Deccal Aleyhillane'nin Ahirzaman Fitneleri
(Kar©glan'ın 12 Eylül 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قَالَ هَلْ آمَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلاَّ كَمَا أَمِنتُكُمْ عَلَى أَخِيهِ مِن قَبْلُ فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Kâle hel âmenukum aleyhi illâ kemâ emintukum alâ ahîhi min kabl(kablu), fallâhu hayrun hâfizâ(hâfizen) ve huve erhamur râhimîn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa Allah, koruyup gözetici olarak sizden elbette daha iyi ve üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”
Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 64. ayet.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
Vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya'lemûn.
Meali:
“Allah, emrinde ve işinde hükmedendir ve gâlip olandır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 21. ayetten pasaj.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ
Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz.
Meali:
Allah: “Ben ve elçilerim mutlaka gâlip geleceğiz.” diye yazdı. Muhakkak ki Allah, Kavî'dir, yani kuvvetlidir; Azîz'dir.
(Sadakallâhü'l-Azîm. Mücâdele Suresi, 21. ayet.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
İzâ câe nasrullâhi vel feth. Ve raeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirhu, innehu kâne tevvâbâ.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman ve insanların grup grup Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Nasr Suresi, 1, 2 ve 3. ayetler.)
---oOo---
Ahmed b. İdris; Muhammed b. Abdülcabbar, İbn Ebû Umeyr ve Hammad b. Osman aracılığıyla Muhammed b. Müslim'den rivayet eder:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Gündüzden kasıt, biz Ehl-i Beyt'ten olan el-Kâim Mehdi'dir. Zuhur ettiğinde Deccaliyet'e galip gelecektir. Allah, Kur'an'da insanlar için misaller vermiş ve Nebî'sine onunla hitap etmiştir. Bizden başka kimse onun gerçek anlamından haberdar değildir.”
Meclisî, Bihârü'l-Envâr, Beyrut, 1404, c. 24, s. 71-72.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“Yoksa onlar: ‘Allah'a karşı yalan düzüp uydurdu.’ mu diyorlar? Oysa Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah bâtılı yok edip ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.”
(Şûrâ Suresi, 24. ayet.)
Tefsîrü'l-Kummî eserinde şu şekilde rivayet edilmektedir:
Babam; İbn Ebû Necrân aracılığıyla Muhammed b. Müslim'den rivayet etti:
Ebû Cafer [Muhammed Bâkır aleyhisselâm] buyurdu ki:
Ayette geçen “Allah bâtılı yok eder” ifadesi, onu ortadan kaldırmak demektir. “Hakkı sözleriyle gerçekleştirir” ifadesiyle kastedilen ise Hz. Muhammed'in soyundan gelen el-Kâim [Mehdî aleyhisselâm]dır.
Meclisî, Bihârü'l-Envâr, Beyrut, 1404, c. 24, s. 176.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hz. Âdem'in yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar Deccal'den daha büyük bir fitne yoktur.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Fiten, 126.)
Mehdî ile ilgili olarak da Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Onu gördüğünüzde, buz üzerinde sürünerek de olsa gidip ona biat edin. Çünkü o, Allah'ın halifesi olan Mehdî'dir.”
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Fiten, Hadis No: 4084.)
Yine Deccal ile ilgili olarak:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki kavmini ondan sakındırmış olmasın. Ben size, hiçbir peygamberin onun hakkında demediği bir şeyi söylüyorum: Onun bir gözü kördür.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Fiten, 95.)
Bizim bu hadise yorumumuz ise, Allahu a'lem, şöyledir:
Buradaki “bir gözü kördür” ifadesi, işarî olarak maddiyatı görüp maneviyatı görememek şeklinde anlaşılabilir. Yani Deccalî anlayışın yalnızca dünyaya ve maddî olana yönelmesi, manevî hakikatleri görmezden gelmesi şeklinde yorumlanabilir.
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza başlıyoruz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَّا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtunâd-dünyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illâd-dehr, ve mâ lehum bi zâlike min ilmin, in hum illâ yezunnûn. Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû'tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn. Kulillâhu yuhyîkum sümme yumîtukum sümme yecmeukum ilâ yevmil-kıyâmeti lâ raybe fîhi ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya'lemûn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Ve: ‘O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve diriliriz. Bizi zamandan başka bir şey helâk etmez.’ dediler. Oysa onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar.
Onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri: ‘Eğer doğru söylüyorsanız babalarımızı getirin.’ demekten başka bir şey olmadı.
De ki: ‘Allah sizi yaşatır, sonra öldürür. Sonra sizi, hakkında şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplar.’ Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Câsiye Suresi, 24, 25 ve 26. ayetler.)
