NUH'UN EVLATLARI VE MİLLETLERE BÖLÜNÜŞ
15. 12. 2012 Cumartesi
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Sadakallâhü'l-azîm. En'âm Suresi, 111-117. ayetler.
Allahümme salli alâ Muhammed Mustafa, Es-Sâfî Allah.
Allahümme salli alâ Ahmed-i Mahmud, el-Hâmidü Allah.
Allahümme salli alâ âli Muhammed, Mehdi el-Hâdî Allah.
Yolculuğumuza başlıyoruz.
İnsanlığın geçmişine baktığımız zaman, Nuh aleyhisselâm ve Tufan hadisesinin çok büyük bir dönüm noktası olduğunu görürüz.
Nuh aleyhisselâmın kavminden sonra insanların yeryüzüne yeniden dağıldıkları ve çeşitli topluluklar hâlinde çoğaldıkları rivayet edilmektedir.
Bu dağılışın içerisinde Allah'ın yaratma hikmetlerinden biri de insanların farklı coğrafyalarda yaşamaları, farklı diller ve kültürler meydana getirmeleri ve yeryüzünün çeşitli bölgelerinde medeniyetler kurmalarıdır.
Eski kaynaklarda Nuh aleyhisselâmın oğullarından gelen nesillerin yeryüzünün farklı bölgelerine dağıldığı anlatılır.
Bu konuda çeşitli rivayetler ve halk arasında aktarılan farklı görüşler bulunmaktadır. Bunların hepsini kesin tarihî bilgi olarak kabul etmek yerine, ibret ve hikmet yönünden değerlendirmek gerekir.
İnsanların farklı milletlere ve topluluklara ayrılması, Allah'ın yaratma düzeninin bir parçasıdır.
Her milletin ve her topluluğun kendisine ait bir tarihi, yaşadığı coğrafya ve meydana getirdiği kültür vardır.
Nuh aleyhisselâmın evlatlarının ve onların nesillerinin yeryüzüne yayılmasıyla insanlar zaman içerisinde çeşitli bölgelere yerleşmiş, yeni şehirler kurmuş ve farklı topluluklar hâlinde çoğalmışlardır.
Burada asıl düşünmemiz gereken, hangi milletin diğerinden üstün olduğu değildir.
Asıl mesele, bütün insanların Allah'ın kulları olduğunu ve aynı insanlık ailesinin fertleri bulunduğunu bilmektir.
İnsanların farklı milletlere ayrılması, birbirlerine düşman olmaları için değil; Allah'ın kudretini ve yaratılıştaki çeşitliliği görmeleri içindir.
Yeryüzünde farklı iklimler ve farklı topraklar vardır.
Bazı bölgelerde belirli ağaçlar daha iyi yetişir. Bazı bölgelerde tahıl, bazı bölgelerde meyve, bazı bölgelerde sebze ve başka bölgelerde farklı bitkiler yetişir.
İnsanlar da zaman içerisinde bu nimetleri bir bölgeden diğerine taşımışlardır.
Bu nedenle bugün dünyanın bir tarafında yetişen bir bitkinin başka bir kıtada da yetiştiğini görüyoruz.
İşte Nuh aleyhisselâmın neslinin yeryüzüne yayılması hakkında anlatılan bazı rivayetlerde de ağaçların, tohumların ve çeşitli nimetlerin farklı bölgelere götürülmesinden söz edilir.
Bunları Allah'ın yeryüzündeki rızık düzenini düşündüren sembolik anlatımlar olarak değerlendirebiliriz.
Bir ağacın bir yerde yetişmesi, başka bir yere dikilmesi ve orada yeniden çoğalması gibi, insan nesli de farklı bölgelere dağılarak çoğalmıştır.
İnsanlık başlangıçta birbirine yakın topluluklar hâlindeyken zamanla dünyanın çeşitli bölgelerine yayıldı.
Sonra her topluluk kendi dilini, kültürünü ve yaşam biçimini oluşturdu.
Fakat zaman içerisinde insanlar ilk kardeşlik bağlarını unuttular. Birbirleriyle mücadele etmeye başladılar.
İşte burada insanın dikkat etmesi gereken büyük bir ders vardır:
İnsanlar farklı milletlere ayrılabilirler; fakat kulluk bakımından hepsi Allah'ın kuludur.
Bir domates ile biberin aynı şey olmadığı gibi, farklı milletlerin de aynı kültüre sahip olması beklenmez. Fakat her ikisinin de Allah'ın yarattığı birer nimet olması gibi, farklı insan toplulukları da Allah'ın yaratmasının birer tecellisidir.
Bu çeşitlilikte hikmet vardır.
Ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin dünyanın farklı bölgelerine yayılması da Allah'ın nimetlerinin insanlar arasında dolaşmasına vesile olmuştur.
Ceviz, fındık, fıstık, zeytin, hurma ve daha nice nimet, insanlığın farklı bölgelerinde yetişmiş ve zaman içerisinde başka coğrafyalara taşınmıştır.
Bugün bir ülkede yetişen bir ürünün dünyanın öbür ucunda bulunabilmesi, insanlığın birbirine nasıl bağlandığını da göstermektedir.
Rızık yalnızca bir milletin malı değildir. Rızkın gerçek sahibi Allah'tır.
İnsanlar toprağı işler, ağaç diker, tohum eker ve ürün elde eder. Fakat o tohumun büyümesini, toprağın onu beslemesini ve yağmurun yağmasını sağlayan Allah Teâlâ'dır.
Bu nedenle insan, elindeki nimete sahip olurken şükretmelidir.
Yeryüzünde çeşitli kavimlerin bulunması da insanın Allah'ın kudretini düşünmesine vesile olmalıdır.
Milletler birbirleriyle yarışırken Allah'ın nimetlerini paylaşmayı ve kardeşliği unutmamalıdır.
Bu konu çok uzundur. Çünkü yeryüzündeki ağaçların, bitkilerin ve nimetlerin sayısı kadar ibret alınacak mesele vardır.
Gelelim ekin ekmeye ve ağaç dikmeye.
Ezanın okunmasında her cümlenin arasında bir miktar beklemek, sözleri açık ve anlaşılır şekilde söylemek güzel bir edeptir.
Buna teressül ve irtisal şeklinde ifadelerle işaret edilir.
Nuh aleyhisselâmın gemiye aldığı canlıların ve bitkilerin nesillerinin devamı da bize düzen ve dengeyi hatırlatır.
Bir şey ekilirken onun zamanı, yeri ve usulü önemlidir.
Çiftçilikte de ekilecek tohumun cinsine göre uygun zaman ve uygun mesafe gözetilir.
Bu bakımdan ezanın adabı ile ekim ve dikimdeki düzen arasında sembolik bir hikmet kurulabilir.
Ezan doğudan batıya, dünyanın her tarafında okunmaktadır.
İnsanların Allah'ın adını dünyanın her yerinde zikretmesi, İslâm'ın evrenselliğini gösteren güzel bir işarettir.
Kamet ise ezandan farklı olarak daha seri okunur.
Hayye ale'l-felâh'tan sonra:
“Kad kâmetis-salâh.”
denilir.
Bu da namaza artık başlanacağını bildirir.
Buradan ekim ve dikim konusunda da bir sembolik ders çıkarabiliriz.
Bazı bitkiler arka arkaya ve sık şekilde ekilir. Bazı ağaçlar ise daha geniş aralıklarla dikilir.
Yani her şeyin kendisine uygun bir usulü vardır.
Sabah namazında:
“Es-salâtü hayrun mine'n-nevm.”
denilmesi de insanlara namazın uykudan daha hayırlı olduğunu hatırlatır.
Bütün bunlar bize şunu öğretir:
Her işin bir adabı, her nimetin bir usulü ve her ibadetin kendisine ait bir düzeni vardır.
Müezzinin ezanı ve kameti usulüne uygun şekilde okuması, ibadet hayatının düzenli olmasına vesile olur.
Gelelim Allah'a sığınmaya.
Kur'ân-ı Kerîm okunurken:
“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.”
denilerek Allah'a sığınılır.
Bunun anlamı, kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınmaktır.
Kur'an okumaya başlamadan önce Allah'a sığınmak, insanın kalbini ve niyetini temizlemesi açısından büyük bir edeptir.
Bir işe başlarken de Allah'ın adını anmak, insanın yaptığı işi Allah'ın rızasına uygun yapmaya niyet etmesini sağlar.
Bu sebeple insan, hayırlı bir işe başlarken:
“Bismillâhirrahmânirrahîm.”
demelidir.
Ekin ekerken, ağaç dikerken, yemek yerken, evine girerken ve hayırlı işlere başlarken Allah'ı anmak müminin güzel adetlerindendir.
Evlilikte de eşlerin Allah'ın adını anarak yuvalarını kurmaları ve helâl daire içerisinde yaşamaları gerekir.
İnsan neslinin devamı da Allah'ın yaratma kudretinin bir tecellisidir.
Bu nedenle aile hayatında da Allah'a sığınmak, helâl ve haram ölçülerine dikkat etmek gerekir.
Niyet temiz olursa, insan yaptığı işi Allah'ın rızasına yönlendirmeye gayret eder.
Nuh aleyhisselâmın neslinden gelen insanların farklı bölgelere dağılmasıyla milletler ortaya çıkmıştır.
Fakat zaman içerisinde bazı insanlar Allah'ın emirlerinden uzaklaşmış, kendi milletini ve kendi topluluğunu üstün görmeye başlamıştır.
Bunun sonucunda kardeşlik yerine düşmanlık, paylaşmak yerine savaş ve merhamet yerine zulüm ortaya çıkmıştır.
Oysa insanın yapması gereken, Allah'ın verdiği nimetleri şükürle kullanmak ve diğer insanlara karşı adaletli olmaktır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Mûsâ aleyhisselâmın kavmine Allah'ın verdiği nimetleri hatırlattığı bildirilir.
Bu bize şunu öğretir:
Bir topluluğa verilen nimet, o topluluğun gururlanması için değil, şükretmesi içindir.
Allah bir insana mal verirse şükretmelidir.
Bir topluluğa zenginlik verirse şükretmelidir.
Bir millete ilim verirse şükretmelidir.
Bir ülkeye bereketli topraklar verirse şükretmelidir.
Fakat bunların hiçbirisi insanı başkasını küçümsemeye haklı çıkarmaz.
Hz. Süleyman aleyhisselâm Allah'ın kendisine verdiği büyük mülk ve saltanat sebebiyle şükreden bir peygamberdi.
Onun kıssasından alınacak ders, zenginliğin kendisinin kötü olmadığı; asıl önemli olanın o zenginliğin nasıl kullanıldığıdır.
Zenginlik Allah'ın bir imtihanıdır.
Fakirlik de Allah'ın bir imtihanıdır.
İlim de bir imtihandır.
Güç ve makam da bir imtihandır.
İnsan kendisine verilen her nimeti Allah'ın emaneti olarak görmelidir.
Dünyadaki zenginliklerin tamamının gerçek sahibi Allah'tır.
İnsan ise o zenginliğin geçici emanetçisidir.
Bu sebeple zengin olan kimse fakire yardım etmeli, güçlü olan zayıfı ezmemeli, ilim sahibi olan bilgisini hayır için kullanmalıdır.
Ahir zamanda da Allah'ın adaletini, birliğini ve hakikati ortaya çıkaracak bir rehberin geleceğine dair çeşitli tasavvufî ve dinî anlatımlar bulunmaktadır.
Bizim burada almamız gereken temel ders ise şudur:
İnsan hakka, adalete, kardeşliğe ve Allah'ın rızasına tabi olmalıdır.
Bir kimse kendisini hangi makamda görürse görsün, Allah'ın kuludur.
Bir kimse hangi millete mensup olursa olsun, Allah'ın kuludur.
Bir kimse zengin veya fakir, güçlü veya güçsüz olsun, Allah'ın huzurunda kulluk sorumluluğuna sahiptir.
Bu nedenle insan, kendisine verilen nimeti başkasına zulmetmek için kullanmamalıdır.
Allah Teâlâ bizleri milletleri birbirine düşman eden fitnelerden muhafaza eylesin.
Bütün insanları adalet, merhamet ve hak yolunda birleştirsin.
Nuh aleyhisselâmın neslinden gelen insanlığın farklı kollara ayrılmasından ibret almayı ve birbirimize düşman olmak yerine Allah'ın kulları olarak kardeşçe yaşamayı nasip eylesin.
Allah bizlere temiz niyet, güzel ahlâk, doğru söz, helâl kazanç ve salih amel nasip eylesin.
Allah'ın adını anarak başladığımız her hayırlı işi bereketli kılsın.
Ekinlerimize, ağaçlarımıza, hayvanlarımıza ve bütün canlılara bereket versin.
Rabbim bizleri Allah'a sığınan, O'na güvenen, nimetlerine şükreden ve verdiği nimetleri doğru kullanan kullarından eylesin.
Rabbim bizleri hakikati arayıp bulanlardan eylesin.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
______________________
Schrems, 15 Şubat 2018 Salı Son Düzeltme Yapıldı
Original Kar©glan
_______________________________________
SELiM46

