Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 4/5 - 2 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp
#1
Oku-1 
Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp

Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”

“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:

«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”

“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.”
Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar

Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.

Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.

Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.

Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:

“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”

Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.

Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır.
Asıl Acınacak Kimseler

Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.

Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;

‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.

–“Acıyın bize!” feryatlarına sağır kesilen, insaf, izʼan, merhamet ve gözyaşını unutmuş ruhsuz menfaatperestlerdir.

‒Mâneviyat mahrumu materyalistlerdir.

‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.

‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.

Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.

Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.

Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;

“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.

Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.

Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.

Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi.
Keşke Bilselerdi

Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.

Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;

“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.

Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.

Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.

Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;

“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.

Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”

Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.

Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..

Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Haziran, Sayı: 484





Signing of Selim46
SELiM46
Cevapla


Bu Konudaki Yorumlar
Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp - Yazar: Selim46 - Bugün, 06:41 AM

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi