MUHAMMED'E TABİ OLANLAR BAHARDA ÇİÇEK AÇAR
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
"Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâguta inanıyorlar ve kâfirler için, 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır' diyorlar." (Nisâ Suresi, 51)
Salât ve Selam
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin.
Ve sellim alâ ashâbihî ecmâîn.
Ve sellim alâ etbâihî ecmâîn.
Ve sellim alâ tebeut tâbiîn.
Ve sellim alâ etbaut tâbiîn.
Ve sellim alâ Âdeme ve Havvâ.
Ve sellim alâ Nûh ve ashâbihî.
Ve sellim alâ İbrâhîm, İsmâil, İshak ve Yâkûb.
Ve sellim alâ Yûsuf ve Züleyhâ.
Ve sellim alâ Hârûn ve Mûsâ.
Ve sellim alâ Dâvûd ve Süleymân.
Ve sellim alâ Zekeriyyâ ve Yahyâ.
Ve sellim alâ Meryem ve Îsâ.
Ve selâm, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Zeynep, Hazreti Fâtıma, Hazreti Âişe, Hazreti Hatîce, Hazreti Âsiye, Hazreti Hacer ve Hazreti Sâre üzerine olsun.
Vaazın Konusu
Yolculuğumuza, bütün meyve veren ağaçlardan başlıyoruz. Daha önce dediğimiz gibi, meyve ağaçları bir bakıma peygamberleri temsil eder. Her meyve türü bir peygamberin tabiatını yansıtır.
Her meyve veren ağaç baharda çiçek açar. Eğer baharda çiçek açmazsa veya açan çiçekleri solar da meyveye dönüşmezse, o ağaç için hasat bir sonraki bahara kalmış demektir. İnsanoğlu da eğer baharda vereceği meyvenin çiçeğini açamazsa, hasat mevsiminde o meyveyi veremez; çiçeksiz meyve olmaz.
Mevsimler bellidir. Bahar, bir doğuş mevsimidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde, annesinin hamilelikte canının neye çektiği, o çocuğun hangi türden bir fayda ile insanlığa hizmet edeceğine dair bir işaret olabilir. Tıpkı düğme, iplik alacak olanın manifaturacıya, çekiç alacak olanın nalbura gitmesi gibi... Sebze alacak olan sebzeciye, un alacak olan değirmene gider. Değirmenden sebze satın almak nasıl abes ise, Hz. İsâ (a.s.) gibi marangoz olacak bir çocuğun terbiyesi ve manevi eğitimi için başvuracağı yer de onun yolundan gidenlerin irfan ocağı olur.
Hz. İsâ (a.s.) bir marangozdu. Kütükleri, odunları keser, yontar, onları sadece yakılmak için değil, insanlara hizmet eden sandalye, masa, dolap gibi faydalı eşyalara dönüştürürdü. Bu, manevi bir meseldir: Onun hakiki mesleği, insanları cehennem ateşinden kurtarıp, hayırlı bir amele ve hayata yönlendirmekti. Günümüzde Hristiyan ve Yahudi toplumlarından birçok kimse, bu hakiki manayı anlamadıkları için manen bir çıkmaz içindedirler. Onları, tıpkı bir marangozun kaba odunu işleyip güzel bir eşya haline getirmesi gibi, hakikat ile tanıştırmak, onları ateşten kurtarmaktır. Bu da, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" hadisinin bir tezahürüdür.
Nasıl portakal insana vitamin verir, mikroplarla savaşmasına yardım ederse; inek, koyun, keçi de eti, sütü, derisiyle insana faydalı olursa; Hristiyan veya Yahudi toplumundan da insanlığa faydalı işler yapan, doktorluk, hemşirelik gibi hizmetlerde bulunan kimseler vardır. Eğer onlar, kendi dinlerinde bile olsa, Allah'ı anarak, besmele ile yemek yiyen, insanlığa şefkatle hizmet eden kimseler ise, bu onların temiz bir soydan geldiğine veya atalarının hayırlı amellerinin bir meyvesi olduğuna işaret olabilir. Fayda, her yerde hayırdır.
Ancak, insana zarar veren şeyler de vardır. İçki, uyuşturucu, haram gıdalar, insanı aldatıp günaha sokan her türlü kötü ahlak... Bunlar, insan bedenine giren mikrop gibidir. Maalesef bazı kimseler, bu zararlı şeyleri savunup, onlara tabi olanları doğru yolda zannederler. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadisi hem hayrı, hem de şerri tarif eder: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Buna mukabil, insanların en şerlisi de insanlara zarar verendir.
Rabbimiz, temiz ve helal kıldığı hayvanları bildirmiştir: Koyun, keçi, sığır, deve gibi ehli hayvanlar ve avlanmak suretiyle değil de, helal gıdalarla beslenen kuşlar ile denizden çıkan balıklar... Yunus gibi, denizde insana yol gösteren, dost canlısı bir varlığı kesip yemek ise, tıpkı insanın yol gösteren dostunu yemesi gibi uygun değildir.
Bitkilerden de insana faydalı olanlar helal kılınmıştır. İnsanlara faydalı olan her şey, bir bakıma peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yoludur. Her peygambere, kendi kavminin ve zamanının şartlarına göre mucizeler ve kitaplar verilmiştir. Musa (a.s.)'ya asâ, İsa (a.s.)'ya şifa mucizesi verildiği gibi... Her kitap, o topluma hayat rehberi olmuş, onları kötülüklerden koruyacak haritayı göstermiştir.
Hak yol varken, batıla ve zarara talip olanların hali, ateşe odun olmayı göze almak gibidir. İyiler ise, bir Müslümanın evinde, namaz vaktini gösteren saat gibi veya bir ehl-i kitabın evinde, insanlığa hizmet eden faydalı bir eşya gibi değerli bir hizmet görebilir. Her hizmetin bir derecesi vardır. Müslüman olmak ve son Peygamber'in ümmeti olmak büyük bir şereftir ve cennete girişte de bir üstünlük sebebidir.
İnsan, yaptığı amellerle hem kendisinin, hem de çocuklarının ve torunlarının kaderini şekillendirir. Hayırlı evlat yetiştirmek, amel defterinin kapanmamasına vesile olan büyük bir sadaka-i cariyedir. Kötü ameller ise sadece kişiyi değil, neslini de etkiler. Evde bir bardak kırılsa, sorumluluk aileye aittir. Manevi hayatta da böyledir.
Tövbenin Önemi
Maide Suresi 105. ayet-i kerimede Rabbimiz buyurur:
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir."
Ahir zamanda günahlar çoğalmıştır. İnsana düşen, dini iyi öğrenmek, hükümlerine göre yaşamak ve günahtan kaçınmaktır. Günah işlemek ne kadar kolaysa, ondan pişman olup tövbe etmek de o kadar kolaydır. Asıl zor olan, tövbeden sonra bir daha o günaha dönmemek, tövbede sebat etmektir. Tövbe, manevi kirleri temizleyen bir su gibidir. Nasıl bedenimiz kirlenince yıkanıyorsak, günahlarımızdan da tövbe ile arınmalıyız.
Ali İmran Suresi 135. ayette buyrulur:
"Onlar, bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler..."
Nasr Suresi'nde ise Rabbimizi tesbih etmemiz, O'na hamd ve istiğfar etmemiz emredilir.
Peygamber'e İman ve Ümmetin Sorumluluğu
Hazreti Ali (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Yüce Allah, Hz. Âdem'den (a.s.) itibaren her peygamberden, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zamanına yetişirlerse ona iman etmeleri ve yardımda bulunmaları üzere söz almıştır. Bu, ona iman etmenin bütün insanlık için bir sorumluluk ve ihtiyaç olduğunu gösterir.
Nasıl meyve veren ağaçların bahara ve güneşe ihtiyacı varsa, insanlığın da hidayete ve kurtuluşa ermek için son Peygamber'in getirdiği dinin güneşine ihtiyacı vardır. O'nun sünnetleri, tıpkı mevsim meyveleri gibi, her birinin ayrı bir faydası ve hikmeti olan birer hayat iksiridir. Bir sünnetin unutulması, insanlığın büyük bir faydadan mahrum kalması demektir.
Yunus (a.s.)'un yüz bin kişilik kavmini imana getirdiği rivayet edilir. Bu, manevi dünyada sayısız hayır yolunun, iyilik erbabının varlığına bir işarettir. Ahir zamanda da iyiliği emredip kötülükten men eden, insanlara yol gösteren hakiki âlimler, bu manevi görevi sürdürürler. Onların sayısı azaldıkça, dünyada kötülük artar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, ümmetimden Allah'ın emrini ayakta tutan bir topluluk bulunacaktır." Bu, emr-i bi'l-ma‘rûf ve nehy-i ani'l-münker vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğinin müjdesidir.
Bu vazife, farz-ı kifaye olan çok mühim bir mesuliyettir. Denizlerin kaynadığı (fitnelerin çoğaldığı) zamanlarda dahi, hayra çağıran, hakikati haykıran kimseler olacaktır.
Dua
Yunus (a.s.) gibi sabırlı, hakka çağıran ve insanlığı kurtuluşa erdirmeye çalışan tüm hak yol erlerine selam olsun.
El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
"Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâguta inanıyorlar ve kâfirler için, 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır' diyorlar." (Nisâ Suresi, 51)
Salât ve Selam
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin.
Ve sellim alâ ashâbihî ecmâîn.
Ve sellim alâ etbâihî ecmâîn.
Ve sellim alâ tebeut tâbiîn.
Ve sellim alâ etbaut tâbiîn.
Ve sellim alâ Âdeme ve Havvâ.
Ve sellim alâ Nûh ve ashâbihî.
Ve sellim alâ İbrâhîm, İsmâil, İshak ve Yâkûb.
Ve sellim alâ Yûsuf ve Züleyhâ.
Ve sellim alâ Hârûn ve Mûsâ.
Ve sellim alâ Dâvûd ve Süleymân.
Ve sellim alâ Zekeriyyâ ve Yahyâ.
Ve sellim alâ Meryem ve Îsâ.
Ve selâm, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Zeynep, Hazreti Fâtıma, Hazreti Âişe, Hazreti Hatîce, Hazreti Âsiye, Hazreti Hacer ve Hazreti Sâre üzerine olsun.
Vaazın Konusu
Yolculuğumuza, bütün meyve veren ağaçlardan başlıyoruz. Daha önce dediğimiz gibi, meyve ağaçları bir bakıma peygamberleri temsil eder. Her meyve türü bir peygamberin tabiatını yansıtır.
Her meyve veren ağaç baharda çiçek açar. Eğer baharda çiçek açmazsa veya açan çiçekleri solar da meyveye dönüşmezse, o ağaç için hasat bir sonraki bahara kalmış demektir. İnsanoğlu da eğer baharda vereceği meyvenin çiçeğini açamazsa, hasat mevsiminde o meyveyi veremez; çiçeksiz meyve olmaz.
Mevsimler bellidir. Bahar, bir doğuş mevsimidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde, annesinin hamilelikte canının neye çektiği, o çocuğun hangi türden bir fayda ile insanlığa hizmet edeceğine dair bir işaret olabilir. Tıpkı düğme, iplik alacak olanın manifaturacıya, çekiç alacak olanın nalbura gitmesi gibi... Sebze alacak olan sebzeciye, un alacak olan değirmene gider. Değirmenden sebze satın almak nasıl abes ise, Hz. İsâ (a.s.) gibi marangoz olacak bir çocuğun terbiyesi ve manevi eğitimi için başvuracağı yer de onun yolundan gidenlerin irfan ocağı olur.
Hz. İsâ (a.s.) bir marangozdu. Kütükleri, odunları keser, yontar, onları sadece yakılmak için değil, insanlara hizmet eden sandalye, masa, dolap gibi faydalı eşyalara dönüştürürdü. Bu, manevi bir meseldir: Onun hakiki mesleği, insanları cehennem ateşinden kurtarıp, hayırlı bir amele ve hayata yönlendirmekti. Günümüzde Hristiyan ve Yahudi toplumlarından birçok kimse, bu hakiki manayı anlamadıkları için manen bir çıkmaz içindedirler. Onları, tıpkı bir marangozun kaba odunu işleyip güzel bir eşya haline getirmesi gibi, hakikat ile tanıştırmak, onları ateşten kurtarmaktır. Bu da, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" hadisinin bir tezahürüdür.
Nasıl portakal insana vitamin verir, mikroplarla savaşmasına yardım ederse; inek, koyun, keçi de eti, sütü, derisiyle insana faydalı olursa; Hristiyan veya Yahudi toplumundan da insanlığa faydalı işler yapan, doktorluk, hemşirelik gibi hizmetlerde bulunan kimseler vardır. Eğer onlar, kendi dinlerinde bile olsa, Allah'ı anarak, besmele ile yemek yiyen, insanlığa şefkatle hizmet eden kimseler ise, bu onların temiz bir soydan geldiğine veya atalarının hayırlı amellerinin bir meyvesi olduğuna işaret olabilir. Fayda, her yerde hayırdır.
Ancak, insana zarar veren şeyler de vardır. İçki, uyuşturucu, haram gıdalar, insanı aldatıp günaha sokan her türlü kötü ahlak... Bunlar, insan bedenine giren mikrop gibidir. Maalesef bazı kimseler, bu zararlı şeyleri savunup, onlara tabi olanları doğru yolda zannederler. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadisi hem hayrı, hem de şerri tarif eder: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Buna mukabil, insanların en şerlisi de insanlara zarar verendir.
Rabbimiz, temiz ve helal kıldığı hayvanları bildirmiştir: Koyun, keçi, sığır, deve gibi ehli hayvanlar ve avlanmak suretiyle değil de, helal gıdalarla beslenen kuşlar ile denizden çıkan balıklar... Yunus gibi, denizde insana yol gösteren, dost canlısı bir varlığı kesip yemek ise, tıpkı insanın yol gösteren dostunu yemesi gibi uygun değildir.
Bitkilerden de insana faydalı olanlar helal kılınmıştır. İnsanlara faydalı olan her şey, bir bakıma peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yoludur. Her peygambere, kendi kavminin ve zamanının şartlarına göre mucizeler ve kitaplar verilmiştir. Musa (a.s.)'ya asâ, İsa (a.s.)'ya şifa mucizesi verildiği gibi... Her kitap, o topluma hayat rehberi olmuş, onları kötülüklerden koruyacak haritayı göstermiştir.
Hak yol varken, batıla ve zarara talip olanların hali, ateşe odun olmayı göze almak gibidir. İyiler ise, bir Müslümanın evinde, namaz vaktini gösteren saat gibi veya bir ehl-i kitabın evinde, insanlığa hizmet eden faydalı bir eşya gibi değerli bir hizmet görebilir. Her hizmetin bir derecesi vardır. Müslüman olmak ve son Peygamber'in ümmeti olmak büyük bir şereftir ve cennete girişte de bir üstünlük sebebidir.
İnsan, yaptığı amellerle hem kendisinin, hem de çocuklarının ve torunlarının kaderini şekillendirir. Hayırlı evlat yetiştirmek, amel defterinin kapanmamasına vesile olan büyük bir sadaka-i cariyedir. Kötü ameller ise sadece kişiyi değil, neslini de etkiler. Evde bir bardak kırılsa, sorumluluk aileye aittir. Manevi hayatta da böyledir.
Tövbenin Önemi
Maide Suresi 105. ayet-i kerimede Rabbimiz buyurur:
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir."
Ahir zamanda günahlar çoğalmıştır. İnsana düşen, dini iyi öğrenmek, hükümlerine göre yaşamak ve günahtan kaçınmaktır. Günah işlemek ne kadar kolaysa, ondan pişman olup tövbe etmek de o kadar kolaydır. Asıl zor olan, tövbeden sonra bir daha o günaha dönmemek, tövbede sebat etmektir. Tövbe, manevi kirleri temizleyen bir su gibidir. Nasıl bedenimiz kirlenince yıkanıyorsak, günahlarımızdan da tövbe ile arınmalıyız.
Ali İmran Suresi 135. ayette buyrulur:
"Onlar, bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler..."
Nasr Suresi'nde ise Rabbimizi tesbih etmemiz, O'na hamd ve istiğfar etmemiz emredilir.
Peygamber'e İman ve Ümmetin Sorumluluğu
Hazreti Ali (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Yüce Allah, Hz. Âdem'den (a.s.) itibaren her peygamberden, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zamanına yetişirlerse ona iman etmeleri ve yardımda bulunmaları üzere söz almıştır. Bu, ona iman etmenin bütün insanlık için bir sorumluluk ve ihtiyaç olduğunu gösterir.
Nasıl meyve veren ağaçların bahara ve güneşe ihtiyacı varsa, insanlığın da hidayete ve kurtuluşa ermek için son Peygamber'in getirdiği dinin güneşine ihtiyacı vardır. O'nun sünnetleri, tıpkı mevsim meyveleri gibi, her birinin ayrı bir faydası ve hikmeti olan birer hayat iksiridir. Bir sünnetin unutulması, insanlığın büyük bir faydadan mahrum kalması demektir.
Yunus (a.s.)'un yüz bin kişilik kavmini imana getirdiği rivayet edilir. Bu, manevi dünyada sayısız hayır yolunun, iyilik erbabının varlığına bir işarettir. Ahir zamanda da iyiliği emredip kötülükten men eden, insanlara yol gösteren hakiki âlimler, bu manevi görevi sürdürürler. Onların sayısı azaldıkça, dünyada kötülük artar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, ümmetimden Allah'ın emrini ayakta tutan bir topluluk bulunacaktır." Bu, emr-i bi'l-ma‘rûf ve nehy-i ani'l-münker vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğinin müjdesidir.
Bu vazife, farz-ı kifaye olan çok mühim bir mesuliyettir. Denizlerin kaynadığı (fitnelerin çoğaldığı) zamanlarda dahi, hayra çağıran, hakikati haykıran kimseler olacaktır.
Dua
Yunus (a.s.) gibi sabırlı, hakka çağıran ve insanlığı kurtuluşa erdirmeye çalışan tüm hak yol erlerine selam olsun.
El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