Yukarıdaki hadiste geçen “Onun bir gözü kördür.” sözünü yorumlayan bazı kimseler, bunu maddiyatı görüp maneviyatı görememek şeklinde açıklamışlardır. Biz de bu yorumdan hareketle, Deccalî anlayışın dünyaya ve yalnızca maddî olana yönelen bir sistem şeklinde düşünülebileceğini ifade ediyoruz.
Buradan hareketle, tarih boyunca ortaya çıkan bazı semboller ve tek göz gibi işaretler hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak herhangi bir topluluğu doğrudan Deccal olarak ilan etmek yerine, bu sembollerin ve anlayışların insanları hangi düşünceye yönelttiğini sorgulamak daha doğru olacaktır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
İnne rabbekumullâhullezî halakas-semâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümmestevâ alel-arşi yudebbirul-emr, mâ min şefîin illâ min ba'di iznihî. Zâlikumullâhu rabbukum fa'budûhu, efelâ tezekkerûn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Muhakkak ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratandır. Sonra Arş'a istiva etti ve işleri düzenler. O'nun izni olmadıkça hiçbir şefaatçi yoktur. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Artık O'na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Yûnus Suresi, 3. ayet.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا
Ellezî halakas-semâvâti vel-arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin sümmestevâ alel-arşir-rahmânu fes'el bihî habîrâ.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O'dur. Sonra Rahmân Arş'a istiva etti. Öyleyse bundan haberdar olan birine sor.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Furkan Suresi, 59. ayet.)
Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? Arkasını nasıl görürdü?
Hz. Peygamber'in ashaba safları düzeltmelerini emrederken:
“Saflarınızı düzgün tutun. Şüphesiz ben arkamda olup bitenleri görüyorum.”
buyurduğu sahih hadis kaynaklarında aktarılmıştır.
(Bk. Buhârî, Ezan, 71-72; Müslim, Salât, 125 (434); Nesâî, İmâmet, 27.)
Bu hadis üzerinden vaazımızda yapılan yorum şudur:
Hz. Peygamber'in arkasında olup bitenleri görmesi, sıradan insanın görme imkânlarının ötesinde bir mucize ve Allah'ın kendisine verdiği özel bir imkân olarak değerlendirilebilir. Bunu insan bedenindeki herhangi bir organı kelimesi kelimesine “dürbün” olarak yorumlamak yerine, işarî bir anlatım olarak değerlendirmek gerekir.
Burada “Arş” konusu da gündeme gelmektedir. Kur'an'da Allah'ın Arş'a istiva etmesi ve oradan işleri düzenlemesi zikredilmektedir. Bunun keyfiyetini Allah bilir. Bizim için esas olan, Allah'ın bütün kâinata hâkim olduğu ve bütün işleri O'nun ilmi ve kudretiyle yönettiğidir.
---oOo---
Bir başka mesele de geçen hafta üzerinde durduğumuz frekans ve bilgi meselesidir.
Kur'an'ın ayetlerinin ve kelimelerinin ebced değerleri üzerinden çeşitli hesaplamalar yapılabileceği düşüncesinden hareketle, bazı bilgilerin sayısal karşılıklarının bulunabileceği üzerinde durmuştuk.
Bugün televizyon, radyo ve internet gibi teknolojilere baktığımızda, görüntü ve sesin dalgalar ve çeşitli elektronik sistemler aracılığıyla bir yerden başka bir yere aktarılabildiğini görüyoruz.
Bir insan televizyon ekranında başka bir yerde konuşan kişiyi görebiliyor, onun sesini duyabiliyor ve internet aracılığıyla dünyanın başka bir yerindeki insanla görüntülü ve sesli iletişim kurabiliyor.
Bu açıdan bakıldığında, insanın bugün “mümkün değil” diye düşündüğü bazı şeylerin, Allah'ın yaratmış olduğu düzen içerisinde farklı şekillerde mümkün hâle gelebileceğini düşünmek mümkündür.
Buradan hareketle vaazımızda ölümden sonra yeniden diriliş konusu da bir benzetmeyle açıklanmaktadır.
İnsan hayatının bir bilgi ve kayıt düzeni içerisinde bulunduğunu düşünürsek, ölümün insan varlığının tamamen yok olması değil, başka bir âleme geçiş olması şeklindeki imanî anlayış üzerinde tefekkür edebiliriz.
Kur'an'ın bildirdiği üzere Allah, insanı öldükten sonra yeniden diriltmeye kadirdir. Bunun nasıl gerçekleşeceğini ise Allah bilir.
Hz. İsa'nın Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesi de Kur'an'da zikredilen bir mucizedir. Dolayısıyla yeniden dirilişin Allah'ın kudreti açısından mümkün olduğuna iman ederiz.
İnsanın ruhunun ve hayatının mahiyetine ilişkin konularda ise kesin hüküm vermek yerine, Kur'an ve sahih rivayetler ışığında tefekkür etmek gerekir.
RUH CENİNE NE ZAMAN ÜFLENİR?
Hadis-i şeriflerde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, çocuğun anne karnındaki oluşumunu farklı ifadelerle anlatmıştır.
Bazı hadisler çocuğun yüz yirmi günlükken ruhla ilişkilendirilen bir safhaya ulaştığını ifade ederken, bazı rivayetlerde kırk günlük dönem üzerinde durulmaktadır.
Bu konuda âlimler farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bazı âlimler yüz yirmi günlük rivayetleri esas alırken, bazıları kırk günlük rivayetler üzerinde durmuşlardır.
Biz ise bu vaazımızdaki anlayışımız doğrultusunda, ruhun çocuğa kırk günlükken üfleneceğini ifade eden rivayetleri esas alıyoruz.
Bu mesele özellikle kürtaj gibi önemli fıkhî konularla bağlantılı olduğundan, kişinin kendi başına hüküm vermek yerine ehil âlimlerin açıklamalarına başvurması gerekir.
Ruh meselesi üzerine düşünürken şu ayetleri de hatırlayalım:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn.
“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.”
Sâd Suresi, 72. ayet.
Bir diğer ayette de şöyle buyurulmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
Sümme sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus-sem'a vel-ebsâra vel-ef'idete, kalîlen mâ teşkurûn.
“Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi ve sizler için işitme, görme ve idrak etme özelliklerini yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
Secde Suresi, 9. ayet.
“Ruh” kelimesi Arapçada çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Çoğulu “ervâh”tır. Bazı âlimler ruh ile nefs arasında ilişki kurmuş, bazıları ise bunların farklı şeyler olduğunu ifade etmişlerdir.
Terim anlamında ruh kelimesi Kur'an-ı Kerim'de çeşitli şekillerde kullanılmıştır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mâl-kitâbu ve lâl-îmânu ve lâkin cealnâhu nûran nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustakîm.
“İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete erdiririz. Şüphesiz sen de onları doğru bir yola iletiyorsun.”
Şûrâ Suresi, 52. ayet.
Buradan hareketle, vaazımızdaki keşfî yorumda, bazı meleklerin insanın hayatı ve ruhuyla ilgili ilahî düzende görevli oldukları düşüncesi üzerinde durulmaktadır.
İnsan hayatının bir kayıt ve bilgi boyutunun bulunduğu da Kur'an'daki şu ayet üzerinden tefekkür edilmektedir:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ كِرَامًا كَاتِبِينَ يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ
Ve inne aleykum le hâfizîn. Kirâmen kâtibîn. Ya'lemûne mâ tef'alûn.
Meali:
“Muhakkak ki üzerinizde sizi koruyup gözeten ve yaptıklarınızı yazan şerefli yazıcılar vardır. Onlar yaptığınız şeyleri bilirler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. İnfitâr Suresi, 10, 11 ve 12. ayetler.)
Bu ayetlerden hareketle, insanın yaptığı amellerin kaydedildiğini ve hiçbir şeyin Allah'ın ilminden gizli kalmadığını söyleyebiliriz.
Peygamber Efendimiz için “yaşayan ve yürüyen Kur'an” şeklinde kullanılan ifadeler de onun Kur'an ahlakını hayatında en güzel şekilde temsil etmesi anlamında düşünülebilir.
Bizim için de önemli olan, kendi hayatımızı Allah'ın razı olacağı şekilde düzenlemek ve amel defterimizi güzelleştirmektir.
Vaazımızda bu mesele bir “dokuma” örneğiyle de anlatılmaktadır.
Bir halının nasıl sıra sıra ilmeklerin birleşmesiyle meydana geldiğini düşünelim. Her insanın hayatı da büyük bir bütünün içerisinde bir ilmek veya bir motif gibi düşünülebilir. Bir insanın bıraktığı yerden başka bir insanın devam etmesi, manevi mirasın ve insanlığın tecrübelerinin nesilden nesile aktarılması şeklinde anlaşılabilir.
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Muhammed ve diğer büyük şahsiyetlerin bıraktıkları manevî mirasların sonraki nesiller tarafından devam ettirilmesi de bu açıdan düşünülebilir.
Ve biz dünyaya gelmek şerefine erdiğimize göre, bu büyük dokumada bizim de bir desenimiz, yani bir eserimiz olacaktır.
Fakat isteriz ki bu desen başkalarına da fayda sağlayan, güzel bir örnek olsun.
Bu sebeple daha önce şöyle demiştik:
“River, nehir ile yarışma. Nehir ile birlikte koşamazsın; o seni hep yener. Çünkü sen yorulursun, ama o yorulmaz.”
(Kar©glan sözü, 05.09.2016)
Bu sözün açıklaması şudur:
Hz. Muhammed'in misyonu, Hz. İbrahim'in misyonu veya tarih boyunca ortaya çıkan büyük manevî hareketler, akıp gelen bir nehir gibidir. Tek başına bir insanın böyle büyük bir akışla mücadele etmesi zordur.
