Konu Değerlendirmesi:
  • 0 Oy(lar) - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Letafet ve Metanet - incelik ve Sertlik (Kar©glanin 28 Temmuz 2016 Vaazi)
#1
Raşit Tunca icon-6 
Letafet ve Metanet – İncelik ve Sertlik

Kar©glan'ın 28 Temmuz 2016 Vaazı

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

مَا شَاءَ اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

Mâşâallâhu lâ kuvvete illâ billâh.

Meali:

1. “Mâşâallah! Kuvvet yalnız Allah'ındır.”
2. “Allah neyi dilerse o olur. Kuvvet ancak Allah'ındır.”

(Sadakallâhü'l-Azîm. Kehf Sûresi, 39. ayetten pasaj.)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû.

Meali:

“Şaşırmayasınız diye Allah sizlere bildiriyor.”

(Sadakallâhü'l-Azîm. Nisâ Sûresi, 176. ayetten pasaj.)

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

“Emr-i bi'l-mârûf ve nehy-i ani'l-münker'i bırakan kişi, Kur'an'a ve bana inanmış olmaz.”

(Hadis-i Şerif, Râmûz: 69/8)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

“Sadakanın faziletçe en üstünü, Müslüman bir kimsenin ilim öğrenip onu Müslüman kardeşine öğretmesidir.”

(Hadis-i Şerif, İbn-i Mâce, C. 1, S. 98)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

“İlimden bir mesele öğrendiğin zaman, o senin için kabul olunmuş bin rekât nâfile namaz kılmandan hayırlıdır. Bunu insanlara öğrettiğinde, amel edilsin veya edilmesin, yine senin için kabul olunmuş bin rekât nâfile namaz kılmandan hayırlıdır.”

(Hadis-i Şerif, Râmûz: 39/8)

“Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.

Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

Yolculuğumuza Başlıyoruz:

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

“Kim hidâyete davet ederse, o hidâyete tâbi olanların ecirleri kadar kendisine sevap yazılır. Onların ecirlerinden de hiçbir şey eksilmez.”

(Hadis-i Şerif, Muhtârü'l-Ehâdîs, 167)

Öyleyse, bu anlayışa göre Mehdi aleyhisselâm ve onun askerleri hidâyete çağıran kimseler, yani doğru yolun davetçileri olarak değerlendirilir. Böyle olunca, onlara uymanın müminler için önemli bir sorumluluk olduğu ifade edilir.

Kur'an-ı Kerim'de “Hâ-Mîm” ile başlayan yedi sûre vardır. Bunlar:

Mü'min (Gâfir) Sûresi, Fussilet Sûresi, Şûrâ Sûresi, Zuhruf Sûresi, Duhân Sûresi, Câsiye Sûresi ve Ahkâf Sûresi'dir.

Bu sûrelerin fazileti hakkında bazı rivayetler aktarılmıştır:

Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“Hâ-Mîm ile başlayan sûreler, Cennet bahçelerinden bir bahçedir.”

(Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, 3/422, No: 3852)

Yine şöyle rivayet edilir:

“Kur'an'ın Hâ-Mîm ile başlayan sûreleri yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir. Her Hâ-Mîm gelip Cehennemin bir kapısında durur ve: ‘Yâ Rabbi! Bana inanıp iman etmiş ve beni okuyup okumaya devam etmiş olan bu kulunu bu kapıdan içeri sokma.’ diye yalvarır.”

(Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, 3/422, No: 3853; Beyhakî, Şu'abü'l-Îmân)

Yine şöyle rivayet edilir:

“Her şeyin bir özü vardır. Kur'an'ın özü ise Hâ-Mîm'lerdir.”

Bir başka rivayette:

“Cennetin yüce makamlarına yükselmeyi arzu eden kimse Hâ-Mîm'leri okusun.”

Yine düşmanın ansızın saldırması durumunda:

“Hâ-Mîm. Lâ yünsarûn.” denilmesiyle ilgili bir rivayet aktarılır.

(Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 1605)

Abdullah İbn Mesud radıyallâhu anh'tan da şöyle rivayet edilir:

“Hâ-Mîm'ler Kur'an-ı Kerim'in süsüdür.”

Ayrıca Hâ-Mîm sûrelerinin topluca okunup suya üflenmesiyle maddî ve mânevî hastalıklara şifa bulunacağına dair rivayetler de aktarılmıştır.

