Konu Değerlendirmesi:
  • 0 Oy(lar) - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Hasat Sap ile Samanı Ayırt Etmek (Kar©glanin 12 Ağustos 2016 Vaazi)
#1
Raşit Tunca icon-6 
Hasat: Sap ile Samanı Ayırt Etmek

Kar©glan'ın 12 Ağustos 2016 Vaazı

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ

Hâfizû alâs-salavâti ves-salâtil-vustâ ve kûmû lillâhi kânitîn.

Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 238. Ayet

Meali:

Namazları muhafaza ediniz ve özellikle orta namaza dikkat ediniz. Allah için gönülden itaat ederek ayağa kalkınız.

Bu ayet üzerinde işarî olarak düşündüğümüzde, beş vaktin ortasında bulunan ikindi namazının ayrıca zikredilmesi üzerinde durabiliriz. “Asr” kelimesi zaman ve çağ anlamlarını da taşır. Bu bakımdan insanın kendi zamanına sahip çıkması, yaşadığı çağı doğru değerlendirmesi ve içinde bulunduğu zamanda Allah için ayağa kalkması gerektiği şeklinde bir tefekkür yapılabilir.

Sadakallahul Azîm — Asr Suresi

وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

Meali:

Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 62. Ayet

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven-nasârâ ves-sâbiîne men âmene billâhi vel-yevmi'l-âhiri ve amile sâlihan fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn.

Meali:

Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenlerin Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

“Dünya ahiretin tarlasıdır.”

(Hadis-i Şerif, Deylemî)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

“Yarın ölecekmiş gibi ahirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine çalışınız.”

(Hadis-i Şerif, İbn-i Asâkir)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

“Dünyanızı düzeltmeye çalışın. Yarın ölecekmiş gibi de ahiret için amel edin.”

(Hadis-i Şerif, Deylemî)

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.

Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

Yolculuğumuza Başlıyoruz

Geçenki vaazımızda, her şeyin başlangıcının Hz. Muhammed'in nuru ile ilişkilendirildiği bir anlayıştan bahsetmiştik. Bu anlatımda güneşin, hidrojenin, helyumun ve diğer elementlerin oluşumu üzerinden çeşitli tasavvufî benzetmeler yapmıştık.

Buradaki maksadımız bir fizik dersi vermek değil, yaratılış üzerinde tefekkür etmektir. Kâinattaki maddelerin farklı şekillerde bir araya gelmesi gibi insanların da farklı hâllerde bir araya gelerek farklı sonuçlar meydana getirdiğini düşünmek mümkündür.

Hidrojenin ve diğer elementlerin yapısından hareketle, insanların bir araya gelmesini ve safların sıklaşmasını da bir benzetme olarak ele alabiliriz.

Biz Nakşibendî tarikatına intisap ettiğimizde, zaman geçtikçe bulunduğumuz yerdeki küçük tekkeden daha büyük dergâhlara giderek sohbetlere katılmaya başladık.

Bizim bulunduğumuz yerde küçük bir tekke vardı. Yaklaşık 130 kilometre uzakta daha büyük bir dergâh bulunuyordu. Daha uzakta Almanya'da daha büyük bir dergâh vardı.

Haftada bir defa tekkeden dergâha giderek, tarikatın vekili olan Osman Okur ağabeyimizin sohbet meclisine katılıyor, bu yolun adabını öğreniyor ve seyr-i sülûk etmeye çalışıyorduk.

Kendi içimizde bir araya gelemediğimiz zamanlarda ise Mehmet ağabeyimizle birlikte bulunduğumuz yerde bu yolu yeni başlayanlara anlatmaya çalışıyor ve aramızdaki muhabbeti devam ettiriyorduk.

Birbirimize yetmediğimiz zamanlarda Viyana'daki dergâha gidiyorduk. Orada da birkaç vekil ağabeyimiz bulunuyordu. Onlar da kendilerini yeterli görmedikleri zaman bizleri Almanya'daki büyük dergâha yönlendiriyorlardı.

Orada eski vekillerden merhum Yarbay Mehmet İldırar hocamızın meclisine ve sohbetlerine katılıyorduk.