Bu nedenle insanların bir araya gelmesi, birbirlerine destek olması ve ortak bir manevî amaç etrafında çalışması önemlidir.
Tek başına bir insanın gücü sınırlıdır. Bir topluluk ise birbirine destek olarak daha büyük işler başarabilir.
Bu anlayışla Raşidi Tarikatı'nı kuruyoruz. Bu yolda gönül veren, seven ve hizmet etmek isteyen kardeşlerimiz de bizimle birlikte yürüyebilirler.
---oOo---
Ve Zikri Raşidi Evradımıza bir ayet daha ekliyoruz.
Bu ayet, vaazımızın başında okuduğumuz Yûsuf Suresi'nin 64. ayetidir:
قَالَ هَلْ آمَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلاَّ كَمَا أَمِنتُكُمْ عَلَى أَخِيهِ مِن قَبْلُ فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Kâle hel âmenukum aleyhi illâ kemâ emintukum alâ ahîhi min kabl(kablu), fallâhu hayrun hâfizâ(hâfizen) ve huve erhamur râhimîn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa Allah, koruyup gözetici olarak sizden elbette daha iyi ve üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”
Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 64. ayet.
Zikir terkibimizin ilgili bölümünde, bu ayette geçen:
“Vallâhu hayrun hâfizen ve huve erhamur râhimîn.”
ifadesini on defa tekrar edilmek üzere ekliyoruz.
Çünkü Peygamber Efendimiz'den şöyle bir öğüt rivayet edilmiştir:
“İki günü birbirine eş olan zarardadır.”
Şeytan ve Deccal fitnesi olarak ifade edilen kötülükler karşısında insanın kendisini sürekli yenilemesi, imanını ve zikrini güçlendirmesi gerekir.
Her dönemin kendine has imtihanları vardır. Allah'ın bize o gün için verdiği imkânları ve manevi tedbirleri kullanmak gerekir.
Bizim anlayışımıza göre zikir, insanın kalbini ve davranışlarını düzeltmeye yönelik bir manevi eğitimdir. Okunan ayet ve duaların anlamını düşünerek insanın kendisini Allah'a yöneltmesi esastır.
Bazen insan “Ya Halîm, Ya Selîm” diyerek sakinleşmek ister. Fakat asıl mesele, zikri yalnızca dil ile tekrar etmek değil, zikrin anlamını hayatımıza geçirmek ve ahlakımızda göstermektir.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir duası:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen, Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”
“Allah'ım! Şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki: ‘Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ümmü'l-Kitap O'nun katındadır.’”
(Hadis-i Şerif.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاء وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ
Yemhullâhu mâ yeşâu ve yusbitu, ve indehu ümmül-kitâb.
Meali:
“Allah dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Ümmü'l-Kitap O'nun katındadır.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Ra'd Suresi, 39. ayet.)
Bizim saliklerimiz, yol arkadaşlarımız ve tarikatımıza tabi olan kardeşlerimiz, bu yolun belirli bir makamına geldiklerinde çeşitli imtihanlarla karşılaşabilirler.
İnsan bazen çevresinden gelen sıkıntılarla, bazen kendi nefsiyle, bazen de hayatın çeşitli imtihanlarıyla karşı karşıya kalabilir.
Bu gibi durumlarda insanın Allah'tan başka gerçek bir sığınak olmadığını düşünmesi ve O'na iltica etmesi gerekir.
Bu sebeple, bu duanın şu bölümünü tekrar etmeyi tavsiye ediyoruz:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
Bu tekrarın sayısı konusunda ise benim şu anki kanaatim 41 defadır. Ancak bu, bu vaazdaki keşfî çalışma ve uygulama çerçevesindedir; sayının kesin ve değişmez bir hüküm olduğunu iddia etmiyoruz.
Bu duayı tefekkür ederken şöyle düşünmek mümkündür:
Allah'tan başka mutlak anlamda müstakil bir varlık ve güç yoktur. Karşımıza çıkan her şey Allah'ın yaratması ve takdiri içerisindedir.
Bize zarar vermek isteyen bir şeyle karşılaştığımızda, ondan korkmak yerine Allah'a sığınırız. Çünkü gerçek koruyucu Allah'tır.
Bu anlayışla:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
diye dua ederiz.
Bu duayı, Allah'a sığınmanın ve O'nun kudretine teslim olmanın bir ifadesi olarak düşünürüz.
Bu dua, bu vaazdaki uygulama anlayışına göre 16. sınıf sûfîler için zikredilmektedir.
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
(41 defa haricen okunacaktır.)
Ve bu dua ile bu haftaki vaazımızı da hitama erdiriyoruz:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
---oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil hamdülillâhi Rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu ileyk.
---OoO---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Eylül 2016 Pazartesi
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 12 Eylül 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قَالَ هَلْ آمَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلاَّ كَمَا أَمِنتُكُمْ عَلَى أَخِيهِ مِن قَبْلُ فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Kâle hel âmenukum aleyhi illâ kemâ emintukum alâ ahîhi min kabl(kablu), fallâhu hayrun hâfizâ(hâfizen) ve huve erhamur râhimîn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa Allah, koruyup gözetici olarak sizden elbette daha iyi ve üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”
Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 64. ayet.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
Vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya'lemûn.
Meali:
“Allah, emrinde ve işinde hükmedendir ve gâlip olandır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 21. ayetten pasaj.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ
Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz.
Meali:
Allah: “Ben ve elçilerim mutlaka gâlip geleceğiz.” diye yazdı. Muhakkak ki Allah, Kavî'dir, yani kuvvetlidir; Azîz'dir.
(Sadakallâhü'l-Azîm. Mücâdele Suresi, 21. ayet.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
İzâ câe nasrullâhi vel feth. Ve raeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirhu, innehu kâne tevvâbâ.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman ve insanların grup grup Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Nasr Suresi, 1, 2 ve 3. ayetler.)
---oOo---
Ahmed b. İdris; Muhammed b. Abdülcabbar, İbn Ebû Umeyr ve Hammad b. Osman aracılığıyla Muhammed b. Müslim'den rivayet eder:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Gündüzden kasıt, biz Ehl-i Beyt'ten olan el-Kâim Mehdi'dir. Zuhur ettiğinde Deccaliyet'e galip gelecektir. Allah, Kur'an'da insanlar için misaller vermiş ve Nebî'sine onunla hitap etmiştir. Bizden başka kimse onun gerçek anlamından haberdar değildir.”
Meclisî, Bihârü'l-Envâr, Beyrut, 1404, c. 24, s. 71-72.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
“Yoksa onlar: ‘Allah'a karşı yalan düzüp uydurdu.’ mu diyorlar? Oysa Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah bâtılı yok edip ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.”
(Şûrâ Suresi, 24. ayet.)
Tefsîrü'l-Kummî eserinde şu şekilde rivayet edilmektedir:
Babam; İbn Ebû Necrân aracılığıyla Muhammed b. Müslim'den rivayet etti:
Ebû Cafer [Muhammed Bâkır aleyhisselâm] buyurdu ki:
Ayette geçen “Allah bâtılı yok eder” ifadesi, onu ortadan kaldırmak demektir. “Hakkı sözleriyle gerçekleştirir” ifadesiyle kastedilen ise Hz. Muhammed'in soyundan gelen el-Kâim [Mehdî aleyhisselâm]dır.
Meclisî, Bihârü'l-Envâr, Beyrut, 1404, c. 24, s. 176.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hz. Âdem'in yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar Deccal'den daha büyük bir fitne yoktur.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Fiten, 126.)
Mehdî ile ilgili olarak da Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Onu gördüğünüzde, buz üzerinde sürünerek de olsa gidip ona biat edin. Çünkü o, Allah'ın halifesi olan Mehdî'dir.”
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Fiten, Hadis No: 4084.)
Yine Deccal ile ilgili olarak:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki kavmini ondan sakındırmış olmasın. Ben size, hiçbir peygamberin onun hakkında demediği bir şeyi söylüyorum: Onun bir gözü kördür.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Fiten, 95.)
Bizim bu hadise yorumumuz ise, Allahu a'lem, şöyledir:
Buradaki “bir gözü kördür” ifadesi, işarî olarak maddiyatı görüp maneviyatı görememek şeklinde anlaşılabilir. Yani Deccalî anlayışın yalnızca dünyaya ve maddî olana yönelmesi, manevî hakikatleri görmezden gelmesi şeklinde yorumlanabilir.
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza başlıyoruz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَّا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtunâd-dünyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illâd-dehr, ve mâ lehum bi zâlike min ilmin, in hum illâ yezunnûn. Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû'tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn. Kulillâhu yuhyîkum sümme yumîtukum sümme yecmeukum ilâ yevmil-kıyâmeti lâ raybe fîhi ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya'lemûn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Ve: ‘O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve diriliriz. Bizi zamandan başka bir şey helâk etmez.’ dediler. Oysa onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar.
Onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri: ‘Eğer doğru söylüyorsanız babalarımızı getirin.’ demekten başka bir şey olmadı.
De ki: ‘Allah sizi yaşatır, sonra öldürür. Sonra sizi, hakkında şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplar.’ Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Câsiye Suresi, 24, 25 ve 26. ayetler.)
Yukarıdaki hadiste geçen “Onun bir gözü kördür.” sözünü yorumlayan bazı kimseler, bunu maddiyatı görüp maneviyatı görememek şeklinde açıklamışlardır. Biz de bu yorumdan hareketle, Deccalî anlayışın dünyaya ve yalnızca maddî olana yönelen bir sistem şeklinde düşünülebileceğini ifade ediyoruz.
Buradan hareketle, tarih boyunca ortaya çıkan bazı semboller ve tek göz gibi işaretler hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak herhangi bir topluluğu doğrudan Deccal olarak ilan etmek yerine, bu sembollerin ve anlayışların insanları hangi düşünceye yönelttiğini sorgulamak daha doğru olacaktır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
İnne rabbekumullâhullezî halakas-semâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin sümmestevâ alel-arşi yudebbirul-emr, mâ min şefîin illâ min ba'di iznihî. Zâlikumullâhu rabbukum fa'budûhu, efelâ tezekkerûn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Muhakkak ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratandır. Sonra Arş'a istiva etti ve işleri düzenler. O'nun izni olmadıkça hiçbir şefaatçi yoktur. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Artık O'na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Yûnus Suresi, 3. ayet.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا
Ellezî halakas-semâvâti vel-arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin sümmestevâ alel-arşir-rahmânu fes'el bihî habîrâ.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O'dur. Sonra Rahmân Arş'a istiva etti. Öyleyse bundan haberdar olan birine sor.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Furkan Suresi, 59. ayet.)
Peygamberimizin arkada gözü mü vardı? Arkasını nasıl görürdü?
Hz. Peygamber'in ashaba safları düzeltmelerini emrederken:
“Saflarınızı düzgün tutun. Şüphesiz ben arkamda olup bitenleri görüyorum.”
buyurduğu sahih hadis kaynaklarında aktarılmıştır.
(Bk. Buhârî, Ezan, 71-72; Müslim, Salât, 125 (434); Nesâî, İmâmet, 27.)
Bu hadis üzerinden vaazımızda yapılan yorum şudur:
Hz. Peygamber'in arkasında olup bitenleri görmesi, sıradan insanın görme imkânlarının ötesinde bir mucize ve Allah'ın kendisine verdiği özel bir imkân olarak değerlendirilebilir. Bunu insan bedenindeki herhangi bir organı kelimesi kelimesine “dürbün” olarak yorumlamak yerine, işarî bir anlatım olarak değerlendirmek gerekir.
Burada “Arş” konusu da gündeme gelmektedir. Kur'an'da Allah'ın Arş'a istiva etmesi ve oradan işleri düzenlemesi zikredilmektedir. Bunun keyfiyetini Allah bilir. Bizim için esas olan, Allah'ın bütün kâinata hâkim olduğu ve bütün işleri O'nun ilmi ve kudretiyle yönettiğidir.
---oOo---
Bir başka mesele de geçen hafta üzerinde durduğumuz frekans ve bilgi meselesidir.
Kur'an'ın ayetlerinin ve kelimelerinin ebced değerleri üzerinden çeşitli hesaplamalar yapılabileceği düşüncesinden hareketle, bazı bilgilerin sayısal karşılıklarının bulunabileceği üzerinde durmuştuk.
Bugün televizyon, radyo ve internet gibi teknolojilere baktığımızda, görüntü ve sesin dalgalar ve çeşitli elektronik sistemler aracılığıyla bir yerden başka bir yere aktarılabildiğini görüyoruz.
Bir insan televizyon ekranında başka bir yerde konuşan kişiyi görebiliyor, onun sesini duyabiliyor ve internet aracılığıyla dünyanın başka bir yerindeki insanla görüntülü ve sesli iletişim kurabiliyor.
Bu açıdan bakıldığında, insanın bugün “mümkün değil” diye düşündüğü bazı şeylerin, Allah'ın yaratmış olduğu düzen içerisinde farklı şekillerde mümkün hâle gelebileceğini düşünmek mümkündür.
Buradan hareketle vaazımızda ölümden sonra yeniden diriliş konusu da bir benzetmeyle açıklanmaktadır.
İnsan hayatının bir bilgi ve kayıt düzeni içerisinde bulunduğunu düşünürsek, ölümün insan varlığının tamamen yok olması değil, başka bir âleme geçiş olması şeklindeki imanî anlayış üzerinde tefekkür edebiliriz.
Kur'an'ın bildirdiği üzere Allah, insanı öldükten sonra yeniden diriltmeye kadirdir. Bunun nasıl gerçekleşeceğini ise Allah bilir.
Hz. İsa'nın Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesi de Kur'an'da zikredilen bir mucizedir. Dolayısıyla yeniden dirilişin Allah'ın kudreti açısından mümkün olduğuna iman ederiz.
İnsanın ruhunun ve hayatının mahiyetine ilişkin konularda ise kesin hüküm vermek yerine, Kur'an ve sahih rivayetler ışığında tefekkür etmek gerekir.
RUH CENİNE NE ZAMAN ÜFLENİR?
