Thread Rating:
  • 7 Vote(s) - 3.57 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
FEFiRRU iLALLAH, KAÇACAK İSEN ALLAH’A DOĞRU KAÇ
#1
RasitTunca-4 
FEFiRRU iLALLAH, KAÇACAK İSEN ALLAH’A DOĞRU KAÇ

06.09.2012 Perşembe

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Ve beşşiril münâfikîne bi enne lehüm azâben elîmâ. Ellezîne yettehızûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mûminîn, e yebtegûne indehümül izzete fe innel izzete lillâhi cemîâ."
(Sâdakallâhül azîm) – Nisâ Suresi 138-139

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

"Münafıkların elem verici bir azabı hak ettiklerini müjdele. Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların yanında izzet ve şeref arayışındadırlar. Oysa izzet ve şerefin tamamı Allah’a ve müminler topluluğuna aittir."

Sözlerin doğrusu, her şeye gücü yeten Allah’a aittir. Nisâ Suresi 138-139

Allahümme salli alâ Muhammedin sâdıkıl va’dil emîn.
Ve selâmun alâ sâdîgâhı Ebû Bekri’s-Sıddîk.
Ve sellim alâ üstâzihi Cibrîlî emîn.
Ve sallim alâ ceddî İsmâîl aleyhisselâm.
Ve sallim alâ ceddînâ İbrâhîm aleyhisselâm.
Ve sallim alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn.
Ve sallim alâ cemîîl enbiyâi vel mürselîn.
Ve cemîîl melâiketil mukarrebîn. Rıdvânullahi Teâlâ aleyhim ecmaîn.

Yolculuğumuza Başlıyoruz

Obur insan demek sadece sofrada ne var ne yok yiyip süpüren demek değildir. Çünkü sofraya konulanları yiyip tabağı sıyırmak sünnettir, bu oburluk değildir. Oysaki oburluk, her şeyi kendi hesabına kullanmak demektir. Hatta öyle ki böyle kimseler ellerinden gelse Allah’ın rahmetini de kendi bahçelerine indirmeye çalışırlar. Hemen bir nükte aklıma geldi:

Akşehir’de kuraklık olur ve Nasreddin Hoca’ya giderler, bir yağmur duası et diye. Nasreddin Hoca ve köylü dua için köyün dışına çıkarlar ve Hoca dua eder. En sonunda da yakındaki kendi tarlasını işaret edip “Şurası da benim tarla Allah’ım” der.

Derken gökten bir yağmur boşalır ve Nasreddin Hoca’nın tarlasını sel alır; ne var ne yok alır götürür.

Ey insanoğlu, bu kadar bencil olmayın. Allah’ın rahmetini, petrolünü, buğdayını, domatesini vs. kendi tarlasına, memleketine, hesabına akmasını isteyenin hali böyle olur. Rahmet azaba döner.

İşte münafıklık da böyledir; rahmeti gazaba çevirir. Ya yağmur yağmaz, kuraklık olur; ya da yağar, her yeri sel alır.

Yine eski ümmetlerden birinin zamanında kuraklık olur. O kimselerden bazıları peygambere ve Allah’a karşı yaptıkları münafıklık yüzünden kuraklık olur. Çareyi zamanın peygamberinden yardım istemekte bulurlar ve zamanın peygamberine giderler: “Ey Allah’ın peygamberi, bizim memlekette kuraklık oldu. Dua et de Allah bize yağmur yüklü bulutlar versin” derler. Onların halinden haberdar olan zamanın peygamberi dua eder ve iki tane bulut gözükür; biri simsiyah, biri de beyaz. O gelenlere sorar: “Hangi bulutu istersiniz?” Bunun üzerine o gelenler düşünürler ki siyah olan yağmur yüklüdür, ve derler: “Şu siyah bulutu istiyoruz.” Bunun üzerine zamanın peygamberi dua eder ve o bulut, onlarla birlikte o gelen münafıklar topluluğunun memleketine gider. Oraya varınca bir tufan, bir fırtına çıkar ve onları helak eder.

İşte oburun hali, hep “bana” diyenlerin hali de böyledir. Oburluktan kurtulmak için ümmet-i Muhammed’e hizmet etmek gerekir: Açları doyurup, susuzları kandırmak; yediğinden yedirip giydiğinden giydirmek. Zekât, fitre, sadaka İslam ahlakıdır. Et yemekleri, yemeklerin padişahıdır ve İslam, zengin durumdaki kimselere zekâtı farz kılmış, senede bir kurban kesip etinden fakirlere dağıtmayı emretmiştir. Yani önümüzdeki ibadeti gözetirsek, kurban demek; elindekinin eskisini, yahut Kabil’in kurbanı gibi ağaçtan dökülmüş çürük çarık meyve sebzeyi, yahut kurban diye parası olmasına rağmen sakatak bir koyunu kesmek değil, elindekinin en iyisini Allah yolunda, ümmet-i Muhammed’e ve ihtiyaç sahiplerine verebilmektir. Giyemediği veya kendine artık sığmayan elbiseyi, yahut evinde çöpe gitmesin diye atacağı yemekleri dağıtmak demek… Tamam, o da sevaptır ama bu ibadeti hakkıyla yapacak olanın yapacağı amel değildir. İşte evdeki artan kalanı vermek, Nasreddin Hoca’nın (rahmetullahi aleyh) dua ederken “Yağmur yağsın, ama özellikle benim tarlama da yağsın” demesi gibidir. Yani en iyisini yiyen, iyisini giyen, “Kalanımı gidenimi dağıtırım” demek gibidir. İşte kurban şuuruna erecek olanlar, yediğinden yedirip giydiğinden giydirmek şuuruna ermektir. Yoksa bu manayı anlamayan, kurban kesse ne yazar; hep “bana, cuk bana” diyorsa, kurban kesse ne yazar. Önce “bana, benim tarlaya” diyenin tarlasını sel böler. Velhasıl kelam, senin kurban diye kestiğin sana sevap yerine günah olur; rahmet azaba döner.

Yine zekât da böyledir. Paran çok ise, o zaman sana düşen para vermektir. Yani senin yanında en değerli para ise, kazandığın parayı yığdıysan, o zaman sana düşen o yığdığın paradan verebilmek, elindekinin en iyisinden infak edebilmektir. Yoksa infak; bankada altın para kayıtlıyken, sen vere vere giymeyeceğini, yemeyeceğini dağıtıyorsan, sen daha sofi olamadın demektir. Hak yolunda ermek için derviş olamadın demektir. Sen daha Yunus’luğa eremedin demektir. Derviş Yunus, dervişliğe ve ermişliğe öyle şeyhin yanında oturup şeyhi dinlemekle ermemiştir. O, dervişliğe ve ermişliğe kırk sene hizmetle ermiştir.

Yani ne herkes Yunus gibi hizmet ehlidir, yani hizmetle erer; ne de sadece şeyhin dizinin dibinde sohbet dinlemekle erer. Yani Allah’a giden yollar gökteki yıldızların adedince çoktur. Senin yolun hangi yol, önce onu bulman lazımdır.

İşte Derviş Yunus da, Yunus Peygamber gibi hizmetten bıkmış; kırk sene olunca “Bu odun taşımakla erilmez” deyip kendini dergâhtan alıp yollara vurmuş. İbadet ve taatle meşgul olmak için tenha bir yer bulmuş ve orada iki can yoldaşı bulmuş. Orada onlar Allah için taat ve ibadete dalmışlar ve birbirlerinin adlarını bile sormamışlar.

Yemek vakti gelmiş, yani öğün vakti gelmiş ve biri ellerini açıp dua etmiş ve bir sofra yemek gelmiş. Hâ! Bu hikâye anlatılır ki gökten sofra indi. Hayır, olay böyle değildir. Yani bunların halini gören bir Müslüman onlara bir tepsi yemek getirmiştir. Yani her şeyi öyle keramete, mucizeye bağlamayın. Yemişler, yine ibadete dalmışlar. Yine acıkmışlar ve yemek vakti gelmiş ve bu sefer ikinci adam dua etmiş ve yine birisi bir tepsi yemek getirmiş. Yemişler, kalkmışlar, yine ibadet taat ve yine öğün vakti gelince Yunus’a o ikisi demiş: “Bugün sıra sende, sen dua et de karnımız doysun.” Yunus demiş: “Ben dua etsem de yemek inmez, ya da gelmez.” Bunun üzerine o ikisi: “Bizde usul böyledir, sende dua et” demişler.

Bunun üzerine Yunus Efendimiz ellerini açmış ve: “Bunlar kimin hatırına yemek istedilerse, ben de onun hatırına istiyorum; beni mahcup etme Allah’ım” diye dua etmiş. Bu sefer iki kişi yemek getirmiş. İki tepsi yemeği görünce o ikisi: “Sen kimi vesile kıldın da dua ettin?” demişler. Yunus demiş: “Siz kimin hatırına istediniz?” Onlar demişler: “Taptuk Emre’nin oduncusu Yunus Emre var, onun hatırına istedik. Peki sen kimin hatırına istedin?” Bunun üzerine Yunus da demiş: “Ben de siz kimin hatırına dua ettiyseniz, onun hatırına diye dua ettim.” “Senin adın ne?” demişler. “Miskin Yunus” demiş.

Bunun üzerine odunculuğunun, yani hizmetinin insan erdirdiğini fark etmiş ve Taptuk Emre’nin dergâhının yolunu tutmuş. İşte Yunus Peygamber aleyhisselam da senelerce ümmetini çağırdı, inanmadılar. O da bıkıp kendine kaçmayı denedi. Kaçsan kaçsan, Allah’ın mülkünde nereye kaçacaksın? Kaçacak isen Allah’a doğru kaç.

"Esteûzübillâh, fefirrû ilallâh."

İşte Yunus Peygamber de, Derviş Yunus da bu hikmeti öğrendiler: “Kaçacak isen Allah’a doğru kaç” hikmetini öğrendiler.

Derdi Allah olanın cibilliyeti eşşek olsa, Allah onu odun taşıta taşıta erdirir, velhasıl kelam, insan-ı kâmil eder.

Ey insanoğlu, Allah’a giden yollar çoktur. Sen önce cibilliyetine er, nefsini bul ki senin yolun hizmet yolu mu, yoksa Süleyman aleyhisselam gibi nimet yolu mu bul. Nefsini, özünü bulduktan sonra artık sana düşen görevi ifa etmen sana kolay olur. Eğer İsmail gibi cibilliyetin bir koç ise, işte o zaman sana gelen belalara, musibetlere sabret ve de ki: “Allah’tan gelene boynumuz kıldan ince. Allah böyle emrettiyse kes baba” diyebilmektir.

Gelelim başta yazdığımız ayetin tafsilâtına.

Peygamberimizin (s.a.v.) bir hadisinde bildirilmiştir ki: “Bir insan bir insana zenginliği dolayısıyla iltifat ve ikram ederse, dininin üçte ikisi gider.”

Yani bu mesele aynı manada bir devlette başta olan partiye yaltaklık edip onlara iltifat edenin de hali böyledir. Böyle kimselerin dininin üçte ikisi gitmiştir. Çünkü herkes babasına benzer. Bu meseleyi teyit eden bir ayetin meali şöyledir: O gün herkes imamları, velileri ile meydana, arasat meydanına getirilirler ve “Sizin ardından gittiğiniz imamınız, emiriniz bunlar mı?” diye hesap sorulur.

İşte eşşekten adam olur, kâmil insan olur da, böyle yaltakçılardan adam olmaz. Bunun delili yukarıda yazdığımız ayettir. Yani onlar müminleri, Müslümanları bırakıp da kâfirlerden alacakları maddi karşılık için kâfirleri dost edinirler. Yani ufak bir menfaat için kâfirlere yaltaklanırlar.

İşte münafığın gerçek manası yaltakçıdır; menfaati için Müslüman görünce Müslüman olan, menfaati için kâfirin yanında kâfir olan kimselerdir. İşte böyle yaltakçıların dininin üçte ikisi gitmiştir.

Gelelim bu hafta öğreneceğimiz sünnete:

Enes (r.a.)’den rivayet edilen hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Öndeki safı tamam ediniz, sonra onu takip edeni teşkil ediniz; noksanlık en arka safta kalmış olsun.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, 1090)

Erkek cemaat, imamın ardından başlayarak, ilk cemaat imamın hemen arkasına durur. Sonra gelen onun sağına, ondan sonra gelen o ilk cemaatin soluna durur. Böylece sağa ve sola doğru eşit şekilde, ortadan kenarlara doğru cemaat sayısınca saf doldurulur. İlk saf tamam olunca, ikinci saf sağdan veya soldan başlamaz. Yine ikinci safa duracak olan, imamın arkasındaki ilk cemaatin arkasına durur. Sonra gelen yine sağına, ondan sonra gelen soluna durur. Böyle böyle saf tamam edilir. Yani bir kuş kanat açtı mı nasıl bir şekil alırsa, öyle uçan bir kuş gibi saf düzeni alınır. Erkeklerin ve çocukların bittiği yerden sonrası kadın cemaatin yeridir. Kadınlar ise, kuş uçarken kuyruğunu açtı mı, nasıl arkadan öne doğru bir üçgen oluşturursa, öyle olur. Yani ilk kadın cemaati da yine eğer üç kişi ise, biri ortaya, ikincisi onun sağına, üçüncüsü soluna durur. Bu cemaat eğer bir saf dolduracak kadar ise, işte böyle aynı erkek cemaatin safa durdukları düzen ile; sonraki gelen eşit şekilde ortadan kenarlara açılan bir sistem ile safa durur. Öyle son kanat sağdan veya soldan başlamaz; her yeni safa hep ortadan başlanır. Nasıl bir uçağın sağ kanadına fazla yük yüklesen o tarafa doğru ağırlaşmaya başlar ve hatta düşmesine sebep olursa; işte arkada gelen safa sağdan veya soldan başlamak da, o cemaatin içine şeytanın girmesine ve onları ya sağa doğru fazla ibadet yaptırıp bıktırarak, aynı Yunus gibi bıkıp terk ettirir; ya da soldan başlarsa haramları, mekruhları, günahları işleterek dinden uzaklaştırır. İşte bir köyün, bir mahallenin cemaati sağa mı çekiyor, sola mı çekiyor, saf duruşundan görülür.

Saflarda, ön safa büyüklerin geçmesine müsaade etmek edeptendir. Yani imamın hemen arkasına, imam yanılırsa imamın yerine cemaate namazı devam ettirip kıldırabilecek ehliyetli kimse geçer. Yine onun yanına ve yanlarına ehliyetli kimselerin geçmesine müsaade etmek, namazın sıhhati için lazım olandır. Yani Peygamberimiz (s.a.v.), Cafer-i Tayyar’ın şehit olduğu savaşa giderken emir buyurmuşlar: “Sancağı falan ashab alsın. O şehit olursa Cafer alsın. Cafer şehit olursa falancı alsın.” Yani komutan bellidir ve komutan ölünce yerine geçecek şahıs da bellidir. Ve o ölünce onun da yerine geçecek şahıs da bellidir. İşte cemaat demek, safların arasına şeytanı sokmamak demektir. Bunun için uçan kuşun kanat sistemi örnek alınarak saf düzenine durulur. O yüzden ortada duran kimselerin hepsi imam olma niteliğinde olmalıdır. İşte o yüzden cemaate geç kalan bir imamın da komutan olma vasfı yüzünden, hep imamın arkasına yer almasını sağlamak için müsaade etmek edeptendir. Cemaatte ön safa duranda, “Sevapları ben alayım” diye “Hep bana, cuk bana, yok; benim tarla burası” demek yok. Kim ehliyetli ve imam ise, yahut komutanlığa yakışıyorsa, onlar bellidir. O yüzden namaza durdu, caminin önü geçti ve yarıda kalan cemaat namazdan çıkacak mı? Hayır. Peygamber (s.a.v.) canları pahasına savaşta arkaya geçip namazı eda etmediler mi? Ettiler. Öyleyse başlanmış ibadetten yarıda bırakıp çıkmak, ancak yangın gibi durumlarda, yahut deprem geldi, sallıyor, caminin altında kalacaksan, canı kurtarmak mühimdir. Ama tehlikenin önemine göre, Cafer yoksa Cafer’in yerine geçebilecek olan sancağı eline alır. Yani saf düzeni hep imamın hemen arkasından başlar; sağdan soldan başlamaz.

İşte kıyamet günü herkes imamlarıyla çağırılacak. İmamı yaltakçı olanlar da, yani üç kuruşluk menfaat için Müslüman’ı kâfire değişenler de… Öyle bayrak, sancak kâfire bırakılmaz. Cafer yoksa, Cafer’in yerine geçecek elbet bir Müslüman vardır. Allah katında din İslam’dır; kimseden ondan başka din kabul edilmeyecektir. Kâfirlere, halka ve diğer kâfirlere yaranmak için dinsizleri dost edinenler, kıyamette boynundan kancalarla arasat meydanına sürüklenecek olanlardır.

İşte böyle münafıklar İslam’ın ve Müslümanların temsilcisi olamaz. Böyle münafıkları temsilci seçenlerin de dininin üçte ikisi gitmiştir. Kim kime yaranmaya kalkıyorsa, gitsin ondan alsın hakkını o haşir gününde.

İncil’de bir söz geçer: “Yapıcıların beğenmediği taş, köşenin başı oldu.”

İşte oduncu dedikleri Yunus, hak dostunun kapısına odun taşımakla erdi, ermiş Derviş Yunus oldu.

Cenab-ı Mevla, gayesi hak olanın; cibilliyeti eşşek de olsa, hak kapısına taşıdığı odunla adam eder. Kıtmîr de öyle değil midir? Sadıklarla beraber oldu diye cennetlik olmadı mı?

Öyle sadıklarla beraber olmak cenneti gerektiriyorsa, o zaman halka yaranmak için kâfirleri dost edinenler de, hak kapısını bırakıp, şeytanların ve ona tabi olanların yurdu cehenneme odun taşıyanlardır. Cehenneme odunlarını götürenler, o odunların onları yaktığı günü de beklesinler.

Bismillâhirrahmânirrahîm
"Ve beşşiril münâfikîne bi enne lehüm azâben elîmâ."
(Sâdakallâhül azîm)

Ey müminler, Mehdî’yi bırakıp da nereye doğru bu kaçışınız? Kaçacaksanız Allah’a doğru kaçın.

Nasıl bir peygamber geldiğinde, o peygamberi inkâr edenlerin namazı, dini yoksa; şu ahir zamanın imamı, zamanın imamı Mehdî’yi tanımayıp kabul etmeyenlerin de dini, imanı, namazı, orucu yoktur. Ardına durduğu imamı kabul etmeyenin namazı ifsat olur. Ve onun kendisinin namazı ifsat olduğu gibi, o imamın ardına duran bütün cemaatin namazı da ifsat olur.

Kabul edilmeyen İsa, kabul edilmeyen Musa, kabul edilmeyen İbrahim, kabul edilmeyen Yunus gibi; ahir zaman ümmeti de Mehdî’yi kabul etmemektedir. Oysaki İncil’de geçtiği gibi, herkesin “oduncu, eşşeği” sandıkları Yunus erdi, köşe taşı oldu. Sizin günahkâr, eşşek sandığınız Mehdî de, siz “Bundan Mehdî olmaz” derken oldu da köşe taşı bile oldu. İsa’yı kabul etmeyenler kendine yazık ettiği gibi, Mehdî’yi kabul etmeyenler de ancak kendilerine yazık ederler.

Rabbim, inananlara Mehdî’yi tanıyacak, bilecek feraset nasip etsin.

El-Fâtiha maassalavât.

Başağaçlı Raşit Tunca

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 05 Şubat 2018 Salı




Reply


Forum Jump:


Users browsing this thread: 1 Guest(s)