Bunu bir misalle anlatacak olursak; sağlık ocağının hastaneye, hastanenin üniversite hastanesine yönlendirmesi gibi, insan da ihtiyaç duyduğu ölçüde daha büyük sohbet meclislerine yönlendiriliyordu.

Buradaki düstur, başın başa bağlı olması ve bütün başların Allah'a bağlı olması anlayışıydı.

Bir gün Almanya'ya gittik. Cumartesi günü toplu sohbet yapıldıktan sonra merhum Mehmet İldırar hocamız kürsüden indi ve namaz mahalline geçti. Yüzünü cemaate dönerek gelenlerin sorularına cevap vermeye ve özel hâl sohbetleri yapmaya başladı.

Biz de istifade etmek için etrafında halka olduk.

Meclis kalabalıklaştıkça arkadakilerin de hocamızın sesini duyabilmesi için saflar sıklaştırıldı. Biraz daha kalabalıklaştık, biraz daha öne geldik ve saflar daha da sıklaştı.

Bir müddet sonra diz dize oturacak kadar sıkışmıştık. Ayaklarımız ağrımaya başladı.

Nefsim, “Kalk artık, kalk artık!” diye beni zorlamaya başladı. Fakat meclisten kalkmak da kolay değildi. Bir ara fırsat bulup ayağa kalktım.

Bu hâl bana sahabe efendilerimizin sohbet meclislerini düşündürdü. O zamanlar mikrofon yoktu. Arkadakilerin sohbeti duyabilmesi için insanlar birbirlerine daha yakın oturuyorlardı.

Namaz sırasında safların çok sık olduğu zamanlarda arkadaki insanların öndekilerin hareketlerini takip etmekte zorlandıkları rivayet edilir.

Buradan hareketle, insan topluluklarının bir araya gelmesini ve safların sıklaşmasını elementlerin yapısına benzetebiliriz. Bu, benim burada yaptığım işarî bir benzetmedir.

Biz Kâbe'yi tavaf ederken de iç taraftaki ve dış taraftaki halkaların birbirinden farklı olduğunu gördük.

1997 yılında hacca gittiğimizde Hacerü'l-Esved'e yaklaşmak için iç halkalara kadar ilerlemiştik. Fakat insanların birbirlerini zorladığını görünce geri çekildik ve Hacerü'l-Esved'i öpmekten vazgeçtik.

Daha sonraki ziyaretlerimizde ise Mescid-i Haram'ın farklı bölümlerinde namaz kıldık ve tavaf ettik. Böylece hem çok sık hem de daha geniş halkalarda bulunmanın farklı hâllerini görmüş olduk.

Kâinatın özünü Hz. Muhammed ile ilişkilendiren bu tasavvufî anlayıştan hareketle, insanın kendi zamanına sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Bizler de kendi zamanımızın insanlarıyız. Yaşadığımız çağda nasıl bir insan olacağımız, ne ekeceğimiz ve ne biçeceğimiz bizim için büyük önem taşımaktadır.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

“İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta yer almanın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.”

(Hadis-i Şerif, Müslim, Salât, 129; Buhârî, Ezan, 9, 32)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

“Namazda omuz omuza sık durun. Açıklıkları kapatın ki araya şeytan girmesin.”

(Hadis-i Şerif, Hâkim)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

“Allahü Teâlâ, safları sıklaştırana rahmet, safta boşluk bırakana gazap eder.”

(Hadis-i Şerif, Nesâî)

Dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ne ekersek ahirette onu biçeriz.

Öyleyse insanın kendisine sorması gerekir:

Sap kimdir, saman nedir?

Günah nedir, sevap nedir?

İman nedir, nifak nedir?

Bir tohum toprağa ekildiğinde başlangıçta tek bir habbedir. Sonra yağmurla, suyla ve toprakla buluşur; filiz verir ve dallanır.

İnsan da böyledir.

Başlangıçta aynı kökten gelen insanlar zaman içerisinde farklı yönlere ayrılabilirler.

