MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
|
» Toplam Üye: 5 » En Son Üye: Ahmed » Toplam Konular: 2,402 » Toplam Yorumlar: 2,770 Ayrıntılı İstatistikler |
| Forumda Ara |
|
(Gelişmiş Arama) |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kur'an'ı Tertil Üzere Okumak Ne Demektir?
(Kar©glan'ın 01 Kasım 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ev zid aleyhi ve rettilil kur'âne tertîlâ.
Meali:
Veya onu daha arttır. Ve Kur'ân'ı anlayarak, açarak, açıklayarak güzel bir şekilde oku.
Sadakallahul Aziym — MÜZZEMMİL Suresi 4. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Hadis no: 1775)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bu Kur'an, hoşlanmayan için gayet zordur. Ona ısınana ise gayet kolay gelir. Hadisime (söz ve davranışlarıma) gelince, hoşlanmayan için gayet zor, tâbi olan içinse gayet kolaydır. Bir kimse benim hadisimi dinler, hemen hıfz eder ve tatbik ederse mahşerde Kur'an ile haşrolur. Hadis'ime ehemmiyet vermeyen ise Kur'an'ı hor görmüş olur. Kim de Kur'an'ı hor görürse dünya ve ahirette hüsrana uğrar."
(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 1330-7)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kur'an'ı öğrenin, okuyun ve kolayınıza gelen yerleri okuyun. Muhammed'in (s.a.v.) nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, onun unutulup gitmesi, bağlı devenin ipinden kurtulmasından daha çabuk olur. Öğrenin, bilin ki, kim bir gecede (veya bir gün içerisinde) 50 ayet okursa, o, gafiller listesine yazılmaz. Kim gecede 100 ayet okursa, âbidler arasına yazılır. Kim gecede 200 ayet okursa, ondan Kur'an davacı olmaz. Gecede 500 ila 1000 ayet okuyanlar ise, kendilerine cennette büyük makamlar ihsan edilmiş olarak sabahlar."
(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 253-13)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bakara suresinde bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin seyyididir. Bir yerde okundu mu şeytan orada tutunamayıp mutlaka çıkar. Bu 'Ayetü'l-Kürsî'dir."
(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 300-9)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey'in summe ilâ rabbihim yuhşerûn.
Meali:
Esteuzubillah
Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
Sadakallahul Aziym — EN'ÂM Suresi 38. ayet
[attachment=38446]
Öyle olunca, Kur'an'ın içinde eğer her şey varsa, bu Kur'an kâinatın haritası ise, o zaman kâinatta ne varsa Kur'an'da da var demek. Amma işte Kur'an'ı sanki bir çekmeceli dolap olarak düşünürsek, onun çekmecelerinde birçok eşya var; ancak o çekmeceleri açıp da içinden çıkarınca... Ve hatta öyle ki o çekmecede mesela bir tane radyo varsa, radyonun içinde de birçok parça var. Çekmeceden radyoyu çıkarmak demek, onun içindeki birçok parçayı da görmek demek değil. Yani hatta saydam, görünür bir kabı olsa radyonun, yine radyo nasıl ve ne ile çalışır bilmeyen birisi, radyodaki parçaları görse bile ne işe yaradığını ve her bir parçanın ne görev yaptığını bilemez. Ve yine öyle ki ancak bir elektronik teknik bilgisi olan birisi o radyoyu çıkarıp baksa, ve o belki o radyoyu gerçekten anlar; ve hangi parça ne işe yarar ve ne görev yapar bilebilir belki.
Öyle olunca Rabbimiz Teâlâ da kâinata mesela arı diye bir bilgi küpü paketlemiş. Ve biz o bilgi küpü arıya bakarak birçok ilmi çözebiliriz. Amma bir arıcı bile onun ne kadar faydalı hizmetleri var bilmez; yine insanlar "Arı bal yapan canlıdır" der, bu kadar bilir. Amma bir bilim adamı onun haberleşme sistemini, onu gözetleyerek çözmüş. Ve arılar falan yerde bal özü olan yeni taze çiçekler var diye, kovandaki diğer arılara tarif etmek için işte dans ediyorlarmış. Ve en son dans biterken kuyruğunu ne yana doğru kıvırdı ise, onun matematiksel bir hesabı var; ve diyor ki, yani bilmem kuzeybatıda 10 km ilerde güzel çiçekler var, diyormuş.
Yani öyle olunca bunu incelemeyen birisi anlayabilir mi? Ve o hareketin ne manaya geldiğini araştırmayan birisi bilebilir mi? Yani işte bizim Müslümanlar: "Arı bal yapar, o zaman arı bal yapsın; balı al, tamamdır" diyor. Başka ne hünerleri var bilmiyor. Amma geçen dediğimiz "kâinata bakıp ibret alan" bu, afedersiniz, gâvur dediklerimiz, işte onları gözetleyip bu dili bile çözmüşler. Ve öyle olunca arının dilinden anlayan bir arıcı... Ve öyle olunca Hz. Süleyman hayvan dili bilirdi; peki arı dilini de biliyor muydu? Yani öyle olunca arıya diyecek ki: "Bizim evin yanında çiçekler var." Bunu demek için işte oynayacak, dans edecek ve en son kıçını şöyle bir kıvıracak ki, o taraf matematiksel bir hesapla çiçekten ne kadar uzak, o arılara haber verebilsin. Eee bak, bu gün Alman arıcı birisi televizyonda bunu açıkladı; öğrenmiş ve anlattı. Yani yeni Hz. Süleymanlar var bu çağda kardeşim. Süleyman karınca dili biliyorsa, bu Süleyman da arı dili biliyor yani.
İşte öyle olunca kâinat ve Kur'an bir bilgi hazinesi. Ve o Muhammed'e "Kur'an'ı tertil üzere oku" diyen Rab, daha ilkokul birde heceleyerek okuyan gibi "yaaaaaaa siiiiiin vel kur anil hakim" diye heceleyerek okumaktan bahsetmiyor. Tertil üzere oku derken, yani onu aç ve çekmeceden çıkar ve bak, incele, ve sonra o sana neler diyor. Ve geçen dedik, o gâvur dediklerimiz Yunus'a (balık olan Yunus'a) bakmış ve onu incelemiş; ve onun haberleşme sistemi olan "sonar sistemini" gemilerin haberleşme sistemini çözmüş ve icad etmiş. Yine yarasaya bakmış ve radar sistemini çözüp icad etmişler. Ve Kur'an'da o müminleri tarif ederken işte diyor ki Rabbimiz:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.
Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191. ayet
Derler ve Rabbimizin ayetlerini tertil üzere okuyup "Çekirge ne diyor, karınca ne diyor, arı ne diyor, Yunus ne diyor?" öğrenirler. Ve Rabbimizin o pakete gizlediği ilmi çözerler ve o ilmin mucidi olurlar.
Ve diyorlar ki eski mezhep imamları için: "Onlar söylenecek bütün sözleri söylemişler." Ve bugün bir olay oldu mu "Hanbelî şöyle dedi, Hanefî böyle dedi" diye o olay hakkında karar veriyorlar. Halbuki olaylar kişiye ve zamana, yere ve yöreye, yine kişinin durumuna göre ve bulunduğu ortama, ve hasta ve sağlıklı olduğuna, yine etrafında kimler olduğuna göre çok değişik sonuçlar doğuruyor. Öyle olunca bütün karnı ağrıyanlara Aspirin, bütün kafası ağrıyanlara Aspirin, bütün soğuk algınlığı olanlara Aspirin diye üniversal bir sonuç olmaz. O yüzden dinde bir konuda biri için karar verecekken "Hanbelî böyle diyor" diye hemen karara varılmaz; ve içtihad gerektirebilir o hâl belki. O yüzden bitkici Muammer Amca var; o bile diyor ki: "Herkese her bitki karışımı uymaz. Onun karnı ağrıyor, migrenden; berikinin sinüzitten. Bunların ikisine aynı ilaç olur mu hiç?" diyor.
Yani öyle olunca fıkhî bir hüküm veya Kur'an'ın bir ayetinin bir kimsede yapacağı tezahür ile diğerinin üstünde yapacağı tezahür farklıdır. O yüzden Cübbeli diyor ki: "Bir şey söylersem kaynak ile söylerim; Hanbelî dedi, Buhârî'den rivayet falan filan." Ve öyle olunca birisi sorunca "O dedi, bu dedi" olmaz. Sen karar vereceksin ey Cübbeli; sorana göre cevap vermen lazım. Yani içtihad güne ve zamana ve kişilere, toplumlara özel olur yani. Neden dört mezhep doğdu? Çünkü farklı kıtalardaki farklı insanlar için... O yüzden Hanefî'de çiziğin üstünü geçen kan abdest bozarken, Hz. Ali'nin görüşünü alan Şâfiî'ye göre çizme dolusu kan aksa abdest bozulmaz.
Kim karar verdi burada abdestin bozulmayacağına? Hz. Ali. Hz. Ali peygamber mi ki bu dinin sahibi? Hayır, o bir halife ancak; Peygamberin yerine bakan kimse. Öyleyse ne içtihad etti? "Çizme dolusu kanım aksa bile benim itikadım ve abdestim bozulmaz" dedi; yani gönlüm bulanmaz demek istedi. Amma Hanefîler "Kadına elin değdi, tahrik oldun ve abdest gitti" diyor. Ya Avrupa insanı, artık mini etekle dolaşan kızı, kadını görüyor da zerre kadar itikadı bozulmuyor; yani hemen öyle suyu falan akmıyor, aklına cinsellik gelmiyor, yani sapıklık falan düşünmüyor (hepsi değil, içinde elbet sapıklar da vardır), hemen de tahrik olmuyorlar. Peki onun için verilecek abdest hükmü ile Hanefî için yahut Ca'ferîler için aynı olur mu? Adamlar kadına çar giydiriyor; kadınının eli çıksa, eline değse abdest gider. Neden? Çünkü adamlarda kadın saklı, gizli mal. Amma Avrupa'da kadın öyle saklı mal falan değil; kadın da erkek kadar özgür bir insan. Öyle olunca kardeşim, öyle "Hanbelî dedi, Şâfiî dedi" bu devirde olmaz; olaya göre karar lazımdır, içtihad lazımdır.
Bizim bu sözümüz, kişiye özel hüküm verme hukukunu, Peygamberimizin ve bir sahabenin başından geçen şu hadise çok güzel açıklıyor yani:
Ebû Hüreyre Efendimizin tebessüm ettiği olaylardan birini şöyle anlatır:
"Allah Resûlü (s.a.v.) Mescid-i Nebevî'de iken sahabelerden biri, elini göğsüne vurup, saçını başını yolarak, büyük bir telaş içinde Allah Resûlü'nün (s.a.v.) yanına geldi.
– Yâ Resûlallah! Helak oldum. Rahmetten uzak olan karşındaki şu kişi helak oldu! diye feryat etti. Sahabiyi sakinleştirmeye çalışan Efendimiz:
– Seni helak eden nedir? Diye sordu. Sahabi:
– Ramazan orucu tutmuşken hanımıma yaklaştım, dedi. Sahabiye yanına oturmasını işaret eden Allah Resûlü (s.a.v.) onunla yakından ilgilendi:
– Bir köle azat edebilir misin?
– Hayır.
– Aralıksız iki ay oruç tutabilir misin?
– Hayır.
– Altmış fakiri doyurabilir misin?
– Hayır.
Sorulardan hiç birine olumlu cevap alamayan Allah Resûlü (s.a.v.) sahabiyi sorununu çözmeden göndermek istemiyordu. Bunun için:
– Şurada oturup bekle, buyurdu. Bir süre sonra bir başka sahabi büyük bir sepet hurma ile içeri girdi. Sepeti Allah Resûlü'nün (s.a.v.) önüne koydu. Sepeti orucu bozulan sahabiye uzatan Efendimiz:
– Şunları alıp sadaka olarak fakirlere dağıt! buyurdu. Sahabi sabrı zorlarcasına:
– Yâ Resûlallah! Bizden daha fazla fakir mi var? Vallahi şu an çok aç olduğum halde yiyecek hiçbir şeyim yok! Şu iki taşlık arasında (Medine'de) benden daha fakir biri yoktur, dedi.
Bu kadar iyilikten sonra hâlâ iyilik istemesine kızmayan Efendimiz, sahabinin sözlerini hoşgörü ile karşıladı. Hoşgörüsünü azı dişleri görülünceye kadar gülerek gösterdi. Sonra sahabiye döndü:
– Haydi, onları al! Götürüp ailene yedir, buyurdu."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Savm 30; Müslim, Sıyâm 81; Tirmizî, Savm 28; Ebû Dâvûd, Savm 38.)
Ve bizler İslam ve Müslümanlar grubu olarak, her ne yaparsak yapalım, her ne dua ve zikir edersek edelim, şeytan ve hizbi, ve deccal ve hizbi, bugün yaptıklarımızı ve sevaplarımızı ve zikirlerimizi ve okuduğumuz Kur'an'ı bile ters çevirmeye çalışıyor. Ve onu da matematikte "kehrwert" denen frekansı ters çevirme yöntemi ile yapıyor, dedik. Peki biz Müslümanlar olarak onun yaptıklarını ters çeviremez miyiz? Evet, belki de biz de onun yaptıklarını tersine çevirebiliriz. Çünkü halk arasında bir söz vardır ya: "Şeytana pabucunu ters giydirmek" deyimi... Nerden türemiş bu peki, bilir misiniz?
Çünkü İslam'da eve, camiye ve iyi ve faziletli yerlere girerken sağ ayak ile girilir, çıkarken de sol ayakla çıkılır. Amma şer ve pis ve necis olan yerlere girerken, yani şeytanın otağı olan pis yerlere girerken de işte bu sefer sol ayakla girilir; mesela tuvalet ve banyoya sol ayakla girilir, sağ ayakla da çıkılır. İşte bu sünnet ile biz de ona pabucunu ters giydirmiş olmaz mıyız? Yani biz de onun oralarda bize yapacağı müdahaleyi tersine çevirmiş olmaz mıyız? Yani kehrwertini almış olmaz mıyız? Elbette ki biz de onun yapacak olduklarının ve yaptıklarının kehrwertini almış oluruz; yani bunu, bu sünneti yaparak yani.
Bu işlem öyle sadece ters ayakla girmekle kalmaz. Tasavvufta işte "Terki Terk" diye bir kural vardır. Nedir o? Yani sen hep sağdan giyiyorsun, sağdan yiyorsun, sağdan giriyorsun. Amma ardına düşman taklidi seni takip ediyor. Ve senin her gün sağdan gittiğini bildiği için, ve güdümünü seni sağdan gidecek diye almış. Ve bir sünnet ve ahlak ve âdeti yaparken seni onu sağdan yapacak diye biliyor. Ve senin her zaman sağdan yaptığını terkedip de, bir defada düşmanı yanıltmak için işte soldan yapıvermeğe "Terki Terk" denilir. Ve böylece düşmanın yolunu saptırmış oluruz. Seni sağa dönecek sanırken, sen sola dönünce o şaşırır ve sağa doğru dönüp yanlış sokağa girer yani. Amma bu Terki Terk'i ancak bir defaya, iki defaya mahsus yapılır; yine o düşmanı saptırdıktan sonra yine sağdan yiyip giymeye devam edilir yani. Yani Müslümanlar da şeytan ve hizbinin ve deccal ve hizbinin yaptıklarının tersini çevirebilir. Yani neymiş o kuralın adı? Tasavvuftaki "Terki Terk". Ve demek olur ki: Sen sağdan giyme sünnetine yapıştın ve hiç bırakmıyorsun; ve demek olur ki ömründe artık soldan giymeyi terk ettin demek olur. İşte o düşmanı görünce ise, terkettiğin o soldan giyme kuralını terkedip de soldan giyivermeye "Terki Terk"; yani o önceki terkettiklerini terketmek denilir.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu), lâ te'huzuhu sinetun ve lâ nevm, lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard, menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih ya'lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey'in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard, ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.
Meali:
Esteuzubillah
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (onun bilgisi ve ilmi) bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 255. ayet
Yani bu ayet gösteriyor ki: Allah, bizim yaptıklarımızı da, yapacaklarımızı da, yine Deccal ve şeytan hizbinin yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Öyle olunca sonuç yine Allah'ın takdirindedir; ve bizler rolleri giymişiz, sadece rolümüzü oynuyoruz. Çünkü bir senaryo ve film varsa, oynayanlar da var demek olur. Allah katında kıyamete kadar olacak olanlar oldu bitti; ve hepsini hesap edip biliyorsa o Allah ve müdahale edebiliyorsa, ve Muhammed Mirac'da gördüğü bazı hadiseleri haber verirken kıyamet alâmetleri olarak haber verdiyse, demek ki o Mirac etmekle geleceğe seyahat etti ve gelecekte olanları gördü demek olur. Ve öyleyse bundan 1400 küsur sene önce yaşamış olan Muhammed Mirac'da Mehdî vaktini gördü ve Mehdî'yi tarif ettiyse, o zaman Mirac geleceğe seyahat demek; ve gelecek ise bir üst semada demek olur. Ve öyle olunca o, o gün olacak olanları gördüyse, o zaman kıyameti de elbet gördü demek olur. Her ne kadar Cebrail sorunca "Kıyamet ne zaman?" diye, "Sorulan sorandan bilgili değil" dese de işte ona Mirac'da kıyamet de gösterildi. Ve öyle olunca Rab katında kıyamet bile olmuş bitmiş bir vâkıa; ve bizler ancak rolleri oynuyoruz demek olur. Senaryo belli; ancak Allah bizlere özgür irade vermiş, tercih hakkı tanımış. Kâfir deccal ve hizbi bunu anlamıyorlar; yani yine şeytan da bunu anlamıyor. Çünkü Allah melek diye bir şey yaratmış ve Allah'ın emrinden çıkmıyorlar, tamamen itaat hâlindeler. Ve öyle olunca onları yaratmaya gücü yeten Allah, bu sefer insan diye bir canlı yaratmış; insana ise tercih hakkı tanımış, yani özgür bırakmış ve bakıyor ne yapacaklar diye. Yine isteseydi insanoğlunu da melek gibi yaratır ve itaat dışında bir şey yapamazdı. Gücü buna yetiyor mu? Yetiyor; nice melek yaratmış. Mesela dedik: Cam gözlük icad edildi; ve cam gözlüğün, yani o maddenin tercih hakkı yok. Nasıl imal edildiyse onu yapmakla sorumlu; ne bir öne geçebilir, ne de bir geri. Bir dioptri gösterecek ise bir dioptri gösterir. Yani öyle olunca onlara tercih hakkı yok. Biz ise mesela bir fakir gördük: "Şuna yardım eden, bir ekmek veren yahut sırtına elbise giydiren" diye bir tercihte bulunabiliriz. Yani bir iyilik yapma dürtüsü var bizde. Bir de fakiri gördük ve kötülerden isek, bu sefer bir tekme savurabiliriz ona; yani dövebiliriz, kovabiliriz. Yani kötüyüz ya... Öyle olunca iyilik yapma ve kötülük yapma dürtüsü var bizde; yani tercih ve özgürlük. Ve yine iyilik ve kötülük gibi bir hâli oluşturma yetisi... Öyle olunca insan, Allah'ın bizi özgür bırakmasına şükredeceği yerde, sanki ona bir zarar verebilecekmiş gibi kötü fiillere yönelmesi ne kadar nankörlük ve gaflettir, değil mi? Sen kötü olarak, seçilmiş olan kara ve kötüler grubunu oluşturuyorsun; ancak çarkın madalyonun öbür yüzü, ayın karanlık tarafı... Yoksa bu yaptığın kötü fiillerle Allah'a senin zerre zarar ve ziyanın dokunamaz.
Ve Ayetel Kürsî'de geçen "şefaat etmek, yani birine fayda vermek veya zarar vermek, ancak Allah'ın tekelindedir" ayeti gösteriyor ki, Allah'ın müsaade ettikleri dışında kimse kimseye ne fayda verebilir, ne de zarar verebilir. Her şey Allah'ın takdiri içerisindedir. Şayet bu bir büyü ve sihir bile olsa böyledir. Ve Kur'an'da bunu şöyle izah eder:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer'i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi'se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya'lemûn.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar Süleyman (a.s)'ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s) inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara sihri ve Babil şehrindeki iki meleğe, Harut ve Marut'a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, "Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın." demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ve de onlar, Allah'ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 102. ayet
Ve yine İbn-i Abbas (r.a.) şöyle der:
"Bir gün Resulullah (s.a.v.)'ın arkasında yürüyordum. Bana dedi ki: 'Ey delikanlı, sana bazı sözler öğreteceğim. Onları koru ki Allah seni korusun. Koru ki Allah'ı yanında bulursun. İstediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan dile. Şunu bil ki, şayet bütün ümmet sana bir yarar dokundurmak için bir araya gelseler de, Allah'ın senin için yazdığının dışında bir yarar dokunduramazlar. Aynı şekilde, sana bir zarar dokundurmak için toplansalar, Allah'ın senin için yazdığından başka bir şey dokunduramazlar. Kalemler kaldırılmış, sayfalar durulmuştur.'"
(Hadis-i Şerif; Tirmizî rivayet etmiş ve "sahih bir hadistir" demiştir.)
Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin Kerbelâ'da Yezid'in karşısında, Yezid onun kanı dökmeye karar kılınca, Hüseyin Efendimiz dedi ki: "Sen bu kötülüğü yapmakla en fazla beni, ancak dedeme kavuşturabilirsin." dedi. Yani o da zaten olacak olan olduğu ve Hz. Hüseyin'in de şehid edileceği zaten Muhammed'e haber verilmişdi. Ancak olacak olan oldu; yani sonuçta o dedesine kavuşan oldu. Daha fazla bir şey yapabilir miyim diye onun başını yerlerde tekmelediler, top oynadılar; top ordan icad edildi. Başını mızrağa taktılar, sonra dışarı sarkan dilini mızrakla oynadı. Amma sonuçta öldükten sonra ona daha fazla ne yapabilir ki? Öldü işte; daha fazla ne olabilir? Motor gittikten, öldükten sonra kaportaya olacak olanın bir önemi yok ki. Zaten mezara gömsen onu yılan çıyan yemeyecek mi? Sündüre sündüre yemeyecek mi? Ee o da çileyse, o iyileri de yiyor, kötüleri de yiyor; namaz kılanı da yiyor, kılmayanı da yiyor zaten. Temizlik yapıyor... O zaman onun kopan başına yapılanın artık o dedesine kavuştuktan sonra bir önemi yok ki. En fazla öldürdü, öldürebildi; daha ne yapacak? Yani öldürmeden de susuz koydu; deri, dermanı kesildi zaten. Daha kötü yine ne olur? Eğer cehennem ve cennet bu dünyadaysa, o zaman Hüseyin'in çektiği cehennem ne olaki? Daha bu dünyada cehennemi tattı mı, tattı. Peki Hüseyin bu kadar kötü ve zalim birimiydi ki bu çileye, bu cehennem azabına maruz kaldı demek lazım? Ve öyle demek olur ki Hz. Hüseyin, Muhammed'in parçasının (Fatma'nın) parçası demek olmaz mı? Öyle olunca Muhammed'in öyle bir günahı varmış ki cehennemlik günah; ve o günah onu işte onun parçası olan Hz. Hüseyin'de susuz koymuş. Ve boynu vurulan, Muhammed'in parçası mı? Evet, onun parçası. Öyleyse Muhammed'in de günahı var mı? Var. Çünkü ceza, günahın cezasıysa ve bu ceza Muhammed'den ikinci kopan parçaya yapılıyorsa, o zaman o ceza bir nevi Muhammed'e yapılmış olmaz mı? Öyleyse ceza bir suçun sonucudur; öyle ya da böyle öyleyse Muhammed'in de bir suçu var demek olmaz mı? Eee "Peygamberler günahtan masumdur, ismet sıfatı vardır" deniyor. Ee bu ne peki o zaman?
Ve hocalardan birisi diyor ki: "Öyle birkaç ayetle âlim falan olunmaz" diyor. Âlim diyor, Kur'an'ı ezbere bilecek, hadisleri bilecek falan filan diyor. Bu adam "Hz. Ömer nasıl oldu da halife oldu?" demiyor mu acaba? Hz. Ömer hafız falan değildi; ve Muhammed'den duyamadığı hadisler de vardı elbet, o yokken söylenenler. Ve Hz. Ömer'e sormuşlar: "Sen niye Kur'an'ı ezberlemiyorsun, çok ayet bilmiyorsun?" demişler. O da: "Ben bana lazım olan kadarını biliyorum; yani yaşayabildiğim kadarını biliyorum, o da bana yetiyor" demiş. Ve bu hâl ile ikinci halife olmuşken, ey insafsız hoca, sen kim oluyorsun da "Âlim demek hafız demek" diyon? Hem de yetmiyor, neymiş hem hadis hafızı, hem de Kur'an hafızı olacakmış. Bu kadarına da pes yahu! Ayıp ayıp... Âlim, bildiğini yaşayan kimseye denir. Nasıl herkes tıp okuyup doktor olamaz; doktor olsa bu sefer mühendis olamaz; hadi mühendis de olsa uçak pilotu olamaz, yahut da çiftçi olamaz aynı anda, değil mi? Yani dünyada binler meslek varken, bir insan nasıl olur da hepsini bilip öğrenip yapabilir, değil mi? Bir kimsenin karnını bir meslek doyurmaya yeterken, bazıları iki meslek öğrenir, onun karnını iki meslek doyurur. İşte doymak birkaç lokma ile kâfi iken, o lokma için dünyayı yutmaya da gerek yok. Yani yapabileceğin kadarını öğren; hakimlik öğrendin ama hakimlik yapmayacaksan boşuna masraf, boşuna zaman kaybı değil mi? Yani öyle olunca Kur'an'dan da kolay geleni öğrenin, okuyun deniyor; hepsini herkes ezberlesin, okusun diye bir durum yok.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnne rabbeke ya'lemu enneke tekûmu ednâ min suluseyil leyli ve nısfehu ve sulusehu ve tâifetun minellezîne meake, vallâhu yukaddirul leyle ven nehâre, alime en len tuhsûhu fe tâbe aleykum, fakraû mâ teyessere minel kur'ânî, alime en se yekûnu minkum mardâ ve âharûne yadribûne fîl ardı yebtegûne min fadlillâhi ve âharûne yukâtilûne fî sebîlillâhi fakraû mâ teyessere minhu ve ekîmus salâte ve âtûz zekâte ve akridullâhe kardan hasenen, ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâhi huve hayran ve a'zame ecrâ(ecren), vestagfirûllâh (vestağfirûllâhe), innallâhe gafûrun rahîm.
Meali:
Esteuzubillah
(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Sadakallahul Aziym — MÜZZEMMİL Suresi 20. ayet
Yani Kur'an'ın tamamını herkes veya her âlim ezberlemek zorunda değildir. Tabii her şeye maydanoz olup her soruya cevap vermek isteyen âlimler hariç.
---------------
Ve yine Allah misli ve benzeri olmayandır.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fâtırus semâvâti vel ardı, ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en'âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezraukum fîhi, leyse ke mislihî şey'un, ve huves semîul basîr.
Meali:
Esteuzubillah
Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefslerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. Orada sizi çoğaltır, yayar. Hiçbir şey, O'nun gibi değildir. Ve O, en iyi işiten, en iyi görendir.
Sadakallahul Aziym — ŞÛRÂ Suresi 11. ayet
Yine:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kim, sabah namazının peşinden 'Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehû'l-hamdü bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr.' (Allah'tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur; mülk O'na aittir, hamdler de O'na layıktır; her çeşit hayır O'nun elindedir. O her şeye kadirdir.) derse kendisine, Hz. İsmail evlatlarından bir köleyi âzâd etmiş gibi sevap yazılır."
(Hadis-i Şerif; Ebû Saîd)
Bu dua, bir rivayette: يُحْيِى وَيُمِيتُ (hayat verir ve ölüm verir); bir başka rivayette de, بِيَدِهِ اْلخَيْرُ (hayırlar O'nun elinde) ziyadesiyle gelmiştir.
Bu duanın ne zaman okunacağı rivayetten rivayete sarahat kazanır. Birinde "günde" diye mutlak iken, bir diğerinde "sabah olunca", bir diğerinde "sabah namazından sonra, konuşmazdan önce on defa" diye kayıtlanmıştır. Zikrimizi sabah namazından sonra yapmak usulümüzdür; ve bu hadiste geçen tehlil zikri de yine zikrimizdir, yani Râşidî Zikir Evradından bir parçadır bu zikir de.
Yani "Allah'ın tersi, şeriki ve benzeri, misli yoktur" deniyor o ayette ve hadiste geçen zikirde; yani Allah'ın kehrwerti de yoktur demektir bu. Amma Kur'an sağdan sola yazıldığı için, her soldan sağa yazılanın soldan sağa olan hâli de var. Öyle olunca kâfir deccal işte bu tersini ele alıp öyle kehrwertini çeviriyor. Ve öyle olunca Allah Kerîm'dir; bolca ikram edip yardım eden ve fayda verendir. Amma bazı halife olan insanlar da vardır ki onlar da ahlak olarak bahil olmuşlar; yani cimri insanlar. Ve eğer insan halifeyse, bazı insanlar cimri ve insanlara veya hayvanlara, doğaya faydası ve yardımı dokunmayanlar, eli kısık insanlar... Yani öyle olunca Kerîm'in tersi, bahil; geçeninki gündüz, nûrun tersi zulümet ve karanlık. Eee biz "Allah'ın tersi, şeriki yok" diye biliyoz; bunlar peki ne? Yani imanlı kimselere karşı kâfirler, iyilere karşı kötüler var ve:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnallâhe lâ yagfiru en yuşrake bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu. Ve men yuşrik billâhi fe kad dalle dalâlen baîdâ.
Meali:
Esteuzubillah
Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.
Sadakallahul Aziym — NİSÂ Suresi 116. ayet
Peki o zaman demek olur: Allah Kerîm'dir ve bahil olanları sevmez ve bağışlamaz. Allah Nûr'dur ve aydınlık ve apaçık, açık seçiktir; Allah karanlık ve gizli işler yapanları sevmez. Allah Tevvâb'dır, tövbe edip temizlenendir deyince, tövbe edenler kimler? Bizler günah işleyince tövbe ederiz. O zaman Allah'ın Tevvâb ismi bizde tecelli ediyor. Amma ne zaman tövbe ederiz? Kirlenince, günah işleyince... Öyle de olunca, "Allah günah işleyenleri sevmez" demek olur.
Ebû Zer (radiyallâhü anh), Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Rabbinden şu rivayeti yaptığını bildirmiştir:
"Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin."
(Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî, Kıyamet 49, (2497).)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Birr 56, III, 1996)
"Allah Teâlâ, asla hainleri sevmez."
Enfâl 58
"Yiyip için, fakat saçıp savurmayın; çünkü Allah savurganları sevmez."
A'râf 31
"Allah Teâlâ, çok günah işleyenleri (esîm) sevmez."
Hac 38
Yani Allah'ın sevmedikleri, Allah'ın güzel bir ismi olan hasletinin zıddını yapanlar; onlar yani O'na O isminde şerik koşanlar. Yani onun zıddını, kehrwertini çevirip de o ahlakı benimseyenler demek oluyor. Ve "Allah'ın sevmediği ve bağışlamadığı kimseler" bahsi için "Kur'an'da Allah'ın sevmediği kimseler" yazın ve Google'da aratın; bütün ayetler size çıkacaktır.
İyilik meselesinde ise dağlar bile, iyi kimseler üstünde gezmiş ise, diğer dağa onunla övünürmüş.
Hadis-i şerifte: "Bir dağ diğer dağa adını da söyleyerek sorar ve der ki: 'Ey filân dağ, sana bugün Allah'ı zikreden bir kişi uğrayıp üzerinden geçti mi?' O dağ da 'Evet' derse, soran dağ cevap vereni müjdeler, kutlar." buyrulmuştur.
Yine Enes İbn-i Malik (r.a.)'in rivayet ettiği hadiste: "Hiçbir sabah ve akşam yok ki; arzın parçaları bazısı bazısına muhakkak sormasın. Her hâlde sorarlar ve birisi: 'Bu gün senin üzerinde namaz kılan veya senin üzerinden zikir yapan bir kimse geçti mi?' der. Bazısı 'Evet' ve bazısı da 'Hayır' diye cevap verir. 'Evet' diye cevap verenin üzerinde kılınan namaz veya yapılan zikirle, zikirsiz ve namazsız kalan yer parçasına karşı üstün ve faziletli olduğunu anlar ve bilirsin." buyrulur.
(A.g.e., Cilt-3, S. 3)
--------------
Kâinat kâinatın içinde
Ben ilk hâlimde babamdan çıkıp anneme geçtim; annemden çıkıp ben ve Râşid oldum. O zaman babam gök ve sema, ve annem ise yer ve toprak gibi. Ve yine babam ise, o da bir anne ve babadan çıktı; onun da bir yeri, dünyası, ve bir de gökyüzü babası var: dedem ve ninem. Ve o zaman benim üstümde sema olarak babam var; babamın üstünde sema olarak dedem var; dedemin üstünde de... Ve yine yer ve dünya, annem ise; annem de bir anne ve babadan çıktı. Ve annemin annesi, annemin altında, yani anneannem, ninem; ninemin annesi de onun altındaki anne.
Ashabdan birisinin sarı saçlı çocuğu oldu. Bunun üzerine Peygamberimize gelen sahabi, "Çocuk zina çocuğu" diye hanımından boşanmak istedi. Ve bunun üzerine:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Çocuk yedi ceddine çeker."
(Hadis-i Şerif)
Yani her insan bir kâinat. Ve:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lem terav keyfe halakallâhu seb'a semâvâtin tıbâkâ.
Meali:
Esteuzubillah
Görmüyor musunuz, Allah yedi kat semayı (yedi gök katını) nasıl yarattı?
Sadakallahul Aziym — NÛH Suresi 15. ayet
Öyle olunca her insan yedi katmandan oluşuyor; ve bunlar hem yedi anne ve baba, dede; ve yedi de çocuk, torun, torba; bir de yedi alt kat yani usûl ve fürûğ. Yani ceddine çeken sarı çocuk fürûğ; ve cedd ise usûl demektir; hukuk terimi olan usûl ve fürûğ.
Usûl: Arapça "asl"ın çoğuludur. Asl sözlükte temel, kök, soyluluk ve orijinal anlamlarına gelir. Hukuk terimi olarak bir miras terimi olarak usûl, miras bırakanın anne veya baba tarafından yukarıya doğru bütün dede ve ninelerini ifade eder. Ölenin babası, onun babası, babasının babasının babası gibi. Veya annesinin annesi...
Fürûğ: Bir kimsenin neslinden gelen oğul, kız, oğlun oğlu veya kızı "fürû" denir.
Yani biz küçük kâinatta annemizle babamızın içinde olduğumuz gibi, bir de büyük kâinatlar Hz. Muhammed'in içindeyiz ki Müslümanlardanız. Yine Hz. İbrahim'in kâinatının içinden çıktık geldik ki İbrahim milletindeniz. Yine biz Türkler, Hz. Nuh'un Yafes kolundanız ki yani Nuh kâinatının içindeyiz bir de. Öyle olunca semanın katmanları ve yerin katmanları usûl ve fürûğ olarak yedi tabaka; her yedi tabakada başka büyük yedi tabaka içinde. Yani tırnak elin parçası, el kolun parçası, kol gövdenin parçası gibi; kâinat kâinat içinde.
Ve sen bir kâinatsın; senin çocuğun başka bir kâinat. Mesela senin çocuğunun okul arkadaşının birisini, dedesi onu okula getiriyor; ve sen onu hiç görmedin ve tanımadın. Amma işte senin çocuğun onu görüyor ve tanıyor. Yani o adam ve çocuk senin çocuğunun kâinatının içinde; amma senin çocuğun da senin kâinatının içinde olduğundan, yine o adam ve çocuk aslında senin kâinatının da içindeki kâinatta. Sende babanla annenin içindesin... Yani kâinatlar kâinat içinde.
Rabbim, Mehdî ve cemaatinin hatırına, bazı gafillerin gafleti yüzünden bu gök kubbeyi, kıyameti koparıp da başımıza yıkmasın; henüz daha yıkmasın inşallah. Âmin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 01 Kasım 2017 Çarşamba
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 01 Kasım 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ev zid aleyhi ve rettilil kur'âne tertîlâ.
Meali:
Veya onu daha arttır. Ve Kur'ân'ı anlayarak, açarak, açıklayarak güzel bir şekilde oku.
Sadakallahul Aziym — MÜZZEMMİL Suresi 4. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Hadis no: 1775)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bu Kur'an, hoşlanmayan için gayet zordur. Ona ısınana ise gayet kolay gelir. Hadisime (söz ve davranışlarıma) gelince, hoşlanmayan için gayet zor, tâbi olan içinse gayet kolaydır. Bir kimse benim hadisimi dinler, hemen hıfz eder ve tatbik ederse mahşerde Kur'an ile haşrolur. Hadis'ime ehemmiyet vermeyen ise Kur'an'ı hor görmüş olur. Kim de Kur'an'ı hor görürse dünya ve ahirette hüsrana uğrar."
(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 1330-7)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kur'an'ı öğrenin, okuyun ve kolayınıza gelen yerleri okuyun. Muhammed'in (s.a.v.) nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, onun unutulup gitmesi, bağlı devenin ipinden kurtulmasından daha çabuk olur. Öğrenin, bilin ki, kim bir gecede (veya bir gün içerisinde) 50 ayet okursa, o, gafiller listesine yazılmaz. Kim gecede 100 ayet okursa, âbidler arasına yazılır. Kim gecede 200 ayet okursa, ondan Kur'an davacı olmaz. Gecede 500 ila 1000 ayet okuyanlar ise, kendilerine cennette büyük makamlar ihsan edilmiş olarak sabahlar."
(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 253-13)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bakara suresinde bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin seyyididir. Bir yerde okundu mu şeytan orada tutunamayıp mutlaka çıkar. Bu 'Ayetü'l-Kürsî'dir."
(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 300-9)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلاَّ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey'in summe ilâ rabbihim yuhşerûn.
Meali:
Esteuzubillah
Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
Sadakallahul Aziym — EN'ÂM Suresi 38. ayet
[attachment=38446]
Öyle olunca, Kur'an'ın içinde eğer her şey varsa, bu Kur'an kâinatın haritası ise, o zaman kâinatta ne varsa Kur'an'da da var demek. Amma işte Kur'an'ı sanki bir çekmeceli dolap olarak düşünürsek, onun çekmecelerinde birçok eşya var; ancak o çekmeceleri açıp da içinden çıkarınca... Ve hatta öyle ki o çekmecede mesela bir tane radyo varsa, radyonun içinde de birçok parça var. Çekmeceden radyoyu çıkarmak demek, onun içindeki birçok parçayı da görmek demek değil. Yani hatta saydam, görünür bir kabı olsa radyonun, yine radyo nasıl ve ne ile çalışır bilmeyen birisi, radyodaki parçaları görse bile ne işe yaradığını ve her bir parçanın ne görev yaptığını bilemez. Ve yine öyle ki ancak bir elektronik teknik bilgisi olan birisi o radyoyu çıkarıp baksa, ve o belki o radyoyu gerçekten anlar; ve hangi parça ne işe yarar ve ne görev yapar bilebilir belki.
Öyle olunca Rabbimiz Teâlâ da kâinata mesela arı diye bir bilgi küpü paketlemiş. Ve biz o bilgi küpü arıya bakarak birçok ilmi çözebiliriz. Amma bir arıcı bile onun ne kadar faydalı hizmetleri var bilmez; yine insanlar "Arı bal yapan canlıdır" der, bu kadar bilir. Amma bir bilim adamı onun haberleşme sistemini, onu gözetleyerek çözmüş. Ve arılar falan yerde bal özü olan yeni taze çiçekler var diye, kovandaki diğer arılara tarif etmek için işte dans ediyorlarmış. Ve en son dans biterken kuyruğunu ne yana doğru kıvırdı ise, onun matematiksel bir hesabı var; ve diyor ki, yani bilmem kuzeybatıda 10 km ilerde güzel çiçekler var, diyormuş.
Yani öyle olunca bunu incelemeyen birisi anlayabilir mi? Ve o hareketin ne manaya geldiğini araştırmayan birisi bilebilir mi? Yani işte bizim Müslümanlar: "Arı bal yapar, o zaman arı bal yapsın; balı al, tamamdır" diyor. Başka ne hünerleri var bilmiyor. Amma geçen dediğimiz "kâinata bakıp ibret alan" bu, afedersiniz, gâvur dediklerimiz, işte onları gözetleyip bu dili bile çözmüşler. Ve öyle olunca arının dilinden anlayan bir arıcı... Ve öyle olunca Hz. Süleyman hayvan dili bilirdi; peki arı dilini de biliyor muydu? Yani öyle olunca arıya diyecek ki: "Bizim evin yanında çiçekler var." Bunu demek için işte oynayacak, dans edecek ve en son kıçını şöyle bir kıvıracak ki, o taraf matematiksel bir hesapla çiçekten ne kadar uzak, o arılara haber verebilsin. Eee bak, bu gün Alman arıcı birisi televizyonda bunu açıkladı; öğrenmiş ve anlattı. Yani yeni Hz. Süleymanlar var bu çağda kardeşim. Süleyman karınca dili biliyorsa, bu Süleyman da arı dili biliyor yani.
İşte öyle olunca kâinat ve Kur'an bir bilgi hazinesi. Ve o Muhammed'e "Kur'an'ı tertil üzere oku" diyen Rab, daha ilkokul birde heceleyerek okuyan gibi "yaaaaaaa siiiiiin vel kur anil hakim" diye heceleyerek okumaktan bahsetmiyor. Tertil üzere oku derken, yani onu aç ve çekmeceden çıkar ve bak, incele, ve sonra o sana neler diyor. Ve geçen dedik, o gâvur dediklerimiz Yunus'a (balık olan Yunus'a) bakmış ve onu incelemiş; ve onun haberleşme sistemi olan "sonar sistemini" gemilerin haberleşme sistemini çözmüş ve icad etmiş. Yine yarasaya bakmış ve radar sistemini çözüp icad etmişler. Ve Kur'an'da o müminleri tarif ederken işte diyor ki Rabbimiz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.
Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191. ayet
Derler ve Rabbimizin ayetlerini tertil üzere okuyup "Çekirge ne diyor, karınca ne diyor, arı ne diyor, Yunus ne diyor?" öğrenirler. Ve Rabbimizin o pakete gizlediği ilmi çözerler ve o ilmin mucidi olurlar.
Ve diyorlar ki eski mezhep imamları için: "Onlar söylenecek bütün sözleri söylemişler." Ve bugün bir olay oldu mu "Hanbelî şöyle dedi, Hanefî böyle dedi" diye o olay hakkında karar veriyorlar. Halbuki olaylar kişiye ve zamana, yere ve yöreye, yine kişinin durumuna göre ve bulunduğu ortama, ve hasta ve sağlıklı olduğuna, yine etrafında kimler olduğuna göre çok değişik sonuçlar doğuruyor. Öyle olunca bütün karnı ağrıyanlara Aspirin, bütün kafası ağrıyanlara Aspirin, bütün soğuk algınlığı olanlara Aspirin diye üniversal bir sonuç olmaz. O yüzden dinde bir konuda biri için karar verecekken "Hanbelî böyle diyor" diye hemen karara varılmaz; ve içtihad gerektirebilir o hâl belki. O yüzden bitkici Muammer Amca var; o bile diyor ki: "Herkese her bitki karışımı uymaz. Onun karnı ağrıyor, migrenden; berikinin sinüzitten. Bunların ikisine aynı ilaç olur mu hiç?" diyor.
Yani öyle olunca fıkhî bir hüküm veya Kur'an'ın bir ayetinin bir kimsede yapacağı tezahür ile diğerinin üstünde yapacağı tezahür farklıdır. O yüzden Cübbeli diyor ki: "Bir şey söylersem kaynak ile söylerim; Hanbelî dedi, Buhârî'den rivayet falan filan." Ve öyle olunca birisi sorunca "O dedi, bu dedi" olmaz. Sen karar vereceksin ey Cübbeli; sorana göre cevap vermen lazım. Yani içtihad güne ve zamana ve kişilere, toplumlara özel olur yani. Neden dört mezhep doğdu? Çünkü farklı kıtalardaki farklı insanlar için... O yüzden Hanefî'de çiziğin üstünü geçen kan abdest bozarken, Hz. Ali'nin görüşünü alan Şâfiî'ye göre çizme dolusu kan aksa abdest bozulmaz.
Kim karar verdi burada abdestin bozulmayacağına? Hz. Ali. Hz. Ali peygamber mi ki bu dinin sahibi? Hayır, o bir halife ancak; Peygamberin yerine bakan kimse. Öyleyse ne içtihad etti? "Çizme dolusu kanım aksa bile benim itikadım ve abdestim bozulmaz" dedi; yani gönlüm bulanmaz demek istedi. Amma Hanefîler "Kadına elin değdi, tahrik oldun ve abdest gitti" diyor. Ya Avrupa insanı, artık mini etekle dolaşan kızı, kadını görüyor da zerre kadar itikadı bozulmuyor; yani hemen öyle suyu falan akmıyor, aklına cinsellik gelmiyor, yani sapıklık falan düşünmüyor (hepsi değil, içinde elbet sapıklar da vardır), hemen de tahrik olmuyorlar. Peki onun için verilecek abdest hükmü ile Hanefî için yahut Ca'ferîler için aynı olur mu? Adamlar kadına çar giydiriyor; kadınının eli çıksa, eline değse abdest gider. Neden? Çünkü adamlarda kadın saklı, gizli mal. Amma Avrupa'da kadın öyle saklı mal falan değil; kadın da erkek kadar özgür bir insan. Öyle olunca kardeşim, öyle "Hanbelî dedi, Şâfiî dedi" bu devirde olmaz; olaya göre karar lazımdır, içtihad lazımdır.
Bizim bu sözümüz, kişiye özel hüküm verme hukukunu, Peygamberimizin ve bir sahabenin başından geçen şu hadise çok güzel açıklıyor yani:
Ebû Hüreyre Efendimizin tebessüm ettiği olaylardan birini şöyle anlatır:
"Allah Resûlü (s.a.v.) Mescid-i Nebevî'de iken sahabelerden biri, elini göğsüne vurup, saçını başını yolarak, büyük bir telaş içinde Allah Resûlü'nün (s.a.v.) yanına geldi.
– Yâ Resûlallah! Helak oldum. Rahmetten uzak olan karşındaki şu kişi helak oldu! diye feryat etti. Sahabiyi sakinleştirmeye çalışan Efendimiz:
– Seni helak eden nedir? Diye sordu. Sahabi:
– Ramazan orucu tutmuşken hanımıma yaklaştım, dedi. Sahabiye yanına oturmasını işaret eden Allah Resûlü (s.a.v.) onunla yakından ilgilendi:
– Bir köle azat edebilir misin?
– Hayır.
– Aralıksız iki ay oruç tutabilir misin?
– Hayır.
– Altmış fakiri doyurabilir misin?
– Hayır.
Sorulardan hiç birine olumlu cevap alamayan Allah Resûlü (s.a.v.) sahabiyi sorununu çözmeden göndermek istemiyordu. Bunun için:
– Şurada oturup bekle, buyurdu. Bir süre sonra bir başka sahabi büyük bir sepet hurma ile içeri girdi. Sepeti Allah Resûlü'nün (s.a.v.) önüne koydu. Sepeti orucu bozulan sahabiye uzatan Efendimiz:
– Şunları alıp sadaka olarak fakirlere dağıt! buyurdu. Sahabi sabrı zorlarcasına:
– Yâ Resûlallah! Bizden daha fazla fakir mi var? Vallahi şu an çok aç olduğum halde yiyecek hiçbir şeyim yok! Şu iki taşlık arasında (Medine'de) benden daha fakir biri yoktur, dedi.
Bu kadar iyilikten sonra hâlâ iyilik istemesine kızmayan Efendimiz, sahabinin sözlerini hoşgörü ile karşıladı. Hoşgörüsünü azı dişleri görülünceye kadar gülerek gösterdi. Sonra sahabiye döndü:
– Haydi, onları al! Götürüp ailene yedir, buyurdu."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Savm 30; Müslim, Sıyâm 81; Tirmizî, Savm 28; Ebû Dâvûd, Savm 38.)
Ve bizler İslam ve Müslümanlar grubu olarak, her ne yaparsak yapalım, her ne dua ve zikir edersek edelim, şeytan ve hizbi, ve deccal ve hizbi, bugün yaptıklarımızı ve sevaplarımızı ve zikirlerimizi ve okuduğumuz Kur'an'ı bile ters çevirmeye çalışıyor. Ve onu da matematikte "kehrwert" denen frekansı ters çevirme yöntemi ile yapıyor, dedik. Peki biz Müslümanlar olarak onun yaptıklarını ters çeviremez miyiz? Evet, belki de biz de onun yaptıklarını tersine çevirebiliriz. Çünkü halk arasında bir söz vardır ya: "Şeytana pabucunu ters giydirmek" deyimi... Nerden türemiş bu peki, bilir misiniz?
Çünkü İslam'da eve, camiye ve iyi ve faziletli yerlere girerken sağ ayak ile girilir, çıkarken de sol ayakla çıkılır. Amma şer ve pis ve necis olan yerlere girerken, yani şeytanın otağı olan pis yerlere girerken de işte bu sefer sol ayakla girilir; mesela tuvalet ve banyoya sol ayakla girilir, sağ ayakla da çıkılır. İşte bu sünnet ile biz de ona pabucunu ters giydirmiş olmaz mıyız? Yani biz de onun oralarda bize yapacağı müdahaleyi tersine çevirmiş olmaz mıyız? Yani kehrwertini almış olmaz mıyız? Elbette ki biz de onun yapacak olduklarının ve yaptıklarının kehrwertini almış oluruz; yani bunu, bu sünneti yaparak yani.
Bu işlem öyle sadece ters ayakla girmekle kalmaz. Tasavvufta işte "Terki Terk" diye bir kural vardır. Nedir o? Yani sen hep sağdan giyiyorsun, sağdan yiyorsun, sağdan giriyorsun. Amma ardına düşman taklidi seni takip ediyor. Ve senin her gün sağdan gittiğini bildiği için, ve güdümünü seni sağdan gidecek diye almış. Ve bir sünnet ve ahlak ve âdeti yaparken seni onu sağdan yapacak diye biliyor. Ve senin her zaman sağdan yaptığını terkedip de, bir defada düşmanı yanıltmak için işte soldan yapıvermeğe "Terki Terk" denilir. Ve böylece düşmanın yolunu saptırmış oluruz. Seni sağa dönecek sanırken, sen sola dönünce o şaşırır ve sağa doğru dönüp yanlış sokağa girer yani. Amma bu Terki Terk'i ancak bir defaya, iki defaya mahsus yapılır; yine o düşmanı saptırdıktan sonra yine sağdan yiyip giymeye devam edilir yani. Yani Müslümanlar da şeytan ve hizbinin ve deccal ve hizbinin yaptıklarının tersini çevirebilir. Yani neymiş o kuralın adı? Tasavvuftaki "Terki Terk". Ve demek olur ki: Sen sağdan giyme sünnetine yapıştın ve hiç bırakmıyorsun; ve demek olur ki ömründe artık soldan giymeyi terk ettin demek olur. İşte o düşmanı görünce ise, terkettiğin o soldan giyme kuralını terkedip de soldan giyivermeye "Terki Terk"; yani o önceki terkettiklerini terketmek denilir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu), lâ te'huzuhu sinetun ve lâ nevm, lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard, menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih ya'lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey'in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard, ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.
Meali:
Esteuzubillah
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (onun bilgisi ve ilmi) bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 255. ayet
Yani bu ayet gösteriyor ki: Allah, bizim yaptıklarımızı da, yapacaklarımızı da, yine Deccal ve şeytan hizbinin yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Öyle olunca sonuç yine Allah'ın takdirindedir; ve bizler rolleri giymişiz, sadece rolümüzü oynuyoruz. Çünkü bir senaryo ve film varsa, oynayanlar da var demek olur. Allah katında kıyamete kadar olacak olanlar oldu bitti; ve hepsini hesap edip biliyorsa o Allah ve müdahale edebiliyorsa, ve Muhammed Mirac'da gördüğü bazı hadiseleri haber verirken kıyamet alâmetleri olarak haber verdiyse, demek ki o Mirac etmekle geleceğe seyahat etti ve gelecekte olanları gördü demek olur. Ve öyleyse bundan 1400 küsur sene önce yaşamış olan Muhammed Mirac'da Mehdî vaktini gördü ve Mehdî'yi tarif ettiyse, o zaman Mirac geleceğe seyahat demek; ve gelecek ise bir üst semada demek olur. Ve öyle olunca o, o gün olacak olanları gördüyse, o zaman kıyameti de elbet gördü demek olur. Her ne kadar Cebrail sorunca "Kıyamet ne zaman?" diye, "Sorulan sorandan bilgili değil" dese de işte ona Mirac'da kıyamet de gösterildi. Ve öyle olunca Rab katında kıyamet bile olmuş bitmiş bir vâkıa; ve bizler ancak rolleri oynuyoruz demek olur. Senaryo belli; ancak Allah bizlere özgür irade vermiş, tercih hakkı tanımış. Kâfir deccal ve hizbi bunu anlamıyorlar; yani yine şeytan da bunu anlamıyor. Çünkü Allah melek diye bir şey yaratmış ve Allah'ın emrinden çıkmıyorlar, tamamen itaat hâlindeler. Ve öyle olunca onları yaratmaya gücü yeten Allah, bu sefer insan diye bir canlı yaratmış; insana ise tercih hakkı tanımış, yani özgür bırakmış ve bakıyor ne yapacaklar diye. Yine isteseydi insanoğlunu da melek gibi yaratır ve itaat dışında bir şey yapamazdı. Gücü buna yetiyor mu? Yetiyor; nice melek yaratmış. Mesela dedik: Cam gözlük icad edildi; ve cam gözlüğün, yani o maddenin tercih hakkı yok. Nasıl imal edildiyse onu yapmakla sorumlu; ne bir öne geçebilir, ne de bir geri. Bir dioptri gösterecek ise bir dioptri gösterir. Yani öyle olunca onlara tercih hakkı yok. Biz ise mesela bir fakir gördük: "Şuna yardım eden, bir ekmek veren yahut sırtına elbise giydiren" diye bir tercihte bulunabiliriz. Yani bir iyilik yapma dürtüsü var bizde. Bir de fakiri gördük ve kötülerden isek, bu sefer bir tekme savurabiliriz ona; yani dövebiliriz, kovabiliriz. Yani kötüyüz ya... Öyle olunca iyilik yapma ve kötülük yapma dürtüsü var bizde; yani tercih ve özgürlük. Ve yine iyilik ve kötülük gibi bir hâli oluşturma yetisi... Öyle olunca insan, Allah'ın bizi özgür bırakmasına şükredeceği yerde, sanki ona bir zarar verebilecekmiş gibi kötü fiillere yönelmesi ne kadar nankörlük ve gaflettir, değil mi? Sen kötü olarak, seçilmiş olan kara ve kötüler grubunu oluşturuyorsun; ancak çarkın madalyonun öbür yüzü, ayın karanlık tarafı... Yoksa bu yaptığın kötü fiillerle Allah'a senin zerre zarar ve ziyanın dokunamaz.
Ve Ayetel Kürsî'de geçen "şefaat etmek, yani birine fayda vermek veya zarar vermek, ancak Allah'ın tekelindedir" ayeti gösteriyor ki, Allah'ın müsaade ettikleri dışında kimse kimseye ne fayda verebilir, ne de zarar verebilir. Her şey Allah'ın takdiri içerisindedir. Şayet bu bir büyü ve sihir bile olsa böyledir. Ve Kur'an'da bunu şöyle izah eder:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer'i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi'se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya'lemûn.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar Süleyman (a.s)'ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s) inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara sihri ve Babil şehrindeki iki meleğe, Harut ve Marut'a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, "Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın." demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ve de onlar, Allah'ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 102. ayet
Ve yine İbn-i Abbas (r.a.) şöyle der:
"Bir gün Resulullah (s.a.v.)'ın arkasında yürüyordum. Bana dedi ki: 'Ey delikanlı, sana bazı sözler öğreteceğim. Onları koru ki Allah seni korusun. Koru ki Allah'ı yanında bulursun. İstediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan dile. Şunu bil ki, şayet bütün ümmet sana bir yarar dokundurmak için bir araya gelseler de, Allah'ın senin için yazdığının dışında bir yarar dokunduramazlar. Aynı şekilde, sana bir zarar dokundurmak için toplansalar, Allah'ın senin için yazdığından başka bir şey dokunduramazlar. Kalemler kaldırılmış, sayfalar durulmuştur.'"
(Hadis-i Şerif; Tirmizî rivayet etmiş ve "sahih bir hadistir" demiştir.)
Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin Kerbelâ'da Yezid'in karşısında, Yezid onun kanı dökmeye karar kılınca, Hüseyin Efendimiz dedi ki: "Sen bu kötülüğü yapmakla en fazla beni, ancak dedeme kavuşturabilirsin." dedi. Yani o da zaten olacak olan olduğu ve Hz. Hüseyin'in de şehid edileceği zaten Muhammed'e haber verilmişdi. Ancak olacak olan oldu; yani sonuçta o dedesine kavuşan oldu. Daha fazla bir şey yapabilir miyim diye onun başını yerlerde tekmelediler, top oynadılar; top ordan icad edildi. Başını mızrağa taktılar, sonra dışarı sarkan dilini mızrakla oynadı. Amma sonuçta öldükten sonra ona daha fazla ne yapabilir ki? Öldü işte; daha fazla ne olabilir? Motor gittikten, öldükten sonra kaportaya olacak olanın bir önemi yok ki. Zaten mezara gömsen onu yılan çıyan yemeyecek mi? Sündüre sündüre yemeyecek mi? Ee o da çileyse, o iyileri de yiyor, kötüleri de yiyor; namaz kılanı da yiyor, kılmayanı da yiyor zaten. Temizlik yapıyor... O zaman onun kopan başına yapılanın artık o dedesine kavuştuktan sonra bir önemi yok ki. En fazla öldürdü, öldürebildi; daha ne yapacak? Yani öldürmeden de susuz koydu; deri, dermanı kesildi zaten. Daha kötü yine ne olur? Eğer cehennem ve cennet bu dünyadaysa, o zaman Hüseyin'in çektiği cehennem ne olaki? Daha bu dünyada cehennemi tattı mı, tattı. Peki Hüseyin bu kadar kötü ve zalim birimiydi ki bu çileye, bu cehennem azabına maruz kaldı demek lazım? Ve öyle demek olur ki Hz. Hüseyin, Muhammed'in parçasının (Fatma'nın) parçası demek olmaz mı? Öyle olunca Muhammed'in öyle bir günahı varmış ki cehennemlik günah; ve o günah onu işte onun parçası olan Hz. Hüseyin'de susuz koymuş. Ve boynu vurulan, Muhammed'in parçası mı? Evet, onun parçası. Öyleyse Muhammed'in de günahı var mı? Var. Çünkü ceza, günahın cezasıysa ve bu ceza Muhammed'den ikinci kopan parçaya yapılıyorsa, o zaman o ceza bir nevi Muhammed'e yapılmış olmaz mı? Öyleyse ceza bir suçun sonucudur; öyle ya da böyle öyleyse Muhammed'in de bir suçu var demek olmaz mı? Eee "Peygamberler günahtan masumdur, ismet sıfatı vardır" deniyor. Ee bu ne peki o zaman?
Ve hocalardan birisi diyor ki: "Öyle birkaç ayetle âlim falan olunmaz" diyor. Âlim diyor, Kur'an'ı ezbere bilecek, hadisleri bilecek falan filan diyor. Bu adam "Hz. Ömer nasıl oldu da halife oldu?" demiyor mu acaba? Hz. Ömer hafız falan değildi; ve Muhammed'den duyamadığı hadisler de vardı elbet, o yokken söylenenler. Ve Hz. Ömer'e sormuşlar: "Sen niye Kur'an'ı ezberlemiyorsun, çok ayet bilmiyorsun?" demişler. O da: "Ben bana lazım olan kadarını biliyorum; yani yaşayabildiğim kadarını biliyorum, o da bana yetiyor" demiş. Ve bu hâl ile ikinci halife olmuşken, ey insafsız hoca, sen kim oluyorsun da "Âlim demek hafız demek" diyon? Hem de yetmiyor, neymiş hem hadis hafızı, hem de Kur'an hafızı olacakmış. Bu kadarına da pes yahu! Ayıp ayıp... Âlim, bildiğini yaşayan kimseye denir. Nasıl herkes tıp okuyup doktor olamaz; doktor olsa bu sefer mühendis olamaz; hadi mühendis de olsa uçak pilotu olamaz, yahut da çiftçi olamaz aynı anda, değil mi? Yani dünyada binler meslek varken, bir insan nasıl olur da hepsini bilip öğrenip yapabilir, değil mi? Bir kimsenin karnını bir meslek doyurmaya yeterken, bazıları iki meslek öğrenir, onun karnını iki meslek doyurur. İşte doymak birkaç lokma ile kâfi iken, o lokma için dünyayı yutmaya da gerek yok. Yani yapabileceğin kadarını öğren; hakimlik öğrendin ama hakimlik yapmayacaksan boşuna masraf, boşuna zaman kaybı değil mi? Yani öyle olunca Kur'an'dan da kolay geleni öğrenin, okuyun deniyor; hepsini herkes ezberlesin, okusun diye bir durum yok.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnne rabbeke ya'lemu enneke tekûmu ednâ min suluseyil leyli ve nısfehu ve sulusehu ve tâifetun minellezîne meake, vallâhu yukaddirul leyle ven nehâre, alime en len tuhsûhu fe tâbe aleykum, fakraû mâ teyessere minel kur'ânî, alime en se yekûnu minkum mardâ ve âharûne yadribûne fîl ardı yebtegûne min fadlillâhi ve âharûne yukâtilûne fî sebîlillâhi fakraû mâ teyessere minhu ve ekîmus salâte ve âtûz zekâte ve akridullâhe kardan hasenen, ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâhi huve hayran ve a'zame ecrâ(ecren), vestagfirûllâh (vestağfirûllâhe), innallâhe gafûrun rahîm.
Meali:
Esteuzubillah
(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Sadakallahul Aziym — MÜZZEMMİL Suresi 20. ayet
Yani Kur'an'ın tamamını herkes veya her âlim ezberlemek zorunda değildir. Tabii her şeye maydanoz olup her soruya cevap vermek isteyen âlimler hariç.
---------------
Ve yine Allah misli ve benzeri olmayandır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fâtırus semâvâti vel ardı, ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en'âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezraukum fîhi, leyse ke mislihî şey'un, ve huves semîul basîr.
Meali:
Esteuzubillah
Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefslerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. Orada sizi çoğaltır, yayar. Hiçbir şey, O'nun gibi değildir. Ve O, en iyi işiten, en iyi görendir.
Sadakallahul Aziym — ŞÛRÂ Suresi 11. ayet
Yine:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kim, sabah namazının peşinden 'Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehû'l-hamdü bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr.' (Allah'tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur; mülk O'na aittir, hamdler de O'na layıktır; her çeşit hayır O'nun elindedir. O her şeye kadirdir.) derse kendisine, Hz. İsmail evlatlarından bir köleyi âzâd etmiş gibi sevap yazılır."
(Hadis-i Şerif; Ebû Saîd)
Bu dua, bir rivayette: يُحْيِى وَيُمِيتُ (hayat verir ve ölüm verir); bir başka rivayette de, بِيَدِهِ اْلخَيْرُ (hayırlar O'nun elinde) ziyadesiyle gelmiştir.
Bu duanın ne zaman okunacağı rivayetten rivayete sarahat kazanır. Birinde "günde" diye mutlak iken, bir diğerinde "sabah olunca", bir diğerinde "sabah namazından sonra, konuşmazdan önce on defa" diye kayıtlanmıştır. Zikrimizi sabah namazından sonra yapmak usulümüzdür; ve bu hadiste geçen tehlil zikri de yine zikrimizdir, yani Râşidî Zikir Evradından bir parçadır bu zikir de.
Yani "Allah'ın tersi, şeriki ve benzeri, misli yoktur" deniyor o ayette ve hadiste geçen zikirde; yani Allah'ın kehrwerti de yoktur demektir bu. Amma Kur'an sağdan sola yazıldığı için, her soldan sağa yazılanın soldan sağa olan hâli de var. Öyle olunca kâfir deccal işte bu tersini ele alıp öyle kehrwertini çeviriyor. Ve öyle olunca Allah Kerîm'dir; bolca ikram edip yardım eden ve fayda verendir. Amma bazı halife olan insanlar da vardır ki onlar da ahlak olarak bahil olmuşlar; yani cimri insanlar. Ve eğer insan halifeyse, bazı insanlar cimri ve insanlara veya hayvanlara, doğaya faydası ve yardımı dokunmayanlar, eli kısık insanlar... Yani öyle olunca Kerîm'in tersi, bahil; geçeninki gündüz, nûrun tersi zulümet ve karanlık. Eee biz "Allah'ın tersi, şeriki yok" diye biliyoz; bunlar peki ne? Yani imanlı kimselere karşı kâfirler, iyilere karşı kötüler var ve:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnallâhe lâ yagfiru en yuşrake bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu. Ve men yuşrik billâhi fe kad dalle dalâlen baîdâ.
Meali:
Esteuzubillah
Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.
Sadakallahul Aziym — NİSÂ Suresi 116. ayet
Peki o zaman demek olur: Allah Kerîm'dir ve bahil olanları sevmez ve bağışlamaz. Allah Nûr'dur ve aydınlık ve apaçık, açık seçiktir; Allah karanlık ve gizli işler yapanları sevmez. Allah Tevvâb'dır, tövbe edip temizlenendir deyince, tövbe edenler kimler? Bizler günah işleyince tövbe ederiz. O zaman Allah'ın Tevvâb ismi bizde tecelli ediyor. Amma ne zaman tövbe ederiz? Kirlenince, günah işleyince... Öyle de olunca, "Allah günah işleyenleri sevmez" demek olur.
Ebû Zer (radiyallâhü anh), Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Rabbinden şu rivayeti yaptığını bildirmiştir:
"Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin."
(Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî, Kıyamet 49, (2497).)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Birr 56, III, 1996)
اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْخَائِنِينَ
"Allah Teâlâ, asla hainleri sevmez."
Enfâl 58
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا اِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ
"Yiyip için, fakat saçıp savurmayın; çünkü Allah savurganları sevmez."
A'râf 31
اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ
"Allah Teâlâ, çok günah işleyenleri (esîm) sevmez."
Hac 38
Yani Allah'ın sevmedikleri, Allah'ın güzel bir ismi olan hasletinin zıddını yapanlar; onlar yani O'na O isminde şerik koşanlar. Yani onun zıddını, kehrwertini çevirip de o ahlakı benimseyenler demek oluyor. Ve "Allah'ın sevmediği ve bağışlamadığı kimseler" bahsi için "Kur'an'da Allah'ın sevmediği kimseler" yazın ve Google'da aratın; bütün ayetler size çıkacaktır.
İyilik meselesinde ise dağlar bile, iyi kimseler üstünde gezmiş ise, diğer dağa onunla övünürmüş.
Hadis-i şerifte: "Bir dağ diğer dağa adını da söyleyerek sorar ve der ki: 'Ey filân dağ, sana bugün Allah'ı zikreden bir kişi uğrayıp üzerinden geçti mi?' O dağ da 'Evet' derse, soran dağ cevap vereni müjdeler, kutlar." buyrulmuştur.
Yine Enes İbn-i Malik (r.a.)'in rivayet ettiği hadiste: "Hiçbir sabah ve akşam yok ki; arzın parçaları bazısı bazısına muhakkak sormasın. Her hâlde sorarlar ve birisi: 'Bu gün senin üzerinde namaz kılan veya senin üzerinden zikir yapan bir kimse geçti mi?' der. Bazısı 'Evet' ve bazısı da 'Hayır' diye cevap verir. 'Evet' diye cevap verenin üzerinde kılınan namaz veya yapılan zikirle, zikirsiz ve namazsız kalan yer parçasına karşı üstün ve faziletli olduğunu anlar ve bilirsin." buyrulur.
(A.g.e., Cilt-3, S. 3)
--------------
Kâinat kâinatın içinde
Ben ilk hâlimde babamdan çıkıp anneme geçtim; annemden çıkıp ben ve Râşid oldum. O zaman babam gök ve sema, ve annem ise yer ve toprak gibi. Ve yine babam ise, o da bir anne ve babadan çıktı; onun da bir yeri, dünyası, ve bir de gökyüzü babası var: dedem ve ninem. Ve o zaman benim üstümde sema olarak babam var; babamın üstünde sema olarak dedem var; dedemin üstünde de... Ve yine yer ve dünya, annem ise; annem de bir anne ve babadan çıktı. Ve annemin annesi, annemin altında, yani anneannem, ninem; ninemin annesi de onun altındaki anne.
Ashabdan birisinin sarı saçlı çocuğu oldu. Bunun üzerine Peygamberimize gelen sahabi, "Çocuk zina çocuğu" diye hanımından boşanmak istedi. Ve bunun üzerine:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Çocuk yedi ceddine çeker."
(Hadis-i Şerif)
Yani her insan bir kâinat. Ve:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lem terav keyfe halakallâhu seb'a semâvâtin tıbâkâ.
Meali:
Esteuzubillah
Görmüyor musunuz, Allah yedi kat semayı (yedi gök katını) nasıl yarattı?
Sadakallahul Aziym — NÛH Suresi 15. ayet
Öyle olunca her insan yedi katmandan oluşuyor; ve bunlar hem yedi anne ve baba, dede; ve yedi de çocuk, torun, torba; bir de yedi alt kat yani usûl ve fürûğ. Yani ceddine çeken sarı çocuk fürûğ; ve cedd ise usûl demektir; hukuk terimi olan usûl ve fürûğ.
Usûl: Arapça "asl"ın çoğuludur. Asl sözlükte temel, kök, soyluluk ve orijinal anlamlarına gelir. Hukuk terimi olarak bir miras terimi olarak usûl, miras bırakanın anne veya baba tarafından yukarıya doğru bütün dede ve ninelerini ifade eder. Ölenin babası, onun babası, babasının babasının babası gibi. Veya annesinin annesi...
Fürûğ: Bir kimsenin neslinden gelen oğul, kız, oğlun oğlu veya kızı "fürû" denir.
Yani biz küçük kâinatta annemizle babamızın içinde olduğumuz gibi, bir de büyük kâinatlar Hz. Muhammed'in içindeyiz ki Müslümanlardanız. Yine Hz. İbrahim'in kâinatının içinden çıktık geldik ki İbrahim milletindeniz. Yine biz Türkler, Hz. Nuh'un Yafes kolundanız ki yani Nuh kâinatının içindeyiz bir de. Öyle olunca semanın katmanları ve yerin katmanları usûl ve fürûğ olarak yedi tabaka; her yedi tabakada başka büyük yedi tabaka içinde. Yani tırnak elin parçası, el kolun parçası, kol gövdenin parçası gibi; kâinat kâinat içinde.
Ve sen bir kâinatsın; senin çocuğun başka bir kâinat. Mesela senin çocuğunun okul arkadaşının birisini, dedesi onu okula getiriyor; ve sen onu hiç görmedin ve tanımadın. Amma işte senin çocuğun onu görüyor ve tanıyor. Yani o adam ve çocuk senin çocuğunun kâinatının içinde; amma senin çocuğun da senin kâinatının içinde olduğundan, yine o adam ve çocuk aslında senin kâinatının da içindeki kâinatta. Sende babanla annenin içindesin... Yani kâinatlar kâinat içinde.
Rabbim, Mehdî ve cemaatinin hatırına, bazı gafillerin gafleti yüzünden bu gök kubbeyi, kıyameti koparıp da başımıza yıkmasın; henüz daha yıkmasın inşallah. Âmin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 01 Kasım 2017 Çarşamba
Original Kar © glan
Rezzak Olan Allah — Bâkî Olan Allah Nedir?
Rezzak Allah — Yediren, Doyuran, Giydiren Allah Nedir?
Bâkî Olan Allah — Batmayan Güneş Olan Allah Nedir?
(Kar©glan'ın 10 Kasım 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve Allah, insanları ve cinleri sadece Allah'a kul olsunlar diye yarattı. Allah onlardan (hiç) bir rızık da istemiyor ki onu doyurmalarını da istemiyor; yahut buna da ihtiyacı yok. O, halbuki sizin için lazım olan... Muhakkak ki Allah, O, sizlere rızık verebilecek tek güç ve kuvvetin asıl sahibidir.
Meali:
Sadakallahul Aziym — ZÂRİYÂT Suresi 56, 57, 58. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İktisada riayet eden fakirliğe düşmez." Veya: İktisat eden zenginleşir, israf eden fakirleşir.
(Hadis-i Şerif; Bezzâr)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz.
— Yunus Emre
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1. Ömrünü nasıl geçirdi?
2. İlmi ile nasıl amel etti?
3. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcetti?
4. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?
(Hadis-i Şerif; Tirmizî)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah'a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve onlara verdiğimiz rızıklardan da infâk ederler (başkalarına da verirler).
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 3. ayet
**Dinî Hikâyeler**
**Hz. Musa Aleyhisselâmın Ümmeti:**
"Yâ Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız" dediklerinde Musa Aleyhisselâm onları azarladı. "Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir" diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Tûr-i Sina'ya çıkıp bazı münâcâtta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
"Yâ Musa! Neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?"
Musa Aleyhisselâm:
"Yâ Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zât-ı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden berîdir" dedi.
Allah (c.c.):
"Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim" buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti. Hazırlığa başlandı; koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
"Yâ Musa! Uzak yollardan geldim, acım; bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım" dedi.
Hz. Musa:
"Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek" dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir hâlâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, hâlâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tûr'a gidip:
"Yâ Rabbi, mahcup oldum; ümmetim: 'Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı' diyorlar" dediğinde, şöyle hitap olundu:
"Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin; bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı."
Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
"Yâ Rabbi, bir ihtiyar geldi sadece; o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur?" dediğinde Cenabı Allah:
"İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım; ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz" buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Yiyip için, giyinin ve tasadduk edin. Fakat israf ve kibirden sakının!"
(Hadis-i Şerif; Buhârî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Zühd 47)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ min dâbbetin fîl ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn.
Meali:
Esteuzubillah
Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah'ın üzerine (Allah'a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı, kaldığı yeri de bilir (öldükten sonraki) ve onun emaneten geçici durduğu yeri (dünyadaki yerini de) bilir. Bunların hepsi Kitab-ı Mübîn'dedir (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 6. ayet
Dedik ki: Cennet de bu dünyada kurulmuş, cehennem de bu dünyada kurulmuş. Ve mesela dedik: Elimizi uzatınca marketten yahut pazardan gidip ekmeden, biçmeden, sulamadan mesela domates alabiliyoruz. Ama işte bizler pazardan yahut marketten alabilirken, o aldığımız domatesi ekip biçip ve eziyetini, çilesini çeken bir de çiftçi amcalarımız var. Peki onların cenneti neresi o zaman demek lazım? Ve o çileyi çekip, eziyeti çekip ekip biçen çiftçi amca, 1 kilo domates için mesela 65 kuruş kazanıyor. Arada aracı alıyor, onu pazara satıyor; o da ekmeden biçmeden, o çileyi çekmeden, arada alıp satarak yine bir 65 kuruş da o kazanıyor. Ve pazarcıya domatesi mesela 1,30 liraya satıyor. Ve pazarcı amca yine ne ekdi ne biçdi, ne de tarladan ta pazara getircen diye bir çile çekti; ta önüne kadar kamyon getirdi, indirdi, pazarda yahut markette tezgâha koydu; ve o da 65 kuruş da o kâr koydu. Ve etti 1,95 liraya yahut 2 liraya sattı. Ve bizler de gidip tüketici olarak pazardan 2 lira verip kilo kilo domatesi uzanıp alıyoruz.
Burada cehennemi kim yaşıyor? Çiftçi amca... Çilesi, zorluğu, çamuru, toprağı, yorgunluğu ile çilesini çeken o. Bizler burada cennet ehli olduk. Amma işte çiftçi amca "Ben domatesi 65'e vermeycen, 67 kuruşa satcan" derse, bu pazara varasıya 6 kuruş daha zam alıp da varıyor. Ve biz bunu böyle 2 lira yerine 2,60'a almaya razı olmuyoruz ve "Pahalı" diyoruz, ve ucuza satan pazarcı arıyoruz. Halbuki çileyi çeken çiftçi amca bundan ancak iki kuruş kâr edecek. Belki borcu var, belki derdi var; hasta oldu, ilaç alacak. Yani işte fakire fakirce katkı iki kuruş, zengine zengince katkı, ona da iki kuruş. Amma bu iki kuruş emektarın hakkı mı, yoksa pazarcının hakkı mı demek yok mu?
Peki bu aracı, arada tarladan alıp gelip pazara satan, çok mu akıllı da öyle ekmeden biçmeden 65 kuruş kazanıyor? Hayır, o da çiftçi amcadan daha akıllı değil. Amma onun da çilesi var; tarladan aldı amma işte pazara yetiştiremezse çürür, bütün mal zarar olur. Yine satacak pazar bulamazsa mal elinde kalır, yine zarar eder. Onun çilesi de kendine göre; yine çile ve cehennem. Peki üç emektar, ve üçü de 65=65=65 kuruş kazanıyor; amma üçünün de ağırlığı aynı değil. Çünkü çiftçinin çilesi ile aracının çilesi aynı değil; yine pazarcının çilesi yine aynı değil, yine marketçinin çilesi aynı değil.
Öyle olunca sanki bizim köylü, köy kafesinin ve dükkânının eski sahibi Musti Amca'nın, ben çocukken bana sorduğu soru aklıma geliyor. Dedi ki: "Sen okuyormuşsun, akıllı çocukmuşsun, haydi cevap ver bakalım" dedi. "100 kilo pamuk çuvalı mı ağır, yoksa 100 kilo demir çuvalı mı ağır?" dedi. Ben dedim: "İkisi de aynı." O da: "O zaman" dedi, "ayağına bir 100 kilo pamuk çuvalı düşse mi ayağın acır, ağrır? Yoksa 100 kilo demir düşse mi?" diye sordu. Ben dedim: "Tabii ki demir ayağı kırar." O zaman dedi: "Bak, aynı değilmiş 100 kilo pamuk ile 100 kilo demir" dedi.
Yani öyle olunca, çiftçinin cehennemi ve çilesi ile pazarcının cehennemi ve çilesi aynı ağırlıkta değil demek ki. Çiftçininki sanki 100 kilo demir çuvalı gibi, ve pazarcınki de belki 100 kilo pamuk çuvalı gibi yani. Ve biz pazarda iki kuruş pahalı diye ucuz pazarcı arıyoruz. Biz tüketicilere çiftçi amca dese ki: "Gel sen ek biç, ve ben sana 67 değil 70 sent veren" derse, kimse ekip biçmeye razı gelmez, o çileyi çekmeye razı gelmez. Hatta denese bile, ilmi bilmediğinden o kadar verim alıp masrafını kurtaramaz belki.
Benim seram var; her sene neredeyse seraya biber fidesi dikiyoz, yahut salatalık, domates fidesi. Amma işte ona bakım masrafımı, su paramı bile kurtarmıyor. Yani sadece hobi belki. Yoksa bir fideyi 2 euroya alsam, ondan suladım, gübreledim, aldığım sadece belki 5 tane salatalık, tamamı bu. Ve ben salatalığı yeri geliyor yazın bol vaktinde 50 cente alıyorum. Öyle olunca 2,5 liraya 5 tane salatalık hazır alabiliyorsun. Amma işte peki benim su param nerede, benim yaptığım emek ve zaman nerede? Yani öyle sakin çiftçinin emeğini hor görmeyin. Onlar o çileyi çekip de, o eziyeti çekip de ekmese, biçmese, bizler nereden hazır alıp, elimizi uzatıp da bu cennet gibi hayatı yaşarız? Öyleyse çiftçinin emeğine saygı duyalım ey insanoğlu.
Amma onlar da fırsatı ele geçirdik diye milleti kazıklamaya kalkmasınlar. Yani herkes hakkını korur ve vicdanı ile hareket ederse, ne çiftçi zarar eder, ne aracı, ne de pazarcı. Çünkü eğer çiftçi ilk 65 kuruşu kazanmazsa, yani tüketicinin vereceği 65 kuruş olmazsa, bu sefer ne çiftçi olur, ne aracı. Veya ikinci kazanç olan aracı olmazsa, o aracının vereceği 65 kuruş olmasa, mal pazara gelmez; pazardan elimiz boş döneriz. "Bu hafta yollar kapalıymış, mal gelmemiş" diyorlar ya bazen kışın. Yani öyle olunca aracı olmazsa mal pazara, markete gelmez. Yine çiftçi olmazsa, çiftçinin masrafı olan para olmazsa, ne domates olur, ne aracı olur, ne de pazarcı. Ve pazarcının vereceği 1,30 lira olmazsa, ne çiftçi olur, ne aracı. Öyle olunca çark çarka bağlı, çark çarka bağlı.
Ve Allah işte, bazılarına cenneti tattırırken, bazılarına cehennemi yaşatıyor. Yine çiftçi amca ekdi biçdi, çile çekdi ve domates, biber üretti. Amma çiftçi amca da akşam eve gittin mi internete girecek yahut televizyon seyredecek; cereyan parası veya televizyon alması lazım. Çünkü o da televizyon üretemiyor; o da gidip marketten, elektrik elektronik mağazasından elini uzatıp, bu sefer o domatesten kazandığı para ile televizyon alıyor, yahut internet bağlatıp dünyayı seyrediyor. Öyle olunca o da cehennem içinde bir de cennet hayatı yaşıyor; o da elini uzatıp alıyor bu devirde. Yani cennet ve cehennem iç içe girmiş vaziyette ve bu dünyada kurulmuş vaziyette. Birileri cehennemi, birileri ise her an cenneti tadıp yaşıyor yani.
Yine diyorlar ki Türkiye'mizde ve dünyada günde binlerce ekmek israf ediliyor diyor; bu israfın önüne geçilse diyor, bilmem kaç tane fakir doyar diyorlar, bilmem kaç tane fabrika yapılır falan filan. Yani rakamsal istatistik yapıp da yazıp da aklınızı karıştırmak istemiyorum burada. Amma yani rakamlar çok yüksek bu konuda. Amma sanki bu ekmek israfının önüne geçince dünyayı kurtarıverecekmişiz gibi laflar edenler var. Halbuki çark öyle dönmüyor. Çünkü mesela o artan ekmekler fırında veya restoranlarda israf edilmeyip de bayatlayan ekmekler halka, fakirlere bedava dağıtılsa... Bu sefer düşünün, bizler Müslüman devlet sahibiyiz; yenilere de Ramazanlarda bir yerlerde birileri iftar yemekleri dağıtıyor. Ve adamlar ihtiyacı varsa da, yoksa da oraya kuyruğa giriyor, hazır bedava yemek yiyor. Ya kardeşim, bu yemek fakirler için verildi; senin ihtiyacın yok. Ee neymiş? Eve iftara yetişemeyecekmiş; o da sıraya girip burada iftar yapmak istemişmiş. Yani bahane çok, bedava yaaaa... Yani hakkı olan da yiyor, hakkı olmayan da. Öyle olunca malın ucuzu bol olunca, herkes ucuzunu ve bedava olanını tercih edecektir. O zaman bu sefer ekmekçi zarar edip batacaktır. Her gün taze ekmekleri alan birkaç kişinin vereceği para ile bu sefer ekmekçi çarkı dönmeyecektir. Öyle olunca onların onları bedava vermesi ve israfın önüne geçmesi güzel amma, çark dönmez. İnsanoğlunun hepsi aynı: "Beleş bomba olsun da karnımda patlasın" ahlakı var. Öyle olunca kim beleşi sevmez?
Yani öyle olunca o ekmeklerin israf edilmemesi demek belki, onları lokanta ve restoran ve otellerden toplayıp da hayvan bakım evlerinde aç hayvanlar doyurulursa, onlar ancak onların hakkı olabilir. Çünkü ben köydeyken Türkiye'de tarlada buğday ekip biçiyorduk. Ve ben daha çocuğum, ve tarla biçildikten sonra da, o vakitler tırpan tutacak kadar olmadığımız için, ablam, annem toplarken, ben de işte bazen tırmıkla kalan gideni topluyordum. Ve baktım ki yerde ucundan kopmuş birçok başak kalıyor tarlada. Ve çocuğuz ya, babama dedim: "Bak, bu başaklar tırmığa gelmiyor" dedim; "Onları tırmık almıyor, toplamıyor, yerde kalıyor." Babam rahmetli de dedi ki: "Onlar kurdun kuşun, karıncanın hakkı oğlum; onlar toprağın bereketi" dedi. "Yani onları almak olmaz; onlarla da karıncalar doyacak, kurt kuş doyacak" dedi.
Yani adamlar Singapur'da vertikal tarla ekim biçimini icad etmişler. Ve amca diyor: "Bu az arazisi olan devletler ve kimseler bu sistemle milletini doyururlar, dünya açlığını doyurabilirler; çok araziye böyle ihtiyaç yok" diyor. Sistem ise bu:
[attachment=38444]
Vertical Farming Modele
Yatay çokça apartman yerine, çok katlı bina yapıp az alana çok insan sığdırmak gibi, bu çiftçilik yöntemi de işte az arazi kullanıp çok ürün almak gibi. Ve adamlar bir de raylı, çarklı sistem yapmışlar ve çanaklar koymuşlar; ve çanaklar aşağı yukarı hareket ediyor. Ve yukarı gelen çanak ve çark daha çok güneş ışığı alıyor; alta gelen çanak gece gibi oluyor. Ve tek sistem yaklaşık 16 saatte devir ediyormuş. Ve böylece çok ürün alınıyor. Ve böylece dünyayı doyurmak hususunda iyi bir buluş. Kimden? Singapurlu amcalar icad etmiş. Evet, çok güzel, iyi fikir. Fakat ters etkileri ise: Bu bir sera içinde; ve artık benim babama sorduğum başaklar bile israf edilmeyecek ancak... Peki bu karıncaların, kurdun, kuşun hakkı olan o başaklar olmazsa, kuş türleri, karıncalar, börtü böcek ölür; bu başaklarla beslenen böcek türleri ölür bu sefer. O zaman dünyadaki yine her bir canlı ayrı bir çarkı temsil ediyor; ve her birinin dünyamıza ayrı ayrı katkısı var. Onlardan biri çarktan eksilirse ekoloji bozulur bu sefer de. Öyle olunca yani ekolojiyi de korumak lazım. O zaman kurdun, kuşun hakkı ve hukuku olanları, o başakları bu sefer kendi elimizle saçmamız gerekecek yani. Kâinat çarkının işlemesi için bu şart.
Öyle olunca yani evet, her yeni buluş hayatımıza binlerce katma değer getirdiği gibi yan tesirleri de var. Onları izale edebilirsek dünya yine, bu mucit macit amcalar sebebiyle daha kolay ve daha yüksek cennetler hâline döner ve açlık, kıtlık yok olur. Amcaların biri düşünmese, diğer birisi düşünüp bir şeyler keşfediyorsa, o zaman bu tefekkür ehli, mucit amcaların da hayattayken kıymetini bilmemiz lazım. Ve yüksek ufuk, yüksek zikir ehlinde olur. Yani hem manen, hem maddeten zengin olmak için imanlı ve zikir ehli olmak lazım; yine şükür ehli olmak lazım yani ki, Allah ufkumuzu açıp bizlere yeni yeni buluşlar, iliminden bir nebze daha bilgi ilham edip keşfettirsin yani. Her gün biraz daha ileriye, ve en son "Adn Cenneti"ne kadar yolumuz var yani.
İşte Rezzak olan Allah, o ismini mesela ekip biçen o çiftçi amcalar, arada pazara taşıyan aracı amcalar ve pazarda, markette bize sunan amcalar eliyle, bizlerde Rezzak ismini tecelli ettiriyor. Karnın doydu; ne ile? Kahvaltıdaki peynir, zeytin ile, ekmek ile. Peki doyuran Allah'tır; Rezzak olan Allah'tır amma, Allah seni mahallendeki bakkal amcanın eliyle, ona mal satan toptancı amcanın eliyle, onu tarladan getiren kamyoncu amcanın eliyle, yine tarlada ekip biçen çiftçi amcanın eliyle seni doyurdu. Burada Rezzak kim o zaman? İşte Rezzak ismi onlarda tecelli gösterdi ve bizi doyurdu; yine Allah doyurmuş oldu, amma Allah çiftçi amca ile doyurdu yani, bakkal amca ile doyurdu yani.
Bu vaaza başladığımız dün, günlerden 10 KASIM idi; yani Mustafa Kemal Atatürk'ün bekaya göçtüklerinin 79. sene-i devriyesi idi.
Bir Mustafa var ki ismi Muhammed Mustafa; ve onun doğum günü kutlanıyor Mevlüt Kandili ile. Yine bir Mustafa var ki o da KASIM'ın babası ve Mustafa Kemal; onun ise 10 KASIM'da ölüm yıldönümü kutlanıyor. Ve etti mi iki Mustafa. Ve bir Mustafalar, Ahmetler, Mahmutlar, Muhammedler var ki ümmet-i Muhammed; onların da yeniden doğdukları gün, yani Muhammed'in yeniden doğduğu Ahmet hâli, Muhammed Mustafa'nın yeniden doğduğu Mahmut hâli, yine Ebû Bekir hâli, Osman hâli, Ömer hâli... Öyle olunca onların da yeniden doğduğu doğum günleri kutlanıyor. Ve Rabbimizin Kur'an'da Hz. İsa ve Yahya'ya hitaben olduğu söylenen bir ayet var, diyor ki Rabbimiz:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ves selâmu aleyye yevme vulidtu ve yevme emûtu ve yevme ub'asu hayyâ.
Meali:
Esteuzubillah
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir)."
Sadakallahul Aziym — MERYEM Suresi 33. ayet
Öyleyse Yahya kim? İsa kim? Muhammed kim? Aynı kimse mi acep? İsa'nın yeniden doğan hâliyle Muhammed mi?
BÂKÎ OLAN ALLAH NE DEMEKTİR? BATMAYAN GÜNEŞ HİKMETİ NEDİR? — KİMLERE BÂKÎ İSMİ KONULUR?
Muhammed Mustafa'nın doğum gününü, Mevlid-i Şerif'in müellifi Süleyman Çelebi şöyle tarif ediyor:
Âmine Hâtun Muhammed Anesi
Ol Sadeften doğdu ol dür dânesi
Çünkî Abdullah'tan oldu hâmile
Vakt erişdi hafta vü eyyâm ile
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belirdi gelmeden
Allâhümme salli alâ Muhammedin
ve alâ âli Muhammed
Ol Rebî-ül evvel âyın nîcesi
On ikinci gece İsneyn gecesi
Ol gece kim doğdu ol Hayr-ül-Beşer
Annesi anda neler gördü neler
Dedi gördüm ol Habîbin Annesi
Bir acep Nûr kim, güneş pervânesi
Berk urup çıktı evimden nâgehân
Göklere dek Nûr ile doldu cihân
İşte İSNEYN GECESİ demek, iki gecenin birleştiği gece olan, gündüzü gündüze bağlayan gece. 21 Haziran yaz gündönümü dönencesinde, Finlandiya veya Hollanda'dan güneş gözetlenince, akşam olup da güneş batıdan batınca, anında doğudan yeniden doğuyor. Nerede? Hollanda veya Finlandiya'dan yahut Norveç'ten belki gözetlenebiliyor bu. Yani öyle olunca işte 21 Haziran demek İsneyn gecesi demek. Veya 21 Aralık'ta ise tam tersi: Gün doğduğu anda anında yine batıyor kiş dönencesi. Yani kara delik gibi karanlık kimseler doğuyor; yani geceyi geceye bağlayan gece 21 Aralık.
Ve öyle olunca 21 Haziran'da doğan ise işte batmayan güneş; yani BÂKÎ OLAN GÜNEŞ hikmeti; yani Bâkî olan Allah hikmeti kimlerde tecelli ediyor? Allah'ın El-Bâkî ismi kimlerde tecelli ediyor? 21 Haziran'da doğanlarda; yani İkizler burcunun dibi demek. Ve zaman geldi "Bâkî" isimli çocukların tohumunu atmaya. Ve dünyamızda Bâkî isimli çocuklar azaldı. Ve şu gece ve gündüzden başlayıp çocuk yapın; ve Allah kısmet eder de piyango 21 Haziran'a vurursa ve o gün çocuğunuz doğarsa ismini erkek olursa "Bâkî" veya "Abdülbâkî" koyun; kız olursa "Bâkiye" koyun inşallah. Yani batmayan güneşler doğsun kâinatımızda. 21 Aralık'ta ise daha doğmadan ölenler, veya doğup bir nefes alıp ölenler kara delikler; eğer yaşarlarsa penguen cibilliyetli olurlar.
[attachment=38443]
Rabbim Mehdî'ye ve askerinin içinden bazı kimselere de Hz. Mevlânâ gibi batmayan güneşler çıkarsın inşallah; Bâkî ve Bâkiye bebelere nasip edip çıkarsın inşallah.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Kasım 2017 Cuma
Original Kar © glan
Rezzak Allah — Yediren, Doyuran, Giydiren Allah Nedir?
Bâkî Olan Allah — Batmayan Güneş Olan Allah Nedir?
(Kar©glan'ın 10 Kasım 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve Allah, insanları ve cinleri sadece Allah'a kul olsunlar diye yarattı. Allah onlardan (hiç) bir rızık da istemiyor ki onu doyurmalarını da istemiyor; yahut buna da ihtiyacı yok. O, halbuki sizin için lazım olan... Muhakkak ki Allah, O, sizlere rızık verebilecek tek güç ve kuvvetin asıl sahibidir.
Meali:
Sadakallahul Aziym — ZÂRİYÂT Suresi 56, 57, 58. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İktisada riayet eden fakirliğe düşmez." Veya: İktisat eden zenginleşir, israf eden fakirleşir.
(Hadis-i Şerif; Bezzâr)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz.
— Yunus Emre
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1. Ömrünü nasıl geçirdi?
2. İlmi ile nasıl amel etti?
3. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcetti?
4. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?
(Hadis-i Şerif; Tirmizî)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn.
Meali:
Esteuzubillah
Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah'a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve onlara verdiğimiz rızıklardan da infâk ederler (başkalarına da verirler).
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 3. ayet
**Dinî Hikâyeler**
**Hz. Musa Aleyhisselâmın Ümmeti:**
"Yâ Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız" dediklerinde Musa Aleyhisselâm onları azarladı. "Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir" diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Tûr-i Sina'ya çıkıp bazı münâcâtta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
"Yâ Musa! Neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?"
Musa Aleyhisselâm:
"Yâ Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zât-ı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden berîdir" dedi.
Allah (c.c.):
"Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim" buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti. Hazırlığa başlandı; koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:
"Yâ Musa! Uzak yollardan geldim, acım; bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım" dedi.
Hz. Musa:
"Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek" dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir hâlâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, hâlâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tûr'a gidip:
"Yâ Rabbi, mahcup oldum; ümmetim: 'Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı' diyorlar" dediğinde, şöyle hitap olundu:
"Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin; bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı."
Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
"Yâ Rabbi, bir ihtiyar geldi sadece; o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur?" dediğinde Cenabı Allah:
"İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım; ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz" buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Yiyip için, giyinin ve tasadduk edin. Fakat israf ve kibirden sakının!"
(Hadis-i Şerif; Buhârî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Zühd 47)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ min dâbbetin fîl ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya'lemu mustekarrahâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn.
Meali:
Esteuzubillah
Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah'ın üzerine (Allah'a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı, kaldığı yeri de bilir (öldükten sonraki) ve onun emaneten geçici durduğu yeri (dünyadaki yerini de) bilir. Bunların hepsi Kitab-ı Mübîn'dedir (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 6. ayet
Dedik ki: Cennet de bu dünyada kurulmuş, cehennem de bu dünyada kurulmuş. Ve mesela dedik: Elimizi uzatınca marketten yahut pazardan gidip ekmeden, biçmeden, sulamadan mesela domates alabiliyoruz. Ama işte bizler pazardan yahut marketten alabilirken, o aldığımız domatesi ekip biçip ve eziyetini, çilesini çeken bir de çiftçi amcalarımız var. Peki onların cenneti neresi o zaman demek lazım? Ve o çileyi çekip, eziyeti çekip ekip biçen çiftçi amca, 1 kilo domates için mesela 65 kuruş kazanıyor. Arada aracı alıyor, onu pazara satıyor; o da ekmeden biçmeden, o çileyi çekmeden, arada alıp satarak yine bir 65 kuruş da o kazanıyor. Ve pazarcıya domatesi mesela 1,30 liraya satıyor. Ve pazarcı amca yine ne ekdi ne biçdi, ne de tarladan ta pazara getircen diye bir çile çekti; ta önüne kadar kamyon getirdi, indirdi, pazarda yahut markette tezgâha koydu; ve o da 65 kuruş da o kâr koydu. Ve etti 1,95 liraya yahut 2 liraya sattı. Ve bizler de gidip tüketici olarak pazardan 2 lira verip kilo kilo domatesi uzanıp alıyoruz.
Burada cehennemi kim yaşıyor? Çiftçi amca... Çilesi, zorluğu, çamuru, toprağı, yorgunluğu ile çilesini çeken o. Bizler burada cennet ehli olduk. Amma işte çiftçi amca "Ben domatesi 65'e vermeycen, 67 kuruşa satcan" derse, bu pazara varasıya 6 kuruş daha zam alıp da varıyor. Ve biz bunu böyle 2 lira yerine 2,60'a almaya razı olmuyoruz ve "Pahalı" diyoruz, ve ucuza satan pazarcı arıyoruz. Halbuki çileyi çeken çiftçi amca bundan ancak iki kuruş kâr edecek. Belki borcu var, belki derdi var; hasta oldu, ilaç alacak. Yani işte fakire fakirce katkı iki kuruş, zengine zengince katkı, ona da iki kuruş. Amma bu iki kuruş emektarın hakkı mı, yoksa pazarcının hakkı mı demek yok mu?
Peki bu aracı, arada tarladan alıp gelip pazara satan, çok mu akıllı da öyle ekmeden biçmeden 65 kuruş kazanıyor? Hayır, o da çiftçi amcadan daha akıllı değil. Amma onun da çilesi var; tarladan aldı amma işte pazara yetiştiremezse çürür, bütün mal zarar olur. Yine satacak pazar bulamazsa mal elinde kalır, yine zarar eder. Onun çilesi de kendine göre; yine çile ve cehennem. Peki üç emektar, ve üçü de 65=65=65 kuruş kazanıyor; amma üçünün de ağırlığı aynı değil. Çünkü çiftçinin çilesi ile aracının çilesi aynı değil; yine pazarcının çilesi yine aynı değil, yine marketçinin çilesi aynı değil.
Öyle olunca sanki bizim köylü, köy kafesinin ve dükkânının eski sahibi Musti Amca'nın, ben çocukken bana sorduğu soru aklıma geliyor. Dedi ki: "Sen okuyormuşsun, akıllı çocukmuşsun, haydi cevap ver bakalım" dedi. "100 kilo pamuk çuvalı mı ağır, yoksa 100 kilo demir çuvalı mı ağır?" dedi. Ben dedim: "İkisi de aynı." O da: "O zaman" dedi, "ayağına bir 100 kilo pamuk çuvalı düşse mi ayağın acır, ağrır? Yoksa 100 kilo demir düşse mi?" diye sordu. Ben dedim: "Tabii ki demir ayağı kırar." O zaman dedi: "Bak, aynı değilmiş 100 kilo pamuk ile 100 kilo demir" dedi.
Yani öyle olunca, çiftçinin cehennemi ve çilesi ile pazarcının cehennemi ve çilesi aynı ağırlıkta değil demek ki. Çiftçininki sanki 100 kilo demir çuvalı gibi, ve pazarcınki de belki 100 kilo pamuk çuvalı gibi yani. Ve biz pazarda iki kuruş pahalı diye ucuz pazarcı arıyoruz. Biz tüketicilere çiftçi amca dese ki: "Gel sen ek biç, ve ben sana 67 değil 70 sent veren" derse, kimse ekip biçmeye razı gelmez, o çileyi çekmeye razı gelmez. Hatta denese bile, ilmi bilmediğinden o kadar verim alıp masrafını kurtaramaz belki.
Benim seram var; her sene neredeyse seraya biber fidesi dikiyoz, yahut salatalık, domates fidesi. Amma işte ona bakım masrafımı, su paramı bile kurtarmıyor. Yani sadece hobi belki. Yoksa bir fideyi 2 euroya alsam, ondan suladım, gübreledim, aldığım sadece belki 5 tane salatalık, tamamı bu. Ve ben salatalığı yeri geliyor yazın bol vaktinde 50 cente alıyorum. Öyle olunca 2,5 liraya 5 tane salatalık hazır alabiliyorsun. Amma işte peki benim su param nerede, benim yaptığım emek ve zaman nerede? Yani öyle sakin çiftçinin emeğini hor görmeyin. Onlar o çileyi çekip de, o eziyeti çekip de ekmese, biçmese, bizler nereden hazır alıp, elimizi uzatıp da bu cennet gibi hayatı yaşarız? Öyleyse çiftçinin emeğine saygı duyalım ey insanoğlu.
Amma onlar da fırsatı ele geçirdik diye milleti kazıklamaya kalkmasınlar. Yani herkes hakkını korur ve vicdanı ile hareket ederse, ne çiftçi zarar eder, ne aracı, ne de pazarcı. Çünkü eğer çiftçi ilk 65 kuruşu kazanmazsa, yani tüketicinin vereceği 65 kuruş olmazsa, bu sefer ne çiftçi olur, ne aracı. Veya ikinci kazanç olan aracı olmazsa, o aracının vereceği 65 kuruş olmasa, mal pazara gelmez; pazardan elimiz boş döneriz. "Bu hafta yollar kapalıymış, mal gelmemiş" diyorlar ya bazen kışın. Yani öyle olunca aracı olmazsa mal pazara, markete gelmez. Yine çiftçi olmazsa, çiftçinin masrafı olan para olmazsa, ne domates olur, ne aracı olur, ne de pazarcı. Ve pazarcının vereceği 1,30 lira olmazsa, ne çiftçi olur, ne aracı. Öyle olunca çark çarka bağlı, çark çarka bağlı.
Ve Allah işte, bazılarına cenneti tattırırken, bazılarına cehennemi yaşatıyor. Yine çiftçi amca ekdi biçdi, çile çekdi ve domates, biber üretti. Amma çiftçi amca da akşam eve gittin mi internete girecek yahut televizyon seyredecek; cereyan parası veya televizyon alması lazım. Çünkü o da televizyon üretemiyor; o da gidip marketten, elektrik elektronik mağazasından elini uzatıp, bu sefer o domatesten kazandığı para ile televizyon alıyor, yahut internet bağlatıp dünyayı seyrediyor. Öyle olunca o da cehennem içinde bir de cennet hayatı yaşıyor; o da elini uzatıp alıyor bu devirde. Yani cennet ve cehennem iç içe girmiş vaziyette ve bu dünyada kurulmuş vaziyette. Birileri cehennemi, birileri ise her an cenneti tadıp yaşıyor yani.
Yine diyorlar ki Türkiye'mizde ve dünyada günde binlerce ekmek israf ediliyor diyor; bu israfın önüne geçilse diyor, bilmem kaç tane fakir doyar diyorlar, bilmem kaç tane fabrika yapılır falan filan. Yani rakamsal istatistik yapıp da yazıp da aklınızı karıştırmak istemiyorum burada. Amma yani rakamlar çok yüksek bu konuda. Amma sanki bu ekmek israfının önüne geçince dünyayı kurtarıverecekmişiz gibi laflar edenler var. Halbuki çark öyle dönmüyor. Çünkü mesela o artan ekmekler fırında veya restoranlarda israf edilmeyip de bayatlayan ekmekler halka, fakirlere bedava dağıtılsa... Bu sefer düşünün, bizler Müslüman devlet sahibiyiz; yenilere de Ramazanlarda bir yerlerde birileri iftar yemekleri dağıtıyor. Ve adamlar ihtiyacı varsa da, yoksa da oraya kuyruğa giriyor, hazır bedava yemek yiyor. Ya kardeşim, bu yemek fakirler için verildi; senin ihtiyacın yok. Ee neymiş? Eve iftara yetişemeyecekmiş; o da sıraya girip burada iftar yapmak istemişmiş. Yani bahane çok, bedava yaaaa... Yani hakkı olan da yiyor, hakkı olmayan da. Öyle olunca malın ucuzu bol olunca, herkes ucuzunu ve bedava olanını tercih edecektir. O zaman bu sefer ekmekçi zarar edip batacaktır. Her gün taze ekmekleri alan birkaç kişinin vereceği para ile bu sefer ekmekçi çarkı dönmeyecektir. Öyle olunca onların onları bedava vermesi ve israfın önüne geçmesi güzel amma, çark dönmez. İnsanoğlunun hepsi aynı: "Beleş bomba olsun da karnımda patlasın" ahlakı var. Öyle olunca kim beleşi sevmez?
Yani öyle olunca o ekmeklerin israf edilmemesi demek belki, onları lokanta ve restoran ve otellerden toplayıp da hayvan bakım evlerinde aç hayvanlar doyurulursa, onlar ancak onların hakkı olabilir. Çünkü ben köydeyken Türkiye'de tarlada buğday ekip biçiyorduk. Ve ben daha çocuğum, ve tarla biçildikten sonra da, o vakitler tırpan tutacak kadar olmadığımız için, ablam, annem toplarken, ben de işte bazen tırmıkla kalan gideni topluyordum. Ve baktım ki yerde ucundan kopmuş birçok başak kalıyor tarlada. Ve çocuğuz ya, babama dedim: "Bak, bu başaklar tırmığa gelmiyor" dedim; "Onları tırmık almıyor, toplamıyor, yerde kalıyor." Babam rahmetli de dedi ki: "Onlar kurdun kuşun, karıncanın hakkı oğlum; onlar toprağın bereketi" dedi. "Yani onları almak olmaz; onlarla da karıncalar doyacak, kurt kuş doyacak" dedi.
Yani adamlar Singapur'da vertikal tarla ekim biçimini icad etmişler. Ve amca diyor: "Bu az arazisi olan devletler ve kimseler bu sistemle milletini doyururlar, dünya açlığını doyurabilirler; çok araziye böyle ihtiyaç yok" diyor. Sistem ise bu:
[attachment=38444]
Vertical Farming Modele
Yatay çokça apartman yerine, çok katlı bina yapıp az alana çok insan sığdırmak gibi, bu çiftçilik yöntemi de işte az arazi kullanıp çok ürün almak gibi. Ve adamlar bir de raylı, çarklı sistem yapmışlar ve çanaklar koymuşlar; ve çanaklar aşağı yukarı hareket ediyor. Ve yukarı gelen çanak ve çark daha çok güneş ışığı alıyor; alta gelen çanak gece gibi oluyor. Ve tek sistem yaklaşık 16 saatte devir ediyormuş. Ve böylece çok ürün alınıyor. Ve böylece dünyayı doyurmak hususunda iyi bir buluş. Kimden? Singapurlu amcalar icad etmiş. Evet, çok güzel, iyi fikir. Fakat ters etkileri ise: Bu bir sera içinde; ve artık benim babama sorduğum başaklar bile israf edilmeyecek ancak... Peki bu karıncaların, kurdun, kuşun hakkı olan o başaklar olmazsa, kuş türleri, karıncalar, börtü böcek ölür; bu başaklarla beslenen böcek türleri ölür bu sefer. O zaman dünyadaki yine her bir canlı ayrı bir çarkı temsil ediyor; ve her birinin dünyamıza ayrı ayrı katkısı var. Onlardan biri çarktan eksilirse ekoloji bozulur bu sefer de. Öyle olunca yani ekolojiyi de korumak lazım. O zaman kurdun, kuşun hakkı ve hukuku olanları, o başakları bu sefer kendi elimizle saçmamız gerekecek yani. Kâinat çarkının işlemesi için bu şart.
Öyle olunca yani evet, her yeni buluş hayatımıza binlerce katma değer getirdiği gibi yan tesirleri de var. Onları izale edebilirsek dünya yine, bu mucit macit amcalar sebebiyle daha kolay ve daha yüksek cennetler hâline döner ve açlık, kıtlık yok olur. Amcaların biri düşünmese, diğer birisi düşünüp bir şeyler keşfediyorsa, o zaman bu tefekkür ehli, mucit amcaların da hayattayken kıymetini bilmemiz lazım. Ve yüksek ufuk, yüksek zikir ehlinde olur. Yani hem manen, hem maddeten zengin olmak için imanlı ve zikir ehli olmak lazım; yine şükür ehli olmak lazım yani ki, Allah ufkumuzu açıp bizlere yeni yeni buluşlar, iliminden bir nebze daha bilgi ilham edip keşfettirsin yani. Her gün biraz daha ileriye, ve en son "Adn Cenneti"ne kadar yolumuz var yani.
İşte Rezzak olan Allah, o ismini mesela ekip biçen o çiftçi amcalar, arada pazara taşıyan aracı amcalar ve pazarda, markette bize sunan amcalar eliyle, bizlerde Rezzak ismini tecelli ettiriyor. Karnın doydu; ne ile? Kahvaltıdaki peynir, zeytin ile, ekmek ile. Peki doyuran Allah'tır; Rezzak olan Allah'tır amma, Allah seni mahallendeki bakkal amcanın eliyle, ona mal satan toptancı amcanın eliyle, onu tarladan getiren kamyoncu amcanın eliyle, yine tarlada ekip biçen çiftçi amcanın eliyle seni doyurdu. Burada Rezzak kim o zaman? İşte Rezzak ismi onlarda tecelli gösterdi ve bizi doyurdu; yine Allah doyurmuş oldu, amma Allah çiftçi amca ile doyurdu yani, bakkal amca ile doyurdu yani.
Bu vaaza başladığımız dün, günlerden 10 KASIM idi; yani Mustafa Kemal Atatürk'ün bekaya göçtüklerinin 79. sene-i devriyesi idi.
Bir Mustafa var ki ismi Muhammed Mustafa; ve onun doğum günü kutlanıyor Mevlüt Kandili ile. Yine bir Mustafa var ki o da KASIM'ın babası ve Mustafa Kemal; onun ise 10 KASIM'da ölüm yıldönümü kutlanıyor. Ve etti mi iki Mustafa. Ve bir Mustafalar, Ahmetler, Mahmutlar, Muhammedler var ki ümmet-i Muhammed; onların da yeniden doğdukları gün, yani Muhammed'in yeniden doğduğu Ahmet hâli, Muhammed Mustafa'nın yeniden doğduğu Mahmut hâli, yine Ebû Bekir hâli, Osman hâli, Ömer hâli... Öyle olunca onların da yeniden doğduğu doğum günleri kutlanıyor. Ve Rabbimizin Kur'an'da Hz. İsa ve Yahya'ya hitaben olduğu söylenen bir ayet var, diyor ki Rabbimiz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ves selâmu aleyye yevme vulidtu ve yevme emûtu ve yevme ub'asu hayyâ.
Meali:
Esteuzubillah
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir)."
Sadakallahul Aziym — MERYEM Suresi 33. ayet
Öyleyse Yahya kim? İsa kim? Muhammed kim? Aynı kimse mi acep? İsa'nın yeniden doğan hâliyle Muhammed mi?
BÂKÎ OLAN ALLAH NE DEMEKTİR? BATMAYAN GÜNEŞ HİKMETİ NEDİR? — KİMLERE BÂKÎ İSMİ KONULUR?
Muhammed Mustafa'nın doğum gününü, Mevlid-i Şerif'in müellifi Süleyman Çelebi şöyle tarif ediyor:
Âmine Hâtun Muhammed Anesi
Ol Sadeften doğdu ol dür dânesi
Çünkî Abdullah'tan oldu hâmile
Vakt erişdi hafta vü eyyâm ile
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belirdi gelmeden
Allâhümme salli alâ Muhammedin
ve alâ âli Muhammed
Ol Rebî-ül evvel âyın nîcesi
On ikinci gece İsneyn gecesi
Ol gece kim doğdu ol Hayr-ül-Beşer
Annesi anda neler gördü neler
Dedi gördüm ol Habîbin Annesi
Bir acep Nûr kim, güneş pervânesi
Berk urup çıktı evimden nâgehân
Göklere dek Nûr ile doldu cihân
İşte İSNEYN GECESİ demek, iki gecenin birleştiği gece olan, gündüzü gündüze bağlayan gece. 21 Haziran yaz gündönümü dönencesinde, Finlandiya veya Hollanda'dan güneş gözetlenince, akşam olup da güneş batıdan batınca, anında doğudan yeniden doğuyor. Nerede? Hollanda veya Finlandiya'dan yahut Norveç'ten belki gözetlenebiliyor bu. Yani öyle olunca işte 21 Haziran demek İsneyn gecesi demek. Veya 21 Aralık'ta ise tam tersi: Gün doğduğu anda anında yine batıyor kiş dönencesi. Yani kara delik gibi karanlık kimseler doğuyor; yani geceyi geceye bağlayan gece 21 Aralık.
Ve öyle olunca 21 Haziran'da doğan ise işte batmayan güneş; yani BÂKÎ OLAN GÜNEŞ hikmeti; yani Bâkî olan Allah hikmeti kimlerde tecelli ediyor? Allah'ın El-Bâkî ismi kimlerde tecelli ediyor? 21 Haziran'da doğanlarda; yani İkizler burcunun dibi demek. Ve zaman geldi "Bâkî" isimli çocukların tohumunu atmaya. Ve dünyamızda Bâkî isimli çocuklar azaldı. Ve şu gece ve gündüzden başlayıp çocuk yapın; ve Allah kısmet eder de piyango 21 Haziran'a vurursa ve o gün çocuğunuz doğarsa ismini erkek olursa "Bâkî" veya "Abdülbâkî" koyun; kız olursa "Bâkiye" koyun inşallah. Yani batmayan güneşler doğsun kâinatımızda. 21 Aralık'ta ise daha doğmadan ölenler, veya doğup bir nefes alıp ölenler kara delikler; eğer yaşarlarsa penguen cibilliyetli olurlar.
[attachment=38443]
Rabbim Mehdî'ye ve askerinin içinden bazı kimselere de Hz. Mevlânâ gibi batmayan güneşler çıkarsın inşallah; Bâkî ve Bâkiye bebelere nasip edip çıkarsın inşallah.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Kasım 2017 Cuma
Original Kar © glan
İman ve Haya Aklın Olduğu Yerdedir
(Kar©glan'ın 20 Kasım 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse vel kamere, ven nucûmu musahharâtun bi emrihî, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya'kılûn.
Meali:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.
Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 12. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Aklı olmayanın dini de yoktur."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
---oOo---
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Âdem aleyhisselâma Gelen Üç Hediye: Akıl... Haya... İman...
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Cebrâil aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirip: "Yâ Âdem! ALLAHü teâlâ sana selâm ediyor. Getirdiğim şu üç hediyeden birini kabûl etmeni emir buyurdu" dedi.
Âdem aleyhisselâm: "Getirdiğin bu üç hediyeden aklı kabûl ediyorum" deyip aklı aldı. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm îmân ile hayâya: "Siz gidebilirsiniz" dedi. Îman: "ALLAHü teâlâ bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen orada ol! Bunun için ben akıldan ayrılıp gidemem!" dedi. Hayâ da: "ALLAHü teâlâ bana da aynı şekilde emreyledi. Ben de akıldan ayrılıp gidemem" dedi. ALLAHü teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla beraber bulunur. Aklı olmayanın ne hayâsı ne de îmânı bulunur.
(Hadis-i Şerif; Akıl... Haya... İman...)
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
Şahsa Ait Görevler
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
**1) Beden terbiyesi:** Öyle ki, her insan için temiz ve pâk olmak, güçlü bir bedene sahip olmak gereklidir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kuvvetli olan mümin, zayıf olan bir müminden hayırlıdır."
(Hadis-i Şerif)
**2) Sağlığı koruma:** Sağlık büyük bir nimettir. Onun için sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve gereğinde tedâviye önem vermek gerekir. Bir hadis-i şerife göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ölümden başka her hastalığın bir devası vardır. Yeter ki, ilâç bulunsun..."
(Hadis-i Şerif)
**3) Zararlı riyazetlerden kaçınmak:** İslâmda Ruhbaniyet (toplumdan ayrılıp yalnız başına ibadetle uğraşmak) yoktur. Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün nefsini kesmek caiz değildir. Dinimizin emrettiği ibadet ve riyazetler orta bir halde olup hayatın mutluluğuna pek ziyade elverişlidir. Bunlara aykırı olarak yapılan riyazetler hayatı ters yönden etkileyip gevşeklik getireceği için caiz olmaz. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsin, senin bineğindir, artık ona yumuşak davran."
(Hadis-i Şerif)
**4) Vücudu yıpratacak şeylerden sakınmak:** İslâmda içki haramdır. Herhangi bir organı kesin bir gerek bulunmaksızın kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet haramdır. Çünkü bunları yapmak, Yüce Allah'ın insanlara ikram ettiği hayata suikast demektir. Onun için bu gibi haram şeylerden kaçınmak şahısla ilgili bir görevdir. Aksi halde insan birçok pişmanlıklardan ve azablardan kurtulamaz.
**5) İradeyi kuvvetlendirmek:** İnsan, sağlam bir irade sahibi olmalıdır. Yararlı şeyleri öğrenip yapmalı, yararsız şeyleri de, sırf şunu bunu taklit hevesi ile yapmamalıdır. İnsan bir inanca ve bir huya sahip olmalıdır. Hakkı kabul etmeli, haksız ve zararlı olan bir şeyi de, herhangi bir düşünce ile öne sürüp kıymetlendirmeye çalışmamalıdır. Böyle bir hafiflik insana yakışmaz.
**6) Aklı ve zihni ilim, irfan nurları ile aydınlatmak:** Kalbde yararlı ve yüksek duyguları uyandırmak, İslâmda ilim ve marifet kazanmak pek önemli bir görevdir. İnsan akıllıca yaşamalı ve daima gerçek arkasından koşmalıdır. Yanlış fikirlerden, aldatıcı sözlerden, yaldızlı muhakemelerden, zararlı törelerden, batıl inançlardan, hasis duygulardan kaçınmalıdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanın dayanacağı şey aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur..."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya'kılûne şey'en ve lâ yehtedûn.
Meali:
Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ve eğer onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi? Ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?
Sadakallahul Aziym — BAKARA 170. ayet
Yani düne kadar herkes "İmam-ı Rabbânî dedi, İmam-ı Mâlik dedi, İmam-ı Hanefî dedi" itikadı ile iman edip ibadet ettiler. Evet, çok güzel; onlar yazmışlar, bu dini bize kadar ulaştırmışlar. Hepsisinden ayrı ayrı, Allah binlerce kere razı olsun. Biz onların diktiği din direğinin altında gölgelenenleriz. Amma, Allah bu ayette diyor ki: "Eğer onlar dini tam anlamamışlarsa bile mi onların dediklerine uyacaksınız?" deniyor. Yani onlar dünkü hâli ile anladılar. Dünkü adama, bu günkü hâli nasıl anlatacaksın?
Mesela düne kadar "Abdestsiz Kur'an ele alınmaz" diye biliyorduk hepimiz. Amma bugün adam cep telefonuna hatim yüklemiş; yine Kur'an ayeti resmini kapak resmi yapmış. Bu cep telefonu ile tuvalete bile girip çıkıyor. Peki dünkü Hanefî itikadı, Mâlikî itikadı ne oldu? Ve yine Kur'an'daki:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lâ yemessuhû illâl mutahherûn.
Meali:
O'na, taharetli ve abdestli olanlardan (maddî ve manevî arınanlardan) başkası dokunmasın. Ona, ancak temiz olanlar dokunabilir.
(Sadakallahul Aziym — VÂKIA Suresi 79. ayet)
Bu bir ayet. Öyle hadis falan da değil ki... Yani bu ayeti bu gün nasıl anlamalıyız? Peki nerede kaldı bu abdestli ellemek? Hatta dedik ya, adam tuvalete bile giriyor onunla artık.
Yaklaşık üç haftadır aynı ayetin üstünde duruyorum ve size bu ayetin ulvî, uhrevî manasını anlatmaya çalışıyorum. Bu hafta yine aynı ayeti tefsir edeceğiz ve bu konuya bağlayacağız. Yani nedir o ayet:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali:
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.
(Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191)
Ve bu ayeti daha iyi anlayıp kendi hayatlarında tatbik edenlerin, esas bilim adamları olduğunu, ve fakat bugün ise doğru dürüst bir şey keşfedebilen bir Müslüman bilim adamı kalmadığını, ve o gâvur dediklerimizin her şeyi keşfettiğini... Ve yine mesela bu gün arabaya, uçağa, trene binebiliyorsan, kolayca varmak istediğin yere varıyorsan, onun ilk parçası olan motoru icad eden:
**Henry Ford (1863 - 1947)**
Henry, boş zamanlarını kendisine kurduğu bir mekanik atölyesinde geçiriyordu. Burada 15 yaşında ilk buharlı makinesini yaptı. Detroit'te bir şirketin atölyesinde çıraklığa başladı ve önceleri cep saatleri onarımı konusunda uzmanlaştı. Cep saatlerini büyük çapta uygun fiyata üretme planından kısa bir süre sonra vazgeçti. 1882'de Michigan'ın güneyinde buharlı makine montörü olarak ilk kez sürekli bir işe girmiş oldu.
1891'den sonra Detroit'te Edison Illuminating Company'de (Işıklandırma Şirketi) mühendisliğe başladı (1893'te başmühendis oldu). Boş zamanlarında otomobil üretimi üzerinde çalışıyordu. İlk tek silindirli benzin motorunu 1893'te kendi evinin mutfağında üretti. Üç yıl sonra ilk otomobilini yaptı. 33 yaşındaki Ford, bisiklet tekerlekleri monte ettiği bir şasiye bir motor taktı. İlk şirketi olan Detroit Automobile Company, kuruluşundan bir buçuk yıl sonra, 1890'da iflas edince, Ford 16 Haziran 1903'te hisselerine % 25,5 oranında ortak olduğu Ford Motor Company'yi kurdu.
Bugün eğer sen arabaya binebiliyor, kolayca bir yerden yere gidebiliyorsan, bu resimde gördüğün adama dua etmen lazım. Çünkü otomobilin babası bu adam; arabanın ve motorun icadını yapan adam sayılır, yani ilk araba haline getiren adam. O hâlde bugün BMW, Ferrari, Audi, VW... araba yapıp satıp para kazanıyorsa, bu adamın sayesinde; hepsi bu adamın mezarına gidip üç beş Fatiha, Yâsîn okuması lazım. Neden? Çünkü onun sırtından bu kadar zengin oldular; o mesleğin babası bu adam.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükredemez."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Ve bizler bu adamların çoğunu gâvur diye biliyoruz. Peki nasıl gâvurmuş ki bunlar, hem aklını kullanıp dünyanın imarında emek sahibi olsun, tefekkür ehli olsunlar, hem de gâvur olsunlar? Halbuki başta yazdığımız hadiste diyor ki: Hz. Âdem, Allah'tan gelen hediyelerden aklı alıp seçince, İman dedi ki: "Ben akıldan ayrılmam." O hâlde hayâ da: "Ben de imandan ayrılmam" dedi. O zaman bu adam ve benzeri bilim adamları nasıl olur da kâfir olur, ve gâvur olur demek yok mu? Demek ki gerçek bilim adamları imansız olamazlarmış. Çünkü "İman" aklın yanında... Bu adamın da araba ve motor icad edecek kadar aklı varsa, sende bende bile olmayan bu kadar zekâ ve aklı varsa, o zaman o adamın yanında iman da var, ve imansız değilmiş demek ki. Öyle olunca bugün kime gâvur diyebiliriz, kime kâfir diyebiliriz diye iyice bir tefekkür etmek lazım.
Bizler Müslümanları gâvurlar terörist ilan edince kızıyoruz. Yaptığımız ne? Kavga dövüş, kabadayılık. Bunu gören gâvur da bize bakıp bunlardan yapınca savaş çıkıyor işte. Halbuki bilimle ilimle uğraşan ve dünyamızın cennete dönmesinde katkısı olan binlerce ilim adamının emeğinin de heba olmasına sebep olacak bu savaş ve kavga nedir? Bu mudur din, bu mudur insanlık, bu mudur iman ve akıllılık? Vallahi bu kavgayı başlatan da, devam eden de gafillerin tam daniskasıdır; yani büyük gafiller sürüsü. Bunlar kimler? Bugünün namaz kılıp oruç tutunca kendini en üstün sanan insanları... Yani kardeşim, din sadece namaz kılıp abdest almak değil. Ve bak "kâinata bakıp ibret alanlar" ayetini üç haftadır anlatıyoruz; bir nebze kulağınıza sokabildik mi bilmiyorum. Yani düşünen, tefekkür eden insan olmak lazım.
"Düşünüyorum, o hâlde varım."
Descartes (Dekart)
16. ve 17. yüzyılda "Düşünüyorum, öyle ise varım." sözüyle felsefenin ilkesi olan sözü söylemiştir.
Öyleyse bugünün insanı daha Descartes'in düşüncesine bile vâkıf olamamıştır. Bir hoca öyle dedi: "Güzel ve hikmetli sözü kim söylerse söylesin, ben onu alırım." Vay Yahudi, vay Hristiyan diye ayırmak olmaz. Hikmet kimden çıkarsa çıksın, güzel ve iyidir. Evet öyle; hikmetli sözü Descartes söyleyince almayacağız da, sadece Hz. Ali deyince mi alacağız? Hayır, böyle insanlık olmaz. Kimdir o Descartes? Felsefenin babası. Dinciler ise felsefeyi yalanlarlar. Halbuki o adam, o üç haftadır anlattığımız ayeti en iyi anlayan adam; yani "Akleden insan insandır." diyen adam.
Her hafta her hafta hutbelerde imam okur, cemaat dinler. Amma tutan kim, akleden kim? Hani nerede Allah aşkına?
Nedir o ayet:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnallâhe ye'muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagyi, yeizukum leallekum tezekkerûn.
Meali:
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 90. ayet)
Ve yine aynı konuyla ilgili başka ayet:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta'kılûn.
Meali:
Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 242. ayet)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.
Meali:
Ve (Allah), Âdem'e, (Allah'ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri, yani onun için gerekli olan ilimleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: "Haydi sadıklardan iseniz bunları (bu ilimleri, bilgileri, yani marangozluk, ayakkabıcılık, çiftçilik, berberlik, mucit macit, kimyacı, atom mühendisi...) isimleri ile bana haber verin (söyleyin)." Melekler: "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 31 ve 32. ayet)
Bu ayet gösteriyor ki, Hz. Âdem'e ve insanoğluna ilmi öğreten Allah'tır. Ve o öğretmeden kimse bir şey bilemez. Melekler bile dediler ki: "Biz senin öğrettiğin kadarını biliriz; özür dileriz, Rabbimiz sen insanoğluna daha çok şey öğretmişsin" diye yanıldıklarını gördüler. Yani melekler bile Allah öğretmeden bir bilgiye sahip değilken, o zaman bir adamda bir icad yaptıysa, ona öğreten bir Rabbimiz var. Ve ki bunu da ancak düşünüp tefekkür eden ve zikir ve tefekkür ehli olana nasip ediyor Allah; aklını kavga dövüşe ayıran düşüncesizlere değil.
Ve bugün bu Kur'an bizim elimizde olmasına rağmen, bütün Müslüman devletlerinin neredeyse hepsinin acınacak durumunu da şu ayet açıklıyor:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ kâne li nefsin en tu'mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec'alur ricse alâllezîne lâ ya'kılûn.
Meali:
Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır ve azabı da akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
(Sadakallahul Aziym — YÛNUS Suresi 100. ayet)
O hâlde Müslümanlar neden bu haldeymiş? Akıllarını kullanmadıklarından. Neden binlerce Suriyeli Avrupa'ya yürüyerek göç etti? Çünkü akıl ve bereket orada; kendi memleketleri açlık, sefalet idi. Savaşı da fırsat ganimet bilip oraya göç ettiler. Ferah orada, ganimet orada, rahat orada. Neden? Çünkü adamlar aklını kullanıp medeniyete ermişler. Bizim düşüncesizler de hâlâ Osmanlıcılık türküsü çekiyor, gafil. Halbuki bindiği otobüs, tramvay gâvur dediklerinin icadı; aldığı uçak onların icadı, aldığı füze onların icadı, evindeki tost makinesi onların icadı, tavanındaki lamba onların icadı. Eczanede bir tek Türk ismi olan bir ilaç var mı? İlaçların hepsini bulan yine onlar. Eeee bizde ne var? Bizde gaflet çok, râcon kesmek çok, kendini bir şey sanmak çok. Ee bunlar ne işe yarıyor? İşte sonunda Avrupa'ya göç etmeye yarıyor. Yıllardır Türkiye Avrupa Birliği'ne gireceğim diye uğraşıyor. Niye? Çünkü akıl da onlarda, para da onlarda. Yani bizde ne var? İşte açlık, sefalet, kavga dövüş, düşüncesizlik.
Allah akıl versin bu insanlığa da, artık bu sefaletten kurtulsun Müslümanlar da.
--------------------
Kur'an'ın ayet sayısını bazıları 6666 ayet diyor; bazıları "Hayır, o kadar değil" diyor. Ve diyorlar ki besmeleler ona dahil; diğerleri diyor besmeleler ona dahil değil.
Yani demek oluyor ki, mesela bir şehirde 50 tane ev var, ve diyor ki bunların birisi... Bu 50 evin her birinin elli tane giriş kapısı var. Ve işte 6666 ayet diyenler, kapıları da ekstra sayıyorlar; ve 6666 ayet olmadığını iddia edenler de o elli kapının bu şehre dahil olmadığını söylüyorlar. Halbuki bir ev, on odadan oluşuyorsa, on odanın on kapısı var, bir de evin ana giriş kapısı var; diye yazılacak, hesap edilecek. Amma diğerleri diyor ki: "Bu elli evin her birinde odalar var amma, odaların kapısını sayarız da, ana kapıyı saymayız" demek gibi bir şey. Bir sure elli ayet ise, elli odası var; amma o eve ana kapıyı açıp da girmeyince, elli oda olduğunu göremeyiz, değil mi? Halbuki bütünün kapısı o besmele; diğer ayetler ondan girince görülenler demek olur. Eğer o besmele ana kapı olmazsa, eve giremeyiz, değil mi? Bacadan mı gireceğiz, Nikolaos Amca gibi? Tabii ki kapıdan gireceğiz. Kapı var, bir de Almanca ismi ile TOR denilen ana kapı var. Yani Tür, kapı; TOR ise ana kapı, main kapı demek. Yani öyle olunca: Kol bütün, el kolun parçası amma o da bir bütün; tırnak bütün, amma tırnağa varmak için önce kol olması lazım, sonra el olması lazım, sonra parmak olması lazım, en son tırnağa varırız. Yani koldan girmeyince tırnak bulunmaz. Velhasıl tırnağın içinde de yine binlerce hücre var, değil mi? Öyle olunca her surenin başındaki Besmele ayrı bir ayettir.
----------------
Hocanın birisi, yeniden dünyaya gelmek ve reenkarnasyon — Hinduizm ve Budha felsefesi olan — hayata yeniden gelip de daha iyi bir hâle tekâmül etmek yoktur, çünkü eğer öyle oluyorsa mesela Mevlânâ'nın ruhu neden yeniden bir daha gelmedi? Madem diyor, Mevlânâ hani nerede? diyor.
**El cevap:**
Dalda olgunlaşıp da erdiğinde kopardığımız bir cevizi masaya koysak, artık o cevizin hayata ve insanlara bir müdahalesi bitmiştir. Taa ki eğer ben onu yersem, bende can olur ve hayat bulur; ve ben namaz kılarken, namaz kılmış olur; oruç tutarken oruç; yahut da kötü bir fiil ve günah işlerken, ben işliyorsam o günahı, benimle birlikte o günahı işlemiş olur. Amma işte eğer o masaya koyduğum cevizi yemez de bahar ve vakti gelince toprağa diker de yeniden filizlenip ağaç olmasına yardımcı olursam, bir gün yine o ceviz ağacı olup, Rabbim müsaade ederse, yeni yeni cevizler verecektir. Amma ne zaman? Taa seneler sonra. Amma ihtimal dahilinde mi? Evet, dahilinde. Her ceviz yeniden ağaç olmaz; bazısı lokma olur ve can olur. Artık o can meyveleri verir, başka bir yaşayışa geçmiştir artık o. Ceviz değil de yiyen insanda akıl melekesi olmuştur, ve o girdiği insanın akletmesine yardımcı olur. Dün Mevlânâ idi, bugün ise Mustafa Hoca yahut Cübbeli Ahmet oluverir. O cevizi kimler yediyse, yahut o ceviz ağacından toplanan cevizden kimler yediyse, onlarda akıl melekesi oluverir belki. O yeni hâlinde de yeni canda der ki: "Mevlânâ şöyle demişti, Mevlânâ bu konuda böyle demişti" diyen Mevlevî oluverir. Yeni Mevlânâ olmasa da, belki Mevlevî oluverir yani. O eğer o insanda kendini o Mevlevî tefekkür ile daha da geliştirebilirse, belki Mevlânâ gibi güzel sözler, güzel fikirler ve güzel iman, onun elinden dilinden de dökülüverir. Amma eğer gelişmezse, ancak "Mevlânâ dediydi" de kalır sadece. Yani tekâmül de böyledir işte.
Amma işte Mevlânâ bir daldaki bir tek ceviz gibiydi; o erdi, olgunlaştı, ve onu sahibi yeniden dikti ki, ve de yeni meyveler, cevizler verdi. Amma onun her sene verdiği meyveleri artık sahibi çuval çuval satıyor. Ve artık iki kilo Ahmet Amca aldı, evine götürdü; bir kilo Mehmet Amca, beş kilo Fatma Bacı. Ve onlarda evlerinde, biri iki çocuk, bir karısı ile yedi; beriki beş çocuk ve karısı ile... Ve ondan sonra Mevlânâ bütün idi, dağıldı, ve binler Mevlânâcı doğdu. Ankaralı Ahmet Amca'da "Mevlânâ diyor ki..." demeye başladı; İzmirli Bengü Bacı da "Mevlânâ diyor..." demeye başladı. Neden? Çünkü Mevlânâ cevizinden yedi de ondan "Mevlânâ dedi ki" diyor. Yani Mevlânâ bir idi, bin oldu. Ve amma işte o cevizi diktiği ilk vakit olan çocuk hâli ile, o yeni ceviz ağacından keramet bekleme; çünkü o ceviz daha yedi sene aşağı, yedi sene yukarı büyüyüp de meyve verecek.
Yani velhasıl, Peygamberimiz de dedi ki:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Benim Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz."
(Hadis-i Şerif; Beyhakî, el-Medhal, s.164; Kenzü'l-Ummâl, h. no: 1002)
Yani Muhammed bütün ve bir idi; aynen yılbaşında şenlik olsun diye patlatılan yılbaşı fişekleri gibi patladı ve her bir parçası ayrı yerde ışık oldu. Ve onlar da Muhammed'in ayrı bir parçası oldular. Amma vardıkları her yerde Muhammed'i ve dinini anlattılar; Muhammed öğretileri ve dediler ki "Muhammed dedi ki..." Öyle olunca hangisine baksan ve uysan yine Muhammed tadı verir onlar. Yani yeni bir dal oldu ve patladı, yeni meyveler verdi, ve her biri ayrı bir eve hurma oldu gitti belki; amma vardığı evde tatlı bir Muhammed lokması oldu, değil mi? Muhammed'in öğrettiği namaz oldu, abdest oldu, sünnet oldu, farz oldu işte...
Bazı ilim adamları ve bazı fikir grupları diyor ki: Dünya Matrix sistemi; yani sadece dalgalar ve frekanslar var, gerçekte dünya yok, beynimizin algıladığı var. Beynimiz ise sadece frekans dönüştürücü bir sistem, diyorlar. Ve öyle olunca Matrix filmindeki gibi dünya sanal bir dünya, gerçekte var sandığımız hiçbir şey yok, diyorlar. Eğer öyle olsa idi, gözümüz mavi bir çiçek görünce, peki karşısında ne var da onu mavi çiçek sanıyor? Peki, yani karşısında illa bir şey var; ve o bir de mavi, bir de çiçekmiş. Peki karşısında da sadece bir frekans mı var? Hayır.
Mesela bilgisayarda biz Emel Sayın'ı dinliyoruz, ve yayında hem de canlı olsun. Amma bilgisayardaki Emel Sayın ve onun sesi, sazların sesi, hepsi frekanstan ibaret. Ve yine boyut olarak da, bilgisayar ekranı mesela diyelim 40 cm'ye 40 cm olsun, ve o Emel Sayın'ın boyunu simetrik olarak küçültüp sanki bilgisayarın içindeymiş gibi gösteriyor. Amma işte aslında bilgisayarın içinde gösterilen yine frekans; ve lambaların sadece gözümüze yansıttığı ışıklar ve gölgeler sadece. Amma işte o gölgelerin ve ışıkların aslı olan bir Emel Sayın ise, o an hangi stüdyoda canlı şarkı söylüyorsa, orada madde ve katı olarak duran, orada bir Emel Sayın var. Ve bilgisayar ise onun sadece siluetini veya görüntüsünü sinyal olarak alıp bize yansıtan alet. Peki biz ona dokunmak isteyince, bilgisayara dokununca ona dokunmuş olmuyoruz. Amma stüdyodaki sunucu onun eline dokunmak isteyince, elini uzatıp tokalaşınca ona dokunabiliyor. Ve gerçek ile sanal arasındaki fark bu. Göz ve beyin, bu bedenin bilgisayarı ve ekranı gibi; amma gerçek olan o beyni kafa denen bölgesinde taşıyan bir maddi beden var ki, o bedende beyin diye, göz diye bir yer var. Ve yine o beynin çalışması için enerjiye ihtiyacı var; ve bunlar elma, armut, ekmek, peynir, şeker gibi maddeler. Ve onlar olmadan bu beyin de çalışmaz. Ve yine eğer beyin gerçekse, onu çalıştıran elma yalansa, yok ise, beyin bu yalan ve olmayan ve sanal olan elma frekansı ile nasıl beslenip de bize elmayı, armudu elma ve armut diye gösteriyor demek yok mu?
Yani o fikir grubu olan İlluminati fikri olan bu hologram dünya fikri külli uydurmaca. Çünkü olmayanla olan beslenemez. Olmayan bir elma, armut nasıl olmayan midede eriyecek de olmayan kafadaki beyine enerji olacak? Peki madem elma diye bir şey yok, olmayan nasıl oluyor da olan ve var olan algılayan beyine enerji oluyor? Peki bilgisayar elektriksiz çalışmaz; elektrik için elektrik santraline ihtiyaç var. Eğer santral diye bir şey dünyada yok ise, o zaman bilgisayar ne ile çalışıyor? Enerjisi nereden? Haydi fişe takmadan çalışsın bakalım.
Yani yine mesela ben mavi gömlek giyip fotoğraf ve video çekinsem, ve bunu sana yollasam; eğer bizler beynimizin algıladıkları isek, sen beni hiç görmediysen ve senin beynin mavi diye neyi mavi sanıyor? Mesela renk körü insanlar var; onlar kırmızıyı yeşil sanıyor. Yani renk körü... Yani eğer sen beni tanımıyorsan ve mavi giydiğimi de bilmiyorsan, benim videoma veya fotoğrafıma sana gösterildiğinde, senin beynin belki beni mavi gömlekli değil de kırmızı paltolu düşünebilir; ve vakit ve mevsim kış ve kar yağıyorsa, beni kar yağarken palto giymiş düşünebilir o an. Ve öyle algılaması lazım. Halbuki ben mavi gömlekli fotoğraf ve video çekinince, bunu ta Amerikadaki gören de mavi gömlekli görüyor; Japonya'daki de aynı görüyor yani.
Yine mesela bunlar sadece beynimizin hayalinden ibaret ise, mesela sen o resme bakınca beni sakallı hayal ederdin; belki diğeri bıyıklı, diğeri kabak, diğeri ise uzun saçlı, bir diğeri kısa saçlı, biri sarışın, diğeri ise esmer görürdü. Halbuki hiç de öyle görmüyor ve algılamıyor. Ben mavi gömlekli ve esmer ve sakallı isem, beni gören herkes aynı görüyor; hiç görmemiş olan da aynı görüyor; dün beni görüp tanıyan da aynı görüyor. O hâlde, yine var olanlar hayalden de ibaret değildir yani. Rüya ile bunu karıştırmamak lazım.
O rüyaların çoğu: Allahu Teâlâ iki yanımıza iki kiramen kâtibin meleği vermiş; onlar her an kayıt hâlindeler bizi. Ve yine geçen hafta dediğimiz "kıyamete kadar olacak olanlar oldu ise, bütün film de kaydedildi ve Levh-i Mahfuz denen arşivde" senin tamam olmuş bir filmin var; Ahmet'in de, Mehmet'in de, Muhammed'in de bir filmi var. Ve işte rüya bazen meleklerinin sana ilerde olacak olan bazı olayların filmini sana göstermeleri gibi bir şey yani. Ve belki de diyor ki, yani Hızır meselesi; yani "Bak, başına senin filminde böyle bir durum geliyor; eğer sen akıllı davranırsan bunlar olmayabilir" diye bildiriyor. Bazen de "Bak, ilerde olacak olan bu" diye filminin sonu gösteriliyor yani meleklerince. Yine yanındaki kiramen kâtibin melekleri sana filminin ilerisini veya gerisini gösteriyor olabilirler yani.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lakininzur ilâl cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu'minîn.
Meali:
Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.
(Sadakallahul Aziym — A'RÂF Suresi 143. ayet)
Yani mesela karınca ile insanı düşünün. Karınca, insanı dev bir dağ yürüyor olarak görebilir. Hakkıyla bir insanı onun gözü algılayabilir mi? Yani karınca ile insanın boyutu ne kadar farklı! Ve insan tam onun üstüne doğru gelse, karınca yukarı baksa ne görebilir ki? Yani hani ağacın altına gelip de ağacın tepesine bakınca, onu nasıl görür insan? Öyle uzunca göremez, şekli bozuk görür ya... İşte kâinatı yaratan, kebîr ve büyük olan Rabbimizi, bizim gözümüzün ihata etmesi mümkün mü? Yani kocaman güneşi halkeden, ve binlerce güneş halkeden, kâinat diye bir şey halkeden bir Rabbi, sen şu karınca kadar cürmünle görebileceğini mi sanırsın? Yani işte Mûsâ'ya dedi ki: "Senin gözün Allah'ı ihata etmeye yetmez; yani onun sınırlarını senin gözün almaz, yani ihata etmez; yani senin göz kadranın bunu almaya müsait değil" demek istedi. Hani bilgisayarın çözünürlüğü vardır ya; grafik kartı ve ekran kartının eski XP sisteminde bu 1024 px falan idi. Amma ona şimdiki sistem olan 1600 veya 1900 gibi bir çözünürlük uygun olmaz. Yani 1900 px bir resmi eski XP sistemine uygun ekranda duvar resmi yapsan, onun ancak bazı bölümünü görebilir ekran; yarısı gözükmez. Yine bunun binlerce farklı boyutta olduğunu düşün. Yani kâinatın büyüklüğünü bile gözün almaz iken, sen o kâinatı yaratanı bu kadrana nasıl sığdıracan? Yani öyle olunca Allah insana diyor ki: "Senin göz kadranın, Allah'ın azametini görmeye müsait değil" diyor. Yani ondan ezanda bizler "Allahu ekber" diye senâ ederiz; yani Allah kebîrdir, tek ve yegâne büyük olan demektir.
Rabbim, Mehdî ve cemaatini, O'nun bize cemalini göstereceği boyuta gözümüzü o kadrana erenlerden eylesin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 20 Kasım 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 20 Kasım 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالْنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse vel kamere, ven nucûmu musahharâtun bi emrihî, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya'kılûn.
Meali:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.
Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 12. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Aklı olmayanın dini de yoktur."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
---oOo---
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Âdem aleyhisselâma Gelen Üç Hediye: Akıl... Haya... İman...
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Cebrâil aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirip: "Yâ Âdem! ALLAHü teâlâ sana selâm ediyor. Getirdiğim şu üç hediyeden birini kabûl etmeni emir buyurdu" dedi.
Âdem aleyhisselâm: "Getirdiğin bu üç hediyeden aklı kabûl ediyorum" deyip aklı aldı. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm îmân ile hayâya: "Siz gidebilirsiniz" dedi. Îman: "ALLAHü teâlâ bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen orada ol! Bunun için ben akıldan ayrılıp gidemem!" dedi. Hayâ da: "ALLAHü teâlâ bana da aynı şekilde emreyledi. Ben de akıldan ayrılıp gidemem" dedi. ALLAHü teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla beraber bulunur. Aklı olmayanın ne hayâsı ne de îmânı bulunur.
(Hadis-i Şerif; Akıl... Haya... İman...)
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
Şahsa Ait Görevler
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
**1) Beden terbiyesi:** Öyle ki, her insan için temiz ve pâk olmak, güçlü bir bedene sahip olmak gereklidir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kuvvetli olan mümin, zayıf olan bir müminden hayırlıdır."
(Hadis-i Şerif)
**2) Sağlığı koruma:** Sağlık büyük bir nimettir. Onun için sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve gereğinde tedâviye önem vermek gerekir. Bir hadis-i şerife göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ölümden başka her hastalığın bir devası vardır. Yeter ki, ilâç bulunsun..."
(Hadis-i Şerif)
**3) Zararlı riyazetlerden kaçınmak:** İslâmda Ruhbaniyet (toplumdan ayrılıp yalnız başına ibadetle uğraşmak) yoktur. Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün nefsini kesmek caiz değildir. Dinimizin emrettiği ibadet ve riyazetler orta bir halde olup hayatın mutluluğuna pek ziyade elverişlidir. Bunlara aykırı olarak yapılan riyazetler hayatı ters yönden etkileyip gevşeklik getireceği için caiz olmaz. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsin, senin bineğindir, artık ona yumuşak davran."
(Hadis-i Şerif)
**4) Vücudu yıpratacak şeylerden sakınmak:** İslâmda içki haramdır. Herhangi bir organı kesin bir gerek bulunmaksızın kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet haramdır. Çünkü bunları yapmak, Yüce Allah'ın insanlara ikram ettiği hayata suikast demektir. Onun için bu gibi haram şeylerden kaçınmak şahısla ilgili bir görevdir. Aksi halde insan birçok pişmanlıklardan ve azablardan kurtulamaz.
**5) İradeyi kuvvetlendirmek:** İnsan, sağlam bir irade sahibi olmalıdır. Yararlı şeyleri öğrenip yapmalı, yararsız şeyleri de, sırf şunu bunu taklit hevesi ile yapmamalıdır. İnsan bir inanca ve bir huya sahip olmalıdır. Hakkı kabul etmeli, haksız ve zararlı olan bir şeyi de, herhangi bir düşünce ile öne sürüp kıymetlendirmeye çalışmamalıdır. Böyle bir hafiflik insana yakışmaz.
**6) Aklı ve zihni ilim, irfan nurları ile aydınlatmak:** Kalbde yararlı ve yüksek duyguları uyandırmak, İslâmda ilim ve marifet kazanmak pek önemli bir görevdir. İnsan akıllıca yaşamalı ve daima gerçek arkasından koşmalıdır. Yanlış fikirlerden, aldatıcı sözlerden, yaldızlı muhakemelerden, zararlı törelerden, batıl inançlardan, hasis duygulardan kaçınmalıdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanın dayanacağı şey aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur..."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya'kılûne şey'en ve lâ yehtedûn.
Meali:
Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ve eğer onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi? Ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?
Sadakallahul Aziym — BAKARA 170. ayet
Yani düne kadar herkes "İmam-ı Rabbânî dedi, İmam-ı Mâlik dedi, İmam-ı Hanefî dedi" itikadı ile iman edip ibadet ettiler. Evet, çok güzel; onlar yazmışlar, bu dini bize kadar ulaştırmışlar. Hepsisinden ayrı ayrı, Allah binlerce kere razı olsun. Biz onların diktiği din direğinin altında gölgelenenleriz. Amma, Allah bu ayette diyor ki: "Eğer onlar dini tam anlamamışlarsa bile mi onların dediklerine uyacaksınız?" deniyor. Yani onlar dünkü hâli ile anladılar. Dünkü adama, bu günkü hâli nasıl anlatacaksın?
Mesela düne kadar "Abdestsiz Kur'an ele alınmaz" diye biliyorduk hepimiz. Amma bugün adam cep telefonuna hatim yüklemiş; yine Kur'an ayeti resmini kapak resmi yapmış. Bu cep telefonu ile tuvalete bile girip çıkıyor. Peki dünkü Hanefî itikadı, Mâlikî itikadı ne oldu? Ve yine Kur'an'daki:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lâ yemessuhû illâl mutahherûn.
Meali:
O'na, taharetli ve abdestli olanlardan (maddî ve manevî arınanlardan) başkası dokunmasın. Ona, ancak temiz olanlar dokunabilir.
(Sadakallahul Aziym — VÂKIA Suresi 79. ayet)
Bu bir ayet. Öyle hadis falan da değil ki... Yani bu ayeti bu gün nasıl anlamalıyız? Peki nerede kaldı bu abdestli ellemek? Hatta dedik ya, adam tuvalete bile giriyor onunla artık.
Yaklaşık üç haftadır aynı ayetin üstünde duruyorum ve size bu ayetin ulvî, uhrevî manasını anlatmaya çalışıyorum. Bu hafta yine aynı ayeti tefsir edeceğiz ve bu konuya bağlayacağız. Yani nedir o ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali:
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.
(Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191)
Ve bu ayeti daha iyi anlayıp kendi hayatlarında tatbik edenlerin, esas bilim adamları olduğunu, ve fakat bugün ise doğru dürüst bir şey keşfedebilen bir Müslüman bilim adamı kalmadığını, ve o gâvur dediklerimizin her şeyi keşfettiğini... Ve yine mesela bu gün arabaya, uçağa, trene binebiliyorsan, kolayca varmak istediğin yere varıyorsan, onun ilk parçası olan motoru icad eden:
**Henry Ford (1863 - 1947)**
Henry, boş zamanlarını kendisine kurduğu bir mekanik atölyesinde geçiriyordu. Burada 15 yaşında ilk buharlı makinesini yaptı. Detroit'te bir şirketin atölyesinde çıraklığa başladı ve önceleri cep saatleri onarımı konusunda uzmanlaştı. Cep saatlerini büyük çapta uygun fiyata üretme planından kısa bir süre sonra vazgeçti. 1882'de Michigan'ın güneyinde buharlı makine montörü olarak ilk kez sürekli bir işe girmiş oldu.
1891'den sonra Detroit'te Edison Illuminating Company'de (Işıklandırma Şirketi) mühendisliğe başladı (1893'te başmühendis oldu). Boş zamanlarında otomobil üretimi üzerinde çalışıyordu. İlk tek silindirli benzin motorunu 1893'te kendi evinin mutfağında üretti. Üç yıl sonra ilk otomobilini yaptı. 33 yaşındaki Ford, bisiklet tekerlekleri monte ettiği bir şasiye bir motor taktı. İlk şirketi olan Detroit Automobile Company, kuruluşundan bir buçuk yıl sonra, 1890'da iflas edince, Ford 16 Haziran 1903'te hisselerine % 25,5 oranında ortak olduğu Ford Motor Company'yi kurdu.
Bugün eğer sen arabaya binebiliyor, kolayca bir yerden yere gidebiliyorsan, bu resimde gördüğün adama dua etmen lazım. Çünkü otomobilin babası bu adam; arabanın ve motorun icadını yapan adam sayılır, yani ilk araba haline getiren adam. O hâlde bugün BMW, Ferrari, Audi, VW... araba yapıp satıp para kazanıyorsa, bu adamın sayesinde; hepsi bu adamın mezarına gidip üç beş Fatiha, Yâsîn okuması lazım. Neden? Çünkü onun sırtından bu kadar zengin oldular; o mesleğin babası bu adam.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükredemez."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Ve bizler bu adamların çoğunu gâvur diye biliyoruz. Peki nasıl gâvurmuş ki bunlar, hem aklını kullanıp dünyanın imarında emek sahibi olsun, tefekkür ehli olsunlar, hem de gâvur olsunlar? Halbuki başta yazdığımız hadiste diyor ki: Hz. Âdem, Allah'tan gelen hediyelerden aklı alıp seçince, İman dedi ki: "Ben akıldan ayrılmam." O hâlde hayâ da: "Ben de imandan ayrılmam" dedi. O zaman bu adam ve benzeri bilim adamları nasıl olur da kâfir olur, ve gâvur olur demek yok mu? Demek ki gerçek bilim adamları imansız olamazlarmış. Çünkü "İman" aklın yanında... Bu adamın da araba ve motor icad edecek kadar aklı varsa, sende bende bile olmayan bu kadar zekâ ve aklı varsa, o zaman o adamın yanında iman da var, ve imansız değilmiş demek ki. Öyle olunca bugün kime gâvur diyebiliriz, kime kâfir diyebiliriz diye iyice bir tefekkür etmek lazım.
Bizler Müslümanları gâvurlar terörist ilan edince kızıyoruz. Yaptığımız ne? Kavga dövüş, kabadayılık. Bunu gören gâvur da bize bakıp bunlardan yapınca savaş çıkıyor işte. Halbuki bilimle ilimle uğraşan ve dünyamızın cennete dönmesinde katkısı olan binlerce ilim adamının emeğinin de heba olmasına sebep olacak bu savaş ve kavga nedir? Bu mudur din, bu mudur insanlık, bu mudur iman ve akıllılık? Vallahi bu kavgayı başlatan da, devam eden de gafillerin tam daniskasıdır; yani büyük gafiller sürüsü. Bunlar kimler? Bugünün namaz kılıp oruç tutunca kendini en üstün sanan insanları... Yani kardeşim, din sadece namaz kılıp abdest almak değil. Ve bak "kâinata bakıp ibret alanlar" ayetini üç haftadır anlatıyoruz; bir nebze kulağınıza sokabildik mi bilmiyorum. Yani düşünen, tefekkür eden insan olmak lazım.
"Düşünüyorum, o hâlde varım."
Descartes (Dekart)
16. ve 17. yüzyılda "Düşünüyorum, öyle ise varım." sözüyle felsefenin ilkesi olan sözü söylemiştir.
Öyleyse bugünün insanı daha Descartes'in düşüncesine bile vâkıf olamamıştır. Bir hoca öyle dedi: "Güzel ve hikmetli sözü kim söylerse söylesin, ben onu alırım." Vay Yahudi, vay Hristiyan diye ayırmak olmaz. Hikmet kimden çıkarsa çıksın, güzel ve iyidir. Evet öyle; hikmetli sözü Descartes söyleyince almayacağız da, sadece Hz. Ali deyince mi alacağız? Hayır, böyle insanlık olmaz. Kimdir o Descartes? Felsefenin babası. Dinciler ise felsefeyi yalanlarlar. Halbuki o adam, o üç haftadır anlattığımız ayeti en iyi anlayan adam; yani "Akleden insan insandır." diyen adam.
Her hafta her hafta hutbelerde imam okur, cemaat dinler. Amma tutan kim, akleden kim? Hani nerede Allah aşkına?
Nedir o ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnallâhe ye'muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagyi, yeizukum leallekum tezekkerûn.
Meali:
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 90. ayet)
Ve yine aynı konuyla ilgili başka ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta'kılûn.
Meali:
Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 242. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.
Meali:
Ve (Allah), Âdem'e, (Allah'ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri, yani onun için gerekli olan ilimleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: "Haydi sadıklardan iseniz bunları (bu ilimleri, bilgileri, yani marangozluk, ayakkabıcılık, çiftçilik, berberlik, mucit macit, kimyacı, atom mühendisi...) isimleri ile bana haber verin (söyleyin)." Melekler: "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 31 ve 32. ayet)
Bu ayet gösteriyor ki, Hz. Âdem'e ve insanoğluna ilmi öğreten Allah'tır. Ve o öğretmeden kimse bir şey bilemez. Melekler bile dediler ki: "Biz senin öğrettiğin kadarını biliriz; özür dileriz, Rabbimiz sen insanoğluna daha çok şey öğretmişsin" diye yanıldıklarını gördüler. Yani melekler bile Allah öğretmeden bir bilgiye sahip değilken, o zaman bir adamda bir icad yaptıysa, ona öğreten bir Rabbimiz var. Ve ki bunu da ancak düşünüp tefekkür eden ve zikir ve tefekkür ehli olana nasip ediyor Allah; aklını kavga dövüşe ayıran düşüncesizlere değil.
Ve bugün bu Kur'an bizim elimizde olmasına rağmen, bütün Müslüman devletlerinin neredeyse hepsinin acınacak durumunu da şu ayet açıklıyor:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ kâne li nefsin en tu'mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec'alur ricse alâllezîne lâ ya'kılûn.
Meali:
Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır ve azabı da akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
(Sadakallahul Aziym — YÛNUS Suresi 100. ayet)
O hâlde Müslümanlar neden bu haldeymiş? Akıllarını kullanmadıklarından. Neden binlerce Suriyeli Avrupa'ya yürüyerek göç etti? Çünkü akıl ve bereket orada; kendi memleketleri açlık, sefalet idi. Savaşı da fırsat ganimet bilip oraya göç ettiler. Ferah orada, ganimet orada, rahat orada. Neden? Çünkü adamlar aklını kullanıp medeniyete ermişler. Bizim düşüncesizler de hâlâ Osmanlıcılık türküsü çekiyor, gafil. Halbuki bindiği otobüs, tramvay gâvur dediklerinin icadı; aldığı uçak onların icadı, aldığı füze onların icadı, evindeki tost makinesi onların icadı, tavanındaki lamba onların icadı. Eczanede bir tek Türk ismi olan bir ilaç var mı? İlaçların hepsini bulan yine onlar. Eeee bizde ne var? Bizde gaflet çok, râcon kesmek çok, kendini bir şey sanmak çok. Ee bunlar ne işe yarıyor? İşte sonunda Avrupa'ya göç etmeye yarıyor. Yıllardır Türkiye Avrupa Birliği'ne gireceğim diye uğraşıyor. Niye? Çünkü akıl da onlarda, para da onlarda. Yani bizde ne var? İşte açlık, sefalet, kavga dövüş, düşüncesizlik.
Allah akıl versin bu insanlığa da, artık bu sefaletten kurtulsun Müslümanlar da.
--------------------
Kur'an'ın ayet sayısını bazıları 6666 ayet diyor; bazıları "Hayır, o kadar değil" diyor. Ve diyorlar ki besmeleler ona dahil; diğerleri diyor besmeleler ona dahil değil.
Yani demek oluyor ki, mesela bir şehirde 50 tane ev var, ve diyor ki bunların birisi... Bu 50 evin her birinin elli tane giriş kapısı var. Ve işte 6666 ayet diyenler, kapıları da ekstra sayıyorlar; ve 6666 ayet olmadığını iddia edenler de o elli kapının bu şehre dahil olmadığını söylüyorlar. Halbuki bir ev, on odadan oluşuyorsa, on odanın on kapısı var, bir de evin ana giriş kapısı var; diye yazılacak, hesap edilecek. Amma diğerleri diyor ki: "Bu elli evin her birinde odalar var amma, odaların kapısını sayarız da, ana kapıyı saymayız" demek gibi bir şey. Bir sure elli ayet ise, elli odası var; amma o eve ana kapıyı açıp da girmeyince, elli oda olduğunu göremeyiz, değil mi? Halbuki bütünün kapısı o besmele; diğer ayetler ondan girince görülenler demek olur. Eğer o besmele ana kapı olmazsa, eve giremeyiz, değil mi? Bacadan mı gireceğiz, Nikolaos Amca gibi? Tabii ki kapıdan gireceğiz. Kapı var, bir de Almanca ismi ile TOR denilen ana kapı var. Yani Tür, kapı; TOR ise ana kapı, main kapı demek. Yani öyle olunca: Kol bütün, el kolun parçası amma o da bir bütün; tırnak bütün, amma tırnağa varmak için önce kol olması lazım, sonra el olması lazım, sonra parmak olması lazım, en son tırnağa varırız. Yani koldan girmeyince tırnak bulunmaz. Velhasıl tırnağın içinde de yine binlerce hücre var, değil mi? Öyle olunca her surenin başındaki Besmele ayrı bir ayettir.
----------------
Hocanın birisi, yeniden dünyaya gelmek ve reenkarnasyon — Hinduizm ve Budha felsefesi olan — hayata yeniden gelip de daha iyi bir hâle tekâmül etmek yoktur, çünkü eğer öyle oluyorsa mesela Mevlânâ'nın ruhu neden yeniden bir daha gelmedi? Madem diyor, Mevlânâ hani nerede? diyor.
**El cevap:**
Dalda olgunlaşıp da erdiğinde kopardığımız bir cevizi masaya koysak, artık o cevizin hayata ve insanlara bir müdahalesi bitmiştir. Taa ki eğer ben onu yersem, bende can olur ve hayat bulur; ve ben namaz kılarken, namaz kılmış olur; oruç tutarken oruç; yahut da kötü bir fiil ve günah işlerken, ben işliyorsam o günahı, benimle birlikte o günahı işlemiş olur. Amma işte eğer o masaya koyduğum cevizi yemez de bahar ve vakti gelince toprağa diker de yeniden filizlenip ağaç olmasına yardımcı olursam, bir gün yine o ceviz ağacı olup, Rabbim müsaade ederse, yeni yeni cevizler verecektir. Amma ne zaman? Taa seneler sonra. Amma ihtimal dahilinde mi? Evet, dahilinde. Her ceviz yeniden ağaç olmaz; bazısı lokma olur ve can olur. Artık o can meyveleri verir, başka bir yaşayışa geçmiştir artık o. Ceviz değil de yiyen insanda akıl melekesi olmuştur, ve o girdiği insanın akletmesine yardımcı olur. Dün Mevlânâ idi, bugün ise Mustafa Hoca yahut Cübbeli Ahmet oluverir. O cevizi kimler yediyse, yahut o ceviz ağacından toplanan cevizden kimler yediyse, onlarda akıl melekesi oluverir belki. O yeni hâlinde de yeni canda der ki: "Mevlânâ şöyle demişti, Mevlânâ bu konuda böyle demişti" diyen Mevlevî oluverir. Yeni Mevlânâ olmasa da, belki Mevlevî oluverir yani. O eğer o insanda kendini o Mevlevî tefekkür ile daha da geliştirebilirse, belki Mevlânâ gibi güzel sözler, güzel fikirler ve güzel iman, onun elinden dilinden de dökülüverir. Amma eğer gelişmezse, ancak "Mevlânâ dediydi" de kalır sadece. Yani tekâmül de böyledir işte.
Amma işte Mevlânâ bir daldaki bir tek ceviz gibiydi; o erdi, olgunlaştı, ve onu sahibi yeniden dikti ki, ve de yeni meyveler, cevizler verdi. Amma onun her sene verdiği meyveleri artık sahibi çuval çuval satıyor. Ve artık iki kilo Ahmet Amca aldı, evine götürdü; bir kilo Mehmet Amca, beş kilo Fatma Bacı. Ve onlarda evlerinde, biri iki çocuk, bir karısı ile yedi; beriki beş çocuk ve karısı ile... Ve ondan sonra Mevlânâ bütün idi, dağıldı, ve binler Mevlânâcı doğdu. Ankaralı Ahmet Amca'da "Mevlânâ diyor ki..." demeye başladı; İzmirli Bengü Bacı da "Mevlânâ diyor..." demeye başladı. Neden? Çünkü Mevlânâ cevizinden yedi de ondan "Mevlânâ dedi ki" diyor. Yani Mevlânâ bir idi, bin oldu. Ve amma işte o cevizi diktiği ilk vakit olan çocuk hâli ile, o yeni ceviz ağacından keramet bekleme; çünkü o ceviz daha yedi sene aşağı, yedi sene yukarı büyüyüp de meyve verecek.
Yani velhasıl, Peygamberimiz de dedi ki:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Benim Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz."
(Hadis-i Şerif; Beyhakî, el-Medhal, s.164; Kenzü'l-Ummâl, h. no: 1002)
Yani Muhammed bütün ve bir idi; aynen yılbaşında şenlik olsun diye patlatılan yılbaşı fişekleri gibi patladı ve her bir parçası ayrı yerde ışık oldu. Ve onlar da Muhammed'in ayrı bir parçası oldular. Amma vardıkları her yerde Muhammed'i ve dinini anlattılar; Muhammed öğretileri ve dediler ki "Muhammed dedi ki..." Öyle olunca hangisine baksan ve uysan yine Muhammed tadı verir onlar. Yani yeni bir dal oldu ve patladı, yeni meyveler verdi, ve her biri ayrı bir eve hurma oldu gitti belki; amma vardığı evde tatlı bir Muhammed lokması oldu, değil mi? Muhammed'in öğrettiği namaz oldu, abdest oldu, sünnet oldu, farz oldu işte...
Bazı ilim adamları ve bazı fikir grupları diyor ki: Dünya Matrix sistemi; yani sadece dalgalar ve frekanslar var, gerçekte dünya yok, beynimizin algıladığı var. Beynimiz ise sadece frekans dönüştürücü bir sistem, diyorlar. Ve öyle olunca Matrix filmindeki gibi dünya sanal bir dünya, gerçekte var sandığımız hiçbir şey yok, diyorlar. Eğer öyle olsa idi, gözümüz mavi bir çiçek görünce, peki karşısında ne var da onu mavi çiçek sanıyor? Peki, yani karşısında illa bir şey var; ve o bir de mavi, bir de çiçekmiş. Peki karşısında da sadece bir frekans mı var? Hayır.
Mesela bilgisayarda biz Emel Sayın'ı dinliyoruz, ve yayında hem de canlı olsun. Amma bilgisayardaki Emel Sayın ve onun sesi, sazların sesi, hepsi frekanstan ibaret. Ve yine boyut olarak da, bilgisayar ekranı mesela diyelim 40 cm'ye 40 cm olsun, ve o Emel Sayın'ın boyunu simetrik olarak küçültüp sanki bilgisayarın içindeymiş gibi gösteriyor. Amma işte aslında bilgisayarın içinde gösterilen yine frekans; ve lambaların sadece gözümüze yansıttığı ışıklar ve gölgeler sadece. Amma işte o gölgelerin ve ışıkların aslı olan bir Emel Sayın ise, o an hangi stüdyoda canlı şarkı söylüyorsa, orada madde ve katı olarak duran, orada bir Emel Sayın var. Ve bilgisayar ise onun sadece siluetini veya görüntüsünü sinyal olarak alıp bize yansıtan alet. Peki biz ona dokunmak isteyince, bilgisayara dokununca ona dokunmuş olmuyoruz. Amma stüdyodaki sunucu onun eline dokunmak isteyince, elini uzatıp tokalaşınca ona dokunabiliyor. Ve gerçek ile sanal arasındaki fark bu. Göz ve beyin, bu bedenin bilgisayarı ve ekranı gibi; amma gerçek olan o beyni kafa denen bölgesinde taşıyan bir maddi beden var ki, o bedende beyin diye, göz diye bir yer var. Ve yine o beynin çalışması için enerjiye ihtiyacı var; ve bunlar elma, armut, ekmek, peynir, şeker gibi maddeler. Ve onlar olmadan bu beyin de çalışmaz. Ve yine eğer beyin gerçekse, onu çalıştıran elma yalansa, yok ise, beyin bu yalan ve olmayan ve sanal olan elma frekansı ile nasıl beslenip de bize elmayı, armudu elma ve armut diye gösteriyor demek yok mu?
Yani o fikir grubu olan İlluminati fikri olan bu hologram dünya fikri külli uydurmaca. Çünkü olmayanla olan beslenemez. Olmayan bir elma, armut nasıl olmayan midede eriyecek de olmayan kafadaki beyine enerji olacak? Peki madem elma diye bir şey yok, olmayan nasıl oluyor da olan ve var olan algılayan beyine enerji oluyor? Peki bilgisayar elektriksiz çalışmaz; elektrik için elektrik santraline ihtiyaç var. Eğer santral diye bir şey dünyada yok ise, o zaman bilgisayar ne ile çalışıyor? Enerjisi nereden? Haydi fişe takmadan çalışsın bakalım.
Yani yine mesela ben mavi gömlek giyip fotoğraf ve video çekinsem, ve bunu sana yollasam; eğer bizler beynimizin algıladıkları isek, sen beni hiç görmediysen ve senin beynin mavi diye neyi mavi sanıyor? Mesela renk körü insanlar var; onlar kırmızıyı yeşil sanıyor. Yani renk körü... Yani eğer sen beni tanımıyorsan ve mavi giydiğimi de bilmiyorsan, benim videoma veya fotoğrafıma sana gösterildiğinde, senin beynin belki beni mavi gömlekli değil de kırmızı paltolu düşünebilir; ve vakit ve mevsim kış ve kar yağıyorsa, beni kar yağarken palto giymiş düşünebilir o an. Ve öyle algılaması lazım. Halbuki ben mavi gömlekli fotoğraf ve video çekinince, bunu ta Amerikadaki gören de mavi gömlekli görüyor; Japonya'daki de aynı görüyor yani.
Yine mesela bunlar sadece beynimizin hayalinden ibaret ise, mesela sen o resme bakınca beni sakallı hayal ederdin; belki diğeri bıyıklı, diğeri kabak, diğeri ise uzun saçlı, bir diğeri kısa saçlı, biri sarışın, diğeri ise esmer görürdü. Halbuki hiç de öyle görmüyor ve algılamıyor. Ben mavi gömlekli ve esmer ve sakallı isem, beni gören herkes aynı görüyor; hiç görmemiş olan da aynı görüyor; dün beni görüp tanıyan da aynı görüyor. O hâlde, yine var olanlar hayalden de ibaret değildir yani. Rüya ile bunu karıştırmamak lazım.
O rüyaların çoğu: Allahu Teâlâ iki yanımıza iki kiramen kâtibin meleği vermiş; onlar her an kayıt hâlindeler bizi. Ve yine geçen hafta dediğimiz "kıyamete kadar olacak olanlar oldu ise, bütün film de kaydedildi ve Levh-i Mahfuz denen arşivde" senin tamam olmuş bir filmin var; Ahmet'in de, Mehmet'in de, Muhammed'in de bir filmi var. Ve işte rüya bazen meleklerinin sana ilerde olacak olan bazı olayların filmini sana göstermeleri gibi bir şey yani. Ve belki de diyor ki, yani Hızır meselesi; yani "Bak, başına senin filminde böyle bir durum geliyor; eğer sen akıllı davranırsan bunlar olmayabilir" diye bildiriyor. Bazen de "Bak, ilerde olacak olan bu" diye filminin sonu gösteriliyor yani meleklerince. Yine yanındaki kiramen kâtibin melekleri sana filminin ilerisini veya gerisini gösteriyor olabilirler yani.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lakininzur ilâl cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu'minîn.
Meali:
Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.
(Sadakallahul Aziym — A'RÂF Suresi 143. ayet)
Yani mesela karınca ile insanı düşünün. Karınca, insanı dev bir dağ yürüyor olarak görebilir. Hakkıyla bir insanı onun gözü algılayabilir mi? Yani karınca ile insanın boyutu ne kadar farklı! Ve insan tam onun üstüne doğru gelse, karınca yukarı baksa ne görebilir ki? Yani hani ağacın altına gelip de ağacın tepesine bakınca, onu nasıl görür insan? Öyle uzunca göremez, şekli bozuk görür ya... İşte kâinatı yaratan, kebîr ve büyük olan Rabbimizi, bizim gözümüzün ihata etmesi mümkün mü? Yani kocaman güneşi halkeden, ve binlerce güneş halkeden, kâinat diye bir şey halkeden bir Rabbi, sen şu karınca kadar cürmünle görebileceğini mi sanırsın? Yani işte Mûsâ'ya dedi ki: "Senin gözün Allah'ı ihata etmeye yetmez; yani onun sınırlarını senin gözün almaz, yani ihata etmez; yani senin göz kadranın bunu almaya müsait değil" demek istedi. Hani bilgisayarın çözünürlüğü vardır ya; grafik kartı ve ekran kartının eski XP sisteminde bu 1024 px falan idi. Amma ona şimdiki sistem olan 1600 veya 1900 gibi bir çözünürlük uygun olmaz. Yani 1900 px bir resmi eski XP sistemine uygun ekranda duvar resmi yapsan, onun ancak bazı bölümünü görebilir ekran; yarısı gözükmez. Yine bunun binlerce farklı boyutta olduğunu düşün. Yani kâinatın büyüklüğünü bile gözün almaz iken, sen o kâinatı yaratanı bu kadrana nasıl sığdıracan? Yani öyle olunca Allah insana diyor ki: "Senin göz kadranın, Allah'ın azametini görmeye müsait değil" diyor. Yani ondan ezanda bizler "Allahu ekber" diye senâ ederiz; yani Allah kebîrdir, tek ve yegâne büyük olan demektir.
Rabbim, Mehdî ve cemaatini, O'nun bize cemalini göstereceği boyuta gözümüzü o kadrana erenlerden eylesin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 20 Kasım 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
İslamda Şüphenin Hükmü ve Hatırladığı Yerden Devam Etmek
(Kar©glan'ın 26 Kasım 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta'nâ.
Meali:
"Ey Rabbimiz! Şâyet unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!"
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 286. ayetten pasaj
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sizden biri namazında şüphe eder de üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi bıraksın ve hatırladığı rekatı esas alarak namazına devam etsin."
(Hadis-i Şerif; Nesâî, Sehv 24; İbn Mâce, İkâme 132)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Dinimizde farzlar bellidir, vacibler de bellidir, sünnetler de bellidir, helaller de bellidir, haramlar da bellidir. Fakat bunların arasında kalan bir de şüpheliler vardır ki; mesela farz mı sünnet mi olduğu belli olmayanlar... Ve bunlara biz Hanefî'de "vacibler" diyoruz. Yine helal mi haram mı belli olmayan şüpheliler vardır ki, onlara dikkat edenler ancak takva ehlidir. Çünkü umumun üstüne farz olanlar belli, sünnet olanlar da belli, ve yine helaller de belli; işte umum onlara dikkat etmekle sorumlu. Ancak işte takva ehli ve ehl-i tarik ve Allah dostu olmaya çalışan kimseler, bu şüphelilerden de sakınırlar.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir kul, günâha girerim korkusuyla, yapılması sakıncalı olmayan bâzı şeylerden bile uzak durmadıkça, müttakîler derecesine çıkamaz."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Kıyâmet 19)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!"
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Kıyâmet 60)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Helâl olan şeyler belli, harâm olan şeyler de bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, harâm mı olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır. Bunlardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Sakınmayanlar ise zamanla harâma düşerler. Tıpkı, sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Allâh'ın yasak arâzisi de harâm kıldığı şeylerdir."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 10)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E fe gayrallâhi ebtegî hakemen ve huvellezî enzele ileykumul kitâbe mufassalâ(mufassalan), vellezîne âteynâhumul kitâbe ya'lemûne ennehu munezzelun min rabbike bil hakkı fe lâ tekûnenne minel mumterîn.
Meali:
"Size Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indiren O iken ben Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.
(Sadakallahul Aziym — EN'ÂM Suresi 114. ayet)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Yâ eyyyuhâllezîne âmenûctenibû kesîran minez zanni, inne ba'daz zanni ismun, ve lâ tecessesû ve lâ yagteb ba'dukum ba'dâ(ba'dan), e yuhıbbu ehadukum en ye'kule lahme ahîhi meyten fe kerihtumûhu, vettekullâhe, innallâhe tevvâbun rahîmun.
Meali:
Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
(Sadakallahul Aziym — HUCURÂT Suresi 12. ayet)
Yani buradaki zandan kasıt, "O mu, bu mu?" diye zannetmek; yani o da nedir? Şüphe etmek veya şüphelenmek demektir. Yani Allah, şüphelenmekten sakınmak gerektiğini buyuruyor. Öyle olunca zan, yani fikirdeki, düşüncedeki şüpheye verilen isim.
Yine dinin başı taharet ve abdest. Öyle olunca namazın dışındaki farzlarından "Necasetten taharet" ve temizlik konusunda:
Elbisenin veya vücudun bir yerine necaset gelse, bu yeri bulamasa, zannettiği yeri yıkasa temiz olur. Namazdan sonra necis yer meydana çıksa, namazı iade etmez. Yanlış yerin yıkandığı meydana çıkıp, necis yer belli olduğuna göre, necasetle kılınan namazı niye iade etmiyor? Kasten necis elbiseyle namaz kılmıyor; necaseti temizlediğini zannederek kılıyor. Bu hareketi, namazın iade edilmesini gerektirmiyor. Burada yine şüpheye mahal yoktur.
"Elbisesinde necaset olup da bilmese namaz sahih olur. Necaseti namazdan sonra görse, kaza etmek lâzım gelmez." deniyor. Necaseti gördüğü halde, namazı niye kaza etmiyor?
Resulullah (sav) ashabıyla namaz kılarken aniden nalınlarını çıkarıp sol tarafına koydu. Bunu gören cemaat de derhal nalınlarını attılar. Resulullah (sav) namazı tamamlayınca:
"Nalınlarınızı niye attınız?" diye sordu.
"Seni nalınlarını atarken gördük, biz de kendi nalınlarımızı attık!" cevabını verdiler.
"Cebrail (as) bana gelip pislik olduğunu haber verdi (onun için attım). Öyleyse sizler mescide gelirken dikkat edin; nalınlarınızda bir pislik (kazurat, yani necastar parçası, necaset atığı) görürseniz onu silin, ondan sonra o, ayağınızda olduğu hâlde namazınızı kılın."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvûd, Salât 89, (660))
**Soru:** Abdestli iken yellenme oluyor, abdestim kaçıyor gibi vesvese geliyorsa ne yapmalı?
Şeytan insanı ibadetten uzaklaştırmak için dübürüne üfürür. İnsan da "Yellendim ve abdestim bozuldu" deyip abdestini tekrar almaya çalışır; oysa abdesti bozulmamıştır. İşte bu duruma mani olmak için hadiste şöyle buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sesini veya kokusunu almadığınız şeylerden dolayı abdest almayınız."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Hayz 99 (362); bk. Buhârî, Vudû 4, 36)
Ubey bin Kâ'b'ın rivayetine göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Abdeste musallat olan bir şeytan vardır ki, ona velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Taharet 43; İbn Mâce, Taharet 48)
Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin bir tavsiyesi de şu şekildedir:
Bedevinin birisi Resulullah'a (a.s.m.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu. Resulullah (a.s.m.) azalarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Şöyle Buyurdular:
"İşte abdest budur. Bundan fazla yapan, sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir."
(Hadis-i Şerif; İbn Mâce, İkâme 48)
Namazdaki şüpheye vesvese denilir ki; şeytan sana o gün veya önceki günlerde olanlar veya yarın yapacakların hakkında hatırlatmalar yaparak vesvese verir, ve seni namazda gaflette bırakır, ve sen namazını unutursun, kaç kıldım diye bilemezsin. Ve bu durumda ise yapılması gereken, başta yazdığımız hadiste de anlatıldığı gibi:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sizden biri namazında şüphe eder de üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi bıraksın ve hatırladığı rekatı esas alarak namazına devam etsin."
(Hadis-i Şerif; Nesâî, Sehv 24; İbn Mâce, İkâme 132)
Abdullah bin Amr'ın rivayetine göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, 'Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.' der. Ta ki kul, gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına varır ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır."
(Hadis-i Şerif)
Başta abdest ve namaz olmak üzere ibadetlerde unutabiliriz; ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibadetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (a.s.m.) bile çok az da olsa unutkanlığa maruz kalabiliyordu. Çünkü o, ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibarıyla bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:
Abdullah bin Mes'ud şöyle rivayet eder:
"Resulullah (a.s.m.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, 'Yâ Resulallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?' denildi."
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu hâlde iki secde yapı-versin."
(Hadis-i Şerif; İbn Mâce, İkâme 129)
Sonra Resulullah kıbleye dönerek iki secde etti.
Dinde genel kural: **Şüphe, ibadeti ifsad eder.** O yüzden şüpheden kaçınmak için, işte namazda olursa bu, kaldığı yerden devam edip, ardına iki tane daha secde edilir ki, bunun ismine dinimizde "Sehiv Secdesi" — yanılma secdesi, hata secdesi — denilir.
Abdestsiz namaz kılınır mı?
Elbette kılınmaz. Abdest, namazın şartlarındandır. Abdestin farzları, sünnetleri, edepleri ve yasak olan şeyleri vardır. Abdestsiz olduğunu sanarak namaz kılıp, sonra abdestinin olduğunu hatırlayanın namazını tekrar kılması gerekir. Kıbleyi tespit etmeden, vaktin girdiğini bilmeden de namaza durulmaz. Yani dinde çare üstüne çare üretilir. Çünkü abdestin yoksa, yahut abdest alacak su yoksa, o hâlde "Teyemmüm et!" denilmiş. Hatta vücudunun teyemmüm edecek yerlerinde de yara ve bere var ise, o zaman abdestsiz namazını kılar, demiş âlimler.
"Bektaşî namazı" diye bir hüküm vardır. Yani insan kendisini abdestli sansa, halbuki yellenme veya başka bir sebepten abdesti bozulmuş olsa, amma o kimse bunu unutsa ve abdestliyim diye namaz kılsa, bu namaz sahihdir. Hatırlayınca da namazının sıhhatinden şüphe etmezse iade gerekmez. Çünkü başta yazdığımız ayette ne dememiz, ne diye itikad etmemiz emrediliyor; de ki:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta'nâ.
Meali:
"Ey Rabbimiz! Şâyet unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!"
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 286. ayetten pasaj
O hâlde "Unutursak sorumlu tutma" diye itikadımız yeterliymiş.
"İki elinin ve iki ayağının yıkaması farz olan yerleri kesik olanın, yüzü de yaraysa, teyemmüm edemeyeceğinden abdestsiz kılar ve namazı iade etmez."
Teyemmüm ederek namaz kıldıktan sonra suyu gören kimse namazını iade etmez, deniyor. Su geldiğine göre mazereti kalmıyor; abdest alıp niye namazı iade etmiyor? O an su bulunmadığı için, dinî bir mazeretle teyemmüm edilerek namaz kılınmış oluyor. Dinimizin bildirdiği sebeplerle şüpheye yer yok ve bir defa kılındığı için tekrar kılınması gerekmiyor.
Kıbleyi araştırır, karar verdiği cihete doğru kılar. Sonradan yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez, deniyor. Kıbleye karşı namaz kılmak farz olduğuna göre — İstikbal-i kıble farz — farz terk edilerek kılınan namaz niye iade edilmiyor? Kıbleyi araştırmakla dinin emrine uyulmuş oluyor. Dinin emrine uyulunca, kıbleden başka yöne doğru da kılınmış olsa, namaz sahih oluyor. Yani yine dinde şüpheye yer yok. Ve öyle bir hâlde, eğer kıbleyi tespit edemediysek, niyet olarak denilir ki:
"Döndüm Kıble'ye, yönüm kıble, Kıblem ise Kâbe" diye niyet eder ve kılar.
Hareket hâlinde bulunan vasıtalarda namaz kılarken kıbleye yönelmek mecburiyeti yoktur. Vasıta istikametine doğru kılınır; oturulan yerde îmâ ile kılınır. Ayakta durmak namazın farzlarından biridir ki, buna kıyam diyoruz. Bu nedenle ayakta durmaya gücü yeten birinin ayakta durmadan kıldığı namaz olmaz. Ancak otobüste ayakta duramayan birisi oturarak namazını kılabilir.
Câbir b. Abdillah hadisinde:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Resulüllah (asm) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."
(Hadis-i Şerif; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, VNI/385)
Efendimiz (asm) Hazretleri nafileleri deve üzerinde kılmış, farzları da yerde kılmaya dikkat göstermiş; ancak yerde kılmak mümkün olmadığı takdirde deve üzerinde kılınacağına işarette bulunmuştur.
Bu mesele ile onu kıyas edersek, o zaman eğer seferde otobüste giderken, otobüsün yönü kıble oluyorsa, zaruret hâlinde de işte kıbleyi tespit edemediysek, kanaatimiz olan yöne döner ve "Döndüm Kıble'ye, yönüm kıble, Kıblem ise Kâbe" diye niyet eder ve kılarız.
**Binek üzerinde veya vasıtada olan kimse:**
Bir özründen dolayı binekten veya vasıtadan yere inip namaz kılamayan kimse, kıbleye yönelerek namaz kılması şart değildir. Mümkün olduğu şekilde hangi cihet olursa olsun niyet edip namaz kılar.
Kıbleyi belirlemede soracak kimse bulamadığında, içtihad edip bulmaya çalışır. Namaz kıldıktan sonra başka cihete yöneldiğini anlarsa, artık namazı iade etmez.
İmâ, namazda rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu şekilde namaz kılan kişi rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer.
Hareket hâlinde bulunan vasıtalarda namaz kılarken kıbleye yönelmek mecburiyeti yoktur. Vasıta istikametine doğru oturulan yerde îmâ ile kılınır. Yani illa secde edeceğim falan diye zerre şüpheye yer yok. Ve rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer; ve itikadı ise tamdır, "Bu secde yerine geçer" diye iman eder.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gökte iki melek vardır. Biri şiddetle, diğeri yumuşaklıkla emreder. İkisi de isabetli söyler. Biri Cebrail (a.s.), diğeri Mikail (a.s.)dır. Peygamberlerden de iki tane vardır. Onlardan biri yumuşaklıkla, diğeri şiddetle emreder. Biri İbrahim (a.s.), diğeri Musa (a.s.)dır. Benim de iki arkadaşım vardır. Onlardan biri yumuşaklıkla, diğeri şiddetle emreder: Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)."
(Hadis-i Şerif; Ravi: Hz. Ümmü Seleme (r.anha) — Ramuzu'l-Ehadis)
Ve İslam'da mezhepler vardır ki: Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî ve Ca'ferî gibi. Ve bunlarda bazısı Ömer ve Musa gibi kesin ve kat'î hükümleri ele almış; yine bazısı da Ebû Bekir ve Cebrail gibi halim selim yolu, kolay olanları ele almış. Ve bunların vücubu, dinde genişlik ve kolaylık için şart olanlardır.
Yani mesela Hanefî demiş ki: "Çiziğin üstünü taşan kan abdesti bozar." Şâfiî ise demiş ki: "Çizme, ayağına giydiğin çizme dolusu kan aksa, abdestin bozulmaz." Burada esas olan nedir? Halbuki ikisinde de kan akıyor; nasıl oluyor da birisinde bozuluyor, birisinde bozulmuyor? Burada asıl mesele itikad ve şüphe meselesi. Yani biri diyor ki: "Benim kanım da aksa itikadım bozulmaz." Diğeri de diyor ki: "Kanım aktı mı şuurum kaybolur ve itikadım bozulur."
Yine Mâlikî'de: Gusül ettiğin zaman elinle çıplak olarak avret mahalline dokundun — çamaşır giyerken amma istemeden dokundun — abdest bozulmaz. Amma:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her kim tenasül uzvuna veya fercine dokunsa, abdest alsın."
(Hadis-i Şerif; Nesâî, Gusl 30)
Yani Şâfiî Mezhebi'ne göre tenasül uzvuna, çıplak el ile avret mahalline dokunmak abdesti bozar. Oysaki Mâlikî'de istemeden dokunursan bozulmaz, isteyerek dokunursa bozulur. Hanefî'de ise ister isteyerek dokunsun, ister istemeden dokunsun, Hanefî Mezhebi'ne göre çıplak el ile avret mahalline dokunmak abdesti bozmaz.
Yani öyle olunca mezhepler, dinde genişlik içindir; yani çare üstüne çareler üretmektir ve şüpheyi ortadan kaldırmak içindir. Dinde şüpheye hiç mahal yok. Ve zandan, şüpheden, düşüncedeki şüpheden sakının, deniyor. Çünkü "Şüphe ibadeti ifsad eder" kuralı yani.
Namazlardaki meydana gelen vesvese sonucu olarak ortaya çıkan, şüphe sonucu kaç kıldığını bilmeyen veya diğer sehiv secdesi gerektiren halleri yapanlar, meselemize bu linkten daha geniş ve tafsilatlı olarak inceleyebilirsiniz.
FIKIH Bölümümüzden "Sehiv Secdesini Gerektiren Haller Nelerdir?" Konusuna Bakabilirsiniz.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ yettebiu ekseruhum illâ zannâ, innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey'ân, innallâhe alîmun bimâ yef'alûn.
Meali:
Onların çoğu ancak zannın (şüphenin) ardından gider. Oysa zan (şüphe ve sanmak), hak indinde çok şeyin yerini tutmaz. Yani çünkü şüphesiz Allah'ın, o konuda ne yapmak istediğini hakkıyla bilemezsiniz. O konuda yapmak istediğinin hepsinin ne olduğunu hakkıyla bilen Allah'tır.
(Sadakallahul Aziym — YÛNUS Suresi 36. ayet)
Âlimler ve Allah dostları (yani Arapçası evliyalar) "Fenâ fillâhtan önce, Bekâ billâhta, yolların birleştiği yerde, bizleri de birleştir." diye dua etmişler. Peki,
Bekâbillâh Neresidir?
Hz. Yusuf vakti, Yusuf şeriati vardı ve Musa bilinmiyordu; Musa şeriati ve sünneti de bilinmiyordu. Daha sonra Hz. Musa geldi; onlar biraz Yusuf'tan biliyorlardı. Ve sonra Musa şeriati indi ve Musa aleyhisselamın bunu tatbik edişi de Musa şeriati ve sünneti oldu. Ve yine Musevîler, İsa'yı ve İsa şeriati ve sünnetini bilmiyorlardı. Ve İsa dünyaya geldi ve İsa sünneti ve şeriati ortaya çıktı. Onlar da Muhammed şeriatini bilmiyorlardı. Ve Hz. Muhammed geldi ve bütün şeriatların içinde derc olduğu bir şeriat... Ve öyle olunca sonunda da bu din mezhepler ile de genişledi.
Ve bugün ise Mehdî dünyaya geldi ve hükmünü sürüyor ki, onun şeriatinde artık bütün yollar bilindi. Ve Google Amca diye bir şey var. Ve yaz: "İsa bu veya şu konuda ne dedi? İsa şeriatinde bu konuda ne vardı? İsa nasıl tatbik etti?" diye Google'a sor; karşına İsa şeriati de sünneti de çıkacaktır. Yine Musa şeriatinin o konudaki tatbikini ara; o da var. Yine "Hanbelî bu konuda ne demiş?" diye sor; o da var. "İmam-ı Rabbânî ne demiş?" O da var. Allah dostlarında mesela Muhammed Raşid Erol bu konuda ne yapmış, o nasıl tatbik etmiş? O bile var.
Ve öyle olunca Mehdî vakti işte, bütün yolların birleştiği bir yer, ve zaman ve mekân. Öyle olunca o:
"Fenâ fillâhtan önce, Bekâ billâhta, yolların birleştiği yerde, bizleri de birleştir" diye dua edenlerden bazısının duası kabul olmuş ve artık Mehdî vaktine ermişler. Artık yollar birleşti: İsa'sı, Musa'sı, İbrahim'i, Âdem'i hepsi burada.
Ve bak, bir Âdem istemeden otomatik pilotta, Âdem sünneti yapıyor. Benim bir Âdem diye arkadaşım vardı, dedi ki: "Ben abdest alınca havlu kullanmam; abdest suyum üstümde kurur." Kim o? Günümüzdeki bir Âdem. Peki Hz. Âdem'in havlusu mu vardı ki, abdestten sonra elini yüzünü kurulasın? Bak, bu adam bugünkü Âdem; amma yaptığı ahlak, o günkü ahlak. Ve yol birleşmiş mi? Birleşmiş.
Yine İbrahim diye bir tanıdığım var; camide dikkat ettim, namaz bitip imam ve müezzin "Âmin" deyince, bu İbrahim ellerini semaya kaldırırken önce sağını kaldırıyor, sonra solunu kaldırıyor. Yani otomatik pilot, yine İbrahim sünneti; yani sağı sola üstün tutmak. Yani yine yollar birleşmiş. Hz. İbrahim binler sene önce yaşadı amma, sünneti bize intikal etti ve yol birleşti. Bak, bir İbrahim'e baktık ve bir İbrahim sünnetini bulduk mu? Bulduk.
Sen de bak; sana da Hz. İbrahim'in veya Musa'nın başka bir tatbiki ve sünneti, günümüzdeki başka bir İbrahim'de ve Musa'da, İsmail'de karşına çıkacaktır. Yani yollar birleşti ve vakit Bekâ billâh vakti; fenâ fillâha varmadan önceki son durak, MHD vakti, ahir zaman. Ey dost, uyan artık.
----------
Zikr-i Râşidî'de üç yeni update geldi. Ve birincisi:
[attachment=38442]
Birinci olarak:
Artık tesbih modelimiz bu şekilde olan abaküs tesbih olacak ve her sınıf bu tesbihten kullanacak. Ve mevsimine göre renk farklı olacak. Fakat bunda siyah ve beyaz tanımlaması daha kolay olduğu için, zemheri tesbihini örnek olarak aldım. Ve zikrimizin sonundaki "100 Elhamdülillah" çekilirken tesbihin yönü vardır: Sağı solu, solundan başlayıp — yani o resimde görülen, 10 tane bir siyah bir beyaz boncuk olan taraf, sağ taraf. Ve diğer düz taraf, sol taraf. Ve soldan sağa doğru çekilmeye başlanır o zikirde. Ve sonunda o on tane bir siyah ve bir beyazlı, on boncuklu, mevsimine göre iki renkli kadranın olduğu yere gelince: Siyah boncukta "Vermediklerine hamdederim Allah'ım."; beyaza gelince "Verdiklerine hamd ederim Allah'ım." diye hamdedilir.
İkinci olarak da:
100 Estağfirullah zikrine gelince, yine soldan sağa çekilir. Ve o son onluya gelince: Siyah boncukta "Gizli günahıma tövbe ya Rabbi" diye tövbe istiğfar edilir. Beyaz boncuğa geçince de "Aşikâra ve açık işlediğim günahıma tövbe ederim ya Rabbi." diye istiğfar edilir. Veya "Bilerek işlediğim günahıma tövbe"; diğerinde de "Bilmeden işlediğim günahıma tövbe ederim ya Rabbi" diye istiğfar edilir.
Üçüncü olarak da:
Mevsim zikiri çekenler, artık zikirlerin yanında bir de silsileye Fatiha ve Kulhü ısmarlar; yani hediye ederler. İşte silsilemizdeki sondan birkaç önce olan Hz. Ebû Bekir'e hediye edildikten sonra da 13 İhlas, 7 Fatiha'yı da "Maddelerden, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, meleklerden, güneşlerden, aylardan, gezegenlerden ve diğer yarattığın şeylerden, şimdiye kadar Râşidî Tarikatı'na intisab etmiş olanların ruh ve ruhaniyetine, ve şu andan itibaren de kıyamete kadar intisab edecek olanların ruhaniyetine hediye ettim." denilerek bu bereket artan bir şekilde devam ettirilir.
Rabbim, Mehdî ve cemaatini şüpheye düşmekten korusun. Çünkü imanın ilk şartı:
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu
Manası ne demek?
"Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve Peygamberidir."
Daha tafsilatlı mana ile: "Allah'tan başka ilah olmadığına şek ve şüphem yoktur; yine Muhammed (s.a.v.)'in O'nun kulu ve Peygamberi olduğuna şek ve şüphem yoktur." demektir. Yani iman, şek ve şüphe kabul etmez.
Önümüzdeki Pazartesi gecesi, benim gözlemlerime göre hicrî takvim ile Rebîul Evvel'in 12. gecesi; yani Mevlid-i Şerif'teki Peygamberimizin doğum gecesinin tarifi olan İsneyn gecesi. Ve İsneyn gecesinin ne olduğunu da daha önceki vaazda yazdık. Bu sene ise Pazartesi'ye denk geldi. Yani Mevlüt Kandili'nin, yani Peygamberimizin doğum gününün hicrî takvimdeki sene-i devriyesi İsneyn gecesi. Çünkü ikinci döngü olan kutuplardaki altı ay gecenin başlaması bu sene çakıştı; yani ikinci İsneyn, ikinci kavuşma. Gündüzün gündüze değil de — şems, şumûs değil de — yani gecenin geceye kavuşması. Şems, şumûs 21 Haziran'dı; bu ise karanlığın karanlıkla kavuşması. Aslında 21 Aralık normali amma dünya çok hızlı gittiği için bu sene menzile Pazartesi gecesi varmış olacağız inşallah. Yani kış döngüsü ve kutuplarda altı ay gecenin başlangıcı olan gece.
Şimdiden hicrî takvim ile Mevlüt Kandiliniz mübarek olsun.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 26 Kasım 2017 Pazar
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 26 Kasım 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta'nâ.
Meali:
"Ey Rabbimiz! Şâyet unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!"
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 286. ayetten pasaj
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sizden biri namazında şüphe eder de üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi bıraksın ve hatırladığı rekatı esas alarak namazına devam etsin."
(Hadis-i Şerif; Nesâî, Sehv 24; İbn Mâce, İkâme 132)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Dinimizde farzlar bellidir, vacibler de bellidir, sünnetler de bellidir, helaller de bellidir, haramlar da bellidir. Fakat bunların arasında kalan bir de şüpheliler vardır ki; mesela farz mı sünnet mi olduğu belli olmayanlar... Ve bunlara biz Hanefî'de "vacibler" diyoruz. Yine helal mi haram mı belli olmayan şüpheliler vardır ki, onlara dikkat edenler ancak takva ehlidir. Çünkü umumun üstüne farz olanlar belli, sünnet olanlar da belli, ve yine helaller de belli; işte umum onlara dikkat etmekle sorumlu. Ancak işte takva ehli ve ehl-i tarik ve Allah dostu olmaya çalışan kimseler, bu şüphelilerden de sakınırlar.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir kul, günâha girerim korkusuyla, yapılması sakıncalı olmayan bâzı şeylerden bile uzak durmadıkça, müttakîler derecesine çıkamaz."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Kıyâmet 19)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!"
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Kıyâmet 60)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Helâl olan şeyler belli, harâm olan şeyler de bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, harâm mı olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır. Bunlardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Sakınmayanlar ise zamanla harâma düşerler. Tıpkı, sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Allâh'ın yasak arâzisi de harâm kıldığı şeylerdir."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 10)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
أَفَغَيْرَ اللّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِي أَنَزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِّن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E fe gayrallâhi ebtegî hakemen ve huvellezî enzele ileykumul kitâbe mufassalâ(mufassalan), vellezîne âteynâhumul kitâbe ya'lemûne ennehu munezzelun min rabbike bil hakkı fe lâ tekûnenne minel mumterîn.
Meali:
"Size Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indiren O iken ben Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.
(Sadakallahul Aziym — EN'ÂM Suresi 114. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Yâ eyyyuhâllezîne âmenûctenibû kesîran minez zanni, inne ba'daz zanni ismun, ve lâ tecessesû ve lâ yagteb ba'dukum ba'dâ(ba'dan), e yuhıbbu ehadukum en ye'kule lahme ahîhi meyten fe kerihtumûhu, vettekullâhe, innallâhe tevvâbun rahîmun.
Meali:
Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
(Sadakallahul Aziym — HUCURÂT Suresi 12. ayet)
Yani buradaki zandan kasıt, "O mu, bu mu?" diye zannetmek; yani o da nedir? Şüphe etmek veya şüphelenmek demektir. Yani Allah, şüphelenmekten sakınmak gerektiğini buyuruyor. Öyle olunca zan, yani fikirdeki, düşüncedeki şüpheye verilen isim.
Yine dinin başı taharet ve abdest. Öyle olunca namazın dışındaki farzlarından "Necasetten taharet" ve temizlik konusunda:
Elbisenin veya vücudun bir yerine necaset gelse, bu yeri bulamasa, zannettiği yeri yıkasa temiz olur. Namazdan sonra necis yer meydana çıksa, namazı iade etmez. Yanlış yerin yıkandığı meydana çıkıp, necis yer belli olduğuna göre, necasetle kılınan namazı niye iade etmiyor? Kasten necis elbiseyle namaz kılmıyor; necaseti temizlediğini zannederek kılıyor. Bu hareketi, namazın iade edilmesini gerektirmiyor. Burada yine şüpheye mahal yoktur.
"Elbisesinde necaset olup da bilmese namaz sahih olur. Necaseti namazdan sonra görse, kaza etmek lâzım gelmez." deniyor. Necaseti gördüğü halde, namazı niye kaza etmiyor?
Resulullah (sav) ashabıyla namaz kılarken aniden nalınlarını çıkarıp sol tarafına koydu. Bunu gören cemaat de derhal nalınlarını attılar. Resulullah (sav) namazı tamamlayınca:
"Nalınlarınızı niye attınız?" diye sordu.
"Seni nalınlarını atarken gördük, biz de kendi nalınlarımızı attık!" cevabını verdiler.
"Cebrail (as) bana gelip pislik olduğunu haber verdi (onun için attım). Öyleyse sizler mescide gelirken dikkat edin; nalınlarınızda bir pislik (kazurat, yani necastar parçası, necaset atığı) görürseniz onu silin, ondan sonra o, ayağınızda olduğu hâlde namazınızı kılın."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvûd, Salât 89, (660))
**Soru:** Abdestli iken yellenme oluyor, abdestim kaçıyor gibi vesvese geliyorsa ne yapmalı?
Şeytan insanı ibadetten uzaklaştırmak için dübürüne üfürür. İnsan da "Yellendim ve abdestim bozuldu" deyip abdestini tekrar almaya çalışır; oysa abdesti bozulmamıştır. İşte bu duruma mani olmak için hadiste şöyle buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sesini veya kokusunu almadığınız şeylerden dolayı abdest almayınız."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Hayz 99 (362); bk. Buhârî, Vudû 4, 36)
Ubey bin Kâ'b'ın rivayetine göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Abdeste musallat olan bir şeytan vardır ki, ona velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Taharet 43; İbn Mâce, Taharet 48)
Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin bir tavsiyesi de şu şekildedir:
Bedevinin birisi Resulullah'a (a.s.m.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu. Resulullah (a.s.m.) azalarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Şöyle Buyurdular:
"İşte abdest budur. Bundan fazla yapan, sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir."
(Hadis-i Şerif; İbn Mâce, İkâme 48)
Namazdaki şüpheye vesvese denilir ki; şeytan sana o gün veya önceki günlerde olanlar veya yarın yapacakların hakkında hatırlatmalar yaparak vesvese verir, ve seni namazda gaflette bırakır, ve sen namazını unutursun, kaç kıldım diye bilemezsin. Ve bu durumda ise yapılması gereken, başta yazdığımız hadiste de anlatıldığı gibi:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sizden biri namazında şüphe eder de üç mü dört mü kıldığını bilemezse, şüpheyi bıraksın ve hatırladığı rekatı esas alarak namazına devam etsin."
(Hadis-i Şerif; Nesâî, Sehv 24; İbn Mâce, İkâme 132)
Abdullah bin Amr'ın rivayetine göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, 'Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.' der. Ta ki kul, gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına varır ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır."
(Hadis-i Şerif)
Başta abdest ve namaz olmak üzere ibadetlerde unutabiliriz; ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibadetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (a.s.m.) bile çok az da olsa unutkanlığa maruz kalabiliyordu. Çünkü o, ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibarıyla bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:
Abdullah bin Mes'ud şöyle rivayet eder:
"Resulullah (a.s.m.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, 'Yâ Resulallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?' denildi."
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu hâlde iki secde yapı-versin."
(Hadis-i Şerif; İbn Mâce, İkâme 129)
Sonra Resulullah kıbleye dönerek iki secde etti.
Dinde genel kural: **Şüphe, ibadeti ifsad eder.** O yüzden şüpheden kaçınmak için, işte namazda olursa bu, kaldığı yerden devam edip, ardına iki tane daha secde edilir ki, bunun ismine dinimizde "Sehiv Secdesi" — yanılma secdesi, hata secdesi — denilir.
Abdestsiz namaz kılınır mı?
Elbette kılınmaz. Abdest, namazın şartlarındandır. Abdestin farzları, sünnetleri, edepleri ve yasak olan şeyleri vardır. Abdestsiz olduğunu sanarak namaz kılıp, sonra abdestinin olduğunu hatırlayanın namazını tekrar kılması gerekir. Kıbleyi tespit etmeden, vaktin girdiğini bilmeden de namaza durulmaz. Yani dinde çare üstüne çare üretilir. Çünkü abdestin yoksa, yahut abdest alacak su yoksa, o hâlde "Teyemmüm et!" denilmiş. Hatta vücudunun teyemmüm edecek yerlerinde de yara ve bere var ise, o zaman abdestsiz namazını kılar, demiş âlimler.
"Bektaşî namazı" diye bir hüküm vardır. Yani insan kendisini abdestli sansa, halbuki yellenme veya başka bir sebepten abdesti bozulmuş olsa, amma o kimse bunu unutsa ve abdestliyim diye namaz kılsa, bu namaz sahihdir. Hatırlayınca da namazının sıhhatinden şüphe etmezse iade gerekmez. Çünkü başta yazdığımız ayette ne dememiz, ne diye itikad etmemiz emrediliyor; de ki:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta'nâ.
Meali:
"Ey Rabbimiz! Şâyet unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma!"
Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 286. ayetten pasaj
O hâlde "Unutursak sorumlu tutma" diye itikadımız yeterliymiş.
"İki elinin ve iki ayağının yıkaması farz olan yerleri kesik olanın, yüzü de yaraysa, teyemmüm edemeyeceğinden abdestsiz kılar ve namazı iade etmez."
Teyemmüm ederek namaz kıldıktan sonra suyu gören kimse namazını iade etmez, deniyor. Su geldiğine göre mazereti kalmıyor; abdest alıp niye namazı iade etmiyor? O an su bulunmadığı için, dinî bir mazeretle teyemmüm edilerek namaz kılınmış oluyor. Dinimizin bildirdiği sebeplerle şüpheye yer yok ve bir defa kılındığı için tekrar kılınması gerekmiyor.
Kıbleyi araştırır, karar verdiği cihete doğru kılar. Sonradan yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez, deniyor. Kıbleye karşı namaz kılmak farz olduğuna göre — İstikbal-i kıble farz — farz terk edilerek kılınan namaz niye iade edilmiyor? Kıbleyi araştırmakla dinin emrine uyulmuş oluyor. Dinin emrine uyulunca, kıbleden başka yöne doğru da kılınmış olsa, namaz sahih oluyor. Yani yine dinde şüpheye yer yok. Ve öyle bir hâlde, eğer kıbleyi tespit edemediysek, niyet olarak denilir ki:
"Döndüm Kıble'ye, yönüm kıble, Kıblem ise Kâbe" diye niyet eder ve kılar.
Hareket hâlinde bulunan vasıtalarda namaz kılarken kıbleye yönelmek mecburiyeti yoktur. Vasıta istikametine doğru kılınır; oturulan yerde îmâ ile kılınır. Ayakta durmak namazın farzlarından biridir ki, buna kıyam diyoruz. Bu nedenle ayakta durmaya gücü yeten birinin ayakta durmadan kıldığı namaz olmaz. Ancak otobüste ayakta duramayan birisi oturarak namazını kılabilir.
Câbir b. Abdillah hadisinde:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Resulüllah (asm) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."
(Hadis-i Şerif; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, VNI/385)
Efendimiz (asm) Hazretleri nafileleri deve üzerinde kılmış, farzları da yerde kılmaya dikkat göstermiş; ancak yerde kılmak mümkün olmadığı takdirde deve üzerinde kılınacağına işarette bulunmuştur.
Bu mesele ile onu kıyas edersek, o zaman eğer seferde otobüste giderken, otobüsün yönü kıble oluyorsa, zaruret hâlinde de işte kıbleyi tespit edemediysek, kanaatimiz olan yöne döner ve "Döndüm Kıble'ye, yönüm kıble, Kıblem ise Kâbe" diye niyet eder ve kılarız.
**Binek üzerinde veya vasıtada olan kimse:**
Bir özründen dolayı binekten veya vasıtadan yere inip namaz kılamayan kimse, kıbleye yönelerek namaz kılması şart değildir. Mümkün olduğu şekilde hangi cihet olursa olsun niyet edip namaz kılar.
Kıbleyi belirlemede soracak kimse bulamadığında, içtihad edip bulmaya çalışır. Namaz kıldıktan sonra başka cihete yöneldiğini anlarsa, artık namazı iade etmez.
İmâ, namazda rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu şekilde namaz kılan kişi rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer.
Hareket hâlinde bulunan vasıtalarda namaz kılarken kıbleye yönelmek mecburiyeti yoktur. Vasıta istikametine doğru oturulan yerde îmâ ile kılınır. Yani illa secde edeceğim falan diye zerre şüpheye yer yok. Ve rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer; ve itikadı ise tamdır, "Bu secde yerine geçer" diye iman eder.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gökte iki melek vardır. Biri şiddetle, diğeri yumuşaklıkla emreder. İkisi de isabetli söyler. Biri Cebrail (a.s.), diğeri Mikail (a.s.)dır. Peygamberlerden de iki tane vardır. Onlardan biri yumuşaklıkla, diğeri şiddetle emreder. Biri İbrahim (a.s.), diğeri Musa (a.s.)dır. Benim de iki arkadaşım vardır. Onlardan biri yumuşaklıkla, diğeri şiddetle emreder: Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)."
(Hadis-i Şerif; Ravi: Hz. Ümmü Seleme (r.anha) — Ramuzu'l-Ehadis)
Ve İslam'da mezhepler vardır ki: Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî ve Ca'ferî gibi. Ve bunlarda bazısı Ömer ve Musa gibi kesin ve kat'î hükümleri ele almış; yine bazısı da Ebû Bekir ve Cebrail gibi halim selim yolu, kolay olanları ele almış. Ve bunların vücubu, dinde genişlik ve kolaylık için şart olanlardır.
Yani mesela Hanefî demiş ki: "Çiziğin üstünü taşan kan abdesti bozar." Şâfiî ise demiş ki: "Çizme, ayağına giydiğin çizme dolusu kan aksa, abdestin bozulmaz." Burada esas olan nedir? Halbuki ikisinde de kan akıyor; nasıl oluyor da birisinde bozuluyor, birisinde bozulmuyor? Burada asıl mesele itikad ve şüphe meselesi. Yani biri diyor ki: "Benim kanım da aksa itikadım bozulmaz." Diğeri de diyor ki: "Kanım aktı mı şuurum kaybolur ve itikadım bozulur."
Yine Mâlikî'de: Gusül ettiğin zaman elinle çıplak olarak avret mahalline dokundun — çamaşır giyerken amma istemeden dokundun — abdest bozulmaz. Amma:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her kim tenasül uzvuna veya fercine dokunsa, abdest alsın."
(Hadis-i Şerif; Nesâî, Gusl 30)
Yani Şâfiî Mezhebi'ne göre tenasül uzvuna, çıplak el ile avret mahalline dokunmak abdesti bozar. Oysaki Mâlikî'de istemeden dokunursan bozulmaz, isteyerek dokunursa bozulur. Hanefî'de ise ister isteyerek dokunsun, ister istemeden dokunsun, Hanefî Mezhebi'ne göre çıplak el ile avret mahalline dokunmak abdesti bozmaz.
Yani öyle olunca mezhepler, dinde genişlik içindir; yani çare üstüne çareler üretmektir ve şüpheyi ortadan kaldırmak içindir. Dinde şüpheye hiç mahal yok. Ve zandan, şüpheden, düşüncedeki şüpheden sakının, deniyor. Çünkü "Şüphe ibadeti ifsad eder" kuralı yani.
Namazlardaki meydana gelen vesvese sonucu olarak ortaya çıkan, şüphe sonucu kaç kıldığını bilmeyen veya diğer sehiv secdesi gerektiren halleri yapanlar, meselemize bu linkten daha geniş ve tafsilatlı olarak inceleyebilirsiniz.
FIKIH Bölümümüzden "Sehiv Secdesini Gerektiren Haller Nelerdir?" Konusuna Bakabilirsiniz.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ yettebiu ekseruhum illâ zannâ, innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey'ân, innallâhe alîmun bimâ yef'alûn.
Meali:
Onların çoğu ancak zannın (şüphenin) ardından gider. Oysa zan (şüphe ve sanmak), hak indinde çok şeyin yerini tutmaz. Yani çünkü şüphesiz Allah'ın, o konuda ne yapmak istediğini hakkıyla bilemezsiniz. O konuda yapmak istediğinin hepsinin ne olduğunu hakkıyla bilen Allah'tır.
(Sadakallahul Aziym — YÛNUS Suresi 36. ayet)
Âlimler ve Allah dostları (yani Arapçası evliyalar) "Fenâ fillâhtan önce, Bekâ billâhta, yolların birleştiği yerde, bizleri de birleştir." diye dua etmişler. Peki,
Bekâbillâh Neresidir?
Hz. Yusuf vakti, Yusuf şeriati vardı ve Musa bilinmiyordu; Musa şeriati ve sünneti de bilinmiyordu. Daha sonra Hz. Musa geldi; onlar biraz Yusuf'tan biliyorlardı. Ve sonra Musa şeriati indi ve Musa aleyhisselamın bunu tatbik edişi de Musa şeriati ve sünneti oldu. Ve yine Musevîler, İsa'yı ve İsa şeriati ve sünnetini bilmiyorlardı. Ve İsa dünyaya geldi ve İsa sünneti ve şeriati ortaya çıktı. Onlar da Muhammed şeriatini bilmiyorlardı. Ve Hz. Muhammed geldi ve bütün şeriatların içinde derc olduğu bir şeriat... Ve öyle olunca sonunda da bu din mezhepler ile de genişledi.
Ve bugün ise Mehdî dünyaya geldi ve hükmünü sürüyor ki, onun şeriatinde artık bütün yollar bilindi. Ve Google Amca diye bir şey var. Ve yaz: "İsa bu veya şu konuda ne dedi? İsa şeriatinde bu konuda ne vardı? İsa nasıl tatbik etti?" diye Google'a sor; karşına İsa şeriati de sünneti de çıkacaktır. Yine Musa şeriatinin o konudaki tatbikini ara; o da var. Yine "Hanbelî bu konuda ne demiş?" diye sor; o da var. "İmam-ı Rabbânî ne demiş?" O da var. Allah dostlarında mesela Muhammed Raşid Erol bu konuda ne yapmış, o nasıl tatbik etmiş? O bile var.
Ve öyle olunca Mehdî vakti işte, bütün yolların birleştiği bir yer, ve zaman ve mekân. Öyle olunca o:
"Fenâ fillâhtan önce, Bekâ billâhta, yolların birleştiği yerde, bizleri de birleştir" diye dua edenlerden bazısının duası kabul olmuş ve artık Mehdî vaktine ermişler. Artık yollar birleşti: İsa'sı, Musa'sı, İbrahim'i, Âdem'i hepsi burada.
Ve bak, bir Âdem istemeden otomatik pilotta, Âdem sünneti yapıyor. Benim bir Âdem diye arkadaşım vardı, dedi ki: "Ben abdest alınca havlu kullanmam; abdest suyum üstümde kurur." Kim o? Günümüzdeki bir Âdem. Peki Hz. Âdem'in havlusu mu vardı ki, abdestten sonra elini yüzünü kurulasın? Bak, bu adam bugünkü Âdem; amma yaptığı ahlak, o günkü ahlak. Ve yol birleşmiş mi? Birleşmiş.
Yine İbrahim diye bir tanıdığım var; camide dikkat ettim, namaz bitip imam ve müezzin "Âmin" deyince, bu İbrahim ellerini semaya kaldırırken önce sağını kaldırıyor, sonra solunu kaldırıyor. Yani otomatik pilot, yine İbrahim sünneti; yani sağı sola üstün tutmak. Yani yine yollar birleşmiş. Hz. İbrahim binler sene önce yaşadı amma, sünneti bize intikal etti ve yol birleşti. Bak, bir İbrahim'e baktık ve bir İbrahim sünnetini bulduk mu? Bulduk.
Sen de bak; sana da Hz. İbrahim'in veya Musa'nın başka bir tatbiki ve sünneti, günümüzdeki başka bir İbrahim'de ve Musa'da, İsmail'de karşına çıkacaktır. Yani yollar birleşti ve vakit Bekâ billâh vakti; fenâ fillâha varmadan önceki son durak, MHD vakti, ahir zaman. Ey dost, uyan artık.
----------
Zikr-i Râşidî'de üç yeni update geldi. Ve birincisi:
[attachment=38442]
Birinci olarak:
Artık tesbih modelimiz bu şekilde olan abaküs tesbih olacak ve her sınıf bu tesbihten kullanacak. Ve mevsimine göre renk farklı olacak. Fakat bunda siyah ve beyaz tanımlaması daha kolay olduğu için, zemheri tesbihini örnek olarak aldım. Ve zikrimizin sonundaki "100 Elhamdülillah" çekilirken tesbihin yönü vardır: Sağı solu, solundan başlayıp — yani o resimde görülen, 10 tane bir siyah bir beyaz boncuk olan taraf, sağ taraf. Ve diğer düz taraf, sol taraf. Ve soldan sağa doğru çekilmeye başlanır o zikirde. Ve sonunda o on tane bir siyah ve bir beyazlı, on boncuklu, mevsimine göre iki renkli kadranın olduğu yere gelince: Siyah boncukta "Vermediklerine hamdederim Allah'ım."; beyaza gelince "Verdiklerine hamd ederim Allah'ım." diye hamdedilir.
İkinci olarak da:
100 Estağfirullah zikrine gelince, yine soldan sağa çekilir. Ve o son onluya gelince: Siyah boncukta "Gizli günahıma tövbe ya Rabbi" diye tövbe istiğfar edilir. Beyaz boncuğa geçince de "Aşikâra ve açık işlediğim günahıma tövbe ederim ya Rabbi." diye istiğfar edilir. Veya "Bilerek işlediğim günahıma tövbe"; diğerinde de "Bilmeden işlediğim günahıma tövbe ederim ya Rabbi" diye istiğfar edilir.
Üçüncü olarak da:
Mevsim zikiri çekenler, artık zikirlerin yanında bir de silsileye Fatiha ve Kulhü ısmarlar; yani hediye ederler. İşte silsilemizdeki sondan birkaç önce olan Hz. Ebû Bekir'e hediye edildikten sonra da 13 İhlas, 7 Fatiha'yı da "Maddelerden, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, meleklerden, güneşlerden, aylardan, gezegenlerden ve diğer yarattığın şeylerden, şimdiye kadar Râşidî Tarikatı'na intisab etmiş olanların ruh ve ruhaniyetine, ve şu andan itibaren de kıyamete kadar intisab edecek olanların ruhaniyetine hediye ettim." denilerek bu bereket artan bir şekilde devam ettirilir.
Rabbim, Mehdî ve cemaatini şüpheye düşmekten korusun. Çünkü imanın ilk şartı:
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu
Manası ne demek?
"Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve Peygamberidir."
Daha tafsilatlı mana ile: "Allah'tan başka ilah olmadığına şek ve şüphem yoktur; yine Muhammed (s.a.v.)'in O'nun kulu ve Peygamberi olduğuna şek ve şüphem yoktur." demektir. Yani iman, şek ve şüphe kabul etmez.
Önümüzdeki Pazartesi gecesi, benim gözlemlerime göre hicrî takvim ile Rebîul Evvel'in 12. gecesi; yani Mevlid-i Şerif'teki Peygamberimizin doğum gecesinin tarifi olan İsneyn gecesi. Ve İsneyn gecesinin ne olduğunu da daha önceki vaazda yazdık. Bu sene ise Pazartesi'ye denk geldi. Yani Mevlüt Kandili'nin, yani Peygamberimizin doğum gününün hicrî takvimdeki sene-i devriyesi İsneyn gecesi. Çünkü ikinci döngü olan kutuplardaki altı ay gecenin başlaması bu sene çakıştı; yani ikinci İsneyn, ikinci kavuşma. Gündüzün gündüze değil de — şems, şumûs değil de — yani gecenin geceye kavuşması. Şems, şumûs 21 Haziran'dı; bu ise karanlığın karanlıkla kavuşması. Aslında 21 Aralık normali amma dünya çok hızlı gittiği için bu sene menzile Pazartesi gecesi varmış olacağız inşallah. Yani kış döngüsü ve kutuplarda altı ay gecenin başlangıcı olan gece.
Şimdiden hicrî takvim ile Mevlüt Kandiliniz mübarek olsun.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 26 Kasım 2017 Pazar
Original Kar © glan
Âlimin Günahı Avamın Sevabıdır
(Kar©glan'ın 3 Aralık 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللّهِ وَقَدْ هَدَانِ وَلاَ أَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِهِ إِلاَّ أَن يَشَاء رَبِّي شَيْئًا وَسِعَ رَبِّي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا أَفَلاَ تَتَذَكَّرُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnnî veccehtü vechiye lillezî fataras semâvâti vel arda hanîfen ve mâ ene minel müşrikîn. Ve hâccehu kavmuhu, kâle e tuhâccûnnî fîllâhi ve kad hedâni, ve lâ ehâfu mâ tuşrikûne bihî illâ en yeşâe rabbî şey'en, vesi'a rabbî kulle şey'in ilmen, e fe lâ tetezekkerûn.
Meali:
“Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.”
Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki:
“Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O’na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ O’nu hatırlamayacak mısınız, zikretmeyecek misiniz?”
Sadakallahul Azîm. En'âm Suresi, 79. ve 80. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Mü’minin üç kalesi vardır. Birisi zikrullah, birisi Kur’an okumak, diğeri de namazdır.”
(Hadis-i Şerif)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza başlıyoruz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Em men hüve kânitün ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhirete ve yercû rahmete rabbihî. Kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya'lemûn. İnnemâ yetezekkeru ulûl elbâb.
Kul yâ ibâdillezîne âmenûttekû rabbekum. Lillezîne ahsenû fî hâzihid dünyâ hasenetün. Ve ardullâhi vâsiatün. İnnemâ yuveffes sâbirûne ecrahum bi gayri hisâb.
Meali:
“Rasûlüm! Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.
Gece boyunca secde ederek ve kıyamda, yani ayakta durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse, inkârcı gibi midir?
Rasûlüm! De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür, Rabbini anar ve zikreder.”
(Sadakallahul Azîm. Zümer Suresi, 9. ve 10. ayetler.)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
“Size amellerinizin en hayırlısını, sevap bakımından en temiz olanını, derecelerinizi yükseltenini, altın ve gümüş infak etmekten ve düşmanlarınızla karşılaşmaktan daha hayırlı olan bir ameli haber vereyim mi?”
Ashab:
“Evet, ya Rasûlallah.” dediler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
“Allah Teâlâ Hazretlerini zikretmektir.” buyurdular.
(Hadis-i Şerif)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kalpler demirin paslandığı gibi paslanır. Onun cilası Kur’an okumak ve Allah’ı çokça zikretmektir.”
(Hadis-i Şerif)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Bir şeyi çok seven, onu çok anar.”
(Hadis-i Şerif)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allah şöyle buyurmuştur:
‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana dua ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse, Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim.
O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim.
Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.’”
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598.)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.”
(Hadis-i Şerif, Tirmizî, Zühd, 62)
Ebu Tâlib’in kızı şöyle anlatır:
Peygamber Efendimiz bir gün evime geldi. Ben:
“Ey Allah’ın elçisi! Artık yaşlandım, zayıfladım. Bana oturduğum yerden yapabileceğim bir amel tavsiye etseniz.” dedim.
Şöyle buyurdu:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“100 kere Sübhanallah, 100 kere Elhamdülillah, 100 kere Lâ ilâhe illallah de.”
(Hadis-i Şerif, Müsned, 6/344)
Ve konuya girersek; bizler çocukluktan beri namaz kılacağız, doğruları yapacağız diye uğraşırken, halktan bazı kimseler daha namazı ve niyazı bilmezlerdi. Sadece bayramda, kandilde veya cuma namazına gittiklerinde bunu yeterli görürlerdi.
Oysaki biz, bir vakit namaz kazaya kaldığında:
“Tüh, namazı kaçırdım, kılamadım.” diye üzülenleriz.
Yani bir insan, ayda yılda bir kıldığı ibadetle övünürken kendisini iyi ve örnek bir Müslüman sanabilir. Hâlbuki insanın ibadetine bakması, kendi kusurlarını görmesi ve daha iyisini yapmaya çalışması gerekir.
Diğer hususları da artık siz tefekkür ediniz.
Ulema şöyle demiştir:
“Âlimin Günahı Avamın Sevabıdır.”
Evet, Allah’a inanmak, zikretmek, Kur’an okumak ve namaz kılmak için sebepler çoktur. İnanmayanlar için ise bahaneler çoktur.
Namaz kılmayana zor gelir. Abdest almak istemeyene su soğuk gelir. Oruç tutmayana zor gelir. Zekât ve sadaka vermek istemeyene zor gelir. Hac ibadeti de nefsine ağır gelebilir.
Mümin ise bunların hepsini Allah’ın emri olduğu için severek yapmaya çalışır.
Soğukta da olsa abdestini alır. Gerektiğinde tedbirini alır ve ibadetini yerine getirir. Yaz da olsa, kış da olsa orucunu tutar. Zekâtını verir, sadakasını verir.
Çünkü mümin, Allah’ın emrini yerine getirmenin huzurunu bilir.
Zekâtın da asıl gayesi, toplumda ihtiyaç sahiplerinin korunması, fakirlerin gözetilmesi ve malın bereketlendirilmesidir. Zekât ve sadakanın hak sahiplerine ulaştırılması, toplumdaki dayanışmayı ve kardeşliği güçlendirir.
İnsanlar birbirlerinin hakkını gözetir, fakirin ve muhtacın ihtiyacını görürse, toplumda huzur ve bereket artar.
Bu sebeple zekât yalnızca maldan ayrılan bir miktar değildir. Aynı zamanda insanın malına karşı olan bağlılığını azaltan, gönlünü temizleyen ve ihtiyaç sahiplerine karşı sorumluluğunu hatırlatan bir ibadettir.
Abdest dualarında kulakları yıkarken okunacak bir dua ve ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehû. Ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb.
Meali:
“Onlar sözü işitirler, böylece onun en güzeline tâbi olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Sadakallahul Azîm. Zümer Suresi, 18. ayet.)
Ve Allah buyuruyor ki:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran.
Meali:
“Şüphesiz biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.”
(Sadakallahul Azîm. İnsan (Dehr) Suresi, 3. ayet.)
Yani Allah insana doğru yolu göstermiştir. Kimileri buna uyar ve iman ederek doğruyu bulur, kimileri ise inkâr ederek yanılır.
Burada insanın düşünmesi gereken önemli bir husus vardır:
Allah insana akıl vermiştir, doğruyu yanlıştan ayırabilmesi için ona imkânlar vermiştir. İnsan, duyduğu her sözü körü körüne kabul etmek yerine, dinlemeli, düşünmeli, tefekkür etmeli ve doğrunun peşinden gitmelidir.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Onlar sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar.”
İşte ilim ve hikmet burada önem kazanır.
İnsan kendisini geliştirmeli, dününden daha iyi olmaya çalışmalı ve her gün yeni bir şey öğrenmelidir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif)
Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilgili anlatılan bir kıssada şöyle ifade edilir:
Bir gün Peygamber Efendimiz, mescidin kapısında şeytanın beklediğini görür ve ona:
“Ey mel’un, burada ne bekliyorsun?” diye sorar.
Şeytan:
“Mescitte namaz kılan biri var. Onun namazını bozdurmak için ona vesvese vermek istiyorum. Fakat orada uyuyan birisi var, ondan korkuyorum.” der.
Peygamber Efendimiz:
“Allah’a ibadet eden bir adamdan değil de neden uyuyan birinden korkuyorsun?” diye sorar.
Şeytan:
“Namaz kılan adam cahil biridir. Onu kandırmak kolaydır. Fakat uyuyan adam âlimdir. Namaz kılanın namazını boşa götürmek kolaydır. Ancak uyuyan kişi uyanırsa, diğerinin namazını düzeltir ve daha güzel kılmasına yardımcı olabilir. Korkum ondandır.” der.
Bu kıssadan alınacak ders şudur:
İlim sahibi insanın uyanıklığı, sadece gözlerin açık olması değildir. Asıl uyanıklık, gönlün ve aklın açık olmasıdır.
Bu sebeple insan, gafletten uyanmalı, kendisini ilim ve irfan ile geliştirmeli, duyduğu her şeyi düşünerek değerlendirmeli ve hakikatin peşinden gitmelidir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Beytullah’a bakmak ibadettir, anne-babanın yüzüne bakmak ibadettir, Allah’ın kitabına bakmak ibadettir, âlimle oturmak ve onun yüzüne bakmak ibadettir.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî, 4/293, h. no: 6864; Beyhakî, Şuabu’l-İman, 10/265-266; Hâkim)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Âlimin nefesi zikir ve tesbihtir.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Allahü Teâlâ, cahilin bir günahını affetmeden önce, âlimin kırk günahını affeder.”
(Hadis-i Şerif, Ebu Nuaym, Hatib)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Âlimin iki rekât namazı, cahilin bin rekâtından daha hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif, Şirâzî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Âlimlerin uykusu ibadettir.”
(Hadis-i Şerif, İmam Gazâlî, İmam Rabbânî, Tefsîr-i Kurtubî muhtasarı)
Âlimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür.
(İmam Gazâlî)
O yüzden âlimlerle oturup kalkmanın ne derece önemli ve sevap olduğu, bu rivayetlerle ifade edilmiştir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin!”
(Hadis-i Şerif, Hâkim)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühellezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.”
(Sadakallahul Azîm. Tevbe Suresi, 119. ayet.)
İnsanın karşısındaki kimseye karşı ihtiyatlı ve ölçülü davranması da aklın gereğidir. Mümin, herkese karşı güzel ahlaklı olmalı; fakat dostluklarında ve ilişkilerinde ölçülü davranmalıdır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Akıllı, diline sahip olur, zamanını iyi kullanır, işine yönelir ve en sağlam dostuna karşı da ihtiyatlı olur.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Sevdiğini ölçülü sev; belki bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız; belki bir gün dostun olabilir.”
(Hadis-i Şerif, Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 60)
Bu sebeple Peygamber Efendimizin ihtiyatlı ve ölçülü davranmayı tavsiye etmesi, insanın ilişkilerinde dengeyi koruması gerektiğini gösterir.
Gelelim ilim ve çalışmaya.
Nasıl derslerine çalışmayan öğrenciler sınıfta kalmaya mahkûm olursa, aklını ve imkânlarını kullanmayan insanlar da hayatın gerisinde kalabilirler.
İnsan geçmişten ders almalı; fakat geçmişte takılıp kalmamalıdır. Her gün kendisini geliştirmeli, daha iyiye ve daha güzele doğru yürümelidir.
Nitekim şöyle rivayet edilmiştir:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“İki günü eşit olan zarardadır.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî, Hz. Ali’den rivayetle)
İnsan her gün yeni bir şey öğrenmeli, yeni bir güzelliğe ulaşmalı ve Rabbine biraz daha yaklaşmaya çalışmalıdır.
Yüce Allah’ın her an ayrı bir tecelli ve yaratışta oluşuna da dikkat etmek gerekir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yes'elühû men fis semâvâti vel ard. Kulle yevmin hüve fî şe'n.
Meali:
“Göklerde ve yerde olanlar O’ndan isterler. O, her an ayrı bir tecellidedir; her an bir yaratma hâlindedir.”
(Sadakallahul Azîm. Rahmân Suresi, 29. ayet.)
Öyleyse insan da kendisini yenilemeli, bilgisini artırmalı, aklını kullanmalı ve Rabbine karşı sorumluluklarını daha güzel yerine getirmelidir.
Yönetilen de yöneten de kendi davranışlarını ve değerlerini sorgulamak zorundadır. İnsan kendisini kontrol etmezse, sahip olduğu güç ve imkânlar onu doğru yoldan uzaklaştırabilir.
Hz. Ömer’in hutbe irad ederken cemaate:
“Eğer ben yanılıp yanlış yaparsam ne yaparsınız?” diye sorduğu rivayet edilir.
Cemaat:
“Seni doğrultmasını biliriz.” diye cevap vermiştir.
Buradaki asıl ders, yöneticinin veya ilim sahibi kişinin de hata yapabileceğini kabul etmek ve yanlış görüldüğünde güzel bir şekilde uyarmaktan çekinmemektir.
İnsan kendisini de başkasını da hakikatin ölçüsüne göre değerlendirmelidir.
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bizlere hakkı hak olarak görüp ona tâbi olmayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan uzak durmayı ve yanlış gördüğümüz şeyleri hikmet, adalet ve güzel ahlakla düzeltebilmeyi nasip eylesin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
“Allah’ım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil hamdülillâhi rabbil âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfiruke ve etûbü ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 3 Aralık 2017 Pazar
Original Kar © glan
Yeryüzündeki Vedûd Halifeler — Seven ve Sevilen İki Cinsiyetli Halifeler
(Kar©glan'ın 15 Aralık 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi, inne rabbî rahîmun vedûd.
Meali:
Rab'binizden bağışlanma, af dileyin. Sonra O'na tövbe edin, pişmanlığınızı sunun. Muhakkak ki Rabbiniz hem Rahîm'dir (Anne gibi rahim sahibi), hem de Vedûd'dur (Hem sevilip hem sevilendir; seven erkekse sevilen kadın, seven gök ise sevilen yer ve toprak gibi. Biz yer ve gök ikisine birlikte dünya diyoruz. Dünya, yeri ile göğü bir arada tutan, sahip olan demek. Yani iki cinsiyet: biri anne, biri baba. Gök baba ise, yer ve toprak verimli anne. Sevmek eril ise, sevilmek dişil ve müennes).
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 90. ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnehu huve yubdiu ve yuîd. Ve huvel gafûrul vedûd. Zul arşil mecîd.
Meali:
Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu geri döndürür. O, çok bağışlayandır, çok seven ve sevilendir. (O), Arş'ın Sahibi'dir, Mecîd'dir (mucid, maciddir; icad edicidir).
(Sadakallahul Aziym — BÜRÛC Suresi 15. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, İman 7)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah'ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî — İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Hüccetü'l-İslâm, İmam Gazâlî, cilt 4, s. 594)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder (meydana getirir)."
(Hadis-i Şerif; Kütüb-i Sitte, cilt 16, s. 239)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Seven, sevdiğine, sevdiğini söylesin."
veya
"Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393))
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Vüdd (وُدّ) ve meveddet (مَوَدَّة) masdarından türemiş, mübalağalı ism-i fâil kalıbında bir sıfattır. Bu kalıp Allah (c.c.) için kullanılırsa sıfat olur. Bu kalıp ism-i mef'ul manasında isim olarak da kullanılır. Sevgi anlamındadır. İsm-i fâil olarak alındığında ÇOK SEVEN, ism-i mef'ul olarak alındığında ise ÇOK SEVİLEN manalarına gelir. Daha çok da "çok seven" manası tercih edilmiştir.
**VEDÛD ismi Kur'ân-ı Kerîm'de iki ayrı yerde geçer:**
"Şuayb (a.s.) dedi ki: Rabbınızdan bağışlanma dileyin, sonra da O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Rahîm'dir, Vedûd'dur." (Hûd Sûresi 11/90)
"Rabbinin tutuşu şiddetlidir. İlkin var eden, sonra geri çevirip yeniden yaratan O'dur. O Gafûr'dur, Vedûd'dur." (Bürûc Sûresi 85/11, 12, 13)
Bu iki âyet de Mekkî'dir. Vedûd ismi bir yerde Gafûr, bir yerde de Rahîm ismi ile beraber gelmiştir. Vedûd ismi ile bu iki isim arasında karşılıklı bir gereklilik ve derecelendirme gibi bir ilgi söz konusudur. Vedûd olduğu için rahmet ve mağfiret eder. Rahmet ve mağfiret için sevmek gerekir.
Bazılarına göre kulun Rabbini sevmesi, Allah'ın (c.c.) bir ihsanı ve lütfudur. Kulun gücü ve kabiliyeti sebebiyle değildir. Allah (c.c.) kulunu sever ve kalbine de bir sevgi yerleştirir. Sonra da kul, Allah'ın (c.c.) tevfikiyle Rabbini sever. Rabbini sevince de Rabbi onu bir başkasının sevgisiyle mükâfatlandırır. Gizli ve açık bütün kulluk davranışlarının ruhu ve temeli Allah (c.c.) sevgisidir. Mâide Sûresi 5/54. âyetinde:
"O onları sever, onlar da O'nu..." Hakk'ın sevgisi, kulun sevgisinden önce gelmiştir. Hakk'ın kula muhabbeti olmasaydı, kul Hakk'a muhabbet edemezdi.
Aşk odu evvel düşer mâşûka, ondan âşıka
Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi.
Hakk'ın sâlih kulları, Allah'ın (c.c.) zât, sıfat ve fiiller açısından mükemmel bir varlık olduğunu, ortadaki eserlerinin mükemmelliğini bildikleri için O'nu severler; O da VEDÛD (çok sevilen) olur.
Vedûd ismi ister "seven" ister "sevilen" anlamında olsun, bu iki vasıf da bir medih (övme) olur. Allah'ın (c.c.) itaatkâr kullarını sevmesi, lütuf sahibi olması demektir. Yani bu sevme, hem Allah (c.c.) için bir medih (sevmek bir mükemmelliktir), hem de Allah (c.c.) tarafından kullarını medihtir. Kulların Allah'ı (c.c.) sevmesi (yani Allah'ın "sevilen" olması), onlar nezdinde kerem ve ihsanının bilinmiş olmasından dolayıdır. Bu biliş de medihtir.
Allah'ın (c.c.) sâlih kullarını sevmesi, kendilerinden razı olup amellerini kabulü ve diğer kullarına da sevdirmesi demektir.
**Allah (c.c.) kimleri sever:**
1. Muhsinler: (Bakara 195, Âl-i İmrân 134)
2. Tevbe edenler: (Bakara 222)
3. Temizlenenler: (Bakara 222)
4. Müttakiler: (Âl-i İmrân 76)
5. Sabredenler: (Âl-i İmrân 146)
6. Tevekkül edenler: (Âl-i İmrân 159)
7. Âdil olanlar: (Mâide 42)
8. Saf halinde yolunda savaşanlar: (Saff 4)
**Allah (c.c.) kimleri sevmez:**
1. Haddi aşanları: (Bakara 190)
2. Fesad: (Bakara 205)
3. Nankör, günahkâr: (Bakara 276)
4. Kâfirler: (Âl-i İmrân 32)
5. Zalimler: (Âl-i İmrân 57)
6. Hâin günahkâr: (Nisâ 107)
7. Müfsidler: (Mâide 64)
8. Müsrifler: (En'âm 141)
9. Hainler: (Enfâl 58)
10. Müstekbirler: (Nahl 23)
11. Hain nankör: (Hac 38)
12. Kibirli: (Lokman 18)
Kullarından bu isme lâyık olanlar, mahlûkata karşı iyilikten başka bir şey istemeyenlerdir:
1. Kendisi için istediğini başkaları için de isteyenler
2. Başkalarını kendisine tercih edenler.
**Bu ismi ile Allah (c.c.):**
1. Varlık vererek mahlûkatını sevdiğini göstermiştir.
2. Mahlûkat için sadece hayır murad etmiştir. Onlar için hayır muradı, aynı zamanda varlık vermesidir de.
3. Hayırlara ulaşmaları için her türlü ihsanda bulunmuştur.
4. Kendisini sevenleri rahmet ve merhametiyle kuşatmıştır.
5. Sevenlerini mahlûkata da sevdirmektedir.
**Peygamberimizin (s.a.v.) bu isimden istifadesi:**
1. Herkes için hayırdan başka bir şey murad etmezdi.
2. Başkalarını kendisine tercih ederdi.
3. Sevdiğini hal ve hareketleriyle gösterirdi.
4. Sevgisinin tezahürü olarak kendisine yapılan kusurları bağışlardı.
5. İnsanlara olan sevgisi, onların azaba düşmelerine engel olmak için bütün imkânlarını seferber etmeye sebep olmuştu.
6. Sever ve sevmeyi tavsiye eder; sevmeyende bir hayır bulunmadığını söylerdi.
7. Yaratıkları seven, onlar tarafından sevilen biri idi.
**Müminlerin istifadesi:**
1. Müminlerin kendisini sevmelerini engelleyecek hal ve hareketlerden uzak kalmak.
2. Sevmelerini kolaylaştıracak hallere sahip olmak.
3. Sevdiğimizi açıkça gösterebilmek. Sevdiklerimiz için bir şeyler yaparız (yapmalıyız); bir şeyler yaptıklarımız da bizim sevdiklerimizdir.
4. Allah'ı (c.c.), Peygamberimizi (s.a.v.), ashabını (r. anhum), âlimlerimizi (r.a.) ve tüm müminleri sevmek, sevdirmek.
5. Kendimiz için istediklerimizi müminler için de istemek, istemediklerimizi de istememek (asgari).
6. Müminleri kendimize tercih eder olmak.
7. Allah'ın (c.c.) sevdiği kimselerden olmak.
8. Allah'ın (c.c.) sevmediklerinden olmamak.
**Dilbilgisi**
**Etken Fiiller:** Yüklemin bildirdiği eylemi yapan, yerine getiren belliyse (gerçek özne varsa), o cümlenin eylemi etken çatılıdır. Örnek:
Yaşlı adam bir hamlede merdiveni tırmandı.
(Gerçek Özne — Etken)
Kaymakam gelecek diye köy halkı yollara döküldü.
(Gerçek Özne — Etken)
Vücudum kaskatı olmuştu, kulaklarım duymuyordu.
(Gerçek Özne — Etken / Gerçek Özne — Etken)
**Edilgen Fiiller:** Eylemi yapan ve gerçekleştirenin belli olmadığı (gerçek öznenin olmadığı) eylemler, edilgen çatılıdır. Bir eylemin edilgen çatılı olabilmesi için "-ıl, -il, -ul, -ül, -ın, -in, -ün, -un" eklerinden birini alması gerekir. Örnek:
Buz olmasın diye yollara tuz döküldü. (Döken belli değil)
Sınav sonuçları açıklandı. (Açıklayan belli değil)
Anadolu'nun ücra bir kasabasına atanmış. (Atayan belli değil)
---
El Vedûd ismi ise bu iki eylemi içinde tutan bir fiil; yani hem etken, hem edilgen bir fiil: Seven ve sevilen. Yani Allah seviliyor; kim seviyor belli değil. Allah seviyor; yine kimi sevdiği belli değil. Amma yukarıda yazdığımız fiillerde ise "Allah falanı sever, filanı sever." Ve fakat bu Vedûd ise Allah hem seven, hem sevilen; yani aynı anda hem yürüyen hem de duran bir araba misali gibi... Yani kerkenez kuşu mesela; yeryüzündeki bir göreve münhasır bir halife olarak, aynı anda hem uçup hem de havada duran bir özellik gösteren doğan kuşu. Yani aynı anda iki eylemi içinde tutuyor. İşte Allah Vedûd'dur da: Seven ve sevilen, eril ve dişil, etken ve edilgen...
Halbuki etken fiil demek, seven mesela; seven kimse, sevme fiilini yapan demek. Fakat sevilen ise, seven biri tarafından sevilen özneye verilen isim. Yani burada sevme fiili başkası tarafından ona yapıldığı için sevilen, edilgen durumundadır. Öyle olunca kadın, sevme fiilini cinsel yolda yapılamasında, kadın yine edilgen durumda; erkek ise sevme fiilini yapan olarak etken durumda. Ve etken olan erkek, Rahmân; edilgen olan kadın ise Rahîm tabiatlı. Ve Vedûd ise bu ikisini de içinde barındıran olunca, hem erkek hem dişi eylemi yapabilecek âlet ve edevatı olan kimse, bu ismin yeryüzünde tecelli ettiği halife demek olur. Yani bu maddelerden mıknatıs ve demirin mıknatıs olmuş hali; yine âlet ve edevattan iğne bu durumda, iplik bu durumda...
**Hermafrodit (erdişi veya hünsâ):** Hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlılara verilen addır.
**Etimoloji:** Kelime olarak hermafrodit, Yunan mitolojisindeki Haberleşme Tanrısı Hermes ile Güzellik Tanrıçası Afrodit'in adlarından gelmektedir. Efsaneye göre Afrodit ile Hermes'in bir oğulları olur. Adını Hermafrodit koyarlar. Hermafrodit o kadar güzeldir ki bir su perisinin dikkatini çekmiştir. Peri kız sürekli ona yakınlaşmak için uğraşır ama Hermafrodit'in nazı ile karşılaşır. Bir türlü yüz bulamayan peri kız, Hermafrodit gölde yüzerken birdenbire karşısına çıkar ve sıkı bir şekilde ona sarılır. Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Sonunda dileği kabul olur ve ikisi de aynı vücutta can bulurlar. Böylece ortaya çift cinsiyetli bir insan çıkar.
Çiçeklerin neredeyse tamamı hermafrodit bir sisteme sahiptir; yani hem erkeğini hem dişisini aynı çiçek kendi içinde barındırır. Yani bitkisel üreme sistemine sahip olanlar, yani mutasyonda üreme sistemi bitkiden hayvana ve insana tam dönmemiş ve bitkisel üreme sisteminde karar kılmış canlılardır onlar yani.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fâsikîn.
Meali:
De ki: "Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler, Allah'tan ve O'nun Resûl'ünden ve O'nun (Allah'ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah, fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez."
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 24. ayet)
Allah ismi ise, Cenab-ı Mevlâ'nın bütün isimlerini içinde barındıran câmi bir isim. Yani Vedûd, sadece ikisini — Rahmân ve Rahîm'i — içinde barındıran isim. "Bismillahirrahmânirrahîm"de de iki isim bir cümlede birlikte barınıyor. Oysaki Allah ismi câmi bir isim ve 99 ismi birlikte barındırıyor. Ve Allah'ın daha bilmediğimiz binler ismi var. Çünkü Allah, "Allah'ın en güzel isimleri" diye adlandırdığı isimler 99 tane; ondan sonra binler ismi var. Ve bu 99 güzel ismi barındıran ismine "Allah" diyoruz. Ve öyle olunca, ya Allah'ın iki bin ismini aynı anda barındıran hali nedir, kimde tecelli eder, nedir ne değildir?
İnsan aziz bir varlıktır. Çünkü Allah yeryüzüne onu halife kılmış ve kendi suretinde yaratmıştır. Ve öyle olunca, yeryüzünde bazı insanları yaratırken de böyle çift cinsiyetli olarak halketmiş. Peki "Niye kendi suretini böyle iki cinsiyetli yaptı?" demek yok mu? Kendini buna mı benzetti, yoksa bir sıfatı da öyle mi demek O'nun? İnsan halifeyse, her insan bir ayrı halife; böyle hermafrodit insanlar da halife ise, o zaman bunlar Allah'ın hangi ismine âyine? Dediğimiz zaman; işte onlar, Allah'ın Vedûd ismine bakan yüzler. Sakın ola o halinizi bozmayın! Yaratan Allah, yaratmasını unutmadı, yanlış da yaratmadı. Sizi de bilir, kendisini de bilir; neden öyle yarattığını da bilir O. Ve o bir dert mi? Hastalık mı? Mutasyon mu? Bozuk mutasyon mu? Yoksa Allah'ın hallerinden bir hâl de o mu demek lazım?
Ve çiçekler iki cinsiyeti içinde tutuyor ancak kendi kendini döllemez. Onu ya bir kelebek, böcek, ya bir arı yahut rüzgâr döller. Yani Meryem Annemize hermafrodit diyenler için: "Peki onu hangi arı dölledi?" demek yok mu? O eğer hermafrodit idiyse... Yani kararlı element ve kararsız element vardır. **Kararlı element:** Var olacağına karar verir ve ya gaz, ya sıvı, ya da katı olarak yüze çıkar. **Kararsız element** ise varlık ile yokluk arasında, yahut eril mi dişil mi, yani eksi yüklü mü artı yüklü mü olacağına karar veremeyen element demek olur. Yani mıknatıs, hem eksi kutbu hem artı kutbu içinde barındırır; bir ucu eksi, bir ucu artıdır. Bir ucu erkek, diğer ucu dişi. Yine dut bitkisini çok yiyenlerde de bu hal ortaya çıkar. Yani aynen halife olan Budha gibi; dut ağacından etkilenen halife Budha, yani "dal dala" demek.
Yine bir dalın mesela iki çatağı varsa, bir çatağına kayısı aşıladınız mı, ağacın orijinali ise erik ise, o ağaç hem erik hem kayısı verir ve şaşırmaz. Yani öyle olunca yine bitkilerde bunun hali var. O bitkinin insan olmuş haline de işte kararsız insan; "O mu bu mu?" diyen insan olmuş. Yani öyle olunca, işte kararsız elementlerden yiyen kimselerde olan bir hal; yahut kararsız elemente maruz kalmış erkek ve kadından olan çocuklar... İğne ve iplik: İğne delikli, iplik deliğinden geçer. Amma iğne yine erildir; kumaşı ise delip diker.
Çiçeklerden **Cyclamen** — bu yukarıdaki resimdeki çiçeğin gerçek ismi. Yani o ağızlarda ve internette dolaşan diğer "cyclemen" çiçeği gerçek Cyclamen değildir. Bu, gerçek Cyclamen çiçeği; yani iki cibilliyeti aynı anda barındırdığı görsel olarak görünen bir çiçek. İnternet ismi ise "flamingo çiçeği" diye bulabilirsiniz. Halbuki gerçek ismi Cyclamen çiçeği budur yani. Affedersiniz ismi "si-kli-amen-en çocuk" — isimler öyle boş yere konulmaz; bir frekansı, tınısı var yani: Annesi hermafrodit çocuk demek, Cyclamen.
Gelelim gündem konusuna ve Mescid-i Aksa meselesine... Ve Mescid-i Aksa, günümüzde üç kıbleyi, üç yönü, üç dini bir araya getiren mescit olarak biliniyor. Yani üç dini birleştiren yön demek. Eğer Meryem ikisini birleştiren ise ve ondan ve oğlundan sonra Muhammed geldi; ve Mirac ederken ise o 124 bin peygamberi orada birleştirdi ve namaz kıldı diye biliyoruz. Yani bütün dinleri birleştirecek olan kıble demek yani. Öyle olunca Allah, bizim Mescid-i Aksa ile hepimizin, bütün insanlığın bir olduğunu anlattığı bir Kâbe ve kıble. Yani eğer 124 bin peygamber aynı yöne döndü, birleştiyse, işte Mehdi demek de onların hepsini yeniden birleştirecek olan kimse. Ve öyle ki o orada namaz kılma meselesi de... Yani Mehdi, Mescid-i Aksa'da namaz kılsa ve kılarsa — Şam'da değil, dikkat edin, Mescid-i Aksa'da kılınacak namaz — ve onun ardındaki cemaatin isimleri, 124 bin peygamberin isimleri olacak. Ve onlar hem İsevî, hem Musevî, ve Muhammedî, ve Budist, hem Zerdüşt olabilir. Amma hepsi aynı Kâbe ve aynı kıbleye, yani yönünü Allah'a tutan kimseler demek. Yoksa Mescid-i Aksa öyle, "Vay burası bizimdi, yine bizim olacak!" diye kavga çıkaranların, kavga çıkarma sebebi olacak mescit değil yani, gafil sürüsü. Daha hâlâ ayrılık ve "Bu benim, şu senin, sen şucusun, ben bucuyum" davası ile kavga edin durun siz, gafil sürüsü!
Allah'ın Mescid-i Aksa'dan ne murad ettiğini anlamazsanız, daha ne Mehdî bulursunuz, ne de Mehdî'yi tanırsınız, anladınız mı? Ne de Mehdî gelip öyle Mescid-i Aksa'yı falan fethetmez. Orası Allah'ın evi ise, Allah orayı muhafaza edecektir zaten. Orası taş topraktan bir bina iken, o taş toprak uğruna — gerçek kıble insan kalbi iken — o taş toprak uğruna binler ölecek, öldürülecek! Kâbe kalbli insanı, aziz varlığı iyi düşünün: Taş toprak mı önemli ve kutsal, yoksa aziz bir yaratık ve halife olan insan mı? Ne bu kavga, gafil sürüsü! Allah "Birleşin, bütün dinler, peygamberler birleşin!" derken, sizler "Kavga edelim!" diyorsunuz. O diyor "Bizim", beriki diyor "Zaten bizimdi, bizim kalacak!" Yazıklar olsun, düşüncesizler! Bunun uğrunda canlara kıyın, bir de olur mu, gafil sürüsü!
Kâbe'nin Yeniden İmârı ve Peygamberimizin Hakemliği
Kâinatın Efendisi 35 yaşında idi.
Bu sırada Kureyş kabilesi, Kâbe duvarlarını yıkıp yeniden tamir kararını verdi. Zira yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu mâbedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bulunması sebebiyle de yağan yağmurlar temeline kadar tesir etmiş ve binayı adeta harap bir hale getirmişti.
Son olarak gelen büyük bir sel, Kâbe'yi bütün bütün sarsmış ve duvarlarını çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada bir hadise daha oldu: Kadının biri Harem'de ateş yaktı. Ateşin korundan sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe'nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu.
Bütün bunların üzerine bir de Kâbe'nin içinde bulunan bir definenin çalınması eklenince, Mekkeliler artık verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme gayretine girdiler.
Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kura ile kabileler arasında dörde taksim edildi. Buna göre, Abdi Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe'nin Şam cephesi (Hatim, Hıcr tarafı); Şehm, Cehm (Cümah) ve Amiroğulları payına Kâbe'nin Yemen köşesi ile Hacerü'l-Esved köşesi arası; Mahzum ve Teymoğullarına ise Safâ ile Ecyad'a bitişik olan Yemen cephesi düştü.
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususta daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi!
Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu!
Dört beş gün, Kâbe'nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri bekleyip durdular! Sonra tekrar Mescid-i Haram'da toplandılar, birbirleriyle konuştular, tartıştılar.
Bu arada kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Kanlı bir hadisenin kopması her an beklenirken, Kureyş'in en yaşlılarından Ebû Ümeyye diye bilinen Huzeyfe b. Muğîre ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:
"Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, mâbedin şu kapısından (Benî Şeybe Kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın; o kimse bu işi bir neticeye bağlasın!"
Ebû Ümeyye'nin beklenmedik bu teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.
Artık bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı!
Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çareyle son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti?
Merak dolu bakışlar, mescidin mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi!
Uzaktan fark ettiler; kendisine mahsus boyu posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar: "El-Emin o! Muhammed o! Onun aramızda vereceği hükme râzıyız!"
Evet, gelen Muhammedü'l-Emin'di (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı.
Bu sebeple merak dolu bakışlar birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü âdil karar vereceğinden hepsi tereddütsüz emindi.
Evet, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi elbette tesadüfî değildi. Vereceği hükümle onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı.
Kalbi gibi zihni de tertemizdi Efendimizin... İsabetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
"Hemen bana bir örtü getiriniz!"
Ânında getirdiler. Bir rivayete göre bu Velid b. Muğîre'nin elbisesiydi. Diğer bir rivayete göre ise Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi.
Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O örtüyle ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi ve Sevgili Peygamberimiz, Hacerü'l-Esved'i bu örtünün ortasına koydu; sonra da "Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun" diye emretti.
Öyle yaptılar. Hacerü'l-Esved'i örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar.
...Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bizzat Hacerü'l-Esved'i kendi eliyle yerine koyarak bu şerefe nâil oldu!
Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.
Böylece Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isabetli kararıyla, kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu.
Bunu duymadınız mı siz de, ey İsevîler, ey Musevîler, ey Muhammedîler? Bunu böyle sulh ile halleden Muhammed'i unuttunuz mu da şimdi aranızda "Mehdi çıksın gelsin!" kavgasını başlatmak için Mescid-i Aksa "senin benim" kavgası yaparsınız? Mescid-i Aksa ne senin ne de benim; orası Allah'ın, bizlerin bir araya gelmemiz için koyduğu bir bilek taşı sadece. Bunu unutup da kavgaya tutuşmak da nedir?
Şimdi hani bazıları Mehdi ortaya çıksın diye yapıyor bunu. Ve Muhammed, "Ben peygamberim" dedi, ortaya çıktı; ona Mekke ambargo uyguladı, öldürmeye kalktı; ve paçasını kurtarmak için gece Mekke'den apar topar kaçan Muhammed değil mi? Ve Allah, amma sınamış Muhammed'i de... Mağaraya sığınır, oraya kadar kovalatmış bir de. Yani orada mağarada ikisinden biri tıksırıp aksırsa canlarından olacaklar. Ebû Bekir de üç buçuk atıyor korkudan. Kim korkmaz? Muhammed "O'na korkma, ikinin üçüncüsü Allah" dedi ve ayet indi:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.
Meali:
O'na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O'na (Resûl'e) yardım etmişti. Kâfir olanlar O'nu (Mekke'den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman, iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: "Mahzun olma! Muhakkak ki Allah, bizimle beraber." O zaman Allah, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü suflî kıldı. Ve Allah'ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 40. ayet)
Yani can boğazda ve o halde erkekliğin onda dokuzu tabii ki kaçmakta ve saklanmakta iken... Yine İsa da kaçsaydı belki çarmıha gerilmezdi. Musa kaçtı, Musa da kurtuldu. Ya İsa? O kaçmadı, ne oldu? O da öldürüldü; havarilerinin bazısı da Mersin'de lime lime edildi. O zaman bu insanlar şimdi değişti mi? Mehdi eğer bilinecek bulunacak olsaydı, Allah onu da peygamber ederdi ve o da alenen çıkar, tebliğ yapardı. Allah onu saklamış, gizlemiş işte. Ne dibini bucağını delcen diye uğraşıyon, gafil Müslüman, gafil gâvur!
Hz. Meryem, İsa'ya hamile kaldığında bir Musevî idi ve İsa'yı doğurdu; İsa İsevî ve İsevî oldu. İsa'nın babası da Mehdi ise, Mehdi de Müslüman. Ve Meryem ise bir Anne; ve ona dönmek, yüzünü ona bakmak Kâbe'ye bakmakla eş değer; yani yaşayan, yürüyen Kâbeler'den birisi. Ona dönen demek: İsevî, Musevî ve Müslüman. O zaman Meryem, hatta üç dini birleştiren kıble. Ve Mehdi ise, o namaz ile 124 bin din ve peygamberi bir araya toplayacak olan son asker. İster gel birleş, birlik ol; ya da ayrıl, kavga et, kıyamet kopsun başına o zaman! Ya yaşamayı seç, ya da ölmeyi.
Rabbim, ahirzaman ümmeti, Mehdi cemaatine idrak versin de iyi ile kötüyü ayırt etsinler artık.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 15 Aralık 2017 Cuma
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 15 Aralık 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi, inne rabbî rahîmun vedûd.
Meali:
Rab'binizden bağışlanma, af dileyin. Sonra O'na tövbe edin, pişmanlığınızı sunun. Muhakkak ki Rabbiniz hem Rahîm'dir (Anne gibi rahim sahibi), hem de Vedûd'dur (Hem sevilip hem sevilendir; seven erkekse sevilen kadın, seven gök ise sevilen yer ve toprak gibi. Biz yer ve gök ikisine birlikte dünya diyoruz. Dünya, yeri ile göğü bir arada tutan, sahip olan demek. Yani iki cinsiyet: biri anne, biri baba. Gök baba ise, yer ve toprak verimli anne. Sevmek eril ise, sevilmek dişil ve müennes).
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 90. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnehu huve yubdiu ve yuîd. Ve huvel gafûrul vedûd. Zul arşil mecîd.
Meali:
Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu geri döndürür. O, çok bağışlayandır, çok seven ve sevilendir. (O), Arş'ın Sahibi'dir, Mecîd'dir (mucid, maciddir; icad edicidir).
(Sadakallahul Aziym — BÜRÛC Suresi 15. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, İman 7)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah'ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî — İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Hüccetü'l-İslâm, İmam Gazâlî, cilt 4, s. 594)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder (meydana getirir)."
(Hadis-i Şerif; Kütüb-i Sitte, cilt 16, s. 239)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Seven, sevdiğine, sevdiğini söylesin."
veya
"Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393))
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Vüdd (وُدّ) ve meveddet (مَوَدَّة) masdarından türemiş, mübalağalı ism-i fâil kalıbında bir sıfattır. Bu kalıp Allah (c.c.) için kullanılırsa sıfat olur. Bu kalıp ism-i mef'ul manasında isim olarak da kullanılır. Sevgi anlamındadır. İsm-i fâil olarak alındığında ÇOK SEVEN, ism-i mef'ul olarak alındığında ise ÇOK SEVİLEN manalarına gelir. Daha çok da "çok seven" manası tercih edilmiştir.
**VEDÛD ismi Kur'ân-ı Kerîm'de iki ayrı yerde geçer:**
"Şuayb (a.s.) dedi ki: Rabbınızdan bağışlanma dileyin, sonra da O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Rahîm'dir, Vedûd'dur." (Hûd Sûresi 11/90)
"Rabbinin tutuşu şiddetlidir. İlkin var eden, sonra geri çevirip yeniden yaratan O'dur. O Gafûr'dur, Vedûd'dur." (Bürûc Sûresi 85/11, 12, 13)
Bu iki âyet de Mekkî'dir. Vedûd ismi bir yerde Gafûr, bir yerde de Rahîm ismi ile beraber gelmiştir. Vedûd ismi ile bu iki isim arasında karşılıklı bir gereklilik ve derecelendirme gibi bir ilgi söz konusudur. Vedûd olduğu için rahmet ve mağfiret eder. Rahmet ve mağfiret için sevmek gerekir.
Bazılarına göre kulun Rabbini sevmesi, Allah'ın (c.c.) bir ihsanı ve lütfudur. Kulun gücü ve kabiliyeti sebebiyle değildir. Allah (c.c.) kulunu sever ve kalbine de bir sevgi yerleştirir. Sonra da kul, Allah'ın (c.c.) tevfikiyle Rabbini sever. Rabbini sevince de Rabbi onu bir başkasının sevgisiyle mükâfatlandırır. Gizli ve açık bütün kulluk davranışlarının ruhu ve temeli Allah (c.c.) sevgisidir. Mâide Sûresi 5/54. âyetinde:
"O onları sever, onlar da O'nu..." Hakk'ın sevgisi, kulun sevgisinden önce gelmiştir. Hakk'ın kula muhabbeti olmasaydı, kul Hakk'a muhabbet edemezdi.
Aşk odu evvel düşer mâşûka, ondan âşıka
Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi.
Hakk'ın sâlih kulları, Allah'ın (c.c.) zât, sıfat ve fiiller açısından mükemmel bir varlık olduğunu, ortadaki eserlerinin mükemmelliğini bildikleri için O'nu severler; O da VEDÛD (çok sevilen) olur.
Vedûd ismi ister "seven" ister "sevilen" anlamında olsun, bu iki vasıf da bir medih (övme) olur. Allah'ın (c.c.) itaatkâr kullarını sevmesi, lütuf sahibi olması demektir. Yani bu sevme, hem Allah (c.c.) için bir medih (sevmek bir mükemmelliktir), hem de Allah (c.c.) tarafından kullarını medihtir. Kulların Allah'ı (c.c.) sevmesi (yani Allah'ın "sevilen" olması), onlar nezdinde kerem ve ihsanının bilinmiş olmasından dolayıdır. Bu biliş de medihtir.
Allah'ın (c.c.) sâlih kullarını sevmesi, kendilerinden razı olup amellerini kabulü ve diğer kullarına da sevdirmesi demektir.
**Allah (c.c.) kimleri sever:**
1. Muhsinler: (Bakara 195, Âl-i İmrân 134)
2. Tevbe edenler: (Bakara 222)
3. Temizlenenler: (Bakara 222)
4. Müttakiler: (Âl-i İmrân 76)
5. Sabredenler: (Âl-i İmrân 146)
6. Tevekkül edenler: (Âl-i İmrân 159)
7. Âdil olanlar: (Mâide 42)
8. Saf halinde yolunda savaşanlar: (Saff 4)
**Allah (c.c.) kimleri sevmez:**
1. Haddi aşanları: (Bakara 190)
2. Fesad: (Bakara 205)
3. Nankör, günahkâr: (Bakara 276)
4. Kâfirler: (Âl-i İmrân 32)
5. Zalimler: (Âl-i İmrân 57)
6. Hâin günahkâr: (Nisâ 107)
7. Müfsidler: (Mâide 64)
8. Müsrifler: (En'âm 141)
9. Hainler: (Enfâl 58)
10. Müstekbirler: (Nahl 23)
11. Hain nankör: (Hac 38)
12. Kibirli: (Lokman 18)
Kullarından bu isme lâyık olanlar, mahlûkata karşı iyilikten başka bir şey istemeyenlerdir:
1. Kendisi için istediğini başkaları için de isteyenler
2. Başkalarını kendisine tercih edenler.
**Bu ismi ile Allah (c.c.):**
1. Varlık vererek mahlûkatını sevdiğini göstermiştir.
2. Mahlûkat için sadece hayır murad etmiştir. Onlar için hayır muradı, aynı zamanda varlık vermesidir de.
3. Hayırlara ulaşmaları için her türlü ihsanda bulunmuştur.
4. Kendisini sevenleri rahmet ve merhametiyle kuşatmıştır.
5. Sevenlerini mahlûkata da sevdirmektedir.
**Peygamberimizin (s.a.v.) bu isimden istifadesi:**
1. Herkes için hayırdan başka bir şey murad etmezdi.
2. Başkalarını kendisine tercih ederdi.
3. Sevdiğini hal ve hareketleriyle gösterirdi.
4. Sevgisinin tezahürü olarak kendisine yapılan kusurları bağışlardı.
5. İnsanlara olan sevgisi, onların azaba düşmelerine engel olmak için bütün imkânlarını seferber etmeye sebep olmuştu.
6. Sever ve sevmeyi tavsiye eder; sevmeyende bir hayır bulunmadığını söylerdi.
7. Yaratıkları seven, onlar tarafından sevilen biri idi.
**Müminlerin istifadesi:**
1. Müminlerin kendisini sevmelerini engelleyecek hal ve hareketlerden uzak kalmak.
2. Sevmelerini kolaylaştıracak hallere sahip olmak.
3. Sevdiğimizi açıkça gösterebilmek. Sevdiklerimiz için bir şeyler yaparız (yapmalıyız); bir şeyler yaptıklarımız da bizim sevdiklerimizdir.
4. Allah'ı (c.c.), Peygamberimizi (s.a.v.), ashabını (r. anhum), âlimlerimizi (r.a.) ve tüm müminleri sevmek, sevdirmek.
5. Kendimiz için istediklerimizi müminler için de istemek, istemediklerimizi de istememek (asgari).
6. Müminleri kendimize tercih eder olmak.
7. Allah'ın (c.c.) sevdiği kimselerden olmak.
8. Allah'ın (c.c.) sevmediklerinden olmamak.
**Dilbilgisi**
**Etken Fiiller:** Yüklemin bildirdiği eylemi yapan, yerine getiren belliyse (gerçek özne varsa), o cümlenin eylemi etken çatılıdır. Örnek:
Yaşlı adam bir hamlede merdiveni tırmandı.
(Gerçek Özne — Etken)
Kaymakam gelecek diye köy halkı yollara döküldü.
(Gerçek Özne — Etken)
Vücudum kaskatı olmuştu, kulaklarım duymuyordu.
(Gerçek Özne — Etken / Gerçek Özne — Etken)
**Edilgen Fiiller:** Eylemi yapan ve gerçekleştirenin belli olmadığı (gerçek öznenin olmadığı) eylemler, edilgen çatılıdır. Bir eylemin edilgen çatılı olabilmesi için "-ıl, -il, -ul, -ül, -ın, -in, -ün, -un" eklerinden birini alması gerekir. Örnek:
Buz olmasın diye yollara tuz döküldü. (Döken belli değil)
Sınav sonuçları açıklandı. (Açıklayan belli değil)
Anadolu'nun ücra bir kasabasına atanmış. (Atayan belli değil)
---
El Vedûd ismi ise bu iki eylemi içinde tutan bir fiil; yani hem etken, hem edilgen bir fiil: Seven ve sevilen. Yani Allah seviliyor; kim seviyor belli değil. Allah seviyor; yine kimi sevdiği belli değil. Amma yukarıda yazdığımız fiillerde ise "Allah falanı sever, filanı sever." Ve fakat bu Vedûd ise Allah hem seven, hem sevilen; yani aynı anda hem yürüyen hem de duran bir araba misali gibi... Yani kerkenez kuşu mesela; yeryüzündeki bir göreve münhasır bir halife olarak, aynı anda hem uçup hem de havada duran bir özellik gösteren doğan kuşu. Yani aynı anda iki eylemi içinde tutuyor. İşte Allah Vedûd'dur da: Seven ve sevilen, eril ve dişil, etken ve edilgen...
Halbuki etken fiil demek, seven mesela; seven kimse, sevme fiilini yapan demek. Fakat sevilen ise, seven biri tarafından sevilen özneye verilen isim. Yani burada sevme fiili başkası tarafından ona yapıldığı için sevilen, edilgen durumundadır. Öyle olunca kadın, sevme fiilini cinsel yolda yapılamasında, kadın yine edilgen durumda; erkek ise sevme fiilini yapan olarak etken durumda. Ve etken olan erkek, Rahmân; edilgen olan kadın ise Rahîm tabiatlı. Ve Vedûd ise bu ikisini de içinde barındıran olunca, hem erkek hem dişi eylemi yapabilecek âlet ve edevatı olan kimse, bu ismin yeryüzünde tecelli ettiği halife demek olur. Yani bu maddelerden mıknatıs ve demirin mıknatıs olmuş hali; yine âlet ve edevattan iğne bu durumda, iplik bu durumda...
**Hermafrodit (erdişi veya hünsâ):** Hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlılara verilen addır.
**Etimoloji:** Kelime olarak hermafrodit, Yunan mitolojisindeki Haberleşme Tanrısı Hermes ile Güzellik Tanrıçası Afrodit'in adlarından gelmektedir. Efsaneye göre Afrodit ile Hermes'in bir oğulları olur. Adını Hermafrodit koyarlar. Hermafrodit o kadar güzeldir ki bir su perisinin dikkatini çekmiştir. Peri kız sürekli ona yakınlaşmak için uğraşır ama Hermafrodit'in nazı ile karşılaşır. Bir türlü yüz bulamayan peri kız, Hermafrodit gölde yüzerken birdenbire karşısına çıkar ve sıkı bir şekilde ona sarılır. Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Sonunda dileği kabul olur ve ikisi de aynı vücutta can bulurlar. Böylece ortaya çift cinsiyetli bir insan çıkar.
Çiçeklerin neredeyse tamamı hermafrodit bir sisteme sahiptir; yani hem erkeğini hem dişisini aynı çiçek kendi içinde barındırır. Yani bitkisel üreme sistemine sahip olanlar, yani mutasyonda üreme sistemi bitkiden hayvana ve insana tam dönmemiş ve bitkisel üreme sisteminde karar kılmış canlılardır onlar yani.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fâsikîn.
Meali:
De ki: "Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler, Allah'tan ve O'nun Resûl'ünden ve O'nun (Allah'ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah, fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez."
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 24. ayet)
Allah ismi ise, Cenab-ı Mevlâ'nın bütün isimlerini içinde barındıran câmi bir isim. Yani Vedûd, sadece ikisini — Rahmân ve Rahîm'i — içinde barındıran isim. "Bismillahirrahmânirrahîm"de de iki isim bir cümlede birlikte barınıyor. Oysaki Allah ismi câmi bir isim ve 99 ismi birlikte barındırıyor. Ve Allah'ın daha bilmediğimiz binler ismi var. Çünkü Allah, "Allah'ın en güzel isimleri" diye adlandırdığı isimler 99 tane; ondan sonra binler ismi var. Ve bu 99 güzel ismi barındıran ismine "Allah" diyoruz. Ve öyle olunca, ya Allah'ın iki bin ismini aynı anda barındıran hali nedir, kimde tecelli eder, nedir ne değildir?
İnsan aziz bir varlıktır. Çünkü Allah yeryüzüne onu halife kılmış ve kendi suretinde yaratmıştır. Ve öyle olunca, yeryüzünde bazı insanları yaratırken de böyle çift cinsiyetli olarak halketmiş. Peki "Niye kendi suretini böyle iki cinsiyetli yaptı?" demek yok mu? Kendini buna mı benzetti, yoksa bir sıfatı da öyle mi demek O'nun? İnsan halifeyse, her insan bir ayrı halife; böyle hermafrodit insanlar da halife ise, o zaman bunlar Allah'ın hangi ismine âyine? Dediğimiz zaman; işte onlar, Allah'ın Vedûd ismine bakan yüzler. Sakın ola o halinizi bozmayın! Yaratan Allah, yaratmasını unutmadı, yanlış da yaratmadı. Sizi de bilir, kendisini de bilir; neden öyle yarattığını da bilir O. Ve o bir dert mi? Hastalık mı? Mutasyon mu? Bozuk mutasyon mu? Yoksa Allah'ın hallerinden bir hâl de o mu demek lazım?
Ve çiçekler iki cinsiyeti içinde tutuyor ancak kendi kendini döllemez. Onu ya bir kelebek, böcek, ya bir arı yahut rüzgâr döller. Yani Meryem Annemize hermafrodit diyenler için: "Peki onu hangi arı dölledi?" demek yok mu? O eğer hermafrodit idiyse... Yani kararlı element ve kararsız element vardır. **Kararlı element:** Var olacağına karar verir ve ya gaz, ya sıvı, ya da katı olarak yüze çıkar. **Kararsız element** ise varlık ile yokluk arasında, yahut eril mi dişil mi, yani eksi yüklü mü artı yüklü mü olacağına karar veremeyen element demek olur. Yani mıknatıs, hem eksi kutbu hem artı kutbu içinde barındırır; bir ucu eksi, bir ucu artıdır. Bir ucu erkek, diğer ucu dişi. Yine dut bitkisini çok yiyenlerde de bu hal ortaya çıkar. Yani aynen halife olan Budha gibi; dut ağacından etkilenen halife Budha, yani "dal dala" demek.
Yine bir dalın mesela iki çatağı varsa, bir çatağına kayısı aşıladınız mı, ağacın orijinali ise erik ise, o ağaç hem erik hem kayısı verir ve şaşırmaz. Yani öyle olunca yine bitkilerde bunun hali var. O bitkinin insan olmuş haline de işte kararsız insan; "O mu bu mu?" diyen insan olmuş. Yani öyle olunca, işte kararsız elementlerden yiyen kimselerde olan bir hal; yahut kararsız elemente maruz kalmış erkek ve kadından olan çocuklar... İğne ve iplik: İğne delikli, iplik deliğinden geçer. Amma iğne yine erildir; kumaşı ise delip diker.
Çiçeklerden **Cyclamen** — bu yukarıdaki resimdeki çiçeğin gerçek ismi. Yani o ağızlarda ve internette dolaşan diğer "cyclemen" çiçeği gerçek Cyclamen değildir. Bu, gerçek Cyclamen çiçeği; yani iki cibilliyeti aynı anda barındırdığı görsel olarak görünen bir çiçek. İnternet ismi ise "flamingo çiçeği" diye bulabilirsiniz. Halbuki gerçek ismi Cyclamen çiçeği budur yani. Affedersiniz ismi "si-kli-amen-en çocuk" — isimler öyle boş yere konulmaz; bir frekansı, tınısı var yani: Annesi hermafrodit çocuk demek, Cyclamen.
Gelelim gündem konusuna ve Mescid-i Aksa meselesine... Ve Mescid-i Aksa, günümüzde üç kıbleyi, üç yönü, üç dini bir araya getiren mescit olarak biliniyor. Yani üç dini birleştiren yön demek. Eğer Meryem ikisini birleştiren ise ve ondan ve oğlundan sonra Muhammed geldi; ve Mirac ederken ise o 124 bin peygamberi orada birleştirdi ve namaz kıldı diye biliyoruz. Yani bütün dinleri birleştirecek olan kıble demek yani. Öyle olunca Allah, bizim Mescid-i Aksa ile hepimizin, bütün insanlığın bir olduğunu anlattığı bir Kâbe ve kıble. Yani eğer 124 bin peygamber aynı yöne döndü, birleştiyse, işte Mehdi demek de onların hepsini yeniden birleştirecek olan kimse. Ve öyle ki o orada namaz kılma meselesi de... Yani Mehdi, Mescid-i Aksa'da namaz kılsa ve kılarsa — Şam'da değil, dikkat edin, Mescid-i Aksa'da kılınacak namaz — ve onun ardındaki cemaatin isimleri, 124 bin peygamberin isimleri olacak. Ve onlar hem İsevî, hem Musevî, ve Muhammedî, ve Budist, hem Zerdüşt olabilir. Amma hepsi aynı Kâbe ve aynı kıbleye, yani yönünü Allah'a tutan kimseler demek. Yoksa Mescid-i Aksa öyle, "Vay burası bizimdi, yine bizim olacak!" diye kavga çıkaranların, kavga çıkarma sebebi olacak mescit değil yani, gafil sürüsü. Daha hâlâ ayrılık ve "Bu benim, şu senin, sen şucusun, ben bucuyum" davası ile kavga edin durun siz, gafil sürüsü!
Allah'ın Mescid-i Aksa'dan ne murad ettiğini anlamazsanız, daha ne Mehdî bulursunuz, ne de Mehdî'yi tanırsınız, anladınız mı? Ne de Mehdî gelip öyle Mescid-i Aksa'yı falan fethetmez. Orası Allah'ın evi ise, Allah orayı muhafaza edecektir zaten. Orası taş topraktan bir bina iken, o taş toprak uğruna — gerçek kıble insan kalbi iken — o taş toprak uğruna binler ölecek, öldürülecek! Kâbe kalbli insanı, aziz varlığı iyi düşünün: Taş toprak mı önemli ve kutsal, yoksa aziz bir yaratık ve halife olan insan mı? Ne bu kavga, gafil sürüsü! Allah "Birleşin, bütün dinler, peygamberler birleşin!" derken, sizler "Kavga edelim!" diyorsunuz. O diyor "Bizim", beriki diyor "Zaten bizimdi, bizim kalacak!" Yazıklar olsun, düşüncesizler! Bunun uğrunda canlara kıyın, bir de olur mu, gafil sürüsü!
Kâbe'nin Yeniden İmârı ve Peygamberimizin Hakemliği
Kâinatın Efendisi 35 yaşında idi.
Bu sırada Kureyş kabilesi, Kâbe duvarlarını yıkıp yeniden tamir kararını verdi. Zira yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu mâbedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bulunması sebebiyle de yağan yağmurlar temeline kadar tesir etmiş ve binayı adeta harap bir hale getirmişti.
Son olarak gelen büyük bir sel, Kâbe'yi bütün bütün sarsmış ve duvarlarını çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada bir hadise daha oldu: Kadının biri Harem'de ateş yaktı. Ateşin korundan sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe'nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu.
Bütün bunların üzerine bir de Kâbe'nin içinde bulunan bir definenin çalınması eklenince, Mekkeliler artık verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme gayretine girdiler.
Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kura ile kabileler arasında dörde taksim edildi. Buna göre, Abdi Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe'nin Şam cephesi (Hatim, Hıcr tarafı); Şehm, Cehm (Cümah) ve Amiroğulları payına Kâbe'nin Yemen köşesi ile Hacerü'l-Esved köşesi arası; Mahzum ve Teymoğullarına ise Safâ ile Ecyad'a bitişik olan Yemen cephesi düştü.
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususta daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi!
Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu!
Dört beş gün, Kâbe'nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri bekleyip durdular! Sonra tekrar Mescid-i Haram'da toplandılar, birbirleriyle konuştular, tartıştılar.
Bu arada kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Kanlı bir hadisenin kopması her an beklenirken, Kureyş'in en yaşlılarından Ebû Ümeyye diye bilinen Huzeyfe b. Muğîre ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:
"Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, mâbedin şu kapısından (Benî Şeybe Kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın; o kimse bu işi bir neticeye bağlasın!"
Ebû Ümeyye'nin beklenmedik bu teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.
Artık bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı!
Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çareyle son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti?
Merak dolu bakışlar, mescidin mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi!
Uzaktan fark ettiler; kendisine mahsus boyu posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar: "El-Emin o! Muhammed o! Onun aramızda vereceği hükme râzıyız!"
Evet, gelen Muhammedü'l-Emin'di (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı.
Bu sebeple merak dolu bakışlar birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü âdil karar vereceğinden hepsi tereddütsüz emindi.
Evet, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi elbette tesadüfî değildi. Vereceği hükümle onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı.
Kalbi gibi zihni de tertemizdi Efendimizin... İsabetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
"Hemen bana bir örtü getiriniz!"
Ânında getirdiler. Bir rivayete göre bu Velid b. Muğîre'nin elbisesiydi. Diğer bir rivayete göre ise Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi.
Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O örtüyle ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi ve Sevgili Peygamberimiz, Hacerü'l-Esved'i bu örtünün ortasına koydu; sonra da "Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun" diye emretti.
Öyle yaptılar. Hacerü'l-Esved'i örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar.
...Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bizzat Hacerü'l-Esved'i kendi eliyle yerine koyarak bu şerefe nâil oldu!
Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.
Böylece Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isabetli kararıyla, kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu.
Bunu duymadınız mı siz de, ey İsevîler, ey Musevîler, ey Muhammedîler? Bunu böyle sulh ile halleden Muhammed'i unuttunuz mu da şimdi aranızda "Mehdi çıksın gelsin!" kavgasını başlatmak için Mescid-i Aksa "senin benim" kavgası yaparsınız? Mescid-i Aksa ne senin ne de benim; orası Allah'ın, bizlerin bir araya gelmemiz için koyduğu bir bilek taşı sadece. Bunu unutup da kavgaya tutuşmak da nedir?
Şimdi hani bazıları Mehdi ortaya çıksın diye yapıyor bunu. Ve Muhammed, "Ben peygamberim" dedi, ortaya çıktı; ona Mekke ambargo uyguladı, öldürmeye kalktı; ve paçasını kurtarmak için gece Mekke'den apar topar kaçan Muhammed değil mi? Ve Allah, amma sınamış Muhammed'i de... Mağaraya sığınır, oraya kadar kovalatmış bir de. Yani orada mağarada ikisinden biri tıksırıp aksırsa canlarından olacaklar. Ebû Bekir de üç buçuk atıyor korkudan. Kim korkmaz? Muhammed "O'na korkma, ikinin üçüncüsü Allah" dedi ve ayet indi:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.
Meali:
O'na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O'na (Resûl'e) yardım etmişti. Kâfir olanlar O'nu (Mekke'den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman, iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: "Mahzun olma! Muhakkak ki Allah, bizimle beraber." O zaman Allah, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü suflî kıldı. Ve Allah'ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 40. ayet)
Yani can boğazda ve o halde erkekliğin onda dokuzu tabii ki kaçmakta ve saklanmakta iken... Yine İsa da kaçsaydı belki çarmıha gerilmezdi. Musa kaçtı, Musa da kurtuldu. Ya İsa? O kaçmadı, ne oldu? O da öldürüldü; havarilerinin bazısı da Mersin'de lime lime edildi. O zaman bu insanlar şimdi değişti mi? Mehdi eğer bilinecek bulunacak olsaydı, Allah onu da peygamber ederdi ve o da alenen çıkar, tebliğ yapardı. Allah onu saklamış, gizlemiş işte. Ne dibini bucağını delcen diye uğraşıyon, gafil Müslüman, gafil gâvur!
Hz. Meryem, İsa'ya hamile kaldığında bir Musevî idi ve İsa'yı doğurdu; İsa İsevî ve İsevî oldu. İsa'nın babası da Mehdi ise, Mehdi de Müslüman. Ve Meryem ise bir Anne; ve ona dönmek, yüzünü ona bakmak Kâbe'ye bakmakla eş değer; yani yaşayan, yürüyen Kâbeler'den birisi. Ona dönen demek: İsevî, Musevî ve Müslüman. O zaman Meryem, hatta üç dini birleştiren kıble. Ve Mehdi ise, o namaz ile 124 bin din ve peygamberi bir araya toplayacak olan son asker. İster gel birleş, birlik ol; ya da ayrıl, kavga et, kıyamet kopsun başına o zaman! Ya yaşamayı seç, ya da ölmeyi.
Rabbim, ahirzaman ümmeti, Mehdi cemaatine idrak versin de iyi ile kötüyü ayırt etsinler artık.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 15 Aralık 2017 Cuma
Original Kar © glan
İnnel Hasenât Yüzhibnes Seyyiât — İyilikler Kötülükleri Siler — İstikamet Bahar ve Aydınlığa Doğru
(Kar©glan'ın 25 Aralık 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyl(leyli), innel hasenâti yuzhibnes seyyiât(seyyiâti), zâlike zikrâ liz zâkirîn(zâkirîne).
Meali:
Gündüzün iki tarafında ve gündüzün geceye yakın kısmında namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler — iyilikler ve sevaplar (kazanılan dereceler) — seyyiati, kötülük ve günahları (kaybedilen dereceleri) giderir, siler, temizler. İşte bu, zikredenler için bir öğüttür.
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 114. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sabah namazını ortalık ağarıncaya kadar geciktirin! Çünkü bunun sevabı daha büyüktür."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Nesâi — Râfi' b. Hudayc'dan)
Resûlullah (A.S.) Efendimize soruldu:
"Ya Resûlullah! Amellerin hangisi daha iyidir?"
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Namazı ilk vaktinde kılmak." diye cevap vermişlerdir.
(Hadis-i Şerif; Tirmizî — Abdullah bin Ömer (R.A.)'dan)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
21 Aralık ikinci gün dönümü vaktini geride bıraktık. Artık gecelerin uzaması bitti; zulüm ve karanlığın galip gelme vakti bitti. Artık gün döndü ve geceler 30 saniye, 1 dakika, iki dakika gibi biraz biraz kısalmaya başladı; gündüzler de aynı oranda uzamaya başladı. Aydınlık ve iyiliğin galip gelme vakti geldi. Küçük galibiyetlerle başlayıp, ta 21 Haziran'daki tam galibiyet vaktine, yani batmayan güneşlere ulaşıncaya kadar devam edecek. İşte o yüzden yolumuzda kardelen var artık. Kardeleni alıp cemrelere doğru yelken açacağız. Navigasyonunuza önce "kardelen" yazın; sonra birinci cemre, yani havaya düşen birinci cemile; ondan sonra da 21 Mart, bahar yazın artık.
Bunun olması ve gündüzlerin uzaması için işte o yukarıdaki ayette buyruldu ki: "Artık namazını günün iki vaktine yay." Bunlar hangi vakitler? İşte sabah namazını ilk vakitte kıl ki, ta seher vaktini biraz daha yukarı itebilsin. Ve "tarafeyn" diyor; yani iki taraftaki sınırda. İkindiyi ise son vaktinde kıl ki, ikindi akşamı, geceyi ileri itsin; kaldırıp sürüp biraz daha yukarı çıkartsın ve gündüz uzayabilsin.
Artık küçük küçük sevap kazandıran ameller ara kendine; iyilikler bul. Onlarla yavaş yavaş sevaplarını çoğalt ve sevap testini doldurmaya çalış. Hatalarından da artık tövbe et. Cemrelerden de geçip bahara varınca, artık vicdanın seni öyle rahatsız etsin ki günahlarına ağlayabilesin. Ve o gözyaşların, senin ve benim kâinatımda bahar yağmuruna dönsün.
"Ey kardelen, yönümü sana tuttum; hazır ol, sana geliyorum artık" deyip, gerçek kardelen olan senenin ilk meyvesi İsa ve Mehdi bebesi vakti... Biz İsa'yı 1 Ocak'ta da doğdu biliriz. Oysa Hristiyanların Weihnachten, yani Merry Christmas vakti işte bu gece ve yarın; yani Hz. Meryem'in İsa'yı doğurduğu günler ve İsa'nın gözlerini dünyaya açtığı ilk iki gün. Aralık'ın 24'ünün gecesi, 25'inin sabahı ve 26'sını İsa'nın doğumu diye inanıp öyle iman ederler. Yılbaşı tatilleri de odur; dini bayramlarıdır. Yani bizim Mevlüt Kandilimiz gibi, onların peygamberi olan İsa'nın Mevlüt Kandili'dir işte o yılbaşı tatili.
"Merry Christmas" ey İseviler! Mevlüt kandiliniz mübarek olsun. Hoş geldin ey Mehdi, iyi ki geldin, hoş geldin dünyamıza. Ey İsa, iyi ki geldin, bizlere ışık oldun. ALLAH onların bereketini artırsın inşallah. Selam ve dua ile bütün Hristiyan âleminin ve hatta Müslüman âleminin ve diğer Allah'a inanan dinlerin de bayramı olan bu Weihnachten bayramı ve Hz. İsa'nın Mevlüt Kandili'ni, yani kandilinizi tebrik ederim. "Frohe Weihnachten & frohes Fest" dilerim.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran.
Meali:
Biz insana doğru yolu gösterdik ve onu seçiminde serbest bıraktık. İsterse iman edip aydınlığı ve hidayeti seçer; isterse kâfir olup karanlığı ve zulümeti seçer.
(Sadakallahul Aziym — İNSAN (DEHR) Suresi 3. ayet)
Ve bizler şimdi, yani kuzey kutbundakiler olarak biz, aydınlığa, bahara ve yaza doğru yol alırken; güney kutbu ise tam zıddı olan yazdan geçti ve sonbahar ve kışa doğru yol alıyor. Onlarda gece, karanlık ve zulümet uzayacak; bizde ise gündüz uzayacak. O zaman kimler bu yukarıda yazdığımız kuralı yapacak? Kuzey yarım kürede olanlar mı, yoksa güney yarım küredekiler de yaparsa işler karışır ve kaos olur. Yani güney kutbu ne yapacak? O, Muhammed'in dediği hadiste geçen "sabah namazını son vaktine geciktirin" dediği gibi davranacak; sabah namazını geç kılacak. Ve yine akşam namazını da ilk vaktinde kılacak ki gündüzü ileri itsin. Yani onlar işte batmayan güneş vaktini geride bıraktılar; onlarda 21 Aralık batmayan güneş vaktiydi. Bizde batmayan güneş ise 21 Haziran'daydı. Yani iki ayrı kural, iki ayrı grup, iki ayrı ahlak ve tarafeyn hikmeti. Yani yanlış yapmayın; bölgenize göre, yani lokasyona uygun davranın.
[attachment=38438]
Ve bizim tarikimizdeki zemzem duası olan:
17. Allâhümme innî es'elüke ilmen nâfian ve rızkan vâsian ve şifâen min külli dâin. (33 Defa) — TESBİHTEKİ ZİKİR YÖNÜ: SOLDAN SAĞA
18. İstekler Duası (1 Defa)
Es'elüke Duası — İstekler Duası Budur:
Allâhümme innî es'elüke kalben haşıen, hadzıen, zarien, ve aynen bakiyeten, ve bedenen sahihen, sabiren, ev yakinenen sadigen, bil hakkı sadien, ve tevbeten nasuhen ve makbuleten, ve lisanen zakiren, ve hamiden, ve imanen sahihen, ve ilmen nafian ve rızkan helalen tayyiben ve vesian, ve veleden ve binten salihan ve salihaten ve sahiben müvafigan, ve sinnen taviylen, fil hayri müşteğılen bil ibadeti haliseten, ve huligan hasenen, ve amelen salihan mütekabbelen, ve tevbeten makbuleten, ve dereceten rafiaten, ve ömreten müminen ve mümineten ve taiaten.
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn.
Duasından sonra, hemen sonra yani Mevsim Tesbihi çekme makamına çıkarılmış sofilerе, o makam manen ilham yoluyla bildirilir. Ve günlük zikrini baştan 17 ve 18'e kadar, yani Es'elüke Duasına kadar — 17, 18 dahil — okuduktan hemen sonra:
Yağmur veya kar yağması için:
Ağzının genişliği, dibinin derinliğinden geniş olan bir tastan; yazları, ilkbaharları ve sonbaharları saf, berrak, soğuk 3 yudum su içer. Sonbahar ve kışları süt içer. Her zaman her gün değil; sadece ona içmesi için ilham geldiği günler içer. Tasın ağzında her zaman 1 parmak boşluk bırakılır. Su içerken 4/4 saf sade menba suyu kat. Süt içerken 3/4 süt, 1/4 soğuk saf su ve yeterince şeker, ve 1 mini damla mis kat; öyle iç.
Güneş doğması için: İlham geldiği günler zikrin tamamı okunup bitirilesiye ve zikir bittikten 45 dakika sonrasına kadar, mecbur olmadıkça su, süt, çay… benzeri içecek içilmez. Ve zikrin harareti ile içimizdeki kâinatın ısınması ve güneşimizin doğması sağlanır.
Tas: Küçük komposto, sütlaç tası veya Ayetel Kürsi yazılı zemzem tası.
Su veya Süt: Vücut sıcaklığından soğuk olacak. Dediğimiz meselenin Kur'an'dan delili ise işte İnsan Suresi'nde geçen ayettedir; yani öyle uydurma değil cancağızım.
[attachment=38437]
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnel ebrâra yeşrabûne min ke'sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ. Aynen yeşrabu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ.
Meali:
Ebrar — yahut o işin erbabı olan iyiler — ise, katkısı kâfur (koku veya mis katkısı) olan içecekler dolu bir kâseden içerler. Ve onlar içince, üzerlerine (kar ve yağmur yağdırdığımızı) gözleri ile aynel yakîn görür ve bilirler ve buna iman ederler.
(Sadakallahul Aziym — İNSAN (DEHR) Suresi 6. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetim, akşam namazını (vakit girdiğinde) acele ettiği, yatsı namazını da geciktirdiği sürece hayır üzere olacaktır."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetim, akşam namazını, yıldızlar belirgin duruma gelinceye kadar geciktirmediği sürece fıtrat üzere olacaktır."
(Hadis-i Şerif; İbn Mâce)
Yani bu hadiste bahsedilen mesele, bizim şimdi size öğrettiğimiz; yani gündüzün ve iyilerin galip geldiği ve ümmet-i Muhammed'in hayır üzere olduğu vakit; işte iyilerin galip olduğu aydınlık vakit, yani bahar ve yaz vakti. Öyle olunca, şimdi işte ikindi en son vaktinde kılınırsa dedik; öyle olunca akşamı itekler dedik. Eğer 21 Haziran'dan sonra ise, yahut güney kutbu ise bunun tam tersi; yani akşamı ilk vaktinde kılacak ki işte gece gündüzü iteklesin ve erken hava kararsın. Öyle olunca iki durumda da akşam namazını vaktinde kılmak var. Ve bu kurala uyulduğu müddetçe dünya selamette ve rayında işliyor. Ne zaman bu kural bozuldu, işte dünya raydan çıktı demektir. Ne zamanmış o? Akşam namazı geciktirilmeye başlayınca. Çünkü sınır muhafaza edilmiyor demektir bu. Yani akşam namazı vakti, yani gece ve seher vakti iki sınır; tarafeyn. Yani tarafeyn korundukça, sınırlar korundukça dünya selamette demektir.
Ve peygamberin birisi kâfir ile cihad ediyormuş ve güneş batmak üzereymiş. O peygamber Allah'a dua edip Cebrail aleyhisselamdan güneşi tutmasını ve güneşin batmamasını sağlamasını emir buyurmuş ki cihadı bitirip galip gelmesini, geceye kalmamasını istemiş. Ondan sonra ikindi namazını kılıp da öyle güneşin batmasını emir buyurmuş. Cebrail aleyhisselam da güneşi tutmuş. O peygamber cihadı galibiyet ile kazanmış ve ikindisini eda etmiştir. Yani ikindi son vaktine geciktirilebilir; hatta son vakitte ikindiye niyet etsen, namaza dursan ve bir rekat kılsan, sonra gün batsa, akşam girse bile namazı devam edip bitirirsin ve namazın sahih ve kabuldür. Namazın kılınması mekruh olan vakitten, sahih vakte; kılınması serbest olan sahih vakte geçilmiş olduğu için namazın sıhhatine zarar gelmez.
Oysaki sabah namazında öyle değildir. Şayet güneş doğmadan az önce namaza dursan ve namazın birinci rekatından sonra güneş doğarsa, o kıldığın bir rekatta ifsad olur; namaz kabul değildir. Çünkü sahih bir vakitten mekruh vakte girilmiştir yani.
Namaz kılınmayan veya namaz kılmanın mekruh olduğu, kerih görüldüğü, kötü görüldüğü vakitler... Bu üç vaktin şeytanın ve cehennemin vakti olduğu rivayetleri vardır. Üç vakit şunlardır:
1- İşrak Vakti
2- Zeval Vakti
3- Grub Vakti
İşrak Vakti Ne Demektir?
Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) — ki memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zaman — yükselişine kadar olan zamandır.
Zeval Vakti Ne Demektir?
Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir. Bu da öğle namazından önceki kırk dakikalık bir zamandır.
Grub Vakti Ne Demektir?
Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir. Bu da güneşin batmasından, yani akşam namazından kırk beş dakika öncedir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Öğlenin (başlama) vakti, güneşin (tepe noktasından batıya) meylettiği zamandır. Kişinin gölgesi kendi uzunluğunda olduğu müddetçe öğle vakti devam eder, yani ikindi vakti girmedikçe. İkindi vakti ise güneş sararmadıkça devam eder. Akşam vakti, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolmadığı müddetçe devam eder. Yatsı namazının vakti, orta uzunluktaki gecenin yarısına kadardır. Sabah namazının vakti ise fecrin doğmasından (yani şafağın sökmesinden) başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu namazdan vazgeç. Çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Mesâcid 173, (612); Ebû Dâvud, Salât 2, (396); Nesâî, Mevâkît 15, (1, 260)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Güneş doğarken de batarken de namaz kılmayın. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar, iki boynuzu arasında batar."
(Hadis-i Şerif; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, 2/255)
"Resulullah, gece-gündüzün herhangi bir saatinde (her zaman namaz) kılmamızı emretti. Ancak güneş doğarken ve batarken namaz kılmaktan sakınmamızı emretti. Ve (bunun gerekçesini açıklamak için de) şöyle buyurdu:"
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Şüphesiz şeytan güneş batarken onunla birlikte batar, güneş doğarken onunla birlikte doğar."
(Hadis-i Şerif; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 2/256)
Oysaki ayette ise "namazını iki vakte yay" deniliyor ve diyor ki: "Gündüzün geceye yakın kısmında kıl ki gündüz geceyi ve zulümeti itsin, kaldırsın; iyilikler kötülükleri yensin ve yaz vaktine yol al." Çünkü iyilikler kötülükleri siler, yok eder; sevaplar günahları siler; artılar eksileri giderir, buyruluyor.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetime meşakkat vermemiş olsaydım, her namazda misvak kullanmalarını emreder ve yatsı namazını da gecenin üçte birine geciktirirdim."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî / Taharet bahsinde, Nesâî / Oruç bahsinde)
"Bir gece, yatsıyı gece yarısına kadar (şatru'l-leyl) tehir etti. Sonra yüzü bize dönmüş olarak yanımıza geldi — sanki şu anda yüzüğünün parıltısını görüyor gibiyim — ve şöyle dedi:"
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanlar namazlarını kıldılar ve yattılar. Siz ise, namazı beklediğiniz müddetçe namaz kılma (sevabını alma)ktasınız."
(Buhârî, Mevâkît 25, 40; Müslim, Mesâcid 223)
------ALINTI-------
Bir vakit girdikten sonra önceki vakitlerin namazı kazaya kalmış olur. Kılınan namaz da kaza namazı olarak kılınır. Yani vakit çıkınca namaz vakti de çıkmış olur.
Namazın farzlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır. Mesela öğle namazı vakti girmeden öğle namazını kılamayız. Namazların kılınma vakitleri ise vaktin girmesiyle başlar, öbür vaktin girmesiyle biter. Bu iki vakit arası namazlarımızı kılabiliriz.
Diyelim ki öğle namazınızı geciktirdiniz. İkindi yakın. Hemen namaza durdunuz. Daha birinci rekatta iken ikindi vakti girdi. Ne yapacağız? Hemen devam edip namazı tamamlayacağız, namazımız olur. Çünkü bir hadiste "Namazın bir rekatına yetişen hepsine yetişmiş gibidir." buyurulur.
Hanefi ve Hanbeli mezhebine göre, kendisine tahsis edilen vakit içinde bir namazın iftitah tekbirine yetişmekle bu namazın tamamı eda olur. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, I/400)
Yalnız sabah namazı ile ikindi namazı biraz dikkatli kılınması lazımdır. Sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken namaz kılmak, güneşe tapanlara benzememek için caiz değildir. Bu sebeple sabah namazı güneş doğmadan bir iki dakika önce, ikindi namazını da güneş batmadan önce bitirmek gerekiyor.
İşte ikindi namazını akşam güneş batımına sarkıtmamak için dikkatli olmak lazımdır. Güneşin batmasına yakın kılmak bu sebeple mekruhtur. Hoş olmasa bile yine namazımız caizdir, kabul edilir.
Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.
Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanefilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.
Vaktin son on dakikasında namaz kılıp, arkasından öbür namaz vakti girerse onu kılmak meselesi, öğle namazı ile akşam namazı için olabilir. Zor durumlarda böyle bir çareye başvursak namazımız olur. Peygamberimiz (asm) bir yolculukta öğle namazını geç kılmış, hemen arkasından ikindi girmiş ve ikindiyi kılmıştır.
Fakat namazların vaktin başında kılınması daha faziletlidir. Vaktin sonu da olsa kazaya bırakmadan kılmak gerekir.
-----ALINTI SONU-----
Miracda Peygamberimiz bir adam gördü; kaynar havuza atılmıştı. Adam kurtulmak için havuzun bir ucuna kadar yüzüyordu; tam çıkacakken zebaniler başına tokmakla vurup kovalıyorlardı. Diğer ucuna kadar yüzüyordu; tam çıkacakken yine zebaniler başına tokmakla vurup yine kovalıyorlardı. "Kim bunlar?" dedi Hz. Muhammed aleyhisselam. Cebrail de "Bunlar, dünyadayken namazlarını vaktinde kılmayıp namazı geciktirenler" dedi.
Oysaki Muhammed kendi diyor ki başka hadiste:
"Eğer ümmetime sıkıntı vermeseydim, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmelerini emrederdim." (Tirmizî, Mevâkît 10)
Buyurmadı mı? Yani geciktirmenin de efdal olduğu ve mekruh olduğu haller var. Yani mesela:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Doğrusu sıcaklığın şiddetli, cehennemin kaynayıp hararetinin yükselmesindendir. Sıcaklık şiddetlenince, öğle namazını havanın serinlemesine kadar geciktirin."
(Hadis-i Şerif; Buhârî - Müslim)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetime meşakkat vermemiş olsaydım, her namazda misvak kullanmalarını emreder ve yatsı namazını da gecenin üçte birine geciktirirdim."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Nesâî)
[attachment=38436]
DESTEKLİ YUMRUK — DESTEKLİ NAMAZ — DESTEKLİ DİN
Karate ve Taekwondo'da "destekli yumruk" diye bir tarz vardır: Güçlü yumruk... Ve yumruğu atarken ardından dirsek ve kol ve bütün vücudunla onu desteklersin; bilerekten elini döndürerek atarsın, burgulu yani. Ve yıkıcı bir yumruk olur.
Destekli namaz konusunda da Hz. Muhammed, farz namazların yanına sünnet olan iki yahut dört rekat namaz ilave etmiş ve farzları sünnetler ile desteklemiş ki farzlar sünnete dayanıp namazlar yıkılmasın, ayakta dursun. Ve namazı ikame etmek budur; onu ayakta tutmak, yani yıkılmasına müsaade etmemek.
Yine dinimizi Rabbimizin iki Ömer'den birisi ile desteklemesi için Rabbimize dua eden Muhammed'e, destekçi olarak hem Hz. Ebû Bekir, hem Ömer, hem de Osman ve hem Ali verildi. Dört direkli din... Yani dinimiz dört sağlam direk ile desteklendi.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ya Rabbi, iki Ömer'den birisi ile bu dini destekle."
(Hadis-i Şerif)
Veya:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Allah'ım, şu iki adamdan — Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb'tan — sana en sevimli olanı ile İslam'ı güçlendir."
Rasûlullah (s.a.v.) sözünü şöyle sürdürdü: "O iki kişiden Allah'a sevimli olanı Ömer'di."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Menâkıb 18; bk. Müsned 2/25; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/327; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 2/215)
Ve Allah kâinata karşı dünyamızı ve insanları Dört Büyük Melek ile destekledi: Cebrail aleyhisselam, Mikail aleyhisselam, İsrafil aleyhisselam ve Azrail aleyhisselam ile destekledi.
Dinini yine Dört Büyük Kitap ile destekledi: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an-ı Kerim ile.
Yine insanlığa yol gösterici Dört Büyük Rehber olan dört Peygamberi ile destekledi: Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile.
Hz. Musa'yı Harun ile, Davud aleyhisselamı oğlu Hz. Süleyman ile, Hz. İsa'yı 12 Havari ile ve İncil'i dört din adamı olan Markus, Matta, Yuhanna (Yahya) ve Luka ile destekledi.
Hz. Muhammed'i ise: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile destekledi.
Ve yine Rabbimiz bu dini farzlar ile vacibler ile destekledi; helal olanları haram olanlar ile korudu; müstehap ve mübahlar ile genişletti. Yine Muhammed'den sonra da âlimler ile devamen korudu ve devamını sağladı. Ve Kur'an'da bu dine iman eden müminlerden bahsederken buyurdu ki:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkınûn.
Meali:
Onlar, namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve onlar ki, onlar ahirete yakîn (sahibi) olarak inanırlar ve ahirete de kesin olarak inanan mü'minlerdir.
(Sadakallahul Aziym — NEML Suresi 3. ayet)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve ekîmûs salâte ve âtûz zekâte verkeû mear râkiîn.
Meali:
Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 43. ayet)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn.
Meali:
Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 3. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah'ın evi Kâbe'yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Îmân 1, 2, Tefsîru sûre (2) 30; Müslim, Îmân 19-22. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, Îmân 13)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Îmân 134. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 9; İbni Mâce, İkâmet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bizimle onlar arasındaki ayırıcı temel unsur namazdır. Namazı terkeden kimse küfre düşer."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Îmân 9. Ayrıca bk. Nesâî, Salât 8; İbni Mâce, İkâmet 77)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ashâbı, namazdan başka herhangi bir amelin terkini küfür saymazlardı."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Îmân 9)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün olmazsa, kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarından bir şey noksan çıkarsa, Azîz ve Celîl olan Rabb'i: 'Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?' der. Farzların eksiği nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Mevâkît 188. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 149; Nesâî, Salât 9; İbni Mâce, İkâmet 202)
Peygamberimiz de ümmetini destekledi. Ümmetinin bu namazı ayakta tutmaları zor olduğu için, farz namazların yanına sünnet olan, onun kıldığı namazlar ile desteklemiş ki herhangi bir sebepten bir namaz ikame olmaz ise, Allah o kıldığı sünnet olan namazlarından birisini alıp, o direği yıkılan vaktin yerine, o kıldığı sünnet olan namazı direk olarak diksin de namaz ve din yıkılmasın diye... Yani farz namazları sünnet olan namazları ile desteklemiş; sünnetlerini de yine nafile olan namazlar ile desteklemiş.
Dört önemli nafile namaz vardır. Onlar işte: Birincisi İşrak namazı veya kuşluk namazı, ikincisi Duha namazı, üçüncüsü Evvabin namazı, dördüncüsü Teheccüd namazıdır.
İşrak (Kuşluk) Namazı Nedir ve Nasıl Kılınır?
İşrak namazı, güneş bir iki mızrak boyu yükseldikten, yani güneş doğduktan kırk-elli dakikalık zaman geçtikten sonra kılınır.
Saati olmayan bir kimse, çenesini göğsüne yapıştırarak güneşe bakar; şayet güneşi bu vaziyetteyken göremiyorsa, kerahat vakti çıkmıştır. Bundan sonra artık İşrak namazı kılınabilir.
İşrak namazı iki rekattır. Bu namazın fazileti hakkında Fahr-ı Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir kimse sabah namazını cemâatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikir ile meşgul olsa, güneş doğunca da iki rekat (İşrak) namaz kılsa, bir nafile hac ve umre sevabına nail olur."
(Hadis-i Şerif; İhyâ, I. 336)
Duha Namazı Nedir ve Nasıl Kılınır?
Kuşluk vaktinden, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden, yani güneş doğduktan 45 dakika sonra başlar; öğle namazına 45 dakika kalıncaya kadar devam eder. 2 rekattan 8 rekata kadar kılınabilir. Duhâ namazı dediğimiz nafile namaz bu andan itibaren kılınır. Zeval vaktine yarım saat kalıncaya kadar devam eder. İki veya dört veya sekiz veya on iki rek'at kılınabilirse de en faziletlisi sekiz rek'at kılmaktır. Bu namazın asıl vakti yaz vakti ile saat sabah 9 gibidir; güneş ortalığı ısıttıktan sonra. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Duha namazı, deve yavrusunun ayakları sıcaktan kızdığı zamandır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Misâfirîn, 143)
Evvabin Namazı Nedir ve Nasıl Kılınır?
Evvâb, "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokça yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbukum a'lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ.
Meali:
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O'na yönelip tövbe edenleri) af ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.
(Sadakallahul Aziym — İSRÂ Suresi 25. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa, denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."
(Hadis-i Şerif; Taberânî, İbni Mâce, Tirmizî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her kim akşam ile yatsı namazı arasında altı rekât namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona on iki senelik namaz sevabı verir."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Salat 431)
Teheccüd Namazı (Gece Namazı) Nedir, Ne Zaman ve Nasıl Kılınır?
Yatsı namazından sonra, vitir'i kılmadan bir miktar uyuduktan sonra, uykudan kalkılıp kılınacak nafile namaza "Teheccüd" veya "gece namazı" denir. Teheccüd namazı iki rekattan on iki rekata kadardır. İki rekatta bir selam verilmesi daha faziletlidir. Teheccüd namazına başlarken "Niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya" şeklinde niyet ederiz. Teheccüd namazının iki rekat ile sekiz rekat arasında çiftli sayılarda kılınması tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte isteyen kimse daha fazla da kılabilir. Bu durumda iki rekatta bir selam vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rekatta bir de selam verilebilir. İki rekattan fazla kılındığında arada konuşma, yeme içme gibi namaza aykırı davranışlarda bulunulmamış ise tekrar niyet etmek gerekmez. Dört rekat olarak kılındığında, ikinci rekat sonunda teşehhüd için oturulduğunda "tahiyyat"tan sonra "Allahumme salli" ve "Allahumme barik" okunur. Üçüncü rekat için ayağa kalkındığında önce "Subhaneke" okunur, Euzu besmele çekilir ve Fatiha suresi okunur. Teheccüd namazı, Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimize vacip, yani farz hükmündeydi. Bu namaz O'nun ümmeti için sünnet-i müekkededir.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve minel leyli fe tehecced bihî nâfileten lek(leke), asâ en yeb'aseke rabbuke makâmen mahmûdâ.
Meali:
Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a (çok övülen bir makama) ulaştırsın.
(Sadakallahul Aziym — İSRÂ Suresi 79. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah'a yakınlık, günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Deavât 101)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sabah namazından önce kılınan iki rek'at nâfile namaz dünyanın tamamından daha hayırlıdır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 96)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Allah her peygamberde belirli bir şeye karşı aşırı bir istek yaratmıştır. Benim en çok hoşlandığım şey de gece ibâdetidir..."
(Hadis-i Şerif; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, II, 271)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o sizden önceki sâlih kimselerin âdeti ve Allah'a yakınlıktır. (Bu ibâdet) günahlardan alı kor, hatalara kefâret olur ve bedenden dertleri giderir."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, De'avât 101)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allah rahmet etsin. Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah rahmet etsin."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Tatavvu 18, Vitir 13)
Peygamberimizin (asm) (yatsı namazını kılıp vitir'i kılmadan) uyuduktan sonra, gecenin ortalarına doğru veya ortasından hemen sonra uyandığı, ondan sonra ibadete başladığı, bir süre namaz kıldıktan sonra vitir namazını ve sonra da sabah namazının sünnetini kıldığı ifade edilmektedir.
Sünnet olan bu sıralama şu şekilde özetlenebilir:
1. Yatsı namazı
2. Bir miktar uyuyup uyanma
3. Teheccüd namazı
4. Vitir namazı
5. Sabah namazı
İşte Peygamberimiz sünnetlerini, yani bu farz namazların ardına yerleştirdiği sünnet namazlarını da bu dört nafile namaza dayayıp, onlarla onları desteklemiş, ayakta tutulmasını istemiş.
Allahu Teâlâ da helallerini müstehap olanlar ile, yani sevap kazandıran ameller ile desteklemiş; müstehaplarını da mübah ve serbest olanlar ile desteklemiş. Ve yine haramlarından sakınmayı da şüphelilerden sakınmak ile yine desteklemiş. Ve din bu şekilde, aynen çekirdeği koruyan atomun dışındaki elektron yörüngesi gibi, veya güneş sistemimizdeki gezegenlerin yörüngesi gibi, veya bir kalenin iç ve dış surları gibi; sur bir başka sur içinde korunup desteklenip muhafaza altına alınmış.
Ve yine insan ve fıtratında biz ilk defa Hz. Âdem'in içindeydik. Amma biz Hz. Âdem'in içindeki Şit aleyhisselamın da içindeki, onun içindeki Nuh'un içindeki, onun içindeki İbrahim'in içindeki, onun içindeki yine İsmail'in de içindeki, yine onun içindeki Muhammed'in içindeki, ve yine onun da içindeki Fatma'nın içindeki, onun da içindeki Hüseyin veya Hasan'ın içindeki, onun içindeki Zeynep ve Zeynep'in oğlu Ali, yani Ali Zeynel Abidin'in içindeydik. Ve sur sur içinde saklandık. Ve bu tohum ve şecere şu an en son haline inkişaf edip açılmış durumda. Ve biz asıl maddemiz olan, asıl bedenimiz olan Hz. Âdem'den çooooook uzak veya derin dibinde çoook içinde iken, açıla açıla en dışta gibi bir hal aldık. Halbuki bizim üstümüzdeki kâinatlar, bizim üst surlarımız. Ve "Allah insanı en güzel surette yarattı ve onu aşağı indirdi" ayeti ile:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm. Summe radednâhu esfele sâfilîn.
Meali:
Allah, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattı. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdi.
(Sadakallahul Aziym — TÎN Suresi 4 ve 5. ayet)
İşte güneş sistemimiz ve bizler ve dünyamız, en altta olan, veya en içte olan, yahut Tîn Suresi'nde denilen, en aşağıda olanlarız bizler. Ve Hz. Âdem öyle bir madde olmalı ki, o kadar değerli bir madde ki, işte onun içinde bütün insanlık yer alıyordu. Onun tohumu inkişaf ede ede bu güne geldik.
Ve geçen haftalarda sesli vaazda anlattığımız: Öyle bir element olmalı ki dedik, çekirdeği yetmiş bin perde ile veya bir diğer rivayet ile yedi yüz bin perde ile korunsun. Yani atom ve element öyle olmalı ki, üstündeki elektron yörüngesi sayısı tam yedi yüz bin tane yörünge olan bir elementten bahsettik. Ve yedi yüz bin, yine çokluğu kastetmek için kinaye olabilir. Ve öyle ki Hz. Âdem'den günümüze yedi yüz bin belli başlı peygamber geçti ise, yedi yüz bin kat demek; ve her katta da o peygamberin ümmeti olan elektronlar sayısı da var demek olur.
Yine bizler Âdem'in içinde, sonra Nuh'un içinde, sonra İbrahim'in içindeyiz... Ve Muhammediler, İbrahim'den ikiye ayrılan İsmail çatağında yer alıyoruz; İseviler ise Yakub ve İshak çatağında yer alıyor. Yani yine kâinattaki sistemler sistem içinde ve sistemler de bazı diğer sistemlerin içinde. Yine iki sistem veya Yakub oğulları gibi on iki ayrı sistemi olan sistemler de var. Ve böyle olunca, Hz. Âdem bütün insanlığı içinde tutan ise, o zaman Hz. Âdem veya Hz. İnsan, halife-i rûy-i zemin demek; işte kâinat demek olur. Ve o yedi yüz bin katmanlı elementin aslı, bütün kâinat demek olur.
Ve dini veya insanı, Hz. Âdem'i, Hz. İnsan'ı ayakta tutan namaz imiş; o hadis ile. Öyle olunca namazı ikame etmek, onu ayakta tutmak, insanı ayakta tutmak demek. Ve insan ise kâinat ise, kâinatı ayakta tutmak demek; namazı muhafaza etmek demek.
Ve İslam'da 40 sayısı, bir hareket veya fiilin yapıla yapıla ahlak ve meleke haline dönmesi için, işte o hareketin kırk gün veya kırk kez tekrarlanması sonucu olduğu gerçeği vardır. Ve işte hac yapan kimseler hacca gidince, vaktinden önce erken gidenler Medine'ye önce gider; geç gidenler ise hac görevini ifa ettikten sonra... Biz Türk hacılar, sünnet olan Mescid-i Nebevî'de 40 vakit namazı kılmak sünneti, yani bir vakitten diğer vakit gözetilerek işte 40 vakit kılınır ki, bu sünneti eda eden de namazları muhafaza etmek işte artık ahlak ve meleke halini alır. Ve eğer hacdan döndükten sonra o kimse artık namazlarını nerede olsa kılıp bırakmıyorsa, veya birisi ikisi kazaya kalsa bile sonra onları da kaza edip yine namazları muhafaza ediyorsa, haccı mebrur ve kabul olduğunun alametidir. Bir de oradan döndü, yine günah ve eski ahlakına döndü ise, böyle adamı altın suyuna da bandırsan fayda etmez; bir ahlakta olup haccı da kabul değildir yani.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir mümin, namaz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları açılır. Rabbiyle arasındaki perdeler kalkar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devam eder."
(Hadis-i Şerif; Taberânî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir kul Allah'a ibadet eder, Allah'ı zikreder; o kulun ruhu yükselir. Allahu Teâlâ ile kulların nefsi arasında yetmiş bin nurdan, yetmiş binde zulmattan perde vardır. Hiçbir kimse yoktur ki bu perdeleri geçtiğini hissen, maddeten anlasın; kat'iyyen anlayamaz. Çünkü el ile tutulur, göz ile görülür şey değildir. Fakat insan bu perdeleri geçer."
(Hadis-i Şerif; Ramuzel Ehadis, c.1, s.284/16)
İnsanoğlu namaza durunca, Cenab-ı Mevlâ bu perdeleri açar ve "Buyur kulum, ne istiyorsun?" dermiş. Ve eğer kul gaflet veya riya içinde namaz kılmıyorsa, o an Allah ile mülakat edebilir. İşte namaz sonrası Allah'tan istemek, dua etmek ondandır. İşte namaz miracdır; Mirac'da hediye gelmiştir. Ve ümmetin de Muhammed gibi Mirac etmesi içindir.
Ve kul namazda ihlas ve huşu ile, Rabbinin huzurunda durduğunu bilirse, bu perdeler açılır ve Allah'tan da sormak istediği hususu sorar, veya ihtiyacı olan hususu arz edip isteyebilir ve mülakat edebilir. Amma eğer gaflet içindeyse, Allah kızar ve perdeleri yüzüne kapatırmış. Ve namazı bitince de melekler onu namazı yukarı götürmek istermiş; ve fakat birinci kat semadan geri döndürülürmüş. Ve melekler de alıp gelip onun veyl olmuş namazını kafasına çarparlarmış, diye rivayet edilir.
Bu hadisin aslı kıssasında: Ve kâinat Âdem ise ve Âdem ise Allah'ın suretinde ise... "Enel Hak" diyen Hallac-ı Mansur, işte o yetmiş bin perdenin arkasında Hakk'ı müşahede edince, Hz. Âdem'in veya Hz. İnsan'ın halife olması hasebiyle, özünde onun Hak olduğunu; yani Hakk'ın onun içinde veya diğer bir hâl ile dışında, yani ya Rahman dışta ya Rahim içte olduğunu keşfedince; vardığı yerde, Hakk'ın ona şah damarından daha yakın olan Hakk'ın, yerde gökde değil, kendinde olduğunu görünce; o perdeleri kırınca işte "ENEL HAK" dedi. Yanlış anlayacaklardan haşa huzur; yani "kendisinin Allah olduğunu gördü" demek değil...
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lekad halaknâl insâne ve na'lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Meali:
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.
(Sadakallahul Aziym — KAF Suresi 16. ayet)
Bir kudsî hadiste Rabbimiz buyurdu; işte:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım."
(Kudsî Hadis-i Şerif)
Öyle olunca kâinatı ayakta tutan namazdır. Yani namaz hem spordur ki, namaz kılan, bu sporu yapan, ihtiyar bile olsa dinçtir, hareket eder. O yüzden namaz dinin ve kâinatın direğidir; onu ayakta tutandır. Ve Allah da o müminler ki onlar namazı ikame ederler; namazı, dinin direğini dik tutarlar, buyuruyor.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Beş vakit namazı terk eden, Allahü teâlânın hıfz ve emanından mahrum olur."
(Hadis-i Şerif; İbni Mâce)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Namaz kılmayanın Müslümanlığı, abdest almayanın namazı yoktur."
(Hadis-i Şerif; Bezzâr)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İman ile küfür arasındaki fark, namazı kılıp kılmamaktır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî)
Ve böyle olunca kâinatı namaz ayakta tutup destekler. Namazı farz olan namazlar, farzları sünnetler, sünnetleri nafileler destekler. Öyle ise en dıştaki şüphelilerden korunup kaçanlar, aslen bütün kalenin delinip zarar verilmesine, en dıştan muhafaza eden, sınır bekleyen asker gibidir. Ne zaman onlar delindi, diğer surları da delip girer kâfirler ve şeytan ve deccal askerleri. Öyle ise...
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bu ahir zaman Muhammed ümmeti, İsa ümmeti, Musa ümmeti ve 124 bin peygamber ve ümmeti olan, insanlığın yani özün özü olan, insanlığın çekirdeği olan, bu özdeki özün özü, o cemaate ve Mehdi ve askerine, sınırları koruyup dinini de kâinatını da namazını da ikame edip ayakta tutmayı nasip ve müyesser kılsın inşallah.
--oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 25 Aralık 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 25 Aralık 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyl(leyli), innel hasenâti yuzhibnes seyyiât(seyyiâti), zâlike zikrâ liz zâkirîn(zâkirîne).
Meali:
Gündüzün iki tarafında ve gündüzün geceye yakın kısmında namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler — iyilikler ve sevaplar (kazanılan dereceler) — seyyiati, kötülük ve günahları (kaybedilen dereceleri) giderir, siler, temizler. İşte bu, zikredenler için bir öğüttür.
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 114. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sabah namazını ortalık ağarıncaya kadar geciktirin! Çünkü bunun sevabı daha büyüktür."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Nesâi — Râfi' b. Hudayc'dan)
Resûlullah (A.S.) Efendimize soruldu:
"Ya Resûlullah! Amellerin hangisi daha iyidir?"
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Namazı ilk vaktinde kılmak." diye cevap vermişlerdir.
(Hadis-i Şerif; Tirmizî — Abdullah bin Ömer (R.A.)'dan)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
21 Aralık ikinci gün dönümü vaktini geride bıraktık. Artık gecelerin uzaması bitti; zulüm ve karanlığın galip gelme vakti bitti. Artık gün döndü ve geceler 30 saniye, 1 dakika, iki dakika gibi biraz biraz kısalmaya başladı; gündüzler de aynı oranda uzamaya başladı. Aydınlık ve iyiliğin galip gelme vakti geldi. Küçük galibiyetlerle başlayıp, ta 21 Haziran'daki tam galibiyet vaktine, yani batmayan güneşlere ulaşıncaya kadar devam edecek. İşte o yüzden yolumuzda kardelen var artık. Kardeleni alıp cemrelere doğru yelken açacağız. Navigasyonunuza önce "kardelen" yazın; sonra birinci cemre, yani havaya düşen birinci cemile; ondan sonra da 21 Mart, bahar yazın artık.
Bunun olması ve gündüzlerin uzaması için işte o yukarıdaki ayette buyruldu ki: "Artık namazını günün iki vaktine yay." Bunlar hangi vakitler? İşte sabah namazını ilk vakitte kıl ki, ta seher vaktini biraz daha yukarı itebilsin. Ve "tarafeyn" diyor; yani iki taraftaki sınırda. İkindiyi ise son vaktinde kıl ki, ikindi akşamı, geceyi ileri itsin; kaldırıp sürüp biraz daha yukarı çıkartsın ve gündüz uzayabilsin.
Artık küçük küçük sevap kazandıran ameller ara kendine; iyilikler bul. Onlarla yavaş yavaş sevaplarını çoğalt ve sevap testini doldurmaya çalış. Hatalarından da artık tövbe et. Cemrelerden de geçip bahara varınca, artık vicdanın seni öyle rahatsız etsin ki günahlarına ağlayabilesin. Ve o gözyaşların, senin ve benim kâinatımda bahar yağmuruna dönsün.
"Ey kardelen, yönümü sana tuttum; hazır ol, sana geliyorum artık" deyip, gerçek kardelen olan senenin ilk meyvesi İsa ve Mehdi bebesi vakti... Biz İsa'yı 1 Ocak'ta da doğdu biliriz. Oysa Hristiyanların Weihnachten, yani Merry Christmas vakti işte bu gece ve yarın; yani Hz. Meryem'in İsa'yı doğurduğu günler ve İsa'nın gözlerini dünyaya açtığı ilk iki gün. Aralık'ın 24'ünün gecesi, 25'inin sabahı ve 26'sını İsa'nın doğumu diye inanıp öyle iman ederler. Yılbaşı tatilleri de odur; dini bayramlarıdır. Yani bizim Mevlüt Kandilimiz gibi, onların peygamberi olan İsa'nın Mevlüt Kandili'dir işte o yılbaşı tatili.
"Merry Christmas" ey İseviler! Mevlüt kandiliniz mübarek olsun. Hoş geldin ey Mehdi, iyi ki geldin, hoş geldin dünyamıza. Ey İsa, iyi ki geldin, bizlere ışık oldun. ALLAH onların bereketini artırsın inşallah. Selam ve dua ile bütün Hristiyan âleminin ve hatta Müslüman âleminin ve diğer Allah'a inanan dinlerin de bayramı olan bu Weihnachten bayramı ve Hz. İsa'nın Mevlüt Kandili'ni, yani kandilinizi tebrik ederim. "Frohe Weihnachten & frohes Fest" dilerim.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran.
Meali:
Biz insana doğru yolu gösterdik ve onu seçiminde serbest bıraktık. İsterse iman edip aydınlığı ve hidayeti seçer; isterse kâfir olup karanlığı ve zulümeti seçer.
(Sadakallahul Aziym — İNSAN (DEHR) Suresi 3. ayet)
Ve bizler şimdi, yani kuzey kutbundakiler olarak biz, aydınlığa, bahara ve yaza doğru yol alırken; güney kutbu ise tam zıddı olan yazdan geçti ve sonbahar ve kışa doğru yol alıyor. Onlarda gece, karanlık ve zulümet uzayacak; bizde ise gündüz uzayacak. O zaman kimler bu yukarıda yazdığımız kuralı yapacak? Kuzey yarım kürede olanlar mı, yoksa güney yarım küredekiler de yaparsa işler karışır ve kaos olur. Yani güney kutbu ne yapacak? O, Muhammed'in dediği hadiste geçen "sabah namazını son vaktine geciktirin" dediği gibi davranacak; sabah namazını geç kılacak. Ve yine akşam namazını da ilk vaktinde kılacak ki gündüzü ileri itsin. Yani onlar işte batmayan güneş vaktini geride bıraktılar; onlarda 21 Aralık batmayan güneş vaktiydi. Bizde batmayan güneş ise 21 Haziran'daydı. Yani iki ayrı kural, iki ayrı grup, iki ayrı ahlak ve tarafeyn hikmeti. Yani yanlış yapmayın; bölgenize göre, yani lokasyona uygun davranın.
[attachment=38438]
Ve bizim tarikimizdeki zemzem duası olan:
17. Allâhümme innî es'elüke ilmen nâfian ve rızkan vâsian ve şifâen min külli dâin. (33 Defa) — TESBİHTEKİ ZİKİR YÖNÜ: SOLDAN SAĞA
18. İstekler Duası (1 Defa)
Es'elüke Duası — İstekler Duası Budur:
Allâhümme innî es'elüke kalben haşıen, hadzıen, zarien, ve aynen bakiyeten, ve bedenen sahihen, sabiren, ev yakinenen sadigen, bil hakkı sadien, ve tevbeten nasuhen ve makbuleten, ve lisanen zakiren, ve hamiden, ve imanen sahihen, ve ilmen nafian ve rızkan helalen tayyiben ve vesian, ve veleden ve binten salihan ve salihaten ve sahiben müvafigan, ve sinnen taviylen, fil hayri müşteğılen bil ibadeti haliseten, ve huligan hasenen, ve amelen salihan mütekabbelen, ve tevbeten makbuleten, ve dereceten rafiaten, ve ömreten müminen ve mümineten ve taiaten.
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn.
Duasından sonra, hemen sonra yani Mevsim Tesbihi çekme makamına çıkarılmış sofilerе, o makam manen ilham yoluyla bildirilir. Ve günlük zikrini baştan 17 ve 18'e kadar, yani Es'elüke Duasına kadar — 17, 18 dahil — okuduktan hemen sonra:
Yağmur veya kar yağması için:
Ağzının genişliği, dibinin derinliğinden geniş olan bir tastan; yazları, ilkbaharları ve sonbaharları saf, berrak, soğuk 3 yudum su içer. Sonbahar ve kışları süt içer. Her zaman her gün değil; sadece ona içmesi için ilham geldiği günler içer. Tasın ağzında her zaman 1 parmak boşluk bırakılır. Su içerken 4/4 saf sade menba suyu kat. Süt içerken 3/4 süt, 1/4 soğuk saf su ve yeterince şeker, ve 1 mini damla mis kat; öyle iç.
Güneş doğması için: İlham geldiği günler zikrin tamamı okunup bitirilesiye ve zikir bittikten 45 dakika sonrasına kadar, mecbur olmadıkça su, süt, çay… benzeri içecek içilmez. Ve zikrin harareti ile içimizdeki kâinatın ısınması ve güneşimizin doğması sağlanır.
Tas: Küçük komposto, sütlaç tası veya Ayetel Kürsi yazılı zemzem tası.
Su veya Süt: Vücut sıcaklığından soğuk olacak. Dediğimiz meselenin Kur'an'dan delili ise işte İnsan Suresi'nde geçen ayettedir; yani öyle uydurma değil cancağızım.
[attachment=38437]
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnel ebrâra yeşrabûne min ke'sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ. Aynen yeşrabu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ.
Meali:
Ebrar — yahut o işin erbabı olan iyiler — ise, katkısı kâfur (koku veya mis katkısı) olan içecekler dolu bir kâseden içerler. Ve onlar içince, üzerlerine (kar ve yağmur yağdırdığımızı) gözleri ile aynel yakîn görür ve bilirler ve buna iman ederler.
(Sadakallahul Aziym — İNSAN (DEHR) Suresi 6. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetim, akşam namazını (vakit girdiğinde) acele ettiği, yatsı namazını da geciktirdiği sürece hayır üzere olacaktır."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetim, akşam namazını, yıldızlar belirgin duruma gelinceye kadar geciktirmediği sürece fıtrat üzere olacaktır."
(Hadis-i Şerif; İbn Mâce)
Yani bu hadiste bahsedilen mesele, bizim şimdi size öğrettiğimiz; yani gündüzün ve iyilerin galip geldiği ve ümmet-i Muhammed'in hayır üzere olduğu vakit; işte iyilerin galip olduğu aydınlık vakit, yani bahar ve yaz vakti. Öyle olunca, şimdi işte ikindi en son vaktinde kılınırsa dedik; öyle olunca akşamı itekler dedik. Eğer 21 Haziran'dan sonra ise, yahut güney kutbu ise bunun tam tersi; yani akşamı ilk vaktinde kılacak ki işte gece gündüzü iteklesin ve erken hava kararsın. Öyle olunca iki durumda da akşam namazını vaktinde kılmak var. Ve bu kurala uyulduğu müddetçe dünya selamette ve rayında işliyor. Ne zaman bu kural bozuldu, işte dünya raydan çıktı demektir. Ne zamanmış o? Akşam namazı geciktirilmeye başlayınca. Çünkü sınır muhafaza edilmiyor demektir bu. Yani akşam namazı vakti, yani gece ve seher vakti iki sınır; tarafeyn. Yani tarafeyn korundukça, sınırlar korundukça dünya selamette demektir.
Ve peygamberin birisi kâfir ile cihad ediyormuş ve güneş batmak üzereymiş. O peygamber Allah'a dua edip Cebrail aleyhisselamdan güneşi tutmasını ve güneşin batmamasını sağlamasını emir buyurmuş ki cihadı bitirip galip gelmesini, geceye kalmamasını istemiş. Ondan sonra ikindi namazını kılıp da öyle güneşin batmasını emir buyurmuş. Cebrail aleyhisselam da güneşi tutmuş. O peygamber cihadı galibiyet ile kazanmış ve ikindisini eda etmiştir. Yani ikindi son vaktine geciktirilebilir; hatta son vakitte ikindiye niyet etsen, namaza dursan ve bir rekat kılsan, sonra gün batsa, akşam girse bile namazı devam edip bitirirsin ve namazın sahih ve kabuldür. Namazın kılınması mekruh olan vakitten, sahih vakte; kılınması serbest olan sahih vakte geçilmiş olduğu için namazın sıhhatine zarar gelmez.
Oysaki sabah namazında öyle değildir. Şayet güneş doğmadan az önce namaza dursan ve namazın birinci rekatından sonra güneş doğarsa, o kıldığın bir rekatta ifsad olur; namaz kabul değildir. Çünkü sahih bir vakitten mekruh vakte girilmiştir yani.
Namaz kılınmayan veya namaz kılmanın mekruh olduğu, kerih görüldüğü, kötü görüldüğü vakitler... Bu üç vaktin şeytanın ve cehennemin vakti olduğu rivayetleri vardır. Üç vakit şunlardır:
1- İşrak Vakti
2- Zeval Vakti
3- Grub Vakti
İşrak Vakti Ne Demektir?
Güneşin doğmasından bir mızrak boyu (beş derece) — ki memleketimize göre kırk ile elli dakika arasında bir zaman — yükselişine kadar olan zamandır.
Zeval Vakti Ne Demektir?
Güneşin yükselip de tam tepeye geldiği zeval anının bulunduğu vakittir. Bu da öğle namazından önceki kırk dakikalık bir zamandır.
Grub Vakti Ne Demektir?
Güneşin sararmasından ve gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden itibaren batışı zamanına kadar olan vakittir. Bu da güneşin batmasından, yani akşam namazından kırk beş dakika öncedir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Öğlenin (başlama) vakti, güneşin (tepe noktasından batıya) meylettiği zamandır. Kişinin gölgesi kendi uzunluğunda olduğu müddetçe öğle vakti devam eder, yani ikindi vakti girmedikçe. İkindi vakti ise güneş sararmadıkça devam eder. Akşam vakti, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolmadığı müddetçe devam eder. Yatsı namazının vakti, orta uzunluktaki gecenin yarısına kadardır. Sabah namazının vakti ise fecrin doğmasından (yani şafağın sökmesinden) başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu namazdan vazgeç. Çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Mesâcid 173, (612); Ebû Dâvud, Salât 2, (396); Nesâî, Mevâkît 15, (1, 260)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Güneş doğarken de batarken de namaz kılmayın. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar, iki boynuzu arasında batar."
(Hadis-i Şerif; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, 2/255)
"Resulullah, gece-gündüzün herhangi bir saatinde (her zaman namaz) kılmamızı emretti. Ancak güneş doğarken ve batarken namaz kılmaktan sakınmamızı emretti. Ve (bunun gerekçesini açıklamak için de) şöyle buyurdu:"
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Şüphesiz şeytan güneş batarken onunla birlikte batar, güneş doğarken onunla birlikte doğar."
(Hadis-i Şerif; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 2/256)
Oysaki ayette ise "namazını iki vakte yay" deniliyor ve diyor ki: "Gündüzün geceye yakın kısmında kıl ki gündüz geceyi ve zulümeti itsin, kaldırsın; iyilikler kötülükleri yensin ve yaz vaktine yol al." Çünkü iyilikler kötülükleri siler, yok eder; sevaplar günahları siler; artılar eksileri giderir, buyruluyor.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetime meşakkat vermemiş olsaydım, her namazda misvak kullanmalarını emreder ve yatsı namazını da gecenin üçte birine geciktirirdim."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî / Taharet bahsinde, Nesâî / Oruç bahsinde)
"Bir gece, yatsıyı gece yarısına kadar (şatru'l-leyl) tehir etti. Sonra yüzü bize dönmüş olarak yanımıza geldi — sanki şu anda yüzüğünün parıltısını görüyor gibiyim — ve şöyle dedi:"
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanlar namazlarını kıldılar ve yattılar. Siz ise, namazı beklediğiniz müddetçe namaz kılma (sevabını alma)ktasınız."
(Buhârî, Mevâkît 25, 40; Müslim, Mesâcid 223)
------ALINTI-------
Bir vakit girdikten sonra önceki vakitlerin namazı kazaya kalmış olur. Kılınan namaz da kaza namazı olarak kılınır. Yani vakit çıkınca namaz vakti de çıkmış olur.
Namazın farzlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır. Mesela öğle namazı vakti girmeden öğle namazını kılamayız. Namazların kılınma vakitleri ise vaktin girmesiyle başlar, öbür vaktin girmesiyle biter. Bu iki vakit arası namazlarımızı kılabiliriz.
Diyelim ki öğle namazınızı geciktirdiniz. İkindi yakın. Hemen namaza durdunuz. Daha birinci rekatta iken ikindi vakti girdi. Ne yapacağız? Hemen devam edip namazı tamamlayacağız, namazımız olur. Çünkü bir hadiste "Namazın bir rekatına yetişen hepsine yetişmiş gibidir." buyurulur.
Hanefi ve Hanbeli mezhebine göre, kendisine tahsis edilen vakit içinde bir namazın iftitah tekbirine yetişmekle bu namazın tamamı eda olur. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, I/400)
Yalnız sabah namazı ile ikindi namazı biraz dikkatli kılınması lazımdır. Sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken namaz kılmak, güneşe tapanlara benzememek için caiz değildir. Bu sebeple sabah namazı güneş doğmadan bir iki dakika önce, ikindi namazını da güneş batmadan önce bitirmek gerekiyor.
İşte ikindi namazını akşam güneş batımına sarkıtmamak için dikkatli olmak lazımdır. Güneşin batmasına yakın kılmak bu sebeple mekruhtur. Hoş olmasa bile yine namazımız caizdir, kabul edilir.
Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.
Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanefilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.
Vaktin son on dakikasında namaz kılıp, arkasından öbür namaz vakti girerse onu kılmak meselesi, öğle namazı ile akşam namazı için olabilir. Zor durumlarda böyle bir çareye başvursak namazımız olur. Peygamberimiz (asm) bir yolculukta öğle namazını geç kılmış, hemen arkasından ikindi girmiş ve ikindiyi kılmıştır.
Fakat namazların vaktin başında kılınması daha faziletlidir. Vaktin sonu da olsa kazaya bırakmadan kılmak gerekir.
-----ALINTI SONU-----
Miracda Peygamberimiz bir adam gördü; kaynar havuza atılmıştı. Adam kurtulmak için havuzun bir ucuna kadar yüzüyordu; tam çıkacakken zebaniler başına tokmakla vurup kovalıyorlardı. Diğer ucuna kadar yüzüyordu; tam çıkacakken yine zebaniler başına tokmakla vurup yine kovalıyorlardı. "Kim bunlar?" dedi Hz. Muhammed aleyhisselam. Cebrail de "Bunlar, dünyadayken namazlarını vaktinde kılmayıp namazı geciktirenler" dedi.
Oysaki Muhammed kendi diyor ki başka hadiste:
"Eğer ümmetime sıkıntı vermeseydim, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmelerini emrederdim." (Tirmizî, Mevâkît 10)
Buyurmadı mı? Yani geciktirmenin de efdal olduğu ve mekruh olduğu haller var. Yani mesela:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Doğrusu sıcaklığın şiddetli, cehennemin kaynayıp hararetinin yükselmesindendir. Sıcaklık şiddetlenince, öğle namazını havanın serinlemesine kadar geciktirin."
(Hadis-i Şerif; Buhârî - Müslim)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ümmetime meşakkat vermemiş olsaydım, her namazda misvak kullanmalarını emreder ve yatsı namazını da gecenin üçte birine geciktirirdim."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Nesâî)
[attachment=38436]
DESTEKLİ YUMRUK — DESTEKLİ NAMAZ — DESTEKLİ DİN
Karate ve Taekwondo'da "destekli yumruk" diye bir tarz vardır: Güçlü yumruk... Ve yumruğu atarken ardından dirsek ve kol ve bütün vücudunla onu desteklersin; bilerekten elini döndürerek atarsın, burgulu yani. Ve yıkıcı bir yumruk olur.
Destekli namaz konusunda da Hz. Muhammed, farz namazların yanına sünnet olan iki yahut dört rekat namaz ilave etmiş ve farzları sünnetler ile desteklemiş ki farzlar sünnete dayanıp namazlar yıkılmasın, ayakta dursun. Ve namazı ikame etmek budur; onu ayakta tutmak, yani yıkılmasına müsaade etmemek.
Yine dinimizi Rabbimizin iki Ömer'den birisi ile desteklemesi için Rabbimize dua eden Muhammed'e, destekçi olarak hem Hz. Ebû Bekir, hem Ömer, hem de Osman ve hem Ali verildi. Dört direkli din... Yani dinimiz dört sağlam direk ile desteklendi.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ya Rabbi, iki Ömer'den birisi ile bu dini destekle."
(Hadis-i Şerif)
Veya:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Allah'ım, şu iki adamdan — Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb'tan — sana en sevimli olanı ile İslam'ı güçlendir."
Rasûlullah (s.a.v.) sözünü şöyle sürdürdü: "O iki kişiden Allah'a sevimli olanı Ömer'di."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Menâkıb 18; bk. Müsned 2/25; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/327; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 2/215)
Ve Allah kâinata karşı dünyamızı ve insanları Dört Büyük Melek ile destekledi: Cebrail aleyhisselam, Mikail aleyhisselam, İsrafil aleyhisselam ve Azrail aleyhisselam ile destekledi.
Dinini yine Dört Büyük Kitap ile destekledi: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an-ı Kerim ile.
Yine insanlığa yol gösterici Dört Büyük Rehber olan dört Peygamberi ile destekledi: Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile.
Hz. Musa'yı Harun ile, Davud aleyhisselamı oğlu Hz. Süleyman ile, Hz. İsa'yı 12 Havari ile ve İncil'i dört din adamı olan Markus, Matta, Yuhanna (Yahya) ve Luka ile destekledi.
Hz. Muhammed'i ise: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile destekledi.
Ve yine Rabbimiz bu dini farzlar ile vacibler ile destekledi; helal olanları haram olanlar ile korudu; müstehap ve mübahlar ile genişletti. Yine Muhammed'den sonra da âlimler ile devamen korudu ve devamını sağladı. Ve Kur'an'da bu dine iman eden müminlerden bahsederken buyurdu ki:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkınûn.
Meali:
Onlar, namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve onlar ki, onlar ahirete yakîn (sahibi) olarak inanırlar ve ahirete de kesin olarak inanan mü'minlerdir.
(Sadakallahul Aziym — NEML Suresi 3. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve ekîmûs salâte ve âtûz zekâte verkeû mear râkiîn.
Meali:
Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 43. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn.
Meali:
Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 3. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah'ın evi Kâbe'yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, Îmân 1, 2, Tefsîru sûre (2) 30; Müslim, Îmân 19-22. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, Îmân 13)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Îmân 134. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 9; İbni Mâce, İkâmet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bizimle onlar arasındaki ayırıcı temel unsur namazdır. Namazı terkeden kimse küfre düşer."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Îmân 9. Ayrıca bk. Nesâî, Salât 8; İbni Mâce, İkâmet 77)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ashâbı, namazdan başka herhangi bir amelin terkini küfür saymazlardı."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Îmân 9)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün olmazsa, kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarından bir şey noksan çıkarsa, Azîz ve Celîl olan Rabb'i: 'Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?' der. Farzların eksiği nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Mevâkît 188. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 149; Nesâî, Salât 9; İbni Mâce, İkâmet 202)
Peygamberimiz de ümmetini destekledi. Ümmetinin bu namazı ayakta tutmaları zor olduğu için, farz namazların yanına sünnet olan, onun kıldığı namazlar ile desteklemiş ki herhangi bir sebepten bir namaz ikame olmaz ise, Allah o kıldığı sünnet olan namazlarından birisini alıp, o direği yıkılan vaktin yerine, o kıldığı sünnet olan namazı direk olarak diksin de namaz ve din yıkılmasın diye... Yani farz namazları sünnet olan namazları ile desteklemiş; sünnetlerini de yine nafile olan namazlar ile desteklemiş.
Dört önemli nafile namaz vardır. Onlar işte: Birincisi İşrak namazı veya kuşluk namazı, ikincisi Duha namazı, üçüncüsü Evvabin namazı, dördüncüsü Teheccüd namazıdır.
İşrak (Kuşluk) Namazı Nedir ve Nasıl Kılınır?
İşrak namazı, güneş bir iki mızrak boyu yükseldikten, yani güneş doğduktan kırk-elli dakikalık zaman geçtikten sonra kılınır.
Saati olmayan bir kimse, çenesini göğsüne yapıştırarak güneşe bakar; şayet güneşi bu vaziyetteyken göremiyorsa, kerahat vakti çıkmıştır. Bundan sonra artık İşrak namazı kılınabilir.
İşrak namazı iki rekattır. Bu namazın fazileti hakkında Fahr-ı Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir kimse sabah namazını cemâatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikir ile meşgul olsa, güneş doğunca da iki rekat (İşrak) namaz kılsa, bir nafile hac ve umre sevabına nail olur."
(Hadis-i Şerif; İhyâ, I. 336)
Duha Namazı Nedir ve Nasıl Kılınır?
Kuşluk vaktinden, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden, yani güneş doğduktan 45 dakika sonra başlar; öğle namazına 45 dakika kalıncaya kadar devam eder. 2 rekattan 8 rekata kadar kılınabilir. Duhâ namazı dediğimiz nafile namaz bu andan itibaren kılınır. Zeval vaktine yarım saat kalıncaya kadar devam eder. İki veya dört veya sekiz veya on iki rek'at kılınabilirse de en faziletlisi sekiz rek'at kılmaktır. Bu namazın asıl vakti yaz vakti ile saat sabah 9 gibidir; güneş ortalığı ısıttıktan sonra. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Duha namazı, deve yavrusunun ayakları sıcaktan kızdığı zamandır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Misâfirîn, 143)
Evvabin Namazı Nedir ve Nasıl Kılınır?
Evvâb, "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokça yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbukum a'lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ.
Meali:
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O'na yönelip tövbe edenleri) af ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.
(Sadakallahul Aziym — İSRÂ Suresi 25. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa, denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."
(Hadis-i Şerif; Taberânî, İbni Mâce, Tirmizî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her kim akşam ile yatsı namazı arasında altı rekât namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona on iki senelik namaz sevabı verir."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Salat 431)
Teheccüd Namazı (Gece Namazı) Nedir, Ne Zaman ve Nasıl Kılınır?
Yatsı namazından sonra, vitir'i kılmadan bir miktar uyuduktan sonra, uykudan kalkılıp kılınacak nafile namaza "Teheccüd" veya "gece namazı" denir. Teheccüd namazı iki rekattan on iki rekata kadardır. İki rekatta bir selam verilmesi daha faziletlidir. Teheccüd namazına başlarken "Niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya" şeklinde niyet ederiz. Teheccüd namazının iki rekat ile sekiz rekat arasında çiftli sayılarda kılınması tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte isteyen kimse daha fazla da kılabilir. Bu durumda iki rekatta bir selam vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rekatta bir de selam verilebilir. İki rekattan fazla kılındığında arada konuşma, yeme içme gibi namaza aykırı davranışlarda bulunulmamış ise tekrar niyet etmek gerekmez. Dört rekat olarak kılındığında, ikinci rekat sonunda teşehhüd için oturulduğunda "tahiyyat"tan sonra "Allahumme salli" ve "Allahumme barik" okunur. Üçüncü rekat için ayağa kalkındığında önce "Subhaneke" okunur, Euzu besmele çekilir ve Fatiha suresi okunur. Teheccüd namazı, Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimize vacip, yani farz hükmündeydi. Bu namaz O'nun ümmeti için sünnet-i müekkededir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve minel leyli fe tehecced bihî nâfileten lek(leke), asâ en yeb'aseke rabbuke makâmen mahmûdâ.
Meali:
Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a (çok övülen bir makama) ulaştırsın.
(Sadakallahul Aziym — İSRÂ Suresi 79. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gece namazına devam ediniz. Zira bu sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü gece ibadeti, Allah'a yakınlık, günahlara kefaret olup insanı bedeni hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Deavât 101)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Sabah namazından önce kılınan iki rek'at nâfile namaz dünyanın tamamından daha hayırlıdır."
(Hadis-i Şerif; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 96)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Allah her peygamberde belirli bir şeye karşı aşırı bir istek yaratmıştır. Benim en çok hoşlandığım şey de gece ibâdetidir..."
(Hadis-i Şerif; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, II, 271)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o sizden önceki sâlih kimselerin âdeti ve Allah'a yakınlıktır. (Bu ibâdet) günahlardan alı kor, hatalara kefâret olur ve bedenden dertleri giderir."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, De'avât 101)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allah rahmet etsin. Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah rahmet etsin."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Tatavvu 18, Vitir 13)
Peygamberimizin (asm) (yatsı namazını kılıp vitir'i kılmadan) uyuduktan sonra, gecenin ortalarına doğru veya ortasından hemen sonra uyandığı, ondan sonra ibadete başladığı, bir süre namaz kıldıktan sonra vitir namazını ve sonra da sabah namazının sünnetini kıldığı ifade edilmektedir.
Sünnet olan bu sıralama şu şekilde özetlenebilir:
1. Yatsı namazı
2. Bir miktar uyuyup uyanma
3. Teheccüd namazı
4. Vitir namazı
5. Sabah namazı
İşte Peygamberimiz sünnetlerini, yani bu farz namazların ardına yerleştirdiği sünnet namazlarını da bu dört nafile namaza dayayıp, onlarla onları desteklemiş, ayakta tutulmasını istemiş.
Allahu Teâlâ da helallerini müstehap olanlar ile, yani sevap kazandıran ameller ile desteklemiş; müstehaplarını da mübah ve serbest olanlar ile desteklemiş. Ve yine haramlarından sakınmayı da şüphelilerden sakınmak ile yine desteklemiş. Ve din bu şekilde, aynen çekirdeği koruyan atomun dışındaki elektron yörüngesi gibi, veya güneş sistemimizdeki gezegenlerin yörüngesi gibi, veya bir kalenin iç ve dış surları gibi; sur bir başka sur içinde korunup desteklenip muhafaza altına alınmış.
Ve yine insan ve fıtratında biz ilk defa Hz. Âdem'in içindeydik. Amma biz Hz. Âdem'in içindeki Şit aleyhisselamın da içindeki, onun içindeki Nuh'un içindeki, onun içindeki İbrahim'in içindeki, onun içindeki yine İsmail'in de içindeki, yine onun içindeki Muhammed'in içindeki, ve yine onun da içindeki Fatma'nın içindeki, onun da içindeki Hüseyin veya Hasan'ın içindeki, onun içindeki Zeynep ve Zeynep'in oğlu Ali, yani Ali Zeynel Abidin'in içindeydik. Ve sur sur içinde saklandık. Ve bu tohum ve şecere şu an en son haline inkişaf edip açılmış durumda. Ve biz asıl maddemiz olan, asıl bedenimiz olan Hz. Âdem'den çooooook uzak veya derin dibinde çoook içinde iken, açıla açıla en dışta gibi bir hal aldık. Halbuki bizim üstümüzdeki kâinatlar, bizim üst surlarımız. Ve "Allah insanı en güzel surette yarattı ve onu aşağı indirdi" ayeti ile:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm. Summe radednâhu esfele sâfilîn.
Meali:
Allah, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattı. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdi.
(Sadakallahul Aziym — TÎN Suresi 4 ve 5. ayet)
İşte güneş sistemimiz ve bizler ve dünyamız, en altta olan, veya en içte olan, yahut Tîn Suresi'nde denilen, en aşağıda olanlarız bizler. Ve Hz. Âdem öyle bir madde olmalı ki, o kadar değerli bir madde ki, işte onun içinde bütün insanlık yer alıyordu. Onun tohumu inkişaf ede ede bu güne geldik.
Ve geçen haftalarda sesli vaazda anlattığımız: Öyle bir element olmalı ki dedik, çekirdeği yetmiş bin perde ile veya bir diğer rivayet ile yedi yüz bin perde ile korunsun. Yani atom ve element öyle olmalı ki, üstündeki elektron yörüngesi sayısı tam yedi yüz bin tane yörünge olan bir elementten bahsettik. Ve yedi yüz bin, yine çokluğu kastetmek için kinaye olabilir. Ve öyle ki Hz. Âdem'den günümüze yedi yüz bin belli başlı peygamber geçti ise, yedi yüz bin kat demek; ve her katta da o peygamberin ümmeti olan elektronlar sayısı da var demek olur.
Yine bizler Âdem'in içinde, sonra Nuh'un içinde, sonra İbrahim'in içindeyiz... Ve Muhammediler, İbrahim'den ikiye ayrılan İsmail çatağında yer alıyoruz; İseviler ise Yakub ve İshak çatağında yer alıyor. Yani yine kâinattaki sistemler sistem içinde ve sistemler de bazı diğer sistemlerin içinde. Yine iki sistem veya Yakub oğulları gibi on iki ayrı sistemi olan sistemler de var. Ve böyle olunca, Hz. Âdem bütün insanlığı içinde tutan ise, o zaman Hz. Âdem veya Hz. İnsan, halife-i rûy-i zemin demek; işte kâinat demek olur. Ve o yedi yüz bin katmanlı elementin aslı, bütün kâinat demek olur.
Ve dini veya insanı, Hz. Âdem'i, Hz. İnsan'ı ayakta tutan namaz imiş; o hadis ile. Öyle olunca namazı ikame etmek, onu ayakta tutmak, insanı ayakta tutmak demek. Ve insan ise kâinat ise, kâinatı ayakta tutmak demek; namazı muhafaza etmek demek.
Ve İslam'da 40 sayısı, bir hareket veya fiilin yapıla yapıla ahlak ve meleke haline dönmesi için, işte o hareketin kırk gün veya kırk kez tekrarlanması sonucu olduğu gerçeği vardır. Ve işte hac yapan kimseler hacca gidince, vaktinden önce erken gidenler Medine'ye önce gider; geç gidenler ise hac görevini ifa ettikten sonra... Biz Türk hacılar, sünnet olan Mescid-i Nebevî'de 40 vakit namazı kılmak sünneti, yani bir vakitten diğer vakit gözetilerek işte 40 vakit kılınır ki, bu sünneti eda eden de namazları muhafaza etmek işte artık ahlak ve meleke halini alır. Ve eğer hacdan döndükten sonra o kimse artık namazlarını nerede olsa kılıp bırakmıyorsa, veya birisi ikisi kazaya kalsa bile sonra onları da kaza edip yine namazları muhafaza ediyorsa, haccı mebrur ve kabul olduğunun alametidir. Bir de oradan döndü, yine günah ve eski ahlakına döndü ise, böyle adamı altın suyuna da bandırsan fayda etmez; bir ahlakta olup haccı da kabul değildir yani.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir mümin, namaz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları açılır. Rabbiyle arasındaki perdeler kalkar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devam eder."
(Hadis-i Şerif; Taberânî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Bir kul Allah'a ibadet eder, Allah'ı zikreder; o kulun ruhu yükselir. Allahu Teâlâ ile kulların nefsi arasında yetmiş bin nurdan, yetmiş binde zulmattan perde vardır. Hiçbir kimse yoktur ki bu perdeleri geçtiğini hissen, maddeten anlasın; kat'iyyen anlayamaz. Çünkü el ile tutulur, göz ile görülür şey değildir. Fakat insan bu perdeleri geçer."
(Hadis-i Şerif; Ramuzel Ehadis, c.1, s.284/16)
İnsanoğlu namaza durunca, Cenab-ı Mevlâ bu perdeleri açar ve "Buyur kulum, ne istiyorsun?" dermiş. Ve eğer kul gaflet veya riya içinde namaz kılmıyorsa, o an Allah ile mülakat edebilir. İşte namaz sonrası Allah'tan istemek, dua etmek ondandır. İşte namaz miracdır; Mirac'da hediye gelmiştir. Ve ümmetin de Muhammed gibi Mirac etmesi içindir.
Ve kul namazda ihlas ve huşu ile, Rabbinin huzurunda durduğunu bilirse, bu perdeler açılır ve Allah'tan da sormak istediği hususu sorar, veya ihtiyacı olan hususu arz edip isteyebilir ve mülakat edebilir. Amma eğer gaflet içindeyse, Allah kızar ve perdeleri yüzüne kapatırmış. Ve namazı bitince de melekler onu namazı yukarı götürmek istermiş; ve fakat birinci kat semadan geri döndürülürmüş. Ve melekler de alıp gelip onun veyl olmuş namazını kafasına çarparlarmış, diye rivayet edilir.
Bu hadisin aslı kıssasında: Ve kâinat Âdem ise ve Âdem ise Allah'ın suretinde ise... "Enel Hak" diyen Hallac-ı Mansur, işte o yetmiş bin perdenin arkasında Hakk'ı müşahede edince, Hz. Âdem'in veya Hz. İnsan'ın halife olması hasebiyle, özünde onun Hak olduğunu; yani Hakk'ın onun içinde veya diğer bir hâl ile dışında, yani ya Rahman dışta ya Rahim içte olduğunu keşfedince; vardığı yerde, Hakk'ın ona şah damarından daha yakın olan Hakk'ın, yerde gökde değil, kendinde olduğunu görünce; o perdeleri kırınca işte "ENEL HAK" dedi. Yanlış anlayacaklardan haşa huzur; yani "kendisinin Allah olduğunu gördü" demek değil...
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lekad halaknâl insâne ve na'lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Meali:
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.
(Sadakallahul Aziym — KAF Suresi 16. ayet)
Bir kudsî hadiste Rabbimiz buyurdu; işte:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım."
(Kudsî Hadis-i Şerif)
Öyle olunca kâinatı ayakta tutan namazdır. Yani namaz hem spordur ki, namaz kılan, bu sporu yapan, ihtiyar bile olsa dinçtir, hareket eder. O yüzden namaz dinin ve kâinatın direğidir; onu ayakta tutandır. Ve Allah da o müminler ki onlar namazı ikame ederler; namazı, dinin direğini dik tutarlar, buyuruyor.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Beş vakit namazı terk eden, Allahü teâlânın hıfz ve emanından mahrum olur."
(Hadis-i Şerif; İbni Mâce)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Namaz kılmayanın Müslümanlığı, abdest almayanın namazı yoktur."
(Hadis-i Şerif; Bezzâr)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İman ile küfür arasındaki fark, namazı kılıp kılmamaktır."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî)
Ve böyle olunca kâinatı namaz ayakta tutup destekler. Namazı farz olan namazlar, farzları sünnetler, sünnetleri nafileler destekler. Öyle ise en dıştaki şüphelilerden korunup kaçanlar, aslen bütün kalenin delinip zarar verilmesine, en dıştan muhafaza eden, sınır bekleyen asker gibidir. Ne zaman onlar delindi, diğer surları da delip girer kâfirler ve şeytan ve deccal askerleri. Öyle ise...
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bu ahir zaman Muhammed ümmeti, İsa ümmeti, Musa ümmeti ve 124 bin peygamber ve ümmeti olan, insanlığın yani özün özü olan, insanlığın çekirdeği olan, bu özdeki özün özü, o cemaate ve Mehdi ve askerine, sınırları koruyup dinini de kâinatını da namazını da ikame edip ayakta tutmayı nasip ve müyesser kılsın inşallah.
--oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 25 Aralık 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
(Kar©glan'ın 2 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Lâ tahzen innallâhe me'anâ.
Meali:
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
(Sadakallahülazîm, Tevbe Suresi, 40. ayetten pasaj)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِنْ ذَٰلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lem tera ennallâhe ya'lemu mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksera illâ huve meahum eyne mâ kânû. Summe yunebbiuhum bimâ amilû yevmel kıyâmeh. İnnallâhe bikulli şey'in alîm.
Meali:
“Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Sadakallahülazîm, Mücâdele Suresi, 7. ayet)
SEVR MAĞARASINDAKİ TEVEKKÜL
Hicret sırasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. Ebû Bekir, Sevr Mağarası'nda bulunuyorlardı. Hz. Ebû Bekir, kendilerini arayanların mağaranın yakınına kadar gelmesinden endişe ederek şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Onlardan biri eğilip ayaklarının dibine baksa bizi görebilir.”
Peygamber Efendimiz ise ona Allah'a güvenmesini hatırlatarak şu meşhur sözü söyledi:
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
Bu söz, zor zamanlarda müminin nasıl bir iman ve tevekkül içinde olması gerektiğini anlatır. İnsan elinden gelen tedbiri alır; ancak bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını da bilir. Tevekkül, tedbiri terk etmek değil, gerekeni yaptıktan sonra Allah'a güvenmektir.
Peygamber Efendimizin bu sözü, insanın yalnız kaldığını düşündüğü zamanlarda da Allah'ın ilminden, kudretinden ve yardımından ümit kesmemesi gerektiğini hatırlatır.
(Rivayet için bk. İsfahânî, Delâil, s. 278)
SALÂT VE SELÂM
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Ey kardeşim! Bugünkü tefekkürümüzün konusu, iki kişinin üçüncüsünün Allah olmasıdır. Bu ifadeyi doğru anlamak gerekir. Allah'ın kullarıyla beraber olması, O'nun her şeyi bilmesi, görmesi ve hiçbir şeyin ilminden uzak kalmaması demektir. Bu beraberlik, Allah'ın insanlar gibi bir mekânda bulunması anlamına gelmez.
İnsan bazen kendisini yalnız zanneder. Bir sırrını kimsenin bilmediğini, bir davranışının görülmediğini veya bir sözünün hiçbir zaman ortaya çıkmayacağını düşünebilir. Oysa Mücâdele Suresi'nin yedinci ayeti bize Allah'ın her şeyi bildiğini hatırlatır. İnsanların birbirlerinden gizledikleri sözler de yaptıkları işler de Allah'ın bilgisi dışına çıkamaz.
Öyleyse hayatımızın her alanında bu bilinci taşımaya çalışalım. Konuşurken, yazarken, alışveriş yaparken, bir karar verirken veya kimsenin görmediğini düşündüğümüz bir yerde bulunurken Allah'a karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.
Bu bilinç insanı yalnızca korkuyla değil, aynı zamanda güven ve huzurla da yaşatır. Çünkü Allah'ın her şeyi bilmesi, yalnızca hatalarımızın bilinmesi demek değildir; samimi niyetlerimizin, çektiğimiz sıkıntıların, yaptığımız iyiliklerin ve kimsenin fark etmediği fedakârlıklarımızın da O'nun bilgisi dâhilinde olması demektir.
HER İŞTE DOĞRUYU VE GÜZELİ ARAMAK
İnsanlar arasında farklı karakterler, farklı yetenekler ve farklı tercihler vardır. Her insanın aynı şekilde düşünmesi, aynı işi yapması veya aynı hayatı seçmesi beklenemez. Önemli olan, insanın kendi kabiliyetini tanıması ve onu hayırlı işlerde kullanmasıdır.
Bazen bir işi yapmak diğerinden daha kolaydır. Bazen zor olanı başarmak daha fazla emek ve sabır ister. Ancak bir işin zor olması, onu yapan kişiyi kendiliğinden daha değerli hâle getirmediği gibi, kolay bir işi seçmek de insanı değersiz yapmaz. Değer, yalnızca zorlukta değil; niyette, gayrette, ahlakta ve yapılan işin hayra hizmet etmesindedir.
Bir insanın başarısını başkasının başarısıyla kıyaslamak yerine, kendi imkânları içinde ne kadar gayret gösterdiğine bakması daha doğrudur. Herkesin imtihanı farklı olabilir. Kimi sabırla, kimi ilimle, kimi hizmetle, kimi de ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirerek olgunlaşır.
Bu sebeple kardeşlerim, birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Kim daha doğru sözlü olacak, kim daha merhametli davranacak, kim emaneti daha iyi koruyacak, kim ihtiyacı olan bir insana daha fazla yardımcı olacak? Asıl kazanılması gereken yarış budur.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
İkinci bölümde yaratılış üzerine tefekkür, tabiatın farklılıkları, insanın tercihleri ve “Eğri mi, doğru mu daha hayırlıdır?” sorusu üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
İKİNCİ BÖLÜM
FARKLILIKLARIN İÇİNDEKİ HİKMETİ GÖREBİLMEK
Değerli kardeşlerim!
İnsan bazen bir olaya kendi bulunduğu yerden bakar ve kendi bakış açısını tek doğru zanneder. Hâlbuki hayatın içinde farklı şartlar, farklı kabiliyetler ve farklı ihtiyaçlar vardır. Bir insanın kolaylıkla yaptığı bir işi başka bir insan zorlanarak yapabilir. Birinin başarılı olduğu alanda diğeri başka bir alanda başarılı olabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bir konuda gösterdikleri beceriye göre değerlendirmek doğru değildir.
Mesela araba kullanırken park etmenin bile farklı yöntemleri vardır. Kimi sürücü aracını iki aracın arasına paralel olarak park eder, kimi geri geri yanaşır, kimi de aracını dik bir şekilde park eder. Her yöntemin kendine göre şartları ve incelikleri vardır. Buradan çıkaracağımız ders, bir yöntemin diğerinden her zaman üstün olduğu değil, şartları doğru değerlendirmenin ve gerekli beceriyi kazanmanın önemli olduğudur.
Bu örnekleri insanların kadın veya erkek oluşuna göre üstünlük kurmak için kullanmamalıyız. İnsanların değeri cinsiyetleriyle, dış görünüşleriyle veya bir işi hangi yöntemle yaptıklarıyla ölçülmez. Allah katında asıl ölçü, takva, güzel ahlak ve salih ameldir.
Öyleyse birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Birbirimizi küçük düşürmek yerine birbirimize yardımcı olalım. Bir başkasının başarısını kıskanmak yerine ondan öğrenmeye çalışalım. Çünkü insanın olgunluğu, başkasını yenmesinden önce kendi nefsini terbiye edebilmesinde ortaya çıkar.
KÂİNATA BAKIP YARATILIŞ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
Aziz kardeşlerim!
İnsan kâinata dikkatle baktığında muazzam bir düzenle karşılaşır. Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, bitkiler ve canlılar… Her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin meydana gelmesi, tohumların filizlenmesi ve canlıların yaşamlarını sürdürmesi insana yaratılış üzerine düşünme fırsatı verir.
Kur’an-ı Kerim’de göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ibretler bulunduğu bildirilir. İnsan bu işaretler üzerinde düşündükçe hem kendi bilgisinin sınırlılığını fark eder hem de kendisine verilen nimetlerin kıymetini daha iyi anlar.
Burada önemli bir hususu da belirtmek isterim: Kâinat hakkında düşündüğümüz her benzetmeyi bilimsel gerçek veya dinî hüküm olarak sunmamalıyız. Bir benzetme, insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat astronomiyle ilgili bilgiler gözleme ve bilime, gayba ilişkin dinî bilgiler ise güvenilir dinî kaynaklara dayanmalıdır.
Örneğin Ay’ın evreleri yaklaşık yirmi dokuz buçuk günlük bir döngü içinde tekrar eder. Dünya’nın mevsimleri yaşamasında ise eksen eğikliği önemli rol oynar. Bu düzenleri incelemek, insanın Rabbimizin yarattığı âlem üzerine tefekkür etmesine engel değildir; bilakis, doğru bilgiyle yapılan tefekkür daha sağlam bir anlayış kazandırır.
Aynı şekilde insan ömrü, hayvanların yaşam süreleri, ağaçların büyümesi ve gök cisimlerinin hareketleri birbirinden farklıdır. Bunları tek bir sayı üzerinden açıklamaya çalışmak doğru olmaz. Cinlerin ömürleri veya gayb âlemindeki varlıkların kâinatta hangi yörüngelerde bulunduğu gibi konularda da kesin bilgimiz olmayan hususlarda hüküm vermekten kaçınmalıyız.
Müminin yapması gereken, bildiği yerde bilgisiyle konuşmak, bilmediği yerde ise haddini bilmektir. Çünkü insanın her şeyi bilmemesi bir eksiklik değildir; bilmediğini kabul etmemesi ise onu yanlış kanaatlere sürükleyebilir.
TOHUMDAN MEYVEYE: YARATILIŞ ÜZERİNE BİR TEFEKKÜR
Bir meyve ağacını düşünelim. Küçücük bir tohum toprağa düşer, uygun şartları bulduğunda filizlenir, kök salar, gövdesi ve dalları gelişir. Zaman içinde çiçek açar ve meyve verir. O meyvenin içinde de yeni bir hayatın başlangıcı olabilecek tohumlar bulunur.
İnsan bu sürece baktığında hayatın ne kadar dikkat çekici olduğunu görür. Tohumun gelişebilmesi için suya, uygun sıcaklığa, toprağa ve başka çevresel şartlara ihtiyacı vardır. Her bitkinin kendine özgü gelişme biçimi bulunur. Bir elma çekirdeğinden elma ağacı, uygun şartlarda bir armut çekirdeğinden de armut ağacı gelişir.
Bu örnek bize bir başka hakikati hatırlatır: İnsan da yetiştiği ortamdan, öğrendiklerinden, yaptığı tercihlerden ve kurduğu ilişkilerden etkilenir. Güzel söz, faydalı bilgi, sabır ve merhamet insanın iç dünyasını besler. Kibir, haset, öfke ve haksızlık ise insanın gönlünü karartabilir.
Ancak insan bir bitki gibi yalnızca çevresinin esiri değildir. Aklı, iradesi ve tercihleri vardır. Yanlış yaptığında hatasını anlayabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sebeple hiçbir insanı geçmişiyle bütünüyle mahkûm etmemeli, kimsenin de kendiliğinden kusursuz olduğunu düşünmemeliyiz.
İnsanların manevi gelişiminde ilim, güzel ahlak, ibadet, zikir ve samimi bir gayretin yeri vardır. Bir topluluğa veya yola mensup olmak da kişiye sorumluluk yükler. Kişi, mensubiyetini başkalarına üstünlük taslamak için değil, kendisini daha güzel ahlaklı ve daha faydalı bir insan hâline getirmek için değerlendirmelidir.
EĞRİ Mİ DAHA HAYIRLI, DOĞRU MU?
Kardeşlerim!
Şimdi sizlere üzerinde düşünülmesi gereken bir soru sorayım: Eğri mi daha hayırlıdır, doğru mu? Yaz mı daha hayırlıdır, kış mı? Gece mi daha hayırlıdır, gündüz mü?
Bu soruların cevabı, neyi kastettiğimize bağlıdır. Ahlak bakımından doğru olmak, dürüst davranmak ve adaletten ayrılmamak esastır. Haksızlığı doğru, doğruluğu da yanlış sayamayız. Fakat günlük hayatta her işi aynı yöntemle yapamayız. Bir aletin biçimi, kullanılacağı işe uygun olmalıdır. Bazı araçların belirli bir açıyla veya eğimli biçimde yapılması, görevlerini yerine getirmelerini sağlar.
Buradan çıkarılacak ders şudur: Doğruluktan ayrılmamak başka, katı ve anlayışsız davranmak başkadır. İnsan dürüst olmalı; ancak merhameti de elden bırakmamalıdır. Hakkı savunmalı; fakat bunu yaparken gereksiz yere kalp kırmamalıdır. Gerektiğinde kararlı davranmalı, gerektiğinde de karşısındaki insanın durumunu anlayıp uygun bir yol seçmelidir.
Halk arasında kullanılan bazı sözlerde, bir çivinin tahtaya girebilmesi veya bir tarım aletinin iş görebilmesi için biçiminin önemli olduğundan bahsedilir. Bu tür örnekler bize, her şeyin bir kullanım yeri ve amacı bulunduğunu anlatabilir. Fakat bu benzetmeleri ahlaki doğruluğun önemsiz olduğu şeklinde anlamamalıyız. İnsan ilişkilerinde ölçümüz dürüstlük, adalet, merhamet ve hikmet olmalıdır.
Yazın ayrı nimetleri vardır, kışın ayrı. Gece dinlenmeye, gündüz çalışmaya vesile olabilir. Bununla birlikte insanlar ve canlılar için her mevsimin ve her vaktin kendine özgü şartları vardır. Birini diğerinden mutlak biçimde üstün saymak yerine, her birinin hayatımızdaki yerini anlamaya çalışmalıyız.
Kadın ve erkek konusunda da aynı hassasiyet geçerlidir. Bir cinsiyeti diğerinden mutlak olarak üstün veya değersiz görmek doğru değildir. İnsanların kabiliyetleri ve sorumlulukları farklılık gösterebilir; fakat insanlık onuru ve Allah’a karşı sorumluluk bakımından herkes kendi amellerinden hesaba çekilir.
Öyleyse asıl soru şudur: Biz doğruyu arıyor muyuz? Bir konuda yanıldığımızı fark ettiğimizde hatamızı düzeltebiliyor muyuz? Haklı çıkmayı mı, yoksa hakikate ulaşmayı mı daha çok önemsiyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
HER İSTEDİĞİMİZ BİZİM İÇİN HAYIRLI OLMAYABİLİR
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
[Bakara Suresi, 216. ayetin ilgili bölümü]
Bu ayet, insanın her zaman kendi menfaatini bütünüyle bilemeyebileceğini hatırlatır. İnsan bazen çok istediği bir şeyin kendisine zarar vereceğini sonradan anlar. Bazen de başlangıçta hoşlanmadığı bir sorumluluğun kendisini olgunlaştırdığını fark eder.
Fakat bu ayeti yanlış yorumlamamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntının mutlaka bizim için iyi olduğunu veya acı çeken bir insanın yaşadıklarını sorgulamaması gerektiğini söyleyemeyiz. Hayatta imtihanlar, haksızlıklar ve insanın önlem almasını gerektiren durumlar da vardır. Mümin, sabretmenin yanında tedbir alır, çözüm arar ve elinden gelen gayreti gösterir.
Bizim görevimiz, her olayın bütün hikmetini bildiğimizi iddia etmek değil; doğru karar vermeye çalışmak, yanlışlarımızdan ders almak ve Allah’a güvenmektir. Bazen bir kapının kapanması başka bir yolun açılmasına vesile olabilir. Bazen de istediğimiz bir şeye ulaşmak için daha çok emek vermemiz gerekir. Her iki durumda da sabır, dua, akıl ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz.
Unutmayalım ki Allah’a tevekkül etmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Önce elimizden gelen doğru gayreti gösterir, sonra sonucu Allah’a havale ederiz.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Değerli kardeşlerim, bu bölümde kâinattaki düzene bakarak tefekkür etmenin, farklılıkları anlamanın ve doğruluktan ayrılmadan hikmetli davranmanın önemini ele aldık.
Bir sonraki bölümde kıskançlığın ve nefsin insanı nasıl yanlış yollara sürükleyebileceği, dünya hayatının geçiciliği ve kötülüğe karşı güzel ahlakla nasıl davranılabileceği üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
KISKANÇLIK, NEFS VE KARDEŞLİK HUKUKU
Değerli kardeşlerim!
İnsanlık tarihinden ibret almamız gereken olaylardan biri, Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi’nin 27-31. ayetlerinde anlatılan bu kıssa, insanın iç dünyasında büyüyen kıskançlığın nasıl ağır sonuçlara yol açabileceğini gösterir.
İki kardeş Allah’a birer kurban sunarlar. Birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki kabul edilmez. Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyen kardeş, öfkesine ve kıskançlığına yenilerek diğerini öldürmekle tehdit eder. Diğeri ise Allah’tan korktuğunu bildirerek haksız yere elini kardeşine uzatmayacağını söyler. Fakat kıskançlığın ve öfkenin peşinden giden kişi, sonunda kardeşini öldürür ve büyük bir pişmanlıkla karşı karşıya kalır.
Halk arasında bu iki kardeş Kabil ve Habil isimleriyle anılır. Ancak Kur’an-ı Kerim, onların isimlerini açıkça bildirmez. Kıssanın asıl üzerinde durmamız gereken yönü, isimlerden ziyade taşıdığı derstir.
Bu kıssadan şunu öğreniyoruz: Başkasının iyiliğini kıskanmak, insanı kendi nefsinin esiri hâline getirebilir. İnsan, bir başkasının sahip olduğu nimeti kendisine verilmiş bir eksiklik gibi görmeye başladığında gönlünde haset büyüyebilir. Haset büyüdükçe insanın adalet duygusu zayıflayabilir ve kişi, normal şartlarda yapmayacağı yanlışlara yönelebilir.
Mümin, kardeşinin iyiliğine sevinmeyi öğrenmelidir. Bir başkasının duasının kabul olması, bir işte başarılı olması veya insanlar tarafından sevilmesi, bizim değerimizi azaltmaz. Allah’ın nimetleri için birbirimizle kavga etmek yerine şükretmeyi ve birbirimize hayır dilemeyi öğrenmeliyiz.
Ayrıca kıssada anlatılan ahlaki tutumu, her durumda kendimizi tehlikeye atmamız gerektiği şeklinde anlamamalıyız. Haksız yere cana kıymak haramdır; fakat insanın kendisini ve başkalarını korumak için meşru tedbirler alması da önemlidir. Şiddeti önlemek, gerektiğinde yardım istemek ve güvenli bir yere uzaklaşmak korkaklık değil, sorumluluk sahibi davranmaktır.
İNSANIN KIYMETİ DIŞ GÖRÜNÜŞÜYLE ÖLÇÜLMEZ
Kardeşlerim!
İnsan bazen başkasının dış görünüşüne, malına, makamına veya sahip olduğu imkânlara bakarak değerlendirme yapar. Kimi zaman bir insanı güzel bulduğu için ona değer verir, kimi zaman da görünüşünü beğenmediği birini küçümser. Oysa dış görünüş, insanın ahlakını ve kalbinin durumunu tek başına göstermez.
Bir insanın gerçek değerini anlamak için onun dürüstlüğüne, merhametine, emanete riayet etmesine ve insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir. Güzel görünmek, güzel ahlaklı olmakla aynı şey değildir. Mal sahibi olmak da insanı kendiliğinden üstün yapmaz.
İnsanların eş seçiminde ve aile kurarken de yalnızca dış görünüşe veya geçici heveslere göre karar vermemesi gerekir. Karşılıklı saygı, güven, sorumluluk, inanç ve ahlaki uyum sağlıklı bir aile hayatının önemli unsurlarıdır. Bir insanın kiminle evleneceğini kesin biçimde Allah adına bildiğimizi iddia edemeyiz. Kişi dua etmeli, araştırmalı, istişare etmeli ve sorumluluğunun bilincinde olarak karar vermelidir.
Hz. Yusuf’un kıssası da bu bakımdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hz. Yusuf, karşılaştığı ağır imtihanlar içinde iffetini korumaya çalışmış ve kendisini günaha çağıran durumdan Allah’a sığınmıştır. Onun kıssasından, insanın zor şartlarda bile ahlaki ilkelerini koruması gerektiğini öğrenebiliriz.
Buradaki mesele, insanların dış görünüşlerini karşılaştırmak veya kimin kime layık olduğunu kibirle belirlemek değildir. Asıl mesele, nefsin istekleri karşısında ahlakı koruyabilmektir.
DÜNYA HAYATI GEÇİCİDİR
Aziz kardeşlerim!
Dünya hayatı bize uzun görünebilir. İnsan gençliğinde önünde uzun yıllar bulunduğunu düşünür; zaman ilerledikçe günlerin ve yılların nasıl geçtiğini daha iyi anlar. Mal, makam, şöhret ve dünya nimetleri insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Bu nedenle insan, dünya hayatını yalnızca geçici menfaatlerin peşinden koşarak tüketmemelidir.
Kur’an-ı Kerim’de En‘âm Suresi’nin 32. ayetinde dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğu, ahiret yurdunun ise takva sahipleri için daha hayırlı bulunduğu bildirilir. Bu ifade, dünya hayatında hiçbir sorumluluğumuz olmadığı anlamına gelmez. Aksine dünya, iyilik yapmak, emek vermek, ailemize ve çevremize karşı görevlerimizi yerine getirmek için bize verilmiş bir fırsattır.
İnsan çalışmalı, helalinden kazanmalı, ailesine bakmalı, komşusunun hakkını gözetmeli ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmelidir. Dünya nimetlerinden yararlanırken ahireti unutmamalıdır. Ne dünyayı her şeyin amacı hâline getirmeli ne de dünya sorumluluklarını ihmal ederek dinî hayat yaşadığını zannetmelidir.
Önemli olan, sahip olduğumuz nimetleri nerede ve nasıl kullandığımızdır. Malımızı iyilik için kullanabiliyor muyuz? Bilgimizi insanlara fayda sağlamak için değerlendiriyor muyuz? Dilimizle insanları incitmek yerine onlara teselli verebiliyor muyuz? Elimizdeki imkânları haksızlık için mi, hayır için mi kullanıyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE KARŞILAMAK
Allah Teâlâ, Fussilet Suresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurur:
Bu ayet, insanın öfkesine kapılıp kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine, mümkün olduğunda daha güzel bir davranış seçmesini öğütler. Bir insan bize kaba davrandığında biz de aynı kabalıkla karşılık verirsek anlaşmazlık büyüyebilir. Fakat sakin kalabilir, doğru söz söyleyebilir ve meseleyi adaletli bir şekilde çözmeye çalışabilirsek düşmanlığın azalmasına vesile olabiliriz.
Bununla birlikte ayeti, haksızlığa sessiz kalmak veya kendimizi her türlü tehlikeye açık bırakmak şeklinde anlamamalıyız. Kötülüğe güzel davranışla karşılık vermek, suçun üzerini örtmek veya zalimin zulmünü sürdürmesine izin vermek değildir. Gerektiğinde sınır koymak, hakkını meşru yollarla aramak ve başkalarını korumak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Güzel ahlak, güçsüzlük değildir. İnsan öfkelendiği hâlde kendisini kontrol edebiliyorsa, elinde imkân bulunduğu hâlde haksızlık yapmıyorsa ve haklı olduğu bir konuda bile ölçüyü koruyabiliyorsa nefsine karşı mücadele ediyor demektir.
Kur’an-ı Kerim’de kötülüğü en güzel davranışla savma öğüdünün ardından, arada düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olabileceği bildirilir. Bu, güzel davranışın ilişkileri iyileştirebileceğini anlatır; fakat her insanın mutlaka değişeceğine veya her düşmanlığın sona ereceğine dair bir garanti değildir.
Bizim görevimiz güzel ahlakı korumak, adaletten ayrılmamak ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimizi bilmektir.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
Şimdi vaazımızın başındaki konuya tekrar dönelim: İki kişinin üçüncüsü Allah olursa ne demektir?
Allah’ın bizimle beraber olması, O’nun ilminden hiçbir şeyin gizli kalmaması ve her hâlimizi bilmesi demektir. Biz insanlar arasında gizli konuştuğumuzu düşünebiliriz; fakat Allah sözlerimizi, niyetlerimizi ve davranışlarımızı bilir.
Bu bilinç, insanı hem kötülükten uzaklaştırmalı hem de iyiliğe teşvik etmelidir. İnsan yalnızken de başkasının hakkını gözetmeli, kalabalıkta da dürüst olmalıdır. Bir insanı kandırma imkânı bulduğunda, kimsenin kendisini görmediğini düşünerek haksızlık etmemelidir.
Çünkü müminin ahlakı, yalnızca insanların yanında nasıl davrandığıyla ölçülmez. Asıl samimiyet, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapmaya gayret etmesidir.
İki kişi bir mesele hakkında konuşurken Allah’ın kendilerini bildiğini hatırlarsa sözlerini daha dikkatli seçer. Bir anlaşmazlık sırasında Allah’ın adaleti gözettiğini düşünürse öfkesini kontrol etmeye çalışır. Bir başkasının hakkını yemeyi düşündüğünde hesap vereceğini hatırlarsa kendisini sorgular.
Bu anlayış insanı korkuyla felç etmek için değil, bilinçli ve sorumlu yaşamaya yöneltmek içindir. Allah’ın bizi bildiğini hatırlamak, aynı zamanda O’na dua edebileceğimizi, tövbe edebileceğimizi ve doğru yola yönelmek için gayret gösterebileceğimizi de hatırlatır.
Öyleyse kardeşlerim, birbirimizle konuşurken sözlerimize dikkat edelim. Birbirimizi yargılamadan önce anlamaya çalışalım. Kıskançlık yerine kardeşliği, kibir yerine tevazuyu, intikam yerine adaleti, kabalık yerine güzel sözü tercih edelim.
Birbirimizden üstün olduğumuzu ispat etmeye çalışmak yerine, bugün dünden daha iyi bir insan olmak için gayret edelim. Çünkü insanın en önemli mücadelesi, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi nefsini tanımak ve düzeltmeye çalışmaktır.
SON SÖZ VE DUA
Değerli kardeşlerim!
Bu vaazımızda Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlamanın, kâinat üzerinde düşünmenin, farklılıkları anlayışla karşılamanın, kıskançlıktan uzak durmanın ve kötülüğe karşı güzel ahlakı korumanın önemini ele aldık.
Dileğimiz odur ki sözlerimiz yalnızca kulaklarımızda kalmasın; davranışlarımıza da yansısın. Doğruyu öğrendiğimizde ona uymaya, yanlışımızı fark ettiğimizde onu düzeltmeye, bir kardeşimizin sıkıntısını gördüğümüzde ona yardımcı olmaya gayret edelim.
Rabbimiz bizleri hakkı arayan, hakikati gördüğünde kabul eden, bâtıldan uzak duran ve insanlara faydalı olan kullarından eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da‘vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 2 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 2 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Lâ tahzen innallâhe me'anâ.
Meali:
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
(Sadakallahülazîm, Tevbe Suresi, 40. ayetten pasaj)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِنْ ذَٰلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lem tera ennallâhe ya'lemu mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksera illâ huve meahum eyne mâ kânû. Summe yunebbiuhum bimâ amilû yevmel kıyâmeh. İnnallâhe bikulli şey'in alîm.
Meali:
“Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Sadakallahülazîm, Mücâdele Suresi, 7. ayet)
SEVR MAĞARASINDAKİ TEVEKKÜL
Hicret sırasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. Ebû Bekir, Sevr Mağarası'nda bulunuyorlardı. Hz. Ebû Bekir, kendilerini arayanların mağaranın yakınına kadar gelmesinden endişe ederek şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Onlardan biri eğilip ayaklarının dibine baksa bizi görebilir.”
Peygamber Efendimiz ise ona Allah'a güvenmesini hatırlatarak şu meşhur sözü söyledi:
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
Bu söz, zor zamanlarda müminin nasıl bir iman ve tevekkül içinde olması gerektiğini anlatır. İnsan elinden gelen tedbiri alır; ancak bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını da bilir. Tevekkül, tedbiri terk etmek değil, gerekeni yaptıktan sonra Allah'a güvenmektir.
Peygamber Efendimizin bu sözü, insanın yalnız kaldığını düşündüğü zamanlarda da Allah'ın ilminden, kudretinden ve yardımından ümit kesmemesi gerektiğini hatırlatır.
(Rivayet için bk. İsfahânî, Delâil, s. 278)
SALÂT VE SELÂM
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Ey kardeşim! Bugünkü tefekkürümüzün konusu, iki kişinin üçüncüsünün Allah olmasıdır. Bu ifadeyi doğru anlamak gerekir. Allah'ın kullarıyla beraber olması, O'nun her şeyi bilmesi, görmesi ve hiçbir şeyin ilminden uzak kalmaması demektir. Bu beraberlik, Allah'ın insanlar gibi bir mekânda bulunması anlamına gelmez.
İnsan bazen kendisini yalnız zanneder. Bir sırrını kimsenin bilmediğini, bir davranışının görülmediğini veya bir sözünün hiçbir zaman ortaya çıkmayacağını düşünebilir. Oysa Mücâdele Suresi'nin yedinci ayeti bize Allah'ın her şeyi bildiğini hatırlatır. İnsanların birbirlerinden gizledikleri sözler de yaptıkları işler de Allah'ın bilgisi dışına çıkamaz.
Öyleyse hayatımızın her alanında bu bilinci taşımaya çalışalım. Konuşurken, yazarken, alışveriş yaparken, bir karar verirken veya kimsenin görmediğini düşündüğümüz bir yerde bulunurken Allah'a karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.
Bu bilinç insanı yalnızca korkuyla değil, aynı zamanda güven ve huzurla da yaşatır. Çünkü Allah'ın her şeyi bilmesi, yalnızca hatalarımızın bilinmesi demek değildir; samimi niyetlerimizin, çektiğimiz sıkıntıların, yaptığımız iyiliklerin ve kimsenin fark etmediği fedakârlıklarımızın da O'nun bilgisi dâhilinde olması demektir.
HER İŞTE DOĞRUYU VE GÜZELİ ARAMAK
İnsanlar arasında farklı karakterler, farklı yetenekler ve farklı tercihler vardır. Her insanın aynı şekilde düşünmesi, aynı işi yapması veya aynı hayatı seçmesi beklenemez. Önemli olan, insanın kendi kabiliyetini tanıması ve onu hayırlı işlerde kullanmasıdır.
Bazen bir işi yapmak diğerinden daha kolaydır. Bazen zor olanı başarmak daha fazla emek ve sabır ister. Ancak bir işin zor olması, onu yapan kişiyi kendiliğinden daha değerli hâle getirmediği gibi, kolay bir işi seçmek de insanı değersiz yapmaz. Değer, yalnızca zorlukta değil; niyette, gayrette, ahlakta ve yapılan işin hayra hizmet etmesindedir.
Bir insanın başarısını başkasının başarısıyla kıyaslamak yerine, kendi imkânları içinde ne kadar gayret gösterdiğine bakması daha doğrudur. Herkesin imtihanı farklı olabilir. Kimi sabırla, kimi ilimle, kimi hizmetle, kimi de ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirerek olgunlaşır.
Bu sebeple kardeşlerim, birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Kim daha doğru sözlü olacak, kim daha merhametli davranacak, kim emaneti daha iyi koruyacak, kim ihtiyacı olan bir insana daha fazla yardımcı olacak? Asıl kazanılması gereken yarış budur.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
İkinci bölümde yaratılış üzerine tefekkür, tabiatın farklılıkları, insanın tercihleri ve “Eğri mi, doğru mu daha hayırlıdır?” sorusu üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
İKİNCİ BÖLÜM
FARKLILIKLARIN İÇİNDEKİ HİKMETİ GÖREBİLMEK
Değerli kardeşlerim!
İnsan bazen bir olaya kendi bulunduğu yerden bakar ve kendi bakış açısını tek doğru zanneder. Hâlbuki hayatın içinde farklı şartlar, farklı kabiliyetler ve farklı ihtiyaçlar vardır. Bir insanın kolaylıkla yaptığı bir işi başka bir insan zorlanarak yapabilir. Birinin başarılı olduğu alanda diğeri başka bir alanda başarılı olabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bir konuda gösterdikleri beceriye göre değerlendirmek doğru değildir.
Mesela araba kullanırken park etmenin bile farklı yöntemleri vardır. Kimi sürücü aracını iki aracın arasına paralel olarak park eder, kimi geri geri yanaşır, kimi de aracını dik bir şekilde park eder. Her yöntemin kendine göre şartları ve incelikleri vardır. Buradan çıkaracağımız ders, bir yöntemin diğerinden her zaman üstün olduğu değil, şartları doğru değerlendirmenin ve gerekli beceriyi kazanmanın önemli olduğudur.
Bu örnekleri insanların kadın veya erkek oluşuna göre üstünlük kurmak için kullanmamalıyız. İnsanların değeri cinsiyetleriyle, dış görünüşleriyle veya bir işi hangi yöntemle yaptıklarıyla ölçülmez. Allah katında asıl ölçü, takva, güzel ahlak ve salih ameldir.
Öyleyse birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Birbirimizi küçük düşürmek yerine birbirimize yardımcı olalım. Bir başkasının başarısını kıskanmak yerine ondan öğrenmeye çalışalım. Çünkü insanın olgunluğu, başkasını yenmesinden önce kendi nefsini terbiye edebilmesinde ortaya çıkar.
KÂİNATA BAKIP YARATILIŞ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
Aziz kardeşlerim!
İnsan kâinata dikkatle baktığında muazzam bir düzenle karşılaşır. Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, bitkiler ve canlılar… Her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin meydana gelmesi, tohumların filizlenmesi ve canlıların yaşamlarını sürdürmesi insana yaratılış üzerine düşünme fırsatı verir.
Kur’an-ı Kerim’de göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ibretler bulunduğu bildirilir. İnsan bu işaretler üzerinde düşündükçe hem kendi bilgisinin sınırlılığını fark eder hem de kendisine verilen nimetlerin kıymetini daha iyi anlar.
Burada önemli bir hususu da belirtmek isterim: Kâinat hakkında düşündüğümüz her benzetmeyi bilimsel gerçek veya dinî hüküm olarak sunmamalıyız. Bir benzetme, insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat astronomiyle ilgili bilgiler gözleme ve bilime, gayba ilişkin dinî bilgiler ise güvenilir dinî kaynaklara dayanmalıdır.
Örneğin Ay’ın evreleri yaklaşık yirmi dokuz buçuk günlük bir döngü içinde tekrar eder. Dünya’nın mevsimleri yaşamasında ise eksen eğikliği önemli rol oynar. Bu düzenleri incelemek, insanın Rabbimizin yarattığı âlem üzerine tefekkür etmesine engel değildir; bilakis, doğru bilgiyle yapılan tefekkür daha sağlam bir anlayış kazandırır.
Aynı şekilde insan ömrü, hayvanların yaşam süreleri, ağaçların büyümesi ve gök cisimlerinin hareketleri birbirinden farklıdır. Bunları tek bir sayı üzerinden açıklamaya çalışmak doğru olmaz. Cinlerin ömürleri veya gayb âlemindeki varlıkların kâinatta hangi yörüngelerde bulunduğu gibi konularda da kesin bilgimiz olmayan hususlarda hüküm vermekten kaçınmalıyız.
Müminin yapması gereken, bildiği yerde bilgisiyle konuşmak, bilmediği yerde ise haddini bilmektir. Çünkü insanın her şeyi bilmemesi bir eksiklik değildir; bilmediğini kabul etmemesi ise onu yanlış kanaatlere sürükleyebilir.
TOHUMDAN MEYVEYE: YARATILIŞ ÜZERİNE BİR TEFEKKÜR
Bir meyve ağacını düşünelim. Küçücük bir tohum toprağa düşer, uygun şartları bulduğunda filizlenir, kök salar, gövdesi ve dalları gelişir. Zaman içinde çiçek açar ve meyve verir. O meyvenin içinde de yeni bir hayatın başlangıcı olabilecek tohumlar bulunur.
İnsan bu sürece baktığında hayatın ne kadar dikkat çekici olduğunu görür. Tohumun gelişebilmesi için suya, uygun sıcaklığa, toprağa ve başka çevresel şartlara ihtiyacı vardır. Her bitkinin kendine özgü gelişme biçimi bulunur. Bir elma çekirdeğinden elma ağacı, uygun şartlarda bir armut çekirdeğinden de armut ağacı gelişir.
Bu örnek bize bir başka hakikati hatırlatır: İnsan da yetiştiği ortamdan, öğrendiklerinden, yaptığı tercihlerden ve kurduğu ilişkilerden etkilenir. Güzel söz, faydalı bilgi, sabır ve merhamet insanın iç dünyasını besler. Kibir, haset, öfke ve haksızlık ise insanın gönlünü karartabilir.
Ancak insan bir bitki gibi yalnızca çevresinin esiri değildir. Aklı, iradesi ve tercihleri vardır. Yanlış yaptığında hatasını anlayabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sebeple hiçbir insanı geçmişiyle bütünüyle mahkûm etmemeli, kimsenin de kendiliğinden kusursuz olduğunu düşünmemeliyiz.
İnsanların manevi gelişiminde ilim, güzel ahlak, ibadet, zikir ve samimi bir gayretin yeri vardır. Bir topluluğa veya yola mensup olmak da kişiye sorumluluk yükler. Kişi, mensubiyetini başkalarına üstünlük taslamak için değil, kendisini daha güzel ahlaklı ve daha faydalı bir insan hâline getirmek için değerlendirmelidir.
EĞRİ Mİ DAHA HAYIRLI, DOĞRU MU?
Kardeşlerim!
Şimdi sizlere üzerinde düşünülmesi gereken bir soru sorayım: Eğri mi daha hayırlıdır, doğru mu? Yaz mı daha hayırlıdır, kış mı? Gece mi daha hayırlıdır, gündüz mü?
Bu soruların cevabı, neyi kastettiğimize bağlıdır. Ahlak bakımından doğru olmak, dürüst davranmak ve adaletten ayrılmamak esastır. Haksızlığı doğru, doğruluğu da yanlış sayamayız. Fakat günlük hayatta her işi aynı yöntemle yapamayız. Bir aletin biçimi, kullanılacağı işe uygun olmalıdır. Bazı araçların belirli bir açıyla veya eğimli biçimde yapılması, görevlerini yerine getirmelerini sağlar.
Buradan çıkarılacak ders şudur: Doğruluktan ayrılmamak başka, katı ve anlayışsız davranmak başkadır. İnsan dürüst olmalı; ancak merhameti de elden bırakmamalıdır. Hakkı savunmalı; fakat bunu yaparken gereksiz yere kalp kırmamalıdır. Gerektiğinde kararlı davranmalı, gerektiğinde de karşısındaki insanın durumunu anlayıp uygun bir yol seçmelidir.
Halk arasında kullanılan bazı sözlerde, bir çivinin tahtaya girebilmesi veya bir tarım aletinin iş görebilmesi için biçiminin önemli olduğundan bahsedilir. Bu tür örnekler bize, her şeyin bir kullanım yeri ve amacı bulunduğunu anlatabilir. Fakat bu benzetmeleri ahlaki doğruluğun önemsiz olduğu şeklinde anlamamalıyız. İnsan ilişkilerinde ölçümüz dürüstlük, adalet, merhamet ve hikmet olmalıdır.
Yazın ayrı nimetleri vardır, kışın ayrı. Gece dinlenmeye, gündüz çalışmaya vesile olabilir. Bununla birlikte insanlar ve canlılar için her mevsimin ve her vaktin kendine özgü şartları vardır. Birini diğerinden mutlak biçimde üstün saymak yerine, her birinin hayatımızdaki yerini anlamaya çalışmalıyız.
Kadın ve erkek konusunda da aynı hassasiyet geçerlidir. Bir cinsiyeti diğerinden mutlak olarak üstün veya değersiz görmek doğru değildir. İnsanların kabiliyetleri ve sorumlulukları farklılık gösterebilir; fakat insanlık onuru ve Allah’a karşı sorumluluk bakımından herkes kendi amellerinden hesaba çekilir.
Öyleyse asıl soru şudur: Biz doğruyu arıyor muyuz? Bir konuda yanıldığımızı fark ettiğimizde hatamızı düzeltebiliyor muyuz? Haklı çıkmayı mı, yoksa hakikate ulaşmayı mı daha çok önemsiyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
HER İSTEDİĞİMİZ BİZİM İÇİN HAYIRLI OLMAYABİLİR
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
Alıntı:“Olur ki bir şey sizin için hayırlı olduğu hâlde siz onu hoş görmezsiniz. Olur ki bir şey de sizin için kötü olduğu hâlde siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
[Bakara Suresi, 216. ayetin ilgili bölümü]
Bu ayet, insanın her zaman kendi menfaatini bütünüyle bilemeyebileceğini hatırlatır. İnsan bazen çok istediği bir şeyin kendisine zarar vereceğini sonradan anlar. Bazen de başlangıçta hoşlanmadığı bir sorumluluğun kendisini olgunlaştırdığını fark eder.
Fakat bu ayeti yanlış yorumlamamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntının mutlaka bizim için iyi olduğunu veya acı çeken bir insanın yaşadıklarını sorgulamaması gerektiğini söyleyemeyiz. Hayatta imtihanlar, haksızlıklar ve insanın önlem almasını gerektiren durumlar da vardır. Mümin, sabretmenin yanında tedbir alır, çözüm arar ve elinden gelen gayreti gösterir.
Bizim görevimiz, her olayın bütün hikmetini bildiğimizi iddia etmek değil; doğru karar vermeye çalışmak, yanlışlarımızdan ders almak ve Allah’a güvenmektir. Bazen bir kapının kapanması başka bir yolun açılmasına vesile olabilir. Bazen de istediğimiz bir şeye ulaşmak için daha çok emek vermemiz gerekir. Her iki durumda da sabır, dua, akıl ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz.
Unutmayalım ki Allah’a tevekkül etmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Önce elimizden gelen doğru gayreti gösterir, sonra sonucu Allah’a havale ederiz.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Değerli kardeşlerim, bu bölümde kâinattaki düzene bakarak tefekkür etmenin, farklılıkları anlamanın ve doğruluktan ayrılmadan hikmetli davranmanın önemini ele aldık.
Bir sonraki bölümde kıskançlığın ve nefsin insanı nasıl yanlış yollara sürükleyebileceği, dünya hayatının geçiciliği ve kötülüğe karşı güzel ahlakla nasıl davranılabileceği üzerinde duracağız.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
KISKANÇLIK, NEFS VE KARDEŞLİK HUKUKU
Değerli kardeşlerim!
İnsanlık tarihinden ibret almamız gereken olaylardan biri, Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi’nin 27-31. ayetlerinde anlatılan bu kıssa, insanın iç dünyasında büyüyen kıskançlığın nasıl ağır sonuçlara yol açabileceğini gösterir.
İki kardeş Allah’a birer kurban sunarlar. Birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki kabul edilmez. Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyen kardeş, öfkesine ve kıskançlığına yenilerek diğerini öldürmekle tehdit eder. Diğeri ise Allah’tan korktuğunu bildirerek haksız yere elini kardeşine uzatmayacağını söyler. Fakat kıskançlığın ve öfkenin peşinden giden kişi, sonunda kardeşini öldürür ve büyük bir pişmanlıkla karşı karşıya kalır.
Halk arasında bu iki kardeş Kabil ve Habil isimleriyle anılır. Ancak Kur’an-ı Kerim, onların isimlerini açıkça bildirmez. Kıssanın asıl üzerinde durmamız gereken yönü, isimlerden ziyade taşıdığı derstir.
Bu kıssadan şunu öğreniyoruz: Başkasının iyiliğini kıskanmak, insanı kendi nefsinin esiri hâline getirebilir. İnsan, bir başkasının sahip olduğu nimeti kendisine verilmiş bir eksiklik gibi görmeye başladığında gönlünde haset büyüyebilir. Haset büyüdükçe insanın adalet duygusu zayıflayabilir ve kişi, normal şartlarda yapmayacağı yanlışlara yönelebilir.
Mümin, kardeşinin iyiliğine sevinmeyi öğrenmelidir. Bir başkasının duasının kabul olması, bir işte başarılı olması veya insanlar tarafından sevilmesi, bizim değerimizi azaltmaz. Allah’ın nimetleri için birbirimizle kavga etmek yerine şükretmeyi ve birbirimize hayır dilemeyi öğrenmeliyiz.
Ayrıca kıssada anlatılan ahlaki tutumu, her durumda kendimizi tehlikeye atmamız gerektiği şeklinde anlamamalıyız. Haksız yere cana kıymak haramdır; fakat insanın kendisini ve başkalarını korumak için meşru tedbirler alması da önemlidir. Şiddeti önlemek, gerektiğinde yardım istemek ve güvenli bir yere uzaklaşmak korkaklık değil, sorumluluk sahibi davranmaktır.
İNSANIN KIYMETİ DIŞ GÖRÜNÜŞÜYLE ÖLÇÜLMEZ
Kardeşlerim!
İnsan bazen başkasının dış görünüşüne, malına, makamına veya sahip olduğu imkânlara bakarak değerlendirme yapar. Kimi zaman bir insanı güzel bulduğu için ona değer verir, kimi zaman da görünüşünü beğenmediği birini küçümser. Oysa dış görünüş, insanın ahlakını ve kalbinin durumunu tek başına göstermez.
Bir insanın gerçek değerini anlamak için onun dürüstlüğüne, merhametine, emanete riayet etmesine ve insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir. Güzel görünmek, güzel ahlaklı olmakla aynı şey değildir. Mal sahibi olmak da insanı kendiliğinden üstün yapmaz.
İnsanların eş seçiminde ve aile kurarken de yalnızca dış görünüşe veya geçici heveslere göre karar vermemesi gerekir. Karşılıklı saygı, güven, sorumluluk, inanç ve ahlaki uyum sağlıklı bir aile hayatının önemli unsurlarıdır. Bir insanın kiminle evleneceğini kesin biçimde Allah adına bildiğimizi iddia edemeyiz. Kişi dua etmeli, araştırmalı, istişare etmeli ve sorumluluğunun bilincinde olarak karar vermelidir.
Hz. Yusuf’un kıssası da bu bakımdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hz. Yusuf, karşılaştığı ağır imtihanlar içinde iffetini korumaya çalışmış ve kendisini günaha çağıran durumdan Allah’a sığınmıştır. Onun kıssasından, insanın zor şartlarda bile ahlaki ilkelerini koruması gerektiğini öğrenebiliriz.
Buradaki mesele, insanların dış görünüşlerini karşılaştırmak veya kimin kime layık olduğunu kibirle belirlemek değildir. Asıl mesele, nefsin istekleri karşısında ahlakı koruyabilmektir.
DÜNYA HAYATI GEÇİCİDİR
Aziz kardeşlerim!
Dünya hayatı bize uzun görünebilir. İnsan gençliğinde önünde uzun yıllar bulunduğunu düşünür; zaman ilerledikçe günlerin ve yılların nasıl geçtiğini daha iyi anlar. Mal, makam, şöhret ve dünya nimetleri insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Bu nedenle insan, dünya hayatını yalnızca geçici menfaatlerin peşinden koşarak tüketmemelidir.
Kur’an-ı Kerim’de En‘âm Suresi’nin 32. ayetinde dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğu, ahiret yurdunun ise takva sahipleri için daha hayırlı bulunduğu bildirilir. Bu ifade, dünya hayatında hiçbir sorumluluğumuz olmadığı anlamına gelmez. Aksine dünya, iyilik yapmak, emek vermek, ailemize ve çevremize karşı görevlerimizi yerine getirmek için bize verilmiş bir fırsattır.
İnsan çalışmalı, helalinden kazanmalı, ailesine bakmalı, komşusunun hakkını gözetmeli ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmelidir. Dünya nimetlerinden yararlanırken ahireti unutmamalıdır. Ne dünyayı her şeyin amacı hâline getirmeli ne de dünya sorumluluklarını ihmal ederek dinî hayat yaşadığını zannetmelidir.
Önemli olan, sahip olduğumuz nimetleri nerede ve nasıl kullandığımızdır. Malımızı iyilik için kullanabiliyor muyuz? Bilgimizi insanlara fayda sağlamak için değerlendiriyor muyuz? Dilimizle insanları incitmek yerine onlara teselli verebiliyor muyuz? Elimizdeki imkânları haksızlık için mi, hayır için mi kullanıyoruz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE KARŞILAMAK
Allah Teâlâ, Fussilet Suresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurur:
Alıntı:“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav.”
Bu ayet, insanın öfkesine kapılıp kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine, mümkün olduğunda daha güzel bir davranış seçmesini öğütler. Bir insan bize kaba davrandığında biz de aynı kabalıkla karşılık verirsek anlaşmazlık büyüyebilir. Fakat sakin kalabilir, doğru söz söyleyebilir ve meseleyi adaletli bir şekilde çözmeye çalışabilirsek düşmanlığın azalmasına vesile olabiliriz.
Bununla birlikte ayeti, haksızlığa sessiz kalmak veya kendimizi her türlü tehlikeye açık bırakmak şeklinde anlamamalıyız. Kötülüğe güzel davranışla karşılık vermek, suçun üzerini örtmek veya zalimin zulmünü sürdürmesine izin vermek değildir. Gerektiğinde sınır koymak, hakkını meşru yollarla aramak ve başkalarını korumak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.
Güzel ahlak, güçsüzlük değildir. İnsan öfkelendiği hâlde kendisini kontrol edebiliyorsa, elinde imkân bulunduğu hâlde haksızlık yapmıyorsa ve haklı olduğu bir konuda bile ölçüyü koruyabiliyorsa nefsine karşı mücadele ediyor demektir.
Kur’an-ı Kerim’de kötülüğü en güzel davranışla savma öğüdünün ardından, arada düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olabileceği bildirilir. Bu, güzel davranışın ilişkileri iyileştirebileceğini anlatır; fakat her insanın mutlaka değişeceğine veya her düşmanlığın sona ereceğine dair bir garanti değildir.
Bizim görevimiz güzel ahlakı korumak, adaletten ayrılmamak ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimizi bilmektir.
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA
Şimdi vaazımızın başındaki konuya tekrar dönelim: İki kişinin üçüncüsü Allah olursa ne demektir?
Allah’ın bizimle beraber olması, O’nun ilminden hiçbir şeyin gizli kalmaması ve her hâlimizi bilmesi demektir. Biz insanlar arasında gizli konuştuğumuzu düşünebiliriz; fakat Allah sözlerimizi, niyetlerimizi ve davranışlarımızı bilir.
Bu bilinç, insanı hem kötülükten uzaklaştırmalı hem de iyiliğe teşvik etmelidir. İnsan yalnızken de başkasının hakkını gözetmeli, kalabalıkta da dürüst olmalıdır. Bir insanı kandırma imkânı bulduğunda, kimsenin kendisini görmediğini düşünerek haksızlık etmemelidir.
Çünkü müminin ahlakı, yalnızca insanların yanında nasıl davrandığıyla ölçülmez. Asıl samimiyet, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapmaya gayret etmesidir.
İki kişi bir mesele hakkında konuşurken Allah’ın kendilerini bildiğini hatırlarsa sözlerini daha dikkatli seçer. Bir anlaşmazlık sırasında Allah’ın adaleti gözettiğini düşünürse öfkesini kontrol etmeye çalışır. Bir başkasının hakkını yemeyi düşündüğünde hesap vereceğini hatırlarsa kendisini sorgular.
Bu anlayış insanı korkuyla felç etmek için değil, bilinçli ve sorumlu yaşamaya yöneltmek içindir. Allah’ın bizi bildiğini hatırlamak, aynı zamanda O’na dua edebileceğimizi, tövbe edebileceğimizi ve doğru yola yönelmek için gayret gösterebileceğimizi de hatırlatır.
Öyleyse kardeşlerim, birbirimizle konuşurken sözlerimize dikkat edelim. Birbirimizi yargılamadan önce anlamaya çalışalım. Kıskançlık yerine kardeşliği, kibir yerine tevazuyu, intikam yerine adaleti, kabalık yerine güzel sözü tercih edelim.
Birbirimizden üstün olduğumuzu ispat etmeye çalışmak yerine, bugün dünden daha iyi bir insan olmak için gayret edelim. Çünkü insanın en önemli mücadelesi, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi nefsini tanımak ve düzeltmeye çalışmaktır.
SON SÖZ VE DUA
Değerli kardeşlerim!
Bu vaazımızda Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlamanın, kâinat üzerinde düşünmenin, farklılıkları anlayışla karşılamanın, kıskançlıktan uzak durmanın ve kötülüğe karşı güzel ahlakı korumanın önemini ele aldık.
Dileğimiz odur ki sözlerimiz yalnızca kulaklarımızda kalmasın; davranışlarımıza da yansısın. Doğruyu öğrendiğimizde ona uymaya, yanlışımızı fark ettiğimizde onu düzeltmeye, bir kardeşimizin sıkıntısını gördüğümüzde ona yardımcı olmaya gayret edelim.
Rabbimiz bizleri hakkı arayan, hakikati gördüğünde kabul eden, bâtıldan uzak duran ve insanlara faydalı olan kullarından eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da‘vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 2 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
(Kar©glan’ın 10 Ocak 2018 Vaazı)
EÛZÜ BESMELE
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû vallâhu bi kulli şey’in alîm.
Meali:
Allah, şaşırmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nisâ Suresi, 176. ayetten pasaj)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
E leyse’llâhu bi kâfin abdehu ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.
Meali:
“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren yoktur.”
(Zümer Suresi, 36. ayet)
KADER VE AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsan, hayatı boyunca birçok soru ile karşılaşır. Kader nedir? İnsan kendi seçimlerinden ne ölçüde sorumludur? Geleceğimiz Allah’ın ilminde biliniyorsa neden amel ediyoruz? Beklemek mi daha zordur, yoksa insanın nefsini kontrol etmesi mi?
Bu meseleleri anlamak için dinimizin öğrettiği temel ölçüleri hatırlamalıyız.
Rivayetlerde, Sürâka b. Mâlik’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kader ve amel hakkında sorular sorduğu aktarılır. Bu rivayetlerde verilen temel mesaj şudur: İnsan, kaderin varlığını bahane ederek çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmamalıdır.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kaderle ilgili rivayetlerde insanları amele teşvik ettiği bildirilir. Çünkü insan gelecekte ne yaşayacağını bilmez. Önünde hangi imkânların açılacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını ve seçimlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağını bütünüyle öngöremez. Ona düşen, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kader inancı, tembelliğin veya yanlış davranışların bahanesi değildir. “Nasıl olsa kaderimde yazılmış” diyerek sorumluluktan kaçmak doğru bir anlayış değildir. İnsan iradesiyle tercih yapar; iyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinde, insanın anne karnındaki yaratılış safhalarından ve rızkının, ecelinin, amellerinin ve sonunda ulaşacağı durumun yazılmasından söz edilir. Bu rivayet, kader konusu ele alınırken sıkça anılır.
Ancak bu tür rivayetleri yorumlarken önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız: Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanın kendi tercihlerinden sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Biz gaybı bilemeyiz ve kaderin bütün hikmetlerini kuşatamayız. Bu nedenle görevimiz, kader üzerine tartışmayı bir sorumluluktan kaçış yolu hâline getirmek değil; doğru davranmaya, hayırlı işler yapmaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam etmektir.
ALLAH’A GÜVENMEK VE NEFSİ ARINDIRMAK
Allah Teâlâ Şems Suresi’nde şöyle buyurur:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ.
Meali:
“Nefse ve ona düzen verene; ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
(Şems Suresi, 7–9. ayetler)
Bu ayetler bize insanın kendi iç dünyasına dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır. Her insan iyilik ile kötülük arasında seçim yapabileceği durumlarla karşılaşır. Öfkelendiğinde sabırlı davranmak, imkânı varken haksız kazançtan uzak durmak, arzu duyduğu bir şey haramsa kendisini ondan alıkoymak ve başkasının hakkını gözetmek nefs terbiyesinin parçalarıdır.
Nefsi arındırmak, insanın bütün arzularını düşünmeden bastırması demek değildir. Asıl mesele, arzularını dinin ve ahlakın ölçüleri içinde yönetebilmesidir. Sabır, irade ve samimiyet zamanla gelişir. İnsan bazen zorlanabilir; fakat her zorlanma, doğru yönde çaba göstermesine engel değildir.
YUSUF VE ZÜLEYHA: BEKLEMEK Mİ, NEFSİ KORUMAK MI ZOR?
Kardeşlerim!
Hz. Yusuf’un kıssası, Kur’an-ı Kerim’de iffet, sabır, tevekkül ve Allah’a bağlılık bakımından üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kıssadır.
Hz. Yusuf, kendisini günaha çağıran bir durumla karşılaştığında nefsine uymamış, Allah’a sığınmış ve haramdan uzak durmayı seçmiştir. Bu davranışı, insanın arzu ettiği her şeye hemen ulaşmaya çalışmaması gerektiğini gösterir. Bazen insanın gerçek imtihanı, bir şeyi elde etmek değil, onu elde etmek uğruna yanlış bir yola sapmamaktır.
Züleyha ile Hz. Yusuf’un daha sonraki hayatlarına ve evliliklerine dair çeşitli kıssa ve menkıbeler anlatılagelmiştir. Ancak bu anlatıların ayrıntılarının Kur’an’da açıkça bildirilmediğini ve aktarılan her rivayetin sahih kabul edilemeyeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle bu tür hikâyelerden ders çıkarırken, kesin dinî hükümleri yalnızca doğruluğu sabit olmayan anlatılara dayandırmamalıyız.
Bu kıssadan çıkarılabilecek temel ders şudur: İnsan bazen bir arzusuna ulaşmak için uzun süre bekler. Beklediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyebilir. Bu yüzden sabırla hareket etmeli, doğru yoldan ayrılmamalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır.
Peki, Hz. Yusuf gibi nefsine hâkim olmak mı daha zordur, yoksa Züleyha’ya atfedilen anlatılardaki gibi bir arzuyu yıllarca kalbinde taşımak mı?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her insanın imtihanı farklıdır. Kimi insan için bir arzudan vazgeçmek zordur; kimi için de istediği hâlde beklemek, sabretmek ve ümidini korumak zordur. Önemli olan, imtihanın biçimi ne olursa olsun Allah’ın koyduğu sınırları gözetmektir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamalıyız: **Zamanın geçmesi, tek başına haram olan bir şeyi helal hâle getirmez.** Bir davranışın hükmü; dinî ölçülere, şartlara ve ilgili hükümlere göre değerlendirilir. Örneğin evlilik, nikâh ile helal bir ilişki kurar; fakat bu, daha önceki haram davranışların zaman geçmesiyle kendiliğinden helal olduğu anlamına gelmez.
İnsan hayatında şartlar değişebilir. Bir şeyin hükmü, şartların veya ilgili dinî durumun değişmesiyle farklılaşabilir; ancak bu değişimi yalnızca zamanın geçmesine bağlamak doğru değildir. Mümin, kendi arzusunu dinî hüküm yerine koymamalı ve haramı helal saymak için kendince gerekçeler üretmemelidir.
BİR MEYVENİN OLGUNLAŞMASI GİBİ SABIR
Bir meyve düşünelim. Çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker, gerektiğinde toprağı sular ve bitkinin gelişmesini bekler. Mevsimler geçer; bitki büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin olgunlaşması için belirli bir süreç gerekir. Onu vaktinden önce koparmak, beklenen lezzetin ve olgunluğun oluşmasına engel olabilir.
İnsan hayatında da bazı işler sabır ve emek ister. Bir bilgiye ulaşmak, bir mesleği öğrenmek, güvenilir bir insan olmak, aile kurmak veya bir ibadette istikrar kazanmak bir anda gerçekleşmeyebilir. Bunların her biri emek, dikkat ve zaman gerektirir.
Bu benzetmeden, her bekleyişin mutlaka arzuladığımız sonuca ulaşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bazen çok istediğimiz bir şey gerçekleşmez; bazen de gerçekleşen şeyin düşündüğümüz kadar hayırlı olmadığını anlarız. Sabır, yalnızca sonuca ulaşana kadar beklemek değil, sonuç ne olursa olsun doğru yoldan ayrılmamaya çalışmaktır.
Ekmek de soframıza gelene kadar uzun bir emek zincirinden geçer. Çiftçinin tohumu ekmesinden ürünün yetişmesine, hasat edilmesinden öğütülmesine, hamur hâline getirilip pişirilmesine kadar birçok insanın emeği vardır. Soframızdaki bir dilim ekmeğin arkasında bile sayısız sebep ve emek bulunur.
Bu nedenle nimeti küçümsememeli, onu elde etmek için çalışan insanları unutmamalıyız. Yediğimiz lokmanın helal olmasına dikkat etmeli ve sahip olduğumuz nimetler için şükretmeliyiz.
Ayrıca bize verilen enerjiyi ve zamanı nasıl kullandığımızı da düşünmeliyiz. Gücümüzü ibadete, çalışmaya, ailemize ve insanlara faydalı olmaya mı ayırıyoruz? Yoksa onu başkalarını incitmek, haksızlık etmek veya kendimize ve çevremize zarar vermek için mi kullanıyoruz?
Asıl muhasebe burada başlar. Çünkü nimet yalnızca bize verilmiş bir imkân değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
AMELLERİN KAYDEDİLMESİ VE HESAP GÜNÜ
İslam inancına göre insanın yaptığı işler Allah’ın bilgisi dâhilindedir ve insan yaptıklarından sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de insanın sözlerinin ve davranışlarının kaydedilmesinden, kıyamet günü de bunların karşılığını görmesinden söz edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
İz yetelakkâl-mutelakkıyâni anil yemîni ve aniş-şimâli kaîd. Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.
Meali:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında, onu gözetleyen ve kaydetmeye hazır bir melek bulunmasın.”
(Kâf Suresi, 17–18. ayetler)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
Ve inne aleykum le hâfızîn.
Meali:
“Üzerinizde elbette gözetleyiciler vardır.”
(İnfitâr Suresi, 10. ayet)
Bu ayetler, insanın sorumluluğunu ve yaptıklarının kaybolmadığını hatırlatır. Bir sözün veya davranışın başkaları tarafından görülmemesi, onun ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. İnsan yalnızca toplum önündeki görüntüsünden ibaret değildir; gizli davranışları ve niyeti de Allah’ın bilgisi dâhilindedir.
İslam geleneğinde insanın amellerini kaydetmekle görevli melekler “Kirâmen Kâtibîn” olarak anılır. Bu konuda farklı hadis ve tefsir kaynaklarında çeşitli açıklamalar yer alır. Rivayetlerin ayrıntılarını aktarırken kaynaklarının ve sıhhat derecelerinin gözetilmesi gerekir. Kesinliği bilinmeyen ayrıntıları tartışmasız bir gerçek gibi anlatmaktan kaçınmalıyız.
İNSANIN KENDİSİNİ MUHASEBE ETMESİ
İnsan geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlayabilir. Çocuklukta duyduğu bir söz, yıllar önce gördüğü bir manzara veya hayatında iz bırakan bir olay hafızasında yeniden canlanabilir. Gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyularımız çevremizden bilgi alır; beynimiz bu bilgilerin bir kısmını işler ve hafızada tutar.
Fakat insan hafızası kusursuz bir kamera gibi çalışmaz. Hatırladıklarımız zamanla değişebilir, bazı ayrıntıları unutabilir veya olayları yanlış yorumlayabiliriz. Bu nedenle hafızamızın işleyişini doğrudan gayb âlemiyle veya Levh-i Mahfuz’un mahiyetiyle eşitlemek doğru değildir.
Levh-i Mahfuz, İslam inancında Allah’ın takdirinin ve bilgisinin kaydıyla ilişkilendirilen dinî bir kavramdır. Onu dünyadaki internet sitelerine, video arşivlerine veya bilgisayarların kayıt sistemlerine birebir benzetmek, açıklayıcı bir mecaz olarak düşünülebilir; ancak bu benzetmeler gaybın gerçek mahiyetini ortaya koymaz.
Asıl üzerinde durmamız gereken, insanın kendi davranışlarının sorumluluğundan kaçamayacağıdır. Bir haksızlık yaptığımızda “Kimse görmedi” diyebiliriz; fakat bu, haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir iyilik yaptığımızda kimse teşekkür etmese bile iyiliğin değeri ortadan kalkmaz.
İnsanın kendi kendisini denetlemesi, dinî sorumluluğunun önemli bir parçasıdır. Başkalarının görmediği yerde de dürüst olmak, emaneti korumak, yalan söylememek ve kul hakkına girmemek gerçek ahlâkın göstergelerindendir.
ELLERİN VE AYAKLARIN ŞAHİTLİĞİ
Allah Teâlâ Yâsîn Suresi’nde şöyle buyurur:
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
El-yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
Meali:
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”
(Yâsîn Suresi, 65. ayet)
Nûr Suresi’nde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya‘melûn.
Meali:
“O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık onların aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Nûr Suresi, 24. ayet)
Bu ayetler, ahirette insanın kendi davranışlarıyla yüzleşeceğini bildirir. Dünyada inkâr edilen veya gizlenmeye çalışılan gerçeklerin Allah katında gizli kalmayacağını hatırlatır.
İnsanın organlarının bu şahitliği nasıl gerçekleştireceği, gayb âlemine ait bir meseledir. Bunu bugünkü kamera, bilgisayar veya hafıza sistemleriyle birebir aynı kabul etmemeliyiz. Bu benzetmeler yalnızca konuyu anlamaya yardımcı olmak için kullanılabilir; ayetlerin gerçek anlamını ve ahiretteki olayların mahiyetini bütünüyle açıklamaz.
Bu yüzden insan, kendisini gözetleyen bir kamera varmış gibi davranmaktan daha fazlasını yapmalıdır: Allah’a karşı sorumluluğunu bilerek, kimse kendisini görmese bile doğru olanı seçmelidir.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, kader inancı bizi amelsizliğe değil, sorumluluğa yöneltmelidir. Hz. Yusuf’un kıssası bize nefsimizi korumayı ve sabretmeyi; yaratılış ve hesap ayetleri ise davranışlarımızı gözden geçirmeyi öğretir.
İnsanın gerçek başarısı, her arzusuna ulaşması değil; arzuları ile sorumlulukları çatıştığında doğru olanı seçebilmesidir.
Birinci Bölümün Sonu
İkinci bölümde: Miraç ve cehennemle ilgili anlatılar, bunların kaynaklarına ilişkin ihtiyat, kul hakkı, namaz ve hesap günü konuları üzerinde durulacaktır.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
İKİNCİ BÖLÜM: MİRAÇ, CEHENNEM, AMELLER VE İNSANIN SORUMLULUĞU
MİRAÇ ANLATILARI VE RİVAYETLERİN DEĞERİ
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde gördükleri hakkında çeşitli eserlerde farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların bir kısmında cennet, cehennem, melekler ve insanların amellerinin karşılıkları hakkında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Ancak bir sözün dinî bir eserde bulunması veya Hz. Peygamber’e nispet edilmesi, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple her rivayeti Kur’an ve güvenilir hadis kaynakları ışığında değerlendirmek gerekir.
Dinî meselelerde ölçümüz korkutucu hikâyelerin çokluğu değil, hakikate uygunluktur. Bir rivayeti dinlerken onun kaynağını, güvenilirliğini ve hangi anlamda aktarılmış olabileceğini araştırmalıyız. Bilmediğimiz hususlarda kesin konuşmamak da ilmin ve edebin bir gereğidir.
Cehennemle ilgili bazı anlatılarda farklı dinlere mensup insanlar belirli katlara yerleştirilir ve çeşitli günahlar için ayrıntılı cezalar tasvir edilir. Fakat güvenilir bir delil olmadan belirli bir dinin bütün mensupları veya belirli bir insan topluluğu hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir. İnsanların niyetlerini, kendilerine ulaşan bilgiyi, şartlarını ve nihai durumlarını en iyi Allah bilir.
Kur’an’ın bize öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Haksızlık, kul hakkı, yetim malını yemek, faizle haksız kazanç elde etmek, yalan söylemek, iftira atmak, emanete ihanet etmek ve insanlara zulmetmek ağır sorumluluklar doğurur. Bu günahlardan sakınmak, yalnızca cezadan korkmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kullara karşı adaletli olmak için de gereklidir.
BESMELE, TEVEKKÜL VE ALLAH’A SIĞINMAK
Kur’an-ı Kerim’de cehennemin görevlilerinin sayısı hakkında şöyle buyrulur:
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
“Onun üzerinde on dokuz görevli vardır.” (Müddessir Suresi, 74/30)
Bu ayette bildirilen hususu, kesin delili bulunmayan sayısal yorumlarla genişletmemek gerekir. Besmele ise Müslümanın hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsan bir işe Allah’ın adını anarak başladığında, yaptığı işin hayırlı, helal ve bereketli olmasını ister. Besmele, Allah’a yönelişin, O’na dayanmanın ve her işte O’nun yardımını dilemenin ifadesidir.
Ancak Besmele’yi belirli sayıda okumakla her türlü tehlikeden kesin olarak korunulacağı veya ahirette belirli bir cezadan mutlaka kurtulunacağı yönündeki iddiaları, sahih bir delil olmadan dinî hüküm gibi sunamayız. Dua ve zikir, insanın Allah’a kulluğunun bir parçasıdır; bunların yanında tövbe etmek, kul hakkından sakınmak, farzları yerine getirmek ve güzel ahlakla yaşamak da gerekir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez; fakat bu ümidi günahları önemsememek için bir mazeret olarak da kullanmaz. Korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürer. Günah işlediğinde tövbe eder, birine haksızlık ettiğinde hakkını iade etmeye çalışır, bir kusurunu fark ettiğinde kendisini düzeltmek için gayret gösterir.
CEHENNEME UĞRAMAK VE KURTULUŞ MESELESİ
Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi’nde şöyle buyrulur:
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا
“Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak hükme bağladığı bir iştir.” (Meryem Suresi, 19/71)
Ardından şöyle buyrulur:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarır, zalimleri ise orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem Suresi, 19/72)
Bu ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda cehenneme uğramak veya yaklaşmak, bazılarında ise onun üzerinden geçmek şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu sebeple ayetleri tek bir yorumla sınırlandırıp bütün insanlar hakkında ayrıntılı ve kesin hükümler vermek doğru değildir.
Ayetlerin devamında takva sahiplerinin kurtarılacağı, zalimlerin ise kendi yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği bildirilir. Buradan çıkaracağımız önemli ders, insanın kendisini hesaba çekmesi ve Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır.
Hiç kimse yalnızca kendisini iyi gördüğü için kurtuluşunu garanti saymamalıdır. Aynı şekilde günah işlemiş bir insan da tövbe kapısının kapandığını düşünerek ümitsizliğe düşmemelidir. Allah’ın adaleti kadar rahmeti de büyüktür. Samimi tövbe, iman, güzel amel ve kul haklarını telafi etmek insanın hayatında önemli bir yer tutar.
SIRAT, HESAP VE AMELLERİN KARŞILIĞI
İslamî kaynaklarda sırat, ahiret hayatında insanların karşılaşacağı önemli bir mesele olarak anlatılır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin ayrıntıları ve sıhhat dereceleri birbirinden farklı olabilir. Bu sebeple rivayetlerdeki her ayrıntıyı kesin bilgi olarak aktarmak yerine, Kur’an’ın açıkça bildirdiği hesap, adalet ve sorumluluk ilkelerine odaklanmalıyız.
Dünya hayatında insanın önüne birçok yol çıkar. Bu yollardan biri doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa götürür; diğeri ise bencilliğe, haksızlığa ve nefsin arzularına teslim olmaya sürükleyebilir. İnsan her gün yaptığı tercihlerle kendi yolunu şekillendirir.
Namazı korumak, emanete riayet etmek, doğru sözlü olmak, insanlara eziyet etmemek, anne babaya iyilik etmek ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek, kulluğun önemli göstergelerindendir. Bunlar yalnızca dil ile ifade edilecek öğütler değil, hayata geçirilmesi gereken sorumluluklardır.
Namaz konusunda ihmalkâr davranan kimse de ümitsizliğe kapılmadan kendisini düzeltmeye çalışmalıdır. İbadetteki eksiklikleri hafife almak doğru olmadığı gibi, bir insanı hatası sebebiyle bütünüyle değersiz görmek de doğru değildir. Nasihat, insanı aşağılamak için değil, iyiliğe davet etmek için yapılır.
İnsanın yaptığı her davranışın bir karşılığı vardır. Bazen bunun sonucunu dünyada görür, bazen de gerçek karşılığının ahirette ortaya çıkacağına inanırız. Fakat belirli bir kişinin ahirette ne yaşayacağını kesin biçimde söylemek bizim görevimiz değildir. Bizim görevimiz doğruyu anlatmak, yanlıştan sakındırmak, kendi nefsimizi hesaba çekmek ve Allah’ın rahmetini umarak güzel işler yapmaktır.
KORKUTMAK DEĞİL, İBRET ALMAK
Dinî sohbetlerde cehennem, hesap ve azap konuları anlatılırken ölçülü olmak gerekir. Güvenilir kaynaklara dayanmayan, insanları korkutmak amacıyla ayrıntılandırılan hikâyeler bazen dinin asıl mesajını gölgede bırakabilir. Özellikle hayvanlara yapılan muameleleri belirli günahların doğrudan karşılığı gibi anlatmak veya bu tür benzetmeler üzerinden dinî hükümler çıkarmak doğru değildir.
İslam ahlakı, insanın yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da merhametli olmasını gerektirir. Bir canlıya eziyet etmemek, ona gereksiz yere zarar vermemek ve gücümüz yettiğince şefkatle davranmak da ahlakımızın bir parçasıdır.
Bir vaazın amacı, insanı dehşete düşürüp çaresiz bırakmak değil; ona hakikati hatırlatıp kendisini düzeltmesine yardımcı olmaktır. Cehennemden sakınmayı anlatırken cennetin rahmetini, hesap gününü anlatırken tövbe imkânını, günahları anlatırken iyilik ve bağışlanma yollarını da hatırlatmalıyız.
İnsan bazen nefsine yenilir, bazen sabırsızlık gösterir, bazen de doğru bildiği yoldan uzaklaşır. Önemli olan, hatayı savunmak yerine fark edebilmek ve yeniden doğruya yönelmektir. Allah’a yönelen, samimiyetle tövbe eden ve elinden geldiğince haksızlıkları telafi etmeye çalışan kimse, rahmetten ümidini kesmemelidir.
İşte burada sabrın ve bekleyişin anlamı yeniden ortaya çıkar. Yusuf aleyhisselamın kıssasında gördüğümüz gibi, insanın önüne zor imtihanlar çıkabilir. Fakat sabır, yalnızca oturup beklemek değildir. Sabır; haramdan uzak durmak, doğru davranışta sebat etmek, elinden gelen gayreti göstermek ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Vuslata ulaşmak isteyen insan, önce kendi içindeki engelleri tanımalıdır. Nefsini arındırmaya çalışan kişi, başkalarının kusurlarını saymaktan önce kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çünkü gerçek olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesinde değil, eksiklerini fark edip düzeltmeye çalışmasındadır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Bir sonraki bölümde duaya, Allah’tan hakkı hak olarak gösterip ona uymayı istemeye ve vaazın kapanışına yer verilecektir.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAKKI TANIMAK, SABRETMEK VE VUSLATA YÖNELMEK
HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖREBİLMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilmek ve doğruyu tanıdıktan sonra ona uygun yaşamaya gayret etmektir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder, bazen de alışkanlıklarını doğru ölçü kabul eder. Nefis, kişinin kendi kusurlarını görmesini zorlaştırabilir. Bu sebeple insanın sürekli kendisini gözden geçirmesi, niyetini sorgulaması ve Allah’tan doğru yolu göstermesini istemesi gerekir.
Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için mutlaka hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şeyin gerçekleşmesinin gecikmesi de onun kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi bilgisi ve görüşüyle sınırlıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilendir. Bu nedenle kul, helal dairesinde gayret göstermeli, doğru kararlar almaya çalışmalı ve sonucu Allah’a havale etmelidir.
Yusuf aleyhisselamın kıssası bize sabrın, iffetin ve Allah’a güvenmenin önemini öğretir. O, zor şartlarda dahi doğru bildiğinden vazgeçmemiştir. İnsan da imtihanlarla karşılaştığında nefsinin isteklerine hemen teslim olmamalıdır. Bir arzunun gerçekleşmesini istemek başka, o arzuya ulaşmak için yanlış yollara başvurmak başkadır. Mümin, istediği sonuca ulaşmak uğruna haramı helal sayamaz; sabır ve gayretini doğru yolda göstermelidir.
VUSLATIN YOLU SABIR VE GAYRETTİR
Vuslat, insanın aradığına kavuşmasıdır. Ancak manevi anlamda vuslat yalnızca beklenen bir sonuca ulaşmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a yakınlaşmak için nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve kulluk bilincini güçlendirmesidir.
Beklemek bazen insana zor gelir. İnsan bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini veya uzun zamandır arzuladığı bir hayra kavuşmayı ister. Fakat bekleyiş süresince insanın nasıl davrandığı da önemlidir. Sabır, sadece zamanın geçmesini seyretmek değil; beklerken doğruluktan ayrılmamak, elinden geleni yapmak ve ümitsizliğe kapılmamaktır.
Yusufluk da Züleyhalık da insanın zihninde farklı imtihanları çağrıştırabilir. Yusuf aleyhisselamın kıssasında iffet, sabır ve Allah’a bağlılık; Züleyha anlatısında ise arzu, pişmanlık ve dönüş gibi temalar üzerinde düşünülebilir. Ancak bu kıssadan çıkarılacak ders, insanları basit kalıplara ayırmak veya birini bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanıması, yanlışından dönmesi ve Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmeye çalışmasıdır.
Bir insanın kalbi değişebilir, hatasından ders çıkarabilir ve daha güzel bir yola yönelebilir. Bu yüzden insanları geçmişteki bir kusurlarıyla sonsuza kadar mahkûm etmek yerine, doğruya dönüş imkânını da gözetmek gerekir. Bununla birlikte tövbe, yalnızca sözle pişmanlık bildirmekten ibaret değildir. Kişi gücü yettiğince yanlışını terk etmeli, sebep olduğu zararı gidermeli ve aynı hataya dönmemek için gayret göstermelidir.
NEFSİNİ TANIYAN, YOLUNU DAHA İYİ BULUR
İnsan kendi nefsini tanıdıkça hangi konularda sabırsız olduğunu, hangi arzularının kendisini zorladığını ve hangi davranışlarının başkalarına zarar verdiğini daha iyi fark eder. Bu farkındalık, manevi gelişimin önemli bir adımıdır.
Nefis terbiyesi, insanın kendisinden nefret etmesi veya hayatın meşru güzelliklerini bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl maksat, arzuları ölçülü hâle getirmek, helal ile haram arasındaki sınıra dikkat etmek ve insanın aklını, iradesini ve vicdanını doğru yönde kullanmasını sağlamaktır.
İbadetler, zikirler, dualar ve Kur’an okumak bu yolda insana yardımcı olur. Ancak bunların ahlaka yansıması da önemlidir. Zikir yapan insanın dili daha doğru, eli daha merhametli, davranışları daha adaletli olmalıdır. İbadet, insanı başkalarına karşı kibirli hâle getiriyorsa kişi kendi niyetini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir.
Bir başkasının manevi derecesi hakkında kesin hükümler vermek yerine, kendi kulluğumuzu geliştirmeye çalışmalıyız. Kimin Allah katında daha değerli olduğunu en iyi Allah bilir. Bizim sorumluluğumuz, niyetimizi temiz tutmak, ibadetlerimizi yerine getirmek, kul hakkından sakınmak ve insanlara elimizden geldiğince faydalı olmaktır.
SON SÖZ: ALLAH'TAN HAKKI İSTEMEK
Öyleyse vuslatı uzak görüp ümitsizliğe düşmeyelim. Bekleyişi de boş bir zaman olarak değerlendirmeyelim. Her günümüzü kendimizi düzeltmek, iyilik yapmak, yanlışlarımızdan dönmek ve Allah’a yaklaşmak için bir fırsat bilelim.
İnsan bazen ne istediğini bilir ama ona hangi yoldan ulaşması gerektiğini bilemez. Bazen de kendi istediğinin kendisi için hayırlı olup olmadığını anlayamaz. Bu nedenle yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesini değil, hakkın bize açıkça gösterilmesini ve o hakka uyabilecek iradenin verilmesini de istemeliyiz.
Bunun için şu duayı edelim:
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Rabbimizden bizleri doğruyu tanıyan, tanıdığı doğruya uyan, nefsinin yanlış arzularına karşı sabreden ve insanlara karşı merhametli davranan kullarından eylemesini dileyelim. Bekleyişimizi hayırlı, gayretimizi bereketli, tövbemizi samimi ve sonumuzu hayırlı kılsın.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Onların dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.”
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ocak 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
(Kar©glan’ın 10 Ocak 2018 Vaazı)
EÛZÜ BESMELE
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû vallâhu bi kulli şey’in alîm.
Meali:
Allah, şaşırmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nisâ Suresi, 176. ayetten pasaj)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
E leyse’llâhu bi kâfin abdehu ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.
Meali:
“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren yoktur.”
(Zümer Suresi, 36. ayet)
KADER VE AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsan, hayatı boyunca birçok soru ile karşılaşır. Kader nedir? İnsan kendi seçimlerinden ne ölçüde sorumludur? Geleceğimiz Allah’ın ilminde biliniyorsa neden amel ediyoruz? Beklemek mi daha zordur, yoksa insanın nefsini kontrol etmesi mi?
Bu meseleleri anlamak için dinimizin öğrettiği temel ölçüleri hatırlamalıyız.
Rivayetlerde, Sürâka b. Mâlik’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kader ve amel hakkında sorular sorduğu aktarılır. Bu rivayetlerde verilen temel mesaj şudur: İnsan, kaderin varlığını bahane ederek çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmamalıdır.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kaderle ilgili rivayetlerde insanları amele teşvik ettiği bildirilir. Çünkü insan gelecekte ne yaşayacağını bilmez. Önünde hangi imkânların açılacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını ve seçimlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağını bütünüyle öngöremez. Ona düşen, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kader inancı, tembelliğin veya yanlış davranışların bahanesi değildir. “Nasıl olsa kaderimde yazılmış” diyerek sorumluluktan kaçmak doğru bir anlayış değildir. İnsan iradesiyle tercih yapar; iyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinde, insanın anne karnındaki yaratılış safhalarından ve rızkının, ecelinin, amellerinin ve sonunda ulaşacağı durumun yazılmasından söz edilir. Bu rivayet, kader konusu ele alınırken sıkça anılır.
Ancak bu tür rivayetleri yorumlarken önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız: Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanın kendi tercihlerinden sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Biz gaybı bilemeyiz ve kaderin bütün hikmetlerini kuşatamayız. Bu nedenle görevimiz, kader üzerine tartışmayı bir sorumluluktan kaçış yolu hâline getirmek değil; doğru davranmaya, hayırlı işler yapmaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam etmektir.
ALLAH’A GÜVENMEK VE NEFSİ ARINDIRMAK
Allah Teâlâ Şems Suresi’nde şöyle buyurur:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ.
Meali:
“Nefse ve ona düzen verene; ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
(Şems Suresi, 7–9. ayetler)
Bu ayetler bize insanın kendi iç dünyasına dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır. Her insan iyilik ile kötülük arasında seçim yapabileceği durumlarla karşılaşır. Öfkelendiğinde sabırlı davranmak, imkânı varken haksız kazançtan uzak durmak, arzu duyduğu bir şey haramsa kendisini ondan alıkoymak ve başkasının hakkını gözetmek nefs terbiyesinin parçalarıdır.
Nefsi arındırmak, insanın bütün arzularını düşünmeden bastırması demek değildir. Asıl mesele, arzularını dinin ve ahlakın ölçüleri içinde yönetebilmesidir. Sabır, irade ve samimiyet zamanla gelişir. İnsan bazen zorlanabilir; fakat her zorlanma, doğru yönde çaba göstermesine engel değildir.
YUSUF VE ZÜLEYHA: BEKLEMEK Mİ, NEFSİ KORUMAK MI ZOR?
Kardeşlerim!
Hz. Yusuf’un kıssası, Kur’an-ı Kerim’de iffet, sabır, tevekkül ve Allah’a bağlılık bakımından üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kıssadır.
Hz. Yusuf, kendisini günaha çağıran bir durumla karşılaştığında nefsine uymamış, Allah’a sığınmış ve haramdan uzak durmayı seçmiştir. Bu davranışı, insanın arzu ettiği her şeye hemen ulaşmaya çalışmaması gerektiğini gösterir. Bazen insanın gerçek imtihanı, bir şeyi elde etmek değil, onu elde etmek uğruna yanlış bir yola sapmamaktır.
Züleyha ile Hz. Yusuf’un daha sonraki hayatlarına ve evliliklerine dair çeşitli kıssa ve menkıbeler anlatılagelmiştir. Ancak bu anlatıların ayrıntılarının Kur’an’da açıkça bildirilmediğini ve aktarılan her rivayetin sahih kabul edilemeyeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle bu tür hikâyelerden ders çıkarırken, kesin dinî hükümleri yalnızca doğruluğu sabit olmayan anlatılara dayandırmamalıyız.
Bu kıssadan çıkarılabilecek temel ders şudur: İnsan bazen bir arzusuna ulaşmak için uzun süre bekler. Beklediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyebilir. Bu yüzden sabırla hareket etmeli, doğru yoldan ayrılmamalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır.
Peki, Hz. Yusuf gibi nefsine hâkim olmak mı daha zordur, yoksa Züleyha’ya atfedilen anlatılardaki gibi bir arzuyu yıllarca kalbinde taşımak mı?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her insanın imtihanı farklıdır. Kimi insan için bir arzudan vazgeçmek zordur; kimi için de istediği hâlde beklemek, sabretmek ve ümidini korumak zordur. Önemli olan, imtihanın biçimi ne olursa olsun Allah’ın koyduğu sınırları gözetmektir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamalıyız: **Zamanın geçmesi, tek başına haram olan bir şeyi helal hâle getirmez.** Bir davranışın hükmü; dinî ölçülere, şartlara ve ilgili hükümlere göre değerlendirilir. Örneğin evlilik, nikâh ile helal bir ilişki kurar; fakat bu, daha önceki haram davranışların zaman geçmesiyle kendiliğinden helal olduğu anlamına gelmez.
İnsan hayatında şartlar değişebilir. Bir şeyin hükmü, şartların veya ilgili dinî durumun değişmesiyle farklılaşabilir; ancak bu değişimi yalnızca zamanın geçmesine bağlamak doğru değildir. Mümin, kendi arzusunu dinî hüküm yerine koymamalı ve haramı helal saymak için kendince gerekçeler üretmemelidir.
BİR MEYVENİN OLGUNLAŞMASI GİBİ SABIR
Bir meyve düşünelim. Çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker, gerektiğinde toprağı sular ve bitkinin gelişmesini bekler. Mevsimler geçer; bitki büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin olgunlaşması için belirli bir süreç gerekir. Onu vaktinden önce koparmak, beklenen lezzetin ve olgunluğun oluşmasına engel olabilir.
İnsan hayatında da bazı işler sabır ve emek ister. Bir bilgiye ulaşmak, bir mesleği öğrenmek, güvenilir bir insan olmak, aile kurmak veya bir ibadette istikrar kazanmak bir anda gerçekleşmeyebilir. Bunların her biri emek, dikkat ve zaman gerektirir.
Bu benzetmeden, her bekleyişin mutlaka arzuladığımız sonuca ulaşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bazen çok istediğimiz bir şey gerçekleşmez; bazen de gerçekleşen şeyin düşündüğümüz kadar hayırlı olmadığını anlarız. Sabır, yalnızca sonuca ulaşana kadar beklemek değil, sonuç ne olursa olsun doğru yoldan ayrılmamaya çalışmaktır.
Ekmek de soframıza gelene kadar uzun bir emek zincirinden geçer. Çiftçinin tohumu ekmesinden ürünün yetişmesine, hasat edilmesinden öğütülmesine, hamur hâline getirilip pişirilmesine kadar birçok insanın emeği vardır. Soframızdaki bir dilim ekmeğin arkasında bile sayısız sebep ve emek bulunur.
Bu nedenle nimeti küçümsememeli, onu elde etmek için çalışan insanları unutmamalıyız. Yediğimiz lokmanın helal olmasına dikkat etmeli ve sahip olduğumuz nimetler için şükretmeliyiz.
Ayrıca bize verilen enerjiyi ve zamanı nasıl kullandığımızı da düşünmeliyiz. Gücümüzü ibadete, çalışmaya, ailemize ve insanlara faydalı olmaya mı ayırıyoruz? Yoksa onu başkalarını incitmek, haksızlık etmek veya kendimize ve çevremize zarar vermek için mi kullanıyoruz?
Asıl muhasebe burada başlar. Çünkü nimet yalnızca bize verilmiş bir imkân değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
AMELLERİN KAYDEDİLMESİ VE HESAP GÜNÜ
İslam inancına göre insanın yaptığı işler Allah’ın bilgisi dâhilindedir ve insan yaptıklarından sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de insanın sözlerinin ve davranışlarının kaydedilmesinden, kıyamet günü de bunların karşılığını görmesinden söz edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
İz yetelakkâl-mutelakkıyâni anil yemîni ve aniş-şimâli kaîd. Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.
Meali:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında, onu gözetleyen ve kaydetmeye hazır bir melek bulunmasın.”
(Kâf Suresi, 17–18. ayetler)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
Ve inne aleykum le hâfızîn.
Meali:
“Üzerinizde elbette gözetleyiciler vardır.”
(İnfitâr Suresi, 10. ayet)
Bu ayetler, insanın sorumluluğunu ve yaptıklarının kaybolmadığını hatırlatır. Bir sözün veya davranışın başkaları tarafından görülmemesi, onun ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. İnsan yalnızca toplum önündeki görüntüsünden ibaret değildir; gizli davranışları ve niyeti de Allah’ın bilgisi dâhilindedir.
İslam geleneğinde insanın amellerini kaydetmekle görevli melekler “Kirâmen Kâtibîn” olarak anılır. Bu konuda farklı hadis ve tefsir kaynaklarında çeşitli açıklamalar yer alır. Rivayetlerin ayrıntılarını aktarırken kaynaklarının ve sıhhat derecelerinin gözetilmesi gerekir. Kesinliği bilinmeyen ayrıntıları tartışmasız bir gerçek gibi anlatmaktan kaçınmalıyız.
İNSANIN KENDİSİNİ MUHASEBE ETMESİ
İnsan geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlayabilir. Çocuklukta duyduğu bir söz, yıllar önce gördüğü bir manzara veya hayatında iz bırakan bir olay hafızasında yeniden canlanabilir. Gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyularımız çevremizden bilgi alır; beynimiz bu bilgilerin bir kısmını işler ve hafızada tutar.
Fakat insan hafızası kusursuz bir kamera gibi çalışmaz. Hatırladıklarımız zamanla değişebilir, bazı ayrıntıları unutabilir veya olayları yanlış yorumlayabiliriz. Bu nedenle hafızamızın işleyişini doğrudan gayb âlemiyle veya Levh-i Mahfuz’un mahiyetiyle eşitlemek doğru değildir.
Levh-i Mahfuz, İslam inancında Allah’ın takdirinin ve bilgisinin kaydıyla ilişkilendirilen dinî bir kavramdır. Onu dünyadaki internet sitelerine, video arşivlerine veya bilgisayarların kayıt sistemlerine birebir benzetmek, açıklayıcı bir mecaz olarak düşünülebilir; ancak bu benzetmeler gaybın gerçek mahiyetini ortaya koymaz.
Asıl üzerinde durmamız gereken, insanın kendi davranışlarının sorumluluğundan kaçamayacağıdır. Bir haksızlık yaptığımızda “Kimse görmedi” diyebiliriz; fakat bu, haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir iyilik yaptığımızda kimse teşekkür etmese bile iyiliğin değeri ortadan kalkmaz.
İnsanın kendi kendisini denetlemesi, dinî sorumluluğunun önemli bir parçasıdır. Başkalarının görmediği yerde de dürüst olmak, emaneti korumak, yalan söylememek ve kul hakkına girmemek gerçek ahlâkın göstergelerindendir.
ELLERİN VE AYAKLARIN ŞAHİTLİĞİ
Allah Teâlâ Yâsîn Suresi’nde şöyle buyurur:
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
El-yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
Meali:
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”
(Yâsîn Suresi, 65. ayet)
Nûr Suresi’nde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya‘melûn.
Meali:
“O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık onların aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Nûr Suresi, 24. ayet)
Bu ayetler, ahirette insanın kendi davranışlarıyla yüzleşeceğini bildirir. Dünyada inkâr edilen veya gizlenmeye çalışılan gerçeklerin Allah katında gizli kalmayacağını hatırlatır.
İnsanın organlarının bu şahitliği nasıl gerçekleştireceği, gayb âlemine ait bir meseledir. Bunu bugünkü kamera, bilgisayar veya hafıza sistemleriyle birebir aynı kabul etmemeliyiz. Bu benzetmeler yalnızca konuyu anlamaya yardımcı olmak için kullanılabilir; ayetlerin gerçek anlamını ve ahiretteki olayların mahiyetini bütünüyle açıklamaz.
Bu yüzden insan, kendisini gözetleyen bir kamera varmış gibi davranmaktan daha fazlasını yapmalıdır: Allah’a karşı sorumluluğunu bilerek, kimse kendisini görmese bile doğru olanı seçmelidir.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, kader inancı bizi amelsizliğe değil, sorumluluğa yöneltmelidir. Hz. Yusuf’un kıssası bize nefsimizi korumayı ve sabretmeyi; yaratılış ve hesap ayetleri ise davranışlarımızı gözden geçirmeyi öğretir.
İnsanın gerçek başarısı, her arzusuna ulaşması değil; arzuları ile sorumlulukları çatıştığında doğru olanı seçebilmesidir.
Birinci Bölümün Sonu
İkinci bölümde: Miraç ve cehennemle ilgili anlatılar, bunların kaynaklarına ilişkin ihtiyat, kul hakkı, namaz ve hesap günü konuları üzerinde durulacaktır.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
İKİNCİ BÖLÜM: MİRAÇ, CEHENNEM, AMELLER VE İNSANIN SORUMLULUĞU
MİRAÇ ANLATILARI VE RİVAYETLERİN DEĞERİ
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde gördükleri hakkında çeşitli eserlerde farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların bir kısmında cennet, cehennem, melekler ve insanların amellerinin karşılıkları hakkında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Ancak bir sözün dinî bir eserde bulunması veya Hz. Peygamber’e nispet edilmesi, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple her rivayeti Kur’an ve güvenilir hadis kaynakları ışığında değerlendirmek gerekir.
Dinî meselelerde ölçümüz korkutucu hikâyelerin çokluğu değil, hakikate uygunluktur. Bir rivayeti dinlerken onun kaynağını, güvenilirliğini ve hangi anlamda aktarılmış olabileceğini araştırmalıyız. Bilmediğimiz hususlarda kesin konuşmamak da ilmin ve edebin bir gereğidir.
Cehennemle ilgili bazı anlatılarda farklı dinlere mensup insanlar belirli katlara yerleştirilir ve çeşitli günahlar için ayrıntılı cezalar tasvir edilir. Fakat güvenilir bir delil olmadan belirli bir dinin bütün mensupları veya belirli bir insan topluluğu hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir. İnsanların niyetlerini, kendilerine ulaşan bilgiyi, şartlarını ve nihai durumlarını en iyi Allah bilir.
Kur’an’ın bize öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Haksızlık, kul hakkı, yetim malını yemek, faizle haksız kazanç elde etmek, yalan söylemek, iftira atmak, emanete ihanet etmek ve insanlara zulmetmek ağır sorumluluklar doğurur. Bu günahlardan sakınmak, yalnızca cezadan korkmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kullara karşı adaletli olmak için de gereklidir.
BESMELE, TEVEKKÜL VE ALLAH’A SIĞINMAK
Kur’an-ı Kerim’de cehennemin görevlilerinin sayısı hakkında şöyle buyrulur:
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
“Onun üzerinde on dokuz görevli vardır.” (Müddessir Suresi, 74/30)
Bu ayette bildirilen hususu, kesin delili bulunmayan sayısal yorumlarla genişletmemek gerekir. Besmele ise Müslümanın hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsan bir işe Allah’ın adını anarak başladığında, yaptığı işin hayırlı, helal ve bereketli olmasını ister. Besmele, Allah’a yönelişin, O’na dayanmanın ve her işte O’nun yardımını dilemenin ifadesidir.
Ancak Besmele’yi belirli sayıda okumakla her türlü tehlikeden kesin olarak korunulacağı veya ahirette belirli bir cezadan mutlaka kurtulunacağı yönündeki iddiaları, sahih bir delil olmadan dinî hüküm gibi sunamayız. Dua ve zikir, insanın Allah’a kulluğunun bir parçasıdır; bunların yanında tövbe etmek, kul hakkından sakınmak, farzları yerine getirmek ve güzel ahlakla yaşamak da gerekir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez; fakat bu ümidi günahları önemsememek için bir mazeret olarak da kullanmaz. Korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürer. Günah işlediğinde tövbe eder, birine haksızlık ettiğinde hakkını iade etmeye çalışır, bir kusurunu fark ettiğinde kendisini düzeltmek için gayret gösterir.
CEHENNEME UĞRAMAK VE KURTULUŞ MESELESİ
Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi’nde şöyle buyrulur:
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا
“Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak hükme bağladığı bir iştir.” (Meryem Suresi, 19/71)
Ardından şöyle buyrulur:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarır, zalimleri ise orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem Suresi, 19/72)
Bu ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda cehenneme uğramak veya yaklaşmak, bazılarında ise onun üzerinden geçmek şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu sebeple ayetleri tek bir yorumla sınırlandırıp bütün insanlar hakkında ayrıntılı ve kesin hükümler vermek doğru değildir.
Ayetlerin devamında takva sahiplerinin kurtarılacağı, zalimlerin ise kendi yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği bildirilir. Buradan çıkaracağımız önemli ders, insanın kendisini hesaba çekmesi ve Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır.
Hiç kimse yalnızca kendisini iyi gördüğü için kurtuluşunu garanti saymamalıdır. Aynı şekilde günah işlemiş bir insan da tövbe kapısının kapandığını düşünerek ümitsizliğe düşmemelidir. Allah’ın adaleti kadar rahmeti de büyüktür. Samimi tövbe, iman, güzel amel ve kul haklarını telafi etmek insanın hayatında önemli bir yer tutar.
SIRAT, HESAP VE AMELLERİN KARŞILIĞI
İslamî kaynaklarda sırat, ahiret hayatında insanların karşılaşacağı önemli bir mesele olarak anlatılır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin ayrıntıları ve sıhhat dereceleri birbirinden farklı olabilir. Bu sebeple rivayetlerdeki her ayrıntıyı kesin bilgi olarak aktarmak yerine, Kur’an’ın açıkça bildirdiği hesap, adalet ve sorumluluk ilkelerine odaklanmalıyız.
Dünya hayatında insanın önüne birçok yol çıkar. Bu yollardan biri doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa götürür; diğeri ise bencilliğe, haksızlığa ve nefsin arzularına teslim olmaya sürükleyebilir. İnsan her gün yaptığı tercihlerle kendi yolunu şekillendirir.
Namazı korumak, emanete riayet etmek, doğru sözlü olmak, insanlara eziyet etmemek, anne babaya iyilik etmek ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek, kulluğun önemli göstergelerindendir. Bunlar yalnızca dil ile ifade edilecek öğütler değil, hayata geçirilmesi gereken sorumluluklardır.
Namaz konusunda ihmalkâr davranan kimse de ümitsizliğe kapılmadan kendisini düzeltmeye çalışmalıdır. İbadetteki eksiklikleri hafife almak doğru olmadığı gibi, bir insanı hatası sebebiyle bütünüyle değersiz görmek de doğru değildir. Nasihat, insanı aşağılamak için değil, iyiliğe davet etmek için yapılır.
İnsanın yaptığı her davranışın bir karşılığı vardır. Bazen bunun sonucunu dünyada görür, bazen de gerçek karşılığının ahirette ortaya çıkacağına inanırız. Fakat belirli bir kişinin ahirette ne yaşayacağını kesin biçimde söylemek bizim görevimiz değildir. Bizim görevimiz doğruyu anlatmak, yanlıştan sakındırmak, kendi nefsimizi hesaba çekmek ve Allah’ın rahmetini umarak güzel işler yapmaktır.
KORKUTMAK DEĞİL, İBRET ALMAK
Dinî sohbetlerde cehennem, hesap ve azap konuları anlatılırken ölçülü olmak gerekir. Güvenilir kaynaklara dayanmayan, insanları korkutmak amacıyla ayrıntılandırılan hikâyeler bazen dinin asıl mesajını gölgede bırakabilir. Özellikle hayvanlara yapılan muameleleri belirli günahların doğrudan karşılığı gibi anlatmak veya bu tür benzetmeler üzerinden dinî hükümler çıkarmak doğru değildir.
İslam ahlakı, insanın yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da merhametli olmasını gerektirir. Bir canlıya eziyet etmemek, ona gereksiz yere zarar vermemek ve gücümüz yettiğince şefkatle davranmak da ahlakımızın bir parçasıdır.
Bir vaazın amacı, insanı dehşete düşürüp çaresiz bırakmak değil; ona hakikati hatırlatıp kendisini düzeltmesine yardımcı olmaktır. Cehennemden sakınmayı anlatırken cennetin rahmetini, hesap gününü anlatırken tövbe imkânını, günahları anlatırken iyilik ve bağışlanma yollarını da hatırlatmalıyız.
İnsan bazen nefsine yenilir, bazen sabırsızlık gösterir, bazen de doğru bildiği yoldan uzaklaşır. Önemli olan, hatayı savunmak yerine fark edebilmek ve yeniden doğruya yönelmektir. Allah’a yönelen, samimiyetle tövbe eden ve elinden geldiğince haksızlıkları telafi etmeye çalışan kimse, rahmetten ümidini kesmemelidir.
İşte burada sabrın ve bekleyişin anlamı yeniden ortaya çıkar. Yusuf aleyhisselamın kıssasında gördüğümüz gibi, insanın önüne zor imtihanlar çıkabilir. Fakat sabır, yalnızca oturup beklemek değildir. Sabır; haramdan uzak durmak, doğru davranışta sebat etmek, elinden gelen gayreti göstermek ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Vuslata ulaşmak isteyen insan, önce kendi içindeki engelleri tanımalıdır. Nefsini arındırmaya çalışan kişi, başkalarının kusurlarını saymaktan önce kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çünkü gerçek olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesinde değil, eksiklerini fark edip düzeltmeye çalışmasındadır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Bir sonraki bölümde duaya, Allah’tan hakkı hak olarak gösterip ona uymayı istemeye ve vaazın kapanışına yer verilecektir.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAKKI TANIMAK, SABRETMEK VE VUSLATA YÖNELMEK
HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖREBİLMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilmek ve doğruyu tanıdıktan sonra ona uygun yaşamaya gayret etmektir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder, bazen de alışkanlıklarını doğru ölçü kabul eder. Nefis, kişinin kendi kusurlarını görmesini zorlaştırabilir. Bu sebeple insanın sürekli kendisini gözden geçirmesi, niyetini sorgulaması ve Allah’tan doğru yolu göstermesini istemesi gerekir.
Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için mutlaka hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şeyin gerçekleşmesinin gecikmesi de onun kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi bilgisi ve görüşüyle sınırlıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilendir. Bu nedenle kul, helal dairesinde gayret göstermeli, doğru kararlar almaya çalışmalı ve sonucu Allah’a havale etmelidir.
Yusuf aleyhisselamın kıssası bize sabrın, iffetin ve Allah’a güvenmenin önemini öğretir. O, zor şartlarda dahi doğru bildiğinden vazgeçmemiştir. İnsan da imtihanlarla karşılaştığında nefsinin isteklerine hemen teslim olmamalıdır. Bir arzunun gerçekleşmesini istemek başka, o arzuya ulaşmak için yanlış yollara başvurmak başkadır. Mümin, istediği sonuca ulaşmak uğruna haramı helal sayamaz; sabır ve gayretini doğru yolda göstermelidir.
VUSLATIN YOLU SABIR VE GAYRETTİR
Vuslat, insanın aradığına kavuşmasıdır. Ancak manevi anlamda vuslat yalnızca beklenen bir sonuca ulaşmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a yakınlaşmak için nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve kulluk bilincini güçlendirmesidir.
Beklemek bazen insana zor gelir. İnsan bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini veya uzun zamandır arzuladığı bir hayra kavuşmayı ister. Fakat bekleyiş süresince insanın nasıl davrandığı da önemlidir. Sabır, sadece zamanın geçmesini seyretmek değil; beklerken doğruluktan ayrılmamak, elinden geleni yapmak ve ümitsizliğe kapılmamaktır.
Yusufluk da Züleyhalık da insanın zihninde farklı imtihanları çağrıştırabilir. Yusuf aleyhisselamın kıssasında iffet, sabır ve Allah’a bağlılık; Züleyha anlatısında ise arzu, pişmanlık ve dönüş gibi temalar üzerinde düşünülebilir. Ancak bu kıssadan çıkarılacak ders, insanları basit kalıplara ayırmak veya birini bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanıması, yanlışından dönmesi ve Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmeye çalışmasıdır.
Bir insanın kalbi değişebilir, hatasından ders çıkarabilir ve daha güzel bir yola yönelebilir. Bu yüzden insanları geçmişteki bir kusurlarıyla sonsuza kadar mahkûm etmek yerine, doğruya dönüş imkânını da gözetmek gerekir. Bununla birlikte tövbe, yalnızca sözle pişmanlık bildirmekten ibaret değildir. Kişi gücü yettiğince yanlışını terk etmeli, sebep olduğu zararı gidermeli ve aynı hataya dönmemek için gayret göstermelidir.
NEFSİNİ TANIYAN, YOLUNU DAHA İYİ BULUR
İnsan kendi nefsini tanıdıkça hangi konularda sabırsız olduğunu, hangi arzularının kendisini zorladığını ve hangi davranışlarının başkalarına zarar verdiğini daha iyi fark eder. Bu farkındalık, manevi gelişimin önemli bir adımıdır.
Nefis terbiyesi, insanın kendisinden nefret etmesi veya hayatın meşru güzelliklerini bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl maksat, arzuları ölçülü hâle getirmek, helal ile haram arasındaki sınıra dikkat etmek ve insanın aklını, iradesini ve vicdanını doğru yönde kullanmasını sağlamaktır.
İbadetler, zikirler, dualar ve Kur’an okumak bu yolda insana yardımcı olur. Ancak bunların ahlaka yansıması da önemlidir. Zikir yapan insanın dili daha doğru, eli daha merhametli, davranışları daha adaletli olmalıdır. İbadet, insanı başkalarına karşı kibirli hâle getiriyorsa kişi kendi niyetini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir.
Bir başkasının manevi derecesi hakkında kesin hükümler vermek yerine, kendi kulluğumuzu geliştirmeye çalışmalıyız. Kimin Allah katında daha değerli olduğunu en iyi Allah bilir. Bizim sorumluluğumuz, niyetimizi temiz tutmak, ibadetlerimizi yerine getirmek, kul hakkından sakınmak ve insanlara elimizden geldiğince faydalı olmaktır.
SON SÖZ: ALLAH'TAN HAKKI İSTEMEK
Öyleyse vuslatı uzak görüp ümitsizliğe düşmeyelim. Bekleyişi de boş bir zaman olarak değerlendirmeyelim. Her günümüzü kendimizi düzeltmek, iyilik yapmak, yanlışlarımızdan dönmek ve Allah’a yaklaşmak için bir fırsat bilelim.
İnsan bazen ne istediğini bilir ama ona hangi yoldan ulaşması gerektiğini bilemez. Bazen de kendi istediğinin kendisi için hayırlı olup olmadığını anlayamaz. Bu nedenle yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesini değil, hakkın bize açıkça gösterilmesini ve o hakka uyabilecek iradenin verilmesini de istemeliyiz.
Bunun için şu duayı edelim:
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Rabbimizden bizleri doğruyu tanıyan, tanıdığı doğruya uyan, nefsinin yanlış arzularına karşı sabreden ve insanlara karşı merhametli davranan kullarından eylemesini dileyelim. Bekleyişimizi hayırlı, gayretimizi bereketli, tövbemizi samimi ve sonumuzu hayırlı kılsın.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Onların dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.”
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ocak 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