Bu rivayetlerde gösterildiği üzere, Zikr-i Raşidi Evradımızdaki “Hâ-Mîm”lerin fazileti hakkında da bir fikir sahibi olabiliriz. Bu sebeple, bunları okumakta şüphe göstermemek gerektiğini düşünüyoruz.

İşte bu Hâ-Mîm'ler hakkındaki bizim yorumumuz ise şudur:

Semada, üstümüzde yedi derya veya yedi katman bulunduğu yönünde işarî bir anlayışımız vardır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ

Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkan. Mâ terâ fî halkır-Rahmâni min tefâvut. Ferci'il-basara hel terâ min futûr. Sümmerci'il-basara kerrateyni yenkalib ileykel-basaru hâsien ve hüve hasîr.

Meali:

“O, yedi kat göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir daha bak! Hiçbir çatlak ve düzensizlik görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların, aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayarak âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.”

(Sadakallâhü'l-Azîm. Mülk Sûresi, 3-4. ayetler.)

[attachment=38457]

Letafet ve Metanet Meselesi

Bu yedi deryayı, bizim işarî yorumumuza göre yedi “Hâ-Mîm” temsil etmektedir. Biz birinci sema katındayız. Başlangıç noktası olarak güneşi, ilk yıldızı ve ilk katmanı düşünürsek, sıfırdan ve yokluktan sonra ilk var olan unsur üzerinden birinci katman anlayışına ulaşırız.

Buradaki düşüncemizi madde üzerinden bir benzetmeyle açıklayabiliriz.

Hava; oksijen, hidrojen ve başka gazlardan oluşmaktadır. Gazların yoğunlukları değiştikçe fiziksel hâlleri de değişmektedir. Yoğunlaşma, sıvı ve katı hâller gibi farklı durumların ortaya çıkmasına sebep olur.

Bizim burada anlatmaya çalıştığımız şey, fizikî bir bilimsel teori ortaya koymak değil, madde ve yoğunluk kavramlarından hareketle letâfet ve metanet hakkında işarî bir tefekkür ortaya koymaktır.

Semadaki “Hâ-Mîm”lerin yoğunluğu konusunda kesin bir bilgimiz yoktur. “Yer demir, gök bakır” şeklindeki ifadelerden hareketle, bazı katmanların bakır veya demir gibi sertlik ve yoğunlukla temsil edilebileceğini düşünüyoruz.

Nefsin önünde Allah'ı görmeye engel olan yetmiş bin perde bulunduğuna dair tasavvufî anlatımlar da vardır. Biz bunu, yetmiş bin katlı bir sema merdiveni gibi sembolik olarak düşünebiliriz. Her katmanın letafet ve yoğunluğunun farklı olduğu kabul edilir.

Cennet tasvirlerinde de çok latif ve şeffaf varlıklardan söz edilir. Bunları düşündüğümüzde, hem bir beden teşkil edecek kadar yoğun hem de içi görülebilecek kadar latif bir yapı tasavvur edilmektedir.

İşte bu, bizim için zıtlıkların buluştuğu bir katman düşüncesidir.

[attachment=38456]

Karanlık madde konusunda yapılan bilimsel tartışmalar da bize, madde ve yoğunluk kavramlarının ne kadar farklı şekillerde düşünülebileceğini göstermektedir. Ancak buradaki benzetmelerimizi bilimsel gerçekler olarak değil, tefekkür ve işaret olarak değerlendirmek gerekir.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard. Ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azîm.

“O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların korunması O'na ağır gelmez. O, çok yücedir, çok büyüktür.”

(Sadakallâhü'l-Azîm. Bakara Sûresi, 255. ayetten pasaj – Âyetü'l-Kürsî.)

Bizim bulunduğumuz semadaki en uzak noktayı hesaplamaya çalışan Kelvin'in, çok düşük sıcaklıklardan söz ettiği bilinmektedir. Buradan hareketle biz, maddenin gaz, sıvı ve katı hâllerini işarî bir merdiven şeklinde düşünüyoruz.

Allahü a'lem, daha ileride çok yoğun ve geçilmesi zor katmanların bulunduğu düşünülebilir. Demir katmanına gelince, işte orada semanın çok sert ve yoğun bir “Hâ-Mîm deryası” bulunduğu şeklinde bir tasvir yapılabilir.

“Ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ” ifadesinden hareketle, Allah'ın kudretinin ve yaratmasının insan aklının sınırlarını aştığını anlamamız gerekir. Biz ancak tefekkür edebiliriz; gerçek mahiyetini Allah daha iyi bilir.