Bunu bir benzetme olarak düşünürsek; tohumdan çıkan bitkinin sapı da samanı da aynı kökten gelir. Hasat zamanı geldiğinde ise neyin ne olduğu ortaya çıkar.

İşte insan hayatı da bir hasat mevsidine benzer.

Ey insanlık! Ne ekiyor ve ne biçiyorsun?

Birlik mi ekiyorsun?

Muhabbet mi ekiyorsun?

İnsanlık mı ekiyorsun?

Yoksa ayrılık, kin ve düşmanlık mı ekiyorsun?

İnsanların birbirlerine karşı üstünlük taslamaları, kendilerini merkeze koymaları ve “ben” anlayışına kapılmaları, insanı hakikatten uzaklaştırabilir.

Bu sebeple benim kanaatim şudur:

“Ben” davasından geçip “biz” davasına yönelmek gerekir.

İnsan ekelim ki insan biçelim.

İyilik ekelim ki iyilik biçelim.

Muhabbet ekelim ki muhabbet biçelim.

Çünkü insanın arkasından gelen ve yapılan tartışmalardan haberi olmayan insanlar da vardır. Onların da hakkını düşünmek gerekir.

Bir insanın kendi kavgasını başkalarının hayatına ve geleceğine taşıması doğru değildir.

Öyleyse herkes kendi ektiğine dikkat etmelidir.

“Dünya ahiretin tarlasıdır.”

Eken, bir gün biçecektir.

---oOo---

Zikri Raşidi ve Silsileyi Ülâ Üzerine

“Zikri Raşidi” evradımızın bir bölümünü salavat ve Fatiha hediye etmeleri oluşturur.

Fatiha ve İhlâs sureleriyle önce Silsile-i Kasr'a, yani küçük silsileye hediye etmekle başlanır. Sonra Silsile-i Kebîre ve Silsile-i Ülâ üzerinde durulur.

“Silsile-i Ülâ”yı Tespit Etmek İçin

Bu konuda bizim uygulamamız, aile içinde bir araya gelerek geçmişimizi ve akrabalık bağlarımızı hatırlamak şeklindedir.

Kalem ve kâğıt alınarak aile büyüklerinin isimleri yazılır.

Anne ve baba tarafından akrabalarımızın isimleri araştırılır. Hasan, Hüseyin, Fatma, Ali, Osman, Ömer, Ebû Bekir, Âişe, Hatice, Zeynep gibi isimler ve aile büyüklerinin bilinen isimleri not edilir.

Buradaki maksat, kişinin soyunu ve aile büyüklerini hatırlaması, geçmişine karşı vefasını canlı tutması ve onlara dua etmesidir.

Akrabalık bağlarının hangi taraftan geldiği mümkün olduğunca araştırılır. Anne tarafından olanlar ayrı, baba tarafından olanlar ayrı şekilde not edilir.

Ayrıca aile büyükleri, peygamber isimleri taşıyan tanıdıklar ve geçmişten bilinen kişiler de hatırlanabilir.

Bu şekilde kişinin kendi ailesi içinde oluşturduğu hatıra ve dua zincirine “Silsile-i Ülâ” adı verilmektedir.

Vakti müsait olan kimse, senede bir defa bu silsiledeki geçmişlerine üç İhlâs ve bir Fatiha veya üç Fatiha ve yedi İhlâs hediye edebilir.

Buradaki esas maksat, geçmişlerimizi unutmamak, onlara dua etmek ve aile bağlarını canlı tutmaktır.

Bizim anlayışımıza göre, insan kendi geçmişinden başlayarak daha geniş bir insanlık ve peygamberler silsilesini tefekkür edebilir.

Bu noktada Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Âsiye ve Belkıs gibi Kur'an ve gelenek içerisinde önemli yeri bulunan şahsiyetler üzerinde de tefekkür edilebilir.

Ancak bunları kişinin kendi soyuna dair kesin tarihî deliller olarak değil, vaazımızdaki işarî ve tasavvufî tefekkür çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in Cemaatle Namaza Teşvik Eden Hadislerinden:

Peygamber Efendimiz (asm), cemaatle namaz kılmayı teşvik etmiş ve cemaatle kılınan namazın tek başına kılınan namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.

(Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 42)

“İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.”

(Buhârî, Ezan, 9, 32; Müslim, Salât, 129)

“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını da cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.”

(Buhârî, Ezan, 34; Müslim, Mesâcid, 260)

“Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veya çarşıda kıldığı namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir...”

(Ebû Dâvûd, Salât, 49)

“Kişinin bir başka kişi ile birlikte kıldığı namaz, tek başına kıldığı namazdan; iki kişi ile birlikte kıldığı namaz da bir kişi ile birlikte kıldığı namazdan daha sevaptır. Cemaat ne kadar çok olursa bu namaz Allah'a o nispette sevimlidir.”

(Ebû Dâvûd, Salât, 47)

Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır:

“Üç kişi bir köyde veya sahrada bulunur ve cemaatle namaz kılınmazsa şeytan onlara hâkim olur. Öyleyse cemaatten ayrılma. Çünkü sürüden ayrılanı kurt yer.”

(Ebû Dâvûd, Salât, 46)

Bir diğer hadis-i şerifte ise:

“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra namaz için ezan okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.”

(Buhârî, Ezan, 29; Müslim, Mesâcid, 251)

Silsilesinde Hasan ve Hüseyin olmayanlar üzülmesin.

Kişi, kendi ailesinde Hasan, Hüseyin veya Zeynep isimlerinin bulunmamasından dolayı kendisini Hz. Peygamber'in soyundan kabul etmeme gibi bir üzüntüye kapılmamalıdır.

Çünkü burada asıl mesele insanın Allah'a kulluğu, iman ve güzel amelleridir.

“Hz. Peygamber'in soyundan gelmiyorum” düşüncesi, kişiyi Allah'ın rahmetinden ümit kesmeye götürmemelidir.

Mümin için her hâlde hayır vardır. İnsan elinden gelen gayreti göstererek Allah'a yaklaşmaya çalışmalıdır.

---oOo---

Mineralli Sular, Gazlı İçecekler ve Enerji İçecekleri Üzerine Bir Uyarı

Bu bölümde kendi yaşadığım tecrübelerden ve vaazımızdaki değerlendirmelerden söz etmek istiyorum.

Bir dönem enerji içeceklerini ben de fazla tüketmiştim. Daha sonra bunların bende oluşturduğu etkileri fark ederek tüketmeyi bıraktım.

Enerji içeceklerinin insana enerji verdiği düşüncesiyle fazla tüketilmesi doğru değildir. İçeriğindeki kafein ve diğer uyarıcı maddeler kişide geçici bir uyanıklık ve hareketlilik hissi oluşturabilir.

Bu sebeple özellikle gece ibadet, sohbet veya başka işler için uyanık kalmak amacıyla aşırı tüketilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Ben de bir dönem uykumu açmak için kullanmıştım ve daha sonra vazgeçtim.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in Deccâl ile İlgili Rivayetlerinden:

Ebû Mes'ûd el-Ensârî ile birlikte Huzeyfe İbni Yemân'ın yanına gittim. Ebû Mes'ûd ona:

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den Deccâl hakkında duyduklarını söyle.” dedi.

Huzeyfe de şunları söyledi:

“Deccâl, yanında bir su ve bir de ateş olduğu hâlde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur. Sizden Deccâl'e kim yetişirse ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.”

(Buhârî, Enbiyâ, 50; Fiten, 26; Müslim, Fiten, 105)

Bu rivayetten hareketle, insanın görünüşe aldanmaması gerektiği üzerinde tefekkür edebiliriz.

Her parlak olan faydalı değildir.

Her tatlı olan hayırlı değildir.

Her insanın hoşuna giden şey insan için faydalı olmayabilir.

Gazlı ve şekerli içeceklerde de ölçülü olmak gerekir. Özellikle şekerli içeceklerin aşırı tüketilmesi sağlıklı bir alışkanlık değildir.

Benim burada “Deccâl içeceği” şeklindeki ifadem, vaazdaki sembolik anlatımdır. Maksadım, insanın kendisine zarar verebilecek alışkanlıkları sorgulamasıdır.

Aynı şekilde yiyeceklerde kullanılan yoğun aroma ve tatlandırıcıların damak tadını etkileyebileceğini de unutmamak gerekir.

İnsan yapay tatlara çok alıştığında, doğal yiyeceklerin tadını daha farklı algılayabilir.

Bu sebeple doğal ve sade beslenmeye, yeterli su içmeye ve aşırılıktan kaçınmaya dikkat etmek gerekir.

---oOo---

Simya İlmi, Toprak ve Altın Meselesi Üzerine

Eskiden bazı İslâm âlimlerinin simya ilmiyle ilgilendiğine dair çeşitli anlatımlar vardır.

Toprak veya bakır gibi maddelerin çeşitli işlemlerden geçirilerek altına dönüştürülebileceği konusunda da eski kaynaklarda ve halk arasında çeşitli rivayetler bulunmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu anlatımların tamamını kesin bir bilimsel gerçek olarak kabul etmemektir.

Altın alaşımlarında farklı metallerin kullanılması, altının rengini ve özelliklerini değiştirebilir.

Örneğin bakır miktarı arttıkça altının rengi kızılımsı hâle gelebilir. Başka metallerin katılmasıyla farklı renklerde alaşımlar elde edilebilir.

Buradan hareketle vaazımızdaki asıl düşünceye gelelim:

İnsan da işlenmeye ve terbiye edilmeye muhtaç bir cevherdir.

Nasıl bir madde farklı işlemlerden geçerek başka özellikler kazanabiliyorsa, insan da eğitim, terbiye, ibadet ve seyr-i sülûk ile değişebilir.

Peygamber Efendimiz'in:

“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar...”

anlamındaki hadis-i şerifinden hareketle, insanın başlangıçta temiz bir fıtrat üzere yaratıldığını tefekkür edebiliriz.

İnsan daha sonra çevresi, ailesi, alışkanlıkları ve kendi tercihleriyle farklı hâllere gelebilir.

Tasavvufun terbiye anlayışında ise insanın nefsiyle mücadele ederek olgunlaşması ve güzel ahlâk kazanması hedeflenir.

Bu sebeple “altın” burada sadece maden anlamında değil, insanın kıymetli ve olgun hâle gelmesinin bir sembolü olarak düşünülebilir.

Hz. Ömer'in İslâm'la şereflenmesinden sonra büyük bir adalet timsali hâline gelmesi de bu açıdan güzel bir örnektir.

İnsan ne kadar sert, kaba veya kötü bir hâlde olursa olsun, Allah'ın izniyle tövbe ve terbiye yoluyla değişebilir.

İşte bizim “altın hâline gelmek” dediğimiz şey, insanın iman, ahlâk ve takva bakımından olgunlaşmasıdır.

Asıl simya, insanın kendisini değiştirmesidir.

Teneke gibi görünen bir insan, iman ve güzel ahlâk ile altın değerinde bir insan hâline gelebilir.

---oOo---

Şer'î Delil Karşısında Keşf ve İlham İddiası Geçersiz midir?

Şimdi bu haftaki son konumuza gelelim.

“Şer'î delil karşısında keşf ve ilham iddiası geçersizdir.” deniliyor.

Peki bu iddia nasıl anlaşılmalıdır?

Öncelikle şer'î delil denildiğinde, İslâm âlimlerinin Kur'an ve sünneti temel kaynak olarak ele aldıklarını biliyoruz.

İlham nedir?

Tasavvufî anlayışta kalbe gelen hayırlı düşünce ve yönelişlere ilham denilir. Fakat her kalbe gelen düşüncenin ilham olduğu söylenemez.

Şeytanın vesvesesi, nefsin arzusu, insanın kendi düşünceleri ve başka etkiler birbirinden ayrılmalıdır.

Bu nedenle insanın “Benim aklıma geldi, demek ki Allah tarafından bildirildi.” diyerek kesin hüküm vermesi doğru değildir.

Keşf nedir?

Keşf kelimesi, bir şeyin açığa çıkması veya gizli olan bir şeyin fark edilmesi anlamında kullanılabilir.

Bunu bir benzetmeyle açıklayalım:

Uzakta denize baktığımızı düşünelim. Önce ufukta bir duman görürüz. Biraz bekleyince dumanın altındaki şekil belirginleşir. Sonra geminin bacasını, ardından geminin tamamını görürüz.

İlk işaretten hareket ederek “Orada bir gemi olabilir.” diye düşünürüz.

Bu, bir alametten hareket ederek sonuca ulaşmaya benzer.

Bulutların hareketine bakarak hava durumunu tahmin etmek de buna benzetilebilir.

Ancak tahmin kesin bilgi değildir.

Bu sebeple keşf ve ilham konusunda da dikkatli olmak gerekir.

Misal 1:

Bir yere vardık. Orada musluk var, borular döşenmiş, gider sistemi hazırlanmış.

Bize suya ulaşmak için sadece musluğu açmak kalmış gibi görünüyor.

Fakat binanın su bağlantısı yapılmamışsa musluğu açtığımız hâlde su akmaz.

Belediye suyu kesmişse yine su akmaz.

Demek ki dışarıdan görünen bütün işaretler suyun varlığını gösterse bile, arka planda başka bir sebep olabilir.

Buradan çıkaracağımız ders şudur:

Bir işaret, tek başına kesin sonuç anlamına gelmeyebilir.

Aynı şekilde keşf ve ilham da şer'î ölçülerin yerine geçirilemez.

Misal 2:

Bir odada lamba var, kablolar döşenmiş ve duvarda açma-kapama düğmesi bulunuyor.

Düğmeye basıyoruz fakat lamba yanmıyor.

Neden?

Sigorta atmış olabilir.

Elektrik hattında arıza olabilir.

Lamba patlamış olabilir.

Kablo kopmuş olabilir.

Elektriğin binaya kadar gelen kısmında problem olabilir.

Bütün bunları tek tek kontrol etmek gerekir.

Demek ki yalnızca lambaya bakarak “Elektrik kesinlikle vardır.” veya “Elektrik kesinlikle yoktur.” demek doğru olmayabilir.

Buradan hareketle, bir meselede sadece görünen kısmı değil, arka plandaki sebepleri de araştırmak gerekir.

Fakat burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekir:

Keşf ve ilham, Kur'an ve sahih sünnetin yerine geçirilemez.

Tasavvufî keşif veya ilham iddiası, dinin kesin hükümlerine aykırı bir hüküm oluşturamaz.

Misal 3:

Allah'ın varlığı fizikî bir cisim gibi gözle görülüp elle tutulamaz.

Melekler, kader ve ahiret gibi gaybî meseleler de duyularımızla doğrudan kavrayabileceğimiz şeyler değildir.

Biz bunlara iman ederiz.

Fakat burada “Her iman keşf ve ilhama dayanır.” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değildir.

Mümin, gayba iman eder ve bu imanın temelini Allah'ın vahyi ve peygamberlerin bildirdiği hakikatler oluşturur.

Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna imanımız da vahye dayanır.

Ahirete imanımız da Kur'an ve sünnetin haber verdiği gaybî hakikatlere dayanır.

Dolayısıyla keşf ve ilham, vahiy ile aynı seviyede değildir.

Peygamberlerden sonra vahiy gelmez.

Bu sebeple herhangi bir insanın keşf veya ilham yoluyla aldığı kanaati, Kur'an ve sünnetin kesin hükümlerinin üzerine çıkarılamaz.

Allah'ı da yarattıkları üzerindeki isim ve sıfatlarının tecellileri üzerinden tefekkür edebiliriz.

Mesela Allah'ın “Rezzâk” ismini düşündüğümüzde, bize rızık ulaştıran insanların ve sebeplerin Allah'ın yaratmasıyla birer vesile olduğunu anlarız.

Fakat rızkı ulaştıran kişiyi “Rezzâk olan Allah” yerine koymayız.

Bakkal bize ekmek verir; fakat gerçek rızıklandıranın Allah olduğunu biliriz.

Bir baba çocuğuna şefkat gösterir. Bu şefkat, Allah'ın Rahîm ve Rahmân isimlerini tefekkür etmemize vesile olabilir.

Fakat o kişiye Allah gibi ibadet etmeyiz.

Böylece Allah'ın isimlerini yaratılmışlardaki tecellileri üzerinden düşünürüz.

Bu, tefekkür yoluyla Allah'ı tanımaya çalışmaktır.

Ayna nöronlar hakkında yapılan bazı bilimsel araştırmalar da insanların birbirlerinin davranışlarından ve duygularından etkilenebildiğini göstermektedir.

Bunu tasavvufî açıdan bir benzetme olarak ele alırsak, insanın sevdiği ve örnek aldığı kişilerin güzel hâllerinden etkilenebileceğini söyleyebiliriz.

Salih insanlarla beraber olmak, insanın ahlâkını güzelleştirebilir.

Alimlerle beraber olmak ilme yöneltebilir.

Allah'ın isimlerini tefekkür etmek de insanın kendi ahlâkını düzeltmesine vesile olabilir.

Fakat bütün bunlar vahyin yerine konulamaz.

Ve bu konuya koyacağımız son nokta şudur:

Bir insanın keşf veya ilham yoluyla ulaştığını düşündüğü bilgi, şeriatın açık ve kesin hükümlerine aykırı değilse kişinin şahsî tecrübesi olarak değerlendirilebilir; ancak onu herkes için bağlayıcı bir dinî hüküm hâline getirmek doğru değildir.

Asıl ölçü Kur'an ve sahih sünnettir.

---oOo---

KISA BİR SAĞLIK UYARISI

Bu bölümde de bir sağlık meselesinden bahsetmek istiyorum.

Gözlük kullanan insanların zaman zaman gözlüklerinin yüzlerinde oluşturduğu baskıya dikkat etmeleri gerekir.

Özellikle gözlük çok sıkıysa burun ve kulak çevresinde baskı ve rahatsızlık oluşturabilir.

Ben bunu geçmişte bahçemizde gördüğüm bir sarmaşığa benzetmiştim.

Bir süre ilgilenmediğimizde sarmaşık bütün ağaçları kaplamıştı. Dallarını temizlemek ve ağacı kurtarmak zorunda kalmıştık.

Bu bana insan bedenindeki bazı problemlerin de zamanında fark edilmesi gerektiğini düşündürdü.

Fakat burada önemli bir husus vardır:

Gözlük kullanmak, tek başına hastalık sebebi değildir.

Gözlük ihtiyacı olan kişinin doktorun tavsiyesine uyması gerekir.

Baş veya göz ağrısı gibi şikâyetler varsa bunun sebebi yalnızca gözlüğün baskısı olmayabilir.

Bu nedenle kişi kendi kendine teşhis koymak yerine gerektiğinde bir göz doktoruna veya sağlık uzmanına başvurmalıdır.

Benim bu bölümdeki asıl tavsiyem şudur:

Bedenimizin verdiği işaretleri dikkate alalım ve sağlık konusunda ihmalci olmayalım.

Rabbim askerlerimi doğruyu bilip doğruya tâbi olanlardan eylesin.

Yalanı, yanlışı ve hileyi fark edenlerden eylesin.

Daha önceki vaazlarımızda da söylediğimiz gibi:

Allah doğrudur.

Öyleyse insanın kendi nefsindeki eğriliği fark etmesi gerekir.

Gündüz ve aydınlık Allah'ın yaratmasıyla bize hakikati gösteren işaretler ise, gecenin ve karanlığın da insana ibret veren yönleri vardır.

İnsan her hâlde Rabbini aramalı, doğruyu bulmaya çalışmalı ve nefsinin yanlışlarını düzeltmelidir.

---oOo---

أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ

“Allah'ım! Bizlere hakkı hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil-hamdü lillâhi rabbil âlemîn. Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.

--OoO--

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 12 Ağustos 2016 Cuma

Original Kar © glan
SELiM46
Yanıtla


Hızlı Erişim:


Bu Konuya Göz Atan Kullanıcılar: 1 Ziyaretçi(ler)
TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca