahyâ, İsâ, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Hazret-i Muhammed Mustafa Salevâtullâhi alâ nebiyyinâ ve aleyhim ecmâiyn hazerâtıdır. Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn (aleyhimüsselâm) hazretlerine bazıları velîdir, demişlerdir.<br />
<br />
SUAL – Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz kaç tarihinde doğdu ve kaç tarihinde vefat etti?<br />
<br />
CEVAP – Rebîülevvel ayının onikinci pazartesi günü milâdi 571 tarihinde doğdu ve yine Rebîülevvel ayının onikisinde milâdi 632 tarihinde vefat etti.<br />
<br />
SUAL – Peygamberimiz Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye kaç tarihinde hicret etti?<br />
<br />
CEVAP – Milâdi 622 tarihinde hicret etti. Hicret biz müslümanlarca tarih başlangıcıdır.<br />
<br />
SUAL – Melek nedir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ın nurdan yarattığı ve istedikleri şekle girebilen, daima ibâdet eden günahsız varlıklardır.<br />
<br />
SUAL – Dört büyük melek hangileridir?<br />
<br />
CEVAP – Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil Aleyhimüsselâmdır.<br />
<br />
SUAL – Dört büyük kitap hangileridir ve hangi peygamberlere inmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Tevrat Musâ Aleyhisselâma, Zebur Dâvûd Aleyhisselâma, İncil İsa Aleyhisselâma, Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine inmiştir.<br />
<br />
SUAL – Suhuf ne demektir, kaç tanedir ve kimlere verilmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Cenâb-ı Hakk’ın, dört kitaptan başka Cebrâil Aleyhisselâm vasıtasıyla bazı peygamberlere gönderdiği sahifelere suhuf denir ki, yüz tanedir. Âdem Aleyhisselâma 10, Şit Aleyhisselâma 50, İdris Aleyhisselâma 30, İbrâhim Aleyhisselâma ise 10 suhuf verilmiştir.<br />
<br />
SUAL – Mezhep kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – İkidir.<br />
<br />
SUAL – Nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Îtikatta mezhep, amelde mezhep.<br />
<br />
SUAL – Îtikatta mezhep imamları kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – İkidir.<br />
<br />
SUAL – Kimlerdir?<br />
<br />
CEVAP – İmam Ebû Muhammed Mâtüridî ve İmam Ebü’l-Haseni’l-Eş’ârî Hazretleri’dir.<br />
<br />
SUAL – Amelde mezhep kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Dörttür.<br />
<br />
SUAL – Nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî mezhepleridir.<br />
<br />
SUAL – Îtikatta mezhebin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebidir.<br />
<br />
SUAL – Amelde mezhebin nedir?<br />
<br />
CEVAP – Hanefî mezhebidir.<br />
<br />
SUAL – Bizim itikatta mezhebimizin imamı kimdir?<br />
<br />
CEVAP – İmam Ebû Mansur Muhammed Mâtüridî rahimehüllah Hazretleri’dir.<br />
<br />
SUAL – Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebine mensup olanların îtikatta imamları kimdir?<br />
<br />
CEVAP – Ebü’l-Haseni’l-Eş’ârî (rahimehullah) Hazretleri’dir.<br />
<br />
SUAL – İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâtüridî nerelidir?<br />
<br />
CEVAP – Semerkand’ın Mâtûrid köyündendir. Türk’tür.<br />
<br />
SUAL – Mâtüridî ne zaman vefat etmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Hicrî (333) tarihinde vefat etmiştir.<br />
<br />
SUAL – Ebü’l-Haseni’l-Eş’ârî Hazretleri nerelidir? Ne zaman vefat etmiştir?<br />
<br />
CEVAP – Basra’lı olup Hicrî (324) tarihinde vefat etmiştir.<br />
<br />
SUAL – Namazın kazâya kalmasına meşrû sebep kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Üçtür.<br />
<br />
SUAL – Sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım:<br />
a) Uyku<br />
b) Muharebe esnasında düşmandan hiç fırsat bulamamak,<br />
c) Unutmak.<br />
<br />
SUAL – Otuz iki farzı sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım: 6 İmanın şartı, 5 İslâm’ın şartı, 12 Namazın farzı, 4 Abdestin farzı, 3 Guslün farzı, 2 Teyemmümün farzı, cem’an 32 eder.<br />
<br />
SUAL – İmanın şartları nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Allâh’ın varlığına, birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allâh olduğuna inanmaktır.<br />
<br />
SUAL – İslâm’ın şartı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Beştir:<br />
Kelime-i Şehâdet getirmek,<br />
Namaz kılmak,<br />
Zekât vermek,<br />
Oruç tutmak,<br />
Hacca gitmek,<br />
<br />
SUAL – Abdestin farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Dörttür.<br />
Yüzünü tüy bitiminden kulak yumuşağından, çene altına kadar yıkamak.<br />
Kolları dirseklerle beraber yıkamak,<br />
Başın dörtte birini meshetmek,<br />
Ayakları topuklarla beraber yıkamak.<br />
<br />
SUAL – Guslün farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Üçtür:<br />
Bol su ile ağzı yıkamak,<br />
Bol su ile burnu yıkamak,<br />
Hiç kuru yer kalmamak şartı ile bütün vücûdu yıkamak.<br />
<br />
SUAL – Gusül abdestini târif eder misin?<br />
<br />
CEVAP – Ederim: Şöyle ki, önce gizlice besmele çeker niyet ederim. Avret mahallini yıkarım. Namaz abdesti gibi abdest alırım. Bu arada 3 defa ağzıma dolu dolu su alırım. 3 defa burnuma iyice su veririm. Abdestten sonra 3 defa başımdan aşağı su dökerim, 3 defa sağ, 3 defa sol omuzuma su döker, her defasında bütün vücûdumu ovalarım. Vücutta hiç kuru yer kalmayıncaya kadar yıkanırım. Yüzük altı ve göbek kıvrığını ıslatırım. Suyun deriye geçmesine mâni olacak şey varsa giderir ve orayı da ıslatırım. Kadınlar küpe deliklerini de ıslatırlar.<br />
<br />
SUAL – Teyemmümün farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – İkidir:<br />
Niyet, (Teyemmüme niyet etmek.)<br />
Ellerini iki defa toprağa vurup birincide yüzünü, ikincide kollarını mesh etmek; silmek.<br />
<br />
SUAL – Teyemmüm nasıl yapılır?<br />
<br />
CEVAP – Teyemmüm etmeye niyet ederim. Ellerimi temiz toprağa vurur parmak aralarını hilâller, yüzümü mesh ederim. Ellerimi temiz toprağa tekrar vurur, sağ kolumu sol elle, sol kolumu sağ elle mesh ederim.<br />
<br />
SUAL – Namazın farzı kaçtır?<br />
<br />
CEVAP – Altısı içinde, altısı dışında olmak üzere 12′dir.<br />
<br />
SUAL – Dışındakiler nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – Hadesten tahâret, necâsetten tahâret, setr-i avret, istikbâl-i kıble, vakit, niyet.<br />
<br />
SUAL – İçindekiler nelerdir?<br />
<br />
CEVAP – İftitah tekbiri, kıyam, kırâat, rükû, sücûd, kâde-i ahîrede teşehhüd miktarı oturmak.<br />
<br />
SUAL – Bir günde kaç vakit namaz kılınır?<br />
<br />
CEVAP – Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı olmak üzere beş vakit namaz kılınır.<br />
<br />
SUAL – Bu vakitler kaç rek’attir?<br />
<br />
CEVAP – Sabah namazı 4 rek’attir; ikisi sünnet, ikisi farz. Önce sünnet kılınır, sonra farz kılınır. Öğle namazı on rek’attir. Dördü ilk sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet. Önce sünnet kılınır, sonra farz, daha sonra son sünnet kılınır. İkindi namazı 8 rek’attir. 4′ü sünnet 4′ü farz, Önce sünnet kılınır, sonra farz. Akşam namazı 5 rek’attır; üçü farz, ikisi sünnet. Önce farz, sonra sünnet kılınır. Yatsı namazı 13 rek’attir; 4′ü sünnet, 4′ü farz, ikisi son sünnet, 3′ü vitir vâciptir. Önce sünnet, sonra farz, sonra son sünnet, en sonra da vitir vâcip kılınır. Cem’an günde 40 rek’at namaz kılınır.<br />
<br />
SUAL – Namazda zammı sûreyi unuttuğun zaman ne lâzım gelir?<br />
<br />
CEVAP – Sehiv secdesi yapmak lâzım gelir.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi kaç yerde yapılır?<br />
<br />
CEVAP – Vâcibin terk ve tehirinde, farzın yalnız tehirinde yapılır.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi yapılmasa ne olur?<br />
<br />
CEVAP – Namaz noksan olmuş olur.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi nasıl yapılır?<br />
<br />
CEVAP – Namazda son olarak oturduğumuz zaman tahiyyât okuyup bir veya iki tarafa selâm verdikten sonra iki defa secdeye gidilir, ikinci secdeden sonra oturulur. Tehiyyât, salli, bârik, sonuna kadar okunur, selâm verilir.<br />
<br />
SUAL – Sehiv secdesi icab eden birkaç yer sayar mısınız?<br />
<br />
CEVAP – Sayarım:<br />
Zammı sûreyi unuttuğum zaman,<br />
Vitir namazında kunut tekbirini, kunut duâlarını veya her ikisini unuttuğum zaman,<br />
Dört rek’atli namazlarda ilk oturmada tahiyyât okunduktan sonra hemen kalkmayı unutup salli-barikten en az “Allahümme salli alâ muhammedin” kısmını okuyup üçüncü rek’ata geç kaldığım zaman sehiv secdesi yaparım.<br />
<br />
SUAL – İbâdetle tâatla ihyâ etmeye bilhassa kıymet verdiğimiz gecelere ne denir?<br />
<br />
CEVAP – Kandil geceleri denir.<br />
<br />
SUAL – Kaç tane kandil vardır?<br />
<br />
CEVAP – Beş tane kandil vardır.<br />
Mevlid kandili,<br />
Regaaip kandili,<br />
Mi’rac kandili,<br />
Berât kandili,<br />
Kadir gecesi.<br />
<br />
SUAL – Mevlid kandili nedir?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimizin dünyaya geldiği gecedir.<br />
<br />
SUAL – Regaaib kandili neye denir?<br />
<br />
CEVAP – Hazret-i Âmine’nin yüce Peygamberimize hâmile olduğunu anladığı gecedir.<br />
<br />
SUAL – Mi’rac kandili nedir?<br />
<br />
CEVAP – Peygamberimiz’in, ilâhî saltanatı seyretmek üzere Allâh’ın dâveti ve gücü ile eşsiz bir mûcize olarak göklere ve daha nice âlemlere seyahat ettiği gecedir.<br />
<br />
SUAL – Berât kandili nedir?<br />
<br />
CEVAP – Kur’ân-ı Kerîm’in levh-i mahfuzdan sema-i dünyâya indirildiği, insanların bir senelik hayat ve rızıklarının gözden geçirildiği, müslümanların af ve lütuflara nâil olduğu gecedir.<br />
<br />
SUAL – Kadir gecesi nedir?<br />
<br />
CEVAP – Kur’ân-ı Kerîm’in dünya semâsından Peygamberimize indirilmeye başlandığı gecedir.<br />
<br />
-----------------<br />
Etiketler : Müslüman Çocuğuna, Bazı Dini Sualler, ve ,Cevapları,dini sorular,cocuklar icin,cocuklar,cocuklariniz icin,dini bilgiler,kolay dini bilgiler,cocuk egitiminde,<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[islamda Yeni Doğan Çocuk İçin Yapılacak Olanlar]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=646</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:26:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=646</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/islamda%20Yeni%20Do%C4%9Fan%20%C3%87ocuk%20%C4%B0%C3%A7in%20Yap%C4%B1lacak%20Olanlar.png" loading="lazy"  alt="[Resim: islamda%20Yeni%20Do%C4%9Fan%20%C3%87ocuk...lanlar.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">islamda Yeni Doğan Çocuk İçin Yapılacak Olanlar</span><br />
<br />
Anne- babanın çocuğuna karşı görevleri doğumundan itibaren başlamış olduğu kabul edilse bile doğumundan önceki dönem itibarıyla de bazı manevî sorumluluklardan bahsedilebilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1-Doğumdan Önceki Sorumluluklar</span><br />
<br />
Nasıl bir tohum toprağa atıldığında daha filiz vermeden onun sulanması, gübrelenmesi gibi bazı ziraî tedbirler alınıyorsa canlılar arasında en şerefli mahlûk olan insan için de elbette tedbirler alınmalıdır zira hadisin ifadesiyle daha anne karnında insanın şakî veya saîd olacağı takdir ediliyorsa  bu takdirde anne-babanın yaşantısı, yediği-içtiği, ibadet hayatı belli ölçüde rol oynamakla beraber çocuğun şakî veya saîd olması sadece anne-babanın yaşantısına bağlı değildir zira Peygamber çocuklarının inanmadığını Kur’ân bize haber vermektedir. Anne ve babanın doğum öncesi ve sonrası tavırları da onun şakî ve saîd yazılmasında önemli vesilelerdir. Bu itibarla ebeveyn bu dönemde her türlü tedbiri almalıdırlar. (  Müslim, kader 3; İbn Mâce, mukaddime 7; Buhârî, kader 1).<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">2-Doğumdan Sonra Çocuğa Karşı İlk Vazifeler</span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">a) Dua</span><br />
<br />
Çocuk dünyaya gelince ilk yapılan muâmelelerden birisi duadır. Tahnîk (  ilk gıda) için Peygamberimiz’e (  sallallahu aleyhi ve sellem) getirilen çocuklara aynı zamanda dua da edildiğini, Hz. Âişe’den gelen bir rivayet teyit etmektedir. (  Müslim, tahâret 101). Peygamberimiz (  sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine getirilen çocuğa dua eder ve başını okşardı.<br />
<br />
Yapılan dualarda çocuğun Müslüman olarak yaşaması, Allah’ın rızası dairesinde ömür sürmesi, şeytanın şerrinden korunması ve hayırlı bir evlat olması için hayır duada bulunmak, onun hem dünya, hem ahiret saadeti için büyük önem taşır. Hz. Âişe Validemizin rivayetine göre yeni doğan çocuklar getirildiğinde Resûl-i Ekrem Efendimiz (  sallallahu aleyhi ve sellem) onlara hayır ve bereket duasında bulunurlardı. (  Müslim, âdâb 26). Aynı âdeti daha sonra Sahâbe-i Kiram Hazerâtı da devam ettirmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">b) İlk Gıda (  Tahnîk) ve İlk Elbise</span><br />
<br />
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek sünnettir. (  Tirmizî, menâkıb 46). Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.<br />
<br />
Konuyla ilgili farklı rivayetler, Peygamberimiz’in (  sallallahu aleyhi ve sellem) bu uygulamayı sadece kendi torunları için değil diğer Müslüman çocuklarına da uyguladığını göstermektedir. Bu takdirde bu sünnet bütün Müslümanlar için geçerli bir sünnettir.<br />
<br />
Peygamberimiz’in (  aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) gerek kızı Fâtıma’ya, gerek Ümmü Süleym’e  :  “Benden evvel çocuğun ağzına bir şey koymayın.” diye haber salması, bu emrin uygulandığı Hz. Hasan’ın, emrin uygulanmadığı Hz. Hüseyin’e nazaran daha a’lem (  bilgili) olduğunun Hz. Ali tarafından itirafı, tahnîk meselesinin terbiyede ihmal edilmemesi gereken bir husus olduğunu göstermektedir. İslâm terbiyecileri bu sünnetin, çocuğu bir âlime götürerek onun eliyle yerine getirilmesini tavsiye etmişlerdir. (  İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s.118 ).<br />
<br />
Yeni doğan çocuğun beyaz bir beze sarılması da sünnettir zira Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselam) Hz. Sevde’ye hitaben  :  “Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın.” buyurmuş, Hz. Sevde’nin  :  “Ya Resûlullah, çocuk doğdu, göbeğini kestim ve sarı beze sardım.” cevabı üzerine Efendimiz (  aleyhissalâtu vesselam) öfke izharında bulunur ve çocuğu beyaz bir beze sarar.(  Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 16, 261-62).<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">c) Kulağına Ezan Okuma</span><br />
<br />
Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhid, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır.<br />
<br />
Bu âdet bizzat Peygamber Efendimiz’den gelmektedir. Sünen-i Tirmizi’de nakledildiğine göre Hz. Hasan dünyaya gelince Peygamberimiz onun sağ kulağına ezan okumuştur. (  Tirmizî, edâhî15).<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">d) İsim Koyma</span><br />
<br />
Çocuk doğduğunda birinci günün akşamı isim verilebildiği gibi (  Buhârî, akîka 1; Müslim, fedâil 62) eğer akîka kurbanı kesilecekse yedinci gün ismin konulmasının gerektiği hadislerde ifade edilmiştir. (  Tirmizî, edeb 63). Ancak doğumun yedinci gününden önce isim verilmesinin de mahzurlu olmadığını belirtmek gerekir çünkü Efendimiz (  aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) düşüklerin bile isim verilerek gömülmesini emretmişlerdir. (  İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/452-453).<br />
<br />
Çocuğa isim verilirken dikkat edilecek husus, manası güzel olan ismin konulmasıdır. Çocuğa güzel isim koymak, her baba için yerine getirmesi gereken önemli bir sünnettir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur  :  <br />
<br />
إِنَّكُمْ تُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَسْمَائِكُمْ وأَسْمَاءِ اٰبائِكُمْ فَأَحْسِنُوا أَسْمَاءَكُمْ<br />
<br />
“Siz kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel kılın.” (  Ebû Dâvud, edeb 61).<br />
<br />
Bunun yanında birçok rivayette belirtildiği üzere Efendimiz (  aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) birçok kimsenin ismini manası kötü olduğu için değiştirmiş ve yerlerine manası güzel olan isimler koymuştur. Birçok âlim ismin, konulan kişiye tesir edeceğini belirterek konunun önemine atıfta bulunmuşlardır.<br />
<br />
Allah’a ait olan ve Kur’ân’da Esmâ-i Hüsnâ diye beyan buyrulan Rahman, Rahîm, Azîz gibi ism-i şerifler, başına “kul” anlamındaki “abd” kelimesi eklenerek Abdurrahman (  Rahmân’ın kulu), Abdulaziz (  Azîz’in kulu) şeklinde insanlara verilebilir. Bununla birlikte esmâ-i hüsnâdan olan isimlerden birçoğunun isim veya sıfat olarak insanlar hakkında kullanılmaları da câiz görülmüştür. Bunlardan bazıları ise sadece Allah hakkında kullanılır ki onların insanlara isim olarak verilmesi doğru değildir. Abdulkâhir el-Bağdâdî’ye göre bu açıdan insanlara verilmesi câiz olmayan isimler şunlardır  :  Allah, İlâh, Rahmân, Hâlik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-mülk, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm. (  Bekir Topaloğlu, “Esmâ-i Hüsnâ”, DİA, 11/412).<br />
<br />
Son zamanlarda moda olduğu üzere, Kur’ân’da geçiyor diye manası uygun olmayan isimler koymak da doğru değildir. Mesela “aleynâ” kelimesi, sırf söylenişi kulağa hoş geliyor diye isim olarak konulmaktadır. Hâlbuki bu kelimenin isim olabilecek bir anlamı yoktur. Manası “bizim üzerimize” “bize gerekir” demektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">e) Sünnet Ettirme</span><br />
<br />
Sünnet olma, Müslümanla kâfiri birbirinden ayıran önemli alametlerden biri olarak telakki edilmiştir. Bu yönüyle onun farz ve vacip olduğunu söyleyenler olsa da önemli bir sünnet olduğunda şüphe yoktur.<br />
<br />
Sünnet olmanın vakti tam belirlenmemişse de çocuğun ergenlik yaşından, yani namaza oruca başlama yaşından önce sünnet olması en uygun olanıdır. Yedinci gününde sünnet olması tercih edilir. Büluğ çağında sünnet olması ise artık vacib olur.<br />
<br />
Büluğa ermeden çocuk sünnet ettirilecek ise her bünyenin bir olmayacağı göz önüne alınarak, hangi yaşta sünnet olabileceği konusunda çocuk doktorlarının tavsiyelerine göre hareket etmekte fayda vardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">f) Akîka Kurbanı Kesme</span><br />
<br />
Yeni doğan çocuğun ilk günlerinde Cenâb-ı Hakk’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana “akîka kurbanı” adı verilmiştir.<br />
<br />
Esasen akîka yeni doğan çocuğun başındaki ana tüyünün adıdır. Akîka kurbanı Hanefî mezhebinde mubahtır. Ama böyle şükür niyetiyle yapılan bir mubah, kurbiyete (  Allah’a yakınlığa) dönüşmektedir zira niyet, âdetleri ibadete, mubahları da taate yani yapılmasından sevap kazanılan bir amele çevirir. Böylelikle de akîka kurbanı nafile bir ibadet olmaktadır. Akîka kurbanı kesmek diğer mezheplerde sünnet; Zâhirîlere göre ise vaciptir.<br />
<br />
Peygamberimiz (  aleyhi elfü elfi salâtin ve selam), torunları Hasan ve Hüseyin için birer koçu akika kurbanı olarak kesmiş ve ümmetine de yeni doğan kız ve erkek çocukları için kesmelerini tavsiye etmiştir. (  Nesâî, akîka 5; Ebû Dâvûd, edâhî 20). Bu konudaki hadis-i şeriflerden yola çıkarak gücü yetenlerin erkek çocuğu için iki kurban kesmeleri tavsiye edilebilir.<br />
<br />
Akîka kurbanını çocuğun doğumunun yedinci günü kesmek müstehaptır. Bununla birlikte doğumundan itibaren büluğ çağına kadar kesilebilir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi, saçının kesilerek ağırlığınca altın veya gümüşün tasadduk edilmesi tavsiye edilmiştir.<br />
<br />
Kurban olmaya elverişli her hayvan akîka kurbanı olarak kesilebilir. Kesilen bu kurbanın etinden kurban sahibi, aile fertleri ve yakın dostları yiyebileceği gibi tasadduk da edilebilir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<br />
DOĞUM</span><br />
<br />
Ebenin dindar olması, hiç olmazsa çocuğu alırken “besmele” çekmesi gerekir. Doğumun kolay olması için Ashabı Kehf’in isimleri yazılarak, doğum anında üzerinde bulundurulabilir. Doğum odasında dinimiz ölçülerince yabancı olan kimselerin olmamasına dikkat edilmelidir. Doğumdan kurtulan anneye de, “geçmiş olsun” demeli ve bir çocuk dünyaya getirdiği için onu tebrik etmelidir. Zira çocuğu olanı tebrik etmek müstehabdır. Doğum sonrasında anne için hâsıl olan fıkhi hükümleri bilmiyorsa, bilen biri tarafından kendisine anlatılmalıdır. Çocuğun kırkı çıkana kadar mümkün mertebe anne yalnız bırakılmamalı ve kendisine maddi ve manevi olarak yardımcı olunmalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İSİM KONULMASI</span><br />
<br />
Dünyaya gelen çocuğun, önce sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunmalıdır. Böylece çocuğa, ilk İslami telkin ve davet yapılmış olur. Kalbi de, ezanın derin tesirinden bir hisse alır. Nitekim bu dünyadan ayrılırken de, insana Kelime-i Tevhid telkin edilir.<br />
<br />
Hz. Fatıma (  r. anha), Hz. Hasan’ı dünyaya getirdiğinde Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, O’nun kulağına ezan okumuşlardır.<br />
<br />
Ayrıca, yeni doğan çocuğun damağına tatlı bir şey sürmek müstehabdır. Buna “tahnik” denir. Tahnik, hurmayı ağızda iyice çiğnedikten sonra çocuğun ağzına dokundurmaktır. Hurma bulunmadığında, herhangi bir tatlı gıda da olabilir.<br />
<br />
Ashab-ı Kiramdan Ebu Musa (  r.a.) anlatıyor; “Bir oğlan çocuğum dünyaya geldi. Onu alıp Peygamber Efendimiz (  s.a.v.)’e götürdüm. Çocuğun adını İbrahim koydu. Sonra da ağzına hurma alıp iyice çiğneyerek çocuğumun ağzına sürdü. Ve bereket ile dua ederek çocuğu tekrar bana verdi.”<br />
<br />
Dünyaya gelen çocuğa yapılacak ilk iyilik ve ikram, ona güzel isim vermektir. Hz. Peygamber (  s.a.v.) Efendimiz  :  “Kıyamet gününde siz, kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. O halde isimlerinizi güzelleştiriniz.”<br />
<br />
Konacak isimler hakkında da Efendimiz (  s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır; “Peygamberlerin isimleriyle isimleniniz. İsimlerin Allah’a en sevimlisi, Abdullah ve Abdurrahman’dır.”<br />
<br />
Çocuğun, yedinci günü adı konulduktan sonra saçları kesilip ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir. Nitekim Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hasan’ı dünyaya getirdiği zaman Hz. Fatımâ (  r. anha)’ya şöyle buyurmuştur; “Ya Fatıma! Çocuğun başını tıraş et ve ağırlığı kadar da gümüşü sadaka olarak ver.”<br />
<br />
Kız çocuklarının saçları tıraş edilmez, tahmini olarak ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">AKİKA KURBANI</span><br />
<br />
Akika kurbanı da, çocuğun doğduğu günden bulûğa ereceği güne kadar kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, akikanın durumunu soran Ümmü Kürz’e şu cevabı vermiştir; “Oğlan çocuğunda iki, kız çocuğunda bir koyun (  kesilir).”<br />
<br />
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur; “Her oğlan çocuğu Akika kurbanı ile rehindir. Akika, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilir. Adı konulur ve başı tıraş edilir.”<br />
<br />
Akika, vacip değil, müstehabdır. Normal kurban gibidir. Eti, derisi satılmaz. Kemikleri kırılmaz. Akikanın etinden kesen de yiyebilir.<br />
<br />
Akika, çocuğu rehin olmaktan kurtarır. Zira o, akîkasına karşılık bir rehindir. İmam Ahmed bin Hanbel der ki  :  “Çocuk, ana-babasına şefaat etmekten alıkonulur, ancak. Akika ile şefaat hakkı doğar.”<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
SÜNNET EDİLMESİ</span><br />
<br />
Sünnet olmak, peygamberlerin yoludur. Peygamber (  s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar  :  “Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir  :  Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.”<br />
<br />
Hz. Cabir (  r.a.)’de der ki; “Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, torunları Hasan ve Hüseyin’e Akika kurbanı kesti. Yedinci günlerinde de onları sünnet ettirdi.”<br />
<br />
Sünnetçinin de dindar olmasına dikkat edilmelidir. Sünnet esnasında Efendimiz (  s.a.v)’e salatü selam getirilir, tekbiratlar okunur. Sünnetten sonra tanıdıklar toplanılarak bir ikramda bulunmak örfümüzdeki güzel bir uygulamadır. Ama bu ikram esnasında kadın ve erkek karışık şekilde bulunmamalıdır. Yapılan ikram içkili, çalgılı gibi dinimizin yasakladığı bir biçimde olmamalıdır. Bu vesileyle Kur’an okutmak ve sohbet tertiplenmesi daha güzeldir. Sohbette Efendimiz (  s.a.v)’in sünnetinin önemi ve gerekliliği cemaate anlatılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÇOCUĞUN EĞİTİMİ</span><br />
<br />
Aile içersinde gördüğü ve işittiği her şey, çocuğun hafızasında bir model olarak yer alır. Çocuk, her gördüğüne dikkatle bakar, sonra da bu gördüklerini taklit etmeye ve yapmaya çalışır. Her işittiğini de dikkatle dinler. Zamanla bu işittiklerini söylemeye gayret eder. Bu bakımdan anne ve babalar, her hususta<br />
<br />
yavrularına örnek olmalıdırlar. Çocuğun imanı, daha küçük yaşta iken aile ocağında şekillenir. Eğitim konusundaki temel kaideye göre, anne ve babasının dini üzere yetişir. Nitekim hadis-i şerifte; “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu; Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yaparlar”  buyurulur.<br />
<br />
Çocuk konuşmaya başladığı zaman, ona söyletilecek ilk kelime, “Allah” lafzı olmalıdır. Böylece, kalbe iman tohumları ekilirken, çocuğun gönül ufku da zikrullahın nuruyla aydınlanmaya başlar.<br />
<br />
Çocuklara ilk cümle olarak da, iman telkin eden Kelime-i Tevhidin öğretilmesinde ısrar edilmelidir. Hadis-i şerifte  :  “Çocuklarınızın ağzını ilk olarak لا إله إلا الله sözü ile açınız. Ölüm anında onlara yine لا إله إلا الله sözünü telkin ediniz”  buyurulur.<br />
<br />
Ayrıca çocuklarımıza, küçük yaşlardan itibaren Kur’an-ı Kerim öğretmeliyiz. Böylece, çocukların saf ve temiz gönülleri, Kur’an-ı Kerim’in feyzi ve nuruyla berraklaşır. Nitekim Peygamber Efendimiz (  s.a.v.); “Çocuklarınızı üç haslet üzerine yetiştiriniz  :  Peygamberinizin sevgisi, ehli beytinin sevgisi ve Kur’an tilâveti” buyurur.<br />
<br />
Çocuklarımızın körpe dimağlarına, Allah sevgisini, Peygamber (  s.a.v.) sevgisini, ehli beytinin, ashab-ı kiramın, evliyaullahın ve İslâm büyüklerinin sevgilerini aşılamalıyız. Çünkü bu sevgi ile çocuğun his ve duyguları harekete geçer, İslami şuur ve hassasiyet kazanır. Güçlü ve örnek şahsiyetlere benzemeye çalışır.<br />
<br />
“Çocuklarınıza yedi yaşından itibaren namaz kılmalarını emrediniz. On yaşına vardıklarında kılmazlarsa, hafifçe dövünüz. Ve (  ayrıca) yataklarını ayırınız” buyurulur.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (  s.a.v.) “Yedi yaşından itibaren çocuğunuza namazı emredin” buyuruyor. Yedi yaşındaki çocuğumuza namazı emredebilmemiz için çocuğumuzun namaz kılmayı, abdest almayı bilmesi lazım ki, çocuğumuza namazı emredebilelim. Bu yüzden çocuğumuz, 4 yaş, 4 ay, 4 günlük olduğu zaman hemen vakit kaybetmeden gerekli olan Dini Bilgiler, Kur’an, Namaz, Abdest vs. gibi eğitimlere başlanılmalıdır. Çocuk yedi yaşına girdiği zaman, namaza başlatılmalı, yalan söylemenin, haram yemenin kötülükleri anlatılmalıdır.<br />
<br />
Bu konuda hadis-i şerifte ki, “dövmekten maksat”, tepkimizi göstermek demektir. Âlimlerde bu tepkiyi şu şekilde tarif etmişlerdir. Bir karış uzunluğunda,<br />
<br />
serçe parmağı kalınlığında bir misvak ile kaba etlerine abanmadan, hafifçe vurarak namazlarını kılmadığından dolayı tepkimizi göstererek, onu bu yaptığından dolayı kınamaktır. Tabi işin bu hale gelmemesinden önce, yedi yaşından on yaşına kadar tam üç sene tatlı tatlı çocuğumuzu namaza teşvik etmemiz ve ısrarla takip etmemiz lazımdır. Bu cezadan sonra çocukta bir düzelme görülürse, ona şefkatle ve güler bir yüzle yönelmelidir.<br />
<br />
Anne ve baba, çocuğuna iyi bir arkadaş seçiminde yardımcı olmalı ve onu kötü arkadaşlarının zararlarından korumalıdır. Zira kötü arkadaş, bütün kötülüklerin kaynağıdır.<br />
<br />
Anne ve babaların mühim vazifelerinden biri de, çocuklarını, temiz, düzenli ve disiplinli olarak yetiştirmek ve onlara daha küçük yaşlardan itibaren dinlerini, ahlâk ve adab-ı muaşeret kaidelerini öğretmektir.<br />
<br />
Çocuklar, Cenab-ı Hakk’ın bizlere birer emaneti olup, saf ve temiz kalpleri bir cevherdir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa ne ekilirse, onun meyvesi alınır.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’de  :  “Ey iman edenler, kendinizi, evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz” buyurulur.<br />
<br />
Anne-babanın, evlatlarını cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha önemlidir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı, farzları ve haramları öğretmekle, ibadete alıştırmakla ve dinsiz ve ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur.<br />
<br />
Evladına, Allah-u Teala’yı ve Peygamber Efendimiz (  s.a.v.)’i öğretmeyen, sevdirmeyen ana ve babalar, onların hem dünya, hem de ahiret katilleri sayılır.<br />
<br />
Evladına dinini öğretmeyen ana-baba, dünyanın en merhametsiz insanlarıdır.<br />
<br />
Çocuk üşümesin, uykusuz kalmasın, diye onu namaza kaldırmamak, cinayetlerin en büyüğüdür. Bu iyilik değil, ona karşı en büyük kötülüktür.<br />
<br />
Doktor, hastasına merhamet ettiği için, icabında onu bıçağın altına yatırır. Ve ameliyat eder. Doktorun amacı, bu ameliyatla onu sıhhatine kavuşturmak ve rahat ettirmektir.<br />
<br />
Ana-baba merhametli iseler, evlatlarını seviyorlarsa, evvela dinlerini öğretirler, sonra da dünya ile alâkalı ilimleri.<br />
<br />
Kaldı ki, evladına karşı merhametli olmak demek, kendisine de merhamet etmek demektir. Çünkü ana ve baba da, çocuklarına dinini öğretmedikleri için yargılanacaklardır. Yani çocuğuna İslâmiyet’i öğreten, kendisi de korunmuş olacaktır.<br />
<br />
Yavrularımız, bizim en kıymetli varlıklarımızdır. İslam, onların omuzları üzerinde asırdan asıra kıyamete kadar sürüp devam edecektir.<br />
<br />
Ailenin en değerli meyvesi olarak bizlere emanet edilen yavrularımızın gönüllerinde hizmet, merhamet ve şefkat hislerini filizlendirerek, onları istikbale miras bırakmalıyız.<br />
<br />
Anne ve babanın en güzel ahiret yatırımı, hayırlı bir evlat yetiştirmektir. Nitekim Peygamberimiz (  s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar  :  “İnsan öldüğü zaman, (  sevap kazanmaya vesile olan) üç ameli kesilmez  :  Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim ve kendisine dua eden çocuk.”<br />
<br />
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur  :  “Öldükten sonra kulun derecesi yükseltilir. Kul der ki  :  Ey Rabbim! Bu sevap nereden geldi?<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’ta ona şöyle der  :  Çocuğun senin için dua etti, istiğfarda bulundu.”<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’tan; evlatlarımızı salihlerden ve salihattan kılmasını niyaz ederiz.<br />
<br />
----------------<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1. DOĞUMDA OKUNACAK BİR DUA VAR MIDIR?</span><br />
<br />
Doğum, yerine göre hayatî tehlike arz eden bir ameliyat olabilir. Böylesine ciddî bir olay, elbette sadece mânevi dua ile geçiştiritlemez. Önce maddi tedbirler alınır, yâni gereken ebeye, doktora gidilir, alâka ve muayenesi temin edilir; bundan sonra sıra manevî tedbire, yâni duaya gelir.<br />
<br />
Nasıl sadece doktor kesin şifaya vasıta değilse, sadece dua da öyle kesin şifaya sebep olmaz. Zira ikisini de Rabbimiz emretmekte, hem maddî, hem de manevî tedbiri dinimiz istemektedir. Birini icra edip ötekini ihmal eden, elbette yarım iş yapmış olur. Tek kanatlı kuşun uçtuğu kadar başarı temin edilir.<br />
<br />
Maddî tedbirden sonra alınacak manevî tedbiri, yâni okunacak duayı, Efendimiz (  asv) şöyle tavsiye buyurmuştur  :  <br />
"Doğum yapacak hanımın sıhhat ve kolaylıkla doğumunu yapması niyetiyle, Önce Âyete'l-Kürsî okunur, sonra Felâk ve Nâs sûreleri okunur. Bunlardan sonra da şu âyet okunur  :  "<br />
<br />
"İnne Rebbekümülahüllezi haleka's-semâvâti ve'l-arda fî sitteti eyyâmin, sümme'stevâ ale'l-arşi, yuğşi'l-leyle'n-nehâra yetlübühû hasîsen. Ve'ş-şemse ve'l-kamere ve'n-nücûme müsahharâtin bi-emrih, elâ lehü'l-halku ve'l-emru. Tebârekellahü Rabbü'l-âlemîn." (  A'raf, 7/54)<br />
Resul-i Ekrem Efendimiz (  asm) kızı Fâtıma (  r.anha) validemizin doğumunda bu duayı okutmuş, netice sevindirici şekilde huzurlu ve sıhhatli bir doğum olarak tecelli etmiştir, Mübarek nesil Hazret-i Hasan ve Hüseyin (  ra) efendilerimiz böyle dualarla dünyaya gelmişlerdir.<br />
<br />
Sıhhatli bir doğum haberini alınca Allah'a şükretmek, konu komşuda bulunan yoksullara yardım etmek, münasip olan bîr cömertliktir.<br />
<br />
İçki içmek, içirmek, kumar oynamak, ahlâk bozucu eğlenceler tertip etmek ise nimete karşı nankörlük mânâsına gelen bir anlayışsızlıktır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">2. ÇOCUĞUN KULAĞINA EZAN ve KAMET OKUMAK GEREKİR Mİ?</span><br />
<br />
Hz. Ebu Rafi anlatıyor  :  "Hz. Hasan (  ra) dünyaya geldi zaman Hz. Peygamber (  a.s.m)'in onun kulağına ezan okuduğunu gördüm." (  Ebu Davud, Edep, 107; Tirmizî, Edahî,16; Ahmet b. Hanbel, VI/9,291).<br />
Hz. Peygamber (  a.s.m)'in doğan çocuğun sağ kulağına ezanı, sol kulağına da kametin okunmasını tavsiye ettiğine dair rivayetler de vardır. (  bk. Gazalî, İhya, II/55; Zeynu'l-Irakî, Tahricu Ahadisi'l-İhya, İhya ile birlikte).<br />
<br />
Çocuk dünyaya geldikten sonra ilk fırsatta dinî bilgisi olan kimse çağrılır, çocuk kucağına verilir. Sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunur. Sonra da şöyle dua etmesi sağlanır;<br />
<br />
"Allah'ım, bu yavruyu İslâm fidanlığında biten güzel bir fidan olarak büyüt, İslâmî hayatta ebedî ve sabit kıl."<br />
<br />
Bu sıralarda çocuğuna bakan ana-baba, İbrahim Aleyhisselâm'ın oğulları İsmail ve İshak'a bakarken okuduğu şu duayı okurlar  :  <br />
"Elhamdülillahillezî vehebe lî ale'l-kiberi İsmâile ve ishak. İnne Rabbî lesemîu'd-duâ."<br />
<br />
"Bana bu evladı ihsan eden Allah'a hamd eder, minnet ve şükranlarımı takdim ederim..." (  İbrahim, 24/39)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">3- ÇOCUĞA YEDİRİLECEK İLK GIDA (  TAHNİK)  :  </span><br />
<br />
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek Sünnet-i seniye’dir. Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.<br />
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki  :  <br />
“Yeni doğan çocuklar Resulullah'a -sallallahu aleyhi ve sellem- getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmanın suyunu çocuğun ağzına sıkardı.” (  Müslim  :  2147)<br />
Görüldüğü üzere Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yeni doğan çocuğun midesine ilk inen gıdaya dikkat etmekte ve bunun ana sütünden başka bir şey olmasını istemektedir. Nitekim çeşitli rivayetler, bu ihtimamı sadece kendi torunları için göstermeyip bir prensip olarak bütün Müslüman çocuklarına uyguladığını ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">4. ÇOCUĞUN SAÇININ TIRAŞ EDİLMESİ VE AĞIRLIĞINCA GÜMÜŞ SADAKA VERİLMESİ  :  </span><br />
<br />
Resulullah (  sav) buyurdular ki  :  "Her çocuk, akika kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (  doğumunun) yedinci günü, onun adına kesilir. (  O gün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir." Ebu Davud, Edahi 21, (  2837, 2838 ); Tirmizi, Edahi 23, (  1572); Nesai, Akika 5, (  7, 166)<br />
<br />
Resulullah (  sav), Hz. Hasan (  ra) için akika olarak bir koyun kurban etti ve  :  "Ey Fatıma!" dedi, "Çocuğun başını tıraş ettir ve saçının ağırlığınca gümüş tasadduk et!" Bu emir üzerine saçı tarttık, ağırlığı bir dirhem veya buna yakın bir şeydi. Tirmizi, Edahi 20, (  1519)<br />
<br />
Cafer İbnu Muhammed babasından o da Hz. Fatıma (  ra)'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in, Zeyneb'in, Ümmü Külsüm (  ra)'ün saçlarını tarttı. Bunların ağırlığınca gümüş tasadduk etti. Muvatta, Akika 2, (  2, 501)<br />
<br />
Sünnet olan saçın kesilmesidir. Ancak saçı kesmeden de saçın ağırlığınca sadaka verebilirsiniz, bunun da sevabı vardır. Tam sünnete uygun olan saçın kesilip ağırlığınca sadaka verilmesidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">5. DOĞUM KURBANI KESİLİR Mİ? ÇOCUĞUN SÜNNET YAŞI KAÇTIR?</span><br />
<br />
İslamiyet gelmezden önceki cehalet devri insanlarına kız çocukları dünyaya geldiği haber verilince üzülür, karamsarlığa düşerlerdi; oğlan çocuğu haberi verilince ise, sevinip kurban keserlerdi. Kestikleri kurbanın kanını da yavrunun yüzüne, başına sürerler, bu adeti devam ettirirlerdi.<br />
<br />
İslâmiyet gelince, Resûl-i Ekrem (  asv) Hazretleri, bu adetlere çekidüzen verdi. Kötülerini kaldırdı, iyilerini de islah ederek devam ettirdi.<br />
<br />
Nitekim, cahiliyye devri insanlarının yalnız oğlan çocukları için kestikleri kurbanı, kız çocuklarına da teşmil eden Peygamberimiz (  asv), (  Ebû Dâvud, Edâhî 21; Tirmizî, Edâhî 17; Nesâî, Akîka 3,) onların çocuğun başına kan sürmeleri yerine, misk ve za'feran gibi güzel kokular sürmelerini tavsiye buyurdu.<br />
<br />
Bu sebeble Müslümanlar, çocukları dünyaya geldiğinde Allah'a hamd ve şükür maksadıyla isterlerse kurban keserler; çoluk-çocuk, eş-dostla güzel sohbetler yapar, tatlı ziyafetler hazırlarlar. Bu çocuk, ister oğlan, isterse kız olsun, durum değişmez. Sâdece oğlan için sevinç alâmeti gösterip, kız için üzüntü ve memnuniyetsizlik izhar etmek, İslamî bir anlayış olmaz. Olsa olsa, cahiliyye devri insanlarına lâyık bir zihniyet olur.<br />
<br />
Kaldı ki, evlâdın hangisinin daha hayırlı ve sadık olacağı da belli olmaz. Bazen oğlan faydalı olacak sanılır, ama o tam tersine yaramaz çıkar; ihtiyarlıkta ana-baba kıza sığınır, ondan fayda görür.<br />
<br />
Fıkıh kitaplarında (  Akîka, Nesîke) adıyla geçen bu çocuk kurbanını kesme günü, muayyen değildir. Bazen çocuğun doğuşunun yedinci günü kesilir, bazen yedi yaşına kadar müddeti uzatılır.<br />
<br />
Akîka kurbanının sünnet olduğunu söyleyen diğer mezheblere mukabil, Hanefilere göre, mubahtır. Malî durumu yerinde olan keser, olmayan da kesmez. Ne kesen ve ne de kesmeyen bir suâle maruz kalmaz, bir manevi kaybı olmaz.<br />
<br />
Bu kurbanın kemiklerinin kırılmayacağını söyleyenlere mukabil, kırılmasını tavsiye edenler de vardır.<br />
Çocuk mütevazi olsun, diye kemiklerinin kırılması tefeülen tercih edilebilir. Her ikisi de caizdir, niyete bağlıdır.<br />
<br />
Kurban kestikten sonra, etinden eş-dost, akraba, bilhassa fakirler istifade etmeli, belli bir sevince sebep olmalıdır.<br />
<br />
Ayrıca çocuğun İslâmî ve sıhhatli bir hayat üzere olması niyetiyle, civarda bulunan muhtaçlara hususî yardım yapılır. Sadaka verilir. Bu sadakanın miktarını, sadakayı verenin malî durumu tayin eder. Herhalde verilen miktar, bir kimsenin işine yaramalı, bir ihtiyacını karşılamak, yahut onunla bir eşya alınabilmelidir.<br />
Peygamber Efendimiz (  asv) böyle yapmıştır  :  <br />
Bu sadakanın sevabı hürmetine, çocuğun islamî bir anlayış içinde ömür sürmesi niyaz edilir, kaza ve belalardan mahfuz kalması dileğinde bulunulur.<br />
Doğumla başlayan bir mükellefiyet daha vardır, O da oğlan çocuğunun sünnet ettirilmesidir.<br />
<br />
Sünnetin belli yaşı yoktur. Muhite, çocuğun sıhhatine, beden yapısına göre değişebilir. Herhalde yedi yaşını geçmemeli, bulûğ çağına kadar yaklaşmamalıdır. Çünkü, bundan sonra mahremiyet devresi başlar. Haramlık söz konusu olur.<br />
<br />
Sünnet zamanında icra edilen merasimlerde, evlâdı kendilerine ihsan eden Allah'a isyan manasına gelen bir taşkınlık ve şaşkınlıkta bulunulmamalı; bir takım günahlar işlenip, haramlara düşülmemelidir.<br />
<br />
Şayet, gerek çocuğun doğumunda, gerekse sünneti sırasında, bir takım günahlar işlenir, haramlar irtikab edilir; içki içmek, kumar oynamak, kadın-erkek karışık eğlencelere dalmak gibi isyanlara sapılırsa, en azından nankörlük edilmiş, nimete karşı küfranda bulunulmuş olunur.<br />
<br />
Bunun bir mânâsı, kendilerine çocuk ihsan edip, o güne erişmeyi nasip eden Allah'a karşı nankörlükte bulunmak, "Sen bize böyle evlâd ihsan edip lütufta bulundun, biz de sana isyan edip nankörlükte bulunuyoruz." demektir.<br />
<br />
Müminler, böyle bir hataya düşmemeli, sünnet merasimlerinde mevlid okutmayı, eşe-dosta yemekler yedirip, muhtaçları giydirmeyi esas almalı; içki içmek, kumar oynamak gibi nankörlük mânâsına gelen kötülüklere sebebiyet vermemeli, şükür gününde şükürsüzlüğe sapmamalıdır.<br />
<br />
------------------<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Yeni doğan bebeğe yapılması gereken sünnetler nelerdir?</span><br />
<br />
Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir<br />
Hz. Hasan dünyaya gelince Peygamberi Efendimiz (  asm) onun sağ kulağına ezan okumuştur.<br />
Hz. Hüseyin’in rivayetine göre ise Peygamberimiz (  asm) bu adetlerinin hikmeti hususunda da şöyle buyurmuşlardır  :  <br />
<br />
“Kimin bir çocuğu olur da, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa, o çocuğa ümmü sıbyan hastalığı zarar vermez (  cin zarar vermez).” Çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhit, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır.<br />
Çocuğa güzel isim vermek çocuğun babası üzerindeki haklarındandır<br />
Peygamber Efendimiz (  asm) “Çocuğa güzel isim vermek, dinini öğretmek ve vakti gelince evlendirmek, evladın babası üzerindeki haklarındandır.”<br />
“Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyle ise isimlerinizi güzel koyun.” buyurmuştur.<br />
Çocuklarımıza “güzel mânâlara” delâlet eden isimler vermemiz sünneti ihya açısından önemlidir. Peygamber Efendimiz'in (  asm) isimleri, sair peygamberlerin isimleri ve güzel mânâlar ifade eden isimler verilebilir. Çirkin mânâlara delâlet eden isimler verilmez. Hatta güzel isim koymayı tavsiye eden Peygamber Efendimiz'in (  asm) kötü anlamlı veya yanlış anlaşılabilecek isimleri de daha güzelleriyle değiştirdiği rivayet edilir.<br />
Ayrıca çocuğun isminin doğduğu günün akşamında verilmesi tavsiye edilmektedir; fakat yedinci güne kadar da ertelenebilir.<br />
Dua ve ziyafet<br />
Hz. Aişe (  ra) validemizin rivayetine göre, yeni doğan çocuklar getirildiğinde Resul-i Ekrem Efendimiz (  asm) onlara hayır ve bereket duasında bulunurlardı. Peygamberimiz (  asm) elini yeni doğan bebeğin başına koyarak dua ederdi. Çocuğun doğumundan sonra ziyafet vermek bu duanın toplu yapılması için olduğundan sahabeler yeni doğan bebekler için ziyafet yemeği vermeyi de önemserlerdi.<br />
Çocuğa yedirilecek ilk gıda (  tahnik)<br />
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek sünnet-i seniyedir. Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.<br />
Hazret-i Âişe (  ra) der ki  :  <br />
<br />
“Yeni doğan çocuklar Resulullah'a (  asm) getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmanın suyunu çocuğun ağzına sıkardı.”<br />
Yine Peygamberimiz (  asm) Enes'in annesinden çocuk doğduğunda ağzına süt koymadan kendisine haber vermesini istemiştir. Enes doğar doğmaz Efendimiz'in (  asm) yanına getirilmiş, Peygamberimiz de (  asm) bebeğin ağzının içini iyi cins bir hurma ile ovarak tahnik yapmıştır.<br />
Çocuğun sünnet edilmesi<br />
"Dört şey var ki, bunlar peygamberlerin sünnetlerindendir. Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek" (  Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Müsned)<br />
Sünnet, bazı âlimlerce vacip, bazılarınca da farz olarak kabul edilmiştir. Çocuğu sünnet etme zamanına gelince; bulüğ çağına kadar müsaade varsa da, müstehap olan vakit doğumun yedinci günüdür.<br />
Kurban kesilmesi ve başının tıraş edilmesi<br />
Resûlullah (  asm) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (  ra) için birer koç kurban kesmiş ve “Erkek çocuk için bir akika vardır. Onun için bir kan akıtınız ve çocuğun saçlarını tıraş ediniz.” (  Ebu Davud) buyurmuştur.<br />
Çocuk erkek olsun, kız olsun kurban kesmek mübahtır. Akika Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği evlat için, bu büyük nimet için bir şükür kurbanıdır. Yeni doğan çocuğun başındaki kıllara akika dendiği için kesilen kurbana da akika kurbanı denilmiştir. Kurban kesmek için yeterli olan herhangi bir hayvan akika kurbanı için de yeterlidir.<br />
İmâm Ahmed b. Hanbel der ki  :  <br />
"Çocuk, ana-babasına şefâat etmekten alıkonulur, ancak akîka ile şefâat hakkı doğar."<br />
Akika kurbanı, çocuğun doğumunun yedinci gününde kesilirse daha faziletlidir. Bülûğ çağına kadar da kesilebilir. Yine sünnet-i seniyyede yer aldığına göre, akika kurbanı kesildiği günlerde, çocuğun başının tıraş edilip, kesilen saçın ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesi tavsiye edilmektedir. Yine Hz. Fatıma’nın (  ra), çocuklarının doğumlarından sonra saçlarını kesip ağırlığınca gümüş tasadduk ettiği bildirilmektedir.<br />
Peygamber Efendimiz'in (  asm) çocuğa ilk kelam olarak öğretilmesini istediği şey Allah’ın kelamı Nahl süresinin 78. ayetidir<br />
وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ<br />
 “Ve Allah sizi analarınızın karınlarından, (  siz) hiçbir şey bilmez bir hâlde iken çıkardı; şükredesiniz diye de size kulaklar, gözler ve kalbler verdi.” (  Nahl 78 )<br />
Peygamber Efendimiz (  asm) çocuğun dünyaya geldiği yedinci gününde bebeğe yedi işlem yapılmasını tavsiye eder  :  <br />
1.      Çocuğa isim verilip sünnet edilir<br />
2.      Ondan eza bertaraf edilir (  banyo yaptırılır)<br />
3.      Kız ise kulağı delinir<br />
4.      Akika kurbanı kesilir<br />
5.      Saçı tıraş edilir<br />
6.      Akika kurbanının kanı sürülür<br />
7.      Kesilen saçın ağırlığınca altın ve gümüş sadaka edilir. <br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Evlat hakkıyla ilgili çeşitli sorular</span><br />
<br />
Sual  :  Çocuk doğunca neler yapmak gerekir?<br />
CEVAP<br />
Yedinci günü isim koymak ve başını kazıyıp, saçının ağırlığı kadar, altın veya gümüş, sadaka vermek ve mümkünse akika hayvanı kesmek, müstehabdır. (  S. Ebediyye)<br />
<br />
Saçını kazımadan tahmini olarak verilebilir. Altın ve gümüş yerine, kâğıt para verilse ve yedinci günden sonra da verilse olur.<br />
<br />
Sual  :  Dinimizde erkek çocuğu mu daha makbuldür?<br />
CEVAP<br />
Hayır, kız çocuğu daha makbuldür.<br />
<br />
Sual  :  Evladımı red edebilir miyim?<br />
CEVAP<br />
Baba, akıl-baliğ olan oğlundan mesul olmayı red edebilir. Evlatlıktan red diye bir şey yok. Emr-i maruf yapmayı, tevbesini, ziyarete gelmesini, hediyesini ve vâris olmasını reddedemez. Red ettim dese de geçerli değildir.<br />
<br />
Sual  :  Çocuk ne zamana kadar emzirilir?<br />
CEVAP<br />
Çocuğu, altı ay kadar anne sütü ile beslemek kâfidir. Mama yiyecek hâle gelinceye kadar emzirmek vacip, bundan sonra, iki yaşına kadar müstehap, iki buçuk yaşına kadar ise, caizdir. Bundan sonra emzirmek günahtır. (  Redd-ül Muhtar)<br />
<br />
Sual  :  Kaç yaşına gelen kız çocuğunun odasını ayırmak gerekir?<br />
CEVAP<br />
On yaşına gelen kız ve erkek çocuğun yatak odasını birbirinden ve ana-babanın odasından ayırmalıdır. (  Hadika)<br />
<br />
Sual  :  Çocuk, hanım ve mala fitne denir mi? Fitne ne demektir?<br />
CEVAP<br />
Fitne imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela, düşman ve daha başka manalara da gelir. Mal, hanım ve çocuklar hayırlı olmazsa bela olur, fitne olur. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki  :  <br />
(  Ya Rabbi, beni sevenlere, hayırlı mal ver! Bana düşmanlık edenlere de çok mal, çok evlat ver!) [İbni Asakir]<br />
<br />
Çocuğu ve malı olan imtihan içindedir. İmtihanı kazanamazsa başı belaya girer, Cehenneme gider. Mal, çocuk ve hanım, cihad, namaz gibi ibadetlerden alıkoyabilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki  :  <br />
(  Ey iman edenler, hanımlarınız ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının!) [Tegabün 14]<br />
<br />
(  Mallarınız ve çocuklarınız sizin için elbette bir fitnedir.) [Tegabün 15]<br />
Buradaki fitne de imtihan ve benzeri manalardadır.<br />
<br />
İnsan, genel olarak malını iyi yolda kullanmaz. Bu bakımdan malı kendisi için düşman olmuş olur. Aslında mal, kılıç gibi bir nimettir. İyi kullanılmazsa sahibini keser. Evlat da, bir nimet iken, iyi terbiye edilmezse, ana-babaları ile birlikte Cehenneme gider. Nimet, düşman olmuş olur. Çoğunluk bu imtihanı kazanmadığı için, mala, hanıma ve evlada fitne, düşman gibi tabirler kullanılmıştır. Mesela, İskoçyalılar, genelde cimri oldukları için, her İskoçyalıya cimri gözü ile bakılır. Belki de içlerinde çok cömert olanları da vardır. Kayserililer, gözü açık olarak bilinir. (  Okur-yazar değilim ama Kayseriliyim) denir. Kayseri’de gözü açık olmayan da vardır. Hüküm ekseriyete göre verilir. Peygamber efendimiz, (  Zenginleri ve kadınları Cehennemde gördüm) buyurmuştur. Halbuki Cennete gidecek zenginler ve kadınlar da çoktur. (  Ramuz)<br />
<br />
Sual  :  Çocuklara büyüklerin ellerini öptürmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Salihlerin elini öpmeye alıştırmalı. Menduptur.<br />
<br />
Sual  :  (  Çocuklarım büyüyünce kâfir olacaksa, şimdiden ölsün) demek caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Caizdir. Hep hayır dua etmeye çalışmalıdır!<br />
<br />
Sual  :  Kocamdan ayrıldım. Ondan olan oğlumu on yaşına kadar büyüttüm. Kötü olduğu için babasını tanıtmadım. Günah oldu mu?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual  :  Beyimin ilk hanımından olan 5 yaşındaki çocuğunu, eve koymamaya hakkım var mı?<br />
CEVAP<br />
Küçük olduğu için hakkınız yoktur.<br />
<br />
Sual  :  Toplumda, babası bilinmeyen, piç denilen çocuklar gün geçtikçe çoğalıyor. Ana-babalarının günahları bu çocuklara da yazılır mı?<br />
CEVAP<br />
Veled-i zinanın çoğalması, kıyamet alametidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki  :  <br />
(  Ahir zamanda, veled-i zina [piç] çoğalır.) [Taberani]<br />
<br />
Kâfir çocukları bile günahsız doğar. Ana-babanın günahını çocuğu çekmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki  :  <br />
(  Veled-i zina, babasının günahını çekmez. Hiç kimse, diğerinin günahını yüklenmez.) [Hakim]<br />
<br />
Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruldu ki  :  <br />
(  Bir kimse, diğer kimsenin günahını çekmez.) [Necm 38]<br />
<br />
Çocuğu sütten ayırmak<br />
Sual  :  İki yaşına girmek üzere olan çocukları, üç aylarda sütten ayırmak ve bir kere ayırdıktan sonra tekrar süt vermek haram mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayır, haram değildir.<br />
<br />
Çocuğu emzirmek<br />
Sual  :  Anne, bebeğini emzirmek zorunda mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayır, ama ihsan ederek emzirmesi çok sevab olur. Annesi emzirmezse, babasının, sütanne tutması gerekir.<br />
<br />
Evladın malından yemek<br />
Sual  :  Baba, oğlunun malından izinsiz yiyebilir mi? Evlat babasına bakmaya mecbur mudur?<br />
CEVAP<br />
Eğer baba muhtaç değilse, cimri oğlunun malından izinsiz yiyemez, yemesi helâl olmaz. Cömert oğlunun malından, ihtiyacı olmasa da yemesi, helâl olur. (  Hindiye)<br />
<br />
Evlat, zengin babaya bakmaya mecbur değildir. Baba fakir, evlat zenginse, Müslüman ana babaya nafaka vermek farz olur.<br />
<br />
Evlat da, baba da fakirse, yine babaya nafaka vermek farz değildir. Fakir olan evlat, fakir ana babasını kendi evine alıp, onlarla birlikte geçinirler. (  Fetava-i Hayriyye)<br />
<br />
Doğmamış çocuğa<br />
Sual  :  Çocuk doğmadan akika kesmek ve sadaka-i fıtrını vermek gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Hayır, gerekmez.<br />
<br />
Analı babalı büyüsün<br />
Sual  :  Yeni doğan çocuk için (  Allah analı babalı büyütsün) demek mahzurlu mudur?<br />
CEVAP<br />
Mahzuru yoksa da, faydalı bir dua etmeli, mesela, (  Allahü teâlâ, sâlih olarak büyümesini nasip eylesin) denebilir. Analı babalı büyür de, fâsık, eşkıya biri olabilir. Yani esas maksat, analı babalı büyümesi değil, iyi evlat olarak büyümesidir. İyi evlat olması için dua etmeli, sebeplere yapışmalıdır.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Sünnet olmanın dinimizdeki yeri</span><br />
<br />
Sual  :  (  Sünnet olmak bid’at olup dinde yeri yoktur) diyorlar. 1400 yıldan beri âlimiyle evliyasıyla müctehidiyle bütün Müslümanlar toptan bid’at mi işliyorlar?<br />
CEVAP<br />
Kim oldukları ve neye hizmet ettikleri herkesçe bilinmeyen bir kısım insanlar, her şeye bid’at diyorlar. Sanki din yeni gelmiş gibi, dinin Peygamberi yokmuş gibi, her fırsatta dinimiz ve Resulullahın vârisleri olan İslam âlimlerini sorgulamaya çalışıyorlar. Bunlar kıyamet alametidir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki  :  <br />
(  Kıyamet yaklaştıkça, yeniler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir]<br />
<br />
Müslüman, sünnet olmaya bid’at demez. Misyonerlerin böyle uyduruk sözlerine müslümanların kanması çok acıdır. Eskiden de, (  gavur icadıdır) diyerek müslümanları fenne tekniğe yaklaştırmak istememişlerdi. Şimdi de her şeye bid’at diyerek, müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istiyorlar.<br />
<br />
Sünnet olmak meşhur bir sünnettir. Bilmeyen müslüman yoktur. Hatta müslümanlıkta sünnet olduğunu bilmeyen kâfir bile yoktur. Gayrimüslimler bile namazın, tesettürün ve sünnet olmanın İslam dininin esasları arasında olduğunu bilirler.<br />
<br />
Sünnet olmak İslam’ın şiârındandır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki  :  <br />
(  Sünnet olmak, erkekler için, sünnettir.) [Taberani]<br />
<br />
(  Fıtri sünnet beştir  :  Sünnet olmak, kasıkları temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyıkları kısaltmak.) [Buhari]<br />
<br />
(  İbrahim aleyhisselam, 80 yaşında [sünnet emri gelince gecikmemek için] balta ile kendisini sünnet etti.) [Buhari]<br />
<br />
(  Sünnetsiz adam, 80 yaşında da olsa, Müslüman olunca yine sünnet edilir.) [Beyheki]<br />
<br />
Resulullah, Müslüman olan erkeğe, 80 yaşında olsa bile, sünnet olmayı emrederdi. (  Taberani)<br />
<br />
Sünnet ikiye ayrılır  :  Sünnet-i zevaid ve sünnet-i hüda.<br />
Sünnet-i zevaid  :  Resulullahın giyim, yemek, içmek, oturmak, barınmak, yatmak ve yürümekteki âdetleri bu sünnete dahildir.<br />
<br />
Sünnet-i hüda  :  Ezan, ikâmet okumak, cemaat ile namaz kılmak gibidir. Bunlar, İslam dininin şiârıdır. Çocukların sünnet edilmeleri de bu sünnete dahildi. Bu sünnete Arapça’da hıtan denilir. Sünnet olmak [hıtan], günümüzde İslam’ın şiârı olmasa da, âkıl baliğ olanları da sünnet etmelidir. İmana gelen yaşlı adamın sünnet olması şart değildir. Hiç olmasa da olur diyen müctehid âlimler olmuştur. Çünkü sünnet, avret yerinin görünmesi için özür olmaz demişlerdir.<br />
<br />
Müslüman olan yaşlı erkek ve hastalar, sünnetin acısına dayanamazlarsa, sünnet edilmezler. (  Hadika)<br />
<br />
Çocuğun sünnet olmasının belli bir yaşı yoktur. Ancak, yedi ile on iki yaş arası en iyisidir.<br />
Sünnet olmayanlarda çeşitli hastalıklar görülür. Fransız kitapları bu hastalıkları Affection du Prepuce adı altında bildirmektedir. Bunlardan birkaçı ise tehlikelidir. Bu sebeple, Avrupa’da ve Amerika’da Hristiyanlar sağlık sebebiyle, kendilerini ve çocuklarını sünnet ettirmektedirler. Artık tabâbet yoluyla varılan sonuç, sünneti bugün tıbbi bir zaruret haline getirmiştir. Nitekim Dr. Dubais Raymond’un; “Sünnet çiçek aşısı gibi bütün erkeklere mecbur edilmelidir” sözü de bu hususu vurgulamaktadır.<br />
<br />
Sünnetin tarihi çok eskidir. Çünkü Peygamberlerin âdetidir. Peygamber efendimiz, sünnet olmayı fıtrat olan beş şeyden biri olarak bildirmiştir.<br />
<br />
Müslüman ülkelerinde bütün erkek çocuklar, ergenlik çağına gelmeden önce bir düğün havası içinde sünnet olurlar. Bu bakımdan sünnet olmaya halk arasında yaygın olarak Sünnet düğünü denir.<br />
<br />
Yüzyıllardan beri Müslümanlar çocuklarının sünnet düğünlerine ayrı bir önem verirler bunu genellikle ailede birinci mürüvvet olarak kabul ederlerdi. Sünnete karar verilince herkes durumuna göre hazırlıklara başlar. Sandıktan işlemeli yatak takımları çıkarılır, oda takımlarının yüzleri yenilenir, kaplar kalaylanır, ev halkına yeni yeni elbiseler yaptırırlardı. Çocuğun yatağı süslenir. Genellikle işlemeli bir torba içindeki yüce kitabımız Kur’an-ı kerim baş ucuna asılırdı. Durumu müsait olan aileler fakir çocukları da tespit edip, onları da sünnet ettirirlerdi. Bugün hayır kurumları, toplu sünnet düğünleriyle bu geleneği devam ettirmektedirler.<br />
<br />
Eskiden sünnet günü çocuk giydirilir, bineceği at hazırlanır, dualarla ata bindirilirdi. Sonra evliya türbeleri ziyaret edilir, sonra alay halinde davullar çalarak sokaklar dolaşılırdı. Eve gelen çocuk, hediyeler verilmeden attan inmez, yakınları, akrabaları hediyeleri verdikten sonra, dualarla indirilip içeri alınırdı. Bugün at yerine arabalarla bu iş yapılmaktadır.<br />
<br />
Sünnetten önce veya sonra Kur’an-ı kerim ve mevlid okunurdu. Sünnet çocuğu el öptükten sonra bazı yerlerde kirve denilen, ailenin çok sevdiği bir şahıs tarafından sıkıca tutulurdu. Mesleğinde usta, eli çabuk sünnetçi, hep bir ağızdan getirilen bayram tekbirleri arasında sünnet ediverirdi. Hemen süslü yatağa yatırılan çocuğa (  Mâşaallah, bârekallah) diye, hayır dua edilirdi. Misafirlere şerbet, şekerleme ve benzeri ikramlarda bulunulurdu. Bundan sonra misafirler sırayla çocuğun yatağının yanına gelirler, hediyeler verip ayrılırlardı.<br />
<br />
Saraylardaki, konaklardaki sünnet düğünleri dillere destan olurdu. Şehzadelerin sünnet düğünlerinden bazıları hâlâ anlatılmaktadır. Hâli vakti iyi ailelerin sünnetlerinde, kaynayan kazanlarla fakir fukara da doyardı. Misafirlerin yanında herkese açık olan sünnet düğün evi, bayram yeri gibi olurdu. Eskiden genellikle etli pilav, zerde ikram etmek âdet halindeydi. Ayrıca lokum, şerbet gibi şeyler de verilirdi.<br />
<br />
Günümüzde eski ihtişamında olmasa bile bu güzel âdet her yerde benzeri şekilde devam etmektedir. Örf ve âdetlerine çok bağlı olan Anadolu halkı, sünnet düğünlerine aynı önemi vermektedir. Ancak bazı yerlerde bu güzel düğüne, haram karıştırıldığı, içkili ziyafetler verildiği görülmektedir. Sünnet olan böyle işlerde haramların işlenmesi daha büyük günah olur. Müslüman aileler bu işlerden uzak durmalıdır.<br />
<br />
Gücü yetmeyen kimselerin sünnet düğünü yaptırmaları gerekmez.<br />
<br />
Sual  :  Çocuğumuzun sünnet töreni için restaurant kiraladık. Orada içki içeceklerin günahı bize de olur mu? Mevlidhanlar da kadın-erkek karışık vaziyette mevlid okuyacaklar, mahzuru var mı?<br />
CEVAP<br />
Günah her zaman günahtır. Ama dini merasimlerde ve camilerde günah işlenmesi daha büyük günah olur.<br />
<br />
Sual  :  Müslüman sünnetçi bulamazsam, çocuğu kâfir doktora sünnet ettirmem günah mı?<br />
CEVAP<br />
Günah değildir. İhtiyaç halinde kâfir doktora muayene ve tedavi olmak caizdir. (  Hadika)<br />
<br />
Sual  :  Sünnette elektrikli havya kullanmak caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual  :  Kâfirler de sünnet olsa, hıtan [sünnet olmak] sünnet-i hüdalıktan çıkar mı?<br />
CEVAP<br />
Çıkmaz.<br />
<br />
Sual  :  Çocuklar sünnet edilirken tekbir getirmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sünnetli doğan<br />
Sual  :  Doğuştan sünnetli olan bir çocuğu, sünnet diye bir miktar kesip kanatmak gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Hayır, gerekmez. Sünnetli doğana yanlış olarak (  Peygamber sünneti) diyorlar. Bu yanlıştır. Peygamber efendimiz, sünnetli doğmamıştır. Sünnetli doğmak noksanlıktır.<br />
<br />
Sünnetli doğmak<br />
Sual  :  Sünnetli doğmak noksanlık deniyor. Peygamber efendimiz sünnetli doğmadı mı?<br />
CEVAP<br />
Hayır, Peygamber efendimiz sünnetli doğmadı. Sünnetli doğduğu görüldü. Kitaplarda, Safiye Hatun ve orada bulunanlar, (  Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş olarak gördük) diyorlar. (  Göbeği kesilmiş) demek, doğduğunda göbeği kesikti demek değildir. Çünkü göbeği kesik çocuk anne karnında yaşayamaz. (  Göbeği kesilmiş) demek, doğunca göbeğinin kesildiği, yani meleklerin göbeğini kestiği anlaşılıyor. (  Sünnet edilmiş olarak gördük) deniyor. Demek ki, doğarken meleklerin sünnet ettiği anlaşılıyor.<br />
<br />
Sünnetin günü<br />
Sual  :  Çocuk sünneti için belli bir gün var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Belli bir gün yoktur. Haftanın herhangi bir gününde sünnet edilebilir.<br />
<br />
Sünnet olmak<br />
Sual  :  Müslüman olan yaşlı bir yabancı, sünnet olmasa, günah olur mu?<br />
CEVAP<br />
Hayır, günah olmaz, ama çocukları sünnet ettirmek İslam’ın şiarı bir sünnettir. Bu sünneti fert olarak yapmamak sünneti terk etmek olur. Fakat İslamiyet’in şiarı olduğu için, bir köy, bir şehir, bu sünneti topluca terk ederse, İslam’ın bu şiarı kalkacağı için İslam devleti bunlara müdahale eder.<br />
<br />
Oğlunu sünnet ettirmek, İslamiyet’in şiarıdır. Bir köy halkı çocuklarını sünnet ettirmezse, Müslümanların halifesi bu sünnetin yapılması için gerekli müdahaleyi yapar. (  Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Ezan okumak, camide cemaatle namaz kılmak da İslam’ın şiarı olan birer sünnettir. Müslüman bir şehir halkının tamamı ezan okumasa, camiye gitmese, İslam’ın şiarı olan bu sünnetler kalkmış olacağı için, Müslümanların halifesi, bu sünnetlerin yapılması için gerekeni yapar.<br />
<br />
Bir şehirde, bir köyde, bir mahallede ezan okunmazsa, İslam hükûmetinin zorla okutması lazımdır. (  Fetâvâ-i Kâdîhân)<br />
<br />
<br />
----------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynaklar :</span><br />
Hikmet net<br />
ismailaga<br />
Mumsema<br />
sorusorcevapbul<br />
Dinimizislam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/islamda%20Yeni%20Do%C4%9Fan%20%C3%87ocuk%20%C4%B0%C3%A7in%20Yap%C4%B1lacak%20Olanlar.png" loading="lazy"  alt="[Resim: islamda%20Yeni%20Do%C4%9Fan%20%C3%87ocuk...lanlar.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">islamda Yeni Doğan Çocuk İçin Yapılacak Olanlar</span><br />
<br />
Anne- babanın çocuğuna karşı görevleri doğumundan itibaren başlamış olduğu kabul edilse bile doğumundan önceki dönem itibarıyla de bazı manevî sorumluluklardan bahsedilebilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1-Doğumdan Önceki Sorumluluklar</span><br />
<br />
Nasıl bir tohum toprağa atıldığında daha filiz vermeden onun sulanması, gübrelenmesi gibi bazı ziraî tedbirler alınıyorsa canlılar arasında en şerefli mahlûk olan insan için de elbette tedbirler alınmalıdır zira hadisin ifadesiyle daha anne karnında insanın şakî veya saîd olacağı takdir ediliyorsa  bu takdirde anne-babanın yaşantısı, yediği-içtiği, ibadet hayatı belli ölçüde rol oynamakla beraber çocuğun şakî veya saîd olması sadece anne-babanın yaşantısına bağlı değildir zira Peygamber çocuklarının inanmadığını Kur’ân bize haber vermektedir. Anne ve babanın doğum öncesi ve sonrası tavırları da onun şakî ve saîd yazılmasında önemli vesilelerdir. Bu itibarla ebeveyn bu dönemde her türlü tedbiri almalıdırlar. (  Müslim, kader 3; İbn Mâce, mukaddime 7; Buhârî, kader 1).<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">2-Doğumdan Sonra Çocuğa Karşı İlk Vazifeler</span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">a) Dua</span><br />
<br />
Çocuk dünyaya gelince ilk yapılan muâmelelerden birisi duadır. Tahnîk (  ilk gıda) için Peygamberimiz’e (  sallallahu aleyhi ve sellem) getirilen çocuklara aynı zamanda dua da edildiğini, Hz. Âişe’den gelen bir rivayet teyit etmektedir. (  Müslim, tahâret 101). Peygamberimiz (  sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine getirilen çocuğa dua eder ve başını okşardı.<br />
<br />
Yapılan dualarda çocuğun Müslüman olarak yaşaması, Allah’ın rızası dairesinde ömür sürmesi, şeytanın şerrinden korunması ve hayırlı bir evlat olması için hayır duada bulunmak, onun hem dünya, hem ahiret saadeti için büyük önem taşır. Hz. Âişe Validemizin rivayetine göre yeni doğan çocuklar getirildiğinde Resûl-i Ekrem Efendimiz (  sallallahu aleyhi ve sellem) onlara hayır ve bereket duasında bulunurlardı. (  Müslim, âdâb 26). Aynı âdeti daha sonra Sahâbe-i Kiram Hazerâtı da devam ettirmişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">b) İlk Gıda (  Tahnîk) ve İlk Elbise</span><br />
<br />
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek sünnettir. (  Tirmizî, menâkıb 46). Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.<br />
<br />
Konuyla ilgili farklı rivayetler, Peygamberimiz’in (  sallallahu aleyhi ve sellem) bu uygulamayı sadece kendi torunları için değil diğer Müslüman çocuklarına da uyguladığını göstermektedir. Bu takdirde bu sünnet bütün Müslümanlar için geçerli bir sünnettir.<br />
<br />
Peygamberimiz’in (  aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) gerek kızı Fâtıma’ya, gerek Ümmü Süleym’e  :  “Benden evvel çocuğun ağzına bir şey koymayın.” diye haber salması, bu emrin uygulandığı Hz. Hasan’ın, emrin uygulanmadığı Hz. Hüseyin’e nazaran daha a’lem (  bilgili) olduğunun Hz. Ali tarafından itirafı, tahnîk meselesinin terbiyede ihmal edilmemesi gereken bir husus olduğunu göstermektedir. İslâm terbiyecileri bu sünnetin, çocuğu bir âlime götürerek onun eliyle yerine getirilmesini tavsiye etmişlerdir. (  İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s.118 ).<br />
<br />
Yeni doğan çocuğun beyaz bir beze sarılması da sünnettir zira Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselam) Hz. Sevde’ye hitaben  :  “Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın.” buyurmuş, Hz. Sevde’nin  :  “Ya Resûlullah, çocuk doğdu, göbeğini kestim ve sarı beze sardım.” cevabı üzerine Efendimiz (  aleyhissalâtu vesselam) öfke izharında bulunur ve çocuğu beyaz bir beze sarar.(  Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 16, 261-62).<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">c) Kulağına Ezan Okuma</span><br />
<br />
Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhid, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır.<br />
<br />
Bu âdet bizzat Peygamber Efendimiz’den gelmektedir. Sünen-i Tirmizi’de nakledildiğine göre Hz. Hasan dünyaya gelince Peygamberimiz onun sağ kulağına ezan okumuştur. (  Tirmizî, edâhî15).<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">d) İsim Koyma</span><br />
<br />
Çocuk doğduğunda birinci günün akşamı isim verilebildiği gibi (  Buhârî, akîka 1; Müslim, fedâil 62) eğer akîka kurbanı kesilecekse yedinci gün ismin konulmasının gerektiği hadislerde ifade edilmiştir. (  Tirmizî, edeb 63). Ancak doğumun yedinci gününden önce isim verilmesinin de mahzurlu olmadığını belirtmek gerekir çünkü Efendimiz (  aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) düşüklerin bile isim verilerek gömülmesini emretmişlerdir. (  İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/452-453).<br />
<br />
Çocuğa isim verilirken dikkat edilecek husus, manası güzel olan ismin konulmasıdır. Çocuğa güzel isim koymak, her baba için yerine getirmesi gereken önemli bir sünnettir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur  :  <br />
<br />
إِنَّكُمْ تُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَسْمَائِكُمْ وأَسْمَاءِ اٰبائِكُمْ فَأَحْسِنُوا أَسْمَاءَكُمْ<br />
<br />
“Siz kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel kılın.” (  Ebû Dâvud, edeb 61).<br />
<br />
Bunun yanında birçok rivayette belirtildiği üzere Efendimiz (  aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) birçok kimsenin ismini manası kötü olduğu için değiştirmiş ve yerlerine manası güzel olan isimler koymuştur. Birçok âlim ismin, konulan kişiye tesir edeceğini belirterek konunun önemine atıfta bulunmuşlardır.<br />
<br />
Allah’a ait olan ve Kur’ân’da Esmâ-i Hüsnâ diye beyan buyrulan Rahman, Rahîm, Azîz gibi ism-i şerifler, başına “kul” anlamındaki “abd” kelimesi eklenerek Abdurrahman (  Rahmân’ın kulu), Abdulaziz (  Azîz’in kulu) şeklinde insanlara verilebilir. Bununla birlikte esmâ-i hüsnâdan olan isimlerden birçoğunun isim veya sıfat olarak insanlar hakkında kullanılmaları da câiz görülmüştür. Bunlardan bazıları ise sadece Allah hakkında kullanılır ki onların insanlara isim olarak verilmesi doğru değildir. Abdulkâhir el-Bağdâdî’ye göre bu açıdan insanlara verilmesi câiz olmayan isimler şunlardır  :  Allah, İlâh, Rahmân, Hâlik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-mülk, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm. (  Bekir Topaloğlu, “Esmâ-i Hüsnâ”, DİA, 11/412).<br />
<br />
Son zamanlarda moda olduğu üzere, Kur’ân’da geçiyor diye manası uygun olmayan isimler koymak da doğru değildir. Mesela “aleynâ” kelimesi, sırf söylenişi kulağa hoş geliyor diye isim olarak konulmaktadır. Hâlbuki bu kelimenin isim olabilecek bir anlamı yoktur. Manası “bizim üzerimize” “bize gerekir” demektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">e) Sünnet Ettirme</span><br />
<br />
Sünnet olma, Müslümanla kâfiri birbirinden ayıran önemli alametlerden biri olarak telakki edilmiştir. Bu yönüyle onun farz ve vacip olduğunu söyleyenler olsa da önemli bir sünnet olduğunda şüphe yoktur.<br />
<br />
Sünnet olmanın vakti tam belirlenmemişse de çocuğun ergenlik yaşından, yani namaza oruca başlama yaşından önce sünnet olması en uygun olanıdır. Yedinci gününde sünnet olması tercih edilir. Büluğ çağında sünnet olması ise artık vacib olur.<br />
<br />
Büluğa ermeden çocuk sünnet ettirilecek ise her bünyenin bir olmayacağı göz önüne alınarak, hangi yaşta sünnet olabileceği konusunda çocuk doktorlarının tavsiyelerine göre hareket etmekte fayda vardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">f) Akîka Kurbanı Kesme</span><br />
<br />
Yeni doğan çocuğun ilk günlerinde Cenâb-ı Hakk’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana “akîka kurbanı” adı verilmiştir.<br />
<br />
Esasen akîka yeni doğan çocuğun başındaki ana tüyünün adıdır. Akîka kurbanı Hanefî mezhebinde mubahtır. Ama böyle şükür niyetiyle yapılan bir mubah, kurbiyete (  Allah’a yakınlığa) dönüşmektedir zira niyet, âdetleri ibadete, mubahları da taate yani yapılmasından sevap kazanılan bir amele çevirir. Böylelikle de akîka kurbanı nafile bir ibadet olmaktadır. Akîka kurbanı kesmek diğer mezheplerde sünnet; Zâhirîlere göre ise vaciptir.<br />
<br />
Peygamberimiz (  aleyhi elfü elfi salâtin ve selam), torunları Hasan ve Hüseyin için birer koçu akika kurbanı olarak kesmiş ve ümmetine de yeni doğan kız ve erkek çocukları için kesmelerini tavsiye etmiştir. (  Nesâî, akîka 5; Ebû Dâvûd, edâhî 20). Bu konudaki hadis-i şeriflerden yola çıkarak gücü yetenlerin erkek çocuğu için iki kurban kesmeleri tavsiye edilebilir.<br />
<br />
Akîka kurbanını çocuğun doğumunun yedinci günü kesmek müstehaptır. Bununla birlikte doğumundan itibaren büluğ çağına kadar kesilebilir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi, saçının kesilerek ağırlığınca altın veya gümüşün tasadduk edilmesi tavsiye edilmiştir.<br />
<br />
Kurban olmaya elverişli her hayvan akîka kurbanı olarak kesilebilir. Kesilen bu kurbanın etinden kurban sahibi, aile fertleri ve yakın dostları yiyebileceği gibi tasadduk da edilebilir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<br />
DOĞUM</span><br />
<br />
Ebenin dindar olması, hiç olmazsa çocuğu alırken “besmele” çekmesi gerekir. Doğumun kolay olması için Ashabı Kehf’in isimleri yazılarak, doğum anında üzerinde bulundurulabilir. Doğum odasında dinimiz ölçülerince yabancı olan kimselerin olmamasına dikkat edilmelidir. Doğumdan kurtulan anneye de, “geçmiş olsun” demeli ve bir çocuk dünyaya getirdiği için onu tebrik etmelidir. Zira çocuğu olanı tebrik etmek müstehabdır. Doğum sonrasında anne için hâsıl olan fıkhi hükümleri bilmiyorsa, bilen biri tarafından kendisine anlatılmalıdır. Çocuğun kırkı çıkana kadar mümkün mertebe anne yalnız bırakılmamalı ve kendisine maddi ve manevi olarak yardımcı olunmalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İSİM KONULMASI</span><br />
<br />
Dünyaya gelen çocuğun, önce sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunmalıdır. Böylece çocuğa, ilk İslami telkin ve davet yapılmış olur. Kalbi de, ezanın derin tesirinden bir hisse alır. Nitekim bu dünyadan ayrılırken de, insana Kelime-i Tevhid telkin edilir.<br />
<br />
Hz. Fatıma (  r. anha), Hz. Hasan’ı dünyaya getirdiğinde Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, O’nun kulağına ezan okumuşlardır.<br />
<br />
Ayrıca, yeni doğan çocuğun damağına tatlı bir şey sürmek müstehabdır. Buna “tahnik” denir. Tahnik, hurmayı ağızda iyice çiğnedikten sonra çocuğun ağzına dokundurmaktır. Hurma bulunmadığında, herhangi bir tatlı gıda da olabilir.<br />
<br />
Ashab-ı Kiramdan Ebu Musa (  r.a.) anlatıyor; “Bir oğlan çocuğum dünyaya geldi. Onu alıp Peygamber Efendimiz (  s.a.v.)’e götürdüm. Çocuğun adını İbrahim koydu. Sonra da ağzına hurma alıp iyice çiğneyerek çocuğumun ağzına sürdü. Ve bereket ile dua ederek çocuğu tekrar bana verdi.”<br />
<br />
Dünyaya gelen çocuğa yapılacak ilk iyilik ve ikram, ona güzel isim vermektir. Hz. Peygamber (  s.a.v.) Efendimiz  :  “Kıyamet gününde siz, kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. O halde isimlerinizi güzelleştiriniz.”<br />
<br />
Konacak isimler hakkında da Efendimiz (  s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır; “Peygamberlerin isimleriyle isimleniniz. İsimlerin Allah’a en sevimlisi, Abdullah ve Abdurrahman’dır.”<br />
<br />
Çocuğun, yedinci günü adı konulduktan sonra saçları kesilip ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir. Nitekim Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hasan’ı dünyaya getirdiği zaman Hz. Fatımâ (  r. anha)’ya şöyle buyurmuştur; “Ya Fatıma! Çocuğun başını tıraş et ve ağırlığı kadar da gümüşü sadaka olarak ver.”<br />
<br />
Kız çocuklarının saçları tıraş edilmez, tahmini olarak ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">AKİKA KURBANI</span><br />
<br />
Akika kurbanı da, çocuğun doğduğu günden bulûğa ereceği güne kadar kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, akikanın durumunu soran Ümmü Kürz’e şu cevabı vermiştir; “Oğlan çocuğunda iki, kız çocuğunda bir koyun (  kesilir).”<br />
<br />
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur; “Her oğlan çocuğu Akika kurbanı ile rehindir. Akika, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilir. Adı konulur ve başı tıraş edilir.”<br />
<br />
Akika, vacip değil, müstehabdır. Normal kurban gibidir. Eti, derisi satılmaz. Kemikleri kırılmaz. Akikanın etinden kesen de yiyebilir.<br />
<br />
Akika, çocuğu rehin olmaktan kurtarır. Zira o, akîkasına karşılık bir rehindir. İmam Ahmed bin Hanbel der ki  :  “Çocuk, ana-babasına şefaat etmekten alıkonulur, ancak. Akika ile şefaat hakkı doğar.”<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
SÜNNET EDİLMESİ</span><br />
<br />
Sünnet olmak, peygamberlerin yoludur. Peygamber (  s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar  :  “Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir  :  Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.”<br />
<br />
Hz. Cabir (  r.a.)’de der ki; “Resulüllah (  s.a.v.) Efendimiz, torunları Hasan ve Hüseyin’e Akika kurbanı kesti. Yedinci günlerinde de onları sünnet ettirdi.”<br />
<br />
Sünnetçinin de dindar olmasına dikkat edilmelidir. Sünnet esnasında Efendimiz (  s.a.v)’e salatü selam getirilir, tekbiratlar okunur. Sünnetten sonra tanıdıklar toplanılarak bir ikramda bulunmak örfümüzdeki güzel bir uygulamadır. Ama bu ikram esnasında kadın ve erkek karışık şekilde bulunmamalıdır. Yapılan ikram içkili, çalgılı gibi dinimizin yasakladığı bir biçimde olmamalıdır. Bu vesileyle Kur’an okutmak ve sohbet tertiplenmesi daha güzeldir. Sohbette Efendimiz (  s.a.v)’in sünnetinin önemi ve gerekliliği cemaate anlatılır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÇOCUĞUN EĞİTİMİ</span><br />
<br />
Aile içersinde gördüğü ve işittiği her şey, çocuğun hafızasında bir model olarak yer alır. Çocuk, her gördüğüne dikkatle bakar, sonra da bu gördüklerini taklit etmeye ve yapmaya çalışır. Her işittiğini de dikkatle dinler. Zamanla bu işittiklerini söylemeye gayret eder. Bu bakımdan anne ve babalar, her hususta<br />
<br />
yavrularına örnek olmalıdırlar. Çocuğun imanı, daha küçük yaşta iken aile ocağında şekillenir. Eğitim konusundaki temel kaideye göre, anne ve babasının dini üzere yetişir. Nitekim hadis-i şerifte; “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu; Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yaparlar”  buyurulur.<br />
<br />
Çocuk konuşmaya başladığı zaman, ona söyletilecek ilk kelime, “Allah” lafzı olmalıdır. Böylece, kalbe iman tohumları ekilirken, çocuğun gönül ufku da zikrullahın nuruyla aydınlanmaya başlar.<br />
<br />
Çocuklara ilk cümle olarak da, iman telkin eden Kelime-i Tevhidin öğretilmesinde ısrar edilmelidir. Hadis-i şerifte  :  “Çocuklarınızın ağzını ilk olarak لا إله إلا الله sözü ile açınız. Ölüm anında onlara yine لا إله إلا الله sözünü telkin ediniz”  buyurulur.<br />
<br />
Ayrıca çocuklarımıza, küçük yaşlardan itibaren Kur’an-ı Kerim öğretmeliyiz. Böylece, çocukların saf ve temiz gönülleri, Kur’an-ı Kerim’in feyzi ve nuruyla berraklaşır. Nitekim Peygamber Efendimiz (  s.a.v.); “Çocuklarınızı üç haslet üzerine yetiştiriniz  :  Peygamberinizin sevgisi, ehli beytinin sevgisi ve Kur’an tilâveti” buyurur.<br />
<br />
Çocuklarımızın körpe dimağlarına, Allah sevgisini, Peygamber (  s.a.v.) sevgisini, ehli beytinin, ashab-ı kiramın, evliyaullahın ve İslâm büyüklerinin sevgilerini aşılamalıyız. Çünkü bu sevgi ile çocuğun his ve duyguları harekete geçer, İslami şuur ve hassasiyet kazanır. Güçlü ve örnek şahsiyetlere benzemeye çalışır.<br />
<br />
“Çocuklarınıza yedi yaşından itibaren namaz kılmalarını emrediniz. On yaşına vardıklarında kılmazlarsa, hafifçe dövünüz. Ve (  ayrıca) yataklarını ayırınız” buyurulur.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (  s.a.v.) “Yedi yaşından itibaren çocuğunuza namazı emredin” buyuruyor. Yedi yaşındaki çocuğumuza namazı emredebilmemiz için çocuğumuzun namaz kılmayı, abdest almayı bilmesi lazım ki, çocuğumuza namazı emredebilelim. Bu yüzden çocuğumuz, 4 yaş, 4 ay, 4 günlük olduğu zaman hemen vakit kaybetmeden gerekli olan Dini Bilgiler, Kur’an, Namaz, Abdest vs. gibi eğitimlere başlanılmalıdır. Çocuk yedi yaşına girdiği zaman, namaza başlatılmalı, yalan söylemenin, haram yemenin kötülükleri anlatılmalıdır.<br />
<br />
Bu konuda hadis-i şerifte ki, “dövmekten maksat”, tepkimizi göstermek demektir. Âlimlerde bu tepkiyi şu şekilde tarif etmişlerdir. Bir karış uzunluğunda,<br />
<br />
serçe parmağı kalınlığında bir misvak ile kaba etlerine abanmadan, hafifçe vurarak namazlarını kılmadığından dolayı tepkimizi göstererek, onu bu yaptığından dolayı kınamaktır. Tabi işin bu hale gelmemesinden önce, yedi yaşından on yaşına kadar tam üç sene tatlı tatlı çocuğumuzu namaza teşvik etmemiz ve ısrarla takip etmemiz lazımdır. Bu cezadan sonra çocukta bir düzelme görülürse, ona şefkatle ve güler bir yüzle yönelmelidir.<br />
<br />
Anne ve baba, çocuğuna iyi bir arkadaş seçiminde yardımcı olmalı ve onu kötü arkadaşlarının zararlarından korumalıdır. Zira kötü arkadaş, bütün kötülüklerin kaynağıdır.<br />
<br />
Anne ve babaların mühim vazifelerinden biri de, çocuklarını, temiz, düzenli ve disiplinli olarak yetiştirmek ve onlara daha küçük yaşlardan itibaren dinlerini, ahlâk ve adab-ı muaşeret kaidelerini öğretmektir.<br />
<br />
Çocuklar, Cenab-ı Hakk’ın bizlere birer emaneti olup, saf ve temiz kalpleri bir cevherdir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa ne ekilirse, onun meyvesi alınır.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim’de  :  “Ey iman edenler, kendinizi, evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz” buyurulur.<br />
<br />
Anne-babanın, evlatlarını cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha önemlidir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı, farzları ve haramları öğretmekle, ibadete alıştırmakla ve dinsiz ve ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur.<br />
<br />
Evladına, Allah-u Teala’yı ve Peygamber Efendimiz (  s.a.v.)’i öğretmeyen, sevdirmeyen ana ve babalar, onların hem dünya, hem de ahiret katilleri sayılır.<br />
<br />
Evladına dinini öğretmeyen ana-baba, dünyanın en merhametsiz insanlarıdır.<br />
<br />
Çocuk üşümesin, uykusuz kalmasın, diye onu namaza kaldırmamak, cinayetlerin en büyüğüdür. Bu iyilik değil, ona karşı en büyük kötülüktür.<br />
<br />
Doktor, hastasına merhamet ettiği için, icabında onu bıçağın altına yatırır. Ve ameliyat eder. Doktorun amacı, bu ameliyatla onu sıhhatine kavuşturmak ve rahat ettirmektir.<br />
<br />
Ana-baba merhametli iseler, evlatlarını seviyorlarsa, evvela dinlerini öğretirler, sonra da dünya ile alâkalı ilimleri.<br />
<br />
Kaldı ki, evladına karşı merhametli olmak demek, kendisine de merhamet etmek demektir. Çünkü ana ve baba da, çocuklarına dinini öğretmedikleri için yargılanacaklardır. Yani çocuğuna İslâmiyet’i öğreten, kendisi de korunmuş olacaktır.<br />
<br />
Yavrularımız, bizim en kıymetli varlıklarımızdır. İslam, onların omuzları üzerinde asırdan asıra kıyamete kadar sürüp devam edecektir.<br />
<br />
Ailenin en değerli meyvesi olarak bizlere emanet edilen yavrularımızın gönüllerinde hizmet, merhamet ve şefkat hislerini filizlendirerek, onları istikbale miras bırakmalıyız.<br />
<br />
Anne ve babanın en güzel ahiret yatırımı, hayırlı bir evlat yetiştirmektir. Nitekim Peygamberimiz (  s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar  :  “İnsan öldüğü zaman, (  sevap kazanmaya vesile olan) üç ameli kesilmez  :  Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim ve kendisine dua eden çocuk.”<br />
<br />
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur  :  “Öldükten sonra kulun derecesi yükseltilir. Kul der ki  :  Ey Rabbim! Bu sevap nereden geldi?<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’ta ona şöyle der  :  Çocuğun senin için dua etti, istiğfarda bulundu.”<br />
<br />
Cenab-ı Hakk’tan; evlatlarımızı salihlerden ve salihattan kılmasını niyaz ederiz.<br />
<br />
----------------<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1. DOĞUMDA OKUNACAK BİR DUA VAR MIDIR?</span><br />
<br />
Doğum, yerine göre hayatî tehlike arz eden bir ameliyat olabilir. Böylesine ciddî bir olay, elbette sadece mânevi dua ile geçiştiritlemez. Önce maddi tedbirler alınır, yâni gereken ebeye, doktora gidilir, alâka ve muayenesi temin edilir; bundan sonra sıra manevî tedbire, yâni duaya gelir.<br />
<br />
Nasıl sadece doktor kesin şifaya vasıta değilse, sadece dua da öyle kesin şifaya sebep olmaz. Zira ikisini de Rabbimiz emretmekte, hem maddî, hem de manevî tedbiri dinimiz istemektedir. Birini icra edip ötekini ihmal eden, elbette yarım iş yapmış olur. Tek kanatlı kuşun uçtuğu kadar başarı temin edilir.<br />
<br />
Maddî tedbirden sonra alınacak manevî tedbiri, yâni okunacak duayı, Efendimiz (  asv) şöyle tavsiye buyurmuştur  :  <br />
"Doğum yapacak hanımın sıhhat ve kolaylıkla doğumunu yapması niyetiyle, Önce Âyete'l-Kürsî okunur, sonra Felâk ve Nâs sûreleri okunur. Bunlardan sonra da şu âyet okunur  :  "<br />
<br />
"İnne Rebbekümülahüllezi haleka's-semâvâti ve'l-arda fî sitteti eyyâmin, sümme'stevâ ale'l-arşi, yuğşi'l-leyle'n-nehâra yetlübühû hasîsen. Ve'ş-şemse ve'l-kamere ve'n-nücûme müsahharâtin bi-emrih, elâ lehü'l-halku ve'l-emru. Tebârekellahü Rabbü'l-âlemîn." (  A'raf, 7/54)<br />
Resul-i Ekrem Efendimiz (  asm) kızı Fâtıma (  r.anha) validemizin doğumunda bu duayı okutmuş, netice sevindirici şekilde huzurlu ve sıhhatli bir doğum olarak tecelli etmiştir, Mübarek nesil Hazret-i Hasan ve Hüseyin (  ra) efendilerimiz böyle dualarla dünyaya gelmişlerdir.<br />
<br />
Sıhhatli bir doğum haberini alınca Allah'a şükretmek, konu komşuda bulunan yoksullara yardım etmek, münasip olan bîr cömertliktir.<br />
<br />
İçki içmek, içirmek, kumar oynamak, ahlâk bozucu eğlenceler tertip etmek ise nimete karşı nankörlük mânâsına gelen bir anlayışsızlıktır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">2. ÇOCUĞUN KULAĞINA EZAN ve KAMET OKUMAK GEREKİR Mİ?</span><br />
<br />
Hz. Ebu Rafi anlatıyor  :  "Hz. Hasan (  ra) dünyaya geldi zaman Hz. Peygamber (  a.s.m)'in onun kulağına ezan okuduğunu gördüm." (  Ebu Davud, Edep, 107; Tirmizî, Edahî,16; Ahmet b. Hanbel, VI/9,291).<br />
Hz. Peygamber (  a.s.m)'in doğan çocuğun sağ kulağına ezanı, sol kulağına da kametin okunmasını tavsiye ettiğine dair rivayetler de vardır. (  bk. Gazalî, İhya, II/55; Zeynu'l-Irakî, Tahricu Ahadisi'l-İhya, İhya ile birlikte).<br />
<br />
Çocuk dünyaya geldikten sonra ilk fırsatta dinî bilgisi olan kimse çağrılır, çocuk kucağına verilir. Sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunur. Sonra da şöyle dua etmesi sağlanır;<br />
<br />
"Allah'ım, bu yavruyu İslâm fidanlığında biten güzel bir fidan olarak büyüt, İslâmî hayatta ebedî ve sabit kıl."<br />
<br />
Bu sıralarda çocuğuna bakan ana-baba, İbrahim Aleyhisselâm'ın oğulları İsmail ve İshak'a bakarken okuduğu şu duayı okurlar  :  <br />
"Elhamdülillahillezî vehebe lî ale'l-kiberi İsmâile ve ishak. İnne Rabbî lesemîu'd-duâ."<br />
<br />
"Bana bu evladı ihsan eden Allah'a hamd eder, minnet ve şükranlarımı takdim ederim..." (  İbrahim, 24/39)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">3- ÇOCUĞA YEDİRİLECEK İLK GIDA (  TAHNİK)  :  </span><br />
<br />
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek Sünnet-i seniye’dir. Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.<br />
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki  :  <br />
“Yeni doğan çocuklar Resulullah'a -sallallahu aleyhi ve sellem- getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmanın suyunu çocuğun ağzına sıkardı.” (  Müslim  :  2147)<br />
Görüldüğü üzere Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yeni doğan çocuğun midesine ilk inen gıdaya dikkat etmekte ve bunun ana sütünden başka bir şey olmasını istemektedir. Nitekim çeşitli rivayetler, bu ihtimamı sadece kendi torunları için göstermeyip bir prensip olarak bütün Müslüman çocuklarına uyguladığını ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">4. ÇOCUĞUN SAÇININ TIRAŞ EDİLMESİ VE AĞIRLIĞINCA GÜMÜŞ SADAKA VERİLMESİ  :  </span><br />
<br />
Resulullah (  sav) buyurdular ki  :  "Her çocuk, akika kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (  doğumunun) yedinci günü, onun adına kesilir. (  O gün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir." Ebu Davud, Edahi 21, (  2837, 2838 ); Tirmizi, Edahi 23, (  1572); Nesai, Akika 5, (  7, 166)<br />
<br />
Resulullah (  sav), Hz. Hasan (  ra) için akika olarak bir koyun kurban etti ve  :  "Ey Fatıma!" dedi, "Çocuğun başını tıraş ettir ve saçının ağırlığınca gümüş tasadduk et!" Bu emir üzerine saçı tarttık, ağırlığı bir dirhem veya buna yakın bir şeydi. Tirmizi, Edahi 20, (  1519)<br />
<br />
Cafer İbnu Muhammed babasından o da Hz. Fatıma (  ra)'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in, Zeyneb'in, Ümmü Külsüm (  ra)'ün saçlarını tarttı. Bunların ağırlığınca gümüş tasadduk etti. Muvatta, Akika 2, (  2, 501)<br />
<br />
Sünnet olan saçın kesilmesidir. Ancak saçı kesmeden de saçın ağırlığınca sadaka verebilirsiniz, bunun da sevabı vardır. Tam sünnete uygun olan saçın kesilip ağırlığınca sadaka verilmesidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">5. DOĞUM KURBANI KESİLİR Mİ? ÇOCUĞUN SÜNNET YAŞI KAÇTIR?</span><br />
<br />
İslamiyet gelmezden önceki cehalet devri insanlarına kız çocukları dünyaya geldiği haber verilince üzülür, karamsarlığa düşerlerdi; oğlan çocuğu haberi verilince ise, sevinip kurban keserlerdi. Kestikleri kurbanın kanını da yavrunun yüzüne, başına sürerler, bu adeti devam ettirirlerdi.<br />
<br />
İslâmiyet gelince, Resûl-i Ekrem (  asv) Hazretleri, bu adetlere çekidüzen verdi. Kötülerini kaldırdı, iyilerini de islah ederek devam ettirdi.<br />
<br />
Nitekim, cahiliyye devri insanlarının yalnız oğlan çocukları için kestikleri kurbanı, kız çocuklarına da teşmil eden Peygamberimiz (  asv), (  Ebû Dâvud, Edâhî 21; Tirmizî, Edâhî 17; Nesâî, Akîka 3,) onların çocuğun başına kan sürmeleri yerine, misk ve za'feran gibi güzel kokular sürmelerini tavsiye buyurdu.<br />
<br />
Bu sebeble Müslümanlar, çocukları dünyaya geldiğinde Allah'a hamd ve şükür maksadıyla isterlerse kurban keserler; çoluk-çocuk, eş-dostla güzel sohbetler yapar, tatlı ziyafetler hazırlarlar. Bu çocuk, ister oğlan, isterse kız olsun, durum değişmez. Sâdece oğlan için sevinç alâmeti gösterip, kız için üzüntü ve memnuniyetsizlik izhar etmek, İslamî bir anlayış olmaz. Olsa olsa, cahiliyye devri insanlarına lâyık bir zihniyet olur.<br />
<br />
Kaldı ki, evlâdın hangisinin daha hayırlı ve sadık olacağı da belli olmaz. Bazen oğlan faydalı olacak sanılır, ama o tam tersine yaramaz çıkar; ihtiyarlıkta ana-baba kıza sığınır, ondan fayda görür.<br />
<br />
Fıkıh kitaplarında (  Akîka, Nesîke) adıyla geçen bu çocuk kurbanını kesme günü, muayyen değildir. Bazen çocuğun doğuşunun yedinci günü kesilir, bazen yedi yaşına kadar müddeti uzatılır.<br />
<br />
Akîka kurbanının sünnet olduğunu söyleyen diğer mezheblere mukabil, Hanefilere göre, mubahtır. Malî durumu yerinde olan keser, olmayan da kesmez. Ne kesen ve ne de kesmeyen bir suâle maruz kalmaz, bir manevi kaybı olmaz.<br />
<br />
Bu kurbanın kemiklerinin kırılmayacağını söyleyenlere mukabil, kırılmasını tavsiye edenler de vardır.<br />
Çocuk mütevazi olsun, diye kemiklerinin kırılması tefeülen tercih edilebilir. Her ikisi de caizdir, niyete bağlıdır.<br />
<br />
Kurban kestikten sonra, etinden eş-dost, akraba, bilhassa fakirler istifade etmeli, belli bir sevince sebep olmalıdır.<br />
<br />
Ayrıca çocuğun İslâmî ve sıhhatli bir hayat üzere olması niyetiyle, civarda bulunan muhtaçlara hususî yardım yapılır. Sadaka verilir. Bu sadakanın miktarını, sadakayı verenin malî durumu tayin eder. Herhalde verilen miktar, bir kimsenin işine yaramalı, bir ihtiyacını karşılamak, yahut onunla bir eşya alınabilmelidir.<br />
Peygamber Efendimiz (  asv) böyle yapmıştır  :  <br />
Bu sadakanın sevabı hürmetine, çocuğun islamî bir anlayış içinde ömür sürmesi niyaz edilir, kaza ve belalardan mahfuz kalması dileğinde bulunulur.<br />
Doğumla başlayan bir mükellefiyet daha vardır, O da oğlan çocuğunun sünnet ettirilmesidir.<br />
<br />
Sünnetin belli yaşı yoktur. Muhite, çocuğun sıhhatine, beden yapısına göre değişebilir. Herhalde yedi yaşını geçmemeli, bulûğ çağına kadar yaklaşmamalıdır. Çünkü, bundan sonra mahremiyet devresi başlar. Haramlık söz konusu olur.<br />
<br />
Sünnet zamanında icra edilen merasimlerde, evlâdı kendilerine ihsan eden Allah'a isyan manasına gelen bir taşkınlık ve şaşkınlıkta bulunulmamalı; bir takım günahlar işlenip, haramlara düşülmemelidir.<br />
<br />
Şayet, gerek çocuğun doğumunda, gerekse sünneti sırasında, bir takım günahlar işlenir, haramlar irtikab edilir; içki içmek, kumar oynamak, kadın-erkek karışık eğlencelere dalmak gibi isyanlara sapılırsa, en azından nankörlük edilmiş, nimete karşı küfranda bulunulmuş olunur.<br />
<br />
Bunun bir mânâsı, kendilerine çocuk ihsan edip, o güne erişmeyi nasip eden Allah'a karşı nankörlükte bulunmak, "Sen bize böyle evlâd ihsan edip lütufta bulundun, biz de sana isyan edip nankörlükte bulunuyoruz." demektir.<br />
<br />
Müminler, böyle bir hataya düşmemeli, sünnet merasimlerinde mevlid okutmayı, eşe-dosta yemekler yedirip, muhtaçları giydirmeyi esas almalı; içki içmek, kumar oynamak gibi nankörlük mânâsına gelen kötülüklere sebebiyet vermemeli, şükür gününde şükürsüzlüğe sapmamalıdır.<br />
<br />
------------------<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Yeni doğan bebeğe yapılması gereken sünnetler nelerdir?</span><br />
<br />
Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir<br />
Hz. Hasan dünyaya gelince Peygamberi Efendimiz (  asm) onun sağ kulağına ezan okumuştur.<br />
Hz. Hüseyin’in rivayetine göre ise Peygamberimiz (  asm) bu adetlerinin hikmeti hususunda da şöyle buyurmuşlardır  :  <br />
<br />
“Kimin bir çocuğu olur da, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa, o çocuğa ümmü sıbyan hastalığı zarar vermez (  cin zarar vermez).” Çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhit, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır.<br />
Çocuğa güzel isim vermek çocuğun babası üzerindeki haklarındandır<br />
Peygamber Efendimiz (  asm) “Çocuğa güzel isim vermek, dinini öğretmek ve vakti gelince evlendirmek, evladın babası üzerindeki haklarındandır.”<br />
“Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyle ise isimlerinizi güzel koyun.” buyurmuştur.<br />
Çocuklarımıza “güzel mânâlara” delâlet eden isimler vermemiz sünneti ihya açısından önemlidir. Peygamber Efendimiz'in (  asm) isimleri, sair peygamberlerin isimleri ve güzel mânâlar ifade eden isimler verilebilir. Çirkin mânâlara delâlet eden isimler verilmez. Hatta güzel isim koymayı tavsiye eden Peygamber Efendimiz'in (  asm) kötü anlamlı veya yanlış anlaşılabilecek isimleri de daha güzelleriyle değiştirdiği rivayet edilir.<br />
Ayrıca çocuğun isminin doğduğu günün akşamında verilmesi tavsiye edilmektedir; fakat yedinci güne kadar da ertelenebilir.<br />
Dua ve ziyafet<br />
Hz. Aişe (  ra) validemizin rivayetine göre, yeni doğan çocuklar getirildiğinde Resul-i Ekrem Efendimiz (  asm) onlara hayır ve bereket duasında bulunurlardı. Peygamberimiz (  asm) elini yeni doğan bebeğin başına koyarak dua ederdi. Çocuğun doğumundan sonra ziyafet vermek bu duanın toplu yapılması için olduğundan sahabeler yeni doğan bebekler için ziyafet yemeği vermeyi de önemserlerdi.<br />
Çocuğa yedirilecek ilk gıda (  tahnik)<br />
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek sünnet-i seniyedir. Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.<br />
Hazret-i Âişe (  ra) der ki  :  <br />
<br />
“Yeni doğan çocuklar Resulullah'a (  asm) getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmanın suyunu çocuğun ağzına sıkardı.”<br />
Yine Peygamberimiz (  asm) Enes'in annesinden çocuk doğduğunda ağzına süt koymadan kendisine haber vermesini istemiştir. Enes doğar doğmaz Efendimiz'in (  asm) yanına getirilmiş, Peygamberimiz de (  asm) bebeğin ağzının içini iyi cins bir hurma ile ovarak tahnik yapmıştır.<br />
Çocuğun sünnet edilmesi<br />
"Dört şey var ki, bunlar peygamberlerin sünnetlerindendir. Sünnet olmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek" (  Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Müsned)<br />
Sünnet, bazı âlimlerce vacip, bazılarınca da farz olarak kabul edilmiştir. Çocuğu sünnet etme zamanına gelince; bulüğ çağına kadar müsaade varsa da, müstehap olan vakit doğumun yedinci günüdür.<br />
Kurban kesilmesi ve başının tıraş edilmesi<br />
Resûlullah (  asm) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (  ra) için birer koç kurban kesmiş ve “Erkek çocuk için bir akika vardır. Onun için bir kan akıtınız ve çocuğun saçlarını tıraş ediniz.” (  Ebu Davud) buyurmuştur.<br />
Çocuk erkek olsun, kız olsun kurban kesmek mübahtır. Akika Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği evlat için, bu büyük nimet için bir şükür kurbanıdır. Yeni doğan çocuğun başındaki kıllara akika dendiği için kesilen kurbana da akika kurbanı denilmiştir. Kurban kesmek için yeterli olan herhangi bir hayvan akika kurbanı için de yeterlidir.<br />
İmâm Ahmed b. Hanbel der ki  :  <br />
"Çocuk, ana-babasına şefâat etmekten alıkonulur, ancak akîka ile şefâat hakkı doğar."<br />
Akika kurbanı, çocuğun doğumunun yedinci gününde kesilirse daha faziletlidir. Bülûğ çağına kadar da kesilebilir. Yine sünnet-i seniyyede yer aldığına göre, akika kurbanı kesildiği günlerde, çocuğun başının tıraş edilip, kesilen saçın ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesi tavsiye edilmektedir. Yine Hz. Fatıma’nın (  ra), çocuklarının doğumlarından sonra saçlarını kesip ağırlığınca gümüş tasadduk ettiği bildirilmektedir.<br />
Peygamber Efendimiz'in (  asm) çocuğa ilk kelam olarak öğretilmesini istediği şey Allah’ın kelamı Nahl süresinin 78. ayetidir<br />
وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ<br />
 “Ve Allah sizi analarınızın karınlarından, (  siz) hiçbir şey bilmez bir hâlde iken çıkardı; şükredesiniz diye de size kulaklar, gözler ve kalbler verdi.” (  Nahl 78 )<br />
Peygamber Efendimiz (  asm) çocuğun dünyaya geldiği yedinci gününde bebeğe yedi işlem yapılmasını tavsiye eder  :  <br />
1.      Çocuğa isim verilip sünnet edilir<br />
2.      Ondan eza bertaraf edilir (  banyo yaptırılır)<br />
3.      Kız ise kulağı delinir<br />
4.      Akika kurbanı kesilir<br />
5.      Saçı tıraş edilir<br />
6.      Akika kurbanının kanı sürülür<br />
7.      Kesilen saçın ağırlığınca altın ve gümüş sadaka edilir. <br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Evlat hakkıyla ilgili çeşitli sorular</span><br />
<br />
Sual  :  Çocuk doğunca neler yapmak gerekir?<br />
CEVAP<br />
Yedinci günü isim koymak ve başını kazıyıp, saçının ağırlığı kadar, altın veya gümüş, sadaka vermek ve mümkünse akika hayvanı kesmek, müstehabdır. (  S. Ebediyye)<br />
<br />
Saçını kazımadan tahmini olarak verilebilir. Altın ve gümüş yerine, kâğıt para verilse ve yedinci günden sonra da verilse olur.<br />
<br />
Sual  :  Dinimizde erkek çocuğu mu daha makbuldür?<br />
CEVAP<br />
Hayır, kız çocuğu daha makbuldür.<br />
<br />
Sual  :  Evladımı red edebilir miyim?<br />
CEVAP<br />
Baba, akıl-baliğ olan oğlundan mesul olmayı red edebilir. Evlatlıktan red diye bir şey yok. Emr-i maruf yapmayı, tevbesini, ziyarete gelmesini, hediyesini ve vâris olmasını reddedemez. Red ettim dese de geçerli değildir.<br />
<br />
Sual  :  Çocuk ne zamana kadar emzirilir?<br />
CEVAP<br />
Çocuğu, altı ay kadar anne sütü ile beslemek kâfidir. Mama yiyecek hâle gelinceye kadar emzirmek vacip, bundan sonra, iki yaşına kadar müstehap, iki buçuk yaşına kadar ise, caizdir. Bundan sonra emzirmek günahtır. (  Redd-ül Muhtar)<br />
<br />
Sual  :  Kaç yaşına gelen kız çocuğunun odasını ayırmak gerekir?<br />
CEVAP<br />
On yaşına gelen kız ve erkek çocuğun yatak odasını birbirinden ve ana-babanın odasından ayırmalıdır. (  Hadika)<br />
<br />
Sual  :  Çocuk, hanım ve mala fitne denir mi? Fitne ne demektir?<br />
CEVAP<br />
Fitne imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela, düşman ve daha başka manalara da gelir. Mal, hanım ve çocuklar hayırlı olmazsa bela olur, fitne olur. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki  :  <br />
(  Ya Rabbi, beni sevenlere, hayırlı mal ver! Bana düşmanlık edenlere de çok mal, çok evlat ver!) [İbni Asakir]<br />
<br />
Çocuğu ve malı olan imtihan içindedir. İmtihanı kazanamazsa başı belaya girer, Cehenneme gider. Mal, çocuk ve hanım, cihad, namaz gibi ibadetlerden alıkoyabilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki  :  <br />
(  Ey iman edenler, hanımlarınız ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının!) [Tegabün 14]<br />
<br />
(  Mallarınız ve çocuklarınız sizin için elbette bir fitnedir.) [Tegabün 15]<br />
Buradaki fitne de imtihan ve benzeri manalardadır.<br />
<br />
İnsan, genel olarak malını iyi yolda kullanmaz. Bu bakımdan malı kendisi için düşman olmuş olur. Aslında mal, kılıç gibi bir nimettir. İyi kullanılmazsa sahibini keser. Evlat da, bir nimet iken, iyi terbiye edilmezse, ana-babaları ile birlikte Cehenneme gider. Nimet, düşman olmuş olur. Çoğunluk bu imtihanı kazanmadığı için, mala, hanıma ve evlada fitne, düşman gibi tabirler kullanılmıştır. Mesela, İskoçyalılar, genelde cimri oldukları için, her İskoçyalıya cimri gözü ile bakılır. Belki de içlerinde çok cömert olanları da vardır. Kayserililer, gözü açık olarak bilinir. (  Okur-yazar değilim ama Kayseriliyim) denir. Kayseri’de gözü açık olmayan da vardır. Hüküm ekseriyete göre verilir. Peygamber efendimiz, (  Zenginleri ve kadınları Cehennemde gördüm) buyurmuştur. Halbuki Cennete gidecek zenginler ve kadınlar da çoktur. (  Ramuz)<br />
<br />
Sual  :  Çocuklara büyüklerin ellerini öptürmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Salihlerin elini öpmeye alıştırmalı. Menduptur.<br />
<br />
Sual  :  (  Çocuklarım büyüyünce kâfir olacaksa, şimdiden ölsün) demek caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Caizdir. Hep hayır dua etmeye çalışmalıdır!<br />
<br />
Sual  :  Kocamdan ayrıldım. Ondan olan oğlumu on yaşına kadar büyüttüm. Kötü olduğu için babasını tanıtmadım. Günah oldu mu?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual  :  Beyimin ilk hanımından olan 5 yaşındaki çocuğunu, eve koymamaya hakkım var mı?<br />
CEVAP<br />
Küçük olduğu için hakkınız yoktur.<br />
<br />
Sual  :  Toplumda, babası bilinmeyen, piç denilen çocuklar gün geçtikçe çoğalıyor. Ana-babalarının günahları bu çocuklara da yazılır mı?<br />
CEVAP<br />
Veled-i zinanın çoğalması, kıyamet alametidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki  :  <br />
(  Ahir zamanda, veled-i zina [piç] çoğalır.) [Taberani]<br />
<br />
Kâfir çocukları bile günahsız doğar. Ana-babanın günahını çocuğu çekmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki  :  <br />
(  Veled-i zina, babasının günahını çekmez. Hiç kimse, diğerinin günahını yüklenmez.) [Hakim]<br />
<br />
Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruldu ki  :  <br />
(  Bir kimse, diğer kimsenin günahını çekmez.) [Necm 38]<br />
<br />
Çocuğu sütten ayırmak<br />
Sual  :  İki yaşına girmek üzere olan çocukları, üç aylarda sütten ayırmak ve bir kere ayırdıktan sonra tekrar süt vermek haram mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayır, haram değildir.<br />
<br />
Çocuğu emzirmek<br />
Sual  :  Anne, bebeğini emzirmek zorunda mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayır, ama ihsan ederek emzirmesi çok sevab olur. Annesi emzirmezse, babasının, sütanne tutması gerekir.<br />
<br />
Evladın malından yemek<br />
Sual  :  Baba, oğlunun malından izinsiz yiyebilir mi? Evlat babasına bakmaya mecbur mudur?<br />
CEVAP<br />
Eğer baba muhtaç değilse, cimri oğlunun malından izinsiz yiyemez, yemesi helâl olmaz. Cömert oğlunun malından, ihtiyacı olmasa da yemesi, helâl olur. (  Hindiye)<br />
<br />
Evlat, zengin babaya bakmaya mecbur değildir. Baba fakir, evlat zenginse, Müslüman ana babaya nafaka vermek farz olur.<br />
<br />
Evlat da, baba da fakirse, yine babaya nafaka vermek farz değildir. Fakir olan evlat, fakir ana babasını kendi evine alıp, onlarla birlikte geçinirler. (  Fetava-i Hayriyye)<br />
<br />
Doğmamış çocuğa<br />
Sual  :  Çocuk doğmadan akika kesmek ve sadaka-i fıtrını vermek gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Hayır, gerekmez.<br />
<br />
Analı babalı büyüsün<br />
Sual  :  Yeni doğan çocuk için (  Allah analı babalı büyütsün) demek mahzurlu mudur?<br />
CEVAP<br />
Mahzuru yoksa da, faydalı bir dua etmeli, mesela, (  Allahü teâlâ, sâlih olarak büyümesini nasip eylesin) denebilir. Analı babalı büyür de, fâsık, eşkıya biri olabilir. Yani esas maksat, analı babalı büyümesi değil, iyi evlat olarak büyümesidir. İyi evlat olması için dua etmeli, sebeplere yapışmalıdır.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Sünnet olmanın dinimizdeki yeri</span><br />
<br />
Sual  :  (  Sünnet olmak bid’at olup dinde yeri yoktur) diyorlar. 1400 yıldan beri âlimiyle evliyasıyla müctehidiyle bütün Müslümanlar toptan bid’at mi işliyorlar?<br />
CEVAP<br />
Kim oldukları ve neye hizmet ettikleri herkesçe bilinmeyen bir kısım insanlar, her şeye bid’at diyorlar. Sanki din yeni gelmiş gibi, dinin Peygamberi yokmuş gibi, her fırsatta dinimiz ve Resulullahın vârisleri olan İslam âlimlerini sorgulamaya çalışıyorlar. Bunlar kıyamet alametidir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki  :  <br />
(  Kıyamet yaklaştıkça, yeniler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir]<br />
<br />
Müslüman, sünnet olmaya bid’at demez. Misyonerlerin böyle uyduruk sözlerine müslümanların kanması çok acıdır. Eskiden de, (  gavur icadıdır) diyerek müslümanları fenne tekniğe yaklaştırmak istememişlerdi. Şimdi de her şeye bid’at diyerek, müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istiyorlar.<br />
<br />
Sünnet olmak meşhur bir sünnettir. Bilmeyen müslüman yoktur. Hatta müslümanlıkta sünnet olduğunu bilmeyen kâfir bile yoktur. Gayrimüslimler bile namazın, tesettürün ve sünnet olmanın İslam dininin esasları arasında olduğunu bilirler.<br />
<br />
Sünnet olmak İslam’ın şiârındandır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki  :  <br />
(  Sünnet olmak, erkekler için, sünnettir.) [Taberani]<br />
<br />
(  Fıtri sünnet beştir  :  Sünnet olmak, kasıkları temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyıkları kısaltmak.) [Buhari]<br />
<br />
(  İbrahim aleyhisselam, 80 yaşında [sünnet emri gelince gecikmemek için] balta ile kendisini sünnet etti.) [Buhari]<br />
<br />
(  Sünnetsiz adam, 80 yaşında da olsa, Müslüman olunca yine sünnet edilir.) [Beyheki]<br />
<br />
Resulullah, Müslüman olan erkeğe, 80 yaşında olsa bile, sünnet olmayı emrederdi. (  Taberani)<br />
<br />
Sünnet ikiye ayrılır  :  Sünnet-i zevaid ve sünnet-i hüda.<br />
Sünnet-i zevaid  :  Resulullahın giyim, yemek, içmek, oturmak, barınmak, yatmak ve yürümekteki âdetleri bu sünnete dahildir.<br />
<br />
Sünnet-i hüda  :  Ezan, ikâmet okumak, cemaat ile namaz kılmak gibidir. Bunlar, İslam dininin şiârıdır. Çocukların sünnet edilmeleri de bu sünnete dahildi. Bu sünnete Arapça’da hıtan denilir. Sünnet olmak [hıtan], günümüzde İslam’ın şiârı olmasa da, âkıl baliğ olanları da sünnet etmelidir. İmana gelen yaşlı adamın sünnet olması şart değildir. Hiç olmasa da olur diyen müctehid âlimler olmuştur. Çünkü sünnet, avret yerinin görünmesi için özür olmaz demişlerdir.<br />
<br />
Müslüman olan yaşlı erkek ve hastalar, sünnetin acısına dayanamazlarsa, sünnet edilmezler. (  Hadika)<br />
<br />
Çocuğun sünnet olmasının belli bir yaşı yoktur. Ancak, yedi ile on iki yaş arası en iyisidir.<br />
Sünnet olmayanlarda çeşitli hastalıklar görülür. Fransız kitapları bu hastalıkları Affection du Prepuce adı altında bildirmektedir. Bunlardan birkaçı ise tehlikelidir. Bu sebeple, Avrupa’da ve Amerika’da Hristiyanlar sağlık sebebiyle, kendilerini ve çocuklarını sünnet ettirmektedirler. Artık tabâbet yoluyla varılan sonuç, sünneti bugün tıbbi bir zaruret haline getirmiştir. Nitekim Dr. Dubais Raymond’un; “Sünnet çiçek aşısı gibi bütün erkeklere mecbur edilmelidir” sözü de bu hususu vurgulamaktadır.<br />
<br />
Sünnetin tarihi çok eskidir. Çünkü Peygamberlerin âdetidir. Peygamber efendimiz, sünnet olmayı fıtrat olan beş şeyden biri olarak bildirmiştir.<br />
<br />
Müslüman ülkelerinde bütün erkek çocuklar, ergenlik çağına gelmeden önce bir düğün havası içinde sünnet olurlar. Bu bakımdan sünnet olmaya halk arasında yaygın olarak Sünnet düğünü denir.<br />
<br />
Yüzyıllardan beri Müslümanlar çocuklarının sünnet düğünlerine ayrı bir önem verirler bunu genellikle ailede birinci mürüvvet olarak kabul ederlerdi. Sünnete karar verilince herkes durumuna göre hazırlıklara başlar. Sandıktan işlemeli yatak takımları çıkarılır, oda takımlarının yüzleri yenilenir, kaplar kalaylanır, ev halkına yeni yeni elbiseler yaptırırlardı. Çocuğun yatağı süslenir. Genellikle işlemeli bir torba içindeki yüce kitabımız Kur’an-ı kerim baş ucuna asılırdı. Durumu müsait olan aileler fakir çocukları da tespit edip, onları da sünnet ettirirlerdi. Bugün hayır kurumları, toplu sünnet düğünleriyle bu geleneği devam ettirmektedirler.<br />
<br />
Eskiden sünnet günü çocuk giydirilir, bineceği at hazırlanır, dualarla ata bindirilirdi. Sonra evliya türbeleri ziyaret edilir, sonra alay halinde davullar çalarak sokaklar dolaşılırdı. Eve gelen çocuk, hediyeler verilmeden attan inmez, yakınları, akrabaları hediyeleri verdikten sonra, dualarla indirilip içeri alınırdı. Bugün at yerine arabalarla bu iş yapılmaktadır.<br />
<br />
Sünnetten önce veya sonra Kur’an-ı kerim ve mevlid okunurdu. Sünnet çocuğu el öptükten sonra bazı yerlerde kirve denilen, ailenin çok sevdiği bir şahıs tarafından sıkıca tutulurdu. Mesleğinde usta, eli çabuk sünnetçi, hep bir ağızdan getirilen bayram tekbirleri arasında sünnet ediverirdi. Hemen süslü yatağa yatırılan çocuğa (  Mâşaallah, bârekallah) diye, hayır dua edilirdi. Misafirlere şerbet, şekerleme ve benzeri ikramlarda bulunulurdu. Bundan sonra misafirler sırayla çocuğun yatağının yanına gelirler, hediyeler verip ayrılırlardı.<br />
<br />
Saraylardaki, konaklardaki sünnet düğünleri dillere destan olurdu. Şehzadelerin sünnet düğünlerinden bazıları hâlâ anlatılmaktadır. Hâli vakti iyi ailelerin sünnetlerinde, kaynayan kazanlarla fakir fukara da doyardı. Misafirlerin yanında herkese açık olan sünnet düğün evi, bayram yeri gibi olurdu. Eskiden genellikle etli pilav, zerde ikram etmek âdet halindeydi. Ayrıca lokum, şerbet gibi şeyler de verilirdi.<br />
<br />
Günümüzde eski ihtişamında olmasa bile bu güzel âdet her yerde benzeri şekilde devam etmektedir. Örf ve âdetlerine çok bağlı olan Anadolu halkı, sünnet düğünlerine aynı önemi vermektedir. Ancak bazı yerlerde bu güzel düğüne, haram karıştırıldığı, içkili ziyafetler verildiği görülmektedir. Sünnet olan böyle işlerde haramların işlenmesi daha büyük günah olur. Müslüman aileler bu işlerden uzak durmalıdır.<br />
<br />
Gücü yetmeyen kimselerin sünnet düğünü yaptırmaları gerekmez.<br />
<br />
Sual  :  Çocuğumuzun sünnet töreni için restaurant kiraladık. Orada içki içeceklerin günahı bize de olur mu? Mevlidhanlar da kadın-erkek karışık vaziyette mevlid okuyacaklar, mahzuru var mı?<br />
CEVAP<br />
Günah her zaman günahtır. Ama dini merasimlerde ve camilerde günah işlenmesi daha büyük günah olur.<br />
<br />
Sual  :  Müslüman sünnetçi bulamazsam, çocuğu kâfir doktora sünnet ettirmem günah mı?<br />
CEVAP<br />
Günah değildir. İhtiyaç halinde kâfir doktora muayene ve tedavi olmak caizdir. (  Hadika)<br />
<br />
Sual  :  Sünnette elektrikli havya kullanmak caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual  :  Kâfirler de sünnet olsa, hıtan [sünnet olmak] sünnet-i hüdalıktan çıkar mı?<br />
CEVAP<br />
Çıkmaz.<br />
<br />
Sual  :  Çocuklar sünnet edilirken tekbir getirmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sünnetli doğan<br />
Sual  :  Doğuştan sünnetli olan bir çocuğu, sünnet diye bir miktar kesip kanatmak gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Hayır, gerekmez. Sünnetli doğana yanlış olarak (  Peygamber sünneti) diyorlar. Bu yanlıştır. Peygamber efendimiz, sünnetli doğmamıştır. Sünnetli doğmak noksanlıktır.<br />
<br />
Sünnetli doğmak<br />
Sual  :  Sünnetli doğmak noksanlık deniyor. Peygamber efendimiz sünnetli doğmadı mı?<br />
CEVAP<br />
Hayır, Peygamber efendimiz sünnetli doğmadı. Sünnetli doğduğu görüldü. Kitaplarda, Safiye Hatun ve orada bulunanlar, (  Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş olarak gördük) diyorlar. (  Göbeği kesilmiş) demek, doğduğunda göbeği kesikti demek değildir. Çünkü göbeği kesik çocuk anne karnında yaşayamaz. (  Göbeği kesilmiş) demek, doğunca göbeğinin kesildiği, yani meleklerin göbeğini kestiği anlaşılıyor. (  Sünnet edilmiş olarak gördük) deniyor. Demek ki, doğarken meleklerin sünnet ettiği anlaşılıyor.<br />
<br />
Sünnetin günü<br />
Sual  :  Çocuk sünneti için belli bir gün var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Belli bir gün yoktur. Haftanın herhangi bir gününde sünnet edilebilir.<br />
<br />
Sünnet olmak<br />
Sual  :  Müslüman olan yaşlı bir yabancı, sünnet olmasa, günah olur mu?<br />
CEVAP<br />
Hayır, günah olmaz, ama çocukları sünnet ettirmek İslam’ın şiarı bir sünnettir. Bu sünneti fert olarak yapmamak sünneti terk etmek olur. Fakat İslamiyet’in şiarı olduğu için, bir köy, bir şehir, bu sünneti topluca terk ederse, İslam’ın bu şiarı kalkacağı için İslam devleti bunlara müdahale eder.<br />
<br />
Oğlunu sünnet ettirmek, İslamiyet’in şiarıdır. Bir köy halkı çocuklarını sünnet ettirmezse, Müslümanların halifesi bu sünnetin yapılması için gerekli müdahaleyi yapar. (  Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Ezan okumak, camide cemaatle namaz kılmak da İslam’ın şiarı olan birer sünnettir. Müslüman bir şehir halkının tamamı ezan okumasa, camiye gitmese, İslam’ın şiarı olan bu sünnetler kalkmış olacağı için, Müslümanların halifesi, bu sünnetlerin yapılması için gerekeni yapar.<br />
<br />
Bir şehirde, bir köyde, bir mahallede ezan okunmazsa, İslam hükûmetinin zorla okutması lazımdır. (  Fetâvâ-i Kâdîhân)<br />
<br />
<br />
----------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynaklar :</span><br />
Hikmet net<br />
ismailaga<br />
Mumsema<br />
sorusorcevapbul<br />
Dinimizislam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuğun Allah İle İlgili Sorularına Karşı Tutumumuz Nasıl Olmalıdır?]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=645</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:24:30 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=645</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde, Çocuğun, Allah İle İlgili ,Sorularına Karşı, Tutumumuz, Nasıl Olmalıdır?,</span><br />
<br />
Çocukların Allah ile ilgili sorular sorması Allah inancının fıtri olduğunu göstermektedir ve son derece doğal sorulardır. Bu nedenle bu tür sorulara cevap verilirken dikkatli bir şekilde cevap verilmelidir. Aşağıdaki hususlar çocuklarımıza Allah’ı tanıtırken ve onların sorularını cevaplarken dikkat etmemiz gereken bazı hususları ifade etmektedir:<br />
<br />
a) Bu sorulara doğru aynı zamanda basit ve açık cevaplar verilmelidir. Basit bir anlatımla ve Allah’ın bütün kullarına vermiş olduğu nimetlerden örnekler vererek en güzel ve anlaşılır yolla düzen burhanına dayanarak Allah’ı ve onun yüce sıfatlarını çocuğa ispatlamak mümkündür. Bu burhan Allah’ın ispatı için en kapsamlı ve anlaşılır burhandır. Kuran-ı Kerim ve hadislerde de bu burhana çok önem verilmiştir. Bu burhanda zor felsefî kavramlara ihtiyaç duyulmadığı için herkes için anlaşılır bir ispatlama yoludur.<br />
<br />
b) Tabiattan yararlanmak. Çocuğu ilginç yapıya sahip Allah’ın mahluklarıyla tanıştıralım. Yerin, göğün ve denizlerin yaratılışında Allah’ın gücünün tecellisini çocuğumuza gösterelim.<br />
<br />
Kuran’da bir çok âyet bizi tabiat hakkında düşünmeye davet ediyor. Örneğin Kuran’da bal arısı hakkında şöyle deniyor:<br />
<br />
“Rabbin, bal arısına, ‘Dağlardan, ağaçtan ve insanların yaptıkları şeylerden kendine evler edin’ diye vahyetti. Sonra her çeşit meyveden ye, ardından emre boyun eğerek Rabbinin yollarını kat et. Onun karnından çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. İşte bunda düşünen bir topluluk için bir âyet vardır.” (Nahl, 68-69)<br />
<br />
Yine devenin ve göğün yaratılışı hakkında şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına?” (Ğaşiye, 2-17)<br />
<br />
Eğer yaratılışın ilginç örneklerini çocuğumuza basit bir dille anlatırsak büyük ölçüde onun Allah’ı tanımasını sağlamış oluruz.<br />
<br />
c) Çocuğun bir çok sorularının cevabını Kuran’dan çıkarabiliriz; örneğin çocuğumuz bize ‘Allah kimdir?’ diye sorarsa şu âyeti ona okuyabiliriz:<br />
<br />
“Allah gökleri ve yeri yaratan, gökten su indiren, onunla sizin için rızk olarak meyveler çıkarandır. O’nun emriyle denizde hareket etmesi için gemileri emrinize verdi, ırmakları emrinize verdi.” (İbrahim, 64)<br />
<br />
Yine buyuruyor ki: “O, merhamet edenlerin en iyisidir.” (Yusuf, 64) Somut örneklerle Allah’ın merhamet ve şefkatini çocuğa açıklamalıyız.<br />
<br />
d) Bir çok şeyin görülmediği halde var olduğunu ona anlatmalıyız. Örneğin hava veya akıl görülmeyen ama varlığında kuşku olmayan varlıklardandır. Bu gibi şeyleri inkâr etmek mümkün olmamasına rağmen bunlar görülmemektedirler. Yüce Allah da vardır ama görülmemektedir.<br />
<br />
“Gözler onu göremezler…” (En’am, 103)<br />
<br />
e) Uygun dinî hikayeleri anlatmak. Çocuklar öykü ve kıssa dinlemeyi çok severler. Kuran’da yer alan öyküleri basit bir anlatımla anlatırsak dinî mesajların bir çoğunu dolaylı olarak ona aktarmış oluruz. Örneğin Hz. İbrahim’in (a.s.) müşriklerle tartışmalarını ve onun Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini ispat etmek için ileri sürdüğü güzel delilleri anlatmak gerekir.<br />
<br />
f) Çocukların kendi tecrübelerinden yararlanmak. İnsanların dine ihtiyaç duyduklarını anlatmak için çocuğun bir haftalık programını ona örnek vererek, insanın programsız ilerlemesinin mümkün olmadığını anlatmak gerekir. Sonra Yüce Allah’ın peygamberler vasıtasıyla insanlara göndermiş olduğu hayat programına din denildiğini anlatmak mümkündür.<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Çocuk eğitimi ve aile konusunda birçok kitabı bulunan Esan Gül’le, çocuk eğitimi üzerine Yeni Asya gazetesinden Arzu Konan’ın gerçekleştirdiği röportajı iktibas ediyoruz:<br />
<br />
Genelde çocuk eğitimi ile ilgileniyorsunuz, biz biliyoruz ki çocuk yetiştirmek en zor san`attır. Peki, Peygamberimizin (a.s.m) çocuklara davranışı nasıldı?<br />
<br />
Çocuk eğitimi dua ile başlar. Peygamberimizin bütün hayatı incelendiği zaman çocuk ve duanın bir bütün olduğunu, kendisine bir çocuk getirdiği zaman dua ettiğini, dua öğrettiğini ve duanın güzelliğinde bir hayatı öğrettiğini görüyoruz. Bu aileler için de bir örnektir. Aileler ne yazık ki eğitim deyince sadece belirli metotlar ve yöntemler ile kendilerince yapmaları gerekenleri anlıyorlar. Oysa bunlar dua ile birlikte bir değer kazanır. Hayatı çocuk masumiyetinde anladığınız gibi dua tadında da anlamak zorundasınız. Bunun için Batı menşeili eserlerden mülhem olarak yazılan eserlerin duadan ve ruhtan yoksun, olayın sadece davranış boyutuna dikkat eden, Allah’ı hesaba katmayan bir özellikte olduğunu söylememiz mümkün. Bunlara karşı daha dikkatli olmak ve kendi kaynaklarımızdan beslenmek zorundayız. Unutmayın din ve hayat bölünmez bir bütündür, ayrılamaz, bir bölümü akim bırakılamaz.<br />
<br />
Peki, bizler anne-baba olarak neler yapabiliriz, çocuklarımızı daha iyi nasıl yetiştirebiliriz?<br />
<br />
Anne babaların en büyük yanılgısı çocuk eğitimi denilince sadece çocukla ilgili bir düşüncenin oluşması, kendilerini hesaba katmamalarıdır. Oysa çocuk eğitimi ile anne babanın eğitiminin birlikte düşünülmesi gerekir. Meselâ çocuğunuzun yalan konuşmasını istemiyorsanız öncelikli olarak sizin örnek olmanız ve yalan konuşmamanız gerekir. Çocuğunuzun kitap okumasını istiyorsanız öncelikli olarak çocuk anne ve babasının elinde kitap görmelidir. Ayrıca siz yapmadığınız ya da yapamayacağınız şeyleri çocuktan isteyemezsiniz. Çünkü yapmadığınız şeyleri çocuktan istemeniz bir güvensizlik vesilesi olacağı gibi Allah (cc) katında da büyük bir vebaldir. İlâhî hitap bu konu da Müslümanları yapmayacakları şeyleri söylemelerinden dolayı sorumlu tutar. “Çocukları daha iyi nasıl yetiştirebiliriz?” sorusuna gelince öncelik yine anne babalardadır. Bence bu soru anne babalar kendilerini daha iyi nasıl yetiştirebilir sorusu ile aynı içeriğe sahiptir ve birbirini tamamlar. Hayat çocuk ile ebeveyn arasında interaktif ilişkilerin toplamıdır diyebiliriz. Siz yaşarsınız çocuğunuz etkilenir çocuğunuz yaşar siz etkilenirsiniz. Ne yazık ki anne babalar çocuklarından çok uzaklar ve onları anlamıyorlar hatta tanımıyorlar.<br />
<br />
O zaman asıl problem çocukları anlamamaktır diyebilir miyiz? Ve nasıl anlarız?<br />
<br />
Evet ne yazık ki aileler çocuklarını tanımıyor ve anlamıyorlar. Her çocuğun bir anlam dünyası ve anlam dili vardır. Bununla şunu söylemek istiyorum. Meselâ her çocuğun sevgi dili farklıdır. Biz çocuklarımızı kendimizce severiz, ama çocuk bunu sevgi olarak anlamayabilir. Ben çocuklarıma “Ne yapmış olursam sizi sevmiş olurum?” diye sordum. Büyük oğlum “Benimle zaman geçirirsen beni sevmiş olursun” demişti. Küçük oğlum ise “Beni öpersen beni sevmiş olursun” diye cevap vermişti. Dikkat edin ikisi de benim çocuklarım ve her ikisinin de sevgi anlayışı farklı, oysa biz çocuklarımızı kendi sevgi dilimizle seviyoruz ve bu bazı çocuklar tarafından sevgi olarak anlaşılmayabilir. İkinci olarak da anne babaların konu ile ilgili kitap okumaları ya da seminerlere katılmalarını önemsiyorum. Herkes çocuk eğitimini bildiğini zanneder, ama madem biliyorsunuz bu kadar problem, bu kadar sıkıntı, bu kadar huzursuzluk neden? Bence bu sorunun cevabını aileler düşünmek zorunda.<br />
<br />
Anne-babanın geçimsizliğinin çocuk üzerindeki etkileri nelerdir?<br />
<br />
Ailedeki her olay anne babayı etkilediği gibi çocuğu da etkiler. Onlar aile içerisinde olan çoğu şeyi bilirler. Aileler bilmediklerini düşünür, ama öyle değil. Siz eğer kavga etmişseniz ya da küsmüşseniz çocuk bundan haberdardır ve bunun karşısında nasıl bir tutum ve davranış sergilediğinizi gözlemler. Eğer problemleri konuşarak çözüyorsanız, çocuk da bunu bir yöntem olarak öğrenir ve uygulamaya çalışır yok eğer en ufak bir şeyde sinirleniyor ve kavga çıkarıyorsanız, çocuk bunu da bir yöntem olarak öğrenir ve uygular; ya kardeşine ya da okulda arkadaşına uygular.<br />
<br />
Ailelerin en çok şikâyet ettikleri konulardan biri de babaların çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmemeleridir. Anneler bu konu da oldukça muzdariptir. Bununla ilgili olarak neler söylersiniz?<br />
<br />
Çocuk eğitimi denilince ne yazık ki akla ilk önce anne geliyor. Oysa İslâma göre öncelik babadadır. Çünkü baba aile bireylerinin hepsinden sorumludur. Burada baba hem kendinden, hem eşinden hem de çocuklarından sorumludur. Oysa babalar bunu ne yazık ki annelere terk etmişlerdir. Çocuk eğitimi bir kişinin üstesinden gelebileceği bir konu değildir. Birlikte ve uzun soluklu bir süreçtir. Baba da bu işin lokomotifliğini oluşturur. Elinizin altındakilerden sorumlusunuz hakikatinin takipçisi olan babaların bu konu da geri durmamaları, ailedeki her bireyden dolayı Allah katında hesaba çekileceklerini bilmeleri gerekir. Belki babalar çocuk eğitimi ile çocuk bakımını birbirine karıştırarak böyle bir kanaate sahip olabilirler. Bu İslâmı bilmemek ya da okumamaktır. Eğer bir konu da sorumluluk sahibiyseniz o alanla ilgili ilim tahsil etmek zorundasınız. Bu hem erkek hem de kadın üzerine bir vebaldir.<br />
<br />
Çocuklara hem dini hem kültürel eğitimi vermede hikâyelerin önemi, yeri nedir?<br />
<br />
Bizler büyüklerle iletişim kurduğumuz gibi, büyüklerle eğitim yaptığımız gibi çocuklarla iletişim kuramaz onlarla eğitim yapamayız. Her dönemin kendine ait özellikleri, iletişim teknikleri ve yöntemleri vardır. Çocukların öğrenmelerinde en etkili yöntemlerden biri oyun diğeri ise hikâyelerdir. Çocuklarınıza sadece öğüt ve nasihat vererek bir şey öğretemezsiniz. Onlara oyunları kullanarak da bir şeyler öğretebilir, hikâyeler okuyarak da öğüt almalarını sağlayabilirsiz. Kur’ân’ın genel özelliğine baktığımız zaman kıssaların ayrı bir yeri vardır. Kıssalar hayatın dilidir aslında. Siz bu örneklemeden yola çıkarak çocuklara ulaşabilir, onları sıkmadan ibret almalarını sağlayabilirsiniz. Özellikle okul öncesi dönemde oyun ve hikâyelerin çocuk eğitiminde etkin bir şekilde kullanılması gerekir.<br />
<br />
Televizyon ve internetin çocuklar üzerindeki etkisi için neler söyleyebilirsiniz?<br />
<br />
Hayatımız artık televizyon ve internet oldu. Hayatımızın merkezine koyduk onları. Onlarsız bir dünya düşünemez olduk. Çocuklarımız da televizyon ve internetsiz bir hayat düşünmüyorlar artık. Biz ne kadar ayrıyız ki televizyon ve internetten çocuklarımız da o kadar ayrı olsun. Ne yazık ki çocuklarımızı televizyonlar eğitiyor, çizgi filmler eğitiyor. Düşünün bir kere biz çocuğumuzla beş dakika konuşmazken, televizyon beş saat konuşuyor. Her şey cazibeli, albenili… Onlar kızmıyor, onlar dövmüyor… İstedikleri gibi konuşuyorlar ve çocuklarımızın zihnini ilmek ilmek işliyorlar. Ailelerin özellikle çocukların izledikleri çizgi filmlere, internette oynadıkları oyunlara dikkat etmeleri gerekir. Bilgisayar kesinlikle çocukların odasında olmamalıdır. Salonda ya da herkesin görebileceği yerde olmalıdır. Çünkü ne zaman, hangi sitelere gireceği belli olmaz ve kontrol de sağlanamaz. Siz uyurken o internette sörf yapabilir ya da online oyunlar oynayabilir.<br />
<br />
Okuduğum ve beğendiğim bir soruyu size de yöneltmek isterim. “Kendi özgüven problemlerimizi tamir edelim derken, ertelemeyi ve beklemeyi sevmeyen, her istediği anında olsun isteyen nesiller mi yetiştirdik acaba?”<br />
<br />
Ne yazık ki aileler özellikle de anneler kendileri yapamadıkları ya da ulaşamadıkları şeyleri çocukları üzerinden gerçekleştirmeye, bu şekilde kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Çocukların ne düşündükleri, neler yapmak istedikleri onlar için önemli değil, sadece kendi istekleri gerçekleşsin istiyorlar. Bu bizimle ilgili bir problem aslında… Beklemeyi bilmeyen çocuklar yetiştirdik derken de aslında farklı bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum. Biz istiyoruz ki çocuklarımızın her istediği olsun, biz sıkıntı çektik onlar çekmesin, biz yemedik yediriyoruz mantığı yani… Bu çocuklarımızı ne yazık ki doyumsuz yaptı. Her istediklerine çok rahat bir şekilde sahip oldular ve önlerinde buldular. Aynı sihirli filmlerdeki gibi ol dedi oldu. Bunun için herhangi bir çaba harcamalarına ve sabretmelerine gerek yok. Artık çocuk yemek yemiyor annesi yediriyor, artık çocuk elbise ya da ayakkabı giymiyor annesi giydiriyor, artık çocuk ders yapmıyor annesi yerine yapıyor. Sonra da çocuğun dersleri zayıf, özgüven eksikliği var gibi şikâyet ediyoruz. Buna hakkımız olmadığını düşünüyorum.<br />
<br />
Bazı anne-babalar çocukları için eğitim peşindeler. Ve bu zaman zarfında çocukları erteliyorlar, aslında bu eğitim çocuk doğmadan alınmalı değil mi?<br />
<br />
Eğitim ömür boyu devam etmesi gereken bir süreçtir. Çocuk eğitiminde de bu böyledir. Efendim Batılıların söylediği gibi 18 yaşına geldikten sonra benim sorumluluğum biter mantığı İslâmda yoktur. Siz ölüm döşeğindeyken bile bu sorumluluk devam eder. Ne demiştik, duayla başlayan ve ölüm döşeğindeyken bile devam eden bir süreçtir. Bunu da Yakup Aleyhisselâmın ölüm döşeğindeyken çocuklarını yanına çağırıp, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sormasından anlıyoruz. Dikkat edin, bir baba çocuklarının kendisi öldükten sonra bile ne yapacaklarını merak ediyor ve onlara bu soruyu soruyor.<br />
<br />
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ve bu konu önemli olduğundan bir röportaj daha sözü almak isteriz. Biliyorum ki sorulacak çok soru var.<br />
<br />
Öncelikle hassasiyetinizden dolayı teşekkür ederim. Gerçektende ailelerin bildiklerini zannettikleri, ama ne yazık ki en az bildikleri konulardan bir tanesi aile ve çocuk eğitimi… Kardeşlerimden özellikle ricam, atalarından öğrendikleriyle yetinmesinler. Onların doğru olanlarını alsınlar, ama yanlışlarını da biz babamızdan-annemizden böyle gördüğüne sığınarak yanlışlarını sürdürmesinler. Unutmayalım hayat yanlışlar üzerine bina edilemez.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak :</span><br />
Cesitli internet sayflarindan alintidir</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde, Çocuğun, Allah İle İlgili ,Sorularına Karşı, Tutumumuz, Nasıl Olmalıdır?,</span><br />
<br />
Çocukların Allah ile ilgili sorular sorması Allah inancının fıtri olduğunu göstermektedir ve son derece doğal sorulardır. Bu nedenle bu tür sorulara cevap verilirken dikkatli bir şekilde cevap verilmelidir. Aşağıdaki hususlar çocuklarımıza Allah’ı tanıtırken ve onların sorularını cevaplarken dikkat etmemiz gereken bazı hususları ifade etmektedir:<br />
<br />
a) Bu sorulara doğru aynı zamanda basit ve açık cevaplar verilmelidir. Basit bir anlatımla ve Allah’ın bütün kullarına vermiş olduğu nimetlerden örnekler vererek en güzel ve anlaşılır yolla düzen burhanına dayanarak Allah’ı ve onun yüce sıfatlarını çocuğa ispatlamak mümkündür. Bu burhan Allah’ın ispatı için en kapsamlı ve anlaşılır burhandır. Kuran-ı Kerim ve hadislerde de bu burhana çok önem verilmiştir. Bu burhanda zor felsefî kavramlara ihtiyaç duyulmadığı için herkes için anlaşılır bir ispatlama yoludur.<br />
<br />
b) Tabiattan yararlanmak. Çocuğu ilginç yapıya sahip Allah’ın mahluklarıyla tanıştıralım. Yerin, göğün ve denizlerin yaratılışında Allah’ın gücünün tecellisini çocuğumuza gösterelim.<br />
<br />
Kuran’da bir çok âyet bizi tabiat hakkında düşünmeye davet ediyor. Örneğin Kuran’da bal arısı hakkında şöyle deniyor:<br />
<br />
“Rabbin, bal arısına, ‘Dağlardan, ağaçtan ve insanların yaptıkları şeylerden kendine evler edin’ diye vahyetti. Sonra her çeşit meyveden ye, ardından emre boyun eğerek Rabbinin yollarını kat et. Onun karnından çeşitli renklerde bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. İşte bunda düşünen bir topluluk için bir âyet vardır.” (Nahl, 68-69)<br />
<br />
Yine devenin ve göğün yaratılışı hakkında şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına?” (Ğaşiye, 2-17)<br />
<br />
Eğer yaratılışın ilginç örneklerini çocuğumuza basit bir dille anlatırsak büyük ölçüde onun Allah’ı tanımasını sağlamış oluruz.<br />
<br />
c) Çocuğun bir çok sorularının cevabını Kuran’dan çıkarabiliriz; örneğin çocuğumuz bize ‘Allah kimdir?’ diye sorarsa şu âyeti ona okuyabiliriz:<br />
<br />
“Allah gökleri ve yeri yaratan, gökten su indiren, onunla sizin için rızk olarak meyveler çıkarandır. O’nun emriyle denizde hareket etmesi için gemileri emrinize verdi, ırmakları emrinize verdi.” (İbrahim, 64)<br />
<br />
Yine buyuruyor ki: “O, merhamet edenlerin en iyisidir.” (Yusuf, 64) Somut örneklerle Allah’ın merhamet ve şefkatini çocuğa açıklamalıyız.<br />
<br />
d) Bir çok şeyin görülmediği halde var olduğunu ona anlatmalıyız. Örneğin hava veya akıl görülmeyen ama varlığında kuşku olmayan varlıklardandır. Bu gibi şeyleri inkâr etmek mümkün olmamasına rağmen bunlar görülmemektedirler. Yüce Allah da vardır ama görülmemektedir.<br />
<br />
“Gözler onu göremezler…” (En’am, 103)<br />
<br />
e) Uygun dinî hikayeleri anlatmak. Çocuklar öykü ve kıssa dinlemeyi çok severler. Kuran’da yer alan öyküleri basit bir anlatımla anlatırsak dinî mesajların bir çoğunu dolaylı olarak ona aktarmış oluruz. Örneğin Hz. İbrahim’in (a.s.) müşriklerle tartışmalarını ve onun Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini ispat etmek için ileri sürdüğü güzel delilleri anlatmak gerekir.<br />
<br />
f) Çocukların kendi tecrübelerinden yararlanmak. İnsanların dine ihtiyaç duyduklarını anlatmak için çocuğun bir haftalık programını ona örnek vererek, insanın programsız ilerlemesinin mümkün olmadığını anlatmak gerekir. Sonra Yüce Allah’ın peygamberler vasıtasıyla insanlara göndermiş olduğu hayat programına din denildiğini anlatmak mümkündür.<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Çocuk eğitimi ve aile konusunda birçok kitabı bulunan Esan Gül’le, çocuk eğitimi üzerine Yeni Asya gazetesinden Arzu Konan’ın gerçekleştirdiği röportajı iktibas ediyoruz:<br />
<br />
Genelde çocuk eğitimi ile ilgileniyorsunuz, biz biliyoruz ki çocuk yetiştirmek en zor san`attır. Peki, Peygamberimizin (a.s.m) çocuklara davranışı nasıldı?<br />
<br />
Çocuk eğitimi dua ile başlar. Peygamberimizin bütün hayatı incelendiği zaman çocuk ve duanın bir bütün olduğunu, kendisine bir çocuk getirdiği zaman dua ettiğini, dua öğrettiğini ve duanın güzelliğinde bir hayatı öğrettiğini görüyoruz. Bu aileler için de bir örnektir. Aileler ne yazık ki eğitim deyince sadece belirli metotlar ve yöntemler ile kendilerince yapmaları gerekenleri anlıyorlar. Oysa bunlar dua ile birlikte bir değer kazanır. Hayatı çocuk masumiyetinde anladığınız gibi dua tadında da anlamak zorundasınız. Bunun için Batı menşeili eserlerden mülhem olarak yazılan eserlerin duadan ve ruhtan yoksun, olayın sadece davranış boyutuna dikkat eden, Allah’ı hesaba katmayan bir özellikte olduğunu söylememiz mümkün. Bunlara karşı daha dikkatli olmak ve kendi kaynaklarımızdan beslenmek zorundayız. Unutmayın din ve hayat bölünmez bir bütündür, ayrılamaz, bir bölümü akim bırakılamaz.<br />
<br />
Peki, bizler anne-baba olarak neler yapabiliriz, çocuklarımızı daha iyi nasıl yetiştirebiliriz?<br />
<br />
Anne babaların en büyük yanılgısı çocuk eğitimi denilince sadece çocukla ilgili bir düşüncenin oluşması, kendilerini hesaba katmamalarıdır. Oysa çocuk eğitimi ile anne babanın eğitiminin birlikte düşünülmesi gerekir. Meselâ çocuğunuzun yalan konuşmasını istemiyorsanız öncelikli olarak sizin örnek olmanız ve yalan konuşmamanız gerekir. Çocuğunuzun kitap okumasını istiyorsanız öncelikli olarak çocuk anne ve babasının elinde kitap görmelidir. Ayrıca siz yapmadığınız ya da yapamayacağınız şeyleri çocuktan isteyemezsiniz. Çünkü yapmadığınız şeyleri çocuktan istemeniz bir güvensizlik vesilesi olacağı gibi Allah (cc) katında da büyük bir vebaldir. İlâhî hitap bu konu da Müslümanları yapmayacakları şeyleri söylemelerinden dolayı sorumlu tutar. “Çocukları daha iyi nasıl yetiştirebiliriz?” sorusuna gelince öncelik yine anne babalardadır. Bence bu soru anne babalar kendilerini daha iyi nasıl yetiştirebilir sorusu ile aynı içeriğe sahiptir ve birbirini tamamlar. Hayat çocuk ile ebeveyn arasında interaktif ilişkilerin toplamıdır diyebiliriz. Siz yaşarsınız çocuğunuz etkilenir çocuğunuz yaşar siz etkilenirsiniz. Ne yazık ki anne babalar çocuklarından çok uzaklar ve onları anlamıyorlar hatta tanımıyorlar.<br />
<br />
O zaman asıl problem çocukları anlamamaktır diyebilir miyiz? Ve nasıl anlarız?<br />
<br />
Evet ne yazık ki aileler çocuklarını tanımıyor ve anlamıyorlar. Her çocuğun bir anlam dünyası ve anlam dili vardır. Bununla şunu söylemek istiyorum. Meselâ her çocuğun sevgi dili farklıdır. Biz çocuklarımızı kendimizce severiz, ama çocuk bunu sevgi olarak anlamayabilir. Ben çocuklarıma “Ne yapmış olursam sizi sevmiş olurum?” diye sordum. Büyük oğlum “Benimle zaman geçirirsen beni sevmiş olursun” demişti. Küçük oğlum ise “Beni öpersen beni sevmiş olursun” diye cevap vermişti. Dikkat edin ikisi de benim çocuklarım ve her ikisinin de sevgi anlayışı farklı, oysa biz çocuklarımızı kendi sevgi dilimizle seviyoruz ve bu bazı çocuklar tarafından sevgi olarak anlaşılmayabilir. İkinci olarak da anne babaların konu ile ilgili kitap okumaları ya da seminerlere katılmalarını önemsiyorum. Herkes çocuk eğitimini bildiğini zanneder, ama madem biliyorsunuz bu kadar problem, bu kadar sıkıntı, bu kadar huzursuzluk neden? Bence bu sorunun cevabını aileler düşünmek zorunda.<br />
<br />
Anne-babanın geçimsizliğinin çocuk üzerindeki etkileri nelerdir?<br />
<br />
Ailedeki her olay anne babayı etkilediği gibi çocuğu da etkiler. Onlar aile içerisinde olan çoğu şeyi bilirler. Aileler bilmediklerini düşünür, ama öyle değil. Siz eğer kavga etmişseniz ya da küsmüşseniz çocuk bundan haberdardır ve bunun karşısında nasıl bir tutum ve davranış sergilediğinizi gözlemler. Eğer problemleri konuşarak çözüyorsanız, çocuk da bunu bir yöntem olarak öğrenir ve uygulamaya çalışır yok eğer en ufak bir şeyde sinirleniyor ve kavga çıkarıyorsanız, çocuk bunu da bir yöntem olarak öğrenir ve uygular; ya kardeşine ya da okulda arkadaşına uygular.<br />
<br />
Ailelerin en çok şikâyet ettikleri konulardan biri de babaların çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmemeleridir. Anneler bu konu da oldukça muzdariptir. Bununla ilgili olarak neler söylersiniz?<br />
<br />
Çocuk eğitimi denilince ne yazık ki akla ilk önce anne geliyor. Oysa İslâma göre öncelik babadadır. Çünkü baba aile bireylerinin hepsinden sorumludur. Burada baba hem kendinden, hem eşinden hem de çocuklarından sorumludur. Oysa babalar bunu ne yazık ki annelere terk etmişlerdir. Çocuk eğitimi bir kişinin üstesinden gelebileceği bir konu değildir. Birlikte ve uzun soluklu bir süreçtir. Baba da bu işin lokomotifliğini oluşturur. Elinizin altındakilerden sorumlusunuz hakikatinin takipçisi olan babaların bu konu da geri durmamaları, ailedeki her bireyden dolayı Allah katında hesaba çekileceklerini bilmeleri gerekir. Belki babalar çocuk eğitimi ile çocuk bakımını birbirine karıştırarak böyle bir kanaate sahip olabilirler. Bu İslâmı bilmemek ya da okumamaktır. Eğer bir konu da sorumluluk sahibiyseniz o alanla ilgili ilim tahsil etmek zorundasınız. Bu hem erkek hem de kadın üzerine bir vebaldir.<br />
<br />
Çocuklara hem dini hem kültürel eğitimi vermede hikâyelerin önemi, yeri nedir?<br />
<br />
Bizler büyüklerle iletişim kurduğumuz gibi, büyüklerle eğitim yaptığımız gibi çocuklarla iletişim kuramaz onlarla eğitim yapamayız. Her dönemin kendine ait özellikleri, iletişim teknikleri ve yöntemleri vardır. Çocukların öğrenmelerinde en etkili yöntemlerden biri oyun diğeri ise hikâyelerdir. Çocuklarınıza sadece öğüt ve nasihat vererek bir şey öğretemezsiniz. Onlara oyunları kullanarak da bir şeyler öğretebilir, hikâyeler okuyarak da öğüt almalarını sağlayabilirsiz. Kur’ân’ın genel özelliğine baktığımız zaman kıssaların ayrı bir yeri vardır. Kıssalar hayatın dilidir aslında. Siz bu örneklemeden yola çıkarak çocuklara ulaşabilir, onları sıkmadan ibret almalarını sağlayabilirsiniz. Özellikle okul öncesi dönemde oyun ve hikâyelerin çocuk eğitiminde etkin bir şekilde kullanılması gerekir.<br />
<br />
Televizyon ve internetin çocuklar üzerindeki etkisi için neler söyleyebilirsiniz?<br />
<br />
Hayatımız artık televizyon ve internet oldu. Hayatımızın merkezine koyduk onları. Onlarsız bir dünya düşünemez olduk. Çocuklarımız da televizyon ve internetsiz bir hayat düşünmüyorlar artık. Biz ne kadar ayrıyız ki televizyon ve internetten çocuklarımız da o kadar ayrı olsun. Ne yazık ki çocuklarımızı televizyonlar eğitiyor, çizgi filmler eğitiyor. Düşünün bir kere biz çocuğumuzla beş dakika konuşmazken, televizyon beş saat konuşuyor. Her şey cazibeli, albenili… Onlar kızmıyor, onlar dövmüyor… İstedikleri gibi konuşuyorlar ve çocuklarımızın zihnini ilmek ilmek işliyorlar. Ailelerin özellikle çocukların izledikleri çizgi filmlere, internette oynadıkları oyunlara dikkat etmeleri gerekir. Bilgisayar kesinlikle çocukların odasında olmamalıdır. Salonda ya da herkesin görebileceği yerde olmalıdır. Çünkü ne zaman, hangi sitelere gireceği belli olmaz ve kontrol de sağlanamaz. Siz uyurken o internette sörf yapabilir ya da online oyunlar oynayabilir.<br />
<br />
Okuduğum ve beğendiğim bir soruyu size de yöneltmek isterim. “Kendi özgüven problemlerimizi tamir edelim derken, ertelemeyi ve beklemeyi sevmeyen, her istediği anında olsun isteyen nesiller mi yetiştirdik acaba?”<br />
<br />
Ne yazık ki aileler özellikle de anneler kendileri yapamadıkları ya da ulaşamadıkları şeyleri çocukları üzerinden gerçekleştirmeye, bu şekilde kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Çocukların ne düşündükleri, neler yapmak istedikleri onlar için önemli değil, sadece kendi istekleri gerçekleşsin istiyorlar. Bu bizimle ilgili bir problem aslında… Beklemeyi bilmeyen çocuklar yetiştirdik derken de aslında farklı bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum. Biz istiyoruz ki çocuklarımızın her istediği olsun, biz sıkıntı çektik onlar çekmesin, biz yemedik yediriyoruz mantığı yani… Bu çocuklarımızı ne yazık ki doyumsuz yaptı. Her istediklerine çok rahat bir şekilde sahip oldular ve önlerinde buldular. Aynı sihirli filmlerdeki gibi ol dedi oldu. Bunun için herhangi bir çaba harcamalarına ve sabretmelerine gerek yok. Artık çocuk yemek yemiyor annesi yediriyor, artık çocuk elbise ya da ayakkabı giymiyor annesi giydiriyor, artık çocuk ders yapmıyor annesi yerine yapıyor. Sonra da çocuğun dersleri zayıf, özgüven eksikliği var gibi şikâyet ediyoruz. Buna hakkımız olmadığını düşünüyorum.<br />
<br />
Bazı anne-babalar çocukları için eğitim peşindeler. Ve bu zaman zarfında çocukları erteliyorlar, aslında bu eğitim çocuk doğmadan alınmalı değil mi?<br />
<br />
Eğitim ömür boyu devam etmesi gereken bir süreçtir. Çocuk eğitiminde de bu böyledir. Efendim Batılıların söylediği gibi 18 yaşına geldikten sonra benim sorumluluğum biter mantığı İslâmda yoktur. Siz ölüm döşeğindeyken bile bu sorumluluk devam eder. Ne demiştik, duayla başlayan ve ölüm döşeğindeyken bile devam eden bir süreçtir. Bunu da Yakup Aleyhisselâmın ölüm döşeğindeyken çocuklarını yanına çağırıp, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sormasından anlıyoruz. Dikkat edin, bir baba çocuklarının kendisi öldükten sonra bile ne yapacaklarını merak ediyor ve onlara bu soruyu soruyor.<br />
<br />
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ve bu konu önemli olduğundan bir röportaj daha sözü almak isteriz. Biliyorum ki sorulacak çok soru var.<br />
<br />
Öncelikle hassasiyetinizden dolayı teşekkür ederim. Gerçektende ailelerin bildiklerini zannettikleri, ama ne yazık ki en az bildikleri konulardan bir tanesi aile ve çocuk eğitimi… Kardeşlerimden özellikle ricam, atalarından öğrendikleriyle yetinmesinler. Onların doğru olanlarını alsınlar, ama yanlışlarını da biz babamızdan-annemizden böyle gördüğüne sığınarak yanlışlarını sürdürmesinler. Unutmayalım hayat yanlışlar üzerine bina edilemez.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak :</span><br />
Cesitli internet sayflarindan alintidir</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuk Terbiyesinde Eğiticilerin Duyarlılık ve Yardımlaşmaları]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=644</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:22:27 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=644</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://dini-forum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=1074" target="_blank" title="">Çocuk Terbiyesinde Eğiticilerin Duyarlılık ve Yardımlaşmaları.jpg</a> (Dosya Boyutu: 69.09 KB / İndirme Sayısı: 172)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde Eğiticilerin Duyarlılık ve Yardımlaşmaları</span><br />
<br />
Çocuk terbiyesi her anne ve babanın yapabileceği kolay ve basit bir iş değildir; aksine, çok zarif ve hassas bir iş olup kıldan ince yüzlerce noktası vardır. Eğiticinin işi çocuğun ruhu ile ilgili olduğu için ruh hakkında ilim, tecrübe ve bilgi birikimlerine sahip olmayan biri, iyi bir şekilde görevini yapmaz. Çocuk dünyası, başka bir dünya ve fikirleri, başka fikirlerdir. Büyüklerin düşünme tarzı ile mukayese edilmez düşüncelere sahiptirler. Çocuğun ruhu çok zarif ve hassas olup her türlü eserden boş ve her çeşit terbiyeyi kabul etmeye elverişlidir. O, henüz sabit bir kalıba girmemiş, ama, her çeşit kalıba girmeye elverişli küçük bir insandır. Çocuğun eğiticisi, insan ve özellikle çocuk bilir biri olmalıdır. Eğitim sırlarını bilmelidir. İnsanın kemal ve zaaf noktalarına vakıf olmalıdır. Vazifesinin bilincinde olmalı ve işini sevmelidir. İşinde ciddi olmalı, zorluklardan korkmamalı, sabır ve tahammül sahibi olmalıdır.<br />
<br />
Bütün bunlara ilave olarak, eğitim kural ve metodları her yerde, her zamanda ve her şahıs üzerinde uygulanabilir bir niteliğe sahip değildir. Aksine, her çocuğun kendine has cismi ve ruhi özellikleri vardır. Dolayısıyla, o çocuğun terbiyesinde bu özelliklere ve yaşamakta olduğu ortama münasip bir yöntem seçilmelidir. Öyleyse her anne ve baba, her çocuğun kendi öz yapısını araştırmalı ve yapacağı eğitim programını ona göre ayarlamalıdır. Yoksa bütün çalışma ve çabalarından iyi bir sonuç alamazlar.<br />
<br />
Erkek ve kadınlar baba ve anne olmadan önce eğitim ve öğretim yöntemini öğrenmeli, daha sonra çocuk yapmalıdırlar. Zira, çocuğun terbiye safhaları doğumunun başlangıcından, hatta doğumundan önce başlamaktadır. İşte bu hassas safhada çocuğun latif ve hassas tabiatı kalıba girmekte, onun ahlakının, davranışının, adetlerinin ve hatta fikirlerinin bile temeli atılmaktadır. Anne ve babanın bu hassas safhalardan gafil olmaları ve eğitim ve öğretimi sonraki zamanlara bırakmaları doğru değildir. Yani öğretimi, çocuk belli bir kalıba girdikten sonra ve iyi veya kötü ahlaklara alıştıktan sonraya bırakmamak gerekir. Çünkü ilk olarak verilen terbiyeler, alışkanlıkları değiştirmekten daha kolaydır. Alışkanlığı değiştirmek mümkün olmayan bir mesele olmadığı halde, fazla bilgi, sabır, tahammül ve çok çalışma isteyen bir iş olup her eğiticinin yapabileceği bir iş değildir.<br />
<br />
Hz. Ali (as) şöyle buyuruyor: “Siyasetlerin (yönetimlerin) en zoru alışkanlıkları değiştirmektir.”<br />
<br />
Yine Hz. Ali (as) buyuruyor ki: “Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolü altına alır.”<br />
<br />
Bir yerde de Emir-ül Müminin Hz. Ali (as) şöyle buyuruyor: “Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir.”<br />
<br />
Alışkanlığı terk etmek o kadar zordur ki, bu yüzden en yüce ibadetlerden sayılmıştır.<br />
<br />
Hz. Ali (as) buyuruyor ki: “Kötü alışkanlıkları terk etmek en büyük ibadetlerdendir.”<br />
<br />
Terbiyede çok zaruri olan mevzulardan biri de anne ve babanın ve diğer eğiticilerin terbiye programlarında ve o programların uygulanmasındaki keyfiyet hususunda görüş birliğine sahip olmaları ve birlikte çalışmalarıdır. Eğer anne ve baba ve çocuğun terbiyesinde rolü olan öteki kimseler (dede ve nine gibi) terbiye programında görüş birliğine sahip olurlar, birbirlerini iyi anlarlarsa ve o programın icrasında gereken yardımlaşmayı gösterirlerse istenilen neticeye ulaşabilirler; iyi ve seçilmiş çocuklar yetiştirebilirler. Ama eğer terbiyede rolü olanlardan biri itinasızlık ederse veya programlarda değişik bir yöntem uygularsa istenilen neticeye ulaşılamayacaktır. Çünkü terbiye ciddiyet isteyen bir iştir.<br />
<br />
Çocuk vazifesini bilmelidir. Ama baba bir şey der ve anne yahut nine başka bir şey derse çocuk vazifesinin ne olduğunu bilemez. Özellikle terbiyede rolü olanlardan her biri, kendi yöntemini icra etmekte ciddi olur ve bu konuda ısrar ederse böyle bir programın faydası olmayacağı gibi çocuğun kötü şeyleri öğrenmesine de sebep olur. Terbiye konusunda büyük engellerden biri, babanın bir hususta bir karara varması ve anne yahut büyükannenin bu hususta işe karışması ve babanın almış olduğu kararın zıddına bir öneride bulunması veya tam tersine, onların aldığı karar karşısında babanın aksi bir harekette bulunmasıdır. Terbiye eden eğiticiler arasında öyle bir birlik ve yardımlaşma olmalıdır ki çocuk, çok açık bir şekilde vazifesini bilmeli, vazifesinden kaçmayı aklının ucundan bile geçirmemelidir.<br />
<br />
Bazen baba, terbiye görmüş, iyi ahlaklı ve çocuğunun terbiyesine ilgisi olan bir kişi, anne ise terbiyeye ilgisiz biri olabilir. Bazen de tam aksine. Bu, çoğu ailelerde görülen bir sorundur. Böyle ailelerde yetişen çocuklar genelde iyi ve sahih terbiyeden yoksun kişiler olurlar. Zira, terbiye görmüş ve salih birinin tesir ve çabaları kötü ahlaklı eşi tarafından yok edilmekte ve onların zıddı çocuğa aşılanmaktadır. Bu durumda, doğru bir terbiye vermek çok zordur. Ama bu zorluklar sorumluluktan kaçmaya sebep olmamalıdır.<br />
<br />
Bu durumda terbiyeli ve ahlaklı şahısa çok ağır bir sorumluluk düşmektedir. Çocuklarının terbiyesi hususunda çok önem göstermeli ve çok çaba sarfetmelidir. Kendi ahlak ve davranışını iyice ıslah etmeli, çocuklarını çok yakından izlemeli ve elinden geldiği kadar onlarla irtibatını güçlendirmelidir. Kendi tecrübesinden yararlanmalı, iyi davranışlarıyle çocuklarını kendi tarafına çekmeli ve onlar için çok iyi bir örnek olmalıdır. Onlar ile diyalog kurmalı, iyi ile kötüyü ve güzel ile çirkini onlara iyi bir şekilde açıklamalıdır.<br />
<br />
Davranışı öyle bir şekilde olmalıdır ki, çocuğun kendisi iyi ahlakı kötü ahlaktan ayırt edebilmeli ve kötülüklerden nefret etmelidir. Eğer terbiye eden akıllı, tedbirli ve sabırlı biri olursa büyük bir ölçüde hedefe nail olabilir; eşinin yanlış terbiyesinin önünü alıp çocuğa kötü şeylerin aşılanmasına engel olabilir. Kısacası, iş çok güç, ama, başka çaresi de yok, yapmak gerekir.<br />
<br />
Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Ailelerde çocuğun asabının normal bir düzeye ulaşması için sadece çocuğun terbiyesi hususunda aynı fikre sahip olan, istek ve davranışları birbirine uygun olan anne ve babanın bulunduğu çok iyi şartlar meydana gelmektedir. Aile, çocuğun ahlaki özelliklerinin kalıba girdiği bir topluluktan ibarettir. Fertleri dostça ve samimi bir davranışa sahip olan aile ve o ailedeki çocuklar genelde sakin, kendine hakim, mutedil kimseler olurlar; tam aksine, anne ile baba arasında devamlı tartışma olan karışık bir muhite sahip ailelerdeki çocuklar ise, kötü ahlaklı, bahaneci ve sinirli olurlar.<br />
<br />
<br />
-----------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">KAYNAK:</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://dini-forum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=1074" target="_blank" title="">Çocuk Terbiyesinde Eğiticilerin Duyarlılık ve Yardımlaşmaları.jpg</a> (Dosya Boyutu: 69.09 KB / İndirme Sayısı: 172)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde Eğiticilerin Duyarlılık ve Yardımlaşmaları</span><br />
<br />
Çocuk terbiyesi her anne ve babanın yapabileceği kolay ve basit bir iş değildir; aksine, çok zarif ve hassas bir iş olup kıldan ince yüzlerce noktası vardır. Eğiticinin işi çocuğun ruhu ile ilgili olduğu için ruh hakkında ilim, tecrübe ve bilgi birikimlerine sahip olmayan biri, iyi bir şekilde görevini yapmaz. Çocuk dünyası, başka bir dünya ve fikirleri, başka fikirlerdir. Büyüklerin düşünme tarzı ile mukayese edilmez düşüncelere sahiptirler. Çocuğun ruhu çok zarif ve hassas olup her türlü eserden boş ve her çeşit terbiyeyi kabul etmeye elverişlidir. O, henüz sabit bir kalıba girmemiş, ama, her çeşit kalıba girmeye elverişli küçük bir insandır. Çocuğun eğiticisi, insan ve özellikle çocuk bilir biri olmalıdır. Eğitim sırlarını bilmelidir. İnsanın kemal ve zaaf noktalarına vakıf olmalıdır. Vazifesinin bilincinde olmalı ve işini sevmelidir. İşinde ciddi olmalı, zorluklardan korkmamalı, sabır ve tahammül sahibi olmalıdır.<br />
<br />
Bütün bunlara ilave olarak, eğitim kural ve metodları her yerde, her zamanda ve her şahıs üzerinde uygulanabilir bir niteliğe sahip değildir. Aksine, her çocuğun kendine has cismi ve ruhi özellikleri vardır. Dolayısıyla, o çocuğun terbiyesinde bu özelliklere ve yaşamakta olduğu ortama münasip bir yöntem seçilmelidir. Öyleyse her anne ve baba, her çocuğun kendi öz yapısını araştırmalı ve yapacağı eğitim programını ona göre ayarlamalıdır. Yoksa bütün çalışma ve çabalarından iyi bir sonuç alamazlar.<br />
<br />
Erkek ve kadınlar baba ve anne olmadan önce eğitim ve öğretim yöntemini öğrenmeli, daha sonra çocuk yapmalıdırlar. Zira, çocuğun terbiye safhaları doğumunun başlangıcından, hatta doğumundan önce başlamaktadır. İşte bu hassas safhada çocuğun latif ve hassas tabiatı kalıba girmekte, onun ahlakının, davranışının, adetlerinin ve hatta fikirlerinin bile temeli atılmaktadır. Anne ve babanın bu hassas safhalardan gafil olmaları ve eğitim ve öğretimi sonraki zamanlara bırakmaları doğru değildir. Yani öğretimi, çocuk belli bir kalıba girdikten sonra ve iyi veya kötü ahlaklara alıştıktan sonraya bırakmamak gerekir. Çünkü ilk olarak verilen terbiyeler, alışkanlıkları değiştirmekten daha kolaydır. Alışkanlığı değiştirmek mümkün olmayan bir mesele olmadığı halde, fazla bilgi, sabır, tahammül ve çok çalışma isteyen bir iş olup her eğiticinin yapabileceği bir iş değildir.<br />
<br />
Hz. Ali (as) şöyle buyuruyor: “Siyasetlerin (yönetimlerin) en zoru alışkanlıkları değiştirmektir.”<br />
<br />
Yine Hz. Ali (as) buyuruyor ki: “Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolü altına alır.”<br />
<br />
Bir yerde de Emir-ül Müminin Hz. Ali (as) şöyle buyuruyor: “Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir.”<br />
<br />
Alışkanlığı terk etmek o kadar zordur ki, bu yüzden en yüce ibadetlerden sayılmıştır.<br />
<br />
Hz. Ali (as) buyuruyor ki: “Kötü alışkanlıkları terk etmek en büyük ibadetlerdendir.”<br />
<br />
Terbiyede çok zaruri olan mevzulardan biri de anne ve babanın ve diğer eğiticilerin terbiye programlarında ve o programların uygulanmasındaki keyfiyet hususunda görüş birliğine sahip olmaları ve birlikte çalışmalarıdır. Eğer anne ve baba ve çocuğun terbiyesinde rolü olan öteki kimseler (dede ve nine gibi) terbiye programında görüş birliğine sahip olurlar, birbirlerini iyi anlarlarsa ve o programın icrasında gereken yardımlaşmayı gösterirlerse istenilen neticeye ulaşabilirler; iyi ve seçilmiş çocuklar yetiştirebilirler. Ama eğer terbiyede rolü olanlardan biri itinasızlık ederse veya programlarda değişik bir yöntem uygularsa istenilen neticeye ulaşılamayacaktır. Çünkü terbiye ciddiyet isteyen bir iştir.<br />
<br />
Çocuk vazifesini bilmelidir. Ama baba bir şey der ve anne yahut nine başka bir şey derse çocuk vazifesinin ne olduğunu bilemez. Özellikle terbiyede rolü olanlardan her biri, kendi yöntemini icra etmekte ciddi olur ve bu konuda ısrar ederse böyle bir programın faydası olmayacağı gibi çocuğun kötü şeyleri öğrenmesine de sebep olur. Terbiye konusunda büyük engellerden biri, babanın bir hususta bir karara varması ve anne yahut büyükannenin bu hususta işe karışması ve babanın almış olduğu kararın zıddına bir öneride bulunması veya tam tersine, onların aldığı karar karşısında babanın aksi bir harekette bulunmasıdır. Terbiye eden eğiticiler arasında öyle bir birlik ve yardımlaşma olmalıdır ki çocuk, çok açık bir şekilde vazifesini bilmeli, vazifesinden kaçmayı aklının ucundan bile geçirmemelidir.<br />
<br />
Bazen baba, terbiye görmüş, iyi ahlaklı ve çocuğunun terbiyesine ilgisi olan bir kişi, anne ise terbiyeye ilgisiz biri olabilir. Bazen de tam aksine. Bu, çoğu ailelerde görülen bir sorundur. Böyle ailelerde yetişen çocuklar genelde iyi ve sahih terbiyeden yoksun kişiler olurlar. Zira, terbiye görmüş ve salih birinin tesir ve çabaları kötü ahlaklı eşi tarafından yok edilmekte ve onların zıddı çocuğa aşılanmaktadır. Bu durumda, doğru bir terbiye vermek çok zordur. Ama bu zorluklar sorumluluktan kaçmaya sebep olmamalıdır.<br />
<br />
Bu durumda terbiyeli ve ahlaklı şahısa çok ağır bir sorumluluk düşmektedir. Çocuklarının terbiyesi hususunda çok önem göstermeli ve çok çaba sarfetmelidir. Kendi ahlak ve davranışını iyice ıslah etmeli, çocuklarını çok yakından izlemeli ve elinden geldiği kadar onlarla irtibatını güçlendirmelidir. Kendi tecrübesinden yararlanmalı, iyi davranışlarıyle çocuklarını kendi tarafına çekmeli ve onlar için çok iyi bir örnek olmalıdır. Onlar ile diyalog kurmalı, iyi ile kötüyü ve güzel ile çirkini onlara iyi bir şekilde açıklamalıdır.<br />
<br />
Davranışı öyle bir şekilde olmalıdır ki, çocuğun kendisi iyi ahlakı kötü ahlaktan ayırt edebilmeli ve kötülüklerden nefret etmelidir. Eğer terbiye eden akıllı, tedbirli ve sabırlı biri olursa büyük bir ölçüde hedefe nail olabilir; eşinin yanlış terbiyesinin önünü alıp çocuğa kötü şeylerin aşılanmasına engel olabilir. Kısacası, iş çok güç, ama, başka çaresi de yok, yapmak gerekir.<br />
<br />
Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Ailelerde çocuğun asabının normal bir düzeye ulaşması için sadece çocuğun terbiyesi hususunda aynı fikre sahip olan, istek ve davranışları birbirine uygun olan anne ve babanın bulunduğu çok iyi şartlar meydana gelmektedir. Aile, çocuğun ahlaki özelliklerinin kalıba girdiği bir topluluktan ibarettir. Fertleri dostça ve samimi bir davranışa sahip olan aile ve o ailedeki çocuklar genelde sakin, kendine hakim, mutedil kimseler olurlar; tam aksine, anne ile baba arasında devamlı tartışma olan karışık bir muhite sahip ailelerdeki çocuklar ise, kötü ahlaklı, bahaneci ve sinirli olurlar.<br />
<br />
<br />
-----------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">KAYNAK:</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuk Terbiyesinde Anne ve Babanın Görevleri]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=643</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:19:28 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=643</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Anne%20ve%20Baban%C4%B1n%20G%C3%B6revleri.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Anne%20ve%20...evleri.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde Anne ve Babanın Görevleri</span><br />
<br />
İslam’a göre anne ve baba çok büyük bir makama sahiptir. Allah Teala, Peygamber ve Masum İmamlarımız onlarca ayet ve hadiste onlar hakkında çeşitli tavsiyelerde bulunmuşlardır. Onlara ihsanda bulunmak ve iyilik etmek en üstün ibadetlerden sayılmıştır. Örneğin; Allah Teala İsra suresinin 25. ayetinde şöyle buyuruyor: “Rabbin, ondan başkasına ibadet etmemenizi ve anne ve babaya iyilikte bulunmanızı emretmiştir.”<br />
<br />
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Amellerin en üstünü üç şeydir: 1- Günlük beş vakit farz namazları fazilet vaktinde yerine getirmek. 2- Anne ve babaya ihsan ve iyilikte bulunmak. 3- Allah yolunda cihat etmek.”<br />
<br />
Şimdi şu soruyla karşılaşmaktayız: Anne ve baba bu yüce makam ve mevkii neden ve nasıl elde etmişlerdir? Acaba Allah Teala bu yüce makamı sebepsiz mi, yoksa yapmış oldukları değerli bir iş karşılığı mı onlara vermiştir? Anne ve baba çocuklarına hangi büyük hizmet karşılığında bütün bu (ayet ve hadislerdeki) tavsiyelere layık olmuşlardır? Baba cinsel içgüdüsünün tahrik olması ile yaşayan bir hücreyi annenin rahmine bırakmıştır. Bu yeni hücre, annenin rahminde anne tarafından salgılanan bir hücre ile birleşmiştir. Bu yeni varlık, annenin rahminde gelişmekte ve dokuz ay sonra küçük bir bebek şeklinde dünyaya ayak basmaktadır. Anne ona süt ve yemek vermiş, bir müddet altını değişmiştir. Bu zaman zarfında baba ise ailenin harcını temin etmiş ve onları himaye etmiştir.<br />
<br />
Acaba anne ve babanın bu gibi işlerden başka vazifesi yok mudur? Ve sırf bu işler sebebi ile mi yüce annelik ve babalık makamına nail olmuşlardır? Acaba sadece anne ve baba mı çocukları üzerinde hakka sahiptir ve çocukların anne ve babanın üzerinde hiç mi hakları yok? Hiçbir kimsenin böyle tek taraflı bir hakkı kabul edeceğini zannetmiyorum. Masum İmamlardan gelen hadislerde çocukların da bazı hakları olduğu ve anne-babanın o hakları yerine getirmeleri gerektiği zikrolunmuştur. Örneğin:<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuş: “Babanın senin üzerinde nasıl hakkı varsa, çocuklarının da hakkı vardır.”<br />
<br />
Yine Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilir: “Çocuk itaatsizlikten dolayı nasıl anne ve babasını incitiyorsa, anne ve baba da kendi vazifelerini yerine getirmedikleri taktirde çocuklarını incitmiş olurlar”.<br />
<br />
Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah, çocuklarının anaya ve babaya itaatsizliğe uğramasına sebebiyet veren anne ve babaya lanet etsin.”<br />
<br />
İmam Seccad (a.s) da şöyle buyuruyor: “Çocuğunun hakkı; ister iyi olsun, ister kötü senden dünyaya geldiğini ve sana nispeti olduğun göz önünde bulundurman ve onun terbiyesi ile vazifeli olduğun bilmendir. Allah’ı tanımada ona kılavuz olmalı ve Allah’a itaat etme hususunda ona yardımcı olmalısın. Senin çocuğuna karşı davranışın, ona iyilikte bulunduğu takdirde mükafatlandırılacağına ve kötülükte bulunduğunda da azaplandırılacağına yakini olan bir şahısın davranışı gibi olmalıdır.”<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Sakın aile ve akrabalarının bedbahtlardan olmasına sebep olanlar birisi olmayasın!”<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Çocuklarınıza iyilik etmelerinde yardımcı olun, isteyen herkes çocuklarından anne ve babaya itaatsizlikleri uzaklaştırabilir.”<br />
<br />
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: “Herkesin bir kızı olur, onu iyi terbiyet eder, öğretiminde rolü olur ve rahat etmesi için gerekli ortamı temin ederse o kız çocuğu onu cehennem ateşinden kurtarır.”<br />
<br />
Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki: “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”<br />
<br />
Çocuk hayatının başlangıcında henüz şekillenmemiş olup hem saadet ve hem de bedbahtlığa kabiliyeti vardır. Kamil bir insan olabileceği gibi alçak ve düşük bir hayvana da dönüşebilir. Herkesin saadet ve bedbahtlığı onun eğitimine bağlıdır. Bu büyük iş, baba ve annelerin üzerine bırakılmıştır. Esasen annelik ve babalık da bu anlamdadır. Baba ve anne insan yapıcı ve kemal yaratıcısıdırlar. Anne ve babaların, çocuklarına karşı yapabilecekleri en büyük hizmet onları güzel ahlaklı, şefkatli, insan sever, hayırsever, özgür, cesur, adalet sever, bilgili, dürüst, şerefli, imanlı, vazifesini bilir, sağlıklı, çalışkan, okur-yazar ve Allah kullarına hizmet eden yetiştirmeleridir. Böyle bir adam hem dünyada saadete kavuşmuş olur, hem de ahirette. Böyle kimseler gerçekten hakkıyla yüce annelik ve babalık makamına layıktırlar, cinsel gücün cazibe ve tahrikiyle bir çocuk dünyaya getiren ve büyüyüp kendi kendisini eğitmesi için onu tek başına bırakanlar bu makama layık değildir.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Babanın, çocuğuna verebileceği en iyi şey edep ve terbiyedir.”<br />
<br />
Bu hususta özellikle annenin özel bir önemi vardır; hatta, annenin hamilelik döneminde yediği şeyler ve davranışları çocuğunun saadet ve bedbahtlığında etki bırakır.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: “Asıl mesut olan, saadetinin temeli annesinin rahminde atılmış olandır, bedbaht ise, bedbahtlığı annesinin rahminde yaşadığı dönemde başlayan kimsedir.”<br />
<br />
Resul-i Ekrem (s.a.a) bir yerde de buyuruyor ki: “Cennet anaların ayakları altındadır.”<br />
<br />
Çocuklarının eğitim ve öğretimine ilgi göstermeyen, aksine yanlış hareket ve davranışlarıyla çocukları saptıran, bedbaht eden anne ve babalar onlara karşı en büyük ihaneti etmişlerdir. Niçin çocuk yaptınız? Ve niçin bir hayvan yavrusu biri onu kendisine bıraktınız? Masum yavrucağız kendisini dünyaya getirmenizi mi sizden istemişti?! Siz onu dünyaya getirdiğinize göre şeran ve vicdanen onun eğitim ve öğretimine ilgi duymak zorundasınız. Buna binaen, eğitim ve öğretim her anne ve babanın en büyük vazifesidir.<br />
<br />
Ayrıca, anne ve babalar topluma karşı da sorumludurlar. Bugünün çocukları yarının erkek ve kadınları olacaklardır. Yarının toplumu bu fertlerden oluşacaktır.  Bugün aldıkları her dersi yarın vereceklerdir. İyi terbiye edilmiş olsalar yarının toplumu da iyi, ileri ve mükemmel olacaktır. Eğer bugünün nesli doğru olmayan ve yanlış programlarla eğitilecek olursa gelecek toplum daha bozuk bir toplum olacaktır. Yarının siyasî, ilmî, içtimaî şahsiyetleri işte bu kişilerden oluşacaktır.<br />
<br />
Bugünün çocukları geleceğin anne ve babaları ve kendi çocuklarının eğiticileri konumunda olup iyi veya kötü eğitimlerini kendi çocuklarına aktaracaklardır. Bu ahlaki davranışları nesilden nesile ulaşacaktır; öylese anneler ve babalar geleceğin toplumunu ıslah edebilecekleri gibi fesada ve çöküşe da çekebilirler. Bundan dolayı topluma karşı çok büyük sorumlulukları vardır. Eğer çocuklarının eğitim ve öğretiminde çaba harcalar ise toplum en büyük hizmeti etmiş olurlar ve bu fedakârlıkları karşısında mükafatlandırılacaklardır. Ama eğer bu hususta gaflet ve tembellik ederlerse sadece kendi masum çocuklarına değil, topluma da hıyanet etmiş olur ve kesin olarak Allah katında da sorgulanmaya tabi tutulurlar.<br />
<br />
Eğitim ve öğretim mevzusunu küçümsememek gerekir. Bir anne ve babanın, çocuğun terbiyesinde göstermiş olduğu fedâkarlık yüzlerce öğretmen, mühendis, doktor ve bilim adamının işinden daha değerlidir. İnsan-ı kamili yetiştiren ve dindar öğretmen, doktor ve mühendisi meydana getiren anneler ve babalardır. Özellikle anneler, çocuğun eğitiminde daha fazla sorumludurlar ve eğitimin ağır kısmı onların sırtına yüklenmiştir. Zira çocuklar, şekillenme döneminde olan küçük yaşlarında genelde annelerinin yanında olup onun eteğinde yetişmektedirler. Binaenaleyh, insanların saadet ve bedbahtlığının ve yükselme ve alçalmalarının anahtarı annelerin elindedir. Kadının değeri avukatlık, bakanlık ve müdürlük gibi makamlarla değildir. Bu makamların hepsi yüce annelik makamından aşağıdır. Anneler kâmil insanlar yetiştirerek, salih bakan, avukat, müdür, öğretmen vb… meydana getirerek topluma sunarlar.<br />
<br />
Temiz, salih ve değerli çocuklar eğiten anne ve babalar, sadece çocuklarına ve topluma hizmet etmekle kalmayacak, kendileri de bu dünyada onların varlığından iyi bir şekilde istifade edecekledir. İyi evlat, anne ve babasının başının yüksek olmasına sebep olduğu gibi, onların zayıf ve  aciz oldukları ihtiyarlık zamanlarında da onlar için adeta bir asa ve dayanak olur. Eğer onların eğitim ve öğretimlerinde çaba sarf ederlerse bu dünyada zahmetlerinin meyvesini alacaklardır. Aynı şekilde; eğer bu hususta gaflet ve tembellik edecek olurlarsa bu dünyada zararlarını göreceklerdir.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerdendir.”<br />
<br />
Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları rezil eder.”<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Çocuklarının, kendilerine karşı saygılı olmalarına sebep olan anne ve babaların üzerine Allah’ın rahmeti olsun.”<br />
<br />
Öyleyse, anne ve baba olan kimseler çok ağır bir sorumluluk altına girmektedirler ve Allah’a, mahlukata ve çocuklarına karşı mes’uldurlar. Eğer doğru bir şekilde vazifelerini ifa ederlerse onlara en büyük hizmeti etmiş olurlar, dünyada ve ahirette de çok iyi bir mükafata ulaşırlar. Aynı şekilde, eğer bu hususta gereken zahmeti göstermezlerse, hem kendileri ziyana uğramış olacak hem de çocuklarına ve geleceğin toplumuna hıyanet etmiş olacak ve affedilmez bir günaha duçar olacaklardır.<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak :</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Anne%20ve%20Baban%C4%B1n%20G%C3%B6revleri.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Anne%20ve%20...evleri.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde Anne ve Babanın Görevleri</span><br />
<br />
İslam’a göre anne ve baba çok büyük bir makama sahiptir. Allah Teala, Peygamber ve Masum İmamlarımız onlarca ayet ve hadiste onlar hakkında çeşitli tavsiyelerde bulunmuşlardır. Onlara ihsanda bulunmak ve iyilik etmek en üstün ibadetlerden sayılmıştır. Örneğin; Allah Teala İsra suresinin 25. ayetinde şöyle buyuruyor: “Rabbin, ondan başkasına ibadet etmemenizi ve anne ve babaya iyilikte bulunmanızı emretmiştir.”<br />
<br />
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Amellerin en üstünü üç şeydir: 1- Günlük beş vakit farz namazları fazilet vaktinde yerine getirmek. 2- Anne ve babaya ihsan ve iyilikte bulunmak. 3- Allah yolunda cihat etmek.”<br />
<br />
Şimdi şu soruyla karşılaşmaktayız: Anne ve baba bu yüce makam ve mevkii neden ve nasıl elde etmişlerdir? Acaba Allah Teala bu yüce makamı sebepsiz mi, yoksa yapmış oldukları değerli bir iş karşılığı mı onlara vermiştir? Anne ve baba çocuklarına hangi büyük hizmet karşılığında bütün bu (ayet ve hadislerdeki) tavsiyelere layık olmuşlardır? Baba cinsel içgüdüsünün tahrik olması ile yaşayan bir hücreyi annenin rahmine bırakmıştır. Bu yeni hücre, annenin rahminde anne tarafından salgılanan bir hücre ile birleşmiştir. Bu yeni varlık, annenin rahminde gelişmekte ve dokuz ay sonra küçük bir bebek şeklinde dünyaya ayak basmaktadır. Anne ona süt ve yemek vermiş, bir müddet altını değişmiştir. Bu zaman zarfında baba ise ailenin harcını temin etmiş ve onları himaye etmiştir.<br />
<br />
Acaba anne ve babanın bu gibi işlerden başka vazifesi yok mudur? Ve sırf bu işler sebebi ile mi yüce annelik ve babalık makamına nail olmuşlardır? Acaba sadece anne ve baba mı çocukları üzerinde hakka sahiptir ve çocukların anne ve babanın üzerinde hiç mi hakları yok? Hiçbir kimsenin böyle tek taraflı bir hakkı kabul edeceğini zannetmiyorum. Masum İmamlardan gelen hadislerde çocukların da bazı hakları olduğu ve anne-babanın o hakları yerine getirmeleri gerektiği zikrolunmuştur. Örneğin:<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuş: “Babanın senin üzerinde nasıl hakkı varsa, çocuklarının da hakkı vardır.”<br />
<br />
Yine Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilir: “Çocuk itaatsizlikten dolayı nasıl anne ve babasını incitiyorsa, anne ve baba da kendi vazifelerini yerine getirmedikleri taktirde çocuklarını incitmiş olurlar”.<br />
<br />
Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah, çocuklarının anaya ve babaya itaatsizliğe uğramasına sebebiyet veren anne ve babaya lanet etsin.”<br />
<br />
İmam Seccad (a.s) da şöyle buyuruyor: “Çocuğunun hakkı; ister iyi olsun, ister kötü senden dünyaya geldiğini ve sana nispeti olduğun göz önünde bulundurman ve onun terbiyesi ile vazifeli olduğun bilmendir. Allah’ı tanımada ona kılavuz olmalı ve Allah’a itaat etme hususunda ona yardımcı olmalısın. Senin çocuğuna karşı davranışın, ona iyilikte bulunduğu takdirde mükafatlandırılacağına ve kötülükte bulunduğunda da azaplandırılacağına yakini olan bir şahısın davranışı gibi olmalıdır.”<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Sakın aile ve akrabalarının bedbahtlardan olmasına sebep olanlar birisi olmayasın!”<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Çocuklarınıza iyilik etmelerinde yardımcı olun, isteyen herkes çocuklarından anne ve babaya itaatsizlikleri uzaklaştırabilir.”<br />
<br />
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: “Herkesin bir kızı olur, onu iyi terbiyet eder, öğretiminde rolü olur ve rahat etmesi için gerekli ortamı temin ederse o kız çocuğu onu cehennem ateşinden kurtarır.”<br />
<br />
Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki: “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”<br />
<br />
Çocuk hayatının başlangıcında henüz şekillenmemiş olup hem saadet ve hem de bedbahtlığa kabiliyeti vardır. Kamil bir insan olabileceği gibi alçak ve düşük bir hayvana da dönüşebilir. Herkesin saadet ve bedbahtlığı onun eğitimine bağlıdır. Bu büyük iş, baba ve annelerin üzerine bırakılmıştır. Esasen annelik ve babalık da bu anlamdadır. Baba ve anne insan yapıcı ve kemal yaratıcısıdırlar. Anne ve babaların, çocuklarına karşı yapabilecekleri en büyük hizmet onları güzel ahlaklı, şefkatli, insan sever, hayırsever, özgür, cesur, adalet sever, bilgili, dürüst, şerefli, imanlı, vazifesini bilir, sağlıklı, çalışkan, okur-yazar ve Allah kullarına hizmet eden yetiştirmeleridir. Böyle bir adam hem dünyada saadete kavuşmuş olur, hem de ahirette. Böyle kimseler gerçekten hakkıyla yüce annelik ve babalık makamına layıktırlar, cinsel gücün cazibe ve tahrikiyle bir çocuk dünyaya getiren ve büyüyüp kendi kendisini eğitmesi için onu tek başına bırakanlar bu makama layık değildir.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Babanın, çocuğuna verebileceği en iyi şey edep ve terbiyedir.”<br />
<br />
Bu hususta özellikle annenin özel bir önemi vardır; hatta, annenin hamilelik döneminde yediği şeyler ve davranışları çocuğunun saadet ve bedbahtlığında etki bırakır.<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: “Asıl mesut olan, saadetinin temeli annesinin rahminde atılmış olandır, bedbaht ise, bedbahtlığı annesinin rahminde yaşadığı dönemde başlayan kimsedir.”<br />
<br />
Resul-i Ekrem (s.a.a) bir yerde de buyuruyor ki: “Cennet anaların ayakları altındadır.”<br />
<br />
Çocuklarının eğitim ve öğretimine ilgi göstermeyen, aksine yanlış hareket ve davranışlarıyla çocukları saptıran, bedbaht eden anne ve babalar onlara karşı en büyük ihaneti etmişlerdir. Niçin çocuk yaptınız? Ve niçin bir hayvan yavrusu biri onu kendisine bıraktınız? Masum yavrucağız kendisini dünyaya getirmenizi mi sizden istemişti?! Siz onu dünyaya getirdiğinize göre şeran ve vicdanen onun eğitim ve öğretimine ilgi duymak zorundasınız. Buna binaen, eğitim ve öğretim her anne ve babanın en büyük vazifesidir.<br />
<br />
Ayrıca, anne ve babalar topluma karşı da sorumludurlar. Bugünün çocukları yarının erkek ve kadınları olacaklardır. Yarının toplumu bu fertlerden oluşacaktır.  Bugün aldıkları her dersi yarın vereceklerdir. İyi terbiye edilmiş olsalar yarının toplumu da iyi, ileri ve mükemmel olacaktır. Eğer bugünün nesli doğru olmayan ve yanlış programlarla eğitilecek olursa gelecek toplum daha bozuk bir toplum olacaktır. Yarının siyasî, ilmî, içtimaî şahsiyetleri işte bu kişilerden oluşacaktır.<br />
<br />
Bugünün çocukları geleceğin anne ve babaları ve kendi çocuklarının eğiticileri konumunda olup iyi veya kötü eğitimlerini kendi çocuklarına aktaracaklardır. Bu ahlaki davranışları nesilden nesile ulaşacaktır; öylese anneler ve babalar geleceğin toplumunu ıslah edebilecekleri gibi fesada ve çöküşe da çekebilirler. Bundan dolayı topluma karşı çok büyük sorumlulukları vardır. Eğer çocuklarının eğitim ve öğretiminde çaba harcalar ise toplum en büyük hizmeti etmiş olurlar ve bu fedakârlıkları karşısında mükafatlandırılacaklardır. Ama eğer bu hususta gaflet ve tembellik ederlerse sadece kendi masum çocuklarına değil, topluma da hıyanet etmiş olur ve kesin olarak Allah katında da sorgulanmaya tabi tutulurlar.<br />
<br />
Eğitim ve öğretim mevzusunu küçümsememek gerekir. Bir anne ve babanın, çocuğun terbiyesinde göstermiş olduğu fedâkarlık yüzlerce öğretmen, mühendis, doktor ve bilim adamının işinden daha değerlidir. İnsan-ı kamili yetiştiren ve dindar öğretmen, doktor ve mühendisi meydana getiren anneler ve babalardır. Özellikle anneler, çocuğun eğitiminde daha fazla sorumludurlar ve eğitimin ağır kısmı onların sırtına yüklenmiştir. Zira çocuklar, şekillenme döneminde olan küçük yaşlarında genelde annelerinin yanında olup onun eteğinde yetişmektedirler. Binaenaleyh, insanların saadet ve bedbahtlığının ve yükselme ve alçalmalarının anahtarı annelerin elindedir. Kadının değeri avukatlık, bakanlık ve müdürlük gibi makamlarla değildir. Bu makamların hepsi yüce annelik makamından aşağıdır. Anneler kâmil insanlar yetiştirerek, salih bakan, avukat, müdür, öğretmen vb… meydana getirerek topluma sunarlar.<br />
<br />
Temiz, salih ve değerli çocuklar eğiten anne ve babalar, sadece çocuklarına ve topluma hizmet etmekle kalmayacak, kendileri de bu dünyada onların varlığından iyi bir şekilde istifade edecekledir. İyi evlat, anne ve babasının başının yüksek olmasına sebep olduğu gibi, onların zayıf ve  aciz oldukları ihtiyarlık zamanlarında da onlar için adeta bir asa ve dayanak olur. Eğer onların eğitim ve öğretimlerinde çaba sarf ederlerse bu dünyada zahmetlerinin meyvesini alacaklardır. Aynı şekilde; eğer bu hususta gaflet ve tembellik edecek olurlarsa bu dünyada zararlarını göreceklerdir.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerdendir.”<br />
<br />
Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları rezil eder.”<br />
<br />
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Çocuklarının, kendilerine karşı saygılı olmalarına sebep olan anne ve babaların üzerine Allah’ın rahmeti olsun.”<br />
<br />
Öyleyse, anne ve baba olan kimseler çok ağır bir sorumluluk altına girmektedirler ve Allah’a, mahlukata ve çocuklarına karşı mes’uldurlar. Eğer doğru bir şekilde vazifelerini ifa ederlerse onlara en büyük hizmeti etmiş olurlar, dünyada ve ahirette de çok iyi bir mükafata ulaşırlar. Aynı şekilde, eğer bu hususta gereken zahmeti göstermezlerse, hem kendileri ziyana uğramış olacak hem de çocuklarına ve geleceğin toplumuna hıyanet etmiş olacak ve affedilmez bir günaha duçar olacaklardır.<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak :</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuk Terbiye Ederken Amel İle Terbiye Edin Dille Değil]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=642</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:17:28 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=642</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, Times New Roman, Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuk%20Terbiye%20Ederken%20Amel%20%C4%B0le%20Terbiye%20Edin%20Dille%20De%C4%9Fil.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuk%20Terbiye%20Ederken%20Amel%20...4%9Fil.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiye Ederken Amel İle Terbiye Edin Dille Değil!</span><br />
<br />
Çoğu baba ve anneler terbiyeyi, nasihati, emir ve nehiyle sınırlı bilmekteler ve sadece çocuklarla sohbet edip onlara karşı emir ve nehiyde bulundukları zaman onların terbiyesi ile meşgul olduklarını ve onlarla sohbet etmedikleri zaman, çocuk, terbiye almayı, yetişmeyi ve belirli bir kalıba girmeyi kenara bırakıp anne ve babanın ikinci emrini beklediğini sanıyorlar. Bu düşünceden dolayı küçük çocuğu terbiye edilmeye kabiliyeti olmayan biri telakki ederek, “Henüz çocuktur. Hiç bir şey anlamaz.” derler ve terbiyeyi, çocuk erginlik çağına erişip iyiyle kötüyü ayırt ettiği zamana bırakırlar. Halbuki bu, oldukça yanlış bir düşüncedir. Çocuk, doğumunun başlangıcından itibaren belirli bir kalıba girip terbiye olmaktadır. O, yaşantısının her anında, anne ve baba istese de istemese de, dikkat etse de etmese de, yavaş yavaş büyümekte ve kalıba girmektedir. Çocuk, baba ve annenin emir veya nehiyde bulunmasını beklemez. Çocuğun hassas ve zarif sinir sistemi ve beyni ilk günlerden itibaren çok dakik bir kamera gibi olup bütün hadiseleri kaydetmekte ve böylece belirli bir şekle girmekte ve yetişmektedir.<br />
<br />
Beş altı yaşlarındaki bir çocuk hemen hemen bir şekle girmiş ve olması gerektiği gibi olmuştur. O, iyi veya kötü işlere alışmıştır. Sonraki terbiyeler çok zor ve yararı az olur.<br />
<br />
Çocuk iyi bir taklitçidir. Baba ve annenin ve irtibatta bulunduğu diğer kimselerin davranış ve ahlakına bakmakta ve onları taklit etmektedir.<br />
<br />
O, anne ve babaya saygı gözüyle bakmakta ve onların amel ve davranışlarını iyi ve kötü işleri ayırt etmede ölçü olarak düşünmekte ve onları kendisine örnek edinmektedir.<br />
<br />
Çocuk, şekillenmemiş vücudunu anne ve baba örneğiyle uzlaştırıp yetişmektedir. O, davranışa bakmakta, söz, vaaz ve nasihata pek itina etmemektedir. Eğer söz, davranışa uymaz ise davranışı tercih edecektir.<br />
<br />
Kız çocuğu, annesinin işlerinden, yaşantı ve evlilik hayatı, ev ve çocuk bakımının kural ve yöntemlerini öğrenmektedir. Babasının davranışı ile de erkekleri tanımaktadır. Erkek çocuğu ise babasının davranışından yaşantı, eşine karşı davranış ve çocuk yetiştirme dersi almakta, annesinin davranışı ile de kadınları tanımakta ve böylece geleceği için belirli bir karara varmaktadır.<br />
<br />
Öyleyse; sorumlu ve bilinçli baba ve anneler her şeyden önce kendilerini ıslah etmeliler; eğer amel, davranış ve ahlaklarında bir kusur varsa onu gidermeliler. Kendilerini iyi ve beğenilen ahlak, sıfat ve davranışlarla donatmalıdırlar. Kısacası; kendilerini iyi ve kamil bir insan ettikten sonra çocuk yapmaya ve başka insanları yetiştirmeye başlamalıdırlar.<br />
<br />
Baba ve anne topluma nasıl bir evlat vermek istediklerini önceden düşünmelidirler. Eğer iyi ahlaklı, şefkatli, insansever, hayırsever, dindar, hedefli, şerif, bilinçli, özgür düşünür, yiğit, faydalı, çalışkan ve vazifebilir bir çocuk sahibi olmak istiyorlarsa, çocuklarına numune ve örnek olabilmeleri için, kendileri bu güzel sıfatlara sahip olmaları gerekir. Bir anne, vazifesini bilen, hoş ahlaklı, akıllı, şefkatli, kocasını seven, temiz, hayatından memnun, kocası ile iyi geçinen ve düzenli bir kızı olmasını istiyorsa kendisi de böyle olmalıdır. Böyle olursa kızı ondan yaşantı dersi alabilir. Kötü ahlaklı, edepsiz, tembel, düzensiz, muhabbetsiz, pasaklı, çok beklentisi olan ve bahaneci bir anne genelde vaaz ve nasihat ile iyi bir kız yetiştiremez.<br />
<br />
Doktor Celali şöyle yazmıştır: Ancak çocukluk çağlarında ve ömür boyunca doğru bir terbiye almış kimseler, çocuklara doğru terbiye, heyecan ve atife verebilirler. Kalbi kompleks ile dolu, daima sinirli ve çok küçük işlerde dahi coşan bir anne ve baba veya işini sadece geçimini sağlamak için yapan, çocuk terbiyesine aşk ve ilgisi olmayan, çocuklara inat gözüyle bakan, sabırsız, sinirli, kendine güvenini yitirmiş bir eğitici çocukların heyecan ve atifelerini doğru bir düzeye getiremez.<br />
<br />
Yine doktor Celali yazıyor ki: Çocuğun terbiyesini üstlenen şahıs, bazı anlarda kendi sıfatlarını incelemeli, vazifelerini zihninden geçirmeli ve zaaf noktalarını yok etmelidir.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep öğretmelidir.”<br />
<br />
Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı olsunlar.”<br />
<br />
Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “İnsanın kendisi salih ve iyi olursa, Allah onun salih olması vasıtasıyla çocuklarını ve torunlarını da salih eder.”<br />
<br />
Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır.”<br />
<br />
Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Söz dilinin sustuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz.”<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Anne ve babamın davranışları üzerimde çok etkili oldu. Her zaman bana ve kardeşlerime karşı şefkatli davranırlardı. Hiç bir zaman onlardan kötü bir hareket veya söz görmedim. Biz böyle bir ortama alıştık. Onların güzel ahlak ve davranışlarını unutamıyorum. Anne olduğum şu anda, özellikle çocuklarım karşısında kötü bir hareket yapmamaya özen gösteriyorum. Anne ve babamın ahlak ve davranışları benim için yaşam örneği olmuştur; benim çabam çocuklarımı aynı şekilde terbiye etmektir.<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Uzak geçmişimi düşünüyorum, çok küçük işlerde bile annemin bana karşı beğenilmeyen, sevilmeyen bağırışları ile karşılaştığım günlerimi… Anne olduğum şu anda aynı hareketleri çok az bir farkla kendimde müşahede ediyorum. Onun bütün ahlaki inhirafları bana da geçmiş. Acaibime giden nokta şurası ki, kendimi ıslah etmek için her ne kadar çaba harcıyor isem de yapamıyorum. Ben, anne ve babanın ahlakının çocuğun ruhunda etkisi olduğunu çok iyi biliyorum. “Anne bir eli ile beşiği öteki eli ile de alemi sallar” sözü gerçekten çok doğru bir sözdür.<br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, Times New Roman, Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuk%20Terbiye%20Ederken%20Amel%20%C4%B0le%20Terbiye%20Edin%20Dille%20De%C4%9Fil.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuk%20Terbiye%20Ederken%20Amel%20...4%9Fil.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiye Ederken Amel İle Terbiye Edin Dille Değil!</span><br />
<br />
Çoğu baba ve anneler terbiyeyi, nasihati, emir ve nehiyle sınırlı bilmekteler ve sadece çocuklarla sohbet edip onlara karşı emir ve nehiyde bulundukları zaman onların terbiyesi ile meşgul olduklarını ve onlarla sohbet etmedikleri zaman, çocuk, terbiye almayı, yetişmeyi ve belirli bir kalıba girmeyi kenara bırakıp anne ve babanın ikinci emrini beklediğini sanıyorlar. Bu düşünceden dolayı küçük çocuğu terbiye edilmeye kabiliyeti olmayan biri telakki ederek, “Henüz çocuktur. Hiç bir şey anlamaz.” derler ve terbiyeyi, çocuk erginlik çağına erişip iyiyle kötüyü ayırt ettiği zamana bırakırlar. Halbuki bu, oldukça yanlış bir düşüncedir. Çocuk, doğumunun başlangıcından itibaren belirli bir kalıba girip terbiye olmaktadır. O, yaşantısının her anında, anne ve baba istese de istemese de, dikkat etse de etmese de, yavaş yavaş büyümekte ve kalıba girmektedir. Çocuk, baba ve annenin emir veya nehiyde bulunmasını beklemez. Çocuğun hassas ve zarif sinir sistemi ve beyni ilk günlerden itibaren çok dakik bir kamera gibi olup bütün hadiseleri kaydetmekte ve böylece belirli bir şekle girmekte ve yetişmektedir.<br />
<br />
Beş altı yaşlarındaki bir çocuk hemen hemen bir şekle girmiş ve olması gerektiği gibi olmuştur. O, iyi veya kötü işlere alışmıştır. Sonraki terbiyeler çok zor ve yararı az olur.<br />
<br />
Çocuk iyi bir taklitçidir. Baba ve annenin ve irtibatta bulunduğu diğer kimselerin davranış ve ahlakına bakmakta ve onları taklit etmektedir.<br />
<br />
O, anne ve babaya saygı gözüyle bakmakta ve onların amel ve davranışlarını iyi ve kötü işleri ayırt etmede ölçü olarak düşünmekte ve onları kendisine örnek edinmektedir.<br />
<br />
Çocuk, şekillenmemiş vücudunu anne ve baba örneğiyle uzlaştırıp yetişmektedir. O, davranışa bakmakta, söz, vaaz ve nasihata pek itina etmemektedir. Eğer söz, davranışa uymaz ise davranışı tercih edecektir.<br />
<br />
Kız çocuğu, annesinin işlerinden, yaşantı ve evlilik hayatı, ev ve çocuk bakımının kural ve yöntemlerini öğrenmektedir. Babasının davranışı ile de erkekleri tanımaktadır. Erkek çocuğu ise babasının davranışından yaşantı, eşine karşı davranış ve çocuk yetiştirme dersi almakta, annesinin davranışı ile de kadınları tanımakta ve böylece geleceği için belirli bir karara varmaktadır.<br />
<br />
Öyleyse; sorumlu ve bilinçli baba ve anneler her şeyden önce kendilerini ıslah etmeliler; eğer amel, davranış ve ahlaklarında bir kusur varsa onu gidermeliler. Kendilerini iyi ve beğenilen ahlak, sıfat ve davranışlarla donatmalıdırlar. Kısacası; kendilerini iyi ve kamil bir insan ettikten sonra çocuk yapmaya ve başka insanları yetiştirmeye başlamalıdırlar.<br />
<br />
Baba ve anne topluma nasıl bir evlat vermek istediklerini önceden düşünmelidirler. Eğer iyi ahlaklı, şefkatli, insansever, hayırsever, dindar, hedefli, şerif, bilinçli, özgür düşünür, yiğit, faydalı, çalışkan ve vazifebilir bir çocuk sahibi olmak istiyorlarsa, çocuklarına numune ve örnek olabilmeleri için, kendileri bu güzel sıfatlara sahip olmaları gerekir. Bir anne, vazifesini bilen, hoş ahlaklı, akıllı, şefkatli, kocasını seven, temiz, hayatından memnun, kocası ile iyi geçinen ve düzenli bir kızı olmasını istiyorsa kendisi de böyle olmalıdır. Böyle olursa kızı ondan yaşantı dersi alabilir. Kötü ahlaklı, edepsiz, tembel, düzensiz, muhabbetsiz, pasaklı, çok beklentisi olan ve bahaneci bir anne genelde vaaz ve nasihat ile iyi bir kız yetiştiremez.<br />
<br />
Doktor Celali şöyle yazmıştır: Ancak çocukluk çağlarında ve ömür boyunca doğru bir terbiye almış kimseler, çocuklara doğru terbiye, heyecan ve atife verebilirler. Kalbi kompleks ile dolu, daima sinirli ve çok küçük işlerde dahi coşan bir anne ve baba veya işini sadece geçimini sağlamak için yapan, çocuk terbiyesine aşk ve ilgisi olmayan, çocuklara inat gözüyle bakan, sabırsız, sinirli, kendine güvenini yitirmiş bir eğitici çocukların heyecan ve atifelerini doğru bir düzeye getiremez.<br />
<br />
Yine doktor Celali yazıyor ki: Çocuğun terbiyesini üstlenen şahıs, bazı anlarda kendi sıfatlarını incelemeli, vazifelerini zihninden geçirmeli ve zaaf noktalarını yok etmelidir.<br />
<br />
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep öğretmelidir.”<br />
<br />
Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı olsunlar.”<br />
<br />
Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “İnsanın kendisi salih ve iyi olursa, Allah onun salih olması vasıtasıyla çocuklarını ve torunlarını da salih eder.”<br />
<br />
Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır.”<br />
<br />
Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Söz dilinin sustuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz.”<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Anne ve babamın davranışları üzerimde çok etkili oldu. Her zaman bana ve kardeşlerime karşı şefkatli davranırlardı. Hiç bir zaman onlardan kötü bir hareket veya söz görmedim. Biz böyle bir ortama alıştık. Onların güzel ahlak ve davranışlarını unutamıyorum. Anne olduğum şu anda, özellikle çocuklarım karşısında kötü bir hareket yapmamaya özen gösteriyorum. Anne ve babamın ahlak ve davranışları benim için yaşam örneği olmuştur; benim çabam çocuklarımı aynı şekilde terbiye etmektir.<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Uzak geçmişimi düşünüyorum, çok küçük işlerde bile annemin bana karşı beğenilmeyen, sevilmeyen bağırışları ile karşılaştığım günlerimi… Anne olduğum şu anda aynı hareketleri çok az bir farkla kendimde müşahede ediyorum. Onun bütün ahlaki inhirafları bana da geçmiş. Acaibime giden nokta şurası ki, kendimi ıslah etmek için her ne kadar çaba harcıyor isem de yapamıyorum. Ben, anne ve babanın ahlakının çocuğun ruhunda etkisi olduğunu çok iyi biliyorum. “Anne bir eli ile beşiği öteki eli ile de alemi sallar” sözü gerçekten çok doğru bir sözdür.<br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuk Terbiyesinde Ailevi İhtilaflardan Kaçının]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=641</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:15:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=641</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Ailevi%20%C4%B0htilaflardan%20Ka%C3%A7%C4%B1n%C4%B1n.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Ailevi%20%C4...C4%B1n.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde Ailevi İhtilaflardan Kaçının</span><br />
<br />
<br />
<br />
Aile ocağı çocuğun yuvasıdır. Kendisini ona bağlı bilmekte ve ona güvenmektedir. Eğer baba ve anne samimi olurlarsa, yuvasını sağlam, sıcak ve sefalı bulur, rahat ve emniyette olduğunu hisseder. Böyle bir yuvada çok iyi yetişip kendi ruhi kabiliyetlerinden iyi bir sonuç elde edebilir. Baba ve annenin ihtilaf ve çekişmeleri ailedeki çocuklardan emniyet ve rahatlığı alır, o kolsuz ve kanatsız yavruları perişan ve mustarip eder. Baba ve anne sinirlenir ve tartışırken çaresiz çocukların ne halde olduklarından habersizler. Zavallılar korku ve hüzünden bir köşeye çekilir veya yuvadan kaçıp sokak ve caddelere sığınırlar. Çocukların yaşantılarının en acı hatıralarından biri de baba ve annenin kavga sahnelerini izlemeleridir. Öyle ki, genellikle ömürlerinin sonuna kadar o sahneleri unutamazlar ve o sahneler onların hassas ruhlarında çok kötü izler bırakır.<br />
<br />
Böyle çocuklar genelde kompleks sahibi, perişan, karamsar, hüzünlü ve sinirli kimseler olurlar. Bu ailede yetişen bir kızın, babasının kötü ahlakları ve anlaşmazlıkları ile bütün erkekleri değerlendirmesi ve evlenmekten korkması mümkündür. Bu ailede büyüyen erkek çocuk, annesinin kötü ahlakları ve tartışmaları ile bütün kadınları değerlendirebilir ve evlenmekten nefret edebilir. Baba ve anne veya ikisinden biri vasıtasıyla çocuklarda kin oluşabilir. Hatta çeşitli yollarla bunun intikamını alabilirler. Yapılan araştırmalar çoğu ayyaş, boş ve kötü alışkanlık sahibi çocukların, baba ve anneleri arasında olan ihtilaf ve çekişmelerden dolayı bu tuzaklara düştüklerini göstermektedir.<br />
<br />
Eğer, çocukluk yıllarındaki hatıralarınızı hatırlayacak olursanız, baba ve annenizin ihtilaflarının acı hatıralarının (eğer var idi ise) bütün hatıralarınızın başında olduğunu anlarsınız; aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu acı hatıraların kaybolmadığını görürsünüz.<br />
<br />
Bilim adamlarından biri yazıyor ki: Babalar ve anneler, ailede büyüklerin tartışmalarının, çocuklar üzerinde çok ağır ve ters tepkisinin olduğunu bilmelidirler. Büyüklerin karşılıklı diyaloglarının çocuğun şahsiyetinin oluşumunda çok etkisi vardır… Eğer aile ortamında birlik ve beraberlik olmazsa çocukların sahih bir şekilde yetişmeleri mümkün olmaz. Tartışma ile meşgul olan büyükler çocuklarla ilgilenme ve onların terbiyesi ile meşgul olmaktan geri kalırlar. Böyle ailelerde çocuklar genelde iyi ders okuyamazlar. Sinirli, sert ve münzevi olurlar. Çocuk, özellikle büyük yaşlarda zor duruma düşer. O, babası ve annesinin haline acımakla birlikte hangi tarafı tutması gerektiği hususunda karar alamaz ve hangisine eşlik edeceğini bilemediği için bazen teşhis etmeden insafsızca her ikisine de kin besleyebilirler.<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimin en kötü anlarından biri, babamla annemin tartışıp birbirlerine küfür etmelerine tanık olduğum zamanlardır. Böyle anlarda ben, kız ve erkek kardeşlerim bir köşeye çekiliyorduk ve durum normale dönünceye kadar hiçbir iş yapamıyorduk.<br />
<br />
Halen, benden bir küçük kız kardeşimin bu durumu görünce ağlamaya başladığı ve bir müddet yatışmadığı gözlerimin önündedir. Şimdi, kaç yıldan sonra, sinir sisteminde şiddetli bir zaafa tutulmuş; onların kavgalarının küçük kız kardeşimin ruhunda daha çok etkiler bıraktığını sanıyorum<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimden hiç bir zaman unutamadığım acı bir hatıram var. Kötü ahlaklı, sinirli ve bencil bir babam vardı. Evde devamlı eleştiri ve bahane peşinde idi; bu bahaneleriyle hepimizi perişan ediyordu. Babamla annem her sabah gece yarılarına kadar tartışıyorlardı. Bilmem neden hiç yorulmuyorlardı; hem de küçük ve naçiz şey hakkında. Ağlamadan yattığımız bir gece yoktu. Bundan dolayı sinir sistemimde zaaf meydana geldi. Korkuyordum ve vahşet dolu uykular görüyordum. Doktora gittik, ailevi ihtilaflardan kaynaklanıyor, dinlenmekten başka da çaresi yok, dedi. Evlenip o evden kurtulduğum zaman mutluluğumun başlangıcıydı. Ama şu anda iyi bir yaşantım olmasına rağmen yenik düşmüş insanlar gibiyim ve yaşantımda ilerleyemiyorum.<br />
<br />
Allah aşkına ey babalar ve anneler! Eğer ihtilafınız varsa ve tartışmak istiyorsanız çocuklarınızın yanında yapmayın.<br />
<br />
Mektubunda yazıyor ki: Çocukluk yıllarımın en kötü hatırası şudur: Daha sekiz yaşındayken babamla annem arasında şiddetli ihtilaf ve tartışmalar başladı.<br />
<br />
Çocukların her biri korkusundan bir köşeye gizlendiler. Bu hadise benim ruhumda öyle bir iz bıraktı ki uzun bir müddet mustarip ve perişandım. Evden ve evdeki insanlardan nefret ediyordum. Okuldan eve dönmek istemiyordum. Allah’dan hastalanmayı ve ölmeyi istiyordum. Bazen de intihar etmeyi düşünüyordum. Bazı geceler uykumda, gelecekteki eşimle kavga ettiğimizi ve tartıştığımızı görüyordum. Uyku aleminde hakkımı nasıl savunmam gerektiğini planlıyordum… Evliliğimin ilk günlerinde eşimle kavga etmek için bahane arıyordum; böylece eşime sinirlenebildiğimi, bağırabildiğimi isbat ederek şahsiyetli biri olduğum intibasını uyandırmak istiyordum. Allah’a şükürler olsun, eşim soğukkanlı ve akıllı biri idi, ılımlı davranıyor, daha sonra delil ve burhan ile beni ikna ediyordu. Ne mutlu, bu hırçınlığın birkaç aydan fazla sürmedi. Babamın ve annemin hatasını ve kendi zaafımı anladıktan sonra ahlakımı değiştirdim ve şimdi mutlu bir yaşantımız var.<br />
<br />
Mektubunda yazıyor ki: Dokuz yaşında idim. Babam ve annem çok küçük ihtilaflar nedeniyle ayrılmaya karar verdiler. Beni, kız kardeşimi ve erkek kardeşimi büyük babamın evine gönderdiler. Ondan sonra, bizim işimiz sadece ağlamaktı. Annemi görmeye gittiğim vakit, geceler uykudan fırlayarak kalkıyordum ve artık babamın evine gitmeyeceğim diyordum. Bir müddet sonra akrabalardan bazısı aracı olarak babamla annemi barıştırdılar ve annem eve döndü. Ama bu kısa müddet benim ruhumda öyle etki bıraktı ki hala ondan kurtulmuş değilim. Şimdi eşimle bir ihtilafım olsa bile çocukların yanında açmamaya çalışıyorum.<br />
<br />
Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Çocukluk yıllarımdan çok acı anılarım var. O zamanlardan iyi bir hatıra bulmam oldukça güç. Bazen geçmiş günlerimi düşünerek öyle hüzünleniyorum ki elimde olmaksızın gözlerimden yaşlar akıyor. Bütün bu üzüntülerin sebebi şu: Hatırladığım kadarıyla, eskiden beri babamla annem devamlı para için tartışıp çekişiyorlardı. Böylelikle hayatı bana ve kardeşlerime zehir etmişlerdi. Bu yüzden şimdi ben kocamla tartışmıyorum, para için kavga ederek hayatı kendime, kocama ve çocuklarıma zehir etmiyorum.<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Hayatımın en iyi döneminde, yani, beş yaşında iken babam ile annem arasında çok şiddetli bir ihtilaf çıktı. Babam ikinci kez evlenmişti. Bu ihtilafın sonucu annem altı çocuk geride bırakarak boşandı. Bir gün ben ve kardeşim oynamakla meşgulken annem vedalaşmak için eve geldi. Biz çocukların ne kadar üzüldüğümüzü Allah bilir. Annem gitti ve bizi baba annemin yanında yalnız bıraktı. İki yıl annesizlik sıkıntısından ve babamın itinasızlığından bıktık artık.<br />
<br />
Daha sonra annem gelerek benimle kardeşimi kendi evine götürdü. Ve annesinden kendisine ulaşmış olan miras ile bizleri geçindirdi. Öteki kardeşlerim de geldiler. Annem bize hem annelik hem de babalık yaptı. Onun fedakarlıklarını hiç bir zaman unutmayacağım.<br />
<br />
Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Babam ve annem devamlı tartışıyorlardı. Evimizde bağırıp çağırma ön plandaydı. Annem devamlı küsüyordu ve çocukları benim yanımda bırakıp gidiyordu. O zamanlar sekiz yaşındaydım. Ben, iki, dört, altı yaşlarındaki ve hatta altı aylık çocuklara bakmak zorundaydım; bazen de babamdan dayak yiyordum. Bütün bunlara rağmen ders okumak da istiyordum. Bunun için ikinci sınıfta kursa kaldım. Ailevi durumumdan haberi olan öğretmenler bana karşı şefkatli davranıyor ve yüksek notlar veriyorladı. Bu şekilde okuyarak liseye kadar ulaştım. Şimdi ben de bir anneyim ve kesinlikle kavga ve tartışma ile kendimin, kocamın ve çocuklarımın üzülmesine sebep olmak istemiyorum.<br />
<br />
Sorumluluğunun bilincinde olan ve çocuklarının terbiyesine ilgi ve özen gesteren baba ve anneler aile içinde tartışmadan ciddi bir şekilde kaçınmalı ve çocuklarının karşısında kavga etmemelidirler. Uzun süren kin ve küsmelerle onların üzülüp perişan olmasına sebebiyet vermemelidirler. Baba veya annenin küserek masum çocuklarını bırakıp gitmeleri kadar kötü bir şey yoktur. Eğer baba ve anne bu kısa süre içinde çocuklarının nasıl bir bunalıma düştüklerini bilseler bu inat ve kavgadan çekinirlerdi. Bu gibi hatıralar ömürün sonuna kadar unutulmaz ve çocukların ruhunu yorgun ve zayıf düşürür. Elbette, özel davranış tarzlarında ihtilaf olmayan aile çok azdır. Ama birlikte yaşamak ve bir hayatı paylaşmak bazı şeyleri gözardı etmeği gerektirir. Bilinçli ve sorumluluk sahibi baba ve anneler ihtilaflarını konuşarak, mantıkla ve delil getirerek hallederler. Eğer bazen istemeyerek aralarında küçük bir tartışma çıksa da bunu çocukların yanında açmamak için gereken çabayı harcarlar. Eğer çocuklar olaydan haberdar olursa onlara önemli bir şey olmadığını, bazı sorunların olduğunu ve o sorunlara çözüm getirmek istediklerini anlatmalıdırlar. Baba ve anne hiçbir zaman çok sinirli olsalar bile boşanmak ve ayrılmaktan söz etmemelidirler. Zira bu mevzu, evlilik temelini sarstığı gibi çocuklar arsında da emniyetsizlik ve kararsızlığın oluşmasına neden olur. Kadın ile erkeğin ayrılması çocuklara karşı yapılan en büyük hiyanettir. Çünkü bu iş, onların yuvalarını dağıtır, onları bedbaht ve perişan eder. Çünkü çocuk, baba ile anneyi birlikte ister, yalnız onlardan birini değil. Boşanmadan sonra baba çocukları yanına alacak olur ve sonra evlenirse, o masum çocuklar üvey annenin eli altında yaşamak zorunda kalırlar. Üvey anne her ne kadar iyi de olsa annenin yerini dolduramaz. Genellikle üvey anne, kocasının çocuklarına eziyet eder. Üvey annenin eziyetlerini gazete ve dergilerde okumuşsunuzdur. Eğer anne, boşandıktan sonra çocukları yanına alırsa onlara babadan daha iyi de bakabilir; ama babanın yeri boştur ve onun çocuklardan uzak olması onları sıkıtıya düşürür. Eğer her ikisi inat eder de çocuklarını başka birinin yanında bırakırlarsa bu daha kötüdür.<br />
<br />
Kısacası, karı-koca çocuk sahibi olmadan önce serbesttirler. Ama çocuk yaptıktan sonra kavgadan kaçınmak, aile ortamını ellerinden geldiği kadar muhafaza etmek ve masum çocuklarını perişan etmeye sebebiyet vermemekle yükümlüdürler. Aksi durumda, kıyamet günü Allah’ın adalet mahkemesinde sorguya çekilecek ve azaplandırılacaklardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Ailevi%20%C4%B0htilaflardan%20Ka%C3%A7%C4%B1n%C4%B1n.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuk%20Terbiyesinde%20Ailevi%20%C4...C4%B1n.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuk Terbiyesinde Ailevi İhtilaflardan Kaçının</span><br />
<br />
<br />
<br />
Aile ocağı çocuğun yuvasıdır. Kendisini ona bağlı bilmekte ve ona güvenmektedir. Eğer baba ve anne samimi olurlarsa, yuvasını sağlam, sıcak ve sefalı bulur, rahat ve emniyette olduğunu hisseder. Böyle bir yuvada çok iyi yetişip kendi ruhi kabiliyetlerinden iyi bir sonuç elde edebilir. Baba ve annenin ihtilaf ve çekişmeleri ailedeki çocuklardan emniyet ve rahatlığı alır, o kolsuz ve kanatsız yavruları perişan ve mustarip eder. Baba ve anne sinirlenir ve tartışırken çaresiz çocukların ne halde olduklarından habersizler. Zavallılar korku ve hüzünden bir köşeye çekilir veya yuvadan kaçıp sokak ve caddelere sığınırlar. Çocukların yaşantılarının en acı hatıralarından biri de baba ve annenin kavga sahnelerini izlemeleridir. Öyle ki, genellikle ömürlerinin sonuna kadar o sahneleri unutamazlar ve o sahneler onların hassas ruhlarında çok kötü izler bırakır.<br />
<br />
Böyle çocuklar genelde kompleks sahibi, perişan, karamsar, hüzünlü ve sinirli kimseler olurlar. Bu ailede yetişen bir kızın, babasının kötü ahlakları ve anlaşmazlıkları ile bütün erkekleri değerlendirmesi ve evlenmekten korkması mümkündür. Bu ailede büyüyen erkek çocuk, annesinin kötü ahlakları ve tartışmaları ile bütün kadınları değerlendirebilir ve evlenmekten nefret edebilir. Baba ve anne veya ikisinden biri vasıtasıyla çocuklarda kin oluşabilir. Hatta çeşitli yollarla bunun intikamını alabilirler. Yapılan araştırmalar çoğu ayyaş, boş ve kötü alışkanlık sahibi çocukların, baba ve anneleri arasında olan ihtilaf ve çekişmelerden dolayı bu tuzaklara düştüklerini göstermektedir.<br />
<br />
Eğer, çocukluk yıllarındaki hatıralarınızı hatırlayacak olursanız, baba ve annenizin ihtilaflarının acı hatıralarının (eğer var idi ise) bütün hatıralarınızın başında olduğunu anlarsınız; aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu acı hatıraların kaybolmadığını görürsünüz.<br />
<br />
Bilim adamlarından biri yazıyor ki: Babalar ve anneler, ailede büyüklerin tartışmalarının, çocuklar üzerinde çok ağır ve ters tepkisinin olduğunu bilmelidirler. Büyüklerin karşılıklı diyaloglarının çocuğun şahsiyetinin oluşumunda çok etkisi vardır… Eğer aile ortamında birlik ve beraberlik olmazsa çocukların sahih bir şekilde yetişmeleri mümkün olmaz. Tartışma ile meşgul olan büyükler çocuklarla ilgilenme ve onların terbiyesi ile meşgul olmaktan geri kalırlar. Böyle ailelerde çocuklar genelde iyi ders okuyamazlar. Sinirli, sert ve münzevi olurlar. Çocuk, özellikle büyük yaşlarda zor duruma düşer. O, babası ve annesinin haline acımakla birlikte hangi tarafı tutması gerektiği hususunda karar alamaz ve hangisine eşlik edeceğini bilemediği için bazen teşhis etmeden insafsızca her ikisine de kin besleyebilirler.<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimin en kötü anlarından biri, babamla annemin tartışıp birbirlerine küfür etmelerine tanık olduğum zamanlardır. Böyle anlarda ben, kız ve erkek kardeşlerim bir köşeye çekiliyorduk ve durum normale dönünceye kadar hiçbir iş yapamıyorduk.<br />
<br />
Halen, benden bir küçük kız kardeşimin bu durumu görünce ağlamaya başladığı ve bir müddet yatışmadığı gözlerimin önündedir. Şimdi, kaç yıldan sonra, sinir sisteminde şiddetli bir zaafa tutulmuş; onların kavgalarının küçük kız kardeşimin ruhunda daha çok etkiler bıraktığını sanıyorum<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimden hiç bir zaman unutamadığım acı bir hatıram var. Kötü ahlaklı, sinirli ve bencil bir babam vardı. Evde devamlı eleştiri ve bahane peşinde idi; bu bahaneleriyle hepimizi perişan ediyordu. Babamla annem her sabah gece yarılarına kadar tartışıyorlardı. Bilmem neden hiç yorulmuyorlardı; hem de küçük ve naçiz şey hakkında. Ağlamadan yattığımız bir gece yoktu. Bundan dolayı sinir sistemimde zaaf meydana geldi. Korkuyordum ve vahşet dolu uykular görüyordum. Doktora gittik, ailevi ihtilaflardan kaynaklanıyor, dinlenmekten başka da çaresi yok, dedi. Evlenip o evden kurtulduğum zaman mutluluğumun başlangıcıydı. Ama şu anda iyi bir yaşantım olmasına rağmen yenik düşmüş insanlar gibiyim ve yaşantımda ilerleyemiyorum.<br />
<br />
Allah aşkına ey babalar ve anneler! Eğer ihtilafınız varsa ve tartışmak istiyorsanız çocuklarınızın yanında yapmayın.<br />
<br />
Mektubunda yazıyor ki: Çocukluk yıllarımın en kötü hatırası şudur: Daha sekiz yaşındayken babamla annem arasında şiddetli ihtilaf ve tartışmalar başladı.<br />
<br />
Çocukların her biri korkusundan bir köşeye gizlendiler. Bu hadise benim ruhumda öyle bir iz bıraktı ki uzun bir müddet mustarip ve perişandım. Evden ve evdeki insanlardan nefret ediyordum. Okuldan eve dönmek istemiyordum. Allah’dan hastalanmayı ve ölmeyi istiyordum. Bazen de intihar etmeyi düşünüyordum. Bazı geceler uykumda, gelecekteki eşimle kavga ettiğimizi ve tartıştığımızı görüyordum. Uyku aleminde hakkımı nasıl savunmam gerektiğini planlıyordum… Evliliğimin ilk günlerinde eşimle kavga etmek için bahane arıyordum; böylece eşime sinirlenebildiğimi, bağırabildiğimi isbat ederek şahsiyetli biri olduğum intibasını uyandırmak istiyordum. Allah’a şükürler olsun, eşim soğukkanlı ve akıllı biri idi, ılımlı davranıyor, daha sonra delil ve burhan ile beni ikna ediyordu. Ne mutlu, bu hırçınlığın birkaç aydan fazla sürmedi. Babamın ve annemin hatasını ve kendi zaafımı anladıktan sonra ahlakımı değiştirdim ve şimdi mutlu bir yaşantımız var.<br />
<br />
Mektubunda yazıyor ki: Dokuz yaşında idim. Babam ve annem çok küçük ihtilaflar nedeniyle ayrılmaya karar verdiler. Beni, kız kardeşimi ve erkek kardeşimi büyük babamın evine gönderdiler. Ondan sonra, bizim işimiz sadece ağlamaktı. Annemi görmeye gittiğim vakit, geceler uykudan fırlayarak kalkıyordum ve artık babamın evine gitmeyeceğim diyordum. Bir müddet sonra akrabalardan bazısı aracı olarak babamla annemi barıştırdılar ve annem eve döndü. Ama bu kısa müddet benim ruhumda öyle etki bıraktı ki hala ondan kurtulmuş değilim. Şimdi eşimle bir ihtilafım olsa bile çocukların yanında açmamaya çalışıyorum.<br />
<br />
Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Çocukluk yıllarımdan çok acı anılarım var. O zamanlardan iyi bir hatıra bulmam oldukça güç. Bazen geçmiş günlerimi düşünerek öyle hüzünleniyorum ki elimde olmaksızın gözlerimden yaşlar akıyor. Bütün bu üzüntülerin sebebi şu: Hatırladığım kadarıyla, eskiden beri babamla annem devamlı para için tartışıp çekişiyorlardı. Böylelikle hayatı bana ve kardeşlerime zehir etmişlerdi. Bu yüzden şimdi ben kocamla tartışmıyorum, para için kavga ederek hayatı kendime, kocama ve çocuklarıma zehir etmiyorum.<br />
<br />
Mektubunda şöyle yazıyor: Hayatımın en iyi döneminde, yani, beş yaşında iken babam ile annem arasında çok şiddetli bir ihtilaf çıktı. Babam ikinci kez evlenmişti. Bu ihtilafın sonucu annem altı çocuk geride bırakarak boşandı. Bir gün ben ve kardeşim oynamakla meşgulken annem vedalaşmak için eve geldi. Biz çocukların ne kadar üzüldüğümüzü Allah bilir. Annem gitti ve bizi baba annemin yanında yalnız bıraktı. İki yıl annesizlik sıkıntısından ve babamın itinasızlığından bıktık artık.<br />
<br />
Daha sonra annem gelerek benimle kardeşimi kendi evine götürdü. Ve annesinden kendisine ulaşmış olan miras ile bizleri geçindirdi. Öteki kardeşlerim de geldiler. Annem bize hem annelik hem de babalık yaptı. Onun fedakarlıklarını hiç bir zaman unutmayacağım.<br />
<br />
Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Babam ve annem devamlı tartışıyorlardı. Evimizde bağırıp çağırma ön plandaydı. Annem devamlı küsüyordu ve çocukları benim yanımda bırakıp gidiyordu. O zamanlar sekiz yaşındaydım. Ben, iki, dört, altı yaşlarındaki ve hatta altı aylık çocuklara bakmak zorundaydım; bazen de babamdan dayak yiyordum. Bütün bunlara rağmen ders okumak da istiyordum. Bunun için ikinci sınıfta kursa kaldım. Ailevi durumumdan haberi olan öğretmenler bana karşı şefkatli davranıyor ve yüksek notlar veriyorladı. Bu şekilde okuyarak liseye kadar ulaştım. Şimdi ben de bir anneyim ve kesinlikle kavga ve tartışma ile kendimin, kocamın ve çocuklarımın üzülmesine sebep olmak istemiyorum.<br />
<br />
Sorumluluğunun bilincinde olan ve çocuklarının terbiyesine ilgi ve özen gesteren baba ve anneler aile içinde tartışmadan ciddi bir şekilde kaçınmalı ve çocuklarının karşısında kavga etmemelidirler. Uzun süren kin ve küsmelerle onların üzülüp perişan olmasına sebebiyet vermemelidirler. Baba veya annenin küserek masum çocuklarını bırakıp gitmeleri kadar kötü bir şey yoktur. Eğer baba ve anne bu kısa süre içinde çocuklarının nasıl bir bunalıma düştüklerini bilseler bu inat ve kavgadan çekinirlerdi. Bu gibi hatıralar ömürün sonuna kadar unutulmaz ve çocukların ruhunu yorgun ve zayıf düşürür. Elbette, özel davranış tarzlarında ihtilaf olmayan aile çok azdır. Ama birlikte yaşamak ve bir hayatı paylaşmak bazı şeyleri gözardı etmeği gerektirir. Bilinçli ve sorumluluk sahibi baba ve anneler ihtilaflarını konuşarak, mantıkla ve delil getirerek hallederler. Eğer bazen istemeyerek aralarında küçük bir tartışma çıksa da bunu çocukların yanında açmamak için gereken çabayı harcarlar. Eğer çocuklar olaydan haberdar olursa onlara önemli bir şey olmadığını, bazı sorunların olduğunu ve o sorunlara çözüm getirmek istediklerini anlatmalıdırlar. Baba ve anne hiçbir zaman çok sinirli olsalar bile boşanmak ve ayrılmaktan söz etmemelidirler. Zira bu mevzu, evlilik temelini sarstığı gibi çocuklar arsında da emniyetsizlik ve kararsızlığın oluşmasına neden olur. Kadın ile erkeğin ayrılması çocuklara karşı yapılan en büyük hiyanettir. Çünkü bu iş, onların yuvalarını dağıtır, onları bedbaht ve perişan eder. Çünkü çocuk, baba ile anneyi birlikte ister, yalnız onlardan birini değil. Boşanmadan sonra baba çocukları yanına alacak olur ve sonra evlenirse, o masum çocuklar üvey annenin eli altında yaşamak zorunda kalırlar. Üvey anne her ne kadar iyi de olsa annenin yerini dolduramaz. Genellikle üvey anne, kocasının çocuklarına eziyet eder. Üvey annenin eziyetlerini gazete ve dergilerde okumuşsunuzdur. Eğer anne, boşandıktan sonra çocukları yanına alırsa onlara babadan daha iyi de bakabilir; ama babanın yeri boştur ve onun çocuklardan uzak olması onları sıkıtıya düşürür. Eğer her ikisi inat eder de çocuklarını başka birinin yanında bırakırlarsa bu daha kötüdür.<br />
<br />
Kısacası, karı-koca çocuk sahibi olmadan önce serbesttirler. Ama çocuk yaptıktan sonra kavgadan kaçınmak, aile ortamını ellerinden geldiği kadar muhafaza etmek ve masum çocuklarını perişan etmeye sebebiyet vermemekle yükümlüdürler. Aksi durumda, kıyamet günü Allah’ın adalet mahkemesinde sorguya çekilecek ve azaplandırılacaklardır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span><br />
Çocuk Terbiyesi – İbrahim Eminî</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuklara Allah'ı Nasıl Anlatmalıyız]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=640</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:11:49 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=640</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuklara%20Allah%C4%B1%20Nas%C4%B1l%20Anlatmal%C4%B1y%C4%B1z.png" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuklara%20Allah%C4%B1%20Nas%C4%B1...C4%B1z.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklara Allah'ı Nasıl Anlatmalıyız</span><br />
<br />
<span style="color: #00ff00;" class="mycode_color">Çocuk Ruh Sağlığı Açısından Din Eğitimi</span><br />
<br />
Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din <br />
<br />
duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret <br />
<br />
maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh <br />
<br />
ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca <br />
<br />
sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, <br />
<br />
bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.<br />
<br />
Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. <br />
<br />
Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız <br />
<br />
kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü <br />
<br />
yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün <br />
<br />
peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için <br />
<br />
gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî <br />
<br />
kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?</span><br />
<br />
Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. <br />
<br />
Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları <br />
<br />
hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları <br />
<br />
ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı <br />
<br />
Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği <br />
<br />
mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve <br />
<br />
Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve <br />
<br />
güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar <br />
<br />
hoşuna gitmişti ki, “Babacığım, bir daha anlat” demişti.<br />
<br />
Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada “Allah’tan başka <br />
<br />
ilâh yoktur” inancının geldiğini görüyoruz. “Lokman oğluna öğüt vererek: <br />
<br />
Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır” (Kur’ân, <br />
<br />
31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü <br />
<br />
anlatacağız. “Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün <br />
<br />
canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren <br />
<br />
O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak <br />
<br />
Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan <br />
<br />
isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının <br />
<br />
önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz.”<br />
<br />
Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, “Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik <br />
<br />
veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi <br />
<br />
Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır.” (Kur’ân, 31:16). Biz <br />
<br />
de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, <br />
<br />
aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi <br />
<br />
gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi <br />
<br />
seveceğini anlatmalıyız.<br />
<br />
Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): “Yavrucuğum,” der, “namazı kıl, (insanlara) <br />
<br />
iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları <br />
<br />
küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini <br />
<br />
beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma <br />
<br />
ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya <br />
<br />
değer şeylerdir” (Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun <br />
<br />
yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının <br />
<br />
bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve <br />
<br />
açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Sorulara Çocuk Mantığı ile Yaklaşmalıyız</span><br />
<br />
Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, <br />
<br />
çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini <br />
<br />
karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye <br />
<br />
sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple <br />
<br />
masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.<br />
<br />
Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal <br />
<br />
kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini <br />
<br />
kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.<br />
<br />
Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir <br />
<br />
anne anlatmıştı: “Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı <br />
<br />
göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. <br />
<br />
Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ <br />
<br />
Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı.” Büyük çocuklara bu açıklama yeterli <br />
<br />
olmayabilir. “Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?” gibi <br />
<br />
soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış <br />
<br />
imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı <br />
<br />
diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:<br />
<br />
— Bu masa kendi kendine olur mu?<br />
<br />
— Olmaz.<br />
<br />
— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.<br />
<br />
— Evet.<br />
<br />
— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?<br />
<br />
— Olmaz.<br />
<br />
— Onları kim yapıyor?<br />
<br />
— Adamlar.<br />
<br />
— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.<br />
<br />
— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, <br />
<br />
kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini <br />
<br />
yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de <br />
<br />
konuşabiliyor, değil mi?<br />
<br />
— Evet.<br />
<br />
— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, <br />
<br />
ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?<br />
<br />
— Olmaz.<br />
<br />
— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?<br />
<br />
— Allah.<br />
<br />
— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi <br />
<br />
Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç <br />
<br />
benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, <br />
<br />
uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için <br />
<br />
bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu <br />
<br />
göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, <br />
<br />
herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları <br />
<br />
da göremiyoruz.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklarımızı İbadete ve Duaya Nasıl Alıştırabiliriz?</span><br />
<br />
Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına <br />
<br />
kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey <br />
<br />
yoktur, her şey mümkündür. “Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni <br />
<br />
öpüp gitti” deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.<br />
<br />
Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye <br />
<br />
çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek <br />
<br />
çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı <br />
<br />
sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, <br />
<br />
eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak <br />
<br />
yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.<br />
<br />
Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için <br />
<br />
soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. <br />
<br />
Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi <br />
<br />
göstererek sordu: “Bu ne?” Annesi, “O bir cami,” dedi. Çocuk tekrar sordu: “Bu <br />
<br />
ne?” Annesi yine aynı cevabı verdi: “O bir cami.” Çocuk istediği cevabı <br />
<br />
alamadığını anlatmak için yine sordu: “Bu ne?” Anne sesini yükselterek ve <br />
<br />
kelimelerin üzerine basarak, “O bir cami,” dedi. Anneye yaklaştım, “Hanımefendi,” <br />
<br />
dedim, “çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını <br />
<br />
soruyor.”<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli <br />
<br />
kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:</span><br />
<br />
“Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye <br />
<br />
başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün <br />
<br />
çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. <br />
<br />
Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek <br />
<br />
yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen <br />
<br />
de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında <br />
<br />
olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun <br />
<br />
beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:<br />
<br />
— Anne, neden yemek yiyoruz?<br />
<br />
— Büyümek için.<br />
<br />
— Büyüyünce ne olacak?<br />
<br />
— Yaşlanacağız.<br />
<br />
— Yaşlanınca ne olacak.<br />
<br />
— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.<br />
<br />
Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. <br />
<br />
‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir <br />
<br />
mantık geliştiriyor.”<br />
<br />
Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç <br />
<br />
ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı <br />
<br />
öldüğünde bize sormayacak mı: “Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?” <br />
<br />
Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük <br />
<br />
yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp <br />
<br />
sorduğunda ne cevap vereceksiniz?<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Korkutarak Değil, Sevdirerek Eğitmeliyiz</span><br />
<br />
Çocuklar dört-beş yaşına kadar rüya ile gerçeği birbirinden ayıramaz, düşüncelerin <br />
<br />
ve hayallerin gerçekleşebileceğine inanırlar. Kardeşini kıskandığı ve içinden <br />
<br />
ölmesini arzuladığı zaman, bunun gerçekleşeceğini düşünerek korkar, suçluluk <br />
<br />
duygusuna kapılır.<br />
<br />
Çocuğun yaramazlığından bıkan bir anne, “Beni çok üzüyorsun, bir gün üzüntüden <br />
<br />
öleceğim” diye yakınsa veya “Allah annelerini üzen çocukları sevmez, cehenneminde <br />
<br />
yakar” diye korkutsa çocuk bunun gerçekleşeceğini zannederek paniğe kapılır.<br />
<br />
Çocuklara din eğitimi verirken çoğu aileler farkında olmadan korku objesini <br />
<br />
kullanırlar. Salzman tarafından kaleme alınan ve Yengeç Kitap olarak bilinen bir <br />
<br />
eğitim klasiğini Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları adıyla çevirmiştim. “Çocukları <br />
<br />
Dinsiz Yapmanın Yolları” başlığı altında şu tavsiyeler yer alıyordu:<br />
<br />
• Zorla dua ezberletin, ezberleyemediği zaman cezalandırın.<br />
<br />
• Yaramazlık yaptığı zaman Allah’ın onu cehennemde yakacağını söyleyerek korkutun.<br />
<br />
• Din adamlarını, dindar akrabalarınızı ve komşularınızı çekiştirin, yaptıkları <br />
<br />
hataları sayarak gözden düşürün.<br />
<br />
Salzman, çocuklarına söz geçiremeyen beceriksiz bir annenin hikayesini anlatırken <br />
<br />
de şöyle der: Bu ahmak kadın çocuklarını üç şeyle korkutarak sindirmeye çalışırdı: <br />
<br />
öcü, baba ve Allah. Çocukları yatmaya zorlamak için, “Yatın çabuk, kapatın <br />
<br />
gözlerinizi, yoksa öcüler gelir sizi yer,” derdi. Yaramazlık yaptıkları zaman, <br />
<br />
“Allah annesini üzen çocukları cehenneminde yakar,” diye korkuturdu. Bir suç <br />
<br />
işleyen veya yalan söyleyen çocuğu tehdit eder, “Baban akşam gelsin görürsün sen, <br />
<br />
temiz bir dayak ye de aklın başına gelsin,” derdi.<br />
<br />
Çocuk eğitiminde davranışlarımız sözlerimizden daha etkilidir. Namaz kılacağı <br />
<br />
zaman çocukları odadan dışarı çıkaran anne babalar var. Camide çocuk azarlayan ve <br />
<br />
dışarıya kovalayan yaşlılar görürsünüz. Sebebini sorduğunuzda, “Yaramazlık yapıp <br />
<br />
namazımızı bozuyor,” derler. Davranışlarıyla çocukları dinden soğuttuklarının <br />
<br />
farkında değildirler.<br />
<br />
Bir gün ailece yaşlı bir akrabamızı ziyarete gitmiştik. Hoş beş ve çay faslından <br />
<br />
sonra sıra namaz kılmaya geldi. Biz namazda iken dört yaşındaki oğlum gelip <br />
<br />
sırtıma çıktı, kollarıyla boynuma tutundu. İkimiz de buna alışığız. <br />
<br />
Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatırken Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin <br />
<br />
dedeleri namazda iken sırtına tırmandıklarını, Peygamberimizin buna ses <br />
<br />
çıkarmadığını, böyle birlikte namaz kıldıklarını anlatmıştım. O günden sonra, <br />
<br />
kimbilir belki de kendisini Hz. Hasan veya Hüseyin yerine koyarak, ben namazda <br />
<br />
iken gelip sırtıma tırmanır, elleriyle boynuma tutunur, böylece birlikte secdeye <br />
<br />
varırız. “Ne yapıyorsun?” diyenlere de “Babamla namaz kılıyorum” der. Biz oğlumla <br />
<br />
son rekatta iken, namazını bitiren yaşlı akrabamız hışımla çocuğu sırtımdan alıp <br />
<br />
odadan dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. Bana, “Bu namaz olmadı, yeniden <br />
<br />
kılacaksın!” dedi. Güldüm. “Yapma Hacı Amca, dedim, Peygamberimizin namazını <br />
<br />
bozmayan birşey neden benim namazımı bozsun.” Ne demek istediğimi anlamadı tabiî. <br />
<br />
“Neymiş Peygamberimizin namazını bozmayan şey?” dedi kızarak. Ben de anlattım, ama <br />
<br />
aklı yatmadı. “Olmaz öyle şey, nereden uyduruyorsun bunları!” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı Anlatmalıyız</span><br />
<br />
Bir akşam bir komşumuz telefon etti. “Ali bey, bizim çocuğa bir haller oldu, <br />
<br />
nazara geldi herhalde, şeytan ağza alınmayacak şeyler söylettiriyor” dedi. <br />
<br />
“Hayırdır, hele anlat bakayım” dedim. Anlatmaya başladı: “Ah sormayın, benimle <br />
<br />
birlikte namaz kılan, camiye giden bu güzel çocuğa neler oldu anlamıyorum. Gerçi <br />
<br />
yaşı daha küçük, dört yaşında, ama söylediği şeyler aklımı başımdan aldı, ne <br />
<br />
diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. ‘Ben namaz kılmayacağım!’ diye tutturdu. ‘Olur <br />
<br />
mu, Allah namaz kılmayanları cehenneminde yakar’ dedim. ‘Ben de onu yakarım!’ <br />
<br />
demez mi? Şaşırdım kaldım. Aklıma bir hocaya götürüp okutmak geldi, ama gitmeden <br />
<br />
önce size bir danışayım dedim.”<br />
<br />
Komşuyu dinledikten sonra güldüm.<br />
<br />
— Hocaya filan götürmenize gerek yok, dedim, çocuk haklı.<br />
<br />
Böyle bir cevap beklememiş olacak ki, tepkisi sert oldu.<br />
<br />
— Ne diyorsunuz siz, Ali bey?<br />
<br />
— Küçük çocukları cehenneminde yakan Allah’ı hangi çocuk sever ve içinden gelerek <br />
<br />
namaz kılar? Çocuğu cehennemle korkutmaya ve Allah’tan soğutmaya ne hakkınız var? <br />
<br />
Çocuklara cehennemin kapalı olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamberimiz buyuruyor ki: <br />
<br />
‘Buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıl hastasından kalem kaldırılmıştır.’ Çocuğu <br />
<br />
cehennemle korkutarak hem Allah’a, hem çocuğa haksızlık ediyorsun. Çocuğun tepkisi <br />
<br />
gerçek Allah’a değil, senin uydurduğun Allah’a. Bu vebalin altından nasıl <br />
<br />
kalkacaksın?”<br />
<br />
Çocuk adına çok üzüldüğüm için sözlerim sert olmuştu, bunun farkındaydım, ama <br />
<br />
kendimi tutamamıştım. Adam bir müddet sustuktan sonra:<br />
<br />
— Ali bey, kusura bakmayın, aklım iyice karıştı... dedi. Ben hocalardan <br />
<br />
Peygamberimizin “Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın,” dediğini <br />
<br />
duydum.<br />
<br />
— İyi de kardeşim, cehennemle korkutarak alıştırın dememiş ki!..<br />
<br />
— Haklısınız galiba... Peki, ne olacak şimdi? Hatamı nasıl tamir edeceğim?<br />
<br />
— Çocuğunuzun terapiye ihtiyacı var, gelin de bunu nasıl yapacağımızı konuşalım.<br />
<br />
Baba iyiniyetli ve söz dinleyen biri olduğu için verdiğim tavsiyeleri yerine <br />
<br />
getirdi ve çocuğun bozulan itikadı kısa zamanda düzeldi.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Çocuklarda Ölüm Korkusu</span><br />
<br />
Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu <br />
<br />
göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden <br />
<br />
korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını <br />
<br />
kapatamadığımıza göre, “Nereden geldik, nereye gideceğiz?” sorusuna cevap bulmak <br />
<br />
zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.<br />
<br />
Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,<br />
<br />
— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.<br />
<br />
Başsağlığı ve sabır diledim.<br />
<br />
Konuşmaya devam etti:<br />
<br />
— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. <br />
<br />
Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük <br />
<br />
etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini <br />
<br />
duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü <br />
<br />
fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. <br />
<br />
Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. <br />
<br />
Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, <br />
<br />
bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap <br />
<br />
vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.<br />
<br />
Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.<br />
<br />
— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince <br />
<br />
çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, <br />
<br />
orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.<br />
<br />
Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:<br />
<br />
— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, “Büyük annemi bir <br />
<br />
daha göremeyecek miyim?” derse ne cevap vereceğim?<br />
<br />
— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, <br />
<br />
kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle <br />
<br />
anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve <br />
<br />
dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. <br />
<br />
Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.<br />
<br />
---------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
 Çocuklara Allah Nasıl Öğretilir</span><br />
Çocuklara Allah'a İmanın Öğretimi<br />
Yazan Prof. Dr. M.Emin AY Bilindiği üzere, Allah'ı bilmek, tanımak, kalb ile <br />
<br />
tasdik, dil ile ikrar, İslam akidesinde, bir kişinin mümin olmasının ilk ve <br />
<br />
vazgeçilmez şartıdır. Ne var ki, insanların, ancak beş duyu organıyla <br />
<br />
algılayabildikleri varlıklar hakkında bilgi sahibi olabilmeleri ve bu özelliğin <br />
<br />
çocuklar için de geçerli olması, mücerred bir kavram olan Allah'a iman öğretiminde <br />
<br />
bir zorluğa sebebiyet vermektedir. Ancak, bu zorluğa rağmen, iman öğretiminin <br />
<br />
ihmal edilemeyeceği de bir gerçektir. Pedagog Rousseau'nun, bu konudaki görüşü ise <br />
<br />
dikkate şayandır: "Bize, doğru olmamızı, birbirimizi sevmemizi, daima iyi ve <br />
<br />
merhametli davranmamızı, herkese, akrabamıza ve düşmanlarımıza bile vaadlerimizi <br />
<br />
tutmamızı emreden, insan mukadderatına hükmeden bir Hakim-i Mutlak bulunduğunu <br />
<br />
çocukların bilmesi icap eder."<br />
<br />
Herşeyin bir yaratıcısı ve idare edicisi olduğuna inanmanın, bu yaşlardaki <br />
<br />
çocukların psikolojik yapılarına da uygun olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden <br />
<br />
önce, çocuk, düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır <br />
<br />
olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanmaktadır Buna sadece dilin kabul edip <br />
<br />
inanışı değil, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışı gözüyle bakılmaktadır. Zira <br />
<br />
çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah'a yakınlaşmış hissetmektedir.<br />
<br />
Bu yaşlardaki çocukların kolay inandıkları, kendilerine anlatılanları, olduğu gibi <br />
<br />
kabul ettikleri bilinmektedir. Büyüklere sorduğu sorular, onun öğrenme merakını ve <br />
<br />
olumlu yaklaşımını gösterir. Anlatılanları dinlemeye ve kabul etmeye hazır <br />
<br />
olduğundan, ona doğru ve anlaşılır bilgiler vermek gerekir. Allah'ın yüceliği, <br />
<br />
çocuğun sevdiği herşeyi O'nun yarattığı, iyiliklerin ve güzelliklerin sahibi <br />
<br />
olduğu anlatılarak iman öğretimine başlanabilir. Çocuğun, bebekliğinden itibaren <br />
<br />
duymuş olduğu "Hû hû hû Allah / Sen uykular ver Allah" şeklindeki ninniler, "Allah <br />
<br />
kazadan belâdan esirgesin" / "Allah uzun ömürler versin" / "Allah yardımcın olsun" <br />
<br />
/ "Allah korusun" gibi dualar, çocuğun merak ettiği Allah hakkında sorular <br />
<br />
sormasına zemin hazırlamaktadır. İşte, bu soru sorma çağında çocuklara Allah <br />
<br />
anlatılırken birtakım hususlara dikkat edilmelidir ki, aşağıda bunlara değinmek <br />
<br />
istiyoruz.<br />
<br />
Allah Sevgisi Esas Olmalıdır<br />
<br />
Çocuklara her zaman ve her hususta sevgi ile davranılması İslamî prensiplerden <br />
<br />
biridir. Kur'an-ı Kerim'de baba-oğul ilişkisini içeren ayetlere bakıldığında, her <br />
<br />
defasında, babanın oğula hitap tarzının, "Yavrucuğum / Oğulcuğum" şeklinde olduğu <br />
<br />
görülecektir. Aynı özellik hadislerde de göze çarpmakta ve Hz.Peygamber'in (sav), <br />
<br />
bütün çocuklara karşı, "Yavrucuğum" şeklinde sevgi ve şefkat ifadesiyle hitap <br />
<br />
ettiği görülmektedir . İslam eğitimcilerinden İmam Gazâlî, Feridüddin Attar ve <br />
<br />
Keykavus da, çocuklara yönelik yazmış oldukları müstakil eserlerde, nasihatlerine, <br />
<br />
"Ey sevgili ve aziz oğlum / Yavrum / Oğlum / Ciğerparem / Ey aziz can / Biricik <br />
<br />
yavrum / Ey sevgili evladım" gibi sevgi ve şefkat yüklü ifadelerle başlamışlardır <br />
<br />
16. Yıllar sonra Rousseau'da da aynı hitap şeklini görmekteyiz. "Emil" adlı <br />
<br />
eserinde o da, "Azizim Emil / Sevgili Emil / Sevgili çocuğum Emil" gibi ifadeler <br />
<br />
kullanmaktadır. Bütün bu örnekler çocuğa sevgiyle hitab etmenin, önce ona sevgiyle <br />
<br />
yaklaşarak gönlünü kazanmanın gereğine işaret etmektedir .<br />
<br />
İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas duygu görülecektir. Allah sevgisi <br />
<br />
ve Allah korkusu 18. Bu duygular aynı zamanda ibadete yönelten faktörlerdir . <br />
<br />
Ancak bizim için sözkonusu olan, henüz ibadet ile mükellef olmayan çocukta bu iki <br />
<br />
duygunun nasıl etki bıraktıklarıdır. Yerli-yersiz yapılan Allah korkusu <br />
<br />
telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir <br />
<br />
20. Bu nedenle, denilebilir ki, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman <br />
<br />
esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır. Zira, henüz mücerred <br />
<br />
kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayan küçük yaştaki <br />
<br />
çocukların, hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, "Allah korkusu" <br />
<br />
şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri yanlış bir <br />
<br />
tutumdur. Daha önemlisi, çocuğun ilk eğitimcisi olan anne babaların, çocuğun <br />
<br />
herhangi bir hatalı hareketini gördüklerinde "Allah seni taş yapar/ Gözünü kör <br />
<br />
eder/ Cehennemde yakar"vb. ifadelerle vazgeçirmeye çalışmaları, çocuğun ruh <br />
<br />
sağlığı ve gelecek hayatı için son derece zararlıdır. Herşeyden önce, çocuğa Allah <br />
<br />
Tealâ'yı sadece "cezalandıran, azab veren biri" olarak tanıtmak, İslam akidesine <br />
<br />
ve eğitim ilkelerine ters düşmektedir. Çünkü, Allah Tealâ'nın, "Celâl" (zâlimleri <br />
<br />
kahreden, kötüleri cezalandıran) sıfatları yanında, pekçok "Cemâl"(kullarını <br />
<br />
seven, koruyan) sıfatları da vardır . Gerçekte kullarını çok seven ve <br />
<br />
"sayılamayacak" kadar nimetler veren Allah Tealâ'yı, çocuğun henüz işlenmemiş, <br />
<br />
temiz ve saf zihninde, "kızan, azab veren, cezalandıran" biri olarak <br />
<br />
şekillendirmenin hiçbir doğru tarafı yoktur. Şurası unutulmamalıdır ki, çocuk <br />
<br />
ruhunu Allah korkusuyla disipline etmek, belki -bir müddet için- mümkündür; ama <br />
<br />
bu, kalıcı olmadığı gibi, birtakım zararlı sonuçlar da doğuracaktır. Oysa, <br />
<br />
çocukların disipline edilmesinde başvurulacak en tutarlı ve sağlıklı metod Allah <br />
<br />
sevgisine dayalı bir öğretimdir .<br />
<br />
Öte yandan, insandaki duyguları ve bunların nasıl geliştiğini inceleyen Psikanaliz <br />
<br />
de insanda en temel duygunun sevgi ve bağlanma duygusu olduğunu ileri sürmektedir. <br />
<br />
Gerçekte iman, ümit ve korku duygularını bir arada ihtiva eden bir kavramdır. <br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de, müminlerin vasıfları anlatılırken, onların hem Allah'ın <br />
<br />
rahmetini ümid ettiklerinden hem de azabından korktuklarından bahsedilmektedir. <br />
<br />
Nitekim iman duygusu, sevgi ve korkudan kaynaklanarak , sonradan ümit, bağlanma ve <br />
<br />
hayranlık duygularına dönüşmektedir . Duygusal gelişmenin, zihinsel gelişmeden <br />
<br />
önce olduğunu tesbit eden psikologlar, herşeyden önce, çocuğun kalbini kazanarak <br />
<br />
ondaki güven, ümit ve bağlanma duygularını geliştirmenin gerekli olduğunu ortaya <br />
<br />
koymuşlardır. Bu nedenle, özellikle 3-8 yaşları arasında verilecek din eğitiminde, <br />
<br />
Allah'a iman öğretimi söz konusu olduğunda çocuklara Allah sevgisine dayalı bir <br />
<br />
öğretim metodu tercih edilmeli, Allah korkusu, ancak vicdan gelişiminin başladığı <br />
<br />
8-10 yaşlarından sonra bahse konu olmalıdır. Öte yandan, lise öğrencileri üzerinde <br />
<br />
yapılan bir araştırmada da gerek öğretmenler, gerekse öğrencilerin, çocukluk <br />
<br />
yıllarında ailede gerçekleştirilen din eğitimi-öğretiminde, Allah korkusundan <br />
<br />
ziyade, Allah sevgisinin esas olması gerektiği hususunda görüş birliği içinde <br />
<br />
oldukları tesbit edilmiştir . <br />
<br />
------------<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> Çocuklarla İlgili Hadisler</span><br />
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
<br />
(Çocuklarınızı çok öpün, her öpüşte Cennetteki dereceniz yükselir.) [Buhari]<br />
<br />
(Çocuk kokusu Cennet kokusudur.) [Taberani]<br />
<br />
(Çocuk dünyada nur, ahirette sürurdur.) [Şir`a]<br />
<br />
(Çocukları sevip okşayın, onlar gönül meyvesi, göz nurudur.) [Ebu Ya`la]<br />
<br />
(Çocuklarımız ciğerparelerimizdir.) [B.Arifin)]<br />
<br />
(Çocuk sevgisi, Cehennem ateşine karşı perdedir. Çocuklara iyilik etmek, Sıratı <br />
<br />
geçmeye sebeptir. Onlarla beraber yiyip içmek, Cehennemden kurtuluştur.) [Şir`a]<br />
<br />
(Cennetteki “Sevinç sarayı”na, ancak çocukları sevindirenler girer.) [İ.Adiy]<br />
<br />
(Evladınıza ikram edin, nasıl ana-babanızın sizde hakkı varsa, evladınızın da <br />
<br />
sizde hakkı vardır.) [Taberani]<br />
<br />
-------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynaklar :</span><br />
Ali Çankırılı | Sorularla İslamiyet<br />
<br />
------------<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etiketler :</span> Çocuklara, Allah'ı, Nasıl Anlatmalıyız,Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı <br />
<br />
Anlatmalıyız, Çocuklarda Ölüm Korkusu, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?, <br />
<br />
Çocuklarımızı İbadete ve Duaya Nasıl Alıştırabiliriz?</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://islamiforum.de/islamiForum-image-1/%C3%87ocuklara%20Allah%C4%B1%20Nas%C4%B1l%20Anlatmal%C4%B1y%C4%B1z.png" loading="lazy"  alt="[Resim: %C3%87ocuklara%20Allah%C4%B1%20Nas%C4%B1...C4%B1z.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklara Allah'ı Nasıl Anlatmalıyız</span><br />
<br />
<span style="color: #00ff00;" class="mycode_color">Çocuk Ruh Sağlığı Açısından Din Eğitimi</span><br />
<br />
Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din <br />
<br />
duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret <br />
<br />
maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh <br />
<br />
ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca <br />
<br />
sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, <br />
<br />
bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.<br />
<br />
Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. <br />
<br />
Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız <br />
<br />
kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü <br />
<br />
yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün <br />
<br />
peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için <br />
<br />
gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî <br />
<br />
kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?</span><br />
<br />
Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. <br />
<br />
Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları <br />
<br />
hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları <br />
<br />
ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı <br />
<br />
Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği <br />
<br />
mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve <br />
<br />
Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve <br />
<br />
güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar <br />
<br />
hoşuna gitmişti ki, “Babacığım, bir daha anlat” demişti.<br />
<br />
Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada “Allah’tan başka <br />
<br />
ilâh yoktur” inancının geldiğini görüyoruz. “Lokman oğluna öğüt vererek: <br />
<br />
Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır” (Kur’ân, <br />
<br />
31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü <br />
<br />
anlatacağız. “Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün <br />
<br />
canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren <br />
<br />
O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak <br />
<br />
Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan <br />
<br />
isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının <br />
<br />
önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz.”<br />
<br />
Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, “Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik <br />
<br />
veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi <br />
<br />
Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır.” (Kur’ân, 31:16). Biz <br />
<br />
de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, <br />
<br />
aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi <br />
<br />
gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi <br />
<br />
seveceğini anlatmalıyız.<br />
<br />
Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): “Yavrucuğum,” der, “namazı kıl, (insanlara) <br />
<br />
iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları <br />
<br />
küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini <br />
<br />
beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma <br />
<br />
ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya <br />
<br />
değer şeylerdir” (Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun <br />
<br />
yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının <br />
<br />
bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve <br />
<br />
açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Sorulara Çocuk Mantığı ile Yaklaşmalıyız</span><br />
<br />
Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, <br />
<br />
çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini <br />
<br />
karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye <br />
<br />
sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple <br />
<br />
masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.<br />
<br />
Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal <br />
<br />
kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini <br />
<br />
kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.<br />
<br />
Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir <br />
<br />
anne anlatmıştı: “Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı <br />
<br />
göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. <br />
<br />
Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ <br />
<br />
Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı.” Büyük çocuklara bu açıklama yeterli <br />
<br />
olmayabilir. “Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?” gibi <br />
<br />
soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış <br />
<br />
imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı <br />
<br />
diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:<br />
<br />
— Bu masa kendi kendine olur mu?<br />
<br />
— Olmaz.<br />
<br />
— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.<br />
<br />
— Evet.<br />
<br />
— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?<br />
<br />
— Olmaz.<br />
<br />
— Onları kim yapıyor?<br />
<br />
— Adamlar.<br />
<br />
— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.<br />
<br />
— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, <br />
<br />
kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini <br />
<br />
yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de <br />
<br />
konuşabiliyor, değil mi?<br />
<br />
— Evet.<br />
<br />
— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, <br />
<br />
ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?<br />
<br />
— Olmaz.<br />
<br />
— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?<br />
<br />
— Allah.<br />
<br />
— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi <br />
<br />
Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç <br />
<br />
benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, <br />
<br />
uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için <br />
<br />
bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu <br />
<br />
göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, <br />
<br />
herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları <br />
<br />
da göremiyoruz.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklarımızı İbadete ve Duaya Nasıl Alıştırabiliriz?</span><br />
<br />
Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına <br />
<br />
kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey <br />
<br />
yoktur, her şey mümkündür. “Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni <br />
<br />
öpüp gitti” deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.<br />
<br />
Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye <br />
<br />
çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek <br />
<br />
çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı <br />
<br />
sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, <br />
<br />
eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak <br />
<br />
yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.<br />
<br />
Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için <br />
<br />
soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. <br />
<br />
Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi <br />
<br />
göstererek sordu: “Bu ne?” Annesi, “O bir cami,” dedi. Çocuk tekrar sordu: “Bu <br />
<br />
ne?” Annesi yine aynı cevabı verdi: “O bir cami.” Çocuk istediği cevabı <br />
<br />
alamadığını anlatmak için yine sordu: “Bu ne?” Anne sesini yükselterek ve <br />
<br />
kelimelerin üzerine basarak, “O bir cami,” dedi. Anneye yaklaştım, “Hanımefendi,” <br />
<br />
dedim, “çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını <br />
<br />
soruyor.”<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli <br />
<br />
kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:</span><br />
<br />
“Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye <br />
<br />
başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün <br />
<br />
çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. <br />
<br />
Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek <br />
<br />
yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen <br />
<br />
de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında <br />
<br />
olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun <br />
<br />
beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:<br />
<br />
— Anne, neden yemek yiyoruz?<br />
<br />
— Büyümek için.<br />
<br />
— Büyüyünce ne olacak?<br />
<br />
— Yaşlanacağız.<br />
<br />
— Yaşlanınca ne olacak.<br />
<br />
— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.<br />
<br />
Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. <br />
<br />
‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir <br />
<br />
mantık geliştiriyor.”<br />
<br />
Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç <br />
<br />
ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı <br />
<br />
öldüğünde bize sormayacak mı: “Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?” <br />
<br />
Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük <br />
<br />
yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp <br />
<br />
sorduğunda ne cevap vereceksiniz?<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Korkutarak Değil, Sevdirerek Eğitmeliyiz</span><br />
<br />
Çocuklar dört-beş yaşına kadar rüya ile gerçeği birbirinden ayıramaz, düşüncelerin <br />
<br />
ve hayallerin gerçekleşebileceğine inanırlar. Kardeşini kıskandığı ve içinden <br />
<br />
ölmesini arzuladığı zaman, bunun gerçekleşeceğini düşünerek korkar, suçluluk <br />
<br />
duygusuna kapılır.<br />
<br />
Çocuğun yaramazlığından bıkan bir anne, “Beni çok üzüyorsun, bir gün üzüntüden <br />
<br />
öleceğim” diye yakınsa veya “Allah annelerini üzen çocukları sevmez, cehenneminde <br />
<br />
yakar” diye korkutsa çocuk bunun gerçekleşeceğini zannederek paniğe kapılır.<br />
<br />
Çocuklara din eğitimi verirken çoğu aileler farkında olmadan korku objesini <br />
<br />
kullanırlar. Salzman tarafından kaleme alınan ve Yengeç Kitap olarak bilinen bir <br />
<br />
eğitim klasiğini Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları adıyla çevirmiştim. “Çocukları <br />
<br />
Dinsiz Yapmanın Yolları” başlığı altında şu tavsiyeler yer alıyordu:<br />
<br />
• Zorla dua ezberletin, ezberleyemediği zaman cezalandırın.<br />
<br />
• Yaramazlık yaptığı zaman Allah’ın onu cehennemde yakacağını söyleyerek korkutun.<br />
<br />
• Din adamlarını, dindar akrabalarınızı ve komşularınızı çekiştirin, yaptıkları <br />
<br />
hataları sayarak gözden düşürün.<br />
<br />
Salzman, çocuklarına söz geçiremeyen beceriksiz bir annenin hikayesini anlatırken <br />
<br />
de şöyle der: Bu ahmak kadın çocuklarını üç şeyle korkutarak sindirmeye çalışırdı: <br />
<br />
öcü, baba ve Allah. Çocukları yatmaya zorlamak için, “Yatın çabuk, kapatın <br />
<br />
gözlerinizi, yoksa öcüler gelir sizi yer,” derdi. Yaramazlık yaptıkları zaman, <br />
<br />
“Allah annesini üzen çocukları cehenneminde yakar,” diye korkuturdu. Bir suç <br />
<br />
işleyen veya yalan söyleyen çocuğu tehdit eder, “Baban akşam gelsin görürsün sen, <br />
<br />
temiz bir dayak ye de aklın başına gelsin,” derdi.<br />
<br />
Çocuk eğitiminde davranışlarımız sözlerimizden daha etkilidir. Namaz kılacağı <br />
<br />
zaman çocukları odadan dışarı çıkaran anne babalar var. Camide çocuk azarlayan ve <br />
<br />
dışarıya kovalayan yaşlılar görürsünüz. Sebebini sorduğunuzda, “Yaramazlık yapıp <br />
<br />
namazımızı bozuyor,” derler. Davranışlarıyla çocukları dinden soğuttuklarının <br />
<br />
farkında değildirler.<br />
<br />
Bir gün ailece yaşlı bir akrabamızı ziyarete gitmiştik. Hoş beş ve çay faslından <br />
<br />
sonra sıra namaz kılmaya geldi. Biz namazda iken dört yaşındaki oğlum gelip <br />
<br />
sırtıma çıktı, kollarıyla boynuma tutundu. İkimiz de buna alışığız. <br />
<br />
Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatırken Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin <br />
<br />
dedeleri namazda iken sırtına tırmandıklarını, Peygamberimizin buna ses <br />
<br />
çıkarmadığını, böyle birlikte namaz kıldıklarını anlatmıştım. O günden sonra, <br />
<br />
kimbilir belki de kendisini Hz. Hasan veya Hüseyin yerine koyarak, ben namazda <br />
<br />
iken gelip sırtıma tırmanır, elleriyle boynuma tutunur, böylece birlikte secdeye <br />
<br />
varırız. “Ne yapıyorsun?” diyenlere de “Babamla namaz kılıyorum” der. Biz oğlumla <br />
<br />
son rekatta iken, namazını bitiren yaşlı akrabamız hışımla çocuğu sırtımdan alıp <br />
<br />
odadan dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. Bana, “Bu namaz olmadı, yeniden <br />
<br />
kılacaksın!” dedi. Güldüm. “Yapma Hacı Amca, dedim, Peygamberimizin namazını <br />
<br />
bozmayan birşey neden benim namazımı bozsun.” Ne demek istediğimi anlamadı tabiî. <br />
<br />
“Neymiş Peygamberimizin namazını bozmayan şey?” dedi kızarak. Ben de anlattım, ama <br />
<br />
aklı yatmadı. “Olmaz öyle şey, nereden uyduruyorsun bunları!” dedi.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı Anlatmalıyız</span><br />
<br />
Bir akşam bir komşumuz telefon etti. “Ali bey, bizim çocuğa bir haller oldu, <br />
<br />
nazara geldi herhalde, şeytan ağza alınmayacak şeyler söylettiriyor” dedi. <br />
<br />
“Hayırdır, hele anlat bakayım” dedim. Anlatmaya başladı: “Ah sormayın, benimle <br />
<br />
birlikte namaz kılan, camiye giden bu güzel çocuğa neler oldu anlamıyorum. Gerçi <br />
<br />
yaşı daha küçük, dört yaşında, ama söylediği şeyler aklımı başımdan aldı, ne <br />
<br />
diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. ‘Ben namaz kılmayacağım!’ diye tutturdu. ‘Olur <br />
<br />
mu, Allah namaz kılmayanları cehenneminde yakar’ dedim. ‘Ben de onu yakarım!’ <br />
<br />
demez mi? Şaşırdım kaldım. Aklıma bir hocaya götürüp okutmak geldi, ama gitmeden <br />
<br />
önce size bir danışayım dedim.”<br />
<br />
Komşuyu dinledikten sonra güldüm.<br />
<br />
— Hocaya filan götürmenize gerek yok, dedim, çocuk haklı.<br />
<br />
Böyle bir cevap beklememiş olacak ki, tepkisi sert oldu.<br />
<br />
— Ne diyorsunuz siz, Ali bey?<br />
<br />
— Küçük çocukları cehenneminde yakan Allah’ı hangi çocuk sever ve içinden gelerek <br />
<br />
namaz kılar? Çocuğu cehennemle korkutmaya ve Allah’tan soğutmaya ne hakkınız var? <br />
<br />
Çocuklara cehennemin kapalı olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamberimiz buyuruyor ki: <br />
<br />
‘Buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıl hastasından kalem kaldırılmıştır.’ Çocuğu <br />
<br />
cehennemle korkutarak hem Allah’a, hem çocuğa haksızlık ediyorsun. Çocuğun tepkisi <br />
<br />
gerçek Allah’a değil, senin uydurduğun Allah’a. Bu vebalin altından nasıl <br />
<br />
kalkacaksın?”<br />
<br />
Çocuk adına çok üzüldüğüm için sözlerim sert olmuştu, bunun farkındaydım, ama <br />
<br />
kendimi tutamamıştım. Adam bir müddet sustuktan sonra:<br />
<br />
— Ali bey, kusura bakmayın, aklım iyice karıştı... dedi. Ben hocalardan <br />
<br />
Peygamberimizin “Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın,” dediğini <br />
<br />
duydum.<br />
<br />
— İyi de kardeşim, cehennemle korkutarak alıştırın dememiş ki!..<br />
<br />
— Haklısınız galiba... Peki, ne olacak şimdi? Hatamı nasıl tamir edeceğim?<br />
<br />
— Çocuğunuzun terapiye ihtiyacı var, gelin de bunu nasıl yapacağımızı konuşalım.<br />
<br />
Baba iyiniyetli ve söz dinleyen biri olduğu için verdiğim tavsiyeleri yerine <br />
<br />
getirdi ve çocuğun bozulan itikadı kısa zamanda düzeldi.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Çocuklarda Ölüm Korkusu</span><br />
<br />
Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu <br />
<br />
göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden <br />
<br />
korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını <br />
<br />
kapatamadığımıza göre, “Nereden geldik, nereye gideceğiz?” sorusuna cevap bulmak <br />
<br />
zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.<br />
<br />
Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,<br />
<br />
— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.<br />
<br />
Başsağlığı ve sabır diledim.<br />
<br />
Konuşmaya devam etti:<br />
<br />
— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. <br />
<br />
Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük <br />
<br />
etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini <br />
<br />
duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü <br />
<br />
fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. <br />
<br />
Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. <br />
<br />
Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, <br />
<br />
bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap <br />
<br />
vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.<br />
<br />
Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.<br />
<br />
— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince <br />
<br />
çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, <br />
<br />
orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.<br />
<br />
Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:<br />
<br />
— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, “Büyük annemi bir <br />
<br />
daha göremeyecek miyim?” derse ne cevap vereceğim?<br />
<br />
— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, <br />
<br />
kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle <br />
<br />
anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve <br />
<br />
dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. <br />
<br />
Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.<br />
<br />
---------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
 Çocuklara Allah Nasıl Öğretilir</span><br />
Çocuklara Allah'a İmanın Öğretimi<br />
Yazan Prof. Dr. M.Emin AY Bilindiği üzere, Allah'ı bilmek, tanımak, kalb ile <br />
<br />
tasdik, dil ile ikrar, İslam akidesinde, bir kişinin mümin olmasının ilk ve <br />
<br />
vazgeçilmez şartıdır. Ne var ki, insanların, ancak beş duyu organıyla <br />
<br />
algılayabildikleri varlıklar hakkında bilgi sahibi olabilmeleri ve bu özelliğin <br />
<br />
çocuklar için de geçerli olması, mücerred bir kavram olan Allah'a iman öğretiminde <br />
<br />
bir zorluğa sebebiyet vermektedir. Ancak, bu zorluğa rağmen, iman öğretiminin <br />
<br />
ihmal edilemeyeceği de bir gerçektir. Pedagog Rousseau'nun, bu konudaki görüşü ise <br />
<br />
dikkate şayandır: "Bize, doğru olmamızı, birbirimizi sevmemizi, daima iyi ve <br />
<br />
merhametli davranmamızı, herkese, akrabamıza ve düşmanlarımıza bile vaadlerimizi <br />
<br />
tutmamızı emreden, insan mukadderatına hükmeden bir Hakim-i Mutlak bulunduğunu <br />
<br />
çocukların bilmesi icap eder."<br />
<br />
Herşeyin bir yaratıcısı ve idare edicisi olduğuna inanmanın, bu yaşlardaki <br />
<br />
çocukların psikolojik yapılarına da uygun olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden <br />
<br />
önce, çocuk, düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır <br />
<br />
olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanmaktadır Buna sadece dilin kabul edip <br />
<br />
inanışı değil, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışı gözüyle bakılmaktadır. Zira <br />
<br />
çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah'a yakınlaşmış hissetmektedir.<br />
<br />
Bu yaşlardaki çocukların kolay inandıkları, kendilerine anlatılanları, olduğu gibi <br />
<br />
kabul ettikleri bilinmektedir. Büyüklere sorduğu sorular, onun öğrenme merakını ve <br />
<br />
olumlu yaklaşımını gösterir. Anlatılanları dinlemeye ve kabul etmeye hazır <br />
<br />
olduğundan, ona doğru ve anlaşılır bilgiler vermek gerekir. Allah'ın yüceliği, <br />
<br />
çocuğun sevdiği herşeyi O'nun yarattığı, iyiliklerin ve güzelliklerin sahibi <br />
<br />
olduğu anlatılarak iman öğretimine başlanabilir. Çocuğun, bebekliğinden itibaren <br />
<br />
duymuş olduğu "Hû hû hû Allah / Sen uykular ver Allah" şeklindeki ninniler, "Allah <br />
<br />
kazadan belâdan esirgesin" / "Allah uzun ömürler versin" / "Allah yardımcın olsun" <br />
<br />
/ "Allah korusun" gibi dualar, çocuğun merak ettiği Allah hakkında sorular <br />
<br />
sormasına zemin hazırlamaktadır. İşte, bu soru sorma çağında çocuklara Allah <br />
<br />
anlatılırken birtakım hususlara dikkat edilmelidir ki, aşağıda bunlara değinmek <br />
<br />
istiyoruz.<br />
<br />
Allah Sevgisi Esas Olmalıdır<br />
<br />
Çocuklara her zaman ve her hususta sevgi ile davranılması İslamî prensiplerden <br />
<br />
biridir. Kur'an-ı Kerim'de baba-oğul ilişkisini içeren ayetlere bakıldığında, her <br />
<br />
defasında, babanın oğula hitap tarzının, "Yavrucuğum / Oğulcuğum" şeklinde olduğu <br />
<br />
görülecektir. Aynı özellik hadislerde de göze çarpmakta ve Hz.Peygamber'in (sav), <br />
<br />
bütün çocuklara karşı, "Yavrucuğum" şeklinde sevgi ve şefkat ifadesiyle hitap <br />
<br />
ettiği görülmektedir . İslam eğitimcilerinden İmam Gazâlî, Feridüddin Attar ve <br />
<br />
Keykavus da, çocuklara yönelik yazmış oldukları müstakil eserlerde, nasihatlerine, <br />
<br />
"Ey sevgili ve aziz oğlum / Yavrum / Oğlum / Ciğerparem / Ey aziz can / Biricik <br />
<br />
yavrum / Ey sevgili evladım" gibi sevgi ve şefkat yüklü ifadelerle başlamışlardır <br />
<br />
16. Yıllar sonra Rousseau'da da aynı hitap şeklini görmekteyiz. "Emil" adlı <br />
<br />
eserinde o da, "Azizim Emil / Sevgili Emil / Sevgili çocuğum Emil" gibi ifadeler <br />
<br />
kullanmaktadır. Bütün bu örnekler çocuğa sevgiyle hitab etmenin, önce ona sevgiyle <br />
<br />
yaklaşarak gönlünü kazanmanın gereğine işaret etmektedir .<br />
<br />
İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas duygu görülecektir. Allah sevgisi <br />
<br />
ve Allah korkusu 18. Bu duygular aynı zamanda ibadete yönelten faktörlerdir . <br />
<br />
Ancak bizim için sözkonusu olan, henüz ibadet ile mükellef olmayan çocukta bu iki <br />
<br />
duygunun nasıl etki bıraktıklarıdır. Yerli-yersiz yapılan Allah korkusu <br />
<br />
telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir <br />
<br />
20. Bu nedenle, denilebilir ki, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman <br />
<br />
esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır. Zira, henüz mücerred <br />
<br />
kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayan küçük yaştaki <br />
<br />
çocukların, hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, "Allah korkusu" <br />
<br />
şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri yanlış bir <br />
<br />
tutumdur. Daha önemlisi, çocuğun ilk eğitimcisi olan anne babaların, çocuğun <br />
<br />
herhangi bir hatalı hareketini gördüklerinde "Allah seni taş yapar/ Gözünü kör <br />
<br />
eder/ Cehennemde yakar"vb. ifadelerle vazgeçirmeye çalışmaları, çocuğun ruh <br />
<br />
sağlığı ve gelecek hayatı için son derece zararlıdır. Herşeyden önce, çocuğa Allah <br />
<br />
Tealâ'yı sadece "cezalandıran, azab veren biri" olarak tanıtmak, İslam akidesine <br />
<br />
ve eğitim ilkelerine ters düşmektedir. Çünkü, Allah Tealâ'nın, "Celâl" (zâlimleri <br />
<br />
kahreden, kötüleri cezalandıran) sıfatları yanında, pekçok "Cemâl"(kullarını <br />
<br />
seven, koruyan) sıfatları da vardır . Gerçekte kullarını çok seven ve <br />
<br />
"sayılamayacak" kadar nimetler veren Allah Tealâ'yı, çocuğun henüz işlenmemiş, <br />
<br />
temiz ve saf zihninde, "kızan, azab veren, cezalandıran" biri olarak <br />
<br />
şekillendirmenin hiçbir doğru tarafı yoktur. Şurası unutulmamalıdır ki, çocuk <br />
<br />
ruhunu Allah korkusuyla disipline etmek, belki -bir müddet için- mümkündür; ama <br />
<br />
bu, kalıcı olmadığı gibi, birtakım zararlı sonuçlar da doğuracaktır. Oysa, <br />
<br />
çocukların disipline edilmesinde başvurulacak en tutarlı ve sağlıklı metod Allah <br />
<br />
sevgisine dayalı bir öğretimdir .<br />
<br />
Öte yandan, insandaki duyguları ve bunların nasıl geliştiğini inceleyen Psikanaliz <br />
<br />
de insanda en temel duygunun sevgi ve bağlanma duygusu olduğunu ileri sürmektedir. <br />
<br />
Gerçekte iman, ümit ve korku duygularını bir arada ihtiva eden bir kavramdır. <br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de, müminlerin vasıfları anlatılırken, onların hem Allah'ın <br />
<br />
rahmetini ümid ettiklerinden hem de azabından korktuklarından bahsedilmektedir. <br />
<br />
Nitekim iman duygusu, sevgi ve korkudan kaynaklanarak , sonradan ümit, bağlanma ve <br />
<br />
hayranlık duygularına dönüşmektedir . Duygusal gelişmenin, zihinsel gelişmeden <br />
<br />
önce olduğunu tesbit eden psikologlar, herşeyden önce, çocuğun kalbini kazanarak <br />
<br />
ondaki güven, ümit ve bağlanma duygularını geliştirmenin gerekli olduğunu ortaya <br />
<br />
koymuşlardır. Bu nedenle, özellikle 3-8 yaşları arasında verilecek din eğitiminde, <br />
<br />
Allah'a iman öğretimi söz konusu olduğunda çocuklara Allah sevgisine dayalı bir <br />
<br />
öğretim metodu tercih edilmeli, Allah korkusu, ancak vicdan gelişiminin başladığı <br />
<br />
8-10 yaşlarından sonra bahse konu olmalıdır. Öte yandan, lise öğrencileri üzerinde <br />
<br />
yapılan bir araştırmada da gerek öğretmenler, gerekse öğrencilerin, çocukluk <br />
<br />
yıllarında ailede gerçekleştirilen din eğitimi-öğretiminde, Allah korkusundan <br />
<br />
ziyade, Allah sevgisinin esas olması gerektiği hususunda görüş birliği içinde <br />
<br />
oldukları tesbit edilmiştir . <br />
<br />
------------<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> Çocuklarla İlgili Hadisler</span><br />
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
<br />
(Çocuklarınızı çok öpün, her öpüşte Cennetteki dereceniz yükselir.) [Buhari]<br />
<br />
(Çocuk kokusu Cennet kokusudur.) [Taberani]<br />
<br />
(Çocuk dünyada nur, ahirette sürurdur.) [Şir`a]<br />
<br />
(Çocukları sevip okşayın, onlar gönül meyvesi, göz nurudur.) [Ebu Ya`la]<br />
<br />
(Çocuklarımız ciğerparelerimizdir.) [B.Arifin)]<br />
<br />
(Çocuk sevgisi, Cehennem ateşine karşı perdedir. Çocuklara iyilik etmek, Sıratı <br />
<br />
geçmeye sebeptir. Onlarla beraber yiyip içmek, Cehennemden kurtuluştur.) [Şir`a]<br />
<br />
(Cennetteki “Sevinç sarayı”na, ancak çocukları sevindirenler girer.) [İ.Adiy]<br />
<br />
(Evladınıza ikram edin, nasıl ana-babanızın sizde hakkı varsa, evladınızın da <br />
<br />
sizde hakkı vardır.) [Taberani]<br />
<br />
-------------------<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynaklar :</span><br />
Ali Çankırılı | Sorularla İslamiyet<br />
<br />
------------<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Etiketler :</span> Çocuklara, Allah'ı, Nasıl Anlatmalıyız,Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı <br />
<br />
Anlatmalıyız, Çocuklarda Ölüm Korkusu, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?, <br />
<br />
Çocuklarımızı İbadete ve Duaya Nasıl Alıştırabiliriz?</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuklariniza Dini Sevdirin]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=639</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 06:08:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=639</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÇOCUKLARINIZA DİNİ SEVDİRİN</span><br />
<br />
Evlatlarımız bizlere verilmiş en büyük nimetlerden ve emanetlerden biridir. Nimettir; çünkü insan, neslinin devam etmesini, yuvasının şenlenmesini ister. Hayırlı bir evlat hem bu dünya için hem de ahiret için saadet vesilesi olur. Emanettir; çünkü çocuğun maddi manevi eğitiminden ve hayırlı bir kul olmasından anne babası sorumludur. Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim, 6) buyurarak kullarına bu sorumluğu hatırlatır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Her çocuk islam fıtratı üzere doğar. Sonra annesi babası onu Hristiyan, Yahudi veya mecusi yapar” hadisi ise anne babanın veya ailenin çocuğun eğitimi ve gelişimi üzerindeki etkisine dikkat çekmiştir. Çocuk terbiyesi konusunda ihtisas yapmış olan ilim adamları da çocuğun ilk bilgilerini aileden aldığı, ailesinin davranışlarını taklit ettiği üzerinde dururlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İLK TOHUM AİLEDE ATILIR</span><br />
<br />
Hakikaten de öyle değil midir? Tıpkı suyun bulunduğu kabın şeklini aldığı gibi, insan da  bulunduğu ailenin, ortamın doğrularına göre şekil alır. Bu sebeple din eğitimi her ne kadar kurslarda, medreselerde veriliyor gibi görülse de ilk tohum ailede atılır. Ve tüm bilgiler, ameller bu tohumdan yeşillenir. Öyleyse anne babaların önce kendi hallerini düzeltmeleri hayati derecede önemlidir. Kendi ibadetlerini eksiksiz yerine getirmesi, kendi ahlaklarını güzelleştirmesi gerekir. Daha sonra çocuklarının bulunduğu çevreye dikkat etmesi, iyi arkadaşlar edineceği, kötü huylardan sakınacağı ortamlara yöneltmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÇOCUKLARINIZI SEVGİ VE İLGİYLE EĞİTİN</span><br />
<br />
Anne babanın kendi halini düzelttikten sonra çocuk eğitiminde dikkat etmesi gereken ikinci bir husus da dini bilgileri, ahlaki terbiyeyi sevgiyle vermesidir. Bir çok anne baba biliyoruz ki kendisi hizmetin içinde, son derece şuurlu; ama evladına söz geçiremiyor. “Namaz kıl” diyor kılmıyor, “Oruç tut” diyor tutmuyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri sevgisizlik, diğeri de ilgisizliktir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Çocuklarınıza iyilikte, ikramda bulunun, ahlak ve edeplerini güzelleştirin” buyurarak bizlere çocuk eğitiminde son derece önemli bir ipuçu vermiştir. İnsan çocuklarına muhabbetle yaklaşıp, Allah, peygamber ve kitap sevisini aşılamadıkça, “Namaz kıl, oruç tut” sözleri onların kalbine tesir etmez. Hele bu sözler hiç yumuşak bir üslupla söylenmeyip, hep emir şeklinde çocuğa dikte edilmişse… Hasılı çocuk önce anne babasıyla muhabbeti yakalamalı sonra da anne babasının sözlerini muhabbetle dinlemelidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">EĞİTİM SADECE KURSA GİTMEKLE OLMAZ</span><br />
<br />
Bir diğer sorun olan ilgisizlik ise daha çok çocuğunun eğitimini başkalarına yükleyen anne babalarda görülüyor. Çocuğunun maddi anlamda her ihtiyacını karşılayan, bir dediğini iki etmeyen, manevi eğitimi için de kursa gönderen ama halinde en ufak bir değişiklik görmeyen anne babalar, bu işin sadece kurslarla olmayacağını bilmelidir. Kurslar çocuğa bilgi verir, belli bir şuur da kazandırır ama bu işte asıl perçinleyici ailedir.<br />
<br />
Bu durumda anne babaların yapması gereken şey önce ailede birliği, bereberliği ve muhabbeti sağlamaktır. Hiç olmazsa sabah ve akşam yemeklerinde bir arada olmak, o da mümkün değilse bir arada olunan zamanlarda çocuklarla alakadar olmak önemlidir. Eşi ve çocuklarıyla cemaat olup namaz kılmak, hatme yapmak, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) ve Sadat-ı Kiram’ı anlatmak, sohbet etmek, Allah dostlarını ziyaret etmek hem ilahi rahmeti o aileye çeker, hem de aile fertlerinin kalplerinde Allah sevgisini pekiştirir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HAYIRLI EVLAT ANNE BABASININ KAPANMAYAN AMEL DEFTERİDİR</span><br />
<br />
Hayırlı evlat, insanın öldükten sonra dahi kapanmayan amel defteridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “İnsan ölünce, bütün amellerinin sevabı kesilir. Ancak şu üç şey müstesna: Sadaka-i cariye, kendisinden istifade edilen ilim, ardından dua eden salih bir evlat…” hadisiyle ümmetini müjdelemiştir. Hadiste geçen hayırlı evlatlara sahip olmak ne büyük nimettir!<br />
<br />
Hz. Aişe’den (r.a) rivayet edildiğine göre bir adam, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) gelip “Çocuklarınızı öper misiniz? Biz onları öpmeyiz” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah senin kalbinden merhameti çıkarınca ben sana ne yapabilirim?”<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span><br />
<br />
SEMERKAND AİLE<br />
Muhammed Saki ELHÜSEYNİ<br />
Kasri Arifan<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Etiketler : </span>  Çocuklariniza, Dini Sevdirin,Çocuklara,din ögretimi,ögretmek,sevdirmek,m saki,erol,elhüseyni,menzil,seyh,halife,</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÇOCUKLARINIZA DİNİ SEVDİRİN</span><br />
<br />
Evlatlarımız bizlere verilmiş en büyük nimetlerden ve emanetlerden biridir. Nimettir; çünkü insan, neslinin devam etmesini, yuvasının şenlenmesini ister. Hayırlı bir evlat hem bu dünya için hem de ahiret için saadet vesilesi olur. Emanettir; çünkü çocuğun maddi manevi eğitiminden ve hayırlı bir kul olmasından anne babası sorumludur. Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim, 6) buyurarak kullarına bu sorumluğu hatırlatır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Her çocuk islam fıtratı üzere doğar. Sonra annesi babası onu Hristiyan, Yahudi veya mecusi yapar” hadisi ise anne babanın veya ailenin çocuğun eğitimi ve gelişimi üzerindeki etkisine dikkat çekmiştir. Çocuk terbiyesi konusunda ihtisas yapmış olan ilim adamları da çocuğun ilk bilgilerini aileden aldığı, ailesinin davranışlarını taklit ettiği üzerinde dururlar.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">İLK TOHUM AİLEDE ATILIR</span><br />
<br />
Hakikaten de öyle değil midir? Tıpkı suyun bulunduğu kabın şeklini aldığı gibi, insan da  bulunduğu ailenin, ortamın doğrularına göre şekil alır. Bu sebeple din eğitimi her ne kadar kurslarda, medreselerde veriliyor gibi görülse de ilk tohum ailede atılır. Ve tüm bilgiler, ameller bu tohumdan yeşillenir. Öyleyse anne babaların önce kendi hallerini düzeltmeleri hayati derecede önemlidir. Kendi ibadetlerini eksiksiz yerine getirmesi, kendi ahlaklarını güzelleştirmesi gerekir. Daha sonra çocuklarının bulunduğu çevreye dikkat etmesi, iyi arkadaşlar edineceği, kötü huylardan sakınacağı ortamlara yöneltmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">ÇOCUKLARINIZI SEVGİ VE İLGİYLE EĞİTİN</span><br />
<br />
Anne babanın kendi halini düzelttikten sonra çocuk eğitiminde dikkat etmesi gereken ikinci bir husus da dini bilgileri, ahlaki terbiyeyi sevgiyle vermesidir. Bir çok anne baba biliyoruz ki kendisi hizmetin içinde, son derece şuurlu; ama evladına söz geçiremiyor. “Namaz kıl” diyor kılmıyor, “Oruç tut” diyor tutmuyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri sevgisizlik, diğeri de ilgisizliktir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Çocuklarınıza iyilikte, ikramda bulunun, ahlak ve edeplerini güzelleştirin” buyurarak bizlere çocuk eğitiminde son derece önemli bir ipuçu vermiştir. İnsan çocuklarına muhabbetle yaklaşıp, Allah, peygamber ve kitap sevisini aşılamadıkça, “Namaz kıl, oruç tut” sözleri onların kalbine tesir etmez. Hele bu sözler hiç yumuşak bir üslupla söylenmeyip, hep emir şeklinde çocuğa dikte edilmişse… Hasılı çocuk önce anne babasıyla muhabbeti yakalamalı sonra da anne babasının sözlerini muhabbetle dinlemelidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">EĞİTİM SADECE KURSA GİTMEKLE OLMAZ</span><br />
<br />
Bir diğer sorun olan ilgisizlik ise daha çok çocuğunun eğitimini başkalarına yükleyen anne babalarda görülüyor. Çocuğunun maddi anlamda her ihtiyacını karşılayan, bir dediğini iki etmeyen, manevi eğitimi için de kursa gönderen ama halinde en ufak bir değişiklik görmeyen anne babalar, bu işin sadece kurslarla olmayacağını bilmelidir. Kurslar çocuğa bilgi verir, belli bir şuur da kazandırır ama bu işte asıl perçinleyici ailedir.<br />
<br />
Bu durumda anne babaların yapması gereken şey önce ailede birliği, bereberliği ve muhabbeti sağlamaktır. Hiç olmazsa sabah ve akşam yemeklerinde bir arada olmak, o da mümkün değilse bir arada olunan zamanlarda çocuklarla alakadar olmak önemlidir. Eşi ve çocuklarıyla cemaat olup namaz kılmak, hatme yapmak, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) ve Sadat-ı Kiram’ı anlatmak, sohbet etmek, Allah dostlarını ziyaret etmek hem ilahi rahmeti o aileye çeker, hem de aile fertlerinin kalplerinde Allah sevgisini pekiştirir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">HAYIRLI EVLAT ANNE BABASININ KAPANMAYAN AMEL DEFTERİDİR</span><br />
<br />
Hayırlı evlat, insanın öldükten sonra dahi kapanmayan amel defteridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “İnsan ölünce, bütün amellerinin sevabı kesilir. Ancak şu üç şey müstesna: Sadaka-i cariye, kendisinden istifade edilen ilim, ardından dua eden salih bir evlat…” hadisiyle ümmetini müjdelemiştir. Hadiste geçen hayırlı evlatlara sahip olmak ne büyük nimettir!<br />
<br />
Hz. Aişe’den (r.a) rivayet edildiğine göre bir adam, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) gelip “Çocuklarınızı öper misiniz? Biz onları öpmeyiz” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah senin kalbinden merhameti çıkarınca ben sana ne yapabilirim?”<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span><br />
<br />
SEMERKAND AİLE<br />
Muhammed Saki ELHÜSEYNİ<br />
Kasri Arifan<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Etiketler : </span>  Çocuklariniza, Dini Sevdirin,Çocuklara,din ögretimi,ögretmek,sevdirmek,m saki,erol,elhüseyni,menzil,seyh,halife,</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuklara Masallar Hikayeler]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=638</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 05:42:02 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=638</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuklara Masallar Hikayeler</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TOHUMLAR</span><br />
İbret veren Hikayeler Dizisinden<br />
<br />
<br />
O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.<br />
<br />
- Allah´a şükürler olsun, diye mırıldandı..<br />
<br />
Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırip babasına baktı.<br />
- Durup dururken niye şükrettin baba<br />
Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;<br />
- Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah´ın bize ihsan ettiği ni´metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur<br />
<br />
Abdullah dudak büktü:<br />
- Ne bileyim, ölürüm herhalde.<br />
- Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...<br />
Derin bir nef es aldı ve;<br />
- Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.<br />
Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:<br />
- Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.<br />
<br />
Abdullah´ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:<br />
- O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.<br />
Babası gülerek onun saçlarını okşadı.<br />
- Elbette yavrum, elbette! dedi.<br />
<br />
Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.<br />
- Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!<br />
- Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .<br />
Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü. "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.<br />
Babası namaz kılmış dua ediyordu. " Acaba babam nasıl dua edecek " dive meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:<br />
- Yâ Rabbi! Yeri, göğü, herşeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...<br />
Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.<br />
<br />
Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:<br />
<br />
- Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi<br />
Babası güldü:<br />
- Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.<br />
<br />
Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.<br />
- Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı<br />
Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:<br />
- Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.<br />
<br />
Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah´ın başını okşadı ve;<br />
- Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.<br />
<br />
Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.<br />
<br />
Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamıyarak vef at etmişti.<br />
Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.<br />
<br />
Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;<br />
- Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!<br />
Abdullah itiraz etti:<br />
- Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.<br />
<br />
Abileri küçük Abdullah´ı azarladılar.<br />
- Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!<br />
Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.<br />
<br />
- Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.<br />
Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.<br />
<br />
Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;<br />
- Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.<br />
Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah´dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİLYEGÖZ</span><br />
<br />
<br />
Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.<br />
<br />
Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler´ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.<br />
<br />
Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah´ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...<br />
<br />
İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.<br />
<br />
Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi ! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz´ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegö´zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.<br />
<br />
Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah´a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş.<br />
<br />
Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah´dan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah´a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz´ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık...<br />
<br />
Allah´ım, Allah´ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS</span><br />
<br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum,<br />
keleş oğlum" diye severmiş.<br />
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.<br />
<br />
<br />
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...<br />
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.<br />
<br />
<br />
Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.<br />
<br />
<br />
Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...<br />
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.<br />
<br />
<br />
Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.<br />
<br />
"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.<br />
<br />
<br />
Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.<br />
<br />
Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış.<br />
<br />
<br />
Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.<br />
<br />
<br />
Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:<br />
<br />
- Üzülme yavrum, demiş. Hay´dan gelen Hû´ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."<br />
<br />
Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.<br />
<br />
O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜMÜŞ GÖZLÜ DEV</span><br />
<br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı´nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.<br />
Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış.<br />
<br />
Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev´in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev´in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım " diye düşünüyormuş.<br />
<br />
Günlerden birgün korktuğu başına gelmiş.<br />
Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın.<br />
Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev´in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:<br />
- "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.<br />
- Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye<br />
cevap vermişler.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.<br />
Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış.<br />
<br />
Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış.<br />
Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş.<br />
Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde<br />
mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O´nun öldüğünü anlayınca:<br />
- Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı´na O´nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse<br />
gelemez... diye ağlamış, ağlamış.....<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BOSTAN VE GÜLİSTAN</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AMAN BENİ<br />
ACELE ÇİNE GÖNDER</span><br />
<br />
<br />
<br />
Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi ” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT</span><br />
<br />
"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi."<br />
Peçevî tarihi, s. 355<br />
<br />
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan<br />
beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında<br />
otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa´nın<br />
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah<br />
duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,<br />
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam<br />
hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-<br />
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar<br />
sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz<br />
sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunlarbir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine<br />
benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.<br />
Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli<br />
boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri<br />
kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini<br />
oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her<br />
muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile<br />
değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.<br />
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle<br />
beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine<br />
gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın<br />
aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin´e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,<br />
Toygun Paşa´nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal´den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma<br />
topu tüfeği kaç kişi " dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet<br />
Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,<br />
bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.<br />
Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka<br />
almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz<br />
koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına<br />
geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos<br />
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:<br />
- Oynamayın şu hayvanla...<br />
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı´dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,<br />
gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir<br />
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,<br />
geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede<br />
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.<br />
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .<br />
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.<br />
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı´nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar´a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri<br />
kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.<br />
Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.<br />
Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı<br />
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir<br />
dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında<br />
kayboldu.<br />
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi<br />
yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki<br />
büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.<br />
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...<br />
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa<br />
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:<br />
- Ne var<br />
- Kaleden düşman çıkıyor.<br />
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir<br />
karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.<br />
- Bize geliyorlar... dedi:<br />
Çavuşa döndü:<br />
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.<br />
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.<br />
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden<br />
fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"<br />
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice<br />
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza<br />
uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.<br />
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine<br />
girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe<br />
bağırdılar:<br />
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız<br />
Kuru Kadı:<br />
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.<br />
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.<br />
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,<br />
Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama<br />
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil´at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil´at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.<br />
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,<br />
kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,<br />
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.<br />
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini<br />
söyledi.<br />
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin´di.<br />
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal´in "Vire<br />
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur´a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.<br />
Kuru Kadı:<br />
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-<br />
rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı<br />
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.<br />
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:<br />
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz<br />
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki<br />
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!<br />
Kimsenin eli kalkmadı.<br />
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...<br />
Bir gürültüdür koptu;<br />
- Hazırız...<br />
- Hepimiz, hepimiz...<br />
- Hepimiz, hepimiz hazırız.<br />
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.<br />
-(~klanmı~ havlı_<br />
- Yatağanlanmız keskin...<br />
- Bugün nusret bizim.<br />
- Amin, amin...<br />
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,<br />
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:<br />
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-<br />
dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu<br />
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.<br />
Kuru Kadı´nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.<br />
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.<br />
Kuru Kadı´nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile<br />
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir<br />
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.<br />
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım<br />
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda<br />
olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne Bugün cuma... hem de arife. Bugün<br />
hacılarımız Arafat´ta, diğer mü´minler camilerde bizim<br />
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı<br />
- Hayır.<br />
- Hayır, asla...<br />
- Hayır.<br />
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua<br />
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz<br />
- Hay hay!<br />
- Uygun...<br />
- Pekâlâ!<br />
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin´in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.<br />
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret<br />
topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.<br />
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri<br />
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi<br />
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.<br />
Ovada, Grijgal´e gelen yollardan bir toz dumanıdır<br />
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak<br />
beş on gaziydi.<br />
... Bozgun başladı.<br />
Deli Mehmet´le Deli Hüsrevin takımları düşmanı<br />
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini<br />
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin´in<br />
alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.<br />
Kuru Kadı´nın gözleri Deli Mehmet´i aradı.<br />
Bakındı, bakındı.<br />
Göremedi.<br />
Acaba o muydu Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere<br />
uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu<br />
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,<br />
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,<br />
bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,<br />
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını<br />
verme Mehmet!...<br />
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet´miş!" diye ol<br />
duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım<br />
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını<br />
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye<br />
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen<br />
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet´in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı´dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,<br />
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı´ya doğru koşarak sordu.<br />
- Nasıl, gördün mü bu civanı<br />
- Görmedin mi<br />
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu<br />
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki<br />
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.<br />
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.<br />
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev´in kalkması Kuru Ka-<br />
dı´yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.<br />
Mücahitlere karıştı.<br />
Cenk akşama kadar sürdü.<br />
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"<br />
dağıtırken çağırıcının<br />
- Gaziler hisara!<br />
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam<br />
ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı<br />
sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet´in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.<br />
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu<br />
taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa<br />
başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-<br />
ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.<br />
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet´in<br />
kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem<br />
onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-<br />
du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu<br />
nurun içinde kaldı. Kuru Kadı´nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.<br />
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış<br />
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:<br />
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.<br />
Kuru Kadı´nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.<br />
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev´in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir<br />
türkü söylüyordu. Seslendi:<br />
- Hüsrev.<br />
- Efendim ...<br />
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,<br />
başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,<br />
- Gördün mü Deli Mehmet´in zevkini dedi.<br />
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü<br />
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"<br />
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.<br />
...<br />
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet´in mezarına koştu. Artık bütün<br />
günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın<br />
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.<br />
Grijgal´de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş<br />
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,<br />
sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,<br />
onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta<br />
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan<br />
düzdü.<br />
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir<br />
karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet´in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi<br />
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda<br />
dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı´nın arkasına dokundu.<br />
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin<br />
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...<br />
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:<br />
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet<br />
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum<br />
ne hikmettir İçinde benimle senden başka onu gören<br />
oldu mu<br />
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.<br />
- Kimdir<br />
- Bilemezsin...<br />
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük<br />
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...<br />
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle<br />
berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet<br />
Bey bile Budin´den gelince, onun hallerine dayanamadı.<br />
Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.<br />
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal<br />
hisarında bile herkes Kuru Kadı´yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.<br />
On iki sene sonra...<br />
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,<br />
yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun<br />
uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.<br />
O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada<br />
gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı ..........<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">D İ Y E T</span><br />
<br />
DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi Nereliydi Nereden gelmişti Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.<br />
<br />
- Bizim Ali...<br />
<br />
- Bizim koca usta...<br />
<br />
- Dünyada eşi yoktur...<br />
<br />
- Zülfikâr´ın sırrı ondadır!.. derlerdi.<br />
<br />
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.<br />
<br />
- Tak!<br />
<br />
- Tak, tak!...<br />
<br />
- Tak, tak!<br />
<br />
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.<br />
<br />
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.<br />
<br />
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:<br />
<br />
- Kimdir o ... diye bağırdı.<br />
<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
<br />
- Yabancı yok!<br />
<br />
- Kimsin<br />
<br />
- Ali...<br />
<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
<br />
- Koca Ali... Koca Ali, be!<br />
<br />
- Sen misin, Ali Usta<br />
<br />
- Benim!<br />
<br />
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...<br />
<br />
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, sen deli mi oldun dedi.<br />
<br />
- Yok.<br />
<br />
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun<br />
<br />
- Biliyorum.<br />
<br />
- Ee, ne arıyorsun buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç...<br />
<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
<br />
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.<br />
<br />
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:<br />
<br />
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.<br />
<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...<br />
<br />
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:<br />
<br />
- Kim o diye haykırdı.<br />
<br />
- Aç çabuk.<br />
<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var " der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
<br />
- Niçin ...<br />
<br />
- Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
<br />
- Ee, bana ne ...<br />
<br />
- Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
<br />
- O hırsızlıktan bana ne<br />
<br />
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
<br />
- Bana ne ...<br />
<br />
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:<br />
<br />
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun dedi.<br />
<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
<br />
- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
<br />
- Ay! İşte, işte...<br />
<br />
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:<br />
<br />
- Çaldığın paraları nereye sakladın<br />
<br />
- Ben para çalmadım.<br />
<br />
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
<br />
- Ya kim koydu<br />
<br />
- Bilmiyorum.<br />
<br />
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.<br />
<br />
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.<br />
<br />
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:<br />
<br />
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.<br />
<br />
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.<br />
<br />
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...<br />
<br />
Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.<br />
<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.<br />
<br />
İşte herkes onu seviyordu.<br />
<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.<br />
<br />
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.<br />
<br />
- Ne gibi diye sordular.<br />
<br />
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...<br />
<br />
- Pekâlâ, pekâlâ...<br />
<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:<br />
<br />
- Adam sen de! Kasaplık iş mi O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.<br />
<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti Sipahiler:<br />
<br />
- Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:<br />
<br />
- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:<br />
<br />
- Kolunun diyetini ben verdim.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Benim sayemde kolun var.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi<br />
<br />
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...<br />
<br />
Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım " diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
<br />
"Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
<br />
- Ne yapıyorsun be ...<br />
<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
<br />
- Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
<br />
- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın<br />
<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
<br />
- Ne bakıyorsun<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
<br />
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...<br />
<br />
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:<br />
<br />
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KÜTÜK</span><br />
<br />
ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.<br />
<br />
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl´u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa´ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.<br />
<br />
Arslan Bey sordu:<br />
<br />
"Bizim kaleden daha yüksek mi "<br />
<br />
"Daha yüksek beyim."<br />
<br />
Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi´nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...<br />
<br />
"Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"<br />
<br />
Kâhya başını kaldırdı:<br />
<br />
"O da sabırsız... Ama ne yapsın Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."<br />
<br />
"Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi "<br />
<br />
"Etti. "<br />
<br />
"Kabul etmediler mi "<br />
<br />
"Hayır, etmediler."<br />
<br />
"Kalenin kumandanı kimdi "<br />
<br />
"Zondi isminde bir kahraman..."<br />
<br />
"Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire´yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."<br />
<br />
"Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "<br />
<br />
"Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi "<br />
<br />
"Papaz Marten Uruçgalo ile...´<br />
<br />
"Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."<br />
<br />
"Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."<br />
<br />
"Ne biliyorsun "<br />
<br />
"Papaz Marten´e söylediği sözlerden anladım<br />
<br />
"Ne demiş " .<br />
<br />
"Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."<br />
<br />
"Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;<br />
<br />
"Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."<br />
<br />
"Nasıl ..."<br />
<br />
"Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ´Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur´ demiş."<br />
<br />
"Sahi yüce bir adammış..."<br />
<br />
"Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi´yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."<br />
<br />
"Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."<br />
<br />
"Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ´<br />
<br />
"Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."<br />
<br />
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ´Hain, her yerde haindir´ diye hemen boynunu vurdururdu.<br />
<br />
Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.<br />
<br />
Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi´nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo´nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi´nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.<br />
<br />
"Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:<br />
<br />
"Bu kalenin alınması mı beyim "<br />
<br />
"Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek´e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."<br />
<br />
"Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."<br />
<br />
"Niçin "<br />
<br />
"Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."<br />
<br />
"Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."<br />
<br />
"Nasıl beyim "<br />
<br />
"Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."<br />
<br />
"Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz "<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Ya ne yapacağız "<br />
<br />
"Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."<br />
<br />
Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız İki top yetmez mi Ne duruyoruz " diye<br />
<br />
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.<br />
<br />
"Hava bozmayacak mı Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.<br />
<br />
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini´yi diri diri esir tutabilecekti.<br />
<br />
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu´ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:<br />
<br />
"Hava kapanıyor gibi, değil mi "<br />
<br />
"Evet.. "<br />
<br />
"Bakalım yarın..."<br />
<br />
"Hücum mu edeceğiz beyim "<br />
<br />
"Hayır canım, hava bozsun, görürsün."<br />
<br />
Kâhya, yine bir şey anlamadı...<br />
<br />
Bir sabah...<br />
<br />
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.<br />
<br />
O kadar neşeli idi ki...<br />
<br />
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.<br />
<br />
"Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."<br />
<br />
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:<br />
<br />
"Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim "<br />
<br />
Arslan Bey güldü:<br />
<br />
"Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."<br />
<br />
"Nasıl gürültü beyim "<br />
<br />
"Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ´Heya, mola, yisa!..´ diye bağırt!"<br />
<br />
...<br />
<br />
"Anlamıyor musun Yalnız gürültü istiyorum."<br />
<br />
"Pekâlâ beyim."<br />
<br />
Sonra diğer subaylara döndü:<br />
<br />
"Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın ´Heya, mola...´ çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."<br />
<br />
İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.<br />
<br />
"Baş üstüne, baş üstüne..."<br />
<br />
"Haydi, ama çabuk..."<br />
<br />
Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;<br />
<br />
"Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği´nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"<br />
<br />
"Başüstüne..."<br />
<br />
"Ama çabuk..."<br />
<br />
Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey´le bir masal kuşu gibi uçtu.<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.<br />
<br />
Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.<br />
<br />
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.<br />
<br />
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;<br />
<br />
"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.<br />
<br />
Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.<br />
<br />
Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo´yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.<br />
<br />
Artık herkes birbirini görüyordu.<br />
<br />
Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.<br />
<br />
Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:<br />
<br />
"Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa´nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi´ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."<br />
<br />
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.<br />
<br />
Derin bir sessizlik...<br />
<br />
Arslan Bey´in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.<br />
<br />
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:<br />
<br />
"Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."<br />
<br />
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:<br />
<br />
"Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir Anlamıyor musunuz Babalarınızdan işitmediniz mi Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul´u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."<br />
<br />
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey´in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Şalgo´nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey´in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.<br />
<br />
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;<br />
<br />
"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire´yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.<br />
<br />
Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey´in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;<br />
<br />
"İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı "<br />
<br />
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Niçin yapmıyorsunuz "<br />
<br />
"Bilmiyoruz."<br />
<br />
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;<br />
<br />
"Ne diyor " dedi.<br />
<br />
"Bey bu topu kaç günde İstanbul´dan buraya getirmiştir, diyor."<br />
<br />
"Sen de ki: İstanbul´dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."<br />
<br />
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;<br />
<br />
"Ne diyor "<br />
<br />
"Bu mertlik değil... diyor."<br />
<br />
"Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir "<br />
<br />
Tercüman sordu.<br />
<br />
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.<br />
<br />
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuklara Masallar Hikayeler</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TOHUMLAR</span><br />
İbret veren Hikayeler Dizisinden<br />
<br />
<br />
O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.<br />
<br />
- Allah´a şükürler olsun, diye mırıldandı..<br />
<br />
Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırip babasına baktı.<br />
- Durup dururken niye şükrettin baba<br />
Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;<br />
- Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah´ın bize ihsan ettiği ni´metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur<br />
<br />
Abdullah dudak büktü:<br />
- Ne bileyim, ölürüm herhalde.<br />
- Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...<br />
Derin bir nef es aldı ve;<br />
- Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.<br />
Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:<br />
- Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.<br />
<br />
Abdullah´ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:<br />
- O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.<br />
Babası gülerek onun saçlarını okşadı.<br />
- Elbette yavrum, elbette! dedi.<br />
<br />
Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.<br />
- Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!<br />
- Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .<br />
Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü. "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.<br />
Babası namaz kılmış dua ediyordu. " Acaba babam nasıl dua edecek " dive meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:<br />
- Yâ Rabbi! Yeri, göğü, herşeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...<br />
Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.<br />
<br />
Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:<br />
<br />
- Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi<br />
Babası güldü:<br />
- Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.<br />
<br />
Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.<br />
- Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı<br />
Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:<br />
- Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.<br />
<br />
Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah´ın başını okşadı ve;<br />
- Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.<br />
<br />
Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.<br />
<br />
Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamıyarak vef at etmişti.<br />
Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.<br />
<br />
Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;<br />
- Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!<br />
Abdullah itiraz etti:<br />
- Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.<br />
<br />
Abileri küçük Abdullah´ı azarladılar.<br />
- Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!<br />
Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.<br />
<br />
- Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.<br />
Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.<br />
<br />
Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;<br />
- Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.<br />
Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah´dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİLYEGÖZ</span><br />
<br />
<br />
Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.<br />
<br />
Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler´ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.<br />
<br />
Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah´ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...<br />
<br />
İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.<br />
<br />
Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi ! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz´ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegö´zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.<br />
<br />
Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah´a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş.<br />
<br />
Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah´dan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah´a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz´ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık...<br />
<br />
Allah´ım, Allah´ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS</span><br />
<br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum,<br />
keleş oğlum" diye severmiş.<br />
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.<br />
<br />
<br />
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...<br />
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.<br />
<br />
<br />
Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.<br />
<br />
<br />
Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...<br />
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.<br />
<br />
<br />
Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.<br />
<br />
"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.<br />
<br />
<br />
Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.<br />
<br />
Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış.<br />
<br />
<br />
Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.<br />
<br />
<br />
Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:<br />
<br />
- Üzülme yavrum, demiş. Hay´dan gelen Hû´ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."<br />
<br />
Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.<br />
<br />
O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜMÜŞ GÖZLÜ DEV</span><br />
<br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı´nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.<br />
Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış.<br />
<br />
Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev´in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev´in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım " diye düşünüyormuş.<br />
<br />
Günlerden birgün korktuğu başına gelmiş.<br />
Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın.<br />
Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev´in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:<br />
- "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.<br />
- Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye<br />
cevap vermişler.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.<br />
Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış.<br />
<br />
Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış.<br />
Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş.<br />
Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde<br />
mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O´nun öldüğünü anlayınca:<br />
- Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı´na O´nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse<br />
gelemez... diye ağlamış, ağlamış.....<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BOSTAN VE GÜLİSTAN</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AMAN BENİ<br />
ACELE ÇİNE GÖNDER</span><br />
<br />
<br />
<br />
Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi ” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT</span><br />
<br />
"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi."<br />
Peçevî tarihi, s. 355<br />
<br />
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan<br />
beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında<br />
otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa´nın<br />
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah<br />
duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,<br />
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam<br />
hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-<br />
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar<br />
sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz<br />
sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunlarbir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine<br />
benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.<br />
Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli<br />
boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri<br />
kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini<br />
oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her<br />
muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile<br />
değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.<br />
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle<br />
beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine<br />
gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın<br />
aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin´e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,<br />
Toygun Paşa´nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal´den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma<br />
topu tüfeği kaç kişi " dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet<br />
Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,<br />
bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.<br />
Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka<br />
almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz<br />
koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına<br />
geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos<br />
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:<br />
- Oynamayın şu hayvanla...<br />
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı´dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,<br />
gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir<br />
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,<br />
geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede<br />
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.<br />
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .<br />
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.<br />
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı´nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar´a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri<br />
kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.<br />
Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.<br />
Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı<br />
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir<br />
dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında<br />
kayboldu.<br />
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi<br />
yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki<br />
büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.<br />
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...<br />
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa<br />
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:<br />
- Ne var<br />
- Kaleden düşman çıkıyor.<br />
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir<br />
karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.<br />
- Bize geliyorlar... dedi:<br />
Çavuşa döndü:<br />
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.<br />
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.<br />
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden<br />
fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"<br />
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice<br />
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza<br />
uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.<br />
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine<br />
girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe<br />
bağırdılar:<br />
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız<br />
Kuru Kadı:<br />
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.<br />
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.<br />
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,<br />
Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama<br />
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil´at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil´at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.<br />
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,<br />
kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,<br />
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.<br />
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini<br />
söyledi.<br />
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin´di.<br />
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal´in "Vire<br />
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur´a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.<br />
Kuru Kadı:<br />
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-<br />
rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı<br />
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.<br />
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:<br />
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz<br />
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki<br />
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!<br />
Kimsenin eli kalkmadı.<br />
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...<br />
Bir gürültüdür koptu;<br />
- Hazırız...<br />
- Hepimiz, hepimiz...<br />
- Hepimiz, hepimiz hazırız.<br />
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.<br />
-(~klanmı~ havlı_<br />
- Yatağanlanmız keskin...<br />
- Bugün nusret bizim.<br />
- Amin, amin...<br />
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,<br />
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:<br />
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-<br />
dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu<br />
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.<br />
Kuru Kadı´nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.<br />
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.<br />
Kuru Kadı´nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile<br />
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir<br />
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.<br />
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım<br />
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda<br />
olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne Bugün cuma... hem de arife. Bugün<br />
hacılarımız Arafat´ta, diğer mü´minler camilerde bizim<br />
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı<br />
- Hayır.<br />
- Hayır, asla...<br />
- Hayır.<br />
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua<br />
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz<br />
- Hay hay!<br />
- Uygun...<br />
- Pekâlâ!<br />
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin´in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.<br />
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret<br />
topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.<br />
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri<br />
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi<br />
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.<br />
Ovada, Grijgal´e gelen yollardan bir toz dumanıdır<br />
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak<br />
beş on gaziydi.<br />
... Bozgun başladı.<br />
Deli Mehmet´le Deli Hüsrevin takımları düşmanı<br />
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini<br />
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin´in<br />
alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.<br />
Kuru Kadı´nın gözleri Deli Mehmet´i aradı.<br />
Bakındı, bakındı.<br />
Göremedi.<br />
Acaba o muydu Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere<br />
uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu<br />
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,<br />
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,<br />
bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,<br />
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını<br />
verme Mehmet!...<br />
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet´miş!" diye ol<br />
duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım<br />
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını<br />
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye<br />
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen<br />
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet´in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı´dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,<br />
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı´ya doğru koşarak sordu.<br />
- Nasıl, gördün mü bu civanı<br />
- Görmedin mi<br />
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu<br />
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki<br />
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.<br />
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.<br />
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev´in kalkması Kuru Ka-<br />
dı´yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.<br />
Mücahitlere karıştı.<br />
Cenk akşama kadar sürdü.<br />
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"<br />
dağıtırken çağırıcının<br />
- Gaziler hisara!<br />
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam<br />
ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı<br />
sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet´in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.<br />
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu<br />
taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa<br />
başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-<br />
ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.<br />
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet´in<br />
kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem<br />
onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-<br />
du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu<br />
nurun içinde kaldı. Kuru Kadı´nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.<br />
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış<br />
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:<br />
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.<br />
Kuru Kadı´nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.<br />
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev´in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir<br />
türkü söylüyordu. Seslendi:<br />
- Hüsrev.<br />
- Efendim ...<br />
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,<br />
başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,<br />
- Gördün mü Deli Mehmet´in zevkini dedi.<br />
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü<br />
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"<br />
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.<br />
...<br />
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet´in mezarına koştu. Artık bütün<br />
günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın<br />
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.<br />
Grijgal´de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş<br />
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,<br />
sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,<br />
onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta<br />
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan<br />
düzdü.<br />
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir<br />
karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet´in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi<br />
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda<br />
dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı´nın arkasına dokundu.<br />
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin<br />
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...<br />
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:<br />
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet<br />
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum<br />
ne hikmettir İçinde benimle senden başka onu gören<br />
oldu mu<br />
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.<br />
- Kimdir<br />
- Bilemezsin...<br />
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük<br />
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...<br />
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle<br />
berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet<br />
Bey bile Budin´den gelince, onun hallerine dayanamadı.<br />
Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.<br />
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal<br />
hisarında bile herkes Kuru Kadı´yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.<br />
On iki sene sonra...<br />
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,<br />
yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun<br />
uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.<br />
O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada<br />
gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı ..........<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">D İ Y E T</span><br />
<br />
DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi Nereliydi Nereden gelmişti Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.<br />
<br />
- Bizim Ali...<br />
<br />
- Bizim koca usta...<br />
<br />
- Dünyada eşi yoktur...<br />
<br />
- Zülfikâr´ın sırrı ondadır!.. derlerdi.<br />
<br />
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.<br />
<br />
- Tak!<br />
<br />
- Tak, tak!...<br />
<br />
- Tak, tak!<br />
<br />
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.<br />
<br />
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.<br />
<br />
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:<br />
<br />
- Kimdir o ... diye bağırdı.<br />
<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
<br />
- Yabancı yok!<br />
<br />
- Kimsin<br />
<br />
- Ali...<br />
<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
<br />
- Koca Ali... Koca Ali, be!<br />
<br />
- Sen misin, Ali Usta<br />
<br />
- Benim!<br />
<br />
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...<br />
<br />
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, sen deli mi oldun dedi.<br />
<br />
- Yok.<br />
<br />
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun<br />
<br />
- Biliyorum.<br />
<br />
- Ee, ne arıyorsun buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç...<br />
<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
<br />
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.<br />
<br />
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:<br />
<br />
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.<br />
<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...<br />
<br />
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:<br />
<br />
- Kim o diye haykırdı.<br />
<br />
- Aç çabuk.<br />
<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var " der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
<br />
- Niçin ...<br />
<br />
- Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
<br />
- Ee, bana ne ...<br />
<br />
- Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
<br />
- O hırsızlıktan bana ne<br />
<br />
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
<br />
- Bana ne ...<br />
<br />
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:<br />
<br />
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun dedi.<br />
<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
<br />
- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
<br />
- Ay! İşte, işte...<br />
<br />
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:<br />
<br />
- Çaldığın paraları nereye sakladın<br />
<br />
- Ben para çalmadım.<br />
<br />
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
<br />
- Ya kim koydu<br />
<br />
- Bilmiyorum.<br />
<br />
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.<br />
<br />
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.<br />
<br />
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:<br />
<br />
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.<br />
<br />
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.<br />
<br />
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...<br />
<br />
Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.<br />
<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.<br />
<br />
İşte herkes onu seviyordu.<br />
<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.<br />
<br />
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.<br />
<br />
- Ne gibi diye sordular.<br />
<br />
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...<br />
<br />
- Pekâlâ, pekâlâ...<br />
<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:<br />
<br />
- Adam sen de! Kasaplık iş mi O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.<br />
<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti Sipahiler:<br />
<br />
- Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:<br />
<br />
- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:<br />
<br />
- Kolunun diyetini ben verdim.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Benim sayemde kolun var.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi<br />
<br />
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...<br />
<br />
Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım " diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
<br />
"Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
<br />
- Ne yapıyorsun be ...<br />
<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
<br />
- Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
<br />
- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın<br />
<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
<br />
- Ne bakıyorsun<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
<br />
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...<br />
<br />
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:<br />
<br />
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KÜTÜK</span><br />
<br />
ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.<br />
<br />
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl´u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa´ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.<br />
<br />
Arslan Bey sordu:<br />
<br />
"Bizim kaleden daha yüksek mi "<br />
<br />
"Daha yüksek beyim."<br />
<br />
Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi´nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...<br />
<br />
"Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"<br />
<br />
Kâhya başını kaldırdı:<br />
<br />
"O da sabırsız... Ama ne yapsın Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."<br />
<br />
"Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi "<br />
<br />
"Etti. "<br />
<br />
"Kabul etmediler mi "<br />
<br />
"Hayır, etmediler."<br />
<br />
"Kalenin kumandanı kimdi "<br />
<br />
"Zondi isminde bir kahraman..."<br />
<br />
"Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire´yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."<br />
<br />
"Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "<br />
<br />
"Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi "<br />
<br />
"Papaz Marten Uruçgalo ile...´<br />
<br />
"Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."<br />
<br />
"Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."<br />
<br />
"Ne biliyorsun "<br />
<br />
"Papaz Marten´e söylediği sözlerden anladım<br />
<br />
"Ne demiş " .<br />
<br />
"Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."<br />
<br />
"Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;<br />
<br />
"Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."<br />
<br />
"Nasıl ..."<br />
<br />
"Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ´Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur´ demiş."<br />
<br />
"Sahi yüce bir adammış..."<br />
<br />
"Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi´yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."<br />
<br />
"Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."<br />
<br />
"Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ´<br />
<br />
"Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."<br />
<br />
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ´Hain, her yerde haindir´ diye hemen boynunu vurdururdu.<br />
<br />
Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.<br />
<br />
Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi´nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo´nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi´nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.<br />
<br />
"Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:<br />
<br />
"Bu kalenin alınması mı beyim "<br />
<br />
"Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek´e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."<br />
<br />
"Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."<br />
<br />
"Niçin "<br />
<br />
"Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."<br />
<br />
"Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."<br />
<br />
"Nasıl beyim "<br />
<br />
"Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."<br />
<br />
"Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz "<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Ya ne yapacağız "<br />
<br />
"Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."<br />
<br />
Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız İki top yetmez mi Ne duruyoruz " diye<br />
<br />
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.<br />
<br />
"Hava bozmayacak mı Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.<br />
<br />
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini´yi diri diri esir tutabilecekti.<br />
<br />
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu´ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:<br />
<br />
"Hava kapanıyor gibi, değil mi "<br />
<br />
"Evet.. "<br />
<br />
"Bakalım yarın..."<br />
<br />
"Hücum mu edeceğiz beyim "<br />
<br />
"Hayır canım, hava bozsun, görürsün."<br />
<br />
Kâhya, yine bir şey anlamadı...<br />
<br />
Bir sabah...<br />
<br />
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.<br />
<br />
O kadar neşeli idi ki...<br />
<br />
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.<br />
<br />
"Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."<br />
<br />
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:<br />
<br />
"Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim "<br />
<br />
Arslan Bey güldü:<br />
<br />
"Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."<br />
<br />
"Nasıl gürültü beyim "<br />
<br />
"Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ´Heya, mola, yisa!..´ diye bağırt!"<br />
<br />
...<br />
<br />
"Anlamıyor musun Yalnız gürültü istiyorum."<br />
<br />
"Pekâlâ beyim."<br />
<br />
Sonra diğer subaylara döndü:<br />
<br />
"Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın ´Heya, mola...´ çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."<br />
<br />
İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.<br />
<br />
"Baş üstüne, baş üstüne..."<br />
<br />
"Haydi, ama çabuk..."<br />
<br />
Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;<br />
<br />
"Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği´nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"<br />
<br />
"Başüstüne..."<br />
<br />
"Ama çabuk..."<br />
<br />
Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey´le bir masal kuşu gibi uçtu.<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.<br />
<br />
Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.<br />
<br />
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.<br />
<br />
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;<br />
<br />
"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.<br />
<br />
Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.<br />
<br />
Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo´yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.<br />
<br />
Artık herkes birbirini görüyordu.<br />
<br />
Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.<br />
<br />
Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:<br />
<br />
"Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa´nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi´ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."<br />
<br />
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.<br />
<br />
Derin bir sessizlik...<br />
<br />
Arslan Bey´in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.<br />
<br />
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:<br />
<br />
"Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."<br />
<br />
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:<br />
<br />
"Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir Anlamıyor musunuz Babalarınızdan işitmediniz mi Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul´u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."<br />
<br />
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey´in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Şalgo´nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey´in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.<br />
<br />
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;<br />
<br />
"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire´yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.<br />
<br />
Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey´in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;<br />
<br />
"İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı "<br />
<br />
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Niçin yapmıyorsunuz "<br />
<br />
"Bilmiyoruz."<br />
<br />
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;<br />
<br />
"Ne diyor " dedi.<br />
<br />
"Bey bu topu kaç günde İstanbul´dan buraya getirmiştir, diyor."<br />
<br />
"Sen de ki: İstanbul´dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."<br />
<br />
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;<br />
<br />
"Ne diyor "<br />
<br />
"Bu mertlik değil... diyor."<br />
<br />
"Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir "<br />
<br />
Tercüman sordu.<br />
<br />
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.<br />
<br />
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Esmaül Hüsna]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=635</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 04:57:28 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=635</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Esmaül Hüsna</span><br />
<br />
<br />
Cenab-ı Hakk buyuruyor :<br />
´En güzel isimler Allah´ındır. O halde O´na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.´<br />
(A´raf Suresi :180)<br />
<br />
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh)´ dan rivayetle:<br />
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah´ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah (cc) tektir, teki sever."<br />
<br />
Esma´ul Hüsna, en güzel isimler demektir. Cenab-ı Hakk´ın dört bin ismi vardır.<br />
Kur´an-ı Kerim´de bu isimlerin 99´u bize bildirilmiştir.<br />
(Hammami, Yasin Tefsiri :2)<br />
<br />
Ayet ve Hadislerden Tesbit Edilen<br />
Cenab-ı Hakk´ın Doksan Dokuz İsmi ve Manaları<br />
<br />
<br />
Allah<br />
O´nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.<br />
<br />
Allah<br />
Theone Almighty who alone is worthy of worship.<br />
<br />
Rahman<br />
Yarattığı bütün canlılara nimet veren<br />
<br />
Ar-Rahman<br />
The All- Merciful. He who wills goodness and mercy for all His creatures.<br />
<br />
Rahim<br />
Acıyıcı<br />
<br />
Ar-Rahim<br />
The All compassionate. He who acts with extreme kindness<br />
<br />
Melik<br />
Herşeyin hakimi<br />
<br />
Al-Malik<br />
The Absolute Ruler. He who is the Ruler of the entire universe.<br />
<br />
Küddüs<br />
Noksanlıklardan münezzeh<br />
<br />
Al-Quddus<br />
The Pure One. He who is free from all error.<br />
<br />
Selam<br />
Selamet verici<br />
<br />
As-Salam<br />
The Source of Peace. He who frees His servants from all danger<br />
<br />
Mü´min<br />
Emin kılıcı, koruyucu<br />
<br />
Al-Mu´min<br />
The Inspirer of Faith. He who awakes the light of faith in our hearts.<br />
<br />
Müheymin<br />
Gözetici ve kollayıcı<br />
<br />
Al-Muhaymin<br />
The Guardian. He who watches over and protects all things.<br />
<br />
Aziz<br />
Her şeye galip<br />
<br />
Al-´Aziz<br />
The Victorious. He who prevails, and can never be conquered.<br />
<br />
Cebbar<br />
Dilediğini zorla yaptıran<br />
<br />
Al-Jabbar<br />
The Compeller. He who repairs all broken thing, and completes that which is incomplete.<br />
<br />
Mütekebbir<br />
Büyüklükle vasıflı<br />
<br />
Al-Mutakabbir<br />
The Majestic. He who demonstrates His greatness in all things and in all ways<br />
<br />
Halik<br />
Yaratıcı<br />
<br />
Al-Khaliq<br />
The Creator. He who brings from non-being into being, creating all things in such a way that He determines their existence and the conditions and events they are to experience.<br />
<br />
Bari<br />
Takdir edici<br />
<br />
Al-Bari<br />
The Maker of order.<br />
O Evolver who created all things so that each whole and its parts are in perfect conformity and harmony<br />
<br />
Musavvir<br />
Şekil verici<br />
<br />
Al-Musawwir<br />
The Shaper of Beauty. He who designs all things, giving each its particular form and character.<br />
<br />
Gaffar<br />
Günahları affedici<br />
<br />
Al-Ghaffar<br />
The Forgiving. He who is always ready to forgive.<br />
<br />
Kahhar<br />
Kahredici<br />
<br />
Al-Qahhar<br />
The Subduer. He who dominates all things, and prevails upon them to do whatever He wills<br />
<br />
Vehhab<br />
Bahşedici<br />
<br />
Al-Wahhab<br />
The Giver of All. He who constantly bestows blessings of every kind<br />
<br />
Rezzak<br />
Rızık ihsan edici<br />
<br />
Ar-Razzaq<br />
The Sustainer. He who provides all things useful to His creatures<br />
<br />
Fettah<br />
Kapıları açıcı<br />
<br />
Al-Fattah<br />
The Opener. He who opens the solution to all problems and makes things easy.<br />
<br />
Alim<br />
Çok iyi bilici<br />
<br />
Al-´Alim<br />
The Knower of All: He who has full knowledge of all things.<br />
<br />
Kabid<br />
Sıkıcı, kısıcı<br />
<br />
Al-Qabid<br />
The Constrictor: He who constricts and restricts<br />
<br />
Basit<br />
Açıcı, genişletici<br />
<br />
Al-Basit<br />
The Reliever. He who releases,letting things expand.<br />
<br />
Hafid<br />
Dereceleri genişletici<br />
<br />
Al-Khafid<br />
The Abaser. He who brings down, diminishes<br />
<br />
Rafi<br />
Dereceleri yükseltici<br />
<br />
Ar-Rafi´<br />
The Exalter. He who raises up.<br />
<br />
Muizz<br />
İzzet verici<br />
<br />
Al-Mu´izz<br />
The Bestower of Honors. He who confers honor and dignity.<br />
<br />
Muzill<br />
Zelil kılıcı<br />
<br />
Al-Mudhill<br />
The Humiliator. He who degrades and abases.<br />
<br />
Semi<br />
İşitici<br />
<br />
As-Sami<br />
The Hearer of All. Allah takes care of all the needs of those who invoke this glorious Name one hundred times.<br />
<br />
Basir<br />
Görücü<br />
<br />
Al-Basir<br />
The All-Seeing. To those who invoke this Name one hundred times between the obligatory and customary prayers in Friday congregation, Allah grants esteem in the eyes of others.<br />
<br />
Hakem<br />
Hükmedici<br />
<br />
Al-Hakam<br />
The Judge. He who judges and makes right prevail.<br />
<br />
Adl<br />
Çok adaletli<br />
<br />
Al-´Adl<br />
The Just. He who is Equitable<br />
<br />
Latif<br />
Lütfedici<br />
<br />
Al-Latif<br />
The Subtle One. He who knows the minutest subtleties of all things.<br />
<br />
Habir<br />
Kulunu imtihan edici<br />
<br />
Al-Khabir<br />
The All-Aware. He who has knowledge of the inner, most secret aspects of all things.<br />
<br />
Halim<br />
Yumuşaklık gösterici<br />
<br />
Al-Halim<br />
The Forbearing. He who is Most Clement.<br />
<br />
Azim<br />
Sonsuz büyük<br />
<br />
Al-´Azim<br />
The Magnificent. He who is Most Splendid.<br />
<br />
Gafur<br />
Bağışlayıcı<br />
<br />
Al-Ghafur<br />
The Forgiver and Hider of Faults.<br />
<br />
Şekur<br />
Kullukları kabul edici<br />
<br />
Ash-Shakur<br />
The Rewarder of thankfulnes. He who gratefully rewards good deeds.<br />
<br />
Aliyy<br />
Yükseklikte sonsuz<br />
<br />
Al-´Ali<br />
The Highest.<br />
<br />
Kebir<br />
Pek büyük<br />
<br />
Al-Kabir<br />
The Greatest. Who is supremely Great.<br />
<br />
Hafiz<br />
Koruyucu<br />
<br />
Al-Hafiz<br />
The Preserver. He who guards all creatures in every detail.<br />
<br />
Mukit<br />
Kuvvet verici<br />
<br />
Al-Muqit<br />
The Nourisher. He who gives every creature it´s sustenance.<br />
<br />
Hasib<br />
Hesap Görücü<br />
<br />
Al-Hasib<br />
The Accounter. He who knows every details.<br />
<br />
Celil<br />
Ululuk ve büyüklük sahibi<br />
<br />
Al-Jalil<br />
The Mighty. He who is Lord of Majesty and Grandeur.<br />
<br />
Kerim<br />
Kerem ve İhsan Sahibi<br />
<br />
Al-Karim<br />
The Generous. He whose generosity is most abundant.<br />
<br />
Rakib<br />
Üstün çıkıcı<br />
<br />
Ar-Raqib<br />
The Watchful One.<br />
<br />
Mücib<br />
Duaları kabul edici<br />
<br />
Al-Mujib<br />
The Responder to Prayer. He who grants the wishes who appeal to him.<br />
<br />
Vasi<br />
Rahmeti gemiş ve sınırsız<br />
<br />
Al-Wasi´<br />
The All Comprehending. He who has limitless capacity and abundance.<br />
<br />
Hakim<br />
Hikmet sahibi<br />
<br />
Al-Hakim<br />
The Perfectly Wise.He who whose every command and action is pure wisdom.<br />
<br />
Vedud<br />
Mü´minleri seven<br />
<br />
Al-Wadud<br />
The Loving One. He who loves His good servants, and bestows his compassion upon them.<br />
<br />
Mecid<br />
Şanı büyük ve yüksek<br />
<br />
Al-Majíd<br />
The Majestic One. He whose glory is most great and most high.<br />
<br />
Bais<br />
Yeniden dirilten<br />
<br />
Al-Ba´ith<br />
The Resurrector. He who brings the dead to life, and raises them from their tombs.<br />
<br />
Şehid<br />
Her şeye şahit. Ondan saklı yok.<br />
<br />
Ash-Shahid<br />
The Witness. He who is present everywhere and observes all things.<br />
<br />
Hakk<br />
Hak üzere kaim.<br />
<br />
Al-Haqq<br />
The Truth. He whose being endures unchangingly.<br />
<br />
Vekil<br />
Her şeye vekil<br />
<br />
Al-Wakil<br />
The Trustee. He who manages the affairs of those who duly commit them to His charge, and who looks after them better than they could themselves.<br />
<br />
Kaviyy<br />
Pek güçlü<br />
<br />
Al-Qawi<br />
The Possessor of All Strength. TheMost Strong<br />
<br />
Metin<br />
Çok sağlam<br />
<br />
Al-Matin<br />
The Firm. He who is very Steadfast.<br />
<br />
Veliyy<br />
Mü´minlere dost<br />
<br />
Al-Wáli<br />
The Protecting Friend. He who is a friend to His good servants.<br />
<br />
Hamid<br />
Hamd edilen<br />
<br />
Al-Hamid<br />
The Praised One. He to whom all praise belongs, and who alone is lauded by the tongues of all creation.<br />
<br />
Muhsi<br />
İlmi her şeyi kuşatan<br />
<br />
Al-Muhsi<br />
The Appraiser. He who knows the number of every single thing in existence, even to infinity.<br />
<br />
Mubdi<br />
Maddesiz ve örneksiz yaratıcı<br />
<br />
Al-Mubdi<br />
The Originator. He who creates all creating ab initio without matter or model.<br />
<br />
Muid<br />
Öldürücü ve diriltici<br />
<br />
Al-Mu´id<br />
The Restorer. He who recreates His creatures after He has annihilated them.<br />
<br />
Muhyi<br />
Hayat verici<br />
<br />
Al-Muhyi<br />
The Giver of Life. He who confers life, gives vitality, revives.<br />
<br />
Mümit<br />
Hayat kaldırıcı<br />
<br />
Al-Mumit<br />
The Taker of Life. He who creates the death of a living creature.<br />
<br />
Hayy<br />
Başsız ve sonsuz diri<br />
<br />
Al-Hayy<br />
The Ever Living One. The living whoknows all things and whose strength is sufficient for everything.<br />
<br />
Kayyum<br />
Her şey onunla kaim<br />
<br />
Al-Qayyum<br />
The Self Existing One. He who maintains the heavens, the earth, and everything that exists.<br />
<br />
Vacid<br />
Zengin ve ihtiyaçsız<br />
<br />
Al-Wajid<br />
The Finder. He who finds what He wishes when He wishes.<br />
<br />
Macid<br />
Azamet ve şerfle vasıflı<br />
<br />
Al-Májid<br />
The Glorious. He whose dignity and glory are most great, and whoseenerosity and munificence are bountiful.<br />
<br />
Vahid<br />
Tek ve eşsiz<br />
<br />
Al-Wahid<br />
The Unique. He who is Single, absolutely without partner or equal in His Essence, Attributes, ctions, Names and Decrees.<br />
<br />
Samed<br />
Muhtaç olunan ihtiyaçsız<br />
<br />
As-Samad<br />
The Eternal. He who is the only recourse for the ending of need and the removal of affliction.<br />
<br />
Kadir<br />
İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten<br />
<br />
Al-Qadir<br />
The All Powerful. He who is Able to do what He wills as He wills.<br />
<br />
Muktedir<br />
Kudret sahiplaeri üzerinde istediği gibi tasarruf eden<br />
<br />
Al-Muqtadir<br />
The Creator of All Power. He who disposes at His will even of the strongest and mightiest of His creatures.<br />
<br />
Mukaddim<br />
İstediğini öne alıcı<br />
<br />
Al-Muqaddim<br />
The Expediter. He who brings forward whatever He wills.<br />
<br />
Muaahhir<br />
İstediğini sona erteleyici<br />
<br />
Al-Mu´akhkhir<br />
The Delayer. He who sets back or delays whatever He wills.<br />
<br />
Evvel<br />
Varlığının başı olmayan<br />
<br />
Al-Awwal<br />
The First.<br />
<br />
Ahir<br />
Varlığının Sonu Olmayan<br />
<br />
Al-Akhir<br />
The Last<br />
<br />
Zahir<br />
Görünen<br />
<br />
Az-Zahir<br />
The Manifest One. He who is Evident.<br />
<br />
Batin<br />
Gizli<br />
<br />
Al-Batin<br />
The Hidden One. He who is hidden, concealed.<br />
<br />
Vali<br />
Her işi yürüten<br />
<br />
Al-Walí<br />
The Protecting Friend. He who administers this vast universe and all its passing phenomena.<br />
<br />
Ber<br />
Kullarına ihtiyaçlarına veren<br />
<br />
Al-Barr<br />
Source of all Goodness. He who treats His servants tolerantly, and whose goodness and kindness are very great indeed<br />
<br />
Müta´ali<br />
Zatiyle en yüksek<br />
<br />
Al-Muta´ali<br />
The Supreme One. He is Exalted in every respect, far beyond anything the mind could possibly attribute to His creatures.<br />
<br />
Tevvab<br />
Tövbeleri kabul eden<br />
<br />
At-Tawwib<br />
The Acceptor to Repentance. He who is ever ready to accept repentance and to forgive sins<br />
<br />
Müntakim<br />
Suçların karşılığını veren<br />
<br />
Al-Muntaqim<br />
The Avenger. He who ustly inflicts upon wrongdoers the punishment they deserve.<br />
<br />
Afüvv<br />
Bağışlayan<br />
<br />
Al-Afu<br />
The Pardoner. He who pardons all who sincerely repent.<br />
<br />
Rauf<br />
Çok acıyıcı<br />
<br />
Ar-Ra´uf<br />
The Kind. He who is very Compassionate.<br />
<br />
Malikül Mülkü<br />
Mülkün ebedi sahibi<br />
<br />
Malik al-Mulk<br />
The Owner of All.<br />
<br />
Zü´l - Celali Ve´l - İkram<br />
Şerev ve ikram sahibi<br />
<br />
Dhul-Jalali Wal-Ikram<br />
The Lord of Majesty and Bounty. He who possesses both greatness and gracious magnanimity.<br />
<br />
Muksit<br />
Adalet gösterici<br />
<br />
Al-Muqsit<br />
The Equitable One. He who does everything with proper balance and harmony.<br />
<br />
Cami<br />
İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan<br />
<br />
Al-Jami<br />
The Gatherer. He who brings together what He wills, when He wills, where He wills<br />
<br />
Ganiy<br />
Çok zengin, her şeyden müstağni<br />
<br />
Al-Ghani<br />
The Rich One. He who is infinitely Rich and completely independent<br />
<br />
Muğni<br />
İstediğini zengin eden<br />
<br />
Al-Mughni<br />
The Enricher. He who enriches whom He will<br />
<br />
Mani<br />
Dilediğini engelleyen<br />
<br />
Al-Mani´<br />
The Preventer of Harm<br />
<br />
Darr<br />
Dilediğine bela verici<br />
<br />
Ad-Darr<br />
The Creator of The Harmful. He who creates things that cause pain and injury.<br />
<br />
Nafi<br />
Dilediğine faydalı şeyler yaratan<br />
<br />
An-Nafi<br />
The Creator of Good. He who creates things that yield advantages and benefit.<br />
<br />
Nur<br />
Alemleri nurlandıran, aydınlatan<br />
<br />
An-Nur<br />
The Light. He who gives light to all the worlds, who illuminates the faces, minds and hearts of His servants.<br />
<br />
Hadi<br />
Hak yolu, doğru yolu gösterici<br />
<br />
Al-Hadi<br />
The Guide. He who provides guidance.<br />
<br />
Bedi<br />
Örneksiz, misalsiz alemler icad edenAl-Badi<br />
<br />
The Originator. He who is without model or match, and who brings into being worlds of amazing wonder.<br />
<br />
Baki<br />
Varlığının sonu olmayan<br />
<br />
Al-Baqi<br />
The Everlasting One. He whose<br />
<br />
<br />
Varis<br />
Bütün servetlerin gerçek sahibi<br />
<br />
Al-Warith<br />
The Inheritor of All. He who is the Real Owner of all riches<br />
<br />
Reşid<br />
Hayra delalet eden<br />
<br />
Ar-Rashid<br />
The Righteous teacher. He who moves all things in accordance with His eternal plan, bringing them without error and with order and wisdom to their ultimate destiny.<br />
<br />
Sabur<br />
Çok sabırlı<br />
<br />
As-Sabur<br />
The Patient One. He who is characterized by infinite patience.<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
KAYNAKÇALAR:</span><br />
<br />
1) Büyük Dua Ansiklopedisi, Rauf Pehlivan<br />
2) 99 Names Of Allah, Yusuf Ali Bernier, members home net/ybernier/99a </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Esmaül Hüsna</span><br />
<br />
<br />
Cenab-ı Hakk buyuruyor :<br />
´En güzel isimler Allah´ındır. O halde O´na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.´<br />
(A´raf Suresi :180)<br />
<br />
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh)´ dan rivayetle:<br />
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah´ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah (cc) tektir, teki sever."<br />
<br />
Esma´ul Hüsna, en güzel isimler demektir. Cenab-ı Hakk´ın dört bin ismi vardır.<br />
Kur´an-ı Kerim´de bu isimlerin 99´u bize bildirilmiştir.<br />
(Hammami, Yasin Tefsiri :2)<br />
<br />
Ayet ve Hadislerden Tesbit Edilen<br />
Cenab-ı Hakk´ın Doksan Dokuz İsmi ve Manaları<br />
<br />
<br />
Allah<br />
O´nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.<br />
<br />
Allah<br />
Theone Almighty who alone is worthy of worship.<br />
<br />
Rahman<br />
Yarattığı bütün canlılara nimet veren<br />
<br />
Ar-Rahman<br />
The All- Merciful. He who wills goodness and mercy for all His creatures.<br />
<br />
Rahim<br />
Acıyıcı<br />
<br />
Ar-Rahim<br />
The All compassionate. He who acts with extreme kindness<br />
<br />
Melik<br />
Herşeyin hakimi<br />
<br />
Al-Malik<br />
The Absolute Ruler. He who is the Ruler of the entire universe.<br />
<br />
Küddüs<br />
Noksanlıklardan münezzeh<br />
<br />
Al-Quddus<br />
The Pure One. He who is free from all error.<br />
<br />
Selam<br />
Selamet verici<br />
<br />
As-Salam<br />
The Source of Peace. He who frees His servants from all danger<br />
<br />
Mü´min<br />
Emin kılıcı, koruyucu<br />
<br />
Al-Mu´min<br />
The Inspirer of Faith. He who awakes the light of faith in our hearts.<br />
<br />
Müheymin<br />
Gözetici ve kollayıcı<br />
<br />
Al-Muhaymin<br />
The Guardian. He who watches over and protects all things.<br />
<br />
Aziz<br />
Her şeye galip<br />
<br />
Al-´Aziz<br />
The Victorious. He who prevails, and can never be conquered.<br />
<br />
Cebbar<br />
Dilediğini zorla yaptıran<br />
<br />
Al-Jabbar<br />
The Compeller. He who repairs all broken thing, and completes that which is incomplete.<br />
<br />
Mütekebbir<br />
Büyüklükle vasıflı<br />
<br />
Al-Mutakabbir<br />
The Majestic. He who demonstrates His greatness in all things and in all ways<br />
<br />
Halik<br />
Yaratıcı<br />
<br />
Al-Khaliq<br />
The Creator. He who brings from non-being into being, creating all things in such a way that He determines their existence and the conditions and events they are to experience.<br />
<br />
Bari<br />
Takdir edici<br />
<br />
Al-Bari<br />
The Maker of order.<br />
O Evolver who created all things so that each whole and its parts are in perfect conformity and harmony<br />
<br />
Musavvir<br />
Şekil verici<br />
<br />
Al-Musawwir<br />
The Shaper of Beauty. He who designs all things, giving each its particular form and character.<br />
<br />
Gaffar<br />
Günahları affedici<br />
<br />
Al-Ghaffar<br />
The Forgiving. He who is always ready to forgive.<br />
<br />
Kahhar<br />
Kahredici<br />
<br />
Al-Qahhar<br />
The Subduer. He who dominates all things, and prevails upon them to do whatever He wills<br />
<br />
Vehhab<br />
Bahşedici<br />
<br />
Al-Wahhab<br />
The Giver of All. He who constantly bestows blessings of every kind<br />
<br />
Rezzak<br />
Rızık ihsan edici<br />
<br />
Ar-Razzaq<br />
The Sustainer. He who provides all things useful to His creatures<br />
<br />
Fettah<br />
Kapıları açıcı<br />
<br />
Al-Fattah<br />
The Opener. He who opens the solution to all problems and makes things easy.<br />
<br />
Alim<br />
Çok iyi bilici<br />
<br />
Al-´Alim<br />
The Knower of All: He who has full knowledge of all things.<br />
<br />
Kabid<br />
Sıkıcı, kısıcı<br />
<br />
Al-Qabid<br />
The Constrictor: He who constricts and restricts<br />
<br />
Basit<br />
Açıcı, genişletici<br />
<br />
Al-Basit<br />
The Reliever. He who releases,letting things expand.<br />
<br />
Hafid<br />
Dereceleri genişletici<br />
<br />
Al-Khafid<br />
The Abaser. He who brings down, diminishes<br />
<br />
Rafi<br />
Dereceleri yükseltici<br />
<br />
Ar-Rafi´<br />
The Exalter. He who raises up.<br />
<br />
Muizz<br />
İzzet verici<br />
<br />
Al-Mu´izz<br />
The Bestower of Honors. He who confers honor and dignity.<br />
<br />
Muzill<br />
Zelil kılıcı<br />
<br />
Al-Mudhill<br />
The Humiliator. He who degrades and abases.<br />
<br />
Semi<br />
İşitici<br />
<br />
As-Sami<br />
The Hearer of All. Allah takes care of all the needs of those who invoke this glorious Name one hundred times.<br />
<br />
Basir<br />
Görücü<br />
<br />
Al-Basir<br />
The All-Seeing. To those who invoke this Name one hundred times between the obligatory and customary prayers in Friday congregation, Allah grants esteem in the eyes of others.<br />
<br />
Hakem<br />
Hükmedici<br />
<br />
Al-Hakam<br />
The Judge. He who judges and makes right prevail.<br />
<br />
Adl<br />
Çok adaletli<br />
<br />
Al-´Adl<br />
The Just. He who is Equitable<br />
<br />
Latif<br />
Lütfedici<br />
<br />
Al-Latif<br />
The Subtle One. He who knows the minutest subtleties of all things.<br />
<br />
Habir<br />
Kulunu imtihan edici<br />
<br />
Al-Khabir<br />
The All-Aware. He who has knowledge of the inner, most secret aspects of all things.<br />
<br />
Halim<br />
Yumuşaklık gösterici<br />
<br />
Al-Halim<br />
The Forbearing. He who is Most Clement.<br />
<br />
Azim<br />
Sonsuz büyük<br />
<br />
Al-´Azim<br />
The Magnificent. He who is Most Splendid.<br />
<br />
Gafur<br />
Bağışlayıcı<br />
<br />
Al-Ghafur<br />
The Forgiver and Hider of Faults.<br />
<br />
Şekur<br />
Kullukları kabul edici<br />
<br />
Ash-Shakur<br />
The Rewarder of thankfulnes. He who gratefully rewards good deeds.<br />
<br />
Aliyy<br />
Yükseklikte sonsuz<br />
<br />
Al-´Ali<br />
The Highest.<br />
<br />
Kebir<br />
Pek büyük<br />
<br />
Al-Kabir<br />
The Greatest. Who is supremely Great.<br />
<br />
Hafiz<br />
Koruyucu<br />
<br />
Al-Hafiz<br />
The Preserver. He who guards all creatures in every detail.<br />
<br />
Mukit<br />
Kuvvet verici<br />
<br />
Al-Muqit<br />
The Nourisher. He who gives every creature it´s sustenance.<br />
<br />
Hasib<br />
Hesap Görücü<br />
<br />
Al-Hasib<br />
The Accounter. He who knows every details.<br />
<br />
Celil<br />
Ululuk ve büyüklük sahibi<br />
<br />
Al-Jalil<br />
The Mighty. He who is Lord of Majesty and Grandeur.<br />
<br />
Kerim<br />
Kerem ve İhsan Sahibi<br />
<br />
Al-Karim<br />
The Generous. He whose generosity is most abundant.<br />
<br />
Rakib<br />
Üstün çıkıcı<br />
<br />
Ar-Raqib<br />
The Watchful One.<br />
<br />
Mücib<br />
Duaları kabul edici<br />
<br />
Al-Mujib<br />
The Responder to Prayer. He who grants the wishes who appeal to him.<br />
<br />
Vasi<br />
Rahmeti gemiş ve sınırsız<br />
<br />
Al-Wasi´<br />
The All Comprehending. He who has limitless capacity and abundance.<br />
<br />
Hakim<br />
Hikmet sahibi<br />
<br />
Al-Hakim<br />
The Perfectly Wise.He who whose every command and action is pure wisdom.<br />
<br />
Vedud<br />
Mü´minleri seven<br />
<br />
Al-Wadud<br />
The Loving One. He who loves His good servants, and bestows his compassion upon them.<br />
<br />
Mecid<br />
Şanı büyük ve yüksek<br />
<br />
Al-Majíd<br />
The Majestic One. He whose glory is most great and most high.<br />
<br />
Bais<br />
Yeniden dirilten<br />
<br />
Al-Ba´ith<br />
The Resurrector. He who brings the dead to life, and raises them from their tombs.<br />
<br />
Şehid<br />
Her şeye şahit. Ondan saklı yok.<br />
<br />
Ash-Shahid<br />
The Witness. He who is present everywhere and observes all things.<br />
<br />
Hakk<br />
Hak üzere kaim.<br />
<br />
Al-Haqq<br />
The Truth. He whose being endures unchangingly.<br />
<br />
Vekil<br />
Her şeye vekil<br />
<br />
Al-Wakil<br />
The Trustee. He who manages the affairs of those who duly commit them to His charge, and who looks after them better than they could themselves.<br />
<br />
Kaviyy<br />
Pek güçlü<br />
<br />
Al-Qawi<br />
The Possessor of All Strength. TheMost Strong<br />
<br />
Metin<br />
Çok sağlam<br />
<br />
Al-Matin<br />
The Firm. He who is very Steadfast.<br />
<br />
Veliyy<br />
Mü´minlere dost<br />
<br />
Al-Wáli<br />
The Protecting Friend. He who is a friend to His good servants.<br />
<br />
Hamid<br />
Hamd edilen<br />
<br />
Al-Hamid<br />
The Praised One. He to whom all praise belongs, and who alone is lauded by the tongues of all creation.<br />
<br />
Muhsi<br />
İlmi her şeyi kuşatan<br />
<br />
Al-Muhsi<br />
The Appraiser. He who knows the number of every single thing in existence, even to infinity.<br />
<br />
Mubdi<br />
Maddesiz ve örneksiz yaratıcı<br />
<br />
Al-Mubdi<br />
The Originator. He who creates all creating ab initio without matter or model.<br />
<br />
Muid<br />
Öldürücü ve diriltici<br />
<br />
Al-Mu´id<br />
The Restorer. He who recreates His creatures after He has annihilated them.<br />
<br />
Muhyi<br />
Hayat verici<br />
<br />
Al-Muhyi<br />
The Giver of Life. He who confers life, gives vitality, revives.<br />
<br />
Mümit<br />
Hayat kaldırıcı<br />
<br />
Al-Mumit<br />
The Taker of Life. He who creates the death of a living creature.<br />
<br />
Hayy<br />
Başsız ve sonsuz diri<br />
<br />
Al-Hayy<br />
The Ever Living One. The living whoknows all things and whose strength is sufficient for everything.<br />
<br />
Kayyum<br />
Her şey onunla kaim<br />
<br />
Al-Qayyum<br />
The Self Existing One. He who maintains the heavens, the earth, and everything that exists.<br />
<br />
Vacid<br />
Zengin ve ihtiyaçsız<br />
<br />
Al-Wajid<br />
The Finder. He who finds what He wishes when He wishes.<br />
<br />
Macid<br />
Azamet ve şerfle vasıflı<br />
<br />
Al-Májid<br />
The Glorious. He whose dignity and glory are most great, and whoseenerosity and munificence are bountiful.<br />
<br />
Vahid<br />
Tek ve eşsiz<br />
<br />
Al-Wahid<br />
The Unique. He who is Single, absolutely without partner or equal in His Essence, Attributes, ctions, Names and Decrees.<br />
<br />
Samed<br />
Muhtaç olunan ihtiyaçsız<br />
<br />
As-Samad<br />
The Eternal. He who is the only recourse for the ending of need and the removal of affliction.<br />
<br />
Kadir<br />
İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten<br />
<br />
Al-Qadir<br />
The All Powerful. He who is Able to do what He wills as He wills.<br />
<br />
Muktedir<br />
Kudret sahiplaeri üzerinde istediği gibi tasarruf eden<br />
<br />
Al-Muqtadir<br />
The Creator of All Power. He who disposes at His will even of the strongest and mightiest of His creatures.<br />
<br />
Mukaddim<br />
İstediğini öne alıcı<br />
<br />
Al-Muqaddim<br />
The Expediter. He who brings forward whatever He wills.<br />
<br />
Muaahhir<br />
İstediğini sona erteleyici<br />
<br />
Al-Mu´akhkhir<br />
The Delayer. He who sets back or delays whatever He wills.<br />
<br />
Evvel<br />
Varlığının başı olmayan<br />
<br />
Al-Awwal<br />
The First.<br />
<br />
Ahir<br />
Varlığının Sonu Olmayan<br />
<br />
Al-Akhir<br />
The Last<br />
<br />
Zahir<br />
Görünen<br />
<br />
Az-Zahir<br />
The Manifest One. He who is Evident.<br />
<br />
Batin<br />
Gizli<br />
<br />
Al-Batin<br />
The Hidden One. He who is hidden, concealed.<br />
<br />
Vali<br />
Her işi yürüten<br />
<br />
Al-Walí<br />
The Protecting Friend. He who administers this vast universe and all its passing phenomena.<br />
<br />
Ber<br />
Kullarına ihtiyaçlarına veren<br />
<br />
Al-Barr<br />
Source of all Goodness. He who treats His servants tolerantly, and whose goodness and kindness are very great indeed<br />
<br />
Müta´ali<br />
Zatiyle en yüksek<br />
<br />
Al-Muta´ali<br />
The Supreme One. He is Exalted in every respect, far beyond anything the mind could possibly attribute to His creatures.<br />
<br />
Tevvab<br />
Tövbeleri kabul eden<br />
<br />
At-Tawwib<br />
The Acceptor to Repentance. He who is ever ready to accept repentance and to forgive sins<br />
<br />
Müntakim<br />
Suçların karşılığını veren<br />
<br />
Al-Muntaqim<br />
The Avenger. He who ustly inflicts upon wrongdoers the punishment they deserve.<br />
<br />
Afüvv<br />
Bağışlayan<br />
<br />
Al-Afu<br />
The Pardoner. He who pardons all who sincerely repent.<br />
<br />
Rauf<br />
Çok acıyıcı<br />
<br />
Ar-Ra´uf<br />
The Kind. He who is very Compassionate.<br />
<br />
Malikül Mülkü<br />
Mülkün ebedi sahibi<br />
<br />
Malik al-Mulk<br />
The Owner of All.<br />
<br />
Zü´l - Celali Ve´l - İkram<br />
Şerev ve ikram sahibi<br />
<br />
Dhul-Jalali Wal-Ikram<br />
The Lord of Majesty and Bounty. He who possesses both greatness and gracious magnanimity.<br />
<br />
Muksit<br />
Adalet gösterici<br />
<br />
Al-Muqsit<br />
The Equitable One. He who does everything with proper balance and harmony.<br />
<br />
Cami<br />
İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan<br />
<br />
Al-Jami<br />
The Gatherer. He who brings together what He wills, when He wills, where He wills<br />
<br />
Ganiy<br />
Çok zengin, her şeyden müstağni<br />
<br />
Al-Ghani<br />
The Rich One. He who is infinitely Rich and completely independent<br />
<br />
Muğni<br />
İstediğini zengin eden<br />
<br />
Al-Mughni<br />
The Enricher. He who enriches whom He will<br />
<br />
Mani<br />
Dilediğini engelleyen<br />
<br />
Al-Mani´<br />
The Preventer of Harm<br />
<br />
Darr<br />
Dilediğine bela verici<br />
<br />
Ad-Darr<br />
The Creator of The Harmful. He who creates things that cause pain and injury.<br />
<br />
Nafi<br />
Dilediğine faydalı şeyler yaratan<br />
<br />
An-Nafi<br />
The Creator of Good. He who creates things that yield advantages and benefit.<br />
<br />
Nur<br />
Alemleri nurlandıran, aydınlatan<br />
<br />
An-Nur<br />
The Light. He who gives light to all the worlds, who illuminates the faces, minds and hearts of His servants.<br />
<br />
Hadi<br />
Hak yolu, doğru yolu gösterici<br />
<br />
Al-Hadi<br />
The Guide. He who provides guidance.<br />
<br />
Bedi<br />
Örneksiz, misalsiz alemler icad edenAl-Badi<br />
<br />
The Originator. He who is without model or match, and who brings into being worlds of amazing wonder.<br />
<br />
Baki<br />
Varlığının sonu olmayan<br />
<br />
Al-Baqi<br />
The Everlasting One. He whose<br />
<br />
<br />
Varis<br />
Bütün servetlerin gerçek sahibi<br />
<br />
Al-Warith<br />
The Inheritor of All. He who is the Real Owner of all riches<br />
<br />
Reşid<br />
Hayra delalet eden<br />
<br />
Ar-Rashid<br />
The Righteous teacher. He who moves all things in accordance with His eternal plan, bringing them without error and with order and wisdom to their ultimate destiny.<br />
<br />
Sabur<br />
Çok sabırlı<br />
<br />
As-Sabur<br />
The Patient One. He who is characterized by infinite patience.<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
KAYNAKÇALAR:</span><br />
<br />
1) Büyük Dua Ansiklopedisi, Rauf Pehlivan<br />
2) 99 Names Of Allah, Yusuf Ali Bernier, members home net/ybernier/99a </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Küçük Bir Talebeyim Ben]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=634</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 04:55:26 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=634</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Küçük Bir Talebeyim Ben</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">FATIHANIN MEÂLI</span><br />
<br />
"Rahman ve Rahim Olan Allah´ın Adı ile"<br />
<br />
Hamd alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, din gününün sahibi olan Allah´a mahsustur. Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil. AMİN<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hadis-i Şerifler</span><br />
<br />
<br />
"Selam kelamdan öncedir." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
"Beşikten kabre kadar ilim isteyiniz." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Allah (cc) Rasulü doğru söyledi.<br />
<br />
"Kendin için sevip istediğini başkaları içinde sev, iste." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
"İlim Çin´de dahi olsa, onu isteyiniz." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
"İslam yüksektir, onun üstüne yükseltilemez"ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞİİRLER</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUM</span><br />
<br />
Ey ümidim, geleceğim sevincim,<br />
<br />
Ey çicek kadar nazlı, güzel çocuk.<br />
<br />
Ey gözlerimde nur, gönülde incim,<br />
<br />
Sevgi bağlarında yetiş gel çocuk.<br />
<br />
<br />
<br />
Alnın, kalbin temiz kalsın her yaşta.<br />
<br />
Ahlâk ara seçtiğin arkadaşta.<br />
<br />
Doğrulukta yaşamak bir zaferdir.<br />
<br />
Kahramanlık yalnız değil savaşta.<br />
<br />
<br />
<br />
Ey sevgili çocuk ey güzel çiçek,<br />
<br />
Herşey sende olgunluğa erecek.<br />
<br />
Annen baban özlediği rüyayı.<br />
<br />
Yıllar sonra belki sende görecek.<br />
<br />
<br />
<br />
Çocuğum çocuğum, güzel çocuğum,<br />
<br />
Dünyaya açacak gül tomurcuğum.<br />
<br />
Seni pırıl pırıl yetiştirmektir.<br />
<br />
Hem kendime, hem vatanıma borcum.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ALLAH vardır</span><br />
<br />
<br />
Allah vardır, Allah birdir.<br />
<br />
Eşi ve benzeri yoktur.<br />
<br />
Mekândan münezzehdir.<br />
<br />
Bizi yaratan, bizi yaşatan,<br />
<br />
Bize yediren bize içiren<br />
<br />
Bizi giydiren O´dur.<br />
<br />
Ben Allah´ımı<br />
<br />
Anamdan, babamdan ve canımdan<br />
<br />
çok severim.<br />
<br />
Allah´ımında beni sevmesi için,<br />
<br />
O´na kulluk, itaat ve ibadet ederim.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Küçük müslüman</span><br />
<br />
<br />
Mutluluğa uzanan,<br />
<br />
Sevgi dostluk yoluyum.<br />
<br />
Ben yüce Allah´ımın,<br />
<br />
Küçücük bir kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
İpek gibi kalbimle,<br />
<br />
Mevlâmın hikmetiyim,<br />
<br />
Son Rasûle inanan,<br />
<br />
Muhammed ümmetiyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Ahirete Kur´an´a,<br />
<br />
Meleğe var İmânım.<br />
<br />
Rabbime çok şükürki,<br />
<br />
Doğuştan Müslümanım.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BilirsinYüce Rabbim</span><br />
<br />
<br />
Gökte uçan kuşları,<br />
<br />
Gördüğümüz düşleri,<br />
<br />
Yaptığımız işleri<br />
<br />
Bilirsin Yüce Rabbim<br />
<br />
<br />
<br />
Göğü, denizi, dağı,<br />
<br />
Yere düşen yaprağı,<br />
<br />
Olmuşu, olacağı,<br />
<br />
Bilirsin yüce Rabbim.<br />
<br />
<br />
<br />
Yarın neler olacak,<br />
<br />
Kim ölüp, kim kalacak,<br />
<br />
Kim ağlayıp gülecek,<br />
<br />
Bilirsin yüce Rabbim.<br />
<br />
<br />
<br />
Şimdi henüz küçüğüm<br />
<br />
Bir gün büyüyeceğim<br />
<br />
Müslüman doğdum elbet<br />
<br />
Müslüman öleceğim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sen Duyarsın ALLAH´ım</span><br />
<br />
<br />
Fısıltılı sesleri,<br />
<br />
Kalpteki hevesleri,<br />
<br />
En zayıf nefesleri,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<br />
Arılar ne söyse,<br />
<br />
Kuşlar niyaz eylese,<br />
<br />
Bir çocuk ALLAH dese,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<br />
Göğün gürültüsünü,<br />
<br />
Suyun şırıltısını,<br />
<br />
Dua mırıltısını,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<br />
Arılar ne söylese,<br />
<br />
Kuşlar niyaz eylese,<br />
<br />
Bir çocuk Allah dese,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Oku Ey Güzel Çocuk</span><br />
<br />
<br />
Oku ey güzel çocuk.<br />
<br />
Oku yer gök inlesin.<br />
<br />
Rabbimin buyruğunu,<br />
<br />
Meleklerde dinlesin.<br />
<br />
<br />
<br />
O minik elindeki Kur´an,<br />
<br />
Allah sözüdür.<br />
<br />
Mukaddes kitabımız,<br />
<br />
Kainatın özüdür.<br />
<br />
<br />
<br />
Doyur beni Kur´an´a.<br />
<br />
Şu gönlüm kansın, oku,<br />
<br />
Rabbimin buyruğuyla,<br />
<br />
Gönlüm yıkansın, oku.<br />
<br />
<br />
<br />
Çocuk yaşı yedi mi,<br />
<br />
Atsın ilme adımı.<br />
<br />
Ağacı eğemezsin,<br />
<br />
Yaşlandı kurudu mu.<br />
<br />
<br />
<br />
Ey başı boş geçen gel,<br />
<br />
Akıntı da yüzen gel.<br />
<br />
Faniden faydalanıp,<br />
<br />
Ebediyi kazan gel.<br />
<br />
<br />
<br />
Ahirette sana yar mı<br />
<br />
Hiç ilim gibi var mı<br />
<br />
Paraya tapan gafil,<br />
<br />
Kefenin cebi varmı .<br />
<br />
<br />
<br />
Dünyaya Gelen Nur<br />
<br />
Amine´ydi annesi,<br />
<br />
Milyonlar divanesi,<br />
<br />
Yer yerinden oynadı.<br />
<br />
İmân nuru kaynadı.<br />
<br />
<br />
<br />
Cehle ve küfre inat,<br />
<br />
Şereflendi kainat.<br />
<br />
Dünyaya geldi o nur,<br />
<br />
İnsanlık buldu onur.<br />
<br />
<br />
<br />
Kurban olam özüne,<br />
<br />
Doyulmaz gül yüzüne,<br />
<br />
O gece doğar güneş,<br />
<br />
İsa´ya gelir kardeş.<br />
<br />
<br />
<br />
Devran tersine döner,<br />
<br />
Yüz yıllık ateş söner.<br />
<br />
Bunu görenler der ki;<br />
<br />
Ya bugün, yarın belki.<br />
<br />
<br />
<br />
Nur kapısı açılır,<br />
<br />
O peygamber seçilir.<br />
<br />
Muhammed bir incidir.<br />
<br />
Mü´minin sevincidir.<br />
<br />
<br />
<br />
Anacaktır ümmeti,<br />
<br />
Hazreti Muhammed´i.<br />
<br />
Her yıl değil her gece.<br />
<br />
Her an onda düşünce.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhammed´dir Önderim</span><br />
<br />
<br />
Gözyaşını silmeyi,<br />
<br />
Tatlı tatlı gülmeyi,<br />
<br />
İnsanları sevmeyi,<br />
<br />
Emrettin Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed´dir önderim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Açık sözlü olmayı,<br />
<br />
Hal ve hatır sormayı,<br />
<br />
Doğruyu aramayı,<br />
<br />
Emrettin Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed´dir önderim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sevgi ile barış</span><br />
<br />
<br />
İyilikle yarış,<br />
<br />
Güzelliğe varış,<br />
<br />
Emrettin Peygamberim.<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim<br />
<br />
<br />
<br />
Kurs açıldı çocuklara,<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
Selam olsun soranlara,<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Umduğumdan iyi buldum.<br />
<br />
Hergün fazla feyiz aldım.<br />
<br />
Ailemede hoca oldum.<br />
<br />
Ben bir küçük talebiyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Perde inmez gözlerime.<br />
<br />
Sızı inmez dizlerime.<br />
<br />
Gülüp geçme sözlerime.<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu gayretler gitmez boşa.<br />
<br />
Gönül verdim ben bu işe.<br />
<br />
Yaşım geldi işte beşe,<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Ne güzel, yolumu seçtim.<br />
<br />
Engelleri birbir aştım.<br />
<br />
Cehalete savaş açtım.<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Müslümanım sözüm haktır.<br />
<br />
Bu kursun faydası çoktur.<br />
<br />
Okumanın yaşı yoktur<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed´dir önderim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ben Allâh´ın Kuluyum</span><br />
<br />
<br />
Hayatın boyunca bil<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
Başkalarının değil,<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Göğsümdeki İmânla<br />
<br />
Elimdeki Kur´an´la<br />
<br />
Dilimdeki şükranla<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Şükrümle namazımla,<br />
<br />
Tesbihim niyazımla,<br />
<br />
Duâmla,âvazımla,<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Şükrederim baharda.<br />
<br />
Zikrederim seherde,<br />
<br />
Her zaman ve her yerde<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum,<br />
<br />
<br />
<br />
Put önünde eğilmem.<br />
<br />
Başka bir mabud bilmem.<br />
<br />
Her saniye ve herdem,<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Farzı yapmayı,<br />
<br />
Haramı Terketmeyi,<br />
<br />
İslamı Yaşamayı,<br />
<br />
Öğrettin Peygamberim<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberim</span><br />
<br />
<br />
Yeryüzünde en büyük<br />
<br />
İnsandır Peygamberim.<br />
<br />
Bütün hasta. kalplere<br />
<br />
Dermandır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
O´dur gönlümde yatan,<br />
<br />
Unutmam hiç bir zaman,<br />
<br />
Hep İslamı anlatan<br />
<br />
Fermandır Peygamberim<br />
<br />
<br />
<br />
Biliniz arkadaşlar.<br />
<br />
Dinecek akan yaşlar.<br />
<br />
Yolunda bütün başlar<br />
<br />
Kurbandır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Olamaz kusur sende,<br />
<br />
Yürüyorum izinde<br />
<br />
En büyük mucizen de<br />
<br />
Kur´an´dır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Dindirdi her yasını<br />
<br />
Ak etti karasını<br />
<br />
İnsanlık yarasını<br />
<br />
Sarandır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammeddir önderim,<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim,<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUÂ</span><br />
<br />
<br />
Ellerimi açtım sana,<br />
<br />
Kabul eyle yarabbena.<br />
<br />
Duâ ediyorum sana<br />
<br />
Kabul eyle yarabbena.<br />
<br />
<br />
<br />
Beni sakın utandırma,<br />
<br />
Kur´an yolundan ayırma,<br />
<br />
Hafızlık nasib et bana<br />
<br />
Kabul eyle yarabbenâ.<br />
<br />
<br />
<br />
Günahlarımı affeyle,<br />
<br />
Kalbimi nura gark eyle,<br />
<br />
Hocamı muzaffer eyle,<br />
<br />
Kabul eyle yarabbena.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BESMELE</span><br />
<br />
<br />
Besmeleyle başlarım.<br />
<br />
İşlerime her zaman.<br />
<br />
Güç bulur, kuvvet bulur.<br />
<br />
Damarlarımdaki kan.<br />
<br />
<br />
<br />
Herbir zararlı şeyden,<br />
<br />
Korur seni bismillâh,<br />
<br />
Bismillâh diyen kulu,<br />
<br />
Her zaman sever Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
Allah adıyla başla<br />
<br />
Yemeğini yiyorken,<br />
<br />
Büyük küçük her kese,<br />
<br />
Sözlerini diyorken.<br />
<br />
<br />
<br />
Besmele sağlam kılıç.<br />
<br />
Onu şeytan kıramaz.<br />
<br />
Bismillâh diyen kula.<br />
<br />
Kötülük uğrayamaz.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YÜCEKITABIM</span><br />
<br />
<br />
Elimde Kur´an,<br />
<br />
Dilimde Kur´an,<br />
<br />
Benimle her an,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Rabbimin sözü,<br />
<br />
Her şeyin özü,<br />
<br />
Uyarır bizi,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Seni okuyan,<br />
<br />
Sesini duyan,<br />
<br />
Mutlu her zaman,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Sendedir hayat,<br />
<br />
Ruhumu parlat,<br />
<br />
Beni aydınlat,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Sen başlara taç,<br />
<br />
Ruhlara ilaç,<br />
<br />
Biz sana muhtaç,<br />
<br />
Yüce kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allahtır Ilk Sözümüz</span><br />
<br />
<br />
Allahtır ilk sözümüz,<br />
<br />
İmân dolu özümüz,<br />
<br />
Uyanırken her sabah,<br />
<br />
Derim hemen Bismillah.<br />
<br />
<br />
<br />
Düşürmem hiç dilimden,<br />
<br />
Allah tutar elimden,<br />
<br />
<br />
<br />
Birşey yerken içerken,<br />
<br />
Kitabımı açarken,<br />
<br />
Yönelirim Rabbime.<br />
<br />
Kuvvet gelir kalbime.<br />
<br />
<br />
<br />
Düşürmem hiç dilimden,<br />
<br />
Allah tutar elimden.<br />
<br />
En Büyük Kim<br />
<br />
<br />
Hakkı bilmez vah vah!<br />
<br />
Cimri vermez vah vah!<br />
<br />
Sözde durmaz vah vah!<br />
<br />
Bakar görmez. vah vah!<br />
<br />
Cennet ucuz değil vallah!<br />
<br />
<br />
<br />
En büyük kim Allah.<br />
<br />
En güzel kim Allah.<br />
<br />
Esirgeyen Allah.<br />
<br />
Bağışlayan Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
Hakka uymaz vah vah!<br />
<br />
Yerde doymaz vah vah!<br />
<br />
Komşu bilmez vah vah!<br />
<br />
Sanki ölmez vah vah!<br />
<br />
Sende öleceksin vallah!<br />
<br />
<br />
<br />
En büyük kim Allah.<br />
<br />
En güzel kim Allah.<br />
<br />
Esirgeyen Allah.<br />
<br />
Bağışlayan Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
Haktan korkmaz vah vah!<br />
<br />
Bencil sevmez vah vah!<br />
<br />
Vurdum duymaz vah vah!<br />
<br />
Sanki bilmez vah vah!<br />
<br />
Hakka sual vardır vallah!<br />
<br />
<br />
<br />
En büyük kim Allah.<br />
<br />
En güzel kim Allah.<br />
<br />
Esirgeyen Allah.<br />
<br />
Bağışlayan Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEVHID</span><br />
<br />
<br />
Başka yok, var bir Allah,<br />
<br />
La ilaheillalah.<br />
<br />
Dillerde tekbir Allah,<br />
<br />
La ilaheillallah.<br />
<br />
<br />
<br />
Budur benim ezberim,<br />
<br />
Muhammed Peygamberim,<br />
<br />
Derim başka söz günah,<br />
<br />
La ilahe illallah.<br />
<br />
<br />
<br />
Sular devrilip gider,<br />
<br />
Zerreler tekbir eder,<br />
<br />
Her nefes bak der Allah,<br />
<br />
La ilahe illallah.<br />
<br />
<br />
<br />
Yerde gökte okunur,<br />
<br />
La ilahe illallah,<br />
<br />
Söylenecek söz budur,<br />
<br />
Lailahe illallah.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslüman Çocuğun Edebi</span><br />
<br />
<br />
Her hayrın başı besmeledir<br />
Çocuklar!<br />
<br />
Her hayırlı işe Bismillahirrahmanirrahim ile başlanır. Sonunda da Elhamdülillah denir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz: "Bir işe besmele ile başlanılmaz sonunda da Elhamdülillah denmezse o işte hayır olmaz"buyurmuştur. Çünkü besmele çekerek kul ile Allah arasındaki gerçek alâka kurulmuş olur. Nerelerde besmele çekilir veya çekilmez bir kaç misal verelim:<br />
<br />
"Yemek yemeğe, abdest almaya ve hayırlı işe başlarken besmele çekmek sünnettir.<br />
<br />
. Tuvalete girerken besmele çekmek mekruhtur.<br />
<br />
. Haram olan birşeyi yapmaya başlarken besmele çekmek haramdır. Biz müslümanlar haramlardan kaçınacağız.<br />
<br />
. Kapıları açıp kapatırken, mutfaktaki yemek kaplarının kapaklarını açarken, yemek yapken, ocak yakarken, mutfağa girerken besmele çekmek sünnettir.<br />
<br />
. Süt, su, çay, ilaç içmeye başlarken besmele çekilir.<br />
<br />
. Sakalı tamamen keserken besmele çekmek câiz değildir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eve giriş çıkış âdabı</span><br />
<br />
1. Kapının sağında veya solunda durmak,<br />
<br />
2. Kapıya 3 defa vurmak, izin verilir ise, içeriye girmek, izin verilmez ise geri dönmek,<br />
<br />
3. Eve girince "Esselamü Aleyküm" diyerek selam vermek,<br />
<br />
4. Büyüklerin odanın yukarı tarafında oturmasına özen göstermek,<br />
<br />
5. Evden çıkarken yine selamlaşmak,<br />
<br />
6. Evden çıkınca "Bismillahi tevekkeltü al-Allah la havle vela guvvete illabillah" demek; âdaptandır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yemek yeme âdabı</span><br />
<br />
<br />
1. Sofra hazırlanırken yardımcı olmak,<br />
<br />
2. Yemekten önce elleri yıkamak,<br />
<br />
3. Büyükleri sofraya oturmadan sofraya oturmamak,<br />
<br />
4. Besmele çekip tuz ile başlamak,<br />
<br />
5. Tabaklarda artık, sofrada kırıntı bırakmamak,<br />
<br />
6. Yemek seçmemeye özen göstermek,<br />
<br />
7. Yemek arasında su içmemeye çalışıp, yemekten bir saat sonra içmek,<br />
<br />
8. Yemeği aynı kaptan yeyip, tabağın ortasından değil, kendi önünden yemek,<br />
<br />
9. Yemeği sağ elle yemek,<br />
<br />
10. Gezinerek yemek yememek,<br />
<br />
11. Yemek bitince tuz ve dua ile bitirmek,<br />
<br />
12. Yemeği yapana teşekkür etmek,<br />
<br />
13. Sofra kaldırırken yardımcı olmak,<br />
<br />
14. Yemek sonrası elleri yıkamak, Dişleri fırçalamak,<br />
<br />
15. Acıkmadan yemek yememek; yemeğin başlıca âdaplarıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yemek Duası</span><br />
<br />
Rabbi yessir, velâ tuâssir Rabbi temmim bil hayr. Elhamdülillah Elhamdülillah. Elhamdülillahillezi et amena ve segana ve calena minel müslimin Bizleri yediren, Bizleri içiren Bizleri müslüman olarak yaşatan rabbimize şükürler olsun. Yediğimiz nur, içtiğimiz nur hepimize afiyet olsun.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Suyu içme âdabı</span><br />
<br />
1. Suyu bardaktan (veya tasdan) içmek<br />
<br />
2. Suyu oturarak içmek,<br />
<br />
3. Sağ eldeki bardağı ağza götürüp "Bismillahirrahmanirrahim" demek,<br />
<br />
4. Bardağı ağızdan ayırıp "Elhamdülillah" demek,<br />
<br />
5. Sonra yine besmele ile iki üç yudum daha içmek; arkasından elhamdüllilah demek,<br />
<br />
<br />
<br />
6. Üçüncü defa suyu besmele ile tekrar içip sonunda Elhamdülillah demek; su içmenin âdablarıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tuvalet âdabı</span><br />
<br />
<br />
1. Tuvalete girmeden elleri yıkamak,<br />
<br />
2. Sol ayak ile girmek,<br />
<br />
3. İhtiyacı ayakta değil, oturarak gidermek,<br />
<br />
4. Tuvalette konuşmamak, bir şeyler yememek, oyalanmamak,<br />
<br />
5. Tuvaletten çıkmadan temizlik kontrolü yapmak,<br />
<br />
6. Sağ ayak ile çıkmak,<br />
<br />
7. Çıkınca "Gufraneke" demek,<br />
<br />
8. Tekrar elleri sabunla yıkamak; âdaptandır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yatma âdabı</span><br />
<br />
1. Yatmadan önce elleri yıkamak,<br />
<br />
2. Dişleri fırçalamak,<br />
<br />
3. Kıyafetlerle değil, pijamalarla yatmaya özen göstermek,<br />
<br />
4. Giysilerimizi sağdan giymeye başlamak,<br />
<br />
5. Yatacağımız yeri elimiz ile 3 defa çırpmak,<br />
<br />
6. Besmele çekip sağ tarafa doğru dönüp yatmak,<br />
<br />
7. Yatmadan önce dua etmek; âdaptandır.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) buyuruyor: "Suyu çocuğun memeyi emmesi gibi için. Depodan doldurur gibi içmeyin. Ondan ciğer hastalıkları zuhur eder."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Temel Bilgiler</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuklar</span><br />
<br />
. Daima ve heryerde Allah´ın kontrolü altında olduğunuzu unutmayınız.<br />
<br />
. Allah´ı çok çok zikrediniz.<br />
<br />
. Allah´a koşunuz ve O´nun yolundan ayrılmayınız.<br />
<br />
. Yalnız ona ibadet ediniz ve yalnız ondan yardım isteyiniz.<br />
<br />
Unutmayın ki; kudret ve kuvvet sahibi yalnız Allah´tır. Ve O, herşeye kâdirdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ben küçük bir müslümanım .</span><br />
<br />
Allah´a ve Rasûlü´ne itâat ediyorum. .<br />
<br />
Allah Teâla´yı ve Hz. Muhammed (sav)´i çok seviyorum.<br />
<br />
Anne ve Babamın kalblerini kırmıyor, benden istemiş oldukları herşeyi yerine getiriyorum.<br />
<br />
Onlara "öf" bile demiyor, çok iyi davranıyorum. .<br />
<br />
Kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı ve bütün müslümanları seviyorum.<br />
<br />
Büyüklerime hürmet, küçüklerime sevgi ve muhabbet gösteriyorum. .<br />
<br />
Her zaman doğru konuşmaya çalışıyorum, yalandan nefret ediyorum. .<br />
<br />
İnsanların hak ve hukukunu gözetmeye çalışıyorum.<br />
<br />
İslamın yasak etmiş olduğu kötü ve yüz kızartıcı fiilerden şiddetle kaçınıyorum.<br />
<br />
Ve etrafımdaki insanların da, böyle hareket etmeleri için gayret sarfediyorum. .<br />
<br />
Bütün müslümanlara hürmet ediyor, hiçbirine karşı kötü söz söylemiyorum. Çünkü müslüman; iyi insan, güzel konuşan, herkese örnek olan, Allah´a ve Resûlüne gönül veren insan demektir.<br />
<br />
Zayıf ve yardıma muhtaç olan insanların yardımına koşuyorum.<br />
<br />
Kuşlara ve hayvanlara karşı iyi davranıyor, onlara işkence etmiyorum. .<br />
<br />
Allah´ın sev dediklerini seviyor, sevme dediklerini sevmiyorum. .<br />
<br />
Kur´an-ı Kerim´i daima okuyorum. Çünkü o, Allah Teâla´nın kitabıdır. .<br />
<br />
Kur´an´ın içindeki bütün hükümlere inanıyorum. Çünkü o hükümlerin hepsi Allah´ın kelâmıdır.<br />
<br />
Allah´ın kelâmı ise eskimez ve değişmez. .<br />
<br />
Yüce dinim İslam´ın emirlerini hayatımın her safhasında uygulamaya çalışıyorum. Çünkü "müslüman" adını taşıyorum.<br />
<br />
Sorular ve Cevaplar<br />
Ekmeği kim yapıyor (Fırıncı)<br />
<br />
Elbiseyi kim dikiyor (Terzi)<br />
<br />
Sandalyeyi kim yapıyor (Marangoz)<br />
<br />
Baltayı kim yapıyor (Demirci)<br />
<br />
<br />
<br />
Her şeyi yaratan Allah´dır<br />
<br />
Gören gözlerimizi kim yarattı<br />
<br />
İşiten kulaklarımızı kim yarattı<br />
<br />
Yiyen ve öğüten dişlerimizi kim yarattı<br />
<br />
Konuşan dilimizi kim yarattı<br />
<br />
Yeri ve göğü kim yarattı<br />
<br />
İnsanları ve hayvanları kim yarattı<br />
<br />
Güneşi ve ay´ı kim yarattı<br />
<br />
Allah Teâla her şeye kadirdir<br />
<br />
Yıldızları ve gezegenleri düşmekten koruyan Allah Teâlâ´dır<br />
<br />
Kuşlara nasıl uçacaklarını öğreten Allah Teâla (cc)´dır.<br />
<br />
Balıklara nasıl yüzeceklerini, pınarların yerden nasıl fışkıracağını ve nehirlerin nasıl akacağını öğreten Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Rüzgarı gönderen Allah Teâlâ´dır<br />
<br />
Bulutları ve yağmurları vasıtasıyla ormanları, tarlaları ve ovaları sulayan Allah Teâlâdır.<br />
<br />
Küçücük tohumlardan ve çekirdeklerden büyük büyük ağaçlar ve bitkiler meydana getiren Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Güzel güzel çiçekleri, tatlı hurmalara ve tatlı meyvelere çeviren ve onlara çeşitli koku ve tatlılık veren Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Allah Teâlâ, her şeye kâdirdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Herşeyin sahibi Allah Teâlâ´dır</span><br />
<br />
Gök ve onda mevcut olan her şeyin güneşin, ayın yıldızların ve gezegenlerin sahibi Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Yer ve onda mevcut olan herşeyin, dağların, denizlerin, nehirlerin ve ovaların sahibi Allah Teâla´dır.<br />
<br />
İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve kainattaki bütün canlı cansızların sahibi Allah Teâla´dır.<br />
<br />
Yerde ve gökte olan her şeyin sahibi Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah Teâlâ birdir</span><br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun anası ve babası yoktur.<br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun çocuğu yoktur.<br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun benzeri yoktur.<br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun ortağı yoktur.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) buyuruyor:<br />
<br />
"Amellerin en üstünü, sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğine de Allah için düşman olmaktır."<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberim Hazreti Muhammed (sav)</span><br />
<br />
Allah ve Peygamber sevgisi; dinimizin esası, Allah´a varmanın en kestirme yoludur... Bu ciddi sevginin anlamı, Allah´ın emir ve yasaklarına, Peygamberimiz (sav)´in buyruklarına ve sünnetine uymaktır.<br />
<br />
O halde ey çocuklar!<br />
<br />
Kalplerinizi yalancı sevgilerden temizleyiniz! Allah ve peygamber sevgisinden üstün bir sevgi tanımayınız!<br />
<br />
Peygamberimiz (sav)´in Küçüklüğünde Sahip Olduğu Ahlâk<br />
<br />
Sevgili çocuklar,<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) küçüklüğünde güzel ahlâkla ve kerim sıfatlarla anılırdı. Çünkü O, daima doğru söylerdi, yalan söylemezdi.<br />
<br />
İnsanlar emanetlerini ve kıymetli eşyalarını onun yanına bırakırlardı. Ve istedikleri zaman da bıraktıkları gibi alırlardı. Çünkü onun en büyük sıfatı "el-Emin", yani "güvenilir" olmasıydı.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) çobanlık yapardı. Ve rızkını elde etmek için ticaretle de uğraşırdı. Aktifliği ve çalışmayı çok severdi.<br />
<br />
Kimseye kızmaz ve kimseye kötü söz söylemezdi. Güzel edebi sebebiyle daima iyi muamelede bulunurdu. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affetmek onun şiarı olduğu için, kendisine kötülük edenleri affederdi.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) yetim kimselere iyilikte bulunurdu. Zayıflara, fakirlere ve muhtaçlara yardım ederdi. Değil insanlara, hayvanlara dahi eziyet etmezdi. O cömert ve pek merhamet sahibi idi.<br />
<br />
Evet sevgili çocuklar,<br />
<br />
Siz de daima doğru, güvenilir, yalan söylemeyen, başkalarına haksızlık etmeyen, çalışkan, affedici ve edebli olmalısınız. Olmalısınız ki, Resûlullah (sav)´in ahlâkıyla ahlâklanasınız.<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgili Çocuklar!<br />
<br />
Bizler müslümanız, elhamdülillah... Dünyada bir insanın sahip olabileceği en kıymetli özelliği müslümanlıktır.<br />
<br />
Müslümanlığımızı korumanın tek yolu vardır, o da dinimizi öğrenmek ve öğrendiklerimizi yaşantımıza tatbik etmektir. Eğer öğrendiklerimizi yaşantımızda uygulamazsak müslümanlığımızı ve bir günde İmânımızı kaybedebiliriz.<br />
<br />
İmânı olmayanlar cehenneme giderler. Cehennem cezâ çekme yeridir. Müslümanlar da cennete giderler. Cennet insanın her arzusunun verildiği yerdir. Gönlünüzde ne arzu ediyorsanız bunların hepsini cennette göreceksiniz. Cennette bir şeye sahip olmak için paraya gerek yok. Bu, Allah´ın sevdiği kullarına birer ikramı olacaktır.<br />
<br />
Mesela, babanız size sınıfınızı geçtiniz, diye mükâfat olarak aldığı bisikleti size verdiğinde sizden para alıyor mu İşte Allah da, iyi kullarını cennette böyle mükafatlandıracak. Iyi kul olmak için müslüman olmak ve müslümanca yaşamak şarttır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İbâdetsizlik itaatsizliktir</span><br />
<br />
<br />
<br />
Çocuklar!<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz: "Müslüman ile kâfir arasında en büyük fark namazdır.<br />
<br />
Namazını terk eden kâfirler gibi yaşar." buyurmuştur. Onun için sakın namazı ihmal etmeyiniz. Anneniz babanız namaz kılmıyorlarsa onları ikaz ediniz. O zaman Allah sizi daha çok sever. Cennetiyle mükafatlandırır sizleri. Cennet en güzel bir yerdir. Kim istemez oraya gitmeyi Şu kâfirlere bakın. Şeytana uymuşlar cehenneme talim ediyorlar.<br />
<br />
Birde ibâdetsiz müslümanlara acıyoruz. İbâdetsizlik çok büyük eksikliktir. İbâdet etmeyen Allah´a itaat etmiyor demektir.<br />
<br />
Anneniz size "Git bakkaldan ekmek al" dese siz de almasanız, anneniz sizi sevmez değil mi Çünkü annenizin sözünü tutmadınız. Allah da namaz kıl, oruç tut, cihad et diye emrediyor. Bir insan bunları yapmazsa Allah da böylelerini sevmez.<br />
<br />
Çünkü; İbadetsizlik itaatsizliktir.<br />
<br />
<br />
<br />
Söyle bakalım<br />
- Sen kimin kulusun<br />
<br />
- Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
- Kimin ümmetindensin<br />
<br />
- Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellemin ümmetindenim.<br />
<br />
- Dinin nedir<br />
<br />
- İslâm<br />
<br />
- Kitabın nedir<br />
<br />
- Kur´an-ı Kerim<br />
<br />
- Kıblen neresidir<br />
<br />
- Kâbe.<br />
<br />
- Nereden geldin nereye gideceksin<br />
<br />
- Allah´tan geldim yine Allah´a döneceğim.<br />
<br />
- Niçin geldin<br />
<br />
- Allah´ıma kulluk yapmak için geldim.<br />
<br />
- Dünyaya ne olarak geldin<br />
<br />
- Müslüman olarak geldim. Zira her doğan kimden doğarsa doğsun, müslüman olarak doğar. Bulüğ çağından sonra doğduğu dinden ayrılanlar kâfir olur. Kâfirler ebedi cehennemliklerdir.<br />
<br />
- Ne zamandan beri müslümansın<br />
<br />
- Kaalû belâ zamanından beri müslümanım.<br />
<br />
- Kaalû belâ ne demektir<br />
<br />
- Cenâb-ı Hakk (Celle Celalühü) Hz. Adem´i yarattıktan sonra zerrecikler halinde bulunan insan zürriyetini Hz. Adem´in sulbünden çıkararak ruhlarımıza hitab edip buyurdu ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim " Ruhlarımız da "Evet, sen bizim Rabbimizsin. Ancak sana kulluk eder, senden yardım dileriz. Emirlerini sapmadan, saptırmadan yerine getiririz..." dediler. Işte bu konuşmanın olduğu zamana "Kaalû Belâ" denir. Bu konuşma dünyada Hz. Adem yaratıldıktan sonra olmuştur. Ruhların İmânı da o zaman gerçekleşmiştir.<br />
<br />
- Bizim önderimiz, örnek alacağımız rehberimiz kimdir<br />
<br />
- Bizim önderimiz, örneğimiz, rehberimiz gelmiş ve gelecek bütün insanların en yücesi: Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizdir.<br />
<br />
- Peygamberimiz nerede doğdu<br />
<br />
- Mekke´de doğdu.<br />
<br />
- Babasının adı nedir<br />
<br />
- Abdullah.<br />
<br />
- Annesinin adı nedir<br />
<br />
- Âmine.<br />
<br />
- Süt annesinin adı nedir<br />
<br />
- Halime<br />
<br />
- Peygamberimiz hangi tarihte doğdu<br />
<br />
- 12 Rebiülevvel 571 Pazartesi gecesi Mekke´de doğdu.<br />
<br />
- Hangi tarihte nereye hicret etti<br />
<br />
- 622´de Medine-i Münevvere´ye hicret etti.<br />
<br />
- Medine-i Münevvere´ye gelir gelmez ne yaptı<br />
<br />
- İslam devletini kurdu.<br />
<br />
- Kaç yaşında peygamberlik geldi.<br />
<br />
- 40 yaşında.<br />
<br />
- Peygamberlik kaç sene devam etti<br />
<br />
- 23 sene devam etti.<br />
<br />
- Peygamberimiz kaç yaşında vefat etti<br />
<br />
- 63 yaşında Medine´de vefat etti.<br />
<br />
- Peygamberimiz nerede yatıyor.<br />
<br />
- Medine-i Münevvere´de yatıyor.<br />
<br />
- Peygamberimizin kaç çocuğu vardı<br />
<br />
- Yedi çocuğu vardı. Bunlardan üçü erkek dördü de kız idi. İbrahim Kâsım, Abdullah, Zeynep, Rükiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma.<br />
<br />
- Kelime-i Tevhid´i söyleyiniz.<br />
<br />
- Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasûlüllah. (Allah´tan başka ilâh yoktur. Muhammed (sav) O´nun peygamberidir.)<br />
<br />
- Kelime-i Şehâdet´i söyleyiniz.<br />
<br />
- Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü. (Ben şehadet ediyorum ki Allah´tan başka ilâh yoktur; Muhammed (sav) O´nun kulu ve peygamberidir.)<br />
<br />
- İslâm nedir<br />
<br />
- İslam, Allah´ın son din olarak vahyettiği ilâhi nizamın adıdır. Müslümanın dünyasını İslam ile ayarlamayanlar hiç bir zaman mutlu olamazlar.<br />
<br />
- Sahâbe, Muhâcir, Ensâr ve Tabiin kimlere denir<br />
<br />
-Sahâbe: Peygamberimizi en az bir defa olsun gözüyle görüp sohbetinde bulunan müslümana denir. Ashab da sahabeler demektir.<br />
<br />
Muhâcir: Kafirlerin zulümlerinden, Mekke´den Medine´ye hicret eden müslümanlara denir.<br />
<br />
Ensâr: Mekke´den Medine´ye gelen müslümanlara yardım eden Medine´li müslümanlara denir.<br />
<br />
Tabiin: Peygamberimizi gören müslümanları gören, müslümanlara denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">- İslâm´ın temel esasları kaçtır</span><br />
<br />
- İkidir<br />
<br />
1) İmânın şartları,<br />
<br />
2) İslâmın şartları,<br />
<br />
Her müslümanın bilmesi gereken farzlar diye özetlenen bilgiler bu iki esas içinde yer almaktadır. Birkimse İmân´ın ve İslam´ın şartlarını bilirse ve bildiğiyle amel ederse makbul bir müslüman olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">- İmânın şartlarını söyleyip izah edebilir misiniz</span><br />
<br />
- İmânın şartı altıdır:<br />
<br />
1) Allah´a İmân,<br />
<br />
2) Meleklere İmân,<br />
<br />
3) Kitaplara İmân,<br />
<br />
4) Peygamberlere İmân,<br />
<br />
5) Ahiret gününe İmân,<br />
<br />
6) Kadere İmân.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">- İslâm´ın şartlarını söyleyip izah edebilir misiniz</span><br />
<br />
- İslam´ın beş şartı vardır.<br />
<br />
1) Kelime-i Şehâdet getirmek,<br />
<br />
2) Namaz kılmak,<br />
<br />
3) Oruç tutmak,<br />
<br />
4) Zekât vermek,<br />
<br />
5) Hacca gitmek.<br />
<br />
Şimdi bunları sırasıyla özetleyip, ayrı ayrı izah edelim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İmânın şartları</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1. Allah´a İmân:</span><br />
<br />
Aklı başında olan ve ergenlik çağına gelen her insana Allah´a İmân farzdır. Allah, zâtı sıfatlarıyla bilinir. Allah´ın sıfatları zâti ve sübûti olmak üzere ikiye ayrılır. Şöyle özetleyebiliriz:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Zâti sıfatlar 6 tanedir:</span><br />
<br />
1) Vucud: Allah vardır.<br />
<br />
2) Kıdem: Varlığının başlangıcı yoktur.<br />
<br />
3) Beka: Varlığının sonu yoktur.<br />
<br />
4) Vahdâniyet: Allah (cc) bir´dir.<br />
<br />
5) Muhalefet´ün lil-Havadis: Yaratılanların hiç birine benzemez.<br />
<br />
6) Kıyam Binefsihi: Varlığının kendisinden olması, başkasına muhtaç olmamasıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sübûti sıfatları 7 tanedir:</span><br />
<br />
1) Hayat: Allah diridir.<br />
<br />
2) İlim: Bilendir.<br />
<br />
3) Basar: Görendir.<br />
<br />
4) Semi: İşitendir.<br />
<br />
5) İrâde: Dileyendir.<br />
<br />
6) Kelâm: Söyleyendir.<br />
<br />
7) Tekvin: Yaratan, öldüren dirilten, rızık veren, nimete erdiren azaba, uğratandır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">2. Meleklere İmân:</span><br />
<br />
Melekler gözle görülmeyen varlıklardır. Nurdan yaratılmışlardır. Peygamberler ve veliler onları görebilirler. Melekler yemezler-içmezler, erkeklik ve dişilikleri de yoktur. Her yerde bulunurlar ve diledikleri şekle girebilirler.<br />
<br />
Melekler, günlük hayatımızı ânı anına kaydederler. Hareketlerimizi görünmeyen bir filme; seslerimizi görünmeyen bir şeride tesbit ederler. Böylece, hayat dosyalarımızı âhiret gününde tetkik edilmek üzere hazırlamış ve düzenlemiş olurlar.<br />
<br />
Dört büyük melek vardır ve vazifeleri şunlardır:<br />
<br />
1) Cebrâil: İlâhi hükümleri peygamberlere ulaştıran melektir.<br />
<br />
2) Azrail: Eceli gelenlerin ruhlarını alır.<br />
<br />
3) Mikâil: Tabiat hadiseleriyle görevlidir.<br />
<br />
4) Isrâfil: Dünya hayatının sonunu ve mahşer halinin başlangıcını ilân etmekle vazifelidir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">3. Kitaplara İmân:</span><br />
<br />
Cenâb-ı Hak (cc), insanları doğru yola iletmek için Cebrâil Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberlere kitaplar göndermiştir. Bu kitaplar:<br />
<br />
a) Büyük olanlar,<br />
<br />
b) Küçük olanlar, diye ikiye ayrılır.<br />
<br />
Küçük olanlara "Suhuf" da denir ki, bunlar yüz sahifedir.<br />
<br />
Bu yüz sahife şu Peygamberlere gönderilmiştir:<br />
<br />
Âdem Aleyhisselam´a: 10 sahife<br />
<br />
Şit Aleyhisselam´a: 50 sahife<br />
<br />
İdris Aleyhisselam´a: 30 Sahife<br />
<br />
İbrahim Aleyhisselam´a: 10 sahife gönderilmiştir.<br />
<br />
Büyük kitaplar da şu peygamberlere gönderilmiştir:<br />
<br />
Musa Aleyhisselam´a: Tevrat<br />
<br />
Davud Aleyhisselam´a: Zebur.<br />
<br />
İsa Aleyhisselam´a: İncil<br />
<br />
<br />
<br />
Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz´e Kur´an-ı Kerim, gönderilmiştir.<br />
<br />
Allah´ın göndermiş olduğu bu kitapların hükümleri Kur´an-ı Kerim hariç diğerleri muayyen bir zaman için olmuş, yeni bir kitap gelince önceki kitabın hükmü ortadan kalkmıştır. Bu durum Hz. Adem aleyhisselamdan son peygamber Hz. Muhammed (sav)´e kadar devam etmiştir. Hz. Muhammed (sav) son peygamber olduğu için kitabımız Kur´an-ı Kerim de son kitaptır. O´nun hükmü kıyamete kadar geçerlidir. diğer kitapların hükmü yürürlükten kalkmıştır. Kur´an-ı Kerim Peygamberimize 40 yaşında iken gelmeye başladı. 23 senede tamamlandı. İçinde 114 süre, 6666 ayet vardır. Kur´an´ın bütün ayetlerin ezbere bilene hafız denir.<br />
<br />
Kur´an Arapça gönderilmiştir. Arap alfabesiyle yazılır. Kur´an diğer alfabelerle yazılmaz. Türkçe, ingilizce, almanca, fransızca vb. alfabelerle yazılması mümkün değildir. Sizin de elinize baten türk alfabesiyle yazılmış "Yâsin, Tebâreke, Amme" veya Kur´an´ın tamamı geçebilir. Bunları okumak katiyyen günahtır. Kur´an Allah´ın kelamıdır. O´nun yazılışı da okunuşu da vahyedildiği gibi olacaktır.<br />
<br />
Kur´an okumak çok kolaydır. Arzu edenler çok kısa zamanda bunu başarabilirler. Kur´an-ı Kerim´in türkçe tercümesi yapılmıştır. Geniş açıklamalı tefsirler de yazılmıştır. Ancak bunların hiçbiri Kur´an yerine geçmez.<br />
<br />
Kur´an dünya tarihinde en büyük inkılâbı yapan kitaptır. O´na dil uzatanlar ancak akılsızlardır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">4.Peygamberlere İmân:</span><br />
<br />
Allah (cc) insanlara hakkı ve hakikatı öğretmek, tehvid yoluna iletmek için insanların içinden peygamberler seçmiştir. Bu peygamberlerden bazılarına kitap gönderilmiş, bazılarına gönderilmeyip önceki peygamberlere gelen kitabın esaslarının takip edilmesi emredilmiştir. Kitap gönderilen peygamberlere "Rasul" gönderilmeyenlere "Nebi" denir.<br />
<br />
Peygamberlerin kesin sayısını Allah (cc) bilir. Bizim bildiğimiz Kur´an´da ismi geçen 28 peygamber vardır.<br />
<br />
Ilk peygamber Hz. Adem (as), son peygamber Hz. Muhammed (sav)´dir. Bu ikisinin arasında sayısını ancak Allah´ın bildiği miktarda peygamberler gelmiştir. Biz bütün peygamberlere İmân ederiz, hak olduğuna inanırız. Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)´in ümmetiyiz. Bundan sonra da başka bir peygamber gelmeyecektir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">5. Ahiret gününe İmân:</span><br />
<br />
İmânın beşinci temeli ahiret hayatına inanmaktır. Dünyada gelen herkes ömrü bitince ölür. Toprağa gömülür. Toprak altında geçen zamana kabir hayatı denir.<br />
<br />
Dünyanın da ömrü vardır. Dünya ve dünyadakilerin sonu kıyamettir. Kıyamet, her şeyin ölmesidir. Kıyamet, meleklerden Isrâfil (as)´ın "sûr" denilen mahiyetini ancak Allah´ın bildiği bir şeyi yine Allah´ın emriyle üflemesiyle gerçekleşecek. Bu ses ile her şeyin hayatı sona erecek. Aynı melek aynı sesi bir daha duyuracak, kainata baştan beri gelen bütün canlılar dirilecek. Ahiret hayatı da böylece başlayacak. Ahiret hayatının sonu da olmayacak.<br />
<br />
Dünya hayatının hesabı ahirette sorulacak. Iyi amel işleyenler cennete girip mükafatlanacak, kötü amel işleyenler cehenneme girip cezalandırılacaktır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">6. Kadere İmân:</span><br />
<br />
Kadere, hayır ve şer´in Allah´tan olduğuna İmân, İmânın altıncı şartıdır.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarından biri de ilimdir. Işte Rabbi´mizin her şeyi daha önceden takdir edip bilmesine "Kader," O´nun bildiği bu işin zamanı geldiğinde meydana gelmesine "Kazâ" denir.<br />
<br />
Gerçek mü´min, bu altı şarta şeksiz, şüphesiz inanmak mecburiyetindedir. Şüphesi olan kâfir olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm´ın şartları</span><br />
<br />
1. Kelime-i Şehâdet getirmek:<br />
<br />
Kelime-i Şehâdet şudur: "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü."<br />
<br />
Manası: (Ben şehadet ediyorum ki Allah´tan başka ilâh yoktur; Muhammed (sav) O´nun kulu ve Resûlüdür.)<br />
<br />
2. Namaz kılmak:<br />
<br />
Namaz nedir Namaz dinin direğidir. Akıllı, buluğa eren her müslüman yapmak<br />
<br />
mecburiyetinde olduğu Allah´ın kesin emridir.<br />
<br />
3. Oruç tutmak:<br />
<br />
Ramazan ayı gelince akıllı, buluğa eren müslümanlara farzdır. Haftanın pazartesi, perşembe günleri, kameri ayların 13, 14 ve 15´inci günleri oruç tutmak Peygamber (sav) Efendimizin sünnetidir.<br />
<br />
4. Zekât vermek:<br />
<br />
Zekat, zengin müslümanlara farzdır. Fakir müslümanlara farz değildir.<br />
<br />
5. Hacca gitmek:<br />
<br />
Hacc, zengin müslümanlara farzdır. Fakir müslümanlara farz değildir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocukların ana-babalarına karşı davranışlarına ait başlıca kurallar şunlardır.</span><br />
<br />
<br />
1) Ana ve babanın sözlerini dinlemek.<br />
<br />
2) Onların emirlerine uygun hareket etmek.<br />
<br />
3) Onlar izin vermedikçe oturmamak.<br />
<br />
4) Onlar ayağa kalktıkları vakit hemen ayağa kalkmak.<br />
<br />
5) Yolda onların önünde yürümemek.<br />
<br />
6) Konuşurken, sesi onların sesinden ziyâde yükseltmemek.<br />
<br />
7) Onların her hizmetini çabuk görmek.<br />
<br />
8) Daima onların rızalarını ve hoşnutluklarını almak.<br />
<br />
9) Onlara daima kol kanat açıp, saygı göstermek.<br />
<br />
10) Onlara başla, gözle bile olsa, hiddet eseri göstermemek.<br />
<br />
11) Rızaları ve emirleri olmadıkça yanlarından ayrılmamak.<br />
<br />
12) Yaptığınız iyilikleri başlarına kalkmamak.<br />
<br />
13) Onlara surat asmayıp, daima güler yüzlü ve tatlı sözlü olmak.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ana hakkı</span><br />
<br />
Bir adam annesini sırtına almış, Kâbe´yi tavaf ettiriyordu. Bu adam Kâbe´nin<br />
<br />
yakınında oturup da kendisini gören Peygamberimiz (sav)´e yaklaşıp: "Bu sırtımdaki anamdır. Kâbe´yi tavaf ettiriyorum. Nasıl, annemin hakkını ödeyebildim mi diye sordu.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav): "Hayır, seni karnında taşırken bir nefes almadaki zahmetinin dahi hakkını ödeyemedin" buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İşte Çocuklar!</span><br />
<br />
Anamızın bizim üzerimizde bu derece hakkı vardır. Onu kırmamız, itaat etmememiz, emirlerini yerine getirmememiz dünyamızın yıkılmasına sebep olur. Onun için anamızın babamızın kalbini hiçbir zaman incitmemeliyiz. Onlara "öf" bile dememeliyiz.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namaza Giriş</span><br />
<br />
Namaz nedir Namaz dinin direğidir. Akıllı, buluğa eren her müslümanın yapmak mecburiyetinde olduğu Allah´ın kesin emridir. namazlar farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dört grupta toplanır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu namazlar şunlardır:</span><br />
<br />
a) Hergün beş vakit kılınan namaz,<br />
<br />
b) Haftada bir Cum´a namazı,<br />
<br />
c) Vukûunda kılınan cenaze namazı,<br />
<br />
d) Senede iki bayram namazı,<br />
<br />
e) Ramazanda kılınan teravih namazı,<br />
<br />
f) Nafile namazlar.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namazın Şartları</span><br />
<br />
Namazdan önce yapılacak işlemlerdir. Tamamı altı tanedir.<br />
<br />
1) Hadesten taharet:<br />
<br />
Gözle görülmeyen "hades" denilen mânevi pislikten temizlenmektir. Abdesti olmayanın abdest alması, cünüplük halinde de gusletmek veya (su bulunmadığı hallerde) teyemmüm etmek namazın ilk şartıdır. Bu suretle temizlenmenin, dinimizde bazı çeşitleri vardır<br />
<br />
a) Abdest, b) Gusül, c) Teyemmüm.<br />
<br />
Abdest hususi temizlenme, gusül umumi temizlenme, teyemmüm de, suyun bulunmadığı veya bulunup da kullanmaya imkan ve kudret olmadığı yerde, temiz toprakla yapılan temizliktir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">a) Abdest</span><br />
<br />
Dinin direği namaz olduğu gibi, namazın anahtarı da abdesttir. Maddi ve mânevi bakımdan çok kıymetli bir ibâdet olan abdest hakkında Peygamberimizin çeşitli müjdeleri bulunmaktadır. Bu müjdeleri ihtiva eden hadisi şeriflerden biri:<br />
<br />
"Abdest alan, abdestini âdâbına uygun olarak alan, sonra namazını kılan hiçbir kimse yoktur ki; onun kıldığı namazla, diğer namazı arasındaki günâhları affedilmiş olmasın"<br />
<br />
Mânevi bakımdan bu kadar kıymetli olan abdest, sahibini kıyâmet gününde de sevindirecektir. Bu dünyada abdest alarak Allah´ın emrini yerine getirenler orada el, yüz ve ayakları nurlu ve pırıl pırıl olarak hesap yerine mizana çağrılacaklardır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdestin farzları</span><br />
<br />
1. Yüzü yıkamak,<br />
<br />
2. Elleri dirseklerle birlikte yıkamak,<br />
<br />
3. Başın dörte birini ıslak elle meshetmek,<br />
<br />
4. Ayakları, topuklarla birlikte yıkamak.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdestin sünnetleri</span><br />
<br />
Resimlerle Abdestin Alınışı<br />
<br />
Önce kollar dirseklerin yukarısana kadar sıvanır; sonra, "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" diye niyet edilir ve Besmele okunur. Sağ avuç ile ağıza üç kere ayrı ayrı su alanıp her defasında iyice çalkalanır Alında saç bitiği yerden itibaren kulakların yumaşağına ve çene altına kadar yüzün her tarafı üç kere yıkanır.Eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına dikkat edelir. Parmaklar da yüzük varsa oynatılıp altının da yıkanması sağlanır.<br />
<br />
Sağ avuç ile burna üç kere su çekilir ve sol el ile sümkürülerek burun temizlenir Sağ kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her tarafı,kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.<br />
<br />
Sol kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her tarafı kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.<br />
<br />
Eller ıslatılarak ellerin küçük parmağı ile kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın arkası meshedilir<br />
<br />
Sağ ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.<br />
<br />
<br />
<br />
Sağ el yeni bir su ile ıslatıldıktan sonra elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak bir kere meshedilir.<br />
<br />
Kalan üç parmağın dışı ile boynun arkası meshedilir<br />
<br />
Sol ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.<br />
<br />
Abdest bitince ayakta ve kıbleye karşı "Kelime-i Şehadet" okunur.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdesti bozan şeyler</span><br />
<br />
1. Ön ve arkadan dışkı, idrar, yel vb. şeylerin çıkması,<br />
<br />
2. Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı suyun çıkması,<br />
<br />
3. Ağızdan gelen kanın, tükürüğe eşit veya daha fazla olması,<br />
<br />
4. Ağız dolusu kusmak,<br />
<br />
5. Yatarak veya bir yere dayanarak uyumak,<br />
<br />
6. Bayılmak,<br />
<br />
7. Namaz kılarken başkasını işiteceği kadar gülmek, (Abdest ile birlikte namaz da bozulur),<br />
<br />
8. Teyemmüm etmiş kimsenin, abdest alabileceği suyu görmesi,<br />
<br />
9. Özür sahibi olanlar için namaz vaktinin çıkması.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdestsiz yapılamayan şeyler</span><br />
<br />
1. Namaz kılınamaz<br />
<br />
2. Kur´an-ı Kerim ve âyeti kerimelere dokunulamaz,<br />
<br />
3. Kâbe tavaf edilemez.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">b) Gusûl abdesti</span><br />
<br />
Gusûl, bütün vücudu iğne ucu kadar bir yer bırakmadan yıkamaktır. Buna büyük temizlik veya boy abdesti de denir.<br />
<br />
Gusûl abdestinin farzları<br />
<br />
1. Ağıza su alıp boğaza kadar bir kere çalkalamak.<br />
<br />
2. Buruna su çekmek ve iyice bir kere temizlemek.<br />
<br />
3. Bütün vücudu kuru yer kalmayacak şekilde yıkamak.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gusûl yapılacağı zaman;</span><br />
<br />
- Sol adımı atarak banyoya girilir.<br />
<br />
- Kişinin sağı veya solu kıbleye gelecek şekilde oturur.<br />
<br />
- Mümkünse peştemal kullanmak daha iyidir.<br />
<br />
- Besmele çekerek cünüplükten kurtulmak için niyet ettim, diye niyet edilir.<br />
<br />
- Eller üç defa yıkanır.<br />
<br />
- Ön ve arka avret yerlerini su ile iyice temizlenir.<br />
<br />
- Namaz abdesti gibi abdest alınır. Abdest alırken ağız ve burnu yıkarken titiz hareket etmek iyidir.<br />
<br />
- Önce başa, sonra sağ omuza, daha sonra da sol omuza üçer defa su döküp, her defasında bütün vücud güzelce oğuşturulur.<br />
<br />
- Bütün vücudun iğne ucu kadar kuru yer kalmamak üzere su ile yıkanır, her su döküşte de vücud ovulur, kulak kıvrımlarına, koltuk altlarına, göbeğin içine suyun ulaşmasına dikkat edilir.<br />
<br />
- Sağ adım atarak banyodan çıkılır.<br />
<br />
- Elbiseler çabuk olarak giyinerek gusûl abdesti bitirilir.<br />
<br />
Gusûl abdesti ile kılınan namaz daha efdal olduğu için iki rekat namaz kılmak iyidir.<br />
<br />
Su ile vücut kirlerini giderirken, manen de günah kirlerinin giderilmesini, Rabb´imizden niyaz ederiz.<br />
<br />
Gusûl abdesti olmayan kimse neleri yapamaz<br />
<br />
Sevgili Çocuklar!<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gusûl abdesti olmayan kimse:</span><br />
<br />
- Kur´an´a veya bir ayete el süremez ve okuyamaz,<br />
<br />
- Cami ve mescidlere giremez,<br />
<br />
- Kâbe tavaf edemez.<br />
<br />
Gusûlsüz halde bunları yapmak haramdır. Yâni, çok günahtır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">c) Teyemmüm</span><br />
<br />
Teyemmüm Ne zaman Alınır<br />
<br />
Sevgili Çocuklar!<br />
<br />
- Su bulunmadığı,<br />
<br />
- Bulunsa da kullanılamadığı zamanlarda abdest veya gusül alması gereken kimse, teyemmüm eder. Teyemmüm, namaz kılmak veya eline Kur´an almak için yapılır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Teyemmüm nasıl yapılır</span><br />
<br />
Abdestsizlikten temizlenmek niyetiyle teyemmüm için besmele çekilir. Toprağa veya toprak cinsinden bir şeye eller vurulur, ileri geri hareket ettirilir. Eller kaldırılıp hafifçe birbirine vurularak silkelenir. Yüzün tamamı bu iki elle sıvazlanır. Yeniden eller toprağa vurularak, sol el ile sağ elin üzerine ve sağ kol, dirseğe kadar sıvazlanır. Sağ el ile de sol elin üzeri ve sol kol yine dirseğe kadar sıvazlanır. Bu teyemmümle istenilen her ibadet yapılabilir.<br />
<br />
2. Necasetten taharet:<br />
<br />
Elbisenin, namaz kılınacak yerin ve bedenin temizlenmesidir. Bu temizlik için tuvalet âdabına çok dikkat etmek gerekir.<br />
<br />
3. Avret mahallini örtmek:<br />
<br />
Erkeklerde diz kapaklarından göbeğe kadar olan kısım avret mahallidir. Erkeklerin rükû ve secdede beli açılırsa namazları bozulur. Namazda avret mahallinin bir rükün boyu açılması namazı bozar.<br />
<br />
Kadınlarda el ve yüz müstesna vücudunun tamamı avret mahallidir. Kadınlarda saçın bir kılı dahi gözükse namazları bozulur. Zamanımızda "Namaz örtüsü" diye namaz kılarken kadınların başlarına örttükleri tülbentten; saçlar, kulaklar ve gerdan gözüktüğünden, bu tülbentlerle namaz olmaz. Bileklerden yukarı kollar, aşağıdan bacaklar görüldüğünde namaz olmaz. "Ben kılayım da Allah kabul eder" diyerek şartlarına riayet etmeden kılınan namazların hiçbir faydası yoktur, bu kendi kendini aldatmaktır.<br />
<br />
4. Kıbleye dönmek:<br />
<br />
Namazda Kâbe´ye (Arabistan´daki, Kâbe´nin olduğu tarafa) yönelmektir.<br />
<br />
5. Vakit:<br />
<br />
Her namazı vaktinde kılmaktır. Her vakit namaz girdiğinde, müezzinler ezan okur, bizde ezanı aynen tekrar eder ve ezandan sonra ezan duası yaparız. (Ezân ve Ezân duâsı: Kur´an okuma Elif-Ba´sı bölümünde bulunmaktadır.)<br />
<br />
6. Niyet: Kılınacak namaza niyet etmektir. (Örneğin: Niyet ettim Allah rızası için, Sabah namazının sünnetini kılmaya, deriz.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namazın rükünleri</span><br />
<br />
Namazda yapılacak işlemlerdir. Tamamı altı tanedir.<br />
<br />
1. İftitah tekbiri: Namaza "Allahu Ekber" lafzıyla başlamaktır.<br />
<br />
2. Kıyam: Namazda ayakta durmaktır. Özürlü olanlar müstesnadır.<br />
<br />
3. Kıraat: Namazın her rekatında (kıyamdayken) sûre ve âyet okumaktır.<br />
<br />
4. Rükû: Sırt yere paralel olarak eğilmektir.<br />
<br />
5. Sücûd: Namazda yedi âzâ ile olur. Iki eller, iki ayaklar, iki dizler, bir de alın ile burun uçlarının aynı anda yere değmesi ile olur. Bunlardan biri secde halinde iken kalkarsa namaz bozulur.<br />
<br />
6. Kai´de-i Ahire: Namazın sonunda "Tahiyyat" dualarını okuyacak kadar oturmaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namazı bozan haller</span><br />
<br />
Namazdayken; konuşmak, birşey yemek veya içmek, kendi işiteceği kadar gülmek, kıbleden göğsünü çevirmek, namaz dışı bir iş yapmaya çalışmak, birine selam vermek veya verilen selâmı almak, herhangi bir sebeble "ah... off.. oh.." demek, öksürüğü yok iken öksürmeye çalışmak-zorlamak, bir şeyi üflemek, birine cevap niyetiyle bir âyet okumak, teyemmümlü iken suyu görmek, sabah namazında iken güneşin doğması, mesh müddetinin namazda iken bitmesi, âyeti manasını bozacak şekilde yanlış okumak, erkekle kadının yan yana namaza durması, namazda ayet veya sureyi yüzünden okumak, namazda avret mahallinin bir rükün boyu açılması, imama uyan kimsenin namazın rükünlerini veya rükünlerinden birini imamdan önce yapması; Bu durumlar namazı bozan hallerdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namaz Kılınışları</span><br />
<br />
Sevgili Çocuklar;<br />
<br />
Biz müslüman çocuklar, 7 yaşında iken namaz kılmayı öğrenmeli ve 10 yaşına girdiğimizde hiç bırakmadan namaza devam etmeliyiz. Bu, bize Allahımız´ın ve Peygamberimiz´in emridir. Allah´ın emri olarak kıldığımız namazlara "Farz namazlar" denir. Peygamberimizin emir ve tavsiyesi olan namazlara "Sünnet namazlar" denir. "Vacip namazlar" da bu ikisi arasında bir mertebedir. Allah´a yakınlığın artması için kılınan namazlara "nâfile namaz" denir.<br />
<br />
Şimdi sizlere, namaz nasıl kılınır, onu anlatacağız; ama önce namaz kılmadan önce neleri yapacağız kısaca yeniden özetleyelim.<br />
<br />
Namaz kılacak kimse, önce abdestini alır. Temiz elbiselerini giyer ve temiz bir yere dikilir. Kadın, el, ayak ve yüzü hariç bütün vücudunu örter. Erkek de örtünmesi gereken (bilhassa göbeğinden diz kapağına kadar) yerleri örter. Kıbleye (Arabistan´daki, Kâbe´nin olduğu tarafa) döner, namaz vakti gelip, ezan da okundu ise (Erkekler de; eğer farz namazsa kaamet getir. Kaamet; Kur´an Okumayı Öğreniyorum bölümünde bulunmaktadır.) İçinden niyet ederek namaza durur. Önde ve karşıda canlı resim, insan ve ateş bulunmamasına dikkat edilir.<br />
<br />
Şimdi resimlerle nasıl namaz kılındığını açıklamaya gayret edelim:<br />
<br />
<br />
<br />
Önce sabah namazının sünnetinden başlayalım:<br />
<br />
Ayakların arasında 4 parmak bir açıklık bulunacak şekilde ve dik vaziyette durulur, Allah´ın huzurunda olduğunu unutmayarak, huşu içinde olunmalıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
NIYET: Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya denir.<br />
<br />
<br />
<br />
TEKBİR: Eller, kulakların hizasına kaldırılır (Hanımlar; göğüs hizasına kadar kaldırır.) Allahu Ekber diyerek namaza başlanır.<br />
<br />
KIYAM: Sağ el sol elin üstünde olmak üzere göbeğin alt hizasında birleştirilir. Kadınlar da yine sağ ellerini sol ellerinin üzerine koyarlar, fakat göğüsleri üzerinde tutarlar. Namaz sırasında çevreyi seyretmemek ve kıyam sırasında secde yerine bakmak efdaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
KIRAAT: Tam bu halde iken Sübhaneke duası okunur. Sonra Euzü Besmele ile Fatiha Sûresi okunur, sonunda da âmin denir. Hemen arkasından kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunması gerekir.<br />
<br />
<br />
<br />
RÜKÛ: Bunu bitirince: Allahu Ekber diyerek rükûya gidilir. Rükûda; avuç içlerini, parmaklar açık olarak diz kapaklarına yapıştırılır; dizleri ve dirsekleri dik, sırt (yere paralel) bir hizada ve dimdik tutulur. (Hanımlar hafifçe eğilirler.) Tam rükûda iken 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel Azim denir. Semiallahü limen hamideh diyerek doğrulup ve kollar yanlara bırakılır. Ayakta dik vaziyette durarak Rabbena Lekel Hamd denir. Rükû´da ayak uçlarına bakmak efdaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
SECDE: Sonra Allahu Ekber diyerek secde tekbiri alınır; önce eller, sonra da yüz yere konarak secdeye varılır. Secdede alın, burun, eller, diz ve ayaklar yere mutlaka dokundurulur, yüz ellerin arasına alınır. Secde esnasında ayaklar yerden hiç kaldırılmaz ve ayak parmaklarını öne doğru bükerek dik vaziyette yere konulur. Secdede iken 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ denir. Sonra doğrulur, dik vaziyette oturulur. Otururken, sağ ayak dikilir, sol ayak kıvrılarak üzerine oturulur. (Hanımların oturuşu farklıdır; kadınlar otururken sağ ayaklarını yana dikmez, her iki ayağını da sağa yatararak yere otururlar.) Sübhanallah diyecek kadar böyle durduktan sonra tekrar secdeye varılır 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ denir ve Allahu Ekber diyerek ayağa kalkılır. Secde´de burun ucuna bakmak efdaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
KIYAM KIRAAT: Fatiha süresini okuduktan sonra âmin denir, kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunur. Ancak, okunucak sûreler, önceki rekatta okunanlardan sonraki sûrelerden olmalıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
RÜKÛ Allahu Ekber diyerek rükuya varılır. Yine 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyet Azim denir. Semiallahu Limen Hamideh diyerek doğrulur ve kollar yana bırakılır, Rabbane Lekel Hamd denir. Tekrar Allahu Ekber diyerek secdeye gidilir.<br />
<br />
<br />
<br />
SECDE Birbiri arkasına iki defa secde yapılır ve her seferinde 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ dedikten sonra, Allahu Ekber diyerek oturulur.<br />
<br />
<br />
<br />
TEHIYYAT Otururken, erkekler; sağ ayağını diker, sol ayağını kıvırarak üzerine otururlar, hanımlar ise; sağ ayaklarını yana dikmez, her iki yağını da sağa yatırarak yere otururlar. Eller, parmaklar hafifçe yapışık olduğu halde dizlerin üzerine konur. Bu arada Et,Tahiyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunur. Tahiyyat´da secde yerine bakmak eftaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
SELAM Dualar bitirilince, baş sağ tarafa, sağ omuza döndürülerek ve sağ omuz ucuna bakılarak Esselamü aleyküm ve Rahmetullah denir. Sonra sol omuza döndürülerek ve sağ omuz ucuna bakılarak Esselamü Aleyküm ve Rahmletullah diyerek, iki rekat olan sabah namazının sünneti kılınmış olur.<br />
<br />
<br />
<br />
Dört rekat olan sünnet namazlara gelince;<br />
<br />
Bunların ilk iki rekatları aynı şekilde, yani sabah namazının sünneti gibi kılınır. Öğle namazının 4 rekatlık ilk sünneti kılınıyorsa, ikinci rekatın sonunda oturunca Ettehiyyatü´yü okuyup Allahu Ekber diyerek hemen ayağa kalkılır, Sübhaneke´yi okumadan Fatiha´yı okumaya başlanır ve aynı şekilde olmak üzere iki rekat daha kılınır, son oturuşta Ettehiyatü´den sonra Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunur ve selâm verilir.<br />
<br />
<br />
<br />
İkindi namazının sünneti veya yatsı namazının ilk sünnetini kılarken; İkinci rekatın sonunda oturunca Ettehiyyatü ile birlikte Allahümme Salli, Allahümme Barik duâları da okunur ancak ondan sonra ayağa kalkılır. Ayağa kalkınca da önce Sübhaneke okunur ondan sonra Euzü Besmele ile Fatiha Sûresi okunur. Hemen arkasından kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Farz namazlara gelince;</span><br />
<br />
Sabah namazının farzı, sünneti gibi kılınır. Yalnız farza durmadan önce kaamet getirilir. Bir de niyet ederken, Sabah namazının farzına niyet edilir.<br />
<br />
Akşam namazının farzı 3 rekattir. Ilk iki rekatı, iki rekatlı namazlar gibi kılınır, Ettahiyyatü okunup Allahu Ekber diyerek hemen ayağa kalkılır, Sübhaneke okunmadan Besmele ve Fatiha okunur. Başkaca sûre okunmadan rükuya varılır, secdelerin sonunda oturarak, her zamandaki gibi Ettehiyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunup ve selâm verilir. 4 Rekatlı farzlarda da ikinci rekatın sonunda Ettehiyyatü´yü okuduktan sonra Allahu Ekber denip ayağa kalkılır, sadece Besmele ve Fatiha´yı okumak suretiyle üçüncü ve dördüncü rekatlar bilindiği şekilde tamamlanır. 4 rekatlı farzlarda mühim olan, üçüncü ve dördüncü rekatlarda Besmele ve Fatiha´dan sonra, hiç bir âyet ve sûrenin okunmamasıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir de Vitir namazı var;</span><br />
<br />
Vitir namazı yatsı namazının son sünnetinden sonra kılınır ve 3 rekattır. Ilk iki rekatını bitirip Ettehiyyatü´yü okuduktan sonra ayağa kalkınca önce Fatiha sonra bir sûre veya bir kaç âyet okunur eller kulakların hizasına kaldırılarak Allahu Ekber denir, tekbir alıp tekrar bağlanır. Bundan sonra Allahümme Inna Nesteinüke ve Allahümme Iyyake Na´büdü (Kunut Duaları) okunur. Rükû ve secdeleri yaparak namaz tamamlanır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle namaz</span><br />
<br />
Burada şunu da belirtelim: Eğer farz namazları cemaatle kılınacaksa evvela niyet ederken Niyet ettim ....................................... namazının farzını kılmaya, uydum hazır olan imama denir. Bir de cemaatle kılınan namaz boyunca, namazın belli yerlerinde okunan Fatiha sûresi ve bu sûreden sonra okunan âyetler okunmaz. Çünkü Imam Efendi, bunları bizim yerimize de okumaktadır. Biz ancak bunların dışında okunacak ve söylenecek olanları, okur ve söyleriz.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle kılınan namazlardan Cuma Namazı:</span><br />
<br />
Cuma namazı sadece erkeklere farz olan ve Cuma günü Öğle namazı vaktinde cemaatle kılınan bir namazdır. Cuma namazı toplam 10 rekattır. Ilk dört rekatı sünnettir ve öğle namazının ilk dört rekatlık sünneti gibi kılınır. Sonra cemaatle iki rekatlık Cuma namazının farzı, sabah namazının farzı gibi kılınır. Daha sonra Cuma namazının dört rekatlık son sünneti kılınır, buda ilk dört rekatlık sünnet gibi kılınır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle kılınan namazlardan Bayram namazı</span><br />
<br />
Bayram namazı toplam 2 rekattır ve cemaatle birlikte kılınır. Sırasıyla; niyet, imamla birlikte tekbir, Sübhâneke duası, yine imamla birlikte üç defa tekbir, her defasında eller yana salınır, sonunda ise eller bağlanır. Imamın Fatiha ve bir sûre okuması dinlenir, daha sonra rükuya gidilir, secde yapılır, kıyam için kalkılır, yine imam Fatiha ve bir sûre okur, tekrar üç defa arka arkaya tekbir getirilir, son tekbirden sonra eller sallanır ve rükûya gidilir, secde yapılır, daha sonra oturarak, et-Tahiyyâtü, Allahümme Salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ duaları okunduktan sonra selam verilir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle kılınabilen namazlardan Teravih Namazı</span><br />
<br />
Teravih namazı, ramazan ayının sünneti olan toplam 20 rekat bir namaz olmakla birlikte, cemaatle veya tek başına kılınabilen bir namazdır. Oruç tutamayanlar da bu namazı kılarlar. Teravih namazı yatsı namazı ile vitir namazı arasında, Ramazan ayı süresince hergün kılınır. Teravih namazı, ikişer veya dörder rekâtta bir selâm vermek sûretiyle kılınabilir. Iki rekâtta bir selâm vermek suretiyle kılınırsa bütün rekatlar, sabah namazının sünneti gibi kılınır. Eğer teravih namazı 4 rekatta bir selâm vermek suretiyle kılınırsa, ikindi namazının sünneti gibi kılınır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Hatice ÜNAL / Ekim-1997</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Küçük Bir Talebeyim Ben</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">FATIHANIN MEÂLI</span><br />
<br />
"Rahman ve Rahim Olan Allah´ın Adı ile"<br />
<br />
Hamd alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, din gününün sahibi olan Allah´a mahsustur. Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil. AMİN<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hadis-i Şerifler</span><br />
<br />
<br />
"Selam kelamdan öncedir." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
"Beşikten kabre kadar ilim isteyiniz." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Allah (cc) Rasulü doğru söyledi.<br />
<br />
"Kendin için sevip istediğini başkaları içinde sev, iste." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
"İlim Çin´de dahi olsa, onu isteyiniz." ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
"İslam yüksektir, onun üstüne yükseltilemez"ALLAH (cc) Rasûlü doğru söyledi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞİİRLER</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUM</span><br />
<br />
Ey ümidim, geleceğim sevincim,<br />
<br />
Ey çicek kadar nazlı, güzel çocuk.<br />
<br />
Ey gözlerimde nur, gönülde incim,<br />
<br />
Sevgi bağlarında yetiş gel çocuk.<br />
<br />
<br />
<br />
Alnın, kalbin temiz kalsın her yaşta.<br />
<br />
Ahlâk ara seçtiğin arkadaşta.<br />
<br />
Doğrulukta yaşamak bir zaferdir.<br />
<br />
Kahramanlık yalnız değil savaşta.<br />
<br />
<br />
<br />
Ey sevgili çocuk ey güzel çiçek,<br />
<br />
Herşey sende olgunluğa erecek.<br />
<br />
Annen baban özlediği rüyayı.<br />
<br />
Yıllar sonra belki sende görecek.<br />
<br />
<br />
<br />
Çocuğum çocuğum, güzel çocuğum,<br />
<br />
Dünyaya açacak gül tomurcuğum.<br />
<br />
Seni pırıl pırıl yetiştirmektir.<br />
<br />
Hem kendime, hem vatanıma borcum.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ALLAH vardır</span><br />
<br />
<br />
Allah vardır, Allah birdir.<br />
<br />
Eşi ve benzeri yoktur.<br />
<br />
Mekândan münezzehdir.<br />
<br />
Bizi yaratan, bizi yaşatan,<br />
<br />
Bize yediren bize içiren<br />
<br />
Bizi giydiren O´dur.<br />
<br />
Ben Allah´ımı<br />
<br />
Anamdan, babamdan ve canımdan<br />
<br />
çok severim.<br />
<br />
Allah´ımında beni sevmesi için,<br />
<br />
O´na kulluk, itaat ve ibadet ederim.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Küçük müslüman</span><br />
<br />
<br />
Mutluluğa uzanan,<br />
<br />
Sevgi dostluk yoluyum.<br />
<br />
Ben yüce Allah´ımın,<br />
<br />
Küçücük bir kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
İpek gibi kalbimle,<br />
<br />
Mevlâmın hikmetiyim,<br />
<br />
Son Rasûle inanan,<br />
<br />
Muhammed ümmetiyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Ahirete Kur´an´a,<br />
<br />
Meleğe var İmânım.<br />
<br />
Rabbime çok şükürki,<br />
<br />
Doğuştan Müslümanım.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BilirsinYüce Rabbim</span><br />
<br />
<br />
Gökte uçan kuşları,<br />
<br />
Gördüğümüz düşleri,<br />
<br />
Yaptığımız işleri<br />
<br />
Bilirsin Yüce Rabbim<br />
<br />
<br />
<br />
Göğü, denizi, dağı,<br />
<br />
Yere düşen yaprağı,<br />
<br />
Olmuşu, olacağı,<br />
<br />
Bilirsin yüce Rabbim.<br />
<br />
<br />
<br />
Yarın neler olacak,<br />
<br />
Kim ölüp, kim kalacak,<br />
<br />
Kim ağlayıp gülecek,<br />
<br />
Bilirsin yüce Rabbim.<br />
<br />
<br />
<br />
Şimdi henüz küçüğüm<br />
<br />
Bir gün büyüyeceğim<br />
<br />
Müslüman doğdum elbet<br />
<br />
Müslüman öleceğim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sen Duyarsın ALLAH´ım</span><br />
<br />
<br />
Fısıltılı sesleri,<br />
<br />
Kalpteki hevesleri,<br />
<br />
En zayıf nefesleri,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<br />
Arılar ne söyse,<br />
<br />
Kuşlar niyaz eylese,<br />
<br />
Bir çocuk ALLAH dese,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<br />
Göğün gürültüsünü,<br />
<br />
Suyun şırıltısını,<br />
<br />
Dua mırıltısını,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<br />
Arılar ne söylese,<br />
<br />
Kuşlar niyaz eylese,<br />
<br />
Bir çocuk Allah dese,<br />
<br />
Sen duyarsın ALLAH´ım.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Oku Ey Güzel Çocuk</span><br />
<br />
<br />
Oku ey güzel çocuk.<br />
<br />
Oku yer gök inlesin.<br />
<br />
Rabbimin buyruğunu,<br />
<br />
Meleklerde dinlesin.<br />
<br />
<br />
<br />
O minik elindeki Kur´an,<br />
<br />
Allah sözüdür.<br />
<br />
Mukaddes kitabımız,<br />
<br />
Kainatın özüdür.<br />
<br />
<br />
<br />
Doyur beni Kur´an´a.<br />
<br />
Şu gönlüm kansın, oku,<br />
<br />
Rabbimin buyruğuyla,<br />
<br />
Gönlüm yıkansın, oku.<br />
<br />
<br />
<br />
Çocuk yaşı yedi mi,<br />
<br />
Atsın ilme adımı.<br />
<br />
Ağacı eğemezsin,<br />
<br />
Yaşlandı kurudu mu.<br />
<br />
<br />
<br />
Ey başı boş geçen gel,<br />
<br />
Akıntı da yüzen gel.<br />
<br />
Faniden faydalanıp,<br />
<br />
Ebediyi kazan gel.<br />
<br />
<br />
<br />
Ahirette sana yar mı<br />
<br />
Hiç ilim gibi var mı<br />
<br />
Paraya tapan gafil,<br />
<br />
Kefenin cebi varmı .<br />
<br />
<br />
<br />
Dünyaya Gelen Nur<br />
<br />
Amine´ydi annesi,<br />
<br />
Milyonlar divanesi,<br />
<br />
Yer yerinden oynadı.<br />
<br />
İmân nuru kaynadı.<br />
<br />
<br />
<br />
Cehle ve küfre inat,<br />
<br />
Şereflendi kainat.<br />
<br />
Dünyaya geldi o nur,<br />
<br />
İnsanlık buldu onur.<br />
<br />
<br />
<br />
Kurban olam özüne,<br />
<br />
Doyulmaz gül yüzüne,<br />
<br />
O gece doğar güneş,<br />
<br />
İsa´ya gelir kardeş.<br />
<br />
<br />
<br />
Devran tersine döner,<br />
<br />
Yüz yıllık ateş söner.<br />
<br />
Bunu görenler der ki;<br />
<br />
Ya bugün, yarın belki.<br />
<br />
<br />
<br />
Nur kapısı açılır,<br />
<br />
O peygamber seçilir.<br />
<br />
Muhammed bir incidir.<br />
<br />
Mü´minin sevincidir.<br />
<br />
<br />
<br />
Anacaktır ümmeti,<br />
<br />
Hazreti Muhammed´i.<br />
<br />
Her yıl değil her gece.<br />
<br />
Her an onda düşünce.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhammed´dir Önderim</span><br />
<br />
<br />
Gözyaşını silmeyi,<br />
<br />
Tatlı tatlı gülmeyi,<br />
<br />
İnsanları sevmeyi,<br />
<br />
Emrettin Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed´dir önderim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Açık sözlü olmayı,<br />
<br />
Hal ve hatır sormayı,<br />
<br />
Doğruyu aramayı,<br />
<br />
Emrettin Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed´dir önderim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sevgi ile barış</span><br />
<br />
<br />
İyilikle yarış,<br />
<br />
Güzelliğe varış,<br />
<br />
Emrettin Peygamberim.<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim<br />
<br />
<br />
<br />
Kurs açıldı çocuklara,<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
Selam olsun soranlara,<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Umduğumdan iyi buldum.<br />
<br />
Hergün fazla feyiz aldım.<br />
<br />
Ailemede hoca oldum.<br />
<br />
Ben bir küçük talebiyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Perde inmez gözlerime.<br />
<br />
Sızı inmez dizlerime.<br />
<br />
Gülüp geçme sözlerime.<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu gayretler gitmez boşa.<br />
<br />
Gönül verdim ben bu işe.<br />
<br />
Yaşım geldi işte beşe,<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Ne güzel, yolumu seçtim.<br />
<br />
Engelleri birbir aştım.<br />
<br />
Cehalete savaş açtım.<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Müslümanım sözüm haktır.<br />
<br />
Bu kursun faydası çoktur.<br />
<br />
Okumanın yaşı yoktur<br />
<br />
Ben bir küçük talebeyim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed´dir önderim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim.<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ben Allâh´ın Kuluyum</span><br />
<br />
<br />
Hayatın boyunca bil<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
Başkalarının değil,<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Göğsümdeki İmânla<br />
<br />
Elimdeki Kur´an´la<br />
<br />
Dilimdeki şükranla<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Şükrümle namazımla,<br />
<br />
Tesbihim niyazımla,<br />
<br />
Duâmla,âvazımla,<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Şükrederim baharda.<br />
<br />
Zikrederim seherde,<br />
<br />
Her zaman ve her yerde<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum,<br />
<br />
<br />
<br />
Put önünde eğilmem.<br />
<br />
Başka bir mabud bilmem.<br />
<br />
Her saniye ve herdem,<br />
<br />
Ben Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
<br />
<br />
Farzı yapmayı,<br />
<br />
Haramı Terketmeyi,<br />
<br />
İslamı Yaşamayı,<br />
<br />
Öğrettin Peygamberim<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberim</span><br />
<br />
<br />
Yeryüzünde en büyük<br />
<br />
İnsandır Peygamberim.<br />
<br />
Bütün hasta. kalplere<br />
<br />
Dermandır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
O´dur gönlümde yatan,<br />
<br />
Unutmam hiç bir zaman,<br />
<br />
Hep İslamı anlatan<br />
<br />
Fermandır Peygamberim<br />
<br />
<br />
<br />
Biliniz arkadaşlar.<br />
<br />
Dinecek akan yaşlar.<br />
<br />
Yolunda bütün başlar<br />
<br />
Kurbandır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Olamaz kusur sende,<br />
<br />
Yürüyorum izinde<br />
<br />
En büyük mucizen de<br />
<br />
Kur´an´dır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Dindirdi her yasını<br />
<br />
Ak etti karasını<br />
<br />
İnsanlık yarasını<br />
<br />
Sarandır Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammeddir önderim,<br />
<br />
Sevgili Peygamberim,<br />
<br />
Ben seni çok severim,<br />
<br />
Sevgili Peygamberim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUÂ</span><br />
<br />
<br />
Ellerimi açtım sana,<br />
<br />
Kabul eyle yarabbena.<br />
<br />
Duâ ediyorum sana<br />
<br />
Kabul eyle yarabbena.<br />
<br />
<br />
<br />
Beni sakın utandırma,<br />
<br />
Kur´an yolundan ayırma,<br />
<br />
Hafızlık nasib et bana<br />
<br />
Kabul eyle yarabbenâ.<br />
<br />
<br />
<br />
Günahlarımı affeyle,<br />
<br />
Kalbimi nura gark eyle,<br />
<br />
Hocamı muzaffer eyle,<br />
<br />
Kabul eyle yarabbena.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BESMELE</span><br />
<br />
<br />
Besmeleyle başlarım.<br />
<br />
İşlerime her zaman.<br />
<br />
Güç bulur, kuvvet bulur.<br />
<br />
Damarlarımdaki kan.<br />
<br />
<br />
<br />
Herbir zararlı şeyden,<br />
<br />
Korur seni bismillâh,<br />
<br />
Bismillâh diyen kulu,<br />
<br />
Her zaman sever Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
Allah adıyla başla<br />
<br />
Yemeğini yiyorken,<br />
<br />
Büyük küçük her kese,<br />
<br />
Sözlerini diyorken.<br />
<br />
<br />
<br />
Besmele sağlam kılıç.<br />
<br />
Onu şeytan kıramaz.<br />
<br />
Bismillâh diyen kula.<br />
<br />
Kötülük uğrayamaz.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YÜCEKITABIM</span><br />
<br />
<br />
Elimde Kur´an,<br />
<br />
Dilimde Kur´an,<br />
<br />
Benimle her an,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Rabbimin sözü,<br />
<br />
Her şeyin özü,<br />
<br />
Uyarır bizi,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Seni okuyan,<br />
<br />
Sesini duyan,<br />
<br />
Mutlu her zaman,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Sendedir hayat,<br />
<br />
Ruhumu parlat,<br />
<br />
Beni aydınlat,<br />
<br />
Yüce Kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
Sen başlara taç,<br />
<br />
Ruhlara ilaç,<br />
<br />
Biz sana muhtaç,<br />
<br />
Yüce kitabım.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allahtır Ilk Sözümüz</span><br />
<br />
<br />
Allahtır ilk sözümüz,<br />
<br />
İmân dolu özümüz,<br />
<br />
Uyanırken her sabah,<br />
<br />
Derim hemen Bismillah.<br />
<br />
<br />
<br />
Düşürmem hiç dilimden,<br />
<br />
Allah tutar elimden,<br />
<br />
<br />
<br />
Birşey yerken içerken,<br />
<br />
Kitabımı açarken,<br />
<br />
Yönelirim Rabbime.<br />
<br />
Kuvvet gelir kalbime.<br />
<br />
<br />
<br />
Düşürmem hiç dilimden,<br />
<br />
Allah tutar elimden.<br />
<br />
En Büyük Kim<br />
<br />
<br />
Hakkı bilmez vah vah!<br />
<br />
Cimri vermez vah vah!<br />
<br />
Sözde durmaz vah vah!<br />
<br />
Bakar görmez. vah vah!<br />
<br />
Cennet ucuz değil vallah!<br />
<br />
<br />
<br />
En büyük kim Allah.<br />
<br />
En güzel kim Allah.<br />
<br />
Esirgeyen Allah.<br />
<br />
Bağışlayan Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
Hakka uymaz vah vah!<br />
<br />
Yerde doymaz vah vah!<br />
<br />
Komşu bilmez vah vah!<br />
<br />
Sanki ölmez vah vah!<br />
<br />
Sende öleceksin vallah!<br />
<br />
<br />
<br />
En büyük kim Allah.<br />
<br />
En güzel kim Allah.<br />
<br />
Esirgeyen Allah.<br />
<br />
Bağışlayan Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
Haktan korkmaz vah vah!<br />
<br />
Bencil sevmez vah vah!<br />
<br />
Vurdum duymaz vah vah!<br />
<br />
Sanki bilmez vah vah!<br />
<br />
Hakka sual vardır vallah!<br />
<br />
<br />
<br />
En büyük kim Allah.<br />
<br />
En güzel kim Allah.<br />
<br />
Esirgeyen Allah.<br />
<br />
Bağışlayan Allah.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEVHID</span><br />
<br />
<br />
Başka yok, var bir Allah,<br />
<br />
La ilaheillalah.<br />
<br />
Dillerde tekbir Allah,<br />
<br />
La ilaheillallah.<br />
<br />
<br />
<br />
Budur benim ezberim,<br />
<br />
Muhammed Peygamberim,<br />
<br />
Derim başka söz günah,<br />
<br />
La ilahe illallah.<br />
<br />
<br />
<br />
Sular devrilip gider,<br />
<br />
Zerreler tekbir eder,<br />
<br />
Her nefes bak der Allah,<br />
<br />
La ilahe illallah.<br />
<br />
<br />
<br />
Yerde gökte okunur,<br />
<br />
La ilahe illallah,<br />
<br />
Söylenecek söz budur,<br />
<br />
Lailahe illallah.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Müslüman Çocuğun Edebi</span><br />
<br />
<br />
Her hayrın başı besmeledir<br />
Çocuklar!<br />
<br />
Her hayırlı işe Bismillahirrahmanirrahim ile başlanır. Sonunda da Elhamdülillah denir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz: "Bir işe besmele ile başlanılmaz sonunda da Elhamdülillah denmezse o işte hayır olmaz"buyurmuştur. Çünkü besmele çekerek kul ile Allah arasındaki gerçek alâka kurulmuş olur. Nerelerde besmele çekilir veya çekilmez bir kaç misal verelim:<br />
<br />
"Yemek yemeğe, abdest almaya ve hayırlı işe başlarken besmele çekmek sünnettir.<br />
<br />
. Tuvalete girerken besmele çekmek mekruhtur.<br />
<br />
. Haram olan birşeyi yapmaya başlarken besmele çekmek haramdır. Biz müslümanlar haramlardan kaçınacağız.<br />
<br />
. Kapıları açıp kapatırken, mutfaktaki yemek kaplarının kapaklarını açarken, yemek yapken, ocak yakarken, mutfağa girerken besmele çekmek sünnettir.<br />
<br />
. Süt, su, çay, ilaç içmeye başlarken besmele çekilir.<br />
<br />
. Sakalı tamamen keserken besmele çekmek câiz değildir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eve giriş çıkış âdabı</span><br />
<br />
1. Kapının sağında veya solunda durmak,<br />
<br />
2. Kapıya 3 defa vurmak, izin verilir ise, içeriye girmek, izin verilmez ise geri dönmek,<br />
<br />
3. Eve girince "Esselamü Aleyküm" diyerek selam vermek,<br />
<br />
4. Büyüklerin odanın yukarı tarafında oturmasına özen göstermek,<br />
<br />
5. Evden çıkarken yine selamlaşmak,<br />
<br />
6. Evden çıkınca "Bismillahi tevekkeltü al-Allah la havle vela guvvete illabillah" demek; âdaptandır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yemek yeme âdabı</span><br />
<br />
<br />
1. Sofra hazırlanırken yardımcı olmak,<br />
<br />
2. Yemekten önce elleri yıkamak,<br />
<br />
3. Büyükleri sofraya oturmadan sofraya oturmamak,<br />
<br />
4. Besmele çekip tuz ile başlamak,<br />
<br />
5. Tabaklarda artık, sofrada kırıntı bırakmamak,<br />
<br />
6. Yemek seçmemeye özen göstermek,<br />
<br />
7. Yemek arasında su içmemeye çalışıp, yemekten bir saat sonra içmek,<br />
<br />
8. Yemeği aynı kaptan yeyip, tabağın ortasından değil, kendi önünden yemek,<br />
<br />
9. Yemeği sağ elle yemek,<br />
<br />
10. Gezinerek yemek yememek,<br />
<br />
11. Yemek bitince tuz ve dua ile bitirmek,<br />
<br />
12. Yemeği yapana teşekkür etmek,<br />
<br />
13. Sofra kaldırırken yardımcı olmak,<br />
<br />
14. Yemek sonrası elleri yıkamak, Dişleri fırçalamak,<br />
<br />
15. Acıkmadan yemek yememek; yemeğin başlıca âdaplarıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yemek Duası</span><br />
<br />
Rabbi yessir, velâ tuâssir Rabbi temmim bil hayr. Elhamdülillah Elhamdülillah. Elhamdülillahillezi et amena ve segana ve calena minel müslimin Bizleri yediren, Bizleri içiren Bizleri müslüman olarak yaşatan rabbimize şükürler olsun. Yediğimiz nur, içtiğimiz nur hepimize afiyet olsun.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Suyu içme âdabı</span><br />
<br />
1. Suyu bardaktan (veya tasdan) içmek<br />
<br />
2. Suyu oturarak içmek,<br />
<br />
3. Sağ eldeki bardağı ağza götürüp "Bismillahirrahmanirrahim" demek,<br />
<br />
4. Bardağı ağızdan ayırıp "Elhamdülillah" demek,<br />
<br />
5. Sonra yine besmele ile iki üç yudum daha içmek; arkasından elhamdüllilah demek,<br />
<br />
<br />
<br />
6. Üçüncü defa suyu besmele ile tekrar içip sonunda Elhamdülillah demek; su içmenin âdablarıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Tuvalet âdabı</span><br />
<br />
<br />
1. Tuvalete girmeden elleri yıkamak,<br />
<br />
2. Sol ayak ile girmek,<br />
<br />
3. İhtiyacı ayakta değil, oturarak gidermek,<br />
<br />
4. Tuvalette konuşmamak, bir şeyler yememek, oyalanmamak,<br />
<br />
5. Tuvaletten çıkmadan temizlik kontrolü yapmak,<br />
<br />
6. Sağ ayak ile çıkmak,<br />
<br />
7. Çıkınca "Gufraneke" demek,<br />
<br />
8. Tekrar elleri sabunla yıkamak; âdaptandır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Yatma âdabı</span><br />
<br />
1. Yatmadan önce elleri yıkamak,<br />
<br />
2. Dişleri fırçalamak,<br />
<br />
3. Kıyafetlerle değil, pijamalarla yatmaya özen göstermek,<br />
<br />
4. Giysilerimizi sağdan giymeye başlamak,<br />
<br />
5. Yatacağımız yeri elimiz ile 3 defa çırpmak,<br />
<br />
6. Besmele çekip sağ tarafa doğru dönüp yatmak,<br />
<br />
7. Yatmadan önce dua etmek; âdaptandır.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) buyuruyor: "Suyu çocuğun memeyi emmesi gibi için. Depodan doldurur gibi içmeyin. Ondan ciğer hastalıkları zuhur eder."<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Temel Bilgiler</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuklar</span><br />
<br />
. Daima ve heryerde Allah´ın kontrolü altında olduğunuzu unutmayınız.<br />
<br />
. Allah´ı çok çok zikrediniz.<br />
<br />
. Allah´a koşunuz ve O´nun yolundan ayrılmayınız.<br />
<br />
. Yalnız ona ibadet ediniz ve yalnız ondan yardım isteyiniz.<br />
<br />
Unutmayın ki; kudret ve kuvvet sahibi yalnız Allah´tır. Ve O, herşeye kâdirdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ben küçük bir müslümanım .</span><br />
<br />
Allah´a ve Rasûlü´ne itâat ediyorum. .<br />
<br />
Allah Teâla´yı ve Hz. Muhammed (sav)´i çok seviyorum.<br />
<br />
Anne ve Babamın kalblerini kırmıyor, benden istemiş oldukları herşeyi yerine getiriyorum.<br />
<br />
Onlara "öf" bile demiyor, çok iyi davranıyorum. .<br />
<br />
Kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı ve bütün müslümanları seviyorum.<br />
<br />
Büyüklerime hürmet, küçüklerime sevgi ve muhabbet gösteriyorum. .<br />
<br />
Her zaman doğru konuşmaya çalışıyorum, yalandan nefret ediyorum. .<br />
<br />
İnsanların hak ve hukukunu gözetmeye çalışıyorum.<br />
<br />
İslamın yasak etmiş olduğu kötü ve yüz kızartıcı fiilerden şiddetle kaçınıyorum.<br />
<br />
Ve etrafımdaki insanların da, böyle hareket etmeleri için gayret sarfediyorum. .<br />
<br />
Bütün müslümanlara hürmet ediyor, hiçbirine karşı kötü söz söylemiyorum. Çünkü müslüman; iyi insan, güzel konuşan, herkese örnek olan, Allah´a ve Resûlüne gönül veren insan demektir.<br />
<br />
Zayıf ve yardıma muhtaç olan insanların yardımına koşuyorum.<br />
<br />
Kuşlara ve hayvanlara karşı iyi davranıyor, onlara işkence etmiyorum. .<br />
<br />
Allah´ın sev dediklerini seviyor, sevme dediklerini sevmiyorum. .<br />
<br />
Kur´an-ı Kerim´i daima okuyorum. Çünkü o, Allah Teâla´nın kitabıdır. .<br />
<br />
Kur´an´ın içindeki bütün hükümlere inanıyorum. Çünkü o hükümlerin hepsi Allah´ın kelâmıdır.<br />
<br />
Allah´ın kelâmı ise eskimez ve değişmez. .<br />
<br />
Yüce dinim İslam´ın emirlerini hayatımın her safhasında uygulamaya çalışıyorum. Çünkü "müslüman" adını taşıyorum.<br />
<br />
Sorular ve Cevaplar<br />
Ekmeği kim yapıyor (Fırıncı)<br />
<br />
Elbiseyi kim dikiyor (Terzi)<br />
<br />
Sandalyeyi kim yapıyor (Marangoz)<br />
<br />
Baltayı kim yapıyor (Demirci)<br />
<br />
<br />
<br />
Her şeyi yaratan Allah´dır<br />
<br />
Gören gözlerimizi kim yarattı<br />
<br />
İşiten kulaklarımızı kim yarattı<br />
<br />
Yiyen ve öğüten dişlerimizi kim yarattı<br />
<br />
Konuşan dilimizi kim yarattı<br />
<br />
Yeri ve göğü kim yarattı<br />
<br />
İnsanları ve hayvanları kim yarattı<br />
<br />
Güneşi ve ay´ı kim yarattı<br />
<br />
Allah Teâla her şeye kadirdir<br />
<br />
Yıldızları ve gezegenleri düşmekten koruyan Allah Teâlâ´dır<br />
<br />
Kuşlara nasıl uçacaklarını öğreten Allah Teâla (cc)´dır.<br />
<br />
Balıklara nasıl yüzeceklerini, pınarların yerden nasıl fışkıracağını ve nehirlerin nasıl akacağını öğreten Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Rüzgarı gönderen Allah Teâlâ´dır<br />
<br />
Bulutları ve yağmurları vasıtasıyla ormanları, tarlaları ve ovaları sulayan Allah Teâlâdır.<br />
<br />
Küçücük tohumlardan ve çekirdeklerden büyük büyük ağaçlar ve bitkiler meydana getiren Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Güzel güzel çiçekleri, tatlı hurmalara ve tatlı meyvelere çeviren ve onlara çeşitli koku ve tatlılık veren Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Allah Teâlâ, her şeye kâdirdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Herşeyin sahibi Allah Teâlâ´dır</span><br />
<br />
Gök ve onda mevcut olan her şeyin güneşin, ayın yıldızların ve gezegenlerin sahibi Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
Yer ve onda mevcut olan herşeyin, dağların, denizlerin, nehirlerin ve ovaların sahibi Allah Teâla´dır.<br />
<br />
İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve kainattaki bütün canlı cansızların sahibi Allah Teâla´dır.<br />
<br />
Yerde ve gökte olan her şeyin sahibi Allah Teâlâ´dır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah Teâlâ birdir</span><br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun anası ve babası yoktur.<br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun çocuğu yoktur.<br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun benzeri yoktur.<br />
<br />
Allah Teâlâ birdir, - Hâşa- O´nun ortağı yoktur.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) buyuruyor:<br />
<br />
"Amellerin en üstünü, sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğine de Allah için düşman olmaktır."<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Peygamberim Hazreti Muhammed (sav)</span><br />
<br />
Allah ve Peygamber sevgisi; dinimizin esası, Allah´a varmanın en kestirme yoludur... Bu ciddi sevginin anlamı, Allah´ın emir ve yasaklarına, Peygamberimiz (sav)´in buyruklarına ve sünnetine uymaktır.<br />
<br />
O halde ey çocuklar!<br />
<br />
Kalplerinizi yalancı sevgilerden temizleyiniz! Allah ve peygamber sevgisinden üstün bir sevgi tanımayınız!<br />
<br />
Peygamberimiz (sav)´in Küçüklüğünde Sahip Olduğu Ahlâk<br />
<br />
Sevgili çocuklar,<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) küçüklüğünde güzel ahlâkla ve kerim sıfatlarla anılırdı. Çünkü O, daima doğru söylerdi, yalan söylemezdi.<br />
<br />
İnsanlar emanetlerini ve kıymetli eşyalarını onun yanına bırakırlardı. Ve istedikleri zaman da bıraktıkları gibi alırlardı. Çünkü onun en büyük sıfatı "el-Emin", yani "güvenilir" olmasıydı.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) çobanlık yapardı. Ve rızkını elde etmek için ticaretle de uğraşırdı. Aktifliği ve çalışmayı çok severdi.<br />
<br />
Kimseye kızmaz ve kimseye kötü söz söylemezdi. Güzel edebi sebebiyle daima iyi muamelede bulunurdu. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affetmek onun şiarı olduğu için, kendisine kötülük edenleri affederdi.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav) yetim kimselere iyilikte bulunurdu. Zayıflara, fakirlere ve muhtaçlara yardım ederdi. Değil insanlara, hayvanlara dahi eziyet etmezdi. O cömert ve pek merhamet sahibi idi.<br />
<br />
Evet sevgili çocuklar,<br />
<br />
Siz de daima doğru, güvenilir, yalan söylemeyen, başkalarına haksızlık etmeyen, çalışkan, affedici ve edebli olmalısınız. Olmalısınız ki, Resûlullah (sav)´in ahlâkıyla ahlâklanasınız.<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgili Çocuklar!<br />
<br />
Bizler müslümanız, elhamdülillah... Dünyada bir insanın sahip olabileceği en kıymetli özelliği müslümanlıktır.<br />
<br />
Müslümanlığımızı korumanın tek yolu vardır, o da dinimizi öğrenmek ve öğrendiklerimizi yaşantımıza tatbik etmektir. Eğer öğrendiklerimizi yaşantımızda uygulamazsak müslümanlığımızı ve bir günde İmânımızı kaybedebiliriz.<br />
<br />
İmânı olmayanlar cehenneme giderler. Cehennem cezâ çekme yeridir. Müslümanlar da cennete giderler. Cennet insanın her arzusunun verildiği yerdir. Gönlünüzde ne arzu ediyorsanız bunların hepsini cennette göreceksiniz. Cennette bir şeye sahip olmak için paraya gerek yok. Bu, Allah´ın sevdiği kullarına birer ikramı olacaktır.<br />
<br />
Mesela, babanız size sınıfınızı geçtiniz, diye mükâfat olarak aldığı bisikleti size verdiğinde sizden para alıyor mu İşte Allah da, iyi kullarını cennette böyle mükafatlandıracak. Iyi kul olmak için müslüman olmak ve müslümanca yaşamak şarttır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İbâdetsizlik itaatsizliktir</span><br />
<br />
<br />
<br />
Çocuklar!<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz: "Müslüman ile kâfir arasında en büyük fark namazdır.<br />
<br />
Namazını terk eden kâfirler gibi yaşar." buyurmuştur. Onun için sakın namazı ihmal etmeyiniz. Anneniz babanız namaz kılmıyorlarsa onları ikaz ediniz. O zaman Allah sizi daha çok sever. Cennetiyle mükafatlandırır sizleri. Cennet en güzel bir yerdir. Kim istemez oraya gitmeyi Şu kâfirlere bakın. Şeytana uymuşlar cehenneme talim ediyorlar.<br />
<br />
Birde ibâdetsiz müslümanlara acıyoruz. İbâdetsizlik çok büyük eksikliktir. İbâdet etmeyen Allah´a itaat etmiyor demektir.<br />
<br />
Anneniz size "Git bakkaldan ekmek al" dese siz de almasanız, anneniz sizi sevmez değil mi Çünkü annenizin sözünü tutmadınız. Allah da namaz kıl, oruç tut, cihad et diye emrediyor. Bir insan bunları yapmazsa Allah da böylelerini sevmez.<br />
<br />
Çünkü; İbadetsizlik itaatsizliktir.<br />
<br />
<br />
<br />
Söyle bakalım<br />
- Sen kimin kulusun<br />
<br />
- Allah´ın kuluyum.<br />
<br />
- Kimin ümmetindensin<br />
<br />
- Hz. Muhammed sallallahü aleyhi vesellemin ümmetindenim.<br />
<br />
- Dinin nedir<br />
<br />
- İslâm<br />
<br />
- Kitabın nedir<br />
<br />
- Kur´an-ı Kerim<br />
<br />
- Kıblen neresidir<br />
<br />
- Kâbe.<br />
<br />
- Nereden geldin nereye gideceksin<br />
<br />
- Allah´tan geldim yine Allah´a döneceğim.<br />
<br />
- Niçin geldin<br />
<br />
- Allah´ıma kulluk yapmak için geldim.<br />
<br />
- Dünyaya ne olarak geldin<br />
<br />
- Müslüman olarak geldim. Zira her doğan kimden doğarsa doğsun, müslüman olarak doğar. Bulüğ çağından sonra doğduğu dinden ayrılanlar kâfir olur. Kâfirler ebedi cehennemliklerdir.<br />
<br />
- Ne zamandan beri müslümansın<br />
<br />
- Kaalû belâ zamanından beri müslümanım.<br />
<br />
- Kaalû belâ ne demektir<br />
<br />
- Cenâb-ı Hakk (Celle Celalühü) Hz. Adem´i yarattıktan sonra zerrecikler halinde bulunan insan zürriyetini Hz. Adem´in sulbünden çıkararak ruhlarımıza hitab edip buyurdu ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim " Ruhlarımız da "Evet, sen bizim Rabbimizsin. Ancak sana kulluk eder, senden yardım dileriz. Emirlerini sapmadan, saptırmadan yerine getiririz..." dediler. Işte bu konuşmanın olduğu zamana "Kaalû Belâ" denir. Bu konuşma dünyada Hz. Adem yaratıldıktan sonra olmuştur. Ruhların İmânı da o zaman gerçekleşmiştir.<br />
<br />
- Bizim önderimiz, örnek alacağımız rehberimiz kimdir<br />
<br />
- Bizim önderimiz, örneğimiz, rehberimiz gelmiş ve gelecek bütün insanların en yücesi: Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizdir.<br />
<br />
- Peygamberimiz nerede doğdu<br />
<br />
- Mekke´de doğdu.<br />
<br />
- Babasının adı nedir<br />
<br />
- Abdullah.<br />
<br />
- Annesinin adı nedir<br />
<br />
- Âmine.<br />
<br />
- Süt annesinin adı nedir<br />
<br />
- Halime<br />
<br />
- Peygamberimiz hangi tarihte doğdu<br />
<br />
- 12 Rebiülevvel 571 Pazartesi gecesi Mekke´de doğdu.<br />
<br />
- Hangi tarihte nereye hicret etti<br />
<br />
- 622´de Medine-i Münevvere´ye hicret etti.<br />
<br />
- Medine-i Münevvere´ye gelir gelmez ne yaptı<br />
<br />
- İslam devletini kurdu.<br />
<br />
- Kaç yaşında peygamberlik geldi.<br />
<br />
- 40 yaşında.<br />
<br />
- Peygamberlik kaç sene devam etti<br />
<br />
- 23 sene devam etti.<br />
<br />
- Peygamberimiz kaç yaşında vefat etti<br />
<br />
- 63 yaşında Medine´de vefat etti.<br />
<br />
- Peygamberimiz nerede yatıyor.<br />
<br />
- Medine-i Münevvere´de yatıyor.<br />
<br />
- Peygamberimizin kaç çocuğu vardı<br />
<br />
- Yedi çocuğu vardı. Bunlardan üçü erkek dördü de kız idi. İbrahim Kâsım, Abdullah, Zeynep, Rükiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma.<br />
<br />
- Kelime-i Tevhid´i söyleyiniz.<br />
<br />
- Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasûlüllah. (Allah´tan başka ilâh yoktur. Muhammed (sav) O´nun peygamberidir.)<br />
<br />
- Kelime-i Şehâdet´i söyleyiniz.<br />
<br />
- Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü. (Ben şehadet ediyorum ki Allah´tan başka ilâh yoktur; Muhammed (sav) O´nun kulu ve peygamberidir.)<br />
<br />
- İslâm nedir<br />
<br />
- İslam, Allah´ın son din olarak vahyettiği ilâhi nizamın adıdır. Müslümanın dünyasını İslam ile ayarlamayanlar hiç bir zaman mutlu olamazlar.<br />
<br />
- Sahâbe, Muhâcir, Ensâr ve Tabiin kimlere denir<br />
<br />
-Sahâbe: Peygamberimizi en az bir defa olsun gözüyle görüp sohbetinde bulunan müslümana denir. Ashab da sahabeler demektir.<br />
<br />
Muhâcir: Kafirlerin zulümlerinden, Mekke´den Medine´ye hicret eden müslümanlara denir.<br />
<br />
Ensâr: Mekke´den Medine´ye gelen müslümanlara yardım eden Medine´li müslümanlara denir.<br />
<br />
Tabiin: Peygamberimizi gören müslümanları gören, müslümanlara denir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">- İslâm´ın temel esasları kaçtır</span><br />
<br />
- İkidir<br />
<br />
1) İmânın şartları,<br />
<br />
2) İslâmın şartları,<br />
<br />
Her müslümanın bilmesi gereken farzlar diye özetlenen bilgiler bu iki esas içinde yer almaktadır. Birkimse İmân´ın ve İslam´ın şartlarını bilirse ve bildiğiyle amel ederse makbul bir müslüman olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">- İmânın şartlarını söyleyip izah edebilir misiniz</span><br />
<br />
- İmânın şartı altıdır:<br />
<br />
1) Allah´a İmân,<br />
<br />
2) Meleklere İmân,<br />
<br />
3) Kitaplara İmân,<br />
<br />
4) Peygamberlere İmân,<br />
<br />
5) Ahiret gününe İmân,<br />
<br />
6) Kadere İmân.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">- İslâm´ın şartlarını söyleyip izah edebilir misiniz</span><br />
<br />
- İslam´ın beş şartı vardır.<br />
<br />
1) Kelime-i Şehâdet getirmek,<br />
<br />
2) Namaz kılmak,<br />
<br />
3) Oruç tutmak,<br />
<br />
4) Zekât vermek,<br />
<br />
5) Hacca gitmek.<br />
<br />
Şimdi bunları sırasıyla özetleyip, ayrı ayrı izah edelim.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İmânın şartları</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">1. Allah´a İmân:</span><br />
<br />
Aklı başında olan ve ergenlik çağına gelen her insana Allah´a İmân farzdır. Allah, zâtı sıfatlarıyla bilinir. Allah´ın sıfatları zâti ve sübûti olmak üzere ikiye ayrılır. Şöyle özetleyebiliriz:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Zâti sıfatlar 6 tanedir:</span><br />
<br />
1) Vucud: Allah vardır.<br />
<br />
2) Kıdem: Varlığının başlangıcı yoktur.<br />
<br />
3) Beka: Varlığının sonu yoktur.<br />
<br />
4) Vahdâniyet: Allah (cc) bir´dir.<br />
<br />
5) Muhalefet´ün lil-Havadis: Yaratılanların hiç birine benzemez.<br />
<br />
6) Kıyam Binefsihi: Varlığının kendisinden olması, başkasına muhtaç olmamasıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sübûti sıfatları 7 tanedir:</span><br />
<br />
1) Hayat: Allah diridir.<br />
<br />
2) İlim: Bilendir.<br />
<br />
3) Basar: Görendir.<br />
<br />
4) Semi: İşitendir.<br />
<br />
5) İrâde: Dileyendir.<br />
<br />
6) Kelâm: Söyleyendir.<br />
<br />
7) Tekvin: Yaratan, öldüren dirilten, rızık veren, nimete erdiren azaba, uğratandır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">2. Meleklere İmân:</span><br />
<br />
Melekler gözle görülmeyen varlıklardır. Nurdan yaratılmışlardır. Peygamberler ve veliler onları görebilirler. Melekler yemezler-içmezler, erkeklik ve dişilikleri de yoktur. Her yerde bulunurlar ve diledikleri şekle girebilirler.<br />
<br />
Melekler, günlük hayatımızı ânı anına kaydederler. Hareketlerimizi görünmeyen bir filme; seslerimizi görünmeyen bir şeride tesbit ederler. Böylece, hayat dosyalarımızı âhiret gününde tetkik edilmek üzere hazırlamış ve düzenlemiş olurlar.<br />
<br />
Dört büyük melek vardır ve vazifeleri şunlardır:<br />
<br />
1) Cebrâil: İlâhi hükümleri peygamberlere ulaştıran melektir.<br />
<br />
2) Azrail: Eceli gelenlerin ruhlarını alır.<br />
<br />
3) Mikâil: Tabiat hadiseleriyle görevlidir.<br />
<br />
4) Isrâfil: Dünya hayatının sonunu ve mahşer halinin başlangıcını ilân etmekle vazifelidir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">3. Kitaplara İmân:</span><br />
<br />
Cenâb-ı Hak (cc), insanları doğru yola iletmek için Cebrâil Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberlere kitaplar göndermiştir. Bu kitaplar:<br />
<br />
a) Büyük olanlar,<br />
<br />
b) Küçük olanlar, diye ikiye ayrılır.<br />
<br />
Küçük olanlara "Suhuf" da denir ki, bunlar yüz sahifedir.<br />
<br />
Bu yüz sahife şu Peygamberlere gönderilmiştir:<br />
<br />
Âdem Aleyhisselam´a: 10 sahife<br />
<br />
Şit Aleyhisselam´a: 50 sahife<br />
<br />
İdris Aleyhisselam´a: 30 Sahife<br />
<br />
İbrahim Aleyhisselam´a: 10 sahife gönderilmiştir.<br />
<br />
Büyük kitaplar da şu peygamberlere gönderilmiştir:<br />
<br />
Musa Aleyhisselam´a: Tevrat<br />
<br />
Davud Aleyhisselam´a: Zebur.<br />
<br />
İsa Aleyhisselam´a: İncil<br />
<br />
<br />
<br />
Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz´e Kur´an-ı Kerim, gönderilmiştir.<br />
<br />
Allah´ın göndermiş olduğu bu kitapların hükümleri Kur´an-ı Kerim hariç diğerleri muayyen bir zaman için olmuş, yeni bir kitap gelince önceki kitabın hükmü ortadan kalkmıştır. Bu durum Hz. Adem aleyhisselamdan son peygamber Hz. Muhammed (sav)´e kadar devam etmiştir. Hz. Muhammed (sav) son peygamber olduğu için kitabımız Kur´an-ı Kerim de son kitaptır. O´nun hükmü kıyamete kadar geçerlidir. diğer kitapların hükmü yürürlükten kalkmıştır. Kur´an-ı Kerim Peygamberimize 40 yaşında iken gelmeye başladı. 23 senede tamamlandı. İçinde 114 süre, 6666 ayet vardır. Kur´an´ın bütün ayetlerin ezbere bilene hafız denir.<br />
<br />
Kur´an Arapça gönderilmiştir. Arap alfabesiyle yazılır. Kur´an diğer alfabelerle yazılmaz. Türkçe, ingilizce, almanca, fransızca vb. alfabelerle yazılması mümkün değildir. Sizin de elinize baten türk alfabesiyle yazılmış "Yâsin, Tebâreke, Amme" veya Kur´an´ın tamamı geçebilir. Bunları okumak katiyyen günahtır. Kur´an Allah´ın kelamıdır. O´nun yazılışı da okunuşu da vahyedildiği gibi olacaktır.<br />
<br />
Kur´an okumak çok kolaydır. Arzu edenler çok kısa zamanda bunu başarabilirler. Kur´an-ı Kerim´in türkçe tercümesi yapılmıştır. Geniş açıklamalı tefsirler de yazılmıştır. Ancak bunların hiçbiri Kur´an yerine geçmez.<br />
<br />
Kur´an dünya tarihinde en büyük inkılâbı yapan kitaptır. O´na dil uzatanlar ancak akılsızlardır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">4.Peygamberlere İmân:</span><br />
<br />
Allah (cc) insanlara hakkı ve hakikatı öğretmek, tehvid yoluna iletmek için insanların içinden peygamberler seçmiştir. Bu peygamberlerden bazılarına kitap gönderilmiş, bazılarına gönderilmeyip önceki peygamberlere gelen kitabın esaslarının takip edilmesi emredilmiştir. Kitap gönderilen peygamberlere "Rasul" gönderilmeyenlere "Nebi" denir.<br />
<br />
Peygamberlerin kesin sayısını Allah (cc) bilir. Bizim bildiğimiz Kur´an´da ismi geçen 28 peygamber vardır.<br />
<br />
Ilk peygamber Hz. Adem (as), son peygamber Hz. Muhammed (sav)´dir. Bu ikisinin arasında sayısını ancak Allah´ın bildiği miktarda peygamberler gelmiştir. Biz bütün peygamberlere İmân ederiz, hak olduğuna inanırız. Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)´in ümmetiyiz. Bundan sonra da başka bir peygamber gelmeyecektir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">5. Ahiret gününe İmân:</span><br />
<br />
İmânın beşinci temeli ahiret hayatına inanmaktır. Dünyada gelen herkes ömrü bitince ölür. Toprağa gömülür. Toprak altında geçen zamana kabir hayatı denir.<br />
<br />
Dünyanın da ömrü vardır. Dünya ve dünyadakilerin sonu kıyamettir. Kıyamet, her şeyin ölmesidir. Kıyamet, meleklerden Isrâfil (as)´ın "sûr" denilen mahiyetini ancak Allah´ın bildiği bir şeyi yine Allah´ın emriyle üflemesiyle gerçekleşecek. Bu ses ile her şeyin hayatı sona erecek. Aynı melek aynı sesi bir daha duyuracak, kainata baştan beri gelen bütün canlılar dirilecek. Ahiret hayatı da böylece başlayacak. Ahiret hayatının sonu da olmayacak.<br />
<br />
Dünya hayatının hesabı ahirette sorulacak. Iyi amel işleyenler cennete girip mükafatlanacak, kötü amel işleyenler cehenneme girip cezalandırılacaktır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">6. Kadere İmân:</span><br />
<br />
Kadere, hayır ve şer´in Allah´tan olduğuna İmân, İmânın altıncı şartıdır.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarından biri de ilimdir. Işte Rabbi´mizin her şeyi daha önceden takdir edip bilmesine "Kader," O´nun bildiği bu işin zamanı geldiğinde meydana gelmesine "Kazâ" denir.<br />
<br />
Gerçek mü´min, bu altı şarta şeksiz, şüphesiz inanmak mecburiyetindedir. Şüphesi olan kâfir olur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İslâm´ın şartları</span><br />
<br />
1. Kelime-i Şehâdet getirmek:<br />
<br />
Kelime-i Şehâdet şudur: "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü."<br />
<br />
Manası: (Ben şehadet ediyorum ki Allah´tan başka ilâh yoktur; Muhammed (sav) O´nun kulu ve Resûlüdür.)<br />
<br />
2. Namaz kılmak:<br />
<br />
Namaz nedir Namaz dinin direğidir. Akıllı, buluğa eren her müslüman yapmak<br />
<br />
mecburiyetinde olduğu Allah´ın kesin emridir.<br />
<br />
3. Oruç tutmak:<br />
<br />
Ramazan ayı gelince akıllı, buluğa eren müslümanlara farzdır. Haftanın pazartesi, perşembe günleri, kameri ayların 13, 14 ve 15´inci günleri oruç tutmak Peygamber (sav) Efendimizin sünnetidir.<br />
<br />
4. Zekât vermek:<br />
<br />
Zekat, zengin müslümanlara farzdır. Fakir müslümanlara farz değildir.<br />
<br />
5. Hacca gitmek:<br />
<br />
Hacc, zengin müslümanlara farzdır. Fakir müslümanlara farz değildir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocukların ana-babalarına karşı davranışlarına ait başlıca kurallar şunlardır.</span><br />
<br />
<br />
1) Ana ve babanın sözlerini dinlemek.<br />
<br />
2) Onların emirlerine uygun hareket etmek.<br />
<br />
3) Onlar izin vermedikçe oturmamak.<br />
<br />
4) Onlar ayağa kalktıkları vakit hemen ayağa kalkmak.<br />
<br />
5) Yolda onların önünde yürümemek.<br />
<br />
6) Konuşurken, sesi onların sesinden ziyâde yükseltmemek.<br />
<br />
7) Onların her hizmetini çabuk görmek.<br />
<br />
8) Daima onların rızalarını ve hoşnutluklarını almak.<br />
<br />
9) Onlara daima kol kanat açıp, saygı göstermek.<br />
<br />
10) Onlara başla, gözle bile olsa, hiddet eseri göstermemek.<br />
<br />
11) Rızaları ve emirleri olmadıkça yanlarından ayrılmamak.<br />
<br />
12) Yaptığınız iyilikleri başlarına kalkmamak.<br />
<br />
13) Onlara surat asmayıp, daima güler yüzlü ve tatlı sözlü olmak.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ana hakkı</span><br />
<br />
Bir adam annesini sırtına almış, Kâbe´yi tavaf ettiriyordu. Bu adam Kâbe´nin<br />
<br />
yakınında oturup da kendisini gören Peygamberimiz (sav)´e yaklaşıp: "Bu sırtımdaki anamdır. Kâbe´yi tavaf ettiriyorum. Nasıl, annemin hakkını ödeyebildim mi diye sordu.<br />
<br />
Peygamberimiz (sav): "Hayır, seni karnında taşırken bir nefes almadaki zahmetinin dahi hakkını ödeyemedin" buyurdu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İşte Çocuklar!</span><br />
<br />
Anamızın bizim üzerimizde bu derece hakkı vardır. Onu kırmamız, itaat etmememiz, emirlerini yerine getirmememiz dünyamızın yıkılmasına sebep olur. Onun için anamızın babamızın kalbini hiçbir zaman incitmemeliyiz. Onlara "öf" bile dememeliyiz.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namaza Giriş</span><br />
<br />
Namaz nedir Namaz dinin direğidir. Akıllı, buluğa eren her müslümanın yapmak mecburiyetinde olduğu Allah´ın kesin emridir. namazlar farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dört grupta toplanır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu namazlar şunlardır:</span><br />
<br />
a) Hergün beş vakit kılınan namaz,<br />
<br />
b) Haftada bir Cum´a namazı,<br />
<br />
c) Vukûunda kılınan cenaze namazı,<br />
<br />
d) Senede iki bayram namazı,<br />
<br />
e) Ramazanda kılınan teravih namazı,<br />
<br />
f) Nafile namazlar.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namazın Şartları</span><br />
<br />
Namazdan önce yapılacak işlemlerdir. Tamamı altı tanedir.<br />
<br />
1) Hadesten taharet:<br />
<br />
Gözle görülmeyen "hades" denilen mânevi pislikten temizlenmektir. Abdesti olmayanın abdest alması, cünüplük halinde de gusletmek veya (su bulunmadığı hallerde) teyemmüm etmek namazın ilk şartıdır. Bu suretle temizlenmenin, dinimizde bazı çeşitleri vardır<br />
<br />
a) Abdest, b) Gusül, c) Teyemmüm.<br />
<br />
Abdest hususi temizlenme, gusül umumi temizlenme, teyemmüm de, suyun bulunmadığı veya bulunup da kullanmaya imkan ve kudret olmadığı yerde, temiz toprakla yapılan temizliktir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">a) Abdest</span><br />
<br />
Dinin direği namaz olduğu gibi, namazın anahtarı da abdesttir. Maddi ve mânevi bakımdan çok kıymetli bir ibâdet olan abdest hakkında Peygamberimizin çeşitli müjdeleri bulunmaktadır. Bu müjdeleri ihtiva eden hadisi şeriflerden biri:<br />
<br />
"Abdest alan, abdestini âdâbına uygun olarak alan, sonra namazını kılan hiçbir kimse yoktur ki; onun kıldığı namazla, diğer namazı arasındaki günâhları affedilmiş olmasın"<br />
<br />
Mânevi bakımdan bu kadar kıymetli olan abdest, sahibini kıyâmet gününde de sevindirecektir. Bu dünyada abdest alarak Allah´ın emrini yerine getirenler orada el, yüz ve ayakları nurlu ve pırıl pırıl olarak hesap yerine mizana çağrılacaklardır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdestin farzları</span><br />
<br />
1. Yüzü yıkamak,<br />
<br />
2. Elleri dirseklerle birlikte yıkamak,<br />
<br />
3. Başın dörte birini ıslak elle meshetmek,<br />
<br />
4. Ayakları, topuklarla birlikte yıkamak.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdestin sünnetleri</span><br />
<br />
Resimlerle Abdestin Alınışı<br />
<br />
Önce kollar dirseklerin yukarısana kadar sıvanır; sonra, "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" diye niyet edilir ve Besmele okunur. Sağ avuç ile ağıza üç kere ayrı ayrı su alanıp her defasında iyice çalkalanır Alında saç bitiği yerden itibaren kulakların yumaşağına ve çene altına kadar yüzün her tarafı üç kere yıkanır.Eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına dikkat edelir. Parmaklar da yüzük varsa oynatılıp altının da yıkanması sağlanır.<br />
<br />
Sağ avuç ile burna üç kere su çekilir ve sol el ile sümkürülerek burun temizlenir Sağ kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her tarafı,kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.<br />
<br />
Sol kol dirseklerle beraber üç kere yıkanır. Yıkarken kolun her tarafı kuru bir yer kalmayacak şekilde iyice ovulur.<br />
<br />
Eller ıslatılarak ellerin küçük parmağı ile kulağın içi, baş parmağı ile de kulağın arkası meshedilir<br />
<br />
Sağ ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.<br />
<br />
<br />
<br />
Sağ el yeni bir su ile ıslatıldıktan sonra elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak bir kere meshedilir.<br />
<br />
Kalan üç parmağın dışı ile boynun arkası meshedilir<br />
<br />
Sol ayak üç kere topuklarla beraber yıkanır. Yıkamaya parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir.<br />
<br />
Abdest bitince ayakta ve kıbleye karşı "Kelime-i Şehadet" okunur.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdesti bozan şeyler</span><br />
<br />
1. Ön ve arkadan dışkı, idrar, yel vb. şeylerin çıkması,<br />
<br />
2. Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı suyun çıkması,<br />
<br />
3. Ağızdan gelen kanın, tükürüğe eşit veya daha fazla olması,<br />
<br />
4. Ağız dolusu kusmak,<br />
<br />
5. Yatarak veya bir yere dayanarak uyumak,<br />
<br />
6. Bayılmak,<br />
<br />
7. Namaz kılarken başkasını işiteceği kadar gülmek, (Abdest ile birlikte namaz da bozulur),<br />
<br />
8. Teyemmüm etmiş kimsenin, abdest alabileceği suyu görmesi,<br />
<br />
9. Özür sahibi olanlar için namaz vaktinin çıkması.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Abdestsiz yapılamayan şeyler</span><br />
<br />
1. Namaz kılınamaz<br />
<br />
2. Kur´an-ı Kerim ve âyeti kerimelere dokunulamaz,<br />
<br />
3. Kâbe tavaf edilemez.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">b) Gusûl abdesti</span><br />
<br />
Gusûl, bütün vücudu iğne ucu kadar bir yer bırakmadan yıkamaktır. Buna büyük temizlik veya boy abdesti de denir.<br />
<br />
Gusûl abdestinin farzları<br />
<br />
1. Ağıza su alıp boğaza kadar bir kere çalkalamak.<br />
<br />
2. Buruna su çekmek ve iyice bir kere temizlemek.<br />
<br />
3. Bütün vücudu kuru yer kalmayacak şekilde yıkamak.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gusûl yapılacağı zaman;</span><br />
<br />
- Sol adımı atarak banyoya girilir.<br />
<br />
- Kişinin sağı veya solu kıbleye gelecek şekilde oturur.<br />
<br />
- Mümkünse peştemal kullanmak daha iyidir.<br />
<br />
- Besmele çekerek cünüplükten kurtulmak için niyet ettim, diye niyet edilir.<br />
<br />
- Eller üç defa yıkanır.<br />
<br />
- Ön ve arka avret yerlerini su ile iyice temizlenir.<br />
<br />
- Namaz abdesti gibi abdest alınır. Abdest alırken ağız ve burnu yıkarken titiz hareket etmek iyidir.<br />
<br />
- Önce başa, sonra sağ omuza, daha sonra da sol omuza üçer defa su döküp, her defasında bütün vücud güzelce oğuşturulur.<br />
<br />
- Bütün vücudun iğne ucu kadar kuru yer kalmamak üzere su ile yıkanır, her su döküşte de vücud ovulur, kulak kıvrımlarına, koltuk altlarına, göbeğin içine suyun ulaşmasına dikkat edilir.<br />
<br />
- Sağ adım atarak banyodan çıkılır.<br />
<br />
- Elbiseler çabuk olarak giyinerek gusûl abdesti bitirilir.<br />
<br />
Gusûl abdesti ile kılınan namaz daha efdal olduğu için iki rekat namaz kılmak iyidir.<br />
<br />
Su ile vücut kirlerini giderirken, manen de günah kirlerinin giderilmesini, Rabb´imizden niyaz ederiz.<br />
<br />
Gusûl abdesti olmayan kimse neleri yapamaz<br />
<br />
Sevgili Çocuklar!<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gusûl abdesti olmayan kimse:</span><br />
<br />
- Kur´an´a veya bir ayete el süremez ve okuyamaz,<br />
<br />
- Cami ve mescidlere giremez,<br />
<br />
- Kâbe tavaf edemez.<br />
<br />
Gusûlsüz halde bunları yapmak haramdır. Yâni, çok günahtır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">c) Teyemmüm</span><br />
<br />
Teyemmüm Ne zaman Alınır<br />
<br />
Sevgili Çocuklar!<br />
<br />
- Su bulunmadığı,<br />
<br />
- Bulunsa da kullanılamadığı zamanlarda abdest veya gusül alması gereken kimse, teyemmüm eder. Teyemmüm, namaz kılmak veya eline Kur´an almak için yapılır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Teyemmüm nasıl yapılır</span><br />
<br />
Abdestsizlikten temizlenmek niyetiyle teyemmüm için besmele çekilir. Toprağa veya toprak cinsinden bir şeye eller vurulur, ileri geri hareket ettirilir. Eller kaldırılıp hafifçe birbirine vurularak silkelenir. Yüzün tamamı bu iki elle sıvazlanır. Yeniden eller toprağa vurularak, sol el ile sağ elin üzerine ve sağ kol, dirseğe kadar sıvazlanır. Sağ el ile de sol elin üzeri ve sol kol yine dirseğe kadar sıvazlanır. Bu teyemmümle istenilen her ibadet yapılabilir.<br />
<br />
2. Necasetten taharet:<br />
<br />
Elbisenin, namaz kılınacak yerin ve bedenin temizlenmesidir. Bu temizlik için tuvalet âdabına çok dikkat etmek gerekir.<br />
<br />
3. Avret mahallini örtmek:<br />
<br />
Erkeklerde diz kapaklarından göbeğe kadar olan kısım avret mahallidir. Erkeklerin rükû ve secdede beli açılırsa namazları bozulur. Namazda avret mahallinin bir rükün boyu açılması namazı bozar.<br />
<br />
Kadınlarda el ve yüz müstesna vücudunun tamamı avret mahallidir. Kadınlarda saçın bir kılı dahi gözükse namazları bozulur. Zamanımızda "Namaz örtüsü" diye namaz kılarken kadınların başlarına örttükleri tülbentten; saçlar, kulaklar ve gerdan gözüktüğünden, bu tülbentlerle namaz olmaz. Bileklerden yukarı kollar, aşağıdan bacaklar görüldüğünde namaz olmaz. "Ben kılayım da Allah kabul eder" diyerek şartlarına riayet etmeden kılınan namazların hiçbir faydası yoktur, bu kendi kendini aldatmaktır.<br />
<br />
4. Kıbleye dönmek:<br />
<br />
Namazda Kâbe´ye (Arabistan´daki, Kâbe´nin olduğu tarafa) yönelmektir.<br />
<br />
5. Vakit:<br />
<br />
Her namazı vaktinde kılmaktır. Her vakit namaz girdiğinde, müezzinler ezan okur, bizde ezanı aynen tekrar eder ve ezandan sonra ezan duası yaparız. (Ezân ve Ezân duâsı: Kur´an okuma Elif-Ba´sı bölümünde bulunmaktadır.)<br />
<br />
6. Niyet: Kılınacak namaza niyet etmektir. (Örneğin: Niyet ettim Allah rızası için, Sabah namazının sünnetini kılmaya, deriz.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namazın rükünleri</span><br />
<br />
Namazda yapılacak işlemlerdir. Tamamı altı tanedir.<br />
<br />
1. İftitah tekbiri: Namaza "Allahu Ekber" lafzıyla başlamaktır.<br />
<br />
2. Kıyam: Namazda ayakta durmaktır. Özürlü olanlar müstesnadır.<br />
<br />
3. Kıraat: Namazın her rekatında (kıyamdayken) sûre ve âyet okumaktır.<br />
<br />
4. Rükû: Sırt yere paralel olarak eğilmektir.<br />
<br />
5. Sücûd: Namazda yedi âzâ ile olur. Iki eller, iki ayaklar, iki dizler, bir de alın ile burun uçlarının aynı anda yere değmesi ile olur. Bunlardan biri secde halinde iken kalkarsa namaz bozulur.<br />
<br />
6. Kai´de-i Ahire: Namazın sonunda "Tahiyyat" dualarını okuyacak kadar oturmaktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namazı bozan haller</span><br />
<br />
Namazdayken; konuşmak, birşey yemek veya içmek, kendi işiteceği kadar gülmek, kıbleden göğsünü çevirmek, namaz dışı bir iş yapmaya çalışmak, birine selam vermek veya verilen selâmı almak, herhangi bir sebeble "ah... off.. oh.." demek, öksürüğü yok iken öksürmeye çalışmak-zorlamak, bir şeyi üflemek, birine cevap niyetiyle bir âyet okumak, teyemmümlü iken suyu görmek, sabah namazında iken güneşin doğması, mesh müddetinin namazda iken bitmesi, âyeti manasını bozacak şekilde yanlış okumak, erkekle kadının yan yana namaza durması, namazda ayet veya sureyi yüzünden okumak, namazda avret mahallinin bir rükün boyu açılması, imama uyan kimsenin namazın rükünlerini veya rükünlerinden birini imamdan önce yapması; Bu durumlar namazı bozan hallerdir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Namaz Kılınışları</span><br />
<br />
Sevgili Çocuklar;<br />
<br />
Biz müslüman çocuklar, 7 yaşında iken namaz kılmayı öğrenmeli ve 10 yaşına girdiğimizde hiç bırakmadan namaza devam etmeliyiz. Bu, bize Allahımız´ın ve Peygamberimiz´in emridir. Allah´ın emri olarak kıldığımız namazlara "Farz namazlar" denir. Peygamberimizin emir ve tavsiyesi olan namazlara "Sünnet namazlar" denir. "Vacip namazlar" da bu ikisi arasında bir mertebedir. Allah´a yakınlığın artması için kılınan namazlara "nâfile namaz" denir.<br />
<br />
Şimdi sizlere, namaz nasıl kılınır, onu anlatacağız; ama önce namaz kılmadan önce neleri yapacağız kısaca yeniden özetleyelim.<br />
<br />
Namaz kılacak kimse, önce abdestini alır. Temiz elbiselerini giyer ve temiz bir yere dikilir. Kadın, el, ayak ve yüzü hariç bütün vücudunu örter. Erkek de örtünmesi gereken (bilhassa göbeğinden diz kapağına kadar) yerleri örter. Kıbleye (Arabistan´daki, Kâbe´nin olduğu tarafa) döner, namaz vakti gelip, ezan da okundu ise (Erkekler de; eğer farz namazsa kaamet getir. Kaamet; Kur´an Okumayı Öğreniyorum bölümünde bulunmaktadır.) İçinden niyet ederek namaza durur. Önde ve karşıda canlı resim, insan ve ateş bulunmamasına dikkat edilir.<br />
<br />
Şimdi resimlerle nasıl namaz kılındığını açıklamaya gayret edelim:<br />
<br />
<br />
<br />
Önce sabah namazının sünnetinden başlayalım:<br />
<br />
Ayakların arasında 4 parmak bir açıklık bulunacak şekilde ve dik vaziyette durulur, Allah´ın huzurunda olduğunu unutmayarak, huşu içinde olunmalıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
NIYET: Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya denir.<br />
<br />
<br />
<br />
TEKBİR: Eller, kulakların hizasına kaldırılır (Hanımlar; göğüs hizasına kadar kaldırır.) Allahu Ekber diyerek namaza başlanır.<br />
<br />
KIYAM: Sağ el sol elin üstünde olmak üzere göbeğin alt hizasında birleştirilir. Kadınlar da yine sağ ellerini sol ellerinin üzerine koyarlar, fakat göğüsleri üzerinde tutarlar. Namaz sırasında çevreyi seyretmemek ve kıyam sırasında secde yerine bakmak efdaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
KIRAAT: Tam bu halde iken Sübhaneke duası okunur. Sonra Euzü Besmele ile Fatiha Sûresi okunur, sonunda da âmin denir. Hemen arkasından kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunması gerekir.<br />
<br />
<br />
<br />
RÜKÛ: Bunu bitirince: Allahu Ekber diyerek rükûya gidilir. Rükûda; avuç içlerini, parmaklar açık olarak diz kapaklarına yapıştırılır; dizleri ve dirsekleri dik, sırt (yere paralel) bir hizada ve dimdik tutulur. (Hanımlar hafifçe eğilirler.) Tam rükûda iken 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel Azim denir. Semiallahü limen hamideh diyerek doğrulup ve kollar yanlara bırakılır. Ayakta dik vaziyette durarak Rabbena Lekel Hamd denir. Rükû´da ayak uçlarına bakmak efdaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
SECDE: Sonra Allahu Ekber diyerek secde tekbiri alınır; önce eller, sonra da yüz yere konarak secdeye varılır. Secdede alın, burun, eller, diz ve ayaklar yere mutlaka dokundurulur, yüz ellerin arasına alınır. Secde esnasında ayaklar yerden hiç kaldırılmaz ve ayak parmaklarını öne doğru bükerek dik vaziyette yere konulur. Secdede iken 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ denir. Sonra doğrulur, dik vaziyette oturulur. Otururken, sağ ayak dikilir, sol ayak kıvrılarak üzerine oturulur. (Hanımların oturuşu farklıdır; kadınlar otururken sağ ayaklarını yana dikmez, her iki ayağını da sağa yatararak yere otururlar.) Sübhanallah diyecek kadar böyle durduktan sonra tekrar secdeye varılır 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ denir ve Allahu Ekber diyerek ayağa kalkılır. Secde´de burun ucuna bakmak efdaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
KIYAM KIRAAT: Fatiha süresini okuduktan sonra âmin denir, kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunur. Ancak, okunucak sûreler, önceki rekatta okunanlardan sonraki sûrelerden olmalıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
RÜKÛ Allahu Ekber diyerek rükuya varılır. Yine 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyet Azim denir. Semiallahu Limen Hamideh diyerek doğrulur ve kollar yana bırakılır, Rabbane Lekel Hamd denir. Tekrar Allahu Ekber diyerek secdeye gidilir.<br />
<br />
<br />
<br />
SECDE Birbiri arkasına iki defa secde yapılır ve her seferinde 3, 5 veya 7 defa Sübhane Rabbiyel a´lâ dedikten sonra, Allahu Ekber diyerek oturulur.<br />
<br />
<br />
<br />
TEHIYYAT Otururken, erkekler; sağ ayağını diker, sol ayağını kıvırarak üzerine otururlar, hanımlar ise; sağ ayaklarını yana dikmez, her iki yağını da sağa yatırarak yere otururlar. Eller, parmaklar hafifçe yapışık olduğu halde dizlerin üzerine konur. Bu arada Et,Tahiyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunur. Tahiyyat´da secde yerine bakmak eftaldir.<br />
<br />
<br />
<br />
SELAM Dualar bitirilince, baş sağ tarafa, sağ omuza döndürülerek ve sağ omuz ucuna bakılarak Esselamü aleyküm ve Rahmetullah denir. Sonra sol omuza döndürülerek ve sağ omuz ucuna bakılarak Esselamü Aleyküm ve Rahmletullah diyerek, iki rekat olan sabah namazının sünneti kılınmış olur.<br />
<br />
<br />
<br />
Dört rekat olan sünnet namazlara gelince;<br />
<br />
Bunların ilk iki rekatları aynı şekilde, yani sabah namazının sünneti gibi kılınır. Öğle namazının 4 rekatlık ilk sünneti kılınıyorsa, ikinci rekatın sonunda oturunca Ettehiyyatü´yü okuyup Allahu Ekber diyerek hemen ayağa kalkılır, Sübhaneke´yi okumadan Fatiha´yı okumaya başlanır ve aynı şekilde olmak üzere iki rekat daha kılınır, son oturuşta Ettehiyatü´den sonra Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunur ve selâm verilir.<br />
<br />
<br />
<br />
İkindi namazının sünneti veya yatsı namazının ilk sünnetini kılarken; İkinci rekatın sonunda oturunca Ettehiyyatü ile birlikte Allahümme Salli, Allahümme Barik duâları da okunur ancak ondan sonra ayağa kalkılır. Ayağa kalkınca da önce Sübhaneke okunur ondan sonra Euzü Besmele ile Fatiha Sûresi okunur. Hemen arkasından kısa bir sûre veya bir kaç âyet okunur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Farz namazlara gelince;</span><br />
<br />
Sabah namazının farzı, sünneti gibi kılınır. Yalnız farza durmadan önce kaamet getirilir. Bir de niyet ederken, Sabah namazının farzına niyet edilir.<br />
<br />
Akşam namazının farzı 3 rekattir. Ilk iki rekatı, iki rekatlı namazlar gibi kılınır, Ettahiyyatü okunup Allahu Ekber diyerek hemen ayağa kalkılır, Sübhaneke okunmadan Besmele ve Fatiha okunur. Başkaca sûre okunmadan rükuya varılır, secdelerin sonunda oturarak, her zamandaki gibi Ettehiyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Barik ve Rabbena duaları okunup ve selâm verilir. 4 Rekatlı farzlarda da ikinci rekatın sonunda Ettehiyyatü´yü okuduktan sonra Allahu Ekber denip ayağa kalkılır, sadece Besmele ve Fatiha´yı okumak suretiyle üçüncü ve dördüncü rekatlar bilindiği şekilde tamamlanır. 4 rekatlı farzlarda mühim olan, üçüncü ve dördüncü rekatlarda Besmele ve Fatiha´dan sonra, hiç bir âyet ve sûrenin okunmamasıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bir de Vitir namazı var;</span><br />
<br />
Vitir namazı yatsı namazının son sünnetinden sonra kılınır ve 3 rekattır. Ilk iki rekatını bitirip Ettehiyyatü´yü okuduktan sonra ayağa kalkınca önce Fatiha sonra bir sûre veya bir kaç âyet okunur eller kulakların hizasına kaldırılarak Allahu Ekber denir, tekbir alıp tekrar bağlanır. Bundan sonra Allahümme Inna Nesteinüke ve Allahümme Iyyake Na´büdü (Kunut Duaları) okunur. Rükû ve secdeleri yaparak namaz tamamlanır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle namaz</span><br />
<br />
Burada şunu da belirtelim: Eğer farz namazları cemaatle kılınacaksa evvela niyet ederken Niyet ettim ....................................... namazının farzını kılmaya, uydum hazır olan imama denir. Bir de cemaatle kılınan namaz boyunca, namazın belli yerlerinde okunan Fatiha sûresi ve bu sûreden sonra okunan âyetler okunmaz. Çünkü Imam Efendi, bunları bizim yerimize de okumaktadır. Biz ancak bunların dışında okunacak ve söylenecek olanları, okur ve söyleriz.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle kılınan namazlardan Cuma Namazı:</span><br />
<br />
Cuma namazı sadece erkeklere farz olan ve Cuma günü Öğle namazı vaktinde cemaatle kılınan bir namazdır. Cuma namazı toplam 10 rekattır. Ilk dört rekatı sünnettir ve öğle namazının ilk dört rekatlık sünneti gibi kılınır. Sonra cemaatle iki rekatlık Cuma namazının farzı, sabah namazının farzı gibi kılınır. Daha sonra Cuma namazının dört rekatlık son sünneti kılınır, buda ilk dört rekatlık sünnet gibi kılınır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle kılınan namazlardan Bayram namazı</span><br />
<br />
Bayram namazı toplam 2 rekattır ve cemaatle birlikte kılınır. Sırasıyla; niyet, imamla birlikte tekbir, Sübhâneke duası, yine imamla birlikte üç defa tekbir, her defasında eller yana salınır, sonunda ise eller bağlanır. Imamın Fatiha ve bir sûre okuması dinlenir, daha sonra rükuya gidilir, secde yapılır, kıyam için kalkılır, yine imam Fatiha ve bir sûre okur, tekrar üç defa arka arkaya tekbir getirilir, son tekbirden sonra eller sallanır ve rükûya gidilir, secde yapılır, daha sonra oturarak, et-Tahiyyâtü, Allahümme Salli, Allahümme bârik ve Rabbenâ duaları okunduktan sonra selam verilir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Cemaatle kılınabilen namazlardan Teravih Namazı</span><br />
<br />
Teravih namazı, ramazan ayının sünneti olan toplam 20 rekat bir namaz olmakla birlikte, cemaatle veya tek başına kılınabilen bir namazdır. Oruç tutamayanlar da bu namazı kılarlar. Teravih namazı yatsı namazı ile vitir namazı arasında, Ramazan ayı süresince hergün kılınır. Teravih namazı, ikişer veya dörder rekâtta bir selâm vermek sûretiyle kılınabilir. Iki rekâtta bir selâm vermek suretiyle kılınırsa bütün rekatlar, sabah namazının sünneti gibi kılınır. Eğer teravih namazı 4 rekatta bir selâm vermek suretiyle kılınırsa, ikindi namazının sünneti gibi kılınır.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Hatice ÜNAL / Ekim-1997</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuğumuza Dini Sorular]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=633</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 04:45:03 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=633</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuğumuza Dini Sorular</span><br />
<br />
<br />
1. Müslümanmısın<br />
Elhamdülillah Müslümanım.<br />
2. Müslümanım demenin manası nedir<br />
Allah´ı bir bilmek, Kur´an-ı Kerim´i ve Muhammed Aleyhisselam´ı tasdik etmektir.<br />
3. Ne zamandan beri Müslümansın<br />
"Bela" dediğimiz zamandan beri Müslümanım.<br />
4. "Bela" zamanı neye derler<br />
Misak´a derler. Yani Cenab-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben:<br />
"Elestü birabbiküm" yani (Ben sizin rabbiniz değil miyim ) diye sordu.<br />
Onlar da: "Bela" (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri Müslümanım demektir.<br />
5. Rabbin kimdir<br />
Allah<br />
6. Seni kim yarattı<br />
Allah<br />
7. Sen kimin kulusun<br />
Allah´ın kuluyum.<br />
8. Allah kaçtır diyenlere ne dersin<br />
Allah birdir derim.<br />
9. Allah´ın bir olduğuna delilin nedir<br />
Sure-i İhlas´ın ilk ayeti kerimesidir.<br />
10. Bunun manası nedir<br />
Sen söyleki ey Habibim Allah birdir..<br />
11. Allah´ın varlığına akli delilin nedir<br />
Bu alemin varlığı ve alemdeki nizam ve intizamın devamıdır.<br />
12. Allah´ın zatı hakkında düşünce caiz midir<br />
Caiz değildir. Çünkü akıl Allah´ın zatını anlamaktan acizdir. Allah´ın ancak sıfatı hakkında düşünülür.<br />
13. Nereden geldin, nereye gideceksin<br />
Allah´dan geldim, Allah´a gideceğim<br />
14.Niçin geldin<br />
Allah´a kulluk için<br />
15. İman-ı yeis nedir<br />
Firavun gibi ölürken iman etmektir.<br />
16. Bu iman muteber midir<br />
Değildir.<br />
17. Tevbei yeis nedir<br />
İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.<br />
18. Bu tevbe muteber midir<br />
Muteberdir.<br />
19. Dinin hangi dindir<br />
İslam dinidir.<br />
20. Kitabın hangi kitaptır<br />
Kur´an´dır.<br />
21. Kıblen neresidir<br />
Kabe-i Muazzamadır.<br />
22. Kimin zürriyetindensin<br />
Adem Aleyhisselam´ın zürriyetindenim.<br />
23. Kimin milletindensin<br />
İbrahim Aleyhisselam´ın milletindenim.<br />
24. Kimin ümmetindensin<br />
Muhammed Aleyhisselamın.<br />
25. Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor<br />
Mekke´de doğdu. Elli yaşından sonra Medine´ye hicret etti. Şimdi Medine´de "Ravza-i Mütaharra"sındadır.<br />
26. Peygamberimizin kaç adı vardır<br />
Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.<br />
27. Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir<br />
Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem´dir.<br />
28. Peygamberimizin babasının adı nedir<br />
Abdullah´tır.<br />
29. Annesinin adı nedir<br />
Amine´dir.<br />
30. Süt annesinin adı nedir<br />
Şifa Hatun´dur.<br />
31. Dedesinin adı nedir<br />
Abdülmüttaliptir.<br />
32. Peygamberimiz kaç yaşında iken kendisine fiilen peygamberlik geldi<br />
40 yaşında.<br />
33. Fiilen kaç sene peygamberlik yaptı<br />
23 sene peygamberlik yaptı.<br />
34. Peygamberimiz nerede doğdu<br />
Mekke-i Mükerreme´de.<br />
35. Hangi tarihte doğdu<br />
571 tarihinde<br />
36. Hangi tarihte nereye hicret etti<br />
622 tarihinde Medine´ye hicret etti.<br />
37. Fani hayatı hangi yılda kaç yaşında sona erdi<br />
632 yılında, 63 yaşında sona erdi.<br />
38. Peygamberimizin kaç kızı vardı<br />
Dört kızı vardı. 1) Zeynep 2) Rukiyye 3) Ümmü Gülsüm 4) Fatıma (r.a.)´dir.<br />
39. Peygamberimizin kaç oğlu doğdu<br />
Üç oğlu oldu. 1) Kasım 2) Abdullah (Diğer adı Tayyip) 3) İbrahim (r.a) hazretleridir.<br />
40. Peygamberimizin mübarek hanımlarını sayarmısın<br />
1) Hazret-i Hadice 2)Hazret-i Sevde 3) Hazret-i Aişe 4) Hz. Hafsa 5) Hz. Zeynep b.Huzeyme 6) Hz. Ümmi Seleme 7) Hz. Zeynep binti Cahş 8) Hz. Cuveyriye 9) Hz. Ümmü Habibe 10) Hz. Safiyye 11) Hz. Meymune 12) Hazreti Mariye, (r.a)<br />
41. Peygamberimizin hanımları bizim neyimiz olur<br />
Onlar bütün müminlerin annesidir.<br />
42. Peygamberimizin ilk hanımı kimdir<br />
Hz.Hatice (r.a.) validemizdir. Efendimizden 15 yaş büyük olup 25 sene beraber hayat sürmüştür.<br />
43. Peygamberimizin son hanımı kimdir<br />
Hz. Aişe (r.a.) validemizdir.<br />
44. Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazılarını sayarımsınız<br />
Peygamberimiz, kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam´ı yaymaktır.<br />
45. Peygamberimizin en son vefat eden eşi kimdir<br />
Hz. Aişe (r.a)´dır.<br />
46. Gelmiş ve gelecek insanların en yücesi kimdir<br />
Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem´dir.<br />
47. Peygamber Efendimizin kaç torunu vardır<br />
İ ki torunu vardır :1) Hasan 2) Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.<br />
48. Bunlar kimin çocuklarıdır<br />
Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.a.)´nındır.<br />
49. Allah´ın emrettiği şeylerin en önemlisi nedir<br />
Tevhid´dir.<br />
50. Tevhid nedir<br />
Allah´ı bir bilmek, yalnız ona kulluk etmektir.<br />
51. Allah´ın yasakladığı en büyük günah nedir<br />
Şirk´tir.<br />
52. Şirk nedir<br />
Allah´a ortak koşmak, ondan başka Allah olduğunu söylemek.<br />
53. Peygamber kime denir<br />
Ahkam-i ilahiyeyi insanlara tebliğ içinAllah´ın vazifelendirdiği zata denir.<br />
54. Allah, peygamberleri niçin gönderdi<br />
Şirkten korumak, tevhide çağırmak için<br />
55. Allah tarafından mahlukata gönderilen peygamberlerin sayısı kaçtır<br />
Peygamberimizden yapılan bir rivayete göre yüz yirmi dört bin, bir rivayete göre, iki yüz yirmi dört bin.<br />
56. En büyük peygamberler kaçtır<br />
5 dir. Hz.Muhammed (a.s.), Hz.Nuh (a.s.), Hz.İbrahim (a.s.), Hz.Musa (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) dır.<br />
57. Kur´an-ı Kerim´de ismi geçen peygamberlerin sayısı kaçtır<br />
Yirmisekiz.<br />
58. İsimlerini sayarmısınız<br />
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayp, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Zekerriyya, Yahya, İsa, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Hazret-i Muhammed Mustafa Salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim ecmaiyn hazeratıdır. Üzeytr, Lokman ve Zülkarneyn (aleyhimüsselam) hazretlerine bazıları velidir, demişlerdir.<br />
59. Peygamberimiz bir millete mi yoksa bütün insanlığa mı gönderildi<br />
Bütün insanlığa gönderildi.<br />
60. Resul nedir<br />
Müstakil bir şeriat getiren veya evvelki peygamberinşeriatına yeni hükümler ilave eden peygamberdir.<br />
61. Nebi nedir<br />
Kendisinden önce veeya zamanındaki resulun şeriatına tabi olan peygamberdir. Her resul aynı zamanda nebidir, fakat her nebi resul değildir.Her resul aynı zamanda nebidir. Fakat her nebi resul değildir. Her ikisine peygamber denir.<br />
62. İlk nebi kimdir<br />
Adam (a.s.) dır.<br />
63. İlk resul kimdir<br />
Nuh (a.s.) dır.<br />
64.İnsanlar öldükten sonra ne olacaklar<br />
Dirilecekler<br />
65. Dirildikten sonra ne olacaklar<br />
Dünyada yaptıklarının mükafatını veya cezasını görecekler.<br />
66. Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan kimse ne olur<br />
Dinden çıkar, kâfir olur.<br />
67. Melek nedir<br />
Allah´ın nurdan yarattığı ve istedikleri şekle girebilen, daima ibadet eden günahsız varlıklardır.<br />
68. Dört büyük melek hangileridir<br />
Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (A.S.)<br />
69. Meleklerin görevleri nelerdir<br />
Allah´a hamd etmek, O´nu tesbih etmek, O´nu zikr etmek. O, ne emrediyorsa onu yapmaktır.<br />
Bazı meleklerin özel görevleri vardır.<br />
70. Cebrail´in görevi nedir<br />
Peygamberlere vahiy ve kitap getirir.<br />
71. Mikail´in görevi nedir<br />
Tabiat olayları, rızık taksimatıyla görevlidir.<br />
72. İsrafil´in görevi nedir<br />
Kıyamette Sur´a üflemek<br />
73. Azrail´in görevi nedir<br />
Allah´ın emriyle can almak<br />
74. Dört büyük kitap hangileridir ve hangi peygamberlere inmiştir<br />
Tevrat Musa (A.S.), Zebur Davud (A.S.), İncil İsa (A.S.), Kur´an-Kerim Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine inmiştir.<br />
75. Suhuf ne demektir, kaç tanedir ve kimlere verilmiştir<br />
Cenab-ı Hakk´ın, dört kitaptan başka Cebrail (A.S.) vasıtasıyla bazı peygamberlere gönderdiği sahifelere suhuf denir. Adem (A.S.) 10, Şit (A.S.) 50, İdris (A.S.) 30, İbrahim (A.S.) ise 10 suhuf verilmiştir.<br />
76. Mezhep kaçtır<br />
İkidir.<br />
77. Nelerdir<br />
İtikatta mezhep, amelde mezhep.<br />
78. İtikattaki mezhep imamları kaçtır ve kimlerdir<br />
İkidir. İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridi ve İmam Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleridir.<br />
79. Amelde mezhep kaçtır ve nelerdir<br />
Dörttür. Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhepleridir.<br />
80. İtikatta mezhebin nedir<br />
Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebidir.<br />
81. Amelde mezhebin nedir<br />
Hanefi mezhebidir.<br />
82. Bizi itikattaki mezhebimizin imamı kimdir<br />
Ebu Mansur Muhammed Matüridi Hazretleridir.<br />
83. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebine mensup olanların itikatta imamları kimdir<br />
Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleridir.<br />
84. İmam Ebu Muhammed Matüridi nerelidir, ne zaman vefat etmiştir<br />
Semerkand´ın Maturid köyündendir. Türktür. Hicri (333) tarihinde vefat etmiştir.<br />
85. İmam Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleri nerelidir Ne zaman vefat etmiştir<br />
Basra´lı olup Hicri (324) tarihinde vefat etmiştir.<br />
86. Namazın kazaya kalmasının meşru sebepleri kaçtır, sayarmısınız<br />
Üçtür. A) Uyku B) Muharebe esnasında düşmandan hiç fırsat bulamamak C) Unutmak.<br />
87. Kaç tane kandil vardır, nelerdir<br />
Beş tane kandil vardır.<br />
Mevlid Kandili : Peygamberimizin dünyaya geldiği gecedir.<br />
Regaib Kandili : Hz. Amine´nin Peygamberimize hamile olduğunu anladığı gecedir.<br />
Mirac Kandili : Peygamberimizin, ilahi saltanatı seyretmek üzere Allah´ın daveti ve gücü ile bir mucize olarak göklere ve daha nice alemlere seyahat ettiği gecedir.<br />
Berat Kandili : Kur´an-ı Kerim´in levh-i mahfuzdan sema-i dünyaya indirildiği, insanların bir senelik hayat ve rızıklarının gözden geçirildiği, müslümanların af ve lütuflara nail olduğu gecedir.<br />
Kadir Gecesi : Kur´an-ı Kerim´in dünya semasındanPeygamberimize indirilmeye başladığı gecedir.<br />
88. Kabir suali kime sorulmaz<br />
Peygamberlere, çocuklara ve delilere<br />
89. Din nedir<br />
Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla sırf hayır ve saadete ulaştıran, ilahi bir kanundur.<br />
90. İslam nedir<br />
Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu hükümleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, onları bütün hayatında yaşamaktır.<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
Kaynaklar:<br />
1)Muhtasar İlmihal, Hasan Arıkan<br />
2) Hikmetleriyle Namaz Hocası, Rauf Pehlivan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuğumuza Dini Sorular</span><br />
<br />
<br />
1. Müslümanmısın<br />
Elhamdülillah Müslümanım.<br />
2. Müslümanım demenin manası nedir<br />
Allah´ı bir bilmek, Kur´an-ı Kerim´i ve Muhammed Aleyhisselam´ı tasdik etmektir.<br />
3. Ne zamandan beri Müslümansın<br />
"Bela" dediğimiz zamandan beri Müslümanım.<br />
4. "Bela" zamanı neye derler<br />
Misak´a derler. Yani Cenab-ı Hakk ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben:<br />
"Elestü birabbiküm" yani (Ben sizin rabbiniz değil miyim ) diye sordu.<br />
Onlar da: "Bela" (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri Müslümanım demektir.<br />
5. Rabbin kimdir<br />
Allah<br />
6. Seni kim yarattı<br />
Allah<br />
7. Sen kimin kulusun<br />
Allah´ın kuluyum.<br />
8. Allah kaçtır diyenlere ne dersin<br />
Allah birdir derim.<br />
9. Allah´ın bir olduğuna delilin nedir<br />
Sure-i İhlas´ın ilk ayeti kerimesidir.<br />
10. Bunun manası nedir<br />
Sen söyleki ey Habibim Allah birdir..<br />
11. Allah´ın varlığına akli delilin nedir<br />
Bu alemin varlığı ve alemdeki nizam ve intizamın devamıdır.<br />
12. Allah´ın zatı hakkında düşünce caiz midir<br />
Caiz değildir. Çünkü akıl Allah´ın zatını anlamaktan acizdir. Allah´ın ancak sıfatı hakkında düşünülür.<br />
13. Nereden geldin, nereye gideceksin<br />
Allah´dan geldim, Allah´a gideceğim<br />
14.Niçin geldin<br />
Allah´a kulluk için<br />
15. İman-ı yeis nedir<br />
Firavun gibi ölürken iman etmektir.<br />
16. Bu iman muteber midir<br />
Değildir.<br />
17. Tevbei yeis nedir<br />
İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir.<br />
18. Bu tevbe muteber midir<br />
Muteberdir.<br />
19. Dinin hangi dindir<br />
İslam dinidir.<br />
20. Kitabın hangi kitaptır<br />
Kur´an´dır.<br />
21. Kıblen neresidir<br />
Kabe-i Muazzamadır.<br />
22. Kimin zürriyetindensin<br />
Adem Aleyhisselam´ın zürriyetindenim.<br />
23. Kimin milletindensin<br />
İbrahim Aleyhisselam´ın milletindenim.<br />
24. Kimin ümmetindensin<br />
Muhammed Aleyhisselamın.<br />
25. Peygamberimiz nerede doğdu ve şimdi nerede bulunuyor<br />
Mekke´de doğdu. Elli yaşından sonra Medine´ye hicret etti. Şimdi Medine´de "Ravza-i Mütaharra"sındadır.<br />
26. Peygamberimizin kaç adı vardır<br />
Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır. Bunlar: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud.<br />
27. Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir<br />
Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem´dir.<br />
28. Peygamberimizin babasının adı nedir<br />
Abdullah´tır.<br />
29. Annesinin adı nedir<br />
Amine´dir.<br />
30. Süt annesinin adı nedir<br />
Şifa Hatun´dur.<br />
31. Dedesinin adı nedir<br />
Abdülmüttaliptir.<br />
32. Peygamberimiz kaç yaşında iken kendisine fiilen peygamberlik geldi<br />
40 yaşında.<br />
33. Fiilen kaç sene peygamberlik yaptı<br />
23 sene peygamberlik yaptı.<br />
34. Peygamberimiz nerede doğdu<br />
Mekke-i Mükerreme´de.<br />
35. Hangi tarihte doğdu<br />
571 tarihinde<br />
36. Hangi tarihte nereye hicret etti<br />
622 tarihinde Medine´ye hicret etti.<br />
37. Fani hayatı hangi yılda kaç yaşında sona erdi<br />
632 yılında, 63 yaşında sona erdi.<br />
38. Peygamberimizin kaç kızı vardı<br />
Dört kızı vardı. 1) Zeynep 2) Rukiyye 3) Ümmü Gülsüm 4) Fatıma (r.a.)´dir.<br />
39. Peygamberimizin kaç oğlu doğdu<br />
Üç oğlu oldu. 1) Kasım 2) Abdullah (Diğer adı Tayyip) 3) İbrahim (r.a) hazretleridir.<br />
40. Peygamberimizin mübarek hanımlarını sayarmısın<br />
1) Hazret-i Hadice 2)Hazret-i Sevde 3) Hazret-i Aişe 4) Hz. Hafsa 5) Hz. Zeynep b.Huzeyme 6) Hz. Ümmi Seleme 7) Hz. Zeynep binti Cahş 8) Hz. Cuveyriye 9) Hz. Ümmü Habibe 10) Hz. Safiyye 11) Hz. Meymune 12) Hazreti Mariye, (r.a)<br />
41. Peygamberimizin hanımları bizim neyimiz olur<br />
Onlar bütün müminlerin annesidir.<br />
42. Peygamberimizin ilk hanımı kimdir<br />
Hz.Hatice (r.a.) validemizdir. Efendimizden 15 yaş büyük olup 25 sene beraber hayat sürmüştür.<br />
43. Peygamberimizin son hanımı kimdir<br />
Hz. Aişe (r.a.) validemizdir.<br />
44. Peygamberimizin 53 yaşından sonra evlenmesinin sebep ve hikmetlerinin bazılarını sayarımsınız<br />
Peygamberimiz, kabilelerin İslamiyete bağlanmalarını temin, ayrıca kadınlara ait hükümleri kadınlar vasıtasıyla yaymak, bazılarını sefaletten kurtarmak, bazılarının ise iffet ve namuslarını korumak için onlarla evlenmiştir. Asıl hikmet ve gaye kadınlar vasıtasıyla İslam´ı yaymaktır.<br />
45. Peygamberimizin en son vefat eden eşi kimdir<br />
Hz. Aişe (r.a)´dır.<br />
46. Gelmiş ve gelecek insanların en yücesi kimdir<br />
Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem´dir.<br />
47. Peygamber Efendimizin kaç torunu vardır<br />
İ ki torunu vardır :1) Hasan 2) Hüseyin (radıyallahü anhuma) hazretleridir.<br />
48. Bunlar kimin çocuklarıdır<br />
Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.a.)´nındır.<br />
49. Allah´ın emrettiği şeylerin en önemlisi nedir<br />
Tevhid´dir.<br />
50. Tevhid nedir<br />
Allah´ı bir bilmek, yalnız ona kulluk etmektir.<br />
51. Allah´ın yasakladığı en büyük günah nedir<br />
Şirk´tir.<br />
52. Şirk nedir<br />
Allah´a ortak koşmak, ondan başka Allah olduğunu söylemek.<br />
53. Peygamber kime denir<br />
Ahkam-i ilahiyeyi insanlara tebliğ içinAllah´ın vazifelendirdiği zata denir.<br />
54. Allah, peygamberleri niçin gönderdi<br />
Şirkten korumak, tevhide çağırmak için<br />
55. Allah tarafından mahlukata gönderilen peygamberlerin sayısı kaçtır<br />
Peygamberimizden yapılan bir rivayete göre yüz yirmi dört bin, bir rivayete göre, iki yüz yirmi dört bin.<br />
56. En büyük peygamberler kaçtır<br />
5 dir. Hz.Muhammed (a.s.), Hz.Nuh (a.s.), Hz.İbrahim (a.s.), Hz.Musa (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) dır.<br />
57. Kur´an-ı Kerim´de ismi geçen peygamberlerin sayısı kaçtır<br />
Yirmisekiz.<br />
58. İsimlerini sayarmısınız<br />
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyup, Şuayp, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Yunus, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Zekerriyya, Yahya, İsa, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn ve Hazret-i Muhammed Mustafa Salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim ecmaiyn hazeratıdır. Üzeytr, Lokman ve Zülkarneyn (aleyhimüsselam) hazretlerine bazıları velidir, demişlerdir.<br />
59. Peygamberimiz bir millete mi yoksa bütün insanlığa mı gönderildi<br />
Bütün insanlığa gönderildi.<br />
60. Resul nedir<br />
Müstakil bir şeriat getiren veya evvelki peygamberinşeriatına yeni hükümler ilave eden peygamberdir.<br />
61. Nebi nedir<br />
Kendisinden önce veeya zamanındaki resulun şeriatına tabi olan peygamberdir. Her resul aynı zamanda nebidir, fakat her nebi resul değildir.Her resul aynı zamanda nebidir. Fakat her nebi resul değildir. Her ikisine peygamber denir.<br />
62. İlk nebi kimdir<br />
Adam (a.s.) dır.<br />
63. İlk resul kimdir<br />
Nuh (a.s.) dır.<br />
64.İnsanlar öldükten sonra ne olacaklar<br />
Dirilecekler<br />
65. Dirildikten sonra ne olacaklar<br />
Dünyada yaptıklarının mükafatını veya cezasını görecekler.<br />
66. Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan kimse ne olur<br />
Dinden çıkar, kâfir olur.<br />
67. Melek nedir<br />
Allah´ın nurdan yarattığı ve istedikleri şekle girebilen, daima ibadet eden günahsız varlıklardır.<br />
68. Dört büyük melek hangileridir<br />
Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (A.S.)<br />
69. Meleklerin görevleri nelerdir<br />
Allah´a hamd etmek, O´nu tesbih etmek, O´nu zikr etmek. O, ne emrediyorsa onu yapmaktır.<br />
Bazı meleklerin özel görevleri vardır.<br />
70. Cebrail´in görevi nedir<br />
Peygamberlere vahiy ve kitap getirir.<br />
71. Mikail´in görevi nedir<br />
Tabiat olayları, rızık taksimatıyla görevlidir.<br />
72. İsrafil´in görevi nedir<br />
Kıyamette Sur´a üflemek<br />
73. Azrail´in görevi nedir<br />
Allah´ın emriyle can almak<br />
74. Dört büyük kitap hangileridir ve hangi peygamberlere inmiştir<br />
Tevrat Musa (A.S.), Zebur Davud (A.S.), İncil İsa (A.S.), Kur´an-Kerim Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine inmiştir.<br />
75. Suhuf ne demektir, kaç tanedir ve kimlere verilmiştir<br />
Cenab-ı Hakk´ın, dört kitaptan başka Cebrail (A.S.) vasıtasıyla bazı peygamberlere gönderdiği sahifelere suhuf denir. Adem (A.S.) 10, Şit (A.S.) 50, İdris (A.S.) 30, İbrahim (A.S.) ise 10 suhuf verilmiştir.<br />
76. Mezhep kaçtır<br />
İkidir.<br />
77. Nelerdir<br />
İtikatta mezhep, amelde mezhep.<br />
78. İtikattaki mezhep imamları kaçtır ve kimlerdir<br />
İkidir. İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridi ve İmam Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleridir.<br />
79. Amelde mezhep kaçtır ve nelerdir<br />
Dörttür. Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhepleridir.<br />
80. İtikatta mezhebin nedir<br />
Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebidir.<br />
81. Amelde mezhebin nedir<br />
Hanefi mezhebidir.<br />
82. Bizi itikattaki mezhebimizin imamı kimdir<br />
Ebu Mansur Muhammed Matüridi Hazretleridir.<br />
83. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebine mensup olanların itikatta imamları kimdir<br />
Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleridir.<br />
84. İmam Ebu Muhammed Matüridi nerelidir, ne zaman vefat etmiştir<br />
Semerkand´ın Maturid köyündendir. Türktür. Hicri (333) tarihinde vefat etmiştir.<br />
85. İmam Ebü´l Hasani´l Eşari Hazretleri nerelidir Ne zaman vefat etmiştir<br />
Basra´lı olup Hicri (324) tarihinde vefat etmiştir.<br />
86. Namazın kazaya kalmasının meşru sebepleri kaçtır, sayarmısınız<br />
Üçtür. A) Uyku B) Muharebe esnasında düşmandan hiç fırsat bulamamak C) Unutmak.<br />
87. Kaç tane kandil vardır, nelerdir<br />
Beş tane kandil vardır.<br />
Mevlid Kandili : Peygamberimizin dünyaya geldiği gecedir.<br />
Regaib Kandili : Hz. Amine´nin Peygamberimize hamile olduğunu anladığı gecedir.<br />
Mirac Kandili : Peygamberimizin, ilahi saltanatı seyretmek üzere Allah´ın daveti ve gücü ile bir mucize olarak göklere ve daha nice alemlere seyahat ettiği gecedir.<br />
Berat Kandili : Kur´an-ı Kerim´in levh-i mahfuzdan sema-i dünyaya indirildiği, insanların bir senelik hayat ve rızıklarının gözden geçirildiği, müslümanların af ve lütuflara nail olduğu gecedir.<br />
Kadir Gecesi : Kur´an-ı Kerim´in dünya semasındanPeygamberimize indirilmeye başladığı gecedir.<br />
88. Kabir suali kime sorulmaz<br />
Peygamberlere, çocuklara ve delilere<br />
89. Din nedir<br />
Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla sırf hayır ve saadete ulaştıran, ilahi bir kanundur.<br />
90. İslam nedir<br />
Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu hükümleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, onları bütün hayatında yaşamaktır.<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
Kaynaklar:<br />
1)Muhtasar İlmihal, Hasan Arıkan<br />
2) Hikmetleriyle Namaz Hocası, Rauf Pehlivan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocuklara Hangi İsimleri Koymalı]]></title>
			<link>https://dini-forum.com/showthread.php?tid=632</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 04:42:29 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://dini-forum.com/member.php?action=profile&uid=2">Selim46</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://dini-forum.com/showthread.php?tid=632</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuklara Hangi İsimleri Koymalı</span><br />
<br />
Çocuklara koyduğumuz veya koyacağımız isimlerin anlamlarının, dinimize, örf ve âdetimize uygun olup olmadığını öğrenmek, uygun değilse, değiştirmek gerekir. Haklı sebeplerle adını veya soyadını değiştirmek isteyenler de çıkabilir. Böylece isimlerin anlamlarını bilmek faydalı olur.<br />
<br />
Çocuklara güzel isim koymalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(Çocuğa güzel isim vermek, dinini öğretmek ve vakti gelince evlendirmek, evladın babası üzerindeki haklarındandır.) [Ebu Nuaym]<br />
(Kıyamette, babanızın ismi ile beraber [Mesela Ali oğlu Emin, veya Ali kızı Emine diye] çağrılacaksınız. O halde isminiz güzel olsun!) [Ebu Davud]<br />
<br />
Güzel isimler çoktur. Mesela Peygamber isimleri, Resulullah efendimizin 400 kadar olan mübarek isimleri, Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnasından olup da, isim olarak koyması caiz olan Ali, Aziz, Macid, Mucib, Rafi, Reşid isimleri, Eshab-ı kiramın, âlimlerin ve evliyanın isimleri konabilir. <br />
<br />
Bir ismin güzel olması için mutlaka Kur’an-ı kerimde bulunması gerekmez. Yüz binden fazla Eshab-ı kiramdan Hazret-i Zeyd hariç, hiçbirinin ismi Kur’an-ı kerimde yoktur. Güzel isimler çoktur. Değişik isim olsun diye, yahut en güzel isim olsun diye Kur’an-ı kerimde geçen her kelimeyi, sırf Kur’an-ı kerimde geçtiği için çocuğa isim olarak koymak, çok yanlış olur. Çünkü Kur’an-ı kerimde güzel isimlerin yanında kâfirlerin isimleri de vardır. En başta şeytan var, İblis var, Hannas vardır. Kâfirlerden Karun, Haman vardır. Peygamber efendimizin düşmanı Ebu Leheb’in ismi vardır. Bunları koymak doğru değildir.<br />
<br />
Kur'an-ı kerimde geçiyor diye yıldırım, şimşek, gelmek, gitmek gibi kelimelerin arabisini isim olarak koyanlar oluyor. Bu kelimelerden en meşhurlarından biri Esra’dır. Esra, gece yürümek manasına gelir. Ünzile, indirildi, indirilmiş demektir. Böyle isimleri koymak caiz ise de, enbiyanın, ulemanın, evliyanın ismini tercih etmek elbette iyi olur.<br />
<br />
Her Peygamber, kendi isminden olanlara, her âlim ve evliya da, kendi isminden olanlara şefaat edecektir. Güzel ismin bu yönden de önemi vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(Allah indinde en güzel olan isimler, Abdullah, Abdurrahmandır.) [Müslim]<br />
<br />
(Üç oğlu olup da, birine adımı vermeyen, cahillik etmiş olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Allahü teâlâ buyurur ki: İsmi, Ahmed, Muhammed, Mahmud gibi Habibimin isminden olan mümine azap etmekten haya ederim.) [R. Nasıhin]<br />
<br />
(Bir evde bir, iki veya üç Muhammed olmasının zararı olmaz.) [İbni Sâd]<br />
(Oğlunun adını Muhammed koyan, çocuğu ile Cennetlik olur.) [A. Rufai]<br />
<br />
(Muhammed isimli çocuğa her yerde ikram edin, onu aşağılamayın.) [Hatib]<br />
<br />
(Muhammed isimli kimseyi hakir görmeyin, onu mahrum etmeyin! Onun bulunduğu bir evde, bir yerde bereket vardır.) [Deylemi]<br />
<br />
İbni Abbas hazretleri, (Kıyamette, “adı Muhammed olan müminler gelsin” denilir, hepsi Cennete götürülür) buyurmaktadır.<br />
<br />
Ecdadımız, saygıda kusur olmasın diye Muhammed ismini “Mehmed” şeklinde kullanmıştır.<br />
<br />
Peygamber efendimizin mübarek isimlerinden birini de koymak çok iyi olur. Eshab-ı kiramın isimleri de çok kıymetlidir. Ecdadımızın koyduğu isimler de önemlidir.<br />
<br />
Hazret-i Talha, on çocuğunun her birine bir peygamber ismi koymuştu. Hazret-i Zübeyr’in de on çocuğu vardı. O da hepsine şehid ismi vermişti. Hazret-i Talha, Hazret-i Zübeyr’e, “Neden çocuklarına peygamber ismi değil de, şehid ismi verdin?” dedi. O da, “Çocuklarım peygamber olamayacağına göre, şehit olmalarını arzu ettiğim için” dedi.<br />
<br />
İsmi kötü olan değiştirmelidir! Hadis-i şerifte, (Kötü ismi olan bunu güzel isme çevirsin) buyuruldu. (Berika) <br />
<br />
Kâfir ismi koymaktan da kaçınmalıdır! İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
(Bir müslümanın, bir kâfir ismini almaktan, korkunç aslanlardan kaçmaktan daha çok kaçması gerekir. Bu isimler ve onların sahipleri, Allahü teâlânın düşmanlarıdır. Hadis-i şerifte, (Kötü zan altında kalınacak yerlerden kaçınız) buyuruldu. Dinsizlik alameti olan ve bu zannı uyandıran isimleri koymaktan kaçınmak gerekir.) [Müjdeci Mektuplar] <br />
<br />
İbni Âbidin hazretleri buyurdu ki:<br />
(Çocuğa Ali, Aziz gibi isimleri koymak caiz ise de, bu isimleri söylerken hürmet etmek gerekir.) [Redd-ül Muhtar]<br />
<br />
Reşid, Emin gibi övücü isimler koymak caiz ise de koymamak iyi olur. Çünkü böyle isimleri söyleyerek, sahibine hakaret etmek, isme de hakaret olur. (Şir’a)<br />
<br />
Kıyamette günahları, sevaplarından daha çok olan bir kimse, Cehenneme götürülürken, Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama buyurur ki:<br />
- Ya Cebrail, buna sor, hayatında hiçbir âlimin sohbetinde bulundu mu?<br />
<br />
Hazret-i Cebrail, o kimseye sorar. O da, (Ne yazık ki, hiçbir âlimle bir arada bulunmadım) der. Allahü teâlâ tekrar buyurur:<br />
- Ya Cebrail, buna sor ki, hiçbir âlimi ilminden dolayı sevdi mi?<br />
<br />
Cebrail aleyhisselam, ona sorar. O da, (Hayır, sevdiğim bir âlim yoktu) der. Hak teâlâ buyurur:<br />
- Ya Cebrail, tesadüfen de olsa, bu bir âlimle yemek yemiş mi?<br />
<br />
Cebrail aleyhisselam sorar. O da, (Hayır hiçbir âlimle bir sofrada bulunmadım) der. Hak teâlâ buyurur ki:<br />
- Ya Cebrail, bu kulun ismi, bir âlimin ismine benziyor mu, bunu da sor!<br />
<br />
Cebrail aleyhisselam sorar. O da, (İsmim hiçbir âlimin ismine benzemez) der. Hak teâlâ buyurur ki: - Bunu Cennete götürün. O, âlimi seven birini severdi.) [El-Envâr]<br />
<br />
Görüldüğü gibi, ismi bir âlimin ismine benzemek, hatta âlimi seveni sevmek bile insanın kurtuluşuna sebep olmaktadır. Elbette her şeyden önce mümin olmak şartı vardır. Mümin olmadıktan sonra, güzel ismin ve ibadetin kıymeti olmaz.<br />
<br />
Çocuğa, doğunca veya doğumu müteakip yedinci günü adı konur. Doğduktan sonra hemen ölen çocuğa da ad konur. Yıkanır, cenaze namazı kılınır. Ölü doğan çocuklara isim vermek gerekmez. Fakat isim vererek defnetmek iyi olur. <br />
<br />
Çocuğun ismini ilim ehli, salih bir zata koydurmalıdır! Eshab-ı kiram, çocuklarına isimlerini Peygamber efendimize verdirmeyi tercih etmişlerdir. Çocuğa ad koyarken, çocuğun babası, dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan, çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek iyi olur. Bu arada çocuğun ağzına bir tatlı sürmek iyi olur.<br />
<br />
Peygamber efendimiz, Hazret-i Hasan doğunca, kulağına ezan okumuştur. Ezan okuyacak kimse, çocuğu yastık gibi yumuşak bir şey üstüne koyarak kucağına alır. Çocuğu birisi kucağına alıp, ezanı bir başkası da okuyabilir. Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:<br />
(Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da ikamet okunursa, “Ümmü sıbyan” hastalığından korunmuş olur.) [Beyheki]<br />
<br />
Çocuğa isim koyduktan sonra, hayır duada bulunmalıdır! Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, bu çocuğu hayırlı ve salihlerden eyle ve onu güzel bir şekilde yetişmesini sağla) diye dua etmiştir.<br />
<br />
Ebu Musel Eşari hazretleri, (Çocuğumu doğduğu gün Resulullaha götürdüm, adını İbrahim verdi) dedi. Amr bin Şuayb’ın dedesi ise, (Resulullah, yeni doğan çocuğa yedinci günü isim verilmesini ve akika kesilmesini emretti) dedi. [Tirmizi]<br />
<br />
Buhari’de “Eğer akika kesilmeyecekse, çocuk doğduğu vakit isim konur ve ağzına tatlı bulaştırılır” deniyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhammed aleyhisselam efendimizin 400’e yakın ismi Mevahib-i ledünniyye'de vardır. Bunlardan bir kısmının manası alfabetik olarak kısaca şöyle:</span><br />
<br />
Abdullah: Allah’ın kulu.<br />
Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.<br />
<br />
Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.<br />
Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.<br />
<br />
Ahsen: En güzel.<br />
Alî: Çok yüce.<br />
<br />
Âlim: Bilgin, bilen.<br />
Allâme: Çok bilgili.<br />
<br />
Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı.<br />
Aziz: Çok yüce, çok şerefli.<br />
<br />
Beşîr: Müjdeleyici.<br />
Burhan: Sağlam delil.<br />
<br />
Cebbâr: Kahredici, galip.<br />
Cevâd: Cömert.<br />
<br />
Ecved: En iyi, en cömert.<br />
Ekrem: En şerefli.<br />
Emin: Doğru ve güvenilir.<br />
<br />
Fadlullah: Allah’ın ihsanı, fazlı.<br />
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran.<br />
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran.<br />
<br />
Gâlip: Hâkim ve üstün.<br />
Gani: Zengin.<br />
<br />
Habib: Sevgili, çok sevilen.<br />
Hâdî: Doğru yola götüren.<br />
<br />
Hâfiz: Muhafaza edici.<br />
Halîl: Dost.<br />
<br />
Halîm: Yumuşak huylu.<br />
Hâlis: Saf, temiz.<br />
<br />
Hâmid: Hamd edici, övücü.<br />
Hammâd: Çok hamd eden.<br />
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.<br />
<br />
Kamer: Ay.<br />
Kayyim: Görüp gözeten.<br />
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.<br />
<br />
Mâcid: Yüce ve şerefli.<br />
Mahmûd: Övülen.<br />
<br />
Mansûr: Zafere kavuşmuş.<br />
Masûm: Suçsuz, günahsız.<br />
<br />
Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.<br />
Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.<br />
<br />
Mekkî: Mekkeli.<br />
Merhûm: Rahmetle bezenmiş.<br />
<br />
Mes'ud: Mutlu.<br />
Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.<br />
<br />
Muallim: Öğretici.<br />
Muhammed: Yerde ve gökte çok övülen.<br />
<br />
Muktefâ: Peşinden gidilen.<br />
Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.<br />
<br />
Mustafa: Çok arınmış.<br />
Mutî: Hakka itaat eden.<br />
<br />
Mu'tî: Veren, ihsan eden.<br />
Muzaffer: Zafer kazanan, üstün.<br />
<br />
Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.<br />
Müctebâ: Seçilmiş.<br />
<br />
Mükerrem: Şerefli, yüce, aziz, hürmet ve tâzime erişmiş.<br />
Müktefî: İktifâ eden.<br />
<br />
Münîr: Nurlandıran, aydınlatan.<br />
Mürsel: Elçilikle gönderilmiş.<br />
<br />
Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş.<br />
Müstakîm: Doğru yolda olan.<br />
Müşâvir: Kendisine danışılan.<br />
<br />
Nakî: Çok temiz.<br />
Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini.<br />
<br />
Nâsih: Öğüt veren.<br />
Nâtık: Konuşan, nutuk veren.<br />
<br />
Nebî: Peygamber.<br />
Neciyyullah: Allah’ın sırdaşı.<br />
<br />
Necm: Yıldız.<br />
Nesîb: Asîl, temiz soydan gelen.<br />
<br />
Nezîr: Uyarıcı, korkutucu.<br />
Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk.<br />
Nûr: Işık, aydınlık.<br />
<br />
Râfi: Yükselten.<br />
Ragıb: Rağbet eden, isteyen.<br />
<br />
Rahîm: Müminleri çok seven, acıyan.<br />
Râzî: Kabul eden, hoşnut olan.<br />
<br />
Resûl: Elçi.<br />
Reşîd: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü.<br />
<br />
Saîd: Mutlu.<br />
Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan.<br />
<br />
Sadullah: Allah’ın mübarek kulu.<br />
Sâdık: Doğru olan, gerçekçi.<br />
<br />
Saffet: Arınmış, seçkin.<br />
Sâhib: Mâlik, arkadaş; sohbet edici.<br />
<br />
Sâlih: İyi ve güzel huylu.<br />
Selâm: Noksan ve ayıptan emin.<br />
<br />
Seyfullah: Allah’ın kılıcı.<br />
Seyyid: Efendi.<br />
<br />
Şâfi: Şefaat edici.<br />
Şâkir: Şükredici.<br />
Şems: Güneş.<br />
<br />
Tâhâ: Kur'an-ı kerimdeki rümuz ismi.<br />
Tâhir: Çok temiz.<br />
<br />
Takî: Haramlardan kaçınan.<br />
Tayyib: Helâl, temiz, güzel, hoş.<br />
<br />
Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri.<br />
Vâiz: Nasihat eden.<br />
<br />
Vâsıl: Kulu Rabbine ulaştıran.<br />
Velî: Veli, sahip, dost.<br />
<br />
Yasîn: Gerçek insan, insan-ı kâmil.<br />
<br />
Zâhid: Masivadan yüz çeviren.<br />
Zâkir: Allah’ı çok anan.<br />
Zeki: Temiz, akıllı. <br />
<br />
ÖNEMLİ NOT: Kıymetli Okuyucumuz. Aşağıda daha çok merak edilen isimleri bildiriyoruz. Bu, aşağıda yazan her ismi tavsiye ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Çocuklarımıza nasıl isimler koymamız gerektiğiniz " Çocuklara Hangi İsimleri Koymalı" konusundan okuyabilirsiniz.<br />
<br />
Âbidin : İbadet edenler kulluk yapanlar.<br />
Adnan : Üstün insan.<br />
Affan : Çirkin şeylerden kaçınan, iffetli, namuslu.<br />
<br />
Âgah : Bilgili, basiretli, haberdar, uyanık.<br />
Âhi : Arkadaş, dost, cömert, yiğit.<br />
Ahmed : Çok övülmüş, beğenilmiş.<br />
<br />
Alican : Cana yakın, kanı sıcak, candan.<br />
Âlişan : Şan ve şerefi yüce olan.<br />
Alişir : Aslan Ali.<br />
<br />
Alpaslan : Korkusuz, yiğit, güçlü, kuvvetli.<br />
Alper : Cesur asker, yiğit asker.<br />
Alperen : Hem din adamı hem komutan olan yiğit.<br />
<br />
Altemur : Demirin korlaşmış kırmızı hali.<br />
Âmir : İmâr eden.<br />
Ammâr : Bir yeri bakımlı hale getiren.<br />
<br />
Aşkın : Aşmış, ileri, üstün, seçkin.<br />
Ata : Baba, dede, yaşlı, tecrübeli, bilgili.<br />
Atalay : Tanınmış, ünlü.<br />
<br />
Atâullah : Allah’ın hediyesi, ihsanı, lütfu.<br />
Avşar : İşi hemen yapan.<br />
Aykan : Kanı parlak ve canlı.<br />
<br />
Aykut : Armağan, mükafat, ödül.<br />
Aytekin : Ay gibi tek ve biricik olan, çok değerli.<br />
Ayvaz : Koca, eş.<br />
<br />
Babacan : Cana yakın, güvenilir, anlayışlı.<br />
Baha : Değer, kıymet, zariflik, üstünlük.<br />
Bahadır : Yiğit, cesur, kahraman.<br />
<br />
Battal : Kahraman, cesur, çok büyük.<br />
Batu : Güçlü, kudretli.<br />
Bedir : Dolunay. Ayın ondördü gibi güzel.<br />
<br />
Behcet : Sevinç, güler yüzlü, şirin.<br />
Behlül : Çok gülen, hayır sahibi, cömert.<br />
Behnan : İyi huylu, güler yüzlü, herkesçe sevilen.<br />
<br />
Behram : Merih yıldızı.<br />
Behzat : Soyu güzel, doğuştan asil.<br />
Bekir : İlk çocuk. Genç, taze.<br />
<br />
Bektaş : Akran, eş.<br />
Bera : Fazilet, meziyet sahibi.<br />
Berkan : Şakıyan, parıldayan.<br />
<br />
Berkin : Güçlü, sağlam.<br />
Beşer : İnsan.<br />
Beşir : Müjdeleyen. Güler yüzlü.<br />
<br />
Bilal : Su.<br />
Bilgehan : Derin bilgi sahibi hakan.<br />
Bişr : Güler yüzlü.<br />
<br />
Buğra : Erkek deve, hindi, aslan.<br />
Burak : Peygamber efendimizin Miracda bindiği at.<br />
Burhan : Delil, sağlam delil, hakkı bâtıldan ayıran.<br />
<br />
Bülent : Yüksek, yüce, uzun.<br />
Cafer : Çay, dere, küçük akarsu.<br />
Câbir : Cebreden, zorlayan, galip gelen.<br />
<br />
Can: Ruh. Aziz, sevgili. Gönül.<br />
Candar : Silahlı asker.<br />
Caner : Can dostu.<br />
<br />
Canib : Yan, taraf, yön.<br />
Cârullah : Allah’a yakın olan, Allah dostu.<br />
Celâl : Azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.<br />
<br />
Çelebi : Efendi, görgülü ve ince insan.<br />
Cem : Hükümdar, şah.<br />
Cemal : Yüz güzelliği<br />
<br />
Cemaleddin : Dinin güzeli, dinin cemali.<br />
Cemali : Yüzü güzel olan, güzellik sahibi.<br />
Cenab : Büyük, şerefli<br />
<br />
Cengiz : Sert ve haşin huylu, gönlü yumuşamaz.<br />
Cerrah : Ameliyat yapan, operatör.<br />
Cevat : Çok cömert, eli açık, çok ihsan eden.<br />
<br />
Cevdet : Güzel, kusursuz, cömert, olgun.<br />
Cevheri : Cevher sahibi.<br />
Cezmi : Azimli, kararlı.<br />
<br />
Cihad : Din uğrunda düşmanla ve nefsi ile savaşan.<br />
Cihangir : Cihanın büyük bir bölümünü ele geçiren.<br />
Civan : Genç, taze, delikanlı.<br />
<br />
Cihanşah : Dünyanın padişahı.<br />
Cübeyr : Küçük kahraman, küçük yiğit.<br />
Cüneyt : Küçük asker, askercik.<br />
<br />
Dâhi : Üstün zekalı, son derece zeki, anlayışlı.<br />
Dâi : Dua eden, duacı, hak dine çağıran.<br />
Dânâ : Çok bilen, bilgili.<br />
<br />
Daniş : Bilgi, bilme, biliş, ilim.<br />
Danişmend : Bilgili, âlim.<br />
Dâver : Doğru ve insaflı olan, âdil hükümdar.<br />
<br />
Derviş : Allah için alçak gönüllüğü kabul eden.<br />
Dilhan : İçten, gönülden söyleyen.<br />
Dilaver : Yiğit, yürekli, erkek.<br />
<br />
Doğan : Atılgan ve yiğit.<br />
Dülger : Marangoz.<br />
Ecehan : Hanların başı.<br />
<br />
Ecmel : En güzel, en yakışıklı.<br />
Ecvet : En cömert, varını yoğunu dağıtan. En iyi olan.<br />
Ede : Ata, büyük kardeş, ağabey.<br />
<br />
Edhem : Kara donlu, yağız at.<br />
Efe : Batı anadolu yiğidi, zeybek.<br />
Efken : Atıcı, yıkıcı.<br />
<br />
Eflah : Tamamiyle kurtulan, en çok talihe kavuşan.<br />
Ekmel : En olgun, mükemmel.<br />
Ekrem : Çok cömert, iyiliksever, keremi lütfu çok olan.<br />
<br />
Elvan : Renkli, renk renk.<br />
Emced : Çok şerefli, ve haysiyet sahibi.<br />
Emir : Bir kavmin, şehrin başı, reisi.<br />
<br />
Emre : Aşık, dost, abi. Beylerbeyi.<br />
Enes : İnsan.<br />
Engin : Uçsuz bucaksız deniz.<br />
<br />
Enver : Çok nurlu, çok ışıklı, çok parlak, çok güzel.<br />
Ercümend : Muhterem, şerefli, itibarlı.<br />
Erdem : Fazilet.<br />
<br />
Ergün : Sert başlı, oynak ve hızlı giden at.<br />
Erhan : Yiğit hakan.<br />
Erkam : Rakamlar, isimler.<br />
<br />
Erkan : Esaslar, direkler, reisler.<br />
Erkin : Bağımsız hareket eden.<br />
Erman : Arzusu, isteği olan.<br />
<br />
Erol: Sözünde duran er.<br />
Ertuğrul : Temiz, yürekli, doğru insan.<br />
Erva : Çok güzel, son derece cesur ve yiğit adam.<br />
<br />
Esat : Çok uğurlu ve mutlu.<br />
Esed : Aslan, gazanfer, cesur.<br />
Esved : Siyah, esmer.<br />
<br />
Etem : Kusursuz, noksansız.<br />
Evran : Baht, büyük yılan.<br />
Eyüp : Tevbe eden, hatalarına pişman olan.<br />
<br />
Ezrak : Mavi, gök renkli. Su gibi saf ve temiz olan.<br />
Eşref : En çok şerefli, itibarı en çok yüksek olan.<br />
Fazlı : İyilik, fazilet, erdem, lütuf.<br />
<br />
Fahreddin : Dinin büyüğü, dinde övülmeye layık.<br />
Fâlih : İsteğine kavuşan, başaran. Çiftçi.<br />
Faruk : Hak ile bâtılı ayıran.<br />
<br />
Fasih : Güzel, düzgün ve açık konuşan.<br />
Fatih : Fetheden, zapteden, aşan.<br />
Fatin: Zeki, anlayışlı.<br />
<br />
Faysal : Kesin hüküm vereni. Keskin kılıç.<br />
Fazlullah : Allahü teâlânın lütfu. Üstün ve değerli<br />
Feda : Kurban olma, gözden çıkarma.<br />
<br />
Fedai : Canını esirgemeyen, can vermeye hazır.<br />
Feramuz : Şanlı, şerefli, ün kazanmış.<br />
Feramuş : Hatırdan çıkan, unutulan.<br />
<br />
Ferhan : Sevinçli, neşeli, ferahlı, şen, memnun.<br />
Ferhat : Sevinç, neşe sahibi.<br />
Feridüddin : Dinin en üstünü.<br />
<br />
Feridun : Tek, eşi ve benzeri olmayan, kıymetli cevher.<br />
Ferman : Emir. Padişahların tarafından verilen emir.<br />
Ferruh : Uğurlu, mübarek, yüzü nurlu, aydın.<br />
<br />
Fettah : Fetheden, her türlü müşkülleri kolaylaştıran.<br />
Feyyâz : Feyz, bereket ve bolluk veren.<br />
Feyzullah : Allahü teâlânın feyzi.<br />
<br />
Fuat : Kalb, gönül.<br />
Furkan : İyi ile kötü, doğru ile yanlış arasındaki farkı gösteren.<br />
Fuzuli : Fazla, anlamsız, yersiz.<br />
<br />
Faris : Yiğit, mert, binici, at yetiştiricisi.<br />
Gazanfer : Yiğit, aslan gibi cesur.<br />
Gazi : Savaştan sağ dönen.<br />
<br />
Gevheri : Pırlanta gibi temiz insan.<br />
Gıyas : Yardım eden.<br />
Giray: Kırım hanı.<br />
<br />
Gürbüz : Toplu, güçlü dinç erkek.<br />
Habbab : Seven, sevgili, dost.<br />
Habil : Yumuşak ve temiz huylu.<br />
<br />
Hacib : Kapıcı, kapıcı başı.<br />
Hafi : Güler yüzlü, çok ikramcı, gizli.<br />
Hafid : Torun.<br />
<br />
Hakan : Türk hükümdarı.<br />
Hakem : Hüküm veren.<br />
Haki : Hikaye eden, anlatan.<br />
<br />
Hakkı : Doğru olan, irfan sahibi, insaflı.<br />
Haldun : Devamlı yaşlanıp ihtiyarlamayan.<br />
Halife : Birinin yerine geçen .<br />
<br />
Halil : Dost, sevgili, samimi dost, içten arkadaş.<br />
Haluk : İyi ve güzel huylu, geçim ehli, İslama yakışır.<br />
Hamdullah : Allahü teâlâya hamd eden.<br />
<br />
Hammâd : Çok hamd eden, çok dua eden.<br />
Hamza : Aslan, heybetli, azametli.<br />
Han : Hakan veya hakana bağlı hükümdar.<br />
<br />
Hanefi : İstikamet üzere olan.<br />
Hani : Yumuşaklık ve vakar sahibi.<br />
Hasan : Güzel, iyi, hoş.<br />
<br />
Haseki : Hükümdarların hizmetlerine tahsis edilen zat.<br />
Hasibi : Cömert, hayırhah.<br />
Hasin : Kuvvetli, sağlam, muhafaza eden.<br />
<br />
Hâtem : Mühür, üstü mühürlü yüzük, en son.<br />
Hattâb : Çok güzel konuşan ve nasihat eden.<br />
Hatip : Hitabeden, güzel söz söyleyen.<br />
<br />
Hayali : Hayal eden.<br />
Haydar : Aslan, cesur, yiğit, kahraman.<br />
Hayrani : Hayran olan.<br />
<br />
Hazım : ihtiyatlı, basiretli, gözü açık, hazımlı.<br />
Haşim : Ezen, parçalayan. Hürmet ve ikram eden.<br />
Haşmet : Heybet ve ihtişam sahibi. Tevazu gösteren.<br />
<br />
Hicabi : Mahcup, utangaç, hayalı, edepli, terbiyeli, iffetli.<br />
Hilmi : Yumuşak huylu, sabırlı, vakarlı, sakin.<br />
Himmet : Lütfeden, gayret eden.<br />
<br />
Hişam : Haya eden, utanan.<br />
Hud : Büyük, çok hürmet eden.<br />
Hulusi : Halis, saf, samimi, candan, içi temiz.<br />
<br />
Hurşid : Güneş.<br />
Huzeyfe : Küçük testici, çömlekçi çırağı.<br />
Hüccet : Senet, vesika, delil.<br />
<br />
Hüdâvendigâr : Hükümdar, sultan, âmir, hâkim.<br />
Hüdayi : Hüdânın kulu.<br />
Hümayun : Mübarek, mutlu, padişaha olan.<br />
<br />
Hüsameddin : Dinin keskin kılıcı.<br />
Hüseyin : Küçük güzel.<br />
Hüsrev : Padişah, hükümdar, sultan.<br />
<br />
Hızır : Yeşil.<br />
İhsan : Hakkından fazlasını veren.<br />
İhvan : Sadık, samimi, candan dost.<br />
<br />
İkrime : Kerem sahibi, cömert.<br />
İlhami : İlham sahibi.<br />
İlker: İlk erkek çocuk.<br />
<br />
İmadeddin : Din direği, devleti ayakta tutan.<br />
İmam : Nümune, rehber, önder, başkan.<br />
İnayetullah : Allah’ın lütfu, ihsanı.<br />
<br />
İslam : Müslüman, Hakka teslim olan.<br />
İsmâil (İb): Allahü teâlâya çok ibadet eden.<br />
İzzet : Değer, şeref, kudret, hürmet ve ikram sahibi.<br />
<br />
Kaan: Kağan. Hanların hanı, şahinşah.<br />
Kabil : Kabul eden, önde olan.<br />
Kadem : Ayak, adım.<br />
<br />
Kâdir : Tükenmez güç ve kudret sahibi.<br />
Kadı : Hüküm, karar ve hakimlik.<br />
Kalender : Dünyadan el etek çekip boş dolaşan derviş.<br />
<br />
Kamran : İsteğine kavuşmuş, mutlu, bahtiyar.<br />
Kasım: Taksim eden, bahşeden.<br />
Kâzım : Öfkesini, gazabını yenen.<br />
<br />
Keleş: Güzel yakışıklı, bahadır.<br />
Kemal : Olgunluk, bilgi ve fazilet sahibi.<br />
Keramet : Kerem, ihsan, evliyada görülen harika.<br />
<br />
Kerami : Soylu, şerefli.<br />
Kerem : Asalet, izzet ve şeref sahibi. Cömert, eli açık.<br />
Keremşah : Çok cömert, çok eli açık, çok soylu.<br />
<br />
Key : Büyük hükümdar, padişah.<br />
Keşşaf : Keşfeden, sırları çözen, gizlileri açığa çıkaran.<br />
Kıymet : Değer, baha, bedel, onur, itibar, makbul oluş.<br />
<br />
Kiram : Soyu temiz olanlar, şerefli ve cömert olanlar.<br />
Korkut: Büyük dolu tanesi.<br />
Kuddusi : Mukaddes, ulvi, pak.<br />
<br />
Kılıç: İki yüzü keskin eski bir silah.<br />
Levent : Bahriyeli. Boylu poslu, yakışıklı.<br />
Levni : Renkli, boyalı.<br />
<br />
Mahdum : Hizmet edilen, evlat.<br />
Mahmud : Övülmüş, medhedilmiş, sena edilmiş.<br />
Mahmur : Sarhoş, uykulu, baygın gözlü.<br />
<br />
Murat : İstek, arzu, maksat. Seçilen<br />
Mazhar : Nail olan, şereflenen, bir iyiliğe kavuşan.<br />
Memun : Korkusuz, tehlikesiz, sağlam, emin.<br />
<br />
Mecdeddin : Dinin büyüğü.<br />
Mecnun : Deli, divâne, delice seven.<br />
Medeni: Şehirli, bilgili ve görgülü.<br />
<br />
Mert : Sözünün eri, yiğit, bahadır.<br />
Mestan : Mest olmuş, bayılmış..<br />
Metin : Sağlam, dayanıklı.<br />
<br />
Mir : Amir, kumandan, bey, vali, hükümdar.<br />
Miraç : Merdiven, yükselen, yükseklere çıkan .<br />
Mirkelam : Kibar konuşan, hoş sohbet, sohbet adamı.<br />
<br />
Mirza : Hükümdar soyundan gelen, beyzade.<br />
Misbah : Lamba.<br />
Mithat : Methetme, övme.<br />
<br />
Muammer : Uzun ömürlü, ömür süren, yaşayan, talihli.<br />
Muaz : Sığınan, korunan, sarılan.<br />
Muhammed : Yerde ve gökte çok övülen.<br />
<br />
Muharrem : Haram kılınmış, dinen yasak edilmiş.<br />
Muhtar : Seçilmiş, seçkin.<br />
Muhterem : Saygıdeğer, sayın, kıymetli, şerefli.<br />
<br />
Muhteşem : Göz kamaştıracak büyüklükte veya güzellikte olan.<br />
Muhyiddin : Dini ihya eden.<br />
Muktedi : İktida eden, tâbi olan, uyan.<br />
<br />
Muktedir : iktidarlı, gücü yeten.<br />
Muktefi : İktifa eden, izinden takip eden, örnek tutan, birine uyan.<br />
Muslih : Islah eden, düzelten.<br />
<br />
Mustafa : Saf hale getirilmiş, süzülmüş, güzide.<br />
Mutahhar : Temizlenmiş, mübarek.<br />
Mutasım : Günahtan çekinen, eliyle tutan, yapışan.<br />
<br />
Muteber : Kadri bilinen, kıymeti takdir edilen.<br />
Mutemed : Kendisine itimat edilen, güvenilen.<br />
Mutlu: Halinden, memnun, mesut, bahtiyar.<br />
<br />
Muttalib : Talep eden, isteyen.<br />
Mübarek : Bereketli, feyizli, uğurlu, hayırlı.<br />
Mübeşşir : Müjdeci, hayırlı haber verip sevindiren.<br />
<br />
Müjdat : İyi haber, müjdeli haber.<br />
Mükerrem : Şerefli, muhterem, hürmete erişmiş.<br />
Mülayim : Yumuşak huylu, medenice hareket eden.<br />
<br />
Mümtaz : İmtiyazlı, üstün tutulmuş, seçkin, seçilmiş.<br />
Müren : Akarsu, nehir, ırmak.<br />
Mürsel : Gönderilmiş, yollanmış, nebi.<br />
<br />
Müşir : İşaret eden, yol gösteren, mareşal.<br />
Müzdad : Artmış, çoğalmış, uzun.<br />
Nabi : Haberci, haber veren.<br />
<br />
Namdar : Meşhur namlı, ünlü, tanınmış.<br />
Nasreddin : Dine yardım eden.<br />
Nebi : Haberci, haber getiren, peygamber.<br />
<br />
Necat : Kurtuluşa, selamete eren.<br />
Necati : Kurtulan, felah bulan.<br />
Neccar : Dülger, marangoz, doğramacı.<br />
<br />
Necdet : Kahraman, yiğit, efe.<br />
Necih : Başarılı, galip, muzaffer.<br />
Necmi : Yıldız<br />
<br />
Nefi : Kazançlı, kârlı.<br />
Nejat : Soy nesil, nesep, tabiat.<br />
Nesimi : Hoş ve mülayim.<br />
<br />
Nevzat : Yeni doğmuş çocuk.<br />
Neşet Yetişen, ileri gelen, doğan.<br />
Neşat : Sevinç, neşe, keyif.<br />
<br />
Nihat : Tabiat, huy, yaratılış, bünye, karakter.<br />
Nijad : Soy.<br />
Niyazi : Yalvaran, yakaran, dua eden.<br />
<br />
Nizam : Düzen, usul, tertip, yol,kaide, sıra, dizi.<br />
Numan : Refah, konfor.<br />
Nuaym : Hayat güzelliği, refah.<br />
<br />
Nusret : Yardım, başarı, üstünlük, zafer, galebe, fetih.<br />
Nüzhet : Neşe, sevinç, eğlence, temizlik, ferahlık.<br />
Oğuz : Doğru, sağlam, güçlü, genç.<br />
<br />
Oğuzhan : Oğuzların hükümdarı.<br />
Okan : Anlayışlı, kavrayışlı.<br />
Oktay : Hiddetli, kızgın, sinirli.<br />
<br />
Orhan : Şehrin hakimi.<br />
Ozan : Halk şairi, geveze.<br />
Öktem : Gösterişli, korkusuz, güçlü.<br />
<br />
Ömer : Diri, canlı, yaşayan hayat süren<br />
Önder : Lider, şef, reis.<br />
Peyami : Haberci.<br />
<br />
Raci : Rica eden, yalvaran, ümitli, dileyen.<br />
Racih : Tercih edilen.<br />
Rafet : Merhamet etme, acıma, esirgeme.<br />
<br />
Ramazan : Çok sıcak olan, günahları yakan.<br />
Ramiz : İşaret koyan, işaretle konuşan.<br />
Rauf : Pek esirgeyen, çok merhamet eden.<br />
<br />
Recai : Rica eden, dua eden, Allahü teâlâya yalvaran.<br />
Recep : Mübarek, muazzam, muhterem; kıymetli.<br />
Refah : Bolluk, rahatlık, her türlü sıkıntıdan kurtulma.<br />
<br />
Re'fet : Acıyan, merhamet eden.<br />
Reha : Kurtuluş, halas.<br />
Reis : Baş, başkan.<br />
<br />
Resül : Yeni bir kitap ile gönderilen peygamber.<br />
Reşat : Hak yolunda yürüme, doğru yol.<br />
Reşid : akıllı, iyi ve olgun.<br />
<br />
Rifat : Yükseklik, yücelik, büyük rütbe.<br />
Rüçhan : Üstün olan.<br />
Rıdvan : Razı, memnun. Cennetin kapısındaki melek.<br />
<br />
Rıza : Kadere razı olan. Tasavvufta iradenin yok edilmesiyle elde edilen makam.<br />
Sadeddin : Dinin mübarek kişisi.<br />
Sadullah : Allahü teâlânın saadeti.<br />
<br />
Sadun : Uğurlu olan, uğur getiren.<br />
Safa : Saf, berrak, temiz, kedersiz, gönlü şen.<br />
Saffet : Saf, halis, temiz. Hile ve dubaradan uzak olan.<br />
<br />
Saffan : Saf, halis.<br />
Salahaddin : Dine bağlı, dini düzgün.<br />
Sâman : Servet sahibi, zengin, rahat, dinç, düzenli.<br />
<br />
Sedat : Doğru ve haklı<br />
Selami : Barış, huzur ve selamet sahibi.<br />
Selçuk: Sel gibi akan.<br />
<br />
Selman : Barışçı, sulhçu.<br />
Serdar : Asker başı, kumandan, komutan, reis.<br />
Serhat : Sınır boyundaki asker.<br />
<br />
Sertaç : Başa konan taç.<br />
Server : Baş, reis, seyyid, bir topluluğun ileri geleni.<br />
Sevban : Elbiseli, giyinmiş, kuşanmış.<br />
<br />
Seyfi : Kılıç kuşanmış, asker.<br />
Seyfullah : Allah’ın kılıcı, askeri.<br />
Seymen : Çiftlik bekçisi.<br />
<br />
Seyyid : Efendi, bey, Peygamber efendimizin torunu Hazret-i Hüseyin’in soyundan gelenler.<br />
Sezgin : Sezen sezici, duygulu, hassas.<br />
Sinan : Mızrak, süngü.<br />
<br />
Sirac : Lamba, ışık, güneş, ay.<br />
Siraceddin : Dinin kandili.<br />
Siyami : Oruçlu, kendini kötülüklerden men eden.<br />
<br />
Soner : Bir işte son yardımı yapan. Son olması istenen.<br />
Sunullah : Allah’ın kudreti, meydana getirdiği varlığı.<br />
Şaban : Aralık, fasıla.<br />
<br />
Şabi : Cemaat ehli.<br />
Şadan : Sevinçli, keyifli, neşeli, bahtiyar.<br />
Şahap : Alev, ateş parçası, akan yıldız.<br />
<br />
Şahinalp: Şahin gibi yiğit.<br />
Şahsüvar : Usta binici, çok iyi ata binen.<br />
Şâfi : Şefaat eden, şifa veren.<br />
<br />
Şarani : Saçı gür<br />
Şecaeddin : Dinin kahramanı, dinin yiğidi.<br />
Şehlevent : Uzun boylu, yakışıklı genç.<br />
<br />
Şemseddin : Dinin güneşi.<br />
Şemsi : Güneş gibi parlayan.<br />
Şerafeddin : Dinin şereflisi.<br />
<br />
Şeref : Asil, yüksek, şanlı, şöhretli atalara sahip olmak.<br />
Şevket : Büyüklük, kudret ve kuvvetten doğan haşmet.<br />
Şevki : Şevkli, neşeli, istekli.<br />
<br />
Şeyban : Saçlarına ak düşmüş, ihtiyar, yaşlı.<br />
Şihab : Cesur, parlak yıldız, kıvılcım.<br />
Şihabeddin : Dinin parlak yaldızı.<br />
<br />
Şinasi : Tanıyan, tanıyıcı, bilen, anlayan.<br />
Şir : Aslan.<br />
Taceddin : Dinin tacı.<br />
<br />
Taci : Taçlı.<br />
Tahsin : Kale gibi sağlamlaştırma.<br />
Taki : Günahtan kaçınan, dinine bağlı.<br />
<br />
Talat : Yüz, çehre, dindar.<br />
Talha : Bir zamk ağacı.<br />
Tamer : Tam erkek.<br />
<br />
Taner : Şafak gibi canlı erkek.<br />
Tanju : Türk hükümdarı [Çinlilerce]<br />
Tarkan : Dağınık, perişan.<br />
<br />
Tarık : Sabah yıldızı, parlak yıldız.<br />
Tayfur : Uçan, yükselen.<br />
Taylan : Uzun boylu.<br />
<br />
Tayyar : Uçan, uçucu uçma kabiliyeti olan.<br />
Tekin : Uğurlu, hayırlı.<br />
Temel : Asıl, esas.<br />
<br />
Tevfik : Uygun getirme, Allah’ın yardımına kavuşma.<br />
Timur : Demir gibi sağlam.<br />
Timurtaş : Demir ve taş gibi sağlam.<br />
<br />
Tufan : Afet, felaket, çok şiddetli yağmur.<br />
Turan : Cesur atılgan, yiğit.<br />
Turanşah : Cesur Türk hükümdarı.<br />
<br />
Turgay : Küçük kuş, sığırcık.<br />
Turgut : Belde, yerleşme merkezi, mesken.<br />
Ubeydullah : Kulcağız, kölecik.<br />
<br />
Üsame : Bir aslan cinsi.<br />
Vakkas : Savaşçı, okçu.<br />
Vakur : Ağırbaşlı, temkinli.<br />
<br />
Vakıf : Duran, ayakta duran.<br />
Vâlâ : Yüksek, yüce.<br />
Vecdi : İlahi aşka dalan, vecde gelen, kendinden geçen.<br />
<br />
Vecit : Vecde gelen, İlahi cezbe ile bayılan.<br />
Vecihi : Bir kavmin büyüğü.<br />
Vedat : Sevgi ve dostluk gösteren.<br />
<br />
Vefa : Sözünde duran, dostluğunu devam ettiren.<br />
Veli : Ermiş.<br />
Yahya : Canlı, hayat süren.<br />
<br />
Yaver : Yardım edici, imdada koşan.<br />
Yavuz : Yaman, korkusuz.<br />
Yekta : Tek, eşsiz, benzersiz.<br />
<br />
Zafer : Maksada ulaşma, barışma, düşmanı yenme.<br />
Zâfir : Zafer kazanan, üstün gelen.<br />
Zamir : Yürek, iç, vicdan.<br />
<br />
Zekai : Çabuk anlayışlı, keskin zekalı.<br />
Zekeriyya : Erkek zat.<br />
Zeyd : Artan, çoğalan.<br />
<br />
Zeynel : Süslü.<br />
Ziver : Süs, ziynet ehli.<br />
Ziya : Işık, aydınlık, nur.<br />
<br />
Ziyad : Fazlalık, çokluk, bolluk.<br />
Zübeyr : Akıllı. <br />
<br />
<br />
Adalet : Doğruluk, zulmetmeme, haksızları terbiye.<br />
Adniye : Salih, Cennetlik.<br />
Afet : İnsanların önleyemediği büyük felaket.<br />
<br />
Afitab : Güneş ışığı.<br />
Ahu : Ceylan, maral.<br />
Aişe : Bolluk içinde rahat yaşayan.<br />
<br />
Amine : Korkusuz.<br />
Arzu : İstek, hasret. İstenilen beğenilen kadın.<br />
Asiye : Direk, acılı kadın.<br />
<br />
Aslı : Temelli, köklü.<br />
Aslıhan : Han soyundan olan.<br />
Asuman : Gök, gökkubbe, sema.<br />
<br />
Atiye : Bağış, verme, iyilik.<br />
Atıfet : Bir sebebi bulunmadan duyulan sevgi.<br />
Ayfer : Ay ışığı.<br />
<br />
Ayla : Kadın, eş hanım.<br />
Aylin : Ayın çevresinde görülen ışıklı daire, hale.<br />
Aynur : Ay gibi parlak.<br />
<br />
Ayperi : Peri gibi güzel.<br />
Ayten : Ay gibi parlak renkli.<br />
Ayşegül : Güleç, gül gibi renkli, canlı ve rahat ömür süren.<br />
<br />
Ayşen : Neşeli, parlak, sevimli.<br />
Azimet : Gidiş. Takva yolunu seçen.<br />
Azra : Bakire.<br />
<br />
Banu : Ev kadını.<br />
Begüm : Saygı değer kadın, hanım.<br />
Behiye : Güzel, alımlı kadın.<br />
<br />
Benan : Parmakla gösterilecek kadar güzel.<br />
Bengi : Sonsuz, tiryaki.<br />
Berat : Yapılan hayırlı bir iş yüzünden affetmek üzere verilen karşılık.<br />
<br />
Beren : Kuzu.<br />
Berin : Manen çok yüksek, yüce yaradılışlı.<br />
Berire :İhsan sahibi, sadık.<br />
<br />
Berna : Genç, cesur, civan.<br />
Besamet : Güler yüzlü.<br />
Betigül : Gül gibi kokan mektup.<br />
<br />
Betül : Erkeklerden çekinen, ibadete düşkün, namuslu ve çok temiz kadın. Hazret-i Fâtıma ve Hazret-i Meryem'in ünvanı.<br />
<br />
Beyhatun : Hakanın hanımı.<br />
Beylem : Çiçek demedi, buket, sunuş.<br />
Beyza : Çok beyaz, çok temiz, parlak.<br />
<br />
Bilge : Bilgisiyle davranışları birbirine uyan.<br />
Bilgehatun : Derin bilgi sahibi kadın.<br />
Binnaz : Çok nazlı.<br />
<br />
Birgül : Tek ve benzersiz gül.<br />
Buket : Demet, çiçek demedi.<br />
Burc : Taze dal, filiz.<br />
<br />
Burçin : Dişi geyik.<br />
Burcu : Güzel kokan.<br />
Büşrâ : Müjde, sevinç, hayırlı haber. Acele, çabuk.<br />
<br />
Cânân : Sevgili, dilber, gönül verilen. Tasavvufta Allah.<br />
Cangül : İç açıcı.<br />
Cavidan : Sonsuz, ölümsüz, ebedi.<br />
<br />
Ceyda : Yararlı, herkese iyilik yapan.<br />
Ceylan : İnce biçimli, güzel gözlü bir geyik cinsi.<br />
Cihanfer : Cihanı aydınlatan çok güzel kadın.<br />
<br />
Derya : Deniz, çok bol, pek çok.<br />
Destegül : Gül demeti, çiçek buketi.<br />
Dicle : Büyük ırmak. Irak'ta denize dökülen bir nehir.<br />
<br />
Didar : Yüz, çehre, suret, görüş, göz, görme gücü.<br />
Dilara : Gönül alıcı, sevgili.<br />
Dilber : Güzel, sevgili, gönül çekici.<br />
<br />
Dilbeste : Gönül bağlamış, âşık.<br />
Dildade : Gönül vermiş, düşkün, tutkun.<br />
Dildar : Gönlü hüküm altında tutan sevgili.<br />
<br />
Dilrüba : Gönül kapan, herkesi kendine bağlayan.<br />
Dilsafa : Gönlü ferah kedersiz.<br />
Dilşad : Gönlü sevinçli, yüreği şen.<br />
<br />
Dilşikâr : Gönül avlayan, kendine bağlayan.<br />
Dürdane : İnci tanesi, inci serpen.<br />
Ebru : Kaş.<br />
<br />
Eda : Tavırları hoş, nazlı.<br />
Efser : Taç.<br />
Ela: Sarıya çalar kestane rengi.<br />
<br />
Elif : Arap alfabesinin ilk harfi, dost, tanıdık.<br />
Emel : Güçlü arzu, umulan şey.<br />
Esma : İsmi olan.<br />
<br />
Esra : Gece yolculuğuna çıkan.<br />
Fatıma : Kendisi ve nesli Cehennem ateşinden kesilmiş.<br />
Fazilet : Erdem, iyi huyların ve üstün vasıfların hepsi.<br />
<br />
Ferdiye : Tek ve eşsiz.<br />
Ferah : Bol, geniş, neşeli, açık.<br />
Feray : Parlak, aydınlık ay.<br />
<br />
Ferhunde : Uğurlu kutlu.<br />
Feriha : Sevinçli, ferah.<br />
Ferihan : Razı, hoşnut, sevinçli.<br />
<br />
Ferişte : Melek.<br />
Ferzane : Hakim, filozof, bilgin, alim.<br />
Figen : Çiçek demeti, gölge eden.<br />
<br />
Fitnat : Zihin açık, çabuk kavrayışlı.<br />
Firdevs : Sekiz Cennetten biri, altın ve gümüştendir.<br />
Firkat : Ayrı olan, sevgiden uzak kalan.<br />
<br />
Fulya : Güzel kokulu bir nergis.<br />
Füruzan : Çok parlak, aydınlık, parlayan, nurlu.<br />
Füsun : Büyü, sihir, efsun.<br />
<br />
Füsünkâr : Büyüleyici güzel.<br />
Gazal : Geyik, ceylan, ahu.<br />
Gönül : Kalb.<br />
<br />
Gözde : Göze girmiş, bir büyüğün sevip beğendiği.<br />
Gülbanu: Gül hanım.<br />
Gülberk : Gül yaprağı.<br />
<br />
Gülbin : Gül fidanı, gül dalı, gül bahçesi, güllük.<br />
Gülbiz : Gül saçan, gül serpen.<br />
Gülçehre : Gül yüzlü, yüzü gül gibi hoş.<br />
<br />
Gülcemal : Yüzü gül gibi güzel.<br />
Gülçiçek : Gül gibi taze, çiçek tazeliği taşıyan.<br />
Gülçin : Gül toplayan, gül derleyici.<br />
<br />
Güldemet : Gül buketi, gül demeti.<br />
Gülendam : Gül gibi ince, uzun, güzel vücutlu.<br />
Güleser : Yüzünde gülümseme eksik olmayan.<br />
<br />
Gülfam : Pembe, gül renginde.<br />
Gülfem : Gül dudaklı, gül ağızlı.<br />
Gülfer : Gül gibi parlak.<br />
<br />
Gülfeşan : Gül saçan.<br />
Gülfidan : Gül gibi genç.<br />
Gülhiz : Gül yetiştiren.<br />
<br />
Gülistan : Gül bahçesi, güllük.<br />
Gülizar : Gül yanaklı.<br />
Gülnar : Katmerli ve büyük gül, büyük çiçek.<br />
<br />
Gülnaz : Gül gibi ince ve narin, nazlanan.<br />
Gülsima : Gül yüzlü.<br />
Gülsüm : Yüzü dolgun. Ümmügülsüm: Gülsümün annesi.<br />
<br />
Gülter : Yeni açılmış gül.<br />
Gülşen : Gül bahçesi, gülistan.<br />
Güzide : Seçkin, seçilmiş, seçme.<br />
<br />
Hacer : Taş, kaya parçası.<br />
Hatice : Erken doğan kız çocuğu.<br />
Hale : Ayın çevresinde görülen ışık halkası.<br />
<br />
Halenur : Işıklı, aydınlık daire, hale.<br />
Hamiyet : Milli onur ve haysiyet.<br />
Handan : Gülen, şen.<br />
<br />
Hande : Gülen, alay eden.<br />
Harika : Tabiat dışı meydana gelen fevkalade olay.<br />
Hasna : Çok güzel kadın.<br />
<br />
Haver : Gün doğusu, ortak.<br />
Havle : Güçlü, kuvvetli, takatlı, kudretli.<br />
Havva : Bir şeyin kıvamı, olgun. Hazret-i Ademin hanımı.<br />
<br />
Hayrunnisa : Kadınların hayırlısı, iyisi.<br />
Hediye : İkram olarak verilen şey.<br />
Hicran : Ayrılık, ayrılığın verdiği unutulmaz acı.<br />
<br />
Hicret : Bir ülkeden başka birine göç etmiş olan.<br />
Hilâl : Yeni ay.<br />
Hoşeda : Davranışı hoş, hareketi güzel.<br />
<br />
Hoşendam : Boyu posu güzel, görünümü düzgün.<br />
Hoşkadem : Güzel ayaklı, uğurlu.<br />
Hoşneva : Güzel sesli.<br />
<br />
Hoşnigar :Tatlı, güzel bakışlı.<br />
Huban : Güzeller. Güzel olan.<br />
Huri : Cennet kızı gibi güzel.<br />
<br />
Huriye : Çok güzel.<br />
Hülya : Kuruntu, hayal.<br />
Hümeyra : Küçük kırmızı. Hazret-i Âişe’nin ünvanı<br />
<br />
Hürrem : Taze, şen şakrak, sevinçli. Güler yüzlü.<br />
Hürriyet : İradesine göre karar veren. Kendine ve başkasına zarar vermeyecek şekilde serbest.<br />
Hüsnâ : En güzel, pek güzel.<br />
<br />
Hüsnügül : Gül gibi güzel.<br />
Hüveyda : Apaçık, belli, besbelli.<br />
Itri : Kokulu, güzel kokulu.<br />
<br />
İclal : Saygı ve büyüklük gösteren, ikram eden.<br />
İffet : Namuslu, helalı isteyen, haramdan kaçan.<br />
İkbal : Baht açıklığı, işlerin yolunda gitmesi.<br />
<br />
İrem : Şeddatın Cennet diye yaptırdığı ünlü bahçe.<br />
Jale : Kırağı, çiğ, şebnem.<br />
Jülide : Saçı dağınık.<br />
<br />
Kader : Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanan.<br />
Keriman : Kerimin çoğulu, keremi bol, cömert.<br />
Kevser : Madden ve mânen çok, nesli kalabalık. Cennetteki meşhur havuz.<br />
<br />
Kezban : Ev kadını.<br />
Kısmet : Talih, nasip, kader.<br />
Kudret : Kuvvet, takat, güç, varlık, ehliyet, kabiliyet.<br />
<br />
Kutan : Kutlu, kutsal, mutlu.<br />
Kübra : En büyük en azametli.<br />
Kündem : İtaatli, saygılı.<br />
<br />
Lalezar : Lale bahçesi.<br />
Lamiha : Parlayan, parıldayan, parlak.<br />
Leman : Titrek.<br />
<br />
Lerzan . Titreyen, titrek.<br />
Letafet : Latiflik, hoşluk, yumuşaklık.<br />
Leyan : Konforlu, lüks hayat.<br />
<br />
Leyla : Uzun ve karanlık gece.<br />
Mahinev : Yeni doğmuş ay.<br />
Mahiye : Aylık.<br />
<br />
Mahpeyker : Ay yüzlü parlak ve nur yüzlü.<br />
Mahru : Ay gibi parlak yüzlü.<br />
Maide : Kurulmuş hazır sofra.<br />
<br />
Makbule : Kabul olunmuş, beğenilmiş.<br />
Maral : Dişi geyik.<br />
Mayda : Narin ince yapılı.<br />
<br />
Mebşure : Yüzü güzel, endamlı.<br />
Mefharet : İftihar eden.<br />
Mefkure : Ulaşılmak istenen en yüce amaç.<br />
<br />
Mehlika : Ay yüzlü.<br />
Mehpare : Ay parçası.<br />
Mehtap : Ay ışığı.<br />
<br />
Mehveş : Ay gibi güzel.<br />
Melahat : Güzel yüzlü.<br />
Melda : İnce ve taze.<br />
<br />
Melek : Masum, halim selim.<br />
Melis : Bal arısı.<br />
Menfuse : Pek hoş, çok hoşa giden, en güzel.<br />
<br />
Meriç : Ege denizine dökülen nehir.<br />
Merve : Kâbe yakınındaki küçük bir tepe.<br />
Meryem : Dinine bağlı.<br />
<br />
Mesadet : Mutlu.<br />
Mestinaz : Süzgün bakışlı.<br />
Mevhibe : Bahşiş, ihsan, bağış.<br />
<br />
Meysere : Zenginlik, rahatlık.<br />
Mihman : Misafir.<br />
Mihriban : Seven, güler yüzlü.<br />
<br />
Mihrimah : Güneş ile ay.<br />
Mihrinaz : Çok nazlı<br />
Mimoza : Yaprağına dokununca toplanan bir çiçek.<br />
<br />
Mualla : Yüce, yüksek.<br />
Muattar : Güzel kokulu.<br />
Muazzez : İzzet ve şeref sahibi, değerli.<br />
<br />
Muhabbet : Sevgi.<br />
Muhaddere : Namuslu, iffetli, örtülü müslüman<br />
Mukadder : Alın yazısına inanan.<br />
<br />
Mukaddes : Mübarek, temiz.<br />
Mübeccel : Yüceltilmiş, büyütülmüş, tebcil edilmiş.<br />
Müberra : Temize çıkarılmış, açıkca belirtilmiş.<br />
<br />
Mübeşşer : Müjdelenen, iyi haber verilip sevindirilen.<br />
Mübeyyen : Açıklanmış ortaya çıkarılmış.<br />
Müjde : İyi haber sevinçli haber.<br />
<br />
Müjgan : Kirpikler.<br />
Müjgen : Kirpik<br />
Münevver : Aydınlatılmış, kültürlü ve bilgili, aydın.<br />
<br />
Münteha : Netice, son yer.<br />
Mürüvvet : İnsanlık, mertlik, sevinçli günlerini görme.<br />
Müşerref : Şerefli kılınmış.<br />
<br />
Müveddet : Sevgi, dostluk, muhabbet.<br />
Müyesser : Kolayca yapılan nasip olan.<br />
Müzehher : Çiçekli, çiçek açmış, çiçeklenmiş.<br />
<br />
Müzeyyen : Süslü, süslenmiş, bezenmiş, donanmış.<br />
<br />
Naciye : Kurtulmuş, selamete kavuşmuş<br />
<br />
Nadide : Görülmemiş, az bulunur, çok değerli.<br />
Nakşıdil : Gönül nakışı.<br />
<br />
Nalan : İnleyen, ağlayan, sızlayan, figan eden.<br />
Narin : İnce yapılı, nazik ve kibar.<br />
Nazan : Nazlı, naz eden.<br />
<br />
Nazende : Naz edici, nazlı.<br />
Nazenin : Çok nazlı, narin, ince yapılı.<br />
Nazik : İnce, narin, zarif.<br />
<br />
Nazikendam : Narin yapılı.<br />
Nazile : Aşağı inen.<br />
Nazlı : Naz eden..<br />
<br />
Nebahat : Şan ve şeref sahibi.<br />
Necla : Kız evlat.<br />
Nedret : Az bulunan, ender.<br />
Nehar : Gündüz.<br />
<br />
Nemika : Mektup.<br />
Neriman : Pehlivan, kahraman, yiğit.<br />
Nermin : Yumuşak, nazik, kibar.<br />
<br />
Neslihan : Padişah soyundan gelen.<br />
Neslişah : Şah neslinden.<br />
Nesrin : Yaban gülü, mısır gülü, van gülü.<br />
<br />
Neşe : Sevinç içinde olan.<br />
Neşide : Ünlü mısra, beyit, manzume.<br />
Neval : Talih, kısmet, baht açıklığı. İhsan, bağış.<br />
<br />
Nevbahar : İlk bahar.<br />
Nevbaht :Talihi yeni.<br />
Nevber : Yeni yetişmiş turfanda sebze, meyve.<br />
<br />
Nevcivan : Taze, genç, delikanlı.<br />
Neveda : Herkesten ayrı bir edası olan.<br />
Nevin : Yeni, yepyeni, yeni şey.<br />
<br />
Nevinbal : Taze yeni yetişmiş fidan.<br />
Nevinur : Çeşitli görünümde ışıklar.<br />
Nevres : Yeni biten, genç taze.<br />
<br />
Nevsal : Yeni yıl.<br />
Nevvare : Nurlu, ışıklı, parlak, ağaç çiçeği.<br />
Nezafet : Temizlik, paklık.<br />
<br />
Nezahet : Temizlik, paklık, iç temizliği, incelik, rikkat.<br />
Nezaket : Naziklik, zariflik, incelik, terbiye, edep.<br />
Nida : Seslenen.<br />
<br />
Nigahban : Gözcü, bekçi.<br />
Nigar : Resim, nakış, resim gibi güzel.<br />
Nihal : Fidan, genç. Fidan gibi ince yapılı.<br />
<br />
Nihan : Gizli, sır, örtünmesi gerekli yerleri örten.<br />
Nilgün : Mavi renkli.<br />
Nilüfer : Bir su bitkisi<br />
<br />
Niran : Ateş, parlaklık.<br />
Nur : Işık, parıltı, aydınlık, nur.<br />
Nuran : Işıklı, nurlu, aydın.<br />
<br />
Nuray : Ay ışığı gibi.<br />
Nurbanu : Işıklı hanım, nurlu hanım.<br />
Nurcihan : Cihanın nuru, kâinatın ışıklı, parlak, nurlu.<br />
<br />
Nurçin : Işıklı.<br />
Nurhan : Aydın hükümdar.<br />
Nurhayat : Mutlu yaşam.<br />
<br />
Nurperi : Yüzü nur gibi parlayan peri gibi güzel.<br />
Nurşen : Işık gibi şen ve güler yüzlü.<br />
Nurşin : Çok lezzetli.<br />
<br />
Nükhet : Güzel ve hoş koku.<br />
Özge : Başka, yabancı, iyi, güzel, şakacı, cana yakın.<br />
Özlem : Hasret. Yeniden görme arzusu.<br />
<br />
Pakize : Çok temiz, hoş ve güzel saf, iyi, lekesiz.<br />
Pendiye : Öğüt veren.<br />
Peren : Ülker yıldızı.<br />
<br />
Peri : Çok güzel, çekici.<br />
Peride : Uçarak yükselmiş, rengini atmış.<br />
Perihan : Peri padişahı.<br />
<br />
Rahime : Müminlere çok acıyan kadın.<br />
Rahşan : Parlak, parlayan.<br />
Rana : Güzel, hoş görünen.<br />
<br />
Ravza : Bahçe, yeşilliği bol, çiçekli bahçe.<br />
Rayiha : Koku, güzel koku.<br />
Refhan : Varlık içinde yaşayan, bolluk içinde bulunan.<br />
<br />
Remide : Ürkmüş, korkmuş, ürkek, korkak.<br />
Rengin : Renkli, boyalı, güzel.<br />
Reside : Erimiş, yetişmiş, olgunlaşmış.<br />
<br />
Reyhan : Rızk, merhamet, güzel koku. Fesleğen.<br />
Rikkat : İncelik, naziklik.<br />
Rugeş : Canlı yüzlü, taze yüzlü.<br />
<br />
Ruken : Güler yüzlü, müjde veren.<br />
Rukiye : Büyüleyici güzellikte.<br />
Rumeysa : Büyük yıldız<br />
<br />
Ruşen : Aydın, parlak, belli, aşikar, apaçık, ortada.<br />
Ruzenin : Çiçek gibi güzel yüzlü.<br />
Rüveyda : Hoş, ince, nazik.<br />
<br />
Rüveyha : İncelik, zariflik.<br />
Saadet : Kavuşan, mutlu.<br />
Sabahat : Latif, yüzü güzel, cemal sahibi.<br />
<br />
Sabia : Yedinci.<br />
Saniye : İkinci.<br />
Sara : Halis, katkısız, saf.<br />
<br />
Sare : Sıçrayan, atlayan.<br />
Satıa : Meydana çıkan, yükselen, nur saçan, parlak.<br />
<br />
Seda : Ses.<br />
Seha : Eli açık, cömert.<br />
Sehavet : Cömertliği seven<br />
<br />
Seher : Gecenin son altıda biri olan vakit ki, bu zaman yapılan dualar makbuldür.<br />
Sekine : Gönlü rahat.<br />
Selamet : Sağlık, esenlik, kurtuluş, sâkin olma.<br />
<br />
Selma : Barışçı, itaatli, iyi yolda.<br />
Selvican : Selvi seven, selvi canlı.<br />
Semahat : Cömert, iyiliksever.<br />
<br />
Semra : Esmer, kumral renkte, esmer güzeli.<br />
Sena : Övme, methetme.<br />
Seniyye : Yüksek, yüce.<br />
<br />
Serap : Işığın yansımasından doğan yanılma.<br />
Sevde : Esmer güzeli.<br />
Sibel : Buğday başağı.<br />
<br />
Suna: Erkek ördek. Endamlı.<br />
Suzan : Yakan, yanan.<br />
Süeda : Saadetli, kutlu, uğurlu. Saidin çoğulu.<br />
<br />
Sükeyne : Sessiz, sakin, başlı, vakarlı.<br />
Sülün : İnce narin.<br />
Sümeyye : Ammar b.Yaser'in annesi. İlk İslam şehidi.<br />
<br />
Sündüs : Altın ve gümüş telle işlemeli ipek kumaş.<br />
Süveyda : Kalbin ortasındaki kara benek.<br />
Şahdane : Mutlu, bahtiyar, dindar, temiz yürekli.<br />
<br />
Şahika : Dağ tepesi, dağ doruğu.<br />
Şahmelek : Güzeller güzeli.<br />
Şaziment : Özellikleri kimseye benzemeyen.<br />
<br />
Şebnem : Gece nemi, çiğ, nem, rutubet.<br />
Şehnaz : Çok nazlı.<br />
Şehriban : Şehrin en büyük âmiri, vali.<br />
<br />
Şemsinisa : Kadınların güneşi.<br />
Şermende : Utangaç.<br />
Şermin : Utanan, sıkılan.<br />
<br />
Şermize : Küçük insan topluluğu.<br />
Şetaret : Şenlik, neşeli olma, sevinç.<br />
Şeybe : Beyaz saçlı, yaşlı, saçı ağarmış.<br />
<br />
Şeyda : Âşık, tutkun. Sevgiden aklını kaybetmiş.<br />
Şeyma : Bedeninde ben, alamet olan.<br />
Şirin : Tatlı, cana yakın sevimli.<br />
<br />
Şule : Alev, parıltı.<br />
Şükran : Teşekkür eden, minnettar kalan.<br />
Şükufe : Çiçek gibi güzel, tomurcuk.<br />
<br />
Tıflıgül : Gonca gül.<br />
Tiraje : Gök kuşağı.<br />
<br />
Tuba Cennet ağacı.<br />
Tülin : Ayna.<br />
Türkan : Padişaha saltanatta ortaklık eden eşi.<br />
<br />
Ulya : Pek yüce.<br />
Ülfet : Dost olan, yakınlık duyan.<br />
Ümeyme : Küçük anne.<br />
<br />
Ümmühan : Hükümdarın annesi.<br />
Vecahet : Güzel yüzlü, itibarlı, şerefli.<br />
Vedia : Emanet.<br />
<br />
Vedide : Dost, sevgili. Çok seven.<br />
Vesamet : Güzel olan.<br />
Vesile : Vasıta olan.<br />
<br />
Vildan : Yeni doğmuş çocuk.<br />
Vuslat : Dostuna, sevdiğine kavuşan.<br />
Yâdigar : Dost hatırası.<br />
<br />
Yârıdil : Gönül dostu, içten arkadaş.<br />
Yelda : Uzun ve siyah.<br />
Yeldem : Çabuk, çevik, çalak.<br />
<br />
Yeşim : Sert ve kıymetli yeşil taş.<br />
Zehra : Yüzü beyaz ve parlak, nurani yüzlü.<br />
Zekavet : Çabuk anlayan, tez kavrayan.<br />
<br />
Zerafet : Kibarlı, incelik, zariflik.<br />
Zerengül : Altın gibi gül.<br />
Zerişte : Altın tel, sırma.<br />
<br />
Zerrin : Altına benzeyen, altın gibi parlak ve kıymetli.<br />
Zeyneb : Görünüşü ve kokusu güzel, olgun ve dolgun.<br />
Ziba : Süslü, bezekli. yakışıklı güzel.<br />
<br />
Zinnur : Nur sahibi, nurlu, ışıklı, parlak, bahtiyar.<br />
Zişan : Şanlı, ünlü, çok tanınmış.<br />
Zübeyde : En seçkin, öz, hülasa, cevher.<br />
<br />
Zülal : Saf, berrak.<br />
Züleyha : Hızlı yürüyen, yolda emsalini geçen.<br />
Zülfibar : Dağılmış, yayılmış saç.<br />
<br />
Zülfiyar : Sevgilinin saçı.<br />
Zümrüt : Yeşil renkte, cam parlaklığında bir süs taşı.<br />
<br />
<br />
Ahsen : En güzel, pek güzel.<br />
Bahşi : Aşık, seven, tutkun.<br />
Bahtıgür : Kısmeti bol.<br />
<br />
Behmen : Zeki, anlayışlı, tedbirli.<br />
Bera : Fazilet, meziyet, iyilik.<br />
Bereket : Bol ve verimli.<br />
<br />
Elmas : Çok kıymetli.<br />
Ferda : Yarın.<br />
Hayran : Şaşmış, hayrette kalan hayranlık duyan.<br />
<br />
Hidâyet : Doğruya kavuşan. Hak yol, İslamiyet.<br />
Hilal : Yeni ay.<br />
Işık : Aydınlatan.<br />
<br />
İfakat : Hastalıktan kurtulan, iyileşen.<br />
İmran : Evine bağlı kalan.<br />
İrfan : Bilip anlayan, zihni olgun.<br />
<br />
İsmet : Namuslu, kötülük ve rezaletlerden kaçınan. Bütün büyük-küçük günahlardan uzak, kendi dininde ve diğer dinlerde haram olmuş veya olacak bir şeyi yapmayan, hiç bir günah işlemeyen masum olan peygamber sıfatı.<br />
<br />
Muzaffer : Zafer, kazanmış, kahraman.<br />
Merset : Kerim, cömert.<br />
Mücteba : Seçilmiş.<br />
<br />
Nimet : İyilik, lütuf, ihsan, bahşiş, saadet, mutluluk.<br />
Olcay : Talih, ikbal, kader.<br />
Refet : Merhamet etme, acıma, esirgeme, çok acıma.<br />
<br />
Seçkin : Seçilmiş, üstün, güzide, emsallerinden üstün.<br />
Sermet : Daimi, sürekli.<br />
Servet : Mal, mülk, bakımından zengin.<br />
<br />
Sezer : Sezgisi güçlü erkek<br />
Siret : Tavır, davranış, hareket genel olarak ahlak.<br />
Suat : Kutlu, uğurlu, uğur getiren<br />
<br />
Sultan : Hükümdar, iktidar sahibi<br />
Şadman : Sevinçli, hoşnutluk.<br />
Şafak : Güneş doğmadan önceki ufuktaki aydınlık.<br />
<br />
Şenal : Şen ve neşelilerle arkadaşlık yapan.<br />
Ufuk : Yerle göğün birleşmiş gibi göründüğü yer<br />
Uğur : Baht, talih.<br />
<br />
Utku : Zafer, galip gelme, karakter ve ahlak bakımından emsallerinden önde.<br />
Ümit : Umut, umulan, beklenen şey emel, arzu, rica.<br />
Ümran : Bayındırlık, medeniyet, refah, bereket.<br />
<br />
Üstün : Emsallerinden daha ilerde, galip gelen.<br />
Yakut : Değerli bir süs taşı.<br />
Yâran : Dost. Yâr'ın çoğuludur.<br />
<br />
Yüksel : Manevi alanında yüksel ol.<br />
Ziynet : Süs.<br />
<br />
<br />
Erkek isminin sonuna Arapça dişilik eki getirilerek yapılan kadın isimleri:<br />
<br />
Abdi : Kul olan, köle olan. Abdiye.<br />
Âbid : Allahü teâlâya ibadet eden, kulluk yapan, zahid, köle. Âbide.<br />
Âdil : Adaletli, adalet sahibi, doğru, doğruluk gösteren, hakperest. Âdile.<br />
<br />
Akif : Bir şeyde sebat eden. Bir yerde devamlı oturan, devamlı ibadetle meşgul olan, dünya dertlerinden uzaklaşıp Allah’a yönelen. Âkife.<br />
<br />
Âkil : Akıllı, uyanık, zeki. Reşid, olgun. Âkile.<br />
Ali : Üstün yüce, yüksek, şerif ve aziz, şan, şeref sahibi meşhur. Aliye.<br />
Âlim : Çok şey bilen. Âlime.<br />
<br />
Âmil : Bir işle mükellef olan, yapan. Âmile.<br />
Arif : İlim ve irfan ehli, âmir, kumandan. Arife.<br />
Asım : Kendini her türlü kötülüklerden koruyan, temiz, namuslu. Asıme.<br />
<br />
Atik : Serbest bırakılan. Soyu temiz, genç. Atike.<br />
Atıf : Meyleden, bağlayan. Atıfa.<br />
Avni : Yardım eden, kafadar. Avniye.<br />
<br />
Ayni : Gözde. Ayniye.<br />
Aziz : Muhterem, saygı değer. Azize.<br />
Azmi : Kemikli, güçlü, kuvvetli. Azmiye.<br />
<br />
Bahri : Deniz gibi gözü gönlü geniş. Bahriye.<br />
Basri : Görmesi kuvvetli. Basriye.<br />
Basit : Sade, düz, arızasız. engelsiz. Basite.<br />
<br />
Bedri : Dolunay gibi güzel ve nurlu. Bedriye.<br />
Behic : Şen, güler yüzlü, şirin. Behice.<br />
Besim : Şen, güleç. Besime.<br />
<br />
Câhid : Gayret eden, dini yaymak için cihad eden. Câhide.<br />
Câvid : Sonsuz, ölümsüz. Câvide.<br />
Celil : Büyük, aziz, mertebesi yüksek. Celile.<br />
<br />
Cemil : Güzel, cemal sahibi. Cemile.<br />
Cevher : Yaradılıştan kıymetli. Cevhere.<br />
Cevri : İnciten, sitem eden. Cevriye.<br />
<br />
Edib : Edepli, terbiyeli. Edibe.<br />
Emin : Doğru, dürüst, güvenilir. Çok iyi bilen. Emine.<br />
Enis : Cana yakın, sevimli dost, arkadaş. Enise.<br />
<br />
Erib : Akıllı, zeki, olgun. Eribe.<br />
Fâdıl : Faziletli, faik, üstün, parlak. Fadıle.<br />
Fâhir : Şerefli, değerli, kıymetli, mükemmel. Fahire.<br />
<br />
Fahri : Faziletli, şan ve şeref sahibi. Fahriye.<br />
Fâik : Herkesten güzide, en seçkin ve en üstün. Faika.<br />
Faiz : Kurtulan, ebedi saadete kavuşan. Faize.<br />
<br />
Fakih : Din bilgilerini çok iyi bilen. Fakihe.<br />
Farig : Vazgeçmiş, çekilmiş, rahat, asude, boş. Fariga.<br />
Faris : Ferasetli anlayışlı, uyanık, usta. Farise.<br />
<br />
Fazlı : Faziletli, erdemli, üstünlük sahibi. Fazilet.<br />
Fazıl : Faziletli. Hünerli, olgun, ihsan sahibi. Fâzıla.<br />
Fehim : Zekalı, anlayışlı, çabuk kavrayan. Fehime.<br />
<br />
Fehmi : Zeki, akıllı, anlayış sahibi. Fehmiye.<br />
Fenni : Fen ve tekniğe sahip. Fenniye.<br />
Ferdi : Tek ve eşsiz, tek şey. Ferdiye.<br />
<br />
Ferid : Tek, eşsiz, eşi ve benzeri olmayan. Feride.<br />
Fethi : Fetih yapan, zafer kazanan. Fethiye.<br />
Fevzi : Galip, üstün, selamette. Fevziye.<br />
<br />
Feyzi : Feyizli, değerli, ilim ve irfan sahibi. Feyziye<br />
Fikri : Düşünce sahibi. Fikriye.<br />
Firuz : Mesut, ferah, uğurlu, muzaffer Firuze.<br />
<br />
Galip : Üstün gelen, yenen. Galibe.<br />
Habib : Sevgili, dost, sevilen. Habibe.<br />
Hâdi : Hidayet eden, doğruyu gösteren. Hâdiye.<br />
<br />
Hâfiz : Koruyan, esirgeyen. Hâfiza, hâfize<br />
Hafs : Biriktirme, toplama. Hafsa<br />
Hâkim : Hüküm veren, emreden. Hâkime<br />
<br />
Hakim : Hikmet sahibi. Hakime<br />
Halim : Yumuşak huylu, ince tavırlı. Halime<br />
Halis : Hilesiz, katkısız, saf, temiz. Halise.<br />
<br />
Hamdi : Allah’a hamd eden. Hamdiye<br />
Hamid : Hamd edici, övülmeye değer. Hamide.<br />
<br />
Hasib : Değerli, itibarlı, soylu. Hasibe.<br />
Hayri : Hayırla ilgili. Hayır yapan. Hayriye<br />
<br />
Hazin : Hazine bekçisi, haznedar. Hazine.<br />
Hükmi : Hüküm sahibi. Hükmiye<br />
Hulki : İyi huy ve ahlak sahibi. Hulkiye<br />
<br />
Hüsnü : Cemal ve kemal sahibi güzel. Hüsniye<br />
Hıfzı : Saklayan, koruyan. Hıfzıyye<br />
Kadri : İtibarlı, şerefli, kıymetli. Kadriye<br />
<br />
Kaim : Duran, ayakta duran, mevcut. Kaime.<br />
Kâmil : Noksansız, tam. Kâmile.<br />
Kebir : Pek büyük. Kebire.<br />
<br />
Kerim : Keremi bol, ihsan sahibi. Kerime.<br />
Kâşif : Keşfeden, bulan. Kâşife.<br />
Kibar : Terbiyeli, görgülü, nazik. Kibariye.<br />
<br />
Kudsi : Kutsal, mukaddes. Kudsiyye.<br />
Lami : Parlayan, parlak. Lamia.<br />
Latif : Hoş, nazik, mülayim, şirin. Latife.<br />
<br />
Lebip : Akıllı, zeki, anlayışlı. Lebibe<br />
Lemi : Parlak, parıldayan. Lemiye<br />
Leziz : Lezzetli, tatlı. Lezize<br />
<br />
Lütfi : Hoşluk ve güzellik sahibi. Lütfiye<br />
Macid : Şan ve şerefi büyük, yüce. Macide<br />
Mahir : Usta, elinden iş gelen, uzel. Mahire.<br />
<br />
Maruf : Herkesçe bilinen, meşhur. Marufe.<br />
Mâsum : Suçsuz, günahsız. Masume.<br />
Mâşuk : Sevilen, aşk ile sevilen, sevgili. Maşuka.<br />
<br />
Mahbub : Sevilen, sevgili. Mahbube.<br />
Maksud : Arzu edilen. Maksude.<br />
Maksur : Kısaltılmış, bir şeye ayrılmış. Maksure.<br />
<br />
Mâlik : Sahip. Malike.<br />
Mansur : Galip gelen. Mansure.<br />
Mazlum : Zulüm görmüş. Mazlume.<br />
<br />
Mebruk : Tebrik edilmeye lâyık. Mebruka.<br />
Mebrur : Hayırlı, makbul, beğenilmiş. Mebrure.<br />
Medih : Övülmeye değer. Mediha.<br />
<br />
Mecid : Şan ve şeref sahibi, azametli. Mecide.<br />
Meftun : Gönül vermiş, tutkun, vurgun. Meftune.<br />
Mehcur : Bir köşede bırakılmış. Mehcure.<br />
<br />
Mehdi : Doğru yolda olan. Mehdiye.<br />
Mekki : Mekkeli. Mekiyye.<br />
Melih : Güzel, şirin, sevimli. Meliha<br />
<br />
Melik : Padişah, mal sahibi. Melike<br />
Memduh : Övülmüş, beğenilmiş. Memduha<br />
Memnun : Sevinmiş, hoşnut. Memnune<br />
<br />
Mergub : Herkesçe beğenilen rahmet gören. Mergube<br />
Mesrur : Memnun, sevinmiş. Mesrure<br />
Mestur : Örtülü, kapalı, gizli. Mesture<br />
<br />
Meşkur : Teşekküre değer, şükre layık. Meşkure<br />
Mevlüt : Yeni doğmuş çocuk. Mevlüde<br />
Meymun : Uğurlu, bereketli, kutlu. Meymune<br />
<br />
Mezid : Artmış, arttırılmış, büyümüş. Meziyet<br />
Mihri : Güneş gibi parlak ve ışıklı. Mihriye<br />
Muallim : Tâzim eden, hoca. Muallime.<br />
<br />
Mucib : İstenileni veren, boş çevirmeyen. Mucibe<br />
Muhib : Seven, dost, sevgili. Muhibbe<br />
Muhlis : Halis, gerçek dost, ihlâslı. Muhlise<br />
<br />
Muhsin : İyilik ve ihsan eden, cömert. Muhsine<br />
Muin : Yardım eden, yardımcı, muavin. Muine<br />
Muiz : İkram eden, şeref veren, ağırlayan. Muize<br />
<br />
Mukbil : Mutlu, bahtiyar, mübarek. Mukbile<br />
Munis : Ünsiyetli, alışılan, cana yakın, sevimli. Munise<br />
Muslih : Islah edilmiş, ıslah olunmuş. Muslihe<br />
<br />
Muti : İtaat eden, boyun eğen. Mutia<br />
Muvahhid : Allah’ın birliğine inanan. Muvahhide<br />
Mübin : Açık, belli. Mübine<br />
<br />
Mücâhid : Cihâd eden, nefsini terbiye eden,. Mücâhide<br />
Müdrik : İdrak eden, anlayışlı, akıllı. Müdrike<br />
Müfid : Sohbetinden istifade edilen, yararlı. Müfide<br />
<br />
Mükrim : İkram eden, misafir ağırlayan. Mükrime<br />
Mümin : Hak dine inanmış, müslüman. Mümine<br />
Mümtaz : İmtiyazlı, seçkin. Mümtaze<br />
<br />
Münci : Kurtaran, halaskâr. Münciye<br />
Münib : Hakka dönen, pişman olan. Münibe<br />
Münif : Yüksek, büyük, meşhur. Münife<br />
<br />
Münir : Işık veren, parlak, nurlu. Münire<br />
Mürşid : İrşad eden, doğru yolu gösteren. Mürşide<br />
Müslim : Teslim olmuş, müslüman. Müslime<br />
<br />
Müşfik : Şefkatli, merhametli, acıyan. Müşfika<br />
Naci : Kurtulan, selamete kavuşan. Naciye<br />
Nadi : Nida eden, haykıran, bağıran. Nadiye<br />
<br />
Nadir : Az bulunur. Nadire<br />
Nafi : Faydalı şeyler yapan. Nafia<br />
Nafiz : İçe işleyen, tesir eden, sözü geçen. Nafize<br />
<br />
Nahid : Zühre yıldızı. Nahide<br />
Naib : Vekil, birinin yerine geçen. Naibe<br />
Nail : Muradına eren. Naile<br />
<br />
Naim : Bollukta yaşayan. Naime<br />
Naki : Temiz, pak, çok takvalı. Nakiyye<br />
Nami : Namlı, meşhur, tanınmış. Namiye<br />
<br />
Namık : Katip, yazar. Namıka<br />
Nasib : Hisse, kısmet. Nasibe<br />
Nâsih : Nasihat eden. Nâsiha<br />
<br />
Nasır : Yardımcı, imdada yetişen. Nasıra<br />
Nasuh : Çok nasihat eden. Nasuhi<br />
Naşid : Şiir okuyan, şiir yazan. Naşide<br />
<br />
Naşir : Neşreden, dağıtan, saçan. Naşire<br />
Natık : Söyleyen, düşünen. Natıka<br />
Nazim : Tanzim eden, nizama koyan. Nazime<br />
<br />
Nazmi : Tertipli, düzenli. Nazmiye<br />
Nebih : Namlı, şerefli. Nebihe<br />
Nebil : Akıllı, anlayışlı, bilgili. Nebile<br />
<br />
Necib : Soyu temiz, asaletli. Necibe<br />
Necmi : Yıldız gibi parlak. Necmiye<br />
Nedim : Dost, aşık, büyükleri fıkra ve hikâyeleri ile eğlendiren, sohbet arkadaşı. Nedime<br />
<br />
Nefis : Çok hoş, pek hoş, çok hoşa giden. Nefise<br />
Nesib : Soyu sopu temiz. Nesibe<br />
Nezih : Temiz. Nezihe<br />
<br />
Nezir : Doğru yola sokmak için korkutan. Nezire<br />
Nuri : Nurlu, ışıklı, parlak. Nuriye<br />
Rabi : Dördüncü. Rabia<br />
<br />
Rebib : Üvey evlat. Rebibe<br />
Radi : Rıza gösteren, boyun eğen. Radiye, Raziye<br />
Rafi : Kaldıran, yükselten, sahip. Rafia<br />
<br />
Ragıb : İstekli, isteyip rağbet eden. Ragıbe<br />
Rahil : Göçen, göç eden, ölen. Rahile<br />
Rahmi : Rahmete mensup, koruyan. Rahmiye<br />
<br />
Raif : Merhametli, acıyan, esirgeyen. Raife<br />
Rakım : Yazan, çizen. Rakıme<br />
Rasih : Temeli sağlam. Rasiha<br />
<br />
Rasim : Resim yapan. Rasime<br />
Rasin : Sağlam, dayanıklı. Rasine<br />
Raşit : Doğru yolda yürüyen. Raşide<br />
<br />
Ratib : Tertib eden, sıraya koyan. Ratibe<br />
Razi : Rıza gösteren, boyun eğen. Raziye<br />
Rebi : Bahar. Rebia<br />
<br />
Refik : Arkadaş, yoldaş. Refika<br />
Remzi : İşaretli, işaret veren. Remziye<br />
Resmi : Devlet adına olan. Resmiye<br />
<br />
Reşit : Doğru yolda giden, akıllı. Reşide<br />
Rıfkı : Yumuşak, halim selim. Rıfkıye<br />
Ruhi : Ruh sahibi. Ruhiye<br />
<br />
Ruhsar :Yanak, yüz, çehre. Ruhsare<br />
Rüşdi : Doğru yolda giden, olgun. Rüşdiye<br />
Sadi : Saade ve uğur sahibi. Sadiye<br />
<br />
Sabih : Güzel, latif, şirin. Sabiha<br />
Sabir : Sabreden, dayanan, acelesiz bekleyen. Sabire<br />
Sabit : Doğruluğu isbat edilmiş. Sabite<br />
<br />
Sabri : Sabırlı, acelesiz, dayanıklı. Sabriye<br />
Sacid : Secde eden. Sacide<br />
Sadık : Doğru, gerçek, sadakatli. Sadıka<br />
<br />
Safi : Temiz, katkısız. Safiye<br />
Sahib : Arkadaş. Sahibe<br />
Said : Mutlu, uğurlu. Saide<br />
<br />
Sadri : Gönül ehli. Sadriye<br />
Saim : Oruç tutan. Saime<br />
Sâlih : Dindar, evliya. Saliha<br />
<br />
Salim : Sağlam, emin ve korkusuz. Salime<br />
Sami : Yüksek. Samiye<br />
Samih : Cömert. Samiha<br />
<br />
Samim : İç, öz, asıl, merkez. Samime<br />
Sarim : Keskin, kesici. Sarime<br />
Sakıp : Delen, etkili, parlak, ışıklı. Sakıbe<br />
<br />
Satı : Meydana çıkan, yükselen. Satıa<br />
Selim : Sağlam, kusursuz. Selime<br />
Semih : Cömert. Semiha<br />
<br />
Sıddık : Doğru sözlü Sıddıka<br />
Sırrı : Sır tutan, gizliliğe dikkat eden. Sırrıye<br />
Subhi : Sabahçı, erken kalkan. Subhiye<br />
<br />
Sudi : Faydalı. Sudiye<br />
Sulhi : Barış taraftarı, barışsever. Sulhiye<br />
Süheyl : Bir parlak yıldız. Süheyla<br />
<br />
Şadi : Memnun, sevinçli, gönlü ferah. Şadiye<br />
Şaik : Hevesli, istekli, arzulu, şevkli. Şaika<br />
Şakir : Şükreden. Şakire<br />
<br />
Şebib : Genç, taze. Şebibe<br />
Şefik : Şefkatli, merhametli. Şefika<br />
Şehim : Akıllı yiğit. Şehime<br />
<br />
Şerif : Büyük, soylu. Peygamber efendimizin torunu Hazret-i Hasan’ın soyundan. Şerife<br />
Şükrü : Şükreden, iyiliğe teşekkür eden. Şükriye.<br />
Tahir : Temiz, pak, temiz. Tahire<br />
<br />
Talib : İsteyen, talebe. Talibe<br />
Tayyib : İyi, temiz, helal, güzel kokulu. Tayyibe<br />
Temim : Nazar boncuğu. Temime<br />
<br />
Ubeyd : Kulcağız, kölecik. Ubeyde<br />
Ulvi : Yüksek, yüce. Ulviye<br />
Ünsi : Arkadaş, alışmış. Ünsiye<br />
<br />
Vâcid : Vücuda getiren. Vacide<br />
Vafi : Yeter, tam, elverir. Vafiye<br />
Vahid : Tek, bir, eşsiz, eşi ve benzeri olmayan. Vahide<br />
Vasfi : Vasıflı, kaliteli mi? özellikli. Vasfiye<br />
<br />
Vasıf : Vasfeden,, bildiren, öven. Vasıfe<br />
Vecih : Bir kavmin ulusu, büyüğü, hürmetli. Vecihe<br />
Vefi : Vefalı, tam, mükemmel insan. Vefia<br />
<br />
Vefik : Uygun, kafa dengi, aynı fikirde arkadaş. Vefika<br />
Vehbi : Hediye, Allah vergisi. Vehbiye<br />
Vehib : Hibe eden, bağışlayan. Vehibe<br />
<br />
Velid : Yeni doğmuş, çocuk. Velide<br />
Vesim : Güzel, hoşa giden. Vesime<br />
Yümni : Uğurlu, bereketli, sağcı. Yümniye<br />
<br />
Zahid : Helalın fazlasından da sakınan. Zahide<br />
Zahir : Açık, bir şeyin dış yüzü ve dışı, belli. Zahire<br />
Zaim : Baş, lider. Zaime<br />
<br />
Zakir : Anan Allahü teâlâyı daima zikreden. Zakire<br />
Zarif : Şık, nazik, ince. Zarife<br />
Zati : Özlük, özel, zatına mahsus. Zatiye<br />
<br />
Zeki : Zekalı, çabuk kavrayan. Zekiye<br />
Zihni : Zihinli, düşünceli, kavrayışlı. Zihniye<br />
<br />
Zühdi : Zühd ve takva sahibi. Zühdiye<br />
Zülfi : Zülüflü. Zülfiye<br />
<br />
<br />
Türkler’in eski bir millet oluşu araştırıcıları Türk adını en eski tarih kaynaklarında aramağa sevketmiştir. Geçen asırdan beri birçok bilgin tarafından ileri sürülen görüşlere göre, Heredotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği Targitalar, veya “İskit” topraklarında oturdukları söylenen “Tyrakae” (Yurkae) veya Tevrat’ta adları geçen Togharmanlar, veya eski Hind kaynaklarında tesadüf edilen Turukhalar (veya Turuşka), veya Thraklar, veya eski ön Asya çivi yazılı metinlerde görülen Turukkular, veya Çin kaynaklarında M.Ö., 1. bin içinde rol oynadıkları belirtilen Tikler ( veya Di) ve hatta Troialılar vb. bizzat “Türk” adını taşıyan Türk kavimleri oldukları kuvvetle muhtemeldir.<br />
İslâm kaynaklarında teferruatlı şekilde nakledilen İran menşeli Zend-Avesta rivayetleri ile, İsrail menşeli Tevrat rivayetlerinde de “Türk” adı aranmış Nuh’un torunu (Yafes’in oğlu) Türk’de, veya İran rivayetindeki Feridun (Thraetaona)’un oğlu Tûrac veya Tûr (Tûran, buradan geliyor) da Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.<br />
Tevrat rivayetlerinde Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiştir. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğlundan biri olan “Türk”e bırakmıştır.<br />
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihine “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.<br />
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS. VI. yy’da kurulan Gök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmî olarak kullanan siyasî teşekkülün GÖK-TÜRK İmparatorluğu olduğu bilinmektedir. Gök-Türkler’in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonradan Türk milleti’ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.<br />
MS.585 yılında Çin İmparatoru’nun GÖK-TÜRK Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin imparatoruna verdiği cevabî mektupta “Türk Devleti’nin Tanrı Tarafından Kuruluşundan Bu yana 50 Yıl Geçti” hitapları Türk adını resmîleştirmiştir.<br />
Gök- Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok “Türk Budun” şeklinde geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasî bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzeri millî bir isim haline gelmiştir.<br />
Türk Kelimesinin Anlamı<br />
Türk adına gerek kaynaklarda, gerek araştırmalarda türlü mânalar verilmiştir: T’u-küe (Türk) = miğfer (Çin kaynakları); (Türk) = terk (İslam kaynakları); Türk = olgunluk çağı; Takye = deniz kıyısında oturan adam, cezb etmek vb. gibi mânalar ve tefsirler. Geçen asırda A. Vambery’nin ilmî izaha doğru ilk adım kabul edilen fikrine göre, “Türk” kelimesi “türemek”den çıkmıştır. Z. Gökalp adı “türeli” (kanun ve nizâm sahibi) diye açıklamıştır. W. Barthold’un düşuncesi de buna yakındır. Fakat “Türk” sözünün cins ismi olarak “güç-kuvvet” (sıfat hâli ile: güçlü-kuvvetli) manasında olduğu bir Türkçe vesikadan anlaşılmıştır. Buradaki “Türk” kelimesinin millet adı olan “Türk” sözü ile aynı olduğu A. V. Le Coq tarafından ileri sürülmüş ve bu, Gök-Türk kitabelerinin çözücüsü V. Thomsen tarafından da kabul edilmiş (1922), daha sonra aynı husus Nemeth’in tetkikleri ile tamamen ispat edilmiştir.<br />
İran kaynaklarında Türk sözü “Güzel İnsan” karışlığında kullanılırken, XI. Yy’da Kaşgarlı Mahmut “Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiğini” belirterek, “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı”demek olduğunu bir kez daha belirtmiştir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin “Güçlü- kuvvetli” anlamına geldiğini kabul etmektedirler.<br />
Millet İsmi Olarak Türk Kelimesi<br />
“Türk” kelimesini Türk Devleti’nin resmî adı olarak ilk kullanan siyâsî teşekkül “Gök-Türk imparatorluğudur (552-774). Bütün bunlar, “Türk” adının aslında belirli bir topluluğa mahsus “etnik” bir isim olmayıp, siyasî bir ad (bütün Türk soylu halkları kucaklayan üst kimlik olarak) olduğunu ortaya koymaktadır. Gök-Türk Hakanlığı’nın kuruluşundan itibaren önce bu devletin, daha sonra bu imparatorluğa bağlı, kendi hususî adları ile de anılan, diğer Türk’lerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere millî bir ad payesine yükselmiştir.<br />
Türk Kelimesinin Coğrafi Ad Olarak Kullanılması<br />
Coğrafî ad olarak Turkhia (= Türkiye) tabirine ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmektedir. VI. asırda bu tabir Orta Asya için kullanılıyordu. 9-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi (Doğu Türkiye = Hazarlar’ın ülkesi, Batı Türkiye = Macar ülkesi). 13. asırda Kölemen Devleti zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye” deniliyordu. Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” olarak tanınmıştır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Çocuklara Hangi İsimleri Koymalı</span><br />
<br />
Çocuklara koyduğumuz veya koyacağımız isimlerin anlamlarının, dinimize, örf ve âdetimize uygun olup olmadığını öğrenmek, uygun değilse, değiştirmek gerekir. Haklı sebeplerle adını veya soyadını değiştirmek isteyenler de çıkabilir. Böylece isimlerin anlamlarını bilmek faydalı olur.<br />
<br />
Çocuklara güzel isim koymalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(Çocuğa güzel isim vermek, dinini öğretmek ve vakti gelince evlendirmek, evladın babası üzerindeki haklarındandır.) [Ebu Nuaym]<br />
(Kıyamette, babanızın ismi ile beraber [Mesela Ali oğlu Emin, veya Ali kızı Emine diye] çağrılacaksınız. O halde isminiz güzel olsun!) [Ebu Davud]<br />
<br />
Güzel isimler çoktur. Mesela Peygamber isimleri, Resulullah efendimizin 400 kadar olan mübarek isimleri, Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnasından olup da, isim olarak koyması caiz olan Ali, Aziz, Macid, Mucib, Rafi, Reşid isimleri, Eshab-ı kiramın, âlimlerin ve evliyanın isimleri konabilir. <br />
<br />
Bir ismin güzel olması için mutlaka Kur’an-ı kerimde bulunması gerekmez. Yüz binden fazla Eshab-ı kiramdan Hazret-i Zeyd hariç, hiçbirinin ismi Kur’an-ı kerimde yoktur. Güzel isimler çoktur. Değişik isim olsun diye, yahut en güzel isim olsun diye Kur’an-ı kerimde geçen her kelimeyi, sırf Kur’an-ı kerimde geçtiği için çocuğa isim olarak koymak, çok yanlış olur. Çünkü Kur’an-ı kerimde güzel isimlerin yanında kâfirlerin isimleri de vardır. En başta şeytan var, İblis var, Hannas vardır. Kâfirlerden Karun, Haman vardır. Peygamber efendimizin düşmanı Ebu Leheb’in ismi vardır. Bunları koymak doğru değildir.<br />
<br />
Kur'an-ı kerimde geçiyor diye yıldırım, şimşek, gelmek, gitmek gibi kelimelerin arabisini isim olarak koyanlar oluyor. Bu kelimelerden en meşhurlarından biri Esra’dır. Esra, gece yürümek manasına gelir. Ünzile, indirildi, indirilmiş demektir. Böyle isimleri koymak caiz ise de, enbiyanın, ulemanın, evliyanın ismini tercih etmek elbette iyi olur.<br />
<br />
Her Peygamber, kendi isminden olanlara, her âlim ve evliya da, kendi isminden olanlara şefaat edecektir. Güzel ismin bu yönden de önemi vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:<br />
(Allah indinde en güzel olan isimler, Abdullah, Abdurrahmandır.) [Müslim]<br />
<br />
(Üç oğlu olup da, birine adımı vermeyen, cahillik etmiş olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Allahü teâlâ buyurur ki: İsmi, Ahmed, Muhammed, Mahmud gibi Habibimin isminden olan mümine azap etmekten haya ederim.) [R. Nasıhin]<br />
<br />
(Bir evde bir, iki veya üç Muhammed olmasının zararı olmaz.) [İbni Sâd]<br />
(Oğlunun adını Muhammed koyan, çocuğu ile Cennetlik olur.) [A. Rufai]<br />
<br />
(Muhammed isimli çocuğa her yerde ikram edin, onu aşağılamayın.) [Hatib]<br />
<br />
(Muhammed isimli kimseyi hakir görmeyin, onu mahrum etmeyin! Onun bulunduğu bir evde, bir yerde bereket vardır.) [Deylemi]<br />
<br />
İbni Abbas hazretleri, (Kıyamette, “adı Muhammed olan müminler gelsin” denilir, hepsi Cennete götürülür) buyurmaktadır.<br />
<br />
Ecdadımız, saygıda kusur olmasın diye Muhammed ismini “Mehmed” şeklinde kullanmıştır.<br />
<br />
Peygamber efendimizin mübarek isimlerinden birini de koymak çok iyi olur. Eshab-ı kiramın isimleri de çok kıymetlidir. Ecdadımızın koyduğu isimler de önemlidir.<br />
<br />
Hazret-i Talha, on çocuğunun her birine bir peygamber ismi koymuştu. Hazret-i Zübeyr’in de on çocuğu vardı. O da hepsine şehid ismi vermişti. Hazret-i Talha, Hazret-i Zübeyr’e, “Neden çocuklarına peygamber ismi değil de, şehid ismi verdin?” dedi. O da, “Çocuklarım peygamber olamayacağına göre, şehit olmalarını arzu ettiğim için” dedi.<br />
<br />
İsmi kötü olan değiştirmelidir! Hadis-i şerifte, (Kötü ismi olan bunu güzel isme çevirsin) buyuruldu. (Berika) <br />
<br />
Kâfir ismi koymaktan da kaçınmalıdır! İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:<br />
(Bir müslümanın, bir kâfir ismini almaktan, korkunç aslanlardan kaçmaktan daha çok kaçması gerekir. Bu isimler ve onların sahipleri, Allahü teâlânın düşmanlarıdır. Hadis-i şerifte, (Kötü zan altında kalınacak yerlerden kaçınız) buyuruldu. Dinsizlik alameti olan ve bu zannı uyandıran isimleri koymaktan kaçınmak gerekir.) [Müjdeci Mektuplar] <br />
<br />
İbni Âbidin hazretleri buyurdu ki:<br />
(Çocuğa Ali, Aziz gibi isimleri koymak caiz ise de, bu isimleri söylerken hürmet etmek gerekir.) [Redd-ül Muhtar]<br />
<br />
Reşid, Emin gibi övücü isimler koymak caiz ise de koymamak iyi olur. Çünkü böyle isimleri söyleyerek, sahibine hakaret etmek, isme de hakaret olur. (Şir’a)<br />
<br />
Kıyamette günahları, sevaplarından daha çok olan bir kimse, Cehenneme götürülürken, Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama buyurur ki:<br />
- Ya Cebrail, buna sor, hayatında hiçbir âlimin sohbetinde bulundu mu?<br />
<br />
Hazret-i Cebrail, o kimseye sorar. O da, (Ne yazık ki, hiçbir âlimle bir arada bulunmadım) der. Allahü teâlâ tekrar buyurur:<br />
- Ya Cebrail, buna sor ki, hiçbir âlimi ilminden dolayı sevdi mi?<br />
<br />
Cebrail aleyhisselam, ona sorar. O da, (Hayır, sevdiğim bir âlim yoktu) der. Hak teâlâ buyurur:<br />
- Ya Cebrail, tesadüfen de olsa, bu bir âlimle yemek yemiş mi?<br />
<br />
Cebrail aleyhisselam sorar. O da, (Hayır hiçbir âlimle bir sofrada bulunmadım) der. Hak teâlâ buyurur ki:<br />
- Ya Cebrail, bu kulun ismi, bir âlimin ismine benziyor mu, bunu da sor!<br />
<br />
Cebrail aleyhisselam sorar. O da, (İsmim hiçbir âlimin ismine benzemez) der. Hak teâlâ buyurur ki: - Bunu Cennete götürün. O, âlimi seven birini severdi.) [El-Envâr]<br />
<br />
Görüldüğü gibi, ismi bir âlimin ismine benzemek, hatta âlimi seveni sevmek bile insanın kurtuluşuna sebep olmaktadır. Elbette her şeyden önce mümin olmak şartı vardır. Mümin olmadıktan sonra, güzel ismin ve ibadetin kıymeti olmaz.<br />
<br />
Çocuğa, doğunca veya doğumu müteakip yedinci günü adı konur. Doğduktan sonra hemen ölen çocuğa da ad konur. Yıkanır, cenaze namazı kılınır. Ölü doğan çocuklara isim vermek gerekmez. Fakat isim vererek defnetmek iyi olur. <br />
<br />
Çocuğun ismini ilim ehli, salih bir zata koydurmalıdır! Eshab-ı kiram, çocuklarına isimlerini Peygamber efendimize verdirmeyi tercih etmişlerdir. Çocuğa ad koyarken, çocuğun babası, dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan, çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek iyi olur. Bu arada çocuğun ağzına bir tatlı sürmek iyi olur.<br />
<br />
Peygamber efendimiz, Hazret-i Hasan doğunca, kulağına ezan okumuştur. Ezan okuyacak kimse, çocuğu yastık gibi yumuşak bir şey üstüne koyarak kucağına alır. Çocuğu birisi kucağına alıp, ezanı bir başkası da okuyabilir. Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:<br />
(Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da ikamet okunursa, “Ümmü sıbyan” hastalığından korunmuş olur.) [Beyheki]<br />
<br />
Çocuğa isim koyduktan sonra, hayır duada bulunmalıdır! Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, bu çocuğu hayırlı ve salihlerden eyle ve onu güzel bir şekilde yetişmesini sağla) diye dua etmiştir.<br />
<br />
Ebu Musel Eşari hazretleri, (Çocuğumu doğduğu gün Resulullaha götürdüm, adını İbrahim verdi) dedi. Amr bin Şuayb’ın dedesi ise, (Resulullah, yeni doğan çocuğa yedinci günü isim verilmesini ve akika kesilmesini emretti) dedi. [Tirmizi]<br />
<br />
Buhari’de “Eğer akika kesilmeyecekse, çocuk doğduğu vakit isim konur ve ağzına tatlı bulaştırılır” deniyor.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Muhammed aleyhisselam efendimizin 400’e yakın ismi Mevahib-i ledünniyye'de vardır. Bunlardan bir kısmının manası alfabetik olarak kısaca şöyle:</span><br />
<br />
Abdullah: Allah’ın kulu.<br />
Âbid: Kulluk eden, ibadet eden.<br />
<br />
Âdil: Adaletli, doğru, doğruluktan, haktan ayrılmayan.<br />
Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş.<br />
<br />
Ahsen: En güzel.<br />
Alî: Çok yüce.<br />
<br />
Âlim: Bilgin, bilen.<br />
Allâme: Çok bilgili.<br />
<br />
Âmil: İşleyici; iş ve hareket adamı.<br />
Aziz: Çok yüce, çok şerefli.<br />
<br />
Beşîr: Müjdeleyici.<br />
Burhan: Sağlam delil.<br />
<br />
Cebbâr: Kahredici, galip.<br />
Cevâd: Cömert.<br />
<br />
Ecved: En iyi, en cömert.<br />
Ekrem: En şerefli.<br />
Emin: Doğru ve güvenilir.<br />
<br />
Fadlullah: Allah’ın ihsanı, fazlı.<br />
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran.<br />
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran.<br />
<br />
Gâlip: Hâkim ve üstün.<br />
Gani: Zengin.<br />
<br />
Habib: Sevgili, çok sevilen.<br />
Hâdî: Doğru yola götüren.<br />
<br />
Hâfiz: Muhafaza edici.<br />
Halîl: Dost.<br />
<br />
Halîm: Yumuşak huylu.<br />
Hâlis: Saf, temiz.<br />
<br />
Hâmid: Hamd edici, övücü.<br />
Hammâd: Çok hamd eden.<br />
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan.<br />
<br />
Kamer: Ay.<br />
Kayyim: Görüp gözeten.<br />
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli.<br />
<br />
Mâcid: Yüce ve şerefli.<br />
Mahmûd: Övülen.<br />
<br />
Mansûr: Zafere kavuşmuş.<br />
Masûm: Suçsuz, günahsız.<br />
<br />
Medenî: Şehirli, bilgili ve görgülü.<br />
Mehdî: Hidâyet eden, doğru yola ileten.<br />
<br />
Mekkî: Mekkeli.<br />
Merhûm: Rahmetle bezenmiş.<br />
<br />
Mes'ud: Mutlu.<br />
Metîn: Sağlam, özü ve sözü doğru, itimat edilir.<br />
<br />
Muallim: Öğretici.<br />
Muhammed: Yerde ve gökte çok övülen.<br />
<br />
Muktefâ: Peşinden gidilen.<br />
Muslih: Islah edici ve düzene koyucu.<br />
<br />
Mustafa: Çok arınmış.<br />
Mutî: Hakka itaat eden.<br />
<br />
Mu'tî: Veren, ihsan eden.<br />
Muzaffer: Zafer kazanan, üstün.<br />
<br />
Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli, feyzli.<br />
Müctebâ: Seçilmiş.<br />
<br />
Mükerrem: Şerefli, yüce, aziz, hürmet ve tâzime erişmiş.<br />
Müktefî: İktifâ eden.<br />
<br />
Münîr: Nurlandıran, aydınlatan.<br />
Mürsel: Elçilikle gönderilmiş.<br />
<br />
Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş.<br />
Müstakîm: Doğru yolda olan.<br />
Müşâvir: Kendisine danışılan.<br />
<br />
Nakî: Çok temiz.<br />
Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini.<br />
<br />
Nâsih: Öğüt veren.<br />
Nâtık: Konuşan, nutuk veren.<br />
<br />
Nebî: Peygamber.<br />
Neciyyullah: Allah’ın sırdaşı.<br />
<br />
Necm: Yıldız.<br />
Nesîb: Asîl, temiz soydan gelen.<br />
<br />
Nezîr: Uyarıcı, korkutucu.<br />
Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk.<br />
Nûr: Işık, aydınlık.<br />
<br />
Râfi: Yükselten.<br />
Ragıb: Rağbet eden, isteyen.<br />
<br />
Rahîm: Müminleri çok seven, acıyan.<br />
Râzî: Kabul eden, hoşnut olan.<br />
<br />
Resûl: Elçi.<br />
Reşîd: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü.<br />
<br />
Saîd: Mutlu.<br />
Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan.<br />
<br />
Sadullah: Allah’ın mübarek kulu.<br />
Sâdık: Doğru olan, gerçekçi.<br />
<br />
Saffet: Arınmış, seçkin.<br />
Sâhib: Mâlik, arkadaş; sohbet edici.<br />
<br />
Sâlih: İyi ve güzel huylu.<br />
Selâm: Noksan ve ayıptan emin.<br />
<br />
Seyfullah: Allah’ın kılıcı.<br />
Seyyid: Efendi.<br />
<br />
Şâfi: Şefaat edici.<br />
Şâkir: Şükredici.<br />
Şems: Güneş.<br />
<br />
Tâhâ: Kur'an-ı kerimdeki rümuz ismi.<br />
Tâhir: Çok temiz.<br />
<br />
Takî: Haramlardan kaçınan.<br />
Tayyib: Helâl, temiz, güzel, hoş.<br />
<br />
Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri.<br />
Vâiz: Nasihat eden.<br />
<br />
Vâsıl: Kulu Rabbine ulaştıran.<br />
Velî: Veli, sahip, dost.<br />
<br />
Yasîn: Gerçek insan, insan-ı kâmil.<br />
<br />
Zâhid: Masivadan yüz çeviren.<br />
Zâkir: Allah’ı çok anan.<br />
Zeki: Temiz, akıllı. <br />
<br />
ÖNEMLİ NOT: Kıymetli Okuyucumuz. Aşağıda daha çok merak edilen isimleri bildiriyoruz. Bu, aşağıda yazan her ismi tavsiye ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Çocuklarımıza nasıl isimler koymamız gerektiğiniz " Çocuklara Hangi İsimleri Koymalı" konusundan okuyabilirsiniz.<br />
<br />
Âbidin : İbadet edenler kulluk yapanlar.<br />
Adnan : Üstün insan.<br />
Affan : Çirkin şeylerden kaçınan, iffetli, namuslu.<br />
<br />
Âgah : Bilgili, basiretli, haberdar, uyanık.<br />
Âhi : Arkadaş, dost, cömert, yiğit.<br />
Ahmed : Çok övülmüş, beğenilmiş.<br />
<br />
Alican : Cana yakın, kanı sıcak, candan.<br />
Âlişan : Şan ve şerefi yüce olan.<br />
Alişir : Aslan Ali.<br />
<br />
Alpaslan : Korkusuz, yiğit, güçlü, kuvvetli.<br />
Alper : Cesur asker, yiğit asker.<br />
Alperen : Hem din adamı hem komutan olan yiğit.<br />
<br />
Altemur : Demirin korlaşmış kırmızı hali.<br />
Âmir : İmâr eden.<br />
Ammâr : Bir yeri bakımlı hale getiren.<br />
<br />
Aşkın : Aşmış, ileri, üstün, seçkin.<br />
Ata : Baba, dede, yaşlı, tecrübeli, bilgili.<br />
Atalay : Tanınmış, ünlü.<br />
<br />
Atâullah : Allah’ın hediyesi, ihsanı, lütfu.<br />
Avşar : İşi hemen yapan.<br />
Aykan : Kanı parlak ve canlı.<br />
<br />
Aykut : Armağan, mükafat, ödül.<br />
Aytekin : Ay gibi tek ve biricik olan, çok değerli.<br />
Ayvaz : Koca, eş.<br />
<br />
Babacan : Cana yakın, güvenilir, anlayışlı.<br />
Baha : Değer, kıymet, zariflik, üstünlük.<br />
Bahadır : Yiğit, cesur, kahraman.<br />
<br />
Battal : Kahraman, cesur, çok büyük.<br />
Batu : Güçlü, kudretli.<br />
Bedir : Dolunay. Ayın ondördü gibi güzel.<br />
<br />
Behcet : Sevinç, güler yüzlü, şirin.<br />
Behlül : Çok gülen, hayır sahibi, cömert.<br />
Behnan : İyi huylu, güler yüzlü, herkesçe sevilen.<br />
<br />
Behram : Merih yıldızı.<br />
Behzat : Soyu güzel, doğuştan asil.<br />
Bekir : İlk çocuk. Genç, taze.<br />
<br />
Bektaş : Akran, eş.<br />
Bera : Fazilet, meziyet sahibi.<br />
Berkan : Şakıyan, parıldayan.<br />
<br />
Berkin : Güçlü, sağlam.<br />
Beşer : İnsan.<br />
Beşir : Müjdeleyen. Güler yüzlü.<br />
<br />
Bilal : Su.<br />
Bilgehan : Derin bilgi sahibi hakan.<br />
Bişr : Güler yüzlü.<br />
<br />
Buğra : Erkek deve, hindi, aslan.<br />
Burak : Peygamber efendimizin Miracda bindiği at.<br />
Burhan : Delil, sağlam delil, hakkı bâtıldan ayıran.<br />
<br />
Bülent : Yüksek, yüce, uzun.<br />
Cafer : Çay, dere, küçük akarsu.<br />
Câbir : Cebreden, zorlayan, galip gelen.<br />
<br />
Can: Ruh. Aziz, sevgili. Gönül.<br />
Candar : Silahlı asker.<br />
Caner : Can dostu.<br />
<br />
Canib : Yan, taraf, yön.<br />
Cârullah : Allah’a yakın olan, Allah dostu.<br />
Celâl : Azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.<br />
<br />
Çelebi : Efendi, görgülü ve ince insan.<br />
Cem : Hükümdar, şah.<br />
Cemal : Yüz güzelliği<br />
<br />
Cemaleddin : Dinin güzeli, dinin cemali.<br />
Cemali : Yüzü güzel olan, güzellik sahibi.<br />
Cenab : Büyük, şerefli<br />
<br />
Cengiz : Sert ve haşin huylu, gönlü yumuşamaz.<br />
Cerrah : Ameliyat yapan, operatör.<br />
Cevat : Çok cömert, eli açık, çok ihsan eden.<br />
<br />
Cevdet : Güzel, kusursuz, cömert, olgun.<br />
Cevheri : Cevher sahibi.<br />
Cezmi : Azimli, kararlı.<br />
<br />
Cihad : Din uğrunda düşmanla ve nefsi ile savaşan.<br />
Cihangir : Cihanın büyük bir bölümünü ele geçiren.<br />
Civan : Genç, taze, delikanlı.<br />
<br />
Cihanşah : Dünyanın padişahı.<br />
Cübeyr : Küçük kahraman, küçük yiğit.<br />
Cüneyt : Küçük asker, askercik.<br />
<br />
Dâhi : Üstün zekalı, son derece zeki, anlayışlı.<br />
Dâi : Dua eden, duacı, hak dine çağıran.<br />
Dânâ : Çok bilen, bilgili.<br />
<br />
Daniş : Bilgi, bilme, biliş, ilim.<br />
Danişmend : Bilgili, âlim.<br />
Dâver : Doğru ve insaflı olan, âdil hükümdar.<br />
<br />
Derviş : Allah için alçak gönüllüğü kabul eden.<br />
Dilhan : İçten, gönülden söyleyen.<br />
Dilaver : Yiğit, yürekli, erkek.<br />
<br />
Doğan : Atılgan ve yiğit.<br />
Dülger : Marangoz.<br />
Ecehan : Hanların başı.<br />
<br />
Ecmel : En güzel, en yakışıklı.<br />
Ecvet : En cömert, varını yoğunu dağıtan. En iyi olan.<br />
Ede : Ata, büyük kardeş, ağabey.<br />
<br />
Edhem : Kara donlu, yağız at.<br />
Efe : Batı anadolu yiğidi, zeybek.<br />
Efken : Atıcı, yıkıcı.<br />
<br />
Eflah : Tamamiyle kurtulan, en çok talihe kavuşan.<br />
Ekmel : En olgun, mükemmel.<br />
Ekrem : Çok cömert, iyiliksever, keremi lütfu çok olan.<br />
<br />
Elvan : Renkli, renk renk.<br />
Emced : Çok şerefli, ve haysiyet sahibi.<br />
Emir : Bir kavmin, şehrin başı, reisi.<br />
<br />
Emre : Aşık, dost, abi. Beylerbeyi.<br />
Enes : İnsan.<br />
Engin : Uçsuz bucaksız deniz.<br />
<br />
Enver : Çok nurlu, çok ışıklı, çok parlak, çok güzel.<br />
Ercümend : Muhterem, şerefli, itibarlı.<br />
Erdem : Fazilet.<br />
<br />
Ergün : Sert başlı, oynak ve hızlı giden at.<br />
Erhan : Yiğit hakan.<br />
Erkam : Rakamlar, isimler.<br />
<br />
Erkan : Esaslar, direkler, reisler.<br />
Erkin : Bağımsız hareket eden.<br />
Erman : Arzusu, isteği olan.<br />
<br />
Erol: Sözünde duran er.<br />
Ertuğrul : Temiz, yürekli, doğru insan.<br />
Erva : Çok güzel, son derece cesur ve yiğit adam.<br />
<br />
Esat : Çok uğurlu ve mutlu.<br />
Esed : Aslan, gazanfer, cesur.<br />
Esved : Siyah, esmer.<br />
<br />
Etem : Kusursuz, noksansız.<br />
Evran : Baht, büyük yılan.<br />
Eyüp : Tevbe eden, hatalarına pişman olan.<br />
<br />
Ezrak : Mavi, gök renkli. Su gibi saf ve temiz olan.<br />
Eşref : En çok şerefli, itibarı en çok yüksek olan.<br />
Fazlı : İyilik, fazilet, erdem, lütuf.<br />
<br />
Fahreddin : Dinin büyüğü, dinde övülmeye layık.<br />
Fâlih : İsteğine kavuşan, başaran. Çiftçi.<br />
Faruk : Hak ile bâtılı ayıran.<br />
<br />
Fasih : Güzel, düzgün ve açık konuşan.<br />
Fatih : Fetheden, zapteden, aşan.<br />
Fatin: Zeki, anlayışlı.<br />
<br />
Faysal : Kesin hüküm vereni. Keskin kılıç.<br />
Fazlullah : Allahü teâlânın lütfu. Üstün ve değerli<br />
Feda : Kurban olma, gözden çıkarma.<br />
<br />
Fedai : Canını esirgemeyen, can vermeye hazır.<br />
Feramuz : Şanlı, şerefli, ün kazanmış.<br />
Feramuş : Hatırdan çıkan, unutulan.<br />
<br />
Ferhan : Sevinçli, neşeli, ferahlı, şen, memnun.<br />
Ferhat : Sevinç, neşe sahibi.<br />
Feridüddin : Dinin en üstünü.<br />
<br />
Feridun : Tek, eşi ve benzeri olmayan, kıymetli cevher.<br />
Ferman : Emir. Padişahların tarafından verilen emir.<br />
Ferruh : Uğurlu, mübarek, yüzü nurlu, aydın.<br />
<br />
Fettah : Fetheden, her türlü müşkülleri kolaylaştıran.<br />
Feyyâz : Feyz, bereket ve bolluk veren.<br />
Feyzullah : Allahü teâlânın feyzi.<br />
<br />
Fuat : Kalb, gönül.<br />
Furkan : İyi ile kötü, doğru ile yanlış arasındaki farkı gösteren.<br />
Fuzuli : Fazla, anlamsız, yersiz.<br />
<br />
Faris : Yiğit, mert, binici, at yetiştiricisi.<br />
Gazanfer : Yiğit, aslan gibi cesur.<br />
Gazi : Savaştan sağ dönen.<br />
<br />
Gevheri : Pırlanta gibi temiz insan.<br />
Gıyas : Yardım eden.<br />
Giray: Kırım hanı.<br />
<br />
Gürbüz : Toplu, güçlü dinç erkek.<br />
Habbab : Seven, sevgili, dost.<br />
Habil : Yumuşak ve temiz huylu.<br />
<br />
Hacib : Kapıcı, kapıcı başı.<br />
Hafi : Güler yüzlü, çok ikramcı, gizli.<br />
Hafid : Torun.<br />
<br />
Hakan : Türk hükümdarı.<br />
Hakem : Hüküm veren.<br />
Haki : Hikaye eden, anlatan.<br />
<br />
Hakkı : Doğru olan, irfan sahibi, insaflı.<br />
Haldun : Devamlı yaşlanıp ihtiyarlamayan.<br />
Halife : Birinin yerine geçen .<br />
<br />
Halil : Dost, sevgili, samimi dost, içten arkadaş.<br />
Haluk : İyi ve güzel huylu, geçim ehli, İslama yakışır.<br />
Hamdullah : Allahü teâlâya hamd eden.<br />
<br />
Hammâd : Çok hamd eden, çok dua eden.<br />
Hamza : Aslan, heybetli, azametli.<br />
Han : Hakan veya hakana bağlı hükümdar.<br />
<br />
Hanefi : İstikamet üzere olan.<br />
Hani : Yumuşaklık ve vakar sahibi.<br />
Hasan : Güzel, iyi, hoş.<br />
<br />
Haseki : Hükümdarların hizmetlerine tahsis edilen zat.<br />
Hasibi : Cömert, hayırhah.<br />
Hasin : Kuvvetli, sağlam, muhafaza eden.<br />
<br />
Hâtem : Mühür, üstü mühürlü yüzük, en son.<br />
Hattâb : Çok güzel konuşan ve nasihat eden.<br />
Hatip : Hitabeden, güzel söz söyleyen.<br />
<br />
Hayali : Hayal eden.<br />
Haydar : Aslan, cesur, yiğit, kahraman.<br />
Hayrani : Hayran olan.<br />
<br />
Hazım : ihtiyatlı, basiretli, gözü açık, hazımlı.<br />
Haşim : Ezen, parçalayan. Hürmet ve ikram eden.<br />
Haşmet : Heybet ve ihtişam sahibi. Tevazu gösteren.<br />
<br />
Hicabi : Mahcup, utangaç, hayalı, edepli, terbiyeli, iffetli.<br />
Hilmi : Yumuşak huylu, sabırlı, vakarlı, sakin.<br />
Himmet : Lütfeden, gayret eden.<br />
<br />
Hişam : Haya eden, utanan.<br />
Hud : Büyük, çok hürmet eden.<br />
Hulusi : Halis, saf, samimi, candan, içi temiz.<br />
<br />
Hurşid : Güneş.<br />
Huzeyfe : Küçük testici, çömlekçi çırağı.<br />
Hüccet : Senet, vesika, delil.<br />
<br />
Hüdâvendigâr : Hükümdar, sultan, âmir, hâkim.<br />
Hüdayi : Hüdânın kulu.<br />
Hümayun : Mübarek, mutlu, padişaha olan.<br />
<br />
Hüsameddin : Dinin keskin kılıcı.<br />
Hüseyin : Küçük güzel.<br />
Hüsrev : Padişah, hükümdar, sultan.<br />
<br />
Hızır : Yeşil.<br />
İhsan : Hakkından fazlasını veren.<br />
İhvan : Sadık, samimi, candan dost.<br />
<br />
İkrime : Kerem sahibi, cömert.<br />
İlhami : İlham sahibi.<br />
İlker: İlk erkek çocuk.<br />
<br />
İmadeddin : Din direği, devleti ayakta tutan.<br />
İmam : Nümune, rehber, önder, başkan.<br />
İnayetullah : Allah’ın lütfu, ihsanı.<br />
<br />
İslam : Müslüman, Hakka teslim olan.<br />
İsmâil (İb): Allahü teâlâya çok ibadet eden.<br />
İzzet : Değer, şeref, kudret, hürmet ve ikram sahibi.<br />
<br />
Kaan: Kağan. Hanların hanı, şahinşah.<br />
Kabil : Kabul eden, önde olan.<br />
Kadem : Ayak, adım.<br />
<br />
Kâdir : Tükenmez güç ve kudret sahibi.<br />
Kadı : Hüküm, karar ve hakimlik.<br />
Kalender : Dünyadan el etek çekip boş dolaşan derviş.<br />
<br />
Kamran : İsteğine kavuşmuş, mutlu, bahtiyar.<br />
Kasım: Taksim eden, bahşeden.<br />
Kâzım : Öfkesini, gazabını yenen.<br />
<br />
Keleş: Güzel yakışıklı, bahadır.<br />
Kemal : Olgunluk, bilgi ve fazilet sahibi.<br />
Keramet : Kerem, ihsan, evliyada görülen harika.<br />
<br />
Kerami : Soylu, şerefli.<br />
Kerem : Asalet, izzet ve şeref sahibi. Cömert, eli açık.<br />
Keremşah : Çok cömert, çok eli açık, çok soylu.<br />
<br />
Key : Büyük hükümdar, padişah.<br />
Keşşaf : Keşfeden, sırları çözen, gizlileri açığa çıkaran.<br />
Kıymet : Değer, baha, bedel, onur, itibar, makbul oluş.<br />
<br />
Kiram : Soyu temiz olanlar, şerefli ve cömert olanlar.<br />
Korkut: Büyük dolu tanesi.<br />
Kuddusi : Mukaddes, ulvi, pak.<br />
<br />
Kılıç: İki yüzü keskin eski bir silah.<br />
Levent : Bahriyeli. Boylu poslu, yakışıklı.<br />
Levni : Renkli, boyalı.<br />
<br />
Mahdum : Hizmet edilen, evlat.<br />
Mahmud : Övülmüş, medhedilmiş, sena edilmiş.<br />
Mahmur : Sarhoş, uykulu, baygın gözlü.<br />
<br />
Murat : İstek, arzu, maksat. Seçilen<br />
Mazhar : Nail olan, şereflenen, bir iyiliğe kavuşan.<br />
Memun : Korkusuz, tehlikesiz, sağlam, emin.<br />
<br />
Mecdeddin : Dinin büyüğü.<br />
Mecnun : Deli, divâne, delice seven.<br />
Medeni: Şehirli, bilgili ve görgülü.<br />
<br />
Mert : Sözünün eri, yiğit, bahadır.<br />
Mestan : Mest olmuş, bayılmış..<br />
Metin : Sağlam, dayanıklı.<br />
<br />
Mir : Amir, kumandan, bey, vali, hükümdar.<br />
Miraç : Merdiven, yükselen, yükseklere çıkan .<br />
Mirkelam : Kibar konuşan, hoş sohbet, sohbet adamı.<br />
<br />
Mirza : Hükümdar soyundan gelen, beyzade.<br />
Misbah : Lamba.<br />
Mithat : Methetme, övme.<br />
<br />
Muammer : Uzun ömürlü, ömür süren, yaşayan, talihli.<br />
Muaz : Sığınan, korunan, sarılan.<br />
Muhammed : Yerde ve gökte çok övülen.<br />
<br />
Muharrem : Haram kılınmış, dinen yasak edilmiş.<br />
Muhtar : Seçilmiş, seçkin.<br />
Muhterem : Saygıdeğer, sayın, kıymetli, şerefli.<br />
<br />
Muhteşem : Göz kamaştıracak büyüklükte veya güzellikte olan.<br />
Muhyiddin : Dini ihya eden.<br />
Muktedi : İktida eden, tâbi olan, uyan.<br />
<br />
Muktedir : iktidarlı, gücü yeten.<br />
Muktefi : İktifa eden, izinden takip eden, örnek tutan, birine uyan.<br />
Muslih : Islah eden, düzelten.<br />
<br />
Mustafa : Saf hale getirilmiş, süzülmüş, güzide.<br />
Mutahhar : Temizlenmiş, mübarek.<br />
Mutasım : Günahtan çekinen, eliyle tutan, yapışan.<br />
<br />
Muteber : Kadri bilinen, kıymeti takdir edilen.<br />
Mutemed : Kendisine itimat edilen, güvenilen.<br />
Mutlu: Halinden, memnun, mesut, bahtiyar.<br />
<br />
Muttalib : Talep eden, isteyen.<br />
Mübarek : Bereketli, feyizli, uğurlu, hayırlı.<br />
Mübeşşir : Müjdeci, hayırlı haber verip sevindiren.<br />
<br />
Müjdat : İyi haber, müjdeli haber.<br />
Mükerrem : Şerefli, muhterem, hürmete erişmiş.<br />
Mülayim : Yumuşak huylu, medenice hareket eden.<br />
<br />
Mümtaz : İmtiyazlı, üstün tutulmuş, seçkin, seçilmiş.<br />
Müren : Akarsu, nehir, ırmak.<br />
Mürsel : Gönderilmiş, yollanmış, nebi.<br />
<br />
Müşir : İşaret eden, yol gösteren, mareşal.<br />
Müzdad : Artmış, çoğalmış, uzun.<br />
Nabi : Haberci, haber veren.<br />
<br />
Namdar : Meşhur namlı, ünlü, tanınmış.<br />
Nasreddin : Dine yardım eden.<br />
Nebi : Haberci, haber getiren, peygamber.<br />
<br />
Necat : Kurtuluşa, selamete eren.<br />
Necati : Kurtulan, felah bulan.<br />
Neccar : Dülger, marangoz, doğramacı.<br />
<br />
Necdet : Kahraman, yiğit, efe.<br />
Necih : Başarılı, galip, muzaffer.<br />
Necmi : Yıldız<br />
<br />
Nefi : Kazançlı, kârlı.<br />
Nejat : Soy nesil, nesep, tabiat.<br />
Nesimi : Hoş ve mülayim.<br />
<br />
Nevzat : Yeni doğmuş çocuk.<br />
Neşet Yetişen, ileri gelen, doğan.<br />
Neşat : Sevinç, neşe, keyif.<br />
<br />
Nihat : Tabiat, huy, yaratılış, bünye, karakter.<br />
Nijad : Soy.<br />
Niyazi : Yalvaran, yakaran, dua eden.<br />
<br />
Nizam : Düzen, usul, tertip, yol,kaide, sıra, dizi.<br />
Numan : Refah, konfor.<br />
Nuaym : Hayat güzelliği, refah.<br />
<br />
Nusret : Yardım, başarı, üstünlük, zafer, galebe, fetih.<br />
Nüzhet : Neşe, sevinç, eğlence, temizlik, ferahlık.<br />
Oğuz : Doğru, sağlam, güçlü, genç.<br />
<br />
Oğuzhan : Oğuzların hükümdarı.<br />
Okan : Anlayışlı, kavrayışlı.<br />
Oktay : Hiddetli, kızgın, sinirli.<br />
<br />
Orhan : Şehrin hakimi.<br />
Ozan : Halk şairi, geveze.<br />
Öktem : Gösterişli, korkusuz, güçlü.<br />
<br />
Ömer : Diri, canlı, yaşayan hayat süren<br />
Önder : Lider, şef, reis.<br />
Peyami : Haberci.<br />
<br />
Raci : Rica eden, yalvaran, ümitli, dileyen.<br />
Racih : Tercih edilen.<br />
Rafet : Merhamet etme, acıma, esirgeme.<br />
<br />
Ramazan : Çok sıcak olan, günahları yakan.<br />
Ramiz : İşaret koyan, işaretle konuşan.<br />
Rauf : Pek esirgeyen, çok merhamet eden.<br />
<br />
Recai : Rica eden, dua eden, Allahü teâlâya yalvaran.<br />
Recep : Mübarek, muazzam, muhterem; kıymetli.<br />
Refah : Bolluk, rahatlık, her türlü sıkıntıdan kurtulma.<br />
<br />
Re'fet : Acıyan, merhamet eden.<br />
Reha : Kurtuluş, halas.<br />
Reis : Baş, başkan.<br />
<br />
Resül : Yeni bir kitap ile gönderilen peygamber.<br />
Reşat : Hak yolunda yürüme, doğru yol.<br />
Reşid : akıllı, iyi ve olgun.<br />
<br />
Rifat : Yükseklik, yücelik, büyük rütbe.<br />
Rüçhan : Üstün olan.<br />
Rıdvan : Razı, memnun. Cennetin kapısındaki melek.<br />
<br />
Rıza : Kadere razı olan. Tasavvufta iradenin yok edilmesiyle elde edilen makam.<br />
Sadeddin : Dinin mübarek kişisi.<br />
Sadullah : Allahü teâlânın saadeti.<br />
<br />
Sadun : Uğurlu olan, uğur getiren.<br />
Safa : Saf, berrak, temiz, kedersiz, gönlü şen.<br />
Saffet : Saf, halis, temiz. Hile ve dubaradan uzak olan.<br />
<br />
Saffan : Saf, halis.<br />
Salahaddin : Dine bağlı, dini düzgün.<br />
Sâman : Servet sahibi, zengin, rahat, dinç, düzenli.<br />
<br />
Sedat : Doğru ve haklı<br />
Selami : Barış, huzur ve selamet sahibi.<br />
Selçuk: Sel gibi akan.<br />
<br />
Selman : Barışçı, sulhçu.<br />
Serdar : Asker başı, kumandan, komutan, reis.<br />
Serhat : Sınır boyundaki asker.<br />
<br />
Sertaç : Başa konan taç.<br />
Server : Baş, reis, seyyid, bir topluluğun ileri geleni.<br />
Sevban : Elbiseli, giyinmiş, kuşanmış.<br />
<br />
Seyfi : Kılıç kuşanmış, asker.<br />
Seyfullah : Allah’ın kılıcı, askeri.<br />
Seymen : Çiftlik bekçisi.<br />
<br />
Seyyid : Efendi, bey, Peygamber efendimizin torunu Hazret-i Hüseyin’in soyundan gelenler.<br />
Sezgin : Sezen sezici, duygulu, hassas.<br />
Sinan : Mızrak, süngü.<br />
<br />
Sirac : Lamba, ışık, güneş, ay.<br />
Siraceddin : Dinin kandili.<br />
Siyami : Oruçlu, kendini kötülüklerden men eden.<br />
<br />
Soner : Bir işte son yardımı yapan. Son olması istenen.<br />
Sunullah : Allah’ın kudreti, meydana getirdiği varlığı.<br />
Şaban : Aralık, fasıla.<br />
<br />
Şabi : Cemaat ehli.<br />
Şadan : Sevinçli, keyifli, neşeli, bahtiyar.<br />
Şahap : Alev, ateş parçası, akan yıldız.<br />
<br />
Şahinalp: Şahin gibi yiğit.<br />
Şahsüvar : Usta binici, çok iyi ata binen.<br />
Şâfi : Şefaat eden, şifa veren.<br />
<br />
Şarani : Saçı gür<br />
Şecaeddin : Dinin kahramanı, dinin yiğidi.<br />
Şehlevent : Uzun boylu, yakışıklı genç.<br />
<br />
Şemseddin : Dinin güneşi.<br />
Şemsi : Güneş gibi parlayan.<br />
Şerafeddin : Dinin şereflisi.<br />
<br />
Şeref : Asil, yüksek, şanlı, şöhretli atalara sahip olmak.<br />
Şevket : Büyüklük, kudret ve kuvvetten doğan haşmet.<br />
Şevki : Şevkli, neşeli, istekli.<br />
<br />
Şeyban : Saçlarına ak düşmüş, ihtiyar, yaşlı.<br />
Şihab : Cesur, parlak yıldız, kıvılcım.<br />
Şihabeddin : Dinin parlak yaldızı.<br />
<br />
Şinasi : Tanıyan, tanıyıcı, bilen, anlayan.<br />
Şir : Aslan.<br />
Taceddin : Dinin tacı.<br />
<br />
Taci : Taçlı.<br />
Tahsin : Kale gibi sağlamlaştırma.<br />
Taki : Günahtan kaçınan, dinine bağlı.<br />
<br />
Talat : Yüz, çehre, dindar.<br />
Talha : Bir zamk ağacı.<br />
Tamer : Tam erkek.<br />
<br />
Taner : Şafak gibi canlı erkek.<br />
Tanju : Türk hükümdarı [Çinlilerce]<br />
Tarkan : Dağınık, perişan.<br />
<br />
Tarık : Sabah yıldızı, parlak yıldız.<br />
Tayfur : Uçan, yükselen.<br />
Taylan : Uzun boylu.<br />
<br />
Tayyar : Uçan, uçucu uçma kabiliyeti olan.<br />
Tekin : Uğurlu, hayırlı.<br />
Temel : Asıl, esas.<br />
<br />
Tevfik : Uygun getirme, Allah’ın yardımına kavuşma.<br />
Timur : Demir gibi sağlam.<br />
Timurtaş : Demir ve taş gibi sağlam.<br />
<br />
Tufan : Afet, felaket, çok şiddetli yağmur.<br />
Turan : Cesur atılgan, yiğit.<br />
Turanşah : Cesur Türk hükümdarı.<br />
<br />
Turgay : Küçük kuş, sığırcık.<br />
Turgut : Belde, yerleşme merkezi, mesken.<br />
Ubeydullah : Kulcağız, kölecik.<br />
<br />
Üsame : Bir aslan cinsi.<br />
Vakkas : Savaşçı, okçu.<br />
Vakur : Ağırbaşlı, temkinli.<br />
<br />
Vakıf : Duran, ayakta duran.<br />
Vâlâ : Yüksek, yüce.<br />
Vecdi : İlahi aşka dalan, vecde gelen, kendinden geçen.<br />
<br />
Vecit : Vecde gelen, İlahi cezbe ile bayılan.<br />
Vecihi : Bir kavmin büyüğü.<br />
Vedat : Sevgi ve dostluk gösteren.<br />
<br />
Vefa : Sözünde duran, dostluğunu devam ettiren.<br />
Veli : Ermiş.<br />
Yahya : Canlı, hayat süren.<br />
<br />
Yaver : Yardım edici, imdada koşan.<br />
Yavuz : Yaman, korkusuz.<br />
Yekta : Tek, eşsiz, benzersiz.<br />
<br />
Zafer : Maksada ulaşma, barışma, düşmanı yenme.<br />
Zâfir : Zafer kazanan, üstün gelen.<br />
Zamir : Yürek, iç, vicdan.<br />
<br />
Zekai : Çabuk anlayışlı, keskin zekalı.<br />
Zekeriyya : Erkek zat.<br />
Zeyd : Artan, çoğalan.<br />
<br />
Zeynel : Süslü.<br />
Ziver : Süs, ziynet ehli.<br />
Ziya : Işık, aydınlık, nur.<br />
<br />
Ziyad : Fazlalık, çokluk, bolluk.<br />
Zübeyr : Akıllı. <br />
<br />
<br />
Adalet : Doğruluk, zulmetmeme, haksızları terbiye.<br />
Adniye : Salih, Cennetlik.<br />
Afet : İnsanların önleyemediği büyük felaket.<br />
<br />
Afitab : Güneş ışığı.<br />
Ahu : Ceylan, maral.<br />
Aişe : Bolluk içinde rahat yaşayan.<br />
<br />
Amine : Korkusuz.<br />
Arzu : İstek, hasret. İstenilen beğenilen kadın.<br />
Asiye : Direk, acılı kadın.<br />
<br />
Aslı : Temelli, köklü.<br />
Aslıhan : Han soyundan olan.<br />
Asuman : Gök, gökkubbe, sema.<br />
<br />
Atiye : Bağış, verme, iyilik.<br />
Atıfet : Bir sebebi bulunmadan duyulan sevgi.<br />
Ayfer : Ay ışığı.<br />
<br />
Ayla : Kadın, eş hanım.<br />
Aylin : Ayın çevresinde görülen ışıklı daire, hale.<br />
Aynur : Ay gibi parlak.<br />
<br />
Ayperi : Peri gibi güzel.<br />
Ayten : Ay gibi parlak renkli.<br />
Ayşegül : Güleç, gül gibi renkli, canlı ve rahat ömür süren.<br />
<br />
Ayşen : Neşeli, parlak, sevimli.<br />
Azimet : Gidiş. Takva yolunu seçen.<br />
Azra : Bakire.<br />
<br />
Banu : Ev kadını.<br />
Begüm : Saygı değer kadın, hanım.<br />
Behiye : Güzel, alımlı kadın.<br />
<br />
Benan : Parmakla gösterilecek kadar güzel.<br />
Bengi : Sonsuz, tiryaki.<br />
Berat : Yapılan hayırlı bir iş yüzünden affetmek üzere verilen karşılık.<br />
<br />
Beren : Kuzu.<br />
Berin : Manen çok yüksek, yüce yaradılışlı.<br />
Berire :İhsan sahibi, sadık.<br />
<br />
Berna : Genç, cesur, civan.<br />
Besamet : Güler yüzlü.<br />
Betigül : Gül gibi kokan mektup.<br />
<br />
Betül : Erkeklerden çekinen, ibadete düşkün, namuslu ve çok temiz kadın. Hazret-i Fâtıma ve Hazret-i Meryem'in ünvanı.<br />
<br />
Beyhatun : Hakanın hanımı.<br />
Beylem : Çiçek demedi, buket, sunuş.<br />
Beyza : Çok beyaz, çok temiz, parlak.<br />
<br />
Bilge : Bilgisiyle davranışları birbirine uyan.<br />
Bilgehatun : Derin bilgi sahibi kadın.<br />
Binnaz : Çok nazlı.<br />
<br />
Birgül : Tek ve benzersiz gül.<br />
Buket : Demet, çiçek demedi.<br />
Burc : Taze dal, filiz.<br />
<br />
Burçin : Dişi geyik.<br />
Burcu : Güzel kokan.<br />
Büşrâ : Müjde, sevinç, hayırlı haber. Acele, çabuk.<br />
<br />
Cânân : Sevgili, dilber, gönül verilen. Tasavvufta Allah.<br />
Cangül : İç açıcı.<br />
Cavidan : Sonsuz, ölümsüz, ebedi.<br />
<br />
Ceyda : Yararlı, herkese iyilik yapan.<br />
Ceylan : İnce biçimli, güzel gözlü bir geyik cinsi.<br />
Cihanfer : Cihanı aydınlatan çok güzel kadın.<br />
<br />
Derya : Deniz, çok bol, pek çok.<br />
Destegül : Gül demeti, çiçek buketi.<br />
Dicle : Büyük ırmak. Irak'ta denize dökülen bir nehir.<br />
<br />
Didar : Yüz, çehre, suret, görüş, göz, görme gücü.<br />
Dilara : Gönül alıcı, sevgili.<br />
Dilber : Güzel, sevgili, gönül çekici.<br />
<br />
Dilbeste : Gönül bağlamış, âşık.<br />
Dildade : Gönül vermiş, düşkün, tutkun.<br />
Dildar : Gönlü hüküm altında tutan sevgili.<br />
<br />
Dilrüba : Gönül kapan, herkesi kendine bağlayan.<br />
Dilsafa : Gönlü ferah kedersiz.<br />
Dilşad : Gönlü sevinçli, yüreği şen.<br />
<br />
Dilşikâr : Gönül avlayan, kendine bağlayan.<br />
Dürdane : İnci tanesi, inci serpen.<br />
Ebru : Kaş.<br />
<br />
Eda : Tavırları hoş, nazlı.<br />
Efser : Taç.<br />
Ela: Sarıya çalar kestane rengi.<br />
<br />
Elif : Arap alfabesinin ilk harfi, dost, tanıdık.<br />
Emel : Güçlü arzu, umulan şey.<br />
Esma : İsmi olan.<br />
<br />
Esra : Gece yolculuğuna çıkan.<br />
Fatıma : Kendisi ve nesli Cehennem ateşinden kesilmiş.<br />
Fazilet : Erdem, iyi huyların ve üstün vasıfların hepsi.<br />
<br />
Ferdiye : Tek ve eşsiz.<br />
Ferah : Bol, geniş, neşeli, açık.<br />
Feray : Parlak, aydınlık ay.<br />
<br />
Ferhunde : Uğurlu kutlu.<br />
Feriha : Sevinçli, ferah.<br />
Ferihan : Razı, hoşnut, sevinçli.<br />
<br />
Ferişte : Melek.<br />
Ferzane : Hakim, filozof, bilgin, alim.<br />
Figen : Çiçek demeti, gölge eden.<br />
<br />
Fitnat : Zihin açık, çabuk kavrayışlı.<br />
Firdevs : Sekiz Cennetten biri, altın ve gümüştendir.<br />
Firkat : Ayrı olan, sevgiden uzak kalan.<br />
<br />
Fulya : Güzel kokulu bir nergis.<br />
Füruzan : Çok parlak, aydınlık, parlayan, nurlu.<br />
Füsun : Büyü, sihir, efsun.<br />
<br />
Füsünkâr : Büyüleyici güzel.<br />
Gazal : Geyik, ceylan, ahu.<br />
Gönül : Kalb.<br />
<br />
Gözde : Göze girmiş, bir büyüğün sevip beğendiği.<br />
Gülbanu: Gül hanım.<br />
Gülberk : Gül yaprağı.<br />
<br />
Gülbin : Gül fidanı, gül dalı, gül bahçesi, güllük.<br />
Gülbiz : Gül saçan, gül serpen.<br />
Gülçehre : Gül yüzlü, yüzü gül gibi hoş.<br />
<br />
Gülcemal : Yüzü gül gibi güzel.<br />
Gülçiçek : Gül gibi taze, çiçek tazeliği taşıyan.<br />
Gülçin : Gül toplayan, gül derleyici.<br />
<br />
Güldemet : Gül buketi, gül demeti.<br />
Gülendam : Gül gibi ince, uzun, güzel vücutlu.<br />
Güleser : Yüzünde gülümseme eksik olmayan.<br />
<br />
Gülfam : Pembe, gül renginde.<br />
Gülfem : Gül dudaklı, gül ağızlı.<br />
Gülfer : Gül gibi parlak.<br />
<br />
Gülfeşan : Gül saçan.<br />
Gülfidan : Gül gibi genç.<br />
Gülhiz : Gül yetiştiren.<br />
<br />
Gülistan : Gül bahçesi, güllük.<br />
Gülizar : Gül yanaklı.<br />
Gülnar : Katmerli ve büyük gül, büyük çiçek.<br />
<br />
Gülnaz : Gül gibi ince ve narin, nazlanan.<br />
Gülsima : Gül yüzlü.<br />
Gülsüm : Yüzü dolgun. Ümmügülsüm: Gülsümün annesi.<br />
<br />
Gülter : Yeni açılmış gül.<br />
Gülşen : Gül bahçesi, gülistan.<br />
Güzide : Seçkin, seçilmiş, seçme.<br />
<br />
Hacer : Taş, kaya parçası.<br />
Hatice : Erken doğan kız çocuğu.<br />
Hale : Ayın çevresinde görülen ışık halkası.<br />
<br />
Halenur : Işıklı, aydınlık daire, hale.<br />
Hamiyet : Milli onur ve haysiyet.<br />
Handan : Gülen, şen.<br />
<br />
Hande : Gülen, alay eden.<br />
Harika : Tabiat dışı meydana gelen fevkalade olay.<br />
Hasna : Çok güzel kadın.<br />
<br />
Haver : Gün doğusu, ortak.<br />
Havle : Güçlü, kuvvetli, takatlı, kudretli.<br />
Havva : Bir şeyin kıvamı, olgun. Hazret-i Ademin hanımı.<br />
<br />
Hayrunnisa : Kadınların hayırlısı, iyisi.<br />
Hediye : İkram olarak verilen şey.<br />
Hicran : Ayrılık, ayrılığın verdiği unutulmaz acı.<br />
<br />
Hicret : Bir ülkeden başka birine göç etmiş olan.<br />
Hilâl : Yeni ay.<br />
Hoşeda : Davranışı hoş, hareketi güzel.<br />
<br />
Hoşendam : Boyu posu güzel, görünümü düzgün.<br />
Hoşkadem : Güzel ayaklı, uğurlu.<br />
Hoşneva : Güzel sesli.<br />
<br />
Hoşnigar :Tatlı, güzel bakışlı.<br />
Huban : Güzeller. Güzel olan.<br />
Huri : Cennet kızı gibi güzel.<br />
<br />
Huriye : Çok güzel.<br />
Hülya : Kuruntu, hayal.<br />
Hümeyra : Küçük kırmızı. Hazret-i Âişe’nin ünvanı<br />
<br />
Hürrem : Taze, şen şakrak, sevinçli. Güler yüzlü.<br />
Hürriyet : İradesine göre karar veren. Kendine ve başkasına zarar vermeyecek şekilde serbest.<br />
Hüsnâ : En güzel, pek güzel.<br />
<br />
Hüsnügül : Gül gibi güzel.<br />
Hüveyda : Apaçık, belli, besbelli.<br />
Itri : Kokulu, güzel kokulu.<br />
<br />
İclal : Saygı ve büyüklük gösteren, ikram eden.<br />
İffet : Namuslu, helalı isteyen, haramdan kaçan.<br />
İkbal : Baht açıklığı, işlerin yolunda gitmesi.<br />
<br />
İrem : Şeddatın Cennet diye yaptırdığı ünlü bahçe.<br />
Jale : Kırağı, çiğ, şebnem.<br />
Jülide : Saçı dağınık.<br />
<br />
Kader : Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanan.<br />
Keriman : Kerimin çoğulu, keremi bol, cömert.<br />
Kevser : Madden ve mânen çok, nesli kalabalık. Cennetteki meşhur havuz.<br />
<br />
Kezban : Ev kadını.<br />
Kısmet : Talih, nasip, kader.<br />
Kudret : Kuvvet, takat, güç, varlık, ehliyet, kabiliyet.<br />
<br />
Kutan : Kutlu, kutsal, mutlu.<br />
Kübra : En büyük en azametli.<br />
Kündem : İtaatli, saygılı.<br />
<br />
Lalezar : Lale bahçesi.<br />
Lamiha : Parlayan, parıldayan, parlak.<br />
Leman : Titrek.<br />
<br />
Lerzan . Titreyen, titrek.<br />
Letafet : Latiflik, hoşluk, yumuşaklık.<br />
Leyan : Konforlu, lüks hayat.<br />
<br />
Leyla : Uzun ve karanlık gece.<br />
Mahinev : Yeni doğmuş ay.<br />
Mahiye : Aylık.<br />
<br />
Mahpeyker : Ay yüzlü parlak ve nur yüzlü.<br />
Mahru : Ay gibi parlak yüzlü.<br />
Maide : Kurulmuş hazır sofra.<br />
<br />
Makbule : Kabul olunmuş, beğenilmiş.<br />
Maral : Dişi geyik.<br />
Mayda : Narin ince yapılı.<br />
<br />
Mebşure : Yüzü güzel, endamlı.<br />
Mefharet : İftihar eden.<br />
Mefkure : Ulaşılmak istenen en yüce amaç.<br />
<br />
Mehlika : Ay yüzlü.<br />
Mehpare : Ay parçası.<br />
Mehtap : Ay ışığı.<br />
<br />
Mehveş : Ay gibi güzel.<br />
Melahat : Güzel yüzlü.<br />
Melda : İnce ve taze.<br />
<br />
Melek : Masum, halim selim.<br />
Melis : Bal arısı.<br />
Menfuse : Pek hoş, çok hoşa giden, en güzel.<br />
<br />
Meriç : Ege denizine dökülen nehir.<br />
Merve : Kâbe yakınındaki küçük bir tepe.<br />
Meryem : Dinine bağlı.<br />
<br />
Mesadet : Mutlu.<br />
Mestinaz : Süzgün bakışlı.<br />
Mevhibe : Bahşiş, ihsan, bağış.<br />
<br />
Meysere : Zenginlik, rahatlık.<br />
Mihman : Misafir.<br />
Mihriban : Seven, güler yüzlü.<br />
<br />
Mihrimah : Güneş ile ay.<br />
Mihrinaz : Çok nazlı<br />
Mimoza : Yaprağına dokununca toplanan bir çiçek.<br />
<br />
Mualla : Yüce, yüksek.<br />
Muattar : Güzel kokulu.<br />
Muazzez : İzzet ve şeref sahibi, değerli.<br />
<br />
Muhabbet : Sevgi.<br />
Muhaddere : Namuslu, iffetli, örtülü müslüman<br />
Mukadder : Alın yazısına inanan.<br />
<br />
Mukaddes : Mübarek, temiz.<br />
Mübeccel : Yüceltilmiş, büyütülmüş, tebcil edilmiş.<br />
Müberra : Temize çıkarılmış, açıkca belirtilmiş.<br />
<br />
Mübeşşer : Müjdelenen, iyi haber verilip sevindirilen.<br />
Mübeyyen : Açıklanmış ortaya çıkarılmış.<br />
Müjde : İyi haber sevinçli haber.<br />
<br />
Müjgan : Kirpikler.<br />
Müjgen : Kirpik<br />
Münevver : Aydınlatılmış, kültürlü ve bilgili, aydın.<br />
<br />
Münteha : Netice, son yer.<br />
Mürüvvet : İnsanlık, mertlik, sevinçli günlerini görme.<br />
Müşerref : Şerefli kılınmış.<br />
<br />
Müveddet : Sevgi, dostluk, muhabbet.<br />
Müyesser : Kolayca yapılan nasip olan.<br />
Müzehher : Çiçekli, çiçek açmış, çiçeklenmiş.<br />
<br />
Müzeyyen : Süslü, süslenmiş, bezenmiş, donanmış.<br />
<br />
Naciye : Kurtulmuş, selamete kavuşmuş<br />
<br />
Nadide : Görülmemiş, az bulunur, çok değerli.<br />
Nakşıdil : Gönül nakışı.<br />
<br />
Nalan : İnleyen, ağlayan, sızlayan, figan eden.<br />
Narin : İnce yapılı, nazik ve kibar.<br />
Nazan : Nazlı, naz eden.<br />
<br />
Nazende : Naz edici, nazlı.<br />
Nazenin : Çok nazlı, narin, ince yapılı.<br />
Nazik : İnce, narin, zarif.<br />
<br />
Nazikendam : Narin yapılı.<br />
Nazile : Aşağı inen.<br />
Nazlı : Naz eden..<br />
<br />
Nebahat : Şan ve şeref sahibi.<br />
Necla : Kız evlat.<br />
Nedret : Az bulunan, ender.<br />
Nehar : Gündüz.<br />
<br />
Nemika : Mektup.<br />
Neriman : Pehlivan, kahraman, yiğit.<br />
Nermin : Yumuşak, nazik, kibar.<br />
<br />
Neslihan : Padişah soyundan gelen.<br />
Neslişah : Şah neslinden.<br />
Nesrin : Yaban gülü, mısır gülü, van gülü.<br />
<br />
Neşe : Sevinç içinde olan.<br />
Neşide : Ünlü mısra, beyit, manzume.<br />
Neval : Talih, kısmet, baht açıklığı. İhsan, bağış.<br />
<br />
Nevbahar : İlk bahar.<br />
Nevbaht :Talihi yeni.<br />
Nevber : Yeni yetişmiş turfanda sebze, meyve.<br />
<br />
Nevcivan : Taze, genç, delikanlı.<br />
Neveda : Herkesten ayrı bir edası olan.<br />
Nevin : Yeni, yepyeni, yeni şey.<br />
<br />
Nevinbal : Taze yeni yetişmiş fidan.<br />
Nevinur : Çeşitli görünümde ışıklar.<br />
Nevres : Yeni biten, genç taze.<br />
<br />
Nevsal : Yeni yıl.<br />
Nevvare : Nurlu, ışıklı, parlak, ağaç çiçeği.<br />
Nezafet : Temizlik, paklık.<br />
<br />
Nezahet : Temizlik, paklık, iç temizliği, incelik, rikkat.<br />
Nezaket : Naziklik, zariflik, incelik, terbiye, edep.<br />
Nida : Seslenen.<br />
<br />
Nigahban : Gözcü, bekçi.<br />
Nigar : Resim, nakış, resim gibi güzel.<br />
Nihal : Fidan, genç. Fidan gibi ince yapılı.<br />
<br />
Nihan : Gizli, sır, örtünmesi gerekli yerleri örten.<br />
Nilgün : Mavi renkli.<br />
Nilüfer : Bir su bitkisi<br />
<br />
Niran : Ateş, parlaklık.<br />
Nur : Işık, parıltı, aydınlık, nur.<br />
Nuran : Işıklı, nurlu, aydın.<br />
<br />
Nuray : Ay ışığı gibi.<br />
Nurbanu : Işıklı hanım, nurlu hanım.<br />
Nurcihan : Cihanın nuru, kâinatın ışıklı, parlak, nurlu.<br />
<br />
Nurçin : Işıklı.<br />
Nurhan : Aydın hükümdar.<br />
Nurhayat : Mutlu yaşam.<br />
<br />
Nurperi : Yüzü nur gibi parlayan peri gibi güzel.<br />
Nurşen : Işık gibi şen ve güler yüzlü.<br />
Nurşin : Çok lezzetli.<br />
<br />
Nükhet : Güzel ve hoş koku.<br />
Özge : Başka, yabancı, iyi, güzel, şakacı, cana yakın.<br />
Özlem : Hasret. Yeniden görme arzusu.<br />
<br />
Pakize : Çok temiz, hoş ve güzel saf, iyi, lekesiz.<br />
Pendiye : Öğüt veren.<br />
Peren : Ülker yıldızı.<br />
<br />
Peri : Çok güzel, çekici.<br />
Peride : Uçarak yükselmiş, rengini atmış.<br />
Perihan : Peri padişahı.<br />
<br />
Rahime : Müminlere çok acıyan kadın.<br />
Rahşan : Parlak, parlayan.<br />
Rana : Güzel, hoş görünen.<br />
<br />
Ravza : Bahçe, yeşilliği bol, çiçekli bahçe.<br />
Rayiha : Koku, güzel koku.<br />
Refhan : Varlık içinde yaşayan, bolluk içinde bulunan.<br />
<br />
Remide : Ürkmüş, korkmuş, ürkek, korkak.<br />
Rengin : Renkli, boyalı, güzel.<br />
Reside : Erimiş, yetişmiş, olgunlaşmış.<br />
<br />
Reyhan : Rızk, merhamet, güzel koku. Fesleğen.<br />
Rikkat : İncelik, naziklik.<br />
Rugeş : Canlı yüzlü, taze yüzlü.<br />
<br />
Ruken : Güler yüzlü, müjde veren.<br />
Rukiye : Büyüleyici güzellikte.<br />
Rumeysa : Büyük yıldız<br />
<br />
Ruşen : Aydın, parlak, belli, aşikar, apaçık, ortada.<br />
Ruzenin : Çiçek gibi güzel yüzlü.<br />
Rüveyda : Hoş, ince, nazik.<br />
<br />
Rüveyha : İncelik, zariflik.<br />
Saadet : Kavuşan, mutlu.<br />
Sabahat : Latif, yüzü güzel, cemal sahibi.<br />
<br />
Sabia : Yedinci.<br />
Saniye : İkinci.<br />
Sara : Halis, katkısız, saf.<br />
<br />
Sare : Sıçrayan, atlayan.<br />
Satıa : Meydana çıkan, yükselen, nur saçan, parlak.<br />
<br />
Seda : Ses.<br />
Seha : Eli açık, cömert.<br />
Sehavet : Cömertliği seven<br />
<br />
Seher : Gecenin son altıda biri olan vakit ki, bu zaman yapılan dualar makbuldür.<br />
Sekine : Gönlü rahat.<br />
Selamet : Sağlık, esenlik, kurtuluş, sâkin olma.<br />
<br />
Selma : Barışçı, itaatli, iyi yolda.<br />
Selvican : Selvi seven, selvi canlı.<br />
Semahat : Cömert, iyiliksever.<br />
<br />
Semra : Esmer, kumral renkte, esmer güzeli.<br />
Sena : Övme, methetme.<br />
Seniyye : Yüksek, yüce.<br />
<br />
Serap : Işığın yansımasından doğan yanılma.<br />
Sevde : Esmer güzeli.<br />
Sibel : Buğday başağı.<br />
<br />
Suna: Erkek ördek. Endamlı.<br />
Suzan : Yakan, yanan.<br />
Süeda : Saadetli, kutlu, uğurlu. Saidin çoğulu.<br />
<br />
Sükeyne : Sessiz, sakin, başlı, vakarlı.<br />
Sülün : İnce narin.<br />
Sümeyye : Ammar b.Yaser'in annesi. İlk İslam şehidi.<br />
<br />
Sündüs : Altın ve gümüş telle işlemeli ipek kumaş.<br />
Süveyda : Kalbin ortasındaki kara benek.<br />
Şahdane : Mutlu, bahtiyar, dindar, temiz yürekli.<br />
<br />
Şahika : Dağ tepesi, dağ doruğu.<br />
Şahmelek : Güzeller güzeli.<br />
Şaziment : Özellikleri kimseye benzemeyen.<br />
<br />
Şebnem : Gece nemi, çiğ, nem, rutubet.<br />
Şehnaz : Çok nazlı.<br />
Şehriban : Şehrin en büyük âmiri, vali.<br />
<br />
Şemsinisa : Kadınların güneşi.<br />
Şermende : Utangaç.<br />
Şermin : Utanan, sıkılan.<br />
<br />
Şermize : Küçük insan topluluğu.<br />
Şetaret : Şenlik, neşeli olma, sevinç.<br />
Şeybe : Beyaz saçlı, yaşlı, saçı ağarmış.<br />
<br />
Şeyda : Âşık, tutkun. Sevgiden aklını kaybetmiş.<br />
Şeyma : Bedeninde ben, alamet olan.<br />
Şirin : Tatlı, cana yakın sevimli.<br />
<br />
Şule : Alev, parıltı.<br />
Şükran : Teşekkür eden, minnettar kalan.<br />
Şükufe : Çiçek gibi güzel, tomurcuk.<br />
<br />
Tıflıgül : Gonca gül.<br />
Tiraje : Gök kuşağı.<br />
<br />
Tuba Cennet ağacı.<br />
Tülin : Ayna.<br />
Türkan : Padişaha saltanatta ortaklık eden eşi.<br />
<br />
Ulya : Pek yüce.<br />
Ülfet : Dost olan, yakınlık duyan.<br />
Ümeyme : Küçük anne.<br />
<br />
Ümmühan : Hükümdarın annesi.<br />
Vecahet : Güzel yüzlü, itibarlı, şerefli.<br />
Vedia : Emanet.<br />
<br />
Vedide : Dost, sevgili. Çok seven.<br />
Vesamet : Güzel olan.<br />
Vesile : Vasıta olan.<br />
<br />
Vildan : Yeni doğmuş çocuk.<br />
Vuslat : Dostuna, sevdiğine kavuşan.<br />
Yâdigar : Dost hatırası.<br />
<br />
Yârıdil : Gönül dostu, içten arkadaş.<br />
Yelda : Uzun ve siyah.<br />
Yeldem : Çabuk, çevik, çalak.<br />
<br />
Yeşim : Sert ve kıymetli yeşil taş.<br />
Zehra : Yüzü beyaz ve parlak, nurani yüzlü.<br />
Zekavet : Çabuk anlayan, tez kavrayan.<br />
<br />
Zerafet : Kibarlı, incelik, zariflik.<br />
Zerengül : Altın gibi gül.<br />
Zerişte : Altın tel, sırma.<br />
<br />
Zerrin : Altına benzeyen, altın gibi parlak ve kıymetli.<br />
Zeyneb : Görünüşü ve kokusu güzel, olgun ve dolgun.<br />
Ziba : Süslü, bezekli. yakışıklı güzel.<br />
<br />
Zinnur : Nur sahibi, nurlu, ışıklı, parlak, bahtiyar.<br />
Zişan : Şanlı, ünlü, çok tanınmış.<br />
Zübeyde : En seçkin, öz, hülasa, cevher.<br />
<br />
Zülal : Saf, berrak.<br />
Züleyha : Hızlı yürüyen, yolda emsalini geçen.<br />
Zülfibar : Dağılmış, yayılmış saç.<br />
<br />
Zülfiyar : Sevgilinin saçı.<br />
Zümrüt : Yeşil renkte, cam parlaklığında bir süs taşı.<br />
<br />
<br />
Ahsen : En güzel, pek güzel.<br />
Bahşi : Aşık, seven, tutkun.<br />
Bahtıgür : Kısmeti bol.<br />
<br />
Behmen : Zeki, anlayışlı, tedbirli.<br />
Bera : Fazilet, meziyet, iyilik.<br />
Bereket : Bol ve verimli.<br />
<br />
Elmas : Çok kıymetli.<br />
Ferda : Yarın.<br />
Hayran : Şaşmış, hayrette kalan hayranlık duyan.<br />
<br />
Hidâyet : Doğruya kavuşan. Hak yol, İslamiyet.<br />
Hilal : Yeni ay.<br />
Işık : Aydınlatan.<br />
<br />
İfakat : Hastalıktan kurtulan, iyileşen.<br />
İmran : Evine bağlı kalan.<br />
İrfan : Bilip anlayan, zihni olgun.<br />
<br />
İsmet : Namuslu, kötülük ve rezaletlerden kaçınan. Bütün büyük-küçük günahlardan uzak, kendi dininde ve diğer dinlerde haram olmuş veya olacak bir şeyi yapmayan, hiç bir günah işlemeyen masum olan peygamber sıfatı.<br />
<br />
Muzaffer : Zafer, kazanmış, kahraman.<br />
Merset : Kerim, cömert.<br />
Mücteba : Seçilmiş.<br />
<br />
Nimet : İyilik, lütuf, ihsan, bahşiş, saadet, mutluluk.<br />
Olcay : Talih, ikbal, kader.<br />
Refet : Merhamet etme, acıma, esirgeme, çok acıma.<br />
<br />
Seçkin : Seçilmiş, üstün, güzide, emsallerinden üstün.<br />
Sermet : Daimi, sürekli.<br />
Servet : Mal, mülk, bakımından zengin.<br />
<br />
Sezer : Sezgisi güçlü erkek<br />
Siret : Tavır, davranış, hareket genel olarak ahlak.<br />
Suat : Kutlu, uğurlu, uğur getiren<br />
<br />
Sultan : Hükümdar, iktidar sahibi<br />
Şadman : Sevinçli, hoşnutluk.<br />
Şafak : Güneş doğmadan önceki ufuktaki aydınlık.<br />
<br />
Şenal : Şen ve neşelilerle arkadaşlık yapan.<br />
Ufuk : Yerle göğün birleşmiş gibi göründüğü yer<br />
Uğur : Baht, talih.<br />
<br />
Utku : Zafer, galip gelme, karakter ve ahlak bakımından emsallerinden önde.<br />
Ümit : Umut, umulan, beklenen şey emel, arzu, rica.<br />
Ümran : Bayındırlık, medeniyet, refah, bereket.<br />
<br />
Üstün : Emsallerinden daha ilerde, galip gelen.<br />
Yakut : Değerli bir süs taşı.<br />
Yâran : Dost. Yâr'ın çoğuludur.<br />
<br />
Yüksel : Manevi alanında yüksel ol.<br />
Ziynet : Süs.<br />
<br />
<br />
Erkek isminin sonuna Arapça dişilik eki getirilerek yapılan kadın isimleri:<br />
<br />
Abdi : Kul olan, köle olan. Abdiye.<br />
Âbid : Allahü teâlâya ibadet eden, kulluk yapan, zahid, köle. Âbide.<br />
Âdil : Adaletli, adalet sahibi, doğru, doğruluk gösteren, hakperest. Âdile.<br />
<br />
Akif : Bir şeyde sebat eden. Bir yerde devamlı oturan, devamlı ibadetle meşgul olan, dünya dertlerinden uzaklaşıp Allah’a yönelen. Âkife.<br />
<br />
Âkil : Akıllı, uyanık, zeki. Reşid, olgun. Âkile.<br />
Ali : Üstün yüce, yüksek, şerif ve aziz, şan, şeref sahibi meşhur. Aliye.<br />
Âlim : Çok şey bilen. Âlime.<br />
<br />
Âmil : Bir işle mükellef olan, yapan. Âmile.<br />
Arif : İlim ve irfan ehli, âmir, kumandan. Arife.<br />
Asım : Kendini her türlü kötülüklerden koruyan, temiz, namuslu. Asıme.<br />
<br />
Atik : Serbest bırakılan. Soyu temiz, genç. Atike.<br />
Atıf : Meyleden, bağlayan. Atıfa.<br />
Avni : Yardım eden, kafadar. Avniye.<br />
<br />
Ayni : Gözde. Ayniye.<br />
Aziz : Muhterem, saygı değer. Azize.<br />
Azmi : Kemikli, güçlü, kuvvetli. Azmiye.<br />
<br />
Bahri : Deniz gibi gözü gönlü geniş. Bahriye.<br />
Basri : Görmesi kuvvetli. Basriye.<br />
Basit : Sade, düz, arızasız. engelsiz. Basite.<br />
<br />
Bedri : Dolunay gibi güzel ve nurlu. Bedriye.<br />
Behic : Şen, güler yüzlü, şirin. Behice.<br />
Besim : Şen, güleç. Besime.<br />
<br />
Câhid : Gayret eden, dini yaymak için cihad eden. Câhide.<br />
Câvid : Sonsuz, ölümsüz. Câvide.<br />
Celil : Büyük, aziz, mertebesi yüksek. Celile.<br />
<br />
Cemil : Güzel, cemal sahibi. Cemile.<br />
Cevher : Yaradılıştan kıymetli. Cevhere.<br />
Cevri : İnciten, sitem eden. Cevriye.<br />
<br />
Edib : Edepli, terbiyeli. Edibe.<br />
Emin : Doğru, dürüst, güvenilir. Çok iyi bilen. Emine.<br />
Enis : Cana yakın, sevimli dost, arkadaş. Enise.<br />
<br />
Erib : Akıllı, zeki, olgun. Eribe.<br />
Fâdıl : Faziletli, faik, üstün, parlak. Fadıle.<br />
Fâhir : Şerefli, değerli, kıymetli, mükemmel. Fahire.<br />
<br />
Fahri : Faziletli, şan ve şeref sahibi. Fahriye.<br />
Fâik : Herkesten güzide, en seçkin ve en üstün. Faika.<br />
Faiz : Kurtulan, ebedi saadete kavuşan. Faize.<br />
<br />
Fakih : Din bilgilerini çok iyi bilen. Fakihe.<br />
Farig : Vazgeçmiş, çekilmiş, rahat, asude, boş. Fariga.<br />
Faris : Ferasetli anlayışlı, uyanık, usta. Farise.<br />
<br />
Fazlı : Faziletli, erdemli, üstünlük sahibi. Fazilet.<br />
Fazıl : Faziletli. Hünerli, olgun, ihsan sahibi. Fâzıla.<br />
Fehim : Zekalı, anlayışlı, çabuk kavrayan. Fehime.<br />
<br />
Fehmi : Zeki, akıllı, anlayış sahibi. Fehmiye.<br />
Fenni : Fen ve tekniğe sahip. Fenniye.<br />
Ferdi : Tek ve eşsiz, tek şey. Ferdiye.<br />
<br />
Ferid : Tek, eşsiz, eşi ve benzeri olmayan. Feride.<br />
Fethi : Fetih yapan, zafer kazanan. Fethiye.<br />
Fevzi : Galip, üstün, selamette. Fevziye.<br />
<br />
Feyzi : Feyizli, değerli, ilim ve irfan sahibi. Feyziye<br />
Fikri : Düşünce sahibi. Fikriye.<br />
Firuz : Mesut, ferah, uğurlu, muzaffer Firuze.<br />
<br />
Galip : Üstün gelen, yenen. Galibe.<br />
Habib : Sevgili, dost, sevilen. Habibe.<br />
Hâdi : Hidayet eden, doğruyu gösteren. Hâdiye.<br />
<br />
Hâfiz : Koruyan, esirgeyen. Hâfiza, hâfize<br />
Hafs : Biriktirme, toplama. Hafsa<br />
Hâkim : Hüküm veren, emreden. Hâkime<br />
<br />
Hakim : Hikmet sahibi. Hakime<br />
Halim : Yumuşak huylu, ince tavırlı. Halime<br />
Halis : Hilesiz, katkısız, saf, temiz. Halise.<br />
<br />
Hamdi : Allah’a hamd eden. Hamdiye<br />
Hamid : Hamd edici, övülmeye değer. Hamide.<br />
<br />
Hasib : Değerli, itibarlı, soylu. Hasibe.<br />
Hayri : Hayırla ilgili. Hayır yapan. Hayriye<br />
<br />
Hazin : Hazine bekçisi, haznedar. Hazine.<br />
Hükmi : Hüküm sahibi. Hükmiye<br />
Hulki : İyi huy ve ahlak sahibi. Hulkiye<br />
<br />
Hüsnü : Cemal ve kemal sahibi güzel. Hüsniye<br />
Hıfzı : Saklayan, koruyan. Hıfzıyye<br />
Kadri : İtibarlı, şerefli, kıymetli. Kadriye<br />
<br />
Kaim : Duran, ayakta duran, mevcut. Kaime.<br />
Kâmil : Noksansız, tam. Kâmile.<br />
Kebir : Pek büyük. Kebire.<br />
<br />
Kerim : Keremi bol, ihsan sahibi. Kerime.<br />
Kâşif : Keşfeden, bulan. Kâşife.<br />
Kibar : Terbiyeli, görgülü, nazik. Kibariye.<br />
<br />
Kudsi : Kutsal, mukaddes. Kudsiyye.<br />
Lami : Parlayan, parlak. Lamia.<br />
Latif : Hoş, nazik, mülayim, şirin. Latife.<br />
<br />
Lebip : Akıllı, zeki, anlayışlı. Lebibe<br />
Lemi : Parlak, parıldayan. Lemiye<br />
Leziz : Lezzetli, tatlı. Lezize<br />
<br />
Lütfi : Hoşluk ve güzellik sahibi. Lütfiye<br />
Macid : Şan ve şerefi büyük, yüce. Macide<br />
Mahir : Usta, elinden iş gelen, uzel. Mahire.<br />
<br />
Maruf : Herkesçe bilinen, meşhur. Marufe.<br />
Mâsum : Suçsuz, günahsız. Masume.<br />
Mâşuk : Sevilen, aşk ile sevilen, sevgili. Maşuka.<br />
<br />
Mahbub : Sevilen, sevgili. Mahbube.<br />
Maksud : Arzu edilen. Maksude.<br />
Maksur : Kısaltılmış, bir şeye ayrılmış. Maksure.<br />
<br />
Mâlik : Sahip. Malike.<br />
Mansur : Galip gelen. Mansure.<br />
Mazlum : Zulüm görmüş. Mazlume.<br />
<br />
Mebruk : Tebrik edilmeye lâyık. Mebruka.<br />
Mebrur : Hayırlı, makbul, beğenilmiş. Mebrure.<br />
Medih : Övülmeye değer. Mediha.<br />
<br />
Mecid : Şan ve şeref sahibi, azametli. Mecide.<br />
Meftun : Gönül vermiş, tutkun, vurgun. Meftune.<br />
Mehcur : Bir köşede bırakılmış. Mehcure.<br />
<br />
Mehdi : Doğru yolda olan. Mehdiye.<br />
Mekki : Mekkeli. Mekiyye.<br />
Melih : Güzel, şirin, sevimli. Meliha<br />
<br />
Melik : Padişah, mal sahibi. Melike<br />
Memduh : Övülmüş, beğenilmiş. Memduha<br />
Memnun : Sevinmiş, hoşnut. Memnune<br />
<br />
Mergub : Herkesçe beğenilen rahmet gören. Mergube<br />
Mesrur : Memnun, sevinmiş. Mesrure<br />
Mestur : Örtülü, kapalı, gizli. Mesture<br />
<br />
Meşkur : Teşekküre değer, şükre layık. Meşkure<br />
Mevlüt : Yeni doğmuş çocuk. Mevlüde<br />
Meymun : Uğurlu, bereketli, kutlu. Meymune<br />
<br />
Mezid : Artmış, arttırılmış, büyümüş. Meziyet<br />
Mihri : Güneş gibi parlak ve ışıklı. Mihriye<br />
Muallim : Tâzim eden, hoca. Muallime.<br />
<br />
Mucib : İstenileni veren, boş çevirmeyen. Mucibe<br />
Muhib : Seven, dost, sevgili. Muhibbe<br />
Muhlis : Halis, gerçek dost, ihlâslı. Muhlise<br />
<br />
Muhsin : İyilik ve ihsan eden, cömert. Muhsine<br />
Muin : Yardım eden, yardımcı, muavin. Muine<br />
Muiz : İkram eden, şeref veren, ağırlayan. Muize<br />
<br />
Mukbil : Mutlu, bahtiyar, mübarek. Mukbile<br />
Munis : Ünsiyetli, alışılan, cana yakın, sevimli. Munise<br />
Muslih : Islah edilmiş, ıslah olunmuş. Muslihe<br />
<br />
Muti : İtaat eden, boyun eğen. Mutia<br />
Muvahhid : Allah’ın birliğine inanan. Muvahhide<br />
Mübin : Açık, belli. Mübine<br />
<br />
Mücâhid : Cihâd eden, nefsini terbiye eden,. Mücâhide<br />
Müdrik : İdrak eden, anlayışlı, akıllı. Müdrike<br />
Müfid : Sohbetinden istifade edilen, yararlı. Müfide<br />
<br />
Mükrim : İkram eden, misafir ağırlayan. Mükrime<br />
Mümin : Hak dine inanmış, müslüman. Mümine<br />
Mümtaz : İmtiyazlı, seçkin. Mümtaze<br />
<br />
Münci : Kurtaran, halaskâr. Münciye<br />
Münib : Hakka dönen, pişman olan. Münibe<br />
Münif : Yüksek, büyük, meşhur. Münife<br />
<br />
Münir : Işık veren, parlak, nurlu. Münire<br />
Mürşid : İrşad eden, doğru yolu gösteren. Mürşide<br />
Müslim : Teslim olmuş, müslüman. Müslime<br />
<br />
Müşfik : Şefkatli, merhametli, acıyan. Müşfika<br />
Naci : Kurtulan, selamete kavuşan. Naciye<br />
Nadi : Nida eden, haykıran, bağıran. Nadiye<br />
<br />
Nadir : Az bulunur. Nadire<br />
Nafi : Faydalı şeyler yapan. Nafia<br />
Nafiz : İçe işleyen, tesir eden, sözü geçen. Nafize<br />
<br />
Nahid : Zühre yıldızı. Nahide<br />
Naib : Vekil, birinin yerine geçen. Naibe<br />
Nail : Muradına eren. Naile<br />
<br />
Naim : Bollukta yaşayan. Naime<br />
Naki : Temiz, pak, çok takvalı. Nakiyye<br />
Nami : Namlı, meşhur, tanınmış. Namiye<br />
<br />
Namık : Katip, yazar. Namıka<br />
Nasib : Hisse, kısmet. Nasibe<br />
Nâsih : Nasihat eden. Nâsiha<br />
<br />
Nasır : Yardımcı, imdada yetişen. Nasıra<br />
Nasuh : Çok nasihat eden. Nasuhi<br />
Naşid : Şiir okuyan, şiir yazan. Naşide<br />
<br />
Naşir : Neşreden, dağıtan, saçan. Naşire<br />
Natık : Söyleyen, düşünen. Natıka<br />
Nazim : Tanzim eden, nizama koyan. Nazime<br />
<br />
Nazmi : Tertipli, düzenli. Nazmiye<br />
Nebih : Namlı, şerefli. Nebihe<br />
Nebil : Akıllı, anlayışlı, bilgili. Nebile<br />
<br />
Necib : Soyu temiz, asaletli. Necibe<br />
Necmi : Yıldız gibi parlak. Necmiye<br />
Nedim : Dost, aşık, büyükleri fıkra ve hikâyeleri ile eğlendiren, sohbet arkadaşı. Nedime<br />
<br />
Nefis : Çok hoş, pek hoş, çok hoşa giden. Nefise<br />
Nesib : Soyu sopu temiz. Nesibe<br />
Nezih : Temiz. Nezihe<br />
<br />
Nezir : Doğru yola sokmak için korkutan. Nezire<br />
Nuri : Nurlu, ışıklı, parlak. Nuriye<br />
Rabi : Dördüncü. Rabia<br />
<br />
Rebib : Üvey evlat. Rebibe<br />
Radi : Rıza gösteren, boyun eğen. Radiye, Raziye<br />
Rafi : Kaldıran, yükselten, sahip. Rafia<br />
<br />
Ragıb : İstekli, isteyip rağbet eden. Ragıbe<br />
Rahil : Göçen, göç eden, ölen. Rahile<br />
Rahmi : Rahmete mensup, koruyan. Rahmiye<br />
<br />
Raif : Merhametli, acıyan, esirgeyen. Raife<br />
Rakım : Yazan, çizen. Rakıme<br />
Rasih : Temeli sağlam. Rasiha<br />
<br />
Rasim : Resim yapan. Rasime<br />
Rasin : Sağlam, dayanıklı. Rasine<br />
Raşit : Doğru yolda yürüyen. Raşide<br />
<br />
Ratib : Tertib eden, sıraya koyan. Ratibe<br />
Razi : Rıza gösteren, boyun eğen. Raziye<br />
Rebi : Bahar. Rebia<br />
<br />
Refik : Arkadaş, yoldaş. Refika<br />
Remzi : İşaretli, işaret veren. Remziye<br />
Resmi : Devlet adına olan. Resmiye<br />
<br />
Reşit : Doğru yolda giden, akıllı. Reşide<br />
Rıfkı : Yumuşak, halim selim. Rıfkıye<br />
Ruhi : Ruh sahibi. Ruhiye<br />
<br />
Ruhsar :Yanak, yüz, çehre. Ruhsare<br />
Rüşdi : Doğru yolda giden, olgun. Rüşdiye<br />
Sadi : Saade ve uğur sahibi. Sadiye<br />
<br />
Sabih : Güzel, latif, şirin. Sabiha<br />
Sabir : Sabreden, dayanan, acelesiz bekleyen. Sabire<br />
Sabit : Doğruluğu isbat edilmiş. Sabite<br />
<br />
Sabri : Sabırlı, acelesiz, dayanıklı. Sabriye<br />
Sacid : Secde eden. Sacide<br />
Sadık : Doğru, gerçek, sadakatli. Sadıka<br />
<br />
Safi : Temiz, katkısız. Safiye<br />
Sahib : Arkadaş. Sahibe<br />
Said : Mutlu, uğurlu. Saide<br />
<br />
Sadri : Gönül ehli. Sadriye<br />
Saim : Oruç tutan. Saime<br />
Sâlih : Dindar, evliya. Saliha<br />
<br />
Salim : Sağlam, emin ve korkusuz. Salime<br />
Sami : Yüksek. Samiye<br />
Samih : Cömert. Samiha<br />
<br />
Samim : İç, öz, asıl, merkez. Samime<br />
Sarim : Keskin, kesici. Sarime<br />
Sakıp : Delen, etkili, parlak, ışıklı. Sakıbe<br />
<br />
Satı : Meydana çıkan, yükselen. Satıa<br />
Selim : Sağlam, kusursuz. Selime<br />
Semih : Cömert. Semiha<br />
<br />
Sıddık : Doğru sözlü Sıddıka<br />
Sırrı : Sır tutan, gizliliğe dikkat eden. Sırrıye<br />
Subhi : Sabahçı, erken kalkan. Subhiye<br />
<br />
Sudi : Faydalı. Sudiye<br />
Sulhi : Barış taraftarı, barışsever. Sulhiye<br />
Süheyl : Bir parlak yıldız. Süheyla<br />
<br />
Şadi : Memnun, sevinçli, gönlü ferah. Şadiye<br />
Şaik : Hevesli, istekli, arzulu, şevkli. Şaika<br />
Şakir : Şükreden. Şakire<br />
<br />
Şebib : Genç, taze. Şebibe<br />
Şefik : Şefkatli, merhametli. Şefika<br />
Şehim : Akıllı yiğit. Şehime<br />
<br />
Şerif : Büyük, soylu. Peygamber efendimizin torunu Hazret-i Hasan’ın soyundan. Şerife<br />
Şükrü : Şükreden, iyiliğe teşekkür eden. Şükriye.<br />
Tahir : Temiz, pak, temiz. Tahire<br />
<br />
Talib : İsteyen, talebe. Talibe<br />
Tayyib : İyi, temiz, helal, güzel kokulu. Tayyibe<br />
Temim : Nazar boncuğu. Temime<br />
<br />
Ubeyd : Kulcağız, kölecik. Ubeyde<br />
Ulvi : Yüksek, yüce. Ulviye<br />
Ünsi : Arkadaş, alışmış. Ünsiye<br />
<br />
Vâcid : Vücuda getiren. Vacide<br />
Vafi : Yeter, tam, elverir. Vafiye<br />
Vahid : Tek, bir, eşsiz, eşi ve benzeri olmayan. Vahide<br />
Vasfi : Vasıflı, kaliteli mi? özellikli. Vasfiye<br />
<br />
Vasıf : Vasfeden,, bildiren, öven. Vasıfe<br />
Vecih : Bir kavmin ulusu, büyüğü, hürmetli. Vecihe<br />
Vefi : Vefalı, tam, mükemmel insan. Vefia<br />
<br />
Vefik : Uygun, kafa dengi, aynı fikirde arkadaş. Vefika<br />
Vehbi : Hediye, Allah vergisi. Vehbiye<br />
Vehib : Hibe eden, bağışlayan. Vehibe<br />
<br />
Velid : Yeni doğmuş, çocuk. Velide<br />
Vesim : Güzel, hoşa giden. Vesime<br />
Yümni : Uğurlu, bereketli, sağcı. Yümniye<br />
<br />
Zahid : Helalın fazlasından da sakınan. Zahide<br />
Zahir : Açık, bir şeyin dış yüzü ve dışı, belli. Zahire<br />
Zaim : Baş, lider. Zaime<br />
<br />
Zakir : Anan Allahü teâlâyı daima zikreden. Zakire<br />
Zarif : Şık, nazik, ince. Zarife<br />
Zati : Özlük, özel, zatına mahsus. Zatiye<br />
<br />
Zeki : Zekalı, çabuk kavrayan. Zekiye<br />
Zihni : Zihinli, düşünceli, kavrayışlı. Zihniye<br />
<br />
Zühdi : Zühd ve takva sahibi. Zühdiye<br />
Zülfi : Zülüflü. Zülfiye<br />
<br />
<br />
Türkler’in eski bir millet oluşu araştırıcıları Türk adını en eski tarih kaynaklarında aramağa sevketmiştir. Geçen asırdan beri birçok bilgin tarafından ileri sürülen görüşlere göre, Heredotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği Targitalar, veya “İskit” topraklarında oturdukları söylenen “Tyrakae” (Yurkae) veya Tevrat’ta adları geçen Togharmanlar, veya eski Hind kaynaklarında tesadüf edilen Turukhalar (veya Turuşka), veya Thraklar, veya eski ön Asya çivi yazılı metinlerde görülen Turukkular, veya Çin kaynaklarında M.Ö., 1. bin içinde rol oynadıkları belirtilen Tikler ( veya Di) ve hatta Troialılar vb. bizzat “Türk” adını taşıyan Türk kavimleri oldukları kuvvetle muhtemeldir.<br />
İslâm kaynaklarında teferruatlı şekilde nakledilen İran menşeli Zend-Avesta rivayetleri ile, İsrail menşeli Tevrat rivayetlerinde de “Türk” adı aranmış Nuh’un torunu (Yafes’in oğlu) Türk’de, veya İran rivayetindeki Feridun (Thraetaona)’un oğlu Tûrac veya Tûr (Tûran, buradan geliyor) da Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.<br />
Tevrat rivayetlerinde Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiştir. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğlundan biri olan “Türk”e bırakmıştır.<br />
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihine “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.<br />
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS. VI. yy’da kurulan Gök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmî olarak kullanan siyasî teşekkülün GÖK-TÜRK İmparatorluğu olduğu bilinmektedir. Gök-Türkler’in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonradan Türk milleti’ni ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.<br />
MS.585 yılında Çin İmparatoru’nun GÖK-TÜRK Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin imparatoruna verdiği cevabî mektupta “Türk Devleti’nin Tanrı Tarafından Kuruluşundan Bu yana 50 Yıl Geçti” hitapları Türk adını resmîleştirmiştir.<br />
Gök- Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok “Türk Budun” şeklinde geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasî bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzeri millî bir isim haline gelmiştir.<br />
Türk Kelimesinin Anlamı<br />
Türk adına gerek kaynaklarda, gerek araştırmalarda türlü mânalar verilmiştir: T’u-küe (Türk) = miğfer (Çin kaynakları); (Türk) = terk (İslam kaynakları); Türk = olgunluk çağı; Takye = deniz kıyısında oturan adam, cezb etmek vb. gibi mânalar ve tefsirler. Geçen asırda A. Vambery’nin ilmî izaha doğru ilk adım kabul edilen fikrine göre, “Türk” kelimesi “türemek”den çıkmıştır. Z. Gökalp adı “türeli” (kanun ve nizâm sahibi) diye açıklamıştır. W. Barthold’un düşuncesi de buna yakındır. Fakat “Türk” sözünün cins ismi olarak “güç-kuvvet” (sıfat hâli ile: güçlü-kuvvetli) manasında olduğu bir Türkçe vesikadan anlaşılmıştır. Buradaki “Türk” kelimesinin millet adı olan “Türk” sözü ile aynı olduğu A. V. Le Coq tarafından ileri sürülmüş ve bu, Gök-Türk kitabelerinin çözücüsü V. Thomsen tarafından da kabul edilmiş (1922), daha sonra aynı husus Nemeth’in tetkikleri ile tamamen ispat edilmiştir.<br />
İran kaynaklarında Türk sözü “Güzel İnsan” karışlığında kullanılırken, XI. Yy’da Kaşgarlı Mahmut “Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiğini” belirterek, “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı”demek olduğunu bir kez daha belirtmiştir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin “Güçlü- kuvvetli” anlamına geldiğini kabul etmektedirler.<br />
Millet İsmi Olarak Türk Kelimesi<br />
“Türk” kelimesini Türk Devleti’nin resmî adı olarak ilk kullanan siyâsî teşekkül “Gök-Türk imparatorluğudur (552-774). Bütün bunlar, “Türk” adının aslında belirli bir topluluğa mahsus “etnik” bir isim olmayıp, siyasî bir ad (bütün Türk soylu halkları kucaklayan üst kimlik olarak) olduğunu ortaya koymaktadır. Gök-Türk Hakanlığı’nın kuruluşundan itibaren önce bu devletin, daha sonra bu imparatorluğa bağlı, kendi hususî adları ile de anılan, diğer Türk’lerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere millî bir ad payesine yükselmiştir.<br />
Türk Kelimesinin Coğrafi Ad Olarak Kullanılması<br />
Coğrafî ad olarak Turkhia (= Türkiye) tabirine ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmektedir. VI. asırda bu tabir Orta Asya için kullanılıyordu. 9-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi (Doğu Türkiye = Hazarlar’ın ülkesi, Batı Türkiye = Macar ülkesi). 13. asırda Kölemen Devleti zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye” deniliyordu. Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” olarak tanınmıştır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>