Hz. Âişe Annemiz ile İlgili Anlatılan Bir Menkıbe

Vaazlarda Hz. Âişe validemizle ilgili olarak, Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in letafetini anlatmak amacıyla bir menkıbe aktarılır.

Bu anlatımda, Peygamber Efendimiz'in fizikî engellerden geçebilecek derecede latif olduğu sembolik bir şekilde ifade edilmektedir.

Biz de bunu, fizikî bir olayın bilimsel açıklaması olarak değil, Peygamber Efendimiz'in mânevî makamını ve letafetini anlatmak için kullanılan işarî bir tasvir olarak anlamalıyız.

Bu anlayışa göre, semanın katmanlarını fizikî araçlarla delmek veya geçmek mümkün değildir. Asıl mesele, insanın mânevî olarak saflaşması ve letâfet kazanmasıdır.

Yani insanın mânevî yolculuğu, maddeyi zorlayarak değil, nefsini arındırarak gerçekleşir.

Metanet ise dik durabilmek, eğilmemek ve yıkılmamak demektir. Bir insanın yakını vefat ettiğinde “Allah metanet versin” denilmesi de bundandır. Yani insanın sıkıntı karşısında kendisini toparlayabilmesi ve Allah'a dayanması istenir.

Bizim burada demir üzerinden yaptığımız benzetme de bu anlamdadır. Demiri sertliği ve dayanıklılığıyla düşündüğümüzde, metanet kavramına bir örnek olarak ele alabiliriz.

Letafet ise bunun aksine incelik, zarafet, saflık ve hafiflik anlamında düşünülebilir.

Tasavvufî anlatımlarda cinlerin, meleklerin ve ruhun latif varlıklar olduğu ifade edilir. İnsan öldüğünde ruhunun mânevî yolculuğunun devam ettiği de tasavvufî düşüncede önemli bir yer tutar.

İnsan nefsini arındırıp mânevî bir letafet kazandıkça, daha yüksek mânevî mertebelere ulaşabileceği düşünülür.

Buradaki “demir” ve “bakır” katmanlarını da fizikî bir harita olarak değil, mânevî mertebeleri anlatan semboller olarak değerlendirmek gerekir.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in dünyaya bağlılığını azaltması, elinde dünyalık biriktirmemesi ve Allah'a tam teslimiyet göstermesi de bizim için büyük bir örnektir.

Onun bu hâli, mânevî anlamda yüklerden kurtulmayı ve letâfete ulaşmayı ifade eden güzel bir örnek olarak düşünülebilir.

---oOo---

Hilalin Gözetlenmesi Meselesi

Ramazan ve bayram başlangıçlarında hilalin gözetlenmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı kimseler astronomik hesapların yeterli olduğunu düşünürken, bazıları hilalin gözle görülmesini esas almaktadır.

Burada bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta, Kur'an-ı Kerim'de zamanın hesabında ayın hareketlerinin önemli bir işaret olarak gösterilmesidir.

Allah Teâlâ kamerî ayların oluşumunda ayın hareketlerini bir ölçü olarak göstermiştir. Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in de hilal gözlemiyle ilgili uygulamaları bulunmaktadır.

Ayın farklı safhaları, kamerî ayın günlerinin takip edilmesine yardımcı olur. Hilalin görülmesi, dolunay ve tekrar küçülmesi gibi safhalar, ayın hareketlerini gözlemlememizi sağlar.

İctimâ yani kavuşum zamanında ise ayın güneşe yakınlığı sebebiyle hilalin görülmesi mümkün olmayabilir.

Bu sebeple hilalin görülmesi meselesinin hem astronomik hesaplarla hem de gözlemle değerlendirilmesi konusunda farklı görüşlerin bulunduğunu bilmek gerekir.

Burada önemli olan, birbirimizi aşağılamak yerine Kur'an ve Sünnet ışığında meseleyi anlamaya çalışmaktır.

---oOo---

“Ahmetler Ahmet'tendir” Tezinin Devamı

Bir insanın dünyada birçok benzeri ve devamı olduğu düşüncesinden hareketle, insanın kemale ermesi ve kendisini tanıması sonucunda ortaya çıkan nesilleri bir ağaç ve meyve örneğiyle anlatabiliriz.

Bir elma ağacında onlarca elma bulunur. Hepsi ayrı ayrı meyvedir fakat aynı ağacın özelliklerini taşırlar. Pazarda satıldıklarında biri Ahmet'in evine, biri Mehmet'in evine gider.

Bizim burada yaptığımız benzetme de buna benzemektedir.

Bir insanın neslinden gelen insanlar birbirlerinden farklı şahsiyetlerdir. Fakat aile, kültür, karakter ve genetik miras gibi birçok yönden ortak özellikler taşıyabilirler.

Elmayı nereye dikersen dik, uygun şartlarda yetiştiğinde yine elma meyvesi verir. Özelliği bozulmadığı sürece kendi cinsinin meyvesini vermeye devam eder.

Bu nedenle, “Ahmetler Ahmet'ten, Mehmetler Mehmet'ten, Muhammedler Muhammed'den” şeklindeki sözümüzü, insanın mânevî ve neslî devamlılığını anlatan sembolik bir düşünce olarak değerlendirmek gerekir.

Aynı şekilde Hz. İbrahim, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Fâtıma gibi büyük şahsiyetlerin isimlerini zikrederken, onların mânevî mirasının nesiller boyunca devam etmesini kasteden bir anlayıştan söz ediyoruz.

Bir elmanın içine kurt girmesi, onun elma olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir insanın çeşitli şartlarda hata yapması veya çevresinden etkilenmesi de onun insanlık ve kulluk değerini bütünüyle ortadan kaldırmaz.

İnsan, nefsini arındırdıkça ve kemale yöneldikçe kendi özünü daha iyi tanımaya başlayabilir.

Bu konu oldukça derin bir meseledir. Bir anda anlaşılması kolay olmayabilir. Üzerinde düşünmek ve hazmetmek gerekir. Bu konuya ileride tekrar devam edebiliriz.

---oOo---

Semadaki Yıldızlar

Bizlerin bedenlerimizin haricinde, mânevî ve enerji boyutumuzun bulunduğuna dair tasavvufî düşünceler de vardır. Bu anlayış içerisinde insanın bir “yıldızı” veya nuru bulunduğu sembolik olarak anlatılır.

Bir insan dünyanın bir yerinde yaşasa bile, onun şöhreti, yaptığı hizmetler ve bıraktığı eserler başka yerlerdeki insanlar tarafından da görülebilir.

Bunu evimizdeki bir lambanın düğmesiyle örneklendirebiliriz. Düğme kapının yanında bulunur, fakat ışık tavandaki lambadan yayılır. Düğmenin bulunduğu yer, ışığın bütün odayı aydınlatmasına engel değildir.

İnsan da bedenen dünyada yaşarken, mânevî yönüyle çok daha geniş bir etki alanına sahip olabilir.

İman, ilim, güzel ahlak ve insanlara yapılan hizmet arttıkça, kişinin nuru ve etkisi de çevresine daha fazla ulaşabilir.

Bir insanı sadece birkaç kişi tanıyorsa, onun toplumsal etkisi sınırlı olabilir. Fakat büyük hizmetler yapan âlimler, sanatçılar ve toplum önderleri daha geniş kitleler tarafından tanınabilir.

Bizim “yıldız” benzetmemiz de bu anlamda, insanın toplum üzerindeki etkisini ve mânevî nurunu anlatan sembolik bir ifadedir.

---oOo---

Akıntıya Ters Yüzen Somonlar

Bir zamanlar “Made in Germany” ifadesi önemli bir kalite göstergesi olarak görülürdü. Alman malı olan birçok ürün uzun süre kullanılabilecek sağlamlıkta üretilirdi.

Ancak teknoloji ve üretim şartları zaman içinde değişti. Çin başta olmak üzere birçok ülke dünya üretim ve teknoloji pazarında önemli bir yere geldi.

Bugün ise teknoloji o kadar hızlı değişmektedir ki, çok kaliteli bir ürün bile birkaç yıl sonra teknolojik olarak eskiyebilmektedir.

Örneğin eski cep telefonları zamanında çok sağlam ve uzun ömürlüydü. Fakat akıllı telefonların gelişmesiyle birlikte, sağlamlıkları devam etse bile kullanım ihtiyaçlarına cevap veremez hâle geldiler.

Buradan hareketle bizim söylemek istediğimiz şudur:

Tarih değerlidir. Geçmişimizi bilmek önemlidir. Ancak geçmişte yaşamış olmak ile geçmişte takılıp kalmak aynı şey değildir.

İnsanlık ilerlerken, geçmişten ders alıp geleceğe doğru yürümek gerekir. Eskiyi bilmek başka, eskiyi bugünün bütün ihtiyaçlarına cevap verecek tek model olarak görmek başkadır.