Hadis-i şeriflerde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, çocuğun anne karnındaki oluşumunu farklı ifadelerle anlatmıştır.
Bazı hadisler çocuğun yüz yirmi günlükken ruhla ilişkilendirilen bir safhaya ulaştığını ifade ederken, bazı rivayetlerde kırk günlük dönem üzerinde durulmaktadır.
Bu konuda âlimler farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bazı âlimler yüz yirmi günlük rivayetleri esas alırken, bazıları kırk günlük rivayetler üzerinde durmuşlardır.
Biz ise bu vaazımızdaki anlayışımız doğrultusunda, ruhun çocuğa kırk günlükken üfleneceğini ifade eden rivayetleri esas alıyoruz.
Bu mesele özellikle kürtaj gibi önemli fıkhî konularla bağlantılı olduğundan, kişinin kendi başına hüküm vermek yerine ehil âlimlerin açıklamalarına başvurması gerekir.
Ruh meselesi üzerine düşünürken şu ayetleri de hatırlayalım:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn.
“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.”
Sâd Suresi, 72. ayet.
Bir diğer ayette de şöyle buyurulmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
Sümme sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus-sem'a vel-ebsâra vel-ef'idete, kalîlen mâ teşkurûn.
“Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi ve sizler için işitme, görme ve idrak etme özelliklerini yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
Secde Suresi, 9. ayet.
“Ruh” kelimesi Arapçada çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Çoğulu “ervâh”tır. Bazı âlimler ruh ile nefs arasında ilişki kurmuş, bazıları ise bunların farklı şeyler olduğunu ifade etmişlerdir.
Terim anlamında ruh kelimesi Kur'an-ı Kerim'de çeşitli şekillerde kullanılmıştır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mâl-kitâbu ve lâl-îmânu ve lâkin cealnâhu nûran nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustakîm.
“İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete erdiririz. Şüphesiz sen de onları doğru bir yola iletiyorsun.”
Şûrâ Suresi, 52. ayet.
Buradan hareketle, vaazımızdaki keşfî yorumda, bazı meleklerin insanın hayatı ve ruhuyla ilgili ilahî düzende görevli oldukları düşüncesi üzerinde durulmaktadır.
İnsan hayatının bir kayıt ve bilgi boyutunun bulunduğu da Kur'an'daki şu ayet üzerinden tefekkür edilmektedir:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ كِرَامًا كَاتِبِينَ يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ
Ve inne aleykum le hâfizîn. Kirâmen kâtibîn. Ya'lemûne mâ tef'alûn.
Meali:
“Muhakkak ki üzerinizde sizi koruyup gözeten ve yaptıklarınızı yazan şerefli yazıcılar vardır. Onlar yaptığınız şeyleri bilirler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. İnfitâr Suresi, 10, 11 ve 12. ayetler.)
Bu ayetlerden hareketle, insanın yaptığı amellerin kaydedildiğini ve hiçbir şeyin Allah'ın ilminden gizli kalmadığını söyleyebiliriz.
Peygamber Efendimiz için “yaşayan ve yürüyen Kur'an” şeklinde kullanılan ifadeler de onun Kur'an ahlakını hayatında en güzel şekilde temsil etmesi anlamında düşünülebilir.
Bizim için de önemli olan, kendi hayatımızı Allah'ın razı olacağı şekilde düzenlemek ve amel defterimizi güzelleştirmektir.
Vaazımızda bu mesele bir “dokuma” örneğiyle de anlatılmaktadır.
Bir halının nasıl sıra sıra ilmeklerin birleşmesiyle meydana geldiğini düşünelim. Her insanın hayatı da büyük bir bütünün içerisinde bir ilmek veya bir motif gibi düşünülebilir. Bir insanın bıraktığı yerden başka bir insanın devam etmesi, manevi mirasın ve insanlığın tecrübelerinin nesilden nesile aktarılması şeklinde anlaşılabilir.
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Muhammed ve diğer büyük şahsiyetlerin bıraktıkları manevî mirasların sonraki nesiller tarafından devam ettirilmesi de bu açıdan düşünülebilir.
Ve biz dünyaya gelmek şerefine erdiğimize göre, bu büyük dokumada bizim de bir desenimiz, yani bir eserimiz olacaktır.
Fakat isteriz ki bu desen başkalarına da fayda sağlayan, güzel bir örnek olsun.
Bu sebeple daha önce şöyle demiştik:
“River, nehir ile yarışma. Nehir ile birlikte koşamazsın; o seni hep yener. Çünkü sen yorulursun, ama o yorulmaz.”
(Kar©glan sözü, 05.09.2016)
Bu sözün açıklaması şudur:
Hz. Muhammed'in misyonu, Hz. İbrahim'in misyonu veya tarih boyunca ortaya çıkan büyük manevî hareketler, akıp gelen bir nehir gibidir. Tek başına bir insanın böyle büyük bir akışla mücadele etmesi zordur.
Bu nedenle insanların bir araya gelmesi, birbirlerine destek olması ve ortak bir manevî amaç etrafında çalışması önemlidir.
Tek başına bir insanın gücü sınırlıdır. Bir topluluk ise birbirine destek olarak daha büyük işler başarabilir.
Bu anlayışla Raşidi Tarikatı'nı kuruyoruz. Bu yolda gönül veren, seven ve hizmet etmek isteyen kardeşlerimiz de bizimle birlikte yürüyebilirler.
---oOo---
Ve Zikri Raşidi Evradımıza bir ayet daha ekliyoruz.
Bu ayet, vaazımızın başında okuduğumuz Yûsuf Suresi'nin 64. ayetidir:
قَالَ هَلْ آمَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلاَّ كَمَا أَمِنتُكُمْ عَلَى أَخِيهِ مِن قَبْلُ فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Kâle hel âmenukum aleyhi illâ kemâ emintukum alâ ahîhi min kabl(kablu), fallâhu hayrun hâfizâ(hâfizen) ve huve erhamur râhimîn.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa Allah, koruyup gözetici olarak sizden elbette daha iyi ve üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”
Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 64. ayet.
Zikir terkibimizin ilgili bölümünde, bu ayette geçen:
“Vallâhu hayrun hâfizen ve huve erhamur râhimîn.”
ifadesini on defa tekrar edilmek üzere ekliyoruz.
Çünkü Peygamber Efendimiz'den şöyle bir öğüt rivayet edilmiştir:
“İki günü birbirine eş olan zarardadır.”
Şeytan ve Deccal fitnesi olarak ifade edilen kötülükler karşısında insanın kendisini sürekli yenilemesi, imanını ve zikrini güçlendirmesi gerekir.
Her dönemin kendine has imtihanları vardır. Allah'ın bize o gün için verdiği imkânları ve manevi tedbirleri kullanmak gerekir.
Bizim anlayışımıza göre zikir, insanın kalbini ve davranışlarını düzeltmeye yönelik bir manevi eğitimdir. Okunan ayet ve duaların anlamını düşünerek insanın kendisini Allah'a yöneltmesi esastır.
Bazen insan “Ya Halîm, Ya Selîm” diyerek sakinleşmek ister. Fakat asıl mesele, zikri yalnızca dil ile tekrar etmek değil, zikrin anlamını hayatımıza geçirmek ve ahlakımızda göstermektir.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir duası:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen, Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”
“Allah'ım! Şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki: ‘Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ümmü'l-Kitap O'nun katındadır.’”
(Hadis-i Şerif.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاء وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ
Yemhullâhu mâ yeşâu ve yusbitu, ve indehu ümmül-kitâb.
Meali:
“Allah dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Ümmü'l-Kitap O'nun katındadır.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Ra'd Suresi, 39. ayet.)
Bizim saliklerimiz, yol arkadaşlarımız ve tarikatımıza tabi olan kardeşlerimiz, bu yolun belirli bir makamına geldiklerinde çeşitli imtihanlarla karşılaşabilirler.
İnsan bazen çevresinden gelen sıkıntılarla, bazen kendi nefsiyle, bazen de hayatın çeşitli imtihanlarıyla karşı karşıya kalabilir.
Bu gibi durumlarda insanın Allah'tan başka gerçek bir sığınak olmadığını düşünmesi ve O'na iltica etmesi gerekir.
Bu sebeple, bu duanın şu bölümünü tekrar etmeyi tavsiye ediyoruz:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
Bu tekrarın sayısı konusunda ise benim şu anki kanaatim 41 defadır. Ancak bu, bu vaazdaki keşfî çalışma ve uygulama çerçevesindedir; sayının kesin ve değişmez bir hüküm olduğunu iddia etmiyoruz.
Bu duayı tefekkür ederken şöyle düşünmek mümkündür:
Allah'tan başka mutlak anlamda müstakil bir varlık ve güç yoktur. Karşımıza çıkan her şey Allah'ın yaratması ve takdiri içerisindedir.
Bize zarar vermek isteyen bir şeyle karşılaştığımızda, ondan korkmak yerine Allah'a sığınırız. Çünkü gerçek koruyucu Allah'tır.
Bu anlayışla:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
diye dua ederiz.
Bu duayı, Allah'a sığınmanın ve O'nun kudretine teslim olmanın bir ifadesi olarak düşünürüz.
Bu dua, bu vaazdaki uygulama anlayışına göre 16. sınıf sûfîler için zikredilmektedir.
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
(41 defa haricen okunacaktır.)
Ve bu dua ile bu haftaki vaazımızı da hitama erdiriyoruz:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
---oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil hamdülillâhi Rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu ileyk.
---OoO---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Eylül 2016 Pazartesi
Original Kar © glan
SELiM46