Dolayısıyla geçmişe saygı duyarken, içinde bulunduğumuz zamanın ihtiyaçlarını ve şartlarını da dikkate almak gerekir.

---oOo---

Bir İnsanın Yetişmesi ve Adam Olması Ne Kadar Zor

Yeni doğan bir çocuktan başlayalım.

Önce anne demesini öğrenecek. Acıktığında annesini çağırabilmek için konuşmayı öğrenecek. Sonra ayakta durmayı, yürümeyi, yemek yemeyi ve kendisini ifade etmeyi öğrenecek.

Ardından okumasını, yazmasını ve eğitim görmesini öğrenecek. Meslekî eğitim alacak, bir iş sahibi olmaya çalışacak, ailesini kuracak ve çocuklarını yetiştirecek.

Bütün bunların gerçekleşmesi için anne, baba, öğretmen, komutan, işveren, çiftçi, esnaf, doktor ve daha nice insanın emeği vardır.

Ayrıca güneş, ay, hava, su, oksijen, toprak, ağaçlar, hayvanlar ve daha nice nimet insanın hayatını devam ettirmesine hizmet eder.

Yani bir insanın yetişmesi için çok büyük bir emek ve hizmet zinciri vardır.

Bu kadar emeğin sonucunda yetişmiş bir insanın hayatına son vermek, yalnızca bir kişiyi kaybetmek değildir. Onun yetişmesinde emeği bulunan anne ve babanın, öğretmenlerin, ailesinin ve toplumun emeklerini de yok saymak anlamına gelir.

Allah Teâlâ kainatta hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır.

Kur'an-ı Kerim'de Firavun gibi bir kimsenin karşısına bile Hz. Musa ve Hz. Harun'un gönderildiğini görüyoruz. Demek ki insanın doğru yola gelmesi için ona fırsat verilmesi önemlidir.

İnsan, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak dünyayı imar etmek, iyiliği çoğaltmak ve faydalı işler yapmakla sorumludur.

Öyleyse insanlığın görevi dünyayı yıkmak değil, onu daha güzel ve yaşanabilir hâle getirmektir.

Bu nedenle cana kıymak, insan hayatını değersiz görmek ve insanların emeklerini yok etmek büyük bir vebaldir.

“Kazı Koz Anlayanlar” Meselesi

Biz “sonbahar menziline girdiysek, artık belayı da sevmek gerek” dediğimizde, bazı kimseler bunu “İnsan düşmanını sever mi?” şeklinde anlayabiliyor.

Burada anlatmak istediğimiz şey düşmanla dost olmak değildir.

Mesele, başımıza gelen her şeyi Allah'ın bilgisi ve hikmeti dışında görmemektir.

Bazen insan bir sıkıntıyla karşılaşır ve o sıkıntının kendisi için hangi hayırlara vesile olduğunu bilemez.

Bu durumda insan:

“Allah'ım, Senin bildiğini ben bilmem. Sen benden hangi belayı uzaklaştırdığını ve bu olayın ardındaki hikmeti bilirsin. Ben de Senin hükmüne teslim olurum.”

diyebilmelidir.

“Hamd” yalnızca çiçek, rızık, aş, iş ve nimet geldiğinde edilen bir şükür sözü değildir. Bazen sıkıntı geldiğinde de Allah'ın hikmetine güvenebilmek ve O'na hamdetmek gerekir.

Elbette bu, düşmanlığı veya kötülüğü sevmek anlamına gelmez.

Acı biber örneğini düşünelim. İnsan acı olduğunu bildiği hâlde bazen acı biber yer. Çünkü acının yanında başka bir lezzet ve fayda da görür.

Aynı şekilde bir sıkıntının içinde de insanın hemen göremediği bir hikmet bulunabilir.

Önemli olan, belanın kendisini sevmek değil; bela karşısında Allah'ın hikmetine güvenebilmek ve sabır gösterebilmektir.

Rabbim, Mehdi askerlerini yanlış anlamaktan, haksızlıktan ve bilgisizlikten muhafaza eylesin.

---oOo---

أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

“Allah'ım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhiru da'vâhum enil hamdü lillâhi rabbil âlemîn.

Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbü ileyk.

--OoO--

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 28 Temmuz 2016 Perşembe

Original Kar © glan
SELiM46
Yanıtla


Hızlı Erişim:


Bu Konuya Göz Atan Kullanıcılar: 1 Ziyaretçi(ler)
TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca